{"url": "https://parlakjurnal.com/1-40-ferahfeza-makami-dinle/", "text": "c-Güçlüsü: Ferahfeza inici bir makam olduğu için güçlü, tiz durak Acem perdesidir. Makamın yarım kararı Çargah çeşnisiyle bu perdede yapılır. e-Donanım: Si için küçük mücenneb bemolü donanıma yazılır. Gerekli değişiklikler eser içinde gösterilir. f-Dizisi: Aşağıdaki şekillerde de görüldüğü gibi, iki dizinin birleşmesinden meydana belmiştir. Acem Aşiran perdesindeki Çargah makamı dizisi ve Yegah perdesindeki Buselik makamı dizilerinin birlikte kullanılmasıyla, Ferahfeza makamı meydana gelmiştir. g-Dizinin Seyri: Ferahfeza makamının seyrine genellikle Acem perdesi civarından başlanır. Çargah perdesine kadar inilerek Çargah'lı, Dügah perdesinde Kürdi'li kalışlar yapılır. Fazlaca genişleme seslerinin kullanılmadığı Ferahfeza makamının bitiş sesleri ise Buselik dizisi ile olur. Yegah perdesindeki Buselik dizisinin sesleri kullanılarak, Yegah perdesinde karar verilir. Dinle! Bak, bak bir yeni doğan güne sana ne söylemde. Seni boğan karanlık yerini maviliğe bırakıyor, dökülen yapraklar toprağa karışıyor, nilüferlerle doluyor yer yüzü. Kuşlar bir müjde ve heyecan içinde göçüyorlar yeni memleketlerine. Bir kedinin dizinde uyuyuşunu dinle. Bir gülün kokusunu dinle. Umudun dalgaları süzülüyor gökyüzüne, kokusu doluyor burnuna. Dinle, hangi gün erişmemiş güneşe. Haydi tut elimi gidelim güneşli günlere. Dinle, tohumun çürüdüğü andasın şimdi. Filizlendin göğe, yağmurlarda arıdın, güneşte kavruldun, köklerinle tutundun kainata. Dinle, O kökler ki senin ellerindir, kalemindir, Hürriyetidir vicdanının, umuindundur. Şimdi ne yaz ne kış koparabilir seni ait olduğun yerden köklerini sağlam olsun yeter."} {"url": "https://parlakjurnal.com/1-abdulhamitin-olum-nedeninin-gunumuze-yansimalari/", "text": "Her milletin kendine has karakteristik özellikleri vardır. Bu özellikler genelde o milleti ya yukarılara çıkarır ya da yerin dibine batırır. Tarihi derin köklere sırtını dayamış milletlerin kesin sınırlarla çizilmiş özellikleri bulunur. Bu kendine has özelliklerin unutulması, yanlış düşünülmesi veya uydurulması ise o milleti ziftin içerisine sokmaya yetecektir. O millet, kendi tarihini bile yorumlamaktan aciz olacaktır. 1. Abdülhamit bu konunun anlatılması için güzel bir örnektir. -Mesela size şunu söylemek istiyorum: Osmanlı tarihinde en sevilmeyen padişah kimdi ? Zannediyorum tahmin edemediniz. Sultanü'l Berreyn ve Hakanü'l Bahreyn Fatih Sultan Mehmet'ten başkası değildi. Arapça, Farsça, İbranice, Slavca, İtalyanca gibi birçok dil bilirdi. Kendisinin doğu dillerini geçiyorum Antik Batı dilleriyle bile hukuku vardı. Büyük İskender Tarihi'ni kendi dilinden okurdu. Yunanca ve Latinceyi dahi bildiği artık tarihi bir gerçektir. O kadar zekiydi ki Batı'nın onu durdurması zehir ile olmuştur. Zannediyorum ölümü, bazı tarihçilerin de dediği gibi İtalya seferi planlarını son ana kadar gizli tutarken biri tarafından öğrenilmesi sonucu zehirlenmesiyle olmuştur. İlber Ortaylı'nın da dediği gibi bu olay gayet mantıklıdır çünkü o dönemde zehir ilmi hakkında en bilgili olanlar İtalyanlardır ve Fatih'in hayali olan Roma'nın devamı için fethi gerekli kalmış olan tek toprak parçası İtalya'dan başkası değildir. Bu konumuz değil ama size Fatih'in nasıl bir deha olduğunu anlatmaya yetecektir. Neden en sevilmeyen olduğuna da giriş yapmak istemiyorum ama tarihçilerin hemfikir olduğu bir konu vardır, o bir Rönesans Hükümdarıdır. -Günümüzde sıkça Latin harflerine geçmemize saydıranlara soruyorum. Latin harflerine geçmemiz gerektiğini ilk kim söylemiştir? Atatürk mü? Çok yanılıyorsunuz. Bir başka hükümdar 2. Abdülhamit'ten başkası değildir. -Başka milletlere ait hayranlıkla izlediğimiz istihbarat kuruluşlarının atasını kim kurmuştur? Çok uzakta aramayın. Nizamülmülk'ten başkası değildir. Bu liste uzar gider fakat değerli sabrınızı zorlamak istemiyorum. III. Ahmet'in oğlu olan I. Abdülhamit, kardeşinin başlatmış olduğu yenilikçi hareketleri takip etti. Reformlar yaptı, Yeniçeri Ocakları'nın ıslahıyla uğraştı, birçok mimari eser yaptırdı, Ruslar ile ciddi bir kavgaya tutuştu. Asıl anlatmak istediğim en başta dediğim gibi bizim eskiden kalma bir etnik özelliğimiz olacak. I. Abdülhamit, devletin en küçük sorununu kendinden bilip bununla dertlenirdi. Ömrü hayatı boyunca Ruslar, Kırım, İngilizler ve Prusyalılar, Eflak-Boğdan sorunlarıyla uğraştı ve hepsinden gelen kötü haberler kendisini derinden etkiledi. Belki de bizi bir zamanlar yukarılara çıkaran milli özelliğimiz olan hisli ve düşünceli olmaktı. Günümüzde bunu kaybettik. Ukrayna sınırları içerisinde Osmanlı'ya ait Özü Kalesi'nin muhteşem savunmasına rağmen çok üstün Rus ordusu galip geldi. Ruslar kaleyi ele geçirdikten sonra içeride bulunan bütün çocukları ve kadınları da kılıçtan geçirdiler. I. Abdülhamit, bu olayın başbakanlık raporunu okurken o kadar hüzünlendi ve kendini o kadar sorumlu tuttu ki beyin kanaması geçirip öldü. Hakan olarak can güvenliği sağlayamadığı için vicdanı dayanamadı. Yılmaz Öztuna bu olay için Adamın basbaya ar damarı çatlamıştı şeklinde anlatır. Gerçekten de öyledir, Gazi ve Islahatçı I. Abdülhamit'in bu olaya yüreği dayanamamış ve ertesi gün hakkın rahmetine kavuşmuştur. Teşekkür ederim. O konu hakkında çok bir malumatım yok ama Mehmet Akif Ersoy'un o dönemin sağlam bir muhalifi olduğunu unutmamak gerekiyor. O dediğiniz insanla ilgili de kitap araştırması yapılması gerekiyor. İnternette bulunan bilgilere baktığımızda kaynaksız ve uç bilgilere ulaşıyoruz yani öyle iki üç yazı ile anlaşılacak bir durum gibi görünmüyor. Tavsiyeniz üzerine ilerleyen süre içerisinde bir kaynak araştırması yapabilirisem eğer neden olmasın 🙂 Tekrar teşekkür ediyorum. Bu birazcık zor bir nokta. Yani bir düşünün derim, çok ani ve hızlı idi ise uygun vakti ne zaman olabilirdi? Ben bir vakit bulamıyorum. Sonraki dönemlerde geçilmiş olsaydı bu sefer geç mi kalınırdı? Biz İngiltere gibi bir dönüşüm yaşamadık. Yani ortada bir reformlar silsilesi değil bir inkılaplar örgüsü vardır. Sonuç olarak bu bir harf reformu değil bir harf inkılabı olduğundan dolayı zaten doğal olarak ani ve hızlı olması gerekiyordu. Yani bunu yapan kadrolar \"biz şunu mu yapsak-bunu mu yapsak-biraz beklesek mi\" şeklinde iki arada kalmış insanlar değiller. Akıllarına ne koymuşlar ise yapmışlar. Öyle olmasalar idi zaten Türk İnkılabı bu şekilde gerçekleşmezdi. Geç mi erken mi sorusunun cevabı çok çok zor dediğim gibi. Buna tam cevap veremeyeceğim o yüzden."} {"url": "https://parlakjurnal.com/1-mayis-tarihi-ve-bilinmeyenler/", "text": "Yüzyılı çokça aşan bir tarihi olan 1 Mayıs, 1800'lü yıllarda tarih sahnesinde yerini almıştır. Emek ve Dayanışma Günü ya da İşçi Bayramı olarak da bilinir. İlk kez 1856 yılında Avustralya'da kısa bir yürüyüş ile başlamış ve 1886 yılında 12 saat olan çalışma saatlerini protesto etmek için ABD'de yaklaşık yarım milyon insanın harekete geçmesiyle devam etmiştir. O günlerde Amerika'da siyah-beyaz eşitliği olmadığına da dikkatinizi çekmek isterim. Bu protestolarla, bu işçi hareketiyle birlikte de bu eşitsizliği kaldırmak için ilk adımlar atılmış olmuştu. Ayrıca bu insanlar o sıralarda, siyahların giremediği bazı parklara da kol kola yürüyüp birlikte girmişler. Amerika'daki işçiler çalışma saatlerinin 8 saate düşürülmesini istiyormuş. Bu yüzden protestolarını 1 Mayıs 1886'dan 4 Mayıs'a kadar devam ettirmişler. Ancak insanlar tam dağılmak üzereyken biri ve bir şey! kalabalığın ortasına bir bomba atmış. Bomba yüzünden hem güvenliği sağlamaya çalışan polislerden hem de protesto yapan işçilerden ölümler olmuş. Olaylar yüzünden bazı insanlar aslı olmayan ithamlarla tutuklanmış ve aralarından en genci haklarında verilen idam kararı yerine getirilmeden önce intihar etmiş. Bu olaylara da Haymarket Olayları ismi verilmiştir. Çünkü olaylar asıl olarak ABD'nin Chicago şehrinin Haymarket Alanı'nda gerçekleşmiştir. Önceki gün, yani 3 Mayıs'ta da bir fabrika önünde grev yapan işçiler tam dağılmak üzereyken fabrikadan çıkan grev kırıcı tabiriyle betimlenen insanlar, işçilere saldırmış ve polis de işçilere ateş açmış. Bunun sonucunda da 4 işçi orada hayatını kaybetmiş. 1889 yılında da Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs, Birlik ve Dayanışma günü ilan edilmiş. O günden sonra birçok ülkede 1 Mayıs hem bu isimle hem de İşçi Bayramı ismiyle kutlanır hale gelmiş. Coğrafyamıza bakacak olursak ilk olarak 1911 yılında Osmanlı Devleti'nde Selanik'te kutlanmış. Ve ertesi sene, yani 1912 yılında ise İstanbul'da kutlanmış. 1923 yılında ise İşçi Bayramı ilan edilmiştir. 1977 yılında Taksim Meydanında DİSK (Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu. Vikipedi bilgisi: 12 Eylül Askeri Darbesi ile kapatılmasının ardından 19 Ocak 1992 tarihinde yeniden kurulmuştur.) öncülüğünde 200 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Ama maalesef çevredeki bazı binalardan kimliği belirsiz kişilerce kalabalığın üstüne açılan ateş sonucu 34 kişi hayatını kaybetmiş, birçok kişi de yaralanmıştır. Şu anda da bazı kuruluşlarca izin verilen alanlarda kutlanagelmektedir. 1 Mayıs, Türkiye'de resmi tatildir. İşçi Bayramı kutlanırken ülkemizde zaman zaman ilginç görüntüler ortaya çıkmıştır. Mesela işçiler yürürken bir yandan yan taraftaki inşaatta ara vermeden çalışmaya devam eden inşaat işçileri kadraja girmiştir. Kim bilir, belki de fotoğrafı çeken kişi bilerek çekmiştir. Herkes tarafından bilinir ki bazen milli-dini bayram demeden çalışmaya devam eden işçilerimiz, emektar vatandaşlarımız vardır. Ben şahsen bunlar içine otobüs şoförlerini bile koyuyorum. Mesela akrabalarımdan biliyorum, marketlerden biliyorum. Bu tür yerlerde, mağazalarda çalışanlar 3 gün arka arkaya o bayramı evinde geçiremez. En az 1 günü çalıştığı yerde olmak zorundadır. Elden ne gelir? Patron izin verir mi hiç? Peki kepenk mi kapansın, özellikle günümüzde 1 müşteri bile değerliyken? Milli bayramlarda ise çoğu zaman çalışma devam ediyor. Elçilik binasında çalışanlar biliyorum. 400-500 kişi aynı anda çalışıyorlarmış. Lakin paraları geç veriliyormuş. Sadece örnek olarak verdim. İşini bitirmeden parasını almayan memleket ustalarımız kim bilir daha kaç yerde böyle parasını alamadı. Ben de inşaat kokusunu iyi bilirim. Daha sıvanmamış beton duvarların kokusu gerçekten bir hoştur, başka şeye benzemez. Bazen kırdığınız tuğla duvarlar, elinizi kırmızıya boyar. Gariptir ırgatlık, işçilik; bazen, belki de her zaman garipliktir. Bazen 40 liradır, bazen 50. Bazen ise karşıdaki izin verirse ücrette pazarlıktır. Bazen de seni mutlu eden fazladan verilmiş 5 liradır. Tabiki bugünü, koronavirüs salgınından dolayı, 1 Mayıs İşçi Bayramını evlerden kutlayacağız. Tabi bu sene Taksim muhabbetleri dönmedi. İyi bayramlar. Bence kısa ve öz bir özet olmuş. Güzel bilgilendirme için teşekkür ederim. Katılıyorum, daha güzel bir proje yapabiliriz. Hani alın terinin hakkını vermek deyimi vardır ya, işte bu konuda da eksik kalmış gibiyiz. Acaba biz mi eksik kalıyoruz, yoksa yetkililer mi? Yükü hafifletmek lazım. Yükü hafif olanların yükü paylaşması lazım. Bunu bilmeyenlere öğretmek lazım. Yapmak istemeyenlere destek olmuyorsunuz, bari köstek olmayın demek lazım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/1-mayis-ve-sahipsiz-isci/", "text": "Dünyanın dört bir yanındaki işçiler, emeğin kutsal olduğunu haykırmak ve haklarını aramak için yürümüş, grev yapmış, mitingler düzenlemiş. Ama ne yazık ki işçinin hakkını arama çabası, çoğu zaman siyasi ideolojilere alet edilip provoke edilmiş. Birbirine zıt gruplar arasında, siyasi çıkar elde etmek amacıyla kullanılmıştır. Bu provokasyonlar sebebiyle de bu gün, tarihe kanlı bir kelime olarak geçmiştir. İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri günlük çalışma saatinin 8 saate düşürülmesi için yürüyüş düzenlediler. Daha sonra Amerika'nın Chicago kentinde 1 Mayıs 1886'da yaklaşık yarım milyon işçi, 6 gün 12 saat olan çalışma saatlerinin hafifletilmesi ve günlük 8 saate düşürülmesi talebiyle işi bıraktı. Bu gösteriler 1 Mayıs'ı izleyen günlerde tüm harareti ile devam etti ve 4 Mayıs'ta kanlı Haymarket Olayı'na yol açtı. Uygulanan yasal baskılarla bu gösterinin tekrarlanması engellendi. 14 Temmuz-21 Temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada Birlik, Mücadele ve Mayanışma Günü olarak kutlanmasına karar verildi. Zamanla 8 saatlik iş günü birçok ülkede resmen kabul edildi. Dünyada 1890'lı yıllara uzanan İşçi Bayramı, Osmanlı Devleti sınırlarında ilk olarak 1911'de Selanik'teki tütün, pamuk ve liman işçilerince kutlanırken İstanbul'daki ilk kutlama 1912 yılında gerçekleşti. 1923 yılında ise 1 Mayıs günü yasal olarak İşçi Bayramı ilan edildi. 1925'te çıkan Takrir-i Sükun Yasası, İşçi Bayramını kutlamayı yasakladı ve uzun yıllar bu yasak geçerliliğini korudu. Uzun bir aradan sonra 1 Mayıs 1976 yılında Taksim'de kutlandı. 1977 yılında ise 500 bin kişinin katılımıyla Taksim'de 1 Mayıs toplantısı düzenlendi. Ancak göstericilerin üzerine ateş açılması sonucu vurularak ve çıkan izdihamda ezilerek, 34 kişi öldü. 1977 yılının 1 Mayıs günü, tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçti. Daha sonra askeri darbe hazırlığı olarak yapıldığı, MİT tarafından Başbakan Süleyman Demirel'e rapor edilince, Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun derhal emekliye sevk edildi. 1981'de Milli Güvenlik Konseyi 1 Mayıs'ı resmi tatil günü olmaktan çıkardı. Milli Güvenlik Konseyi tarafından 12 Eylül döneminde resmi tatil olmaktan çıkarılan 1 Mayıs, 28 yıl sonra Nisan 2009'da Emek ve Dayanışma Günü olarak resmi tatil ilan edildi. Bilinmeliki bu yazılar, bir barikat ardında yazılmadı. Bilakis, yorgun bir günün, yalnız gecesinde, ekmeğini sokaktan çıkaranların şapkalarından içeri, ıssız gözlerine kaçamak bakışlar atarak karalandı. Dünyanın çoğu yerinde aynı olan, daha doğrusu ortak bir kabul gören şeyler vardır. Mesela iki kere ikinin dört ettiği, çocukların doğarken ağladığı, gülümsemenin en sihirli ilaç olduğu gibi. Ha bir de işçi gibi. Evet, tüm dünyada aynıdır işçi. Bakışları, duruşu, acısını ve sevincini yaşayışı aynıdır. Ve bir işçiyi istisnasız en iyi, bir işçi anlar. Bu 1 Mayıs'ın birlik ve beraberliğimizi perçinleyen bir bayram olması. Hiçbir siyasi ideolojiye alet edilmeden, sadece emeğin kutsal oluşuna dikkat çekmek amacıyla kutlanması temennisiyle."} {"url": "https://parlakjurnal.com/1-nisan-saka-gununun-kokeni/", "text": "Bugün 1 Nisan, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de şaka günü olarak kutlanmakta. Özellikle okullarda öğrenciler arasında yaygın olarak birbirinden ilginç şakalar yapılmakta. Bunun yanında bu günü klişelerle dolduran kardeşleriniz de elbette vardır. Yapılan şakalar, muziplikler birçoklarının yüzünde gülümsemeler oluşturmakta. Bunun yanında 1 Nisan'ın nasıl ortaya çıktığına dair farklı kültür, inanç ve dillerde efsaneler bulunmaktadır. 1 Nisan'ın nasıl ortaya çıktığına dair en yaygın inancı paylaşayım önce sizlerle. M.Ö. 46 yılında Roma İmparatoru Sezar takvim başlangıcını Ocak ayı olarak tayin ettiyse bile, çok uzun bir süre daha, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'da yeni yıl geleneksel olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen Mart ayının 25'inde başlardı. Sezar'dan tam 1610 yıl sonra, 1564'de Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe almıştır. O zamanın iletişim koşullarında bazı insanların bu gelişmeden haberi olmamıştır. Bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerini sürdürmüşlerdir. Bu değişimi duyanlar ise bu çerçevede 1 Nisan'da partiler düzenlemeye, birbirlerine hediyeler vermeye devam etmişlerdir. 1 Nisan gününde birbirlerine hediyeler verirlermiş, hiç olmayacak olan partilere davetler yapılır ve mümkün olmayacak söylentiler yayarlarmış. Zaman geçtikçe tavkim ayları yerine oturmuş ve ocak ayı yılın ilk ayı olarak kabul görünce, Fransız Milleti, 1 Nisan gününü kendi kültürlerinin parçası olarak kabul etmeye başladılar. Zaman içinde bu geleneği gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Fransız kökenli bu geleneğin İngiltere'ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürmüştür. Oradan da Amerika'ya ve bütün dünyaya yayılmıştır. 5. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Kuşatma oldukça uzun sürmüş olsa da kış mevsiminin etkisiyle kale korunmuştu. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir. En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kur'an bir elinde İncil 'Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım' der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler. Ertesi günün sabahı, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı Ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine Müslümanlar 'Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz' dediklerinde Haçlı ordusu komutanı 'Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur' diye cevap verir ve bütün Müslümanlar orada şehit edilir. Hristiyan aleminin çoğunda 'Şaka Günü' olarak bilinen 1 Nisan, bazı Müslümanlar tarafından 'Hile Günü' olarak kabul edilmiştir. İkinci teori bana pek mantıklı gelmemekte. Sonuçta o kadar süre kale savunulmuş düşmanın bir sözüyle teslim edileceğini düşünmüyorum. Bunlara çok takılmamak gerek. Bana kalırsa bugünün diğer günlerden ayırmaya da gerek yok, her zaman şaka yapılabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/10-40-pencgah-makami-dinle/", "text": "Dizimizin ilk çeyreğine Pençgah Makamı ile vardık. Her zaman ki gibi kısa bir bilginin ardından bu makamın notalarını kelam ile buluşturacağız. Pençgah Makamı Farsça beşinci yer anlamına gelen pençgah rast perdesinde karar eden birleşik makamlar sınıfına dahil olup pençgah-ı asıl ve pençgah-ı zaid olarak iki çeşittir, her ikisi de az kullanılmıştır. Pençgah-ı asıl makamı. Rast perdesinde karar eden ve inici-çıkıcı seyreden bu makam basit ısfahan, bayati, neva, rast veya acemli rast dizi ve makamlarının karışık olarak kullanılıp rast perdesinde rast dizisi yahut çeşnisiyle karar edilmesinden oluşur. Üç ayrı makamın karışık kullanılmasıyla meydana gelen pençgah-ı asıl makamı bu sebeple asma kararlar bakımından da zengindir. Bunlar hüseyni perdesinde uşşaklı, neva perdesinde buselikli, segah perdesinde segah veya ferahnakli, dügah perdesinde uşşaklı asma kararlardır. Makamın yapısında yer alan basit ısfahan makamının oluşması için bayati makam dizisinin segah ve acem perdeleri arasında sıkça dolaşılıp segah perdesinde asma kararlar yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Ancak pençgah-ı asıl makamında neva makamı daha belirgin şekilde yer alır. Bu arada basit ısfahan seyri sırasında nadir de olsa birleşik ısfahanda olduğu gibi dügahta bir rast dörtlüsünün yer alabileceğini ifade etmek gerekir. Makamı meydana getiren dizilerin seslerinin Türk musikisindeki isimleri pestten tize doğru rast, dügah, segah, çargah, neva, eviç veya acem, gerdaniye ve muhayyerdir. Yalandan bir ağ mı örülmüş ömrünün eteğine, Her yanından cam kırıkları ile hemhal olmuş, İstesen de istemesen de aldı bu devran seni, Yazınızda bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum. Teknik bilgilerden bahsederken daha açıklayıcı ve yüz yüze konuşuyormuşçasına yazarsanız, benim gibi bu konuları pek bilmeyen kişiler daha iyi anlayabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/12-monkeys-12-maymun-film-incelemesi/", "text": "Yönetmenliğini Terry Gillia'ın yaptığı, başrollerinde Brad Pitt, Bruce Willes ve Madeleine Stowe'un yer aldığı 1995 yapımı bilim kurgu filmi. Film 1995 yılında bir grup bilim insanı tarafından geliştirilmiş bir virüsün insanlığın çok büyük bir kısmını yok etmesinin ardından geriye kalmış az miktardaki insanın zamanda yolculukla olayı ve virüsün yayılımını engelleme çabalarını anlatmakta. Film özellikle çekildiği dönem ve o dönemin teknolojisi düşünüldüğünde iyi kurgulanmış ayrıca filmin son sahnesini en başında ve film içerisinde yer yer görsek de bana göre filmin sonu biraz açıkta bırakılmış özellikle sondaki kadının Ben sigortacıyım ifadesi insanda büyük merak uyandırıyor. Filmimiz, insanlığı yok etme çabasına girmiş bir grup psikopatın bunu kısmen başarmasını ve yaşayan az sayıdaki insanı da yer altına itmesini konu almakta. Filmde bir ses kaydı söz konusu ve bilim insanları yer altında hapishane tarzında bir yerde kalan insanları yer üstüne incelemeye ve orda başarılı olanları da ses kaydının yapıldığı zamana göndermeye çalışmaktadırlar. İlk birkaç denemede başarılı olamasalar da sonunda başarılı olurlar ve kahramanımız James'i 1996 yılına göndermeyi başarırlar. Kahramanımız geçmişe ve yeryüzüne uyum sağlamakta oldukça zorlanıyor. Pek çok zamanda yolculuk temalı filmde gördüğümüz, yolculuğu gerçekleştiren insanın yaşadığı psikolojik travmaları kahramanımız da yaşıyor. Zamansal ve boyutsal değişikler kahramanın algısındaki gerçekliği değiştiriyor ve dönem dönem kendisini deli olduğuna ve yaşadıklarının bir hayal ürünü olduğuna inandırıyor. Film boyunca filmin herhangi bir anında yaşanmış olay ilerleyen zamanlarda başka bir olayla bütünlük sağlıyor ayrıca film boyunca olaylar genelde tahmin ettiğimizin aksi yönünde gerçekleşiyor. Filmin sonuna geldiğimizde ise yaşanmış birçok olayın aslında neden yaşandığını kavrıyoruz ve kafamızda tam bir bütünlük oluşmuş oluyor. Filmin sonunda yaşanılan olayların zamanda yolculuk yapan kişi ya da nesnelerle tam bir bütünlük sağlaması ve olayların tam bir döngüye girmesi insanda büyük bir merak uyandırmakta bu yönüyle filmin bende oluşturduğu en büyük soru işareti eğer zamanda yolculuk olmasaydı olaylar böyle gelişmeyecekti ve olaylar böyle gelişmeseydi zamanda yolculuğa ihtiyaç duyulmayacaktı düşüncesi oldu. Film genel hatlarıyla ve çekildiği dönemin şartlarıyla düşünüldüğünde bence tam bir baş yapıt niteliği taşımakta özellikle zamanda yolculuk temalı film severler için mutlaka izlenilmesi gereken bir film olduğunu düşünmekteyim. Siz de film hakkında düşüncelerinizi yorumlar kısmında bizimle paylaşabilirsiniz.. Fikir olarak zamanda yolculuk, işlenmesi zor ve iyi bir kurgu gerektiren bir konudur. Aslında bu dizide bunu gayet iyi işlemişler. Ayrıca, Timeless da bu fikri güzel işleyen alternatif bir dizi olarak gösterilebilir. Yazı için teşekkürler. Değerli yorumlarınız ve öneriniz için teşekkür ederiz değerli okur. Filmin konusu var elbet ama ana fikri yok gibi geldi bana. Filmin konusuna göre olayların akışını seyrediyoruz ama sonuç ne? Vermek istediği mesaj ne? Seyretmesi ilgi çekici ama boşlukta bırakıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/12hayvanli-takvime-gore-ozelliginiz-cin-yeni-yili-2017/", "text": "Türk kökenli bir takvim olduğundan 12 hayvanlı Türk takvimi olarakta bilinir. Güneş yılı esasına dayanan takvim Asya'da yaygın olarak kullanılmıştır. Her yıl 12 aydan oluşur ve her yıla bir hayvan adı verilir. Türkmenler, Türklerin göçebe yaşaması, avcılık vs. ile uğraşması sebebiyle yıl adlarına hayvan adlarının verildiğini belirtirler. 125=60 yıl ise ''çağ'' olarak tanımlanır. Bu yaklaşık bir insan ömrüdür. Türkler, gözlemlerine dayanarak hem her yıl hakkında hem de bu yılların insan karakterini etkilemesiyle ilgili bilgi vermişlerdir. Takvimde yıl hangi hayvana denk geliyorsa yılın o hayvanın özelliklerine göre geçeceği inanılır. Çinlilerin kullandığı 12 Hayvanlı Takvim' e göre Çin yeni yılı 2017 \"Horoz Yılı\" olarak kutlanacak. Ülkede, 27 Ocak'ta \"Maymun Yılı\" geride kaldı ve 28 Ocak itibari ile \"Horoz Yılı\"na da girmişlerdir. Öncelikle doğdumuz yıla denk gelen hayvanı tablodan bulalım. Hayvanınızı buldunuz mu? Hadi ne bekliyorsunuz o zaman özellikleri aşağıda vakit kaybetmeden okuyun! Bundan önce yan ve yang kavramlarını okumanızda faydalı olacaktır. Hayat, hava, su, ateş ve topraktan oluştuğu için, on iki yıllık hayvan devri takvimi de Yan ve Yang adlı ik gruptan oluşur. Yan yer ve ay uzuvludur. Güçlük, zorluk, soğuk ve kayıpları temsil eder. Yang ise, ışık, bahadırlık özelliklerine sahiptir. Gökyüzü ve güneş uzuvlu olup güç ve kudret bildirir. ÇIÇKAN CILI : Bu yıl, Yan grubuna girer. Bu yılda doğanlar eşine az rastlanan hareketli insanlardır. Konuşmalarıyla başkalarının takdirini üzerlerine çekebilirler. Yüzlerce kilometrelik uzaklıktaki bir olaydan anında haberdar olurlar. İşleri yolunda gider ve sezgileri güçlüdür. Uykuyu her zaman çok severler. Bazen gece vakti kalkıp uykularını açıp oturmayı da severler. Belirsiz işleri araştırma, sonucunu tahmin etme gibi meraklara sahiptirler. Güçlerini sınayacakları olaylara karışmaktan çekinmezler, tam tersine bundan zevk alırlar. Ellerinden gelmeyecek işlere de girişirler. Onlardan iyi ve inançlı bir dost olur. Kötü işlerden kaçmaya gayret ederler. Gece doğanlar gündüz doğanlara nazaran daha çeviktirler. Gündüz dünyaya gelenler ise çok pasaklı ve pısırık olurlar. UY CILI : Bu da Yan grubuna girer. Bu yılda dünyaya gelen erkekler, bayanlara karşı her zaman nazik olur ve onlara değer verirler. Bu yılda doğanlardan bazıları kalabalıktan uzak durmayı severler. Eğer mecburen kalabalık arasında bulunurlarsa da saygı ve hürmetlerini kendileri yaratmayı bildikleri gibi korumayı da bilirler. Akıllı ve bilinçlidirler. Bir konu hakkında doğru ve akılcı düşünebilme kabiliyetine ve becerisine sahiptirler. Bahtlı bir ömür sürerler. Bu yılda doğan kızlar, hanımlık tabiatına daha fazla sahiptir. Bahtlı bir hayat sürerler. Hastalıklı olsalar da uzun yaşarlar. Sığır ağır tabiatlı olduğu için bu yılda doğanlar da ağırbaşlı, geçmişi hatırlayıp dersler çıkarabilen ve hayat tecrübelerini göz önünde bulundurarak iş gören insanlardır. COLBORS CILI : Bu yıl Yang grubuna girer. Bu yıl doğanlarda bahadırlık, ışık, sıcakkanlılık, çekinmeme gibi özellikler bulunmaktadır. Güçlü, kuvvetli, gayretli ve askerlik tabiatına daha uygun kişilerdir. Sertlikleri ve hükmedici tavırlarıyla çok çabuk fark edilirler. Bazıları kavgacıdır. Bu yıl doğan kadınlar, genellikle erkeklerin söylediklerini inatlaşarak veya nazlanarak yaparlar. Tam olarak da yerine getirmezler. Gençleri pars gibi çeviktir. Bu özellikleriyle de kötü olaylardan, hırsızlık vs. gibi kötü durumlardan ustalıkla kurtulurlar. Bu yılda doğanlar, yaptıkları her tür işi hiç saklamadan açıkça yaparlar. Çevresindekileri bu özellikleriyle sürekli şaşırtırlar. Bu sebeple onlara genellikle hürmet gösterilir. Eski Çin atasözünde Parsın gözü ejderhaya düşse, ejderha ortasından yarılır. denmektedir. Bunun yanında bu yılda doğanlar yaptıklarından genellikle ve sık sık pişmanlık duyarlar. Pişmanlıkları çoktur. QOYON CILI : Yan grubuna girer. Bu yılda doğanların sezgileri güçlüdür. Parlak bakışlara sahiptirler. Çok merhametlidirler. Tavşan tabiat olarak korkak bir canlıdır. Korktuğunda hızla kaçar. Bu yılda doğanlar da, bu özelliği kendilerinde taşırlar. Geleceği belli olmayan, sonu tahmin edilemeyen işleri seçerler. Kendileri de yollarını bulamazlar. Dışarıdan bakanlar, asıl amaçlarının ne olduğunu çabuk anlarlar. Toplum içindeki büyük işlerden uzakta dururlar. Kavgadan hoşlanmazlar. Hayatta genellikle orta yol tutar, bu şekilde yaşarlar. Onların içinden ne zengin ne de fakir çıkar. Ne çok iyi ne de çok kötü olurlar. ULUU CILI : Herhangi bir konuda yapılacak olan değişiklikler konusunda yapıcı güç ve kuvvet olarak karşımıza balık insanları çıkar. Bu yıl, bahtlı yıllardandır. Bu yılda doğanların malı mülkü çok olur. Alınları açık, parlaktır, uzun ömürlü olurlar. Küçük de olsalar büyük de olsalar bu yılda doğanlar, kendilerinde hüküm vermeyi çok severler. Başkalarının işlerine karışmayı sevmezler. CILKI CILI : At yılı güç kuvveti temsil eden Yang grubuna girer. Bu yılda doğanlar güçlüdürler, işlerini kendilerine inanarak ve güvenerek yaparlar. Yaşıtları arasında işlerini hızlı ve güzel yapmalarıyla dikkat çekerler. Hareketli olmaları da diğer özellikleridir. Hayatları hep hareket ve çalışma ile doludur. Gündüz doğanlar aceleci, koşuşturarak iş yapan hayatlarını bu şekilde geçiren insanlardır. Gece doğanlar ise rahat ve zevkine daha düşkündürler. At yılında doğanlar ipek, vs. gibi pahalı ve kıymetli giysileri vs.yi hiç acımadan alırlar. Bu tür şeylerden hoşlanırlar. Hayat yoldaşlarıyla hareketli ve hızlı olmaları açısından daha kolay iletişim kurar ve iyi anlaşırlar. Onlar, diğer insanların değerlendirmelerine göre bahtlıdırlar. QOY CILI : Koyun yılında doğanların en güçlü yaşadıkları duygu, sevgidir. Sezgileri de güçlüdür. Yakınlarına her zaman saygı ve hürmet çerçevesinde davranırlar. Kendi fikirlerini ve bakış açılarını kendilerine düstur edinerek yaşarlar. Yalnızlığı sevmezler. Kendilerini övmekten hoşlanırlar, patırtı gürültüyü biraz severler, üst makam ve mevkilerde olmaktan hoşlanırlar. Sözleri dürüsttür, söyledikleri de yerindedir. Bir konuda tam karar vermeden adım atmazlar. İyi özellikleriyle dikkatleri üzerlerine çekerler. Bunun yanında hareketli ve yiğit tavırlı olmalarıyla da tanınırlar. Yaşlandıklarında da soğukkanlı birer kişi olurlar. MEÇİN/MAYMIL CILI : Maymun yılı Yan ve Yang gruplarının karışımından ortaya çıkmıştır demek yanlış olmaz. Bu grupta yer doğanlar eğlencelerini kendileri yaratırlar. Ve sadece kendi eğlencelerinden zevk alırlar. Bu yılda doğan erkekler ileri görüşlü, sokulgan, biraz kurnaz, hemen öfkelenen, güçlü kişilerdir. Amaçlarını akılcı bir şekilde zekalarıyla birleştirerek uygulamaya koyarlar. Kadınlar ise çeviklikleriyle dikkati çekerler. TOOK CILI : Geçmişten gelen adetlere göre tavuk yılı, isyan yıllarıdır. Bu yılda doğanlar karşı cinstekilere ustaca tuzaklar hazırlarlar. Bunu kendileri için değil becerilerini ve ustalıklarını göstermek için yaparlar. Eli sıkı insanlardır, fakat gayretli ve güçlü kuvvetli olmalarıyla da dikkati çekerler. Onlardan fazla cömertlik beklememek gerek. Fakat, onlardan çok uzaklaşmak dagerekli değildir. Kötü iş yapmaya karşı kendilerini engelleyebilirler, her yerde güç ve kuvvet kullanmaktan imtina ederler. Erkekleri gururlu olmalarına rağmen saygı ve hürmette kusur etmezler. Edep, ahlak, kanun ve kurallar bu gruptakilerin hoşlandıkları terimlerdir. İT CILI : Bu grup da Yan grubuna girer. Bu yılda dünyaya gelenlerin sezgileri çok kuvvetlidir. Kuvvetli ve ihtiyatlı insanlardır. Bu sebeple hem kendilerine hem de başkalarına karşı tenkitçi bir gözle yaklaşırlar. Güç kuvvet, zenginlik gibi akımlardan her zaman haberdardırlar. Gece doğanlar çevrelerinde ne olup bitiyorsa bıkıp usanmadan bunlara dikkat ederler. Nerede olurlarsa olsunlar kötü işlere, kavgaya hırsızlığa, vs. izin vermezler. Gündüz doğanlar ise biraz pasaklı ve obur oluşlarıyla farklıdırlar. Bu yılda doğanlar, akıllı, hafızası güçlü ve kendinden emindirler. Dostlarını gerekirse kıyamete kadar beklerler, onlar için kendilerini kurban ederler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/14-mart-tip-bayraminda-doktor-grevleri-ve-hekim-gocu/", "text": "Doktorların iş bırakma eylemi bu ay için ironi dolu bir şekilde 14 Mart Tıp Bayramı günü başlayarak 16 Mart'a kadar devam ediyor. Her ne kadar tüm doktorlar iş bırakmıyorsa da bu durum toplumda bir tepki yarattı. Bu greve acil, onkoloji ve yoğun bakım servisleri gibi yaşama haiz bölümler katılmamakla birlikte aynı zamanda özel hastaneler, birçok devlet hastanesi ve birçok hekim de katılmıyor. Ancak her geçen ay yapılan eylemlere daha fazla hekimin katıldığını ve her geçen gün hekim sendikalarına daha fazla doktorun dahil olduğunu görmemek mümkün değil. Bu grevler yalnızca topluma ve hastane idarelerine değil aynı zamanda Sağlık Bakanlığı'na ve devletin en zirvesi Cumhurbaşkanlığı makamına kadar ulaştı. Bunu Cumhurbaşkanı'nın doktorlara yönelik yaptığı açıklamaları ile görmüş olduk. Bu konuşma gelişmişliği büyük yapılar ile bağdaştıran söylemin bir devamı niteliğindeydi. Cumhurbaşkanı'nın söyledikleri hekimlerin sorunlarını yalnızca paraya indirgeyen bir tutumda olduğu gibi aynı zamanda şartları beğenmeyen doktorların özel hastanelere geçiyor olmasına da bir sitem idi. Varsın gidiyorlarsa gitsinler sözü yine bu konuşmada edildi. Bazılarının yanlış anladığının aksine, bu konuşmada doktorların özel hastanelere geçiyor olması kastedilmiş olup beyin göçü gerçekleştiren doktorlara dair herhangi bir söylemde bulunulmamıştır. Doktorları devletin okuttuğu, devlet hastanelerindeki doktor açığının yeni mezunlar ve asistanlarla kapatılabileceği ve daha da ileriye gidilirse yurtdışından geri dönmek isteyen hekimler ile yola devam edilebileceği söylendi. Hekimleri devletin okuttuğu, bu sebeple devlete borçlu oldukları ve bir yere gitmemeleri gerektiği düşüncesi güncel dünyanın dinamikleriyle bağdaşmayan bir düşüncedir. Bugün herhangi bir üniversitede okuyan bir mühendislik, hukuk fakültesi veya sosyoloji öğrencisi nasıl okuyorsa bir tıp fakültesi öğrencisi de öyle okumaktadır. Hatta tıp eğitiminin son senesinde intörn doktor olan öğrenci, çeşitli kliniklerde çalışmaya başlar. Bazı hastanelerde bir asistan kadar çalışan intörn doktor, asgari ücretin yalnızca üçte biri maaş alarak bir sene boyunca hastanedeki sağlık hizmetinin devamına katkı sağlar. Bu hekim mezun olduktan sonra pratisyen hekimlik unvanını koruyarak doktorluk mesleğini icra edebilmesi için 300 ila 600 gün boyunca atandığı yerde çalışmak zorundadır. Daha sonra bu doktor uzman olur ise yine zorunlu hizmet kapsamında belirli bir süre atandığı hastanede çalışmak zorundadır. Aslında hekimler birçok zorunlu hizmet ve külfet ile sınırlanmış olup bir borç beklenmesi gereken son meslek gruplarından bir tanesidir. Evet, bu kadar. Bu bireyin eğitim gördüğü fakülte bizim standartlarımızı karşılıyor mu, kişinin Türkçesi sağlık hizmeti verebilmek için yeterli mi, tıp bilgisi yeterli mi, geçmişinde akademik başarıları var mı, klinik tecrübesi var mı gibi kriterlere bakılmıyor. İşte bu sebepten ötürü bizim beyin göçü olarak kaybettiğimiz hekimlerimiz ile Türkiye'ye kabul etme potansiyelimiz olan yabancı hekimler arasında büyük bir fark var. Eğer Türkiye bir gün doktorlarını benzer elemelerden geçirerek başarılarına göre değerlendirebilirse o zaman bu sistem Türkiye'de de işleyebilir. Ancak biz bunu kendi doktorlarımıza dahi yapmadığımız için bu durum daha farklı bir yazının konusunu oluşturuyor. Özetle, hekimler hakkında konuşulan ve siyasilerin öne sunduğu çözümlerin birçoğu ne yazık ki ne devlet hastanelerinden özel hastanelere doktorların geçiyor olmasını ne de yurtdışına göçen doktorların sayısını azaltacaktır. Daha geçenlerde yeni mezun bir pratisyen arkadaşım istifa ettiği için Sağlık Bakanlığı ve İl Sağlık Müdürlüğü'nün çeşitli bürokratları tarafından tehditlere maruz kalmıştı. İstifa etmiş bir hekimi tehdit edebilecek boyutlara varan bu garip düzenin yarattığı sorunları yalnızca ekonomik problemlere indirgemek gerçek dışıdır. Yine de olaya ekonomik açıdan bakacak olursak, geçen günlerde konuştuğum ve Ankara'nın göbeğinde bir özel hastanede görevli nöroloji profesörünün aylık yaklaşık 15 bin TL aldığını ve bunun da aylardır ödenmediğini kendisinden bizzat dinledim. Özel hastanelere geçişin bilerek veya bilmeyerek siyasi bir şekilde hızlandırılıyor olması doktorların yaşadığı sıkıntıları ve beyin göçünü kesinlikle çözemeyecektir. Bu sebeple, doktorların grev yapıyor olması, doktorların sorunlarını kavrayamamış ve yeterli çözümleri sunamayan yöneticilere ulaşabilmek için en geçerli yollardan birisi gibi gözükmektedir. Güzel yorumun ve katkıların için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/14-subat-sevgililer-gunu/", "text": "Bugün günlerden 14 Şubat namıdiğer sevgililer günü. Bu özel günün bazıları için diğer günlerden çok bir farkı yokken kimilerinin mutluluğuna vesile olan bir gün. Sevgililerin birbirine hediyeler aldığı sevgilisi olmayanların ise yalnızlıklarını en çok hissettikleri gün. Sevdiğini kimileri kocaman, süslü püslü sözlerle anlatır; kimileri ise sadece bir gülümseme ile. Bir gülümsemesi size dünyaları verebilir, sizi çok mutlu edebilir. Hem sevmek çok kolaydır, karmaşık değildir. Beklenti içinde olmadan sevmenin güzelliğini keşfetmeli insan. Yolların bekleyerek değil, yürüyerek aşıldığını da unutmamalıyız. Sevmek için ille de karşımızdakinin bize gelmesini beklememeliyiz, biz ona gitmeliyiz. Konumuzu toplayacak olursak, ''Sadece sevmek için sebep aramalı, sevilmeye de sebep oluşturmalıyız.'' 14 Şubat'ı ister sevgililer günü ister sevgi günü olarak anın lakin sevgiden uzak kalmayın ve de hatalarıyla dahi sevmeyi öğrenin. 14 Şubat'ın nasıl ortaya çıktığından da biraz bahsederek konumu sonlandırmak istiyorum. 14 Şubat Sevgililer günü olarak bilinen tarih, Milattan önce Roma'da bereket tanrısı Faurus Lupercus şenliği olarak kutlanan bir günmüş. Milattan sonra 469 yılında Papa bu törenleri yasaklamış. 496 yılında ise Papa Gleasius, 270 yılında Roma İmparatoru II. Cladius tarafından kafası uçurularak öldürülen rahip Valentine anısına, 14 Şubat'ı Aziz Valentine günü ilan etmiş. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır. Amerikalı Ester Howland, 14 Şubat günü 1800'lü yılların birinde sevgilisine bir kartpostal gönderdiğinden beri bugün Sevgililer günü olarak kutlanmaktaymış. Sevmek ve sevilmek dileğiyle... unutmayın en gerçek sevgi, karşılık beklenmeyenidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/1917-film-incelemesi-tek-dusmaniniz-zaman/", "text": "Size son yıllarda çıkmış harika bir filmden bahsedeceğim. Bir Er Ryan'ı Kurtarmak tadında, bir Dunkirk tadında bu film. Filmimizin adı 1917 ve Sam Mendes tarafından yönetilmiş. Film o kadar güzeldi ki son yılların en iyi yönetmenlerinden biri olan Nolan'ın filmi sandım bu filmi. Ama Sam Mendes de harika bir yönetmenmiş. Spectre ve Skyfall isimli James Bond filmleri gibi birçok ünlü filmin de yönetmeni. 1917 filminin hem senaristi hem yapımcısı hem de yönetmeni olduğunu da belirtmek isterim. Filmin konusuna gelirsek, filmimiz Birinci Dünya Savaşı sırasında çok önemli bir mesajı iletmekle görevli 2 İngiliz askerin gerçek bir hikayesini konu alıyor. Almanlar geri çekilirken taktik yapıp yeni bir hat oluşturuyorlar ve burada tamamen geri çekildiklerini sanan İngiliz askerleri avlamaya çalışıyorlar. Ama bunu öğrenen İngilizler, Almanların peşinden gidip onların tuzağına düşecek olan birliğe haber göndermek zorunda kalıyorlar. Tabi ortada birçok etken ve olasılık var ve bunun için sadece 2 asker görevlendirmek zorunda kalıyorlar. Hem zamanları kısıtlı hem de daha fazla askerin hayatını riske atamayacaklarını düşünüyorlar. Askerler seçilirken ise bu göreve yetkinlikleri düşünülerek seçiliyorlar. Tabi bu biraz komutanların taktiği de olabilir. Çünkü gönderdikleri askerlerden birinin abisi, tuzağa düşecek olan birlikten bir teğmen. Abisini kurtarmak için büyük bir istekle görevi kabul eden kahramanımız tabiki bir an önce yola çıkmak istiyor. Yanına seçtiği ikinci askerin hikayesini ise filmi izlerseniz öğrenirsiniz. Filmin en etkilendiğim yerlerinden birisi. Sahneye göre Almanlar geri çekilirken inekleri vuruyorlar, İngilizler etinden sütünden faydalanmasın diye. Ama o sahneyi kendi gözünüzle görmeniz lazım tabi. Filmin çekimleri de gerçekten çok iyi. Sahne çekimleri çok uzun. Yani oyuncuların ve çekim ekibinin tümü işini gayet başarıyla yapmış. Düşünsenize 10 dakika boyunca sürekli oynuyorsunuz ve kamera hiç durmadan çekime devam ediyor. Oysa başka filmlerde nerdeyse 15 saniyede bir kamera açısı değişir, diğer kameraya atlanır. Böylece film sanki saniye saniye çekilmiş hissi verir. Ama bu film farklı. Ha filmde bir de süt olayı var ki cidden insanı etkiliyor. Hoşuma giden başka bir şey ise daha önce görmediğim oyuncuları bu filmde görmem oldu. Ünlü iki isim filmi izlerseniz hemen gözünüze çarpar evet ama yeni oyunculara da başrol vermeleri filmin gözüme daha hoş gözükmesini sağladı. 2019 yılında çıkan bu filmi hemen izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/1950li-yillardan-imdb-puani-yuksek-siyah-beyaz-film-onerileri/", "text": "Tek mekanda jüri odası- ve 12 oyuncuyla jüri üyeleri- çekilmiş, önyargı ve bakış açısı üzerine tarihi bir film. Olay oldukça basit, babasını öldürme suçundan davalı bir çocuk, olayı gördüğünü iddia eden iki tanık: Yaşlı adam ile karşı sokaktaki kadın ve bu olay üzerine görevlendirilmiş farklı hayatlardan gelme on iki jüri üyesi. Film Fransız yazarlar Pierre Boileau ve Thomas Narcejac'ın 1954'te yazdığı D'entre Les Morts adlı romandan uyarlanmadır. Film, dedektif Scottie Ferguson' nun suçlu kovalarken kendisini kurtarmaya çalışan ekip arkadaşının gözlerinin önünde çatıdan düşmesiyle başlıyor. Dedektifte bu olayın ardından suçluluk duygusuyla birlikte Vertigo başlıyor. Öyleki bu korku nedeniyle mesleğini bırakıp emekli oluyor. Bir gün, karısının ruhsal sorunlarından şüphelenen bir dostu Scottie' yi özel dedektif olarak tutuyor. Başta söylenenlere pek inanmayan dedektif, kadını yakından izledikçe bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ediyor. Kısa zaman sonra kadının intihara meyilli olduğunu görüyor. Bu noktadan sonra olayı uzaktan izlemek yetmiyor ve dedektifi korkularıyla yüzleştirecek olaylar başlıyor. Filmin öyle dinamik ve zekice bir kurgusu var ki final sahnesinden sonra bir süre daha şaşkınlığınız devam ediyor. Yıkılmaya yüz tutan eski bir evde geçen film insan psikolojisinin sınırsızlığını gözler önüne seriyor. Fotoğraf sanatçısı gazeteci L.B. Jefferies bir iş kazası sonucu ayağını kırar ve bir süre evinde dinlenmek zorunda kalır. Evde kıpırdamadan oturmaktan sıkılan Jefferies karşı apartmandaki komşularını teleskopla izlemeye başlar. Bir süre sonra korkunç bir olaydan şüphelenir: karşı komşusu karısını öldürmüştür. Bu olayı çözmeyi kafasına koyan Jefferies sevgilisini ve yardıma gelen hemşiresini de ikna eder ve olaylar gelişir. Film 4 ayrı dalda Oskar adayı olmuştur. Marion Crane çalıştığı dükkanda güvenilen bir kadındır ancak bir gün kendine emanet edilen yüklü bir miktar parayı alıp sevgilisiyle buluşmak üzere kaçar. Bir anda kendine emanet edilen parayla ortadan kayboluşu üstüne yakınları şüphelenir ve polise başvurur. Polisler ve Marion' unun kız kardeşi her yerde onu ararken Marion geceyi bir otelde geçirmeye karar verir. Otelde bir süre geçirdikten sonra aklını karıştıran olaylar olur ve aynı gece uyumadan önce otel sahibi Norman Bates ile biraz sohbet eder. Norman'ın kuşlara olan garip ilgisi ve sohbeti onu rahatsız etse de odasına girip duş almaya karar verir. Filmin devamında asıl olaylar başlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/2-40-evcara-makami-dinle/", "text": "Evcara makamı Irak perdesindeki Zirgüle'li Hicaz dizisi şeddi olarak kabul edilmişse de, aslında bir mürekkeb makam olması gerekir. Aşağıda hem makamı, hem de mürekkeb olmasının sebeplerini inceleyeceğiz. c-Dizisi: Irak perdesinden Evc perdesine kadar olan dizi, makamın ana dizisidir ve bu dizi Zirgüle'li Hicaz dizisinin inici şeddidir. Buna Eviç perdesinde Segah ki genellikle Eksik Segah'tır- ve Müstear dörtlü veya beşlilerin eklenmesiyle Evcara makamının esas dizisi meydana gelir. Şüphesiz ki, Eviç'deki Segah ve Müstear çeşnileri seyrin başında yer alır. Bazan Eviç perdesinde özellikle çıkıcı nağmelerde Segah beşlisinin yerini Eksik Ferahnak beşlisi alır. Bu beşlinin S.T.T.B. aralıkları dolayısiyle de Tiz Segah perdesi yerine Tiz Buselik perdesi kullanılır. Evcara makamı, günümüze kadar şed makam olarak kabul edilmiştir. Gerçekten de Irak perdesi ile Eviç perdesi arasındaki ana dizi Zirgüle'li Hicaz dizisinin inici şeddidir. Fakat Eviç perdesi üzerinde iki yabancı çeşni yer almıştırki, bunlar ne dizinin uzamasından, ne de simetrik genişleme yapılmasından oluşmuşlardır. Bu yabancı iki çeşni bütün Evcara eserlerde kullanılmışlardır. Yani makamın yapısında mutlaka bulundukları halde, ana diziye yabancıdırlar. Her ne kadar ana dizi şed ise de, tiz taraftaki bu iki yabancı çeşninin bulunması sebebiyle, Evcara makamı artık şed makam değil, mürekkeb makam olarak kabul etmek en mantıki ve doğru olan yoldur. d-Güçlüsü: Tiz durak Eviç perdesi makamın birinci mertebe güçlüsüdür. Üzerinde Segah veya Müstear çeşnili yarım karar yapılır. Bu perdede Müstear'lı karar bazen asma karardır. Ana dizinin ek yerindeki Nim Hicaz perdesi ikinci mertebe güçlüdür ve üzerinde Hicaz çeşnili asma karar yapılır. e-Asma Karar Perdeleri: Eviç perdesinde Müstear çeşnisi ile, ikinci mertebe güçlü Nim Hicaz perdesinde Hicaz çeşnisi ile, Segah perdesinde Nikriz çeşnisi ile asma kararlar yapılır. Bazen Nim Hicaz'da da Segah'lı kalınabilir. f-Donanımı: Si için koma bemolü ve fa, do, la, mi için bakiye diyezleri donanıma yazılır. Gerekli değişiklikler eser içinde gösterilir. g-Perdelerin T.M.deki isimleri: Pestten tize doğru; Irak, Rast, Kürdi, Segah, Nim Hicaz, Neva, Acem, Eviç, Gerdaniye veya Nim Şehnaz, Muhayyer ve Tiz Segah'dır. h-Yeden'i: 1. çizgideki bakiye diyezli mi Acem Aşiran perdesidir. ı-Genişlemesi: Eviç perdesi üzerindeki Eksik Segah beşlisi ve Müstear dörtlüsü ile makam esasen kendiliğinden geniştir. i-Seyir: Tiz durak Eviç perdesi civarından veya bunun üzerindeki Segah çeşnisinin seslerinden seyre başlanır. Bu bölgedeki Müstear çeşnisi de fazla olmamak şartiyle gösterildikten sonra, birinci mertebe güçlü Eviç perdesinde mutlaka Segah çeşnisi ile yarım karar yapılır. Daha sonra ana diziye, yani Irak'taki Zirgüle'li Hicaz dizisine geçilip bu diziyi meydana getiren çeşnilerde karışık gezinildikten sonra, ikinci mertebe güçlü Nim Hicaz perdesinde Hicaz çeşnisi ile asma karar yapılır. Bu arada gereken yerlerde gerekli asma kararlar da gösterilir. Nihbet Irak perdesinde Hicaz çeşnisi ile çok zaman yedenli tam karar yapılır. Bir kenara bırakalım şimdi bütün telaşımızı. Kıymetini ve manasını anlayarak derin bir nefes alalım. Başımızı çevirelim göğe ve izlemeye koyulalım bir süre bulutların semadaki seyrini. Biraz azık alalım çantamıza ve üstümüze ince bir aba. Kapatıp gözlerimizi daha önce görmediğimiz eşsiz bir manzarayı bulmaya gidelim bu dinginlikte. Sıyrılalım içinde bulunduğumuz insan kalabalığından ve bir yolculuğa çıkalım kendimize doğru. Ne güzel bir gündü. Belki sabah belki akşam açmıştın dünyaya gözlerini. Etrafında seni bekleyen merak eden onca insana doğru. Sen geldin diye farklı bir mevsim hüküm sürmede . İyiki geldin der gibi bakıyorlar gözlerine. Hiç olmadıkları kadar kararlı bir biçimde söz veriyorlar seni korumak üzre. Oysa hayat böyle süregitmiyor. Hayatın acı suyunu süzüp öyle içirmek istiyorlar sana. Pişmanlığını yaşıyorlar senden emanet aldıkları ve sana bırakacakları dünya halinin. Nereye dönseler bir yıkımla karşı karşıya kalıyorlar. Hem fiziksel hem ruhsal. Sarsılan, yıkılmak üzere olan bir temelde sana sağlam bir yer arıyorlar. Aslında onlar da biliyorlar ama yine de pamuklara sarmak istiyorlar seni. Rüzgar tenini incitmesin, yağmur yüzüne değmesin, kar içini üşütmesin, sıcak seni yakmasın istiyorlar. Seni seviyorlar, gönlünü saf tutmak için uğraşıyorlar. Dünyanın kiri pası üzerine bulaşmasın, kötü kokular sinmesin diye saklıyorlar seni. Senden de tüm bu vahşetli halleri. Sana gül kokuları ile bezeli bir gül bahçesi sunuyorlar, anlatıyorlar, seni mest ediyorlar, en güzel ezgiler ile süpürüyorlar en ufak bir toz zerreciğini. Ellerinde biriktiriyorlar sana değmesin diye tüm yağmur tanelerini. Ağlayanları değil, gülenleri gösteriyorlar gözünün bebeğine. Şimdi en şefkatli sevgilerin en zehirli hali dokunuyor gönlüne. Bir tohumu bu denli korumak yeşertmez, çünkü çürütür. Oysa sen rüzgarlara meydan okuyarak güçleneceksin, yağmurlarda ıslanarak sırılsıklam sevmeyi öğreneceksin, kanını donduran olayların soğuğunda vicdanını fark edeceksin ve en acımasız yüzlerini gördüğünde hayatın yanacaksın. Sonunda kendi harmanını demleyeceksin. Ya da hiç bu kadar derinine inmeden, hayatın en yüzeyel hali ile doğacak, büyüyecek ve öleceksin. Senden geriye yavan bir tat kalacak demlediğin o harmandan. Şimdi yolculuğa başladığın yerdesin. Zaman kavramının dışında yaptığın belki asırlar süren yolculuk sona erdi, seçim anındasın kendi harmanının. Şimdiye kadar şikayetçi olduğun büyük küçük tüm dertlerini, kayıplarını, kazançlarını, hüzünlerini, çaresizliklerini, acziyetini, sarsıntılarını, yıkımlarını, gözyaşlarını, yangınlarını, sızılarını, yaralarını, tebessümlerini, kırgınlıklarını, kızgınlıklarını...ser önüne. Tüm bunlardan nasıl bir kendin getireceksin meydane. Sürekli kısık ateşte tütsün harmanının dumanı. Yaratılmışların göz bebeği olan insansın sen.... Açıkçası çok bilmediğim konular bunlar fakat bir makamın bunca bileşeni olduğunu öğrenmek ve bunların birçok açıklaması ve sebebi olduğunu okumak oldukça güzeldi. Evcara makamını anlayabildiğim kadarıyla sevdim. Oldukça bilgi dolu bir yazı olmuş, hoşuma gitti lakin yer yer dilinin bana ağır geldiği ve anlamakta zorlandığım kısımlar da oldu. Teşekkürler. Bu yazıya başlarken bu kadar bilgi dolu olacağını düşünmemiştim. Emek harcanarak yazılmış olduğu oldukça belli oluyor. Yazınız için teşekkür ederim. Sayın yazar, yazınız biraz bilene yönelik olmuş. Ben de bir bilmeyen olarak çok şeyi merak ettim. Ben de Hüseyni makamıyla ilgilenirim özellikle bağlamada. Ama anlattığınız makamın ve perdelerin hangi müzik aletinde kullanıldığından ve biz bilmeyenlerin bilmediği kelimeler ile noktalardan biraz daha bahsederseniz sevinirim. Elinize sağlık. Aslında benim de ilgi duyduğum alanlar arasında ancak okurken anladım ki bunları öğrenmek bir yana, yazdıklarını anlamak için bile kırk fırın ekmek yemem gerekiyor. Ellerine sağlık. Bilgilendirme kısmı biraz meraklısı için aslında. Ve tabi Türk müziği makamlarının bir disiplini olduğunu göstermek için. Ama benim bu seride esas niyetim, her bir makamın insan ruhunu nerelere gütürür ve nasıl etkileri oluru önce kendi üzerimde gözlemlemek sonrasında ise aktarmak ."} {"url": "https://parlakjurnal.com/20-milyon-agac-dikme-kampanyasi-ve-youtube/", "text": "Son zamanlarda yoğunluğumdan ötürü interneti çok takip edememiş olsam da yine tufan gibi bir trend başladı. Yalnız bu trend, tiktok gibi uygulamalarda olan garip danslardan değil. Bu sefer bir amaç var. 20 milyon ağaç dikilecek. Aslında olay çok karmaşık değil. 25 ekim 2019'da Mr. Beast adlı youtube videoları çeken kanal (şu an 25.5 milyon takipçiye sahip), takipçilerinin yirmi milyon ağaç diktiğin bir video yap demesi üzerine bir video yayınladı. Özetle, videoda 20 milyon ağaç dikme amacıyla, sabah saatlerinde işe koyulup bir otobüs insanla akşama kadar ağaç dikiyorlar. Günün sonunda 1000 küsur ağaç dikebiliyorlar, kolay iş değil elbette. Videonun sonunda ise tüm takipçilerini bir siteye bağış için yönlendiriyor ve böylece internetteki her şey gibi patlayıp gidiyor. Bir ağaç için bir dolar bağış yaptığınız bu sitede şu an itibariyle on bir milyon dolar bağışı yapıldı. Sadece bir haftada inanılmaz bir başarı. Mr.Beast daha önceden de en çok takipçi için yarışan Pewdiepie ve T series akımında da Pewdiepie tarafını tam bir fanatik gibi tutmuş ve panolar, pankartlar, reklam arabaları kiralamıştı. Hatta belki hatırlarsınız Super Bowl'da sub 2 pew die pie pankartı açmıştı. Genel olarak videolarında normalde yapılamayacak kadar saçma şeyler yaptığını görebilirsiniz. Yayıncılara yüz bin dolarlık bağış yapma, sokaktaki insanlara on bin dolar karşılığında acı biber yedirtme, yüz bin kere pewdiepie deme gibi... Sonuç olarak bu sefer bir sürü vakfa, kuruluşa taş çıkarırcasına izleyicilerinin de isteği ile bir bağış akımı başlattı. İlk yardımı da kendisi yaptı ve tam olarak yüz bin dolar. Tamam, şimdiye kadar işler normal ama bundan sonra patlamanın şoku geliyor. Alan Walker bir dolar ile Mr. Beast'i geçiyor ve Mr. Beast tekrar bağış yaprak Alan Walker'ı geçiyor. Sonra twitter üzerinden Elon Musk bu olayı görüyor ve bir milyon dolar bağış yapıyor. Ardından başka youtubecular video yayınlıyor bağışta bulunuyor. Tobias Lutke, bir milyon bir lira bağış yapıyor derken işte doğa için muhteşem bir adım atılıyor. Öyle bir adım ki bütün ağaçların dikilmesi 2022 yılı Aralık ayına kadar süreceği planlanıyor. teamtrees.org sitesinden veya Youtube'dan bağış yapılabiliyor ve bu sitede en çok bağış yapanları görebilirsiniz; yukarıda bahsettiğim gibi. Biraz da bağışın gittiği yardım kuruluşu hakkında konuşalım. Arbor Day Foundation, kar amacı gütmeyen bir yardım kuruluşu. Amerikalı bir kuruluş ve hem ulusal hem de dünya çapında projeleri var. 1972'de kurulmuş ve şuanda ise en büyük ağaç diken kuruluşlardan birisi. Yıllık raporunu sitede görebilirsiniz çünkü dergi halinde yayınlıyorlar ve diktikleri yerleri gösteriyorlar. Aynı şekilde sitelerinde projelerine bakabilirsiniz. Yirmi milyon ağaç dikilirse ne olacağını anlatan bir başka video da var, onu da izlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/2019-kis-sezonuna-yeni-baslamisken-bir-anime-onerisi/", "text": "Merhaba. Daha edebi ve derin konuların konuşulduğu bu ortamın seviyesini böyle bir konu biraz düşürebilir ama bazı arkadaşların ''O kadar izliyon bari bi bahset de faydalanmak/izlemek isteyenler vardır.'' demesinden uzun bir süre sonra yazı yazmaya karar verdim. Arkadaşlar bilmeyenler için öncelikle şunu belirteyim. ''Anime'', ergenliğinizin baharında duyduğunuz bazı kavramlardan ibaret değil. Bizim zamanımızda biri anime izliyorum dediğinde ufak bir tebessüm ederdik. Cahilliğin lüzumu yok. Lütfen aynı hataya düşmeyin. ''Anime'' Japonlar tarafından '' '' diye telaffuz edilen ''Animation''ın kısaltması olan '' '' den gelmektedir. Köken aldığı Disney ile aralarında bazı farklar olduğu için kendisi başlı başına bir sektör olarak dünya üzerinde yerini alır. Sektör diyorum. Çünkü şu zamanlar Netflix bile anime yapmaya/yayınlamaya başladı. Örneğin önceleri Amerika'da bulunan Viz Media Japonya'da çıkan animeleri İngilizce dublaj ile Amerikan televizyonlarına servis ederken Netflix'in yapımcılarla anlaşıp anime yayınlatması bunun ne kadar büyük olduğu konusunda sizi fikir sahibi edebilir. Hala büyüklük konusunda tatmin olmadıysanız şunu söyleyip bu uzuun giriş kısmını bitireyim. Animeler genellikle manga, light novel gibi yazılı/çizili bir kaynaktan uyarlanırlar. Ve bu manga ve light novelların ciltleri dünya üzerinde milyonların üzerinde satılırlar. Her geçen dakika bir One Piece mangası satın alınıyor olabilir. En çok satan mangalar diye birazcık araştırırsanız bu dediğimi anlarsınız. Şu an itibariyle daha iki bölümü yayınlandı ve toplamda 12 bölüm yayınlanması bekleniyor. Fazla spoiler vermeden konusunu ve ilk iki bölüm izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım. Anime Grace Field House'ta kendilerini çok seven Mama'ları ile yaşayan, her gün sıkı testlerden geçen, yetimhanenin geniş arazisinde birbirleri ile güzel güzel oynayan yetimleri konu almaktadır. Yetimler burada vakitlerini oyun oynayarak, derslerini çalışarak geçirirken evlat edinilmeyi beklerler. 12 yaşından sonra da yetimhaneden ayrılırlar. Buranın tek bir kuralı vardır o da yetimhanenin bulunduğu arazinin dışına çıkılması kesinlikle yasaktır. Hatta kapısının önünden bile geçilemez. Her şey böyle giderken Conny'ye koruyucu bir aile talip olur. Mama, Conny'yi kapıya götürürken Emma ve Norman, Conny'nin tavşanını yetimhanede unuttuğunu görürler ve yasak olmasına rağmen Mama ile Conny kapıya ulaşmadan onlara bu tavşanı yetiştirmeye karar verirler. turkanime.tv ve anizm.tv Türkçe altyazısı çıkmış animeler için masterani.me de İngilizce altyazı ile takip ettiğim animeleri izlemek için takip ettiğim siteler. Kullandığınız arama motoruna 'anime izle', 'watch anime' vs yazdığınızda bir sürü site gelecektir. Maalesef çoğunda gereksiz reklamlarla karşılaşmanız kaçınılamaz. Anizm ve özellikle de Türkanime yıllardır var olan siteler. 'Adbock'u Kapat' kutucuğunu kapatarak rahatlıkla animenizi izleyebilirsiniz. Masteranime de yabancı dille izlemek için gayet iyi bir site. Reklam engelleyici kullandığımdan mıdır bilmiyorum ama onda da şu ana kadar reklamlarla ilgili bir sıkıntı yaşamadım. Güzel bir yazı olmuş. Çoktandır anime izlememiştim, dayanamadım ilk bölümünü izledim. 🙂 Yazınız için teşekkürler. Rastgele önerilere bakıyordum taa 2019 önerilerine kadar geldim, içerisinden gerçekten izlemediğim bir anime çıktı, teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/2019-nobel-tip-odulu-hucrelerin-hipoksiye-adaptasyonu/", "text": "2019 Nobel Tıp Ödülü değişen oksijen seviyelerine hücrelerin verdiği yanıtın moleküler mekanizmasını keşfeden ABD'li bilim insanları William Kaelin ve Gregg Semenza ile İngiliz bilim insanı Sir Peter Ratcliffe arasında paylaştırıldı. Bu zamana kadar oksijenin azlığına vücudumuzun makro düzeyde verdiği yanıtları iyi bir şekilde biliyorduk ancak hücresel düzeyde verilen yanıt bilinmezliğini sürdürüyordu. Bu 3 bilim insanlarının buluşlarıyla hücrelerimizin hipoksiye nasıl yanıt verdiğinin temelini öğrendik. Hadi şimdi bunu inceleyelim. Gregg Semenza 1990 yılında oksijen seviyelerine bağımlı olarak yanıt veren bir transkripsiyon faktörü tanımladı ve bunu 1995 yılında izole ederek Hypoxia İnducible Factor olarak isimlendirdi. Ardından bu faktörün iki komponentten oluştuğunu keşfetti. Bunlardan biri oksijene duyarlı parça olan HIF-1a, diğeri ise oksijen olmadan düzenlenen protein ARNT kısmıydı. Ödülün sahibi diğer bilim insanı William Kaelin'de 1995'te dahil olduğu bir tümör süpresör gen olan von Hippel-Lindau geni çalışmasında, bunun mutasyona uğradığı hücrelerde VHL'nin tümör büyümesini baskılayacağını gösterdi. Sir Peter Ratcliffe ise 1999 yılında daha önce keşfedilen VHL ve HIF-1a arasında bir ilişki olduğunu keşfetti. VHL, HIF-1a'nın oksijene duyarlı olarak parçalanmasını sağlıyordu. Bu sayede hücre, çevresindeki oksijen değişimlerine anında yanıt verir. 1.Hücrelere yeteri kadar oksijen ulaşıyorsa, hücre içindeki HIF-1a transkripsiyon faktörüne hidroksil grupları bağlanır ve bunlar VHL'nin HIF-1a'ya bağlanmasını sağlar. 2.Bu haliyle HIF-1a hücre içindeki proteazom denen yıkıcılar tarafından parçalanır. 3.Eğer hücreye yeteri kadar oksijen ulaşmıyorsa yani hipoksik bir ortamda HIF-1a parçalanmaz ve hücre çekirdeğine girerek ARNT ile düşük oksijen seviyesine adaptasyonlarda önemli rol oynayan genlerin aktive olmasını sağlar. Hücrelerimizin düşük oksijen seviyesine karşı uyumunu anlamamız bize anemi, yara iyileşmesi, kalp krizi, felç, kanser ve enfeksiyon gibi birçok hastalık durumunda önemli gelişmelere öncülük edebilir. Özellikle de kanser hücrelerinin oksijensiz ortama sağladığı adaptasyon göz önünde bulundurulursa insanlığın önemli problemlerinden biri olan kanserle mücadelede düşük oksijen ortamına hücrelerin adaptasyonunu anlamamız ona karşı mücadelede bize ciddi bir avantaj sağlayabilir. Son yıllardaki Nobel Tıp ödüllerinin konularını anımsayacak olursak kanser biyolojisine veya ona yakın konularda olduğunu hatırlayabiliriz. Nobel Komitesi de kansere savaş açmış görünüyor. Bu buluşun yeni buluşlara kapı aralayacağına şüphe yok. Ödülün bilimsel altyapısını kısaca özetlediğin için teşekkür ederim. Genel hatlarıyla öğrenmiş olduk. house'u görünce yüzüm güldü açıkçası. Kesinlikle yerinde bir ödül olmuş 2019 nobel tıp ödülü. Vücudun işleyişini ve eşsiz yapısını ortaya koyan keşiflerden bir tanesi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/2020-yili-daha-ne-kadar-kotu-baslayabilirdi/", "text": "Heyecanla, umutla bekledik 2020'yi. Her birimizin farklı umutları, beklentileri vardı bu yıl için. Ancak 2020'nin bizim isteklerimizi, beklentilerimizi umursadığını pek sanmıyorum. Daha yeni yılın başındayız diyebileceğimiz zamanlarda dünyanın, ülkemizin, insanlarımızın başına gelmeyen olay kalmadı. Haber izlemekten o kadar çekinir olduk ki... Hep bir diken üzerindeyiz. Acaba bugün hangi kötü haberle güne başlayacağız diye düşünmeden edemiyor insan. Normalde medyayı, gündemi takip eden bir insan değilim ancak fakültem ara tatilde olduğu ve aile evinde olduğum için haberlerle oldukça haşir neşirim. Gelin görün ki televizyonda izlenecek başka da bir şey bulamıyor insan. Konumuza dönelim. Daha bu yaşlarda kendi geleceğimizin yanında insanoğlunun geleceği hakkında da endişelenmeye başladık. Doğal afetler, kazalar, felaketler bir yana insanların birbirlerine yaptıkları bir yana benim gözümde. diğerleri öngörülemez veya engellenemez gibi gelirken insanların birbirlerine yaptıkları çok daha büyük bir olay bence. İsteyerek, planlayarak ve acımasızca yapılmakta. Amaçları karşısındakilere acı çektirebilmek. İnsanoğlu nasıl bu kadar kötü olabiliyor anlamak mümkün değil. Kadına şiddet, sağlık çalışanına şiddet, canlıya hayvana şiddet... Saymakla bitiremiyoruz. Azalıp yok olması gerekirken, bu davranışlar sürekli bir artış gösteriyor. Vicdanlı, ahlaklı, saygılı, bilinçli nesiller yetişmesi gerekiyor. Bizden öncekilerin hatalarını görüp ortadan kaldırmamız gerekiyor. Bunun için her birimizin çaba göstermesi gerekli. Ülkemize baktığımız zaman, insan buralardan kaçıp gitmek istiyor. Artık kötü bir şeyler yaşayacak gücümüzün kalmadığını hissediyorum. Ülke olarak çok zor günlerden geçiyoruz. Çin'den tüm dünyaya yayılan coronavirüs, depremler, çığ felaketi, uçak kazası, hain terörist saldırıları... Birçok can kaybettik. Allah yakınlarının ve tüm insanlarımızın yardımcısı olsun. Belki tam olarak o insanların neler çektiğini anlayamıyoruz, başımıza gelmeyen bir acıyı anlayabilmek gerçekten çok zor. Onların acılarını paylaşmaktan başka da elimizden bir şey gelmiyor maalesef. Daha fazlasının yaşanmaması hepimizin ortak temennisidir diye düşünüyorum. 2020'de yaşama zorluğu bir seviye daha atladı. Hard'dan Extreme falan oldu sanırsam."} {"url": "https://parlakjurnal.com/2020-yilinda-edebiyat-odulleri/", "text": "2020 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan isim Amerikalı şair ve deneme yazarı Louise Glück oldu. 77 yaşındaki Glück, şiirlerinde genel olarak travmatik konulara ağırlık vermektedir. Geçmişte Pulitzer, Bollingen gibi birçok önemli ödülü de kazanmış olan şair, halen Yale Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Türkçeye yalnızca 1994 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından Seçme Şiirler isimli eseri çevrilmiştir. Yunus Nadi Roman Ödülü'nü, Gemide Yer Yok isimli eseriyle Ömer F. Oyal kazandı. 2013 yılında Vatan Kitap için yazdığı özgeçmişinde yazar, eserlerini Romanlarımda önceki yaşamlarının ilkinde Yahudi olduğunu iddia eden karakterler, Caday taşı peşinde koşturan şamanlar vb. olmasına rağmen doğaüstü denilebilecek, büyülü diyebileceğimiz hiçbir şey olmaz. Hiçbir mucize gerçekleşmez. Doğaüstü, insanların zihinlerinde, imgelemde ve inançlardadır. Kişilerin kendilerine çizdikleri anlam dünyalarındadır. O anlam dünyalarında gezinmeyi seviyorum. Kişinin zamanla ve geçmişle ve ilişkisi de anlam dünyalarına dahildir. Kişi, tüm tarihten ve geçmiş zamanlardan bir kez de kendi adına geçmelidir çünkü. cümleleriyle tanımlıyor. Gemide Yer Yok, Ömer F. Oyal'in beklense de hazırlıksız yakalanılan bir iç savaşı bir iç konuşma, gündelik olaylar, küçük ama hayati ayrıntılar üzerinden anlattığı çarpıcı bir roman. Bütün hayatların ve mekanların işgal edildiği, yetişkinlerin hızla zalimleştiği, çocukların hızla büyüdüğü, yarın duygusunun herkesin avucundan kayıp gittiği, umutsuzca bir bilinmeze yelken açılan bir hayatta kalma mücadelesi... Arka Kapaktan. Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü ise 1989 doğumlu ve Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olan Murat Çelik'in, Eve Dönmeyen Hayvan isimli eseri ve 2020 yılı içerisinde hayatını kaybetmiş olan Kadri Öztopçu'nun, Kimsenin Bilmediği İnsanlar isimli eseriyle paylaştı. Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü şiirleri pek çok dile çevrilen şair Gonca Özmen'in, Bile İsteye isimli eseri ve şairliğin yanında bestekar, müzisyen ve öğretmenlik yapan Mehtap Meral, İncirin İçindeki Arı eseriyle paylaşmıştır. Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi Jale Parla oldu. Ödül gerekçesi olarak yazılan metinde Akademi ile edebiyat dünyasını bir araya getirme konusundaki başarısı, Türk edebiyatı üzerine özgün çözümlemeleri ve edebiyat eğitimine katkılarıyla, eleştiri geleneğini kültürel inceleme ve karşılaştırmalı edebiyat yönünde zenginleştiren yeni alanlar açması nedeniyle vermiştir. ifadelerine yer verildi. Edebiyat eleştirmeni ve kuramcısı olan Jale Parla, Bilgi Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yazar ve öğretmen Ethem Baran, Döngel Dünya isimli eseriyle Sait Faik Hikaye Armağanı'nın sahibi oldu. Yazar, 2005 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazanmıştır. İlk romanı olan Shoggle Bain isimli eseriyle ödülü kazanan Douglas Stuart kendisini Farklı bir kariyere sahip olup yazmaya geç başlamış bir işçi sınıfı çocuğu olarak niteliyor. Yazarın kendi geçmişinden yola çıkarak yazdığı eser henüz Türkçeye çevrilmemiştir. 1969 doğumlu Amerikalı yazar Colson Whitehead, yazdığı The Nickel Boys adlı roman ile Pulitzer Ödülü'nü kazanmıştır. Yazarın, ödülü alan eseri, Siren Yayınları tarafından Nickel Çocukları isimiyle Türkçeye çevrilmiştir. Bir Dava isimli eseriyle Orhan Kemal Roman Armağanı'nı Ayhan Geçgin kazandı. Bir Dava, ODTÜ Felsefe Bölümü mezunu olan yazarın, beşinci kitabıdır. Zambiya asıllı Amerikalı yazar Namwali Serpell 2020 yılında verilen Arthur C. Clarke Ödülünü The Old Drift isimli eseriyle kazandı. Eser, Zambiyalı bir ailenin üç kuşak anlatısını konu ediniyor. Tarihi ve çok kültürlü bir hikayeyi içerisinde barındıran kitap, henüz Türkçeye çevrilmemiş. Türkçeye henüz çevrilmemiş bir başka eser olan A Memory Called Empire isimli eseriyle 2020 Hugo En İyi Roman Ödülü'nü Arkady Martine almıştır. A. Martine'nin ilk eseri olan ve bilim kurgu tarzında yazılmış olan A Memory Called Empire, Teixcalaanli İmparatorluğu'nda gerçekleşen bir ölümün toplumun temellerinde oluşturduğu sorunları işliyor. Asıl adı AnnaLinden Weller olan yazar Ermeni tarihi üzerine akademik çalışmalar gerçekleştirmiş bir şehir plancısıdır. Milliyet Gazetesi tarafından yazar Haldun Taner anısına verilen ödülün bu yılki sahibi Maruzatım Var ismiyle yayınlanan eserin sahibi olan Nurhan Suerdem'in oldu. Suerdem, Ekonomi Maliye bölümü mezunu olarak yıllarca özel sektörde çalıştıktan sonra 2013 yılında öykü yazmaya başlamıştır. İlk eseriyle Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanan yazarın eseri hakkında gerçekleştirilen söyleşiyi dinlemek isteyen okurlar aşağıdaki linkten faydalanabilirler. İletişim Yayınları tarafından okuyucuya sunulan Normal Nefes Almaya Devam Edin isimli kitabıyla Cevdet Kudret Ödülü'nü kazanmaya değer görülen yazar Hakan Bıçakçı oldu. Ödülün gerekçesi olarak yazılan metinde Bugünün tekinsiz dünyasının yarattığı sanrılar içinde kaybolan insanın metaforlar üzerinden, incelikli bir dil ve ritmi yüksek bir kurguyla anlatılması nedeniyle kitabı ödüle değer buldu. ifadesine yer verilmiştir. Bu sene deneme tarzında yazılmış olan bir esere verilen Melih Cevdet Anday Ödülü'nün sahibi Yalnız Şiir isimli kitabıyla şair Şeref Bilsel oldu. Çocukken, bize şehirden gelenlerin yanında taşıdığı başka çocuklar da olurdu. Onların elindeki oyuncaklardan, üstlerindeki elbiselerden ziyade konuşmalarındaki eda dikkatimi çekerdi. Işıltılı, şakır şakır bir Türkçe parıldayıp dururdu ağızlarında. Dilin insanı imrendiren, mucizevi etkisiyle ilk o zamanlar karşılaşmış olabilirim. Daha sonra sadece Türkçenin değil, duyduğum bütün dillerin bu cezbeden gücünü hissettim. İnsanın sessiz bir ortaklıkla, dil denen mucizevi yapıdan daha büyük bir yapı inşa edeceğini düşünemiyorum. Sonra doksanların başından beri şiire, şaire dair yazdığım bütün yazılarda, aslında şiirden ziyade dil üzerine kalem oynattığımı, ne yazarsam yazayım dilin çağrısından kurtulamadığımı, dilden bana doğru kabaran sorulara cevap arayıp durduğumu fark ettim. Bu bakımdan elinizdeki kitapta etrafında söz söylenen kavramlar ne olursa olsun dilin yüzeyde yahut derinde gizli bir tema olarak işlenip durduğunu gördüm. Sonuçların açıklanmasıyla eleştirilere konu olan 2020 Everest Yayınları İlk Roman Ödülü'nün kazananı senarist İrfan Saruhan oldu. Herkesin Bir Hikayesi Vardır isimli romanıyla ödülü kazanan yazar, daha önce Çılgın Dershane 3 ve Fetih 1453 gibi birçok filmin senaristliğini yapmıştır. Eser, 1980 yılı mayıs ayının üç gününde Sinop Kapalı Cezaevi'ni konu almaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/25-litre-mutlaka-izlenmesi-gereken-belgesel/", "text": "Ya her gün tükettiğimiz suyu artık çok kısıtlı miktarda kullanabileceğimiz söylenseydi? Hindistan'da, yağmur duaları pek uzun zamandır elleri semaya açarak yapılmaya başlandı bile. Gökhan Özoğuz'un anlatımıyla dile getirilen 25 Litre belgeseli bize su tüketimin ve gelecekte beklenen krizlerin haberciğini yapıyor. Aslında hiç farkında olmadığımız bir şeylerden de haber veriyor. Mesela su ayak izin den bahsediyor. Tükettiğimiz yalnızca içeceklerin içeriğinde değil; bunun yanında kullandığımız elbisenin, ayakkabının ve aslında yaşamın ta kendisi için tüketilen su miktarının inanılmaz fazlalığı ve gereksizliği hakkında bizlere olağanüstü bilgiler veriyor. Peki, 25 litre hayatta kalmak için ne kadar yeterli? Duş almak, yemek yemek, bulaşık yıkamak bizlere kaç litreye mal oluyor? Bu soruların cevabını da gözler önüne seren bir belgesel ile karşı karşıya olmak doğrusu başka bir alem. Belgeselin en çarpıcı yanlarından birisi bizi bekleyen şeylerin yaşanmış gibi lanse edilen kesitleriydi. Gerçekten Türkiye'de 25 litre su kullanım sınırı olsaydı hayat nasıl olurdu? Evet, bu acı olurdu ama bunun yaşanıyor olduğunu bizlere hayali bir perdeden gösteren belgeselin bu açıdan beni oldukça etkilediğini de söyleyebilirim. Sözün özü, 50 dakikaya sığdırılan bir su farkındalığı belgeselinin aslında önümüzdeki 50 yıl içerisinde olacakları bizlere gösteriyor olmasıdır. Mutlaka izlemenizi tavsiye ediyor, buna inanarak sizlerin de '25 Litre' belgeselini başkalarına izleteceğinizi biliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/3-40-hicaz-humayun-makami-dinle/", "text": "Ezgiler birikir mi gönlümüzde yoksa hemen silinir mi öteki bir diğeri gelince? Bir şarkının sözlerini unuttuğumuz halde melodisi nasıl kalır hafızamızda. Dinle serimizin üçüncü makamı Hicaz Hümayun oldu. Geldi Hicaz'ın da Hümayun'un da durdu. Her zamanki gibi makamın özelliklerine değinip öyle başlayacağım, bu makamdan gönlüme yazılanları anlatmaya. Seyri: Çıkıcı inicidir. Bazen çıkıcı olarak kullanılmıştır. Güçlüsü: Hicaz dörtlüsü ile Buselik beşlisinin ek yerindeki Neva perdesidir. Üzerinde Buselik çeşnili yarım karar yapılır. Asma Karar Perdeleri: Hicaz dörtlüsünün, karar perdesinin bir Tanini altında, Nikriz beşlisinin teşekkül ettiğini biliyoruz. İşte Hicaz seyri sırasında zaman zaman Rast perdesine düşülür ki, burada meydana gelen çeşni Nikriz çeşnisidir. Hicaz makamında,yerinde Nikriz'li asma karar önemlidir. Ayrıca Nim Hicaz ve Dik Kürdi perdelerinde herhangi bir çeşni teşekkül etmediği halde asma karar yapılır ki, bu iki perdedeki asma karar da çok önemli olup, makama kişiliğini kazandırır. Bunlardan başka bütün Hicaz çeşitleri için geçerli olan bir durum vardır. Bütün Hicaz çeşitleri kendi seyirleri sırasında mutlaka birbirlerine geçki yaparlar. Aileden birinin güçlüsü, öteki Hicaz çeşidi için asma karar perdesi olur. Mesela Hümayun makamının güçlüsü Neva perdesidir. Fakat öteki Hicaz çeşitlerinin, yarım karar yeri olan güçlü perdeleri, Hümayun'da asma karar perdesi olarak kullanılır. Bunları sıralarsak Neva'da Rast'lı, Hüseyni'de Uşşak'lı ve çok az olmakla beraber Hüseyni'de Hicaz'lı asma kararlar, Hümayun'da yapılır. Donanımı: Si için bakiye bemolü, do için bakiye diyezi donanıma yazılır. Perde İsimleri: Dügah, Dik Kürdi, Nim Hicaz, Neva, Hüseyni, Acem, Gerdaniye ve Muhayyer'dir. Yeden'i: Rast perdesidir. Bazen bakiye diyezli sol, Nim Zirgule perdesi kullanılmıştır. Genişlemesi:Hümayun makamı genellikle tiz taraftan genişlemiştir. Bu genişleme için iki durum söz konusudur. 1-) Durak perdesi üzerinde bulunan Hicaz dörtlüsü, simetrik olarak tiz durağın üst tarafına göçürülür. Bu durumda, Neva perdesi üzerinde, üst tarafında Hicaz dörtlüsü bulunan Buselik dizisi meydana gelir. Yani simetrik genişleme yaptığımız halde, aynı zamanda yeni dizi oluşturma tarzında bir genişleme yapmış oluyoruz. Meydana gelen Buselik dizisi, ikinci şekil Buselik dizisidir. 2-) Neva üzerindeki Buselik beşlisi, Muhayyer'de Kürdi dörtlüsü eklenmesiyle Neva'da birinci şekil Buselik dizisi halinde uzatılır. Hemen hatırlatalım ki, bu genişlemelerde Muhayyer perdesinde kalış yapılmaz. 3-) Çok nadir olarak pest taraftan da iki şekilde genişleme yapıldığı bazı klasik eserlerde görülüyor. 3-A: Yegah perdesinde bir Rast beşlisi getirilir. Bu durumda Yegah perdesinde bir Basit Suz'nak dizisi meydana gelir. 3-B: Yine nadir olmakla birlikte Yegah perdesine Nikriz beşlisi, Hüseyni Aşiran perdesine Hicaz dörtlüsü getirilerek genişletilir. Yegah perdesine Nikriz beşlisi getirilerek yapılan genişleme sonucu Yegah'da bir Nev-eser makamı dizisi meydana gelir. Seyir: Durak veya güçlü civarından seyre başlanır. Dizinin iki tarafında karışık gezinilip, güçlü Neva perdesinde yarım karar yapılır. Bu arada gerekli yerlerde, gereken asma kararlar da gösterilir. Nihayet bütün dizide ve istenirse genişlemiş kısımda dolaştıktan sonra, Dügah perdesinde Hicaz çeşnisiyle tam karar yapılır. Not: Diğer Hicaz çeşitlerine de geçkiler yapılacağını tekrar hatırlatalım. Belki sadece belki baştan ayağa örtünmüşsündür bir acziyet örtüsü ile. Senden kurtuluş mudur çaresi bu acziyetin. Artık vakti gelmedi mi üzerindeki tozlardan silkinmenin. İnsan unutuyor ve insan en çok da hatırlamaya mahkum oluyor. Özgürce unutup, hatırlamaya esir olarak yaşıyor. Her bir dert tutuyor omuzlarından silkiyor insanı. Hatırlıyor bir aynada acziyetini görünce, esas sırrını aldığı nefeslerin, aldığı nefse bile hükmedemeyişinin. Yola öyle devam ediyor. Her adımda yeniden unutuyor ,tozlanıyor, yeniden silkeleniyor ve hatırlıyor. Bu döngü bir baş dönmesi haline geliyor bir müddet sonra hatırlamaya mahkum olmak ağır geliyor, kibirden dikilmiş ışıltılı bir libas giymeye hazırlanan insana. Ben diyor ,ben kurtuldum bu sıkıntıdan. Kimse esir edemez benliğimi. Kibrine esir olduğunun farkında olmadan kendini hürriyet kavgasında sanıyor. Sesinin billurluğuna inanan bir karga gibi bülbüle yarışa koyuluyor. Tevazuyu yolda giderken satmış üç akçe parasına bir yetime. Paraya ihtiyacı olmadığı halde. Bilgilendirme kısmı biraz meraklısı için aslında. Ve tabi Türk müziği makamlarının bir disiplini olduğunu göstermek için. Ama benim bu seride esas niyetim. Her bir makamın insan ruhunu nerelere götürdüğün dair etkiler. Bu yazıdan yola çıkarsak hicaz insana alçak gönüllüğüğü anlatıyor örneğin hiç bir söze gerek olmadan. Ben de kendi yorumumla bu kıymetli kültürümüzü aktarmaya çalışıyorum. Güzel bir seri olma yolunda olan bir yazı dizisi. Emeğinize sağlık. Bilgi dolu bir yazı daha. Bu konuda güzel bir seri oluyor. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/4-40-isfahan-makami-dinle/", "text": "Türk musikisinin en eski makamlarından ısfahan basit ve birleşik olmak üzere iki çeşittir. Basit Isfahan Makamı. Her bakımdan uşşak ve bayatiye benzemekle birlikte seyir esnasında zaman zaman bu iki makamdan uzaklaşan veya bunlara yaklaşan özellikler taşır. Dizisi, aynen uşşak ve bayati makamları gibi olup yerindeki uşşak dörtlüsüne neva perdesinde bir buselik beşlisinin eklenmesinden meydana gelir. Nota yazımında donanımına sadece si koma bemolü yazılır, gerekli değişiklikler eser içinde gösterilir. Yedeni rast, durağı dügah, güçlüsü ise buselik çeşnisiyle makamın yarım kararının yapıldığı neva perdesidir. Makam bayati makamı gibi inici-çıkıcı seyreder ve bu yönüyle uşşaktan ayrılır. Genişlemesi de aynı şekilde bayatide olduğu gibi tiz taraftan ve tiz durak muhayyer perdesine getirilen bir kürdi dörtlüsüyle, güçlü üzerinde bulunan buselik beşlisinin dizi halinde uzatılmasıyla sağlanır. Ancak bu sırada bayatideki gibi nevada hicaz, çargahta nikriz çeşnileri pek yapılmaz, bu da makamı bayatiden ayıran bir özelliktir. Basit ısfahan makamının karakteristik tarafları, seyir esnasında segah ve acem perdeleri arasında fazlaca gezinilmesi ve segah perdesinde, uşşak ve bayati makamlarından daha fazla asma kalışlar yapılmasıdır. Böylece makamın en önemli asma karar perdesinin segah olduğu ortaya çıkar. Bu ise makama tasavvufi ve lirik karakterli bir nitelik kazandıran önemli bir özelliktir. Birleşik Isfahan Makamı. Dizisi, basit ısfahan makamı dizisine zaman zaman dügahta bir rast dörtlüsü eklenmesinden meydana gelir. Nota yazımında donanımına uşşak-bayati-basit ısfahan dizilerinde olduğu gibi sadece si için koma bemolü yazılır, gerekli değişiklikler eser içerisinde gösterilir. Makamın yedeni rast, durağı dügah, güçlüsü neva olup bu perde üzerinde buselik çeşnisiyle yarım karar yapılır. Birleşik ısfahan makamının en önemli asma karar perdesi basit ısfahanda olduğu gibi segah perdesidir. Seyir sırasında sık sık basit ısfahan dizisine geçileceğinden segah ve acem perdeleri arasında çokça gezinilecek ve segahta fazlaca asma kararlar yapılacaktır. Ayrıca zaman zaman dügah perdesindeki rast dörtlüsü de seyre karışacak ve nazari olarak dügah perdesinde rastlı asma kararlar yapılacaktır. Ancak dügahtaki rast beşlisinin pratik kullanımı, dügah perdesinde kalıştan ziyade bu dörtlünün seslerinin daha çok re, do#, si, do#, re, do#, re tarzında bir nağme sıralanışı şeklindedir. Diğer asma kararlar ise çargahta çargahlı ve rast perdesinde rastlı kalışlardır. Bu makamın oluşmasında önemli bir yeri olan dügahtaki rast dizisiyle hiçbir zaman karar verilmez, tam karara yine basit ısfahan dizisiyle gidilir. Birleşik ısfahan makamının genişlemesi tiz taraftan ve aynen basit ısfahan makamının genişlemesi gibidir. Gün ışımaya başladı penceremde, seher vakti farklı bir hal ile dokundu gönlüme. Geride kalan günler, bugün ve geleceğimiz... sıralanıyor. Hepsinde ise şimdi gizleniyor. Dem bu demdir derken şair bundan dem vuruyor. Anı güzelleşitiren ve demleyen ise hasret oluyor kimi zaman aşığın gönlüne, kimi zaman ise vuslat. Aşk her dem hem göğün zirvesine sürüklüyor ruhumu hem de yüreğimi durmadan harlanan bir ateşte pişiriyor. Hamlığımın farkında mıyım bilmeden, şikayet etmeden an be an pişiyorum. İnce sızılar hasıl oluyor gönlümde sebebini çözemiyorum. Seviyorum sızılarımı, sızılarımdan ömrüme yayılan bana yol olanı, benimle yol alanı, yoldaş olanı. Seviyorum, bir çift pencereden akan abları. Suluyorlar sevdamın en halisane dallarını. Öyle bir su ki yangınıma can veriyor, sızılarıma derman oluyor. En güzel fedakarlık tohumları aşkla ekiliyor yüreğime, önce benim olanlardan fedakarlık. Ömrümden, gönlümden, fikrimden, ruhumdan. Ardından ise benden fedakarlık. Yahut en çok akıldan fedakarlık. Bilinçsiz bir delilik hali. Böyle bir dönemde bilinçli olmayı kim ister ki. Meczuplup şimdilerde insanların yüzüne bakmadığı bir metağ eski pazarlarda. Oysa en safiyane fedakarlık gizli altında. Nasip olmaz Meczuplup enaniyet duvarları olana, dünya vurgununa. Kesinlikle güzel bir seri. Devamını bekliyoruz. Ayrıca daha önceden yapıldı da ben mi fark etmedim bilemiyorum ama şöyle bir önerim var. Yazıların alt kısmında, çok abartılmayacak şekilde, verilen bilgideki terminolojinin zor anlaşılır olanları hakkında kısa kısa bilgiler verilebilir. Bu şekilde, bu konularda hiç bilgi sahibi olmayanlara da hitap eden bir seri çıkmış olur. Tekrar ellerine sağlık. Bir diğer makamı merakla bekliyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/5-56x45-mermisinin-adam-yaralamak-icin-tasarlandigi-yanlisi/", "text": "Bugünü doğru bilinen bir yanlışın aslını anlatmakla geçirelim: 5.56x45 mermisinin adam yaralamak için tasarlandığı, 7.62x51 mermisinin kullanımının insan haklarına aykırı olduğu sebebiyle bırakıldığı. 2. Dünya Savaşı'ndan elde edilen veriler şöyle: Çatışmaların çoğu 300-200 metrenin altında oluyor, o sebeple mermi de bu mesafelere uygun olmalı; atış kabiliyeti yüksek olan birlik daha kolay ilerleyip geri çekilebiliyor; askerlerin çoğu çatışma esnasında attığını vuramıyor. NATO orduları da diyorlar ki o zaman biz de Almanların STG-44'ü gibi, kısa, yakın mesafelerde daha etkili, hafif mermili, rahat taşınabilen tasarımlara geçelim. Böylece asker mermi bitmeden bol bol ateş eder, vurma ihtimali artar, ayrıca adam başına daha çok mermi taşınabilir. Tabii NATO'nun büyük abisi Amerika bunlara kıçıyla gülüyor. Mermi dediğin tam boyutlu olur, karrı mısınız siz, boncuk tabancası alalım isterseniz falan gibi argümanlarla NATO'yu zorla kendi mermileri olan 30-06'nın hafif ufalmış bir versiyonu olan 7.62x51 NATO'ya çekiyorlar. Aslında burada kurumlar arası çekişme de söz konusu. Amerikan Ordusu İkmal Departmanı eski kafalı adamlardan oluşuyor, Savunma Bakanlığı'nın da onların üzerinde kurduğu bir baskı var, zar zor .30-06'yı bırakıyorlar, 5.56x45 falan hak getire. Herifler testleri falan sabote ediyor. Amerika'nın zoruyla NATO orduları 7.62x51 NATO'ya geçiyorlar . Bizde G1 diye bilinen FN FAL de 7.62x51'e ayarlanıp üretime geçiyor. Namı 'Özgür Dünyanın Sağ Kolu' oluyor. Sonra da Amerika Vietnam'a, Vietnam da onlara giriyor. İkmal Departmanı'nın havası bozuluyor; Askerlere mermi az geliyor, silah çok ağır, çok tepiyor, otomatik atış imkansıza yakın, ufak bir şey lazım raporları Savunma Bakanlığı'na ulaşıyor. Bakanlık İkmal Departmanı'nı haşlıyor. İkmal Departmanı da 'iyi bari öfff tamam, biraz karrı mermisi deneyelim bari' diye karar kılıyor. Hakları yeni Colt şirketine verilmiş olan AR-15 tüfeğini, ve başka bir iki tüfeği teste alıyorlar; M14'ün en iyi silah olduğu kanıtlansın diye yarışan aletleri bozuyorlar biraz. AR-15 sağlam silah ama testlerin sonucunda Departman 'M14 daha iyi' kararını veriyor tekrar, Savunma Bakanlığı'na rapor yolluyorlar. O esnada Amerikan Hava Kuvvetleri'nden General LeMay Hava Kuvvetleri'ne 80.000 tane AR-15 almak için başvuruyor . LeMay'ın inadı yüzünden testler tekrar yapılıyor, bu sefer silahın mucidi Eugene Stoner gelip test boyunca silahların başında durduğundan raporda oynama yapılamıyor. Amerika da böylece piyade için 5.56x45'e geçmiş oluyor. Sonra da NATO'ya 'su çok sıcak siz de gelsenize' çekiyor. Avrupalılar ABD'ye 'Hay ben senin yapacağın işe ' diyerek yavaş yavaş 5.56x45'e geçmeye başlıyorlar . Tabii bu iş zart diye olmuyor; örneğin Almanya G3'ü ve beraberinde 7.62x51'i taa 90lar ortasında bırakıyor. NATO bize 'abi mızıkçılık yapma hadi' çekmesine rağmen niye geçmiyoruz? Çünkü Anadolu'muz gepgeniş olduğundan ötürü çatışma menzili 5.56x45'in menzilini genelde aşıyor. Delme kabiliyeti de 7.62x51'e kıyasla daha az. Bizim ordu da senelerdir PKK'ya karşı 7.62x51 kullanmış, alışık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/5-yil-sonra-kendimizi-nerede-goruyoruz/", "text": "Bilmiyorum, sizlerin nasıl gelecek planları var. Kendinizi 5 yıl sonra nerede görüyorsunuz? Bu sorunun cevabı kişisel fikrime göre yaşınızla yakından alakalı olacaktır. Neden mi? Kendimden örnek vereyim. İlkokuldayızdır, hani şu dünyayı değiştireceğinizi düşündüğünüz zamanlar, kalbinizin kötülükle karşılaşmadığı zamanlar. Dünyada savaşları bitirebilmeyi, açlıktan insanların ölmediği, haksızlıkların olmadığı, insanların ve diğer canlıların huzur içinde yaşayabileceği bir dünya için çaba harcamayı hayal ettiğimiz zamanlar.... Keşke hep o yaşta kalsaydım. Konuyu fazla dallandırmadan konumuza dönelim. Geldik lise yıllarına. Benim için en güzel zamanlardı lise yıllarım. Hayallerim mi? Onların yerlerinde yeller esiyordu. Artık o geniş çaplı hayaller yerini kendimi kurtarmaya kadar daralmıştı. Tek amacım güzel bir üniversiteye kapağı atmaktı. Hani hep öyle derler ya. Üniversiteye geçince rahatlarsınız diye ha işte eğitim sisteminin en büyük yalanı bir sonraki kademede rahat edeceğiniz yalanıdır. Siz hiçbir sonraki bölüme geçince kolaylaşan bir oyun gördünüz mü? Elbette hayat oyununda da sizi sürekli daha zor bölümler bekliyor. Final bölümünde huzura ereceğiz neyse ki. Ama her şey geçiyor, her yeni eskiyor, her engel aşılıyor ve bir şekilde ilerliyoruz. Bazen engeller ayağınızı kaydırıyor kalkıp yürümeye devam ediyorsunuz çünkü buna mecburuz. Ben de hep öyle yaptım. Bizim yaş grubunun içinde bulunduğu yılların en büyük buhranlarından birine değinmişsin. Güzel yazı için teşekkürler. Kesinlikle konu muazzam. Yıllarca içselleştirdiğin ve üzerine düşündüğün için cümlelerin de muazzam. Ancak bana sorarsan biraz daha derlenseydi harika olurdu. Ve bir cümleyi farklı bir bakış açısıyla değiştirmek istiyorum. Kalbimizin kötülükle karşılaşmadığı zamanlar değil de. Kalbimizde, kötülüğün karşılığının olmadığı zamanlar. Ellerine sağlık. Malum ülkemizde yetkisi olanın bilgisi yok, bilgisi olanın ise yetkisi yok."} {"url": "https://parlakjurnal.com/5218-2/", "text": "İşte geçenlerde bir gün, bir teknoloji mağazasını dolaşırken şu herkesin oturup oyun oynayabildiği tanıtım bilgisayarlarının birinde oturan ve oyun oynayan bir çocuk gördüm. Bi baktım yanında babası da var. Sonra bir de ne göreyim? Çocuk, normalde 18 yaş ve üzerinin oynaması gereken bir silahlı savaş oyunu babası ile birlikte oynuyordu yahu. Sorumsuzluk olmuyor mu bu? Çocuk dediğim 11-12 yaşlarında. 18 yaş ibaresini oraya süs diye koymamışlar. Bu konuda yetkili insanlar demek ki bu yaş altındaki çocukların o oyunu oynamaması gerektiğine karar vermişler. Şimdi açık konuşalım, bu tür oyunlar şiddet içeriyor, kanlı sahneler içeriyor, ölüm sahneleri içeriyor, kelime olarak biraz daha ileri gidersek vahşet içeriyor. Bu tip görselleri çocukların görmesi, onlarda bu gördüklerini hayata aktarma, tekrar etme gibi davranışlara sebep olabilir. Böyle oyunlarda olan silah gibi şiddet araçlarını normal hayatın bir parçası olarak görmeye başlama, bu hayatta kullanmaya yönelik bir istek duyabilirler. Örümcek adam oyunu oynayıp veya filmi izleyip de kendini balkondan aşağı atan çocukları biliyoruz maalesef. Ha acaba bunlar oyun bağımlılığı ile de ilgili mi? Elbette. Okuldan veya işten gelince saatlerce bilgisayar başından kalkmayıp oyun oynayan insanlar var çevremizde. Hiçbir işi olmayıp oynayanlar da var, işi oyun oynamak olanlar da var. Bu işi oynamak olanlar, artık biraz özendirici olmaya giriyor ve çocukları oyunlarda daha iyi olmayı istemeye zorlayıp daha çok oynattırıyor. Bir de Mavi Balina diye bir oyun gerçeği var. Amaç görevleri yapmak ve böylece ilerideki görevleri görebilmek. Bunda da başta kişisel ve çok özel bilgiler, resimler istenip bu bilgiler sonradan şantaj için kullanılıyor. En sonda da oyuncudan son görev olarak intihar etmesi isteniyor. Yoksa ellerindeki özel bilgileri yayınlayacaklarını söylüyorlar. Aşağıya da çok sevdiğim bir karikatürü koydum, bakın ve ders alın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/7-40-acemkurdi-makami-dinle/", "text": "Acemkürdi makamı dizisi, Dügah perdesi üzerinde Kürdi Dörtlüsü ve Neva perdesi üzerinde Buselik Beşlisinden meydana gelir. İsmail Hakkı Bey'in Acemkürdi Peşrev'i eşliğinde gönlümüze değenleri nakşedelim şimdi de söze. Bir heyecan var sanki kainatın her zerresinde. Bahardan yaza dönme telaşı mı bu, Ne güzel bir meltem bu tenime değen. Bayramlık libaslarını giyinmiş çocukların masumluğu var çayın kokusunda bile. Çay dahi ayrı güzel sanki bu muhabbette. Adımlarımı, yerimi, yönümü hesaplamadan yürüyorum bu güzellikten içre. Bir koku misali bir rüzgar edası ile ulaşıyorum her yere. Herkes hissediyor beni ama kimse dokunamıyor özgürlüğüme. Bir sır olmuş da aralanıveriyor önümde. Bir yangın oluyor telaş içinde herkes, oysa yangın zararlı otları yakarak bin bir çeşit eczanın yetişmesine vesile oluyor. Yağmur yağıyor öyle şiddetli ki gök yere indi sanıyoruz bir anda, ürperiyoruz. Oysa çok geçmeden Alaimisemaya değiyor gözlerimiz. Bunun için bizi korkutan her damla nimetmiş meğer. Sen bile sana ait değilsin. der gibi. Ömrü boyunca yaşadığı köyden çıkmamış orayı dünyanın en güzel yeri bilen bir delikanlının daha güzel diyarları görmesi için sebep olur belki bir sürgün bile. Uzakları yakın, yakınları uzak eylersin ümidinle."} {"url": "https://parlakjurnal.com/8-mart/", "text": "Doğanın var olduğu günden beri değişmez yasaları vardır: Güçlü olanın güçsüz olanı yemesi gibi. Tarih boyunca erkekler kas gücü ve daha sonrasında ise oluşturdukları kültürel çevre gücü ile kadınları hep baskı altına almıştır. Evlerine veya tarlalarına esir olan kadınlar ise gerek eğitimsizlik gerekse omuzlarına yüklenen ev işleri, çocukların bakımı, tarlada çalışma zorunluluğu yüzünden kendilerinin de bir insan olduğunu unutup yaşamaya çalışmışlardır. Peki bu suçun hepsini erkeklere yığmak ne kadar doğru? Bunun tamamen onlar mı yapmışlardır? Tarihe bakacak olursak insanları kadınlar ve erkekler olarak ikiye ayırmak yerine zenginler ve köleleri olarak ikiye ayırmamız bizim için daha iyi olur. İster yönetici deyin ister kral, padişah, han veya sultan; o coğrafyanın hakimi kim ise her şey onundu ve köylüler yarı tok hatta aç karna ona çalışmak zorundaydılar. Sanayi devrimi, Avrupa'da 18. yüzyılın sonları 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış buhar makinaları ve diğer buluşların üretime katkı sağlamak üzere kullanılmasıdır. Bizim konumuzla ilişkisi ise sanayinin ana çarklarından birini oluşturan iş kolu. O dönemde işçilerin çoğunluğu kadınlar ve çocuklardır. Nüfus artık köylerden kentlere, çalışma alanı ise tarımdan sanayiye kaymıştır. Gelişen sanayi ve ekonomi beraberinde tüketimi getirmiş ve eskiye nazaran alt ve orta sınıf insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamaya başlamıştır. Artık aç karnını doyurmayı düşünmek yerine haklarını düşünmeye başlamışlardır. Takvimler 8 Mart 1857 gösterdiğinde 40 bin kadın daha iyi çalışma koşulları, iyi ücret ve eşitlik için greve gitti. Olayların daha fazla büyümesini göze alamayan patronlar ise fabrikadaki işçilerle grevdekileri buluşturmamak için kapılara kilit vurdu. Fabrikada çıkan olaylar sonucu sebebi bilinmeyen bir yangın oluştu ve 129 kadın yangında hayatını kaybetti. Danimarka'nın Kopenhag şehrinde 1910 yılında II. Enternosyal toplandı. Dönemin Almanya Sosyal Demokrat Partisi liderlerinden Clara Zetkin geçmişteki acı olayı hatırlatarak 8 Mart'ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Kabul edilen öneri dünya geneline ise BM'nin 16 Aralık 1977 tarihinde kabul etmesiyle yayıldı. Orta Çağın üzerinden yüzyıllar geçti ama Orta Çağ kafalı insanlar hala aramızda dolaşmakta. Bunlardan birisi ise Avrupa Parlementosu üyesi Janusz Korwin-Mikke. Parlementoda yapılan kadınlar ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliği oturumunda yaptığı konuşma insanı adeta şoka sokuyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/8-saatten-az-uyuyorsaniz-bunu-okuyun-uyku/", "text": "- Unutkanlık başlayabilir, artık bazı şeyleri daha az hatırlarsınız ve hafızanızda tutmakta zorlanırsınız. Rahatça uykuya dalmak için vücudunuzun serin olması gerekir. Aslında ışık, vücut sıcaklığınızı ayarlayan ana etmendir. Çünkü ışığın sebep olduğu sinyaller, beyninizin gece mi gündüz mü olduğunu anlamasını sağlar. Işığın uykuya dalmanıza yardımcı olmasının 2 yolu var. Güneşin sabah gönderdiği ışığı mutlaka yakalayın, bu beyin saatinizin düzenli tetiklenerek size daha fazla enerji vermesini sağlar ve geceleri uyku hormonun salınmasına yardımcı olur. Uyandıktan sonra 15 dakika güneş ışığı almayı alışkanlık haline getirin. Uyumaya yakınken mavi ışıktan uzak durun. Mavi ışık, televizyon, bilgisayar ve telefon gibi yapay ışık kaynaklarında bulunur. Mavi ışık beyninizin o sırada gündüz sanmasına neden olur ve geceleri sizi uyanı tutar, beyniniz gündüz sandığı için uyumanıza izin vermez. Yatmadan 1-2 saat önce mavi ışıktan uzak tutarak kendinizi sınırlayın. Uyumak için vücudunuzun ideal sıcaklığı 15,6 ile 19,4 derece arasındadır. Yatmadan 1-2 saat önce vücudunuzu serin tutmaya özen gösterin. Çalışmalar gösteriyorki, yatmadan 1 2 saat önce duş alan ya da banyo yapan kişiler daha çabuk uyuyor. Neden mi? Çünkü ılık su ile alınan duş, ellerinize ve ayaklarınıza olan kan akışını hızlandırıyor ve vücut sıcaklığınızın daha çabuk ve kolay düşmesine yardımcı oluyor. Uykuya daha rahat dalmanız için vücudunuzun rahat olmasına ihtiyacı var. Ağır egzersizler, kalbinizin daha hızlı atmasına, vücut sıcaklığınızın artmasına ve vücudunuzun daha çok uyarılmasına sebep olur, bunlar da vücudunuzun rahat olmasının önüne geçer ve uyumanızı zorlaştırır. Uyumadan 2 saat önce bunlardan uzak durmaya çalışın. Kafein uyku hormonu olan adenozinin görevini yapmasına engel olur. Ama olay şu ki kafeinin vücudunuzu terk etmesi 10 saat kadar sürebilir. Bu yüzden yatmadan çok önce kafein tüketiminizi sınırlayın. 8 saat uyku, size 2 fincan kahveden daha çok fayda sağlar. Yatmadan 1 2 saat önce ÇALIŞMAYI, EGZERSİZİ, TELEVİZYON İZLEMEYİ VE SOSYAL MEDYA KULLANMAYI bırakın. Bunlar yerine günlük yazabilirsiniz, meditasyon yapabilirsiniz, KİTAP OKUYABİLİRSİNİZ ve ılık bir duş alabilirsiniz. Bunları yapmanız uykuya dalmanızı 10 kat kolaylaştıracaktır. Ya da kısaca uyumayı ve uyanmayı planladığınız saatlere alarm kurabilirsiniz. Bu düzen size uyumak ve uyanmak için kendinizi daha iyi ayarlamanıza yardımcı olacaktır. Unutmayın bunlar gereklilikdir, masraf değildir. Bunları harcama olarak düşünmeyin çünkü iyi bir uyku sizin daha iyi çalışmanızı ve gün içinde daha verimli olmanızı sağlar. 9. Yatmadan önce yemeyi ve içmeyi kesin. Yatmadan önce birşeyler yediğinizde sindirim başladığı için vücut sıcaklığınız artar. Bu da açıkça uykunuzun bozulmasına yol açar. Kendinizi yatmadan en az 3 saat önce yemeyi bırakmaya ayarlayın ve vücudunuzun rahatlamasına izin verin."} {"url": "https://parlakjurnal.com/9-40-buselik-makami-dinle/", "text": "Kısa bir aranın ardından DİNLE serimizde bu ayki durağımız, Buselik Makamı oldu. Buselik Makamı, Türk Müziğinin diğer makamlarına göre günümüzde daha bilindik bir makam. Bilinirlikte MFÖ'nün aynı isimli şarkısının da etkisi vardır belki. (Not: Bu kısımdaki bilgilerin anlaşılmazlığı konusu birçok okurum tarafınca bana intikal etti. Kıymetli arkadaşlar, Türk Musikisi'nde Batı Musikisi'nden farklı bir çok özellik vardır. İlki ve belki de en önemlisi Klasik Batı Müziği'nde bildiğimiz notaların karşılığının farklı isimler olması ve aynı şekilde iki nota arası 9 farklı çeşni uygulanabilmesi, bunların da farklı isimlerinin olmasıdır. Teorik bilgilere geçmeden sizlere kısa bir kaç bilgi vermek istiyorum. Batı musikisinde Sİ notasının üç varyasyonunu görebilirken-Bunlar Sİ natural, Sİ bemol ve Sİ diyez- , Türk müziğinde durum şöyledir . 1. Tip Dizi: Yerinde Buselik beşlisine Hüseyni perdesinde Kürdi dörtlüsünün eklenmesiyle meydana gelmiştir. 2. Tip Dizi: Yerinde Buselik beşlisine Hüseyni perdesinde Hicaz dörtlüsünün eklenmesiyle meydana gelmiştir. Görülüyor ki Buselik Makamının her iki dizisinde değişen yalnızca güçlü üstündeki bölgedir. Yerinde Buselik beşlisi değişmemektedir. Not 1: Hüseyni'de Hicaz dörtlüsünün bulunduğu dizinin inici hali Şehnaz Buselik Makamıdır. Not 2: Buselik Makamı dizisinin Rast perdesindeki şeddi Nihavent Makamı, Hüseyniaşiran perdesindeki şeddi Ruhnevaz Makamı, Yegah perdesindeki şeddi Sultaniyegah Makamıdır. Bu makamlar, Göçürülmüş Makamlar konusu içinde anlatılmaktadır. e)Donanımı: Hüseyni perdesindeki Kürdi dörtlüsünün bulunduğu dizi esas alınarak donanıma herhangi bir işaret konulmaz. Hüseyni'de Hicaz dörtlüsünün bulunduğu dizi kullanılıyorsa arızalar eser içinde gösterilir. f) Yedeni: Nim zirgüle perdesidir. g) Dizinin seyri: Karar sesi olan Dügah perdesi civarından seyre başlanır. Dizinin iki tarafında gezindikten sonra güçlüde yarım karar yapılır. Dizinin tiz tarafındaki geçkiler gösterilir. Daha sonra yedeni de gösterilerek Dügah perdesinde karar verilir. h) Perde aralıkları: Hüseyni'de Kürdi olan dizi; Dügah, Buselik, Çargah, Neva, Hüseyni, Acem, Gerdaniye, Muhayyer'dir. Hüseyni'de Hicaz olan dizi; Dügah, Buselik, Çargah, Neva, Hüseyni, Dik Acem, Nim Şehnaz, Muhayyer'dir. i) Dizinin genişlemesi: Her iki dizinin genişlemesi de aynı şekilde olur. Durak üstünde bulunan Buselik Beşlisi tiz durağın üstüne göçürülür. Göksel Baktagir'in Buselik saz semaisi ile DİNLEyelim kelamımız el verdiğince."} {"url": "https://parlakjurnal.com/92-akademi-odulleri-hollywood-sinemasindan-dunya-sinemasina/", "text": "9 Şubat 2020 akşamı Hollywood Dolby Tiyatroda, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından 92.si düzenlenen tören ile, sinema dünyasının en prestijli ödülü olarak bilinen Akademi ödülleri dağıtıldı. Adaylar açıklandığından beri hemen herkes ödüllerin kime gideceği hakkında tahminlerde bulunmuştu. Ancak önce 19 Ocak tarihinde düzenlenen SAG ödül töreninde, sonrasında geçen hafta İngiliz Sanat Akademisi tarafından düzenlenen BAFTA ödül töreninde verilen ödüller dolayısıyla Oscar ödüllerinin de fazla sürprizi kalmamıştı. Zaten en iyi erkek oyuncu ödülü alan Joaquin Phoenix, en iyi kadın oyuncu ödülü alan Renee Zellweger, en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü alan Brad Pitt ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü alan Laura Dern her üç törende de aynı ödüllerin sahibi oldular. Bu açıdan bakarsak fazla şaşırmadık denilebilir. Ancak bir film vardı ki geceye damgasını vurmakla kalmayıp belki de sinema dünyasında bir devrin kapanmasına yol açtı. Bu film bildiğiniz üzere Bong Joon-ho tarafından yazılan ve yönetilen Parazit filmi. Parazit, 6 dalda Oscar adayıydı ve 4 dalda ödül kazanmış oldu. Her ne kadar otoriteler 'film gerçekten bu kadar ödülü hak ediyor muydu yoksa yalnızca şişirilmiş bir balon mu' diye tartışsalar da, ödülün bir 'ilkler' yığını olduğu gerçeğini es geçemeyiz. Örneğin; Güney Kore bu filmle ilk kez Oscar ödülüyle tanışmış oldu. İlk kez yabancı dilde bir film, en iyi film ödülü aldı. Ayrıca ilk kez bir film; hem en iyi film, hem de en iyi yabancı film ödülünü almış oldu. Bu açıdan Parazit'in, filmin arkasındaki adam Bong Joon-ho'nun ve dolaylı olarak Güney Kore sinemasının Oscar'da tarih yazdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki neden Netflix'in Evlilik Hikayesi ve İrishman, Tarantino'nun Bir Zamanlar Hollywood'da filmleri beklenen performansı gösteremediler? . Üstelik en iyi film ve en iyi yönetmen dallarında Amerikan menşeili çok güçlü adayların varlığı da söz konusuydu. Buna rağmen Parazit'in ödül avcılığına soyunması Hollywood sinemasının, yavaş yavaş bir 'dünya sineması' gerçeğinin ortaya çıkmaya başladığını fark etmesine sebep olacaktır. Evet belki bir zamanlar bütün dünyayı etkileyerek tarz yaratan ve sinemayı elleriyle yoğuran Amerikan ekolü artık çok güçlü rakiplere sahip. Kaldı ki her yıl yabancı film dalında ödül alan filmlerin ne kadar farklı ve özgün senaryolara sahip olduğunu görüyoruz. Zannediyorum küreselleşme, özgün senaryolara olan ihtiyacı ve toplumun farklı şeyler görme hevesini beraberinde getirdi. Akademi de bunu fark etmiş olmalı ki Joker, Bir Zamanlar Hollywood'da ve İrishman gibi filmleri Parazit'e değişmedi. Ancak buradan Joker filminin kötü bir film olduğu sonucu çıkartılmamalıdır. Zira Joker'de son zamanların en kaliteli performans oyunculuğunu izledik. Fakat bu başarı, filmin başarısı mıydı yoksa Joaquin Phoenix faktörü ve Joker karakterinin geçmişten beri süregelen şöhreti olmasaydı, film bu sükseyi sağlayabilir miydi ben bilmiyorum lakin Akademi biliyor olmalı ki ödülü içleri kan ağlayarak da olsa kendi topraklarının evlatlarına veremediler. Her ne kadar Akademinin Kuzey Kore'ye göz dağı vermek amacıyla Güney Kore reklamı yaptığı yönünde bazı iddialar bulunsa da, bu tarz spekülasyonlar her yıl zaten gündeme gelmektedir. Ancak ne olursa olsun sinema bir bilim değil sanattır. Doğal olarak sanatsal zevkler subjektiftir. Ödüller Akademinin kriterleri doğrultusunda ortak kanaatle verilir. Herkesin gönlüne göre ödül verilmesi zaten imkansızdır. Bütün bunlar bir yana; bizi çok seven, bizim de dizilerini, kültürünü severek takip ettiğimiz kardeş ülkelerimizden Güney Kore'nin ödül alması elbette bizleri de çok mutlu etti. Hatta bu ödül vasıtasıyla Türkiye'nin de bir gün o sahnede boy gösterebileceği yönünde umutlarımız yeşerdi çünkü son zamanlarda ismi talihsizliklerle anılmaya başlanan Akademi bu gece ayrıca güven tazelemiş oldu. Belli mi olur, bakarsınız gelecek yıl da törene damgasını vuran ülke, Türkiye olur. Sevgili Nihat; yorumunuz için teşekkür ediyorum. Evet, Parazit filmi öyle çok iddialı bir film değildi aslında. Zaten yapılan eleştirilerden biri de, madem yabancı filmler de En İyi Uluslararası Film Ödülü alabilecekti, ilk defa bu filmle mi olmalıydı şeklindeydi. Fakat şunu göz ardı etmemek gerekir ki filmler incelenirken oyunculukların yanı sıra hem sahne/sekans çekimleri hem de içerik/senaryo özgünlüğü ve tutarlılığı incelenmektedir. Parazit senaryosu bakımından aslında herkesin aklına gelebilecek ama kimsenin yazmadığı bir senaryoya sahip. Ayrıca Türk filmlerinde de bu tarz konular var evet ama Parazitte konunun ayrıca işlenmesi ve sekanslara gömülmesi de son derece başarılı tasarlanmış. Yine filmde bazı sahnelerde metaforlar ve göndermeler de var. Topluca bakarsak sanırım Parazit'in en büyük şansı bu yıl çok güçlü bir rakibinin olmamasıydı. Şaka bir yana elbette bende filmi ya da Akademiyi eleştirecek konumda değilim ancak şahsi fikrim rakipleriyle mukayese edince film hiç de fena değil, Oscar alacak kadar iyi mi orası hakikaten tartışmaya açık. Mukayese yapacak kadar diğer aday filmleri seyretmedim. Herhalde Topluca bakarsak sanırım Parazit'in en büyük şansı bu yıl çok güçlü bir rakibinin olmamasıydı. yorumuna dolaylı yoldan katıldığımı söyleyip bu konuyu kapatmalıyım. Fakat anladığım kadarıyla, bu konu farklı mecralarda oldukça tartışılacak. O kadar güzel anlatımınızdan sonra parazit filmini izlememek olmaz sanırım. Güney Kore yapımı filmleri severim ve kendi kültürümüze az çok yakın bulurum. O yüzden Güney Korenin kazanmasına da çok sevindim. Yazı için teşekkürler. Kaleminize sağlık. Yorumunuz için teşekkür ederim Kübra Hanım. Scarlett Johansson 'a ödül gitmemesi gerçekten üzdü. Bunun dışında dağıtılan ödüllerin gayet doğru tercihler olduğunu düşünüyorum. Scarlett Johansson iyi bir oyuncu fakat hep Marvel filmleriyle ön plana çıkıyor. Bence oradaki performansı da çok çok iyi değildi. Belki Akademi biraz daha kendisini kanıtlaması gerektiğini düşünmüştür. Parazit'e bu kadar ödül gideceği belliydi zaten. Ama Amerikan film tarihinde Kore yapımı bir filme bu kadar ödül çıkacağı kimse tarafından kestirilemedi. Joker'e de bu kadar ödül gideceği belliydi. Her ne kadar ben durgunluğu yüzünden beğenmesem de başkaları tarafından çok beğenilmesini gayet iyi anlıyorum. Bir kötünün filmi ha. Çok ilginç. Aslında bakarsanız Star Wars'tan Darth Vader'ın ve Powerpuff Girls'ten Mojo Jojo'nun da derinlikliklerinde Joker ile benzer durum var. Kim kötü doğuyor ki zaten."} {"url": "https://parlakjurnal.com/abd-tipi-baskanlik-sistemi/", "text": "İlk önce başkanlık sisteminin kısa bir tanımını yapalım. Başkanlık sistemi; Devlet yönetiminde tek bir kişinin başkanlığında hükümet etme ve devleti yönetme esasına bağlı siyasi bir sistemdir. ABD tipi başkanlık sisteminde yasama, yürütme ve yargı tam anlamıyla birbirinden ayrılmıştır. Başkan'ın yetkileri fazladır ancak birçok yetkisini kullanırken Senato'nun onayını almak zorundadır. Örneğin kabineye atanacak yeni bir bakanı başkan teklif eder, Senato onaylarsa göreve başlayabilir. Aynı şekilde basit bir işlem olan büyükelçi atamaları bile Senato'nun onayına tabidir. Yürütme olarak başkan kararnamelerle ülkeyi yönetebilir. Ancak Kongre'den kararname konusunda bir kanun çıkarsa kararname etkisiz hale gelir. Kongre'ye bakacak olursak kongre iki derecelidir. Alt kanadını Temsilciler Meclisi oluşturur. 435 üyeden oluşur. Eyaletler nüfusuna oranla temsil edilir. Bütçe teklifi sunmak ve Senato onayı olması şartıyla üst düzey görevlileri görevden alabilir. Kongre'nin üst kanadını ise Senato oluşturur. Senato nüfusu hesaba katılmaksızın her eyalette 2 temsilciden oluşur. Görev süreleri 6 yıldır. Her 2 yılda bir üyelerinin 3/1 yenilenir. ABD başkanlık sisteminin bir diğer özelliği ise eyalet sistemidir. Ülke 50 eyaletin bir araya gelmesiyle oluşur. Eyalet senatoları ve vali halk tarafından seçilir. Dış ilişkilerde ve savunmada eyaletler federal hükümetine bağlıdır. ABD sisteminin bir diğer özelliği ise partilerin özellikleridir. ABD sisteminde egemen iki parti vardır; Merkez sağ Cumhuriyetçi Parti ve Merkez sol Demokrat Parti. Sanılanın aksine ABD iki partili bir sistemi sahip değildir. Yeşiller, Anayasa partisi gibi birçok küçük parti vardır ancak etkileri sıfırdır. Temelde iki parti gibi görülen partilerin içinde birçok görüşten insan bulunmaktadır. Örneğin Merkez Sağ Cumhuriyetçilerin içinde Çay Partisi gibi aşırı sağ partiler mevcuttur. Merkez Sol Demokrat parti içinde ise Bernie Sanders taraftarı aşırı sol görüş temsil edilmektedir. Bazı yönlerinile iyi bazı yönleri ile kötü bir sistem. Bence her türlü daha geliştirilebicek bir sistemleri var. Özellikle 2 parti işi bence çok sıkıntı. Ne kadar parti ne kadar fazla görüş olursa bence o kadar daha demokratik bir hava oluşur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/acik-denizde-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "8 Ocak 2020'de Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından prömiyeri yapılan Açık Denizde; Akün Sahnesi'nde seyirciyle buluştu. Böyle bir durumda mesela balık tutmayı yahut başka alternatifler aramayı düşünebilirsiniz. Tam olarak ne yapardınız bilemem ama en azından, aranızdan birini yeme fikrini ortaya atmazdınız sanıyorum. İşte Açık Denizde, böyle bir girizgah yapıyor. Ve bu açlığın sembolik olduğunu, oyunun ele aldığımız her kısmında görüyoruz. Nasıl mı? Çünkü kimse sadece doymak istemiyor. Hep daha fazlası isteniyor. Daha doğrusu, bir insanı yiyerek doyurmak istedikleri yalnızca mideleri değil. Eğer doyurmak istedikleri mideleri olsaydı... İyisi mi ben oyuna gidecekler için daha fazla ayrıntı vermeyeyim. Çünkü verdiğim her ayrıntı, merak unsurlarını devre dışı bırakarak bu absürt oyundan alacağınız hazzı düşürecektir. Mimarlık ve felsefe eğitimi almış olan Mrozek'in oyunları, absürt tiyatro olarak nitelenir. Taşlama biçimindeki oyunları, bireyin totaliter sistemde yaşadığı problemleri konu edinmiştir. Absürt tiyatro tarzında kaleme aldığı ilk uzun oyunu Tango(1965), Mrozek'e, Polonya'lı çağdaş drama yazarları arasında önemli bir ün sağlamıştır. Açık Denizden de önce Mrozek'in Policja'sını yönetmiş olan Yazar, oyundaki kritik düğümlerdeki seçimiyle oyunun kendi imzasını taşıdığını her anlamda belli etmiş diyebiliriz. Açık Denizde, bu kıstaslarla değerlendirebileceğimiz bir oyun. Genel anlamda, metaforlardan yararlanarak; insanın saklamaya çalıştığı dürtüleri bir başka önlenemez dürtüsüyle anlatıyor. Zayıfı ezme, gücün ve güçlünün yanında yer alma gibi dürtüleri; tüketim, yemek gibi temel ihtiyaçların, önlenemez dürtüleri örnek gösterilerek anlatılıyor. Ve bu da oyunu seyirciden biraz daha uzaklaştırıyor. Oyunumuz vermek istediği mesajın neredeyse tamamını dolaylı yoldan verdiği için direkt mesaj kaygısı güden, seyirciyi oyuna bizzat dahil eden oyunlara göre anlaşılması daha zor bir oyun. Tabii bu tarz oyunlara ilgi duyanlar için bunun tam tersi bir etki söz konusu diyebiliriz. Genel anlamda oyuncuları başarılı buldum. Enerjileri hayli yüksekti. Dinamik, genç bir ekiple çalışılması bence de doğru bir tercihti. Ama itiraf etmeliyim ki oyunda ara ara kendime şunları söyledim: Madem oyun absürt, madem anlatılmak istenen her şey metaforlarla anlatılıyor. Neden duygular bazı kısımlarda daha da abartılmıyor. Neden kısıtlandı. Tabii bu epey subjektif bir yorum. Emeklerine, yüreklerine sağlık. Alkışları bol olsun. Dekor ve kostüm tasarımı: Dekor ve kostüm tasarımını hayli başarılı buldum. Özellikle dekor oyunu epey yükseltiyor. Tasarımını çok ama çok beğendim. Hem hoş hem de efektifti. Ayrıntılı araştırma fırsatım olmadı ama eğer başka bir yerden örnek alınmadıysa bence hayli özgün bir tasarıma sahip. Tiyatro dekorlarıyla ilgilenen, bu konuda çalışan kişilerin görmesi gereken bir çalışma olmuş diyebilirim. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Güzel ve zevkli bir inceleme olmuş.Paylaşmış olduğunuz değerli bilgiler için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/adalet-dairesi-teorisi-mulkun-temeli/", "text": "Doğu toplumlarında devlet anlayışı adalet ile iç içedir. Adalet kavramı, bir ülkenin ve devletin devamı ve var olma şartıdır. İşte bu yüzdendir ki İnsanı yaşat ki devlet yaşasın nasihati edilmiştir. Aslına bakarsanız bu nasihat, Doğu devlet anlayışının bir ürünüdür ve kökenleri Hint, İran ve Antik Yunan medeniyetlerine uzanmaktadır. Hatta bu anlayışın en ilkel hallerini daha da eskilere yani Manu yasalarına dayandırmak da mümkündür. Adaletle kaim olan devlet, halkı zulümden korumalıdır. Halk zulümden korunursa herkes rahatça üretim yapar, rahatça üretim yapılırsa halk daha çok üretir ve insanlar vergi verir. Sonuçta üretim yapan bir ülke ve vergi veren bir halk ile birlikte güçlü bir ordu oluşur. Böylelikle devlet de güçlü olur ve güçlü devlet ise adaleti sağlayabilecek tek varlıktır. İşte doğunun bu klasik devlet anlayışına adalet dairesi teorisi diyoruz. Yani aslına bakarsanız, yönetilene adilane davranmanın amacı bir bakıma hükümdarlığın devamı ve korunmasıdır. Halil İnalcık: Devlet dairesi teorisi, etik prensiplerden hareket eder, fakat son kertede amaç, sürekli siyasi egemenliği garanti etmektir diyerek bu konuyu gayet açık bir şekilde izah etmiştir. Sonuçta halk adaletle korunmuş ve üretmeye başlamıştır. Böylelikle vergiler artmış ve hazine dolmuştur. Binaenaleyh güçlü bir ordu da dolu bir hazinenin peşinden gelmektedir. Güçlü ordu ise güçlü bir devleti ortaya koyar. İşte geleneksel ve monarşik adalet anlayışı budur. Kökenlerini Aristo'ya , İbn-Haldun'a, Nizamülmülk'e, Kaşgarlı Mahmut'a götürmek mümkündür. Adalet dairesi teorisi ya da başka bir deyişle daire-i adalet, Osmanlı Devleti'nde de temel mekanizmaydı. Osmanlı'daki bu işleyişi en iyi şekilde Ahlak-i Alai isimli eserinde Kınalızade Ali Efendi açıklamıştır. Zaten büyük bir imparatorlukta idarenin doğru düzgün gerçekleşebilmesi için adalet kavramı çok önemli ve sağlam bir rol oynamış olmalıdır. İslam ve Türk geleneği de bu anlayışa sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Adalet teorisi için bir gereklilikti diyebiliriz, adaletin kendisinin olduğu gibi. Halkın ve yönetilen topluluğun kendilerine melek gibi yöneticiler bekleme lüksleri yoktur. Çünkü bu bir ütopyadır. Dünyada iyi insanlar vardır, kötü insanlar vardır veyahut iyi ve kötü sadece uçları temsil etmektedir. Bütün insanlar bu iyi ve kötü arasında bir yerlerde bulunmaktadır. Şunu demeye çalışıyorum: Her hükümdarın neden ülkesini geliştirmekle meşgul olmadığını sorgulayabilirsiniz. Neden yönetenler halkın refahını birincil amaç olarak görmezler? Bu aslında tarihe mal olmuş bir sorudur. Tarihin her köşesinde siyasi iktidarın tek amacının bu olmadığı açıkça belli olmaktadır. Belli ki siyasi iktidarın ilk amacı, yönettiğinin iyiliği değil kendi devamlılığıdır. Yönetilenin refahı ise ikincil, üçüncül veyahut bilemeyeceğimiz bir sıraya itelenmektedir. Bundan dolayı iktidarlar kendi devamlılığını engelleyebilecek her türlü gelişmeyi reddedecektir, halkın ve toplumun genel refahına uygun olsa bile. Bu sorunu eğitimle çözemezsiniz, çünkü bu sorun insanlığın doğasında vardır ve öyle çözülecek gibi görünmemektedir. İşte bu yüzden Cumhuriyet doğmuştur. Yani bireylerin, azınlıkların veyahut çoğunlukların isteklerinden ziyade genel faydayı gözeten kanunların yani adaletin yönetimi. Aynı bunun gibi, yönetim biçimlerinde belli sistemler ve teoriler bulunur. İşte adalet dairesi teorisi de bunun gibi bir sistemi tarif etmektedir ve bizim tarihimizin en temel yapıtaşlarından birisini oluşturmuştur. İnsanların mallarını haksızca ellerinden almak, onların mal ve servet edinme yönündeki ümit ve beklentilerini kırar. Çünkü insanlar, nihayetinde sahip olacakları malların daha sonra haksızlık ve eziyetle devlet tarafından alınacağını bildiklerinden, mal edinmek için bir gayret ve çalışma içine girmek istemezler. Halk, adalete aykırı davranış ve hareketlerin ülkedeki boyut ve derinliği oranında çalışmaktan kaçınır. Halk, kazanç temininden uzak durulup çalışmayı azaltırsa, bayındırlık işleri durur, pazarlarda durgunluk başlar ve ülke ekonomisi bozulur. Adalet dairesi teorisinin, bir takım insanların bolca söz ettiği Osmanlı çok adaletliydi sözcüğünün kökenini oluşturduğu su götürmez bir gerçek gibi görünmektedir. Lakin bu fikri düşünceyi yaymak ve belki de Neo-Osmanlıcılık yapmak isteyen insanların bu kavramdan bihaber olmaları da herhalde büyük bir tezat olsa gerek. Osmanlı tarihi bilmeden Osmanlıcılık yapanları, zannediyorum, Tanzimat bürokratları görse falakadan kaldırmazlardı. İşte, bugün mahkeme salonlarında duvara işlenmiş olan Adalet mülkün temelidir sözü, adalet dairesi teorisinin bir özeti ve tarihimizin adalet anlayışının bir yansımasıdır. Mülkün yani devletin temeli ancak adaletle var olabilir. Bu sözü Roma'da da görürsünüz: Justitia regnorum fundamentum. Bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman'ın bulunduğu mecliste sormuşlar, Efendiniz kimdir? Doğal olarak herkes padişahı göstermiş, Kanuni son söz olarak, Hayır, efendimiz köylüdür, raiyettir demiş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/adam-smithin-uluslarin-zenginligi-kitabina-kisa-bir-giris/", "text": "İskoç Aydınlanması'nın önemli figürlerinden Adam Smith, 16 Haziran 1723 yılında İskoçya'nın Kirkcaldy isimli kıyı kasabasında doğdu. Aynı yüzyılın başlarında İngiltere ile İskoçya ülkeleri arasındaki birleşme gerçekleşmişti. Babası doğumundan henüz birkaç ay önce ölmüştü. Bu yüzden annesi tarafından yetiştirildi. Temel eğitimini dini öğretilerden uzak bir şekilde edindi ve üniversite eğitimine Glasgow Üniversitesi'nde başladı. Glasgow Üniversitesi'nin ardından eğitimine Oxford Üniversitesi'ne devam etmek üzere burs kazandı ve sonraki altı yılını Oxford Üniversitesi'nde geçirdi. Özgür düşünce ve fikirler, dönemin Oxford Üniversitesi'ndeki eğitmenler ve profesörler tarafından hoş karşılanmıyordu. Ayrıca Oxford'da geçirdiği zaman boyunca sık sık hastalandı. Bu yüzden Adam Smith, Oxford Üniversitesi'ni hep nefretle anmıştır. 1746 yılında eğitimini kendi kendine sürdüren Smith, doğal hukuk üzerine dersler vermeye başladı. O dönemde doğal hukuk kavramı yalnızca hukuku değil, siyasal öğretileri, sosyolojiyi ve ekonomiyi de kapsıyordu. Dolayısıyla Adam Smith'in iktisadi düşüncelerinin temeli bu dönemden sonra oluşturmaya başlamıştır. 1751 yılında profesör unvanıyla Glasgow Üniversitesi'nde görev almaya başladı. Adam Smith'in yaşadığı dönemin İskoçya'sı, canlı ve zengin bir bilimsel ve kültürel ortamı içerisinde barındırıyordu. Glasgow'da bulunan iktisat kulübünün önemli katılımcılarından birisi olmuştu. Bu zenginliğin içerisinde Glasgow Üniversitesi'nde eğitim görmesi ve daha sonra öğretim elemanı olarak çalışması, buharlı motorun mucidi James Watt, modern kimyanın kurucularından olan Joseph Black, David Hume, James Steuart, William Hunter gibi önemli isimlerle birlikte çalışmasına ve arkadaş olmasına imkan verdi. Smith'in, Hume ile arkadaşlığı ve iktisat kulübündeki faaliyeti, siyasal iktisada dair özgün fikirler edinmesine ve geliştirmesine olanak sağladı. 1759 yılında ilk bilimsel eseri olan Ahlaki Duygular Teorisi'ni yayınladı. 1763 yılında Buccleuch Dükü'nün oğlunun eğitmeni olmak üzere Fransa'ya gitti. O günlerde François Quesnay, saraydan aldığı güçle birlikte Fransa'nın önemli siyasal iktisat düşünürlerini bir araya getirerek sohbetler düzenliyordu. Bu sohbet buluşmalarının önemi ve sürekliliği, Quesnay'ın saray içerisindeki asmakatında gerçekleştirilmesinden dolayı Asmakat Kulübü olarak anılmasına neden oldu. Quesnay'ın Fizyokrat olmasından dolayı, toplanmaların genel konusu da Fizyokrat temelde siyasal iktisat tartışmalarına dayanıyordu. Adam Smith de Asmakat Kulübü içerisinde zaman zaman yer almış ancak bu sohbetler içerisinde katılımcıdan ziyade dinleyici olarak varlığını sürdürmüş. Yine de ileride yazmayı düşündüğü iktisat eseri hakkında fikir alışverişi yapmayı ihmal etmemiştir. Fransa'da geçirdiği kısa sürenin maddi ve kültürel faydalarını hayatının geri kalanında görmeye devam etti. 1767 yılında Kirkcaldy'e dönen Smith, 1773 yılında oradan ayrıldığında kendisini ölecek kadar yorgun hissettiğini söyleyebilecek bir emek ile altı yıl boyunca bütün dikkatini ve enerjisini yazacağı kitaba ayırdı fakat tamamladığını düşündüğü eserine üç yıl daha ekleme ve düzenlemeler yapması gerekti. Kitapları dışında hiçbir züppeliği olmadığını söyleyen A. Smith, ömrünün son yıllarında Edinburgh'ta Gümrük Sorumlusu olarak çalıştı ve 1790 yılında 67 yaşındayken öldü. Vasiyeti nedeniyle yayınlamaya değer görmediği tüm çalışmaları, yakın iki arkadaşı tarafından yakılarak yok edildi. İktisadın insan, doğa, ahlak, toplum, pozitif bilimler ile yolculuğu, bir ahlak filozofu olan Adam Smith'in 1776 yılının Mart ayında Ulusların Zenginliği isimli eseri yayınlaması neticesinde modern siyasal iktisadın serüveninin başlamasına yol açtı. Ulusların Zenginliği'nin ilk cildi sırasıyla Emeğin Üretici Güçlerindeki Gelişmenin Nedenleri ve Üretimin Farklı Tabakalar Arasındaki Doğal Bölüşümünün Düzeni Hakkında, Sermayenin Doğası Birikimi ve İstihdamı Hakkında, Her Ulusun Servetinin Farklı Gelişmesi Hakkında başlıklarından oluşan üç kitabı içermektedir. İkinci cildi ise Siyasal İktisat Sistemleri Hakkında başlığı altında tek kitaptan oluşmaktadır. Literatürde klasik iktisadi dönem olarak anılan dönem, Ulusların Zenginliği'nin yayınlanmasıyla başlar. Adam Smith öncesi politik iktisat ve doğal hukuk kapsamında birikim sağlamış olan Laissez faire doktrini, Ulusların Zenginliği içerisinde de ana argüman olarak kullanılmaktadır. On sekizinci yüzyıl içerisinde sömürge savaşlarından güçlü çıkan ülkelerde yaşanan bireysel girişime bağlı atılımların başarısı ve ekonomi üzerindeki etkisi dönemin aydınları tarafından teorik olarak açıklanmaya çalışan başlıca konulardan birisiydi. Bu nedenle Adam Smith'in Ulusların Zenginliği'ni yazma amacı, pratik olarak Birleşik Krallığın iktisat politikası üzerinden belirli bir anti merkantilist etki yaratmaktı. Buna göre kısıtlayıcı, yasaklayıcı ve sınırlayıcı merkantilist politikalar yerine özgürlükçü, serbestleşme yanlısı, bireylerin doğuştan kazanılmış haklarını gözeten bir politikanın, insanların bireysel menfaatleri ve gerçekleştirecekleri rekabet sonucunda ekonomik gelişmeyi ve kalkınmayı sağlayacağı görüşünü yansıtmaktadır. İşlem ve eylem serbestliğine sahip insanın vereceği ekonomik kararlar, kendi yararına olduğu gibi toplumun da yararına olacaktır. Bireyler, hak ve özgürlüklerini doğuştan kazandıkları gibi ekonomik düşünme kabiliyetini, kendi çıkarını ekonomik yöntemler ile gözetmesini de doğuştan gelen bir güdü ile gerçekleştirmektedir. Bireylerin kişisel çıkarları ve yer aldıkları rekabet, toplumsal gelişimi ve ekonomiyi geliştirdiği gibi piyasa dengesini ve sosyal düzenin oluşmasını da sağlayacaktır. Bireylerin salt varlıkları ve kendiliğinden gelişen eylemleri nedeniyle işleyecek bu sistem, doğal hukuka da uygundur. Eseri edindiğim sırada Palme Yayıncılık ve Alan Yayıncılık tarafından yayınlanan çevirileri satıştaydı. Çeviri kalitesi üzerine yapılan yorumlarını dikkate alarak tercihimi, Metin Saltoğlu tarafından çevirisi gerçekleştirilmiş olan Palme Yayıncılık'tan yana kullandım. Ancak bu çeviri de iç rahatlığıyla önerebileceğim bir kalitede değil. Şuanda Islık Yayınları ve Liberus tarafından yayınlanan çevirileri de mevcut ve iletişime geçtikten sonra Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan eserin çevirisinin yeniden yapıldıktan sonra satışa çıkarılacağını öğrendim. Doğal Hukuk : Tabii hukuk; doğa ile uyum içerisinde, zaman, sınır ve ayrım gözetmeden, her yerde ve herkes için geçerli ancak kapsamı belirlenmemiş ve tarih içerisinde sürekli değişen, doğa ile insan ve eşya ile toplum arasında, insan doğasına ve aklına uygun bir kurallar kümesidir. Bu nedenlerle, geçmişte farklı alanları içerisinde barındırmış, bu alanlar aynı çatı altında değerlendirilmiştir. Fizyokratlar veya Fizyokrasi: Doğal hukuka dayandırılan bu sisteme göre servetin, zenginleşmenin ve gelişimin kaynağı ticaret değil, tarımsal üretimdir. Fransa'da ortaya çıkmış ve öncülüğünü François Quesnay yapmıştır. Laissez faire doktrinini ilk defa Fizyokratlar kullanmıştır. Klasik İktisadi Dönem: Ulusların Zenginliği'nin 1776 yılında yayınlanmasından, 1870 yılına kadar geçen dönemi kapsar. En önemli isimleri; A. Smith, D. Ricardo ve S. Mill'dir. Klasik iktisatçıların en önem verdiği konu ekonomik büyümedir. Merkantilizm: Feodalizmin çöküşü ile sanayi devrimi arasında kabul görmüş politik iktisadi sistem. Merkantilistlere göre devletler, ekonomide korumacı bir yaklaşım benimsemeli ve değerli madenleri ülke içinde tutarak, mal alımını sınırlandırırken mal satımına öncelik vermelidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/adil-kullanim-kotasi-kalkti-simdi-ne-olacak/", "text": "Adil kullanım kotası uzunca bir bekleyişten sonra nihayet 1 Ocak 2019'da kalkacak. Adil kullanım kotasının kalkacak olması, herkesin kafasında bir takım soru işaretleri oluşturdu. Şimdi ne olacak? Faturam artacak mı, azalacak mı? Sürpriz faturadan kaçmak için ne yapmam lazım? Bu tarifeler neden bu kadar pahalı? Ve daha niceleri... Elimden geldiğince bu yazıda kafalardaki soru işaretlerini cevaplamaya çalışacağım. Adil kullanım kotası, servis sağlayıcılarının tüketicilerin aylık belli bir internet kullanımdan sonra internet hızını sınırlandırması. Şimdi sakin ol evlat ve o 4K çözünürlüğü yavaşça yere bırak. İşin içinde tabiki de internet sağlayıcılarının fazla para kazanmak istemesi var ama tek neden bu değil. Diğer bir neden ise belli bir hızın üstündeki interneti her yere ulaştırmak için dünyada birtakım sunucu firmalar var. Bunlar gelip ülkenize sunucu kuruyor ve hızlı internet kullanmanızı sağlıyor. Adeta ülkemize gelip internetin otobanını kuruyorlar ve otobandan geçen kişi başı devletten para alıyorlar. İşte Türkiye'de bu parayı TTNET ödüyor. TTNET de daha az ödemek için adil kullanım kotasını kullanıyor. Gelişmiş ülkeler dahil, çoğu ülkenin başı altyapı yetersizliği ve sunucu firmalarına ödenen paralar ile dertte ve onlar da bunu için adil kullanım kotası kullanıyorlar. Ama onların adil kullanım kotaları gerçekten adil. Nasıl oluyor der dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle ki internetin en yoğun olduğu saatleri belirliyorlar. Misal saat 17.00 ile 22.00 internet en yoğun saatler. Diyor ki bu saatler arası kullanabileceğin 25 gb kotanız var eğer ki bu kotayı geçersen ay sonuna kadar 17.00-22.00 saatleri arası hızın %30 una düşecek. Yani adil kullanım kotan dolsa bile günün diğer saatleri normal hızında kullanabiliyorsun. Gerçekten çok adil değil mi? Ama biz de öyle mi? Kotanı bir kere doldurdun mu ay sonuna kadar adeta interneti kokluyorsun. Arkadaşlar bu konunun lamı cimi yok. Hükümet bu konuda adım atıp meclise getirdi ve mecliste görüşülmesi sonucu Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'na talimat verildi. Dolayısıyla internet sağlayıcıları ay hayır kaldıramayız diyemezler ve 1 Ocak itibariyle adil kullanım kotası tarihe karışacak. İnternet sağlayıcıları şimdiden Adil kullanım kotasız yeni dönem tarifelerini açıklamaya başladı. Bundan sonra tarifem doldu internetim yavaşladı olmayacak. Diğer problemlerden biri ise daha önce dediğim gibi internet sağlayıcıları yeni fiyatlarını açıkladı. Ama bu fiyatlar adil kullanım kotalı fiyatlara göre çok uçuk. Nerdeyse yüzde yüze yakın zam yaptı. Marsa araç gönderilen günümüzde orta hızlı(20-50mbps) internet lüks olmamalı. İnsanlar için internet kolay erişilebilir olmalı ama asgari ücretin 1600 tl olduğu ülkemizde orta hızda internet fiyatları 300 tl'den başlıyor. Bu şekilde internete nasıl erişebiliriz ki? Tüm dünya ucuz interneti teşvik ederken biz internet kullanım ücretini pahalaştırıyoruz. Bu konuda kimi uzmanlar bu fiyatların pazarlama stratejisi olduğu yönünde olduğunu düşünüyor. İnternet sağlayıcıları sözleşmeleri biten abonelerine önce yüksek fiyatları gösterip sonra size özel küçük indirimler yaptık, ayrılmayın bizden diyip geçen seneye göre nispeten zamlı fiyattan aboneliklerini devam ettirecekleri yönünde. Kimi uzmanlar ise adil kullanım kotasının kalkması ile internet sunucularına ödenen ücretin artacağı için fiyatların böyle olması zorunlu. Elimden geldiğince bu konudaki sorulara yanıt vermeye çalıştım sizin de bu konuda sorularınız varsa yorumlardan sorabilirsiniz. Bunun böyle olacağı belliydi. En iyisi metronet veya Türknet gerçekten fiyatları hem ucuz hem de hız sınırı yok. Evet ama en son Türk Telekom metronet ve Türknete verdiği internete zam yaptı onlarında bunu müsteriye yansıtması yakındır. Toplum alışılageldiği gibi kanı emilen bir varlık gibi hayatını sürdürmektedir. Bu kan emilmesine ne ses çıkarıyor ne de kanını emmek için gelen yeni kan emicilere bir tepki veriyor, aksine tepki verenleri de yaşanılan güzel günleri bozmakla suçlayıp vatan haini diyebilecek kadar da kendilerini haklı görüyorlar. Artık dünya değişiyor ama biz sadece değişen dünyaya hakaret edip sigaramızdan bir nefes daha çekiyoruz. Böyle gider ise kulakları yalanlara dolu gözleri boyanmış insanlar ne olduğunun farkına varmadan ya yok olacak ya da başkalarının kölesi olacak. Bugün internet sağlayıcıları bizi dolandırırken yarın başkaları olacak. Artık bilinçlenmek zorunda olduğumuzu anlamamız lazım. Çok bilgilendirici bir yazı olmuş gerçekten aydınlandım. Olması gereken dediğiniz gibi çok kullanılan saatlerde hızın sınırlandırılmasıydı, bir şey yapmaya çalışıyorlar mı bu konuda, anlayamıyorum. Durumu düzeltmek için bunu yapmışlarsa belliki yanlış yapmışlar. Adam mal satıyor istediği fiyata satar. Alırsın ya da almazsın. Serbest piyasa denen bişey var. Serbest piyasa mı? İnternet üzerine serbest piyasanın geçerli olduğunu mu söylüyorsun yani? Piyasa koşulları hiç de öyle değildir. Serbest piyasanın ne demek olduğunu öğrenmenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/afrikali-leo-kitap-incelemesi-amin-maalouf/", "text": "Hasan el-Vezzan... Büyük bir tarihsel şahsiyet ki sultanların danışmanı ve elçisi, vaktiyle zengin, vaktiyle fakir bir tüccar ve bilgisiyle her zaman öne geçen bir insan. Granada'da doğmuş, El-Hamra sarayının gölgesinde büyürken, Granada'nın İspanyolların eline geçmesiyle Fas'a göç etmiş. Önemli bir görev için dönerken korsanlar tarafından kaçırılmış ve Papa'ya sunulmuş. Ve orada da Papa ona Leo ismini vermiş. Bu yüzdendir ki ona Afrikalı Leo da denmektedir. Amin Maalouf, Afrikalı Leo isimli kitabında da onun bu muhteşem yaşam öyküsünü düşsel bir hale getirmiş ve bize 1986 yılında ilk romanı şeklinde takdim etmiş. Burası da ilginçtir ki, bu yazarın daha ilk romanı. Ve ilk romanının bu kadar iyi bir dille, güzel bir anlatımla yazılmış olması, yazara ayrı bir değer katıyor. Kitaba gelirsek, Amin Maalouf anlatılanları Hasan el-Vezzan oğluna anlatıyormuş gibi, yani birinci tekil şahıs ağzından yazmış. Afrikalı Leo, Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim'e elçi olarak gittiğinde yazar öyle bir anlatım sergilemiş ki ben böyle bir padişah betimlemesini başka bir kitapta görmedim, Amin Maalouf Türkleri pek sevmemesine rağmen. Tabi bu cümleleri Hasan el-Vezzan söylemiyor, yazar yazmış ama gördüğünüz gibi güzel yazmış. Afrikalı Leo'nun anlatımı o kadar güzel ki Amin Maalouf tarihten herhangi bir isim söylediğinde, onu romana kattığında insanın açıp araştırası geliyor. Ki bunlar önemsenmeyecek kişiler değil. Afrikalı Leo o kadar farklı yerlerde geçiyor ki, sanki tüm Avrasya ve Afrika'yı kapsıyor. Birçok yeri yazarın güzel betimlemeleri sayesinde göz önüne getirebiliyorsunuz. Ben şahsen kitabı bitirdikten sonra birçok tarihsel konuda bu kitaptan alıntılar yapmayı seviyorum, örnek vermek güzel okuyor. Kitap sadece anlattığı şehirleri değil, bu şehirlerin insanlarını da size gösteriyor. Eminim ileride bir daha okuyacağım, size de tavsiye ediyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/agabey-su-topragi-kac-dolara-hediye-edersiniz/", "text": "Tarihteki liderlerin, askerlerin Anadolu'nun değeri hakkındaki görüşlerini biliyorsunuz. Türkiye kah coğrafi konumu olsun, kah yeraltı kaynakları olsun, kah toprak kalitesi olsun dünya devletleri arasında önemli değerlere sahip stratejik konumdadır. Ve bunun değerini şüphesiz, atalarımız en iyi bilendi. Ve yine yeri geldiğinde en küçük kargaşada dahi milliyetçilik ruhumuzla, akan delice kanlarla sesimizi duyuruyoruz. Peki bu ulu topraklarımızda 'şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda' dizeleriyle Ali'ler, Yusuf'lar, Mehmet'ler zafer elde etmişken neden bugün bu topraklarımızda, arazilerimizde Robbert'lar, Joseph'ler, Şıhab'lar kıran kırana alış-vermeyiş içerisindeler. Bastığın yerleri toprak! diyerek geçme, tanı! Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı. Duygulara tercüman oldunuz.Ama ne yazık ki kafaya koymuşlar. Tek ümidim bel ki alıcılar bu mirasa geleceğimizin sahip olması gerektiği vicdanını yapar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/agent-orange-vitenam-savasi-kimyasal-silah/", "text": "İnsanlık tarihinde bir gün yoktur ki kan dökülmesin, göz yaşları sel olmasın... İnsanlığın belki de en büyük lanetidir savaş. İlk insandan beri bütün topluluklar, krallıklar, imparatorluklar ve ülkeler hakimiyet alanlarını genişletmek ve sağlamlaştırmak için savaşmışlardır. İnsanoğlu ilk çağlarda savaşmak için yumruklarını, taş ve sopaları kullanmış; ardından ok, yay ve kılıç kullanmıştır. En sonunda ise barutun bulunmasıyla adeta ölüm kusan mekanik ve otomatik silahlar bu yolda suç ortağı olmuştur. Krallar veya yöneticiler eskiden beri bilim adamlarını savaşlarda yardımcı olması amacıyla çalışmalar yapması için desteklemiş ve fonlamışlardır. Bunun içindir ki çoğu alanda ilkler hep askeri alanda kullanılmıştır. İlk bilgisayar, roketlerin koordinatlarını ayarlamak için kullanılmış, ilk telgraf cephe ile karargah arasındaki iletişimi kurması için yapılmıştır. Tarih boyunca imparatorluklar düşmanlarının gücünü kırmak için değişik savaş dışı metotlar kullanmayı denemişler. İlk çağlarda özellikle Mezopotamya'da sulama kanallarına ölü insan cesetleri atıp, kalelerdeki askerleri hasta edip kalelerin kolayca fetih edilmesini sağlamışlar veya mancınıklarla vebalı insanları surlardan içeri atarak içerideki insanların ölmesini sağlamışlar. Günümüzde bu savaş yöntemlerine biyolojik silahlar deniliyor ve mikron boyutundaki bakteriler, virüsler veya kimyasal bileşikler kullanılıyor. Ben bugün belki de insanlık tarihinin gördüğü en acı ve aradan 50 yıldan fazla süre geçmesine rağmen etkileri devam eden bir kimyasal ajandan bahsetmek istiyorum: Agent orange! Vietnam Savaşı sırasında ABD yüksek kayıplar veriyor ve geniş yapraklı ağaçlarla kamufle olan Vietnamlılara karşı çaresiz kalıyordu. Psikolojik olarak askerler çökmüştü. Aynı 2. Dünya Savaşı'nda savaşın uzamasından dolayı daha fazla kayıp vermemek için atom bombasının kullanılması gibi ABD tarafından içerisinde mutajen dioksin bulunan yaprak dökücü bir pestisit'in kullanılması kararlaştırıldı. Bu pestisit turuncu kaplarla taşındığı için agent orange olarak adlandırdı. 1962-1971 yılları arasında agent orange uçaklarla ormanların üstüne, nehirlere, çayırlara, ekili alanlara toplamda 20 milyon galon döküldü. Agent orange sayesinde ağaçların yaprakları döküldü, Vietnamlıların ekinleri kurudu ve su kaynakları kirlendi. Bunlardan dolayı Vietnamlılar hem savunmasız kaldı hem de açlıkla karşı karşıya geldi. Peki hepsi bu kadar mıydı? Tabiki de hayır. Asıl trajedi ve insanlık suçu buradan sonra başlıyor. Bu mutajen dioksin ile temas eden insanların genotiplerini etkileyerek çok sayıda kanser gelişmesine, deri ve cilt kanamaları olmasına ve nörolojik bozukluklar meydana gelmesine sebep olduğu gözlendi. Bununla da bitmedi. Bu genetik bozuklukların nesilden nesile aktarıldığı ve ölü doğum, doğumsal malformasyonlar veya yeni doğan çocuklarda nörolojik problemlere sebep olduğu gözlendi. Buna rağmen agent orange kullanılmaya devam etti ve toplamda 3 milyon Vietnamlı köylü ve asker ile agent orange'ın kullanımında görev alan 25 bin Amerikan askeri bu maddeye maruz kaldı. Agent orange'ın kullanımından dolayı yaklaşık 400.000 Vietnamlı çeşitli sebeplere bağlı öldü ve aradan 3 nesil geçmesine rağmen bugün dahi bir milyon civarında genetik bozukluğu olan Vietnamlı var. O dönem Vietnam'da olan ABD askerleri; ülkelerine döndükten sonra çocuklarında doğumsal malformasyonlar ortaya çıkması, kendilerinde bazı kanser tiplerinin gelişmesi ve tip 2 diyabet vakalarının artmasından dolayı ABD Savunma Bakanlığını dava edip milyonlarca dolar tazminat aldılar. Oysa ki aynı dönem Vietnam'da bulunan köylülerin açtığı davalar agent orange ile bu hastalıklar arasında yeterli kanıt olmadığı için reddedildi. Agent orange yüzünden bugün aradan 3 nesil geçmesine rağmen hala binlerce çocuk ölüyor, sakat doğuyor ve aileler psikolojik sebeplerden dolayı intihar ediyor. Agent orange ne ilkti ne de son. Bugün hala dünyanın bir çok yerinde karşılıklı gruplar birbirlerine karşı kimyasal silahlar kullanıyor ve bu silahların insan ve doğa üzerindeki etkilerini tam olarak bilinmiyor. Aslında kimyasal silah kullanımıyla, Vietnam örneğinde olduğu gibi, bir yandan da kendi bacağımıza sıkıyoruz. Bunun yanında doğaya geri döndürülemeyecek seviyede zararlar veriyoruz. Torunlarımızın emaneti olan bu dünyayı tüketim toplumu olarak zarar verdiğimiz yetmezmiş gibi bir de nükleer ve kimyasala saldırılar ile mahvediyoruz. Her şey çok geç olmadan kimyasal silah kullanımı ve üretimine karşı çıkmalıyız ve bu alanda çalışan OPCW desteklemeliyiz. Ek not1: 1960 yıllarda agent orange'ı üreten Dow Chemicals bugün dünyanın en büyük kimya şirketi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/agiz-mikrobiyotasi-ve-ibh/", "text": "Science'ta yayınlanan yeni bir çalışmada ağız kaynaklı mikrobiyotanın ektopik kolonize olduğu farelerin bağırsaklarında aşırı T helper(Th1) hücre yanıtına ve bağırsak inflamasyonuna yol açtığı gösterildi. Çalışmadaki bulgular İBH 'yi şiddetlendiren patobiyontların ağızda yerleşmiş olabileceğini gösteriyor. İBH'lı kişilerin bağırsak mikrobiyotası sağlıklı bireylerinkine göre sıklıkla ağız kaynaklı mikrobiyotaca zengin haldedir ve ne var ki bunların rolü henüz anlaşılamamıştır. En son çalışmada araştırmacılar ağız bakterilerinden elde edilen özütün bağırsaktaki etkilerini tanımlamaya çalıştı. İlk olarak araştırmacılar iki İBH'lı kişiden elde edilen tükürük örneklerini germ free farelere ağız yolundan uyguladı. Çalışmayı yapan Kenya Honda bu farelerin bağırsak lamina propriasındaki T helper 1(TH1) hücrelerinde IFN-gama birikimini gösterdi. Farelerin bağırsaklarındaki aşırı T helper 1 hücre yanıtının , olabildiğince fazla mikroorganizma içeren özütleri kullanarak, farelerin bağırsaklarında nasıl bir zedelenme yanıtı oluşturacağını görmek için germ free farelere uyguladı. Bu deneylerde Klebsiella Pneumonia 2H7( Kp-2H7)'nin bağırsaklarda yerleşen T helper 1 hücrelerinde güçlü bir uyarıcı olduğu saptandı. Kp-2H7 bağırsak mikrobiyatasında herhangi bir spesifik patojen olmayan farelerin kalın bağırsak ve çekumunda yerleşen çoklu antibiyotik direnci olan bir bakteri bir disbiyotiktir. Ayrıca kolit eğilimli IL10-/-(interlökin 10 geni aktivitesi önlenmiş) farelerde , Kp-2H7 kolonizasyonunun şiddetli inflamasyona öncülük etmesi, konaklarda genetik duyarlılığı düşündürmüştür. Honda'nın çalışması İBH varlığında, ağız kaynaklı mikroorganizmaların ektopik kolonizasyonu bağışıklılık sisteminin aşırı aktivasyonuna neden olabileceğini öne sürüyor. Araştırmacılar şimdilik Klebsiella türlerine karşı yeni terapötik stratejiler planlıyor. Honda, normal bağırsak mikrobiyotasına sahip bireylerin Klebsiella türlerinin kolonizasyonuna karşı direnç sağlayabileceğini söylüyor. Ayrıca mikrobiyotadaki gibi yararlı bakterilerin tanımlanmasıyla bunları çok ilaca dirençli Klebsiella türlerinin enfeksiyonundan korunmada canlı biyoterapötik olarak kullanılabileceğini belirtiyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ahmet-hamdi-tanpinar-huzursuzlugun-romani-huzur/", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı derinlikli romanı 1949 yılında kitaplaştırıldı. Daha öncesinde, 22 Şubat 1948-2 Haziran 1948 tarihleri arasında Cumhuriyet Gazetesi'nde tefrika edilen Huzur, aslında bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayan eşine az rastlanır bir romandır. Romancı kimliğiyle ön plana çıksa da Tanpınar, şair kimliğini birçok eserinde ön plana çıkarmıştır. Huzur da bunlardan bir tanesidir. Huzursuzluğun romanı Huzurda, zaman ve mekan kavramları oldukça farklı bir şekilde ele alınır. Modernist bir çerçevede yazılan romanda, bildiğimiz zaman algısı değişikliğe uğrar. Düz bir ok gibi hep ileriye giden zamanın yerine geri dönüşlerin olduğunu söyleyebiliriz. Romanın baş karakteri Mümtaz, romana sevgilisi Nuran'dan ayrı olarak dahil olur. Geçmiş bir zamanda Nuran ve Mümtaz ayrılmıştır. Fakat biz, geriye dönüşlerle birlikte genellikle Nuran ve Mümtaz'ın derinlikli aşklarına tanık oluruz. Bu nedenle Türk edebiyatında okuduğumuz birçok romanda olmayan bir zaman algısı, kitabın ana kurgularından bir tanesidir. Oğuz Atay Tutunamayanlar adlı romanında adeta Tanpınar'ın izinden yürür. Selim'in ölümü ile tutunamadığının farkına varan Turgut, Selim'le olan anılarına dalarak adeta bize Selim'i yaşatır. Ahmet Hamdi Tanpınar da aynısını yapar. Mümtaz ve Nuran'ın aşkı, dünyevi aştan çok daha ötesidir. İlahi aşka giden yolda Mümtaz ve Nuran'ın çırpınışlarını kitabın tamamında hissederiz. Aşkı derinlikli bir şekilde yaşarlar. Çünkü onlar için aşk, Tanpınar'ın da dediği gibi bir aynın içine iki kişi girip tek bir ruh olarak çıkabilmektir. Kitabın tamamında modernizmin sunmuş olduğu ögeler karışmıştır. Zaman algısı bunlardan ilkidir. Klasik romanlarda gördüğümüz tek yönlü zaman yerine geriye dönüşlerle beslenen bir zaman algısı vardır. Aslında roman 24 saati anlatır. Bunun yanı sıra bitmemişlik romanın tamamına yayılmıştır. Mümtaz, Şeyh Galip'in hayatını romanlaştıracağı bir çalışma içerisindedir. Kitabın tamamında romanın bitmemiş olduğunu görürüz. Bitmemişlik, Nuran ve Mümtaz'ın aşkında olduğu gibi Mümtaz'ın roman çalışmasında da kendisini belli eder. Bu durum, Oğuz Atay'da da kendisini belli eder. Oğuz Atay'ın karakterleri de kendilerini tamamlanmamış hisseder. Kitapları hep yarım okur, hiçbir zaman okudukları kitabı tamamlayamaz. Hayatın kendisi gibidir yaşanılanlar, hep yarım kalmışlık hep hüzün.... Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur'da varlığı adeta bir tablo gibi seyreder. Karakterlerin hayatlarını, dışarıdan değil içeriden anlatır. Onlar gibi düşünür, onlar gibi hisseder; onların hayalleri kendisinin hayali olur. Hayatı her cephesiyle karşılayan Tanpınar, aslında bir karakterin tüm hayatına vakıf olur. Mümtaz, aslında Tanpınar'ın bir yansıması gibidir, kitapta otobiyografik izler bulunur. Nuran ve Mümtaz aşkı, çok derinlikli bir aşktır. Aşktan çok daha ötesi olduğunu da söyleyebiliriz. Mümtaz Nuran'la karşılaştıktan sonra hayata çok farklı bir pencereden bakmaya başlar. Karşılıklı bir aşk halinde devam eden Nuran ve Mümtaz birlikteliği, aslında bir yandan da çeşitli sorunları beraberinde getirir. Nuran'ın Fatma adında bir kızı vardır. Fatma, Nuran'ın eski kocası Fahir, babasına karşı büyük bir sevgi besler ve onu yanında görmek ister. Bu, Nuran ve Mümtaz aşkının ilk sorunudur. Geleneksel bir ailede büyüyen Nuran, Mümtaz ile birlikte olmasının yanlış olduğunu düşünmeye başlar. Bir yanda baba hasreti ile büyüyen kızı Fatma, bir yanda eski kocası Fahir, bir yanda da ilerleyen süreçte karşımıza çıkacak olan Suad; bu ilişkinin karanlık taraflarıdır. Fahir, Nuran'ı aldatmıştır fakat geleneklerin içerisinde ezilen ve aslında varlığını unutmaya başlayan Nuran, Mümtaz ile birlikteliğinin yanlışlığına odaklanır. Karanlık bir ruh taşıyan Suad, Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından adeta Nuran ve Mümtaz aşkını bozmak için romana sokulmuştur. Çünkü Suad'ın gelişiyle birlikte her şey daha da karmaşık bir hal alır. Suad, Mümtaz'ın akrabasıdır. Verem hastalığıyla boğuşan Suad, hastalığından gelen isyankar ruh ile hem kendisine hem de başka insanlara düşmanlık besler. Hayatta bir amacı yok gibidir. Hayatı canı istediği gibi yaşar. Verem olmasının, böyle bir hayat tarzının oluşmasında doğrudan bir etkisi vardır. Mümtaz ile Suad birbirine oldukça zıttır. Çünkü Suad, bütün ahlak kurallarını yerle bir ederek yaşantısını sürdürür. Romanın karanlık yüzüdür ki intiharı da bunu doğrular. Suad'ın intiharı, romanın en özel olaylarından biri olarak karşımıza çıkar. Nuran ve Mümtaz için hayat hep sıkıntılıdır. Bu sıkıntılı hayat içerisinde aşklarını yaşamaya çalışırlar. Her şeyin düzene girdiğini düşündükleri bir zamanda, Suad'ın intiharı patlar verir. Mümtaz'ın evinde kendini asan Suad'a, Mümtaz ve Nuran eve girdikleri anda rast gelir. Suad'ın yüzünde bir gülümseme vardır. Sanki Mümtaz ve Nuran'ın mutlu olmaması için intihar etmiştir, bu durumdan memnundur, öldükten sonra bile gülümser. Suad bir nevi öylesine intihar etmiştir, canı öyle istemiştir. Nuran ve Mümtaz içinse bu durum, ayrılıklarının bir belgesidir. Bir ölümün ardından mutlu olamayacaklarını ikisi de bilir. Bu nedenle Suad'ın intiharı ile Nuran ve Mümtaz aşkı başka bir sürece gelir. Huzur romanıyla Ahmet Hamdi Tanpınar, aslında hayat içerisindeki huzursuzlukları yansıtmak istemiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ailecek-saskiniz-film-incelemesi-ahmet-kural-murat-cemcir/", "text": "Yerli komedi denince aklımıza gelen öncelikli isimlerden Ahmet Kural ve Murat Cemcir ikilisinin başrollerini paylaştığı, Selçuk Aydemir'in yönetmen koltuğunda yer aldığı, Mart ayının başında yayına giren, girdiği hafta sonunu güzel bir izlenme sayısıyla kapayan biraz romantik biraz da komedi içerikli yerli komedi filmini ele alacağız bugün. Film ilk 3 günde 680 bin 409 kişi tarafından izlendi. Komedi türündeki yapım, ilk 3 günde yakaladığı 680 bin 409 izleyici rakamı ile Ahmet Kural ve Murat Cemcir'in efsane serisi olan ve 6 milyon 980 bin 70 seyirci sayısıyla 'Türk sinema tarihinin en çok izlenen filmleri' listesinde üçüncü sırada yer alan 'Düğün Dernek'in 572 bin 838 kişilik açılış rakamını da geride bıraktı. Filmin konusunu içeriğini her sitede bulabilirsiniz bu yüzden ben sizlere bir izleyici koltuğundan düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Sizleri bilmiyorum ama Ahmet Kural ile Murat Cemcir denince benim aklıma önce Kardeş Payı geliyor. Ondan önce de İşler Güçler adlı işleriyle de gerçekten harika işler çıkarmışlardı. Bu iki dizi benim TV ekranlarında izlemekten en çok keyif aldığım yapıtlar içerisinde başı çekiyorlar. Sinemaya geçince işler biraz daha değişiyor tabi. Açıkçası bu ikilinin önceki filmlerinde büyük beklentilerle gidip ellerim boş dönmüştüm. Özellikle hepimizin ön seyrine kanıp çok büyük beklentilerle gittiğimiz Düğün Dernek filminde nerdeyse ön seyirde yer almayan hiçbir sahneye gülmemiştim. Tüm güzel sahneleri ön seyirdeki kadardı. Dizilerine güldüğüm kadar daha önceki sinema çalışmaları beni tatmin etmemişti. Bu film bu ekibin çıkardığı en güzel filmi benim kişisel görüşüme göre. Bu filme daha önce yaptığım hatayı yapıp çok büyük beklentilerle gitmedim. Ama beklentilerimi karşıladığını söyleyebilirim. Bu duruma büyük katkının ise oyunculuğuyla takdiri gerçekten hak eden Cengiz Bozkurt'un sebep olduğunu belirtmeliyim. Erdal Bakkal rolüyle tanıyıp sevdiğimiz usta oyuncu bu filmde de yine ustalığını konuşturmuş. Cengiz Bozkurt burada karşımıza hep alışıp olduğumuz cimri ama kendisini sevdiren şeytan tüylü esnaf tiplemesiyle çıkıyor. Ahmet ve Murat'ın oyunculukları zaten tartışma konusu bile olamaz bence. Sektörde fiziksel komedi denilen jest ve mimiklerini işlerine katmada gerçekten çok ilerideler. Komik olmayan bir şey onların ağzında komik hale gelebiliyor. Özellikle kural bu işi gerçekten çok güzel yapıyor. Benim filmde gözüme takılan filmin etkileyiciliğini azalttığını düşündüğüm konu senaryo oldu. Sanki senaryo film konusu olmaktan çok bir iki dizi bölümünde bitecek bir senaryoydu. Selçuk Aydemir gibi bir ustadan daha güzel bir senaryo beklerdim ben açıkçası ancak bu senaryo da yorumlardan gözlemlediğim kadarıyla birçoklarının beklentisini karşılamış görünüyor. Bir diğer konuda espriler sanki biraz bayağılaşmış gibiydi öyle çok ince göndermeler, espriler bu filmde yoktu. Belki de hitap ettikleri kitleyi daha da genişletip daha çok kişinin anlayabileceği tarzda yapmak istenmiş de olabilir. Filme henüz gitmemişlere tavsiyem çok yüksek beklentilerle gidip salondan tatmin olmamış bir şekilde ayrılacağınıza düşük beklentilerle gidip salondan memnun ayrılabilirsiniz. Çünkü çıktığımızda mükemmeldi ya demeyeceğiniz bir film olduğunu düşünüyorum. Benim beğenmemde ekiple ilk defa karşımıza çıkan Saadet Işıl Aksoy'un oyunculuğunun da etkisi oldu. Kendisinin de belirttiği gibi komedi yanının da olduğunu görmüş olduk."} {"url": "https://parlakjurnal.com/akademik-yayin-surecini-iyilestirmede-kimligin-markalasmasi-tasarisi/", "text": "Akademisyenler ve akademisyen adaylarının bir araştırmayla ilgili onu tasarlamak ve yürütmek dışında en emek verdikleri alan belki de çalışmayı yayımlamaktır. Araştırmanın yayımlanması, başvurulan derginin niteliğine göre yaklaşık 3 ay ila 2 yıl arasında değişmektedir. Elbette farklı disiplinlerde farklı yaklaşımlar olmakla birlikte genel bir bakışla durum bu şekildedir. Bir yazar yayına hazırladığı çalışmayı hedeflenen akademik derginin şablonuna uygun hale getirerek işe başlar. Sorunların ilki ile de bu noktada karşılaşır. Makalenin kelime sayısı, dil ve anlatım seçeneği ve özellikle teknik detaylar yayına kabul edilmesi için derginin şartlarına uygun olarak düzenlenmelidir... Her yeni başvuruda bu şablonlar değişir ve yazara bir kağıt işi düşer. Makaleyi yazmak için harcanan süre muhtelif olmakla birlikte 6-12 ay arasında değişir. Bu sürecin sonunda çalışmayı formata uydurmak ve sisteme yüklemek 3 hafta, editörden geçmesi 1 -2hafta, hakemden değerlendirme alması 6-12 ay, düzenleme ve yayına kabul derken 2 yıl... Bu süre özellikle çalışma alanı sosyal bilimler veya eğitim bilimleri ise veriyi eskitmeye hatta geçersiz ve gereksiz kılmaya yeter de artar bile. Zaten akademik mecralarda bu durumla ilgili sürekli gerek sözlü gerek yazılı ifadeler yer almaktadır. Bu durumun giderilmesi için şimdiye kadar başka bir yerde duymadığım bir fikir ile karşınızdayım. Kimliğin markalaşması. Bu fikir Trendyol'da alışveriş yaparken aklıma geldi. Trendyol çoğumuzun bildiği üzere çeşitli markaları bir araya getiren bir platform. Benim aklımda belirli 'kaliteli' markalar vardır ve onların yaptığı işe güvenirim. Ama bazen de hiç bilmediğim markaların ürünlerini tanıyıp bildiğim markaların ürünlerinin yanında görürüm, ihtiyacıma göre değerlendiririm ve faydalı bulursam edinirim. Bu bağlamda örneğin Dergipark bizim Trendyol'umuz olsun. Makale yani ürün ortaya çıkaran kişiler de markalar: bu durumda dergiler 'Arzu Sabancı'nın sizin için seçtikleri' gibi bir seçki oluyor sanırım. Akademide böyle bir seçkiye gerek var mı? Nitelikli hocaların nitelikli yayınları nitelikli dergilerde yayımlanır. Bu derin varsayım aslında sürece karışan 'kişisel ilişkiler'i ve 'para ile yayın' 'olasılıklarını' es geçmektedir. Bunlar değinmek istediğim konunun dışında kalan ancak sürecin artık iyiden iyiye yozlaştığını gösteren belirtilerdir. Dediğiniz gibi neden olmasın? Farklı bir bakış açısı gerçekten. Elinize sağlık sayın yazar. Akademik yayınlardaki bekleme sürelerinin bir problem olduğuna kesinlikle katılıyorum. 6 ay evvel bir dergiye yolladığım makalem daha geçenlerde yayımlandı. Çalışmayı yaparken zaten üzerinde 4-5 ay gevşek ve 2 ay kadar da yoğun bir dönem çalıştım. Fakat tıp alanında olduğu için 2-3 ay bile bilgilerin geçersizleşmesine yetiyor. Makalenin bilimsel onayı alması oldukça kısa sürmesine rağmen derginin yayıma hazır hale getirmesi çok vakit alıyor. Akademik yayımın başka çok daha fazla problemi var. 1) Makalenizle uğraşıyorsunuz bazen 5-10 yıl süren bir çalışma yayımlıyorsunuz fakat yayımlamak için ücret istenebiliyor. Ürettiğinizden hiçbir şekilde para kazanamıyorsunuz bu sebeple memur maaşınıza bağımlı kalmak zorundasınız. Tamamen elektronik ortamda yayımlanan bir dergi için astronomik rakamlar isteniyor ve üniversiteniz arkanızda olmadan veya burs bulmadan bazı dergilerde makale yayımlamanız mümkün değil. 2)Üreten insanlar kazanmıyor, okuyan insanlar para vererek makale okuyabiliyor. Dünyadaki literatürün çoğu ücretli. Ve bu para döngüsü sadece dergi şirketleri üzerinden dönüyor. Akademisyenler ürünleriyle para kazanamıyorlar. Yalnızca h indeksi gibi bir takım verilerle kendilerini tatmin ediyorlar. Akademik literatürü takip edebilmek için çok ciddi zengin olmanız gerekiyor. Hele dolar-tl kuruna bakacak olursanız bir akademisyen o makaleleri okuyamaz. Burada üniversite veritabanları devreye giriyor fakat tamamen elektronik bir sisteme niye bu kadar para ödeniyor bunu anlayamıyorum. 3)Bazı akademik dergiler hal-hatır, gönül işleriyle veya para ile haksızlık yaparak yayın yapıyor. Denetlemesi yetersiz. Sizin çözümünüz bana pek gerçekleşebilir gelmedi fakat bir çözüme ihtiyaç duyduğumuz kesin. Katkınızdan dolayı teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/aleyna-tilki-uzerine-aforizmalar/", "text": "Sosyal medya hesaplarıyla özeli genele taşıyan bu çağda özel hayattan çok da bahsedemesek de bugünkü konumuz şu sıralar oldukça popüler olan Aleyna Tilki... Ünlülerin özel hayatlarını ekranlara taşıyan magazin denen olgunun herhalde son zamanlarda en çok konuştuğu isim. Nedeniyse yaşı ve yaşına göre büyük olan hayatı. Yanlış anlaşılmasın hayatı onun için büyük derken amaç kötülemek değil. Daha 16 yaşındaki milenyum çocuğuna gelen şöhretten bahsetmeye çalışıyorum. Daha doğrusu onun daha yaşını kavrayamayan diğerlerinin eleştirel şöhretinden. Dünya geneline baktığımızda aslında bu kızımızın yaptığı söylediği demiyorum- yanlış bir şey yok. Yıldız dediğimiz, milyonları peşinden koşturan birçok isim piyasaya bu yaşlarda çıktılar. Ama bizim kızımız ünlü olmak için yanlış ülkeyi seçmiş. 16 yaşında bir kızın şarkı söylemesi, dans etmesi hele de bunları meslek haline getirebilecek kadar iyi yapması; başarıyı kıskanan, yeteneği görünce hasedinden çatlayanlar için son derece moral bozucu oldu. Şarkının ya da şarkıcının yakaladığı başarı, sesinin güzelliğinden ziyade yaşı, giyimi, sahne aldığı mekanlar ki burada birçok insan ahlak bekçiliğine soyundu- gündemlere taşındı, tartışıldı. Birçokları yine tebrik ederiz demeden önce her zaman olduğu gibi yerin dibine gömdü. Yine meyve veren ağaç taşlandı. Kabul, bu durum bizim ülkemiz için alışılagelmiş bir durum değil. Kız kısmı denilen benim de içinde bulunduğum grubun kırıp dizini evde oturması kanaati hala bazıları için kabul gören bir ülkede okumak bile çok görülürken bir genç kızın şarkıcı olması amiyane tabirle gavurluk oldu. Ve bu durum Aleyna'nın Psikolojimi bozdular. Diye son derece haklı bir serzenişte bulunmasına neden oldu. Şöhret. Omuzda taşınması her baba yiğidin harcı olmayan bu olgu Aleyna'mıza Cevapsız çınlama isimli şarkıyla geldi. Şarkıyı ya da sözleri eleştirmek benim haddim değil. Şarkıyla ilgili tek söyleyebileceğim gerçekten tuttuğu. Benim asıl gelmek istediğim nokta aslında Aleyna Tilki ve sözleri. Yaşının küçük olması, şöhreti taşıyamayacağı manasına gelmez. Hatta yakınlarda katıldığı bir programa kadar bu konunun üstesinden gelmek için elinden geleni yaptığına inanıyordum. Ancak o programdaki sözleri için can sıkıcıydı. Ünlü olmadan önce bile herkes tarafından tanındığını, takıntılı hayranları olduğunu, parmakla gösterildiğini söyleyen bu kızdan rahatsız edici derecede egonun kokusunu aldım. Ama yine de her açıdan bakmak gerekir. Şöhreti taşıyamazsın. Diyenlere Ben zaten bu duyguyu biliyorum, kaldırabilirim. diyerek şöhrete hazır olduğunu anlatmaya çalışmış olabilir. Şayet böyleyse bile büyük bir hızla geri teptiğini söylemeye gerek bile görmüyorum. Bu sözler insanların gözünde ego yığınına dönüşmesine ve sanki sosyal medyanın az dilinde değilmiş gibi iyice diline düşüp alay konusu olmasına neden oldu. Tabi kendini kanıtlamaya çalışıyor sadece bir varsayım. Belki de gerçekten Kaf dağında bir burnu vardır. O sözleri hangi düşüncelerle söylediğini bilmek maalesef mümkün değil. Ama hangi nedenden olursa olsun söylenen o sözler, şöhreti çok iyi kaldıramadığının bir göstergesi bence. Çünkü daha taşlamalardan nasıl en az yarayla sıyrılacağını, o yükün altında ezilmeden parlak ışıkların altında egosunu söndürmeyi ve nerede dilini ısırması söylemek istediği bazı cümleleri yutması gerektiğini bilmiyor. Bu da onun daha çok fırın ekmek yemesi gerektiğini gösteriyor. Eh ne diyelim her an her konuda yeni olaylara gebe olan ülkemiz bizim için Türk Justin Bieberı doğurmaz da; bizim de ne Kaf Dağından indirmemiz gereken bir burun ne de korumamız gereken bir meyve ağacımız olur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ali-nesin-ve-matematigin-nobeli/", "text": "Son haftada haberlerde Matematiğin Nobel Ödülünü bir Türk Aldı! gibi manşetleri sık sık duymuş olduğunuzu düşündüğüm bir isim var, Ali Nesin. Bilmeyen birçoğumuza ise bu isim ünlü yazar Aziz Nesin ismini hatırlatıyor ve evet biraz yakın, hatta çok yakın, oğludur kendisi. Bu ödül, yani matematiğin nobelinin asıl adı Leelevati Ödülüdür ve 2010 yılında International Congress of Mathematiciansda ilk defa Simon Singh'e verilmiştir. Ödülün verilme sebebi ise matematik hakkında bir devrim yapmaktan ziyade matematik eğitiminin ulaşılabilirliğini arttırmak ve herkes için matematik eğitimi vermektir. 2018'de ise bu ödüle, Matematik köyünün kurulması için yorulmaksızın verdiği çaba ile Ali Nesin layık görülmüştür. Ali Nesin, Aziz Nesin oğlu, İstanbul 1956 doğumlu ünlü bir matematik profesörüdür. Lise sonrası eğitiminin çoğunu yurt dışında almıştır. Bunlardan biri olan Paris VII üniversitesinde maitrise derecesine ulaşmıştır. Yale Üniversitesi'nde Mantık ve Cebir konuları üzerine doktora yaptıktan sonra ise Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nde öğretim üyesi olmuştur. Notre Dame Üniversitesi'nde yardımcı doçentlik, Kaliforniya İrvine Üniversitesi'nde ise doçent ve sonrasında profesör olarak iş hayatına devam etmiştir. Babasının ölümünden iki yıl önce yurda dönüş yaparak Bilkent Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi kadrosunda eğitim vermeye devam etmiştir. 1995'te ise Aziz Nesin'in vefatı ile Nesin Vakfı'nın yönetimini devralmış, hemen sonraki sene ise Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü başkanı olmuştur. 2006 yılında Nesin Yayınevi genel müdürü olmuştur ve halen yönetime devam etmektedir. Kitaplarından ayrı olarak üç aylık Matematik dergisi olan Matematik Dünyası genel yazı işleri müdürüdür ve ayrıca Matematik Köyleri'nin kurucusudur. Asıl konumuz olan Matematik köyleri 2007 yılında kurulmuş kar amacı gütmeyen bir matematik eğitim yuvasıdır. İzmir, Selçuk'ta Kayser Dağları'nın yamacında 37,5 dönüm arazi üzerinde bulunmaktadır. Kuruluş şekli imece usulü olup Ali Nesin'in öğrencileriyle toplanarak verdiği derslerde yaşam kalitesini arttırmak amacıyla, öğrenci aileleri ve kendisinin desteği ile sağlanmaktadır. Üniversite öğrencileri için kurulmuş olmasına rağmen her eğitim derecesinden öğrenci alan bu köy 3 aya kadar çıkan eğitim programları vermektedir. Matematik köyünde koğuşlar, çalışanlar ve eğitmenler için evler, bir kütüphane bunların yanında ise 4 kapalı 3 açık derslik ve büyük bir konferans salonuna vardır. Çadırla konaklamak için bir alan da bulunmaktadır. İnternetin bulunduğu ancak televizyon, radyo gibi çoğu teknolojik aracın bulunmadığı bu köyde, amaç oraya gelenlerin vaktini boşa harcamamak ve birçok yönden matematik eğitimine odaklanılmasını sağlamaktır. Sonuç olarak, kendini kanıtlamış bu faaliyetin ileride daha çok tanınması ve imkan sahiplerinin benzerlerini kurmasıyla toplum tarafından çok beğeni toplayacağını ve eğitim alanında bir ileri adım atacağımızı düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/alisilmisin-disinda-bir-yapit-rakka/", "text": "Sonunda tatile eriştik ve birçoğumuz için film sezonu açıldı. E film dediğin de uzaylılar olmadan olmaz. Film denince hepimizin aklında yer etmiş efsane filmler bulunmaktadır. Bu yazımdaki filmin de o efsane filmler arasına gireceğini düşünüyorum. Film alışılmışın dışında bir şekilde yayınlanmış. Kısa film serisi şeklinde yayınlanacak bir film. İlk bölümü ise haziran ayında yayınlandı. Yaklaşık bir ay önce detayları belli olan Rakka, gezegenimizin uzaylılar tarafından istila edilişini etkileyici bir şekilde ele alıyor. Temelde hikayesini kısaca özetleyecek olursak 2020 yılında geçen bir hikayenin anlatıldığı filmde kendilerine has teknolojiye sahip olan uzaylılar dünyayı istila ediyor, insanları köleleştiriyor, insanlığın büyük kısmını deney ya da diğer gizemli yollarla öldürüyor ve atmosferi yeniden şekillendirerek dünyayı yaşanamayacak hale getirmeye başlıyor. Rakka'da bu olayların nasıl gerçekleştirildiği özetlenirken, insanların nasıl direnişe geçtiği anlatılıyor ve uzaylılardan kaçabilmiş bir köle olan Amir'in macerası aktarılıyor. Şok edici uzaylı teknolojileri, insanların kullanıldıkları deneyler, esrarengiz yeraltı dünyası, kasvetli ve kanlı bir gelecekte geçen yapım, benim de içerisinde bulunduğum, bilim kurgu taraftarlarının yüreğini okşayacak kadar kaliteli olmuş. Filmimizin yönetmeni District 9, Elysium gibi filmlerin arkasındaki efsanevi isim Neill Blomkamp. Başrollerde ise Sigourney Weaver, Eugene Khumbanyiwa, Roberts Hobbs gibi isimler yer almakta."} {"url": "https://parlakjurnal.com/allahin-asla-affetmeyecegi-tek-gunah/", "text": "- Emir: Senin Tanrın benim, benden başka Tanrın olmayacak! - Emir: Putların önünde eğilip onlara tapınmayacaksın! Şirk kelimesi bir çoğumuza yabancı gibi gelebilir. Ancak şirk, şerik ve şirket aynı kökenden gelmektedir: ortaklık. Ortak koşan kimseye ise müşrik denir. Bizler eskiden beri sıklıkla Din dersinden Cahiliye Araplarının müşrik olduğunu duyarız. Ama aklımıza sürekli onların politeist yani çok tanrılı oldukları, helvadan put yapıp yedikleri gibi örnekler gelir. Oysa Kur'an'a göre müşrikler de Allah'a inanmaktadır ancak yaptıkları putlara veya saygın zümrelere tapınmalarının, dostlar edinmelerinin amacı kendilerini Allah'a yakınlaştırmasıdır. Öyleyse şirk esasında insanın Allah'la arasına giren ve farkına varmadan ilahlaştırdığı her şeydir. Hatta kişinin alternatif tanrıcıklar yaratması demektir. Korkunç olanı ise bunun Allah tarafından affedilmeyeceğinin beyan edilmesidir. Kaldı ki Kur'an'a göre Allah insana şah damarından daha yakındır , o halde araya birini yahut bir şeyi koymanın, aracı etmenin de anlamı ve gereği yoktur! gözlerim arar olmuştu.Kaleminize sağlık.Bu nitelikte yazıların devamını dört gözle bekliyorum. Bu güzel yorumunuz için teşekkür ederiz. Yakın zamanda bu minvalde yazıları da yayınlamayı düşünüyoruz. Bu vesileyle sitemizi takip etmenizi öneririm."} {"url": "https://parlakjurnal.com/alzheimeri-durdurmaya-yonelik-buyuk-bulus/", "text": "Alzheimer hastalığı, kişinin önce yakın çevresinden sonra kendisinden uzaklaşmasına neden olduğu, sonraki dönemlerde anıların dahi silinmeye başladığı ve kişiyi zaman-mekan bağından koparan nörolojik bir hastalıktır. Davranış ve kişilik bozukluklarıyla beraber seyrettiği içinse psikolojik bozukluklarla karıştırılabilir. Hastalık kendini esasen yakın dönem hafıza kaybı ve kognitif fonksiyon kaybı ile gösterir. Yani hastalık unutkanlıkla beraber beceri kaybı da yaşar. Hele ki kişilik özelliklerinde değişim söz konusu ise durum pek vahimdir, dikkatli olunmalıdır. Çünkü kişilik bozuklukları, kendini ifade edememe, algıda bozukluk gibi bulgular hastalığın ileri evrede olduğuna birer delildir. Hasta son dönemlerinde ise kendine dahi bakamaz ve yatağa bağımlı hale gelebilir. Alzhiemer yaşlılarda en sık görülen demans nedenidir(%80). Genellikle 50 yaş üstünde görülür ve Apolipoprotein E birikimi hastalığın gelişiminde güçlü bir etkiye sahiptir. Alzheimer hastalığında bazı mikroskobik bulgular görülmektedir. Bunlardan birisi ise beyin dokusunda biriken 'nörofibriler tangle'lardır . Bu tangle'lardan en bilindik olanları 'tau ve beta amiloid'tir. Beta-amiloid proteini beyindeki sinaptik eşleşmelerde ve iletişimde problemlere yol açar. Unutkanlık, psişik ve kişisel bozukluklar ve kognitif fonksiyon kayıpları gibi klinik bulgular yanında yaşın ilerleyişi ve kalıtım gibi faktörlere de bağlı olarak gelişen Alzheimer hastalığında mikroskobik bulgular bizim için tanıya gitmede çok önem arz eder. Zaten bunun farkına varan Cleveland Clinic Lerner Research Institute'ten araştırmacılar Alzheimer'in tedavisine yönelik büyük bir adım atmış oldu! Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Alzheimer hastalığının kesin bir tedavisi yoktur. Ancak tedaviye yönelik çalışmalardaki sonuçlar ise bir hayli olumludur. İşte bu çalışmalardan birisi de Cleveland Clinic Lerner Research Institute'deki oldukça ümit vaat eden araştırmalardır! Araştırmaya göre, BACE1 enzimini oluşumunu azaltmanın veya engellemenin Alzheimer'daki nörofibriler tangle'lardan birisi olan beta amiloid bileşimlerinin Alzheimer hastalığı için modellenmiş farelerde azaldığı hatta oluşumunun engellendiği gösterildi. Aynı zamanda farelerde görülen kognitif fonksiyonlarında ise gelişme görüldüğü tespit edildi. BACE1 enzimine yönelik yapılan bu araştırma ise 13 Şubat 2018 tarihinde Journal of Experimental Medicine'da makale halinde tüm kamuoyuna sunuldu. BACE1 enzimi amiloidin oluşumundaki öncül yapıları birbirine bağlayarak beta amiloid proteinlerinin oluşmasını sağlayan enzimin ta kendisidir. İşte yapılan çalışmalar da tam bu noktaya yönelikti. 'Acaba BACE1 enzimini bloke edersem sonuçları ne olur?' diyen bilim adamları, öncesinde yaşam kalitesini arttırmaya yönelik küçük hafıza oyunları ve psikolojik ve fizyolojik terapinin dışında bizlere tedaviye yüz güldüren gelişmeler sundu. Tabi ki de vücuttaki temel bir fonksiyona sahip olan BACE1 genini engellemek bize yan etkiler sunacaktır. Ancak yine yapılan araştırmaya göre yetişkin farelerde görülen yan etkilerin beklenildiği kadar ciddi boyutlarda olmadığı ve nörolojik bozukluklarının da giderildiğinin görüldü. Belli aşamalarla beraber arşatırmanın10. Ayında araştırmada BACE1 enziminin bloke olduğu Alzheimer hastalığı modelli fareler beyinlerinde amiloid birikimlerinden temizlenmiş bir beyne sahip oldu. Bu da BACE1 enzimi üzerine atılan küçük bir adımda dahi ne kadar ilerlendiğini ve daha kaç adım atılacağını, atılması gerektiğini bizlere gösteriyor. Güzel bir paylaşım bilgilendirme için teşekkürler. Bilgilendirici bir yazı olmuş, elinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/amerika-tarihindeki-7-politik-skandal/", "text": "Politik skandallar genellikle para ve makam hırsı yüzünden ortaya çıkmıştır. Bunların yanında diğer faktörler genellikle mentorluk, şaşkınlık, saplantı, ahlaki iflas, yanlış bağlılık veya yanlış karar vermedir. Bazen olaya karışanların sonu yıkıcı olabilir ancak bazen de yara almadan kurtulurlar. Skandalların tarihsel etkisi geçici veya kalıcı olabilir ve derin de olabilir. Amerika tarihindeki en büyük siyasi skandallardan yedisine bakalım. 1970'lerin başındaki Watergate skandalı, Amerikan siyasi skandalların altın skandalıdır. Çünkü Richard M. Nixon bir skandal yüzünden istifa eden ilk ve tek ABD başkanıdır. Beş erkek, 17 Haziran 1972'de Demokratik Ulusal Komite'nin Washington'daki karargahına, Washington'daki Watergate kompleksine girerken, Nixon'ın Cumhuriyet yönetimi hakkında yapmış olduğu konuşmaları gizlice kayda aldılar. Kaydı alan Washington Post gazetecileri Bob Woodward ve Carl Bernstein Yargıç John J.'nin başkanlığında yargılandılar ve yaptıklarının suç teşkil etmediğine karar verildi. Bunun üzerine 9 Ağustos 1974'te Nixon istifa etti. Nixon'ın danışmanlarından ve yardımcılarından bir düzinesi hapis cezası aldı. Nixon ise halefi olan Başkan tarafından affedildi. Başkan Warren G. Harding görünüşe göre arkadaşlarını nasıl seçeceğini gerçekten bilmeyen saf bir adamdı. Kendisini Harding'in yükselen yıldızına bağlayarak siyasette yükselen Ohio Gang'ın pek çok üyesi bu skandala karıştı. Avukat General Harry Daugherty, Harding'in uzun süredir devam eden kampanya yöneticisiydi ve devlete alkol tedarik etmekle suçlandı. Ancak Harding'in karıştığı skandal İçişleri Bakanı Albert B. Fall tarafından tasarlanmıştı. Amerika Deniz Kuvvetleri'nin enerji ihtiyaçları için iki büyük petrol rezervi- Elk Hills, California ve Casper, Wyoming yakınlarındaki Teapot Dome adı verilen yerde bulunuyordu. Fall, Harding'i rezervlerin kontrolünü Donanma'dan İçişleri Bakanlığına devretmeye ikna etti. Daha sonra, 1921 22 yıllarında, ihale yapılmadan Fall, Elk Hills'i Pan Amerikan Petrol Şirketi'nden Edward L. Doheny'e ve Mammoth Oil'den Harry F. Sinclair'e Teapot Dome'u kiraladı. Fall'un daha sonra Kongre tarafından sonlandırılan bu sözleşme için rüşvet olarak verilen 400.000 $'a yakın para aldığı ortaya çıktı. Harding hiçbir zaman skandala kişisel olarak dahil edilmedi ancak bununla ilgili yaşadığı stres sağlığına zarar verdi ve ofisinde öldü. Harding gibi, Ulysses S. Grant de dürüst bir kişi olarak görülüyordu. Grant, azalan siyasi desteği arttırmak için iç gelir uzmanı Orgeneral John McDonald'ı Missouri'ye gönderdi. McDonald, viski damıtıcısının kurduğu çok aşamalı bir suç şebekesi olan Whisky Ringe dahil oldu. Hazine ve İç Gelir temsilcileri, dükkan sahipleri ile birlikte federal hükümeti dolandırmak için 1,5 milyon dolar tutan içki vergilerini manipüle ederek birlikte çalıştı. 1875'te Hazine Sekreteri Benjamin Bristow'un bu zinciri kırdığı sırada Grant, özel bir savcı olarak John B. Henderson'ı atadı. Suçlanan 237 kişiden 110'u mahkum edildi. Grant yönetimi, Credit Mobilier Skandalı tarafından da tehdit edildi. Bu kez, hükümetin onayladığı hisse senetlerinin ve tahvillerin satışı ile finanse edilen, devlet tarafından onaylanmış bir arazide kıtalararası bir demiryolu inşa eden Union Pacific Demiryolunun sahipleri, Credit Mobilier of America'yı yeniden adlandırdıkları için küçük bir yatırım şirketi kullandı. 33 milyon dolar ile 50 milyon dolar arasında bir kar elde ederek, demiryolunu inşa etmenin fiili maliyetinin yaklaşık iki katı harcadılar. Hükümet desteğini körüklemek ve kongre soruşturmasını engellemek için, Credit Mobilier'in kurucularından aynı zamanda Massachusetts Temsilciler Meclisinin bir üyesi olan Oakes Ames, 20 çalışanının yanı sıra Başkan Yardımcısı Schuyler Colfax'a hisse senedi sattı. Skandal patlak verince, Union Pasific'in hükümet direktörlüğünü üstlenen Ames ve James Brooks kınandı. Bununla birlikte, Colfax ve gelecekteki Başkan James A. Garfield de dahil olmak üzere, bir zamanların önde gelen Union Pasific hissedarlarının ilişkileri kesildi. ABD'nin politikası gereği yasaklanan iki eylem, Ronald Reagan başkanlığının ikinci döneminde ortaya çıkan İran-gerilla ilişkisinin merkezinde yer aldı: (1) Lübnan'da tutulan Amerika rehineleri için özgürlük kazanma girişiminde İran'a silah satışı ve (2) bu satışlardan elde edilen karların bir kısmının Nikaragua'daki gerillaların karşı-devrimci çabalarına askeri destek sağlamak için kullanılması. Reagan fonların çeşitliliği hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını iddia etti; Başkan Yardımcısı George H.W. Bush'un bu teşebbüste operasyonel rolünün olmadığı tespit edildi. Katılımcıların çoğuna tanıklıkları ve sonrasında başkanlık görevleri karşılığında verilen dokunulmazlık, aşırı sayıda kişiden çok azının cezaevine gireceği anlamına geliyordu. ABD'deki bir soruşturma için bağımsız danışman olarak görev yapan Kenneth W. Starr, Başkan Bill Clinton'un Beyaz Saray stajyeri olan Monica Lewinsky ile cinsel ilişkiye girdiğini iddia etti. Clinton, Ağustos 1998'de Lewinsky ile olan ilişkisini kabul etti. Ancak yapılan soruşturmaların hepsinde suçsuz bulundu. Ted Kennedy'nin Amerika başkanı olma şansı, 18 Temmuz 1969 gecesi Massachusetts'teki Chappaquiddick Adası'na giden küçük bir köprüde aracının denize düşmesi ve 28 yaşındaki Mary Jo Kopechne'nin ölümüyle olan ilgisi yüzünden zayıfladı. Kennedy, hepsi evli olan altı kardeşten biriydi. Kopechne, Kennedy'nin kullandığı araba köprüden düştüğünde tek yolcuydu. Kennedy, ertesi sabah arabada kapalı kalmış halde bulunan Kopechne'yi kurtarmaya çalıştığını iddia etti ancak kız boğulmuştu. Olayı polise bildirmesi 10 saat sonraydı. Kennedy siyasi kaderini Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'nu yeniden seçen Massachusetts seçmenlerine bıraktı. Ancak bu olay Kennedy'nin yakasını hayatı boyunca bırakmadı. Amerika iran gerilla olayı çok enteresan! devletler zor durumda kalınca demek ki bu tür işlere girebiliyor. amerika bile olsan bu tür işlere girebiliyorsun ve yalanların ortay açıkabiliyor. o yüzden her zaman adil ver şeffaf olmak zorundayız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/anatomi-ayini/", "text": "Halk arasında \"Ölü bedenler görüyor musunuz? Bakmaya nasıl dayanıyorsunuz?\" sözleriyle bilinen kadavralar tıp camiasında anatomistler tarafından öğretilir. Tabii ki anatomi ayini de kendileri gerçekleştiriyor. Tıp fakültesine başlayan öğrencilerin biyoloji dersleri gördükten sonra doktor olacaklarını hissettiği ilk ders anatomidir. Kasların, eklemlerin, liflerin, sinirlerin, damarların, kanalların, kılıfların diye uzayan insana ait her şeyin gösterildiği derstir. İlk başlarda başka bölüm mü tercih etseydim diye düşündüren, tekrar etmesi için uykusuz geceler geçirilen anatomi ilerleyen zamanla birlikte fakülte öğrencisinin vazgeçilmezi haline gelir. Labaratuarlardaki kadavra kokusunu çekmeden, kemikler arasına iğne sokmadan, beyni kıvrımlarını mıncıklamadan kendini iyi hissetmez. Öyleleri vardır ki canlı insana baktı mı derisinin altındaki kaslar aklından geçmeye başlar. Spor yaparken de aklından çıkmaz. Hamstringlerimi gevşeteyim, bicepslerimi supinasyonla geliştireyim, gluteuslarım oturmaktan atrofiye uğradı sözleri ile diğer spor yapanlardan farklarını ortaya koyarlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/andante-andante/", "text": "Yaşamımın en uzun günüydü. Güneş batmak bilmemişti. Dünyanın batısına gittikçe gün yeniden doğuyordu. Zaten bu yolculuğu da yaşamıma gün doğsun diye çıkmamış mıydım? Ama şimdi gözlerimin yorgun düştüğünü hissediyordum. Hava kararırken bedenim karanlığa teslim olmaya hazır bekliyordu. Aktarma yapmak için bavulumu kontuarda bıraktıktan sonra uçuş kapısına geldim koşturarak. İşte o an güneşin artık büyük bir portakala dönüştüğünü fark ettim. Ve doğduğum toprakların çok uzakta kaldığını. Her milletten insan çevremde dolaşıyordu. Havaalanında dolaşmayı severim. Ama o an tek düşüncem Nil'le buluşabilmekti. Uçuş kapıma yakın yan yana dizilmiş kırmızı koltuklardan boş olan birine çöktüm. Sırt çantamı bacaklarımın arasına sıkıştırarak, biraz önce bavulumu emanet ettiğim yerin karmaşıklığını düşündüm. Dört mevsim kıyafetlerimin bir potpurisini taşıyan emektar solmuş kahverengi bavulumun o karmaşık alandan çıkıp benimle birlikte gideceğim yere varmak üzere doğru uçağa binmesi için dua etmeye başlamıştım. Kitaplarım, çalışma notlarım sırt çantamdaydı. Yüreğimi geride bırakmıştım bir süreliğine. Tüm bu zahmete yüreğimdekileri sıfırlayıp hayallerimi yenilemek için katlanmıştım. Seni unutabilmem için yaşamıma o ana dek girmiş her şeyi silip atmam gerekiyordu. Başka türlüsü beni entübeye kadar götürürdü. ''Küçük ağabeyimle on iki, büyük ağabeyimle on beş yaş fark var aramızda'' dedim. Akşam güneşi ofisini, çocuksu bakışların yüreğimi ısıtıyordu. Karşımda sanki haylaz bir oğlan çocuğu oturuyordu. Sekiz dokuz yaşlarında. İri koyu kahverengi gözlü. Zeytin gibi. ''Büyük dediğin ağabeyinden bile daha büyüğüm ben'' dedin. Bir süre rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadık. Hayra yordum dediklerini de uğultuyu da. Zaten seninle ilgili olumsuz şeyleri görmüyordum, duymuyordum. Algım olumsuzluk süzgecinden geçiriyordu her şeyi. Başkalarının senin hakkında, bizim hakkımızda konuştukları da kulak kepçelerimden içeriye girmiyordu. Kötü düşünceler kem gözlerin ürünüydü. Hepsi uzağımızdaydı. Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. John F. Kennedy havalimanında ayarladığım saatime baktım. İnişe yaklaşık bir saat daha vardı. En arkadaki tekli koltukta oturuyordum. Koridorun diğer tarafında orta yaşın üzerinde obeze yakın kilolu tipik bir Amerikalı vardı. Başımı ondan tarafa döndüğümde gülümsedi. Karşılık verdim. Yabancı olduğumu anlaması zor değildi. Zaten aksanım vardı. Klasik nerden geldin nereye gidiyorsun soruları peşi sıra geldi. İlk defa bu kıtaya ayak bastığımı söyleyince bana ayrı bir sempati duyduğunu anladım gözlerinden. Babacan bir şefkat. Koltuk mesafesinden. Türkiye'de şimdi saat kaçtır diye sordu. Hesaplayamadım. Çünkü çok yorgun ve uykusuzdum. İki ülke arasındaki zaman farkı saat ayarından çoktan çıkmış gün ayrımına dönmüştü. Biyolojik saatim her bir hücremde alarmını öttürüyordu. Birden gözlerimin önünde beyaz bir gül belirdi. Peçeteden yapılmış. Amerikalının tombul parmakları nazikçe gönlünden koparıp yumuşak bir kağıt parçasına nakşettiği yapay çiçeği uzatıyordu bana. Sevecenliği bir o kadar doğaldı. ''Welcome to our country'' dedi gülümseyerek. Uçaktan indiğimde zaman farkı beni uyuşturmuştu. Pasaport kontrolünden New York'ta geçtiğimiz için direkt bavulumu almaya bantlara gidebilirdim. O anda yanından geçtiğim koltuktan sen seslendin. Renwa olduğunu fısıldadı aklımın selim kalan kısmı sağ kulağıma. Beni beklerken sosyal medyadan fotoğraflarımı inceleyip görüntümü beynine kazıdığını henüz bilmiyordum. Tek isteğim uyumaktı o an. Neye uyanacağımı düşünmek istemiyordum. O günden sonra çok rüzgarlar esti aramızda. Bazen meltem bazen poyraz. Bir uğultudan öte sözsüz şiirler taşıdılar hayallerime. Bazen coşkun bazen kırgın. Poyraz dalları kırdı. Morarmış gövdemle tek başıma kaldım. Alev aldım. Beni karşıladığın gün ikimiz de bir şey anlamamıştık. Birkaç gün sonra öğrenecektik her şeyi. Aynı coğrafyanın farklı kaderlerinin yüzü olduğumuzu. Bal gözlerimiz konuşmadığı zaman ortak dilimiz İngilizce olacaktı. Aramızdaki dipsiz uçurumun sınırsız sonsuzluğu ürkütecekti beni. Tamir edilemeyen yeni can kırıkları. Daha sonra bilecektim. Sen doğmuştun, emeklemiştin, yürümüştün, büyümüştün, savaş görmüştün, sevmiştin, sevilmiştin, çocukların olmuştu, göç etmiştin. Yaşamıştın cehennemi de cenneti de alabildiğine. Ve yaşıyordun. Benimse donan kanım tenimi yakmıştı. Ellerime dokunur dokumaz çekecektin kendini geri. Mora bürünmüş damarlarım seni de yakacaktı yoksa. Hissedecektin bunu. Tüm hücrelerinde. Sen de bilecektin artık. Ben hep ölü doğacaktım. Sonra ruhum mosmor olacaktı. Kalbim kan pompalamayacaktı. Kangren başlangıcı. Duygularıma giden damarlarım tıkanacaktı. Doktor koyacaktı bu teşhisi bir bakışta. Bir ilaç verecekti. Damarlarım açılıverecekti. Karşılığında her şeyi unutacaktım. Seni unutabilmek için her şeyi silmem gerekecekti. Bildiğim tüm kokuları. Dinlediğim tüm şarkıları. Yaşadığım tüm mevsimleri. Bulutu, denizi, ağacı, kuşu, kediyi. Her şeyi. Ama kar yağmaya, güneş açmaya, deniz dalgalanmaya, kedi miyavlamaya devam edecekti. Ruhum da zamanla onlara katılacaktı. Belki yine bir müzik sesi duyar, bir aloe vera kokusu alırdım. Andante andante."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ankara-devlet-tiyatrosu-ihanet-oyun-incelemesi/", "text": "Devlet tiyatroları 2017-18 sezonu, perdelerini 1 Ekim de açtı. Açılan sezonla birlikte birçok yeni oyun da sahnelenmeye başlandı. İhanet de bunlardan biri. Yazar Nahid Sırrı Örik'in 90 yıl önce yazdığı ''İhanet'' adlı oyun, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından ilk kez sahneye uyarlanarak 17 Ekim 2017 de prömiyerini yaptı. Gayri Resmi Hürrem'de de olduğu gibi temsilden önce seyirciyi oyunun havasına katan yönetmen Özen Yula; Bu sefer Leblebici Horhora Ağa, hatıra köşesi, Muhsin Ertuğrul haberleriyle daha oyun başlamadan bizi 1930'lu yılların Ankara'sına götürüyor. Bu yüzden temsilden 30 dakika kadar önce fuaye alanında olmanızı şiddetle tavsiye ederim. Oyunumuz iki perde ve yaklaşık 2 saat 20 dakika uzunluğunda. Sacide ve Macide iki kız kardeştir. Celal Sacide'ye aşıktır ve ikisi nişanlıdırlar. Celal bir bankada memur olduğu için sürekli çalışmaktadır. Son zamanlarda terfi edip bankanın İstanbul şubesine gönderilir. Sacide Celal'in yokluğunda milyoner ve bir hayli yaşlı olan Halim Bey'le sık sık vakit geçirir. Davetlere, balolara katılır. Bunu duyan Celal soluğu Sacide'nin yanında alır. Sacide ilk başta konuyu değiştirmeye çalışsa da Celal Sacide hakkında düşündüklerini anlatır. Sacide de bunun üzerine önce güvenden bahsetse de Halim Bey'e ilgi duyduğunu itiraf eder ve böylece nişanı atar. Daha fazla ipucu vermeden burada bıraksam daha iyi olacak gibi. Oyunun geri kalanı artık ilgilisine diyelim. Peki, ihanet bunun neresinde? Evet, ortada bir ihanet var. Bırakalım da bunu bize onlar anlatsınlar. 1.Oyun genel olarak akıcıydı. Işık ve kostüm tasarımı bence iyiydi. Oyuncular başarılı ve sıcak bir oyun sergilediler. Oyundan önce ve oyun arası atmosfer gerçekten güzeldi. Bu sezon izlediğim en iyi oyun diyemem ama bence bu oyun izlenir ve bu iki saat de 1930'lu yılların Ankara'sına gidilir derim. Prömiyeri Küçük Tiyatro'da sahnelenen 'ihanet' önümüzdeki günlerde Şinasi Sahnesi'nde temsiline devam edecek. Son olarak Özen Yula'nın cümleleriyle ifade etmek gerekirse: Klasik yazılmış ancak çok derinlikli bir eser olan 'ihanet' daha modern ve çağdaş bir yorumla sahneye taşınmış. Oyunda kahve muhabbeti geçmese de Müzeyyen Senar'dan Kimseye Etmem Şikayet dinledikten sonra insanın şöyle sakin bir yerde köpüklü bir Türk Kahvesi içesi geliyor. Ayrıca, Müzeyyen Senar'ı canlandıran Duygu Biçer söylediği şarkılarla oldukça beğeni topladı. Sahne: Oyunların oynandığı, olayların geçtiği yer. Perde: Bir sahne eserinin, olayların gelişimine göre ayrıldığı bölümler. Dekor: Sahnenin, oyunun konusuna göre hazırlanmasında kullanılan eşyalar. Rol: Oyuncuların sahnede sahip oldukları görev. Kostüm: Tiyatro oyuncularının, rollerine uygun olarak giymiş olduğu kıyafetler. Rejisör: Oyunu sahneye koyan, oyuncular arasında rol dağılımı yapan yönetmen. Reji: Bir oyunu sahneye koyma işi. Replik: Oyunda, konuşanların birbirine söylediği sözlerin her biri. Suflör: Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri izleyiciye duyurmadan söyleyip hatırlatan kişi. Kulis: Oyuncuların hazırlıklarını yaptığı ve sahneye çıkmak için beklediği sahne arkası. Mimik: Oyuncuların, duygu ve düşüncelerini yüz hareketleriyle anlatması. Jest: Oyuncuların duygu ve düşüncelerini el, kol hareketleriyle anlatması. Diyalog: İki oyuncu arasında geçen konuşma. Tirat: Oyuncuların bir defada yaptığı uzun konuşma. - Zaman birliği (olayın en çok 24 saat içinde geçmesi)2. Yer birliği , - Olay birliği . Not: Ayrıca daha önce bir oyunu yorumlamadığım ve tiyatro terimlerine tam olarak hakim olmadığım için eksik ve hatalarımı hoş görmenizi diliyorum. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ankarada-direnen-cennet-eymir/", "text": "Eymir Gölü benim gibi şehrin kargaşasından hoşlanmayan ve Ankara'da oturan, okuyan kişiler için en azından yılda birkaç sefer kendini kısmen de olsa doğaya bırakması açısından güzel bir yer. Eymir Gölü'nün yakın tarihine bakacak olursak 1956 yılında ODTÜ'nün kurulmasıyla üniversiteye arazi ile birlikte devredilmiş bir set gölüdür. Gölün çevresi o dönemlerde oldukça kurak ve bitki örtüsünden fakirmiş. Üniversiteye devrinden sonra 1960'larda ODTÜ rektörü Kemal Kırdaş'ın yoğun çabaları sayesinde ağaçlandırılmaya başlanmış. Her yıl devam eden ağaçlandırma çalışmaları sayesinde göl adeta çölün içindeki bir vahaya dönmüş. ODTÜ bünyesinde kurulan araştırma birimi gölde her 10 dakikada bir pH, sıcaklık, azot... gibi temelde su kalitesini etkileyecen veya etkinin sonuçlarını gösteren göstergeleri ölçmekteymiş. 20 cm.lik organik madde tabakamız zamanla erimekteymiş fakat gölün kendini yenilemesi için gerekli su akışı zaman zaman kuraklıklar nedeni ile durmasıyla yavaşlamaktaymış. Kısmen tarihine, kısmen doğal yapısına kısmen de geçmişi ve geleceği hakkında konuştuğumuz Eymir Gölü hakkında size birkaç öneri vermek isterim. Öncelikle göle gittiğimizde \"Aaaa bu gölün etrafı çok da uzun değilmiş.\" gibi bir yanılgıya düşmeyelim. Bu yanılgıya düşen birisi olarak ayaklarıma kara sular indiğini söyleyebilirim. 🙂 Ben yürümeyi tercih ettim ama yürümeyi sevmiyorsanız girişte bulunan işletmelerden birinden bisiklet kiralayabilirsiniz. Bisiklet kiralamanızın sizin için başka faydaları da var. Mesela göl kıyısının etrafında dolanan 13 kilometrelik asfalt yolun aynı anda hem yayalar hem bisikletler hem de arabalar için oldukça küçük olması, benim gibi hafta sonu gelenlerin de etkisiyle normale oranla daha fazla kalabalık olması ile birleşince yaya olarak dolaşmanızı güç duruma düşürüyor. Yemek konusuna gelecek olursak yemek için göl kenarında güzel tesisler bulunmakta."} {"url": "https://parlakjurnal.com/anna-karenina-oyun-incelemesi/", "text": "2 Kasım 2017 de prömiyerini yapan Anna Karenina; 2 perde ve 2 saat 20 dakika uzunluğunda. Lev Tolstoy tarafından yazılmış, Rus Habercisi'nin 1873-1877 yılları arasındaki döneminde, bölümler halinde basılmış romandır. Eser, 1870'lerin Rusya'sında, toplumun üst sınıfına mensup kimseler arasında yaşanan birbirinden bağımsız iki aşk macerasını anlatır. Olaylar Moskova'da, Petersburg'da ve asilzadelerin yazlık malikanelerinde geçer. Romanda dürüst bir evliliğin mutluluğu ile yasak bir ilişkinin düş kırıklıkları karşılaştırılır; sadakat, tutku, kıskançlık gibi temalar işlenir; bir yandan da o dönemde Rusya'da kadınların durumu, eğitim reformu gibi konular dile getirilir. Oyunumuzu bir özelliği ile öne çıkaracak olsaydık kesinlikle koreografi derdim. Çünkü prömiyerini daha dün yapan Anna Karenina gerek dans düzeni gerekse oyuncuların birbiri ile uyumu olsun her anlamda çalışıldığını seyirciye hissettiriyor. Oyundaki küçük ayrıntıların bile üzerinde günlerce kafa yorulduğu, günlerce çalışıldığı; duygular ve olayların sembollerle anlatılması sırasında fark ediliyor. Oyuncular: İşte fikirlerimle Tolstoy'un kafasında, etimle kemiğimle de sizin karşınızdayım, diyor. Dekor: Sade ve derinlikli bir dekor düşünülmüş. Aynı zamanda bir hayli de işlevsel olan dekor benim çok hoşuma gitti. Kostüm tasarımı: Dönem kostümleri çok başarılıydı. Her şey ince ince çalışılmış. Kostüm tasarımı da çok hoşuma gitti. Koreografi: Oyunun koreografını Mdt Frida adlı balede Frida'nın çocukluğunu oynayan Aslı Güneş Sümer yapıyor. Yapılan hiçbir hareket boşuna değil. Hepsinin altında bir sebep var. Dans düzeniyle, oyuncuların birbiriyle uyumuyla, arka fondaki sesle bütünleşmesi olsun bence her şeyiyle harikaydı. Bu oyun konuşulurken bence koreografiyle başlanmalı. Oyuncuların bu oyun için uzun süredir çalıştığı gözlerden kaçmıyor. Ayrıca oyunda, her hareketi özenle yapan, her ayrıntıya önem veren tüm oyuncuları tebrik ediyorum. Emeklerine sağlık. -Anna Karenina' ya sadece tiyatro oyunu dersek sanırım doğru olmaz. Dans tiyatrosu, bale hatta operaya değinen bölümleriyle bütünleşmiş ve daha farklı, renkli bir anlatımla sahnelenmiş. -Kesinlikle bu sezon gittiğim en iyi oyunlar arasında. Bir kere gittikten sonra eminim birkez daha gitmek isteyeceksiniz. Tüm oyuncuları ayrı ayrı tebrik ediyorum, hepsi harikaydı. Ayrıca unuttuğum, atladığım tüm alanlardaki herkesin emeğine sağlık. Devlet tiyatrolarında bu tür derinlikli ve çalışılmış oyunları daha çok görmeyi canı gönülden isterim. Lev Nikolayeviç Tolstoy, 1828 yılında doğup 1910 yılında ölen Rus filozof, pasifist, eğitim reformcusu, kısa öykücü ve yazardır. Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen yazar çocuk yaşlarda önce annesini ardından babasını kaybetmiş ve yetim büyümüştür. Kimi kaynaklarda kont unvanı taşıdığı ve ünlü eseri Savaş ve Barış'ta anlattığı köşk figüründe ailesinin köşkünden bahsettiği dile getirilmektedir. Eğitim için gittiği Moskova'da okuduğu Fransız yazarlardan oldukça etkilenen yazar, ilk eseri olan Çocukluk' u bu sıralarda yazmış ve eğitimine çeşitli olaylar yüzünden ara vermek zorunda kalmıştır. Edebiyat dünyasındaki etkinliğinin başladığı yıl olarak, 1852 yılı kabul edilmektedir. Sonraları bir dönem orduya katılmaya karar veren yazar, bu isteğini gerçekleştirmiş ve Kafkasya'ya gitmiş orada yaşayan halkın çektiği yoksulları ve acıları yakından inceleme fırsatı bulmuş ve gördüklerini yazdıklarında dile getirmiştir. Belki de o dönemde gördükleri yazarı gerçekçi bir bakış açısıyla yazmaya iten en önemli sebeplerden birisi olmuştur. Ayrıca, 1860'lı yıllarda yaptığı Fransa gezisinde Victor Hugo'yla tanıştığı ve tarz konusunda tercih ettikleri edebi akımlar farklı olsa bile, ondan çok etkilendiği söylenmektedir. Dünya çapında ün kazanmasında etkili olan ve günümüzde bile en çok okunan eserler arasında yer alan, özgünlüğünü koruyan 'Savaş ve Barış (1869)' ile 'Anna Karenina (1877) isimli iki romanı vardır. Bu iki ünlü eserin ortaya çıkmasında eşinden oldukça büyük yardımlar almıştır. Hayatının çoğu döneminde gelgitler, ruhsal çöküntü ve buhranlar yaşayan yazar, mutlu bir şekilde devam eden evliliği süresince ortaya çıkardığı bu iki dev eserden sonra tekrar depresif bir yapıya bürünmüştür. Öyle ki çoğu edebiyat tarihçisinin söylemlerine göre Savaş ve Barış'ın popülerliği ve kazandığı başarı arttıkça Tolstoy bir o kadar üzülüp, ağır depresyonlar geçirmiştir. Özel mülkiyet ve din konularında radikal fikirleri öne süren yazar din konusunda yazdıkları yüzünden Ortodoks kilisesi tarafında aforoz edilmiş, mülkiyet konusundaki kararları nedeniyle de ailesiyle arası açılmıştır. Ayrıca halkı eğitme amacıyla yazılar yazmış olan bir yazarın din, siyaset, devlet ve sosyo kültürel durumlar üzerine de oldukça yazısı bulunmaktadır. Hayatını yaşamı anlamaya ve insanoğlunun acılarını elinden geldiği kadar en aza indirmeye çalışarak geçiren yazar, özellikle Rus köylüsünün yoksulluğuna çok üzülmüş ve hayatının ilerleyen dönemlerinde bütün servetini köylülere dağıtıp onlar gibi yaşamaya başlamıştır. Değiştirdiği hayat şartlarına veya hayatı boyunca değişen tüm duygu ve düşüncelerine karşın değişmeyen tek tutkusu yazmaya karşı olan tutkusudur. Hayatının son dönemlerinde torunlarıyla zaman geçirmeyi tercih eden yazarın hayatı, bir kış aile içindeki sorunlara kızıp evi terk etmesi ve zatürre olup Astapovo tren istasyonunda ölmesiyle son bulur. Ölümünün üzerinden geçen yüz yılı aşkın süreye rağmen eserleri hala onlarca dilde, binlerce insanla buluşmaktadır. 2009 yılında uygarlık ve sanat tarihine oldukça büyük katkılar yapmış yazarın hayatını anlatan 'Son İstasyon' isimli bir film çekilmiştir. Yazar düşündükleri ve yazdıklarıyla insanlık ve sanat tarihinde önemli yer tutan kişilerden bir tanesidir. Sanırım son olarak oyunumuzun yönetmeni İpek Atagün Gezener'in cümleleriyle sonlandırırsam, oyun incelemesinde pek isabetli bir karar olur. ''Anna Karenina'nın uzunca çalışma sürecine başlarken büyükçe yutkundum; heyecanlıydım. Hala heyecanlıyım. Siz bu yazıyı ne zaman okuyorsunuz bilemiyorum ama ben yine bir yerlerde Anna Karenina için heyecanlanmaya devam ediyorum. Çünkü yalnızca sayfa sayısı olarak değil anlamı, ayrıntısı ve gerçekliği ile de ''tuğla gibi'' bir eser Anna Karenina."} {"url": "https://parlakjurnal.com/anne-sutu-bir-besinden-cok-daha-fazlasi/", "text": "İnsanın yaşam öyküsü uterin tüplerde başlar. 40 hafta süren intrauterin süreç boyunca çocuğa eşlik eden plasentadır. Fetüs plasenta aracılığıyla gelen kan ile yaşamını ve gelişimini sağlar. İnsanın yaşamı boyunca en immatür durumu budur. Fetüs her ne kadar doğup ekstrauterin hayata başlasa da hala tam anlamıyla matür değildir. İntrauterin dönemde nispeten korunaklı olan insan, ekstrauterin dönemde daha korunaksızdır. Bu dönemde yenidoğan için doğanın ona sağladığı mucize olan anne sütü devreye girer. İntrauterin dönemde fetüs için plasenta ne demekse doğumdan sonra özellikle belli bir süre için anne sütü de odur. Anne sütü hormonal aktiviteler sonucu üretilen bebeğin annesindeki yegane hazinesidir. Beynimizde yer alan hipofiz bezinde salgılanan prolaktin meme bezlerinde sütün üretilmesini, oksitosin hormonu ise sütün memeden boşaltılmasını sağlar. Eğer anne bebeğini yeteri sıklıkla emzirmezse, burada kast edilen en geç 3-4 saatlik bir aralıktır, memede üretilen inhibitör bir madde süt üretimini azaltır. Bu nedenle yeterli anne sütü üretimi için annelerin bebeklerini sık sık emzirmesi gerekir. Anne sütünün 100 ml'de yaklaşık olarak 4.2 gr yağ, 7 gr karbonhidrat, 1.3 gr protein bulunur ve en önemlisi de yaklaşık %90'ı sudur. Bu haliyle anne bebeğini sıkça emzirdiği müddetçe en sıcak iklimlerde bile ilk 6 ay su vermesi gerekmez ki bu çoğunlukla yapılan büyük bir hatadır. Anne sütündeki yağın özelliği diğer sütlerde bulunmayan bazı uzun zincirli yağ asitlerini içerir. Bu çocuğun nörolojik gelişimi için elzem niteliktedir. Karbonhidratların çoğunu enerji açısından laktoz oluşturur. Diğer bir bileşeni ise anne sütü oligosakkaritleridir. Bu oligosakkaritler çocuğun beyin, bağırsak ve bağışıklık sistemi gelişiminde eşsiz işlevlere sahiptir. Protein içeriği olarak diğer sütlere göre daha az protein içermesine rağmen bunların emilimi yani biyoyararlanımı çok daha iyidir. Çünkü örneğin inek sütünde whey/kazein proteini oranı 20/80 iken bu oran anne sütünde 60/40'tır. Ayrıca bebeğin henüz tam gelişmemiş böbreklerine azot yükü oluşturmaz. Vitamin ve mineral kompozisyonu da mükemmeldir. Bazı minerallerin, örneğin demir, kalsiyum, miktarı diğer sütlere göre daha az görünse de oransal olarak muazzam bir kompozisyona sahiptir, bu sayede diğer sütlere göre biyoyararlanımı çok daha iyidir. Yalnızca eksiklik gösteren D vitaminidir. Bunun farkında olduğumuz için bebeklere D vitamini desteği yapılır. Anne sütünü özel kılan bir diğer özelliği bebeğin ihtiyacına göre sürekli bir değişim göstermesidir. Örneğin doğumdan sonra ilk 5 gün gelen kolostrum çok zengin koruyucu bir protein içeriğe sahiptir. Bu güvenli bir ortamdan daha korunaksız bir ortama çıkan bebeğin adeta ilk aşısıdır. Ardından süt giderek olgunlaşarak karbonhidrat ve yağ içeriği artar. Ayrıca anne sütü bir emzirme döngüsü içinde bile değişir. Emzirmenin ilk yarısında gelen süt su ve karbonhidrattan zengindir. Bu çocuğun susuzluğunu giderir. Arkasından gelen son süt ise yağdan zengindir ve çocuğun doymasını sağlar. Bu nedenle bebeği meme boşalana kadar emzirmek gerekir. Ve her anne sütünün kendi yavrusuna özel oluşu onun yerinin doldurulamaz olduğunun bariz bir göstergesidir. Anne sütünü tek bir yazıda ele almanın ona haksızlık olacağını düşündüğüm için önümüzdeki yazılarımda anne sütünün özel bileşenlerine, faydalarına, tarihine, ülkemizdeki emzirme verilerine ayrıntılı bir şekilde değinmeyi planlıyorum. Diğer paylaşımlarda görüşmek üzere hoşçakalın. Anne sütündeki uzun zincirli çoklu doymamış yağ asitleri dokosaheksaenoik asit ve araşidonik asittir . Azot proteinlerin kullanımı sonucunda ortaya çıkan ve böbreklerden uzaklaştırılan maddelerdir. Çok hoş bir yazı olmuş. HAMLET protein kompleksini ilk defa duymuş oldum. Alfa-laktalbumin ve oleik asitten oluşan bu protein kompleksi kanser hücrelerinde apopitozise yol açıyor ve pnömokok gibi farklı bakterilerin elimine edilmesini sağlıyormuş. En önemlisi de bir antikanser ilaçtan beklenen yegane şey olarak bunu sağlıklı hücrelere hiçbir zararlı etki yapmadan yapabiliyormuş. Sonuçta labaratuar ortamında tuz da kanser hücrelerini parçalar veya tonla madde de bunu yapabiliyor fakat önemli olan diferansiye hücrelere zarar vermeden bunu yapabilmek. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/anne-sutu-emzirmenin-faydalari-emzirme-teknikleri/", "text": "Uzaya gönderilen roketleri tekrar yeryüzüne indirilip kullanabiliyoruz, artık kanserle savaşabilen akıllı moleküllerimiz var, bebekler doğmadan genetik olarak tasarlayabiliyoruz, harika teleskoplarımızla kara deliklerin yaydığı ışığı görebiliyoruz, 3D yazıcılarla birçok şeyi üretebiliyoruz ve daha fazlası. Ne kadar muazzam öyle değil mi . Evet, ancak bu kadar mükemmel teknolojimize rağmen anne sütüne eşdeğer bir besin yapamadık ve bu ne yazık ki pek olası görünmüyor. Bu nedenle anne sütünün önemini, emzirmenin faydalarını ve emzirme tekniklerini temel olarak her anne adayının çok iyi bilmesi ve benimsemesi gerektiği konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Geçen yazımızda anne sütünün içeriğine, üretimine ve dinamizmine parantez açmıştık. Şimdi ise emzirmenin faydalarına, doğru emzirme tekniklerine, ne kadar anne sütü verilmesi gerektiğine ve anne sütünün yeterli olduğunu nasıl anlayacağımıza parantez açıyoruz. Anne sütü ve emzirmenin başta bebek ve anneye olmak üzere babaya, ülkeye ve çevreye sayısız yararı vardır. -İlk birkaç günde gelen kolostrum çok zengin antimikrobiyal içeriğe sahiptir. Bu nedenle Yenidoğanın İlk Aşısı olarak nitelendirilir. Bu bebeği enfeksiyonlardan korur. -İçeriğindeki özel antikorlar sayesinde solunum yolu enfeksiyonları ve sindirim sistemi enfeksiyonları daha az görülür. -Yenidoğan bebeğin bağırsakları da diğer organlar gibi tam olgunlaşmamıştır. Anne sütündeki büyüme faktörleri sayesinde daha kolay olgunlaşır ve Nekrotizan Enterokolit denilen hastalıkta ciddi bir azalma izlenir. -Yapısı ve içeriği itibariyle bebek tarafından daha kolay sindirilir. Bu sayede kabızlık, ishal gibi problemler daha az görülür. Ayrıca pişik de daha az görülür. -Anne sütü bağışıklık sistemini düzenlemesiyle çağımızda sıkça görülen alerjik hastalıklar açısından koruyucudur. -Anne sütü ile beslenme, birçok hastalıkla ilişkilendirilen obeziteye karşı koruyucudur. -Önemli kronik hastalıklar olan diyabet ve hipertansiyon riski anne sütü alanlarda azalmıştır. -Anne sütü lösemi, lenfoma ve beyin tümörleri gibi çocukluk çağı tümörleri gelişimi riskini azaltır. -Anne sütü, ani bebek ölümü sendromundan korur. -Anne sütü beyin gelişimi için özel bir içeriğe sahip olduğundan bilişsel işlevler üzerine de olumlu etkilidir. Anne sütü alan çocukların IQ puanı ortalama 8-10 puan fazladır. Duygusal ve davranışsal problemleri daha azdır. Motor becerileri daha çabuk kazanırlar. -Anne sütünün ağrı kesici özelliği de vardır. -Emzirme ile annenin çocuğu ihmali azalır. -Emzirmeyle harcanan efor ve enerji sayesinde doğal bir şekilde kilo kaybı sağlanır. Eski kiloya dönüş daha hızlı olur. -Emzirme esnasında artan oksitosin hormonu uterus kaslarını kasarak eski haline daha çabuk dönmeyi sağlar. Ayrıca kanamayı azaltarak annede anemi görülmesini azaltır. -Çocuğun rahatlayıp uyumasını sağlayarak anneye mışıl mışıl uyku imkanı verir. -Anne sütü üretimini uyaran prolaktin hormonu sayesinde emzirme doğru ve yeteri kadar sık yapıldığında doğal bir kontrasepsiyon yöntemidir. -Meme, uterus ve over kanseri gelişimi riskini azaltır. -Menopoz sonrası gelişebilecek diyabet, hipertansiyon gibi kardiyovasküler hastalık riskini azaltır. Emzirmenin babaya faydası olur mu demeyin hem de tam onların istediği gibi oluyor. Emzirme sayesinde babalarda mışıl mışıl uyku çekerler. Ayrıca hazır mamalara yapılan harcamaları azaltarak ev ekonomisine katkı sağlar. Hazır mama kullanımının azalması, anne ve bebek hastalıkların daha az görülmesi, daha az tedavi gereksinimi, hastaneye yatışların azalması ve bedenen ve ruhen sağlıklı bireyler sayesinde ülke ekonomisine katkı sağlar. Formül mamalar hazırlık gerektirir. Su tüketimi, çevreye atık, taşınma ve paketleme, enerji tüketimi nedeniyle pek çevre dostu olduğu söylenemez. Ancak anne sütü mamalar gibi hazırlık, enerji tüketimi gerektirmediği ve atık oluşturmadığı için çok iyi bir çevrecidir. Dünya Sağlık Örgütüne göre ilk 6 ay sadece anne sütü bebeğin tüm ihtiyaçlarını eksiksiz karşılar. Bu nedenle ilk 6 ay sadece anne sütü verilmelidir. 6. Aydan sonra anne sütüyle birlikte tamamlayıcı beslenmeye geçilip anne sütü 2 yaşına kadar devam edilmelidir. Emzirme yeteri kadar sık ve doğru şekilde yapıldığı takdirde ilk 6 su verilmesi bile gerekmez. Anne sütünün gerçek anlamıyla etkin olabilmesi için emzirme süreci de doğru yürütülmelidir. Bebek süre kısıtlaması olmadan emzirilmelidir. Emzirme süresinde esas olan meme boşalıncaya kadardır. Tabii bunda bebeğin isteği önemlidir. Bebeğin ön ve son sütü alabilmesi için en az 10 dakika emzirilmelidir. Yenidoğan bir bebek günde en az 8-12 kez emzirilmelidir. Bu da bebeğin isteğine göre ayarlanır. Yani sıklıkta da bir sınır yoktur, bebek istedikçe emzirilir. Bebek büyüdükçe emzirme sıklığı azalır. Dikkat edilmesi gereken bir konu bebeklerin gecede emzirilmesidir. Bebek aranıyorsa, emme hareketliliği varsa, yalanıyorsa, elleri ağızda kolları bükülmüş ve ayaklar hareketliyse emmeye isteklidir. Bebeğin ağlaması açlığını göstermesi için son çaresidir. Yani ağlama açlık için geç bir göstergedir. Ayrıca ağlayan bebek memeyi daha zor tutar. Beşik Tutuş : Bebek emzirilen taraftaki kolla kavranır. Beşik Tutuş : Bebek emzirilmeyen taraftaki kolla kavranır. Futbol Tutuşu : Bebeğin vücudu koltuk altına yaslıdır. Anne eliyle bebeğin başını destekler. İkizlerin emzirilmesinde kolaylık sağlayabilir. Yatarak emzirme: Anne ve bebek birbirlerine dönüktür ve bebeğin vücudu anneye paraleldir. Sezaryen doğum sonrası böyle emzirilebilir. Emzirme esnasında anne ve bebek rahat edecek ve daha az yorulacak şekilde kollar ve vücut desteklenmelidir. -Anne sütünün yeterliliğin en önemli göstergesi bebeğin kilo alımıdır. İlk 5-7 günde normal olarak %7-10'luk bir kilo kaybı olur. Anne sütü yeterli ise kilo kaybı 1 haftada durur ve 10-14.günde tekrar doğum tartısına ulaşır. -Emzirmeden sonra bebeğin tatmin olması doyduğunu gösterebilir. -İdrar çıkışı ilk hafta günde 1-4 kez, ikinci haftada en az 6 kez ise ve idrarın kötü kokulu-yoğun olmayışı sütün yeterli olduğunu gösterir. -İlk 4 gün günde 1 kez yeşilden sarıya doğru dönen bir renkte, 5-6.günden itibaren 5'ten fazla sarı renkli ve yumuşak dışkılama varlığı yeterli anne sütünün göstergelerindendir. Bebeğini her istediğinde emziren annenin herhangi bir fiziksel problemi yoksa sütü bebeği için yeterlidir. Anne sütünü arttıracak en önemli şey bebeği sık sık emzirmektir. Çünkü süt üretimini sağlayan prolaktin hormonu en çok bebeğin emmesiyle artar. Fazla yemenin süt arttırıcı etkisi yoktur. Ancak emzirmenin peşinden yeteri kadar sıvı alınmalıdır. Annenin dinlenmesi, hafif spor yapması, stresten uzak durması ve dengeli beslenmesi sütün artması için yeterlidir. Baharatlı yiyecekler, aşırı çikolata, kahve, çay ve kola bebeğin sağlığını etkileyebilir. Ayrıca kesinlikle alkol ve sigara kullanılmamalıdır. Dünya'da 170 ülkede anne sütünün öneminin anlaşılması, emzirmenin yaygınlaştırılması ve daha sağlıklı yarınlar için her yıl 1-7 Ağustos günleri Dünya Emzirme Haftası olarak kutlanır. Anne sütü hakkında yine güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık. Yalnız bebekler doğmadan genetik olarak tasarlayabiliyoruz cümlesini lafın gelişi mi yazdınız, yoksa aktif olarak uygulanıyor da ben mi bilmiyorum. Çünkü hem böyle bir şey evet var ama uygulanmıyor diye biliyorum hem de etik değil yani. Yorumunuz için teşekkürler. Dediğiniz örneği belirtmekteki tek amacım teknolojinin ve bilimin geldiği noktayı okuyucuların hayalinde canlandırabilmekti ve anne sütünün eşsizliğini bir kez daha kanıtlayabilmekti. annenin ilk sütüne kolsotrom yani ağız sütü denir. ülkemizde hala bebeğe şekerli su verneler serum verenler var. hayır bebek ilk doğduğunda ilk verielcek besin anne sütüdür. Anne sütü koruyucu bir aşı gibi tüm ömrü boyunca çocuğu korur. içemediyse korunmayacak anlamına gelmez ama içerse korunacak demektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/anneannemin-fincani-ve-dayim/", "text": "Güneş yazın son günlerini bir fırsat olarak değerlendiriyordu. Sırt çantamın ağırlığını iki katına çıkarıyor, bitmek bilmeyen yokuşu tırmanmayı iyice zorlaştırıyordu. İç Anadolu'nun kuru sıcağı sadece insanın tenini değil; otunu, böceğini, ineğini, tavuğunu, hatta suyunu bile kavurur. Bazen yürekleri de... Bu azgın güneşe inat geceleri ay soğuk yüzünü gösterir de kavrulan yürekler serinlemez yine de. Sonunda yokuşu tamamlayıp düze çıkınca hala arnavut kaldırımlı sokağa dalıyorum. Bu kasabada her şey, gökyüzü bile değişmiş de bu sokak taşıyla, insanıyla hep aynı kalmış; eski bir dostu kucaklar gibi çıkıyor karşıma. Sokakta sağlı sollu, sarı ya da toprak renginde iki üç katlı evler... Kapıların önlerinde bağıra çağıra oynayan kapkara çocuklar... Kenarları oyalı mavi yeşil çemberleriyle, renk renk basma elbiseleriyle üç basamaklı merdivenlere oturmuş, öğlene kadar ev işlerini tamamlamanın, yemeği pişirmenin verdiği rahatlıkla ya kocalarını ya da mahalleden bir genç kızı çekiştiren kadınlar... Ara ara esen rüzgarın etrafa dağıttığı kavrulmuş soğan kokusu, bazı evlerde akşam yemeğinin daha pişmediğini haber veriyor. Bunu kanıtlarcasına, kapı önü dedikodusuna davet edilen bir kadın, bu fırsatı kaçırdığına üzüldüğünü belli eden bir ses tonuyla, komşularına akşama yemeğinin hazır olmadığını söyleyerek daveti geri çeviriryor. Yırtmaçlı, bol, siyah şilebezi pantolonum; yakası açık, kalın askılı merserize beyaz bluzum, başımda hasır şapkam ve sırtımda çantamla beni turist zannettiklerini düşünüyorum. Yanılıyorum... Günlük dedikodularını yapmakla meşgul olduklarına emin olduğum üç teyzenin önünden geçerken merdiven kenarına atılmış bir sandalyede oturan mor basma elbiseli olanına takılıyor gözüm. Daha doğrusu onun gözü mü bana takılıyor, yoksa benim gözüm mü ona, ayırtedemiyorum. Yaşından beklenilmeyecek bir çeviklikle ayağa kalkıp hızlı adımlarla bana yaklaşıyor. Yüzüme huzurlu bir serinlik veren rüzgar teyzenin mor basma elbisesini de neşelendiriyor. Bana yaklaştıkça teyzenin gözlerinin mavisinin ne kadar açık olduğunu farkediyorum... Sanki bir düş içinde geziyorum. 'Haşmet Ağbeyin nesi olursun guzum sen?' diyor birdenbire teyze düş alemime giriş yaparak. 'Gızı mısın, dorunu mu?' Çok şaşırıyorum ya farkında olmadan 'Torunuyum teyzem de sen nerden anladın?' sözcükleri dökülüyor ağzımdan. 'Gözlerin gızım, gözlerin söylüyor.' O anda büyükbabamın, sinirlenince bir açtı mı bir çift mavi alev topuna dönüşen iri gözleriyle övünüşü aklıma geliyor. Anneannemin küçük kestane gözleriyle dalga geçişi... 'Eee... O zaman anneannemi nasıl beğenip de aldın büyükbaba?' diye soruyoruz ağabeyimle... Ağabeyim büyükbabamın gözbebeği... Yaz tatillerini o gelecek diye hep iple çeker büyükbabam. Elma yanaklı, diri kalmış yüzüyle, hep gülen hep boncuk boncuk bakan büyükbabam... Ağabeyimi yanından ayırmaz; camiye pazara onunla gider. Bana da elbiseler, bebekler alır. Saklambaç oynayan çocukların çığlıklarıyla şimdiki zaman dilimine ani bir iniş yapıyorum. Teyzenin yıllar yorgunu açık mavi gözleri beliriyor karşımda. Tebessümle, gençliğini nerelerde bıraktığı bilinmez, kırışık lekeli ellerini öpüyorum. 'Sağlıcakla kal, teyzem' deyip, yoluma devam ediyorum. Sandaletlerle zorlanarak yürüdüğüm taş sokağın tam köşesinde bir cami var. Bir zamanlar, günde beş vakit gökyüzünü sesiyle yırtan Ahmet Hoca'nın camisi. Ağabeyim onun da kıymetlisi... İşte o köşeye varmadan, bakımsızlığı hemen göze çarpan, yıkılmaya yüz tutmuş ama her şeye inat yaşamayı sürdüren iki katlı geniş pencereli bir kerpiç ev dikilir karşınıza. Anneannemin evi... Bu görüntüsü ile hayattaki gün görmüşlüğünü kanıtlar gelene geçene. Eskiden girer girmez mis gibi kahve kokularıyla hasret giderdiğimiz evde şimdi örümcek ağları ve ağırlaşmış bir küf kokusu karşılıyor beni. Kollarımla yüzümü ağlardan korumaya çalışarak anılar denizine dalış yapıyorum. Oldukça geniş olan giriş, güneşe karşı pek misafirperver olmadığı için gözlerimin az ışıklı ortama alışmasını bekliyorum biraz. İlk belirginleşen sol taraftaki iki kapının görüntüsü. Biri ambarın biri de odunluğun. Şimdi farelerin bile dolaşmadığı boş ambar, buzdolabı görevini görürdü. Ambarı farelere karşı korumaktan Mercan sorumluydu. Bunun karşılığında büyükbabamın dükkanda onun için özel hazırladığı ciğerlerle her akşam ziyafet çekmekten tombullaşan tekir kedi Mercan... Anneannemin zamanı Mercan'la akardı. Anneannemin saati yoktu, Mercan'ı vardı. Sıcak ve otlar bahçede uzun kalmamı engelliyor. İçeriye girince ambarla odunluğun karşısındaki tuvaleti geçerek, anneannemin, dayımın haberini alınca telaşla indiği, gıcırtıları beni hep ürküten ahşap merdivenlere yöneliyorum. Anneannemin ilk göz ağrısı Hikmet Dayım... Merdivenlere gelince çocukluk korkum merdivenin sağlam olup olmadığı şüphesiyle birleşiyor. Cesaret edip ilk basamağı geçiyorum. Tırabzanlara sıkı sıkı tutunsam da onların da çok sağlam olmadığını hissediyorum. Her basamakta çıkan seslere kulak asmayıp aydınlık geniş salona sağ salim ulaşıyorum. Ulaşır ulaşmaz da biri pencere kenarındaki iki sedir beni görünce sevinip tozdan rengini kaybetmiş örtüleri rüzgarla hafif ritimli bir dansa başlıyor. Güneş ışınları, bu dansa eşlik eden tozları da gözle görünür hale getiriyor. Ortası dantel işlemeli kalın beyaz perdeler, bu evdeki anılarını çoktan unutmuş, başka pencerelerin rüzgarıyla flört ediyor. Sedirlerin hemen yanındaki buzdolabı şimdi hangi hırsızın evinde bilinmez. Buzdolabının karşısındaki küçük tüp, akşam çay demlenir umuduyla hala salonda bekliyor. Salon girişinin sol tarafında dört oda sıralanır. Her oda ismiyle anılır. Dip oda anneannemle büyükbabamın odası; boyalı oda en küçük teyzemin. Her iki odada da gömme dolaplar, bu dolaplarda banyolar... Onun yanındaki köşk oda misafirleri ağırlar. Sandık odası, teyzemin hiç kullanılmayacağından habersiz çeyizlerini saklar bir sandıkta... Bir de anneannemin önemli misafirler gelince çıkardığı eşyalarını... Anneannemin kıymetli fincanları da burada. Çalınmamış son eşyalardan... Onları çantama yerleştiriyorum. Anneannemin kıymetli bebekli fincanını elime alıp pencere önündeki sedire oturuyorum. Güneş gözlerimi kısıyor; düzgün olmayan geometrik şekillerini tenime ve sedire serpiştiriyor. Köşedeki caminin minaresi yükseliyor kocaman ağaçların arasından. O ağaçları bir anda rüzgar coşturuyor. İkindi ezanıyla rüzgarın sakin uğultusu tuhaf bir huzur dolduruyor içime. Duvar kenarındaki sedirde oturan büyükbabam haşmetli gölgesini hem sedire hem de kırmızı-mavi desenli halıya düşürüyor. Elindeki bastonu haşmetini bozmuyor. Hiçbir vakit namazını atlamaz. Beddua edecekleri var çünkü... Anneannem, o incecik esmer kadın, dirseğini pencereye dayamış önünde Kur'an, elinde kalem, başında sakız gibi tülbentiyle aklının bir köşesi dün geceden beri ortalıkta görünmeyen Mercan'a takılı kalmış, inci gibi notlar alıyor Kur'an'ın kenarlarına. Bebekli fincanında kahvesi... Ben küçücük iri gözlerimle ona bakıyor, bana bir şey söylediğinde bu çelimsiz kadının sesindeki otoriteye şaşıp kalıyorum. Birden yetişkin gözlerim, camiyle biten sokağın sola kıvrıldığı yolun karşısında, o eski çeşmeyi görüyor. Herkes bu kadar ölüyken onun yaşayabilirliğine inanamıyor... Dayımın üstünde çizgili pijaması, kucağında birkaç haftalık oğlu, Rodin'in ünlü heykeli gibi oturup kaldığı çeşmeden hala su akıyor. Yazın son günlerini fırsat bilen güneş... Kavuruyor... Aysel yengemi de öfkesi kasıp kavuruyor. Arada anneannemin tülbentine üfleyen rüzgar bile korkup kaçıyor. Sandık odasından gelen naftalin kokusunu da küçücük burnuma taşımıyor. Yengem eniştesine dolandırılan Hikmet dayımı, anneannemin suskun bakışları altında hırpalıyor, dayımın daha ütüsü bozulmamış beyaz gömleğinden bir düğme düşüp ayaklarımın ucuna yerleşiyor. Büyükbabamın haşmetli gölgesi benim boyumda bir çocuk oluyor. Büyükbabamın genç bir kopyası olan dayım ise adeta kendinden korkuyor, gözlerindeki endişe sesine yansıyor: 'Ne olur Aysel, gitmeyelim bugün eve. Sen buraya getir çocukları.' Aysel Yengem, yemyeşil gözlerindeki hiddetiyle bir kaplan gücüyle geçiriyor tırnaklarını dayımın yüreğine. Dayım çocuk ruhunu anneannemin evinde bırakarak sürükleniyor yuvam dediği yere. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında birincilik ödülünü kazanmıştır. Gerçekten güzel bir yazı olmuş, tebrikler. Teşekkür ederim! Hiç düşünmemiştim 'pıçaklama'nın böyle anlaşabileceğini ama 'bıçakladı' demek de çok gerçekçi gelmedi kulağıma. Düşüneceğim bunun üzerine, yorumunuz için teşekkür ederim. Teşekkürler. Akıcı ve detaylı bir anlatım olmuş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/anti-emperyalizm-ikiyuzlulugu-hakkimizi-savunmak-ve-gelecege-miras-catismalar/", "text": "Doruğa ulaştığı 19. yüzyıldan günümüze kadar emperyalizm, birçok siyasi fikriyatta başat konulardan bir tanesi olmuştur. Dönemin hakim güçlerinin dünyada farklı bölgelerde egemenlik kurması olarak tanımlanan emperyalizm, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her daim anılmış ve kötülüklerin anası olarak nitelendirilmiştir. Bu kavram toplumlar nezdinde o kadar sahiplenilmiştir ki klasik emperyalizm tanımı dönüşerek günümüzde farklı boyutlarda anılmaya devam etmektedir. Türkiye'de soldan sağa tüm siyasi fırkaların anti-emperyalizm konusunda birleştiğini söylemek gerekir. Her ne kadar çeşitli istisnalar olsa da gerek retorik açıdan gerek samimi olarak anti-emperyalizm Türkiye'de siyaset yapmanın şartlarındandır. Emperyalizm konusundaki düşüncelerimizde, hatalı olarak; modernleşme ve batılılaşma ile ilgili iç buhranlarımızı konuya dahil ettiğimiz için bir ikiyüzlülük ortaya çıkıyor. Ülkemizde modern dünyayı yakalama amacındaki yeniliklere anti-emperyalizm kılıfı altında engeller çıkartılıyor. Türkiye'de anti-emperyalizmin kuvvetli savunucularından olan sol ve sağ partilerin batı karşıtlığını anti-emperyalizm ile eşitlediklerini görmek çok da zor değil. Fakat bu yönelim; modernite ve gelişmişliği yakalama amacındaki tüm uğraşların emperyalizmle bağdaştırılması sonucunu doğurarak büyük bir felaketi beraberinde getiriyor. Bu çarpık fikriyattaki ortak nokta; yaşadığımız ahlaki çöküşün ve ülkemizin eski zamanlarda olduğu gibi dünyanın en güçlü devleti olamamasının kökeninde batıdan aldığımız kötülüklerin bulunuyor olması oluyor. Oysa bunlar dünyayı yakalayamamakla, başarısızlıkla ve ilim ve fen nerede ise oradan olamamakla ilişkilidir. Bu konuda bir ikiyüzlülük bulunmakla birlikte batılılaşma veya bu konularda ciddi araştırma ve tartışmalar yapılmamakta ve bu konular ağız dalaşından öteye gidememektedir. Türkiye'deki anti-emperyalizm ikiyüzlülüğü, modernin ve gelişmişliğin batıdan geliyor ise bizden olmadığı ve bunun bizi çökerttiği algısının zirve yaptığı bir dönemde yükselmektedir. Bu bir tesadüf değil. Osmanlı'nın emperyalizmde başarılı olamamasına içten içe hayıflanan kimseler anti-emperyalizm tabiri altında modernizm karşıtlığı yaptığı zaman olaylar komik bir hale bürünüyor. Amerikan emperyalizmini bir emperyalizm sayan münevverler Rus veya Çin emperyalizmini bir emperyalizm saymıyor. İki yüzlülük burada başlıyor. Eğer anti-emperyalist iseniz herhangi bir tarafa meyletmemek gerekiyor. 21. yüzyılın bağımsızlık tanımı iyice değişmiş olsa da Türkiye'de bu yüzyıla dönük bir bağımsız politika henüz izlenebilmiş değildir. Tarihi özlemler ile geleceği tanımlamak, günümüze ait ümitsizliğin bilinçaltındaki bir yansıması olabilir. Osmanlı Devleti'nin güçlü zamanlarına yönelik özlem ve atıfların siyasette bolca kullanılmaya devam etmesi bununla açıklanabilir. Oysa bizim gibi ortak geçmişte buluşamayan toplumların ortak bir gelecekte buluşmaya çalışması gerekir. Türkiye yalnızca coğrafi açıdan Batı ile Doğu arasında bir köprü değildir. Aynı zamanda jeopolitik ve diplomatik olarak da bir köprüdür. NATO ile Doğu arasındaki iletişim konusunda Türkiye yegane ülkelerden bir tanesidir. Fakat Türkiye sahip olduğu bu yumuşak gücü ne yazık ki yıllardan beri boşa harcıyor. Ülkemizin milli çıkarları her şeyden önemli olabilir fakat milli çıkarlarımız ne kadar sağlıklı tespit ediliyor? Türkiye bölge ülkelerinde demokrasinin ve insan haklarının bir örneği, Azerbaycan-Ermenistan gibi ihtilaflı ülkeler arasında arabulucu, yaptığı yatırımlarla ve ekonomik gelişmesiyle çevre ülkelere bir rol model olabildi mi? Samimi olmamız gerekiyor ki kısa dönemli çıkarlar uğruna Türkiye'nin geleceğini heba etmeyelim. Her ne kadar bu zamana kadar emperyalizm şudur, emperyalizm budur desek de aslında bunun tam olarak ne anlama geldiğini bu yazıda öğrendim. -izm ve -ist ile biten şeyleri genelde öğrenmem zor oluyor. Emperyalizmi de bu yazı sayesinde öğrenmiş oldum. Eline sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/arabeskin-kollarinda-arabesk-muzigin-ustatlari/", "text": "Pandemi sürecinde kendimi bu müziği ciddi ciddi ve de içli içli dinlerken bulunca bahsetmeden olmaz diye düşündüm.. Ben neden seçtim bu konuyu peki? İlk başta da söylediğim gibi korona günlerinde adeta içine düştüğüm bir girdap oldu bu müzik. Ömrümün bundan önceki yıllarında pek dinleyip aşina olduğum bir müzik tarzı değildi açıkçası -belki başka bir sefere de bunun dışında ne tür müziklerin peşinde olduğumdan bahsederim- fakat arabesk artık kendimi sık sık dinlerken bulduğum bir müzik haline geldi. Kendimce bir dinleme listesi oluşturduğum dahi söylenebilir. İlk sırada tabii ki Müslüm Baba, onu takiben hemşehrim İbrahim Erkal var. Mahsun Kırmızıgül filmleriyle şarkılarından daha çok muhatap olduğum bir isimken yıkılmadım ayaktayım parçasının sözleri ile listede sevilenler arasında yerini alıyor. Orhan Gencebay, kendisi yaptığı müziğin devrimci arabesk olarak tanımlanmasına karşı çıkan Ahmet Kaya, Acıların Kadını Bergen, Ümit Besen, Yıldız Tilbe, Tatlıses gibi uzayıp gidiyor dinlenecekler listesi.. Bir de en çok dinlenen parçaların yeni aranjeleri var bazılarını çok sevdim ben özellikle Timuçin Esen'in Müslüm filmi için seslendirdiği Baba şarkılarını da söylemeden geçmeyeyim. Sözlerine dikkat ediniz Baba'nın şarkılarının özel ricamdır.. Velhasılı sözü bir toparlayacak olursam, siz bu yazıyı ne zaman okuyorsunuz bilmem ama ben ancak gece fırsat bulup yazabildiğimden konuda yeri gelmesine ithafen geceye bir parça hediye etmeden geçemeyeceğim: Müslüm Baba'dan gelsin Bunca gamı bunca derdi zalım felek bize mi verdin diyor başımızdaki pandemi ve salgınların her türlüsünü! sağlıkla huzurla atlatabilmeyi diliyorum. Esen kalınız dostlar.. Kendisine özğün müziği ve sözleri hiç bir zaman unutulmayacaktır....sayğıyla anıyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/aradiginiz-kisiye-su-an-kesik/", "text": "Komiser Z. : Sizi beceriksiz herifler. Bir işi de doğru yapsanız dişimi kıracağım. Başka ne var. Adamakıllı anlat şu işi. Memur P. : Efendim bir de çocuğun elinde bir telefon vardı. Görür görmez aldık. Kırdık. Komiser Z. : Demek telefon haa!!! Çocuk yetmedi üstüne üstlük bir de telefon mu var? Budala herifler. Müdür T.: Ne yaptınız Z. bakkalın işi tamam mı? Ha bir de şu cep telefonunu aç. Saatlerdir seni arıyorum. Komiser Z. : Emredersiniz efendim. Bakkalın işi tamam efendim. Yalnız görgü tanığı bir çocuk var. Müdür T. : Görgü tanığı mı? Görgü tanığı.. Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Kurtulun o çocuktan Z. Müdür T. : Kurtulun dedim beceriksiz herifler. KURTULUN. Başkomiser Z.: Gidin çocuğu bir kuytuda gömün. Başkomiser Z.: Sana çocuk kaç yaşında diye sormuyorum ahmak herif. Size çocuktan kurtulun diyorum. Başkomiser Z.: Siz beni çıldırtacak mısınız? !! Bakkalın bize karşı olduğunu herkes biliyor. Değil bir çocuk, bir sinek aleyhimize bir şey yapsa zaten ihale bize kalacak. Hem bu çocuk herhangi bir çocuk. Dünyada onun gibi baş belası en az milyonlarcası daha var. Bir sümüklü velet içim kendimi tehlikeye atamam. Haa bir de şu telefonumu prize tak. Şarjı bitmiş. Memur P. : Elektrikler kesik efendim. Başkomiser Z.: Ulan sizi bana sayıyla mı veriyorlar. Taksit taksit söylüyor bir de.. Neyse ben müdürün yanına gidince telefonu onun ofisinde takarım şarja. Alık alık bakma da şimdi git dediğimi yap. Başkomiser Z.: Nasıl neyi budala herif!!! Git çocuktan kurtul. Başkomiser Z.: Ahh!!. Anlaşılan siz bu işi beceremeyeceksiniz. Çocuk nerde! Memur P. : Torbada paket efendim. Başkomiser Z.: Bana bir araba ayarla. Peketi ırmağa atacağız. Başkomiser Z.: Akşam çocuklarının yüzünü tekrar görmek istiyorsan çeneni kapa ve dediklerimi yap!!! Daha gidip müdüre malumat vereceğim. Komiser, ırmağın en yüksek, en ücra yerine geldiğinde, bir torbada ağlamaktan baygın düşen çocuğu, uçurumdan aşağı yuvarlar. Ne çocuğun yüzünü görmüştür. Ne de torbayı uçurumdan aşağı bırakırken gözlerini açmıştır. Bilakis görmemek için gözlerini sımsıkı yummuştur. Yalnızca...Yalnızca torba suya çarptığında çıkan o ses...O sesi unutmak zamanını alsa da zor olmayacaktır. Elleriyse yıllardır, kendisinin olamayacak kadar çok kirlenmiştir. Komiser Z. işi bittiğinde Müdür T.'nin ofisinin yolunu tutar. Kısa süre içerisinde müdürle karşılıklı kahve yudumlamaya başlamıştır. Tüm bu hengamenin arasında komiser Z. telefonunu şarja takmış, açılmasını beklemektedir. Müdür, komiserden birçok konuda da malumat alır. İşi bittiğinde komisere kapıya kadar eşlik eder. Ancak müdürün ofisinden çıkınca telefona bakabilen Komiser Z. ; Emin adımlarla geri döner. Israrla müdürün kapısını tekrar çalar. Müdür az önce kilitlediği kapıyı homurdanarak tekrar açar. Müdür T. daha sözünü bitiremeden, komiser revolveri çıkarıp müdürün kalbine iki el ateş etmiştir. Komiser hiç bir şey düşünmez. Donuk hareketlerle revolveri alnına dayayıp kendi kafasına da sıkar. Komiser Z.'nin cansız bedeni de yere serilirken revolver ve telefon iki ayrı köşeye düşer. Telefonda en son açılan mesaj hala duruyordur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/aretha-franklin-kimdir-queen-of-soul/", "text": "Aretha Louise Franklin, 25 Mart 1942 Memphis, Tenessee doğumlu dünya çapında bir sanatçıdır. İş hayatı boyunca birçok defa Grammy Ödülü almıştır. Daha geçenlerde vefat eden Dünya çapındaki sanatçı hakkında biraz bilgi sahibi olmak için ürettiği eserleri ve hayatını biraz araştırdım ve yazıyorum. Babası Reverend Clarence La Vaughan C. L. Franklin, baptist; annesi Barbara Siggers Franklin, ilahi söyleyen birisidir. Aretha 6 yaşına geldiğinde annesi ve babası ayrıldı. Altı yıl sonra annesi kalp krizi geçirerek vefat etti. Aretha 4 çocuk annesi olmuştur ve il çocuğunu daha 14 yaşında iken doğurdu. Ölümü ise 16 Ağustos 2018'de pankreas kanseri yüzünden oldu. Kendisi piyano çalmada ve şarkı söylemede oldukça yetenekli olan Aretha Franklin o dönemde zaten ilahileriyle ünlü olan babası ile ilahi söylerken fark edildi. Şarkı söyleme işine girmesi New York'ta oldu. Burada keşfedilen yetenek Aretha, Checker Stüdyosu ile anlaştı. İlk albümünü 1956 yılında çıkarmış ve 4 yıl sonra yeni ufuklara yelken açarak Colombia Stüdyosu ile anlaştı. Burada ilk kırk beşlik plağını yayınladı I Sing the Blues beklenilen başarıyı sağlamayan bu şarkının ardından Rockabye your Baby with a Dixie Melodie adlı albümünü çıkardı ancak bu da listelerde ilk kırka zar zor erişti. Kendisinin bu dönemde Jazzcı olarak adlandırılmasının aksine Girl group denilen bir şarkı türünde de eserler verdi. Hala beklediği başarıyı yakalayamayan sanatçı bu sefer ise Atlantic ile anlaşarak I Never Loved a Man eserini yayınladı ve istenilen oldu, bu eseri pop ve R&B sıralamalarında ilk 10'a girmişti. İvmeyi yakalayan Aretha Respect eserini yayınlamasıyla patladı ve gitti. Bu eseri ona iki Grammy ödülü kazandırdı ve o dönemideki Feminist akımın önemli isimlerinden biri yaptı. 60'ların sonlarına doğru Think, Chain of Fools, A Natural Woman eserlerinin yayınlanmasıyla yıldız ışığı parlamış ve kendisinden süperstar olarak bahsedilmeye başlandı. Aretha Franklin 1971 yılında yayınladığı Young Gifted and Black ve 1972 yayınladığı Amazing Grace eserleri ile yine birer Grammy ödülü kazandı. Yıllar geçtikçe Disko akımı ön plana çıktı ve bu Aretha Franklin'in albüm satışlarının ve populerliğinin önüne geçti. 1979'da kendiside bu akımın etkisinde bir albüm yaptı, La Diva ancak bu albüm akımda yerini bulamadı ve başarısız oldu. Bunun üzerine Atlantic ile yollarını ayırdı. 1980'lerde ise Blues Brothers adlı bir filmde rol aldı ve böylece Arista Stüdyoları ile anlaşma imzaladı çekilen bayrakları yeniden dagalanmaya başladı. 1981 yılında Love All the Hurt Away adlı albümü ile bir tane daha Grammy Ödülü kazanarak yeniden pop listelerinde tırmandı. Hemen ardından 1982 yılında Jump to it Albümünü yayınlayarak pop listelerine kaya gibi oturdu. Bu dönemde babasının ölümüyle müziğe kısa bir ara verdi ancak dönüşü büyük oldu. Yayınladığı Who Zoomin Who albümü Platin setifikası aldı. Bunca eserlerin üstüne daha birçok eser ekleyen Aretha Franklin ayrıca Bill Clinton ve Barack Obama'nın göreve gelme gününde şarkı söylemiştir. 1987 Rock and Roll Hall of Fame'e giren ilk kadın sanatçı oldu. 2008'de ise 18. Grammy ödülünü aldı ve en çok ödül alan sanatçılardan biri konumuna geldi. 2010 yılında sağlık sorunları yüzünden tekrar müziğe ara verdi. Sonuç olarak büyük insanlar büyük gidiyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/arif-damar-siirleri-ve-edebiyat-anlayisi/", "text": "23 Temmuz 1925 tarihinde dünyaya gelen Damar, Türk edebiyatının en özel şairlerinden bir tanesi. Çanakkale'nin Gelibolu ilçesinde doğduğundan, ilkokulu Çanakkale'de okudu. Fakat daha sonra İstanbul'a gittiği için ortaokula burada devam etti. İstanbul Erkek Lisesine başlasa da 2 yıl okuduktan sonra lise eğitimini yarıda bıraktı. Şiir yazmaya çok küçük yaşlarda başladı Arif Damar. Belli ki şiir, onun için bambaşka bir dünya olacaktı. Bu nedenledir ki ilk şiiri olan Edirne'de Akşamı Yeni İnsanlık dergisinde yayımladı. İlk şiiriyle ilgi görmeye başladı. Bu, onun için önemliydi. Edebiyatın en isyankar türü olan şiiri çok beğenmişti. 1945 yılında, Ant Dergisi'nde pek çok şiiri yayımlandı. 1951-52 yılları arasında Yeryüzü adlı derginin yönetim kadrosunda yer aldı. Şiirini ilmek ilmek örüyordu. Kendi tarzını oluşturan, tarzını ön plana çıkaran şiirler yazan Arif Damar, şiir dünyasında farklı akımlara dahil oldu. Bunlardan ilki toplumcu gerçekçi şiir akımıydı. Toplumcu gerçekçi şiir akımı, toplumun sorunlarını anlatan; bu sorunları halkın anlayacağı bir dil ile yansıtan bir akımdır. En önemli temsilcisi hiç şüphesiz Nazım Hikmet'tir. Damar da bir dönem bu akım içerisinde yer alarak benzersiz şiirlerin yaratıcısı oldu. Bu şiirleri yazarken Arif Barikat takma ismini kullandı. Toplumcu gerçekçi şiirlerini Günden Güne adlı kitapta toplayan Arif Damar, Günden Güne'yi 1956 yılında çıkardı. Arif Damar'ın şiir dünyasını oluşturan akımlardan bir diğeri İkinci Yeni idi. Döneminde şiirden anlamı uzaklaştırdıkları iddiasıyla çok fazla eleştirilen İkinci Yeni; Cemal Süreya, İlhan Berk, Edip Cansever, Ece Ayhan gibi şairlerden oluşan bir topluluktu. Toplum için sanat yapma kaygısında bulunmayan bu şairlerin büyük bir kısmı, toplum sorunlarını şiirden tamamen uzaklaştırmadı. Cemal Süreya'nın birçok şiirinde, dönemin sosyopolitik olayları, toplumda iz bırakmış olaylar ve daha pek çok unsur yer alır. İşte Arif Damar da böyle bir topluluğun üyesi olmaya başladı. Arif Barikat takma ismini bir kenara bırakarak kendi ismiyle şiirler yazmaya başladı. Muhteşem şiirler yazmaya bu dönemde de devam eden şair, duygunun zirvelerini gören şiirlere imza atıyordu. Bazen öyle ıssız olur ki insan, evsiz barksız kalmış bir anının gölgesine sığınır. O anı gibi kalır yapayalnız. Bir yandan pusludur, bir yandan kırılmıştır birilerine. Tıpkı virane bir evin yerlere düşmüş camındaki kırıklık gibidir. Paramparçadır, yanılmıştır, bütünlüğünü özlemiştir. Alıcı Kuş, Her Gün Yaşamak, Sokak, Saat Sekizi Geç Vurdu, Yol Gider Ah Nasıl da başta olmak üzere birçok şiirin yaratıcısı Arif Damar, geride eşsiz şiirleri ve eserleri bıraktı. Bize düşen, bu şiirlerin estetik dünyasında kaybolmak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/arif-v-216/", "text": "Cem Yılmaz, G.O.R.A. ile başlayan bilim kurgu mizahına, A.R.O.G.'dan sonra serinin üçüncü halkası Arif v 216 ile devam ediyor. G.O.R.A. ile Türk komedi tarihindeki belki de en başarılı işe imza atan Cem Yılmaz, yıllar boyu dillerden düşmeyen, günümüzde dahi hala sıklıkla kullanılan G.O.R.A. esprileri ile adeta ölümsüz bir karakter haline gelen Arif'i yeniden sinema perdesine taşıyor. Arif v 216 için ilk olarak Cem Yılmaz sineması için bir buluşma noktası diyebiliriz. Bir yandan Yahşi Batı, G.O.R.A. gibi fantastik işlere imza atan Yılmaz, bir yandan da Hokkabaz, Pek Yakında gibi daha naif filmler kazandırdı sinemamıza. İşte bu iki damar Arif v 216'da buluşmuş. Yani Hokkabaz hayranları da G.O.R.A. tutkunları da bu filmde birleşebilir. Arif v 216, genel anlamıyla bir nostalji filmi. Cem Yılmaz, seyircisini ve filmini eski Türkiye'de bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. Bu sebeple de filmini süsleyen birçok detayı seyircinin takdirine bırakıyor. Çağlar Çorumlu'nun hayat verdiği müthiş Zeki Müren tiplemesinin orijinalliği, komikliği ve de nostaljisiyle hem gülüyor hem de hayran kalıyoruz. Zeki Mürenler, Cüneyt Arkınlar, Ajda Pekkanlar, Filiz Akınlar, Sadri Alışıklar, Ediz Hunlar, Ayhan Işıklar... Bir zamanların efsane oyuncularının, sanatçılarının hepsine bir saygı duruşu niteliği kazandırmayı hedefleyen Cem Yılmaz, komedi temasının dışında kalmamayı da çok doğru bir şekilde başararak, her karakterin en keskin özelliklerinin tipleştirilmesiyle mizahı çok güzel birbirine harmanlayarak, kesinlikle saygı sınırının dışına çıkmadan, ironiyi dozunda kullanarak doğru bir komedi yapmayı başarıyor ki belki de filmin en çok takdiri hak eden kısmı bu zor dengeyi doğru tutturabilmesi. Arif'in yakın dostu 216, insan olmaya karar vererek dünyaya gelir ve burada başına olmadık işler gelir. Her ne kadar insan olabilmek için kıyasıya bir çaba harcasa da 216'nın farklılıkları çok barizdir. Üstelik bir de gözleri görmeyen Pembe Şeker'e aşık olmuştur. Kötü niyetli bir iş adamının onu kopyalamaya kalkışmasıyla Arif devreye girecek, 216'yı ve tüm dünyayı kurtarmaya çalışacaktır. Arif v 216 da yalnızca Cem Yılmaz emeği yok. Bir kere başlı başına takdire şayan sanat yönetimi var ki ayakta alkışlanacak kadar nitelikli ve incelikli. Kostüm tasarımından mekanlara kadar her şey etraflıca düşünülmüş. Müzikler ve efektler de onunla yarışacak düzeyde kaliteli. Hollywood'da sırıtan yeşil ekran burada kendisini hissettirmiyor. İşte tüm bunlar film absürt de olsa zamanda yolculuğu oldukça gerçekçi kılıyor. Cem Yılmaz'ın büründüğü kılıklar ve söylediği şarkıları da takdir etmemek mümkün değil. Cem Yılmaz, bol bol göndermeler yaptığı Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan'ın izinden giderek, 'kaliteli' olma yolunda iradesini koruyor ve seyirci baskısına rağmen mizahını kendi istediği yönde icra etmeye devam ediyor. Tüm bunların yanında, kendi düşünceme göre, Cem Yılmaz bu filmde bekleneni veremedi. Ya ben çok yüksek bir beklenti ile gittim veya espirilerin tamamını anlamadım, bilmiyorum. Ancak şöyle bir durumda var ki salon hınca hınç dolu olmasına rağmen filmde çok fazla bir kahkaha tufanı oluşmadı. Şunu belirtmeliyim filmdeki tüm göndermelieri espirileri anlamak gerçekten de belirli bir birikim ve kültür istiyor. Cem yılmaz bu gönderme işini gerçekten mükemmel yapıyor. Hiç ama hiç tahmin etmeyeceğiniz yerlere, filmlere, karakterlere göndemeler içeriyor. Ancak bu göndermeleri vs çıkardığımızda senaryo açısından bence eksik kalıyor. Film kadrosu gerçekten çok çok kaliteli oyuncuları barındırıyor. Oyuncuların yeteneklerini tartışmamız söz konusu dahi değil. Karekter seçimleri de oldukça başarılıydı. GORA ile gerçekten mükemmel bir iş çıkardıktan sonra AROG ile bu mükemmelliği pekiştiren Cem Yılmaz'dan insanlar çok daha fazlasını bekleyerek gitti bu filme. Yüksek oranda beklentilerini karşıladığını düşünüyorum. Bizlere Yeşilçam'ın o muhteşem havasını yaşattı. Komediden uzaklaşmadan, naif göndermelerle gerçekten güzel bir yapım. Film üzerine söylenecek birçok söz var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/arkamizda-biraktigimiz-dijital-ayak-izleri/", "text": "''Kaç beğeni aldın?'' sorusunu günümüzde herkes birbirine sıkça sorar oldu. Bir Instagram ya da Facebook gönderisi paylaşımı sonrası alınan beğeni sayısı ya da Twitter üzerinden paylaşılan bir gönderinin retweet edilme oranı gibi sayılarla bir internet kullanıcısının popülerliğini ölçebilen etkileşim oranı, dijital reklam dünyasının gözbebeği. Dijital dünya ilk beğeni butonu ile 2007 yılında FriendFeed üzerinde tanıştı. Daha sonra Facebook tarafından FriendFeed'in satın alınmasıyla, internet kullanıcıları Facebook üzerinde beğeni ile tanıştı. Beğeni, internet kullanıcıları olan bizlerin çok farkında olmasa da günlük yaşantımızı etkileyecek kadar büyük bir etkiye sahip. Dijital dünyada gerçekleştirilen her eylemin arkasında bırakılan dijital ayak izlerinden biri olan etkileşim oranı, aktif dijital ayak izi olarak adlandırılıyor. Paylaşılan gönderiler, beğenilen ve/veya paylaşılan gönderiler, paylaşılan kişisel veri ve bilgilerin hepsi birer aktif dijital ayak izi. Pasif dijital ayak izleri ise kullanıcının haberi olmadan arkasında bıraktığı dijital ayak izleridir. Örneğin, web çerezleri üzerinden elde edilen IP adresi, internet geçmişi gibi bilgiler birer pasif dijital ayak izidir. Arkada bırakılan pasif dijital ayak izleri VPN kullanımı ile kontrol altına alınabilir. IP adresi, her internete bağlanan cihaza internet servis sağlayıcısı tarafından atanan eşsiz ve 16 rakamdan oluşan bir seri numaradır. IP adresi, internet servis sağlayıcısına kullanıcısının tam konumunu sağlarken, web sitelere yakın coğrafi konumu sağlar. Web siteler çeşitli çerezler aracılığıyla kullanılan tarayıcının özellikleri, ziyaret edilen web siteler, ziyaret edilen web sitelerdeki fare hareketleri ve ziyaret süresi gibi bilgilere ulaşır. Bu bilgilerin hepsi birer pasif dijital ayak izidir. Pasif dijital ayak izlerini minimuma indirmek için Gmail hesabının açık olduğu bir web tarayıcısında Google aktivite kaydı durdurulmalıdır. Google üzerinde yapılan bütün aramalar, kullanılan cihazların donanım ve yazılım bilgileri, Google Asistana verilen sesli komutların hepsi, Youtube aramaları ve izlenen videolar, kullanılan cihazın konumu açıksa anlık olarak konum ve bütün internet geçmişi kaydediliyor. Google'ın sessiz bir şekilde dijital ayak izlerinizi takip etmesini ve kaydetmesini durdurmak için Google Hesabım üzerinden Veri ve Kişiselleştirme'ye girdikten sonra bütün bu kayıtları durdurabilirsiniz. Etkileşim oranına paralel olarak artan aktif dijital ayak izleri ya da internet kullanımına paralel olarak artan pasif dijital ayak izleri bilinçli internet kullanımı ile azaltılabilir. Tarayıcıların gizli pencere versiyonları kullanılarak internet geçmişi cihaz üzerinde kaydedilmeyebilir fakat internet servis sağlayıcısı tarafından hala görülebilir. VPN kullanılarak bundan kaçınılabilir. VPN ile internet trafiği ve IP adresi gizlenebilir. Dijital ayak izleri konusunda bilinçli olunması kişisel veri ve bilgilerin gizliliği ve güvenliği için büyük önem arz etmektedir. Direkt ya da dolaylı olarak bireyleri hedefleyen siber saldırıların amacı dijital ayak izlerini ele geçirmek ve bu izlerdeki kişisel veri ve bilgilerden olabildiğince istifade etmektir. 2014 yılında Marriot International'ı hedef alan siber hırsızları büyük kişisel veri ihlallerinden birine örnek olarak gösterebiliriz. 2014 yılında Marriot International'ın sistemine sızan ve 2018 Eylül ayına kadar fark edilmeyen siber hırsızlar, yaklaşık olarak 500 milyon müşterinin kişisel bilgilerini çalmayı başardı. Çalınan veri ve bilgiler isim-soyisim, iletişim bilgileri, pasaport bilgileri gibi hassas bilgileri içeriyor. Bu şekilde oteller tarafından elde edilen kişisel veri ve bilgiler de birer dijital ayak izi olarak değerlendirilebilir. Gerçekleştirilen siber saldırılar her ne kadar şirketleri hedef alsa da, siber saldırganların asıl amacı şirketlerin veri tabanlarındaki bireylerin bilgilerini çalmak ve bu bilgilerden istifade etmektir. Dijital ayak izleri konusunda internet kullanıcılarının bilinçli davranması ve günümüzün dijital dünyasında çevrimiçi olunan her anın sanal olarak iz bıraktığını anlaması büyük önem taşımaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/artik-cok-guzel-yasayacagiz/", "text": "Sanki dünyanın üzerine böcek ilacı sıkılmışçasına neye uğradığımızı şaşırtan bir sabaha uyandığımızda, bir felaket çoktan musallat olmuştu başımıza. Aynı yuvalarına ilaç sıkılan böcekler gibi. Fakat bizim böcekler gibi başka yuva yapacak toprağımız yoktu; sadece çok büyük sandığımız, aslında küçücük olan tek bir dünyamız vardı. Bu öyle bir felaketti ki annenin yavrusuna, babanın yuvasına, yavruların ailesine yetişemeyeceği kadar ayrı düşürdü bizi birbirimizden. Ülkeler, şehirler sınırlarını kapattı. Herkes, sanki kıyamet kopmuş gibi, sadece kendi canının derdinde koşuşturmaya başlamıştı. Her gün açıklanan sayılar felaketin boyutlarını gösterirken, ölüm sadece sayılardan ibaret olmuştu. Doğa bizden intikam alıyor dediler; sanki biz doğanın parçası değilmişiz gibi. Dünya bizi istemiyor dediler; sanki başka yerden gelmişiz gibi. İnsan yok ediyor dünyayı dediler; sanki evrenin kendi işleyişi yokmuş gibi. Oysa ne doğanın ne dünyanın ne de evrenin umurundaydık. Tıpkı bir ağacın vakti geldiğinde açan tomurcukları, işi bittiğinde kuruyup toprağa düşen yaprakları gibi doğanın döngüsüne hizmet eden canlılardık sadece. Üstelik bizden güçsüz olduğunu düşündüğümüz o böceklerden daha dayanıksız canlılardık. Titreyen sesimle kendi kendime adı ne adı! diye tekrar ederken gözlerim dışarıda çiçek açmış erik ağacına, zihnim sonsuzluğa giden o hocanın sözlerine takılı kaldı. Tüm deneysel ilaçları üzerimde deneyebilirsiniz. Kendini yaşama cesurca armağan eden adamın sözlerinin büyüklüğü mıh gibi kalbime çakılırken, çakıldığı yerden de bir umut doğurdu. İşte bu umuttu treni hareket ettiren, sayıların önemini kaybettiren... Oysa, sanıyorduk ki ruhları soldurdukça o tren hareket etmeye devam edecek. Saygı duymayı, karşılıksız sevmeyi, koşulsuz yardım etmeyi, en çok da her durumda iyiliği seçmeyi.... Nasıl da özledik birbirimizi, kuşları, zilzurna açan bu çiçekleri, kalabalıklara karışmayı! Yeri geldiğinde cesurca armağan edeceksin kendini yaşama, Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 8. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/arz-talep-egrisi-vergi-yuku-dara-kaybi/", "text": "Arz ve talep eğrileri, ekonomiyi anlama konusundaki en temel araçtır. Yazımın konusu olan vergi yükünü anlamak için, bu eğriler çok mühimdir. Bu kuramsal grafikler ile ekonomik birçok teori kolaylıkla anlaşılabiliyor ve bu yüzden ekonomi öğrencileri bu eğrilerden faydalanıyorlar. Arz ve talep eğrileri üzerinden konuşurken, kuramsal olarak birçok değişken sabit kabul edilir. Bu, yalnızca açıklanmak istenen duruma odaklanmak ve öğrenmeyi kolaylaştırmak için yapılmıştır. Vergi yükünden bahsetmek için, bununla alakalı başka şeylerden de bahsetmek gerekir. Zaten yazımın amacı, vergi yükü dağılımından bahsetmenin de ötesinde; dara kaybı, vergiler, vergilerin neden bazı ürünlere daha çok uygulandığı ve sonuçları ile ilgili teorik bir fikir sunmaktır. Tüm bunlardan bahsetmeden evvel, piyasalar ve bireylerin ilişkilerini açıklamak için arzın ve talebin eğrilerinden bahsetmeliyim. Sırasıyla açıklamak gerekirse, talep dediğimiz şey, alıcıların bir ürünü yahut hizmeti ne kadar istediklerinin ve ne kadar alabileceklerinin bir göstergesidir. Bu konuda birçok değişken olsa da en temel belirleyici, fiyattır. Doğal olarak ve istisnalar dışında, diğer değişkenler sabitken, fiyat arttığı zaman talepler düşecektir(Grafik 1). Çünkü ürünü satın alacak olan bireyler, fiyatlar arttığı zaman üründen vazgeçmek zorunda kalabilirler. Fiyatlar ile talep arasındaki bu ilişkiye talep kanunu denir. Bu grafikte arz ve talep eğrisinin kesiştiği nokta, hem arz edenlerin hem de talep edenlerin dengeye ulaştığı ve piyasaların dengede olduğu noktadır. Bu noktanın altında yahut üstünde piyasa dengede değildir. Dengede olunmadığı durumda, teorik olarak hem arz hem de talep maksimum verimde değildir. Fakat tam kesişim noktasında, alıcıların almak istediği miktar ve ücret ile satıcıların satmak istediği miktar ve ücret tam olarak eşittir. Hem alıcı hem de satıcıların refahı maksimum düzeydedir. Bundan dolayı arz ve talebin dengedeki kesişim noktasına piyasa temizleyen fiyat denilmektedir(Grafik 1). Burada esneklik kavramından da bahsetmem gerekiyor. Esneklik, arz ve talebin piyasa koşullarında meydana gelen değişime karşı alıcı ve satıcıların tepkilerine denir. Burada esnekliğin nasıl ölçüldüğüne yahut türlerine değinerek olayı daha da karmaşık bir hale getirmek istemiyorum. Fakat esneklik, vergi konusunda çok önemli bir yer tutuyor. Sıkıcı bir tanımlamalar silsilesinden sonra vergi dediğimiz kavramı da açıklamak gerekiyor. Vergi, hükümetin kamu harcamalarında, maaş ödemelerinde ve bunun gibi birçok şeyde kullanması için toplumun vermekle yükümlü olduğu paradır. Birçok ayrıntıyı geçersek, bu yazıda bahsetmek istediğim konuyla alakalı olarak, piyasa dengede iken yani arz ve talep eğrisinin kesiştiği durumda, devletin vergileri bu dengeyi bozacaktır. Çünkü vergilerle birlikte fiyatlar değişecek ve bundan dolayı arz edilen miktar ile talep edilen miktar arasında bir fark oluşacaktır. Arz ve talep eğrilerinden bahsettiğime göre şimdi, ürünlere vergi uygulanmasıyla ortaya çıkacak duruma bakalım. Devletin bir ürüne yahut hizmete belli bir miktar vergi eklemesiyle birlikte arz eğrisi vergi miktarı kadar sola kayacaktır(Grafik 2). Çünkü fiyatlar değişmiş ve arz edenlerin yeni fiyatla üreteceği ürün miktarı da değişmiştir. Yeni denge durumda, ürünün arzı azalacak ve fiyatı artacaktır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Fiyatlar arttığı zaman arz eğrisinin sola kayması yerine neden fiyatlar eski arz eğrisi üzerinden belirlenmiyor? Arz talep teorisinde, arz eğrisinin bize anlattığı şey, üretenin yani arz edenin kazandığı fiyattan ne kadar miktarda ürün sunmak istediğidir. Fakat dışarıdan, yani hükümet tarafından yüklenen bir vergi, arz edenlere herhangi bir fiyat kazancı getirmeyecektir. Her ne kadar ürünün fiyatı artsa da aslında arz edenlerin ürün başına kazandıkları net fiyat azalmaktadır. Fakat ürün fiyatları vergi miktarından etkilenip artmıştır. Sonuçta piyasada bulunan ürünün satış fiyatı artacağı için talep edilecek miktarı azalmalıdır(Grafik2). Bu durumda arz eğrisi sola kaymalıdır. Aksi takdirde üreticiler, vergilerle birlikte yeni fiyatlara ulaşmış ürünlerden satış fiyatı kadar kazanıyormuş gibi bir tablo ortaya çıkardı. Fakat satış fiyatının bir kısmı vergi olarak devlete döneceğinden dolayı arz eğrisi sola kaymalıdır ki grafiği yanlış yorumlayıp hataya düşmeyelim. Ekonomide arz ve talep eğrisinin sağa veya sola kaydığı birçok durum olsa da ben sadece bu kısımdan bahsetmekle yetinmek zorundayım. Peki, devletin koyduğu vergiyi kimler ödemektedir? Yani vergi yükü dağılımı nasıldır? Bu sorunun cevabı yazımın esas konusunu oluşturuyor olsa da şunu kısaca söylemeliyim: Vergi yükünü hem arz edenler hem de talep edenler çekmektedir. Yaygın inanışın aksine, ürünü satın alan kişi de ürünü üreten kişi de vergi fiyatını yüklenir. Yani Şu şirkete vergiler ile yüklensinler, abansınlar da beli kırılsın düşüncesi pek de doğru değildir. Bu durumda, ilk olarak çıkaracağımız sonuç: Vergiyi ne sadece süreticiler ne de sadece tüketiciler yüklenir, her taraf yüklenir. Sonuçta vergi, ürünleri satın alanların daha fazla ödeme yapmasına ve ürünleri üretenlerin daha az kazanmasına yol açar. Ekonominin temeli olan arz ve talep eğrileri üzerinden Grafik 2'de de kanıtladığımız gibi; vergilendirme sonrasında ürünlerin yeni fiyatı, vergi miktarının altında olacaktır. Çünkü arz ve talep edilen ürün miktarı düşecektir. Bu durumda, ürünün yeni fiyatı ile vergi öncesi fiyatı arasındaki fark vergi miktarını yansıtmamaktadır. Aslında, vergi miktarı daha fazladır fakat piyasaya sunulan arz miktarı azalmıştır. Yani sonuçta ürün fiyatları, vergi miktarından daha az artar. Burada gözden kaçmaması gereken çok daha önemli bir nokta vardır. Piyasaya müdahale edilmiş, vergilendirme yapılmış ve yeni dengeler oluşmuştur. Peki, devletin vergi üzerinden kazandığı ile üretici ve tüketicilerin kaybettiği birbirine eşit midir? Hayır değildir. Vergilendirme sonrasında kazanılan ile kaybedilen miktar arasında bir fark bulunur ki bu bir zarar demektir. Sonuç olarak, vergi ile hükümetin kazandığı paralar tam bir verim ile elde edilmediği için ek bir zarar ortaya çıkmaktadır. Bu kayıba deadweight loss yani dara kaybı denir. Grafik 3'te görülebileceği üzere, XYZ üçgeninin alanı bize deadweight loss'un miktarını yani toplam zararı göstermektedir. Bu kaybın oluşturduğu üçgene Harberger Üçgeni de denir. Burada tam bir refah kaybı bulunur. Deadweight loss yani dara kaybı, aynı zamanda tavan fiyat ve kota uygulamaları gibi durumlarda da oluşmaktadır. Vergi sonucunda, hiç yoktan ortaya çıkan bir refah kaybı oluşuyorsa neden vergilendirme yapılıyor? Eğer deadweight loss; üretimi, yatırımı ve ekonomik büyümeyi engelleyerek tam bir refah kaybı ortaya çıkarıyorsa neden göze alınmaktadır? Çünkü vergiler, bir hükümetin en önemli gelir kaynağıdır. Hükümetler bu gelir ile kamu harcamalarını sürdürürler. Bu ise topluma sağlık sistemi, sosyal politikalar, eğitim, maaşlar, yollar ve hatta zenginden alıp fakire verme gibi yollarla geri döner. İşte bu yüzden, ortaya çıkan kayıp göze alınır. Aslına bakılırsa, vergilendirme bir ülkenin ekonomik gelişmesini de destekler. Yani vergiler herkes için yararlı bir araç olabilmektedir. Fakat bunun tam anlamıyla olabilmesi için; ekonomik şeffaflık, istikrar, analitik politikalar, vergi adaleti, kurumların bağımsızlığı ve hatta ileri demokrasi, adalet, özgürlükler, bağımsızlık, yasama-yürütme-yargı erklerinin ayrılığı gibi kavramların gerçekten olması lazımdır. Bir takım ekonomistlerin çokça söylediği yapısal reformlar ve kapsayıcı kurumlardan kasıt işte bunun gibi şeylerdir. Vergilendirme sonucu oluşan deadweight loss ise hükümetler tarafından minimize edilmeye çalışılır. Örneğin, dara kaybını minimize etmek için talep esnekliği az olan ürünlere daha çok vergi koyulmaktadır(Grafik 4, İnelastik Talep eğrisi). Arz ve talep ne kadar esnekse deadweight loss o kadar fazla, ne kadar az esnek ise o kadar azdır. Çünkü esnekliğin bir diğer tanımı, fiyatlara ne kadar tepki gösterildiğidir(Grafik 3). Fakat burada şöyle bir ayrıntıyı atlamamak gerekir. Ortada bir vergi var ama vergiyi kim daha fazla yüklenecek? Vergi miktarının satıcılar ve alıcılar arasında bölüşüldüğünü belirttiysek de bunun eşit miktarlarda bölüşülmediği açıktır. Vergi oranının hangi tarafa ne kadar miktarda dağılacağı, arz ve talep edenlerin davranışlarına bağlıdır. Vergiyi tüketicilerden yahut üreticilerden hangisinin ne kadar yüklendiği bahsine vergi yükü denilmektedir. Vergi yükünü kimin daha fazla alacağını tarafların davranışlarına bağlamıştık fakat bunu daha teknik bir terimle tekrarlamak gerekirse, bu davranıştan kasıt esnekliktir. Kısacası esneklik , grafikteki eğrinin ne kadar eğik olduğudur(Grafik 4). Yani, satıcıların esnekliği ne kadar fazla ise arz o kadar değişebilirdir. Aslında bunu şu şekilde açıklamak çok daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır: Esneklik dediğimiz şey, bir ürüne alternatif bulunup bulunamadığıdır(Grafik 4). Mesela, kekik baharatına yüklü miktarda vergi konulduğunu düşünürsek, ilk olarak kekiğin fiyatları yükselecektir. Fakat kekiği talep edenlerin birçok alternatifi bulunmaktadır. Yani tüketici, fiyatları yüksek bulup kekik yerine başka baharatlar alabilir. Bu durumda tüketici kekik almayarak vergiyi ödemekten kaçınmış olur. Böylece kekik talebi azalacak ve ilerleyen dönemde kekiğin fiyatı düşmeye başlayınca üreticiler zarar edecektir. İşte bu örnek gösteriyor ki alternatif mevcutsa esneklik mevcuttur. Bu örnekteki talep esnek bir taleptir. Bir başka örnek vermek gerekirse: Bir arz eğrisinde 100 adet ürün 10 liraya ve 200 adet ürün 20 liraya satılıyor olsun. Diğer arz eğrisinde ise 100 adet ürün 10 liraya fakat 110 adet ürün 20 liraya satılsın. Bu durumda, ilk arz eğrisi daha esnektir. Çünkü ilk durumda arz piyasasında meydana gelen değişim sonucu fiyatlar ve miktarlar daha esnek karşılık vermektedir. İkinci arz piyasasında ise, böyle bir fiyat artışına karşın oldukça az elastik bir davranış ortaya çıkmış, ürünün fiyata oranla mikatarı çok az değişmiştir. Kısaca, esnek olan taraf fiyata karşı hassas olandır, az esnek olan ise fiyata karşı daha az hassas olandır(Grafik 4). İnelastik taraf verginin büyük kısmını yüklenirken, elastik olan taraf ise verginin daha az kısmını yüklenir(Grafik 4, 5). Çünkü daha az esnek olan taraf, verginin büyük kısmını yüklenip ödemesine rağmen bu duruma daha az tepki vermektedir. Zaten bu, esnek olmayışının kanıtıdır. İnelastik ürünlere güzel bir örnek ilaçlardır. Sağlık alanında kullanılan ilaçlar, insan hayatı için mühimdir. İlaçların hiçbir alternatifi yoktur. Bir enfeksiyon geçirdiğiniz takdirde doktorunuz size uygun bir antibiyotik reçete edecektir. Bu antibiyotiği almak dışında pek bir alternatifiniz yoktur. Bu yüzden talep esnekliğiniz çok azdır. Antibiyotiğin fiyatı ne kadar değişse de sizin talebiniz inelastiktir ve bu durumda fiyata karşı tepkiniz çok az olacaktır. Bir başka örnek ise alkol, sigara ve uyuşturucudur. İlaç örneğinde olduğunun aksine bu maddeler zaruri değillerse neden talepleri inelastiktir? Çünkü bu maddeler bağımlılık yapıcı etkiye sahiptirler. Bağımlılık etkisi ise bu ürünlere karşı alternatiflerin çok az olmasına yol açmaktadır. Yani bir sigara bağımlısının alternatifi yok denecek kadar azdır. Yahut bir uyuşturucunun fiyatı ne kadar artarsa artsın, madde bağımlısı kişi bütün varını yoğunu satar da yine talebini sürdürmeye çalışır. Bu yüzden, bu tip maddelerin de talep esneklikleri oldukça düşük olacaktır(Grafik 5). Burada sağlıkla ilgili ufak bir noktaya değinmek istiyorum. Görülebileceği üzere, bağımlılık yapıcı maddelerden yüksek vergi alınması durumunda talep esnekliği düşük olduğundan dolayı tüketiciler buna çok az tepki göstereceklerdir. İşte bu yüzden, sigara ve alkol fiyatlarını arttırmak, bu maddelerin kullanımlarını azaltmak için etkili bir yöntem değildir. Bu tip bağımlılıkları azaltmak ve toplum sağlığını düzeltmek için en önemli yollar eğitimden, bilinçlendirmeden ve diğer toplumsal düzenlemelerden geçmektedir. İşte bu yüzden, sigara ve alkolün kullanımını azaltmak için yapıldığı söylenen yüksek vergilendirmeler gerçeği yansıtmamaktadır. Sigara ve alkol gibi ürünler dünya pazarında çok büyük bir yer kaplamaktadır. Yabancı birçok firma da ülkemizde bu ürünleri arz etmektedir. Toplum içerisinde şu tarz söylemler duymak çok mümkün: Sigaraya yüksek vergi konulsun ki devlet yabancı şirketlerden bolca para kazansın. Yabancı şirketlerin hegemonyasını vergilerle bitirelim! Bu düşünceye sahip olanların ekonomi hakkında pek bir şey bildiği söylenemez. Çünkü sigara ve alkol gibi talep esnekliği oldukça düşük olan ürünlerde uygulanan vergilendirmelerin çok büyük bir kısmını tüketiciler yüklenir(Grafik 5). Bu durumda, üreticilerin yüklendiği vergi ise çok az olmaktadır. Yani bu tarz vergilerden kazanılan paranın çoğu tüketicilerden çıkmaktadır, üreticilerden değil. Hükümetler, tüketicilerin tütün gibi ürünlere alternatifi olmadığını bildiğinden dolayı bu ürünlere kolayca vergi yüklerler. Bu vergilerin çok az kısmını üreticiler yüklendiği için onların kaybı da az olur. Ayrıca, deadweight loss dediğimiz dara kaybı oranı da bu ürünlerde daha az olduğundan(Grafik 4), hükümetler bu ürünleri özellikle vergilendirmektedir. Bu yazımda sizlere kısaca arz ve talep eğrilerinden, piyasa dengesinden, esneklik ile vergi ilişkisinden, vergi yükünün dağılımından ve vergilendirme sonucu oluşan kayıptan yani dara kaybından bahsettim. Ekonomi hakkında tahsil görmemiş birçok kimse bu temel kavramların farkında değildir. Ne yazık ki, ekonomi hakkında hiçbir şey bilmeden konuşulduğu çokça görülmektedir. Bundan dolayı, bu konularla ilgili de birçok şey yanlış biliniyor. Umarım bu yazı sizin için açıklayıcı olmuştur. Grafikler ve eğriler yardımıyla açıklamalar yapıldığı için ders kitabı sıkıcılığına sahip olan bu yazıyı zannediyorum okuması zor olmuştur, aynı yazılışında olduğu gibi. Fakat mantığını açıklamak için birçok ayrıntıya girilmesi gerekti. Daha da sıkıcılaştırmamak için örnekler vermeye gayret gösterdim. Ekonomi güzel bir bilim; duygular değil analitik ve matematik konuşuyor, girdiler ne ise çıktılar da o oluyor. - Kenneth E. Train, Economics 1: Introduction to Economics, University of California-Berkeley, Fall 2011 Economy Lecture. - NTRC Tax Research Journal, Vol. XXIV, November-December 2012. - Principles of Economics, Karl E. Case, Ray C. Fair, Sharon M. Oster 10th Ed. - Fred E. Foldvary, The Gaffney Quantum Leap Effect, 2008. Ekonomi konusunda pek bilgili değiliz ne yazık ki. Arz talep çok önemli bir mevzu ancak bundan da önemlisi saygılı rekabet. Piyasaya giren her yeni işletme fiyat kırarak giriyor ve piyasanın canına okuyor. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Yabancı kaynaklardan da yararlanarak kaleme aldığım bir yazı oldu. Olabildiğince açıklayıcı ve genel bakmaya çalışmıştım. Beğendiyseniz ne mutlu. Ne mutlu bana, çok teşekkür ederim. Merhaba nihat bey, öncelikle yazınız için teşekkür ederim. birkaç sorum olacaktı. Tüketicinin ödediği vergiyi biliyoruz ancak üreticinin ödeyeceği miktarı bulmak için total vergi miktarını yarıya mı bölmek lazım yoksa ödenecek vergi oranları farklı mı? Ayrıca vergiden sonra alıcı ne kadar ödeyecek? Ve vergi sonrası piyasa aktivitesinin miktar seviyesi ne kadar olmuştur. 1)Tüketiciyle üreticinin ödediği vergi oranları farklıdır. Bunu hesaplayabilmek ve analiz edebilmek için vergi yüküne bakarız. Ben de bu yazıda tam olarak buna değinmeye çalıştım. Özetle, eğer bir ürün inelastik talebe sahip ise verginin çoğunu talep edenler öder. Yani toplam vergideki vergi yükü arz eden ve talep eden için farklı oranlara sahiptir. Eğer inelastik talebe sahip bir ürün satın alıyorsanız verginin çoğunu satın alıcı olarak siz ödüyorsunuz demektir. Grafik 4 ve Grafik 5'e bakmanızı tavsiye ediyorum. 2)Vergi sonrası piyasa aktivitesinin miktar seviyesi de birçok değişkene bağlıdır. Talep esnekliği yine bu konuyu belirler. Vergilendirme sonrası, eğer inelastik talep mevcut ise talep edilen miktar elastik talebe oranla daha az azalacaktır. Elastik talepte ise talep miktarı daha çok azalır. Fakat fiyatlar artmıştır. Vergilendirme sonrası herhalükarda bir dara kaybı oluşmakta ve bu piyasadaki optimum şartı bozmaktadır. Bu durumda her vergilendirmenin piyasa aktivitesini bozduğunu öne sürebiliriz. Fakat vergilendirmeler daha sonra topluma pozitif değerler olarak dönmektedir. Bu durumda, arz-talep eğrilerinde gerekli hesaplamalar yapılarak optimum arz ve talep noktası bulunmalı ve vergilendirmeyle oluşacak dara kaybının minimuma indirilmesi sağlanmalıdır. Başarılı hesaplar piyasadaki aktiviteyi başarılı kılabilecektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/asi-karsitligina-yonelik-farkli-bakislar/", "text": "Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de aşı olmaya yönelik şüpheler artıyor. Aşıya karşıt olan ailelerin sayısı birkaç yüz adet iken artık dünyada yüz binlerce aşı karşıtı aile bulunuyor. Aşının insanları kısırlaştırmak, otistik yapmak ve ilaç şirketlerine para kazandırmak için üretildiğine yönelik birçok komplo teorisi sosyal medya üzerinden milyonlara yayılıyor. Bu yazımızda bu konuya yönelik farklı fikirlere yer veriyoruz. Ağır bedeller ödemeden aşılarla ilgili tereddütlerin önünü almalıyız. Tıbbın ve insanlığın en büyük kazanımlarından biri hiç şüphesiz 1796'da İngiliz doktor Edward Jenner'ın çalışmalarıyla ortaya konan enfeksiyon hastalıklarından aşılanmayla korunmadır. Dr. Jenner, o günlerde dünyayı etkisi altına almış ölümcül Çiçek hastalığına karşı aşılama geliştirmişti. Aşılamanın keşfinden günümüze kadar farklı nedenlerle de olsa aşı reddi ve tereddüdü yaşanmıştır. İlk başlarda aşı karşıtlığı alt sosyoekonomik düzeydeki insanlar arasında, aşı uygulaması esnasındaki kötü muamele nedeniyledir. Son yıllardaki karşıtlığın nedeni ise daha çok aşıların zararlı olduğu, etkisiz olduğu, güvenilir olmadığı ve aşılara gerek olmadığı gibi düşüncelere dayanır. Ancak aşıların aleyhine olan çoğu hipotez, bir iddia olmaktan öteye geçememiş ve bilimsel gerçeklikler eksik, taraflı ya da yanlış yorumlanıp çarpıtılarak elde edilmiştir. Yani herhangi bir bilimsel dayanakları yoktur. Aksine aşıların enfeksiyon hastalıklarından koruyuculuğu, etkinlikleri ve güvenilirlikleri geniş çaplı bilimsel epidemiyolojik çalışmalarla kanıtlanmış bir gerçektir. Bir insanın en değerlisi olan çocuğunu korumak istemesi kadar doğal bir durum yoktur. Aşı sorgulanamaz değildir. Elbette hayattaki birçok şey gibi o da sorgulanabilir, hatta sorgulanmalıdır da. Aşı hakkında tereddüt yaşayan ebeveynlerin yapması gerekense objektif bir şekilde konuyu doğru bilgi kaynaklarından araştırması ve kafasında oluşan soru işaretlerini konunun uzmanlarına danışmasıdır. Bu sürecin eksiksiz işlemesi halinde ebeveynlerin bilimsel açıdan kafasında soru işaretlerinin kalmaması gerekir. Çünkü ebeveynlerde aşıların güvenilirliği ile ilgili endişeler daha ön plana çıkar ancak aşıların güvenilir olduğu geniş kapsamlı bilimsel çalışmalarla net bir şekilde ortaya konmuştur. Bu sorunun doğru cevaplarını acilen bulamazsak aşı reddi ve tereddüdünün çok ciddi artış göstermesiyle, geçmişte yaşandığı gibi ağır bedeller ödememiz kaçınılmaz görünüyor. Aşılanma atalarımızdan miras kalan, çocuklarımızı koruyan geleneksel ve zararsız bir uygulamadır. Atalarımızdan miras kalan pek çok davranış örüntüsü, bugün bizlere altında yatan sebebi anlamadan uyguladığımız mantıkdışı uygulamalar gibi gelebilir. Ancak biraz derin düşününce her şeyin altında 3,8 milyar yıllık bir yolculuğun yattığını anlayabiliriz. Biyolojik şartlar altında herhangi bir canlının ölümsüz olması mümkün olmadığı için canlılığın her koşulda devam etmesinin yolu bu süreçte anahtar rol oynayan genlerin korunarak yavrulara aktarılmasıdır. Kah bakteriler, kah parazitler, kah bitkiler ve hayvanlar temel olarak genlerini korumaya çalışır. Bu süreçte de zamanla ayrışan türlerin ortaya çıkmasıyla beraber her canlı türü birincil olarak kendi türüne öncelik verecek ve onu korumayı hedefleyecektir. Elbette ki geni korumanın en kolay ve mantıklı yolu da başta kendini koruyabilmektir. İnsanoğlu tarih boyunca gerek bedenen gerekse ruhen tam anlamıyla sağlıklı olabilmenin yollarını aramıştır. Bu yolda karşısına çıkan yabani hayvanlara ya boyun eğdirmiş ya da öldüresiye mücadele etmiştir. Ancak en büyük sorunu gözleriyle göremediği ve bu yüzden etkili mücadelenin mümkün olmadığı küçük canlılar çıkarmıştır. Bu problemi anlayıp çözebilmek için çok çaba sarf edilmiş, çok kayıp verilmiştir. Tarih boyunca bilinen bilinmeyen yüzlerce ölümcül salgın hastalık olmuştur. Hatta sadece salgın hastalıklar değil; savaş yaralarından, cinsel yollardan, sulardan, gıdalardan, hayvanlardan, doğumda, emzirmeyle ve daha sayamadığımız pek çok şekilde yayılan minik yaratıklar kendilerini korumak adına biz insanları yok etmeyi göze almışlardı. Hastalıklar konusunda öyle bir şey söyleyeceğim ki, eminim siz de İstanbul'da bulunmak isteyeceksiniz. Burada bizde son derece yaygın olan ve o derecede amansız olan çiçek hastalığı aşılama dedikleri yöntemle zararsız hale getirilmiş bulunuyor. Çiçekli hastaların yaralarından aldıkları cerahati, bir ceviz kabuğunun içini dolduracak kadar topladıktan sonra aşı yapacakları kimseye nereden yaptırmak istediklerini soruyorlar. Sonra da gösterilen yere, ucunu bu cerahate batırdıkları büyükçe bir iğneyi batırıyorlar. Hafif bir tırmık kadar bile can acıtmıyor bu batırış. Aşı karşıtlığına katılan kişi sayısı gün geçtikçe artıyor. Bunun en büyük sebebi diğer aşı karşıtlarının reklamları, duyuruları ve araştırmadan yaptıkları açıklamaları. Aşıyla ilgili bilinçsizce ve işin uzmanlarına danışılmadan yapılan araştırmalar da kişiyi yanlış sonuçlara götürebiliyor. Bunun sonucunda kişi aşının kötü yanları olduğu düşünüp ve olası minimal yan etkilerini ön plana çıkartıp bir aşı karşıtı olabiliyor. Ama ortada bu işin uzmanları var. Yapılmış binlerce çalışma var. Kimse bunları göz önünde bulundurmadan bir sonuca varmamalı. Yıllar içinde aşının ne gibi faydaları olduğunu gördük. Aslında bir de şöyle bir durum var. Eğer aşılar olmasaydı şu anda başta çocuklar olmak üzere insanlık çok trajik sonuçlarla karşılaşabilirdi, aşı karşıtları bu ihtimali göz önünde bulundurmuyor ve geçmişte yaşanmış vakaları da göz ardı ediyor. Bunların hepsi anlatılmalı. Bu koronavirüs döneminde herkes aşıyı beklerken bence aşı karşıtlarının sayısında da azalma olabilir. Çünkü Covid19 için aşının önemi sürekli karşımıza çıkıyor, medya platformlarında yayınlanıyor. Aşı reddi hem ahlaki hem etik hem de toplum sağlığına yönelik kompleks bir mevzu olarak karşımıza çıkıyor. Komplo teorilerinin ve gizemli söylentilerin cazibesini inkar etmek mümkün değildir. Bir hurafe, bir gizemli hikaye veya olağanüstü anlatılar medeniyetimiz boyunca insanların hep ilgisini çekmiştir. Sosyal medya ve internet teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bu tip gizemli söylentiler büyük bir hızla yayılmaya fırsat buldu. Artık 'düz dünyacılar derneği', 'aşıyı reddedenler topluluğu' gibi birçok internet oluşumu bulmak mümkün. Ancak aşı reddi yalnızca bir başka komplo teorisi denilerek geçiştirilmemesi gereken kompleks bir mevzudur. Dünya çapında gerçekleştirilen çalışmalar ve yıllardır sahip olduğumuz aşı geçmişimiz bize aşıların gerçekten etkili ve insan ömrünü uzatan bir buluş olduğunu apaçık gösteriyor. Paleolitik Çağ'da doğumda beklenen ortalama yaşam süresi 33 yıl iken günümüzde bu süre 72 yıl olarak karşımıza çıkıyor. Bu artışı penisilin/sülfonamidlerin keşfi ve aşının bulunmasına kesinlikle bağlayabiliriz. Yalnızca ortalama yaşam süremizi uzatmaktan ziyade kaliteli yaşam süremizi de arttıran aşılar artık günümüzün vazgeçilmez bir tıbbi gerçekliğidir. Bu gerçekliğe yönelen aşı karşıtlığı ise yalnızca bireylerin sağlığını değil aynı zamanda toplumun sağlığını da tehdit ediyor. Aşı olmayan bir birey kendi sağlığını ve geleceğini tehlikeye atıyor. Aynı zamanda geçireceği hastalığın oluşturacağı sakatlık hem kendisine hem çevresine hem de devlete bir yük olarak dönüyor. Günümüzde devletlerin vatandaşlarına yönelik aşı politikalarında bir salt sağlık amacı beklemek de saf niyetlilik olacaktır. Devlet elli kuruşa mal ettiği aşıyı size yaparak gelecekte belki de milyonlarca liralık sağlık maliyetinden kurtulmuş oluyor. Sakın yalnızca aşı olmayıp sakat kaldığınız taktirdeki hastane masraflarını düşünmeyin. Aşı olmamanız sebebiyle salgın hastalığın yayılmasına yol açıyor olmanız aynı zamanda büyük bir iş gücü kaybına yol açıyor. Devletler ve ekonomik sistemler olaylara genelde bu açıdan bakmaktadırlar. Sonuçta aşı olmanız hem devletlerin ekonomisi açısından hem toplumun genel sağlığı açısından hem de sizin kişisel sağlığınız açınızdan çok önemli. Kısacası aşı olmak her kesimin kazanmasına yol açıyor. Hekimlerin ve ülkelerin sağlık bakanlıklarının aşı reddine yönelik düzgün ve bilimsel bilgilendirmeler yaparak bireyleri aşı reddi denilen hatadan döndürmeleri gerekiyor. Ancak aşı olmak istemeyen bireye yönelik neler yapılabileceği konusunda etik ve ahlaki birtakım problemler bulunuyor. Çok temel bir sağlık ilkesi vardır ki her insan kendi sağlığına yönelik karar verme hakkına sahiptir. Örneğin ölümcül bir durumla karşılaşan bir hasta -tüm tıbbi bilgiler avantaj/dezavantaj gibi kriterlerle birlikte kendisine iletildikten sonra- kendisini kurtarabilecek bir tıbbi tedaviyi reddetme hakkına sahiptir ve bu onun hakkıdır. İşte bu durumda aşı reddi de bir bireysel hak olarak karşımıza çıkıyor. Fakat aşı olmayan her birey etrafındaki insanların sağlığını tehlikeye atmış oluyor. Aynı zamanda aşıların büyük bir çoğunluğu bireyin henüz yasal olarak reşit olmadığı 0-18 yaş arasında yapılıyor. Yani reşit olmadıkları için aşı kararını çocuğun ailesi veriyor. Ancak etik gereği, hayatı tehdit eden bir durumda reşit olmayan bireylere karşı devletin fayda gözeterek ailenin kararını kabul etmemesi de mümkündür. Kısacası aşı reddi yalnızca bireyin kendisini alakadar eden bir şey değil tüm toplumu ilgilendiren bir problemdir. Tıptaki temel ilkelerden birisi olan fayda/zarar ilişkisine göre her insan aşı olmalıdır ve bunu insanlara uygun, bilimsel ve anlaşılabilecek dil ile anlatmak sağlık personellerinin bir ödevi olmalıdır. Aşının öneminden başlayarak Wakefield'ın aşılarla ilgili hatalı çalışmasına doğru bir yolculuk yapalım. Sizlerle kısa paragraflar içeren başlıklar halinde giderek, konuya genel bir bakış açısı kazandırmak amacıyla bu yazıyı yazma cüretinde bulunuyorum. Aşı en nihayetinde boğmaca, tüberküloz ve geçmişte çiçek gibi hastalıklara karşı önlem amaçlı yapılan bir koruyucu hekimlik mücadelesidir. 18. yüzyıldan itibaren aşı yapılmasıyla başlayan süreç bizlere gösteriyor ki çiçek gibi ölümcül bir hastalığın eradikasyonunu sağladığı gibi K.K.K gibi hastalıkların mortalitesinin epey azaltıldığı ve her yıl 2-3 milyona yakın ölümün önlendiği izlenmiştir. Öncelikle iki terimin farkını bilmekte fayda var: Aşı karşıtlığı ve aşı reddi. Aşı karşıtlığı, yapılacak olan aşının geciktirilmesi ya da yapılmamasıdır. Aşı reddi ise yapılması gereken tüm aşıların reddedilmesidir. Peki, neden insanlar böyle bir yola girdi? Tereddüt, sayın okur. Aşı hakkındaki ilk tereddütler 18. yüzyıldan itibaren artmakla birlikte günümüzde insanlara sunulan özgürlük nimetiyle gittikçe artmış olarak görülüyor. a) Medya: İnsanlar günümüzde medyayı çok iyi kullandığı için sahip oldukları fikirlerin de yayılımı bir o kadar kolay oluyor. Aşı hakkında tereddüt sahibi olan insanların ise yapılan propagandalarla, aslında bakıldığında yalan yanlış haberlerle ve bilgilendirmelerle rahatça diğer insanları yönlendirdiğini görebiliyoruz. Misaldir ki 2010'da Türkiye'de aşı karşıtlığı sayısı 183 iken 2017 yılında bu sayı 23.000'e kadar ilerlemiş. Velev ki kar güdüyor olsunlar. Bu sizin evladınızın ağır bir suçiçeği geçirmesinden ebeveyn vazifesi olarak ne kadar önemlidir? Sual bizim, cevap sizin olsun. c) 'İçerisindeki maddeler çocuğumu zihinsel engelli yapacak' fikri! Aslında bu fikrin temeli 1998 yılında gastrolog Wakefield'in yaptığı 'K.K.K Aşılarıyla Otizm Arasındaki İlişki' çalışmasına dayanıyor. Ve bu çalışma medyaya öyle güzel lanse ediliyor ki 2020 yılına baktığımızda hiç bilinmeyen bir köydeki vatandaş bile aşılar için 'Gerizekalı yapıyormuş doğru mu?' sorusunu sorabiliyor. Bu nedenle her şey için geç olmadan, tereddütleriniz varsa bundan vazgeçin. Evladınızın sağlığı için aşılarını lütfen yaptırın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/asik-veysel-satiroglu/", "text": "Uzun ince bir yolu vardır Aşık Veysel'in. Uzun ince olduğu kadar zorludur da bu yol. E tabi aşık olmak o kadar kolay olmuyor. İşte ben de ölüm yıldönümüne bu kadar yaklaşmışken bu aşığı anmak istedim. Bu uzun ince yoldan bahsetmek istiyorum ancak bu o kadar kolay olmayacak. Bu, annesi Gülizar'ın Aşık Veysel hakkında söylediği bir söz. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce kısmına dikkatinizi çekmek istiyorum. Hayatımızın büyük bir bölümünü oluşturan görme işlevini gönlüne yansıtan bir insanı anlatmak, en azından hakkıyla anlatmak mümkün değil. Ben sadece elimden geldiğince bu aşıktan bahsetmek istiyorum. Doğumu bile annesiyle baş başa olur bu çilekeşin. Annesi koyun sağmaya giderken dünyaya gelir. Çocukluğu Sivas'taki köyünde geçer. Daha önce çiçek hastalığı yüzünden 2 kız çocuğunu kaybeden aile, Veysel'in de çiçek hastalığı yüzünden bir gözünü kaybetmesiyle yıkılır. Her şey üst üste gelecek ya, bunun üzerinden çok zaman geçmeden, babasının geldiğini duyunca ani hareketle arkasına dönen Aşık Veysel, babasının elindeki sopanın diğer gözüne girmesiyle belki az gören diğer gözünü de kaybeder. Böylece 7 yaşında aşık olma yoluna tam anlamıyla girmiş olur. Sonra ise belki günümüzde azalan ama eskiden daha yaygın olan olan dışlanma süreci başlar. Her ne kadar abisi ve kız kardeşi ona yardım etmeye çalışsa da bir çift gözün yerini tutamazlar. Giderek Aşık Veysel'in içine kapandığını gören babası eline bir saz verir. Bu saz hayatının dönüm noktası olur ve Aşık Veysel olma yolunda ilerlemeye başlar. Şiire meraklı olan Aşık Veysel, başlar ünlü ozanların türkülerini çalıp söylemeye. Ancak esas olarak Veysel'in ünlü ozanlarla tanışmasını ilk hocası olan Çamışıhlı Ali Ağa sağlar. Belki bu şekilde kendine bir teselli bulan Aşık Veysel'e bir darbe daha iner: seferberlik. Abisi dahil köydeki herkes vatan için savaşmaya gider. Veysel ise sazıyla baş başa... Kolay değildir herkes vatanı için harbe koşarken yerinde oturup beklemek. Daha sonra ikinci evliliğini Gülizar Hanımla yapıyor Veysel. Cumhuriyetin 10. yıl dönümünde bütün halk ozanları Cumhuriyet ve Mustafa Kemal ile ilgili şiirler yazıyor. Aşık Veysel de Cumhuriyet Destanı'nı yazıyor. İşte bu şiiriyle ünlü olma yolunda ilk adımını atıyor Aşık Veysel. Bu şiiri çok beğeniyorlar ve Ankara'ya gönderelim diyorlar. Veysel ise Ben giderim Ata'ya diyor. Ancak ne kadar çabalasa da kendisi okuyamıyor. Madem Mustafa Kemal'e ulaşamıyoruz köyümüze dönelim diyorlar ama köye dönecek parayı bulamıyorlar. Son çare halk evine gidiyorlar, orada şiirlerinden dolayı tanınıyorlar. İlk konserini veriyor Veysel ve oradan aldıkları parayla köylerine dönüyorlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ask-nedir-neden-asik-oluruz/", "text": "Aşk nedir, sorusu zaman zaman kafamızı kurcalasa da en az bir kez aşık olmuş birisi için sorunun cevabı nettir. Bununla birlikte gerçekten de aşık olduğumuzu hissettiğimizde yaşanan tam olarak hissettiğimiz gibi midir? Yani, aşk gerçekten bizim anladığımız gibi ötekine duyulan yoğun ilgi midir? TDK'ye göre aşk; Bir kimseye, bir olguya, varlığa ya da bir şeye duyulan yoğun sevgi ve bağlılık duygusudur. şeklinde tanımlanmıştır. Buna karşın gündelik yaşamda sıklıkla kullandığımız aşk kavramı, tam olarak bu duygunun yansıması olan aşk kelimesini ifade etmeyebilir. Birçok açıdan öznel bir duygu olan aşk, herkese göre farklı tanımlanabildiği gibi aynı zamanda bilim ve edebiyat açısından da farklı anlamlar içerir. Divan Edebiyatında ya da tasavvufta bahsi geçen aşk; ilahi bir duyguya işaret ederken, biliminin aşkı; biyokimyasal bir sürece işaret eder. İşte her yönü ve tüm detaylarıyla en merak edilen insani duygu aşk! Aşk, temel olarak birine ya da bir şeye duyulan yoğun arzu, sevgi ve bağlılık duygusudur. Bununla birlikte aşkın tanımı, dünyanın her noktasında aynı değildir. Kültürel etkiler, toplum kimliği, din ve hatta dil bile aşkın tanımının yapılmasında rol oynayan en önemli etkenlerdir. Aşkın bugün anladığımız anlamıyla tanımlanmaya başlanması Antik Yunan dönemine kadar uzanır. Her ne kadar Yunan kültürü üzerinden tanımlanmaya başlamış olsa da bu yoğun sevgi ve bağlılık duygusu, daha sonra farklı kültürlerde başkaca anlam kazanmıştır. Arap coğrafyasında ulaşılamaz olanı simgelerken Divan Edebiyatı aşkı, ilahi kudretin bir çeşit yansıması olarak kabul eder. Bu tasavvufi görüşe göre aşkın en yoğun hali Tanrıya duyulan yoğun ve karşılıksız sevgidir. Tüm bunlara karşın aşk, sadece romantik bir sürece işaret etmez. Yani, temel olarak bir duygudan ibaret değildir. Son 40 yıl içerisinde aşk üzerine yapılan çalışmaların iki farklı bacağı vardır. Bunlardan ilki insan biyolojisi üzerinden gerçekleştirilen araştırmalardır. Aşkın tanımlanmasına ilişkin bilimsel çalışmalarından diğer bölümü ise psikoloji biliminin yaklaşımları ile ele alınmıştır. Aşk nedir, sorusuna bir cevap arıyorsak şüphesiz kavramın etimolojik izlencesine hakim olmadan sağlıklı sonuca ulaşamayız. Bu doğrultuda aşk kavramının köklerini soruşturmak ve kelimenin özsel anlamını kavramaya çalışmak son derece önemlidir. Aşk, Türkçeye Arapçadan geçmiş ve zamanla bugün kullanılan halini almıştır. Sözcüğün kökeni Aşaka kelimesine dayanır. Arapça sarmaşık anlamına gelen bu kelime, bugün kullandığımız aşk sözcüğünün anlamını da derinden etkilemiştir. Aşaka nasıl ki sarmaşık gibi sımsıkı saran anlamına geliyorsa aşk da benzer bir şekilde bir şeye ya da kişiye duyulan yoğun sarma, yani sevgi duygusu olarak tanımlanabilir. Aşkın bilimselliği, aşk nedir sorusuna cevap ararken başvurulabilecek alternatif bir uğrak noktasıdır. Bir duygunun bilim nezdinde tanımlanmaya çalışılması ya da bilim tarafından açıklanması her ne kadar sağ duyusal olarak anlaşılamaz gibi görünse de gerçek hiç de bu şekilde değildir. Bilime göre aşk; diğer vücut aktiviteleri gibi tamamen biyokimyasal bir süreçtir. Bilim, duygular da dahil olmak üzere her türden soyut ya da somut nesneyi kesin kanıtlarla açıklamayı hedefler. Yani, somut önermeler bilim nezdinde test edilebilirlik prensibinden geçerek deneyle test edilir. Aşkın tanımını da tam olarak bu metodu kullanarak, bilimsel yaklaşımları esas almak kaydıyla yapmak mümkündür. Bu durumda aşkın biyokimyasal bir faaliyet olduğu, diğer duygular gibi nöronlar ve hormonlarla ilintili olduğu görüşü, bilimin aşka yaklaşımıdır. Bilimsel yaklaşımlara göre aşk; diğer tüm duygularda olduğu gibi nörolojik, hormonal ve biyokimyasal etkiler sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Yani, aşık olduğumuzda aslında hormonlarımız ve nöronlarımız en uygun pozisyonda tek bir noktaya odaklanır. Biyolojinin bu duruma ilişkin açıklaması aşkın insanın türünü devam ettirmek amacıyla sahip olduğu içgüdüsel bir edim olduğuna yöneliktir. Bu yaklaşım insanlık tarihi açısından da oldukça önemli bilgilerin kazanım olarak elde edilmesini beraberinde getirmiştir. Yapılan çalışmalar günümüzden 40 bin yıl öncesinde bir neandertal mezarına kadar aşkın köklerini uzatır. Arkeolojik kazılarda günümüzden 40 bin yıl önce bir neandertal mezarında polen ve çiçek bulunmuştur. Bu durum temel olarak aşkın neandertaller tarafından da yaşanan bir duygu olduğunu gösterir niteliktedir. Dolayısıyla bilimin bakış açısından aşk, gerçek anlamıyla insan türünün devamlılığını sağlamak amacıyla sahip olduğu biyokimyasal bir aktivitedir. Aşk nedir, sorusuna tasavvufta verilmiş en güzel cevaplardan biri Şeyh Galib'e aittir. Şeyh Galib aşkı tanımlarken; Aşk ateşten bir denizi mumdan kayıklarla geçmektir. İfadelerini kullanır. Hüsn-ü Aşk isimli mesnevi de aşkın tanımı olarak yapılan bu tasvir gerçek anlamıyla tasavvufi aşkı tanımlar. Gerçekten de tasavvufun bakış açısından aşk bir yolculuktur. Bu yolculuğu küle dönüşmeden geçmek mümkün değildir. Aşık bu yolculukta mumdan kayığın üzerinedir. İçerisinde hissettikleri ise alevlerin gökyüzüne ulaştığı devasa bir ateş denizinin ortasında olmaktır. Dolayısıyla aşık; yanıp kül olmadan, yüreğinde alevin yakıcı etkisini hissetmeden aşık olamaz. Bilimin aksine tasavvufun aşkın; çok daha yoğun ve derinden bir duyguya işaret eder. Peki ama tüm bunlardan çıkarılacak sonuç nedir? İnsan neden aşık olur? Kabaca burada iki farklı yaklaşımın belki de insanlığın en spekülatif kavramı olan aşkı tanımladığını gözlemlemek mümkün. Bilim perspektifinden aşk; dopamin, östrojen, seratonin gibi hormonların etkisi ile gelişen biyokimyasal bir süreçtir. Tasavvufa, edebiyata ve romantizme göre aşk ise insanın hissedebileceği en yoğun duygulardan biridir. Ve öylesine yoğun bir duygudur ki tasavvuf aşkı, hissedilen duygu ile yok olma şeklinde ifade eder. Aşk nedir sorusuna ne kadar cevap aramaya çalışsak da en nihayetinde bu sıra dışı duygunun tüm tanımlardan bağımsız olarak fazlasıyla subjektif olduğunu söylemek mümkün."} {"url": "https://parlakjurnal.com/aska-dair/", "text": "Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden. Böyle diye diye indirdik basite tanımı aslında... Bizim o Aşk zannettiğimiz zavallı duyguyla Mevlana'nın Şems'e duyduğunu bir tutmaya kalktık belki de... Ferhat dağları deldi, Mecnun çöllere düştü, Romeo öldü dediklerinde çekinmeden biz de ölürüz dedik ama bunu demenin üstünden daha mevsim geçmeden Bitti deyip bir ahu gözlü uğruna yardan vazgeçen de ilk biz olduk. Çoğu zaman süslü kelimelerin, pahalı hediyelerin arasına gizlemeye çalıştık Seni seviyorumu inansın diye karşımızdaki. Gözden ırak olan gönülden ırak olmadı aslında hiçbir zaman, onu gönülden uzaklaştıran hep biz olduk. Gerçek olmasa da yine de gerçek olarak adlandırdığımız duyguların katili her zamanki gibi yine bizdik. Tebrikler, çok güzel tahlil etmişsiniz günümüzün aşk anlayışını.Gerçektende teknolojinin getirdiği,yerleştirdiği ahlak anlayışımı,insanlardaki samimiyetsizlik duygusu mu tam çözemedim ama eski imrenerek okudugumuz aşk sevgi anlayışlarını silip süpürdü ve götürdü. Sevgi içten gelmeli,sevgi karşılık beklememeli,sevgi köprüyü geçene kadar değil ölüme kadar olmalı. İçinden hiç çıkılamamış bir konuyu çok şade ve akıcı anlayabildiğin için tebrik ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/asyada-bes-turk-adil-hikmet-bey/", "text": "Aranızda hatıra kitaplarının sıkıcı olduğunu düşünenler olabilir. Ben de Asya'da Beş Türk kitabını okuyana kadar öyle düşünüyordum. Ama kitabın sahibi anılarını çok akıcı bir şekilde anlatmış. Peki kitabın bu kadar okunası yanı ne diye sorarsanız, Osmanlının son demlerinde Turancılık akımından etkilenen beş arkadaşın Asya'ya olan yolculukları. Amaçları Asya'da bulunan kardeş halkları uyandırmak, Çin ve Rus zulmü altındaki Türklere yardım etmek. Bu amacı öyle benimsemişler ki Kırgızların Ruslara karşı başlattığı ve tarihe geçen Yedisu isyanını yönetiyorlar. Tabi memleketlerinden Türkistan'a uzanan yolculuklarında ne badireler anlatıyorlar, hangi İngilizleri kandırıyorlar öğrenmek istiyorsanız kitabı okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca Adil Hikmet Bey ve diğer dört arkadaşının yaşadığı bu anıları Yusuf Gedikli günümüz Türkçesine aktarmış ve Ötüken Neşriyat basmış. Ben de bu kitabı tarihçinin önerisi üzerine okudum. Size de iyi okumalar. Asya'da beş Türk kitabının konusu gerçekten çok güzel. Ne kadar bit hatıra kitabı tarzında olsa da gerek dili gerek anlatılanlar ile hem bilgilendirici hem sürükleyici bir havası var. Herkese tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ates-bocegi-nasil-isik-saciyor-ve-biyoluminesans/", "text": "Tabii böylesine eşsiz bir anın aşkı anlatan cümleleri olmayacak mı? Elbette olacak. Saçlarını sevdiği kadını ile beraber sırt üstü uzanıp çimlere yaslamışken ve de manzaranın tadını çıkarıyorken tam da gözlerini kapatıp gelecek hayallerini kurmak üzerelerken hikayenin bu kısmında zamanı durdursam sorun olur mu değerli okur? Neden ve nasıl mı bunu yapıyorum? Çünkü ben bu hikayenin ilahi bakış açısı sahibiyim. Evet, belki birbirine deli gibi aşık olan çift gözlerini kapatıp gelecek hayalleri kuruyor olabilirler. Ancak bu hikayede onların göremedikleri bazı şeyler var. Onlar tam da hikayenin donan kısmında daha az önce önünden geçtikleri dalları salkım ağacın etrafında parıldamaya başlayan ateşböcekleriydi. Günün karanlık anlarında parıldamaya başlayan ateşböcekleri dikkatimi bu denli dağıtmışken sizlere her aşk ile ilgili romanda anlatılan manzara betimlemelerini sunamazdım, bunun için özür dilerim. Erkekleri kanatlı, dişileri kanatsız olup larvalarına benzerler. Erkeklerin tamamı, dişilerin ise neredeyse çoğu ışık üretir. Bazı bölgelerde ise larvalarının da ışık üretebilme özelliği vardır. Bu özelliklerinden dolayı ateşböceklerine yıldız kurdu adı verilmiştir. Her türün kendisine has sinyal şifresi vardır. Ateş böcekleri genellikle kısa aralıklarla yanıp sönen bir ışık saçar; bu ışık sarı, yeşil, kırmızı hatta mavi olabilip ışığın yanıp sönme ritmi, erkek ile dişinin buluşmasını sağlayan işaret sisteminin bir parçası ve ateşböceklerini öbür ışık saçan böceklerden ayırt eden bir özelliktir. Ateşböceklerindeki bu ışık saçma periyotları birden fazla anlama gelebilmektedir. Bunların arasında haberleşmek, çiftleşmek ve kendini savunmak gibi anlamlara gelebilmektedir. Çiftleşirken kanatlı olan erkekler dişi ateşböceklerinin yanına gidip ışık saçarlar. Ve karşılıklı ışık saçarak anlaşırlar. Ateşböcekleri yenildiğinde oldukça kötü bir tadı olduğu bilinmektedir öyle ki yenildiklerinde -örneğin kurbağa tarafından- kusmaya neden olacak kadar kötü tadının olduğu bilinmektedir. Haliyle ateşböcekleri tehlike anında ışık saçarak avcıya kendini adeta gösteriyor ve kendisini yediğinde nelere mal olabileceğini anlatıyor. Ha bir de ışıkları o denli kuvvetlidir ki yenildiklerinde dahi ışık saçmaya devam ederler. Yani aslında buraya kadar anlatılmak istenen şu: Ateşböcekleri sırf romantiklik olsun diye ya da 'Hava karardı yak yak..' diye değil; sırf bir amaç uğruna ışık saçıyorlar. Ve bu amaçlarının doğaya ve insanlara açık açık 'Hayatta kal ve soyunun devamını koru' olduğunu gösteriyorlar. Çok uzatmak istemiyorum ve hepimizin merak ettiği 'Ateşböcekleri nasıl ışık saçıyor?' sorusuna gelmek istiyorum. Ateşböceklerinin ışık organları karın bölümünün son kısmında bulunur ve saydam bir kütikula tabakası ile örtülüdür. İç kısmı fotojenik hücreler ve otomobil farları gibi ışığı yansıtıcı bir tabakadan müteşekkildir. Işık organında üretilen yağa benzer Lüsiferin maddesi Lüsiferinaz enziminin katalizörlüğünde kademeli olarak oksijenle yakılır. Bu kimyasal olayda ışık meydana gelir. Hava oksijeninin kontrollü tüketimine bağlı olarak ışık zaman zaman yanıp söner. Ateş böceğinin ürettiği ışık, yavaş yavaş meydana gelen oksitlenme sonucu kimyasal enerjinin ışığa dönüşmesidir. luciferin + ATP + O2 oxyluciferin + AMP + IŞIK şeklinde özetleyebiliriz. Evet, baktığımızda bir tepkime söz konusu olduğunu gördük. Basit bir kimyasal tepkime gibi duruyor ancak doğadaki var olan gizemin aslında bu kadar basit olmadığını insanlık çağı boyunca bakıp da göremediğimiz şeyler üzerine bahsetmek istiyorum. Öncelikle tepkimede var olan oksijenin kaynağı ateşböceğinin soluk almasıdır. Yani 'Nefesi ışık saçıyor maşallah' demek yersiz olmaz. Peki, bu tepkimede oluşan enerjinin yüzde kaçı sizce ışık enerjisine dönüşüyordur? %20? %40? %50? Ehe. Tam %100. Evet, inanmadınız ben de inanmadım çünkü. Ancak maalesef öyle. ATP' den harcanan enerjinin tam %100'ü ışık enerjisine dönüşüyor. Anlayacağınız doğanın, manzaranızın hemen arkasındaki ateşböceğinin, 'ay ne kadar güzel' dediğiniz küçücük böceğin biz insanoğlu teknolojik olarak ne kadar gerisindeyiz gözler önüne seriliyor. Peki, kimyasal bir enerji ile ışık üretebilme tablosuna bir isim verilmeyecek mi? Elbette verilecek ve 'biyoluminesans' olacak. Direkt olarak kelime anlamına baktığımızda biyoluminesans, canlı bir organizmada kimyasal bir reaksiyon sonucu açığa çıkan kimyasal enerjinin ışık enerjisine dönüşmesi sonucu ışık üretilmesi ve ışık yayması durumuna denir. Bilhassa bu özelliğe sahip olan canlılar karada değil; denizlerdedir. Bunlara denizanası, bazı köpek balıkları, fener balığı, mürekkep balığı gibi canlılar dahil edilebilir. Karada ise daha çok akıllara ilk ve tek gelen ateşböcekleri demek yanlış olmaz. Ateşböcekleri gibi bu canlılar da yaradılışı gereği sahip oldukları bu özelliklerini farklı amaçlar uğruna kullanmışlardır. Bilim adamları bunu 4 ana başlık altında toplamıştır: kamuflaj, çekicilik, uzaklaştırma ve haberleşme. -Kamuflaj: Cookiecutter köpek balıkları biyoluminesans özelliğini daha çok kamuflaj için kullanılır. Vücutlarının üst kısmı ışık saçarken alt kısımları değildir, karanlıktır. Bu sayede ışık kırılır ve alttan bakınca daha ufak görülürler. Haliyle bu avcıyı av yapar ve sonuç ne mi olur? Bir illüzyon gösterisi! -Çekicilik: Fener balıkları ise bunun aksine bu özelliğini yemlerin dikkatini çekmek ve karnını doyurmak için kullanır. Yine ateşböceklerinin de birçok amaçla olmakla beraber dişilerin dikkatini çekebilmek için de periyodik olarak ışık yaydıklarını biliyoruz. -Uzaklaştırma: Bu özelliği ile daha çok benimsenen canlılar mürekkep balıkları ve bazı kabuklulardır. Vücutlarındaki biyoluminesanslı kimyasal karışımları mürekkep gibi yararak avcılarının dikkatini dağıtırlar ve bunu başarırlar da. Konu uzun, derin, muazzam ve geleceğe kendilerinin sahip oldukları gibi ışık tutabilir nitelikte. Öyle güzel de bir konu ki gri-beyaz seyirli hayatlarımıza milyonlar yıl önceden renk katmış canlılar onlar. Onun için onları görmezden gelmeyin. Ki onlar bizim zaten hayatımızda. -Tam da dalıp gitmişken bir telaş ile gözlerini açtı kadın yüzünde hissettiği şeyin bir örümcek olduğu korkusuyla. Sonrasında ufacık parlayan bir ateşböceği olduğunu anladı. Ateşböceğini eline alıp seveceğim derken bir anda uçuverdi. Eşi ne olduğunu anlamaya çalışadururken gözlerini açtı ve havada uçuşan bir şey gördü ve gözlerini ona kitledi. Ve o muazzam güzellik ile karşılaştı. Az önce önünden geçtikleri ağaç ışık saçıyordu adeta. Bir iki fotoğraf çektikten sonra geri yaslanıp uyudular. Biz de bu güzel anı sizlerle hem yazılı hem sözlü betimlemek istedik. Bu yazının çeşitli amaçları olduğunu fark etmeniz güzel 🙂 Ben teşekkür ederim, saygılarımla. Yine Onur'un kendine has üslubu ile akıp giden bir bilim yazısı. Kalemine sağlık. Gerçekten gifleriyle ve yazının kendisiyle çok eğlenceli ve bilgilendirici bir içerik olmuş, elinize sağlık. rabbimin ne hikmetleri var. ateş böceği biyorezonans, hayvan iletişimi lümen vs bir çok bilgiyi ateş böcekleriyle ilgili bu güzel makaleden öğrendim emeği geçen herkese çok teşekkürler. yürüyen balıkları da işlerseniz harika olur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/athena-yunan-mitolojisi/", "text": "Athena, Yunan mitolojisinde çok meşhur bir karakter olup; akıl, sanat, strateji, sulh ve savaşın tanrıçasıdır. Fakat savaş tanrıçası denildiğinde akla kan ve vahşet gelmemeli. Çünkü o Athena'ya ait özelliklerden değildir. Eski kaynaklarda tanrıçanın diğer adı Pallas olarak geçer. Roma mitolojisindeki adı ise Minerva'dır. Bütün bunların yanında Athena strateji ve deneyimiyle de ünlüdür. Harp Tanrısı Ares'in zıt karakteridir. Ares amaçsız, kaba güce dayalı savaşı simgeyen bir karakterken Athena her zaman barışı savunmuştur. O; akıl gücüne dayalı, erdemli savaşı simgeler. Ares bu amaçsız savaş tutkusundan dolayı genellikle bozguna uğrarken Athena ise bilgeliği ile savaşların üstesinden zaferle gelmektedir. Bilgelik ve savaş tanrıçası Athena'nın değişik şekilde tasvirleri vardır. Genellikle sembolleri; kalkan, mızrak yahut kılıç veya ikisi birlikte, ya da zeytin dalı ve baykuştur. Mızrak veya kılıç savaşı simgelerken zeytin dalı barışı simgelemektedir. Genelde omzunda yahut elinin üstünde duran baykuş ise onun sahip olduğu bilgeliği tasvir eder. O, Atina kentinin baş tanrıçası ve koruyucusudur, şehir adını da ondan almıştır. Athena ve sembolize ettiği karakterler birçok kültürde benzer formlarda bulunur. Bilge tanrıça ek olarak Troya harbinde Akhaların yardımına koşup tahta atın yapılmasına yardım etmiştir. Athena hususi bir kalkan taşır. Bu kalkan Aegis olarak bilinir. Kalkanın üstünde, değişik süslemelerle beraber Medusa'nın başının resmi bulunur. Athena'nın Medusa'ya olan nefreti sonucunda, Perseus'a Medusa'yı öldürme görevini vermiş. Fakat Medusa'nın başını görenler taşa dönüştüğü için Perseus onu doğrudan bakmayıp kalkanındaki yansımasıyla onu alt etmiş. Daha sonra ona olan bağlılığını göstermek için kafasını Athena'ya götürmüş. İşte Athena'nın kalkanında her zaman Medusa'nın başını görürsünüz. Athena ile savaşanlar onun kalkanındaki Medusa'nın başını gördüklerinde taşa dönüşürler ve Athena onları yerle bir eder. Onun kalkanının tasvirini yazının kapak fotoğrafında da görebilirsiniz. Yunan mitolojisindeki en acayip doğumlardan biri Athena doğumudur. Athena Zeus ile Metis'in kız evladıdır. Zeus Yunan Pantheonundaki en kuvvetli tanrıdır, gök tanrı, tanrıların tanrısı, şimşek tanrısı da denilebilir. Metis bilgelik, akıl ve düşünme gücü tanrısıdır. Metis Athena'ya hamile kaldığında Gaia Metisten doğacak ikinci çocuğun adam olacağını ve Zeus'un tahtını ele geçireceğini Zeus'a bildirir. Zeus bunu engellemek için Metis'i yutar. Çünkü Zeus'un babasının da dedesinin de başına gelenin kendisine gelmesinden korkmaktadır. Güçlü bir erkek çocuğun dünyaya gelip onun saltanatını sona erdirmesi. İşte bu yüzden Metis'i yutmuştur. Fakat Zeus Metis'i yuttuğunda Metis aslına bakarsanız Athena'ya hamile kalmıştı. Zeus'un kafasında her gün daha çok büyüyen bir şişlik vardı. Metis Athena'yı Zeus'un kafasının içinde doğurdu, O'nu yetiştirdi ve kendisine mızrak ve kalkanını verdi. Karısını yuttuktan sonrasında bu şişlik yüzünden korkulu baş ağrıları çeken Zeus bir gün yanına Hephaistos'u çağırır. Zeus Hephaistos'a, en kuvvetli balyozunu alıp gelmesini ister. Hephaistos bir koşu tanrıların tanrısının isteğini yerine getirir. Zeus, demirci tanrısının kafasına vurması için emir verir ve Hephastios da bu emri yerine getirir. Bu sayede Athena babasının başından doğrar. Fakat savaş tanrısı Athena ünlü miğferi, mızrağı ve zırhıyla doğmuştur. Günümzde Athena'nın ismini verdiği Atina şehrinin adının ne olacağı konusunda bir tartışma ortaya çıkar. Meşhur Olimpos Tanrıları arasından geriye iki tanrı kalacaktır: Poseidon ve Athena. Poseidon meşhur üç başlı mızrağını taşa vurarak ortaya bir at çıkarır. Sonuçta o atları yaratan tanrıdır. Bu atı göstererek onun faydalarından bahseder. Fakat Athena ise mızrağından zeytin ağacını çıkaracaktır. Zeytin ağacının insanlara olan faydalarından bahsedince bütün tanrılar hayran kalır ve şehri Athena'ya verirler. Zaten bu coğrafya zeytin ağaçlarıyla meşhurdur. Meşhur bilgelik ve savaş tanrıçası olan Athena'nın onuruna birçok mabet ve anıt inşa edilmiştir. Kentlerin koruyucusu ve bilgesi olan Athena'ya tapınmak için insanların bir nedeni vardı. Eski Yunan'da ise en ünlü tapınak Parthenon'dur. Günümüzde turistler de en çok buraya ilgi gösteriyor çünkü günümüzde hala bir kısmı ayaktı duruyor. Parthenon aslında kelime anlamı olarak bakire odası demek . Aslında Athena'ya yapılan bu tapınakta başka tanrıların da tasvirleri vardır fakat sadece Athena'ya tapınılır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/atilla-ilhanin-romanciligi/", "text": "Her ne kadar üzerinde yüksek lisans ve doktora tezleri gibi bilimsel çalışmalar yapılmış ve hakkında muhtelif makaleler yayınlanmış olsa da, yine de Attila İlhan'ın romancılığı, hep şairliğinin ve -bilhassa yaşamının son döneminde- fikir adamlığının gerisinde tutulmuştur. Oysa, İlhan, Türk romanında hiç yapılmayanı yapmış ve kendisinin de belirttiği üzere, başkalarının yaptığı gibi romana 'köy'den değil, 'ara tabakalar'dan girmiş ve böylelikle, yeni Türk burjuvazisinin gelişimini, uluslararası kapitalizmle ilişkilerini, şehir insanını ve bu insanın sorunlarını romanlarında işlemiştir (İlhan, 2012: 14). Bu yönüyle, Attila İlhan'ın romancılığı üzerinde ısrarla durulmalı ve romancı kimliği, hak ettiği yere, en az şair ve fikir adamı kimliğinin yanına taşınmalıdır. Çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı sanırız, Bu yazıda, Attila İlhan'ın romancılığının genel hatları üzerinde durulacak, yazarın romanları hakkında tek tek uzun açıklamalara girişilmeyecektir. Zira, yazının temel amacı, İlhan'ın romancı kimliğine dikkat çekmektir. Attila İlhan'ın -ikisi ölümünden sonra olmak üzere- yayımlanmış 13 romanı bulunmaktadır. Bunları basım tarihine göre şu şekilde sıralamak mümkündür: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974/Yunus Nadi Roman Armağanı), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet'te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay (1984), O Karanlıkta Biz (1988), Allah'ın Süngüleri: Reis Paşa (2002), Allah'ın Süngüleri: Gazi Paşa (2006), O Sarışın Kurt (2007, Görsel Roman/Senaryo). Bilindiği üzere, Attila İlhan, 15 Haziran 1925'te İzmir/Menemen'de dünyaya gelmiş, ilk ve ortaokulu babasının mesleği sebebiyle Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde okuduktan sonra, en son İstanbul Özel Işık Lisesi'nden mezun olmuştur. Lise mezuniyeti sonrası İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydolan İlhan, bu okulu çeşitli sebeplerden ötürü yarıda bırakmıştır. Bu arada, İlhan'ın henüz lise öğrencisiyken arkadaşına gönderdiği bir mektupta Nazım Hikmet'in bir şiirinden alıntı yaptığı için altı ay kadar hapishanede ve akıl hastanesinde kaldığını belirtmek yararlı olacaktır. Zira, İlhan, bu hapishane ve akıl hastanesi döneminin sanatında, özellikle de romanında ve şiirinde çok önemli bir yere sahip olduğunu belirtmektedir. Gerçekten, İlhan'ın romanlarında, bilhassa Sırtlan Payı, Bıçağın Ucu ve O Karanlıkta Biz'de bu dönemin izlerini görmek mümkündür. Attila İlhan, 1946 CHP Şiir Armağanı Yarışması'nda cebbar oğlu mehemmed şiiriyle dönemin birçok önemli edibinin önünde ikincilik kazanmış ve bu ikincilikle beraber, kendi deyimiyle, edebiyat dünyasına paraşütle inmiştir. Ancak, burada atlanılmaması gereken bir nokta, İlhan'ın çok küçük yaşlardan itibaren şairlikle birlikte romancılığa da başlamasıdır. İlhan, daha ortaokul sıralarındayken Merih'e Seyahat'i yazmış, sonrasındaysa, yayınlanan ilk romanı Sokaktaki Adam'a kadar Bir Mahkum Var, Denize Çıkan Sokak ve Harman Zamanı gibi eserlerinin de içinde bulunduğu onu aşkın romanı kalem almış, ancak bunları yayınlamamıştır. Zeynep Ankara'yla yaptığı bir mülakatta, ilk on romanını beğenmediği için yayınlamadığını söyleyen İlhan, bunun sebebini, henüz on altı yaşındayken toplumsal konuları ele alan eserler yazmaya karar vermiş olmasına bağlamıştır (Özher, 2009: 34). İlhan'ın ilk iki romanında Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez-, bir olumlu tipi aradığı, Kurtlar Sofrası'ndan itibarense bulduğu bu olumlu tipi geliştirmeye çalıştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Zira kendisi de bu hususta şunları söylemektedir: Sokaktaki Adam'da toplumsal ve bireysel anlamda iflas etmiş bir delikanlı vardır. Anlayışlı, duyarlı, fakat kötümser. Kendisinin de dediği gibi, 'Neyi istemediğini bilmekte, fakat neyi istediğini bilmemektedir. Onun yanı başında Sokaktaki Adam, bir türlü bağlanıp bağdaşamadığı memleket gerçeğini, memleket halkını ve sorunlarını temsil ediyor. Bu ikisi arasındaki ilişki delikanlı yönünden ne yazık ki kurulamıyor. Oysa Zenciler Birbirine Benzemez'de yeniden bu soruna dönüyorum. Oradaki tip henüz bitmemiş, yarısı kemirilmiş bir tip. O bir kararsızlığın ağrısını çekiyor. Nihayet yazacağım Kurtlar Sofrası'nda sorunu görmüş, memleketin koşullarını kavrayıp gerekli bileşimi yapmış olumlu tipi işlemeye çalışacağım. Gördüğünüz gibi bu üç kitap, aynı sorunun başka başka yönlerden başka serüvenler içinde ele alınışı, tartılışıdır. Tek kelimeyle söylemek gerekirse, okuyucu önünde, onunla birlikte, memleketimizin halkının esenliği için elbirliğiyle bulmamız gereken olumlu tipi, gerçek vatandaşı arıyorum. (İlhan, 2012: 15). Attila İlhan, Kurtlar Sofrası'nda bulduğu bu olumlu tipi diğer romanlarında da özenle işleyerek Kemalist aydını topluma daha iyi anlatmaya çalışmıştır. İlhan'ın romancılığı üzerine doktora tezi hazırlayan Sema Özher'in bu konudaki görüşleri şu şekildedir: Romanlarında bireyi ve toplumu diyalektik bir süreç içerisinde ele alan Attila İlhan, yedi ciltlik 'Aynanın İçindekiler' roman dizisinde Türk aydın sınıfının içine düştüğü yabancılaşma sorunsalını 19. yüzyıl Osmanlı ekonomi-siyaset ilişkileriyle bağlantılı olarak irdelemiş ve çözümü tam bağımsızlık-milli ekonomi-milli kültür üçgeninde bulmuştur. Sanatçı 'Aynanın İçindekiler' roman dizisinin çıkarımı olarak değerlendirebileceğimiz son romanı Gazi Paşa'da yarattığı 'Gazi tipi' ile de bu çözümü mitik bir kahramana dönüştürerek öne sürdüğü çözüme ilkesel zamanların yaratıcı, yaşatıcı ve koruyucu gücünü eklemiştir. (Özher, 2009: 18). Attila İlhan'ın romanlarına konu edindiği zaman dilimi -1908-1960 dönemi-, hem Osmanlı Devleti'nin yıkılış dönemini -Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı ve Mütareke Dönemi-, hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş dönemini ve sonrasını -Kurtuluş Savaşı, Tek Partili Dönem, 2. Dünya Savaşı ve Çok Partili Dönem- ihtiva etmesi bakımından oldukça önemli bir zaman aralığını kapsamaktadır. Bu dönemde Türk toplumu hem siyasi hem de sosyal anlamda çok önemli bir değişim sürecinden geçmiştir. Attila İlhan da, romanlarında bu temel değişimi ele almış ve özellikle yanlış Batılılaşma teması üzerinden bireyin yabancılaşma meselesine değinmiştir. Attila İlhan'ın romancılığı üzerine doktora çalışması hazırlayan bir diğer isim olan Tülin Arseven, bu konuda şunları söylemiştir: Onun romanlarında, başlangıçta kendisine yabancı olan, içinde bulunduğu durumu kavrayamayan kişilerin veya toplumun gerçekle yüzleşmesi vardır. Söz gelimi, Kurtlar Sofrası'nda Ümid, Bıçağın Ucu'nda Suat, Yaraya Tuz Basmak'ta Demir, O Karanlıkta Biz'de Ahmet Ziya, Dersaadet'te Sabah Ezanları'nda Neveser, Sırtlan Payı'nda Miralay Ferid, Fena Halde Leman'da Leman ve Haco Hanım Vay'da Haco ve Dr. Feridun Hakkı kendi gerçekleri ile yüzleşirler ve bunun sonucunda da yaşama bakış açıları, dünyayı algılayış biçimleri değişir. Bazı romanları ise bireyin ya da toplumun değişim sürecinin son aşamasından başlar ve geriye dönerek söz konusu değişimi doğuran etmenleri araştırır. (Arseven, 2010: 251). Hiç şüphesiz İlhan, şiirlerinden denemelerine, hikayelerinden romanlarına, hemen bütün eserlerinde, Türk milletinin -Mustafa Kemal'den mülhem- ulusal bir sentez geliştirip ulaştığı yeni bileşkeyle yerli ve milli bir sanat yaratması gerektiği düşüncesini işlemiştir. İnci Enginün şu cümleleri, bu görüşü destekler niteliktedir: Attila İlhan, millet olmak için tarih bilincini şart koştuğu için, bütün romanlarında kendi yorumuyla bu bilinci okuyucusuna aşılamaya çalışmıştır. Yazarın sinemaya olan tutkusu eserlerinin de yapısını ve geniş şahıs kadrosunu etkilemiştir. Büyük ilgi duyduğu I. Dünya Savaşı'ndan sonraki siyasi gelişmelerden başlayarak Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın tarihini yer yer belgelerle, yer yer olayları bizzat yaşamış kişilerin kendileriyle hesaplaşması olarak, içinde hala Kuva-yı Milliye ruhunu yaşatanların hayal kırıklıkları ve isyanlarıyla yansıtmıştır. (Enginün, 2009: 365). Son olarak İlhan'ın romancılığındaki dil ve üslup meselesine de kısaca değinmek yararlı olacaktır. Bilindiği gibi, Attila İlhan, Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır, üslup sahibi isimlerinin başında gelmektedir. Onun daha Duvar, Sokaktaki Adam ve Abbas Yolcu gibi ilk eserlerinde görülmeye başlanan şairane, kendine has üslubu, 60-65 yıllık edebi ve düşünsel yaşamı boyunca kaleme aldığı hemen her eserde kendini göstermiştir. O, özellikle romanlarında, bugün günlük dilde halen kullanılan birçok deyimi, tabiri ve imgeyi ilk kez dile getirip benzetmelerle yüklü, sanatkarane bir dili tercih ederek nesirden ziyade şiire yaklaşan bir anlatım tarzı ortaya koymuştur. Attila İlhan'ın bu yönüyle kendi üslubunu yaratmayı başardığı rahatlıkla söylenebilir. İlhan'ın kardeşleri Cengiz ve Çolpan İlhan'ın da ifade ettiği üzere, kuşkusuz başarı, yalnız yetenek değil, disiplin, özveri ve bağımsız ve ödünsüz bir kişilik ile içten bir yurt ve insan sevgisi de gerektirir. Zira başarı, ancak o zaman, gerçek ve hak edilmiş bir başarı olur. Telif ve tercüme 50'nin üzerinde eseriyle Attila İlhan, 80 yıllık ömrünün 60-65 yılını Türk edebiyatına ve Türk düşünce hayatına vakfetmiş bir sanatçı, bir aydın ve bir fikir insanı olarak edebi ve düşünsel eserleriyle, geçmişten bugüne toplum üzerinde bıraktığı önemli etkilerle, söz konusu gerçek ve hak edilmiş başarıya hakiki bir örnektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/atom-bombasi-icadi/", "text": "Atom bombasının keşif yolculuğu birçok spekülasyonu, tartışmayı ve komplo teorisini de beraberinde getirmiştir. Bu denli güçlü ve etkili kitle imha silahlarının tartışılması elbette normal olmakla birlikte burada bilimsel ilerlemenin ve izlerinin doğru şekilde tespit edilmesi gerekir. Atom bombası ya da daha genel adıyla nükleer silahların keşif yolculuğu radyoaktivitenin keşfine uzanır. Radyoaktivite, nükleer bozunma olarak da adlandırılır. Kabaca tanımı ise atom çekirdeğinin parçalanması şeklindedir. Radyoaktivitenin varlığı, ilk kez 1896 yılında Fransız bilim insanı Henri Becquerel'in uranyum üzerinde yaptığı çalışmalarca ortaya koyulmuştur. Becquerel ona başta Becquerel Işınları dese de daha sonra Radyoaktivite olarak tanımlamıştır. Radyoaktivitenin keşfi, atom bombasının icadı için en önemli ve kritik dönüm noktasıdır. Başlangıçta bir kitle imha silahı olarak düşünülmese de keşfinden tam 34 yıl sonra 1930'lu yılların başında yüz binlerce insanı öldürebilecek bir silahın parçası olarak kullanılmaya aday görülmüştür. Atom bombasının ilk izleri 1911 yılında ortaya çıkmış ve radyoaktiviteden kitle imha silahları üretilebileceği tartışılmaya başlanmıştır. Nükleer silahların kullanımına ilişkin ilk spekülasyon Nazilerin Almanya'da hüküm sürdüğü dönemde başlamıştır. Hitler'in emri ile nükleer enerjiyi ölümcül bir silah haline dönüştürmeye başlayan Almanya, radyoaktiviteden bir nükleer silah yapmayı hedeflemiştir. Bununla birlikte Nazi Almanya'sının baskıcı yönetimi, birçok büyük Alman fizikçinin ülkesinden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu fizikçilerden biri de Albert Einstein'dır. Einstein, sadece Nazi Almanya'sının baskıcı tutumundan kaçmakla kalmamış, daha sonra Russel-Einstein Manifestosu olarak adlandırılacak bildiriyle atom bombası keşfinin nelere sebebiyet vereceğini de açıkça ifade etmiştir. 1940'lı yılların başında Einstein, doğrudan ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'e mektup yazarak Almanya'nın nükleer enerji denemelerini bildirmiştir. Einstein'ın mektubunda en dikkat çeken detay, uranyum araştırmaları ve zincir reaksiyonlarına yönelik araştırmalar yapılması istediğidir. Aynı zamanda Hitler'in yeni geliştireceği silahı kullanmaktan çekinmeyeceğine de vurgu yapan ünlü fizikçi, tüm dünyayı nükleer enerjinin gücü hakkında uyarmış ve nelere sebebiyet verebileceğini açıkça belirtmiştir. Bilindik anlamda atom bombasının keşfi ise tam olarak Einstein'ın mektubundan sonra ABD tarafından gerçekleşir. Başlangıçta çok fazla dikkate alınmayan Einstein ve beraberindeki 21 bilim insanı, ABD tarafından ciddiye alınmış ve tıpkı onun mektubunda önerdiği gibi uranyum üzerinde çalışmalar başlamıştır. ABD başkanının nükleer silah üretilmesine yönelik verdiği talimatla Manhattan Projesi aktif edilmiştir. Projenin başında daha sonra bilim dünyası ve insanlık tarihi açısından çok fazla tartışılacak olan ünlü fizikçi Robbert J. Oppenheimer vardır. Oppenheimer ve beraberindeki 5.000'e yakın fizikçi yaptıkları çalışmalarla 3 yıl gibi bir süre içerisinde ilk nükleer silahı kullanıma hazır hale getirmeyi başardı. Nükleer silahın yeryüzüyle ilk temas ettiği an ise bilindiğinin aksine Nagazaki ve Hiroşima değildir. ABD Hükümeti, II. Dünya Savaşı sırasında atom bombasını ilk kez kullanmadan önce test yaparak bombanın etkisini gözlemlemiştir. Doğrudan ABD başkanının da katıldığı bu test töreni New Mexico Çölü'nde gerçekleştirilir. 1945 yılında geliştirilen ilk nükleer silah, tarihler 16 Temmuz'u gösterdiğinde New Mexico Çölü'nde ateşlenmiştir. ABD Başkanı Truman tarafından da takip edilen bu ateşlemede atom bombasının yıkıcı etkisi açık bir şekilde gözler önüne serilmiş ve ABD'nin onu bir savaş aracı olarak kullanmasına giden yolculuk, ilk kez burada başlamıştır. ABD'nin II. Dünya Savaşı'na girişi temel olarak kendi inisiyatifi ile gelişmemiştir. 1941 yılına kadar dünyadaki bu büyük savaştan uzakta, kendi köşesinde kalan ABD, Japonların Pearl Harbour'u bombalamasıyla birlikte 7 Aralık 1941 tarihi II. Dünya Savaşı'na dahil olmaya karar vermiştir. Nükleer silah geliştirme süreci de bu karar doğrultusunda hızlandırılarak çalışmalara genişlik kazandırılmıştır. Oppenheimer öncülüğünde ilk kez atom bombası keşfedildiğinde ABD'nin hedefi Almanya olmuştur. Bununla birlikte Hitler'in önemli ölçüde güç kaybetmesi ve Avrupa'da birçok yenilgiye uğraması ABD'nin fikir değiştirerek onu savaşa iten Japonya ile yüzleşmesine sebep oldu. Manhattan Projesi ile hayat bulan Little Boy ve Fat Man isimli iki atom bombasının hedefinde iki büyük Japon şehri olacaktı. ABD, II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru hedefine büyük oranda Japonya'yı almıştı. 26 Mart 1945 tarihi başlayan bombardımanlarla ABD hava güçleri, neredeyse Japonya'nın tüm kentlerine bomba yağdırdı. Bu saldırılar bile 100.000'e yakın Japon'un ölümüyle sonuçlandı. Japonlar kamikaze saldırılarıyla ABD'ye cevap verse de arzu ettikleri kadar etki gösteremiyorlardı. 16 Temmuz tarihinde yapılan atom bombası denemesinden bir hafta geçmişken ABD, önce Japonya'ya uyarıda bulunarak savaştan çekilmesini talep etti. Japonya bu talebe olumlu cevap vermedi. Nagazaki ve Hiroşima yerle bir olmanın eşiğindeydi. Tarihler 6 Ağustos 1945'i gösterdiğinde ise sabah 8:30'da ABD Hava Kuvvetlerine ait B-29 tipi uçak Hiroşima'ya ilk atom bombasını bıraktı. İlk bombadan 3 gün sonra 9 Ağustos tarihinde ise ikinci bomba, Nagazaki semalarında görüldü. İlk saldırıda 140 bin, ikinci saldırıda ise 70 bin sivil, anında öldü. Bu saldırıdan 6 gün sonra ise Japonlar savaştan geri çekilerek Nagazaki ve Hiroşima'daki büyük dramı toplamaya koyuldu. Tarihler 29 Ağustos 1949'u gösterdiğinde ise atom bombasının icadı yolculuğunun yeni bir dönemi başladı. O gün SSCB, Kazakistan semalarında kendi geliştirdiği atom bombasının ilk denemesini yaptı ve dünya çok büyük bir kırılma sürecine girdi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/atomun-garip-dunyasi-atom-modelleri/", "text": "Atom modelleri, atomun garip dünyasını anlamak için geliştirilen ve her biri çeşitli özellikleri bünyesinde barındıran modellerdir. Atomun keşfediliş hikayesi oldukça uzun. Bu nedenle hikayedeki önemli noktalara değinmekte fayda var. Maddenin yapı taşını anlamaya yönelik ilk adımlar, Sokrates öncesi filozoflarla atıldı. O dönemde filozoflar, maddenin temelinde, değişmeden kalan bir şeylerin olması gerektiğini düşünüyordu. Thales'ten itibaren doğa filozofları, maddeyi oluşturan temel yapı taşları olması gerektiğine inanıyordu. İlk element olarak da değerlendirilen arkhe, her şeyin temel yapı taşını ifade eden bir kavramdı. Thales için arkhe su, Anaksimandros için aperiondu. Aperion sınırsızdır, var olan her şeyin ilk ilkesidir. Bunun yanı sıra Demokritos'a geldiğimizde arkhe sorununa farklı bir perspektiften bakıldığını gözlemliyoruz. Atom teorisi kapsamında Demokritos'un görüşleri oldukça değerlidir. MÖ 460-370 yılları arasında yaşayan Demokritos, her şeyin doğal bir nedeni bulunduğunu belirten Leukippus'un da öğrencisidir. Demokritos'u kendinden önceki filozoflardan ayıran özellik, arkhe konusunda dile getirdiği görüşlerdir. Daha önceki filozoflar, maddenin sürekli olduğuna inandıkları için parçalanma işleminin sonsuza kadar gideceğine inanıyordu. Fakat Demokritos, Durun bir dakika! Bu işlem sonsuza kadar sürmeyebilir, diyerek parçalara ayrılamayacak nihai bir parçanın olması gerektiğini düşündü. Demokritos'un öne sürdüğü ve parçalanmayacak olan bu temel parçacık, atomos olarak adlandırıldı. Demokritos'un öne sürdüğü atom modeli, şu anda benimsediğimiz atom modeline oldukça benzeyen görüşleri bünyesinde barındırıyordu. Demokritos, maddelerin görülemeyecek kadar küçük parçacıklardan meydana geldiğini ve bunların daha küçük parçalara bölünemeyeceklerini ifade ediyordu. Bu, bilim dünyasında bir devrimdi. Maddenin tamamen ortadan kaldırılamayacağına inanan Demokritos, elinizde kalacak son şeyin atom olduğunu düşünüyordu. Atomu anlama serüvenimizde bir ışık yakmış olan Demokritos'un atom görüşünden sonra modern atom teorisinin oluşmasına katkı sağlayan pek çok isim sahneye çıktı. Atomu anlama serüvenimizde birçok isim ön plana çıkmış olmakla birlikte bunlardan bazıları, çok önemli atılımlarda bulundukları için ayrıca değerlidir. Bunlar arasında yer alan John Dalton, modern atom modeline yakın bir atom modeli oluşturdu. Demokritos'un yaktığı kıvılcım her ne kadar Orta Çağ'ın karanlık döneminde parlamayı beklese de bu dönemde bir durgunluk sürecinin başladığını belirtmemiz mümkün. Bunun yanı sıra sistematik ilk atom modeli oluşturan John Dalton, kıvılcımın parlamasını sağladı. Joseph Proust tarafından bulunan ve sabit oranlar yasası olarak ifade edilen Proust Yasası, elementlerin bir birleşik oluşturacakları zaman belirli oranlarda birleşmesi gerektiğini ifade ediyordu. Dalton, Sabit Oranlar Yasası üzerine çalışırken birtakım sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bu sorunlar, Dalton'un atom modelleri kapsamında çok önemli gelişmeler kaydetmesini sağlayacaktı. İki elementin birleşimi sırasında zaman zaman farklı birleşimlerin ortaya çıktığını fark eden Dalton, bu konu üzerinde çok daha fazla araştırma yapmaya başladı. Yaptığı çalışmalarla birlikte Dalton, elementlerin birbirleriyle belirli oranlarda birleşmesi gerektiğini fark etti. Bu ise maddenin temelinde bölünemeyen parçacık olduğu fikrini ortaya çıkarıyordu. Atom modelleri içerisinde yer alan Dalton atom modeline göre madde, atom olarak adlandırılan bölünemeyen çok küçük parçalardan oluşur. Her ne kadar atomu anlama serüvenimizde farklı bir adım atmış olsa da Dalton'un atom modelinde çeşitli eksiklikler bulunuyordu. Bu ise bizi Thomson atom modeline götürmektedir. - Atom artı yüklü maddelerden meydana geliyordu. - Elektronlar, artı yüklü madde içerisinde yer alır. Herhangi bir şekilde hareket etmezler. Fakat biz artık biliyoruz ki elektronlar da hareket eder. O halde Thomson atom modelinde de birtakım eksiklikler mevcuttu. O zaman sahneye Rutherford'u alalım. 1911 yılında Ernest Rutherford tarafından oluşturulan atom modeli, Rutherford atom modeli olarak anılıyor. Yaptığı deneylerle atomun çapını oldukça küçük sapmalarla hesaplayan Rutherford, atomda büyük boşlukların olduğunu fark etti. Bunun yanı sıra ona göre atom kütlesinin çoğu çekirdekte toplanmıştı. Atomda çekirdeğin etrafında elektronların bulunduğunu söyleyen Rutherford, atom hacminin büyük bir kısmını elektronların oluşturduğunu ifade etti. Rutherford atom modeli her ne kadar oldukça başarılı olsa da nötron henüz bulunmamıştı. Aynı zamanda elektronların yerleri ve hareketleri de Rutherford atom modeli ile tam olarak açıklanamamıştı. 1913 yılında Niels Bohr tarafından oluşturulan Bohr atom modeli, atomu anlama çabamız açısından çok ama çok önemlidir. Daha önceki atom modellerinde çekirdeğin etrafında dönmekte olan elektronların yörüngeleri ve dönüş hızlarına dair bir bilgi verilmemişti. Bohr atom modelinde ise temel olarak bu konuya odaklanıldığını gözlemliyoruz. Bohr atom modeline göre elektronlar, çekirdekten belirli bir uzaklıkta yörüngelerde hareket eder. Kararlı bir enerji seviyesinde bulunan elektronlar, dairesel bir yörüngede hareketlerine devam etmektedirler. Bu yörüngeler, enerji düzeyleri olarak adlandırılır. Kararlı durumlardan birinde bulunan atomun ışınım yaymadığı gözlenmektedir. Fakat elektron yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçiş yaptığında ışık kuantumu yayar. Bohr atom modeli de çok önemli veriler sunmuş olsa da sadece tek elektronlu atomların spektrumlarını açıklayabilmiştir. Bu modelde de henüz nötronun olmadığını görüyoruz. Nötron daha sonra, 1932 yılında James Chadwick tarafından keşfedilecektir. Bu da başka bir yazımızın konusu!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/avrupa-birligi-memeleri-banladi/", "text": "Yok artık! Yaşlı başlı, takım elbiseli, kravatlı adamlar toplanmış ve demiş ki bir yönetmelik yapalım, interneti alt üst edelim; ayak basılmamış topraklara kafa gömelim... Hatta abartalım 13. kanunu çıkaralım internetin altını üst edelim hatta ve hatta ifade özgürlüğünü bitirelim. Kanunlar sonucunda memeleri banlayalım. Kurallara uymayan şirketlere ve internet sitelerine para cezası uygulayalım. Axel Voss sen neden bu kadar mutlusun bu karara? Ne diyorum anlamadınız, değil mi? Olabilir, normaldir çünkü Avrupa Birliği'nin bu kararı sıradan bir Türk vatandaşının hayatı ile yakından uzaktan ilgisi yok. E, peki olay ne? Meme ne demek? Buyurun gelin size her şeyi açıklayayım. Meme denilen bu şey Türkçe okunduğu biraz ayıp olabiliyor ama öyle bir manası yok. Meme yerine maymay diyenlerde var. Okunuşuna gelecek olursak buyurun 7 saniyelik bir telaffuz videosu. Şimdi okunuşu öğrendiğimize göre ne anlama geldiğini öğrenebiliriz. Meme kelimesinin köküne indiğimizde buluyoruz ki kendisi aslında antik Yunanca Mimema, kültürel bir davranışın başka bir bireye taklit yolu ile aktarılması anlamına gelse de internette milyonların kullandığı bu terim, evet terim, komik veya mizahi değeri bulunan bir video, fotoğraf ve yazının hafif değiştirilmesi ve yine internet ortamında paylaşılmasıyla oluşan mizah türünü kapsıyor. Türkçede biz buna Caps diyoruz. örnek verecek olursam Distracted Boyfriend, Awkward Moment Sealion, Confession Bear sizlere bu konu hakkında daha derin bir fikir verebilir. Sadece bu tür resimlerin paylaşılması için kurulmuş bazı siteler var 9GAG, 4Chan gibi. İlk defa duymanız normal, korkmayın. Artık meme kavramını kabaca öğrendiğimize göre asıl konumuza geri dönebiliriz. Avrupa Birliği Haziran-Temmuz dolaylarında yaptığı toplantıyla, birkaç ilginç kararla ortalığı sarstı. Karar basitçe şöyle internet ağındaki fotoğraf, video, yazı, gif formatındaki, yani her şey, telif hakkı adında denetime girecek. Bu da demek oluyor ki bir şarkının parodi versiyonunun yapılabilmesi için öncelikle telif hakkı almak veya telif sahibinden izin almak gerek. İlk bakışta kulağa mantıklı gelse de internet üzerindeki içerikler incelendikçe bu yasanın aslında özgür ifadeye karşı bir yasa olduğu savunulabilir. Yazıda eklediğim resimler gibi Stock Resmi olan bu resimleri çeken firma sizin meme yaptığınızı görürse geçmiş olsun. Tabii ki böyle bir şekilde medyaya yansıması oldu. BBC memeler bitti artık dedi ve oradan internet insanları bunu bambaşka bir boyuta taşıdı, bu konu hakkında bile memeler çıktı. Sonuç olarak Avrupa Birliği internet üzerindeki denetlemesi ve kısıtlaması bu kararla resmen başlatılmış oldu. Bu denetim başlangıcı şimdilik sadece telif hakları üzerine ama yarın ne olacağı belli değil... Neyse ki Avrupa Birliği'nde değiliz, mutlu mutlu 9gag'e girebiliyorum. Samimi ve eğlenceli bir yazı olmuş. Elinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/avrupa-tarihi-kitap-incelemesi-onder-kaya/", "text": "Tarihi ve konuyla ilgili olarak Avrupa tarihini öğrenmenin birçok yolu vardır. Günümüzde filmler de dahil olmak üzere tarihsel öğretileri zihnimize ulaştıran birçok kaynak bulunuyor. Klasik olarak tarih öğrenimi kitaplar üzerinden olmakla birlikte, birçok insan ders kitabı mahiyetindeki kitapları okuyarak tarih öğrenmeye çalışıyor. Bugüne kadar okuduklarım bana gösterdi ki tarih öğrenme konusunda ders kitapları sadece genel bir çerçeve sunuyor. Bir ders kitabından olayların yalnızca şeklini görebiliyorsunuz. Sıklıkla da okuduktan sonra anlatabilecek pek bir bilgi aklınızda kalmıyor. Çünkü bu kitaplar size genel bir bakış açısı sunuyorlar. Bu yazıda inceleyeceğim kitap Önder Kaya'nın Avrupa Tarihi isimli kitabı. Kitabı incelemeye ve tanıtmaya değer görmemin esas sebeplerinden birisi bu kitabın bölümlere ayrılmış yazılardan oluşuyor olması. Çünkü makalelerle tarih öğrenmek -özellikle anlatım akıcıysa- çok daha kolaydır. Roma İmparatorluğu'ndan Hitler Almanyası'na Avrupa Tarihi Üzerine Yazılar başlığıyla yayımlanan Önder Kaya kitabının içeriğinde adından da anlaşılacağı üzere kronolojik bir sıra dahilinde çeşitli makaleler yer alıyor. Aslında kitabın başlığı tam olarak içeriğini karşılıyor denemez. Çünkü esasında bu makaleler rastgele seçilmemiş ve bir konu etrafında toplanmış. Önder Kaya kitabın giriş bölümünde Batı'nın Doğu toplumları ile olan ilişkileri üzerine yoğunlaşan makalelerden meydana gelen bu kitap... şeklinde bahsederken aslında bunu açıklamış oluyor. Kitapta bulunan 23 makalenin başlıklarına baktığımızda aslında bunların birçoğunun günlük okur arasında duyulmuş olan ve ilgi çeken konular olduğunu görüyorsunuz. Bu anlamda oldukça okunabilir ve sıkmayan bir kitap olan Avrupa Tarihi isimli eserin dili oldukça akıcı. Kitapta özellikle görseller bolca ve yerinde kullanılmış. Kitaptaki konular oldukça ilgi çekici ve sade bir dil ile anlatılmış. Bir şeyler öğrenmenin yanında keyif de alıyorsunuz. Sıkıcı bir tarih kitabından ziyade eğlenceli bir tarih kitabı olmuş ki böylesi bir anlatım çoğu zaman zordur. Herkese hitap etmesi için sade bir dille yazılmış olduğu belli olan bu kitabı akademik olarak da doyurucu buldum. Bana kalırsa bu eserin tek eksiği, yeterince hacimli olmamasıdır. Batı ve Doğu etkileşimini özellikle sıkça merak edilen konular üzerinde değerlendirdiğimizde, seçilen başlıkların oldukça yerinde olduğunu bir okur olarak belirtmenin yanında eksik de buldum. Lakin yazar belki de bu kitabı ele alırken herkese hitap etmesi kaygısını güttüğünden dolayı hacmini arttırmamayı tercih etmiş olabilir. Kitaptaki yazıların hepsinde Batı medeniyeti ile öteki medeniyetin yani Doğu'nun etkileşimleri anlatılıyor. Batı'nın tek taraflı tarih yorumunun aksine çok daha objektif ve bilimsel bir yaklaşımda açıklanan tarihi olaylar üzerine birçok konuya değinilmiş. Holywood'dan Futbolcu Otto'ya kadar geniş bir yelpazeye sahip kitabı okurken sıkıldığım tek bir bölüm bile olmadığını söylemeliyim. Yazılarda spekülatif birçok konuya da değinilmiş. Bazı bölümlerde karşılaştırmalı tarihçilik anlatımını görmek beni oldukça mutlu etti. Tek taraflı yazımın aksine teraziyi karşılıklı tartarak aktarmak her zaman olaylara daha geniş bir açıdan bakmaya ve tarihi doğru yorumlaya yarıyor. Bu anlamda da yazıları beğendiğimi söylemeliyim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ay-isigi-sokagi-stefan-zweig/", "text": "Bir Stefan Zweig eseriyle daha tanışma fırsatı buldum. Ay Işığı Sokağı, bana yine Stefan Zweig'in psikolojik çöküntüsünü hissettirdi. Az sayfada çok şey vadeden bu kısa kitap, bir an içerisinde bitecek türden sürükleyici. Kitap etkileyici lakin doyurmayacak kadar yüzeysel, fakat bir o kadar da tadında. Okurken bir şeyler hep eksikmiş gibi hissediyorsunuz. Çünkü fazla bir olay örgüsü yok, fazlaca mekanlar da yok. Kitap daha çok yazarın II. Dünya Savaşı'ndaki ruh halini yansıtıyor olmalı. Kitabı okumadan aklınızda bir önyargı oluşturmak istemiyorum ama kitaptaki beş hikaye de hüzünle bitiyor. Bende Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısı vardı ve bu baskıda toplamda beş adet hikaye bulunuyor. Modern Klasikler Dizisi'nin 98. kitabı olan bu eseri Almanca aslından Regaip Minareci çevirmiş. Bu güzel çevirinin ikinci baskısını (Temmuz 2017) okuma fırsatını buldum. Aslında bu kitabın baskısını Can Yayınları zaten çok önceden yapmıştı ama nedense İş Bankası Yayınları'nı takip etmekten kendimi alamıyorum. İşin aslına bakılırsa, ikisinin de çevirileri benim hoşuma gidiyor ama herhalde İş Bankası, kitap kapağını çok güzel tasarlıyor. Olağan Üstü Bir Gece'nin kapağındaki Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosu çok güzeldi mesela. Ya da Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat kitabının kapağına dakikalarca baktığım olmuştu. Bu seriyi takip etmeye beni iten şey bu olsa gerek. Kitaptaki hikayeler: Ay Işığı Sokağı, Leporella, Nişan, Leman Gölü Kıyısında Olay, Avare. Kitapta benim en beğendiğim ve kitaba da ismini veren hikaye Ay ışığı Sokağı'ydı. Belki de Stefan Zweig'in Satranç isimli eserinde geçtiği gibi, bu hikayede de bir gemi olduğu için bilinçaltım öyle algılamıştır orasını bilemeyeceğim. En uzun hikaye olan Leporella'da ise tutku ve takıntıyı ama duygusuz bir takıntıyı görüyorsunuz. Tiksinti duygusunu yaşıyorsunuz ama bir yandan da bunun aslında Stefan Zweig'in yaşadığı bir şey olduğunu hissediyor gibi oluyorsunuz. Nişan'da ise Napoleon'un albayıyla birlikte savaşın korkusu sizin de içinize işliyor. Ağaçta asılı insanların arasından geçen rüzgarın o acı sesi harflerden kulağınıza doğru geliyor. Napoleon nişanının ağırlığı sizin de cebinizi zorluyor. Bu kısalıktaki bir yazının gücüne şaşırıyorsunuz. Bütün dostlarıma selamlarımı gönderiyorum! Belki onlar bu uzun gecenin ardındaki şafağı görecek kadar yaşarlar. Ben, o çok sabırsız olan ben, onlardan önce gidiyorum. Ay Işığı Sokağı'nı kesinlikle tavsiye ediyorum. Hiç ama hiç vaktinizi almadan bitecek bu kitap için şimdiden iyi okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ay-olmasaydi-ne-olurdu-ne-olmazdi/", "text": "İlk olarak bilinmesi gereken durum dünyanın gezegendeki en yakın dostu olan ayın Dünya'yı terk etmeye hiç de niyeti yok. Yaklaşık 4.5 milyar yıldır evrende, dünyanın sonsuz dönüşünde ona eşlik eden ay, kolay kolay yok edilemez. Ay'ın yok oluşu üzerine bir akıl yürütme yapmak isteniliyorsa bu akıl yürütme iki farklı şekilde gerçekleşebilir. Ay'ın yokluğa geçmesi ancak çok büyük bir enerjiyle mümkündür. Bu enerjinin boyutları ayın nasıl yok olacağı hakkında bilgiler verir. Ay enerjinin boyutuna göre tamamen yok olabilir ve tüm kalıntıları dünyaya çarparak tamamen ortadan kalkabilir. Ay'ı yok etmeyi hedefleyen enerjinin daha minimal boyutlarda olması halinde ise dünya için yeni Aycıklar, yani yeni dostlar ortaya çıkar. Her iki durum farklı sonuçlar doğurabileceği için biz akıl yürütmemizin merkezine Ay'ın tamamen yok olmasını alıyoruz. Ay aniden yok olsaydı, bunun ilk etkisi cılız meteor yağmurlarıyla ortaya çıkardı. Ay'ın yok oluşundan arta kalan ve Dünya için minimal boyutlardaki kozmik atıklar Dünya'mıza çarpardı. Dünya'daki yaşam Ay'ın yok oluşundan gelen kozmik atıklardan ve enkazdan etkilenmezdi. Bu durumun en temel sebebi Ay'ın Dünya'ya oldukça yakın bir konumda bulunmasıdır. Ay'dan Dünya'ya düşecek kozmik atıklar, sadece 8 km hıza sahip olacak ve önemli düzeyde etki yaratmayacaktır. Ay'ın aniden yok oluşundan kalan diğer enkaz ise Dünya'nın çevresinde Jüpiter'inkine benzer büyük bir halka oluştururdu. Ay'ın tamamen yok olması halinde ise buna benzer bir oluşumun ortaya çıkması olası değildir. Tüm enkaz, sonsuz uzay boşluğuna ve Dünya'nın üzerine doğru dağılırdı. Dünya Güneş'in etrafındaki yolculuğunun yanı sıra kendi ekseninde de döner. Bu dönüş, günlerin oluşmasını sağlar. Bununla birlikte Ay'ın da Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönüşünde önemli bir etkisi vardır. Ay etkisiyle Dünya'da her yıl günler biraz daha uzar. Günlerin süresinin değişimi öylesine minimaldir ki biz bunu hissetmeyiz. Ay'ın yok olması halinde bu etki tamamen ortadan kalkacaktır ve günler artık tam anlamıyla 24 saat olacaktır. Ay'ın Dünya üzerindeki en önemli ve en çok bilinen etkisi deniz ve okyanuslarda neden olduğu gelgitlerdir. Özellikle On beş gün gelgitleri ve İlkbahar gelgitleri tamamen Ay'ın Dünya üzerindeki etkisi sonucunda gelişir. Ay'ın yok olmasıyla birlikte bu gelgitler tamamen ortadan kalkacaktır. Ayrıca Ay'ın yerçekimi etkisiyle okyanusların orta bölümleri yaklaşık 40 cm yüksektir. En yakın dostumuz aniden yok olunca yüksekte konumlanan bu sular, asıl yerlerine doğru düşer. Dolayısıyla okyanus kıyılarında daha önce görülmemiş tsunamiler gözlemlenebilirdi. Ay'ın yok oluşunun en dikkat çeken etkisi ise Dünya'nın artık daha karanlık bir gezegene dönüşmesidir. Özellikle dolunay dönemleri başta olmak üzere Ay, Dünya için kritik bir öneme sahip olan ışık kaynağıdır. Dolunay döneminde Venüs'ten tam 14 bin kat daha parlak olan Ay, dünyayı ışığıyla aydınlatır. Bu ışığın aniden yok olması ise, dünyanın 10 kat daha karanlık bir gezegene dönüşmesine sebep olur. Ay'ın yok oluşu Dünya için her ne kadar daha fazla karanlık vadetse de bu durumun ciddi avantajları olabilirdi. Karanlığın en önemli avantajı, ışığın daha yoğun olduğu yerleri çok daha efektif keşfedebilmektir. Dolayısıyla Ay'ın yok olmasıyla Dünya'dan evren çok daha net ve kolay gözlemlenebilirdi. Ay, Dünya ve evrenin geri kalanı ekseninde Ay'ın bir diğer önemli işlevi de basamak olmasıdır. Dünya'daki yaşamın uzaya ve evrenin derinliklerine ulaşmasında Ay önemli bir yer tutar. Dünya'dan gönderilen radyo frekans sinyalleri yaklaşık olarak 2.5 saniye gibi oldukça kısa bir süre içerisinde Ay'a ulaşabilir. Aynı zamanda Dünya aile arasında 380 bin km mesafe bulunan Ay'a ulaşım sağlamak da hızlıdır. Evrende Dünya'ya en yakın konumdaki diğer gezegenler olan Mars ve Venüs ise Dünya'dan oldukça uzaktadır. Ay'ın yok olması halinde Dünya'dan gezegenin diğer bölgelerine yapılacak seyahatlerde kullanılabilecek bir basamak bulunmazdı. Ay, Dünya'nın iklimini dengeleme konusunda da önemli bir misyonu yerine getirir. Bu misyonu yerine getirirken Dünya üzerindeki etkisi eksen oluşturmaktır. Dünya belli aralıkta gidip gelen bir eksene sahiptir ve bu aralığı belirleyen ise Ay'dır. Ay'ın yok olması durumunda ise eksen dengesizlikleri çok daha geniş bir skalaya yayılır. Bu durum Ekvator ve Kutup gibi bölgelerde iklimsel değişikliklere neden olur. Bugün olduğu gibi Ekvator daima sıcak olmayacaktır. Kutup Bölgeleri de aynı şekilde daima soğuk olarak kalmaz. Ay'ın yok olması, Dünya üzerinde fizyolojik ve somut etkiler göstermenin yanı sıra bazı; ekonomik, politik sosyolojik, kültürel, hukuki ve ahlaksal etkilere de gebedir. Özellikle Ay sonrası Dünya'nın artık daha karanlık olması önemli ölçüde suç oranının artmasına sebep olabilir. Mevsim düzensizlikleri ve iklim dengesizliği iklim kaynakları için savaşların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Ayrıca Ay'ın yok olmasına paralel olarak tarihlendirme yaparken Ay'ın evrelerini kullanan bazı inançlarda kültürel anlamda dönüşümler de gözlemlenebilirdi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/aydinliktan-karanliga/", "text": "Sanki dünyamızın şimdiki halini anlatan bu masal kitabını, Vasıf Öngören 1977 yılında kızı için yazmıştır. Masalın Aslı isimli iki kitaplık serinin ilk kitabıdır. 10 bölüm şeklinde yazdığı masalların ilk altısı bu kitapta, son dördü ise ikinci kitap olan Karanlıktan Aydınlığadadır. Çok önceden bir kere okumuştum bu kitapları. Nedense aklımın bir köşesinde kalmış bu kitaplar. Özellikle ilk kitap olan Aydınlıktan Karanlığa; arkadaşlıkların, birlikte çalışmanın hırs uğruna nasıl küle dönüştüğünü çocuksu bir dille anlatıyor. Tabi yazarımız çocuklar kitabı okuduğunda anlasın, ders alsın diye böyle yazmış. Ama sakın gençlere ve yetişkinlere hitap etmiyor sanmayın. Böyle içinizi ağrıtıyor, göğsünüzde bir yumru oluşturuyor bu kitap. Çünkü çevremizde bulunan birçok insanlık sorununa değiniyor, incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler için biten arkadaşlıklardan, bir daha başlamayacak dostluklardan söz ediyor yazarımız. Çocuğa yaşamı boyunca hayatını küçük şeylerle doldurup önemli meseleleri sonraya bıraktığında başına ne gelecekleri güzel bir dille anlatıyor. Yarışmanın kötü bir şey olduğunu, birlikte çalışmanın ise ne kadar yüce bir kavram olduğunu dile getiriyor. İşte insanların birlikte ama aslında yalnız yaşadığı dünyamızda, hırsın insanı körelttiğini, bir çocuk için de olsa makam sevdasının hem insanın kendisine hem de daha büyük ölçüde çevresine verdiği zararı anlatıyor. 10 çocuk var en başta masalımızda. Hiç kimsenin olmadığı güzel bir diyara geliyor bu 10 çocuk. Biz burada kendi ülkemizi kuracağız, hep birlikte sonsuza dek mutlu yaşayacağız diyorlar. Sonra bir ışık görüyor ve onun peşinde gittiklerinde istedikleri her şeye dönüşebilen bir cevher ile karşılaşıyorlar. Acıkıyorlar tabi, cevher yiyeceğe dönüşüyor; üşüyorlar, cevherden ev yapıyorlar. Biz güzel bir ülke kurduk, burada sonsuzu dek mutlu yaşayacağız diyorlar. Bir gün, 10 küçük çocuk geliyor ülkelerine. Onlar da cevher dönüştürmek istiyor ama yapamıyorlar. Sonra yeni gelenler eskilere siz farklısınız diyor. Onlar da Evet biz farklıyız, biz güçlüyüz diyorlar. Eskilerden biri kendilerinden sonra gelen 10 küçük çocuğu alarak cevher çıkartıyor. Diğer 9 çocuk bir daha cevher çıkartamıyor ve küçük çocuklarla cevher çıkarana sen farklısın diyorlar. O da Evet ben farklıyım, ben sizden üstünüm diyor. Böylece başkan oluyor. Sonra 10'ar kişilik başka çocuklar geliyor ve ilk gelenler evlerinde yokken aç oldukları için her yeri dağıtıyorlar ve bozuyorlar. Sonra başkan suçlu oldukları için zincirletiyor ve onları çalıştırıyor, cevheri onlara çıkarttırıyor. Başkan bir daha cevher çıkartamıyor ve diğer 9 arkadaşı artık farklı değilsin deyip isyan ediyor. Başkan da onları cevher çıkartabilenlerle taşa dönüştürüyor. Böyle böyle devam ediyor olaylar ama ne ders alınıyor olanlardan, ne de akıllanıyor baştaki çocuklar. Hep kendilerine mantıklı gelene inanıyorlar ve olan yine kendilerine oluyor. Ve bazı kötüler de cezasını buluyor. Düzen bir oluyor gibi oluyor, sonra tekrar bozuluyor. gibi sözlerin nasıl açığa çıktığını da anlatıyor. Tabi kitap biraz daha çocuk kitabı olduğu için bu gibi ders verici sözleri çocukların öğrenmesi önemli, öğrenmeyen büyüklerin de. Yani bu kitap sadece çocuklar için değil, aynı zamanda çevremizde çocuklar olan biz yetişkinlere de göre."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ayla-filmi-tanitimi/", "text": "Kahramanlarının hala hayatta olduğu Ayla filmi zamansız, mekansız, dil-din ve ırk tanımadan vicdanın nasıl da gerçek bir sevgiyle insanları buluşturabileceğini ve savaşa rağmen gerçek insanlığın nasıl da birleştirici olabileceğini Türkiye insanının güçlü gönlü ve ruhunu yansıtan bir gözle anlatıyor. Benim şahsen iki defa izleyip ikisinde de çok beğendiğim filmdir. Aynı zamanda Ayla, Türkiye sinema sektörü temsilcilerinin oylarıyla dünyanın en prestijli sinema ödüllerinden Oscar'da yabancı dilde en iyi film dalında Türkiye'yi temsil etmek üzere seçildi. Ayrıca filmin yaşanmış bir olayı konu alması onu çok daha etkili kılmaktadır. Filmde, Kore savaşında yaşanan gerçek bir olaydan bahsediliyor. Bir Türk askeri savaş alanında küçük bir kız bulur. Bu küçük kız 5 yaşında ve yetimdir. Türk askeri ki bu askerimizin ismi Süleyman Dilbirliği'dir. Kendisi bir Astsubaydır. Kızı yanına alır ve ona Ayla ismini verir. Kısa sürede baba ile kızı gibi olurlar ve Ayla, bütün birliği gözdesi olmuştur. Savaştan sonra birliğin Türkiye'ye dönme kararı çıkar ancak Astsubay, Ayla'dan ayrılmak istemez. Çok denese de başarılı olamayan Astsubay, Koreli yetim kız Ayla'yı Kore'de bırakır ve Türkiye'ye geri döner. İkili ayrılırken yeniden bir araya geleceklerine dair birbirlerine söz verirler. Kader yeniden bu ikiliyi bir araya getirir. Kore Savaşı, 1950-1953 yıllarında, Kuzey Kore ve Güney Kore arasında meydana gelen iç savaştır. Soğuk savaşın ilk yıllarında meydana gelen bu çatışma, ilk önce ABD ve müttefiklerinin daha sonra da Çin Halk Cumhuriyeti'nin katılmasıyla uluslararası bir boyut kazanmıştır. Kore savaşı sonunda Kore'nin bölünmüşlüğü devam etmiş ve iki ayrı yönetimin birbirine olan düşmanlığı bugünlere miras kalmıştır. Savaş, tarafların karşılıklı saldırılarıyla devam etse de birbirine üstünlük kuramamışlardır. Kore Savaşı, 2007'de Kuzey Kore ve Güney Kore arasında imzalanan antlaşmayla yazılı olarak hükmünü bugünlere değin korumuştur. Kore savaşına BM üyesi olan bütün devletlerden asker katıldığı için Türkiye'den de katılım olmuştur. Tuğgeneral Tahsin Yazıcıkomutasındaki 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5.090 kişilik 241. Türk Alayı, 17 Eylül 1950 de Hatay'ın İskenderun limanından hareket ederek Kore'deki BM birliklerine katılmışlardır. Filmde yönetmen koltuğunda Can Ulkay oturmakta. Senaryosunda ise Yiğit Güralp'in imzası var. Başrollerde Çetin Tekindor, Taner Birsel, İsmail Hacıoğlu ve Ali Atay yer almaktadır. Ayla rolünde Koreli küçük oyuncu Kim Seol, Süleyman Astsubay rolünde de İsmail Hacıoğlu bulunmaktadır. Film dram alanında izlediklerimin içerisinde en iyisi olabilecek bir filmdi. Filmdeki oyuncuların kabiliyetleri zaten tartışılmaz ve filmin kalitesinde önemli bir parametreyi oluşturmuşlar. Ayrıca filmde bir miktar komedi de bulunmaktaydı. Özellikle Leyla ile Mecnun'dan tanıdığımız Ali Atay'ın sahneleri bence gayet güzeldi. Savaş sahneleri de oldukça başarılıydı bana göre. Filmin sonunda gerçek olayın videosu da gösterilmesi gerçekten can alıcı nokta olmuş. Ayrıca 4 haftada yaklaşık 3 milyon seyirciye ulaşmayı başarmış bir yapıt. Filmi hala izlemediyseniz biran önce izlemenizi samimiyetle tavsiye ederim. vicdanın nasıl da gerçek bir sevgiyle insanları buluşturabileceğini... Hiç bilmediği, ilişkisinin de olmadığı insanlarla savaşması emredildiğinde sorgulamadan itaat eden askerin vicdanının konu edildiği filmlerin de yapılmasını istiyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/aynadaki-kimlik/", "text": "Daha önce yazmış olduğumuz #AppleEvent ve İphone X incelemesi adlı yazıda Apple şirketinin İphone X ile birlikte yeni bir teknolojiyi hayatımıza sokacağından bahsetmiştik. Face ID yani yüz tanıma sistemi. Geçmişte çekilmiş, geleceğe yönelik bilim kurgu filmlerinde görmeye başladığımız parmak izi , yüz tanıma ve göz tanıma üçlemesinin ikincisi de İphone X ile birlikte hayatımıza girmiş durumda. Apple İphone 5s serisinden itibaren (2013) parmak izi okuma sistemini hayatımıza sokmuştu. Başlarda sadece telefonun tuş kilidini açmak için kullanılan sistem ilerleyen zamanlarda birçok internet sitesine ve uygulamaya hatta bankacılık işlemlerine kadar birçok alanda hayatımıza hızla girdi ve bizim sanal hayattaki kimliğimiz oldu. Bir teoriye göre şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün insanların parmak izlerinin hepsinin spesifiktir fakat Apple'ın iddiasına göre yüz tanıma sistemi parmak izi okuma sistemine göre 2 kat daha güvenilir. Sistem tek yumurta ikizleri hariç bir insanın yüzünü başka bir insanın yüzünden ayırma özelliğine sahip ayrıca maske sakal bıyık makyaj gibi olabilmesi muhtemel yüz değişikliklerini de çok rahatlıkla ayırt edebilmekte. Çalışma mekanizması olarak ise yüzümüzdeki bütün organların birbiri arasındaki mesafeler ve açılanmalar, ve yüzümüzdeki spesifik 10 binlerce verinin bir algoritması çıkarılıyor ve böylece yüzümüzde değişmesi daha muhtemel olan şeylere karşı töleranslı olabiliyor tek sıkıntı gelişme evresinde olan çocuk ve ergenlikteki insanların yüzlerindeki değişimi algılayamaması ayrıca sistem 3D tarama ile kaliteli video yada fotoğraf yoluyla kilidin açılmasına da olanak sağlamıyor. Buraya kadar her şey harika görünüyor Parmak izinden iki kat güvenlikli bir sistem, çift yumurta ikizinin dahi senin telefonunu açamaması vs vs fakat biz yüz tanıma sistemini parmak izi okuma sistemi kadar rahat bir şekilde bankacılık ve güvenlik işlerimizde kullanabilir miyiz ? Bu sorunun cevabı bence hayır. Çünkü parmak izimiz gözle dahi zor görülebilecek birçok detay içeririyor ve bir kamera yada fotoğraf makinesi tarafından görüntülenmesi çok daha büyük emek isterken yüzümüz bu durumdan çok çok daha farklı. Bir başka insanı korkuya iten nokta ise; Apple tanımlanan bu yüzlerin sadece telefonda kaldığını ve hiçbir şekilde depolanmadığını iddia ediyor fakat böyle bir şeyin olabilme ihtimali bile insanı ürkütüyor çünkü böyle bir şeyin olma ihtimali demek gelecek 10 yıllarda insanlığın nerdeyse gizli olarak hiç bir şey yapamaması demek ve ayrıca herkesin bazı kesim yada kişiler tarafından konulmuş kurallara sürekli uymak zorunda kalmış olması demektir. Olası kural dışı bir harekette bir veri merkezinde herkese depolanmış spesifik verilerden insan kolaylıkla bulunabilir ve muhtemelen yüz tanımayla geçmesi gereken bir sistemi açmaya çalışırken çabucak yakalanabilir. Ayrıca geçmişte bazı ünlülerin başına gelen iCloud hesaplarının hacklenmesi örneklerine bakacak olursak da Apple bu konuda hiç de güvenilir bir şirket değil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ayrim-kavgasi/", "text": "Ben kadınım. Müslüman bir kadın. Müslüman, beyaz bir kadın. Müslüman, beyaz ve Türk bir kadın. Bunca sıfat. Beni, bizi tanımlayan diğer insanlardan bizi ayırdığını düşündüğümüz, bizi biz yaptığına inandığımız birçok sıfat. Ve buraya eklenebilecek birçok sıfat daha. Güzel ya da çirkin, zayıf ya da kilolu, uzun ya da kısa. İnsanları birbirlerinden ayırmak için o kadar farklı yollara başvuruyoruz ki. Bizden olmayana gavur diyoruz, hatta bazen bunu küfürleştiriyoruz. Zamanında ten rengine göre köle seçiyorduk. Şimdi hor görüyoruz. Çarşaflıyı çarşaflı diye, açığı açık diye yargılıyoruz. Kendine dindar diyen bir grup dinlerin hoş görücü tavrını unutup açığı, inanmayanı taşlar; kendine modern diyen bir kesim ise asla hiçbir tercihe saygı duymaz dinini yaşayanı yobazlıkla suçlar. Kadın, kadın olmanın zorluğundan dem vurur. Erkek, erkek olmakla üstün olduğuna inanır. Ve biz bir şekilde insanı yine ayırırız. Hep ayırdık. Ne denirse densin ayırmaya devam edeceğiz ama en azından tarafımız belli olmalı. Ben inanmıyorum. Dinlerin, dillerin, milletlerin, cinsiyetlerin ve hatta cinsen tercihlerin insanları ayırmak için bir yol olduğuna inanmıyorum. Bizim seçimimiz olmayan şeylerin insanları ayırmak için kullanılabileceğine inanmıyorum. Çünkü temelde hepimiz aynıyız. İnsanız. Seçimlerimizle varız. Ve bu seçimler sadece iki türlü ayırır insanı. İyi veya kötü. Belki çok temel ya da klişe gelecektir bu ayrım. Ama gerçek bu. Yaptımız tercihler bizi bir yola iterler. Kimliklerimiz, kişiliklerimiz ya da karakterimiz, istediğinizi söyleyin, bu şekilde oluşur. Bu tamamen bizim tercihimizdir. Çünkü birçok şeyin aksine insanı yargılayabileceğimiz tek konu seçimlerimizdir. Biz insanız, unuturuz. Hep unuttuk. Çünkü bunları hep söyledik. Herkes söyledi. Ama iş icraata geldiğinde kimsenin gözü yemedi. Gözü yiyenlere iyi insan dedik zaten. Onlara güvendik, inandık, sevdik. Aynaya bakmadık. Onlar gibi olunması gerektiğinden dem vurduk ama asla olmadık. Zaten bir insan en çok neyden bahsederse o onda yoktur derler. Ee pek tabii doğru da söylerler. Biz ayırırız. Doğamız bu. Seveceğimizi, güveneceğimizi ayırmak isteriz. Eh umarım doğru şekilde ayırabiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ayrintili-musul-dosyasi-ve-musul-operasyonu/", "text": "Irak ve Suriye asırlar boyunca huzur bulamamış iki bölgeyi kapsar. Belki bir dönemde sosyokültürel olarak refah bulsa da hiçbir zaman siyasi ve ekonomik bir huzuru olmamıştır. Bunun çok önemli bir nedeni var. İlk cümlemde dikkat ettiyseniz bölge kavramını kullandım. Ülke demiyorum çünkü bu bölgeler hiçbir zaman bir ülke-millet statüsü kazanamamıştır. Bu sadece günümüzde değil tarih sahnesinde de böyledir. Her zaman Suriye ve Irak bölgesi farklı bir yönetim altında kalmış ve çok değişik milliyetlerden ve kültürlerden insanları barındırmıştır. Huzur bulunamamasının başlıca sebeplerinden birisi görüldüğü üzere milli bir birlik ortaya çıkamayışıdır. Ayrıca bırakın milli birliği, dini birlik varmış gibi görünse de mezhepsel farklılıklar çatışmaya yetmektedir. Ayrıca bildiğiniz gibi yeraltı kaynaklarının da zengin olması sebebiyle güçlü devletlerin her zaman elinde tutmak isteyeceği bir coğrafya olagelmiştir. Zannedilmesin sadece petrolü ele geçirmek için uğraşılıyor. Bu sadece çok sığ bir görüşün tespitidir. Yoksa bu görüş ile bu kadar ayrıntılı bir tahlil mümkün olmayacaktır. Bugün asıl bahsetmek istediğim güncel bir mesele olan Musul Operasyonu ve Irak bölgesi olacak. Musul bölgesi Büyük Selçuklu Devleti yönetiminden sonra Irak Selçukluları, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safeviler gibi devletlerin hakimiyetine girdi. Arap ağırlıklı olan nüfus karşısında büyük Tükmen göçleri gerçekleşti ve Arap nüfusundan daha fazla Türkmen nüfusu ortaya çıkmaya başladı. Osmanlı Devletinin atlattığı Fetret Devrinden sonra Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında Musul, Osmanlı topraklarına katıldı ve daha uzun bir süre bizim yönetimimizde kaldı. Türk yönetiminde olan Musul toprakları 19. Yüzyıl itibari ile petrolün keşfi sonrası Avrupa devletlerinin ilgi odağı olmaya başladı ve yıllarca süren ve sürecek olan sorunların ilk tohumlarıda ekilmiş oldu. Uzun yıllar Alman-İngiltere politikasıyla ele geçirilmek istenen Musul, I. Dünya Savaşı'na doğru iyice sıcak-çatışma bölgesi olmaya başladı. Hatta Birinci Dünya Savaşının önemli bir nedenini oluşturduğu söylenebilir. Dünya Savaşı öncesi Musul bölgesi, petrol kaynaklarından dolayı rekabet konusu olup 1916 yılında Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa'ya bırakılması kararlaştırıldı. Birinci Dünya Savaşında yenilen Osmanlı Devleti Mondros Ateşkesini imzaladı. Bu antlaşma sonrası birçok bahane üreten İngiltere, Hristiyanlara zulüm ediliyor diyerek Musul'a girmeye çalışıyordu. Musul'daki Osmanlı ordusu ise direniyordu fakat diplomatik ilişkiler sonucu Musul'daki Osmanlı ordusu her ne kadar direndiyse de savaşmadan çekilmek zorunda kaldı. Mondros'un 7. Maddesini kullanarak, İngilizler 1918 yılında Musul'a girdiler. Lozan öncesi Özdemir Bey komutasındaki Türk birliği Musul harekatı başlatıp İngilizleri 1922'de hezimete uğrattı. Bu hezimet karşısında Musul'daki aşiretler de cesaret bularak Ankara Hükümeti'ne desteklerini bildirdiler. Fakat İngiltere yine en iyi bildiği şeyi yapacaktı. Savaşla kaybettiği bölgeleri masa başında elegeçirmek. İngiltere bir takım faaliyetler sonucu isyanlar çıkarttılar ve buralardaki Türk orduları başka yerlere kaydırılmak zorunda kaldı. Bu sırada ise Lozan Konferansı'nın başlamasıyla işin askeri kısmından ziyade diplomatik kısmına yoğunlaşıldı. Bu sorunu Lozan ile çözümlemeyi düşünen Ankara Hükumeti Lozan'da bu konuda başarılı olamadı. Zira İngiltere'nin Musul'u bırakmaya niyeti yoktu. Anlaşmaya varılamayan Musul sorunu daha sonra görüşülmek üzere ertelendi. Ancak İngilizler bu sorunu Milletler Cemiyeti'ne taşımayı başardı. Tabii Milletler Cemiyeti'nde en çok sözü geçen ülke hangisiydi ? Söylememe gerek yok herhalde. Türkiye ise sadece geçici üye konumundaydı. Türkiye, Musul bölgesinde bir halk oylaması teklif ettiyse de kabul edilmedi. Milletler Cemiyeti, kendisi bir rapor hazırlayarak bu toprağın Irak'a katılmasını tavsiye etti. Sonuç olarak bu etkiler karşısında Musul 1924-25'te Irak'a bırakıldı. Milletler Cemiyetinin kararına karşı çıkan Türkiye her ne kadar haklı olsa da belki de uğraşacak gücü kalmadığından bu kararı kabul edip 1926 Ankara Antlaşması'yla Musul'un Irak'a katılmasını resmen kabul etti. Bunun karşılığında ise 14. Madde gereği Musul petrollerinden elde edilecek gelirin %10'u 25 yıl süre ile Türkiye'ye verilmesi kararlaştırıldı. Peki bu ödeme yapıldı mı ? %10 petrol gelirlerine ne oldu ? Türkiye bu işin üzerine gitti mi ? O kısma değinmeyip şu yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum: İşte, Musul Gerçeği ! Ayrıca TBMM, Lozan'ı onayladıktan sonra yaklaşık 6 ay içerisinde hilafeti kaldırdı. Hilafetin kaldırılması bir çok perifer bölgede sorunlara yol açtı. Şeyh Sait isyanları gibi olaylar vuku buldu. Bir başka görüş ise hilafeti bu kadar erken kaldırmanın bu isyanlara sebep olmasıyla birlikte Musul'u almamızda engel teşkil ettiği yönündedir. Yine sizin değerlendirmelerinize bırakıyoruz. Kolay tahliller değillerdir. Neyse efendim 1932'de Irak'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra 2014'te IŞİD'in işgal ettiği Musula dönelim. Biliyorsunuz ki 2014 yılında Türkiye'nin Musul Konsolosluğu işgal edilerek 49 kişi rehin alınmıştı. Bu sorun bir takım istihbarati yöntemlerle çözüldü. Devamında TSK, Musul'un yakınına bir askeri üs kurdu. Rusya ise Türkiye'nin orada asker bulundurmasının Irak hükümetinin izni olmadan kabul edilemez olduğunu açıkladı. Günümüzde ise olaylar iyice çığırından çıktı ve bugünkü halini aldı. Öncelikle 18 ekim 2016 ile başlıyoruz. Çünkü bu tarihte Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Türk hava kuvvetlerinin Musul operasyonuna katılması amacıyla koalisyon güçleriyle antlaştığını belirtti ve Musul Operasyonu bizim açımızdan resmi olarak başlamış oldu. Ülkelerin katılımıyla resmi operasyon başlayınca IŞİD çekilmeye başladı ve Musul'daki petrol kuyularını ateşe verdi. Newyork Times gazetesi, Irak ile Türkiye arasındaki Musul krizine çözüm bulmaya çalışan Washington'un Türkiye'nin Musul operasyonuna direk değil tıbbi destek ve yardım kampanyası şeklinde katılımda bulunması amacıyla iknaya çalıştığını yazıyor. Hala devam eden operasyonlar ne yazık ki tam bir açıklığa kavuşmuş değil. Her ülke farklı bir açıklama yapıyor. Rusya ABD'nin savaş suçu işlediğini iddia ediyor. Siber saldırılar gerçekleşiyor ve Dünya yine yeniden bir kutuplaşmaya doğru sürükleniyor. Türkiye ve Dünya bu olaylar ile beraber bir çok sorunları yaşıyor ve ekonomik-siyasi buhranlarla karşılaşıyor. Özellikle konunun derinine ve geçmişine girmek isteyenler için Musul-Kerkük Osmanlı Arşiv Belgelerine(1525-1919) bakmanızı tavsiye ederim. Zira bu yazıyı güncel konjonktüre göre yazdım. Özellikle Musul ve Kerkük bölgelerinin tarihini öğrenmeniz için bu belgelere bakmalısınız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bagimli-kisilik-bozuklugu-nedir/", "text": "Bağımlı Kişilik Bozukluğu , DSM-5 kapsamında tanımlanmış bir kişilik bozukluğudur. DSM, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından belli aralıklarla yayınlanan ve zihinsel hastalıkların tanısına ilişkin detayları içeren el kitabıdır. Son olarak 2022 yılının mart ayından yayınlanan DSM-5'te Bağımlı Kişilik Bozukluğu; kişinin duygusal ve/veya fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak adına bir başkasına yoğun bir bağlılık hissetmesi şeklinde tanımlanmıştır. Günümüzde oldukça yaygın gözlemlenen bu kişilik bozukluğu, tıpkı diğer kişilik bozukluklarında olduğu gibi kişinin gündelik hayatını ve yaşam kalitesini etkileyebilir. Ayrıca Bağımlı Kişilik Bozukluğu; ailevi ilişkilerden iş hayatına, arkadaş ilişkilerinden eş ve sevgililik ilişkilerine kadar birçok alanda etki gösterebilir. Kadınlarda çok daha sık gözlemlenen Bağımlı Kişilik Bozukluğunu tüm detaylarıyla mercek altına aldık. Bağımlı Kişilik Bozukluğu , kişinin fiziksel ve duygusal taleplerini karşılama konusunda bir başkasına duyduğu yüksek düzeyde bağlılık hissi sonucunda ortaya çıkan yoğun kaygı, endişe ve stres halidir. Bu kişilik bozukluğu ile karşı karşıya kalan kimseler, özellikle duygusal olarak karşısındaki insanlara yoğun bir bağlılık hisseder. Çoğunlukla bu bağlılık; aşk ya da hoşlantı gibi duygusal temelli olmaktadır. Buna karşın Bağımlı Kişilik Bozukluğunun anne ya da baba gibi ebeveynlere ya da arkadaşlara yönelik olacak şekilde gelişmesi de olasıdır. Bağımlı Kişilik Bozukluğu yaşayan kişiler, karşısındakini güçlü bir arzu ile memnun etmek kaygısı taşır. Bu kaygı zamanla yoğun bir stres ve endişe haline dönüşebilir. Ayrıca Bağımlı Kişilik Bozukluğu yaşayan bireyler; yapışkan, yılışık, muhtaç ya da tüm bunlardan bağımsız olarak pasif bir karaktere sahip olabilir. Psikolojik ya da fiziksel her türden şiddete boyun eğebilir, yaşadığı çaresizlik hissi karşısında bağlılığını yıkıcı ölçüde sürdürebilir. Genel olarak kişilik bozukluğu olarak tanımlanan ruhsal sağlık sorunları, kişinin yaşamına ve yaşam kalitesine önemli ölçüde zarar verebilecek problemlerdir. Gündelik yaşama doğrudan etki gösterebildiği gibi kişilik bozuklukları, bireyin işlevsel hareketini de zorlaştırır. Bağımlı Kişilik Bozukluğu da benzer etkiler ortaya çıkarabilir. Dünya nüfusunun yaklaşık %1'inin Bağımlı Kişilik Bozukluğu sorunu ile karşı karşıya olduğu düşünülmektedir. Bağımlı Kişilik Bozukluğu, erkeklere oranla kadınlarda daha yoğun gözlemlenen bir ruhsal bozukluktur. Bununla birlikte yapılan bazı çalışmalarda erkek ve kadın oranının benzer nitelikte olduğuna ilişkin iddialar da bulunuyor. Hemen her türden kişilik bozukluğunda olduğu gibi BKB'de büyük oranda farklı ruhsal problemlerle ilintilidir. BKB teşhisi koyulan bir kişi; Majör Depresif Bozukluk, Anksiyete ve Alkol Kullanım Bozukluğu gibi diğer kişilik bozukluklarını da aynı anda yaşıyor olabilir. BKB'nin neden ortaya çıktığına ilişkin çalışmalar günümüzde hala sürdürülmektedir. Yapılan araştırmalarda elde edilen buğular Bağımlı Kişilik Bozukluğunun çocukluk dönemiyle bir ilişki içerisinde olduğunu göstermiştir. Aile ilişkileri, çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar BKB'nin ortaya çıkmasının en temel nedenleri arasındadır. Ayrıca özgüven eksikliğinin çocuğun bakımını üstlenen aile üyesi ya da bakıcı tarafından sıklıkla aşılanması da yine BKB'ye neden olabilmektedir. Buna ek olarak BKB, çocukluk döneminin dışında ergenlik ve yetişkinlik çağında da gelişebilen bir kişilik bozukluğudur. Bireyin kurduğu ilişkilerde yaşadığı travmalar, güven sorunu, sağlıksız birliktelikler veya sömürücü bir ilişki BKB'nin ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Son olarak Bağımlı Kişilik Bozukluğu üzerine yapılan araştırmalar, bu ruhsal sorunun genetik etkenlerle de kişiye aktarılabileceğini göstermiştir. Aile bireylerinde herhangi bir kişilik bozukluğu öyküsü olan kişilerde BKB gözlemlenebilmektedir. Bağımlı Kişilik Bozukluğu belirtileri büyük oranda ikili ilişkilerde ortaya çıkar. Dolayısıyla kişinin sosyalleştiği her türden durum ya da olay söz konusu belirtilerin gözlemlenebilmesi açısından yeterli veriler sunar. Ayrıca kişinin yaşadığı her türden ilişkide kurduğu bağlılığın derecesi ve bu derecenin yoğunluğu yine BKB belirtilerinin açık biçimde gözlemlenmesi açısından önemlidir. Bağımlı Kişilik Bozukluğu yaşayan kişilerde ortaya çıkan en önemli belirti bakım ihtiyacıdır. Bu kişilik bozukluğunu yaşayan bireyler, kendilerine bakamayacakları hissine kapılır. Dolayısıyla kendileri için bir kurtarıcı ya da yoğun duygularla bağlanacakları bakıcı bulurlar. Bu kişilerin tavsiyeleri, yönlendirmeleri ve sunduğu güvenceler onlar için hayati bir etkiye sahiptir. Bağımlı Kişilik Bozukluğunun bir diğer önemli belirtisi ise kişinin yoğun bir itaat dürtüsüyle hareket ediyor olmasıdır. Kaybetme korkusunun tetiklediği bu dürtü, bağımlı olunan kişiye yönelik yoğun bir itaate sebep olur. Özgüven eksikliği ve bağımlı olmadan yaşayamama kaygısı gibi durumlar BKB'nin ön plana çıkan önemli belirtilerinden diğerleridir. Bağımlı Kişilik Bozukluğu, klinik çalışmalarla kontrol altına alınması ve kişinin herhangi bir endişe duymadan uzman desteğine başvurması gereken bir kişilik bozukluğudur. Son dönemde toplum içerisinde artan oranı nedeniyle Bağımlı Kişilik Bozukluğunun teşhisi üzerine önemli çalışmalar gerçekleştirilmiştir. DSM-5 verileri ve söz konusu araştırmalar kapsamında Bağımlı Kişilik Bozukluğunun teşhisi; Bilişsel, Davranışsal, Motivasyonel ve Duygusal olmak üzere dört başlıkta kategorize edilerek koyulmaktadır. Bu bileşenlerin her biri, kişinin yaşadığı sorunların niteliklerine ve BKB'nin yoğunluğuna yönelik önemli düzeyde veriler sağlamaktadır. Bağımlı Kişilik Bozukluğu tedavi sürecinden önce mutlaka kişinin yaşadığı klinik sorunların teşhis edilmesi gerekir. Klinik sorunların tespit edilmesinin ardından bu problemler kontrol altına alınmalıdır. Bir sonraki aşamada ise doğrudan BKB ile mücadele etmek ve bu kişilik bozukluğunun nedenlerini keşfetmek adına tedavi süreci başlayabilir. Bağımlı Kişilik Bozukluğu tedavisinde psikoterapi en etkili mücadele yöntemlerindendir. Birçok farklı uygulamayı içeren psikoterapi çalışmaları, kişinin yaşadığı problemlere göre planlanarak uygulanabilir. Psikoterapideki temel maksat; yaşanan sorunların neden olduğu hasarın giderilmesi ve kişinin önceki davranışları nedeniyle ortaya çıkan olumsuz duruma karşın bağımsızlık kazanımının elde edilmesidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bagimsizlik-ile-ayi-penceleri-arasindaki-ince-cizgi/", "text": "İmparatorluklar çağı ve ardından gelen iki dünya savaşı ile birlikte gezegenimiz farklı bir yöne doğru evrildi. Avrupa'nın birçok açıdan çöküşüyle beraber Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin oluşturduğu iki kutuplu bir dünya ortaya çıktı. Tüm ülkeler bir tarafta konumlanırken, kendini birinci veya ikinci cephede konumlandırmayan ülkelere üçüncü dünya ülkesi denilmişti. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte ABD tek başına bir süper güç olduğunu tüm dünyaya kabul ettirdi. Bu tek kutuplu hegemonya, dünyadaki dengeleri alt üst etti ve uluslararası sistemin değişmez kuralı olarak, karşı dengeleyici güçleri ortaya çıkardı. Bugün ABD'nin hala dünyanın en büyük gücü olduğu tartışılmaz bir gerçek olsa da karşısına çıkan ülkeler ve belki de en önemlisi- ABD'nin dış politikasında yaptığı hatalar, onun bu gücünü sarsıyor. Türkiye Cumhuriyeti yıllarca süren savaşların üstüne kuruldu. Türkiye'yi kuran kadrolar Batı ile savaşmışlardı fakat rotaları da muasır medeniyetler seviyesiydi. Bu anlamda Osmanlı geleneğinin bir parçasıydılar. Osmanlı Devleti diğer birçok ülkenin aksine, batıdan kendine yararlı gördüğü reformları almaya gayret göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti, bir bakıma Tanzimat'tan bu yana gelen çağdaşlaşma ve devlet geleneği üzerine inşa edilmiştir. Türkiye'nin Rusya ile olan ilişkileri ABD'den çok daha geriye gitmektedir. Bu genellikle sürekli bir mücadeleler dizisini oluşturmuştur. Her iki devletin bulunduğu coğrafya, çıkarlarının çakışmasına ve karşılıklı savaşların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Osmanlı'nın Rusya ile tarihi düşmanlığının en önemli sebeplerinden bir tanesi, Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ortodoksların hamisi olduğu iddiasıyla Osmanlı coğrafyasında söz sahibi olmak istemesiydi. İkinci en önemli sebep ise Rusya'nın Karadeniz ve boğazlar üzerinden çeşitli ticaret yollarına erişebilmek, gücünü pekiştirmekti. Nitekim bunu Birinci Dünya Savaşı ile derinden hissettik. Konu çatışma olduğunda, Türkiye ile ABD arasındaki krizler de saymakla tükenmez. Jüpiter füzeleri krizi, Johnson Mektubu, haşhaş ekimi, silah ambargosu krizi vs... Bu listeyi, hem Rusya hem de ABD adına günümüze doğru uzatabiliriz. Lakin yazının esas amacı, Türkiye'nin Rusya ve ABD ile tarihi çatışmalarını tartışmak değildir. Zaten realist teorilerin gösterdiği üzere, ülkelerin çıkarları çakıştığında çatışma kaçınılmaz olur. Osmanlı İmparatorluğu'nun ABD ile ilişkileri 1830 yılında imzalanan ticaret antlaşmasıyla başlamıştır1. ABD'nin Monroe Doktrini dolayısıyla izolasyonist bir politika izlemesi, Osmanlı ile ABD'nin arasındaki ilişkileri hiçbir zaman sıcak bir düzleme taşımamıştı. Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber Türkiye, Avrupa'dan çok ABD'ye yakınlık göstermiş ve Avrupa'yı ABD ile dengelemeye çalışmıştır. Nitekim 1952 yılında Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle beraber ki ABD zaten izolasyonist politikasını bırakmıştı- ABD Türkiye ilişkileri yeni bir zemine oturmuş oldu. Sovyetler Birliği'nin yayılmacı politikalarından kendini korumak için NATO'ya giren Türkiye, ABD'nin Sovyetlerle süren Soğuk Savaş'ta en önemli karargahı olmuş oldu. Daha sonrasında Orta Doğu'da, bilhassa Körfez bölgesinde ve Rusya'ya karşı NATO ile Türkiye ciddi iş birliği yaptı. Türkiye ile ABD arasındaki ittifak, bürokrasi ve askeri boyutta oldukça ileridedir. Lakin bu ittifak hiçbir zaman tam bir dostluğa dönüşmedi. Çünkü Türkiye ve ABD-NATO, belirli dönemlerde tam aksi görüşleri savundular ve bunların sonucunda ABD kendi çıkarları kesiştiği anda Türkiye'ye her türlü karşılığı vermekten çekinmedi. Bu da tarih boyunca Türk kamuoyunun ABD ile olan ittifakı sorgulamasına yol açtı. II) 1964: Johnson Mektubu ile birlikte Türkiye'nin ABD'ye olan güveninin sarsılması ve Türkiye'nin ABD'yi sorgulamaya başladığı dönem. VI) 2019: Shanahan Mektubu, Rusya'dan S400 mühimmatlarının Türkiye'ye gelmeye başlaması ve F35 programının iptali. Bu yazının ihtivası gereği, Türkiye'nin hem ABD hem de Rusya ile yaşadığı tarihi olaylara ayrıntılarıyla eğilmeyeceğiz. Türkiye'nin ABD ile çıkar ilişkilerine dayalı müttefikliği sürekli olarak inişlere ve çıkışlara sahipti. Lakin Türkiye'nin Rusya ile yakınlaşmaya başlaması ve S400 karadan havaya füze sistemlerinin (NATO kodu: SA-21 Growler) Türkiye'ye gelişiyle birlikte Türkiye-ABD ilişkileri derinden sarsıldı. Esasında iç politikanın ve kamuoyunun belirttiğinin aksine, S400 meselesi askeri bir mesele olmaktan oldukça uzaktır. Bu hava savunma sistemlerinin getirilmesi; Türkiye'nin ABD ile uzun süredir yaşadığı fikir ayrılıklarının ve her iki ülkenin de iç politikasındaki ciddi değişimlerin sonucu olarak, genel anlamda siyasi bir meseledir. Bundan dolayı, olaya esas olarak askeri yönden yaklaşmak oldukça hatalıdır. Ortaya çıkan durumun askeri etkileri gerçek olmakla birlikte siyasi etkilerin gölgesinde kalmıştır. Türkiye'nin iç ve dış politikada yaşadığı ciddi değişimler sonucu ortaya çıkan Rus yakınlaşması, hem Türk kamuoyu hem de siyasiler tarafından oldukça benimsendi. Bunun birçok sebebi bulunuyor: Türkiye ile ABD'nin Suriye politikasındaki fikir ayrılıklarının kamuoyunda yarattığı tepki, Türkiye'nin Suriye'de bir dönem yürüttüğü yanlış politikalar, Rusya'nın dış politikadaki etkili stratejisi, özellikle Türk ordusunda gerçekleşen paradigma kayması ve medyanın desteklediği Avrasyacılık görüşleri bu konuda etkili olmuştur. S400 meselesi ve Rus yakınlaşmasında, kamuoyunun aksine bir fikir beyan edildiği zaman bütün okların üzerinize çevrildiği bu dönemde; bazı gerçeklerden ve olayın reelpolitiğini tartışmaktan geri durmak abes olurdu. Türkiye; enerji ve bir dereceye kadar turizm ile tarım yönünden ciddi bir şekilde Rusya'ya bağımlıdır. Türkiye doğalgaz ihracatının %50'den fazlasını Rusya'dan gerçekleştirmektedir2. Ayrıca Türk Akımı ve Akkuyu Nükleer Santrali projesi de Rusya'ya olan enerji bağımlılığımızı arttırıyor. Tarım ve turizmde de Rus bağımlılığını son birkaç yıl içerisinde iyiden iyiye hisseden Türkiye, ekonomik krizlerle mücadele ediyor. Türkiye'nin bir de askeri yönden Rusya'ya bağımlı olması, ne yazık ki Türk çıkarlarıyla taban tabana zıttır. Rusya'nın elini hem enerji hem de askeri anlamda Türkiye'ye karşı güçlendirmek, gelecekte ciddi problemler doğurabilir. Bu, S400 hava savunma sistemleri meselesinden ibaret bir konu değil. Günümüzde çeşitli medya araçları ile ortaya atılan F35 yoksa Su35 alırız veya Bir Su35 beş F35'e bedel gibi söylemler, aslında Türkiye'deki Rusya kaynaklı çeşitli medya kuruluşlarının Türk kamuoyunu ve siyasetini oldukça derinden analiz ettiğini gösteriyor. Türkiye'nin Patriot hava savunma sistemlerini almamasının altındaki haklı gerekçesi, teknoloji transferinin gerçekleşmeyecek olmasıydı. Fakat ilginç bir şekilde, Türk kamuoyu bunu S400'ler için göz ardı ediyor. Türkiye S400 antlaşmasına göre yine teknoloji transferi gerçekleştiremeyecek. Türk iç politikasındaki göstergeler açık bir şekilde Rusya ile askeri bağımlılığın ilerletileceğini belli ediyor. Türkiye çok yönlü bir dış politika izlemelidir fakat günümüzde iyi hesaplanamamış hadiseler, Türkiye'yi Rus bağımlılığına doğru sürüklemektedir. Ekonomi bir devletin varlık temellerinden bir tanesidir. Türkiye'de yaşanan ekonomik kriz, hem içeride yanlış politikalardan hem de dışarıdaki çekişmelerden kaynaklanıyor. Günümüzde kırılgan bir ekonomiye sahip Türkiye'nin yaptırımlarla karşı karşıya kalması ciddi sonuçlara yol açabilir. NATO ve ABD'ye karşı Türkiye'nin Track 1.5 ve Track 2 diplomasi kanallarını kullanmak konusunda ciddi eksikleri bulunmaktadır3. Bu durum, Türkiye gibi bir devletin, ne yazık ki politik olayları kestirmek ve yönetebilmek konusunda başarısız olmaya mahkum olduğunu göstermektedir. ABD ve Avrupa Birliği'nin ekonomik yaptırımları ve Rusya'nın Türkiye'de güçlü bir kamuoyu yaratması, yalnızca göründüğü gibi duran olaylar değil, aynı zamanda savaş stratejilerinin günümüzde ulaştığı noktanın bir tezahürüdür. Buna beşinci nesil savaş denilmektedir Türkiye ne yazık ki Rusya ile ABD arasına sıkışmış kalmış bir durumda bulunmaktadır. Bunun sebebi; içeride ve dışarıda Türkiye'nin izlediği yanlış politikalar, ABD'nin Türk çıkarlarına tezat politikaları ve Rusya'ya birkaç yıldır olan siyasi bağımlılığımızdır. Kamuoyunun belirttiğinin aksine, Türkiye ile Rusya arasında dış politikada çatışma konusu olan çok fazla konu vardır. Rusya'nın 2008 yılında Gürcistan'ı işgaliyle başlayan süreç, sınır komşumuz Gürcistan'ın güvenliğini sarstı ve bölgenin istikrarını ciddi bir şekilde bozdu. Karadeniz'deki Türk dengesinin tamamıyla çöküşüne ve tarihsel bağlarımızın kuvvetli olduğu Kırım Tatarlarının bastırılmasına yol açan, 2014 yılında Kırım'ın işgali ve ilhakı bir başka konudur. Rusya'nın geçmişte 1783 yılında Kırım'ı fethetmesi ve sonrasında 1877 yılında Kars'ı işgal etmesi hadisesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Ayrıca, Ukrayna'daki Rus işgalleri de hem bölgeyi istikrarsızlaştırmakta hem de Türkiye için çeşitli tehlikeler doğurmaktadır. Tüm bu hadiselere NATO ve sessiz bir şekilde Türkiye de karşıdır. Çünkü hem Türk çıkarlarıyla hem de NATO çıkarlarıyla hiçbiri bağdaşmamaktadır. Ayrıca Rusya ile Türkiye arasında Suriye konusunda zıtlıklar bulunmaktadır. Buna ek olarak, Kıbrıs ve PKK konusunda Rusya ile taban tabana zıt bir konumdayız. PKK'yı terör örgütü olarak görmeyen ve ülkesinde faal ofisleri bulunan Rusya'nın Suriye'deki yaklaşımı tamamıyla pragmatiktir ve PKK tarafından Rus yapımı 9K38 Igla füzesiyle düşürülen helikopterimiz hala hatırdadır. Rusya aynı zamanda PYD'ye askeri ve finansal destek de sağlamaktadır. Rusya'nın Suriye'de Türkmenleri bombalaması Türk kamuoyunda bir infial yaratmıştı. Lakin bu infialin bir popülizm gösterisi ve insanımız tarafından unutulup giden bir başka şey olduğunu görmek üzücüdür. Ayrıca Rusya; Kuzey-Güney Kıbrıs sorununda Güney'i desteklemekte, Azerbaycan-Ermenistan'ın bölgedeki ihtilafında Ermenistan'ı desteklemektedir. Ermenistan kaynaklı bir analize göre4, S400 alımıyla birlikte Türkiye artık Rusya ile olan ilişkilerini bozmama korkusuyla Ermenistan'ı baskı altında tutmaktan çekinebilir ve ABD senatosu Türkiye ile ilişkilerini bozmamak için geri durduğu Ermenistan'ın soykırım tezine yaklaşabilir. Rusya'nın bu yayılmacı politikası Türkiye'nin ciddiye alması gereken bir konudur. Kırım'da bulunan balistik füzelerin Türkiye'yi kapsadığı ve Türkiye'nin ciddi bir güvenlik sorunu olduğunu belirtmeye lüzum yoktur. Türkiye'nin hızla ilerleyen Rus bağımlılığı, Karadeniz bölgesinde Rusya'yı dengeleyebilecek tek aktör olan Türkiye'nin, bölgede Rusya'ya sessiz kalacağının da bir işareti olmaktadır. SSCB'den bu yana, Türkiye'nin jeopolitik zorunlulukların da etkisiyle Rusya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştığı bir gerçektir. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi, Türkiye'nin Rusya'ya olan enerji bağımlılığıdır. Fakat bölgesel çıkarların tamamen farklı olduğu bu iki ülke, bağımlılıklar nispetinde orta yollar bulmaya çalışmalıdır. Bu durumda, Rusya ile enerji bağımlılığının yanında bir de askeri bağımlılık ortaya çıkarmak, ne yazık ki Türkiye açısından bir yenilgi olarak yorumlanabilir. Türkiye'nin Rusya ile arasında sürekli görmezden geldiği Kırım, Ukrayna, Azerbaycan ve Gürcistan'daki sorunlar ne yazık ki Türkiye'nin bölgedeki bağımsızlığını ve güvenliğini sarsmaktadır. Bu gibi hadiseler, Rusya'nın emperyalist çıkarları olduğunu gözler önüne sermektedir. Anti-emperyalist söylemleri Rusya ile yan yana getiren kamuoyumuz ve münevverlerimiz ne yazık ki bu gerçeği göremiyorlar. Suriye'de yıllarca süren olaylar, Türkiye'nin Karadeniz'deki problemleri unutmasına yol açtığı için Rusya ciddi bir şekilde güçlenmeyi sürdürüyor. Türkiye'nin farkında olması gereken en önemli nokta, Türk çıkarlarının Rusya ile değil Batı ile örtüştüğüdür. Yani Türkiye'nin dış politikadaki idealleri, onu NATO ile işbirliğine yöneltmekte fakat Rusya'ya tezat oluşturmaktadır. Rusya ile dış politikadaki ihtilaflar bunu özetler niteliktedir. Lakin şu nokta da oldukça önemlidir: Türkiye'nin tüm kartlarını Batı yönünde kullanmaması gerektiği açıktır. Bu hataya uzun süreler düşen Türkiye, uğraşlarıyla birlikte dış politikasını çok yönlü hale getirmeye çalışmıştı. Fakat bugün gelinen nokta, çok yönlü dış politikadan ziyade, çok yönlü düşmanlıklar ve tek yönlü bağımlılığa gitmektedir. Türkiye'nin dış politikada çok yönlü olmak amacıyla çeşitliliği arttırması gerektiği bir gerçektir. ABD ve Almanya'nın 2013'te Gaziantep ve Kahramanmaraş'a konuşlandırdığı Patriot ve Eurosam SAMP/T hava savunma sistemlerini 2015 yılında geri çekmesi gibi olaylar, Türkiye'nin her koşulda kendi savunma sistemlerini üretmesi gerektiğinin en önemli göstergesidir. Lakin bunun bir Rus bağımlılığıyla olacak iş olmadığı çok açıktır. Türkiye bağımsız bir dış politika amacıyla NATO karşıtı ve Rusya'nın elini kuvvetlendirecek bir sistemden ziyade NATO dışı bir sisteme yönelmeliydi. Türkiye F35 savaş uçaklarını almaktan men edildi. F16 devrinin bitiş arifesinde, planlanan 120 adet5 kadar F35 uçağının alınamayacak olması ve potansiyel teknoloji transferinden mahrum kalması, Türk Silahlı Kuvvetleri açısından büyük bir kayıp oldu. Bunu ne yazık ki kamuoyu görmezden geliyor fakat sessiz bir şekilde- kimse inkar edemiyor. 1,25 milyar doları hali hazırda yatırmış6 bulunmakla birlikte, bu durumda Türkiye'nin yaklaşık 9 milyar dolar zarara uğrayacağı7 tahmin ediliyor. Türk savunma sanayiinin F35'lere büyük bir katkısı vardı ve bu durum kendi savunma şirketlerimizde ciddi kayıplara yol açacak. Türkiye'nin alacağı F35 uçakları, tabir caiz ise, boşa çıktığı için dünyada birçok ülke artan F35'lere talip olmaya başladı. Bunların içerisinde yeni sağ hükümetin başa geçtiği Yunanistan'ın da olduğu söyleniyor. ABD Senatosu'ndaki Türk karşıtı söylemler iyice kuvvetlendi. Bu söylemler son birkaç yıldır ciddi bir şekilde duyuluyordu ve bu sebeple ABD Orta Doğu'da strateji değişikliğine gidecek. ABD Senatosu'nun Doğu Akdeniz Güvenliği ve Enerji İşbirliği Yasası'na göre artık ABD Orta Doğu'da işbirliğini Türkiye yerine Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail'i merkeze koyarak gerçekleştirecek8. Bu yasa tasarısına göre, Türkiye'nin bölgedeki bütün politikası baskılanmaya çalışılacak. Bu ise Yunanistan ve Kıbrıs'ın elini güçlendirecek. Batı komşumuz Yunanistan'daki sağ hükümetin başa geçmesi, Kıbrıs ile uluslararası alanda yıllardır devam eden ihtilaf ve Doğu Akdeniz karasuları-münhasır ekonomik bölge tartışmaları sürerken, bu avantajın Yunanistan ve Güney Kıbrıs'a geçmesi ve hatta F35 uçaklarını bir misilleme olarak Yunanistan'ın alma potansiyelinin, Türkiye'nin çıkarlarıyla nasıl ters düştüğünü söylemeye lüzum yoktur. Dünya yeni nesil savaş uçağı dönemine girerken Türkiye'nin F35A uçakları alamıyor olması, bölgesel realist teoriler açısından; en çok Rusya, İsrail, Kıbrıs ve Körfez'de güç odakları kurmak isteyen belli başlı ülkelere yaramıştır. Türkiye CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kalacak. Her ne kadar Türk hükümeti ABD Başkanı Donald Trump'a güveniyorsa da ABD'deki bürokrasi Türkiye'nin düşündüğü gibi ilerlemiyor. Trump, yaklaşan seçimlerde elini kuvvetlendirmek için eski Obama yönetimini hedef alıyor. Esasında uzlaşmacı söyleminin arkasında yatan sebep bu. Bundan dolayı, Trump'a güvenmek oldukça hatalı bir analizdir. Fakat hem Pentagon hem de Senato Türkiye'ye yaptırım uygulanmasını istiyor ve bu kaçınılmaz bir şekilde olacak. Ayrıca Çin'e 9 ay gecikmeyle giden CAATSA'nın Türkiye'ye daha hızlı gelebilme ihtimali, NATO üyesi olması sebebiyle oldukça yüksektir. Bunlara ek olarak, Güney Akdeniz'deki ihtilaflı konular yüzünden AB ambargosunun yanına bir de CAATSA yaptırımlarının gelmesi Türkiye'yi ağır bir yükün altına sokabilir. ABD ve AB yaptırımları dolaylı olarak Türkiye'nin her anlamda Rusya'ya daha da bağımlı olmasına yol açabilir. Bu durumda Türkiye oldukça ciddi sıkıntılara girecektir. Doğu Akdeniz'deki kara suları ve münhasır ekonomik bölge tartışmalarının ciddi bir şekilde sürdüğü ve her gün çeşitli doğalgaz kaynaklarının bulunduğu bölgede Türkiye yalnızdır. Bu yalnızlık içerisinde AB, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin sondaj çalışmalarını hedef göstererek yaptırımlar uygulamaya karar verdi. ABD'nin Türkiye'yi F35 programından çıkarıp CAATSA yaptırımlarını uygulayacak olması, Türkiye'ye karşı yaptırım uygulamak konusunda AB'nin elini kuvvetlendirdiği söylenebilir. Ayrıca yeni AB Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen, görünen o ki Türk tarafının tezlerine oldukça soğuk bir portre çiziyor. Türkiye enerji bakımından bağımlı olduğu Rusya'ya askeri bakımdan da bağımlı olma riskiyle karşı karşıya geliyor. Dört adet S400 bataryası Türkiye'yi Rusya'ya bağımlı yapacak değil fakat politik seçimler Türkiye'nin elini kolunu bağlayıp Rusya'nın isteklerini teker teker yapmasına yol açabilir. Bugün Suriye'de Rusya'nın izni ve desteği ile operasyon yapan Türkiye'nin askeri anlamda Rusya ile işbirliğinden öteye bir bağımlılığa evrildiği inkar edilemez. İşbirliği uluslararası sistemdeki tüm devletlerin çıkarına olabilir, fakat bağımlılık Türkiye'nin bölgedeki çıkarlarıyla çatışmaktadır. Türkiye çok yönlü dış politikasında haklıdır lakin bunu Rus bağımlılığıyla gerçekleştireceğini düşünmek ancak bir felakettir. NATO kanadındaki Türk karşıtı koalisyonun eli güçlenmiş oldu. Türkiye'nin S400 bataryaları alması Batı kamuoyunda Türkiye karşıtı söylemlerin ciddi bir şekilde güçlenmesine ve Türkiye'nin bir Batı dostu ve NATO ülkesi olarak değerli bir müttefik olduğunu söyleyen kesimlerin güç kaybetmesine yol açtı. Tek bir Batı ve tek bir NATO yok. Batı ve NATO'da Türkiye'yi destekleyen kesimleri dış politikadaki hatalarımızla yıllar içerisinde teker teker eritiyoruz. Bölgede İsrail'in başat güç olabilmesi yolunda bir engel olarak, yeni nesil F35'lerin Türkiye'ye gönderilmesi konusundaki ihtilaflar yıllar önce ABD'de tartışılmıştı. Günümüzdeki duruma baktığımızda, Türkiye'nin F35 savaş uçaklarını alamayacak olması, bölgede askeri gücünü pekiştirmek isteyen İsrail'in de işine gelmiştir. S400 bataryasının, entegrasyon problemleri veya herhangi başka problemlerle bir NATO uçağını vurması durumunda tüm oklar Rusya'ya değil Türkiye'ye çevrilecektir. Ayrıca S400 sisteminin hassas bilgileri NATO'ya sızdığı takdirde, bu sefer Rusya bütün okları Türkiye'ye çevirecektir. Kıbrıs Barış Harekatı'nın 45. yılını geride bırakıp 50. yılına doğru giderken, Türkiye'nin Kıbrıs konusunda uluslararası arenada daha da yalnızlaşması ne yazık ki ciddi sıkıntılar doğurabilir. Türkiye'nin Kıbrıs'taki haklı davası, uluslararası arenada kabul edilmemektedir. Çünkü iç politikadaki küçük hesaplar uğruna verilen demeçler Türkiye'yi dış politikada hazin serencamlara sürüklemiştir. Duyguların, hissiyatın ve hakkaniyetin ne olduğu realist teroiler bağlamında pek anlamlı değildir. Türkiye'nin S400 hamlesiyle birlikte, 1987 yılından beri Güney Kıbrıs'a uygulanan silah ambargosu ABD Senatosu tarafından kaldırılmıştır9. Türkiye'nin NATO'da kalması, Türk devletinin yaşamsal çıkarları için çok önemlidir. NATO'nun caydırıcı etkisini özetlemek gerekirse, Kasım 2015 yılında yaşanan Rus jet krizinde NATO'nun 5. maddesinin caydırıcı etkisi nedeniyle Rusya Türkiye'ye direkt fiili bir karşılık veremedi. Ayrıca NATO, Türkiye'yi bir bakıma yine NATO ülkelerinden korumaktadır. Bunların ötesinde, Türkiye'nin nükleer korunmasını da NATO üstlenmektedir. NATO'dan çıkmaya teşebbüs gibi bir durum, Türkiye'nin tüm çıkarlarıyla ters olup yalnızca Rusya'nın çıkarlarıyla bağdaşabilir. Rusya ve İran'ın Suriye merkezli güç çatışmasının sonuçları, bölgede yakında çeşitli sorunları ortaya çıkaracağı açıktır. Suriye savaşının bitmesiyle birlikte Türkiye, bölgede Rusya ve İran'ın güç nüfuzunu mecburen Batılı müttefikleriyle işbirliği yaparak dengelemek isteyecek. Lakin son yıllarda Türkiye, çeşitli politik hatalar yüzünden NATO ve Avrupa nezdinde eli oldukça güçsüz bir durumdadır. Bundan dolayı, Türkiye yakın gelecekte Batı'ya çeşitli tavizler vermek zorunda kalabilir. Türkiye jeopolitik durum nedeniyle hava savunma sistemlerine birincil ölçüde ihtiyaç duyuyor. Hatta denilebilir ki Türkiye, ilk aşamada savaş uçağından ziyade hava savunma sistemine ihtiyaç duymaktadır. Lakin Türkiye'nin S400 satın alması öyle yanlış bir dönemde yapıldı ki Türkiye'nin birçok anlamda eli güçsüzleşmiş oldu. Açıkça söylenmesi gerekirse, Türkiye S400 füze sistemlerini almamalıydı. Patriot almalıydı demiyoruz, S400 sistemlerini almamalıydı. Türkiye eğer ABD'yi dengelemek istiyorsa bunu ABD dışı bir sistem alarak gerçekleştirmeliydi. Burada NATO karşıtı olmayan fakat alternatif olan çeşitli sistemler mevcuttur. Örneğin, bu alternatifler İsrail veya Güney Kore'den elde edilebilirdi. Bunlar Türkiye'nin de içinde bulunduğu Batı sistemlerine entegrasyonu mümkün olan tercihlerdi. Hatta bir zamanlar konuşulan Eurosam SAMP/T sistemlerini almak da çok iyi bir alternatif olurdu. Bu sayede Türkiye, hem geliştirilmesinde kendisinin de payı olan yeni nesil uçak sistemlerine hem de hava savunma sistemlerine sahip olacaktı. Türkiye nerede olduğunu ve NATO'nun temel altyapısındaki başat ülkelerden biri olduğunu unutmamalı. Lakin Türk politikalarının çöküşü nispetinde, Rusya ile olan bağımlılık sebebiyle, S-400 sistemlerini bir nevi mecburen aldık. Türk bürokrasisi de bunun sessizce farkındadır. Lakin ortaya çıkan sonucu iç politikada kullanmak için bu gerçekler göz ardı ediliyor. Türkiye, ihtiyacı olan hava savunma sistemlerini Türkiye'nin Batı nezdinde en yalnız olduğu dönemde- S400 adına tercih etmemeliydi. Fakat bir noktadan sonra S400 sistemlerinden vazgeçilmesi, Türk hükümetinin içeride ciddi bir güç kaybına uğramasına yol açacaktı. Türk hükümeti iki tarafı keskin kılıç noktasında seçimini yaptı. Bir noktayı atlamamak gerekir, 2011 yılından bu yana Arap Baharı ve Suriye olaylarında Türkiye'nin izlediği yanlış dış politikaların bugünkü durum ile ciddi ilişkisi olduğu açık bir gerçektir. Bu olayların ne kadar Türk bağımsızlığı ve ne kadar Rusya'nın Türkiye'yi yanına çekmesi olduğu konusunda herkesin şüpheli olması gerekir. Suriye'de Türkiye'nin sahada olmasındaki en büyük etkenin Rusya olması sebebiyle, Türkiye Rusya'ya ciddi manada güveniyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, Rusya'nın desteğiyle Suriye'de sahada olduğu için ve ABD'nin bölgede YPG'yi desteklemesi sebebiyle yönetim kademesi bazında Rusya ile yakın durumdadır. Bunun ortaya çıkaracağı işbirliği, Türkiye'nin çıkarlarıyla örtüştüğü sürece devam ettirilmesi gerekmekle birlikte, reelpolitik durumun işbirliğinden öteye Rus bağımlılığına döndüğünü görmek ve olaylara tersten bakmak da lazımdır. Rusya'nın günümüzdeki Türkiye politikası neyi amaçlıyor? Rusya Türkiye'ye neden S400 sattı? Belli ki Rusya NATO'yu sarsmayı ve bölgede Türkiye'yi yanına çekmeyi hedefliyor. Suriye konusunda uluslararası arenada başarısını ortaya koyan Putin yönetimi, bölgede sözünü geçirebileceği bir ülke ile Karadeniz'deki en güçlü muhalifini yanına çekecek, Orta Doğu politikasını rahatlıkla şekillendirebilecek ve bunun karşıt bloktaki ülkelere olan etkisini kullanabilecek. Bu Rus politikasının Türkiye'deki iç kamuoyu çoktan oluştu. Rusya'nın ciddi bir şekilde başarıya ulaştığı ve ilerleyen süreçte kendi politikasında başarıya ulaşma ihtimalinin çok yüksek olduğu bir gerçek. Fakat Türkiye, bu süreçte arada kalıp ciddi tehditlerle karşı karşıya gelebilir. Rusya'nın çok hızlı bir şekilde S400 teslimatını yapması ve kamuoyuna verilen Su35 savaş uçağı teslimatının hemen gerçekleştirilebileceği mesajları, Türkiye'yi kuşkulandırması gereken durumlardır. Avrupa'yı bile yıllardır isyan ettiren ABD'nin silah sistemleri konusundaki politikası ve Rusya'nın bölgesel yayılmacılığında ve politik etkide kullandığı S400 satışları göstermektedir ki Türkiye kendi sistemlerini üretebilir kapasiteye erişmeden belini doğrultamayacaktır. Cumhuriyetin kuruluş dinamiklerinin temel direği olan bağımsızlık karakteri ancak ve ancak Türkiye'nin askeri alanda da kendi sistemlerini üretebilmesiyle olabileceği açıktır. Türkiye'nin 1,5 milyar dolara Pakistan'a satmak üzere antlaştığı 30 adet T129 Atak helikopterlerinin hassas teknoloji verilerinin bir kısmının ABD'ye ait olması sebebiyle, bunların satışı için bile ABD'nin izni gerekiyor10. İç siyasette atılan naraların ve her olayı antiemperyalist ambalajına sokan söylemlerin Türkiye gerçeklerini yansıtmadığı talihsiz bir gerçektir. NATO üyesi ve bölgede barışın teminini sağlayabilecek belki de tek ülke olarak Türkiye, dış politikada dostlukların değil yalnızca çıkara dayalı işbirliğinin mevcut olduğunu fark etmeli ve iç politik kazançlar uğruna Türkiye'nin geleceğini tehlikeye atmaktan vazgeçmelidir. Bütün bunları yaparken, Tanzimat'tan bu yana gelen muasır medeniyetler seviyesi düsturunu sürdürmeye devam etmelidir. Türkiye'nin savunma sanayiinde kendi kendine yeter olabilmesi için bilim ve akıl ön planda tutulmalı, nepotizm ilişkilerinden uzak durulup liyakate önem verilmeli, Türkiye bölgede barışa yönelik politikalar izlemeli ve barışın teminatı olmaya gayret etmelidir. Yoksa Türkiye endüstri devrimlerini kaçırdığı gibi nihai uzay devrimini de tamamıyla kaçırmak üzeredir. Türkiye'nin bölgedeki güvenliği tesis edici rolü ve belki de amacı bu gidişle başarıya ulaşamayacaktır. Bu ülkede, Obama yönetimi başa geçtiği için 44 adet kurban kesildiği gibi S400 satın alınmasıyla birlikte devasa ıspanaklı börekler yapılıp Rusya'ya gönderildi. Tarih bir açıdan tekerrürden ibarettir. Türk-Rus ilişkilerinde her şeyden öte şu anda yalnızca buz dağının görünen yüzü belli oluyor. 24 Kasım 2015 tarihinde Türk-Rus ilişkilerinin çökmesinin üzerinden çok vakit geçmedi11. Her iki ülkenin de siyasette keskin virajlar alabildiği tarihsel bir gerçek olarak ele alınırsa, Türk veya Rus hükümetinin tavrının anında değişebilme ve ilişkilerin bozulma ihtimalinin hiç de az olmadığı ortadadır. İkili ilişkileri ilerleyen günlerde nelerin beklediğini kimse tahmin edemiyor. Sonuç olarak; S400'lerin satın alınması Türkiye'ye bir fayda sağladı mı, Türkiye dış politikada daha serbest hareket edebilecek mi, bu olay Türkiye'yi güçlendirdi mi, NATO ittifakı ve batıdaki müttefiklerle Türkiye'nin ilişkileri nereye yönelecek; gibi soruların cevabını kesin verebilmek için oldukça erken. Açık bir şekilde belli olan tek şey var: Rusya, bu olayların en büyük galibi olmuştur. = Fahir Armaoğlu, Türk Amerikan İlişkileri 1919-1997, Kronik Kitap Yayınları (1. baskı, Aralık 2017). = T.C Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı'nın Doğalgaz Piyasası ve 2017 Yılı Sektör Raporu'na göre Türkiye Doğalgaz ihracatının %51,93'lük kısmını Rusya'dan yapmaktadır. = Can Kasapoğlu, Türk-Rus Savunma İşbirliği: Siyasi-Askeri Kapsam, Beklentiler ve Limitler, EDAM (Mayıs 2019). = Armenian Weekly isimli internet sitesinde 24 Temmuz 2019 tarihli analizde Türkiye'nin S400 sistemlerini almasının Ermenistan'a yönelik sonuçlarından bahsediliyor. Türkiye'nin mevcut durumunun Ermenistan'a yararları ve zararlarına değinilmiş. = Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Japon gazetesi Nikkei'ye verdiği 27 Haziran 2019 tarihli söyleşide F35 projesi için hali hazırda 1,25 milyar dolar ödedik. şeklinde konuştu. = ABD Pentagon kaynaklı Savunma Bakanlığı Tedarik ve İdame Müsteşarı Ellen Lord'un 17 Temmuz 2019 tarihli basın açıklamasına göre Türkiye'nin kaybı 9 milyar dolar olacaktır. Aynı basın açıklamasında, ABD'nin kaynak aktarması sürecinin kendilerine yalnızca 500-600 milyon dolara mal olacağını belirtmektedir. Bunun yanında Forbes Dergisi'nde 21 Temmuz 2019 tarihinde Richard Aboulafia imzalı yazıda ise Türkiye'nin kaybının 10 milyar dolar olacağı belirtiliyor. Hatta 27 Haziran 2019 tarihli Stratfor analizinde, Türkiye'nin savunma sanayi ihracat gelirlerinde 10 ila 30 milyar dolar arasında zarara uğrayabileceği belirtiliyor. Yine de en iyimser tahmin olan Pentagon açıklamasını baz almayı uygun gördük. = Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İşbirliği Yasası, tüm maddeleriyle birlikte Türkiye'ye karşı bir tutum almış ve Orta Doğu'da Türk işbirliği yerine Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail ile işbirliğini öngörmüştür. Bu tasarıda, Kıbrıs ile askeri ilişkilerin arttırılması, istihbarat ve askeri eğitim gibi alanlarda yakın işbirliği yapılmasına dair birçok madde vardır. Bunlara ek olarak, askeri eğitim amacıyla Yunanistan'a 2022 yılına kadar toplamda 4,6 milyon dolar yardım yapılacaktır (Bölüm 6). Aynı şekilde askeri eğitim amacıyla, Kıbrıs'a 2022 yılına kadar toplamda 1,450 milyon dolar yardım yapılacaktır (Bölüm 6). Hatta eğitim dışında, askeri harcamalar için Yunanistan'a 2020 yılında 3 milyon dolar yardım daha yapılacaktır (Bölüm 7). Bu yasada alınan kararların hiçbiri Türkiye'nin çıkarlarıyla bağdaşmamaktadır. = Iyad Dakka, However the S-400 Standoff Ends, U.S.-Turkey Ties May Only Get Worse 7 Mayıs 2019 tarihli yazı. = Putin bu olay üzerine Uçağın düşürülmesi, terörün yardakçılarının arkadan bıçaklaması olduğunu söylemişti. Bir de Rus medyası o kadar güzel bir politika yürütüyor ki Türkiye'de sağcı-ortacı-solcu farketmez, çoğu insan Rusya'ya bir sempati duyuyor. Ama bu milletin insanı, insanımız çuval olayını unuttu ve Rusya'dan doğalgaz aldığımızı da unuttu. Yazınızda demişsiniz ya PKK'yı terör örgütü olarak kabul etmiyor diye, eminim birçok kişi de bunu bilmiyordur. Türkiye HİSAR adı altında hava savunma sistemleri geliştiriyor fakat henüz yeterli bir konumda değiliz. Bu yüzden Türkiye'nin, hava savunma sistemleri satın alırken birincil önceliği teknoloji transferi gerçekleştirmektir. İşte bu yüzden 2009 yılında ABD Senatosu Türkiye'ye Patriot satmayı kabul etmiş olsa bile, teknoloji transferi yapılmayacağı için, Türkiye Patriot almayı reddetmişti. Yapılan işler yüz güldürücü, umarım savunma sanayimiz gelecekte çok daha iyi yerlere gelebilir. Türkiye'nin tarım yönünden bağımlılığının en önemli sebebi, Türkiye'nin mevcut ekonomik krizinden dolayıdır. Sarsılmaya yatkın bir ekonomi içerisinde herhangi bir ülkenin uyguladığı yaptırımlar ne yazık ki ülkemizi olumsuz etkileyebiliyor. Kasım 2015 yılında Rus uçağını düşürmemiz ile birlikte Rusya Türkiye'ye tarım yönünden de ciddi yaptırımlar uygulamıştı. Bu ise Türkiye'yi olumsuz etkilemişti. Evet ne yazık ki Türkiye'de ciddi bir Rus propagandası yapılıyor. Bunun ülkemize olan zararlarını yakın bir gelecekte göreceğiz. Umuyorum Türkiye Rusya veya ABD'nin çıkarları arasında yalpalamak yerine kendi yaratması gereken barışçıl çıkarlarını gözeterek bölgede istikrarı sağlayıp barışın temini olabilir. Fakat bu oldukça zor bir iştir. İç ve dış cihette oluşan tabloya göre, şimdilik buna kabil olamayacağız gibi görünüyor. Herkesin belli bir tarafa sempati duymaya başladığı bir dönemdeyiz. Böyle bir zamanda, artıları ve eksileriyle, yakın geçmişteki hadiselerle birlikte tarafların değerlendirilmesini, milli çıkarın gözetilerek bu sorunlara çözümler getirilmesini ve bunun yazıya dökülerek toplum hafızasına katkı sağlamasını çok değerli buluyorum. Böyle bir konuyu uzaktan izleyen ben, birçok konuda aydınlandım desem yeridir. Bu nedenle, bu dopdolu yazı için teşekkür ederim. Kalemine sağlık. Evet fakat sempatilerin çok büyük bir kısmı ne yazık ki gerçekliği yansıtmıyor. Kadir Has Üniversitesi'nin Kasım 2015 yılında Türkiye'nin Rus uçağını düşürmesinden sonra yaptığı kamuoyu araştırmasında Rusya'nın Türkiye için en büyük tehdit olduğu algısı %64,7 olarak birinci sırada yer alıyordu. Fakat her yıl yapılan bu araştırmalara göre 2015'ten önce Rusya dış tehdit sıralama listesinde yer dahi almamıştı 2019 yılında yapılan araştırma ise kamuoyu algısına göre en büyük tehdidin %81,3 olarak ABD olduğunu söylüyor. Buradan çıkarılacak sonuçlar çoktur fakat yorum yapmayacağım. Türkiye günlük siyasetlere ve yalnızca iç politik kazanımlar uğruna dış politika yapmaya devam ederse ne yazık ki bu oranlar tezat oluşturmaya daha çok devam edecek. Bu konuda benim düşüncelerim bu yönde. Yazımda tarafsız olmaya gayret gösterdim ama okuduğum gerçekliği ve Türkiye'nin bulunduğu konum ile tarihsel olayları göz önünde tuttum. Bu yüzden ana akım medyanın aksine bir yazı olmuş oldu. Güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Mitat Çelikpala, Bugüne tarih olarak bakmak: Türkiye-Rusya ilişkilerinin serencamı ve geleceği, Nisan 2019, EDAM."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bagirsak-beyin-iliskisi-norobilimcileri-ele-geciriyor/", "text": "Probiyotik satan şirketlerin uzun süredir iddia ettiği doğru bağırsak bakterilerinin geliştirilmesi zihinsel iyileşmeye yarayabilir ama nörobilimciler bu konuda şüphecidir. Şimdi otizm ve depresyon gibi hallerin mikrobiyom olarak bilinen bağırsağın mikrobiyal sakinleriyle bağlantısının güçlü bir kanıtı var. Ve nörobilimciler sadece klinik çıkarımlarından değil aynı zamanda deneysel tasarım için bağlantının ne anlama gelebileceğine dikkat çekiyor. Pasana'da Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünde mikrobiyolog olan Sarkis Mazmarian ' çalışma alanı farklı bir gelişmişlik seviyesine ilerliyor ve umarım bu, çok az sayıdaki laboratuvarın ticari ilgi ve bilgisinin çok olduğu bu tabloyu değiştirecektir' diyor. Bu yıl Amerika Ulusal Mental Sağlık Enstitüsü bağırsak-beyin ilişkisini hedefleyen yeni araştırma programlarına 1 milyon dolar daha harcadı. Bağırsak mikrobiyomu ve davranışsal hallerin-özellikle otizm- kompozisyonu arasındaki korelasyona rağmen nörobilimciler bağırsak bakterilerinin beyne nasıl etkiyebileceklerini yeni anlamaya başlıyor. Mazmarian beyni sindirim sistemine bağlayan vagus siniri olduğu gibi bağışıklık sisteminin de bunda kesinlikle bir rol oynadığını söylüyor. Bakteriyel atık ürünleri de beyni etkileyebilir, örneğin intestinal bakterilerden en az ikisinin ürünü nörotransmitter GABA'dır. İrlanda Cork Kolej Üniversitesinde farmakolog olan John Cryan 'Mikrobiyomun muhtemelen beyin üzerindeki en büyük etkileri yaşamın erken dönemlerindedir' diyor. Nörobilimcilerin toplantısında John'un grubu sezaryenle doğan fareler vajinal yolla doğan farelerden farklı mikroplara ev sahipliği yaptığını, anlamlı olarak daha endişeli ve de depresyon semptomlarına sahip olduğunu bulduklarını sundu. John Cryan ek olarak doğumda annelerinden vajinal mikropları alamamaları-normalde karşılaşacakları ilk bakteriler- yaşam boyunca mental sağlık değişimlerine neden olabileceğini söylüyor. Benzer şekilde Mazmanian'ın laboratuvarının 2013'teki çalışmasına göre bazı otistik özelliklere sahip fare modellerinde Bacteriodes Fragilis denen bir ortak bağırsak bakterisi normal farelere göre çok düşük seviyededir. Bu hayvanlar ayrıca otizmde sıklıkla görülen sindirim sistemi semptomlarına sahip, antisosyal ve streslidirler. Fareleri Bacteriodes Fragilis ile beslemek ise semptomları tersine çevirdi. Grup ayrıca bu semptomlara sahip olan farelerin kanlarında 4EPS denilen bakteriyel metabolitin daha yüksek seviyelerde olduğunu ve bunun normal farelere enjeksiyonunun aynı davranışsal problemlere neden olduğunu buldu. Bu etkilerin mekanizması hala net değildir. Toplantıda Mazmanian, 4EPS ile beslenen farelerde davranışsal problemlerin sadece bağırsakları sızdıran farelerde gösterildiğini, çünkü muhtemelen vücudun kimyasalı bağırsak duvarı boyunca sızdırdığına izin verdiğini sundu. Bu gözlem otizmli kişilerin daha karmaşık ve ulaşılamaz bir organ olan beyin yerine bağırsağı hedef alan probiyotik gibi terapilerle desteklenmesi olasılığını artırdı. Araştırmalarda ön planda olan kişiler bile hala bulguların inşalar için tedaviye dönüşeceğine şüpheyle yaklaşıyor. Mazmanian probiyotiklerin insan davranışları üzerindeki etkilerinin dair kanıtların çok az olduğunu kabul ediyor ve hala giderek artan sayıdaki araştırmacı mikrobiyal bir mercekle bazı zihinsel hastalıklara bakmaya başladığını söylüyor. Temel araştırmalar için de çıkarımlar mevcut. Toplantıda sunulan diğer çalışmada Missouri Üniversitesinde veteriner olan Catherine Hagan farklı satıcılardan aldığı aynı genetik yapıdaki farelerin bağırsak bakterilerini karşılaştırdı. Onların mikrobiyomları geniş ölçüde farklılık gösteriyordu. Bar Harbor'daki Jackson Laboratuvarından farelerin, İndiana'daki Harlan laboratuvarındaki farelerden daha az bağırsak bakterisi türüne sahip olduğunu buldu. 'Böyle farklılıklar başka laboratuvarların deneylerinin yeniden tekrarlamak isteyen araştırmacılar için büyük bir zorluk oluşturabilir' diyor Hagan. Onun takımı Harlan'ın dişi farelerinden Jackson'un dişi farelerine bakteri transplate ettiğinde bu hayvanlar daha az endişelendiler ve kanda daha az stresle ilişkili kimyasal seviyesine sahip oldular. Hagan, Laboratuvarlarda in vitro fertilizasyonla yapılan bir fare vekil annesinden alabileceği mikropların genetik annesininkinden çok farklı olabileceğini belirtti. Eğer biz araştırma için hayvanları öldüreceksek hayvanların hangi modelleme yaptıklarından emin olmalıyız dedi. Probiyotik ilaç kullanmak yerine yoğurt ve kefiri tavsiye ederim. GNC ve NBL bu sektörün öncüllerinden illa alacak olanlar bilinir markalardan alsın. Ama hangi birini kullancaz ki, balık yağı omega 3 mü, probiyotik mi, b-c vitaminleri mi yoksa multi-vitamin mi? Bence en iyisi sağlıklı beslenmek."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bakteriyel-selulozdan-giysi/", "text": "Başlık size ilginç gelmiş olabilir ama tam olarak konumuz Bakteriyel selüloz ve giysi. Londra'da bir üniversitenin öğretim üyesi olan Suzanne Lee, çevreci bir yaklaşımla bakteriyel selüloz kullanarak giysi üretmiş. İşte size organik giysi. Tabi bu zor bir iş... Biraz yeşil çay, biraz şeker, bakteri ve maya kullanarak yakında siz de evinizde kendi giysilerinizi üretebilirsiniz. Maya derken, bu da aslında bir çay. Kombu çayı diye geçiyor ve yine aynı maddeleri içeren fermente bir içecek. Aynı evde yoğurt yapmak gibi işte. Tabi bu bakterilerden öyle yoldan bulacağınız bir şey değil. Aceobacter xylinum adındaki bu bakteri çayın içinde çoğalıyor ve bir maya kolonisi haline geliyor. Sonra şekeri kullanarak selüloz salgılıyor. Bu selüloz bitkisel selülozdan çok farklı. Hem daha dayanıklı hem de saflaştırması zor değilmiş. Daha sonra Suzanne Lee bakteriyel selülozu kalıplara yerleştiriyor ve kurutuyor. Birbirine ekliyor, alttan alıp üste yapıştırıyor. İşte size yepyeni giysiler, istediğiniz tarzda dikip giyin. Ayrıca yine bitkisel boya kullanarak boyamak çok kolaymış. 19. yüzyılda keşfedilmiş ama ancak bugünlerde ünlü gördüğünüz gibi. Dezavantajları var mı? Evet var. Bu organik giysi kuruyunca yaşlı insan derisi gibi görünüyor ve suya karşı dayanıklı değilmiş. Yani bir süre sonra bostanınıza toprak olacak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/balikci-ve-ogluna-genc-bir-bakis/", "text": "Bazı olaylar vardır; dillendirilmese de her an bahsi geçer bunlar karşısında ne delicesine bir hışımla ağlayabilir ne de gerçeği kavrayabilirsiniz kimi zaman buruk bir gülümseme kimi zaman ıslak bir bakış kimi zaman hazin bir iç çekiş, insana büsbütün tekrar yaşatır o demleri. Hele ki bu olayı her gün tekrar tekrar hatırlamaya ve yaşamaya mecbursanız. Ege'deki küçük bir balıkçı köyünde yaşayan Mustafa ve Mesude için de minik oğulları Deniz'i kaybetmek tam olarak böyle bir durumdu. İsmini aldığı sonsuzlukta canını veren bu miniğin ardından ancak iki yaslı ebeveyn, iki kırık kalp kaldı. Deniz böyleydi işte hem en büyük sevdalısı insanın hem en çetin hasmı. Mustafa'ya tüm bildiklerini öğreten denizdi ondan yaşama sevincini ve anlamını alanın da deniz olması gibi. Bu kederli aileyi hayata bağlayan uçsuz bucaksız mavilikti, ne acı ki hayattan kopmalarına neden olan da oydu. Çağımızın en büyük vahşetlerinden biri olan göçmen sorunu bu sefer karşımıza Zülfü Livaneli'nin kusursuz dili ile çıkıyor. Herkesin gördüğü ama susmayı tercih ettiği bu katliama sessiz kalmayanlardan biri de usta yazar Zülfü Livaneli. Ege'nin parlayan güneşini de Mustafa ve Mesude'nin derin hüznünü de tüm benliğinizle duyumsuyorsunuz Balıkçı ve Oğlunu okurken. Klasik bir trajediden tamamıyla ayrılan Balıkçı ve Oğlu beni hayatın farklı kıyılarına sürükledi, yeri geldi gözlerim doldu yeri geldi buruk bir tebessüm sardı çehremi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bankta-iki-kisi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "8 Şubat 2018'de prömiyerini yapan Bankta İki Kişi; 2 perde ve yaklaşık 1 saat 45 dakika uzunluğunda. Kostüm tasarımı: Kostümler dönemin havasını yansıtır biçimde tasarlanmış. Teknik olarak daha fazla bilgi veremesem de benim hoşuma gitti diyebilirim. Dekor tasarımı: Dekor çok ama çok hoşuma gitti. Hem sade hem de ışıkla bütünleşmiş. Işık tasarımı: Işıklar, insanı bir parkta oturur hissi verir edasıyla tasarlanmış. Gayet iyiydi. Oyunculuk: Kesinlikle tertemiz bir oyunculuk izledim. Prömiyerini izlediğim halde sanki yıllarca oynanmış bir oyun gibi hatasız ve harikaydı. Gece gündüz demeden çalışıldığını gösterdi. Berna Hanım'ında, İsmet Bey'in de emeklerine sağlık. Alkışları bol olsun. Bankta iki kişi bana, daha önce izlediğim Akıl Defteri adlı oyunu hatırlattı. Bir kadın ve bir erkek... Akıl Defteri'yle konuları farklı ancak; kadın erkek ilişkileri olsun, kadınla erkeğin ruh hallerindeki karşılıklı karakter değişimleri olsun, gidip gelmeler olsun kesinlikle benzerdi diyebilirim. Ancak Akıl Defteri'ne göre biraz daha dingin bir oyundu. Bunun da bizzat metinle alakalı olduğunu düşünüyorum. Kurgu hakkında bir şeyler söylemek gerekirse: oyuna biraz daha hareket katacak en azından çözümlemelerin olduğu dingin anlarında doğal park unsurları olabilirdi. Ara ara gelen kuş sesleri ve konuşmaların arkasından gelen müzikler çok hoştu. Metne aşırı müdahale mi olur bilemiyorum ama belki doğal akışı bozmadan arkadan gelen sesler biraz daha fazla kullanılsa daha güzel olabilirdi. Elbette ustalarımız çok daha iyi bilir. Bunlar sadece benim şahsi fikirlerim. Oyun bazı yerlerde bir hayli yavaşladı. Elbette bu tamamen konuyla alakalı bir durum. O yüzden oyun tanıtımını okuyup konunun ilginizi çekmesi halinde gitmenizi tavsiye ederim. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/barathor-ve-kilic/", "text": "Yoldaşına yeni bir kılıç aramak için bir harabeye giren Barathor, çevrede birçok mezar olduğunu fark etti. Ama mekanın en etkileyici yeri, üstündeki kubbenin eskimiş ve parçalanmış destekleri arasından güneş ışığının gelip parlattığı ortadaki havuzdu. Derinliği az gibi görünüyordu, muhtemelen dizine kadar gelirdi. Bu eski mekanların büyülü olabileceğini düşünerek suya dokunmamaya karar verdi. İkinci bir kat daha olduğu belliydi. Girdiği yerden bakarken bir üst katın tırabzanlarını fark etmişti. Büyük ihtimalle arka taraflarda bir yerlerde üst kata çıkan merdivenler bulabilirdi. Girdiği salondaki mezarlar lahit şeklindeydi ve kapaklarının üzerinde gözleri kapalı ve göğüslerinde kılıçlarıyla uzanmış şövalyelerin kabartması vardı. Yalnız bu mezarların hepsinde taç bulunuyordu ve birden bu mezarların hepsinin kral mezarları olduğunu fark etti. Hiçbiri şövalye mezarı değildi. Hepsi geçmiş çağlardaki bölge krallarının mezarlarıydı. Yalnız bu mezarların neden kendi yönettikleri ülkelerin başkentlerinde değil de bu dağın tepesinde olduğunu merak etti. Evet aynı soydan gelenler vardı, baba ve oğullar. Ama birbirine çok uzak ülkelerin krallarının mezarları da burada yan yana duruyordu. Mezarların arasında taştan işlemeli koltuklar vardı. Sanki buradaki taşlara işlenmiş değil de ağaç yerine taştan yapılmış koltuk gibiydiler. Yoldaşı bunlardan birine oturmuş, Barathor'un oyalanmasını izliyordu. Barathor da bunu fark etti ve çevresine bakarak eski bir kılıç aramaya koyuldu. Sonuçta yoldaşı kılıcını, Barathor'u kurtarmaya çalışırken kaybetmişti ve Barathor da ona yeni bir kılıç sözü vermişti. Ama yakınlarında yeni bir kılıç alabilecekleri ne bir kasaba vardı ne de bir şehir. Uğradıkları köylerdeki demirciler de kılıç konusunda yetenekli değillerdi. Vahşi hayvanları ve canavarları kendilerinden uzak tutmak için genelde mızrak kullanıyorlardı ve bunun yapımında ustalaşmışlardı. Üst kata doğru tekrar baktığında trabzanlara bağlanmış ve tam ortasından eğilmiş bir kılıç fark etti. Kılıcın keskin yeri paslı ama altın gibi parlıyordu. Nedense zıplayarak kılıcı bağladığı yerden kendi kılıcıyla keserek kurtarabileceğini düşündü. Lakin yerden gerçekten yüksekti. Komik çabasına hafifçe gülümsedi. Yoldaşı da elini çenesine dayamış, dalgın gözlerle kendisine kılıç arayan arkadaşını izliyordu. Barathor o kılıcın neden öyle herkesin görebileceği şekilde oraya bağlandığını merak etti. Yine bir büyü olmasın bunda diye düşündü ve arkadaşına bakarak Onu bağlayan ipleri kesersem tüm buranın başımıza yıkılacağından korkuyorum dedi. Yoldaşı ona cevap vermedi ve ayağa kalktı. Mezarların olduğu salonu üst kata giden merdivenin olduğu küçük odadan ayıran parmaklıklara yaslandı. Barathor geniş ama derin olmayan havuzun kenarlarına baktığında, iki ucundan tutma yerleri olan ve dikey bir bayrak büyüklüğünde iki tane katılaşmış flamanın birbirine eşit uzaklıkta ama suya eğmeyecek şekilde yerleştirildiğini gördü. Üst tarafları taşlaşmıştı ve alt taraflarında ne olduğunu merak etti. Garip bir içgüdüyle kendi kılıcını çıkarttı ve flamayı olduğu yerden zorlayarak ayırmaya çalıştı. Flama birden olduğu yerden havaya fırladı ve dalgalanarak ters bir şekilde yere düştü. Arka tarafına baktıklarında bunun aslında esnek bir ayna olduğunu fark ettiler. Garip bir şekilde o sırada tüm lahitlerin kapakları parçalanmış ve içlerinden çıkan kralların iskeletleri çevrede yürümeye başlamışlardı. Herhangi bir saldırı olmamıştı. Zararsız gibi görünüyorlardı. Etraf hafiften sislenmişti ama hala güneş ışığını görebiliyorlardı. İskeletlerin vücutlarının derinliklerinden ise ilginç bir mavi ışık yayılıyordu. Barathor hemen aynayı ters çevirdi ve taşlamış yüzü üste geldi. Böylece kralların iskeletleri yok oldu. Belki de bu kralların hepsi bir suikastçı tarafından öldürülmüştür diye düşündü, ömrü boyunca kralları öldürmekle lanetlenmiş bir suikastçı tarafından. Suikastçıyı nasıl durdurduklarını düşündü, kendi tahminini yorumlayarak. Belki kralı ölen varis bir prens, tahta geçmeden diğer krallıklarla anlaşarak suikastçıya tuzak kurup onu durdurmuştu. Kendi kendine güldü. Yoldaşıyla göz göze geldiler ve başlarına ölümcül bir olay gelmeden o harabeden ayrılmaya karar verdiler. Belli ki başka bir yerde kılıç aramaya devam edeceklerdi. Yoldaşı ise şimdilik bıçağıyla idare etmek zorunda kalacaktı. yaman yazar bu ekrem. keyifle okuyoruz. ailecek seyrediyoruz. kılıcın manası çok derin frued bunun üzerine çok şeyler yazmış. teşekkürler, bi de freuddan duysak güzel olurdu. Teşekkürler yorumunuz için, lakin hayır yazının oyunlarla alakası yok. Belki sadece bilinçaltım ilham almıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/baris-manco-dunya-kucuk-insanlar-kardes/", "text": "7'den 77'ye herkesin gönlünde taht kuran Barış Manço, bundan tam 73 sene önce 1943 yılında İstanbul'da doğdu. Bu büyük sanatçımızın tam adı ise Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço idi. 1941 yılında Barış Manço'nun hiç görmediği amcası vefat etmiş ve onun ismini de Barış Manço'ya vermişler; Tosun Yusuf diye. İlkokulda ise amcasının ismini silerler ve ismi Mehmet Barış Manço diye nüfusa geçer. Barış ismi ise Türkiye'de ilk defa kendisine konulmuştur, ismi Barış olanlar bunu iyi bilsinler. Birçok sanatçımızın eğitim gördüğü Galatasaray Lisesi'ne gitmiş bir zamanlar o da, fakat babasının ölümü üzerine eğitimini başka bir lisede tamamlamak zorunda kalmış. Sonra yurtdışına gitmiş, Belçika'da eğitim almış ve Fransızca şarkılar okuyarak Avrupalarda da insanların gönlünde taht kurmuş bizim gönüllerimizde olduğu gibi. Ülkemize gelmiş, Anadolu Rock'un öncülerinden olmuş ve 200'den fazla eser yapmış bizler için. Türkiye'nin Kültür Elçisi olmuş, ülkelere turneler yaprak çocuklar, yetişkinler ve yaşlılar için programlar yapmış TRT'de. Bence yaptığı en büyük işlerden biri de Ertuğrul Fırkateyninin Japonya'ya gitmesinin 100. yılında, bizi temsil etmiş ve orada konser vermiş. O kadar beğenmişlerki bir daha, bir daha çağırmışlar Barış Manço'yu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/basarisiz-pazarlamaci-nikola-tesla/", "text": "Nikola Tesla, bilim dünyasının belki de en gizemli ismidir. Elbette Tesla ile yarışacak birçok isim var. Ama Edison ve Tesla isimleri yan yana geldiğinde ve Tesla'nın çalışmaları düşünüldüğünde, neden bilim dünyasının en gizemli isminin Tesla olduğu anlaşılacaktır. 10 Temmuz 1856 tarihinde dünyaya gelen Tesla, bir süre sonra kendisini bilimsel çalışmalara kaptıracağının farkında değildi. Büyük bir tutkuyla bağlandığı elektrik, onun için gizemli ve büyülü bir alandı. Bu nedenle hayatının büyük bir döneminde elektrik üzerine çalışmalar yaptığını görüyoruz. Elbette bu yazımızda Tesla'nın önemli çalışmalarından bahsedeceğiz. Fakat bu yazıda önemli olan, Tesla'nın başarısız bir pazarlamacı olması. Peki ama bir işi yaptıktan sonra onu iyi bir şekilde pazarlıyor olmanız, başarılı olabilmeniz için yeterli midir? Filmi geri saralım ve Nikola Tesla adının geniş çevrelere yayılmasını sağlayan çalışmalara gidelim. Küçük yaşlarından beri farklı bir kişilik olduğunu belli eden Nikola Tesla, önemli çalışmalarda bulunmuş birçok insan gibi sorunlu bir çocukluk döneminden geçmişti. Sürekli karşılaştırıldığı abisi 12 yaşındayken attan düşüp ölmüştü. Daha da trajik olanı, anne ve babasının Tesla'yı, abisinin üzerinde olduğu atı korkutmakla suçlamasıydı. Bu, bir çocuk için büyük bir travma olduğundan, Tesla'nın hayatı boyunca bu olayın etkisini yaşadığını söylemek mümkün. Benzer bir durum Vincent Van Gogh'da da vardı. Van Gogh'un kendisinden önce doğmuş ve ne yazık ki kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuş abisinin ismini alması, ömrü boyunca büyük bir yükü sırtında taşımasına neden oldu. Fakat bu acı, sanatını besledi. Peki, Tesla'ya geri dönelim. Tesla yaşadıklarından dolayı içine kapanık bir insana dönüşmüştü. Fakat yaşadıkları, bilimsel çalışmalarda bulunabilmesi için itici bir güç olmuştu. Düşünün Nikola Tesla, henüz 6 yaşındayken bir su çarkı yapmıştı. O, gerçekten bir dahiydi. Bunu attığı her adımda belli ediyordu. Üniversite çağına geldiğinde Tesla, Graz'da bulunan Politeknik Enstitüsünde öğrenim gördü. Ardından Prag Üniversitesinden mezun oldu. Elektrik alanına girdiğinde, bir daha buradan çıkamayacağını fark etmeye başlamıştı. Elektrik, onu adeta büyülemişti. Budapeşte'de bulunan bir telefon şirketine girdi ve elektrik mühendisi olarak çalışmaya başladı. Daha sonra Continental Edison Company'de çalıştı. Burada dinamolar tasarlayarak çalışmalarına devam etti. Strazburg'da iken endüksiyon motorunun bir prototipini inşa etse de ne yazık ki cihazı destekleyecek kimseyi bulamadı. Tesla, başarısız bir pazarlamacıydı. Thomas Edison, Edison Machine Works adlı bir şirket kurmuştu. Nikola Tesla buradan bir iş teklifi aldı. DC dinamolarını geliştireceği bir tasarım için Edison, Tesla'ya 50.000 dolar verecekti. Uzun bir süre sonra DC dinamolarına dair bir çözüm bulan Tesla, Edison'un vaat ettiği parayı istedi fakat Edison Tesla'ya böyle bir para vermedi. Bu durum karşısında Tesla, çalışmalarını sonlandırmak istedi; artık Edison'un şirketinde çalışmıyordu. Şirkette geliştirmiş olduğu ark aydınlatma sistemlerinin patentlerini almaya çalışan Tesla, ne yazık ki bu patentleri alamadı. Bir süre sonra kendi şirketini kurmak isteyen Tesla, Benjamin Vali ve Robert Lane ile tanıştı. Tesla Electric Light and Manufacturing Company adlı şirket, New Jersey'de kuruldu. O yıl Tesla, jeneratör geliştirmiş olsa da bunların da patentlerini alamadı. Ayrıca yatırımcılar, Tesla'nın elektrik iletim donanımları ile alternatif akım motorları fikirlerine sıcak bakmadı. Bu nedenle bu girişimler için yatırımda da bulunmadılar. Tesla, beş parasız kaldı. Fikirlerinin değer görmüyor olması, Tesla için bir yıkımdı. Peki bu konunun Tesla'nın pazarlamadaki başarısızlığı ile ne ilgisi var? Fikirlerini daha çok insana ulaştıramayan Tesla, projeleri için yatırım alamadı. Günümüz dünyasında da başarının temel kriteri olarak görülen reklam, Tesla'nın eksiğiydi. Çok önemli çalışmalar yapsa da bunları pazarlayamadı. Peki, gelin reklam çalışmalarının günümüz dünyasındaki yerine bir bakış atalım. Önceleri televizyonda sıklıkla karşılaştığımız reklam, ürün ya da hizmetlerin tanıtımıdır. Bunun yanı sıra çok daha farklı kavramlar da reklamcılık içerisinde yer alır. Bir iş yapıyorsanız, başarılı olabilmek için bunu çok daha fazla insana ulaştırmanız gerekir fikri, ne yazık ki modern dünyanın temelinde yer alıyor. Bu nedenle artık daha çok insan, çalışmalarının başarıya ulaşabilmesi için reklam odaklı bir sistemi benimsiyor. Reklam odaklı çalışma anlayışı, ne yazık ki insan ilişkilerinde de kendisini belli ediyor. Birçok insan, özellikle yeni tanıştığı kişilere kendilerini tanıtırken sürekli çalışmalarından bahsetme gereği duyuyor. Bu, aslında kişinin kendisini karşısındakine kanıtlama çabası. Fakat insan ilişkilerinde böyle bir şeye ihtiyaç olmamalı. Daha çok duygular ve düşüncelerin devreye girmesi gereken konuşmalarda bir insan neden yaptıklarını anlatma çabasında olsun ki! Teknoloji ve internetin hızlı bir şekilde geliştiği bir dönemde internet reklamcılığı da popüler olmuş durumda. Artık daha çok insan internet dünyasında çalışmalarını ön plana çıkarma gereği duyuyor. Elbette ürün ya da hizmet satışının etkili yapılabilmesi için reklam çalışmaları oldukça önemli. Bir şekilde çalışmak ve para kazanmak zorundayız. Bu nedenle çalışmalarımızı daha çok insana ulaştırmak bizim için bir zaruriyet olabilir. Fakat artık her şeyin temelinde reklamın bulunuyor olması oldukça rahatsız edici bir durum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/basit-vergi-kacakciligi/", "text": "Şahsen dünyada her saat ne kadar vergi kaçırıldığını bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki bazı varsıllar devlete vergi vermemek için ya da minimum miktarda vergi vermek için akla hayale gelmeyecek yöntemler uyguluyorlar. Tabi bunları tespit edebilmek içinde hayal gücü çok geniş güvenlik güçlerine ihtiyacımız var. Burada tüm dünya geneli için konuşuyorum. Nere, hangi ülke olduğunu hatırlayamadım ama bir havalananında görevli gümrük memuru çevreden gelip geçen kişileri dikkatli gözlerle takip ederken bir telefon alıyor ve şüpheli bir konteyner tespit edildiğini söylüyorlar. Konteyner kendisi gelmeden açılmayacak çünkü bu işler böyle. Konteyneri açtıklarında içinde bir sürü silah çıkıyor. Tamı tamına 753 tane hafif makineli tüfek ve 72 tane bombaatar çıkıyor konteynerin içinden. Yani küçük bir orduya yetecek kadar silah. Belgelere falan bakıyorlar, ne iş bu silahlar diye. Meğer silahlar eski ve kullanılamaz olarak gösterilmiş ve bu sayede az vergi ödemek istemişler. Kendi kendilerine vergi indirimi yapmak istemişler. Oysaki silahlar yepyeni, hepsinin ayrı ayrı kutusu var ve içlerinde kullanma kılavuzları bile var. Bu silahların İsviçre yapımı olduğunu söylüyorlar ve silahların Gana'ya gittiğini öğreniyorlar. Oradan da Amerika Birleşik Devletleri'ne gidecekmiş bu silahlar. Düşünsenize, şu ana kadar tarafsız bildiğimiz, etliye sütlüye karışmayan İsviçre silah üretiyor. Şimdi diyecekseniz, bu silahları İsviçre devleti üretmiyorsa, oradaki bağımsız bir firma üretiyorsa? Ben de şöyle diyorum, savaşlarda tarafsız olan bir devletin, barış görüşmeleri yapan bir devletin silah üretmeye izin vermesi ne kadar doğru? Bana hiç etik gelmiyor. Burada vergi kaçakçılığına iki örnek verdim ki daha da çoğaltılabilir. Hem de rahat rahat. Ne kadar basit olduğunu da görüyorsunuz. Her şey para olmuş, vay be. Vergi fonksiyonları dünyada ve Türkiye'de farklı kimliklere büründükçe vergi bir gelir kaynağı olarak görünmeye devam edecektir. Tv programi izleyip ordagorduklerini oldugu gibi burada aktarmissin. Kacirdigin gozardi ettigin noktalar var halbuki. Baya ön yargılı yaklaşmışsınız. Ki bu yazı da basit bir yazıdan ibaret, aynı ismi gibi. Ben yazımda sadece küçük bir noktaya değindim ki büyük şeylere değinecek bilgiye sahip değilim. Eğer siz bu bilgiye sahipseniz veya madem kaçırdığım noktalar olduğunun farkındasınız; yazınızı parlakjurnal@gmail.com adlı e-mail adresimize bekliyorum. Teşekkür ederim yorumunuz için."} {"url": "https://parlakjurnal.com/baskasinin-saatine-goz-dikenler/", "text": "Sonsuzluk denen şey çok ilginç değil mi ? Çünkü zamansal bir sonsuzluğa inanmak aslında zaman kavramının varlığını yok saymak gibi. Zamanı rakamlarla ölçülen bir matematiksel kavramdan ziyade, boyutsal ölçülen bir geometrik kavram gibi düşünebiliriz. Hemen açıklıyorum efenim : Şimdi yaşadığımız 3 günü ve önümüzdeki 3 günü ele alalım; yaşadığımız 3 gün ve önümüzdeki 3 gün matematiksel olarak birer nicelik gibi görünebilir fakat onlar bizim içerisini doldurmayı beklediğimiz (tıpkı 3 boyutlu bir geometrik cisim gibi) 3 günün nitelikleri. Esas konumuza geçecek olursak değerli okur, bizler geçmişte yaşadığımız 3 günün içerisini zaten doldurmuş bulunmaktayız maalesef.. Eğer hastalıklı bir bünyeye sahip değilsek ne yapsak da o geçmişteki 3 gün değişmeyecek ve hatta zamanla kaybolacak, biliyorum çoğu zaten kayboldu ama kalanı da kaybolacak. Oysa önümüzdeki 3 gün öyle mi ? Uff ne hayaller sığar onun içine be.. Kendi yaşadığımız 72 saati doldurur bir de eşin dostun saatlerine göz dikeriz onların adına da yaşarız o sonsuz zaman diliminde. İnsan doğası gereği düşünmek zorunda, olan biten şeyler üzerine düşünmek sıkıcı çünkü eninde sonunda bir yerlere dayanmak zorunda, oysa yaşanmamış hayat tertemiz bir sayfa gibi karşımızda, istediğimiz şeyi yazıp yazıp silebiliriz hatta kendimizinkini boş verir eşin dostunkine bile göz dikeriz. Yani eşin dostun saatlerine göz dikenler topluluğu ; her ne kadar zamanın iki boyutlu bir doğru şeklinde ilerlemediği, aksine 4. Boyutun ta kendisi olduğu gerçeği canımı acıtsa, aklımı yorsa da; ben zamanın geleceğimizi, geçmişimizde elde ettiğimiz tecrübeleri geleceğimize işlememize yardımcı olan bir sihir olduğuna inanıyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bay-bertholdun-hayattaki-donum-noktasi/", "text": "Geçmiş çalışmalarınız göz önüne alındığında, kıymetli devletimizin birikiminizden faydalanabileceği ortaya çıkmıştır. Dünya camiasında tanınmış bir kişilik olarak ülkemizde şüpheyle karşılanmakta olduğunuz bir sır değildir. Emperyalizm dünyayı ve ülkemizi tehdit etmekte fakat yüce devletimiz hainlere hesabını sormaktadır. Eğer devletimize çalışırsanız, bu şüpheyi ortadan kaldıracak ve vatandaşlık görevinizi yerine getireceksinizdir. Yüce Devlet Birey Araştırma, Tespit ve Teşhir Bakanlığı adına, Kabul edip etmemek konusunda pek bir fırsatı olmadığını biliyordu. Zira mektubun yollandığı Birey Araştırma, Tespit ve Teşhir Bakanlığı kötü bir şöhrete sahipti. Üniversite arkadaşının başına gelenler hakkındaki dedikodular bunu kanıtlar nitelikteydi. Fakat birkaç dakika öncesine kadar çok farklı düşüncelere sahip olan Bay Berthold'un içerisindeki o eski düşünceler birden kaybolmuştu. Bunu bir an hissetti ve sandalyesinde geriye doğru yaylanarak esnemeye başladı. Sanki yıllardır hiç esneyememiş gibiydi. Tek bir mektup ile Berthold'un beyninde artık farklı düşünceler cereyan ediyordu. Islanan kağıdı her zamanki gibi bir kitabın arasına koyacaktı ki bundan vazgeçti. Oysa buruşan kağıtları, en sevdiği yazar Emile Zola'nın kitapları arasına koyarak düzleştirmek bir başka takıntısıydı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bazi-seyler-yazilmaz/", "text": "Hepimiz yazıyoruz; farklı şekillerle, farklı sebeplerle. Bilmiyorum kaç kişi kendini yeterli görüyor. Hep bir doyumsuzluk yaşıyorum ve bu sanki yazdıkça daha çok artıyor. İçimdekilerden taşanları kağıda geçirdiğimde eksik kalıyor. Hem ben'i tam yansıtamıyorum hem de içimdekileri açmanın rahatsızlığını yaşıyorum. Ya da bilmiyorum, tutmaya o kadar alıştığım şeyleri açmaya çalışmak zor geliyordur belki de. İçimden geçenleri geldiği gibi yazdığımda, içimdeki kadar değerli olmuyor gözümde. Yazdıkça rahatlayan insanlara hep imrendim bu yüzden. Galiba bundan dolayı okudukça rahatlayanlardan oldum ben de. Çünkü kendimi anlatmaya çalışmaktansa kendimi başkalarında bulmaya çalışmak daha çok huzur verdi. Tamamen zorunlulukla başlayan okuma macerası nasıl oldu da gerçekten sevdiğim bir şey haline geldi inanın bilmiyorum. Ya da biliyorum ama bunu sizin de bilmenize gerek yok. İçindekiler birikir birikir de artık taşmasına izin verirsin ya, işte o yazmaya başlamanın sebebi olur. Aynı sebep bazen de yazmayı bırakmana sebep olur. Çünkü taşmasına izin verdiğin şeyler, izin verdiğin kadar çoğalır. Bunu nerden mi biliyorum? Bir sene önce bulduğum bir mektupta, en yakın arkadaşını kaybeden bir kızın yazmaya başlayıp aynı yazıyla yazmayı bırakmasına şahit oldum. Yazarak anlatmaya çalışmaktansa okuduğumu paylaşarak daha mutlu olacağımı düşünüyorum. Özlemini hep hissediyordum da ilk defa bugün yokluğunu hissettim biliyor musun? Bilmiyorum hissediyor musun ama sana çok şey anlatıyorum. Beni asla yargılamadan, söylediklerimi yanlış anlamadan dinleyip dünyanın en mantıklı aklını veren senmişsin. Bir konuda fikir ayrılığına düştüm ve ne oldu biliyor musun? Sence ne yapmalıyım diyebileceğim kimseyi bulamadım yanımda. Bir kişiye soracak gibi oldum. Sonra senin hatırana düşüncelerine saygısızlık ederim diye vazgeçtim. Anlatamadığımdan mı bilmiyorum ama anlatılamayacak hale geldim artık. Bana kızma ne olur. Senin bana kızmadığın, senin beni unutmadığın umuduyla yaşıyorum ben. Yerine çok kişiyi koymaya çalıştım, itiraf ediyorum. Beni her halimle kabul edecek, bana da mantıklı gelecek şekilde insanlar aradım. Var mıydı bilmiyorum ama kimse yerini doldurmak istemedi. Bunu da içime atmamak için yazıyorum ama yazdıkça içimdekiler derinleşiyor sanki. Bitiriyorum o yüzden. Sevgili yazar,insan herzaman içinden gelenleri yazmaz bazende içinden gidenleri yazar.tesekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bazi-yalnizliklar-iyidir-kitabi-tanitimi/", "text": "Bazı Yalnızlıklar İyidir kitabı, ismini son zamanlarda sık sık duyduğum, birçok yerde karşıma çıkan bir kitaptı. En sonunda merakıma yenik düşüp kitabı almaya karar verdim. Tolga Akpınar'ın okuduğum ilk eseri olması sebebiyle yazarımız hakkında da kısa bir bilgi aktararak başlamak istedim. Tolga Akpınar 1983'de Kırşehir'in Akpınar ilçesinde dünyaya gelmiştir. Soyadının doğduğu ilçenin ismiyle aynı olması rastlantı mı yoksa aralarında bir bağlantı var mı tam bir bilgi sahibi değilim bu konuda. Çeşitli gazete ve dergilerde edebi, felsefi yazılar yayınlamıştır. Aslında kendisinin ilk kitabı Aşkullah 2014 yılı temmuzunda deneme tarzında çıkmış lakin ben okuma fırsatı bulamamıştım. Yine 2015 başlarında ikinci kitabı olan Aşkpare raflardaki yerini almış. Bu kitabı da şiir, deneme tarzında bir edebi eser. 2015 Haziranında Yare isimli denemesi ve 2016 Mart ayında Aşka Deva adlı romanı yayınlanmıştır. Ayrıca Tolga Akpınar 2009 ve 2012 yılları arasında Sinestezi Dergi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Kendisi genç ve başarılı bir yazar olarak boy göstermekte. Benim de beğenerek okuduğum sıkılmadan ve heyecanla, bir oturuşta kitabını bitirdiğim bir yazardır. Yazımızın da konusunu oluşturan Bazı Yalnızlıklar İyidir adlı son eseri ise 28 Şubat 2017'de raflarda boy göstermiş olup yayınlandığı günden itibaren okurların ilgi odağı olmayı başarabilmiştir. Biraz da kitabımızın içeriğinden ve tarzından bahsetmek istiyorum. Kitap genel okuyucu kitlesine hitap edecek tarzda okuyucuyu fazla sıkmadan, yormadan vermek istediği mesajı etkili ama basit cümlelerle vermiş. Kitabın yazılış tarzı özlü sözler üzerinden ilerlemekte. Çok derin ve etkili anlamlar içeren birçok özlü söz bu kitapta yer edinmiş. Bu sözler yazarın kendisine ait sözler. Gerçekten her söz derin anlamlar yüklü ve her okuyucunun kendisine ders edinebileceği tarzda sözler. Buradan alınan birçok söz sosyal mecralarda paylaşılıp birçok beğeni de toplamış. Sözlerin altında ise açıklayıcı tarzda tavsiye ve örneklere yer verilerek sözlerin anlaşılabilirliği artırılmış. Kitaptan hoşuma giden birkaç sözü sizlerle de paylaşmak istiyorum. Bunlar gibi daha birçok güzel söz kitapta yer almakta. Bir de hoşuma giden birkaç dizeyi de aktarmak istiyorum siz değerli okurlara. Geçmiş ama rüya rüya, düş düş biriken."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beat-pazari-kitap-incelemesi-yesim-ruzgar/", "text": "Beat Pazarı romanının arka kapağındaki bu satırlar ilgimi çekince kitabı alıp hemen okumaya başladım. Kitap bittiğinde; İyi ki okumuşum, yoksa yeraltı edebiyatımıza yepyeni bir soluk getiren Yeşim Rüzgar'ı keşfetme şansını yakalayamayacaktım. diye düşünüyordum. Yazarın bu satırlarda gerçekle hayal arasındaki ince çizgiyi ustalıkla yakaladığını, sert ve aykırı cümleleriyle okuyanları önce dehşete sonra da hayranlığa sürüklediğini görüyoruz. Yeraltı edebiyatının çoğu temsilcisi gibi Yeşim Rüzgar da romanında cinselliğe, şehvet ve alkolizme; alışılmadık ve sıra dışı bir yaklaşımla yer veriyor. Genç kız okulu bitirdiğinde, babası yüksek lisans yapmasını istiyor. Biraz da babasının zoruyla içine girdiği akademik ortam, kahramanımıza sıkıcı ve bunaltıcı geliyor. Kendisini ait hissetmediği bu ortama ağır eleştiriler getirerek yüksek lisansını yarım bırakıyor. Akademik eğitim düz bir çizgi üzerinde yürümeyi başaranların köprünün karşısına geçebildiği, ama kendi köprüsünü inşa etmek isteyenlerin, nehre düşerek, en acı şekilde can verdiği bir öğrenme biçimidir. Okulu bitirip eve döndüğünde aile bireylerini de tanımaya başlıyoruz. Annesi evi terk edince babasının içine düştüğü durumu anlatırken, sanki gerçek yaşamda terk edilenlerin bir fotoğrafını çekip gözümüzün önüne koyuyor. Yaşadıklarını kaldıramayan nahif ruhu 22 yaşındaki genç kıza depresyon acısını da yaşatıyor. Bu hastalığa yakalananların tarifi imkansız bir acı diye tanımladıkları duyguları, adeta elle tutulur, gözle görülür bir şekilde okuyucuya aktarmayı başarıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beatler-hippiler-ve-sanatin-merkezi-san-francisco/", "text": "Finans ve eğlence merkezi olarak bilinmesinin yanı sıra tarihi yerleri, farklı kültürleri bir araya getirmesi ve eğlence hayatıyla dikkat çeken San Francisco, California eyaletinde yer almaktadır. Farklı kültürlerden pek çok insanın yaşadığı bu şehirde kültür ve eğlence anlayışına göre değerlendirilebilecek oldukça fazla seçenek bulunmakta. San Francisco gezilecek yerler listesinin başında elbette ki Golden Gate Köprüsü ve Güzel Sanatlar Sarayı yer alıyor. Şehrin tarihinde beatler ve hippilerin de etkisiyle kendine has bir kültür sanat profili yatıyor. Suç oranının çok düşük olduğu bu şehir, günümüz dünyasında da kültür sanat açısından oldukça önemli bir profil çiziyor. 1933 yılında yapımı başlayan ve 1937 yılında yapımı tamamlanan Golden Gate Köprüsü, San Francisco şehrinin en ikonik yapılarından biri konumundadır. Köprü inşa edildiği dönemde maliyeti ile kentin doğal yapısı ve iklimi gereği karşı çıkılsa da köprü kısa bir sürede tamamlanmıştır. Bunun yanında elbette köprünün isminin nereden geldiğini merak edenler olabilir. Bu konuda çeşitli iddialar olsa da ortak görüş uzun zaman şehrin altın arayıcılar tarafından tercih edilmesi diyebiliriz. Köprünün bir diğer adı da Kırmızı Köprü'dür. Ana ismi Altın Kapı yani Golden Gate olan bir köprü neden Kırmızı Köprü olarak biliniyor diye düşünebilirsiniz. ABD hükümeti ve ABD donanması köprünün yapımı sırasında renk olarak gri yerine gemiler tarafından fark edilmesi için siyah şeritler yapılmasını istese de köprünün mimarı Edwin Morrow, doğaya olan uyumunu da göz önünde bulundurarak kırmızıya çalan turuncu rengini uygun görmüştür. Tamamına yakını kırmızı olan bir köprünün Kırmızı Köprü olarak da bilinmesi gayet doğal. Bu tarihi köprünün bir ucu San Francisco diğer ucu ise Marin County'nin kuzey bölgesidir. Köprü, şehrin hemen her yerinden görebileceği bir noktada yer almaktadır. Yani şehrin büyük bölümünden köprüyü görme imkanınız vardır. Ayrıca köprüyü yürüyerek geçmeniz durumunda köprünün tarihini ve mimarisini yakından hissedebilme şansınız olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. 2.73 km uzunluğuyla dünyanın en uzun asma köprüleri arasında yer alan Golden Gate, aynı zamanda da her gün yüzbinlerce aracı taşımaktadır. Gün batımını köprünün üzerinden seyrederken sosyal medya hesaplarınız içinde oldukça güzel fotoğraflar ortaya çıkarabilirsiniz. Golden Gate Köprüsü'nün devamında da Golden Gate Ulusal Dinlenme Alanı'na uğrayarak kahvenizi yudumlarken dinlenebilirsiniz. Ayrıca köprünün giriş ve çıkış noktalarında da turistik eşya dükkanları yer almaktadır. Köprünün maketlerini ve şehre ait diğer simgelerini bu noktalardan satın alarak sevdiklerinize armağan edebilirsiniz. 1915 yılında şehirde yapılan Panama-Pasifik Uluslararası Fuarı için inşa edilen The Palace of Fine Arts ya da bugünkü bilinen adıyla Güzel Sanatlar Sarayı, fuardan sonra yıkılmayarak şehre armağan edilmiştir. Bernard Ralph Maybeck tarafından Roma ve Antik Yunan mimarileri ilham alınarak yapılan bu eserin bir diğer mimari kaynağı da Arnold Böcklin'in Ölüler Adası isimli tablosu olmuş. Uzun bir süre kullanılmayan eser 1965 yılında sergi salonunun iskeleti dışında tamamen yıkılarak yeniden restore edilmiştir. Son görünümünü ise depreme dayanıklılık çalışmalarının tamamlanması ile 2010 yılında almıştır. Üzerinde Roma ve Antik Yunan'a ait onlarca figür ile desen bulunan bu muhteşem mimari yapı, günümüzde San Francisco'nun en önemli yapıtlarından biri konumunda ve turistlerin de ilgi odağına gelmiş durumda. Günümüzde sadece tarihi bir yapı olmasının yanı sıra burada sergilenen eserler ve tiyatro oyunları ile yapının ihtişamı korunuyor ve ilginin üzerinde kalması sağlanıyor. Eğer San Francisco'ya geldiyseniz bu tarihi yapıyı gezmek için mutlaka vakit ayırmalısınız. Hollywood filmlerine defalarca konu olan Alcatraz Adası'nda yer alan 1861- 1963 yılları arasında federal hapishane olarak kullanılan ve en kötü suçluların tutulduğu, kaçmanın mümkün olmadığı Alcatraz Hapishanesi, günümüzde turistik bir değer olarak kullanılmaktadır. 1963 yılında Alcatraz Hapishanesi, kapatılmış ve günümüzde müze olarak kullanılmaya başlanmış. Hapishane bir adada olmasına rağmen şehre olan uzaklığı sadece 2.5 km olmasıyla dikkat çekiyor. Müzeye ulaşım feribotlar ile sağlanıyor ve turistlerin en çok rağbet gösterdiği yerlerden biri konumunda. Alcatraz Hapishanesi, aktif olduğu dönem boyunca sadece 36 mahkum kaçma girişiminde bulunmuş ve sadece 3'ü başarabilmiştir. Nitekim 3 mahkumun kaçmasının ardından da Kaçmanın İmkansız Olduğu Hapishane özelliğini yitirerek 1963 yılında kapatılmıştır. Tüm Gerçekliğiyle Hapishanenin İzlerini Görebilir ve Hissedebilirsiniz. San Francisco'yu merak ediyorsanız ve şehri gezmek istiyorsanız Alcatraz Hapishanesi'ni mutlaka listenize eklemelisiniz. Kartpostalları süsleyen ve San Francisco şehrinin simgelerinden biri haline gelen Fisherman's Wharf, şehrin en hareketli ve işlek caddelerinden biri. Seyahat ettiğiniz her şehirde mutlaka en özel noktaları görmek istersiniz. İşte Fisherman's ve Ghirardelli San Francisco'nun en özel noktalarından biri. Biri Deniz Ürünleriyle, Diğeri Çikolatalarıyla Ünlü! Sahil boyunca çok sayıda bloktan oluşan ve şehirdeki en popüler yerlerden olan Ghirardelli Meydanı, çikolataları ile ünlü bir yer. Ayrıca tramvay seyahatinin en özel yerlerinden biri olan Ghirardelli'yi mutlaka seyahat planınıza eklemelisiniz. Fisherman's Wharf ise şehrin deniz ürünleriyle ünlü en popüler noktalarından biri. Elbette bu denli ünlü bir yere turistlerin ilgisi de azımsanmayacak kadar çok. Bu iki ünlü yerin bir diğer özelliği ise Alcatraz ve Golden Gate Köprüsü manzarasına sahip olması. Bu iki noktaya en iyi ulaşım yolu ise teleferik. Bu da size Amerika'da teleferiğe binme imkanı sağlamış oluyor. San Francisco seyahatine çıkmadan önce mutlaka bir liste oluşturmanızı ve gezinizi buna göre planlamanızı öneririz. Elbette tam anlamıyla şehri görmeden bu listeye uymanız mümkün olmayacaktır. Ancak bu liste size bir düzen sağlayacak ve beklenmedik durumlarla karşılaşmanızı önleyecektir. İnsanın içinde hemen gidip gezme hissi uyandıran ve San Francisco'yu özetleyen güzel bir gezi yazısı olmuş, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bedri-rahmi-eyuboglu-turkuler-de-bitti/", "text": "Bedri Rahmi Eyüboğlu, Türk edebiyatının en özel isimleri arasında yer alıyor. Ressam kişiliğini şair kimliğiyle bir araya getiren Eyüboğlu, her şiirinde paletinden çıkardığı kelimeleri özenli bir işçilikle yan yana sıralar. 1911-1975 yılları arasında yaşayan ünlü şair, çok yönlü bir insandır. Edebiyatı sever, şiiri sever, resmi sever, insanları sever. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde ve Paris'te resim eğitimi alır. Eğitimi sonrasında Türkiye'ye dönen ünlü şair, Güzel Sanatlar Akademisinde ders vermeye başlar. Heykel, seramik, resim ve edebiyat olmak üzere pek çok sanat dalında eserler veren Bedri Rahmi Eyüboğlu, toplumsal sorunları dile getirdiği şiirleriyle de dikkatleri üzerine çeker. Hüzün Geldi şiirinde Eyüboğlu, bu gerçekliği en özel şekilde yansıtır. Yaşadığımız deprem felaketi, herkesi derinden etkileyen, tarif edilemez bir olaydır, bir afettir, bir acıdır, bir... 6 Şubat Kahramanmaraş Depremi ile hepimiz enkaz altında kaldık, acımız yükseldi göğe doğru. Nasıl olur bilinmez, büyük şairler hep; acımızı sanatı kullanarak tarif etmiştir, etmeye de devam ediyor. İşte Hüzün Geldi şiiri, tam da en acılı, en kötü, en yalnız olduğumuz zamanda imdadımıza yetişti. Bedri Rahmi Eyüboğlu, ey sevgili şairim benim türküler biter mi hiç? Ama bazen hiçbir şeyin anlamı kalmıyor. Geçmişi, şimdiyi ve geleceği yansıtan türküler; insan çaresiz kalınca bitermiş. Her bir mısrasını incelikli bir şekilde dokuyan ressam şair Eyüboğlu, nasıl da resmetmiş çaresizliği. Türk kültürü demek, bütün farklı ögelerin hoşgörüyle bir arada ve yan yana kalması demek. Bir yanda halaylar edilir, bir yanda horonlar tepilir, bir yanda Orta Asya'nın konar göçer hayatının izleri Toros dağlarının eteklerinde belirir. Bu nedenledir ki Yaşar Kemal oturur, yanında Sabahattin Ali oturur, Oğuz Atay oturur; hepsi farklı zamanlarda yan yana oturur. O zaman halayların, horonların aynı anda susmasına da şaşmamalı! Türk kültüründe her acı, sevginin ördüğü duvarlarla çevrilidir. Eyüboğlu da bunu fark etmiş olacaktır ki sevgiyi dokumuştur şiirine. Sahi özgürce uçan, kimseye de hesap vermeyen o buluta ne oldu? Yandı, bitti, kül oldu. Artık görünmüyor semalarda. Bulutun da eski neşesi yok mu dersiniz? Öyle saf beyazdı ki önceden, bulutun kar beyazına el dayanmazdı! Bakan bir kere daha bakardı da bembeyaz bir dünyanın içinde kaybolur giderdi. Gökyüzünün mavisi, içine alırdı bembeyaz bulutları. Bedri Rahmi Eyüboğlu, anlatmış da anlatmış; ne de güzel anlatmış. Tarifi olmayan acıların şiiri vardır bazen. Konuşsan ağzından cümle çıkmaz, sussan o derin sessizlik seni yok eder. Onu yapsan olmaz, bunu yapsan olmaz. Ama neyse ki Bedri Rahmi, ilmek ilmek dokuduğu mısralarla geçmişten bize seslenir. Doğru ya, bizim dünyamız biraz parça parça: paramparça. Bakıyoruz sağa, sola; bakıyoruz ağaca, kuşa, sandala. Bakıyoruz da görmüyoruz. Neden mi? Etrafımız hep karanlık, kapkaranlık. Işık yok evimizde. Bütün ışıklar sönmüş. Kafamızı pencereden çıkaralım diyoruz, olmuyor. Neden mi? Olmuyor işte; pencere yok, kapı kırık. Gökyüzü desen kaçmış gitmiş. Nefes de alamıyoruz. Kocaman bir ayna varmış. Öyle güzelmiş ve büyükmüş ki... Görenler şaşırır kalırmış. Kırılıp yere düşmüş, nasıl da birçok parçaya bölünmüş. Kainat da içine düşmüş, kocaman aynanın içine. Umutlar, sevinçler, heyecanlar, hayaller; hepsi bir yerde."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beethoven-ve-yasaminin-senfonisi/", "text": "Günlerden bir gün değildi. Bir zamanlar diye de başlanacak hikayem yoktu. Çünkü sizlere anlatacaklarım bir masaldan ibaret değildi; dostlar, yalnızca benim hayatımdı. Çok şiddetli karın ağrıları çektiğim şu sıra evet, evet 23 Mart 1827 tarihinde kaleme alacağım son yazılarım benim olmadığım zamanlarda Tanrı'dan dilerim beni anlatsın dursun. -Sana çal diyorum, lanet olası çal! -Baba ellerim çok yoruldu bu kadar yetmez mi? Saat gecenin 11'i. -Ağlama velet, çalacaksın, çalacaksın ve beni bu sefillikten kurtaracaksın! Haydi şimdi devam et yoksa seni ölene kadar döverim! Bu cümleleri duyarken yaklaşık dört yaşındaydım. Kimileri bu yaştaki anılarını bile hatırlamaz. Ben ise her anımı hatırlıyorum. Babam alkoliğin tekiydi. Sarayda müzisyenlik yapıp kazandığı tek tük parayı da gider içkisine harcardı. Baktı işler istediği gibi gitmiyor, ümidini bende besledi. Bir piyanonun başında günlerin her saatince çalmaya zorladı. Temennisi ise büyük bir piyanist olmam ve daha fazla içmesi için eve para getirmem. Bu yaştaki bir çocuktan böyle bir beklentiye sahip olmak benim kaderimdi. Piyanoyu ya sevmek ya da ondan nefret etmek durumundaydım. Birisini seçeceğimi sanıyordum. Ömür gösterdi ki ikisini de yaşayacakmışım. Evet, ilk müzik öğretmenim babam olduktan sonra, babam artık iyi bir piyanist olduğumu hissetmiş olacak ki yola koyulduk. Yurdum Almanya'dan Viyana'ya. O an çabucak gelmiş, babam ve Mozart karşımda küçücük çocuğun piyanoya ilk dokunuşunu dört gözle bekler olmuştu. Heyecanlanmıştım, dünyanın en büyük müzisyeni benim için bu cümleleri sarf etmişti. Etmişti ve gitmişti. Bana vaktini ayıramamıştı. Ve o an ilk defa yaşadığım kulağımdaki çınlamanın ise bana kalırsa nedeni artık dökülemeyen göz yaşlarımdı. Geri döndük. Annem çok hastaydı. Ve az ömrünün kaldığı her halinden belliydi. Boş verdim müziği, burada annemin yanında kalmalıyım, dedim. Ne de olsa babam ona eskimiş bir eşya gibi davranacaktı. Ben ise ona gözüm gibi sahip çıkacaktım. Ölene kadar bekledim. Bu bekleyişin yüreğime getirdiği yorgunluk beni sessiz bir adam yapmıştı. Benim sessizliğe gömülen dünyam için Viyana'da çığlıklar kopuyordu. Ne kadar Mozart benimle ilgilenmemiş olsa da mi tuşuyla ona sunduğum piyano seyri ile birlikte duyduğum o sözleri başkalarının da duyduğu aşikardı! Ve bu durumun her şeyi değiştireceği de apaçık ortadaydı. Bu değişimin merkezindeki kişi ise Haydn idi. Hemen Viyana'ya gittim. Yirmi yaşındaydım ve bir şeyler yapmam gerekiyordu. Saraydaki ünlü müzisyenlerden birisi olan Haydn beni yanına almış ve orkestraya piyano çalmam için davet etmişti. Hemen kabul ettim ve çalmaya başladım. İki-üç yıl kadar burada çaldım. Besteler istedim, çaldım. Birçok besteciden ise bir temenni beklemeden yalnızca yanlarında durarak eğitim aldım. Ludwig değil; insanların da söylediği gibi Ludwig van Beethoven'dım. Artık hazırdım. En azından öyle hissediyordum. Tek sorun, ara ara kulağımda beliren şu çınlamalardı. Korkmuyordum bu durumdan, bunu düşünmüyordum bile. Ancak korkutuyordu. Birçok besteler yapmış, pek çok tanınmıştım. Ama neyi değiştirebilirdi ki bu? Yaşamımın zirvesinde bulunduğum anda bestelerimi duyamamaya başlamak. Ne kadar acı biliyor musunuz? Bir cerrahın ellerini artık kullanamayacağını fark etmesi ya da bir ressamın artık resim yapamayacağı gibi. Sahip olduğun tek şeyin, en iyi şeyin elinden alınması gibi. Yıllarca kaçmıştım, yıllarca. İlk andaki gibi. Ama şimdi insanlarla bile zor anlaşıyor, piyano tuşlarına bile rastgele basıyormuş gibi hissediyordum. Anlayacağınız dostlar, kaçtığım kader beni buluyordu. Kulağım çınlamıyordu bile. Duyduğum ses ve melodiler ise fısıltılardan ibaretti. Beynimde yankılanan fısıltılar varken yüreğimde çığlıklar kopuyordu. Artık notaları duymadan çalıyor yalnızca hislerim ve sezgilerimle hareket edip piyanoya basıyordum. Yalnızca hissederek. Ya büyük bir sanatçıydım ya da sanattan mahrum bırakılmaya mahkum bir fakirden fazlası değildim. Acizliğim notaları duymak için başımı piyanoya yaslamamdan belli. Kuvvetim ise bu halde dahi beste yazabilmekten. Aşıktım da. Bir kadını seviyordum. Yüreğimdeki fırtınanın da nedeni buydu. Ölümsüz Aşk lakabını taktığım kadın, bestelerimin de ilhamı oluvermişti. Hatta adı oluvermişti. Ama bir benim olmamıştı. Şu ölümlü dünyada bana düşen payı ölümsüzce onu yaşamaktı. Bir ay ışığı gibi girmişti dünyasına, yatağında ölümü bekleyen şu adamın. Böyle bir yaşayıştı benimkisi. Moonlight Sonatası'nı duyarak değil; yalnızca hissederek yazmak gibi. Sadece his içeren bir eserdi benimkisi. Artık tek hissettiğim çaresizlik ve ölümün yaklaştığıydı. Henüz senfoninin ortasında olmamıza rağmen tüm orkestra durdu ve aralarından birisi koştu kolumdan tutuverip sırtımı döndüğüm on bin kişilik topluluğa yüzükoyun itiverdi. Dehşet vericiydi. Herkes ayakta, sinek vızıltısı misali alkışlar ve daha fazla daha fazla alkışlar. Her şey asla unutamayacağım bu an içindi. 9. Senfoni bendim. Herkesin oturmasını bekledim. Ağlamamak için ise kendimi zor tuttum. Bekledim ve bekledim. Oturdular. Devam ettim. Senfoniyi tamamladım ve dayanamayarak ağlamaya başladım. Şimdiki gibi. Bu anın bir daha yaşanmayacağını hissederek ağladım. Ve bırakıverdim kendimi sahneye, yılların getirdiği sessizliğin yorgunluğu ile. Şimdi ise buradaydım. Yalnız başıma ve çaresizce. Kulağımda ölümü bekleyişin sessizliği ve zihnimde ölüme bestelediğim sayısız beste. Her hissi yaşadığım gibi ölümü de hissederek yaşayacaktım. Sıradaki senfoni buydu! Beethoven, 26 Mart'ta şiddetli yağmurun ve şimşeklerin olduğu bir günde Viyana' da evindeki pencerenin kenarındaki yatağında vefat etti. Çakan yıldırımların evi aydınlattığı bir esnada vücudunun yarı doğrulup kolunu yumruk edasıyla yukarıya kaldırdığı ve sonrasında hayata gözlerini yumduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayet ise onun yaşamını pek kısa özetlemektedir. Çok teşekkür eserim ki malesef öyle. Çizimlerdeki Beethoven'ın hep bir tedirginliği ve sinirliliği yüzüne yansımış oluyor. Herhalde bunun sebebi, yaşadığı hayatın bizzat kendisi olmalı. Klasik müzik ve sanatçıları sıkılmadan öğrenebilmek için değişik bir yazı türü olmuş. Ben çok beğendim. Teşekkürler. Çok teşekkür ediyorum. Bu bakış açısıyla yazmayı ben de sevdim doğrusu. Beethoven sinirlidir ve karamsarsır demek yerine bunu cümleleri ile anlatmak zannımca çok daha hoş oldu. 9.Senfoni Beethoven'in en büyüj eseridir. Ancak kulakları sağır olduğu için konuşmaları da senfoniyi de duyamamıştır 🙂 Diyaloglardaki kesik çizgiler duyamadığı diyaloglardır. Yazılı diyalog ise anlaşılacağı gibi kendi sözleridir. Beethoven sağır olduğu için böyle bir diyalog tercih ettim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ben-alisigim-hayattan-kesitler-vol-1/", "text": "Hayatta bazen öyle insanlarla karşılaşırsınız ki bir sözü sizi derinden etkiler. İşte ben de böyle bir durumla karşı karşıya kaldım. The Red Pill yazımızın üstüne de bu yazı iyi gidecek. Bir misafirliğe gitmiştim, evin hanımı da yengem. Kendisinin bildiğim kadarıyla sürekli bir işi yok, kısaca mesleği ev hanımı. Her ev hanımı ve her anne gibi ev işlerinin çoğunu o yapıyor. Ziyaret sebebimiz, normal bir akraba ziyareti ve yemek yeme olayı. Evlerine ulaştığımızda sofrada tabakların çoğu yerine konulmuştu. Bir süre sonra yemeğe oturduk. Çorbalar tabaklara konuldu ve yemek başladı. Yengem daha çorbasına başlamadan bazı büyüklerimiz hemencecik çorbasını bitirdi ve tabağını yengeme doğru uzattı. Böyle içimden şöyle offf dedim, yahu bırakın bari çorbasını bitirseydi, hayır, bir kaşık alabildi mi onu bile bilmiyorum. Sonra tabaklar ardı ardına gelmeye başladı. Herkes çorbasını bitirmeye ve ana yemeği istemeye başladı. Yengem her seferinde tabağı alıyor, mutfağa gidiyor, ana yemeği servis ediyor ve bir başkasının tabağını alıyordu. Herkesin ana yemeğini servis edene kadar yerine oturamadı. Sonradan fark ettim ki benim annem de öyle. Çoğumuzunkinin de böyle olduğuna eminim. Her neyse. Dedim ki bari ben tabağımla mutfağa gidiyim de yengem bir başkasının tabağını doldururken benim tabağımı da doldursun dedim. Gittim yanına, yengem bir de bir şişenin kapağını açmakla uğraşıyordu. İçeceklerden ayran bitebilirmiş, o yüzdenmiş. Sonra dedim ki yenge sen de daha çorbanı içemedin. O da elindeki şişenin kapağını açmaya çalışırken bana cevap verdi: Ben alışığım. Orada şöyle içim bi cız etti. Yani tamam evin hanımı olarak bari yengemin çorbasını bitirmesini bekleyemez miydik? Onun çorbasını bitirmesini bekleyip ondan sonra ana yemeği isteyemez miydik? Bunların hepsi yapabileceğimiz şeyler ama yapmıyoruz maalesef. Bunları sadece yengem için söylediğimi zannetmeyin, bu durum her kimin başına geliyorsa ve tüm ev hanımları ile anneler için de geçerli. Eğer ki böyle bir durumla karşı karşıya kalırsanız, aynı şeyi yapmayın. Hatta elinizden geliyorsa yardım edin ve bırakın da bu insanlar biraz rahat etsin. Gerçekten çok doğru bir tespit. Bunca yıldır aile sakinlerinin toplandığı yemek sofralarında, bu bahsettiğinin aksine bir tablo görmedim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ben-bir-kediyim/", "text": "Ben Bir Kediyim, Japon edebiyatının en özel romanlarından bir tanesi. Meiji dönemi Japonya'sını ve toplum içindeki bireyleri ve bu bireylerin temsil ettiği Japon toplumunu mercek altına alan roman, karakterler üzerinden bir dönemin resmini çiziyor. Bu nedenle romanın çok değerli ve önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun yanı sıra Türk edebiyatında Ahmet Hamdi Tanpınar, Rus edebiyatında Dostoyevski'nin kullandığı üsluba benzer bir dil ve anlatımın kitabın genel karakteristiğini oluşturduğunu görüyoruz. Kitap temel olarak Japon-Rus savaşının yaşanmakta olduğu dönemleri anlatıyor. Aynı zamanda Meiji döneminde yapılan reformların yaratmış olduğu bir toplum yapısını anlatan kitap, karakterler üzerinden Doğu-Batı çatışmasını da aktarıyor. Kitaptaki karakterlerin bir kısmı, geleneksel Japon kültürünün tesiri altında. Bunun yanı sıra bazıları modernleşmenin getirilerini hayatlarının merkezine koymuş durumda. Bu durum, karakterler arasında çatışmasının meydana gelmesine neden oluyor. Türk edebiyatında özellikle Tanzimat Dönemi'nde bu çatışmanın yoğunluklu bir şekilde verildiğini görüyoruz. Ahmet Mithat'ın eseri Felatun Bey ile Rakım Efendi, Doğu-Batı çatışmasının en net örneklerinden bir tanesi. Felatun Bey, giyimine önem veren ve baba parasıyla yaşayan bir karakter. Bunun yanı sıra Rakım Efendi, yoksul bir hayat sürüyor. Aynı zamanda kendisini geliştirmeye özen gösteriyor. Burada Felatun Bey Batı'yı sembolize ederken Rakım Efendi Doğu'yu temsil ediyor. Öte yandan Peyami Safa'nın Fatih Harbiye'si, Ahmet Hamdi'nin Huzuru ve daha nice roman; benzer bir konu üzerine şekillenmiş. Ben Bir Kediyim romanında da karakterler üzerinden Doğu-Batı çatışması verilmiş. Her konuya hakim bir kedinin gözünden anlatılan olaylarda temel unsur, karakterlerin gülünç denebilecek tavırları. Roman karakterlerinden biri olan Meitei, insanlarla dalga geçmeyi kendisine amaç edinmiş. Dolayısıyla insanlara bakış açısında bu husus ön planda yer alıyor. Meitei, Japon geleneklerine uzak bir karakter. Batılılığı temsil ettiğini söylemek mümkün. Elbette tam karşısında, çok daha geleneklere bağlı bir karakterin yer aldığı görülebiliyor. Bu zıt kişiliklerin bir araya gelmesi ise yer yer komik denebilecek olayların meydana gelmesine neden oluyor. Zenginliğin bir sembolü olan Kaneda karakteri, tavırları nedeniyle isimsiz kedinin gözünde gülünç duruma düşüyor. Bunun yanı sıra kedinin sahibi ise ayrı bir alay konusu. İngilizce öğretmeni olmasına rağmen doğru düzgün İngilizce bilmeyen, güncel gelişmeleri takip edemeyen ve sürekli alay konusu olan bir karakter. Kitapta Hapşuruk Efendi diye anılan bu karakterin eşi ile diyalogları da oldukça ilginç. Birbirleriyle anlaşamamalarına rağmen evli kalan çift, aslında evlilik kurumuna vurulan bir darbe niteliğinde. Ben Bir Kediyim, birbiriyle alakasız ve ortak yanları bulunmayan karakterlerin bir araya gelmesinden oluşmuş bir roman. Hem dönemin toplumsal meseleleri ön plana çıkarılmış hem de toplum içindeki karakterlerin nitelikleri ince bir işçilikle incelenmiş. Yer yer okuyucuyu sıkabilecek tasvirler bulunsa da roman, Japon edebiyatında çok özel bir yere sahip. Kitapta her karakter bir şeyler söylüyor. Ama kim ne söylüyor? İşte asıl mesele bu. Zenginliğin peşinde koşan ve paradan başka bir şeye kıymet vermeyen Kaneda, aslında gerçek hayatın temsillerinden bir tanesi. Günümüz dünyasında da paranın bu kadar kıymetli olduğu bir dönemde, paradan başka bir şeyle mutlu olmayan insanların olduğunu görüyoruz. Daha fazla kazanabilmek için daha fazla çalışan ama bir o kadar zamanını para karşılığında vermek zorunda kalan insanların bulunduğunu söylemek mümkün. Fakat buradaki eleştiri doğru anlaşılmalı. Şimdi, kitap özelinde gelelim farklı bir konuya. Tamamen geleneğin çemberi içinde kalmak ve bütün yenilikleri göz ardı etmek ne kadar doğru? Kitaptaki Hapşuruk Efendi, bu konunun en dikkat çeken örneği. Kendisini hep gelenekle sınırlayan Hapşuruk Efendi, ne yazık ki yeninin farkında değil. Bu nedenle zamanının hep gerisinde kalıyor. Tamamen geleneği yok saymak ya da tamamen yeniliğin hapishanesinde kalmanın yaşanılabilir bir dünyanı mümkün kılmadığına inanıyorum. Her zaman altın bir oran olmalı. Orta gelirli bir ailenin merkezde olduğu romanda, olayları anlatan kedi, orta sınıf ailenin bir parçası. Bu nedenle bu tip bir ailenin dinamikleri çok daha rahat anlaşılabiliyor. Hapşuruk Efendi'nin kedisi, aile içinde gördüğü absürtlükleri detaylı bir şekilde anlatıyor. Bazı olaylara anlam veremiyor ki bu tür olayların da anlamlı bir yanının olmadığını belirtiyor. Yoğun tasvirlerin bulunduğu Ben Bir Kediyim, bazı okurlar tarafından sıkıcı tasvirlerin bulunduğu bir roman olarak nitelenmiş. Fakat durum tam olarak bu şekilde değil. Ne yazık ki bazı tasvirler gerçekten de sıkıcı olabiliyor. Ama romanın genel perspektifi çok daha önemli. Kitap üzerinden bir dönemin Japon toplumunu detaylı bir şekilde analiz etmek mümkün. Elbette kitabı okumadan önce Meiji dönemini araştırmak ve dönemin getirilerini incelemek yerinde olabilir. Bunun yanı sıra özellikle karakterlere yoğunlaşmanın ve karakterler üzerinden çeşitli analizlerin yapılması gerektiğinin önemli olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ben-kaldim-siz-de-kalin/", "text": "Yabancısısın her daim yeni taşındığın şehrin. Yabancısı olduğum sadece şehir olsa ne ala. Ülkenin de yabancısıyım. Ülkenin yabancısı olmakla kurtulsan durumdan ne ala! Doğrudan dilin, kültürün, adreslerin, insanların, sokakların, aynı yoldan her gün geçen ihtiyarın elindeki tasmaya bağlı peluş tüylü köpeğin bile düşmanısın sanki! Havlasa karşı kaldırımdan bir fino, üzerine alınacaksın. İş desen daha birkaç aydır buradasın diye kimse vermez; zaten sen de yeni doğmuş bebek gibisindir, emeklemeden yürümeye korkarsın. İki oda evde bir ileri bir geri. İki ay olmuş Almanya' ya geleli. Sebebi belli. Sebebinde haklı olsan da bir seferin, sonucuna katlanmak bazen koyuyor adama. Kimin kimsen de yoksa gündüzleri işe giden eşinden başka, halin yaman. Dört duvar arasında iki ileri bir geri. Bir market var, evin yüz metre ilerisinde, ezberledim kasiyerlerle konuşulan klasik cümleleri, banda diziyorum alışverişleri, tutarını söylüyor, söylüyor ama ben onun ne dediğini anlamadığım için gözüm ekranda, parayı uzatıyorum, o ederini söylerken alışverişin, alışverişleri hızla poşete doldururken bu kez fiş ister misiniz diye soruyor. Nein, danke, yardır babam koşarak gerisin geriye eve. İnşallah kimse yanıma yanaşıp da benimle konuşmak istemez deyi en az iki metre mesafeli duruyorum insanlarla. Dili öğrenene kadar yaklaşık altı ay geçti. Bu altı ay içinde iki kez sağlamından rezil oldum markette. Birincisinde cebimdeki paradan fazla tuttu alışverişler; halbuki önceden hesap ederek giderdim kasaya. Sekiz sent eksik var cebimde. El kol hareketleriyle Bundan başka param yok! deyip uzatmak istedim yirmiliği, uzattım ama cebimde başka param olmadığı için değil, bunu anlatamadığım için kızardı yüzüm. Hıh, hıh diyerek elimde sallayınca parayı kadın uyandı ve aldıklarımdan birkaçını bırakarak evin yolunu boyladım. O gün kasada sıra bekleyen insanların bakışları içime işledi. Bir süre markete bile gidemedim utancımdan, on dört gün kadar. İkinci rezilliğim ise daha da fena. Sıram bitti parayı ödedim, fiş ister misiniz, yok sağ ol, kadın ısrarla tekrar tekrar soruyor fiş ister miyim diye, yani onu sorması lazım geldiğinden ben ha bire Yok, sağ ol deyip duruyorum. En son dikkatle bakınca alışveriş sepetini ortalık yerde bıraktığımı ve kasiyer kadınla beraber herkesin bana Onu al da yerine bırak demek istediğini, benim de ha bire Yok, yok sağ olun diye salak salak cevap verdiğimi anladım. Yine bir utanma, içine kapanma, bir on dört gün evden çıkamama durumu. İçime kapandığım o günlerde, markete gidip geldiğim zamanlar haricinde, bürodan bozma bir bilgisayar başında sabahlara kadar oturup saçma sapan yazılar kaleme aldım. Akşamları dertlenince çıkarıp eski fotoğraflara bakardım. Telefonumdaki rehberi bir gece tamamen sıfırladım. Yeni bir hayata başlamıştım. Utansam da, sıkılsam da, yorulsam da, yalnız kalsam da bu kuyudan sağ salim ve daha da güçlenmiş çıkacaktım. Akşamları açar, Pinhani grubunun Dön bak dünyaya isimli şarkısını tekrar tekrar dinler, şarkının bir bölümünde geçen Asla vazgeçme! bölümünde gözyaşlarımı silerdim. Gündüzleri kitaplarıma, geceleri hatıralarıma sarılırdım. Efenim siz ne kadardır evdesiniz bilmiyorum ama ben sekiz sene önce yaklaşık altı ay eve kapanıp insanlardan bugün sizin kaçtığınız gibi kaçtım. Her ne kadar rezil oldum gibi anlatsam da bana o günler çok, çok iyi geldi. Dünyaya baktım ve benim kıçı kırık dertlerimin dert falan olmadığını anladım. Altlarına iki gram sıvı kaçırdığı için Huzur evlerine kapatılıp özel günler dışında yüzüne bakılmayan yaşlıları anladım. Henüz daha küçücükken anaokulunun dört duvarı arasına dilini bilmediği çocuklar arasına bırakılan yavruları anladım. Annesi babası savaşta ölmüş Suriyeli bir çocuğun güç bela göç ettiği ülkede okula giderken ne duygular yaşadığını anladım. İki bacağını savaşta kaybetmiş bir gazinin camdan bakarak iç geçirmelerini anladım. Aşk isimli bir sahiplenme ile dört duvar arasına kapatılan genç kızların, kadınların, çocukları ile tehdit edilen anaların gözyaşlarını anladım. Daracık ahırlara hapsedilmiş süt ineklerinin neden öyle donuk donuk baktıklarını, aç kapa yumurtlatılan tavukların etinin neden saman koktuğunu anladım. Haksız yere hapsedilen milyonlarca insanın pencereden sızan gün ışığına bakarak ne hayaller kurduğunu anladım. Ayak bileğinden bağlanarak iki metre mesafeden fazla ileriye gitmesi engellenmiş, yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebenin viyaklamalarını anladım, ve çaresizce pis bir halının üzerinde uyuyakalmasını. Kafese kapatılmış bir güvercini, akvaryuma bırakılmış bir balığı, hayvanat bahçesine doldurulmuş canlıları anladım. Kurban bayramında satılmak için pazara götürülen, birbirlerinin üzerine istif edilmiş koçların toynak acısını anladım. Elleri olmayıp da iki bacağına hapsolanları, gözü olmayıp da kulağına mecbur kalanları, bitkisel hayatta olup da bir çaresi bulunamayanları anladım. O güne kadar kirlettiğim havayı ciğerleri kabul etmediği için nefesi daralarak can veren bir insanın son isteğini anladım. Daha temiz, daha insana yakışır bir dünya, zor değil. Tüm dünya biraz içine kapanıp düşünse yeter. Ben o kadar eve kapanmakla bu kadar anladım. Bir de siz düşünün artık, bu kadar insan eve kapanınca neler anlarlar. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında ikincilik ödülünü kazanmıştır. Çok güzel bir yazı, hüzünle okudum. Tebrik ederim. katılımınız için teşekkürler. elinize sağlık ve tebrikler. Acınızı yaşayarak okuduğum bir yazı oldu. Hikayenizin farklı boyutlarını farklı yazılar şeklinde okumayı isterdim. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ben-kirke-kitap-incelemesi-madeline-miller/", "text": "Bu kadar adından bahsedilen bu kitabı ben nasıl mı keşfettim? Takip ettiğim edebiyat sayfalarında kesitlerine rastladığım, okuduğum dergilerin reklam yüzü olmayı başaran ve Dost Kitabevinin camında asılı kalmış bir afişten. Kitapçıya gidip kitabı sorduğunuzda onu alma, bunu al. diye elinize Stephen King'in Yabancı kitabını tutuşturabilir. Ve siz bu hikayeyi herhangi birinden dinleyebilirsiniz. Kitapla tanışmam bu kadar tesadüfü bir arada bulundursa da kitabın elime geçme olayı da bir o kadar tesadüf. Dikkat çekici bir kapak tasarımına sahip olan Kirke'nin, yazarı da çıtı pıtı bir hanımefendi. Hadi başlayalım o zaman. 1978 Boston doğumlu yazar, Brown Üniversitesi klasik eserler üzerine lisans ve lisansüstü eğitimini tamamladı. Miller, lisede Yunanca ve Latince öğretmenliği yaparak, eserleri ile pek çok ödüle sahip bir eğitimci yazardır. Akhilleus'un Şarkısı, yazarın ilk kitabı olsa da 2012 yılında kurgu dalında Orange Ödülüne layık görüldü. New York Times'ta çoksatanlar listesine girdi. Makaleleri ve araştırmaları, aralarında The Guardian, Wall Street Journal gibi çeşitli yayınlarda yer almıştır. Ben, Kirke ise yazarın ikinci kitabıdır. Yazar bu kitabında; Odysseus, İkaros, Prometheus ve Zeus gibi mitolojik karakterlerin binlerce yıldır anlatılagelen hikayesini kendi bakış acısıyla aktarmakla kalmayıp Olymposlu tanrıları Homerus'un destansılığında sunmayı başarıyor. Ozanlar benden, -erkek- kahramanın karşısında diz çöküp merhamet etmiş bir kadın olarak bahsetti hep; ilaç katarmışım tatlı şaraplarına, büyüleyip domuza çevirirmişim hızlı giden gemilerin tayfasını, baba evini unutturur, sılaya kavuşmalarına müsaade etmezmişim. Ne demeli, kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir; yerlerde sürünüp ağlamazsak gerçek bir hikaye olmazmış gibi. Ama yanılıyorlar, yanılıyorsunuz: Cadılık illa nefret, kıskançlık ya da başka türlü bir kötülükten doğmaz; ben ilk büyümü aşkımdan yaptım. Ben, Helios'un kızı, Aiae Cadısı Kirke. Hayatım boyunca trajedinin beni bulmasını bekledim. Bulacağından hiç kuşkum yoktu çünkü başkalarının hak ettiğimi düşündüğünden daha fazla arzum, isyanım ve gücüm vardı, yıldırımları üstüne çekecek şeylerdi bunlar. Ve bir gün, artık bu dünyaya dayanamayacağım, diye düşündüm. Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap. Kirke, annesi pınarların ve akarsuların koruyucusu bir naiad olan Perseis, babası ise bir titan olan bir Helios'tur. Kirke ise tanrıların en güçsüzleri anlamına gelen nypmha idi. Bu güç, ölümsüzlüklerine bile zor bela yetiyordu. Haliyle annesi, kocasına böyle bir evlat verdiğinden onu çok sevmezdi. Kirke doğduğundan itibaren yalnızdı. Her zaman tanrıların şehvetli davetlerinden, doyumsuz yemeklerinden, bitmeyen dedikodularından kendini uzak tuttu. Uzun sürmeden annesi bir erkek evlat verdi Helios'a. Kirke artık hiç sevilmeyeceğini anladı. Ama en yakın arkadaşı, kardeşi Aietes oldu. Aietes de çok farklıydı. Ondan daha güçlü ve akıllıydı ve onu çok seviyordu. Bir gün kardeşi de gitti, babasının ona verdiği krallığı yönetmeye. Kirke yine yalnız kaldı. Ta ki her gün yürüdüğü rıhtıma bir balıkçı yaklaşana dek. Bulmuştu aradığı aşkı, sevgiyi. Yalnız olmayacaktı artık. Ama tek sıkıntısı vardı. Aşık olduğu adam bir insandı. Aslında ilk zamanlar sıkıntı olabilirdi. Kirke gücünü keşfedene dek. Sevdiği adamı bir tanrıya dönüştürecek bir güç. Bu yazı, Bir İnceleme Yazısı = Bir Kitap Hediyesi etkinliği dahilinde yayımlanmıştır. Popüler bir romanın Yunan mitolojisiyle ilgili ögelere yer veriyor olması, kitabın benim için ilgi çekici noktalarından birisi oldu. Daha önce ne kitabı ne de yazarın ismini duymamıştım. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ben-toprakla-oynadim/", "text": "Toprak ihtiyaçlarımız için her zaman önemli olacak. Ama insanlar zamanla toprağın önemli olduğunu unutuyor. Herkes demiyorum ama çoğu insan günlük yaşamında toprağı hiç düşünmüyor. Etin sütün ana kaynağının toprak olduğunu, meyvenin, sebzenin ve havuç ile domatesin topraktan yetişip de tabağımıza geldiğini unutuyoruz. Vaktiyle televizyonda bir kamu spotu oynatılıyordu. Belki hala oynatılıyordur. Toprağın önemini anlatan, düz araziye ev-fabrika yapmayın diyen bir kamu spotu. Şimdi önemini daha iyi anlıyorum. Zamanında dedelerimiz evlerini hep tepelere, eğimli araziye yapmışlar. Düz arazi boş kalsın da oraları ekelim, biçelim diye. Ne de doğru yapmışlar. Günümüzde de artık düz alanda şehirleşme diye bir şey var. Yanlış, çok yanlış. Yapacak bir şey var mı? Planlar çoktan yapılmış, krokisi çizilmiş, imar izni alınmış. Mimarlar projeleri çizme yolunda. Yahu resmen düz alanı kapatıyoruz, ekilip biçilmesi gereken yeri. Kim izin verdi ki bu duruma? Ben izin vermiyorum kardeşim. Gün gelip de içinde kıyamete kadar uyuyacağım toprağı böyle heba etmelerini istemiyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra bir de aşağıdaki linklerden bahsettiğim kamu spotunu izlemenizi tavsiye ederim. Toprağım deriz ya hani hemşehrilerimize kimi zaman da şehir ayırmadan sevdiklerimize. Böyle daha da biz oluruz ya hani. Ve işte vatan toprak, geçmiş toprak, gelecek toprak, bir bedeninin sonsuz uykuda olduğu yer toprak, bir filizin yeşerdiği yer toprak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beni-duyabiliyor-musunuz-acaba/", "text": "Dünya'yı bizimle paylaşan milyonlarca canlı türlerinden biri de hepimizin yakından tanıdığı karıncalardır. Küçüklüğümüzde oyun oynarken sıklıkla karşılaşmışızdır karıncalarla. Hatta bazılarımız oyununu bu hayvanlar üzerinden kurar. Peki bizim minik dostlarımız, bizim bile keşfetmek için o kadar zaman harcayıp çalışma yaptığımız bu büyük dünyada birbirlerinden nasıl haberdar oluyorlar? Dilerseniz bugün biraz bu konu üzerine kafa yoralım. Aslında minik arkadaşlarımız iletişim konusundaki teknolojileriyle bizim çok ilerimizde. Karıncalar iletişim kurmak için önkollarını, ağızlarını ve antenlerini kendilerine özel bir şekilde bir araya getirirler. Tabi ki iletişimleri dokunma ile sınırlı değil bu arkadaşlarımızın. Karıncalar ayrıca sinyalizasyon yöntemi ile de birbirleriyle haberleşirler. Karıncalar bu iletişim sistemleri sayesinde kışın gerekli yiyecekler için diğer karıncalara gerek sinyallerle gerekse kimyasallar salgılayarak haber verirler. Karıncaların yaydığı kimyasal maddelere feromon adı verilir. Feromonlar karıncaların anüslerindeki, göğüslerindeki ve çenelerindeki salgı bezlerinden üretilir. Bu feromonlari karıncaların iletişimleri sırasında belli bir miktar havaya salgılaması gerekir. Bu sayede diğer karıncalar hangi bölgede yiyecek bulunduğunu öğrenmiş olur. Karıncalar yiyecek olmadığı durumlarda feromen salgılamayı keserek diğer karıncaların yiyecek olmayan bölgeye gitmemesine de yardım ederler. Peki saldırı durumunda minik dostlarımız ne yapar ? Dilerseniz şimdi de bu soru üzerine yoğunlaşalım. Karıncalar etraflarında yabancı bir canlı olduğunda dört bacaklarının üzerinde durup karınlarının alt kısımlarını yükseltirler. Bu duruşları karıncaların heyecan sinyali olarak tanımlanır. Saldırı durumu algıladıklarında o canlıya karşı koyacak salgıları bu durumda hazırdır. Bu karıncalar kendilerini savunmak için doğru zamanı beklerler ve zamanı gelince o canlıya salgıları ile saldırırlar. Bunun yanında bazı karıncalar da burun deliklerine karşı formik asit adlı kimyasalı salgılarlar. Aynı zamanda karınlarının arka bölümlerinden diğer karıncaları olay olan bölgeye çağıracak feromen salgılarlar. Bu sayede binlerce karınca olay yerine gelir. Bu minik dostlarımızın yuvalarını nasıl yaptıklarına da bir göz atmak gerekirse karıncalar inşaat malzemelerini ayakları ve çeneleriyle taşırlar. Bunun için bazen bir karınca yeterken bazense bir kaç karınca gerekebilir. Bu malzemeleri karıncalar, yüzlerce yuvadan oluşan büyük bir yuva yapmak için kullanırlar. Bu yuvalar arasında yollar yapmayı da ihmal etmezler. Halen daha yeni türleri keşfedilen karıncalar hakkında daha fazla çalışma gerekiyor. Bakalım zaman bize karıncalar ile ilgili daha ne gibi bilgiler gösterecek. Unutmayın bu dünyada yalnız değiliz. Bu dünyayı paylaştığımız arkadaşlarımızdan çok şey öğrendik ve daha öğrenecek çok şeyimiz var. Bu yüzden etrafımıza daha anlamlı bakmaya çalışmalıyız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/benim-adim-necip/", "text": " Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim! Harbiye yıllarım zordu doğrusu. Yaşım bu kadar küçükken bunca zoraki disiplin! Ben bunun için yaşayamazdım. Okulumu sevecek pek sebebim yoktu ancak size sevmediğime kanıt milyonlarca fikir uydurabilirdim zihnimden. Bugün üçüncü sınıftaydım, yarın ise bir an önce buradan kaçmalıyım! 21'de babamı kaybetmiştim. 1921. İstanbul işgali olmuş ve annem ile Erzurum'a giderken bir de bu haberin ağrısı. Durumumuzdan ötürü iş de bulmak için Darülfünun'un Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesine girdim. Bir çok önemli şairlerle tanıştım: Ahmet Haşim, Ahmet Nafiz, Yakup Kadri. Ha Yakup Kadri. Canım dostum, Allah mekanını cennet etsin. Onun ve arkadaşlarının bir dergisi vardı. Adııı, adı..Yeni Mecmua. İlk şiirimi de bu dergide yayınlamıştım. Zor hatırlarım belki ama hiç unutmam. Daha sonra Maarif Vekaleti'nin sınavlarına girmiş ve başarılı bir sonuç almıştım. Yolculuk Paris'e idi. Of! Bütün paramı kumarda kaybetmişken üzerimdeki bu puslu havanın ızdırabı! Paris'e beklemesini söylediğim ki duygularımın boğukluğu var şimdi içimde. Felsefe bölümünü sevmiştim. Okulum, Sorbonne'yi, Henri Bergson ve fikirleri... Ama yok! Artık dayanamıyorum Paris'e ve vücuduma delik deşik eden beton yığınları binalarına. Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur! Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları. İstanbul'a dönmüş ve biraz daha rahatlamıştım. Devletin verdiği burs kesilmiş olsa da. Ancak şimdi bir yerlerde iş bulmalıydım. 1925'de Necip, ikinci şiir kitabını Kaldırımlar adıyla yayımladı. Kaldırımlar'la Necip Fazıl daha da büyümüş ve büyük bir kitlenin ilgisini çekmişti. Banka işini artık sonlandırmak istiyordum. Bir 29 sabahı geldiğim İş Bankası'dan 9 yıl sonra aradan ayrılmam gerektiğini hissediyordum. Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, Nedir içimdeki bu ikilem? Bir yanda küçüklüğümden kalan masumiyet; diğerinde Paris'ten gelen kumar sevdası, bağımlılık. Haftalar geçmiş ama o camiyi aklımdan atamamıştım. Beyoğlu gibi günahın hüküm sürdüğü, fuhşun eksilmediği bir semtte her cuma vaaz veren bir camii. -Haydi Abidin, davran gidiyoruz. Sana üstün haberciyi göstereceğim. Abidin Dino'yla camiye kadar gittik. Camideki konuşmasının bitimini beklemeye başladık. Derken konuşma bitmiş ve çevresindeki gençlerin de desteğe ile kürsüden iniyordu. Sonra etrafı şöyle bir süzdü. Göz göze geldik. Ama nasıl bakış o... Sanki içlerinde kayboluyor, baktıkça içim alevleniyor, adeta ruhuma saplanıyordu! O güzel, şefkatli, yumuşak ellerine uzanıp derin derin öptüm. -Biz Eyüp Sultan'da oturuyoruz, Gümüşsuyunda. Ne zaman isterseniz buyurun. Evlerine çağırılıyorduk! Nasıl, nasıl olur? Olur işte! Bu cevabımın ardından hemen Nakşi Divanı'nın yazarını sordu. Bilemedim, hatırlayamadım. Sonra zihnimi darmadağın edecek, fikirlerimin temeline balyoz ile vurulmuş hissedecektim. -Bizdensin!.. Seni mensup ve mahzunların arasına alıyoruz! Yola kabul edildin! Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra duygu ve düşüncelerim, dünyaya karşı algım, şiir anlayışım dahi değişmişti. Her şeyim değişmişti, kendimi eskiye nazaran daha temiz hissediyordum. Sanki ölüler yıkanır da öyle başka bir dünyaya gider gibi! Benim için hayat, bu yaşadıklarımdan sonra keskin bir bıçakla ikiye ayrılmıştı. Şiirlerimde artık tasavvufi bir tavır sergilemiş ve bundan sonraki yaşantımda da bunu sürdürecektim. Arvasi Efendi ile tanışmamdan sonra tasavvufi anlayışla yazdığım ilk eserim olan 'Tohum' da benim ilk adımım olmuştu bu uğurda. Sonrasında 'Bir Adam Yaratmak'. 38'lerde yeni bir milli marş yazılması için Ulus gazetesinde bir ilan verilmişti. Bana da şahsi olarak teklifte bulundular. Hoşuma gitmişti bu teklif ancak bu teklifi yarışmadan vazgeçilmesi şartı ile kabul etmeye karar verdim. Onlar da kabul ettiler. Büyük Doğu Marşı. Bu şiirin adının ileride kuracağım derginin adı, benim idealim, yaşam felsefem, nurum, DAVA'm olacağını eski Necip ile asla bilemezdim, hayal dahi edemezdim! Çileyi de yine hemen bir yıl sonra kitap halinde yayımladım. Çile benim için bambaşka bir eserdir. Çile, dertlidir. Yarası yüzünde olanın değil; gönlünde bitenin hitabesidir Çilem! Neslihan Kısakürek. Benim narin sevgilim, eşim. 1941'de evlendik ve beş tane birbirinden güzel evladımız oldu. Mehmet'i, Zeynep'i, Ömer'i, Osman'ı, Ayşe'si. Hepsi birbirinden güzel yavrularım. Ancak evlatlarıma doyamadan tekrar askerlik yapmaya çağrıldım. Yazı yazmak benim hürriyetimdi ancak belli ki siyasi yazı yazmak değildi bu zamanda. İlk hapis cezamı almış ve Sultanahmet Cezaevi'ne gönderilmiştim. Ben dayanamıyorum insanların aldanmasına ve aldatılmasına. Bana bir gelene ben bin giderim! İnsanlara fikirlerimi, onlara yapılanları, görünenleri ve görünmeyenlerini, nasıl bir uğurda olduğumuzu ve bu uğurda gösterdiğimiz delice cesareti, şehitliği, ŞEHADETi anlatmalıyım! 1943'te Büyük Doğu Dergisi ile topluma siyasi fikrimi ve benliğimi gösterdim. Eleştirdim tüm modernizmin geri kalınmışlığını hem de her şeyi göze alırcasına. Bu yıllarda kurulan tek İslamcı dergi nasıl bendiysem göstermeliydim Avrupa'nın yaptığı hainliği, lanet politikayı. Tek başıma. Anlaşılmadım. Onca yapılan haksızlığa karşı böyle oturamazdım. Ben, Necip Fazıl'ım. Necip Fazıl yerimde olsa böyle yapmazdı, yapmayacak! Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür, Büyük Doğu 2 Kasım 45'te tekrar açıldı. O aynı geldi ancak ben bir kat daha katlanmıştım içimde. Daha çok yazdım. Daha sert, daha fazla dini, çok fazlası. Tabi bir karşılığı olmalıydı fikirlerimin. Bir tutsaklığı. Tekrar tekrar dergimiz kapatıldı, açıldı ben de buna mukabil tabi mahkemelerde gezdim durdum. Sinirleniyordum. Sinirleniyordum çünkü böyle yapılmamalıydı. Bana vatan haini diyorlar, insanları isyana teşvik ediyorsun diyorlar. Hakkımı savunmak istiyorum, hakim bey! Demokratik Parti döneminde Adnan Bey, cezaevindeki insanlar için Af Kanunu çıkartmıştı. Ben de serbest bırakılmıştım. Daha sonrasında kendisine şahsi olarak ona mektuplar yollamış ve Büyük Doğu Cemiyeti'nin diğer bazı illerde de şubelerinin açılmasını sağlamıştı. Nur içinde yatsın. Haberlere manşet olmuşum. Güldüm tabii. İnsanların Büyük Doğu gençliğinin inancını kırmak uğruna yapılan bu hamlesine bakıp da acıyorum doğrusu. Size orada neden olduğumu şimdi söylesem kaçınız inanır? Yazacağım bir eser için oradaydım. Bir zamanlar evim olan kumarhaneleri şimdi anlayamıyor, o ruh halini benimseyemiyordum. Anlayamadıktan sonra nasıl yerilebilir ki yaşanılırlığı kumarın! Celal Bayar'ı görüyorum. Hala aynı doğrusu. Bir zamanlar bana burs verdiği parayı kumara yatıran ben şimdi onun komplolarından kaçmaya çalışıyorum! 1 yıl kadar darbe süresince cezaevinde kaldım. Serbest kalınca bazı gazetelerde konferanslar verdim. Hatta bunlardan bazıları yayımlandı da. 1973'de kendime bir çizgi çektim. 1904'ten 73'e... 69 yaşındayım. Hacca gittim ve geldim. Bu sıra canım oğlum, biriciğim Mehmet'im 'Büyük Doğu Yayınevi'ni kurmuş beni çok sevindirmişti. İlk baskımız: Esselam. Ön ve ard, ve sol, Bin yolda yol boyu bu yol. İman ve İslam Atlası benim için çok önemli bir çalışmaydı. Şu sıralar yazmak için Erenköy'deki evime kapanmıştım. Turgut Özal kardeşim sık sık yanıma uğrar benden fikir isterdi. Konuşur, fikir alışverişi yapardık. Demek ki artık anlaşılıyorduk değil mi? Her şeye rağmen, her neyseye. Bugün garip bir gün. Zannediyorlar ki biz yalancıyız. -Zanlar göz boyar hakim bey, ben suçsuzum! Başlıktaki isim adlı eserimin içeriğinden ötürü yargılanıyordum. Heyet bana katılıp herhangi bir suç içeriği bulamasa da Atatürk'e hakaret etmeye meyilli olmak gerekçesiyle beni suçlu bulmuş ve mahkum etmişlerdi. Beni anlamayan birileri hala var belli ki. Kaçanı yoktur ölümünden. Kaçsa da nefesi kadar uzundur meleğinin tırpanı. Unutur belki, anımsanmak, hatırlanmak istenilmez ancak kimine geç kimini erken herkese gelir ölüm o kurmaya vakti bulamadığı hayalinden daha gerçek. Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun! Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1982'de hayata gözlerini yumdu. Geride bıraktığı eserler ile pek çok insanı derinden etkilemeyi başardı. Öyle ki diğer bir adına Üstad denildi. Üstad'ım nur içinde yat, mekanın cennet olsun. Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse! O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner, Şu an bilmediğim ama anladığım kadarıyla baya uğraşmışsınız emeğinize sağlık. Bu derli toplu bilgiler için teşekkür ederiz. Estağfurullah,rica ederim.Benim için de güzel bir yazı oldu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/berberin-dansi-kitap-incelemesi-sirri-ayhan/", "text": "Yaşamını Almanya'da sürdüren yazar Sırrı Ayhan'ın Berberin Dansı adlı kitabını yeni okudum. Sürükleyicilik açısından mükemmel bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ülkemizdeki bir akıl hastanesinde, hastaların ve görevli personelin birbirleriyle olan ilişkileri ancak bu kadar doğru ve gerçekçi bir şekilde kaleme alınabilirdi. İnanın okurken kendimi o hastanenin içinde hissettim. Bu durum yazarın müthiş bir gözlem ve öyküleme gücüne sahip olduğu anlamına geliyor. Yazarın insanlığın en doğal hallerini dini ve kültürel baskı altında kalmadan serbestçe dile getirmesi insana dair ne varsa aynen aktarması; ilk anda okuyucuyu şaşırtsa da sonradan öykünün gerçekliğini ve inandırıcılığını arttırıyor. Tabi bu durum yazarın insanları ve insan ilişkilerini çok iyi tanımasının sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sade ve akıcı bir dile sahip yazar Berberin Dansı adlı bu eserde cinselliği de dozunda kullanıyor. Can'ın hastanedeki kaos ortamında Sevim hemşireyle yaşadığı ilişki öyküye bambaşka bir lezzet katıyor. Öykünün kahramanı Can'ın öykünün sonunda Bedran kimliğiyle karşımıza çıkması ve geçmişiyle ilgili bağlantılarının bu kimlik altında okuyucuya aktarılmasını ise 'başarılı bir kurgu çalışması örneği' olarak değerlendirmek gerek. Yazarın 12 Eylül öncesi ve sonrası ülkemizde yaşanan çalkantılı dönemi devrimci bir örgüt içerisindeki ilişkiler ve bakış açısıyla vermesi o karanlık döneme ait olaylara da ışık tutuyor. Dönemin faşist cuntasının emri altındaki emniyet ve istihbarat güçlerinin acımasızlığını okurken; aynı acımasızlığın örgüt içinde de yaşandığını, örgütten kopmanın ve yeni bir hayata başlamanın ne kadar zor olduğu da gözler önüne seriliyor. 3.Baskıya hazırlanan Berberin Dansı adlı kitabın Klaros Yayınları'ndan çıktığını hatırlatıyor ve yazarı Sırrı Ayhan'ı kutluyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/besiktasin-rakibi-kim-belli-oluyor-sampiyonlar-ligi-kura-cekimi-2017/", "text": "Avrupadaki gururumuz olan Beşiktaş, Almanya'da Leipzig'i 2-1 yenerek gruptan lider çıktı ve son 16 turunu kaldı. Şampiyonlar ligi kurasına sayılı saatler kala Beşiktaş'ın rakipleri kim olabilir sorusuna cevap aramak amacıyla Beşiktaş'ın rakiplerini inceledik. Beşiktaş gruptan lider olarak çıktığı için diğer lider takımlarla beraber 1. torbada yer alıyor. Gruplarından 2. olarak çıkan takımlar ise 2. Torbada yer alıyor ve kura ile her iki torbadan karşılıklı olarak takımlar seçiliyor. Bu durumda Beşiktaşın muhtemel rakipleri 2. Torbadaki takımlardır. Fakat bu takımların Beşiktaşa kurada denk gelme ihtimali birbirinden farklı. 1-Aynı ülkeden olan takımlar son 16 turunda birbirleriyle eşleşmemektedir. Bu durumda son 16'daki Liverpool, Tottenham, Manchester City, Manchester United ve Chelsea, birbiri ile Roma ve Juventus, Sevilla, Barcelona ve Real Madrid birbirleri ile eşleşemez. Toplamda 5 İngiliz takımı, 2 İtalyan takımı ve 3 ispanyol takımı birbirleri ile eşleşemezler. 2-Aynı gruptan çıkan iki takım son 16 turunda birbirleri ile eşleşemez. Bu durumda Tottenham-Real Madrid, Manchester United-Basel, Liverpool-Sevilla, Manchester City-Shakhtar Donetsk, Roma-Chelsea, Paris Saint Germain-Bayern Munich, Barcelona-Juventus ve Beşiktaş-Porto eşleşmeleri olamaz. -Son 16 turunda Beşiktaşa çıkma olasılığı en muhtemel olan takım: Chelsea. -Chelseadan sonra gelebilecek en muhtemel 2. rakip ise: Juventus, Sevilla, Real Madrid. 14.00'da başlayan Şampiyonlar Ligi kurasında Beşiktaş FC Bayern Munich ile eşleşti. Şampiyonlar ligi son 16 turundaki takımlara baktığımızda son 32 turunda bulunan 5 İngiliz takımının 5'i de bir üst tura yükseldi. Üstelik 4'ü grubunu lider olarak bitirdi. Almanya'dan sadece 1 takım üst tura 2.torbada Bayern Munich katılabildi. İspanya'dan ise 3 takım üst tura çıkmakla beraber sadece Barcelona lider çıkabildi. Fransa'dan 1 takım üst tura lider olarak çıktı. İtalya'dan ise 2 takım üst tura çıkmakla beraber Roma grubunu lider tamamladı. Beşiktaş ise tek Türk takımı olarak grubundan lider çıktı. Beşiktaşın RB Leipzigi 2-1 yenmesi üzerine twitter hesabı üzerinden yaptığı Sıradaki kim? paylaşımına Bayern Munich, James Rodriguesin el sallama fotoğrafını paylaşarak yanıt verdi. Bu iki paylaşım oldukça beğeni topladı. Beşiktaş'ın sosyal medya üzerinden yaptığı bu göndermeler, bir çok güzel şeye sahne oluyor. En son bunu Come to Beşiktaş şeklinde görmüştük. Chelsea ile eşleşme ihtimalinin %30 olduğu bir kurada Chelsea'li oyuncuların çoğu Beşiktaşın çıkmasını isterken takımın kaptanı Gary Cahill, Beşiktaş'ın kurada çıkmasını istemediğini söyledi. Açıklamasında: Ya Beşiktaş, ya Barcelona ya da PSG ile eşleşeceğiz. Açıkçası takım arkadaşlarım ve hocam Beşiktaş'ın çıkmasını istiyor. Ben ise böyle düşünmüyorum. Barcelona veya PSG'yi tercih ederim. Çünkü ilerlemek istiyorsak bir ara bu takımlarla oynayacağız. Şimdi veya sonra fark etmez. Beşiktaş da son derece tehlikeli bir rakip. Zaten lider çıktılar. dedi. Ryan Babel özellikle PSG'nin gelmesini isterken Cenk Tosun, Hangi takımın kurada gelmesini istersin? sorusuna Rakip ayırmıyorum, bu turda her takım güçlü, kim gelirse gelsin fark etmez. dedi. Aynı soruyu tecrübeli oyuncu Tolgay Arslan'a soran Real Madrid'i isterim. yanıtını aldı. Atiba ise Herkese karşı oynarız. Hepiniz gelin. diyerek takım arkadaşlarını güldürdü. Açıklamalardan anlaşılıyor ki Beşiktaş'ın rakibi kim olursa olsun onlar kendilerine inanmışlar. Şampiyonlar Ligi Kura Çekimi Hangi Kanalda ve Ne Zaman? Beşiktaş'ın rakibi belli oluyor! Son 16 turu kura çekimi Bugün(11.12.17) saat 14:00'da İsviçre'nin Nyon semtinde gerçekleştirilecek. Gerçekleştirilen bu kura canlı yayın olarak TRT Spor'dan naklen verilecek. Ayrıca UEFA'nın resmi sitesinden de eş zamanlı olarak açıklanacak. Eserinizin muhteviyatının mükellef ve muhtelif icra edildiği aleni. Binaenaleyh tahakkuku da mahiyetli olmuş. İntibanız temayül veçhetse de Beşiktaş taraftarlarının Şampiyonlar Ligi sergüzeştine intibak etmesi zaman alması revadır. Bunun amilinin cüdanız ve seneler evvel vuku bulan menfur mahluklar tarafından tekvin edilen müfrit ve mazbut skor tabelasıdır. Bu yolda vakar ve metanet ile davranmanızı, inkisar-ı hayal peydah olmamasını muzaffer olmanızı murat ediyorum. Değerli okur filhakika telaffuzda bulunmak gerekirse Beşiktaş gibi bir gücü mutlak takımın Şampiyonlar Ligi'nde gösterdiği başarının yeterince delili olduğu olduğunu binaenaleyh son 16 turunda isabet edecek takımın evvela bize kıyas ile güçlü ya da zayıf olduğunu değil mühim olanın o seviyedeki bir maçın vereceği haz olacağını bilmenizi istirham ederim. Zaten Beşiktaş öyle bir takımdır ki karşısına kim gelecek olursa olsun bizatihi elinden geleni yapacaktır. Beşiktaşın kudreti mutlaktır diye telakki eylemişsiniz. Şahsi fikritatım da hakeza. Amma velakin ahar kulüplerin kuvveti de muayyen. Gayem zillet veyahut şecaallendirmektem ziyade muteyakkız eylemektir. Tedbire riayet etmek elzemdir. Tahayyül lezizdir sukutu hayal ise ağı tesiri gösterir.Müşehedat tecrübem böyledir.Fikriyatımca Beşiktaşın da ahval-i mazisi bedbahtır. Yoksa ümidim kati olaruak muzaffer olmanızdır. Arz muhakkaktır ki zafer ala çalışanların ve evvela bizim olacaktır inşallah."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beyaz-zambaklar-ulkesinde-kitap-incelemesi-grigoriy-petrov/", "text": "Beyaz zambaklar ülkesi derken Finlandiya'dan bahseden ve okurken böyle bir şey gerçekten olabilir mi dedirten bir Grigoriy Petrov kitabı. Açıkçası okurken kitapta tam bir gerçeklik ararsanız aradığınızı bulamazsınız. Çünkü bir yeniden doğuşun sadece düşünsel boyutu anlatılmış olsa da uygulama süreci hakkında çok bir bilgi alamıyorsunuz. Ünlü filozoflardan yapılan alıntılarla düşüncenin ispatlandığı ve bu düşünceyle yükselebilineceğini kanıtlayan bir kitap. Başlarda Finlandiya'nın aslında ne kadar şanssız olduğunu, şimdi ne kadar güzel bir ülke olduğunu ve bunu yaparken insanların bilinçlendirildiğini anlatıyor. Çünkü bu gelişim tamamen insanı geliştirmekle oluyor. Benim bu kitapta en çok hoşuma giden şey ülkenin aydınlarına düşen görevi çok net açıklaması oldu diyebilirim. Önderliğini Snelman adında bir Fin aydınının yaptığı bu değişimde, ülkenin aydınlarına düşen görevin ne kadar büyük olduğunu gerçekten hissediyorsunuz. Snelman öncelikle aydınlardan başlıyor ve onlara acımazsızca diyebileceğimiz kadar büyük bir sorumluluk yüklüyor. Sizin göreviniz onları yetiştirmek, uygar ve gelişmiş halklar arasında yer almalarını sağlamaktır. Halkımızın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız yaşam tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır, bu durumun suçlusu sizsiniz. Aydınlara yaptığı konuşmalarla ve teşviklerle onları bir araya topluyor, öncelikle onların gelişmelerini ve gittikleri yerde halkı eğitmelerini sağlıyor. Yani işe eğitimle başlıyor diyebiliriz. Düşünce anlamında halkın her kesiminin her yönden incelenip yazıldığını görüyorsunuz ve bu, değişimin her yönde olması gerektiğini gösteriyor. Halkın bir kesimi aynı kalırken diğer kesimin bilinçlenmesinin bir işe yaramayacağını, zaten bu kıvılcımların giderek alevlendiğini ve bu alevlerin başkalarını yakmasının aslında ne kadar kolay olabileceğini görüyorsunuz. Kitabın sonunda anlatılan hikayede iyi ruh ve kötü ruh arasındaki tartışmada kötülüğün kısa süreli kazanmasının iyiliğin ışığını asla bastıramayacağını ve umudu anlatıyor bu kitap aslında. En kötü durumda bile, her şeyin en yıkık olduğu anda bile, insanların en bencil olduğu anda bile umut vardır. Kitapta sadece Snelman değil halkın bilinçlenmesi için çabalamış önemli diğer kişiler de anlatılıyor. Bu şekilde görülen halk, sadece Snelman değil, halk üzerinde etkisi olmuş başka önemli isimlerle birlikte nasıl bilinçlendirmenin yapıldığı ve el birliğiyle her şeyin çok güzel olabileceği anlatılıyor. Yıllar yıllar evvel keyif alarak okumuştum. Yazınızı okuyunca, bende kitabı tekrar okuma isteği uyandı. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beyin-gocu-ulkemize-ihanet-mi/", "text": "Beyin göçü ülkemize ihanettir gibi bir laf, önyargıdan öteye gidememiş bir söylevdir. Çevremdeki birçok kişi yurt dışına gitmeyi, orada eğitim almayı, bir süre orada çalışmayı hedefliyor. Gitmek isteyen bu kişilerin gitmek için birçok sebebi var. Kimi imkanların yetersizliğinden dolayı; kimisi ilgisini çeken bölümün ülkemizde yeterince önemsenmemesi, değer görmemesi nedeniyle gitmek istiyor. Sadece bu da değil, sürekli değişen sistemler arasında kaybolup gitmek yerine geleceğini sağlam temeller üzerinde kurmak istiyor. Çocuğu iyi bir eğitim alsın istiyor. Bu bahsettiğim kişilerin bu vatana olan sevgilerinden zerrece şüphem yok. Hatta dilerseniz gelin sizinle biraz empati yapalım. Günün birinde hayli prestijli bir ödül olan Nobel Ödülü'nü almak istiyorsunuz. Bunun için çok çalışıyorsunuz. Gecenizi gündüzünüze katıyorsunuz. Hayatınızdan ödün veriyorsunuz. Zaman geçtikçe yapmanız gereken çalışmalar için bir şeylere gereksinim duyuyorsunuz . Ancak dünyada çığır açacak derecede mühim olan çalışmalarınız birileri tarafından değersiz diye yaftalanıyor. Ve siz elinizden geleni yaptığınız halde hayallerinizi gerçekleştiremiyor, çalışmalarınızın mutlak meyvesi olacak başarıları elde edemiyorsunuz. Şimdi size soruyorum. Siz gitmez miydiniz? Evet o ödülü sayılı birkaç bilim insanı da alıyor olsa, değmez miydi? Başaramasak bile denemeye değmez miydi?! Bakınız güzel kardeşlerim, işte biz imkansızlıkla mücadele ederek, yurt dışına çıkmayı başarmış ve oradaki tüm kültürel baskılara -yeni bir hayata başlamanın verdiği zorluklara- katlanıp hayallerinin peşinden koşan birisini ihanetle suçluyoruz? Ama gelin görün ki dünya çapında bir başarı elde ettiğinde de bağrımıza basıp baş tacı ediyoruz. İşte bu kabul edilemez. Zaten birilerini ihanetle suçlamak öyle basitleşti ki: Vatan haini diye yaftalanmamak için insanlar bir şey demeye çekinir oldu. Düşüncelerini özgürce ifade edemez oldu. Bazı insanlar ülkemizden zorla bıktırılıyor. Bunlara örnek vermek gerekirse siyasi-politik baskılara maruz kalanlar, mobing yapılanlar, elde olduğu halde yeterli çalışma ortamı tahsis edilmeyenler ve hakettiği halde yeterli desteği göremeyenler. Peki bu onları suçu mu, değil. O yüzden bu açıdan ihanet değil. Peki kendini bu ülkenin değil de dünya vatandaşı olarak görenler? Bunlar hain değil. Hain? Gülüyorum. Bu insanlar da insanlığa ha Türkiye'den faydalı olmuşum, ha dünyadan diye düşünüyor. Zaten bunlar birşey bulduğunda ülkemizde sevinçle karşılanıyor. Bir de kötü insanlar var. Bu ülkede doğmuş ve bu ülkenin kötülüğünü isteyip o yüzden beyin göçü gerçekleştirenler. Ben tüm icatlarımı yurtdışında yapayım da Türkiye'ye hiç faydam olmasın, zararım olsun diyenler. İşte bu ihanet! Peki var mı böyle insanlar? Bilmem. Niye böyle düşünürler? Bilmem. Görüyorsunuz, her türlüsünden var. Anlatmaya gerek yok. Beyin göçü tabiri çoğu zaman olumsuz bir manada kullanılagelmiştir. Halbuki 21. yüzyılın küreselleşen dünyasında beyin göçünün gerçekte ne anlamlara geldiği de büyük ölçüde değişti. Bu konuya beyin göçünün tanımıyla başlamak gerekiyor. TDK sözlüğüne göre beyin göçü ileri düzeydeki meslek ve bilim adamları ile uzmanların bir başka gelişmiş ülkede yerleşip çalışmak amacı ile kendi ülkelerinden ayrılması olarak tanımlanıyor. Peki bir insan neden ülkesinden ayrılmak ister? Beyin göçü gerçekleştiren kişiler çoğu zaman rasyonel sebeplere sahiptir. Çünkü insanlar doğduğu, büyüdüğü topraklardan veya ailesinden uzaklara gitmek istemez. Sosyoekonomik eşitsizlikler, eğitim yetersizliği, siyasi istikrarsızlıklar, insan hakları ve hukukun yetersizliği, güvensizlik ve belirsizlik gibi birçok sebep bir insanın beyin göçü gerçekleştirmesine yol açabilir. Bu yüzden, beyin göçü gerçekleştiren bir insanı kınamak ne kadar doğru? Kınanacak tek şey bu olumsuz şartların düzeltilememesidir. Hiç ABD'de yaşayan bir hekimin başka bir ülkeye beyin göçü gerçekleştirdiğini duydunuz mu? Duymamanızın sebebi ABD'deki insanların bizden veya başka ülkelerden daha az vatan haini olmasında değil ülkelerindeki mevcut şartlarda yatıyor. O yüzden bu yazıda irdelediğimiz soru bence hatalı bir sorudur. Zaten günümüz lügatına iyice yerleşmiş ihanet veya hain tabirleri artık pek anlam ifade etmeyen bir turnusol kağıdına dönüşmüştür. Fakat hatalı soruları düzelterek doğru cevaplar aramaya çalışmak çok önemlidir. Tabi diğer açıdan bakarsak, kaybettiğimiz değerli beyinlerin ülkemize sosyoekonomik veya teknoloji gibi konularda birçok olumsuz etkileri oluyor. Ülkelerin gelişmişlik düzeyini ölçen yegane ölçütlerden birisi bu yüzden beyin göçü oranlarıdır. Fakat bunu çözmenin yolu, damlaların sürekli bardağı taşırırken insanlardan sonsuza dek sabretmelerini beklemek değildir. Sebeplere odaklanmak gerekiyor: Ülkemizde üniversitelerin hali neden perişan? İnsanların anayasal haklarını nasıl güvence altına alabiliriz? Ekonomik istikrarsızlığı nasıl çözebiliriz?.. Kısacası, beyin göçü Türkiye'nin kesinlikle çözmesi gereken siyasi kökenli bir sorundur. Bence bu sorunun cevabı direkt evet ihanettir veya değildir diyecek kadar basit değil, farklı koşullarda değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bu bilim insanı, doktor, okumuş bir kişi neden gitmiş? Gitmesine ne sebep olmuş? Bunu sorgulamak gerekiyor. Eğer ki bilimsel açıdan kendini geliştirip, dünyaya ve ülkesine daha yararlı olmak için yurtdışına gitti ise bence bu ihanet değil aksine vatanperverliktir. Çünkü bir ülkede bilimsel gelişme olması için adalet, ifade özgürlüğü, bireye saygı ve liyakat olması gerekiyor. Bunların olmadığı bir toplumda bilimsel gelişme ve bilim adamının ülkede kalması beklenemez. Öncelikle bu şartlar sağlanmalı. Bir bilim adamı düşünün; fikirlerini ifade edemiyor, araştırma yapmak için yeterli ödenek alamıyor ve siyasi bağlantısı olamadığı için destek göremiyor. Soruyorum size: bu bilim adamının yurtdışına gidip daha uygun şartlarda araştırmalarını yapması daha mantıklı olmaz mı? Aksi halde ülkede kalsa ya siyasi destek arayacak ya da pes edip 'atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun' diyecek. Bana kalırsa para için yurtdışına giden insan Türkiye'de kalsa da para için değerlerine ihanet edeceği için ülkenin kaybedecek bir şeyi olmadığını; dolayısıyla da ülkeye ihanet etmediğini düşünüyorum. Açıkçası ailesel ve çocuğuna daha iyi gelecek sağlamak için yurtdışına giden kişiye henüz bir ailemin ve çocuğumun olmamasından dolayı objektif yorum yapamayacağımı düşünüyorum ve bunu sizin yorumlarınıza bırakıyorum. Beyin göçü ile gönül göçü bir değildir. Tarihte beyin göçünün kelime anlamıyla kullanılamadığı zamanlarda bunun pek çok örneği olmuştur. Misaldir ki benim aklıma Özbek asıllı astronom olan Ali Kuşçu'nun bizzat III. Mehmet tarafından kendi ülkesine çağırtılıp Osmanlı adına hizmet etmesini istemesi gelmiştir. Beyin göçünün en açık nedenleri arasında bilim insanlarının ülkelerinde hak ettiği değeri elde edememesi, çalışmalarına destek görememesi ve bir nevi bilime hizmet etme arzusuyla yanıp tutuşmalarıdır. Basit bir örnek vermek istersek: Bir düzine aynı işi gören fabrika arasından birinde çalıştığımızı hayal edelim. Siz işinizi hakkıyla yaparken fabrikanızın size hak ettiğiniz maaşı vermiyor oluşu, fazla çalışma saatleri ve benzeri sorunlar oluşturuyor olsun. Bir dostunuz ise başka bir fabrikada sizinle aynı faaliyet ile emek gösterirken fabrikanın ona değer vermesi ve hatta dinlenme günleri sunuyor iken siz kendi fabrikanızda pek duramaz olur, orayı terk edersiniz. Şayet ayıplayacak olsaydık Aziz Sancar'ı ayıplardık. Peki, biz ne yapıyoruz? Aksine onu örnek alıyoruz. Peki, ne diye? 'Ben Türk'üm!' dedi diye. Asıl olan budur can dostlar. Beyin göçü makuldür. Bir gün göç eder, diğer gün gelir. Lakin gönül göçü bakidir. Vatanınla kalır daima ona hizmet eder."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beyin-travmasi-gostergesi-testi-kafa-travmasinda-tomografiye-alternatif/", "text": "Yazımızda önce kısaca kafa travmasından bahsedip daha sonra FDA tarafından onaylanan ilk kan testi olan Beyin Travması Göstergesi testinden bahsedeceğiz. Sakın ola pes etmeyin, hazine az ötede ! Kafa travması herhangi bir sebeple bu bölgenin darbeye maruz kalmasıdır. Bu durumda herhangi bir hasar meydana gelmeyeceği gibi; kafatası kemikleri, beyin veya kafatasındaki damarlarda hasara neden olabilir. Ülkelerin yöneticileri nasıl korunuyorsa vücudumuzun patronu olan beynimiz de ciddi bir şekilde korunur ki bu nedenle kafa travmalarının çoğu beynimizde hasar bırakacak düzeyde değildir. Ancak burada yer alan yapıların öneminden dolayı her travma ciddiye alınmalıdır. Son yıllarda ağır kafa travmalarına bağlı ölüm oranları azalsa da yinede ciddi derecede fazladır. (yaklaşık %20-30) Bunun yanında sakatlığa yol açabileceğinden ve uzun süre bakım gerektiren bir durum olduğunu da göz önünde bulundurursak mutlaka gerekli önlemler alınmalıdır. İnşaatta çalışan bir işçinin baret takması ; motosiklet, at, bisiklet süren birinin basitçe bir kask takması hayat kurtarıcı olabilir. Bunun için onlarca belirti sayılabilir ama özellikle ciddiye alınması gerekenler; Kaza anını, öncesini ve sonrasını hatırlamakta zorluk, bilinç kaybı-bilinç bulanıklığı, uyku hali, uyandırılamama, bulanık görme, bebekler için etrafa ilginin azalması, kulak veya burundan berrak sıvı gelmesi, kulak kanamasıdır. Kısaca kafa travmasından ve ciddiyetinden bahsettikten sonra FDA 'nin onayladığı, tomografinin pabucunu dama attırabilecek olan kan testine gelelim. Günümüzde kafa travmasında beyin hasarından şüphelenilen kişiler klasik olarak nörolojik muayene ve ardından BT ile değerlendirilir. FDA 'nin sitesinde onaylayarak 14 Şubat 2018'de açıkladığı Banyan Beyin Travması Göstergesi olarak adlandırılan testte, hafif kafa travmasından sonraki ilk 12 saatte UCH-L1 ve GFAP 1 düzeyine bakılıyor.2 Beyinde travmadan sonra bir hasar meydana geldiğinde bu proteinler kana geçip, 15 -20 dakika içinde kanda düzeyleri artışa geçiyor. Bu testin sonuçlanması yaklaşık 3-4 saati buluyor. Beyin Travması Göstergesi testi, beyin sarsıntısı şüphesi olan 1947 yetişkinde çalışılmış ve tomografide kafa içi lezyon varlığını %97.5; tomografide kafa içi lezyon olmayan durumları %99.6 oranında doğrulukla tespit etmiştir. Bu oranlar, testin ne kadar işe yarayabileceğinin açık bir göstergesi gibi duruyor. Beyin Travması Göstergesi testi ön bir tarama ile tomografi gerekip gerekmediğini bize gösterebilir. Bu sayede neredeyse akciğer röntgeninden yaklaşık 200 doz daha fazla radyasyona sahip tomografiden korunma sağlanıp, maddi yük açısından da ciddi tasarruflar yapılabilir. 1 UCH-L1(ubiquitin C-terminal hidrolaz L1) proteini beyindeki sinir hücrelerinde bulunur. Hücre içinde yanlış katlanan proteinlerin parçalanmasında görev alan ubikutin proteini üzerinde etkileri vardır. GFAP ise hücre iskeleti ile ilişkilidir ve beynimizdeki nöronları destekleyen hücrelerde üretilir. Bunlar beyin spesifik belirteçlerdir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beyinlerin-gocu-tercih-mi-mecburiyet-mi/", "text": "Günümüz dünyasında, kalifiyeli ve değerli beyinler kendi memleketlerinde çalışmak yerine başka ülkelere göç ediyorlar. Bu insanların öz yurtlarını terk etmesinin ise aşağıda değineceğim birçok nedeni var. Ve tabii biz de bu duruma bir tanım getirmişiz; beyin göçü. Klasik bir hikayedir bu: Gazi Yaşargil yurt dışında artık tanınan ve işinin ehli bir beyin cerrahı olduğunda Türkiye'den kendisine teklif gelir. İşte Gel ve artık ülkende çalış diye. O da Tamam ama bana uygun bir yer vereceksiniz ve iyi ekipmanlar tahsis edeceksiniz der. Ama Gazi Yaşargil'e ne uygun bir yer verilir ne de iyi ekipmanlar tahsis edilir. Bunun üzerine de Yaşargil geldiği yere dönüp mesleğini icra etmeye devam eder. İsterseniz olaya bir de Gazi Yaşargil'in gözünden bakalım. Yurt dışına gitmişsin, kendini geliştirmişsin. Alanında tanınır ve işini gayet iyi yapan biri haline gelmişsin. Ee öğrendiklerini kendi ülkenle paylaşmak istemez misin? Tabii ki istersin. Ama ne ile? Nasıl? Nerede? Bence bunlar öncelikle bu konuda cevaplanması gereken sorulardı. Ama ne yazık ki bu soruların hiçbiri cevaplandırılmadı... Yeterli imkanların birçoğu sunulmadı. Çoğu yalnızca sözde kaldı. Lafla peynir gemisi yürümez atasözünün en güzel örneklerinden biridir bu olay. Ülkemizde aynı Yaşargil gibi yurt dışına giden ve gitmek isteyen binlerce öğrenci var. Bunların çoğu ise kendi imkanlarıyla gitmek istiyor. Neden peki, bir düşünelim. Çünkü kendilerine yeterli imkanın verilmediğini ya da verilmeyeceğini düşünüyorlar. Ya mobbinge maruz kalırsam ya istediğim çalışmalara, daha da önemlisi istediğim çalışma ortamına sahip olamazsam? diye düşünüyorlar. Ben kimsenin beyin göçüne kurban gitmesini istemem. Çünkü beyin göçü demek, başka bir ülkede kalmak, orada çalışmak demek. Ve bu nedenle ülkene hizmet edememiş olacaksın. Başka bir ülkenin menfaati için, başka insanlar için çalışmış olacaksın. Peki başka ülkede çalışmayı istemek de mevzubahis kişinin özgür iradesi ile ilgili değil midir? İstediği yerde çalışmak -çalışmayı istemek- bence her insanın hakkı. Başka bir ülkede çalışmak isteyen kişi, orada da tüm dünyaya faydalı olabilir. Tüm insanlığın iyiliği için çalışabilir. Hem oradayken, kendi ülkesine ışık tutmak için yanına gelenlere yol gösterebilir, onlara önderlik edebilir. Bu ve birçok nedenden ötürü bu insanlara da asla ama asla kötü gözle bakılmamalı. Sözün özü, beyin göçü çokça üzerinde konuşmamız gereken bir konu. Eğer bir insan imkan bulamadığından dolayı başka bir yere gidiyorsa bu gerçekten içimi acıtır. Ama bu durumda ne yapsın başka bir çaresi yoksa? Gördüğünüz gibi uzadıkça uzuyor konu. Anlatmak istediğimi umarım doğru anlatabilmişimdir, sağlıcakla kalın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/beynimiz-nasil-ogrenir-ogrenmede-iki-anahtar/", "text": "Uzmanlık alanlarından sadece biri öğrenme. Hani şu tepemizde inanılmaz bir şekilde korunan, çoğu insanın cevize benzettiği şeyden bahsediyorum. Evet, beynimiz! Nasıl olur da bazı şeyleri hatırlıyoruz da bazılarını unutuyoruz veya bir bilgiyi doğru yerde kullanacağımızı nasıl biliyoruz? Ve bunun gibi yüzlerce insanın ilgisini alamadığı ama bir o kadar da açıklaması zor sorular. Hiç dikkat ettiniz mi işten, okuldan eve dönerken etrafınızdaki çoğu tabela, ses, kokudan geriye ne kadar az şey kaldığını ya da işiniz ile ilgili bir şeyin aklınızda ne kadar çok yer ettiğini. Belki biz bunun pek farkında olamasakta beynimiz bizim için kullanılacak/kullanılmayacak bilginin ayrımını yapıp bir köşede lazım olanları saklar. Ve bunun ayrımında gelen girdinin anlam, önem ve sürekliliğinden faydalanır. Bizim için pek anlam ifade etmeyen bilgiyi beynimiz kanıksar. Ancak bizim için önemi fazla olan bilgi hele de bu bilginin sonucunun ödül veya cezaya dayanması durumunda beynimizde gerçekten de güçlü bir şekilde yer edinir. Basitçe önemi az olan bilgiyi öğrenmede beynimiz vurdumduymazken, önemli bir bilgiyi öğrenmek için can atar. Ödül ve ceza demişken hadi hep birlikte düşünelim anılarımızı. En iyi hatırladığımız şeyler yoksa ödevimizi yapmadığımız için hocadan sınıf önünde yediğimiz azar veya karne hediyesi olarak mükemmel bir yaz tatili yahut bunun gibi şeyler mi? Kuvvetle muhtemel bunun gibi şeylerdir. Ne yazık ki beynimiz işin sonunda ödül veya ceza ya da ağrı veya haz yoksa, hatırlamakta biraz güçlük çekiyor. Öğrenme ve hafıza nöronlar arasındaki sinaps denilen bağlantılar sayesinde sağlanır. Bu bağlantılar ne kadar güçlü ve çok olursa öğrenme süreci o kadar sağlam olur. Betimlemek gerekirse bilgiyi beynimizdeki yollar gibi düşünebiliriz. Yollar ne kadar çok ve iyi yapılmışsa o bilgi daha iyi öğrenilmiş demektir. Yani öğrenmek bilgiyi kaydetme, anlama, hatırlama ve kullanmayı içeren çok kapsamlı ve aktif bir süreçtir. Örneğin güzel bir dağ eviniz olduğunu düşünün. Sabah uyandınız, kahvaltınızı yaptınız ve etrafı keşfe çıkıyorsunuz. Çalı çırpıların arasından geçtiniz ve o da ne! Kelimelere sığamayacak güzellikte bir şelale. Harika! İzlemeye doyamıyorsunuz ama hava kararacak ve evinize gelmek zorunda kalıyorsunuz. Hadi şimdi geriye dönelim bu şelaleye gelmek için çalı çırpıları aştınız ve bir patika oluştu. Evinize geldikten sonra bu şelaleyi tekrar görmeye gelmezseniz birkaç gün içinde geçtiğiniz yeri tekrar çalı çırpı kaplayacak. Belki de şelaleyi görmek istediğinizde onu bulamayacaksınız. Yukarıdaki hikayenin mutlu sonla bitmesi için patikayı defalarca kat ediyoruz. Bu sayede yolumuz iyice sağlamlaşmış olacak ve bir dahaki sefere şelaleye ulaşmak bizim için çok daha basit bir hal alacak. Hatta yolu süslediğinizi falan düşünün, bu yoldan geçmek için zevk alırsınız. Beynimizde de işler aynen bu şekilde. Bir bilgiyi aldığımızda bunu sürekli tekrarla pekiştirerek, hatta çağrışımlar yaparak bilgiyi çok kolay hatırlamayı bu sayede gerekli yerde, zamanında kullanmamızı sağlarız. Öğrenme ve tekrar süreciyle o bilgiyi edinmiş oluruz. Beynimiz ödülle de iyi öğrenir cezayla da, mesele sizin hangi yolu seçtiğiniz!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/bilim-dunyasindaki-gurur-kaynagimiz-aziz-sancar/", "text": "Prof. Dr. Aziz Sancar ismini birçoklarımız 2015'te almış olduğu Nobel Kimya Ödülü ile duyduk. En azından ben kendi adıma konuşursam ben o şekilde duymuştum. Kısa bir araştırmadan sonra ise hayatının başarılar ile dolu olduğunu gördüm ve bugün bizlere örnek teşkil etmesi için onu anlatmaya karar verdim. Hayatı bizlerden çok da uzak olmaması kendisine olan sevgimi, saygımı daha da artırmıştı. Kısaca hayatından bahsetmek istiyorum. Aziz Sancar 8 Eylül 1946'da Mardin'in Savur ilçesinde 8 çocuklu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendi ifadeleri ile; Abdülgani ve Meryem Sancar'ın sekiz çocuğunun yedincisi olarak, Mardin'in Savur denilen küçük ilçesinde 8 Eylül 1946'da dünyaya geldim. Ayrıca iki üvey erkek kardeşim vardı. Babam çiftçi iken, annem, ev ve çocuklarla ilgileniyordu. O günün standartlarına göre orta sınıf bir aile idik. Her zaman yeterli yiyeceğimiz vardı ama ayakkabı bizim için bir lükstü ve 7.sınıfa kadar tek bir ayakkabıyı sadece okula giderken giyerdik. İlk ve orta öğrenimini Savur ve Mardin'de tamamladı. Sonrasında İstanbul Üniversite Tıp Fakültesi'nde eğitim gördü. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden birincilikle mezun oldu. Başarılarının ardı arkası kesilmeden devam etti. TÜBİTAK bursuyla gittiği ABD'de birkaç yıl biyokimya eğitimi aldı, fakat bazı sosyal uyum sorunları nedeniyle yurda döndü ve memleketi olan Savur'da bir süre hekimlik yaptı. Ancak gönlü hala bilimsel çalışmalardaydı. Bu sebeple tekrar Amerika'ya dönmeyi istiyordu. Sonrasında Dallas'a giderek Teksas Üniversitesinde Moleküler Biyoloji dalında doktora yaptı. Yale Üniversitesi'nde DNA onarımı dalında doçentlik tezini tamamladı. DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerinde çalışmalarına devam etti. bu çalışmayı rafa kaldırmak zorunda kaldı. Yıllar sonra bu enzime geri döndü ve bakterideki fotoliyazın DNA'yı onarma mekanizmasını açıklığa kavuşturdu. Ayrıca fotoliyazın insanda bulunan bir karşılığının, kirkadyan saati adı verilen biyolojik vücut saatinin işlemesinde rol oynadığının gösterilmesine yardım etti. Bu, Aziz Sancar'a kendi deyişiyle en büyük memnuniyeti ve nadiren bulduğu sükuneti hissettiren buluşlarından biri. Bu onarım mekanizması 1964 yılında tespit edilmesine rağmen detayları bir türlü çözülememişti. Çalışmasına önce bakterilerle başlayan Sancar bu enzimin, bakteri DNA'sındaki hasarlı nükleotidleri çıkarırken bu nükleotidlerin çevresindeki 12 nükleotidi de kesip attığını keşfetti. Sancar bu onarımın insanlarda gerçekleşen versiyonunu da araştırdı. İnsanlarda durum biraz daha karışıktı. Aziz Sancar geliştirdiği bir testle, insanlarda DNA'daki hasarlı nükleotidlerin çevresindeki 27 nükleotidin nasıl kesilip atıldığını ve doğru nükleotidlerin bu boşluğa nasıl yerleştirildiğini buldu. Bu mekanizmanın 16 gen tarafından sentezlenen 16 protein ile işlediğini keşfetti. Aziz Sancar Nobel Ödülü'ne özellikle bu konudaki başarılarından dolayı layık görüldü. Sancar ayrıca 2015 Mayıs ayında ekibiyle birlikte insan genomundaki DNA onarım genlerinin bütün bir haritasını yayımladı. Bakteriler kromozomlarından ayrı olarak plazmid denen daha küçük halkasal DNA molekülleri içerebilir. Plazmidler moleküler biyolojide önemli bir araç olarak kullanılagelmiştir. Aziz Sancar bakteri hücresi içindeki kromozomun UV ışınlarının etkisiyle yok edilip plazmidin sağlam ve tek başına hücre içinde bırakıldığı Maxicell yöntemini geliştirdi. Böylece, örneğin plazmide aktarılan genler ve bunların protein ürünleri bakterinin kendi genleri ve proteinleri araya karışmadan incelenebiliyor. Aziz Sancar bu yöntemi aslında DNA onarımında görevli enzimleri saflaştırmak için geliştirmiş ancak yöntem literatüre geçmiş ve Aziz Sancar'ın ilgili makalesi 1000'in üzerinde atıf almış. Ayrıca Maxicell terimi Oxford Biyokimya ve Moleküler Biyoloji Sözlüğü'ne de girmiş. 1996 yılının Mayıs ayında Sancar Türkiye'den ABD'ye giderken uçaktaki bir dergide jet lag hakkında bir makale okudu. Bu makale bilime yapacağı önemli altıncı katkının habercisiydi. Pek çok canlıda bulunan 24 saatlik bir iç saat olan biyolojik saat, insan vücudundaki çeşitli metabolik olayların düzenlenmesinde rol oynuyor. Sancar makaleyi okuduğunda insanda DNA onarımı etkinliği göstermeyen fotoliyaz benzeri genleri düşündü. Bakterideki fotoliyaz enzimi ışıktan etkilenen özellikte olduğu için aklına insanda fotoliyaz benzeri genlerle kodlanan proteinlerin, günışığı döngüsüyle uyumlu biyolojik saatimiz ile ilişkisi olabileceği fikri geldi. O sıralarda sadece tek bir biyolojik saat geninin varlığı biliniyordu. Sancar fotoliyaz benzeri bu gene kriptokrom adını verdi. Bu konudaki ilk makalesi sadece hipotez olarak yayımlandı. Sıra bu hipotezi ispatlamaktaydı. CRY1 ve CRY2 genlerinde mutasyon oluşturduğunda biyolojik saatin bozulduğunu gözlemledi. Ardından bu konuda çalışan başka araştırmacılar da başka biyolojik saat genleri keşfetti. Biyolojik saatle ilgili bu keşfi Aziz Sancar'a 1998 yılında Science dergisinin yılın molekülü yarışmasında ikincilik kazandırdı. Sancar'ın biyografisinde, çocukluk ve gençlik dönemlerine ilişkin dikkat çeken, Bir Türk vatanseveri olarak büyüdüm ve hala daha öyleyim ayrıca bilim adamı olmayı amaçlayan ve sonrasında bunu icra eden biriyim. Babam çiftçi iken, annem, ev ve çocuklarla ilgileniyordu. O günün standartlarına göre orta sınıf bir aile idik. Her zaman yeterli yiyeceğimiz vardı ama ayakkabı bizim için bir lükstü ve 7.sınıfa kadar tek bir ayakkabıyı sadece okula giderken giyerdik. Annem, Savur'un yanındaki küçük bir köyün imamının okuma yazması olmayan bir kızıydı. Okuma yazması olmamasına rağmen annem, tanıdığım en zeki kadın idi. Annem ileri düşünceliydi ve neredeyse Atatürk'e tapıyordu iadeleri kullanıyor. Kendisi idolü olarak Gazi Mustafa Kemal'i örnek aldığını belirtiyor. Almış olduğu ödülü de anıtkabir müzesine bağışlamıştır. Bugün Anıtkabir'de kendisine ayrılan bölümde sergilenmekte. Bizlere örnek olması gereken yakın tarih kahramanlarından birisi olarak görüyorum kendisini. Her Türk gencinin de kendisini örnek alması gerektiğini düşünüyorum. Aziz Sancar gerçekten gururumuz oldu. Belki ileride daha fazla ödül gelir ülkemize. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bilim-nedir-bilgi-nasil-uretilir/", "text": "Bilim, genel anlamıyla nedensellik ilişkileri, deney veya gözlem yardımıyla bilgi üretmeyi hedefleyen bir üst insani uğraşıdır. Bilimin asıl amacı; olgu, varsayım, iddia ya da tez gibi bileşenler üzerinden gerçek bilginin sistematik, olabildiğince basit ve pekin biçimde ifade edilmesidir. Bununla birlikte günümüzde bilimle ilgili birçok spekülasyon vardır. Bunlardan ilki bilimin ürettiği bilgiye olan güvenle ilgilidir. Bilimle ilgili en önemli ikinci spekülasyon ise teknoloji ile sıklıkla karıştırılıyor olmasıdır. Her iki tartışma kanadında gerçek bir cevap bulabilmek için bilimin, bilimsel ilerlemenin, bilimsel metodolojinin ve bilim tarihinin doğru şekilde öğrenilmesi gerekir. Bilim sözlük anlamı olarak; evrenin tüm bileşenlerini ya da evren içerisinde gerçekleşen tikel olayları sistematik olarak inceleyen, deneyle gözlemleyen, çeşitli metotlarla gerçek bilgiye ulaşmayı hedefleyen sistematik bilgi üretme aracıdır. Bilimin tarihi ise bundan çok daha fazlasını ifade eder ve birçok kez farklı şekillerde tanımlanmıştır. Bilimin babası ve ilk kez bilimlerin sınıflandırılmasını sağlayan kişi olarak Aristoteles; bilimi, herhangi bir somut varlığın var olmasındaki nedenselliği bilme olarak tanımlar. Felsefi düzlemde gerçekleşen bu tanım, modern bilim kavrayışından kısmen uzak gibi görünse de temel anlamda benzerlik gösterir. Keza aradan geçen 20 asırdan sonra modern bilimin en önemli figürlerinden biri olan Russel; bilimi, deney ya da deneyden elde edilen verilerle uslamlama gerçekleştirerek dünyaya ilişkin bilgi bulma çabası olarak tanımlar. Einstein içinse bilim, kaotik nitelikteki tüm ampirik verilerin mantıksal düşünme ile uygunluğunu test etme biçimidir. Günümüzde birçok insani uğraşıyla karıştırılan bilim, diğer üst uğraşılardan ve inanç temelli varsayımlardan oldukça farklıdır. Bilim bir sanat değildir. Sanat duygulara ve sembollere odaklanarak yaratıcılık ortaya koyar. Bilimin ise böyle bir hedefi yoktur ve çoğunlukla deneye tabii olarak ilerler. Bilim; felsefe, inanç sistemi, ideoloji ya da teknoloji de değildir. Son dönemde bilim ve teknolojinin sıklıkla birlikte anılıyor olması, bu iki uğraşının birbirleri arasında kurduğu sebep-sonuç ilişkisinden kaynaklanır. Teknoloji, var olan bilimsel ilerleme doğrultusunda elde edilen sonuçların insan yaşamına fayda sağlaması amacıyla gerçekleştirilen çalışmalar bütününü ifade eder. Bilim ise tamamen deneyler ve gözlemler üzerinden bilgi üretmeyi hedefler. Örneklendirmek gerekirse yapay zeka üzerinde yapılan çalışmalar bilimsel niteliktedir. Yapay zekanın akıllı telefonlarda ya da diğer akıllı cihazlarda kullanılması ise teknoloji olarak tanımlanabilir. Aynı durum otomobiller için de geçerlidir. Otomobilin çalışmasını sağlayan motoru geliştirmek, bilimin işidir. Bunun bir araca dönüşmesi ise teknolojik ilerleme ile ilintilidir. Bilimle ilgili ortaya atılan en önemli spekülasyonlardan biri de kime bilim insanı denilmesi gerektiğine yöneliktir. Genel anlamıyla bilim insanı, bilimin etik prensiplerini gözeterek gerçek ve deneye tabii olan bilgiyi üretmeyi hedefleyen kişilerdir. Bilim insanları, objektif ve her türden gelişmeye karşı açık fikirli olmalıdır. Bununla birlikte bilimin ne olduğu konusu da yine bilim insanının kimliğiyle ilgilidir. Astroloji bir bilim değildir. Dolayısıyla astrolojiyle ilgilenenlerin bilim insanı olduğunu varsaymak, doğru bir hipotez olmayacaktır. Aynı durum, diğer sahte bilim olarak adlandırılan ve bilim gibi görünmesine karşın bilimsel bilgi üretmeyen uğraşılar için de geçerlidir. Bilimsel bilgi; deneye, gözleme ya da mantıksal uslamlamalarla gerçekleştirilen akıl yürütmelere dayanmalıdır. Aksi durumda üretilen bilgi, gerçeklikten uzak veya deneyle örtüşmeyen türden veri olarak kabul edilir. İnançtan farklı olarak bilim, kesin ve deneyle test edilebilen bilginin peşinden koşar. Burada inanç, sadece dini ya da yaratılışla ilgili varsayımları içermez. Bir bilgi spekülasyonu olarak inanç, bilimsel bilginin elde edilme yöntemlerinden farklı olarak ortaya konulan her türden veriyi ifade eder. Bilimsel bilginin üretimi sürecinde teorik ya da deneye tabii veriler kullanılabilir. Dolayısıyla bilim yapma edimini genel anlamıyla teorik bilim ve pratik bilim olarak iki farklı şemsiye altında ifade etmek mümkündür. Teorik bilim; teoriler, varsayımlar, iddialara ya da paradigma üzerinden gerçek ve deneysel olarak test edilebilir bilgiye ulaşma biçimidir. Pratik bilim ise temel olarak deneyden yola çıkarak gerçekliğe ulaşmayı hedefler. Teorik ya da pratik fark etmeksizin bilim, daima gerçek olan ve fiziksel dünyada test edilerek onaylanabilen bilgileri üretmeyi merkeze alır. Modern insanın en temel problemi, şüphesiz ki güvendir. Teknoloji ve bilimsel ilerlemeyle birlikte yaşamı şekillenen modern insanın neye ve nasıl güveneceği daima merak konusu olmuştur. Bununla birlikte bilim, her zaman doğru ve gerçek olanı hedefler. Bu hedef, farklı yöntemler ya da metodolojiler kullanılarak desteklenir. Aynı zamanda bilimler, çeşitli amaçlar doğrultusunda binlerce sınıfa ayrılarak ilerler. Aradığımız bir çeşit güven ilişkisiyse, neye güveneceğimizi bilmek için alternatifler arasından tercihte bulunmamız gerekir. Bilim, bugün ürettiği bilgiyle insan yaşamına değer katan ve dünyayı anlama konusunda en önemli verileri sunan bir çeşit bilgi kaynağıdır. Dolayısıyla bilimsel bilgiye güvenmek, yaşama ve dünyaya ilişkin birçok sorumuzun cevabına ulaşma konusunda tetikleyici olacaktır. Tüm bunlara karşı bilimsel bilginin gerçekliği, tam olarak kesinlik içermez. Yani bilimsel bilgi, gerçek anlamıyla kesin ya da pekin bilgi olarak tanımlanamaz. Pratik yaşamda bilimsel bilginin ürettiği paradigmaların karşılık buluyor olması, bu verilerin her zaman ve aynı şart altında aynı sonuçla vuku bulacağını göstermez. Yerçekimi kuvveti, bir kağıdın yanması gibi her türden pratik bilimsel bilgi insan yaşamı için her gün yeniden ortaya atılan bir varsayımdan ibarettir. Çoğunlukla ateşe temas eden kağıdın yanmadığı bir durumu gözlemleyemeyiz. Bununla birlikte oksijenin bulunmadığı bir ortamda kağıt, ateşle temas kurmasına karşın yanmayacaktır. Biz insan olarak bilimsel bilginin gerçekliği kavrayışıyla her günü, tüm deneyimlerden elde ettiğimiz bilgiler aynı şekilde sonuç verecekmiş gibi yaşarız. Oysa bilimsel bilgi, belli şartlar ve kanunlarla ifade edilen varsayımları da içerir. Bu durum, bilimsel bilgiye güvenilmemesi gerektiği sonucunu çıkarmaz. Her şart altında insani ilerlemenin anahtarı, bilimin işaret ettikleriyle ilişkilidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bilime-dusman-olmak/", "text": "Bugün uyandığımızda kendimizi atalarımızın hayalini bile kuramayacağı mükemmel bir dünyada buluyoruz. Güvenli evlerimizde sıcak çayımızı yudumlarken, bir yandan da tek tuşla iletişim ağına bağlanabiliyoruz. Dünyanın diğer ucunda neler olduğunu saniyeler içinde öğrenebiliyoruz. Üstelik yemek sıkıntısı da çekmiyoruz. Eğer kebap yemek istersek bir lokantaya gidip oturmamız hatta kapımıza sipariş etmemiz mümkün. Afiyetle yediğimiz etin atalarımız tarafından ne kadar kıymetli bir besin olduğunu fark etmiyoruz bile. İşte bizi gezegenimizde rakipsiz kılan ve vahşi etoburları boyunduruk altına almamızı sağlayan değişim, beynimizi kullanmamızla ve bilim yapmamızla başladı. Modern dünyada bilimin sayısız nimetinden yararlanıyoruz. Hatta bilimin ürünlerini kullanmadığımız neredeyse hiçbir alan yok. Tarih boyunca durdurulamaz merakın sonucunda tabiatı keşfetmeye çalışanlar olduğu kadar, 'bilgi'ye ve 'bilim'e karşı düşmanca tavır sergileyenler de olmuştur. Bilimle uğraşanların sonu genelde pek iyi bitmiyordu. Hatta kadınların az bir kısmı bilimle uğraşmaya imkan bulabilmişti ki onlar da cadı denilerek yakıldı yahut Hypatia gibi ölümle cezalandırıldı. Çünkü bilim meraktan köken alır. Beynimizin evrim basamağındaki bu inanılmaz sıçrayışıyla beraber içimizde karşı konulamaz bir merak oluşmaya başlamıştı. O zamana dek vaktimizi, yaşamımızı devam ettirebilmek için yemeye ve neslimizin devamı için üremeye ayırıyorduk. Ama artık sorular sormaya başladık. Bu sorularla beraber yeni bir tehdit oluşmuştu. Biz bir gruptuk ve grup olduğumuz sürece dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı kendimizi koruyabiliyor, ayrıca topluca avlanıp tok yatma ihtimalimizi kuvvetlendiriyorduk. Fakat her sürüde olduğu gibi bizim sürümüzün de alfası vardı. Alfanın bizi bir arada tutan ve sorgulanması yasak olan katı kuralları olmalıydı. Ancak merak ve sorgulama dogmatik kuralları yıkmaya yönelik büyük bir tehdit oluşturunca ortadan kaldırılması gerekecekti. Böylece hem sorgulayan kişi cezalandırılarak yeni bir sorgulamanın yapılması engellenecek hem de alfanın otoritesi sağlamlığını arttıracaktı. Bugün de içine doğduğu dünyanın kurallarını körü körüne kabul etmiş bir 'sürü'nün, bu kurallara uymayan fikirleri karşıt argümanlar geliştirerek tartışmaya açmak yerine, aslanlara yem etmek istemesi herhalde bu ilkel refleksin iz düşümü olsa gerek. Özellikle de sosyal medyanın gücünden faydalanarak, topluluğun kendince koyduğu kurallara karşı çıkan ya da bu kuralı sorgulayan birini karalamak ve onu susturmaya, bastırmaya çalışmak günümüzde sık rastlanır hale geldi. Sosyal medya sayesinde bilgiler çok hızlı yayılabilirken aynı zamanda yanlış veya asparagas haberlerin ciddiye alınma oranı da artmış durumda. Ayrıca binlerce kilometre uzaktaki biriyle fikir alışverişi yapabilmeniz mümkünken, bir yandan da birkaç adım ötede dostlarımızla ya da ailemizle muhabbetimizi azaltarak bizi çevreden izole etme riski de taşıyor. Şüphesiz kendini geliştirmeyi ve evreni keşfetmeyi misyon edinmiş zeki bir genç için sosyal medya ve internet teknolojisi eşsiz bir nimet. İnsan bilmediğinden korkar derler. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu korku vücudumuzun en ilkel yanıtlarından biridir. Vahşi doğada hayatta kalmanın yolu tehditle savaşmak ya da stresörden kaçmaya bağlıdır. Savaşmak ya da kaçmak için gereken bazı fizyolojik değişiklikler; kalp atım sayısının artması ve böylece kaslarımıza daha fazla kan gelmesi, artan oksijen ihtiyacını karşılamak üzere daha hızlı nefes alma, kanama riskine karşı pıhtılaşma mekanizmalarının aktive olması, sindirim ve üreme sistemlerinin dikkat dağıtmamak üzere şalteri indirmesi, daha uzağı görebilmek ve gelen ışık miktarını arttırmak adına göz bebeklerinin büyümesi şeklindedir. Biz farkında olmadan beynimizde hipotalamus adı verilen bölge, tehdidi algılar algılamaz sempatik sistemi aktive eder ve bu yanıtları otomatik olarak geliştirir. Böylece bizi ister fiziksel ister duygusal strese sokan her türlü stresöre karşı vücudumuz aynı tepkiyi vermektedir. Nasıl ki fiziksel sistemlerde 'Eylemsizlik Yasası gereği cismin durumunu korumak ve dengede kalmak istemesi' geçerli ise, insan vücudu gibi biyolojik sistemlerde de yapım ve yıkım arasındaki dengeyi sürdürebilmek en temel mekanizmadır ve Homeostasis olarak adlandırılır. Bu muazzam denge hali aslında olağan yaşantımız için de geçerlidir. Biz de alışageldik rutinimizin dengesini bozan uyaranlara stresör gözüyle bakıyor ve çoğu zaman kafamızı kuma gömmeyi tercih ediyoruz. Bana kalırsa tarih boyunca bilime ve bilim insanlarına yapılan da tam olarak buydu. Fakat bu biyolojik yanıtlar, organizmaların hayatta kalmasını sağlayan ilkel reflekslerdir. Tekamül sürecinde onlara göre daha ileride olan Homo Sapiensin düşüncelere karşı bu olgunlaşmamış reflekslere başvurması, onu primitif canlılardan ayıran tek özelliğini yitirmesine neden olmaktadır. Yine de bugün ulaştığımız modern teknoloji bizlere her dönemde sorular soran ve antitezler geliştiren birilerinin yaşadığını gösteriyor. İşin ilginç kısmı günümüzde de bilimin bunca nimetinden faydalanmasına rağmen hala modern bilimi körü körüne reddeden toplulukların bulunması. Evrim'i reddedenler, düz dünyacılar, aşı karşıtları, sülükçüler üfürükçüler ve tükürükçüler... Saymakla bitmeyen yüzlerce komplo teorisiyle beslenen zırvalar. Yanlış anlaşılmasın ben hiçbir şeyin körü körüne araştırılmadan reddedilmesini savunamam zira bu bilimin temel öğretisine aykırıdır. Ben bir şeyin körü körüne araştırılmadan kabul edilmesine karşıyım! Sebebiniz her ne olursa olsun etekteki bütün taşları dökerek yani bütün argümanları masaya koyarak tezler ve antitezler üretme, tartışma ve sonuca ulaşma organizasyonunun sistematik haline bilim denir. Belki de ilkokullardan başlanarak çocuklarımıza 'eleştirel düşünme' dersleri vermeliyiz. Ve bugün bütün dünya Coronavirus ile boğuşurken her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Ölümün soğuk nefesini ensemizde hissediyoruz. Sonuçta yeniden bilime muhtacız. Doğayı daha yakından incelemeliyiz, daha fazla araştırma yapmalıyız. Bilim insanları ortak çalışmalar yapmaya başlayınca devletler arasında çizilen hayali çizgiler bile kayboluyor. Türümüzün devamını sağlayabilmek ve atalarımızdan devraldığımız mirası sürdürebilmek için bilime muhtacız. Bilimin dini yok ettiğini, dinin bilimden nefret ettiğini zannederek din ve bilimi çatıştırmak isteyenler de var. Bu kişiler maalesef Prof. Dr. Sinan Canan'ın deyimiyle ya dini ya da bilimi tam olarak anlayamamışlardır. Ayrıca eve kapandığımız şu günlerde izleyebileceğiniz konumuzla da ilişkili güzel bir Japon animesi önermek istiyorum: Dr. Stone. Bu keyifli anime sayesinde hem kendiniz hem de evdeki çocuklar bilimin nasıl geliştiğini, bilimi kullanarak neler yapılabileceğini öğrenebilirler. Tam da bugün bu yazıya tekrar göz atarken eleştirel düşünme konusunda bir yorumda bulunduğunu fark ettim. Bazen denk geliyor, bugün kardeşime konuşma teknikleri ile ilgili bir ödev vermişlerdi. Ben de eleştirel düşünme üzerine bir konuşma tekniği planlayarak ses kaydı almaya çalıştım. Çikolatalardan başlayıp günlük düzen programlarına kadar konuştuk. Okulda ona anlatılan her şeyin doğru olmayabileceğine yönelik bir ışık yakmaya çalıştım. Kardeşim ise bana ama okulda öğretiliyorsa doğrudur neden yanlış şey öğretsinler ki dedi. Bu aslında kardeşimin eleştirel düşünceyi öğrenememesinden değil bir çocuk olarak masumluğunu gösteriyordu. Zira mantığına uymayan şeyi kabul etmemek konusunda oldukça ısrarcıdır. Eleştirel düşünceyi öğretebilmemiz için evvela eğitim müfredatındaki saçmalıkları düzeltmeliyiz. Öğretmenlerimizi daha kaliteli bir eğitimden geçirmeliyiz. Zira bizim toplumumuzda her zaman bir hiyerarşik anlayış vardır. Bir öğrenci genellikle öğretmenini otorite görür ve ne derse ona inanır. Bunun pozitif yanlarından ziyade negatif yanları da vardır. Zira inanır kelimesini bilerek kullandım. Kısacası, eleştirel düşünce öyle bu konuda bir ders koymakla düzelecek bir iş değildir. Eleştirel düşüncenin olmaması daha ziyade bir sonuç gibi görünmektedir. Ufkumu açan bir yazı oldu. Nihat'ın https://parlakjurnal.com/gunluk-siyaset-yorumunda-normatif-ile-pozitif-kargasasi/ bu yazısında yorum kısmında anlatmaya çalıştığım şeyi bilimsel açıdan irdelemişsin sanırım. Nedense bu yazıyı ilk kez okuduğumda fark etmemiştim. Bu arada elinize sağlık sayın yazar. Bu yazının devamı niteliğinde yazılar bekliyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bilimler-ve-sanatlar-ustune-soylev-rousseau/", "text": "Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev kitabını elime ilk aldığımda aklımda çok farklı önyargılar vardı. Bir kitabı okumadan önce, kitabın ismi ve aklımda oluşturduğu mana ile birlikte içeriğini düşünürüm. Bu kitap için de aynısını yaptım ve hiç de düşündüğüm gibi olmadığını gördüm. J. J. Rousseau'nun cevabı hayırdır. Hem de katmerli bir hayır. Rousseau, bilimin ve sanatın insanları boş uğraşlara yönelttiğini ve erdem kavramını bitirdiğini söylüyor. Bilimin artması ve sanatın çoğalmasıyla yöneticilerin, askerlerin erdemlerini yitirmesi ve ahlaklarının bozulmasına sebep olduğunu anlatıyor. Bu yüzden bozgun ve yenilgilere uğranıldığından bahsediyor. Hatta bir yerde ...bize birçok bilim öğrettiniz, yüksek bilgilere ulaştırdınız ama bütün bunların hiçbirini bize öğretmemiş olsaydınız yeryüzünde daha az mı kalabalık olacaktık? Daha kötü mü yönetilecektik? Daha az güçlü, daha az sağlıklı, daha az ahlaklı mı olacaktık? şeklinde düşüncelerini belirtiyor. Fizik, kimya ve doğa bilimleri gibi bir çok şeyi öğrenmeye çalışmanın yanında kendilerinin ne dillerini bildiklerini ne doğruyu yanlıştan ayırt etmesini bildiklerini ne de mertliği, hakseverliği, fedakarlığı, insanlığı, yiğitliği bildiklerini söylüyor. Bütün kötülükler, bilim ve sanat değerlerinin yükselmesi ve ahlak değerlerinin alçalmasıyla insanlar arasına giren eşitsizlikten kaynaklı olduğunu belirtiyor. Ama insan düşünmeden edemiyor, bir cevap ne kadar önemli olabilir? Bence buna çok güzel bir örnek. Bu cevap biraz zıt bir düşünce barındırsa bile birçoklarının düşüncesini değiştirmiş ve olaya daha eleştirisel bakmalarını sağlamıştır zannediyorum. Belki de bunun gibi cevaplar sonucu bilimi ve sanatı ihtiyaçları doğrultusunda geliştirmeye devam eden Batı bugün bu durumda. Ve J. J. Rousseau'nun 18. Yüzyılda erdem, ahlak, mertlik gibi duyguları överken örnek gösterdiği Doğu ise bu halde. Erdem, ahlak buralardan uçtu gitti ama bilim oralarda kaldı. Akademide sorulan bu soruya çoğunlukla evet cevabı geleceği aşikar olduğu halde günümüzde hala J. J. Rousseau ile aynı cevabı verecek düşünürlerin olmayacağı iddia edilemez. Ben ise bu kitaptan bir evet veya hayır cevabından çok farklı bir düşünce tarzı kazandığımı söyleyebilirim. Asıl ismi Discours sur les sciences et les arts olan bu kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi'nin otuz ikinci baskısından okudum. Çeviri gayet güzeldi. Bu kısa söylevi okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bilinenin-aksine-siyasi-protestolar-bulasici-mi/", "text": "Uyuşmazlık Çözümü Dergisi'nin düşünmeye meylettiren Kasım sayısında, protestoların bir ülkeden diğerine özentilik veya uluslararası aktivistler aracılığıyla gerçekten yayılıp yayılmadığı tartışılıyor. Bu sayı Dawn Brancati ve Adrian Lucardi, Valerie J. Bunce ve Sharon Wolchik, Henry Hale, Christian Houle ve Mark A. Kayse ve Kurt Weyland'ın çalışmalarını içeriyor. Birçok araştırma tarafından desteklenmenin yanında yıllardan beri geleneksel bilgi, bir ülkedeki siyasi protestoların gerçekten diğer ülkelerdeki protestoları teşvik edebileceğini söylüyor. Bizim çalışmamız, bu genişçe ele alınmış görüşle yarışıyor. Derginin bu sayısındaki ana makalede, demokrasi gösterilerinin motivasyon farklılığından dolayı ülkeler arasında genellikle eşit yayılmadığını ve bu protestoların ortaya çıkış nedenlerinin diğer ülkelerde gerçekleşen demokrasi gösterilerinden tipik olarak etkilenmeyip ülkenin kendi iç dinamiklerinden ortaya çıktığını öne sürüyoruz. Yaptığımız istatistiksel analiz, kendi hipotezimizi desteklemektedir. 1989-2000 yılları arasındaki demokrasi protestolarından elde ettiğimiz günlük seviyedeki verileri kullanarak yaptığımız çalışmada, ülkelerde gerçekleşen demokrasi protestolarının komşu ülkelerde demokrasi protestosu gerçekleştiği taktirde daha yüksek görülme olasılığının olmadığını bulduk. Protestolarla ilgili dört farklı veri türünde, üç farklı komşu tanımında, beş farklı zaman periyodunda ve üç farklı tarihsel periyotta durum bu şekildeydi. Bu sonuçlar; komşu ülkelerin karakterleri , komşuların benzerlikleri , protestoların karakterleri ve hükümetlerin gösterilere olan tepkileri gibi değişkenlerden bağımsız olarak ele alınmıştır. Bizim bulgularımız 1989 yılında Doğu Avrupa'nın komünist rejimlerden ayrılması, 2000'li yılların erken dönemi boyunca süren Renkli Devrimler ve 2011'deki Arap Baharı'nın arkasında başka ülkelerden etkilenmek yerine halefiyet krizleri ve liderlerin halk tarafından az destekleniyor olması gibi sebeplerin olduğunu öne süren Henry Hale ile örtüşmektedir. Bulgularımız ayrıca Mark Kayser ve Christian Houle'ün çalışmasıyla da uyumlu ve tutarlıdır. Onlar, demokrasinin yayılma süreçleri devletlerin çöküşüyle ilgili değilken hükümetlerin çöktüğünde devletlerin demokratikleşip demokratikleşmediğini açıklamakla ilgili olduğuna dair fikirlerini direttiler. Kurt Weyland gibi Valerie Bunce ve Sharon Wolchik de bu konuda oldukça şüpheciler. Bu insanlar, çok sayıda çalışmanın gösterdiğinin aksine ortaya çıkan bu sonucun oldukça geçerli olduğunu ve demokratik protestoların ülkeler arasında yayılmıyorlarsa bile protestoların stratejileri, taktikleri ve hükümetlerle mücadele konusunda başka yollar bulmak üzere insanlara ilham vermek gibi başka konularda yayılabilir olduğunu savundular. Bulgularımızın siyaseten karşılığı oldukça açıktır: Eğer siyasiler ülkelerinde yükselen protestoları engellemek istiyorlarsa, muhtemel dış etkilerden ve Tunus Devrimi'nin sembolü Yasemin çiçeklerini, Fransa'daki hükümet karşıtı protestoların sembolü sarı yelekleri veya Hong Kong'da süren demokrasi talep eden protestoların sembolü siyah rengini yasaklamak yerine kendi vatandaşlarının siyasi yakınmalarına odaklanmalıdırlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bilinmeyen-bir-kadinin-mektubu/", "text": "Başlığındaki gizemden dolayı merak edip okuduğum bir kitap. Mektubun kalınlığından dolayı içinde yazanı merak edip bir kadının hayat hikayesini okuyan bir adam. İşte bu adam sadece bir mektupla hayat amacı sadece o olan bir kadının var olduğunu öğreniyor. 13 yaşındaki bir kızın çevresinden çok farklı olduğunu düşündüğü komşusunu merak etmesiyle başlıyor her şey. Tanıdıkça, onu izledikçe merakı daha da artıyor. Ve bir şekilde hayatının anlamı haline geliyor. Sürekli onu izliyor, onun yapmayı sevdiğini düşündüğü şeyleri yapıyor. Hayatını tamamen o odaklı yaşıyor. Adamın onu asla fark etmeyeceğini bile bile sadece ona bağlı takıntılı bir çocukluk yaşıyor. Annesinin evliliği yüzünden taşınmak zorunda kalıyor. Ve belki de azalması gerekirken daha artıyor bu büyük takıntısı. Bir yolunu buluyor ve geri dönüyor. O günden sonra sürekli karşılaşıyorlar. Hatta kadın adamın çocuğunu dünyaya getiriyor ama adam kadını hatırlamıyor bile. Kadının en çok dayanamadığı da bu oluyor. Ondan hiçbir şey istemiyor, karşılık beklemeden bütün hayatını o haline getirmesine rağmen adam onu hatırlamıyor bile. Kadın bütün hayatı onunla geçmesine rağmen hiçbir zaman rahatsız etmiyor. Sadece her doğum gününde, adamın evine ilk girdiğinde gördüğü beyaz güllerden gönderiyor. Ve bu mektubu aldığında 41. doğum günü olan adam, o gün her sene gelen beyaz güllerin gelmediğini görüyor. Mektubu okuduğunda gözünde bazı şeyler canlansa da gerçekten bu kadını hatırlamadığını, tanımadığını fark ediyor. Aslında yazınız güzel fakat kitabın esas vurucu noktası kadının aşkının karşılığını beklemiyor oluşudur.Sizse hatırlanmayışına dayanamadığından bahsetmişsiniz ki bu okuru yanlış yönlendirmek olur.. Çok haklısınız. Ancak mektup Sana, beni asla tanımamış olan sana şeklinde başlıyor ve bir süre sonra kadın onu hatırlamamasından dolayı çok yakınıyor. Yani bu nedenle özellikle bu kısım dikkatimi çekmiş olabilir. Uyarınız için çok teşekkür ederim, sonraki yazılarda daha dikkatli olmaya çalışacağım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/binance-referans-kimligi-kodu-owfj5n65-ucretsiz-kayit-bonusu/", "text": "Binance'te üyelik esnasında referans kimliği alanına sayı ve harflerden oluşan 8 haneli bir kod girmeniz gerekmektedir. OWFJ5N65 kodunu Binance mobil uygulama üzerinden kayıt olan kullanıcılar kullanabilir. Binance.com'a masaüstü bilgisayardan veya herhangi bir tarayıcıdan kayıt olmak istiyorsanız direkt https://accounts.binance.com/tr/register?ref=OWFJ5N65 bu bağlantıya tıklayarak üye olmanız durumunda otomatik olarak referans kodu aktif edilmekte ve yüzde 20 komisyon indirimi hesabınıza tanımlanmaktadır. Binance referans kodu oluşturma adımları takip edilerek herkes için bir referans kodu tanımlanır. Yeni üyeler ise daha önce üyelikleri onaylanan kişilerin referans kodunu kullanarak komisyon indirimi alabilmektedir. Dünyanın en büyük kripto para borsalarından Binance platformuna üye olurken talep edilen kullanıcı ad, şifre ve kimlik bilgilerine ek olarak referans kodu da istenmektedir. Bu alana girilecek kod sayesinde takip eden ilk alım satımdan itibaren komisyon indirimi, referans koduna tanımlanan oranda gerçekleştirilmektedir. %40'a varan komisyon ödülleri sayesinde, Binance referans programı yoğun bir ilgi görmektedir. Binance referans kodu programı ile dünya genelinde işlem hacmini de artırmayı başaran platform, aynı zamanda üyelerin karşılıklı olarak kazanç elde etmelerini sağlar. Üye olan kişi referans koduyla indirim kazanırken, referans kodunu paylaşan kişi ise bu kişinin işlemlerinden belirli oranda kazanç elde eder. Binance referans kodu ekleme oldukça kolaydır. Mobil uygulamadan veya doğrudan web arayüzünü kullanarak kayıt adımlarını tamamlayın. Sonrasında ise ilgili tüm kimlik doğrulama işlemlerinin tamamlanmasının ardından karşınıza son aşamadan referans kodu bölümü çıkacaktır. Bu alana genelde 8 haneden oluşan referans kodunu ekleyerek, sisteme giriş yapılır. Sonrasında referans kodunu aktifleştiren her kullanıcı, işlem sayfası üzerinden yapacağı Spot veya Pool alım satımlarında büyük oranda komisyon indirimi kazanır. Binance en yüksek komisyon indirimi ile daha düşük komisyon ücreti ödeyerek kripto para işlemlerinizi karlı bir hale getirmeniz mümkündür. %25 BNB komisyon indiriminden, %20 40 arasında değişen birçok farklı oranda indirim uygulanabilir. En yüksek Binance ref kodu OWFJ5N65 ile üzerinden yapılan işlemlerde geçerli olacaktır. Kullanıcıların birbiri ile paylaşacakları referans kodları sayesinde doğrudan ilgili sayfalara yönlendirme yapmak da mümkündür. Referans bağlantısı bulmak artık kolay olduğu için en yüksek oranlara sahip kodları araştırmak daha doğru olacaktır. Binance referans kodu her kullanıcı kimliği için belirli farklılıklar taşıyabilir. Kurumsal ve kişisel hesaplar için de komisyon oranları ve işlem hacmine göre belirlenen indirimler de değişmektedir. Binance referans linki ister sosyal medya uygulamaları isterseniz de WhatsApp veya Telegram gibi mobil iletişim uygulamaları üzerinden referans kodunuzu paylaşmanızı sağlar. Link paylaşarak yeni üye olacak kişinin doğrudan üyelik sayfasına erişimi sağlanır. Birçok kişi için her ne kadar düşük miktarda indirim oranı gibi görünse de referans kodu kullanmadan üye olanların büyük bölümü sonradan pişman olmaktadır. Özellikle küçük gibi görünen bu oranlar, işlem miktarı arttıkça size yüksek oranda komisyon indirimi sunacaktır. İndirimsiz olarak işlem başı komisyon oranı %0,1 olarak gerçekleşmektedir. %25 oranda bir ref kodu ile işlemin %0,075 seviyesinde komisyon alınarak gerçekleştirilmesi mümkün hale getirilmektedir. Referans linkiyle üyeliğin avantajlarını öğrenmek için https://www.youtube.com/watch?v=5t8254CcYUk bu videoyu izleyebilirsiniz. Binance referans kodu silme veya değiştirme işlemleri şuan için yapılamamaktadır. Paylaştığınız referans kodu üzerinden üye olan kişiler bu indirim fırsatından yararlanacaktır. Ayrıca referans kodunu paylaşan kişilerin elde edecekleri kazanımlardan da yararlanabilirsiniz. Daha düşük komisyon oranları ile işlem yapmak için referans kodu girmeyi unutmayınız. Binance üyeliği oluştururken referans kodu girmeyi unutanlar ise maalesef bu uygulamadan yararlanamıyorlar. Bilmeyen veya unutan kişiler sonradan Binance referans kodu girmek isteseler bile bu mümkün olmayacaktır. Ancak kullanıcılardan gelen yoğun talep nedeniyle ilerleyen zamanlarda referans kodu girmeyenler için farklı programların da Binance tarafından sunulması beklenmektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/binbir-fayda-masallari-zencefil/", "text": "Zencefil isim olarak sekiz harf üç de heceden oluşmaktadır. Hecelerine ayırmak istersek 'zen-ce-fil' olduğunu fark ederiz. Ben bu hece hikayesinin fil kısmına gelmek istiyorum. Eğer içerisindeki '-fil'in yavru bir fil olacağını varsayarsak faydaları kesinlikle FİL diye yazılacaktır. Yani bildiğimiz fil. Pardon, FİL. Aslen zencefil, Zingiber officinale adlı bir bitkinin rizomu yani toprakaltı kısmıdır. Özellikle tropikal iklimlerde yetişiyor olup bu durum Nijerya, Çin, Japonya, Jamaika ve özellikle de Hindistan'a müthiş bir zencefil üretebilme olanağı sağlamaktadır. Ülkemiz ne yazık ki zencefil ticaretinde zayıf bir konumdadır. Evet, günümüz koşullarında zaten faydalarının çoğunu biliyoruz. Ancak arkadaşlar inanır mısınız MÖ. 2000'de Çinliler de bunu biliyordu. Belki daha fazlasını evet ancak daha azını değil. Özellikle Geleneksel Çin Tıbbı'nda başta kusmaya, romatizma ve ağrıya karşı olmakla birlikte öksürük, ishal, karın ve diş ağrısına karşı kullanıldığı yazmaktadır. MS. 2. yüzyılda ise Romalı hekim Dioscorides'in Materia Medica adlı eserinde sindirim sistemi rahatsızlıklarına karşı da kullanabileceği özellikle mide ve bağırsak üzerinde etkili olduğu belirtilmektedir. Belirtiyorum MS. 2. yüzyılda. Günümüzde ise birçok faydasına rağmen zencefil geleneksel bitkisel tıbbi bir ürün olarak bulantı ve kusmayı önlemek amacıyla kullanılmaktadır. 'Bana balığı anlatma; ver de yiyeyim.' diyenler için neden zencefil yemelerini gerektiğini şimdi anlatıyorum. Yani inflamasyonu, iltihabı önler; bağışıklık sistemini güçlendirir. Zencefil çok güçlü bir antienflamatuardır. Hem iltihaplanmayı önleyip hem de bağışıklık sistemini güçlendirmesi seni BenTen'deki Dört Kol gibi yapar. Zencefilin antienflamatuar etkisini araşidonik asit metabolizmasındaki COX-2 inhibisyonu yolu ile sağladığı düşünüldüğü de yer alan bilgiler arasında. Yine James Corden'in çantasından iki zencefil suyu içeren şişeyi çıkarıp Selena Gomez'e 'artık hastalanmayacaksın' demesi de zenceFİL'i bir hayli gündeme oturtmuştu. Zaten bağışıklık sistemini güçlendirmesi ve antienflamatuar olması hastalıklara karşı bizi dirençli kılarken özellikle antiseptik ve antioksidan olması da boğaz ağrısına ve öksürüğe de iyi gelmekte. Ki bu yüzyıllar öncesinden de keşfedilmiş olan bir şey. Özellikle kusmayı önleyici etkisi belli bir yan etkisi de olmadığı için biz kadınlar için çok önemlidir. Pardon, ben erkeğim. Ehe. Çünkü hamilelik döneminde bulantı/kusma mahveder insanı. Bu bitki anne ve bebekte yan etki oluşturmadığı için doğal bir antiemetik olarak kullanılması kadar olağan başka bir durum da olamaz haliyle. Özellikle kullanımı hamileliğin ilk aylarında önerilir. Ancak ben size gidin bir zencefil dükkanı satın alın demiyorum. Elbette her şeyin fazlası zarar. Bu bitki de hamileliğin son aylarında aşırı kullanım sonucu uterus kontraksiyonlarına yol açıp erken doğumlara ve bununla beraber çeşitli sorunlara yol açabilir. Bununla beraber de kanser tedavisinde, kemoterapide de bulantı kusmayı önlemek amacıyla kullanımı da tavsiye edilmekte. Özellikle osteoartrit, romatoit artrit, fibromiyalji gibi inflamatuar ve ağrısı yoğun olan hastalıklarda doğal bir ağrı kesici olarak kullanılabilir. Son yıllarda zencefilin bu özelliği üzerine sayısız araştırma yapılmıştır ki hala yapılmaya da devam etmekte. Özellikle kış aylarında üşüyen insanlar için önerilir. Ancak zencefilin bu özelliği tam olarak kanıtlanabilmiş değil. Isıyı arttırdığı gibi metabolizma hızını da artıcı özelliği vardır. Midenin boşalması üzerinde pozitif etkisi olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Zencefilin özellikle lipit ve glikoz seviyelerinde azaltıcı bir etkisi olduğu gösterilmiştir. Bu faydası ise hem kalp ve damar hastalıklarını önler hem de kan dolaşımının daha iyi olmasını sağlar. Ve daha sayılabilecek sayısız faydası olan bir bitkidir zencefil. Ve benim size anlatıp da anlatamayacağım kadar da uzun bir hikayesi vardır zencefilin. -İlki: Malum kış ayındayız. Hemen en yakın markete gidip zencefil çayı satın alın 😀 Bu beni ve zencefili mutlu eder. Tabi marketin sahibini de. Hastalık geliyorum demez değil arkadaşlar, der. Kaslarınız ağrır, halsiz düşersiniz, çabuk yorulursunuz ve daha fazlası. Ben size hasta olunca zencefil alın demiyorum; hasta olmayın diye zencefil alın diyorum. -İkincisi: Umarım zencefili size yeterince anlatabilmişimdir. İnternet üzerinde birçok kullanım şekli tarif ediliyor, dilerseniz bakabilirsiniz. Hamile olan kadınlara ise önerim doktorunuzun da önerisini alarak zencefil tüketmeniz olacaktır. Benim diyeceklerim bu kadar. Kanalıma abone olmayı unutmayın. Bunu sizden duymak bizi mutlu eder 🙂 Geçmiş olsun dileklerimle. zencefilin göbek eritmeye de faydası bulunuyor. bir su bardağı ılık suya sadece 2 3 rende tanesi zencefil atıp düzenli kullanıldığında göbek eriyor. bağırsak temizleme özelliğinin de olduğunu düşünüyorum. eğer ki derinlemesine bağırsak temizliği yapıyorsa probiyotik dengesini de sağlamak lazım. zencefil iyidir. Muazzam bir şey bu zencefil. Soğuk algınlığı olanlar mutlaka zencefil çayı içsin hatta mümkünse içerisinde biraz bal koyun öyle için. İnanın anında geçiriyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-ahlaki-dilemma/", "text": "Gökyüzünün kapıları açılmış, lapa lapa yağan kar görkemli güzelliğiyle yeryüzünü bembeyaz bir sayfaya çevirmişti. Bu pürüzsüz manzarayı kapkara ayakkabılarıyla ve dengesiz yürüyüşüyle delik deşik ediyordu. Kuşların bile ağaçlardan inip hayranlık verici örtüye dokunmamaları karşısında bu kibirli adamın saygısızlığı yanına kar kalacaktı. Eve ulaşmak için geçmesi gereken çöp kokulu daracık ara sokağa girdiğinde her zamanki gibi ellerini cebinden çıkarıp müziğin sesini kıstı. Zira burada karşısına nasıl bir tehlike çıkacağı belli olmazdı. Kimi zaman burada yaşamaya mahkum edilmiş aç ve bitap köpekler dişlerini gösteriyor, kimi zamansa gözlerinin feri sönmüş müptezeller üç beş kuruş koparabilmek için bıçak çekmekten imtina etmiyordu. Atkısının ardında soğuktan artık hissedemediği burnunun hemen altında dudağının kıyısıyla gülümsüyordu, zira bu güzel manzara aynı zamanda ona tehlikesiz bir yolculuk sağlamıştı belli ki. Fakat ansızın ayağına takılan bir şey bu rüyadan uyandıracaktı onu. Düşmemek için kesik eldiveninin açıkta kalmış kıpkırmızı parmak uçlarıyla duvara tutunmayı başarmıştı. Eğildiğinde dengesini bozan cismin bir cüzdan olduğunu fark etti. Siyah deriden güzel bir kodaman cüzdanıydı bu. En fazla ne kadar olabilir ki? diye düşünerek cüzdanı açtığında içinde yüksek meblağda dolar olduğunu fark etti. Arkasına, önüne, sağına, soluna baktı ancak bırakın insanı, haşerat bile yoktu. Bu ara sokağa kolay kolay kimse girmiyordu. Zaten kamera da yok ki burada, sahibini bulsunlar diye düşündü. Evet eğer şu an cüzdanı cebine koyup yoluna devam ederse kimse ona hesap soramazdı. Bu para tamamıyla onun olur, kazanmak için hiçbir şey feda etmediği bu enayi parasını dilediğince harcayabilirdi. Ama hayır dedi, bu yanlış bir davranış olurdu, kötülüktü bu! Cüzdanı hemen en yakın polis karakoluna bırakmalı ve içinden tek kuruş almadan evine dönmeliydi. Evet iyi bir insan ve örnek bir vatandaş olarak yapması gereken kesinlikle buydu. İyi bir insan... Peki kime göre iyi? dedi kendi kendine. Gece gündüz çalışıyor ama yine de yetmiyordu kazandığı. Arabanın son taksitini denkleştirmek için bir arkadaşından borç almıştı mesela. Oysa böyle alımlı ve içi dolar dolu bir cüzdanın sahibi zengin biri olsa gerek, biraz da ihtiyaç sahipleri kullansın. Kendi istekleriyle vermiyorlar, halbuki benim de hakkım var bu parada. Düşünceleri kör bir kurşun gibi beyninin farklı noktalarına çarpıyor ve ne bir adım ileri, ne de bir adım geri gidemiyordu. Far görmüş tavşan gibi kalakalmıştı. Annesi küçükken doğru ve yanlış davranışları öğretmiş, sen helal süt emdin çocuğum demişti. Ama annesi ne bilirdi? Kafası eskiydi, anlayamazdı kapitalist dünyayı. Hem kim iyiydi ki? İnsanlar yolsuzluk yapıyor, birbirlerini boğazlıyorlardı. Altı üstü bir cüzdan yahu! diye bağırdı ağzını açmadan. Fakat yolsuzluk yapanlar da altı üstü bir yat, altı üstü bir villa, altı üstü çocuğun yurtdışı parası demiyor muydu? Bir katil altı üstü bir can, hem hak etmişti diyerek kendini aklamaya çalışmıyor muydu? Eğer eyleme kötü diyorsa neden yapacaktı bunca insan? İyilik ve kötülük, doğru ve yanlış neydi ki? Sana göre iyi olan bir şey bana göre kötü olamaz mıydı? Evet belki kameralar olsaydı teslim ederdi parayı çünkü çoğunluk bunun iyi bir eylem olduğunu düşünecek, kendisi de bir kahraman olacaktı. İyi de neden çoğunluk bunun iyi bir eylem olduğunu düşünüyordu? Çünkü fakirler isyan etmemeliydi. Zaten böyle cüzdanı olan biri fakir olamaz. Hem çok mal da haramsız olmaz. İhtiyacım var. Eksiklerimi tamamlamam lazım. Bu da zengin arkadaşın bana ikramı olsun canım diyerek gülümsedi. Cüzdandaki paraları alıp cebine koydu, cüzdanı bulduğu yere bıraktı ve hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Tam birkaç adım atmıştı ki ayakları felç geçirircesine durdurdu kendisini. Yüzü Korkunç Ivan'ın oğlunu öldürdükten sonra cesedini kucaklarına alıp boşluğa bakakaldığı ifadeyi takınmıştı. Peki ya fakirse ama kredi çektiyse? Ya babasından kalan tarlayı sattıysa? Ya kanserli çocuğunun hastane masrafıysa? Ya öyleyse ya böyleyse! Söz konusu ben olunca kimsenin umurunda olmuyor ama. Hayat böyledir, doğada evrim kuralları işler. Güçlü olan, zeki olan hayatta kalır. Kendimi düşünmek zorundayım. İyi de herkes böyle düşündüğü için bu halde değil miydi? Ama aksini düşünmesi de mantıksız olurdu. Çünkü cüzdanın sahibinin fakir ya da zengin olması neyi değiştirirdi ki? Bu mal ona ait değildi. Alması hırsızlıktı, yasalara aykırıydı. Ama onu kötü bir insan yapması için daha objektif bir yasaya ihtiyaç vardı. Çünkü bu cüzdanı alıp almaması tamamen vicdanına kalmıştı. Birden küçükken öğretmeninin anlattığı bir hikayeyi hatırladı. Kızım kalk süte su kat ve yarın onu satmaya hazırlan, dediğini duyar. Anneciğim Hz. Ömer'in süte su katmayı yasakladığını duymadın mı, şeklinde cevap verir. Bir genç kız, son ses çalan telefonunu açabilmek ve biraz soluklanabilmek ümidiyle hızlı bir hareketle karanlık ara sokağa sapmış, donmuş parmaklarıyla telefonu tutmaya çalışınca, son model cihazın dengesini kaybedip karların arasına kapaklanabileceğini hesap edememişti. Derin bir of çekerek telefonunu almak için eğildiğinde paltosunun cebinden düşen cüzdanını fark etmemişti bile. Telefonu aldı ve ekranı ıslatan kar tanelerini koluyla uzaklaştırmaya çalıştı. Hemen arkasında sessizce karlara basarak kendisine yaklaşan şapkalı bir adam olduğunu bilmiyordu elbette. Telefon hala çalmaya devam ediyordu. Arkasına dönmesiyle gözlerinin fal taşı gibi açılması ve yerinden sıçraması bir oldu. -Ne yapıyorsun sen be? Korkuttun beni! -Kusura bakma, uzaktan gördüm. Arayıp açmayınca merak ettim. -Aklımı aldın. Güzel bir tesadüf oldu aslında, yayını burada yapabiliriz bence. -Eminim. Canlı yayını açtıktan sonra şu taşların arasına koyacağım telefonu. Sabaha kadar bir yandan izbe sokakta yağan karı izlerken bir yandan neden böyle bir yayın açmışım diye düşünüp duracaklar. Bir yerlerden benim çıkmamı bekleyecekler. Bayağı büyük bir sansasyon olacak. İki arkadaş puslu caddede kaybolurken binlerce kişi canlı yayına bağlanmıştı bile. Biraz sonra, daha bir kişi tarafından izlenip izlenmediğinden emin olamayan bir adam vereceği kararla yarın on binlerce insanın gözü önünde ya kahraman ya da aşağılık biri haline dönüşeceğinin farkında bile değildi. Bu esnada çoktan gökyüzünün kapıları açılmış, lapa lapa yağan kar görkemli güzelliğiyle yeryüzünü bembeyaz bir sayfaya çevirmişti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-alman-hayali-lebensraum/", "text": "Birinci ve İkinci Dünya Savaşları hakkında şimdiye kadar birçok şey yazılıp çizildi. Benim bu yazımda bahsetmek istediğim konu ise Almanlar'ın 1890-1940 yılları arasında benimsediği ve adına Lebensraum dediği, bizim ise Türkçe'ye Yaşam Alanı olarak çevirdiğimiz ideolojileri olacak. Kavramı açacak olursak özellikle Doğu Avrupa'daki halkların asimilasyonu, yok edilmesi ve artan Alman nüfusunun göçüyle Almanya'nın (2. ve 3. Reich) sınırlarını kendi doğusuna doğru genişletme ülküsü şeklinde özetleyebiliriz. Darwin'in Türlerin Kökeni adlı çalışması Almanya'ya geldiği zaman sadece zooloji alanında değil, diğer alanlarda da incelendi ve diğer alanları ciddi derecede etkiledi. Bu alanlardan birisi olan coğrafyada Lebensraum kavramı ilk olarak sosyal Darwinizmin temsilcilerinden olan Friedrich Ratzel tarafından ortaya atıldı. Günümüzde olduğu gibi o dönemin Avrupa'sında da ülkelerin sahip oldukları sınırlara yönelik değişimlere karşı bir direnç vardı. Bu yüzden çoğu insan ülkelerin sabit sınırlar içinde kalması fikrindeydi. Fakat sosyal Darwinizmin getirisi olan Lebensraum'a göre bu algı yanlıştı. Doğadaki güçlü ve gelişmiş olan canlılar doğanın sınırlı kaynakları için güçsüzlere karşı üstünlük kurup kıymetli olanı alan, yemek ve diğer birçok şeye sahip oluyorsa ülkeler de onlar gibi dinamik bir yapıda olmalıydı. Yani gelişmiş ve güçlü ülkeler, kendi hakları olan ve güçsüz devletlerin işgal ettiği bölgeleri almalıydılar. Tarihte birçok savaş ve göç, bu düşünceyle yola çıkmış olmasa bile sonuç olarak buna örnek olabilir. Almanya, Versay Antlaşması ile Prusya'nın önderliğinde birleşerek Alman İmparatorluğunu oluşturdu. Başlangıçta ünlü şansölyeleri olan Otto von Bismarck'ın politikaları sayesinde önce kendi içinde siyasi, ekonomik ve sosyal birliğini sağlayarak Avrupa'nın en önde gelen ülkelerinden birisi oldu. I. Wilhelm'in uzun imparatorluğunda toparlanma ve gelişmeyi sağlayan Bismarck, I. Wilhelm'in ölümünden sonra siyasi yalnızlığa itildi ve en sonunda istifa etmek zorunda kaldı. II. Wilhelm güçlü bir Almanya devralmıştı. Fakat Almanya'nın sömürgecilik faaliyetlerinde ve toprak bütünlüğünü oluşturma konusunda geç kaldığının da farkındaydı. Bu yüzden o dönemde dünyada saldırgan bir diplomasi izleyen birkaç ülkeden birisi Almanya olmuştur. Otto von Bismarck'ın oluşturduğu denge diplomasisini terk etmeye başlayan Kayser II. Wilhelm'in gözü, sömürgelerin yanında artan Alman nüfusunu kaldırabilecek yeni topraklardaydı. Almanca konuşan halk ve doğunun geniş tarım arazileri Wilhelm'in Almanya topraklarını doğuya doğru genişletmeyi istemesindeki ana nedenlerindendi. Bu hedefe I. Dünya Savaşı ile birlikte çöken ve Çarlık Rusya'sının yerine gelen Sovyet Rusya ile yapılan Brest Litovsk Barış Antlaşması ile ulaşıldı. Almanların bu başarısı çok uzun sürmedi ve savaş öncesi topraklarının bir kısmı da dahil olmak üzere I. Dünya Savaşı'nda kazandıkları toprakları kaybetmiş oldular. Savaş sonrası ağır yaptırımlara tutulan Almanlar, kendilerine dayatılanları gururuna yediremediler. Toplum, kendi içinde bir huzursuzluğa sahipti ve o dönemde bu duygulara hitap eden Nasyonal Sosyalistlere yani Nazilere karşı sempati besleyip oy verdiler. Tabii ki oy verme nedenleri arasında kendilerine ait gördükleri topraklara tekrar sahip olma istekleri de vardı. Hitler, başarısız darbe girişiminden sonra tutuklu bulunduğu hapishanede Lebensraum fikrini alacağı ve ileride yapacağı soykırımlara bilimsel dayanak oluşturmasını sağlayacak olan Rudolf Hess'ten etkilenmiştir. Hitler'in Lebensraum'u benimsemesinde birkaç etken söz konusu olmuştur. Mevcut bulunan toprakların Alman nüfusunun yoğunluğunu kaldıramadığı, yeni toprakların yeni istihdam sağlayacağı ve bu sayede işsizliğin düşeceği, tarımın mevcut topraklarda karşılanamadığı gibi nedenler Hitler'in gözünü doğuya dikmesinde etken olmuştur. Naziler, Ratzel'in fikir hayatına soktuğu sosyal Darwinizmin dediği gibi güçlü devlet olarak güçsüz devletleri ezip geçmeli ve kendi yaşam alanını genişleterek kısıtlı olan kaynaklara kendi halkını ulaştırmalıydı. Naziler iktidara gelir gelmez bu doğrultuda hazırlıklar yapmış ve savaşın başlamasıyla birlikte planlı bir soykırım ve etnik temizlik uygulamaya başlamışlardır. Böylelikle ana eylemleri yaparak ele geçirdikleri toprakları Almanlaştırmaya koyulmuşlardır. Fakat savaşın kaybedilmesiyle bu amaçlarına tam anlamıyla ulaşamamışlardır. Ratzel'den önce kısmi olarak var olan Lebensraum ve ona benzer düşünceler, asıl olarak onun Darwin'in çalışmalarını coğrafyaya yorumlaması ve jeopolitika çerçevesinde bu terimi ortaya çıkarmasıyla gündeme gelmiştir. Genel hatları ile toplayacak olursak, her ülke kendi iç ve dış politikalarını içinde bulunduğu coğrafi konumunu göz önünde bulundurarak yorumlamak zorundadır. Almanya'da gerek I. Dünya Savaşı'ndan gerekse II. Dünya Savaşı'ndan önce kendi politikasını içinde bulunduğu coğrafyaya dayandırarak tasarlamış ve bu doğrultuda ilerlemiştir. Sonuç olarak ülkeleri ve politikalarını takip ediyorsanız ülkelerin içinde bulundukları coğrafyaya da dikkat etmeniz amacıyla yazıyı kaleme aldım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-andrey-tarkovski-klasigi/", "text": "Andrey Tarkovski geç keşfettiğim ama iyi ki keşfettiğim dediğim bir yönetmen. 4 Nisan 1935 tarihinde dünyaya gelen ve 29 Aralık 1986 tarihinde hayata gözlerini yuman Tarkovski, geride elbette birçok kişinin de bildiği filmler bırakmış. Her ne kadar kendisi çok sevmese de Solaris adlı filmi, Ayna, Nostalji gibi etkileyici filmleri; sinemaseverlerin hafızasında önemli bir yer ediniyor olsa gerek. Bu yazıda uzun uzun Tarkovski'nin hayatından bahsetmek istemiyorum. Yoğun ve etkili filmleri arasında yer alan Nostalji'yi gün yüzüne çıkarmak istiyorum. Tabi eklemekte fayda var, zaten Tarkovski'yi takip edenler mutlaka bu filmi izlemiştir. Nostalji, geçmişe özlem, belki de bir çoğumuzun hayatında deneyimlediği duygu durumlarından bir tanesi. Geçmişe özlem insan için itici bir güç olsa da kimi zaman bu duygu o kadar ağır basar ki insan, kendi zamanında yaşayamadığını, geçmişe takılıp kaldığını fark eder. İşte Andrey Tarkovski de tam olarak bu konuyu işliyor. Anılarında yaşayan, memleket hasreti çeken ve insanları anlamaya çalışan bir adamdır filmin merkezinde yer alan. Ülkesini terk eden, memleket özlemi içinde kendi buhranlarıyla baş başa kalan bir şairin hikayesini anlatır Nostalji. Bir entelektüel olan Andrei Gorchakov, ülkesinden uzakta, İtalya'da yaşayan bir şairdir. Varoluş sancıları çeken ve yaşamın anlamını bulmaya çalışan Andrei, karısından da oldukça uzaktır. Filmde yer alan ve birbiriyle iletişim içinde olan karakterlerin tamamı, Andrei gibi bir geçmişi deneyimler. Her biri geçmişi farklı bir şekilde deneyimleyerek kendileri için önemli olan olaylara odaklanır. Andrei, oldukça ilginç hayat hikayesi ile kendisini büyüleyen Rus müzisyen Pavel Sosnovsky'nin hikayesini öğrenmek için İtalya'ya gelmiştir. Burada kendisine rehberlik eden Eugenie, Andrei için Meryem'in vücut bulmuş hali olacaktır. Fakat ne olursa olsun Eugenie ona gurbette olduğunu hatırlatır. Bu nedenle aralarındaki ilişki oldukça farklıdır. Andrey Tarkovski filmlerinin tamamında etkili ışık oyunları ile dikkat çeken sahneler yaratılmıştır. Bu durum Nostalji için de geçerli. Karanlığın gücünden yararlanan ünlü yönetmen, karanlığı aslında geçmişe yolculuk için bir araç olarak kullanır. Filmdeki sahnelerden birinde Andrei odada tek başınadır. Yatakta yatan ve geçmiş ile gelecek arasında adeta mekik dokuyan ünlü şaire odaklanır Tarkovski. Bunu yaparken de ışık oyunlarına yer verir. Yavaş yavaş oda kararır, oda yavaş yavaş aydınlanır. Tarkovski filmlerinde ışık oyunları kadar yağmurun da çok özel bir yer edindiğini söylemek mümkün. Belki de yağmur figürüyle zamanın aktığını anlatmak isteyen yönetmen, bunu bir başka filminde, Türkçeye Silindir ve Keman olarak çevrilen filminde de yapar. Yağmurun yağması, sürekliliği ifade eder. Johannes Hoffer tarafından tanımlanan nostalji, ilk zamanlarda İsviçre Hastalığı olarak bilinirdi. Çünkü İsviçre paralı askerlerinin yaşadığı bir durumdu. Filmde nostalji hastalığına yakalanmış bir kişi olarak kendisine yer bulan Andrei, bu hastalığı tanımlamaya yarayan belirtileri gösterir. Başka zamanda meydana gelen olayları en ince ayrıntısına kadar hatırlama, halüsinasyon görme; bu belirtilerden sadece birkaçıdır. Geçmiş ve şimdi arasında sürekli gidip gelen Andrei, bir bütün içerisinde yer almaktan çok uzaktır. Andrey Tarkovski ise filminde bu bütünlüğü oluşturmaya çalışır. Filmin en dikkat çeken karakterlerinden bir tanesi hiç şüphesiz ki eski matematik öğretmeni Domenico'dur. Evinin duvarında 1+1 = 1 yazar. Bir damla ve bir damla iki damla etmez, büyük bir damla eder; demektedir. Bir içinde yer almak, bir ile bütünlük sağlamayı ifade eder. Bu nedenle eski matematik öğretmeninin inandığı bu formül gerçekten çok önemlidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-cirpida-evrim-modern-evrimsel-sentez/", "text": "Yazımıza girizgah yapmadan önce Sahiden, nedir bu evrim diye sordunuz mu daha önce kendinize? Veya bu konu ilginizi çekti mi? Öyle sanıyorum ki bu yazıyı okuyan çoğu kişi, evrim hakkında az veya çok bir şeyler duymuştur. Fakat biliyorsunuz ki sadece duyduklarımız yetmiyor. Bazı konular -özellikle evrim gibi- okunmaya, araştırılmaya değerdir. Tabii bilime gereken önemi verenlerdenseniz. Şimdi, birtakım gevezelikleri bırakıp evrimi tanımlamaya başlayalım. Her ne kadar bilimsel bir konu olsa da nihayetinde bu bir blog yazısı. Amacım da evrimi, bilimsel zeminden ayrılmadan ve pek tabii attığım başlığa da riayet ederek ''Bir çırpıda'' açıklamak. Yirminci yüzyılın en önemli biyologlarından ve aynı zamanda ''Modern Evrimsel Sentez''in oluşturulması için önemli katkılarda bulunmuş Ernst Mayr'ın 'Evrim Nedir' sorusuna vermiş olduğu cevaba bakalım: ''...Evrim en iyi şekilde, her popülasyona ait bireylerin nesilden nesile genetik dönüşümü ile anlaşılır.'' Mayr'ın bu tanımından çıkarmamız gereken en önemli husus, evrimin bireyler bazında değil de popülasyon bazında gerçekleşmekte olduğu hususudur. Örneğin; biz insanlar, en kaba haliyle ''Memeli sınıfına, primatlar takımına ait bir hayvan türü'' olarak taksonlanırız/sınıflandırılırız. Hepimiz doğumumuzdan ölümümüze kadar değişip, gelişiriz. Lakin, bu değişme ve gelişme tür bazında kaldığı ve genotipimizde dikkate değer bir değişme yaratmadığı için evrimleşmiş olmayız. Ancak; diyelim ki yüz kişilik bir insan popülasyonu olsun. Bu popülasyondaki herkes görece uzun boylu olsun ve bu uzun boylu yüz insan, çevreye adapte olabilmiş ve genlerini sonraki nesile aktarabilmiş olsun. Bu böyle devam ederken, içlerinden birinde mutasyon oluşuyor ve DNA bunu onaramıyor. Mutasyon, gamet hücrelerinde boy uzunluğunu etkileyen bir gende meydana geliyor. Bu birey genlerini yavruya aktarıyor ve de yavru kısa boylu olarak dünyaya geliyor. Belirli bir zaman sonra popülasyon içerisindeki bu kısa boylu yavru büyüyecek ve o da genlerini başka bir yavruya aktaracak. Başlangıçta, bu popülasyonda yüz kişi uzun boyluyken artık bu oran değişmiş ve popülasyona kısa boylu bireyler de katılmıştır. Eğer selektif bir faktör de devreye girerse ve bu selektif faktör kısa boylu yavruların seçilmesine yol açarsa, popülasyondaki kısa boylu oranı başat hale gelir ve hatta uzun boylular popülasyondan silinebilir. İşte, bu evrimdir. Çok yalın ve sade bir örnek olsa da doğadaki evrim kanunu bu şekilde işler. Tabii işin bir de Evrim Teorisi boyutu var ancak bu yazıyı, ona değinmeden bitirmek olmaz. Evrim, doğanın diğer kanunları gibi bir kanundur. Çünkü nesilden nesile gen/alel sıklığı değişir. Bu değişimler küçük küçük ilerler, yeterince birikim ve coğrafi yalıtım olursa türleşme bile meydana gelebilir. Bu doğa kanununu anlayabilmemiz için de bilim insanlarına ve dolayısıyla onların kapsamlı teorilerine ihtiyacımız var. Dedik ya hani ''Bilim insanlarının kapsamlı teorilerine ihtiyacımız var'' diye, işte evrim kanununu ve mekanizmalarını yani işleyişini açıklayabilmek için bilim insanları kuramlar geliştirir. Evrimi açıklayabilen hipotez ve teorilerin bütününe de Evrim Teorisi denir. Darwin'den bu yana yıllar geçti ve bilim dünyası, evrimin nasıl gerçekleştiğine dair pek çok kuram oluşturdu. Bugün elimizde bulunan ve evrimi en iyi açıklayan ''Modern Evrimsel Sentez'' dediğimiz kuramdır. Bu kuramın temelini Doğal Seçilim ve Mendel Genetiği oluşturur. Ayrıca, bu temeli oluşturmaya; Paleontoloji, Popülasyon Genetiği ve Taksonomi gibi birçok alan katkı sağlamıştır. Bu yardımcı bilim alanlarının yanı sıra, Modern Evrimsel Sentez; Ekoloji, Antropoloji, Fizyoloji, Embriyoloji, Tıp ve daha birçok alanla da desteklenmiş ve hala desteklenmektedir. Biyolojisinin tabiri caizse çatısı olan Evrim Teorisi pek çok koldan desteklenir. Bu yardımcı alanlar, aynı zamanda Evrim Teorisi'nin çok güçlü bir bilim teorisi olduğunu ortaya koyar. İşin özü Evrim ve Evrim Teorisi kabaca budur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-cokusun-oykusu-kitap-incelemesi-stefan-zweig/", "text": "Yine Stefan Zweig'ın kısa süre için farklı bir kişi olmanızı sağlayan eseri: Bir Çöküşün Öyküsü. Açıkçası bunun gerçek bir hikaye olduğunu öğrendikten sonra, kitabın arkasında yazıyor, daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Kişilik analizini, kahramanının ruhsal durumu çok iyi anlattığını düşündüğüm Stefan Zweig'ın bu kitabında, bakış açınıza göre iki farklı insanın çöküşünü görebilirsiniz: sürekli göz önünde olan, herkesin imrendiği ve çevresinde pervane olduğu bir kadının çöküşü ya da kendi çıkarları için ülkesine zarar vermiş bir aristokratın çöküşü. Bu ikisinin ortak bir noktası var: insanlar. Yaşama amacı insan olan bir kadının çevresindeki herkesi kaybetmesiyle yaşamının bitişini anlatıyor. Herkesin çevresinde olduğu bu kadın nasıl mı yalnız kalıyor? Sürgün edilerek. Ülkesine verdiği zarardan dolayı kral tarafından sürgün ediliyor ancak bunun uzun sürmeyeceğine inancı o kadar fazla ki açıkçası ben bile okurken acaba nasıl geri dönecek diye düşünmüştüm. En çok güvendiği şeyse yine çevresindeki insanlar. Gücünü kaybetmesiyle birlikte onların da hepsi ortadan kayboluyor ve kendini gerçek anlamda yapayalnız buluyor. Başlarda eskisi gibi olacağına inancı olduğu için soğukkanlılığını koruyabilse de bu sadece 3 gün sürüyor. Bu derece unutulması ve kimsenin onun gidişini umursamamasıyla sonunda 3. günde çıldıracak seviyeye geliyor. İnsanlarla oynamaya bu kadar alışan bu kadın kendisine oynayacak köylüler bulsa da bu onu tatmin etmiyor, tatmin etmekten çok küçük düşürüyor. Bu kadar küçük düşmeye dayanamayan kadın bir plan yapıyor ve bu planla unutulmayan biri olacağını düşünüyor. Ayrıca şunu da paylaşmak istiyorum: Ölümsüzlük planı içindeki partilerini yaparken Fransa'da doğu kültürü moda oluyor ve şato, kıyafetler buna göre yeniden düzenleniyor, Türk tatlıları ve içecekleri ikram ediliyor. Gerçek bir hikaye olduğunu düşünürsek tarihsel açıdan da ilgi çekici olabilir. Özlemini duyduğu şan, adının yanından teğet geçmişti: Yazgısı, önemsiz olayların tozuyla dumanının altında kalmıştı. Çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi; kahramanlarını kendi seçer, ne kadar usandırıcı bir çabaya girerlerse girsinler hakkı olmayanları acımasızca geri çevirirdi; talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi. Madame de Prie'nin ölümsüz olacağını düşündüğü ve bunun için aylarca uğraşıp bütün servetini harcadığı planının ne olduğunu ve planının işe yarayıp yaramadığını okumak isteyenlere bırakalım. İyi okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-deli-hikayesi-mucize/", "text": "Yaklaşık bir yıl kadar önce çok yakın bir arkadaşımın da ısrarına dayanarak izlemek zorunda kaldığım harika bir film. Dün yine adından bir bahis açılmış ve kalbimi fetheden, gönül dilimden en iyi Türk filmi diye geçirmeme neden olan bu filmin tanıtımını yapmak ne mutlu bana bize basip olmuş. 1-Öncelikle bu adamın filmleri ne günümüz kadınına ve herhangi bir kimseye yönelik ciddi küfürler içerir ne de saçma sapan günümüz vaktinde küfrün doğurduğu komedi anlayışını. Tamamı ile izleyicilerine içten gülümsemeler yaşatan, ha hatta bazen içten içten ağlamalarınıza da şahit olmamıza neden olabilecek bir filmdir. Ki bu ağlayışlar ve gülüşler de yine basit hikayeler üzerinden yapılmaya çalışılmamış, gerçek bir hikayeden bestelenmiş. Bu eserde hayatın neresinde gülünmesi ve neresinde ağlanmasını gerektiğini, yani Dedemi yatağından kaldırıp, küçük kız kardeşimi de parktan tutup koparıp aynı anda bu filmin karşısına oturttuğumuzda film süresince eminim ki ikisi de aynı anda bir sahneye gülerken diğer bir sahne için ağlayabileceklerdir. diyebileceğim kadar doğrulukla ve olması gerektiği gibi anlatmış. Ne yazık ki anlatmaya çalıştığım bu durum şu zamanlar pek mümkün olmuyor. Çünkü 'basit gülümsemeler' dahi bizim zihinlerimizde artık neredeyse küfürlerle bağdaşmış durumda. Peki, uzatmıyorum.Özetle, Mahsun Kırmızıgül iyi, hoş adamdır. Kendisinin de dizide rol aldığı yönetmeni ile beraber Talat Bulut'un öğretmenliği, Mert Turak'un hikayesi, Seda Tosun'un güzelliği, Büşra Pekin'in gelinliği, Meral Çetinkaya'nın analığı, Ali Sürmeli'nin kendine mahsus rolü ve Erdem Yener'in damatlığı ile çetiğin tığla örülmesi gibi ustalıkla bir sanat eseri ortaya çıkarılmış ve bence hakkı da verilmiş. Yani bu kısmı birkaç bilgisi haricinde çok önemseyeceğinizi düşünmediğim için çok kısa bir şekilde geçmek istiyorum. -Çekimleri İzmir ve Kars illerinde yapılmış, Dediğim gibi bunları çok uzatmıyorum.Buyrun esas konuya. Bu filmde gördüğünüz karakterler ve yaşanan olaylar gerçek hayattan uyarlanmıştır. 1960 yılında İzmir'de muallimlik yapan Mahir Bey'in tayini Kars'a çıkar. Ve yola koyulur Mahir Bey. Olaylar Mahir Bey'le başlasa da onunla devam etmez filmde. Köyün bir delisi vardır, adı da Aziz. Aziz, köydeki tüm insanlar tarafından dışlanır. Lakin film ilerledikçe Aziz'in bir deli değil; aslında bir engelli olduğu anlaşılır. Zaten filmde vurgulanmak istenen esas olay da budur: Engelli insanların ve çevresindekilerin hayatlarında yaşadıkları zorluklar. Mahir Öğretmenin tayini çıkar Kars'a da orada ne okul vardır ne de öğrenci. Daha doğrusu kız öğrenci. Kendi cebinden parasıyla köye bir okul yaptırır Mahir Öğretmen. Kızların zorla çalışmalarına engel oldurup okula erkeklerle beraber gönderilmesini sağlar, hatta ilk başlarda kendisinin dahi çekindiği Aziz'e konuşmayı ve yazmayı öğretir. Filmin bir yarısı bu çerçevede ilerler.Diğer yarısı ise gelin-damat ilişkileri üzerinedir. Filmde Aziz'in abileri analarının seçimi üzerine vakti gelince evlenirler. Ancak bu gelinler pek çirkindir. Bu çirkin gelinler filme katar da katar komediyi. Sıra Aziz'e gelince Allah'ın sevdiği kuluymuş ona manken gibi,ceylan yüzlü bir gelin nasip olur. Ancak ileriki zamanlarda güzel başlayan bu evlilik köylülerin dedikodularına daha fazla dayanamıyor ve bir kabus halini alıyor. Mahir Öğretmen ile köye geri döner ve olanlar olur. Aziz iyileşmiştir ve çocukları dahi olmuştur. Sonrasında film bitmeye mecbur kalır zaten. Filmde ne sarmaşık gibi aşk hikayeleri, ne de gerçeklikten uzaklaşılmışlık var dediğim gibi. Ne sizleri güldürmek için küfürler edilir ne de ağlatmak için pembe dizilerdeki gibi uzun uzadıya ayrılık sahneleri çekilir. Her ikisi de birbirinine harmanlanmış duygular ve içinizde huzur bulmanıza neden olacak manidar bir sonu ile doğrusu mucize gibi bir film olmuş. Mutlaka bir gün izlemenizi tavsiye ediyor ve aynı duygularla buluşmayı diliyorum sevgili okurlar. Filmi KARS da çekmişler ama gerçek hikaye ELAZIĞ/PALU İLÇESİNDE YAŞANMIŞTIR. Ben de dün bir kısmını izledim. Gerçekten güzeldi. Biraz spoiler! vermişsiniz ama olsun, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-dem-isyan/", "text": "Durakta beklerken yere çekirdek çitleyen bir adam mı gördünüz? Ona Al abicim, şu poşetin içine çitle, bak yerlere dökülüyor diyerek yandaki bakkaldan bir poşet alıp vermediyseniz, bu çevre biraz zor temizlenir. Tamam akşam geldiniz binanıza, apartmanınıza. Ama eğer o merdiven basamaklarını, ayaklarınızı Yorgunum bahanesine yere vura vura çıkıyorsanız; veya farkında olmadan yine o basamakları başkalarının rahatsız olacağını düşünmeden Yahu inmem 10 saniye sürecek diyerek yine takkudu tukkudu iniyorsanız, daha çok baş ağrısı çekersiniz. Çünkü bunu yapan tek siz değilsiniz. Oğlunuz dışarı arkadaşlarıyla buluşmaya gitti. Oturdular bir yere, yediler içtiler. Sonra kalkıp eve dönecekler. Ama eğer oğlunuz susadığı için alıp içtiği o aziz suyun plastik şişesi yanındaki ağaçların arasına bırakıveriyorsa ve kapağını da yola doğru fırlatıyorsa daha çok ağlayacaksınız. Çünkü oğlunuzu iyi yetiştirip adam etmemişsiniz. Çocuğunuz ya da kardeşiniz daha küçük mü? Şu lafı aklınıza iyi kazıyın: Ağaç yaşken eğilir. Eğer çocuğunuzda/kardeşinizde iyi meziyetlerin olmasını istiyorsanız, onu şimdiden eğitin. Yoksa ilerde vay efendim kendi böyle oldu, vay efendim ben onun için dişimi tırnağıma takıp çalıştım, ona her şeyi öğretmeye çalıştım ama kafası basmadı gibi laflar hiç fayda etmez. Yok başım ağrıyor, yok midem bulanıyor, ya işte kafamda şuramda buramda bir zonklama var, diye direk hastanenin aciline damlıyorsanız, aile hekimi yerine ... Bu ülke biraz zor kalkınır. Hamur yoğurmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı börek yapıp çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu kızınız. Tahin-pekmezi köylü işi, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları modernite sandığı için, daha 10 yaşında yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor yavrunuz. Profesörlerimiz, karakovan balına sahip çıksa, şimdi her yerde wafflecı değil, karakovan balcısı olurdu. Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA'sını değiştirdi! Hurrraaa diye köyden kente göçerken, ayak üstü ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri yemeyi, şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik. Dolayısıyla, ya kafayı değiştireceğiz ve önümüze döneceğiz, yahut da ne verirlerse onu yiyeceğiz!.. Çok haklı bir yazı. Oturduğum sitenin huysuz komşusu olarak hak vererek okudum. Buradaki çocukları yere çöp atarken görünce tabii ki kızıyorum, bir gün bu çocuklardan biri bana dedi ki burda çalışan abiler topluyor zaten. Kızı erkeği yok, bana göre herkes kıyısından köşesinden mutfak işinden anlamalı. İki oğlumu da öyle büyütüyorum. Teşekkürler yorumunuz için. Gerçekten de öyle. Oğlan-kız gözetmeden her çocuğu öyle büyütmek lazım. Bir çoğunu yaşamış biri olarak gülümseyerek okudum.Gerçekler acıdır.Teşekkürler. Yerlere çöp atma konusunda bilinçsizlik var doğru aslında bu işler için büstler olsa az da olsa çöpü attığın zaman kuruşla da olsa para veren bir sistem belki o zaman dilenme illeti de azalırdı. Bu şekilde bilinçli olacağımızı düşünüyorum. Meyve tüketme konusuna güzel değinmişsiniz gerçekten şeker aslında vücudumuza ters bitteri bile az tüketin diyorlar. Dediğiniz gibi gofret için reklam yapıldığı kadar meyve, sebze için de yapılsa. Dedikleriniz çok güzel bir uyarı ve hatırlatma mahiyeti taşıyor. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim, fikirleriniz gerçekten çok güzel. Bir de bunları hayata geçirebilirsek çok güzel olur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-demet-papatya/", "text": "Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında papatyalar açmasını nasıl umabilirsin? demiş Halil Cibran. Açmıyorsa bile açıyormuş gibi yaparız biz de. En azından bir süreliğine... Belki gün gelir, sadece bir papatyanın hayali yeter yüreğimizin volkanını dindirmeye. Volkanlar utanır bu güzelliğe engel olduğu için. Belli mi olur, gün gelir papatya hayaliyle yanıp tutuşan avcumuz, bir demet papatyayla dolar. Papatyalara kim ne anlam yüklerse yüklesin, papatya hep saflığını, temizliğini korudu. Şiir misali, her okuyan farklı bir şey anladı, herkes farklı bir anlam gördü onda. Sadece bazen biz değişiyoruz, kafamız bulanıyor gönlümüz sessizleşiyor belki, daha gösterişli şeyler peşinde koşmaya başlıyoruz. Bu hiçbir beklentisi olmadan, yeryüzüne umut saçan küçük ayrıntıları göremiyoruz. Fazla olan her şeyden başımızın döndüğü anlarda ise yine çiçeklerin en mütevazisi koşuyor yardımımıza. Kendimize getiriyor bizi. Papatyalarla hoş geçin, dalı incitme gönül. Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül. Başın olsa da yüksek, gözün enginde gerek. Bir demet papatya toplamak... Sanat mıdır bilmiyorum ama mutluluğa ulaştıran mucize gibi bir şey."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-evlilik-programi-meselesi/", "text": "Yüzyıllar boyunca insanların evlilik adını verdiği bu olay yalnızlıktan kurtulmanın en temel çıkış yolu haline gelmiş ve istisnasız her toplumda milletin en kutsal birimi sayılmıştır. Bir topluma bakıldığında en çok adetin bu evlilik müessesesinin üzerinde döndüğü, aynı kandan gelen insanları bir araya toplamayı başarabilen birkaç olaydan biri olduğu herkes tarafından da bilinen bir gerçek. Yalnız bir sorun her zaman olduğu gibi bu kutsalımızın üzerine de çöreklenmiş durumda. Evlilik dediğimiz yere göğe sığdıramadığımız olay yavaş yavaş batıda sadece kağıt üstüne atılan basit bir imza anlamını kazanırken ve biz batıyı bu konu üzerinde eleştirirken aslında bizim yaptığımız tüm o evlilik programları da evliliği oyuncağa çevirmekten başka bir şey hiç değil. Bu kadar basit değil hayat. Bir şekilde popüler olmak, ünlü olmak isteyen insanlar ne yapacağını şaşırmış daha 18'ini yeni bitirmiş genç kızlar ya da erkekler televizyona çıkmış ben evlenmek istiyorum diyor, bunu diyor ama kimseyi de beğenmiyor. Araya bir paravan, gelen talibinin yüzünü önce görmüyor, ki tipini beğendi de kabul etti olmasın diye, çeşitli sorular soruyor. Karşısındakini tanımaya çalışıyor... Sonra da olur olmaz diye görüş beyan ediyor. Olmadı kararsız kaldıysa normalde gerçekten sevse ailesine bile ben sevdim deyip resti çekecek olan aday benchte oturan diğer adaylara görüşlerini sorup ona göre karar veriyor. Geçenlerde biri ülkede onca olay oluyor, sizin ruhunuz duymuyor. Diye haklı bir serzenişte bulunurken program sunucusu adamı densizlikle suçluyor ve göbek atmasına kaldığı yerden devam ediyor. Evet, hayat bir şekilde devam ediyor ama sen iki olanlar karşısında iki gözyaşı döküp hemen ardından hoplayıp zıplayınca pek de üzüntün inandırıcı gelmiyor. Belirli aralıklarla gündeme gelip sonra gündemden kalkan bir konu, siklusu gereği yine gündemde: Evlilik programları yayından kaldırılıyor. Benim gibi bu programların ahlak anlayışını bozduğu ve evlilik kurumunun itibarını zedelediğini düşünen bir takım insanların ağzını kapatmak için sürekli ortaya atılan bu iddia ilk defa bu kadar büyüdü. Ben hala haberlerin gerçekliğine inanamasam da bu sefer bu kadar büyüyen bu iddialar umarım gerçek sıfatını kazanır ve biz de bu normalde yıllar boyunca bile tanıyamadığımız bir insanı beş dakika tanıdığını iddia eden bu insanların gazabından kurtulmuş oluruz. Ben bu programların yayından kaldırılacağına inanmıyorum. Arkasında inanılmaz bir reklam ve vergi kazancı var. Televizyon başındaki insanlar için en büyük oyalanma aracı ayrıca. Kaybedilecekler öyle gözden çıkarılabilecek türden değil. Sadece lafta kalır diye düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-feministin-cigligi/", "text": "Seninle eşit olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim. Bunu söylemem hem kendime hem de hem cinslerime söyleyeceğim en büyük yalanlardan biri olur zaten. Tanım itibariyle birbirinin aynısı demek olan bir sembolü kendimle senin arana nasıl koyabilirim ki? Çünkü hem fiziki hem de ruhi yönden senin kadar güçlü, kuvvetliyim ne de senin sesin kadar tok ve gür çıkar sesim. Yanlış anlaşılmasın sözlerim. Ben bir feministim. Feministim dediğim için hemen saçma sapan düşünceler doluşmasın aklına. Ne o senin algıladığın gibi erkek düşmanıyım ne de kadınların üstün ırk olduğuna inananlardanım. Zaten bu inanışta olan biri feminizmin kendi mantığıyla ters düşer; kadınları savunayım, onları koruyayım derken karşı olduğu cinsiyet ayrımcılığını kendisi yapmış olur. Dedim ya hani eşit değiliz diye. Evet değiliz ama en temele indiğimizde; sana, bana, ona sadece tek bir şeyi idrak etmek için baktığımızda hepimiz insanız. Sen ne kadar insansan ben de o kadar insanım. Senin yaşama hakkın senin ayrıcalığın olmadığı gibi bana verilen yaşama hakkı da bir lütuf değil. Hele de senin elinden gelen hiç değil. Eşit değiliz. Eşit diyemeyiz birbirimize. Kaç haberde gördün ya da duydun kocasına şiddet uygulayan ya da ona tecavüz eden ve hatta onu öldüren bir kadın. Ben sana daha gücümü yettiremezken nasıl derim biz eşitiz diye? Değiliz işte. Feministim çünkü ben Özgecan, Sarai Sierra, Münevver, Hande Kader ya da bu listeye girebilecek birçok kadın olabilirdim. Olabilirim. Onların çektiği acıları çekip hayata tutunmak için verdiğim mücadele önemsizleşip tecavüze uğramış olsam bile toplumun sadece kadına dayattığı o yegane Namus anlayışıyla namussuz olabilir ve akabinde namus cinayetine kurban gidebilir veyahut tecavüzcüm o çok sevgili namus bekçisi akrabalarıma işi bırakmadan beni oracıkta öldürebilir ve Kızın namusunu kirlettim ama onu öldürerek de temizlemiş oldum. Gibi bir ifadeden sonra en azından hakimin gözünde iyi hali ve düşünceli oluşu nedeniyle ceza indirimi alır hatta belki de serbest bırakılabilirdi. Bunları yaşayabilirdim ki hala yaşayabilirim. Ben feministim çünkü hayattaki 9. Ayımı, 3.5 ya da 6 ya da 13, 15 yaşımı geçeli bir hayli oldu. Yani ben, o sapkın düşünceli pedofilik insanların hayalini süslemeyi bırakalı; daha ne olduğunu normalde hatırlamayacağı o yaşlarda büyük bir travmayla tecavüze uğrayan o çocukların ve hatta bebeklerin yaşını geçeli bir hayli çok oldu. O küçücük bedenlerin taşıyamayacağı yüklerin omuzlarına yüklenmesinin ne demek olduğunu anlayamam, ben onların yaşadığı acıyı, işkenceyi ve ızdırabı artık yaşayamam."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-garip-anime-elfen-lied/", "text": "Binlerce yıldır dünyada bulunan insanlar sürekli gelişim halindedir. Animede ise gelişimin olası bir sonucu olarak insan tanımına tam olarak uymayan canlılar var. Bunlara Diclonius deniyor. Dicloniusları insanlardan ayıran birkaç temel özellik var. İlki ve onların toplumdan soyutlanmasına neden olan özellikleri boynuzlarının olması. Anime içinde karakterlerin bu konuda nasıl sıkıntı çektiğini izledikçe görebilirsiniz. İkincisi ise animede adına vektör denilen ve fazladan sahip oldukları kolları. Ama bu kollar tam olarak somut uzuvlar değil. Daha çok görünmez kollar denilebilir. Son özellikleri ise içgüdüleri. Animeye göre insanlığın bir sonraki evrimi olan Dicloniuslar kendi türlerini yeryüzüne yaymak için insanlığı yok etmek arzusunda varlıklardır. Lucy yetimhanede küçük bir çocukken arkadaşları onunla dalga geçip aşağılıyor. İnsanların onun üzerine bu kadar gelmesi onu diğerlerinden ayırıyor ve büyük bir nefretin içerisine sürüklüyor. Hikayemizse Lucy'nin yıllar sonra tutulduğu laboratuvardan kaçışı ile başlıyor. Kafasına gelen kurşun nedeni ile hem hafıza kaybı yaşar hem de kişilik bölünmesi yaşar. Diğer kişi ise Nyu. Sahil kenarında geziye çıkan iki kuzen Nyu'yu yani Lucy'i bulurlar. Nyu'ya yardım edip evlerine alırlar. Aslında seri katil olan Lucy'nin tam tersine Nyu gayet cana yakın ve saf biri. Lucy'nin kaçmasından sonra merkez onu yakalamak ve insanları ondan kuratarmak için onun gibi Diclonius olan 7 ve 35 numarayı görevlendirirler. 13 bölümlük bir anime olduğu için benim gibi bir günde bile izleyip bitirebilirsiniz. Anime bana en çok psikolojik, bilimkurgu, dram ve +18 türlerinde geldi. İnsanlardan farklı olunca ezilen, fiziksel ve psikolojik şiddete uğrayan karakterler beni gerçekten düşündürdü. Kendimizden veya genel olarak toplumdan farklı olan insanları neden dışlıyoruz sorusunu sormama neden oldu. Animede genel olarak kopan, kanayan uzuvlar yer alırken çıplaklıkta ön plana çıkıyor. Bu yüzden kesinlikle çocukların izlememesi gereken bir anime. Peki önerir misin diye soracak olanlara cevap verebileceğimi düşünmüyorum. Komedi sıfır ve anime tamamen dram. Çok beğenenleri olduğu gibi hiç beğenmeyenleri de var. Ama 13 bölüm olması izlenilebilirliğini arttırıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-gozyasi-ve-bir-tebessum-kitap-incelemesi-halil-cibran/", "text": "Kitabı anlatmaya Cibran'ı anlatarak başlamayı düşünüyorum. Felsefi kişiliği nedeni ile yazdıklarının anlaşılması için ya da yazdıklarından bahsedebilmek için bence önemli. Cibran, 1883 yılında Lübnan'da doğdu. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir. Yaşamının yaklaşık son yirmi yılını ABD'de geçiren yazar, ölümüne kadar kaldığı bu ülkede eserlerini İngilizce yazmıştır. Hayatının Lübnan'dan ABD'ye uzanmasının sebebi babasının tutuklanmasıdır. Ailesi Hıristiyan olan Cibran kendini hiç Hıristiyan olarak görmemiştir. Cibran'ın aslında sufiyane bir çizgisi vardı ve yazdıklarından da anlaşılacağı üzere insanların din ya da düşüncelerine göre ayrılmasını hiç kabul etmemiştir. Kendini ait hisetiği bir yer hiçbir zaman olmamıştır. Hem İslamiyet'ten hem de Sufi geleneğinden ve de Bahailik'ten büyük çapta etkilenmiş, bir dünya vatandaşı olduğunu ve tüm insanları ayrımsız kucakladığını söylemiştir. Eserlerinin çoğunu da bu düşünceler eşliğinde kaleme almıştır. En çok bilinen eserlerinden biri ERMİŞtir. Ben Cibran'ı bu eseri ile tanımıştım. Bana göre başucu kitaplarından olması gereken bir kitap çünkü insanın her haline dair çarpıcı ifadeler yer alıyor Ermiş'te. Ama şimdi sizlerle okuduğum ikinci kitabından bahsetmek isityorum: BİR GÖZYAŞI VE BİR TEBESSÜM isminin bende uyandırdığı etki sonucunda okumaya karar verdim bu kitabı. Ama elimde size anlatabileceğim bir olay örgüsü ya da tanıtabileceğim karakterler yok. Hayatın her alanına dair Cibran'ın felsefesinden bahsediyor bu kitap. Bu yüzden tanıtım için kendi yorumlarımdan kendi düşüncelerimden ziyade yazara ait kitapta geçen bazı kısımları paylaşmak istiyorum sizlerle. Sonra Sevgi'nin kızına sordu Ey sevgi memnuniyeti nereden bulabilirim? buraya senin yanına geldiğini duydum. Ne zamana kadar çıkar peşindekileri , Bilgi Ağacı'nın altında Buda'nın yanına oturdum. Ama burada cehalet ve dalaletle varlığımı sürdürüyorum. Muhteşem bir kitap bir solukta okudum. Emeğinize sağlık Fatma hanım. Yaklaşık bir hafta önce okumaya başladığım Kırık Kanatlar isimli romanı bitirdim. Hayatımda ilk kez bir Halil Cibran eseri okudum. Çok duygu yüklü bir romandı. Bazı satırları, gözlerim dolu dolu okuduğumu çekinmeden söyleyebilirim. Halil Cibran, bu eserinde; din adamlarının yozlaşması ve kadın hakları gibi toplumsal meselelerden bahseder. Doğulu kadının yüzyıllar boyu gelenek karşısındaki acizliğine, eşya gibi oradan oraya sürüklenmesine yönelik eleştirel bir tavır ortaya koyar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-idam-mahkumunun-son-gunu-kitap-incelemesi/", "text": "Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Victor Hugo'nun önsözü ile başlıyor. Bu önsözde idam cezasının artık neden desteklenmemesi ve kaldırılması gerektiğini örnekler vererek anlatıyor. Yasaya göre idam cezası, insanlara örnek olması ve işlenen suçların azalması için uygulanıyor. Örneğin, bu cezayı almış bir kişinin hiç kimsenin görmediği bir yerde idam edilmesinin yasaya aykırı olduğunu söylüyor. Halkın idam gösterilerini ibret olsun diye değil, eğlence olsun diye seyretmeye başladığını anlatıyor bizlere. Hatta Victor Hugo'nun anlattığına göre giyotin ile idama mahkum edilmiş 4 devlet bakanının idamından önce, sırf bu kişiler elit tabakadan olduklarından ölmesinler diye ölüm cezası duraklatılıyor. Herkes artık ölüm cezası yok diye rahat bir nefes almışken bu bakanlar beraat ettiğinde ölüm cezası tekrar yürürlüğü konuluyor. Victor Hugo bunun da yanlış bir uygulama olduğundan yakınıyor. Bunu gören ve normalde idama karşı olanlardan bazıları, bu bakanların da yasaya uygun olarak cezalandırılmamasına kızarak bunlar için idam cezasını desteklemeye başlıyorlar. Önsözden sonra Victor Hugo'nun kitabını eleştirenleri eleştirmek için 3. baskısından itibaren eklediği bir tiyatral önsöz var. Burada Hugo, insanların kitabını hangi haksız gerekçelerle eleştirdiğinden bahsetmiş bence. Ve evet. Victor Hugo bir idam mahkumunun ağzından yazdığı son kısımda bu mahkumların maruz kaldığı haksızlıkları göz önüne getiriyor. Bu insanların da bir aileleri olduğundan, bu insanların da bir benlikleri olduğundan söz ediyor. Düşünün, biz de empati kuralım burada. Güneşi bir daha hiç göremeyeceğimizi, sevdiklerimizin bizim için üzüleceğini ve onlara halk tarafından kem gözle bakılacağını düşünelim. Kitaptaki kahramanımızın da olduğu gibi, eşinizin elini bir daha asla tutamayacağınızı, çocuğunuzun başını bir daha okşayamayacağınızı düşünün. Ya da 18'ini geçtiğinde bir anda giyotin sehpasının adayı olanlar gibi hiçbir zaman sevdiceğinizin olmayacağını düşünün. İşte tüm bunlar, mahkumun aklından geçiyor. Sehpaya giden tüm o aşamaları bize detaylarıyla anlatıyor. O da biliyor, çevresinde onu idam gününe kadar koruyan askerlerin sadece görevini yaptığını. İşte böyle. Tüm bunlara rağmen günümüzde idam cezası uygulanmaya devam ediyor. Hak edenler var mıdır, bilmiyorum. Şu an bunun için bunları yazmıyorum. Ama tarihte ve günümüzde hak etmeden bu cezayı alanların olduğunu elbet biliyorum. Her yıl dünyada en çok idamın Çin'de gerçekleştirildiğini belirtmek isterim. Ve içimden bir ses diyorki bunların çoğu haksız yere mahkum edilmiş olan Uygurlar. İyi yaşamalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-insan-hayal-edin/", "text": "Çevremizdeki insanlara bakalım... Hepsinin farklı bir hikayesi var. Herkesin düşünceleri, duyguları bambaşka. Ama bütün bu insanları birleştiren bir nokta var: alışmak. İnsan eninde sonunda her şeye alışır. Albert Camus. Alışıyoruz, neye alışmadık ki? İnsanı en çok etkilemesi gereken ölüme bile neredeyse her gün gelen şehit haberleriyle alıştık. İşte bir insan düşünün demiştim ya, onu dünyadaki diğer insanlardan ayıran bir özelliği olsun: alışamaması. Bu insan uzun süre sonra televizyonda haber izleyince, şehit haberini sunan sunucunun yüzünde hiçbir acı belirtisi göremeyince kahkaha atarak ağlayan bir insan olsun. Ateş düştüğü yeri yakar sözü, bu insanı günlerce üzmeye yetiyor olsun. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen insanlara, sırf insan sevgisi yüzünden gülümsemek ondan binlerce parça koparıyor olsun mesela. İşte tam da bu yüzden kimseyi alıştığı için suçlayamayız. Çünkü insanın yaşayabilmesi için alışması gerekir. Alışmadan her yük sırtına biner de bir gün taşıyamayacağı hale gelir. Artık bu büyük yük onu neredeyse gülümsetemeyecek hale getirir. Bu insanın en büyük sorunlarından biri de bu olur işte. O kadar ağır hisseder ki sırtındaki yükü, gülümserken bile bir yandan üzülür. Gülmemesi gerektiğini hatırlar, gülmeyen insanları hatırlar ve kendini suçlar. İçindeki bu büyük savaştan ise en çok ruhu yorulur. Bedenin yorgunluğu uyuyarak geçer belki ama ruhun yorgunluğu nasıl geçer bir türlü bulamaz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-kare-bir-an-bir-sehir-adana/", "text": "Şimdilerde en uzakta kaldığımız kavram sadelik belki de. Ne kadar gösterişli o kadar iyi sanılan devirlerdeyiz. Kenar mahallelerden korka korka geçip, dalından koparılan meyveyi ancak rüyamızda yediğimiz plastik devirlerdeyiz. Herkes birbirine benzeme çabası içinde, en çok kendine yabancı hallere sürükleniyor, kalabalık yalnızlıkların her geçen gün arttığı devirdeyiz. Ancak öyle ki güneş ayrı güneş devir ayrı devirmiş Akdeniz'in göbeğinde. Bir sokak boyu derme çatma bir mahalle, komşuluk kardeşlikten öte olmuş burada. Yolda selam vermek bir yana evine biraz geç gelen komşusunu merak eden derdini soran insanlar varmış burada. Okudukça şaşırıyorsunuz belki ama evet doğru bu sözünü ettiğim üçüncü sayfa haberleri ile güneşe ateş etmesi ile meşhur, Seyhan'nın bağrında taş köprüsü ile Adana. Sıradan bir gezi yazısı gibi tarihçe, ve coğrafik bilgiler vermek değil niyetim. Başka bir bakış sadece bu şehre. Aslında çatısız evler ve palmiyelerin tezatlığı karşılıyor bu şehirde sizi. Lüksten arınmış görüntüsü ile gökten yere indiriyor nefsinizi. İkliminde salınan sarı portakallar, limonlar, incirler, zeytinler ve daha nicesi. Sıcaklığı güneşten değil insanlarından bu memleketin. Çünkü bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık hiç uğramamış bu melekete. Ama bu hiç düşmemiş kebabı kadar dillere. Mezapotamya'ya olan komşuluğu ile bir mozaik halini alan bu yeşil Çukurova diyarı, en az bereketiyle yetişen çeşit çeşit meyve sebzenin yanında bir o kadar her millet ve mezhepten insanı barındırıyor bağrında. Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve daha nicesi. Sabah kahvaltısında et soran, yazın yaylara çıkıp serinleyen güzel çocukların, gözündeki ışığı ve yüzündeki gülümsemesiyle gönül zenginliği ile yıkanan, pamuğun bolluğundan belki de bilinmez pamuk gibi nineler ile nefes alan diyar,"} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-kelam-bin-dert-nedir/", "text": "Geçenlerde canım sıkılmış ve internette komik videolar izlemeye, boş boş eğlenmeye, öylesine kahkahalar atmaya koyulmuşken kendimi odamın bir köşesinde sorgulayıcı cümleler içerisinde 'Acaba bu adam dosdoğru mu?' diye dalmış gitmişken buldum. Öncelikle anlatacağım olay hakkında bir dipnot geçmem gerekir ki: Yaşanan olay dinimiz dahilinde değil; şahsa münhasırdır. Zaten bunu gerekli yerlerde tekrar vurgularım da. Güzel Türkiye'min inci kenti İzmir'de günlerden bir gün. Kesilir gözler sarığı başında, cübbeli kardeşime gözler. Bilirim sarığını başına bağlamış, cübbesini giymiş dostun bilirim dinini ne çok sevdiğini. Bilirim yolunu kaybetmiş zihinlerin gönlünü gül sularıyla yıkadığını ve feraha erdiğini. Böylesi Yunuslardan zarar gelmez bilirim! Ancak vay haline gönlünü zakkumun zehirleriyle gül niyetine yıkayanların! Böylesi bir insan, halk otobüsüne biniyor ve gözünü dikkatliyle bir yere kitliyor. Ne var orada peki? Birbirini seven iki genç. Uyarı 1- Videonun bir de diğer yanından bahsetmek istiyorum. Adam bu cümleleri sarf ederken dahi sakinliğini korumuş ve onunla aynı fikirde olmayanlar ona şiddetle karşılık vermişlerdir. Bu yazının amacı bir fikri savunmak değil; doğrusu ne olmalıysa onu yapmaya teşvik etmektir. Böyle ciddi yazınca etkileyici oluyor 😃 Neyse devam edelim. Tabi, adam öyle deyince ben bir durdum ve sordum kendime: ' Yahu adama bakıyorum sakin sakin cevap veriyor. Birileri bağır çağır yapıyor. Adam sakince 'Ben Osmanlı torunuyum, sarılamazsınız.' diyor. Yanlış bir şey var ama ne?' dedim. Ey benim dedesinin bir lahza sözünden bihaber ancak saygısında ise kusursuz olan kardeşim! Sana acziyetin hiç iyi bir hava katmıyor olacak ki insanlara karşı olan saygını gölgelemiş. Benim 'Osmanlı torunuyum' deyip de dedesinin yaptıklarına kanaat eden ama bir sözüne itimat edemeyen kardeşim! İnsanları ne yaptıklarına, nasıl davrandıklarına, hangi takımı tuttuklarına göre yargılamak bizim haddimize değil. Bunu deden demiş. 'Sen Beşiktaşlısın yanacaksın! Fenerliler ise istisna.' demek ne kadar haddimize olmadığı gibi onların yaptıklarını kendi dinince yargılamak da haddimize değildir. Hatta görmüyor olacaksın ki bu tavırlar sana da diğer kardeşlerine de hatta o çok sevdiğin, canını yoluna koyacağın dinine de zarar veriyor. Şu güzel Ramazan ayında oruç tutmayanların, tutamayanların bir yudum su içmeye çekindiği yerde oruç tutanların gözlerindeki 'Oruç tutmuyorlar!' bakışına üzülüyorum. Az iş çok verimle çıkılan yolda tarihini, bilimini, sanatını, fazlasını bilmeyip de ilmini bilmeyip de bir alim edasıyla kendi dillerince akıl veren başlara yanıyorum. 'Bir işi o işin hakkını veren yapsın.' derler ya. Bugün otobüste dilinden o cümleleri sarf eden güzel insana o zihniyeti nakşettirenlere üzülüyorum! Ben dinini kestirip atılmış gibi öğretenlere hakkımı helal etmiyorum!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-meydan-okuyus-hikayesi-olarak-sisifos-okumak/", "text": "Sisifos ya da Antik Yunan mitolojisindeki adıyla Sisyphos, edebiyat ve felsefe tarihini fazlasıyla meşgul etmiş son derece etkileyici bir karakterdir. Sisifos'un bu denli önemli olması, yarı-tanrı konumundaki karakterimizin dramatik; bir o kadar da sıra dışı öyküsünden geçer. Sisifos'un öyküsü tüm detaylarıyla yaşamdaki arayışımızdan izler taşır. Albert Camus ve Friedrich Nietzsche, Sisifos'un sıra dışı yaşam öyküsünden, hayattaki anlam arayışımıza dair önemli sorgulamalar çıkarmıştır. Hatta Albert Camus'un Sisifos Söyleni kitabı, klasikler arasına dahi girmiştir. Sisifos, hikayesiyle okuyucuya hayattaki arayışının sınırlarını zorlama kudreti verir. Ceza, gerçekten her zaman ceza mıdır? Yaşamak ama nasıl? Neden buradayız? Tüm bu soruların cevabı Sisifos'un öyküsünde! Sisifos'un hikayesine dair yolculuğumuzun başlangıcı bir Antik Yunan mitine uzanıyor. Antik Yunan mitolojisinde en güçlü tanrı herkesin bileceği üzere Zeus'tur. Yıldırımlarıyla azap salan Zeus, aynı zamanda tanrılar dünyasının babası olarak kabul edilir. Sisifos ise kendi halinde bir yarı-tanrıdır. Kendisinin oldukça küçük de bir ülkesi vardır. Sisifos, oldukça zeki, uyanık, ne yaptığını bilen bir kraldır. Buna karşın halkına ve misafirlerine karşı her zaman iyi davranışlar sergilemez. Kadınlara tecavüz eder. Halkına eziyet eder. Misafirlerine ise zaman zaman acımasız davranır. Anlaşılacağı üzere Sisifos, pek de sevilen bir kral değildir. Birçok kez tanrılar konseyi tarafından cezalandırılır. Bununla birlikte Sisifos'un hikayesindeki kırılma noktası ise baba tanrı Zeus'la ters düşmesidir. Günlerden bir gün, Nehir Tanrısı Asopos'un güzeller güzeli kızı kaçırılır. Asopos ne yaparsa yapsın çabaları nafiledir. Kızını bir türlü bulamaz. Birden Sisifos çıkagelir. Mit bu ya, Sisifos biliyordur Asopos'un güzeller güzeli kızının yerini. Sisifos, her zaman olduğu gibi uyanık ve zekice hareket ederek çıkarlarını düşünür. Asopos'la bir anlaşma yapmaya karar verir. Anlaşma gereğince Sisifos, kızının yerini söylemesine karşılık Asopos'tan ülkesi için bir ırmak talep eder. Çaresiz olan nehir tanrısı, Sisifos'un teklifini kabul eder. Anlaşma tamamdır. Sıradaki dramatik olay, Sisifos'un ihanetidir. Sisifos, güzeller güzeli kızı Zeus'un kaçırdığını söyler. Bu, gerçek anlamıyla bir ihanettir. Artık Zeus'un öfkesi Sisifos'un üzerindedir. Önce Ölüm Tanrısı Thanatos'u gönderir zavallı Sisifos'un üzerine. Zeki ve hünerleriyle nam salmış Sisifos, etkilenmez bile Thanatos'tan. Bir çırpıda ölüm tanrısının ölümünü prangalara geçiriverir. Durmaz Zeus, Thanatos'un ardından Savaş Tanrısı Ares'i gönderir Sisifos'u cezalandırması için. Ares, tanrı krallığının en güçlü tanrılarından biridir. Başarılı da olur. Sisifos'u zindanlara mahkum eder. Fakat Sisifos'un burada kalmaya niyeti yoktur. Kandırır Hades'i, birden kaçar kör dehlizlerden. Uzun bir süre tanrılara yakalanmadan kaçmayı da başarır Sisifos. Ta ki yaşlanıp bitap düşene dek. Sisifos, kaçacak mecali kalmadığından, birden tanrılar konseyi tarafından yakalanır. Yıllardır ne yaptılarsa yıldıramadıkları ahlaksız Sisifos karşılarındadır tanrılar konseyinin. Ona öyle bir ceza verilmelidir ki daha önce yaptıklarının da acısını fazlasıyla çeksin. Şimdiye dek verdikleri tüm cezaları bir şekilde savuşturmayı başarmıştır Sisifos. Tanrılar bu kez Sisifos karşısında yenilmeyi istemez. Ona en iyi cezayı vermek için uzun süre düşünürler. İşte Sisifos'un felsefe ve edebiyat tarihini alt üst eden, yaşamı anlamak için bize son derece derinlikli nüanslar sunan cezası böyle bir ortamda belirlenir. Sisifos'un yaptıklarına karşı cezası kesinleşmiştir. Tanrılar tarafından bildirilir. Tanrılar, Sisifos'u bir dağın eteklerine götürür. Devasa bir kaya gösterir. Sisifos'un görevi kayayı dağın en zirve noktasına taşımaktır. Evet, bu onun cezasıdır. Uyanık ve zeki Sisifos cezasından fazlasıyla mutludur. Alır kayayı güç bela çıkarır tepeye. Tam zirveye ulaşmışken tekrar düşer kaya aşağı. Sisifos tekrardan çıkarır kayayı zirveye. Kaya yeniden dağın eteklerinde... Bu böyle sonsuza dek gidecektir. Kaya, anlaşılacağı üzere bir metafordur. Tam olarak yaşamdaki arayışımızı simgeler. Kayayı bulmaya çalışmak, insanın yeryüzündeki varoluş amacıdır. Herkes kayasını arar. Kaya, yazgının ta kendisi, kaderin ötesindeki kaderdir. Burada sorulması gereken en önemli soru, yaşamının tamamını arayış içerisinde geçiren insanın kaderi ve yazgısıyla nasıl yüzleşeceğidir. Sisifos, tanrıların verdiği cezayı onaylar. Yazgısını kabul eder, kaderine razı gelir. Bu tavır, onun tanrıları cezalandırma biçimidir. Gerçekte tanrılar onu cezalandırmak ister ama yazgısını bulan ve kaderine razı olan Sisifos, kabul ederek cezalandırır tanrıları. Artık kayayı sonsuz bir yolculukla dağın zirvesine taşımak bir ceza olmaktan çok daha fazlasıdır. Sisifos'un yazgısı, mutluluğunun kaynağıdır. Sisifos, birçok yazar ve filozofun yakından ilgilendiği bir karakterdir. Bununla birlikte onunla ilgili en dikkat çeken okumalar Camus ve Nietzsche'den gelir. Nietzsche, Amor Fati şiirinde doğrudan olmasa da Sisifos'un öyküsüne yer verir. Amor Fati, kayanın kendisidir. Sonsuz bengi dönüşte süregelen ve durmadan devam eden arayışı ifade eder. Tıpkı Sisifos'un cezası gibi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-mukaddime-olarak-medeniyet-uyarici-amiller/", "text": "Tarihin en yaman keşmekeşleri büyük medeniyetlerin arefesinde yaşanır. Ahlaki yozlaşma, değerlerin dejenerasyonu, vicdan mekanizmasının tefessüh etmesi gibi bir millet için sükutu hazırlayan sebepler o toplumun her alanında hakimdir. Nemelazımcılık o toplumun mültezem bir metaıdır, hukuksuzluklar o toplumda normal karşılanır bir vaziyettedir. Fikir hayatı donuklaşır, zavallı entelijansiya yeni düşünceler serdedemez hale gelir. Haddini aşmanın neticesi olarak sanatta bir kokuşma yaşanır. Bilim hayatı bir kelepir fiyata ideolojik saplantılara kurban verilir. O toplum bir lanetlenmişlik belirtisi olarak, kaderini kendisine bağlamış olan milletlerin zulme uğraması karşısında ölüm sessizliğine bürünür. Böyle bir ortamda psikososyal yönden mutsuz olan halkın iç daralmalarının dışa vurumu olarak toplumsal bunalımlar ve toplumsal patlamalar, hilafi kitle hareketleri birbirini izler. Bu hal nedeniyle birliklerini yitiren ve parça parça olan o toplumun serencamı, bütün mukavemet gücü kırıldığı için düşman istilası ile nihayet bulur. İşte böylesi bir durumda o toplumdan nasıl oluyor da dipdiri ve yepyeni bir medeniyet, hangi amiller vasıtasıyla teşekkül ediyor? Bu yazıda farklı düşünürlerin farklı yaklaşımlarıyla bu soruya yanıt aranacak. Cemil Meriç, kültür ve medeniyet kavramlarını irdelerken, kültür kelimesinin 160 farklı tarifi olduğundan, her ülkede ayrı bir libasa bürünen uçarı, serazat bir mefhum olduğundan; medeniyet kelimesinin ise muhtevası, çağdan çağa, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen kaypak ve karanlık bir kelime olduğundan bahseder. Sosyolog ve antropologların büyük bir çoğunluğu ise kültür ve medeniyet kavramlarının birbirinden ayrılamayacağı kanısındadır. Böyle bir vasatta yapılabilecek en iyi şey, kültür ve medeniyet kavramlarının konunun zihinlerde daha iyi şekillenmesi açısından idareten bir tanımını yapmak olsa gerek. Kültür bir milletin yapıp etmeler bütünüdür. Medeniyet ise bir milletin veya kader birliği etmiş bir kaç milletin yapıp etmelerinin kemal noktaya ulaşması ve temsil edilmesidir. Alman kültürü ayrıdır, Fransız kültürü ayrıdır, İngiliz kültürü ayrıdır ama bu kültürler bir araya gelince Batı medeniyetini oluştururlar. Bir medeniyetin bünyesi içinde devletlerin yıkılması yahut yeni devletlerin kurulması tarihte sık rastlanan olgulardır. İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee 'tarih bilinci ' adlı eserinde medeniyetlerin, bir yaratıcı azınlığın kendi tarihinin ve coğrafyasının ve baskın azınlığın baskılarına karşı koyması sonucu ortaya çıktığını söyler. Toynbee bu kalıba 'meydan okuma ve tepki' adını verir. Yani bir grup aklı başında yaratıcı niteliklere sahip insan var ve bu insanların karşısına problemler çıkıyor, problemleri aşarak büyüyorlar. Nihayetinde bir medeniyet ortaya çıkıyor demek istiyor yazar. Bu yaklaşım etki-tepki, neden-sonuç ilişkisine benzetilmiş. Tek farkı işin içinde insan iradesi olduğundan sonuç öngörülemez. Ayrıca Toynbee tarihe etki etmiş yirmi altı medeniyetten bahseder. Mısır, And, Çin, Minoa, Sümer, Maya, Hint, Hitit, Suriye, Helen, Babil, Meksika, Arap, Yukatan, Sparta ve Osmanlı medeniyetlerini kapsayan on altısının artık varlıklarının devam etmediğini; geriye kalan Hristiyan Yakındoğu, İslam, Hristiyan Rus, Hindu, Uzakdoğu Çin, Japon, Polinezya, Eskimo ve Göçebe medeniyetlerinin Batı medeniyetinin baskısı altında varlıklarını idame ettirmeye çalıştıklarını ifade etmiştir. 'Coğrafya bu yaratıcı azınlığın karşısına çetin problemler çıkarır' der yazar. 'Yaratıcı azınlık, bu problemleri çözdüğü sürece büyür'. Coğrafya çok önemlidir. Bir ülkenin ticeret yolları üzerinde olması, bulunduğu topraklar üzerinde daha önce başka medeniyetlerin kurulmuş olması, çevresinde büyük medeniyetler olması yahut düşman ülkeler olması o ülkeyi hep uyanık tutar, ister istemez büyümeye mecbur bırakır. Eğer bir medeniyet böyle bir coğrafyada büyüyemiyorsa sahip olduğu konumu koruması da imkansız hale gelir ve kaçınılmaz sona doğru ilerler. Örneğin bahsedilen şekilde bir coğrafyaya sahip olmayan İzlanda, bin yıllık parlemento geçmişi olmasına rağmen tarih sahnesinde pek bir varlık gösterememiştir. Bu arada coğrafyanın fiziki şartlarının çok sert olmamasının da ayrı bir kazanç sağlayacağını belirtelim. Evet, nasıl ki insanı ailesine bağlı tutan yaşanmışlıktır, ortak anılardır aynen bunlar gibi de bir milleti bir arada tutan tarihtir. Bunun yanında bir millet tarihinde yüksek zirvelere ulaşmış ve o zirvelerde iz bırakmış ise bir gün dibi boylasa dahi tekrar zirveye ulaşmak hep hayalinde olacaktır. O millet tarihindeki kötü hadiselerden ders çıkarır, başarılarına ise imrenir. O millet tarihine bakar ve ne olduğunu tekrar hatırlar. Tarih bir gelecek pusulasıdır o milletin elinde. Dibi boylayan toplumların içinde bulunduğu durum ise ancak zillet olabilir. Zillet ise insan psikolojisine kuvvetle tesir eden bir faktördür. İnsanı sorgulamaya iter. Zilletle gerilen bir millet asaletle parlar. Bu nedenle psikososyal bir faktör olarak medeniyetlerin teşekkülünde zillet psikolojisinin rolü göz ardı edilemez. Benim bir arkadaşım yeni nesil uçak gemilerinin enerjisini kendi içinde barındırdığı nükleer reaktörlerden sağladığını öğrendiğinde hatırlıyorum kıpkırmızı kesilmiş, gözleri dolmuş ve hırsından ağlamamak için dudaklarını ısırmış, kendini zor tutmuştu. Çünkü aradaki açıklığı görmüştü. Zilletin uyarıcı gücü derken kastedilen budur. Zilletin ızdıraba inkılabı ve insanın içinde bir kora dönüşmesi. Aslında böyle teknik meselelerin medeniyetlerin teşekkülü açısından medeniyet nazariyecileri arasında pek bir önemi yoktur. Bilim ve teknik daha çok sonuçtur. Nasılsa böyle farklar beş on yıla kapanır. Hem bilimden önce şehirleşme ve ticaret gibi altyapı diyebileceğimiz tarzda oluşumlar gereklidir. Yani bilim sonraki iştir. Bu paragraf hakkında birkaç şey söyleyecek olursak; Şeriati'nin bahsettiği yirmi yedinci medeniyetin 'Amerika' olduğunu, ilkel topluluklar ifadesini ümmi kavimler şeklinde ifade edersek hem kavram hazinemizi geliştirebileceğimizi hem de üzerinde çalıştığımız ifadeleri kullanmanın dayanılmaz bir rahatlığını tadacağımızı, tarihte kurulan yirmi altı medeniyetin -Şeriati'ye göre yirmi yedi- beşte dört kadarının ümmi kavimler tarafından kurulduğunu ayrıca kanımca göç hadisesinin çok derinlikli bir konu olduğunu; tahminen ileride bu olayın Türkiyeli sosyologlar tarafından daha önce dünya üzerinde hiç tartışılmamış varyasyonlarının ortaya konacağını söyleyebiliriz. Sosyolog ve felsefeci Hilmi Ziya Ülken 'uyanış devirlerinde tercümenin rolü' adlı eserinde medeniyetlerin teşekkülünde tercüme faaliyetlerinin itici gücünü şöyle açıklar: 'Medeniyet sürekli bir yürüyüştür. Her ulus, büyük medeni akışla birleşen ve ona karışan yeni bir sudur. O kendinden bir şeyler getirir; fakat onu büyük akışa katmasını bilmezse hiçbir şey yapmış olmayacaktır. Medeni akışa ayak uydurmak demek ona karıştığı yere kadar bütün fikir mahsullerini tanımak ve onlarla yoğrulmak demektir. Kendi içine kapanmış, başkalarından habersiz ve kendi kendine doğup büyüyen, devresini tamamlayan medeniyetler yoktur. Eski Sümer ve Mısır Yunan'a, Yunan Latin'e ve İslam'a, İslam ve Latin dünyaları Rönesans vasıtasıyla Avrupa medeniyetine ulaşır. Bu sürekli yoldan ayrılan ve ayrı kalan dallar kendi kendine çürüyüp düşmeğe mahkumdur. Eski Amerika medeniyetleri bundan dolayı yarım kalmış ve yemişlerini vermeden kaybolup gitmiştir. Bizim için lazım olan eski İslam ve yeni Avrupa uyanışlarında olduğu gibi çok sistemli ve hararetli bir tercüme faaliyeti canlandırmaktır. Tanzimat'tan beri geç kalınan bu yola girmenin tam zamanıdır ve şükredelim ki girilmiştir'. Bu kalıbı bu bakış açısıyla tekrar ele alalım. Bir grup var. Ellerinde bir program var, bir medeniyet kurmak istiyorlar. Bu program dahilinde ilerlerken bazı engellerle karşılaşıyorlar. Şu halde karşımıza iki durum çıkar. İlki, bu grup yaratıcı bir tepkiyle bu engeli aşar. İkincisi, bu grup bu engeli kendi yaratıcı tepkileriyle aşamaz ama bir ihtimal daha var, engelin kalkmasını bekler. Bu süre zarfında tabi programını uygulayamaz. Yani Toynbee'nin dediği gibi problemlerini her zaman kendi yaratıcı tepkisiyle aşamayabilir. Ayrıca eğer bir grup bir programla ortaya çıkıp bu programını uygulamaya başlamışsa, kendileri meydan okunan taraf olmaz. Meydan okuyan taraf olmak zorunda da değildir. Kanımca program dahilinde bir medeniyet inşaasına kalkışmak, öncesinde mutlaka bir örneğe dayanılarak yapılmak zorundadır. Yani eğer bu bahsi geçen yaratıcı azınlığın bir tarihsel geçmişle iltisakı yoksa yahut medeniyet tahayyülleri için örnek aldıkları bir başka medeniyet yoksa böyle bir program ortaya koymaları imkansızdır. Zaten insan daha önce örneğini görmese, okumasa medeniyet diye bir şeyin varlığından da haberdar olamaz. Tarih bir millet için işte bu yüzden bu denli önemlidir. Burada bir 'ilk medeniyet' sorusu akla geliyor. Bu da ayrı bir çalışma alanı olarak kalsın. Evet, bu yazı bir makale değildir. Çünkü gerekli araştırmaları gereğince yapamadım. Eskiler evrak-ı perişan derlermiş. Bir çok hatalı yeri olabilir. Ama umarım en azından bu ülkenin benim yaşımdaki genç sosyologlarını gıcık etmeye yeter. İsmi geçen yazarları gereğince okuyamadım. Okuyamamak bir bahane olamazdı. Ancak sosyal bilimler çok yoğun okuma yapmayı gerektiren bir alan. Benim asıl mesleğim fırsat vermediğinden hem bu kadar hafakanın arasında bir türlü yönelemediğimden gereğince okuyamadım. Bu yüzden okuyucu ümmiliğimi affetsin. Ama yazmamak, hele şu dönemde, asla bir bahane olamazdı. Umarım bir şeye değer."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-omur-nasil-yasanir-kitap-incelemesi-ilber-ortayli/", "text": "Bir kitabın incelemesini yazmadan evvel, onun tanıtılmaya değer olup olmadığını sorguluyorum. Bu sebeple benim köşemde kitapları eleştirdiğim bir bölüm yok. Genellikle kişisel gelişim kitapları vakit kaybı olmanın yanı sıra herkes tarafından bilinen bilgilerin sistematik bir şekilde kağıda geçirilmesinden fazlası olamıyor. Fakat Kronik Kitap Yayınları'ndan çıkan ve yeni İlber Ortaylı söyleşisi olan Bir Ömür Nasıl Yaşanır? kitabı eğer kişisel gelişim kategorisine dahil edersek- bu kuralı yıkan bir çalışma olmuş. Yenal Bilgici ile İlber Ortaylı'nın söyleşisinden oluşan kitabın okurlar tarafından oldukça ilgiyle karşılandığını söylemeliyim. Çünkü İlber Ortaylı'ya birçok kişi hayatla ve kitaplarla ilgili sorular soruyorlardı. Bir Ömür Nasıl Yaşanır? Hayatta Doğru Seçimler İçin Öneriler isimli kitabın bu sebeple okur kitlesinin istediği bir içeriği karşıladığına şüphem yok. Ayrıca İlber Ortaylı'nın hayat tecrübelerinden faydalanmak isteyen birçok kişi ve kurum, ondan konferanslar talep ediyor ve sorular soruyorlardı. Bu kitabın bir başka yazılma amacı ise bu isteklere toplu bir şekilde cevap verebilmek olsa gerek. Sorulan sorular kitapta çeşitli başlıkların altında toplanmış ve bu durum kitabı daha okunabilir kılmış. Kitabın önsözünde İlber Ortaylı: faber est suae quisque fortunae diyerek başlıyor. Yani, herkes kendi talihinin mimarıdır. Esasında bu Latince deyiş, kitap için oldukça güzel bir özet olmuş görünüyor. İlber Ortaylı genellikle kendi döneminde gördüğü manzaralardan ve tecrübelerinden bahsetmiş. Bu tecrübeleri bir kitap halinde okumak oldukça güzel bir durumdur. Eğitim ile ilgili çeşitli fikirlerini belirtmiş ki oldukça istifade ettiğimi söylemeliyim. Birçok kez kendisine sorulan dil öğrenmek ile ilgili soruların da sorulduğu bu söyleşide oldukça renkli cevaplar olduğunu da belirtmeliyim. Entelektüeli üstüne vazife olmayan işlerle ilgilenen kişi olarak yorumlayan İlber Ortaylı, devam ediyor ve ekliyor: Kendi dünyasının dışıyla ilgilenendir entelektüel. Bu esasında oldukça kısa ve öz bir yorum olmuş. Yenal Bilgici, İlber Ortaylı'ya soruları sorarken toplumumuz hakkındaki düşüncelerini sıkça sormaya gayret etmiş. Genellikle bu sorulara aldığı yanıtlar olumsuz olsa da İlber Ortaylı hep ümitvar bir tutum sergiliyor. Son dönem neslin farklı dallarla ilgilenmesinden hoşnut görünüyor. İyi şehir; iyi bir kütüphanede çalıştıktan sonra, iyi bir salonda, iyi bir tiyatro oyunu seyredebildiğin ve temsilin ardından güzel bir kafeye gidip sohbet edebildiğin şehirdir. Kendisine televizyon programlarında bahsettiği birçok konu hakkında derinlemesine sorular sorulmuş ve bu yüzden Yenal Bilgici'nin oldukça güzel sorular sorduğunu söylemeliyim. Ayrıca bu güzel soruları daha da ayrıntılandırmak istediğinde, soruları genişleterek tekrar sormuş ki bu da cevapların daha ayrıntılı olmasını sağlamış. İyi bir gezgin olan ve aynı zamanda gezi yazıları kaleme alan İlber Ortaylı'ya seyahat ile ilgili sorular da oldukça sık ve zengin bir şekilde sorulmuş. Nasıl gezmeli? Nereleri gezmeli? Hangi müzeleri gezmeli? gibi sorulara cevap veren Ortaylı, aynı zamanda kendi pişmanlıklarına ve yapılmaması gerekenlere de değinmiş. Aynı zamanda hangi ülkeleri gezmeniz ve nasıl gezmeniz gerektiğiyle ilgili çeşitli rotalardan ve tecrübelerinden de bahsediyor. Bunun yanında, kitap hazırlanırken İlber Ortaylı'nın tavsiye ettiği müzeler veya filmlerden bir liste de hazırlanmış ki bu da okuyucuya bir kolaylık sunuyor. Kitaptan şunu anlıyorsunuz, İlber Ortaylı aynı zamanda film izlemeye ve tatbik etmeye de düşkün. Yaşı gereği birçok yapının eski halini gören ve bilen birisi olarak, restorasyon çalışmalarımızın oldukça kötü olduğunu büyük bir haklılıkla belirtmiş. Bu konuda büyük bir rahatsızlık içerisinde olduğumuz çok açıktır. Ülkemizdeki restorasyon çalışmalarının çoğunluğu, oldukça yüz kızartıcı bir şekilde sonuçlanıyor. Restorasyon rezaletleri olarak adlandırdığım bu durumun en önemli sebeplerinden bir tanesi, ülkemizin bu konuya yeterince ilgi göstermiyor olmasıdır. Birçok kez eğitimden bahseden ve bununla alakadar olan İlber Ortaylı'ya bu konuda da birçok soru sorulmuş. Birçok öneri ve eleştiride bulunulmuşsa da burada bahsetmek yerine kitabın içeriğinde bırakmayı tercih ediyorum. Mantıklı bir vecize olarak, ezberlemenin eğitimin bir parçası olduğundan ve bunun gerekliliğinden bahsederek ilginç bir yorumda bulunuyor. Esasında bu konuda, iş bilmez yöneticilerin eğitim sistemini bozmasından dem vuruyor. İlber Ortaylı'nın yaşı ve yaşayış tarzı gereği, tecrübeleri birçok insan için oldukça kıymetli olmaktadır. Fakat insanlar burada bir yanlışa düşebiliyor. İlber Ortaylı'nın yaşadıkları ve tecrübeleri insanlara bir yol ve yöntem göstermelidir. Lakin birçok insan onun söylediklerini değiştirilemez doğrular olarak algılıyor. Bu oldukça hatalı bir tutumdur. Doğru kalıplar yoktur, bireylere özgü doğrular vardır. Bundan dolayı bazı tecrübeleri kendinize göre yorumlamanız sizin için daha faydalı olacaktır. Bu kitabı okurken bunu hatırdan çıkarmamanızı bir okur olarak tavsiye ediyorum. Kitabı oldukça merak ediyorum. Hakkında yazılanları okuyunca, okumak için sabırsızlanıyorum. Türkiye ziyaretimde, alınacaklar listesinde yerini çoktan aldı. merhaba gerçekten çok işime yaradı bu makale ödev için teslimim vardı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-paragrafta-arayip-da-bulamadiklarimiz/", "text": "Bir paragrafı anlamak için öncelikle o paragrafta bize ne anlatılmak isteniyor, verilmek istenen mesaj nedir bunu bilmemiz gerekir. İşte bunun içinde bir parçada anlatılan konuyu, verilmek istenen ana fikri ve yardımcı düşünce kavramlarının ne anlama geldiğini bilmeliyiz. Gelin hep birlikte paragrafın anlam yönünü inceleyelim. Paragrafın konusuyla başlayalım. Paragrafta üzerinde en çok durulan olaya, duruma ve görüşe konu denir. Konu genellikle ilk cümlelerde sezdirilir yahut verilir. Konuyu bulurken paragrafta en çok tekrar eden sözcük bize konuyu bulmamız için verilen ipucudur. Konu tek kelimeden veya kelime gruplarından oluşabilir. Anlatılan nedir? sorusu ise konuyu bulmamızı sağlayacak güzel bir sorudur. Paragrafın genel ve sınırlandırılmış olmak üzere iki çeşit konusu vardır. Genel konuları işlemek zordur ve genelde soyut kavramlardan oluşur ancak sınırlandırılabildiği ölçüde işlenmesi kolay olur. Örnek verecek olursak sevgi genel ve soyut bir konuyken hayvan sevgisi ise sınırlandırılmış konuya güzel bir örnek olmuş olur. Paragrafın ana fikri ise paragrafta bize verilmek istenen mesajdır. Tüm cümleler bu mesaj etrafında toplanır. Mesajımız hedefinden paragraf boyunca sapmamalıdır. Saptığı durumda yeni bir paragraf ortaya çıkmış olur. Kısaca ana fikir parçanın yazılış amacıdır ve tek bir cümle ile ifade edilir. Genellikle paragrafın sonunda yer alır. Paragraflar iki yöntemle oluşturulur. Tümdengelim paragraflarında, genelden özele giden bir yazma biçimi mevcuttur bu durumda ana fikir paragrafın başında verilir. Tümevarım paragraflarında ise durum özelden genele doğru sıralanır. Bu biçim paragraflarda ise ana düşünce paragrafın sonunda yer alır. İnsanı yazmaya teşvik eden şey ana fikirdir. Asıl anlatılmak istenenin ne olduğu, ana fikir için sorulması gereken temel sorulardandır. Paragrafın yardımcı düşüncesi ise ana düşünce dışında kalan, paragrafta yer alan diğer tüm mesajları içerir. Yardımcı düşünce asla ana fikir ile çelişmemelidir. Ana fikri destekler niteliktedir. Birden fazla yardımcı düşünce mevcuttur. Ve genelde yardımcı düşünceler için soru sorulacağı zaman bu paragraftan aşağıdakilerden hangileri çıkarılamaz ya da hangilerine ulaşılabilir gibi sorularla kendini meydana getirir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-psikopatin-gunlugu-nir-hezroni-kitap-incelemesi/", "text": "Ajan 10483, bu romanın baş kahramanı. Lakin kahraman demek doğru olmaz çünkü bu kişi bir psikopat. Bir Psikopatın Günlüğü isimli kitabı ise Nir Hezroni'nin ilk gerilim romanı ve bu kitap ile Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesine açılabilmeyi başarmış. İlk olarak Nir Hezroni'den biraz bahsedecek olursak, kendi sitesinden anladığım kadarıyla kendisi high tech olarak tanımladığı ileri teknoloji bilimi ile uğraşıyormuş. Geceleri de bilim-kurgu ve gerilim konulu kitaplar yazıyormuş. İkinci kitabı olan Bir Psikopatın Talimatları da anladığım kadarıyla ilk kitabının devamı. Dediğine göre bu kitapların dizisi de çıkacakmış. Ayrıca üçüncü kitabının da 2019'da İbranice yayımlandığını söylemiş ama çevirisi 2021'e ertelenmiş diye gördüm. Kitabın konusuna gelirsek, İsrail İstihbarat Teşkilatı benzeri bir kurum var. Bu kurum zeki olarak düşündükleri insanları toplayıp İsrail'in lehine olacak durumlar için ajan olarak yetiştiriyorlar. Ama bizim psikopat da bu kuruma alınıyor. Ve kendisine verilen görevleri yapmaya başlıyor. Başta yaptığı görevlerin insanlık için iyi olduğunu düşünerek yapıyor ama sonradan bu durum kendisi için iyiye dönüyor. Bir Psikopatın Günlüğü, bu söz konusu kurumun öldüğünü düşündükleri Ajan 10483'ün tekrar ortaya çıktığına dair kanıt ele geçirmeleri ile başlıyor. Bu kanıt da ajanın 10 yıl önce postaya verdiği, 10 yıl sonra teslim edilmeye zamanlı bir günlük, ajanın günlüğü. Bir seri katil ağzından kitap okuyup bu kadar kan dondurucu şeyleri bugün saçımı taradım, çayımı demledim der gibi dümdüz bir ifadeyle yazması çok ilginç bulunmuş. Bu ajanın psikolojik sorunları günlüğünün ilk sayfalarından anladığımız kadarıyla çocukluğuna kadar gidiyor. Obsesif kompulsif bozukluk gibi birçok psikiyatrik bozukluğu olan bu çocuk, kendini iyi yetiştiriyor. Birçok alanda kendini yetiştiriyor. Ajan olunca da bu yeteneklerini aktif şekilde kullanıyor. Mesela bilgisayar korsanlığı yeteneklerinin önüne kimse geçemiyor. Sistemden yetkisi olmadığı halde kendi DNA verilerini bile silmeyi başarıyor. Bu yeteneklerini insanlığın iyiliği için insanları öldürürken de kullanıyor. Tabi bu işleri bu kadar soğukkanlı yapması, kitaptaki diğer karakterler için bir merak konusu. Başta biz de merak ediyoruz tabi. Yani anlıyorsun ki bunu yapan adam fazla bir şey düşünmüyor. Sonrasında bunun acısını çekecek ya da öncesinde sonunu düşünecek kadar sosyal olarak becerikli yaratılmamışlar. Bu ajanlar normal bir insanın midesini bulandırabilecek durumlara göğüs germek için yetiştiriliyorlar. Bizim ajan ise bunların yanında bir psikopat olduğu için bu durumları, görevlerini abartarak yapıyor. Mesela bir kişiye mi öldürecek, binayı yıkıyor. Bunu nasıl yaptığını öğrenmek istiyorsanız, işte bu merak da kitabı incelememin minör nedenlerinden biri."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-radyocerrahi-gamma-knife/", "text": "Her şey aslında 1895'te başlamıştı. Hani hepimizin bildiği röntgen var ya işte o günümüzden yaklaşık 120 sene Wilhelm Conrad Röntgen tarafından keşfedilmişti. Bay Rontgen muhtemelen tıp tarihine yaptığı buluşuyla adını altın harflerle yazdıracağının ve bunun yanı sıra buluşunun çağın vebası olan kanser tedavisinde kullanılacağından bihaberdi. Bu mükemmel buluşu kanseri tedavisinde kullanmayı akıl eden genç bilim adamı, henüz 21 yaşındaki tıp öğrencisi Emil Grubbe idi. Genç Bay Grubbe daha o günkü muhteşem gözlemiyle iyi bir bilim adamı olacağını kanıtlamıştı. X ışınlarına maruz kalan fabrika işçilerinin derilerinde soyulma ve tırnaklarında dökülmeler olduğunu fark etmişti. Ve ardından X ışınlarının hücreleri öldürme özelliğini kanserli hücrelerde kullanmayı düşündü. X ışınlarının ilk kez kullanıldığı kişi bir 55 yaşındaki meme kanserli Rose Lee'dir. İlk radyasyon onkologu ise tahmin edeceğiniz üzere Emil Grubbe'dır. O günden bu yana ışınlama tedavisi yoğun bir şekilde kullanılmaya başladı. 20. asırdaki teknolojik gelişmeden payını da aldı. X ışınlarının yanında proton, elektron, nötron ve fotonlar kullanılmaya başladı. Bu tedavi yönteminde sağlıklı hücreler de zarar görüyordu. Görüntüleme yöntemlerinin gelişmesiyle daha da hedefe yönelik ışınlama yapılarak olası yan etkiler de en aza indirilmiş ve sağlıklı hücreler daha çok korunmuş oluyordu. 1951'de İsveçli bir beyin ve sinir cerrahı olan Lars Leksell ise tedavi de hedefin daha sınırlı yani sadece kitlenin kendisi olacak şekilde gamma knife yöntemini tanımladı. Kafa içi tümörlerde kullanılmak üzere ve hiçbir sağlıklı dokuya hasar vermeyecek şekildeki düşüncesiyle Doktor Leksell gamma ışınlarını kullanarak hedefe yoğunlaşacaktı. Günümüzde kullanılan X ışınları, ve ışınları enerjileri yüksek fotonlar oldukları için hücrelerde hasar bırakma kabiliyetleri daha yüksektir. Gamma ışınlarının ise enerjileri daha düşüktür. Ve bu az enerjili ışınlar görüntüleme yöntemleriyle desteklenerek hedefe farklı açılardan 3 boyutlu olarak yönlendirilip kanserli hücreleri öldürmek için gerekli olan enerjiyi sadece kanserli hacimde yoğunlaştırılır. Şöyle düşünelim bir hedefe 100 farklı noktadan zayıf ateş ediyoruz. Bunlar tek başına anlamsız ama 100 tanesi bir hedefe vardığında inanılmaz bir güç ortaya çıkıyor ve hedef kül oluyor. İşte gamma knife'da da mantık bu şekilde. Bu şekilde hiçbir cerrahi kesi yapmadan çok güzel bir tabirle radyocerrahiyle olayı çözmeye çalışıyoruz. Daha çok kafa içi tümörlerde kullanım alanına sahip. Beyne yayılan metastatik tümörlerde, beyin zarı tümörlerinde ve direkt beyinden kaynaklanan tümörlerde kullanılmasına rağmen esas olarak başarı sağladığı alan beyne sıçrayan yani metastatik tümörlerde. Başarı için önemli bir diğer durum da kitle boyutunun 3.5-4 cm'den daha küçük olmasıdır. Gamma knife düşük enerjisi sayesinde geçtiği dokularda hasar bırakmaz. Beyne yönelik herhangi bir cerrahi girişim olmadığı için kanama, beyin dokusunda hasar ve enfeksiyon riski yoktur. Böyle bir durumun sonucu olarak da tedaviden hemen 1 gün gibi kısa bir süre sonra kişi normal hayatına dönebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bir-stajyerin-gozunden-gebelikten-annelige-gecis/", "text": "Gebelik gerçekten çok güzel bir dönem, Allah tarafından mükemmel, kusursuz, yaratılışın olduğu dönem. Dünyadaki en kutsal varlık olan Anneliğe geçiş dönemi. Artık normal bir kadın olmaktan çıkıp herkesin kendi içinde özel olduğu bir hayata Anneliğe geçiş dönemi. Bu geçiş dönemi ve özellikle sonrası gerçekten sizin için zahmetli oluyor. 9 ay karnında taşıyorsun. Hayatın etkileniyor, geceleri rahat sağa sola dönemiyorsun, eğilip doğrulurken zorlanıyorsun, çabuk yoruluyorsun vs. Doğumda o kadar sancı çekiyorsun, keşke erkekler doğursaydı diyorsun, beni sezaryene alın diye yalvarıyorsun, bir daha doğum yapmam diyorsun, son kez güçlü bir şekilde nefesini tutup son ıkınmayla bebeğin çıkıyor ya, o nefesi verdiğindeki rahatlık sonrası hemen o an yüreğine o annelik şefkati doluyor ve bebeğinin ilk ağlama sesiyle sen de ağlıyorsun, mutluluk gözyaşları döküyorsun. Yanında bebeğini hemşireler giydirirken onları izliyorsun, sana doğru getirip kucağına veriyorlar ya ilk bakış, ilk tutuş, ilk sarılış, kokusunu tenini hissettiğin o ilk an var ya. İşte tam o anda ne o 9 ay yaşadığın sıkıntılar, ne çektiğin sancılar... Hepsi tatlı bir anı olarak kalıyor geride. O an sorsam bir çocuğun daha olsun ister misin diye, biraz geçsin üzerinden düşünürüz dersin sancıları çekerken hiç dediğin anı hatırlamadan. Anne oldun artık ama gebelik dönemini belki de arayacak hale geliyorsun. 7/24 onun hizmetçisisin. Canı ne zaman isterse o an yanındasın. Ne ağlamasından bir şey anlıyorsun ne bakışlarından. Tamamen Allah tarafından sana ve ona verilen rahmet doğrultusunda vücudunuz birbiriniz için gerekli olan iletişimi kuruyor ve ihtiyaç karşılanıyor. (Bebek ağladığında annenin süt salgısının arttığı + bebeğin ilk doğduğu günlerdeki süt içeriğiyle sonraki günlerdeki içeriğin farklı olması + emzirmenin sonuna doğru yağ içeriğinin fazla olması, bunun bebekte doyurganlığa eriştirdiğini ve ileride oluşabilecek obeziteden, diyabetten, diyabete bağlı oluşabilen aterosklerozdan koruyucu olduğu ve her bir besin öğesinin, minerallerin, vitaminlerin, immunglobulinlerin miligramlara kadar tamamen, eksiksiz bebeğin ihtiyacına göre ALLAH TARAFINDAN servis edilmesi bilinen bir gerçek). Hiç şikayet etmeden, tek bir beklenti içinde olmadan her şeyin tüm varın yokun o oluyor. En ufak ateşlenmesinde öksürmesinde endişeye kapılıyorsun, telaşlanıyorsun, saatlerce yanından ayrılmadan dualarla ona bakıyorsun. Tarihler günler gece gündüz birbirine giriyor karışıyor. Ama sen 7/24 aralıksız, tatilsiz, hiç bir beklentin olmadan oradasın, yanındasın. Çünkü artık sen Annesin, Annesisin. Gerçekten güzel bir yazı olmuş. Benim anlamadığım bu evladına kötü davranan anneler nasıl bunu yapabiliyor? Babaların hadi bu kadar fazla duygusal bağı olmayabilir ama bazı annelerin nasıl çocuklarına kötü davranabildiğini aklım almıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/birbirimizin-hayatini-yasiyoruz/", "text": "Şimdi olduğumuz yerde durabilmek için verdiğimiz ya da aslında verdikleri mücadeleyi düşünme vakti. Yalnızlıktan uzak olan insanoğlunun yalnızlığı en çok hissettiği, korkuyu ve karanlığı, en karanlığı bile iliklerine kadar hissettiği vakit onu yalnızlıktan çekip çıkarabilecek herhangi bir insan, bir nefes kadar yakınındadır aslında. Nereden bakarsak bakalım muhtacız birbirimize., hayatın akışını kaçırdığımızda o akışı tekrar yakalamak için, düştüğümüzde tekrar kalkmak için ve hatta düşmek, kırılmak, paramparça olmak için. İyi veya kötü bütün her şey için. İnsanız sonuçta. Hiçbirimiz tek başımıza var olamayız. Çoğu güzellik başkalarıyla geldiği gibi, çoğu kötülük de diğerlerinin elleriyle itilir hayatlarımıza. Birbirimizin hayatlarını yaşarız işin aslında. Dün onun başına geleni yarın ben yaşayacağımdır, bugün senin yaşadığını seneler önce başkaları yaşamıştır. Birçok hayattan farklı farklı kesitler alıp yeni bir bakış açısıyla yeni bir hayat kurma oyunudur belki de yaşam. Kader, karma, talih dediğimiz bu kurmaca oyunda gözlerimiz doğumların yanında ölümleri görür, bazı hayatları görmeyiz, bazılarından teğet geçeriz... Ama bazılarının ortasına girebileceğimiz en keskin şekilde dalıveririz. Bazen tamir eder, temizler, süsler, rengarenk döşeriz bazen de yapabileceğimiz en büyük yıkımı o hayata yaparız. Kırar, döker, parçalar... bazen ruhumuz duymaz, bazense hepsinin bilincinde olarak... kırarız... Kalp kırmayı bardak kırmayla eş tutarız, güven kırmayı çoğu zaman marifet sayarız. Nedenler... Her zaman nedenlerin olduğu bir dünyada herkesin nedenleri vardır. Doğrusu olduğuna inandığımız nedenler yanlış kapılara çıkar bazen, bazense doğru kapıya çıksa bile attığımız her adım çevremizdekileri bizi parçaladığından daha çok parçalar. Parçalar, o ufak tefek kalan görünüşte zerre olan ama herkesin canını yakan parçalar... ruhun içine atılan ufacık tohumlar acıyı, sevgiyi, öfkeyi ve daha pek çok şeyi büyütürler. Ama insanın yaradılışından gelen bir algı olsa gerek acının yanında gelen mutluluğun pek de bir önemi kalmaz. Her şeyi yeşertebiliriz bir ruhta ama tek zerre acı ektiğimiz anda tüm odak noktası ona kayar, her kaşığımızı daldırışımızda onunla karşılaşırız. Bir de dipnot kısmı var işin aslı hep bize yapılanları konuştuğumuz şu noktada bizim yaptıklarımız vardır. Kimi neresinden kırdıysam oramdan kırıldım. Kınadığım her şeyin başıma gelişini, intikamı her zaman kişilerin değil o kişiler adına kaderin aldığını gördüm. Hem de kendi dileklerim vasıtasıyla. İstediklerimin beni kırdığını gördüğümde önce kaderi suçladım, sonra gerçekleşen dileğimi. Ama en sonunda farkına vardım. Nasıl kırdıysam öyle kırıldım. Geçmişle, bilmem kaç sene öncenin hesaplaşmasıyla yüz yüze geldim. Kelimelerin boğazımda birer birer düğümlendiğini hissettim. Sonra geçmişle yüzleşmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdim. Sandığım gibi gitmiyormuş işler. Bir özür, en içten dileklerle sunulan özür bir anda tüm olanları, söylenen sözleri, dökülen yaşları geri almıyormuş. Aynı süreci belki daha da ağırıyla benim de yaşamam gerekiyormuş. Yaşadım, yaşıyorum. Kendi dileğimin götürdüğü çıkmazda debelenip duruyorum. Zihnimde kendimi aklamaya çalıştıkça daha çok siyaha bulanıyorum. Vazgeçmedikçe daha da dibi boyluyorum. Belki benim kendimce sonuna kadar haklı nedenlerim doğru kapılara çıkar, çevrem sapasağlam kalır. Ancak biliyorum. Daha şimdiden yürümeye çalıştığım yolda defalarca kez yeniliyorum. Başkalarının hayatını yaşarken, başkalarına ait olduğunu bildiğim bu yolda yürürken onların açtığı her çukurda, düştükleri her anda ben de düşüyorum. İstenilen denebilir bu duruma ama ben 'Nasıl kırdıysam öyle kırıldım' demeyi tercih ediyorum. Karamsarlık dolu bir yazı olmuş. İnsanın bunaldığı anlardan kopan ve dökülen yazılardan. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bird-box-filmi-incelemesi/", "text": "Gerilim filmi sevenler buraya. Bu aralar çok ünlenen ve reklamlarına sık rastladığım bir filmi paylaşmak istiyorum. İzlerken bütün kaslarımın kasıldığını uzun süre sonra fark ettiğim bir film. Sonunda verdiği mesajla da insanı normal dünyaya döndüren ve -benim gibi gerilim filmi sevmeyen birine bile- bu kadar süre boşuna gerilmemişim dedirten bir filmdi. Netflix yapımı ve yaklaşık iki saat süren Bird Box filmini önerdiğimi şimdiden söylemeliyim. İnternetten okuduğum kadarıyla bir romandan çeviriymiş. Kitabı hakkında da güzel yorumlar okudum, konu itibariyle de güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum ancak okumadığım için yorum yapamıyorum. Film, gözleri bağlı yalnızca bir kadın ve iki çocukla başlıyor. Çevrede başka kimse yok. Kadın çocuklara hayatta kalabilmeleri için yapmaları gereken şeyleri anlatırken, filmin başında, gerilmeye başlıyorsunuz. Tabii sonra bu duruma gelmelerini anlatmak için beş yıl öncesine gidiyorlar. Başrolde Malorie, hamile ve gününün çoğunu resim yaparak geçiren bir kadın. O gün, yani kabul edemediği hamileliğinin kontrolüne gittiği gün, kendi kendini öldürmeye çalışan bir kadını görüyor. O zaman herkes televizyonda gördüğü haberlerin başına geldiğini fark ediyor. Yetkililerin ne olduğunu bulamadığı toplu intiharların artık onların bölgesine de ulaştığını fark edip Malorie ve ablası oradan hızlıca uzaklaşmaya çalışırken ablası bir şey görüyor ve kaza yapıyorlar. Arabadan çıkan Malorie, ablasının intihar ettiğini görüp şehirdeki tüm insanlarla birlikte kaçıyor. Onu evine alan insanlar sayesinde kalabalığın içinden sıyrılıyor ve başına gelecekler tamamen değişiyor. Film fazla bilinmeyenlerle dolu ve birçok şeyi izleyicinin hayal gücüne bırakıyor. Bu bazıları tarafından eleştirilse de benim hoşuma gitti diyebilirim. Çünkü boşlukları doldurması ve beklentinin sürekli devam ediyor olması, izleyiciyi sıkmadan uyanık tutuyor. Ama benim asıl etkilendiğim ve izledikten sonraki günlerde de aklıma gelen filmin sonundaki mesaj oldu. Bu kadar gerçek dışı bir filmle, dünyadaki en gerçek şeylerden birinin farkındalığını vermek, güzel bir film ortaya çıkarmış. Bazı şeylere o kadar alışmışız ve empati yapmayalı o kadar çok olmuş ki, bunu filmi izleyip yaşarken anlıyorsunuz. Tabi ki sonundaki mesaj ve boşlukları doldurmak, izlemek isteyenlere kalsın. İyi izlemeler. Yazınızın ilk paragrafını okuduktan sonra yarıda bıraktım ve filmi izledim. Öncelikle yazınıza vermiş olduğunuz emeğinize sağlık ve teşekkürlerimi iletmekten mutluluk duyuyorum. Filmi izledikten sonra Yazınızın devamını okudum ve dediğiniz gibi sonundaki mesaj gerçekten çok güzel ve önemliydi. Beş duyu organımızın ve özellikle filmde üstünde durulanın bir kez daha bize bahşedilmiş mükemmel kusursuz bir nimet olduğunu hatırladım. Şükürler olsun Rabbime dedim. Sıkılmadan sonunu merak ederek izlediğim filmlerden biriydi. harika bir film di. yazınızı görmeden önce izlemiştim. hafızalara kazınacak filmlerden biri. Gerilim türü izleyicisi olarak Bird Box filmi ilgimi çekti diyebilirim. En yakın zamanda izlemeyi düşünüyorum. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/birinci-dunya-savasi-uzerine-inceleme/", "text": "Birinci Dünya Savaşı sürecine giden yolu birçok tarihsel noktadan başlatmak mümkündür. Bu savaşın büyük bir Almanya faktörü olduğundan dolayı, tarihsel olarak Kutsal Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden itibaren savaşın sebeplerini irdelemek en doğrusu olacaktır. Otuz Yıl Savaşları ve Vestfalya Barışı ile birlikte 1648 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu büyük bir yıkıma uğradı ve çöküşü kesinleşti. Almanya bölgesindeki topraklar, küçük devletler şeklinde ademi merkeziyet çerçevesinde siyasal ve ekonomik olarak zayıfladı. Zayıflayan Habsburgların karşısında ise güçlenen bir Bourbonlar vardı. Bu denge ancak Bismarck Almanya'sı ile tersine dönecektir. 1815 Viyana Kongresi'nden beri süren Avrupa uyumu sistemi, kıtaya kısmı bir barış getirmişti fakat bu süreç yeni dünyanın dinamikleriyle uyumlu değildi. Bu uyumsuzluktan dolayıdır ki Avrupa uyumu kendisini uzunca süre koruyamayacak ve çökecekti. Çünkü bu sistemin kurucuları , oldukça zeki politikacılar olmalarının yanında milliyetçilik ve ulusçuluk akımlarını fazla hafife almışlar ve bu akımların zoraki bir şekilde bastırılıp eritilebileceğini düşünmüşlerdir. Fakat öyle olmayacağı çok açıktı çünkü bütün bir dünya Büyük Fransız Devrimi'nden beri kaynamaktaydı. Her ne kadar Metternich ve onun gibiler, bir daha Fransız İhtilalini yaşamamak için bu düzeni kurmuş olsalar bile bu kurdukları düzenin milliyetçiliğe karşı yenileceği, tarihi sürecin açık noktalarından birisi olarak görülmektedir. 1830, 1848 İhtilalleri ve Almanya ile İtalya'nın siyasi bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle birlikte Avrupa uyumu sistemi çökmüştür. Birinci Dünya Savaşı'nın nedenleri veya ortaya çıkış sebepleri bütün tarihçiler tarafından ihtilaflı bir şekilde tartışılagelmiştir. Sömürgecilik ve onun ileri boyutu olan emperyalizm, 1. Dünya Savaşı'nın en önemli sebeplerinden bir tanesidir. Siyasi birliğini tamamlayan Almanya ve İtalya, sömürgecilik yarışında geri kalmıştı ve hammadde ihtiyaçlarından yoksun bir haldeydi. Bundan dolayı İngiltere ve Fransa'nın yaptığı gibi onlar da sömürülecek toprak arıyordu. Dünya genelinde ise sömürgelerin sınırları kesişmeye başlamış ve çatışmalar Avrupa siyasetini derinden etkilemişti. Bir başka açıdan ise tarihi Alman-Fransız düşmanlığı, Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasında önemli bir rol oynamış ve hatta İkinci Dünya Savaşı'nın da temel sebeplerinden olmuştur. Ayrıca Balkanlarda Rusya ve Avusturya-Macaristan rekabetinin yanında, bu bölgelerdeki milliyetçilik akımının getirdiği bağımsızlık politikaları da bölgenin karışmasına yol açacak ve silahlanmanın önü açılacaktır. Metternich'in 1815 Viyana kongresiyle birlikte oluşturduğu Avrupa uyumu düzeni, Almanya'yı bölünmüş bir şekilde bırakmıştı. Metternich, Alman idealini gerçekleştirebilirdi fakat bu zeki diplomat ironik bir şekilde- milliyetçi akımlara karşı en büyük düşmanlardan birisiydi. Bunun üzerine bu ideali Prusya üstlenecek ve Otto von Bismarck yürütecektir. Zeki siyasetçi Bismarck, önce Avusturya ile birlikte Elbe Dükalığı'na saldırdı. Bundan sonra Avusturya'yı yenmek istediği için Fransa ile bir antlaşma imzalayarak Prusya'nın Avusturya ile yapacağı bir savaşta tarafsız kalacağına dair teminat aldı. Fransa konusunda kendini güvenceye alan Bismarck, bunun üzerine Avusturya'ya saldırdı ve büyük başarılar elde etti. Avusturya zaferi ile birlikte Alman idealini kurmak için karşısındaki en önemli engeli kaldırmış oluyordu. Başkente kadar girmesine rağmen Viyana'yı yıkmadı. Çünkü biliyordu ki ileride ona destek olabilecek yegane devlet yine Avusturya olacaktı. Lakin isteseydi bu iki ülkeyi birleştirip Büyük Almanya'yı kurabilirdi fakat Bismarck, Avusturyalı Almanları besbelli ki kendi Büyük Almanya'sında istememişti. Fransa ise bu aşamadan sonra Prusya'nın hızlı bir şekilde askeri ve ekonomik gelişiminden rahatsız oldu ve bu rahatsızlığını göstermeye başladı. Bundan dolayı Fransa ile Prusya devletlerinin arası gerilecek ve ünlü Fransız-Prusya savaşıyla birlikte Fransızlar ağır bir yenilgi alacaklardır. Böylece 1871'de Versay Sarayı'nda Alman İmparatorluğu'nun kurulduğu tüm dünyaya ilan edilecektir. Yine bu tarihte Fransa ile Almanya arasında Frankfurt Barışı imzalanacak ve meşhur Alsas-Loren bölgesi Almanya'ya verilecektir. İşte bu toprak parçası, tarihsel Almanya-Fransa düşmanlığının da en simgesel bölgelerinden olacaktır. Bismarck ne kadar da zeki bir politika izlemiş değil mi? Her zaman tek cephede savaşmış ve ikili cephe oluşturmamıştır. İşte bu, Almanya'nın tarihteki klasik askeri politikasıdır ve bu yüzden hiçbir zaman çift tarafta cephe oluşturmaz. Bu tarihi jeopolitik misyonunu yerine getirmekten vazgeçecek olan Hitler ise tarihsel Alman politikasını hiçe sayarak çift taraflı cepheyi kendisi açacaktır. Bunun sonucunda ise büyük bir yenilgiye uğrayacaktır. Avrupa'da bloklaşmalar ve ittifaklar kurulacak, sömürgeler üzerinden savaşılacaktır. Almanya ve İtalya devletleri kendilerini birbirlerine yakın hissediyordu. Çünkü ikisi de siyasal bağımsızlığını yeni kazanmıştı (İtalya 1870, Almanya 1871). Bundan dolayı Almanya, İtalya ve Avusturya-Macaristan Devletleri üçü birlikte Üçlü İttifak oluşturmuşlardı. Bu ittifakta Almanya'nın asıl amacı Fransa'yı abluka altına almak ve olası bir savaş durumunda İtalya'yı yanına çekebilmenin yanı sıra çift taraflı cepheden sakınmaktı. İtalya ise yeni kurulmuş bir devlet olarak sömürgelere ihtiyaç duyuyordu. Bu yüzden sömürge elde edebilmek için güçlü bir Avrupa ülkesine yani Almanya'ya yaklaşmak zorunda kaldı. Fakat I. Dünya Savaşı'na doğru İtalya, gizlice Fransa ile anlaşacak ve bu taraf değişimi Birinci Dünya Savaşı'nda önemli bir rol oynayacaktır. Ayrıca Bismarck döneminde Almanya, Fransa'yı baskı altında tutabilmek için Rusya ile de anlaşacak ve Kıta Avrupası'nda Fransa'yı tamamen abluka altına almış olacaktır. İşte Bismarck'ın zeki denge siyaseti tam olarak budur. Fakat Alman İmparatoru I. Wilhelm ölünce yerine II. Wilhelm geçti. II. Wilhelm'in tahta geçmesi demek Alman İmparatorluğu'nun Bismarck siyasetini bırakacağının göstergesiydi. Çünkü II. Wilhelm, Şansölye Bismarck'ın dış politikasına taban tabana zıt birisiydi. Bismarck, dış siyasette daha çok denge unsurlarını korumaya yönelik bir politika izliyorken II. Wilhelm bundan farklı olarak yayılmacı ve fethedici bir politika üstleniyordu. Bu amaçlar doğrultusunda da Almanya'yı genişletmeye çalışacaktır. Artık Bismarck'ın siyasetinin aksine yayılmacı bir politika izleyecek olan Almanya için bir çok önemli hammadde ihtiyacı ortaya çıkmıştır ve bu ihtiyaçları karşılamak amacıyla Osmanlı Devleti önemli bir hedef haline gelmiştir. İşte Osmanlı'nın Almanya ile yakınlaşması sürecinde II. Wilhelm'in bu dış politikası önemli bir rol oynayacaktır. II. Wilhelm'in gelişi ve Bismarck'ın şansölyelikten çekilişiyle birlikte doğal olarak Bismarck'ın Avrupa'daki denge üzerine kurulu antlaşmaları da sekteye uğramaya başladı. Rusya bu dengenin bozulduğunu fark ettiği için Fransa ile yakınlaşma sürecine girmiş oldu. Fransa ise sömürgelerindeki problemleri çözmek için İngiltere ile antlaşmalar imzlayacaktı. İşte bu antlaşmalar silsilesi de Üçlü İtilaf blokunun oluşmasına ve bu blokun ufukta belirmesine yol açan önemli etkenlerden bir tanesidir. En son Rusya ile İngiltere de antlaşacak ve İtilaf Devletleri bloku da somut olarak doğmuş olacaktır. Dünya, Büyük Savaş'a doğru giderken, sömürgelerde de bir takım krizler yaşanıyordu. Bu krizlerden en ünlüsü Fas krizidir. Fas , Avrupa devletleri için çok önemli stratejik bir coğrafi bölgeyi temsil ediyordu. Fransa, kendi sömürgesi olan Cezayir'in batı sınırı güvenliği için; İspanya, Kanarya Adaları'nın doğu sınırı güvenliği için; İngiltere, Akdeniz'e güvenli bir şekilde girebilmesinin devamlılığını sağlamak için; Almanya ve İtalya ise Fas bölgesindeki ticari ve jeopolitik kazanımlar sağlayabilmek için Fas bölgesini ciddiye alıyorlardı. Almanya'nın Fas'ta uygulayacağı destekleme politikası Fransa'yı kızdıracak ve iki ülkenin ilişkileri gerilecekti. Birinci Fas Krizi, Algeciras Konferansı ile çözüme ulaştırıldı. Fakat bu kriz, sonuç itibari ile Üçlü İtilaf ve Üçü İttifak blokları arasındaki uçurumu genişleten faktörlerden biri olmuş oldu. Daha sonra İkinci Fas Krizi yani Agadir Krizi ortaya çıkacak, Almanya İmparatorluğu, Fransa ve İngiltere ile karşı karşıya gelecek ve böylelikle bloklar arasındaki uçurum biraz daha genişleyecek, biraz daha derinleşecek ve 1. Dünya Savaşı dillendirilmeye başlanacaktır. Fas Krizi ile birlikte Almanya'nın korktuğu Entente Cordiale yani İngiltere-Fransa yakınlığı derinden pekişmiştir. Diğer tarafta hukuken Osmanlı'ya bağlı olan Bosna-Hersek bölgesi, Avusturya-Macaristan tarafından resmen ilhak edilmişti. Bundan bir gün sonra Bulgaristan, bağımsızlığını ilan edecek ve bu olaylar çok büyük bir krize yol açacaktır. Rusya ile Avusturya-Macaristan arasında büyük bir anlaşmazlık doğmuştu. Sırbistan kendi toprağı saydığı Bosna Hersek'in ilhakından dolayı savaş durumuna geçti. Almanya da Avusturya-Macaristan'a destek vereceğini açıkladı. Bu bölge böylece büyük bir savaşın eşiğine gelmiş oldu. Ama daha sonra Almanya'nın açık desteğinden ötürü Rusya geri adım atacak ve Bosna Hersek'in Avusturya-Macaristan tarafından ilhakı herkes tarafınca kabul edilecektir. Ayrıca Balkanlar da 1789 Büyük Fransız İhtilali'nden beri kaynıyordu; Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya'nın bağımsızlığı bölgeyi karışıklığa sürüklemiş bir durumdayken, 1908 yılında Bulgaristan'ın da bağımsızlığı ile birlikte Osmanlı Devleti'ne karşı büyük bir cephe oluşmuş oldu. Fakat Balkanlar'daki ülkelerin kendi aralarında da büyük ihtilafları vardı ve toprak anlaşmazlıkları çok büyük bir sorun oluşturuyordu. Ancak, bu anlaşmazlıkları ilk etapta görmezden gelerek öncelikli hedefleri olan Osmanlı İmparatorluğu'na karşı birlikte hareket ettiler. Rusya, bölgedeki ülkeleri destekledi. Lakin İngiltere ise olaylara aynı açıdan bakmıyordu. İngiliz hükümeti, sahip olduğu sömürgelerde bulunan Müslümanlardan gelecek bir tepkiden korktuğundan dolayıdır ki Balkanlar bölgesindeki statükonun korunmasından yana bir tavır sergiledi. Fakat bu şartlar dahilinde, 1912 yılında Karadağ'ın Osmanlı'ya savaş açması sonucu Balkan Savaşı başlamış oldu. Sırbistan önemli yerleri ele geçirdi, Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti, Osmanlı; jeopolitik önemi bir tarafa bırakır isek, tarihsel ve kültürel önemi büyük olan çok önemli merkezlerini kaybederek büyük bir yenilgiye uğradı. Düşününüz ki Osmanlı Devleti Edirne'yi kaybetti ve düşman Çatalca sınırına ulaştı. İstanbul'a girilmesi an meselesiydi. Fakat belirtildiği üzere Balkan devletlerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarını fırsat bilen Osmanlı Devleti, İkinci Balkan Savaşı'nda Edirne'yi geri almayı başaracak ve hatta bu başarı Enver Paşa'ya Edirne Fatihi unvanını kazandıracaktır. Bu bloklaşmalar içerisinde devletler çeşitli planlar ve savunma stratejileri oluşturdular. İşte bu stratejilerden en ünlüsü Schlieffen Planı'dır. Bu plan, çıkacak bir savaşta Almanya'nın Fransa ve Rusya'yı nasıl yeneceğine dair stratejiler içeriyordu. Bu plana göre, Rusya, 6 hafta içerisinde seferberliğini tamamlayana kadar Alman orduları Fransa'ya girecek, Paris'i ele geçirecek, Verdun bölgesini Kuzey tarafından çevirecek ve Fransa'yı savaş dışı bırakıp tüm ordularını Rusya'ya döndürecekti. Plana göre Alman orduları, Belçika'nın Flander düzlükleri üzerinden Fransa'ya geçecekti. Komik ve tarihi realitelerden uzak bir plandı. Çünkü bu plan, Britanya'nın savaşa girmeyeceği senaryosuna göre kurulmuştu. Buradaki saçmalık ise Belçika gibi bir Benelüks ülkesinin işgal edildiği tarihi olguların hepsinde Büyük Britanya'nın savaşa girdiği gerçeğidir. Çünkü Benelüks ülkelerinin güvenliğinin temini, Büyük Britanya'nın klasik tarihsel stratejisidir. Ayrıca Almanya'nın bu askeri planının yanında; Fransa, İngiltere ve Rusya gibi devletler de savaşın yaklaşmasıyla birlikte ordularını büyütmüş, tersanelerini geliştirmiş ve ekonomilerinin çoğunu savaş teknolojilerine ayırmışlardı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Franz Ferdinand'ın 1914 yılında Saray Bosna'da öldürülmesiyle I. Dünya Savaşı resmi olarak çıkmış oldu. Fakat Oral Sander'in de dediği gibi: Devlet adamlarına suikast, Avrupa tarihinin geleneğinde vardır. Eğer her suikastten sonra savaş çıksaydı, Avrupa tarihinde başka bir olay yazma olanağı bulunmazdı. Yani bu sadece bardağı taşıran bir damla olabilir. Esas olan gerçek nedenlerdir ve bu nedenler zor çözümlenebildiği içindir ki Birinci Dünya Savaşı'nın nedenleri konusunda tarihçiler arasında bitmek bilmeyen bir tartışma süregelmektedir. Aslına bakarsanız bu suikastin saçmalığı da bu olayı özetler niteliktedir. Bir Sırp olan Gavrilo Princip, öncelikle Franz Ferdinand'ın arabasına el bombası atmış fakat bomba arkada patlamıştı. Bu olay sadece şoförün yaralanmasına sebep olmuştu. Valinin konutuna gelen Ferdinand, Yani ziyaretçilerinizi böyle, bombalarla mı karşılıyorsunuz? şeklinde bağırıyordu. Konutta idarecileri cezalandırdıktan sonra eşiyle birlikte yaralı şoförünü ziyaret etmek için hastaneye gitmek istedi. Arşidükün yeni şoförü hastaneye giderken yanlış bir yola saptı ve girdiği sokaktan çıkarken, daha önce suikaste yeltenen kişinin yani Princip'in tam önünde durdu. Katil ise, doğal olarak, ikinci fırsatı kaçırmadı. Sonuçta, 28 Haziran 1914'te Franz Ferdinand'ın öldürülmesiyle birlikte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbistan'a kabul edilmesi pek de mümkün olmayan bir ültimatom verecekti. Fakat Sırbistan bu ültimatomu genel hatlarıyla kabul edip egemenlikle ilgili birkaç noktada uzlaşılması gerektiğini söyledi. Bunu beğenmeyen Avusturya ise kısmi seferberlik ilan edip Sırbistan'a savaş açtı. Avusturya'nın ültimatomu geri dönülemeyecek bir reaksiyonu başlatmış oldu. Bir devletin seferberlik ilan etmesi bütün ülkeleri etkiliyordu. Çünkü Avrupa, yıllardır yaptığı karmaşık antlaşmalar yumağında hep başka ülkelerin savaş durumuna göre konumlandırılıyordu. Yani bir ülkenin seferberlik ilan etmesi ki bu savaş ilanıyla eşdeğerdi- bütün antlaşmalar zincirini tetikleyebiliyor ve Avrupa'yı büyük bir karmaşıklığa sürüklemeye yol açabiliyordu. Avusturya'nın Sırbistan'a ültimatomu ve seferberlik ilanıyla birlikte, kendisini Sırbistan'a yakın hisseden Rusya da seferberlik ilan etti. Rusya'nın seferberlik ilanıyla sonucu ise Almanya, Rusya'dan seferberliği durdurmasını istedi fakat olumlu yanıt alamadı. Bundan dolayı Almanya, 1 Ağustosta Rusya'ya ve 3 Ağustosta Fransa'ya savaş ilan edecek ve Schlieffen Planı'nı başlatacaktır. Schlieffen Planı gereğince ordusunu Belçika'ya sokan Almanya, büyük bir direnişle karşılaştı. Plana göre 6 hafta içerisinde Fransa'yı düşürmesi gerekirken, 24 saat içerisinde Alman ordusu Belçika'nın Liege şehrinde durduruldu. Kayser II. Wilhelm'in ordusu, Liege şehrini ancak 12 gün sonra düşürebilecektir. Zamanla yarışan Almanya'nın bu başarısızlığı ise Büyük Britanya'nın kıta Avrupası'na ordusunu çıkartabilmesi ve Fransa'ya askeri desteğini iletebilmesi için gerekli vakti sağlamıştı. Bunun üzerine bu planın 6 haftada tamamlanamayacağını anlayan Almanya ise doğrudan Paris'e girmeye çalışacak fakat Marne Muharebesi'nde büyük bir direnişle karşılaşacaktır. Bu direnişten sonra Schlieffen Planı'nın başarısızlığı ortaya çıkmıştır ve Almanya en çok korktuğu şeye yani çift cephede savaşa maruz kalmıştır. 1878 yılında Mısır'ın güvenliğini Kıbrıs ile sağlamaya başlayan İngiltere, Osmanlı Devleti'ni koruyucu politikasından vazgeçmişti. Bu siyasetini bırakmasıyla birlikte; Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu ile yakınlaşmaya başlamıştı. Yönetimdeki İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Savaş Bakanı Enver Paşa'ya göre Almanya, Harb-i Umumi'yi kazanacaktı. Ayrıca Almanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nu Rusya'ya karşı kışkırtıyor ve Pantürkist hareketi destekliyordu. Bu koşullarla birlikte doğal olarak Türkler Almanlar ile yakınlaştılar. Üstelik Avusturya, Sırbistan'ın başkenti Belgrad'ı ancak 3 ay içerisinde alabilmiş ve 2 hafta içinde tekrar kaybetmişti. Bunun üzerine Almanya, doğuda Avusturya'ya güvenemeyeceğini fark etti ve böylelikle batıdan İngiltere ve Fransa Devleti, doğudan ise Rusya ile uğraşmak zorunda kalacağını anlamış oldu. Almanya bu şartlar altında, cephe yükünü hafifletmek için Osmanlı'yı kullanacaktır. İngiltere ile ittifak kurmuş olan Japonya da savaşa girip büyük bir güce dönüşmek istediğinden dolayı Almanya'ya ültimatom verdi. İstediği cevabı alamayınca Almanya'nın sömürgelerini işgal edip özellikle Çin'de önemli başarılar elde etti. Fakat Avrupa savaşında herhangi bir rol oynamadı. Balkanlarda Rus egemenliğine karşı olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun politikası, Ayestefanos Bulgaristan'ını kurmak isteyen Bulgaristan'ın işine geldiğinden dolayı Avusturya ile Bulgaristan'ın arası yakınlaşmıştı. Bu ittifak doğal olarak Almanya tarafından da desteklenince, 1914 yılında Bulgaristan da Üçlü İttifak'a katılmıştır. İtalya, I. Dünya Savaşı'nın başında İttifak Blok'undaymış gibi görünmesine rağmen ilerleyen süreçte tarafsızlığını ilan edecek ve daha sonraları İtilaf grubuna dahil olacaktır. 1915 yılına gelindiğinde ise Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Alman İmparatorluğu'na karşı savaş açacaktır. İtalya'nın saf değiştirmesi, fazla denge bozucu rol üstlenemedi. Çünkü, İttifak Devletleri blokuna da Bulgaristan katılmış ve iki taraf için de bir denge kurulmuştu. Ayrıca Ağustos 1916 yılında Romanya ve Haziran 1917 yılında da Yunanistan savaşa girecekti. İspanya, İsviçre, Hollanda, Norveç, İsveç, Danimarka ülkeleri ise I. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalıp hiçbir şeye karışmadılar. Böylece savaşın sonununa zenginleşerek çıktılar. Rusya, seferberliğini hızlıca tamamladıktan sonra Almanya'nın üzerine yürüdü. Fakat Almanlar Tannenberg Muharebesi'nde büyük bir zafer kazandılar. Böylece Rusya, saldırı gücünü kaybetmiş oldu ve savunmaya geçmek zorunda kaldı. İşte bu güçten mahrum kalan Rusya'ya İngiltere ve Fransa yardım etmek isteyecek ve 1915 yılında bu yardım için Çanakkale Boğazı'nı kullanacaklardır. Britanya Donanma Bakanı Winston Churchill'e göre bu saldırıyla birlikte Üçlü İttifak'ın yumuşak karnına darbe vurulacaktı. Fakat zamanının en üst düzey askeri teknolojileriyle donanmış ve sömürgelerindeki askeri güçleri de kendi savaş gücüne katmış bu iki Avrupa devleti, Rusya'ya yardım yetiştirmek amacıyla giriştiği bu savaşta, hiç hesaplayamadığı bir Türk direnişiyle karşılaşacak ve büyük bir hezimete uğrayacaktır. Avusturya ve Rusya arasında da kanlı çatışmalar yaşandı fakat kesin bir sonuca iki taraf da ulaşamadı. Savaşın ilk yılı biterken, kimse beklediğini bulamamıştı. Tarihler 1915 yılını gösteriyorken Batı Avrupa'da Manş Denizi ile İsviçre sınırı arasındaki hat üzerinde çok kanlı çarpışmalar gerçekleşiyordu. Yüzbinlerce insan öldü fakat hiçbir taraf net bir sonuç elde edemedi. Bu savaşlarda; zeplin, denizaltı, tank, klor ve hardal gazı kullanıldı. Bu zehirli gazlar o kadar korkunç etkiler yaratmıştı ki 1925 Cenevre Protokolü ile savaşta kullanılmaları yasaklanacaktır. Fakat bu protokolün işe yaramadığı gerçeği daha sonraları açıkça ortaya çıkacaktı. Avusturya-Macaristan ve Almanya, Rusya üzerinde zaferler kazandılar. Almanya, iki cepheli savaş durumundan dolayı, Osmanlı Devleti'ni savaşa sokmak ve kendi cephe yükünü hafifletmek istiyordu. Böyle bir siyasetin sonucunda Alman Deniz Kuvvetleri filosundan ağır kruvazör Goeben ve hafif kruvazör Breslau, General Wilhelm Souchon komutasında İstanbul'a doğru yola koyuldu. Gemilerin Türk boğazlarından geçmesi savaş hukukuna aykırı olsa da Enver Paşa'nın gizli izni ile bu gemiler öncelikle Akdeniz'deki İngiliz filosundan kaçarak Çanakkale Boğazı'nı geçti ve Marmara Denizi'ne girerek İstanbul Boğazı'na geldi. Alman gemilerini takip eden Büyük Britanya filosu İstanbul Boğazı'nı abluka altına aldı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti bu iki gemiyi satın alarak Yavuz ve Midilli adıyla kendi donanmasına kattı ve Wilhelm Souchon'u Osmanlı donanmasının başına getirdi. Almanya'nın generali, işte bu şekilde Osmanlı'nın bahriye kuvvetlerine en tepeden erişmiş oluyordu. Souchon'un komutasında ve Enver Paşa'nın bilgisi dahilinde Midilli ve Yavuz kruvazörleri, takvim yaprakları 29 Ekim 1914 yılını gösterirken Sivastopol ile Odessa'yı top ateşine tutacaktı. Bu saldırı ile birlikte Osmanlı Devleti resmen Birinci Dünya Savaşı'na girdi ve bu hareket Osmanlı devleti için sonun başlangıcı olmuş oldu. Kafkasya, Doğu Anadolu, Irak, Kanal, Galiçya Cepheleri açılacak ; Osmanlı İmparatorluğu yıpranacak ve bu savaşın sonucunda ömrünü tamamlayacaktır. Ayrıca; Londra Antlaşması, Sykes-Picot Antlaşması, Balfour Deklarasyonu, Saint Jean de Maurienne Antlaşması gibi gizli antlaşmalarla birlikte Osmanlı İmparatorluğu çeşitli ülkeler arasında gizlice paylaşılacaktır. 1916 yılında 1. Dünya Savaşı'nın en kanlı muharebesi yani Verdun Savaşı gerçekleşti. Fransızlara ait Verdun Kalesi'ni ele geçirmeye çalışan Almanya Devleti, 1916 Şubatında saldırıya başladı. Fakat Fransızlar büyük bir savunma yaptılar. Toplamda 700 bine yakın insan hayatını kaybetti. Bu savaşta ilk defa gerçek bir savaş uçağı Almanlar tarafından kullanıldı. Savaşın bu yılında hiçbir ülke kesin sonuç alamamasının yanında büyük zayiat verdi. Ruslar Avusturya'ya saldırdılar fakat başarılı olamadılar. Rusya'da bir milyona yakın insan hayatını kaybetti ve mevcut baskıcı rejime karşı duyulan öfke kat be kat arttı. Romanya itilaf devletlerinin safında savaşa girme kararı aldı fakat fazla bir etki yaratamadı. İttifak devletlerinin orduları yorulmuştu ve sürekli kaybediyorlardı. Ayrıca Rusya'da halkın dillendirdiği sosyalist sloganlar Almanya'yı da etkiliyor ve Alman halkında savaşa karşı yavaş yavaş belirgin bir tepki oluşmaya başlıyordu. İngiltere'nin deniz ablukası altında olan Almanya'nın ki aynı ablukayı Napoleon Fransa'sı da yaşamıştı- hammaddeleri tükeniyordu. Almanya ise bunun altında eziliyordu fakat ablukayı aşmak için unterseeboot yani denizaltı gücünü kullanıyordu. 19. yüzyıldan beri süregelen sınıf çatışmaları, güçlenen sosyalist hareketler, Japonya'ya karşı büyük bir yenilgi(1905 ayaklanması), milyonlarca askerin ölümü, Çanakkale cephesinde Türklerin başarılı olması gibi nedenlerden ötürü Rusya'da devrime giden süreç hızlandı. 1917 yılında Lvov'un önderliğinde Çarlık yönetimi sonlandırılmış ve geçici bir koalisyon hükümeti kurulmuştu. Fakat bu koalisyon kesinlikle Rus halkını anlayabilmiş değildi. Halk açtı ve yemek istiyordu. Yeni hükümet ise barış yapması gerekirken savaşa devam kararı aldı ve cephelerde yeni girişimlerde bulundu. Barış ortamını sağlayamayan bu hükümet, dolaylı olarak Bolşeviklerin güçlenmesine yol açmış oldu. Bunun üzerine Lenin önderliğindeki Bolşevikler kolaylıkla iktidara geldiler. Bolşevikler ilk iş olarak barış işlerine girişecek ve büyük toprak tavizleri verecekleri olan Brest-Litovsk ve Bükreş antlaşmalarıyla savaştan çekilecektir. Fakat Rusya'nın savaştan çekilmesi İttifak devletlerine büyük bir kazanç sağlamadı çünkü Amerika Birleşik Devletleri, İtilaf bloku tarafında savaşa girecekti. Almanya'nın denizlerde Fransa ve özellikle İngiltere filolarına karşı başlattığı denizaltı harekatları, ABD'nin ticaretini olumsuz yönde etkiliyordu. Ayrıca Almanya, ABD'nin sivil ticaret gemilerini de batırarak Amerika toplumunun tepkisini çekmeye başlamıştı. Fakat en büyük infial, Alman Dışişleri Bakanı'nın Meksika ve Japonya'ı ABD'ye karşı saldırmaya kışkırttığına dair şifreli görüşmelerinin İngiliz istihbaratı tarafından çözülüp ABD'ye iletilmesiyle oluştu. Bu, Monroe Doktrini ile birlikte Avrupa kıtasına dokunmama politikası izleyen ABD'nin ve kamuoyunun düşüncesini tamamen değiştirdi. Bunun üzerine Amerikan Kongresi, Almanya'ya savaş ilan etti. ABD'nin savaşa girmesi büyük bir şekilde etki etmiştir. Artık İtilaf devletleri, arkasına büyük bir güç almış bulunuyordu. Fakat Woodrow Wilson'ın idealist ilkeleri ve savaş sonrasına dair kurgularını hiçbir emperyalist Avrupa ülkesi benimsemeyecektir. Büyük savaşın son yılına gelindiğinde İtilaf devletleri, ABD'nin savaşa katılmasının etkilerini hissediyorlardı. Almanya, son bir çırpınış olarak, Rusya'nın savaştan çekilmesiyle birlikte askeri birliklerini batıya kaydıracak ve Fransa'yı ele geçirmeye çalışacaktır. Kaiserschlacht Harekatı, Michael Operasyonu, St. George Operasyonu gibi askeri atılımlarda bulunmasına rağmen bu savaşların hepsinde Fransa ile Büyük Britanya, Almanları püskürtecektir. Son çırpınışlarıyla birlikte İttifak devletleri büyük yenilgiler aldılar. Sırasıyla: Selanik Ateşkes Antlaşması ile Bulgaristan, Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı, Villa Giusti Ateşkes Antlaşması ile Avusturya-Macaristan ve en son olarak Rethondes Ateşkes Antlaşması ile Almanya teslim oldu. 1. Dünya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte Avrupa'daki ekonomik ve sosyal çöküş daha berrak bir şekilde görülmeye başlandı. İşsizlik sorunu birden patladı ve diğer alanlarda çöküşün yanında savaş teknolojileri gelişti. Avrupa büyük bir borçlanma içine girerek çöküşe sürüklendi. Kapitalizm gelişerek dönüştü ve devletler daha fazla ticarete karışmaya başladılar. Enflasyon büyük değerlere ulaştı ve tüm halkın refah seviyesi düştü. Dünya, Avrupa merkezinden kutuplara kaymış, Amerika ile Asya-Uzakdoğu devletleri bu savaştan faydalanarak çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın bitişiyle birlikte milliyetçi akımların yanı sıra ırkçı akımların da güçlendiği görüldü. Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar ortaya çıktı. Aile yapısı alt üst oldu ve birçok ulus gelecek neslini kaybetti. Paris Barış Antlaşmaları'nda Almanya, meşhur Versay Barış Antlaşması'na, Avusturya St. Germain Barış Antlaşması'na, Bulgaristan Neuilly antlaşmasına, Macaristan Trianon Barış Antlaşması'na, Osmanlı ise bunların hepsinden daha ağır hükümler içeren Sevres Barış Antlaşması'na imza atmak zorunda kaldı. Bu antlaşmalarla birlikte, kaybeden ülkelere çok ağır yükler yüklendi. Birçok ülkenin sınırı değişti ve bazıları deniz sınırı elde etti. İttifak blokundaki ülkelere ödenmesi mümkün olmayacak miktarlarda borçlar yüklendi. Paris Barış Antlaşmaları bir dengeden daha çok bir intikam gibiydi. Fakat tarihi süreç göstermektedir ki ülkelerin politikaları sonucunda yapacakları her hareketin bir sonucu ve tepkisi olacaktır. En sonunda, taraflar ve ülkeler ise belirli bir dengeye ulaşacaklardır. 1. Dünya Savaşı'nda toplamda 12 milyon insan hayatını kaybetti. Bu sayının birkaç katı insan yaralandı ve sakat kaldı. Savaşı bitiren antlaşmalardaki maddelerin tarihi realitelerden yoksun olması sebebiyle Naziler ve Faşistler gibi uç akımlar kendilerine zemin buldu. Halklar, kin ve nefretle dolarak kutuplaştı. Bu kutuplaşmalar ise 2. Dünya Savaşı'nın çok yakında geleceğinin habercisi oldular. İnsanlık tarihinde daha fazla devletin katıldığı savaşlar olmuştu fakat bu savaş, ilk topyekun savaş olarak, yani Dünya Savaşı olarak tarihe geçti. - Oral Sander, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918'e, 31. Basım, Kasım 2016, İmge Yayınevi. - Norman Davies, Avrupa Tarihi, 2. Basım, Haziran 2011, İmge Yayınevi, Çevirenler: Mehmet Ali Kılıçbay, Burcu Çığman, Elif Topçugil, Kudret Emiroğlu, Suat Kaya. - Henry Kissinger, Diplomasi, 15. Basım, Nisan 2016, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren: İbrahim H. Kurt. Zorla sokulduğumuz bir savaş. Milyonlarca insan öldü bir o kadarda yaralanan insan var. Saçma sapan anlaşmalarla faşizm dahada güç kazandı. Doğrudur, bu savaş, acı ve göz yaşının yanında faşizmi doğurmuştur. Yapılan dengesiz antlaşmalar sonucu dünyada faşist topluluklar güç kazanmaya başlamış ve dünya kutuplaşmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bitcoin/", "text": "Bitcoin: Herhangi bir resmi kurumla ya da merkez bankasıyla bağlantısı olmayan sanal kripto para birimidir. Sembolü kısaltması BTC 'dir. Virgülden sonra 100 milyonuncu basamağa kadar birimlere ayrılır. Bitcoin ağı 3 Ocak 2009' da hayata geçti. İlk zamanlarda genel olarak sabit ilerleyen değeri, son zamanlarda gördüğü ilgi üzerine katlanarak arttı. Kripto para: İnternet aracılığıyla kullanılan, hiçbir merkezi otoriteye ya da aracı kuruma bağlı olmayan, sanal para birimini ifade ediyor. Piyasada bugün itibariyle binden fazla kripto para çeşidi var. Bu paraların bazıları şunlar: Bitcoin. Ethereum, Ripple, Litecoin, Dash, Monero, Neo, Nem. Kripto paraların ilk ortaya çıkanı ve halen en çok ilgi odağında olanı Bitcoin'dir. Bitcoin 21 milyon adetle sınırlandırılmış bulunuyor. Yani 21 milyonuncu Bitcoin üretildikten sonra bir daha üretim olmayacak. Ve gün geçtikçe Bitcoin üretilmesi zorlaşıyor. Bugüne kadar 16.7 milyon küsur Bitcoin üretildi. Aslına bakarsak yatırım yapmak için gelenlerin birçoğunu cezbeden şey Bitcoin'in belirli bir sayıda olacak olması. Yani az olduğu için değerli olanın, çoğuna sahip olmayı istemek de diyebiliriz. İşte tam da bu yüzden gündem oldu ve gündem oldukça insanların ilgisini çekti. İnsanların ilgisini çektikçe de daha çok değerlendi. Değerinin yükselmesinin bir başka nedeni: Kimlik bilgilerinin gizliliği, bir otoritenin denetimi altında bulunmayışı, sistemi, her türlü yasa dışı finansal transfer konusuna açık hale getiriyor. Bu çerçevede kripto paralar her türlü gizli işlemde, kazançların vergi dışına çıkarılmasında ve hatta kara para ilişkilerinde kullanılan bir ödeme aracı haline gelebiliyor ve bu işlemlere talep arttıkça kripto paraların sınırlı sayıda olması nedeniyle değerleri yükseliyor. Peki neden kripto para deniyor: Kripto paralar ancak belirli şifreler kullanılarak yerleştirildiği sanal cüzdanlardan yine şifreler aracılığıyla çıkarılıp kullanılabildiği için bu adı taşıyorlar. Kripto paraların değerli madenler gibi maden değerinden ya da kağıt para gibi devlet itibarından kaynaklanan bir değeri yok. Değeri piyasada anlık olarak arz ve talep koşullarına göre belirleniyor. Yeni Bitcoin'lerin dolaşıma katılması: Yeni Bitcoin'lerin dolaşıma girebilmesi için 16 haneli bir şifreyi çözmek gerekiyor. Bu şifreyi çözmek oldukça profesyonel bilgi ve teknik donanım gerektiriyor. Şifreyi çözen kişi 12,5 adet Bitcoin kazanıyor. Sistem üretilen Bitcoin sayısıyla ilişkili olarak verilen ödülü düşürmek üzerine kurulu. (50, 25, 12.5,...Yani sonlara yaklaştıkça işler zorlaşıyor. Ya iyi güzel anlatıyorsun da bu iş bu kadar güvenli mi diye sorarsanız: İşte asıl sorulması gereken soru budur. Güvenli mi? Çoğu yerde de belirtildiği gibi bir merkeze bağlı değil. Bunun da ötesinde sanal ortamda olduğu için her türlü sanal saldırıya de uğrama ihtimali var. Açık ve geliştirilebilir kaynak olması ve istenilen kişi tarafından verilerin depolanması gibi iyi tarafları olsa da bir yatırım aracı olarak hala güvenli demek güç olsa gerek. Çünkü hak kaybı veya herhangi bir adaletsizlikte başvuracağınız herhangi adli bir mercii yok. Bana sorarsanız sanal paralar konusunda gerekli bilgi ve donanıma sahip olmadan bir maceraya girişmeyin. Çünkü eğer kripto paraları nasıl kullanacağınızı tam olarak bilmiyorsanız, sizin yatırdığınız paralar bu işi bilenlere ve büyük finansmanlara para kazandırmaktan başka işe yaramayabilir. Peki, kısa ve uzun vadede para kazanmak mümkün değil mi? Elbette mümkün ama kaybettiğiniz takdirde dert yanacağınız birisini bulmanız zor gibi. Bitcoin, altcoinler ve sanal para birimleri belki geleceğimiz, belki de büyük finansmanlar tarafından kurulan bir para tuzağı. Her ne olursa olsun çok okumak gerekir. Eğer okumaz da kaybedersek tamamen kaybederiz, eğer okur da kaybedersek bir şeyler kazanmış oluruz. O yüzden naçizane tavsiyem: Bu sanal paralara ilgisi olanlar bol bol okusun, hatta her şeyi okusun. Bu videoda Barış Özcan, bitcoin'in teknolojiyle ilgili olan kısmından bahsetmiş. Çok açıklayıcı ve sade olan bu video kafanızdaki diğer soru işaretlerini de aydınlığa kavuşturacaktır. Evet, böyle bir elektronik paranın değer kazanması gündemdeyken, bu sanal paranın arkasında yatan teknolojinin de ilerde hayatımızın neresinde olacağı merak konusu. Bu video burada yazanlardan daha çok açıklayıcı olur diye düşünüyorum. Dikkatle izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Bitcoin'in gündeme gelmesi akıllara saadet zinciri veya titan saadet zinciri adıyla bilinen, zamanında Türkiye de gündem olmuş dolandırıcılık sistemini hatırlatmıştır. Ben de yakın zamanda bu sisteme benzer biraz daha farklı bir sisteme rast gelmiştim. O yüzden Türkiye de saadet zinciri adıyla bilinen bu sistemi okumak, bilmek ilerde işimize yarar diye düşünüyorum. Titan Saadet Zinciri: 1990'lı yıllarda varlık göstermiş ve Ponzi oyunu olarak da bilinen bir dolandırıcılık sistemi üzerine kurulu bir gruptur. Bir katılım ücreti karşılığında üyelerine kısa vadede son derece yüksek kar oranları sunan Titan Saadet Zinciri, katılımcılarına zincire dahil ettikleri her yeni üye için de belirli miktarda prim ödemeleri de vadetmiştir. Her yeni üye tarafından ödenen katılım ücreti, bahsedilen kısa vadeli ve yüksek kar oranlı kazanç olarak daha önceki üyeleri ödenerek zincir ayakta tutulmuştur. Zincire katılım ücreti 2400 Alman Markı'ydı. Ponzi oyunu: Yatırımcılara kendi paralarından geri dönenle veya sonraki yatırımcılardan gelen paralarla ödemenin yapıldığı bir dolandırıcılık yöntemidir. İktisadi olarak iyi konumda olan bir ülkede faiz oranları oldukça düşüktür. Bu bir nedenle fona ihtiyacı olan kişiler için ucuz borçlanma demek olduğu kadar birikimlerini değerlendirmek için faiz geliri talep edenler için de düşük kazanç demektir. İşte bu noktada kişi, finansal kurumların vaadettiğinden daha fazla faiz getirisi önererek yatırımcı kazanmaya çalışır. Örneğin ülkedeki faiz oranı %3 ise Ponzi Oyunu oynayan kişi yatırımcılara %10 faiz önerir. Ardından %10 faiz getirisi vaadettiği kişilerin parasını ödemek için yeni yatırımcılara %11 faiz önerir. Aynı şekilde %11 faiz önerdiği kişilerin parasını ödemek için yatırımcılara daha yüksek faiz önerir. Bu döngü sayesinde -ülkede finansal istikrar sürdüğü sürece- hem oyunu oynayan kişi hem de yatırımcılar kazanmış olur. Tarihte bilinen ilk ponzi oyunu, bu sisteme adını veren Charles Ponzi tarafından 1920 yılında gerçekleştirilmiştir. Ponzi, bu oyun sayesinde kısa sürece 10.000 yatırımcıyı posta pullarını kullanarak bir arbitraj karı elde ettiğine inandırmış; ancak aslında ortada olmayan bu karlar nedeniyle oyun daha fazla sürdürülememiş ve sistem kısa sürede çökmüştür. Türkiye'de saadet ve titan zinciri adıyla bilinen yöntemler ponzi oyununa örnek olarak verilebilir. Ponzi oyunu endişeleri: Gazeteciler, ekonomistler ve Estonya merkez bankası, bitcoin'in Ponzi oyunu olduğuna dair endişeler dile getirdi. Chicago Üniversitesi'nde hukuk profesörü olan Eric Posner, 2013'te gerçek bir ponzi oyunu sahtekarlıktır, bitcoin ise aksine kolektif bir sanrılığa benzer dedi. 2014'te hem Dünya Bankası hem de İsviçre Federal Konseyi tarafından hazırlanan raporlar bitcoin ve ponzi oyunu üzerine olan endişeleri inceledi ve bitcoin'in Ponzi oyunu olmadığı sonucuna vardı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/biz-kitap-incelemesi-yevgeni-zamyatin/", "text": "Şiir dışında edebiyatın hemen hemen her türünde eser vermiş olan Yevgeni Ivanoviç Zamyatin, 1884 yılında Rusya'da doğdu. 1902 1908 yılları arasında St. Petersburg Politeknik Enstitüsü'nde Deniz Gemi İnşa Mühendisliği okudu. Burada geçirdiği öğrencilik yıllarında Bolşeviklere katılarak devrimci faaliyetlerde bulundu ve 1905 yılında tutuklandı. Bu tutuklanma neticesinde yaşadığı hapishane günlerinden edindiği deneyimleri konu alan Odin isimli öyküsüyle beraber ilk eserini yazmış oldu. 1916 yılında mesleki tecrübe kazanması için İngiltere'ye çalışmaya gönderildi. Ekim Devrimi sırasında Rusya'ya dönen Zamyatin, İngiltere yaşamının, giyinişinde ve tavırlarında oluşturduğu etki dolayısıyla İngiliz lakabıyla biliniyordu. Rusya'ya dönüşünden sonra ülkesinde birçok eser kaleme aldı ve gazetelerde yazılar yayımladı. Maksim Gorki tarafından kurulan Sanat Evi'nde yazı teknikleri üzerine dersler verdi, edebi organizasyonlarda yer aldı ve Batı edebiyatından kitap çevirileri gerçekleştirdi. Devrimden sonra yeni rejimin barbarlığını, özgürlükleri kısıtlamasını eleştirdi ve 1919 1922 yıllarında tutuklandı. Yazdığı eserlerinden dolayı Komünist Parti tarafından saldırıya uğradı, eserleri yasakladı ve kütüphanelerden toplatıldı. Stalin'e yazdığı mektup sonrasında, Maksim Gorki'nin de katkısıyla 1932 yılında sürgüne gitmesine izin verildi. 1932 yılında yerleştiği Paris'te 1937 yılına kadar yaşadıktan sonra aynı şehirde yoksulluk içerisinde ve kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti. En bilinen eseri Biz 1924 yılında yayımlandı ve Sovyetler Birliği'nde sakıncalı bulunduğu için ancak 1988 yılında Rusya'da, ana dilinde, Rus okuyucularla buluştu. Biz, kendisinden sonra gelecek olan distopik kült eserlere esin kaynağı oldu. Kurt Vonnegut, Otomatik Piyano isimli eseri için Konusunu, konusu güle oynaya Biz'den araklanmış Cesur Yeni Dünya'dan güle oynaya arakladım demiştir. Okurlar, Biz'i okuduktan sonra 1984 ile aralarındaki benzerliğe de şahit olacaktır. Biz, uzak bir gelecekte yaşayan ve İntegral isimli aracın mimarının anlatımıyla kaleme alınmıştır. Bu uzak gelecekte hakimiyetin sahibi olan Tek Devlet, Velinimet tarafından yönetilmektedir. Tek Devlet'te insanlar, yalnızca kodlardan oluşan isimlere sahiptir. Sıkı bir polis hakimiyeti vardır. Kimlerin, ne zaman çocuk sahibi olacakları, kişilerin özel hayatı, uyuyacakları saatten uyanacakları saate kadar Tek Devlet tarafından belirlenmiştir. İntegral'in mimarı olan D-503'te eserin yazarı gibi bir mühendistir ve her şeyi matematiksel olarak, devletin ona sunduğu şekilde ifade etmek ister. Duyguların, isteklerin, yaşamanın matematiksel bir karşılığı, anlamı olmalıdır. Maneviyat ve hayal gücü ölümcül bir hastalığa eş değerdir. D-503'ün anılarını kaleme alma isteğinin nedeni ise yeni bir çağ başlatacak olan İntegral gibi bir aracın mimarı olarak düşüncelerini gelecek nesillere aktarmaktır. Kendimi duyumsuyorum. Ama sadece içine kirpik kaçan göz, şişmiş parmak veya çürük diş kendini duyumsar, bireysel varlığının bilincine varır. Sağlıklı göz veya parmak ya da diş varlarmış gibi görünmezler. Yani gayet açık, değil mi? Kendi kendinin bilincine varmak hastalıktır. İşte böyle bir dünya içerisinde D-503, bir gün I-330 isimli bir kadınla tanışır. I-330'un onda uyandırdığı duygular, D-503'ü her açıdan manipüle eder ve I-330'un amaçları doğrultusunda tahmin edemeyeceği bir yolculuğa çıkar. Biz, günümüzde Dorlion, İthaki, Tema, Zeplin gibi birçok yayınevi tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Ancak İthaki Yayınları'nın baskısında, sosyal medyada her alan çeviri eleştirilerini dikkate alarak tercihimi Ömer Ertan Yurtseven tarafından Rusça aslından çevrilmiş olan Zeplin Kitap'tan yana kullandım. Çeviri içerisinde herhangi bir sorunla karşılaşmamakla beraber bu çevirinin daha okunaklı olduğunu düşünüyorum. Okumak isteyenler de bu karşılaştırmalar ve çeviriye ait olan yorumlar neticesinde tercihlerini belirleyebilirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bizim-hikayemiz/", "text": "Bir insan, bir insanı severdi de böyle mi severdi? Kaç dünya gezmiş, böyle sevmek görmemişti uzaylı. Mesela, kalbinin bir odasını ona tahsis etmişti. Sonra onun için dağlardan çiçek kokulu havalar getirmişti. İtinayla solur, itinayla tutardı ellerinden. Seninle yağmurda el ele sırılsıklam ıslanacaktık. Ayrı ayrı düşen yağmur damlaları bizi kıskanacaktı. Damlalar bizi kıskandıkça daha çok ıslanacaktık. Islandıkça daha çok sevecektik birbirimizi. Elbette bu güzel his bize ait değil, zaten ne zaman ben size mutlu insanları anlattım? Mutlu insanları niye anlatayım ki zaten. Onların anlatılacak bir tarafı yok. Zaten onların hayatlarına da ilişmem ben. Köy meydanında ilki yapılan, geleneksel köy şenliğinde görmüştü onu. Bir berberde kalfa olduğunu öğrenince, eve uzak olsada berberin karşısındaki çeşmeye su doldurma bahanesiyle gidip gelmeye başladı. Sabah, akşam sürekli çeşmedeydi şimdi. Evdekiler bu kadar suyu ne yapacaksın demeye başlayınca, getirdiği suları gizli gizli bahçeye döker oldu. İlk başlarda bir kova dolana kadar çeşme başında onu izlerdi. Sonra dolan kova sayısı iki oldu. Sevdası büyüdükçe, kovalar da ağırlaştı. Bir zaman sonra kovalar delinmeye başlandı altından. Bir tür zamanı durdurma çabasıydı bu. Zaman geçiyor ancak dolmuyordu kovalar. Kovaların dolmadığı her an, daha çok seviyordu. Yine bir gün çeşmeye geldiğinde, ayakta değildi çocuk. Bu sefer berber koltuğunda oturan bizzat sevdiği çocuktu. Damatlara has takılan havlu sırtında, damat tıraşı oluyordu. Kız kovanın delik yerlerini elleriyle sıkı sıkı kapattı. Kova dolunca, delikleri kapatmayı dahi düşünmedi. Kovaları aldığı gibi yürüdüğü yolları serinleterek eve gitti. Aynı meydanda kalfanın düğünü yapıldı. Kız delik kovasıyla hiç durmadan düğüne su taşıdı. Tekrar tekrar bastığı yerler çamurlaştı. Meydandakiler su getiren kızın kim olduğundan habersiz, suyu kana kana içtiler. O suyun güzelliği delik kovada ve çamurlaşan yollardaydı. Evet, sadece birisinin hikayesiydi bu, sadece bir kadının. Ki bizim değildi. O gideli bir yıl oluyordu. Nasıl geçmişti bir yıl, sahi geçebilmiş miydi? Acaba şimdi nasıldı, mutlu muydu, hüzünlü mü? Eskiden yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Şimdilerde bir yol bile yoktu. Belki de çoktan evlenmiştir dedi. Hatta çocukları bile vardır belki diye de düşünmeden edemedi. Sahi ya mutlu olsun da, dedi. Başka neler olduğunun bir önemi var mıydı? Mutluluğa aç bir insanın, olur olmaz yere gelen sebepsiz mutluluğu geri çevirmesi görülmüş şey miydi? Alır nimet der öper, başına koyardı. Böyle olurdu mutlu olunca, ne yapacağını şaşırır, yerinde duramazdı. Tabiri caizse, deli danalar gibi hoyratça koşası gelirdi. Sonra bir anda kesilir, delişmen delişmen burnundan solurdu. Bu his de çok kıymetliydi. Bu sevmeler ve bu deli danalar gibi mutlu olma durumu paha biçilemezdi. Bize ait değildi bu his. Biz başka hikayelerin esiriydik. Sen ki tüm güzel duygularımın kaynağı, sen ki herkesten gizli tuttuğum duygularımın sahibi, sen ki çocukken aldığım bayram şekerim, sen ki ilkokulda öğretmenimin yıldızı, daha nasıl anlatmalıyım seni. Bazen kendi kendime diyorum ki, şu kelimeler ne gizemli şeyler; bazen birleşip, çoğalıp, anlaşıp seni anlatıyorlar. Bazen en sevdiğim anları anlatıyorlar. Tamam, o an gibi olmuyor ama anlatıyorlar işte öyle böyle. Bazen de kalabalıklaşıp, çoğalıp, çoğaldıklarıyla kalıyorlar. Tıpkı insanlar gibi geliyor bazen kelimeler. Çoğaldıkça daha anlamlı olmak yerine, daha bir karmaşıklaşıyorlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/blog-nedir/", "text": "Blog; world wide web dediğimiz web tabanlı bir yayındır. Genelde her yazı günlük olarak yayımlanır ve okuyucular bu yazılara yorumlar yaparlar. Zaten bir blog sitesi iki adet ana yapıdan oluşur. İlki, yayımlanan yazı ve ikincisi ise yazılara yapılan okur yorumlarıdır. Bu yorumlarla birlikte okuyucu ve yazar arasında iletişim sağlanır. Blog siteleri; yazıların girilmesi, yorumların incelenmesi ve sitenin düzenlenmesi için özel yazılımlara sahiptir. Bunlara WordPress, Blogger, Joomla ve Drupal gibi yazılımları örnek verebiliriz. - Blog = Web ve log kelimelerinin birleşimiyle oluşan weblogdan köken alır. İnternet ortamına kayıt girilmesi şeklinde en ilkel olarak tanımlayabiliriz. - Blogger = İnternet jurnaline yazı girişi yapan kişi. - Blogging = Blog yazma işi. Ne yazık ki Türkçe karşılıkları tam olarak yok. Günce veya ağ günlüğü şeklinde kullanıyorlar lakin benimsenmemiş. Umarım güzel bir karşılığı bulunabilir. Bu soru genelde akla gelir. Bir insan neden blog tutar ki? Aslında blog tutmak da okumak da çok faydalı ve güzel bir eylemdir. Sizin, aklınıza gelenleri özgürce başka kişilere iletebileceğiniz bir platformdur. Sadece birilerine bir şeyler iletmez, aynı zamanda geri dönüşler de alırsınız. İşte bu şekilde okurlarınızla iletişim kurarsınız. Gazetelerden ziyade dergi gibidir, daha samimidir. Yani kişisel blog takip etmek aslında çok önemlidir. Bu konuyla ilgili Kişisel Blog Takip Etmenin Yararları yazımızı okuyabilirsiniz. Kişisel blog ; bireysel olarak hazırlanan, bir konu üzerine odaklanılmış veya belli bir konunun olmadığı sitelerdir. Bir nevi yazarın günlüğü gibidir ama kendi düşünceleriyle birlikte yorumlarını da okurlara aktarır. Bir çok kişinin üyelik sistemiyle kayıt olup yazılar gönderdikleri bloglardır. Firmaların, kendi konularıyla uygun olarak yazılarını ve haberlerini paylaştıkları bloglardır. Bu blog türü, şirketler için artık çok önemlidir. Özellikle dünyaca tanınmış şirketlerin her daim kurumsal blog siteleri bulunur. Çok yazarlı blog birden çok yazarın bir araya gelerek yazılar yayımladıkları blog türüdür. Kişisel blog türüne benzer lakin bir çok yazar vardır. Bir nevi e-dergi diyebiliriz. Belirttiğim üzere blog türü günümüzde çok ünlendi ve bu ünlenme gitgide artarak devam edecek. Bu özet yazıda blog nedir sorusuna kısa bir cevap bulduğumuzu düşünüyorum. Çok kolay bir şekilde siz de ağ günlüğünüzü oluşturabilir ve internete katkıda bulunabilirsiniz. İsteğiniz var ise çekinmenize hiç gerek yok. 1-2 dakika içerisinde kendinize özel bir blog açmanız mümkün. Hayır blog nedir diye google'a yazınca yüzlerce saçma şey çıkıyor. En azından burada yine bir bilgi verilmeye çalışılmış teşekkürler. Son derece yararlı bir yazı, teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/blog-yazarlari-icin-13-altin-tavsiye/", "text": "Blog yazarları için uyulması gereken pek çok püf nokta var. Aslında bu püf noktaları zaman geçtikçe, blog yazdıkça keşfediyorsunuz. Sizin sitenize göre püf noktalar özelleşiyor ve işe yarar hale gelmeye başlıyor. Burada okuyacağınız karalamadaki temel amacım, yeni blog yazmaya başlayanlar için birkaç püf nokta ortaya koymaktır. Çünkü bloglarınızı bir bina gibi dikey olarak inşa ediyorsunuz. En baştan bazı noktalara dikkat ederseniz, blogunuz için harika bir şey yapmış olursunuz. Gerisi ise sizin emeğinize ve zamana kalıyor. Bazen de yazılarınızı okurlarınızın merak ettiği sorulara yöneltin yahu. Tabi başlığınız da bu konuyla alakalı bir soru cümlesi olsun. Hatta bunu denedikten sonra işe yarayıp yaramadığını buradan yorumlara yazınız ey okur bekliyorum. Arama motorları kısa yazıları sevmiyor. Çünkü okurların sayfada geçirdikleri süre azalıyor. Çok çok çok hızlı okuyan bir kitleye hitap ettiğine eminim , o yüzden en az 500 kelime yazmak güzel bir tavsiye olacaktır. Ama benim tavsiyem her zaman 1000 kelimeyi geçmektir. Tamam biliyorum şöyle diyorsun: amaç yazı mı yazmak yoksa google'a mı şirin görünmek yahu? Fakat ne yapalım Google'ın da huyuna gitmemiz gerekebiliyor. Tamam pasta tarifi gibi oldu o yüzden bu başlığı açıklamadan atlıyoruz. Bu tür yazılar okurlar tarafından çok seviliyor. Özellikle dikkatimi çeken nokta, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya siteleri üzerinden oldukça fazla paylaşılıyor. Bunlar da okur deneyimini etkiliyorlar. Tabi Google'da bunlara dikkat ediyor olabilir benden söylemesi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bogazda-yat-kiralama-sektorunun-duayeni-bogaz-cocugu/", "text": "Boğazda yat kiralama hizmeti veren onlarca şirket içinde %100 müşteri memnuniyetini profesyonel bir ekiple sağlamayı başaran Boğaz Çocuğu yat kiralama ve organizasyon firmasını sizlere tanıtmak istedik. Makalenin hemen başında belirtmek isteriz ki Boğaz Çocuğu markasının sahibi olan Bekir Aslan gerçek bir Boğaz Çocuğu! Aslen Rize'li olup boğazın en güzel mahallelerinden biri olan İstinye'de doğup büyümüştür. Yani birçoğu gibi boğaza ticaret yapmak için gelen biri değildir. Üniversite eğitimi hariç hayatının tamamını boğaz güzergahında geçirdiği için haliyle boğazı yakından tanıyor, bireysel ve kurumsal misafirlerini nasıl mutlu edeceğini çok ama çok iyi biliyor.. Boğaz Çocuğu, yat kiralama hizmetini ilerleyen senelerde Akdeniz ve Ege'de de vermek istese de şuan için sadece İstanbul sularında ve çoğunlukla boğazda veriyor. Filosundaki birbirinden lüks yatları saatlik ve günlük olarak kiralayıp ihtiyacınız olan her türlü özel gün, kutlama, eğlence ve toplantı organizasyonlarını kahvaltı, kokteyl, öğlen ya da akşam yemeği eşliğinde planlayabilirsiniz. Boğazda yat kiralamak için güneşli yaz aylarını beklemenize gerek yok çünkü ısıtma sistemine sahip olan yatların arka havuzları şeffaf branda ile tamamen kapatıldığında soğuk ve yağışlı kış aylarında da en az yaz aylarındaki kalitede organizasyonlar düzenleyebilme imkanınız oluyor. 12 ay süresince kesintisiz olarak dilediğiniz gün ve saatler arasında en az 2 saat üzerinden olmak üzere dilediğiniz kadar uzunlukta yat kiralayabilirsiniz. Boğazda yat kiralama hizmeti doğum günü organizasyonu, evlenme teklifi, yıldönümü, mezuniyet, fasıl, iftar, iş yemeği ve toplantı organizasyonları için çoğunlukla saatlik olarak, Adalar ve Boğazda organize edilen yüzme turları için de günlük olarak tercih edilmektedir. Günlük turlarda sabahın erken saatlerinde ve çoğunlukla 09:00 gibi yat harekete geçip yüzülecek olan yere giderek akşam üstü kalkış yapılan yerde yat en geç 18:00'da terk edilecek şekilde geri dönüş saati planlanır çünkü 19:00'dan itibaren akşam turları başlar. Günlük kiralama fiyatlarının saatlik kiralamaya oranla daha düşük olmasının nedeni yatın kısa bir gezintiden sonra demir atarak sabit kalmasından kaynaklanıyor. Yat gün boyu gezsin istenirse toplamda kaç saat kiralama yapıldıysa saat başı ödeme yapılması gerekcektir. Yata binmek ve süre sona erdiğinde yattan inmek için çoğunlukla yatların bağlı olduğu sahiller olan Bebek, Arnavutköy, Kuruçeşme ve Beykoz sahilleri ile buralara 5-10 dakikalık yakın mesafedeki Emirgan, İstinye, Rumeli Hisarı, Kuleli, Kandilli, Beylerbeyi ve Ortaköy sahilleri de herhangi bir ek ücret talep edilmeden kullanılabiliyor. Ancak daha uzak mesafedeki yerler kullanılmak istenirse misafirlerin ek ücret ödemesi gerekeceği gibi marina ve iskele gibi ücrete tabi olan yerlerden alınmak ya da bırakılmak isteyen kişiler de buralardaki palamar ücretini ödemekle yükümlüdürler çünkü şirket sadece boğazdaki ücretsiz alış ve bırakış yerlerini kullanıyor. Özenle hazırlanmış web sitelerine giriş yaptığınızda sizleri sade ama kullanıcı deneyiminin ön planda olduğu profesyonel bir tasarım ve zengin bir içerik karşılayacak. Daha önce hiç yat kiralamamış hatta hayatı boyunca hiç yata binmemiş kişiler dahi siteye girip içeriği okuduktan sonra boğazdaki yat organizasyonları hakkında merak ettiği her şeyi net olarak öğrenecektir. Sitede menü detaylarından güzergah bilgisine, kiralık yat fotoğraflarından tutun da sunulan tüm hizmetler için ödenmesi gereken net ücretlere kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Diğer yat kiralama şirketlerinin hiçbirinin bu denli özenle hazırlanmış bir web sitesi olmadığını, son senelerde Boğaz Çocuğu şirketinin web sitesini taklit eden onlarca firma olduğunu da belirtmek isteriz.. Boğazda yat kiralama şirketi, son derece şeffaf bir fiyat politikası izlediğinden saatlik ve günlük yat kiralama fiyatları ile menüler ve sunulan tüm ekstra hizmetler için talep ettikleri net rakamları ayrıntılı olarak web sitesinde paylaşıyor. Siteye giriş yaparak verilen tüm hizmetler için ödemeniz gereken ücretleri tek sayfada görebileceğiniz gibi kiralık yatların detay sayfasındaki fiyat hesaplama tablosunu kullanarak kendi yat kiralama paketinizi hızlıca hazırlayabilme imkanına da sahipsiniz. O halde vakit kaybetmeden www.yatkiralama.com adresine giriş yaparak merak ettiğiniz her şeyi öğrenebilir ve anında fiyat teklifi alabilirsiniz. Daha sonra seçtiğiniz yatın istediğiniz zaman diliminde müsait olup olmadığını sormak ve uygunluk varsa kendi adınıza rezerve konuma getirmek için iletişim sayfasındaki bilgileri kullanarak kendileriyle temas kurabilirsiniz. Rezervasyon için ön koşul kaparo ödemesidir ve miktarı yat organizasyonu için şirkete ödenmesi gereken toplam ücretim yarısıdır. Ücretin kalan diğer yarısını da organizasyon günü yatta nakit olarak tahsil edileceklerinden yanınızda nakikt bulundurmanız gerekiyor, kredi kartı ile ödeme kabul etmiyorlar. Ayrıca boğazdaki yat kiralama talebi yoğunluğunu da dikkate alarak rezervasyon yaptırmak için elinizi çabuk tutmanızda fayda var.. işini gerçekten iyi yapan profesyonellerden hizmet alıyorsanız boğaz çocuğu en iyi tercih olacak.. firmayı tanıyorum, bu işi hakkıyla yapan birkaç firmadan biri.. boğazda organizasyon yapmayı planlıyorsanız kesinlikle önceliğiniz boğaz çocuğu yat kiralama şirketi olmalı. verdikleri tüm hizmetlerin ücretlerini web sitelerinde belirtmiş olmaları çok güzel. insana güven veriyor çünkü bir çok firma kime ne tutturabilirsem mantığı ile gidip web sitesine fiyat yazmıyor. yat kiralama fiyatları ve müşterilerin merak edeceği diğer tüm detayların web sitelerinde ayrıntılı olarak paylaşılıyor olması gerçekten güven veriyor. dürüst bir firmaya benziyır, yat kiralama düşüncesinde olanlar mutlaka değerlendirmeli hatta kendilerine öncelik vermeli diye düşünüyorum. Boğazda yat kiralama hizmetini profesyonel anlamda en uygun ücretler karşılığında alacağınız yegane firma kesinlike Boğaz Çocuğu yat kiralama ve organziasyon şirketidir. Kendilerinden her sene düzenli olarak saatlik ve günlük yat kiralama hizmetleri alıyoruz. Özellikle yurt dışından gelen misafirlerimizi İstanbul'da en güzel şekilde ağırlayabilmemiz için en uygun yöntem boğazda yat kiralama oluyor.. Doğum günü organizasyonu düzenlemek için çok ideal bir şirket. Ben kız arkadaşımla yatta 2 kişilik doğum günü kutlaması için hizmet almıştım ama arkadaşlarım kalabalık bir grupla parti daveti vermişlerdi. Boğaz Çocuğu şirketinden hizmet alıp memnun kalmayan kimse yok etrafımda, gerçekten işlerini özenerek yapan profesyonel bir yat kiraalma şirketi olduklarından emin olabilirsiniz.. Boğaz, yat kiralama organizasyonları için en ideal sular, hem muhteşem manzarası var hem de tertemiz havası. Boğazda yat organizasyonu planlamak istiyorsanız bana göre en iyi yat kiralama ve organizasyon şirketi olan Boğaz Çocuğu ile çalışmalısınız. Uygun fiyata lüks yatlar kiraya veriyorlar.. Boğazda yat kiralama hizmeti veren şirketler arasında benim en iyi olarak değerlendirdiğim gerek şeffaf fiyat politikası gerekse web sitesine verdiği önem nedeniyle kesinlikle Boğaz Çocuğu yat kiralama ve organizasyon şirketi diğerlerinden çok önde.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/boks-tarihi-kacabilirsin-ama-saklanamazsin/", "text": "Boksun tarihi oldukça kadim. Boks müsabakasına dair ilk resim kabartması MÖ 3000 yılında Sümerler ile MÖ 2000 yılında Antik Mısır tarafından yapılmıştır. İki kabartmada da yumruk-dövüşçülerin tasvir edildiği görülüyor. Öte yandan 1927 yılında Dr. E. A. Speiser, Bağdat'ta Mezopotamya taş tabletleri keşfetmiş olup bu tabletlerde iki erkeğin ödüllü bir yarışma için hazırlık yaptığı gözlemleniyor. Eldeki verilere bakıldığında Antik Yunan ve Eski Roma'da, boksun erkeklerin tekelinde olduğunu belirtmek mümkün. Boksa dair önemli ipuçları, Antik Yunan'da kendisini gösteriyor. Homeros'un İlyada adlı eserinde, boks müsabakasına dair detaylı bilgiler bulunuyor. Eski Yunan kahramanı Theseus'un ilk kurallı müsabakaları icat ettiği biliniyor. Bu hem dönemi hem de boksun ilerleyen süreçleri açısından oldukça önemli. Fakat Antik Yunan'da boksun son derece şiddetli bir spor dalı olduğu da aşikar. Çünkü yapılan müsabakalarda boksörlerden biri diğerini öldürene kadar müsabaka devam ediyordu. Eski Roma'ya gelindiğinde, boksun şiddet unsurunu içeren bir spor dalı olarak devam ettirildiğini söylemek olanaklı. Bu dönemde boksörler suçlular ve köleler arasından seçiliyordu. Boksörler, özgürlüklerine kavuşmak istiyorlar, bu nedenle kendilerini müsabaka içerisinde buluyordu. Genellikle köleler ve suçlular müsabakalarda olsa da zaman zaman özgür kadın ve erkekler de müsabakada yer alıyordu. Ayrıca Eski Roma'da boks, imparatorların da ilgi duyacağı bir spor dalı haline gelmişti. Boksun modern dünyadaki yansıması, kuralları bulunan ve bu kurallara göre gerçekleştirilen müsabakalar şeklinde oldu. 1867, modern boks için önemli bir yıldı. Çünkü 1867'de Marquess of Quennsberry kuralları oluşturuldu. John Chambers tarafından oluşturulan kurallar, ilk olarak Lillie Bridge bölgesinde gerçekleştirilen hafif, orta ve ağır siklet amatör şampiyonlar için taslak haline getirildi. Kuralların tamamı 12 maddeden oluşuyordu. Raundların her biri 3 dakika idi ve raund aralarında 1 dakikalık dinlenme süresi bulunuyordu. Bir boksör yere düşerse, 10 saniye sayılıyor ve bu süre içinde maça dahil olabiliyordu. Kuralların oluşturulduğu süreç içerisinde kurallara uygun eldivenler de tanıtıldı. Böylelikle boks, yapı değiştirdi. Savunma, saldırı daha stratejik bir şekilde yapılıyordu. Jack Johnson, Muhammet Ali, Mike Tyson ve Anthony Joshua başta olmak üzere birçok isim; boksun efsaneleri arasında yer alır. Çünkü bu isimlerin her biri, eşsiz bir tarza sahip. Muhteşem bir karaktere sahip olan Muhammet Ali, sert duruşuyla bilinen Mike Tyson ve niceleri; boksun gelişimine de katkıda bulundu. Ağır sıklette dünya şampiyonu olan ilk siyahi Jack Johnson, boks tarihine adını altın harflerle yazdırmış isimler arasında yer alıyor. Li'l Artha olarak da bilinen Johnson, 1878-1946 yılları arasında yaşadı. Toplamda 104 maça çıkan ünlü boksör, bu maçların 73 tanesini galibiyetle bitirdi. Bunun yanı sıra 40 maçta nakavtla galibiyet aldı. 13 yenilgi, 10 beraberlik; maçlardaki başarısını gösteren istatistikler arasında bulunuyor. Başarısı ve azmi, birçok siyahinin Johnson gibi boksa merak salmasını sağladı. Amerikalı profesyonel boksör Muhammet Ali, tüm zamanların en iyi boksörü olarak görüldü. The Greatest lakabıyla anılan Ali, BBC tarafından Yüzyılın Spor Kişiliği seçildi. Boks kariyeri çok özel duraklardan oluşan Ali, 1960 yılında Roma'da ağır hafif sıklette altın madalya alarak profesyonel lige geçiş yaptı. 22 yaşındayken Sonny Liston'u yendi ve dünya şampiyonu oldu. Bu zafer, isminin ve dininin değişmesinin temel nedeniydi. Doğum adı Cassius Marcellus Clay Jr. olsa da ismini Muhammet Ali olarak değiştirdi. Bir süre boksa ara verdi. Fakat 1970 yılında tekrar boksa döndü. 1971 yılında Joe Frazier ile maça çıktı. Profesyonel kariyerinde ilk defa yenildi. 1978 yılında Leon Spinks'e yenildi fakat aynı sene içinde rakibin yendi. Böylelikle dünya şampiyonu oldu. Dünya şampiyonluğunu üçüncü kez elde etti. Bu, boks tarihinde bir ilkti. 1978 yılında kariyerini, şampiyonluk aldıktan sonra bırakmış oldu. Toplamda 61 maça çıkan Ali; 56 galibiyet, 37 nakavtla biten galibiyet, 5 yenilgi aldı. Beraberlikle biten maçı ise hiç yok. 1966 yılında dünyaya gelen ve şu anda 56 yaşında olan Mike Tyson, boksun efsanevi isimleri arasında yer alıyor. Ağır sıklet düzeyinde yarışmalara katılan Tyson, şu ana kadar toplamda 58 maça çıktı. 50 galibiyet alan Tyson'un nakavtla biten galibiyet sayısı 44. Öte yandan sadece 6 mağlubiyet aldı. 2 maç da sonuçsuz kaldı. 1985-2005 yılları arasında kariyer yapan Tyson, eski Amerikalı boksördür. 1987'den 1990'a kadar dünyanın tek ağır sıklet şampiyonu olarak boks dünyasında dikkatleri üzerine çekti. 2016-2021 yılları arasında IBF, IBO WBO WBA ağır sıklet şampiyonu olan Anthony Joshua; ağır sıklette yarışan İngilizce boksördür. Şu ana kadar toplamda 27 maça çıkan Joshua, 24 maçta galibiyet aldı. 22 maçta ise nakavtla galibiyet elde etti. 3 yenilgisi bulunan Joshua'nın hiç beraberliği bulunmuyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bombardiman-boceginin-sirri/", "text": "Bombardıman böceği, hayvanlar aleminin eklem bacaklılar şubesinin böcekler sınıfının kınkanatlılar takımının vs. vs. vs. bla bla bla. Bugün anlatacağım şeyler size bir böceğin tarihsel geçmişini analiz etmek ya da anlamsız gibi görünen türünü tanıtmak değil; esrarengiz kimyasal silahı olacak. Bombardıman böceği, özel bir böcek türüdür. Öyledir çünkü diğer böceklere göre çok daha farklı bir savunma ve saldırı tekniği vardır. Bu teknik özünde 'kimyasal oksit'lere dayanır. Yaklaşan düşmana arkasını dönüp de kaynar sular fışkırtan ve onun vücuduna zarar veren ve üstüne üstelik bu aman olaydan da sıyrıksız kurtulan bir böcek. Ava çıktığında ise yine gözlerini yumup arkasını döner, 'bam bam bam' taktiğiyle av hazin sona uğrar ve yemek olur. Tabi olaylar bu kadar basit değil. Konuya geçiyorum. Bombandıman böceğinin savunma sistemi kıç bölgesinden bulunan haznede gizlidir. Kurbağa kalbini andıracak şekilde 2 kulakçığı ve 1 karıncığı olarak BB'nin de bu bölgesinde toplamda 3 oda vardır. Var olan iki kulakçığında bahsettiğimiz kimyasallar olan 'hidrojen peroksit ve hidrokinon' birikir. Ancak bir kimyasal kulakçığın birinde, diğer kimyasal ise diğerinde. O da BB'nin kulakçıklarında bulunan spesifik bezleri sayesinde olur. Normal şartlar altında Hidrojen peroksit(H2O2) ile Hidrokinon(C6H6O2) birbirleri ile tepkimeye girebilen kimyasallar değillerdir. Yani bu ikisini bir odaya kapatın ve 'Sizi lanet olası maddeler ya 24 saat içinde tepkimeye girersiniz ya da sizi elementlerinize kadar ayırırım' diye tehdit edin yine de en ufak bir tepkime olmaz. 'O halde neden biz bunları ayrı kutucuklarda tutuyoruz?' diye zihinlerden geçen soruları görüyorum. El cevap: Çünkü bizim böceğimizin tek olan karıncığı boş değil dostlar. Farklı kimyasallarımızın bulunduğu kulakçıklarımız karıncığımıza açılır ve açıldığı vakit bu özel odada bulunan Katalaz ve Perosidaz gibi katalitik enzimlerle tepkimeye girebilir hale gelir. Asıl olay burası ama en can alacı yer olan 'fışkırarak kaynar su atma' vakasını açıklayacak olmak beni daha da heyecanlandırıyor. -Hidrojen peroksit sizin vücudunuzdaki en zararlı süperoksit maddedir. Ki bu madde karaciğerin fonksiyonu sonucu oluşan zararlı maddedir. Zaten karaciğerde de zararsız hale getirilmek adına Katalaz enzimi ile parçalanır. BB'de ise her şeyi Hidrokinon ile olan barış antlaşması değiştirecektir. 'Hidrokinon' diye araştırdığınızda birçok kremde cilt tedavileri için kullanıldığını göreceksiniz. Ee BB'de bir böcek için olması gerektiğinden fazlası olduğuna şüphemiz yok. Bizim kimyasal maddelerimiz ayrı ayrı kulakçıklarda iken düşman yaklaştığı zaman tek bölme karıncığa boşalırlar. Burada bulunan Katalaz ve Peroksidaz enzimleri ile başlayan zincirleme bir reaksiyon çıkar ortaya. Hidrojen peroksit(H2O2) normalde aşırı zararlı bir kimyasalken enzimleri ile su(H2O) ve oksijen gazı(O2) olarak ayrılır. Oluşan oksijen gazı, Hidrokinon ile tepkimeye girer ve 1,4-Benzokinon'a dönüştürür. Bütün bu reaksiyonlar ekzotermik bir şekilde ilerler. Ekzotermik olması sonucu ortamda olan ısı artar ve bizim suyumuz başlar kaynamaya. Bana arkanı dönüp de yakma beni sevgili! Yaklaşık 100-120 dereceyi bulan sıcaklıkla beraber suyumuzun basıncı artar ve böceğin kimyasallarını ürettiği kulakçıkların kapaklarını o şiddetli basınçla kapatmaya zorlar ki kapatır da. İşte olay bu! Kapanan kapakçıklar sayesinde böcek kendine zarar vermeyi önler ve oluşturduğu kimyasal sıvı kendine yönelik değil diğer tarafa yönelik fışkırır. Peki, her şey tamam. Güzel bak düşman da geliyor. Her şey yolunda yani. İyi de bu düşman mal değil ya sağı var solu var. Bombardıman böceğinin karıncık kısmında dış ortama açılan yalnızca bir kanal bulunur. Artan su basıncıyla beraber kulakçık kapakları kapanırken hemen ağzı olan kanalın kapağı ise açılmaya zorlanır ve yüksek sıcaklıkta su ve beraberindeki onca zehirli kimyasal madde fışkırır buradan. İşte çalışarak yaptığı bu kaslar ona kanalından çıkan karışıma yön verebilme -ki böylece önden gelen avcılara da savunma yapabilir- ve düşmanına odaklayabilme imkanı sunuyor, onları çaresiz bırakmaya mecbur ediyor. Böylesi mantıklı bir sistem doğrusu evrimle alay ediyor. Çünkü evrimsel süreçte gelişimin aşamalı bir şekilde olduğundan bahsedilir. Ancak bunu BB için düşündüğümüzde sistemdeki herhangi bir eksiklik ya düşmanlarını öldüremeyip soyunun tükenmesine ya da kendini imha edip soyunun yine tükenmesine neden olur. Öte yandan benim için özel olan bu böceğin sistemine baktığımızda BB'nin yüksek derece kimya, matematik, geometri, biyoloji ve fizik bildiğini söyleyebiliriz. Onur çok tatlısın. Yanaklarını mıncırasım var!!!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/bor-madeni-turkiyedeki-bor-rezervleri/", "text": "Bor periyodik cetvelimizin 3A grubunun ilk sırasında bulunan bir yarı metal olup özellikle son 10 yılda periyodik sistemin ne olduğunu dahi bilmeyen insanların ülkemiz üzerinde dönen kirli oyunları özetlemede kullandığı bir metot haline gelmiştir. Öyle sanıldığı gibi 1923 yılında yapılmış Lozan Barış Antlaşması'nın 100 yıl sonra geçerliliğini yitirmesiyle 2023 yılından itibaren kullanılıp Türkiye'yi süper güç haline getirecek bir maden de değildir. Çünkü Lozan Barış Antlaşması'nın 100 yıl sonra geçerliliğini yitirme gibi kesin bir özelliği olmadığı gibi madenler hakkında da herhangi bir madde bulunmamaktadır. Yıllardır zihinlerimizi kurcalayan bu sohbetler aslında birer şehir efsanesinden ibarettir. Özellikle önüne konulsa yemeğe tuz niyetine atacak insanlar tarafından jet yakıtı olarak kullanıldığı düşünülse de aslında bir yakıt potansiyeli taşımamaktadır. Sadece çok güçlü bir Hidrojen tutucu olduğu için Hidrojen yakıtlı araçlarda Hidrojen taşınımı için kullanılabilmektedir. Dünya üzerinde bulunan bütün bor rezervlerinin dünyaya yaklaşık 1000 yıl yeteceği düşünülmektedir bunların yaklaşık %73 ünün Türkiye'de olduğunu düşünürsek şuan Türkiye'de bulunan bor rezervi bütün dünyaya yaklaşık 700 yıl yetmektedir. Dünya üzerinde yaklaşık 230 çeşit bor madeni bulunmaktadır ve en yaygın olarak kullanılan 3 türü Türkiye'dedir. Türkiye'de bor madeni işletmesi 1979 yılına kadar hem özel hem de kamu yoluyla yapılsa da çıkarılan bir kanunla bu yıldan sonra yalnızca kamuya bağlı Eti Maden İşletmeleri tarafından yapılmaktadır. Kırka, Bandırma, Bigadiç ve Emet'te tesisleri bulunan işletmede Gübre ve Deterjan olarak 2 çeşit nihai ürün çıkmaktadır. Türkiye'de günlük 1 milyon 100 bin ton bor işlenmekte fakat bunların sadece 72 bin tonu kullanılmaktadır geriye kalan yaklaşık 1 milyon ton ihraç edilmektedir. Yani kardeşim Türkiye Bor'u çıkarıp 1'e satıyor adamlar işleyip bize 10'a satıyor muhabbetleri de tamamen şehir efsanesidir. Ama olayın efsane kısmı sadece 10'a almıyor oluşumuz. Şöyle bir gerçek var ki işlediğimiz madenin sadece %6.5'ini nihai ürüne çevirebiliyoruz. Yani yaklaşık %93.5'ini gerçekten 1'e satıyoruz. Bor madenleri, değişik jeolojik dönemlerde oluşmuş jeotermal göllerin zamanla kurumasıyla oluşmuş bor yataklarının tektonik hareketler sonucu yer altında kalmasıyla oluşmaktadır. Türkiye'de bilinen ilk bor madeni çalışmaları Roma zamanına kadar gitmektedir. Ülkemizde özellikle Manisa-Eskişehir arasında birçok bor madeni bulunmaktadır. Bu madenin minerallerinin en fazla tüketildiği alan cam sektörüdür. Ergimiş haldeki cam, ara mamulüne katıldığında onun akışkanlığını artırmakta, son ürünün yüzey sertliğini ve dayanıklılığını yükseltmektedir. Boroksit özellikle; borosilikat cam, tekstil tipi ve izolasyon tipi cam elyaflarında yoğun olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bütün herkesin bildiği ısıya dayanıklı borcam da borosilikattan yapılmaktadır. Bor, seramik sanayinde çoğunlukla sır ve fritlerde kullanılmaktadır. Sabun ve deterjanlara mikrop öldürücü ve su yumuşatıcı etkisi nedeniyle %10 boraks dekahidrat ve beyazlatıcı etkisini artırmak için toz deterjanlara %10-20 oranında sodyum perborat katılmaktadır. Sodyum perborat (NaBO2H2O2.3H2O) aktif bir oksijen kaynağı olduğundan etkili bir ağartıcıdır. Ayrıca son zamanlarda Etimaden İşletmeleri'nin Ar-Ge çalışmaları ile Boron ismi verilen bir deterjan üretilmiştir. Hammaddesi bordan üretilen boraks olan Boron deterjanını tamamen yerli üretimdir ve içeriği doğaldır. Yapımında kullanılan boraksın içinde su, oksijen, sodyum ve bor bulunur. Sağlığa zararı yoktur ve çevreye etkisi minimumdur. Boratlar, çeşitli malzemelerde alev geciktirici amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bor, yanan malzemenin üzerine oksijenle temasını kesecek şekilde kaplayarak yanmayı bastırır. Çinko borat, plastik malzemelerde; borik asit, boraks pentahidrat ve boraks dekahidrat gibi çözünebilir boratlar ise selülozik malzemelerde kullanılmaktadır. Bu malzemeler; tahta, kontraplak, ağaç fiber, kağıt ve pamuk gibi doğal fiberlerdir. Bitki gelişiminde önemli bir yeri olan bor elementinin mutlak gerekliliği yaklaşık 82 yıl önce belirlenmesine rağmen bitki bünyesindeki fonksiyonları halen tam olarak anlaşılamamıştır. Bu madenin bileşikleri, yüksek sıcaklıklarda düzgün, yapışkan, koruyucu ve çapaksız sıvı oluşturma özellikleri nedeniyle demir dışı metal sanayinde koruyucu cüruf oluşturucu ve ergitmeyi hızlandırıcı madde olarak kullanılmaktadır. Uçak ve havacılık endüstrisinde bor kullanımı giderek artan bir seyir izlemektedir. Aerodinamikteki gelişmeler, yüksek hız kanat uygulamaları, yüksek ısıya dayanımlı gövde, düşük ağırlık yüksek kapasite ve benzeri uygulamalar üzerinde yürütülen tasarım ve geliştirme çalışmaları, havacılık ve uzay sanayinde kompozit malzeme kullanımını oldukça yaygınlaştırmıştır. Ticari olarak üretilip kullanılan borhidrürlerin en önemlisi olan ve iyi bir hidrojen taşıyıcısı ve depolayıcısı olarak bilinen sodyum borhidrür, hali hazırda kağıt hamurunun ağartılmasında, tekstil atıklarının indirgenmesinde, atık sulardan ağır metallerin uzaklaştırılması gibi pek çok alanda da kullanılmaktadır. Bor, insan vücudu tarafından az miktarlarda ihtiyaç duyulan, hücrelerde sentezlenemediği için besinlerle dışarıdan alınması gereken önemli bir besleyicidir. 1981 yılına kadar borun insanlar üzerinde bir etkisinin olmadığı düşünülmekteydi. Bu yıldan sonra yapılan çalışmalarla borun, birçok tedavi için vazgeçilmez bir element olduğu ve insan gelişiminde düşünülenin tam aksine etkin olduğu belirlendi. Metabolizmadaki bor, kalsiyum, magnezyum ve fosfor dengesini ayarlamakta olup sağlıklı kemiklerin oluşumuna, kasların ve beyin fonksiyonlarının gelişimine yardım eder. Portakal, elma, kırmızı üzüm gibi bir çok meyvenin içinde de bulunan bu maden, magnezyum ve kalsiyum metabolizmasında da rol oynuyor. Osteoporoz ve artirt gibi kemik eklem hastalıklarına iyi gelirken aynı zamanda testosteron ve östrojen gibi hormonların düzeylerinde artışa sebep olduğu düşünülüyor. Hatta ve hatta nötron yakalayıcı özelliği sayesinde kansere de etkili olabileceği düşünülüyor. Borun bir minerali olan kolemanit, %8 oranında çimento üretiminde kullanılarak klinker pişirme sıcaklığını düşürmekte ve çimentonun özelliklerini iyileştirmektedir. Borlu çimento; mukavemet, su ve gaz geçirgenliği, hidratasyon ısısı gibi parametreler açısından portland çimentosuna göre daha iyi özellikler sergilemektedir. Hidratasyon ısısının düşük olması, özellikle kütle betonlarında soğutma ihtiyacını önemli oranda azaltmaktadır. Bor fiberleri, spor aletlerinden uzay ve hava araçlarına kadar birçok alanda kullanılmaktadırlar. Fiber kompozitleri, bor fiberleri ile güçlendirilmiş polimer reçinelerden oluşmaktadır. Bor fiber kompozitleri, hava ve uzay araçlarının üretiminde kullanılan ilk ileri kompozit malzemedir. Fiberlerin yüksek maliyetleri kullanım alanlarını sınırlamaktadır. Babilliler, 4000 yıl önce Borax tiracreti yapıyorlardı. Boru altını eritici madde olarak kullanıyorlardı. Ayrıca Antik Mısırlıların mumyalama, metalürji ve tıpta boru kullandığı bugün tahmin edilmektedir. Ayrıca milattan sonra 300 civarında Çin'de de kullanıldığı bilinir. Fakat kesin olarak, 8. yüzyılda Arap tüccarlar tarafından Mekke ve Medine'ye getirilip kullanıldığı günümüzde bilinmektedir. Avrupalıların altını eritmek için kullandığı tarihler ise 12. yüzyıla rastlar. Fakat bor ilk defa element olarak Sir Humphry Davy, Joseph Louis Gay-Lussac ve Louis Jacques Thenard tarafından 1808 yılında saflaştırılmıştır. Bu saflaştırmayı, borik asit (H3BO3) ile potasyumu tepkimeye sokarak gerçekleştirdiler. Bu tarihlemeyi geçip ülkemize gelirsek eğer, Türkiye'de bor endüstrisi 1865 yılında Maadin Nizamnamesi'nde görülebileceği üzere kalsiyum borat pandermit üretimiyle başladı. Önceleri yabancı şirketler tarafından imtiyazla çıkarılan bor madenleri, günümüzde yerli şirketler tarafından çıkarılmaktadır. Son on yıl içerisinde Türkiye, bor madeni konusunda hızlı adımlarla ilerliyor. Aslında bu elementin fiyatı çok değişkendir. Çünkü birçok türde satılmaktadır. Değişik saflık oranlarında, değişik yapılarda ve hatta değişik parçacık boyutlarında satılıyor. Bu yüzden tam bir fiyattan bahsedebilmek hiçbir zaman mümkün değil. Yıllara göre giderek artan bir fiyat profili izliyor. Aynı zamanda bor elementi genellikle saf olarak değil bileşik olarak satılmaktadır. Fiyatlar konusunda örnek vererek kafanızda ortalama bir fiyat oluşturmak istiyoruz. Burada bahsedeceğimiz fiyatlar, saf bor madeninin fiyatlarıdır. Mesela, bir yabancı firmanın sattığı amorf bor tozunun 10 gramı: eğer saflığı %96 ise 36$, eğer %98 ise 63$ dolar. Kristal bor parçacıklarının 250 gramı: 20mm ise 1176$, 30mm ise 3179$ dolar. Fakat bu fiyatlar, yabancı firmaların deneysel amaçlarla kullanmak üzere sattığı ürünler olup çok özel üretilmişlerdir. Yani aslında, endüstriyel olarak toplu satışlarda fiyatlar çok daha farklıdır. Lakin Türkiye şunu düşünmeli, bu madeni topluca elde edip satmanın yanında bu madeni bilimsel olarak kullanılması amacıyla da üretmeli. Borik asit türevi halinde endüstriyel olarak satılan borun fiyatları ise ton bazında yaklaşık 600$ dolardır. Bu fiyat kesinlikle saf bor elementinin fiyatı değildir. Fakat bu fiyat yıllara göre artmakta ve belirttiğim üzere, kalitesine göre değişmektedir. Yaklaşık olarak, saf bor elementinin 1 kilogramı 11.140$ dolardır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bozkirin-en-guclu-komutani-timur/", "text": "Timur ya da daha çok bilinen adıyla Timurlenk, Türk dünyasının en büyük ve görkemli komutanlarından biridir. 1370 senesinde başladığı seferlerle Türk dünyasına hükmeden bu büyük komutan; Orta Asya'dan Rusya'ya, Hindistan'dan Afganistan'a, Kafkaslardan Anadolu'ya kadar devasa bir alanı hükmetme başarısı göstermiştir. Muhteşem askeri dehası ile ön plana çıkan Timur'un etnik kökeni hakkında bazı tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalar, çoğunlukla Timur'un bir Moğol olduğu yönündeki iddialara dayanır. Bununla birlikte birçok kaynakta açıkça belirtildiği gibi komutan, Moğol etnisitesinden nefret etmiş, Türk kimliğini ön plana çıkarmıştır. Ayrıca Cengiz Han'ın soyundan gelen Kazan Han'ın kızı Saray Mülk Hanım ile evlenmiş, Türk kimliğine yaptığı vurguyu aile yaşamına da taşımıştır. Timur'un en büyük ve ilk ideali yıkılmaya yüz tutan ve büyük oranda zarar gören Cengiz Han İmparatorluğu'nu çok daha görkemli bir şekilde yeniden kurmaktır. İşte tarihin gördüğü en büyük komutanlardan biri olan Timur'un askeri dehasına ve yaşamına dair her şey! Türk dünyasının en büyük komutanlarından biri olan Timur'un, Şerefeddin Ali Yezidi'nin Zafername adlı eseri referans alınarak 27 Nisan 1336 tarihinde doğduğu düşünülmektedir. Semerkant doğum yeri olarak yine aynı eser de belirtilmiştir. Bununla birlikte Timur'un doğduğu ortamın siyasal arka planına ilişkin önemli bilgiler de bulunuyor. Söz konusu kaynaklara göre Timurlenk, Hoca Ilgar Köyünde dünyaya gelmiştir. Hoca Ilgar Köyü, Semerkant'ın oldukça yakınında; Şehr-i Sebz şehrine bağlı bir köydür. Bu dönemde Semerkant'a Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın hükümdarlık yaptığı Çağatay İmparatorluğu hükmetmekteydi. Dolayısıyla Timur, doğrudan Cengiz İmparatorluğu'nun önemli bir parçasında dünyaya geldi. Bu durum onun askeri dehasını, askeri alandaki başarılını ve Türk ırkına olan bağlılığını büyük oranda etkiledi. Bozkırın en büyük komutanı Timur'un Timurlenk'e dönüşmesi ise katıldığı bir savaşta aldığı yara sonucunda olmuştur. Aksak Timur anlamına gelen Timurlenk, Fransızca - leng ekinin aksak anlamından gelir. Avrupalılar Timur'u Tameriane ismiyle anmaktadır. Timur askeri başarılarına uzanan yolculuğu, Maveraünnehir'e dayanır. Buraya ilk geldiği andan itibaren Timur, Çağatay Hanlığına olan bağlılığını bildirdi. Ancak Timur'un hanlığa olan bağlılığı çok fazla zaman almadı. Henüz 24 yaşındayken Barlas Boyunun başına geçerek bu önemli Türk boyunun lideri oldu. Timur'un Maveraünnehir yönteminde ikinci pozisyona düşmesi ve emir komuta zincirinde ast pozisyonuna düşmesi, Çağatay Hanlığından kopmasında ilk dönemeç oldu. Uzunca bir süre bir grup askeri ile Çağatay Hanlığının askerlerine yakalanmadan baskınlarla ganimetler elde etti. 1362 yılında ise Horasan'a doğru yol alırken Türkmenler tarafından yakalandı. Daha sonra çok büyük bir askeri deha ile Maveraünnehir'in hükümdarlığını ele geçiren Timur'un efsanesi ise başlamış oldu. Önce Taşkent'te Moğollara saldıran Timur, kısa süre içerisinde bu kadim şehri kazandı. Timur'un en önemli hedefi Cengiz Han'ın ülkelerini tek tek Türk medeniyetine tekrardan kazandırmaktı. Bu doğrultuda Timur'un ilk seferi Harezm'e yönelik oldu. Burada da istediklerini alan komutan, üç yıl boyunca sürecek Anadolu seferini başlattı. Önce bugün Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan olarak anılan bölgeleri ele geçirdi. Anadolu sırtlarına doğru uzanan serüveninin ikinci basamağında ise Altın Orda Devleti ve İran vardı. Altın Orda, Osmanlı ve Memluk Devletleri üçlü bir ittifak oluşturdu. Buna karşın komutan, 12 Eylül 1393 tarihinde Bağdat'ı ele geçirmeyi başardı. Komutanın önlenemez yükselişi ve sahip olduğu benzersiz askeri deha herhangi bir güç tarafından durdurulamadı. Her geçen gün daha da büyüyerek geniş bir alana hükmeden Timur İmparatorluğu, Cengiz Han'ın imparatorluğunun sınırlarından çok öteye ulaşmıştı. Büyük komutanın askeri dehasını anlamak adına birçok çarpıcı detay vardır. Özellikle onun savaş alanında verdiği kararlar, fetih süreçlerindeki muhteşem azmi ve ortaya koyduğu irade tüm detaylarıyla kusursuzdur. Bu örneklerden biri de Timur'un Hindistan'a yönelik gerçekleştirdiği seferde kayıt altına alınmıştır. Dilden dile aktarılan Timur efsanesinin büyüklüğünü gösteren Hindistan seferinde komutan, kalabalık Hint ordusu ve 100'ün üzerinde fil ile karşı karşıya kalmıştı. Timur'un kalabalık Hint ordusu karşısında izleyeceği stratejiden çok devasa fillere karşı alacağı önlem komutanları tarafından merak konusuydu. Timur, komutanlarına 500 adet deve toplamaları talimatını verdi. 500 deveyi birbirine zincirlerle bağlatan büyük komutan, bu develerin üzerine yanmaz bir tabaka yerleştirtti. Develerin üzerini ateşe vererek birbirlerine bağlı olarak şekilde Hint ordusunun üzerine saldı. Yanar vaziyette üzerlerine gelen develeri gören filler, korkarak Hint askerlerine yönlerini çevirdi. Tam da bu esnada Timur okçularına ateş emri verdi ve Hint seferini başarıyla tamamladı. 1401 yılında Bağdat'ı ele geçiren Timur, Osmanlı Devleti ile bazı problemler yaşıyordu. Bu problemlerden en önemlisi Timur'un düşmanı Karakoyunlu Kara Yusuf'un Osmanlı'ya sığınmasıydı. O dönem Osmanlı hükümdarı olan Yıldırım Bayezid ile yaşayacakları büyük gerginliğin ilk ateşleyicisi bu sığınma olayları olmuştu. Birçok tarihi kaynağa göre Timurlenk Yıldırım Bayezid ile savaşmadan önce aralarındaki sorunların çözülmesine ilişkin Farsça, Arapça ve Türkçe mektuplar göndermiş, Bayezid'den gerginliğin sulhla tamamlanmasını talep etmiştir. Buna karşın Yıldırım Bayezid'in Timur'a cevabı serttir. Timur, Bayezid'den ona sığınanları öldürmesini ya da kendisine teslim etmesini talep etmiştir ki, bu durum Bayezid için mümkün değildir. Tüm bu olanların üzerine komutan, 12 Mart 1402 tarihinde Karabağ'dan Osmanlı ile savaşmak üzere harekete geçti. Son kez Bayezid'e tekrardan savaşmak istemediğini ve olayın sulhla çözülmesi gerektiğini elçi aracılığıyla ileten Timur, yine olumsuz yanıt aldı. Timur'un harekatına karşılık Bayezid de devasa bir ordu ile Doğu Anadolu yönüne doğru harekete geçmişti. Bununla birlikte komutan, Karabağ'dan güney doğu yönünde ordularını harekete geçirdi ve Çubuk Ovası'na konumlandırdı. Ordusundaki filleri, o dönem devasa ağaçlarla kaplı Ankara ormanlarında saklamayı başardı. Büyük çarpışma başladı ve Bayezid, Timur'a esir düştü. Bayezid'in esareti, uzun yıllar boyunca devam edecekti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/brothers-a-tale-of-two-sons-iki-kardesin-hikayesi-oyun-incelemesi/", "text": "Türkçeye Kardeşler: İki Oğulun Hikayesi şeklinde çevirebiliriz. Tabi direk çevirince biraz saçma olabiliyor. Oyunun konusuna gelirsek; anneleri yakın zamanda balıkçı teknesinden düşerek denizde kaybolan 2 oğlan çocuğunun babaları hastalanıyor. İki çocuk bir tezgah arabası kullanarak babalarını en yakındaki doktorun yanına götürüyorlar. Doktor da onlara bu hastalığının ilacının kendisinde bulunmadığı ve onlara bulup getirmeleri gerektiği söylüyor. Böylece iki kardeşin macerası başlıyor. Oynayışa gelirsek iki çocuğu aynı anda yönetiyorsunuz üçüncü bakış açısından. Yön tuşları ile hareket ettiriyorsunuz ve iki kardeşin ayrı ayrı etkileşim tuşu var. Yani bir kardeşi 5 tuşla yönetebiliyorsunuz. Oyun da bulmaca şeklinde ilerliyor. Mesela kapalı bir kapıdan geçmek için küçük kardeş Nayi parmakların arasında geçip diğer taraftan kapıyı açması gerekiyor. Bir yerden tırmanması için de büyük kardeş Naya ona yardım ediyor. Böyle böyle ilerliyorsunuz. Oyunda devlerle, keçilerle, bilim insanlarıyla ve daha başka nice yaratıkla karşılaşacaksınız. Değişik değişik insanlar ve olaylar olacak. Öyle anlarla karşılaşacaksınız ki oturup ağlayabilirsiniz. Tabi oyunun evreni biraz fantastik, bunu da belirteyim. Hüzünlü ve sevinçli anlarla karşılaştığınız olacak ya da birilerine yardım ettiğiniz. Brothers: A Tale of Two Sons böyle ilerleyecek işte. Oyunun havasına gelirsek, genelde dağlarda geçiyor gibi. Çünkü aradığımız şey yukarılarda. Ama çok çeşitli mekanlar var gerçekten. Yani bir dağdan diğerine geçiyorsunuz, bu doğru ama aralardaki mekanlarda da oynama süresi bir o kadar uzun tutulmuş. Grafikler ise bir 3D platform oyunu tadında. Yani gayet güzel. Manzaralar ve müzikler harika. Ayrıca iki kişi oynamak isterseniz hem klavyeden hem de oyun kollarına farklı tuşları entegre ederek oynayabilirsiniz. Brothers: A Tale of Two Sons oyununu ben tek oynadım ama iki kişi oynamanın da eğlenceli olacağını düşünüyorum. Haydi iyi günler. Ekrem dostum bu hikaye bir harika. Ağlatmıştı beni."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bu-bahcenin-sonu-kis/", "text": "Bahçesindeydim ilk önce. Hem kışını, hem yazını merak etmiştim. Baharlarını merak etmemiştim evet, baharlar güzel olurdu çünkü bana göre. Aslında içeriden de izleyebilirdim bahçesini. Yerden göğe kadar camdı çünkü orası da. Yani yine ben öyle düşünürdüm, hırkanın kolunu bileğine kadar çekip buğulu camı da silebilirdin sonuçta. Çok güzeldi bahçesi. Bazen kışın sonu kış gibi olsa da böyle de güzel diyebiliyordum. Ömrüm boyunca burada yaşasam ne güzeldi. Kışının soğuğunu da yazının bunaltıcılığını da kabul ederdim çünkü ben. Düzenine karışmak istemedim değil bu bahçenin. Bu şurada daha güzel olur, şu çiçeği buraya eksek ne olur ki? Ancak istemezdi sahibi, bir şey demezdi ama yapmazdı da istemediğini. Anlardın hemen. Olsun, misafirperverliğini çok seviyordum fazlasına gerek yoktu zaten. Sahibi sadece başlarda bahçesini gezdirirken benimleydi, sonra arada bir gelir oldu sonra da arada bir kapıdan bakar oldu. Bir süre sonra bu buğulu camların ardını merak ettim tabii ki, öyleydim çünkü. Meraklıydım. Sabrımın da elimi tutup çekiştirdiği gün girdim o kapıdan. Bahçenin güzelliklerinden kopmaya ödüm kopuyordu bir tarafa koşup camı silmek istedim hemen. Titredim, buğulu sandığım camlar buzluymuş meğer. Yanılmak bir miktar canımı yakmış olmalı, defalarca o buzlu camı silmeyi denediğimi hatırlıyorum hayal meyal. Belki de içeride bu kadar durmak yeterliydi. Kendi kendime sahiplendiğim o huzurlu bahçeme dönmeliydim. Çok az da olsa beni üzen bu hayal kırıklığı ile bahçeye çıktım. Aylardır yaşadığım bu güzel yerde, daha önce görmediğim biriyle karşılaştım. Ne adını sorabildim şaşkınlıktan ne de burada ne yaptığını. Fakat sahibi ona da bahçeyi gezdiriyordu eskisine benzer bir heyecanla. Artık yalnız değildim bu bahçede. Çok bencilim sanırım, benden başkasının burada olmasını istemedim. Sinirlendim. Tüm o bahçenin güzelliklerini unutup sadece camlara çok içerlememi bahane ederek, bir daha dönmemek üzere o bahçeden attım kendimi dışarıya. Çıkarken göz ucuyla geriye bir baktım tabii, bu film sahnelerine çok özenirdim. Yeni misafirin yüzünü gördüm uzaktan. Hikayesi olan, duygu yüklü bir yazı okuduğumu hissettim. Hatta bazı yerleri tam anlayamadım. Defalarca okudum. Yine de tam olarak anladığımı söyleyemem. O yüzden anlatmak istediğinizi değil anladığımı düşünerek bir şeyler söylemek istiyorum: İnsan umulmadık yerlerde ve zamanlarda öyle ummadığı şeylere rast geliyor ki: Gerçek olup olmadığını sorgulamaktan yoruluyor. Başkalarına anlatmak yerine susmak, saklamak istiyor. Sonra bir zaman geliyor, içine dönüp kendiyle konuşuyor. Hesaplaşıyor. Ve içinde saklı olanı fark ettikten sonra, farkında bile olmadan geçen onca zamana şaşırıyor. Fark ettiği için kendini bilgin sayıyor. Ancak çok geç fark ettiği için geç kalmış hissediyor. Ve öylece uzaktan seyrediyor. Başka birisi ondan önce bulsun diye, ondan önce fark etsin diye onu seyre dalıyor. Elinize sağlık sayın yazar. Ancak -bana göre- bazı yerlerde, gerek cümlelerdeki devriklik gerekse kopukluk akıcılığı bozmuş. Bazı edatlar ve bağlaçlar ise bana gereksiz gibi geldi. Maalesef benim de yazılarımda sık sık yaptığım bir hata bu. Ne yazık ki yazarken fark etmesi çok zor. Okurken de kendi vurgularımıza göre okuduğumuz için anlayamıyoruz. Ama bu küçük şeyleri görmezden gelirsek, doğrusu bence güzel bir üslubunuz var. Tekrar elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bu-savas-benim/", "text": "Yeri geldiğinde sizi ağlatabilecek, insanlar bu kadar kötü duruma düşmemeli dedirtecek bir oyun. Türkçe karşılığı Bu Savaş Benim olan This War of Mine isimli oyunda bir asker ya da savaşan bir insan olarak değil, bir sivil olarak hayatta kalmaya çalışıyoruz. Öncelikle şunu söyleyeyim, bu oyun yapılırken Bosna Savaşı'ndan esinlenilmiş. Oradaki insanların keskin nişancılar tarafından vurulması, askerler tarafından öldürülmesi, açlık, hastalık bu oyunda işlenmiş konu olarak. Gerçi oyunda mağdurlar Hristiyan gibi gösterilmiş ama çok da önemli değil. Oyunu oynarken anlayabiliyorsunuz Bosna Savaşı'ndan esinlenildiğini. Bildiğimiz savaş içeren bilgisayar oyunlarında genelde mermi toplarsınız yerden, otomatik iyileşirsiniz, hastalanmazsınız. Ama This War of Mine'da bunları ya bir yerlere gidip yağmalayacaksınız ya da çalacaksınız. İşte bu çalma durumu oyundaki karakterler üzerinde kötü etki bırakıyor. Bazen yiyecek bulabilmek için oyunda sivilleri vurmak, öldürmek zorunda kalıyorsunuz. Oyunda hırsızlarla, yağmacılarla, askerlerle veya milislerle karşılaşıyorsunuz. Onları da öldürecek misiniz? Tabi oyunda seçim size kalmış. Ama insan aç kalınca neler yapmaz ki? Oyundaki temalardan biri de bu işte. Hırsızlık yapmak zorunda kalabilirsiniz. Ama oyun gerçek hayata o kadar uyumlu ki bu durum morali de etkiliyor. Birlikte yaşadığınız insanlar evi terk edip gidebiliyor. Oyunda sadece yetişkin siviller değil, çocuklar da var. Bazen yeğeniniz, bazen komşunun çocuğu, bazen de size sığınan, sığınmak zorunda kalan yavrucaklar oluyor. Çocukları da sokakta bırakacak değiliz ya. Elbette onları yanımıza alıyoruz. Her gün çocuklarla oynamak, onlarla konuşmak zorundasınız. Bazen oyuncak bulup getirdiğinizde nasıl da seviniyorlar. Tabi oyunun bitimi de var. Açlıkla, soğukla, hastalıkla mücadele ettikten belli gün sonra ateşkes oluyor ve savaş sona eriyor. İşte burada şöyle bir durum var, eğer oyunda sivil insanların eşyalarını çalmışsanız veya onları öldürmüşseniz, oyun o karakter için kötülük seviyesine göre kötü sonla bitiyor. Buna göre ya sevdiklerine kavuşuyor ve güzel bir hayat geçiriyor ya da kimsesini bulamadan yalnız ve mutsuz devam ediyor. This War of Mine öyle sıradan oyunlardan değil, emin olabilirsiniz. Türkçesi Bu Savaş Benim olan bu oyunu oynarsanız baya etkisinde kalacaksınız. Bu oyunla ilgili ekşi sözlükte güzel yorumlar var. Onlara da bakabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bugun-amerikada-neler-olacak/", "text": "Başlıkta da dediğim gibi bugün Amerika'da ilginç şeyler olabilir. Amerika derken Amerika Birleşik Devletleri'ni kastediyorum tabiki. Bugün yani 20 Eylül'de Amerika'da yaklaşık bir buçuk milyon kişinin 51. Bölge ismiyle bilinen Amerikan hava kuvvetlerinin üssüne saldıracağı söyleniyor. Bu olay ileride tarih kitaplarına bile girebilir. 51. Bölgeyi ben de bir zamana kadar efsane sanıyordum ama yetkililer galiba 2003'te bu askeri üssün varlığını doğrulamış. Şu anda üste uzaylıların hapsedildiği, dünyaya düşen UFO'ların buraya getirildiğine inanılıyor. Tabiki bunlar insanların uzun zamandır filmlerde, kitaplarda vb. gördüklerine binaen. Bana sorarsanız böyle şeyler yok. Sadece gizli silah-uçak projeleri tarzı şeyler vardır büyük ihtimalle. Amerika askeri üssüne saldıracak kişilerin de bu uzaylıları kurtarmak, oradaki ufoların gerçek olduğunu kanıtlamak ve 51. Bölgeyi gün yüzüne çıkarmak için saldıracağını söyleniyor. Aslında olay Facebook'tan birinin 51. Bölgeye baskın yapmak istemesi ve insanların buna katılmasıyla başlıyor. Yaklaşık 1.4 milyon kişinin katılacağını ve 1 milyon küsür kişi de katılabileceğini söylemesiyle olay büyüyor. Sosyal medya üzerinden ve diğer platformlardan nasıl saldıracaklarını planlayanlar mı dersiniz, saldırıda ne giyeceklerini tartışanlar mı dersiniz, 51. Bölge muhafızlarına karşı ne tür dövüş teknikleri kullanacaklar mı dersiniz, ne türlü insan ararsanız var bu konuda. Hatta ünlü manga-anime olan Naruto'nun koşusunu uygulayacaklar bile var. Tabi 1 hafta falan önce bu şakayı yapan kişi organize olunan sayfayı, artık şakanın ciddiyet boyutuna ulaştığını söyleyerek kapatmış. Açıklama olarak da ben olayın bu boyutlara ulaşacağını tahmin etmemiştim demiş. Sonuçta Amerika Hava Kuvvetleri bu üssü sonuna dek savunacağız, lütfen bu işe kalkışmayın ve buradan uzak durun gibisinden bir açıklama yapıyor. Olay ciddi. Her neyse bu yazının yayımlandığı saatlarde 51. Bölgenin bulunduğu Nevada'da saat daha 08.30. Yani belki de bu insanlar daha uyuyor. Ama şahsen ben saldırı hazırlıklarının erken saatlerde başladığını düşünüyorum. Belki de şu an atağa geçmişlerdir. Organize olunan sayfasının kapatılmasına rağmen Amerika ve 20 eylül ile ilgili paylaşımların fazla olması beni endişelendiriyor. Nevada'daki otellerin doluluk oranlarının tavan yapması ile ilgili haberler de beni endişelendiriyor. Umarım ölüm haberi gibi şeyler duymayız çünkü olay sonuçta bir şakadan ibaret. Yazınız muazzam olmuş ancak geçen gün bana selam vermediğiniz ve üstüne de özür için bir çay bile ısmarlamadığınız için size puanım 7/5! İyi akşamlar. Yorumunuz için teşekkür ederim Erkan bey. 1 çay değil, 1000 çay size feda olsun. Söz veriyorum en kısa sürede ısmarlayacağım. Saygılar, sevgiler ve özürler dilerim. İyi akşamlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bugun-hangi-rengi-giysem/", "text": "Sürekli şikayet ettiğimiz, sebebi olarak ya eğitim sistemini ya da sosyal çevremizi suçladığımız bir sorunla uzun zamandır çok sık karşılaşıyoruz: aynı kafa yapısı, aynı düşünen insanlar. Farklı düşünememekten doğan herkes gibi olma sorunu. Günümüzde herkes farklı olmak derdinde. Ama tam da bu sebepten daha büyük bir sorun oluşuyor bence: Herkesin yaptığını yapmazsam, kurallara uymazsam farklı olurum düşüncesi... Düşünmeden hareket etmek, Ben buyum diyerek istediğini yapmak kolay geliyor herkese. Ve bu şekilde diğer insanlardan farklı olduğunu düşündüğü için gururlanan insanlar var her yerde. Aslında aynılık derken yüzeysel düşünce yapısından, görüş aynılıklarından şikayet eden insanoğlu, artık düşünmeden aklına ilk geleni yapmanın farklılık olduğu düşüncesiyle övünüyor. Ama sadece aynı düşünceden doğan aynılığın yerini düşünmemekten doğan aynılık alıyor. Gökkuşağı gibi olalım... Düşüncelerimizle gökkuşağı gibi olalım. Gökkuşağındaki gibi farklı renkte düşüncelerimiz olsun ama uyum içinde. Renklerin sınırları bizim kadar keskin olmasın mesela. Düşünmek eyleminin sınırları ortadan kaldırma gücü kullanılsın bunun için. Aklına her esenin yapılması bir üstünlük olarak görülmesin. Düşünmenin diğer insanlara benzettiği değil, asıl bu şekilde herkesleşmemenin sağlanabilineceği gösterilsin insanlara. Gökkuşağı gibi olacağım derken bukalemuna döndü herkes, düşünememekten dolayı. Evet, bir şekilde farklılığı yakalayabiliyoruz ama bu düşünce yapısında olmuyor ne yazık ki. Sadece davranışlarımızda bir günümüz bir günümüzü tutmuyor o kadar. Her gün farklı bir renk oluyoruz, ruh halimize göre. Ama buna o kadar alıştık ki... Sıradan bir günde yolda yürürken belki, elimizi sallasak en az birkaç tane bukalemuna çarpıyor elimiz. Elimiz çarpıyor çünkü göremiyoruz veya gördüğümüzü zannediyoruz. Karşımızdaki bukalemun onu nasıl görmemizi istiyorsa o şekilde görüyoruz sadece. Bence harika çok açıklayıcı ve bilgilendirici bir yazı olmuş çok faydalanma fırsatı buldum sayenizde teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bugune-kadar-kullanilan-meclis-binalari/", "text": "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Meclis binaları, Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli tarihi anlarıına yakından şahitlik etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin toplanması için 3 farklı Meclis binası kullanıldı. Bu Meclis binaları arasında günümüzde hala kullanımına devam edilen bina, 1961 yılında açıldı, 1998'de ise restorasyon çalışmasından geçirildi. Meclis binaları Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca en önemli tarihi anlara tanıklık etmişlerdir. TBMM'nin ilan edildiği ilk meclis binası bodrum katı olan 22 metreye 43 metre ebatlarında bir binaydı. Bu binanın farklı ölçülere sahip 9 odası ve bir büyük salonu mevcuttu. Mimari açıdan geniş saçaklara ve iki balkona sahip bu bina o dönem anca bir kasaba kadar büyük olan Ankara'da bulunabilecek en iyi binalardan biriydi. Manevi değeri yüksek olan bina, Kurtuluş Savaşı esnasında askeri ve politik kararların verildiği merkez üs konumundaydı. Kurtuluş savaşının bitişiyle beraber Meclis işlevi görmek için yeterince kullanışlı olmayan yapı en son 18 Ekim 1924 tarihinde kullanıldı. Bu bina günümüzde Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak hizmet vermektedir. Mimar Vedat Bey tarafından 1923 yılında inşa edilmeye başlanan bina 1924 yılında tamamlanarak hizmete açıldı. İlk binanın çok yakınlarına yapılan bu bina 36 yıl boyunca TBMM'ye hizmet etti. Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki birçok önemli ana tanıklık eden binanın bir bodrum kat ve 2 kattan oluşuyordu. Genek Kurul salonunun da yer aldığı binanın tavanı Osmanlı motifleriyle süslenmiş, dileyici ve ziyaretçiler için balkonlara da yer verilmişti. Dış cepheden de görkemli görünen bu bina ilk bina gibi genç cumhuriyetin önemli anlarına tanıklık etmişti ve yine aynı ilk bina gibi müze olarak restore edildi. İkinci Meclis binası günümüzde Cumhuriyet Müzesi olarak hizmet vermektedir. Günümüzde hala kullanılmakta olan Türkiye Büyük Millet Meclisi binasıdır. O dönemin birçok devlet binasında imzası bulunan Avusturyalı mimar Profesör Clemens Holzmeister tarafından çizilmiştir. Binanın yapımında Yüksek Mimar Ziya Payzın da görev almıştır. Payzın, Profesör Holzmeister tarafından tam yetkiyle görevlendirilmiştir. Ocak 1961'de hizmet vermeye hazır gelen bina, günümüzde hala hizmet vermeye devam etmektedir. Mimarisinde Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil edecek özellikler kullanılan binanın mimarisi kalıcılık ve sağlamlığı anımsatacak şekilde planlanmıştır. TBMM'nin mevcut binası dünyanın en büyük parlamento binaları arasında yer alır. Son Meclis binası, 2016 yılında düzenlenen darbe girişiminde uçaklar tarafından 5 defa bombalanmıştır. İçeride çeşitli partilerden 100 milletvekilinin olduğu esnada gerçekleştirilen saldırıda ikisi ağır 12 polis memuru yaralanmış, Şeref ve Dikmen kapıları büyük zarar görmüştür. Ülkemizin kalbi meclis binası. Hain darbe girişiminde yapılan en büyük alçaklıktır meclis binasına yapılan saldırı. Çünkü meclis binasına saldırmak bana göre darbe değil tüm Türkiye ye yapılan bir alçaklıktır. Ama meclis binamızın sağlamlığı bu bombalama olayında bile az hasar almasından belli. Umarım bir daha böyle bir olay yaşamayız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bulgar-adinin-kokeni-ve-bulgarca/", "text": "Orta Asyalı toplulukların isimleri genelde egzonim yani komşularının taktığı isimler oluyor: döver, yıkar, karıştırır vs... Hazarların adı da muhtemelen kasıp kavurmakın kas'ından geliyor: yıkmak. Ne yani Bulgarlar Türkçe mi konuşuyordu? sorusunun cevabı çok uzun. Şu söylenebilir: 9. yüzyıla kadar konuşulan Tuna Bulgarcası bir Türk dili değil ama günümüzdeki Türk dilleriyle aynı kökten gelen bir dil. Çuvaşça da öyle. Muhtemelen Hazarca da öyleydi. Çuvaşça hala yaşıyor. Bulgarlar tarih sahnesine Hunların dağılmasıyla çıkmış. Bulgarların ortaya çıkışıyla özdeşleştirilen Kubrat Han için çağının kaynakları Hun da diyor, Onogur da diyor Bulgar da diyor. O zamanki toprakları şimdikinden çok farklı bir yerde ve henüz Volga-Tuna Bulgarı ayrımı yok. Hazarların gelip Karadeniz'in kuzeyine yerleşmesiyle Bulgarların bir kısmı 8. yüzyıl civarı Balkanlar'a göç etmişler. Volga Bulgarlarından kopup Balkanlar'a yerleşenlerine Tuna Bulgarları deniyor. Resimler Sofya Ulusal Tarih Müzesinden. Bulgarların arasında girenler Hazarlar. Volga Bulgarları şimdiki Kazan Tatarlarının atası sayılıyor. Müslümanlığı Karahanlılardan önce benimseyen bir topluluk. Tuna Bulgarları ise yerli Slav halkıyla birlikte Hıristiyanlığı kabul etmiş hatta halkı Slav olan ilk Hıristiyan devlet denebilir. Sayıların adları da kısmen benzeşiyor ama Çuvaşça gibi geçişleri iyi bilmeden o benzerliği anlamak çok zor. Bu kelimeleri Yunan ve Kiril harfli pek çok yazıda kullandıkları gibi Orhun harflerine çok benzer Rünik harflerle yazdıkları da olmuş. Aynı Rünik yazının birkaç eşyanın birden üzerinde olması araştırmacıların dikkatini çekmiş. Orhun harflerinden daha eski olduğu tahmin edilen bu yazı, Talat Tekin'e göre Asparuk içu ayak diye okunmaktadır. Yani Asparuk'un içki kadehi. Asparuk/İsperik, Slavlaşmadan önceki adlardan biri. Günümüz Anadolu Türkçesinde bile İsperi, şahin demek. İsperik=Şahincik Omurtak da Çuvaşça Imırt kelimesine kıyasen muhtemelen Kartalcık demek. Bagatur Han'ın adı bagatur da Türkçedeki Bahadır/Bağatur'un Tuna Bulgarcası. 907 yılında rahip Tudor Doksov'un, bir yazının altına Boris'in Bulgarları Yeth Behti'de Hıristiyan yaptığına dair düştüğü not, Tuna Bulgarcasına ait son kayıt. Ondan sonraki Bulgar kayıtlarının hepsi yerel halkın ve kilisenin dili olan Güney Slavcadır. Denir ki Bulgar kralı bir semavi din seçmeye karar verip her din ve mezhebin merkezine adam göndermiş. En çok Ayasofya'dan etkilendikleri için Ortodoks olmuşlar. Hikayenin aslı var mı bilinmez ama başkent Sofya'nın adının Ayasofya'dan geldiği bilgisi kesin."} {"url": "https://parlakjurnal.com/bunlar-hep-amerikanin-oyunlari/", "text": "Benim tabirimle bir çılgınlıktır almış başını gidiyor. İnsanlar , bu oyunu satın alıp da oynayabilmek için can atıyor. İndirime gireceği günü bekliyorlar. Yılbaşını, bayramları , Black Friday gününü iple çekiyorlar. Neden mi? Oyun FPS türünde ve güzel çünkü. Eski C.S.'lerden sonra (özellikle 1.5 ve 1.6'dan) devrim niteliğinde bir oyun olmuş. Hem grafikleri iyi hem de online olduğu için kat be kat daha eğlenceli. Kısa bir tabirle iki grup var; polisler ve teröristler. İkisinden birini seçip karşı taraftakileri vuruyorsunuz ve eğleniyorsunuz. Yapımcısı, yine Half-Life ve Portal gibi ünlü oyunları geliştiren Valve Corporation. Türkçesi Suikastçı'nın İtikadı olan bu oyun, takipçileri tarafından hiç kaçırılmayan, çıktığı gün satın alınıp bitirilen bir oyundur. Benim de favori oyunumdur kendisi. Şu ana kadar 9-10 oyunu çıkmıştır. Aralarından bazıları beğenilmese de hem bahsettiği konu bakımından hem de hayattaki birçok yanlışa dem vurmasından, oyunlar arasında önemli bir yeri var. Bu oyunda suikastçılar ve tapınakçılar denen iki grup var. İki grup da dünyayı daha iyi bir yere getirip insanları birleştirmeye çalışıyorlar. Suikastçılar bu işi insanları özgürleştirerek, zulümden kurtararak ve hayatlarını iyileştirerek yapmaya çalışıyorlar. Tapınakçılar ise insanları boyunduruk altına alıp onlardan faydalanarak ve gizliden gizliye köleleştirerek yapmaya çalışıyorlar. Oyunun konusuna göre hikaye, dünyada insanlardan önce yaşamış varlıklar ve onların yaptığı olağanüstü cihazlar çevresinde geçiyor. Bir de Animus isimli bir makine sayesinde günümüz kahramanları, geçmiş atalarının hatıralarını yaşayarak olayları çözmeye çalışıyor. Bu oyun ne kadar Fransa merkezli Ubisoft tarafından yapılıyor olsa da, işin içinde bunlara ortak olan Electronic Arts firması da var. Oyun üçüncü şahıs nişancı türünde ve online tarafı pek zevkli değil. İlk çıktığında ortalığı kasıp kavuran ve dünya savaşlarını konu alan bir oyun. Siz oyunda bir askersiniz ve senaryoda ilerleyerek görevleri yapıyorsunuz. Ama adamlar oyunu öyle bir yapmış ki aynı zamanda size de savaştasınız hissi veriyor. Savaşlarda olan birçok duruma değiniliyor oyunda. Sivil kayıplar, katliamlar, arkadaşlarını yitirme, yaralanma, sakat kalma gibi durumlar senaryoyla birleşince sizi acayip etkiliyor. Olayların gidişatı, oyun sonlarının sizi şaşırtması, işin içinde iş olması ve elbette tarihsel gerçeklerle birlikte gitmesi oyunu mükemmel yapıyor. Tabi hepsi böyle değil. Geçmiş savaşları değil de gelecek dünya savaşlarını anlatan oyunları da var. Ama bunların yapılmasıyla ana konunun dışına çıkıldığı için bazı takipçileri tarafından hoş karşılanmıyor. Oyunun ünlü karakteri Captain Price, belki duymuşsunuzdur. Oyun, genelde 3 firma tarafından geliştiriliyor: Infinity Ward, Treyarch ve Sledgehammer Games. Bu oyun da FPS ve online kısmı da çok tutuluyor. Bu oyun da Call of Duty gibi ve aralarında bitmek bilmeyen bir rekabet var. Çünkü iki oyun da özellikle geçmiş dünya savaşlarını anlatıyor ve FPS türünde. Oynanışları çok benzer. Ama şu sıralar Battlefield biraz öne geçmiş durumda çünkü COD son oyunlarında hep geleceğe taktığı için itibarını biraz kaybetti. Battlefield da 1. Dünya Savaşı ile ilgili bir oyun çıkarınca iyice kötü duruma düştü COD yapımcıları. Bu oyunu özellikle öne çıkaran kısmı, online kısmıdır. Çünkü takım olarak oynamaya çok elverişli ve tank, uçak, helikopter gibi savaş araçlarını aktif bir şekilde kullanabiliyorsunuz. Gerçek hayatta bu araçlarla yapamayacağınız hareketleri oyunda yaparak öne geçebilirsiniz. Ve gerçekten bu hareketleri nasıl yapıyorlar denilen anlar çok oluyor. Bu oyunun senaryo kısımlarını ben beğenmiyorum çünkü yeterli değiller. Online kısımları, ne kadar online oynamasam da, daha güzel. Bu oyunu yapan şirket de Electronic Arts."} {"url": "https://parlakjurnal.com/buralara-gelinir-buralardan-gidilir/", "text": "Tanzimat'tan beri süregelen modernleşme ve muasırlaşma çabalarımız yirminci yüzyıl ile birlikte demokrasi, hukukun üstünlüğü ve güçlü kurumlar gibi yeni hedefler de eklenerek büyümüştü. Cumhuriyet'in güçlü ve bağımsız kurumları olmadan demokrasinin gerçekleşemeyeceğini ve müreffeh bir toplumun inşa edilemeyeceğini defalarca görerek yaşadık. 6 askeri darbe ve 4 muhtırayı bir yüzyıla sığdıran Türkiye, yorulmak bilmeyen toplum dinamikleriyle ileriye bakmayı hep bilmiş ve enerjisini hiç kaybetmemiştir. Demokratik geleneği oldukça kısa olan bir ülkenin yaşayabileceği sancıları her gün çeken toplumumuz, nihayetinde yine demokrasiye rücu etmiştir. Bu sancılar demokratik bilinci her geçen gün arttırmakta ve Türkiye'nin gerçek bir cumhuriyet yolunda ilerlemesini sağlamaktadır. Toplumumuz siyasi tepkisini dolaylı demokratik yollardan ziyade doğrudan sandıkta göstermeyi tercih etmektedir. Türkiye yaşadığı siyasi sorunları -hiçbir şey olmamış gibi- geride bırakarak önüne bakmayı seven bir toplumdur. Vatan ve millet sevgisinin kimsenin tekelinde olmadığını er ya da geç tüm iktidarlara hatırlatmayı bilmiştir. Evet, demokrasinin temelinde bu yatar. Toplumumuz dün getirdiğini bugün gönderir, bugün göndereceğini yarın tekrar getirebilir. Bu gelip gitme eylemi sorunsuz ve olağan olduğu sürece demokratik bağlam içerisinde çözemeyeceğimiz hiçbir sorun yoktur. Seçimin sonucu ne olursa olsun Türkiye'nin önündeki sorunları çözmenin uzun vakitler alacağını söylemeliyiz. Ancak Türkiye, demokrasinin temel kuralını hatırlayacak, herkese tekrar hatırlatacak ve bu krizin içinden çıkarak gerçek sorunlarına odaklanma fırsatına erişecektir. Hayalini kurduğumuz ülkeye; fikir özgürlüğünün olduğu, hukukun sorunsuz ve eşit işlediği, modern ülkelerin dostu ve dünyadaki barışın elçisi, müreffeh demokratik bir Türkiye'ye elbet bir gün ulaşacağız. Bu amaç doğrultusunda sonuçlara değil sürece odaklanmalı ve çocuklarımıza bırakmak istediğimiz ülkeyi hep birlikte inşa etmeliyiz. Yorumun için çok teşekkür ederim. Hoşuna gittiyse ne mutlu! İnsan umutlu bir varlık. Bazen ne olsa da umudunu kaybetmiyor. Ama insan bazen de umutsuzluğa düşüyor. O günlerde de içimden bir ses hep şunu diyor: Hayırlısı be ya. Güzel yazı için teşekkürler. Elinize sağlık. Hakli oldugunu dusunuyorum. Ancak bu isin dogasi boyle bunu da unutmamak lazim... Demokratik teamuller icerisinde kaldigimiz surece demokratik bir umut her zaman olacak. Yorumun icin tesekkur ederim!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/bursa-keske-herkes-burada-dursa/", "text": "Tüm zamanların güzel şehri demiş göz attığım bir internet sitesi. Bunun lafta olmadığını eminim Bursa'ya yolu düşmüşler bilir. Tarihin derinliklerinden geldiğini hissedebiliyorsunuz. Tarihiyle, doğasıyla, insanıyla, caddeleriyle hep size gülümsüyor. İnsanını ayrı bir cümlede telaffuz etmesem rahat etmeyeceğim. Kibarlıkla ün salmışlardır hepimiz biliriz. Kibar Arapça kbr kökünden gelir, insanı aynı zamanda kebir yani büyüktür. Bu kibarlık, büyüklük şehrin çehresine can vermiş. Çoğumuz biliyoruzdur Osmanlı'nın ilk başkenti Bursa'dır. Buraya Tophane denmesinin nedeni Osmanlı'da topların döküldüğü yer olmasıdır. Tophane Parkında Osman Gazi ve onun oğlu Orhan Gazi'nin türbesi yer alıyor. Parkın ayrı bir özelliği hakim bir tepede olması dolayısıyla tadına doyulmaz bir manzarayı ziyaretçilerine sunması. İskenderin adı Bursa'da yaşayan İskender Efendi'den geliyor. Hatta günümüzün vazgeçilmezi olan dönerin mucidi de o. Ulu Cami yakınında Kebapçı İskender, İskender Efendi'nin dükkanı. İskenderi gerçektende çok iyi, fiyatları ise normalin biraz üzerinde. Ancak yemek için emek etmeniz gerekecek, biz yaklaşık İskender sırasının bize gelmesi için 15-20 dakika bekledik. En başta söylemeliyim ki buraya gelip bisiklet turu yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Parkın içinde uygun fiyata bisiklet kiralayan yerler mevcut. Size tavsiyem birkaç yere sorup fiyat alarak kiralamanız. Bu sayede parkın tüm güzelliklerini görebileceksiniz. Dile kolay park 400 dönüm büyüklüğünde 150 türde 8 bin ağaç, 76 türde 100 bin çalı, 20 türde 50 bin yer örtücü, 27 türde 6 bin gül bulunuyormuş. Buraya gelmişken botanik parkın yanında hayvanat bahçesinin bulunduğunu söylemekte fayda var. Bursa'da kalmayı düşünüyorsanız Uludağ'da bungalovlarda kalabilirsiniz. Şu sıralar birkaç konakçı dışında kimse yok ve fiyatları kışa göre çok uygun. Rahatça söyleyebilirim ki normal bir otel fiyatından pahalı değiller. İnsanın kafasını dinlemesi için biçilmiş kaftan. Tekrar belirteyim kışın fiyatlar çok çok daha pahalı oluyor. Kadim yapısı çok iyi korunmuş bir köyümüz Cumalıkızık. Eskiden birden çok kızık köyü olmasına rağmen tek sağ kalabilen köy diyelim. Cumalıkızık sizi yüzyıllarca geriye götürüp bir zaman yolculuğu yaptırıyor. Kınalıkar dizisi bu köyde çekilmiş. Bu sayede ünlendiği söylenebilir. Köyü gezmeye gelenlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazla. Evler genellikle iç avluya sahip ve bu avlular genelde restoran olarak kullanılıyor. Biz burada yemek yiyemedik ama aldığımız tavsiyeler hep burada bir kahvaltı yapma yönündeydi. Ayrıca burada konaklayabilirsiniz lakin biraz pahalıca. Kısacası size diyebilirim ki tekrar imkanım olsa hiç düşünmeden yine Bursa'ya seyahate giderim Yeşilin her tonunu aynı karede görebileceğiniz nadir yerlerden biri olan Bursa'da sizin için Uludağ'dan aracımızla aşağı inerken çektiğimiz videoda yeşilin her rengiyle baş başa bırakalım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/buyuk-beyaz/", "text": "Tamam, önce şuradan başlayayım. Evet ya, nereden başlayacağımı bile bilmiyorum. Sağıma ve soluma baktığımda, üstten ve alttan beni kuşatan, adlandırılmış her yönden üzerime üzerime gelen bu beyaz, büyük ve sonsuz boşluğun ne anlama geldiğini soruyordum kendime. Üzerimdeki beyaz tulum, beyaz ayakkabı çifti, beyaz bilekliğim, beyaz tişörtüm ve beyaz gözlüğüm, genel renk tonu içinde beni saklayıp gizlemek için bedenime sarılmış gibi gözükmese de, bazı anlar kendimi bu hiçlik alanında fark edebileyim diye böyle büründürüldüğümü düşünüyordum. Yere çömeldiğimde ve sesler duymak için kulaklarımdaki tıkanıklığı gidermek için serçe parmağımla titreşen zara kadar ulaşmaya çalıştığımdaysa sanki işte şimdi harekete geçti bizimki, dercesine, bir sesin gürültü yapan diğer şeylere emir vererek suskunluk nöbeti zamanının geldiğine işaret etmesine tanık oluyordum. Elimi uzatıyordum olduğum yerde, ayağa kalkmadan, sanki görüş mesafesi yarım metre olan bir sürücünün burnunun ucunu görememesi gibi, korkarak kolumu topluyor ve ayağa kalkmaya çalışıyordum. Ben buraya aittim. Kendimi bildim bileli buradaydım. Doğdum, emekledim, doğruldum, evrildim ve sivrildim. O zamandan bu zamana kadar geçen sürede birileriyle temas halinde olmayı istedim, ağzıma yemek tutulması, altımın bezlenmesi, kucakta taşınmam, oyun ablalarına ihtiyaç duymam, korunmam ve uyutulmam gerekiyordu. Bebektim ben. Evet, tam bir bebek. Beyazlar içinde kefenlenmiş, minik bir bebe mezarına taşınan bir bebek. Kapadım gözlerimi. Beyazı dinledim. Beyaza uzandım. Kilometrelerce düzlüğü yürüyerek geçtim, virajsız, köşesiz, kenarsız bir düzlüğün sonuna gelebilmek için beyaz gecesi beyaz sabahına karıştığında gözlerimi kısıp kapatan bu sonsuz döngünün içinde yürüyüp durdum. Sonu yoktu. Geçmişimle ilgili hatırlayabildiğim tek şey, beyaz kadınların yüzlerini gizleyerek annelik rolleriyle bana yanaşmaları ve doğal ihtiyaçlarımı gidermeleriydi. Sonra kimsem olmadı. Sanki bu beyazlar coğrafyasında bir bebeğin başına gelebilecek tehlikeli hiçbir unsur yok gibiydi. O beyaz ve yüzlerini saklayan anne kadınlar memelerini sakınmadıkları, sıcaklıklarını paylaştıkları, kucaklarında taşıdıkları benim gibi bir bebeğin bu coğrafyada asla tehlike altında kalmayacağına inanıyorlardı. Başıma kötü bir şey gelmeyecekti, araba çarpmayacaktı bana, bir kazada uzuvlarımdan birinden ya da canımdan olmayacaktım. Kimse sataşıp kavga etmeyecekti benimle. Gelecek kaygım olmayacaktı. Sıradan ve kadim insan inançları esir aldıkları ruhumu diğerlerine satabilmek için beni onlara köle olarak pazarlamayacaklardı. Yürümeye devam ettim. Boşluk ben yürüdükçe önümde büyüyordu, attığım adımlara eşlik eden bir yoldaş gibi, desteğimden güç alıyordu. Sonunda gına geldi, canıma tak dedi, yoldan çıkmak istedim. Ama ne tarafa gidecektim? Yemeğin ve sofranın önüme serilmeyeceği, ne tarafa dümen kıracağımı tahmin edenlerin ayak izlerimi takip edemeyecekleri, yol olarak tanımlanmayan bir yere doğru yürümek istiyordum. Bu ya aşağı ya da yukarı demekti. Durdum. Yere çömeldim ve avuçlarımla işlenmiş pürüzsüz mermerden de parlak ve düzgün zemine dokundum, sonra yine ayağa kalktım. Yukarı baktım. Zıplayabildiğim kadar yukarı zıpladım. Ben buraya sonradan getirilmiş olsaydım hayatının baharında gözlerini kaybeden ve kör olan biri gibi hissederdim kendimi. Geçmişime ekilmiş tohumların yeşermesini sağlayabilmek için çıkış yolu ararken içimdeki değerlerden de olmamam için bir güç beni doğduğum gün bu hücreye tıkmıştı anlaşılan. Zorlamamamın nedeni buydu. Kullandığım mecazların ve deyimlerin bana ait olmadıklarından eminmiş gibi gözüksem de bir şekilde dilimin onlarla oynaşması ve her şekilde kendimi adanmak istediğim o şeylere karşı borçlu kılmak için çabalayıp duruyordum. O haklıydı. Demek ki dışarısı vardı. Orada olanları hayal ettim. Ama aklıma bir şey gelmiyordu. Doğuştan kör bir adam gibi, kimsenin zihnimde canlandırmamda yardımcı olmasına gerek yok, diyebileceğim, sonradan gözlerinden olmak gibi bir durumla karşı karşıya değildim. Bir şekilde yemekleri taşıyan, temizlik yapan, bu büyüklüğü aydınlatıp havalandıran o görevli memur çalışanlardan birini kafesleyip dilini çözmeliydim. Hareket ettiğini sanan serseri, diyordu ses. Yürümeye devam ettim. Duymak istemiyordum, onun kim olduğunu bile bilmiyordum, durumum tıpkı annesinin tanımadığı insanlarla konuşmamasını tembihlediği bir küçük kızın haline benziyordu. Dışarı çıkmalıydım, bu sesin oyununa gelmeyecektim. Üzerine çıkabileceğim, yukarı tırmanıp tavana erişebileceğim basit bir eşya aradım. Aklıma katlanır bir inşaat merdiveni ya da sağlam bir yemek masası geldi. Dışarısı benim için nedensiz ölüm de olsa, bir şekilde yolumda yürüyüp çıkış kapısını bulmalıydım. Senin kim olduğunu tahmin edebiliyorum. Sen bu aptalca düzeneği kuran deli mühendissin. Yoksa benimle neden konuşmak isteyesin ki? Bu konuşma işleri sadece içinden çıkılmaz bir noktaya taşıyor. Aklımın karışması için bilerek bilgilendiriyorsun beni. Uykuda birilerinin beni gözlediğini düşünüyordum. Uykuda şekilden şekle giren bedenim bazen kırık bir haç şeklini alıyor, bazen anne karnındaki cenin kadar toparlak hale geliyor, gerilip bırakılan bir yay gibi eğilip üzerinden bir anda maddi aleme ait olmayan bir yük atıyordu. Ellerimin uykuda nereye gittiğini bilmesem de, gözler uyarılmış ve gayri ihtiyari çalışan organlarımı yoklayan parmaklarımın işleyiş şeklini elbette kaydediyordu. Sonra uyanıyordum ve karnımı önüme köpek maması dolu bir çanağı finosunun kuyruk sokumuna bırakıp gözden kaybolan sahibin kabullenişiyle yemeğimi koyan görevli personeli arıyordum. Tuvaletimi yapmam için alt tarafı kapalı bir plastik kabin olmadığı gibi, sırtımı ve kemiklerimi etimde hissetmemi engelleyecek bir yatak da bulamıyordum. İç çamaşırlarımı uzağa, beyazın sisli içine bırakıp yoluma devam ediyor ve idrar ve büyük abdestle kaplı beyaz zemin kokusunu içime çekmeden o alanı terk ediyordum. Bir şekilde yönümü bulmak için insani atıklarımdan, boş tabak çanak bulaşıklarından ya da kirli iç çamaşırlarımdan faydalanmayı da düşünmüştüm, ancak nerede bıraktığımı hatırlamadığım bir zamanlar bana ait olan ama şimdi çöp değerini taşıyan bu pislikler karşıma çıkmıyordu. Zemin pürüzsüz ve parlak beyaz bir kaplamayla korunmuş gibiydi. Kendi kendime konuşuyordum. Bana akıl vermeye çalışan o zatın sözlerini umursamıyordum. Dışarıda ne olduğunu bilmiyordum. Burada doğdum, burada büyüdüm ve burada ölüyorum. Dilin işleyişinden, kelimelerin matematiğinden ve şeylerin çeşitliliğinden uzağım. Onlar bu şekilde daha güvende ve mutlu olacağımı, dışarı çıkmam halinde elime geçecek ilk kılıcı birilerine sallamak için gereken bahaneyi bulmakta zorlanmayacağımı söylüyorlar. Bazen uzun ve derin yürüyüşlere çıkıyorum. Buranın nereye inşa edildiğini düşünüyorum. Onların tek beklentisiyse susmam, susmam ve susmam."} {"url": "https://parlakjurnal.com/buyuk-iskender-kitap-incelemesi-jona-lendering/", "text": "Tarihteki en büyük komutan ve devlet adamlarından bir tanesi olan Büyük İskender hakkında yüzlerce kitap ve binlerce makale bulunuyor. Bu büyük generalin kısa hayatına sığdırdığı devasa işleri öğrenmek için bloglar, hayatına dair kısa yazılar veya internet ansiklopedileri yeterli değildir. Onun tarihini öğrenmek için daha ciddi kaynaklara ve kitaplara başvurmak gerekiyor. Bu yüzden Jona Lendering'in Büyük İskender kitabı değerli bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Ülkemizde ne yazık ki biyografilere çok az önem veriliyor. Halbuki biyografi eserleri, bir insanı anlamaktan ziyade bir dönemi anlamanın da en önemli kaynaklarından bir tanesidir. Büyük İskender hakkında çok fazla kitap olmasına rağmen ne yazık ki çoğu Türkçeye çevrilmiş değil. Aslına bakarsanız bu durum bütün biyografik tarihi eserler için geçerli. Türk kütüphanesinde tarihi portrelerin yeri çok az. Jona Lendering'in kitabı; Büyük İskender'in döneminin öncesinde, babası II. Philippos'tan kısaca başlayarak Makedonya'nın, Perslerin ve Yunanistan'ın özelliklerinden bahsediyor ve o döneme ait siyasal eğilimlere değiniyor. İskender'in küçüklüğüne, aldığı eğitime yer verilen kitapta mitolojik bağlantılardan da bahsediliyor. Önemli noktalarda görsel ve şemalar da bulunuyor ki bunlar gerçekten faydalı. Ayrıca kitabın sonunda İskender'in ölümüyle birlikte ortaya çıkan manzaralar, isyanlar ve iktidar mücadelesi de anlatılıyor. Yani kısacası bu kitap, Büyük İskender dönemini genel hatlarıyla okuyucuya sunmuş. Anlayabileceğiniz üzere, İskender tarihi derken sadece savaşlara değil; Büyük İskender'in ailesine, evliliklerine, mitolojiye, kişisel özelliklerine, ordunun eğilimlerine, siyasal özelliklere de değinilmiş. Bu yüzden kitap oldukça doyurucu ve hacimli. Elbette Büyük İskender'i anlamak için tek kitap size yetmeyecek fakat eğer Türkçe okuyacaksanız, okumanızı tavsiye ettiğim kitap Jona Lendering'in Büyük İskender'idir. Bu kitabı diğerlerinden ayıran en önemli etmenlerden birisi de yalnızca batı kaynaklarını kullanıp onlarla sınırlı kalmıyor olması, doğu kaynaklarından da faydalanmasıdır. Ayrıca benim en çok hoşuma giden, yazarın bütün bu kaynaklar arasında karşılaştırmalar yapmış olması. Kitapta bu kaynaklarla ilgili birbiriyle çelişen ifadeler tartışılmış ve hangisinin daha doğru olabileceği belirtilmiş. Jona Lendering kitabında bolca; Gökbilim Güncesinden, Flavius Arrianus'un Anabasis'inden, Plutarkhos'tan, Quintus Curtius Rufus'tan, Ksenophon'un Anabasis'inden, Asur ve Babil kroniklerinden yararlanmış ve alıntılar yapmış. Bana göre kitapta batının bakış açısı hakim olsa da doğu kaynakları da harmanlanmış. Buna ek olarak, kaynaklarda hangi amaçlarla tarihi olayların çarpıtılabileceğine de değinilmiş ki bu tarih okuru için çok faydalıdır. Ayrıca hoşuma giden bir başka özellik ise, Büyük İskender'in ordusunu geçirdiği engebeli arazilerin es geçilmemesi oldu. Orduların yaşadıkları zorlukları anlayabilmek adına, birkaç noktada, mevcut bölgelerin bugünkü durumlarıyla kıyaslar yapılmış. Örneğin, İskender'in ordusunun geçtiği araziyi günümüzde tren yolculuğuyla geçmeye kalkışırsak doksan kadar köprü, otuz dört tünel yol kat etmek zorunda kalıyormuşuz. Bu kıyaslama, okurun gözünün önünde bazı şeylerin daha kolay canlanmasını sağlıyor. Bu kitapta bulduğum bir eksiklik, ayrı kaynaklardaki orduların sayısal farklılığının araştırılmaması oldu. Aslında amacına uygun olarak, farklı kaynaklarda belirtilen asker sayıları, ölümler ve bunun gibi sayısal veriler kitapta belirtilmiş. Keşke ölüm-kalımlar arasındaki sayısal uçurum farkları tartışılmış olsaydı. Lakin burada yazarı çok da suçlamamak lazım çünkü bu tarihin bütün noktalarında böyledir. Piyadeler, ordular, mühimmatlar abartılır ve bu abartmalardan ölen askerlerin sayısı da payını alır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cadilik-sanati-mistik-bir-sanat-dali/", "text": "Cadılar genelde bizim masallarda dinlediğimiz kadarıyla yaşlı, çirkin, süpürgeli kötülük timsali varlıklar. Evet, kötülük timsali olduğu doğru ama yaşlı ve çirkin konusu tamamen yanlış. Cadılık sanatına kendini adamış olan insanların dul ve yaşlı görünümüne bakılarak bu sonuca varılmış. Tabii, bu eskiden böyleymiş; cadılık bir din olmadan önce. Wicca dini, mensupları ise Wiccan'lar... Amaçları ise mutlak zenginlik. Amaçlarına ulaşmak içinse kimi insanlara yardım niteliğinde başka insanlara kötülük yapıyorlar. Enerjilerini bu sayede arttırıyorlar. Cadılar için olmazsa olmazlardandır enerji. Öyle ki çalışırken -etraflarında- hep bir masada mumlar, tütsüler... Literatürdeki adıyla cadı altarı. Her cadıya özel olan kutsanma ritüeliyle tanrı ve tanrıçaya adanmış nesneler bulunduran bir altar. Tanrı ve Tanrıça diyorum çünkü Wicca dini aslında eski doğa dinlerinin modernize olmuş hali. Eski demişken, Wicca dini çıkmadan önce Avrupa'da cadı mahkemeleri kurulurmuş: Salem Cadı Mahkemeleri. Ondan önceki yöntemleri ise oldukça ilginç: Yargıtayları, meşhur cadı pastaları... Pasta ama aklınıza hemen öyle çikolatalı minik şekerli pastalar gelmesin. Cadı olduğu düşünülen insanın idrarından ve çavdardan yapılan sonra köpeğe yahut bir ata yedirilen oldukça garip bir ekmek. Sonucunda ekmeği yiyen hayvan, normal dışı davranışlar sergiliyorsa bu durum onun cadı olduğuna işaretmiş. Fakat günümüzde bu delirmenin ekmeğin içindeki maddeden kaynaklandığı ortaya çıkmış. Garip olduğu kadar suçsuz insanların yakılmasına sebebiyet vermiş bir yöntem. Salem Cadı Mahkemeleri kurulduktan sonra da durum pek değişmemiş. Cadı pastası ve insanları yakmak kaldırılmış yerine intihara sürüklemek gelmiş. Bu şekilde dokuz insan ölmüş. Peki cadılar insansa, neden korkunç kostümlerle kutlansın dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü cadılar Samhain'de ruh perdesinin iki alem arasında kalktığını, kötü ruhların dünyaya indiğini ve cadılara zarar vereceğini düşünür. Bu yüzden bayram tuhaf kostümlerle kutlanır. Bizim alemimize inen kötü ruhlar korksun diye. Cadıların en önemli kullandığı kişisel eşyaları ise gölgeler kitabıdır. Her cadıya özeldir, kendisi tarafından yazılması gerekir. Büyülerinde kullandığı yöntemleri, maji'lerini yazmalıdır. Grup halinde yaşayan cadılar için bu kitap nesilden nesile geçebilir. Yalnız yaşayan cadılar için bu kitap başkasına verilemez. Yani cadının özelidir. Daha anlatılacak çok şey var ama lafı fazla uzatmak sizleri de sıkmak istemiyorum. Meraklısına deyip, müsaadenizi isteyip bir kapı aralıyorum. Jeanne d'Arc geldi aklıma, yakılma olayını görünce. O da Fransa'da halkını İngilizlere karşı savunmaya çalışıp önderlik etmiş. Lakin İngilizler de diri diri yakmış, bunun sonucunda halk hakkını daha fazla aramaya başlamış. Jeanne d'Arc'ın cadılıkla alakası yoktu ama o da halkı düşünen biriydi. Elinize sağlık. Güzel yorumunuz ve bilgilendirmeniz için teşekkür ederim. Sayenizde ben de yeni bir bilgi öğrenmiş oldum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/can-dosta-karantina-gunlerinden-dus-mektubu/", "text": "Ya elindeki herhangi bir kitabın içindesin! Pandemi, karantina, sokağa çıkma tartışmaları, hükümet-muhalefet atışmaları gibi insanı usandıran görüntülerin içinde kaybolmuş gibisin! Canın sıkkın, moral değerlerin düşmüş gibi. İçindeki sıkıntıyı, yüreğinin dibinde tortulanan karanlıkta kalmış kimi duyguları, gün yüzüne çıkarmak istiyorsun! Bu haldeysen eğer ve de hazırsan özlemli ama sanal bir yolculuğa. Baksana, hava serin serin salıyor üstümüze ilkbahar güneşini. Kendini onarmaya ve yenilemeye başlayan doğa, içini bir hoş eden, mis kokusunu yayıyor etrafa. Tahrik ve teşvik eden görüntüsüyle, sesiyle, süsüyle, börtü böceğiyle, kuşuyla, seni kendine çağırıyor. Nereye gideceğini bilmeden, neler yaşayacağını merak etmeden, hesap-kitap yapmadan, gitme zamanı şimdi. Bir sırt çantası, içinde birkaç giyecek yeter. Çıkmalısın! Gitmelisin artık seni çağıran sese doğru! İçini bir hoş eden, yüreğini sarhoş eden o havanın, Toroslarla öpüştüğü ufuk düzlemine doğru. Bu kentin betonlaşan, ruhsuzlaşan görüntü ve gürültü kirliliğinden uzaklaşmalısın. Doğa ananın bakire kalmış yerlerine doğru kanat açmalısın. Seni, neler neler bekliyor, ah bir bilsen! Otomobilin, seni ve kendini sarsarak patika yollardan geçecek. Sağa bakacaksın, sola bakacaksın; gördüğün güzellik daha da sarsacak seni. Sularını köpürte köpürte, çağıl çağıl akıtan derelerden geçeceksin. Sağlı sollu ormanların arasında, yeşilin her tonunu göreceksin; yabanıl yoncalar, diz boyu otlar, çeşit çeşit çiçekler, orman menekşeleri, akasyalar, gelincikler. Bir çeşme çıkacak karşına, ineceksin. Vadinin derinliklerinden gelen buz gibi suyu avuç avuç içeceksin. Yüzüne çarpacak, başını, boynunu ıslatacak, dirseklerinden akıtacaksın. Sonra rüzgara doğru duracak, yakanı hafifçe açacak, efil efil esen yelden keyif alacaksın. Havadaki arı, duru, katıksız oksijeni soluyacaksın. Önü bahçeli, bahçesi sardunyalı, gecesefalı, ağaçlar arasına saklanmış ahşap bir kır lokantasında kahvaltı molası vereceksin. Ulu çınar ağaçlarının altındaki tahta masaları göreceksin. Tahta masaların etrafına dizilmiş çam tomruklarından yapılan oturaklara çökeceksin. Körüklü şalvarlı, nakışlı kuşaklı, yelekli, yün çoraplı, çarıklı ve elma yanaklı Yörük kızı, selamlayarak Hoş geldin diyecek sana. Beklerken kahvaltını, ahşap masana ulu çınarın yaprakları düşecek. Alacaksın çınar yaprağını eline, başını yukarıya doğru kaldırıp bakacaksın. Çınar dallarının gökyüzünü kapattığına şaşacaksın. Kurbağa sesleri, kuş cıvıltıları eşlik edecek içindeki sese. Yörük kızının bakır tepsi içinde ki yiyecekler gelecek masana. Görmeye alışık olmadığın, yarılmış nar gibi domatesin ve dikine dilimlenmiş hıyarın burcu burcu kokusundaki tap tazeliğini duyumsayacaksın önce. Petekli kara kovan balı, ayrandan süzülmüş yayık tereyağı, keçi peyniri, sele zeytini, küçük tavada tereyağıyla kızartılmış altın sarısı yumurta ve çilek reçeli. Karakılçık buğdayından yapılmış esmer bazlamanın dumanı tütüyor üzerinde, sımsıcak. Yediklerinin, damağındaki tanımsız lezzeti; Of be! Yaşamak budur işte dedirtecek sana. Kekik kokulu patika yollar su gibi akacak önünde. Karantina günlerinden hemen sonra, hazır mısın hemen gitmeye! O zaman sakın üzme umutlarını ve canlı tut içindeki duygularını. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 7. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/caresizligin-sinyali/", "text": "Asuman her gün olduğu gibi güneşin doğuşuyla kalkmıştı. Egzersizlerini, kahvaltısını, ütüsünü yapmış, üstünü giyinmişti. Bugünün de diğer günler gibi olacağı belliydi. Yine her zaman ki gibi arabasını çalıştırırken uzun uzun uğraşacaktı. İşe giderken, trafikteki kaba saba insanlara denk gelmemeyi umut edecek, sonra iş yerine gittiğinde, sabahtan akşama kadar yalnızca bir defa mola verebileceği işine başlayacaktı. Çalıştığı yer, özel bir firmanın müşteri temsilcisi birimiydi. Gelen çağrılara bakardı. İnsanların sorunlarını önündeki klavye yardımıyla çözmeye çalışırdı. Çalıştığı iş hayli monotondu. Gelen sorular aynıydı. Hatta bazı takıntılı müşteriler çoğu zaman tekrar tekrar arar, onun sabrını denerlerdi. Onun yapacağı küçük bir hata işini kaybetmesine sebep olabilirdi. Tabii bu durumda şirket de milyon dolarlar kaybederdi. Her ne kadar bu işi kolay bulmamış olsa da eğer bir aksilik olur da işini kaybedecek olursa, postunu da ucuza satmamayı kafasına koymuştu. Akşama kadar kendisini sömüren bu şirkete, bu şirketin sahiplerine bir ders verip öyle ayrılacaktı. Asuman bütün gün birçok erkek ve kadınla konuşuyordu. Onların dertlerini dinliyordu. Hepsi öyle rahat konuşuyordu ki. Hele erkekler öyle kaba saba öyle vurdumduymaz öyle saygısızlardı ki! Ah keşke o erkekler onunla konuşurken onun karşısında olsalardı. Hayatına giren birçok erkek gibi onların da kelimeleri birbirine karışırdı. İki lafı bir araya getiremezlerdi. Çünkü Asuman uzun kirpikleri, insanı içine çeken gözleriyle bakımlı ve güzel bir kadındı. Ahh keşke bilselerdi. Ama bu imkansızın da ötesinde bir olaydı. O sadece konuşabilirdi. Hatta her şeyi de konuşamazdı. Sözleri kısıtlıydı. Velhasıl Asuman onlar gibi değildi. Çalıştığı şirket onu birçok konuda kısıtlıyordu. Kısıtlama sadece cümlelerle ve kullandığı dille sınırlı değildi. Birçok kural vardı. Mesela bazı numaraları açmaması gerekiyordu. Ama neden açmaması gerektiğine dair ona bilgi vermemişlerdi. Evet, onlar her şeyi sorar ve bilirdi ama Asuman'a hiçbir şey söylemezlerdi. Belki de en çok bu nedenden dolayı Asuman, o tarz bir numara geldiğinde açmak için içten içe bir arzu duyuyordu. Aklından bunları geçirirken hiç beklemediği bir şey oldu. İşte açmaması gereken bir numara arıyordu. Bütün bunlar tesadüf olamazdı. Ya evren Asuman'ı duymuştu ya da bu adamlar düşüncelerini bile okuyabiliyordu. O an kafasında birçok şey düşündü. Belki de bu başka bir şirket tarafından gelen bir çağrıydı ve ona daha iyi bir iş teklif edeceklerdi. Bu yüzden de şirket bu tarz numaraları açmasını yasaklamıştı. Bu düşünce bir an öylesine mantıklı öylesine cazip geldi ki Asuman bir anda gelen çağrıyı açtı. Nefesini tuttu. Sadece karşıdaki sese odaklandı. Her şeyin çok farklı olacağını hissediyordu. Ama karşısında kimse yoktu. Sadece parazite benzer bir sinyal sesi geliyordu. Bir süre daha bekledi. Hiçbir şey yoktu. Hiç kimse yoktu. Sadece parazite benzer bu saçma sinyal sesi... Bu oyuna kandığı için kendine o kadar çok kızıyordu ki. Bütün bu oyunu sonlandırmak için elini kaldırıp bir tuşa basması yeterliydi. Ve aynen de öyle yapacaktı. Elini kaldırmak istedi. Ama gel gör ki kolu dahi kıpırdamıyordu. Bu işlerin nasıl olduğunu bilirdi. Lisede öğretmişlerdi. Beynin bir karar verir. Sinir sistemi ağı ile emir kasa kadar gelir. Sonra da bir dizi reaksiyonla kas kasılır ve istenen hareketi yapardı. Ama değil parmağı kolu bile kıpırdamıyordu. Hiçbir uzvunu hareket ettiremiyor. Kafasını çeviremiyor. Sesini dahi çıkaramıyordu. Sesini çıkarsa belki tam karşısındaki mesai arkadaşından bu önemli durum için yardım isteyebilirdi. Asuman, her gün sporunu yapan sağlıklı bir insandı. Şimdiye kadar böyle bir şey ne duymuş ne işitmişti. Evet, adı gibi emindi. Felç kalmasına sebep olan şey, düğmeye basmasıyla duyduğu o sinyal sesiydi. Belki kapatabilse bu durumdan kurtulabilirdi. Ama arkadaşından yardım dahi isteyemiyordu. Şimdiye kadar kendi işini hep kendi görmüş. Ayakları üzerinde duran bir kadın olmuştu. Çağrıyı kapatsa her şey eski haline dönecekti. Ama şimdi bir düğmeye bile basamıyordu. Çaresiz olduğunu hissetti. Gözlerinden iki damla yaş aktı. Ağlıyordu. Tam o anda arkadaşının gözlerinin içine baktığını gördü. Arkadaşı ağladığını görmüştü. Mesai arkadaşı onu teselli etmek için yerinden kalktı. Belki birlikte lavaboya gidecekler, Asuman'ın, çağrıda edilen sözler yüzünden psikolojisinin iyiden iyiye bozulduğunu düşünüp, ona bazı sözler söyleyip onu teselli etmeye çalışacaktı. Evet mesai arkadaşının yerinden kakarken düşündüğü şeyler bunlardı. Ama Asuman'a göre işin rengi başkaydı. Onu teselli etmek için yerinden kalkan arkadaşı aslında onun hayatını kurtaracaktı. Geliyordu... Arkadaşı yanına geldiğinde Asuman'ın neden hareket edemediğini anlayamadı. Telefonu kapatması için ellerini Asuman'ın ellerinin üzerine koydu fakat eli kaskatı kesilmiş, beton gibi olmuştu. Hareket etmiyordu. Bir anda telefonun ahizesi Asuman'ın donakalmış eliyle kulağının arasından kayıp düştü. Arkadaşı Asuman'ın bir hastalık geçirmekte olduğunu düşünerek hemen 112'yi arama refleksi ile telefonu kulağına dayadı fakat aynı durum onun da başına gelmişti. -Arkadaşlar, çalışma arkadaşlarımızın başına talihsiz bir kaza geldi. Lütfen onlardan ve telefondan uzak durun. Görevlilerimiz müdahale için oraya gelecekler. -Lütfen herkes işinin başına dönsün ve daha önce uyardığımız üzere şüpheli numaraları açmaktan kaçının. -Ne yaptığını sanıyorsun sen? Size o numaraları açmayın demedik mi?! -Yine çok kısa sürdü. Bunları götürüp yenilerini getirin de oyun devam etsin. -Demek fark ettin Yılmaz. Bir simülasyonun içindesin. Maalesef bazen senin gibi kodlama hataları olabiliyor. Kimi zaman simülasyonumuza parazitler saldırıyor. Maalesef bu yabancı kodlar karakterlerin donmasına sebep oluyor. Biz de her seferinde reset atmak zorunda kalıyoruz. Şimdi seni yok etmek zorundayız. Çünkü burada kodlama hatalarına yer yok. Yılmaz korkuyla kapıya doğru koşmaya başladı. Dışarı çıktı, ben özgürüm diye bağırmak istiyordu ancak birden buhar oldu. O sırada Müdür Bey de simülasyondan çıkmıştı. Burası gerçek dünyaydı ve burada simülasyon yaratmak onların göreviydi. Müdür Bey olarak bilinen kişi de sıradan bir yazılımcı çalışandan başkası değildi. Bunlar göz yaşartıcı güzel hareketler 🙂 İkinizin de kalemine sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cat-stevensin-hikayesi/", "text": "Yıllardan 1948. Bir yaz mevsimi Rum bir babanın ve İsveçli bir annenin üçüncü evladı olarak dünyaya gelir Stevens ya da doğrusunu söylemek gerekirse 'Stephen Demetre Georgiou'. Eğitimine Katolik bir okulda başladı Steven. Ancak henüz 8 yaşındayken anne ve babasının boşanması üzerine annesi ile birlikte İsveç'e gitti. Çok da tutunamadı, 16 yaşındayken okulu bıraktı daha sonra bir umut ki Sanat Okulu'na girdi ama oradan da gelen sonuç aynı oldu. Stevens müziğe çok ilgiliydi. Çok severdi gitar çalmayı, ve tabii eşliğinde şarkı söylemeyi de. İlk popüler şarkısı olan 'I Love My Dog' ile daha henüz 18 yaşındayken çok büyük bir üne sahip oldu. Zaten sorsanız eskilere bilir bu şarkıyı. Veyahut illa ki duymuştur. 2. şarkısı olan 'Matthew and Son' şarkısı ile şanını daha da arttırmış ve bu şarkıyla beraber de 'Cat Stevens' lakabını almıştır. Huh. Bu yazı okur, basit bir yazı değil. Sanmayın ki ben burada sadece bir müzisyenin hayatını anlatıyorum. Buyurun devam edelim. Stevens tam da ününe kavuşmuşken aradan bir yıl sonra yani 19 yaşında tüberküloza yakalandı. Uzun bir süre hastalığından ötürü müziğe dönemedi. Ama dönünce de salladı, sallandırdı ortalığı. Daha birçok hit parça yapar Cat Stevens. Ancak dediğim gibi bugün size kronolojik bir hayatı değil; belki Kafka'dan adına alıştığımız 'değişim' in bazılarına ne derece tecelli ettiğini anlatacağım. Yıl 1976. Hızlı gidiyordur Stevens. Ama ne hız! Vıınnnn vııınnn. Kim bilebilirdi ki arabasıyla bu kadar hızlı giden bu deli adam, zamanında müzik uğraşında bu kadar denli ayak uyduran bu adam, kendi gibi aşıkları şarkılarıyla mest eden bu adam, şimdi o aşıklara insanlığın varlığını, 'Neden yaşıyoruz?'un cevabını ve hoşgörüyü, Allah'ı anlatacak. Stevens hızını alamayıp arabasını göle sürer ve çaresizce çırpınır. Araba ters takla atar ve battıkça batar. İşte bu son andır dostlar. Burası bitiştir. Son hisler, son hareketler, son nefes, son dua. Her şey yapılmıştı da bir son dua eksikti. Bir dua kaldı. Cat Stevens bu anı 'ölüme en çok yaklaştığı an' olarak tanımlıyor. Tabii, bu tanım ve verdiği söz onun hayatında çok büyük değişikliklere neden oldu. Aradı, aradı, aradı... Bu arayışın devrimi ise kardeşi ile oldu. Kardeşi David, Stevens'a Kudüs'ten anı olarak aldığı bir Kur'an hediye etti. Ve bu onun için büyük bir değişimin başlangıcı oldu. Cat Stevens İslam'ı seçti ve Müslüman oldu. Adını ise 'Yusuf İslam' olarak değiştirdi. Daha sonnra da kendi gibi Müslüman bir kadın ile evlendi. 70'lerin aşıkları bilir Cat Stevens'i, o güzel ve içten şarkılarını, sevgiliye söylenecek sözlerini. Güzel insanlar, tarzına, inançlarına ya da fikirlerine göre değil; ahlakına göre değerlendirilir. Yusuf İslam işte tam da böylesi güzel bir insan."} {"url": "https://parlakjurnal.com/caz-muzik-dogaclamanin-ve-yaraticiligin-simgesi/", "text": "Caz müzik, yaratıcılık ve özgürlüğü aynı potada eriten ve 1900'lerin başında gelişmeye başlayan bir Afro-Amerikan müzik türüdür. Doğaçlama, çoklu ritim başta olmak üzere farklı tekniklerin kullanıldığı caz, Louisiana'daki Afrikalı-Amerikalı topluluklarda ortaya çıkarak zaman içinde dünyanın farklı bölgelerinde yaygınlık gösterdi. Cazın tarihi, Afrikalı kölelerin Amerika'daki yaşantılarıyla doğrudan alakalıdır. Afrikalı köleler, Amerika'ya getirildiklerinde, yanlarında herhangi bir müzik aleti yoktu. Fakat bir müzik aleti olmasa bile bu topluluklar kendi müziklerini icra etmeyi başardılar. Coşkulu, doğaçlama bir müzik olan caz; temelde Afrikalı kölelerin kendi müziklerini yapma arzularından ortaya çıktı. Caz müzik, Afrikalı kölelerin Amerika'da kendi müziklerini yaptıkları dönemden itibaren müzik tarihinde kendisine yer edinmiş bir müzik türüdür. Oldukça doğaçlama bir şekilde yapılan caz, birçok farklı çalgıya da yer verir. Bu çalgılardan bazıları; klarnet, saksafon, flüt, gitar, trombon, bas gitar şeklinde sıralanabilir. Daha çok saksafonun caz müzikte kendisine yer bulduğu bilinse de cazın temelinde çoklu müzik yer alır. Caz, temel olarak Batı müziği ile Afrikalı-Amerikalı müzik tekniklerinin çok özel bir şekilde harmanlanmasıdır. Bu nedenle oldukça farklı bir tınısı bulunur. Her ne kadar caz müzik 1900'lerin başında gelişmeye başlasa da dünyaya yayılması 1917 yılında oldu. Bir caz grubu olan Dixieland Jazz Band'ın ilk plakları 1917'de piyasaya çıktı. Bu durum, cazın dünya genelinde yaygınlık göstermesini sağladı. 1920-1933 yılları arası ise Caz Çağı olarak adlandırılır. Bu dönem, aynı zamanda ABD'de içki yasağının uygulandığı süreci kapsar. İçki yasağının konulması ve yasa dışı içki satılan mekanların oluşması, cazın da bu dönemde yanlış bir şekilde anılmasına neden oldu. Caz, gizli içki satışının olduğu mekanlarda en çok dinlenen müzik türlerinden biri haline geldi. Öyle ki çeşitli kesimler, cazı ahlak dışılıkla bir tuttu. Fakat caz, tamamen özgürlük ve yaratıcılığı simgeleyen bir müzik türüydü. Caz müzik türünün dikkat çeken çeşitli özellikleri bulunur. Bunlardan ilki, cazda ölçünün dört zamanlı olmasıdır. Aynı zamanda cazda tempo, dinleyicilerde dans etme isteğini körükleyecek özelliktedir. Bunun yanı sıra klasik armoni şeklinin cazda değiştiğini görmekteyiz. Klasik armoni, çok daha kuralcıdır. Fakat cazda armoni, oldukça serbesttir ve çok daha az kurala sahiptir. Cazın dikkat çeken özelliklerinden bir diğeri de doğaçlamaya verdiği önemdir. Caz müzik tarihinde doğaçlama, zaman içerisinde farklı şekillere bürünmüştür. İlk zamanlarda atışma şeklinde görülen doğaçlama, ilerleyen dönemlerde sözler ve melodilerde de serbestliğe kadar gitmiştir. Cazın sahip olduğu özelliklerin tamamı, bu müzik türünün özgürlük ve serbestlikle anılmasını sağlamaktadır. Geçmişten günümüze caza gönül vermiş pek çok sanatçı bulunuyor. Bu sanatçıların büyük bir kısmı, cazın özüne modern bir dokunuşta bulunarak türün gelişimine destek olmuştur. Bu sanatçılar arasında Louis Armstrong, Miles Davis, Charlie Parker, Dizzy Gillespie gibi isimleri saymak mümkün. Özellikle cazın klasik sanatçıları arasında sayılan bu müzisyenler, hala dinlenen isimlerdir. Caz müzik denildiğinde Louis Armstrong'u saymamak olmaz. İlk zamanlarda Armstrong, trompet ve klarnetteki virtüözlüğü ile bilinen bir isimdi. Caz müziğe gönül veren Armstrong, zaman içinde çok önemli şarkılarıyla müzik dünyasında kendisine özel bir yer edindi. 20. yüzyılın en önemli caz vokalistlerinden biri olan Ella Fitzgerald ile birlikte üç albüm kaydetti. Hello, Dolly adlı çalışması, 1964 yılında, Amerika'da haftalık yayımlanan müzik dergisindeki Top 100 Chart'ta 1 numaraya yerleşmesini sağladı. 1968 yılında, son bir hit parça daha yaptı. Duygusal müziğin en estetik üyelerinden biri olan What a Wonderful World isimli şarkısı, İngiltere listelerinde 1 ay boyunca 1 numarada kaldı. 1926-1991 yılları arasında yaşayan Miles Dewey Davis III, Amerikalı caz trompetçisi ve besteci ile şeftir. Babasının hediye ettiği trompet ile müzik dünyasına ilk adımını atan Davis, trompet konusunda eğitim alarak yeteneğini eğitimle birleştirdi. Bir süre sonra New York'ta Julliard adlı müzik okuluna giden Davis; John Lewis, Gery Mulligan gibi caz ustalarının yer aldığı bir grupta çalmaya başladı. 1950'lilerde ise Philly Joe Jones, John Coltrane gibi isimlerle çalıştı. Philly Joe Jones, Paul Chambers gibi isimlerle birlikte çıkarmış olduğu King of Blue albümü popüler hale geldi. Bunun yanı sıra müzik kariyeri boyunca farklı albümler de çıkardı ve caz müzik için bir klasik halini aldı. Babası müzisyen olan Charlie Parker, erken yaşlarda müzik ile tanışan bir isimdir. Müzik kariyerinin başlarında Bird lakabını alan Parker, süreç içinde beste yazmamıştır. Parker'in besteleri Dizzy Gillespie tarafından yazılmıştır. Oldukça iyi saksafon çaldığı için Parker'in caz tarihinin en iyi saksafoncusu olarak anıldığı bilinir. Bu nedenle caz müzikte çok önemli bir yere sahiptir. Güney Karolina doğumlu Amerikalı caz sanatçısı Dizzy Gillespie hem vokalist hem de bestecidir. Kendi adıyla anılan orkestranın şefliğini de yapmış olan sanatçı, modern caza çok önemli katkılarda bulundu. Bunun yanı sıra trompette daha önce hiç görülmemiş kompleks armoniler de oluşturdu. Trompetin yanı sıra piyano da çalmıştır. Böylelikle caz müzik tarihinde çok önemli bir konumda bulundu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cehenneme-hos-geldiniz-kaskati-kesilen-tas-kalp/", "text": "Karma, kader, belki şans denir adına... Yaşananlara... İlahi adalet bir gün tecelli bulur, kader ağlarını örer, tüm o şans tepetaklak oluverir. İnsanoğullarından her birini doğumların yanında ölümleri görür, bazı hayatları görmez, bazılarından teğet geçer... Ama bazılarının ortasına girebileceği en keskin şekilde dalıverir. Bazen tamir eder, temizler, süsler, rengarenk döşer; bazen de yapabileceği en büyük yıkımı o hayata yapar. Kırar, döker, parçalar... Bazen ruhu duymaz, bazense hepsinin bilincinde olarak... Kırar. Kalp kırmayı bardak kırmayla eş tutar, güven kırmayı çoğu zaman marifet sayar. Nedenler... Her zaman nedenlerin olduğu bir dünyada herkesin nedenleri vardır. Doğrusu olduğuna inandığı nedenler yanlış kapılara çıkar bazen, bazense doğru kapıya çıksa bile attığı her adımda çevresindekileri daha çok parçalar. Parçalar, o ufak tefek kalan görünüşte zerre olan ama herkesin canını yakan parçalar... Ruhun içine atılan ufacık tohumlar acıyı, sevgiyi, öfkeyi ve daha pek çok şeyi büyütürler. Ama insanın yaradılışından gelen bir algı olsa gerek acının yanında gelen mutluluğun pek de bir önemi kalmaz. Her şeyi yeşertebilirsin bir ruhta ama tek zerre acı ekildiği anda tüm odak noktası ona kayar, her kaşık daldırılışında o ruha, kaşığa o acının hüznü dolar. Kaskatı kesildi mi bir kalp tüm merhamet içinden uçup gider, kalan güzel duygular ise sadece kendi değer algıları kadar hatta belki ondan da daha az varlığını sürdürebilir. Tüm o güzel duyguların kayıpları arttıkça kalbi kararır adına insan denen mahlukatın. Kalp karardıkça her kalbi kendi gibi bilir. Tek önemlisi kendisi haline gelir. Bencilleşir. Kalbinin çevresine kendi kendine ördüğü duvarlar nedeniyle vicdanı ses çıkaramaz hale gelir. Ve bu bir kısır döngü halinde devam eder. Kırılan kırar, kalbi taşlaşan başkalarının gece döktüğü yaşların nedenleri olur. O yaşlar ise bazen, hatta belki de çoğu zaman bir kalbin daha taşlaşmasına vesile olur. Yine bir kalpte duygular ölür. Merhamet uçar gider. İnsanın doğumundan beri var olan bencilliği kendi krallığını ilan eder. O zaman o naif kalbi taşıyanlar her bir kırık parçanız için ayrı ayrı özür dileyerek ekliyorum: Cehenneme hoş geldiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cek-kilicini-ey-abdulhamit/", "text": "Gecenin bir vaktidir ve yankılanır Sultan Abdülhamit Han'ın çığlık gibi sesleri Dolmabahçe Sarayı'nın dahi uykuya dalan duvarlarında. Arabacı bu sesi duyunca irkilir ve hemen sultanın odasına doğru koşar. Araba hazır edilir, arabacı da başında bekleyedurur. Padişah bir çabuklukla odasından çıktı ve sarayın merdivenlerinden koşmaya başladı. Biz bekliyoruz ki o asaletli yürüyüşü ile gelsin insin merdivenlerden. Ama şu an ne asaleti vardı ortada ne de padişah demeye bin şahit.. Giyindiği sabahlığa dahi sağ kolunu yerleştirememiş, yarım yamalak halde ve elinde de kılıcı. Koşuyor da koşuyor. Arabacı sarayın hemen önündeki arabasında beklerken gölgesinden daha hızlı olan biri arabaya bindi. O sırada sağ kolunu elbisesine soktu hemen. Arabacı ne olduğunu anlayamadan şaklattı kırbacı. Oğlu çok çirkin olduğundan kimse onunla evlenmemiş ve bu da yakmıştır yüreğini evlerinin. Tabi hal böyle olunca oğlu evlenmeden bir hayat geçirdiği için bunalıma girmiş ve kendini içkiye, kumara yönlendirmiş. Aylar geçer, yıllar geçer.Yine günlerden bir gün eve sarhoş halde gelir o çirkin yüzlü oğul. Annesi oğlunun haline bakar, bakar da anlaşılmaz bir ifade vardır halinde. Gözleri bir sağa kadar bir sola. Ey nefis, bırak gitsin adamı. Ananın ayak altı cennet kokar! Sen ki bu ayaklara cehenneminle dokunamazsın, git! Ama o gözü dönmüş evlat laftan anlamaz olmuş, şeytanın ateşli elmasıyla çoktan boğulmuş. Ölüm demek, namusunu yitirmiş Anadolu insanı demektir. Ve bilinir uktesi kalmış olanların darağacında asılmadan evvel iki rekat namaz kıldığı. -\"Ey zamanın sahibi yüce Allah'ım! Sen ki hakkımda en hayırlısını bilensin. Ancak benim gönlüm bu kapıyı açtıktan sonrasına razı değil, dayanamaz! Arabacı bir hınçla sürerken arabayı bir kırbaçla da durdurur. Arkaya bakar ki padişah yok. Arabacı daha durmadan padişah bir çırpıda arabadan atlamış ve evin kapısına dayanmıştı. Annesi namazını kılmak için odasına gittiğinden oğlu kapıya doğru yöneldi. Bu sese karşılık padişah dayanamadı ve kılıcının kabzasıyla kapıya vurdu, kırarak içeri girdi. Zamanın dahi ilerlemeye tenüzzül etmediği bir aralıkta kılıcını çabucak çıkardı, kaldırıp indirdi. Evin kapısından adamın kafası ile beraber çıktı sultan. Arabacı hayretler içinde kalmış ve gözlerini dahi kıpırdatamaz olmuştu. Sen ki Osmanlı padişahısın, birisinin evine izinsiz girer ve bir adam öldürürsün. Oysa bilir arabacı Abdülhamit'in hoşgörülü, saygılı, hem Hakk'a secde eden hem de hakkı yedirmeyen, karıncayı dahi ezmeyen bir padişah olduğunu. Yine bir gece vaktiydi. Arabacı gizlice saraydan çıkmış ve sarayın en hızlı atına atlayıp yola çıkmıştı. Nasılsa Sultan'ı kendisi götürmüştü o günlerdir uykusundan eden olayın yaşadığı eve. Şimdi aklına mıh gibi sapladığı aynı yolda yalnız başına gidiyordu. İşte, o çatallı kapısı olan ev. Atından inip hemen evin kapısına yanaştı ve tıkladı arabacı. Arabacının bu cümleleriyle yaşlı kadın adeta yeniden doğmuş gibiydi. Bir hışımla arabacının yakasına yapıştı ve yalvarmaya başladı. Yaşlı kadın 'tamam' der gibi başını salladı ve içeri buyur etti. Yaşlı kadın bütün hikayeyi anlatınca başlar arabacı ağlamaya. \"Biz gördüklerimizle Abdülhamit'i katil zannederken göremediklerimiz de varmış! Arabacı her şey bittikten sonra atına atlar ve saraya gider. Hemen odasına girer ve kendini bir köşeye atar, açar ellerini semaya, kapar gözlerini Allah'a. ya da açtır baki olanı görebilmek için. Güzel olmuş emeğine sağlık. Akif'in 'koca karı ile Ömer'ini okumussundur. Aynen ona benzer senin uzun cümlelerin arasına da kafiye çok güzel yakışırdı. Bir de verdiklerimizi almak istediğimiz sonuca göre bazen senin yaptığın gibi insanları fren yemiş kamyon gibi zangırdatarak veririz bazen de öyle zarif söyleriz ki belki bazıları vardır yazıyı okuyan incinirler, incitmeyiz onları yahut yanının kahramanlarının belki de meselenin açıkça konuşulmasını istemeyeceğini düşünerek yaparız bunu. Tercih yazara kalmış. Yazılarını bekliyoruz. Bu uyarınız için çok teşekkür ederim. Zarafetin dilinize çok güzel yakıştığını görüyor ve söylediğiniz her cümlenin yazılarımı daha da anlamlı ve ahenkli kılacağını biliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cemal-sureya-siir-anlayisi/", "text": "Cemal Süreya, İkinci Yeni hareketinin en özel isimlerinden bir tanesiydi. Bir sürgünün anatomisini şiirlerinde başarıyla işleyen Süreya, düşünceyi duyguyla aynı potada eritti. İkinci Yeni hareketinin şiir anlayışına yapılan eleştiriler, Süreya'nın şiirlerini kapsayamazdı. Çünkü onun şiirleri büyük bir anlam taşıyordu içinde. Yani eleştirildiği gibi kelimeler gelişigüzel yan yana gelmiyordu, her biri bilinçli bir şekilde seçiliyordu. Cemal Süreya, Türk edebiyatının en özel şairlerinden bir tanesidir. Türk şiirine farklı bir pencereden bakan ve Türk şiirini geliştirmek için elinden geleni yapan Süreya, hayatındaki kırılma noktalarını da şiirlerine taşıdı. Gerçek adı Cemalettin Seber olsa da o, daha çok Cemal Süreya olarak tanınır. 1931 yılında Erzincan'da dünyaya gelen Süreya, Alevi Kürt-Zaza bir ailenin çocuğudur. Annesinin adı Gülbeyaz, babasının adı ise Hüseyin'dir. Hayatındaki en önemli dönüm noktalarından bir tanesi göç olmakla birlikte bir diğeri de annesinin vefat etmesiydi. Sürgünün altıncı ayında, henüz 23 yaşındayken annesi, düşük sonrası meydana gelen kanama nedeniyle hayata gözlerini yumdu. Bu, Süreya'nın şiirlerinde kadın temasının çokça kullanılmasının temel nedenidir. Anne sevgisini tam olarak alamayan, bu nedenle aslında bütün kadınlardan bu sevgiyi almaya çalışan Süreya, duygu yüklü şiirlerinde anne özlemi içinde olduğunu okuyucularına çok iyi yansıttı. Annesi hayata veda ettiğinde Cemal Süreya henüz 7 yaşındaydı ve tam da anne sevgisine ihtiyaç duyduğu bir yaştaydı. Bu durum, Cemal Süreya üzerinde travmatik bir etki yaratmıştı. Bir şiirinde Önce öp sonra doğur beni mısraıyla annesi üzerinden bütün kadınlara sesleniyordu. Bütün kadınlardan anne sevgisini bekleyen Süreya, tam dört kere evlendi. Yaşadığı dönem içinde çıkardığı birçok şiir kitabıyla edebiyat dünyasına yön veren Cemal Süreya, girdiği bir iddiayı kaybetmesi sonrasında iki ynin bulunduğu soyadındaki bir yyi kaybetti. Aslında soyadı Süreyya idi fakat sonradan Süreya oldu ve edebiyat dünyasında ünlü şair, yeni soyadıyla boy göstermeye başladı. Ünlü şair, kelimeleri sürprizli bir şekilde kullanmanın yanı sıra özel adları da sürprizli kullanıyordu. Şiirlerinde yer adları, ünlü isimler ve daha pek çok özel isim yer almakla birlikte bunların beklenmedik bir şekilde kullanıldıklarını gözlemleriz. Göçebe şiiri, özel adların sürprizli kullanılmasına çok güzel bir örnektir. Şairin imge dünyası oldukça özeldir. Benzersiz imgeler oluşturur şiirlerinde. Kırmızı bir kuştur soluğum der örneğin. Ya da Şimdi sen kalkıp gidiyorsun git/Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar, gitsinler Yazdığı her şiirde yaratmış olduğu imgeleri kullanmıştır. Cemal Süreya kaleminden çıkan Sizin Hiç Babanız Öldü mü? şiiri, ünlü şairin en etkili şiirleri arasında yer alır. Şairin bu şiiri babasının ölümü üzerine yazdığı düşünülse de aslında durum tam olarak bu şekilde değildir. Babasının ölümünden dört yıl önce bu şiiri yazan Cemal Süreya, babasının ölümünü doğrudan yaşamasa da bu durumu çok etkili bir şekilde anlatmayı başarmıştır. Mısralarıyla babasının ölümünden önce böyle bir durumu şiiriyle ayrıntılı bir şekilde anlatan Cemal Süreya, bu şiiri babasının ölümünden dört yıl önce yayımladı. Ünlü şairin her bir şiiri Sizin Hiç Babanız Öldü mü? kadar liriktir, her biri o kadar özeldir ve benzersizdir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cemile-kitap-incelemesi-orhan-kemal/", "text": "Roman Boşnak bir kız olan Cemile ve aynı fabrikada Katip olan Necati'nin aşkını bizlere anlatmaktadır. Ancak sadece bu aşk bizlere sunulmamıştır. Orhan Kemal, Cemile'de ön plana çıkarttığı Boşnak kızı ve Katip Necati'nin aşkına ek olarak arka planda, geçimini emeğiyle sağlayan işçilerin karşı karşıya kaldıkları geçim zorluklarını anlatır. Çukurova'nın zenginlerinden olan bir başka karakter Çopur Halil'in arkadaşları aracılığıyla Cemile'ye evlenme teklif etmesi neticesinde olaylar başlar ve olay örgüler gelişir. Cemile'nin gönlü ise fabrikanın katibi Necati'dedir. Cemile, Çopur Halil'in evlilik teklifini reddederek kendisini istemediğini belirtir. Fakat, Çopur Halil işin peşini bırakmaz ve romanın bitimine kadar Cemile ile Necati'ye rahat vermemektedir. İşçilerin artık başka çareleri yoktu: ya açlıktan ölmeleri ya da savaşa girmeleri gerekiyordu. 22 Haziran günü, korkunç bir ayaklanmayla karşılık verdiler buna, bu ayaklanmada, modern toplumu ikiye bölen iki sınıf arasında ilk büyük çarpışma verildi. Bu, burjuva düzenin sürdürülmesi ya da ortadan kaldırılması için kavgaydı. Cumhuriyeti gizleyen perde yırtılıyordu. (Marx, 1848-1850). Cemile romanında yaşanan fabrika ayaklanmalarını siyasal kavramda yorumladığımızda durumun marksizmle eş tutulduğunu söyleyebiliriz. İşçiler, kendilerine benzeyen ve fabrika ortaklarından biri olan Kadir Ağa'ya şikayetlerini sıralıyor ve yardım talep ediyorlardı. Fakat bu durum Kadir Ağa'nın fabrikayı üstüne alması için yapmış olduğu entrikanın bir parçasıydı. Bu şekilde bir şekilde kandırılan bir işçi sınıfı oluşmuştu. Kadir Ağa'nın aracısı ise tabi ki ustalar olmuştur. Ustalar Kadir Ağa ile hareket etmiş ve işçi sınıfını galeyana getirmişlerdir. Romanın ana karakteri olan Cemile'nin sevdiği kişi olan Katip Necati de fabrikada çalışmaktaydı. Biraz daha okumuş ve kültürlü bir karakter olan Necati'nin roman boyunca fabrikan aşağılandığı görmekteyiz. Bu karaktere düşman olan baş karakter ise tabi ki gönlünü Cemile'ye kaptıran Deveci Halil'dir. Deveci Halil'in sert ve saldırgan tutumu karşısında sürekli ezilen Katip Necati, romanın bir bölümünde Kadir Ağa'nın Cemile'nin yanında azarlarına maruz kalmış ve kovulmuştu. Yaşadıklarını kime anlatması gerektiğini iyi bilen Katip Necati, fabrikanın ortaklarından olan ve çok daha okumuş, kültürlü olan Numan Şerif Bey ile görüşebilme talebinde bulunabilecek güçteydi. Katip Necati, Numan Şerif Bey'in Milli Mücadele arkadaşlarından birisinin oğluydu. Romanın bir bölümünde Numan Şerif Bey'in Katip Necati'ye karşı senin baban bu memleket uğruna çalışırken diye başlayan bir cümle kurmuştur. Buradan da anlaşılıyor ki Milli Mücadele döneminin milliyetçiliği hala halkın üzerinde kalmış ve değerli bir vazife görmekteydi. Numan Şerif Bey, Kadir Ağa'nın nasıl bir karaktere sahip olduğunu gayet iyi bilmekte ve ona göre davranmaktaydı. Sürekli olarak Kadir Ağa'nı Türkçesini düzelten Numan Şerif Bey, Kadir Ağa'ya üstten bakmaktaydı. İşçilerden bir tanesi, Cemile'nin abisi olan Sadri karakteri ise, İtalyan'ın düzeninin gayet iyi olduğunu Ağaya söyleyebilecek güçteydi. Fakat bir o kadar da korkak ve pısırık bir karakter olan Sadri, roman boyunca kız kardeşiyle anlaşamamaktadır. Bu cümleler Orhan Kemal'in dikkat çekmek istediği cümlelerdi. Çünkü bu dönemde kadına bakış açısı tamamen bunu yansıtmaktaydı. Ana karakter olan Cemile tam da bu cümlelere karşı çıkan güçte bir kadındı. Roman boyunca çeşitli karakterlerden çeşitli karakterlere karşı söylenen bu cümlelere Cemile korkusuzca yaklaşmış ve gelen bu cümlelerin tam tersi yönünde hareket etmek istemiştir. Fakat Cemile, romanda bu konuya karşı bariz bir eylemde bulunmamıştır. Çünkü toplumun fazlaca geride olması Cemile'nin eyleme geçmesine büyük engel olmuştur. Sonuç olarak Cemile, kurgunun içinde toplum düzeninin bir nesnesi olarak evliliğin koruması altına girmektedir. Cemile bu romanda, adı romana verilmesine rağmen, fabrikayı veya kadın dünyasını değiştirmeye yönelik büyük eylemlerde bulunmamış, daha çok kendi kaderini çizmeye çalışan bir kadın rolü oynamıştır. Bu nedenle romanı feminist bir bakış açısıyla ele almak doğru değildir. Bu romanda, bu işçi mahallesindeki babacan karakter ise İzzet Usta olmuştur. İzzet Usta'nın eşi de fabrikada çalışan hasta bir kadındır. Makinesi başında ölme isteği işe sahip çıkışını gözler önünü sermiştir. Fakat okuyucu ekonomik durumdan ötürü bu isteğin kitapta yer edinmesini de düşünmektedir. Fabrikanın insanın hayatına mal olduğunu bilen Malik bir de fabrikanın gamsız olduğunu söylemekte, insanın yaşlanmasıyla gözünün yaşına bakmadan işsiz bırakılmasına dikkat çekmiştir. Camgöz Sadık ise Cemile'ye yanık olan Deveci Halil'in arkadaşı, dokuma ustasını yeğeniydi. Dokuma ustası, diğer ustalar gibi Kadir Ağa ile iş birliği yapmaktaydı. Buna sebeple yeğeni Camgöz Sadık da galeyana getirdiği işçilerden birisi olmuştu. Bu sorular işçileri toplamak ve saldırmak için yeterliydi. Dünyanın çeşitli zaman dilimlerinde çeşitli ayaklanmalar görülmüştür. Bu ayaklanmalarda halkı temsilen her zaman lider konumunda, halkın içerisinden çıkan ve halkı örgütleyen birisi olmuştur. Bu romanda işçilerin istekleri düzenin değişmesiyle birebir örtüştüğü için devrimle nitelendirmek yanlış olmaz. Bu bir devrim isteği idi. Her devrimde, devrim kendi evlatlarını kurban etmiştir. Burada da lider olarak çıkıp halkı örgütleyen Camgöz Sadık en sonunda işsiz kalan, dayısına güvenmekle hata ettiğini söyleyen bir karakter olarak kalacaktır. Katip Necati'nin ailesi ise Necati'nin Cemile ile evlenme isteğine karşı çıkmışlardır. Sebep olarak Cemile'yi aşağı bulmakta ve fabrikada çalışmasını kendilerine yakıştıramamalarıdır. Fakat Katip Necati hiçte öyle düşünmemekte hatta gerekirse eşyalarını alıp Cemile'nin evine yerleşmeyi bile düşünen bir karakterdir. İşçi aşağılanması yine bu ailede de konuşulmuştur. Katip Necati'nin babaannesi zayıf komşusuyla gerçekleştirdiği bir konuşmasında Ama seninki gidip de bir işçi kızına gönül indirmedi cümlesini kurmuştur. Romanın tüm olay dizisi hızlı ve aksiyonlu, yoğun bir konuşma örgüsüyle ilerlemektedir. Bu da bir nevi tiyatro oyunu ile eşleşmektedir. Diğer yandan tasvirler ise kısa ve güçlüdür. Konuşmalarda yukarıda kitaptan alıntılarında bir örnek olarak sunulduğu üzere şive özelliklerine de yer verilmiştir. Romanın serim bölümünde yani daha çok kişilerin ve mekanın tanıtılması amaçlanan bölümde Deveci Çopur Halil'in Cemile'ye aşkı, babasının Cemile'ye çok düşkün olduğu, Cemile'nin de katip Necati'yi sevdiği ortaya serilir. Başka deyişle Cemile ve dünyası hakkındaki tüm bilgiler, olay dizisini her kelimesinde bir adım daha öteye götüren güçlü bir konuşma örgüsüyle verilmiştir. Orhan Kemal, yakın dostu Fikret Otyam'a yazdığı mektuplarda bol kullandığı konuşma örgüsü hakkındaki düşüncelerini ve aldığı eleştirileri anlatır. Nurullah Ataç Orhan Kemal'e kurgularında çok diyalog kullandığı ve şive taklidi yaptığı için kızmış, hatta bu diyalog çokluğunu Karagöz ve Hacivat konuşmasına benzetmiştir. Ancak Orhan Kemal bu konuya şöyle bir açıklama getirir: Fazla diyaloga önem verişim, tesadüfi değildir. Anlatmak istediğimi en iyi böyle anlattığımı sanıyorum. Uzun uzun ruh tahlilleri yapmaya kalkışmaktansa, muhaverenin diyalektiği ile bu işi başarmanın çok daha tabii olacağı kanaatindeyim. (Uslu, 2010). Kurguda konunun sağlam olması için çatışmaların çeşitli ve derinlikli olması gerekmektedir. Cemile romanında iki tane ana çatışma bulunmaktadır: Bunlar Deveci Çopur Halil'in Cemile'ye göz koyması ve Kadir Ağa'nın fabrikada çalıştırılan İtalyan'a karşı işçileri kışkırtmasıdır. İşçiler arasındaki huzursuzluk, isyana ve en sonunda cezalandırılmalarına neden olur. Halil'in ise Cemile'yi elde etme planı gittikçe onu kaçırmayı göze alacak kadar ilerler. Bir romanda ne kadar çok çatışma olursa, roman o kadar başarılı olur görüşü her zaman hakimdir. Romandaki diğer çatışmalar ise şunlardır: İzzet Usta'yla karısı, mahallerin bakkalı Mahmut Amca ile Halil, Halil'le katip, Camgöz Sadık'ın teyzesinin kızı Karakız ile Halil, Ağa ile Cemile'nin kardeşi Sadri, Cemile ile Sadri, Sadri'yle arkadaşı komşu Musa, Ağa'yla Numan Bey. Orhan Kemal sadece kadınları değil, Türkiye'nin çok kültürlü yapısı içindeki çeşitli kimlikleri de özenle çizmiştir. Kimlikler konusundaki iki düşünce şöyledir: Mustafa Aslan kadınlar konusunda şöyle bir yorum yapar: Orhan Kemal'in yapıtlarında kadınların ve çocukların önemli bir yeri vardır. Hemen her yapıtında onları belirgin bir şekilde görmemiz olası. Vukuat Var, Hanımın Çiftliği ve Kaçak adlı romanlarına baktığımızda kadınların ve çocukların kahraman olarak öne çıktıklarını rahatlıkla duyumsayabiliriz. Mehmet Nuri Gültekin'se Orhan Kemal'in etnik kimliklere yaklaşımını şu şekilde değerlendirir: Umutsuzluğa onun hiçbir eserinde rastlanmaz. İnsanlar, etnik kimlik, din, dil ve diğer renkleriyle kişilik kazanmazlar onun eserlerinde; insanları var eden yaşadıkları koşullardır, etnik kimlik değil, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Türkler, Araplar onun eserlerinde hümanist bir çizgide mutlaka buluşur. (Uslu, 2010). Romandaki en önemli konularda biri de tarım ekonomisi üzerine kurulmuş feodal ilişkilerden tarımda makineleşmeye geçişin acılı sürecidir. Numan Bey fabrikasını daha da geliştirmek isterken, ortağı olan Kadir Ağa gibi cahilce düşünenler, bu değişimden korkarlar. Malik'inde de fabrikadan korktuğunu, çocuklarını kurtarmak istediğini söylemiştik. Çünkü aynı şekilde bu fabrika Malik'in karısının ölümüne, kendisinin de kolunu kaptırmasına sebep olmuştur. Diğer yandan Balkanlardan yirmi yıl kadar önce göçmüş Boşnakların Türkiye'ye alışma ve yeni bir ülkede tutunma süreçlerindeki sancılar da önemli bir konudur. Romanın en büyük çatışması fabrika ve ekonomiyken daha aşağı seviyedeki çatışması da güzel bir kadın olan Cemile'nin erkekler etrafında olan problemleridir. Cemile güzelliği ile erkeklerin dikkatini çekmektedir. Bunun yanında çoğu kişi tarafından da işi bırakıp evde oturması için uyarılmaktadır. Evli, dört çocuklu ve karısı doğurmak üzere olan komşu Musa'nın bile Cemile'de gözü vardır. Erkek egemen toplumda, Halil eğer istiyorsa Cemile'yi mutlaka elde etmelidir. Diğer bir ifadeyle, kadının seçme hakkı yoktur. Çünkü kadın, erkek cinsi tarafından sadece seçilir. Az önce bahsettiğimiz Musa ise her ne kadar Cemile'yi beğeniyor görünse de sonunda masum bir genç kızın sevdiğine kavuşmasına yardımcı olmaktadır. Bu tür Türk ormanlarında genellikle erkekler, namuslu ve masum olduğuna inandıkları kadınları korur ve onlara karşı merhametli davranmaktadırlar. Bu romanın türüne baktığımızda ise genelde Batı edebiyatının tarihsel gelişimi içinde, sonu ölümle biten romanlar ile mutlu sonla romanlar olmak üzere, iki ana türe yönelmiştir. Bir de bu türlerin ikisini de içerisinde barındıran melodram tercih edilir. Ancak Cemile romanı, bu kriterlerin dışına çıkmaktadır çünkü sonuç bölümü her an bir trajedi yaşanacakmış hissi vermesine rağmen, roman mutsuz veya asıl karakterleri ölen bir şekilde bitmemektedir. Romanı zaman ve mekan kavramlarıyla da ele almak gerekmektedir. Çünkü romanda belirtilen zamanın ve mekanın net olması, okuyucuya olay örgülerinin doğru taşınması için önemlidir. Bu romanda olayların nerede geçtiği il bazında belirtilmemiş, sadece Çukurova'da geçtiği söylenmiştir. Okuyucu bu romanın kısaca Adana'da geçtiğinin farkındadır, fakat Orhan Kemal direkt olarak Adana demek yerine Çukurova ifadesini kullanmıştır. Romanın iç mekanlarına baktığımızda ise fabrika ve dokumacı Musa'nın evi karşımıza çıkmaktadır. Cemile'de olayların çoğu bu iç mekanlarda geçmektedir. Fabrikanın durumu, evin konumu ve mahallenin ne derce fakir olduğu okuyucuya bu iç mekanlar tanıtılarak şeffaf bir şekilde anlatılmıştır. Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki büyükşehirde yaşayan işçilerin, köy düzenine alışmayıp işçiler arasında da örnek alınabilecek taleplerde bulunma ihtimali bir risk olarak belirtilmiştir. Orhan Kemal dönemin Türkiye'sindeki eğitim, şehirli ve kültürlü farkını bu şekilde ortaya koymuş, şehirli insanların talep edebilme ve her şeyi kabul etmeme eylemlerinde bulunabileceğini, köylü insanların ise her şeye tamam diyebilecek bir kapasitede olabileceklerini belirtmiştir. Orhan Kemal'in bazı anlatımlarda coşkuya yer verdiği de dikkatlerden kaçmamıştır. Örneğin şu paragrafta Cemile'nin söylemiş olduğu bir türkü coşkulu bir anlatımla övülmüş ve okuyucuya bu şekilde aktarılmıştır. Sonuç olarak bu analizde Orhan Kemal'in anlatımı, karakterlerin güçlerini, zaman/mekan açısından durumu, kadının ön planda tutuluşu, bol çatışmalı olay örgülerinin olduğundan bahsedilerek değerlendirilmesi, çeşitli eleştiri akımları ile romanın karşılaştırılması, diyaloglardan kurguya ve anlatım üslubuna kadar incelemesi yapılmıştır. Bu analizden de çıkartılan en önemli konu ise romanın akıcı ve okuyucuya dönemi iyi yansıtmış olmasıyla keyifli bir okuma ile karşı karşıya bırakmış olmasıdır. Okuyucunun bu anlatım sadeliği ve dönemin merak edici unsurlarıyla karşılaştırılması pozitif bir etki yaratmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cevabi-az-bilinen-sorular-rise-of-kingdoms/", "text": "Soru-cevap yarışmalarının vazgeçilmez konuları vardır. Bunlar dışında da bazı kolay ama cevabı az bilinen sorular bulunmaktadır. Bu tip yarışmaların son derece ünlendiği bu günlerde, Rise of Kingdoms isimli telefon oyununun Eşsiz Bilim İnsanı Etkinliği altındaki soru yarışmasında çok güzel konular hakkında sorular soruluyor. Bu yarışmadaki bütün soruların cevabını bu yazıdan öğrenebilirsiniz. Rise of Kingdoms oyununda Elemeler, Vize sınavı ve Final sınavı içinde sorulan sorulara aşağıdan ulaşabilirsiniz. Süreli sınavlarda, istediğiniz sorunun cevabına Ctrl + F yaparak kısa yoldan ulaşabilirsiniz. Her gün yeni soruların cevaplarını yazının en sonunda bulabilirsiniz. Sorular geldikçe biz de en sona ekliyoruz. Göremediğiniz veya yeni soruları yorum kısmına yazarak siz de buraya destek olabilirsiniz. Profesör Moriarty, Sherlock Holmes'ün düşmanı için bu lafı kullanır. VIII. Henry zamanında Büyük Britanya Krallığı'nın bir parçası haline gelmiştir. Gitarda altı tel vardır. Keman tel sayısı ise 4'tür. Akordiyon tuşlu bir çalgıdır ve tuş sayısı değişmekle birlikte profesyonel akordiyonlarda 24'ü beyaz 17'si siyah olmak üzere 41 tuş vardır. Gitar ailesinden gelen ve Hawai gitarı olarak bilinen ukulelenin ise 4 teli vardır. Rönesans'ın doğum yeri ve sembolü idi. Birlik Teknolojisi araştırması bağışlayarak elde edilir. Popülasyonun evrim geçirmesi için gereken genetik varyasyona yol açtığı için önemlidir. Çünkü hayatta kalıp üreme şansları daha fazladır. Arşimet idir. Hatta Eureka Eureka sözüyle de tarihe geçmiştir. Dini ve sosyal reforma olan ilgileri ile tanınırlar. Şu an İstanbul olan Konstantinopolis'tir. İlk haçlı seferi fanatik bir papaz olan Pierre L'Ermite liderliğinde toplanmıştır. Çoğunlukla Hristiyanlığı kurtarmak isteyen halktan, köylülerden oluşmuştur. Soylular ilk haçlı seferine katılmak istememişlerdir. İkinci haçlı seferi ise çoğunluklar soylulardan ve soylular tarafından kurulan ordulardan oluşmuştur. Aristotle isimli bilim adamının teorisini çürütmüştür. Sydney şehri ev sahipliği yapmıştır. Bu şehir ise Avustralya kıtasındadır. Sydney şehri Avustralya'nın başkenti sanılmaktadır ama Avustralya'nın başkenti Canberra'dır. En büyük şehri Sydney'dir. 2000 yılında yapılan yaz olimpiyatları ise 27. Olimpiyat Oyunları olmuştur. Rahatlatma bir kral beceresi değildir. Kral becerileri: Vergi , hapsetme (bir vali şehrinin 10 dakika ışınlanmasını engelleme) ve lider . Vasco da Gama, 1497'de Avrupa'dan çıkıp Ümit Burnu'nu dolaşıp Hindistan'a ulaşan ilk kaşiftir. Ümit Burnu'nu ise 1488'de Kral II. Joao'nun emriyle doğudaki baharat yollarına ulaşmaya çalışan Bartolomeu Dias keşfetmiştir. Hannibal Barca, büyük bir askeri deha ve Roma'ya karşı zaferler kazanmış bir generaldir. Cromwell komuta etmiştir. Hatta bu iç savaşta İngiltere'de kral olan I. Charles idam edilmiştir. Başbakanların kıtaları, artırılmış saldırı özelliğine sahiptir. Hem mutasyondan hem de genetik rekombinasyondan gelir. ABD isimli ülkede icat edilmiştir. İcat eden kişi ise Willis Haviland Carrier'dır. Tarıma dayalıydı. Günümüzde ise turizm, tekstil ürünlerinin ihracatı ve papirüs üretimi ön plandadır. Sydney Opera Evi yelkenler biçimindeki tasarımıyla büyük bir üne sahiptir. Ren geyiği isimli hayvanlar çeker. Hatta efsaneye göre özel güçleri olan uçmayı buna dahil ederler ve kızağın havada uçtuğu sanılır. Okçu birimleri piyade karşısında daha güçlüdür. Piyade birimleri süvari karşısında daha güçlüdür. Başlangıç meridyeninin geçtiği ülkeler: Birleşik Krallık , Fransa, İspanya, Cezayir, Mali, Burkina Faso, Togo, Gana, Antartika. Başlangıç meridyeninin geçtiği denizler ve okyanuslar: Kuzey Okyanusu, Grönland Denizi, Norveç Denizi, Kuzey Denizi, Manş Denizi, Akdeniz, Atlas Okyanusu, Güney Okyanusu. Kutup Gündüzü ve Kutup Gecesi orada olan olaylardır. Yarasa memeli bir hayvan olduğu için yavrularını doğurur, yumurtlamaz. Birlik bayrağı inşa hızını yüksek oranda arttırır. ABD, SSCB. Nazi Hitler Almanyasına karşı savaşan ABD ve SSCB Elbe'de karşı karşıya geldi. Düşmanca değil, dostça. SSCB doğudan Nazilere karşı savaşırken ABD ise batıdan Nazilere karşı savaşıyorlardı ve Elbe'de buluştular. James Cleveland Jesse Owens, Amerikalı atlet. 1936 Berlin Olimpiyatları'nda ( 4 ) dört altın madalya kazanmış, uzun atlamada kırdığı dünya rekoru 25 yıl boyunca geçilememiştir. Üst Kısmı Sıcak Alt Kısmı Soğuktur. Bu yazı güncellenmeye devam edecektir. Rise of Kingdoms ile ilgili eklenmesini istediklerinizi yorum kısmında belirtebilirsiniz. Açıkça söyleyeyim bu oyunu henüz oynamadım. Ancak kardeşim sık sık Rise of Kingdoms oynuyordu. Orada bu tip bir zeka yarışması yapılıyor olması hem eğlenceli hem de eğitici olmuş. Eminim bu oyunu oynayanlar için müthiş bir kaynak yaratmşsın. Bu oyunu oynadım fakat bu özelliği yeni eklenmiş olmalı, çok güzel ve yaratıcı bir detay olmuş. Ayrıca sorulara cevap dışında 2-3 cümleyle cevapları özetleyip veya nedenlerini, kıyaslamalarını koyabilirseniz daha eğlenceli bir yöntem olabilir. Teşekkürler yorumunuz için. En kısa zamanda dediklerinizi yapmaya çalışacağız. Bilemediğim bir sorunun cevabını buradan bulup yeni bilgiler öğrendim teşekkürler. Oda Nabunga'nın 4 kelimelik yaşam ilkesini bulamadım . Ctrl+F özelliğini kullanıyorsunuz değil mi? Bu özelliği kullanarak sorudaki bir ya da birkaç kelimeyi kullanarak anında cevaba ulaşabilirsiniz. Her gün çıkan yeni soruları ekliyoruz merak etmeyin. Telefonunuzda kullandığınız tarayıcının seçenekler kısmında Sayfada Bula tıklayarak aynı işlevi gören bölmeyi açabilirsiniz. Örnek vermek gerekirse Samsung İnternet uygulamasında sağ alttaki üç çizgiye tıklayın ve Sayfada Bula tıklayın. Eğer telefonda Chrome kullanıyorsanız sağ üstteki üç noktaya tıklayın ve Sayfada Bula tıklayın. Eğer kullandığınız uygulamayı söylerseniz araştırarak nasıl bulabileceğinize yardımcı olmak isterim. Eğer kullandığınız telefon ve uygulamayı söylerseniz araştırarak nasıl Sayfada bulabileceğinize yardımcı olmak isterim. Normalde direk cevaba götürmesi lazım. Telefonla alakalı bir durum sanıyorum. Evet, o konuda haklısınız. Lakin bunun sebebi soruları güncellemeleri. Bazen sorular değişiyor, ben de sorular yarışmada ancak bana çıktıkça düzeltebiliyorum. Eğer bunları benden önce görüp buraya yazarsanız hemen düzeltiveririm. Dikkatiniz ve güzel yorumunuz için teşekkür ederim. C-Hasta olduğunda tıbbi masrafları ödemekten muaf olmak. ctrl+F bilgisayar için geçerli. Mobilde arama yaparken telefonda sayfayı açınca, açtığınız tarayıcının arama özelliğini kullanmanız gerekiyor. o zaman istediğinizi bulabilirsiniz. süreli sınavlar için de yine tarayıcıdan arama seçeneği kullanabilirsiniz. çıkan sorudaki anahtar kelimeleri yine tarayıcınızdaki arama bölümüne yazarak ilgili cevaba ulaşabilirsiniz. TDK tanımına göre Füzyon: Birleşme, kaynaşma. demek. Fizyon ise ayrışma, bölünme demek. İnternetten küçük bir araştırma yaparak hangisi doğru siz de öğrenebilirsiniz. Madem bilmiyorsun neden buraya yorum yazıyorsun üstad, yanlış cevap verdik sayende!!!!! Sorunun doğru cevabını yazı içinde bulabilirsiniz. Yorumdaki bu soru için doğru cevap %10. Çünkü Gelişmiş saldırı öğesi soruluyor. Pekiştirilmiş Saldırı öğesini, oyunun ekranında VİP kısmının sağındaki yukarı bakan ok işaretinin içinde, saldırı pekiştirmesi altında 1500 cevher ile alındığını görebilirsiniz. Normal Pekiştirilmiş Saldırı öğesi ise saldırıyı %5 arttırır. Bu öğe oyunda zaten bol bulunuyor. Ünlü Bir Hayalim Var konuşmasını kim yapmıştır. James Cleveland Jesse Owens, Amerikalı atlet. 1936 Berlin Olimpiyatları'nda ( 4 )dört altın madalya kazanmış, uzun atlamada kırdığı dünya rekoru 25 yıl boyunca geçilememiştir. Yapımı üç ay süren, çizimlerini Fatih Sultan Mehmet'in önderliğinde Türk mühendislerinin yaptığı topun dökümünü Bizanslıların daha önce sınır dışı ettiği Macar Urban adlı bir dökümcü yapmıştır. Cevap: Üst Kısmı Sıcak Alt Kısmı Soğuktur. Yanlış cevap niye söylüyorsun, 3 olacak! Yanlış cevaplara neden olmaması için yorum düzenlenmiştir. Yanlış cevaplara neden olmaması için yorum düzenlenmiştir. Cevap: Benim gücüm hayaletleri bile korkutur. Cevap: Geriye dönmek zorunda kalmadan çabucak geri gidebilmek için. Yok yahu salmadım. Bazen o kadar çok yeni soru soruyorlar ki ben bile şaşırıyorum. Yeni sorular yüzünden benim de geçemediğim vize sınavları oluyor. Hafta içi olan sınavlarda herkese farklı sorular soruyorlar . Ama vize sınavlarında herkese farklı sorular mı soruyorlar bilmiyorum. Bugün yeni yakaladıklarım oldu, yenileri de ekledim. Uluslar arası Kızıl Haç Komitesi 1863 kurulduğundan bu yana kaç kez Nobel Barış ödülünü kazanmıştır. Cevap : Tüm birimlerin saldırısını artırır. Vize ve final sınavlarında forumda olmayan sorular varsa ss alalım buraya yazalım. Cevap : Başbakanların kıtaları, arttırılmış saldırı özelliğine sahiptir. hocam bunu direk alıp sizin soruların en altına yerleştirebilirsiniz. Yorumları silebilirsiniz. Yüz öçlümüne göre dünyanın en büyük tatlı su gölü hangisidir. Cevap : Weird Tales dergisi ilk kez yayımlandı ."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cevremizdeki-sesler-isitme-duyumuzu-mahvediyor/", "text": "Güneş kremi sürmenin cilt kanserini önlemeye yardımcı olabileceğini, akciğer kanserinden kaçınmak istiyorsam sigara içmemem gerektiğini biliyordum. Ancak kimse beni , yüksek sesin işitmemi kalıcı olarak mahvedebileceğini söylemedi. Ayrıca çevremizdeki sağır edici gürültünün ne kadar çok olduğunu fark etmedim. Son zamanlarda, gürültü konusunda bir raporlama projesinin parçası olarak gürültülü restoranları, sokakta, spor salonları ve giyim mağazalarında gürültü seviyelerini izlemek için desibel okuyucuları kullanıyorum. Ve gittiğim birçok yerde, kulaklara zarar veren 85 desibelin üzerindeki ses seviyelerini buldum. Son metro yolculuklarımdan birinde desibel ölçümlerime göz atın. Dünya Sağlık Örgütü'nün çevresel gürültüyü hafife alınan bir tehdit olarak nitelendirmesi şaşırtıcı değil. ABD'de her dört yetişkinden biri gürültü kaynaklı işitme kaybı belirtileri gösteriyor. İşitme kaybı kronik sağlık durumlarında artık diyabet ve kanserden sonra üçüncü sırada yer alıyor. Bu sinir bozucu çünkü işitme kaybı telafi edilemez ama önlenebilir. Yüksek sesle müzik çalmanın verdiği zararlardan daha çok haberdar olsaydık, ses kirliliğini kaynağından azaltırdık. Eğer kulaklarımızı gürültüden korumayı biliyorsak, işitme kaybı riskini azaltabiliriz . İlk olarak gürültü işitme duyumuzu nasıl bozduğunu kavramak için, kulağın gizemli dünyasına göz atmamız gerekiyor. Kulaklarımızda ses detektörleri olarak çalışan yaklaşık 16.000 küçük saç hücresiyle doğuyoruz. Ses dalgaları kulaklarımıza geçtiğinde, saç hücreleri beyne bir sinyal gönderir ve daha sonra beynimiz sesi, havlayan bir köpekten ya da yoldan geçen bir kamyondan gelip gelmediğini çözer. Çimlere bastığımızda eğildiği gibi, saç hücreleri de yüksek seslere maruz kaldıklarında eğilir. Bir iyileşme periyodu sırasında geri dönebilirler ancak yüksek sesler kulaklara yeteri zaman geçtiğinde veya yüksek bir yoğunlukta geldiğinde, saç hücreleri kalıcı olarak yok olurlar. Bunların yanı sıra sesi algılama ve beyninize ses sinyalleri gönderme kabiliyetimiz gider. Çözüm otomobillerden tek bir şeriti alıp bisikletlere, insanlara ya da yeşil alanlara vermek kadar basit olabilir. Toplu taşımayı iyileştirmek ve genişletmek araba kullanımı azaltır, böylelikle hem ürettikleri ses azalır hem de tramvaylar gibi daha sessiz seçeneklerle yer değiştirir. Mimaride akustik, sıradan apartmanlardan en büyük sanat müzelerine kadar tüm yapılarda daha büyük bir rol oynamalıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/chris-carter-an-evil-mind-kitabi-incelemesi/", "text": "Suç ve gizem kitaplarını okumayı seviyorsanız, bu kitapların ani dönemeçlerle ne kadar içli dışlı olduğunu da biliyorsunuzdur. Chris Carter ise saniyede 99999 dönemeç sevenlerden. An Evil Mind, Chris Carter' ın okuduğum ilk romanı. Kitaplarla bakışırken bir anda bir kitaba gözünüz ilişir ve dersiniz ya: Buradan altın çıkacak. Bu o kitaplardan biri oldu benim için. İçinde barındırdığı dönemeçler o kadar çok ki elden bırakmadan bitecek cinsten. Kitap başladığı anda hikayeye 100km/h hızla dalıyorsunuz. Kitap gerçekten küçük bir kasaba girişindeki lokantalardan birinin dışındaki talihsiz bir araba kazası ve birkaç kesik başla başlıyor. Bazı detaylar dehşet verici gelebilecek cinsten ama bu kitaptaki karakterler için tam aksine tamamlayıcı cinsten, aşırılığa kaçma yok. FBI lokantadaki kazayı devralıyor ve ellerinde bir şüpheli var. Şüphelinin de konuşmak için bir şartı: Robert Hunter. Hikayeyi çok açık etmemeye çalışıyorum ama kitapta açık ara en sevdiğim bölümler Hunter ve şüpheli arasındaki sorgu sahneleri. Kesinlikle bana Kuzuların Sessizliği' ndeki Clarice ve Dr. Hannibal Lecter arasındaki sorgu sahnelerini hatırlattı. Hunter için çizilen portre ise benim için sorgulama bölümlerini Dr. Lecter ve Clarice arasındaki o ikonlaşmış sahnelerin bile yukarısına taşıdı. Hunter bu zekice işlenmiş cinayetleri aydınlatmaya çalışırken aydınlatması gereken bir şey daha karşısına çıkıyor: Kendi yaşadığı trajedi. Kitabın sonlarındaki aksiyon dolu bölümler True Detective' in 1.sezonunun yeniden bir sahnelenmesi oldu benim için. Dramatik, aksiyon ve zikzaklarla dolu finaldi. Son olarak An Evil Mind öldürmek için zamanınız varsa okunabilecek bir kitap. Ne yazık ki kitabın bazı yerlerinde bazı kültlerle çok benzeşmiş bölümler var. Bu kültleri farklı şekillerde yeniden tadımlamak güzel olsa da bazen hayal kırıklığına uğratabiliyor insanı. Her şey düşünüldüğünde sanırım 3/5'lik bir kitap. Not: Ne yazık ki yazıyı yazdığım tarih itibariyle kitabın hala Türkçe çevirisi bulunmuyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cift-baskentli-ulkeler-listesine-bir-de-bu-acidan-bakin/", "text": "En ilginç ülke olan Güney Afrika ile başlamak istiyorum. Bu ülkenin ilginç bir şekilde 2 değil aslında 3 başkenti var. Dünyada az olmasına rağmen demokratik ülkelerin yönetimi 3'e ayrılır; yasama, yürütme ve yargı diye. İşte bu ülkede de yasama Cape Town, yürütme Pretoria, yargı ise Bloemfontein başkentlerinden idare ediliyor/yönetiliyor/uygulanıyor. Ben şahsen bunlardan Cape Town'u biliyordum, ülkenin başkenti Cape Town sanıyordum ama 2 başkenti daha varmış. Cape Town ve Bloemfontein kendi bölgelerinin en büyük şehirleri iken, Proteria şehri ülkenin en büyük şehri olan Johannesburg şehrinin bulunduğu bölgede yer alıyor. Bu arada Güney Afrika, ismine Afrika geçen iki ülkeden biriymiş. Diğeri ise Orta Afrika Cumhuriyeti. Hollanda'nın hepimizin bildiği başkenti Amsterdam. Fakat Hollanda'nın birçok yönetim birimi, kralın oturduğu yer, parlamento, bakanlıklar ve hükümet Lahey'de bulunuyor. E haklı olarak Amsterdam ne işe yarıyor diyeceksiniz şimdi. Ben de aynı soruyu sordum. Amsterdam Hollanda'nın anayasal başkentiymiş. 19. yüzyılda Hollanda Krallığı iki eyalete bölünmüş. Kuzey Hollanda'nın başkenti Amsterdam, Güney Hollanda'nın başkenti ise Lahey. Ülkeye gelen elçiler Lahey'e geliyor ve ülke aslında Lahey'den yönetiliyor. Amsterdam sanırım daha turistik olduğu için ön planda. Yorumlarda tartışabiliriz, Amsterdam mı Lahey mi? Seçin birini. Bolivya 19. yüzyılda İspanyollardan kurtularak bağımsızlığını kazanmış bir ülke. Ama o zamandan beri doğru düzgün bir yönetim görmüş değil. Nasıl desem; Simon Bolivar'ın ülkeye bağımsızlığını vermesinden beri ülke ne diktatörler ne darbeler gördü desem yeridir. Ülkenin başına geçen cumhurbaşkanlarının bazıları kanlı bir darbe yapmışlar. Hatta Bolivya'da 6 cumhurbaşkanı görev başındayken öldürülmüş. Bolivya'nın başkenti ise Sucre isimli bir şehir. Ama Sucre ülkenin anayasal başkenti. Pratikteki başkent La Paz. Bakanlar kurulu La Paz'da ve nüfusu da Sucre'den daha fazla. Araştırdığım kadarıyla da iki şehir de güzel, Bolivya'ya gidilirse ikisi de gidilmesi gereken yerlerden. Benin, Batı Afrika'da bulunan ve Atlas Okyanusu'na kıyısı olan bir ülke. 20. yüzyılda Fransız sömürgesiymiş ve 1960 yılında Dahomey Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığını ilan etmiş. Daha sonraları rejim değişiklikleri ve anlaşmazlıklar nedeniyle adı değiştirilmiş. Ülkenin resmi başkenti ise Porto-Novo ve ülkenin 2. büyük kenti. Önemli tarihsel yapılara ev sahipliği yapıyor. Lakin Cotonou şehri ülkenin asıl yönetildiği şehir. Çünkü hükümet merkezi ve birçok diplomatik birim bu şehirde bulunuyor. Hem de ülkenin en büyük şehri. İki başkentli ülkelere bir örnek daha. Batı Sahra siyasal karışıklara sahip bir ülke. 1975 yılında sömürgeci devlet İspanya bölgeyi terk edince hem ülke bağımsızlığını ilan etmiş hem sınır ülkesi olan Fas ülke topraklarında hak iddia etmiş. Ülkenin iki başkentinin olmasının sebebi de diğer ülkeler gibi idari nedenlerden değil de bu bahtsızlıktan. Fas bölge üzerinde hak iddia edince ülkenin resmi başkenti olan Layun'un kontrolünü ele geçirmiş. Bu yüzden Tifariti ülkenin geçici başkenti ilan edilmiş. İşte çift başkentli ülkelerin en ilginç ülkesi: Şili dünyanın en garip coğrafyaya sahip ülkelerinden biri. Bildiğiniz gibi nerdeyse Güney Amerika kıtasının tüm batı sahili boyunca uzanıyor. Hatta Antartika'da bile toprağı var. Ve uzunluğunu Avrupa ile kıyaslarsak denildiğine göre Danimarka'dan Sahra Çölü'ne kadar uzanıyormuş. Tam hatırlamıyorum ama galiba dünyanın en uzun otoyoluna sahipti, bizi şaşırtmaz tabi bu. Şili'nin başkenti Santiago ve ülkenin en büyük şehri. Ülkenin kültürel başkenti ise Valparaiso ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor. Ayrıca Bazı yönetim binaları da Valparaiso'da. Ama ülke genel olarak Santiago'dan yönetiliyor diyebiliriz. Bu ülkenin eski adı Svaziland, yani Svazilerin yaşadığı yer anlamına geliyormuş. Daha sonra bir kral ülkenin adını kendi adı yapmış. En son, ülkenin sonra kralı da en çok kullanılan isim yani Svaziland'in İsviçre'nin İngilizce adı olan Switzerland ile karıştığını söylemiş ve ülkenin adını Esvatini yapmış. Ülkenin başkentleri ise Mbabane ve Lobamba. Mbabane ülkenin asıl ve resmi başkenti, aynı zamanda ülkenin en büyük kenti. Lobamba ise ülkenin idari merkezi olarak kullanılıyor ve ülkenin 2. en büyük kenti. Malezya Güneydoğu Asya'da bulunan ve parlamenter monarşi olarak tanımlanan bir sistemle yönetilen bir ülke. Ama ülkenin yönetilmesi gerçekten ilginç. Ülkede 9'u sultanlar ve 4'ü valiler tarafından yönetilen 13 eyalet bulunuyor. İşin ilginç yanı her 5 yılda bir bu 9 sultandan biri ülkeye kral oluyor. Buna rağmen ülke yönetiminde asıl söz sahibi olan siyasal partiler. Ülkenin duyduğunuz başkenti ise Kuala Lumpur. Bu isimle mutlaka bir yerlerde karşılaşmışsınızdır. Ülkenin resmi başkenti burası ve aynı zamanda en kalabalık şehri. Bu nüfus yoğunluğundan dolayı bazı idari birimler ülkenin güneyinde bulunan bulunan Putrajaya'ya taşınmış ve bu şehir de ülkenin idari başkenti haline gelmiş. İlginç bir bilgi daha vereyim, ülkedekilerin çoğu İngilizceyi çok iyi biliyormuş. Hindistan'ın güneyinde bulunan ve bir ada devleti olan Sri Lanka'da resmi ve gayriresmi olmak üzere iki başkenti var. Resmi başkenti Kolombo ve ülke buradan yönetiliyor. Fakat ülkenin idari binalarının bir kısmı da Sri Jayawardenapura-Kotte isimli kentte bulunuyormuş. O yüzden Sri Jayawardenapura-Kotte de gayriresmi başkent olarak görülüyor. Sanırım bu en uzun başkent ismi. Ancak ülkenin yerel ismi daha da uzun: Shri Lamka Prajatantrika Samajaya di Janarajaya. Sri Lanka 1972 yılından önce Seylan olarak da anılıyordu ve meşhur Seylan çayının ana yurdu olarak biliniyor. Sri Lanka'nın çift başkentli durumundan Seylan çayına kısa bir yolculuk."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cift-yarik-deneyi-dalgalar-parcacikmi-dalgami/", "text": "Çift yarık deneyi, fizik dünyasının en ilginç deneylerinden bir tanesidir. Deney ile ışığın hem dalga hem de parçacık gibi davrandığı gözlemlenmiştir. Thomas Young tarafından çift yarık deneyi yapılana kadar aslında ışığın parçacık gibi davrandığı kabul edilen bir husustu. Fiziğin en önemli simalarından biri olan Newton, ışığın aslında bir parçacık olduğunu ve parçacık gibi davrandığını belirtmiş, Thomas Young'a kadar bu düşünce kabul görmüştür. Fizik, oldukça karmaşık deneyleri bünyesinde barındıran bir alandır. Korunum Yasaları, Kuantum Mekaniği başta olmak üzere birçok konu, fiziğin en özel konuları arasında yer alır. Çift yarık deneyi de fizikte önemli kırılımlara neden olan bir deney olma özelliğindedir. Işığın doğasına dair genel kabullerimizi yıkan deney, ilk olarak 1803 yılında fizikçi Thomas Young tarafından, güneş ışığı kullanılarak gerçekleştirildi. Çift yarık deneyinde saydam olmayan bir engel bulunur. Üzerinde ilk kaynağa eşit uzaklıkta bulunan iki delik yer alır. Güneş ışığı, saydam olmayan engele yansıtılır ve iğne deliği kadar küçük olan deliklerden geçirilir. Işık parçacık gibi davranıyor olsaydı eğer, ışığın geçirilip yansıtıldığı panelde iki desen görülürdü. Fakat yapılan deneyde ışık, dalgaymışçasına hareket ederek panelde girişim deseni ortaya çıkmıştır. Girişim deseni, tıpkı su dalgalarında gördüğümüz yapıdır. Bu, fizik dünyasının beklemediği bir sonuçtu. Şimdi biraz geri sarıp olaylara farklı bir pencereden bakalım. Su dalgaları, dalga özelliği gösterdiği için su dalgalarını iki delikten geçirmeye çalıştığımızda, dalgadaki tepelerin tepelerle, çukurların ise çukurlarla bir araya geleceğini düşünebiliriz. Böylelikle ortaya girişim deseni çıkar. Dalgalar yayılarak panele kadar gider. Ama fizik dünyasında öğrendiklerimiz bize parçacıkların parçacık, dalgalarınsa dalga gibi davrandıklarını göstermiştir. Çift yarık deneyi, sağduyumuzla örtüşmeyen sonuçlara neden olduğu için birçokları tarafından şaşkınlıkla karşılaşmıştır. Güneş ışınlarıyla yapılan ilk çift yarık deneyinde, ışığın aslında bir parçacık olmadığı, dalga gibi davrandığı gözlemlenmiştir. Çift yarık deneyinde farklı kaynakların kullanılmasıyla farkı versiyonlar da oluşturulmuştur ki bu, fizik bilgilerimizin güncellenmesi adına önemlidir. Şimdi deneyi ışık ile değil de gözle görülmeyen ve atomun çevresinde yörüngede dönen elektronlarla gerçekleştirdiğimizi düşünelim. Biz, elektronun bir parçacık olduğunu ve parçacık gibi davrandığını biliyoruz. Genel kabulümüz bu yönde. Bu nedenle bir elektronu çift yarığın bulunduğu panele göndermiş olsak arka panelde iki yarığın görüntüsü oluşacak. Çift yarık deneyi elektronlarla yapıldığında panelde görülmesi gerekenden çok daha farklı bir şey gözlemlenmiştir. Yapılan deneyle panelde girişim deseni oluşmuştur. Bu ise elektronların dalga gibi davrandığı anlamına geliyor. Bu, hiç şüphesiz ki deneyin en ilginç sonuçlarından bir tanesidir. Bilim insanları deneyi yaparken bir dedektör yerleştirerek deneyi gözlemlemek istemiştir. İşte deneyin en özel sonuçlarından biri de bu gözlem ile ortaya çıkmıştır. Panelin girişine bir gözlemci eklendiğinde, elektronların tıpkı bir parçacık gibi davrandığını gören bilim insanları bu sonuçtan bir şaşkına dönmüştür. Gözlemlenmediğinde dalga gibi davranan elektronlar gözlemlendiklerini hissettiklerinde parçacık gibi davranmıştır. Bu durum, parçacıklar acaba gözlemlendiklerini biliyor muydu, gibi bir sorunun ön plana çıkmasına neden olmuştur. Zaman içerisinde çift yarık deneyinin farklı versiyonları da yapıldı. Hatta deney çok daha zorlaştırıldı. Bunun yanı sıra bir parçacığın gözlemlendiğini nasıl fark ettiği de büyük bir soru işaretine neden oldu. Yapılan deney, fizik dünyasında şaşkınlık yaratacak bir sonuca neden olmuştur: Bir parçacık hem dalga hem de parçacık gibi davranıyor. Deneyle ilgili çok ilginç sonuçlardan bir diğeri de pek çok elektronun bir arada değil de tek tek gönderilmesiyle meydana geldi. İki yarık açılan bir panele elektronlar tek tek gönderildiklerinde panelde oluşan desen yine girişim deseniydi. Biz biliyoruz ki girişim deseninin oluşabilmesi için dalgada tepelerin tepelerle, çukurların ise çukurlarla bir araya gelmesi gerekiyor. Elektronu tek tek gönderdiğinizde dalga deseni oluşuyorsa, bir elektron aslında çift yarık önünde adeta iki parça halinde kendisiyle etkileşim yaşıyor ve her iki delikten geçtikten sonra birleşiyordu. Bu durum, kuantum teorisindeki süper pozisyon haliyle doğrudan alakalıdır. Çekirdeğin çevresinde belirli bir yörüngede dönen elektronlar, siz onlara bakana kadar aslında aynı anda farklı yörüngededir. Bu, kuantum teorisinin en ilginç açıklamalarından bir tanesidir. Yani elektron aslında tek bir yörüngede değildir, aynı anda farklı yörüngededirler. Aslında elektron süper pozisyondadır. Siz elektrona baktığınızda elektronun dalga fonksiyonları çöker ve elektron tek bir yörüngede kalır. Çift yarık deneyinin öneminin nereden geldiği oldukça merak edilen bir konudur. Thomas Young tarafından ilk deneyin yapılması ve deneyin sonuçları fizik dünyasının çalkalanmasına neden oldu. Birçok insan ışığın hem dalga hem de parçacık gibi davrandığını kabul etmek istemiyordu. Evet, deneyin en önemli sonuçlarından biri aslında her parçacığın hem dalga hem de parçacık gibi davrandığını göstermesiydi. Bu durum, atomlardan meydana gelen her şeye çok daha farklı bir gözle bakmamıza neden oldu. Bir diğer ilginç sonuç da gözlemcinin etkisinin parçacığın dalga fonksiyonunu çökertmesiydi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ciglik/", "text": "Ben 15 yaşında bir kız çocuğuyum. Benim yerim sokaklar, benim yerim okul. Benim giydiğim tek beyaz elbisem ancak çiçekli olan olmalı. Amca dediğim ya da normalde diyeceğim insanlar öyle kalmalı. Kanım sadece yere düştüğümde dizimden akmalı... Bahsedilen törenin kurbanı, ben olmamalıyım. Daha 4 yaşındayım... Birilerinin sapkın dürtüleri uğruna canımdan olmamalıyım. Ben bir kadınım. Seni büyüten, bu yaşa getiren ve anne dediğin o insanla, bacım deyip namusunu her şeyin önünde tuttuğun kız kardeşinle aynı cinsim. Basit bir şey istiyorum senden, onlar için istediğini benim için de iste. İste ki kız kardeşin de ben de korkusuzca yaşayabilelim. Vurgularınız ve değindiğiniz noktalar çok insancıl bir yaklaşım olmuş. Sadece feminist bir duruş değil. Empatiye yöneltiyor bizleri."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cin-ekonomi-tarihi-yazi-serisi-1/", "text": "Mao 1949 yılında yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti'nin başına geçtiğinde önünde büyük bir iç savaştan çıkmış yıkık bir ülke vardı. Kendisinden önce Çin'in içinde bulunduğu sosyal karışıklıkları durdurmuş olan Mao birinci beş yıllık planını ortaya attı. Bu amaçla Sovyetler ile yakın temasta bulunup gerekli yapısal yardımları aldı. Bu dönemde altyapı yeniden inşa edildi, yüksek ekonomik büyüme, sanayileşme ve enflasyonda aşağı yönlü hareket görüldü. Gittikçe ekonomik gücü eline alan devlet şehirlerdeki özel şirket ve oluşumları kendi bünyesine katmaya, köylerdeki çiftçileri ise kooperatif üzerinden şehirdekiler gibi kendine bağlamaya başladı. Tabii ki Sovyetlerde olduğu gibi devletin radikal kararlarına uymayanlar radikal sonuçlarla karşılaştılar. Birinci beş yıllık kalkınma planından başarı ile çıkılınca bir sonrakinden daha büyük beklentiler arzulandı. Bu beş yıllık kalkınma planında İleriye Doğru Büyük Hamle dönemi başlatılır. Devlet çiftçi üzerindeki hakimiyetini daha fazla arttırarak temel hedeflerine planlı, dolayısı ile daha hızlı varmak istemiştir. Halk komünler halinde örgütlenmeye götürülmüştür. Bu komünlere amaçlar verilmiştir. Verilen amaçlara ulaşılamamıştır. Hatta yanlış politikalar yüzünden radikal bir şekilde tarımdan ağır sanayiye transfer ettiği iş gücü ile zedelenen tarımsal üretim, dönemsel kuraklıklar ile birleşince kıtlıklara yol açtı. Oluşan kıtlıklar sonucu milyonlarca Çinlinin ölmesiyle beraber ülke kurulduğundaki kazandığı siyasal ivme kayboldu. Ekonomik olarak baskı ve sınırlandırılmalar altında kalan Çin, Mao iktidarı boyunca kısmen izole bir dönem geçirdi. Üçüncü beş yıllık kalkınma planı Stalin'in ölümünden sonra Sovyetler'in içinde bulunduğu durumdan ders çıkarılması sonucu ortaya konulan amaçlar ve tedbirler doğrultusunda ortaya atılmıştır. Sovyetler'de olan zamanla devrimin dinamiğinden kopma, kurumlara belirli kişilerin egemen olması yani bürokrasinin artması Çin'i tedbirler almaya itmiştir. Devrimden uzaklaşma örneği önünde duran bir takım Çinli devlet adamları muhalefet oluşturmaya başlamıştır. Bu konularda alınan tedbirlere de Çin Kültür Devrimi denilmektedir. Dağılan gücünü tekrar elinde toplamak isteyen Mao Kızıl Muhafızlar adlı fanatik gençlerin oluşturduğu ve geniş yetkilere sahip topluluğu kurdurdu. Bu topluluk Kültür Devriminde eski Çin'e ait ne varsa tahrip etmeyi amaçlamıştır. 1976 yılında Mao'nun ölümü ile birlikte Çin siyasal bir bunalıma girdi. İçinde Mao'nun karısının da bulunduğu Dörtlü Çete ve parti içindeki diğer oluşumlara karşı giriştiği mücadeleyi Xiaoping ve arkadaşları kazandı. Çin'in o güne kadar sürdürdüğü merkezi ve içine kapalı ekonomi modeli istikrarlı bir yapıda olsa bile ekonomiyi ne gerekli ölçüde büyütebilmiş nede halkı refaha kavuşturabilmişti. Bunun farkına varan Xiaoping tarımdaki baskıyı azaltmış ve özel teşebbüslere imkan sağlamıştır. Örneğin hedef üretimi geçen çiftçiler artan mallarını piyasada istedikleri gibi satabilmelerinin önü açıldı. Bu sayede ekonomik bir gelişmeye öncüllük edildi. Tarımsal düzenlemelerin ardından kamusal düzenlemelere geçen Xiaoping kamuyu modernize edecek reformlara imza atmıştır. 1992'li yıllarda iç dinamizmini yakalayan Çin kendini daha fazla ve doğru bir şekilde geliştirmek amacıyla yabancı yatırımcılara imkan sağlamıştır. Ekonomik kalkınmada Xiaoping dörtlü modernleşmeyi savunmuştur. Bunlar sanayi, tarım, ulusal savunma ve bilim, teknolojidir. Bu gelişmeleri dışa açılarak daha iyi gerçekleştireceği bilincinde olan Xiaoping 1979 yılında ve sonrasında yabancı sermayeyi ülkesine çekmek için çeşitli reformlar yaptı. Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşundan günümüze, günümüzden olası geleceğine değineceğimiz bu yazı dizisinde ilk olarak ülkenin ilk zamanlarında yaşadığı sosyokültürel ortamın ve yöneticilerin bazı konulardaki inatlarının ülke ekonomisine etkilerine değindik. Devamında şuan bulunduğu konumuna gelmesinde büyük bir öneme sahip olan reformist ama aynı zamanda ülkenin kuruluş felsefesinde oldukça farklı düşüncelere sahip olan Xiaoping'ten bahsettik. Mao ile farklarına değindik. Bir sonraki yazımızda ise Xiaoping'in ölümü sonrası Çin Halk Cumhuriyeti'nin Dünya'ya olan ekonomi ve geçen süre içinde güçlenmesi ile siyasi etkilerine değineceğiz. Kuruluşundan Xiaoping'in ölümüne kadar geçen süre içinde bence çıkarabileceğimiz en büyük ders, bazı konularda ülkenin inatla koyduğu hedefe varmak için çabalaması. Eğer bir hedefimiz varsa ve biz ona ulaşmak için çalışıyorsak en kötü senaryo gerçekleşse bile yola başladığımız andaki durumumuzdan daha ileriye varmış oluyoruz. Süper tespit, yerinde bir gündem. Çin başlı başına bir aktör. Hesaplara katılmaması büyük açık. Yeni lideri ölene kadar başkan artık. Yeni uygulamaları sosyal kredi modeli dünyada kontrast oluşturacak. Dört adet askeri tıp üniversitesi olan konseptleri çok farklı bir orduları var. Dikkat çektiğiniz diziyi takipte olacağım.Teşekkürler, başarılar. Öncelikle değerli yorumunuz için teşekkür ederim.Dünya gündeminde dediğiniz gibi hesaplara katılmıyor. Ama katılmamak dezavantajları olsa bile bence şuanda bu durumları avantaj açısından daha baskın. Çünkü devasa üretimleri, güçlü ordusu, teknolojisi ve neredeyse sınırsız insan gücüne sahip olsalar bile dünya hala Amerikan dünyası. Farkında olmalarından dolayıdır ki bir çok uluslararası girişimlerini sessiz hallediyorlar. Modern ipek yolu projesi ya da Afrika ülkeleri ile olan yakınlıkları aslında gündeme o kadar da düşmeyen şeyler. Bence Çin Amerika ile olan ekonomik savaşına karşı geçmişte başlamadan önce oldukça soğuktu. Çünkü ihracatı ithalatında fazla olduğu bir ülkeye kimse ekonomik bir savaş açmak ya da ekonomik savaşa girmek istemez. İlerideki yazılarımda da bahsetmeyi düşündüğüm konulardan biriside son dönemde Çin ekonomisine Amerika'nın yaptığı negatif etki. Gerek siyasi gerekse ekonomik yaptırımlarına karşı Çin'de Mao'ya karşı sürekli bir huzursuzluk vardı. Zaten ömrünün son yıllarında eski gücünü kaybeden Mao'ya karşı muhalifler güç kazanmıştı. Ölümünden sonra sancılı bir süreç sonuçta Xiaoping'in başında olduğu reformcular başa geldi. Eskinin kapalı Çin ekonomisini dünyaya açmaya karar verdiler. Bundaki temel amaçları ihracat ile ekonomilerini daha iyi bir şekilde büyütebileceklerine inanmalarıydı. Ama bir zamanlar komünist olup sonradan liberal ekonomiye geçen ülkelerle kıyaslarsak Çin bu değişim sürecini ani değil de 10 yıllara yayarak gerçekleştiriyor. Belki bu yavaş geçiş sayesinde oluşacak tepkileri minimalize etmiştir. Umarım sorunuza cevap verebilmişimdir. Mao'dan sonra gelen Xiaoping, Çin'i ekonomik anlamda biraz daha rahatlatmışa benziyor. Özellikle özel teşebbüslere müsade etmesiyle rekabet ortamı oluşmuş. Kapalı ekonomi modeli dinamizmini sadece içeriye vermeye çalışan bir sistem. Böyle bir durum basit düşününce akla yatsa bile aslında hızını ve fırsatlarını yitiren bir sisteme çıkmış olunuyor. Xiaoping bunu fark eden insanlardan biri olmuş ve eline fırsat geçtiğinde ülke ekonomisini kısmen de olsa değiştirebilmiş. Dediğiniz gibi rekabet sert olsada gelişmenin kamçısıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cin-seddi-the-great-wall-film-yorumu/", "text": "Çin Seddi yapımı uzun yıllar süren, Çin devletlerini Moğol ve Türk akınlarından korumak için yapılan uzun, geniş ve kale surlarını andıran yapılardır. Uzak Asya'ya, barutu bulup Avrupa'ya götürebilmek amacıyla bir kervanla gelen William Garin ve Pero Tovar yolda garip bir yaratık tarafından saldırıya uğrar. Sağ olarak sadece ikisi hayatta kalır ve daha sonra Çinli askerler tarafından yakalanırlar. Karşılaştıkları yaratığın taotie adlı canavar olduğunu ve Çin ülkesine her 60 yılda bir saldırdığını öğrenirler. Kendilerini Çin Seddi üzerinde Taotie kuşatması altında bulurlar. Filmde genel olarak aksiyon, gerilim hiç dinmiyor. Senaryo olarak da yeterli sayılabilecek düzeyde olan film, bilgisayar teknolojisi ile yapılmış çeşitli silahlar ile görsel şölen sunuyor. Eksik yanları olarak tarihi olaylara ve kişilere yer vermemesi sayılabilir. Klişeleşmiş olarak batılı adamın gelip ülkeyi düşmanlardan kurtarması senaryonun açık yanlarından. Müzik olarak birkaç sahne dışında yeterli denilemez. Ben olsaydım dünyanın yedi harikasından biri olan Çin Seddi ile ilgili olarak aksiyon sahneleri ile birlikte ilginç tarihi bilgilere yer verirdim. Yıllarca ayakta kalan set birçok kültüre tanıklık etmesiyle geniş bir tarihi birikimi barındırıyor. Filmin başında 10-15 dakikalık tanıtım olabilirdi. İkinci olarak olaylar Doğulu kültürlerin yaşadığı coğrafyada gerçekleşiyor ve başrolde niye batılı bir adam var. Acaba çekilen filmin ünlü olması için illa Hollywood'dan iz mi taşıması gerek. Tabi ki gerekmiyor. Sonuç olarak Çin Seddi ile ilgili film çekilecekse baş karakterin Çinli olması gerekliydi. Yönetmen öyle uygun görmüş, saygı duyuyoruz. Sonuç olarak aksiyon olsun, tarihi öğeler içersin, arkadaşlarla eğlenmek için izlemek istiyorum diyenler için uygun seçim. Ama çok fazla Çin kültürünü beklemeyin. Ben de bu filmi uzun zaman önce izlemiştim. Gerçekten güzel filmdi. Yazınız güzel olmuş, elinize sağlık. Filmdeki aksiyon sahneleri de süperdi. Bu filmde Numan Acar da oynamış be ya. Bugünlerde çok yerde karşılaşmaya başladım. Ekleyeyim dedim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cingoz-recai-film-degerlendirmesi/", "text": "Payami Safa'nın Arsen Lüpen'den esinlenerek yazdığı Cingöz Recai adlı eserinin 3.film uyarlaması. İlki 1954 yılında usta yönetmen Metin Aksan tarafından çekilen ve yakışıklı hırsız Cingöz Recai'yi Turan Seyfioğlu'nun oynadığı siyah beyaz filmdir. İkinci film 1969 yılında Cingöz'ü usta jön Ayhan Işık'ın oynadığı yapımdır. 3.sü İse bu hafta vizyona giren ve Başrolünde Kenan İmirzalıoğlu'nun yer aldığı günümüz uyarlamasıdır. Film, Kenan İmirzalıoğlu ve yönetmen Onur Ünlünün Deli Yürek'ten sonra ki ilk buluşmasıdır. Daha önce Onur Ünlü'nün Görünen Adam'ı yazımızda Onur Ünlü'den ve Deli Yürek'ten bahsetmiştik. Onur Ünlü'nün yazmadan yöneteceğim dediği ilk film olan Cingöz Recai'nin senaristleri Ezel dizisinin senaristleri Kerem Deren ve Pınar Bulut'tur. Yazımın bundan sonraki bölümü film hakkında bolca eleştri ve spoiler içermektedir. Müsadenizle bir paragraf açmak istediğim konu ise film boyunca Cingöz ile Başkomiser Mehmet Rıza arasındaki geçmişe dayanan hukukun filmde sürekli karşımıza çıkması fakat bir türlü açıklanmaması. Aynı şekilde filmde bahsi geçen Cingöz Recai'nin 4 yıl önce Başkomiser Mehmet Rıza tarafında Boğaz köprüsünde sıkıştırılması da filmde bol bol vurgulansa da izleyiciye aktarılmıyor ve insanların kafasında birer soru işareti olarak kalıyor. Bu soru işaretleri ve Cingöz ile Hayalet arasındaki mevzunun henüz kapanmamasına dayanarak 2. Filmin çıkacağından nerdeyse emin olabiliriz. Filmi yönetmenlik açısından düşündüğümüzde ben çekilen mekanların oluşturduğu ambiansın bize vermek istediği mesajlarla çok uyumlu olduğunu düşünüyorum. İstanbul ve St Petersburg'da çekilen mekanlar insanda gerçekten bir ilgi uyandırıyor. Filmde en çok hoşuma giden detay Başkomiser Mehmet Rıza'nın papağanına Peyami Safa'ya itafen Peyami isminin verilmesi. En anlam veremediğim olay ise filmdeki polis araçlarının klasik beyaz Türk polis araçları değil de, Amerikan filmlerinde kullanılan siyah araçların kullanılmasıydı. Burada herhangi bir gönderme ya da bir mesaj var mı doğrusu merak ediyorum. Yani genel olarak filmim Türk Sineması standartlarının üzerinde fakat beklentilerin altına kaldığını düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cisimler-ve-sekiller/", "text": "İlkokul yıllarında minicik insanlara, fen bilgisi derslerinde gezegende ağırlığı ve hacmi olan her şeye cisim denir diye öğretilir cismin tanımı. Bütün cisimleri, bireyler doğdukları andan itibaren şekilleriyle hafızalarına kodlamaktadırlar. Ve bütün cisimlerin kendilerine öz şekilleri vardır. Cisimler ne kadar somutsa, şekiller de bir o kadar soyuttur aslında. Beynimizde cisimlerin şekil kodları yönlendirir algılarımızı. Mesela anahtar, ampul, askı kelimelerini konuşma anında söyleyen birisini dinlerken, o cisimler insan beyninde canlanır. Canlanması madden değil ama imgesel olur. Bu durumda canlı, cansız her varlığı biz şekli ile algılıyoruz. Şekiller dünyamızı tanımanın kodlarıdır. Nasıl ki beyin, tat alma duyusuyla yiyecekleri tatlı, tuzlu, ekşi, acı diye ayırıp algılıyorsa; cisimleri de görme ve dokunma duyusuyla kare, yuvarlak, üçgen, oval, yamuk, pürüzlü, düz, mat, parlak gibi birçok ifade ile algılıyor. Beyinde oluşan bu işlemler insanı ve hislerini etkiler. Şekil ve cisim olgusunu ayrılmaz kılar. Şekilsiz bir cisim tarif edilemez. Ya da önceki yaşantılardaki tecrübelere göre çok sınırlı bir şekilde tarif edilebilir. Yerdeki taşları tanımlamak gibi bir işlemdir bu. Aslında taşın da şekli olduğu gibidir, hiçbir cisme benzememesidir. Fakat insan beyni yerde gördüğü taştan, havada uçuşan bulutlara kadar her cismi beyninde bir şekille yeniden kodlamaya çalışır. Bir taşı bazen kalbe veya yağmur damlasına benzetirken, havadaki bulutu bir gemiye ve ya bir insan suretine bile benzetebilmektedir. Bu algısal yanılmayı ya da benzetmeyi her insan koşulsuz yaşar. Yaşamamışsa bu gerçek bir soru işaretidir. Çünkü doğal olanı, cisimlere başka bir şekil veya anlam yüklenmesidir. Bu insan beyninin yaratıcılığıdır. Tek düzelik onu olduğu gibi görmektir. Bu bağlamda karşılaştırılması gereken heykeltıraşların, küçücük bir çakıl taşından kocaman bir kayaya kadar uzanan akla gelmeyecek eserleridir. Sanatçıları, diğer insanlardan ayıran özellikleri, yığın olarak görülen bu cisimlere istedikleri cismin şeklini akıllarında duygularına göre ölçüp biçip verebilmeleridir. Bu hüner büyük bir olağan dışılıktır. Sonuçta cisim söz konusu olduğunda, şekil unutulamaz bir bütünleyicidir. Bu bütünleyicilik aslında sadece elle tutulup, gözle görülen somut cisimlerde değil; kütlesi ve varlığı duyularla algılanamasa da inançlarla var olduğuna inanılan soyut cisimlerde de vardır. Yine soyut cisimleri de şekillendirme, insanın engellenemez bir dürtüsüdür. İnsanoğlu melekleri beyaz giysili, kanatlı bir kadın olarak beyninde şekillendirip resmederken, Azrail'i elinde uzun saplı orakla, simsiyah giysili bir erkek figürüyle canlandırmıştır. Ve bu tasviri ilk resmeden insandan bu güne, bu algı çoğu insanın beyninde böyle şekillenmiştir. Bu olay, insanoğlunun şekillendirmeden beyninde bir cisim veya olgu oluşturamadığının ya da somut-soyut tüm verileri şekillendirip sakladığının bir kanıtıdır. Hiç görmediği bir cismi neye benziyor? sorusu ile tanımlamaya çalışır insanoğlu. Bu doğrultuda cisimlere anlam ve görüntü yükler. Şekil, cisimlerden soyut kavramlara bu örneklerle atlarken, sadece dini inançlar olarak değil; siyasi, ırksal, sanatsal inanç ve duygular da cisimmişçesine beyinde şekillerle imgelenir. Ve ayırmaç denilen soyut şekillendirmeler de yine bir cisim-şekil bütünlüğüdür. Fotoğrafçılıkta, bu bütünlüğü yakalamak cisim-şekil arasındaki olguyu çözüp, cismi özelliğiyle tam yansıtabilmek zor bir iştir. Karede anlatabilmek için seçilen cisim, Niçin bu nesne? Hangi yönden? Ne kadar mesafeden? gibi birçok soruyu da yanında getirir. Nesne seçimi önemlidir. Zira seçilen cismin, çok bilindik mi yoksa yabancı mı olması ifadeye yardımcıdır. Fakat aslında çok bilindik, günlük cisimler fotoğraf karesinde bize uzak gelebilir ya da tam tersi. Bu seçimi, fotoğrafçı sadece güdülerine inanarak yapmak zorundadır. Seçeceği kadraj, cisimleri ne ölçüde ifade edebileceğinin ilk adımıdır. |Cisim: : cism , Doğada element, bileşik veya bunların karışımları halinde bulunan, kütlesi ve ağırlığı olan, duyularla algılanabilen şey. Gerçekten sanatsal bir yazı olmuş. Fotoğraflar da bir harika."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cocugum-garip-konusuyor-naruto/", "text": "Naruto daha öncede belirttiğim gibi bir Japon animasyonudur, Masashi Kishimoto'nun yazdığı mangadan uyarlanmıştır. İlk defa 1997 yayımlandı yani belirtildiği üzere bayağı eski sayılabilir. O dönemden beri kah mangasıyla kah animesiyle ün saldı ve milyonlara ulaştı, dolayısıyla bunu siz duymadıysanız yanınızdaki 10 kişiden biri en azından bir kere duymuş olmalı diye düşünüyorum. Hikaye Naruto Uzumaki adında bir çocukla başlıyor, Ninja olmak onun hayali ve en güçlüsü olmak istiyor ve bilirsiniz ki bu çocukta özel bir güç var yalnız bu özel güç sandığınız kadar basit bir şey değil diyerek geçiyorum izlemeye zaman ayırırsanız ki 2.sezonuyla birlikte kabaca 720 bölüm 24er dakikadan toplam 12 gün geceli gündüzlü vaktinizi alacak. Bu çizgi-dizi aslen Ninjalarla dolu bir boyutta geçiyor. Süper güçler, anlam veremediğiniz hareketler, katanalar, kunailer, shurikenler. Bu aksiyon ögeleri bir aradayken zaten ilgi çekmiyor değil. Hikayesi başlarda pek anlam vermese de ileride gerçekten ilginç ve konuların hep toparlandığını fark ediyorsunuz ayrıca verdiği mesajlar aslında üzerinde düşünüldüğünde mantıklı dedirtiyor ve bu hikayeyi yazanın tamamen amaçsız bir aksiyon çizgi filimi yazmadığını anlıyorsunuz. Kısa bir örnek vereyim Naruto bir Hokage olmak istiyor ve çocuk yaşında verdiği bu kararı üzerine bir konuşma yaparken Kısayol mu? Hokage olmanın kısa yolu yok. diyor. Şimdi bu lafın duyunca biz çalıştık da ne oldu veya ulan şu Paris Hiltona baksana hayata bir sıfır önden yok yok beşe sıfır önden başladı diyor olabilirsiniz ancak bu verilen mesajın geçerliliğini değiştirmiyor. Şu ana kadar yazdıklarımla anlatabildim mi bilmiyorum kısa özet geçeyim, Naruto adlı bir çocuk var amacı uğrunda çalışmaktan ve çatışmaktan kaçınmıyor etrafındaki insanlarla güçlü dostluk bağları kuruyor ve 720 bölüm boyunca o karakterleri sizlere yaşatıyor. İlk 20 bölümde geçen olaylar ile ilginiz pik seviyeye ulaşıyor ve bu ninja dünyasının içine giriyorsunuz. Yavaş yavaş her bölümde karakterlerin çatışmasını her çatışmadan sonra bir önceki hallerinden daha güçlü oluşunu birinci elden deneyim ediniyorsunuz, ve benim gibi eski izleyicilerinden iseniz onlarla beraber büyümüş oluyorsunuz. Şimdi gelin gelelim eldeki konuya; çocuğunuz neden garip koşuyor. Eğer çocuğunuz kollarını arkasına uzatıp iki büklüm bir şekilde koşuşturuyor, sürekli keşke bir katanam olsa diyor, evde kağıttan ve kartondan shurikenler yapıyorsa, büyük ihtimalle kendini bu ninja dünyasına kaptırmıştır. Şahsen doktor değilim ama bu konu hakkında teşhisimin doğruluğuna eminim. Bu arada kendini fazla kaptıranlara internetçede weeaboo deniliyor ki bu tamamen ayrı bir yazı konusu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cocuklar-icin-covid19-asisi/", "text": "5-11 yaşındaki çocuklar için Kasım 2021'den itibaren acil kullanım amacıyla bir COVID-19 aşısına izin verilecek. Aşı, 3 hafta arayla alınan 2 dozluk bir seri şeklinde uygulanacak. Her doz, ergen/yetişkin aşı dozajının 1/3'ü olan 10 mikrogram olacak. 12-17 yaşındaki çocuklar için ise bir aşı halihazırda ruhsatlandırıldı ve 11,1 milyondan fazla ergen aşılandı. Bu aşı, 3 hafta arayla alınan 2 dozluk bir seri şeklinde ve her doz da30 mikrogram. Evet. Klinik çalışmalarda %90-100 etkinlik tespit edildi ve araştırmalar sırasında ciddi bir COVID-19 vakası ortaya çıkmadı. Aşılar Delta varyantına ve tahmin edilen diğer COVID türlerine karşı etkili durumda. Çoğunlukla hafif ila orta dereceli yan etkiler bildirildi: ateş, yorgunluk, baş ağrısı, titreme, ishal, kas ve eklem ağrısı. Çocuklar genelde 1. doza kıyasla 2. dozdan sonra daha çok yan etki bildiriyor. Nadir yan etkiler arasında ise lenf bezlerinin şişmesi ve cilt hassasiyeti var. Miyokardit , MRNA aşılarına bağlanmıştır ve çok nadirdir. Uygulanan 1 milyon doz başına 26 miyokardit vakası bekliyoruz. Genç erkeklerde daha sık ve 2. dozdan sonra daha yaygın görülüyor. Semptomlar tipik olarak aşı olduktan sonraki 7 gün içinde ortaya çıkıyor. Şu ana kadar olan vakaların çoğu hastaneye kaldırıldı ama hiçbir çocuk ölmedi. Çocukların hepsi 34 gün içinde tamamen iyileşti. Şu ana kadar yapılan çalışmaların ve toplana verilerin sonucuna göre aşıya bağlı miyokardit, COVID19'un neden olduğu miyokardite kıyasla çok daha hafif. Tabi ki. Çocuklarda COVID-19 hastalığı, belirti vermeyecek düzeyden şiddetli bir hastalığa kadar değişebiliyor. 21 Ekim itibariyle 6,3 milyonun üzerinde çocukta COVID19 rapor edildi. 12 yaşından küçük çocukların da sadece %43'ü doğal bağışıklığa sahip. 23 şehirde 24073 çocuğun tedavi amacıyla hastaneye yattığı bildirildi. Hastaneye yatan çocuklardan %30'unun altta yatan bir hastalığı/tıbbi durumu yoktu. COVID19 için hastaneye yatış oranlarının gripten daha yüksek olduğu görüldü. Ekim 2021 itibariyle 5217 MIS-C vakasının COVID-19 ile bağlantılı olduğu görüldü. Yetişkinlere göre az görünse de şu ana kadar aşı olmayan 600'den fazla çocuk ölümü rapor edildi. COVID-19, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çocuklar için ilk 10 ölüm nedeninden biri haline geldi. Uzun süren COVID-19 ise çocukların %7-8'inde bildirildi. 2. Dünyanın her yerinde bilim insanlarının aşıyı bulması için çok fazla para ve kaynak harcandı. 3. Aşının üretimi, klinik denemeler tamamlanmadan başladı çünkü hükümetler bu çabayı finansal olarak destekledi ve izin verdi. 4. Aşılar Faz 1, 2 ve 3'ten geçmesine rağmen, bilinmeyenleri bulmak için fazlar üst üste bindirildi, yani fazların sınırları keskinleştirilmedi. Bu zaten standart uygulanan bir durum. 5. Toplumdaki yüksek hastalık oranları klinik deneyler sırasında, minimum sayıda COVID19 vakasını beklemek zorunda olmadığımız anlamına geliyordu. 6. 150.000'den fazla insan ABD denemelerine katılmak için akın etti. Bu çalışma onlar olmadan yapılamazdı. 1. mRNA, DNA'nın bulunduğu hücre çekirdeğine giremez. mRNA'da, çekirdeğe girmesine izin verecek gizli kapı kodu yoktur. 2. mRNA, DNA'ya dönüşemez. Bunun olması için, aşılarda bulunmayan ters transkriptaz adlı bir enzim gerekiyor. 3. mRNA kendisini DNA'ya ekleyemez/entegre edemez/bağlayamaz. mRNA'nın bunu yapması için aşılarda bulunmayan integraz adı verilen bir enzime ihtiyacı vardır. Aşı bileşenleri çok hızlı bir şekilde vücuttan temizleniyor, mRNA ise çok kırılgan ve enjeksiyondan/vücuda girdikten 72 saat sonra bozulur ve içindekiler vücutta kalmaz. mRNA aşıları gerçek virüsten yapılmaz. Bu bir virüsün zayıflamış, ölü veya bulaşıcı olmayan kısımlarını içermedikleri anlamına geliyor. Şu ana kadarki aşıların geçmişinde, ciddi/olumsuz yan etkiler yalnızca kullanıma sunulduktan sonraki ilk 2 ay içinde ortaya çıkar. Şu anda elimizde 12 aydan daha fazla aşı takip verisi var. Binlerce kadın da aşıdan sonra hamile kaldı. Bir COVID19 aşısından sonra adet döngülerinin değiştiğine dair raporlar var ama bu durum şöyle açıklanabilir: Vücut bir bağışıklık tepkisi oluşturuyor ve bu ateş gibi geçici bir yan etki. Doğal bağışıklığın etkinliği yüksektir ancak bazı hastalıklar için koruma maalesef azalıyor. 1 doz aşı olmak, COVID19'dan iyileşmiş kişiler için bile bağışıklık yanıtını güçlendirir . Bağışıklık tepkisi, doğal etkileşimden daha karmaşık. Aşı bağışıklığı kadar yaygın değil. Bu nedenle kanıtlar, aşının endişe verici varyantlara karşı daha iyi koruduğunu göstermektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cocuklara-kitap-okuma-aliskanligi-kazandirmak/", "text": "Kitap; bir insanın eğitim ile tanıştığı yaştan itibaren en iyi arkadaşıdır. Kitap sayesinde bir insan; kendisini geliştirir, hayal dünyasını geliştirir, kelime dağarcığını geliştirir, konuşmasını ve düşüncelerini geliştirir. Yetişkin bir insan kitap okumaya devam ettiğinde bile bu maddelerin hepsini geliştirebilir. Bu yüzden küçük bir çocuğun, çocukluğundan itibaren kitaplar ile haşır neşir olması ufkunun, geleceğinin çok daha iyi olmasına neden olur. Bir çocuğun bir nesneyi dikkate alması için ise o nesnenin ilgi çekici olması gerekmektedir. Kitap okumak istemeyen ya da kitaplara ilgisi olmayan bir çocuğa zorla kitap okutmaya çalışmak, çocuğun okumaya karşı ön yargı beslemesine neden olacaktır. Bu yüzden çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için belli başlı öneriler dikkate alınmalıdır. - Bir çocuğa kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için ilk olarak küçük yaşlardan itibaren çocukla ilgilenerek hayal dünyasını keşfetmeniz gerekmekte. Hikaye ve masallar ile çocuğun hayal dünyası hem geliştirilmeli hem keşfedilmelidir. Buna göre kitap seçimleri yaparak çocuğun ilgisi kazanılmalıdır. - Kitap okuma alışkanlığı kazandırırken ilk olarak çocuğa; resim içeriği bol kitaplar okutulmalı. Yazının daha az, resmin daha fazla olduğu kitaplar çocukların ilgisini çekmektedir. - Ebeveynler çocuklarına kitap okuma alışkanlığı kazandırmak istiyorsa onlar da kitap dünyasını araştırmalı, en çok okunan ve öğretici kitapları bulmalı, çocuklarına empoze etmeli. Bu sayede güncel kitaplar çocuklara okutulmuş olacaktır. - İlk zamanlarda kısa hikayeler ve romanlar okutulmalı. Bu sayede az sayfalı kitaplar ile başlanılarak, çocuğun çabuk sıkılması engellenmiş olur. - Her gün ya da her akşam on beş dakika kadar bile olsa kitap okunmalı. On beş dakika boyunca sadece kitap okunarak, çocuğun alışkanlık haline getirmesi için çaba gösterilmeli. - Kitap fuarları takip edilmeli. Çocuklar ile birlikte fuarlara gidilerek hem sosyal anlamda hem de okuma ve yeni kitaplar öğrenmek adı altında çocuklara bilgiler verilmeli. - Çocuk odasında küçük bir kitaplık yapılarak çocuğun küçük yaşlardan itibaren kendi düzenini kurması sağlanmalı. Çocuğun ilgisini çeken kitapları koyabileceği bir alan yaratılmalı. - Aile olarak en büyük ayrıcalık kitap okumaya gösterilmeli. Bu sayede çocuk kitap okumanın önemli bir aktivite olduğunu benimseyecektir. - Çocuk dergilerine abonelik yaptırılarak; kitap olmasa bile çocuğun okuması için dergiler edinilerek okuma alışkanlıklarının kazanılması hedeflenmeli. - Kitap, dergi satan mağazalara giderek çocukların ilgisini çeken, okumaya heves ettirecek içerikler satın alarak hayal dünyalarına destek olunmalı. - Son olarak, çocuklarınızın anı defteri oluşturmasını sağlayın. Okuma ve yazma birbiri ile endeksli aktivitelerdir. Bu yüzden günlük tutmak okumayı teşvik edebilecek bir etkendir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cocuklara-okuma-aliskanligi-kazandiracak-surukleyici-kitap-onerileri/", "text": "Eyvah Kitap, yazarın çocuklarla yaptığı kitap okuma üzerine sohbetlerinden yola çıkarak kaleme aldığı hikayelerden oluşuyor. Çocuğunuz bu kitapta kendini bulacaktır. Çocukların neden ''eyvah kitap'' dediğini dillendiren öykülerin kitabı. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi kitabı, çocuğunuza okuma alışkanlığı kazandırmakla kalmayacak ve aynı zamanda hayvan sevgisi ve empati de kazandıracaktır. Annesiz kalmış bir martının tüm sorumluluğu üstlenen kedisinin hikayesini anlatan bu kitap, çocuğunuzun en sevdiği kitaplar arasına girecektir. Bisiklet ve zaman yolculuğu... Eski çağlara yolculuk yapabilen bir bisiklet icat eden iki kardeş, bu bisikletle ilk çağlara giderek yepyeni maceralara atılıyor. Savaşın neden olduğu yıkımı Alfie adındaki bir çocuğun gözünden anlatan yazar, duyarlı bir neslin yetişmesini amaçlıyor. Sürükleyici ve güçlü mesaja sahip olan bu hikayeyle çocuğunuzun kitap okuma sevgisine katkıda bulunabilirsiniz. Çocukların Youtube izlemeyi ne kadar sevdiğini herkes bilir. Ünsüz Youtuberın Günlüğü kitabı, en az Youtube videoları kadar çocuğunuzun ilgisini çekecektir. 100 yılı aşkın süredir çocukların hayal dünyalarını besleyen Pal Sokağı Çocukları, minik okurlar tarafından oldukça beğenilmektedir. Budapeşte'nin yoksul bir semtinde yaşayan arkadaş grubunun maceralarına tanık olabilirsiniz. Kitaplara karşı büyük bir önyargı sahip olan kahramanla çocuğunuzu tanıştırmaya ne dersiniz? Küçük Leopold'un kitaplara karşı bu fikri kısa sürede değişecektir ve kitaplar en yakın dostu olacaktır. Çocuğun günlük hayatta sıklıkla karşılaştığı olayları örnek soru cevaplarla öyküleştiren Ben ve Başkaları, karışık felsefi kavramları çocukların anlayabileceği bir dille sunuyor. Renkli karikatürleri ve özgün çizimleriyle de çocuğunuzun beğenisini kazanacaktır. Hababam Sınıfı'nın farklı bir versiyonu olarak da tanımlanabilen Uçan Sınıf, çocukların ve yetişkinlerin severek okuyacağı kitaplardandır. Aksiyon dolu olaylarıyla çocuklara heyecanlı ve keyifli bir okuma deneyimi yaşatacaktır. Çizgi roman tutkunlarının bayılacağı bir kitap. William Shakespeare'in tiyatro oyununun uyarlaması olan Manga Shakespeare dizisinde yer alan Macbeth, aynı zamanda arkasında yazarla ilgili pek çok bilgi içeriyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cocuklarda-kalp-yetmezligi/", "text": "Kalp yetmezliği , kalbin, dokuların metabolik gereksinimini karşılayacak miktarda kanı vücuda pompalayamaması sonucu oluşan acil tedavi gerektiren klinik bir sendromdur. Yetişkin hasta grubu KY ile pediatrik grup KY belirgin farklılıkta kökene ve kliniğe sahip olduğu gibi pediatrik grup da kendi içerisinde yaş gruplarına göre farklılıklar barındırır. Pediatrik KY kökeninde kardiak ve ekstrakardiak olarak ikiye ayrılırken kardiak nedenler temel 3 başlık altında incelenebilir. Ekstrakardiak nedenlerse venöz dönüşü etkileyen çeşitli hormonel, tümoral, vasküler patolojilerdir . Pediatri hastalarında KY nedeni başlangıç yaşına göre değişir. Fetal yaşam ve yenidoğan döneminde ağır anemi, disritmi, sıvı yüklemesi, PDA, VSD, asfiksi, sepsis, hipoplastik sol kalp sendromu, büyük arter transpozisyonu ve arteriovenöz malformasyon gibi çeşitli nedenler öne çıkarken büyük çocuk ve ergende ağır orak hücreli anemi, myokardit, enfektif endokardit, perikardit, kardiyomyopati ve özellikle endüstrileşmemiş ülkelerde akut romatizmal ateş, mitral yetmezlik, aort yetersizliği başlıca sebeplerdir. KY'nin fizyopatolojisi izlendiğinde vücudun myokard kontraktilitesindeki yetersizliğini end diastolik volüm ve basınç arttırarak dengeler. Ancak bir süre sonra bu artışa bağlı ventrikül dilatasyonu ve/veya hipertrofisi gelişir. Bir noktadan sonra aşırı diastol sonu basınç kardiak debiyi düşürür ve dekompansasyon başlar. Kalp atım hacmi belirli bir değerin altına düştüğünde oligüri ve periferik dolaşım yetersizliği bulguları başlar. Yetersizlikte sol ventrikül end diastolik dolum basıncının plazma proteinlerinin onkotik basıncının 24 mm/Hg üzerine çıkmasıyla alveollerde sıvı toplanır ve böylece konjesyon başlar. Basınç daha da artacak olursa akciğer ödemiyle sonuçlanır. Oluşan bu sorunlar nöronal , hormonal , nörohumoral savunma mekanizmalarını aktifleştirir. Böylece bozulan renal perfüzyon düzelir, kalp ve beyin kan akımı ile myokard kontraksiyonu ve hızı artar. Su ve tuz tutulumuna bağlı olası ön yük artışı atrial natriüretik peptitle engellenir. Pediatrik kardiyolojide KY bulguları myokard işlev bozukluğuna, pulmoner konjesyona ve sistemik venöz konjesyona bağlı gelişir. Myokard işlev bozukluğunu gösteren bulgular azalmış kardiotorasik oran , taşikardi , galo ritmi , pulsus paradoxus , pulsus alternans , zayıf nabız, soluk-soğuk ekstremite ve sempatik tonus artışına bağlı terleme, gelişme geriliğidir. Pulmoner konjesyon ise takipneye , wheezinge , staz rallerine , siyanoza , disipneye ve öksürüğe sebep olur. Ayrıca hastalarda sisitemik venöz konjesyon sonucu hepatomegali , boyun veni dilatasyonu ve periferik ödem görülebilir. Ancak tanı telokardiografi , elektrokardiyografi , ekokardiyografi , radyonüklid inceleme, arteriyal kan gazı ve elektrolit ölçümü, hematolojik inceleme, idrar analizi ve kan glikoz ve kalsiyum düzeyi ile desteklenmelidir. Ayrıca pediatrik KY'de derecelendirme modifiye Ross sınıflamasıyla yapılır. Tedavi hastalığın kronik ya da akut seyrine göre şekillenir. Kronik KKY tedavisinde kardiyoloji servisinde su ve tuz retansiyonunu azaltmak için diüretiklerden , myokard işlevselliğini arttırmak için digital glikozitlerden , kalbin ön ve art yükünü azaltmak içinse vazodilatörlerden yararlanılır. Akut KKY için yoğun bakımda acil tedavi gereklidir. Ciddi solunum güçlüğünde hava yolu desteği verilir gerekirse mekanik ventilasyon uygulanır. Resüsitasyondan sonra kan elektrolit düzeyleri de dikkate alınarak 140 mL/kg/günü aşmayacak şekilde intravenöz sıvı tedavisi başlanır. Sistemik perfüzyonun çok azaldığı akut kalp yetersizliğinde ve kardiyak debinin çok düştüğü hastaların tedavisinde önce alfa ve beta adrenerjik agonistler, fosfodiesteraz inhibitörleri ve/veya nitroprusid uygulanır. Yoğun medikal tedaviye yanıt alınamayan hastalarda transplantasyon ve total yapay kalp takılması umut ışığı olarak görülmektedir. Terimleri parantez içinde açıklamanız oldukça güzel olmuş. Birçok kişinin anlayabileceği bir yazı olmuş. Güzel fakat anlaması zor bir konu. Terimleri herkesin anlayabilmesi için parantez içinde açıklamanız hoş olmuş. Teşekkürler. Bilgilendirici bir yazı olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cografya-ile-tarihin-onemi/", "text": "Canlılar sürekli olarak bir eylem içerisindedirler. İnsanlar ne ile iştigalse onu bilmeleri gerekir ki bu aklın gereğidir. Birey yaşadığı çevrenin bir ürünüdür. O çevre etrafında şekillenir ve o dokuda yoğrulur. İnsan kendi dünyasında sahip olduğu çevreyi ve dokuyu sonuna kadar bildiğini düşünür fakat bu doğru olmayabilir. Burada bahsedeceğimiz esas nokta, insanın dünyayı anlamlandırabilmesidir. İnsan dünyada yaşadığına göre onu bilmeli ve öğrenmelidir ki ilerleyebilsin ve olaylara farklı bakabilsin. Eğer bir birey farklı dokuları öğrenmek istiyorsa ve merak ediyorsa ki bu öğrenme merakı üst düzey entelektüel bir işlevdir- ne yapmalıdır? İşte tam olarak coğrafyanın ve tarihin önemi burada ortaya çıkmaktadır. Başlıkta coğrafyayı ve tarihi görüp girmiş bulundunuz ve ben ise bireyden bahsediyorum. Çünkü coğrafya ve tarih aslında bireyin öz dokusunu oluşturmaktadır . Tarih ile başlayacak olursak, tarih sizin kendi şuurunuzu oluşturur. Fakat bunu tek taraflı bir şuur olarak düşünmeyin. Kendi tarihinizden ne olduğunuzu öğrendiğiniz gibi dünya tarihinden de dolaylı olarak ne olmadığınızı öğrenirsiniz. Tabi buna zıt olarak da neler olabileceğinizi görürsünüz. Tarihte kıyaslama yapmak çok mühimdir. Farklı toplulukların tarihini öğrenmediğiniz takdirde bu çok mühim olgudan mahrum olursunuz ve bu mahrumiyet, dağarcığınızı tarih zannettiğiniz fantezilerle maruz bırakır. Bu fantezilerle birlikte tek taraflı bir tarih anlayışı da sizi ancak fanatik yapacaktır. Bu yüzden tarihte kıyaslama ve bunu yapabilmek için gerekli olan dünya tarihi bilinci çok önemlidir. Coğrafya ile devam edersek, coğrafya da bireyin dokusunu oluşturan temel etmenlerden bir tanesidir ve tarihten ayrılamaz. İşte çok önemli bir alan olan tarihsel coğrafya bu ayrılmazlığın bir ürünüdür. Coğrafyanın dünyayı anlamlandırma konusundaki önemine örnekler vermeden evvel bir bireyin öz dokularını oluşturan sosyolojik sıralamayı şu şekilde yapabiliriz: 1) aile-çevre, 2) mahalle, 3) şehir, 4) ülke, 5) bölge ve 6) dünya. İşte bu sıralı basamaklardan bir sonrakine geçebilmek için sonraki basamağı anlayabilmek ve öğrenmek gerekiyor. Ülkenizin tarihini ve coğrafyasını biliyor olmanız, dünyayı anlamlandırmanız için çok da yeterli bir ölçüt değildir. Dünyadaki ülkeleri, onların coğrafyalarını ve tarihlerini bilmelisiniz. Kendi ülkenizle ve tarihinizle kalırsanız yavan olacaksınızdır. Çünkü tek taraftan bakmak sizi her zaman tek sonuca götürür. Tek sonuca gitmemek ve gerçekçi bir görüşe sahip olmak ve dolayısıyla olayları yorumlayabilmek için coğrafyaları bilmek pek mühimdir. Coğrafya dendiğinde umumi akla gelenden farklı olarak, dünyayı tarihsel coğrafya çerçevesinde anlamlandırmak amacıyla size daha önemli bir şey söyleyeyim ve örneklendireyim: Bir ülke düşünelim. Mesela bu ülke son on yıl içerisinde oldukça önemli olaylara sahne olan Suriye olsun. Burada önemli olan şey sizce nedir? Sınırları bilmek ve dünya haritasında görünce burası Suriye demek midir önemli olan? Suriye'nin tarihini, coğrafyasını bilmelisiniz lakin mevcut halkın dokusunu bilmelisiniz. Düşünce akımlarını, etnisiteleri, hangi kesimlerin ülkeyi nasıl ve neden yönettiklerini, reayanın düşüncelerini, insanların ülkülerini bilmelisiniz. Suriye'nin Arap kökenli olmasına rağmen neden diğer Arap ülkelerinin tam zıddı bir siyaset izlediğini bilmelisiniz. Geçmişte kaç parçaya bölündüğünü, hangi devletlerin yönetiminden geçtiğini ve hangi mandalarca yönetildiğini, hangi bölgede hangi etnisitenin daha yoğun olduğunu bilmelisiniz. Neden Hristiyan nüfusun geçmişte doğudaki Lübnan'a gittiğini bilmeli, neden Ürdün'le çatıştığını bilmelisiniz. Hangi bölgede neden alevi kökenlilerin yoğun olduğunu, neden Filistin'e ciddi yardımlar denemiş ender ülkelerden biri olduğunu bilmeli, neden Rusya'yla yakın olduğunun sebeplerini araştırmalısınız. Diğer taraftan da tabi, Rusya'nın Suriye'yi desteklemesindeki çıkarlarını düşünmelisiniz. Özetle, ülkeleri çok geniş bir çerçeve dahilinde öğrenmeye çalışmak önemlidir. Coğrafyayı bilmek ve farklı olan dokuyu kavramak için bu şekilde bir disiplin kullanmalısınız. İşte tarihi ve coğrafyayı bu şekilde bilecek ve dünyayı doğru olarak bu şekilde anlamlandıracaksınız. Hayali bir sırayla örnek vermeye devam edersek: Tarih ve coğrafyayla dünyayı anlamlandırma sürecinde ilk örneğimiz olan Suriye'den Ürdün'e oradan İsrail'e geçeceksiniz. Filistin'de dolaşıp sonra Mısır'a atlayacaksınız. Dünyayı coğrafya kullanarak anlamlandırmak için bunları öğrenmeniz gerekecek. Pakistan'a dikkat edecek, bambaşka dokulara sahip İran'ın tarihi köklerini kazacaksınız ve bu sayede coğrafyaları anlayacaksınız. Ama kendi bölgenize sıkışıp kalmayacaksınız ve mesela Uzak Asya'ya atlayacaksınız. Çünkü dünya Avrupa ve Kuzey Amerika'dan meydana gelmiyor. Bu geçmiş asırlardan kalan çürümüş tarih ve coğrafya algısından kurtulmalısınız. Çin medeniyetini öğreneceksiniz. Hindistan'ın bölgedeki siyasi zıtlığına dikkat edeceksiniz. Tarihte SSCB-Çin Halk Cumhuriyeti- Yugoslavya'nın üç farklı kutba ait yıldızlar olduğunu keşfedeceksiniz ve nedenini sorgulayacaksınız. Çin ve Tayvan çatışmasına dikkat edeceksiniz. Benlik şuurunuzu böyle oluşturmalısınız. Yaşadığınız yer dünya ise burayı bilmek zorundasınız. Eğer bilmeden de yaşamanın mümkün olduğunu düşünüyorsanız, yaşamanın muasır tanımını bir gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Manş'a, Basra'ya, Hürmüz'e, Umman'a, Süveyş'e göz atıp; Tunus'u, Libya'yı, Cezayir'i, Sudan'ı, Somali'yi, Habeşistan'ı, Kenya'yı, Güney Afrika'yı okuyacaksınız. Amerika kıtasını ve haklarını bileceksiniz. Bunlarla da kalmayacak; tarihsel coğrafyayla birlikte Burma'ya gideceksiniz, Laos'a, Vietnam'a gideceksiniz. Buralardaki tarihi emperyalist çıkarları araştıracaksınız. Vietnam'da yüzbinlerce ABD askeri olmasına rağmen kuzeyin güneye nasıl galip gelebildiğini sorgulayacaksınız. Japonya'nın II. Dünya Savaşı politikalarına dikkat edeceksiniz. Bu politikaların I. Dünya Savaşı'ndaki köklerini araştıracaksınız. Tayland'a geçecek oradan Malezya'ya inecek ve çetin ceviz Singapur'a geçeceksiniz. Okurken ve araştırırken sorgulayacaksınız, amacımız sınav geçmek değil dünyayı anlamlandırabilmek. Endonezya'ya, Yeni Gine'ye geçecek ve Avusturya ile Yeni Zelanda'nın askeri üslerine bakacaksınız. Pasifikteki irili ufaklı onlarca küçük adanın küçüklüğüne aldanmayacak ve o stratejik hazinelerin ne işe yaradığını sorgulayacaksınız. Marshall Adaları'na, Hawaii'ye, Solomon Adaları'na bakacaksınız. Ama bunlara haritadan açıp kuru kuruya bakarsanız hiçbir şey öğrenemezsiniz. Bunların tarihlerini okumalı ve mesela harp tarihindeki değerlerine bakmalısınız. İşte dünyayı anlamlandırmak böyle bir süreç olmalıdır. Bunları, üst düzey bir entelektüel işlev olan merak duygusuyla yapabiliriz. Kendi tarihimiz ve coğrafyamızla kalmamalı, etrafı öğrenmeli ve etrafla da kalmayıp dünyayı öğrenmeliyiz. Böylece dünyayı anlamlandırabiliriz. Anlamlandırmak ise bize gerçekçi bir dünya görüşü sunacak ve yapacaklarımızda bize yol gösterecektir. Tarih bilincine sahip, başka milletlerin dokularını öğrenebilecek bireylerin varlığı ve onların bu dünyayı anlamlandırıp bizi ileriye taşımaları; bu bahsedilen geniş çerçeveli tarih ve coğrafya anlayışıyla mümkündür."} {"url": "https://parlakjurnal.com/collateral-beauty-gizli-guzellik/", "text": "Sevgi... Zaman... Ölüm... Bu üç soyut kavram yeryüzündeki her bir insanı birbirine bağlar. cümlesiyle başlıyor filmimizin fragmanı. Benim filmi izlemem için bu kadarı yeterli oldu, hemen bulup izleme isteği hissettim. Filmin açılışında anlıyoruz ki bu karizmatik cümle ana karakterimiz olan Howard'a ait. Howard hayat dolu, dinamik, başarılı bir şirket yöneticisi ve arkadaşları olan Whit , Claire , Simon ile harika işler ortaya çıkarmışlar. Ancak Howard kızını kaybettikten sonra hayattan kendini soyutluyor. Ve sahip oldukları şirkette durumlar kötüye gitmeye başlıyor. Arkadaşları Howard' ın yanında ama ona ulaşamıyorlar adeta. Howard'a yardım edebilmek ve şirketin kötüye gidişini önlemek adına bir plan yapıyorlar ve filmimiz de asıl burada başlıyor. İlk bakışta, yapılan plan şirketin kötü giden durumunu toparlamak adına biraz bencilce gibi. Ancak içlerinde bulunan iyi niyet; arkadaşa yardım etme isteği, herkesin hayatında yeni bir sayfa açmasını sağlıyor. Yardım edene, yardım mı ediliyor sanki? Ya da başka bir şeyler mi söz konusu? Bu soruların cevabı tabii ki filmde ve sizde saklı. Duygusal yönden oldukça güçlü yapıya sahip olan film sizi farklı duyguların çemberinden geçiriyor. Ayrıca benim hoşuma giden güzel ayrıntılar da filmde mevcut; Amy isminin sevgi ile eş anlamlı olması gibi. Tabi bu kısım filmi izledikten sonra anlam bulacaktır. Helen Mirren, Keira Knightley, Jacob Latimore gibi sevilen oyuncuları da kadrosunda barındıran filmi keyifle izleyeceğinizi ümit ediyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/come-to-besiktas/", "text": "Olay aslında çok basit ve sıradan. Bu olayı bu kadar özel kılanda aslında bu. Sosyal medyanın günlük hayatımızdaki muazzam hızlı yükselişiyle birlikte ünlü insanların kendi alanlarındaki popülaritesi de sosyal medya hesaplarını etkin kullanımıyla her geçen gün artmakta hatta geçtiğimiz günlerde bir iddiaya göre ünlü futbolcu Cristiano Ronaldo'nun İnstagramdaki her fotoğraf paylaşımı için yaklaşık 400 bin EURO aldığı söylendi. Konumuza gelecek olursak, Come to Beşiktaş ifadesi hashtag olarak ilk kez 2013 yılı aralık ayında Ronaldinho için kullanılıyor ki o zamanlar sosyal medyanın yaşantımıza etkisi bu kadar olmadığı ve Ronaldinho aktif twitter kullanmadığı için kayda değer bir etkisi olmamış. Tabi ki o zamandan bu zamana dönem dönem kullanılsa da hiçbiri bu yaz transfer dönemindeki kadar etkili olmadı. İlk olarak Real Madrid'in dünyaca ünlü Portekizli stoperi Pepe, kulübüyle anlaşamadığını ve sözleşme uzatmayacağını açıkladı. Başta Çin'e gideceği söylentileri dolaşsa da daha sonra adı PSG ve Beşiktaş ile sıkça anılmaya başladı. Bunun üzerine büyük takipçili Beşiktaş hesapları Pepe'nin İnstagram hesabını aktif kullandığını ve fotoğraflarının altına Come to Beşiktaş ifadesini yazmanın Beşiktaş lehine bir sempati uyandıracağını söylediler. Sonuç olarak Pepe Beşiktaş ile anlaştı ve sözleşme imzaladığı basın toplantısında karar vermesinde kendisine ve ailesine sosyal medya üzerinden gösterilen ilginin etkili olduğunu söyledi. Bunun üzerine Beşiktaş'ın bir başka Süper Star Diego Costa ile ilgilendiği haberleri çıkmaya başladı. Daha önce girişimlerinin meyvesini almış taraftar daha da coşkulu bir şekilde Diego Costa'ya yazmaya başladı. Birçok ünlünün de katıldığı organizasyonda Beşiktaş zaten mali olarak da kendi şartlarının çok çok üstünde olan Diego Costa ile anlaşamadı. Fakat taraftar İnstagramda bir fotoğrafa atılan en çok yorum (yaklaşık 4 milyon) rekorunu kırmıştı. Bu birçok uluslararası spor haber sitelerinin ve sosyal medya hesaplarının dikkati çekmiş ve kulüpten bir destek almadan sadece taraftarın örgütlenmesiyle oluşturulmuş bu olay dünya genelinde birçok kişi tarafından sempati toplamıştı bile. Videoda Quaresma ve Pepe arasında daha sonra da Pepe ve Negredo arasında kısa diyaloglar geçiyor ve birbirlerine Come to Beşiktaş diyorlardı. Video çekim kalitesi ve editlenmesinde oldukça basit teknikler kullanılmış ve müzik, dekor gibi şeylere pek de özen gösterilmemişti. Ama olayın güzelliği de buydu. Taraftardan gelmiş bir çağrıydı ve bu taraftarın sesiydi. Büyük paralar harcanmasına, saatlerce çekim yapılmasına, dünyaca ünlü müziklerin kullanılmasına gerek yoktu. Güzelliği basitliğindeydi. Aslında video kısa zamanda çok büyük izlenmelere ulaştı. If your phone rings today, it might be an international soccer star telling you to #ComeToBesiktas. Öyle ki aynı gece 7 ülkede Trend Topic oldu ve video 1 gün içerisinde 1 milyar kez izlendi ve Beşiktaş resmi hesabı birkaç saat içerisinde 14 bin yabancı takipçi kazandı. Twitter resmi hesabından Eğer bugün telefonunuz çalarsa size uluslararası bir futbol yıldızı Come to Beşiktaş diyebilir. yazdı. Yani taraftarın sesi, kulübünde küçük katkılarıyla dünya genelinde yaklaşık 20 milyon Dolar harcamayla ulaşılabilecek bir kitleye ulaştı. Yaklaşık 18 saat sonra AS Roma kulübü Cengiz Ünder transferiyle alakalı Beşiktaş'a göndermeli bir video yayınladı. Aslında anlıyoruz ki küçük bir ifade herkes tarafından beğeni kazandığında ve rakip takımlara veya herhangi bir kitleye karşı bir tavır, söz, ya da ifade barındırmadığında, sporun ve sosyal medyanın birleştiriciliğiyle büyük bir güç haline gelebiliyor.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/corona-morona-orana-burana-cay-dokerim-ha/", "text": "Canım ülkemin yine büyük hadiseler başını sarmış. Bu sefer gözle görünmeyen ama epey kendini hissettiren bir şey var: Corona. Taç anlamına gelen bu kelime böyle söylendiğinde akıllara COVID-19 hastalığını getiriyor. E, tabi sonuçta salgın ve haberler sabahtan akşama kadar aynı şeyleri veriyor: KORONAYA KELLE PAÇA!, KORONA TATİLİ!, KORONA VİRÜSÜ FELAKETİ DÜNYAYA YAYILIYOR! ve bunlar gibi birçoğu. Günlerden bugün, yanımda oturan kişiye kulak misafiri oldum. Sesli bir mesaj: Arkadaşlar, Diyanet Bakanlığı'nın son açıklamasına göre Coronavirüs 3 harflilerden geliyor. Eğer bu illetten kurtulmak istiyorsanız her akşam yatmadan şu duayı okuyun 'Corona morona orana burana korum ha!'. Evet, bunu 3 kere okursanız hiçbir şeyiniz kalmıyor arkadaşlar; 'Corona morona orana burana korum ha!', 'Corona morona orana burana korum ha!'. Helal olsun yurdum insanına. Bunlar ileri düzey mizah. Şakayı anlamak için 3 defa söylemek lazım . Neyse, aynı gün eve dönüyorum ve marketin önünde kuyruk var. İçimden kesin birisine bir şey oldu da onun başına toplandılar diye geçiriyordum ki fazla merak... Şaka bir yana; vatandaşlar toplanmış pirinç, bulgur, tuvalet kağıdı alıyor ama kişi başı onar tane. Canım market müdürüne acıdım, daha yüzde iki milyon zam yapamamıştı ürünlerine . Mazlum mazlum sıradaki müşterilere bakıyor ve belki de onlarca hatta yüzlerce lira kar edeceği malları elinden kaçıyordu. 2014 Almanya-Brezilya maçındaki Brezilya taraftarı gibi gol üstüne gol yiyordu sanki. Önümüzdeki maçlara bakar artık. Yine bizim vatandaş daha sakin ama elin oğlu neler yapmıyor ki. Sonuçta herkes gergin ve geçerli bir sebep var, pandemi. Bir viral hastalığın, sıradan bir virüs değil daha önceden SARS ve MERS gibi tipleriyle birçok ölüme yol açmış bir virüs ailesinin, tekrar gündeme gelmesi panik ortamı yaratmış durumda. Ankara Kızılay'da insanlar ellerinde beyaz pudralı eldivenler ve ağızlarında maskeler ile geziyor. Yalnız kimse neden böyle yaptığını bilmiyor. Bu koruma önlemlerinin işe yarayıp yaramadığını da bilmiyor. Marketlerde sırada duran insanların neden 10 paket tuvalet kağıdı aldığını bilmeyişi gibi. Panik halinde birçok kişi ne yaptığının farkında değil, sadece yapıyor işte. Fakat herkes gerginken sizi bilgiye boğmak veya daha fazla germenin alemi yok. Biraz da yüzümüzü güldürelim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/covid-19-coronavirussalgini/", "text": "İlk olarak Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde ortaya çıkan korona virüs salgını (COVID-19 virüsü), şu ana kadar 5,788,782 onaylanmış vakaya sebep oldu. 357,425 ölümle birlikte ciddiyetini sürdürüyor. 2,933,764 aktif hastadan 52,975 (2%) kişinin durumu ise ciddiyetini sürdürüyor. Bunun yanı sıra 2,880,789 (98%) hastanın durumu hafif seyrediyor. 31 Aralık 2019'da Wuhan şehrinde sebebi bilinmeyen bir pnömoni vakası Dünya Sağlık Örgütü'nün Çin ofisine iletildi. Bunu takiben 3 Ocak'a kadar vaka sayısı 44'e ulaşmıştı ve hala bunun nedeni belirlenememişti. Bu vakaların Wuhan'daki bir deniz ürünleri pazarıyla ilişki içinde olan kişilerde görüldüğü tespit edildi ve Çinli otoriteler tarafından hastalığa neden olan etken 7 Ocak'ta tanımlandı. Bu yeni virüsün MERS1 ve SARS2 gibi soğuk algınlığına neden olan korona virüs ailesine dahil bir virüs olduğu keşfedildi. Yarasa SARS-benzeri koronavirüs suşu 'BatCov RaTG13' ile %96 benzerliğe sahipti. Geçici olarak 2019-novel corona virüs (2019-nCov) olarak isimlendirildi. Bugüne kadar ülkemizde görülmeyen korona virüs, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın 11 Mart gece yarısı yaptığı basın toplantısındaki açıklamasıyla ilk korona virüs vakasının görüldüğü onaylandı. Açıklamaya göre hastanın erkek olduğu ve hastalığı Avrupa'dan kapmış olabileceği belirtildi. Ayrıca tanının erken konduğu ve hastanın genel durumunun iyi olduğu söylendi. - Ülkemizde toplamda 159.797 vaka bulunuyor. - Kaybedilen hastaların yaklaşık %80'i 60 yaşının üzerinde ve %70'inde eşlik eden hastalık olarak hipertansiyon bulunuyor. - Görülen vakalardaki ölüm oranı %2.80 . - 723 hastanın 331'ü entübe yoğun bakımda tedavileri sürüyor. 122.793 hasta ise iyileşerek taburcu edilmiş durumda. Türkiye'deki ilk vaka görülmesinden itibaren ilk kez 12 Nisan tarihinde entübe yani durumu ciddi hasta sayısında azalma görülmüştür. Ayrıca 24 Nisan'da ilk kez iyileşen vaka sayısı, günlük hasta olanların sayısını geçti. Önlem olarak umre ziyaretinden ve yurt dışından dönen vatandaşlar 14 gün süreyle bazı öğrenci yurtlarında karantina altında tutulacak. Korona-virüsler; esas kaynağı yarasalar olmak üzere develer, kediler ve sığırlar gibi birçok hayvan türünde yaygın olarak görülen bir virüs ailesidir. Bu virüsler nadiren de olsa hayvanlardan bulaş ile insanları enfekte edebilir. MERS ve SARS Korona-virüs gibi insandan insana bulaşabilir. İnsan korona-virüsleri ise ilk 1960'lı yıllarda tespit edilmiştir. Korona-virüsler RNA virüsleridir ve alfa, beta, gama ve deltakoronavirüsler olarak 4 alt grupta incelenir. Mikroskobik olarak etrafında taç görünümü ya da güneşteki patlamalara benzer şekilde bir hale vardır. Bu nedenle Latincede taç anlamına gelen corona ismi verilmiştir, yani coronavirüs taçlı virüs anlamına gelir. Bu taç görünümü, virüsün zarfında yıldızsı çıkıntılar şeklinde bulunan glikoproteinlerden oluşmaktadır. Koronavirüs ailesi bilinen en büyük genomik yapıya sahip (30 kb genom) RNA virüs ailesidir. 11 Şubat itibariyle DSÖ yeni korona virüsü COVID-19 (corona virus disease-19) olarak isimlendirdi. COVID-19 (eski adıyla 2019-nCov), MERS ve SARS'a genetik olarak benzer şekilde bir betakoronavirüstür. Özellikle SARS virüs ile yakın benzerliğe sahiptir. Lakin özellikleri yönünden farklılıklar göstermekte ve zaten bu yüzden ayrı bir isimle anılmaktadır. Her ne kadar yarasalardan insanlara bulaştığı öne sürülse de yeni koronavirüs COVID-19'un bulaşma orijini henüz belirlenememiştir. Yeni koronavirüsün isimlendirmesi konusunda kafa karışıklığı yaşayanlar oldu. Koronavirüs bir virüs ailesinin ismidir ve içerisinde birçok tür bulunmaktadır. İşte bunlardan bir tanesi de 2019 yılında ortaya çıkan yeni koronavirüstür. Dünya Sağlık Örgütü bu hastalığı COVID-19 olarak isimlendirmiştir. Fakat Uluslararası Virüs Taksonomisi Komitesi bu virüsün ismini SARS-CoV-2 olarak belirlemiştir. Çünkü yine 2002 yılında ortaya çıkan bir başka koronavirüs olan SARS ile genomik yapısı %82 oranında eşleşmektedir. Bu sebeple 2. SARS gibi adlandırılmıştır. Korona-virüs enfeksiyonları, üst ve alt solunum yollarını etkiler. Sıklıkla hafif üst solunum yolları enfeksiyonu şeklinde geçirilmesine rağmen bu enfeksiyonda şiddetli hastalık tablosu ve ölüm görülebilir. SARS ve MERS virüs şiddetli solunum yolu hastalığına neden olurken henüz keşfedilmiş COVID-19 klinik belirtileri tam açık değildir. Onaylanan vakalarda bulgular ise az ya da hiç semptom olmayan tablodan, şiddetli hastalık ve ölüme kadar geniş bir aralıktadır. Çoğu insanın özellikle çocukluk döneminde korona-virüs enfeksiyonu geçirdiği düşünülür. Genç kişilerde hastalık hafif soğuk algınlığı şeklindeyken, şiddetli solunumsal yetmezlik daha sıklıkla ileri yaştaki kişilerde ve yaşı fark etmeksizin eşlik eden diğer hastalıkların varlığında görülür. Örneğin İran'daki lösemi hastası 3 yaşındaki bebeğin ölüm haberi yaşı ne olursa olsun ek hastalığı olan kişilerde ölümcül seyredebildiğini gösteriyor. Ve bu, dünya üzerinde COVID-19'dan 0-10 yaş arası ilk ölüm vakası. Aynı zamanda bunlara ek olarak; yorgunluk, ağrı, nazal konjesyon ve akıntı, boğaz ağrısı ve ishal gibi bulgular da görülebilmektedir. Bu semptomların ortaya çıkış süresi ise maruziyetten sonraki 2-14. günler arasındadır. Fakat inkübasyon periyodu sıklıkla 3-7 gündür. CDC, bu semptomların varlığına ek olarak, son 2 hafta içerisinde Çin'de bulunma hikayeniz var ise doktora başvurmanızı öneriyor. Dünya Sağlık Örgütü ise bu semptomların varlığında doktora başvurmanızı öneriyor. Ev izolasyonuna önem veren DSÖ, eğer solunum güçlüğün artması gibi semptomlarınızın şiddetlendiğini fark ederseniz, maskenizi takarak bir hastaneye başvurmanız gerektiğini belirtiyor. Ancak bu salgının son derece yayılmasıyla birlikte ve henüz kesin bir tedavisinin olmaması sebebiyle, grip benzeri hafif semptomlarınız var ise evinizde kendinizi izole ederek bağışıklık sisteminizi güçlü tutabilirsiniz. Ancak, alarm semptomlarınız olması durumunda kesinlikle hastaneye başvurmalısınız. Meydana getirdiği tablo ise Yeni Koronavirüs Enfekte Pnömonisi olarak isimlendirilir. 20 Şubata kadar görülen olguların yaşı 2 gün ile 100 yıl arasında değişir ve çoğu 30-69 yaş aralığındadır. Yani her yaştaki insan bu virüsten etkilenebilir. Ancak daha önceki başlıkta belirttiğimiz gibi ileri yaştaki ve kronik hastalığı olan kişiler ağır hastalık tablosuna daha yatkındır. Ölümle sonuçlanan olgularda buna paralellik göstermektedir. - SARS-CoV-2 ile enfekte birçok insan (yaklaşık %95) hastalığı hafif geçirmektedir. - Bu virüse karşı onaylanmış bir tedavi henüz yoktur. Bu sebeple sağlık çalışanları test yaptırmanıza karar vermediği sürece test yaptırmak konusunda ısrarcı olmanızın sağlığınız açısından hiçbir pozitif anlamı yoktur. Fakat test yaptırmanız sizinle temasa geçen insanları bilgilendirmek açısından önemli olabilir. Wuhan şehrinde ortaya çıkan ilk vakaların ortak özelliği orada bulunan Huanan deniz ürünleri ve canlı hayvan pazarıyla bir şekilde ilişki içinde olmasıdır. Bu yayılımın hayvanlardan insanlara olduğunu destekler. Ancak daha sonraki görülen vakalarda bu deniz ürünleri pazarıyla bir ilişkinin olmaması ise virüsün insandan insana bulaşabildiğini gösterir. Diğer viral enfeksiyonlara benzer şekilde korona virüsler de enfekte insanın öksürme, hapşırma ve konuşması esnasında virüs içeren damlacıklar dış ortama yayılır. Bu damlacıkların ağız, burun ve göz yoluyla vücuda girmesiyle bulaş olur. Salgının oluşmasındaki önemli faktörlerden biri insandan insana bulaşın olmasıdır. En çok bulaştırıcılar semptomatik hastalardır. Henüz 14 güne kadar uzayabilen inkübasyon periyodunda olan asemptomatik hastaların bulaştırıcılığı şimdiki verilere göre seyrek olsa da bulaş mümkündür. Bu sebeple karantina yöntemi kullanılmaktadır. Bir virüsün yayılım hızı Ro olarak ifade edilir. Yeni koronovirüsün en son güncellemelere göre bulaş hızı 3 ile 4 arasında olduğu kabul edilir. Yani bu, bir enfekte insandan yeni 3-4 sağlıklı insanın enfekte olduğu anlamına gelir. Bu değer DSÖ'nün 1.4-2.5 arasındaki öngörüsünden daha fazladır. SARS için Ro değeri 2.0 ve soğuk algınlığı için bu değer 1.3'tür. Türkiye'de İstanbul'daki bir bölge özelinde yapılan değerlendirmede COVID19 enfekte bir kişinin bunu 16 sağlıklı kişiye bulaştırdığı belirtilmişti. Türkiye genelinde ortalamanın ise 4,5-5 kişiye kadar ulaştığı ancak son açıklamada Ro değerinin 1,56 olduğu belirtildi. Bu sayının 1'in altında olması salgının kontrol altına alınmasında önemli göstergelerden biri. DSÖ'nün 3 Mart'taki raporuna göre olgu ölüm hızı %3,4'tür. Yani her 100 hastalıktan yaklaşık 3-4'ü ölümle sonuçlanır. Bu rakamlar aynı aileden olan MERS ve SARS'a göre oldukça düşüktür. MERS salgınındaki ölüm oranı %34, SARS salgınındaki oran ise %10'du. Ancak yine de bu tür enfeksiyon ajanları çeşitli adaptasyonlar geçirerek daha ölümcül hale gelebilirler. Ayrıca bu mortalite oranı genel popülasyona göre hesaplanmaktadır. Dolayısıyla bu oran yanıltıcı olabilir. Yani ölüm oranı yaş gruplarına göre oldukça fark edebilir. Yeni doğan ile ileri yaş grubu ve ek hastalığa sahip kişiler daha yüksek riske sahiptir. Bütün koronavirüsler gibi COVID-19'un da patogenezinde Nsp'ler ve yapısal proteinler bulunmaktadır. Özellikle Non-strüktürel protein 3 (Nsp3) koronavirüsler tarafından üretilen anahtar bir proteindir. Nsp3 koronavirüslerin diğer virüslerle ve konak hücreyle bağlantı kurmasını sağlarlar. Ayrıca bu protein reverse transkriptaz formasyonu için de olmazsa olmazdır. Non-strüktürel proteinler ayrıca konağın doğal immünitesini engelleme özelliğine sahiptir. Strüktürel proteinler ise virüs patojenitesinde önem kazanmaktadır. Fakat birçok nsp'nin ne işe yaradığı henüz yeterince tanımlanamamıştır. Koronavirüse taç görünümü veren glikoproteinler S1 ve S2 olmak üzere iki subünite sahiptir. Bu subünitler virüsün konak hücreye tutunmasını sağlar. Zaten bilim insanları bu virüsün birden insana geçebilme özelliği kazanmasının sebebinin bu glikoproteinlerin mutasyona uğraması olduğunu düşünmektedir. Fakat füzyon proteini içeren S2 subüniti virüslerde ileri derecede korunmaktadır. İşte bu sebeple tedavide S2 subünitine hedefelen Anti-S2 antiviral ilaçlar ümit verici olabilir. Ayrıca Nsp2, Nsp5 ve Nsp15 gibi nonstrüktürel proteinler de hedefe yönelik tedaviler için kullanılabilir. Nsp5 (3CLpro), diğer Nsp'lerin matürasyonunu sağlayarak virüsün hayat döngüsünü sağlamaktadır. Bu sebeple Nsp 5'e yönelik tedaviler önemli olabilir. Fakat bu konuların ileri çalışmalara ihtiyacı vardır. Zira Nsp 5'e yüksek afinite gösteren ilaçlara sahibiz. Bunlardan en çok bilinenleri doksisiklin, demoksisiklin, nikarpidin ve konivaptan olarak sayabiliriz. Hatta zeytin yağının içindeki oleonalik asit bile muhtemel bir 3CLpro inhibitörüdür. Fakat bunu görüp spekülatif amaçla zeytin yağı için demenin hiçbir bilimsel yanı yoktur. Bu ilaçlar gelecekte Nsp5'e yönelik inhibisyon amacıyla SARS-CoV-2 tedavisinde kullanılabilir. Fakat klinik çalışmalar olmadan yapılacak her yorum, bilime katkıdan ziyade bilimselliği çöpe atmaktadır. Ayrıca S proteininin konak hücre proteazları ile priming'e uğraması viral içeriğin konağa geçmesinde çok önemlidir. COVID-19, bu işlem için bir serin proteaz olan TMPRSS2'yi kullanır. Bu sebeple camostat mesylat gibi serin proteaz inhibirtörleri tedavide çok değerli olabilir. S1 subünitinin resptör bağlanma noktası konağın akciğerindeki ACE2 reseptörünün peptidaz uzantısına bağlanır. Bu aynı zamanda S2'nin parçalanmasına da yol açar ve bu olayların hepsi virüsün enfeksiyona yol açmasında temel noktalardır. Ayrıca virüsün ACE2'ye bağlanmasından ötürü losartan gibi anjiyotensin reseptör blokörleri virüsün mortalitesini azaltabilir. Özellikle virüs tarafından kodlanan proteinlerin sürekli mutasyon geçirme ihtimali bulunması sebebiyle, aşılar çok etkili olmayabilir ve aşının bulunması halinde her dönem yeni aşılar yapılması gerekebilir . Fakat bunun aksine, ACE2'ye yönelik tedaviler çok daha etkili ve kalıcı olabilir. Fakat tüm viral bulaşı ACE2 üzerinden açıklamak da mümkün görünmüyor. Bilimsel olarak biliyoruz ki 2002 yılında ortaya çıkan bir başka koronavirüs SARS'ın ACE2'ye bağlanması daha güçlüydü. Bu tezat durumda SARS-CoV-2 virüsünün SARS'a göre bu denli hızla artıyor olmasının altında başka bir mekanizma yatıyor olabilir. SARS-CoV-2'nin insan hücrelerine tutunurken başka reseptörler kullanıyor olması veya SARS-CoV-2 'spike'larının farklı konformasyonel bağlantılar kurabiliyor olması mümkündür. Bu konuda ileri çalışmalar gerekmektedir. Anjiyotensin reseptör blokörlerinin ACE2 upregülasyonuna yol açtığını biliyoruz. SARS-CoV-2'nin bağlanma bölgesi ACE2 olduğu için, bu durumun virüsün bağlanmasını kolaylaştıracağına dair yorumlar ve hipotezler üretildi. Fakat SARS-CoV-2 konusunda henüz yeterli çalışmalara sahip değiliz. Bu hipotez ilk bakışta mantıklı gibi geliyorsa da patogenez bu şekilde ilerlemiyor olabilir. Başka birtakım çalışmalar ACE2 upregülasyonunun paradoksal olarak SARS-CoV-2 ile enfekte bireylerde akut akciğer hasarını azalttığını gösteriyor. Virüs ACE2'ye tutunduğu zaman onun downregülasyonuna sebep oluyor ve bu yüzden ACE tarafından aşırı anjiyotensin II üretiliyor. Bu da pulmoner vasküler permabiliteyi arttırarak akut akciğer hasarına yol açıyor. Bu sebeple ARB kullandığımız vakit, ACE2 upregülasyonuyla birlikte ACE tarafından üretilen anjiyotensin üretimi azalacak ve yolak vazodilatör anjiyotensin 1-7'ye kayacak. Bu sayede akut akciğer hasarı önlenmiş olabilecek. Fakat bunlar hakkında da kesin konuşabilmek için yeterli klinik çalışmalara ihtiyaç duyuluyor. Henüz tıp dünyası bu çalışmalar konusunda yetersizdir. Lakin önümüzdeki süreçte ARB'lerin mortalite ve morbiditeyi arttırdığını mı azalttığını mı yoksa etkisiz mi olduğunu yalnızca bilimsel klinik çalışmalarla görebileceğiz. Bu tip paradoksal bir başka örnek AIDS'e yol açan HIV için geçerli. HIV virüsünün bağlanma noktaları olan CD4 ve CCR5 ekspresyonu arttığında HIV'e daha duyarlı gelmek yerine HIV virülansına karşı koruyuculuğun arttığı gösterilmiştir. Fransa Sağlık Bakanlığı'nın Twitter hesabından steroid ve ibuprofen gibi anti-inflamatuar ilaçların kullanılmasının COVID-19 enfeksiyonu kötüleştirebleceği açıklaması geldi. Şimdiye kadarki bilimsel yayınlarda zaten steroid kullanımı önerilmiyor. Steroid kullanımının yalnızca başka endikasyonlarda mecbur durumlarda kullanılabileceğine dair yayınlar bulunmaktadır. SARS virüse yönelik yapılan eski çalışmalardan birinde ibuprofen ile benzer etki mekanizmasına sahip indometazin'in SARS virüsün çoğalmasını önleyerek etkili olabileceği gösterilmiş. Fakat bunun siklooksijenaz inhibisyonu üzerinden etkili olmadığı belirtilmiştir. İndometazin'in bunu virüs replikasyonunu engelleyerek yaptığı gösterilmiştir. İbuprofen'in ACE2 upregülasyonu yaparak virüse daha duyarlı hale getirebileceğine dair bir hipotez bulunmakla birlikte (yukarıda ACE2 upregülasyonunu açıklamıştık) bunun tam aksi de söz konusu olabilir. ACE2 upregülasyonu akut akciğer hasarını engelleyebilir. Bu durumda ibuprofen kullanımı hakkında bir kanıya varmak için oldukça erken. Bilim insanlarının bu konuda yapacağı klinik çalışmalara göre non-steroid anti-inflamatuvar ilaçların insanlar üzerindeki etkisini görebileceğiz. Ayrıca İbuprofen'in birçok anlamda zararlı etkileri bulunabileceğine dair düşünceler de var. Fakat bunların hepsi genel bir nonsteroid antiinflamatuvar ilacın etkileriyle benzerdir. Bu durumda bunların yerine parasetamol kullanımını önerenler bulunmaktadır fakat bilimsel çalışmalar yetersizdir. Hatta ilginç bir şekilde, İbuprofenin interlökin 1ß araclı inflamasyonu baskılayarak aktin reorganizasyonunu azalttığı bilinmektedir. Aktin proteinin, virüsün konak hücreye girişinde ve virüs patogenezinde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. İbuprofenin birçok organ ve dokuda aktine bağlanma özelliği bulunduğundan dolayı bu ilaç indirekt olarak SARS-CoV-2 enfeksyionuna karşı etkili olabilir. İleri çalışmalar gereklidir. Bu durumda özellikle DSÖ olmak üzere Türkiye Sağlık Bakanlığı'nın önerilerini uygulamak en bilimsel yaklaşım olacaktır. Şimdilik DSÖ, non-steroid anti-inflamatuvar ilaçlar için olumlu veya olumsuz bir öneride bulunmamıştır. Hastalık yoktur, hasta vardır prensibi doğrultusunda; bu ilaçları kullanırken doktorunuzun tavsiyesine uymak en doğrusu olacaktır. Yeni koronavirüs hakkında bildiklerimiz her geçen gün değiştiği için tanı algoritmaları da değişiyor. Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu'nun son yayımladığı çalışmaya göre hastanelerimizde COVID-19'a yönelik tanı algoritması bu şekilde işleyecek. Kesin tanısı konan bireylerin algoritmasının devamı daha farklı bir şekilde devam edecek. Sağlık Bakanlığı her yeni gün farklı veriler ve farklı çalışmalar yayımlıyor. Bunları Sağlık Bakanlığı'nın internet sitesinden bulabilirsiniz. Lakin bu bilgilerin sağlık çalışanlarına yönelik olduğunu unutmayınız. Bu algoritmalar yalnızca özettir ve işin ayrıntı kısmını hekimler bilmektedir. CDC, bu kriterleri sağlık çalışanlarına yol göstermesi açısından hazırlamıştır. Hastalık yok hasta vardır prensibinden dolayı, hastalar vaka bazında tartışılmalı ve yerel sağlık birimleriyle ortak bir planlama yapılmalıdır. Ağır hastalar için, maruziyet öyküsü belirsiz ve etiyoloji tanımlanamıyorsa bile gerekli testler yapılabilir. Bu tanı algoritması zaman aşımına uğramıştır. Korona virüs ailesindeki diğer virüslerden farklı olan bu virüs için henüz etkili bir aşı ve tedavi yoktur. Hastalık oluştuktan sonraki tedavi destek tedavisidir . Bu nedenle en etkili tedavi aslında virüsten korunmadır. WHO 16-24 Şubat arasındaki raporundaki verilere göre hafif hastalıktaki iyileşme süresi yaklaşık 2 hafta, kritik hastalıktaki ise yaklaşık 3-6 haftadır. Hafif başlangıçlı hastalıktan kritik hastalığa geçiş süresi ortalama 1 hafta, ölen hastalarda ise semptom başlangıcı ile ölüm arasındaki süre 2-8 hafta arasında değişir. - Ellerinizi su ve sabunla en az 20 saniye boyunca yıkayın, - Eğer su ve sabuna erişiminiz yok ise en az %60 alkol içeren bir el dezenfektanı kullanın, - Kirli ellerle göze, burna ve ağza dokunmaktan kaçının, - Hasta insanlarla yakın temas kurmaktan kaçının, - İnsanlarla aranızdaki sosyal mesafeyi koruyun, - Öksürür ya da hapşırırken ağzınızı bir peçete ile kapatın ve ardından bunu çöp kutusuna atın, - Sık dokunulan nesneleri ve yüzeyleri temizleyin. - CDC , COVID-19 ve diğer respiratuvar hastalıklar için maske kullanılmasını önermiyor. Fakat, - Hasta olduğu bilinen kişilerle yakın teması olan kişiler için maske kullanımı öneriliyor. - DSÖ ile CDC'nin bu konudaki önerileri benzerdir. - Ek olarak, T.C. Sağlık Bakanlığı, kendi hekim ve sağlık çalışanlarına N95-FFP2 maske kullanımını yalnızca aerosol oluşumuna yol açabilecek işlemler sırasında öneriyor. Koronavirüsün henüz kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. İnsanlığın elindeki en güçlü silah bulaşın engellenmesidir. Bu sebeple Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülke toplu alanlarda yapılan etkinlikleri ertelemiş ve okulları tatil etmiştir. Bütün koronavirüsler gibi SARS-CoV-2 de sıcağa ve UV ışına duyarlıdır. Koronavirüsler zarflı bir virüstür. Zarflı virüsler dezenfektanlar ve gastrointestinal sistemde mide asidiyle inaktive olurlar. Koronavirüsler eter, etanol, klor ve kloroform gibi lipit çözücülerle kolaylıkla inaktive olmaktadır. Bu sebeple dezenfektanlar etkili ve el yıkamak çok önemlidir. Fakat klorheksidinli dezenfektanlar koronavirüsü inaktive edemez. Yeni koronavirüs (SARS-CoV-2) için tuzlu su lavajının henüz bilimsel kanıtlanmış bir etkisi yoktur. İçiniz rahat ediyorsa tuzlu su lavajı yapabilirsiniz. Fakat fazla lavaj yapmanın burun ve solunum yolu epitelini irrite edebileceğini unutmayınız. Çin'deki Ulusal Tıbbi Ürünler İdaresi yeni koronavirüs COVID-19'un tedavisinde kullanılmak üzere antiviral Favipiravir'i onayladıklarını duyurdular. Favipiravir aslında İnfluenza yani namı diğer grip virüsü için onaylanmış nükleozid analogu bir antiviral ilaçtır. Bu ilaç geniş spektrumlu olarak RNA virüslerindeki RNA üretimini baskılar. Bu ilaç dışında COVID-19 tedavisinde Favipiravir'e benzer şekilde etki edebilecek potansiyel ilaçlar Ribavirin , Remdesivir ve Galidesivir'dir. Ayrıca hidroksiklorokin, klorokin, lopinavir, ritonavir ve arbidol de kullanılmaktadır. Özellikle hidroksiklorokin ve klorokinin COVID-19 pnömonisi için invitro etkili olduğu gösterilmiştir fakat klinik çalışmalar sürmektedir. Fakat birçok endikasyonunda olduğu gibi klorkinin etki mekanizması bilinmemektedir. Çeşitli çalışmalar Nsp-3b ve E-Kanal aracılı olabileceğine dair tahminlerde bulunmaktadır. Ayrıca APN01 yani rekombinant insan ACE2 ilacı üzerindeki çalışmalar da sürmektedir (ACE2'yi arttırmanın potansiyel olumlu sonuçları için Yeni Koronavirüsün Muhtemel Virülans Patogenezi başlığına bakınız). Türkiye'de ise tedavide kullanılmak üzere Sağlık Bakanlığı kılavuzlarında önerilen ilaçlar : Lopinavir/Ritonavir, Hidroksiklorokin, Oseltamivir, Azitromisin ve Favipiravir'dir. SARS-CoV-2'ye yönelik mekanizmaları düşündüğümüzde, tedavide etkili olabilecek yüzlerce ilaç bulunmaktadır. Fakat hiçbiri bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Zira bir hastalığa karşı yüzlerce mekanizma kullanılabileceği her zaman düşünülse de genellikle çalışmaların sonucunda birçoğunun klinik olarak etkin olmadığı görülmektedir. 11 Mart tarihi itibariyle Dünya Sağlık Örgütü yeni koronavirüsü pandemi ilan etti. Bu sayede pandemi olarak sınıflandırılan ilk koronavirüs türü SARS-CoV-2 olmuş oldu. Pandemi bir kıta veya tüm dünya gibi geniş alanlara yayılıp etkisini gösteren salgınlara denilmektedir. Geçmişte domuz gribi için de pandemi ilan edilmişti. Koronavirüsler bir influenza gibi olmadığı için antijenik shifte uğramazlar. Bu sayede, virüs sürekli genomik yapısını farklı okumaz ve influenza gibi her sene genomik yapısı değişmez. Fakat bu mutasyonların olmayacağı anlamına da gelmemektedir. Koronavirüs ile enfekte olup iyileşen bir kişide bir immünite oluşmaktadır. Bu immünitenin kalıcı olması beklenir. Fakat bu konuda çalışmalar şu safhada oldukça yetersizdir. COVID-19 ile enfekte olup iyileşen birkaç vakanın tekrar enfekte olduğuna dair birtakım söylentiler bulunsa da bu şimdilik oldukça düşük bir ihtimaldir, uzmanlara göre de tekrar COVID-19 ile enfekte olma riski düşüktür. Kısacası, COVID-19 ile enfekte olup iyileşen bir kişi immünite kazanmaktadır ve fakat şimdilik çalışmalar kesin bir şey söylemek için yeterli değildir. Mart ayının sonuna kadar onaylanmış vakaların çok büyük kısmı Çin'deydi. Ancak son zamanlarda İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde vaka ve ölüm sayısında çok ciddi artış gözlenmektedir. Bunun dışında Tayland, Hong Kong, Tayvan, Japonya, Makau, Singapur, Avusturalya, ABD, Almanya, Rusya, Malezya, Güney Kore, Fransa, Kanada, Vietnam, İspanya, Kanada, İngiltere, Hindistan, İtalya, Belçika, Finlandiya, İsveç, BAE, Nepal, Sri Lanka, Kamboçya, Lübnan, Mısır, İsviçre, Hırvatistan, Afganistan, İsrail, Filipinler, Hindistan, Umman, Irak, Kuveyt, Birleşik Krallık, Avustruya, Bahreyn, Azerbaycan, Estonya, Meksika, Yeni Zelanda, Cezayir, İrlanda, Türkiye ve İran da dahil olmak üzere birçok ülke ve bölgede onaylanmış vakalar mevcuttur. Bu sayı ne yazık ki günden güne artmaktadır. COVID-19 salgınını anlık olarak takip etmek için tıklayınız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/covid-19-salgini-devleti-kucultuyor-mu/", "text": "Daha evvel birçok kez COVID-19'un dünyadaki siyasi çatışmaları arttırabileceği yazıldı. Virüsle ilişkili toplumlara yönelik ırkçılık ve damgalama, hastalık sebebiyle daha da fakirliğe itilen toplumlar, karantina önlemleri sebebiyle oluşan iş kayıpları ve devletlerin virüsün yayılımını azaltabilmek için gözle görülür derecede arttırdığı müdahaleler şiddetle ilgili endişelere yol açıyor. COVID-19 ve şiddet bağlamında çok ele alınmayan ilginç bir boyuta değinecek olursak; bir pandeminin devletin ulaşabildiği noktaları, güvenliği sağlama ve perifer bölgelerde düzeni sağlama yeteneklerinde küçülmeye yol açabileceğidir. Zayıf devlet kapasitesi ile şiddet arasındaki ilişki akademik literatürde sıkça tartışılmış bir konu olarak karşımıza çıkıyor: devletin zayıf olduğu veya hiç var olamadığı alanlarda şiddet kullanan aktörler için çatışma fırsatları vardır. Tabii bu durum ne tür bir devlet kapasitesini kastettiğimizle de ilişkilidir. Araştırmacılar bu sürecin, silahlı grupların varlığının devletin kurumlarını şekillendirebileceğine dair ters bir şekilde de ilerleyebileceğini öne sürüyorlar. Fakat bununla birlikte, ülkeler kendi kaynaklarını giderek daha fazla pandemiye yönelik harcıyor ve karantinanın ekonomik çöküşü ortaya çıkarmasıyla birlikte, dünyanın birçok yerinde devlet giderek daha fazla yok oluyor. Geçenlerde Ekvador'da -ki bu ülke pandemi tarafından ciddi şekilde hasar aldı- bulunan Guayaquil kanalına giriş yapan bir geminin korsanlarca baskına uğraması, bu bölgenin deniz ticaretini koruma yeteneğinin azaldığını gösteriyor olabilir. Polislerin de dünyanın çeşitli noktalarında suçlarla uğraşmaktan ziyade COVID-19'a yönelik işlerle uğraşıyor olmaları uzun süreli kriminal araştırmaların engellenmesine yol açıyor. Ayrıca sosyal mesafe kurallarının kendisi de devletlerin kapasitesini azaltıyor olabilir. Kolombiya'da özel koruma personelinin sosyal mesafe kurallarına uymaları ve evde kalmaları istendiğinden dolayı kırsal bölgelerde sosyal lider ve aktivistlere yönelik artan şiddet konusunda birçokları endişelerini dile getirmiştir. Devletin daha az mevcudiyeti belki de daha fazla şiddetin ortaya çıkacağı şeklinde düşünülmemelidir. Doğa vakum etkisinden nefret ettiği için, eğer devletler güvenlik hizmetlerini sunmada ya da vatandaşlarını korumada yetersiz kalırsa farklı varlıklar kendi egemenliğini kurmaya zemin bulur ve bu boşluğu doldurmak için hareket edebilir. Rio de Jenario'nun favelalarındaki çetelerin sokağa çıkma yasağı ve sosyal mesafe uygulamalarını bölge sakinlerine empoze ettiğini veya Afganistan'da virüsten etkilenmiş bölgelerde Taliban'ın ateşkes önerdiğini gördük. Benzer şekilde, Güney Afrika'daki çeteler, pandeminin sonuçlarından dolayı geçici bir ateşkes yaptılar. Yine de aksine, dünyanın birçok yerinde, devlet güçleri zayıfladıkça ortaya şiddet çıkıyor gibi görünüyor. Pandemi sona erdiğinde devletlerin zayıflamasının güvenliğe ve şiddete olan etkilerini görmek zorundayız. Ekonomik çöküşten dolayı post-pandemik dünyada da devletlerin azalmış kapasiteleri mevcudiyetini koruyacak ve devam edecek. Artan sefalet, ekonomik eşitsizlikler ve devletlerin bu problemleri tam olarak anlayamadığına dair artan düşünceler belki de siyasi bir huzursuzluğa yol açabilir. Nihayetinde devlet dışı aktörlerin sunabileceği düzeninin ne kadar stabil olabileceği belli değildir. Zamanı geldiğinde ve bu pandemi iyice gerilediğinde, belki de devletler bu boşluğu yeniden doldurmak üzere güç kullanabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/covid-19-tedavisi-icin-arastirilan-25-ilac/", "text": "COVID-19 tedavisi için klinik çalışmalar tüm hızıyla sürüyor. İlaçlara göz atmadan önce hastalığı basitçe anlamamız gerekir. Çünkü tedavide bunlar hedeflenir. Yeni koronavirüsün neden olduğu COVID-19 tablosunda 2 hastalık mekanizması öne çıkar. Bunlardan ilki virüsün kendi yarattığı sitotoksisitedir. Diğeri ise daha ölümcül sonuçlara yol açabilen vücudumuzun virüse karşı verdiği aşırı savunma yanıtıdır . 2017'de Ebola virüs enfeksiyonu tedavisi için geliştirilmiş, şu anda deneysel aşamada olan geniş spektrumlu bir nükleozid analoğu antiviral ilaçtır. Genetik yapılarda bulunan adenozin bazına benzer. Virüsteki genetik materyali üreten RNA bağımlı RNA polimeraz adlı enzimi inhibe ederek viral RNA yani genetik materyal üretimini -replikasyonu- azaltır. Bu sayede virüsün çoğalması yavaşlar. Koronavirüsler ekzonükleaz adı verilen enzim sayesinde genetik materyal kopyalama sırasında hatalı kısımları düzeltebilir. Bu nedenle diğer nükleotid analoglarının koronavirüs üzerinde etkisi düşükken, Remdesivir onlardan farklı olarak geniş bir anti-koronavirüs aktivitesine sahiptir. Bu özellikleriyle COVID-19 tedavisi için yapılan araştırmalarda en umut verici bileşik olarak gözükmektedir. FDA tarafından acil kullanım izni verilen ilk ilaç Remdesivir'dir . Lopinavir/Ritonavir AIDS tedavisinde kullanılan kombinasyondur. Her iki ilaçta HIV-1'deki proteaz denen enzimi inhibe eder. Ayrıca ritonavir, lopinavir'in vücutta kalma süresini arttırır. İnterferon ise hepatit B virüsü enfeksiyonu tedavisinde kullanılan, savunma hücrelerimizde üretilen bir aracı moleküldür. Ve hücrelerimizin virüslere karşı savaşma mekanizmalarını harekete geçirir. Tedavi için araştırılan bir diğer HIV proteaz inhibitörü Darunavir'dir. Japonya'da keşfedilen favipiravir, dirençli grip vakalarının tedavisinde onaylanan bir guanin analoğudur. Remdesivir'e benzer şekilde virüse ait RNA bağımlı RNA polimeraz enzimini inhibe ederek virüsün genetik materyal üretimini azaltır. Hayatı tehdit edici virüsler olan Ebola virüs, Lassa virüs ve artık COVID-19 tedavisi için araştırılmaktadır. Ribavirin, genetik yapılardaki guanozin bazına benzer. Virüs, genetik materyalini çoğaltırken guanozin bazının yerine geçerek replikasyonu azaltır. Günümüzde Hepatit C, bazı viral kanamalı ateşlerin ve çocuklarda sık rastlanan Solunum Sinsityal Virüs enfeksiyonu tedavisinde kullanılmaktadır. Oseltamivir, grip tedavisinde kullanılan bir nöraminidaz inhibitörüdür. Nöraminidaz grip virüsünün enfekte ettiği hücreden çıkıp diğer hücreyi enfekte etmesini sağlayan bir proteindir. Günümüzde Rusya ve Çin'de grip profilaksisi ve tedavisinde kullanılan antiviral ilaçtır. Bu ilaç Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tarafından onaylanmamıştır. Birçok DNA ve RNA virüsüne, virüs-konak hücre etkileşimini çoğu aşamada bozarak etki eder. Sıtma tedavisinde kullanılan antimalaryal ilaçlardır. HIV'in hücreye girişini önleyerek anti-HIV özelliğe sahiptir. Ek olarak virüslerde üretilen proteinlerin yapısında değişiklik yaparak antiviral etki gösterir. Ayrıca hidroksiklorokin antiinflamatuar ve bağışıklık sistemini düzenleyici etkilere de sahiptir. Bu özellikleriyle romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılır. Azitromisin ise bakterilere karşı etkili makrolid grubu bir antibiyotiktir. Ancak bu kombinasyonun etkili olduğunu söylemek için daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalar yapılmalıdır. Yeni koronavirüsün (SARS-CoV2) hücre içine girmesi için yüzeyinde bulunan Spike proteininin, akciğer hücrelerinin yüzeyindeki ACE2 adı verilen reseptörle etkileşmesi gerekir. Ancak bundan önce yapısal değişikliğe uğraması gerekir. Bunu akciğer hücresindeki TMPRSS2 adlı serin proteaz enzimi yapar. Camostat ve Nafamostat mesylat bu enzimi bloke ederek yeni korona virüsün hücre içine girişini önleyebilir. Nafamostat, Asya ülkelerinde akut böbrek hasarında diyaliz tedavisi alan kişilerde antikoagülan olarak onaylanmış bir ilaçtır. Yapılan araştırmalarda SARS-CoV2 enfeksiyonunda vücudun aşırı inflamasyon yanıtı vermesi sonucu özellikle bağışıklık hücrelerinde üretilen sitokin denen moleküllerin çok miktarda arttığı gözlenmiştir. Bu durum sitokin fırtınası olarak isimlendirilir ve organ yetmezliklerine yol açıp ölüme neden olabilir. Tociluzumab, romatoid artrit ve temporal arterit gibi romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan bir biyolojik ilaçtır. İnterlökin-6 (IL-6) vücutta savunma yanıtının yani inflamasyonun oluşmasında önemli rol oynar. Tociluzumab ise IL-6 reseptörlerini bloke eder. Aslında yeni bilinen bir yöntem değildir. Pasif bağışıklama sağlar, yani bir çeşit aşıdır. Hasta olup iyileşen kişilerden alınan tam kandan yapılır. Hasta olan kişiye verilerek hastalıktan koruma sağlar. Andrographis paniculata bitkisinden elde edilen Xiyanping'in antiinflamatuar ve antiviral etkileri mevcuttur. Esas olarak el-ayak-ağız hastalığı, diyare, üst solunum yolu enfeksiyonu ve viral pnömoni tedavisinde kullanılır. Vitamin C dışarıdan almamız gereken esansiyel bir vitamindir. Kanımızda bulunan en potent antioksidandır. Ayrıca bazı hormonların üretiminde yer alarak bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde rol alır. Önceki çalışmalarda sepsis ve septik şok durumlarında damar yolundan yüksek doz C vitamini verilmesinin önemli faydaları görülmüştür. Sepsiste, bağışıklık hücrelerinin kandaki mikroorganizmalara karşı verdiği aşırı yanıt sonucu organ yetmezlikleri gelişir. Şiddetli COVID-19 tablosunda ortaya çıkan ARDS'de bağışıklık yanıtının aşırı olduğu durumlarda kolayca gelişebilen bir durumdur. Bu nedenle yüksek doz Vitamin C koruyucu olabilir. Ancak yüksek dozlardaki Vitamin C prooksidan özellik gösterebilir. Doğal bal antibakteriyel, antiviral, antioksidan, antiinflamatuar ve bağışıklık sistemini düzenleyici etkilere sahiptir. Mısır'daki bir üniversitede doğal bal COVID-19 tedavisi için klinik olarak araştırılmaktadır. Lopinavir/Ritonavir, Hidroksiklorokin, Oseltamivir, Azitromisin ve Favipiravir'dir. Türkiye'deki hematoloji uzmanı Dr. Ercüment Ovalı ve ekibi tarafından COVID-19 tedavisinde etkili olduğu twitter üzerinden duyurulan ilaçtır. Dornaz alfa, Rekombinant insan Deoksiribonükleaz l çözeltisidir. rhDNaz olarak da bilinir. Etkisini DNA moleküllerini seçici bir şekilde parçalayarak gösterir. Dornaz alfa halihazırda 20 seneyi aşkın bir süredir Kistik Fibrozis hastalığının tedavisinde kullanılmaktadır. Kistik fibrozis nadir görülen CFTR geninde defekt olan genetik bir hastalıktır. Kistik fibroziste hücre yüzeyindeki Klor salgısı yapan kanallarda bozukluk söz konusudur. Buradaki klor kanalı aynı zamanda sodyumun geçişini de sağlar. Bu hastalıkta vücut salgıları içerdikleri sıvı azaldığı için vizkoz haldedir; yani yoğunluk artmış, akışkanlık azalmıştır. Kistik fibrozisli hastaların solunum yollarındaki katılaşmış mukustan sorumlu olan bir diğer şey, buraya gelip ölen savunma hücrelerinden açığa çıkan DNA molekülleridir. Dolayısıyla dornaz alfa bir mukolitik ilaçtır. Mukusun yoğunluğunu azaltıp atılımını kolaylaştırarak akciğerin fonksiyonlarını tekrar kazanmasına yardımcı olur. Sık görülen yan etkileri ses kısıklığı, farenjit, larenjit, döküntü, göğüs ağrısı ve konjonktivittir. Ayrıca Dornaz alfa bazı ülkelerde COVID-19 tedavisi için denenmektedir. COVID-19 dışında ARDS için de araştırılmaktadır. COVID-19 hakkında daha ayrıntılı bilgi için tıklayabilirsiniz. COVID-19 tedavisine yönelik araştırılan ilaçlar için https://clinicaltrials.gov'dan faydalanılmıştır. - Chan JF, Yao Y, Yeung ML, Deng W, Bao L, Jia L, Li F, Xiao C, Gao H, Yu P, et al. Treatment with lopinavir/ritonavir or interferon-beta1b improves outcome of MERS-CoV infection in a nonhuman primate model of common marmoset. J Infect Dis. 2015;212(12):1904 13. doi: 10.1093/infdis/jiv392."} {"url": "https://parlakjurnal.com/csgo-e-spor-hakkinda/", "text": "Counter Strike 1999 yılında Half Life oyununun bir modu olarak Minh Gooseman Le ve Jess Cliffe tarafından yaratıldı. Daha sonra Valve şirketi tarafından 2000 yılında oyun ve isim hakları alındı. Valve tarafından oyunun güncellemelerini daha düzenli paylaşmak adına Steam adında bir oyun platformu kuruldu. 2004 yılında grafikler ve oyun dinamiklerinde iyileştirilmeye gidilerek Counter Strike Source yayınlandı. Son olarak 2012 yılında Counter Strike serisinin son ve en gelişmiş oyunu olan Counter Strike Global Offensive yayınlandı. CS:GO 21 Ağustos 2012 tarihinde hayatımıza girdi. Ana olarak diğer Counter Strike oyunlarıyla aynı mantıkla oynanmaktaydı. Terörist ve Antiterörist olmak üzere 5'er kişilik iki takımın birbirlerini silahlar ve bombalar yardımıyla görevleri tamamlama ya da birbirini yok etme yarışıdır. Resmi CS:GO sunucularında iki çeşit görev vardır: Bomba kurma ve rehine kurtarma. Bomba kurma görevinden Terörist takımı, belirlenen noktalardan birisine verilen bombayı kurmaya ve o bombayı patlatmaya çalışır. Antiterörist takımının görevi ise belirtilen alana bombayı kurdurtmamak yada kurulan bombayı imha etmektir. Rehine görevinde ise amaç teröristler tarafından tutulan rehinelerin Antiteröristler tarafından güvenli alana sağ biçimde götürülmeye çalışılmasıdır. Daha önceki Counter Strike sürümlerinde ve birçok CS:GO sunucusunda farklı modlar bulunsa da resmi sunuculardaki görevleri bu ikisi oluşturmaktadır. E-spor kelime anlamı olarak elektronik spor anlamına gelmektedir. Yani organize bilgisayar oyunlarıdır ve profesyonel oyuncular ve takımların karşılıklı oyun oynaması mantığına dayanır. CS:GO e spor alanında League of Legend, Dota 2 ve Hardstone gibi oyunlarla birlikte en çok oyuncu ve izleyici kitlesine sahip oyunlardan birisidir. Türkiye ve dünyada birçok e spor takımı arasında düzenlenen ve çok yüksek para ödüllü CS:GO turnuvaları düzenlenmektedir. 2016 yılında düzenlenen ülkeler arası dünya şampiyonasında Türkiye 1. Olmuştur. E spor CS:GO alanında en önemli takımlarımızdan birisi olan ve tamamı Türk oyunculardan olan Space Soldiers dünya genelinde birçok büyük turnuvaya katılmıştır ve son olarak ESEA 25. Sezon Challange şampiyonu olmuştur. Ayrıca birçok Türk e sporcumuz da dünyada önemli kulüplerde görev almaktadır. Bir dönemin karnesini arka cebine koyup internet kafelerde saatlerce Counter oynayan nesli şuanda binlerce kişinin keyifle izlediği CS:GO e spor arenasında kendini göstermektedir. Counter-Strike Global Offensive 2021 madalyasını aşağıda görmektesiniz. 1 Ocak 2021 tarihinde itibaren 40. seviyeye ulaştığınızda envanterinize ekleyebileceksiniz. Hatta profilinizde de sergileyebilirsiniz. CS: GO kullanıcılarını koruyup oyunda tutabilmek için önce ücretsiz olmuştu. Daha sonra çeşitli yan eşyalar ile etkileşimi arttırmaya çalışan Valve ekibi bu tür madalyalar ile oyuncuları oyuna bağlamaya çabalıyor. Her ne kadar işe yarıyor olsa da birçok oyuncu hileler ve diğer yakalanamayan üçüncü parti yazılımlar sebebiyle oyunu bırakıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cumhuriyet-halk-partisinin-kurulusu-ve-ataturk-donemi/", "text": "Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilk kurultayı Sivas Kongresi olarak kabul edilir. I. Dünya Savaşı'nın ardından işgal edilen Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarında işgale karşı direnen çeşitli cemiyetler kurulmuştu. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri olarak adlandırılan bu cemiyetler 4 Eylül-11 Eylül 1919'da Mustafa Kemal Atatürk'ün çağrısıyla Sivas'ta toplandı. Sivas Kongresi olan tarihe geçen bu toplantı Cumhuriyet Halk Partisi tarihinin ilk kurultayı olarak kabul edilir. Sivas kongresinde ayrıca işgale karşı direnen tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetler yine bu kongrede Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak birleşti. 23 Nisan 1920'de toplanan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yer alan isimlerin tamamı aynı zamanda ARMHC delegeleridir. 1922'ye gelindiğinde Meclis üyeleri birinci ve ikinci grup olmak üzere ikiye ayrıldı. Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğini benimseyen birinci grup, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasıyla beraber siyasi faaliyetlere ağırlık verdi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk seçimi olan 28 Haziran 1923 seçimlerine tek liste ile katılan grup, bir sandalye hariç Meclis'teki bütün sandalyeleri kazanmayı başardı. Atatürk daha önce bir kaç defa Halk Fırkası hakkında konuşmuş olsa da ortada somut bir oluşum yoktu. Ancak 9 Eylül 1923'e gelindiğinde Atatürk, 9 Umde ismindeki siyasi parti programını açıkladı. Bu açıklamadan 2 gün sonra İçişleri Bakanlığı'na bir dilekçe veren Atatürk resmen Halk Fırkası'nı kurmuş oldu. Böylece Cumhuriyet Halk Partisi resmi olarak ilk defa Halk Fırkası adıyla tarihteki yerini almış oldu. Partinin resmi kuruluş tarihi 11 Eylül olmasına rağmen, Atatürk'ün 9 Umde programını açıkladığı gün olan 9 Eylül 1923 resmi kuruluş tarihi olarak kabul görür. Atatürk'ün açıkladığı parti programının akabinde kurulan Halk Fırkası'nın kurucuları arasında Celal Bayar, Cemil Uybadın, Kazım Hüsnü, Sabit Sağıroğlu, Saffet Arıkan, Zülfü Bey ve partinin ilk genel sekreteri Recep Peker yer alır. Halk Fırkası'nın kuruluşunun ardından aynı yıl 29 Ekim'de Halk Fırkası'nın 158 milletvekili Meclis'te Cumhuriyet ilanını onayladı. Aynı gün Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal Atatürk seçildi. Cumhuriyetin ilanıyla beraber Halk Fırkası'nın adı da değiştirilerek Cumhuriyet Halk Fırkası yapıldı. 1924 yılında halifeliğin kaldırılmasından rahatsız olan ve Milli Mücadele'nin lider kadrosunda yer alan Kazım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Hüseyin Avni Ulaş, Cafer Tayyar Eğilmez, Bekir Sami Kunduh ve Hüseyin Cahit Yalçın'ın içlerinde olduğu bir grup milletvekili Meclis'te ayrı bir parti kurdu. Grup, 17 Kasım 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla partileşti. Cumhuriyet'in ilanından sonra kurulan ikinci parti olan TCF, gerici Şeyh Said İsyanı'nın ardından, önde gelen isimlerinin siyasetten uzaklaştırılması veya idam edilmesiyle beraber bir yılı tamamlayamadan kapatıldı. Yaşanan bu durumla beraber 1946'ya kadar Cumhuriyet Halk Fırkası seçimlere katılan tek parti olarak kalmıştır. II. Dünya Savaşı dönemi İsmet İnönü liderliğindeki CHP'de ise işler değişecektir. Cumhuriyetin ilanıyla beraber yapılan devrimlerin çoğunluğu CHF'nin 2. Kurultayı öncesi hayata geçirildi. Parti'nin İkinci Kurultay'ında parti tüzüğüne partinin cumhuriyetçi, halkçı ve milliyetçi ilkeleri girdi. Atatürk'ün değişmez Genel Başkan olarak kabul edildiği kurultay da İsmet İnönü Genel Başkan Yardımcısı olarak atandı. Bu kurultayda ayrıca Mustafa Kemal Atatürk Büyük Nutku'nu okudu. Dünya çapında 1929 yılında başlayan krizden genç Türkiye Cumhuriyeti de payına düşeni aldı. Bu dönemde iktidar devletçi politikalar izleme eğilimi göstermiş, önemli görülen yatırımların devlet tarafından yapılması planlanmıştı. Ancak 1930 gelindiğinde krizin devam etmesi ve halkta baş gösteren huzursuzluk iktidarı çok partili hayata yöneltti. Atatürk'ün hali hazırda istediği çok partili hayata geçiş denemesi de bu dönemde gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Atatürk, yakın arkadaşı Fethi Bey'den yeni bir parti kurmasını istedi. Ağustos 1930'a gelindiğinde Cumhuriyet Halk Fırkası üyesi 15 milletvekili, Fethi Bey'in kurduğu Serbest Cumhuriyet fırkası'na geçiş yaptı. Yeni kurulmuş cumhuriyet daha tam düzene oturtulamamışken yaşanan dünya çapındaki krizle beraber bu yeni muhalefet partisine halkın gösterdiği ilgi yoğun oldu. Cumhuriyet karşıtlarının da ilgi gösterdiği SCF'nin İzmir'de düzenlediği miting rejim karşıtı bir hal aldı. Bu mitingin akabinde Menemen Olayı'nın gerçekleşmesiyle beraber, SCF kendini feshettiğini duyurdu. İkinci defa denenen çok partili hayata geçişin de başarısız olmasıyla beraber CHF iktidardaki yerini pekiştirdi. Partinin 1931 yılında düzenlenen Üçüncü Kurultay'ında parti tüzüğü yenilenerek bugün bilinen Altı Ok tüzüğe girmiş oldu. Cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık ve inkılapçılığı simgeleyen Altı Ok'un simgesi İsmail Hakkı Tonguç tarafından çizildi ve CHF tarafından 1933 yılından bugüne kadar simge olarak kullanıldı. Aynı kurultayda partiye bağlı taban hareketi oluşturulması kararı alındı ve Halkevleri'nin kuruluşu gerçekleştirilmiş oldu. Üçüncü Kurultay'dan 2 yıl sonra Mayıs 1935'te, 350'nin üzerinde milletvekili ve 150'nin üzerinde il delegesinin katılımıyla Dördüncü Kurultay düzenlendi. Kurultay'da dil devrimi uyarınca partinin adının Cumhuriyet Halk Partisi olarak değiştirilmesi yönünde karar alındı. Böylece bugün kullanılan Cumhuriyet Halk Partisi adı ilk defa resmi kayıtlara girmiş oldu. Bunlarla beraber Kemalizm kavramı bu dönem ilk defa parti programında kullanıldı. Kurultayda özel girişime yönelik kontrol uygulanması ve kişilerin yapamayacağı işlerin devlet tarafından yapılması şeklinde değiştirilen devletçilik ilkesi çeşitli tartışmalara yol açtı. Toprak ağası Eskişehirli Emin Sazak yeni tanıma tepki göstererek devletçilik ilkesinin değiştirilmesini istedi. Dönemin Genel Sekreteri Recep Peker, Sazak'a sert tepki gösterdi. Çeşitli siyasi tartışmalarda kullanılan CHP'li il başkanlarının vali olması durumu yine Atatürk döneminde 1936 yılında gerçekleşmiştir. Yıl içerisinde yayınlanan genelgenin ardından CHP'li il başkanları bulundukları ilin valisi, CHP Genel Sekreteri ise İçişleri Bakanı makamına getirilmiştir. Ayrıca genelgeyle bir CHP'nin Altı Ok'u Anayasa'ya sokulmuştur. siteniz güzel, yazılarınız da güzel ama biraz az aktifsiniz sanırım. daha çok yazı yazmalısınız yükselmek için. sayın yazar elinize sağlık, diğer yazılarınıza da şöyle bir baktım. tüm yazarların eline sağlık. yazılarınız çok güzel."} {"url": "https://parlakjurnal.com/cumhuriyetin-kurulusuna-dair-kisa-bir-panaroma-meclisler/", "text": "Cumhuriyet 1923 yılında ilan edildi. Fakat önceki süreçleri nelerdi ve cumhuriyet ilan edilmeden önce var olan meclis ne iş yapıyordu, buyrun bunlara bakalım. 23 Aralık 1876 tarihinde Birinci Meşrutiyetin ilan edilmesiyle ve Kanun-i Esasi'nin yürürlüğe girmesiyle Meclis-i Umumi açıldı. Bu meclis, Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan olmak üzere 2 parçadan oluşuyordu. İşte buradaki Meclis-i Mebusan, aynı TBMM gibi halkı temsil ediyordu. Bir yıl sonra 93 Harbi nedeniyle kapanıp yeniden açılan meclis, 1878 yılında Osmanlı Rus Savaşı nedeniyle tekrar kapanmıştır. 1908 yılında tekrar açılan meclis, Osmanlı Devleti'ni ve halkı temsil etme görevini yerine getirmeye çalıştı ama başaramadı ve İstanbul'un işgal edilmesiyle 1920'de bir daha açılmamak üzere kapandı. Bu meclisin kapanmasıyla halkı temsil eden Meclis-i Mebusan da ortadan kalkınca, Anadolu topraklarında işgalci kuvvetlere karşı direnen halkın da doğru düzgün bir temsiline ve düşman devletlere cevap verebilecek bir mevkiye ihtiyaç duyuldu. Böylece şu anda Kurtuluş Müzesi olarak hizmet veren binada 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi açıldı. Bu mecliste, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve kapanan Meclis-i Mebusan'ın bazı üyeleri vardı. Sonradan Türkiye Büyük Millet Meclisi ismi tarihe kazındı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in İlanı'na tanıklık eden ilk meclis, vekiller için yeterince büyük değildi ve geçici olarak kullanıma sokulmuştu. Daha sonra kısa sürede tamamlanan ana meclis binasına geçildi. Şu anda Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak hizmet veren binadan, Mimar Vedat Beyin projesiyle inşa edilen ve 18 Ekim 1924 yılında açılan yeni meclis binasına geçildi. Bu bina da 36 yıl boyunca kullanıldı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin şekillenmesinde büyük kararlara imza attı. İlk meclis binasının 50 metre kadar aşağısında bu bina, 6 Ocak 1961 tarihine kadar kullanıldı ve şu anda Cumhuriyet Müzesi olarak hizmet vermektedir. Şu an kullanılan meclisin temelleri 26 Ekim 1939 tarihinde atılmış. Yapımına Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister tarafından başlanmış, 1948 yılında ülkesine dönmesiyle işi Ziya Payzın devralmıştır. Payzın tarafından bitirilen yapı, 6 Ocak 1961 yılından beri hizmet vermektedir. Dünyanın en büyük meclislerinden biri imiş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/d-vitamini-kanser-iliskisi-bilim/", "text": "Vitaminler hayatımızda önemli yer tutan organik maddeler. Bazıları vücudumuzda depolanabilirken bazılar da vücudumuzda depolanamaz. Bu durumu vitaminin sudaki çözünürlüğü belirler. Yağda çözünen vitaminler vücutta depolanabilirken suda çözünenler vücutta depolanamazlar. Bugün sizinle birlikte yağda çözünen vitaminlerden biri olan D vitamini ve bu vitaminin kanser üzerine ilişkisini Akdeniz Tıp Dergisi'nde yazılmış derleme bir makale ve d vitamini üzerine yazılmış bir kaç yazı üzerinden inceleyeceğiz. Peki D vitamini tüm kanserler üzerine etkili mi? Bu sorunun cevabını şuan yapılan çalışmalar ve yazılan derlemeler üzerinden verecek olursak hayır. Her kimyasalın bütün hastalıkların tedavisinde kullanılmadığı gibi D vitamini de bütün kanserlerin tedavisinde kullanılamaz. Şimdi D vitamininin hangi kanserlerin tedavisinde olumlu hangilerinin tedavisinde olumsuz etki gösterdiğini inceleyelim. D vitamini vücutta endojen olarak üretilebilirken aynı zamanda eksojen olarak da dışarıdan alınabilir. Vücutta endojen üretimi güneşten gelen ışınları bağlı olarak gerçekleşir. Bu durumdan yola çıkarak yapılan gözlemlerde güneşin az olduğu yerlerde bazı kanser türlerinin daha fazla olduğu sonucuna varılmış. Bu sonuçtan hareketle d vitaminin kanser tedavisinde kullanılabileceği düşüncesi ortaya çıkmıştır. Yapılan laboratuvar çalışmaları bu fikri desteklese de klinik çalışmalar tam tersi sonuçları ortaya koymuştur. Bu durumda D vitamininin hangi durumlarda, ne kadar dozda, ne kadar süreyle kullanılması gerektiğine dair çalışmaların ortaya konması gerektiği çıkarımları yapılmıştır. Şu anda bununla ilgili bir çalışma bulunmaması D vitamininin tedavide kullanılması üzerine bir engel teşkil ediyor. Peki kanser tedavisinde kullanılabileceği düşünülen D vitamini kanser üzerine nasıl etkide bulunur? Bu sorunun cevabı D vitamininin kanserin yayılmasını sağlayan sinyalleri azaltabileceği veya engelleyebileceği yönündedir. Ayrıca D vitamininin hücre büyümesini ve yangıyı sınırlaması da kanser büyümesini engelleyebileceği düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Peki D vitamininin kanser üzerindeki etkisiyle ilgili çalışmalar bize neler söylüyor? Dilerseniz biraz da bunlara gmz atalım. Yapılan çalışmalarda birvileri arasında tutarsızlık ortaya çıkmıştır. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda D vitamininin en çok kolon kanseri üzerinde olumlu etki gösterdiği sonucunu ortaya koymakta. Kanda D vitamini düzeyi yüksek bulunanlarda kolon kanseri oluşma riski düşük olanlara göre daha az görülmüştür. Kolon kanserinde bu sonuç karşımıza çıkarken yapılan bazı çalışmalarda prostat ve pankreas kanserlerinde D vitamini fazlalığın riski artırdığı sonucuna varılmıştır. 10 yıldan uzun süren geniş çaplı bir araştırmada ise D vitamininin agresif meme kanserimden korunmada etkili olabileceği sonucu ortaya çıkmıştır. Bunun yanında yetersiz D vitamini seviyesinin de bazı kanser risklerini arttırdığı sonıcuna varılmıştır. Yapılan araştırmalardan hareketle D vitamininin kanser üzerine etkili olup olmayacağı konusunda net bir sonuca ulaşılamamakta. İleride yapılan daha kapsamlı çalışmalar ile D vitamini ileride kanser tespit ve tedavisinde kullanılabilir. Ancak şu an için böyle bir durum söz konusu değil. D vitamininin vücudumuzda önemli görevlerinin olduğunu düşünürsek biz yeterli miktarda D vitamini almalıyız. Unutmayın her şey kararında güzeldir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/d-vitamini-nedir-ne-ise-yarar-hangi-besinlerdedir/", "text": "Hasta mısın, hadi bir D vitaminini ölçtür. Yorgun musun, hadi bir D vitaminine bakalım. Kendini iyi hissetmiyor musun, D vitaminin eksiktir kesin! Son günlerdeki yeni kurtarıcımızı çok belli ettim ama evet bildiniz D vitamini! Buna bir şey diyemiyorum tabii ki. Çünkü eksiklik o dereceye varmış ki pandemi olarak bahsediliyor. Ülkemiz güneşlenme süresi açısından zengin olmasına rağmen bizde de durum pek farklı değil. D vitaminini bu kadar değerli yapan ne, gelin hep birlikte göz atalım. D vitaminini esas olarak güneş sayesinde kendimiz üretiriz ve daha az olarak da besinlerle elde ederiz. D vitamini içeren besin sayısı kısıtlıdır ve bunların D vitamini içeriği de azdır. Bu, güneşi bizim için çok önemli kılar. Öyle ki D vitamini ihtiyacımızın yaklaşık %80-85'ini kendimiz sentezleriz. Basit bir hesapla eksikliğini besinlerle yerine koymanın oldukça zor olduğunu görebiliriz. Normalde vitaminler vücutta sentezlenmez. Böyle bir tanımda D vitaminini aslında hormon olarak niteleyebiliriz. Daha doğrusu vücudumuzca hormon haline getirildiğini söylemek en doğrusu olacaktır. Güneşten çıkan 3 çeşit ultraviyole ışın vardır. UV-C'yi ozon tabakası tutarak bize ulaşmasını önler. UV-A ve UV-B ise bize ulaşır. UV-B( 280-315 nm) derimize kavuştuğunda ise hikaye başlar. UV-B sayesinde derideki hücrelerimiz kolesterolden D vitamininin öncülünü üretir(7- dehidrokolesterol). Bu ise önce karaciğere giderek 25-hidroksi kolekalsiferole ( 25 kolekalsiferol), bu da böbreğe gelerek 1,25 dihidroksi kolekalsiferole dönüştürülür. D vitamininin vücudumuzdaki en aktif formu budur ve vücudumuzdaki etkilerden bu sorumludur. Başta kemik sağlığı üzerine etkisinin yanında bağışıklılık sistemi, kas sağlığı, obezite, şeker hastalığı ve kalp-damar sağlığı gibi birçok sistem açısından önemli etkilere sahiptir. D vitamini, kalsiyium-fosfor dengesinde bağırsaklardan kalsiyum ve fosforun emilimini sağlayarak etki gösterir. Vücudumuzdaki kalsiyumun %99'u, fosforun %85'i kemiklerdedir. O halde kemik sağlığı için D vitamini vazgeçilmezdir. D vitamini eksikliğinde çocuklarda Raşitizm adı verilen kemik deformiteleri ile, yetişkinlerde ise osteomalazi ve osteoporoz adı verilen kemik kitlesinin azalması ve kırıklarla seyreden bir tablo olarak karşımıza çıkar. Tam mekanizması ortaya konamasa da D vitamininin gerek insülin direncini kırmada gerekse kas metabolizmasını düzenleyerek özellikle hastalıklar için problem arz eden karın bölgesindeki yağları azaltmaya yardımcı olduğu bulunmuştur. Kilo vermeye çalışıp veremeyenler tek sebebi buna bağlamamakla birlikte D vitamini eksikliğine sahip olabilir. Bence günümüz için en ilgi çekici kısım D vitaminin bağışıklılık sisteminde düzenleyici olarak görev almasıdır. Son zamanlarda çok sık karşımıza çıkan otoimmün hastalıklar yani bağışıklılık sistemimizin bize savaş açtığı durumlarda D vitamini eksikliği etkili olabilir. Çünkü D vitamini otoimmün hastalıklardan sorumlu olan edinsel savunma hücrelerini baskılayarak dizginler. Bunun yanında ise dış etkenlere karşı ilk savunma gücümüzü oluşturan doğal bağışıklık hücrelerimizi ise güçlendirir. Kış aylarında 4 ay boyunca 1200 IU vitamin D verilen çocuklarda grip enfeksiyonu riski %40 azalmıştır. Bu ilişki daha az güneş alan bölgelerdeki insanlarda daha çok hipertansiyon saptanması ile ortaya konmuştur. Fareler üzerinde yapılan çalışmalar ise d vitaminine duyarsızlaştırılmış farelerde, normal farelere nazaran daha çok hipertansiyon olması ilişkiyi iyice kuvvetlendirmiştir. Bunda muhtemel mekanizma ise D vitamininin böbrekte üretilen ve tansiyonun düzenlenmesinde önemli rol oynayan renin miktarını azaltmasıdır. Çoğumuzun bildiği üzere 2 tip şeker hastalığı vardır. Tip1 diyabet savunma hücrelerimizin bize savaş açması sonucu meydana gelir. Daha önceden bahsettiğimiz üzere, vitamin D otoimmünitenin önüne geçiyordu. Bu etkisi bakımından tip1 diyabette koruyucu etkiye sahip olduğu söylenebilir. Tip2 diyabet ise insülin direncinin sonucu olarak karşımıza çıkar. D vitamini ise hem periferik dokulardan insülin reseptörü üretilmesini uyarıp insülin direnci azaltarak hem de pankreastaki beta hücrelerinden insülin üretilmesini sağlayarak tip2 diyabette de önemli ölçüde koruyucu etkiye sahiptir. Kanser vücudumuzda yönünü kaybedip farklılaşmış hücrelerin önü alınamaz çoğalışıyla meydana gelir. Vitamin D ise bu farklılaşmayı ve çoğalmayı önlemesiyle kansere karşı koruyudur. Bu özellikle meme, prostat ve kolon kanserlerinde kendini gösterir. Çalışmalarda vitamin D desteği yapılan bireylerin kas gücü, kas yenilenmesi, egzersiz performansında iyileşmeler gözlenmiştir. Özellikle her egzersiz kaslar için bir büyük bir travma olduğuna göre spor yapanların kas yenilenmesi açısından buna daha da çok dikkat etmesi gerekir. 20-30 ng/ml ise yetersizlik olarak kabul edilir. 150 ng/ml'nin üzeri ise vitamin D zehirlenmesidir. Yeterli görülen aralıksa tercihen 40-60 ng/ml'dir. Ülkemizin bulunduğu konum itibarıyla Mayıs-Kasım arası güneşten etkin bir şekilde faydalanabiliriz. Güneşlenmek için ideal saatler ise 10.00-15.00 arasıdır. Bu saatlerde kollar, yüz ve bacaklar dize kadar açık olacak şekilde haftada 3-4 kez, 15-20 dakikalık güneş banyoları yeterli olacaktır. Daha koyu tenliler güneş ışınlarından daha az yararlandıkları için bu süre bir miktar uzatılabilir. Çok faktörlü güneş kremi ile güneşlenme, camın arkasından güneşlenme ile neredeyse hiç fayda sağlanılamayacaktır. Uzun süre güneşte kalacakların 15-20 dakikanın ardından güneş kremi kullanmaları cilt kanserlerinin önüne geçilmesi adına çok önemlidir. Vitamin D eksikliğini hızlıca kapatmanın yollarından biri de direkt takviye etmektir. Ancak bu kesinlikle bir hekimle görüşüldükten sonra hekimin vereceği karar neticesinde olmalıdır. Çünkü eksiklik miktarı, günlük ihtiyaç vs. gibi faktörler takviyede göz önünde bulundurulur. Doğada çok az yiyecek D vitamini içerir. Yağlı balık eti ve balık karaciğer yağları en iyi kaynaklardır. Sığır karaciğeri, peynir ve yumurta sarısında az miktarda D vitamini bulunur. Bu gıdalarda da esas olarak vitamin D, esas işlevsel formu olan kalsitriolden ziyade daha öncü formlarda bulunur. Her madde zehirdir, zehir olmayan madde yoktur; ilacı zehirden ayıran dozudur. ng/ml değerlerini 2.5 ile çarparak nmol/l değeri cinsine çevirebilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/daha-more-film-tanitimi-onur-saylak/", "text": "Filmin konusuna gelecek olursak; film, insan kaçakçısı bir babanın kendince inandığı hayattaki tek güç paradır ve parayı kazanmak için her yol mubahtır mantığını oğluna zorla dayatması ve henüz bazı şeyleri yeni yeni kavramaya başlayan oğlunun babasının bu tutumuna, karşı tutumunu görmekteyiz. Film bize baştan sona hayattaki acı gerçekliklerden bahsediyor. İzlemeye başladığınız andan itibaren bir karamsarlık bulutunun içine giriyorsunuz. Öyle ki film içinde gerçekleşen çok küçük güzelliklerde dahi kendinizi sinirleri bozulmuş bir şekilde gülerken bulabiliyorsunuz. Özellikle festival filmlerine merakınız varsa ve karamsarlığın ön planda olduğu filmlere bir ilginiz varsa bu filmi de seveceğinize eminim. Yönetmenlik açısından Onur Saylak'ı gerçekten çok başarılı buldum. Mültecilerin kaldığı mahzen ve evin denize bakan manzaralı çekimleri oldukça başarılıydı. Filmde gereksiz sahne uzatmaları yoktu ve çok fazla ana konudan uzaklaşılmamıştı. Oyunculuklar açısından zaten yıllardır bu işin içinde olan Ahmet Mümtaz Taylan'a ve Tuba Büyüküstün'e diyebilecek çok fazla bir şeyimiz yok fakat bir diğer başrol oyuncusu Hayat Van Eck'i övmeden de edemeyeceğim. İlk filmi olmasına rağmen gerçekten çok başarılı bir performans ortaya koymuş. Özellikle filmin ilerleyen kısımlarında psikolojik çöküntülerini ve karakterinin farklılaşmasını bize çok güzel bir şekilde yansıtmış. Film de birçok kez gerçekleşen olayların tahmin ettiğimizden daha farklı bir şekilde sonuçlandığını da görüyoruz. Bu konuda beni sürekli merakta bırakması filmden kopmamı sağlasa da sonlara doğru kafamda sürekli acaba nasıl toplayacaklar sorusu vardı. Ki zaten toparlamamışlardı da. Aslında herhangi bir mesaj verme kaygısı gütmeyen, bize tamamen hayatın gerçekliklerinin yansıtılmaya çalışıldığı filmlerde filmin sonunun açık bırakılmasını ve izleyicinin hayal gücüne bırakılmasını mantıklı bulsam da bu film özelinde bu durum filmin sonunda beni rahatsız etti. Açıkçası filmin son dakikalarında hadi artık toparlayın, böyle bitmesin gibi tepkiler vermedim değil. Genel olarak toparlayacak olursak; filmimiz konusu, oyunculukları, yönetmenliği ve film içi ufak müzikal dokunuşlarıyla oldukça başarılı bir filmdi. Sadece son dokunuş olarak biraz zayıf kaldığı ve insana beklediğini vermeyip, ucu açık bir karamsarlığa sürüklediği söylenebilir. Yazımda mümkün olduğunca az spoiler vererek film hakkında bilgi vermeye çalıştım umarım sizi seveceğiniz bir filmle tanıştırmışımdır. Sizde yazı ve film hakkındaki görüşlerinizi yorumlar kısmından bizimle paylaşabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dantenin-cehennemi-dan-brown-cehennem/", "text": "Dan Brown en son yayınladığı kitabı Cehennem ile filminin de çıkmasıyla tekrar gündemde. Kovalamaca ve gizemin eksik olmadığı, tarihi müzelere, meydanlara, sarnıçlara, heykellere, cami ve kiliselere yer veren kitabımızın senaryosu okuyucuyu tatmin edecek düzeyde yeterli. Seri olarak yazdığı kitapların geniş takipçileri olması ve içinde İstanbulda geçen olaylara yer vermesi yüzünden okumaya karar verdim. Ne yazik ki kitaptan beklediğimi bulamadım. Sebebi de olayların akışı içinde İstanbul'a çok az yerilmesi ve en kötü olayların burada gerçekleşmiş olması. İtalya'nın iki şehri, Floransa ve Venedik övgülerle betimlenirken senaryonun kötü kısmı dünyanın en güzel şehri İstanbul'a bırakılmış. Yazarın kafasında geçenlere karışamam. Olay örgüsünü istediği gibi kurgulayabilir. Ama bana göre İstanbul'a senaryo içinde yer verildiyse İtalya'ya oranla daha çok anlatılması gerekmektedir. Kısaca özetlersek: Baş karakterimiz simge profesörü Robert Langdon hafızasını yitirmiş olarak gözlerini İtalya'da bir hastanede açar. Hafızasını yitirmiş olan Langdon neden İtalya'da olduğu bilmemektedir. Bir kadın ve erkek doktorun gözetimi altında tutulmaktadır. Başına ne geldiğini çözümlemeye çalışırken hastaneye saldırı olur ve erkek doktor öldürülür. IQ'su yüksek kadın doktorumuz Langdonu hastaneden uzaklaştırır ve evine götürür. Olayların devamında profesörümüz dünyanın salgın tehditi altında olduğunu öğrenir. Salgını engellemek için cehennemin tasvir edildiği resmin içine yerleştirilmiş bilmeceyi çözmek zorundadır. Da Vinci'nin Şifresi kitabı ile tanıdığım Dan Brown, eski kitaplarında olduğu gibi bu yapıtında da tarihi eserlerin esrarengiz özelliklerini olay akışına katmayı başarılı bir şekilde gerçekleştirmiş. Sürükleyici ve merak uyandırıcı olay örgüsü kurgulamış. Avrupa ve Asya'nın birleşim yerinde olan birçok medeniyetin tarihte yaşadığı, kültürel ve doğal zenginlikleri barındıran ülkemize keşke daha çok yer ayırsaydı. Bu hali ile de zevkle okunabilir ama beni tatmin etmedi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/daron-acemoglu-uluslarin-dususu-kitabi-incelemesi/", "text": "Bugün dünya üzerinde bazı uluslar başarılı olup kendi devamlılıklarını sağlayabiliyorken bazıları sağlayamıyor. Siyasal ve ekonomik olarak milletlerin bazıları kendi kendini idame ettirebilirlerken bazı milletler ise bu konularda söz sahibi olamıyorlar. Demokrasi, hukuk, eğitim sistemleri gibi belli başlı konularda uluslar birbirlerine karşı üstünlük gösteriyorlar. Peki bu üstünlüğün temel nedeni nedir? Neden bazı uluslar başarılı olurken bazı uluslar düşmektedirler? İşte Daron Acemoğlu ve James A. Robinson'un 15 yıllık bir çalışmasının ürünü olan Ulusların Düşüşü isimli kitabı tam olarak bu soruya bir cevap arıyor. Kitabın genel olarak savunduğu hipotez: kapsayıcı ve sömürücü kurumların ayrımına dayanıyor. Kapsayıcı kurumlarda yönetim tabana yayılmış durumda ve güçler ayrılığı, hak, hukuk, eşitlik gibi demokratik kavramlar sağlam olarak korunuyor. Sömürücü kurumlarda ise yönetimler baskıcı ve özel bir zümre elinde bulunuyor. Demokratik haklar korunmuyor ve bu ortam içinde yönetici zümre kendi iktidarını zorla sürdürmek istiyorlar. İşte bu kitabın hipotezine göre, bir ulusun yükselişi yahut düşüşü, sahip olduğu kurumların kapsayıcı yahut sömürücü olmasına bağlıdır. Eğer ülkenin kurumları kapsayıcı ise o ulus daha başarılı olacaktır. Eğer kurumlar sömürücü ise uzun vadede o ulus geride kalacaktır. Sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlar, ekonomik büyümeyle her zaman uyumsuz olmasa bile sürdürülebilir olmaz. İşte bu yüzden sömürücü kurumlara sahip ülkeler kısa süre zarfında belli bir başarı gösterebilirseler de uzun süre kapsamında bu devam etmeyecektir. Sömürücü kurumlar iki nedenden ötürü sürdürülebilir teknolojik değişim üretmeezler; ekonomik teşviklerin yokluğu ve yaratıcı yıkımın siyasal sonuçlarından korkulması. Çok kaliteli bir çalışmanın ürünü olsa da benim gözüme takılan belli başlı sorunlar olduğunu düşünüyorum. Kapsayıcı-Sömürücü kurumlar hipotezi savunulurken ne yazık ki belli başlı hipotezler yanlış gerekçesiyle kestirilip atılmış. Fakat konu ulusların kaderi ve onların geleceğini inşa eden olaylar olduğu zaman, bunu tek bir faktöre yahut tek bir hipoteze bağlamanın doğru olmayacağı aşikardır. Sadece birkaç sayfa yetersiz bir açıklama ile coğrafya hipotezi çürütülmeye çalışılmış fakat bu teze karşı çıkarken yazarların öne sürdüğü nedenler pek de tatmin edici değil. Jared Diamond'un Tüfek Mikrop ve Çelik isimli kitabındaki bu gibi hipotezler çok değerlidir ve bu konuyu anlamak için sağlam bir dayanak teşkil etmektedir. Coğrafya kavramı tarihçilerin gözünde çok önemli ve değerlidir. Belli başlı iktisadi kurumlar üzerinden çıkarımlar yaparak ve olumsuz örnekler bularak bu hipotezi kestirip atmak kolay olmamalıdır ve doğru da değildir. Naçizane kanaatim, bu konularda kitabın bütüncül tarihi eksiklikleri olduğu yönündedir. Mesela kitap, Orta Doğu'nun fakirliğini coğrafyasına değil Osmanlı İmparatorluğuna bağlıyor. Bu ne yazık ki talihsiz bir tespittir ve kitabın ufkuna gölge düşürmektedir. Ayrıca kültür hipotezi ve cehalet hipotezi de tamamiyle yanlış kabul edilip yok sayılmış. Sonuç olarak hipotez dönüp dolaşıp tek nedene yani kurumların kapsayıcılığına varıyor ve alternatif hipotezler açıkçası göz ardı ediliyor. Daron Acemoğlu ve James A. Robinson'un ortaklaşa yazmış olduğu Ulusların Düşüşü isimli kitabı Doğan Kitabevi, 24. Baskı, Faruk Rasim Velioğlu çevirisinden okudum. Bu konuya ilgisi olan herkesin okumasını tavsiye ediyorum. İyi okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/deadpool-2-film-incelemesi/", "text": "Deadpool 2 için ilk olarak söylemek istediğim şey; bu film sizi her sahnesinde ayrı bir moda sokan bir film, filmi izlerken birçok duyguyu yeteri kadar yaşayacak, moddan moda gireceksiniz. Öncelikle spoiler vermeden filmden biraz bahsetmek istiyorum ve yazımın kalan kısımlarında da spoiler vermemeye özen göstereceğim. Her geçen gün yeni bir çizgi roman uyarlaması seyrediyoruz. Öyle ki son beş ayda izlediğimiz süper kahraman filmi sayısı şaşırtıcı derecede fazla. Hem çizgi romanların hem de beyaz perdenin en aykırı kahramanı olan Deadpool geri dönüyor. Deadpool 2 filminin yönetmen koltuğuna ABD doğumlu John Wick (2014) filminden tanıdığımız David Leitch oturuyor. Ryan Reynolds ise ana kahramanımızı canlandırıyor.Ryan Reynolds Deadpool'u ete kemiğe büründürmek için yapımcılarla 10 yıl boyunca savaş vermiş. Sonunda taşın altına elini koyacakları bulunca Deadpool'u çekmeyi başarmış. 2014 Yılında görücüye çıkan serinin ilk filmini seyirciler çok beğenmiş ve oldukça geveze, haylaz ama bir o kadar sempatik,esprili küfürbaz kahramanı çok sevmişti. Yapımcılar, bu ilgiden memnun kalınca ikinci film için Reynolds'a zorluk çıkarmadılar. Serinin ikinci büyük ihtimalle de son filmi. İlk film ile karşılaştıracak olursak ilk film bana kalırsa sinemaya yeni bir boyut katmasıyla ikinci filmden daha güzeldi ancak ikinci filmde daha çok eğlendiğimi söyleyebilirim. Ayrıca ikinci filmde bütçenin de artmış olması ile aksiyon sahneleri sizi daha çok tatmin edecektir. Film içerisinde dramdan tutun da toplumsal mesaja kadar birçok konuyu da barındırarak bizleri güldürürken aynı zamanda da bizlere mesajlarını vermişler. Bu filmde aile kavramı üzerine sıkı sıkıya sarılırken, dostluk ve ahlak kuralları üzerine de derin mesajlar verilip seyircinin hikayeye daha ciddi bakmasına olanak sağlanıyor. Deadpool 2, kimsesiz çocuklar yurdunda çocuklara uygulanan mobing, şiddet ve taciz olaylarına değinerek toplumsal bir yaraya parmak basarken yetkililere ve ilgililere önemli bir hatırlatma misyonunu üstleniyor.Bir insan neden kötü olur? Kötü olan o insan topluma yeniden kazandırılıp faydalı insan yapılabilinir mi? sorularına da hikayede yer verilirken mantıklı dokunuşlarla cevapları seyirciye olumlu yönde servis ediliyor. Bu da filmin diğer bir yönü ve bence gayet de yerinde mesajlar işlenmiş. Deadpool, üstün yeteneklerini kötü yönde kullanmaya meyilli küçük bir çocuğu sahiplenip onu, öldürmeye çalışan kişiye karşı koruyup iyi yöne yönlendirmeye çalışarak insani gelişimi sorgularken, bu kişisel dramla yüzleşmek için mizahı arkasına saklanıyor. Filmde mizah çok etkili kullanılırken bir çok yerlere ve kişilere de göndermeler yapıyor. Gönderme demişken bu filmde en çok ne var derseniz cevabı gönderme olacaktır. En başta diğer filmlere, stüdyolara, karakterlere olmak üzere Marvel'in kendi kararkterlerine ve hatta filmin kendi senaryosuna dahi göndermeler mevcut. Aklınıza gelebilecek birçok filme gönderme yapılıyor ve bunları anlayıp filmi tam anlamıyla hissedebilmek için birçok çizgi romanı ve filmlerini okumuş izlemiş olmanız gerekiyor. Öyleki göndermeler bazen açıktan yapılmayıp sahne aralarında, ortamlarda vs yapılıyor ve anlamak gerçekten zor olabiliyor. Filmin ilk yarısından sonra bir hoşnutsuzluk beklentinizin karşılanmaması durumu oluşabilir, çıkmayı düşünebilirsiniz ancak filmin asıl olayı ve bence asıl film ikinci yarıda başlıyor. Bu yüzden salonu terketmeyi düşünmeyin. Film gerçeken benim beklentilerimi büyük oranda karşılamış durumda. İzlenilebilir bir film. Filmde en çok beğendim olaylar Deadpool'un aykırı, espirili, zıpır hali izlediğiniz çizgi romanlarından uyarlanan filmlerdeki sıkıcılığı, tek düzeliği size kesinlikle hissettirmiyor. Başta da belirttiğim gibi bir bakmışınız gülüyorsunuz bir bakmışınız birden her şey ciddileşip kendinizi bir dram filmi izliyormuş gibi bulabiliyorsunuz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/death-note-yeni-dunyanin-tanrisi-olmak/", "text": "Animenin baş karakteri Yagami Light adında bir lise öğrencisi. Oldukça zeki olan Light, adalet arayan bir kişi. Haberlerde gördüğü cinayetler ve bunun gibi kötü olaylar Light'ı sıkmıştır. Kötülüklerin artarak devam etmesi, belki de Light'ın bir dönüşüm yaşamasına neden olmuştur. Bir gün, okulun bahçesinde bir defter bulur. Bu defter, bir şinigami olan Ryuk tarafından dünyaya atılmıştır. Defteri bulan ve defter içerisinde yer alan kuralları okuyan Light, ilk önce bu duruma bir anlam veremez. Çünkü ölüm defterinin ilk sayfasında, oraya adı yazılan kişilerin öldükleri yazılıdır. Light bu durumun doğru olacağını düşünmese de yine de ölüm defterini denemek ister. Bu noktada bir ara vermek yerinde olacaktır. Neden ölüm defterini bulan kişi bir başkası değildir de Light'tır? Her şeyden önce Light, dünyadaki adaletsizliklerden sıkılmış bir karakterdir. Öte yandan oldukça akıllıdır. Bu iki özellik, Light'ın ölüm defterini kullanmaktan çekinmemesine yol açar. Bu nedenle bir başkasının değil de Light'ın ölüm defterini bulması oldukça anlamlıdır. Ölüm defterini kullanmaya başlayan Yagami Light, televizyonlarda karşısına çıkan ve kötülükleriyle bilinen insanların ölüm nedenidir. Kötü insanların isimlerini deftere yazan ve onların ölmesine neden olan Light, her ne kadar kendince iyi bir şey yapıyor olsa da bir süre sonra Kira olarak adlandırılmaktan kurtulamaz. Bu durum, felsefenin de asırlardır ilgilendiği konulardan biri olan iyilik kötülük sorunsalını ön plana çıkarır. Şimdi akıllara şu soru geliyor, bu kadar insanın ölmesine neden olan Yagami Light bir adalet savaşçısı mıdır yoksa bir katil mi? İlk başta her ne kadar adalet dağıtmaya çalışan bir tanrı rolünde görse de kendisini, ilerleyen bölümlerde Light, artık bu durumun bir savaş olduğunu fark eder. Kötüleri kendince cezalandırsa da kötüler hangi kriterlere göre kötüdür? Burada daha çok insani sınıflandırmalar devreye girer. Hırsı ve azmiyle insanları öldüren Light, neticede insani dürtüleriyle hareket eden bir karakterdir. Bu nedenle eylemleri, tanrısal süzgeçten geçmez. Light'ın adalet savaşçısı mı yoksa bir katil mi olduğu yönündeki sorgulamaları bir kenara bırakıp Light'ın yavaş yavaş içine girdiği buhrandan bahsetmek gerekir. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza adlı romanında Raskolnikov'un yaşadıklarına benzer bir şeyleri yaşamaya başlar Light. Her ne kadar inandığı şeyi yapıyor olsa da büyük bir psikolojik çöküş sürecine girer. Birilerini kötü olduklarına inandığı için öldüren Light, çok daha farklı bir psikoloji içerisindedir. Artık kötü insanların azalmasını sağlayan normal bir insan değildir o. Tam anlamıyla adalet sağlayan bir tanrı olmak ister. Fakat tanrı olmak o kadar kolay değildir. Bunun yanı sıra ölüm defterinin kuralları içerisinde yer alan bazı kurallar, Light'ın nasıl bir karmaşanın içerisinde yer aldığını gözler önüne serer. Ölüm defterini kullanan kişi cennete ya da cehenneme gidemez diye bir kural vardır ki bu kural, Light'ın bir nevi arafta kalacağının işaretidir. Ayrıca defterin sahibi, defteri kullandıktan maksimum 39 gün sonra ölüm tanrısını görmeye başlar. Light, defteri kullandıktan bir süre sonra ölüm tanrısını görür ve her şey çok daha karmaşık bir hal alır. Oldukça enteresan bölümlere ev sahipliği yapan Death Note, kendisini adaleti sağlayan bir tanrı olarak gören Light'ın hikayesidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/demir-dev-1991-film-incelemesi/", "text": "Şu ana kadar izlediğim en iyi animasyon filmlerinden biriydi. Orjinal adı Iron Giant olan animasyon filmi, bir çocukla uzaydan dünyaya bilinmeyen bir sebepten dolayı gelen bir Demir Dev arasında geçiyor. 1991 yılı yapımına göre harika efektlere sahip bir animasyon filmi olmuş. Senaryosu da muhteşem. Eğer küçüklere izletirseniz büyük dersler alacaklarına eminim. Aileyle izlenebilecek güzel bir animasyon filmi. Bazı mecralarda filmi izlerken ağladıklarını söylüyorlar ve gerçekten de öyle. Şahsen ben ağlamadım filmi izlerken veya filmin sonunda ama filmin verdiği duygusal anlamlar insanın gerçekten içini acıtıyor. Film her ne kadar 27 sene önce yapılmış olsa da filmin sahneleri ve diyaloglarında geçen cümleler günümüz insanına hala ders verecek nitelikte. Film, fırtınalı bir gecede denize, bir meteorun düşmesiyle başlıyor. Başta bunun meteor olduğunu zannediyoruz. Ama o sırada teknesinde fırtınayla mücadele eden yaşlı bir adam karşılaşınca bunu bizim demir dev olduğunu anlıyoruz. Orada dikkat etmeyebiliriz ama yaşlı adamın teknesi neredeyse batmak üzere. Ama bizim demir dev adamı kurtarıyor. Yaşlı adam kasabasına döndüğünde olayı herkese anlatıyor ama kimse inanmıyor. O sırada orada bulunan yaramaz kahramanımız Hogarth da sadece şöyle bir dinliyor. Tabi ki ilgisini de çekiyor, bu farklı hikaye. Gece tek başına kaldığında ve dışarıdan gelen gürültüleri takip ettiğinde bizim demir devle karşılaşıyor. Demir dev ne yer sizce? Tabi ki metal. Sonra olaylar olaylar. Kahramanımız başta bu durumu annesine anlatmaya çalışıyor ama annesi çocuğunu doğru düzgün dinlemiyor bile ve inanmıyor da. Burada çocukların da bir birey olduğuna ve onlarında ciddi bir şekilde dinlenmesi gerektiğine dikkat çekilmek istenmiş büyük ihtimalle, Ki öyle zaten, onları da dinlemek lazım. Elbet bir yerde insanlarla karşılaşmaları gerecek ve karşılaşıyorlar da. Tabi bizim demir dev insanları korkutuyor. Aslında insanlar demir devden korkuyor demek daha doğru. Ve bundan sonra asıl macera başlıyor. İyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/demodex-akar-bir-misafir/", "text": "Demodex insan kıl folikülünü mesken edinmiş bir akar cinsidir. Demodex türleri insan cilt faunasının bir bileşeni olarak kabul edilmektedir. Bu organizmaların bazı kaynaklarda parazit olarak kabul edilmelerinin nedeni ise köpek ve birçok memeli türünde uyuzun nedenlerinden biri olarak görülmeleridir. Ayrıca bu canlılar insan cildinde yüksek oranda bulunduklarında bazı hastalıklara yol açabileceklerinden patojen olarak da kabul edilirler. Parazit bir canlı, yaşam döngüsünün herhangi bir döneminde konak canlı üzerinde yaşayıp ona zarar verebilir ya da konağı zayıf bırakabilirken patojenler neticede konak canlıya zarar veren bir hastalığa yol açabilen organizmalardır. Demodex ile birlikteliğimiz doğumumuz ile başlar çünkü bu canlı annemizin meme başında bulunur ve annemizin bizi emzirmeye başlamasıyla birlikte bize geçer. İnsan üzerindeki Demodex miktarı ise ergenliğe girmemizle hızlı bir artış gösterir çünkü ergenliğe girmemiz ile bu canlıların esas besin kaynağı olan sebum salgısını yapan sebase bezlerinin cildimizdeki miktarı büyük bir artış gösterir (1). Demodex türleri vücudumuzda özellikle alın, yanak, çene, kaş, kirpik, kılsız saç derisi, boyun ve kulaklar olmak üzere baş kısmımızda yoğun olarak yaşar (2). Bu bölgelerde yoğun olarak bulunmalarının bir sebebi, bu bölgelerde sebase bez miktarının fazla olması dolayısıyla besin kaynağı açısından bu bölgelerin zenginliği iken diğer bir sebep olarak da insanların yanak ve kafa tokuşturarak birbirleri ile selamlaşması ve bu parazitin bireyler arası aktarılması olarak düşünülebilir. Bu canlılar ölü deri hücreleri ve yukarıda belirtiğim gibi sebase bezi tarafından salgılanan salgılarla beslenirler. Sebase bezin salgısının artması doğrudan bu canlıların da artışına yol açar. Belirli bir sayıdan sonra özellikle bu parazitlerin ölü artıklarının kıl folikülünde birikmesi kıl folikülünü tıkar ve kıl folikülünün işlevsiz hale gelmesine yol açar. Bu tıkanıklılık dermatit, rosacea, madarozis gibi birçok cilt hastalığınına zemin hazırlayabilir. Kirpik ve saç foliküllerinde böyle bir artış olursa kıl folikülü tıkanır ve bu folikülün üreteceği kıl büyüyüp gelişemeden dökülür. Bu sebepten ötürü bu canlıyı saç dökülmesin temelinde yatan nedenlerden biri olarak da görebiliriz. 1) Demodex mites. Clin Dermatol. 2014 Nov-Dec;32(6):739-43. doi: 10.1016/j.clindermatol.2014.02.012. Epub 2014 Feb 28."} {"url": "https://parlakjurnal.com/demokrasimiz-siyaseten-ahlakli-liderlerle-kurtulmayacak/", "text": "Ülkemizin çeşitli problemleri ve bu problemlerin herkese göre çeşitli çözümleri var. Genellikle ülke bazında bir problem ortaya koyulduğunda, bunun yegane çözümü siyasi meselelerde aranıyor. Ya özünden ya da kirli işlere konu olmasından ötürü siyasetten hoşlanmayan insanların çözümleri daha çok eğitim ve bilim gibi apolitik konulara odaklanıyor. Fakat olayın özüne indiğimizde; eğitimin kalitesini eğitim politikalarına, bilimin yeterince üretken olamamasını siyasi hatalara bağlayabilmek mümkündür. Türkiye'deki beyin göçünün son yıllarda inanılmaz boyutlara ulaştığını resmi TÜİK verileriyle bile görebiliyoruz ve bu durumun siyasi sorunlardan dolayı ortaya çıktığına dair apolitik insanlar da dahil olmak üzere herkes hemfikir. Bugün Türkiye'de hangi siyasi partiye sempati duyarsa duysun herhangi birine sorduğunuzda size siyasi yozlaşmadan veya siyasi ahlakın yoksunluğundan dem vuracaktır. Bu sorunların çözümüne dair herkesin siyasi bir adayı bulunmakla birlikte insanımız tarihi hafızasından hiçbir zaman silemediği bir hataya saplanıyor. Bu hata; lider kültünün varlığı ve ilkeli bir siyasetçinin Türkiye'yi sonsuza dek siyaseten istikrara sokacağına dair inançtır. Siyasi sistemimizin artık gerçekten bir sistem olabilmesi ve siyasetçilerden medet ummaması gerekmektedir. İnsanlığa mal olmuş bir ikilem vardır: insan doğasında iyi midir yoksa kötü müdür? Bu ikilemin kesin bir cevabı yok. Bu sebeple siyaseti yönlendiren insanlardan iyilik veya kötülük beklemek oldukça saçma. Siyasi denetim sistemleri sağlam olduğu taktirde siyasetçilerden ahlaklı olmalarını beklemek zorunda değiliz. Zira ahlaklı olmadıkları vakit makamlarında oturabilmeleri o şartlarda mümkün olmayacaktır. Bu durumda işini yapan hiç kimseye ek bir teveccüh göstermek ve siyasiler karşısında eğilmek zorunda kalmayacağızdır. Batılı liderlerin karşısında rahatça duran vatandaşları gördüğümüzde şaşırmamızın sebebi buradadır. Bunun sebebi toplumsal kültürden de öteye siyasi sistemin denetimsizliğinde yatıyor. Batılı siyasetçiler Türkiye'dekilerden daha ahlaklı veya ilkeli değiller. Ancak Batıdaki sistem gerek devlet mekanizmalarıyla gerekse toplumsal tepkiler ile siyasetçilerin hatasını affetmiyor. Bu yüzden istifa makamı Türkiye'ye ait değildir. Bu gibi sebeplerden ötürü Türkiye ve bizim gibi ülkelerde yükseliş ve iyi işler her zaman geçici oluyor. Bireylerin inisiyatifiyle gerçekleşen pozitif sonuçlar yine onların etkisiyle ortadan kalkabiliyor. Bu yüzden Türkiye'de sürekli bir yükseliş-düşüş zikzakı çiziliyor, bu yüzden ülkedeki gençlerin enerjisi boşa harcanıyor, hayaller yıkılıyor ve nesiller birbirine küsüyor. Türkiye bu yüzden bir bakıyorsunuz Kophenhag kriterlerini karşılamaya çalışıyor, bir bakıyorsunuz AB ile düşman, bir bakıyorsunuz Rusya'yı en büyük tehdit olarak görüyor, bir bakıyorsunuz Rusya ile en yakın müttefik oluyor, bir bakıyorsunuz Yunanistan ile ilişkileri güçlendiriyor, tekrar bakıyorsunuz Yunanistan ile ilişkiler kopma noktasına geliyor. Bunlar reelpolitiğin gereği değil, sistemsizliğin sonucudur. Ülkemizi yönetenlerden iyilik veya kötülük bekleme lüksüne sahip değiliz. Zira iyilik bekleyen iyilik, kötülük bekleyen kötülük bulmuyor; dünya bir peri masalı değil. Demokrasi işte bu yüzden hem en kötü hem de en iyi yönetim biçimi. Bizim en kötü sistem olan demokrasiye değil en iyi sistem olan demokrasiye; yani sağlam bir denetime sahip sisteme ve kapsayıcı bir anayasaya ihtiyacımız var. Bu sebeple ülkemizin geleceği için siyasi sistemin ilkeli insanlardan medet ummayacak seviyeye gelmesi ve siyasi liderlerden ziyade sistemlerin ön plana çıkarılması gerekmektedir. Ülkemizin demokrasisini liderler değil sağlam bir siyasi sistem kurtarabilecektir. Peki bu çok büyülü görünen çözümü nasıl gerçekleştirebiliriz? Bunu bu yazı serisinin ilerleyen bölümlerinde kaleme alacağım. 2) Demokrasimiz Siyaseten Ahlaklı Liderlerle Kurtulmayacak! Türk insanın derdi partizanlık ve cehalettir. partilerin sorunu ise rövanş siyasetidir. Bakın bugün akpli biri akpnin yapmış olduğu kötülükler için ses çıkarmıyorsa. chpli biri marmarayı eleştirip yeriyorsa. hdpli Aziz Sancar Beyfendiyi milliyetçi diye kötülüyorsa bu ülkede bir cacık olmaz. iyiyi sevmeli kötü reddetmeliyiz partimizin icraatı olsun ya da olmasın ancak böylece güzele estetiğe doğruya değer verip onu yüceltip insanları bu takdiri kazanmaya sevk edebiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/demokrat-parti-donemi-cumhuriyet-halk-partisi/", "text": "Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ardından yönetimde olan CHP 1950'de iktidarı kaybetti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren iktidar olan Cumhuriyet Halk Partisi 1950 seçimlerinde iktidarı devretti. 1946'da kurulan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950'de gerçekleşen seçimlerde Meclis'te çoğunluk sandalyeyi ele geçirerek iktidar oldu. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti yüzde 53, CHP ise yüzde 39 oy almasına rağmen aradaki sandalye farkı çok fazlaydı. DP Meclis'te 408 sandalye kazanırken CHP sadece 69 sandalye kazanabildi. 22 Mayıs'ta açılan mecliste DP kurucularından Refik Koraltan Meclis Başkanlığı'na, Celal Bayar Cumhurbaşkanlığı'na seçildi. Bayar'ın hükümet kurma yetkisi verdiği Adnan Menderes ise Başbakan oldu. Cumhuriyet Halk Partisi için farklı geçecek bu dönemde hükümetin ilk icraati 1932'den beri Türkçe okunan ezanı Arapça'ya çevirmek oldu. Seçimin ardından 29 Haziran'da düzenlenen 8. CHP Kurultayı'nda genel sekreter seçimi yetkisi tekrar kurultay delegelerine verildi. Parti Meclisi üye sayısının 30'a indirildiği kurultayda İsmet İnönü Genel Başkan, Kasım Gülek ise Genel Sekreterliğe seçildi. 1951 yılının Kasım ayında gerçekleşen 9. Kurultay'da da her iki isim yine aynı görevlere seçildi. 1952 yılında Türkiye'nin NATO'ya girişi onaylanırken 1953'te CHP'nin malları Demokrat Parti tarafından çıkarılan yasayla hazineye devredildi. Bu kararın ardından Demokrat Parti'ye seslenen İnönü; Işıktan korkuyorsunuz dedi. 22 Haziran 1953'te gerçekleşen CHP'nin 10. Kurultayı'nda parti programına ilk defa Hukuk Devleti kavramı sokuldu. Bu kurultayda programa ayrıca seçim güvenliği, yargıç bağımsızlığı, sendika ve meslek örgütü kurma özgürlüğü, işçilere grev hakkı gibi kavramlar da dahil edildi. İnönü tekrar Genel Başkanlığa, Gülek ise yeniden Genel Sekreterliğe seçildi. 1954 seçimlerinde de bir önceki seçimlerde olan durum yaşandı. Yüzde 35 oy alan Cumhuriyet Halk Partisi Meclis'te sadece 31 sandalye kazanabilirken, yüzde 57.5 alan Demokrat Parti 502 milletvekilini Meclis'e sokabildi. 2. seçimini kazanan DP'de Cumhurbaşkanlığı'nı Celal Bayar, Başbakanlığı tekrar Adnan Menderes üstlendi. 1954'te CHP'nin Meclis'te tarihindeki en az vekili görmesi parti içi tartışmalara yol açtı. İnönü ve Gülek tekrar göreve seçilirken Parti Meclisi'nin kurultay tarafından seçilmesi, Parti Meclisi'nin seçeceği 5 kişi ile Genel Sekreter tarafından atanacak 2 kişinin Merkez Yürütme Kurulu'nu oluşturması kararı alındı. Demokrat Parti'nin 1954 seçiminin ardından beklentileri karşılayamaması CHP'nin lehine gelişti. Dış borçlanmanın arttığı bu dönemde ülkede kriz patlak verdi. 1956 yılında düzenlenen 12. Kurultay'da İnönü ve Gülek tekrar Genel Başkan ve Genel Sekreter seçildi. CHP'nin 1957'de düzenlenen 13. Kurultayı'nda muhalefet ile işbirliği yapılması kararı verildi. Kongreye Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partileri temsilcileri de katıldı. Ancak durumu önceden sezen Demokrat Parti iktidarı seçim öncesi bir kanun çıkararak iş birliği yapılmasının önüne geçti. DP'nin tüm bu çabalarına rağmen CHP yüzde 41.1 oy alarak 178 milletvekilini Meclis'e göndermeyi başardı. Demokrat Parti yüzde 10'a yakın oy kaybıyla 47.9 bandında kalarak 424 sandalye kazandı. CHP yakaladığı bu başarıyla beraber örgütlenme çalışmalarını hızlandırarak parti politikalarında değişiklik yapmaya başladı. Bu doğrultuda 1959'da gerçekleştirilen 14. Kurultay iktidara yürüyen parti havasında geçti. Büyük değişikliklerin yapıldığı kurultayda hukuk devletine atıfta bulunuldu. İşçi haklarından da bahsedilen kurultayda, Parti Meclis'i üye sayısı 30'dan 40'a yükseltildi. Her iki parti arasında yükselen gerginlik 17 Ocak 1959'da Başbakan Adnan Menderes'in uçağının Gatwick Havalimanı yakınında düşmesiyle yumuşadı. 1959 yılında CHP'nin Batı Anadolu şehirlerini kapsayacak şekilde Büyük Taarruz isimli seçim çalışmasını başlattı. Bu çalışma dahilinde geziler düzenleyen İnönü'ye Uşak'ta taşlı saldırı gerçekleştirildi. Kolluk kuvvetleri olaya müdahale gerçekleştirmedi. 1960 yılına gelindiğinde hükümet tarafından uygulanan sansür arttı. CHP'nin yayın organı Ulus gazetesi kapatıldı. Nisan ayında Kayseri'ye giden CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün treni kurulan barikat yüzünden durmak zorunda kaldı. İsmet İnönü ve beraberindekiler barikatları elleriyle yıkarak şehre girmek zorunda kaldı. İnönü'yü şehirde 50 bin kişi karşıladı. DP'nin talebiyle Meclis'te Tahkikat Encümeni kuruldu. İnönü bu komisyona dair bir konuşma yaptı. İnönü şu ifadeleri kullandı; Biz demokratik rejim dedik, bu rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp, baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal, meşru bir haktır. CHP Genel Başkanı İnönü'nün yaptığı bu konuşma 12 oturum boyunca TBMM'den uzaklaştırmayla sonuçlandı. Bu karara tepki gösteren CHP Grubu Meclis'ten polis zoruyla uzaklaştırıldı. Bu olayların akabinde İstanbul ve Ankara'da hükümete karşı öğrenci gösterileri başladı, polis tarafından gerçekleştirilen müdahalelerde hayatını kaybeden öğrenciler oldu. Her iki şehirde sıkı yönetim ilan edilirken Adnan Menderes olaylarla ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi ve İsmet İnönü'yü sorumlu tutan açıklamalar yaptı. Bu gelişmelerin ardından 3 Mayıs 1960 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel hükümete ihtar çekti. 27 Mayıs 1960'ta Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde yer alan 37 kişilik darbeci bir grup yönetime el koyduğunu açıkladı. Celal Bayar, Adnan Menderes, birçok DP'li bürokrat hatta DP'ye yakın olduğu düşünülen generaller tutuklandı. Ben anlamıyorum. Tamamen rant kavgası var ya kimsenin görüşü düşüncesi önemli değil. Tamam halktan 2 kişi isen senin için görüş kavgası olabilir ama onlar için değil o kadar çok eminim ki. İki insan sırf görüşleri farklı diye birbirlerini vatan haini olarak görüyor. Halbuki ikisi de vatanın ilerlemesini istiyor ve ülkenin ileriye gitmesi için çalıştığını sanıyor. Gerçekten yazık. Dökülen kana ölen insanlara yazık başka hiç bir şeye değil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/deniz-alti-volkanlari/", "text": "Deniz altı volkanları, Dünya'nın denizlerle örtülü bölgelerinde bulunan ve magma çıkışının %75'nin gerçekleştiği yarıklardır. İnsanlık henüz yüzeydeki volkanlara bile alışkın değilken su altındaki volkanların varlığı, insanın büyük bir gizemle karşı karşıya kaldığını düşünmesine neden olabilir. Her ne kadar su altı volkanlarıyla ilgili çeşitli çalışmalar yapılmış olsa da okyanuslar hakkında çok az bilgiye sahip olmamız, su altı volkanlarını gizemli olarak tanımlamamızın temel nedeni. Suyun yaklaşık 4 kilometre altında bulunan su altı volkanları, oldukça ilgi çeken yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Su altında bulunan bu baca ve kırıklar, magma çıkışının %75'ine ev sahipliği yapıyor. Bu tür volkanların bir kısmı, yaşamı destekleyen kimyasal şartların oluşmasına destekte bulunuyor. Fakat her zaman yaşamsal faaliyetler adına avantaj sağladığını söylemek mümkün değil. Çünkü bazı deniz altı volkanları, var olan yaşamların sonlanmasına neden olabilmekte. Peki su altı volkanlarıyla ilgili neler biliyoruz? En büyük su altı volkanları hangileri? Gelin bu gizemli dünyanın kapılarını birlikte aralayalım. Su altındaki volkanlar, tektonik volkanların birleştiği veya ayrıldığı noktalarda bulunmaktadır. Oldukça basite indirgersek okyanus-okyanus sınırlarındaki su altında bulunan ya da okyanus-kıta sınırlarındaki iki tektonik levha çarpışıyor. Bu ise magmanın litosferden dışarı çıkmasına neden oluyor. - Dünya'daki volkanik aktivitenin %75'inden daha fazlası su altında gerçekleşiyor. - Bilinen aktif su altı volkanının sayısı 5000 civarında. Bu volkanlardan bazılarının yüksekliği 10 metre iken bazıları 3500 metreye kadar çıkabiliyor. Yani yüksekliklerinin 10-3500 metre arasında değiştiğini söylemek mümkün. - Volkanların patlaması, iklim üzerinde son derece etkili. Patlamalar sonucunda su ısınmaya başlıyor. Bu ise sudaki karbondioksit seviyesinin yükselmesine neden oluyor. - Volkan patlaması gerçekleştiğinde püsküren magma hızlı bir şekilde soğuyor. Bu durum çevresinde sert bir kabuğun oluşmasına sebebiyet veriyor. Hiç düşündünüz mü, gezegenimizin en büyük volkanı nerede? Hemen bu soruyu cevaplayalım, Dünya'nın en büyük volkanı Tamu Massif suyun altında bulunuyor. Oldukça büyük bu deniz altı volkanı, Güneş sisteminin en büyük ikinci yanardağı olabilir. Japonya'nın açıklarında, Pasifik Okyanusu'nun derinliklerinde keşfedilen Tamu Massif, 650 kilometre genişliğe sahip. 145 milyon yıl önce oluştuğu düşünülen volkanın 140 milyon yıldır uykuda olduğunu da söyleyelim. Bir zamanlar yanardağın merkezinden gelen lavların gezegenimizin manto tabakasından geldiğini söylemek mümkün. Tamu Massif o kadar büyük ki Mars'ta bulunan Olympus Mons dağı bile Tamu Massif'in yanında küçücük kalıyor. Deniz altı volkanlarını araştırıyorsanız, muhtemelen bir yerlerde Adams Seamount ile karşılaşmışsınızdır. 3500 metre yüksekliğindeki volkan, Tamu Massif'ten daha küçük. Pitcairn Hotspot deniz dağının tepesinde yer alıyor. Pitcairn adasının 100 km güneybatısında bulunan Adams Seamount, okyanus yüzeyinin yaklaşık 39 metre altında bulunuyor. Tabanının çapının ortalama 30 kilometre olduğu düşünülüyor. İki zirvesi bulunan bu deniz altı volkanı çevresinde volkanik molozlar, yeni lav akıntıları bulunuyor. bu ilginç volkanla ilgili bilinenler bunlarla sınırlı değil. Volkan, dünyanın en derin tropikal resiflerinden biri kabul edilen mercan resifine sahip. Listedeki bir diğer büyük volkan, Marsili olarak adlandırılan ve Napoli açıklarında bir volkan. Yüksekliği 3000 metreden biraz daha fazla. Ayrıca yüzeyin yaklaşık 450 metre altında yer alıyor. Yüksekliği ve çağı düşünüldüğünde Dünya'nın en büyük volkanları arasında yer almayı hak ettiği çok daha iyi anlaşılıyor. Su altındaki en tehlikeli yanardağlarından biri olduğuna inanılıyor. Çünkü bu volkan her an patlayabilir. Şu ana kadar patlamayan ama her an patlayabilir olduğu düşünüldüğünden, özellikle jeologlar tarafından sıkı bir şekilde takip ediliyor. Yanardağın bulunduğu bölgenin kabuğu oldukça kırılgan bir yapıya sahip. Bu nedenle patlama ihtimalinin yüksek olduğu düşünülüyor. Dünya'nın en büyük deniz altı volkanları içerisinde yer alan Bowie Semaount, Kuzeydoğu Pasifik Okyanusu'nda bulunuyor. Kanada kıyılarına ortalama 175 km uzaklıkta bulunan volkan, yaklaşık 3000 metre yüksekliğe sahip. Deniz yüzeyine 24 metre mesafede bulunan Bowie Semaount, düz tepeli bir zirveye sahiptir. Bu nedenle guyot olarak sınıflandırıldığını belirtelim. Paskalya Adası'nın batısında bulunan Moai, 2500 metre yükseklikte bir volkan. Gelişimi bakımından sınıflandırıldığında genç bir volkan olduğu görülmektedir. Deniz altında bulunan ve çok özel bir yapı sergileyen su altı volkanları, su altı dünyasının ne denli geniş ve büyük olduğunu gözler önüne seriyor. Hala oralarda keşfedilmeyi bekleyen bir şeyler var! Okyanusları ve su altı yaşamını yeni yeni keşfetmeye başlamış olsak da ilerleyen dönemlerde yapılacak çalışmaların bu konuda çok daha etkili veriler sunacağı düşünülmekte."} {"url": "https://parlakjurnal.com/deprem-nedir-neden-olur/", "text": "Deprem, yer sarsıntısı veya halk arasında daha çok bilinen adıyla zelzele, yer kürede basınç değişikliklerine bağlı olarak gerçekleşen yer hareketidir. Depremin ortaya çıkmasını tetikleyen en önemli bileşen enerjidir. Yerkürenin altı enerji ile doludur. Bu enerji, fay hatları olarak adlandırılan ve belli doğrultularla yerkabuğunun altında uzanan hatlarda ortaya çıkar. Fay hattı üzerindeki yüksek gerilme ve enerji, yerküre üzerine farklı kuvvetlerde sarsıntı şeklinde iletilir. Deprem, insan yaşamının ve doğanın bir gerçeğidir. Dolayısıyla yeteri kadar önlem alınması halinde depremden korkulmamalıdır. Dünya tarihinde birçok büyük deprem yaşanmıştır. Bu depremlerin bir bölümü çok büyük etkiler göstererek milyonlarca insanın ölmesine sebebiyet vermiş, bazıları ise neredeyse hiçbir olumsuzluk yaşatmamıştır. İşte merak edilen tüm detaylarıyla deprem olgusu ve dünyada ölçülmüş en büyük depremler ve etkileri! Deprem ya da bir diğer adıyla seizma, yerküre altında bulunan fay hatlarında biriken enerjinin belli bir süre ve büyüklükle yerküre üzerine iletilmesidir. Sismograf adı verilen sarsıntı ölçen özel bir cihazla ölçülen depremler, farklı büyüklük ve şiddet değerleri ile ifade edilir. Çoğunlukla 3.0 altındaki depremler, aktif fay hattı olan bölgelerde yaygın olarak gerçekleşir ve insanlar tarafından hissedilmez. 3.0 büyüklüğünden daha yüksek depremler ise hissedilebilir düzeydedir. Aynı zamanda bu tarz depremlerin büyüklüğü artıkça yıkıcılığı da aynı oranda artabilir. Buna karşın, zeminin yapısal özelliklerine ve yapıların sağlamlık düzeyine göre değişmek kaydıyla çoğunlukla 7.0 üzerindeki depremler yıkıcı etkidedir. Fay hatları, yerkabuğunun en üst katmanında bulunur. Dolayısıyla yeryüzüne oldukça yakın bir konumdadır. Bu hatlar gerçekleştirdiği hareketlerle bazı durumlarda yüksek şiddette basınç oluşmasını sağlar. Söz konusu basınç; kırılma, çatlama, sıkışma ya da gerilme biçiminde ortaya çıkar. Tüm bu durumlar, beraberinde ortaya bir enerjinin çıkmasına sebebiyet verir. Kırık biçiminde olan fay hatlarında ortaya çıkan bu gerilme, basınç ve enerji depremin oluşmasına sebebiyet verir. Depremler, bazı istisnai durumlar dışarıda tutulmakla birlikte çoğunlukla hareketli fay hatlarında ortaya çıkar. Bu fay hatlarının ortak noktası ise coğrafi olarak henüz gelişim aşamasında olan ve soğumamış bölgelerde bulunmasıdır. Deprem türleri, farklı kaynaklarda farklı şekillerde kategorize ediliyor olsa da temel olarak 3 ana kategori altında incelenebilir. Çöküntü, tektonik ya da volkanik şeklinde üç farklı biçimde kategorize edilebilen deprem türleri, oluş sebeplerine göre belirlenir. Tektonik depremler, tektonik etkilerin bulunduğu alanlarda yerkabuğunun altındaki levhaların kesişim noktalarında ortaya çıkar. Volkanik depremler ise adından da anlaşılacağı gibi yerkabuğunun altındaki yoğun formdaki ve hareketli lavların enerjisiyle ortaya çıkar. Son olarak çöküntü depremlerin oluşma sebebi ise yerkabuğu altındaki kayaçların erimesine bağlıdır. Bu tarz depremler çoğunlukla yerel düzeydedir ve etki ya da yıkıcılık bakımından diğer türlere göre çok daha düşük etki gösterir. Deprem kadar kaçınılmaz olan ve önlem alınması gereken bir diğer olgu da tsunamidir. Tsunamiye çoğunlukla depremlerin neden olduğu düşünülüyor olsa da sadece depremler tsunami oluşmasına sebebiyet vermez. Depremden bağımsız olarak bir bölgede tsunami oluşması, kasırgalardan kaynaklanarak da gerçekleşebilir. Dünyada en sık tsunami gözlemlenen bölge Asya kıtasıdır ve bu doğa olayı da ismini Japonya'dan alır. Tsunami çok büyük boyuttaki dalgaların oluşması şeklinde tanımlanabilir. Deprem nedeniyle tsunami oluşumu, çoğunlukla okyanus kıyılarında ya da açık denizlerde olur. Bununla birlikte kapalı denizlerde de tsunami oluşması olasıdır. Depremlerle birlikte birçok doğa olayı da ortaya çıkabilir. Bununla birlikte deprem öncesinde ya da sonrasında gözlemlenen yoğun ışık yayılımları, birçokları tarafından ürkütücü bir durumdur. Yoğun parlamalar, patlama biçiminde ışık yayılımları şeklinde ortaya çıkan deprem sonrası ışıklar konusunda büyük bir tartışma bulunmaktadır. Bu tartışmaların bilimsel kanadı söz konusu ışıkların gerçekte olmadığı ve bir şekilde yapay olarak üretildiği biçimindedir. Yani bu görüşe göre deprem anında, öncesinde ya da sonrasında ortaya çıktığı iddia edilen ışıklar, gerçeği yansıtmaz. Ayrıca bu ışıkların nedenine ilişkin de herhangi bir kanıt yoktur. Deprem ışıkları hakkında birçok spekülasyon ve komplo teorisi de bulunuyor. Fay hatlarının hareketli olduğu coğrafyalar, büyük depremlerin gelişimi açısından riskli bölgelerdir. Dünyada ölçülmüş en büyük depremler arasındakilerden bazıları çok büyük trajedilere ve insan kayıplarına neden olmuştur. Bazıları ise çok büyük etki göstermeyerek ciddi insan kayıplarına neden olmamıştır. Dünyada ölçülen en büyük deprem 1960 yılında Şili'de gerçekleşmiştir. 22 Mayıs tarihinde gerçekleşen bu deprem sonrasında tsunami oluşmuş ve can ve mal kayıplarının yüksek düzeyde ulaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu depremin Şili devletine maliyeti 550 milyon dolar düzeyindedir. Deprem ve tsunami nedeniyle 1.655 insan yaşamını yitirmiştir. 1964 Alaska depremi, dünyada ölçülmüş en büyük ikinci depremdir. 9.2 büyüklüğünde olan bu deprem, neyse ki ciddi hasara neden olmamıştır. 3 dakika boyunca devam eden deprem sonucunda 128 insan yaşamını yitirdi. İnsanlık tarihinin en trajik depremlerinden biri 2004 yılında Endonezya'da yaşandı. 9.1 büyüklüğünde ölçülen bu depremin etkisi, tam 10 dakika boyunca devam etti. 21. yüzyılın en büyük doğa olayı olarak tanımlanan bu deprem Asya ve Afrika kıtlarında 40 ülkede hissedildi. 1.7 milyon insanın evsiz kaldığı Endonezya depremi, aynı zamanda 230 bin can kaybına neden oldu. Yerkürenin 24 m altında gerçekleşen 2011 Japonya depremi, 9.0 büyüklüğündedir. Boyları neredeyse 40 metreye kadar ulaşan tsunami dalgalarının oluştuğu bu deprem, 15.900 kişinin yaşamına mal oldu. Ayrıca deprem sonrasında 2500 küsür kişiden de henüz haber alınamadı. 1952 yılındaki Rusya deprem, dünyada ölçülmüş en büyük depremler arasında yer alıyor. 9.0 büyüklüğündeki bu deprem, 1 milyon dolardan fazla maddi hasar oluşturdu. Herhangi bir can kaybının bulunmadığı Rusya depremi, Pasifik Ateş Çemberi olarak tanımlanan özel bir alanda meydana geldi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/depremin-sosyolojik-etkileri-uzerine-inceleme/", "text": "Depremin sosyolojik etkileri, çoğunlukla göz ardı edilen bir konu olmakla birlikte hayati düzeyde önemlidir. En nihayetinde insani gelişim, doğa olayları ve afetler karşısında gösterilen reflekslerden izler taşır. İnsanlık tarihi içerisinde deprem gibi büyük yıkıma neden olan doğal afetler aynı zamanda kültürel ve inanç temelli gelişim üzerinde de belirleyici olmuştur. Gökten yeryüzüne süzülen yıldırımlar Zeus'a, yerküredeki devasa sarsıntılar ise; Denizler ve Depremler Tanrısı Poseidon'a atfedilmiştir. Modern dönemde ise bu yaygın inançlar yerini, bilimsel gelişmeler ışığında doğanın neden olduğu felaketlerin rasyonel sebeplerini araştırmaya ve tespit etmeye yönelik yaklaşımlara bırakmıştır. Günümüzde jeoloji ve jeofizik gibi bilim dalları deprem oluşumuna ilişkin global haritaların net, belirgin ve keskin şekilde hazırlanmasını mümkün kılmıştır. Bununla birlikte göz ardı edilmemesi gereken bir diğer durum ise depremlerin toplumlar üzerindeki sosyolojik etkileridir. Depremin sosyolojik etkileri, günümüzde birçok farklı perspektifle incelenmiştir. Buna karşın doğal afetler, sadece depremlerle sınırlı değildir. Dolayısıyla deprem sosyolojisine ilişkin sosyolojik yaklaşım ve kuramlar, genel anlamda afetler üzerine odaklanmıştır. Sosyoloji tarihinde doğal afetler sonrası toplumun refleksleri üzerinde yapılan en belirgin sosyolojik yorum Durkheim'a aittir. Durkheim, doğal afetlerden sonra toplumların eğilimlerini incelemiş ve bazı saptamalarda bulunmuştur. Durkheim'ın tespitlerinin günümüzde de aynı ölçüde geçerli olduğu insan doğasının doğaüstü olaylara karşı verdiği tepkiden açık bir şekilde gözlemlenebilir. İşlevselci perspektifle afetleri yorumlayan Durkheim, afetin doğal ya da yapay nedenlerden bağımsız bir nitelikte olduğunu belirtmiştir. Doğal afetler, bilineceği üzere herhangi bir beşeri etki içermez. Bununla birlikte bazı olağanüstü kriz anları ve afet durumları insan etkisiyle ortaya çıkabilir. Devasa yangınlar, söz konusu duruma verilebilecek en doğru örnektir. Tarihte birçok kez kontrol edilemeyen devasa yangınlar nedeniyle şehirlerin tahrip olduğu ve toplumların ciddi düzeyde hasar aldığı gözlemlenmiştir. Durkheim'ın işlevselci bakış açısında göre beşeri ya da doğal olarak fark etmeksizin meydana gelen afetler sonucunda toplumlar; modern tabirler konsolide olma eğilimi gösterir. Bu durumun toplumun sıkılaşması, özüne dönmesi, birliktelik reaksiyonu göstermesi ve olağanüstü ölçüde yardımlaşma eğilimi göstermesi anlamına gelir. Bununla birlikte Durkheim'ın tespitine göre bu tarz devasa kriz anlarında toplumlar; sorumluluk alma ve sosyal dayanışma gibi doğal bir eğilimle hareket eder. Irkçılık, mezhepçilik, dini ayrışma, toplumsal ayrışma gibi çoğunlukla statik bir olağanlığa sahip olan her türden toplumsal refleks, söz konusu kriz anında tamamen ortadan kalkar ve türdeşlik fikri yoğun empati eğilimiyle toplum tarafından benimsenir. Depremin sosyolojik etkileri, sosyolojinin üzerinde çalıştığı hemen her konuda olduğu gibi iki temel karşıt yaklaşımın tespitleri üzerinden okunmalıdır. Sosyoloji tarihinde işlevselci yaklaşımın karşısında duran en önemli düşünce biçimi tartışmasız şekilde çatışmacı yaklaşımdır. Çatışmacı yaklaşım özsel olarak hareket noktasını Karl Marx'tan alır. Marx'ın Kapital isimli kitabında açık biçimde belirttiği üzere depremin sosyolojik etkileri ekonomik etkenlerle doğru orantılıdır. Deprem gibi doğal afetler, Marx'ın perspektifi üzerinden okunduğunda alt sınıfları çok daha derinden etkiler. Alt sınıflar toplum piramidinin en üst tabakasında bulunan burjuva sınıfından çok daha keskin olarak olumsuz yönde etkilenir. Marx sadece depremlerin neden olduğu yıkım sonrasında oluşan tablonun tespitini yapmakla kalmaz. Aynı zamanda Marx'ın hedefinde doğal afetlerin neden olduğu yıkımın sebeplerine ilişkin soruşturmalar da önemli yer tutar. Marx'a göre; doğal afetlerin ortaya çıkardığı insanlık dramının sebebi üretim araçlarını elinde bulunduran kapitalist sınıftır. Kapitalist sınıf, daha çok kazanç elde etmek amacıyla çeşitli sektörlerde faaliyet gösterir. Bu faaliyetler; zaman zaman modern tarımla birlikte verimli toprakların tahribat görmesine veya modern madencilik çalışmalarıyla doğanın eğilimlerine müdahale edilmesi şeklinde okunabilir. Durumu tespit etmekten öteye giden Marx, sosyolojik etkenler üzerinden toplumdaki eşitsizliklerin neden olduğu yıkıma ilişkin değerlendirmelerde bulunmuştur. Depremin sosyolojik etkileri kadar bireysel psikolojik olumsuzluklar da önem arz eder. Dolayısıyla depremin sosyolojik çıktıları kadar bireyler üzerindeki psikolojik etkileri de incelenmeli ve bu alanda çalışmalar yapılmalıdır. Çok büyük yıkıcı etkiye sahip olan depremlerde, ortaya çıkan büyük can kayıpları beraberinde insanın doğasından gelen bazı olumsuzlukları da getirir. Özellikle yardımlaşma, arama kurtarma, enkaz ve sosyal yardım çalışmalarının eksik kaldığı ve büyük yıkıma neden olan depremler, özsel olarak insanda yalnızlık hissinin yoğunlaşmasına neden olur. En nihayetinde doğal afetler, insanın kendisinden bağımsız olarak meydana gelir ve sosyal yardımlaşma bireyin kendisini bütünün parçası olarak hissetmesi adına önemlidir. Bununla birlikte yine yapılan araştırmalar deprem gibi doğal afetlerden sonra bireyde ya da toplumda ortaya çıkan yüksek şiddette kaygı, endişe, korku ve stres hallerinin ciddi boyutlara ulaşabileceğini göstermiştir. Tüm bu bileşenler sadece depreme maruz kalan afetzedeler için değil toplumun geneli açısından büyük oranda yıkıcı bir etki gösterir. Söz konusu etkenlerle baş başa kalan toplumda yoğun bir şekilde öfke, kızgınlık ve sinir halinin ortaya çıkması da olasıdır. Bu noktada yapılan çalışmalar demografik özelliklere göre farklı sonuçlar vermiştir. Depremden etkilenen çocukların korku ve kaygı karşısında çok daha hassas bir yapıda oldukları belirlenmiştir. Ayrıca depremin sosyolojik etkileri ergen sınıfında kabul edilen demografiler için de yıkıcı düzeydedir. Ergenler, çoğunlukla bedenleri üzerinden üst düzey bir hassasiyete sahiptir. Bu hassasiyet bedeninin zarar görmesi, olası zarar karşısında tepki vermeme ya da geleceğe ilişkin kaygı şeklinde ortaya çıkar. Dolayısıyla ergenlerin deprem coğrafyalarında doğru bir eğitimden geçirilerek bilinçlendirilmeleri gerekir. Depremin sosyolojik etkilerinden olabildiğince korunmak ve geleceğe matuf düşünsel bir melankoli halinden uzaklaşmak için doğal afetlerle mücadele çalışmalarının bilimsel yaklaşımlarla sürdürülmesi hayati bir önem taşımaktadır. Özellikle deprem bölgeleri ve deprem olma olasılığının yüksek olduğu bölgelerde psikolojik destek çalışmalarının yürütülmesi ve topluma depremle mücadele kapsamında eğitim verilmesi gerekmektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/despotizm-ve-agatokles/", "text": "Despotizm; bir kişi, bir grup veya otokrasi tarafından mutlak siyasi bir güç ile hüküm edilen ve tek bir idari otoriteye sahip hükümet biçimi şeklinde evrensel olarak tanımlanabilir. Daha klasik ve net bir tanımı ise bir şahsın idare ettiği devlettir. Despot sözcüğü Yunanca despotes sözcüğünden gelmedir ve güce sahip kişi anlamına gelir. Mısır firavunları tarihte despotluk tanımına uyan klasik figürlerdendir. Aynı bunun gibi Çin, Roma, Bizans hükümdarları tarih yazımında klasik despot örnekleri olarak verilir. Ama ben özellikle Machiavelli, Bertrand Russell ve Diodorus Sicilus gibi insanların bahsettiği ve daha özel bir örnek olan Agatokles'ten bahsedeceğim. Kendine mutlak bir güç elde etmek isteyen Agatokles, Siraküza Senatosu tarafından sürgüne yollandıktan sonra kendine bir ordu toplayarak Siraküza'ya saldırmıştı. Agatokles o kadar başarılı olmuştur ki Siraküza yönetimi onunla bir antlaşma imzalamak zorunda kalıp Siraküza'ya girmesine izin vermiştir. Bunun karşılığı olarak Agatokles ise demokrasiye karşı bir şey yapmayacağına dair yemin etmiştir. Agatokles zenginlere karşı yoksulların tarafını tuttuğunu belirtmiştir. Kendisine komplo kurulduğunu iddia edip askerleri ayaklandırmış ve 40 tane zengini öldürtmüştür. Sivil halkı ise kılıçtan geçirtmiştir. Suçu yine zenginlere atıp monarşi yanlılarını temizleyeceğini söylemiş, görevini bırakacağını ve kendi hayatını süreceğini belirtmiş fakat öyle olmamıştır. O zamanlar Siraküza'nın en büyük rakibi bir başka Sicilya Sitesi olan Kartacalılar ile kavgalıdır. Kartacalılar Siraküza'yı kuşatıp ele geçirince Agatokles ordusuyla birlikte gemilerle Afrika'ya kaçmıştır. Orada da askeri zaferler kazanan Agatokles bu sefer Kirene yönetimini kandırıp ordularıyla iş birliği yapmayı teklif etmiş, ordular gelince ise Kirene komutanını öldürtüp orduları emrine almıştır. Bu ordularla yeni topraklar ele geçiren Agatokles, oralarda bulunan sivil halkı kılıçtan geçirmiştir. Yaşamının sonuna doğru ise Siraküza halkı ayaklanıp Agatokles'in mallarına el koymuş ve onu odun yığınlarına yatırarak yakmıştır. Tabii bu kadar caniliğin yanında despotizm tanımına tam anlamıyla uyan Agatokles'in çok kötü bir aileden gelmesi ve tonlarca engele rağmen hükümdar olabilmesi onun aslında yetenekli bir adam olduğunu kanıtlar niteliktedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dev-cinar-zeki-alasya/", "text": "Bundan tam 74 yıl önce, 2. Dünya savaşının bitmesine daha iki sene varken İstanbul'da doğdu ünlü sanatçı. Metin Akpınar'ın dediğine göre kaderleri birdi, filmleri gibi. Babaları aynı fabrikanın işçisiydi. Anneleri öldüğünde imamları bile aynıydı. Yani sinemadan da önce aslında birçok ortak noktaları vardı ancak onların tanışması ilk kez 1962'de Milli Türk Talebe Birliği'nde bir takım olayların peş peşe sıralanması sonucu isteyenin şans, isteyenin kader ama herkesin İyi ki olmuş diyeceği bir karşılaşmayla olmuş. O günden sonra da bazen her iki insan gibi araya dargınlıklar girse de birbirlerinden hiç ayrılmadan koca bir ömür geçirmişler. Bu ömre de 24 tane birbirinden güzel film sığdırmışlar. O her zaman halktı. Halkın içinden gelmiş, yeşilçamın her filminde olduğu gibi aslında halkı yansıtmış, yaşamış; asla kendini geldiği yerden soyutlamamış bir insandı. Bize dostluğun, arkadaşlığın tüm o çıkarlardan, paradan ya da daha birçok saçma hayat gayelerinden daha önemli olduğunu sadece filmleriyle değil özel yaşantısıyla da Metin Akpınar ile beraber gösteren bir insandı. Gerçek bir sanatçıydı. Zeki biraz daha savurgan olan tarafmış hep. Bir demecinde Metin'in parası var, benim yok. Kendime yetecek kadar param olsaydı bu sektörde çalışmaya devam etmezdim. Diyerek kendi ağzıyla da söylemiş bu huyunu. Oyunculuktan kazandığı paraları girdiği birçok farklı sektördeki işlerde batırmış ve kürkçü dükkanı misali her seferinde tekrar oyunculuğa dönmüş. Bu döngü hayatı boyunca devam etmiş. İyiki de her seferinde geri dönmüş. En büyük sıkıntılarımızdan biridir sanatçıyı siyasi görüşünden, fikirlerinden dolayı sevmemek; yaptığı sanat ne kadar güzel olursa olsun eleştirmek, hatta yermek. Zeki Alasya'yı da bu yüzden sevmeyen çoktur. Ama kim ne derse desin hayatına 54 film, 11 tane televizyon dizisi sığdıran Türk sinemasının usta oyuncusu, 2010 yılında Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü'nü kazandığı gibi gerçek sanatseverlerin kalbinde de kolay kolay kaptırılmayacak bir yer kazandı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/devlet-uzerine/", "text": "İlkel toplumlarda da herkesi bağlayan kurallar ve kuralları uygulayan bir iktidar bulunmaktadır. Bu toplum olmanın doğal bir sonucudur. Üyelerini birbirine bağlayan temel kurallara sahip olmayan ve kuralları bozanlara karşı yaptırım uygulamayan insan grupları toplum olarak nitelendirilemez. Bu yaptırım gücü ve temel kurallar iktidarın varlığı ile yer bulur. Aristoteles'e göre insanlar yaradılıştan eşit değildi. Kimi köle kimi de efendi olmak için dünyaya gelmişti. İlkel toplumlarda beylik, kamlık, önderlik gibi toplumsal konumlar vardı. Toplulukların toplum adını alabilmesi için bir arada olmaları tek başına yeterli değildir. Rousseau'nun da söylediği gibi kamusal bir ortak yararın varlığı toplumun temel taşıdır. Bu noktada yaradılıştan gelen eşit olmama olgusu kişilerin ortak yararda birleşmelerini zorunlu kılmıştır. Bir kimsede var olan bir başkasında bulunmadığı gibi bu noksanlıklar ve gereksinimler bir arada yaşama zorunluluğunu, güç dengesizliği de bu bir arada yaşama sürecinde belirli bir düzen getirilmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Bu düzeni belirlemek için bireylerin tek tek kişisel varlıkları yerine ortaya çıkan bütün varlığı zorunludur. Tek tek bireysel varlıkların bir bütün oluşturduğu noktada ortaya çıkan bu bütün eski zamanlarda site; şimdiyse cumhuriyet ya da siyasal bütün olarak adlandırılmaktadır. Devletin varlığına duyulan gereksinimi olumlu ve olumsuz anlamda ayırabiliriz. Olumlu anlamda, hayatını devam ettirebilmesi için çeşitli gereksinimleri olan insanoğlunun bu gereksinimlerini karşılayabilmesi için en verimli yol olan diğer insanlarla belli bir iş bölümüne gitmesi ve karşılıklı faydayla kendi gereksinimlerini görmesidir. İnsanlar belli bir seviyeye kadar kendi gereksinimlerini karşılayabilecek olsa da, insanın tek başına ulaşmayacağı ancak diğer insanlarla birlikte rahatça kavuşabileceği gereksinimleri de söz konusudur. Hobbes'a göre insan, insanın kurdudur. Yani doğa halinde insanlar bir vahşet içinde yaşıyordu, çıkara dayalı olarak insanların sınırsız bir hürriyet hali vardı ve bu sınırsızlık insanların birbirlerine kurtlar gibi saldırmasına neden oldu. İnsanın kendi varlığını korumak için sürekli savaşım halinde olması durumundan kurtulmak için bir sözleşme ile devletin kurulması gerekiyordu. Bu da olumsuz niteliklerden doğan devlet gereksinimi olarak adlandırılabilir. İster olumlu ister olumsuz nitelikte sebeplerden doğmuş olsun, devlet; insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek, insanların özgürlük alanlarını korumak, düzensizlik ve karmaşadan uzak bir toplum oluşturmak için gereklidir. Devletin hareket alanı, niteliği dayandığı siyasal ideoloji varlığına göre şekil alır. Liberalizm , sosyalizm , faşizm , anarşizm vb.. Liberalizmde devletin hareket dayanağı bireydir. Her sorun bireyi merkeze alarak biçimlenmiş ve öncelikler de buna göre belirlenmiştir. Devletin kaynağı ve amacı bireydir. Bu anlamda eylem alanı kısıtlı ve öncelikli görevi de bireylerin haklarını ve çıkarlarını korumaktır. Faşizm ise devleti, ulusun bireylerden daha büyük, uzun ömürlü üst bir konumda olmasının korunmasını sağlayan güç olarak nitelendirir. Düşünsel temellerine göre devlet anlayışları biçimlenir demiştik. Devlet anlayışları devletin meşruiyetini, dayanağını nerden aldığını belirler. Kanımca devlet, aşağıda da belirttiğim gibi insanoğlunun bir arada yaşama gereksiniminin düzenli ve sorunsuz giderilmesi amacıyla var olan bir üst kurumdur. Eylemlerinin dayanak noktası bu çerçevede insanların bir bütün olarak yaşamasından kaynaklanan ortak iradeleridir. Devletin üst bir güç halini aldığı da doğrudur, çünkü belirli bir toprak üzerinde yaşayan belirli insanların toplam iradesinden meşruluğunu almış gücü temsil eder. İnsan yaradılışı itibariyle yalnızlığa uygun bir fıtratta yaratılmış değildir. Kutsal kitapta bu fıtri özelliğe çok yerde değinilmiştir. Onlardan biri de Hucurat suresidir. İnsanın kendilik süreci ne zaman başlar? Eğer ki anne karnına düştüğümüz an itibariyle bir 'benlik' varlığından söz edecek olursak bu soruyu sormamız da anlamını bütünüyle yitirir. Çünkü henüz doğmadan dahi yaşamsal nedenlerle bir başka insanın varlığına ve onunla aramızdaki bağa gereksinim duyarız. Doğal olarak kişinin doğumundan sonra dahi uzunca bir süre bağımsız yaşaması mümkün değildir. Daha sonraları ise, aileye teknik olarak gereksinimin kalmadığı dönemlerden itibaren insanın bazı çeşitli gereksinimlerini giderebilmesi yine başkalarının varlığına bağlıdır. Eğer insan dünyanın dışına çıksa ve yanında kimse olmasa gördüklerini anlatamadıktan sonra ne anlamı kalır? Oysa düşünün ki bir tek kişi var, o zaman bütün gördükleri anlam kazanır. Başta da söylediğim gibi insan yaradılışı gereği kendinden başkalarına gerek duyar. Doğumdan ölüme kadar bu denklem üzerine kurulmuş bir hayat örüntümüz vardır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dikkat-cocugunuz-sigara-iciyor/", "text": "Ebeveynlerin çocuklarının yanında sigara içmesi çok kötü. Hem çocuğun soluduğu hava, çocuğa zararlı hem de bir örnek olarak gördüğü anne-babasının sigara içmesi, çocuğu sigaraya yönlendiriyor. Şahsen tanıdığım bir komşum hamile iken sigara içiyordu, tüm uyarılarımıza rağmen. Sonra çocuk doğup büyüyünce vücudu dirençsiz bir hale geldi. Bir hastalığa yakalandı diyemeyeceğim ama çocuk sabahları neredeyse hiçbir şey yiyemiyordu. İki yumurta yeyince hemen kusuyordu. Haftada en az bir kere çocuğu acile götürdüklerini hatırlıyorum. Buna rağmen hala anne-baba olarak çocuklarının yanında sigara içiyorlar. Duraklarda sigara içmenin yasak olduğunu biliyor musunuz? Evet yasak. Bu yüzden durakta sigara içen birini gördüğünüz zaman uyarın. Çocukların sigara içmesinde elbette arkadaş çevresi de önemli. Biri ondan bakarak başlıyor, o birinden bakarak başlıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, lisedeki tüm çocuklar sigara içiyor. Eskiden bunları deyince insanların aklına sigara içen oğlanlar gelirdi. Şimdi kızların da onlardan aşağı kalır hali yok. Bazen de lise hocalarıyla birlikte içiyorlar. Ki öğrencinin öğretmeninden sigara isteyip aldığını bilirim. Peki, anne-babalar çocuklarına neden engel olmuyor? Çünkü artık insanlar sigaranın hasta ettiğine inanmıyor. Sağlığı ve parayı bitirdiğini görmezden geliyorlar. Kendi çevremden biliyorum, durumu kötü olmasına rağmen sigara içmeye devam eden insanlar var. Kendilerine bu durum söylendiğinde kendini rahatlatmak, dertlerinden bir nebze olsun uzaklaşmak için içtiğini söylüyor ama bu durum kendini kandırmaktan başka bir şey değil. İnsanlarımız artık öyle bir hale gelmiş ki karşısındaki sigaraya başlattırıyor zorla. Tamam, bunun bir örneğinin arkadaş ortamında arkadaş zoruyla hadi bir nefes çek sözüyle değil MANTIĞIYLA başlamak olduğunu biliyoruz. Çocuk bir sürü sigara içen arkadaşı arasında ayrım gördüğünü düşünüp yav hepsi sigara içiyor, ben de içeyim n'olacak? deyip sigaraya başlıyor. Ama geçenlerde bir şok yaşadım. Bir akraba ziyaretinde karşılaştığım bir insan sigara propagandası yapıyordu. Dedim bu ne? Sigara içmekten bir şey olmaz, hasta olunmaz falan diyordu. Sonumuz hayrolsun, ne diyeyim. Bir de nedense sigarayla poz vermek, iyi bir şey haline gelmiş. Bunlara rağmen, tüm bu bahsettiklerime rağmen sigara içmeyenleri yürekten kutluyorum. Birçok konuya değinilmiş, güzel bir eleştiri yazısı. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dinlerde-deccal-tasavvuru/", "text": "Halihazırda hemen herkes tarafından bilinen bir kavram olan Deccal, kıyametin büyük alametleri arasında kabul görmektedir. Var olan çeşitli dini kitaplarda ve dini açıdan değerli temsilcilerin sözlerinde adı geçmektedir. Bir gözü kör olduğu söylenen yaratık olan Deccal, Mehdi olarak kabul görecek kişiyle mücadele edecek ve sonunda kaybedecektir. Bu inanış yalnızca İslam kaynaklarında değil, Musevi eserlerde ve Hristiyan kökenli belgelerde de bulunur. Çeşitli hadis kaynaklarında da yine Deccal anlatılırken gövdesinin çok büyük olduğu ve başının bulutları aşacağı da buyrulmaktadır. Yine Yahudi dininden olacağı belirtilen Deccal'in adının Sanatır oğlu Abdullah olduğu da belirtilenlerdendir. İslam Dini özelindeki kaynaklarda betimlerde Deccal kızıl renklidir. Tek gözlü olup saçları ise kıvırcıktır. Oldukça heybetli bir vücuda sahip olduğu dile getirilmektedir. Alnının ortasında kafir yazısı var olurken ayrıntılı bilgiler hadis kaynaklarında geçmektedir. İnsanlığa oldukça zor zamanlar yaşatacak olduğu da kesindir. Mehdi önderliğindeki ordu ile savaşması büyük bir kıyamet olayı olarak yorumlanmaktadır. İnsanları aldatma konusunda ise yeryüzüne gelmiş en becerikli unsur olarak belirtilir. Uzun zamandır ya da her zaman denilmesinde bir sakınca olmayan Mehdi bekleme durumu Yahudiler için de geçerlidir. Kendilerine önder olacak Mehdi ile savaşacak kötü unsur olarak Deccal tanımlanır. Halihazırda günümüze kadar gelmiş ve çeşitli kötülükler yapmış birçok idareci Deccal olarak değerlendirilmiştir. Başta Neron olmak üzere Kaligula ve Pompey için eserlerde bu tarif geçmektedir. Roma kurucusu Romulus, Yahudilere çok kötü günler yaşattığı için bu şekilde adlandırılır. Şeytan krallık olarak Roma'dan bahsedilmesi de buradan gelir. Burada önemli olan husus ise İslam kaynaklarıyla benzerlikleridir. Düşman, muhalif ve kötü olarak tanımlanan Deccal, din düşmanıdır. İnsanları kötülük yaparak elde eder ve cehenneme götürür. İnanış açısından bir fark yoktur. Görüldüğü gibi üç büyük tek tanrılı din çerçevesinde Deccal hemen her şeyiyle aynıdır. Bazı farklılıklar olsa da yine de tanımları itibariyle bu benzerlik, bir gerçeklik olgusunu da açıklayabilir. İran, Yunan ve diğer mitolojik unsurlar içerisinde de var olmaya devam etmektedir. İyi ve kötünün savaşında kötülüğün son temsilcisi Deccal, zaman kavramını ortadan kaldıracak bir baş belasıdır. İbni Arabi, Dürrü Müknü, Esma Yayınları, 1982, İstanbul, s.200. Zeki Sarıtoprak, İslama ve Diğer Dinlere Göre Deccal, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1992,"} {"url": "https://parlakjurnal.com/dis-eti-hastaliklari-ile-pankreas-kanseri-iliskisi/", "text": "Siz de benim gibi sofranızdan asitli içeceğinizi, maç günlerinde baharatlı cipsinizi, fıstığı, soslu mısırını, çerezini, 'Hadi dışarda yemek yiyelim' denilince aklına ilk Burgerking yahut McDonalds'ları getirenlerden iseniz buyurun benimle beraber bu yazıyı okuyun! İlk araştırmaları 1984 yılından beri süregelen ve 'diş etki rahatsızlıkları olan insanların pankreas kanserine yakalanma riskinin olmayanlara oranla arttığı' üzere 51.000 erkek hasta üzerinde bu hipotezde artışın nereden bakarsak %64 daha fazla olduğu tespit edildi. İngiltere'de 'İmperial College London' tarafından öngörülen bu çalışmada, pankreas kanseri ile kalmayıp akciğer, böbrek ve kan kanseri gibi diğer kanser türlerine de yakalanma riskinin sağlıklı bireylere oranla %14 arttığı da tespit edilmiştir. Bu kanser türlerinde dağılımın ise böbrek ve pankreas için %50, kan kanseri riski için %30 ve akciğer kanseri için ise %20 oranında arttığı tespit edildi. Araştırmada diş eti hastalığına neden olan bakteriler üzerinden ilerleme kaydedilirken sağlık problemi olmayan 371 kişi örneği ile pankreas kanseri saptanan 361 örneğin tükürük örnekleri alınıp kıyaslandığında 'Porphyromonas gingivalis' türü bakterilerin pankreas kanseri saptanan hastalarda diğer örneklere oranla %59 daha fazla bulunduğu saptandı. - gingivalis'in ise oral mukoza harabiyetine neden olan en zararlı bakterilerden birisi olduğu bilinmektedir. Bilindiği üzere yenilen fast-food yiyeceklerle, içilen asitli içecekler ve daha niceleri ile birlikte ağzımızda muazzam bir bakteri popülasyonu birikmiş oluyor. Üstelik benim gibi de dişlerinizi fırçalamadınız diyelim aylarca sorun iyice büyüyor haliyle. Dişlerde üremeye başlayan bu bakteriler nihayetinde diş kaybına uğratacak kadar ilerler ve beraberinde de birtakım diş hastalıklarını getirir. İşte böyle maddelerden en önemlilerinden birisi de 'nitrosaminler'dir. Nitrosaminler nitrik ve aminlerin kimyasal tepkimeler sonucu ortaya çıkan kanserojen maddelere verilen genel bir isimdir. Özellikle salam, sosis, sucuk gibi işlenmiş ürünler içinde bulunan nitrit ve nitratlar sindirim kanalı aracılığıyla mideye gelip tepkimeler sonucu nitrosamine dönüşür. Oldukça kanserojen bir madde olan nitrosamin de pankreas kanseri başta olmak üzere birçok kanser hastalığına neden olduğu araştırmalarla gösteriliyor. Ancak ne kadar böyle olsa da ortada henüz 'evet, bu! ' dedirtecek bir neden bulunamamış durumda. Araştırmaya iyice açıklık getirmek isteyen bilim adamları 'Lancet Oncology' dergisinde bir yayımlama yaparak diş eti hastalıklarının bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açtığını, haliyle de vücudun savunma mekanizması çökmesi sonucu kanser riskinin arttırdığını gösterdi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dis-macunu-icin-flor-olmasi-dislere-zararli-midir/", "text": "Diş macunu, dişleri temizlemek için kullanılan bir üründür. Diş macunları, diş yüzeyindeki plak, bakteri ve diğer kalıntıları gidermek için diş fırçalarıyla birlikte kullanılır. Diş macunları ayrıca diş minesini güçlendirebilir, diş etlerini koruyabilir ve ağız kokusunu önleyebilir. - Florür içermelidir: Florür, diş minesini güçlendirerek diş çürümelerini önlemeye yardımcı olur. Kaliteli bir diş macunu, diş minesini güçlendirmek için doğru miktarda florür içermelidir. - Ağız pH dengesini korumalıdır: Yüksek kaliteli diş macunları, ağzın pH dengesini koruyarak asit üretimini azaltır. Asit birikmesi diş minesinin erozyonuna neden olabilir ve dişleri boşluklara karşı daha duyarlı hale getirebilir. - Plak ve tartar oluşumunu önlemelidir: Diş macunu, dişlerde plak ve tartar oluşumunu önlemeye yardımcı olan etkili bileşenler içermelidir. - Hassas dişler için özel formülasyonlar içermelidir: Hassas dişleriniz varsa, kaliteli bir diş macunu, hassasiyetinizi azaltmaya yardımcı olacak özel formülasyonlar içermelidir. - Güçlü kimyasallar içermemelidir: Kaliteli diş macunu, ağız dokularını tahriş etmeyen veya diş minesine zarar vermeyen güçlü kimyasallar içermemelidir. Diş hekimleri de genellikle yüksek kaliteli diş macunları önerir. Ambalajın arkasındaki etiketleri okumak, diş macununu üreticisinin tavsiyelerine göre kullanmak ve diş macununun içeriğini araştırmak da kaliteli bir diş macunu alırken yardımcı olabilir. Özel ihtiyaçlarınız varsa diş hekiminizden tavsiye isteyebilirsiniz. Diş macunlarındaki florür, diş minesini güçlendirmeye ve boşlukları önlemeye yardımcı olabilir. Bununla birlikte, yüksek florür alımı diş minesinin renginin bozulmasına neden olabilir. Bu nedenle diş macunlarında kullanılan florür miktarının belirli sınırlar içinde tutulması gerekir. Diş macunlarındaki florürün normal kullanımda dişlere zararlı olduğuna dair bir kanıt yoktur. Ancak aşırı kullanımı diş minesinin aşınmasına neden olabilir. Bu nedenle diş macunu kullanırken üreticinin tavsiyelerine uymak ve diş hekiminin tavsiyelerini dikkate almak önemlidir. Diş macunu, diş temizliği için etkili bir araçtır ve düzenli kullanım için tavsiye edilir. Diş macununu ne sıklıkla kullandığınız, bireysel tercih, diş ve diş eti sağlığı, yaş ve diş hassasiyeti gibi faktörlere bağlı olarak değişebilmektedir. Genel olarak diş macunu sabah ve akşam olmak üzere günde en az iki kez fırçalanırken kullanılmalıdır. Kullanılan diş macunu miktarı bezelye büyüklüğünde olmalıdır. Çok fazla diş macunu ağızda aşırı köpüklenmeye ve diş fırçasının diş yüzeyinde kaymasına neden olabilir. Diş hekiminizin tavsiyelerine uymanız da önemlidir. Bazı durumlarda diş hassasiyetine veya ağız kuruluğuna bağlı olarak kullanılan diş macununun sıklığı veya türü değişebilir. Bu nedenle düzenli kontroller sırasında diş macunu kullanımı konusunda diş hekiminizle görüşmeniz faydalı olacaktır. Diş fırçasına uygulanan diş macunu miktarı genellikle bezelye büyüklüğünde olmalıdır. Bu miktardaki diş macunu dişlerin tüm yüzeylerine eşit olarak dağılarak etkili bir temizlik sağlanabilir. Çok fazla diş macunu kullanırsanız, ağzınızda çok fazla köpük oluşabilir ve diş fırçası diş yüzeyinde kayabilir. Diş macununun aşırı kullanımı diş ve diş etlerine de zarar verebilir. Bu nedenle diş macunu kullanırken üreticinin tavsiyelerine uymak ve diş fırçasına uygun miktarda diş macunu uygulamak önemlidir. Diş fırçasının sadece diş yüzeylerini değil, diş etlerini, dilin üst yüzeyini ve ağzın diğer bölgelerini de temizlemesinin önemli olduğunu unutmamalıyız. Bu nedenle dişler fırçalanırken ağzın tüm bölgeleri iyice temizlenmelidir. - Doğru boyutta olmalı: Diş fırçası başlığı, ağzınıza uygun boyutta olmalıdır. Küçük bir ağızlık, dişlerinizi iyice temizlemek için zor olabilirken, büyük bir ağızlık sizi ağzınıza götürebilir. - Yumuşak kıllara sahip olmak gereklidir: yumuşak kıllar, diş minesine zarar vermeden dişlerinizi etkili bir şekilde temizler. Diş eti ve diş eti bölgesi gibi hassas bölgelerde de rahatlıkla kullanılabilir. - Ergonomik olmalıdır: Diş fırçası, rahat bir tutuş sağlamak için ergonomik olarak şekillendirilmelidir. Bu, fırçalama sırasında el yorgunluğunu azaltabilir ve fırçalamayı kolaylaştırabilir. - Kaliteli malzemelerden olmalıdır: Kaliteli diş fırçaları dayanıklı malzemelerden yapılmalıdır. Bu, diş fırçasının uzun süre kullanılmasını ve sık sık değiştirilmemesini sağlayabilir. Dişleri en iyi temizleyen diş fırçası, bireysel tercihlere ve diş yapısına göre değişiklik gösterebilir. Ancak elektrikli diş fırçaları, titreşen ve dönen hareketleri sayesinde dişleri daha etkili bir şekilde temizleyebilir. Elektrikli diş fırçaları daha geniş bir kitleye hitap edebilir çünkü hassas dişler için de ayarları vardır. Ancak düzenli bir diş fırçası ve uygun fırçalama tekniği ile de dişler etkili bir şekilde temizlenebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/divane-agac-tiyatro/", "text": "3 Ekim 2018'de Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından prömiyeri yapılan Divane Ağaç ; İrfan Şahinbaş Sahnesi'nde seyirciyle buluştu. Divane Ağaç'ın 3 Ekim' de oynanan ilk gösterimini seyrettim. Her prömiyerde olduğu gibi samimi, sıcak, coşkulu bir hava vardı. Divane Ağaç'ta yalnızca Yunus Emre'den bahsedilmemiş. Yunus Emre çerçevesinde Anadolu'nun gönül mimarlarından da bahsedilmiş. Soyut ve somut arasında bol bol mekik dokuyan oyun; arayış, sorgulama, bulmak üzerine birçok çözümlemesi zor gizem üzerine kurulmuş. Ve tüm bu gizemler bir estetik kaygı ile sunulmuş. Ki bence de sanat değeri yüksek çok güzel bir oyun ortaya konmuş. Tüm bunlarla birlikte ifade etmeliyim ki Divane Ağaç'ın çocukları olumsuz etkileme ihtimali var. Oyun sırasında çıkan çocuklu çift bu düşüncemi bizzat tasdik etti. Yine de -hatırladığım kadarıyla- çıkan bir çocuklu çifte rağmen birkaç tane çocuk oyunu sonuna kadar seyretti. Bana sorsalar ben 17-18 yaş üstü izlemeli derdim. Direk alıntılamayı pek sevmesem de oyun hakkındaki diğer yorumları okurken, kısa ve öz oyun özetini de okudum. Ben oyuna gitmeden önce kesinlikle dikkatlice okunması taraftarıyım. Hem böylelikle oyunun ne üzerinden gittiği-ne üstüne kurulduğu- bilinirse oyun sırasında olaylara odaklanmak ve duygusal çözümlemeler arasında kendine yer bulmak daha kolay olacaktır. Ayrıca oyuncu performanslarını incelemek için daha fazla vakit ayırabilirsiniz. Zira sanatsal yönü ağır bir eser. Koreografi: Divane Ağaç birçok bütünden oluştuğu için geçişlerde oyunu dolduran düzenlemeler çok yerinde olmuş. Çoğu zaman değişen hareketler bazı bölümlerde tekrarlandı. Ki bence bu tekrarlar oyunu sıkmak yerine betimlemeleri güçlendirdi. Kostüm ve dekor tasarımı: Divane Ağaç tiyatrosundaki kostümler benim çok hoşuma gitti. Özellikle divane ağacı temsil eden tasarımlar harika olmuş diyebilirim. Işıkla bütünleşmiş dekor tasarımını ise ayrıca beğendim. Tasarlanan dekor, soyut ve somut arasındaki gidip gelmeleri, ikisi arasındaki dengeyi çok iyi tasvir etmiş diyebilirim. Genel olarak: Oyuncu ile metin arasındaki dengeyi kuran, bana göre tabiri caizse seyircinin algısını yöneten; oyun yönetmeni Hüseyin Köroğlu'nu da bol bol alkışlamak gerek. Çünkü oyundan çıktıktan sonra eve gidene kadar çözemediğim düşünceler zihnimi meşgul etti. Ki bence bir yönetmenin yapabileceği en güzel şey seyirciyi düşünmeye sevk etmektir. Tabii bunları söylerken -eser sahibini- Turgay Nar'ı atlamamak gerek. Emeklerine sağlık. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Turgay bey, ben oyununuza gittim çok dikkatli bir şekilde DiNLEDiK( 3`ncü sıradan 7`nci sıraya kadar SAHNENİN üzerine konulmuş PLASTİK SANDALYELERİN uzerinde oturan bütün seyirciler)."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dizel-araclar-yasaklaniyor-dizel-yasagi/", "text": "Son zamanlarda dizel araçlarla ilgili çıkan haberlerle dizel araçlar yasaklanıyor mu, dizel araçlar yasaklandı, dizel yasaklandı, Almanya dizeli yasaklıyor, dizel yasağı gibi cümleler gündeme oturdu. Evet, durum biraz bunu gösteriyor. Avrupa ülkelerinin zararlı egzoz emisyonundan dolayı dizele artık mesafeli bir tutum sergilediğini söylemek mümkün. Hatta Alman Wolksvagen'in Amerika'daki skandalından sonra bu araçlara karşı yaklaşımın daha ciddi olacağını söyleyebiliriz. Dizel neden yasaklanıyordan önce dizel araçlarla ilgili birkaç genel kültür niteliğinde cümle kursak daha iyi olur. 1876'da Nikolaus Otto tarafından yapılmıştır. Karada Alman, havada Amerikan sözü buradan geliyor sanırım. Yeri gelmişken ilginç bir şeyi de sizle paylaşmak isterim. Hava soğutmalı motoru da Almanlar tasarlamışlardır. Rusya ile savaşırken su soğutmalı araçlarda zorlu kış şartlarında su donduğundan, hava soğutmalı motoru yapmışlardır. Tekrar konuya dönersek, dizel motorun çalışma prensibi benzinli motora çok benzer. Tek fark benzinlide yakıtla hava birlikte pistonda sıkıştırılırken, dizelde hava sıkıştırıldıktan sonra yakıt atomize şekilde püskürtülerek yanma sağlanır. Bundan dolayı dizel motor benzinliye göre daha verimlidir. Hatta dünyadaki en verimli motorlardan olduğunu söylenebilir. Dizel motorlarda havanın fazla oranda sıkıştırılması sonucu çok yüksek sıcaklık ve basınç meydana gelir. Bu nedenle motoru daha dayanıklı ve ağır metallerden yapılır. Ayrıca bu özellikleriyle dizel motor daha iyi çekiş kuvveti sağlar. Yani bu motorlar gemilerde, otobüslerde, kamyonlarda kullanılır. Çünkü bunlarda hızdan öte çekiş kuvveti daha ön plana çıkar. Görüldüğü üzere dizel araçlar sadece otomobillerde karşımıza çıkmıyor. Bence her şey ABD'de Wolksvagen'in yazılımlarla oynayarak dizel araç emisyonlarını daha az göstermesiyle başladı. Norveç'in başkenti Oslo'da sene başında sabah 6 ile akşam 10 arası bazı istisnalar dışında dizel araç girişi yasaklanmıştı. Daha sonra Hollanda, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde dizelin yasaklanabileceği gündeme geldi. Geçtiğimiz günlerde ise Stuttgart'ta bir idari mahkeme 2018 yılından itibaren dizel araçların yasaklanabileceği kararını aldı. Bu ülkelerin en azından dizelin vergi konusunda caydırıcı, elektrikli ve hibrit araçların teşvik edici olması kaçınılmaz görünüyor. Hatta petrol üreten bir ülke olan İran bile elektrikli ve hibrit araçların ithalat vergisini %90'lardan sıfıra düşürmüş durumda. Bu ülkelerde 2040'a kadar dizel ve benzinli araçların yasaklanabileceği söylenirken dizel yasağı farklı olarak 2025'te uygulamaya konabilir. Çünkü dizel araçlardan daha çok zehirli gaz salınımı söz konusu ve bunlar ciddi manada kanserojen. Yasak derken peki nasıl bir yasak? Şimdilik görünen 2025'ten önce tescil edilen araçlar kullanılabilecekken bundan sonrakilerin yasaklanacağı şeklinde. Tabii bunların çoğu bazı kararlar çıksa da kesinleşmiş bir şey değil. Ancak çevreci örgütler, STK'lar bu konuda çalışmalarını hızlandırmış durumda. Bana kalırsa dizel yasağı belki bir öncü olacaktır. Bu hem kendi sağlımız hem de gelecek nesillere daha yaşanılabilir bir dünya bırakma konusunda çok büyük bir adım niteliğindedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dizi-tavsiye-11-mukemmel-japon-animesi/", "text": "Animemiz kimya yerine simya biliminin gerçek olduğu bir evrende geçiyor. Ana karakterlerimiz olan iki kardeş küçükken, ölen annelerini geri getirmek için yaptıkları bir deney sonucunda uzuvlarını kaybediyorlar. Onların bedenlerini geri alma macerasını izlerken bir yandan da yaşadıkları ülkedeki derin devlet yapılanmasıyla başlarının derde girmesi ve işlerin iyice sarpa sarması konu alınıyor. Sitemizde daha önce yazılmış FMA: Brotherhood anime incelemesi için tıklayabilirsiniz! Bir gün Japonya'nın en başarılı lise öğrencisi gökten düşmüş bir ölüm defteri bulur. Bu deftere ismi yazılan kişi, yazılan direktifler doğrultusunda kaçınılmaz biçimde hayatını kaybetmektedir. Şüpheli ölümleri araştırmak için devlet, Sherlock Holmes'den kalır yanı olmayan kendine has mizaca sahip özel bir dedektifle iş birliği yapar. İki büyük dehanın stratejik hamlelerden oluşan zeka dolu savaşını keyifle izleyeceksiniz. Devasa surlarla çevrilmiş bir ülkede yaşadığınızı düşünün. Dış dünya, okyanuslar, çöller, kutuplar sizin için yalnızca kitaplardaki fantastik ögelerden ibaret. Ve bir gün surların aniden patlamasıyla yüzlerce dev dört bir yandan akın ederek ülkenize girmeye ve önüne gelen bütün insanları yemeye başlıyor. Bu kaostan sağ çıkmaya çalışan insanların öyküsünü izleyeceksiniz. Bu arada animenin final sezonunun bu yıl çıkması bekleniyor. Çatlak ama yeteneksiz bir fizikçi olan Okabe Rintarou ve arkadaşı Itaru Hashida yanlışlıkla zamanda geriye SMS atmayı sağlayan bir makine icat ederler. Dahi fizikçi Kurisu Makise'nin de olaylara dahil olmasıyla ekibin başı aslında hiç de masum olmayan CERN ile belaya girer. Zamanda yolculuk temasından hoşlanıyor ama mantık hatalarını sevmiyorsanız bu anime tam da size göre! Ana karakterimiz yine çok zeki bir lise öğrencisi. Hikaye Japonya'nın Britanya tarafından işgal edildiği alternatif bir dünyada geçiyor. Kahramanımız bir gün direniş grubuyla askerler arasındaki çatışmada şans eseri olarak Geass denilen bir güce kavuşuyor. Bu güç sayesinde insanları manipüle etme yeteneğine sahip oluyor ve bu yeteneği ile dünyayı değiştirebileceğini fark ediyor. 13 bölümlük mini dizi şeklinde yapılmış bu animede ana karakter bir şekilde çocukluğuna geri dönüyor. Çocukluğunda yaşadığı bir cinayeti engellemeye çalışıyor. Zamanda yolculuk konusu itibariyle Steins Gate'yi andıran ve insanı ilkokul günlerine götüren, iç ısıtıcı sürprizlerle dolu bu animeyi izlemenizi tavsiye ediyorum. Samuraylar dönemi Japonyasında uzuvları şeytanlar tarafından çalınmış olarak doğan Hyakkimaru, uzuvlarını geri almak için şeytanları bir bir yok etmek zorundadır. Bu amaçla çıktığı yolculukta Dororo isimli bir çocukla tanışır. İkilinin başından geçen korkutucu ama bir o kadar da renkli maceralara tanıklık edeceksiniz. Günlerden bir gün dünyadaki bütün insanlar aniden beliren yeşil bir ışığın etkisiyle taşa dönüşür. Yüzlerce yıl sonra olağanüstü zeki bir genç uyanmayı başarır. Bir yandan sahip olduğu bilimsel bilgi ve zeka ile bu taş dünyada medeniyeti yeniden inşa etmek isterken bir yandan da taşlaşmaya sebep olan yeşil ışığın kaynağını anlamaya çalışmaktadır. Bilimsel devrimin önemini kavramamızı sağlayacak faydalı bilgilerle dolu bu animeyi mümkünse çocuklarla beraber izlemenizi öneririm. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacağınız düzeyde keyifli, duygusal, komik ve etkileyici bu animeyi sizlere de tavsiye etmek istiyorum. Hikayemiz Ay'ın bir gün ansızın patlamasıyla başlıyor. Hemen ardından özel bir okulun tembeller sınıfı olarak bilinen E sınıfına, Ay'ı kendisinin yok ettiğini iddia eden ahtapot görünümlü, garip ve sesten 20 kat hızlı hareket edebilen bir yaratık gelir. Bu yaratık tam 1 yıl sonra dünyayı yok edeceğini söyler ve bunun yanında ilginç de bir teklifi vardır. Bu sınıfın öğrencilerini kendisini öldürebilmeleri için bizzat eğitecektir. Babası şeytan kovucu bir peder olan Rin Okumura işten eve dönerken başına gelen bir olay sonucunda şeytanları görebildiğini fark eder. Meğer bizim Rin İblis'in oğluymuş. Bu sarsıcı gerçeği öğrenmesi babasının şeytanlar tarafından öldürülmesine sebep olur ve Rin babasının intikamını almak için şeytan kovucu olmaya karar verir. Peki bir şeytan nasıl şeytan kovucu olacaktır? Boş zamanınızda izlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dizi-tavsiye-6-mukemmel-kore-dizisi/", "text": "Güney Kore kendine has sinema kültürü ile severek takip ettiğimiz ülkelerden biri şüphesiz. Ülkemizde Kore'ye duyulan sempatiyi anlatmaya da gerek yok. Bazen de Türk dizilerinden hatta yabancı dizilere merak salıp Amerikan dizilerinden bile bıkanların alternatif aradığı günlerde bir çıkış yolu sunuyor Kore dizileri. Ben de beğenerek izlediğim bazı Kore dizilerini sizlerle de paylaşmak istedim. Belki ilginizi çeker ve bir göz atarsınız. İyi seyirler. Olumlu: M.S. 500'lü yılları anlatan tarihi drama benim TRT'de rastlayıp tesadüfen izlediğim ve çok beğendiğim ilk Kore yapımı dizi. Dönem dizileri içerisinde de müzikleri, oyunculukları ve senaryosuyla rahatlıkla öne geçebilecek potansiyele sahip. Dizinin bir başka farklı yanı ise birbiriyle çatışan ana karakterlerin 'kadın' olması. Ailesinden ayrı büyüyen ve tahtın varisi olduğunu çok geç öğrenen Prenses Deok-Man ile tahtı ele geçirebilmek için her şeyi yapmaya hazır, yılların politik tecrübesiyle halkın gönlünde taht kurmuş, zeki ve cesur Mühürdar Mishil. Kore tarihinin ilk kadın hükümdarının öyküsünü anlatan bu diziyi gerçekten çok beğendim. Olumsuz: Her bölümü ortalama 1 saat süren 62 bölümden oluştuğunu düşünürsek göz korkutucu gelebilir. Listedeki diğer dizilerden daha eski bir yapım olması da yeni nesle pek cazip gelmeyebilir. Olumlu: Kore dizilerinin en sevdiğim yanlarından biri birden fazla hikayeyi bünyelerinde mükemmel uyumlu şekilde harmanlayabilmeleriydi. Bu dizide hikaye uyumu ve her bölüm sonunda bir sonraki bölümü iple çekme hissini iliklerime kadar yaşadım. Yalan söylediğinde hıçkıran ve gerçek hayatta pek rastlanmayan 'Pinokyo Sendromu' adı verilen bir hastalıktan muzdarip kızımız, beraber büyüdükleri ama gerçek hikayesini bilmediği evlatlık amcasıyla muhabir olmaya karar verir. Elbette ikisinin de muhabir olmak için amaçları ve hayalleri farklıdır. Başlarından geçen olaylar sonucunda kader ağlarını örecektir. Olumsuz: Dizinin belki tek olumsuz yanı özellikle son üç dört bölümü biraz zoraki çekmiş gibi görünmeleriydi. Hikayeyi biraz daha farklı şekilde bağlayabilirlerdi. Bazı olayların tekrar tekrar yaşanması da hoş olmadı. Ama her şeye rağmen izlediğim en iyi Kore dizisi diyebilirim. Olumlu: Daha birinci bölümünden itibaren gerilim duygusunu, heyecanı, karmaşık ve gizemli olaylar silsilesini önümüze getiren dizi adeta Game of Thrones ve Walking Dead karışımı farklı bir senaryoya sahip. Bir yanda tahtı ele geçirmeye çalışan bir veliaht prens diğer yanda hızla yayılan korkunç bir hastalık. Hadi bugün olsa bombadır, tüfektir bir şekilde karşılık veririz de o yıllarda hastalığı durdurmanın ve kendini korumanın bir yolu var mıdır? Bunun cevabını harika bir kompozisyonla sunmuşlar. Olumlu: Popüler Kore dizilerini en sevdiğim özelliği iç içe geçmiş iki farklı hikaye örgüsünü paralel ilerletebilmesi ve bu hikayelerden birinin izleyicide merak uyandıracak yaratıcılığa sahip olmasıydı. Çevresindekilerin aklını okuyabilen Soo-Ha'nın çocukken yaşadığı kötü bir olaya şahit olarak hayatını riske atan Hye-Sung'un yollarının kötü karaktere karşı kesişmesi hikayesi anlatılıyor. Hem dramatik hem de heyecanlı olayları aynı potada eriterek akıcı bir dizi nasıl yapılır dersi vermişler adeta. Bölüm sayısı ve süresi de oldukça ideal. Olumsuz: Hikaye sık sık tekrara düşüyor. Belli noktadan sonra kötü karakter kabak tadı vermeye başlıyor. Olumsuz: Cinsel konulara gereğinden fazla atıf yapılıyor, hassas insanları rahatsız edebilir. Olumlu: Açıkçası şu listede son bölümüne kadar merakla ve heyecanla izlediğim, bünyesinde garip duyguları barındıran hoş bir dizi. Yukarıdaki dizilerden diğer farkı da bir dönem dizisi olmaması. Hem geçmişe hem günümüze yer veren dizide, klasik bir 'zaman yolculuğu' hikayesiyle başlayarak çok farklı noktalara evrildikçe geçmiş ve gelecek arasındaki düğümü ve tekrarlayan olayları göstererek hikayeyi zenginleştiren sahnelere sahip. Ayrıca dizinin müzikleri de harika. Olumsuz: Bir önceki dizide olduğu gibi dizi belli bir noktadan sonra tekrarlara düşüyor. Bazı şeyleri tahmin etmek zor olmuyor ve keyfimiz kaçabiliyor. Motto: Bedenlerimiz değişebilir ama ruhumuz asla! Olumlu: Yine iç içe geçmiş farklı hikayelerden oluşan bir örgü yaratmışlar. Erkek CEO ile kadın dublörün bedenlerinin değiştiği bu tuhaf hikayede adeta modern bir Külkedisi masalı anlatmaya çalışılıyor. Bu arada dizide favori oyuncularımdan Yoon Sang-hyun da yer almakta. 20 bölüm olması da her Kore dizisi gibi yine izlenebilir yapıyor dizimizi. Olumsuz: 'Zengin kız fakir oğlan' konsepti bizim Türk dizilerinden de çokça aşina olduğumuz ve artık gına geldiğimiz bir durum. Bunun sürekli gözümüze sokulması biraz iğreti geldi bana. Ayrıca olaylar her beş bölümde bir tekrara düşmeye başlayınca insan sıkılıyor ister istemez. Yine de kötünün iyisi diyebiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dizisinin-disinda-vikingler-hakkinda-kisaca-tarihi-gercekler/", "text": "Belki de birçoğumuz Vikingleri dizilerden, filmlerden veya oyunlardan tanıyoruz. Aslında onlar hakkında birçok yerde benzer tanımlamalar yapılmış. Bir de benim kalemimden okuyun istedim. Benim daima ilgimi çekmeyi başarmış bu insanlar hakkında bir yazı yazmak istedim. Vikinglerle bazı benzer yanlarımızın olduğunu düşünüyorum, özellikle İslamiyet öncesindeki Türklerle. Ayrıyeten genelde Vikingler hakkında eksik ya da yanlış bilgiler mevcut. Bilgim dahilinde sizleri aydınlatmaya çalışacağım. Viking diye kimlere denir? Bugün Danimarka, Norveç ve İsveç topraklarının bulunduğu kuzey İskandinavya'da 7-8. yy ile 11.yylar arasında yaşamış, vakitlerinin çoğunu denizlerde geçirmiş, savaşçı, yağmacı, ticaretle de uğraşan göçebe bir topluluklardır. Viking isminin anlamı denizlerin savaşçısı demek. Sanılanın aksine sadece savaşan barbar insanlar da değillerdi. İskandinav coğrafyasında yaşayan Vikingler belirli bir merkezi yönetime sahip değillerdi. Küçük köylerden oluşmuş tarım köyleri bulunmaktaydı. Her bölgeyi yöneten ayrı krallar bulunmaktaydı ve en küçük askeri birimlerde aileler ve klanlar bulunmaktaydı. Bu yönetim Vikinglerde 872 yılına kadar sürdü. 872 yılında Kral Harald Viking coğrafyasında merkezi yönetimi kurdu ve bölgenin tek kralı oldu. 8 11. yüzyıllar arasında Kuzeybatı Avrupa'da birçok yeri fethetmişlerdir. Viking akınları ile birlikte birçok manastır yok olmuştur. Olaya tanıklık eden ve hayatta kalarak Avrupa'nın çeşitli bölgelerine dağılan keşişlerin dramatik ve trajik anlatımları, yüzyıllarca sürecek bir Viking korkusu ve düşmanlığı yaratmıştır. Vikingleri kaba, ilkel, medeniyetten uzak bir kavim olarak betimleyen bu anlatımların etkisiyle, Avrupalıların Viking kültürüne uzun süre kayıtsız kaldıkları anlaşılmaktadır. Göçebe ve savaşçı bir kavim olan Vikinglerin yazılı geleneği olmayışı, kültür izlerinin sürülmesini güçleştirmektedir. Yazılı kaynakların zayıflığına ve Batılı kaynaklardaki olumsuz Viking imajına karşılık, arkeolojik veriler, incelikli bir Viking maddi kültürünün varlığına işaret etmektedir. Bazı üniversite bünyelerinde halen birçok araştırma yapılıyor ve yeni bulgular elde ediliyor. Savaşçılıklarının yanında tarıma ve ticarete büyük yer vermişlerdir. Hatta temel geçim kaynakları tarımdır. Kuzey toprakları da tarıma çok fazla elverişli olmadığı için yağma yaptıkları birçok yerde köyler kurup yerleşen Vikingler de mevcuttur. Zamanla Hristiyanlık inancını benimsemişlerdir. Vikingler temelde iki ulustan oluşmaktaydılar: Varyaglar ve Normanlar. İsveçli olan Varyaglar doğuya doğru yayılmış, 11. yüzyılda Karadeniz'e, hatta İran'a kadar uzanmışlardı. Bunların çoğu Rusya'da, Novgorod ve Ukrayna'da ise Kiev'e yerleştiler, barışçı ticaret erbabı olarak ipek karşılığında kürk ve köle alışverişi yaptılar. Bunların içinden prens Ryurik Hanedanı Rusya'da 16. yüzyıla kadar hüküm sürdü. Normanlar , Danimarka ve Norveç Vikinglerinin Fransa'nın Normandiya bölgesine yerleşmiş ve Fransızca dilini benimsemiş olan kısmıdır. Dizilerde ve filmlerde Vikinglerin savaşçılığının altı çizilse de İskandinav halklarının toprağa ve ticarete bağlı üretim gelenekleri daha baskın bir karakterdir. Vikinglerin sadece yağma ile geçinen sıradan barbarlar olmadığı, keşfettikleri topraklar üzerinde yeni koloniler kurup çiftçilik yaptıkları ve ganimeti sadece sınırlı olarak gelir kapısı olarak kullandıkları anlaşılmaktadır. Vikingler herkesin gözünde şarap içen et yiyen bakımsız ve medeniyetsiz ilkel bir kavimdi lakin yapılan kazı çalışmalarında tırnak makasına benzeyen ve çok sayıda temizliğe yarayan aletler bulunmuştur. Çoğu araştırmacıya göre Vikingler temizlik ve yaşam biçimi yönünden batıdan önde gelmekteydiler. Üstelik kadınlara da her türlü hakkı tanımışlardır ve merkezi yönetimde kadınlarda söz sahipliği yapmışlardır. Vikingli kadınlar da tıpkı erkekler gibi savaşçı olabilir, şehir yağmalayabilirdi bu durum onlarda çok normaldi. Vikingler Hristiyanlığı benimsemeden önce çok tanrılı dine inanmışlardır ve ayrı bir mitolojiyi dünyaya kazandırmışlardır. Vikinglerin çok sayıda tanrısı vardır ama 2'ye ayrılmışlardır. Bunlar Aesir ve Vanir'dir. Vikinglerdeki tüm savaş tanrıları Aesir'den, Tüm bereket tanrıları da Vanir'den çıkmaktadır. Viking tanrılarından en büyükleri Thor ve Odin'dir. Son olarak İskandinav futbol taraftarlarının giydiklerine benzer boynuzlu miğferler giydikleri söyleniyor fakat Vikingler, hiç bir zaman böyle miğferler giymedi. Bu miğfer modeli ilk olarak 19. yüzyılda Wagner'in Norveç sagalarını konu alan ünlü operası Die Valküre'nin 1876 tarihli Beyrut Festivali performansı için tasarlandı. Sayın Burak Bey, mitolojileri ve dil yapıları ile Türkler'e benzerlik gösterdikleri söyleniyor. Bu konu hakkında yorumlarınızı merak ediyorum. İyi günler dilerim. Sizin benzerlik olarak gördüğünüz durumlar da var mı öğrenmek isterim. Eski Türklerdeki şaman inancı ile Vikinglerin inançları, ayinleri arasında belki benzerlik olabilir. Ayrıca dil yapıları en azından yazılma biçimi olarak Orhun Yazıtlarındaki Göktürkçe ile benzer yanları var. Ama net bir şey söylemem zor sonuçta bunları gösteren net kaynaklar gösterilmiş değil. O yüzden benim fikirlerim de düşünceden öte değiller. Bunun cevabını net bir şekilde verebilecek olan yine bilimdir. Eğer böyle bir durum varsa da bunu bizilere zaman gösterecektir. Umarım umduğunuz cevabı verebilmişimdir. Teşekkürler. Savaşlar sırasında genelde miğfer kullanmıyorlarmış. Kullananlar da genelde üst sınıf, rütbeli insanlarmış. Zaten sadece savaşla hayatta kaldılar, tamamen barbarlıkla yaşamlarını sürdürüyorlardı gibi eski tarihsel mentalitelerden artık uzaklaşılıyor. Yoksa sadece savaşla geçinen bir topluluğun hayatta kalması mümkün mü? Güzel yazı için teşekkür ederiz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dogu-karadeniz-in-son-tuketim-tarihi-yaklasiyor/", "text": "Doğu Karadeniz'in belki de en meşhur iklim özelliği her mevsimin yağışlı olmasıdır. Doğu Karadeniz ülkemizin en fazla yağış alan coğrafyasıdır. Yıllık yaklaşık 1500 mm yağış görülen Doğu Karadeniz'de bu oranın 2500 mm'ye yaklaştığı da olmuştur. Yağışın bol olduğu bölgemizde, bir yanda yeşili seyrederek bir yanda ise yağmur damlalarının sesini dinleyerek yaşamak çok keyifli olsa gerek. Ama maalesef böyle olmuyordu. Doğu Karadeniz'e gelen insanın gözlerine ilk başta çarpacak şey aslında yeşil ile mavi renklerden oluşan o güzel tuvaldir. Ama burada geçirilen süre arttıkça ve haftalar geçtikçe aslında bölgenin büyük bir şantiye alanı olduğu fikri akıllarda belirmeye başlıyor. Derelerde devam eden HES projeleri, dağlarda devam eden maden projeleri, ırmaklar üzerinde devam eden baraj projeleri, dağları delen tünel projeleri, denizi dolduran hava limanı ve otoyol projeleri... Kısacası ardı arkası kesilmeyen onca projeler zamanla mavinin ve yeşilin arasından sıyrılıp göze çarpmaya başlıyor. Bu projeler belki kısa vadede bölge halkı için ulaşım, ticaret ve zaman gibi yönlerden kolaylık sağlaması ve yeni imkanlar sunması ile avantajlı olabilir. Ama bu projeler uzun vadede bu avantajlarını yöre halkı için dezavantaja çevirmesi yanında can kayıplarına bile neden olmakta. Kontrolsüzce yapılan ve gittikçe ardı arkası kesilmeyen bu projeler mavi ve yeşil renklerden oluşan tuvalin üzerine gri ve kahverengi fırça darbelerinin de eklenmesine neden oluyor. O muhteşem tuval sıradan bir resme dönüşmeye başlıyor. 2007 yılında açılan Karadeniz Sahil Yolu yöre halkının diğer illere ulaşımı yanında ticari açıdan da büyük imkanlar sağlamaktadır. Ama geçen yıllar sonucunda özellikle Kemalpaşa, Hopa gibi sınır ilçelerinin bir tır parkına dönüşmesinde büyük bir paya sahip olduğu görüldü. Tır parkına dönüşen ilçelerde bu durum trafik yoğunluğunun artmasının yanında hava kirliliğinin de artmasına neden olmaktadır. Bunun yanında yoğun yağış alan bölgede yağış sularının denize dökülmesine engel olup yerleşim yerlerinde yağışın birikmesinde ve sel baskınlarının yaşanmasında büyük bir paya sahiptir. Bu durum 2010 yılında Rize ilinin Gündoğdu beldesinde yaşanan sel felaketinde 12 kişinin ölümüne, 2015 yılında Artvin ilinin Hopa ilçesinde yaşanan sel felaketinde ise 11 kişinin ölümüne sebebiyet vermiştir. Bu can kayıplarının yanında kullanılmaz hale gelen tarım alanlarından, telef olan başta fındık olmak üzere diğer tarım ürünlerinden de bahsetmek acısı olan insanlara saygısızlık olacaktır. Uzun vadede zarara neden olan projeler arasında sadece Karadeniz Sahil Yolu projesi yer almamakta. Bunu yanında başta Çoruh nehri olmak üzere bölgenin en önemli su kaynakları üzerine yapılan barajlar ve HES projeleri bölgenin iklimini değişmesine neden olmakta. Yaşanan iklim değişikleri bölgede başta fındık ve çay olmak üzere yetişen tarım ürünlerinde verimliliğin düşmesine, harcanan insan gücünün heba olmasına neden olmaktadır. Doğu Karadeniz bölgesi dağlık bir coğrafyaya sahip olduğu için ülkemizde tarımda makineleşmenin en az olduğu yerdir. Bu yüzden yaşanan tarım zararları bu sefer insan gücünün daha da fazla kullanılması ile yerine konulmaya çalışılmakta ya da yöre halkı tarımdan uzaklaşmaktadır. İklim değişikliği ve barajlar toprağın verimini düşürmesi yanı sıra yetişen tarımsal ürünlerin de kalitesizleşmesine sebep oluyor. Bu durumun yöreyi ekonomik olarak olumsuz etkilemesi ise kaçınılmaz bir durumdur. Doğu Karadeniz'de köy evlerinin çoğunun manzarası yeşilin yüzlerce tonunu barındıran bir tuvali andırmakta. O manzarada yağmurun keyfini tavşan kanı bir çay ve yanında kavrulmuş fındık ile çıkarmak çok güzel olsa gerek. Ama artık bu durum gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Yakın zamanda ise imkansız bir hal alacaktır. Bu durumun oluşmasındaki sebeplerden biri de bölgede sürdürülen maden faaliyetleri. Öyle ki 09.01.2021 tarihinde TEMA Vakfı'nın yaptığı açıklamaya göre Artvin ilinin %71'i madenlere ruhsatlı. Vakıf yaptığı açıklamanın son kısmını ise şu şekilde bitirmekte; Artvin'de doğal yaşam, meralar, insan sağlığı ve kadim bir kültür madencilik faaliyetleri ile yok olma tehlikesi altında. Yani o yeşilin binlerce tonunu barındıran tuval madenler nedeniyle kahverengine bürünmekte. Bu nedenle belki de o yeşil tuvalin keyfini çıkarmak için sayılı yıllarımız kaldı. Yöre halkının canını sıkan konu sadece madenlerin bölgeye verdiği zarar değil. Bunun yanında insan sağlığı için oluşturduğu tehlike de yöre halkının gelecek adına korktuğu bir durum. Kanser artık bölge için sıradanlaşmış bir hastalık konumunda. Bölgeye ait kanser araştırmalarında ulaşılabilecek en açık veri 2005 yılında TTB'nin Artvin ilinin Hopa ilçesinde yaptığı çalışmaya ait. Çalışma sonucu bölgede ölenlerin %47,9'un kanser nedeniyle öldüğünü göstermekte. Bu durumun oluşmasında en önemli faktörlerden biri Çernobil Felaketinin bölgede oluşturduğu olumsuz etkidir. Bunun yanında Artvin ilinde sürdürülen bakır madeni faaliyetlerinin de bu durum üzerinde etkisinin bulunduğu göz ardı edilmemesi gerekir. Gelecek adına da yüksek tehlike potansiyeline sahip maden işletmeleri. Örneğin bir maden işletmesinin atık havuzunda yaşanacak küçük bir sızıntının hem insan sağlığı üzerinde hem de yörenin en büyük geçim kaynağı olan tarım üzerinde oluşturacağı yüzlerce sorunu da göz ardı etmemek gerekir. Bölgenin bolca yağış alan bir yer olması, bölgede sürdürülen projeler ile bölgenin şantiye alanına çevrilmesi, maden işletme faaliyetleri nedeniyle oluşturulan çevre tahribatı ve coğrafi şartlar nedeniyle dere yataklarına yerleşim yerlerinin kurulması bölgede sık sık sel taşkınlarının ve felaketlerinin yaşanmasına sebebiyet veriyor. 22 Ağustos 2020 tarihinde Giresun ili Doğankent ilçesinde yaşanan sel felaketinde 11 kişi, 13 Temmuz 2020 tarihinde Artvin'in Yusufeli ilçesinde özellikle baraj inşaatı şantiyesinde yaşanan sel baskını nedeniyle 4 kişi vefat etmiştir. Bu olaylardan sonra Doğu Karadeniz bölgesinde bahsettiğimiz sorunlar kamuoyunda gündem oluşturmuş, tartışılmaya başlanmıştır. Ama ömrü kısa süreli olmuş birkaç gün sonra unutulup gitmiştir. Doğu Karadeniz ile ilgili sadece birkaç sorundan yüzeyel olarak bahsettim. Bunlar yanında Uzungöl veya Ayder Yaylası gibi doğal güzelliklerin betonlaşması, yanlış tarım politikaları nedeniyle toprağın verimsizleşmesi ve tarım faaliyetlerin fındık ve çay gibi sadece iki ürün üzerine dönmesi, bölgede bulunan onlarca farklı kültürün yok olmaya başlaması gibi sayısız sorun yer almakta. Bu sorunlar bölgede sürekli göçlere ve beyin göçlerine neden olmakta. Genç nüfus artık kendi topraklarında gelecek hayallerini kuramaz oldu. Sözün özü Doğu Karadeniz'in cenneti andıran güzelliğinin artık sonuna gelmekteyiz. Yeşilliği maden işletmeleri, HES projeleri ile tahrip edilmekte. Denizi betonlar ile doldurulmakta. Suyu maden işletmelerinin atık havuzundan ağır metaller karışması tehlikesi ile yüz yüze. Hırçın derelerinin kolları ıslah çalışmaları ve HES projeleri nedeniyle bağlandı. Artık ne hırçınlığından eser kaldı derelerin ne de şanından. İnsanları kansere, sellere yenik düştü. Gençleri geleceğe karşı umutlarını yitirmiş durumda. Toprakları yanlış tarım politikaları, iklim değişiklikleri nedeniyle verimsizleşti. Artık mavi ve yeşilin binlerce tonunu barındıran bu tuval duvarlarımızda eski bir anıya ait resim olmak üzere."} {"url": "https://parlakjurnal.com/doktor-olmak-hasta-olmak/", "text": "Gündem konulardan birisi olan sağlık çalışanlarına şiddet herkesin dikkatini çekmekte. Bu konuda üst üste gördüğüm haberlerden dolayı bu konu hakkında yazı yazma ihtiyacı hissettim. Hastadan korunmak için kendisini odaya kapatan doktorlar, hastaneyi 20-30 kişi basan gruplar, hasta yakını tarafından odası kuşatma altına alınanlar ve daha birçok örnek; tıp kavramının ve tıpçının ülkemizde ne duruma geldiğini anlamamızda aşikar örnekler olmaktadır. Doktora kafa atılması, bıçak çekilmesi gibi olaylar günlük süreçte her an yaşanabilecek olaylar olarak normalleştirilmiştir ve hekimin göz önünde bulundurması gereken durumlar haline gelmiştir. Sonuç olarak, hekimler 6 yıl ve hatta daha fazla aldığı eğitimi pek de mantıklı olmayan sebeplerden, tam anlamıyla uygulayamamaktadır. Fiziksel şiddetin yanında, hekimlere son dönemlerde popülaritesi artan bir şekilde sıkça açılan malpractice davaları da bulunmaktadır. Doğal olarak mesleğin işleyişinin karşısında engellerin artıyor olmasına rağmen, mesleğin işleyişine katkıların henüz yeterli olmaması halihazırda zor olan bir mesleği daha zorlaştırmaktadır. Saçmalama, abartıyorsun diyorsunuz belki ama aslında çok da saçma olmadığı apaçık ortada. Şöyle: Doktora muayene olmak için randevusuz geliyor ve doktor kabul etmeyince burnunun ortasına bir kafa atıyor. Hekimsiz kalacaksınız. ile Twitter'da paylaşılan resimler, retweetler durumu özetlemekte; hekimler hastalara küsmekte, hastalar ise hekimlerin açığını aramaktadır. Hastasına küsmüş olan doktor kulağa mantıklı gelmekte midir veya şifa bulmaya gitmiş hastanın doktorunun hata yapması için pusuda beklemesi kulağa mantıklı gelmekte midir? Bu şartlar altında hastane, zaten hastane olmaktan çıkıp sağlık hizmeti verilen münazara salonuna dönmektedir. Hastalar doktorlara şiddet uygulamaktadır ve bu gerçek göz yumulamayacak kadar aşikar hale gelmiştir ki gündemlerden düşmemektedir. Oysaki hekime sözlü tehdit ve fiziksel darp tespiti ile 1 seneyi aşkın hapis cezaları verilebilmektedir. Örneğin İzmir'de acil serviste görevli olan doktoru sözlü tehdit eden hasta yakınına 14 ay, darp eden sanıklara ise 9 ay ertelemesiz hapis cezası verilmiştir ve daha birçok örnek mevcuttur. Yanlış anlaşılma olmasın, şiddete yol açan öfke insani bir duygudur. Şiddet her ne kadar yanlış olsa da, hastanın halinden anlamak burada esastır. Çünkü Türkiye'de hasta olmak da zor bir iştir. Doktor olarak hastaların halinden anlamamız gerekir. Çünkü sistem gerçekten kolay işlemez. Örneğin hastalandınız, öncelikle randevu almanız gerekir veya acile gidersiniz; randevunuz 2 hafta sonrasına verilir, acilde ise sizi birkaç ilaç ile gönderirler ve yine randevu almanızı isterler. Zaten acile geldiğinizde en az 100-150 hastalık bir sıra beklersiniz. Sıra size geldiğinde ise doktorun canı zaten çıkmış olur. Mesela 10.00'da olması gereken randevu için işten izin alıp gelmiş olabilirsiniz ama diğer randevular uzun sürdüğü için işiniz uzar... Bu ve bunun gibi durumlarda mutlaka kalmışsınızdır ve doktorun kapısından girdiğinizde ise sizinle ilgilenmemesi, suratınıza bile bakmaması insanın tepesinin tasını attırır. Bu durumda şiddete yönelmek kesinlikle yanlıştır ve cezalandırılır. Hasta olarak da doktorların halinden anlamamız gerekir. Gece acilde nöbettesiniz diyelim ve o akşam 100 hasta geldi, hepsi ile ilgilendiniz 101. hastaya da 1. gelen hasta kadar ilgi göstermeniz gerekmektedir. Bunu yapabilmek, bu dirayeti sergilemek gerçekten kolay değildir. Bu durumda gösterdiğiniz ciddi bir gülümseme veya bir hoş geldiniz sözü hasta için büyük önem taşımaktadır. Bunu yapamayan doktorları da anlayışla karşılamak gerekir. Çünkü beklenilen performansın üstüne çıkmıştır ve haliyle yorulmuştur, bezmiştir. Sonuç olarak hem hasta olmak hem de doktor olmak bu ülkede yürek ister, hoşgörü ister, sabır ister. Gece 100-200 hasta bakmak kolay iş değildir, gece gece bacağınızı kırıp hastanede sıra beklemek de. Randevu almadan gelen hastaya arada bakmak kolay değildir, 2 ay sonraki randevuyu beklemek de. Anlayacağınız iki tarafın işi de gerçekten zordur ve burada taraflardan birinin şiddet uygulaması haliyle saçma olmaktadır. Hastaların üstüne düşen görev sabırlı olmak ve doktorların üstüne düşen görev ise gereken ilgiyi göstermektir ki böylece kanayan bir yaraya bası yapılabilir, sistemin eksiklikleri bir gün için daha idare edilebilir. Şiddet, bu durumların ikisinde de yapılacak en garip tepki yöntemi halini almaktadır ve haliyle bu tepkiden uzak durmak en mantıklısıdır. Yapılması gereken, dost misali zorlukları birlikte atlatmak, işleyiş içerisinde normale ulaşmak ve bu süreçte sabırlı olmaktır. Ayrıca buraya tıklayarak sağlıkta şiddet konulu canlı yayın kaydımıza erişebilirsiniz. Şiddet, her ne sebeple olursa olsun kesinlikle meşru gösterilmemeli. Bu konuyu normalleştirmeye çalışan medyaya ve diğer iletişim enstrümanlarına da gerekli yaptırımlar uygulanmalı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/doktora-siddetin-sebepleri-ve-yol-haritasi/", "text": "Günümüzde Türkiye, doktora şiddetin sıradanlaştığı bir ülke olmak konusunda epey yol kat etti. Bu konuda hem siyasilerin hem de toplumumuzun çok büyük etkisi vardır. Bugün, Türkiye'deki doktora şiddet olayları, esasında tüm toplumun dinamiklerindeki bir sorunu açığa vuruyor. Her gün, her hafta, her ay birden fazla doktorun şiddete uğradığına veya öldürüldüğüne dair haber yapılıyor. Çoğu zaman hastalar tarafından uygulanan psikolojik ve fiziksel şiddetin ötesinde meslektaşlar arasında da ciddi bir geçimsizlik örüntüsü göze çarpıyor. Sağlık denilen mefhum, elbet herkesin kapısını çalacak bir konudur. Günümüz modern dünyasında ise bu mefhumun en uzmanı doktorlardır. Bu sebeple doktorlar, toplumun tüm kesimleriyle muhatap olmaktadırlar. Teorik olarak ağır bir meslek olan doktorluğun, ayrıca çok büyük bir sosyolojik yönü vardır. Her ne kadar doktorluk basamakları hücreden başlayıp insan fizyolojisine ve oradan patolojilere uzanıyorsa da işin özü insandır. Bu da hekimlik mesleğinin sosyolojik derin bir temeli olduğunu gösterir. Günümüzün iletişimsizliklerinin pençesi altında hasta-doktor ilişkisinin sağlıklı yürümesini beklemek oldukça zordur. Esasında, doktora şiddet kavramı bu coğrafyada anlamını yitirmiş bir durumda. Şiddet sözcüğü günümüzü açıklamaya yetmiyor. Çünkü teker teker doktorlarımız öldürülüyor. Öldürülen doktorların ne arkalarında devlet ne de yanlarında meslektaşları bulunuyor. Çünkü her iki kurum da Türkiye'deki birçok olaya karşı birçok kesimin tepkisizliği gibi- doktorlara karşı lakayttır. Sonuç olarak, doktora şiddetin arka planında hem toplumumuz, hem siyaset hem de doktorların bizzat kendisi bulunuyor. Devlet ne yazık ki doktorunu korumuyor. Yanlış sağlık politikalarıyla hekimin değersizleştirilmesi ve itibarsızlaştırılması, Türkiye'de alelade yapılmıştır. Bu oy amaçlı politikaların uzun vadede ülkemize ne gibi sorunlar açtığını hala göremeyen birçok insan bulunuyor. Yapılan yanlış sağlık politikalarını tekrar tekrar açıklamanın gereği kalmamıştır. Doktorlar da bu ülkenin birer insanı olarak, yine bu ülkenin bir dışa yansımasını oluşturmaktadır. Lakin ağır iş yükü ve uzun süreli eğitim hayatı doktorları olumsuz etkiliyor. Doktorların ağır iş yükü altında çalışarak kronik bir strese maruz kalması, hem doktorların verimlerini düşürüyor hem de hastaların aldığı sağlık hizmetinin kalitesini azaltıyor. Bunun yanı sıra hem sözel hem de fiziksel şiddete uğrayan doktorların verimi daha da düşüyor. Doktorlar yaşadıkları şiddet sonucunda depresyon, uyku problemleri, posttravmatik stres bozukluğu, anksiyete ve korku gibi psikiyatrik sorunlar yaşayabiliyorlar . Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre tüm sağlık çalışanları, hayatının belli bir döneminde %8-38 oranında fiziksel şiddete maruz kalıyor . Daha da vahim olarak, Türkiye'de yapılan bir çalışmaya göre her 10 doktordan 9'u şiddete uğruyor . Hem ağır iş yükünün stresiyle hem de şiddetle boğuşan doktorların hastaya sundukları sağlık hizmetinin kalitesi de düşüyor ve bu da işleri kısır bir döngüye sokabiliyor. Bir hastaya ayırması gereken vaktin mecburen anca onda birini ayırabilen doktorlara karşı hastaların tepkiselliğinde ezberlenmiş düşünceler yatıyor. Doktorun bir emir kulu olduğuyla ilgili ciddi bir düşünsel çarpıklık var. Toplumdaki düşünsel çarpıklık 4 noktayla izah edilebilir: I) Sağlık çalışanlarının tanrısal yetkilere sahip olduğu, II) sağlık çalışanlarının tanrısal yetkilerini kendi keyfi için esirgeyebildiği ve eğer olumsuz bir şey olduysa muhtemelen esirgemiş olduğu, III) hastanın her daim haklı olduğu, IV) hastanedeki tüm idari konulardan tamamen sağlık çalışanlarının sorumlu olduğu. Bu dört çarpık nokta bir araya gelerek sentezlendiğinde ise bunun sonucu doktorların katledilmesine kadar varabiliyor. İşin oldukça kötü kısmı, bu çarpık noktalardan bazılarının geçmiş yıllarda resmi devlet politikası doğrultusunda halka empoze edilmesiydi. Ayrıca hekime şiddet ve hekimlerin katledilmesiyle ilgili devletin ciddi önlemlerinin olmaması da hekimlerimizin yalnızlığını ortaya koymaktadır. Bunca doktorun ölümüne rağmen devletin ciddi bir müdahalede bulunmuyor oluşu, bu meselenin bir siyasi paratoner işlevi görüp görmediği konusunda şüpheli bir fikir de uyandırıyor. Fakat bu toplumsal sorunun etkenlerini sadece yanlış devlet politikalarında ve toplumda aramak da ikiyüzlülük olacaktır. Çünkü doktorlar da bu toplumun bir parçasıdırlar ve bu sorunda doktorların da payı vardır. Ne yazık ki doktora şiddet konusunda sağlık camiası ne kolektif bir şekilde hareket edebilmektedir ne de sorunlarla yüzleşmek istemektedir. Doktor-hasta iletişimsizliğinin ötesinde, doktorlar arasında da ciddi bir iletişimsizlik mevcuttur. Doktorlar bir arada duramıyor veya durmak istemiyor. Kendi meslektaşını ezen ve onu meslektaştan ziyade rakibi görerek mücadele eden birçok hekim bulunuyor. Doktorlar arasındaki mücadele akademik sınırlar içerisinde bilime pozitif katkı sağlayabilir fakat olayın akademik sınırlar içerisinde kalmadığı ortadadır. Çeşitli akademik çıkarlar uğruna mesleki düşmanlıklar ve bilim dışı aktiviteler, her alanda olduğu gibi tıp akademisinin de tattığı bir konudur. Hekimlerimiz birbirini korumuyor. Gözlemlerimin çoğunda, doktorların birbirini çok da sevmediğini görmek zor olmamıştı. Bu da ne yazık ki hekimlerimizin bir arada duramamasının ve ortak bir tepki koyamamasının bir nedenidir. Öğrencilikten bu yana sürekli sınavların içerisinde tıp dışı konulara vakti kalmayan doktorların sosyal hayatı olumsuz etkilenmektedir. Doktor adaylarının sosyal beceriler konusunda kendini eğitmesi gerekmektedir. Sosyal yönden kendini iyi yetiştiremeyen doktorlarımızın yaşadığı sorunlar da artıyor. Normal popülasyona göre tıp fakültesi öğrencilerinin depresyon yaşama olasılığı üç kat fazla bulunmuştur . Ağır iş koşulları, büyük hasta yükü, nöbetler gibi birçok faktör de doktorları olumsuz etkilemektedir. Kısacası, doktora şiddetin sıradanlaşmasında herkesin payı var. Lakin burada herkesin düştüğü hataya, bu sorunu herkese eşit dağıtarak çözümsüzlüğü baştan kabul etmek gibi bir hataya düşmemek gerekiyor. Hekimlerin öldürülüyor olması herhangi bir şekilde kabul edilebilir mi? Hangi yapılan hata herhangi bir doktorun canına kast etmeye eşdeğerdir? Demek ki burada boğuşulan meselenin merkezinde hekimlerimiz ve onların can güvenliği yatmaktadır. Sorunun çözümüne hekimleri korumakla başlamalıyız. - Sağlık konusundaki devlet politikamızın en kısa sürede doktoru koruyan bir çizgiye dönmesi. Hastayı korumanın temel yolu, hastalara sunulan sağlık hizmetini daha da ilerletmekten geçmektedir, başka bir şeyden değil. Devlet bunu, hem doktorunun arkasında durarak hem de hastalara daha sağlıklı bir hizmet sunarak başarabilir. - Doktorun bir emir kulu olduğuna dair geçmiş propagandalardan dönülerek doktora saygının arttırılması. Doktorun bir emir kulu değil, profesyonel bir sağlık çalışanı olduğunun topluma anlatılması. Bu şekilde hasta-doktor ilişkisinin profesyonelleştirilmesi ve verimin arttırılması. - Doktorların fiziksel güvenliği için hastanelerde güvenlik personel ağının kuvvetlendirilmesi. Doktora şiddet konusunda güvenlik personelinin ayrıca eğitilmesi. - Tıp fakültelerine hasta-hekim ilişkisi konusunda çeşitli ders ve seminerlerin zorunlu olarak eklenmesi. Klinisyenliğin çok büyük bir bölümünde insan ilişkileri yer almaktadır ve böyle bir zorunlu eğitimin sağlık camiasında var olmayışı oldukça abestir. - Tıp fakültesi öğrencileri ve doktorlar için hasta iletişimini arttırmaya yönelik yapılan birçok İngilizce yayının Türkçeye çevrilmesi. Türk öğrencileri ve doktorlarını kapsayan bu tip çalışmalar ülkemizde yok denecek kadar azdır ve bu tip çalışmaların desteklenmesi gerekmektedir. Ayrıca, sağlıkta şiddete karşı Dünya Sağlık Örgütü'nün ve bilimsel çalışmaların Türkiye'ye uyarlanıp bir an önce siyaset, kazanç ve oy gibi faktörler dışlanarak uygulamaya konulması. - Medyanın doktor şiddetine yönelik yaptığı hatalı haberleri düzeltmesi konusunda kamuoyu oluşturmak. Ne yazık ki medyadaki doktora şiddet ve sağlıkla ilgili birçok haber insanları yanlış yönlendirmektedir. Medya sektörünün doğal olarak birçok kez para kazanmayı hedeflediği düşünülürse, bu amaca bir kamuoyu yaratılarak ulaşılabilir. - Sağlık Bakanlığı'nın gereksiz antibiyotik, sigara ve bunun gibi konularda yaptığı başarılı propagandalara benzer şekilde doktora şiddet konusunda da hem medya hem de hastaneler aracılığıyla propaganda yapması. - Doktorun bir ilah olmadığı ve bir ölümün her daim sorumlusu olmadığının herkese anlatılması. Doktorlar bilimin getirdiği son noktayı kullanarak hastaları hayata tutundurmaya çalışıyorlar. Lakin hekimler tanrı değildir ve hayat ile ölüm arasındaki kesin çizgiyi belirleyemezler. Belki de tüm dünyadaki hekime şiddet olaylarının alt yapısında bireylerin tanrıya kızamamaları ve bunu hekime yansıtmaları bir başka sebep olarak karşımıza çıkıyor. - Türkiye nüfusuna yetersiz kalan doktorlarımızın sayısının kalite bozulmadan arttırılması . Bu çözüm önerileri daha da uzatılabilir. Lakin işin çözümsel özeti bu maddelerden oluşmaktadır. Sağlık hizmetlerinin kalitesi ve işleyişi bir ülkenin ne kadar iyi bir alt yapı ve yönetime sahip olduğunun en önemli göstergelerinden bir tanesidir. Ülkemizin, yetiştirdiği doktorlarını koruması ve dolaylı yoldan toplumumuzun sağlık hizmetini arttırması gerekmektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/doktoru-yaptigi-kararda-suclamak-meslegi-oldurmek-demektir/", "text": "Doktoru yaptığı kararda suçlamak, özellikle bu kadar önemli bir kararda, mesleği öldürmek demektir. Tıp doktorunun unvanı bu zaten, felsefe doktoru. Tıp, bir hastalığa bakış açısı sistemidir. Yüz binlerce hastalık vardır, onların kombinasyonları ise sonsuzdur. Tıp kanunları fizik kanunlarına benzemez. Onları grafik ve formüllere dökemezsiniz. Onların matematik modelini çıkaramaz, en güçlü hesap makineleriyle bile hesaplayamazsınız. Tıp kanunlarında kural kadar istisna da vardır ama bu istisnalar o kadar önemlidir ki kendi kuralları var. Her üçüncü sınıf öğrencisi bilir ki, infarktüs pnömoni gibi seyir izleyebilir. Apandisitin grip gibi, gribin ise apandisit gibi, gastritin ise infraktüs gibi seyri olabilir ve bu hastalıklardan her birinin 'silik' veya tamamen sessiz seyirleri vardır. Hastalıkların seyri kolayca bilgisayar yazılımı çerçevesine veya protokollere sığdırılamaz. Tıp, tanıların atipik semptomlarla çiğnendiği; hastalıkların sonucunun ise öngörülemediği bir bilim dalıdır. Burada her şey mümkündür. Tıpta bir bilginin istatistiksel olarak kanıtlanmasında %5'lik hata payı ile kabul edilir. Peki bu ne anlama gelir? Ciddi bir bilimsel araştırma ile kanıtlanmış bir bilginin güvenilirliği en fazla %95'lik doğru tanı koydurma olasılığına sahiptir. Tıbbi tanı ve prognoz hiçbir zaman yüzde yüz doğruluk oranına sahip değildir. Hiçbir zaman. Buraya dikkat. Bizim bu kadar gelişmiş dünyamızda ne süper püper internet, ne Japon'un robo-andoridi, ne de meganükleer tomografisi karnınız ağrısa size tanı koyamaz. Veya başınız. Bütün hayatınızı otomatize edip algoritmaya sokabilseniz bile, tanıyı size hafif buruşuk önlüklü bir insan koyacak. Ve bu tanı, en iyi olasılıkla, en fazla %95'lik doğruluk payına sahip olacak. Bu tanıyı doktor koyar. Birkaç yüzyıl önce olduğu gibi yani. Ve bu da sonuç iki. Sonuç 3. Hiçbir doktor hastanın hastalığının gelişmesini veya onun ölümünü istemez. Sonuç 3'ü aksiyom olarak kabul ediyoruz. Evet, hastalıkların %95'i tipiktir. Semptomları bilinir, taktikleri işlenmiş ve protokollere dökülmüştür. Farenjitte antibiyotik, peritonitte laparotomi ve antibiyotik, kanamada ise sezaryen. Veya trepanasyon. Nerenizin ağrıdığına bağlı. Tedavinin sonucu belli... ve yine sadece %95'inin. Sonuç 4. Çoğu zaman doktorlar sonuçtan emin olarak sizi tedavi eder. Sonuç 5. Yine bu kahrolası %5'lik dilim . Atipik, , semptomlar veya 'silik klinik'. Hastalığın veya ameliyatın beklenmedik ilerleyişi. Veya hamileliğin. Tedaviye atipik tepkime. Birkaç hastalığın beklenmedik kombinasyonu. İşte bu durumlarda protokoller çalışmıyor ve doktor neredeyse tek başına karar vermek zorunda kalıyor. Belki şaşıracaksınız ama böyle durumlarda bütün bu hesaplamalar, karşılaştırmalar bütün seçimler tamamen soyut maddeler üzerinde kurulmuş: Doktorun sezgisi ve tecrübesi. Göz kararı. Yazı veya tura. Ya hep ya hiç. Ve eğer siz bu yüzde beşlik kısımdaysanız bilin ki ikiniz de şanssızsınız, hem siz hem de doktorunuz. Elliye elli. Eğer doktor yanlış kartı seçerse işte buna doktor hatası derler. İşte tam bu noktada, bu kavşakta, doktor verdiği kararın sorumluluğunu üstlenir. Peki, eğer riskler baştan beri eşit ise, o zaman doktor daha sık haksız olur. Ve suçlama sağanağına, eleştiri infazına yakalanır... 'Böyle yapmamalıydın!' diye duyulur internetten, televizyondan yada meslektaşlardan. Kendiniz bir hayal edin, böyle bir anda karar vermek nasıl bir duygu. Hadi deneyin. Verin kararı. Kanda adrenalin, alnınız terli. Kalbi atmayan, klinik ölüm dibinizde iken. Yumruğunuz aort etrafında iken, ameliyathanede yankılanan küfürler eşliğinde uykusuz, taşikardik bir haldesiniz ve yoğun bakımın önünde çökmüş gözleriniz.. Ve ömrünüzün sonuna kadar kalan yükle. En önemli sonuç. Doktorun böyle şartlar altında ve bunca yük altında verdiği hatalı kararını suçlamak, bu mesleği tamamen öldürmektir. Bütün bu tecrübeyi gereksiz kılmaktır. Gençliği zaten yakında tıpa sokamayacağız. Şimdiki cadı avına bakarsak, yakında kimse sizin yanınızda olmak istemeyecek hayatınızın ana kavşaklarında. Herkes bilgisayarcı veya web tasarımcısı olacak. Ya da estetisyen. Pürüzsüz ciltle oturun artık bilgisayarın önünden tedavi olursunuz. Güzel tasarlanmış sitelerde. Maalesef nasıl bir fırtına içinde olduğumuzu anlıyorum.... Uzun zamandır tıbbi uygulamanın umutsuzluğunu özetlemek istiyordum ama bunu söze dökecek ne zamanım ne de tecrübem vardı....Hadi bi dene hata yapmayı hem hasta hem meslektaşların parçalar. Peki ya Almanya, İsrail, BAE, Güney Kore'de ne kadar doktor hatası gördük, ölümcül sonuçları doğuranları bile... Benim de kariyerimde gördüğüm birkaç hata vardı bu kadar övdüğünüz ABD ve İngiltere'de. Ve en aşağılayıcı şeyse onlara kimse bir şey demiyor. İşte, onlar ellerinden geleni yaptı... onlar kutsal çünkü. Beni üzen başka bir şey yurt dışında check-up için o kadar para harcıyorlar, sonra buraya gelip sonuçlara bakmamızı istiyorlar...Bedava tabii ki.. Halbuki bizde yapılan muayene birkaç kuruş iken yabancı doktor daha değerli.. Elini bile değdirmemiş iken. Tıp doktoru ile felsefe doktoru farklı kavramlar, belki yazı çeviri olduğu için kaynak ülkede bu kavramlar arası ayrım belirgin değil. Bu noktaya göz atmanızı salık veririm. Türkiye'de hekimlerin uzun süredir yaşadığı sorunları anlatabilmek ve daha iyi analiz edebilmek için bu tarz çeviriler çok önemli bir yer teşkil ediyor. Bir tıp öğrencisi olarak yazınız çok hoşuma gitti. İnsanların bilmediği düşünmediği birkaç nokta var. Ameliyat ne kadar başarılı geçse de bazı şeyler doktorun elinde değildir. Ayrıca doktor ne kadar bilgili olursa olsun bazı şeyler tahmin edilemez. Her insanın anatomisi birbiri ile aynı değildir. Tıp için kanun kabul edilen kitaplarda bile hiçbir şey kesin olarak yer almaz. Her şey ihtimal dahilindedir. Mesela kalp insanların %99'unda sol taraftadır şeklinde. Ve bunu tüm sinirler, organlar, damarlar vs için türettiğinizi düşünün. Ne yazık ki istenmeyen şeylerin gelişme ihtimali çok yüksektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dolar-turk-ekonomisini-neden-bu-kadar-etkiliyor/", "text": "Bunu birkaç başlık altında işleyeceğiz. İlk olarak dolar neden bu kadar güçlü bir para birimi, ne zaman ve nasıl bu güce ulaştı, bunlara bakacağız. İkinci olarak Türkiye'nin de içinde bulunduğu kırılgan beşli ne demek ve bu grup neden bu kadar hassas, ona değineceğiz. Son olarak ise birçok ekonomistin dediği gibi yapısal reform nedir ve bizi nasıl etkiler, diye kafa yoracağız. Sorunun cevabını en iyi şekilde açıklamak için rezerv paranın ne olduğuna değinmemiz lazım. Rezerv para merkez bankaları ve uluslararası finans kuruluşlarının portföylerinde bulunan döviz ve altın cinsinden varlıkları ifade etmektedir. Dünya ticaretinde aktif olarak kullanılan paralar rezerv para olmaya aday paralardır. Yaklaşık olarak %60'lık dünya geneli rezerv para olma oranıyla dolar 1. rezerv para olurken %25'lik oranla doları euro takip etmekte. Peki dolar bu yüksek oranı nasıl yakaladı? Para insanlık tarihinde kendine yer edinmeye başladığında altın, gümüş, bakır gibi madenlerden yapılmaktaydı. Zaman içinde altın rezerv olarak tutulup ona endekslenmiş kağıt paralar basılmaya başlanmıştır. Fakat 2. Dünya Savaşının sonlarına doğru Temmuz 1944'te ABD'de küçük bir kasaba olan Bretton Woods'ta Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansında o güne kadar gelen mevcut sistemden farklı bir sisteme geçilmesi amaçlı bir anlaşma imzalanmıştır. -Anlaşmada katılan ülkeler için sabit kur benimsenmiş ve anlaşmayı kabul eden ülkelerin paraları bulundurdukları altın miktarına değil, dolar üzerinden ayarlanması kabul edilmiştir. Dolar ise 1 ons altın = 35 dolar ya da 1 dolar 0,88867 gr. altın olacak şekilde ayarlanmıştır. Diğer ülkeler neden kendi paralarının değerini dolar üzerinden fiyatlandırılmasını kabul etti? Soru aslında doların neden hala en güvenilir para birimi ya da rezerv para olmasının nedenini de açılıyor. Bunun başlıca nedeni tıpkı 1. Dünya Savaşında olduğu gibi 2. Dünya Savaşında da ABD'nin savaş cephelerinden uzak olmasından kaynaklanıyordu. Bu sayede zaten döneminin üstünde sanayi ve ekonomik güce sahip olan Amerika, savaştan dolayı yerle bir olmuş diğer ülkelere karşı büyük bir güce kavuşmuş oldu. Sıcak paranın ve yatırımların en büyük özelliği yüksek risk dönemlerinde güvenli limanlara sığınmaktı. Bütün yatırımları dolayısıyla gücü kendine çeken ABD, Bretton Woods'ta düzenlenen konferansta İngiltere'nin muhalefetine karşı kendi görüşünü kabul ettirdi. 1970'li yıllara kadar süren dolar-altın ilişkisi ve bundan değerini alan diğer ülkelerin paraları Amerika'nın ekonomik krize girmesiyle dağıldı. Fakat insanların zihninde hala dünyanın en güvenilir ülkelerinden biri olarak kalması, ayrıca dünya ticaretinde en aktif ülke olması sayesinde günümüze kadar rezerv para olarak doların kullanılmasını sağlamış bulunmaktadır. Bu terim ilk kez Ağustos 2013'te Morgan Stanley tarafından ortaya atıldı. İlk açıklandığında Türkiye, Hindistan, Güney Afrika, Endonezya, Brezilya varken ilerleyen zamanlarda liste kendini güncelledi ve ülkelerde değişim oldu. Fakat Türkiye listede sürekli bulunmaktan kaçınamadı. Listenin oluşumunda ana etken olan cari açık, enflasyon, işsizlik, büyümede oluşan istikrarsızlık, dış finansmana karşı olan aşırı bağımlılık bizim bir türlü kurtulamadığımız etkenler. Sürekli olarak bu hassaslığından dolayı risk grubunda olan ülke ekonomileri, yapısal reformlar yapılmadıkça olası iç ve dış etkenlere karşı diğer ülkelere oranla kötü anlamda tepkiler vermeye devam edecek gibi duruyor. Bunu zamanında Brezilya'da, şu anda özellikle Arjantin'de ve Türkiye'de görmekteyiz. Rezerv para egemenliğini elinde bulunduran dolar yani dolayısıyla ABD dünyayı etkileyen bir numaralı etken. Örneğin FED'in parasal genişleme politikasını durduracağı hakkında verdiği demeçlerden sonra gelişmekte olan ülkelerdeki paralar ABD'ye yönelmeye başlamıştı. Daha sonrasında duran parasal genişlemeyi ABD'de artan faizler üstüne bir de ABD'nin parasal sıkılaşma tedbirleri eklenince gelişmekte olan ülkeler sıkıntıya düşmeye başlamışlardı. İster televizyonumuzu açtığımızda izlediğimiz ekonomi programlarında, istersek de yolda, evde, iş yerinde, okul yani kısacası hayatımızdaki herhangi bir yerde ekonomi hakkında yaptığımız sohbetlerde sürekli bazı şeylerden yakınırız. Keşke şunu şöyle yapsaydık ya da burada neden bunu yaptık tarzı konuşmalar içine gireriz. Özellikle ekonomi hakkında bilgili kişiler, ekonomi iyi veya kötü olsun, sağlıklı bir ekonomi, güzel bir sosyal çevre yani refahımız için yapısal reformlar yapmalıyız derler. Nedir bu yapısal reform? Yapısal reform, iş yapma ortamını daha elverişli hale getirmeyi, eğitimde kalite seviyesini artırmayı ve iş gücü piyasasını daha esnek hale getirecek düzenlemeleri yapmayı içeriyor. Örneğin eğitim alanında yapılan reformlar bizi nasıl etkiler? Gelecek nesli, ilerleyen mesleki gelişmelere daha hazır ve nitelikli hale getirir. Bu sayede üretilen mallar kaliteli olur. Dış piyasada mallarımız talep görmeye ve ülkemize döviz girmeye başlar. Ayrıyeten doğru bir eğitim alan kişiler sosyal olarak da kendini yetiştirmiş olur ki ülkedeki suç oranları düşer, sosyal ve ekonomik refah da artmış olur. Günümüzde hiçbir ekonomi yoktur ki dolarsız olabilsin. Ama ekonomik güç dendiğinde bizim ölçeklerimizden birisi ise siyasi oyunlar karşısında dolar kartının etkisini azaltabilme dereceleridir. Bunun için tek gerekli olan YAPISAL REFORMlardır. Bekleyip göreceğiz. Yorumunuz için teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/donuk-kitap-incelemesi-mete-okyay/", "text": "Bilim kurgu romanlarını hep sevmişimdir. Çünkü hep beklenmeyeni verirler. Sıra dışı bir dünyada geçtiklerinden, şu anda içinde yaşadığımız dünyadan bambaşka bir evrende geçtiklerinden sonunda ne olacağını tahmin etmeniz zordur. Ha çok okuyorsanız hikayeye yönelik olasılıklar aklınızda canlanabilir. Ama bu tür kitaplarda okuyucuyu hep bir sürpriz beklemektedir. Mete Okyay'ın kaleme aldığı Donuk isimli romanımız da böyle bir kitap. Sizi şaşırtan, bazı yerlerde sanki kitabın içindeymişsiniz gibi adrenalinizi tavan yaptıran bir kitap. İlk olarak kitabın geçtiği evrenden bahsedelim biraz. Denilene göre dünyayı yöneten kişiler bir değişim için uğraşıyorlar. Bunlar çok zenginler ve yenilmeye asla tahammülleri yok. Dünyada çok ciddi savaşlar yaşanmış ve dünya gitgide kötü bir hale gelmiş. Bu yüzden başlattıkları bu değişimi dünyada bırakıp yaşayabilecekleri yeni bir dünya arayışına giriyorlar. Tabi dünyada kalanlar yok mu? Tabi ki var. Bunlardan çeşitli değişimlere uğruyorlar. Post-apokaliptik dünya düzenini göz önüne getirirseniz, bu kalanlar arasında hem zenginler var hem de fakirler. Savaş sonrası bu insanlar da tabir yerindeyse kendi yağlarında kavruluyorlar, bazen mecaz anlamda bazen de gerçek. Geride kalanlardan zenginler boş duruyor mu dersiniz? Hayır hayır. Bunlar da kendilerini bir simülasyonda uyutmuşlar ve dünyada devam eden savaşın bitmesini bekliyorlar. Savaş bitince güya uyanıp dünyayı yönetecekler. İşte romanımız bu simülasyonda bir arıza meydana gelmesiyle başlıyor. Bu arıza sonucu simülasyon içinde yazılımsal hatalar oluyor. Nasıl anlatsam bilemedim ama bu hatalar yüzünden yapay kişilikler oluşuyor. Bu kişilikler programa etki etmeye başlıyor tabi. Bu program ise yapay zeka ile geliştirilmiş. Olacakları tahmin edersiniz. Romanda en hoşuma giden yer bu kısım oldu. Hatta şöyle: zaten elinizin altında olan programda ortaya çıkan yapay kişilikler ile tanıştığınızı düşünün. İlginç olmaz mıydı? İşte burada yazar bence gayet iyi iş yapmış. Bazen düşünürüm, ya bu kadar akıl almaz şeyleri yazarlar nasıl düşünüyor da yazıyor diye. Bu soruma hala cevap bulamadım tabi. Sinemada bazı filmler vardır, benzeri başka yoktur. Bunlara örnek olarak Christopher Nolan filmlerini gösterebilirim. Donuk da işte o tatta. Hayal gücü geniş insanlar hikayelerdeki, filmlerdeki ve romanlardaki boşlukları kendileri doldururlar. Hatta yazar bile ister istemez bu boşluklardan bırakır okuyuculara. İşte bu boşluklar insanı kitaba daha çok çeker. İnsan içinden ya şurası kesin böyledir, bak bundan sonra şöyle ilerler tarzı söylemlerde bulunarak kitabın içine düşer resmen. Biraz da bu anlattığım gibi çekti beni kitap. Donuk 79 sayfadan oluşuyor. Kısa bir kitap, bir günde bitirmelik. Bazı yerlerde yazım hataları var ama umarım bunlar sonraki basımlarda düzeltilir. Hatta biraz da şöyle bir kitap, bir kez okuduktan sonra bir kez daha okunası gelen bir kitap, detayları daha iyi görebilmek için. İyi okumalar. Zaman ayırıp kitabı okuduğunuz ve incelemesini kaleme aldığınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/donusum-kitap-incelemesi-franz-kafka/", "text": "Franz Kafka'nın 1915'te yayınlanan Dönüşüm adlı öyküsü, yazarın, anlatım sanatının doruğuna ulaştığı eserdir. Küçük burjuva çevrelerindeki yozlaşmış aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen bu uzun öykü, aynı zamanda toplumun dayattığı, işlevini çoktan yitirmiş kalıplara bilinç düzeyinde baş kaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. Diğer bir ifadeyle sistem içinde köleleşen, sürekli olarak bazı sorumlulukları yerine getirmesi istenen bu sorumluluklar yerine getirilmediğinde toplum tarafından dışarı atılan insanı resmettiği muhteşem öyküsüdür Dönüşüm. Dönüşüm kitabı, Kafka'nın 1912 yılında 3-4 günde bitirmeyi öngördüğü, korkunç olarak tanımlandırdığı bir öykü. Bu tanımlandırmaları yaptığı mektuplarından birinde sevgilisi Felice'e okumak istediğini de söylüyor. Sevgilisi Felice'e yazdığı tüm mektuplarda öykü diye bahsediyor Dönüşüm'den. Bir zaman sonra adını açıklıyor. O kadar büyüktür ki Kafka'nın içinde tuttukları, babasına yazdığı fakat adresine ulaştıramadığı mektubu dahi kitaplaştırılmıştır. Dönüşüm kitabı ne anlatıyor diye kısaca soracak olursanız: Bir sabah kalkıyorsunuz ve bir böceğe dönüşmüş bir şekilde yatakta yatarken buluyorsunuz kendinizi. Yataktan kalkmaya çalışıyorsunuz fakat bunu yapmak, önceki sabah kadar kolay olmuyor. Her sabah işe gitmek için bindiği trenin saatinin çoktan geçtiğini fark eder. Başta çalar saatinin çalmadığını düşünür, fakat çalar saati her sabahki gibi çalmıştır. Ama o saati duymamıştır. Samsa yataktan kalkmak ister fakat artık sahip olduğu birbirinden bağımsız hareket eden çokça bacaklar buna izin vermemektedir. Annesi oğlunun uyanamamış olduğunu sanır ve kapıya vurmaya başlar. Kilitli kapının arkasından oğlunu uyandırmaya çalışır. Gregor kalktığını söyleyerek annesini savuşturur ancak sesi çok garip çıkmaktadır. Annesi onun hasta olduğunu düşünmektedir. Gregor büyük uğraşlarla yatağından kalkar, yeni vücuduna alışması hiç de o kadar kolay olmayacaktır. Saat sekiz civarında patronu eve gelir ve çok kızgındır. Gregor'a birkaç soru sorar ancak Gregor artık konuşamamaktadır. Sesi hayvan sesi gibidir. Patron ise kapıda Gregor'un anne ve babasına Gregor'un yaptığı davranıştan dolayı iş yerindeki yerinin sağlam olmadığını söyler. Gregor kapıyı zorlukla açar. Patronu onu görünce korkudan evden kaçar; annesi ise bayılmıştır. Babası onu sopa darbeleriyle odasına geri sokar. Gregor ailesinin ve patronunun ona verdiği tepkiden sonra böceğe dönüştüğünü kesin olarak kabul eder. Dikkatinizi çekiyorsa, Dönüşüm öyküsünde yer ve zaman bu evde geçecek. Bundan sonrasını anlatmamam daha uygundur diye düşünüyorum. Bu kısım sizde kitabı okumak için yeterli isteği, merakı, heyecanı uyandırmıştır bile umarım. Dönüşüm kitabının ana fikrinden de bahsetmeden önce şunu demeliyim ki bu eserde toplumsal ilişkilerin değişmesinden kaynaklanan sorunları eleştirel biçimde işlemiştir. Eserde modern topluma ilişkin eleştirilerini en çok ekonomik etkenleri ön plana çıkartan yabancılaşma açısından ele aldığı tespit edilmiştir. Çünkü bu öyküde yabancılaşmanın kaynağında daha çok ekonomik nedenlerle bireyin kendi emeğine ve özüne yabancılaşması temalarına yer vermiştir. Hikayelerdeki kahramanların her biri modern toplumun üyelerini temsil etmektedir. Başkahraman Samsa aynı zamanda sanayi toplumunun yalnız ve çaresiz bir üyesi olarak sunulmaktadır. Samsa kentin varoşunda zor şartlar altında yaşayan bir pazarlamacı olarak çalışmaktadır. Yaşamını o kadar mesleğine adamıştır kilisesindeki değişikliği de meslek hastalığı olan sert bir soğuk algınlığının belirtisi olduğundan en ufak bir kuşku bile duymamaktadır. Gregor böceğe dönüşmesini kendisi için önemli bir sorun olarak görmemekteydi. Böceğe dönüşmüş olmasına rağmen bilincinde hiçbir değişim olmamıştır. Ona göre en büyük sorun işini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmasıydı. Bu nedenle böceğe dönüşse de işe gitmek için elinden geleni yapmaya çalıştı. Önce ağzıyla odanın kilitli kapısını açtı, daha sonra kendisini bekleyen temsilcinin yanına gitmek için hareket etti. Gregor'un amacı firma temsilcisi ile birlikte büroya gitmekti. Ancak çok ağır ilerlediğinden geri dönmekten başka çaresi kalmadı. Firma temsilcisi için önemli olan Gregor'un vaktinde işe gitmesiydi. O Gregor'un değerini sadece yaptığı işle ölçüyordu. Bu nedenle Gregor ile birlikte büroya gidemeyeceğini anlayınca hemen evden uzaklaştı. Gregor'un kız kardeşiyle olan ilişkisi de gerilimlidir. Başlangıçta Gregor'un ihtiyaçlarını gideren ve sürekli onunla ilgilenen kız kardeşinin daha sonra ona karşı tutumu değişir. Kız kardeşi çalışmaya başlar ve ekonomik bağımsızlığını kazanır. Ekonomik güce sahip olmasıyla birlikte artık Gregor'a olan yaklaşımında değişimler meydana gelir. Anne ve babası gibi artık o da Gregor'u istememektedir. Kafka, 25 Ekim 1915'de Kurt Wolff Yayınevine yazdığı mektupta, Dönüşüm'ün kapak resminin böcek olarak tasarlanmasının doğru olmayacağını yazmıştır. O, mektupta, doğrudan böcek resminin romandaki karakterini anlatamayacağını belirtmiştir. Ancak bazı çeviri yayınlarda ve yayınlarda bunun gözden kaçırıldığı görülmektedir. Can Yayınları'ndan okuduğum Dönüşüm kitabının toplam sayfa sayısı 104. Hepinize Franz Kafka'nın bu güzel kitabını öneriyorum. Ben de zamanında okumuştum. Distopyaya çalan bir tarzı var. Okurken biraz insan sıkılıyor, biraz da kitap insanı sıkıyor. Ama cidden hayatın çoğu tarafı için insanları uyaran bir kitap. Belli bir olgunluğa ve doyuma ulaşmış kişilere hitap ediyor Kafka'nın kitapları bence. Herkesin kolay anlayabileceği ve altından kalkabileceği eserler olmadığını düşünüyorum. Çok ilgimi çekti bu kitap. Konusu ve içeriğini sayenizde okudum. Yarın mutlaka Dönüşüm adlı kitabı satın alacağım. Kafka için devamlı söylediğim bir söz var. Kafka'yı ya çok seversiniz, ya da onda nefret edersiniz. Ortası yoktur. Dönüşüm enteresan bir kitap. Ben çok sevenlerdenim. Bir hevesle arkadaşlarımı yılbaşı hediyesi olarak almıştım. Fakat benim aldığım tadı almamışlardı bu kitaptan. Ne diyelim. Zevkler ve renkler meselesi bu. Kitabın en çarpıcı cümlesi, daha ilk satırda kendini gösteriyor. Kitabi okumadim. yazilan alintilardan anladigim kadariyla heycanla okuyabilecegim kendime dair bir donusum yasayacagim suphesiz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/doppler-kitap-incelemesi-erlend-loe/", "text": "1969 yılında Norveç'te doğan Erlend Loe, çalışma hayatına bir psikiyatri kliniğinde başlamış ve ardından gazete muhabirliği yapmıştır. 1993 yılında Tatt av kvinnen isimli eseriyle okuyucularla buluşan yazar, ilk eserlerini çocuk edebiyatı içerisinde kaleme almış olduğundan dolayı yetişkin edebiyatı dahilinde yazmış olduğu eserlerinde bolca abartı, ironi ve mizaha yer vermektedir. Günümüzde 22 filmin senaristliğini üstlenmiş olan Loe, 1998 yılında kurmuş olduğu senaristler topluluğunun da bir üyesidir. Senaryo dışında 26 eser veren yazarın Türkçe'ye çevrilen dört eseri bulunuyor. Siren Yayınları tarafından Türkçe baskısı gerçekleştirilen en bilinen eseri Naiv.Super 20'den fazla dile çevrilmiştir. Diğer üç kitabı Kadının Fendi, Doppler ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu olan yazarın inceleyeceğimiz eseri Doppler, 2004 yılında yayımlanmış, Yapı Kredi Yayınları tarafından 2016 senesinde ilk defa Türkçe yayımlanmış ve 16 baskı gerçekleştirmiştir. Şimdiye kadar Norveç ulusal edebiyat ödüllerinden Cappelen, Norveç Kitapçılar Ödülü, Aschehoug Ödülü'nün yanı sıra Avrupalı Genç Okurlar Ödülü olmak üzere dört ödül sahibi olan Erlend Loe yazarlığın yanında eleştirmenliğe ve senaristliğe devam etmektedir. Buradayken ne ben insanlara maruz kalıyorum ne de onlar bana. Onlar nefretimden ve sivri dilimden korunuyor ben de onların beceriksizliklerinden ve aptallıklarından korunuyorum. Doppler, işinde ve özel hayatında başarılı bir hayat süren Andreas Doppler'in anlatımıyla okuyucuya aktarılıyor. Eserin ilk cümlesiyle öğrendiğimiz gibi babası vefat etmiş olan ve gündelik hayatın sıradanlığı, sorumlulukları, modern yaşamın sıkıntılarıyla tahammülsüzleşen Andreas, bir kaza sonrası tüm sorumluluklarıyla var etmiş olduğu başarılı hayatını arkasında bırakmak amacıyla evinin yakınlarındaki bir ormanlık alanda çadır kurmaya ve artık burada yaşamaya karar veriyor. Ancak huzuru yakalama amacıyla gerçekleştirdiği bu deneyim kendisini modern dünyada var etmiş olan Andreas için büyük bir çabaya dönüşür. İhtiyaçlarını gidermek amacıyla avladığı ilk geyiğin yavrusu da Andreas'a bu yolda arkadaş olacaktır. Kendi çocuklarını, keşfettiği bu yeni hayata hazırlamayı da ihmal etmeyen Andreas, aynı zamanda kaybettiği babasıyla hesaplaşmak amacıyla da kendi yöntemlerini geliştiriyor. Böylece kendi eksikliklerini tamamlamaya çalışırken aynı zamanda başkalarına da ilham kaynağı haline dönüşüyor. Daha önce incelediğimiz Thoreau'nun Walden isimli eseriyle bir bakıma aynı temaya sahip olan eser, modern insanın, günümüz dünyasında çağın var ettiği kimi gerekliliklerden de vazgeçemeyeceğine yer vermiş. Para kullanmaktansa takas usulünü benimseyen, besin ihtiyacını doğadan gidermeyi amaçlayan kahramanımız, bazı ürünleri doğal olmayan yollardan elde etmeyi sürdürüyor. Yalnız kalma hedefine ise bazen meraktan bazen ise gereklilikten dolayı bir türlü tam olarak kavuşamıyor. Yazar, eser üzerinden modern insanların doğa içerisinde yerini, arayışlarını doğaya yöneltmesinin ne derece mantıklı olduğunu, sorumluluklarımız benliğimizin ayrılmaz bir parçası mı yoksa arkamızda bırakmamız gereken bir olgu mu gibi sorularla okuyucusunu düşünmeye yöneltmesinin yanında gerek dili gerekse anlatım tarzıyla oldukça eğlenceli ve derinden bir maceraya çıkarıyor. Eserin aniden bitiyor olması ve okuyucuların beğenisi nedeniyle Andreas Doppler'in maceralarına devam etmesi amacıyla yazılan devam eseri ise yine Yapı Kredi Yayınları tarafından Bildiğimiz Dünyanın Sonu olarak Türkçe'ye çevrilmiş bulunuyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dostoyevski-suc-ve-ceza-romani/", "text": "Suç ve Ceza, Dostoyevski romanları içerisinde yer alan ve suç ile cezanın anatomisini sunan benzersiz bir eserdir. Suç kavramına farklı bir perspektifle bakılmasını sağlayan eser, 1866 yılında Rus Habercisi dergisinde on iki ayda yayımlanmış ve edebiyat dünyasını sarsmıştır. Günümüzde de çok önemli eserler arasında yer alan Suç ve Ceza, Raskolnikov üzerinden suçun analiz edilmesini sağlar. Suç nedir, ceza nedir; suç ve ceza arasındaki bağlantı nasıl kurulur; gibi sorular üzerinden sorgulamalar yapılır. İnsanı ilgilendiren temel sorunların incelendiği romanda ana karakter Raskolnikov'dur. Yalnız, çaresiz, parasız bir karakter olan Raskolnikov, roman boyunca insan olmayı sorgular. Sahi insan olmak neyi gerektirir? Suç işlerken niyet önemli midir? Raskolnikov, parası yüzünden tefeci bir kadını öldürmeyi planlayan bir karakter olarak karşımıza çıkar romanda. Oysa korkak ve insan sevgisiyle dolu olan bir adamdan beklenmeyecek bir harekettir bu. Saint Petersburg'da hayatını sürdüren Raskolnikov, fakir bir öğrencidir. Gerçek manasıyla parasızdır. Bir sonraki gün ne yapacağını düşünecek kadar fakirdir. Bu fakirlik, bir insanı öldürme düşüncesinin kafasında yer etmesine neden olur. Öldürdüğü kadından alacağı paraların kendisini kurtaracağını düşünen Raskolnikov, ne yazık ki kurguladığı hayata erişemez. İşlediği suçun ruhunda açtığı derin yaralarla boğuşur ve bir buhrana sürüklenir. Artık o, tefeci kadını öldürmeden önceki adam değildir. Fakat bu noktada belirtmek gerekir ki Dosyoyevski, romanında çok temel bir zıtlık üzerinden hareket eder. Raskolnikov'un öldürdüğü kadın bir tefecidir. İnsanların değerli eşyaları karşılığında onlara bir miktar para verir ve eşyalarını rehin tutar. Suç işlemede nedenler ve niyetler ne kadar önemlidir? Kitap, bu temel sorunsal üzerinden kurgulanır. Raskolnikov, cinayeti insan öldürme arzusu yüzünden işlemez. Şimdi burada soluklanıp hukuk kuralları neden vardır sorusu üzerinden incelemede bulunalım. Hukuk kuralları, sosyal düzeni sağlamak amacıyla oluşturulur. Kuralları ihlal etmek suç olarak kabul edilir. Bu ise suça göre cezalandırılmak anlamına gelir. Raskolnikov niyeti ne olursa olsun bir suç işlemiştir. İnsan öldürmek suç olduğuna göre bu suçun da bir cezası olacaktır. İşte Dostoyevski, insan psikolojisini derinden incelediğini bu noktada bizlere belli eder. Raskolnikov suç işlemiş olmakla birlikte onu bu suça hangi şartlar itmiştir? Yani sadece sonuçlarla ilgilenmek ve suçu cezalandırmak ne kadar doğrudur? Raskolnikov acımasız bir cani olsaydı eğer, öldürme eyleminden sonra büyük bir buhran yaşamazdı. Her ne kadar bir insanı öldürdüğünü herkesten gizleme düşüncesi içinde olsa da bir zaman sonra psikolojisi buna izin vermez ve büyük sanrılar içerisinde olmaya başlar. Bu durum, onun çöküşüne de neden olacaktır. Raskolnikov çaresiz bir karakterdir. Dostoyevski, Raskolnikov'un çaresizliğini oldukça başarılı bir şekilde sunmuştur. Raskolnikov karakteri üniversite öğrenimi gören ama parasızlığı yüzünden bir sonraki günü düşünmek zorunda kalan bir karakterdir. Ayrıca büyük bir ikilem içerisindedir. Suç ve Ceza adlı romanın dünya edebiyatının en önemli eserleri içerisinde yer almasının temel sebebi de budur. Çünkü kitapta Raskolnikov'un yaşadığı çelişki ve öldürme dürtüsünün arkasında yatan ahlaksal çerçeve oldukça iyi bir şekilde işlenmiştir. Temelde roman, Raskolnikov'un bakış açısına odaklanır. Raskolnikov'un daha 23 yaşında olduğunu da belirtelim. Raskolnikov'un çelişkileri onun karakterinden itibaren ortaya çıkar. Çünkü bazı durumlarda inanılmaz soğuktur, bazı durumlarda ise sıcakkanlı tavrıyla ön plana çıkar. Raskolnikov, üniversite eğitimi görüyor olmakla birlikte o kadar yoksuldur ki bu yoksulluk onu çok yorar. Bu noktada ahlaksal temellere de sahip olan öldürme kavramı işin içerisine girer. Fakat belirtmek gerekir ki Dostoyevski asla gerçek suç ve ceza ile ilgilenmez. Kitapta ön plana çıkan, suç işleme eyleminden sonra ortaya çıkan ruhsal çöküntüdür. Bu çöküntü, bir süre sonra Raskolnikov'u ruhsal ve bedensel hastalık noktasına kadar getirir. Bu noktada aslında ceza, Raskolnikov'un yaşadıklarıdır. Sonya, Raskolnikov'un içerisinde olduğu hastalık halinden çıkmasını sağlayan kadındır. Romanın başında Raskolnikov ile bir tavernada buluşan Sonya, utangaç ve masum bir kızdır. Zayıf ve solgun yüzlü bu kız, Raskolnikov'un suçunu itiraf ettiği ilk insan olarak da kitapta önemli bir konumda yer alır. Suçu öğrendikten sonra bile Raskolnikov'u bırakmayan Sonya, Raskolnikov'un hayata tutunacağı dalıdır. Bu nedenle romanda çok özel bir yere sahiptir. Dostoyevski, Sonya karakterini romana ekleyerek aslında çok önemli bir şey yapmıştır. Çünkü Sonya, Raskolnikov için ahlaki güçtür. Raskolnikov cinayetten sonra yavaş yavaş çöküş yaşarken Sonya, Raskolnikov aşkıyla onu bu çöküşten kurtarır. Raskolnikov kürek cezasına çarptırılmış olsa bile onu bırakmaz ve onun peşinden gider. Bir süre sonra Raskolnikov'un da ona aşık olduğunu görürüz ki bu aşk oldukça kutsaldır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dumlupinar-denizalti-faciasi/", "text": "Bundan tam 64 yıl önce, 3 Nisan gününü 4 Nisan gününe bağlayan gece, Adalar Denizi'nde yapılan ve 3 gün süren, NATO'nun ''Mavi Deniz'' tatbikatına katılan iki denizaltı T.C.G. 1. İnönü ve T.C.G. Dumlupınar denizaltıları Gölcük'teki üslerine dönmek üzere Çanakkale Boğazı'na girmek üzereydiler. Aynı saatlerde altı bin tonluk kuru yük gemisi, İsveç bandıralı ''Naboland'' Çanakkale Boğazı'ndan geçmektedir. Dumlupınar, Çanakkale Boğazı'nın en tehlikeli yeri sayılan Nara Burnu açıklarına geldiğinde, gözcü, sancak tarafında iki silyonu ile kırmızı bordo feneri görünen bir geminin, üzerlerine doğru gelmekte olduğunu üstlerine rapor eder. Dumlupınar önce sancak tarafına 15 derece manevra yapar ama karaya oturma ihtimaline karşı daha sonra Naboland'ın önünden geçmek amacıyla iskele tarafına tam gaz manevra yapar ancak akıntı o kadar şiddetlidir ki ikisini de yapmaya ne imkan ne de zaman vardır. Ve Kuzey Denizi'nde seyreden gemilere has bulunan, geminin önündeki buz kıran Dumlupınar'ı bir jilet gibi ortadan ikiye ayırır. Denizaltı dibe gitmeden önce, kısa bir süre pervaneleri havada göründü ve biraz sonra o da kayboldu. Bunların hepsi 1-2 dakika içerisinde olmuştu. Öyle ki Naboland bile denizaltının battığını görememişti. Denizin üzeri kesif bir motorin tabakasıyla kaplandı. Dumlupınar ise 81 denizcisiyle birlikte daha önce hiç inmediği kadar derinlere doğru yol aldı. O andan itibaren zamana karşı yarış başladı. Kaza mahalline ilk olarak 10 sayılı açık deniz gümrük motörü yetişmiş ve su üstüne savrulan: Süvari Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu, Üsteğmen Kemal Ünver, Üsteğmen Hasan Yamuk ve Baş Gedikli Ali İnkaya ile Hüseyin Akış'ı kurtarmıştır. Dumlupınar mürettebatından su üstünde bulunan 5 kişi kurtarıldıktan sonra, gemi ile beraber sulara gömülen diğer mürettebatın kurtarılması için derhal faaliyete geçilmiş. Ancak geceleyin yapılan bütün aramalara rağmen denizaltının şamandırasını bulmak mümkün olmamış ve şamandıra ancak sabah saat 7'de balıkçılar tarafından bulunabilmiş. Kurtaran gemisi saat 13.00'da olay mahalline ulaştı. İlk temaslar da Dumlupınar'a moral verilmiş, oksijeni idareli kullanmak adına, gerekmedikçe konuşmamaları, şarkı, türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri söylenmişti. Selami nasılsınız, biz geldik, şimdi bana durumu anlat. sıfıra alarak kıç torpido dairesine geçtik, şimdi manevra dairesi su ile dolu. Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar. Merak etmeyin 'Kurtaran' geldi biz buradayız. Selami Kurtaran geldi şimdi kurtarma işine başlanıyor, ben biraz sonra yine gelirim. 265 kadem gösteriyor doğru mu sorusu o kadar manidardır ki. Çünkü o kadar derinlikteki bir denizaltıyı kurtarmak o zamanın şartlarına göre çok zordur. Her şeye rağmen çalışmalara başlanır. Kurtaran gemisi daha önce 35 kulaca kadar tatbikat yapmıştı. Oysa Dumlupınar 46 kulaç (96 metre) derinlikteydi. Gerek derinliğin fazla oluşu, gerekse süratli akıntı, kurtarma çalışmalarını zorlaştırmaktaydı. Nitekim Kurtaran'ı denizaltının üstüne sabitleme çalışması sık sık sekteye uğradı. Hatta kaza mahalline ulaşmış bulunan muhripleri demirleterek şamandıra gibi kullanma yoluna bile gidildi. Dumlupınar'da çan kılavuz teli yoktu. Battı şamandırası gemiye sadece telefon teli ile bağlıydı. Bu nedenle dalgıçlar kılavuz telini denizaltıya takmak için çalışıyorlardı. Kılavuz telini taksalar kurtarma çanını kullanabileceklerdi. Birçok dalgıç hayatlarını tehlikeye atarak daldı. Derinlik o kadar fazla, akıntı o kadar süratliydi ki çoğu denizaltıyı göremeden su üstüne çıkarıldı. Bir ara dalgıçlardan Astsubay Üstçavuş Nurettin Ersoy denizaltıyı görebildiğini söyledi. Ancak ondan sonra sessizlik hakim oldu. Bir öksürük sesi duyulunca, dalgıç yukarıya alındı: Çünkü artık dalgıçtan ses gelmiyordu. Saatler süren kurtarma çalışmaları sonunda umutların tükendiği anda, karanlıkta bekleyen 22 kişiye her şey yine aynı sözcüklerle anlatıldı. Konuşabilirler, türkü söyleyebilirler hatta sigara bile içebilirler. Şamandıradaki telefon hattının öbür ucundan tüm Türkiye denizaltıda tevekkülle ölüme yapılan, hüzünlü ama başı dik türküsünü dinledi. Bu arada şamandıralama işlemi sırasında, Dumlupınar'ın battı şamandırası koptu. Bu artık telefon irtibatının tamamen kesilmesi anlamına geliyordu. Son olarak iniltiler halinde dualar duyuldu. Sesler yavaş yavaş kesildi. Dumlupınar'dan artık cevap gelmiyordu. Son sözleri ise ''Vatan Sağ Olsun'' oldu. Suna boylu şen bayrağın sararmıştı, solmuştu, Yaşanılan çoğu felakette olduğu gibi, sonradan ortaya çıkan veya öğrenilen ve böyle hadiselerle ölümsüzleşen hikayeler vardır. Aslında birçok hikaye var. Ama içlerinden birisi var ki sanki anlatılmasa yarım kalır yaşanılanlar. Boğaz'ı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her halinden bellidir. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde, karanlık içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür.'' SENİ SEVİYORUM...'' Arkadaşları gülümseyerek İsmail Türe'ye bakarlarken, genç aşık elinde ki fenerle sevgilisine karşılık vermektedir. Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda, genç denizci çoktan dalmıştır ''Ebediyete Kadar'' sürecek olan uykusuna!.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunden-bugune-demokrasinin-tarihi/", "text": "Demokrasinin tarihi bilineceği üzere antik Yunan dünyasına kadar uzanır. Yunanca; Demos ve Kratos sözcüklerinin birleştirilmesi ile türetilen demokrasi kavramı, halkın gücü anlamına gelir. Sözcüğün etimolojik kökeninden de anlaşılacağı üzere demokrasi, temel olarak halkın iradesine dayanan bir yönetim biçimidir. Bununla birlikte demokrasiye benzer yönetim biçimlerinin, avcı-toplayıcı dönemde dahi toplumlar nezdinde kullanıldığı biliniyor. Her ne kadar demokrasinin tarihi böylesine köklü ve uzun bir geçmişe sahip olsa da günümüzde en çok tartışılan yönetim biçimlerinden biridir. İşte doğrusu ve eksiklikleriyle dünden bugüne demokrasinin yolculuğu! Demokrasi; politik denetim mekanizmasının doğrudan vatandaşların elinde bulunduğu, tüm yurttaşların anaya ve yasalar nezdinde eşit olarak kabul edildiği, vatandaşın düzenli aralıklarla özgür bir ortam içerisinde temsili yöneticilerini seçtiği yönetim biçimidir. Devletin karar mekanizması içerisinde yer alan yurttaşlar, demokrasi ile yönetilen bir devlette eşit yurttaşlık haklarına sahiptir. Bununla birlikte demokrasinin tanımı, tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de tartışma konusudur. Dolayısıyla demokrasinin tarihi içerisinde kesin, pekin ve net bir tanımla anlatıldığı herhangi bir dönem yoktur. Bu durumun en temel sebebi ise; demokrasinin tarih sahnesinde birçok farklı uygulamaya ev sahipliği yapması ve günümüzde farklı tanımlarla anılıyor olmasıdır. Tüm bunlara rağmen demokrasi, en geniş anlamıyla halkın devlet yönetimine katıldığı bir yönetim biçimi olarak tanımlanabilir. Bu geniş tanımın yanı sıra demokrasiyi; azınlık haklarının güvencesi, çoğunluğun yönetimi, sosyal eşitliğin yönetimi gibi yan tanımlarla genişleterek ifade etmek de mümkündür. Demokrasinin tarihi, antik dönemdeki Yunan polis devletlerine kadar uzanır. Bugünkü demokrasi tanımından kısmen farklı görünse de antik Yunan devletlerinde uygulanan yönetimi biçimi Atina Demokrasisi olarak tanımlanır. Atina demokrasisine göre devletin bir parçası olan tüm yurttaşların mecliste söz söyleme hakkı vardır. Teorik olarak Atina yurttaşları doğrudan devletin yönetiminde söz sahibi gibi görünse de burada uygulanan demokrasi, eşitlikçi değildir. Çünkü Atina Devletinin yurttaşları; soylu erkeklerden oluşur. Devletin yurttaş tanımı içerisinde; köleler, kadınlar, yabancılar gibi soylu erkek statüsünde bulunmayan kimseler yer almıyordu. Demokrasinin özünün keşfedilmesi açısından sisteminin en kusursuz uygulaması olan Atina'daki demokrasi anlayışının doğru şekilde analiz edilmesi gerekir. Yaklaşık olarak M.Ö. 4 ve 5. Yüzyılları kapsayan bu süreçte, Atina'nın nüfusu yaklaşık olarak 250.000-300.000 düzeyindedir. Söz konusu nüfusun yaklaşık olarak 3'te1'i yani 100.000'i Atina'da doğmuştur. Yabancılar ve oy kullanma hakkı bulunmayanlar çıkarıldığında Atina'da uygulanan demokraside söz sahibi olan yurttaşların toplam sayısı tahmini olarak 30.000 civarındadır. Bu durum ise; genel anlamıyla doğrudan demokrasi olarak kabul edilen ve demokrasinin en eşsiz uygulaması olarak bilinen Atina'daki demokrasinin yurttaş nüfusu ile doğrudan ilişkili olduğunu gösterir. Demokrasinin tarihi açısından bir diğer kırılma noktası ise Roma İmparatorluğu dönemidir. Roma İmparatorluğu, tipik bir krallık gibi anılıyor olsa da temsili demokrasinin en güzel örneklerinden biriyle yönetilmiştir. Fakat antik Yunan medeniyetinde olduğu gibi Roma İmparatorluğu'nda uygulanan demokrasi de sınıfsal ayrılıkları keskin bir şekilde yansıtan yapıdadır. Demokrasinin beraberinde getirdiği haklar, Roma döneminde büyük oranda belli bir sınıfın tekelindedir. Dolayısıyla Roma İmparatorluğu döneminde uygulanan demokrasi, elit bir grubun haklarını ve çıkarlarını savunan, çoğunlukla sınıflara göre hakların tanındığı, eşitlikten uzak bir görünüm çizen yönetim biçimidir. Magna Carda Libertatum, yani Büyük Sözleşme; demokrasi tarihi açısından Avrupa özelindeki en benzeri olmayan dönüm noktasıdır. Bir sözleşme olarak Magna Carta, din adamları ve halkın haklarını güvence altına almayı başarmış ilk yazılı belgedir. Kralın haklarını sınırlayan bu sözleşme ile İngiltere'de ilk kez 1265 yılında seçimler uygulanmıştır. Fakat daha önceki dönemlerde olduğu gibi demokrasi yine tam anlamıyla toplumun tamamı tarafından içselleştirilememiş, devletin gücü ile halkın büyük bir bölümünün seçimlere katılması engellenmiştir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Magna Carta, demokrasinin yayılarak günümüzde insan haklarının gelişiminde rol oynamasını sağlayan en önemli itici kuvvet olarak anılır. Fransa'da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 17 ve 18. Yüzyıllarda demokrasinin gelişiminin en güçlü tonda tetikleyen gelişmelerdir. 1788 yılında ilk kez yapılan Amerika Anayasası, demokrasiyi içselleştirerek hükümetin seçim yapılarak ülke yönetiminin başına gelmesini onaylamıştır. 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ise Fransa'da Avrupa'nın bugün elde ettiği ileri demokrasi bilincinin temellerini oluşturan en önemli gelişmedir. Fransız Devrimi ile birlikte gelen bu özgürlük çağrısı, krallıkla yönetilen Fransa Devletinde seçimlerin uygulanmasıyla sonuçlanmıştır. Fakat Fransız Devrimi de demokrasinin en doğru ve ikonik uygulamalarından birine ön ayak olmamıştır. Söz konusu bildiri ile birlikte Fransa'da uygulanan seçimler, sadece halkın seçeceği parlamento ile sınırlı tutulmuştu. Yönetim gücü ve erk, aynı zamanda kralla paylaşıldı. Daha sonra Napolyon'un tekrardan Fransa'da devlet gücünü elde etmesiyle birlikte demokrasiden önemli ölçüde uzaklaşıldı ve bu durum ise bir başka dönüm noktasının kapılarını araladı. Demokrasinin tarihi anlaşılacağı üzere birçok kırılma noktasından geçse de en kusursuz yönetim biçimi henüz tam anlamıyla keşfedilebilmiş değildir. Bu durum ise demokrasiye yönelik birçok kadim ve güncel eleştirinin ortaya atılmasına sebep olmuştur. Günümüzden 2500 yıl önce Platon demokrasiyi liyakat sahibi olmayan yöneticilerin devletin başına gelmesiyle eleştirmiştir. Aradan geçen 2500 yıla rağmen demokrasi, günümüzde de tıpkı Platon'un yaptığı eleştiriler gibi liyakat eksikliği ile anılıyor. Öte yandan toplumun büyük çoğunluğuna, bu çoğunluğun dini, milli, inanç temelli duygularına hitap eden yöneticilerin demokrasilerde güç kazandığı eleştirisi de güncel demokrasi eleştirileri arasındadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dune-film-incelemesi-ve-star-wars-evreni-ile-benzerlikleri/", "text": "Filmi izledim ve değinmek istediğim o kadar çok nokta var ki. Öncelikle kitaplarını okumadım, 1984 yılında çıkan Dune filmini ve 2000'li yıllarda çekilen dizisini de izlemedim. Son zamanlarda çıkan güzel bir film olduğu için izledim. Konudan biraz bahsetmek gerekirse; Dune isimli bir gezegen var ve bu gezegende evrende birçok amaç için kullanılan baharat denilen bir madde var. Belki element olarak da tabir edilebilir. Ve baharat sadece bu gezegenden çıkıyor, bu yüzden bu gezegen evrendeki tüm hükümdarlıklar için önem arz ediyor. Filmde de bu gezegen üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan toplulukların savaşı anlatılıyor diyelim kısaca. Çünkü spoiler vermek istemiyorum. Bir de yerel halkın Shai-Hulud diye bahsettiği mehdi benzeri biri filmin temelini oluşturuyor. Filmi normalde başka platformlardan izleyecektim ama sinemada izlemek nasip oldu. İzlemeden önce film hakkında bilgim olsun diye biraz araştırma yapmıştım; daha önce başka bir filminin çekildiğini ve dizisinin olduğunu da öğrendim. Zaten kitapları olduğundan haberdardım çünkü eskiden kütüphaneye kitap almaya gittiğimde kitaplarını görürdüm. Normalde yeni çıkan filmi izlemeden önce eski filmi de izleyecektim ama şöyle bir incelediğimde görüntü kalitesi çok kötüydü. Zaten aynı konuyu işledikleri için de direk yeni filmi izledim. Eğer Dune hayranı değilseniz direk yeni filmi izlemenizi tavsiye ederim. Zaten devam filmleri de gelecek gibi duruyor. Film gerçekten diğer filmlerden farklı. Çünkü artık belli klişeler vardır. Mesela bir uçağın kanadı sallanıyor ve kopacak gibi görünüyorsa kopmasını beklerseniz ve çoğu filmde de kopar. Ama bu filmde öyle olmadı işte. Film size o beklenen hissini vermediği için yahu hani kopacaktı kopmadı, acaba şimdi ne olacak? diye düşündürüyor insanı. Filmin bir sahnesinde uçağın kanadı sallanıyordu, kopacak diye bekledim, kopmadı. Sonradan kanat açılmadı, ben açılacak diye bekliyordum oysaki. Bu arada uçak diyorum ama uçak-helikopter karışık bir şey. Anladığım kadarıyla bu araç sivrisinek-yusufçuklardan ilham alınarak yapılmış. Ayrıca filmde gözünüzden kaçacak çok hoş detayları vardı. Dune gezegeninin yerel halkı Fremenler sıcaktan korunmak için kendi icat ettikleri bir giysi giyiyor. Bu giysi vücudun kaybettiği tüm suyu-teri toplayarak içilebilir hale getiriyor. Bir yerde bu giysi delindiğinde içinden su çıkıyor. Bence hoş bir detay olmuş. Filmi izlediğimde Dune ile Star Wars arasında o kadar çok benzerlik gözüme çarptı ki bahsetmeden geçemeyeceğim. Öncelikle filmin bir yerinde baş karakterimiz baharattan etkileniyordu ve bir an olağanüstü güçler kazanacak sandım. Pek öyle olmadı ama bu baharatı Star Wars'taki midi-kloryanlara benzettim. Şimdi hem Dune gezegeni hem de ilk Star Wars filminin geçtiği gezegen Tatooine çöl gezegeni. Dune gezegeninde 2 tane ay var. Tatooine'de de 2 güneş var. Ve 2 gezegende de dev solucanlar var. Her iki gezegenin yerel halkı da sonradan o gezegene gelenler tarafından dışlanmış. Her iki evrende solucan benzeri uzaylılar var. Dune evreninde güç kazanmak için solucan larvasıyla birleşen Leto Atreides II; Star Wars evreninde ise Jabba the Hutt'ı bunlara örnek verebiliriz. Dune evreninde normalde iyi bir halk olan Atreidesler imparator tarafından ihanete uğruyor ve zor duruma düşüyor. Star Wars evreninde de Jediler, hemen sonrasında imparator olacak sith lordu tarafından ihanete uğruyor ve zor duruma düşüyor. Her iki evrende de evreni yönetmeye çalışan kadın topluluğu var. Dune evrenindekine tam kötü diyemeyeceğim ama Star Wars evrenindekiler kötü gibi. Ve en önemli yere geliyorum. Belki biliyorsunuzdur, Star Wars evreninde güç diye bir şey var. Bunu kullanarak insanlara istediğinizi yaptırabiliyorsunuz. Şuraya git ya da gerçeği söyle denildiğinde söylenen kişi isteneni yapıyor. Dune evreninde de ses diye tabir edilen bir şey var. Bunu kullanarak da insanlara istediğinizi yaptırabiliyorsunuz. Güç ile eşyalar falan da hareket ettirilebiliyor ama Ses ile benzerliği göz önünde. Benzerlikler de böyle. Gördüğünüz gibi sadece filmlerini izledim (Star Wars'tan 2 kitap da okudum ama çok farklı şeyler yoktu) ve yakaladıklarım bunlar. Dune kitaplarının daha önce çıktığını göz önüne alırsak Star Wars filmlerinin senaryosunu yazan George Lucas, Dune evreninden baya bir etkilenmiş gibi. Gençliğinde okumuştur belki ve çok hoşuna gitmiştir. Sinema sektöründe başarılı olunca benzer bir evreni filme dökeyim demiştir. Vikipedi'de Star Wars'u yazarken Flash Gordon ve Maymunlar Cehennemi'nden etkilendiği yazıyor ama daha çok Dune evreninden etkilenmiş gibi. İyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunkirkten-kacis-film-tanitimi/", "text": "Christopher Nolan'ın yönettiği ve Hans Zimmer'ın müziklerini yaptığı filmde, Fransa kıyılarında Alman ordularınca sıkıştırılmış 400.000 kişilik İngiliz ordusunun İngiltere anakarasına dönmeye çalışması anlatılıyor. Dunkirk bir savaş filmi değil, bir geri çekilme filmi. Bazı mecralarda filmin giriş gelişme sonuç şeklinde ilermediğini anlayamayan, filme aksiyon izlemek için gitmiş ve bir savaş durumu bekleyenler film hakkında kötü yorumlar yapmış. Öncelikle şunu belirtelim, dediğim gibi bu bir savaş filmi değil, bu bir kaçış filmi. Tabiki benim de filmde beğenmediğim yerler oldu. Filmde aksiyon değil, duygu ve vatan sevgisi ağır basıyor. Askerler vatanlarına büyük bir özlem duyuyor ve bir an önce evlerine dönmek istiyorlar. Ülkemizde sıla denilen şey işte bu filmn konusu. Peki bu 400.000 asker Avrupa'da ne arıyordu? Hitler ordusunu Avrupa üzerine gönderdiğinde Churchill geleceği tahmin etmişti. Bazı Avrupa devletleri ve özellikle Fransa Hitler saldırıya ilk geçtiğinde tarafsız kalınca ilhak edilmekten kurtulamadılar ve ordu toplamak için geç kaldılar. Varolan ordularının çoğu da sömürgelerindeydi zaten. Durum böyle olunca İngilizler doğru düzgün destek bulamadı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Dunkirk filminde de işte bu geri çekilme anlatılıyor. Naziler Fransa'yı işgal edip Dunkirk şehrinde İngilizlerin etrafını sardığında tarihte denildiğine göre Hitler 48 saatlik Dur! emri vermiş . İşte bu 48 daatlik Dur emri Nazilerin sonu oluyor. İngilizler bu arada Dunkirk'teki askerlerini almak için sivil tekneleri seferber ediyor ve bu tekneler Fransa kıyılarından 48 saat içinde 330.000 küsur askeri İngiltere anakarasına taşıyorlar. İşte filmde de bu taşıma ve geri çekiliş anlatılıyor. Ve durum gereği filmde bir kişi üzerine yoğunlaşılmamış. Yani baş kahraman şu diyeceğimiz bir kişi yok ve tabi bu durum da bazı çevrelerin olumsuz yorumlar yapmasına sebep olmuş. Dunkirk filminde en beğendiğim şeyler, ses efektleri ve uçak savaşlarıydı. Ses efektleri sizi sürekli bir gerilimde tutuyor, davul sesleri içinizde güm güm ediyor. Uçak sahneleri ise bir harika. Size savaşı gösteriyor ve heyacanı yaşatıyor. Filmde askerleri almaya gelen teknelerin azlığı ve asker sayısının az olması, yani figüran eksikliği kötü olmuş. Çünkü denildiği gibi 400.000 asker söz konusu ve bu askerleri 500 ila 1000 arası tekne taşımış. Tabi bunlar filme genel olarak kötü dedirtmez. Filme ben bir de şuradan bakıyorum, galiba filmde 3. şahıs gibi dışarıdan bakmıyoruz. Sanki filmin içinde biz de evine dönmeye çalışan bir asker gibiyiz. Hem kamera açıları ve görüntüler hem de filmdeki duygusallık bunu doğruluyor. Bu filmi kendisine hayran kaldığım arkadaşlarımla izledim. Biri filmedeki zaman meselesini, biri de ajan meselesini doğru tahmin etti. Daha fazla açmak isteemiyorum, çünkü spoiler olur. İzlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. İzlerseniz iyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunya-bayraklari-bilinmeyenler/", "text": "Evrende üzerinde yaşam olduğunu bildiğimiz tek gezegen olan ve üzerinde ikamet ettiğimiz biricik Dünyamızda tam 206 ülke var. Bu 206 ülkenin çoğu diğer devletlerce tanınıyor. Yani kısaca dünyada 206 adet ülkenin bayrağı var da diyebiliriz. Ama bu ülkelerin dışında hiçbir ülke tarafından tanınmayan, özerk olan, buna rağmen toprak bütünlüğüne sahip birçok ülke daha var. Burada Dünya bayrakları hakkında bazı az bilinenlere ve yine bazı ülke bayrakları ve anlamları hakkındaki ilginçliklere değineceğiz. #1 Ukrayna, son 5 yıldır oldukça konuşulan bir ülke olmanın yanı sıra Rusya'nın işgali ile birlikte tüm dünyanın gündemine oturdu. Ukrayna bayrağını tüm dünyanın yakından tanıdığı bu dönemde bayrağın anlamına odaklanmak da çok önemli. Mavi ve sarı olmak üzere iki renkten oluşan bu bayrağın renkleri 12. yüzyıldaki Galiçya ve Volinya Krallığı'nın flamasından geliyor. Ancak aynı zamanda bu bayrak tahıl açısından çok zengin ve geniş bir düzlük olan Ukrayna'nın bir sembolizmi olarak masmavi gökyüzü ve alabildiğine altın sarısı buğday tarlalarını simgelemektedir. Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin bir parçası olduğunda bugünkü bayrağı da yasaklanmış ve Sovyet uyarlaması yeni bir bayrak resmi olarak kullanılmaya başlanmıştı. 1949 yılından itibaren orak ve çekiç içeren bu bayrak, 1991 yılındaki bağımsızlık sonrasında komünist ve millyetçi akımların mücadelesini milliyetçilerin kazanması sonucu yerini bugünkü mavi sarı bayrağa bırakmıştır. #2 Hollanda bayrağı ile devam edelim. Bu bayrağın tarihi, Hollanda ve İspanya bağımsızlık mücadelesi olan Seksen Yıl Savaşları'na kadar uzanır. Aslında bu bayrağın orijinal renkleri turuncu-beyaz-mavi idi ve bu bayrağa Prens'in Bayrağı yani Prinsenvlag deniyordu. Hollandalı milliyetçilerin lideri olan Orange Hanedan Prensi I. William önderliğinde, Hollanda İspanya'dan bağımsızlığını kazandı ve böylece I. William, Hollanda'nın vekili oldu. İşte onun yönetiminde ortaya çıkan Prinsenvlag, turuncu-beyaz-mavi, üç renkli bayraktı. Fakat zamanla bu bayrağın turuncu kısmı kırmızıya döndü. Tabii bu konuda çeşitli ihtilaflar var. Kimileri, turuncu rengin o dönemdeki pigmentlerinin zamanla kırmızıya döndüğü için değiştiğini söylerken kimileri de 17. Yüzyılın ortalarında Hollanda ve İngilizlerin yaptığı savunma antlaşması sonucu Orange hanedanının artık yönetimde bulunamayacağının kabul edilmesiyle, onlara ait olan turuncu renginin kaldırıldığı yönündedir. 18. Yüzyılın sonunda gerçekleşen ihtilalle birlikte Hollanda da Fransa tarafından fethedildi ve Prens'in Bayrağı tamamen yasaklandı. Fransızlar ise bu bayrağın kendi bayraklarına benzemesini istedikleri için kırmızı-beyaz-mavi, üç renkli bayrağı Hollanda'nın resmi bayrağı olarak kabul ettiler. 1813'te Hollanda bağımsızlığını kazandığında tekrardan Prinsenvlag kullanılmaya başladıysa da bu iki bayrak birlikte kullanılmaya devam etti. 1937 yılında resmi bayrağın kırmızı-beyaz-mavi olması kararlaştırıldı. Fakat hala resmi bayramlarda turuncu-beyaz-mavi, üç renkli Prinsenvlag kullanılıyor. Hatta 20. Yüzyılda bir kesim Hollandalı, ulusal bayrağın eski Prinsenvlag olmasını istediyse de ulusal bayrak değiştirilmedi. #3 Pek ünlü bayraklardan bir tanesi de Fransa bayrağıdır. Kırmızı beyaz mavi bayrak olarak da isimlendirebileceğimiz Fransız bayrağı, tarihteki en köklü bayraklardan bir tanesi olmakla birlikte Fransız İhtilali gibi bir çok tarihi olaydan köken almaktadır. Bu üç rengin birlikteliği adaleti ve eşitliği simgelerken beyaz renk, ülkeyi uzun yıllarca yönetmiş olan Burbonları simgeliyor. Mavi ve kırmızı renk ise Fransa'nın başkenti olan Paris'in simgesel renklerini oluşturuyor. İşin ilginç yanı, dünya bayraklarında bu üç rengi kullanan ülke sayısı 20'nin üzerinde bulunuyor. Örnek vermek gerekir ise; Birleşik Devletler, Avusturalya, Birleşik Krallık... Lakin burada Fransa'nın daha tarihsel bir bayrağını ve onun ünlü Fleur-de-Lys'ini de göstermeden olmaz. Bu meşhur bayrak ise Fransız İhtilali'ne kadar kullanılmıştı. #4 Suriye ve ÖSO bayrakları uluslararası ortamda bazen ama halk arasında çokça karıştırılıyorlar. İnsanlar hangi tarafı destekleyeceğini karıştırabilir galiba. Suriye bayrağı 2 yıldızlı, ÖSO bayrağı ise 3 yıldızlı. Biraz da renk farklılığı var. İşte Suriye ve ÖSO bayrağı arasındaki fark aşağıda gördüğümüz gibidir. #5 Malum Katar krizi sürekli belirli aralıklarla gündeme düşüyor. Ama Bahreyn ile Katar bayrağını karıştırmamak lazım. Zira ikisinde de üçgen çıkıntılar var ve ikisi de çift renkli. Ama Bahreyn bayrağında bulunan beş çıkıntı İslam'ın beş şartını simgeliyormuş ve bu bayrak kırmızı-beyaz. Katar bayrağındaki sekiz çıkıntının neyi ifade ettiği ise belli değil ama bu bayrak da eskiden Bahreyn bayrağı gibi kırmızı-beyazmış. Zaman geçtikçe kırmızı güneşte solmuş ve kestane rengi olmuş. Bahreyn bayrağı ile karıştırılmaması için de kestane rengi kabul edilmiş. Unutmayalım bizim bayrağımız kırmızı değil al renkli. Ülke bayraklarını bilmek işte bu yüzden önemli. #6 Pew Araştırma Merkezi, dünyada dinlerle, uluslararası ilişkilerle ve politikalarla ilgili araştırmalar yapan ve bunları yayınlayan bir kuruluş. 196 ülkenin bayrağıyla ilgili yaptığı araştırmada, 64 ülkenin bayrağında dini semboller olduğunu tespit etmiş. İslamiyet, Hristiyanlık ve Budizm vs. Ama işin ilginç yanı Singapur'un bayrağında hilal olmasına rağmen bu hilal İslami bir sembol değil. Bu hilal yükselen genç bir ulusu, demokrasiyi ve barışı temsil ediyormuş. Fakat sonuçta Singapur da bayrağında hilal olan ülkelerden bir tanesi. #7 Nükleer silahlarıyla adından sıkça söz ettiren Kuzey Kore'nin bayrağına bakacak olursak: 1897 yılında Kore İmparatorluğunun kurulmasından sonra devam eden süreçte karışıklıklar içerisinde yüzen ülke, 2. Dünya Savaşı bittikten hemen sonra Kuzey Kore ve Güney Kore olmak üzere ikiye bölündü. Kuzey Kore, SSCB etkisindeydi. 1948 yılında tam bağımsızlığını kazanan Kuzey Kore, yine 1948 yılında bayrağını belirlemiştir. Üç renkten oluşan bayrakta bir adet beyaz çember içerisinde kırmızı yıldız vardır ve bu yıldız komünizmi simgeler. Bayraktaki kırmızı şerit devrimciliği, beyaz şeritler kültürel bütünlüğü, mavi şeritler bağımsızlığı simgelemektedir. #8 Makedonya bayrağı eskiden farklıymış. Bu bayrağın üstünde Büyük İskender'in babası olan Makedonyalı Philip'in mezar taşındaki Vergina Yıldızı kullanılmış, 1992-1995 yılları arasında. Ama bu mezar Yunanistan'da olduğu için, Yunanlılar ortalığı yaygaraya vermişler ve Makedonya ile ticari ilişkilerini kesmişler. Olay Birleşmiş Milletler'e taşınmış ve Makedonya bayrağını değiştirmek zorunda kalmış. Şu anda bayrakta kırmızı zemin üzerinde güneş figürü var ve bu olay ülkede hala büyük tartışma konusu. #9 Şerif Hüseyin zamanında İngilizlerin yardımıyla Osmanlı'ya isyan ettiğinde kırmızı, beyaz, siyah ve yeşilden oluşan bir bayrak kullanmış. Bu bayrağın versiyonlarını şu an Orta Doğu'da, Arap yarımadasında ve Kuzey Afrika'da birçok ülke kullanıyor. Tabi Şerif Hüseyin ile bayrakları çok geniş ve ayrı bir yazı konusu. #10 Dünya tarihinin en büyük kolonyal ve emperyal devletlerinden olan Britanya'nın bayrağı da önemli. Normalde İngiltere'nin bayrağı beyaz bir arkaplan üzerinde bulunan kırmızı St. George haçıdır. İskoçya'nın bayrağı ise mavi bir arkaplan üzerinde bulunan St. Andrew haçıydı. 17. yüzyılın başında bu iki devletin birleşmesiyle, 1606 yılında bu ikisinin karışımı olan yeni bayrak kabul edildi. İki asır sonra yani 1800 yılında İrlanda ile yapılan birleşme akti ile 1801 yılında İrlanda Britanya'ya Katıldı. İrlanda'nın bayrağı, beyaz arkaplan üzerine St. Patrick haçıdır. Aynı şekilde bu bayrak ile Britanya'nın bayrağı 1801 yılında birleştirilerek, hala günümüzde kullanılan Britanya bayrağı kabul edilmiş oldu. Bu konuyla ilgili bir de Kuzey İrlanda'nın ve İskoçya'nın Birleşik Krallık'tan ayrılma meseleleri var. Eğer İskoçya ayrılıp tam bağımsız olursa ya da Kuzey İrlanda ayrılıp İrlanda ile birleşirse yeni Birleşik Krallık bayrağı aşağıdakilerden biri olabilir. Bu kadar bayrak bilgisinden sonra sizi bir ülke bayrakları testine soksak herhalde çok başarılı olursunuz. #11 ABD bayrağı 52 yıldız yoktur. 50 yıldız vardır. Amerika halkından bazı insanlar dahi bu detayı bilmiyor. 48 yıldız birbirleriyle sınırı olan Kuzey Amerika'nın ortasındaki 48 eyaleti, 1 yıldız kuzeydeki Alaska'yı, 1 yıldız da Büyük Okyanus'un ortasındaki Hawai'yi temsil ediliyor. buna rağmen ABD kurulduğunda, bayrakta yalnızca 13 yıldız vardı. zaman içinde eyaletlerin birer birer ABD'ye katılmasıyla 50 yıldıza ulaştı. 47 yıl boyunca 48 yıldızlı olan bayrak, 1959 yılında Alaska'nın (Alaska, 30 Mart 1867'de Rusya'dan 7,2 milyon dolara satın alınmıştır ki bu da ayrı bir fiyasko.) ABD'ye dahil olmasıyla 49 yıldıza, 1960 yılında Hawai'nin dahil olmasıyla da 50 yıldıza ulaşmıştır. Ayrıca her eyaletin kendi bayrağı da var. #12 Avrasya'da 13 Slav ükesi var. Bunlar; Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya , Polonya, Çekya, Slovakya, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan, Makedonya, Bulgaristan. Bu ülkelerin çoğuda panslavist bayraklar kullanıyor. Yani beyaz-mavi- kırmızı olarak 3 renkten oluşan bayraklar. Aşağıda onları görüyoruz. Maalesef aralarında pek bir bağlantı yok. Sadece renkleri ve bayraklarının ortasında bulunan yuvarlak şekil dolayısıyla birbirlerine benziyorlar. Nijer bayrağındaki üstteki turuncu şerit Sahra Çölü'nü, beyaz şerit ülkenin masumluğunu ve temizliğini, yeşil ise batısındaki ve güneyindeki yeşil vadileri simgeliyormuş. Ortadaki turuncu yuvarlak ise güneşi temsil ediyormuş. Hindistan bayrağında ise turuncu fedakarlığı ve cesareti , yeşil sadakati ve kahramanlığı , beyaz ise dürüstlüğü ve barışı temsil etmekteymiş. Ortadaki 24 telli tekerlik ise hukuk yasalarını temsil eden Ashoka Çakra imiş. #13 Bilindiği gibi gündemdeki meselelerden biri de Venezuela Türkiye ilişkileri. Gündemde denildiği üzere, iki ülke de yakın zamanda darbe atlattığı için bu sıralar sıcak ilişkiler kurmaya başladılar. ABD'nin yaptırımları ve iki ülkenin de ABD ile ilişkileri çalkantılı olduğu için Venezuela devlet başkanı Maduro, Türkiye'nin kendilerini kurtaracağını ifade etmiş. Ama aradaki binlerce kilometreyi umarım unutmamıştır. Benim de dikkatimi Venezuela'nın bayrağı çekti. Güney Amerika'nın kuzeyinde bulunan 3 ülkenin bayrağı nedense birbirine acayip çok benziyor. Venezuela, Kolombiya ve Ekvador bayraklarının hepsinin ana renkleri sarı lacivert kırmızı. Büyük ihtimalle bu benzerlik üçünün de İspanyol kökenli olmasında ve aynı zaman diliminde İspanya'dan bağımsızlıklarını ilan etmelerinde yatıyor. Aşağıda barakları görüyoruz. Farklı olarak Venezuela bayrağının ortasında 8 yıldız, Ekvador bayrağının ortasında ise ülke arması bulunuyor. Kolombiya bayrağı ise sarı, lacivert ve kırmızı renklerinden ibaret. #14 Üç tane Afrika ülkesinin bayrağında birbirlerine çok benzer şekilde birer şerit var. Bu şeritler üç bayrakta da aynı şekilde sol alt köşeden sağ üst köşeye uzanıyor. Ama genel olarak bayrakların birbirleri ile küçük benzerlikler dışında anlam bakımından pek bir alakaları yok. Kongo Demokratik Cumhuriyeti bayrağındaki şerit geleceği, şeritteki kırmızı renk ülkesi için şehit olanların kanını, kırmızıyı çevreleyen sarı şeritler ise refahı temsil ediyormuş. Sarı yıldız ülkenin birliğini, mavi zemin ise barışı simgeliyormuş. Namibya bayrağındaki şeritte bulunan kırmızı ve beyaz renkler ise herkes için iyi bir geleceği, halkın kahramanlığını, birliği ve barış içinde yaşamayı temsil ediyormuş. Mavi renk okyanusu, su kaynaklarını ve yağan yağmuru; yeşil renk ise bitki örtüsü ile verimliliği temsil ediyormuş. Sarı yıldız yaşama sevincini belirtirken yıldızı çevreleyen ışınlar da ülkede yaşayan 12 farklı etnik grubu temsil ediyormuş. Tanzanya bayrağında bulunan renkler, daha önce ayrı halde bulunup sonradan birleşen devletlerin bayraklarındaki renklermiş. Siyah şerit Afrika halkını, siyahı çevreleyen sarı şeritler yeraltı zenginliğini temsil ediyormuş. Yeşil renk ülkenin verimli topraklarını simgelerken mavi renk de ülkenin kıyısında bulunduğu Hint Okyanusunu temsil ediyormuş. #15 İskandinav ülkeleri 3 tanedir. Bunlar; Danimarka, İsveç ve Norveç. Bu ülkelerle birlikte Finlandiya, İzlanda ve Faroe Adaları Nordik ülkelerini oluştururlar. Faroe Adaları, Danimarka'ya bağlı özerk bir yönetime sahiptir. Keçileriyle meşhur olmasından dolayı Keçi Ülkesi diye de anılıyormuş. Hatta ülkenin armasında da keçi resmi var. Danimarka'ya bağlı olmasına rağmen de Avrupa Birliği' dahil değilmiş. Orkney Adaları ve Shetland, Birleşik Krallık'ın bir parçası olan İskoçya topraklarıdır. Bayrakları farklı ama özerk olduklarına dair bir bilgi bulamadım. Eskiden Zetland olarak bilinen Shetland'ın bayrağı İskoçya bayrağına da çok benziyor. Aland Adaları ise Finlandiya'ya bağlı özerk bir bölge. Ama İsveççe konuşuluyormuş. Yine zamanında, 1991 yılında SSCB'den bağımsızlığı kazanan Estonya'ya da bu tipte bir bayrak önermişler ama kabul edilmemiş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunya-buyuk-bir-multeci-dalgasina-hazirlanmali/", "text": "Afganistan'da Taliban güçlerinin ülkeyi ele geçirmesiyle birlikte Türkiye'ye ve dünyaya yeni bir mülteci akımı da başlamış oldu. Son 10 yıl içerisinde Avrupa'nın büyük enerji harcadığı mülteci ve göç konusu artık yalnızca Avrupa Birliği'nin kafa yorması gereken bir mesele olmaktan çıktı. Orta Doğu ve Asya'nın çatışma dolu ülkelerinden kaçan birçok insanın sığınma noktası olan Türkiye ve onun gibi tampon ülkeleri zor günler bekliyor. Doksanlı yılların yükselen liberal düşüncesi ve kapitalist sistem, Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri'ni dünyanın başat gücü haline getirmişti. 11 Eylül saldırıları ABD'nin Orta Doğu ve Asya'da birçok ülkeye müdahale olmasına meşru bir zemin oluşturmuştu. Meydan muharebelerinin yerini alan bölgesel çatışmalar ve yükselen terör hareketleri toplumsal dinamiklerin değişmesine sebep oldu. ABD ve Avrupa'nın demokrasisi her coğrafyaya uymadı, yarı demokratik ve illiberal rejimler türeyerek özellikle sosyoekonomik düzeyi düşük olan toplumlarda derin yaralar açtı. Bölgesel istikrarsızlık ve illiberal demokrasilerin neden olduğu devlet krizleri özellikle Orta Doğu ve Asya'da birçok ülkenin çökmesine yol açtı. Avrupa ve ABD'nin ulus inşa edici hareketleri birçok bölgede başarısızlıkla sonuçlandı. Tüm bunlar büyük ve küçük mülteci dalgalarına yol açtı. Mülteci dalgalarının tek sebebini siyasi olaylara bağlamak, gelecekte karşılaşacağımız büyük mülteci dalgasını fark edemememize sebep olacaktır. Ayrıca artık dünya siyasetini ABD ve Avrupa'nın yaptığı hamlelerin yanlışlıkları üzerinden yorumlamaya kalkmak bizi çoğu zaman hatalı sonuçlara götürüyor. Günümüzde yaşanan olaylar liberal Batı'nın güç kaybettiğini göstermekle birlikte geniş pencereden baktığımızda hala ABD'nin başat güç olduğu gözükmekte olup bu durumun yakın gelecekte değişmeyeceği ortadadır. Hüsnükuruntu ile yapılan siyasi analizlerin çoğu zaman boş çıkacağı unutulmamalıdır. Yaşadığımız siyasi krizlerin ortaya çıkardığı mülteci akımları, gelecekte karşılaşabileceğimiz çok daha büyük bir mülteci akımını hızlandırabilir. İklim değişikliği tüm dünyada etkilerini gösteriyor olmakla birlikte birçok insan iklim değişikliğinin potansiyel etkilerini bilmiyor. Küresel ısınma ve iklimin değişimi tüm dünyada demografik yapıları bozabilir ve çok büyük mülteci akımlarına yol açabilir. İklim değişikliğine yönelik dünya gerekli eylemleri gerçekleştirmez ise kıtlık, canlı popülasyonlarının değişimi, terör eylemlerinin artışı ve salgın hastalıkların çoğalması gibi birçok durum gerçekleşecek. Bu örnekler birer komplo teorisinden ziyade artık günümüzde gözlemleyebildiğimiz gerçekler. Tüm bunlar dünyada gerçek bir siyasi istikrarsızlığa yol açarak uluslararası sistemimizin kaldıramayacağı dünya çapında bir mülteci dalgasına sebebiyet verebilir. - Türkiye Suriye'den gelen mülteci dalgasından öğrendiklerini bir masaya koymalı. - Hem iktidar hem de muhalefet Afgan mültecilerin Türkiye'de bir infial yaratmasını önleyecek ortak adımlar atmalı. - Türkiye'nin mülteci dalgalarında tampon ülke olma pozisyonunu sonsuza kadar sürdüremeyeceği gerçeğinin fark edilerek bu konuda alternatif çözümler üretilmeli. - Türkiye iklim değişikliğinin ortaya çıkaracağı büyük mülteci dalgasına şimdiden hazırlanmalı. - Üniversitelerde göç çalışmaları teşvik edilmeli. - Mülteci akımları kaçınılmaz ise bunlar bir plan dahilinde gerçekleştirilmeli. - Mülteci akımlarının arasına karışmış farklı kötü niyetli gruplar elenmeli. - Her mülteci akımının ülkelerde ırkçılığı arttırabileceği unutulmamalı. Irkçılığa karşı gerçekçi önlemler alınmalı ve ırkçılığın ekonomik istikrarsızlıkla ilişkili olabileceği unutulmamalı. - Bir ülkenin sosyoekonomik seviyesinden fazla mülteci kabul etmesi halinde ekonomik krizlerin ortaya çıkabileceği, otoriter rejimlerin güçleneceği ve insan hakkı ihlallerinin artacağı unutulmamalı. Dünya çapında yaşanacak bir iklim değişikliği krizi ve mülteci dalgası en çok fakir ve gelişmekte olan ülkeleri etkileyecek. Her ne kadar iklim değişikliğine yol açan ülkeler ABD, Avrupa ve Çin gibi dünyanın gelişmiş ülkeleri olsalar da iklim değişikliğinin zararlarından en çok etkilenen ülkeler tam tersine iklim değişikliğine en az yol açan ülkelerdir. Kısacası, yaşanabilecek bir göç dalgası, Türkiye ve onun gibi ülkelerin çok ciddi problemlerle karşılaşmasına yol açabilir. Suriye savaşıyla birlikte Türkiye daha önce karşılaşmadığı bir mülteci dalgasıyla tanışmıştı. Bu durum Türkiye'de göç çalışmalarına ilgiyi arttırdı ancak bu alandaki çalışmalarımız oldukça yetersiz. Türkiye'nin göç ve mülteci çalışmalarını göz ardı etme lüksü ne yazık ki bulunmamaktadır. İmparatorluk mirası ve kırılgan bir yapıya sahip olan ülkemizin farklı göçler alarak demografisinin daha da bozulması gelecekte çok büyük etnik krizler yaşamamıza yol açabilir. İklim değişikliğinin yol açacağı dünya çapında büyük bir mülteci dalgasında Türkiye yine Avrupa'ya geçişi sağlayacak başat ülke konumunda olacak ve bir tampon ülke görevi görecektir. Türkiye bu mülteci dalgasına şimdiden hazırlanmaya başlamaz ise önümüzdeki 50 yılda büyük bir varlık kriziyle karşı karşıya kalabilir. İç politikada ve toplumda artık sıkça tartışılan mülteci akımları aynı zamanda büyük bir toplumsal probleme de dönüşüyor. Hem iktidar hem muhalefet popülist ve duygusal söylemlerde bulunarak mülteci akımlarına yönelik bir eylem planı ortaya koyamıyor. Aksine toplumsal ve siyasi bir infial yaratıyorlar. Ne yazık ki bu konuda da uzun dönemli düşünülmüyor. Mülteci konusu Türkiye'de bir çalışma alanı olmaktan öteye hem iktidar hem de muhalefet için bir oy sahası olarak görülüyor. Ancak mülteci meselesi popülizme kurban gidemeyecek kadar ciddi bir mesele. Türkiye'de bu konuyu çalışacak ve raporlayacak bağımsız ve gerçek bir araştırma kuruluşuna acilen ihtiyacımız var. Ancak araştırma kuruluşlarımız dünyadaki örneklerinin oldukça gerisinde olduğu için ufukta henüz bu anlamda ümit verici bir şey gözükmüyor. Güzel hazırlanmış bir yazı fakat dünya zaten hazır biz hazır değiliz. Çünkü hazır olmamamıza rağmen mecbur kaldık ve şuanda daha fazlasına gücümüz yok."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunya-satranc-sampiyonu-magnus-carlsen/", "text": "Dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen, satranç konusunda çok özel bir yetenek. Şu anda herkes onu biliyor ve tanıyor olsa da satrançta elde ettiği başarının bir geçmişi var. Oldukça iyi bir hafızaya sahip olan Carlsen'in muazzam hafızası da çeşitli kaynaklarda kendisine yer edinmiş. Satranç, hayatın da kendisi aslında. Aldığımız kararlar, karşılaştığımız olaylardaki tepkilerimiz, acılarımız ve kederlerimiz; satranç taşlarıyla sembolize edilmiş gibi duruyor. Her ne kadar satranç bir oyun olarak görülse de satrançta yapacağımız hamleler, hayatta atacağımız adımları kurgulama şeklimize çok benziyor. Kaleniz, filiniz, veziriniz ile doğru hamleler yapmaya ve rakibinizin sizi mat etmesini önlemeye çalışırken hep bir sonraki hamleyi düşünmek durumundasınız. Gerçek hayatta da durum buna benziyor. Tam anlamıyla aynı demek mümkün değil. Eğitimimiz, iş yaşantımız ile ilgili kararlar verirken aslında bir sonraki adımı düşünmek durumunda kalıyoruz. Bu husus, satranç tahtasında yaptıklarımıza çok benziyor. Fakat hayat, hiç hesapta olmayan şeyleri de karşınıza çıkarıyor olabilir. Bu durumda, daha önceden yapmış olduğunuz planlar devre dışı kalacaktır. Bunun yanı sıra çoğu zaman, hayatı doğaçlama yaşamak gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle her konuda plan yapmak, hayatı biraz da ıskalamak anlamına geliyor. Son dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen, 30 Kasım 1920 tarihinde Norveç'te dünyaya gelir. Çok erken yaşlarda satranç öğrenen fakat ilk zamanlarda satranca yeterli derecede eğilmeyen Carlsen, küçük yaşlardan itibaren çeşitli etkinliklere katılmış ve entelektüel seviyesini yükseltmiştir. Bunun yanı sıra bulmaca, lego gibi oyunlara da merak duyduğunu belirtelim. Ayrıca Carlsen'in, kendinden önceki dünya satranç şampiyonlarıyla ortak bir yönü bulunuyor. 5 yaşındayken ülkelerin yüzölçümleri, nüfusları, bayrakları ve başkentlerini biliyordu. Bu konuda daha da fazlasını yaptı. Norveç'teki belediyelerin büyük bir kısmının bayrakları, yüzölçümleri ve idari merkezlerini ezberleyerek herkesi şaşırttı. Elbette bu özelliği, satrançtaki başarısının hiç de tesadüf olmadığını açıklamaya yetiyor. Satranca ilk başladığı zamanlarda ablası ile maçlar yapıyor ve ablasını yenmeye odaklanıyordu. Fakat zaman ilerledikçe satranç bilgisi de hedefleri de büyüdü. Dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen, babasının kendisine gösterdiği oyunları tekrar tekrar oynuyordu. Böylelikle satranç tahtası üzerindeki incelemelerini derinleştiriyordu. Carlsen, satrançtaki yeteneklerini geliştirecek isimlerle de tanışmaya başladı. Bu isimler arasında eski Norveç Gençler Şampiyonu Torbjorn Ringdal ve ulusal şampiyonayı 7 kere kazanan GM Simen Agdestein bulunuyordu. Doğru isimlerle tanışan Carlsen, kısa bir süre sonra satrançtaki hünerlerini de göstermeye başlayacaktı. Son dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen, artık çeşitli turnuvalara katılıyor; bu turnuvalarda başarılı sonuçlar alıyordu. Temmuz 2000'de 11 Yaş Kategorisinde Norveç Şampiyonluğu'na 9 yaşındayken katıldı. O yılın şampiyonu olmayı başardı. Aynı yıl eylül ayında Norveç Genç Takımlar Şampiyonası'na katıldı. Karşısında, en iyi genç satranççılar bulunuyordu. Carlsen'in üstün performansını bir kere daha ortaya koyma vakti gelmişti. Carlsen, piyon d4 sürdü, rakibi d5. Carlsen'in bir sonraki hamlesi c4'tü. Merkeze hakim olmak için piyon sürüşlerine devam ediyordu. Rakibi d4 sürüşü ile c hattındaki piyonu alarak adeta Carlsen'e dur diyordu. Fakat Carlsen'in bir sonraki hamlesi at c3 sürüşü yapmaktı. Fil ve vezirin iş birliği içinde rakibini mat eden Carlsen, üstün yeteneğini bir kere daha göstermeyi başardı. Tabi Carlsen'in elde ettiği başarı bu kadarla kalmadı. 2002 yılında Avrupa'da altıncılık elde etti. Daha sonra 12 Yaş Altı Dünya Yaş Grupları Şampiyonası'nda birinciliği paylaştı. Satrançta Büyük Usta anlamına gelen GM unvanın 2004 yılında aldı. Elde ettiği başarılar, satranç konusunda dünya çapında tanınır olmasını sağlamıştı. İlk GM unvanını aldıktan 2 ay sonra, ikinci GM unvanını da aldı. Daha sonra İzlanda'da düzenlenen yıldırım turnuvasına katıldı. Burada, çok özel isimlerle eşleşti. Bu isimlerden ilki, en iyi 10 oyuncu arasında bulunan Karpov'du. Karpov'u yenen dünya satranç şampiyonu Magnus Carlsen, Kasparov ile eşleşti. Beraberlik, Carlsen için kolay gelmişti. Nisan ayında üçüncü GM'sini de alan Carlsen, artık oldukça tanınmış bir isimdi. Carlsen'in elde ettiği başarıların sonu gelmiyordu. 2013 yılının Kasım ayında Eski Dünya Satranç Şampiyonu Viswanathan Anand'ı yenen Carlsen, 2013 Dünya Şampiyonluk Maçını kazanarak dünya satranç şampiyonu unvanını kazandı. Tabi Carlsen için bu yeterli değildi. 2014, 2016, 2018 ve 2021 yıllarında düzenlenen Dünya Satranç Şampiyonası'nda da birinci olan ve şampiyonluk unvanını kimseye kaptırmayan Carlsen, hala dünya şampiyonu. - Carlsen ile Garry Kasparov eşleşmesi. - Carlsen ile Veselin Topalov eşleşmesi. - Carlsen ile Boris Gelfand eşleşmesi. - Carlsen ile Hikaru Nakamura eşleşmesi. - Carlsen ile Viswanathan Anand eşleşmesi. Elde ettiği başarılar, Magnus için tesadüf olamazdı. Kendini satranca adamış, bu alanda kendisini yetiştirmek için elinden geleni yapmış ve dünya şampiyonalarında zorlu rakiplerini tek tek elemeyi bilmişti. Belki de satrancın hayat ile özdeş olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle attığı her adımın, satranç tahtasındaki taşların hareketlerine benzediğine inanıyordu. Satrancı neyle özdeşleştirdiğini bilmesek de başarıya odaklandığını anlamamak mümkün değil. Belki bir yazımızda da çok ünlü oyunlarından birine odaklanırız, kim bilir!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunya-ticaret-merkezi-tarihcesi/", "text": "Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kuleleri sadece iki binadan ibaret değildi. New York'un kendisine olan inancının da birer kanıtıydılar. New York'un geleceğinin belirsiz göründüğü bir zamanda inşa edilen kuleler, güveni yeniden sağladı ve aşağı Manhattan'ın popüler olmasına vesile oldu. Gösterişli ve büyük olan bu binalar hızla New York'un sembolleri oldular. Dünya Ticaret Merkezi 1960'lı yılların başlarında Downtown-Lower Manhattan Geliştirme Derneği tarafından radyoların daha çok egemen olduğu elektronik mağazalarını canlandırmak için tasarlandı. Kalkınma Derneği' nin kurucusu Chase, Manhattan Bank başkanı David Rockefeller ve kardeşi New York valisi Nelson Rockefeller, tüm şehre fayda sağlayacağı konusunda ısrar etti. 1962'de New York ve New Jersey Liman Başkanlığı merkezi inşa etme planlarına başladı. Minoru Yamasaki ve Michigan Associates mimar olarak işe alındı. Sonunda Yamasaki iki büyük kulenin yapılmasına karar verdi. Eleştirmenler, modern bir monolitin New York silüetini bozacağını, ufuk çizgisini mahvedeceğini ve televizyon yayınlarının evlere ulaşmasını güçleştireceğini savundular. Ancak, proje onaylandı ve inşaat 1966'da başladı. 16 dönümlük Dünya Ticaret Merkezi sahasını oluşturmak için beş sokak kapatıldı ve 164 bina yıkıldı. İnşaat, şu anda aşağı Manhattan'da bulunan Battery Park City'nin bir parçası olan Hudson Nehri boyunca 23,5 dönümlük bir araziyi kaplıyor ve burada 1,2 milyon metreküpün üzerinde kazı yapılmasını gerektiriyordu. En yoğun inşaat dönemlerinde, sahada 3.500 kişi çalıştı. Kulelerde toplamda ise 10.000 kişi çalıştı; 60 kişi yapımı sırasında öldü. Kuzey kulesi Aralık 1970'de, güney kulesi Ocak 1972'de açıldı. Oysaki Nisan 1973'te tamamlanacakları açıklanmıştır. Bir başka deyişle zamanından önce bitirildiler. İkiz Kuleler, Chicago'daki Sears Kulesi Mayıs 1973'te tamamlanana kadar kısa bir süreliğine de olsa dünyanın en yüksek binaları unvanını aldılar. Eylül 2001'de yıkıldıklarında ise dünya üzerindeki en yüksek beşinci ve altıncı binalardı. Merkezi bir plaza etrafında inşa edilmiş dört küçük bina ve bir otel kompleksi tamamladı. Plazanın hemen altında bulunan Dünya Ticaret Merkezi'ndeki alışveriş merkezi, aşağı Manhattan'ın en büyük alışveriş merkeziydi. Yerin altında 6 kat, iki metro istasyonu ve New Jersey'e giden PATH trenleri için bir de istasyon vardı. Binalarda yaklaşık 50.000 kişi çalışırken, her gün 200.000 kişi ayrıca ziyaret ediyordu. Kompleksin kendine ait 10048 numaralı bir posta kodu vardı. 1993 yılında teröristler Dünya Ticaret Merkezi'nin zemininin altındaki otoparkına patlayıcı dolu bir kamyon bıraktılar. Patlama beş kat derinliğinde bir çukur yarattı. Altı kişi öldü ve 1.000 kişi yaralandı. Kuleler bir aydan daha kısa sürede onarıldı, temizlendi ve tekrar açıldı. Eylül 2001'deki terörist saldırısında yıkıldıktan sonra, 2002 yılında Dünya Ticaret Merkezi sahasının yeniden inşası ve saldırıların kurbanları için bir anıt oluşturulması için bir tasarım yarışması düzenlendi. Temmuz 2002'de birinci olarak açıklanan proje, çok sıkıcı olduğu ve ofis alanına çok fazla önem verdiği için eleştirildi ve yarışma iptal edildi. Şubat 2003'te, Vali Pataki tarafından yeniden yapılanma çalışmalarına katılan çeşitli ajansları ve danışma komitelerini koordine etmek için kurulan Aşağı Manhattan Kalkınma Şirketi, mimar Daniel Libeskind'in eski Dünya Ticaret Merkezi'nin 16 dönümlük sahasını yeniden inşa etmesi için onun tasarımını seçti. Tasarım, bir bahçe, bir anıt, bir kültür merkezi ve yerden 1,766 metre yüksekliğindeki sembolik bir alan olan Özgürlük Kulesi'ni içeriyordu. Temmuz 2003'te, Libeskind genel olarak bölgeyi tasarlamaktan sorumlu olsa da, David Childs, Özgürlük Kulesi'nin yeni baş mimarı olarak getirildi. İkisinin kule için farklı vizyonları vardı; her iki mimarın yaklaşımlarını birleştiren bir tasarım Aralık 2003 te açıldı. Spire, binanın gücünün % 20 sini üretmek için tasarlanmış rüzgar türbinlerini içerecekti. 4 Temmuz 2004'te New York valisi Pataki, New Jersey valisi McGreevey ve New York belediye başkanı Bloomberg, Özgürlük Kulesi'nin temelini attılar. 1.5 milyar dolara mal olduğu tahmin edilen gökdelenin, 2008'in sonuna kadar ilk sakinleri için hazır olması beklenirken, genel olarak bölgedeki inşaatın 2015 yılına kadar sürmesi bekleniyordu. İnşaat başlarken, güvenlik endişeleri gündeme geldi ve bu durum kulenin tamamen yeniden tasarlanmasına yol açtı. Yeni planlar 29 Haziran 2005 te açıklandı. Kule caddeden daha uzağa taşınacak ve her İkiz Kule ile aynı büyüklükte bir kübik tabana sahip olacaktı. Rüzgar türbinleri ortadan kaldırıldı. Tasarım, eski binalarınkini hatırlıyor, kare tabandan başlayarak, kulenin tasarımı üçgen bir forma taşınıyor, ortada bir sekizgen yaratıyor ve üstteki bir karede zirveye ulaşıyor. Kulenin ucuna takılacak sivri bir direk ile birlikte 400 metreden biraz daha fazla yükselecekti. İnşaatın Nisan 2006'da başlamasından sonra Özgürlük Kulesi'nin inşaatında istikrarlı bir ilerleme kaydedildi. 2,6 milyon metrekarelik binada ofis alanları, bir gözlem güvertesi, restoranlar ve yayın tesisleri bulunuyor. Özgürlük Kulesi 2013 yılında açıldı. Lower Manhattan Development Corporation Ocak 2004'te mimar Michael Arad ve Peter Walker'ın Dünya Ticaret Merkezi'nde ölen insanlar için düzenlenen anıt tasarlama yarışmasını kazandığını duyurdu. Yarışmada 5.000'den fazla proje katıldı. Reflecting Absense Anıtı, 11 Eylül 2001 ve 26 Şubat 1993 tarihlerinde Dünya Ticaret Merkezi'nde terörist saldırılarda ölenler için yapıldı. Bir zamanlar İkiz Kulelerin bulunduğu yere inşa edilen anıt, yapraklı ağaçlarla çevrili iki sığ havuz içermektedir. Kurbanların isimleri havuzların etrafındaki duvarlara kazınmıştır. One World Trade Center kompleksi için yapılan anıt güvenlik endişeleri ve kurbanların ailelerinden gelen geri dönüşler de değerlendirilerek Haziran 2006'da yeniden tasarlandı. Şelaleler tarafından beslenen iki havuz da dahil olmak üzere merkezi özellikler korunacaktı. Saldırılarda ölenlerin isimleri ise yakında bulunan bir plazaya taşınacaktı. 2006 yılında temel üzerinde çalışmalara başlanmış ve 2007 sonbaharında tamamlanmıştır. İlk yapısal çerçevenin inşaatı 2007 yılında başlamıştır. Hudson nehri kıyısından, insanların anıtı görebilmeleri için buraya bir duvar inşa edilecekti. Yaklaşık olarak 650 milyon dolarlık bir bütçe ile anıt tamamlandı. Dünya Ticaret Merkezi Anıtı 11 Eylül 2011'de, müze ise 2014 yılında açıldı. Bu konu internette en çok ilgi çeken komplo teorilerinden birisi. Gerçi Dünya Ticaret Merkezi'nin başına gelenler bir filmde bile görmeye alışık olmadığımız derecede korkunçtu ki bu da bu kadar komploya kurban gitmesini açıklıyor olmalı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunyada-ogretilmeyen-tek-ders-ahlaktir/", "text": "Bir de şöyle düşünün. O iki çocuk da sizin dondurma yeme isteğinizi anladı. Biri dedi ki Kardeşim şu karşıdan gelen çocuğun canı dondurma çekmiş belli. Belki şu an alamıyor, durumu yok veya hasta olduğu için yiyemiyor. Gel seninle başka yoldan gidelim ki onun yanından geçerek ona saygısızlık, eziyet etmeyelim. Buna karşılık diğer çocuk Ne olacak ya, yanından iki saatte mi geçeceğiz? Hem şimdi canı çekiyorsa da biz geçtikten sonra unutur. Gel biz yolumuza devam edelim. dedi. Bu iki çocuktan ilki başka yoldan gitti, diğeri sizin olduğunuz yola devam etti ve ne kadar da çok yemek istediğiniz o dondurması ile sizin bakışlarınız arasında, ona göre on saniye belki de size göre on saattir o lezzeti arıyormuş hissiyatlarınız arasında yanınızdan geçti ve gitti. Şimdi bu durumu kıyas edelim. İlk durumda şunu diyerek kendinizi telkin edebilirsiniz Benim dondurma yeme isteğimi bilmiyorlardı, eğer bilselerdi geçmezlerdi. İkinci durumda iki çocuk da sizin halinizi anladı. Biri yolunu değiştirdi ki siz görmeyesiniz, canınız daha fazla çekmesin. Size göstere göstere yemekten uzak durdu. İkinci çocuğa gelince herhalde hepimiz bu çocuğu kınadık, sevmedik, yaptığını ahlaksızca, saygısızca bir davranış olarak gördük. Şimdi de çocukluğumuzdan çıkıp günümüze dönelim. Mübarek Ramazan ayındayız elhamdülillah. Nice insanlar midesinin parası hükmünde olan yiyecekten, içecekten, özellikle vücudumuzun temel ihtiyacı olan sudan iftar saatine kadar mahrum. Saatler ilerledikçe vücut bu parayı tüketiyor, kişi açlık susuzluk çekmeye başlıyor. İşte bu yazıyı okumakta olan oruç tutmayan, tutmamakta ısrar eden kardeşim: O iki çocuk misali oruç tutan insanların karşısında, yanında, yakınında velhasıl seni görebildiği herhangi bir yerde su içmek, yemek yemek vs. ne kadar yanlış, ona karşı nasıl bir saygısızlıktır anla. Eskiden gayrimüslimler Ramazan ayı gelince Müslüman kimselerin yanında bir şey yiyip içmemeleri konusunda çocuklarını uyarırlarmış. Ne kadar üzücüdür ki ülkemizde kaldırımlara kadar taşan dükkanların masalarını dolduran insanlar hiçbir şeye aldırış etmiyorlar. Utanmadığın sürece dilediğini yap. Evet zaman gösterdi ki utancını yitirmiş insanların neler yapabildiğini. Kültürlerini, bilincini, empatiyi, saygıyı, sevgiyi, muhabbeti, ahlakı birer birer toprağa gömüşünü. Halbuki kefene bürünecek olan bedenimiz ve bizimle beraber gelecek olan bu kaybettiğimiz değerlerimiz, amellerimiz. Eğer ölüm ölmüyorsa ki ölmüyor; ölüm sana gelmeden kaybettiklerini bir an evvel kazan ki bu kazancın ebedi kazanca, saadete dönüşsün İnşallah Allah'ın izniyle, rahmetiyle."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunyadaki-en-eski-10-insan-iskeleti/", "text": "Milyonlarca yıl öncesine ait birçok insansı veya insan iskeleti keşfedilse de, en eski modern insan iskeletleri daha yenidir. Araştırmalar Homo sapiens'in sadece 200.000 ila 300.000 yıl önce ortaya çıktığını gösteriyor. En eski insan kalıntılarından bazıları bu zamana kadar uzanırken, en eski iskeletler sadece yaklaşık 100.000 yıllıktır. Bu listedeki hemen hemen her iskelet, birkaç kemik eksiği dışında neredeyse tam haldeler. 1968'de keşfedilen Anzick Boy'un iskeleti, belki de şimdiye dek keşfedilen en önemli insan kalıntılarından biridir. İki yaşlarında olan çocuk, Kuzey Amerika'daki en eski mezarlık alanı olan Montana'daki Wilsall yakınlarındaki mağarada bulundu. Anzick Boy Clovis kültürüne aitti ve bu kültürden keşfedilen bilinen tek insan. Clovis kültürü, Kuzey Amerika'da ortaya çıkarılan çok sayıda alet ve diğer eserler ile bilinir. Anzick Boy kalıntılarını bölgedeki yerli kabilelere iade etmeden önce DNA'sı çizildi. Clovis kültürü, tamamen çizilen ilk ve en eski Amerikan genomudur. Anzick Boy'un DNA'sı, eski Sibirya halkına ve Doğu Asyalıların atalarına benzeyen genomlara sahip olduğunu gösterdi. Ek olarak, Anzick Boy, Güney Amerika ve Kanada'da yaşayan yaklaşık 52 Amerikan Yerlisi nüfusu ile ortak bir atayı paylaşıyor. Bu listedeki iskeletlerin çoğu gibi, Anzick Boy törenle gömülmüş gibi görünüyor. Vücudunda mızrak delikleri ve geyik boynuzları da dahil olmak üzere 125 delik bulundu ve bedenine kırmızı hardal serpildi. 2007'de James Chatters liderliğindeki bir arkeolog ekibi, şu anda Meksika, Yucatan'da 12.000 ila 13.000 yıl arasında yaşayan genç bir kızın iskeletini keşfetti. Naia adı verilen iskelet, Amerika'da yakın zamanda açığa çıkarılan en eksiksiz Buz Devri iskeleti. Naia'nın iskeleti, Amerika'nın ilk halkları hakkında biraz fikir verdi. Modern Amerikan yerlilerinden farklı görünen diğer Amerikalıların özelliklerine sahiptir ancak aynı zamanda bazı modern yerli DNA'larına da sahiptir. Naia'nın şu anda Amerika'da bulunan yerli halkın genetik olarak büyük teyzesi olabileceğine inanılıyor. Naia hakkındaki araştırmalar, kalıntılarının bulunduğu ve öldüğü mağaraya girmeden önce muhtemelen yeni doğum yapmış olan genç bir anne olduğunu gösteriyor. Bichon Man adlı iskelet, 1956'da İsviçre Jura Dağları'ndaki Grotte du Bichon'da keşfedildi. Bichon Man iskeleti, dişi bir boz ayı kemikleri ile birlikte keşfedildi. Ek olarak, Bichon Man ve ayı ile birlikte dokuz adet çakmak taşından yapılmış ok başı ve odun kömürü izlerine rastlandı. Bichon Man 20'li yaşların başındaydı ve yaralı bir hayvan tarafından öldürülmeden önce ayı avlıyordu. Arkeologlar, ayının omurgasına gömülmüş çakmak taşı parçaları bulmuşlardı; bu, ayının mağaraya geldiğini ve Bichon Man'in hayvanı takip edip ateş yakmaya çalıştığını gösteriyordu. Araştırmacılar, Bichon Man'ın iskeletinde hala görülebilen kas bağlarına dayanarak, Bichon Man'in sağ elini kullandığına inanıyor. Chancelade Man 1888'de Fransa'da bir mağarada keşfedildi. İskelet, mağara girişindeki yüzeyin hemen altına gömülüydü ve neredeyse tam bir iskeletti. Chancelade Man'in yaklaşık 17.000 yıl önce yaşadığı ve öldüğü zaman 55-65 yaşları arasında olduğu düşünülmektedir. Chancelade Man'ın iskeleti kıvrılmış bir konumda bulundu ve ceset büyük olasılıkla kasıtlı olarak bu şekilde gömüldü. Ayrıca Chancelade Man'ın cesedinin kemikleri kırmızıya boyandığı için kırmızı hardal serpildiğine dair kanıtlar var. Bugün, Chancelade Man'ın iskeleti, Fransa'nın Perigueux kentindeki Musee d'Archeologie du Perigord'da bulunmaktadır. Chancelade Man'a ek olarak, bizon avcılarının bıçaklarını, mızraklarını, zıpkınlarını ve bir kolye de dahil olmak üzere Raymonden mağarasında çok sayıda taş eser ve kemik bulunmuştur. 1960'ların sonunda ve 1970'lerin başında, Japonya'nın Okinawa kentindeki Minatogawa kalker ocağında dört iskelet bulundu. İskeletler tamamlanmak üzeredir ve Doğu Asya'da bulunan en eski insan iskeletlerinden bazılarıdır. Bulundukları yer nedeniyle, Minatogawa Man olarak adlandırıldı. Modern Japon insanlarına kıyasla, Minatogawa Man daha düşük ve daha geniş bir kafatasına sahipti ve ayrıca boyu daha kısaydı. Erkekler 1.55 metre ve kadınlar 1.4 metre. Dört kısmi iskeletin yanı sıra, diğer birkaç kişiye ait kemik parçaları, geyik ve yaban domuzu kemikleri de bölgeden çıkarıldı. Aslen Minatogawa Man kemiklerini bulan arkeolog olan Hisashi Suzuki'ye göre bu insanlar, kemiklerini iskeletlerin çıkarıldığı çatlaklara atan yamyamlar tarafından öldürülmüş olabilir. Bu listedeki bütün iskeletler arasında, hiçbiri Grimaldi Man iskeletlerinden daha fazla tartışmaya açık değildir. Grimaldi Man olarak adlandırılmış olsa da, kalıntılar iki kişiye, 50'li yaşlarında yetişkin bir kadın ve geç ergenlik dönemindeki bir erkeğe aittir. İskeletler tartışmalı çünkü başlangıçta Afrika mirası olarak tanımlandılar. Bununla birlikte, daha yeni yapılan çalışmalar, siyah olmadıklarını ancak aynı zamanda Batı Avrupa'nın ilk insanları olan Cro-Magnon da olmadıklarını göstermektedir. Grimaldi Man iskeletleri doğru bir şekilde sınıflandırılamasa da, Afrocentrism hareketi tarafından siyah oldukları iddia edildi. Ek olarak, iskeletler teşhir için hazırlandıkları zaman, orjinal şekilleri değiştirildi ve şimdi bilinçli bir şekilde yan yana gömülmüş gibi sergileniyorlar. Grimaldi Man iskeletleri, bölgede keşfedilmiş en eşsiz iskeletlerden bazılarıdır. Neandertallerden daha incedirler ve önceki Cro-Magnon örnekleri kadar uzun boylu değildirler. Adının verilmesinin üzerinden bir asırdan fazla geçmiş olmasına rağmen, Paviland'ın Kırmızı Kadını'nın kısmi iskeleti aslında genç bir erkeğe aittir. Kalıntılar 1823 yılında, kemikler kırmızıya boyanmış oldukları için bir kadına ait olduğunu düşünen Rahip William Buckland tarafından keşfedildi. Ek olarak Buckland, iskeletin bir Roma cadısına veya fahişesine ait olduğuna inanmasına neden olan deniz kabuğu kolyesi gibi dekoratif ürünler de buldu. Bununla birlikte, kemikler nihayet modern teknolojiyle düzgün bir şekilde analiz edildiğinde, Paviland'ın Kırmızı Kadını'nın aslında genç bir adam olduğu tespit edildi. Ayrıca, kemikler yaklaşık 33.000 yıl öncesinden çok daha eskilere dayanıyordu. Paviland'ın Kırmızı Kadını, İngiltere'de bulunan en eski iskelettir. Bu listedeki iskeletlerin çoğu gibi, Paviland'ın Kırmızı Kadını bir tören düzenlenerek çok dikkatli bir şekilde gömüldü. Bu Paviland'ı Batı Avrupa'daki en eski mezarlık alanı yapıyor. Her ne kadar Sri Lanka'daki modern insan kabilesine ait olan Balangoda Man 1930'larda ortaya çıkarılsa da, 2012'de Fa Hien Mağarası'nda daha yeni bir kazıda tam bir iskelet bulundu. İlk raporlar, Balangoda Man iskeletinin yaklaşık 37.000 yaşında olduğunu ve muhtemelen Asya'da bulunan en eski iskelet olabileceğini belirtiyor. İskelete ek olarak, arkeologlar Balangoda Man'in hemen yakınında gıda maddeleri, ritüeller ve taş aletler hakkında kanıtlar buldular. Modern Sri Lankalı erkeklerin boyu sadece 163 cm iken, Balangoda Man 174 cm boyundaydı. Balangoda Man aynı zamanda güçlü kemiklere, kalın bir kafatasına, ağır çenelere ve büyük dişlere sahipti. Araştırmacılar, Balangoda Man'in nasıl ateş yakılacağını bilmesine rağmen, etlerini çiğ yemeyi tercih ettiğini ve ayrıca zaman zaman yamyamlık da yaptığına dair bazı ipuçları olduğunu düşünüyorlar. Mungo Gölü kalıntıları olarak da bilinen Mungo Man, Avustralya'da bulunan en eski insan iskeletidir. 1974 yılında keşfedilen Mungo Man, en önemli bilimsel keşiflerden biriydi ve birkaç yıl boyunca Canberra Üniversitesi'nde ders olarak okutuldu. 2017'de, iskelet nihayet Mungo Man'ın bulunduğu yerde yaşayan Aborjinlere geri verildi. Araştırma, Mungo Man'in karmaşık bir cenaze töreni ile gömüldüğünü gösterdi. Mungo Man Aborjinlere iade edildikten sonra Mungo Ulusal Parkı'ndaki gizli bir yere gömüldü. Mungo Man, nispeten uzun bir yaşam sürdü ve öldüğünde yaklaşık 50 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Qafzeh 9 ve 10 iskeletleri 1969'da İsrail'deki Qafzeh Mağarası'nda keşfedildi ve yaklaşık 100.000 yıl öncesine kadar uzanıyor. Mağarada başka birkaç insan kalıntısı daha keşfedilmiştir. Qafzeh 9 ve 10, bölgede keşfedilen diğer tüm kalıntılarla birlikte, kasten gömülmüş gibi görünüyorlar. Bu, modern insan davranışının en eski kanıtlarından bazılarıdır. İskeletler birbirine yakın yerleştirildiği için Qafzeh 9 ve 10 sık sık birlikte belirtilmiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunyanin-en-eski-8-dovmesi/", "text": "Birçok modern toplumda hala dövmelere karşı bir önyargı olmasına rağmen, dövme sanatı ve vücut modifikasyonu yeni bir şey değil. İnsanların vücutlarına 50.000 yıl öncesine kadar dövme yaptırdıklarını gösteren arkeolojik kanıtlar var. Bu erken buluntular, olası dövme aletlerinden ve vücut sanatı ile süslenmiş insan figürlerinden oluşmakta. Mumyalanmış cisimlerdeki en eski dövmeler MÖ 4. yüzyıla kadar uzanıyor. 2005 yılında bir Sudanlı kadın mumyası bulunsa da, 2014 yılında vücudunda bir CT taraması yapılıncaya dek iç kısımlarındaki dövme keşfedilmedi. Tarama, Başmelek Michale'ı simgeleyen bir dövme yaptığını gösterdi. Dövmesi, Michael'ın adını M-I-X-A-H-A olarak heceleyen eski Yunan harflerini içeren bir monogramdı. Sembol, arkeologlar tarafından kilise mozaikleri ve eserler üzerinde bulunan diğer benzerlerinden farklı olarak insan etinde ilk kez ortaya çıkmıştır. Bir ilahiyat profesörü, bu dövmeyi cinsel ihlale karşı korunmak veya çocuğu olmasına yardımcı olmak için iç uyluklarına yerleştirdiğine inanmaktadır. Chiribaya, Kuzey Peru ve Güney Şili'de İnka öncesi bir kültürdü. Kültürlerinden birkaç mumya yıllar içinde keşfedildi ve bunlardan birkaçında dövme olduğu görüldü. 1990'ların başında ortaya çıkarılan bir kadın mumyanın, yanmış bitki materyalleri içeren birkaç dövmesi var. Birçok eski dövme gibi kurum ile yapılan ikinci bir dövmesi de bulunuyordu. Bu dövmeler kuşları, maymunları ve sürüngenleri temsil eden semboller içeriyordu ve dekoratifti. Boynundaki halka dövmeler, yanmış bitkisel malzemeler kullanılarak yapılan dövmelerdir. Araştırmacılar, bu dairesel dövmelerin sadece süs değil, iyileştirme veya güçlendirme ritüelleri için kullanıldığına inanıyor. Ukok Prensesi olarak bilinen mumya, mitolojideki geyik benzeri canlıları betimleyen özenli dövmeleri ile ünlüdür. Kendisinin ve kendisi ile birlikte gömülü bulunan iki savaşçı adamın dövmeleri modern dövmelere çok benziyor. Çoğunlukla çizgi ve noktalara sahip olan yaşlı mumyaların dövmelerinin aksine, bu dövmeler karmaşık bir biçimde ayrıntılı ve pigmentlidir. Prensesin yüksek statüde ya da kutsal bir kadın olduğuna inanılıyordu çünkü altı köprülü ve eyerlenmiş atlarla gömülmüş ve güzel kıyafetler giymişti. Prensese ait göçebe insanlar olan Pazyryks, dövmeleri kişisel kimlik olarak kullandı. Sevdiklerinin öbür dünyada birbirlerini daha kolay bulmalarına yardım edeceğine inanıyorlardı. Dövmeli birkaç Mısırlı mumya olmasına rağmen, dövmelerin çoğu basit, çizgiler ve noktalar içeriyor. Bununla birlikte, 2016'da bir biyo arkeolog, üzerinde çalıştıkları bir mumyanın, detaylı nesneleri gösteren 30'dan fazla farklı dövmeye sahip olduğunu ortaya çıkardı. Bu, Mısırlı biri üzerinde bir kaç dövmenin olduğu ilk mumyaydı. Kadın mumyanın dövmeleri, nilüfer, inek, babun sembollerinin yanında wadget eyes denilen ve kötülüğü ortadan kaldıran güçlü bir ilahi sembolü de içeriyordu. Dövmeleri kalçalarına, kollarına, sırtına ve boynuna doğru uzanıyordu. Araştırmacılar, dövmelerinin onun dini güçleri olabilecek önemli bir şahsiyet olduğuna işaret ettiğine inanıyor. 20. yüzyılın başlarından bu yana, Tarim Havzası içinde ve çevresinde çok sayıda iyi korunmuş mumya ortaya çıkarılmıştır. Çölün kuruması, mumyaların çoğunu iyi durumda tuttu ve bu nedenle, cesetlerin çoğunda dövmeler tespit edildi. Dövmeler, Trakyalılar, İskitler ve Pazyryk tarafından kullanılan yönteme benzer bir delme tekniği kullanılarak yapılııyordu. Bu, diğer eski dövmeli mumyalarda bulunanlardan daha koyu dövmelere neden oldu. Kadın mumyalardan birinin yüzünde dövme olarak yapılmış oval ve hilal ayları vardır, bu da Tanrıça ibadetini gösterir. Chrechen Man olarak bilinen erkek bir mumyanın tapınağında bir erkek Tanrıyı temsil ettiği düşünülen güneş dövmeleri vardır. İkisinin kendi grubunda şamani rolleri olabilir. 1890'ların sonlarında Mısır'da dövmeli birkaç kadın mumya bulundu. Tüm mumyalar, Tanrıça Hathor'un rahibeleriydi ve gruptaki en ünlü mumya Amunet'ti. Keşfedildikleri sırada dövmeli kadınların fahişe ya da cariye olduğu düşünülüyordu ve dövmeleri şehvetliydi, özellikle de Amunet'in. Bununla birlikte, bugünün bilim adamları, dövmelerin, kadınları doğum sırasında yönlendirmek ve korumak için yeryüzünde bulunan Hathor'la, rahibin rahmetini temsil ettiğine inanıyor. Amunet'in dövmeleri, karnının alt kısmını ve orta gövdesini kapsıyor. Ayrıca sağ göğsünün altında, dirsek eklemlerinin iç kısmında, sol omzunda ve uyluklarında da bazı dövmeler bulunmakta. Yakın zamana kadar, dövmeli Chinchorro adamının dünyadaki en eski dövmeli mumya olduğu düşünülüyordu. Bilim adamları başlangıçta vücudunu MÖ 4000 yılından günümüze geldiğini düşündüler. Ancak şimdi daha yakın zamanlarda yaşadığını belirlediler. En eski dövmeli mumya Ötzi'den daha eski birkaç Chinchorro mumyası olmasına rağmen hiçbiri dövmeli değildir. Chinchorro adamının dövmesi, üst dudağının üzerinde bir dizi siyah nokta şeklindedir ve dövmenin ince bir bıyık gibi görünmesini sağlar. Bu işaretler bu mumyaya özgüdür çünkü başka hiçbir Chinchorro mumyasının benzer dövmeleri yoktur. Kimse emin olmasa da, araştırmacılar Chinchorro adamının dövmesinin sosyal statü veya kabile bağlılığının göstergesi olduğuna inanıyor. 2015'te Buzadam Ötzi'yi inceleyen bilim adamları onun dünyadaki en eski dövmelere sahip olduğunu açıkladılar. Uzun yıllar boyunca, Chinchorro Adamı olarak bilinen mumya üzerindeki dövmenin, Ötzi'den yaklaşık 1.000 yıl daha eski ve dünyadaki en eski dövme olduğuna inanılıyordu. Yeni araştırma, Chinchorro Adamının daha önce düşünüldüğü kadar eski olmadığı ve Ötzi'nin dövmelerinin şimdiye kadar bulunan en eski dövmeler olduğu sonucunu ortaya koydu. Ötzi'nin sol bilek, bel, gövde ve alt bacak dahil olmak üzere vücudunun çeşitli yerlerinde 61 adet dövmesi var. 1 ila 3 mm kalınlığında ve 7 ila 40 mm uzunluğunda 19 grup siyah çizgi vardır. Araştırmacılar, Ötzi'nin dövmelerinin şu anda en eski olmasına rağmen, dövme pratiğinin onu daha öne çıkardığını söylüyorlar. Yaşlı mumyaların da keşfedilmemiş dövmeleri olabileceğine inanıyorlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dunyanin-en-iyi-10-jeolojik-harikasi/", "text": "Şimdi, geçmişin anahtarıdır. Bu, jeolojinin en önemli prensiplerinden biridir çünkü bugün gördüğümüz jeolojik yapılar, dünya tarihini bilmemize izin verir ve aynı şartlar altında geleceğini tahmin etmemize de izin verir. Gerçek şu ki bir jeolog olsanız da olmasanız da dünya sizi güzelliği, doğası ve gizemi ile şaşırtmaktan asla vazgeçmeyecek. Her zaman gördüğünüze inansanız bile, sizi sürekli şaşırtacak yeni bir şeyler olacak. İşte ziyaret etmeniz gereken dünyanın en iyi 10 jeolojik harikası. Karayip Denizi'ndeki Turneffe mercan adalarında yer almaktadır. Deniz Feneri Resifi'nde, kıyıdan 100 mil uzakta bulunuyor. Sıra dışı bir güzelliğe sahip olan bu su altı mağarası ya da cenote, köpek balıkları ve barracudalar gibi çok çeşitli türleri barındırır. Neredeyse mükemmel daire şeklinde, 305 metre çapında ve 123 metre derinliğinde bir deliktir. Onu çevreleyen mercan bariyerinin turkuaz mavisi ile zıt olan tonalitesi ile dikkat çekiyor. Büyük mavi deliğin kökeni, Dünya buzullarla kaplı ve deniz seviyesinin düşük olduğu zamanlara dayanıyor. O zaman sadece bir mağaraydı; Okyanus yeniden yükselmeye başladığında mağaralar sular altında kaldı ve çatısı çöktü. Türünün dünyadaki en büyük fenomeni olduğuna inanılıyor. Büyük Mavi Delik, UNESCO'nun bir Dünya Mirası Alanıdır. Man-Pupu-Nyor Rusya'da, Ural Dağları'nın kuzeyinde görkemli bir şekilde yükselen kaya oluşumlarıdır. 30-45 metre arasında değişen yükseklikleri ile doğanın 200 milyon yıldan fazla şekillendirdiği bu yedi tür moais, ziyaret etmeyi seveceğiniz, yeryüzünün en etkileyici ve büyülü jeolojik miraslarından birini oluşturur. Rüzgarın zaman içinde heykelleştirdiği düz bir plato üzerinde yükseliyorlar. Jeologlar, geçmişte bir dağın var olmasının çok mümkün olduğunu düşünürler, ancak zaman, yağmur ve erozyon usta elleriyle bu oluşumları çok muhteşem bir şekle sokmuştur. Bu yedi sütun her zaman yakında bulunan şehirlerin şamanları ve büyücüleri tarafından kutsal kabul edilmiştir. Chihuahua, Meksika'da bulunur. 2000 yılında Naica madeninde, yüzeyin 300 metre altında keşfedildi. Mağara, binlerce yıldır koruduğu sıcaklık sayesinde oluşan harika kristallere sahiptir. Bu mağarada dev Selenite kristalleri bulunur. Bugüne kadar bulunan en geniş mağara kristali 12 metre uzunluğunda, 4 metre çapında ve 55 ton ağırlığındadır. Mağara çok sıcak ve sıcaklık 58 C'ye ulaşır. Yeterli korunaklı giysiler olmadan, kişi bu çevresel faktörlere sürekli olarak sadece 10 dakika boyunca dayanabilir ve bu da mağarayı ziyaret etmeyi zorlaştırır. Turistler mağarayı bir rehber ve eğitimli kişiler ile keşfedebilirler. Roraima Dağı, Venezuella, Brezilya ve Guyana arasındaki sınırda, ancak büyük bir kısmı Venezuella'da bulunan 2810 metre yüksekliğinde muhteşem bir dağdır. Dünyanın en yüksek kesintisiz şelalesi olan 4000 metre yüksekliğindeki Tepui, kayalıklarla çevrili, 31 kilometrekarelik bu platoda bulunur. Burası aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası bölgesi. Ayrıca, Roraima, yaklaşık 2 milyar yıllık olduğu tahmin edilen, dünyanın en eski jeolojik oluşumlarından biridir. Bu harika yer bir peri masalına benziyor. Aslında, ilk kez 1596'da İngiliz kaşif Sir Walter Raleigh tarafından bulunmuş ve yazar Sir Arthur Conan Doyle'un 1912 yılında Kayıp Dünya adlı kitabından bahsettiği bir yerdir. Roraima Dağı ayrıca Pixar ve Walt Disney tarafından yaratılan Up adlı animasyon filmi için ilham kaynağı oldu. Burası İrlanda'nın en ilgi çekici turistik yerlerinden biridir. Kuzey İrlanda'nın kuzey kıyısında, Antrim bölgesinde bulunmaktadır. Alan, 60 milyon yıldan daha önce meydana gelen volkanik bir patlama sonucunda meydana gelen yaklaşık 40000 bazalt sütunu ile kaplıdır. Başka bir deyişle, bu kaya yapıları, lavların denizle temasa girip soğumalarıyla oluşmuştur. Bazı durumlarda, sütunların yüksekliği 12 metreye ulaşmakta ve katılaşmış lav birikimi 28 metreyi geçmektedir. Cehennem Kapısı olarak bilinen Darvaza gaz krateri, Türkmenistan'ın Darvaza kentinde 1971'de bir yeraltı mağarasının çökerek doğal bir gaz krateri haline gelmesiyle oluşan doğal bir gaz alanıdır. Bu krater popüler bir turistik yerdir. 30 metre derinliğe ve 400 C'lik iç sıcaklığa sahiptir. Ayrıca Amerikan futbol sahası büyüklüğünde toplam 5350 metrekarelik alana sahiptir. Sovyet jeologların gaz arama çalışmaları sırasında 1971'de meydana gelen bir kaza sonucunda burası ortaya çıktı. Aslında, doğal gazla dolu bir yeraltı mağarasını keşfettiler. Kraterin tehlikeli olan doğal gaz kaçağına neden olacağından korkan ekip, ateş yakmaya karar verdi. İlerleyen zamanlarda söneceğini tahmin ettiler; Ancak, kırk yıldan beri yanmaya devam ederek etkileyici bir gösteri sunuyor. Sahra'nın Gözü olarak da bilinen Richat Yapısı, Moritanya'nın Sahra Çölü'nde göze çarpan dairesel bir özelliktir. Uzaydan görülebilir ve çapı neredeyse 50 kilometredir. Ünlüdür çünkü çölün monoton arazisi üzerinde nadir görülen bir göz şekli oluşturur. Fransız doğa bilimci Theodore Monod tarafından keşfedilmiştir. Araştırmaların başlamasından bu yana jeologlar, bu inanılmaz yeri olağanüstü boyutu ve dairesellik dereceleri nedeniyle bir gök taşı etkisinin sonucu olarak değerlendirdiler. Ancak, birkaç çalışmadan sonra, milyonlarca yıl boyunca aşınmış ve bize çekirdeğini gösteren antiklinal bir kubbe olduğu anlaşılmıştır. Günümüzde jeologlar tarafından son derece simetrik ve derin aşınmış bir jeolojik kubbe olarak kabul edilmektedir, çünkü kapsamlı saha çalışmalarından sonra, şok metamorfizması veya aşırı-dünya dışı bir etkinin göstergesi olan herhangi bir deformasyon türü için güvenilir bir kanıt bulunamamıştır. Jostedal Buzulu, Norveç'te bulunmaktadır ve Avrupa kıtasındaki -487 kilometrekare ile- en büyük buzul olma unvanına sahiptir. Buzulun en yüksek noktası deniz seviyesinden 2018 metreye, en düşük noktası ise 350 metreye ulaşıyor. Uzunluğu 60 kilometreden azdır ve bazı noktalarda 600 metreden kalın bir kar tabakası bulunur. Ancak, 2012 yılında, bir kolu olan 50 metrelik Briksdalsbreen kolunu kaybetti. Ve daha yeni çalışmalar, Briksdalsbreen'in 2006 yılında aslında 146 metreye kadar küçüldüğünü ve üst buzul alanından ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. İşte bu yüzden Buz tırmanışı bu yerde sonlandırıldı. Pamukkale, Türkiye'nin güneybatısındaki Denizli ilinde bulunan ünlü bir turistik mekandır. Pamukkale, doğal traverten yataklarının inanılmaz bir düzenini göstermektedir. Traverten, kaplıcalar tarafından akan suyun bıraktığı karbonat mineralleri olarak biriktirilen bir kireç taşı türüdür. Bu doğal fenomen, dağın kenarındaki şelaleler şeklinde düşen, donmuş bir buz hissi veren kalın beyaz kalker ve traverten tabakalarını üretir. Toplam 2700 metre uzunluğunda ve 160 metre yüksekliğindedir ve 1988'den beri bir Dünya Mirası alanı ilan edilmiştir. Burası Arizona'da bulunan aşınmış bir kanyondur. Dünyanın en çok ziyaret edilen ve fotoğraflanan slot kanyonlarından biridir ve bazı noktalarda 40 metreye kadar ulaşır. Navajo Indian Reservation içinde yer alır ve suyun kayaların arasından geçtiği yer anlamına gelen Tse' bighanilini olarak da bilinir. Bunun nedeni, binlerce yıldır suyun bu harika Kanyon'da şaşırtıcı şekiller yaratmasıdır. Yağmur yağdığında, yağmur suyu kumtaşını aşındırır, kanyonun her iki tarafındaki duvarları pürüzsüz bir hale getirerek çok güzel bir görüntü oluşmasını sağlar. Ancak yağmur, bu bölgenin yalnızca bir rehber kontrolünde ziyaret edilmesinin ana nedenidir. Çünkü bölgedeki sağanak yağışlar, kanyonun birkaç dakika içinde tamamen su ile dolmasına neden olabilir. Umarız bir gün bu jeolojik harikaları ziyaret etme imkanı bulursunuz. Gezmeyi, yeri yerler görmeyi ve öğrenmeyi seven birisi olarak yazınızı sıkılmadan okudum. Bu doğa harikalarının çoğunu, umarım kısa zamanda gezme fırsatım olur. Bu güzel yazı için teşekkür ederim. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/dyatlov-gecidi-olayi-9-gencin-cozulemeyen-olumu/", "text": "Profesyonel 9 Rus genç, 1959 yılında karlarla kaplı Dyatlov Geçidi bölgesinde kurdukları kamplarından yarı çıplak kaçarak hayatlarını kaybetmişti. Ural Dağları'na gezi düzenleyen çoğu Ural Teknik Üniversitesi öğrencisi 9 profesyonel kayakçı Holat Syahl Dağı yakınlarında 1959 yılının 2 Şubat gecesi hayatlarını kaybetti. Gezi ekibinin lideri İgor Alekseyeviç Dyatlov'un adı verilen bölgede gerçekleşen gizemli ölümler Dyatlov Geçidi Olayı olarak anılır. Geziye 8 erkek 2 kadın olarak başlayan ekip içerisinde yer alan Yuri Yudin'in ayağını burkması sebebiyle geri dönmek zorunda kalması arkadaşları gibi ölmesini engellemiştir. Ural Dağları'nın parçası olan Otorten Dağı'na düzenlenmesi planlanan gezinin yürüyüşü 27 Ocak'ta Vijay'dan başladı. Bu tarih grubun canlı olarak görüldüğü son tarih oldu. Grupta yer alan Yuri Yudin, ayağının burkulması sonucu geri dönmek zorunda kaldı. Grubun atacağı her adımı önceden bilen Yudin'in geziye katılamaması grubun kaybolduğunun geç anlaşılmasını sağladı. Zira Yudin, grubun 12 Şubat'ta geziyi tamamlayarak Vijay'a döneceğini ve buradan bağlı oldukları spor kulübüne telgraf çekeceklerini biliyordu. Ancak grubun lideri Dyatlov Yudin'e gezinin geç bitebileceğini söylemiş ve Yudin bu bilgiyi güvenlik güçleriyle paylaşmıştı. Bu yüzden kimse grubun kaybolduğu konusunda endişelenmeye gerek duymamıştı. Aradan geçen günlere karşın gruptan herhangi bir haber alınamamasıyla beraber arama ve kurtarma çalışmaları başlatıldı. Gönüllüler tarafından başlatılan çalışmalara polis ve askerler de destek verdi. Havadan ve karadan sürdürülen çalışmalar sonucunda 26 Şubat 1959'da grubun -30 derecede kurduğu kamp alanına ulaşıldı. Terk edilmiş ve yırtılmış olan çadır, karla kaplıydı. Daha sonradan yapılan incelemelerde çadırın içeriden yırtıldığı tespit edildi. Ekibin kamera ve günlükleri de burada bulundu. Üstelik çadır yakında bulunan ve olası bir kar fırtınasına karşı doğal sığınak görevi görecek ormana değil, açık araziye kurulmuştu. Yudin bu konuda Dyatlov'un zirveyi kaybetmek istemediği ve bu yüzden ormana değil de açık araziye kamp kurulması kararını vermiş olabileceği fikrini yetkililere belirtmişti. Kamp bölgesinde yapılan araştırmalarda çadırdan kaçan 8 kişiden sadece birinin ayakkabı giydiği belirlendi. Ormanlık araziye doğru giden ayak izleri 500 metrenin ardından doğal nedenlerle takip edilemeyecek hale gelmişti. Ormanın girişinde ekipten Yuri Krivonişenko ve Yuri Doroşenko'nun sadece iç çamaşırı ve çoraplarla duran cesetleri bulundu. İki kampçının cesedi bir sedir ağacının altında yaktıkları ateşin başında bulunmuştu. Kampçılar ateşi sedir ağacının 5 metrelik bölgesinden kırdıkları odunları kullanarak yakmışlardı. İnceleme ekibi kırılan dallardan yola çıkarak iki kampçının ağaca 5 metre tırmanmasını etrafa bakmak, belki de kamp veya diğer arkadaşlarını görmek için yaptığını varsayımında bulundu. Ancak inceleme ekibinin elde ettiği bulgulara göre 2 genç yaktıkları ateşi kuru dallarla değil yaş dallarla yakmıştı. Bu durum nedeniyle gençlerin görme yetilerini tamamen ya da kısmi olarak kaybettikleri düşünüldü. Bununla beraber iki kampçıdan Krovonişenko'nun burnunun bir kısmının olmadığı belirlendi. Devam eden araştırmalarda sedir ağacı ve kamp bölgesi arasında birbirine yakın aralıklarla 3 kampçının daha cesedi bulundu. Kamp lideri İgor Dyatlov, Zina Kolmogorova ve Rüstem Slobodin'in cesetleri 150 metrelik aralıklarla sedir ağacı ve kampın arasındaki bölgede bulundu. İnceleme ekibi üçlünün kamp alanına giderken yolda soğuğa yenildiklerini ve bir bir donarak öldükleri tahmininde bulundu. Üçlü içerisinde yer alan Rüstem Slobodin'in durumu diğer ikisine göre farklıydı. Kafatasında kırık bulunan Slobodin'in aldığı darbe nedeniyle ölmüş olamayacağı ancak bayılabileceği belirlendi. Slobodin nasıl aldığı belli olmayan darbe sonucu bayılmış ve farkında olmadan donarak hayatını kaybetmişti. Slobodin'in üzerinde yapılan incelemelerde yüzünün sol kısmının şiştiği ve vücudunun çeşitli yerlerinde darp izleri olduğu saptandı. Ceset pozisyonundan yola çıkan yetkililer Slobodin'in düşmancıl davranışlara tepki gösterdiği sonucuna vardı. Bu tez cesetteki darp izleriyle desteklenirken etrafta yabancı ayak izleri olmaması kafa karıştırıcı bir duruma işaret ediyor. Dyatlov Geçidi grubu içerisinde yer alan diğer 4 dağcının cesetlerine 2 ay sonra, Mayıs ayında ulaşılabildi. İlk iki cesedin bulunduğu sedir ağacından 75 metre ileride bulunan dere yatağında geriye kalan 4 kamp üyesinin cesedi bulundu. Diğer talihsiz gençlere göre daha iyi giyinimli olan kampçılar aldıkları darbe sonucu ölmüşlerdi. Nicolas Thibeaux-Brignollel'in kafatasında kırıklar vardı. Lyudmila Dublinina ve Alexander Zolotaryov'un kaburgalarında kırıklar vardı. Ayrıca Dublinina'nın dili, gözleri ve dudakları kayıptı. Dublinina sedir ağacının altında bulunan Krivonişenko'nun yük pantolonunu, Zolotaryov ise Dublinina'nın kürklü montu ve şapkasını giyiyordu. İnceleme ekibi 2 gencin giydikleri elbiseleri sedir ağacı dibinde bulunan 2 genç kampçının cesedinden aldıklarını düşündü. Dere yatağında bulunan 4 kampçının üzerinde bulunan tüm giysilerde, yani 2 pantolon ve bir hırka üzerinde yapılan tetkiklerde olağanın üzerinde radyasyon bulundu. Araştırma ekibi cesetler üzerinde yaptıkları incelemeler sonucunda dışarıdan darbe aldıklarına dair bir ize rastlamadı. Cesetlerde bulunan kırıkların dışarıdan olmadığı göz önünde bulundurulduğunda kemiklerin kırılabilmesi için çok yüksek basınç gerekiyor. Cesetleri görmüş olan 12 yaşındaki bir çocuk ise cesetler üzerinde bronz rengine benzer lekeler gördüğünü iddia etti. Dyatlov Geçidi olayında gerçekleşen olaya dair bugüne kadar birçok fikir ortaya atıldı. Bunlardan biri bölgede bulunan Mansi yerlilerinin kamp ekibine saldırdığı yönünde olsa da kamp bölgesinde yabancı ayak izi bulunmamış olması bu ihtimali ortadan kaldırıyor. Talihsiz kampçılardan 50 kilometre mesafede kamp kurmuş olan bir başka grup olay gecesi turuncu küreler gördüklerini güvenlik güçlerine bildirdi. Ancak bu kürelerin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği tarafından denenen R-7 Semyorka füzeleri olduğu ortaya çıktı. Olay günü grup üyelerinin toplamda 4 kamerası olduğu biliniyor. Ancak grup lideri Dyatlov'un kamerası dışındaki kameralar hiç bulunamadı ya da içlerindeki görüntüler kamuoyuyla paylaşılmadı. Ekip çadırdan kaçarken çadırda bulunan kameralardan sadece Zolotarev'in kendi kamerasını yanına aldığı raporlarda yer alıyor. Kamp bölgesinde ne olduğu belirlenemeyen bir metal parçası bulundu. Raporlara da giren bu metal parçası arama ekibinin çektiği fotoğraflar arasında da yer alıyor. Çok ilginç bir olay bence Sovyet devletinin görülmesini istemediği bir bölgesinde kaldılar. Böyle birşeyin izahı ancak bu olabilir. KGB gençlerin görmemesi gereken bir şeyi gördüğünü düşünerek öldürdü bence. Çok ilginç bir olay gerçekten. Love Dead and Robot isimli bir dizinin son bölümünü hatırlattı bana. Güzel yazı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ecnebi-oyunlari-uzak-diyarlardan-gelen-sifa-ve-hekimbasi/", "text": "Hekimbaşı sarayın dolambaçlı merdivenlerini üçer beşer çıkarken bir yandan da elinde tuttuğu kitabın sayfalarını hızlı hızlı çevirmekteydi. 50 yıldır hizmet ettiği sarayında bugün en büyük sınavını verecekti. Zira şehzade aniden hastalanmıştı ve şifasını bilen kimse yoktu. Hekimbaşı odaya girdiğinde Padişahın, Vezir-i Azamın ve hizmetlilerin odada pervane döndüğünü fark etti. Şehzadeyi uzaktan görmesiyle durumunun ne kadar vahim olduğunu anlaması bir oldu. Hemen eğilerek şehzadenin nabzına ve ciğerlerine baktı. Hekimbaşı: Hünkarım şehzademizin durumu ciddi. Yanımdaki hekimler verilen hiçbir ilacın çare olmadığını söylediler. Müsaade ederseniz uzak diyarlardan getirttiğim bir karışımı denemek isterim. Hekimbaşı: Hünkarım, kitaba göre oradaki hekim bu şifalı karışımı aynı sıkıntılara sahip bin genç erkek üzerinde denemiş ve neredeyse hepsi iyi olmuş, eski gücüne kavuşmuş. Hekimbaşı: Hünkarım, tabiatta hangi olay cereyan ederse etsin, bazı eşya canlanır bazı eşya ölür. Allah'ın hikmetinden sual olunmaz lakin elimdeki bütün karışımlara, meşrubatlara ve dahi bütün ilaçlara baktığımda en izana uygun olanı ecnebiden geleni kullanmaktır. Vezir-i Azam: Hünkarım belli ki Hekimbaşı yurdumuzu kuşatmak isteyen gavurla bir olmuş şehzademize tuzak kurmayı amaçlamaktadır. Kulunuz olarak bendeniz derhal kellesinin alınması ve üç gün meydanda ibret-i alem olarak teşhir edilmesi fikrindeyim. Padişah: Bre densiz! Bre gafil! Sen kim oluyorsun da Hünkarının adına hüküm veriyorsun? Hekimbaşı, ilacı uygulayınız. Lakin eğer şehzadem iyi olmazsa Paşanın dediği gibi kellenizi kendi ellerimle alırım bilesiniz. Hekimbaşı: Hünkarım, dilerseniz memleketteki bütün hekimlere ulaşın. Eğer ki benden daha iyi bir çaresi olan var ise buyursun gelsin. Eğer çaremden umudunuz yoksa hemen kellemi alınız. Padişah: Hekimbaşı, senelerdir sarayımda aileme gururla hizmet ettin. Lakin oğlum benim için her şeyden değerlidir. Bu yüzden onunla birlikte sen de ölürsün. Buna göre ayağını denk alasın. Hekimbaşı Ya Allah, Bismillah diyerek karışımı tarif üzere hazırlamaya başladı. Karışım bittiğinde şehzadenin yanına geldi ve yavaşça ağzından içeri boşaltmaya başladı. Hekimbaşı: Hünkarım bu karışım hemen işe yaramaz. Akşamı beklememiz lazımdır. Akşam olduğunda bir kadın koşarak Hünkarın odasının kapısına geldi. Kadın: Hünkarım, müjdemi isterim! Şehzademiz ayağa kalktılar. Padişah sevinçle Şehzadenin yanına geldi ve ilk defa ona sarıldı. Padişah: Allah'ım sana şükürler olsun, oğlumu bize bağışladın. Hepsi senin sayende Ya Rabbi. Bu esnada araya Vezir-i Azam girdi. Padişah: Hekimbaşı üzerine düşeni yaparak Rabbimin şifasına aracı oldu. Vazifesine devam edecek. Vezir-i Azam: Fakat Hünkarım, eğer Şehzademiz için Ecnebilerin ilacını kullandığımız duyulursa tebaanız rahatsız olabilir. Padişah: Kimse duymayacak Paşa. Oğlumu Rabbim iyileştirdi. Herkes böyle bilecek. Vezir-i Azam: Hünkarım, haber saraydan çıkmış bile. Padişah Ecnebilerle iş mi tutuyor söylentileri kulağımıza gelmeye başladı. Padişah: Gafiller! Ahmaklar! Bu kendini bilmezler gelsin yüzüme söylesin. Vezir-i Azam: Hünkarım, yine de Hekimbaşının vazifeye devam etmesi uygun olmaz. Padişah: Hekimbaşı, oğlum Rabbimin izniyle iyileşti. Fakat sen Ecnebilerin ilaçlarını sarayıma kadar sokup aleyhimde konuşulacak malzeme verdin. Derhal kellesini alın gafilin! Hekimbaşı: Hünkarım ama ben... Hünkarım, bağışlayın canımı, Hünkarım! Padişah: Bana yeni bir Hekimbaşı bulun. Böyle gavur düşüncelilerle bizi uğraştırmayın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ecyad-kalesinin-basina-gelenler/", "text": "İngilizler kendisinden başka güçlü bir devlet istemediğinden ötürü milletleri ona göre şekillendiriyordu. Birçok ülkede ajan bulundurup o coğrafyaları yakından takip ediyordu. Arkeoloji uzmanlarını arkeolojik kazılar için Dünya'nın dört bir yanına yolluyordu fakat amacı sadece bu değildi. Arkeologlarının çoğu Kraliyet Gizli Servisi'ne çalışıyordu. Arkeolojik kazıları ise ülkelere girişlerinin ve orada bulunmalarının meşru gerekçesini oluşturuyordu. En çarpıcı ve güzel örneği ise T. E. Lawrence'dır. Hatta onun hocası olan Gertrude Bell de aynı şekilde arkeolog olup istihbarat ajanıdır. Coğrafyaları ve milletlerin durumlarını çok iyi bilen İngilizler bunu Araplara karşı da kullandı. Bağımsız bir Arabistan vaat edildi ve Araplar bu vaade olumlu karşılık verdiler ve Osmanlı'ya karşı ayaklandılar. Fakat bu hataların hiçbiri yetmedi. Bunlardan ders çıkarılmadı. Eğer bunların sadece 1. Dünya Savaşı'nda kaldığını zannediyorsanız ne yazıkki söyleyeceğim, yanılıyorsunuz. Osmanlı Devleti 1781'de çok değer verdiği Mekke'ye Ecyad Kalesi'ni yaptırmıştı. Ecyad Kalesi, Kabe'yi korumak için yapılmıştı ve ayrıca aynı kale 1. Dünya Savaşı'nda Mekke Topraklarını korumak amacıyla Türk Garnizonu olarak kullanılmıştı. Bu kaleye ne oldu biliyor musunuz? 2002 yılında Suudi Arabistan yönetimi tarafından buldozerlerle yıkıldı. Hem de kalenin korunmasına karar verildiği yönünde bir açıklama yapıldıktan ve Türkiye'nin bu açıklama üzerine teşekkür etmesinden sonra. Bu yapılan tarih kıyımından ve cahillikten sonra bir de küstahça Suudi tarafı Türkiye'ye Tarihten söz edebilecek son ülke Türkiye'dir ve önce Ermeni meselesini halletmesi gerekir diyerek son terbiyesizliğini yapmıştı. O bölgeye bir takım ihtiyaçlar yapıldıktan sonra kale tekrar inşa edilecek denildi. Fakat ne mi oldu ? Osmanlı'nın Kabe'yi savunması için yaptırdığı kalenin yerine Otel diktiler. Kabe manzaralı gökdelenler dikildi ve en ilginci de inşaatı yapanlar meşhur Usame bin Ladin'in ailesine ait olan Ben Laden Construction Group adındaki Suudi şirketinin öncülüğündeki bir topluluktu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/edebiyatin-arka-bahcesindeki-guzellikler/", "text": "Edebiyat, bütün güzelliklere kucak açan bir sanat dalıdır. Bu nedenle edebiyatın bir arka bahçesi vardır ve burada renkleriyle insanları büyüleyen çiçekler açar. Elbette arada otlar da biter ama güzel olan çevrelemiştir her şeyi. Edebiyatın arka bahçesinde kimleri görmeyi umarsınız peki? Oğuz Ataylar, Sait Faikler, Sabahattin Aliler; bu güzelliklerden birkaçıdır. Kelimeleriyle insanlara umut verirler, bu nedenle edebiyat, zor zamanlarda bir sığınaktır. İnsanı seven, doğayı ve hayvanları seven Sait Faik Abasıyanık, edebiyatımızın en özel kalemlerinden bir tanesidir. Türk edebiyatı denildiğinde akıllara gelen bu Adalı Yazar, her kitabında deniz kokusuna hasret bizlere denizi sunar tüm maviliğiyle. Durum hikayecisi olarak tanımlanan Sait Faik, gerçekten de insanların ruh hallerini olayların bir adım önünde konumlandırır. Çünkü her insanın bir derdi vardır ama her insan derin bir kuyudur. Kuyunun içinden çıkarmak gerektiğinde bir şeyleri, edebiyat en büyük destekçimiz olur. Açlık kitabıyla edebiyat dünyasında sarsılmaz bir yerde bulunan Knut Hamsun, adeta açlığın anatomisini yazmıştır. Normal bir yaşantı içerisinde bulunmasını engelleyen pek çok dert ile baş başa kalan baş karakterin yaşadığı gelgitler, kitapta oldukça başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Tam anlamıyla parasız olan karakterin başından geçenler, Knut Hamsun'un yaşamından izler taşır. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının en etkileyici isimlerinden bir tanesi olan Sabahattin Ali, bütün eserlerinde insanı anlatır. O da Sait Faik gibidir, anlattığı insandır. Fakat bunu o denli yalın bir şekilde anlatır ki hayran kalmamak elde değildir. Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan; edebiyat dünyasını derinden etkileyen eserleridir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/editor-olmak-icin-neler-yapmak-gerekiyor/", "text": "Editör ve editörlük; geleneksel meslekler arasında olmaması nedeniyle pek fazla bilinmeyen bir uğraştır. Çevremizde örneğine çok az rastladığımız editörlerin ne iş yaptığı, ne kadar maaş aldığı ve nasıl bir iş ortamlarının olduğu çok merak edilmektedir. Bilgi eksikliğinin kapatılması amacıyla editörlük mesleğine dair bilinmeyenleri ele aldık. Editörler, kendilerine bağlı yazar ve çizerler tarafından hazırlanan içeriklerin son kontrolünü yapan ve bunu ilgi çekici hale getiren kişidir. İçerikler kurumun politikası, yazım kuralları, internet algoritmaları gibi çeşitli süzgeçlerden geçirilirler. Gerektiğinde https://tercumestore.com/ingilizce-tercume hizmetini kullanırlar ve okunaklı bir eser haline getiriler. Hazırlanan içerikler ancak editörler tarafından onay aldıktan sonra yayınlanırlar. Böylelikle dergi, yayınevi ya da internet sitesi gibi alanlarda kurum içi standart oluşturulur. Editörler, içeriklerdeki hatayı temizler, şekil bozukluklarını giderir, mantıksal hataların düzeltilmesini ister. Böylelikle kalitesiz içeriklerin yayınlanmasının önüne geçilir. Kendilerine sorumluluk yüklenen editörlerin mesleki ve sosyal olarak donanımlı olması gerekir. Editörler öncelikle dili iyi kullanmalıdır. Haber sitelerinde çalışan editörler; güncel gelişmelerden haberdar olmalıdır. Sonuç odaklı olduklarından tüketici eğilimlerini bilmelidirler ve değişen eğilimlere göre içerikleri düzenleyebilmelidirler. Dünyada milyonlarca internet sitesi mevcuttur. Kişisel blog sitelerinde genellikle ayrıdan bir editör bulunmaz çünkü site sahipleri içerikleri kendileri belirleyip yayınlar. Birden fazla yazarın çalıştığı kapsamlı internet sitelerinde ise editörler önemli bir konumdadır. Sağlık, spor, haber, eğitim gibi çeşitli konularda açılan internet sitelerinde yazan kişiler, hazırladıkları içerikleri site editörüne gönderir. Site editörü içerikleri kontrol ederek internet sitesinin yayın politikasına göre yorumlar ve dil bilgisi açısından inceler. Yabancı dil seviyeleri uygunsa Almanca, Arapça ya da İngilizce tercüme yaparlar. Editörün yazı içeriğini onaylamasının ardından yazı yayına sokulur. Site editörleri beğenmedikleri, eksik gördükleri, hatalı buldukları yerlerde yazarı bilgilendirir ve içerikte düzenleme yapılmasını isteyebilir. Haber sitesinde çalışan ya da genel nitelikli bir sitenin haber bölümünü yönetenler haber editörü, spor bölümünü yönetenler spor editörü olarak adlandırılır. Dergileri daha özel nitelikli eserlerdendir. Dergilerin kendi içerisinde özel bir yapısı ve amacı bulunmaktadır. Bu nedenle dergi editörleri sıkı bir çalışma hayatına sahiptir. Yazarlardan gelen içerikler ayrıntılı şekilde incelenir ve derginin ilgili sayısına yetiştirilmeye çalışılır. Yazım hatası, yanlış sözcük kullanımı, hatalı bilgi bulunması, uzun ya da kısa olması gibi her türlü eleştiri editörler tarafından dile getirilebilir. Uluslararası yayınlanan bir dergi ise editörler çevirileri de gözden geçirir ya da https://tercumestore.com/ingilizce-tercume bağlantısını kullanırlar. Şahane yazıldığı düşünülen kitapların dahi bir editör incelemesinden geçmeye ihtiyacı olur. Çünkü editörler farklı bir bakış açısı ile yaklaşır ve kitabı kusursuz bir kimliğe kavuşturur. Kitap editörleri; kendilerine verilen kitabın bütünlüğü, kitabın uzunluğu, kitap içerisindeki bilgilerin doğruluğu, olayların sıralanışı, detayların yerindeliği, kurgunun orijinalliği gibi süzgeçlerden geçirir. Kitap editörlerinin süzgecinden geçen kitaplar, daha akıcıdır ve okuyucuyu sürükler. Ayrıca kitap içerisindeki mantıksal hatalar sıfıra iner. Kitabın iç ve dış tasarımı okuyucunun hoşuna gidecek şekilde dizayn edilir. Editörlerin kontrolünde olan bir kitaba, ilgi uyandıran isimler bulunur. Kitap editörleri, yabancı dilde yazılmış kitaplarda da görev alır. Kitabın tercümesinin iyi yapılıp yapılmadığını inceler ve hatalı gördüğü yerlerde düzeltmeler yapar. Örneğin İngilizce hazırlanmış bir kitabın Türkçeye çevirisini incelerken gerektiğinde İngilizce tercüme hizmeti alır. Gazete editörleri genellikle haber editörü olarak bilinir. Ancak gazetelerin her departmanında ayrı bir editör bulunmaktadır. Haber editörü, spor editörü, finans editörü, magazin editörü gibi çeşitli editörler gazeteye hayat verir. Herkes kendi birimindeki çalışmaları inceler. Özgünlük, doğruluk, akıcılık, ilgi çekicilik gibi kriterleri uygulayıp içeriklerin gazete stratejisine uygun hale gelmesi sağlanır. Gazeteler süreli yayınlar olduğundan, editörlerin yoğun çalışma temposuna sahip olduğu bilinmektedir. Yabancı dilde yayın yapan bir gazete editörü; kendi bilgisi uyarınca içerikleri kontrol etmeli ya da https://tercumestore.com/ingilizce-tercume adresine danışmalıdır. Editörlük adı altında bir üniversite bölümü bulunmamaktadır. Bu nedenle editörlük mesleğinde lise, üniversite ya da yüksek lisans diploması gibi şartlar gerekmiyor. Ancak iyi bir editör olmak isteyen ya da prestijli kuruluşlarda çalışmayı arzulayan kişilerin en azından üniversite mezunu olması aranıyor. Herhangi bir bölümden mezun olan kişilerin editörlük kursuna gitmesi şanslarını arttırıyor. Halk eğitim merkezleri, kariyer dernekleri, dershaneler ya da özel mesleki kuruluşlar tarafından verilen editörlük ve yayıncılık eğitimlerini alanlar mesleklerinden hemen fark ediliyor. Her meslekte olduğu gibi editörlükte de doğrudan işe kavuşulmuyor. Öncelikle emek vermek ve editörlüğün inceliklerini öğrenmek gerekiyor. Bu nedenle editör adayları; stajlarını yapmalı ve ücretine bakmadan yeterli bir süre bir yerde çalışmalıdır. Editörlük için özel becerilerin gerektiği durumlar da vardır. Örneğin yabancı bir dergi ya da internet sitesinde çalışan kişinin editör olması için yabancı dili anadili seviyesinde bilmesi istenmektedir. Çünkü editörlük sadece İngilizce tercüme hizmeti ile yapılacak bir iş değildir. - Mutlaka bir üniversite okuyun ve hatta master yapın. - Editörlük kurslarına katılın ve sertifikalarınızı alın. - Yabancı dil eğitimi alın ve dilinizi mutlaka geliştirin. - Güvenebileceğiniz bir İngilizce tercüme bürosu bulun. - Dilin inceliklerine ve yazım kurallarına hakim olun. - Okuyucuların beklentilerini analiz etmeyi öğrenin. - Sürekli güncel yayınları ve haberleri takip edin. - Kitap okuyun, film izleyin ve gezilere katılın. - İşinizi sevin ve işlerinizi zamanında teslim edin. - Çalıştığınız kurumun politikalarını iyi bilin. Her meslekte olduğu gibi editörlük işlerinde de profesonel editörlük ve amatör editörlük mevcut. İlk başlarda bionluk, sadeceon veya çeşitli internet sektöründeki yerlerden editörlük yapabiliyorsunuz. Fakat kazanacağınız para ne yazık ki kuruşlar ile kalacaktır. Fakat bu noktalarda biriktirdiğiniz deneyim ve tecrübe ile birlikte çeşitli internet sitelerinde önceki çalışmalarınızı referans göstererek editörlük işi kapabilir ve profesyonel editörlük basamağına yükselebilirsiniz. merhaba ben 16 yaşındayım ve ileride editör olmak istiyorum. Ama hala endişelerim var.Acaba altından kalkabilecek miyim diye bana ne tür tavsiyeleriniz olur? Şimdiden teşekkür ederim. Büyük ihtimalle Dil ve Anlatım dersi görüyorsunuzdur. Veya göreceksinizdir. Bu derste dil konusundaki yazımla ilgili şeyler anlatılır. Cümlenin yapıtaşları; virgül, nokta gibi noktalama işaretleri; yazım kuralları gibi şeyler. İşte bunları editörlük yaparken kullanmanız gerekir. Mesela bir yazıda anlatım bozukluğu var mı? Ya da noktalama işareti hatası falan. Mesela siz yorumunuzda çok fazla noktalama-yazım hatası yapmışsınız. Cümleye büyük harfle başlanır. Noktadan sonra boşluk bırakılır. Gerekli yerlere virgül konulur. Kendi açınızdan yazılarınızda bunlara dikkat ederek işe başlayabilirsiniz. Tabi bir de bol bol okumanız gerekir. Gazete, dergi, roman, hikaye.... Bunlar da otomatikmen insanın dil ve anlatımını geliştirir. Özellikle erken yaşlarda başlarsanız daha iyi oluyor. Editör olmak aslında biraz tecrübe ile alakalı. Çok kitap okumanız, cümlelerdeki yapıları, yazım yanlışlarına anlam bozukluğu olup olmadığına dikkat edecek seviyeye gelmeniz gerekiyor. Birçok okuyucu aslında bir yazıyı yazım yanlışlarına dikkat etmeden okur. İçeriği kavramaya çalışır. Ama okurken yazım yanlışları da gözünüze çarpıyorsa artık editör olmanın ilk seviyesine gelmişsiniz demektir. Eğer saydığım diğer konulara ve yazının kısımlarının okuyucuyu yorum yormadığına da dikkat ediyorsanız artık bir editör olmuşsunuzdur bence. Merhabalar. Ben mütercim tercümanlık öğrencisiyim ve ilerde çevirmenliğe alternatif olarak editörlük yapmak istiyorum. Hali hazırda ingilizce- arapça- almanca öğrenimi görüyorum ve bunların avantajlı olacağının farkındayım fakat mezun olduktan sonra editörlük adına nasıl bir yol izlemem gerek? Yardımlarınız için teşekkürler.. Merhaba ben 14 yaşındayım 1 ayı geciktir editörlük manga editörlüğü araştırdım ama bunu ücretli bir mesleğe çevirebilirmiyim bulamadım heves olarak kalsın istemiyorum.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/egzersiz-cok-fazla-kilo-vermede-etkili-degildir/", "text": "Yıllarca yapılan çalışmalar gösteriyor ki sağlık için harika olsa da, aslında kilo vermede bu kadar da önemli değil. Egzersizle ilgili önemsenmeyen bir gerçek, egzersiz ile tükettiğiniz ekstra kalorilerin toplam enerji harcamalarınızın sadece küçük bir kısmını oluşturduğudur. Obezite araştırmacısı Alexxai Kravitz şöyle açıklar: enerji harcamaları için üç ana bileşen bulunur, Asıl öğrenilmesi gereken gerçek bazal metabolizmamız üzerine çok az kontrolümüz olmasına rağmen bazal metabolizma hızımız bizim enerjimizi en çok tüketen şeydir. Buradaki sonuç, gıda alımının vücudunuza giren enerjinin yüzde 100'ünü oluşturmasıdır, ancak egzersiz sadece% 10 ila 30'undan daha azını yakmaktadır. 200 kiloluk bir adamın, haftada dört gün orta yoğunlukta 60 dakika koşuyu 30 gün boyunca yaptığını varsayarsak, beş kilo verecektir. Bu kişi eklenen egzersizden dolayı kendine gelmek için gıda alımını artırmaya ya da daha fazla dinlenmeye karar verdiyse, o zaman daha az ağırlık kaybedecektir diye ekledi. Yani, aşırı kilolu veya obez biri düzinelerce kilo vermeyi denerse, sadece egzersiz yoluyla gerçek bir etki yaratmak için olağanüstü zaman, istek ve çaba sarf etmesi gerekir. Ne kadar yediğimiz ne kadar hareket ettiğimize bağlıdır. Daha fazla hareket ettiğimizde daha fazla yiyoruz ya da egzersiz yapmadığımız zamanlarda daha az yiyoruz. Hall, Spor aletinde bir saat çalışıyorsun, ve bu çalışman yemekten beş dakika sonra silinebiliyor . Örneğin, tek bir dilim pizza, bir saatlik çalışmanın faydasını geri alabilir. Bir bardak kahve veya bir külah dondurma da olabilir. Kanserleri önlemede, kan basıncını, kolesterolü ve şekeri iyileştirmede; uyku, dikkat, enerji ve ruh halini desteklemede ve daha fazlasını yapmada, egzersiz, dünyanın en iyi ilacı olduğu tartışmasız bir şekilde kanıtlanmıştır. Ne yazık ki, egzersiz bir kilo verme ilacı değildir. Kanıt şu ki: Egzersiz sağlık için mükemmel ama sadece kilo kaybı için önemli değil. Bu yüzden, sadece fiziksel aktiviteyi artırarak çok fazla kilo vermeyi beklemeyin. Kamu sağlığı obezite politikaları, düşük kaliteli gıdaların aşırı tüketimi ile mücadele ve gıda ortamının iyileştirilmesine öncelik vermelidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ejderhani-nasil-egitirsin-3-gizli-dunya-film-incelemesi/", "text": "25 Ocak 2019 tarihinde Türkiye'de gösterime giren Ejderhanı Nasıl Eğitirsin 3, gayet güzel bir film olmuş. Gerek hikayesiyle gerek sahneleriyle önceki 2 filmdeki gibi gönülleri fethetti. Ama bu filmi anlatmadan önce hatırlayalım, önceki 2 filmde ne olmuştu? Bu arada filmlerin kitaptan uyarlandığını eklemeyi unutmayayım. Birinci filmde ejderhalar ile insanlar arasındaki dostluğun başlamasını sağlayan Hıçkıdık, türü gecenin öfkesi olan Dişsiz adındaki ejderhası ile sıkı bir dostluk kurmuştu. Ejderhaların yiyecek toplamak için insanlara saldırmasına sebep olan ana ejderhayı arkadaşları ile birlikte yenmiş ama bir bacağını kaybetmişti. Bu fedakarlık ve zafer, Vikinglerin ejderhaları daha iyi tanımasına ve onlarla dost olmalarına yol açtı. vatanları olan Berk adasında mutlu mesut, artık ejderhaların saldırısı olmadan yaşamaya başladılar. İkinci film ise birinci filmden 5 yıl sonrasını konu aldı. Hıçkıdık ise artık genç bir delikanlı olmuştu. Çocukluk çağını geride bırakmıştı ve birçok tecrübe kazanmıştı. Bu filmde kendisi ve Vikingler, Drago Kanlıyurt isimli, bir ejderha ordusu kurup dünyayı yönetmeyi düşünen bir adama karşı savaştılar ve onu yendiler. Hıçkıdık annesi ile tanıştı ama savaşta babasını kaybetti. Bu arada Dişsiz de kötü alfa ejderha ile savaşırken yeni yetenekler kazandı. Bu filmde içimi acıtan en büyük şey Hıçkıdık'ın annesi Valka ile babası Zebella'nın kısa süren yeniden kavuşmaları oldu. Düşünsenize, annesini buldu ama babasını kaybetti. Tabi savaş bittikten sonra Vikingler eski mutlu günlerine tekrar kavuştular ve Hıçkıdık kabilenin yeni şefi oldu. Gelelim yeni çıkan, izlemeden önce bile heyecanlandıran son filmimize. Son zaferlerini kazandıktan sonra günlerini ejderhaları yakalanmaktan korumaya ve onları avlayanları engellemeye ayıran Vikingler, artık adalarında sıkışmıştır. Çünkü kurtardıkları ve sahip oldukları ejderhalarla birlikte adada rahat bir şekilde yaşayamamaktadırlar. Bunu gören Hıçkıdık, uzun süreden beri düşündüğü ve babası Zebella'nın fikri olan ejderhaları dünyalarına geri gönderme fikrini diğerlerine açar. Ama aklındaki ejderhalarla birlikte kendilerinin de onlarla gitmeleridir. Böylece hem ejderhalarla birlikte olacaklar hem de kendilerine korunaklı yeni bir ev bulmuş olacaklardır. Ama ejderhaları avlamaya ve onlarla kendilerine bir ordu kurmaya çalışanlar Vikinglerin peşini bir türlü bırakmaz. Bir de başlarına gecenin öfkesi türünde olan ejderhaları avlamaya çalışan Grimmel adında bir haydut takılır. İstediği şey bilinen tek gecenin öfkesi olan Dişsiz'i avlamaktır. Aynı zamanda Vikinglerin evi olan Berk adasındaki diğer ejderhaları da ele geçirmiş olacaktır. Çünkü Dişsiz, önceki filmde konu olduğu üzere alfa ejderha olmuştur. Tabi ki filmin sonunu size söylemiyorum ama şunu söylemek isterim ki hem duygusal açıdan hem de aksiyon açısından on numara beş yıldız bir film olmuş. Özellikle müzikleri kullanarak önceki filmlere oranla duyguları bu filmde daha iyi vermişler. Hem önceki filmler hem de bu film; ailenizle, çocuklarınızla, kardeşlerinizle izlenebilecek gayet güzel filmler. Gerçi ben tek başıma izledim ama olsun. Mutlaka izleyin ve düşüncelerinizi yazın. Belki filmi izledikten sonra da günümüzde ejderhaların neden olmadığını anlarsınız. İyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ek-kanunlar-olmasi-gereken-cezalar/", "text": "Her ülkede belli kanunlar var. İnsanlar olarak aynı gezegen üzerinde yaşadığımız için de ne hikmetse bu kanunların benzer yanları da var. Ama bence ülkemizde birkaç yeni kanun çıkartılmalı ki çevremizdeki çöplerden ve kirlerden, yanlış durumlardan kurtulalım. Tabi bu kanunlara ait ceza sistemi de olmalı. Gidiyoruz diyoruz: çocuğun yanında sigara içmek zararlı değil mi? sana ne benim çocuğum sen ne karışıyorsun? işte böyle insanlara bir ceza, bir yaptırım olmalı. Otobüs duraklarında Sigara İçilmez ibaresi bulunduğu halde, sigara içen insanları da görüyoruz. Birileri olmalı bu insanlara ceza kesecek. Çünkü bu çocuklar da korunmalı. Hayatları ve sağlıkları tehlike altında. Şimdi çöp kutusu diye bir şey var. Ama yolda giderken arabanın camını hafifçe aralayıp dışarı çöpünü bırakan insanları da az görmedik. Nasıl olsa temizliyorlar ya! Belediyenin temizlik görevlerinin işi ne değil mi? Şöyle bir düşünüyorum da, eğer yere çöp atmasaydık bazı insanlar işsiz kalırdı. Tabi ki saçma bir düşünce. Bu mazereti yere çöp atamaya izin olarak görenler de var. Kendi çöpünü çöpe atmaya üşenen insanlar var. Bazı yerler var çevremizde. Gelen geçen çöp atmış. Sonra bunu gören E zaten atmışlar, ben de atsam bir şey olmaz diyor bilinçaltından ve onlar da atıyor. Biraz sürü psikolojisi gibi. Ama gizli sürü psikolojisi diyebiliriz. Bu tür insanlara da ceza kesilmeli. Nasıl hırsızlar eşya vs. çalıyor da ceza yiyor, işte bu insanlar da çevremizi çalıyor. Durakta bekliyorum, yere bir baktım, ne gördüm dersiniz? Üç adet tükürük, bildiğiniz eşkenar üçgen oluşturmuş. helal olsun demiyorum. Utanmıyorlar bunu yaparken de. Bir de bir genç kesim var. Ağza salgılanan her ml tükürüğü, yere tükürmesi gerektiğini düşünüyor. Şahidim bu konuda, iki tanesi geldi ve ağızlarından yere doğru salgılama yaptılar. Özür dilerim, biraz iğrenç oldu ama gerçek bu. Peki, bu tür insanlara nasıl ceza kesilebilir? Bir psikoloğa göstermek gerektiği kesin. Ayrıca sonuçta o sıvı buharlaşıyor ve içindeki mikroplar serbest kalıyor. Nasıl ki trafikte kırmızı ışıkta geçenlere ceza kesiliyor, bu tür insanlara da ceza kesilmeli. Çünkü çevremiz, sağlımız, çocuklarımızın ve kardeşlerimizin sağlığı, yaşantımız tehdit altında."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ekonomi-oikonomika-kitap-incelemesi-aristoteles/", "text": "Bahsedeceğimiz Ekonomi isimli eser, Aristoteles'e ait olduğu olmadığı konusunda kuşkulara sahip olduğu için yazarı Pseudo Aristoteles olarak da ifade edilmektedir. Ancak genel kabul gören düşünce, eserin Aristoteles'e ait olduğu yönündedir. Bu nedenle bazı çalışmalarda Pseudo Aristoteles ve bazılarında ise Aristoteles olarak çevrilmiştir. Yunanca oikia ve nomos sözcüklerinden türetilen Oikonomika kelimesi, ev yönetimi anlamına gelmektedir Ancak günümüzde ev ekonomisi manasının ötesine geçerek çok daha geniş bir anlama karşılık gelmektedir. TDK tarafından kökeni Fransızca olarak belirlenen ekonomi sözcüğü; insanların yaşayabilmek için üretme, ürettiklerini bölüşme biçimlerinin ve bu faaliyetlerden doğan ilişkilerin bütünü, iktisat. Bu ilişkileri inceleyen bilim dalı olarak tanımlanmıştır. Eser, üç kitap halinde yazılmış ve ekonomi hakkında sorgulamalara yol açacak şekilde öneri sunmuş, durum aktarımı gerçekleştirmiş ve ev yönetimi anlamından dolayı ailesel birliği oluşturan fertlerin görevlerini etik çerçeveler içerisinde belirlemek üzerine oluşturulmuştur. Birinci kitap, ev ve devlet yönetimi karşılaştırması ile büyük ve küçük hanelerin, bu haneleri oluşturan ev sahipleri ve kölelerin kazanç sağlamak, kar elde etmek ve iş yöntemlerinin ahlakiliği hakkındadır. Zayıf ve kısa olmasının yanında belki de ilk kalkınma, emek değer teorisi hakkındaki fikirlere yer verilmiş. İkinci kitap, yöneticilerin vergi, yağma, savaş yoluyla halktan sağladıkları gelirleri ve bunları kullanış biçimlerine ayrılmış. Bu konularda bir çok durum örneği verilmiş ve bunlardan yola çıkarak konuyla ilgili felsefi tartışma başlatma amacıyla kaleme alınmış türden bir anlatıya sahip. Antik Çağ'da geliştirilmiş olan tahvil, sigorta, türev ürün yöntemlerini bu bölümde öğrenebilirsiniz. Ekonomik yönetimler dört başlığa ayırmış; kralların, valilerin, özgür bir kentin ve bir şahsın yönetimi. Önceki paragrafta bahsedilen durum örneklerinde yönetim sahiplerinin görevleri, gelir ve gider kalemleri farklı kentlerdeki uygulamalarla aktarılmış. Bu bölümde çok farklı coğrafyalardaki yönetim sahiplerinin öncelikleri hakkında çıkarımlar yapabilirsiniz. Atina'da bir zenginin savaş gemisi donatmak, süvarilerin masrafını karşılamak ve tragedya korosu hazırlamak için ödediği ücret aynı kamu hizmeti değerinde görülüyor, aynı derecede ödüllendiriliyormuş. Dikkatimi çeken bir başka konu ise ırkçılık nedeniyle günümüzden daha katı kurallar oluşturulmuş olması. etik değerler üzerinden belirlenmiş, aldatma ayıplanarak kadın ve erkeğin aile içerisinde ortak çıkarları bulunduğu ve ikisinin de birbirlerine karşı eşit sorumluluklara sahip olduğundan bahsediliyor. İşte bundan dolayı bir insan yaşadığı sürece tüm tanrılara ve insanlara, özellikle de karısına, çocuklarına, ebeveynlerine karşı adil davranmalıdır. Ekonominin tarihi, insanlık tarihi kadar eski kabul edilmesine rağmen sistemleşerek gelişmesi ancak 15. yüzyılda mümkün olmuştur. Ekonomi tarihi anlatılarında adına ender rastlanan Aristoteles'in 64 sayfa halinde Say Yayınları'ndan çıkan Ekonomi isimli eseri, beklentisiz bir şekilde okunmalı ve üzerine düşünülmelidir. Ayrıca başka bir eser olarak Kabalcı Yayınları tarafından yayımlanmış olan Burak Takmer'in, Oikonomika. Aristoteles Özelinde Antik Dönem'de Ekonomi Kavramı Üzerine isimli çalışması da meraklıların ilgisine sunulmuş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/eksik-hayat-mutlulugu/", "text": "Her anlamda kusursuz olmak için çabaladı insanoğlu, Her şeyin parçalara sahip olduğuna inandı, parçaları bulup tamamladı. Her anlamda bir bütünlük yaratmaya çabaladı. Hepsinin tam olabilmesi için hem vakit hem de nakit harcadı. Daha çok gülebilmek için bu dünya hayatında daha iyisini talep etti. Her şeyim olsun, hiç eksik olmamalı yaşamımda diyenlerle doldu dünya. Ne var ki beklenen olmadı, olamadı. Bazı şeyler eksik kalmalı, bazıları yarım. Tam olmayan şeylerin mutlu ettiğine inanmalı insanoğlu. Her tam olan şeyin güzellik getirmediğini öğrenmeli insanoğlu. Sofranın ya da mekanın eşyalarla tam olamayacağını bilmeli insanoğlu. Konuşmayan ve hissetmeyen nesnelerle satın alınamayacakların olduğunu anlamalı insanoğlu. Her şeyin sadece yapboz parçalarından ibaret olmadığını unutmamalı insanoğlu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/eksiliyoruz/", "text": "Buradan şunu çıkarmamız da yanlış olacaktır tabi ki; geçmişi unutup, yırtıp atmak da çoğu zaman yanlıştır. Hatırlamak gerekir ancak takılıp kalmamak kaydıyla. Zamanımızı sahip olduklarımıza mutlu olmaktan çok, sahip olmadıklarımıza üzülerek geçiriyoruz ne yazık ki... Oysa bir baksak sahip olduğumuz güzelliklere bizi çoğu zaman yetecek mutluluğu buluyoruz, birilerinin hayali belki de sadece bizim sahip olduklarımız. Hep derler ya; bardağın dolu tarafını görmeliyiz diye o kadar doğru bir söz ki üzerine ekleyecek bir şey bulamıyorum. Gelecekten ne istiyoruz, ne için çalışıp çabalıyoruz, gençliğimizi ne amaçla tüketiyoruz? Bunu kendinizi sık sık soruyorsunuzdur en azından ben kendime çok sık soruyorum bu soruları. Bence bunun yegane sebebi sorularımızın cevabı mutluluğa erişebilmek olsa gerek. Çünkü belli bir yaşa geldiğimizde bir işimizin olmasını istiyoruz ve para kazanmak istiyoruz. Mutlu bir aile hayatı kurabilmek istiyoruz. Hepimiz bunu farklı yollardan yapıyoruz ama hedeflerimiz aynı: mutlu olmak. Bu amaca ulaşabilmek içi olanca güzümüzle çalışıyoruz, çeşitli sıkıntılara katlanıyoruz. Tüm bunlar elbette mecburi şeyler ve kaçışımız yok. Bu yüzden de bunları yaparken de mutluluk verici yönlerini görüp yapmalıyız ki mutlu olmak için çabaladığımız süreyi mutsuz geçirmeyelim. Bazen de mutluluk çabalamaktır. Bir şeyi elde etmek için çok çalışırsınız ancak elde ettiğiniz de o şeyin değeri gözünüzde birden yerle bir olur. O artık sizi mutluluk vermez. Mutluluk ona ulaşmaya çalışmaktır bazen. Bazen de başkalarının mutluluğunu sebep olabilmektir mutluluk. Mutluluk başarmaktır ve mutluluk elimizde olmadığı halde başkalarına verebileceğimiz tek güzel şeydir. Eksilmeyin. Akıp giden zamanın mutluluğunuzu çalmasına izin vermeyin, sizi eksiltmesine izin vermeyin. Zamanın bu acımasızlığına inat her anın tadını çıkarın. Geçmişte tıkılıp kalmayın ve geleceğin bilinmezliğinde kaybolmayın sadece anı yaşamaya bakın . Mutsuz olmak için bahaneler bulmak yerine mutlu olmak için sebepler türetin."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ela-gozlu-pars-celile-kitap-incelemesi-osman-balcigil/", "text": "Bir aşk romanı okumayı hayal ederek almıştım kitabı elime. Karakterleri tarihin derinliklerinden kopuk gelmiş biri döneminin en ünlü şairi Yahya Kemal, diğeri ise hem paşa kızı hem paşa gelini olan Mavi gözlü devin -Nazım Hikmet'in- güzeller güzeli annesi Celile Hanım olan bir aşk hikayesi. Anlatışı ve sürükleyişiyle bir solukta okuyacağımız bir roman kaleme almış BALCIGİL. Bilsek de olacakları heyecanla çeviriyoruz sayfaları. Osmanlı'nın çöküşünü, devletin önde gelen paşalarının izlenimlerini, Meşrutiyeti, İttihat ve Terakki'yi, Balkan Harbini, 1.Dünya Savaşını, Milli mücadeleyi.... Yine aynı şekilde bu romanda beni şaşırtan esas olaylardan biri de bu aşk hikayesine aslında düşündüğüm kadar yer vermemiş olmasıydı ama ben bunu bir eksik olarak görmüyorum. Asıl mesajı vatansever bir entelektüel olan Celile hanımın iç sesiyle bu esnada oluşan buhranlı dönemleri anlatarak vermiş yazar. Bana kalsa şimdi şuracıkta tüm kitabı anlatmak isterdim sizlere ama merak edip okumanızı istediğimden kendimi tutuyorum. Sadece ilgimi çeken birkaç bölümü anekdot olarak bırakıyorum. Daha doğrusu ilk defa okuduğum Nazım şiirlerini ve beni her okuduğumda etkileyebilenleri. Uzaktan geldi bir ses ah aman aman! homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi. bizde o göz var mı baksana!! bir ateş çemberle çevirdim dört yanını! bu ne mene gidiştir ki TARANTA-BABU, Kimdir o, nasıldır diye rüzgarlara sordum, Hulyamı tutan bir büyü var onda diyordum, Gördüm: Dişi bir parsın ela gözleri vardı. Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde, Bir sofrada içtik, ikimiz aynı emelde,"} {"url": "https://parlakjurnal.com/elestirme-veya-elestirmeme-ikileminin-muhalif-psikolojisi/", "text": "Muhalifliğin temel enerjisi doğru olmayan konuları eleştirmektir. Ancak bir muhalefet partisinin tek enerjisi eleştirmek değil aynı zamanda bir gün muhalefeti bırakıp iktidar olabilmektir. Bu sebeple eleştirmek ile iktidar olabilmek arasında siyasi bir gerilim ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de yükselen muhalefetin ve muhalifliğin son zamanlarda sıkça yaşadığı bir ikilemdir bu. Zira muhalefet karşılaştığı her olay karşısında yalnızca doğru-yanlış ayrımı yapmamakta aynı zamanda eleştirmenin getireceği sonuca da odaklanmaktadır. Salgın dönemi tedbirleri tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de birtakım insan haklarına yönelik kısıtlamalara yol açtı. Ancak her tedbir bilim ve mantık ile açıklanabilen kurallardan oluşmadı. Teorisi hukuki olarak ortaya koyulmamış ancak pratikte dillendirilen içki satışının yasaklanması bu bağlamda çok ses getiren bir uygulama olarak karşımıza çıktı. İçki satış yasağını salgın ile bağdaştıramayan vatandaşların büyük bir çoğunluğu bu yasağı protesto etti veya protesto edilmesini destekledi. Bir kesim muhalif insan ise bu yasağı eleştirmenin muhalefet partilerinin zararına olacağı tezi üzerinden eleştirme konusunda mesafeli kalmayı tercih etti. Bu durumdan dolayı bazı muhalif insanlar, muhalefet partilerinin temel özgürlüklerin ihlaline yönelik eleştirilerde bulunmamasının büyük bir hayal kırıklığı oluşturduğunu öne sürüyor. Bazı muhalifler ise muhalefet partilerinin oy kazanabilmesi amacıyla bu tip temel özgürlükleri savunmamasının helal olduğunu dile getiriyor. Bu örnek uzun süredir muhalefet partilerinin yaşadığı eleştirme veya eleştirmeme ikileminin psikolojisini göstermek açısından çok güzel bir örnektir. Türkiye'de muhalefetin olaylara tepkisi eskisine nazaran artık daha pragmatik olmuştur. Örneğin, eskiden yanlış bir olaya yönelik anında eleştiride bulunan muhalefet partileri artık yanlış bir olaya yönelik tepkilerinde oldukça çekimser davranıyorlar. Çünkü eski tecrübeleri direkt eleştirilerin çoğu zaman karşı teptiğini sıkça gösterdi. Örneğin Ayasofya'nın camiye çevrilmesini değil bir müze olarak kalmasını isteyen bazı muhalif kesimler kötü ithamlarla suçlandı. Yahut Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili genel kanının aksinde yorumlarda bulunan insanlara -birçok olayda olduğu gibi fikir özgürlüğü görmezden gelinerek- insanlık onuruyla bağdaşmayan söylemlerde bulunuldu. Görünen o ki bu suçlamalar toplum nezdinde gerçekten de kabul görebiliyor. Tabi ki fikir özgürlüğü istenilen her şeyi söyledikten sonra eleştirilmemek değildir. Ancak ülkemizde bazı konularda fikirler tartışılmaya müsait görülmemektedir. Dili birçok kez yanan muhalefet bu sebepten ötürü yoğurdu üfleyerek yemeye ve temel enerjisi olan eleştirmenin önüne oy kazanmayı daha çok koymaya başlamıştır. Son dönem Türk siyasetinde Ayasofya'nın camiye çevrilmesi, Boğaziçi Üniversitesi olayları ve en son içki satışı yasağı ile muhalefetin içerisindeki bu ikilemin iyice gün yüzüne çıktığını görebiliyoruz. Eleştirme veya eleştirmeme psikolojisi ayrıca toplumsal reaktans ile de açıklanabilir. Örneğin, sürekli dışarıda gezmeyi seven bir çocuğa annesi 'bugün de dışarıda gez çünkü komşular gelecek' dediği zaman çocukta evde kalmak için bir güdülenme oluşacaktır ve buna reaktans denilmektedir. Bireyler veya toplumlar temel tercihleri kısıtlandığı zaman doğru veya yanlış da olsa tepki gösterme ihtiyacı hissederler. Ancak bu tepki ihtiyacı bireylerin temel haklarını bilmesi ölçüsündedir. Reaktansın oluşması için potansiyel olarak bireyin yeni durumdan etkilenmesi gerekir (Proudfoot & Kay, 2014). Eğer birey etkilenmiyorsa buna yönelik bir tepki oluşmayabilir. Bu da eğer temel haklarınızı bilmiyorsanız, buna yönelik bir kısıtlama olduğunda tepki göstermeyebileceğinizi ortaya koymaktadır. Acaba toplumumuz temel hak ve özgürlüklerini tam olarak bilmemekte midir? Ters psikoloji ise reaktansı kullanarak bireyleri veya toplumları manipüle etmeye yarar. Çünkü reaktans rasyonaliteden bağımsız olabilen, kısıtlanmaya yönelik bir tepkidir. Örneğin bir iktidar partisi istediği şeyin tam tersini yapıp toplumsal veya muhalif bir reaktans oluşturarak tam da istediği şeyi elde edebilmektedir. Bu sayede toplum aslında istenilmeyen şeye tepki göstererek istenilen şeyi destekleyebilir. Bu ters psikolojiye birçok kez mağlup olan muhalefet partileri artık günümüzde bir miktar akıllanmış görünmektedir. Aynı zamanda bireyden ziyade bütünün önemsendiği toplumlarda, dışarıdan gelen tehditler içeriden gelen tehditlerden daha fazla reaktansa yol açmaktadır (Miron & Brehm, 2006). Siyaset arenamızda bolca kullanılan dış mihraklar teorisi bu anlamda not edilmeye değerdir. Olayın bir de büyük bir sosyal medya illüzyonu bulunmaktadır. Bir konuya yönelik on binlerce beğeni alan muhalif twitleri görünce büyük bir toplumsal tepki ortaya çıktığını düşünmek çoğu zaman yanıltıcı olabiliyor. Çünkü sosyal medya hala daha toplumun oldukça kısıtlı bir yüzdesini temsil ediyor ve fikirlerin arkasında çoğu zaman desteklenme, daha çok beğeni alabilme veya daha çok takipçi kazanabilme gibi amaçlar yatabiliyor. Türk siyasetini takip edenlerin fark edebileceği bir başka gerçeklik ise somut olayların her zaman soyut olaylardan daha fazla ciddiye alındığıdır. Örneğin fikir belirtme özgürlüğü de içki satın alma özgürlüğü de temel haklar kapsamında değerlendirilir ancak fikir belirtme özgürlüğünün kısıtlanması muhalif kesim içerisinde daha az tepki almış gibidir. Twitter gibi sosyal medya üzerinden yapılacak siyasi öngörüler, bu sebeple muhalefet partilerini yıllar boyunca yanıltmıştır. Ancak muhalefet partilerinin bunu son yıllarda anlamaya başlaması eleştirme-eleştirmeme ikileminin bir başka boyutunu ortaya koymaktadır. Ek olarak, muhalefet partileri kendi karakterlerinden öteye başka kesimlerden de oy alabilmek için farklı söylemlerde bulunmaya başladı. Örneğin Osmanlı-İslam sentezi veya tarihi figürler daha çok sağ partilerin siyasi lügatında bulunan bir söylem iken bu durum artık sağ partilere indirgenmeyecek kadar kapsayıcı bir hale geldi. Bu durum muhalefet partilerinin eskisine nazaran eleştirel söylemlerinde ciddi değişiklikler yaratan bir başka etken olarak karşımıza çıkıyor. Artık kendi gibi düşünenlerden veya kendi gibi düşünmeyenleri safına çekmekten öteye toplumun farklı düşünen kesimlerini de kapsayan bir söyleme sahip muhalefet partilerinin bir eleştirme-eleştirmeme ikilemine düşmüş olması bu açıdan anlamlıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/elon-muskin-uzaya-gonderdigi-tesla-arabasi/", "text": "Gün geçmiyor ki dünyada nefesimizi kesen yeni bir olay olmasın. Son günlerin en popüler olayı ise 21.yüzyıl dahisi olarak anılan Elon Musk'ın uzaya kişisel aracı Tesla'yı göndermesi oldu. Elon Musk'ın kurucusu olduğu SpaceX şirketi insanoğlunun Mars hayali için dev bir adım attı. Dünyanın en güçlü roketini, Falcon Heavy isimli roketi, Florida eyaletindeki Kennedy Uzay Üssü'nden uzaya fırlattı. ABD'nin 45 yıl önce gerçekleştirdiği Ay'a giden ilk insanlı uçuştan bu yana ilk kez bu büyüklükte ve güçte bir roket uzaya gönderildi. Ayrıca SpaceX şirketinin ürettiği Falcon Heavy isimli roket Musk'ın Tesla Roadster model aracını Mars'ın yörüngesine 6 ay gibi bir sürede ulaştırması planlanıyor. Falcon Heavy çok güçlü motorlara sahip olmasının yanında teorik olarak defalarca kullanılabilecek 3 roketle fırlatıldı ve ikisi yeryüzüne başarılı şekilde tekrar iniş yaptı. Fırlatma sırasında ateşlemenin biraz fazla olması sebebiyle roketin Mars'ın yörüngesini ıskalayacağı itiraf edildi. Buna rağmen sivil bir uzay kurumunun yaptığı roketin bu denli güçlü olması son derece takdir edilesi bir olaydır. Normal şartlarda roketlerin yük kapasitelerinin testi için, ağırlık yapması amacıyla beton bloklar kullanılır. Bu blokların hedeflenen yere ulaşması, deneyin başarılı olduğunu gösterir. SpaceX'in Falcon Heavy roketi, tüm zamanların en hızlı ve en güçlü roketi olarak, yeryüzündeki testlerinden sonra ilk defa uzayda denenmek için hazırlandı. 7 yıldan beri devam eden çalışmanın maliyeti 90 milyon doları buldu. Elon Musk ise kendine has bir çılgınlıkla, beton bloklar yerine kendi kişisel aracını temsili bir yük olarak gönderdi. Projenin hedefi Tesla Roadster'i önce Mars yörüngesinden geçirip, ardından Mars'ın sonrasında bulunan astroid kuşağına oturtmak olacak. Bu da para ile yapabileceğinden çok daha fazla reklam yapmış olması demek. Dahi sıfatını hak eden bir isim. Elon Musk kendi kendine yazılım programlayıp kodlamayı öğrendi ve 12 yaşındayken kendi yazdığı Blastar isimli oyunu tasarladı. Daha sonra bu oyunu o zamanın parası ile 500 dolara satarak bilişim sektöründeki ilk parasını kazandı. 1995'te Stanford Üniversitesi'nde Nükleer Fizik doktorasını kazandı. Kayıt olduktan 2 gün sonra okulu Zip2 isimli firmayı kurmak için bıraktı. Kardeşi Kimbal Musk'la beraber yeni organizasyonlar için bir çevrim içi içerik yayınlama yazılımı olan Zip2 projesini hayata geçiren Musk, 1999 yılında bu girişimi 307 milyon dolar nakit ve 34 milyon dolar hisse senedi karşılığında AltaVista'ya sattı. Mart ayında, çevrim içi finans ve ödeme servisi olan X.com'un ortak kuruculuğunu yaptı ve ilerleyen aylarda PayPal'i oluşturdu. 2002 yılında bu girişimini ise 1.5 milyar dolara online alışveriş devi eBay'e sattı. SpaceX'i 2002 yılında kurdu. Musk uzay araştırmaları yapan şirketin CEO'su ve CTO'su olarak görevine devam ediyor. SpaceX ISS'ye bir araç gönderen ve yanaştıran ilk ticari şirket olarak tarihe geçti. Iron Man 2'nin çekimlerinde SpaceX'in ofisi kullanıldı. Bazı sahnelerde Elon Musk da misafir oyuncu olarak yer aldı. Filmin yönetmeni Kon Favreau, kendi Iron Man karakterini Musk'tan ilham alarak çektiğini söylüyor. Tesla Arabasının direksiyonundaki temsili astronot Spaceman, SpaceX'in yeni geliştirdiği ve muadillerine oranla çok daha hafif olan bir uzay kıyafeti. Bu kıyafet henüz gerçek astronotlar tarafından gerçek uzayda test edilmedi. Fakat yeryüzündeki testler başarılıydı. Astronot şoförün yanına bir de not iliştirilmiş Made on Earth by humans yani insanlar tarafından dünyada yapılmıştır, diye. Torpido gözünde The Hitchhiker's Guide to the Galaxy kitabı yer alıyordu. Otomobilin ekranında Don't Panic yazısına yer verildi. Uzaya gönderilen otomobilin radyosu ise David Bowie'nin 'Space Oddity' şarkısını çaldı. Fırlatışın 90 milyon dolara mal olduğu düşünülürse, Musk'ı eleştirenler de yok değil. NASA da, insanları aya ve daha sonra da Mars'a göndermek için Space Launch System adını verdiği kendi ağır fırlatma roketini geliştiriyor. SLS de uçuş başına 1 milyar dolara mal olacak. Bu nedenle birçok kişi Musk'ın neden bu kadar pahalı bir gösteri uçuşu yapmaya karar verdiğini merak ediyor. Çağımızda dünyanın en güçlü roketi olan Falcon, daha işe yarar yükleri uzaya taşıyamaz mıydı? Çünkü Falcon Heavy'nin başarılı bir şekilde uzaya gönderilmesi Ay'ın üstünde yeni bir uzay istasyonu kurmak, uzaya yeni bir telekom ya da casus uydu taşımak ve uzayın derinliklerinde farklı noktalara insanları getirip götürmek gibi hayallerin de gerçek olabileceğine işaret ediyor. Ne olursa olsun, SpaceX'in planı gerçekleşti ve şirket kendini uzay ticareti yarışında önemli bir yere koydu. NASA uzaya gönderilen Tesla'yı uzay aracı olarak tanımladı. Bu olay SpaceX için de insanlık için de büyük bir adım. Beğenerek okudum elinize sağlık. Gerçekten reklamlarda dendiği gibi gelecek heyecan verici. Ülke olarak böyle gelişmelere daha yakın olsak ne kadar da güzel olurdu. Tabii sanırım bunun için önce şahinlerle yan çizmeyi bırakmamız lazım. Sıkılmadan okudum, sayenizde merakımı dindirdim. Ellerinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/en-nadir-gorulen-7-kanser-tipi/", "text": "Genel olarak, kanser her yıl dünyadaki milyonlarca insanı etkileyen oldukça yaygın bir hastalıktır. Kanser, vücudun hemen hemen her bölümünü etkileyebilir ve 200'den fazla farklı türde tanınmış kanser olduğu tahmin edilmektedir. Bu kanserlerin birçoğunun nadir olduğu düşünülmektedir ve her yıl sadece 100.000 kişinin 6'sında görülür. Bu liste dünyadaki nadir kanser türlerinden bazılarını içermektedir. Daha yaygın görülen kanserler gibi, bu nadir görülen kanserler de erken teşhis edilirse tedavi edilebilir. Herkes kadınlarda meme kanserinin trajik olarak yaygın olduğunu bilse de erkeklerin de meme kanseri olabileceği pek düşünülmez. Bunun nedeni meme kanserinin erkeklerde nadiren ortaya çıkması ve sadece tüm meme kanseri vakalarının % 1'inden daha azını oluşturmasıdır. 2018'de ABD'de yaklaşık 2.550 erkeğe meme kanseri teşhisi konacağı tahmin edilmektedir. Her ne kadar erkekler teknik olarak göğüslere sahip olmasalar da, kanserin oluşabileceği duktal göğüs dokularına sahiptirler. Her yaşta kadınları etkileyebilecek kadın meme kanserinin aksine, erkek meme kanseri tipik olarak yaşlı erkeklerde teşhis edilir. Meme kanseri tanısı alan erkeklerin yaş ortalaması 68'dir. Kadın meme kanseri gibi erkek meme kanseri de yeterince erken teşhis edilirse tedavi edilebilir. Merkel Hücreli Karsinom , cilt kanserinin nadir görülen ve agresif bir şeklidir. MCC sıklıkla güneşe maruz kalan cilt üzerinde baş, boyun ve kollarda görülür. Bu cilt kanseri vücudun herhangi bir yerinde, güneşten korunan bölgelerde bile oluşabilir. Merkel Hücreli Karsinom yüzünden oluşan yumru, genellikle ağrısız, sert, etli ve kırmızı-mor renktedir. Şu anda, ABD'de her yıl yaklaşık 2.000 kişiye Merkel Hücreli Karsinom teşhisi konduğu tahmin edilmektedir. Bununla birlikte, raporlara göre, son on yılda MCC vakalarının sayısında keskin bir artış oldu. Araştırmacılar, ABD'deki Merkel Hücreli Karsinom vakalarının sayısının 2020'de 2.800 ve 2025'te 3.250 olabileceğini tahmin ediyor. Wilms Tümörü genellikle nadir görülen bir kanser olmasına rağmen, çocuklarda en sık görülen böbrek kanseri türüdür. Wilms Tümörü tüm çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık %5'ini oluşturur. Aynı zamanda en yaygın pediatrik karın kanseridir. Wilms tümörü tipik olarak beş yaşından küçük çocuklarda bulunur ve ortalama tanı yaşı 3-4 yaştır. Timik Karsinom nadir görülür, oldukça agresiftir ve maalesef genel olarak kötü bir prognozu vardır. Bu nadir kanser timus bezini etkiler ve neredeyse her zaman ileri bir aşamada fark edilir. Timik Karsinom teşhisi konan hastaların çoğu atipik semptomlar gösterir ve bu da teşhisi zorlaştırır. Şu anda, Timik Karsinom taraması için bilinen bir tümör belirteci yoktur. Dünya çapında kaç kişiye Timik Karsinom tanısı konduğu bilinmemektedir. ABD'de, Timik Karsinomun her yıl her milyon insan içinde yaklaşık 400 vaka oranında gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Timik Karsinom sıklıkla çok geç fark edildiğinden, 5 yıl boyunca yaşama oranı sadece %30-50 arasındadır, oldukça düşüktür. Ewing Sarkomu, başta 20 yaşından küçük çocukları, gençleri ve yetişkinleri etkileyen son derece nadir bir kanserdir. Bu oldukça agresif kemik kanseri ilk kez 1921'de Amerikalı patolog James Ewing tarafından tanımlandı. Her ne kadar benzer bir tümör türü bir yüzyıl öncesinde biliniyor olsa da, Ewing'in çalışması bunun lenfoma veya nöroblastomdan ayrı bir kanser olduğunu gösterdi. Ewing Sarkomu hastalığının 25 yaşından sonra gelişmesi çok nadirdir; Ewing Sarkom hastalarının çoğu 10-20 yaş arasındadır. Araştırmalar ayrıca, çocuk ve genç erkeklerin Ewing Sarkomunu kızlardan daha fazla geliştirme ihtimalinin olduğunu göstermiştir. Ewing Sarkomu, lokalize tümörlerde oldukça yüksek 5 yıllık bir hayatta kalma oranına sahiptir. Genel olarak Ewing Sarkomu hastalarının yaklaşık % 70'i beş yıldan uzun süre hayatta kalmaktadır. Kalp kanseri veya Primer Kardiyak Tümörler, her yıl sadece 1-2 vaka bildiren, kanserin nadir görülen formlarından biridir. Genel olarak kalp tümörleri nadirdir, çünkü kalbimizdeki hücreler vücudumuzun diğer bölümlerinde olduğu gibi bölünmez. Hücre bölünmesi kanserin yayılması için bir risk oluşturur ve kalbin hücreleri bölünmediğinden kanserin kök salması çok nadirdir. Cerrahi ve otopsi raporlarına göre, primer kardiyak tümörler tüm kardiyak tümörlerin sadece yaklaşık % 0.3-% 0.7'sini oluşturur. Bu primer kardiyak tümörlerin sadece yaklaşık % 25'i kanserlidir ve bunlardan yaklaşık % 75'i sarkomdur. Araştırmalar ayrıca kalp kanserinin daha genç yetişkinleri etkilediğini göstermiştir. Hyalinizing Clear Cell Carcinoma ilk olarak 1994 yılında minör tükrük bezi tümörü olarak tanımlandı. İlk vaka araştırması sırasında yaklaşık 11 Hyalinizing Clear Cell Carcinoma vakası tarif edildi. O zamandan beri bildirilen yaklaşık 40 ek Hyalinizing Clear Cell Carcinoma vakası olmuştur. 50 kadar olan toplam vaka sayısı Hyalinizing Clear Cell Carcinoma'yı dünyadaki en nadir kanser yapar. Bildirilen vakalardan yola çıkarak doktorlar Hyalinizing Clear Cell Carcinoma'nın baskın olarak kadınları etkilediğini biliyorlar. Nadir bir malign tükürük bezi tümörü olarak, Hyalinizing Clear Cell Carcinoma, tüm ağız içi tükürük bezi tümörlerinin yaklaşık % 1'ini oluşturur. Bu kanser türü ameliyatla tedavi edilebilir ve hastalar genellikle tam olarak iyileşir. Bilmediğim birçok şey öğrendim. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/endustri-4-0-dijitallesen-sanayi-her-seyi-degistirecek/", "text": "18. yüzyıla kadar insanlar üretim için kendi kas güçlerini, hayvanları ve yel değirmenleri-su değirmenlerini kullanıyorlardı. Sömürge imparatorlukları gittikçe zenginleşmeye başladıkça talepler de buna bağlı olarak artmaya başladı. İnsanlığın artan taleplerini 18. yüzyılın sonunda (1784'te) su ve buhar gücü ile çalışan makineler karşılamaya başladı. Üretimde maliyeti düşüren ve hızı arttıran bu gelişmelere gelecekte Sanayi Devrimi denmeye başlandı. Aslında bu endüstri 4.0 denilen kavrama gidişteki ilk adımı oluşturuyordu. 20. yüzyılın başına geldiğimizde Henry Ford'un başını çektiği Endüstri 2.0 kavramı ortaya çıktı. Amerika'daki mezbahalarda bulunan seri üretim bantlarından etkilenerek seri bantta otomobil üretmeye başladı. Bu seri bantlarda buhar makinelerinin yerini elektrik ile çalışan makineler aldı. Bu makineler daha küçük, daha verimli ve seri üretimi beraberinde getirmeleri ile avantajlıydılar. 1960'lı yıllarda bilgisayar ile yeni bir ivme kazanıldı. Bu kazanılan ivmede bilgisayar ve robotlar ile gelişen Endüstri 3.0 1970'li yıllarda ortaya çıktı. Artık Endüstri 3.0 ile analog sistemlerin yerini dijital sistemler almaya başlamıştı. 2011 yılına geldiğimizde Almanya'da Hannover Fuarı'nda Almanya'nın dünyaya duyurduğu bir kavramdı. Temel amaçlardan birisi, ara elemanları yani kas gücünü robotlaştırarak ekstra gelir ve kaliteli ürün çıkartmak. Ana amacı ise üretimle direkt ya da dolaylı olarak ilişkili olan bütün birimlerin birbiri ile internet üzerinden anlık ortak çalışmasını, dijital verilerin yazılımın ve bilişim teknolojilerinin birbiri ile entegre olarak çalışmasını sağlamaktır. Endüstri 4.0, makine gücünün; insan gücünün yerini alarak üretim süreçlerini kendiliğinden yönetebilir hale gelmesi olarak tanımlanabilir. Makinelerin bilgisayarlar ve internet teknolojilerindeki yeni gelişimler sayesinde koordine edilebilir hale gelmesi yeni sanayi devrimini ortaya çıkarmıştır. Nesnelerin İnterneti kavramı olarak bilinen bu yeni sistem sayesinde üretimde ileri seviyeye atlanmış ve fabrikaların kendini yönetebilir olması ile ileri düzey teknolojiye geçilmektedir. Endüstri 4.0, Alman Hükümetinin desteklediği ve geleneksel üretim yönteminden bilgisayar ve internet destekli yeni üretim modeline geçişi sağlayan bir teknoloji projesi olarak başlamıştır. Projenin amacı; kaynak verimliliğinde artışı sağlamak, müşterilerinde üretim sürecine dahil olabileceği bir entegrasyonun sağlanabilmesidir. Doğu'nun üretimde yaptığı en önemli şeylerden birisi taklittir . Batı ise bu taklitleri Endüstri 4.0 ile birlikte hızlı inovasyonlarını çok daha hızlı bir şekilde piyasaya sürerek, taklitçi daha bir taklidi piyasaya süremeden Batı bir sonraki ürününü piyasaya sürecek ve taklitçinin stratejisini yerle bir etmiş olacak. Doğu'nun tek bir seferde aynı ürünün binlercesini hatta milyonlarcasını üreterek geliştirdiği bir strateji var ve bu sayede diğer muadillerine göre daha uygun bir fiyat politikası izliyorlar. Endüstri 4.0 ile birlikte rüzgar tersine esecek gibi duruyor. Çünkü Endüstri 4.0 ile Doğu'nun hızını yakalayan Batı artı olarak tek tip üründen ziyade kişinin tercihine yönelik değiştirilen yani adeta kişiye özel ürünler çıkartabilecek. Tahmin edebileceğimiz gibi üreticinin maliyet konusunda en büyük girdilerinden birisi işçilere ödediği ücretler. Çin ve diğer doğu ülkelerinin batıdaki ülkelere karşı bir diğer kozu ucuz işçi gücüdür. Bu koz Endüstri 4.0'ın getirdiği robot işçiler ile ortadan kalkacağa benziyor. Ayriyeten işçilerin yerini robotların alması ile üretimde hatalı mal çıkma oranı da düşmüş olacak. Kısaca değinecek olursak sanal ortam ile fiziki ortamı birbiri ile buluşturacak bir sistem denebilir. Bunu açacak olursak birbiri ile sanal ortamda bağlı olan ürün, kullanıcı ve fabrika en doğru üretim şekline yön verecek. Örnek vermek gerekirse Maserati bu yöntemi kullanarak aracının pazara sunulma süresini %35 oranında kısaltmış. Dikey ve yatay entegrasyonun gerçekleştirildiği Endüstri 4.0 sayesinde, üretim süreçlerindeki değişikliklere ve sorunlara hızla karşılık verilebilmesi, müşteriye özel ve kişiselleştirilmiş üretimin kolaylaşması, kaynak verimliliğinin artırılması, küresel tedarik zincirinde optimizasyon elde edilmesi mümkün olmaktadır. Ayrıca işletmelerin daha esnek bir yapıya kavuşması mümkün olmakta ve ihtiyaç duyulan değişiklikler basit ara yüz güncellemeleriyle sağlanabilmektedir. Endüstri 4.0'ın sağlanabilmesi için üretimin tam otomatik olarak gerçekleşmesi gereklidir. Mevcut üretim sistemlerinde robotlar bulundurdukları sensörler ve yazılımları ile sürekli olarak programlandıkları işleri yapmaktadırlar. Endüstri 4.0 ile birlikte robotlar birbirleri ile iletişim kurabilen ve ürünün kalitesini kontrol eden makineler halini alacak. Genele baktığımızda ise robotlar geri dönütlere göre kendini çok daha hızlı düzenleyen bir fabrika oluşturmuş olacaklar. Endüstriyel internet olarak da isimlendirilen Nesnelerin İnterneti , akıllı fabrikalar, akıllı ürünler ve akıllı servislerin temelini oluşturmaktadır Bir iş yeri ya da fabrikada bulunan farklı kaynaklardan verilerin toplanılabilmesi, çoğaltılabilmesi ve organize edilebilmesini anlatmaktadır. Bu sayede nesnelerin birbirleriyle iletişim halinde olması ve işleri kendileri yönetmeleri söz konusu olabilmiştir. İşlevsel anlamıyla çevrim içi bilgi dağıtımı da denilen Bulut Bilişim Sistemi; bilişim aygıtları arasında ortak bilgi paylaşımını sağlayan hizmetlere verilen genel isimdir. Temel kaynaktaki yazılım ve bilgilerin paylaşımı sağlanarak, mevcut bilişim hizmetinin; bilgisayarlar ve diğer aygıtlardan elektrik dağıtıcılarına benzer bir biçimde bilişim ağı üzerinden kullanılmasıdır. Gelecekte, bilgisayar harddisklerinin yerine çevrim içi bulutların kullanılacağı öngörülmekte, diğer bir deyişle bilişim aygıtlarında herhangi bir altyapı hazırlamadan, tamamen çevrim içi ağ aracılığıyla işlevsel uygulamalara ulaşmanın mümkün olacağı tahmin edilmektedir. Sanal Gerçeklik, katılımcılarına gerçekmiş hissi veren, bilgisayarlar tarafından yaratılan dinamik bir ortamla karşılıklı iletişim olanağı tanıyan, üç boyutlu bir benzetim modelidir. Sanal gerçeklik uygulamaları birçok alanda yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu bağlamda endüstriyel üretimdeki planlama, tasarım, üretim, servis, bakım, test ve kalite kontrol gibi her noktada sanal ortamlardan yararlanılabilmektedir. Bu boyutlarıyla Sanal Gerçeklik, Endüstri 4.0'ın da temel özelliklerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Örneğin, bir fabrikanın ne kadar verimli çalışacağını görmek için fabrikanın fiziksel olarak kurulmasını beklemeye gerek kalmadan, fabrika sanal ortamda kuruluyor, çalıştırılıyor ve analiz ediliyor. Bu faaliyet sadece fabrika düzeyinde değil, tek tek tüm üretim süreçleri ya da makineler de incelenip detaylandırılabiliyor. Örneğin, makinelerin servis ve bakımından sorumlu personel; sanal ortamda uygulamalı eğitim alabiliyor, makinelerin ulaşılamayan parçaları dahi gözlemlenebiliyor, hata olasılıkları öngörülebiliyor. Ürün geliştirme, üretim çevrim süresinin kısalması, imalat gücünün şirketlerden bireysel üreticilere kayarak demokratikleşmesi, baskı malzemeleri tedarik eden yeni sektörler gibi yeni girişim fırsatlarının doğması şeklinde önemli etkiler doğuracağı düşünülmekte. Dikey ve yatay entegrasyonun gelişmesiyle birlikte, kritik endüstriyel sistemleri ve üretim hatlarını siber güvenlik tehditlerine karşı koruma amacıyla, makinelerin kimliklerinin belirlenmesi ve makinelere erişimin yönetilmesi temelli güvenli iletişim Endüstri 4.0 ile birlikte olacak. Bu kadar değişim ile beraber birçok meslek ortadan mı kalkacak? Evet, kalkacak ama maalesef kalkacak demiyorum çünkü sanayide değişim beraberinde her zaman yeni meslekler getirmiş ve getirecek. Artık büyük şirketlerin gücünü küçük firmalar ya da iyi bir fikri olan herhangi bir insan kırabilecek. Örnek vermek gerekirse aklına gelen fikri sanal ortamda tasarlayabilir, 3 boyutlu yazıcıda çıkartabilir, çalışıp çalışmadığını kontrol edebilir, internet üzerinden bir fabrikaya ürettirip diğer insanlara satabilir. Bunları yaparken ne koca bir ar-ge birimine ne bir fabrikaya ne dağıtım araçlarına ne de satış ofislerine sahip olmasına gerek var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/enerjinin-korunumu-yasasi-nedir/", "text": "Enerjinin korunumu Yasası, kapalı bir sistemdeki toplam enerjinin değişmeyeceğini ifade eder. Sürtünme gibi dış kuvvetlerin etkisi olmayan bir sistemde bulunan enerji, farklı enerji türlerine dönüşür ve korunur. Yani sistemdeki enerji hiçbir şekilde sistemden dışarı çıkmaz. Enerji yoktan var edilemediği ve yok edilmediği için sistem içinde enerji her zaman dönüşerek kalır. Peki sistem derken neyi kast ediyoruz, bir sistemdeki enerji nasıl korunur, devridaim makineleri mümkün müdür; şimdi bu soruların cevaplarına bakalım. Enerjinin korunumu yasası; sürtünme başta olmak üzere dış kuvvetlerin etkide bulunmadığı kapalı bir sistemdeki enerjide kayıp olmayacağını, enerjinin farklı türdeki enerjilere dönüşerek korunacağını ifade eden bir kavramdır. Şimdi enerji kavramına bir bakalım. Bir sistemin iş yapma kapasitesi enerjidir. Farklı biçimlere girebildiği ve kapalı bir sistemde korunabildiği için enerji son derece önemlidir. İzole sistemde enerji miktarı aynı kalır. Yani enerji kayıpları yaşanmaz. Ama enerjinin korunumu yasası kapsamında önemli olan, sistemin dış etkilerden korunuyor olmasıdır. Örneğin sürtünme kuvvetini dahil edersek sistemdeki enerjinin bir kısmı sürtünme kuvveti nedeniyle gidecektir. Enerji korunumunu çok daha iyi anlayabilmeniz bir örnek üzerinden açıklama yapalım. 4 odalı bir ev ve evde yaşayan insanları düşünün. Ev, dış etkenlerden korunan izole bir sistem olsun. Evin içinde de toplamda 10 kişi bulunsun. Evin izole olma durumunu, kapı ve pencere gibi dışarı ile temasa neden olabilecek her faktörden yoksunluğu şeklinde düşünebilirsiniz. Evde yaşayan kişiler, odalar arasında gezinebilir. Mutfağa gidebilir, oturma odasında kalabilir. Odaların her birini farklı bir enerji türü olarak düşünürseniz, insanların odalar arasındaki gezintisinin enerji dönüşümlerini ifade ettiğini anlayabilirsiniz. Bu arada fizikte sistem, denklemlerin modellenmesini sağlayan nesneler topluluğudur. Örneğimizde ev, kapalı bir sistemdir. Enerjinin korunumu yasası, sistemdeki enerjinin dış kuvvetler etkide bulunmadığı sürece farklı enerji türlerine dönüşse de asla artmayacağını ya da azalmayacağını ifade eder. Yani evdeki insan sayısı ne artacak ne de azalacaktır. İlk baştaki insan sayısı ile son durumdaki sayı birbirine eşit olacaktır. Fakat dış kuvvetler etki etmeye başlarsa, yani kapı ve pencereler açılırsa evdeki kişi sayısı azalabilir. Ya da dışarından başka birilerinin gelmesi, toplam sayının artmasına neden olabilir. Şimdi gelelim bir sistemdeki enerjinin nasıl korunacağına. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere sistemin kapalı olması, enerjinin dışarı kaçmamasını sağlar. Bu durum, enerjinin toplam miktarında değişme olmaması yani enerjinin korunması anlamına gelir. Enerjinin korunumu yasası kapsamında, kapalı sistemde bulunan enerji farklı türdeki enerjilere dönüşebilir. Yani potansiyel enerji kinetik enerjiye dönüşebilir, bunun tam tersi de mümkündür. Bir sistemdeki enerji işe dönüştürülebilir. Fakat burada önemli olan husus, bir sistemdeki enerjinin tamamının işe dönüştürülemeyeceğidir. Sistemde bulunan enerjinin yalnızca kullanılabilir kısmı enerjiye dönüşme potansiyeline sahiptir. Yapılan iş sırasında bir kısım enerji gidecektir. - Kinetik Enerji: Cismin hareket etmesini sağlayan enerjidir. Hareketsiz bir durumda bulunan cismin hareket edebilmesi için bir enerjiye ihtiyaç vardır. Cisme bir kuvvet uyguladığınızda, enerji nesneye aktarılmış olur. Bu sayede cisim hareket eder. - Potansiyel Enerji: İlk kez İskoç mühendis ve fizikçi William Rankine tarafından ortaya atılan potansiyel enerji kavramı, cisimlerin bir alanda bulunmalarından ötürü elde ettikleri enerji olarak tanımlanabilir. Cisim düşük potansiyelden yüksek potansiyele geçtiğinde potansiyel enerji biriktirir. Bu durumu bir örnekle açıklamak mümkün. Bir cisim düşünün. Yüksek bir noktaya çıkarılan cisim, bu noktada potansiyel enerji biriktirir. Çünkü yüksekteki potansiyel enerji aşağı bölgedekinden daha fazladır. Yukarıdaki iki enerji, temel enerji türlerini ifade eder. Bir cismin kinetik enerjiden potansiyel enerjiye geçmesi mümkün. Tam tersi de olanaklı. Sabit duran bir topa kuvvet uygular ve havaya atarsak ilk olarak cisimde kinetik enerji oluşur. Çünkü verilen kuvvet sayesinde top hareket eder. Bununla birlikte top yukarıdayken potansiyel enerjiye sahiptir. Potansiyel ve kinetik enerji dışında da enerji türleri bulunuyor. Enerjinin korunumu yasası kapsamında dikkate alınması gereken enerji türlerinden bir diğeri esneklik enerjisidir. Bu enerji çeşidini çok daha iyi anlayabilmeniz için bir yay düşünebilirsiniz. Bir yay aşağı doğru çekildiğinde bir iş yapılmış olur Çünkü yayın aşağıda olduğu pozisyon, bir ağırlık kaldırılabilmesine olanak tanır. Yay çekildiğinde esneklik enerjisi kinetik enerjiye dönüşür. Yayın gerilmesi ve kinetik enerjiye geçmesi arasında sürekli bir enerji dönüşümü meydana gelir. Hareket sona erdiğindeyse ısı enerjisi ortaya çıkar. İki madde arasında alışveriş yapılabilen bir enerji türü olan ısı enerjisi, maddenin ısısını düşürür ya da yükseltir. Şimdi gelelim en önemli soruya: Bir sistemi tam anlamıyla izole etmek mümkün mü? Çünkü yazının başlarında, kapalı sistemde enerjinin korunduğunu ve sistemdeki enerjinin değişmediğini belirttik. Burada aklımıza, devridaim makineleri geliyor. Yazının bu kısmına kadar geldiyseniz, bir sistemi tam olarak izole edip dışarıdan hiç enerji almayan ve sürekli çalışabilen makinelerin yapılıp yapılmayacağını düşünmüş olmalısınız. Enerjinin korunumu yasası ile ilişkili olan bu konu, son derece önemli. Bu makinelerin temel mantığı, sisteme alınan enerjiden çok daha fazlasının dışarı aktarılmasıdır. Öncelikle devridaim makinelerinin mümkün olmadığını belirtmek gerekiyor. Devridaim makinelerinin her bir çeşidi, termodinamik yasalarını ihlal eder. Çalışması gerekenden daha fazla enerji üretmek istiyorsanız, bu durum enerjinin yoktan var edilemeyeceği yasasını ihlal edecektir. Ayrıca termodinamik yasaları, iş yapmak için kullanılamayan enerjinin sürekli artma eğiliminde olduğunu söyler. Fakat devridaim makineleri, termodinamik yasasına karşı çıkar. Çünkü bu tür makineler, teoride entropiyi azaltır. Bu ise mümkün değildir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/engel-bedende-degil-yurektedir-bir-veysel-celiloglu-hikayesi/", "text": "Tabiki, ben Veysel Celiloğlu; 35 yaşında, evli, iki kız çocuk babasıyım. Ben %94 bedensel engelliyim, belden aşağı protez kullanıyorum, tek kol ve tek bacağım var. Ama ben kendimi engelli bir birey olarak görmüyorum asla. Hayata pozitif bakıyorum. Benim hayat felsefeme göre hayatta karşılaştığımız sıkıntılar başlı başına engel olarak değerlendirilmelidir. Engel fizikte değil yürektedir. Önemli olansa zihinlerdeki engelleri kaldırabilmektir. Benim eğitim hayatım zor geçti. Ben engelli bir zihin sebebi ile lisede büyük zorluklarla karşılaştım. Ticaret meslek lisesi müfredatında olan on parmak daktilo dersini iki elim olmadığı için veremeyeceğimi söyleyerek Sen bu okulda okuyamazsın kendine göre bir özürlü okuluna git dediler. O dönemlerde bizleri özürlü olarak nitelendiriyorlardı. Bu çok onur kırıcı bir durumdur. Özürlü kelimesinin anlamı ayıplı, kusurludur. Son dönemlerde bu yanlış fark edilerek engelli denilmeye başlandı. Bir nevi kötünün iyisi oldu diyebiliriz. Beni okula almadıklarında yılmadım. Çünkü benim karşıma çıkan her engel ve zorluk beni daha iyiye götüren bir araçtır, kapıları açan bir anahtardır benim hayat felsefeme göre. Basın ve medyayı kullanarak girebilirim belki ama bu şekilde baskı altında öğrenim görmek istemedim. Bu yüzden evimize yaklaşık 20 km mesafede olan ticaret meslek lisesine başladım. Bulunduğum şartlarda üç dört yıl boyunca kar demeden, çamur demeden o yolu gidip gelmek zorunda kaldım. Bahsettiğimiz on parmak daktilo dersini ise sınavda ek olarak verilen birkaç dakika neticesinde başarı ile geçtim. Bu engeli bu şekilde aşmış oldum. Ama bu senelerde okula gidiş geliş zorlukları sebebi ile tahribata uğramış oldum. Nihayetinde mezun oldum ve son sınıfta stajyer olarak başladığımız işletmede çalışmaya devam ettim. 15 sene değişik pozisyonlarda çalıştım. Daha sonra devletimizin vermiş olduğu haktan faydalanarak 3600 gün esasına dayanarak emekli oldum. Emekli olduktan sonra kenara çekilmek yerine Üreten Türkiye Güçlü Türkiye olmak için, engelli bireylerimizin önündeki engelleri aşmak için, diğer yandan da kızlarıma iyi bir gelecek sunmak ve iyi şartlarda okutabilmek için Türkiye'de yapılmayanı yaptım. Sosyal sorumluluk projesi kapsamında Ankara Emek'te Engelsiz Dünya Cafe yi açtım. Bu kafeyi diğer engelsiz kafelerden ayıran en önemli özelliği, işletmecisinin engelli olması ve bireysel girişimcilik neticesinde açılmış olması. Engelsiz kafeler her yerde var ama Engelsiz Dünya sadece Ankara Emek'te var. Bizim arkamızda, belediye, bakanlık, dernek, vakıf vb. hiçbir kurum ya da kuruluş yok. Yalnız sizler varsınız, gençlerimiz var. Toplumumuz, milletimiz var. Ben milletimin gücü üstüne bir güç asla tanımıyorum. Biz sizlere güvenerek bu kafeyi açtım. Atatürk'ün dediği gibi Bir gün her şeyi gençlerimize bırakacağız, gençlerimiz geleceğe umut saçıyor. Ben sizlerin desteği ile zihinlerdeki ve yüreklerdeki engelleri aşacağımıza inanıyorum. En temel amacımız engelli bireylerimize ulaşmak ve onların önündeki engelleri aşmak. Ben tembel biri olmuş olsaydım, birikimimi kafeye yatırmak yerine dövize yatırır ve yattığım yerden para kazanırdım. Ama o zaman üretmiş olmuyorum ki ben üretmek için yola çıktım, benim ideallerim ve hedeflerim var. Bu kafe yaşarsa ve ayakta kalırsa, kazandıkça engelli bireylerimiz kazanacak, kazanan Türkiye olacak. Unutmayalım ki tohum toprağa, engelli topluma emanettir. Nasıl aşılacak bu engeller diyebilirsiniz. Burada da sosyal sorumluluk projemizin amacı yatıyor. Bu kafe kazanmaya başladıktan sonra aylık karın yüzde üç miktarı kadar engelli bireylerimiz için açılan fona aktarılacak. Tekerlekli sandalye, ortez, protez masrafları ve benzer ihtiyaçları karşılama suretiyle onların gözündeki ışığı, yüzündeki tebessümü gördüğümde tüm yorgunluklarımı unutacağım. Hayatı paylaşmak için engel yoktur. Bu bağlamda Koç Holding'in sahiplerinden rahmetli Mustafa Koç'un şu veciz sözü geliyor aklımıza Herkes zengin olabilir ama herkes varlıklı olamaz. Varlıklı insan, olmayanla paylaşandır. Hayatın paylaştıkça güzelleşmesi boşuna değildir ve hayatı paylaşmak için engel yoktur. Benim de hedefim, tek kolum tek bacağımla engellilerle bu hayatı paylaşmak için koşturmak. Bu mücadelede toplumumuzun ve gençlerimizin desteğini bekliyoruz. Kimseden maddi bir beklentimiz yok. Bize acıyan gözlerle bakmasınlar, biz de sizler gibiyiz. Bizim sadece desteğe ihtiyacımız var. Buradan devletimizden de engelli girişimlere verdikleri destekleri arttırmalarını rica ediyorum, bu tür girişimlerin artması için. Bizler Türkiye'de azımsanmayacak bir kitleyiz. 12 milyon engelli vatandaşımız var. Aileleri ile beraber, 20 milyona yakın insan etkilenmiş oluyor. Hep birlikte yaşıyoruz bu hayatta. Bugün sağlıklısın ama yarının garantisi yok. Bugün engelli bireyler için yaptığınızı kendiniz için de yaptığınızı unutmayın. Ve Engelsiz Dünya Cafe'de yediğiniz içtiğiniz her şeyden engellilerimiz için açtığımız fona destek olmuş olacaksınız. Bunun da bilinmesini istiyorum. İnsanın hayatı da böyledir. Karşılaştığımız engeller ya da zorluklar, sıkıntılar motivasyonumuzu bozabilir ama önemli olan pes etmemektir. Her inişin bir çıkışı vardır. Ve her batan gün elbette yeniden doğacaktır. Umutla bakın geleceğe. Zaten inanç ve cesaret başarının yarısı. Bende bunlar olmasa idi bu işletmeyi açamazdım. Merhabalar. Çok güzel bir röportaj olmuş. Elinize emeğinize sağlık. Güzel düşünmek, ve bunun sonucunda ortaya çıkmış bir güzellik abidesi 'Engel Bedende Değil Yürektedir' sözüne somut bir örnek. Teşekkürler. Elinize kaleminize sağlık. Bizlere bir kez daha farkındalık kazandırdınız. Sizlere yapmış olduğunuz farkındalık nedeniyle teşekkür ediyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/erkek-gibi-kadin-derken-ciddi-olmayin-polikistik-over-sendromu/", "text": "Lisede ya da ilkokul döneminde sakalı çıkıyor diye dalga geçtiğiniz, yüzüne karşı olamasa da arkasından 'Bıyıklarını kes!' demeyi eksik etmediğiniz Ayşe, Fatma ya da Kübra'ya dikkat edin! Çünkü onların hayatı sizlere göre çok daha çarpıcı geçiyor olabilir. Polikistik over sendromunda birçok yumurta aynı anda östrojenin etkisiyle gelişmeye çalışır ancak elde var olan östrojen yalnızca birisi için yeterli olacağından hiçbiri gelişemez. Haliyle kalıverirler yumurtalıklarda. Ultrasonda ise bu yumurtalar saydam, yarı sıvı-katı veya tamamen sıvı halde görülür. Yani overlerde birçok kist halinde tespit edilir. Aşırı şekilde androjen üretimi sonucu kadınlarda kandaki östrojen seviyesi artarken; progesteron azalır. Östrojenin yüksek olması gelişen yumurtaların yumurtalıklardan atılmasına engel olur. Çünkü yumurtaların atılabilmesi için bir kural vardır: Progesteron artmalı, östrojen ise azalmalıdır. Androjen hipersentezinin patogenezinde ise yapım aşamasında kullanılan 17-a hidroksilaz enziminin anormal çalışmasının temel aldığı düşünülmektedir. İnsülin direnci gelişmesi sonucu vücut kan şekerini yükseltmek ve dokulara insülin uyarımını daha fazla yapmak için insülin üretimini artırır. İnsülinin sürekli artması androjen sistemini uyaran nedenlerden biridir. Ayrıca aşırı salgılanan insülin şeker hastalığının da habercisidir. Yapılan araştırmalarla PKOS' un genetik yönünün de olduğu ortaya koyulmuştur. Özellikle 20-30'lu yaşlarla görülmekle beraber ergenliğe giriş döneminde de ortaya çıkabilir. Kısırlık yani amenore ya da infertilite, polikistik over sendromunun ilk bulgusudur. Hiç yumurtlama olmadığı gibi düzensiz adet görülmesi de bu kategoride değerlendirilebilir. Eğer 6 aydan uzun süredir adet görmüyor iseniz mutlaka doktorunuza görünün! Şişmanlık yani obezite polikistik over sendromunun ikinci vazgeçilmez bulgusudur. Çünkü aşırı insülin salgılanması tip 2 şeker hastalığına neden olur ve bu kişilerde obez görünümü vardır. İşte geldik aradığımız cevaba! Hirşutizm yani kıllanma ya da tüylenmedeki artış kadınları oldukça rahatsız edici bir bulgudur. Aşırı androjen salgılanması sonucu androjene duyarlı olan bölgelerde olması gerektiğinden fazla kıllanma görülür. Tıpkı erkekteki gibi! Yine androjen fazlalığından dolayı erkek tipi akne oluşumunun da görülmesi sıktır. Yani belirtilerin oluşmasındaki asıl olay: Artmış insülinin androjen sentezini tetiklemesi, artmış androjenin ise kısırlık, kilo artışı, tüylenmede artış ve akne oluşumuna neden olmasıdır. 'Tamam, anladık polikistik over sendromu böyle bir şey. İyi de ben bu durumun önüne nasıl geçebilirim?' diye soruyorsanız buyurun okumaya devam edin! Son başlık ise: Riskler. Yani bu hastalığın belirtileri ile önüne geçmek kolay olduğu gibi ilerleyici durumlarında işin ciddiyetini sizlere belirtmek istiyorum değerleri okurlar. Polikistik over sendromunda aşırı östrojen sentezinin olduğunu hatta bunun kısırlığa neden olduğunu söylemiştik. İşte o östrojen, her adet döneminde rahimin kalınlaşmasını ve döllenme zamanında yumurtalıkların kolayca oraya tutulmasını sağlar. Ancak aşırı salgılandığında ne olur? Yumurtalıklar rahime atılamadığı gibi rahim duvarı her adet döneminde normalden fazla kalınlaşır ve bu da ileri dönemlerde rahim kanserine neden olur. Salgılanan aşırı insülinin kişide obeziteye neden olması ateroskleroz riskini artırır. Bu durumda damarlarda hasar gelişir ve yırtılmalar oluşur. Bu da kalp hastalıklarını beraberinde getirir. Diye gider durur bu maddeler. Siz konuyu dikkatlice anlayın ve bu konuda bilinç sahibi olup duyarlı olun yeter."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ermisler-ya-da-gunahkarlar-izmir-devlet-tiyatrosu/", "text": "Ermişler Ya Da Günahkarlar, yazarın aklına düştüğü günden beri binlerce kez düşünüldü. Yüzlerce kez oynandı ve sorgulandı. Ülkemizde bile, farklı temsillerle yıllarca oynandı. İlk başta anlamadık gibi geldi. Ama sonra, anlaşılmaz olanın gerçeklerle kurgular arasındaki ayrım olduğunu fark ettik. Ve işte bunu fark ettiğimize sevindik. Sevindik ama hiçbir vakit neyin gerçek, neyin aklımızın bir oyunu olduğunu bilemedik. İşte bu yazı, bu bilinmezlik üzerine, bilinmez ama meraklı duygularla yazıldı. Kim bilir okuduğunuz bu yazı da belki bizim kurgumuzdur. Ermişler Ya Da Günahkarlar; 1 perde ve 1 saat 5 dakika uzunluğunda. Oyunumuz çok kısa olduğu için seyirciye verilmesi gereken ön bilgi hızlıca veriliyor. Seyircinin de en çok oyuna giriş kısımlarında sıkıldığını düşünerek söylemek gerekirse: Bu oyunda sıkılma olasılığınız çok düşük. Zaten olayları çözmeye başladıktan sonra zaman nasıl geçiyor hiç fark edilmiyor. Ufak ayrıntılar bile ilerde oyuna renk katıyor. Ben şahsen gözlerimi mümkün olduğunca az kırparak izledim. Dekor ışık ve kostüm tasarımı: Kostümler gayet güzeldi. Yerinde ve samimi bir dekor düşünülmüş. Işıksa, seyirciyi kurguya daha çok dahil etmek amacıyla sade bir şekilde tasarlanmış."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ertugrul-gazi-ve-dirilis-ertugrul/", "text": "Bu sitede ilk yazım ve ayrıca ilk yazarlık deneyimim, bu sebeple bazı hatalar yapabilirim. En baştan siz değerli okuyucularımızın affına sığınıyorum. Bu yazımda tarihimizin önemli karakterlerinden olan Ertuğrul Gazi hakkında bilgi vereceğim ve Diriliş Ertuğrul dizisi hakkında fikirlerimi yazıya dökeceğim. Umarım beğenirsiniz. 13. yüzyılın ortalarında Oğuzların Kayı boyunun lideridir. Süleyman Şah'ın oğludur. Eşinin ismi Halime Hatun'dur. Annesi Hayme Ana, bir dönem obaya liderlik etmiştir. Kabri ve türbesi Kütahya'nın Domaniç ilçesine bağlı Çarşamba köyündedir. Saru-Yatı Gündüz ve Osman adlarında 3 oğlu olmuştur. Osman, Osmanlı Beyliği'nin kurucusu olacaktır. Ruhi Tarihi 'ne göre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin Bizans İmparatorluğu sınırında bulunan uç emirliklerindeki Türk sayısı, 1243 yılında gerçekleşen Kösedağ Muharebesi sonrasında Anadolu'da başlayan Moğol baskısı sebebiyle artış göstermişti. Sultan Öyüğü bölgesinde, ucun en ileri hattı olan Söğüt'te yerleşen Türk boyunun başında Ertuğrul Gazi bulunmaktaydı. Ertuğrul Gazi'ye bağlı boyun bu bölgeye ne zaman ve nasıl geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, konu hakkında farklı görüşler mevcut. Ertuğrul Gazi'nin siyasi ve askeri dehası, cesareti, yiğitliği, zekası ve aksiyonunun bir sonucu olarak, 13. asrın ortalarında Karacahisar ve Söğüt fethedildi. Selçuklu Sultanı I.Alaeddin Keykubat, bu fetihlerin sonucunda mükafat olarak Domaniç, Söğüt ve çevresini kendisine yurt olarak verdi. Yazları Domaniç yaylalarında, kışları Söğüt'te geçiren Ertuğrul Gazi, Selçuklu Devleti'nin kuzey-batı uç sınırlarını en iyi şekilde koruyup, asayişi temin etti. Domaniç-Söğüt ve çevresine hakim olduktan sonra, Bizans sınır boylarında bulunan diğer uç beyleriyle birlikte cihat ve gaza ile meşgul olmaya devam etti. Ertuğrul Gazi, komşu Bizans tekfurlarına karşı kazandığı parlak başarılarından dolayı gazi unvanı aldı. Ertuğrul Gazi, yöneticiliği döneminde aşiretinin nüfusunun az olmasından dolayı barış merkezli, tedbirli ve ihtiyatlı bir siyaset izledi. Çevresinde bulunan Türkmen beylikleri ve Bizans tekfurlarıyla daima iyi geçinip onların durumlarını ve siyasi şartları gayet iyi değerlendirerek başında bulunduğu aşiretini ve idaresi altında yaşayanları sulh ve sükun içinde yaşattı. Ertuğrul Gazi, emri altındaki topraklarda yaşayan halk tarafından çok sevilen ve sayılan bir kişiydi. Söğüt'teki Hıristiyan tebaası da Ertuğrul Gazi'yi yürekten seviyor ve sayıyordu. Yurt tuttuğu bölgede huzur ve güveni sağladı. Ertuğrul Gazi, oğlu Osman Gazi'ye küçük bir beylik, tecrübeli kumandanlar, iyi bir nam ve fethe müsait bir zemin bırakmıştır. Ertuğrul Gazi, 1281 senesinde 93 yaşlarında iken Söğüt'te vefat etti. Ertuğrul Gazi'nin Söğüt'te, oğlu Osman Gazi tarafından yaptırılan bir türbesi bulunmaktadır. Her yıl eylül ayının 2.haftası pazar günü anma törenleri yapılmaktadır. Diriliş Ertuğrul dizisi yayınlanmaya başladığı günden itibaren izlenme listelerinin başında yer almıştır. Dizi, şanlı tarihimizdeki önemli kahramanlardan birisi olan Ertuğrul Gazi'yi konu almaktadır. 2014'ten beri yayınlanan dizide Ertuğrul karakterini başarılı oyuncu Engin Altan Düzyatan canlandırmaktadır. Bence dizideki kıyafetler ve eşyalar oldukça başarılı seçilmiş. Buna karşın dizinin bazı eleştirilen yönleri de yok değil. Örneğin dizide çok sık güncel siyasete yönelik verilen mesajlar dizinin kalitesini düşürmekte. Bunun yanında bazı ufak hatalar da var lakin bunların diziyi çok olumsuz yönde etkileyecek hatalar olmadığını düşünüyorum. Ayrıca dizideki asıl amacın da tamamen gerçek tarihi anlatmaktan çok Osmanlı Beyliği kurulana kadarki zorlu mücadeleyi anlatmak olduğunu düşünüyorum. Dizi işlediği konu gereği milli duygularımıza hitap etmekte ve bu da birçok izleyiciyi etkiliyor. Diziye karşı ön yargısı bulunanlara tavsiyem en azından bir bölümünü izledikten sonra karar vermeleridir. Umarım dizinin kalan bölümleri de kaliteli şekilde devam eder. Umarım yazımı beğenmişsinizdir. Yorum yapmayı unutmayın ve mutlaka diğer yazılarımıza da göz gezdirin."} {"url": "https://parlakjurnal.com/erzincan-1-sehir-59-saniye/", "text": "Kendi halinde bir kış mevsimi geçiriyor Erzincan. Yakmış sobasını belki anneler kestane pişirmiş evlatlarına, belki sıcak bir çorba içmişler akşam. Çocuklar yarın ya okula gidecek ya tarlaya. Uykularının en derin saatinde gece 2 sularında bir gürültü, bir afet, bu bir felaket... Erzincan'ı haritadan silen, 59 saniye süren 7,9 şiddetinde bir zelzele. Akıllara sığmaz bir yıkım. Devrilen mangallardan çıkan yangınlar, yerle bir olan evler, haykıran anneler, ağlayan bebekler ve kurtarılmayı bekleyen binlerce can. Aynı günde 80-90 sarsıntı yaşanmış. Şehir yerle bir olmuş, hava -10 derece, bu felaketten kurtulanların sığınacağı bir yer, yiyeceği ekmeği yok. İnsanlar hasta, yaralı. Yaralarını saracak bir tabip. O da yok. Açta açıkta bekliyorlar sadece. Telgraf hatları çökmüş, telefon zaten ne arar. Yardım isteyemiyor halk, kimseye haber gönderemiyor. Bu acıyı tarif edemem, hatta hissedemem bu kadar büyüğünü fakat şöyle ifade edebilirim belki; ölülerini gömecek yer bulamayıp çareyi cesetlerden tepeler yapmakta buluyorlar. Böylesi zor bir sınavı belki en son Kurtuluş Savaşı zamanlarında vermişti bu halk. İmtihan bu ya.. Duvarları yıkılan hapishaneden mahkumlar çıkarıldı, depremzedelere yardım etmeleri söylendi de bir tanesi bile firar etmedi, mahpusuna geri döndü. Öyle bir can pazarı işte. Mahkumları merak edenler için daha sonra çıkarılan bir kanunla cezaları affedildi. Sağ olsunlar. Tüm gazeteler Erzincan'ı yazarken yüce vatanımın insanı da desteğini eksik etmedi, elinde avcunda ne varsa yolladı. Yollayacak bir şeyi olmayanlar acısını paylaştılar memleketlimin. Var olsunlar. Erzincan belki bir daha eskisi gibi olmadı, bir daha eskisi gibi gülmedi ama bırakmadı da memleketinin elini. Benim yerim yurdum burası anam babam dedi, yapamam gurbet ellerde dedi. İşte bu yüzden kış ayları geldi mi bir hüzün çöker Erzincan insanına. Ama üşümez kolay kolay. Deyim yerindeyse, ciğeri yanar çünkü. 79. yılında yine bir depremle kendini hatırlatınca ben burdayım diyor galiba dedim. Bu yüzden kaleme almak istedim bu yazıyı. Evet burada, hala bir damla yaşımızdasın.. Bir gecede 100.000'den fazla yaralı verdi Erzincan. Enkaz altında kalarak, yangında yanarak, soğukta donarak.. 32.962 can verdi Erzincan. Otuz iki bin dokuz yüz altmış iki can. Allah mekanlarını cennet etsin.. Böyle acı yaşanmışlıklar da hayatın içerisinde unutulup gidiyor. Aslında bu gibi toplumsal tecrübeleri sürekli olarak hafızlara hatırlatmak ve insanlara anlatmak gerekiyor. Çok güzel bir yazıydı. Teşekkürler. Bu acı olayı yaşayanların hayatlarını deprem öncesi ve sonrası diye ikiye ayırdığını duymuştum.O günlere şahit olmuşçasına bir üslupla anlattığınız yüreğimize dokunan bu yazıyı kaleme aldığınız için teşekkür ederiz. Tüylerimizi diken diken eden ve bu gerçeği bir kez daha hatırlatan güzel bir yazı olmuş. Elinize sağlık. Deprem her zaman karşımızda yüzleşmek zorunda olduğumuz bir gerçek. Bu yüzden tedbiri hiçbir zaman elden bırakmamak lazım. Güzel yazınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/estetik-ameliyati-kaygisi-uzerine/", "text": "Türkiye'de her yıl 50.000 kadar estetik ameliyat yapılıyor. Bu da demektir ki her 1600 kişiden biri estetik operasyon geçiriyor. İstatistiklere göre ülkemizde en çok yağ aldırma, rinoplasti ve saç ekimi operasyonu yapılıyormuş. Dünya genelinde de durum farklı değil. İnsanların estetik operasyon geçirme sebepleri genel olarak iki başlık altında toplanıyor: sağlık veya daha iyi bir görünüm. Sağlık için yapılan estetik uygulamalar arasında burunda yapılan ameliyatları örnek verebiliriz. Soluk alıp vermede sıkıntı çeken, burnu doğuştan düzgün bir şekilde gelişmemiş olan ve kaza sonrası burunda sorun oluşan hastalar için bu zorunlu bir uygulama olur tabi ki. Peki daha iyi bir görünüm için estetik ameliyat geçirmek ne kadar doğru? Sosyal alanlarda daha iyi görünmek, çekilen fotoğraflarda daha iyi çıkmak için ve karşı cinsi etkilemek için insanların operasyon geçirdiğini biliyoruz. Ama son dönemde, bana göre tamamen bir saçmalık olan ünlülere benzemek için yapılan ameliyatlar var. Örneğin tam da bu aralar bir sosyal medya fenomenine benzemek için Türkiye'ye ameliyat olmaya gelen bir kadından bahsediliyordu. Haberlerde görebilirsiniz. Maalesef ki, haberlerde görüyoruz, bu estetik operasyon mağdurları çok fazla. Ve bu mağdur olma durumu ölüme kadar gidiyor. Kendileri zarar görüyor, aileleri zarar görüyor. Birkaç ay önce midesine balon taktıran bir kadının vefat haberini izledim haberde. Bu durumu görüp düşünen insanlar neden böyle yapmış ki, spor yapıp zayıflasaymış ya diyor. Hekimler de buna müsaade ediyor, hepsi için demiyorum ama bu olaylardaki gibi bazıları parayı düşünüp direk ameliyata alıyor. Nasıl ergenliğe girme yaşı düşmüşse, estetik ameliyat isteme yaşı da düştü. Bu durum özellikle kızlarda çok görülüyor. Güzel görünmek için zayıflamanın kısa yolu olarak bu tarz estetik operasyonlar yapılıyor. Daha gelişimini tamamlamamış çocuklar, bu ameliyatları istiyorlar. Aileleri bilinçsiz, bu çocuklara operasyon yapan hekimler bilinçsiz. Oysaki bu durumun etik olması için, ameliyat yaşına gelmeleri için daha çok yıl var önlerinde. Daha iyi bir görüntü adına, araştırıp görüşmeden estetik operasyon geçirdiği için çok kötü durumlara düşen insanlar var. Bir yerde şöyle bir tabir kullanmışlar Rezil olmak da var, vezir olmak da. Gerçekten doğru demişler. Sonuçta bıçak altına yatmak öyle kolay bir iş değil ve yoldan geçen birinin yapabileceği bir iş değil. İyice araştırıp soruşturmadan bu tür işleri yapmak doğru değil. Bu yüzden etik olan ile mantıklı olanın sentezini yapmalıyız. Bu iki olgunun sentezi bizi doğru sonuca götürecektir. Kesinlikle yazdıklarınıza katılıyorum. Hatta daha da abartıp diyorum ki, tıp sağlık dışındaki konulara alet edilmemelidir. Yanlış anlamışsınız bence sayın yazarı kastı estetiğin yanlış olduğu değil başkalarına benzeme amaçlı yapılan ve bilinçsizce yapılan estetiğin yanlış olduğudur. Güzel görünmeyi istemenin günah olduğunu da söylemiyor. Sayın yazar size gelince:Estetiğin bu kadar önemli olduğu bir çağda düzgün hatlara sahip olma duygusu da bence çok normal karşılanmalı tabi herhangi bir sağlık sorunu yaratmayacaksa. Bence yazarın burada kastettiği şey daha iyi bir görüntü için ameliyat olmak değil. Hani bir ünlüye benzemek için 20 küsur tane ameliyat olan insanlar vardır ya işte onlardan bahsediyor. Yazar Bey bu konuda örmek de vermiş zaten. Zaten çağ olarak değişim çağındayız. Böyle şeyler artık normalleşti. Ama iyice araştırıp soruşturmadan girişilen işler mağdur olmayla sonuçlanıyor. Bir de daha reşit olmamış ve ameliyat sonucu gelişimi sekteye uğrayacak çocukların operasyon istemesi, ailelerin de bilinçsiz bir şekilde izin vermesi hiç etik değil. Yorumunuz için teşekkür ederim. Öncelikle bu bir eleştiri yazısı, eleştirmek benim işim. Güzel görünmeyi istemek de günah değil ama başkalarına benzeyerek güzel görünmeye çalışmak bir saçmalık. Ayrıca lafım başkalarına benzemek için yapılan ameliyatları yapan hekimleredir. Lütfen dikkatli okuyalım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/euroleague-2017-istanbul/", "text": "Euroleague Basketbol'un Avrupa kıtasındaki en büyük organizasyonudur. Tarihçesinde Avrupa Şampiyonlar kupası vs. isimler alsada 2001 yılından itibaren Euroleague adını almıştır. 2010 yılından itibaren Turkish Airlines ile yapılan anlaşmayla organizsyonun adı Turkish Airlines Euroleague, son 4 takımın şampiyonluk mücadelesi verdiği 4'lü finalin adı da Turkish Airlines Final Four olmuştur. Euroleague ismiyle düzenlenmeden önce (1999-2000, 2000-2001) Anadolu Efes'in 2 adet 3.lüğü bulunsada son 2 yıla kadar malesef takımlarımız bu dev organizasyonda pekte varlık gösterememişlerdir. Fakat 2014-2015 sezonunda Final Four a kalan Fenerbahçe Türk Basketbol'u adına gelecek sezonlara umut ışığı olmuştur. Ertesi yıl finale kalmış hatta kupaya bir basket uzaktayken uzatmalara giden maç sonucunda kupayı kaybetmiştir. Ayrıca Fenerbahçe bu yıl ülkemizde düzenlenecek Final Four'a da kalma başarısı göstermiştir. Eski statüye göre (2015 e kadar) 24 takımın katılımyla 6'lı 4 grup oluşturur ve grubu ilk 4 sırada bitiren takımlar üst tura çıkar, üst turda 8 erli 2 grupta mücade ederler ve yine ilk 4'ee giren takımlar 1. 4. ile 2. 3. ile 5 maçlık bir seri oynar ve kazananlar Final Four'a kalırdı fakat 2015'ten itibaren takım sayısı 16'ya düştü ve bütün takımların ev sahibi deplesman şeklinde birbirleriyle maç yapmaları sağlandı böylece ligin izlenilebiliriliği arttırılmak istendi ve başarılıda olundu. Diğer statüde birçok takım birbirleriyle maç yapmadan sezonu tamamlayabilirlerken artık bütün takımlar birbiriyle maç yapmaktadırlar. Yeni statüde normal sezonu ilk 4 sırada tamamlayan takımlar 5 maçlık seride ev sahibi aventajını yakalarlar ve ilk 2 maçı evlerinde oynama hakkı kazanırlar. 5-8 takımlarsa ilk 2 maçı deplasmanda oynayayrak Final Four mücadelesi verirler. 11'i A lisans 3'ü B lisans 1'i Eurocup'ı kazanan takım, 1'i de özel davetle olmak üzere 16 takım Turkish Airlines Euroleague 2017'ye katılmıştır. Türkiyede 2 takım A lisans sahibi takımlardır ayrıca Galatasaray 2. büyük kupa 'ı kazandığı için katılma hakkı kazanmıştır ve Darüşşafakda özel davetle turnuvaya katılmıştır. Normal sezonda yani 16 takımın birbiriyle oynadığı 2'şer maç sonucunda Fenerbahçe 5, Anadolu Efes 6, Darüşşafaka da 8. olmuş ve Play-off'a kalarak ülkemizde düzenlenecek Final Four'a katılabilme şansı yakalasalarda bu şansı sadece Fenerbahçe değerlendirmiştir. Temsilcimiz Fenrebahçe 19 Mayıs Cuma günü saat 21.30 da Real Madrid ile karşılacak ve kazanması halinde CSKA Moskova Olympiakos maçının galibiyle kupa için mücadele edecektir. maçlar 19-21 Mayıs ta Sinan Erdem Arena'da oynanacaktır. Biz bu yazıyı yazdıktan sonra 2 maçınıda zorlanmadan kazanıp basketbolda Avrupa'nın en büyük kupasını ülkemize getiren Fenerbahçe'yi tebrik eder, bu başarının Fenerbahçe ve Türk Basketbol'u adına bir başlangıç olmasını dileriz ...."} {"url": "https://parlakjurnal.com/evde-kal-turkiye-yazi-yarismasi/", "text": "Tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz de yeni bir salgına karşı mücadele veriyor. Çoğumuz bu süreçte hem kendini hem de sevdiklerini korumak için evinde kalıyor. Biz de Parlak Jurnal olarak, evde kalan değerli okurlarımıza yönelik bir ödüllü yazı yarışması düzenlemeye karar verdik. Bu yarışmada başarılı olan yazarlara birbirinden güzel kitaplar vermeyi planlıyoruz. Evinizde ve masanızda kalın; araştırın, inceleyin, derleyin, hayal edin ve bir yazı kaleme alın. Evde, kitaplarda, sayfalarda hayat var! Düzenlediğimiz yazı yarışmasına son katılım ve yazı gönderme tarihi 14 Nisan 2020'dir. Yarışmaya katılmanız için öncelikle katılım formunu doldurmalı ve daha sonra 7 Nisan'a kadar yazınızı göndermelisiniz. Yarışmayla ilgili tüm ayrıntıları bu sayfadan öğrenebilirsiniz. Yazı yarışmasının sonuçları açıklandı. Yazı değerlendirme ekibimizle birlikte somut ve soyut parametreler içeren bir puanlama tablosuna göre yazılarınızı değerlendirdik. Bu süreçte tüm değerlendirmeler kör olarak yapıldı. Puanlamayı yapanlar yazarlara ait kişisel bilgileri bilmiyordu. Puanlamaları toplayan arkadaşımız hangi yazı numaralarının hangi isme ait olduğunu bilmez iken isimleri bilen arkadaşımız da puanlamaları bilmiyordu. Yarışmamızdaki yazıların puanlamaları arasında oldukça ufak farklılıklar olduğunu belirtmek istiyoruz. Ayrıca intihal tespit ettiğimiz yazıları da bu süreç içerisinde diskalifiye ettik. Yazılar toplamda 1050 puan üzerinden değerlendirilmiştir. Ayrıca, yarışmamıza katılanlardan ilk 10 sıralamayı da sizlere duyurmak isteriz: Zeynep Bilge BUDAK (935,5 puan), Ekrem KANDUR (931,5 puan), Serkan TAŞAN (930,5 puan), Ahmet EROĞLU (923,5 puan), Seda ÖZTÜRK (918,5 puan), Gülperi Ece BULUT (917,5 puan), Süeda LAÇİN (916, 5 puan). Tüm katılımcıları tebrik ediyoruz. Ayrıca bu zorlu günlerde böyle bir yarışmaya katılarak bir fark oluşturduğunuz için hepinize teşekkür ediyoruz. Kazanan yazılar ve uygun görülen yazılar ilerleyen süreçte sitemizde isminizle yayımlanacaktır. İlk üç yazarımızın bizimle e-posta üzerinden iletişim kurmasını bekliyoruz. Yarışmaya katılım süresi bitmiştir. Güncellemeler için bu sayfayı ve e-posta adresinizi takip edin. Yarışma sonuçlarını ve kazanan yazarlarımızı 24 Nisan Cuma günü açıklayacağız! - Bilim kategorisindeki yetersiz katılımdan ötürü yarışmamızı yalnızca düzyazı ve edebiyat kategorisine sınırlıyoruz. - Fakat o kategorideki ödülleri diğer ödüllerin içerisine dağıttık. Bu sayede kazananlara daha fazla kitap hediye etmiş olacağız. - Yarışmamızdaki son katılım ve yazı gönderme tarihini tek seferliğe mahsus 14 Nisan 2020 tarihine kadar erteliyoruz. Yazınızı göndermeden evvel ön katılım yapmanız gerekiyor. Ön katılım yaptıktan sonra 14 Nisan 2020 tarihine kadar yazınızı gönderebilirsiniz. Ön katılım yapmak için buraya tıklayabilir yahut sitemiz üzerinden aşağıdaki formu doldurabilirsiniz. Yazı yarışmasına evde kalan, kalemine güvenen, yazmaya istekli ve gönüllü olan herkes katılabilir. Herkesin tek bir yazıyla katılım hakkı vardır. Yazı yarışmamızda herhangi bir konu kısıtlaması ise yoktur. Tüm kategorilerdeki yazılarda kelime sayısının alt sınırı 300 kelimedir. Şiirler için ise bu alt sınır 20 satır (ör. 4x5) olarak belirlenmiştir. Fakat üst sınır bulunmamaktadır. Bu alt sınıra uyduğunuz sürece istediğiniz uzunlukta yazabilirsiniz. Bu sınırları daha adil bir puanlama ve değerlendirme yapabilmek için mecburen koyuyoruz. Herhangi bir konu kısıtlaması olmamasının yanında etnik, dini ve siyasi konularda ayrıştırıcı, hedef gösterici ve hakaret edici söylemler kullanmamalısınız. - Gerektiği yerlerde italik ve gerektiği yerlerde kalın yazı kullanabilir. - Eğer bir alıntı var ise tırnak işareti kullanmalısınız. - Eğer var ise ek başlıkları 14 punto büyüklüğünde ve kalın olarak yazmalısınız. - Eğer var ise kaynakçanızı ve atıflarınızı yazınızın sonunda belirtmelisiniz. Her yazının bir adet kapak görseli olmak zorunda. Bu görselin yüksek çözünürlükte ve göze hitap eden bir şekilde olmasını tavsiye ediyoruz. Bunun yanında, yazınıza istediğiniz kadar yazıyla alakalı ek görsel ekleyebilirsiniz. Gönderdiğiniz yazının tamamen size ait olması ve başka bir ortamda yayımlanmamış olması gerekiyor. Yarışmamıza katılan her yazı intihal açısından değerlendirilecektir. Yolladığınız her eseri çeşitli kriterler açısından titizce inceleyeceğiz. Bu değerlendirmeyi bir kurul ile birlikte şeffaf olarak gerçekleştireceğiz. Tüm değerlendirmeleri ve puanlamaları yazarlarımızla ve okurlarımızla bizzat paylaşacağız. Yarışma kurulunun değerlendirip belirlediği ilk 3 sıralamaya giren yazılar sitemizde yayımlanacak ve okurların beğenisine sunulacak. Dereceye giremeyen ancak yayımlanabilir yazılar da Parlak Jurnal'in inisiyatifi doğrultusunda yayımlanabilecektir. Önceden form ile birlikte isminizi kaydettikten sonra yazılarınızı en geç 7 Nisan 2020 tarihine kadar internet aracılığıyla parlakjurnal@gmail.com e-posta adresimize gönderebilirsiniz. Eserinizi yollarken adınızı, soyadınızı ve iletişim bilgilerinizi göndermeyi de lütfen unutmayın. Not: Parlak Jurnal ekibi, katılım oranları gibi durumları gözeterek yazı yarışmasında her türlü değişiklik yapma hakkına sahiptir. Ayrıca şiir yazıları da edebiyat kategorinde değerlendirilecektir. Geçmişte yaptığımız yazı yarışmasına buradan ulaşabilirsiniz. Son yazı kabul ettiğimiz tarih bugün (14 Nisan) sona eriyor. Kazananları değerlendirme sürecimiz bir aksilik çıkmadığı taktirde 20 Nisan günü tamamlanacak. Sizlere 20 Nisan günü internet sitemizden ilk 3 yazarımızı duyuracağız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/evrende-buyulu-bir-yolculuk-doctor-who/", "text": "Kendisini Doktor olarak tanıtan ve zamanda yolculuk yapma yeteneği bulunan Zaman Lordu, Dünya'yı kurtarmak için türlü maceralara atılmakta ve her zaman kazanan Dünya olmaktadır. Çoğunlukla her bölümde farklı bir maceranın konu edinildiği bu dizi, evren üzerine ve türler arası iletişim özelinde derin bir sorgulama gerçekleştirmemizi sağlıyor. Fantastik bir yönü de bulunan dizi, 1963 yılından beri yayımlanıyor. Bu nedenle çok ama çok uzun soluklu bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Doctor Who büyülü evrenine hoş geldiniz! Kendisini her ortamda Doktor olarak tanıtan, ezeli düşmanlarının da onu bu şekilde bildiği bu kişi, aslında insanvari bir dünya dışı yaratıktır. Kendisini Dünya'yı ve insanları korumaya adayan Doktor, 1950'lerden kalma bir polis kulübesi gibi görünen TARDİS ile tam anlamıyla evren içinde benzersiz maceralara atılır. Bir maceradan diğerine giderken asla yalnız değildir! Genellikle her sezon ya da iki sezonda bir farklı bir yol arkadaşı/arkadaşları olur. Her şey oradan çok sıradan ve basit görünüyor değil mi? Aslında bu basitlik, karmaşıklığın ta kendisidir. Doctor Who, her ne kadar birçok kişi tarafından fazlaca fantastik sayılsa ve bu nedenle pek sevilmese de Doctor Who'nun felsefi zeminini fark eden insanların sayısı da az değildir. Her bölümde farklı insan dışı varlıklara ve bunların Dünya/Evreni ele geçirmelerine tanık olsak da aslında birçok varlık ve birçok durum, derin anlamlara sahiptir. Her şeyden önce uzak bir gelecekte Evren'in nasıl bir yer olacağına dair çeşitli fikirleri vardır dizinin. Bilinçli canlıların olduğu bir Evren'de canlı formları arasında büyük bir mücadele ortaya çıkacağını, çeşitli olaylar üzerinden açıklayan dizi; bu kısımda fantastik ögeleri sıkça kullanır. Ama bir saniyeliğine durup düşünelim. Şu anda kendimizden başka bilinçli canlılar olduğuna dair bir fikrimiz olmasa da insan türü arasında bile yüzyıllardır süren büyük bir savaş var. Bencillik, kıskançlık, zengin olma isteği, bir topluluk olarak sınırları belirli bir alanda yaşama arzusu ve daha pek çok unsur; bu savaşların her dönem yenilenmesine neden oluyor. Bizler şu anda belirli alanlarda yaşıyor, bu alanların dışına yabancılaşmak zorunda kalıyor olsak da bütünüyle düşündüğümüzde Dünya bizim evimiz. Bunu da sanırım farklı formlarla karşılaştığımızda anlayabileceğiz. İşte Doctor Who evreninde bu savaşlara tanık oluyoruz. Fakat insanlar arasındaki savaşlara pek denk gelmiyoruz çünkü genellikle dünya dışı varlıklar her zaman istilacı konumunda. Bu nedenle insanlar olarak tek bir düşmana karşı birlik halindeyiz. Doktor, insanları bu tehditlerden korumak için bitmez tükenmez bir mücadele içinde. Hem kendi geçmişiyle hem de gelecekle sıkı bir hesaplaşma halinde olması, aslında çoğu zaman kendini yorgun hissetmesine neden oluyor. Fakat bu, dışarıdan pek de anlaşılmıyor. Çünkü Doktor, her zaman sorunları çözen ve umutsuzluğu bertaraf eden bir karaktere sahip. Bu ise büyük sorumlulukları göğüslemesine neden oluyor. Asla zalim ya da korkak olma. Asla vazgeçme, asla pes etme. sözü geçiyor dizinin bir bölümünde. Doktor, yol arkadaşlarına aslında bunu sürekli öğütlüyor. Zalim olanların en büyük düşmanı olan Doktor, en zor durumda bile pes etmez, vazgeçmez ve bir şekilde umudun söndüğü bir ortamda umudun yeşermesini sağlar. Bu, yaşamın en temel yapı taşıdır. Yanındakilerin hep yeni şeyler keşfetmesini sağlar, çünkü o, Gözlerini açık tutarsan daima bakmaya değer bir şeyler göreceksin. sözüne inanmaktadır. Doktor, TARDİS ile büyülü yolculuklara çıkar. Gezgin olmasının birçok nedeni bulunan bu geçmişi kayıp ruhun TARDİS'i, onun en büyük yoldaşı olmuştur. Normalde TARDİS, bulunduğu yere göre şekil alabilen bir tür zaman makinesidir. Fakat Doktor'un TARDİS'i bu özelliğini yitirdiği için içi dışından büyük TARDİS'i polis kulübesi görünümündedir. Nadir olarak yalnız seyahat eden Doktor, çoğunlukla bir ya da birkaç yol arkadaşıyla farklı maceralara atılır. Masum ve tehdit altındaki insanların yardımına koşan Doktor'u birden 1800'lerde görebilirsiniz. Fakat bir de bakmışsınız 2020'lerden çıkmış. Yani ne zaman nerede olduğunu asla bilemezsiniz. İşte, bu, Doktor'un büyülü evrenidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ex-machina/", "text": "Ex Machina filminin klasikleşmiş bilimkurgu filmlerinden farklı bir yapıt olduğunu en başta belirtmekte fayda var. Filmimiz bir yazılımcının çekilişi kazanması ve bunun devamında şirket sahibinin yanına tatile gitmeye hak kazanması ile başlıyor. Şirket sahibinin herkesten uzak yaşadığı evinde kendisini bekleyen sürprizden habersiz karakterimiz yola koyuluyor ve filmin ağırlıklı olarak geçtiği eve varıyor. Sürprizimiz ise kendi bilinci olup olmadığını sorgulayıp cevabını filmde bulacağımız robot. Ex Machina genel olarak durağan geçiyor ama bu eksikliğini izleyicide merak ve gerilim duygularını uyandırıp canlı tutarak kapatıyor. Film boyunca acaba ne olacaklar insanın kafasında dönüyor. Bize bazı şeyleri sorgulatıyor. IMDB'den 7,7'lik iyi bir puan alan film bence izlenebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/eyvah-nadir-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "28 Kasım 2017'de prömiyerini yapan Eyvah Nadir; 1 perde ve 1 saat 10 dakika uzunluğunda. Tek kişilik oyunlarda, şimdiye kadar izlediğim en iyi oyunlardan birisiydi. Bu tür tek kişilik oyunlarda, yönetmen ve oyuncu arasındaki uyum son derece önemli olduğu için böyle uyumlu bir oyun temsili için Koray Karaca'yı ve Ali Meriç'i ayrı ayrı tebrik ederim. Günümüz sanatında bir köşeye itilmiş meddahlık bakın işte ben de buradayım dedi tabiri caizse. Genellikle, oyuncu kadrosu geniş ve dram türündeki oyunları seven birisi olarak Eyvah Nadir'i çok beğendim. Meğer bizden büyüklerin anlata anlata bitiremediği meddah oyununu izlemeden büyümüşüz. O yanımız eksik kalmış. Modern meddahlık havasında geçen oyun, temsiline başlar başlamaz zaman nasıl geçiyor hiç fark edilmiyor. Kostüm dekor ve ışık: Oda tiyatrosunu bilen bilir, küçüktür ve küçük olduğu kadar da samimidir. Dekor sade ve güzeldi. Kostümlerse bir ayrı hoşuma gitti. Işık tasarımı da iyiydi. Koray Karaca: Televizyon dizilerini çok takip edemeyen ve önceden oynadığı oyunlarını izleyemeyen birisi olarak, Koray Karaca'yı pek tanıdığım söylenemez. Eyvah Nadir'i izleyince oyunculuğunu çok beğendim. Çoğu, televizyon dizisinde oynayan, kendini geliştirmek adına çok bir şey yapmamış dizi oyuncularının aksine , Karaca'nın tiyatro temelli olduğunu öğrendim. Özellikle hızlı rol geçişleri olsun, karakter geçişleri olsun, oyun içindeki hiç bitmeyen enerjisi olsun, beni çok etkiledi. En yakın zamanda bir daha gitmek istiyorum diyerek ne derece beğendiğimi ifade edebilirim sanırım. Tekrar ve tekrar emeğine sağlık. Nadir evvela doğar, büyür, serpilir. Birçok okul bitirir. Eli ekmek tutsun ister. Birçok işe girer lakin herkes gibi gözlerini kapatıp vazifesini yapamaz Nadir. Doğruluktan vazgeçip de herkes gibi olamaz. Durum ne olursa olsun eyvah demez Nadir. Ama gel gör ki okullar bitirmek, iyi adam olmak yetmez. Kötülük yapmak gerekir. Kötü adam olmak gerekir. İşte böylece başlar Nadir'in o trajikomik hikayesi. Daha da anlatmak düşmez bize efenim. Bir bilet alın, izleyin Eyvah Nadir'i ve bir parça da olsa Nadir'de bulun kendinizi. Meddah veya kıssahan, bir topluluk önünde çeşitli hikayeler anlatan ve taklit sanatı yapan kişiye denir. Bu oyuna ise meddah oyunu denir. Bir tek oyuncunun çeşitli kılıklara girerek bir oyunu canlandırmasıdır. Meddah genellikle bir konu içinde geçen farklı karakterlerin seslerini, mimiklerini ve hareketlerini canlandırır. Genelde kahvehane gibi halkın topluca bulunduğu alanlarda, küçük bir sahne üzerinde taklit ve güldürmek amaçlı oyunlar yapar. Kahvehane kelimesini görmezden gelirsek, bu oyun hakkında yukarıdaki tanım cümlesi yeterince açıklayıcı olur diyebilirim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/fahreddin-pasa-cekirge-emirnamesi/", "text": "İngilizlerle işbirliği yapan Araplar Osmanlı'yı sırtından vurmuştu. Şerif Hüseyin ve isyancıları bağımsızlık vaatleriyle bütün bir Arap Yarımadası'nı ele geçirmişlerdi fakat tek bir yer hariç: Medine. Ömer Fahreddin Türkkan yani Fahreddin Paşa 1868, Rusçuk doğumludur ve 22 Kasım 1948'de Eskişehir yakınlarında vefat etmiştir. Tam bir Kurmay Türk askeri ve diplomattır. Harbiye Mektebi'ni birincilikle bitirmiştir ve Balkan Savaşı'nda, Çatalca'da, Edirne'nin geri alınmasında rol oynamıştır. Birçok Ermeni isyanını bastırmıştır. Asıl namının duyulması 1916 yılında Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atanmasıyla olmuştur. Medine'deki Osmanlı Garnizonunda bağlantı ve lojistik 2. Abdülhamid'in yaptırdığı Hicaz Demiryollarıyla sağlanıyordu. İleri görüşlü bir Kurmay olan Fahreddin Paşa, bedevilerin etraftaki işgalleri dolayısıyla durumun farkındaydı. Bunun üzerine Osmanlı padişahlarının her sene hac kafileleriyle gönderdikleri hediyelerle birlikte türbedeki kutsal emanetleri 2000 kişilik bir orduyla İstanbul'a göndermiştir . 1916'dan sonra Şerif Hüseyin ve isyancıların demir yollarını bilerek tahrip etmeleriyle merkeze uzak olan Medine'nin hiçbir ikmal yolu kalmamıştı. Bunun sonrasında İngiliz destekli isyancılar Medine'yi kuşattılar. Fakat Osmanlı Ordusu tarafından yenilgiye uğradılar. Şerif Hüseyin ve yardımcıları bu yenilgi üzerine bir daha toplanamasalar da şehrin merkezle bütün bağlantılarını koparmışlardı. Medine'deki Osmanlı Ordusu'nu zor günler bekliyordu. Osmanlı Devleti ise Medine'ye yardım gönderemiyordu çünkü Filistin Cephesi çöküyordu. Önce Gazze ve daha sonra Kudüs düştü, ardından Sina ve Filistin cephesi ordularının dağılmasıyla Filistin Cephesi tamamen kaybedilmiş oldu ve Medine'ye yardım gönderme imkanı tamamen ortadan kalktı. Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitkilerle besleniyor, temiz ve taze şeyler yiyor. Hem de tiryaki ve keyif sahibi, tütün ve limondan zevk alıyor. Ayrıca Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika bedevilerinin başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağlamlıklarını ve zindeliklerini yedikleri çekirgeye borçludurlar. Çekirgeyi develer de büyük zevkle yiyorlar. Dizlerinin bağı çözülenlere, basurlulara ve romatizmalılara şifadır. Dün karargah sofrasında çekirge tavası vardı. Arkadaşlarımla beraber yedim ve bunu dil konservesinden daha lezzetli buldum. Hele zeytinyağı ile ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor. Elhasıl, dün çekirgeyi bahçelerden def ve tenkil tedarikini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu diye yollarını gözlüyorum. Hangi mıntıkaya çekirge düşerse tarifim veçhile istifade edilmesini ve bana da hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ederim. Günler geçmiştir ve Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkmıştır. Sonucunda da Mondros Ateşkes Antlaşması ile bütün ordu terhis edilmeye başlanmıştır. Bütün ordulara olduğu gibi Medine'ye de ordunun dağıtılmasıyla ilgili emir gitsmiş fakat Fahrettin Paşa emri kabul etmeyip bir kez daha direnmeye devam etmiştir. Mondros Ateşkes'inden sonra bütün baskılara rağmen ve o yokluk içerisinde tam 72 gün daha Medine'yi müdafaa etmiştir. İngilizler burayı da ele geçirmek için İstanbul Hükümeti'ni bile değiştirmiş fakat başarılı olamamıştır. En sonunda bir nota ile İngilizler savaşa tekrar başlayacağını bildirmişlerdir. Bunun üzerine VI. Mehmet ve kurmayların ricalarıyla Fahrettin Paşa Medine'yi teslim etmek zorunda kalmıştır. Fahreddin Paşa Savaş esiri olarak birçok yere sürgün edildi ve idama mahkum edildi. Fakat Atatürk önderliğindeki Ankara hükümetinin gayretleriyle Malta'dan kurtularak Ankara'ya geldi ve Milli Mücadeleye katıldı. 1936'da Ferik Korgeneral rütbesiyle emekli oldu. 22 Kasım 1948'de bir tren yolculuğu sırasında kalp krizi geçirerek vefat etti. Evet, I. Dünya Savaşı sırasında çıkan Şerif Hüseyin İsyanı'nda 2 yıl 7 ay boyunca bütün yokluklara rağmen Medine'yi savundu. Bu arada orduların sayılarını da bilmek durumun anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. 1916 yılında Fahreddin Paşa'nın ordusu 3000 kişi iken aynı yılda İsyancıların 30.000 kişi , 1918'e geldiğimizde Medine'deki Osmanlı Ordusu 11.000 kişi iken isyancıların ise 50.000 kişidir . Ayrıca İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri'nin desteğini de almışlardır. İsyancılara destek veren İngiliz Ajanı T. E. Lawrence'ın bile Çöl Kaplanı lakabını verdiği Fahreddin Paşa'ya Mustafa Kemal Atatürk: Fahrettin Paşa, daha sağlığında adını tarihe altın harflerle yazdıran kumandandır... diyecektir. İşte Bu yüzden Fahreddin Paşa Medine Müdafii, Türk Kaplanı, Çöl Kaplanı, Medine Kahramanı lakaplarıyla anılır. = Spencer C. Tucker, Arab Revolt (1916-1918), The Encyclopedia of World War I, ABC-CLIO, 2005, ISBN 1851094202, sayfa 117."} {"url": "https://parlakjurnal.com/fahrenheit-451-kitap-incelemesi-ray-bradbury/", "text": "Kitap ayracınız kalem olsun. Bu kitap bana bunu öğretti. Şimdiye kadar çok kitap okumuşumdur ama Tüfek, Mikrop ve Çelik dışında öyle pek not aldığım veya altını çizdiğim kitap falan olmadı. Ama Fahrenheit 451'de bunun öneminin farkına vardım. O zaman yazarlar birer yalancıdır. Ama insanlığın seçmesini umdukları doğru yolu veya seçmesinden korktukları yanlış yolu aydınlatma ihtiyacı duyan bir yalancı. Çok felsefi oldu. Neyse, kitaba geçelim. Böylece Fahrenheit 451 kitabı ortaya çıkmış. Bu kitapta görevi söndürmek değil, yakmak olan bir itfaiyecinin hayatına bakacaksınız. Ama onun görevi en önemli görev: kitapları yakmak. Ve onun adı Montag. Birçok diğer kişinin yanında bir de kız göreceksiniz. Onun adı da Clarisse. Montag'ın bu kız ile tanışmasından sonra hayatının tam tersi yöne akmasını bir seyirci edasıyla izleyecekseniz ve sonra empati kuracaksınız. Bir şey daha, insanların yalanla dolu olan kitapları korumak için nasıl canlarını feda ettiklerine şahit olacaksınız. Evet, kitap bunlarla ilgili. Ama sadece bunlarla ilgili dersem yanılırım. Bu kitap daha birçok şeyle ilgili. Kitabın isminin nereden geldiğini sorarsanız, Ray Bradbury kitabı yazarken bir itfaiyeyi aramış ve kağıdın kaç derecede yandığını sormuş. Onlar da Fahrenheit 451 demiş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/farabi-ve-felsefesi/", "text": "Doğu ya da batı fark etmeksizin tüm dünyada felsefe alanında kabul gören düşüncelerden biri İlk Öğretmen tabiri üzerinedir. Avrupa ve doğu felsefeleri açık biçimde Aristoteles'i İlk Öğretmen olarak tanımlar. Dünyanın ve özel olarak da Avrupa'nın İkinci Öğretmeni ise Farabi'dir. Farabi'nin hangi etnisiteye ve millete ait olduğuna dair birçok tartışma vardır. Bununla birlikte bu büyük filozofun 872 yılında bugün Kazakistan olarak adlandırılan bölgede doğduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte Farabi, Suriye'nin Şam eyaletinde yaşamını yitirmiştir. Tüm bu etnisite temelli tartışmalardan bağımsız olarak Farabi, İslam'ın Altın Çağı olarak adlandırılan yüzyılda yaşamış ve İslam felsefesi açısından oldukça iz bırakan bir felsefe geliştirmiştir. Onun hakkındaki bir diğer spekülasyon ise doğrudan felsefesine yöneliktir. Gazali, Farabi ve İbni Sina'yı dinden çıkmakla suçlamıştır. Felsefesi uzun yıllar İslam dünyasında yankılanmış ve onun Aristotelesçi tutumla gerçekleştirdiği İslam perspektifi, önemli tartışmaların konusu olmuştur. Diğer birçok konuda olduğu gibi Farabi'nin eserleri kapsamında da bazı spekülasyonlar mevcuttur. Günümüzde Farabi'ye atfedilen 160'a yakın kitap olduğu düşünülmektedir. Bu eserlerin bir bölümünün doğrudan ona ait olduğu kanıtlanmıştır. Bir bölümü ise spekülatif olarak ortadadır. Tüm bunlardan bağımsız olarak Farabi'nin eserleri, büyük filozofların kitaplarının açıklaması şeklindedir. Özel olarak Farabi, Aristoteles ve onun felsefesiyle ilgilenmiştir. Bununla birlikte Farabi'nin felsefesi çoğunlukla uzlaştırıcı bir mistisizmle özdeşleştirilir. Bu düşüncenin antik Yunan dünyasındaki en önemli temsilcileri ise Pisagor'dur. Bir çeşit tarikatın kurucusu olan Pisagor, evrenin tamamını anlamada matematiği kullanmıştır. Farabi'nin eserleri; siyaset ve ahlak felsefesine yönelik eserler, din bilimlerine ilişkin eserler, bilimle ilişkilendirilen eserler, mantık ve dil felsefesi üzerine eserler olmak üzere dört farklı kategoride incelenir. Farabi'ye atfedilen diğer kitaplar ise bunlara ek olarak farklı bir kategori içerisinde incelenmektedir. Farabi'nin bu eserlerinin büyük bir bölümü antik Yunan felsefesinde karşılığı olan çeşitli eserlerin açıklaması şeklindedir. Farabi, Aristoteles'in yanı sıra Platon felsefesinden ve özel olarak ise Yeni Platonculuk akımından etkilenmiştir. Farabi hakkındaki bazı spekülasyonlar ise doğrudan efsanelere dayanır. Özelikle İslam dünyasında Farabi'nin hikmetlerinin aktarıldığı bazı anlatılar efsane olmaktan da öteye geçmiştir. Bir iddiaya göre Farabi, 70 dil bilmektedir. Bu konuyla ilgili farklı anlatıcılar ve yazarlar çeşitli türlerde hikayelere eserlerinde yer vermiştir. Farabi'nin felsefesi de tıpkı yaşamı gibi ciddi düzeyde spekülasyonlara sebebiyet vermiştir. Geleneksel İslam felsefesi bakış açısından farklı bir perspektifi olan Farabi, İbni Sina ile birlikte İslam düşüncesinde önemli bir rol oynamıştır. Farabi'nin felsefesi, tıpkı Aristoteles ve Platon gibi sistematik bir arka plana sahiptir. Sistematik felsefeler, felsefenin alt disiplinlerinin tamamının birbirine paralel örgülü düşüncelerle bezenmiş olması şeklinde ortaya konulur. Farabi'nin doğa, siyaset, ahlak, bilim, varlık, din, bilgi felsefeleri tek bir düşünceden gelişir. Bu düşünce, Sudur felsefesidir. Sudur düşüncesi, aklın Tanrı'dan sudur ederek geliştiğini ifade eder. Yeni Platoncu anlayışta da aynı şekilde karşılık bulan sudur teorisi, temel olarak bir varoluş felsefesidir. Ontolojik olarak insanın, canlılığın ve en önemlisi de aklın açıklanmasına yöneliktir. Varoluş, doğrudan Tanrıdan herhangi bir edim ya da eyleme bağlı kalmaksızın sudur etmiştir. Varoluşun birçok basamağı vardır. Tanrı ve akıl düzleminde gelişen varoluş, maddede sonuçlanır. Farabi'ye göre varoluşun son basamağı maddenin kendisidir. Bu düşünce biçimi, aynı zamanda Tanrının varlığının kanıtlanmasına ilişkin de tutarlı bir akli prensibe dayanır. Farabi'de aynı düşünceden hareketli çeşitli biçimlerde Tanrıyı kanıtlamayı amaçlamıştır. Farabi, birçok farklı metot kullanarak Tanrıyı akli düzlemde kanıtlamış olmayı hedeflese de bu noktada başvurduğu üç temel yöntem dikkat çekicidir. Farabi, Pisagor'un felsefesine de uygun olarak evrende muhteşem bir harmoni olduğunu söyler. Varlıkların tekliği çiftliği, gündüz ve gece, dört element başta olmak üzere birçok detay, Farabi'ye göre evrendeki düzenin delilidir. Evrende böylesine bir düzeni keşfetmiş olması, Farabi'yi uyumluluk üzerinden Tanrının varlığını kanıtlama götürmüştür. Farabi'nin Tanrı kanıtlamalarındaki bir diğer kullandığı metot ise nedensellik ilkesidir. Bu metot, bir yapının var olması, ancak onu yapan bir mimar olması ile mümkündür. Dolayısıyla bu evren varsa, onu yapan da olmalıdır şeklinde bir akıl yürütmeye dayanır. Farabi'nin Tanrı kanıtlamasına yönelik kullandığı bir diğer metot ise antik Yunan dünyasında da yaygın olarak kabul gören hareket görüşü üzerinedir. Antik Yunan dünyasında hareket, canlılığın ve temel olarak bir başlatıcının delili olarak kabul edilir. Farabi'de bu düşünceyi kaynak olarak kabul edip hareketi, bir hareket ettirici ile bağdaştırmıştır. Dolayısıyla evrende bir hareket varsa, bunun bir de hareket ettiricisi, yani Tanrı olmalıdır. Farabi ya da dünyada daha çok anılan adıyla Alpharabius, tüm dünyada Magister Secundus olarak bilinir. Onun bu unvanı elde etmesi, yine tüm dünyada Magister Primus olarak adlandırılan Aristoteles'in felsefesini eksiksiz ve kusursuz olarak anlatmasıyla ilişkilidir. Aynı zamanda Farabi düşünceleriyle İslam dünyasını da derinden etkilemiştir. Aristoteles'in tüm felsefesini oldukça doğru ve sistemli bir şekilde analiz etmiş ve daha sonra Rönesans döneminde Avrupa'nın bu eserlerle tanışmasını sağlamıştır. Rönesans döneminde tercüme edilen birçok kitabın kaynağı ve karşılıklı okumaları Farabi'nin eserleri üzerinedir. İbni Haldun'a göre ise Farabi'nin ikinci öğretmen olarak kabul edilmesi mantık üzerinde yapmış olduğu çalışmalarla ilişkilidir. Bu yazı, Farabi ve İslam felsefesi hakkında bilgi edinmek isteyenler için oldukça faydalı bir kaynak. Kısa ve öz anlatımıyla konuyu kolayca anlaşılır hale getiriyor. Teşekkürler Parlak Jurnal!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/fareler-insanlar-kitap-incelemesi-john-steinbeck/", "text": "Sonunda John Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar kitabını okuyabildim. Yıllardır duyduğum bu romanı okuma fırsatını yeni bulmuş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Filmlere, tiyatrolara konu olmuş bu kısa ama büyük eser, her kesimden ve yaştan insanın okuması gereken kitaplardan bir tanesi. Milli Eğitim Bakanlığı'nın 100 Temel Eser'den bir tanesi kabul ettiği Fareler ve İnsanlar, akıcı ve basit üslubuyla çok şey anlatıyor. Birbirine yakın fakat bir o kadar da zıt dostlar olan George Mill ve Lennie Small, bu eserdeki iki temel karakteri oluşturuyor. İnsan ilişkilerine, farklı tiplere, ümide ve ümitsizliğe, işçilerin çektiği zorluklara ve hatta ırkçılığa bile çeşitli noktalarda değinen John Steinbeck, büyük umutları olan iki küçük insanı anlatmış. Hafıza sorunları olan Lennie oldukça masum, iyi niyetli ve kol kuvvetini ayarlayamayacak kadar güçlü birisi. Sahip olduğu bu kuvvet, zekası kıt olduğundan dolayı başına hep kötü işler açıyor. George ise bu ikiliden zeki olanı. Lennie George'u o kadar çok seviyor ve benimsemiş ki o ne derse sözünden çıkmıyor. Aslına bakacak olursak Lennie ile birlikte hayatı bir kabuslar zincirine dönen George, bu durumun farkında ama onsuz yapmak istemiyor çünkü onun niyetinin iyi olduğunu biliyor. Her yoksul işçinin sahip olduğu gibi bu ikilinin de büyük bir hayali var. Çalışarak, emek vererek para biriktirmek ve huzurlu bir şekilde kendi işine sahip olmak. Fakat kitabın isminin de anlatmaya çalıştığı şekilde, açlık ve yoksullukla birlikte büyük zorluklara göğüs gererek fare gibi çalışan bu insanların hayalleri genelde gerçek olamamaktadır. Fakat onlar bu ümide sımsıkı sarılırlar. Ve bu hayali duyan herkes, o hayale sımsıkı bağlanır, hayalin bir parçası olmak ister. İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyorsun. George ve Lennie'nin dışında Slim, Curley, Carlson, Candy, Crooks, Whit gibi farklı karakterler de dönemin işçilerini ve çevrede gerçekleşen olayları farklı biçimlerde anlatıyor. Dolu fakat kısa ve bir o kadar da akıcı olan tiplemeler sizi hiç sıkmıyorlar. İnsan ilişkilerinin farklı bir zamandan gelen boyutunu çok güzel bir şekilde açıklayan John Steinbeck; yarattığı bu iki karakter ile işçilerin neler yaptığını ve günlerini nasıl geçirdiğini, hatta dönemin zencilerine ne muamele yapıldığını gözler önüne seriyor. Tüm roman boyunca gözünüzde canlanacak olan sahneler içerisinde en çok tavşanlar sayfalarınızda dolaşacak. Kurulan hayallerin sıcaklığı, bu kısa romana sizi sıkıca bağlayacak. Tavşanlar ve fareleri bu kadar çok sevebileceğimi hiç düşünmemiştim, tabi bir de ketçapı. Fareler ve Fizyologlar'a da bir göz atmanı tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/farkli-dusunmek/", "text": "İnsanı diğer canlılardan, cansızlardan, varlıklardan ayıran en önemli özelliği nedir? Sorusuna birçok cevap verilmiş şimdiye kadar. Kimisi aklı demiş, kimisi iradesi demiş, kimisi konuşması demiş, kimisi ise diğer canlılardan bir farkının olmadığını söylemiş. Açıkçası ben de yakın bir zamana kadar bu sorunun cevabının akıl olduğunu düşünüyordum. Ama okuduğum bir yazıyla bu konuda çok farklı düşünmenin de mümkün olduğunu gördüm. Ve bu yazıyı paylaşmak istedim, umarım bu ve bunun gibi birçok konuya farklı bakabilmemiz adına yardımı olur. Evet, başparmak. İnsan gibi çok üstün gördüğümüz varlığın diğer canlılardan en önemli farkının başparmağı olduğunu söylüyor Ahmet Haşim. İlk insan, zekasıyla değil, sırf elinin taazzuvu sayesinde taştan bir balta imal etmeye muvaffak olarak ağaç dallarını kesmiş ve mağara haricinde, güneş ve sema altında, ilk mimari eseri vücuda getirebilmiştir. İnsan medeniyetine başlayan, çekici ve testereyi tutan ilk eldir. Dağda, çölde ve ormanda hayvan olarak kalan mahlukatın cümlesi başparmaklarını kullanamadıkları için şehirler kuramamış, evler inşa edememiş ve neticede bir medeniyet kurmağa muvaffak olamamıştır. Başparmak, insan medeniyetinin yarısını vücuda getirdikten sonradır ki, dimağ, kemik mahfazasında fıtri uykusundan silkinerek konuşmaya başlamış ve belki insan işlerine müdahalesi, faydadan ziyade mazarrat ika etmiştir. Bu yazıyı ilk okuduğumda aklıma emek gelmişti. Emeğin; akıldan, zekadan çok çok daha üstün olduğunu, aklın yanılabileceğini ama emeğin asla yanılmayacağını düşünmüştüm. İnsanın hayvanlardan daha akıllı olup olmadığını bilemeyiz, ama görüyoruz ki insanın düşündüklerini hayata geçirmesiyle diğer canlılara üstünlük kurduğu da bir gerçek. Başparmak olmadan aklın, akıl olmadan başparmağın ne derece anlamı olduğu da tartışılır bir konu. Aslında baştanbaşa kinayelerle dolu olan bu yazıyı açıklamaya çalışmak değil niyetim. Bu yazının benim düşündüklerimi anlatmadığına da eminim. Ama üzerinde düşünülse bunlar gibi belki onlarca, yüzlerce anlam çıkarılabilir. Amacım çok küçük gibi görünen şeylere bile ne kadar değer verilebileceğini, ne kadar farklı görülebileceğini göstermekti. Farklı düşünmek her zaman güzeldir. Umarım faydalı olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/farkli-kategorilerden-11-enfes-film-tavsiyesi/", "text": "Sizi bilmem ama ben konusu ilginç olan filmleri seviyorum. Ayrıca bu filmi izlerken hem farklı duyguları yaşıyor hem de zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. York Dükü Kral VI. George'nin hikayesini anlatan filmde beklenmedik şekilde tahta geçen kralımız kekemedir. Otoritesini ve prestijini korumak için bu sorunla baş etmesi gerektiğini anlayan kral bir akıl hocası bulur ve eğitimlere başlar. Ancak işler hayal ettiği gibi gitmez. Akademi ödüllü bu filmi izlemenizi şiddetle öneriyorum. Bir antika eserin gerçek mi yoksa taklit mi olduğunu profesyonel şekilde anlayabilen Virgil Oldman, ilerlemiş yaşına ve eksik tecrübesine rağmen karşısına çıkan aşkın da gerçek mi yoksa sahte mi olduğunu anlayabilecek mi? Ters köşe yapan filmler listesinde de sıkça gördüğümüz En İyi Teklif, harika bir senaryoya sahip. Üzerine sayfalarca inceleme bile yazılabilir. Öğretmenlik zor ve kutsal bir meslek şüphesiz. Ancak bazı öğretmenler hayatımızın akışını değiştirip bizi biz yapmayı başarırlar. İşte bu öğretmenlerden birinin hikayesinin anlatıldığı Bollywood yapımı bu filmde öğretmenimiz Tourette Sendromu denilen bir hastalığa sahiptir. Bu hastalık yüzünden hayatı boyunca dışlanmış ve hor görülmüştür. Ancak kendiyle barışmayı öğrenen ve hastalığını öğretmeyi hedefleyen başarılı, azimli, güleryüzlü bu öğretmeni ve değiştirdiği hayatları izleyeceğiz. Mutlaka seyretmenizi tavsiye ettiğim güzel bir aile filmi. Korku ve gizem filmlerinin meşhur yönetmeni M. Night Shyamalan'ın kaleminden çıkan bu şaheser, eski tarihine rağmen beni hala etkilemektedir. Ünlü psikiyatristin ölüleri gördüğünü söyleyen bir çocuğu anlamaya çalışması ve işin arka planında yatan korkunç gerçeği fark etmesini anlatan bu filmi hala izlemediyseniz çok şey kaçırdınız demektir. Daha sonra dizisi de çekilen kısa ama öz bir film Limit Yok. Girdiği her işte başarısız olan bir adamın NZT-48 isimli beynin performansını arttıran ve nadir bulunan uyuşturucuyu kullanması, böylece çetelerin ve polisin peşine düşmesini anlatıyor. Bradley Cooper'i bu filmle tanımıştım. Cooper ekseninde dönen bu filmde, yalnızca kendisinin performansı da izlemeye değer. 'Bugün aslında dündü' ekolünün çok farklı bir açıdan ele alındığı bu film temelde bir trende geçiyor. Trende uyanan ve burada neden bulunduğuna dair hiçbir fikri olmayan Yüzbaşı, ne olup bittiğini anlamaya çalışırken tuvaletteki aynada kendi yerine başkasının yüzünü görmesiyle şok olur. Böylece bir başkasının zihninde olduğunu anlar ve trenin akışını değiştirmeye çalışır. Favori oyuncularımdan Jake Gylenhaal'ın performansıyla daha da bir sürükleyici olan bu filmi mutlaka izlemelisiniz. İnsanların duygularını kontrol altında tutmaya çalışan bir dikta rejimine karşı koymaya çalışan ve kimliğini arayan Rahip Preston'un öyküsünü izliyoruz. Matrix ve Fahrenheit 451 havasında geçen bu filme, görece eski tarihli de olsa bir şans vermenizi öneririm. Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan Netflix yapımı Platform benim de izleyip beğendiğim ve bahsetmeden geçemeyeceğim bir film oldu. İspanyollar zengin-fakir çatışmasını ilginç bir distopyayla anlatmayı tercih etmişler. Kaç katlı olduğu belli olmayan bir hapishanede her katta iki kişi kalmaktadır ve katlar her ay değişmektedir. Birinci kattan aşağıya doğru inmeye başlayan platformda herkese yetecek kadar yemek vardır ancak açgözlüler yüzünden en alt kata kadar yemek ulaşamaz. Buraya yeni düşen Goreng ise bu kaderi değiştirmek ister. Başarabilecek midir? İzleyin bakalım. Robot polislerin asayişi sağladığı gelecekte korsan bir yazılımcı kaçırılan robotlardan birini yeniden programlar. Böylece Chappie adı verilen düşünebilen ve hissedebilen bir robot ortaya çıkar. Yapay zekaya farklı bir açıdan bakmanızı sağlayacak 'Hugh Jackman, Dev Patel, Sharlto Copley' gibi ünlü oyuncuların yer aldığı bu filmi boş vaktiniz varsa izleyebilirsiniz. 4, 5, 6, 8 ve 11. filmleri ben de izledim, güzel filmlerdi. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/farkliliklar-yazarimiz-ilhan-berk/", "text": "Geçmişimizde o kadar çok usta yazarımız, şairimiz var ki yazmakla bitiremiyoruz. İlhan Berk de bu ustalarımızdan sadece bir tanesi. Farklılıklar yazarımız dedim çünkü kendisi dur durak bilmemiş, daima yeni şeyler denemiş bir yazarımız. Aynı zamanda kendisi ikinci yeni akımının öncüsü ve savunucularındandır. -Sesin, bir gülü bırakmak gibi bir şeydi. Öncelikle yazarımızn hayatından ve kişiliğinden biraz bahsedelim. 1918'de Manisa'da doğdu. İlk ve orta okulu doğduğu kentte tamamladı. Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulu'nu ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü'nü bitirdi. Zonguldak, Samsun ve Kırşehir'deki liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Ankara'da Ziraat Bankası Yayın Bürosu'nda çevirmen olarak çalıştı. Emekliliği 1969 yılındadır. İlk şiiri Manisa Halkevi Dergisi'nde yayımlanan şair, emekliliğinden sonra şiir ve yazı yazmaya yönelmiştir. 28 Ağustos 2008 yılında 90 yaşındayken Bodrum'da yaşamını yitirmiştir. Kendini şiir ve yazılarına verdi. Manisa Halkevi Dergisi'nde yayınlanan ilk şiirleriyle bu şiirlerden oluşan Güneşi Yakanların Selamında (1935) görülen Nazım Hikmet etkisi sonraki şiirlerinde kayboldu. İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı kitaplarındaki şiirlerinde geleceğe dönük toplumsal özlemleri dile getirdi. 1950'lerin ortalarında beliren genç şairleri etkiledi, onların bazı özelliklerinde de etkilendi. İkinci Yeni akımına katıldı. Köroğlu, Galile Denizi, Çivi Yazısı, Mısırkalyoniğne kitaplarında bu dönemin şiirleri yer alır. Bu dönemde şiirde anlam yaratmak için anlamsızlıklara yöneldi. Yalnızca anlamsızlığı savunduğu gerekçesiyle eleştirildi.Ardından şiirde konuyu tümüyle yoketme deneyine girişti. Aşıkanede nesneleri aşırı biçimde vurguladı. Ama bu vurgu giderek kendi benliğine yöneldi. Şenliknamede şiiri iyice düzyazıya yöneldi. Doğu şiirinin klasik kalıplarını denedi, beyit ve türkü biçimlerinden yararlandı. Araştırmacı kişiliği, özgün duyarlılıkları ve buluşlarıyla 20. Yüzyıl Türk şiirinin en önemli isimleri arasında olmayı sonuna kadar haketmiştir. İlhan Berk ilk defa 1935 yılında kitaplaştırdığı ilk şiirlerinde hece veznini ve kafiyeyi kullanmış, yıllar geçtikçe serbest şiire yönelerek nesre yaklaşan, çağrışımların bol olduğu, anlamsız, kapalı bir şiir anlayışı oluşturmuştur. Bunları düzyazıda bol bol bulabiliriz. Bir şiirde bizi alıp götüren yapının büyük uyumudur. diyerek düşünce ve konunun sadece düzyazıda bulunabileceğini söylemiş ve şiirde konuyu önemsememiştir. Şiirlerinde maddecilik ve erotizm vazgeçilmez iki öğedir. Şiiri düzyazıya yakınlaştıran örneklerin yanında, Doğu şiirinin klasik kalıplarını da denemiş, beyit ve türkü biçimlerinden de yararlanmıştır. Gazel İlhan Berk'e göre modern bir türdür. Ankara'da apartmanların zilini çalıp karşısına güzel bir bayan çıktığında Ünlü şair İlhan Berk burada mı oturuyor? diye sorarak kendisinin reklamının yaptığı söylenmektedir. Şiiri değişik evrelerden geçmiştir. Çeşitli ödüller almıştır. Onun şiirlerinde İkinci Yeni'nin anlayışına rağmen folklora ait unsurlar vardır. Şiirlerinde geçmiş, mitoloji, zengin çağrışım vardır. Her şeyi kendine göre yorumlar. Sanatında, dilinde, anlayışında hep değişim içindedir. Şiir anlam için yazılmaz görüşünü ısrarla savunmuştur. Soyut şiiri uç noktalara taşımıştır. Gündelik yaşayış sahnelerinin tasvirinden, zamanla nesre yaklaşan bir üslubu vardır. Zengin çağrışımlara, anlamsız ifadelere, yoğun telmihlere yer verir. Kendisinin çok sayıda şiir ve düz yazı eseri mevcuttur. Tahmin edersiniz ki eserleri de ödülsüz kalmamıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/film-arayanlara-11-enfes-film-tavsiyesi/", "text": "Dünyaya uzaydan gelen bir yabancının gözünden aslında bizim sıradan bulduğumuz pek çok durumun ne kadar ilginç göründüğünü izliyoruz. Peekay'ın ayrıca Tanrı adına konuşanlara da bir çift lafı var. Ünlü Bollywood aktörü Aamir Khan'ın oyunculuğu sayesinde iki buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Film hakkında yazarımız 'Onur' tarafından yazılmış inceleme yazısı için tıklayabilirsiniz! Basit bir filmden daha fazlası, felsefi altyapıya sahip olan bu filmi izlemediyseniz çok şey kaçırdığınızı söylemek zorundayım. Truman, kendisinden habersizce hayatı kameralar altına alınmış ve diziye dönüştürülmüş masum bir adamdır. Bir yandan kendisiyle ve çevresiyle ilgili sorgulamalar yaparken bir yandan da yaşam amacını öğrenmeye çalışacaktır. Ayrıca dijitalleşen dünyada insanların birbirinin özel hayatına duyduğu merakı da gözler önüne seriyor. Zamanının çok ötesinde enfes bir film. Daha önce de Miyazaki'nin 'Yürüyen Şato' filmini önermiştim. Kendisinin Akademi ödüllü harika bir filmi daha var. Ruhların Kaçışı şu ana kadar izlediğim en farklı filmlerden biri. Ayrıca film simgeler ve mitolojik karakterlere de göndermeler içeriyor. Miyazaki özgün film nedir, nasıl yapılır dersi vermiş adeta. Ünlü yönetmen Quentin Tarantino'nun western, intikam, ırkçılık temalı komik ögeler de barındıran harika filmi. Django adlı özgür bırakılmış bir kölenin karısını sadist çiftlik sahibinden kurtarma girişimi anlatılıyor. Görsel açıdan da son derece tatmin edici sekanslara sahip bu filmi izlemenizi öneririm. İskenderiyeli Hypatia en eski kadın matematikçi ve filozoflardan biridir. Tarihi dram türünde izlenebilecek en kaliteli filmlerden biri olan Agora'da gerçek bir yaşam öyküsü anlatılıyor. Hypatia'nın bilim ve felsefe için verdiği savaş son derece başarılı şekilde yansıtılmış. Din 'adına' yapılan zulümlerin, baskıların fikirleri nasıl yok ettiğini görüyoruz. İran sinemasının başarılı yönetmeni Asghar Ferhadi'nin Akademi ödüllü bu filminde boşanmak isteyen bir çiftin başından geçen ilginç bir olay anlatılıyor. İran hayatına dair bilgiler de edindiğimiz filmde sanki sahneler bizim yanı başımızda yaşanıyormuş gibi hissediyoruz. Yalnızca sanatsal bir biçimde işlenen konunun çerçevesinde verilen mesajlar için bile izlenir. Yine annesi ve babası boşanan bir çocuğun hangisini seçeceği konusunda yaşadığı kararsızlık ve bu durumun hayatına nasıl sirayet ettiğini görüyoruz. 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki Nemo'yu anlatan film müzikleriyle ve oyunculuklarıyla göz dolduruyor. İzlemenizi tavsiye ederim. Dram sevenlere uzun ama yormayan bu filmi tavsiye ederim. Nostaljik Western filmlerinni vazgeçilmez oyuncusu büyük üstad Clint Eastwood'un hem yönettiği hem de başrolünü oynadığı bu film ayrıca Akademi ödülü de almıştı. Listede 3. kez Akademi almış bir film tavsiye ediyorum. Ayn Rand'ın aynı isimli kitabından beyazperdeye aktarılan filmde Howard Roark isimli bir mimarın öyküsü üzerinden 'objektivizm' felsefesi anlatılmaktadır. Kolektif hareketi ve gelenekselciliği eleştiren, bireysel çabanın takdir edilmesi gerektiğini anlatan bu filmi felsefe severler mutlaka izlemelidir. Fantastik karakterleri canlandırmasıyla tanıdığımız usta aktör Johnny Depp bu kez Stephen King'in aynı isimli romanından uyarlanan Gizli Pencere isimli tuhaf bir filmde tuhaf bir yazarı oynuyor. Ters köşe yapan ve çok da abartılacak kadar iyi senaryoya sahip olmayan filmi Depp'in oyunculuğu taşımış diyebiliriz. Boş vaktiniz varsa izlenmelidir diyorum. Bilim Kurgu filmleri insana farklı pencerelerden geleceğe bakabilme fırsatı tanıyor. Bu filmde de 6. His'ten tanıdığımız çocuk oyuncunun yapay zekalı bir çocuk robotu canlandırdığını görüyoruz. Robot zamanla kendi doğasını ve gerçekliğini sorgulayarak kim olduğunu bulmaya çalışır. Bu arayışta biz de ona eşlik ederiz. Son zamanların en sağlam yapımlarından biri olan Westworld'e ilgi duyanların bu filmi de mutlaka izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Güzel bir liste hazırlamışsınız, elinize sağlık. Ben de özellikle, Peekay, Zincirsiz ve Truman Show' u çok beğendim. Ben de ısrarla tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/finlandiyanin-egitim-sisteminden-cikarilabilecek-uc-ders/", "text": "Finlandiya, kendi eğitim sistemi üzerinde reformlar yapmaya 40 yıl önce başladı. Bugün Finlandiya'nın okul sistemi; dil, matematik ve bilim üzerine 15 yaşındaki çocuklara uygulanan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı testine göre en gelişmiş ülkeler arasında birinci sırada yer alıyor. En ilgi çekici olan şey ise Finlandiya'nın bu başarısını eğitimin alışılmış ve kabul edilen kurallarını yıkarak yapmış olmasıdır. Lakin Finlerin %93'ü akademik veya mesleki liselerden mezun ki bu ABD'ye göre %17 daha fazla. Öğrenciler yüzde altmış altı oranında yüksek öğretime gidiyorlar ve bu Avrupa Birliğinde en yüksek oranı teşkil ediyor. Ayrıca Finlandiya her öğrencisine ABD'ye oranla %30 daha az para harcıyor. Finlandiya'daki öğrencilerin günde sadece üç ya da dört dersleri bulunuyor. Buna rağmen havanın nasıl olduğu umursanmaksızın genellikle dışarıda geçen birkaç teneffüsleri de var. Bu 15-20 dakikalık aralar çocukların öğrendiklerini sindirebilmelerini, oynamalarını ve temiz havada egzersiz yapmalarını sağlıyor. Yapılan araştırmalar çocukların hareketli olmaları ve fiziksel olarak öğrenmeye karşı aktif olmaları gerektiğini gösteriyor. Çok fazla oturan çocuklar konsantrasyonunu kaybediyor. Öğrencilerin sınıfta az zaman geçirmeleri öğretmenlerin de işine yarıyor çünkü bunu düşünme, plan kurma ve dersleri ayarlama amacıyla kullanabiliyorlar. İlkokul öğretmenliği Finlandiya'da en çok istenilen mesleklerden birisi ve kazanabilmek için yüksek notlar gerektiriyor. Öğretmenlik programlarına başvuranların yalnızca %10'unu kabul ediliyor ve her yıl binlerce kişi geri çevriliyor. En iyi ve parlak adaylar, bir seri mülakattan ve kişisel analizlerden geçiriliyor ki bu, kişinin öğretme becerilerini ve doğal yeteneklerini ölçmek için tasarlanmış. En yüksek notlara ve öğretmenliğe karşı doğal bir yeteneğe ek olarak ayrıca tüm öğretmenler yüksek lisans derecesine sahip olmak zorundalar. Fin öğretmenlerin bu ileri lisans gerekliliği onları bir doktor veya avukatla aynı statüye taşımaktadır. Bu üniversite programlarına sadece öğretmenliğe yetenekli kişilerin kabul edilmesinin yanı sıra öğretmenler çok donanımlı ve eğitimliler. Ayrıca ebeveynler öğretmenlere karşı derin bir saygı ve güven içerisindeler. Çocukların ilgilerine karşı öğretmenlerin en iyisini yapacağına dair ebeveynlerin güveni ve inancı var. Öğretmenler yenilikler yapmakta serbest ve bürokrasi ya da aşırı yönetmeliklere karşı da özgürler. Finlandiya'daki sınıflar oldukça küçüktür. İlkokulda öğrenciler genellikle altı yıllık eğitimlerinde hep aynı öğretmenle devam ederler. Öğretmenler öğrencilerinin bireysel ihtiyaçlarını ve öğrenme tarzlarını yakından bilir. Zayıf öğrenciler erkenden tespit edilip fazladan destek verilir. Fin eğitim sistemi genel olarak samimiyeti, işbirliğini, teşvik ve değerlendirmeyi uygular. Öğretmenler baskı ve kontrol yerine öğrencilerin neye ihtiyacı varsa o şekilde davranırlar. Özellikle oyun kısmı çok önemli. Derslerin içinde boğuşan çocuklarımız yeterince oyun oynayamıyor maalesef."} {"url": "https://parlakjurnal.com/firin-mi-fritoz-mu-hangisi-daha-hizli-ve-pratik/", "text": "Pek çok kişi fırın ile hava fritözü yani airfryer arasındaki farkları merak eder. Bu iki mutfak aleti de yemeklerinizi eşit şekilde pişirmek için ısıtılmış hava ya da konveksiyonlu pişirme kullanır. İkisi arasındaki fark boyut, kızartma kapasitesi ve görünüm olarak ortaya çıkar. Fritöz modelleri klasik fırınlara kıyasla daha küçük ve taşınabilir ebatlardadır. Böylece mutfaklarda tezgah üstlerinde bir köşede rahatça kullanılabilir. Benzer durum airfryer çeşitleri için de geçerlidir. Mutfak hayatınızı daha keyifli hale getiren bu ürünler atıştırmalık yiyecekler hazırlamak ya da yemeklerinizi ısıtmak için idealdir. Hassas ayarlara sahip olan mini fırın modelleri dikdörtgen boyutlarda olup mutfakta az yer kaplar. Kek, börek, pasta, hamur işi gibi tarifleri mini fırınınızla yapabilirsiniz. Daha gelişmiş özelliklerde ve pratik bir ürün arıyorsanız airfryer çeşitleri de sizin için uygun olacaktır. En yeni mutfak aletlerinden biri olan hava fritözleri şık tasarımı ve estetik görünümü ile mutfağınıza ayrı bir hava katacaktır. Fırın ve hava fritözü arasındaki en önemli farkların başında boyut gelir. Birden fazla yemeği ve fazla porsiyonları tek seferde pişirebilen fırınlar ebat olarak büyüktür. Hava fritözleri ise daha küçük ebatlarda olup az porsiyonlar için uygundur. Airfryer çeşitleri yemeği pişirmek için ısınan havayı içerisinde dolaştırır. Standart fırınlarda ise yemeklerin pişmesi için hareketsiz hava kullanılır. Tezgah üstü hava fritözleri konveksiyonlu pişirme ve havada kızartma gibi özelliklere sahiptir. İç kısmının küçük olması sayesinde tek porsiyonluk tavuk kızartması, sebze kızartması gibi yemekleri hızlıca hazırlayabilirsiniz. Ancak mutfağınızda sürekli büyük miktarlarda yemekler hazırlıyorsanız hava fritözüne ek olarak geleneksel tipte bir fırına ihtiyacınız olacaktır. Yüksek miktardaki ısıyı küçük bir pişirme alanına yayarak daha iyi pişme sağlayan airfryer modelleri yemeklerinizi kısa sürede hazır hale getirir. İç kısmında sepet bulunan hava fritözleri kızartma yapmaz, sıcak havayı yiyeceklerin etrafında dolaştırarak pişirir. Pişme için çok az yağa ihtiyaç duyar ve bu yönüyle sağlıklı yiyecekler hazırlamanızı sağlar. Seçtiğiniz hava fritözünden maksimum faydayı elde edebilmeniz için seçimlerinizi Arzum airfryer modellerinden yana yapabilirsiniz. Bakır ve gümüş gibi farklı renklere sahip olan bu ürünler 4 litrelik çıkarılabilir kapasiteye sahiptir. Hazırlayacağınız tarife göre ısı ve hız ayarı mevcuttur. İçerisinde sebze, balık, tavuk ve hamur işi dahil birçok malzemeyi pişirebilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/fitoterapi-ve-bitkisel-urunlerin-saglikta-bilincsiz-kullanimi/", "text": "Her derde deva başlığı ile birçok internet sitesinde, videolarda ve televizyon programlarında karşılaşıyoruz çeşitli yanlış bilgilerle. Maalesef bu bilgilerin doğruluğunu sorgulamayı tercih etmiyoruz. Aldığımız o yanlış bilgiler doğrultusunda hareket ediyoruz. Çoğu zaman aktarlarda bulunabilecek otlar, bitkiler yer alıyor bu listelerde. Ve insanımıza, bu bitkilerle kendi kafasına göre doktora gitmekten daha kolay geliyor. Fitoterapi burada devreye giriyor. 2) Eski zamanlarda böyle kapsüller mi vardı insanlar bu şekilde tedavi ediliyordu. 3) İlaçların bir sürü yan etkisi var. Peki gerçekten bu bahanelerin ışığında hareket edebilir miyiz? Şimdi tek tek bu bahanelere cevap verelim. Evet ilaçların birçoğu bitkilerden elde ediliyor ama bu sırada en az 4 fazdan oluşan araştırmalar ve çalışmalar yapılıyor. Milimetrik hesaplamalarla bitkisel ürünlerden hazırlanan ilaçlar, önce hayvanlarda deneniyor; bir sorun çıkmaz ise sağlıklı insanlarda deneniyor ve etkileri gözlemleniyor. Ardından yine bir sorun çıkmaz ise küçük bir hasta grubuna verilerek hastanede gözlemleniyor ve yine bir sorun çıkmaz ise daha büyük hasta gruplarına verilmeye başlanıyor. En sonunda onay alarak piyasaya çıkıyor. Bu süreç yıllar sürüyor ve onay aldığı halde hala denetimli bir biçimde kullandırılıyor. Evet ancak bu ilaç ve merhemleri hazırlayan hastayı muayene eden, gözlemleyen hekimin ta kendisi idi. Günümüzdeki gibi olmasa da yine belli bir bilimsel çerçeve gözetilerek hazırlanıyordu. Biri çıkıp tüm şeker hastalarına, tüm karnı ağrıyan hastalara aynı bitkiyi aynı miktarda önermiyordu. Evet ilaçların yan etkileri var, prospektüslerde milyarda bir görülen bir yan etkiye bile yer verilmek zorunda. Ama atladığımız bir nokta var. O da şu ki belli bir dozu aştığında su bile vücudumuz için bir zehir olabiliyor. Hal böyle iken rastgele miktarlarla bilinçsizce kullandığımız bitkilerin vücudumuza açtığı ve açabileceği zararları öngöremeyiz. Evet modern tıp yeterli değil. Bir çok hastalığın etiyolojisi bilinemiyor. Bu yüzden de hastalıklara semptomatik ya da hastalığın ilerleyişini yavaşlatan, durduran tedaviler veriliyor. Ama bu durumda bilinçsiz bitki materyali tüketmek oldukça yanlış bir durum. İnsanların çare arayışları bu bilgi kirlilikleri nedeni ile çok kötü sonuçlar ortaya çıkarabiliyor. Bu soruya cevap olması için sizlere biraz Fitoterapi teriminden söz etmek istiyorum. Bitkilerin zengin kimyasal içeriğinden sağlığı koruyucu ve tedavi amaçlı yararlanılması. AYNI FAMİLYA ve CİNSE AİT BİTKİLERİN İÇERİKLERİ VE ETKİLERİ AYNI DEĞİLDİR. Bir bitki ekstresi içerisindeki bir veya bir kaç bileşenin birim ürün formülasyonu içinde belirlenen miktar ının garanti edildiği ekstrelerdir. Örneğin Akgünlük reçinesi ve etkili bileşenleri Boswellik asit türevlerinin son yıllarda eklem hastalıklarında klinik olarak etkinliğini ortaya koyan bilimsel araştırmalar sonucu büyük bir talep patlaması görülmektedir. Artan talebi B. serrata reçinesi karşılayamıyor. Etkinliği bilinmeyen diğer Boswellia türlerinin reçineleri orijinal tür yerine satıldığı bildirilmektedir. Kök, çiçek, yaprak, kabuk, vd. farklı kimyasal bileşimlere ve etkilere sahiptir. Toz edilmiş kuru bitki organı ile bitki özütünün dozu ve etkisi farklıdır. HMP formülasyonunun farmasötik parametrelerinin eşdeğer olması durumudur. İki ham drog/ekstresi veya HMP'nın kantitatif analizinde kimyasal içeriğinin benzer olması durumu. -Etken madde nin yapısal transformasyona uğrayarak inaktif metabolitine dönüşmesini önler . Prosiyanidinler/flavonoitler etkili bileşen HİPERİSİN'in biyoyararlanımını sağlar. HİPERFORİN saf halde havanın oksijeni ile hızla dekompoze olur, Bitkide bulunan antioksidan etkili prosiyanidinler dekompozisyonu önler. Tedavide St.John's wort ekstre halinde uygulanır. Formülasyonlara askorbik asit ilave edilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/fitrat-ve-fitratin-cagrisi-insan-aslina-don/", "text": "Fıtrat... Nedir bu fıtrat cidden? Peki, özüne dönmek? Zor bir yolculuk bu. Her babayiğidin çıkamadığı bir yolculuk, cesaret isteyen bir yolculuk. Biraz fantastiğe dayatırsak bu yolculuğu büyülü iksirin tadına varmadan, o müstesna noktaya ulaşmadan yapamaz insan bunu. Şimdi gelelim sihirli cümlemize, herkesin ağzına pelesenk olmuş, yılın trendlerinde gibi, özüne dön, aslına dön, fıtratına dön...! Fıtrat, kelime anlamı insanın mizacı, yaratılışı... Öz ise bir maddenin temeli içindeki en elzem şey zaman cümleye yerleştirirsek anlama biraz daha yaklaşıyoruz. Yani bize kendin ol, kendin gibi davran denilmek isteniyor bu sihirli sözde. Böyle söyleyince ne kadar kolay gözüküyor değil mi? Ama aslında hiç de öyle değil. Şimdi ise bir başka soruya geçelim. Koskocaman bir dağı bir anda yıkabilir misin? Maddesel hayata baktığımızda böyle bir olay pek mümkün gibi gözükmese de aslında mümkün. Biz aslında kendimizi hiç tanımıyoruz. Bir insanın ne kadar güçlü olduğunu dahi bilmiyoruz. Yazık! Gücü sadece kas gücü olarak algılıyoruz. Fakat gözden kaçırdığımız bir olgu var, biz insanız ve biyolojik olarak ta diğer canlılardan farklıyız. Manevi dünyada da insanı diğer canlılardan ayıran en büyük olgu düşünmek ve duygular... Evet, düşünmek. Aslında bunu çoğu insan biliyor ama yapmıyor. Saçma değil mi? İnsan sonucunda tam olarak avantaj veya dezavantaj etmeyeceği bir işi neden yapmasın. Tuhaf... Bunu hep düşünürüm ve sonra da mutlak bir sonuca ulaşamadığımı anlayıp vazgeçerim. Neyse konudan arada sapıyorum. Kusuruma bakmayınız. Ne diyorduk? Büyük bir yolculuktan bahsediyorduk, büyük bir dağı yıkmaktan. Ama insanoğlu bunu isterse yapabilir. Ne yazık ki, dünyada bunu başaramayan yüzlerce insan var. Nedeni sorulduğunda ise hiç kimse durumu kabullenemiyor. Çünkü hayat onu o kadar değiştirmiş ki, kimini kötü olmaya, kötü şeyler yapmaya mecbur etmiş, kimini iyi şeyler yapmaya... Lakin, etrafımızda genelde bu sözü kötü şeyler yapanlara söyleriz. Bu sözün üzerine, insanlar durumu kabullense bile bunu uygulamazlar genellikle ya da uygulayamazlar işte. İnsanoğlu işte, beşer şaşar demişler. Tabii ki bu hayatta değişimlerimiz olacak, yanlış yaptığımız şeyler olacak, ama Mevlana da demiş ya hani Ne olursan ol yine gel. Belki pek anlam veremediniz bu söze daha doğrusu sözle alakasını çıkartamadınız. Gayet normal. Yani diyorum ki herkes yanlış yapar ama yeter ki bu yanlışın farkına varsın. Her zaman geri dönüş yolu var. Bir inzivaya çeksin kendini, bir içine dönsün. Görün bakın o zaman ne kadar da kolay oluyor her şey... Hem bunun örneklerini dinlerde görüyoruz aslında. Müslümanlık'ta, Budizm'de... Hem sonuçlarına da bakacak olursak, Nirvana da herkes ne kadar mutlu. Yanlış anlamayın ben size hiç olun demiyorum, hiçlik mertebesine bir nebze de olsun yaklaşalım diyorum. Şuraya bir bilgi de ekleyeyim bari. Hani insan bir şey yaparken sallanır ya da milenyumun içe dönüş yolunun hazırlığı yoga da söylenilen 'ohm' sesi var ya işte bunlar da hep atalarımızın inzivaya rahat çekilmesinin miras kırıntıları. Tarihte de öyle. Osmanlı'nın önemli sultanları çekiliyormuş zamanında. Ve gerçekten şu ana kadar kötü bir sonuca varmış bir büyüğümüz yok. Hem zaten derler ya, büyükler ne yaparsa bir bildikleri vardır diye. Evet öyle. Şu zamanda eski zamandaki gibi sessiz yerlerde inzivaya çekilmek pek mümkün gibi durmasa da biz bunu yaşantımıza devam ederken de yapabiliriz. Nasıl mı? Çok kolay. Mümkün mertebe dış dünyadan soyutlanıp kendimizi, amacımızı, nasıl birisi olduğumuzu, yaptıklarımızı sorgulayarak. Yine konudan saptım, farkındayım. Hemen toparlıyorum. Dizilerde, filmlerde hep görüyoruz aslında. Karakter hayat furyasında bir şekilde yönünü bulamıyor, saçmalıyor. Sonra birisi onu o bulunduğu çukurdan bizim sihirli sözcükle kurtarıyor. Bu sahneleri hep izliyoruz aslında ama hiçbirimiz tam olarak uygulamıyoruz bu sözü. Benliğimizi o kadar kaybettik ki. Yaptıklarımızın ne kadar kötü olduğunu, sonuçlarını o kadar düşünemiyoruz ki... Çünkü hayatımız ölmeden önce gösterilen film şeridi gibi daha evvelden göremiyoruz. Gidişatımızı bilmiyoruz. Yanlış yaptığımızı bilmiyoruz. Benliğimizi kaybettik adeta. Sorumlusu kim? Hayat mı biz mi? İkisi de değil. Yaşamımız, yaşadıklarımız. Önemli değil. Bu durumda suçlu arayacak değiliz. Önemli olan farkındalık. Bu yazımda biraz olsun anlatabilmişsem düşüncelerimi, fıtrat ve önemini, özüne dönmenin insana ne kadar yarar sağlayacağını ne mutlu bana. O zaman size sihirli cümlemle veda ediyorum. Herkesin özüne dönmesi dileğiyle... Öz'ünüzde kalın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/fransiz-devrimi-nedir/", "text": "Fransız Devrimi ya da bir diğer adıyla Fransız İhtilali, mutlak monarşilerin yıkılarak cumhuriyet temelli yönetim anlayışlarının Avrupa'da egemen olmasını sağlayan bir halk hareketidir. Avrupa tarihi açısından bir kırılma noktası olan Fransız Devrimi, sonuçları bakımından sadece Fransa ve Avrupa ile sınırlı kalmamış, dünyanın hemen her noktasında önemli dönüşümlere sebep olmuştur. Fransız Devrimi'ni tetikleyen unsurlar ise genel olarak Avrupa'da, özel olarak ise Fransa'da yaşanan halk dramlarıdır. Peki ama Fransız Devrimi neden önemlidir, Avrupa ve dünyada nelere sebebiyet vermiştir? İşte tüm detaylarıyla Fransız Devrimi! Fransız Devrimi'nin nedenleri büyük oranda ekonomik etkenlerden kaynaklanıyor gibi görünse de ihtilalin arka planında önemli bir düşünsel hareketlilik vardır. Avrupa toplumunun etkileyici bir dönüşüme uğraması ve bu dönüşüm sürecinde filozofların, bilim insanlarının ve edebiyatçıların önemli düzeyde rol oynaması, Fransız Devrimi'nin fikri zeminini oluşturmuştur. Fransız Devrimi'nin düşünsel arka planı incelendiğinde karşılaşılacak ilk isim ünlü Fransız Filozof Rene Descartes'tir. Descartes her ne kadar 1650 yılında ölmüş olsa da onun ardılı olan düşünürler Aydınlanma Çağı'nın sürdürülmesinde büyük rol oynamıştır. Descartes'in Fransız İhtilali üzerindeki en temel etkisi akıl ve eleştiri üzerine yaptığı son derece detaylı ve komplike etkidir. Onun felsefe yapma biçimi bütünüyle aklın merkeze alındığı ve septisizmin doruklarda hissedildiği oldukça etkileyici bir uslamlama üzerine bina edilmiştir. Descartes felsefeyle Fransız İhtilali'ni çağırırken aklı ön plana çıkarmış ve Montesquieu ise daha da ileri giderek güçler ayrılığı ilkesinin toplum yönetiminde devletin en önemli bileşeni olduğunu belirtmiştir. İhtilalin arkasında düşünceleri gizlenmiş bir başka düşünür ise tahmin edileceği üzere Rousseau'dur. Fransız düşünür, siyasi fikirleriyle Fransız Devrimi'ni diğerlerinde olduğu gibi dolaylı yoldan değil doğrudan etkilemiştir. Dolayısıyla Fransız Devrimi'nin arkasında bir düşünsel sıçrayış aranacaksa ilk olarak Rousseau'nun hakkı verilmelidir. Toplum Sözleşmesi ile bireylerin ortak bir uzlaşı etrafında yaşayabileceğini ifade eden Fransız düşünür, çok daha etkili bir söylemi dillendirme cesareti göstermiştir. Tüm Avrupa'nın feodalite ile çalkalandığı bir yüzyılda Rousseau, İnsanlar doğuştan eşittir. görüşüyle feodaliteye ilk düşünsel darbeyi vurmayı başarmış ve çok daha önemlisi bu düşünce toplumda egemen olarak ihtilalin arka planını oluşturmuştur. Fransız Devrimi'nin ortaya çıkmasındaki bir diğer önemli neden ise tahmin edileceği üzere ekonomidir. Avrupa, kendi içinde yaptığı savaşlarla büyük bir dramın merkezi haline dönüşmüş, Fransa başta olmak üzere birçok devlet maddi yokluk içerisine girmiştir. Devletler böylesine zorlanırken toplum ise çok daha fena bir durumdadır. Özellikle Fransa'da, 18. yüzyıl boyunca yapılan savaşlar ekonomiyi iyice yıpratmış, devlet halkına yetemez noktaya ulaşmıştır. Bir de bunun üzerine Avrupa genelinde ortaya çıkan kıtlık ve çiftçilerin mahsullerinin istenilen verimlilikte olmaması eklenince ihtilalin ayak sesleri çok daha ciddi boyutlara ulaşmaya başlamıştır. Sefaletten yorgun düşen halkın tepkisi, feodalitenin yüzüne çarpmak üzeredir. Fransız Devrimi, birçok ikonik olayı beraberinde getirmiştir. İhtilalin başladığı ilk dönemde yaklaşık olarak 7 bin Fransız kadın, feodalitenin başkenti Versay Sarayı'na yürümüş ve kraliçelerinden ekmek talep etmiştir. Halk her ne kadar sadece ekmek talebinde bulunsa da içinde yer aldıkları durum, tahmin edildiğinden daha vahimdir. İnsanlık tarihinin en ikonik ve dramatik sahnelerinden biri, halk ve yöneticiler arasındaki iletişimin ne denli sorunlu olduğunu açık biçimde gözler önüne sermiştir. Yaklaşık 7.000 kadın kraliçesinden ekmek isterken daha sonra Vatan Hainliği suçundan giyotinle idam edilecek olan Fransa Kraliçesi Marie Antoniette, Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler. demiştir. Fransız İhtilali özel olarak Avrupa, genel olarak ise insanlık tarihi açısından benzeri olmayan bir dönüm noktası olarak görülebilir. İhtilali bu denli değerli kılan iki temel odak noktası olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan ilki milliyetçilik akımının etkileridir. İkinci odak noktası ise Fransız İhtilali'nin Yakın Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edilmesidir. İhtilal sonrasında gerçekten de insanlık, başka bir çağın kapılarını aralamıştır. Fransız Devrimi'nin sonuçları belirtildiği gibi milliyetçilik akımının tüm dünyada genişleyerek kendine yer bulması ve yeni bir çağın başlaması üzerinedir. Milliyetçilik akımının tüm dünyada ve özel olarak Avrupa'da yayılması, sonuçları itibariyle zaten başka bir devrin açılmasına neden olmuştur. Bu devir, feodalitenin ortadan kalktığı, merkezi yönetimlerin zayıfladığı ve halkın egemen olduğu cumhuriyet temelli yeni yönetim biçimlerinin hükmettiği bir dönemdir. Fransız Devrimi ile başlayan milliyetçilik furyası, büyük imparatorlukların bir parçası olan ulusların bağımsızlıklarını bir bir ilan etmesiyle devam etmiştir. Uluslar, kuracakları devletleri milli bilinç ve birliktelik üzerine inşa etmeyi planlamış ve bu plan, imparatorlukların çökerek yeni bir dünya düzeninin cumhuriyet fikri üzerinden gelişmesine sebep olmuştur. Tüm bu durum genel anlamıyla feodalitenin de yıkılması demektir. Avrupa ve dünyada kurulan tüm feodal rejimler için Fransız Devrimi bir son olmuştur. Feodalite toprak altına gömülürken Fransız İhtilali sonuçları bakımından kilise üzerinde de önemli düzeyde bir etki göstermiştir. Katolik Kilisesi, birçok reform ve yenilik yaparak halkın meşru isteklerini tanımak zorunda kalmış ve ihtilal amaçlarına ulaşmayı başarmıştır. Fransız Devrimi'nin sonuçları, insanlık tarihi ve insan hakları için de bazı önemli gelişmeler içermiştir. Adalet, özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi kavramlar devrim sonrasında insanlığın ortak değeri olarak kabul edilmiştir. İhtilal her türden egemenliğin kayıtsız ve şartsız bir şekilde topluma verilmesi gerektiği fikriyle tamamlanmış ve devrim sonrasında ise Avrupa'da Napolyon Savaşları başlamıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/fransiz-ebeveynleri-neden-basarili/", "text": "Otelde kahvaltı yaptık, öğle ve akşam yemeğini ise eski bir limanın etrafında bulunan küçük bir deniz ürünleri lokantasında yedik. Kısa sürede anladık ki daha yeni yürümeye başlamış bir çocukla gün içerisinde iki defa lokantada yemek yemek, cehennem döngüsünün ta kendisidir. Bean'in yemeklere ilgisi kısa sürüyordu fakat birkaç dakika içerisinde tuzluğu döküyor ve şeker paketlerini yırtıyordu. Daha sonra yüksek sandalyesinden kurtulmak istedi ki böylelikle lokantanın etrafına atılabilir ve tehlikeli şekilde rıhtıma doğru fırlayabilirdi. Bizim bu konudaki taktiğimiz ise yemeği hızlıca bitirmekti. Daha otururken sipariş verdik, sonrasında bize bir an önce ekmek getirmeleri için yalvardık ve aperatiflerle birlikte ana yemeklerimizin aynı anda getirilmesini istedik. Eşim balığından ancak birkaç ısırık aldıktan sonra Bean'in garson tarafından atılmadığına veya suda kaybolmadığına emin olabildim. Daha sonra eşimle görevleri değiştirdik. Yırtık peçeteler ve masamızın etrafındaki kalamarlardan dolayı özür dilemek için yüksek miktarda bağış bıraktık. Birkaç daha üzücü lokanta ziyaretinden sonra, etrafımdaki Fransız ailelerinin bizim gibi yemek ızdırabı çekmediklerini fark etmeye başladım. Garip olarak, onlar, tatilde gibi görünüyorlardı. Fransız bebekleri mutlu bir şekilde sandalyelerine oturmuş yemeklerini bekliyor ya da balıklarını ve hatta sebzelerini yiyorlardı. Mızmızlanma veya çığlık atma ortada yoktu. Ayrıca masalarının etrafında döküntüler de yoktu. O zamana kadar Fransa'da sadece birkaç yıl yaşamıştım ve bu olayı açıklayamadım. Daha sonra Fransız ebeveynliğini düşünmeye başladığımda fark ettim ki bu sadece yemekle alakalı değildi, bu tamamen farklı bir şeydi. Çok geçmeden sessizce ve tamamen anlamaya başladım; Fransız ebeveynleri, aile yaşamı içinde tamamen farklı bir atmosfer yaratmışlardı ve onun sonuçlarını elde ediyorlardı. Amerikalı aileler bizim evimize ziyarete geldiğinde, genelde zamanlarının çoğunu çocuklarının ağız dalaşmalarıyla geçiriyor, ufaklıklarını mutfak adasında tur atmalarına yardım ediyorlar ya da yere oturtturup Lego köyler inşa ediyorlardı. Farklı olarak, Fransız arkadaşlarım ziyaret ettiğinde ise yetişkinler kahve içiyorlar ve çocukları da kendi başlarına mutluca oyun oynuyorlardı. Çaresizliğimin de kısmen tahrikiyle, geçmiş birkaç yılımı Fransız ebeveynliğini araştırmakla harcadım. Şuanda Bean 6 yaşında ve ikizler ise 3 yaşında. Size şunu söyleyebilirim: Fransızlar muhteşem değiller ama onların sahip oldukları ve gerçekten işe yarayan bazı gizli ebeveynlik sırları var. Bir şeylerle uğraşırken keşfettiğim 2009 yılındaki bir çalışma, Princeton'daki iktisatçılar liderliğinde; Columbus, Ohio ve Rennes'deki benzer durumlarda bulunan annelerin çocuk bakım deneyimlerini karşılaştırıyordu. Araştırmacılar, Amerikalı annelerin kendi çocuklarıyla uğraşmada normale göre iki kat daha fazla hoşnutsuz olduğunu gösterdi. Aynı iktisatçıların farklı bir araştırmasında, Texas'ta çalışan annelerin ev işlerini çocuk bakımından daha keyifli bulduğu ortaya kondu. Ben kesinlikle Fransa yanlısı bir ön yargıya sahip değilim, buna emin olabilirsiniz. Au contraire, burada yaşamayı sevip sevmediğime bile emin değilim. Kesinlikle çocuklarımın burnu havada Parisliler olarak büyümesini istemiyorum. Lakin tüm bu sorunlar için, Fransa, Amerikan ebeveynliğinin mevcut problemleri üzerine kesinlikle kıyas edilmesi gereken mükemmel bir örnek. Orta-sınıfa ait Fransız ebeveynlerinin sahip olduğu değerler benimkilere benzer görünüyor. Onlar, çocukları hakkında konuşmaya gayretli, çocuklarına doğayı gösteriyorlar ve fazlaca kitap okuyorlar. Ebeveynler, onları tenis kurslarına, resim derslerine ve interaktif bilim müzelerine gönderiyorlar. Ancak Fransızlar takıntı yapmadan aileleriyle ilgilenmeyi becerdiler. Hatta onlara göre iyi bir ebeveynlik çocuklarla sürekli ilgilenmekten geçmiyor ve bu konu hakkında suçluluk hissetmeye de gerek yok. Bir Parisli bana: Bana göre, akşamlar ebeveynler içindir. demişti. Kızım eğer isterse bizimle birlikte olabilir, fakat şuanda yetişkinlerin vakti. Fransız Ebeveynler kendi çocuklarının aktif olmasını istiyor ama her zaman değil. Amerikan ufaklıklar Mandarin öğretmenleri ve okul öncesi okuma-yazma eğitimi alırken, Fransız çocuklar yetiştirildikleri bu doku gereği- etrafta kendi kendilerine takılıyorlar. Orta-sınıf Amerika'nın ebeveynlik problemi olduğunu söyleyen ilk kişi değilim. Bu problem özenle teşhis edildi, kritiği yapıldı ve bir isim kondu: aşırı-ebeveynlik, hiper-ebeveynlik, helikopter ebeveynliği, ve benim favorim olan kindergarşi. Ailelerin kendileri de dahil olmak üzere, kimse acımasız ve mutsuz Amerikan ebeveynliği yöntemini sevmiyor gibi görünüyor. Burada, çocukların egemen olduğu ve onların isteklerinin ve dileklerinin yetişkinlere üstün olduğu bir yönetim tarzı fenomeni kastediliyor. Kinder-g-archy tabirindeki arşi; monarşi, oligarşi, anarşi gibi yönetim şekillerini tabir ederken kullandığımız ektir. Tabii ki, Fransızlar, çocuklarının daha iyi ve daha az stresli olmaları için her türlü genel hizmet servisine sahip. Ailelerin okul öncesi eğitim için para ödemelerine, sağlık sigortaları için telaşlanmalarına ya da çocuklarını kolejlere kaydetmelerine gerek yok. Sadece çocuk sahibi oldukları için, kendi banka hesaplarına bağlanmış olan aylık maaşları var. Fakat bu genel hizmet servisleri bütün farklılıkları açıklamaya yetmiyor. Bulduğuma göre, Fransızlar, çocuklarının yükselmeleri için tamamen farklı bir yapı kullanıyorlar. Fransız ailelerine, çocuklarını nasıl terbiye ettiklerini sorduğum zaman, ne demeye çalıştığımı ancak soruyu birkaç kez tekrarlayınca anladılar. Ha, onları nasıl eğittiğimizi mi kastediyorsun? şeklinde sordular. Sonraları anladım ki disiplin kavramı; cezalandırmalara karşı dar ve nadir kullanılan bir tabirmiş. Buna karşılık eğitim ise sürekli yaptıklarını düşündükleri bir şey. Bir cumartesi günü, 30'lu yaşlarında tatlı bir iş avukatı olan ve Paris'in doğusundaki banliyölerde ailesiyle yaşayan Delphine Porcher'ı ziyaret ettim. Oraya gittiğimde, eşi oturma odasında dizüstü bilgisayarıyla çalışırken, o zamanlar 1 yaşında olan Aubane, babasının yanında uyuyakalmış yatıyordu. Onların 3 yaşındaki çocuğu Pauline, mutfak masasında oturuyor, tamamen odaklanmış bir şekilde kek hamurlarını kağıt kalıplara lop diye döküyordu. Bir şekilde hamuru yeme dürtüsünü yeniyordu. Delphine bana, hiçbir zaman spesifik olarak kendi çocuklarına sabır kavramını öğretmeye uğraşmadığını söyledi. Lakin onun ailesinin günlük ritüelleri, yeri geldiğinde memnun olma konusunda çocuklarına sürekli çıraklık ediyor. Delphine, kızı Pauline için bazen şeker aldığını söylüyor. Fakat o günün atıştırma zamanı gelene kadar, Pauline'in şekerleri yemesine müsaade yok; hatta bu, onun saatlerce beklemesini gerektirse bile. Pauline, bizim konuşmamızı kesmeye çalıştığı zaman, Delphine, Sadece iki dakika bekle benim bir tanem. Şu anda konuşmanın ortasındayım. dedi. Bu gerçekten çok kibar ve çok kesindi. Delphine'in bunu ne kadar tatlı söylediğine ve kızının da onun sözünü kesinlikle dinlemesine gerçekten hayran oldum. Ayrıca Delphine, çocuklarına bununla alakalı bir şey daha öğretiyordu: kendi kendine oynamayı öğrenmek. Oğlu Aubene için: Onun kendi kendine mutlu olmasını öğrenmesi, en önemli şey. demişti. Fransız annelerinin bu belirgin çocuk yetiştirme yetenekleri, Amerikalı annelerden daha üstün. 2004 yılında, A.B.D ve Fransa'daki yüksekokul seviyesinde eğitim almış annelere yönelik ebeveynlik inançları ile ilgili bir çalışmada, Amerikalı anneler çocuklarının yalnız oynamak için teşvik edilmesini orta seviyede önemli bulduğunu söylerken Fransız anneleri bunun çok önemli olduğunu söyledi. Daha sonra, çocukların sabretmeyi öğrenmeleri konusunda dünyanın önde gelen uzmanı Walter Mischel'e e-posta attım. Bu sırada, Mr. Mischel 80 yaşında ve Columbia Üniversitesinde psikoloji profesörüydü, Paris'teydi, uzun süredir kız arkadaşı olduğu kişinin apartmanında kalıyordu. Benimle buluşmayı ve kahve içmeyi kabul etti. yazar burada delay gratification tabirini kullanılmıştır. Bu kavramı, bir olay üzerine anında bir şeyler kazanma dürtüsünü engellemek ve beklemek şeklinde açıklayabiliriz. Bu konu hakkında bu tabiri, sabır kelimesini kullanarak çevirmemiz herhalde uygun olacaktır. Yazının devamında hep bu şekilde çevrilmiştir. Mr. Mischel, 1960'lı yılların sonunda Standford'da iken tasarladığı Marshmallow testi ile ünlüdür. Bu testte, 4 ya da 5 yaşındaki çocuk, masada marshmallow olan bir odaya götürülür. Deneyi yapan kişi çocuğa, odadan ayrılacağını ve gelene kadar marshmallowu yemez ise onun iki tane marshmallow ile ödüllendirileceğini söyler. Eğer marshmallowu yerse, sadece yediğiyle kalmış olacaktır. Çoğu çocuk sadece 30 saniye bekleyebildi. Deneyi yapan kişinin 15 dakika boyunca olmayışına, deneye katılan çocukların sadece üçte bir direnebildi. Araştırmacıların burada bulduğu ince nokta, sabırlı çocukların kendi kendine dikkatlerini başka yöne çekebilmeleriydi. 1980'lerin ortasına doğru, Mr. Mischel ve onun çalışma arkadaşları, sabırlı çocukların konsantrasyonlarının ve muhakeme yeteneklerinin daha iyi olduğunu ve stres altında dağılmadıklarını buldular. Normalde Viyanalı olan Mr. Mischel, marshmallow testini Fransız çocuklarına uygulamadı. Ama Fransa'da uzun süreli bir gözlemci olarak, Fransız ve Amerikalı çocukların arasındaki farka şaşıp kaldığını söyledi. Birleşik Devletlerdeyken, kesinlikle, çocuklar için kendi kendine hakim olabilme yetisi git gide zorlaşıyor dedi. Amerikalı aileler tabii ki kendi çocuklarının sabırlı olmasını ister. Biz çocuklarımızı paylaşmaları için, kendi sıralarını beklemeleri için ve piyano öğrenmeleri için eğitiriz. Lakin sabır denen şey bir yetenek değildir ki çocuklarımızı bu konuda bileyelim. Çocukların bekleme konusunda iyi olmalarını bir mizaç nedeni olarak görme eğilimindeyiz. Bizim bakış açımıza göre, aileler şanslarına göre sabırlı ya da sabırsız bir çocuk edinirler. Fransız ebeveynleri ve bakıcıları, bizim bu kadar önemli bir konuda laissez-faire olmamıza inanamıyorlar. Paris'te bir akşam yemeğinde bu konudan bahsettiğimde, Fransa'daki ev sahibim, Güney Kaliforniya'dayken yaşadığı bir hikayeden bahsetti. -bırakın ne yaparsa yapsınlar- anlamına gelen iktisadi-politik kavram. O ve eşi, Amerikalı bir çift ile arkadaş olmuştu ve hafta sonlarını Santa Barbara'da onlara birlikte geçirmeye karar verdiler. Yaşları 7 ile 15 arasında değişen çocukları ilk defa tanışmıştı. Yıllar sonra bile, Amerikalı çocukların erişkinlerin sözlerini sıklıkla kestiğini hatırlıyorlar. Ayrıca düzenli bir yemek vakitleri de yoktu; Amerikalı çocuklar, istedikleri zaman sadece buzdolabına gider ve yemek yerdi. Fransız çifte göre bu durum, sanki Amerikalı çocukların yemekleri depo etmesi gibi görünmüştü. Eşi Bizi kilitleyen ve rahatsız eden durum, ailelerinin hiçbir zaman 'hayır' dememiş olması oldu. dedi. Karısı da, çocuk n'importe quoi diye ekledi. Bir süre sonra, Amerikalı çocuklarla ilgili Fransız betimlemelerinin çoğunlukla her neyse veya onlar gibi bir şey anlamına gelen n'importe quoi ifadesi içerdiği kafama dank etti. Bu ifade, Amerikalı çocukların sıkı sınırları olmadığını, onların ebeveynlerinin otoritesiz olduğunu ve bunun böyle gittiğini belirtiyor. Bu, Fransız ebeveynlerinin sıklıkla bahsettiği ve Fransız ideali olan cadre veya frame tabirlerinin antitezidir. Cadre, çocukların bazı şeyler konusunda çok sıkı sınırları olduğunu ve ebeveynlerin bu sınırları kesinlikle zorladığı anlamına gelir. Fakat cadre tabiriyle birlikte Fransız ebeveynler, çocuklarına özgürlük ve öz irade emanet ettiler. Söz geçirebilme otoritesi, Fransız ebeveynlerinin en etkileyici unsurlarından biri ve belki de ustalaşmak için en zor olanı. Tanıştığım birçok Fransız ailesinin imrendiğim şekilde çocuklarına karşı kolay, esnek bir otoritesi vardı. Çocukları onları gerçekten dinliyordu. Fransız çocukları sürekli fırlamıyor, karşılık vermiyor ya da uzun süren konuşmalara girişmiyordu. Bir Pazar sabahı parktayken, komşum Frederique, o zamanlar 2 yaşında olan oğlum Leo ile başa çıkmaya çalıştığıma tanık oldu. Leo her şeyi hızlıca yaptı ve parka onunla gittiğimde ben de sürekli hareket halindeydim. Oyun alanındaki kapıları çıkmak için sanki bir davetmiş gibi görüyordu. Frederique yakın zaman içinde Rus yetimhanesinden 3 yaşında olan güzel, kızıl saçlı bir evlatlık edinmişti. Yani gezmeye çıktığımız gün, Frederique üç aylık anne olmuştu. Sadece Fransız olmanın getirdiği bir erdemle, benim yaptığımdan tamamen farklı bir otorite kurmuştu-mümkün ve mümkün olmayan bir şekilde. Frederique ve ben kum havuzunun etrafında oturuyorduk, konuşmaya çalışıyorduk. Fakat Leo, kum havuzunu çevreleyen kapılardan dışarı fırlayıp duruyordu. Her seferinde onu takip ettim, azarladım ve çığlık attığında bıraktım. İlk başta Frederique, bu küçük ritüelimizi sessizce izledi. Daha sonra hiç tenezzül etmeden, eğer bütün zamanın boyunca Leo'nun peşinden koşacaksan, birkaç dakika oturup konuşmanın ufak zevkini çıkaramayız dedi. Bu doğru dedim. Ama ne yapabilirim ki? Frederique, Leo'ya karşı ciddi ve boyun eğmez olmam gerektiğini söyledi. Bence bütün bir akşamı Leo'nun peşinde geçirmem kaçınılmazdı. Ama ona göre, bu mümkün değildi. Frederique tekrar güldü ve bağırmamamı fakat daha inançla konuşmamı söyledi. Onu korkutabileceğimden korkum. Frederique endişelenme dedi, beni teşvik etti. Leo bir sonraki sefer de dinlemedi. Ama yavaş yavaş benim hayırlarımın daha ikna edici olduğunu hissetmeye başladım. Sesli değildi ama daha kendinden emin bir şekildeydi. Dördüncü denememde, tamamen inançlıyken, Leo kapıya doğru yaklaştı fakat mucizevi bir şekilde- açmadı. Arkasına baktı ve bana temkinli bir şekilde göz attı. Ben de gözlerimi kıstım ve onaylamıyormuşum gibi görünmeye çalıştım. Yaklaşık 10 dakika sonra, Leo tamamıyla kaçmaya çalışmayı durdurdu. Çıkış kapısını unutmuş gibi görünüyordu ve sadece diğer çocuklarla birlikte kum havuzunda oynadı. Az sonra bacaklarımızı önümüze uzatmış Frederique ile birlikte sohbet ederken Leo'nun beni birden otoriter bir figür olarak gördüğüne şaşırdım. Frederique, gördün mü dedi, sıkıcı değil. Bu, senin ses tonunla alakalıydı. Leo'nun bu durumdan dolayı travmatize olmadığını belirtti. O anda ve sanırsam ilk defa- Leo gerçekten bir Fransız çocuğu gibi görünüyordu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/franz-kafka-donusum/", "text": "Türk ve dünya edebiyatında yabancılaşma ögesi sıklıkla yer edinir. Franz Kafka da yabancılaşmayı çok iyi bir şekilde yansıtır. Dönüşüm gerçekten de bir dönüşümün hikayesidir. Toplumdan ayrı tutulan ya da topluma ayak uyduramayan insanların bir hikayesidir. Çok kısa bir roman olmasına rağmen, romanda yer alan ögeler ve yabancılaşma olgusunun çok başarılı bir şekilde anlatılması, romanın dünya edebiyatında özel bir konumda yer almasını sağlar. Franz Kanfa'nın baş karakteri Gregor Samsa ile anlattığı yabancılaşma olgusuna Türk edebiyatında da rastlanılır. Özellikle postmodernist yazarlar, öznenin yıkılmışlığı ve toplumdan ayrılmışlığını anlatır. Bazı yazarlar bunu çok sert bir şekilde yaparken bazılarının çok daha yumuşak bir tavırla yabancılaşma olgusuna değindiğini görürüz. Yusuf Atılgan, Aylak Adam adlı kitabında Bay C. aracılığıyla seslenir. Bay C., boşvermişlik seviyesinde bir tembelliğe sahiptir. Hareketleri, tavırları ve hayata bakış açısı; toplumun normlarından uzaktadır. Yabancılaşmıştır çevresine. Bunun yanı sıra Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ındaki Turgut, Tehlikeli Oyunlar'ındaki Hikmet; modern toplumun dayatmalarına karşı büyük bir ironi geliştirir. Hayata bakışları ve her şeyden önemlisi yaşamları; ironinin kendisidir. Franz Kafka'da da benzer şeyleri görürüz. Dünyanın büyük bir bunalımın içerisinde olduğu bir dönemde, 1915 yılında yayımlanır Dönüşüm kitabı. Kapitalizmin egemen olduğu modern dünyanın dayatmaları, Gregor Samsa'nın böceğe dönüşme metaforu üzerinden anlatılır. Uzun öykü ya da roman olarak değerlendirilebilecek eserin ana karakteri Gregor Samsa'dır. Grete Samsa ise Gregor Samsa'nın böceğe dönüşmesiyle birlikte ikili ruh hali içerisinde kalan bir karakterdir. Gregor Samsa'nın kardeşi olan Grete Samsa, abisinin yaşadığı dönüşüm ile ona acımaya başlar. Belki de romandaki karakterlerden en çok empati kurabileni kendisidir. Fakat onun da tek başına çabaları yeterli olmayacaktır. Aile meclisinden çıkan, Gregor Samsa'nın evden kovulma fikrine o da alışır. Gregor Samsa'nın anne ve babası ise bir an bile olsun oğullarına acımaz. Aslında acıma duygusu, insani ilişkilerdeki en tehlikeli duygulardan bir tanesidir. Fakat klasik bir kullanımdan dolayı insanların birbirlerine acıması gerektiği düşünülür. Gregor Samsa'nın ne annesi ne de babası, empati duygusuna sahip değildir. Daha doğrusu biz, sadece oğullarıyla olan iletişimlerini bildiğimiz için bu şekilde bir çıkarsamaya ulaşırız. Her iki karakter de toplumun normlarına sahiptir, bu nedenle farklı olanı görmek istemezler; bu kendi oğulları olsa bile. Romanda ailesini geçindirme göreviyle bir pazarlamacı şirketinde çalışan Gregor Samsa, yaşam kaygısı içerisinde olan bir insandır. Bu nedenle bir gün böceğe dönüştüğünde tek derdi işe gidememesidir. Neden böceğe dönüştüğünü sorgulamaz, onun için önemli olan işini kaybetmemektir. Çalıştığı şirketteki müdürü ise Gregor Samsa'nın işe gelmemesinden ötürü tedirginlik yaşar ama bu tedirginlik, Gregor Samsa'nın hayatına dair değildir. Tedirgindir çünkü kapitalist sistemde çarkın dönebilmesi için her bireyin üzerine düşen görevleri yerine getirmesi gerekir. Aksi halde sistem çökebilir. Bu nedenle Gregor Samsa'nın müdürü, böceğe dönüşen ve bu nedenle işe gidemeyen Gregor Samsa'nın evine bir ziyaret düzenler. Gregor Samsa'nın bütün çabalara rağmen odadan çıkmaması, kovulmasına neden olacaktır. Alegorik bir anlatım ve absürtlükleri kullanarak yabancılaşma olgusuna kitabında yer veren Franz Kafka, bu konuda oldukça başarılı bir yazardır. Gregor Samsa üzerinden anlattığı yabancılaşma olgusu, gündelik hayat içerisinde insanların yaşadıklarının metaforik halidir. Gregor Samsa, bir gün uyandığında böcek olduğunu fark eder. Böcek, çoğu insan tarafından sevimsiz olarak görülen bir canlıdır. Bu nedenle böcek metaforunun kullanılması, kitabın başarılarından ilkidir. Modern dünyanın getirileri, aslında daha kitabın başlarında anlatılmıştır. İnsanın tek görevi, yaşamını sürdürebilmek için çalışması, çalışması ve çalışmasıdır sanki. Evreni anlamak, içerisinde yaşadığımız Dünya adlı gezegeni tanımak; bunların hiçbiri yoktur kapitalist düzende. İnsanlar, çarkın dönmesini sağlayacak bir nesnedir. Gregor Samsa, çarkın dönmesini sağlayan ufacık nesnelerden bir tanesi, bir gün kapitalist düzen içerisinde yer alamayacağını fark ettiğinde; toplum tarafından dışlanmaya ve yalnızlaşmaya başlar. Burada durup, yalnızlaşmadan bahsetmek istiyorum. İnsanın modern dünyanın kapitalizmle harmanlanan düzeni içerisinde yer alamayacağını fark etmesiyle sonuçlanan yalnızlaşma; sanıldığı kadar korkutucu değildir. İnsanın bir diğerinin acısına ortak olması, kendisinden başka canlıların yaşadığını da fark etmesi, evreni anlamak gibi çok büyük bir amaç uğruna yaşantısını sürdürmesi; kapitalist düzenin sevmediği şeylerdir. Fakat Gregor Samsa, tam olarak bu farkındalığı yaşayamadığı için modern dünyanın garip çelişkisini yaşar. En sonunda odasında hayata gözlerini yumduğunda, hizmetçinin süpürgesiyle çöp kutusuna atılır. Ama hayat, bundan çok daha fazlasıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/fullmetal-alchemist-brotherhood/", "text": "Aslında aynı evrende geçen iki anime var. Ben 64 bölüm olan ikinci animeyi \"Fullmetal Alchemist : Brotherhood\"u izledim. İzlediğim anime mangayla aynı konu üzerinden gittiği için genelde her ikisini izleyenler Brotherhood'u beğeniyor. Konusuna gelecek olursak anime Amestris adlı ülkede geçiyor. Zaman olarak anime 1900'lü yılları işliyor. Mekanlar ve zaman bizle benzerlik göstersede animeyi çekici yapan ana unsuru simya. Animedeki simya şimdiye kadar bizim kitaplarda okuduğumuz, bildiğimiz simyadan biraz farklı. Farklılığı ise simyayı kullanarak maddeleri istenilen her şeye dönüştürmek. Adeta bir tür sihir. Ana karakterlerimiz Edward ve Alphonse Elric adlı iki kardeş. Her şey bu iki kardeşin ölen annelerini canlandırmak istemesiyle başlıyor. 3 temel yasaktan biri olan insan dönüştürmeyi başaramadıkları gibi simyanın bire bir takas kuralınca Alphonse'nun bedeni Edward'ında sol bacağı alınıyor. Kardeşini yanında göremeyen Edward sağ kolunu feda ederek kardeşinin ruhunu metal zırha mühürlüyor. İki kardeş bu olaydan sonra büyük boşluğa düşüyor fakat devletin resmi simyacısı olması için Edward'a teklif geliyor. Sınırsız kaynak erişimi ve ülkeyi dolaşma şansından dolayı teklifi kabul ediyorlar. Zaten anime boyunca iki kardeş sürekli bir gezi ve araştırma içindeler. Bu uğraşlarının nedeni ise ellerinden alınan bedenlerini tekrar kazanmak. Her ne kadar bedenlerini elde etmeye çalışsalarda yüzyıllardır planlanan korkunç bir plan ile karşı karşıya kalırlar ve animemiz bu macerayla sürüklenip devam eder. Açıkçası ben çok beğendim. İçinde trajedi var, hafiften aşk var 🙂 , fedakarlık var, komedi var yani daha eklersem varda var. Fantastik, macera türlerinde film severler için iyi bir başlangıç animesi olabilir. Kardeşlerin birbirine olan bağlılığı ve kişiliklerinin zamanla gelişmesi oldukça hoş. Örneğin kendi amaçları uğruna diğer insanların hayatlarını hiçe saymıyorlar. Bunun tam aksine kendilerini olan bir çok olaydan sorumlu tutup bir şeyler yaparak yardım etmeye çalışıyorlar. Ana konusu dışında birçok yan konusu var. Sırf bu animeden birkaç tane daha sağlam anime konusu çıkar. Yani kısacası dolu dolu bir anime. İzlemenizi kesinlikle öneririm. Pişman olmayacaksınız. Gerçekten güzel bir anime. İzlenmesini tavsiye ederim. İnceleme için elinize sağlık ve diziyi de izledim. Gerçekten güzeldi. Yorumunuz için teşekkür ederim. Sitede hakkında yazdığımız diğer animelerde oldukça güzel, izlemenizi öneririm."} {"url": "https://parlakjurnal.com/garip-ulkem-hayattan-kesitler-3/", "text": "Bakınız şu garip ülkemde gerçekten çok garip şeyler oluyor. Ben duyduğum birkaçını sizlere söyleyim ki biliniz. Biliniz ve tekrar etmeyiniz lütfen. Çünkü bunları söylemek lazım. Yanlışsa düzeltmek lazım. Doğru ise neden doğru olduğunu anlatmak lazım. Bu arada şunu da ekleyim ki şahsi fikrimdir: Geçmişi tam anlamıyla bilemeyebilirsiniz, tarihinizi öğrenememiş veya unutmuş olabilirsiniz. Ama önemli olan ders almaktır. Yolda yürüyorum işte haftanın bir günü. Telefonla arıyorum birini, kimi hatırlayamadım ama açmadı o sırada ne hikmetse. Ben de yüzümü buruşturup çevreme bakındım ve yolun karşı tarafında birini gördüm. Ağzına bir sigarayı götürürken diğer eliyle bitmiş sigara kutusunu yola savurdu. Ve çakmağına uzanarak sigarasını yaktı. Yanına doğru gittim, sigara kutusunu yerden aldım ve adama uzatarak: Buyrun, sigara kutunuzu düşürdünüz dedim. Tabi benimki iğneleyici bir davranış. Beklerdim ki haklısınız, ben bunu çöpe atayım desin. Ama ne dedi biliyor musunuz? ben onu bilerek attım oraya dedi. Ulan sen annenden babandan hiç mi terbiye almadın? Öğretmenlerin sana ne öğretti? Nedir bu görgüsüzlüğün kaynağı? Bir de gözümün içine ciddi ciddi sanki yanlış bir şey yapmışım gibi bakıyor. Tabi bunlar o sırada aklımdan geçen düşünceler. Dedim ki yakışıyor mu size? şurada çöp kutusu varken? Gidip atabilirsiniz, ayıp değil mi? dedim. Böyle yola insani diyemeyeceğim bir şekilde fırlatması cidden içime oturdu. Sonra yanındaki adam da haklısınız deyip adamın resmen tekrar bana uzattığı sigara paketini elinden aldı, kusura bakmayın dedi. Ben burada sigaranın zararlarından ya da yararlarından bahsetmiyorum, ben burada insan olmaktan bahsediyorum. Her neyse, böyle insanlık dışı davranışlarda bulunmayalım lütfen. Çevrenize, büyüklerinize, küçüklerinize, varsa çoluğunuza çocuğunuza, yoksa ilerde olduğundan lütfen bunu öğretin, temiz ve düzgün olmasını öğütleyin. Biraz ağır konuşmuş olabilirim ama kusura da bakmayın bir zahmet. Şimdi burada bana anlatılan üzere bir şeyler söyleyeceğim. Yaşça büyük bir tanıdığım, mahalledeki çocuklarla normal bir aktivite yapmak üzere belediyeden normal zamanlarda halka tahsis edilen bir mekanı kullanmak için izin istemiş. Vermemişler, vermeme sebepleri de şu: Başkan adayı daha belli değil. Yorum sizin. Edep, kul olduğunu anlayıp Yüce Mevla'ya yönelmektir. Kısacık özetlemişsin bu toprakları. Ne yazık ki sigara paketini yere atan o kişi, insanların alın terine göz dikenler bunları okumayacak. Belki bu yazıyı okusalardı, belki Abasıyanık, Nazım okusalardı, belki diyorum belki böyle olmayacaklardı. Çoğu zaman ülkem hakkında umutsuzluğa kapılsam da biliyorum ki sen hep var olacaksın. Sen yazacaksın. Dilin döndüğünce haykıracaksın! Sen derken kimi kastettiğimi çok fazla anlatmama gerek yok sanıyorum. Her ne olursa olsun ümidi kesmeyelim gelecek güzel günlerden. Şunu da şöyle şuraya iliştireyim: Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gecede-insan/", "text": "Gecenin en karanlık anında, yalnızlığımla oturmuş tüm kirinden, karmaşasından arınmış daha doğrusu arınmış gibi gözüken dünyayı seyrediyorum. Korkuyorum. Çünkü gecedir derler kötülüğe gebe olan. Çünkü karanlıkta olanları kimse görmezmiş, hırsız ay doğmadan çıkmazmış hırsızlığına, o filmlerde izlediğimiz beli silahlı olanlar seni her zaman karanlıkta ve yalnızken bulurlarmış. Hayat zıtlıklarıyla varmış. İyiliğin karşısında kötülük; mutluluğum karşısında hüzün; doğumun karşında ölüm; gündüzün karşısında ise gece... Aydınlığa karşı karanlık... İnsan ise zıtlıklarını içinde yaşarmış. Yaptıklarına karşı içindeki şeytanla vicdan daima savaş halindeymiş. Karanlık... Şuan altında durduğum tüm kötülüklerin üstüne yıkıldığı ya da içine saklanıldığı siyah gökyüzü... Kimi zaman acı dolu genç bir kızın çığlıklarını, kimi zaman da silahtan çıkan o tiz sesi örten eşiz zaman dilimi. Tarih boyunca çeşitli nedenlerle yapılsa da tüm o siyaha yıkılan kızıllar... Hiçbir zaman kabul etmesek de karanlığa sıçrattığımız soyut kırmızılar bizim suçumuzdur belki de. Nasıl olsa kirli ellerimiz görünmüyor, acı çığlıklar duyulmuyor diye şeytanımızın bir nebze de olsa vicdanımızı rahatlatma yöntemidir gece. Çünkü başkası görmüyorsa; yaptıklarımızı, akıttığımız gözyaşlarını görmemek, acı dolu inleyiş ve çığlıkları duymamak daha kolaydır. Ya da en azından eskiden öyleydi. Bin yıllardır, yaşayan her insanın içinde süren şeytan ve vicdanın savaşı günümüzde nihayet sonuçlanıyor. İstisnaları dışında birçok insanın içinde şeytan kimi zaman para ve güç hırsından kimi zaman da insanın önünü alamadığı o şehvetten yardım alarak zafer bayrağını ya açtı ya da açmak üzere. Bununla beraber tüm kirlerin üstüne atıldığı gece artık içinde barındırdığı tüm o sırları taşıyamayıp gündüze taşırmakta. Ve biz en aydınlık anda bile tüm o kızılları göremeyecek kadar kaybetmiş durumdayız. Şimdi günah keçisi ilan edilmiş, tüm kötülüklerin üzerine yıkıldığı siyahın altında tek başıma oturmuş seyrediyorum. Kötülüğü geceyi aşmış, içindeki şeytana çoktan kaybetmiş olan vicdanları, vicdanımı... ve bu sefer günü aydınlığa dönmesinin pek bir anlamının kalmadığını da biliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gelecegin-araclari-tesla-arabalari/", "text": "Tarih 10 Temmuz 1856... Yani bundan tam 156 sene önce ama belki de bugünün bile ilerisinde bir adam, bilim insanı; varını yoğunu bilime, insanlığa hizmet etmek adına bu tarihte o zamanın Avusturya İmparatorluğu'nda dünyaya geldi. Tesla, 7 Ocak 1943'teki vefatına kadar bugün kullandığımız tüm iletişim teknolojilerinin, uzay teknolojilerinin, kablosuz iletişimin ve daha birçok icadın temelini attı ve adını bilim dünyasına sonuna kadar hak ettiği elektriğin efendisi lakabıyla yazdırdı. Nikola Tesla... Gerçek bir dahi olmasının yanında insanlığıyla örnek alınması gereken gerçek insanlardan biriydi. Hiçbir zaman çok zengin olmadı hatta yaşamının son yıllarını otellerde alacaklılarından kaçarak geçirdi. Planladığı ve gerçekleştirmeye yakın olduğu birçok buluş, enerji sektörünü elinde tutan ağa babalarının işine gelmediği için o ya da bu şekilde baltalandı ama o üretmekten asla vazgeçmedi. Silikon Vadisinde 2003 yılında Martin Eberhard ve Marc Tarpenning adında 2 elektrik mühendisinin ortaklaşa kurduğu bir fabrikadır Tesla Motors. Adını tahmin edebileceğiniz gibi asrın dahilerinden olan Nikola Tesla'dan almış olup onun 1882 yılında temelini attığı ancak o güne kadar yapılmayan, yapılması denense bile başarısız olan bir konu üzerinde kar gütmeden çalışmaya başladırlar. Elektrikli arabalar... O zamana kadar üretilmesi denenen tüm elektrikli arabalar küçük, konforsuz ve sürekli şarj edilmesi gereken taşıtlar olduklarından yaygın inanışta elektriğin bir arabanın çalışmasına yeterli güçte enerji sağlayamayacağı yönünde olmuş. Ancak bu inanış 2008 yılında bu şirketin ürettiği Tesla Roadster model arabayla tarihe karışmış ve daha tam olarak fosil yakıt kullanan araba devrini kapatamasa da bu yolda sağlam bir adım atmıştır. Dünya son hızla kirlenmekte... Ses, toprak, su derken hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden biri bu fosil yakıt kullanan arabaların egzozları olmakta... Ayrıca bu yakıtların pahalılığı ki özellikle bizim gibi petrolü son derece pahalı kullanan ülkelerde hem ev bütçesine hem de ekonomimize son derece zarar vermekte... İşte bu noktada anlaşılıyor elektrikli arabaların önemi. Bu araçlar elektrik kullandığından ötürü herhangi bir zararlı gaz oluşturmuyor ve özellikle son modeli 500 km'lik yolda sadece 18 liralık elektrik harcayarak ucuza konforlu bir seyahat sağlamış oluyor. Bizim için tek sorun ülkemizde bu araçların fiyatının yaklaşık 500 bin TL kadar olması ve araçları şarj edecek istasyonların bulunmaması. Faaliyete başladığı 2003 yılından ancak 10 yıl sonra hissedarlarına kar payı kazandırmış şirket. Şu an yaklaşık 12.000 çalışanlanı olan bir şirket olmalarına rağmen amaç sadece para kazanmak olmamış aslında. Şirketlerine adını verdikleri dahi gibi o adın hakkını vererek bir amaç uğruna mücadele etmişler. Ve dünyanın birçok yerinde dolanan kurtların aksine, dünya bu mücadeleler sayesinde daha yaşanılası ve güzel bir yer haline geliyor. Güzel blog umarım çizgini yükselterek uzun soluklu bir site olur. umarım teknoloji bizi ele geçirmez. şu sıralar larry page'in uçan arabalarla ilgili haberlerini okuyoruz. aynı zamanda elon'ın. kanadanın bir kasabasında uçan bir araba ürettiler. şu sıralar sanırım tanıtımına başlayacaklar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gelecegin-kusu-drone/", "text": "İnsanlar daima gökyüzüne bakıp kuşlar gibi özgür olmayı hayal etmiştir. Uçak, zeplin, planör, helikopter ve konumuz olan drone gibi icatlar da bu hayal edişin bir ürünü olarak karşımıza çıkmıştır. Drone ya da İnsansız Hava Aracı genel olarak uzaktan kumanda ile kontrol edilen hava araçlarına verilen bir isimdir. Uzun zamandan beri kullanılmakla birlikte son zamanlarda ünü ve kullanılırlığı gittikçe artan bir araçtır. Sivil ve askeri amaçla kullanılmakta olan dronelar büyük bir çeşitlilik içindedir. Drone 1898 yılında ünlü fizikçi Nikola Tesla'nın, insanlığa kazandırdığı bir icadıdır. Son yılları göz önünde bulundurmazsak çoğunlukla askeri amaçla kullanılan bir araçtır. Hatta bizim de savaştığımız 1. Dünya Savaşı için yapılmış olan \"Kettering Bug\", askeri drone'ların atası durumundadır. Dönem içi teknolojik yetersizlikler sonucu başarıya ulaşamamış olsa da gelecektekiler için önemli bir mihenk taşını oluşturmuştur. Geçen zaman ve gelişen teknolojiyle birlikte askeri drone'lar savaşlarda eskiye nazaran daha büyük öneme sahip olmuştur. Amerika'nın Irak, Afganistan, Suriye gibi ülkelerde yaptığı operasyonlar, Türkiye'nin terör ile mücadele harekatında kullanması buna en iyi örnekleri oluşturmaktadır. Peki sivil drone'lara geçelim. Bu drone'lar genellikle 4 pervaneli olmakla birlikte 6 ve 8 pervaneli modelleri de vardır. Çoğunlukla hobi olarak kullanılan drone'lar tarım, yangın söndürme, doğal hayatı gözlemleme, insanların ulaşamadığı zorlu mekanlara ulaşıp bilgi verme gibi çok çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Gün geçtikçe daha ucuzlaması ve ulaşılabilirliğinin kolaylaşması ile gelecekte karşımıza daha fazla çıkacak gibi görünüyor. - Hedef ve Yem= Düşman hava savunma veya savaş uçaklarına karşı yem olarak kullanılarak hedef belirlemede yardımcı olan araçlar. - Keşif ve Gözetleme= Düşmana ait cephe bilgilerini toplayan araçlar. - Çatışma= Yüksek riskli görevlerde kullanılan saldırı kapasitesine sahip araçlar. - Lojistik= Kargo ve lojistik destek amaçlı araçlar. - Araştırma ve Geliştirme= Gelecekte kullanılmak amacıyla farklı İHA teknolojilerinin denendiği araçlar. Tabii ki yapabilirsin. Klasik bir cümle olacak ama teknoloji sürekli gelişiyor ve sadece gelişmekle kalmayıp kolay ulaşılabilir bir hale geliyor. Sadece biraz çaba ve gerekli malzemeler ile yapabilirsiniz. Öncelikli olarak karşınıza 3 seçenek çıkıyor. - İnternet veya teknoloji mağazalarından hazır olarak alabileceğiniz dronelar var. - Belirli markaların yaptığı ve size sadece birleştirmesinin kaldığı dronelar var. - Tamamen sizin internetten temin ettiğiniz motor, pervane, arduino , batarya, kablolar... gibi malzemeleri birleştirip yazılımını kendinizin yaptığı dronelar. Ben drone'umu alırım uçurur uçurur dururum diyenler ilk seçeneği seçebilirler. Fakat ben makinalar ile uğraşmayı severim yaparım ederim diyenler içinse ikinci veya üçüncü seçenekler daha çok tercih edilesi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/geleneksel-dokuma-sanatinda-modern-yaklasimlar/", "text": "Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları bölümü, Halı Kilim ve Geleneksel Kumaş Desenleri ana sanat dalı kapsamında düzenlenen Alaca sergisi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde sanatseverlerle buluştu. Farklı tekniklerde dokuma işlere yer verilen sergiye ilgi yoğundu. Küratörlüğünü Mimar Sinan Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Esen Baydemir ve Öğretim görevlisi Derya Tecimer'in üstlendiği sergi, 2 Haziran tarihine kadar Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde sanatseverlerin ziyaretine açık. Yılan denince aklımıza korkutucu canlılar gelmektedir. Yunan mitolojisindeki tanrı Apollon'un oğlu Asklepios'un kutsal simgesi yılan olmuş, iyileştirici özelliği dolayısıyla; tıp ve sağlık simgesi olmuştur. Deri değiştirmesi ile bilinen yılan aynı zamanda yeniden doğuşu simgelemektedir. Yılanların insanların gözünde kötü imajısını stilize edip, neon renklerle kamufle ederek yılanların hayatımızdaki yerini renklendirmek istedim. Korkolçak dokunabildiğimiz, hissedebildiğimiz, içinden çıkamadığımız karmaşanın bir izdüşümü. Hayatımızın büyük bir bölümünü kaygılarımız şekillendiriyor, saçlarımızı çekiyor ve kendimizi bir baş ağrısına bırakıyoruz. Karakolçağın çıkış noktası ne kadar inkar etsek ve kontrol sahibi hissetsek de bakan herkese kendi hayatlarının karakolçağı konumunda olduğunu hatırlatmak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/geleneksel-tip-ve-tamamlayici-tip-hakkinda-bir-takim-dusunceler/", "text": "Tanımlamada da belirtildiği üzere geleneksel ve tamamlayıcı tıp daha çok tecrübe ve inançlara dayandırılan eskiden günümüze süregelmiş , kümülatif bilgilerden oluşmaktadır. Bunun yanında izahı yapılabilen ve yapılamayan uygulamalar mevcut. İşte hekimleri de gruplaştıran temel sebep bu olsa gerek bazı uygulamalar işe yarıyor ancak bunun bilimsel açıklaması henüz yapılabilmiş değil. Bu durumun hasta üzerine ne gibi olumsuz etkiler oluşturabileceği bilinmemektedir. Ayrıca tıpta çokça kullanılan bir tabir vardır. Hastalık yoktur, hasta vardır. bu sözden yola çıkarsak bir alternatif tıp ürünün bir hasta üzerine olumlu etkisi olurken bir başka hasta ani bir alerjik reaksiyona gidebilecek kadar çeşitli komplikasyonları olabileceği de aşikardır. Son zamanlarda artık alternatif tıp ürünlerinin tıp doktorları tarafından reçete edilebileceği haberlerine rastlamaktayım. Bu durum benim düşünceme göre oldukça güzel bir durum. Neden diye soracak olursanız ben alternatif tıbbın öylece bir kenara itilemeyecek kadar değerli uygulamalarının olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, bilmiyorum siz rastladınız mı? Benim gibi kırsalda büyüyen bir insan iseniz çocukluğunuzu da biraz yaramaz şekilde geçirmiş iseniz birçok farklı hastalığa yakalanıp, ufak tefek kazalarda yaralanmış olma ihtimaliniz yüksektir diyorum. Ben çocukken anneannem hala hayatta iken yaz aylarında yaylaya çıkardık ve her sene başıma en az bir yaralanma olayı gelirdi. Bu yaralarım beni hiç korkutmazdı çünkü anneannemin birçok bitki hakkında birikmiş bilgisi mevcuttu ve bunları kaynatarak, ezerek çeşitli uygulamalarla yaramı kısa sürede iyileştirmeyi bilirdi. Belki hangi otun ya da bitkinin vücut üzerine ne gibi etkileri olduğunu bilmezdi ancak doğru olanı bilirdi çünkü ona da daha önceki atalarından birikmiş bilgiler sağlardı bunu. Tıpta öğrendiğim en önemli kural ise teorik bilgilerinizin sizi bir yere kadar getirebildiği gerçeğidir. Kimin daha çok tecrübesi var ise kim daha çok vaka görmüş ise o kişinin bilgilerinin daha üstün olduğunu gördüm ve bu durumda en önemli olay tecrübe oluyor. Bu alternatif tıp ürünleri da yıllarca biriken, deneme yanılma da olsa doğrusu bulunmuş uygulamalar içeriyor. Ancak şöyle bir durumda yok değil tabi ki halk arasında islamiyetten daha hızlı yayılan şu ot şu hastalığa çok iyi geliyor diyalogları. Birisi bir yerden doğruluğu kesinlik içermeyen bir bilgi duyuyor ve bu o kadar hızlı yayılıyor ki bir süre sonra sen bile buna inanır hale gelebiliyorsun. Bu ve benzeri durumların da önüne geçilebilmesi adına bu işin uzman ellerce kontrol altına alınması şiddetle gerekmektedir. Gerekiyorsa bu alanda uzman kişiler toplanarak bir topluluk da oluşturularak data toplanıp analiz edilmeli bence. Tıbbın çaresiz kaldığı anlarda, maalesef ki yok değil, eğer bilimsel doğruluğu kanıtlanırsa bu uygulamaların da kullanıma girmesi gerektiği taraftarıyım ben. Hem bu sayede bu işin sahtekarlığını yaparak insan sağlığıyla oynayanlara da dur denmiş olabilir. İnsanlığa bir faidemizin dokunabilmesi dileğiyle... Yorum yapıp katkı ve değerli eleştirilerinizi bizlerle paylaşır iseniz çok memnun kalırım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gelmis-gecmis-en-iyi-anime-filmler/", "text": "Listemizi tek tek incelemeden Bütün anime yapıtları izledim demeyin. Japonların kendi kültür ve üsluplarıyla ortaya çıkarttıkları tarz ve tasarlamış oldukları çizim teknikleri; büyük bir hayran kitlesi oluşturdu. Bazı kesim ortaya çıkan bu yapıtı Çocukça olarak adlandırsa da gerek ülkemizde gerekse de dünya genelinde çok sıkı takipçileri var. Küçük büyük demeden hemen herkesin ilgi alanına girmeyi başaran anime dünyasında aksiyon, romantizm, bilim kurgu, spor... ne ararsanız içinde barındırıyor. Dolayısıyla da herkes kendinden bir kesit buluyor ve gün geçtikte yeni bir anime yapıt ortaya çıkıyor. Daha önce Hiç izlemedim diyorsanız ve animeye ilk adımınızı atmaya karar vermişseniz hiç zahmet edip Hangisinden başlasam, en güzeli hangisi sorularını kendinize yöneltmeyin. Bizler sizin için bir birinden güzel anime yapıtları listeledik. Yok ben tam ben tam bir anime fanıyım diyorsanız da kesinlikle atlamamanız gereken dizi ve filmleri kontrol edin. One Piece adım atmanız gereken ilk dizi. Aksiyon ve macera bu dizide oldukça yüksek düzeylerde seyrediyor. Hayran kitlesi o kadar geniş ki, diziyi bir türlü bitiremediler ve toplamda 971 bölümden oluşmaktadır. IMDb bile bu yapıta 8.8 gibi oldukça yüksek bir puan verdi. Dizi, Luffy isimli karakterin Korsan olma hayali üzerine kurgulanmış. Bu hayal çocukluğunda başlayıp, günümüze kadar uzanıyor. Kral olan Gold Roger'ın yaşadığı elim olaylar sonrası alınan idam kararından sonra bütün servetinin Grand Line'da olduğunu bildirir. Fakat, öyle bir yer ki değil orada kalabilmek girebilmek bile neredeyse bir mucize. Luffy'nin macerası da tam olarak burada başlar. East Blue denizinden başlayan bu macera heyecan ve aksiyon dolu sahnelere yelken açacaktır. Aksiyon ve Macera ağırlıklı Cowboy Bepoy toplam 26 bölümden oluşmaktadır. Dizi gezegenler arası seyahat üzerinden kurgulanmış. 2021 yılı itibariyle bu hayal gerçekleşebilecek konuma gelse de ağda yaşanan problemler söz konusu. Düzenlemeye yönelik yapılan çalışmalardaki büyük ihmalkarlıklar Ay'da patlamaya neden olur ve buradan düşen parçalar Dünyada meteor yağmuruna neden olacaktır. Bu gelişme insanlığın büyük bölümünün ve dünyanın kısmen yok olmasına sebep olur. Aradan geçen 50 yıl, ortamın tamamen yaşanılamaz bir hale gelmesine neden olsa da 13 yaşındaki bilgisayar korsanı tüm insanlığın kaderini yeniden çizecektir. Bilim Kurgu kategorisinde yer alan Akira filmi, yaklaşık 2 saat sürüyor. Filimde 3. Dünya savaşı 2019 yılında gerçekleşir ve savaş sonrasında Tokyo şehri neredeyse yok olur. Savaş sonrasında yapılan yenileme çalışmalar tam 30 yıl sürer ve Neo Tokyo adıyla yep yeni bir şehir yaratılır. Fakat şehirdeki suç işleme meyillinin bir türlü önüne geçilemez ve kaotik bir yapıya bürünür. Mafya ve Terör neredeyse herkese kan kusturur. Güvenlik unsurları amansız bir savaş verse de pek başarılı olamaz. Bilim insanlarının kimyasal deneyler üzerinde çalıştığı gizemli bir kahraman, bütün bu işleyişi yeniden düzenletecektir. Steins: Gate Filmi, izleyenlerin %96'ının beğendiği ve IMBD'den 8.8. gibi oldukça yüksek bir puan almayı başarmış Dram ağırlıklı komedi dizisidir. Dizi bir zaman yolculuğunu konu alır fakat ana karakterimiz olan Okabe Rintarou bu durumun pek farkında değildir. 2010 senesinde Zaman yolcuğu üzerine bir konferans için çıktığında karşısına 18 yaşında genç ve başarılı bir akademisyen çıkar ve tanışmalarından sonra aralarında sıcak bir ilişki oluşur. Birlikte konferansa katılırlar ve tamamlandıktan sonra konferans binasının içinde kısa bir gezintiye çıkarlar. Kısa bir süre gözden kaybolan Makise Kurisu, cansız bedeniyle Okabe Rintarou karşısına çıktığında yaşadığı şokun etkisiyle çevredekilere haber vermek ve onlardan yardım istemek için arayışa girer. Fakat karşısına hiç kimse çıkmayacaktır. Karşılaştığı bu tablo onun zamanla ilgili aklında soru işaretlerinin oluşmasına neden olur. My Neighbour Totoro Anime Filmi iki sempatik kardeşin hikayelerini konu alıyor. Mei ve Satsuke ismindeki bu iki kardeş, hasta olan annelerinin tedavi gördüğü hastaneye daha yakın bir yere taşınıp onu daha fazla görmek isterler. Köy olarak adlandırılabilecek yerleşim yerinde ikamet etme fikrine babaları çok sıcak bakmaz. Bu isteklerinin gerçekleşmesi için ona yoğun baskı yaparlar. Talepleri yerine gelip, yeni evlerine taşındıklarında her şey hayal ettikleri gibi gitmeyecektir. Çünkü yeni evrelerinin çevresinde gizemli denilebilecek varlıklar bulunmaktadır. Gizemli canlılarla olan savaşları filmin büyük konusunu oluştursa da galip geldiklerinden sonra Totoro adındaki tatlı yaratık işin tüm seyrini değiştirir. Onunla arkadaş olan iki kardeş yenidünyada gizemli bir yolculuğa çıkacaklardır. Death Note Anime Dizisi Yagami Light ismindeki ana karakterin hayatını konu oluyor. Çok zeki ve eğitim yaşatında olduk başarılı olan kahramanımız Lise son sınıfta eğitim görüp, aynı zamanda da üniversite sınav hazırlığı yapmaktadır. Fakat bu rutin yaşam onu boğar, hayattan sıkılmaya başlar ve hiçbir şeyden zevk almaz duruma gelir. Bir gün televizyonda haberleri izlerken dünyaya bütün bakış açısı değişecektir. Haberlere konu olan Ölüm defteri bir şekilde ana kahramanımızın eline geçer. İçine açtığı zaman karşısına bir takım kurallar çıkar. İleri sayfalara doğru ilerlediğindeyse, deftere kimin adının yazılırsa öleceği yönünde not okur. Bu durumu oldukça saçma ve komik bulsa da bir gün yine haberlerde okuldaki öğrencileri esir alan bir suçluyla karşılaşır. Rehin alan kişiye oldukça sinirlenen ve gerçek olduğuna inanmasa da rehin alan kişinin adını deftere yazan Yagami Light, adamın öldüğünü duyunca büyük bir şok içine girecektir. Bu olaydan sonra bütün hedefini dünya barışını sağlamak ve adalet dağıtmak üzerine kurgular ve elindeki büyük gücü bu doğrultuda kullanır. Sailor Moon Anime Dizisi 14 yaşında olan Usagi Tsukino ismindeki bir kız öğrencisini konu almış ve tam 200 bölümden oluşan oldukça sürükleyici bir dizi. Luna sıradan bir gün, gezintiye çıktığında karşısına bir kara kedi çıkacaktır. Fakat bu kara kedi, göründüğünde gibi sıradan bir kediden ibaret değildir. Kedi, Luna'ya oldukça özel bir yetenek verecektir. Sailor Moon olan ikinci kişiliğini Luna'nın üzerine yükler ve kötü güçlerle savaşmak için ona insanüstü güçler bahşeder. Luna öncelikle bu duruma bir anlam veremez ve hiçbir şey anlayamaz. Fakat yapacak bir şeyi yoktur ve kaderine razı bir şekilde hareket eder. Her ne kadar sıradan rutin bir yaşam sürmek istese de gün geçtikçe gücünün farkındalığını anlar ve bu gücü sevdiklerini korumak üzerine kullanır. Olayı iyice büyüt ve asli görevi olan gezegeni kötülüklerden korumak için Gezegen takımı adında özel bir ekip kurar ve dizi iyice hareketlenir. 14 yaşındaki kızın yaşadığı tüm macera ve aksiyonlar, dizin tamamına konu olacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/genc-bilim-insanimiz-dr-canan-dagdeviren-hakkinda/", "text": "Bilim alanında birçok ülkeye göre geri olduğumuzu düşünmüşümdür hep. Birileri keşfeder, icat eder ama hep yabancı insanlar yapar gibi gelir böyle şeyleri. Sürekli söyleniriz neden bizim insanlarımız da bilim dünyasında diğer ülkeler kadar ses getiremiyor diye. Canan Dağdeviren işte bu fikri yıkarak yazımızın konusu olacak. Aslında işin yüzü çok farklıdır benim fikrime göre. Çok önemli bir buluşa imza atmışsınızdır ancak bu bizim ülkemizin gündeminde bir futbol maçı kadar, bir pop şarkıcısının hayatı kadar gündem oluşturmuyor maalesef. Oluştursa dahi merak edip de üzerine gitmiyoruz bilimsel konuların. Bilim insanlarımıza sahip çıkmıyoruz. Gereken özeni desteği maalesef göstermiyoruz. Bundandır ki sanki bilim alanında ülkemizin insanları geri planda gibi düşünüyoruz. Oysa bilim dünyasında Türklerin yeri hiç de azımsanacak bir düzeyde değil. Başta Aziz Sancar olmak üzere bizleri gururlandıran birçok isim mevcut. İşte yazımızın konusunu oluşturan Sayın Canan Dağdeviren de bu isimlerinden birisi. Kendisi Türkiye'den Harvard Üniversitesi Genç Akademi Üyeliği'ne seçilen ilk bilim insanı. 4 Mayıs 1985 tarihinde İstanbul, Üsküdar'da Adanalı bir anne ve Sivaslı bir babanın ilk çocuğu olarak doğmuştur. Caner ve Emre adında iki erkek kardeşi vardır. 5 yaşındayken babasının hediye ettiği Marie Curie ile ilgili bir kitap okumayla fiziğe karşı ilgisi oluştu. Büyüdüğünde de Marie Curie'nin eşi Pierre Curie'nin keşfi piezoelektrikten ilhamla aletler üretti. İlkokulu ve ortaokulu okuduktan sonra liseyi Kocaeli'de okurken 1999 depreminde okulu hasar gördüğü için, Adana Seyhan ÇEAŞ Anadolu Lisesi'ne misafir öğrenci olarak gönderildi. Ardından Ankara'da Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği'nden 2007 yılında mezun oldu. İstanbul'da Sabancı Üniversitesinde tam burslu olarak Malzeme Bilimi ve Mühendisliği programındaki yüksek lisans eğitimini 2009'da bitirdi. 2009 yılında Fulbright bursu kazanarak 'da ABD'de Illinois'te bir devlet üniversitesi olan University of Illinois at Urbana-Champaign'de Malzeme Bilimi ve Mühendisliği bölümünde doktora eğitimine başladı. Doktora süresince fizik, elektronik, kimya alanlarının kapsamına giren esnek ve katlanabilir, vücut içine ve deri üstüne yapıştırılabilir/giyilebilir elektronik aletler üzerinde çalışmalar yaptı. Fizik, kimya, kimya, tıp, elektrik elektronik alanlarında araştırmalar ve deneyler yaparak giyilebilir, katlanabilir teknik kıyafetler geliştirmeye başlamıştır. Deri üstüne yapıştırılabilir elektronik cihazlar da icat etmeye başlamıştır. Hala MIT'de çalışmalarını sürdürmekte ve Harvard'da da üyeliği bulunan genç bir araştırmacı olarak Türkiye ve dünya için en önemli insanlardan biri konumundadır. İnsan vücuduna kalıcı olarak yerleştirilebilecek piller üzerinde çalışıyor. Dağdeviren'in tasarlayıp tamamladığı çalışmada kalbin, akciğerin ve diyaframın hareketinden elektrik enerjisi elde eden ve bu enerjiyi depolayan, esnek ve çok ince bir piezoelektrik entegre malzeme geliştirildi. İnsan vücuduyla uyumlu plastik bir yüzeye tutturulan bu malzemenin kalınlığı bir saç telinin yüzde biri kadar ve kağıt gibi katlanıp bükülebiliyor. Günümüzde kullanılan kalp pillerinin ömürleri 5-7 yıl ve pilin işlevini yitirmesi durumunda bütün mekanizmanın riskli bir ameliyatla değiştirilmesi gerekiyor. Bu çalışmayla geliştirilen cihaz kalp, akciğer veya diyafram ile kalp pili için gereken enerjiyi üretiyor. Bu sayede kalp pillerinin değiştirilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırarak hayatlarını bu pillerle devam ettiren insanların yaşam kalitesini artırmayı hedefliyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde başarılı sonuçlar veren bu projenin insanlar üzerinde de en kısa zamanda denenmesi planlanıyor. Canan Dağdeviren'in bulduğu bu kalp pilinden sonra bir diğer çalışması olan beyin iğnesinin de tamamlandığı açıklandı. Dağdeviren'in bu son çalışmasıyla Parkinson hastalarının ilaçları artık iğneyle doğrudan beyne enjekte edilecek. Bu sayede ağız ve damar yoluyla alınan ilaçların vücudun diğer bölümlerine olan olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılması amaçlanıyor. Kendisi bilime olan merakında iki dönüm noktası olduğunu belirtmektedir. Bunlardan ilki babasının kendisine Marie Curie hakkında hediye ettiği bir kitap; ikinci ise Erdal İnönü'den den bizzat aldığı Anılar ve Düşünceler adlı eser. Özellikle Erdal İnönü ile tanışmasının lisedeki alan seçiminde etkili olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca motivasyonun düşük olduğu zamanlarda Mustafa Kemal Atatürk'ten ilham aldığını da bir demecinde açıklamıştır. Biz genç zihinlere örnek olup yeteri kadar çalışınca bizlerin de başaramayacağı bir şey olmadığını gösterdiği için kendisine saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Umarım yeni başarılarıyla -ki yeni başarıları da kapıda- bizleri gururlandırmaya devam eder. - Harvard Üniversitesi'nin Genç Akademi Üyeliği'ne seçildi. - MIT Technology Review'un her yıl derlediği 35 Yaş Altı Mucitler listesinde yer aldı. Umarım gelecekte ülkemizden daha çok bilim insanının önemli başarılara ulaştığını görürüz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/genetigi-degistirilmis-organizmalar-gdo-veya-gmo/", "text": "GDO... Son yıllarda teknolojinin ve bilimin gelişmesiyle hayatımıza dahil olmuş bir kavram. Günümüzde hemen hemen her yerde duyuyoruz. Artık etrafımızda o kadar var ki neyin genetiği bozulmuş neyin bozulmamış olduğunu anlayamıyoruz. Her kafadan bir ses... Peki, dedikleri kadar zararlı mı bu GDO? Zararlı ise neden hayatımıza girdi? İşte, bütün bu soruların cevabına gelin hep birlikte bakalım. Tıbbi işlemler ile canlıların genetik yapısına farklı canlılardan elde edilen ve diğer nesillere iletilebilecek genlerin aktarıldığı organizmalara genetiği değiştirilmiş organizmalar adı verilir. Bu organizmalara aktarılan genlere de transgen denilmektedir. Dünya genelinde nüfusun hızla artması ve buna bağlı olarak var olan tarım alanlarının yetmemesi, yeni besin ve tarım teknolojilerinin hızla gelişmesine neden olmuştur. Bu sebeple insanlar ekinlerinin daha verimli olması için arayışlara düşmüşlerdir. Sonunda ürünlerin yapısında değişiklikler yapıp daha verimli hale getirmeyi başarmışlardır. GDO, 1996 yılında ticari hale gelmiştir. Teknolojinin kullanılması ile çiftçiler ürünlerinde her yıl yaklaşık %10 kadar daha fazla verim almışlardır. GDO teknolojisinin, geleneksel tarıma göre ilaç kullanımını azaltacağı, tarım ürünlerinin farklı iklim koşullarına göre yetişmesini sağlayacağı, ürünlerin raf ömürlerinin arttırılacağı ve küresel açlığa çare olabileceği düşünülmektedir . Genetik mühendisliğinin gelişmesi ile tarımsal biyoteknoloji büyük ilerleme göstermiştir. Genler üzerinde yapılan çalışmalar ile çevre koşullarına çok daha dayanıklı, içeriğindeki besin değerleri arttırılmış ürünler yapılmıştır. GDO teknolojisi ile sadece bitkiler üzerinde verimlilik artmamıştır. GDO et, süt, sebze ve meyve ürünleri ile bu ürünler kullanılarak yapılan ticari ürünler de karşımıza çıkmaktadır. GDO ile üretilen besinlerin başında mısır, soya, domates, patates, ayçiçeği, pirinç, kolza gibi ürünler gelmektedir. GDO tarımsal ve hayvansal alanların dışında aşı ve ilaç gibi tıbbi ürünlerin geliştirilmesi gibi alanlarda da kullanılmaktadır. GDO'ların bu amaçlarla kullanılmalarıyla birlikte yapılan bazı çalışmalarda antibiyotik direnci, besin değerlerinde azalma, alerjik etki gibi istenmeyen etkiler belirtilmiştir. Bu etkilerin uzun vadede ne tür sonuçlara neden olacağı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri gibi üretim fazlalığı olan gelişmiş ülkeler zararlı organizmalar için kullanılan tarımsal ilaçlar ve aşırı kimyasal gübre kullanımının çevreye verdiği zararlar konusunda mücadele amacıyla bu tip üretim alanlarında kısıtlamaya gitmektedir . Bilim kurullarının inceleme ve raporları ayrıca tüketici yorumları nedeniyle birçok ülke bu konuya daha dikkatli yaklaşarak kuralları tanımlayan mevzuatlar tasarlamışlardır. Avrupa Birliği ülkelerinde GDO'lu ürünlerin pazarlanmasına onay verilmiş olup satılan ürünlerde etiketleme yapılması gerektiği vurgulanmıştır. ABD'de birçok GDO'lu ürün piyasaya sürülürken, Avrupa'daki birçok ülkede bu ürünlerin ülkeye girişi ve üretimi ciddi şekilde kısıtlanmaktadır. Ülkemizde genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili, 18 maddeden oluşan Biyogüvenlik Kanunu'na dayanan Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik bulunmaktadır. Türkiye'de GDO ve ürünlerinin bebek beslenmesinde kullanılan mamalar ve ek besinlerde kullanımı yasaklanmıştır . Ülkemizde et sanayicilerinin talepleri doğrultusunda 2011 yılından beri Biyogüvenlik Kurulu'nun almış olduğu kararlarda genetiği değiştirilmiş ürünlerin hayvan yemi olarak kullanımına izin verildiği görülmektedir . Genetiği değiştirilmiş hayvan ve bitkilerin üretimi yasaklanmış olmasına rağmen, bilimsel çalışmalar için bakanlıktan izin alındığı sürece yasak konulmamıştır. 1. ARUN, Ö. Ö., MURATOĞLU, K., ve EKER, F. Y., Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Kavramına Genel Bakış, İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi, 41(1), 113-123, 2015. 2. ATSAN, T., ve KAYA, T. E., Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Tarım ve İnsan Sağlığı Üzerine Etkileri, Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 22(2), 1-6, 2008. 3. HASPOLAT, I., Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Biyogüvenlik, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dergisi, 59, 75-80, 2012. 4. Yanaz, S. 2008. Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmalar Konusu ve Cartegena Biyogüvenlik Protokolü. http://www.dtm.gov.tr/dtmadmin/upload/EAD/TanitimKoordinasyonDb/genetik.doc (20.05.2008)."} {"url": "https://parlakjurnal.com/genetigimiz-hakkinda-bilgi-sahibi-olmanin-fizyolojiye-etkisi/", "text": "Kuantum mekaniğinde bir olguyu, bir tür ölçüm yaparak gözlemleme eyleminin, zorunlu olarak bu olguyu değiştirdiğini belirten ve gözlemci etkisi olarak bilinen yaygın bir teori vardır. Bir başka deyişle sadece varlığımızla, orada olup elde edilecek sonucu merak etmemizle dahi çıkacak olan sonucu etkileyebiliyoruz. Kuantum mekaniğinin etkisi altındaki açıklamalar kişinin zihnine değil cihazlara indirgenmekte. Yani kişinin vücudu cihazlardan çıkan sonuçların etkisi altına girmekte. Bu tıptaki placebo etkisidir. Bir hasta eğer etkili bir tedavi gördüğüne inanırsa iyileşebilir. Üstelik bu durum hasta tedaviye cevap vermiyor ve tedavi işe yaramıyor olsa dahi gerçekleşebilir. Yeter ki hasta gerçekten etkili bir tedavi gördüğüne ikna edilebilsin. Peki, bu kadar çok bilgiye ihtiyacımız var mı? 23andme ve Ancestry DNA gibi DNA test şirketleri sayesinde artık kendi genetiğimize dair ayrıntılı dağ gibi istatistiki bilgileri öğrenebileceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Aynı zamanda insan genomunun haritalandırılması ve hangi genlerin hangi spesifik fiziksel özelliklerimizle bağlantılı olduğunu anlama yönünde önemli bir ilerleme kaydetmeye devam ediyoruz. Aklımız, çevremiz ve bedenlerimiz üzerinde gerçekten bir güce sahipse, bu genetik bilgilerin hepsinin bize ne yararı var? En basitinden kendi fizyolojimiz hakkında daha fazla şey bilmek fizyolojimizi değiştirir mi? Yakın zamanda egzersiz ve Obezite üzerinde yapılan bir çalışma bu sorunun cevabının evet olduğunu göstermektedir. Stanford Üniversitesinde Dr. Alia Crum liderliğindeki bir grup araştırmacının yaptığı çalışmada, katılımcılar kendi genetik riskleri hakkında kendilerine yapılan açıklamalardan sonra zindelik ve kilo alma ile ilgili testler üzerinde farklı performanslar sergilediler. İlginç bir şekilde performanstaki bu farklılığın kendilerine verilen bilgilerin doğru olsa da yanlış olsa da görüldüğü ortaya çıkmıştır. Egzersiz çalışması için 116 kişi koşu bandında kondisyon testine tabi tutuldu. Araştırmanın diyet kısmına ise 107 kişi yemek yiyerek katıldı. Araştırmacılar, katılımcıların koşu bandı testinde iyi performans gösterme yeteneklerine odaklandılar. Diyet testindekilerin ise kandaki açlık ve doygunluk belirteçleri olarak görev yapan molekül seviyelerini ölçtüler. Ayrıca daha önceden tüm katılımcıların DNA'ları hem fitness kapasitesi hem de Obeziteye yönelik genetik yatkınlıkları hakkında test edilmişti. İlk sonuçlar performansı ve genetik özellikleri birbirine bağlayan bazı noktalar olduğunu işaret etti. Örneğin faydalı egzersiz genine sahip olanlar koşu bandı üzerinde daha iyi performans gösterdiler. Ancak işlerin ilginçleştiği bir yer vardı. Çalışmaya katılanlar bir hafta sonra tekrar teste girmek için geri döndüler. Bu sefer kendilerine bazen doğru, bazen de yanlış test sonuçları hakkında bilgi verildi. Test sonuçların dışında kendilerine, bu genetik sonuçların koşu bandı ya da yemek yeme testlerindeki performansları göz önünde tutularak ne anlama geldiği özellikle anlatıldı. Örneğin, yemek yiyenler arasında kendilerine Obezite için daha yüksek genetik risk altında oldukları söylenenlerin Obezite genleri vücuda sinyal veren hormonları daha az ürettiği için beyne doygunluk hissi sinyalini göndermeye başladı. İkinci test turunun sonuçları, insanlara belirli fiziksel özelliklere yatkın olduklarını söylemenin, verilen genetik bilgilerin doğru olup olmadığına bakılmaksızın, bu özelliklerle ilgili performanslarında gözle görülür bir etkisi olduğunu ortaya koydu. Obezite için düşük genetik risk altında oldukları söylenenler, doygunluk hormonunu 2,5 kat daha fazla üretti ve bir hafta önce yedikleri öğünle aynı yemeği yemelerine rağmen kendilerini çok daha doymuş hissettiklerini iddia ettiler. Genetik olarak dayanıklılığı düşük olduğu söylenenler, koşu bandı testlerinde bu bilgiyi öğrenmeden önce olduğundan daha kötü durumdalardı. Akciğer kapasiteleri daha düşüktü ve daha erken vazgeçmişlerdi. Bu nedenle genetik riskimiz hakkında bilgi sahibi olmak fizyolojimizde iyileşmelere yol açabilir. Ancak bizi dezavantajlı duruma da getirebilir. Bu yüzden yanlış genetik bilgiye karşı da dikkatli olmamız gerekiyor. Ancak Stanford çalışmasının gösterdiği gibi, aldığımız genetik bilgi doğru olsa bile onu nasıl aldığımız da önemli. Çalışma sırasında katılımcılara çalışmanın hedefleri ve sonuçları hızlı bir şekilde anlatıldı ve uygun sonuçlar verildi. Ancak hala bir çoğumuz beyin kimyamızın yeni keşfedilen genetik bilgimizi nasıl daha kolay gözlemlenebilir fiziksel özelliklere dönüştürdüğü konusunda net bir görüşe sahip değiliz. Daha iyi bilinen gözlemci etkisi ya da placebo etkisine benzeyen olaylar, neden-sonuç hakkındaki düşüncelerimizi karıştırdığı için anlaşılması zor olabilir. Etkin olmadığı kanıtlanmış tedaviler yararlı sonuçlara yol açmamalıdır. Ancak hastalar etkili bir şekilde tedavi edildiklerine inanırlarsa iyi olabilirler. Genetik bilginin net sebep-sonuç spektrumunun neresinde olduğunu henüz bilmiyoruz. Genetik risklerimizden bahsetmenin beyin kimyamızı nasıl etkilediği hakkında daha fazla şey öğrenmek ve insanların genetik bilgilerimize gittikçe daha kolay şekilde erişmeleri, fizyolojimizi giderek daha önemli bir hale getirecektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/genetik-makas-yasamin-kodunu-yeniden-yazmak-icin-bir-arac-2020-nobel-biyokimya-odulu/", "text": "2020 Nobel Biyokimya Ödülü genom düzenleme için bir metot geliştiren Fransız mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ile Amerikalı biyokimyacı Jennifer A. Doudna'ya layık görüldü. E. Charpentier ve J.A. Doudna gen teknolojilerinin en keskin araçlarından biri olan CRISPR/Cas9 genetik makasını keşfettiler. Bunların kullanımıyla, araştırmacılar hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların DNA'larını son derece yüksek bir hassasiyetle değiştirebilirler. Bu teknolojinin yaşam bilimleri üzerindeki devrim niteliğindeki etkisi, yeni kanser terapilerine ve kalıtsal hastalıkların tedavi edilmesi hayaline katkı sağlayabilir. Araştırmacılar yaşamın iç işleyişi hakkında bilgi edinmek için hücrelerdeki genleri değiştirmeleri gerekir. Bu eskiden zaman alıcı, zor ve bazen imkansız bir işti. CRISPR/Cas9 genetik makasının kullanılmasıyla yaşamın kodunu birkaç haftada değiştirmek artık mümkün. Nobel Kimya Komitesi Başkanı Claes Gustafsson ''Bu genetik araçta hepimizi etkileyen muazzam bir güç var. Bu buluş sadece temel bilimlerde devrim yaratmadı, aynı zamanda yenilikçi ürünlerle sonuçlandı ve çığır açan yeni tıbbi tedavilere öncülük edecek.'' dedi. Bilimde sıkça yaşandığı üzere, bu genetik makasların keşfi beklenmedikti. E. Charpentier'in insanlık için en zararlı bakterilerden biri olan Streptococcus pyogenes çalışmasında daha önce bilinmeyen bir molekül olan tracrRNA'yı keşfetti. Charpentier'in çalışması tracrRNA'nın virüslerin DNA'larını bölerek onları etkisiz hale getiren bakterilerin eski bağışıklık sisteminin bir elemanı olduğunu gösterdi . Charpentier'in keşfi 2011 yılında yayımlandı. Aynı yıl geniş bir RNA bilgisine sahip deneyimli bir biyokimyacı olan Jennifer Doudna'yla iş birliğine başladı. Birlikte bakterilerin genetik makaslarını test tüpünde yeniden yaratmayı ve makasın moleküler öğelerini sadeleştirmeyi başardılar, böylece kullanımı daha da kolaylaştı. Onlar daha sonra çığır açan bir deneyde genetik makasları yeniden programladılar. Bu genetik makasların doğal formlarında, makaslar virüslerdeki DNA'yı tanıdı, ama Charpentier ve Doudna bu makasların kontrol edilebileceğini ve böylece önceden belirlenen herhangi bir DNA alanının kesilebileceğini kanıtladılar. Genetik makaslar DNA'yı keser ve yaşamın kodlarını yeniden yazmak artık daha kolaydır. Charpentier ve Doudna'nın 2012'deki CRISPR/Cas9 genetik makasının keşfinden bu yana onların kullanımı patlamış durumda. Bu araç temel bilimlerde çoğu önemli keşiflere katkıda bulundu ve bitki araştırmacıları küflenmeye, kuraklığa ve haşerelere karşı dayanıklı mahsuller geliştirdi. Tıpta yeni kanser terapilerinin klinik deneyleri devam ediyor ve kalıtsal hastalıkları tedavi edebilme hayali gerçekleşmek üzere. Bu genetik makaslar yaşam bilimlerini yeni bir çağa taşıdı ve birçok yolla insanlığa muazzam fayda sağlıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gercek-ozgurlugumuze-dogru/", "text": "Ve Fransız ihtilali, insanlığa özgürlüklerin kapısını açan devrim!? Öyle mi gerçekten yoksa şeytanın da mı gözü açıldı bizimle birlikte. Şöyle ki monarşi, oligarşi vb yönetim anlayışlarında insanlar özgür olmadıklarının bilincine varabiliyorlardı fakat bunun değişmesi ile soyluların aklına yeni bir şey geldi. Onların istedikleri özgür olmak mı yoksa olduklarını sanmak mı? Sanırsam sanmaları onları tatmin etmek için onlar adına yeterli. Öyleyse bunu yapmaktan geri durmayalım. Eskiden tahtalardan yönettiğimiz ama akıllarına yön vermediğimiz insanların şimdi de zihinlerindeki tahtlarımıza oturalım. Onlar biz istedik, biz düşündük, biz hissettik, biz istedik ve yaptık sansınlar ama herşeyin aslında bizim dileyip, isteklerimizden öteye geçtiğini anlamasınlar. Bizim de işimize gelir. Bir sorun olduğunda artık kellesi alınacaklar biz olmayacağız. Hayali bir konuşma ama düşünülmemiş olması imkansız. Ne pahasına vazgeçtik her şeyden. Bir rüyada yaşamak için, niye çünkü tatlıydı ve kolaydı. Ama varlığımız için direnmek ise bir o kadar zor ve acı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gercekten-ise-yariyor-mu-sabun/", "text": "Her lavabodan çıktığımızda el ve yüz hijyeni için kullandığımız sabunların birden çok türü mevcut. Peki bu sabunların hepsi gerçekten işe yarıyor mu? Ben bugün size antibakteriyel sabunlardan bahsetmek istiyorum. Son zamanlarda gerek gelişen teknoloji gerekse artan kimyasallarla etrafımızdaki sabunlar da çeşitlerine ayrılmıştır. Bu çeşitlerinden biri de antibakteriyel sabunlardır. Özellikle domuz gribi döneminde hayatımıza giren bu sabunlar gerçekten işe yarıyor mu peki? Dilerseniz bu soruyu son günlerde Amerika'da gerçekleşen bir durum üzerinden ele alalım. Geçtiğimiz cuma günü, Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu antibakteriyel sabun üreticilerinin daha etkili bir temizlik maddesi sunamamaları nedeniyle antibakteriyel sabun satışını ülke genelinde yasakladı. Bu yasağın özellikle triklosan ve triklokarbon üzerine yapılan yoğun bilimsel çalışmalar olduğu düşünülmekte. Peki bilimsel çalışmalarda değinilen bu riskler neler? Dilerseniz birlikte bir göz atalım. Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu ölçüm ve araştırma birimi başkanı Dr. Janet Woodcock bir konuşmasında antibakteriyel sabunların bakterileri öldürmede normal sabunlara göre daha iyi olduğuna dair bir çalışmanın bulunmadığına, antibakteriyel sabunların uzun vadede içerdiği kimyasallar nedeniyle faydadan çok zarara yol açtığına değindi. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezine göre ise antibakteriyel sabunların el antiseptiği olarak kullanılabilmesi için alkol oranının en az %60 olması gerektiği belirtiliyor. Ayrıca antibakteriyel sabunun içerisinde yer alan triklosan maddesin son aylarda Chicago Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmaya göre insan bağırsak mikrobiyomunu önemli ölçüde değiştirdiği ortaya konmuş. Bununla beraber bu kimyasala uzun süre maruz kalındığında anne karnındaki bebeğin önemli derecede zarar görebileceği belirtiliyor. Triklosan aynı zamanda Avrupa Birliği'nde de kısmen yasaklanmış durumda. Ayrıca bu madde diş eti rahatsızlıklarına neden olan bakterileri öldürdüğüne inanılması nedeniyle triklosan diş macunlarında da sıklıkla kullanılıyor. Buradan tehlikenin yalnızca sabunla değil günlük hayatta sıkça kullandığımız maddelerle de karşımıza çıkabileceği görülüyor. Unutmayın şu anda güvenerek kullandığımız maddelerin ileride çok büyük zararlarını görebiliriz. Bu yüzden elimizden geldiğince doğal yaşamaya ve doğal şeyler kullanmaya dikkat etmeliyiz. Ama bunu yaparken doğal hayata ve çevreye zarar vermekten kaçınmalıyız. Doğa olmazsa doğal ürünler de olmaz. Doğal kalın! Bilgilendirici ve özet bir yazı olmuş. Ellerinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gercekten-yasiyor-musunuz-kitap-okuyanlarin-serveti/", "text": "Bu içeriği okuyan her bir kişinin, birbirinden çok farklı hayatları var. Bunun garantisini verebilirim. Kimi yarın okula gidecek, kimisi işine, kimisi de evde olacak... Ancak bilinen bir gerçek vardır ki, nefes aldığımız sürece aklımız, her dakika yeni düşüncelerin otobanı gibidir. Gelip geçen binlerce anı, yeni fikirler, sorular ve seslerle zamanımızı doldurmaya devam ederiz. Peki, tüm bu karmaşanın arasında biraz mola vermek sizce de mantıklı değil mi? Rahatlamak için uyumayı, gezmeyi veya kafelerde bir kahve içmeyi tercih edebilirsiniz. Sonuçta herkes kendisini bilir, ya da en azından bildiğini sanır. Bilimsel açıklamalara değinmek sizin için ne anlam ifade eder, bilmiyorum ama yine de bunu belirtmekte fayda vardır. Araştırmalar göstermiştir ki; kitap okumak, stres seviyesini azaltıyor! Yaşadığımız bu dünyada da envai çeşit hastalığın temelinde 'stres' olgusunun var olduğunu bilmek, sizde nasıl bir etki uyandırıyor? Stresli yaşantısı olan birisi, kuvvetle muhtemel kitap okumaktan da uzak kalmıştır. Kendinizi kelimelerin ve cümlelerin ahengine bırakırsanız daha dingin bir hayatın mümkün olduğunu bizzat deneyimleyeceksiniz. Keza hayata dair yeni ipuçları ve kilitli onca kapının anahtarlarını bulabileceksiniz. Bahsettiğimiz cümleler, kimileri için ütopik gelebilir. Ancak hayal dünyasında yaşamıyoruz. Bunların her biri kanlı canlı gerçekler... Hayatınızı daha iyi standartlara taşımak kesinlikle sizin elinizde. Kitap okumamak için ciddi anlamda geçerli bir sebebiniz var mı? İşiniz, okulunuz veya yaptığınız çalışmalar buna engel mi oluyor? Hiç sanmıyoruz. Çünkü işiniz de, okulunuz da, yaptığınız çalışmalar ve diğer tüm konular da, kitabına göre işlemektedir. Bulunduğunuz branşta daha iyi olmak için kitap okuyun. Hayatın tadına varabilmek için kitap okuyun. İnsanları anlamak için kitap okuyun. Bu önerileri ucu bucağı gelmeyecek biçimde uzatabilirim. Ancak bizim istediğimiz bu değil. Eğer iyi bir okuyucuysanız zaten kendinizde ne gibi değişiklikler yaşadığınızı biliyorsunuz. Eğer henüz okumaya başlamayan ve seven biri değilseniz o zaman kararlarınızı gözden geçirmenizi tavsiye ederiz. İnsan hayatını ikiye ayırabilirseniz; K.Ö ve K.S. Sizin için açayım; Kitaplardan Önce ve Kitaplardan Sonra. Cevabı tahmin edebiliyorsunuzdur. Kitaplar size yeni hayalleri, ihtirasları tayin eder. Böylece kendinizde var olduğunu dahi bilmediğiniz yepyeni özelliklerinizi keşfedebilirsiniz. Unutmayın! Kimse ilk seferinde profesyonel değildi. Ancak her şey bir hayal ile başladı... Tek bir pencereden dünyaya bakmak, yaşamak değildir. Düşünsenize binlerce metrekare büyüklüğünde bir eviniz var. Fakat evinizin yalnızca bir penceresi var. Evden de dışarı çıkmanız mümkün değil. Evin o penceresi de sazlıklardan oluşan bir alanı görüyor. Yalnızca buraya bakarak farklı bir hayatınızın olmasını bekleyemezsiniz. Kendinize yeni pencereler açarak binlerce muazzam manzaranın sahibi olabilirsiniz. Gerçek hayatınıza bunu uyarladığımızda, kitaplar sizin dünyaya açılan pencerelerinizdir diyebiliriz. Ne kadar zeki bir insansınız? Gerçekten zeki olan birisinin mütevazi olduğunu da bilmelisiniz. Dolayısıyla sorduğumuz bu soruya IQ'um şu diyenlerle çok fazla muhatap olmamalısınız. Çünkü aptal insanlar, her zaman kendilerini daha zeki zanneder. Bu kişilerle yapacağınız tartışmalarda haklı olan taraf, hep onlardır. Asla kazanamazsınız. Çünkü her şeyi onlar bilirler. Üzülmenizi gerektirecek bir durum yoktur, oradan uzaklaşmak sizin için en doğru karar olacaktır. Kitap okuyarak beyninizi, kalbinizi ve ruhunuzu doldurursunuz. Ağır olan sandıkları da herkes kaldıramaz. Kulaktan dolma bilgilerle değil, kendi doğrularınıza göre hayatı yaşayabilirsiniz. Kitaplar, sizin çok daha zeki olmanızı sağlar. Yine bilimsel açıklamaların gölgesine sığınacağım; 'kitap okumak, beyindeki nöron sayısını arttırmaktadır.' Zeki insanlara, dünyanın her yerinde ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kişiler, işlerini nasıl daha iyi halledeceklerini ve herhangi bir süreci nasıl profesyonel bir şekilde yöneteceklerini bilirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gida-intoleransi-ile-besin-alerjisi-arasindaki-farklar/", "text": "Vücudunuza bir gıda aldığınızda rahatsızlık duyuyorsanız, hazımsızlık çekiyorsanız veya şunu yedim, sonra karnım ağrıdı diyorsanız; sizde o besine karşı gıda intoleransı vardır. Ama eğer bir besini yedikten çok kısa bir süre sonra kusma, ishal, şiddetli karın ağrısı, dermatolojik sıkıntı oluyorsa o besine karşı alerjiniz var demektir. Şimdi daha detaylı inceleyelim. Vücudun belirli bir besine karşı gösterdiği aşırı reaksiyondur. Bu durum ölüme kadar gidebilir. Besin alerjisi olunan gıdadan az miktarda alındığında bile hayati tehlikelere sebebiyet verebilir. Çok az insanda vardır ve sadece 1-2 besine karşı alerji görülür. Besin yenildikten 2 saat gibi çok kısa bir süre içerisinde vücut tepki verir. Bu tepkiler deride, solunum yollarında ve sindirim sisteminde olabilir. Astım, şiddetli öksürük, bulantı kusma, ishal, egzama ve en kötüsü anafilaksi şeklinde kendini gösterebilir. İntolerans, hassasiyet demektir. Gıda hassasiyeti ya da yaygın kullanım adıyla gıda intoleransı, bazı besinlere karşı gösterilen alerjik olmayan reaksiyondur. Ki bu reaksiyonlar çok nadir ölümcül olurlar ya da hiç olmazlar. Birey hangi besinlerin neden olduğunu genellikle bilemez. Örneğin akşam yemeğinde birkaç çeşit yemek yenmiştir ve sonra kişinin midesi bulanmıştır. Ama kendinizden düşünün; buna hangi yiyeceğin tam olarak sebep olduğunu bilemezsiniz. Tabi her zaman da değil. Bu tür yiyecekleri genellikle ya çok az tüketiriz ya da hiç tüketmeyiz. Deyim yerindeyse bunu yemek içimizden gelmez. Gıda intoleransı birden fazla yiyeceğe karşı olabilir. Belirtilerin ortaya çıkması için uzun bir süre gerekir. Bazen belirti verir bazen vermez. İlla belirti istiyorsanız çok miktarda yemeniz gerekir ama bu durum size kalıcı bir zarar vermez. Genellikle herkeste , birkaç yiyeceğe karşı hassasiyet vardır. Bu hassasiyet de söz konusu yiyecek uzun süre yenmediğinde ortadan kalkar. Peki, gıda intoleransına ne sebep olur? Öncelikle bireyin geçirdiği mide-bağırsak hastalıkları varsa, bunlar başlıca sebeplerdir. Kişinin bağırsak florasında bozukluklar olabilir. Tabi herkesin vücudu birbirinde farklı olduğu için kişiden kişiye besinlerin sindirimlerinde de değişkenlik olabilir. Bazen ilgili besini küçük parçalara ayıracak enzim az salgılanır bazen de emilen besinler vücudun savunma sistemi tarafından yabancı madde olarak algılanır. Özellikle günümüzde GDO'lu besinler yüzünden, gıda intoleransı gitgide artmaktadır. Sonuçta vücut bu değişik yiyeceği nasıl sindireceğine karar veremiyor. Ve son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalara göre kişinin yararlı zannettiği ama gıda intoleransına sahip olduğu besinler, özellikle ileriki yaşlarda açığa çıkmak üzere, önemli rahatsızlıklara sebep olmaktadır. Ama bu durum da o besinleri veya içeriklerini tamamen yemekten uzak durmamız anlamına gelmiyor. Çünkü bu tür besinleri tamamen kesmek vücudun belli gıdalardan uzak kalmasına sebep olabilir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Çocuklarda, eğer böyle bir durum varsa bu tür yiyecek veya içeceklerin yeri farklı besinlerle doldurulmalı. Yoksa özellikle çocuklarda gelişimsel problemlere yol açabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gizli-bencillik-taht-tutkusu/", "text": "Yazı başlığım iddialı olabilir amma velakin geçmişten günümüze sıkça okuduğumuz, gördüğümüz ve duyduğumuz bir şey, bir de fark ettiğimiz tabi. Çünkü bir şeylerin de yazıya dökülüp insanlığa ulaşmadan önce bir akıl süzgecinden geçmesi gerekiyor. Geçmez ise sonra ortaya Yüzyıllık Yalnızlık gibi kitaplar ortaya çıkıyor! Şaka şaka. Gabriel Garcia'ya ayıp olmasın. Sonuçta Nobel Edebiyat Ödülü var. Ama şu bir gerçektir ki Yüzyıllık Yalnızlık okuduğum en sıkıcı kitaptı. Sanırım ileride bir daha okuyacağım. Şimdi kendinizi bir yönetimin başında hayal edin. Düşünün ki çok çalışmışsınız, iyi şeyler yapmışsınız ve iyi yerlere gelmişsiniz. Altınızda da bir sürü insan var. Bazılarını yönetiyorsunuz, bazıları da sizi destekliyor. Sonra bu insanlardan gelen kuvvetle, yıllarınızın tecrübesiyle, görüp geçirdiklerinizle ve altınızdakiler için iyi bir şeyler yapma tutkusuyla en başa geliyorsunuz ve en iyi şeyleri yapmayı düşünüyorsunuz. Elinizden geldiğince güzel şeyler yapıyorsunuz, bazen zorlanıyorsunuz ve destek alıyorsunuz, bu sayede daha da ileriye gidiyorsunuz. Çünkü ne demiş atalarımız: Birlikten kuvvet doğar. Zaman geçtikçe, sahip olduğunuz bilgi birikimi ile verdiğiniz kararların başkaları tarafından verilemeyeceğini düşünüyorsunuz. Çünkü yıllar ve yıllar geçirmişsiniz, tattığınız her günü özümseyip kendinize eklemişsiniz, tecrübenize katmışsınız. Bu sayede verdiğiniz kararlarının en iyi sizin tarafınızdan verileceğini düşünüyorsunuz ve başka hiç kimsenin veremeyeceğini. Sonra geldiğiniz yeri terk etmek istemiyorsunuz. Terk ederseniz destekçilerinizin ve astlarınızın sizi kötü göreceğinden korkuyor ve ayrıca yerinize gelenlerin yönettikleriniz için iyi kararlar alamayacağından korkuyorsunuz. Nasıl diyeyim, mesela bir başhekim veya en iyisi genel olarak diğer kelimeleri de kapsayacak şekilde bir müdür oldunuz diyelim. Öyle güzel şeyler yapmışsınız ki sanki yerinizi terk edince bunların gideceğini düşünüyorsunuz ve yerinize gelenin ya bunların üstüne konacağını ya da bunları kırıp dökeceğini hayal ediyorsunuz. Ama bunlar yalnızca hayalden ibaret. Bir düşünün, geldiğiniz yerin tek sahibi siz misiniz? Sizden önce başkalarının olduğunu veya başkalarının da olacağını unutuyor musunuz yoksa? Buna bencillik dememin sebebi, evet iyi şeyler yapmayı istiyorsunuz ama oturduğunuz yerin sahibi siz değilsiniz, orayı hak eden başkaları da vardı ve olacak. İşte buraya da taht dedim, taht duygusu. Çünkü nedense bir türlü bırakılmak istenmedi hiçbir zaman. Gizli bencillik dememin sebebi ise başta insanlar için iyi şeyler yapmak istemeniz ama sonradan sonraya iyi şeyleri sizden başkasının yapamayacağını düşünüp bu gizli bencilliğin ortaya çıkması. Taht böyle bir şey. Elde etmesi bırakmasından daha zor olabiliyor. Asıl erdem ikisini de başarabilmekte."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gok-tengri-inanci-nedir/", "text": "Gök Tengri inancı ya da diğer adlarıyla Tengricilik veya Tengrizm, eski Türk ve Moğol topluluklarının dini perspektiflerini oluşturur. Gök Tengri dinin özellikle Türkler üzerindeki etkisi öylesine dikkat çekicidir ki günümüzde dahi bu inançtan izler taşıyan bazı davranışlar yaygın olarak gündelik yaşamda kullanılır. Çoğunlukla Türklerin İslam'ı kabul etmelerinde Gök Tengri dinini tek tanrılı bir din olmasının etkisine atıfta bulunuluyor olsa da Gök Tengri inancı, oldukça kompleks yapıdadır. Etimolojik olarak Tengri sözcüğü bugün yaygın olarak kullanılan Tanrı kelimesine karşılık gelir. Dolayısıyla Türklere özgü bu inancı sistemi göğü kutsallaştırır. Gök Tengri inancına göre Gök'ün en büyük tini Tengri'dir. Ayrıca Tengri sözcüğü, Orhun Yazıtları üzerine yapılan araştırmalarda çözülen ilk kelime olma özelliğine de sahiptir. Eski Türklerde inanç sistemini kavramanın en etkili yolu, sözcüklere yüklenen anlamlar ve buna bağlı olarak sözcüklerin etimolojik kazısını yapmaktan geçer. Tarihsel bir perspektif oluşturmak da yine etimolojik bağlantıları ve neden-sonuç ilişkilerini doğru keşfetmekle mümkündür. Bu doğrultuda Gök Tengri inancı, Gök ve Tengri sözcüklerinden türemiş kompleks bir dindir denilebilir. Temel olarak eski Türklerde Gök ve Tengri sözcükleri bazı durumlarda aynı anlamda kullanılır. Önceleyin Kök şeklinde söylenen Gök sözcüğü, üç farklı anlamda kullanılmıştır. Bu üç anlamdan ilki günümüzde varlığını aynı şekilde sürdürür. Tıpkı günümüzde olduğu gibi eski Türklerde mavi rengini simgelemek ve gökyüzünü ifade etmek adına Gök ya da Kök sözcüğünü kullanılır. Bununla birlikte Gök Tengri inancı açısından da oldukça belirleyici olan sözcüğün diğer anlamı ise; Ulu, yüce ve kutsal şeklindedir. Dolayısıyla Gök Tengri; Ulu Tanrı ya da Yüce Tanrı şeklinde günümüze uyarlanabilir. Bu inanışta ulu tanrı tektir, benzeri yoktur ve mutlak anlamda yaratıcı bir karaktere sahiptir. Diğer birçok ilkel dinde olduğu gibi Gök Tengri inancında da tanrı, cezalandıran ve ödüllendiren özelliktedir. Özellikle savaş söz konusu olduğunda, devletin savaştan mağlup ayrılması Gök Tengri'nin devleti cezalandırdığı anlamına gelir. Diğer doğal felaketler, kıtlık, tabiat olayları da yine Gök Tengri inancı içerisinde tanrının cezalandırma veya ödüllendirme edimi şeklinde değerlendirilmiştir. Gök Tengri inancı içerisinde yaygın olarak üçlemeler kullanıldığını gözlemlemek mümkündür. Eski Türkler; dünyayı, şeyi, eşyayı, yaratılışı ve varoluşu anlamak için üçlemelere sıkı sıkı bağlanmıştır. Buna verilebilecek en iyi iki örnek Üç-Dünya Kozmolojisi ve İnsanın Üç Ruhu düşüncesidir. Her iki üçlemede varoluşa dair inanç temelli önemli bir yaklaşımdır. Gök Tengri inancında evren: yeraltı alemi, gök alemi ve bu iki alem arasında bağlantı işlevini gösteren Dünyalar Ağacı alemi olarak parçalı biçimde düşünülmüştür. Yeraltı alemi; Göktürklerde Tamağ, Moğollarda ise Tam olarak tanımlanmıştır. İnanışa göre yer altında iki ruhlu insanlar yaşamaktadır ve bu insanlarda Ami Ruhu bulunur. Evrenin diğer parçası olan gök alemi ise; Cennet ya da Uçmak şeklinde tanımlanır. Gök alemi, temel olarak yer altı alemine benzer. Fakat burada insan ya da insan ruhuna rastlamak mümkün değildir. Çok daha aydınlık ve ihtişamlı bir yapıya sahip olan bu aleme yalnızca şamanlar -belli bir süre olmak kaydıyla- ziyarette bulunabilir. Dünyalar Ağacı ise birçok din ve mitolojide olduğu gibi yeryüzündeki yaşamı simgeler. Metafor doğrudan ağaç imgelemine odaklanır ve dolayısıyla yeraltı alem ile gök alemi arasındaki bağlantıyı kurar. Ağacın kökü yeraltı alemini, ağacın uçsuz bucaksız şekilde büyüyen da dalları ise yeryüzündeki yaşamı tasvir eder. Gök Tengri inancı içerisinde insan ruhu oldukça önemli bir yere sahiptir. Eski Türklerde yoğun olarak insanın üç ruhu olduğu düşünülse de bazı kavim ve topluluklarda dört ya da beş ruhlu insan tasviri de yapılır. Hatta Moğollar ve bazı Türk kabileleri kadınların erkeklerden farklı olarak dört ruhu bedeninde barındırdığı inancına sahiptir. Gök Tengri inancı da diğer birçok mitoloji ve din gibi kutsallara işaret eder. Bu kutsallar, sadece nesne ya da tanrısal varlıklardan ibaret değildir. Eski Türkler, özellikle tabiatta hayran kaldıkları doğa bileşenlerini kutsallaştırmıştır. İnanışa göre göller ve bazı dağlar kutsaldır. Örneğin Altay Dağları, Altay Han'ın evi olarak tasvir edilmiştir. Ya da Tanrı Dağları, Tengri tarafından Türk isminin verildiği yer olarak anılmıştır. Bununla birlikte Gök Tengri inancı tahmin edileceği üzere gökcisimlerini de belli oranda kutsallaştırmıştır. Gökyüzüne bu denli odaklanan bir inanç sisteminde gökcisimlerine yüklenen anlam ve kutsal değer, Tengricilik inancı ile de doğrudan ilintilidir. İnancın özünü oluşturan Tengri, gücünün simgesi olarak güneş ve ayı yaratmıştır. Bu inanç nedeniyle Eski Türklerde yılbaşı 21 Aralık tarihinden sonra kutlanır. Bu durum genel olarak Türklerin gündüz ve gecenin eşit süreye sahip olduğu güne verdiği özel bir anlam olarak tanımlanabilir. 21 Haziran tarihinden sonra gelen ilk dolunayda ise Türkler Kızıl Güneş Bayramı adından bir kutlama yapar. Gök Tengri inancı üzerinde yapılan çalışmalar sadece Orhun Yazıtlarından elde edilen bilgilerden ibaret değildir. Daha eski kaynaklarda, günümüzden üç bin yıl önceye kadar uzanır. 3000 yıllık Çin kaynaklarında Tue'kue olarak tanımlanan halkın inancı tasvir edilmiştir. Bu inanç sistemi büyük oranda Gök Tengri inancından izler taşır. Bununla birlikte Gök Tengri inancı, zamanla devlet hükümdarının kutsallaştırıldığı bir sistem haline de dönüşmüştür. Özellikle Hunlarda yaygın olarak kabul gören bu inanca göre hükümdarlar, Tengri tarafından kutsallaştırılmıştır. Onların kutsallıklarının simgesi ise bozkurttur. İnanca göre Tengri tarafından yollanan bir dişi ya da erkek kurdun çiftleşmesi sonucunda hükümdar doğar. En eski dişi kurt ise bugün sıklıkla karşılaşılan ve bilinen Asena'dır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gol-evi-gecmisin-sinirinda/", "text": "Göl Evi, başrollerinde Keanu Reeves ve Sandra Bullock'un yer aldığı muhteşem bir film... Gerçekliğin sınırlarını zorlayan, fantastik bir dünyanın kapılarını aralayan bu filmi yıllar önce izlemiştim. İsmi ve karakterlerin samimiyeti beni büyülemişti adeta. Bir filmden çok daha fazlasıydı benim için. Çünkü bambaşka bir dünya sunuyordu izleyiciye. Gölün tam kıyısında yer alan ev ve evin sunduğu fantastik dünya, hayal kurmanın eşsizliğini ifade ediyor olabilirdi bana. Yönetmen koltuğunda oturan Alejandro Agresti ve filmin senaristliğini yapan David Auburn, muhteşem bir dünya sunduklarının farkında mıydı, bilemiyorum. Gerçi bu kısmı çok da önemli değildi. Kimin nasıl bir lezzet aldığı önemliydi filmden. Benim için anlatılamayacak deneyimler sunuyordu, bu yeterliydi. Göl Evi konusu itibarıyla son derece ilgi çekici. Hala izlemediyseniz, kesinlikle izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Film, 2004 yılında yaşayan bir mimar ile 2006'da yaşayan bir doktorun muhteşem aşkını anlatıyor. Dr. Kate Forster, ünlü Göl Evi'nde yaşamakla birlikte buradan ayrılarak Chicago'da bir hastanede çalışmak zorunda kalır. Fakat bu, Göl Evi'ni geride bırakması anlamına gelir. Gölün kıyısında eşsiz manzarasıyla Kate'ı mutlu eden Göl Evi, pek çok sırra sahiptir. Evinden ayrılırken Kate, evin bir sonraki sakinine bir posta bırakır. Mektubunda, kendisine gelen postaları yeni adresine göndermesini rica eder. Ayrıca eve giden yol boyunca pati izlerinin bulunduğunu, bu izlerin kendisi oradayken de var olduğunu belirtmeyi ihmal etmez. Kate'den mektubu alan Alex, büyük bir şaşkınlık yaşar. Çünkü Göl Evi, ondan önce uzun süre boş kalmıştır. Burada nasıl bir kiracı oturabilir ki? Ayrıca eve giden yolda hiç pati izi yoktur. İlk başta bu durumu çok fazla önemsemez. Fakat Alex, evi restore ederken köpeği Jack, tam da Kate'in söylediği yerlerde pati izlerine neden olur. Bu olay, Alex'in kafasını karıştırır. Ardından Alex ve Kate mektuplaşmaya başlar. Birbirlerinin farklı zaman dilimlerinde yaşadıklarının farkındadırlar artık. Oysa Kate ve Alex, birbirine aşık olmuştur. Göl Evi, gerçekliğin bir izdüşümüdür. Fantastik ögeleri barındıran, aslında fantastik bir kurgu üzerinde ilerleyen film, gerçekliğin yansımalarına da sahiptir. Tam anlamıyla kendi dünyalarında yaşayan Kate ve Alex, aslında yaşadıkları dönemin insanı olmadıklarını kanıtlar. Bu nedenle ortak bir dünyanın kapılarını aralamak her ikisinin de en büyük arzusudur. Hani uzaktaki sevgililer derler ya, Uzaktaki bir ilişkiyi yürütmek çok zor! Ya farklı zaman dilimlerindeki ilişkiyi yürütmek... Kate'in yaşadığı yer, Alex'in zamanında henüz inşa edilmemiştir. Bu nedenle Alex kendi zaman diliminde Kate'in yaşadığı yerin ıpıssız olduğunu görür. Ama aşık olduğu insan farklı bir zaman diliminde tam da orada yaşıyordur. Ya Kate? Göl Evi'ne gider, Alex orada yaşıyor olsa da onu göremez. Alex'in adımını attığı yer, Alex'ten yoksundur. Ama bir yandan da oradadır işte. Aşık olmak, bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamaktır. Alex, tesadüfen Kate'in erkek arkadaşının düzenlediği bir partiye gider. Kate'in orada olduğunu görür. Kate ile tanışır, onunla konuşur. Hatta onunla öpüşür. Fakat yazıştıklarından bahsetmez bile. Çünkü Kate henüz Göl Evi macerası yaşamamıştır. Alex ile mektuplaştıklarından haberi bile yoktur. Alex ve Kate, imkansız aşklarını taçlandırmak ister. Alex için 2 yıl sonra, Kate içinse yalnızca bir gün sonra buluşmaya karar verirler. Alex, Il Mare adlı bir restoranda rezervasyon yaptırır. Bir gün sonra belirledikleri saatte Il Mare adlı restorana giden Kate, büyük bir hüsrana uğrar. Çünkü Alex gelmemiştir. Kate, Alex ile mektuplaşmayı kestiğini, onu aramaması gerektiğini söyler. Alex için bu, büyük bir yıkımdır. Onunla yazışırken benim için herkesten çok daha gerçekti. Benim için bildiğim her şeyden çok daha gerçekti. der Alex kardeşine. İşte bu söz, filmin en can alıcı noktalarından bir tanesidir. Yaşantımız boyunca neye gerçek deriz. Ya da nasıl bir gerçeklik bizi mutlu eder? İşte bunların hepsi sorgulanır filmde. Gerçekliğin kıyısında, belki de gerçekliğin tam da içinde bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamak o kadar da zor değildir. Alex ve Kate, farklı zaman dilimlerinin insanları... 2006 yılında yaşayan Alex ve 2008'de yaşayan Kate, birbirlerine amansızca aşık olur. Hem de bu aşka Göl Evi sebebiyet verir. Muhteşem bir gölün tam kıyısında, eşsiz manzarasıyla yaşayana huzur veren bu ev, cam duvarlara sahiptir. İçeriden dışarı görülebilir, dışarıdan içerisi. Sanki zaman durmuştur burada. Belki de bu nedenden ötürü Alex ve Kate bulurlar birbirlerini."} {"url": "https://parlakjurnal.com/google-reklamlari-ve-google-ads/", "text": "Yazımda bahsedeceğim konu Google bizi mi dinliyor, neden arkadaşlarımla konuştuğum bir şey ertesi gün internetin her köşesinden üstüme atılıyor? diyen arkadaşlar için değil. Daha çok Parlak Jurnal sitesini örnek veriyorum- Google arama motoruna 'parlak' yazdım 1. sırada çıkmıyorum, çıkmak istersem ne yapmalıyım? diyen kişilere yönelik olacak. Böylece bir sıralamaya sokuluyorsunuz ve bu beş maddeden en yüksek puanı alan site birinci sırada oluyor. Parayı ne için ve nasıl ödüyoruz diyorsanız iki farklı şekilde ödeyebiliyorsunuz. Birincisi Cost-per-click; yani reklamınıza her tıklandığında bir miktar para ödüyorsunuz. İkincisi cost-per-impression; reklamınızı 1000 kişi gördüğünde para ödüyorsunuz. Bu iki metoddan birini seçebiliyorsunuz. Google reklamlar sayesinde hem gelir elde ediyor hem de içerik üreticilerine para kazanma imkanı sağlıyor. Bu sayede sürekli olarak güncel içerikler ve yeni bilgiler bulabiliyoruz internette. Keşke ülkemizde kendine ait adam akıllı bir arama motoru olsa da bu tarz reklam giderleri ülke dısına cıkmasa."} {"url": "https://parlakjurnal.com/google-zengin-sonuclar-testi-nedir-nasil-kullanilir/", "text": "Google Zengin Sonuçlar Testi duyurarak yeni bir site analiz aracını ortaya çıkarmış oldu. Bu araç ile sitelerin verileri artık çok daha kolay analiz edilebilecek. Henüz beta sürümünde olmasına rağmen artık rich snippet kavramı, zengin sonuçlar testi ile birlikte kaybolacak. Bu test, site üzerindeki veriler ile birlikte zengin sonuçları göstermeyi hedefleyen bir araçtır. Sitedeki JSON-LD , Microdata ya da RDF veri kaynakları üzerinden test sonuçları gösterilir. Ayrıca Zengin Sonuçlar ile verileri yayımlamadan da düzenleme imkanımız olmuş oluyor. Beta sürümünde olduğundan dolayı bir takım eksiklikleri var. Bu yüzden şimdilik sadece tarifler, film, kurs ve işler için bu test sağlıklı sonuçlar veriyor. İlk adımda bu özellikler olsa da ilerleyen süreçte yeni özelliklerin gelmesi mümkün. Henüz çok sınırlı bir alanda kullanılabildiği için birçok sitede sonuç vermeyecektir. Fakat bu testi geçebilmeniz için sitenizde yapılandırılmış verilerin kullanılması gerekiyor. Ayrıca zengin kartlar ve veri işaretleyicilerini de Google Search Console üzerinden ayarlayabilirsiniz. Araç üzerinden sayfanın test edilebilmesi için o sayfanın anonim bir kullanıcı tarafından erişilebilir olması gerekiyor. Site eğer bir güvenlik duvarı ya da yerel bilgisayar üzerinden çalıştırılıyorsa, tünelleme yaparak bu testi çalıştırabilirsiniz. Yapısal Veri Aracı ve şimdi de Zengin Sonuçlar Testi gibi yeni araçların duyurulması ile birlikte Google'ın SEO konusunda yeni adımlar atacağı ve farklı algoritmalar üzerine gideceğini tahmin etmek güç olmasa gerek. Sonuç olarak bu sayede internet daha kolay, basit, günlük ve kullanılabilir bir ortam olacak-olmaya devam edecek."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gorunur-isik-nedir/", "text": "Görünür ışık, elektromanyetik tayfın insan gözü tarafından görülebilen kısmını ifade eder. Yaklaşık olarak bir insanın 380 ila 700 nm arasındaki dalga boylarını saptadığı belirlenmiştir. 700 nm kısmı, oldukça düşük enerjili bölge olarak bilinen kırmızı ışığa denk gelen bir bölgedir. Bununla birlikte 380 nm, mor-mavi ışık bölgesine denk gelir. Görünür dalga boyları, insan gözü tarafından algılanabilen kısımdır. Bu nedenle belirlenen sınır dışında kalan dalga boylarını göremeyiz. Görünür ışıkta kırmızının dalga boyu en uzundur. Dalga boyu uzadıkça enerji azalır. Bu nedenle kırmızının enerjisi bir hayli düşüktür. Bununla birlikte görünür ışıkta en küçük dalga boyuna, yani yüksek enerjiye sahip renk mor-mavidir. Görünür ışıktaki dalga boylarını küçükten büyüğe sıralayacak olursak sırasıyla mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı, görsel bölge kısmında yer alır. Peki elektromanyetik spektrumun bütün bölgelerini görebiliyor muyuz? Göremiyorsak bunun temel nedeni ne? Hadi şimdi bu konu üzerinde kafa yoralım! İnsan Gözündeki Koni Hücreleri Çok Küçük Bir Bant Aralığına Duyarlı! Aslında bu durumun açıklaması oldukça basit. İnsan gözünde yer alan fotoreseptör hücreler arasında yer alan koni hücreleri, küçük bir bant aralığına duyarlı. Spektrumun görsel bölge dışında kalan alanlarının tamamı, insanın biyolojik yapısı nedeniyle algılayamadığı bir kısım. Bu ise insanın, aslında çok az bir renk gördüğü anlamına geliyor. Hatta bunu sayısal bir şekilde ifade etmek gerekirse elektromanyetik spektrumun yaklaşık %0.0035'lik çok küçük bir kısmı, insan gözü tarafından görülebiliyor. Evrimsel süreç içinde insan gözü, belirlenen aralığın dışına çıkmamış. Elbette bunun da mantıklı nedenleri var. Güneş ışınlarından gelen ışıklar, görünür bölge ışıkları. Geçmişten bugüne insan, hep Güneş ışınlarıyla muhatap olmuş. Bununla birlikte X-ışını ya da mikrodalga ışınları sıklıkla karşılaşılan ışınlar olmadığı için insan gözü, belirlenen sınırların dışına çıkacak şekilde evrimleşmemiş. - Mor: Dalga boyu 380-450 nm arasındadır. Frekans aralığı ise 670-790 THz şeklindedir. - Mavi: Dalga boyu 450-485 nm arasındadır. 620-670 THz aralığında frekansa sahiptir. - Cam göbeği: Dalga boyu 485-500 nm arasındadır. Frekans aralığı 600-620 THz'dir. - Yeşil: 500-565 nm aralığında dalga boyuna sahiptir. Frekans aralığı ise 530-600 THz'dir. - Sarı: Dalga boyu 565-590 nm arasındadır. 510-530 THz aralığında frekansa sahiptir. - Turuncu: Dalga boyu 625-700 nm arasındadır. Frekans aralığı ise 400-480 THz aralığındadır. Görünür ışık bölgesi dışında hangi dalga boyları ya da ışınlar var, hiç düşündünüz mü? Aslında yakından tanıdığımız, daha doğrusunu ismini bildiğimiz dalga boyları, görünür bölge dışında kalıyor. Kızılötesi ışın bunlardan bir tanesi. Görünür ışıkla mikrodalga bölgeleri arasında yer alan kızılötesi, yüksek dalga boyuna, düşük enerjiye sahiptir. Dalga boyu 700 nm ile 1 mm dalga boyu arasında değişiklik gösterir. Röntgen ışınları olarak da bilinen X ışınları, 0,125 ile 125 keV enerji aralığında yer alır. Dalga boyu oldukça küçüktür. 10 ile 0,01 nm aralığında değişir. Daha çok tıpta hastalıkların tanı sürecinde kullanılan X ışınları, iyonlaştırıcı radyasyon sınıfına girer. Bu nedenle çok fazla zararlı olabilir. X ışınları, Wilhelm Conrad Röntgen tarafından 1895 yılında Crookes tüpü ile yapılan deneylerle bulunmuştur. Bir sonraki durağımız Gama ışınları. Atom altı parçacıkların etkileşimleriyle ortaya çıkan Gama ışınları, ilk defa Paul Villard tarafından fark edildi. Görünür ışık dışında kalan Gama ışınları, öteki elektromanyetik ışınlara kıyasla en yüksek frekansa sahip dalga boyudur. Enerji seviyesinin yüksek olması, dalga boyunun da oldukça az olması anlamına gelir. Taşıdıkları enerji düzeyi o kadar fazladır ki yaşayan hücrelere çok fazla zarar verirler. İyonize etme gücü düşük olan Gama ışınları, kalın cisimlerden rahatlıkla geçebilir. İnsan gözünün saptayabildiği ışığın doğal kaynağı elbette ki Güneş'tir. Güneş'in yüzey sıcaklığı 5780 Kelvin düzeyinde olduğu için Güneş, çok fazla ışıma yapar. Güneş'ten gelen ışınları görebiliriz, yani görünür ışık kapsamında yer alır. Cisimlerin sıcaklıklarının artması, onların çok daha fazla ışıma yapmasına neden olur. Yapılan ışımaların dala boyları kısa olacaktır. Güneş'in yüzey sıcaklığının 5780 Kelvin yani 5.500 derece olması, Güneş'in sarı renk yaymasının temel nedenidir. Bunu şu şekilde düşünebiliriz: Güneş'in yüzeyi, şimdiki sıcaklığından çok daha düşük olsaydı, kırmızımsı bir renkte olacağını görürdük. Bunun yanı sıra çok daha sıcak olsaydı, o zaman da rengi maviye dönerdi. Görünür ışık, Güneş'in rengi ve daha pek çok konuda belki de bilgilerinizi tazelediğinizi düşünüyorsunuz. Ya da bunları bilmiyordum, şimdi öğrendim diye de düşünebilirsiniz. Fakat her ne olursa olsun, yaşadığımız Evren ve Dünya hakkında öğreneceğimiz daha birçok farklı konu var. Mesela neden bir araç yüksek hızda giderken bizden uzaklaştığı ölçüde araçtan gelen ses tizleşir? Bunu açıklamak da bir başka yazımızın konusu olsun! Her zaman ve her koşul altında bilimin bize sunduğu güvenilir sonuçlara inanalım. Bilim bize daima doğruyu söyleyecektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/goz-acip-kapayincaya-kadar-one-more-cup-of-coffee/", "text": "One more cup of coffee for the road. One more cup of coffee before I go. Eserin başrolü Arçelik'in Türk kahvesi makinesi Telve. Telve, ilk sahneden son sahneye kadar, eski ve yeni tasarımıyla sık sık karşımıza çıkıyor. Film, Okan'ın kendisine Türk kahvesi pişirirken hayale dalmasıyla başlıyor. Olay örgüsü içinde, çeşitli mekanlarda, farklı kişilerden kahveyle ve kahve kültürüyle alakalı bilgiler aktarılıyor. Bilgiler deyince hafife almayınız. Kahve çekirdeğinin kavrumundan, Türk kahvesi içme ritüeline, kahve falı bakma tekniğine; kahvenin insan sağlığına etkisinden, koku duyusunun inceliklerine, espresso bazlı içeceklere, cupping yöntemine kadar onlarca konu ince ince işleniyor. Hikaye anlatırmış gibi yapılıp, izleyici bilgi sağanağına tutuluyor. Örgü içerisinde, Okan'ın ziyaret ettiği isimlere bakınca yapım için hatırı sayılır bütçe ayrıldığı fark ediliyor. Burası ayrı! Konuklardan Emrah Safa Gürkan Beyefendi, kahvenin tarihi konusunda kapsamlı bilgi aktarıyor. Bununla yetinmeyip Malta Kuşatması'ndan bahsederek nitelikli kahve dünyasında doğru bilinen yanlışlardan birini daha düzeltiyor. Beyefendi şöyle diyor: Toplumların içmekle ilgili tabuları var. Kahve, direkten dönüyor. Şahane saptama, not ettim! Osman Serim Beyefendi'nin sahneleri, Bebek'te uğramayı sevdiğim işletmelerden Selamlıque'ta geçiyor. İsabetli seçim. Osman Bey: Kahve için; bir göz, bir cezve, bir insan. Bunların bir arada üç dört dakika geçirmesi gerekir. diyor. Yine kendileri, Makineleşmenin amacı Türk kahvesinde standardizasyonu sağlamak. diyor. Osman Serim'in savı şöyle geliştirilebilir: Makineleşmenin amacı, Türk kahvesindeki insan etkisini asgari düzeye indirmektir. Diğer değişkenler kontrol altına alındığında, fincanı standardize etmektir. Başka mekanda, sanatçı Tuncer Tunceli sinestezi kavramından bahsediyor. Her insanın kahve içerken bir ses çıkardığını, işbu seslerin farklı, kişiye özgü tonlar olduğunu söylüyor. Bendeniz kahve içerken kendime dikkat kesildim. Bende sol notası çıkıyor. Ya sizde? Kıymetli parfümör ve yazar Vedat Ozan Beyefendi retronazal kokudan laf açıyor. Öğrenilmiş beğeni kavramını gündeme getiriyor. Diğer deyişle gusto. Kahve bir öğrenilmiş beğenidir. Bir gustodur. Tam bu noktada, hatırlayanlar olacaktır, geçen sene bir yazımda şöyle söylemiştim: Türk kahvesini içtikten sonra ağzınızı kapatın ve ağzınızdan nefes vermeye çalışın. O esnada genzinizdeki hissiyatın farkına varın. İşte keyif budur!. Tarif etmeye çalıştığım his, retronazal koku duyusuydu. Vedat Bey sağ olsun. Daha anlaşılır biçimde açıklıyor. Kıymetli meslektaşım, Dr. Sedat Sarp, kahvenin insan sağlığına etkilerini anlatıyor. Ahmet Ümit, Adalar'da çekilen sahnede Kahve bazı yazarlarda yazmak için emzik görevi görür. diyor. Sait Faik, Hüseyin Rahmi ve Reşat Nuri'nin kulaklarını çınlatıyor. Ruhları şad olsun. Sona doğru, Telve'nin tasarım ekibi sahne alıyor. Makinenin gelişim sürecini anlatıyorlar. Zira 2012'de tasarlanıp piyasaya sürülen ilk Telve ile birkaç sene evvel hayatımıza giren ikinci Telve arasında dağlar kadar fark var. Geliştirme yapılırken kullanıcı geri dönüşlerinin dikkate alındığını vurguluyorlar. İlk makine kapalı kutu iken yeni Telve tüm açıklığıyla maharetini sergiliyor. Bu detayı özellikle vurguluyorlar. Var olsunlar! Keyifle kullanıyoruz. Belgeselle ilgili kısa özeti burada sonlandırıyorum. Sürprizi kaçırmadan, eserin içeriği hakkında bilgi vermeye çalıştım. Umarım amacına ulaşır. Bu satırların peşine, filmle alakalı eleştirilerimi sıralayacağım. Buyurunuz! Henüz girişte -belgesel boyunca mekanik el değirmenleri gösterilmesine rağmen- Türk kahvesi pişirirken öğütülmüş kahve kullanılıyor. Hatta, kahvenin muhafaza edildiği saklama kabının kapağının açık bırakıldığı görülüyor. Kahvenin havayla teması mümkün olduğunca sınırlanmalıdır. Çekirdek, demlemeden kısa süre önce öğütülmelidir. Öğütülmüş çekirdek on beş yirmi dakika içinde tüketilmelidir. Zira havayla temas ettiği her dakika aromasını, rayihasını yitirmektedir. Aynı sahnede gramaj hesabı yerine ölçü hesabı kullanılıyor. Türk kahvesi pişiriken 1/10 oranından şaşılmamalıdır. Her 1 gram kahveye karşılık 10 ml su kullanılmalıdır. Biraz ilerideki filtre kahve sahnesinde, filtre kahve makinesi kullanılıyor. Bir süre sonra, Okan ve üç kişinin karşılıklı oturduğu sahnede, ortadaki barista beyefendi şöyle diyor: Her iyi baristanın cebinde bir tadım kaşığı vardır.. Akabinde cebinden cupping kaşığını çıkarıyor. Güzel kurgu fakat hemen sonra aynı beyefendi filtre kahve makinesiyle kahve demleyip ikram ediyor. Nitelikli kahve demlemek için yanlış tercih. Kahveseverlere doğru mesaj vermiyor. Nitelikli filtre kahve içmek için muhakkak Pour Over demleme metodu kullanılmalıdır. Piyasadaki hiçbir filtre kahve makinesi nitelikli kahve demleyemez. İdare eder kahve demler. Kahve falı sahnesinde ve daha birçok sahnede sergilenen kahve fincanlarının formu yanlış. Yalnızca Şef Didem Şenol Hanımefendi'nin sahnesinde kullanılan fincan ideal formda. İdeal Türk kahvesi fincanının nasıl olması gerektiğini sizlerle daha evvel paylaşmıştım. Hatırlamak için Parlak Jurnal'de yayımlanan ilk yazıma, Türk Kahvesi Üzerine başlıklı yazıya göz atınız lütfen. Bir başka ilginç durum. Okan, hafriyat kamyonuna otostop çekiyor. Bu sık karşılaşılan bir olay değildir. Bildiğiniz üzere hafriyat kamyonları son sürat ilerler. Hemen hepsi trafikte terör estirir. Hafriyat kamyonuna otostop çekmek akıl karı... Üzgünüm, sahne gerçeklikle bağdaşmıyor. Kahve dükkanı sahnesinde portakallı-çikolatalı Türk kahvesi tarifi veriliyor. Zevkler tartışılmaz. Bunula birlikte, geleneksel olanı savunmakta fayda var. Ne varsa eskilerde var! Velhasılıkelam, sağ ol Arçelik! Türkler, Türk kahvesini mükemmelleştiriyor!. Güzel bir kahve yazısı olmuş! Teşekkürler!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/guldur-guldur/", "text": "Bugünkü yazımızında, iyi bir başlangıç yapamamasına rağmen çok güzel gelişen ve yükselen eğlence programıa Güldür Güldür yer alıyor. Öncelikle program hakkında ufak ipuçlarıyla başlayalım. İlk olarak 31 Ağustos 2011tarihinde 5'er Beşer olarak karşımıza çıkan, 2013'de ise İnsanlar Alemi'ne dönüşen bu güldürü şovu, 2013 yılında Güldür Güldür adıyla izleyici karşısına çıkmaya başladı. Programın ilk bölümü 23 Şubat 2013'te yayınlandı. Sunuculuğunu ise hepimizin yakından tanıdığı Ali Sunal yapmaktadır. Programa her hafta ünlü bir konuk misafir oluyor. Programınn kadrosu oldukça güçlü. Aylin Kontante, İrem Sak, Doğa Rutkay, Çağlar Çorumlu, Onur Atilla, Erdem Yener gibi birçok yetenekli ve başarılı oyuncuyu programda görmekteyiz. Ayrıca hemen hemen her sene oyuncu kadrosuna güçlü isimleri dahil etmeye devam ediyor.Tabiki bu güzel şovu bizlerle buluşturan sahne önündeki yetenekler kadar sahne arkasındaki gizli kahramanlar da oldukça başarılı. Program Meltem Bozoflu yönetmenliğinde ve Murat Kepez'in senaristliğinde izleyiciyle buluşuyor. Benim program hakkındaki düşüncelerime gelelim. Öncelikle program takip ettiğim nadir programlardan. Bğenerek izlediğim bir program. Özellikle Şevket karekteriyle Çağlar Çorumlu gerçekten işinin hakkını veren bir isim. Ben en çok kendisini beğeniyorum. Onun dışındaki oyuncuların da hakkını yiyemem tabiki hepsi de birbirinden yetenekli oyuncular. Programın konsepti gereği galiba modaratör görevindeki Ali Sunal skeçlerde araya girerek oyunculara daha güzel bir performans gösterebilmeleri için tüyolar veriyor. Bunları bazı yerlerde gerekli bulurken çoğu zaman gereksiz buluyorum. Programın akışını, bazı durumlarda, bozduğunu düşünüyorum. Ancak bu bölümlerlerde oyuncuların doğaçlama yetenekleri devreye giriyor ve çoğu zaman kaliteli espiriler ortaya çıkıyor. Belki de bu durum da skecin bir parçasıdır bilemiyorum. Programın başlarda yeteri kadar başarı yakalayamamasının sebebini de o zamanlar revaçta olan Yılmaz Erdoğan'ın Çok Güzel Hareketler Bunlar'ına rakip olarak ortaya çıkmasına bağlıyorum. Ayrıca zaman içerisinde senaristlerinin de değiştiğini duymuştum. Bunun da katkısı yadsınamaz tabiki. Bazı skeçlerde de gerçekten bayat espiriler bulunmakta. Programın kalitesini düşürüyor. Bu espiriler başlarda gerçekten fazlaydı. Zamanla bundan vazgeçtiler ve bu da başarıyı beraberinde getirdi. Oyuncu kadrosunun yer aldığı filmler de programı aratmayacak kadar kaliteli, izlenebilir. Son olarak bizlere bu programı hazırlayıp sunan, bizleri streslerimizden bir nebze de olsa kurtaran tüm ekibe teşekkür ediyorum. Umurm tvde saçma sapan progaramların yerini kaliteli programlarlar alır. Unutmadan Güldüy Güldüy Çocuklar adıyla gerçekten harika oyunlar sergileyen çocukları da tebrik etmek istiyorum. Geleceğin ekran yüzleri olacaklarını şimdiden söyleyebiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gulyabani-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "4 Ekim 2019'da Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından prömiyeri yapılan Gulyabani; Altındağ Tiyatrosu' nda seyirciyle buluştu. Gulyabani'nin, 19 Ekim'de seyirciyle buluşan gösterimini izledim. Oyunumuz kesinlikle bir Altındağ Tiyatrosu oyunu. Oyunculuklar gayet iyi, muazzam. Ancak oyunda eksik bir şeyler olduğu hissi sürekli aklımı kurcalıyor. Bu eksikliğin de bizzat temelde, metnin dramaturjisiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Belki başka bir bakışla, yan öğelerin daha çok zenginleştirilmesiyle oyun daha albenili olabilirdi. Tabii bu durum birçok riski de beraberinde getirirdi. Belki de bu çalışmayı, deneysel çalışan atölyelere bırakmak gerek. Bilemiyorum. Oyunculuk: Oyunculuklar gayet başarılıydı. Özellikle hanımefendi karakterinde Pınar Sesveren bence harikaydı. Hem başarılı bir tipleme hem de iyi bir oyuncu seçimi olmuş diyebilirim. Ayrıca Nejat Armutçu'yu Ruşen kılığında, komik bir aksanla gördüğünüzde olur olmaz gülmek gelecek içinizden. Kısacası tüm oyuncuların, tek tek hepsinin yüreğine, eline sağlık. Dekor ve kostüm tasarımı: Dekoru beğendim. Ancak daha tahmin edilmesi güç bir şeyler olsaydı, farklı şeyler denenseydi çok daha güzel olurdu diyebilirim. Kostümler gayet güzeldi. Özellikle aralarda gezen samsamlar hayli tatlıydı. Müzik: Müziklerin mini bir orkestra ile oyuna dahil edilmesi oyunu hayli renklendirmiş. Emeği geçenlerin, orkestranın ellerine sağlık. 1864 yılında dünyaya gelen yazar, 1887 yılından ömrünün sonuna kadar geçen sürede, araya giren kısa süreli memuriyetlerinin haricinde, hayatını hep kalemiyle kazanmıştır. Eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, eski ile yeniyi, batıl inançları, aile geçimsizliklerini, sıradan yaşantıların gülünçlüklerini konu almış; zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savunmuştur. Tiyatro: Kadın Erkekleşince, Hazan Bülbülü, Gülbahar Hanım, Tokuşan Kafalar. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Kemal Sunal'ın oynadığı bir filmi hatırlattı. Süt Kardeşler idi galiba. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gun-batimi-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "17 Ocak 2018'de prömiyerini yapan Gün Batımı; 1 perde ve yaklaşık 55 dakika uzunluğunda. Gün Batımı, açıkçası benim için analizi zor bir oyundu. Böyle kısa olması, dekorun sade olması, üzerine konuşulabilecek şeylerin önemli konular olması yazıp yazmamam konusunda kararsız kalmama sebep oldu. Gün Batımı, Shakespeare'in kahramanlarıyla tanışmayanlar için sıkıcı gelebilir. Çünkü karakterler arası hızlı bir geçiş oluyor. Tabii bu geçişler arasında, sinyaller veriliyor ancak hiç bilmeyenler için anlaması yorucu olabilir. Bu anlamda konuşmak gerekirse: Daha çok sanatsal yönü ağırlıklı bir oyun olmuş diyebiliriz. Yapılan metaforları anlamak için birikim gerekiyor. İşte bu yüzden de üzerine çokça konuşulabilecek bir oyun. Shakespeare'in hikayelerinden kesitler sunmak, onun kahramanlarının karanlık konuşmalarını birleştirmek elbette Shakespeare'i anlamadan mümkün değil. Keza kahramanları bir araya getirip sentezini yapanı eleştirmek, oyun hakkında yorum yapmak için Shakespeare'i daha daha daha çok anlamak gerekiyor. O yüzden bu oyunun sentezi hakkında yorum yapmaya, metin hakkında Kaleci'yi eleştirmeye çekiniyorum. Ama bence güzel bir sentez ve farklı bir anlatım tarzı olmuş. Ayrıca, sessiz sessiz seyirciyi olaya dahil etmeye çalışan küçük bir orkestra vardı. Lady Macbeth'in kanla kirlenen ellerini suyla temizlemeye çalışması sırasında gerilerden gelen sufi sesler şahsen bana çok farklı hissettirdi. Kendimi bir saatliğine, doğu-batı sentezi bir alemde gibi hissettim. Çoğumuzun Nermine Memmedova'dan dinlediği Ay Işığında adlı eser farklı bir şekilde yorumlanmış. Bu farklı farklı yorumlar bence çok güzel bir araya gelmiş, getirilmiş. Küçük bir tavsiye: Shakespeare hakkında birikiminiz yoksa kısa kısa Hamlet'i Macbeth'i Othello'yu okumanız, oyunu anlamak adına bir hayli faydalı olacaktır. Dekor tasarımı: Birçok hikayeden bahsedildiği için mantıklı olarak dekorun ayrıntısına pek girilmemiş. Öyle ki oyunda da pek kullanılmayan bir kapı , bunun dışında dört adet yanan mum vardı. Böyle sade bir dekor tasarlanmış. Bu anlamda, dekor işinin oyun çıkarmada, özel tiyatroları sıkça sıkıntıya soktuğunu düşündüğümüz zaman, küçük tiyatrolarda sahnelenmesi çok daha kolay bir oyun diyebilirim. Ama açıkçası bence dekor adına birkaç ayrıntı daha olabilirdi. Kostüm tasarımı: Dekorun tasarımı, kostüm tasarımına da yansımış. Yine sade kostümler tasarlanmış. Oyunculuk: Ben oyuncuların sahne performansını başarılı buldum. Oyuncuların birbiri ile uyumu da başarılıydı. Emeklerine sağlık. Alkışları bol olsun. Gün Batımı: Uzun ve karanlık bir gece başlar. Shakespeare'in kahramanları kendi kaderleriyle karşı karşıyadır. Ölüm ve yaşam bir aradadır. Mevlana'nın hikayeleri ve bu hikayelerden gelen sufi bakış ile Hamlet, Macbeth, Othello gün atımına ulaşmak isteyen insanlığın ortak serüvenini dile getirir. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gunes-sisteminin-en-uzak-gezegeni-neptun/", "text": "Neptün, Güneş Sistemi'nin en uzak gezegenidir. Soğuk bir buz devi olan ve Güneş Sistemi'nin en hızlı rüzgarlarını barındıran gezegen, dışsal gezegen olarak tanımlanır. Çünkü Mars ve Jüpiter arasındaki asteroid kuşağının ötesindedir. Ne yazık ki Dünya'dan çıplak gözle görülemez. Ayrıca Jüpiter ve Satürn'den farklı bir yapıya sahiptir. Gezegenin dış katmanında hidrojen ve helyum bulunur. Neptün'le ilgili bu kadar bilgi karşısında biraz kafanız karışmış olabilir, şimdi filmi geri saralım ve Neptün'ün nasıl keşfedildiğinden başlayarak soğuk buz devindeki yolculuğumuza başlayalım! Güneş Sistemi'nin sekizinci gezegeni olan Neptün, adını Roma Deniz Tanrısı Neptunus'tan alır. Yunan mitolojisindeki denizler ve depremler tanrısı olan Posedion, Roma mitolojisinde Neptunus olarak adlandırılır. Gezegenin bu adla onurlandırılmasının da bir nedeni vardır. Güneş Sistemi'nde bulunan gezegen, şiddetli fırtınalara ev sahipliği yapar. Hatta Güneş Sistemi'ndeki en hızlı rüzgarların burada estiğini söyleyebiliriz. Hızı saatte 2000 kilometreye kadar ulaşan rüzgarlar, Neptün'ün hareketli bir yapısı olduğunu gözler önüne seriyor. Neptün'de yılın yarısı boyunca antisiklon fırtınası meydana gelir. İşte bu nedenlerden ötürü soğuk buz devine Neptün denilmektedir. Gezegenin keşfi için 23 Eylül 1846 tarihine gitmemiz gerekiyor. Deneysel gözlemlerle varlığı kanıtlanan Neptün'ün gözlemler öncesinde, matematiksel olarak tahmin edilmesi, bu konuda da bir ilk olmasına neden oluyor. Çünkü deneysel gözlemlerden önce matematiksel tahminlerle keşfedilen ilk gezegendir. Gezegenin keşfi adına atılan adımların her biri oldukça önemlidir. Uranüs'ün yörüngesinde anormal hareketler meydana geldiğinde, bu duruma neden olabilecek hususlar gözden geçirilmeye başlandı. Konu üzerinde yapılan gözlemler, Uranüs'ün yörünge hareketlerini değiştiren bir gezegen olması gerektiğiyle sonuçlandı. Uranüs'ün yörünge hareketleriyle ilgili çalışmalarda bulunan Matematikçi Le Verrier, Uranüs'ün yörüngesinde anormal hareketlere neden olan gezegenin yerini ve bu gezegenin boyutunu belirleyerek Neptün'ün keşfedilmesi yolunda önemli bir adıma attı. Yapılan gözlemler sonucunda keşfedilen Neptün, matematiksel yolla keşfedilen ilk gezegen statüsüne erişti. - Kütlesi 17,15 Dünya kütlesine eş değerdir. - Dönüş periyodu 16 saat 7 dakikadır. - Yörünge periyodu 165 Dünya yılıdır. - En az 14 uydusu bulunur. Güneş Sistemi'nde yüzey kütleçekimi Dünya'dan fazla olan iki gezegenden biri Neptün'dür. Diğeri ise Jüpiter'dir. Gezegen, Uranüs'e benzeyen bir iç yapıya sahiptir. Neptün'ün atmosferi, toplam kütlesinin %5-10'unu meydana getirmektedir. Neptün'ün çekirdeği içerisinde daha çok nikel, demir ve silikat yer alır. Basıncı merkezde 7Mbar olabiliyorken sıcaklığı yaklaşık 5400K'dir. 1930 yılında Plüton keşfedilene kadar Güneş Sistemi'nin en uzak gezegeni olarak tanımlanan Neptün'ün durumu, Plüton'un keşfedilmesiyle değişti. Keşfedildiği sırada bir gezegen olarak tanımlanan Plüton nedeniyle Neptün, Güneş Sistemi'nin en uzak ikinci gezegeni oldu. Fakat işler bir kere daha karışacaktı. 1992 yılında, Güneş Sistemi'nin kenarında bulunan bir halka olan ve temel olarak uzay kayaları ve cüce gezegenleri barındıran Kuiper Kuşağı'nın keşfedilmesi; Plüton'un gerçekten bir gezegen olup olmadığının sorgulanmasına neden oldu. Neticede 2006 yılında Plüton gezegen statüsünü yitirdi. Bu durum, daha önceki statüsünü kaybeden Neptün'ün tekrar Güneş Sistemi'nin en uzak gezegeni olarak adlandırılmasını sağladı. Neptün ile ilgili pek çok soru ön plana çıkıyor. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi oldukça dikkat çeken bir gezegendir. Merak konusu olan konulardan biri, Neptün'ün soğuk olup olmamasıdır. Buz devi olarak adlandırılan bu gezegen, çok ama çok soğuktur. Ortalama sıcaklığı -201 derecedir. Güneş'e uzak olması, soğuk olmasının temel nedenidir. Gezegenin üst atmosfer katmanlarında sıcaklığın -218 dereceye kadar düştüğü bilinmektedir. Soğuk buz devi ile Dünya arasındaki mesafe 4.351.400.000 kilometredir. Dünyaya çok uzak olduğundan, ne yazık ki Neptün'ü çıplak gözle göremiyoruz. Ayrıca Güneş'ten uzaklığı da yaklaşık olarak 4,5 milyar kilometredir. Bir tane uyduyla yetinen Dünya'nın aksine Neptün'ün minimum 14 uydusu olduğu bilinmektedir. Bu uyguların isimleri ise şu şekildedir: Galatea, Despina, Halimede, Larissa, Hippocamp, Laomedeia, Neso, Nereid, Naiad, Sao, Psamathe, Proteus, Triton, Thalassa, Sao. Pek çok uydusu olmasına rağmen Neptün'ün en bilindik uydusu Triton'dur. Bu uydu, 1846 yılında keşfedilmiştir. Neptün uyduları arasında yer alan Triton, genellikle donmuş azottan oluşan bir yüzeye sahiptir. Ayrıca donmuş bir mantosu bulunur. Bunun yanı sıra kaya ve metal bir çekirdeğe sahiptir. Triton, Neptün'ün en büyük uydusudur. Neptün'ün çevresinde, gezegenin ters yönünde dönmekte ve bu özelliği ile ilgi çekmektedir. Triton'un neden gezegen yörüngesinin tersine döndüğüne dair çeşitli açıklamalar da yapılmıştır. Yapılan araştırmalar, Triton'un Kuiper Kuşağı'ndan yakalanmış bir nesne olmasından ötürü ters döndüğünü gözler önüne seriyor. 20 Ağustos 1977 tarihinde fırlatılan Voyager 2, Triton'un birçok ilginç özelliği bulunduğunu göstermiştir. Buzlu lav akıntıları nedeniyle oluşmuş yuvarlak tepeciklerin yer aldığı uydu, pürüzsüz volkanik ovalara da sahiptir. Neptün'ün yapısı ve özellikleri ilgi çekici olmakla birlikte en az onun kadar merak konusu olan Uranüs de bir yazının konusu olmayı hak ediyor. Dünyadan 64 kat daha büyük olan Uranüs, Güneş Sistemi'nde Neptün'den sonraki en uzak gezegen. Adını eski Yunan tanrısı Uranüs'ten alan gezegen, başka bir yazımızın konusu olsun!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/gunluk-aspirin-tedavisi-avantajlari-ve-riskleri/", "text": "Günlük aspirin tedavisi hayat kurtarıcı bir seçenek olabilir ama herkes için değil. Bu ilacın günlük tedavisini düşünmeden önce gerçekleri öğrenin. Günlük aspirin tedavisi kalp krizi riskinizi azaltabilir ancak bu tedavi herkes için değildir. Kalp krizi veya felç geçirdiyseniz ve ciddi alerjiniz veya kanama öykünüz yoksa doktorunuz günlük bir tane almanızı önerir. İlk kalp krizi geçirme riskiniz yüksekse, doktorunuz riskleri ve faydaları tarttıktan sonra aspirini önerecektir. Kendi başınıza günlük tedaviye başlamamalısınız. Çoğu erişkinde baş ağrısı, vücut ağrıları veya ateş için ara sıra bir veya iki kez içmek güvenli iken, günlük kullanımı iç kanama da dahil olmak üzere ciddi yan etkilere neden olabilir. Aspirin, kanın pıhtılaşma faaliyetine müdahale eder. Yara kanarken, trombositler olarak adlandırılan pıhtı hücreleri yara alanında toplanır. Trombositler kanamayı durdurmak için kan damarındaki açıklığı kapatan bir tıkaç oluşturur. Ancak bu pıhtılaşma, kalbinizi kanla besleyen damarlarda da olabilir. Kan damarlarınız aterosklerozdan daraltılmış ise damar kapağınızdaki yağ birikmesi patlayabilir. Ardından, bir kan pıhtısı hızla arteri tıkayabilir. Bu, kalbe giden kan akışını önler ve kalp krizine neden olur. Aspirin tedavisi trombositlerin kümelenme faaliyetini azaltır ve muhtemel kalp krizini önler. Geçmişte aspirinin kalp krizi öyküsü olmayan bazı insan grupları için önerilmiş olmasına rağmen, uzmanlar arasında aspirinin yararlarının potansiyel risklerinden fazla olup olmadığı konusunda bir anlaşmazlık vardır. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi kalp krizi, inme veya başka bir kardiyovasküler rahatsızlığı olmayan kişilerde kalp krizlerinin önlenmesi için aspirin tedavisini önermemektedir. Sonuç olarak, günlük bir tane almadan önce doktorunuzla görüşmeniz gerekir. Enterik kaplı aspirin, midenizin içinden geçmek ve ince bağırsağınıza ulaşana kadar dağılmamak için tasarlanmıştır. Özellikle de gastrit veya ülser öyküsü olanlarda bu ilacı günlük alan bazı kişiler için uygun olabilir. Ancak, bazı araştırmacılar enterik kaplı aspirin almanın gastrointestinal kanama gelişme olasılığını azalttığına dair kanıt olmadığını düşünüyor. Kanama riskinizi azaltmanın yolları konusunda endişeleriniz varsa doktorunuzla konuşun. Aspirin insanlık için önemli bir ilaç. Doktorumuz yazmadan kullanmamalıyız. Hatta hiçbir ilacı doktor tavsiyesi olmadan kullanmamalıyız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gunluk-siyaset-yorumunda-normatif-ile-pozitif-kargasasi/", "text": "Siyaset, herkesin fikir sahibi olduğu bir alandır. Zira her siyasi hamlenin insanlar üzerinde karşılığı vardır. Bu sebeple, bir demeçten tutun, siyasi eylemlere kadar herkes bir tarafa kendini konumlandırır. İnsanı siyasi bir hayvan olarak tanımlayan Aristo, bu bağlamda haklıdır. İnsanoğlu hem çevresini kolay algılayabilmek için hem de grup psikolojisinin gereği olarak dünyayı siyaseten doğrular ve yanlışlar olarak ikiye ayırır. 21. yüzyılın interneti ve sosyal medyasıyla birlikte dönüşen insan, siyasi fikirlerini ya bir internet günlüğü üzerinden ya da bir tweet aracılığıyla dışa vurabiliyor. Bunun sonucunda, resmen siyasetin içinde olmayan fakat siyasi fikirlerini dışa vuran insanların ne kadar siyaseten gerçeklerden uzak olduğunu görmek mümkün oluyor. Günümüzde artık herkes siyasi bir analiz yapıyor ve kendince hatalı olanı anlatmaya çalışıyor. Seksenli yılların yarattığı apolitik neslin tükenmeye başlamasıyla birlikte bunu çok daha net görüyoruz. Sosyal medyanın gücü sonucunda, bir derinliğe sahip olmasa da birçok siyasi fikir hızla yayılabiliyor. Yorum veya analiz olarak sunulan birçok söylem, insanlar tarafından beğeniliyor ve paylaşılıyor. Fakat siyasi analiz yapan kişiler birçok kez normatif olan ile pozitif olanı birbirine karıştırıyor. Zihinler pozitif olanı algılayamadan normatif yorumlar yapmaya kalkıyor. Bu zaten sosyal bilimlerin büyük bir çıkmazıdır. Bu sebeple yapılan yorumların noksanlığı da ortaya çıkmış oluyor. Siyaseti yorumlayamıyoruz fakat sürekli siyaset konuşuyoruz. Normatif ile pozitif olanın farkını, iki salt alanda okumalar yapmış birisi çok iyi anlayabilir. Normatif kavramı kısacası, bir konuda 'ne olması gerektiğini' anlatırken, pozitif kavramı ise 'ne olduğunu' anlatır. Bu ayrımın hem insan hem de sosyal bilimlerin doğası gereği iyice belirsizleştiği göz önüne alınırsa, sosyal medyadan veya siyasetten anlamayan insanların yapacağı siyasi yorumların gerçeği ne kadar analiz edebileceği konusundaki şüphelerin haklılığı ortaya çıkacaktır. Bu ayrımı, idealist ile realist arasındaki farkla karıştırmamak gerekiyor. Zira bir idealist de pozitif olanı ortaya koyup normatif olanı açıklayabilir. Aynı şekilde, bu ayrımı pozitif ve yorumsamacı arasındaki farkla da karıştırmamak gerekiyor. Zira sosyal bilimlerde ve siyasette yorumsamacı yaklaşımın değeri pratik hayatta bariz bir şekilde ortadadır. Fakat normatif olan ile pozitif olanın arasındaki ayrım, pozitif olmadan normatif olanın peşinde koşarak gerçekleri kaçırabileceğimizde yatıyor. Ülkemizde yapılan siyasi analizlerin, siyasetin kendisini göstermekten ve açıklayabilmekten ziyade ne olması gerektiğine odaklandığını görüyoruz. Zira normları pozitif bilim olmadan belirleyebilmek, zaten halihazırda oldukça sübjektif olan norm kavramını daha da belirsizleştiriyor. Olması gereken, fakat kime göre? Bu sebeple çocuklarımıza okulda pozitif bilimleri öğretmeye çalışıyoruz. Bundan dolayı artık her bilim alanında pozitif olan ortaya konulmaya çalışılıyor. Özellikle Türkiye'deki muhalif kesimde de bir pozitif söylem eksikliği göze çarpıyor. Bunun sonucunda, dünyayı yorumlamak konusunda bir noksanlık ortaya çıkıyor. Türkiye'deki muhalefet, değişen ve dönüşen dünyanın ortaya çıkardığı yeni jenerasyonu pozitif olarak bir miktar anlamaya başladı. Fakat dünyadaki siyaseti yorumlamak konusunda büyük bir noksanlığa sahip. Bunun sebeplerinden bir tanesi de pozitif olanı yeterince ortaya koyamamasında yatıyor. Teorik olarak insan hiçbir şekilde olayları kendi dünya görüşü ve hafızasını soyutlayarak yorumlayamaz. Zaten insanların siyasi yorumlarını normatif ve pozitif olarak keskin sınırlarla ayırabilmek mümkün değil. Bu tüm ikili ayrımlarda olduğu gibi hatalı bir dikotomi olacaktır. Fakat günlük siyasi yorumlarımızda bu ikisinin bir sentezini yapıyoruz ve bu sentezin pozitif olana dayanması gerekiyor. Bunun yanı sıra tıp gibi bir disiplinde sonuçları normatif olandan olabildiğince soyutlayabilmek mümkündür. Çünkü bir laboratuvarınız vardır ve bilimsel araştırma mantığını biliyorsanız deneysel verileri doğru olarak elde edebilirsiniz. Zaten pozitif bilimlerin modern bilimlerin yıldızı olması buradan gelir. Fakat bu sorunu sosyal bilimlerde çözmek oldukça zor. Zira sosyal bilimlerde her şeyi pozitif olarak ortaya koymak mümkün de değil. Olayların akademik boyutu metodolojik yöntemleri kapsıyor. Fakat ben akademik olandan ziyade bireylerin yaptığı siyasi yorum ve analizlere bir eleştiride bulunuyorum. Normatif ve pozitif kavramları sosyal bilimlere uygulandığı gibi günlük siyasi yorumlarımıza da uyarlanabilir. Ülkemizdeki siyasi analizlerin gerçek olanı yakalayabilmesi ve muhaliflerin bir şeyler başarabilmesi için -ki muhalefet kavramı bir demokraside iktidar kadar önemlidir- önce pozitif siyasi değerleri anlayabilmesi ve ortaya koyabilmesi gerekiyor. Zaten gündemi yanlış noktalardan yakalayarak yorumlayan muhalif siyasetin, bir de bunu salt normatif olarak ifade ediyor olması, doğrudan muhalif partileri ve dolaylı olarak da demokrasimizi olumsuz etkilemektedir. 2) Demokrasimiz Siyaseten Ahlaklı Liderlerle Kurtulmayacak! Bahsettiğin kavramlarla ilk defa karşılaşan birisi olarak, anlatmak istediklerini doğru bir şekilde anladığımı düşünüyorum. Bu nedenle bu sade, akıcı, özet anlatım için teşekkür ederim. Gerçekten anlattıkların bana yeni bir bakış açısı kazandırdı. Ancak kafamı kurcalayan bir şeyler var. Öncelikle ben de senin gibi her siyasi hamlenin insanlar üzerinde etkileri olduğunu düşünüyorum. Elbette bu yadsınamaz bir gerçek. Ancak 'siyaset herkesin fikir sahibi olduğu bir alandır' sözüyle tam olarak ne anlatmak istediğini ne yazık ki anlamadım; yani bu söylemde belli bir dünya görüşü olduğu halde tamamen apolitik olan birisini nereye koymamız gerekiyor. O kişinin apolitik olması onu bu kategoriye sokmuyor mu? Yoksa tam tersine apolitik oluşuyla yine hepsini reddederek bu kategoride mi yer alıyor? Peki kişinin apolitikliği aynı zamanda siyasi anlamda her türlü bilgiyi reddetmesinde yatıyorsa? İkinci de normatif ve pozitif olanla alakalı. Evet, pozitif olanla ilgili fikirlerine katılıyorum. Siyasetin hem bilim hem de sosyal ayaklarından bahsetmek mümkün. Ancak onun pozitif olana yaklaştırılması, kutuplaşmanın arttığı, radikallerin çoğaldığı günümüz dünya siyasetinde bana biraz ütopik geliyor. Kısacası, demokrasiyi benimseyen ulusların yönetim dinamiklerini baz aldığımızda bu pek de gerçekçi gözükmüyor. Çünkü ne yazık ki insanlar bilim adamlarını değil ağzı laf yapanları dinliyor. Halkın egemen olduğunu ve halkı idare edenlerin de daha fazla iktidarda kalabilmek adına halkı kutuplaştırdığını düşünürsek, halkın bir aydınlanma yaşayarak pozitif siyasete yakın siyaset yapan siyasi kişiyi, siyasi ideolojiyi desteklemesi çok zor gözüküyor. Bilmiyorum belki de bazı şeyleri yanlış anladım. Bunları iktidar ya da muhalefet için söylemiyorum. Bilakis demokrasi çıkmazı olarak bunlardan bahsetmek istiyorum. Ayrıca muhalefetle alakalı değindiğin yerler tam da üzerine bolca konuşulması gereken yerler. Eline sağlık tekrar. Bu tarz sorun, analiz, çözüm odaklı yazıların devamını bekliyoruz. Öncelikle güzel yorumların için teşekkür ederim. Siyaset konusunda herkes bir konuda bir yerden fikre sahip oluyor. Sen uç bir örnek olarak saf apolitik bir insanı örnek vermişsin. Her ne kadar apolitik tanımına göre değişecekse de saf apolitik bir insanın gerçekliğine inanmıyorum. Genelde bu da bir tavır sonucu ortaya çıkıyor. Gerçi yazımda bununla alakalı bir şeyden bahsetmeye çalışmamıştım. İkinci kısma gelecek olursam, pozitif olan her zaman kutuplaşma ve radikalleşmenin zıttı olarak algılanmamalı. Zira radikalliği ve kutuplaşmayı da pozitif bir şekilde ortaya koyabilirsin. Benim eleştirim, bu kutuplaşmayı düzeltmek isteyen insanların bunu pozitif olarak ortaya koyamıyor olmalarınadır. Yani pozitif olarak ortaya koyduktan sonra da insanlara istedikleri gibi hitap edebilirsin. Fakat pozitif olanı ortaya koymadığın ve sistemin dinamiklerini açıklayamadığın sürece istersen milyonlara hitap et, yine de toplumumuz refaha eremiyor. İnsanlar pozitif olandansa normatif olana rağbet gösteriyorlar da diyemeyiz. Zaten normatif kötü ve pozitif iyi diye bir ayrım yapmaya çalışmadım. İkisi de gerekli. Fakat normatif değerlere pozitif değerler olmadan ulaşmak ülkemizi boş denizde kulaç atmaya götürüyor. Demek istediklerini daha iyi anlıyorum. Teşekkür ederim. Dediklerinin çoğuna şu an katılıyorum. Ancak İnsanlar pozitif olandansa normatif olana rağbet gösteriyorlar da diyemeyiz. günümüz siyasetinde bu ifadenin doğru bir ifade olduğunu düşünmüyorum. Halkın normatif olana ilgisinin farklı olduğunu düşünüyorum. Tıpkı bir hastanın ilaçların acı olduğunu bildiği için ilaçtan kaçması gibi halkın da gerçeklerin acı olması nedeniyle pozitif olandan uzak normatife daha fazla ilgi gösterdiğini düşünüyorum. Tabii haklı olabilirsin. Normatif olan daha fazla rağbet görüyor da olabilir. Aslında siyasiler pozitif değerleri ortaya koymaya zaten çalışmıyorlar. Fakat normatif değerlerini pozitif değerleri baz alarak ortaya koymaları gerekiyor. Demeye çalıştığım şeyi daha net ifade edecek olursam, pozitif verileri referans alan normatif değerler ile pozitif verileri umursamayan normatif değerler yanyana geldiğine ilki başarılı olacaktır. İlki gibi davranarak da topluluklara duymaları istediği şeyi söyleyemek mümkün. İkisi aynı şey değil. Güncel bir problemi oldukça akıcı bir dille ele almışsın. Müsaade edersen ben bu pozitif-normatif ilişkisini bütün sosyolojik propagandalar için genişletmek istiyorum. Alev Alatlı ortada 'toplumsal bir afazi' var diyor. Bizler halk olarak pratiğin kağıt üzerinde çizildiği kadar basit olduğunu zannediyoruz. Devlet kurumlarının işleyişi, diplomatik ilişkiler, anayasal sınırlar vs. konuları anlamadan yani 'gereken tanımları yapmadan' 'tanımlar üzerine konuşuyoruz'. Olayın dinamiğini, çerçevesini, altyapısını anlayalım ki ona göre daha rasyonel bir yol çizebilelim demek gerekir diye düşünüyorum. Apolitiklik konusunda da açıkçası ben apolitik olduğunu söylemenin yaşadığımız global düzen ve içerisinde bulunduğumuz sistem itibariyle 'gerçekdışı' olduğunu söylemek zorundayım. Ha 'ben siyasi görüşümü kendime saklıyorum, propagandasını yapmıyorum' denebilir belki ama hiçbir şekilde siyasetle uğraşmıyorum demek iki açıdan problemli; eğer gerçekten kafamızı kuma gömüyorsak yaşadığımız ülkede siyasi atmosfer, alınan kararların bizi de etkilediğini bilmeliyiz. İkincisi 'görüşlerimizi açıklamaya korkuyoruz'; bu da ya 'ülkede siyasal anlamda ifade özgürlüğünde' ya da 'bizim siyasi görüşlerimizin halk tarafından tehlikeli görüldüğü' biçiminde sıkıntılar olduğunu gösteriyor. Hele sosyal medyada 'fişlenme, ifşa, gelecekte kararını değiştirsen bile tekrar tekrar karşına çıkma' gibi riskler olduğunu da göz önüne alırsak 'apolitik taklidi' gayet ideal görünüyor. Uzun oldu ama kabaca ifade edebildim sanırım. Yazı için tekrar teşekkürler. Öncelikle şu seksenli yılların yarattığı apolitik nesil dediğiniz cümleyi okuyunca kafamda gerçekten şimşekler çaktı. Bunu her ne kadar hissetsem de şu ana kadar farkında değildim. O dönemi yaşarken siyaset içinde olan insanlar şu an siyasetin ana kutusunu oluşturuyorlar. Lakin o zamanı yaşamış halk, gerçekten de çoğu zaman apolitik bir tavır sergiliyor. Hatta bunlar içinden dediğiniz şekilde olayları hem pozitif hem de normatif olarak ayıranlara bile rastladım. Pozitif bilim derken neden pozitif denildiğini de şimdi daha iyi anladım. Çünkü bilim ne olduğunu söyler, ne olması gerektiğini değil. Gerçi bazen bilimde ne olması gerektiğinden ne olduğuna ulaşılır ki bu da bizi zaten pozitifliğe çıkarıyor. Mesela yörünge çekim kanunlarını inceleyen astronomların gezegenin etrafında daha keşfedilmemişken çevre gezegen ve uyduları etkileyen bir uydu daha olması gerektiğini söylemesi gibi. Hayır, hermenötik tabirini Türkçe'ye yorumsamacı diye çevirmişiz. Yorumlayıcı çok da iyi bir çeviri olmayacaktı bence de. Okurlar için bu seferlik burada dipnot ekleyeyim. Dikotomi = iki parçalı. Ayrıca yorumlarını yaparken bölmeden tek bir paragraf halinde yazan ve okuyanların gözlerinin acımasına sebep olan sayın yazı sahibini, sayın Yasin'i ve sayın M. Zahid'i kınıyorum. Yorumlarınıza çekidüzen veriniz. Bu yazıyı bir pozitif önerme olarak algılamanızı ve hiç bir zaman hiç bir iş kolunda normatif'in geçerli olamadığını bilmenizi isterim! Normatif; bir işe başlamadan önce o işin nasıl yapılacağına dair bir çeşit standart olarak kabul edilen metodoloji ve akış diyagramlarını kaşla göz arasında elinize tutuşturan fikir departmanlarıdır! Dahası kağıt üzerinde hazırlanmış normatif öngörüler hiç bir zaman standart değildir. Test edemezsiniz! Elbette ki teorik olarak test'e açıktırlar ama pratik de test edemezsiniz! Test edebilmeniz için gerekli ortam ne para piyasalarında ne de halk nezdinde yoktur! Olması gereken ile Olan her zaman beyin fırtınalarının ilgi çekici konusu olmuştur. İktisat bilmini konumuz olmadığı için işin dışında tutuyorum; siyasi konjonktür açısından varılan sonuç her zaman halk ne istiyor bağlamında kalmış ve bu klasik soru günümüz de tüm dünya siyasi konjonktürü açısından normatifin pabucunu dama atmıştır! Bilindiği üzere siyasi normatif disiplinler teknik bölümleri haricin de temel de tüm halkın/halkların belirli bir yaşam standardında yaşaması için firkir üretir ancak lider popülaritesini göz ardı ederler. Sadece bu nedenden dolayı bile öngördüğü standartları ya revize ederler ya da oy sandıklarının açıldığı bir gece tüm bu standartların bir an da çöküşüne tanıklık edebilirler! Sorun, halka öngörü verileri üzerinden yaklaşmak yerine sosyo-kültürel veriler üzerinden yaklaşıp önce sempati kazanmak da yatıyor! Siyasi partiler her seçim gecesi dönüp aynada ki akislerine bakmak istemiyorlarsa normatif öngörüleri asla terketmeden arka ceplerinde tutup sempati kazanmanın bir yolunu bulmalılar. Siyasetçi çok farklı sosyo-kültürel mahalleler de salyangoz da satabilmeli hurma da!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/gunumuzun-bir-yansimasi-dont-look-up-film-incelemesi/", "text": "Komplo teorileri ve kıyamet senaryolarını konu alan filmlere aşinayız. Çocukluğumuzdan bu yana kıyamet gününün kapıya dayanması, olası sonuçları ve insanlardaki panik havasını pek çok filmde hissettik. Ama görüyoruz ki Don't Look Up filmi konuya farklı bir açıdan yaklaşmış. Kıyamet senaryosu, dünyaya çarpması beklenen göktaşı ve dünyanın sonu.. Evet filmde yine bunları görüyoruz. Ancak insanların verdiği tepkiler bugüne kadar gördüklerimizin yanında oldukça absürt bir şekilde işlenmiş. Kıyamet senaryolarını işleyen filmlerde insanların panik içerisinde sağa sola koşuşturmalarını, dünyayı kurtarmak için birlikte hareket etmelerini, geçmişle hesaplaşmalarını ya da gelecek planlarını görmeyi umuyoruz. Çünkü böyle alıştık. Her filmde mutlaka bir kahraman insanları yönlendirir dünyanın kurtulması için mücadele ederdi. Filmi izleyenler şimdi anlayacaktır Leonardo DiCaprio ve Jennifer Lawrence'ın yalnızlığını.. Filmin ilk başlarında ''tamam bu çift filmin kahramanı, dünyayı onlar kurtaracak!'' diye düşünmüştük. Ancak absürt senaryosuyla Don't Look Up bizi şaşırtmayı başardı. Bu sorunun cevabını verebilmek pek mümkün olmadı. Arkadaşlarla konuşurken mantıklı tek bir cevap aldığımızı söyleyemeyiz. Ancak hepimizin hemfikir olduğu bir konu vardı ki asla bu kadar rahat hareket edemezdik. Filmde insanların rahatlığı, hükümete duydukları güven, bilime sırt dönmeleri anlatılırken o kadar aşırıya kaçılmış ki filme absürtlük katan nokta da bu olmuş. Ama o kadar absürtlüğe rağmen bunların yaşanabileceğini ve hatta yaşandığını bilmek bizi biraz tedirgin etti açıkçası. Resmen günümüzün bir özeti gibi işlenen filmde ne yazık ki insanlığa dair bir umut kırıntısı bile bulamadık. Ne anlatıyorsunuz bu kadar, neymiş bakalım bu filmin konusu diye merak edenleriniz var sanırım. Gelin hep birlikte filme biraz daha yakından bakalım. Geçtiğimiz ayın en çok konuşulan filmi olarak karşımıza çıkan Don't Look Up, Adam McKay imzasını taşıyan Netflix yapımı bir film. Özellikle oyuncu kadrosuyla tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başaran filmde Leonardo Dicaprio, Jennifer Lawrence, Meryl Streep, Cate Blanchett, Rob Morgan, Jonah Hill ve Kid Cudi gibi önemli isimleri görüyoruz. Adeta bir yıldızlar geçidi olarak kabul edeceğimiz filmde bilimkurgu ve kara mizah harika bir şekilde işlenmiş. Her gün daha da yaklana kıyamet gününde olası insan davranışları üzerinde duran film bir doktora öğrencisinin Kate Dibiasky bir kuyruklu yıldızı keşfetmesiyle başlıyor. Keşfini okuldan hocası Randall Mindy ile paylaşan Kate ve hocası çok geçmeden bu yıldızın sıradan bir kuyruklu yıldız olmadığını farkediyorlar. Ve işte olaylar bu şekilde başlıyor. Daha önce pek çok filmde gördüğümüz gibi konu tabi ki Beyazsaray'a taşınıyor. Başkanlık koltuğunda Meryl Streep'in canlandırdığı Başkan Orlean'la karşılaşıyoruz. Başkan Orlean'ın ciddiyetsiz tavrını kimileri ABD Başkanı Trump'ın Koronavirüs ve iklim krizine verdiği tepkilerin bir hicvi olarak değerlendiriyor. Film boyunca altı aylık ömrü kalan dünyaya değil ara seçimlere odaklanan Başkan Orlean, dünyanın sonunu getirecek kuyruklu yıldızdan menfaat elde etmeye çalışan zengin iş insanı, medyanın olayı ele alış şekli ve halkın kolayca manipüle edilmesi bize pek çok şeyi hatırlatıyor. Yaşadığımız yeni dünyaya ait pek çok detayı bu filmde bulabiliyoruz. Dünya bir felaketle uğraşırken sosyal medyada yapılan yorumlar, komik görseller ve insanların vurdumduymazlığı tam olarak yansıtılmış. Ancak dozunun biraz kaçtığını söylemek mümkün. Evet kara mizah bunu gerektirir ancak ''kör göze parmak'' olayı biraz abartılmış. Siyaset, sosyal medya, kapitalist dünya düzeni ve manipülasyon taktikleri ile günümüze boy aynası tutan filmde özellikle şov programı dikkat çekiyor. Türk televizyonlarında sıklıkla karşılaştığımız sunucular ve işlenen absürt konulara burada da yer verilmiş. Dünyanın sonunu getirecek bir kuyruklu yıldız ne yazık ki eski sevgilisiyle barışmak isteyen ağlak bir popstar kadar ilgi çekmiyor. Kate napsın, derdini anlatmaya çalışıyor kızcağız. Ama halk durur mu hemen yapıştırmış komik meme'leri. Aaa unutmadan bir de bahsetmemiz gereken bir seks skandalımız var. Başkan Orlean'ın adının karıştığı bu skandalın üstünü örtmek lazım. Bozulan imajını düzeltmek için Orlean tabi ki dünyaya çarpacak olan kuyruklu yıldızı kullanacak. Böylelikle kıyameti kendi lehine kullanabilecek. Bakın dünyanın sadece altı ay ömrünün kaldığı bir yerde imaj, seçimler, skandallar konuşuluyor. Neyse, tam kuyruklu yıldıza müdahale edileceği anda kan kokusu almış köpek balığı gibi devreye zengin bir iş adamı giriyor. E napsın, herkes ekmeğinin peşinde. Bilim v teknoloji alanındaki girişimleriyle ön plana çıkan bu iş adamı kuyruklu yıldızın imha edilmesini istemiyor. Niye? Çünkü üzerinde oldukça değerli taşlar bulunuyor. Bu taşların dünyaya zenginlik getireceğini söyleyen zengin girişimci zenginlere daha çok zenginlik vadediyor. Evet sanki dünya altı ay içerisinde yok olmayacakmış gibi. Canlandı değil mi kafanızda? Oldukça tanıdık bir hikaye. Herhalde bugün dünyaya çarpmak üzere olan bir kuyruklu yıldızdan haberdar olsak benzer olayları yaşarız. Kendisini düşünen devlet başkanları, menfaatleri için halkı manipüle eden girişimci iş adamları, televizyon şovlarında dünyanın sonunu değil ağlak popstarları izleyen halk. Hepsi bizden biri, belki de biz hepsiyiz. Film hakkında modern dünyanın eleştirisi şeklinde yorumlar yapılıyor. Aslında bu yorumlara tamamen karşı çıkmamakla birlikte filmin bir eleştiri değil olanı olduğu gibi anlatma telaşında olduğunu görüyoruz. Günümüz dünyasında olanlara bir anlam veremeyenler için olayları tane tane anlatan bir film Don't Look Up. ''Gerçek'' olarak ifade ettiğimiz şeyin sorgulanabilirliğini bizlerle paylaşan film, dönüp etrafımıza bakma şansını bizlere veriyor. Filmi izlerken tanıdık gelen pek çok detayla bir sonraki gün canlı kanlı karşılaşıyoruz. Evet belki henüz dünyaya çarpması muhtemel bir kuyruklu yıldızımız yok fakat bu senaryo gerçek olduğunda bizi nelerin beklediğini kestirebiliyoruz. Korkutucu öyle değil mi? Özellikle tüm dünyanın geleceğinin birkaç politikacı ve iş adamının kararına bağlı olduğunu bilmek bizi endişelendiriyor. Teşekkürler.ilğinç bir konu işlenmiş.21 asır medeniyetin sonu olabilirmi hiç şüpheniz olmasın.Emperyalizm insafsız saldırısı artarak devam etmekte.Dünya liderleri kendi çıkarları için savaşmaktadır.halklar kendi kaderine bırakılmıştır.Dünya nın sonu gelirmi....sanmıyorum.flimden ders alırmı insanlar...olasılık görmüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/gunumuzun-en-cok-can-alan-katili-kalp-damar-hastaliklari/", "text": "İnsanın yaşam beklentisi 1800'li yıllardan beri neredeyse iki katına çıktı. Bu ilerlemeyi kuşkusuz modern tıbba borçluyuz. İnsanlar yüzyıllar boyunca herhangi bir basit enfeksiyonun tedavi edilememesi sonucu hayatlarını kaybediyorlardı. Birçok ameliyat bile ameliyat sonrası sepsis nedeniyle hastanın ölümüyle sonuçlanabiliyordu. Tek başına enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılan antibiyotiğin keşfi milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Modern yaşam tarzımızın ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarımızın neden olduğu kardiyovasküler hastalıklar günümüzün önde gelen ölüm ve sakat kalma nedenlerindendir. Bu hastalık grubu ayrıca, yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi dünya üzeindeki ölümlerin dörtte birinden sorumludur. Özellikle hareketsizlik , sağlıksız beslenmek ve sigara içmek, bu hastalık grubunun arkasında yatan temel risk faktörleridir. İnme ve iskemik kalp hastalığının esas nedeni aterosklerozdur. Ateroskleroz, arter duvarının etrafında aterosklerotik plak birikmesi nedeniyle arterlerin daraldığı ve sertleştiği bir durumdur. Bu plak yırtılabilir ve daha sonra kan pıhtılaşmasından sorumlu olan trobositlerce kaplanabilir. Bu oluşan pıhtı ise mevcut konumundan koparak uç atardamarları tıkayabilir. Bunun sonucunda, ilgili atardamarın beslediği dokunun yeterince beslenememesi sonucu inme ve kalp hastalığı gibi hayatı tehdit eden klinik tablolar oluşabilir. Ateroskleroz, endotelyum olarak bilinen kan damarlarının iç kısımlarını döşeyen ince hücre tabakasında başlar. Damar hiperkolesterolemi , sigara, oksidatif stres ve kan şekeri düzeyinin bozulması nedeniyle oluşan ileri glikasyon son ürünleri gibi damarlarımızın karşılaştığı risk faktörleri, endotel hücre aktivasyonuna ve endotel disfonksiyonuna yol açmaktadır. Proinflamatuar sitokinler ile endotel hücre aktivasyonu, ROS (8) indüksiyonu yoluyla eNOS ekspresyonunu (7) ve NO biyoyararlanımını azaltarak endotel disfonksiyonuna yol açabilir (8). Tüm bu süreç sonunda insanların çoğunun ölümüne yol açan kardiyovasküler hastalıkların merkezinde yatan ateroskleroza yol açar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/guvenlik-sinyalleri-anksiyetenin-yavaslatilmasina-yardimci-olabilir/", "text": "Her 3 kişiden biri için, gerçek bir tehlike oluşturmayan olaylar veya durumlar, anksiyete ve stres ilişkili bozuklukların ayırt edici özelliği olan engelleyici korkuları tetikleyebilir. Bilişsel-davranışsal terapi ve antidepresanlar anksiyeteden muzdarip insanların yaklaşık yarısına faydalı olur ama geri kalan milyonlarca insan bu mevcut terapilerden fayda göremez. Yale Üniversitesi ve Weill Cornell Kolejindeki araştırmacılar 9 Aralık'ta böyle bir anksiyete ile mücadeleye yardım edecek bir rapor yayınladı: Yaşam aşırı korku yarattığında, bir güvenlik sinyalleri kullanın. Yale Üniversitesinden ortak yazar Paola Odriozola, güvenli işaretin; müzikal bir parça, bir kişi ya da tehdit bulunmadığını gösteren içi doldurulmuş bir hayvan bile olabileceğini söyledi. Bu yaklaşım, hastanın korkularının kaynağına, örneğin örümcek, örümceğin kayda değer bir korku ifade etmeyene ve anksiyetesi azalana kadar yavaşça maruz bırakıldığı davranışçı terapiden farklıdır. Ve maruziyete dayalı tedavi gerçekten çoğu insan için faydalı olmaz. Yeni çalışma bunun neden olduğunu bize açıklayabilir. Yeni araştırmada, deneklere bir şekli tehdit edici ve farklı bir şekli tehdit edici olmayan sonuçla ilişkilendirmeleri şart koşuldu . Tek başına tehditle ilişkilendirilen şekil deneklere sunuldu, daha sonra denekler tehdit edici ve tehdit edici olmayan şekilleri birlikte inceledi. Sonucunda tehdit oluşturmayan şekil yani güvenlik sinyalleri- deneklerin sadece tehdit ilişkili şekle verdikleri yanıtla kıyaslandığında korkuları bastırdı. Bu sinyallerin sunulduğu insan ve farelerin beyin görüntüleme çalışmaları bu yaklaşımın maruziyet terapisinden farklı sinir ağlarını aktive ettiğini gösterdi ve güvenlik sinyallerinin mevcut terapileri güçlendirmenin etkili bir yolu olabileceğini düşündürdü. Dylan Gee anksiyete ilişkili bozukluklardan muzdarip olanların alternatiflere ihtiyacı olduğunu vurguladı. Bilişsel-davranışçı terapi ve antidepresanlar birlikte daha etkili olabilir ama insanların önemli bir bölümü yeteri kadar fayda göremez ya da edinilen faydalar uzun süreli kalıcı olmaz'' dedi. İlginç bir konuya değinen güzel bir çeviri olmuş. Belki hepimizin farketmediğimiz güvenlik sinyalleri vardır. Ben bunu bazı filmlerde/dizilerde yetişkinlerin ve çocukların bir eşyaya/oyuncağa bağlanmasına benzettim. Hani şu programları yapılan, artık çöp boyutuna ulaşmış eşya biriktiren insanlar vardır ya, belki bu biriktirme durumu bile onlar için bir güvenlik sinyalidir. Tabi bazen bu biriktirmenin het insanda farklı olduğunu düşünmüyor da değilim. Belki de bazı insanlar duygu/söz/anı biriktiriyordur. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/guzel-bir-ulkenin-cirkin-zamanlarinda-bir-fena-manzara-incelemesi/", "text": "Bir Fena Manzara; Ahmet Utku Çetinkaya tarafından yazılan, 2022 yılında Mahal Kitaplığı etiketiyle yayımlanmış 92 sayfalık roman. Editörlüğünü ise Onur Özkoparan üstlenmiş. Bu kısa roman kendisinden başka kimseyi sevmeyen, bencil ve sosyopat emekli noter Bilal Soygazi'nin evinin önündeki parkın imara açılacağını öğrenmesinden sonra manzarasını ve parkı korumak için entrikalarla dolu bir maceraya girmesini anlatıyor. Ülkenin belki her yerinde her gün dönen oyunlara ve yolsuzluklara, çıkarcı insanlara ayna tutuyor. Haberlerde sıkça gördüğümüz, Onlarca ağaç kesildi. veya Sit alanı imara açıldı. gibi haberlerin arka planında neler döndüğü hakkında fikir sahibi oluyoruz ve kitap beklediğimizden farklı yönde ilerleyerek bizi tahmin edilemez yerlere sürüklüyor. Ahmet Utku Çetinkaya kitabı zekice kurguladığı gibi bütün bunları akıcı, edebi ve cesur bir dille ortaya koymuş. Bir oturuşta rahatlıkla bitirilebilecek, merak unsurunu yitirmeyen, yalın ve edebi olarak minimalist bir eser. Detaylıca işlenen karakterlerin, okurların her gün çevresinde gördüğü, içimizde yaşayan insanlardan bir farkı yok. Kitabı okudukça karakterler direkt gözünüzde canlanıyor ve onları yıllardır tanıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Protagonistimiz Bilal Soygazi girişte de belirttiğim gibi kötü biri, kitapta da kendisi bunun farkında. Birçok yerde kendisi ile şiddetli iç çatışmalar yaşıyor. Motivasyonlarını, hedeflerini, hatalarını sürekli kendisi ile tartışıyor. Ayrıca kendisi rutin takıntılı. Her gün aynı şeyleri aynı sırayla yapmazsa kendisini çok huzursuz hissediyor. O kadar bencil bir insan ki parkı kurtarmak için, sürekli daha yüce bir amaç için hareket ettiği illüzyonunu yaratsa bile en büyük motivasyonu bu rutin takıntısı. Aslında emekli olacak yaşlarda olmasına rağmen hiç evlenmemiş olması, hiç arkadaşı olmaması, lüzum görmediği zamanlarda hiç kimseyle muhatap olmaması bize kendisinden başka kimseyi sevmediği izlenimini akış içinde yaratıyor. Ancak amacına ulaşmak için mecburen sosyal ortamlara girdiği vakitlerde ise yapmacık olması gerekirken, iyi bir yalancı olduğu için diğer insanlara bu durumu yansıtmamayı başarıyor. Yalan söylemeyi manipülasyon yolunda en büyük yardımcısı olarak görüyor. İnsanlara her yerde her zaman yalan söylediği için rahatsız olmuyor aksine yalanlarının ortaya çıksa bile kimsenin yanıltılacak kadar enayi olmayı kabul etmeyeceği için bunun önemli olmadığını düşünüyor. Bir Fena Manzara'yı okurken Bilal Soygazi ile bir sevgi-nefret ilişkisi kuruyorsunuz. Kurgu ilerledikçe kendinizi birçok yerde Hadi be! derken buluveriyorsunuz. Bir Fena Manzara, ismi anılmayan, denizi olan bir şehirde geçiyor. İster istemez buranın neresi olduğu hakkında tahminler yürütmek durumunda kalıyorsunuz bu da merak unsurunu perçinleyen durumlardan biri. Bir bölümde ise kitapta Başkent olarak bahsedilen şehre seyahat ediyoruz. Acaba Türkiye'de geçmiyor mu diye düşünürken bir yerlerde 1992 Erzincan depreminin bahsi geçince ülkemizde geçtiği netleşiyor. Kitabın açılışında, yazar Ahmet Utku Çetinkaya Güzel bir ülkenin, çirkin zamanlarında. diyerek kitaba başlıyor. Kitabın geçtiği yıllar da tam olarak verilmese bile benim tahminim 2010'lu yılların sonbahar aylarında geçtiği yönünde oldu. Ağaçların yapraklarını dökmesi hakkında verilen bilgiler, havanın Başkent'e gidince daha soğuk olması mevsim hakkında, karakterlerin yaşları ve geçmişleri hakkında bilgiler ise kitabın geçtiği yıl hakkında bu kanaate varmamı sağladı. Ahmet Utku Çetinkaya'nın Bir Fena Manzara kitabı okumaya değer bir ilk roman olmuş. Takıntılı bir insanın, takıntıları uğruna kendi şahsiyeti dahil neleri feda edebileceğinin, insanların içlerindeki çirkinliklerin ve çıkar ilişkilerinin tam ortasında, sıra dışı ama bir o kadar da realist bir kurgunun ortasında kalıyoruz. Bir Fena Manzara'nın son cümlesini de okuduğumuzda dimağımızda farklı izler yer ediniyor. Müthiş bir kitap, Türkiye'de yaşayan herkes okumalı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/guzel-yozgat-ilimizin-unlu-yemekleri-ve-tatlilari/", "text": "Siz değerli okuyucularımıza Yozgat ilimizin ünlü yemeklerinden bahsetmek isterim. Benim de aralarında yeni gördüklerim-duyduklarım oldu. Hep beraber bakalım. Aslında güvecin gelişmiş versiyonu diyebiliriz bence. Adından da anlayacağımız üzere bu yemek testinin içinde pişer, toprak bir testinin. Küp küp ve iri şekilde doğranmış etler , yine iri doğranmış domates ve biberler testinin içine konulur. Artık üstüne ne baharat isterseniz, çeşitli baharatlar koyulabilir. Kimyon, karabiber, tuz, pul biber vs... Eğer etin yağı az ise yağ da ekleyebilirsiniz. Böyle bir yemek işte. Tadı güzeldir. Tavsiye ederim. Evet gelelim ünlü arabaşı yemeğine. Testi kebabının aslen Yozgat'a ait olduğu pek bilinmez. Ancak arabaşı denilince o yemek Yozgat'ın değil mi ya sözleri duyulur çevreden. Arabaşı çorbası, tavuk çorbası gibidir ama içeriği biraz farklıdır. Tavuk çorbası şehriye ile yapılırken arabaşı çorbasında şehriye bulunmaz, salça bulunur ve tavuk çorbasından daha acıdır. Bol baharat içerir. Hamuru ise basittir; su, un ve tuz karıştırılır. Pişirilir ve hamur kıvamında olduğunda hazır demektir. Arabaşının nasıl yendiğine gelirsek, hamuru öyle internette saçma videolarda olduğu gibi çorbasız culup culup tek başına yutulmaz. Hamuru baklava dilimi gibi kesilir ve çorbasıyla birlikte yenir. Çorbanın içine konulur hamur mesela. Sonra kaşıkla alınıp tüketilmek suretiyle yenilebilir. İsmi çörek ama aslında özel bir ekmek türüdür. Yozgat dışında nerdeyse hiç göremezsiniz. Normal ekmek hamuru hazırlandıktan sonra parmak şeklinde dört eşit parçaya bölünür ve bu parçalar yan yana birleştirilir. Piştiğinde güzel bir şekle sahip olur. Tandırın ne olduğunu bilmiyorsanız hemen tarif edeyim. İçinde ateş yanan 1-1,5 metre derinliğinde bir kuyu olarak düşünebilirsiniz. Duvarları ısıyı iyi muhafaza eden tuğlarla çevrilidir. Tandır Kebabı da şişlere takılan etlerin bu kuyu şeklindeki ocak içinde pişirilmesiyle olur. Et genelde kuzu eti olur ve şişlere büyük parçalar halinde takılır. Ayrıca ben diğer şehirlerde de var sanıyordum ama aslında Yozgat ile ünlüymüş. Misket şeklinde hazırlanan köfteler, tencerede bir çorba gibi pişirilir. Şahsen bugüne kadar birçok kez tükettiğim tatlının adının bu olduğunu yeni öğrendim. Hani insan çok yediği yemeğin adını pek önemsemiyor ya, benimki de o mesele. Yoğurt, mısır unu, yumurta vs diğer malzemeler karıştırılır, pişirilir, şerbet dökülür. Diğer tatlılardan ayrılan özelliği mısır unu ve yoğurt içermesi diyebiliriz. Üzerine fındık ya da ceviz koyularak da servis edilebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/haarp-teknolojisi-deprem-yapabilir-mi/", "text": "HAARP teknolojisi, ABD tarafından askeri ve teknolojik gelişim amacıyla geliştirilen bir projedir. High-Frequency Active Auroral Research Program yani; Yüksek-Frekans Aktif Auroral Araştırma Programı olarak tanımlanan bu sistem, Alaska yakınlarında devasa bir alan üzerinde geliştirilmeye başlandı. İlk kez 1993 yılında temelleri atılan projenin faaliyetleri 2014 yılında sonlandırıldı. Faaliyetlerin sonlandırılmasından bir yıl sonra 2015 yılında Alaska Üniversitesi'ne devredilen HAARP projesi, günümüzde bilim insanlarına açıktır. Bununla birlikte HAARP teknolojisi ile ilgili spekülasyonlar, sadece son dönemde yaşanan depremlere dayanmıyor. Çok uzun süredir ABD tarafından geliştirilen bu teknolojinin kitlesel ölümlere sebebiyet verebilecek etki gücüne sahip olduğu düşünülmektedir. Bu durumun en temel sebebi ise komplo teorilerinin günümüzde yaygın olarak kabul edilme eğilimi ile hızla yayılmalarıdır. Birçok spekülasyona konu olan HAARP projesinin hedefi, atmosferin iyonosfer olarak adlandırılan bölümünü belli ve kısa bir süreliğine uyarmak ve uyarı sonucunda olası değişimleri tespit etmektir. HAARP projesinin ilk hedefi, IRI adı verilen Ionospheric Reaserch Instrument geliştirmektedir. Projenin ilk aşamasında bu hedefe ulaşılmıştır. Geliştirilen IRI cihazı, uzunluğu 22 metre olan 180 adet anteni ile iyonosfere uyarılar göndermeye başlamıştır. Projenin diğer hedeflerine de ulaşması ve buna bağlı olarak iyonosferden gelen değişimlerin yeteri kadar incelenmesi ile birlikte HAARP sistemi işlevini tamamlamıştır. HAARP teknolojisi ya da bu teknolojiden bağımsız olarak herhangi bir şekilde depremin tetiklenmesinin mümkünlüğünü anlamak için öncelikli olarak depremlerin nasıl meydana geldiğinin bilinmesi gerekir. Yer kabuğu, birçok farklı katmandan oluşur ve bu katmanların bazılarında çeşitli boyutlarda hareket ve faaliyetler devam etmektedir. Yer kabuğunun en üst katmanı olarak bilinen katmanda fay hattı olarak tanımlanan ve faal durumda kütleler vardır. Fay hatları, yer kabuğunun üst bölümünü oluşturan devasa kayaların bindirdiği yükle birlikte sıkışması veya gerilmesi ile ürettiği yüksek basınçla meydana gelir. Bu basınç kırılma noktalarında enerjiye dönüşür ve deprem dediğimiz doğal afetler gerçekleşir. Bununla birlikte depremler oluşum nedenlerine ve hareketlerine bağlı olarak genel anlamda 3 şekilde kategorize edilir. Normal faylar, Ters fayalar ve Doğrultu atımlı fayalar şeklinde depremlerin sınıflandırıldığını söylemek mümkündür. Bu deprem türlerinin her birinin etkileri ve yıkıcılık oranları farklıdır. Tüm bu deprem türleri, çok yüksek düzeyde enerji ve stres birikimi sonucunda oluşur ve doğal deprem olarak adlandırılır. Yapay depremler ise çoğunlukla yıkıcı gücü oldukça düşük, fakat yerkabuğunu tetikleme potansiyeline sahip olan ve nedenleri insan müdahalesine dayanan sismolojik faaliyetlerdir. Tektonik plakaların çeşitli şekillerde hareket etmesi sonucunda oluşan doğal depremlerin yanı sıra yerkabuğunun üst bölümünü etkileyecek yapay deprem dalgaları oluşturmak da mümkündür. Fakat bunun kontrollü ve belli bir noktayı hedef alacak şekilde planlanması, organize edilmesi ve yönetilmesi büyük oranda olası değildir. Yapay depremler, inşa edilen devasa yapıların ya da toprağın alt kısmında yapılan çeşitli madencilik uygulamalarının sonucunda oluşur. Petrol arama faaliyetleri, kömür ya da maden çıkarma amacıyla toprağın derinden kazılması, inşa edilen devasa barajlar ya da devasa köprüler yapay depremleri tetikleyebilir. Yapay depremlere verilebilecek en güzel örnek 12 Mayıs 2008 tarihinde Çin'in Siçuan bölgesinde meydana gelen 7,9 şiddetindeki depremdir. Bu deprem yaklaşık olarak 3000 atom bombası gücünde etki yaratmıştır. Aynı zamanda depremin ortaya çıkardığı enerji 50.000 ton dinamite eşit düzeydedir. 2 dakika süren ve yerkürenin 19 km altında gerçekleşen bu depremden 12 devlet etkilenmiş, 69.227 kişi yaşamını yitirmiştir. Şiçuan depremi olarak literatüre kaydedilen Çin'deki bu depremin temel sebebi ise bölgede yerküreye yoğun olarak yapılan müdahalelerdir. Bölgede inşa edilen devasa barajların depremi tetiklediği düşünülmektedir. 7,9 şiddetindeki ilk depremin ardından birçok artçı sarsıntı da hissedilmiştir. Çin'in Siçuan bölgesinde meydana gelen 7,9 şiddetindeki deprem yapay depremlere güzel bir örnektir. Fakat anlaşılacağı üzere bu yer hareketini tetikleyen durum, teknolojik bir gelişme ya da herhangi bir türden tetikleme mekanizması ile kontrollü bir şekilde deprem oluşturulması değildir. Siçuan depremi daha çok insanın yerkabuğuna yoğun biçimde müdahalesi ile meydana gelmiştir. Dolayısıyla doğal afetlerin kontrollü bir şekilde herhangi bir teknoloji ile tetiklenebileceğini söylemek mümkün değildir. Günümüzde insanlığın sahip olduğu teknoloji, bu tarzdan bir yer faaliyetini tetiklemeyi sağlayacak nitelikte değildir. HAARP teknolojisi özelinde ise deprem gibi sismolojik faaliyetlerin tetiklenebilmesi belli bir düzeyde tartışılabilir. HAARP, iyonosfere gönderdiği sinyaller ile yerküre üzerinde çeşitli boyutlarda deprem oluşumuna sebebiyet verebilir. Fakat depremler gönderilen sinyallerin etki alanlarının oldukça geniş büyüklükte olması nedeniyle, neredeyse hissedilemez düzeydedir. Yerküreden iyonosfere, oradan da tekrar yerküreye uzanan sinyaller, tüm bu yolculukları boyunca oldukça büyük ölçüde güç kaybeder. Dolayısıyla HAARP teknolojisi, komple teorilerine konu olduğu ölçüde büyük şiddette depremler üretemez."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hacksaw-ridge-film-incelemesi/", "text": "Türkçesi Savaş Vadisi olan Hacksaw Ridge isimli filmde Amerikalı bir gencin inancındaki insanları yaşat, öldürme! kuralına sadık kalmaya çalışarak orduya girmeye ve savaşa katılmaya çalışmasını izliyoruz. Film gerçek bir olaydan uyarlanmış. Öncelikle bu filmin çocuklarla izlenmesini kesinlikle tavsiye etmiyorum. Çünkü çok fazla şiddet, kan ve parçalanmış vücut var. İkinci Dünya Savaşı anlatılan filmde, Amerikalılar Japonya'daki savaşı kazanmaya çalışıyor. Bunun için ailelerinden ayrılıp vatanlarını korumak için orduya yazılan gençler var. Doss ailesinin çocukları da bunlardan. Baba Tom Doss Birinci Dünya Savaşı gazisi ve bunun getirdiği savaş sonrası stres bozukluğunu da filmde açıkça görebiliyoruz. Savaşta tüm arkadaşlarını kaybetmiş olan bu adam, çocuklarının orduya katılmasını istemiyor. Anneleri de öyle tabi. Ama kahramanımız Desmond Doss'un kardeşi aileden savaş katılan ilk genç oluyor. Bunu gören kahramanımız, yaşadığı çevredeki herkesin ülkesini korumak için orduya yazıldığını da görüp kendisinden utanıyor ve o da orduya yazılıyor. Aynı zamanda sevdiği kız ile de ikilem için de kalan Desmond, sonunda onun da desteğini de kazanıyor. Tabi filmde romantizm de var. Böyle bir savaş film romantizmi de filme bu kadar iyi yedirebilmeleri gerçekten güzel olmuş. Eğitim sürecinde karşılaştığı zorluklardan biri de silah kullanmayı istememesi. Çünkü inancının buna karşı çıktığını söylüyor ve eğitimi de zorlu geçiyor bu yüzden. Çevresindekilerin baskısı da bu zorluk içinde tabi. Hacksaw Ridge filminin efektleri gerçekten harika. Er Ryan'ı Kurtarmak filmindeki tadı veriyor gerçekten. Savaş sahneleri gerçekten güzel olmuş. Askerlerin savaş travmasını yansıtması da gerçekten başarılı olmuş. Bunları filmde açıkça görebiliyoruz. Başrolde İnanılmaz Örümcek Adam filmlerinde tanıdığımız Andrew Garfield var. Gerçekten harika bir oyunculuk çıkarmış. Babası rolünde ise Yüzüklerin Efendisi'nde Elrond'u, Matrix'te Ajan Smith'i ve V for Vandetta filmde V'yi canlandıran Hugo Weaving var. 2009 yılında çıkan Avatar filminden tanıdığımız Sam Worthington ise bu filmde yüzbaşı rolünde. Filmin yönetmeni Mel Gibson. Zaten bu adamın işin içinde olup kötü olan hiç film bilmiyorum. Oğlu Milo Gibson da bu film bir role sahip. Filmin ismi Hacksaw Ridge askerlerin çıkarma yaptığı yerden geliyor. Şu an bu yer, gerçek olayın da yaşandığı Japonya'nın adası olan Okinawa'da yer alıyor. Tepenin diğer bir ismi de Desmond Doss Tepesi. Normalde Hacksaw da demir testeresi demekmiş. Bu olay bana Normandiya Çıkarması'nı da hatırlattı. Askerlerin dip dibe savaşması ise Çanakkale'yi. Dediğim gibi film gerçek bir olaydan uyarlanmış ve filmin sonunda olayın kahramanlarının yaşarken verdiği röportajları görebilirsiniz. Filmi izlemenizi tavsiye ederim, tabi küçükler olmadan. Sağlıcakla kalın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hades-yunan-mitolojisi/", "text": "Yunan Mitolojisinde yeraltı tanrısı, ölüler diyarı tanrısı ve ölümün tanrısı olarak bilenen Hades hakkında, kardeşleri Zeus ve Poseidon aksine öyle çok efsane ve hikaye yoktur. En ünlü efsanesinden de yazımızın devamında bahsedeceğiz. Khronos'un çocukları olan Zeus, Poseidon ve Hades yeryüzünü paylaşırken Zeus'a gökyüzü, Poseidon'a denizler, Hades'e ise yeraltı düşer. Bu paylaşma işinde Zeus'un hilekarlık yaptığı söyleyenler de vardır ama sonuç bu. Kendisine yeraltının hakimiyeti düşen Hades'in korkunç bir tanrı olduğu doğrudur fakat hakkında kötü olmadığı söyleniyor. Roma mitolojisindeki adı Pluton'dur. Bu isim ona çok zengin ve varlık olduğu için verilmiştir. Çünkü yeraltından çıkan madenler sayesinde çok varlıklı hale gelmiştir. 1.si Hades'in köpeği olan Cerberus adlı 3 başlı korkunç bir köpektir. Aynı zamanda bu köpek, yeraltı diyarının girişinin koruyucusudur. Yeraltına girmek isteyenler, bu köpek ile savaşmak ve bu köpeği geçmek zorundadır. Herkül, Cerberus ile savaşanlardan biridir. 2.si Görünmezlik Miğferi denilen bir miğferdir. Bu kafalığı giyen kişi görünmez oluyor. Aynı zamanda diğer ismi de Hades Miğferi'dir. O ve kardeşleri olan Zeus ile Poseidon'un Kiklopları Tartarus'tan serbes bırakması dolayısıyla Yaşlı Kikloplar tarafından onun için yapılmıştır. 3.sü ise Bident denilen iki uçlu bir asadır ama daha doğrusu dirgendir. Bu asanın bir ucunun ölümü, bir ucunun da yaşamı temsil ettiği söyleniyor. Bidentis, iki çatallı anlamına gelmektedir. Eski yunan efsanelerinde diğer tanrılarla pek alakası olmayan ve genelde kendi başına yeraltında takılan Yeraltı Tanrısı, ölüler diyarından pek çıkmaz. Çünkü ölüler diyarı karanlık ve çirkindir. Hades de bu durumdan utanır ve diğer tanrılara yüzünü göstermek istemez. Bir gün Poseidon, Hades ile dalga geçmez için üç başlı mızrağı ile yeri yarar ve yeraltının çirkinliğini herkese gösterir. Bu duruma çok kızan Hades de yetmiş bin kişilik ölüler ordusunu Atlantis denizinin üstüne gönderir ve bu denizi kurutur. Yunan mitolojisi efsaneleri içerisinde Ölüler Tanrısı hakkındaki en büyük efsane ise karısı olan Persephone'yi kaçırmasının hikayesidir. Hades ve Persephone gibi yunan mitolojisinde birçok aşk hikayesi vardır. Bu arada, peki Persephone ne demektir? Aslında Pesephone'un anlamı tam olarak bilinmemektedir. Antik Yunan kökenine sahip bu isim, daha çok pertho yani yok etmek ve phone yani cinayet anlamlarına gelmekte. Ayrıca Persephone nasıl teleffuz edildiği konusunu insanlar merak edebiliyor: Pörsefıniy şeklindedir. Roma mitolojisindeki ismi Proserpina olan Persephone'nin asıl adı Kore'dir. Fakat Hades onu kaçırdıktan sonra ona Persephone ismini vermiştir. Tarım, bereket ve hasat tanrısı Demeter ile göklerin tanrısı Zeus'un kızıdır. Bir gün Hades, Persephone'ye aşık olur ve bunu Zeus'a söyler. Zeus da Demeter'in bu evliliğe izin vermeyeceğini, kızını kaçırmasını söyler. Persephone, arkadaşlarıyla beraber bir bahçedeyken uzakta bir nergis çiçeği görür ve çiçeğin yanına gitmek için onlardan ayrılır. Aslında o çiçeği oraya Zeus yerleştirmiştir. Tam çiçeği koparacakken yer yarılır ve Hades Persephone'yi alarak yer altına döner. Buna çok üzülen Demeter, insanların arasında yaşamaya başlar. Zeus da Demeter'in bu haline dayanamaz ve Hades'e Persephone'yi serbest bırakması söyler. Ama Hades onu bırakmadan önce ona bir meyve yedirir ve Persephone yeraltından çıkamaz. Çünkü yeraltından bir şey yiyenin oradan çıkması yasaklanmıştır. Bazı kaynaklarda Persephone'nin yediği meyve nar olarak geçer ve bazılarında ise 4 nar tanesi olduğu söylenir. Demeter bu duruma daha da üzülür ve dünyaya kıtlık hakim olur. En sonunda Zeus'un emriyle Persephone'nin 3 mevsimi yeryüzünde, kışın ise yeraltında yaşaması kararlaştırılır. Bu yüzden bahar geldiğinde Persephone'nin yeryüzüne çıktığını söylerler. Aslında kastedilen, Persephone'nin çıkışıyla Demeter'in mutluluktan tüm dünyayı bahara çevirmesidir. Bir de şu var; Persephone başta Hades'i kendisini kaçırdığı için zamanla onu sevmiştir. Yahut bazı anlatımlarda da yediği nar yüzünden Hades'e aşık olmuştur. Bu da dipnot olsun. Kapak görselinde: Zeus'un emriyle Persephone'u almaya çalışan Hermes ve onun arkasında kızı için yanıp tutuşan annesi Demeter'i görüyorsunuz. Tabi Hades'in ellerinden kaçamayan Persephone'nin yüzündeki acı da tabloya yansımış. The Rape of Proserpina, Peter Paul Rubens, 17.yy. Ben de teşekkür ederim bu güzel yorumunuz için sayın okur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hala-umut-var-dogudaihtiyaciolanogrencilereyardim/", "text": "Yaşamak yaşatmaktır bence. Hele de şu durumda kötüler kana susamışken, günahsız masum oyundan başka derdi olmayan çocukların öldüğü bir dünyada iyilerin bu konuda işi çok zor. Belki hayat bir masal değil ama ben yine de iyilerin kazanacağını düşünüyorum ya da öyle görmek istiyorum. sen kendi sesinle kül olursun ey! Güzel şeylerin yaşanması için bazı bedeller vardır elbet. Emeksiz yemek olur mu hiç? Birilerinin yanması gerek değil midir güzel yarınlar için, karanlıkların aydınlığa kavuşması için? Neyse ki böyle insanları görmek bir nebze rahatlatıyor. Haberlere bakıp umudumu yitiren bana içimden bir ses Hala umut var! Diye daha güçlü bağırıyor. Ve umutsuzluğu bir kenara bırakıp ben ne yapabilirim diye soruyorum. Çünkü öylece seyredip yapılanlara alkış tutmak basit, önemli olan elini kaybedeceğini bile bile o taşın altına sokman. Belki o el gidecek ama yerine daha temiz binlerce el gelecek. kül olayım kerem gibi yana yana. Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak, Cehalet insanın başına yüzyıllardır dert açan geçilmesi zor bir viraj. Sonu hep hüsran olan bir uçurum. Bununla savaşımızı ancak eğitimle kazanacağımız yadsınamayacak gerçek. İyi eğitimli bir insanın kendisine, kendisine faydası olan insanın ülkesine, ülkesine faydası olan insanın dünyaya faydası vardır. Küçük bir fark yaratmak için gecesini gündüzüne katanlara canı gönülden teşekkürlerimi sunuyorum. Bence bugünkü küçük bir fark yarın dağlar kadar büyük farklar yaratacak. Aman canım benim bunu yapmamla ne değişecek diyenler umarım bir gün benim bunu yapmamla çok şey değişir der. O küçük emeklemeler birleşip kocaman bir adım olur. İşte o gün dünyanın gerçekten de daha yaşanılacak bir yer olacağından hiç şüphem yok. Çok yerinde bir yazı olmuş,eline sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hallas-ve-askerleri/", "text": "Hallas, askerleri ile komuta merkezinde otururken uzun boyunun kendini nasıl da hep öne çıkardığını düşündü. İki buçuk metreyi geçkin boyu ile dışarıda olduğunda halkın dikkati hep üstünde olurdu. Bu yüzden vaktini genelde askerleriyle birlikte komutanlıkta geçirirdi. Girdiği savaşlar olmuştu ve açık araziyi şehre tercih ederdi fakat bu günlerde kendisine şehirdeki olaylarla ilgilenme görevi verilmişti. O da emir demiri keser mantığıyla şehirde kalmaya devam etmişti. Boyu şu ana kadar gördüğü herkesten uzundu. Boyundan dolayı dikkat çekmemek adına kendini üst düzey yöneticilerden uzakta tutardı. Gerçi bu zamanlardaki yöneticiler gayet iyiydi ve tebaalarına karşı gayet naziklerdi. Orduya girdiğinden beri ne bir gereksiz cezalandırma ne de vergilerin sebepsiz arttırıldığını görmüştü. Garip bir durum diye düşündü. Kuzey ülkelerinde orduya erken yaşta girilirdi. Eğer 17-18 yaz görmüşseniz bu orduya girmeniz için yeterliydi. Yaşı daha büyük olup da orduya geç giren insanlar, genelde evlerine yemek götürebilmek için askerliği denerlerdi. Gençler ilk 4 sene her alanda eğitilir, 4 sene sonunda kendilerine kuzey ülkelerine yaraşır şekilde güzel bir zırh verilirdi. Düşmanın attığı oklar kuzey demircilerinin yaptığı bu güçlü zırhları ancak şanslıysa delebilirdi. Kendine verilen zırhı düşündü. Demirciler ona özel bir zırh yapmak zorunda kalmışlardı. Boyu iki buçuk metreden uzun olduğundan Hallas'ın zırhının hazır olması 1 aydan daha uzun sürmüştü. Hallas da ordu eğitimi bittiğinde bu 1 aylık süreyi mızrak talimleri yaparak ve halk bilginlerinin verdiği derslere katılarak geçirmişti. Bazı bilginler ne de ilginç hikayeler anlatmıştı dedi kendi kendine. Özellikle öğrencilerini topladıkları sınıflarında halkı yönlendiren ve işleri bittiklerinde sonsuza kadar kaybolan kötü insanların hikayelerini anlatmayı severlerdi. Bu hikayeleri askerlerine anlatmak hoşuna giderdi. Gelecekte farklı durumlarla karşılaştıklarında çözüm bulmak onların da hakkıydı. Hastane tarafından sesler geldiğine kendisi yine askerleri ile birlikte dinleniyordu. Zırhları zaten üstlerinde olan askerler işlemeli miğferlerini başlarına geçirdi, kılıçlarını ve mızraklarını alarak hastane meydanına koştular. Meydana vardıklarında beyaz kıyafetler giymiş 10'dan fazla kişinin hastaneye girmelerine engel olan nöbetçi askerlerle boğuştuklarını ve kapı önündeki hemşirelerle tartıştıklarına şahit oldular. Askerlerine hemen beyaz giysili insanları durdurmalarını emretti. Kendisi de onların yanlarında getirdikleri ve zor durumda kaldıklarında kullanmayı düşündükleri kısa mızrakları ellerinden düşürerek onları nöbetçi askerlerden ayırmaya çalıştı. Getirdikleri mızraklar da tamamen beyazdı. İşin daha da ilginç yanı mızrakların tamamı metaldendi. Ne garip topluluklar türedi diye düşündü. Bu kısa mızrakları elinde toplamaya başladığında eline bir avuç kürdan almış gibi hissetti. Beyazlı topluluk alaşağı edilmişti. Kargaşa sırasında beyazlıların lideri köşedeki bir binanın önünden olanları atının üstünden izlemişti. Askerleri onu atının üstünden indirdi ve kaçmasını engelleyecek şekilde iki kolundan tuttular. Onun da hiç kaçma niyeti yoktu zaten. Yere yatırılmış ve elleri bağlanmış beyazlılar homurdanıyordu. Belliki istediklerini elde edememişlerdi. Hastane içinden birini almak istediklerinden neredeyse emindi. Lakin hastaneye durumu anladıktan sonra girmeyi düşünüyordu. Tam o sırada hastanenin yanında kral ve danışmanları ihtişamlı atlarıyla belirdiler. Savaş zamanı olmamasına karşın kral parlak zırhı içindeydi. Kral meydana yaklaştı ve beyazlıların lideri ile göz göze geldiler. Aralarında uzun zamandır süren bir husumet varmış gibi birbirlerine baktılar. Hallas, bu adamın serbest kalacağına emindi. Politika her zamanki gibiydi. Suçlular eğer üst düzey tanıdıkları varsa nadiren askerler tarafından cezalandırılırdı. Kral atının üstünde olmasına rağmen Hallas yine başı en yüksekte olandı. Kral gözlerini hafifçe yukarı kaldırdı ve olayı kontrol altına aldığı için Hallas'a minnettar gözlerle baktı. Sonra başını üzüntüyle eğerek atını çevirdi ve meydandan sarayına doğru gitmeye başladı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hamlet-protein-kompleksi-anne-sutundeki-antikanserojen-molekul/", "text": "Proteinler vücudumuz için kalifiye elemanlardır. Hücrelerimiz için hayati öneme sahip işleri hızlı bir şekilde hallederler. Proteinler bu işlerini yerine getirebilmesi için yardımcı bazı moleküllere ihtiyaç duyar. Bunlar kofaktörlerdir. HAMLET ise antikanserojen etkilere sahip bir protein-lipit kompleksidir. Anne sütünün 100 ml'sinde yaklaşık 1 gr protein vardır. Bu proteinlerin en önemli kısmını alfa laktalbumin oluşturur. Alfa laktalbumin, bebek için besin maddesi olmasının yanında anne sütündeki karbonhidratların çoğunu oluşturan laktoz sentezinde rol alır. Oleik asit ise omega 9'dur. Anne sütündeki önemli yağ asitleriden biridir. Sanayi devrimi ve toplumuyla kadınlarında iş hayatına karışmasıyla biberon ve mama özendirilmiş ve anne sütü geri planda kalmıştır. Bu yanlıştan dönüp tekrar anne sütünün teşvik edilmesi 1978 yılını bulmuştur. Ve bunun bir sonucu olarak anne sütünün sırları, mükemmelliği ve taklit edilemezliği yeni yeni anlaşılıyor. İnsan sütünün, bakterilerin akciğer kanser hücrelerine yapışması üzerine etkilerini araştırırken, sütün kanser hücrelerini öldürdüğünü keşfettiğimizde bizde şaşırdık. Anne sütündeki önemli gelişmelerden biri de 1995 yılında İsveçli bilim insanı Anders Hakansson ve arkadaşlarının anne sütündeki proteinlerin bakterilerin kanser hücrelerine yapışmasını engelleyip engellemeyeceğini araştırmasına dayanır. Ancak daha ilginç bir şey keşfederler: Anne sütündeki bir protein sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanser hücrelerini öldürüyordu. Zamanla bu molekülün alfa laktalbumin ve oleik asitten oluşan protein-lipit kompleksi olduğu ortaya kondu ve HAMLET olarak isimlendirildi. HAMLET proteinin oluşması için alfa laktalbumin yapısının kısmen açılması ve ona oleik asidin katılması gerekir. Bebeğin midesindeki asidik ortamda bu gerçekleşir, alfa laktalbuminden Ca iyonu ayrılır ve yapısına oleik asit eklenir. HAMLET 40'tan fazla kanser hücresi çeşidine ölümcül etkilidir. Onu diğerlerinden ayırıp mükemmel kılan şeyse sağlıklı hücrelere herhangi bir zarar vermemesidir. Bunun nedeni tam anlaşılamasa da tümör hücrelerinin zarlarında normalden çok daha fazla miktarda bulunan Fosfotidilserin ve O-glikolize müsinden olduğu düşünülür. Gerçektende yapısındaki oleik asidin bu iki molekülle etkileşime girdiği görülmüştür. Onu özel yapan bir diğer özelliği dirençli tümör hücrelerinin dahi ölümüne yol açmasıdır. Normal hücrelerin bir yaşam döngüsü vardır, bu sürecin sonunda yerine yeni ve sağlıklı hücrelerin geçmesi için apoptoz denilen yolla ölürler. Ancak kanser hücrelerinde ölüm yolakları bozulmuş bir nevi ölümsüzlük kazanmıştır. HAMLET bu hücrelerin apoptoza benzer şekilde ölümüne yol açar. Ayrıca bize kanser hücrelerinde hala korunan ölüm yollarının olduğunu öğretmiştir. İnsan çalışmalarında iyi huylu bir cilt büyümesi olan deri papillomu ve mesane kanserinde denenmiştir. Tedaviye dirençli deri papillomlarında topikal olarak 3 hafta boyunca kullanılmış ve lezyon hacminde %75 küçülme gözlenmiştir. Buna ek olarak 2 yıl içinde hastaların %83 ünde herhangi bir yan etki olmadan iyileşme izlenmiştir. Mesane kanserinde ise cerrahi operasyondan sonra mesane içine bölgesel olarak 5 gün boyunca verilmiştir. Bunu takip eden 2. saatteki idrarda yoğun olarak apoptoza uğramış kanser hücreleri görülmüştür. Hayvan çalışmasında ise bir beyin tümörü olan glioblastomda denenmiştir. Tümörün olduğu yere yine bölgesel olarak uygulanmıştır. Ardından yapılan incelemelerde yeni tümör oluşumunun azaldığı ve sağ kalımın uzadığı gözlenmiştir. Bunun dışında mesane ve kolon kanserlerinde denenmiş benzer etkiler görülmüştür. Çağımızın diğer bir önemli sorunu antibiyotik direncidir. Basitçe doğru antibiyotik; doğru endikasyonda , doğru sürede kullanılmazsa antibiyotik direnci gelişir. Çalışmalarda bir antibiyotiğin yanında HAMLET protein kompleksinin verilmesi bakterilerin antibiyotiğe karşı duyarlılaşmasını yani antibiyotik direncinin kırılmasını sağlamıştır. Ölümcül olabilen PRSP ve MRSA'ya karşı başarılı sonuçlar alınmıştır. Ayrıca Streptococcus pneumoniae gibi bazı solunum yolu bakterilerine karşı öldürücü etkiye de sahiptir. Şunu bilmek gerekir ki alfa laktalbumin ya da oleik asitin tek başlarına antikanserojenik etkisi yoktur. Ancak bir arada olup HAMLET kompleksini oluşturduklarında belirtilen etkilere sahiptir. HAMLET kompleksi hücre içinde başlıca mitokondri, proteazom ve histon proteinlerini hedef alır. Enerji santrallerimiz olan mitokondriden kaspaz proteinleri ve sitokrom c açığa çıkmasını sağlayarak DNA'nın hasarlanmasını sağlayıp hücreyi ölüme götürür. HAMLET tümör hücresinin içerisine girdikten sonra 1 saat içinde çekirdeğin çevresinde birikir. DNA'mızın çekirdeğin içindeki küçük bir alana sığmasını sağlayan histon proteinlerine bağlanarak DNA'ya hasar verir. Hücrenin çoğalabilmesi için olmazsa olmaz olan DNA bozulunca tümör hücrelerin ölmesi kaçınılmaz olur. Araştırmacılara göre HAMLET protein kompleksi bağırsak dokusunun büyüme ve gelişmesinde kritik bir rol oynayabilir. Özellikle yaşamın ilk aylarında olgunlaşan bağırsak ve içerdiği lenfatik dokularda hızlı hücre bölünmeleri devam ederken bazı hücrelerin çoğalması sırasında hata olma olasılığı vardır. İşte HAMLET protein kompleksi bu hücreleri hedefleyip malign hale gelmeden onları ortadan kaldırabilir. Son zamanlarda hedefe yönelik kanser tedavisi hızlı bir ivme kazanırken anne sütünde böyle bir molekülün binlerce yıldır olması onun mucizevi olduğunun kanıtlarından biridir. HAMLET'in keşfinden bu yana araştırmalar onun bir kanser ilacı olup olamayacağı üzerine yoğunlaşmış durumdadır. Onu diğer kemoterapötik ilaçlardan üstün kılan özelliklerine bakılacak olursa kanser tedavisinde çığır açması kaçınılmaz. En azından HAMLET bize ölüme direnç kazanan kanser hücrelerinde dahi korunan ölüm yolakları olduğunu gösterdi. Bu bile kanserle savaş yolunda bize büyük bir koz sağlayabilir. Diyeceğim o ki galiba Anne Sütünden öğreneceğimiz daha çok şey var. Human Alpha- lactalbumin Made LEthal to Tumor cells: İnsan alfa laktalbumini tümör hücrelerine karşı ölümcül etki gösterir. - Apoptosis induced by a human milk protein isimli makale. - HAMLET kills tumor cells by apoptosis: structure, cellular mechanisms, and therapy isimli makale. - The human milk protein-lipid complex HAMLET sensitizes bacterial pathogens to traditional antimicrobial agents isimli makale. - Apoptosis-like death in bacteria induced by HAMLET, a human milk lipid-protein complex isimli makale. Bakalım kim bu molekülün sağına soluna organik halkalar vs ekleyip bir ilaç ortaya çıkaracak. Belki de temenniyle karışık bir hayal."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hangi-asiyi-olmaliyim-sinovac-mi-pfizer-biontech-mi/", "text": "Önceleri ülkemiz de her ülke gibi Klorokin ve Favipiravir gibi ilaçları kullandı. Semptomatik olarak fayda verse de asla tam çözüm getirmedi. Her ülke için böyleydi. Elbette kesin çözüm belliydi ki bunun için çalışmalara ilk başlayan yıllar öncesinden Bill Gates idi. Henüz 2015 yılında gelecek zamanda pandemi hakkında fikirlerini oldukça açık belli eden Gates dünyayı büyük bir salgının beklediğini belirtmişti. Aşı üzerine yatırımları 2002'ye dayanan Gates ailesi ilk olarak Pfizer'e desteklemişti. Son olarak ise 2019 yılında BioNTech' e yaptığı 55 milyon dolarlık yatırımla bu alanda ciddiyetini göstermişti. Elbette bu durum beraberinde komplo teorileri de getirdi. İnsanlar da bunu göz ardı etmedi ve aşı karşıtlığı da oluşmadı değil. Pfizer/BioNTech %95 oranıyla koruyuculuğunu ilk duyuran ve çitayı epey yüksek açan ilk aşıydı. -Moderna aşısıyla beraber yayınları detaylı şekilde açıklayan aşılar arasında yer aldı. Çin aşısı ve Rus aşısı aşı sonuçlarını basın bildirileri şeklinde açıklamayı tercih etmişti. Aşılarının güvenilir olmadığını söyleyen bazı Çinli doktorların da olması güven sorunu oluşturmuştu. Ancak güvenilirliği bu şekilde değerlendirmek asla yeterince mümkün değil. Ne kadar değerlendirmeler yayınlansa da yayınlanmasa da üzerinde çalışılan insan grubu aynı olmadığı için her zaman akıllarda sorular oldu. -Alerjen etkiler: mRNA kaynaklı olan BioNTech ve Moderna aşısının uygulama sonrası az sayıda vakada protein hassasiyeti tespit edildiği görüldü. Bunun sonucunda alerjik yatkınlığı olanların özellikle de ilaç alerjisi olanların BioNTech yerine diğer aşıları kullanması önerildi. -Saklanma koşulları olarak özel soğutma kabinleri kullanılan BioNTech çözündükten sonra 5 gün içerisinde kullanılmalı. Türkiye' de randevularına gitmeyen hastalar nedeniyle birçok aşının çöpe atıldığı belirtilmişti. -BioNTech aşısının mutasyonlu COVID virüsüne karşı bir veri sunmazken buna da gerek kalmamıştı. Çünkü İsrail' de yapılan 2. doz aşılamada halkın %80'in İngiliz mutasyonu olduğu açıklanmıştı. Bunun üzerine aşının mutasyona karşı etkili olduğu ve rapel dozun önemli olduğu gösterildi. -Arasında 28 gün olmak üzere 2 doz şeklinde peş peşe yapılmaktadır. -Sinovac etkinliğini Türkiye dahil olmak üzere 4 ülkede değerlendirmişti. Bunlardan Brezilya'da %50.7, Endozenya'da %65.3, Şili'de %56, Türkiye'de ise %83.5 olarak belirtilmişti. -Söylendiği gibi güvenilirliği mRNA aşılarına göre düşük kabul edilen Sinovac Avrupa Birliği tarafından geçerli kabul edilmemiş ve Avrupa ziyareti olacak kişilerin kendi aşılarından birini yaptırmaları gerektiği belirtilmişti. Aynı tavrı da elbette Çin gösterdi. Ortaya da beraberinde garip bir ticari sorun çıkmıştı. -Sinovac ne kadar güvenilirliği BioNTech ve Monderna'ya göre bir tık geride görülse de Türkiye' de yapılan araştırmalarda hastaneye yatış oranını bu iki aşıya göre daha fazla azalttığını yani ciddi seyirli olan hastalarda daha etkili olduğu belirtildi. -Sinovac aşısı daha çok Brezilya' dan veri içeriyor. Yapılan çalışmalarla da aşının daha çok Afrika mutantı üzerinde çalışıldığı ortaya çıktı. Türkiye'de yeni vakaların yüzde 85'inin Britanya varyantı kökenli olduğu belirtildi. Ancak yaygın olarak vurulan Sinovac aşısının etkinliği Britanya varyantına karşı henüz değerlendirilmedi. -Normal buzdolabında özel bir sistem olmaksızın 3 aya kadar saklanabiliyor. -Koruyuculuğu %91,6 olarak belirtildi. Ancak Çin gibi Rusya da aşıdaki örnekleme açıklamalarını basın bildirileriyle yaptığı için bir güvenilmezlik söz konusu. -Saklanma koşulları normal buzdolabında 2-8 derece arası olan aşı özel soğutma sistemine ihtiyaç duymuyor. -BioNTech gibi Moderna aşısında da alerjik bünyesi olan bazı kişilerde protein alerjisi geliştirdiği tespit edildi. -Normal dolaplarda 30 gün kadar saklanabiliyor. -Bir önemli dezavantajı Moderna aşılar arasında en pahalısı olması. Doz başına 25-37 dolar olduğu şirketi tarafından söylendi. Ülkeden ülkeye bu aralıkta fiyatının değiştiğini söyleyebiliriz. AstraZeneca önce Güney Afrika varyantına ciddi evrede etki etmediği söylenmiş ve ülkece aşılama faaliyetleri bir süre durdurulmuştu sonrasında da Avrupa'da 55 yaş üstü bireylerde etkisi şüpheli olması üzerine Avrupa Birliği tarafından şüphe giderilene kadar aşılamaya ara verilmişti. Daha kritiği ise AstraZeneca' nın kan pıhtılaşmasını arttırdığına yönelik raporlardı. Bu şekilde Avrupa İlaç Komitesi'nin yayınladığı rapora göre 62 hastada pıhtılaşma görüldüğü belirtilmişti. Almanya bunun üzerine aşıyı 60 yaş üstüne uygulamama kararı almıştı. -Aşılar arasında en ucuzu olarak yer alıyor. Doz başına 2,15 dolar olarak piyasaya sunulmuştu. 1-Alerjik bünyesi bulunan kişilerin Sinovac aşısı olması öneriliyor. 2-BioNTech aşısı inaktif aşılara nazaran immün sistemi koruyucu etkileri daha fazla olduğu belirtilmişti. Bunun üzerine immün olarak zayıf kişilerin BioNTech aşısı olması öneriliyor. 3-Kronik hastalığı olanlar ya da kanser tedavisi gören ve çeşitli nedenlerle bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullanan hastaların BioNTech aşısını olması öneriliyor. Ancak her şeyin bir öneri olmaktan öteye gitmediğini, gidemediğini görüyoruz. Her aşının kendine göre avantajları ve dezavantajlarını olduğunu biliyoruz ancak bildiklerimiz oldukça sınırlı. Nihayetinde olmamız gereken aşının en kısa sürede ulaşabildiğimiz aşı olduğunu söyleyebiliriz. Biontech diğerlerine göre daha iyi gibi geliyor. Aile büyüklerim biontech oldular hiçbir yan etki görmedik. Elbette bu görüş daha üstün çünkü verileri de hayli açık ancak Sinovac'a göre oluşan yan etkilerin de normalden fazla olduğu söylenmiyor değil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hashas-tarlasi/", "text": "Muzaffer Bey saate baktı, vakit hayli geç olmuştu. Gece bekçileri gelir şimdi, diye geçirdi içinden. Güneşin son ışıkları vurmuştu Manisa'nın bu sakin ve huzurlu köyündeki tarlanın üzerine, ne güzeldi şu haşhaşın çiçekleri bu son ışıkların altında. Her geçen hayran olurdu zaten bu mor beyaz kanatlı meleklere. Ancak bazıları baş vermeye başlamıştı artık, beklemek şart olmuştu tarlayı. Yoksa kim bilir kimler yine çalıp çizmeye, boydan boya yırtmaya çalışırdı o güzel meleklerin kozalarını. Çizmek bir yana dursun, Muzaffer Bey bıçağın adını bile saçma bulurdu. Algı bıçağı derlerdi eskiler bu merete. Ne isimdi ama? Bu bıçak ile çıkarılan afyon insanda algı mı bırakırdı? Aslında bir yanı da mantıklı bulurdu bu ismi. İnsanoğlunun insanlığını, aklını, algısını körelten, katleden bir canavarı doğurana da ancak böyle bir ad gerekirdi. Muzaffer Bey, öte yandan doğa ananın bu akıl almaz mucizesine şaşıyordu. Bir şey nasıl hem zehir hem de ilaç olarak kullanılabilir diye düşündü. Oğlu söylemişti gerçi, ilaç ile zehir arasındaki farkın miktar olduğunu. Ancak bu farklıydı. İlaç olarak kullanılan bu bitki ehil ellerde olmayınca bağımlılık da yapıyor, nice güzel fidanlara ve onlara gölge olan ulu çınarlara acı ve elem aşılıyordu. Yine de bu nebat fabrikada işlenmeli, özü şişelenmeliydi. Çünkü bu öz hekimlerin elinde mucizevi bir şifa doğuruyordu. Bu şifa kim bilir kimlerin aman vermez ağrılarını biraz olsun dindirmiş, kimlere amansız hastalıkla savaşta omuz vermişti. Muzaffer Bey düşüncelere dalmışken, üç kişi göründü ufukta. Gelenler gececiler ve büyük oğlu Erkan'dı. Oğlu Erkan yeni gelmişti Ankara'dan. Başkentte, tıp fakültesinde okuyordu. Son senesiydi artık. Babasına kısa süre kalacağını, okula son sınavlar için geri dönmesi gerektiğini söylemişti. Ancak Muzaffer Bey oğlunun kısa süreli geliş gidişlerinden bile mutlu oluyordu. Hiç gelmemesinden iyiydi. Hem ne kalmıştı ki yaza, hem de Erkan yalnız değildi başkentte. Küçük kardeşi de yanındaydı. Mustafa üç yıl evvel kazanmıştı eczacılık fakültesini, iki yılı kalmıştı mezun olmaya. Ancak Mustafa ağabeyi gibi değildi. Ankara'ya gittiğinden beri yol bilmez, erkan tutmaz olmuştu. Aklı bir karış havada, sefih bir çocuk olup çıkmıştı. Eve geç gelir, içer, kötü insanlarla dostluk ederdi. Muzaffer Bey de, oğlu Erkan da ne kadar dil dökseler, ne kadar yol gösterseler de olmadı. Bir şey daha vardı ki ailesi bilseydi yer yerinden oynardı. Mustafa kurduğu yanlış dostluklarla uyuşturucuya da başlamıştı. Okula gitmiyor, eve ise sadece parası suyunu çekince uğruyordu. Eve uğradığı zamanlarda ağabeyiyle karşılaşmamak için odasından çıkmıyordu. Diğer arkadaşları mesleklerini layıkıyla öğrenmek için okulun kapısını aşındırırken, Mustafa sadece sınavdan sınava okula uğruyordu. Mustafa o akşam yine arkadaşları ile buluşmak için eve gitmedi, ağabeyi de memleketteydi zaten. Her zaman toplandıkları o metruk, köhne apartman dairesinde bir gecelerini daha tüketiyorlardı. Bugün arkadaşları ile yaptıkları tek şey sohbet etmekti. Çünkü uyuşturucu denilen o riyakar ve hain, dost gibi görünen düşmanı bulamamışlardı. Konu konuyu açtı ve Mustafa'dan konuşulmaya başlandı. Arkadaşlarından biri Mustafa'ya babasının ne iş yaptığını sordu. Mustafa başlangıçta bu konuda konuşmak istemediyse de üstelemelere dayanamadı ve anlatmaya başladı. Babasının işinden, yaptığı şeylerden, köyden ve köy hayatından küçümseyerek bahsetti. Anlatılanlar arkadaşlarının hele ki Nuri'nin çok ilgisini çekmişti. Nuri gruba uyuşturucuyu temin eden kişiydi. Ve yeni bir kaynak bulduğunun farkındaydı. Son zamanlarda başkent polisinin verdiği amansız mücadele ile zehir tacirlerinin stokları erimiş, sakladıkları zehirler ile evlere ateş düşüremeden önlerine geçilmişti. Bunun yanında hudut karakollarının üstün çabalarıyla ülkeye giren uyuşturucuların ardı kesilmiş, sıkı tedbirler ile sokak satıcılarının çoğu yakalanmıştı. Bu nedenle yeni kaynaklara ihtiyaçları vardı. Bu konudan patronlarına bahsetmeli ve fikirlerini almalıydı. Grup dağılırken Nuri, Mustafa ile beraber çıktı. Ona yarın buluşmak istediğini, gelip gelemeyeceğini sordu. Mustafa hiç düşünmeden teklifi kabul etti. Sabahın ilk ışıklarının verdiği o muhteşem huzurun tadını hiç bir zaman alamamıştı Mustafa. Çünkü her gün kafasını yastıktan kaldırması öğle sonrasını buluyordu. Babası her zaman Aş sabahın, iş sabahın. derdi. Ancak gel gör ki Mustafa, kendi doğrularında direten bir çocuktu. Öğleye doğru uyanır uyanmaz Nuri'yi aradı. Hazırlandı ve evden çıktı. Buluşacakları yere vardığında çok şaşırmıştı, genelde hep şehrin ücra köşelerinde buluşurlardı. Ancak bugün şehrin en göz kamaştırıcı noktalarından birindelerdi. Binadan içeri girip, yukarıya doğru yöneldiler. Nuri odaya girer girmez, lafa girdi. Dün akşam Mustafa'nın anlattıklarını bir bir sıraladı. Bu konu odadakilerin fazla ilgisini çekti ve planlamalar başladı. Mustafa hasta olduğunu söyleyecek ve ailesini Ankara'ya çağıracaktı. Böylece tarla ile ilgili verdiği bilgiler ve ayrıntılar ışığında hazırlanan plan üzerine çetenin adamları tarlaya gidecek ve olgunlaşmamış haşhaş kellerini toplayacaklardı. Ancak planın uygulanması için erkendi, çünkü haşhaş gozak vermeye yeni başlamıştı. Gozakların tümüyle çıkması için biraz daha süre vardı. Bu süre içinde çete planı olgunlaştırdı, hazırlıklarını yaptı ve harekete geçmek için gün saymaya başladı. Mustafa içindeki huzursuzluğa anlam veremiyordu. O ki her zaman başına buyruk yaşamış, kendi doğrularından başkalarını hep göz ardı etmişti. Aslında liseye giderken iyi huylu, yardımsever ve merhametli bir çocuktu. Ancak annesi Elif Hanım'ın zamansız ölümü ailede en çok onu sarsmış, onun kalbinde şifa bulmaz yaralar açmıştı. O da bu yaralarını unutabilmek umuduyla ve arkadaşlarının ısrarıyla uyuşturucuya başlamış ve onu kendine dost bellemişti. Mustafa'nın göremediği ise pek çoklarının da göremediği uyuşturucu ile son gürlüğün kader ortaklığıydı. Uyuşturucu insanları iyi eder gibi görünürdü, ancak bu iyilik ölümünden hemen önce durumu iyiye gidenlerden farksız ve hatta daha kötü bir iyilik haliydi. Çünkü bu maddenin pençesine düşenler, bu iyilik halinin sadece beyin fizyolojisindeki kimyasal bir bozukluktan kaynaklandığını bilmezlerdi. Hem nerede görülmüştü ki muzırın nafi olduğu cahil ve kötücül ellerde. Günler günleri kovaladı ve planlanan zaman geldi. Mustafa dün akşam babası Muzaffer Bey'i aramış, ona çok hasta olduğunu söyleyip bir an önce Ankara'ya gelmelerini istemişti. Ancak çetenin hesaba katmadığı bir şey vardı. O da, Mustafa'nın ağabeyi Erkan'ın memlekette oluşuydu. Muzaffer Bey telefonu alır almaz Erkan'ı Ankara'ya yollamış, kendisi ise memlekette kalmıştı. O da gitmeyi, oğlunun iyi olduğunu görmeyi çok isterdi ama işi başından aşkındı. Ayrıca devletin kendisine güvenerek ekimine izin verdiği ekmek kapısını terk edemezdi. Yıllarca haşhaş ekerek ailesinin geçimini sağlamış, iki evladını bugünlere getirmişti. Şimdi bu emanete hıyanet etmek olur muydu? Hem Erkan gitmişti ya kardeşinin yanına. Ona olan güveni tamdı. Kardeşiyle, kendisinden daha iyi ilgileneceğini biliyordu. Muzaffer Bey sabahı zor etti. Gün ağarır ağarmaz çocuklarının evini aradı ancak telefonu açan olmadı. Herhalde hastanededirler diye düşündü. Heybesini hazırlayıp, tarlaya doğru yola çıktı. Bugün hem sulama yapması hem de her günkü gibi tarlanın başını beklemesi gerekiyordu. Ancak gece yaşananları bir bilseydi, tarlaya gitmek şöyle dursun ayağa kalkacak gücü bile zor bulabilirdi kendinde. Gece gelen beklenmedik haberle yola çıkan Erkan, gece yarısını biraz geçe Eskişehir'e varmıştı. Okulu yeni bitmişti. Hem babasına tarlada yardımcı olmak hem de atandığı kasabaya gitmeden önce onu son kez görmek için memlekete bir kez daha gitmişti. Keşke gelmez olaydım. diye geçirdi içinden. Kardeşimin yanında olsaydım belki de hiç hastalanmayacaktı. diye söylendi kendi kendine. Ancak olan olmuştu, mümkün olan en hızlı şekilde onun yanında olmalıydı. Uyku onu yavaş yavaş kuşatmıştı ancak duramazdı. Hem şunun şurasında ne kalmıştı ki başkente. Erkan hızın ve kendisini kucaklayan uykunun etkisiyle dere kenarındaki demir bariyerlere çarptı. Keşke bu uyku Erkan'ı sadece kucaklasaydı. Alelacele çıkmanın neden olduğu vurdumduymazlıkla emniyet kemerini de takmayan Erkan, kazanın etkisiyle aracının ön camından dışarı fırlamıştı. Boğazına saplanan cam parçalarının etkisiyle şah damarı parçalanmış, vücudu kanlar içinde kalmıştı. Buna rağmen Erkan'ın son saniyelerinde de aklında sadece kardeşi Mustafa vardı. Saatler saatleri kovaladı, Güneş tepeye kavuştu. Muzaffer Bey sulamayı bitirmek üzereydi. Eşi Elif Hanım ile beraber diktikleri, tarla ortasındaki meşe ağacının altında dinlenmeye başladı. Bu ağacı diktikleri gün dün gibi aklındaydı. Elif ile evleneli üç yıl olmamış, Erkan'ı yeni kucaklarına almışlardı. Beraber tarlaya gittiklerinde Elif'in sırtını dayayacak, altında yavrusu ile ilgilenecek, onlara gölgelik olacak bir yerleri yoktu. O günlerde karar vermişlerdi ağacı dikmeye. Başlarda Muzaffer Bey bir çadır atmak istemişse de Elif Hanım razı olmamış, ağaç dikmekte diretmişti. Şimdi Muzaffer Bey Elif Hanım'ın neden ağaçta direttiğini bir kez daha anlamış, sırtını bir canlıya dayamanın verdiği lezzeti ve huzuru bir kez daha tatmıştı. Elif' ten beri ilk kez sırtını meşeye vermişti. Çünkü Elif Hanım'ın vefatından sonra ağacın bir yanı yaprak tutmaz, dal vermez olmuştu. Muzaffer Bey de Elif'in onu bir başına bırakmasından sonra bir de mutluluklarının nişanesi olan bu koca meşenin onu yarım bırakmasına içerlemişti. Son zamanlarda meşenin diğer yanının da hastalık kapması onun için ayrı bir hüzün kaynağıydı. Muzaffer Bey hem dinlendikten hem de heybesindeki azığını yedikten sonra kalkıp işe koyulması gerektiğinin farkındaydı. Ancak oğullarını bir kez daha arayıp, son durumu öğrenmek istiyordu. Bunun için eve gitmek kendisine çok zaman kaybettirirdi. Tarla köye yayan yarım saatti. Oğlu Erkan kaç kez söylemişti kendisi için bir cep telefonu alması gerektiğini. Muzaffer Bey ise her defasında reddetmişti. Ne yapacaktı ki bu yaşta cep telefonunu. Köydeki tanıdıklarla zaten hep yüz yüzeydi. Telefonuysa sadece çocuklar için tutuyordu zaten evde. Çocuklar da olmasaydı onu da bağlatmazdı evine. Biraz pişmanlık duysa da cep telefonu almadığına, gececilerden Sami'nin vardı nasıl olsa. O gelince ararım. diye söylendi kendi kendine. Kalkıp bir kez daha sulama işine koyuldu, tarladaki yabancılardan bihaber şekilde. gerçekleşmiş ve bu kazada bir kişi hayatını kaybetmişti. Kaza esnasında ölen kişinin cüzdanı bulunamamış, kimliği tespit edilememişti. Yetkililer kimliğin, emniyet kemeri takmaması neticesinde araçtan çıkan kazazede ile birlikte Sarısu Deresi'ne düştüğünü tahmin ettiklerini, kazazedenin çıkarıldığını ancak kimliğin hala bulanamadığını açıklamışlardı. Kolluk kuvvetleri aynı zamanda aracın torpidosunda bir adet fotoğraf bulmuştu. Ekranlara yansıtılan fotoğrafı görünce Mustafa'nın başından aşağı kaynar sular döküldü. Fotoğrafta annesi, ağabeyi, babası ve kendisi vardı. Bu fotoğrafı çektiklerinde kendisi henüz on yaşındaydı. Ağabeyi liseye yeni başlamış, babası da bunu kutlamak için bir aile fotoğrafı çektirmek istemişti. Sabahtan hazırlanıp ilçeye gitmişler, her zaman vesikalık çekildikleri Mehmet Efendinin Fotoğrafhanesi'nde iki dirhem bir çekirdek halde aile pozu vermişlerdi. Ancak fotoğraf karesindeki iki kişi artık hayat sahnesinde yoktu. Muzaffer Bey, sulamayı bitirmiş şekilde gece bekçilerinin gelmesini beklerken tarlanın etrafında dolanmaya başladı. Su kuyusuna doğru gelince gördüklerine inanamadı. Bazı haşhaş kozaları yerinde değildi. Daha bir saat önce buraya su pompasını kapatmak için gelmemiş miydi? Bu arada kim gelir de gozakları alır, diye düşündü. Hemen jandarma karakolunu aramak için köy yoluna yöneldi. Kendisi duyamıyordu ancak masum bir insanın canını alan silahtan çıkan üç el atış sesi, Sarıaliler Köyü'nden bile duyulmuştu. Muzaffer Bey'in köyünde silah sesi duyulur duyulmaz meydanda bir hengame koptu. Kimse bu sese bir anlam verememişti. Av sezonu kapanalı üç aydan fazla olmuştu. Gerçi köylüler av sezonunda da hayvanların avlanmasına razı gelmiyordu. Silah sesi iki kez daha duyulduğunda muhtar iyice işkillendi. Hemen telefona sarılıp jandarmaya haber verdi. Buralar merkezi olmadığından asayişi jandarma sağlardı. Ancak bölgede haşhaş tarlalarının fazla olması nedeniyle il narkotik şubeye de haber verilmişti. Jandarma gelir gelmez muhtar, sesin tarlalar tarafından geldiğini söyledi. Tarla yolu taşlık ve dar olunca jandarma aracı giremedi. Muhtarın traktörü ile yola koyuldular. Muhtar gözünü dört açmış şekilde ilerlerken, Muzaffer Bey'in tarlasının başında kendilerine el eden iki kişiyi gördü. Bunlar gece bekçileriydi. Jandarma hemen traktörden atlayıp tarlaya doğru koşmaya başladı. Narkotik şube ekibi de tarlaya başka bir traktör ile varmak üzereydi. Muzaffer Bey' in cansız bedeni meşe ağacının altındaydı. Su pompasından meşe ağacına kadar olan haşhaşların artık sulanmasına gerek yoktu. Çünkü dünyanın en kıymetli şeyi ile onurlu ve iyi bir insanın kanı ile sulanmışlardı. Muzaffer Bey vurulduktan sonra son nefesini eşinin yadigarlarından, çocuğu gibi gördüğü meşe ağacının altında vermek istemişti. Meşe ağacına oğullarına sarılır gibi sarılmış, gövdesini sıkıca kucaklamıştı. Mustafa televizyondaki haberi görür görmez Eskişehir'e doğru yola koyuldu. Ehliyeti olmadığı için onu Sabiha Hanım götürüyordu. Mustafa ne kadar ısrar ettiyse de Sabiha Hanım onu yalnız yollamaya razı olmamış, ehliyetsiz şekilde yola çıkmasına izin vermemişti. Mustafa gelecek cezayı kendisinin ödeyeceğini söylediyse de, Sabiha Hanım paranın peşinde değildi. Oğlu gibi sevdiği bir kişiyi daha kaybetmek istemiyordu sadece. Çünkü ehliyetsiz yola çıkmanın sadece paraya değil bir cana mal olduğunu bir kez deneyimlemiş, oğlu Semih'i hiç yaşanmaması gereken bir trafik kazasında kaybetmişti. Ehliyetsiz bir şekilde araç kullanan ve bir de üstüne uyuşturucu almış biri oğluna çarpmış, onu hayattan ve biricik annesinden koparmıştı. Hakim bu evlat tırpanına her ne kadar en üst sınırdan ceza vermiş olsa da hiçbir şey oğlunu geri getiremez, Sabiha Hanım'ın acısına merhem olamazdı. Bu nedenle Sabiha Hanım, hem kendi canının hem de başka masumların canının selameti için Mustafa'yı kendi aracı ile Eskişehir'e götürüyordu. Henüz Polatlı'yı yeni çıkmışlardı ki Mustafa'nın telefonu acı acı çalmaya başladı. Arayan Necdet amcasıydı. Mustafa ağabeyinin kaza haberi nedeniyle amcasının aradığını düşündü. Telefonu açmadı. Amcası tekrar tekrar aradı. Üçüncü arayışında Mustafa istem dışı telefona cevap verdi. Ancak amcası değil yengesi Gül Hanım konuşuyordu. Arkadan gelen ağlayış ve haykırışlara başta anlam veremedi. Yengesi de ağladığı için ne dediği anlaşılmıyordu. Sadece baban, tarla ve vuruldu kelimelerini duyabilmişti. Sonrasında da tünele girdikleri için telefon kapandı. Mustafa ve Sabiha Hanım, Eskişehir'e varınca hemen Erkan'ın cenazesinin bulunduğu morga gittiler. Mustafa onu, biricik ağabeyini teşhis etmek için içeri girdiğinde kendini tutamadı. Gözyaşları damla damla düşüyordu yere, yıllardır yaptığı yanlışlıkları ona hatırlatmak istercesine. Dışarı çıktıktan sonra babasını aradı. Ancak ev telefonunu açan babası değil, halası Leyla Hanım'dı. O da ağlıyordu. Halasına ağabeyinin durumundan haberdar olup olmadıklarını sordu ve babasının yola çıkıp çıkmadığını öğrenmek istedi. Ancak halası da konuşamayacak durumdaydı. Ona sadece Baban öldü. diyebildi. Mustafa ne olduğunu anlayamamıştı. Kimse doğru düzgün bilgi vermiyordu kendisine. Sonra aklına muhtarı aramak geldi. Muhtar telefonu açar açmaz, heyecanlı bir şekilde köyde olanları anlattı. Mustafa başlangıçta duyduklarına inanamadı. Ancak sonrasında istemsizce ağlamaya başladı ve şu an yanındaki tek dayanağı olan Sabiha Hanım'a sarılarak hüngür hüngür ağlamaya devam etti. Sabahın ilk ışıkları Manisa'nın bu güzel ve bir o kadar da hüzünlü köyünü aydınlattığında kimse uyumuyordu. Herkes Muzaffer Bey'in tarlasındaki meşe ağacının başında toplanmış, iki adet mezarın kazılışını izliyordu. Mustafa ağabeyinin cenazesini teslim almış, seher vaktinde köye varmıştı. Baba ve oğula son kez helallik verilmiş, bu iki güzel insan son kez yakınları tarafından kucaklanmış, son kez omuzlar üzerine alınmıştı. Cenazeler toprak ananın şefkatli kollarına teslim edildikten sonra herkes dağılmıştı. Aileden kalan son kişi, Mustafa ise mezarların başından ayrılamıyordu. Ayakları gitmek istese de gönlü izin vermiyordu. Hepsi kendi suçuydu. Sürekli tekrar ettiği tek şey buydu. Elden ne gelir, ölüm her kapıyı bir gün çalacak. dedi Sabiha Hanım arkasından. Mustafa da biliyordu bunu, ancak bu çalış çok erkendi. Ağabeyinin ve babasının kanı artık onun da ellerine bulaşmıştı. Ellerindeki bu kanı temizlemeli, yıllardır yapmadığı doğru hareketi onlar için yapmalıydı. Ancak Mustafa'nın her doğrusu gibi doğru olduğunu sandığı bu hareket de kendi yanlışlarından bir başkasıydı sadece. Manisa'daki tüm kolluk kuvvetleri Muzaffer Bey'in ölümünü aydınlatmak için seferber olmuşlardı. Bu davadaki failleri yakalamak, hem masum bir insanın ölümünün altındaki gerçekleri ortaya çıkaracak hem de narkotik bir vakanın çözümlenmesini sağlayacaktı. Ancak olayın üstünden bir ay geçmesine rağmen vaka çözümlenememişti. Suçlular tespit edilmiş ancak yakalanamamıştı. Sabiha Hanım kahvaltıdan sonra bugünün gazetesini okumak için balkondaki koltuğuna oturdu. Gazetedeki üçüncü sayfa haberlerine gelince donakaldı. Çünkü Mustafa, o oğlu gibi gördüğü delikanlı üç kişiyi öldürmüş ve polis tarafından yakalanmıştı. Olay polis tarafından çete hesaplaşması olarak değerlendirilmiş, ölen üç kişinin de birkaç ay önce Manisa'da gerçekleşen ve narkotik bir vaka ile ilintili olan cinayetin failleri olduğu tespit edilmişti. Ancak Sabiha Hanım olayın gerçek ve acı yüzünü biliyordu. Mustafa bir kez daha kendi doğrularını insanlığın genel geçer doğrularının üzerinde tutmuş, düzenin hakim olduğu her toplumdaki gibi yargı erkinin vermesi gereken bir kararı kendi inisiyatifi ile almıştı. Artık o da annesinin ölümünden sonra bir yanı yaprak tutmaz olan meşe ağacı gibi, babasının ölümünden sonra yaşamdan tamamen kopmuştu. İnsanlığının kalan yarısı da meşenin kalan yarısı gibi çürüyüp, yere yıkılmıştı. Dolu dolu, harika bir içerik olmuş. Elinize sağlık. Bazı yerlerde anlatımı bozan küçük ayrıntılar olsa da doğrusu, uzunluğuna rağmen akıcı bir yazı olmuş. Sonunu merak ederek, kurguyu içselleştirerek okuduğumu itiraf etmeliyim. Ellerinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hasip-efendinin-maasi-gunumuze-yansimalari/", "text": "İnsanoğlunu diğer varlıklardan ayıran belki de en önemli özelliği merak duygusudur. İnsanlar merak sayesinde bilim yaparlar. Tabii ki bilim yapmanın ihtiyaç yönü de vardır ama asıl önemli olan merak duygusudur. Aynı bunun gibi, insanlar geçmişlerine duyduğu merak ile tarih öğrenirler. Tarih, insana sadece geçmişini öğretmez. Geleceğini de öğretir. Burada ince bir nokta bulunmaktadır. Tarih insana geçmişini öğretir ve her ciddi tarih okuru geçmişini okuyup anlayabilir. Lakin geçmişi öğrenip geleceği kurgulama ve planlama sadece okur niteliği ile olamaz. Aynı zamanda düşünür niteliği de gerektirir. Tarih süreci içinde öyle olaylar vardır ki size küçük görünebilir. Bu küçüklük sizin algılamanız ölçüsünde küçüklüktür. Olaya kendi zamanınızın mantığıyla bakıyor olabilirsiniz. Veyahut geniş bir açıyla bakmıyor da olabilirsiniz. İşte bu tip hatalar sizi yanlış bir tahlil ve sonuca götürebilir. Tarihte asıl olan, olaylara yaşadığımız dönemin gözüyle değil, incelediğimiz konunun kendi dönemindeki şartlara göre bakabilmektir. Bu sefer size küçük gibi görünebilecek ama -bana sorarsanız- büyük olan bir olaydan bahsedeceğim. Yazacağım olaylardan ziyade size farklı bir bakış açısı sunmak istiyorum. Osmanlı'da Divanı Hümayun'da bulunan sınıflardan birisi Kalemiye sınıfıdır. Bu sınıf diplomasi ve mali işlerden yani defter işlerinden sorumludur. En yetkilisi Nişancıdır ve Divandaki kararlara padişahın tuğrasını çekmekle sorumludur. 19.yüzyılda, Kalemiye sınıfından olan Divan-ı Hümayun Başkatibi Sada Efendi vefat edince yerine Hasip Efendi atandı. Lakin maaşı arttırılmıştı. Hasip efendi: İş, bir öncekiyle aynı, fazla maaş alamam diyordu. Israrlara karşı da olmaz cevabı veriyordu. Hazinede darlık olduğunu biliyordu ve fazla maaş alırsam hazineyi zarara uğratmış olurum diye düşünüyordu. Bir gün Hasip Efendi'nin evi yandı ve Keçecizade Mehmet Fuat Paşa hemen vakıflardan bir ev tahsis edilmesini söyledi. Lakin Hasip Efendi hazinenin darlığı ve vakıf hakkı bende kalır düşünceleriyle bu teklifi reddetti. Hasip Efendi ve onun gibi insanların ayakta tuttuğu Osmanlı Devleti, onların sayesinde bir müddet daha ayakta durabildi. Belki de bu ayakta durma ve son çırpınışları uzatma, münevverlerin yetişmesine olanak sağladı. Küçük gibi görünse de her doğru yapılan iş Osmanlı'nın sonunu biraz daha uzattı, biraz daha uzattı. Ve hem siyasi hem fikri hem de askeri yönden İstiklal Harbi'ni yapacak kadroların gelişebilmesine, yetişebilmesine zaman tanıdı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hava-kirliligi-ile-ilgili-yazi-denemesi/", "text": "Hava kirliliğinin anlamından başlayalım; atmosferde insan sağlığına, canlı diğer her türlü varlıklara ve/veya maddi zararlara yol açabilecek kirletici maddelerin miktarının artması olarak basite indirgeyebiliriz. Bizler havayı kirletmenin bir sürü yöntemini bulmuşuz. Bu yöntemlerin çoğu ise aynı temele ait olan yakıt kullanımıdır. Hele bir de mevsimlerden kışsa ısınmak için tonlarca kömür, biyo-yakıt, doğal gaz yakılarak; Ankara'nın üstünü bir is örtüsü kaplar, iyi bilirim. Şimdi bana demeyin ne yapak, donak mı? diye. Hayır efendim kışın soğukta tir tir titremeyin haklısınız, bu havadaki is birikintisinin sebebi zaten sizin yaktığınız kömürden daha çok, nüfusun aşırı artışı ve çarpık kentleşme ile ilgili. Hava kirliliği deyince akla zaten direkt fabrikalar geliyor. Onlar hakkında çok konuşmuyorum, hava kirliliğine yol açtığı hepimiz tarafından biliniyor. Devlet tarafından ise denetlemeleri yapılıyor ve belirli bir değeri aşmamaları bekleniyor. Bunun dışında, belki yenilenebilir enerji kaynakları kullanmalılar ama hiç fabrikam olmadığı için bunun nasıl bir fikir olduğunu bilmiyorum. Bir de fabrikalar kapatılsın hava kirliliğine çözüm bulalım! lafını diyor olsaydım bu yazıyı bilgisayarda değil papirusta falan yazıyor olurdum; sanayi gerekli hem ekonomik kalkınma hem de bizim için. Yalnız doğaya verdiği zararı en aza indirgenmiş olanı makul ve mutlu edici. Bir de araba konusu var tabii. Her hanede artık iki veya üç araba var, insanlar devamlı olarak araba kullanıyor ve bu arabaların sanıldığının aksine hava kirliliğine çok etkisi var. Yani kıyaslayın diye söylüyorum, ortalama bir insanın günlük ortalama 15 metreküp hava ihtiyacını 10 dakika içerisinde bir adet araba solunmaz hale getiriyor. Bu 10 dakika meselesi normal arabalarda geçerli fakat bir de egzozlarından simsiyah duman çıkaran kamyonlarımızı siz düşünün. Belki aramızda bilmeyenler vardır: siyah duman aracın yakıtı tam yakamadığını gösterir, grimsi-beyaz duman normal yakıldığını, mavi duman ise motorun yakıtı neredeyse hiç yakmadan arabadan attığını, dolayısıyla motorun bakıma ihtiyacı olduğunu gösterir. Kısa bir anekdot olarak bahsetmiş olalım. Bu yazıyı şöyle kapatmak istiyorum. Size 2016'da haberlerde gündem olan Çin'deki hava kirliliğinden dolayı orada verilen kırmızı alarmı hatırlatmak istiyorum. İnsanların o zaman gerçekten harekete geçmeleri gerektiğini gösteren gözle görünür bir durum vardı. Göz gözü göremiyordu ve ne yazık ki herkes maske ile dolaşmak zorundaydı. Hemen anında bazı önlemler alındı. Tek numara ile çift numara plakası olan araçlar farklı günlerde yola çıkabileceklerdi. Toplu taşıma kullanımının artışı sağlandı, bir sürü uçuş engellendi, bir sürü fabrika üretimine ara verdi, bazı doğasever insanlar hava temizleme aletleriyle sokak sokak gezip havadan tuğla yapmışlardı. Bu arada, kendi ilinizin havasının ne kadar kirli olduğunu görmek istiyorsanız, TC. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bu konuyla alakalı linkine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Linkteki baloncuklara tıklayarak şehrinizin PM10 değerinin yanında birçok başka etkeni de görebilirsiniz. Ankara da yaşayan birisi olarak hava kirliliğinden muzdarip olmamak elde mi? Bu konunun, küresel ısınmanın gündeme gelmesiyle önümüzdeki günlerde daha çok konuşulacağını düşünüyorum. Elinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hayalleri-oldurmek-gercegi-oldurmekten-daha-zordur/", "text": "Bu sefer yazacağım yazıyı bilim kategorisine değil de kitap kategorisine yazmak istedim. Bunun nedeni bu yazımda bahsedeceğim yazarın çok hoşuma giden bir sözü olması. Bir hayali öldürmek bir gerçeği öldürmekten daha zordur. Bu sözü siz de ilk defa okuyorsanız muhtemelen benimle aynı düşüncelere sahipsiniz. Evet bu söz aslında bir çok şeyi hatırlatıyor ve insana umut veriyor. Düşünsenize hayallerimize bizim dışımızda kim müdahale edebilir ki ? Ben bu sözü ilk okuduğumda hayallerim geldi aklıma. Ne kadar güzel ve yapılabilir hayallerim varmış da farkında değilmişim. Ama artık bu hayallerime daha sıkı sarılıyorum. Bugün de bana hayallerimi geri veren yazardan bahsetmek istiyorum. Bu yazar kim mi ? Virginia Woolf. Virginia Woolf, 25 Ocak 1882 doğumlu İngiliz feminist, yazar, eleştirmen ve yayımcıdır. Yazarımız kendine modernizm akımını ilke olarak edinmiştir. Babası Victoria devriminin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen'dır. Talihsiz yazarımız henüz on üçlü yaşlarındayken annesini kaybetmiştir. Yaşadığı dönemde kadınların ikinci planda kalması nedeniyle okula gidememiş babasının yardımıyla kendini geliştirmiş. Daha küçük yaşlarda yazar olmaya karar veren Woolf babasının kütüphanesinde kendini geliştirmeye çalışmıştır. 1895 yılında gazetede kendine yer bulan Woolf kısa kısa yazılar yamaya başlar. Woolf 1904 yılında babasını kaybeder. Bunun üzerine küçük kardeşleri ile Bloomsburry'ye taşınır. Burada birçok ünlü edebiyatçıyı içinde barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla bilinen Bloomsburry grubunu tanır. Bu grubu oluşturan çoğu kişi eşcinsel ve biseksüeldi. Bu grup diğer insanlar tarafından etik bir grup kabul ediliyordu. Woolf grup üyelerinden Lytton Strachey ile 1909'da bir süreliğine nişanlanmıştır. Evliliğini ise cinsel açıdan pek iyi geçmeyen fakat kendisine kitaplarını basması için bir yayınevi kuran Leonard Woolf ile 1912'de yapmıştır. Yazarımız hayatını intahar ederek 28 Mart 1941'de sonlandırmıştır. İntihar etme sebebi Perde Arası romanını yayınladığı sırada yeteneğini kaybettiği düşüncesi ile korku ve stres sonucu ruhsal bunalıma girmeseydi. İntiharı öncesi eşi ve kız kardeşine olmak üzere iki tane intihar mektubu bırakmıştı. Ben bu yazıda yazarımızla ilgili tüm bilgilere yer vermedim eğer siz de girişte yer verdiğim sözden benim kadar etkilendiyseniz yazarımızın tüm hayatını okumanızı öneririm. Unutmayın size yol gösteren veya bazı şeyleri hatırlatan kişilere önem verin. Size kattıkları bu güzel şeyler için onları hiç olmazsa tanıyın. Belki bu sayede daha güzel şeylere kavuşursunuz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hayatin-iki-aydinlik-cehresi-edebiyat-ve-umut/", "text": "Aslında herkes zengin, güzel ve bilgili Ruth gibi olmak ister ama hayata gözlerinizi aristokrasinin içinde değil de bir kenar mahallede açtıysanız o zaman tek olanağınız var: sonu mutlu biten bir Martin Eden yazmak. Eğitim önemli şey ancak okumak için gittiğiniz Kazan'da eski bir fırından çalışıp geri kalan zamanınızı tüm optimistliğinize rağmen kitaplara ayırıyorsanız belki budur sizin üniversiteniz. Çalıştığınız fırının üst katında kitap okurken bu büyülü kitabın her bir satırını hayranlıkla takip ediyorsanız, en müthiş acıları size tattıran insanları bile ancak unutarak öldürüyorsanız, içinde bulunduğunuz sefil duruma karşın dimdik ayakta durabiliyorsanız kim bilir belki siz de tüm tökezlemelere, düşüşlere ve acılara rağmen umutlarının peşinden korkusuzca koşan o kahramanlardansınız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hayvan-ciftligi-kitabi-tanitimi/", "text": "George Orwell'ın kasım 1943'te yazmaya başlayıp şubat 1944'te bitirdiği Hayvan Çiftliği'nde baş kahramanlar hayvanlardır ve kitabın isminin altında Bir Peri Masalı yazmasına rağmen bu kitap politik bir taşlamadır. Kitapta yer alan belli başlı hayvanların , yazarın yaşadığı dönemdeki ünlü siyasi kişileri temsil ettiği açık açık belli oluyor. Napoleon isimli domuz, o dönemde yaşayan Stalin'e çok benziyor. Hatta kitabı okuduğunuzda hayır benzemiyor, bu gerçekten o diyeceksiniz. Öncelikle Orwell, kitapta komünizmi eleştirmiş. Kitabın konusuna göre, önceden insanlar tarafından yönetilen çiftlik, hayvanların isyan etmesiyle hayvanlar tarafından yönetilmeye başlanıyor. Buradaki insanlar ile Rusya'nın eskiden çarlıkla yönetilmesi, hayvanların başa geçmesiyle ise Bolşevik devrimi kastedilmiş. Yazar kitapta, çarlık halindeki Rusya'nın haliyle, devrimden sonraki Rusya'nın halini eleştirisel-masalsı-mizahi bir yolla anlatıyor. Ama bu kitap için eleştirisel kelimesi az kalır. Masalsı diyorum ama bir çocuk kitabı değil bu kitap, tam tersine dediğim gibi bir politik taşlama. Ayrıca mizahi dedim ama tabiki bana göre. Daha çok trajikomik de denilebilir. Bu arada Rusya diyorum ama işte o dönemde ülkenin adı her neyse, SSCB idi galiba. Tabi komünizmi eleştirirken o dönemdeki diğer ülkelerin yönetimlerini de eleştirmeden geçemiyor Orwell. Kitapta yer alan diğer çiftlikler ile başka ülkeleri kast ediyor. 1984 isimli ünlü distopyasını duymuşsunuzdur Orwell'in. İşte bu kitabı mutlaka ondan önce okuyun. Çünkü ben 1984'ü önce okudum ve Hayvan Çiftliği'nin resmen 1984'e hazırlık kitabı olduğunu anladım. Kitabın içeriğini yukarıda kısaca anlattım. Eğer bu kitabı okumazsanız (ve 1984'ü) çok şey kaçıracağınız kesin. 1984'ü de okumuştum ama orada kast ettiklerini şimdi daha iyi anlıyorum ve içimden diyorum, keşke ilk olarak bu kitabı okusaymışım. Yalnız kitabı okursanız eğer, Sunuş kısmını mutlaka atlayın. Çünkü çevirmen dediğimiz şahıs, sunuş kısmında resmen kitabı özetlemiş. Sunuş kısmına da önsöz diyemiyorum çünkü önsöz kitabı tanıtır, anlatmaz ki. Çevirmenin bu kısımda yazdığı yazı bir önsöz değil, analiz olmuş. Ama hakkı var, güzel analiz olmuş. O yüzden mutlaka kitabı bitirdikten sonra okuyun. Ve bu kitabı mutlaka okuyun."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hep-ceyregini-cizeriz/", "text": "Bugün suya düştü cemre. Balıklar bayram etti. Biliyorum, uzun sürmez ağaçların çiçek açması, kıskaların yeşillenmesi, sarımsağın boy vermesi... Sahi nasıl da müjdeler kuşlar o zaman baharı. Her yanda ötüşür, her yanda bir hevesle çatılara yuva kurmaya çalışırlar. Sonra bir de cemre toprağa düştü mü sen o zaman gör şenliği. Her yanda çiğdemler, laleler, ters laleler insana yaşamın ne kadar güzel olduğunu söyler kendi lisanlarınca. Uzun süre uykudan sonra yeniden doğuşun ne kadar büyülü olduğunu söylerler. Evet o güneşler hep nedense yarımdı. Güneşi neden çeyrek çiziyorduk bilmiyorum. Fakat niye herkes güneş çiziyordu? Niye kimse Ayı çizmiyordu. Acaba bütün dünyada mı böyle? Yoksa biz ezberleyip motifleri mi tekrar ediyorduk? Ben öyle yapıyordum açıkçası. Beni mutlu eden şey kaleler, hisarlar çizmekti. Kale çizip içinde savaşçıları dövüştürürdüm. Ama ben de çocuktum ve dünyam tamamen aydınlıktı. Yazılarında her zaman güzel bir hissiyat görüyorum. Cümlelerdeki fikirler akıp gidiyor. Sadece bazı cümlelerin bu fikri akışı zorlaştırıyor gibi. Bunu geliştirirsen çok daha güzel şeylerin ortaya çıkacağına en çok inandığım kişilerdensin. Kaleminize sağlık efenim. Bu güzel yorum için teşekkür ederim. Eleştirilerine katılıyorum. Bana kalırsa bu durumun en büyük sebebi benim yayımlamadan önce -son okumalarımda- kararsız kalıp metni yeterince ayıklayamıyor oluşum. Bunun için yazımı daha erken yazıp, üzerine farklı günlerde birkaç kez düşünmem, akışı bozan, sonuca ve temaya hizmet etmeyen gereksiz cümleleri temizlemem gerekli."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hepimiz-yorgunuz/", "text": "Yorgunum biraz. Umutlarım ve hayallerimden yapılı kanatlarım kırık. İçimdeki çocuk, hiç büyümeyeceğini düşündüğüm o çocuk benden önce büyümüş, tüm yaramazlıklarını bırakmış sessizce olanları izlemekte ve her masumun gözünden damlayan tek bir damlayla daha çok çökmekte. Kırgınım biraz. Daha çok kendime aslında... Çünkü vicdanım ne kadar engel olmaya çalışırsa çalışsın beynim kabullenmiş durumda. Canım eskisi kadar yanmıyor artık. Yüreğim eskisi kadar kan ağlamıyor. Gözyaşlarım kolay damlamıyor gözlerimden. Bu yüzden kırgınım ve korkuyorum. Tüm bunlar beni, yüreğimi daha çok korkutuyor. Vicdanım artık alıştın diyor. Alıştın kötü haberlerin gelmesine. Ateş gerçekten düştüğü yeri yakıyor. Gelen haberlerin ardından dökülen gözyaşları, gözyaşlarım ne kadar gerçek olsa da iki gün sonra kuruyor, artık dursun durdurulsun nidaları susuyor, hayatımız normal akışına dönüyor ve biz bir sonraki kötü haberin gelişini bekliyoruz geçmişi hatırlamak için. Geçmişi hatırlayıp yine ağlayıp yine bir şeyleri çözemeden unutmak için. Ben unutuyorum, sen unutuyorsun ama illa unutamayan birileri oluyor. Bombaların patladığı, çatışmaların olduğu, yağmur yağar gibi mermilerin yağdığı yerlerde şehadet şerbetini içen o insanların geride bıraktıkları. Bir evin tek çocuğu, birilerinin anne ya da babası, birilerinin sevdiği... Onlar için hayat tüm zorluklarıyla bitmişken geriye kalanlar için hayatta artık bir engel daha: kalplerinde taşıyacakları ve hiç kapanmayacak olan derin yara. İşin kötü yanı ölenler öldüğüyle kalıyor, canından can kopanlar acısını sessizce yaşıyor ve bu tekerlek aynı şekilde dönmeye devam ediyor. Mantığımız zamanla Bana dokunmayan yılan bin yaşasına dönerken, gelen ölüm haberlerinde tanıdığımız birinin olmamasına sevinirken sanırım unuttuk biraz. Geride kalanlar dışında istisnasız hepimiz. Bu tekerlek dönerken sıranın yavaşça bize de geleceğini unuttuk. Bu nedenle korkuyorum ölümden ama daha çok geride kalan olmaktan. Kalbimde açılabilecek olan o derin yarayı düşündükçe ürperiyorum. Çünkü ne kadar sesimi çıkarmak istersem isteyeyim sesimi tek başıma çıkarmamın bir anlamı olmayacak biliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/her-3-koronavirus-vakasindan-1i-diyabet-hastasi/", "text": "Yeni yapılan büyük ölçekli bir çalışma tip1 ve tip2 diyabetin, COVID-19 ilişkili hastane içi ölüm riskinde artış ile ilişkili olduğunu göstermektedir. İngiltere'deki hastanelerde koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden bireylerin 3'te birinin diyabete sahip olduğu bulundu. Son birkaç aydır araştırmacılar 1 yıl öncesine kadar bilinmeyen bir virüsün etkileri hakkında hızla bilgi toplamaya çalıştılar. Bu virüs, yani SARS-CoV2, COVID-19 hastalığına neden oluyor. Şu an küresel olarak milyonlarca olguyla birlikte, bilim insanları hangi faktörlerin daha kötü sonuçlarla ilişkili olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Bu faktörlerinden biri diyabettir. Son yapılan çalışma, daha evvelden Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Çin ve İtalya'dan gelen veriler gibi diyabete sahip bireylerde şiddetli COVID-19 gelişme riskinde bir artışa yol açtığını açıklıyor. Fakat, şu ana kadar çalışmalar tip1 ve tip2 diyabet ayrımını gözetmemişti. Ancak yapılan son araştırmalar bu ikisi arasındaki farkı ortaya koyuyor. Araştırmanın bulgularına İngiltere Ulusal Halk Servisi web sitesinden ulaşılabilir; fakat bu veriler henüz uzmanlar tarafından değerlendirilmedi ve yayımlanmayı bekliyor. Yazarlara göre bu çalışma neredeyse İngiltere nüfusunun tamamını kapsayan COVID-19 ilişkili en büyük çalışma ve COVID-19 nedeniyle hastane içi ölümlerdeki göreceli ve mutlak riskleri diyabet türlerine göre araştıran ilk çalışmadır. Araştırma için İngiltere'deki doktorların çok büyük kısmının katıldığı Ulusal Diyabet Denetim Programındaki veriler ile COVID-19 ilişkili ölümlerin tümünün girildiği COVID-19 Hasta Bildirim Sisteminden 1 Mart-11 Mayıs 2020 arasındaki veriler kullanılmış. Bulgular yaş, cinsiyet, yoksunluk, etnik köken ve mevcut sağlık koşulları gibi sonuçları etkileyebilecek faktörlere göre ayarlanmıştır. İngiltere'de muayenehanelere kayıtlı olan yaklaşık 61 milyon bireyden 263.830'unda tip1 diyabet, 2.864.670'inde tip2 diyabet mevcut. İngiltere'deki COVID-19 ilişkili 23.804 ölümden 7831'inde yani yaklaşık 3'te 1'inde (%32.9) diyabet hastalığı bulunuyordu ve bunların büyük kısmı (7466 kişi) tip 2 diyabete sahipken, az bir kısmı (365 kişi) tip 1 diyabete sahipti. Yaş, cinsiyet, yoksunluk, etnik köken ve coğrafik bölgeye göre düzenlendikten sonra yapılan karşılaştırmada, COVID-19 nedeniyle ölüm riski tip 1 diyabete sahip bireylerin diyabeti olmayan bir bireye göre 3.5 kat, tip 2 diyabete sahip bir bireyin ise 2.03 kat daha fazla bulundu. Veriler önceki koroner arter hastalığı, serebrovasküler hastalık ya da kalp yetmezliği nedeniyle hastane başvurularına göre düzenlendiğinde ise riskin sırasıyla 2.86 ve 1.81 kat arttığı görüldü. Ayrıca COVID-19 ilişkili ölümlerde ortalama yaş 78.6 ve bunların %61.5'ini erkekler oluşturuyor. Daha önceden var olan koroner arter hastalığı ile artmış ölüm riski ilişkili bulundu. Verileri yoksulluk seviyesine göre beşe ayırdıklarında ölümlerin en büyük kısmı nüfusun en yoksul kısmındaydı (%23.8). Yoksulluğun en az olan kısmında ise bu oran %15.8 olarak bulundu. Siyahi insanlarda, Asyalılar'da ve karışık etnik kökene sahip olanlarda riskin artmış olduğu bulundu. Önceki araştırmalarla uyumlu olarak ileri yaşın COVID-19'dan hastane içi ölüm riskini önemli şekilde etkilediği bulunmuştur. Yazarlar 40 yaşın altındakiler ile 80 yaşın üstündekiler arasında risk açısından 700 kat fark olduğunu söylüyorlar. Yaşın hastane içi COVID-19 ilişkili ölümlerde baskın risk faktörü olduğunu ve diyabet, cinsiyet, etnik köken ve sosyoekonomik yoksunluğa nazaran riski daha çok artırdığını belirtiyorlar. Bu çalışmadaki gözlemlere göre, diyabet ek risk oluşturmasına rağmen, 40 yaşın altındaki bir birey tip 1 ya da tip 2 diyabete sahip olsa bile hastane içi COVID-19 ilişkili mutlak ölüm riski çok düşüktü. Yazarlar çalışmanın önceki ve şimdiki var olan tüm tıbbi durumların -özellikle hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı gibi verilerin- eksikliği nedeniyle kısıtlı olduğunu belirtiyorlar. Makalenin yazarları sonuç bölümünde: bu bulgular, ağır COVID-19'un ortaya çıkardığı sonuçlarla ilişkili diğer çalışmalarla birlikte yorumlanarak, diyabet olmasına rağmen düşük riske sahip insanlara güvence verebilmeye yönelik yeni çalışmaları cesaretlendirmeyi amaçlıyor diyorlar. Bu güzel ve bilgilendirici çalışmanız için teşekkürler. Bu yazıyı okuduktan sonra aklımda birçok soru işereti belirdi ve bunlardan birisini buradan sormak istiyorum. İsterseniz tip 1 ve tip2 diyabet arasındaki önemli farklardan yararlanarak beyin fırtınası yapalım. -Tip1 diyabet sıklıkla çocukluk çağında ve ergenlik döneminde başlarken, tip2 diyabet 40 yaş sonrası yani daha geç yaşlarda başlar. Dikkat ettiyseniz çalışmanın bulgularında yaşın diğer risk faktörlerine göre çok çok daha baskın olduğu belirtilmiş. Tip2 diyabete sahip kişilerin tip1'e göre daha ileri yaşa sahip olduğu düşünülürse zaten diyabetin dışında yaş açısından önemli bir dezavantaja sahip olabilirler. Çalışmaya göre tip2 diyabet ölüm vakalarının yaş ortalaması 77.9 , tip1'de ise 72.2 . -Yaşa ek olarak diğer risk faktörlerini de ele alabiliriz. Örneğin Tip2 diyabet hareketsiz bir yaşam tarzı ve obeziteyle ilişkilidir. Bunlar da ayrı bir risk yaratabilir. -Şimdi gelelim tip1 diyabete, sizin de belirttiğiniz gibi tip1 diyabette insülin yokluğu söz konusudur. Tip2'de ise zamanla azalır. Biz her ne kadar insülini sadece kan şekerini düzenleyen hormon olarak hatırlasak da insülin vücudumuzdaki yegane anabolik yani yapıcı hormondur. Ve tip1 diyabet erken yaşlarda başladığı için yaşamlarının çoğu kısmında bunu dışardan karşılamak zorunda kalırlar. -Ayrıca tip1 diyabet genellikle otoimmün kaynaklıdır. Yani savunma hücrelerimiz kendi hücrelerimize saldırır. Ve biliyoruz ki şiddetli COVID-19 vakalarında da sitokin fırtınası sendromu yani bağışıklık sisteminin aşırı yanıtı ortaya çıkıyor. Bu açıdan bir ilişki söz konusu olabilir. -Tipi fark etmeksizin diyabet hastası olmak önemli bir risk faktörüdür. Elbette kan şekerinin kontrol altında olmayışı diyabet hastası olmanın üstüne ek bir risk katar. Sonuç olarak risk tip1 diyabette 3.5 kat, tip2'de 2.03 kat artıyor ve zaten tip1 diyabetin, tip2'ye nazaran daha riskli olduğu çalışmada açıkça yazıyor. Zihin açıcı bu yorumunuz için teşekkürler, umarım yanıt faydalı olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/her-sey-bir-tebessum-icin-banglades-arakanli-muslumanlar/", "text": "TİKA'nın 3.'sünü düzenlediği Tecrübe Paylaşım Programına elhamdülillah ben de seçildim. Her Şey Bir Tebessüm İçin diyerek nasibimizde olan Bangladeş'e bir ekiple gittik. Bangladeş'in Cox's Bazar yani Arakanlı Müslüman kardeşlerimizin bulunduğu iline gittik. Cox's Bazar'a inip otele varıncaya kadar yolda giderken gördüklerim o andan itibaren ne kadar da çok şükredilecek şeylere sahip olduğumuzu düşünmeme neden olmuştu. Yağan yağmurla yolların kenarlarında büyük miktarsa sular birikiyordu. Kimi yerler kaldırım vs. olmadığı için çamurdu. Terlikle hatta yalın ayak gezen birçok insan gördüm. Tomtom dedikleri 3 tekerlekli yolcu taşınan araçları vardı. Kimisi motorluydu kimisinde ise kas gücü kullanarak ekmek parasını kazananlar vardı. Yol kenarlarında büyükbaş, küçükbaş hayvan , atın olduğunu ve başlarında sahiplerinin bulunmadığını gördüm. Tabi ki güzel olan yerleri daha da fazlaydı. Kampa doğru 2 saatlik yolda giderken bir tarafta dünyanın en uzun kumsalını seyretmek ve diğer yanında pirinç tarlaları ile orman manzarasını izlemek de huzur vericiydi. 3 gün Türk Sahra Hastanesi'ni, 2 gün kampları ziyaret ettik. Başhekimimiz çadırlardan oluşan hastaneyi gezdirirken bilgiler de veriyordu. Daha hastaneye girerken onlarca kişinin sırada olduğunu görünce ve 2,5 saatte 85 hastaya bakan dahiliye uzmanımızı dinleyince kalabalık olduğunu anladım. Hastanede MR, tomografi cihazı yok. Röntgen çekilebiliyor ve kan tahlili, idrar tetkiki yapılabiliyor. Siroz, hepatit hastaları imkanların yokluğundan dolayı tedavisiz kalıyorlar. İnsülin kullanan diyabet hastaları hastaneye günde iki defa, dört defa gelmek mecburiyetinde kalıyor. Çünkü insülinin buzdolabında saklanması gerekiyor lakin bu imkan da onlarda yok. Nice hastalıkların son evresine kadar ilerlemiş olduğunu da görebiliyorsunuz. Gönüllü olarak oralara giden Türk hekimleri ve diğer sağlık personelleri yokluklar içerisinde var ettikleri sağlık yardımıyla kardeşlerimizin gözlerinde birer ümit, dillerine düşen birer dua olabiliyorlar. Dikkatimi çeken bir çocuk hastayı şöyle tarif etmeye çalışayım: Yanağında oluşan apsenin boşaltılması gereken 5-6 yaşlarında bir çocuk vardı. İğne ile girildi, tüpe gelen bir sıvı olmadı. Küçük bir kesi atılıp sıkılarak boşaltılmaya çalışılsa da hiçbir şey gelmiyordu. Bu süreç içerisinde çocuktan tek bir ah sesi, acıdığına dair bir ifade çıkmıyordu. Bizim çocuklarımız olsa ağlamaktan, çığlıktan, acısından neler yapardı Allah bilir. Sadece çocuklar değil erişkin olan bizler için dahi acı verici bu olay karşısında çocuktan tek bir çıt çıkmaması şaşırtıcıydı. Allah'ın o mazlum çocuğa o an rahmetiyle, merhametiyle muamele ettiğini ve o acıyı hissettirmediğini açık ve net bir şekilde idrak ettim. Sonrasında o mazlum çocuk cerrahisine sevk edildi. Kampa gidip iki gün boyunca kardeşlerimize gıda dağıtımında görev aldık. Karışıklığı önlemek için her aileye bir kart verilmiş ve o karttaki yerine göre geliyor ve görevlilerin işlemleri sonrasında gıda çuvalını alabiliyorlardı. İhtiyaç sahibi yaklaşık 5.000 Arakanlı Müslüman aileye gıda çuvalları dağıtıldı. Nice çocuklar gördüm, dedim bu çocuk bunu nasıl taşır; nice amcalar teyzeler vardı takati kalmamış ama gözlerinde ümit olan . Çocuklara şeker, çikolata, balon verdiğimizdeki o sevinçlerinin tasvirini yapmak çok zor. O kadar içten ve samimi gülüyorlar ki onların o mutluluğu insana huzur veriyordu. Üzerinde kıyafet olmayan çocuklar; ayakkabısız, terliksiz, yalın ayak dolaşan çocuklar ebeveynler... TİKA'nın yaptırmış olduğu parka gittiğimizde eğlenen çocukların neşesine ortak olduğumuzda kısa süreliğine de olsa uzaklaşıyordunuz bu hüzün verici durumlardan. Çocuklar o kadar sevimli, mazlum, günahsız varlıklar ki vicdan sahibi her kimse onları anlayabilirdi. Keşke her insana, her çocuğa ayrı ayrı dokunabilsek. Bizim sahip olduklarımızın yüzde biri bile olsa da onların olsa. Namaz kılmak için mescide gittiğimizde orada ders alan öğrencileri gördük. Hafızlık okuyanlar vardı. Kuran-ı Kerim, Hadis, Siyer, Kelam öğrenen çocuklar vardı. Daha 9-10 yaşlarındaki çocuk birçok sureyi biliyordu ve bizlere de okudu. Tüm bu zulümlere rağmen, koşulların yokluğu imkansıza bir tokat vurup sız'ı ortadan kaldırıyor ve mevcut koşullar ebedi saadete giden yolda onlar için bir imkan oluşturuyordu. Ve bu bize bir kez daha hatırlatmıştı ki Cennet Ucuz Değil Cehennem Dahi Lüzumsuz Değil. Bu mazlum kardeşlerimize bu zulmü yapanlara gelince Zalimler İçin Yaşasın Cehennem. 1 milyona yakın belki daha da fazla Arakanlı mülteci. Sahip olmadıkları şey sahip olduklarından o kadar çok fazla ki. Kadınından erkeğine, çocuğundan gencine yaşlısına varıncaya kadar. Yokluk ve varlık arasında tarifi yapılamaz bir büyük dağ var sanki. O dağı nasıl aşabiliriz bilemiyorum. Ama elimizden gelenin fazlasını yapmaktan da çekinmeyeceğiz İnşaAllah. Her çocuğa dokunmak istiyorsunuz. Hepsinin hayatında bir şeylerin eksik kaldığını gördüğünüzde yüreğinize bir sızı iniyor. Çoğunun ayağında ayakkabı, terlik, çorap yok . Kimisi üzerinde tişört gömlek hiçbir şey olmadan öylesine dolanıyor etrafta. Üzerinde kıyafet olanlarınsa ne kadar uzun süredir giyilmiş olduğunu yırtıklarından anlayabiliyorsunuz. Kimisi yetim kalmış kimisi öksüz. Yollar kum, çamur altında. Çöpler tam anlamıyla toplanmamış. Nice yüzler görüyorsunuz ama halinden şikayetçi olmayan, asık surat bulunmayan. Gözlerde bir ümit var, dillerde dualarla anıyorlar Türkiye'yi. TİKA'nın yaptırdığı parka gittiğimizde etrafta gülen çocukları görmek bizleri de sevindirmişti. Salıncakta sallanmak, kaydıraktan kaymak en büyük neşeleriydi, en büyük mutluluklarıydı. Bizim verdiklerimizin dışındakiler büyük ihtimalle oyuncak nedir bilmiyorlardı. Yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda kalan yemeklerin birçoğundan habersizdiler belki ama bize eş değer hatta daha da fazla bir mutlulukları vardı. Gözlerinden okuyabiliyordunuz bunu. Oynarken öylesine gülüyorlardı ki en son ne zaman böyle güldüğümü hatırlamıyorum. Yolda yürürken yanımızdan Türkiye Türkiye diye haykıran, parka girdiğimizde ve ayrılırken de Türkiye nidaları beni öylesine gururlandırmıştı ki tarifini yapamayacağım. Elhamdülillah Türkiye var, Elhamdülillah Ahiret var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/her-sey-daha-kotuye-gider-bir-dedektifin-oykusu/", "text": "Sarp sınır kapısından geçmek için düşündüğüm yollardan biri balıkçı teknelerine rüşvet vermekti. Beni açık denizde meslektaşlarının balıkçı teknelerinin küpeştelerinden birine asılan çamaşır gibi fırlatabilirlerdi. Engebeli ve dağlık araziyi geçmek için tabanlara tükürmekten daha kolay olanıysa belli süre nefes almadan su altından yüzüp üç beş yüz metre öteden Gürcü sularında kıyıya vurmaktı. Aslında en kolayı yolcu trafiğine açılmasını beklemekti sınırın. Çünkü İra beni bekliyordu. Black Sea alışveriş merkezindeki büyük markette görmüştüm onu. Zemin sanki ona doğru eğimliymiş gibiydi. Her şey ona çekiliyor gibiydi. İşin tuhaf yanı kendisine çektiği insanlarla bir bağ kurmadan insanları etkiliyor olmasıydı. Kimsenin gözlerine üç adım berisinde özgül ağırlığını onun çekim kuvvetinden kurtaramayan birisi belirene kadar bakmıyordu. Bana da aynısını yaptı. Kah Gürcüce, kah Türkçe, kah İngilizce konuşmaya başladım. Benim sigara ve içki ticareti yapan biri olduğumu sandı. Zevk ve kumar turizmi için hippiliği yaşam felsefesi yapan bir insan olmadığımı ona onun bana davrandığı gibi davranarak göstermeye çalıştım. Domuz pastırmasından bir paketlenmiş hazır sosisli ve peynirli haçapuri satın aldığımı gördü. Üçüncü buluşmamızda slot makinelerinden birinde yan yanaydık. Anlatmaya başladım. Özel dedektif olduğumu söyledim. Tezli yüksek lisansımı kriminal yasalardaki her şey daha kötüye gider kanunları üzerine yapıp sertifikamı okulumu dereceyle bitirerek almıştım. Bu yasa herkes için geçerli değildi. Şaşırdı. Önüne bakmasını söyledim. Leo Grand Kumarhanesi'nin kapısından ilk girdiğim günü hatırladım. Mini etekli yalpalayan kızların arasında kendime boş bir koltuk bulmak istiyordum. Renk kalabalığı sarı ve siyah kırmızılığın gözleri buğulayan uyuşturucu etkisinin yanında insana hiç dokunmuyordu. Krupiye kıza içeride gopro ile çekim yapıp yapamayacağımı sordum. I ı... Yani hayır. Özel dedektiflik büromu açarken sahibince doksan dokuz yıllığına sözleşmeyle satın alınmış, bir artı bir, bahçe katındaki bir home ofisi kendime kiraladığımı söyledim. İlk müşterimin karakterini anlatmaya başladım. Valilik binasındaki il göç idaresinde çalışan bir memurdu. Her memur gibi ezilmeye alışmış, maaşını ayın ilk on gününde iç eden, ayın ilk beş günü içinde kuyumcudan sadece bir bölü on gramlık altın alabilen, maaşını aldığı ilk günün ilk beş dakikası içindeyse bir sonraki ay başına kadar idare etmeyecek olan süreli mutluluğunu tüketen sıradan bir emir kuluydu. Nüfus ve vatandaşlık işleri dairesinden sürülmüştü. Karısı kocasının devlet içindeki mertebesini onunla evlendikten sonra anlayıp müdürüyle sürtmeye başlamıştı. Elbette şiddetli geçimsizlikle sonuçlanan boşanma nedenleri kadının adamın müdürüyle gizliden sürtmeye başlaması değil, avrat otu, regl suyu ve adamın her cuma kestiği tırnaklarının gizliden çöpten alınıp leblebi tozu kıvamına getirildikten sonra soğuk çörçil içinde her sıcak ağustos akşamında adama içirilmesiydi. Kadın büyü işinde uzman olmuştu. Neticede kendi göbek bağını kendi kesmeliydi. Çünkü müdür maaşı memur maaşından yüksekti. Çünkü müdür memura emir veriyordu. Adamın ikinci eşiydi öldürülen, dedim İra'ya. İntercontinental Hostel'in önündeydik. Asyalı kadınların çekik gözlü bakışlarından kaçmaya çalışarak masaj salonlarını arkamızda bıraktık. Sekiz yataklı karma bir yatakhanede koğuş kalabalığı içinde bir hafta geçirdiğimi anlattım. Çinli bir kadın yanımdaki ranzada görüntülü sohbetle müşterisine fiyat teklifinde bulunuyordu. Lia diye seslenilen hostel sahibi akıllı telefonundan oyun oynuyordu. Aklını kaçırmış bir İngiliz de görmüştüm. Hostelde yatıp kalktığını söylediler. İlk gece Türkçe konuşan bir gencin ranzalar arasında dolaşıp gezindiğini duydum. Sesimi çıkarmadım. Eline kalemi aldıktan sonra titreyen ve seğiren parmak kaslarını ancak kendini duygusuzluğa ve itimatsızlığa teslim edene kadar kasabilen yeni yetme bir yazar gibi hissediyordum kendimi. Şimdilik geri dönmek istemiyordum. Benim ilk işimdi. Kapıdan içeri girdiğinde kendine olan güvenini yırtıcı karakterini ezik makam odası atmosferine teslim etmiş müdürlerin inisiyatifine bırakmış bir adama benziyordu. Öldürülenin ve katili sorgulananın ikinci eşi olduğunu söyledi. Aslında ağzından rakı bardağı kesikleri damlayan ve asla söz dinlemez olanın ilk eşi olduğunu söylemesi benim işimi kolaylaştırdı. Ben ona uzaktaydım. Çek defterini çıkardı. Hesap numaramı aldı. Özel bürodaki sicil numaramın olduğu levhaya bakmak istemedi. Diplomam da umurunda değildi. Şunu biliyordum. Kapımdan içeri girenler katil doğanlardı. Katil doğanlar işin bir yerinden işe bulaşmak için kapımı çalacaklardı. Bana okulda öğrettikleri şey işte buydu. Ben kendimden geçiyordum. Kanın kokusu olmayan yapışkan kıvamını iki parmağım arasında tenime sıvayıp dudaklarımın kenarından salınan iştah açıcı soruların gözlerimdeki karanlık renge bir nebze de olsa kızıl bir gölge serpiştirmesi için müşterilerimin ağzının içine adeta girerdim. Onlar benim ne istediğimi biliyorlardı. Onlar işte oradaydı. Sekreterim içeri sırayla alacaktı onları. Ve ben onların kendilerini katilin yerine koyarak olayı anlatmalarını isteyecektim. Adam başladı. Katil sırayı şaşırmış olmalıydı. Ya da kör olabilir miydi? Kötü olan ilk eşti. Ama o birinciyi gözden kaçırmış ve ikincisini öldürmüştü. O, benim ilk işimdi. Kapımdan içeri giren ilk kişi değildi. Ama ilk işimdi. İlkin onu nasıl öldürdüğümü sordum. Onu benim öldürmediğimi söyledi. Onun kim tarafından öldürüldüğünü öğrenmek için buraya geldiğini söyledi. Özel dedektifler pişpirik oynayan ve bahis sitelerinde nöbet değiştiren polis takımına göre işlerini daha özenli ve profesyonelce yaparlardı. Mesai kısıtı olmayan bu insanlar para kazanma dürtüsüyle işe dört elle girişirlerdi. Kapımı çalmıştı. Karşımda duruyordu. Sıradan bir salı günüydü. Kartını turnike cihazında okutup işe kırmızı yemeden bir gün daha zamanında geldiği için şükrederek devlet dairesine girmişti. O halde karını neden öldürdün? diye sordum. İra'nın yüzüne baktım. O ülkeye şimdilik geri dönmek istemediğimi söyledim. Beni saklayıp besleyebilir miydi? Gürcüce öğrenmeliydim ve bir şekilde sığınma hakkından yararlanmak için varlıklarımı nakte çevirip idari makamları rüşvetle besleyip bu ülkede kalıcı bir gelecek için kendimi öne atmalıydım. Ben Batum topraklarında ölmek için yeterince yaşlı değildim. Kumar ve kadınlar benim geleceğimdi. Ermeni Kilisesi önünde bronz haç ve İsa figürlü kolyeler sayan dini bütün Hristiyan kalabalığı içinde sabahın çilek kokulu sakız gibi uzadığı gecelerde sabaha karışmalıydım. Adım ne olmalıydı? İra için adımın bir önemi yoktu. Beni kaçırmayı ve saklamayı aklına koymuştu. Onu öldürmemin nedeni onu öldürebileceklerin ilk iki sırasında kocasının ve benim adımın olması değildi, dedim. Adama o günü anlatmasını istedim. Kapının ağzına minik bir çalışma masası çekip üzerine bayağı bir çin malı tablet koymuşlardı. Bu onun gibi tecrübeli ve bilgili bir memur için yeterince tadı damağında kalır bir aşağılamaydı. Kapının ağzına, ayak altına beşinci sınıf bir okul sırası ve sürekli donma hatası veren on inç bir tabletle onu yerleştirmek olacak iş miydi? Geldiği yerde elinin altındaki sistemlerden hiçbiri ona tayin olduğu birimde layık görülmemişti. Müdür ona kafa tutuyordu. Çünkü müdürün karısı yeterince uzun boylu, zayıf, güzel yüzlü ve eğitimli değildi. Müdürün karısı arkasından ya da yan gözle baktıracak bir kadın olmadığından ilk evliliği son bulmuştu bu memurun. Kurum değişikliği dilekçesini iskan bakanlığı önünde ve alelacele bir arzuhalciye yazdırıp ıslak imzalı kağıdı postaya verdi. Geldiği yerde arkadaşları vardı. Az çok tanınıyordu. Ama burada kimse onu tanımıyordu. Aslında keşfedilmemiş yeteneğini sergilemek için türkü barlarda solo konserler verdiği de olmuştu. Kefeni yaşarken kendisine dar gelen ve toprağın da asla kabullenmek istemeyeceği insanlardan biri olduğu kesindi. Çok az kimse onu seviyordu. Ait olduğu sosyal medya gruplarından tayin yazısı dumanı üzerindeyken onu atmalarından da anlaşılacağı üzere o da varlığını yaşarken asla kabullendiremeyecek olan kimselerdendi. Sonradan önemi ve kıymeti bilinen bu kimseler, zamanında insanlar tarafından dış kapının dış mandalı olarak görülürlerdi. Onlar kendilerini bunun tam aksi olarak sunmaya çalışsalarda durum bundan ibaretti. Bana karını neden öldürdüğümle ilgili kısa bir açıklama yapmak ister misin? diye sordum adama. Yine anlamamazlıktan geldi. Kafası karıştı. Hayatı boyunca aptal Türk filmlerini ve ancak düzyazı olarak nitelenebilecek senaryolu yerli dizileri seyrederken birden önünde ünlü bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem'in Solaris adlı kitabını bulan biri gibi yüzüme boş bakıyordu. Karısını öldürdüğüme inanmasını istiyordum. Aksi halde diğer seçeneğe takılır kalırdı. Onu kim öldürmüştü? Şimdilik elimizde iki tane şüpheli vardı. O ve ben. Çünkü olay hakkında herkesten çok fazla bilgi sahibiydik. Karımı senin öldürdüğüne neden inanmam gerektiğini söylüyorsun? dedi. İra yüzüme bakıyordu. Adamın ikinci karısını öldürdüğümü itiraf etmem yeterli olacaktı. Sebebim çok basitti. İşimi iyi yaptığımı özel dedektifler odasında sadece kendime kanıtlamak. İra bunun çok saçma olduğunu söyledi. Yaramazlık yapan ve bunu yaptığını parmak kaldırarak işaret eden tembel bir göbelin öğretmenler odasındaki popülaritesi, kitap kurtları içinde kalmış ve cin Ali haricinde eline kitap değmemiş bir kişinin ünü kadardı. İra beni anlamıyordu. İra bunu anlamak için yeterince zeki ve olgun değildi. Benim derdim dediği gibi bir numaralı özel dedektif olmaktı. Onun anlayamadığı bunu kimseye kanıtlamak zorunda olmadığımdı. Kapımı çalan müşterimin ilk cümlesinden sonra ona eşini öldürenin kim olduğunu söyleme şerefine ermek ve o çok kısa zaman dilimindeki yanıp sönen kıvılcımla parlayan yüzündeki duygu durum bozukluğuna benzer titreşimleri yakalayabilmek bana yetecekti. Salisenin binde birlik bir zaman diliminde o titreşimleri yakalamıştım. Hafif bir baş seğirmesi oldu. Adam koltuğun döşemelerini terli avuçlarıyla kavrayıp sağ ucu yukarı sol ucu aşağı gösteren dudaklarını seğirtti. Bağlantısız ve kopuk kelimelerin takip ettiği bir sessizlik odayı doldurdu. O zaman adam çok kısa bir zaman diliminde sanki tüm servetini bana bağışlayacakmış gibi olup birden serçe parmağıyla canımı alacakmış pozisyonuna dönüverdi. İra güzel bir kızdı. Ama ondaki sevdiğim taraf kirlenmemiş ruhuydu. Geçmişimle, geride bıraktıklarımla, kimliğimle ve ne olduğumla ilgilenmiyordu. Bende sadece saf bir insan görüyordu. Bu saf insan onun aradığı şeydi. Çünkü bağlantı kurabileceği eklem noktaları neyle kesiştiğini bildiğinde acı çekecek olan beklentileri onu bir şekilde işte bana yönlendiriyordu. Aynı bağlantı noktaları bende de vardı. Geçmişimden bahsetmemem için bana bir şekilde format atıyordu. Alt sınır değer ve üst çıta arasında yaşanan bu hayatı anlamlandıran olaylar ve yalanların eylemsizliğe yani ölüme çare olduğunu düşündüğümüzde beni yansıtıcı bir paratoner gibi hayat kulesinin ortasına diktiğini görüyordum. Benden yalan söylememi bekliyordu. Benim asıl mesleğimin ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Ben bir özel dedektiftim. Ama aslında neydim? Bir kaçak! Ülke sınırlarını kaçak yollardan aşmıştım. Aranıyordum. Birinci derece cinayetten tasarlayarak adam öldürme suçundan içeri atılacağımı biliyordum. Beni kimse kurtaramazdı. Batum tek kurtuluşumdu. Gece yarısı Hopa terminalinden tuttuğum bir taksiyle gecenin ikisinde Sarp sınır kapısına ulaştım. Ben geldiğimde ortadan kaybolan bazı polisler işlerimin yolunda gideceğinin izlenimini bana veriyorlardı. Duty free önünde bekleyen kalabalığa baktım. Orada, duty free kasiyeri tanıdığım biri vardı. Ona yakalanmadan geçmek polisleri rüşvetle atlatmaktan daha zordu. Arkamdan koştuğunu hissediyordum. Uzun burunlu ve köşebent çeneli Laz kızlarından değildi. Hemşinli de değildi. Bana kuzey dağlarının ardındaki soğuk iklimli bir ilden olduğunu söylemişti. Buradan yola çıkarak onun Gümüşhaneli olduğunu anlamıştım. Ama şivesi Karadeniz şivesine evrilmişti zamanla. Sınırı geçtiğimde taksiye atladım. Yirmi larilik uzun bir yolculuktan sonra Acara özerk bölgesinin göbeğindeydim. Tren garında beklerken Tiflis yolculuğum çoktan başlamıştı, tabii hayalimde. Ama gitmedim. O gün İra'ya haber verdim. Beni yakalanmadan Batum'da saklayabileceğini söyledi. Biletimi yırttım. Bu durumda seni hangi konuma yükseltiyor bu verdiğin karar? O kelimeyi söylemedi. Sadece kurtarıcı bir mesih gibi hayatıma yeniden yön vermek istediğini söyledi. Geri dönmek istemiyordum. Geceliği beş lari olan bir hostel açmayı planladık. Hayatımın geri kalan kısmını kör noktaların çok fazla olduğu ve paranın açmadığı kapının bulunmadığı bu ülkede geçirecektim. Retro tarzda döşenmiş butik bir hosteldi. Tanrının Annesi Kilisesi'ne yakındı. Odalarda klima, dvd oynatıcı, wifi ve televizyon vardı. Tanınma ihtimaline karşı Türk ziyaretçi almadan önce eşkal ve isim taraması yapıyordum. Konaklama ücretini yatırmadan önce ziyaretçinin hafızamdaki kişiler rehberinde adının ve yüz hatlarının olmaması için özen gösteriyordum. Ben geride kalmıştım. Adım unutulmuştu. Annemin ve babamın kemikleri toprak olalı yıllar olmuştu. Belki de zaman aşımı işi devreye girmiş ya da nihayetinde temize çıkmıştım. Her ne olursa olsun. Bu benim sorunumdu. Bu iş benimle birlikte sona erecekti. Meryem Ananın Doğumu Katedrali önünde tek başımaydım. Çevreme bakındım. Az önce onunla konuşuyordum. Şimdi nereye kaybolmuştu? Dört döndüm etrafımda. Sesimi kalınlaştırarak adını kendi boyumun üç katı kadar yüksekten haykırıyormuşçasına ismini aşağı bırakıverdim. Duyan yoktu. İra kaybolmuştu. Yoktu. Nereye gittiğini bilmiyordum. Ona tekrar etmek istediklerim vardı. Bunlar onun bilmesi halinde benim yanan canımın acısını hafifletecek şeylerdi. Her seferinde bir yara kapanıyordu. Bir banka oturdum. Fısıldamaya başladım. Dilimi bilen kimse yok gibiydi. Beni anlamak istemiyorlardı. Konuştuğum ve ezberimde olan dile yabancılardı. El hareketleriyle Sarpi kasabasının yönünü işaret ettiler. Dolmuşun kalktığı durağı göstermeye çalıştılar. İnanmak istemiyordum. Dokunamadığım ve etki edemediğim buğulu gölgeler hayaletimsi salınımlarla çevremde dolanmaya başladılar. Bağırdığımda ve dağarcığımdaki kelimeleri sayıp döktüğümde dahi kimsenin anlam veremediği sıralanmamış kelimeler dilime dolanıyordu. Ona söylemek istediklerim vardı. Ama o her nedense hikayenin devamını öğrenmek istemeden ortadan kaybolmuştu. Acaba benden korkmuş muydu? Korksaydı niye bunu en başında belli etmesindi ki? Sözlerimin birinden acaba rahatsız mı olmuştu? Hangi kelimem onun duvarlarını aşamamıştı? Hah! İşte oradaydı. Karnı acıkmış olmalıydı. Bir yere gitmedim ki. Yanındaydım. Öyle diyordu. Belki de aklım karışmıştı. Ya da kalabalık içinde onu kaybettiğimi düşünmüştüm. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey hikayenin devamını getirebilmek için zamana ihtiyacım olduğuydu. İra açık bacaklarına dirseklerini dayamış, ellerini kavuşturmuş, başını eğmiş derin düşünceli bir şekilde dalmış gidiyordu. Omzumla kollarına vurup uyandırdım onu. Silkelendi ve sallandı. Daldığını söyledi. Aklı başka bir yerdeydi. Ne düşündüğünü sordum. Dudaklarını eğdi. Dinlemeye devam etmesini söyledim. Ali Nino Heykeli kavuşmaya başlamıştı. Özel dedektifler odasında, resmimin önünde alkış sesleri ve gırla kıyamet kopuyordu. Bu işte benden hızlısı yoktu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/her-yonuyle-kuresel-isinma/", "text": "İnsanlık, varlığını göstermeye başladığı günden bugüne bir şekilde üretmiştir. Gel gelelim Avrupa'daki Sanayi Devrimi ile beraber uluslararası siyasetteki dengelerin değişmesi gibi, çevresel anlamda da değişiklikler yaşanmaya başlanmıştır. Hem yeni hammaddelerin işlenmesi başlamış hem de zaten kullanılan hammaddeler yeni tekniklerle işlenmeye başlanmıştır. Bununla beraber, daha önceki üretim oranlarının üstüne çıkılmış, önce buhar, sonra da elektriğin yardımıyla üretim oranları tüketim oranlarının önüne geçmiştir. Tüketim çılgınlığı 1980'li yıllarda yepyeni bir boyuta ulaşıp 1990'lı yıllarda küresel ölçekte kendisini göstermiştir. Kullan ve at düsturuyla atıklarda artış yaşanmış ve popüler kültürün de etkisiyle çevre bilinci ve/veya doğa sevgisi unutulmaya yüz tutmuştur. Global Warming şekliyle akademi ve siyaset yazınında yer alan ve Türkçesi Küresel Isınma olan kavramı ilk kez 1970'li yıllarda ABD'li biliminsanı Wallace Broecker tarafından kullanılmıştır. Bu terim, kısaca insanların sebep olduğu sera gazlarının küresel düzeydeki sıcaklık ortalamasını artırması şeklinde tanımlanmaktadır. Örneğin NASA'ya göre 1970'li yılların sonundan günümüze dek tüm yerkürede görülen değişim 2 Celcius üstünde gerçekleşmiştir. Bu noktada hatırlatmakta fayda var: Doğrudan bu terimle ilgisi olan iklim değişikliği ise, Dünya genelinde veya bir bölgede yaşanan uzun soluklu değişimi ifade etmektedir. Küresel ısınmanın birinci hissedilebilir etkisi, ortalama sıcaklıklardaki artıştır. Örneğin 1970 Nisan tarihinde X bölgesindeki ısı ortalaması, günümüzde kuvvetle muhtemeldir ki en az 0.5 Celcius daha yüksektir. Bir diğer ifadeyle, iklimlerin alışılageldik özelliklerini değiştirmektedir. Isıdaki değişim ise karlı gün sayısını da, Güneşli gün sayısını da etkilemektedir. İklim şartlarındaki değişimler, yani kış mevsiminin belirli günlerinin çok daha dondurucu olması ya da yaz mevsiminde aşırı yağış düşmesi gibi anormal durumlar tarımı da etkileyebilmektedir. Örneğin Kıyı Ege'ye özgü ot, meyve ve sebzelerin bu gidişatla her geçen yıl rekoltesinde düşüş yaşanması ve uygun iklimin gitgide kuzeye çıkması tahmin edilebilir bir sonuçtur. Fransa'da iklim değişikliğinden ötürü zeytin ve üzüm yetiştiricilerinin karşılaştığı zorluklar bu noktada somut bir örnek olmuştur. Küresel ısınmanın bir diğer sonucu ise doğal afet sayılabilecek hava olaylarıdır. Denizlerin günbegün yükselişi belki insan gözüyle test edilemeyebilir; ancak bir anda oluşan fırtına, tufan ve hortumlar bunun önemli bir örneğidir. Öyle ki bu tip hava olaylarının neredeyse hiç yaşanmadığı yerlerde bile yaşanmaya başladığını hatırlıyor olmalısınız. Türkiye'den geçilen haberlerde, hemen her yıl daha fazla hortum haberi izlediğinizi veya yaz ortasında alışılmadık sağanak yağışlar duyduğunuzu düşünüyorsanız haklısınız. Bu durum kutuplarda da olmaktadır ve buzullar her yıl biraz daha erimektedir. Bu, küresel ısınmanın varlığına bir kanıt oluştururken, diğer yandan hem denizlerin yükselmesine hem ısının daha da artmasına hem de bölge hayvanlarının geleceğine risk oluşturmaktadır. Küresel ısınmanın uzun vadeli etkileri henüz tam anlamıyla hissedilmiyor olsa da, kısmi şekilde varlığını göstermektedir. İklim şartlarıyla ilgili paragrafta değinilen Fransa örneğinden de anlaşılacağı üzere, kıtlık, küresel ısınmanın en önemli sonuçlarından birisidir. Her tahıl, meyve ve sebze belli iklim koşullarında yetiştirilebilir. İklim sıcaklıklarındaki değişimler ise bunların ekim alanlarını günbegün daraltmaktadır. Artan nüfusa karşın azalan ekilebilir alanlar kıtlığın ilk işaretleridir. Küresel çapta siyasiler bazı anlaşmalar imzalıyor olsa da, bu anlaşmaların bağlayıcılığının olduğunu savunmak isabetli olmayacaktır. Zira 2017 yılında ABD, Paris İklim Anlaşması'ndan çekildiğini duyurmuştu. Birçok gelişmiş ülke bu ve benzer anlaşmalara yanaşıyor olsa da, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerin rıza göstermesi çok nadirdir. Bunun da sebebi, bu tip ülkelerin ekonomik olarak kalkınmalarını sağlamaya dönük adımlarıdır ve bu adımlar da sözü geçen çoğu anlaşmada uygun görülmeyen ve hatta yasaklanan eylemlerdir. Sivil toplum kuruluşları da kendilerince kimi eylemlerde bulunmaktadır. Bazısı halkı bilinçlendirme yolunu seçerken, bazısı doğrudan müdahale etme fikrini benimsemiştir. Kimi zaman yerel düzeyde bile olsa etkileyici oldukları birçok kez görülmüştür. Bireylerin yapabilecekleri ise en yalın şekliyle çevrelerini korumak, buna özen göstermek ve mümkün olduğunca fazla kişide farkındalık yaratmaktır. Birçok evde tasarruf yöntemi aslında diğer yandan çevreyi koruma, yani küresel ısınmayla mücadele etme yolları arasındadır. Kağıt kullanımının azaltılması, toplu taşımanın tercih edilmesi, gereksiz yere elektrik tüketilmemesi gibi davranışlar ev ekonomisine olduğu gibi küresel ısınmaya karşı da önemli adımlardır. Bireylerin atabilecekleri ufak adımlar, başkalarını da teşvik edici olabilmektedir. Bir iş, doğum veya evlilik gibi kutlamada fidan dikimi bunun en güzel örneklerinden birisidir. Fidan dikilemese bile, eve yakın bir bölgede göze ilişen fidana ara sıra su vermek bile güzel bir davranış biçimidir. Bir not: Ayrıca bir not düşelim. Her ne kadar vejeteryanlar için göstermelik olarak kabul edilse de, veganların, yani hiçbir şekilde bal, yumurta ve süt gibi hayvansal gıda tüketmeyenlerin bazıları küresel ısınmaya istinaden bu kararlarını almış bulunmaktadır. Zira özellikle büyükbaş hayvan yetiştiriciliğinin de atmosfere salınan sera gazları üstünde hatırı sayılır bir etkisi kabul edilmektedir. Ayrıca tedarik zincirinin çeşitli aşamaları da etkilidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/heretik-bir-gunlukten-notlar-ii-pazar-gunlerimizin-milli-eglencesinden-gaudiye/", "text": "Türkiye ilginç bir dönemden geçiyor. Her pazar günü uyanır uyanmaz Youtube üzerinden Sedat Peker videoları izlemek yeni alışkanlığımız oldu. Aslında mafya ilişkileri özellikle altmışlı yıllardan beri herkesin kulaktan kulağa konuştuğu, bazı araştırmacı gazetecilerin cesaret göstererek kaleme aldığı fakat çoğu zaman somut itiraflara dayanmayan söylentilerden ibaretti. Elbet mahkeme tutanaklarından veya kanıtlardan ortaya çıkan şeyler her zaman oldu ancak hiçbir zaman bir mafyanın kendisinin de dahil olduğu suçları itiraf ederek bu kadar büyük kitlelere ulaşabildiğini görmemiştik. Laf arasında, denk geldiğinde arkadaşlarıma her zaman söylediğim ve çok da gizli olmayan bir şey vardır. Cumhuriyet sisteminin gerçek anlamda oturmadığı, yani yasama-yürütme-yargı erklerinin ayrı ve bağımsız olmadığı demokrasilerin başı pislikten kurtulamaz. Çünkü bu kaotik sistem her zaman çeşitli zayıf noktalar barındırır ve bu zayıf noktaları kullanan mafyalar, hizipler ve güç grupları kendi ağlarını kurarak devlete ve topluma karşı veya devletle birlikte topluma karşı bir tehdit oluşturur. Bu sebepten ötürü gerçekten bağımsız ve güçlü bir yargının olmadığı topraklarda muasır bir devletten bahsedebilmek mümkün değildir. Horizontal, vertikal ve diyagonal denetim sistemlerine sahip olmayan bir demokrasi benim gözümde anayasal bir monarşiden çok daha yerlerdedir, ki bunu samimi bir demokrat olarak söylüyorum. Toplum olarak belli bir süre daha Sedat Peker videolarıyla çalkalanmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Sedat Peker'in samimi iddiaları toplumun bazı kesimlerinde ilginç bir sempati yaratmış gibi de gözüküyor. Bu videoların çoğu, zaten bilinen gerçekleri önümüze sürmekle birlikte özellikle genç kuşağın Türkiye'yi anlamasını ve bazı siyasi gerçekleri görebilmesini sağlayabilir. Ancak bu yetenekli hatibin aslında bir mafya olduğu ve gerçek cumhuriyetlerde bu tip insanların ve onun bahsettiği insanların yerinin belli olduğu akıllardan çıkmamalıdır. Onun dışında, bu videolar nelere yol açacak diye düşünmekten ziyade aslında bu videoların bir sonuç olduğu unutulmamalıdır. Bir devlette yurttaşların hem zenginlik peşine düşmeleri hem de ölçülü, tokgözlü olmaları mümkün müdür? Bu iki şeyden birini gözden çıkarmak şarttır değil mi? -Elbette . Orta Çağ tarzından tutun Modern Çağ'a kadar her türden klasik müziği dinlemeyi çok seviyorum. Ancak birkaç ay evvel uzun sürelerdir dinlediğim bir eserin sözlerine bakmak aklıma geldi. Şu zamana kadar neden bakmadığımı gerçekten bilmemekle birlikte, sözleri okuduğumda oldukça şaşırdım. Bahsettiğim eser Carl Orff'un Carmina Burana'sının giriş kısmı, yani O Fortuna. Klasik müziğe ilgi duysun duymasın herkes bu eserin giriş kısmını bilir. Çünkü birçok filmde, dizide, belgesellerde ve reklamlarda kullanılmıştır. Yıllardan beridir bu eseri dinlerken hep Hristiyan dininin kültürü veya öğretilerinden sözcükler duyduğumu düşünmüştüm. Mozart'ın eserlerindeki gizemli sözler gerçekten bunlardan oluşuyordu ancak herhalde Latince ile Hristiyanlığı özdeşleştirmiş olduğumdan dolayı Carmina Burana için de böyle olduğunu düşünmüştüm. Aslında O Fortuna'da kadere olan bir isyan anlatılıyormuş. 10-13. yüzyıllar arasındaki şenlik ve eğlenceleri konu alan şiirlerin derlemesine Carmina Burana ismi verilmiş . Carl Orff ise bu şiirlerin bir bölümünü düzenleyerek bu eseri oluşturmuş. Hatta Carl Orff bu eserin dinsel bir öz taşımadığını belirtebilmek için Carmina Burana'nın alt başlıklarından birini Şarkıcılar ve korolar için enstrümanlar ve büyülü imgelerle birlikte söylenen seküler şarkılar olarak belirlemiş . Aslında Carmina Burana'da, kader olarak çevirdiğimiz Fortuna, Roma mitolojisindeki kader tanrıçası olduğu için ölümlüler -ölümsüz olan tanrıların aksine- onun iki yüzlülüğünden dem vurmakta ve meşhur Rota Fortunae tabirine atıf yapmaktadır. Rota Fortunae talih tekeri demektir. Talihin tekeri döndükçe kimilerinin başına olumlu kimilerinin başına olumsuz işler gelmektedir. Bu güzel eseri bir de sözlerine bakarak dinlemenizi tavsiye ediyorum. Ülkemizde hızla artan üniversite sayısını da göz önüne aldığımızda, 'üniversite hocası' profilinde bir gariplik görebilmek mümkün. Her üniversite öğrencisinin duyduğu meşhur bir söz vardır: Artık her bilgi internette var, açın okuyun. Bu söz kadar öğrencilere kötülük eden bir başka söz duymadım. Türkiye'de öğrencinin elinden tutup yol gösterme konusunda çok büyük problemlerimiz var. Aynı zamanda bu konuda çok büyük bir fırsat eşitsizliği de söz konusu. Katalunya'nın tarihini ve özellikle seperatist akımlarını okumayı çok severim. Ancak Katalan kültürünün korunması için yapılan sanat çalışmalarını hiç dikkate almamıştım. Birkaç yıl evvel Barselona'ya gitme şansı bulup müzelerinde dolanırken, beni çok etkileyecek bir isim keşfedebildim: Antoni Gaudi. Her ne kadar sanatın felsefesinden ve tekniğinden anlamasam da beni büyüleyen sanat eserlerine bakmak en büyük zevklerimden birisidir. Teknik detaylara vakıf olmasanız bile Gaudi'nin yarattığı mimari eserlere baktığınızda onun farklı ve aykırı bir tasarımın üreticisi olduğunu anlayabiliyorsunuz. Kullandığı renkler, tercih ettiği biyolojik desenler ve normalde bir sanat eserinde kullanılmayacak türde eşyaların inatla kullanılması ortaya bir doğa harikası çıkmasını sağlıyor. Kullandığı parametrik tasarım teknikleri sayesinde geometrik şekilleri manipüle ederek sizi farklı boyutlara taşıyor. Kullandığı hiperboloid veya paraboloid tasarımların insanın zihnindeki simetri/asimetri zevkini uyarıyor olması Gaudi'nin etkileyiciliğinde çok önemli olmalı. Mimar Mark Burry'nin öncülüğünde Gaudi'nin bu tip teknikleri kullandığının keşfedilmesiyle birlikte, bilgisayardaki modelleme programları kullanılarak artık Gaudi'nin nasıl çalıştığı ortaya konulabiliyor . Ancak aynı zamanda Güney İspanya'daki Gırnata Emirliği'nin bölgeye tanıttığı Doğu kültürünün etkilerini Gaudi'nin eserlerinde görebilmek, benim Gaudi'ye hayran olmamın bir başka sebebidir. Bir kişi yanlış olduğunu düşündüğü bir siyasi akıma gönüllü olarak destek verebilir mi? Zihnimiz dünyayı anlamlandırmak için çoğu zaman yaşamı doğru ve yanlış olmak üzere iki parçaya böler. Bu her ne kadar algılarımızı oluşturmayı kolaylaştırsa da çoğu zaman hayatı yanlış yorumlamamıza yol açar. Hatta bu ikilemin hayatın tüm noktalarına yayılıp aradaki gri alanların görülmemesine splitting denilir ki bu bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. Bu durum bipolar kişilik bozukluğuna sahip hastalardaki sıklıkla görülmektedir. Tabi ki bu tıbbi terimin doğru veya yanlış siyasi görüşlerle ilgisi yok ancak çoğu zaman doğru ile yanlış arasındaki gri alanları görememenin çok güzel bir örneğidir siyasi görüşler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/heretik-bir-gunlukten-notlar-iii-amerika-bitmis/", "text": "Kuzey Amerika'ya gelmemin üzerinden birkaç ay geçti. Farklı bir kültür içerisinde hayata dahil olmanın zorlukları yadsınamayacak kadar çok ancak kazandıklarınız yanında kabul edilebilir. Tüm alanlarda derinlemesine bir anlayış kazanmak için kıyas yapabilmek en önemli yeteneklerden bir tanesi olup bu özelliği kazanabilmek çok zor. Ancak farklı bir ülkede yaşamak size karşılaştırma yapabilme ve farklı bakabilme kabiliyeti sunuyor. Amerika Birleşik Devletleri , sahip olduğu her üç veya dört eyaleti topladığınızda yüz ölçümü olarak bir Türkiye kadar büyük ve aynı zamanda farklı özelliklere sahip ayrı bir dünya gibi tanımlanabilir. Bu sebeple ABD'yi gerçekten yorumlayabilmek çok güç. Ancak bazı temel noktalarda genel yorumlar yapılabilir. Bu yazıda geçirdiğim birkaç ay içerisinde görebildiğim ve yalnızca genelleyebileceğim konular üzerinde konuşmaya özen gösterdim. Sosyal medya ve Youtube ile hayatımızda yer edinen sokak röportajları dilimize yeni kavramlar kazandırdı. Bunların en meşhuru yeni bir deyim olan Silivri soğuktur olmuştu. Ancak her yaz döneminde, özellikle Türkiye'ye tatile dönen gurbetçilerin verdikleri röportajlarda kullandıkları Avrupa bitmiş tabiri dillere pelesenk olmuş ve hızla yeni bir deyim olmaya doğru yol alıyor. Türk Dil Kurumu'nu bu konuda göreve davet ettiğimi belirterek başlamak istiyorum. Benzer söylemleri her gün televizyona çıkan, ekseriyetle asker emeklisi olan ve stratejiden dolmalık biber fiyatlarına kadar her konuda engin bilgiye sahip insanlardan da sürekli duydukça bir şüpheye düştüğümü itiraf etmeliyim. Acaba ben mi okuduklarımdan ve bildiklerimden doğru sonuçlar çıkaramıyordum? Durum gerçekten de düşündüğüm gibi değilmiş. ABD'de bir insana aylardır kırmızı et yemediğinizi söylerseniz ya ne dediğinizi anlamayacak ya da vejetaryen olup olmadığınızı soracaktır. Alım gücünün yüksek olmasından dolayı, gözlemlerime göre insanlar aylık maaşlarının sekizde biri ila onda biriyle bir aylık market alışverişlerini rahatça yapabiliyorlar. Şuanda çalıştığım iş kolu için Türkiye'de benzer bir hesap yapar isek, bir aylık market alışverişi yapabilmek için maaşınızın ortalama üçte biri ila beste biri kadarını harcamanız gerekebilir. Ancak şunu unutmayın, Türkiye'de birçok insan bu oranları harcayıp et veya alkol reyonunun yanından bile geçemiyor. Bu hesaplama ABD'de ortalama bir eyaletin ortalama bir şehrinde sokakta ve marketlerde görebildiğim halk için geçerli. Yani bu refaha sahip insanlar kesinlikle zengin insanlar değil. Bahsettiğim insanlar bir zamanlar Türkiye'nin çoğunluğunu oluşturan orta sınıftan başkası değil. Tabi market alışverişi veya alım gücü bir toplumun refahını gösteren tek ölçüt olamaz. Ancak ABD ve Avrupa'nın bir sefalet içerisinde olduğunu söyleyen insanlar genelde hep açlık ve tokluk üzerinden konuya yaklaştıkları için ben de bu konudan bahsettim. Özetle, ABD pek bitmiş gibi gözükmüyor. Başka açılardan ele alırsak, Quacquarelli Symonds şirketi tarafından yapılan meşhur araştırmaya göre 2022 yılında 477. Sırada olan Koç Üniversitesi dışında ilk 500'de herhangi bir üniversitemiz yok. Diğer yandan bitmiş bir diğer ülke Almanya'nın ilk 500'de 29, ve ABD'nin yalnızca Kaliforniya eyaletinde ilk 500'te 10 tane üniversitesi var. Hazır bahsetmişken, Kaliforniya eyaletindeki gayrisafi yurtiçi hasıla yaklaşık 3.4 trilyon dolar iken Türkiye'de 800 milyar dolar. Ya da New York Polis Departmanı'nın senelik harcaması 11 milyar dolar iken Türkiye'nin eğitime ayrılan bütçesi bugünkü dolar kuru baz alınırsa 10.5 milyar dolar ediyor. Bu istatistikleri tartışmak Türkiye'yi kötülemek anlamına gelmiyor, aksine nerede olduğumuzu ve neler yapmamız gerektiğini bize söylüyor. Türkiye'yi müreffeh ve özgür bir ülke, bir hukuk devleti yapabilmek istiyorsak önce nerede bulunduğumuzu tespit ederek gerçekçi olmak zorundayız. Yoksa kendimizi kandırdığımız masallar ile yaşadığımız küçük dünyanın sınırlarını aşamayacağız. Bilim konusuna gelir isek Nature endeksinden bahsetmeyi yeterli görüyorum. Dünyada on binden fazla enstitüyü değerlendirerek kaliteli bilim çıktılarını takip eden Nature endeksine göre Türkiye 37. sırada. Kurumlar sıralamasında ise ilk 500'de herhangi bir kurumumuz bulunmuyor. En başarılı ülkelerin ABD, Çin, Almanya, Birleşik Krallık ve Japonya olduğunu belirtmeliyim. Farklı metodolojik çalışmalar farklı sonuçlar doğurabilir. İstatistiksel veriler her zaman manipüle edilmeye açıktır. Ancak tüm bu verilerin ışığında şu sonucu çıkarabiliriz: Türkiye'nin yapması gereken çok şey var. Çalıştığım yerde gözlemlediğim en büyük fark insanların sürekli pozitif ve güler yüzlü olması. Türkiye ise Birleşmiş Milletler Dünya Mutluluk Endeksine göre 149 ülke içerisinde 112. sırada bir ülke olarak hem üretkenliğini hem de zihin sağlığını bozuyor olmalı. Bu durum tabi ki herkes için geçerli değil. Ancak bazı insanlar gerçekten pozitiflik kültürüne sahipler. Bu 'sürekli olumlu olayım da her şey olumlu olsun' düşüncesi değil, bir kültür. Yapılan laboratuvar deneylerinde kötü giden bir şey olduğunda bile üzüntüsünü pozitiflikle karşılayan bu insanlara alışmam gerçekten çok zor. Sürekli söylenen iltifat ve geri dönüşler ile gururların okşandığını da söylemeliyim. Bu yalnızca kişisel bir şey değil. Geri dönüş, tavsiye ve eleştiri gibi kavramlar buradaki akademik çevrelerde bir kültüre dönüşmüş. Bana kalırsa bu gerçekten ise yarıyor. Bir başka ilginç kültür ise konuşkanlık. ABD'de insanlar genelde konuşarak düşünüyor ve bir konu hakkında uzun uzadıya konuşmayı seviyor. Bu Avrupa'da veya Türkiye'de böyle değil. Örneğin tek cümle ile açıklayabileceğiniz bir şeyi 5-6 cümle ile konuşmayı tercih ediyorlar. Bunu zaten buraya gelmeden önce internette izlediğim videolar aracılığı ile keşfetmiştim. (Youtube'da bir şeyin nasıl yapılacağı ile ilgili video hazırlayan bir Amerikalının 10 dakikalık videonun 7 dakikasında olayı uzata uzata konuşuyor olmasını hatırlayın). Bir başka mesele ise herkesin kendi işiyle uğraşıyor olması. En azından kimse kendini üzecek işlere kafa yormuyor. ABD'nin Alaska'yı Rusya'dan satın aldığını konuştuğumuzu duyan birkaç Amerikalı meslektaşım şaşırmış ve bunu ilk defa öğrendiğini söylemişti. Düşünün, kendi ülkeniz bir toprak parçasını satın alıp sınırlarına ekliyor ve bunu bilmiyorsunuz. Türkiye'de de tarih ve coğrafya eğitimi oldukça zayıf ama Türkiye'nin sınırlarına kattığı toprak parçalarını bilmeyen insan sayısı, özellikle üniversite seviyesinde, oldukça az olsa gerek. Örneğin bizde bir orta okul öğrencisi bile Hatay'ın sonradan Türkiye'ye katıldığını bilir -en azından benim zamanımda öyleydi. Aynı şekilde Soğuk Savaş, Dehşet Dengesi ve Küba Füze Krizi ile ilgili konuşurken Amerikalı meslektaşlarımın hiçbir şeyden haberi olmadığını fark ettiğimi söylemeliyim. Oysa Soğuk Savaş ABD ile Sovyetler arasında geçmişti. Gittiğim bir resim müzesindeki görevli ile konuşurken konu yine nereden geldiğimden açıldı. Türkiye'nin nerede bulunduğunu anlatınca Ah evet, işte bildiğin coğrafya bilmeyen aptal bir Amerikalıyım diyerek gülmeye başladı. Bu cümle Amerikalılarda böyle bir bilinçaltı oluştuğunu gösteriyor. Bana kalırsa ABD'de ilkokul ve lise seviyesinde ciddi bir eğitim problemi bulunuyor. Bunu OECD'nin verilerinde de görebilmek mümkün. Ama sonra ne oluyor da üniversite ve sonrasında uzaya çıkabiliyorlar onu hala anlayabilmiş değilim. Bu arada şunu not düşmeliyim, Türkiye deyince birçok insan Türkiye'nin iki kıtanın birleşim yerinde olduğunu biliyor. Ve Turkey'in Türkiye'ye çevrilmek istendiğini de. İkincisini gülerek karşılayan insanlar olduğunu söylemeliyim. Tabi tüm Amerikalıları böyle zannetmeyin. Örneğin laboratuvarda bulunan bir Amerikalı Türkiye'nin dış politikadaki tüm güncel hareketlerine hakim ve sürekli bu konularda zor sorular soruyor. Burası bir uluslararası ilişkiler veya siyaset çalışılan bir yer değil, tıbbi bilimler laboratuvarı. Çalıştığım laboratuvarda üretilen bilimin kalitesini Türkiye ile kıyaslamak olanaksız. İddia ediyorum, sadece bu laboratuvarda üretilen bilimin kalitesi benim bitirdiğim üniversitede üretilen tüm bilimlerin kalitesinden daha fazla. Bilimin kaliteli olmasının birkaç sebebi var. Örneğin burada gerçek bir literatür takibi yapılıyor. X üniversitesindeki Y ekibinin iki gün önce yayımladığı makale ekip olarak tartışılıyor. Alanda yapılan ilgili çalışmalar gerçek anlamda takip ediliyor. Herkesin fikri soruluyor ve fikirlere değer veriliyor. Değerli bir fikriniz var ise hemen karşılığı veriliyor. Ben Türkiye'de okuduğum üniversitede yıllarca bilimsel çalışmalara dahil olabilmek için çok çabalamış birisiyim. Birçok kez reddedildim ve ciddiye alınmadım. Bazı çalışmalara dahil olup her şeyiyle uğraştıktan sonra habersizce atıldım. Kendi yazdığım makale taslağının habersizce bir asistana verildiğini ve onun da beceremediğini duydum. Bir başka örnekte, hafta sonları hastaneye giderek veri topladığım, literatür taradığım ve bir taslak yazdığım çalışmaya dair bir daha geri dönüş alamadım. Bir başka çalışmada intörn rotasyonlarından arta kalan vakitlerde, akşamları ve hafta sonları giderek çalıştığım bir araştırmadan bir daha ses gelmedi. Yaşadığım başka saçma sapan şeyleri beni yakından tanıyan insanlar anımsayacaklardır. Tüm bunlar Türkiye'deki güvensizlik, kutuplaşma, bıkmışlık ve bilimsizlik ortamının birer tezahürüydü. Aynı zamanda buradaki bilimsel tartışmalar gerçekten üst düzeyde. Türkiye'de hayal edemeyeceğiniz konuları gün içinde konuşabiliyorsunuz çünkü bu konuları çalışabileceğiniz kaynaklara sahipsiniz. Türkiye'de iyi bir fikire sahip olsanız bile deney yapabileceğiniz ekipmanı almanız çoğu zaman mümkün olmuyor ve kendinizi kısıtlıyorsunuz. Çalıştığım laboratuvarda eski ekipmanların bulunduğu, kullanılmayan bir oda bulunuyor ve bana kalırsa bu odadaki eşyalar ile Türkiye'de birkaç laboratuvar kurabilirsiniz. Bunun temelinde üniversitelerin sahip olduğu ekonomik güç yatıyor. Ancak Türkiye'de bu çoğu zaman mümkün değil. Laboratuvarda benimle çalışan bir İranlı dostum gerekli ekipmana sahip olmadığı için bir Amerikalı meslektaşından aletleri ödünç almaya gittiğinde yaşadıklarını bana büyük bir şaşkınlıkla anlatmıştı. Amerikalı ona neden ekipmanları üniversiteye bildirerek almadığını sorunca İranlı arkadaş bu aletlerin çok pahalı olmasını sebep göstermiş. Amerikalı da biraz kulağını yaklaştırarak pahalı derken ne demek istediğine anlam verememiş. Ne kadar çabalarsa çabalasın ne demek istediğini de anlatamamış. Sonra pes edip sipariş ederek iki gün sonra ekipmanlarına kavuşmuş. Tabi bu olayı bana anlattığında ikimiz de güldük çünkü onun mantığını çok iyi anladığımı biliyordu. Bilim üretebilmek için mantıklı sebepleriniz veya parlak bir fikriniz var ise para burada çok da önemli olmuyor. Ek olarak, ciddi bir şekilde yetişmiş eleman havuzu bulunuyor. Laboratuvar teknisyenlerinin kabiliyetleri gerçekten etkileyici seviyede çünkü öğrenebilecekleri insan sayısı çok fazla. Bana kalırsa Türkiye bu konuda da sıkıntı çekiyor. Deney metotlarını bilen, olması gerektiği gibi uygulayabilen ve bunları sonraki nesillere aktarabilen insan sayımız yeterli değil. Son olarak, ilginç bir çalışma kültürü de bulunuyor. Eğer işinizi yapıyorsanız günde kaç saat mesai yaptığınız ile kimse ilgilenmiyor. Amerikalı birçok insanın ABD'nin problemleriyle pek de barışık olmadığı ve şikayetçi olduğunu da unutmamak gerekiyor. Örneğin Amerikalı bir meslektaşım ülkesinin iyi bir durumda olmadığını defaatle belirtiyor. Ancak bazı eleştirileri hiç de mantıklı değil. Örneğin bu kişi bana ABD'deki doktora sonrası seviyesinde eğitim almış insan sayısı ve üniversiteye giden insan sayısının azlığından dem vuruyor. Türkiye de bu konudan dem vurup her yeri üniversite ve kadrolar ile doldurdu. Fakat ortaya bir nitelik çıkabildi mi? Bugün Türkiye'de herkes diplomalı ama aynı ölçüde bir şey üretiyor muyuz? İntihal konusunda Avrupa'da felaket bir durumda olduğumuza dair ciddi veriler olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Bunu bildiğim için niceliği boşver nitelik daha önemli diyerek konuyu geçiştirmiştim -kendi ülkenize örnek vermeye gönül el vermiyor...- ama anladı mı bilmiyorum. Bu örnekleri uzatabilmek mümkün. Dünyada her şeyin mükemmel olduğu bir ülke bulunmuyor. ABD'nin de başka ülkeler gibi ciddi problemleri var. Örneğin sokakta yaşayan insanlar, uyuşturucu problemi, toplu katliamlar ve silahlanma problemi, üniversite öncesi eğitimdeki eksiklikler, sağlık sisteminin pahalılığı gibi... Burada geçtiğiniz yanlış bir sokakta görebilecekleriniz sonucunda dehşet içerisine düşebilmeniz de mümkün. ABD'de bir sosyal devlet sorunu olduğu kesin. Ancak onların sosyal devlet olmak gibi bir amaca sahip oldukları da söylenemez. Örneğin bir gün laboratuvarda çalışırken telefonuma bir mesaj geldi. Hemen bitişikteki binada bir bomba ihbarı sebebiyle herkesin üniversiteyi terk etmesi gerektiğini söylüyordu. İşin komiği bomba ihbarı yapılan yere en yakın departman bizimkisi olduğu için tüm üniversitede bir tek bizim katın dışarı çıkması yasaklandı ve içeride sığınmamız söylendi. En son, büyük bir polis ordusu ve bomba imha uzmanları ile film tadında bir gün yaşadık. Dolayısıyla ütopik beklentiler içerisindeki insanlar için yurtdışına gitmek bazen bir hayal kırıklığı oluyor. Bu konulara ilerleyen yazılarda değinmeyi düşünüyorum. Ancak ABD'nin bir şeyleri doğru yaptığı ve Türkiye'nin bir şeyleri yanlış yaptığını, her iki ülkenin -yalnızca siyaset ve savaş değil- bilim, teknoloji, refah, demokrasi, basın özgürlüğü, fikir hürriyeti gibi birçok konuda nerede olduğunu kıyaslayarak görebilmek mümkün. Türkiye, sorunlarımızı dile getiren vatandaşlarını baskılayıp yok ederek her konuda mükemmel olduğu masalına inanmaya devam mı etmeli yoksa masallardaki hayalleri için mi çabalamalı? Hayaller amaç değil araç olduğu için doğru cevabı belli olan bu soruya yanlış cevabı vermekte hala ısrarcıyız. Ben burada gördüğüm sorunları bireyciliğe bağlamıyorum hatta bence ABD ve Avrupa'nın başarısı bireycilikten geçiyor. Diğer taraftan Türkiye'de bireysellik, bilinçaltında hep baskıya maruz kalan bir mefhumdur. Bana kalırsa ABD'nin felsefesi bu ve sahip olduğu sorunları bir sorun olarak görmüyor. Yani sağlığın pahalılığı veya bireysel silahlanmanın bir sorun olduğunu söyleyen insanlara baktığımda aslında pek de umurlarında olmadığını görebiliyorum. Ancak enflasyon biraz artınca tepki çok daha farklı oluyor. Her eyalet farklı bir ülke gibi değişik özelliklere sahip olduğu için genel bir yorum yapabilmek de bir hayli zor. Yorumun ve katkın için teşekkür ederim Yiğit. Çok güzel bir yazı olmuş hocam. Elinize sağlık. Malesef ki ortada kıyaslanacak çok bir şey yokken bile yine de kıyaslayıp yazmışsınız elinize sağlık. Bazı insanlar hayallerde yaşıyor ve gerçekleri görmek istemiyor. Gerçekleri görebilmenin güzel bir yolunun kıyaslamak olduğunu düşünüyorum.Teşekkür ederim Onur. Bunu dışarıdan gelen beşeri sermayeye bağlıyorum ben. Amerika açık bir toplum; göçmenler, özellikle nitelikli olanlar, takdir ve değer görüyor, kendilerini geliştirip üretmeleri için bolca imkan ve fırsatlar sunuluyor. Teknoloji, biyoteknoloji ve kimya alanında çalışan şirketlerin çoğu Amerika doğumlu olmayan kişiler tarafından kuruluyor. Neticede, anladığım kadarıyla siz de orada benzer şekilde bilim üretiminin bir parçası olarak bulunuyorsunuz. Ancak her başarısının dışarıdan gelen insanlara bağlandığı ABD'nin insanları dışarıdan nasıl toplayabildiği sorusu oldukça zor bir konu. Ayrıca burada göçmen ailelerin ikinci, üçüncü veya daha fazla jenerasyona ait Amerikalı çocukları çok iyi işler başarıyor. Demek ki sistemin içerisinde de ciddi bir başarı var. Bu sebeple yorumunuza katılmakla birlikte tüm konuyu bu şekilde açıklayamayacağımızı düşünüyorum. Örneğin sahip oldukları üniversite içi sistemin çok kaliteli olduğunu görebiliyorum ancak bunu neden üniversite öncesinde yapamadıklarını anlayamıyorum. Çünkü tüm iyi işlerin göçmenlere ve kötü işlerin Amerikalılara bağlandığı genel bir kanı var ve bunun kesin bir gerçeklik olmadığını gözlerimle görebiliyorum. Özetle, dışarıdan gözlemleyerek yorumlayabilmesi oldukça zor bir konu. Gelecekte bu konuda kafamdaki soruları netleştirebilirsem burada kaleme almayı çok isterim. Katkınız için çok için teşekkür ederim. Bu et yeme olayını senelerdir ben de ilginç bulmuşumdur. Filmlerde görürdüm, bu ABD liselerindeki çocuklar bizimkilere göre uzun boylu ve kalıplı duruyorlar diye. Sanki üniversitede okuyorlarmış gibi. O yüzden geçmişte high school kavramını üniversite zannettiğim zamanlar olmuştur. Bu et yeme olayına bakarak dediğiniz gibi gerçekten olayı ekonomimizle ve gelişmiklik düzeyimizle ilişkilendirebiliyoruz. Bu toplu taşıma olayı da buna benzer. Ayni zamanda ABD'de spora cok ciddi bir ilgi ve tesvik var. Sabahin 7'sinde disari ciktiginizda gencten yasliya herkesin caddeler boyunca kostugunu goruyorsunuz. Kolejde veya lisede spor takiminda yer alabilmek buyuk bir prestij onlarin gozunde. Yahut aksam 22.00 sularinda bir universitenin spor salonunun yanindan gectigimde agzina kadar tika basa oldugunu gordugumde cok sasirmistim. Bu insanlar yarin sabah kalkip derse gidecek olan insanlar. Ben Turkiye'de hic boyle bir sey gormedim. Yani burada spora bu kadar deger verilmesinin de vucut gelisimine buyuk bir katkisi oldugunu dusundugumu eklemek istedim. Rica ederim. Peki acaba bu spora teşvik yeni mi başladı, yoksa süregelen bir durum muydu? Çünkü ABD'de ciddi bir obezite problemi de var . Eski Amerikan filmlerine ve reklamlarına baktığımızda kaslı ve güzel vücutlu insanlar oynuyor. O zamandan beri özendirilmeye çalışılıyordur büyük ihtimalle. Çünkü sağlıklı ve güçlü insanlara sahip olmanın da önemli bir devlet politikası olduğuna inanıyorum. Ama aklıma şu da takılıyor. Sporun bu kadar özendirildiği bir devlette nasıl oluyor da bu kadar obezite problemi oluyor. Elbet kendini tutamayan ve fazla yiyen insanlar olacaktır. Lakin bunun filmlere ve dizilere konu olacak kadar çok olması dikkate değer. Ayrıca şunu da belirtmeliyim: Sağlıklı bir vücuda sahip olmanın dışında kilolu vücuda sahip olma da normal bir durummuş gibi alıştırılmaya çalışılıyor, tabi sadece ABD'de değil. Sanki insanlar kilolu olmanın sağlıklı birşey olmadığını unutmuş gibiler. Bana kalirsa ABD'deki obezite probleminin sebebi tamamen yemek kulturu. Sahip olduklari yemek kulturunun tamami yuksek kalorili ve sindirmesi zor yiyeceklerden olusuyor. Herhangi bir ev yemegi kulturleri yok. Ben buradaki obeziteyi temelde buna bagliyorum. Zira bizim ulkemizde de iyi bir hamur kulturu vardir o yuzden Avrupa'da obezite siralamasinda birinci oldugumuzu dusunuyorum. Hatta ABD'de oran %36.1 iken Turkiye'de %32.1 yani pek bir farkimiz yok. Ancak Turkiye'de ben hicbir yerde bu kadar spor yapip vucuduna dikkat eden bir topluluk gordugumu hatirlamiyorum. ABD'de dunyanin en obezini de en fit kisisini de bulabilmek mumkun. Bu ulkenin mantigi bu, her seyin her turlusu var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/heretik-bir-gunlukten-notlar/", "text": "Tüm dünyada bir şeylerin değiştiğini görebildiğimizi söyleyen birçok insan var. Fakat bu sürpriz bir önerme olmamalı. İnsan bile dünden bugüne değişiyor, dünya her gün değişiyor. Aslında insanlık belirli paternleri tekrar ediyor da olabilir. Ancak giderek hızlanan 21. yüzyılda bu paternlerin değişim süresi oldukça kısaldı. 2021 adına daha umutlu olduğumu söyleyebilirim. Ancak kesinlikle bir şeyler daha iyi olacak diye değil, yalnızca dünya daha temkinli olacağı için. Öyle görünüyor ki Avrupa'ya bu sene iklim değişikliği damgasını vuracak ve iklim değişikliğinin 2030 ve 2050 hedefleri daha somutlaşacak. 2021 yılında uzay teknolojileri adına birçok yenilik göreceğiz ve yeni aşı teknolojileri kanserlere yönelik silahlarımızı güçlendirecek. Uluslararası kuruluşlar bu sene de güçlerini toparlayamayacak ve bu durum tüm dünyada neoliberal düzenin eski gücünü bu sene de göremeyeceğimizin bir işareti olacak. Yeni fakat çok daha mortal seyreden bir başka salgın ile karşılaştığımızda uzun bir süre maske üretmek konusunda dahi zorlanabileceğimizi fark eden dünyada sağlık yönetimi konusunda yeni modeller üretilebilir. Türkiye için çok değişik bir sene olacağını söylesem kimse garip karşılamayacaktır. Bu sene çok büyük bir seçimin ön hazırlıklarına sahne olacak olan Türkiye aynı zamanda hem ABD hem de AB yaptırımlarıyla yüzleşecek. Ocak ayının başından itibaren görebileceğiniz üzere hemen siyasi atmosfer değişmeye başladı. Seçimler yaklaştıkça çok daha ilginç şeyler göreceğimize hiç şüphem kalmadı. Tüm bunların yanında topluma yansıyan ciddi bir ekonomik buhran ile hayatımızı sürdürmeye devam edeceğiz. Size iç siyasetimizin kısa dönemli gidişatını tahmin edebilmek için ufak bir sır vereyim: siyasi liderlerimizin ceket içerisine yelek giyip giymemelerine göre siyasi atmosferin nereye kayacağını tahmin edebilirsiniz. Çok sansasyonel ve bilim dışı oldu farkındayım ancak dikkat etmenizi tavsiye ederim. Henüz yanıldığımı görmedim. Sürekli Whatsapp kullanan birisi olarak geçen günlerde karşıma çıkan yeni kullanıcı sözleşmesini gördüğümde bu kadar gündem olacağını tahmin edememiştim. Artık Whatsapp tüm uygulama içi verilerini Facebook ile paylaşacak. Ancak bu tüm dünyada geçerli bir yenilik değil. Örneğin Avrupa ülkelerinde geçerli olmayacak. İlginç bir şekilde bu durum kamuoyunda ve insanlar arasında bir yankı uyandırmış gibi gözüküyor. Bu sebeple insanlar farklı mesajlaşma uygulamalarına yönelmeye başladı. Tabi ki bu durum Whatsapp'ın Türkiye'deki popülerliğini sarsabilecek büyüklükte olmayacak. Ancak yine de dikkate değer. 2020 yılının sonu ülkemizde ekonomik bir krizin olduğu ve bunun iyice halka yansıdığının herkes tarafınca kabul edildiği bir dönem oldu. Bu durum tespitinin hem muhalefet hem de iktidar tarafından dillendiriliyor olması en azından bir gelişmedir. Bu yıl içerisinde bir seçim olacağını düşünmüyorum. Her ne kadar hızlı değişen ve dönüşen gündemimizin öğrettiği üzere erken konuşmak pek mantıklı olmasa da bunu düşündürten birkaç sebebim var. İlki muhalefet partilerinin yükselişte olmasına rağmen yeterince konsolide olamamış olması. İkincisi ise iktidar partilerinin ekonomik problemlerin halkta yarattığı etkiden çekiniyor olması. Özetle, eğer 2021'in ilk yarısında bir seçim görür isek bunun sonucunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini şimdiden söyleyebilirim. Eğer olur da 2021'nin sonlarına doğru şartların zorlaması ile bir seçim olur ise o zaman nasıl sonuçlanır kestirebilmek çok güç. Ancak bu sene çok çekişmeli, dış politikada hem uzlaşmacı hem tepkisel, fakat fazla bir şeyin değişmeyeceği bir sene olacak gibi... Erken seçim, geç seçim veya seçim olup olmaması tamamen muhalefet partilerinin vereceği bir sınav olacak. Ancak günümüzün siyasi partilerinden birisi hiç beklenmedik zamanlarda ülkeyi erken seçime götürmek gibi meşhur bir geçmişe sahip; sürprizler ile karşılaşmak mümkün. Trump'ın başkanlık koltuğunu Biden'e bırakması ile birlikte dünyadaki popülizmin azalacağı yorumları yapılmıştı. Ancak Biden yönetiminin önceki Demokrat yönetimleri gibi olamayabileceğini düşünüyorum. Aslında 2020 yılında popülizmin düşüşünün en büyük aktörleri Angela Merkel ve Jacinda Ardern idi. Ancak bunun ABD'nin yeni yönetimi ile sürdürülebileceği konusunda emin değilim. Avrupa Birliği'nin baş aktörlerinden Angela Merkel'in yerine yeni gelecek ismi de bu sene göreceğiz. Hücrelerimiz yapı taşlarımız olan proteinleri sentezlerken kendisine göre bir programlama dili kullanır. Biz bu dilin toplamına kısaca DNA veya RNA diyoruz. Hücreler protein sentezleyebilmek için gerekli motifleri DNA'larında saklarlar. Ancak bu motifleri okuyarak kullanabilmeleri için önce onları mRNA formatına dönüştürmeleri gerekir. DNA'daki motifleri okuyup onları yeni bir kağıda aktaran hücre mRNA üretmiş olur. Daha sonra bu mRNA protein üretmekle görevli ribozomlara gider. Ribozomlar mRNA'yı okuduğunda DNA'daki motifleri anlamlandırarak çeşitli aminoasitleri yan yana dizmeye başlar. Böylelikle DNA'da şifrelenmiş bilgiler ribozom tarafından okunarak proteine çevrilir. Peki biz dışarıdan bir mRNA molekülünü hücreye versek? Bu durumda ribozom mRNA'da kodlanmış veriyi okuyarak ona göre yeni bir protein sentezleyecektir. Peki ya bu sentezlediği protein virüse karşı özel bir molekül ise? Sanıyorum tüm dünyayı etkileyen ve sağlıktan öteye sosyoekonomik düzeni de tehdit eden bu salgına yönelik böyle etkili bir çözüme Nobel Ödülü verilebilir. Aziz Sancar'dan sonra Türeci ve Şahin hocaların Nobel Ödülü alması burada bilimi seven insanlara büyük bir moral ve geleceğe yönelik bir örnek olacaktır. Her ne kadar mRNA aşı teknolojisi KOVID-19 aşısı ile bulunmuş bir şey olmasa da bu aşıların pandeminin boyutu ölçüsünde büyük bir etkisi olacağı kesin. Umuyorum bu temennim gerçek olur ve 2021'de güzel bir haber alırız. Neden tüm tartışma programlarında aynı kişileri görüyoruz? Türk televizyonlarında siyaset de sağlık da savaşlar da konuşulsa toplamda 30 kişiden oluşan bir ekibi izliyoruz. Bu her konuda fikir sahibi insanlar hala nasıl izlenebiliyor anlamıyorum. Resmen tüm yıl boyunca aynı yüzler, aynı fikirler görmekten o kadar sıkılmış olmalıyız ki... Zaten birçok insan artık Medyascope veya Youtube gibi platformlar üzerinden özgün programları takip ediyor. Suriye Savaşı ile ilgili saha silahlarından bahseden kişi 3 gün sonra koronavirüs ilacından bahsedebiliyor. Hiç kimse de demiyor ki bu nasıl bir saçmalıktır. Yalnızca dalga geçilen bir twit ve birkaç on bin beğeni ile bu olayı unutuyoruz. Oysa dimağımız daralıyor, fikirlerimiz tekdüzeleşiyor ve tabiki doğru bilgiden mahrum kalıyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/herkes-maske-takmali/", "text": "Televizyon kanallarında insanlar; profesörler, uzmanlar, kısacası işin ehli kimseler herhangi bir konuyu konuşmak için bir araya geliyor. Tabi bazen işin uzmanı olmayan komplo teorisi üreten insanları da çıkarıyorlar ama konumuz bu değil. Konumuz herkesin maske takması gerekliliği. Günümüzde koronavirüs şartları altında da bu tv programları yapılmaya devam ediyor. Hem bu virüs konusunda, hem politik konularda hem de daha nice konuda. Lakin toplanan bu 4-6 kişiden maske takmıyor! Sağlık çalışanları, hekimler, sağlık bakanı ve işin ciddiyetine varmış nice insan, halkımızı bu konuda, maske takma konusunda sürekli uyarıyor. Ama maalesef milletimin bazı şeyleri anlamasını sağlamak gitgide daha zorlaşıyor. Ve maalesef uyarı yetmiyor. Tabir yerindeyse bazı şeyleri milletimizin gözüne gözüne sokmak lazım ki bari öyle görüp uygulasın, önemini kavrasın. Haaaa desin, bak bu tv'de konuşan insanlar da maske takıyor, demek ki iş o kadar ciddi desinler. Fakat hala bu seviyeye ulaşabilmiş değiliz. Hala insanlar maskeyi ya çenesine takıyor ya da burnunu kapatmadan takmaya devam ediyor. Uyarınca sanane kardeşim, al işte taktım, oldu mu diyor. 1 ya da 2 kişiyi geçen tüm programlarda bu insanların maske takması lazım. Bu tv programlarını izleyen insanımız, çevresine geliyor, oralarda öğrendiklerini anlatmaya çalışıyor yalan-yanlış. Biraz da akademik konuşulduğu için tam anlaşılmayan şeyleri çevresine yarım yamalak anlatarak yayıyor. İşte bu insanlar da bilgi kirliliğine sebep oluyor. Ama nedense her programda vurgulanması gereken pandemi önlemleri meselesi, hem yeterince gündem oluşturmuyor hem de bu çevresine anlatanlar hiç maske mesafe konusuna değinmiyor. Sürekli bir hasta sayısı, vefat sayısı, yatak kapasitesi durumu hakkında konuşanlar var. Hala hasta ziyareti yapıp da oradan kapanlar var. Elbet saygı-sevgi önemli ama maske-mesafe daha önemli. Hep sorunları söyledim ama durum bu. Bir gazete sayfası dile gelip demiş ya, insanı düzeltirsen dünyayı düzeltirsin, burada da durum işte bu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/heykelden-de-yalniz/", "text": "Kayıtsız bir şekilde ekrana bakarken yontuyla ilgili sahneye gelindiğinde dikkati birden filme yöneldi. Bugüne kadar izlediği diğer filmlere benzemiyordu. Fakat yontu meselesi ilginç gelmişti. Sonuna değin izlemiş olsa da pek bir şey anlamadı. Kadın cezaevindeyken adam niçin gecenin karanlığında avluya onu görmeye gelmişti. Parmaklıkların gerisindeki karısına opera dürbünü ile bakıp niye gözleri yaşlarla dolmuştu. Bunun gibi yanıtını bulamadığı pek çok soru vardı. Genç adam otuzuna yeni basmıştı. Daha iyi bir hayat uğruna ailesiyle birlikte henüz çocuk denilebilecek bir yaştayken İstanbul'a göç etmişlerdi. Hiçbir şey umdukları gibi gitmediyse de bunu geri dönüş için bir neden olarak da görmediler. Ne var ki köy yaşamının sade, sessizliğin horoz ötüşleriyle kesildiği, çitlerin çektiği sınırların kesinlediği güven duygusuna özlem geride her zaman kaldı. Babasının deyişiyle büyük şehrin varoşlarında bir gecekondu mahallesinde oturuyorlardı. Diğer bütün ailelerde kendileri gibi kırsal kesimden gelip yerleşmişlerdi. Öğrenimine kötü hayat koşulları yüzünden devam edemeyip ilkokuldan sonra bırakmıştı. Çırak olarak verildiği çay ocağında çalıştı. Kazancına babası el koyar ona da cüzi bir harçlık verirdi. Daha sonra başka işlerde de bulundu. İkinci bir çift ayakkabısı olmadan geçen çocukluğunu yoksunluklarla çevrili gençlik dönemi izledi. Çalışmayla geçen haftanın altı günü bitip de pazar tatili geldiğinde ne yapacağını bilemez bir durumda günü geçirirdi. Bazen eğlencenin kalbinin attığı şehrin semtlerine gider, sonra hayal kırıklığı içinde eve geri dönerdi. Kafeler, barla , tiyatro önleri, pasajlar, deniz kıyıları, ağaçlık alanlar ondaki eksik bir şeyi şiddetle açığa vurur, kendinden kaçar gibi kaçıp gitme isteği duyardı. Ve sonra minibüsten indiğinde dünyanın kendine ait olduğu yere varmış gibi olurdu. Kesinlikle eksiksiz bir mutluluk değildi. Daha çok altüst olan benliğindeki duygusal gerilimi yatıştıran bir çeşit uyuşturucuydu. Sıvasız birbirinin aynı derme çatma evler, ancak kahvelerde sosyalleşmenin sağlanabildiği hoyrat bağnaz düşüncenin pençesinde kaldırımsız uzayıp giden yollarda, kişi içine dönmeyip ne yapabilirdi ki başka. Trafiğin yoğun olduğu saatlerde köprüye giden yola çıkıyor su, simit mevsimine göre muz, elma ya da romantik sevgililer için çiçek, akla ne gelirse satıyordu. Akşamları bazen kahveye uğrardı. Oyun oynayanları izler sonra sessizce ayrılırdı. Televizyonda komedi izlemeyi seviyordu. Haftada üç dört dizi takip ediyordu. Bu akşam da kahveye şöyle bir uğramıştı. Sonra eve gelip odasına girdi. İkinci el piyasasından aldığı televizyonunu açtığında şansına güldürü programı çıkmıştı. Kısa kısa hikayeler şovun ses bandından yükselen gülme ve alkış sesleri ile kesiliyordu. Yatağında uzanmış kayıtsız bir şekilde izledi. Derken televizyon karşısında uyuyakaldı. Gece geç saatte odasında televizyonun ışığını gören annesi kapıyı açtığında oğlunun uyuyakalmış olduğunu gördü. Televizyonu kapadı. Oğlunun üstünü örttü. Ertesi gün sabah simitlerin hepsini sattıktan sonra canı biraz dolaşmak istedi. Ayakları Üsküdar'a iskele boyuna götürdü. Yol boyu yürüdü. Herkes işinde gücündeydi. Derken kütüphanenin girişinden bir kızın çıktığını gördü. Yalnız başınaydı. Kızın ardı sıra yürüdü. Kız sonra iskelenin oradaki büfenin önünde durdu. Sarsak bir şekilde o da gerisinde duraksayarak boş beleş bakındı. Kız adını daha önce duymadığı bir dergiyi çantasına atıp oradan uzaklaştı. Toplu taşıma araçlarında kullandığı biletine yükleme yapmak için otomata yöneldi. Otomatın orada kız kendisini fark etti. Sonra Salacak tarafına yöneldiğinde bir kez daha baktı uyarırcasına. Tekrar kütüphanenin oraya geldiğinde kendisini bekleyen erkek arkadaşına doğru atıldı. Sarılıp kol kola yürümelerine devam ederken kız ardından gelip gelmiyor mu diye son bir kez daha baktı umursamaz. Böyleydi günlük yaşamın beklenmedik darbeleri. Hiçbir tanışıklığın olmadığı dahası kız ona hiçbir şey borçlu değilken bile herkes kendi yaşamasında olduğu halde kendini kızın dünyasından dışlanmış hakarete uğramışçasına kırgın, kolayca yaralanabiliyordu. Geçenlerde izlemiş olduğu filmdeki yontu geldi aklına. Çarşılara yolu düştükçe ona benzer bir yontu arandı. Hoş bulsa ne yapacaktı ki cebinde satın alacak kadar parası olmadıktan sonra. Ama hiçbir yerde ona benzer bir şey bulamadı. Bulup bulabildiği yalnızca ufacık bir bibloydu. Bir gün rastlayacağı düşüncesiyle küçümsemeyle bibloya baktı. Pazar günü öğleye kadar uyudu. İstirahatte olduğu haftanın tek gününün yarısından fazlasını uykuda geçiriyordu. Bu durum babasının da dikkatini çekmiş, bir gün annesine fısıltıyla söylerken işitmişti. Kahvaltıdan sonra dışarı çıktı. Kahvede konfeksiyoncuları gördü. Her zamanki gibi kafa kafaya vermişler, makara yapıyorlardı. Epeydir onları görüyor, her defasında uzaktan geçiyordu .İlkokulda okurken bu üçü yan sınıftaydılar. Sohbetlerine katılmak istedi. Selam verip masaya davetsiz oturduğunda onu sıcak karşılasalar da çevirdikleri makara yerini içtenlikten uzak bir havaya bıraktı. Yatıya gelen bir Tanrı misafiri için hemencecik bir çarşaf açar gibi lüzumsuz bir konuyu iki ucundan tutup açtılar. Derken ardından üç fırt sigara içimi süresi boyunca kuru bir sessizlik baş gösterdi. Açık olan televizyon imdada yetişti. Bir skeç oynuyordu. Görünmeyen seyirci kitlesinin kahkahaları karşısında dördü de bir zaman mimiksiz donuk bakakaldılar. Varlığıyla yük bindirdiğinin farkında olduğundan değil de suskunluktan canı sıkıldı. Bir işi olduğunu uydurup yanlarından ayrıldı. İşte yine yalnız kalmıştı. Bindiği minibüs E-5 kara yoluna gelince oradan metroya aktarma yaptı. Saat dördü geçiyordu. Bir şey yapmak için geç sayılabilecek bir zamandı. Ama onun yapacak bir şeyi olmadığından hava hoştu. Bulunduğu kompartımanda boş yer yok gibiydi. Pencerenin karanlığa uzanan derinliğine yansıyan üç koltuk ötesindeki kızı süzüyordu. Bir istasyon sonra yanındaki yaşlı adam inip yerine çok hoş bir kız oturdu. Metro hızlandıkça bedenler daha fazla eylemsizlik ilkesine karşı gelemeyip kuvvetin tersi yönüne doğru savruluyordu. Her seferinde ciğerlerine kadar çektiği baş döndürücü bir parfüm kokusu yayılıyordu kızdan. Dizleri birbirine bitişik sakınımlıydı. Yanlışlık belki de başka şeylerde aranabilirdi. Parfümün dalgalandığı sarışın saçlarındaydı ya da biçemin kendisiydi, o gereğinden fazla sakınımdı kim bilir. Belki de ona her zamankinden daha hızlı gittiği sanısı uyandıran metroydu işi karıştıran. Her ivmede sakınımlı duran dizlere doğru fazladan bir salınım, ufak dokunuşlarda gövdenin platonik tutuştuğunu diğer gövdenin anlamasıydı. Derken kızın ayağa kalkıp diğer kompartımana yürümesi komediye son verdi. Maden ocakları üzerine ufacık bir fikir veren makasa girildiğinde bırakılan ray hattı ve bir diğerinin bulunduğu o geniş kulvarda dikkatli bir bakışla fark edilen gizemli bölmeler yerin altında başka bir hayatın olduğuna inandırır. Hades'in mümkün olduğuna ve peronun beyaz aydınlığında bile ruhunun oraya ait olduğuna inanıp bir kez daha kahrolmak. Evet mümkündü bunlar. Merdivenler onu yukarıdaki aydınlığa çıkardığında geride bırakamadığı Hades'in karanlığını bir lanet gibi yüzünde taşıyordu. Ufka doğru alçalan güneşin etkisiyle sokaklar uzayan gölgelerle bölünmüştü. Hareketleri edilgindi. İnsan seline karışarak kendini akışa bıraktı. Kıyıya bağlı ufak teknelerin önünden geçip sahile çıktı. Kısa kış gününün etkisiyle dışarıdaki insan kalabalığı azalmış olsa da yine de hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Kalın paltosunun altında orta yaşlarda bir adam milleti başına toplamış anlatıyordu. Merak edip başını uzattı. Üç tane boş meyve suyu teneke kutusu bir üçgen oluşturacak şekilde yere dizilmişti. Tüm mesele topu iki metreden yuvarlayıp üçünü de devirmekten ibaretti. İşe kolay gözüyle bakan birkaç kişinin üç dört denemede en fazla ikisini devirmesini izledi. Meraklısı boldu .Sıkıldı sonra .Ayrılarak kıyı boyunca yürüdü. Zaman ilerlemişti. Az önce gökyüzünü saran kızıl renklerin yerini şimdi koyu bir karanlık almıştı. Ansızın kapılar açılmışçasına boşalmıştı sokaklar. Burna geldiğinde kıyıdan sapıp merdivenlerden yukarı çıktı. Çay bahçesi bomboştu. Çişi gelmişti. Bahçenin girişindeki tuvalete girdi. Pisuvarın önünde fermuarını çektikten sonra bile bir zaman başını kaldırdığı duvara bakmayı sürdürdü. Kirli sarı rengin yüzeyi boyunca yazılmış karalamaları okudu. Aralık bacaklarıyla uzanmış bir kadın çizimini inceledi. Kenarına yazılan yazıyla gövdeye doğru çıkan ok kışkırtıcıydı. Boş masalara göz gezdirip bahçeden çıktı. Aşağı tarafa, Kurbalığıdere yönüne indi. Parkın yanındaki dere kenarından yürüdü. Caddeye geldi. Tek tük araba geçiyordu. Derken beklenmedik bir anda karşısında onu gördü. Pazar gecesinin yitik hüznü içinde kendisine gülümsüyordu. Uzattığı parmağıyla bir şeyi işaret eden komik bir çocuk yontusu. Koşarak gidip sarıldı. Krzystof Kieslowski Üç Renk: Beyaz filmi. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 6. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hidroterapi/", "text": "Hidroterapi adından da anlaşılacağı üzere basitçe su kullanılarak uygulanan tedavi yöntemidir. Tam olaraksa sağlığın geliştirilmesi ve hastalıkların tedavisi için suyun farklı formlarının çeşitli sıcaklık, basınç, sürelerde çeşitli vücut bölgelerine dahili ve harici uygulanmasıdır. Uygarlığın başlangıcından bu yana kullanılan hidroterapi natüropatinin önemli bir öğesidir. Hidroterapide buhar banyoları, saunalar, sıcak ve soğuk kompresler gibi uygulamalar kullanılır. Suyun varlığı olmadan insan uygarlığı düşünülemezken, hidroterapi de en az insanlık kadar eskidir. Suyun tedavi edici gücü eski Mısır ve Çin gibi uygarlıklarda keşfedilmiş ve kullanılmıştır. Günümüze yaklaştıkça yaşlanma karşıtı ve kozmetik etkileri sayesinde önemi daha da artmış ve yaygınlaşmıştır. Kompres: Sıcak veya soğuk suya batırılmış havlunun vücudun belli bölgelerine yerleştirilmesidir. Soğuk kompresler ödemi azaltır, baş ağrısı ve ateş tedavisinde kullanılabilir. Sıcak kompresler ise uygulandığı bölgede kan akışını artırır, enfeksiyonların tedavisinde ve ayrıca sertleşmiş boyun kaslarını gevşetmede kullanılabilir. Yüksek güçte püskürtme: Organ işlevini ve dolaşımını artırmak için 2-3 dakika boyunca vücuda sıcak veya soğuk su püskürtülür. Sıcak banyolar: Yaklaşık 37.5 oC'ye kadar ısıtılan suya vücudun tamamının veya bir bölümünün daldırılması ile yapılır. Bu yöntem artrit belirtilerinin azalmasına, sertleşmiş kasların gevşemesine fayda sağlayabilir. Deniz Suyu Tedavileri: Deniz suyu ve deniz yosunu tedavisi içerdiği yüksek oranda mineraller sayesinde özelliklede iyot nedeniyle terapötik kabul edilir. Bunlar sıcak banyo ve vücuda sarma gibi yöntemlerle uygulanır. Bu uygulamalar artrit, uykusuzluk, dermatit, menopozal belirtiler, romatizma ve kilo kaybına karşı etkilidir. Sitz banyoları: Sitz Almanca' da koltuk demektir. Avrupa'daki folklorik bir uygulama çeşididir. Farklı sıcaklıklarda iki banyo kullanılır. Bu uygulamada kalça bir banyoya ayaklar ise diğer banyoya daldırılır. Bu tedavi yöntemi menstrüasyon problemleri, hemoroit, idrar tutamama ve bağırsak sorunları gibi durumlarda etkilidir. Buhar Odası: Buhar odaları yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılır ve içerisi buhar ve nemli hava ile doldurulur. Buhar vücuttaki kirleri tahliye eder. Cildin gözeneklerini açarak rahatlama sağlar. Saunalar: Buhar odalarına benzerdir ancak onlardan farklı olarak havası nemli değil kurudur. Terlemeyi uyararak detoksifikasyon sağlar ve vücudu rahatlatır. Girdap banyoları: Basınçlı köpük banyosuna vücudu daldırma şeklinde yapılır. Bu stresi azaltır, ciltteki yaraların, enfekte olmuş yaraların ve yanıkların iyileşmesine yardımcı olabilir. Doğum sancısının azaltılmasında faydalı olabilir. Sargı: Vücudun etrafına soğuk, kuru ya da sıcak havlu sarılmasıyla uygulanır. Soğuk sargı ile vücut uyarılır. Kuru sargılarla detoksifikasyon sağlanır. Sıcak sargılarla ise vücut rahatlatılır. Ateşin düşürülmesinde, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının detoksifikasyonunda, soğuk algınlığında ve bazı cilt rahatsızlıklarında faydalıdır. Bu yöntemler dış hidroterapidir. İç hidroterapi ise genel manada bağırsak temizliği için kullanılır. İç hidroterapi ayrıca kadın genital sistemi içinde kullanılır. Örneğin antiseptik su ile bu bölgelerin bakımı ve tedavisi sağlanabilir. Naturopati, organizmanın kendi sağlığı açısından her zaman en uygun çözümü kendiliğinden bulacağı ilkesine dayalı bir tedavi yöntemidir. Mayo Clinic Book of Alternative Medicine. Time, Inc."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hikaye-yazma-sanati-nedir-hikaye-anlaticiligi/", "text": "Hikaye anlatıcılığı nedir, bu çok önemli bir soru. Hikaye ya da bir diğer adıyla öykü, genel olarak gerçek ya da gerçek olması muhtemel bir olayın anlatısı olarak tanımlanır. Bununla birlikte öykü anlatıcılığı, sadece bir çeşit edebiyat yapma biçimi değildir. Hikaye yazmak, gerçeklikten uzaklaşmadan yaratıcılığı keşfetmenin kıyılarında eşsiz bir gezinti vadeder. Öyküler, bir karakterin topyekun, tüm detaylarıyla yaratıcı bir zihinde vuku bulmasını sağlar. Ayrıca hikaye yazmak, empati yeteneğini geliştirir ve başkaları yerine düşünerek bir karakterin yerine kendini koyma becerisini artırır. İster okuyucu isterse bir olay örgüsüne hayat veren yazar olarak öykülerin büyüleyici dünyasıyla tanışmak, olası bir yaşam senaryosunun içine dahil olmayı gerektirir. Üstelik hikayeler, bir toplumun yaratıcılık katsayısını da gösterir. Tüm bunlardan çıkan sonuç; öyküler, tek başına bir edebiyat türü olmaktan çok daha fazlasıdır. İşte, bütün detaylarıyla hikaye anlatıcılığı ve hikaye yazma sanatının öyküsü.... Hikaye anlatıcılığı, insan yaşamına en uzun süredir refakat eden sanatlardandır. Hikayelerin yazılı forma dönüşmesi ise günümüzden çok uzak geçmişe dayanmaz. Bilinen ilk hikayeler; efsane, destan, masal ya da çeşitli inanışlardan türeyen anlatıcılar biçimindedir. Bunlar kulaktan kulağa, dilden dile yeni sahipleriyle buluşan sözlü edebiyat ürünleridir. Modern anlamıyla hikaye anlatıcılığı ise geleneksel sözlü edebiyat ürünlerinden farklı olarak 16. yüzyılda yazılı eserlere dönüşmüştür. Hikaye anlatıcılığının sözlü bir gelenek olmaktan çıkarak günümüze kadar yazılı forma dönüşerek gelmesinde şüphesiz halk ozanlarının rolü büyüktür. Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Köroğlu gibi karakterler bu anlatıların en önemli temsilcileridir. Öyküleyici anlatım, hikaye sanatının en önemli bileşenidir. Yer ve zaman, karakterler ve en önemlisi sıralı nizamda bir olay örgüsü bu bileşenin temel parçalarıdır. Hikayeler tıpkı yaşamın kendisi gibi belli bir örgü içerisinde akar. Birbirine bağlanan sonuçlar, bazen bir türlü kesişemeyen karakterler hikayenin omurgalarını oluşturur. Öyküleyici anlatıma eşlik etmesi gereken en önemli ve biricik unsur yaratıcılıktır. Yaratıcılık ne denli güçlü olursa, okuyucu hikayeye o denli odaklanır. Bu durum, teknoloji ekseriyetinde gelişen günümüz dünyasında da yaygın olarak gözlemleyebileceğimiz son derece idealize edilmiş bir edimdir. Modern hikaye anlatıcılığının geleneksel metotlardan farklılaştığı en temel nokta ise bireyselliğin çok daha fazla ön plana çıkıyor olmasıdır. Özelikle kurumsallaşan sosyal medya platformlarından hemen her kullanıcının maruz kaldığı başarı öyküleri, modern hikaye anlatıcılığının en önemli örnekleridir. Bu tarz anlatıların çoğunlukla belli bir örgüye, karakterlere, zamana, yere ve en önemlisi de dinleyiciyi şaşkınlıkla takip etmeye zorlayan bir yaratıcılığa ev sahipliği yaptığını gözlemlemek kaçınılmazdır. Öykü yazmak, yaşamın içerisinden herhangi bir edimi kelimelerle ifade etmek anlamına gelir. Bazen kelimeler, ifade edilmek istenenin önüne geçer, bazense anlatılmak istenenin çok ötesindedir. Tüm bunlardan bağımsız olarak hikaye yazmanın bir insana katabileceği en önemli özellik, diğerlerini anlayabilme yetisini güçlendirmesidir. Yaşam, en nihayetinde eksikliklerimizi tamamlamak için gerçekleştirdiğimiz tüm gayretlerin bütünüdür. Hangi anda, neyi neden ve nasıl yaptığımız çoğu zaman kavrayamadığımız bir gerçekliktir. Hikaye yazmak, tam olarak bu eksikliği bertaraf etmenin altın anahtarını sunar. Başarılı bir hikaye yazarı, diğer insanların ve hatta hayvanların neyi neden eylediğini anlama gücüne sahiptir. Hikaye yazmak, bir olay örgüsü inşa etmek ve karakterlere hayat vermek, temel olarak gözlemlediğiniz diğer insanların yaşamından izler taşır. Bu durum ise çevremizde bulunan ortak hiçbir paydayı paylaşmadığımız insanları bile anlayabilmemizi sağlar. İyi bir hikaye yazarı, diğerlerinin eksikliklerini çok daha doğru yargılarla keşfeder. İnsanların iyi ve kötü yönlerini çok daha objektif detaylarla değerlendirir. Hikayelerin konusunun ne olacağı son derece spekülatif bir tartışma alanı olsa da hikayeler, bu konuda oldukça cömerttir. Dolayısıyla bir hikayede hemen her türden konu ya da tema özgürce işlenebilir. Arkadaşlık ilişkileri, psikolojik arka planlar, bir olaya odaklanan örgüler ya da sadece bir karakterin ağzından çıkan biyografik etkinlikler öykülerin konusu olabilir. Bununla birlikte başarılı, dikkat çeken ve merak uyandıran bir hikaye yazmanın olmazsa olmazı yaratıcılıktır. Yaratıcılığa sürükleyicilik eşlik eder. Aslında bu iki edim, temel olarak aynı kavramın iki yüzüdür. Yaratıcı bir olay örgüsü, aynı zamanda sürükleyiciliği de besler. Bazen hiç olmayanı konuşmak, bazen bir tabuyu yıkmak ya da bilinmeyeni apaçık ortaya dökmek, yaratıcılığın bir parçası haline dönüşebilir. Hikayeciler konu tercihinde bulunurken çoğunlukla sosyal ya da toplumsal bir mesaj verme kaygısıyla hareket eder. Yaratıcılıkla oluşturduğunuz hikayeniz, tematik biçimde sosyal mesaj verme potansiyeline de sahip olabilir. Hikayeler, tüm cömertliğiyle insan ya da canlı yaşamına dair tüm detayları diğerleriyle paylaşabilme sanatıdır. Modern anlamıyla hikayenin ilk kez kaleme alındığı eser İtalyan yazar Boccacio'nun Decameron öyküsü olarak kabul edilir. Boccacio, hikaye türüne bugünkü anlamıyla edebi bir kimlik kazandırmıştır. Bununla birlikte hikaye anlatıcılığı ise çok daha eski ve kadim bir geçmişe kadar uzanır. Hikayelerin farklılaşarak birden fazla türe dönüşmesi ise büyük oranda modern zamanlarda ortaya çıkmıştır. Gotik, mizah, toplumsal, gerçekçi, korku gibi birçok farklı türle tanımlanan hikayeler, temel olarak olay ve durum hikayesi olmak üzere iki farklı biçimde ifade edilebilir. Olay hikayesi, adından da anlaşılacağı üzere bir olay örgüsü etrafında şekillenen ve olay örgüsünün karakteristik özeliklerine göre süregelen hikayelerdir. Fransız yazar Guy de Maupassant bu türden hikayelerin en önemli temsilcisidir. Durum hikayeleri ise görece biraz daha karışık ve karmaşık ağlarla örülüdür. Bu tarz hikayelerde olaydan çok karakterler ve karakterlerin söylediği sözler ön plana çıkar. Durum hikayesinde karakter ve sözlerin dışında gözlem de son derece önemlidir. Anton Çehov ile özdeşleşen durum hikayeleri, aynı zamanda bir mesaj verme kaygısını taşıyabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hilim-kilici/", "text": "Ya Ali heybetin senden evvel geliyor. Takvim yaprakları bizde, kültürde ne manevi büyüklüklere sahiptir maziye sormak gerekir. Çünkü takvim yaprakları, ezan vakitlerinin telefonlarda bakılamadığı, Ramazan'da iftar saatinin televizyondan gösterilemediği, öylesine önünden geçerken dahi \"Aa bugün perşembe.\" diye içimizden geçiren zamana ait bizi en meftun eden, yakmaya kıyamadığımız, gönlümüzde sakladığımız hatrı büyük yapraklarımız. İşte bu maziden nasibini alan bizim duvarlarımızda kendisini bir takvimle paylaşmış ve beni de tabi bu durum hayli mutlu etmişti. Yine günlerden bir gün koparırken bir yaprağı kendisinden, atmaya kıyamadığımdan şöyle bir kenara koydum onu. Sonra gözüm bir farklı kesti o bıraktığım yaprağı. Ve dayanamayıp arkasını çevirdim. Bilinir takvim yaprakları arkasındaki birbirinden güzel hikayeler, dersler. Bu hikayede yaşanan olaylar ve karakterler tamamen gerçektir. Çok çetin bir hazırlık var bugün. Müşriklerden en kalıplıları seçilmiş ve Müslüman bir devletin daha fazla büyümesine mani olabilmek adına saldırmaya karar verilmişti. Hedef ise Hz. Muhammed 'in yeğeni Ali. Her iki taraf da savaş hazırlığı için komut bekliyor ve kulaklar o kum rüzgarları arasında yalnızca kumandanlarını dinliyordu. Müşriklerin başındaki komutan tok bir sesle \"Saldırın yiğitlerim!\" diye haykırdı. Hz. Ali komutasında ise haykırmaya lüzum dahi yoktu. Zaten onlar bu muharebe meydanına şehadet şerbetini içmek için gelmiş, düşmana \"Ya bu uğurda ölürüm ya da öldürürüm!\" içgüdüsüyle bakıyorlardı. Savaş Hz.Ali'yi beklemeden, bekleyemeden çoktan başlamıştı. Müşrikler daha fazla dayanamamış, gözü dönmüş İslam ordusu karşısında sayıları hayli azalmıştı. Ancak her şeye rağmen cüssesi büyük, boyu epey uzun, gözleri korku salan kumandanları hala emirler yağdırıyor, hiç pes etmiyordu. Bu durumu farkeden Hz. Ali, kılıcının hedefine kumandanı almış ve o kısacık boyuyla atından tek hamlede atıvermişti onu. Hemen kılıcını kumandana yöneltip başına kesmeye koyuldu ki yerde hiddetinden kuduran müşrik Hz. Ali'nin yüzüne tükürdü. Bu durum karşısında Hz. Peygamber'in yeğeni donakaldı ve elindeki kılıcı bir anda yere atarak, oradan uzaklaştı. Bir savaşta düşmanını öldürebileceğin halde öldürmemek, ona bir küfür gibidir. Yerde yatan komutan, bu yersiz af ve merhamete şaştı kaldı. Sadakat demek, yiğitlik demek, dürüstlük demek. Dostluk demek, adının hakkını vermek, hilmetmek. Müşrik komutan bu sözleri işitince gözlerindeki o korku, dilindeki o küfür gitti. Gönlüne öyle bir nur zuhur etti ki dili Hz. Ali'ye vardı ve \"Bana kelime-i şehadeti söyle, ben de tekrar edeyim. Seni bu zamanın en büyüğü gördüm.\" dedi. O komutan ve kavminden kalan yaklaşık elli kişi de beraberinde bu olaya şahit oldular ve iman ettiler. Bana \"Hilim ne demek?\" diye sorun ben de size \"Hz. Ali 'dir\" diyeyim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hirsiz-mi/", "text": "Hırsızın ve hırsızlığın birçok çeşidi var. Kimi hırsızlar para çalar, kimi hırsızlar herhangi değerli bir eşya. Bazıları herkes uyuduğunda çalar, bazıları da gündüz gözüne, herkesin gözü önünde. Kimilerinin karnı açtır, kimilerinin gözü. Bunların içinde bazıları var ki bizi biz yapan şeyleri çalarlar. İnandıklarımızı, kutsallarımızı, değerlerimizi kullanarak birbirimize olan inancımızı, güvenimizi, kısaca yarınımıza olan umudunuzu çalarlar. Önce tatlı dille yanınıza yaklaşırlar sonra da kendilerini acındırarak sizden bir şeyler isterler. İstediği şeyi alamayacağını anlayınca da küfür ederek uzaklaşırlar sizden. Karnım aç diye sizden para isteyen bir insan ona yiyecek uzattığınızda reddeder mi? İşte anlatmak istediğim bu tip umut hırsızları. Aslında böyle insanların dolandırdıkları insanlara verdikleri zarar önemsenmeyecek kadar azdır. Belki 1 liralarla bir hırsız zengin olur ama hiç kimse verdiği bir lirayla fakir olmaz. Böyle kişiler en büyük kötülüğü gerçekten ihtiyacı olanlara yaparlar. Bir zamanlar sadaka taşları vardı yurdun dört bir tarafında. İhtiyacı olan, kimsenin görmeyeceği bir şekilde alırdı. Yardım etmek isteyense herkesten gizli yapardı. Yardım yapanla, yardım alan birbirini görmezdi. Ksacası sağ elin verdiğini sol el bilmezdi. Öyle ki bir zaman sonra sadaka taşları dolup taşmış. Bazı yerlerde insanlar yardım etmek için ihtiyaç sahibi arar olmuş. Şimdiyle kıyaslandığında ne kadar da çok şey değişmiş. Sadaka taşlarının dolup taştığı bir zamandan, insanların duygularını, inançlarını sömüren bir zamana. Yaklaşık üç dakikalık bir video bu. Anlatmak istediklerimin doğru anlaşılması ve yazdıklarımın havada kalmaması için kesinlikle dikkatle izlemeniz gerekiyor. Videoda ki şahsı hedef göstermek gibi bir amacım yok. Zaten o da yüzlerce örnekten sadece birisi. Amacım inançlarımızı kullanan insanlara karşı bilinçli olmamız. Gözümüzün içine bakarak yalan söyleyenlere karşı, duyarlı bir vatandaş olarak taviz vermememiz. Peki bunlara göz yumanlar kadar bizde suçlu değil miyiz? Onlara destek olarak. Başımızdan savmak için istediklerini vererek. Bize yalan söylediğini bildiğimiz halde, bizi kandırdığını anladığımız halde sırf uğraşmamak için istediklerini yaparak. NOT: Lösev asla kapı kapı dolaşıp bağış toplamaz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hizli-okuma-kursuna-gidilmeli-mi/", "text": "Yüzyıllardır üretilmiş olan ve büyük bir ivmeyle katlanmaya devam eden insanlığın ortak bilgi birikiminin aktarılmasında en önemli taşıyıcı yazıdır. Yazının icad edilmesi insanlık için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bir insanın bilgi edinebilmesinin sadece kendi ömrü ve çevresiyle sınırlandırılması ortadan kalkmıştır. Kendisinden yüzyıllar önce yaşamış birinden ders alabilir, hayatında hiç deniz görmemesine rağmen bir gemicinin sulara açılıp yaşadıklarını anlattığı anılarını okuyup onun için heyecanlanabilir ve bu okudukları üzerine hayaller kurup fikirler edinebilir artık. Bu nedenle de tarihteki büyük medeniyetlerden bahsettiğimiz zaman bu medeniyetlerin yükselmesini sağlayan kütüphaneler bir bir karşımızıa çok çıkıyor ve doğal olarak insan hepsini okumak istiyor. Hızlı okuma belki buna bir çare olabilir. Özellikle günümüzde internet gibi bir iletişim kanalı aracılığıyla sadece yazı değil görsel, işitsel kaynaklardan da zaman ve mekan sınırı söz konusu olmaksızın faydalanabiliriz. Ama gelin biz sadece yazı üzerinde duralım. Okuyucu açısından baktığımızda artık istediğiniz kitabın elektronik versiyonuna sahip olabilmek birkaç tık ötenizde ve bu kitaplar için dev kitaplıklara gerek yok. Bir elektronik kitap okuyucuya normalde bir kütüphaneyi doludurabilecek kitapları sığdırmak mümkün. Bu durum yayıncılar ve kitabevleri içinse birçok kolaylık getiriyor. Artık kitapların basılması için dev matbaalara gerek yok. Tabi ben kitap okuyorsam kokusunu ciğerlerimde hissetmem gerekli diyen okuyucuların sayısı da bir hayli fazla. Tüm bu kolaylıkların yanında bir insanın kendini geliştirebilmesinin sınırı yine kendi okuma kapasitesinde bitiyor. Bu yüzden bir insanın okuma hızını arttırmak istemesi en doğal hakkı. Hatta bunun için de bir sektör kurulmuş durumda. İnsanlara dakikada 2000-3000 kelime hızla okuyucaklarını söyleyen kişiler veya eğitim merkezleri var. Bu sayılar her ne kadar imkansız gibi görünse de bir kişinin okuma hızını iki-üç katına çıkarması bile hayatında müthiş bir kolaylık sağlayacaktır, özellikle beyin işçileri için. Normalde 3 saatte okuduğumuz bir yazıyı 1 saatte okursak geri kalan 2 saat nasıl değerlendirilmez ki? Tabi bir de önümüzde dağ gibi büyüyen edebiyat klasiklerini de okuyabileceğimizi düşündüğümüzde insanın heyecanlanmaması elde değil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hong-kongda-demokrasi-mucadelesi/", "text": "Hong Kong Çin Halk Cumhuriyeti'ndeki esas bölgelerden farklı olarak belirli politik ve ekonomik özgürlüklere sahip özerk bir bölgedir. Eski Britanya kolonisi olan bu bölge, dünya çapında bir finans merkezi olarak tarihsel anlamda Çin'den farklılık arz ediyor. Fakat, geçen yıllar içerisinde Hong Konglular mevcut ekonomik eşitsizliklere ve Pekin'in politik sisteme müdahalelerine karşı endişe duyuyorlar. Çin'in ekonomisi ve ordusu büyümeye devam edebileceği için Hong Kong'un belirgin otonomisinin bozulacağına dair korkular bulunuyor. Hong Kong genel anlamda kendisini yönetmeye yetkili bir bölge olarak 1980'li yıllarda Deng Xiaoping'in ulusal birleşme politikası olan bir ülke, iki sistem yönetimine sırtını dayıyor. Bu politikanın amacı Tayvan, Hong Kong ve Makao gibi bölgeleri kendi özel ekonomik ve siyasi sistemlerini koruyarak Çin'in egemenliği altında birleştirmekti. Bir yüzyıldan daha fazla süre ve kolonyal yönetimden sonra Britanya hükümeti, 1997 yılında Hong Kong'dan çekildi. (Qing Hanedanlığı liderleri, Çin'in Birinci Afyon Savaşı'ndaki yenilgisinden sonra Hong Kong'u 1842 yılında Britanya Kraliçesine teslim etmişti.) Portekiz 1999 yılında Makao'dan çekildi, Tayvan bağımsızlığına kavuştu. 1984 yılındaki Çin-Britanya Ortak Bildirisi, Hong Kong'un Çin'e geri alınmasına dair şartları belirledi. Bu bildiri ve Hong Kong anayasası kentin kapitalist sistem ve yaşam biçimini muhafaza eder ve 50 yıl boyunca yasama, yürütme ve bağımsız yargı güçlerini yüksek derecede özerklik ile birlikte var eder (2047 yılına kadar). Çin Komünist Partisi yöneticileri diğer anakara şehirleri ve belediyelerinden farklı olarak Hong Kong'u yönetmiyorlar. Fakat Pekin, bu bölgede bulunan ve siyasi atmosfere etkili olan insanlar aracılığıyla ciddi bir etki kurmaya devam ediyor. Pekin ayrıca, devir teslimden bu yana yalnızca birkaç kez kullanmış olduğu bir güç olan Hong Kong anayasasını yorumlama yetkisini de sürdürüyor. Bu yasaya göre Hong Konglular basın, ifade, din ve meclis özgürlüğü konusunda koruma altına alınmış olsa da Pekin, eleştirilere az tolerans gösteriyor. Hong Kong; ticaret, iletişim, turizm ve kültür konularını da kapsayan belirli alanlarda dış ilişkiler kurabilmekle beraber diplomasi ve savunma alanında Pekin'e bağımlı bir durumdadır. 7 milyondan fazla insanın yaşadığı bir metropol olan Hong Kong, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin'e yakınlığından ötürü dünya çapında bir finans ve ticaret merkezidir. Hong Kong ticarette, ekonomisinin %90'ından fazlasını oluşturan hizmet sektörüyle birlikte gayri safi yurtiçi hasıla yüzdesi olarak dünyada ikinci sırada yer alıyor. Nispeten düşük vergiler, oldukça gelişmiş bir finansal sistem, kolay düzenleme ve diğer kapitalist özellikler Hong Kong'u dünyanın en cazip pazarlarından biri haline getirmekte ve Şangay ve Shenzhen gibi ana finans merkezlerinden ayrı kılmaktadır. Hong Kong, Dünya Bankası'nın yıllık İş Yapma sıralamasında dördüncü ve Kültürel Miras Vakfı'nın 2019 yılı raporuna göre Ekonomik Özgürlük İndeksinde birinci sırada yer alarak finansal rekabette üst sıralarda bulunmaya devam etmektedir. Dünyadaki büyük bankaların ve uluslararası şirketlerin çoğu, Hong Kong'da bölgesel merkezlere sahiptir. Lakin Hong Kong'un ekonomik gücü Çin anakarasına göre önemli ölçüde azaldı. 1997 yılında gerçekleştirilen devirde Çin'in gayri safi yurt içi hasılasının %16'sını oluşturuyorken bu oran 2017 yılında %3'e düştü. Bu iki komşu arasındaki ticari bağlar sıkı kalmaya devam ediyor. Hong Kong Çin'in toplam ticaret hacminin yaklaşık %7'sini kapsayarak (2018); ABD, Japonya ve Güney Kore'den sonra Çin'in en büyük dördüncü ticaret ortağıdır. Ayrıca bu şehir Çin'in en büyük doğrudan yabancı yatırım merkezi ve Çinli firmaların büyük miktarda vergi cenneti olarak kullandığı bir yer. Aynı zamanda, Hong Kong bu anlamda büyük derecede anakaraya bağımlı. Hong Kong ihracatının en önemli ülkesi olan Çin, 2018 yılında kentin toplam ticaret hacminin yarısından fazlasını oluşturdu. Anakaranın doğrudan yabancı yatırımının yarısından fazlası Hong Kong'a yönelik olsa da bu yatırımın çoğu sonradan denizaşırı olarak gerçekleştiriliyor. Tek parti devleti olarak Çin, Hong Kong'un özgür ve adil seçimlerle tam bir demokrasi geliştirmesine izin vermek konusunda isteksiz bir durumdadır. Uzmanlar Hong Kong anayasasındaki belirsizliklerin bu temel gerilimi arttırdığını söylüyor. Anayasa belgesinde nihai amacın Hong Kong liderinin halk oylamasıyla seçilmesini sağlamak olduğu belirtiliyorsa da bu reformun gerçekleştirilmesi için bir süre sınırı öngörülmüyor. Devir teslimden bu yana, Hong Kong'un ana profesyonel sektörlerine ait temsilcilerden oluşan bir seçim komitesi baş yöneticiyi seçiyor. Günümüzde bu komite 1200 üyeden oluşuyor ve endüstri, reklam, finans, mühendislik, yüksek öğretim, sosyal hizmetler, işçiler, dini gruplar ve siyasi kişilikleri kapsıyor. Siyasi işleyişte yapılacak tüm değişikliklerin Hong Kong hükümeti ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin yasama organı olan Ulusal Halk Kongresi tarafından onaylanması gerekiyor. Bazı yorumcular, Çin'in Hong Kong'daki başkan seçimi de dahil olmak üzere gelecek siyasi reformları sürekli ertelemesinin Pekin'in bu konuda isteksiz olduğunu gösterdiğini söylüyor. En son yapılan seçimlerde, yalnızca Çin hükümeti tarafından oluşturulan bir aday gösterme komitesinin onaylayacağı adayların seçim yarışmasına katılmasına izin verildi. Komitenin kendi adayı olarak görülen Carrie Lam, 2017 seçimlerini kazanarak Hong Kong'un ilk kadın başkanı oldu. Pekin, 2014 yılında Şemsiye Hareketi olarak bilinen kitlesel protestolar ve demokrasi yanlısı grupların 2016'daki seçim zaferi sonucunda siyasi muhalifleri dizginleme çabalarını arttırdı. Bu yıldan sonra, bazı yeni milletvekillerinin seçilirken ettikleri yemini değiştirerek Pekin'in yerel mahkemelere müdahale etmesine ve Hong Kong'un anayasasındaki yeminden sapanlara karşı olan maddelerin farklı yorumlanmasını sağladıklarına dair bir tartışma çıktı. Bütün bunlar sonucunda altı milletvekilinin yetkileri elinden alındı. Son yıllarda Çin hükümeti, Hong Kong medyasını kullanarak Pekin'in söylemlerini duyurmaya ve eleştirileri baskılamaya çalıştı. Çin hükümetine ait olduğu bildirilen bir şirket olan Sino United Publishing, yerel pazarın %70'ini kontrol ediyor. Bir avuç dolusu Hong Konglu kitap satıcısı, medya yöneticisi ve Çinli bir milyarderin gizemli bir şekilde ortadan kaybolması, Pekin'in Hong Kong üzerindeki ürpertici kontrolü hakkındaki endişeleri arttırdı. Pekin ile Hong Kong arasındaki gerginlik, Çin'in kendi topraklarına insan iadelerine izin verecek yasa teklifini onaylamasıyla birlikte yüzbinlerce insanın protesto etmesi sonucu 2019 yazında tekrar ön plana çıktı. Bu protestolar Yasama Meclisi binasının Temmuz ayında yapılan baskınla ve Ağustos ayında Hong Kong Uluslararası Havaalanı'nın işgaliyle birlikte aylarca sürmeye devam etti. Göstericiler Çin hükümetinin şehri git gide daha sıkı yönetmesine karşı bir savaşa girdiler. Aşırı miktarda göz yaşartıcı gaz ve plastik mermilerin kullanılması gibi polis vahşeti mevcut gerginliği arttırdı. Carrie Lam, Pekin'in onayladığı yasa tasarısını geri çekti ama protestocular seçim reformu ve polis şiddetine karşı bağımsız bir soruşturma istiyorlar. Çin hükümeti şuana kadar protesto krizine karşı yapılacaklar konusunda Hong Kong hükümetini yalnız bıraktı fakat Çin devlet medya yayınları göstericileri itibarsızlaştırmaya, yaptıklarını terörizm olarak adlandırmaya ve dezenformasyon yapmaya çalıştı. Uzmanlar, Çin'in sonunda askeri güç kullanabileceği konusunda endişeliler. Hong Kongluların büyük çoğunluğu bir ülke, iki sistem yönteminin devam etmesini destekliyor. 2017 yılında yapılan kamuoyu yoklaması, yalnızca %11 oranında küçük bir azınlığın 2047 yılından sonra tam bağımsız bir Hong Kong istediğini ortaya koydu. Ancak mevcut sisteme olan güvenleri giderek azalıyor olabilir. Farklı kamuoyu araştırmaları, Hong Kongluların Hong Kong hükümeti ve politikalarından giderek daha memnun olmadığını gösteriyor. Suçluların Çin'e iadesi yasa tasarısına karşı yapılan protestolar sürerken, Hong Kong hükümetine olan memnuniyetsizlik en üst seviyeye fırladı. Haziran ayında ankete katılanların %72'si negatif fikir beyan etti. Nesiller arası farkın ve ekonomik eşitsizliğin artması dünyadaki en fazla gelir eşitsizliğine sahip yerlerden biri olarak- siyasi ayrılıkları derinleştirdi. Genç nesiller bölgenin zenginliğinden faydalanamadıklarını ve Çin anakarasının etkisi yüzünden sıkı bir rekabete uğradıklarını düşünüyorlar. Çin'in Hong Kong'a parasal etkisi de bölgedeki sosyoekonomik sınıflar arasındaki farkı arttırıyor. Nesiller arası farkın ve ekonomik eşitsizliğin artması siyasi ayrılıkları derinleştirdi. Hong Kong'un etnik yapısı da Çin'e devirden sonra dönüşüm geçirdi. Birçok insan kendini karma etnik kimliğe sahip olarak tanımlıyorsa da, gittikçe daha fazla insan kendini Hong Konglu olarak görüyor ve kendisini Çinli veya Hong Kong'da yaşayan Çinli olarak tanımlayanların sayısı azalıyor. Siyasi düzen geleneksel olarak iki gruba ayrılmış durumda: giderek daha fazla demokratik reform isteyen pan-demokratlar ve iş dünyasının içerisinde bulunan, Çin hükümetini destekleyen Pekin yanlısı kamp. Pekin yanlısı kamp, tipik olarak Hong Kong siyasetinde daha etkili bir güç. Pan-demokratlar, Hong Kong'un Çin hükümetinin merkezi otoritesini tehlikeye atacak reformları uygulayamayacağını ve her iki tarafın da yararlanabileceği reformların başarılı olabileceğini kabul ediyor. Aynı zamanda, öğrenci göstericilerden oluşan ve daha demokratik bir sistem talep eden bir hareket ortaya çıkıyor. 2014 protestolarından sonra, genç aktivistler, Hong Kong'un yerel kimliğini daha açıktan temsil eden yeni politik grup ve partiler kurdular. Bunlar içerisinde Youngspiration ve Yerli Hong Kong gibi anti-Pekin ve daha radikal partiler olmakla birlikte Demosisto gibi daha fazla özerklik ve self determinasyonu savunan partiler de bulunuyor. Çin'in 2047 yılından sonra Hong Kong'a karşı uygulayacağı siyaset çok net değil. Şimdilik, Pekin toprak bütünlüğünü korumak istiyor ve bu nedenle tüm göstericileri ve demokrasi yanlısı politik söylemleri tek partili yönetimine karşı potansiyel tehdit olarak görüyor. Hong Kong'un demokrasi isteğini, kentin uluslararası bir öneme sahip olması ve Tibet, Sincan, İç Moğolistan, Makao ve Tayvan gibi Çin'e ait diğer bölgelere bir emsal oluşturabileceği tehlikesi yüzünden tehdit olarak algılıyor. Geçen yıllar içerisinde Pekin, kendi söylemini keskinleştirdi. 2017 yılında Britanya'dan devir teslimin yirminci yıl dönümünü kutlamak üzere yapılan Hong Kong ziyaretinde Başkan Xi Jinping, Çin'in egemenliği ve güvenliğini tehlikeye atacak girişimlerin veya Pekin'in gücüne karşı girişilecek bir mücadelenin kırmızı çizgiyi aşmak olacağı konusunda sert bir uyarıda bulundu. 2017 yılında Çin hükümeti, San Francisco ve Tokyo Körfezi'ne rakip olabilecek ve gelecekteki inovasyon ile kalkınmaya öncülük edebilecek, Hong Kong ve komşu Guangdong bölgesinin daha iyi entegrasyonunu sağlamak için iddialı bir plan olan Büyük Körfez Bölgesi projesini duyurdu. Çin'in Bir Kuşak, Bir Yol projesinin etkilerini hatırlatarak, Büyük Körfez projesi yetmiş milyondan fazla nüfusu ve 1.5 trilyon dolarlık bir ekonomiyi kapsayacak. Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca Çin, Hong Kong'u anakaraya daha çok bağlamak için yüksek hızlı tren istasyonu ve Hong Kong ile Makau'yu anakaraya ait bir şehir olan Zhuhai'ye bağlayan otuz altı kilometrelik bir köprü yaparak harekete geçti. Bu konuda yapılan bazı eleştiriler, Hong Kong'un şahsına münhasır özelliğinin bu girişimler sonucunda bozulabileceğini söylüyor. Carneige Uluslararası Barış Vakfı'ndan Phlippe le Corre: Çin'in bir söylemi olan 'bağlantı' kavramı anahtar bir kelime olabilir, fakat son birkaç yıl içerisinde komşu şehirlerde yapılan altyapı çalışmaları, Hong Kong'u daha az merkezi bir bölge yapmak ve diğer bölgeleri güçlendirmeye yardımcı oldu diyor. Ellerinize sağlık Nihat bey sahsen bu yazının dilimize kazandırılması uzak doğuda gerçekleşen olaylara objektif bir bakış açısı sundu. Yalnız sitemizin Çin hükümeti tarafından yasaklanması an meselesi. Teşekkür ederim beyefendi. Burada insan sağlığıyla ilgili bir yazı yazsam da Çin hükümeti tarafından yasaklanmamız an meselesi olabilirdi. Hem reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler. Özerk yönetimlerin tamamının bence sonu bu olacak. Bir şekilde tamamen ayrılmak ve kendi bağımsızlıkğını almak isteyecekler. Bu durum en baştan önlenmeli bir zaman sonra her şey çok geç ollabiliyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/hotspot-internet-paylasimi-ucretli/", "text": "Özellikle teknoloji ile az buçuk haşır neşir olanlar bir gece evinde oturup çayından yudumunu almış sakince televizyonunu izlerken o kötü haberi aldı: Telefonlarında kullandıkları mobil İnternetlerini artık belirli bir ücret karşılığında hotspot yolu ile paylaşabilecekler. Bu haberi duyduktan sonra benim gibi teknolojiye ilgili ya da bu özelliği kullanan insanlar elindeki çayı bırakmış olmalı ve gidip bu mevsime aldırış etmeden buz gibi bir bardak mı olur bir damacana mı olur; o artık içenin inisiyatifine kalmak suretiyle suyunu içmiş olmalı. İşin trajikomik kısmını geçecek olursak konumuza ciddi bir giriş yapalım. Hotspotlar, insanların bir İnternet servis sağlayıcısına bağlı bir yönlendirici kullanarak kablosuz yerel alan ağı aracılığıyla, genellikle Wi-Fi teknolojisini kullanarak İnternet erişimi alabilecekleri fiziksel bir konumdur. Halka açık hotspotlar, kafeler veya oteller gibi müşteriler tarafından kullanılmak üzere bir işletme tarafından kullanılabilir. Halka açık hotspotlar tipik olarak, bir yere kadar mekan tarafından kontrol edilen İnternet erişimi sağlamak üzere yapılandırılmış kablosuz erişim noktalarından oluşturulur. En basit haliyle, geniş bant İnternet erişimine sahip olan yerler, bir yönlendirici ile birlikte ve erişim noktasını İnternet bağlantısına bağlayarak halka açık kablosuz erişim oluşturabilir. Bu işlevleri birleştiren tek bir wireless router yeterli olabilir. Ama bizi ilgilendiren telefonlar olduğu için ona değinmemiz yeterli olacak. Aslında telefonlarda mantık daha kısa ve basit şekilde anlatılabilir. Bir hareketimiz ile mobil şebeke sağlayıcımızın bize tahsis ettiği İnterneti kablosuz bir şekilde belirli bir alanda paylaşıp istediğimiz cihazların bundan faydalanmasını sağlayabiliyoruz. Yani cep telefonumuz bir çeşit modem oluyor. Bugüne kadar ücretsiz kullanabildiğimiz hotspotun ücretli olması hakkında ilk açıklamayı yapan GSM firması Turkcell oldu. Konu ile ilgili Turkcell'in kullanıcılarına atıığı mesaj: 15.01.2019'dan itibaren mobil internet paylaşımlarınız aylık 9 TL le ücretlendirilecek. Hem faturalı hem de faturasız bireysel ve kurumsal tüm müşterilerden paylaşımla beraber 9 TL ücret alınıp, karşılığında paylaşımda kullanabilecek 2 GB internet paketi tanımlanacaktır. Bu 9 TL'lik ücretlendirmeden sonra verilen 2 GB İnternet paylaşma hakkı 30 gün sürecek olup, bunu etkinleştirmek için kullanıcının fazladan hiçbir şey yapmasına gerek yok. Bu 30 günlük kullanım sonrasında eğer tekrardan İnternet paylaşılır ise bir 30 günlük paket daha 9 TL ile hatta tanımlanmış olacak. Verilen 2 GB'lık bu paket sadece paylaşımlarda kullanılacak. Verilen bu 2 GB'lık hediyeden sonra kullanılan İnternet ise kullanıcının paketinden yiyecek. Önce AKK'nin kalkması ile mutlu olmuştuk. Devamında adeta katlanan İnternet fiyatlarını görünce şok olmuştuk. Gelenin gideni aratmasını birebir yaşamış olmuştuk. Sonra ne oldu? Telefonumuzdan başka cihazlara İnternet paylaşırsak bir ücret ödememiz gerektiğini öğrenmiş olduk. Peki ne olacak sonumuz böyle? Benim düşünceme göre bir süre sonra alışıp sesimizi çıkarmayacağız gibi duruyor. Acaba herkes GSM firmasını arayıp hakkını savunsa bir şeyler değişir mi? Denemekten bir zarar çıkacağını düşünmüyorum, hatta aksine düşük bir ihtimal olsa bile geri adım atabilirler. Bu satırları yazdığım sırada yeni bir haber ile karşılaştım. Bu habere aşağıdaki başlıkta yer veriyorum. Turkcell CEO'su Kaan Terzioğlu gelen tepkiler üzerine Twitter hesabından açıklama yaptı. İki gündür mobil erişim noktası kullanımı konusunda sosyal medyada yapılan paylaşımları yakından takip ediyorum. Konuyla ilgili içgörü ve çıkış noktamızı sizlerle paylaşarak, konuya açıklık getirmek istiyorum. Türk Telekom da internet sitesi ve sosyal medya üzerinden hotpsot konusunda açıklamalarda bulundu. Kişisel erişim noktasının 1 Ocak 2019 tarihinden itibaren ücretli olacağına yönelik bir takım söylemler olduğunu belirtip, bu gibi işlemlerden herhangi bir ücret alınmadığını ve alınmayacağını kullanıcılarına duyurdu. Neyse Türkiye'ye geçecek olursak Twitter'da bir kullanıcının Vodafone Destek hesabına diğer operatörde gidilen hotspot ücretlendirme politikasını Vodafone'un izleyip izleyemeyeceği hakkındaki sorusuna Vodafone Destek Vodafone'un mevcut ücretsiz hotspot uygulamasını aynı şekilde sürdüreceğini söyledi. İmla ve sayısal veri hataları düzeltildi. Operatörlerin hepsi anlaşarak bu kararı almışlardır. Ya yakında diğer operatörlerde de paralı olur ya da Turkcell bu durumdan vazgeçer ki Turkcell'in ücret almayarak o kadar paradan vazgeçmesi de çok zor. Turkcell CEO'sunun twitter hesabında yaptığı açıklamaya göre şimdilik geri vites yapmış gibiler. Büyük ihtimal ile olumsuz geri dönüşler yüzünden planlarını değiştirmek zorunda kaldılar. Demek ki bir konuda halk olarak tepki koyduğumuzda istediğimizi almış oluyormuşuz. Yorumunuz için teşekkürler Ekrem Bey. internet paketi alırken zaten ücret ödüyoruz birde paylaşıyoruz diye ücret alınması saçma olur, Turkcell in bu tutumu ona müşteri kaybı olarak geri dönebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ibn-haldun-devlet/", "text": "14. yüzyıl İslam düşünürlerinden olan İbn Haldun çok yönlü ve bilgili bir kişidir. Tarihçi olduğu gibi aynı zamanda devlet adamıdır. Çok iyi bir eğitim almıştır. Döneminde seçkin bir devlet adamı olduğundan aranan bir kişi olmuştur. Kadılık, vezirlik ve önemli devlet görevlerinde bulunmuş, Şam'ı işgal eden Timur ile görüşmüştür. Siyasi entrikalardan dolayı 2 yıl hapis yatmıştır. Öncelikle demeliyim ki İbn Haldun eserinde devleti anlatırken sadece siyasi konulara değinmemiş. İktisadi ve sosyal yönlerden de bahsetmiş. Değerlendirmeler yaparken aynı zamanda yapılması gerekenlere ve yapılmaması gerekenlere de değinmiş. Çizdiği devlet portresi ütopik değil gerçekçi. İslam felsefesine sahip olduğu için devlet kurumunun İslam düşüncesi çerçevesinde büyüyeceğini ifade etmiştir. Çok ilginç olarak çok sayıda topluluğun bulunduğu topraklarda devletin parçalanacağını belirmiştir ki bu fikirlerini belirtirken tarih 14. yüzyılı göstermektedir. Aslında bana sorarsanız İbn Haldun devlet portresini çizerken insanı esas almış. Yani baktığımızda devletlerin aynı insanlar gibi bir ömrü olduğunu belirtmiş ve hatta kitabında devletlerin ömrünü yaklaşık 120 yıl olarak yazmış. Bolluk ve refaha dalmak her devletin tabiatında vardır ve bunlar devletlerin yıkılmasına sebep olur düşüncesiyle tanımlamalarda bulunmuş. Aynı zamanda devletlerin ticarete kalkışmaması gerektiğini yazmış. Ticarete karıştığında oluşan sıkıntılardan bahsetmiş. Devlet ticarete karışırsa olacakları da yazmış ve halkın uğrayacağı çöküşü de belirtmiş. İbn Haldun bir devletin asabiyet ile tam anlamıyla yönetilebileceğini savunur. TDK asabiyet sözcüğünü sinirlilik olarak tanımlıyor ama İbn Haldun'un bahsettiği bu değil. O asabiyet'in tanımını İnsanda bulunan din, millet, vatan, soy ve aile gayreti; bunları ve başka mukaddesleri koruma duygusu şeklinde yapmıştır. İbn Haldun'un ünlü tarih eserinin giriş kısmına ait olan bu özet kitapçığı en azından okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/icimde-bir-dag-var/", "text": "İçimde bir dağ var. Çocuklar dağ resimleri çiziyor. İki yamacında ağaçları olan, yukarı akan nehirler çiziyorlar. Kavaklar çiziyorlar yaprakları hiçbir mevsim solmayan. Taraçalara kış vakti güller çiziyorlar. Çocukları kırıp da bu göründüğü gibi değil çocuklar, diyemiyorum. İçimde bir dağ var. Kaplumbağadan hızlı olduğunu düşünen, kendini beğenmiş tavşan yamacımda uyuyor. Bu yarışı kendimden oldukça emin kaybediyorum. İçimde bir dağ var. Bir duvarın ardından sesleniyorum size. Kalp atışlarım yavaşladı. Sesim soluğum çıkmaz halde. Kan sızıyor özenle sildiğim zemine. Bu kan benim durun, diyemiyorum. İçimde bir dağ var. Çektiğim acılardan telif yiyorum. Sanki hepimiz insan değilmişiz gibi. İnsanlar acılarını bile kıskanıyorlar. İlginç diyorum. Araştırmak lazım diyorum. İçimde bir dağ var. En yüksek yerimden, uzaklara görünen ateşler yakıyorum. Göz kapaklarımla dumanlara şekiller veriyorum. İmdat diyorum. İçimde yanan bir şeyler var. İçimde bir dağ var. Serin sabahlar, ılık akşamüstleri, içime düşen şu coşkulu bağırmak hissi, sesimin hiç de hayal ettiğim gibi olmadığı aklıma geldiğinde birdenbire sönerdi. Boğazıma kadar gelip dilimde düğümlenen cümlelerim var. Susmuş, susturulmuş, yarım bırakılmış cümleler. Eksik bir cümle nasıl tamam olur bilemiyorum. İçimde bir dağ var. Kötü huylarımı biliyorum. Bırakmak istiyorum. Attığımız her nokta yeni bir başlangıçtır aslında. Önemli olan, daha bitmedi diyebilmek... Diyemiyorum. İçimde bir dağ var. Eski Amerikan filmlerinde, şu dertsiz tasasız babaannelerin sallanan sandalyeleri geliyor aklıma. Bir ileri bir geri gidiyorum. Ne yerimde durabiliyorum. Ne de bir yere gidebiliyorum. İçimde kıpır kıpır bir heyecan var. İçimde bir dağ var. Toprağın cehenneme uzanan köklerine uzandı kollarım. Dışarıdan bakınca görünmeyen taraflarım da en az görünenler kadar derin aslında. İçimde bir dağ var. Yaşamaktan korkan kadınlar, çocuk olamayan çocuk işçiler, adaletin terazisinde bir o yana bir bu yana sallanarak ömür tüketenler, en çok da gerçek isimlerini kendileri dahi bilmeyen kimliksiz çocuklara sesleniyorum. İçimde bir dağ var. Umutla, berrak pınarlar akıyor yarınlara. İnanın bana yarın daha güzel olacak. Belki hayal ettiğimiz gibi olmayacak ama elbet bugünden daha güzel olacak. İnanın, çünkü bu kısmı bizim elimizde. Öyle güzel dileklerde bulunmuşsunuzki bir şey eklesem büyüsü bozulacak sanki. Yine de naçizane bir şeyler söylemek istiyorum: Söylemek isteyip de söylemediklerimiz, sürekli erteleyip durduğumuz şeyler üst üste birikip bir dağ olmuş içimizde. Yutkunsak da geçmeyecek bir dağ. İşte bu dağ acılarıyla mutluluklarıyla bizim. İlk defa dinlediğim bu şarkı ve yorumunuz için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/icimizde-yasayan-gercek-marti-jonathanlara/", "text": "Evet bir çocuk kitabı okudum. Çevremdekilerin bu çocuk kitabı, bunu mu okuyorsun? dediği kitap. Ama bilmiyorsunuz ki bir çocuk kitabından çok daha fazlasıydı benim için. Çoğunuzun ilkokulda öğretmeni tarafından zorla okutulan, büyümenizle beraber bu kitabı bir daha mı okuyacağım dediğiniz, Richard Bach tarafından 1970 yılında okuyuculara sunulan bir kitap. Ama buna bir kitap olarak bakmak, bir kitap olarak değer vermek çok büyük bir saygısızlık. Çok büyük bir hazinenin haritası. Evet bir hazine ki insanın kendini geliştirmesini, hep daha ileriye gidebilmesini, yaptıklarından asla vazgeçmemesi ve yaptıklarından da pişman olmamasını öğreten bir hazine. Hayata karşı bakışımızı, duruşumuzu değiştirebileceğimiz bir hazine. Bu dünyaya, insanlığa altından, gümüşten, mücevherden, topraktan daha değerli bir hazine. Ne yazık ki insanlığın var olduğu günden bugüne kadar ihtiyaçlarımızı hep çarpıtmışız, hep farklı yerlere yönelmişiz. Hep farklı amaçlar uğruna koşmuşuz. Paranın, toprağın, makamın bizi üstün kıldığını düşünmüşüz ve bunların yanında asıl değerli olan ruhumuzu, beynimizi çöpe atmışız. Bu kitabı okuduktan sonra ne kadar aciz olduğumuzu, bu saçma sapan sistemin içinde kalabilmek için ruhumuzu ve beynimiz nasıl çöpe attığımızı anladım. Doğduğumuz zaman bile ailelerimiz iyi çocuk olacak, namuslu çocuk olacak gibi şeyler demek yerine büyüyünce doktor olacak, mühendis olacak demeyi tercih ediyor. İşte bu kadar para ve mevkiye aç bir topluluğuz ve öyle yetişmeye de devam ediyoruz. İnsan olamamış doktorların, mühendislerin, meslek sahibi veya mevki sahibi insanların neler yaptığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Kendini geliştirmeyen, yükselebilmek için başkalarını ayaklarını haksız yere kaydıran insan topluluğu. Yarardan çok zararı olan insanlar. Asıl girmek istediğim konuya giriyorum şimdi. İşte insanlar zamanında kendilerini geliştirselerdi, hep daha ileriyi hedefleselerdi böyle mi olurdu?!?! Tabi ki de böyle olmazdı. Herkes kendini daha iyi tanırdı, yapabileceklerinin farkına varırdı. Kendi olmaktan, kendi yaptıklarından mutlu olurdu. Kendini tanımayı bitirdikten sonrada çevresindeki her şeyi daha iyi anlamlandırabilirdi. Çevresine karşı bir saygısı olurdu. İnsanların birbirine karşı olan saygısı da başarıyı, huzuru ve yükselişi getirirdi. Yani kısacası mutluluk mutluluk getirir. Huzur ise huzuru getirir. Peki mutlu ve huzurlu olabilmek için ne yapmalıyız? Kitapta da dediği gibi bu dünyaya geliş amacımız yaşamsal ihtiyaçlarımızı karşılamak değil. Bize verilen bu vücudun, bu beynin hakkını verebilmek! Bakın ben bir tıp fakültesi öğrencisiyim ve o kadar mükemmel ve bir o kadar da karmaşık vücudumuz var ki insanlığın sonuna kadar bu vücudun mekanizmasını çözemeyiz. Peki, sizce bu vücut bize sadece yemek yiyip, savaşıp, yönetici olabilmemiz için mi verildi? Tabi ki de hayır! Mutlu olabilmemiz, bir hedef belirleyip o alanda ilerleyebilmemiz için verildi. Önceki paragrafta da dediğim gibi biz mutlu ve huzurlu olursak insanlık da mutlu ve huzurlu olur. Bu ikisi de bizi mutlu ve huzurlu bir insan yapmaz. Aksine karamsar ve mutsuz bir insan yapar. Mutsuz insan mutsuz toplumdur. Peki bu yazıyı niye yazdım? Bu yazıyı kendimizi geliştirmemiz gerektiği, önümüze hep bir hedef koymamız gerektiği ve o hedefe ulaşabilmek için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerektiği için yazdım. Tıpkı martı arkadaşımız Jonathan Livingston gibi. Bu dünyaya gelme amacının sadece balıkçıların attığı ekmekleri ve denizin üst kısımlarında yüzen tatsız balıkları yemek olmadığını düşünen ve hep daha iyisini arayan Jonathan Livingston. Hep kendisini geliştiren bir şahinin anatomik yapısına sahip olmasa bile şahinle hız konusunda yarışabilen, yapabileceklerinin sınırını zorlayan, hiçbir martının ulaşamayacağı derinlikteki o leziz balıkları yiyebilen Jonathan Livingston. O kadar büyük bir martı ki kendi ailesi ve toplumu onun bu yaptıklarından dolayı eleştirmesi hatta kendi topraklarından atması bile martımızı yıldırmamıştır. Hep daha iyisini hep daha ilerisini hedeflemiştir. Bu da martı arkadaşımızı kitapta cennet diye belirtilen yere yükselmesini sağlamıştır. Hani hepimizin amacı cennettir ya; işte o yüzden okumalıyız, o yüzden kendimizi geliştirmeli, hedefler belirlemeliyiz ve ne olursa olsun hiçbir şekilde bu hedeflerden vazgeçmemeliyiz. Amacı olan, öğrenen insan mutlu insandır. Mutlu insan mutlu toplumdur. Lütfen okuyun, okutun ve sizin kendinizi geliştirmenizi istemeyenlerden uzak durun. Onlar sizlerden korkuyor çünkü. Açıkçası çocuk kitapları genelde çok güzel ve berrak mesajlar verir. Bu sebeple çocuk kitaplarını hep sevmişimdir. Farklı bir bakış açısı için teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/icimizdeki-seytan-kitap-incelemesi-sabahattin-ali/", "text": "İçimizdeki Şeytan şimdiye kadar okuduğum Sabahattin Ali romanlarının en güzeliydi diyebilirim. Çok hızlı ve ilginç bir girişle, kendinizi birden olayın içinde buluyorsunuz. Yani kahramanları tanıtarak değil olayla başlıyor, ilerleyen bölümlerde kahramanları tanıtıyor ve bence bu durum sürükleyiciliğin başından itibaren olmasını sağlıyor. Sadece girişinden dolayı değil olayların devamında, kitabın kahramanlarında... yani romanın tamamında kendinizden bir şeyler bulacağınıza eminim. Olay bir vapurda iki gencin konuşmasıyla başlıyor. Yani daha doğrusu Ömer çok ve belki de boş konuşurken Nihat'ın onu dinliyormuş gibi yapmasıyla başlıyor diyebilirim. Neden boş konuşuyor dedim, çünkü Ömer hayal aleminde yaşayan, normal insanların yaptığı ve değer verdiği her şeyi sıkıcı bulan bir genç. Açıkçası bana en ironik gelen kısımlardan biri buydu. Çünkü Ömer her ne kadar normal olmak istemese de hayatın bu şekilde sıradan olmaması gerektiğine inansa da kitabın sonunda aslında sıradan insanın ta kendisi olmaktan kaçamıyor. Vapurdan inerken Ömer gördüğü bir kıza aniden vuruluyor, başka bir boyutta mutlaka tanışmış olmalıyız diyecek kadar deliriyor, yanına gidiyor ve onun akrabası olduğunu öğreniyor. Yani aslında çok farklı olduğunu düşündüğü bir şey, çok sıradan bir hal alıyor. Ve kitabın tamamında hissedeceğiniz bu durumun tespitini Nihat kitabın en başında yapıyor. Ömer'in vapurda görüp vurulduğu kız ise okuduğu okul sebebiyle akrabası Emine teyzede kalan Macide. Ömer'in Macide'ye birden açılması, Macide'nin ona inanması ve bu kadar kısa sürede etkilenmesi, Macide'nin Emine teyzelerde artık kalamayacak durumda olması ve belki de başına buyrukluğu nedeniyle olaylar çok hızlı ilerliyor. Bunun yanında ailelerin gittikçe fakirleşmesi, yüksek mevkilerde bulunan insanların halleri, her kafadan bir ses çıkması ve kimsenin bir şey yapmaması gibi bir çok konuya da değiniyor Sabahattin Ali. Yani dolu dolu ve bir o kadar da içine alıp beraberinde götüren bir roman. Ömer hayal aleminde yaşıyor, hiçbir şeyi ciddiye almıyor ama her şey düşündüğü gibi çok güzel gitmiyor tabi ki. Macide'den sonra sorumluluk alması ve gerçek hayata dönmesi gerekiyor. Ve gerçek hayat altında eziliyor. Parasızlık nedeniyle inandığı, hayatı boyunca savunduğu bütün değerleri birden yerle bir oluyor. Çevresindeki insanların yanlış yönlendirmeleri ve aslında çok yüksek insanlar gibi görünürken fikir olarak çok düşük olmaları sebebiyle Ömer kendi yolunu bulamıyor. Ve bu yolda kendisine engel olamadan yaptığı hatalarına da bir günah keçisi buluyor: içindeki şeytan. İçimizdeki Şeytan hem sürükleyici bir roman olarak hem de kitabın, yazıldığı 1940 ve yakın dönemini anlatması açısından çok değerli bir roman olduğunu düşünüyorum. Kitabın ön sözünde o dönemdeki bazı insanlara gönderme yaptığı yazıyordu. Açıkçası ben o kadar hakim olmadığım için bilemiyorum. Kendi yolunu bulamayan ve içindeki şeytanla uğraşan Ömer, bu şeytanlıklardan Macide'yi kurtarmak istiyor. Aynı zamanda Macide de gördüklerinden yaşadıklarından sonra Ömer'e eskisi gibi bakamayacağını fark ediyor. Peki bütün ailesini bırakıp Ömer'in yanına giden Macide'yi kim kurtarıyor? Bunu da okumak isteyenlere bırakalım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ictihat-meselesi/", "text": "Kitapların önünde bir çalışma masası, sanki umumi tekrir önünde gibi ciddi, derli toplu. Hayatımın fazlaca bir kısmını burada geçireceğimi anladığımdan beri daha sık oturuyorum buraya. Benim melalimi çeken sadece bu masa, bu kalem, bu defterim sanki. Sanki değil hakikaten de öyle, kimin kime tahammül sınırı yok ki? Nadiren hücrenin dışına çıkarttıklarında bahçe kısmına, orada muhabbet ettiğim kuşların bile bana tahammülü kalmamış artık defterim. Onları beslemek istediğimde dahi zahirde ürkek halleriyle karşılaşıyorum. Güneş dahi bana yüzünü göstermiyor eskisi kadar. Ona sorarsanız: 'lafı bile edilmez mikroskobik bir zaman' Bana sorarsanız: On senesi ömrümün Dizelerini bu denli derinden anlamamın varitli olabileceği aklıma dahi gelmezdi. Yapamıyorum içeride, dışarıda volta atıp durmaktan ve yazı yazmaktan başka hiçbir uğraşa gücüm yok. Yıllar geçiyor ama ben hala kendi içimde yaşananları muhavere etmekten geçemiyorum. Kızım ve eşim eskisi kadar da gelmiyor yanıma, bana kızgınlıkları günden güne artıyor. Bunu öylesine derinden hissediyorum ki... Onlardan ayrı kaldıkça benim de kendime olan kızgınlığım belirmeye başlar mı dersin? Bunu bilmiyorum fakat 3 hafta önce kızım yanıma geldiğinde gözlerimin içine bakıp onun kızını düşündün, ama kendi öz kızın vicdanın kadar önemli değildi öyle mi? dediğinde buradaki tarh edilmiş yaşantıma bir vurgun da ondan geldi. O gün yaşananları daha çok düşünmeye başlıyorum ve her düşündüğümde burnuma iyotla karışık deniz kokusu gelmeye başlıyor daha da kötüleşiyorum sırdaşım. O gün limanda işler sarpa sarmışken ve biz iki işçi, son derece telaş içinde elleçleme işlemlerini kayıt altına alırken bir yandan da küçük dağları halk ettiğinden bir hayli emin olan liman şefinin, söylenmelerine, agresif tavırlarına maruz kalıyorduk. Son gemi felaket dalgaların arasından son derece yavaş bir şekilde limana yaklaşırken gün bitmeye de başlamıştı. Son boşaltım kayıtlarını tutup artık herkesin aklında sıcak yuvasına gitmek vardı. Gemi demir attı ve yük boşaltımına başladı. Ben ve yanımdaki arkadaşım tüm titizliğimizle malları kayıt altına alırken, gözümüzden nasıl kaçtığını anlayamadığımız bir hayli değeri yüksek yükü kayıt altına almadığımızı, bize yatağımızda gecenin 3'ünde haber verildiğinde öğrendik. Daha büyük bir meyus ve kaygıyla limana vardığımı hatırlamıyorum daha önce. Bana en kötü günlerimde bile huzuru bağışlayan o mavi çarşaf gibi deniz, hayatımın en büyük kötülüğünü yaşatacaktı. Bunu sezmişçesine adımlarım yavaşladı sanki geri geri gidiyordum ama ileri doğru adım attığımı sanıyordum. Güneş doğmaya başladığında, yürürken yüzüme vuran rüzgarın hafif ılıması beni dizginlemişti biraz. Arkadaşım benden önce varmıştı limana göz göze geldik ve nedenini anlamadığım bir şekilde yalvarırcasına bakışlarını yakaladım. Tam onunla konuşmak üzereyken yukarıdan o çok tanıdığım ve kulaklarımı tırmalayan sesi duydum. Liman şefinin sesiydi. Senmişsin dedi bana, yükü kayıt altına almayan senmişsin. Arkama nasıl bir hiddetle dönüp arkadaşıma baktığımı hala dün gibi hatırlıyorum. Bana bunu hala inanmakta güçlük çektiğim bir biçimde yapmıştı. Gayet alaminüt bir şekilde limana polis ekipleri geldiğinde, şirketin çoktan şikayetçi olduğunu, paranın ödenmesini istediğini ve eğer ödenmezse hapsimin istendiğini öğrendim. Tabii ki ödeyemezdim. Ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, ben iftiraya maruz bırakıldım diyemiyordum. Bütün belgeleriyle kanıtlayıp bunu benim yapmadığımı savunamıyordum. Bakması gereken doğuştan engeli olan bir kızı vardı ve eğer hapis yatarsa, o yanakları al al olan kızcağıza bakacak kimseler yoktu. Ne bir akraba, ne bir anne hiç kimsesi yoktu onun. Kızgınlıkla karışık ona hak vermeye başlarken, polisler beni savcılıktan gelen salahiyetle götürdüler . Burnuma, dışarıda ateş yakıp yemek pişirdiğinde saçlarında kalan is kokusu geliyor. Daha çok özlüyorum. Burası bana böyle günlük, basit hayatımızın tarifsiz özlemlerini yaşatıyor görüyorsun değil mi? Hücredeki arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla bugün şebiyelda varmış. Bilmiyorlar ki sizsiz her gece şebiyelda'yı bizzat yaşıyorum sevgilim. Mektubu sonlandırıyorum burada. Sait Faik'in de dediği gibi İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana aşığım. Gözlerinizden öperim Nazan. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında dördüncü olmuştur. Muazzam bir hikaye. Yazan hanfendi belli ki çok yetenekli. Parlak bir geleceği var. Öyküsünden çok sıkı bir durum hikayesi okuyucusu olduğu anlaşılıyor. Böyle başarılı hikayeler yazmaya devam edeceğine eminim. Etkileyici bir yazı. Samimi duygu aktarimlati var. Yüreğinize kaleminize sağlık. Bu, samimi ve içten yazı için teşekkür ederiz. Elinize, yüreğinize sağlık. Devamını bekliyoruz efendim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ii-dunya-savasi-sirasinda-cumhuriyet-halk-partisi/", "text": "Cumhuriyet Halk Partisi II. Dünya Savaşı döneminde savaşa girmemesine rağmen zorlu dönemlerden geçti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanlığı görevini İsmet İnönü üstlendi. İnönü'nün genel başkanlık döneminde Almanya'nın Polonya'ya saldırmasıyla II. Dünya Savaşı başladı. Tüm dünya için başlayan zor günlerden savaş fiili olarak katılmayan Türkiye Cumhuriyeti de nasibini aldı. İnönü tüm dünyanın karıştığı o günler için yangınlar içinde inleyen Asya ve Avrupa kıtalarının bitişik noktasında sessizlik yurdu ifadesini kullanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti savaşa fiili olarak katılmamış olsa da ekonomik olarak büyük sıkıntılar yaşandı. Birçok temel gıda malzemesi karneye bağlandı. Ordu teyakkuza geçirilerek olası bir savaşa karşı hazır tutuldu. Bu dönemde yaşanan en olumlu gelişme Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından kurulan Köy Enstitüleri oldu. CHP'nin Atatürk liderliğindeki döneminde çok partili hayata geçiş denemeleri başarısızlığa uğramıştı. TBMM'de başını toprak ağası Adnan Menderes'in çektiği Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü'nün yer aldığı grup, Dört Takrir isimli önergeyi CHP Grup Başkanlığı'na sundu. Söz konusu önerge parti içi özgür tartışma ortamı istiyordu. Bu önergenin Meclis'e sunulduğu günlerde Meclis'te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşmeleri gerçekleşiyordu. Bu kanunla sahip olunabilecek toprak alanı sınırlandırılıyor ve tarım arazilerinin büyük kısmının topraksız köylülere tahsis edilmesi planlanıyordu. Toprak ağası olan Adnan Menderes'in içinde olduğu bu grup bu yasaya çok sert muhalefet ediyordu. Menderes'in muhalefetine rağmen yasa Meclis'ten geçirildi ve İnönü hemen akabinde Dört Takrir önergesini CHP grubuna reddettirdi. Adnan Menderes ve Fuat Köprülü Meclis'e sundukları önergenin reddedilmesinin ardından Vatan gazetesinde rejim aleyhinde yazılar yazmaya başladı. Bu davranışlarının sonucunda Eylül 1945'te Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinden ihraç edildiler. Bu duruma tepki gösteren Celal Bayar milletvekilliğinden istifa etti. Gelişmeleri yakından takip eden İnönü, Kasım 1945'te açıklama yaparak iktidar partisinin karşısında muhalefet partisi olması gerektiğini söyledi. Muhalefet partisi kurulmasının önü açılmasıyla beraber Celal Bayar CHP'den istifa ederek parti kuracaklarını duyurdu. Ertesi yılın ilk ayı Celal Bayar'ın genel başkanlığıyla Demokrat Parti kuruldu. Demokrat Parti'nin kuruluşuyla beraber 10 Mayıs 1946'da CHP II. Olağanüstü Kurultay'ı toplandı. İnönü bu kurultayda şef ve değişmez genel başkan ünvanlarını bıraktığını açıkladı ve bazı uygulamalara son verildiğini duyurdu. Bu kurultayda ayrıca sendikalaşmaya izin verildi, sınıfsal bazda parti kurulmasının önündeki engel kaldırıldı. Bu demokratik gelişmelere rağmen CHP, DP'nin yeni kurulan bir parti olması ve henüz teşkilatlanamamış olmasını fırsat bilerek erken seçim kararı aldı. 21 Temmuz 1946'da gerçekleşen seçimi yüzde 70 ile 396 sandalye alarak kazandı. Seçimde DP 61, bağımsızlar ise 7 sandalye kazanabildi. Öte yandan 1946 seçimi yargı denetiminde gerçekleştirilmedi, açık oy ve gizli sayım ile yapıldı. CHP'nin galip çıktığı seçimlerin ardından Recep Peker başbakan olarak atandı. Demokrat Parti'ye karşı sert tavırlarıyla tanınan Peker, her iki parti arasındaki ilişkilerin gerilmesine yol açtı. Demokrat Parti'nin TBMM'yi boykot edeceğini dillendirmesi üzerine İnönü, hem Peker'i hem de Demokrat Parti Genel Başkanı Celal Bayar'ı dinledi. İnönü görüşmelerin ardından yayınladığı 12 Temmuz Beyannamesi ile taraflar arasındaki ilişkileri yumuşatmayı başardı. Bu süreci Peker'in istifası ve Hasan Saka hükümetin kurulması takip etti. Keza DP'den de Mareşal Fevzi Çakmak, Osman Bölükbaşı, Hikmet Bayur'un içinde bulunduğu bir grup istifa ederek Millet Partisi'ni kurdu. 1948 yılına gelindiğinde çıkarılan yeni seçim yasası yargı denetimini öngörmüyordu. Bu karara tepki gösteren DP yerel seçimleri boykot etti. 15 Ocak'ta Hasan Saka hükümetinin istifasıyla beraber hükümeti kurma görevi medrese tahsili görmüş olan Şemsettin Günaltay'a verildi. Günaltay dönemi aynı zamanda seçmeli din derslerinin müfredata girdiği ilk dönemdir. 1949 yılının Haziran ayında gerçekleşen Demokrat Parti'nin ikinci kongresinde seçimlere hile karıştırılmaması talebiyle Milli Teminat Andı kabul edildi. Bu anda CHP tarafından eleştirel yaklaşılarak Milli Husumet adı verildi. Tüm bu gelişmelerinin ardından yargı denetimini kabul eden yeni bir seçim yasası 1950'de yürürlüğe sokuldu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/iki-guzel-dosta/", "text": "Ben sahibim dostlukların en güzeline, en özeline sahibim. 5 sene önce... Biriyle tüm zıt karakterimize, hırsımıza, inadımıza ve bunun getirdiği daha birçok çekişme ve hatta anlaşmazlıklarla; diğeriyle ise benim tüm o huysuz ve soğuk ve karamsar halimin tam aksine ılımlı, dost canlısı ve tüm o pozitifliği sayesinde başladı tüm bu hikaye. Hep paylaştık, çoğu zaman ağladık bir o kadar güldük, hayatımızla ilgili önemli kararları birlikte aldık, tartıştık hatta kavga ettik, küstük ve yine kırgınlığımızı, kızgınlığımızı birbirimizin omzuna yaslanıp ağlayarak attık ya da sadece dinledik. Belki de en çok bunu yaptık. Bazen birbirimizi, bazen de şarkıları... En çok da Ed Sheeran dinledik. Ve şu an sabaha kadar konuşmak istediğim anlardan birindeyim. Uzun bir süreden sonra ben anlatmak istiyorum. Kelimeleri içimden kopara kopara atmak istediğim tam da o andayım. Daha doğrusu anlattıklarımı can kulağıyla dinleyecek o insanları istediğim andayım. En çok da onu özledim galiba onların yanındaki tatlı, yaramaz huzuru. Azıcık vefasız kimliğimi biraz örtmek isteyişimin farklı bir dışa vurumu... Bir minnet borcu bu yazı belki de. Arkadaşlıklar minnet üzerine kurulmaz belki ama varlıklarına, hayatımda oluşlarına ve bana katlanışlarına duyduğum bir minnet benimki. Benim minik kuşlarım Rana'm ve Zeynep'im. Hayatımızın sayfaları bir bir değişirken sizleri yeni ve temiz sayfalarıma taşıyıp tüm o siyah ve beyazlardan oluşan hayatımı capcanlı renklerinizle boyamaya devam etmenizi istemem belki biraz bencillik ama hiçbir zaman bencil olduğumun aksini inkar etmedim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/iki-kadin-bir-adam/", "text": "Sezen Aksu İzmir de eğlenmek için bir pavyona gider. O gece pavyonda söyleyenler arasında bir genç dikkatini çeker, sesini çok beğenir onunla konuşur ve onu İstanbula yanına getirir. O genç kız Yıldız Tilbe'dir evinin kapılarını açar. Yıldız Tilbe Minik Serçenin vokalistliğini yapmaya başlar. Beraber gezerler, beraber söyler beraber eğlenirler. İddialara göre 1992 baharı Yıldız Tilbe bir gece sarhoşken Sezen Aksu'nun sevgilisi Uzay Heparı'yla sevişir. Her ne kadar Sezen Aksu'nun ikisini evinde bastığı söylensede Yıldız Tilbe katıldığı bir proğramda ayrıldıkları dönemde bende Sezen in evinde kalıyodum Uzay çok arıyodu onu çok sıkıyodu bende üstünden aldım onun sarhoş olduğumuz bir gece birlikte olduk bende ertesi gün gittim anlattım herşeyi ona demiştir. Sezen Aksu Yıldız Tilbeyi evinden kovar daha sonra Uzay Heparı'ylada ayrı düşerler.Uzay Aralık 1993'te modacı Zeynep Tunuslu ile evlenir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/iki-kitap-ve-ucurum-bahsi/", "text": "Bu yazımda sizlerle, incelemesini yapmaktan vazgeçtiğim iki kitap hakkında konuşarak ve bu kitaplar arasında kurduğum bir bağlantı ile belli bir konuda sohbet etmek istiyorum. Birisi daha sonradan aynı isimli filmi de çekilmiş ''Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku İlhami Algör'' bir diğeri Zülfü Livaneli'nin en beğendiğim kitaplarından biri ''Mutluluk''. Ustura kısmını böylece geçerek esas konuma geliyorum efendim. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabını okuduğumda biraz küçüktüm. Süslü kelimelerden etkilensem de pek anladığım söylenemezdi. Yakın zamanda arkadaşımın tavsiyesi üzerine Erdal Beşikçioğlu'nun oynadığı aynı isimli filmini izledim. O an anladım ki ne Müzeyyen olmak kolay, ne de Müzeyyen'i anlamak. Hiç tanımadığı ülkelere giden insanlar, -hele de pek araştırmamışlarsa gittikleri yeri- gittikleri yerde kültür çatışması yaşayabiliyor. İşte aynı şekilde, birbirinden kültürel olarak uzak olan insanlar, aynı şehirde yaşıyor olsalar bile, kendi dünyalarına sıkışıp başka birilerini görmedikleri için birbirinden fersah fersah uzak olabilirler. Bu bahsedilen uzaklık, iki tarafın uzlaşmak istememesiyle uçurum olur. Aynı güneşe bakan, aynı aya şiirler yazan iki insan birbirini anlamaz. Dinlemez. Daha da kötüsü sadece uçurumun bir tarafı varmış gibi davranır. Diğer tarafı yok sayar. Böylece sorunları hallettiğini düşünür. Ama işler öyle yürümez ne yazık ki. Birbirinden tamamen uzak olan iki taraf, yeni nesillerin toplumda karşılaşmasıyla bir araya gelir. Böylece çatışma doğar. Bu çatışma çocuklar büyüdükçe büyür. Konuşmadıkça, dinlemedikçe körüklenir. Her geçen gün daha çok şiddetlenir. Ve böylece toplumu birbirine bağlayan en büyük bağ; birlik ve beraberlik yıpranır hatta kopar. En sonunda ise anlatmaktan vazgeçiyoruz. Çünkü anlasa üzülecek, anlamasa bizi üzecek insanlar getiriyorlar karşımıza. Biz de bir formül buluyoruz kendimizce. Bak müzeyyen seni severim ama inan bana bazı şeyler anlatılmaz. Gerçekleri görmezden gelerek, üstünü örterek bir şeyleri ne yazık ki düzeltemeyiz. Sorunun köküne inmeli. Sorunun daimi çözümüne yönelik çalışmalıyız. Diğer türlü sadece günü kurtarmak üzere çözüm üretebiliriz. Bu söylediklerimden de ön yargılarını bilgisinin ışığında gizleyen insanları tenzih ederim. Benim ifade ettiğim kesim, düşünce tarzlarını sorgulamayanlardır. Çünkü sorgulamayan ve ön yargılı insanlar okusa da hep aynı şeyleri okumakta, küpün tek yüzünü algılamakta, üst düzeylerde eğitim de görse hep kendine yakın olanı alırken farklı olanı sorgusuz sualsiz reddetmektedir. Bu nedenledir ki şimdi çevremizde bile gördüğümüz çoğu eğitimcimiz sığ düşünceli olmaktan kurtulamamıştır. Bu iki kitabın kısa özetlerinden bahsettim sizlere. Anlaşılacağı üzere kitap incelemesinden ziyade üzerine konuşmak istediğim konuysa bu toplumsal uçurum. İnsanları bir arada tutan birçok toplumsal norm vardır. Milliyetçilikten tutun da doğa korumacılığına, adaletten tutun da eğlence anlayışlarına yani bu normlar o kadar geniş bir yelpazeye yayılmıştır ki bunların çoğunu bir araya getirmek fevkalade zor iştir. Ama bazı şeyler de vardır ki beraber yaşayabilmek için hep beraber benimsememiz elzem şeylerdendir. Bunlar ulusal kahramanlar, ulusal savaşlar, birlikte kazanılan diğer çeşitli birçok zaferdir diyebiliriz. Bu değerler çıkar sahipleri, bu toplumda kendine bir yer edinememiş kişilerce ve çoğu zaman siyasi menfaat için kullanılır. Kısa vadede ki kazanımlar için feda edilir. Bizi bir arada tutan bu gerçekler kolay olmayan ve bilakis varoluşsal kavgalar, yaşam mücadeleleri sonucunda kazanıldığı için çok değerlidir. Siyasetin yaşamla ve gelecekle bağdaşmayan yönünden daima geleceği ve yarınları düşünenlerce korunmalıdır. Sözün özü vatansever her birey bu değerleri yıpratmamaya özen göstermelidir. Yaptığımız çoğu eylem deryadaki bir damla misali küçük olsa da mücadele etmek ve taraf olmak adına çok değerlidir. Peki böyle büyük değerleri biz tekil düşüncelerle nasıl koruyabiliriz diyorsanız biraz da bu eylem üzerine konuşalım. İlk olarak ön yargılarımızı ve bizim gibi düşünmeyenlere ördüğümüz duvarları yıkarak başlayabiliriz. Günlük siyasetin yıkıcı ve geliştirici olmayan, sığ çirkinliklerine bulaşmayarak. Karşımızdaki kişiyi de yaşamak isteyen ve mutlu olmak isteyen bir birey olarak görerek. Anlayışlı olarak, empati yaparak. Ve tüm bunları yaparken susmayarak: Kötü olana, kötülüğü bilinçli bir şekilde seçenlere. İşte bu aşamada en önemli nokta: Birbirimizi dinlemek. Karşımızdaki bireyin bilinçli olarak mı yoksa bilinçsiz olarak mı davrandığını anlamaktan geçiyor. Tam olarak da bu aşamadaki bir uçurum istenilen son şeydir diye düşünüyorum. Konuşmalı, fikirlerimizi ifade etmeli. Karşımızdaki kişi fikirlerini ifade ederken sıra bize gelince söyleyeceğimiz şeyleri düşünmek yerine karşımızdaki kişiyi dinlemeliyiz. gerçekten de dediğiniz gibi başlıyor genelde romanlar, sadece bu yazarların değil, başka yazarların yazdıkları da öyle. hep bir kurulu düzenin bozulması olayı var. elinize sağlık. bir de eleştirim var, bence yazdıktan sonra kendi yazınızı bir de dışarıdan ya başkası yazmış gibi okuyun veya en azından bir tekrar okuyun. sanki bazı cümleler garip. Yorumunuz için teşekkür ederim. Eleştirilerinizi, kendimi geliştirmek adına, çok değerli gördüğümü belirtmek isterim. Şimdiye kadar eklediğim tüm yazıları istisnasız birçok kez okudum. En az iki, üç kez de dışımdan okurum. Metinde, art arda geldiği halde birbirinden bağımsız olan cümlelerin neden olduğu karmaşanın ne yazık ki ben de farkındayım. Ama yeni bir yazı stili olarak denediğim bu metindeki karmaşanın bu kadar sırıtacağını maalesef tahmin edemedim. Cümlelerdeki garipliklere gelirsek: Eleştiriniz doğrultusunda -tahminimce diyelim- bazı cümleleri en yakın zamanda tekrar gözden geçireceğim. Diğer yazılarıma da olumlu, olumsuz eleştirilerinizi beklediğimi belirterek; yorumunuz için tekrar teşekkür ederim. Öncelikle, metnin boyutunu ve derinliğini arttıran yorumunuz için teşekkür ederim. Bahsettiğiniz üzere ne yazık ki ülkemizde, yerleşmiş bir linç kültürü var. Hatta bu kültürü öyle benimsemişiz ki: Linç edilen kişiyi bir kenara bırakalım, yahu durun bir düşünelim, böyle olmaz, doğru değil diyen kişiyi de linç ediyoruz. Yakın ve uzak tarihimizde ki örnekleri ise -gelecek nesillere nasıl anlatırız bilemem- utanç kaynağı. Ben şahsen belli bir dönem şu şekilde bir çıkarım yapmaktaydım: Bilgiye ve bireye erişim arttıkça; insanlar fikirlerini daha anlaşılır ifade eder ve linç kültürü azalarak biter. Bu gelişmelere yönelik yaptığım çıkarımlarım, konuya dair iyi niyetli bir varsayımmış. Bireye erişim arttıkça, linç kültürünü besleyen ideolojilerin birbirini beslemesi sonucu, azalmasını beklediğim durum bilakis arttı. Ve bu durum sosyal linçlere, toplu linçlere, siyasi linçlere uzanarak, çeşitlenerek daha da arttı. Mükemmel bir yazı olmuş. Evet tüm kitaplarda aynı düzen var fakat bu düzen olayı olmasa başka bir şekilde ilerleme nasıl olur. Düzen bozulmadan yeni bir hikaye olay nasıl yaşanır? Günlük hayatımızda bile sürekli olarak düzenimizin bozulmasına neden olan bir şeyler oluyor. Evet kesinlikle, ifade ettikleriniz bu bahsin kilit taşı niteliğinde. Katkınız ve yorumunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ikinci-yeni-siiri/", "text": "Garip Hareketi ya da Birinci Yenici olarak adlandırılan şairler, Türk şiirinde oldukça kritik bir dönüşüme imza atmıştır. Onların şiir anlayışı, biçimciliğe karşı güçlü bir başkaldırı olmanın yanı sıra duygusallığı şiirden uzaklaştırmış ve söyleyişin, yani sesin güzelliğine odaklanmıştır. İkinci Yeniciler ise tam olarak Birinci Yeni şiir anlayışının duygusallığı geri plana iten yaklaşımına tepki olarak doğdu. İkinci Yeniciler her ne kadar kendilerinin öncülü olan Melih Cevdet, Orhan Veli, Oktay Rıfat üçlüsüne karşı gelişmiş olsa da onların şiire bakış açısıyla kesiştikleri ortak bir zemin vardı. Bu zemin, her iki şiir akımının da bir öncekine tepki olarak doğmasıydı. İkinci Yeni şiiri, bilindiğinin aksine bir manifesto ya da deklarasyon ile doğmamıştır. İkinci Yeni şiir topluluğun üyelerinin her biri kendine özgü şiir anlayışlarıyla belli prensiplere bağlı kalarak o döneme dek katı kalıplarla örülmüş Türk şiirine yeni bir soluk kazandırmak istemiştir. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan, Ülkü Tamer ve Sezai Karakoç, toplumcu gerçekçilikte sıkışan Türk şiirine, betimlemelerle okuyucu zihninde farklı çağrışımlar geliştirme konusunda birleşerek İkinci Yeni şiir anlayışının temellerini atmıştır. Geniş bir şair kitlesi tarafından benimsense de İkinci Yeni şiiri, birçok edebiyatçı tarafından da büyük eleştirilere maruz kalmıştır. İşte iyisiyle kötüsüyle İkinci Yeni şiir anlayışına dair her şey! İkinci Yeni akımı, her şeyden önce şiirin toplumsallıktan uzakta bir konuma sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bu doğrultuda toplumcu gerçekçi şiir anlayışının en önemli temsilcileri olan Birinci Yenicilere karşı çıkmış ve yazdıkları şiirlerde Türkçenin alışılmış kurallarının dışına çıkarak okuyucu zihninde çağrışımlar oluşturmayı amaçlamıştır. İkinci Yeni şairlerinin birbirlerini bir araya getiren herhangi bir bildirgeleri, manifestoları ya da deklarasyonları yoktur. Daha sonra edebiyatçılar tarafından bu birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan genç şairlerin ortak dünyası incelenmiş ve şiir perspektifleri belli prensipler doğrultusunda ortaya konularak İkinci Yeni şiir anlayışının ilkeleri belirlenmiştir. İkinci Yeni şairlerinin en önemli ortak noktaları halk şiiri yerine özgün şiirin benimsenmesidir. Toplum ve ahlak gibi temel kavramlar yerine şiirin konusu, duygusal yoğunluğu yüksek imgelem açısından zengin içerikte olmalıdır. İkinci Yenicilere göre şairin yeteneği, ortaya imgelemle ölçülebilir bir şeydir. Bir şair ne denli imgeler yaratabiliyorsa o denli yeteneklidir. Öyle ki onların şiir anlayışında kesinlikle imgelerin sınırları zorlanmalı ve hatta şiir imgelerden taşmalıdır. İkinci Yenicileri birleştiren bir diğer ilke ise siyasetten uzak bir konum belirlemeleridir. Ayrıca anlatım zenginliği ve güçlü soyutlamalar, İkinci Yeni şairlerinin ortak olarak paylaştığı bir diğer önemli ilkedir. İkinci Yeni şiir anlayışının edebi kökleri, toplumcu gerçekçi şiir anlayışına itiraza dayanır. Toplumcu gerçekçiliğin şiirde ve edebiyatta zirve noktayı yaşadığı 1940'lı yıllar, Türk şiirinden imge ve betimleme temelli şiir anlayışını yoksun bırakmıştır. Dünyada da durum bundan farklı değildir. Buna karşın dünyanın geri kalanında şiir ve edebiyatta ortaya çıkan kıpırdanmalar Türkiye'de de karşılık bulmuştur. Dadaizm ve letrizm gibi akımlar dünyada sanat perspektifine yön verirken, Türkiye'de yüksek düzeyde ilgi gören Fransız şair ve yazarlar İkinci Yeni akımının edebi köklerini inşa etmede önemli rol oynamıştır. Varoluşçulukla bezenmiş İkinci Yeni şiiri, ilk olarak 1956 yılında kendisini Pazar Postası gazetesi ortaya çıkardı. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve İlhan Berk, şiirlerini Pazar Postası'nda yayınlamaya başladığında, Türk şiiri önemli bir dönemeçten geçmek üzereydi. İkinci Yeni tasviri ise ilk kez Muzaffer Erdost tarafından 19 Ağustos 1956'da Son Havadis gazetesinde yayınlanan bir makalede kullanıldı. Ünlü edebiyatçı Muzaffer Erdost, İkinci Yeni şiirinin isim babası olmuştur. İkinci Yeni şiiri sahip olduğu özeliklerle birçok edebiyatçı tarafından eleştirilmiş büyük bir otorite tarafındansa oldukça büyük ölçüde değer görmüştür. İkinci Yeni şiir anlayışı üzerine yapılan tartışmalarda ön plana çıkan en önemli düşünce, İkinci Yeni şairlerinin büyük oranda gerçeküstücülük akımının etkisinde kaldığına yöneliktir. Bu düşünce her ne kadar tüm edebiyatçıların uzlaşı sağladığı bir sav olmasa da İkinci Yeni şiirinin ortak özelikleri büyük oranda gerçeküstücü bir zemin üzerine oturur. İkinci Yeni şiirinin; biçimciliğe karşı çıkması, Türkçe ile olan gramer temelli savaşı ve alışılmış kalıpların dışına çıkması bu şiir akımının gerçeküstücü köklerini açık bir şekilde ortaya koyar. İkinci Yeni şiir akımının bir diğer önemli özeliği de anlamı şiirin merkezine yerleştirmemiş olmasıdır. Bu kesin bir kalıp değildir. Anlam şiirde var olabilir ya da olamaz. Bazı İkinci Yeni şairleri, anlamı neredeyse hiç önemsemezken bazı İkinci Yeni şiirlerinde ise anlam, şiirin merkezindedir. Bu durum temel olarak İkinci Yeni şiir anlayışının belli özellikler ve ilkeler altında bütünleştirilmesinin de doğru olmayacağını gösterir. İkinci Yeni şiiri, ortaya çıktığı ilk dönemde geniş bir çehre tarafından önemli ölçüde benimsenmiştir. Genç şairlerin yeni ve imgelem gücü yüksek bu şiir anlayışı, özelikle toplum tarafından büyük beğeni toplamıştır. Edebiyat dünyasında ise durum bu kadar kesin değildir. Beğeni topladığı kadar eleştiri de gören İkinci Yenicilere yapılan en dikkat çeken eleştiri, şiirlerinin anlamsızlığı üzerinedir. Aynı zamanda İkinci Yeni şiirleri için Kapalı Şiir ve Soyut Şiir gibi birçok olumsuz betimleme de kullanılmıştır. İkinci Yenicilere bir diğer önemli eleştiri de siyasi otoriteden kaçarak şiirin altında kendilerine bir sığınma limanı inşa etmiş olduklarına yöneliktir. Şiirlerinin içe kapanık ve çok fazla bireyci olduğuyla eleştirilen İkinci Yeniciler, alışılmışın dışındaki anlayışları nedeniyle de önemli düzeyde tartışma konusu olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/iklim-degisikliginin-gunumuze-ve-gelecegimize-etkileri/", "text": "İklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın hayatımızı değiştireceği fikri artık su götürmez bir gerçek. Bizler de bu değişimi birçok açıdan ele almak istedik. Bu ay ki Tek Yazı Çok Fikir kategorisindeki yazımızın konusunu iklim değişikliği seçerek bu değişimi bilimsel, günlük, edebi ve daha birçok alanda olacak şekilde inceledik. Bu şekilde, zamanla iklim değişikliği konusunda gelişecek farkındalığa bir nebze de olsa katkı sunmayı umuyoruz. Doğa sürekli değişim ve dönüşüm halinde olduğu gibi iklimler de değişmektedir. Ancak biz insanlar, dolaylı ya da doğrudan doğaya aşırı müdahale ederek iklimin değişim sürecini hızlandırıyoruz. İklimdeki bu hızlı değişim ve bozuluş geri döndürülmesi çok zor veya imkansız bir takım değişikliklere yol açıyor. Bu değişiklikler tüm canlı türlerinin yaşamını ve yaşam kalitesini tehdit ediyor. Endüstri Devrimi'nin makineleşmeyi arttırmasıyla birlikte hızla yükselen karbon emisyonları Dünyamızın ortalama sıcaklığını arttırmaya devam ediyor. Ancak karbon emisyonları tek yönlü bir konu değil. Çin 1990'da %60'ın üzerindeki aşırı sefalet oranlarını 2015 yılı itibariyle %1'in altına indirmesini dolaylı yoldan karbon emisyonlarına borçlu. Günümüzdeki hızlı makineleşme ve fabrikalaşma dünyadaki açlığı ve sefaleti azaltıyor. Bu sebeple insanların, henüz anlam veremedikleri iklim değişikliğini pek ciddiye almamaları ve bu durumu sefaletin önüne koymamaları anlaşılabilir bir şeydir. Ancak tek mesele sefalet olmayıp aynı zamanda ülkeler büyük bir siyasi yarışın içerisindeler. Bu siyasi yarış ülkeleri karbon emisyonlarını azaltmalarının önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor. Bugün dünyadaki tüm karbon emisyonlarının yaklaşık %51'inden sadece Çin, ABD ve Avrupa Birliği sorumludur. Ancak ilginç bir şekilde, iklim değişikliğinin zararlı etkilerinden en çok etkilenenler en fakir ve iklim değişikliğine en az sebep olan ülkeler olmaktadır. Yani, iklim değişikliğini önlemeye yönelik akımların öncüllerinin aslında gelişmekte olan ülkeler olması gerekirdi. Bunun Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin dış politika planlamalarında elzem bir yeri olması gerekmekteydi. İklim değişikliği yalnızca dışarıda hissettiğimiz sıcaklığı etkilemekle kalmamakta aynı zamanda doğal felaketlere yol açmakta, su kaynaklarını tüketmekte, orman sayılarını azaltmaktadır. Bunun ötesinde olayın büyük bir siyasi boyutu da bulunmaktadır. İklim değişikliğinin yaratacağı ekonomik krizler ülkelerin altyapılarını çökertebilir ve başarısız devletlerin sayısını arttırabilir. Bu durum çok büyük göç ve mülteci dalgalarına yol açarak tüm dünyada çözülmesi mümkün olmayan siyasi krizlere yol açabilir. Aynı zamanda tüm dünyadaki terörizm ve fakirlik artabilir. İklim değişikliğini engelleyebilmenin yolunu siyasi çekişmeler üzerine kurulu uluslararası sistemden beklemek yerine sosyal hareketlerde beklemek çok daha kalıcı çözümler ortaya koyabilir. Bu konudaki eğitimin arttırılması ve insanların bilinçlendirilmesi iç politikaları etkileyerek devletlerin iklim değişikliği konusunda adım atması için itici bir güç olacaktır. Aynı zamanda çok daha net ve kesin bir çözüm yolu yine bilimden geçmektedir. Fabrikalaşma ve üretimin aynı seviyede devam etmesine rağmen karbon emisyonlarının azaltılmasına yönelik bilimsel buluşlar, insan kaynaklı iklim değişikliğini engellemenin kesin yolu olarak gözükmektedir. Ancak bilimsel gelişmeleri beklemek lüksümüz de bulunmuyor, çünkü her geçen gün iklim değişikliğinin geri döndürülemez risklerine daha da yaklaşıyoruz. Bu sebeple iklim değişikliğine yönelik atılacak her önleyici adım çok büyük önem arz ediyor. Lakin bu konunun Türkiye ayağı henüz bilinçlendirme ve eğitim aşamasındadır. Bu konuya hepimizin önem vermesi yalnızca gelecek nesillerimiz için değil aynı zamanda mevcut nesillerimiz için de çok kıymetlidir. Şu ana kadar doğru düzgün kar görmemiz gerekiyordu, KAR! Adam akıllı bir kar görmemiz gerekiyordu. Geçen yılları hatırlarım. Şu anki diz boyumu geçen karların yağdığı yıllar olmuştu. Lakin gün geçtikçe, her kış yağan kar miktarı azaldı. Bu yıl Ankara'da birkaç kez yağdı. Bir tanesi sadece yüzeysel oldu. Bir tanesi de kar topu oynanacak kadar vardı ama birkaç gün dayanabildi. Diğer kar yağışlarının üstüne bile konuşmaya gerek yok. Yağışların bu kadar azalması her mevsime etki ediyor. Çünkü normalde kışın yağan kar yükseklerde birikiyor ve havalar ısınmaya başlayıp tam da ekinlerin büyümeye başlayacağı sırada kar erimeye başlayıp bu ekinleri suluyor, büyütüyor. Lakin yükseklerde kar olmazsa? İşte o zaman su sıkıntısı başlıyor. Bu sıkıntıyı önlemek için hem de ekin alanlarında su israfının önüne geçmek için damla sulama büyük önem taşıyor. Küresel ısınmayı dünyanın ortalama sıcaklığının artması olarak özetleyebiliriz. Lakin bu iklim değişikliği aşırı hava olaylarına ve mevsim zamanlarının değişmesine sebep oluyor. Örneğin kar bekliyoruz, sel oluyor. Yağmur bekliyoruz, fırtına oluyor. Kış mevsimleri hem zamanında olmuyor hem de soğuk yerine aşırı soğuk olabiliyor. Mevsimler vaktinde gelmediği için de meyve ve sebze ürünleri etkileniyor. Ha aşırı hava olayları demiştim ya, yağmur yerine dolu yağdığında da ekinler, meyveler sebzeler zarar görüyor. Bizim tarlayı dolu vurdu tabiri işte buradan geliyor. İklim değişikliği, sandığımızdan daha çok şeyi değiştirecek. Dünyamız her geçen gün daha çok ısınıyor. Çevre-doğa bilimciler, yenilenebilir enerjiyi savunan toplum örgütleri ve daha birçokları her geçen gün seslerini yükseltiyorlar. İnsanlar seslerini yükseltiyor çünkü her geçen gün kaçınılmaz olana doğru ilerliyoruz. Kaçınılmaz olan diyorum çünkü bu küresel tehdide karşı aldığımız önlemler bu tehdidi azaltmak bir yana stabil hale getirmekten bile aciz. İklim değişikliği hiç kuşku yok ki hayatımızdaki çoğu şeyi değiştirecek. Alışkanlıklarımızı değiştirecek. Bir bardak suya, taze bir elmaya, her yerde görebileceğimiz yapay bir göle kadar birçok şeye bakış açımızı değiştirecek. Tıpkı bundan bir asır öncesiyle kıyasladığımızda dünyaya olan bakış açımızın neredeyse tamamen değişmesi gibi. İklim değişikliği ile ilgili çok fazla olumsuz öngörü var. Çoğu da haksız sayılmaz. Ancak bu sefer size olumlu gördüğüm şeylerden bahsetmek istiyorum. Şimdi gelin sizlerle bir yolculuğa çıkalım. Bugünden iki asır öncesine gidip yoldan bir adam çevirin ve ona, bugün bizim için bayağı olan teknolojik aletlerin birinden bahsedin. Sonra oradan ayrılın, biraz daha ilerleyin ve bir uzvu eksik olan birini görünce ona son teknoloji protezlerden bahsedin. Beyninden yolladığı bir sinyalle yapay uzvunu hareket ettirebileceğini söyleyin. İnanın bana ikisi de dalga geçtiğinizi düşünecektir. Temiz bir dayak yemeniz içten bile değil. Bunları neden mi söylüyorum? Dünyanın ısınması ile birlikte sadece şehrimizdeki barajların doluluk oranı düşmüyor. Küresel ısınma, bir bardak sudan ve barajların doluluk oranından daha önemli bir konu. Buzulların erimesinden tutun da daha birçok şey oluyor. Daha geçen gün -buzullardaki gözle görülür erimeyle birlikte- hiç güneş yüzü görmemiş yeni canlıların keşfedildiğini öğrendim. Emin olun bu haberlerin devamı gelecek. İnsanoğlu gelişimi boyunca hep diğer canlıları örnek aldı. İlk icatlarımızın kaynağı hep gözlemlediğimiz hayvanlar oldu. Karanlığın altından çıkan hayvanların da bize çok şey katacağını düşünüyorum. Gerek güneşsiz hayatta kalmaları gerek onların karanlık düzenleri bize, teknolojinin gelişimi için birçok kapıyı açacaktır. İnsanoğlu, son yüzyılda girmiş olduğumuz uzay çağına neden ihtiyaç duydu? Önce Ay'a, bugünlerde de -fotoğraflarıyla gündemimize oturan- milyarlarca dolara mal olan Mars'a yolculuğumuzun esasındaki amaç neydi? Tabii ki de yeni bir dünya bulabilmek! Dünya'nın -belki de sanayi devriminden beri- ne derece yaşanılabilirlikten uzaklaştığını, her yıl gördüğümüz kutuplardaki buzulların eriyişinden, süresi kısalmış ve nasıl bir şey olduğu unutulmuş kış mevsiminden anlayamıyor muyuz? Belki de bundan on yıl sonra kış diye bir mevsim tropikal iklimlerde yaşanmayacak bile! Zannediyorum ki gelecek nesillerimize bırakmak istemediğimiz böylesi bir dünya olmadığı için işte tam yüz yıldır farklı gezegenlere, orada yaşama umuduyla gitmeye çalışıyoruz ancak başaramıyoruz. Belki de Dünya'ya bir yaşama umudu getirmeliyiz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ilginc-bir-olay-philadelphia-deneyi/", "text": "Popüler kültürün bir parçası. Tarihteki bir paranormal olay. Aksinin ispat edildiği söyleniyor. Ama bir takım insanda olabilitesine inanıyor. Anlayacağınız çok çelişkili bir deney. Bilimsel deney, Amerika'da geçiyor. Philadelphia açıklarında. Zaten ismini de buradan alıyor. Deneyin yapılmasındaki amaç ise savaş gemilerinin bir süreliğine görünmez olması, istediği zaman görünür olması ve denizdeki radarlara yakalanmaması. Bu deneyde Einstein'ın imzası olduğu söyleniliyor, ama bu iddia da belirsizlikler içinde. Olayın baş kahramanı yani gemisi, USS.ELDRIGE. Baş kahramanı diyorum çünkü bütün bu yalanlamalar da bu gemi üzerinden konuşuluyor. Olayın paranormal bir şekilde gerçekleştiğini ise o sırada geminin yakınlarında farklı bir gemide bulunan Carl Allen anlatıyor. Edison'unda sonradan katıldığı deneyin şöyle olduğundan bahsediliyor. İlk öncelikle gemi mürettebatsız bir şekilde suya indiriliyor ve gemiye dört bir yanından verilen akımlar ile gemi bir anlığına gözden kayboluyor. Daha doğrusu yüksek akımın oluşturduğu sisler içinde olduğundan gözükmüyor. Daha sonra Philadelphia açıklarında akım kesildiğinde tekrar var oluyor. Fakat deney mürettebatsız gerçekleştiğinden yüksek akımın onlara ne yapacağı konusunda tartışmalar çıkıyor. Bu yüzden ikinci deneme ise sadece gönüllü bir takım denizcinin gemiye alınmasıyla yapılıyor. İkinci tekrarda ise, yine aynı şekilde tümüyle akım verildiğinde bir anlığına gemi sisler içinde kayboluyor. Mürettebatlar da gözükmüyor. Daha sonra akım kesilip, gemi geldiğinde ise mürettebattaki insanların kiminin ellerinin demirlere yapışmış halde bulunuyor. Kimileri ise aklını yitirmiş olarak dönüyor. Bu yüzden o an o gemide neler yaşandığı bilinemiyor. Ama o dönem bu olay oldukça popüler olmuş. Özellikle Fizikçiler arasında...Sonradan, bu olay hiçbir bilimsel veriye dayanmadığından, bu deneyden fizikçiler bahsedemez olmuş. Üniversitelerde bahsi geçilmesi yasaklanmış. Ve bir daha tekrarlanması da. Bu deney için teorilerin en büyüğü metafizikçiler tarafından atılmakta. Elektrik akımıyla, geminin farklı bir boyuta gittiği ve bu yüzden de oradaki insanların beyinlerinin bu enerjiyi kaldıramaması ile açıklanıyor. Aynı şekilde ellerin veya başka uzuvların demirlere yapışması ise yine yüksek enerjiden bir mıknatıs gibi davranmasında oluşuyor, yani öyle deniliyor. Tabi ki bunlar teori niteliğinde ve kanıtlanması çok güç. Ben literatürü araştırarak iki görüşü de yansıtmak istedim.Zaten sonunda okuyucuya bıraktım inanıp inanmamayı.Okuyucuya bilim sınırlarında tam olarak kanıtlanmamış bir olayı gercek gibi anlatmak doğru olmazdı.Bilimsel olsaydı üniversitelerin fizik departmanlarında bu yontem okutulurdu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/imkansiz/", "text": "Size disleksi adında bir hastalıktan bahsetmek istiyorum. Belki de çoğunuzun bildiği üzere disleksinin harflerin yerlerini karıştırma, b harfini d gibi görme, 5 rakımını düşünüp 9 yazma gibi pek çok belirtisi vardır. Disleksi hastaları özellikle koordinasyon gerektiren konularda çok büyük zorluk çekerler. Ancak bununla beraber uygun ortam sağlandığında pek çok işi başardıkları söylenebilir. Örneğin dünyaca ünlü polisiye yazarı Agatha Christie, herkesin adını duyduğu ve hala çok fazla okunan ve okunan kitaplar yazmış olsa da, okuma ve heceleme konusunda her zaman zorlanmıştır. Onun için imkansız gibi bu hayat hikayesinde azim ve başarı ile çoğu kişinin yapamayacağı işler başarmıştır. Ve dünyaya imkansız diye bir şeyin olmadığını kanıtlamıştır. Sadece o değil neredeyse tüm ders kitaplarında adı geçen ve hepimizin tanıdığı kişiler de o imkansızlık okyanusunda boğulmadan yol almışlardır. Albert Einstein, Mozart, Leonardo da Vinci, Tom Cruise, Muhammed Ali bunlardan sadece bir kaçıdır. Kısacası hepimizin yaşantısında zor şeyler olmuştur. İmkansız diye adlandırdığımız, yapmakta zorluk çektiğimiz şeyler. Ama eğer gerçekten istersek ve sadece kendimize güvenirsek, imkansız denilen her şeyi başarabiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ingilizce-ogrenmek-icin-mobil-uygulamalar/", "text": "Teknolojinin gelişmesi ile dünya artık gerçekten çok küçük. İnsanların ikinci dil olarak İngilizce gibi bir dünya dilini öğrenmesi adeta çağımızın zorunluğu. İngilizce öğrenmek deyince hepimizin aklına klasik Cambridge grammer kitapları, sarı L sözlükler, sürekli hamile kalan deri çizmeli İngilizce öğretmenleri veya her caddeye açılan 3 kur alana 4 kur ücretsiz veren İngilizce kursları geliyor. Ben bugün bu yazımda yabancı dil öğrenmeye yardımcı olan mobil uygulamalardan bahsedeceğim ve sizinle bu konudaki tecrübelerimi paylaşacağım. Öncelikle belirtmek istiyorum ki ben bu uygulamaları ders aralarında, otobüste veya yatağa yattığımda, uyuyana kadar geçen ölü zamanlarda kullanıyorum. Hem boş zamanlarımı değerlendiriyorum hem de İngilizce öğreniyorum. İlk uygulamamız belki de bir çoğumuzun duyduğu bildiği: Duolingo. Adeta sizi döve döve kelime öğreten bir uygulama. Gerçekten benim gibi kelime öğrenmekte zorlanıyorsanız Memrise sizin için biçilmiş kaftan. Farklı öğretme metodları kullanarak size kelimeleri öğretiyor ve cümle içinde kullanmanızı sağlıyor. Çok güzel bir algoritması var. Duolingo ile beraber kullanıldığında çok verimli oluyor. Ücretsiz modu çok kısıtlı, bundan dolayı premium modunu almak lazım. Ama öyle aham şaham bir ücreti yok. Sürekli indirim teklifleri sunuyor. Benim önerim gelen ilk teklifi ucuzmuş deyip kabul etmeyin; mesela ben yıllık 28 tl'ye üye oldum. Busuu'da Duolingo gibi bir çok dil seçeneği var. Hem gramer hem kelime öğrenmek için güzel bir uygulama. Eğer ki telefonuma tek bir uygulama indireceğim ne önerirsiniz derseniz Busuu'yu öneririm. Kelime öğrenmesi Memrise kadar iyi değil ama ben yurtdışına çıkacağım, temel ingilizce öğrenmem gerek diyorsan tam senlik. Tek kötü yanı premium modunu kullanmak gerekiyor onun da 30 tl/ay gibi bir ücreti var. İngiliz devlet kanalı BBC'nin İngilizce öğretmek için çıkarttığı bir uygulama. Ortalama 2-10 dakikalık gramer, vocabulary, haber, iş İngilizcesi gibi kategorilerde onlarca eğitim videosu var. Gerçekten hem ücretsiz olması hem de İngiliz aksanını öğretmesinden dolayı çok güzel. Temel prensipleri konuşarak İngilizce öğretmek. Ana dili İngilizce olan eğitmenler ile görüntülü konuşarak seviyenize göre eğitim görüyorsunuz. Şimdi diyebilirsiniz ki benim İngilizcem iyi değil nasıl konuşacağım veya nasıl öğreneceğim? Bu konuda kafanız karışmasın, karşınızdaki kişiler eğitimci, sizden tek istedikleri temel İngilizce kelimeleri ve selamlamaları bilmeniz. Ücretleri ise sizin haftada kaç gün kaç dakika eğitim göreceğinize göre değişiyor. Mesela haftada 3 gün, günde 30 dakikalık eğitim ücreti aylık 539 tl. Türk girişimciler tarafından piyasaya sürülen ve yurt dışında çok popüler olan bir mobil uygulama Voscreen. Uygulama tamamen ücretsiz. Voscreen seçtiğiniz seviyede 10-20 saniyelik video parçaları gönderiyor ve sizden ne söylediğini veya Türkçe çevirisini istiyor. Hem İngilizce kulak aşinalığı sağlıyor hem de onlarca güzel film ve diziden parçalar izliyorsunuz. Gerçekten bu şekilde çalışması çok zevkli. Ayrıntılı yazdığım bu uygulamalar dışında Quizlet, Hello7, Drops gibi popüler uygulamalar da var. Ben Memrise ve Duolingo'yu beraber kullanıyorum. Arada da BBC Learning English'den birkaç video izliyorum. Açıkcası seviyem biraz daha yükselince Cambly'i kullanmayı düşünüyorum. Siz de bu uygulama çok güzel dediğiniz uygulamaları yorumda bahsederseniz onları da inceleyip yazıya eklerim. Bu yazıyı zaman içinde ilerleme seviyeme göre yeni önerilerimle güncelleyeceğim. Bu uygulamalar çok harika. Çocuklarım Duolingoyu biraz kullandılar. Çok teşekkürler. Merhaba, english central uygulamasını araştırmanızı öneririm. eğitim amaçlı video içerikleri, online konuşma dersleri ve uygun abonelik fiyatı ile öne çıkıyor. Drops uygulaması hepsinden daha iyi.oradan çalışınca hiç unutmuyorum. Memrise ve Duolingo'yu bir ara kullanmıştım ama nedense bir süre sonra sıktılar. Bir şeyleri tek başına yapmak zor. Şu an nedense Duolingo tekrar gündeme geldi. English Central uygulamasını da araştırıp yazınıza eklemenizi tavsiye ederim. Elinize sağlık. Cambly uzun zamandır kullanıyorum. İngilizce pratik için en iyi mobil uygulama olabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/inkar-etmemek-de-bir-sukurdur/", "text": "Bazı sorular vardır soranın da cevabını bilmediği. Geçmişten gelen pişmanlıkların, keşkelerin ah-u vahında gelecekten beklentilerle, ümitlerle süregelip giden bir yol; Hayat Yolu. Kimi zaman nedensizdir davranışlarımız. O yüzden cevabını bulamayız. Bir arayıştır aslında yanıtımız. İçimizde sakladığımız yüzleşemediğimiz yanımızın kontrolü ele alıp emirlerine itaat etmemizdir nedene el cevap olan. Bir ihtiyaçtır, belki bir yoksunluk, bir yoksulluktur belki de zenginleştirmeye çalışılan. En çok ihtiyacını hissettiğimiz şeyin o an yanımızda olmayışından dolayıdır akan gözyaşımız. Nice hayallerin zirvesine ulaşamamış olduğumuzdan dolayıdır hüznümüz. Bir beklenti içine gireriz neyi beklediğimizi bilmeden. Bir yola koyuluruz adresi öğrenmeden. Her insan güzel, sevdiği anların bitmemesini ister. Bir ömür mutlu olmayı diler. Huzur içinde stresten uzak, rahat ve daha uzun yaşamanın yollarını arar. (buna bir Amerikalı iş adamının 6 kalp, 3 böbrek, 2 ciğer nakli yaptırması ve 200 yaşına kadar yaşama isteği delildir.) İşte tam bu sırada, 'evet sonsuz bir hayatı-saadet vardır ve bunu kazanmanın koşulları sana pek hafiftir' dense elbette ki her insan bu bedeli ödemeyi tercih edecek ve bu hayatı-saadeti kazanmanın her koşulunu eksiksiz yerine getirmeye çalışacaktır. İşte bu hayatı saadet yeri Ahirettir. Dünya yolundan geçip ölümle sonlanıp yolun sonunda asıl yaşam yeri olan ahirete intikal eder. Ahireti kazanmanın koşulları İslam'ın emrettiklerini yerine getirmek yasaklarından da uzak durmaktır. Hakikatte her insan için yaşamı düzenleyen bu kurallar bütünü gayet hafiftir. 24 saatlik bir gününün 1 saatini namaza ayıran ademoğlu ahireti kazanma yolunda çok çok önemli bir yolu kat eder ve İnşallah Allah'ın rahmetiyle cenneti bakiyi kazanabilir. Okuyup, anlayıp, yaşayıp ebedi saadeti kazanma duasıyla İnşallah."} {"url": "https://parlakjurnal.com/inkretin-nedir-diyabet-icin-cozum-mu/", "text": "Çağımızın vebası olan, aslında insanlığı direkt öldürmekten ziyade süründüren bir hastalık şeker hastalığı ya da tıp dilinde diyabetes mellitus. Pankreastaki Langerhans adacıkların tanımlanmasından bu yana 149, diyabette bu adacıklarının rolünün anlaşılmasından bu yana 117, insülinin izole edilmesinden bu yana 97 sene geçmesine karşın diyabet geçmişte olduğu gibi bugün de tam bir baş belası ve tüm dünyayı ilgilendiren bir halk sağlığı sorunudur. Bu gelişmeler tabii ki diyabet tedavisinde devrim niteliğindedir. Bunların yanında 1932'de La Barre'nin İnkretin tanımlaması diyabet tedavisi açısından elimizi çok daha güçlendiren önemli bir silah durumunda. Pankreas karnımızda midemizin arkasında yer alan ve bizim için vazgeçilmez fonksiyonlara sahip bir organdır. İnsülin üretimi önemli işlevlerinden sadece biridir. İnsülin, pankreasın ancak %1'ini oluşturan ve Langerhans Adacıkları denen hücre gruplarındaki Beta hücrelerinden üretilip salgılanır. Latincede İnsula adacık anlamındadır, insülin adı da buradan gelir. Beslenmemizi takiben kanımızda karbonhidrat, protein, yağ miktarları artar. Glikoz vücudumuzun temel yakıtıdır. Özellikle karbonhidratların artışı olmak üzere, yağların ve proteinlerin artışı ile insülin salgısı artar. İnsülin hücrelerimizdeki glukoz kapılarını açarak içeri girmesini sağlar. Doğal olarak kanımızdaki glikoz miktarlarını azaltır. Bu etkisiyle glikozun zararlı etkilerinden de bizi korumuş olur. Diyabet hastalığı ise insülinin azlığı ya da yokluğu sonucunda kronik hiperglisemi ile seyreden metabolik bir hastalıktır. Temel olarak 2 tipi olmasına rağmen birçok tipi vardır. Tip 1 diyabet daha genç yaşlarda ortaya çıkan, bağışıklık sistemi hücrelerimizin insülin üreten beta hücrelerini ortadan kaldırmasıyla oluşur. Yani tip1 diyabet hastalığı insülinin yokluğunu ifade eder. Tip 2 diyabet ise daha geç yaşlarda kendini gösteren insülin direnci sonucu oluşan bir durumdur. Kişi de insülin vardır ancak hücrelerdeki glikoz kapılarını açamazlar. Bu nedenle erken zamanlarda beta hücreleri daha çok insülin üretmeye çalışır ancak bunun sonucu hasarlanır ve zamanla sayıları azalır. Yani Tip2 diyabette, tip1'den farklı olarak az miktarda olsa da insülin bulunur. Ayrıca şeker hastalığı içinde en sık görüleni yaklaşık %90 oranıyla tip2 diyabettir. İnkretin terimi ilk defa 1932'de Le Barre tarafından yemekten sonra insülin sekresyonunu düzenleyen, bağırsaktan salgılanan hormon için kullanılmıştır. 1964'te bu etki klinik olarak kanıtlanmıştır. Ve ardından 1971'de GIP ve 1985'te de GLP-1 tarif edilmiştir. Bu ikisi temel inkretinlerdir. Yapılan çalışmalarda oral yoldan verilen glikoz ile damar yolundan verilen glikoza, insülinin verdiği yanıt farklıydı. İnsülin artışı oral yolla verilen glikozda daha fazlaydı. İşte bu aradaki fark İnkretin Etkisi olarak tanımlanmıştır. Bu etkiyi oluşturan sindirim sistemindeki enteroendokrin hücrelerden üretilen inkretinlerdir. GLP-1 ince bağırsağın ileum kısmı ile kalın bağırsaktaki L hücrelerinden, GIP ise ince bağırsağın ilk kısmındaki K hücrelerinden üretilir. Bu iki hormon dipeptidil peptidaz-4(DPP-4) enzimi ile üretimlerinden çok kısa bir süre sonra yıkılırlar. İnkretinlerden, GLP-1'in insülin salgılatıcı potensi daha fazladır. Ve inkretinlerin önemli bir diğer özelliği glikoza bağımlı çalışmasıdır. Oral besin alımına insülin yanıtının yaklaşık %65'i inkretin hormonlar sayesinde olur. Bu bilgiden sonra lafı uzatmaya gerek yok aslında ama hadi inkretinler hakkında daha derin şeylere girelim. İnkretinler insülin üreten beta hücrelerini koruyucu etkilere de sahiptir. Hem hücre ölümünü azaltırken hem de beta hücrelerinin çoğalmasını sağlar. İnsülin üretimini artırmasının yanı sıra yine pankreasta üretilen glukagon hormonu üretimini azaltır. Glukagon karaciğerimizde glikoz üretimini artırıp bunun kana verilmesini sağlar. Dolayısıyla inkretinler bu yolla da kan şekeri değerimizi kontrol altında tutar. GLP-1 ve GIP pankreas dışı organlara da etkir. Yemeğin ardından midenin ince bağırsağa boşatılmasını geciktirir. Bu sayede doygunluk hissi oluşturur, ayrıca kan şekeri değerlerinin daha ılımlı artmasını sağlar. Beyin üzerinde ise yine doygunluk oluşturma ve gıda alımını azaltma gibi etkileri vardır. Bu sayede kilo vermede önemli yere sahiptir. Bunların yanında kalbi koruyucudur ve yüksek tansiyonda azalmayı sağlar. Araştırmalarda tip2 diyabetli hastalarda inkretin etkisinin azaldığı gözlemlenmiştir. Ve yukarıda da bahsettiğimiz gibi cazip niteliklere sahip olmaları tip2 diyabet tedavisine yeni bir yaklaşım getirmiştir. 2005'ten bu yana iki tip tedavi Amerikan İlaç Dairesi tarafından onaylandı. Bunlardan biri GLP-1 agonistleridir ki bunlar GLP-1'i taklit ederek etki gösterir. Diğeri ise inkretinleri yıkan enzim olan DPP-4'ü engelleyen ilaçlardır. İki ilaç türü farklı özelliklere sahiptir. Örneğin GLP-1 türevi ilaçlar deri altından enjeksiyon ile DPP-4 inhibitörleri ise oral yolla alınır. DPP-4 inhibitörleri ilaçlar hastalar tarafından daha iyi tolere edilebilirken, GLP-1 türevlerine tolerabilite bunu nazaran daha azdır. GLP-1 türevleri kilo kaybını sağlarken, DPP-4 inhibitörleri anlamlı kilo kaybı sağlamaz. Kilo kaybı GLP-1 türevi ilaçları tip2 diyabet tedavisinde daha çekici kılar. GLP-1 türevleri tedavisinin başında bulantı sık görülebilirken zamanla bu yan etki ortadan kaybolur. Diyabet tedavisinde kullanılan diğer ilaçların hipoglisemi riski varken inkretinler glikoza bağımlı çalıştıkları için hipoglisemi riski oluşturmazlar. Hiperglisemi kısa vadede pek bir sorun yaratmazken hipoglisemi kısa vadede ölümle sonuçlanabilecek ciddi bir durumdur. Özellikle diyabet tedavisinin en sık görülen yan etkisinin hipoglisemi olduğu düşünülürse, inkretinleri taklit eden ilaçların hipoglisemi oluşturmaması tip2 diyabet tedavisi açısından bir çığırdır. Ve inkretinler daha da önemlisi bize şunu gösteriyor ki; Eğer vücudumuzu biz bozmazsak kendisi mükemmel bir düzen içinde varlığını devam ettirecektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/insan-devlet-ve-guven-duygusu/", "text": "Diyelim ki iki insan var ve bunlar birbirlerini seviyorlar. Lakin birinin hatası sonucu araları bozuluyor. Bu hata yüzünden aralarındaki güven duygusu bozuluyor. E noldu peki? Haklı olan güvenemeden hatalıyı nasıl affedebilir ki? Hiçbir zaman güvenemeyecek. Tabi insan ilişkileri bu kadar basit değil. Konuşulur anlaşılır. Hata telafi edilir. Belki uzun da sürse güven duygusu tazelenir ve tekrar birbirlerini severler. Mutlu mesut yaşamaya devam ederler. Fakat gelin biz kötü olanı düşünelim. Çünkü iyi durum olursa zaten sıkıntı yok. Seviniriz. Ama ya kötü durum olursa? Ya hatalı olan hiçbir çaba sarf etmeyip güven duygusunu tazelemezse? İşte burada un serilmiş ip kopacak. Burada Nasreddin Hoca'nın hikayesine bir atıf yaptım çünkü olaya geniş açıdan bakmalıyız. Her yönden bakmalıyız. Gerekirse bu yazının bitiminde benim göremediğim durumları anlatırsınız sayın okurlar. Güven duygusu tazelenmedi. Artık haklı olanın içinde bir yumru var. Öyle bir yumru ki bir haklının isyanı bu. Ne yapsa, ne etse diye düşünen. Yaptığı her şey o yumruyu kaldırmak için olacak. Ama basit değil maalesef. Çünkü asıl bir şeyler yapması gereken hatalı olan kişidir. Devlet, TDK tanımına göre kısaca bir tüzel varlık. Asıl tanım uzun, isterseniz açıp bakabilirsiniz. Ama asıl konumuz şu: Ya güven duygusunu bozan devlet olursa? Devlet, birey olmadan olmaz. Tanımında zaten millet ya da milletlerin oluşturduğu diye geçiyor. Birey ne yapmalı mı? Devleti affetmeli mi? Hımm, düşün düşün düşün. Karşıdaki insan olsa neyse. Tek kişi. Affedersin, zamanla geçer gider. Ama güven duygusunu bozan devlet tek kişi değil. Böyle bir durumda birey devleti affetse devletin umrunda olmayacak. Peki birey ne yapmalı? Güven duygusu bozulanlar birbirinden uzaklaşıyor dedik. Ve size sonucu söyleyeyim: Birey devlete küsecek ve devletten uzaklaşacak. Durum bu. Ünlü bir sözümüz vardır, Vatan, Millet, Sakarya diye. Bu üç kelimenin içinde devlet yok. Yazınızın ana fikri çok güzel. ancak dolaylı bir anlatım kullanmışsın. bu gözümü ve zihnimi yordu. daha doğrudan ve daha açıklayıcı bir şekilde yazarsan daha başarılı bir aktarım olabilirdi. yazının sonunu çok güzel bir deyişle bağladığın için ana fikri başarıyla aktarabilmişsin. ancak eğer o deyişi belirtmeseydin ana fikir havada kalabilirdi. başarılarının devamını dilerim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/insan-dunyada-hayal-ettigi-muddetce-yasar/", "text": "Hayal kurabilmek insanoğlunun en büyük güçlerinden biridir. İlk insandan bu yana insanoğlu bu gücü hep kullanmıştır. Kimi zaman bu güç, Mustafa Kemal gibi ulu bir liderin elinde, yok oldu denilen bir milletin yeniden var olmasını ya da nakkaş Ferhat gibi bir aşığın elinde, Şirin'ine kavuşabilmesi için dağları delmesini sağlamıştır. Bu güç her zaman iyilerin eline geçmedi tabii ki de. Masallar aleminde yaşamıyoruz, burası çoğunlukla kötülerin kazandığı alem-i beşer. Kötülerin elinde bu güç dağları delen Ferhat'ın Şirin'e anca mezarda kavuşabilmesine ya da Yunanlıları Akdeniz'in sıcak sularına gömen Mustafa Kemal'in Yunan torunu diye aşağılıkça nitelendirilmesine neden oluyor. Hayaller sadece bireysel sınırlar içerisinde yer edinmez. Kişisel hayallerimiz dışında toplumsal ortak hayallerimiz de vardır. Farklı mekanlarda farklı yüzyıllarda olsa bile bu ortak hayaller her zaman kurulmuş ve dünya dönmekten vazgeçene kadarda kurulmaya devam edecektir. Mesela savaşsız bir dünyada yaşayabilmek, kadın ve erkek eşitliğinin olduğu bir toplumda yaşayabilmek ya da en basitinden zengin olabilmek popüler toplumsal hayallerden bir kaçıdır. İnsanlık var oldukça bu hayaller hep kurulmuş ve bu hayallerini gerçekleştirmek için insanlar mücadele etmiştir. Ama günümüzde hayal kuran ve bu hayalleri için yaşayan insan sayısı ciddi derecede azalmıştır. Bunun nedenini bir kalıba sığdırabilmek imkansız. Ama bence en önemli nedenlerden biride teknolojiyle beraber artan imkanlar sayesinde ihtiyaçlarımıza kolay erişebilmemiz ya da başka bir ifadeyle, genellikle yaşlıların çoğu genci nitelendirdiği gibi tembellik. Ben de bu tembellerden biriyim. Son 4-5 aydır gelecekle ilgili hiçbir hayali ya da beklentisi olmayan bir bireyim. Bunun fazlasıyla farkındaydım ama bu durumun normal olmadığını fark etmemi babam sağladı. Kendisi hayal kuran ve bu hayalleri için yaşayan günümüzdeki ender insanlardan birkaçı. Babam yaklaşık 24 yıl boyunca trafik polisi olarak görev yaptı. Günümüzde çalışan çoğu insan gibi kendisinin de çalıştığı süre boyunca ki en büyük hayallerinden biri sanırsam emekli olabilmekti. 1 ay önce bu hayalini gerçekleştirdi. Şimdiki hayali ise çobanlık. Alacağı inek ile doğu Karadeniz'in dağlarında dolanmak. Şu anki sağlık durumu bunu gerçekleştirebilecek düzeyde değil. Sağlık durumunun elverişsizliğine rağmen yine de bu hayalden vazgeçmiş değil. Kendisi okumayacaksan gel çobanlık yap, ben sana inek alırım diye arada beni tehdit eder. Kendisi de başımda durup bana göz kulak olacakmış. Babamın çobanlık hayalindeki asıl amacı gençliğindeki o güzel günleri, 25 yıldır gönlünü ve hayatını paylaştığı kadını tanıdığı o anı tekrar geri yaşayabilmek. Aklına geldikçe anneme onu ilk gördüğü anı anlatmaktan asla usanmaz. Annemin babamın bu olayı defalarca anlatmasına rağmen o anı hatırlamıyorum diye ısrar etmesi de ayrı bir durum. Babamların sarı kız diye bir ineği varmış eskiden. Babamla amcam çocukluk yıllarında sarı kıza çobanlık yaparmış. Amcam genelde sarı kızı babama bırakır köyün diğer çocuklarıyla başka insanların bostanına girer hıyar hırsızlığı yapar ya da kendi çapında bunun gibi küçük yaramazlıklar yaparmış. Babamsa sarı kıza göz kulak olurken bir ağacın altında ya da ırmağın kenarına oturur kitap okurmuş. Yine sarı kızın otladığı, amcamın yaramazlıklar peşinde koştuğu, babamın da bir kenarda oturup kitap okuduğu o günlerden bir gün annemle teyzem çıkagelmiş babamın karşısına. Annem ile teyzem, bizim köye gelin gelmiş amcasının kızına yardıma gidiyorlarmış ama evin yerini tam olarak bilmiyorlar. Teyzem babamı görünce ona evin yerini soruyor. Babam evin yerini anlatıyor ama gözlerini bir kez olsun annemin üstünden alamıyor. Artık nazdan mıdır, utangaçlıktan mıdır orasını bilemem ama annem hiç oralı olmuyor. Babamın zihninde o andan itibaren bu zamana kadar tam 26 yıl boyunca sürecek, bildiğim en güzel hayalin kurulduğundan eminim. Bu hayalin diğer bir baş karakteri annem ise ilk başta genç olduğundan dolayı evlenmek istemez ama kız tarafı da babam gibi damat bulmuş onu kaçırmak istemez. Annem dedemin zoruyla istemeye istemeye de olsa nişanlanır ama nişanlandıktan sonra o da bu güzel hayale ortak olur. Kısacası annemin nazı da nişanlanana kadar sürmüş. Her zaman uğruna yaşadığımız hayalleri gerçekleştiremeyebiliriz. Biz hayallerimiz için yaşasak da onu gerçekleştirmek için çabalasak da duvara tosladığımız, tökezlediğimiz zamanlar ya da yolumuza taş koyanlar olabilir. Çoğu engel bizi hayalimizden vazgeçiremez ama bazen öyle şeyler yaşanır ki insan hayaline de kendisine de lanetler eder. Kendisine verilmiş en büyük hazinelerden biri olan bu yaşamı bir hayal uğruna hiç ettiğini düşünür ve zihni geriye kalan yaşamında keşkelere hapsolur. Çevremizde böyle insanlara hepimiz rast gelmiş ya da onların hayat hikayelerini duymuşuzdur. Hayalini gerçekleştirememiş, o hayal uğruna yaşayıp en sonunda bir taşın üstünde gözyaşı dökerek o hayalinden vazgeçen bir insan da ben tanırım. Kendisi dedem olur. Dedem, Berbat Hasan olarak tanınır dost meclisinde. Böyle hitap edilmesindeki en büyük neden sanırsam sıkıntılarla, şansızlıklarla dolu bir hayat yaşamasıdır. Kendisi çocuk yaşında trajik bir nedenden dolayı annesini kaybeder. Sıkıntılarla dolu hayat yarışında engelli ablası, bebek yaşta kardeşi ve baskıcı babası ile kalır. Maddi olarak rahat olsalar da dedemin küçük yaşta karşılaştığı zor yaşam şartları ve baskıcı bir baba onu çok daraltır. Tek istediği şey rahat, huzurlu bir hayat yaşamaktır. Bir sabah ablası dedeme tavuklara yem alması için para verir ve onu çarşıya yollar. Dedem bu anı bu zor yaşamdan kurtulmak için bir fırsat olarak görür. Ablası evde aç tavuklara yem beklerken kendisi otobüsle İstanbul'a doğru yol alır. Yaklaşık 13 sene sonra askerliğini yapmış bir vaziyette gerisin geriye köye döner. Köye geri döndüğünde gittiğinden farklı olarak elinde altın kaplama bir saat ile boynunda altın bir zincir vardır. Eş dost tarafından bu hali onun zengin bir şekilde geri döndüğüne yorulur ama belli bir zaman sonra anlaşılır ki gelişinin gidişinden çokta farkı yoktur. Zaten o 13 sene içerisinde neler yaşadığından da çok bahsetmez kimseye. Dayısının kızıyla evlendirilir, bakır işletmelerinde şoför olarak işe başlar. Aklında rahat bir hayat sürme fikri hala daha vardır dedemin. Bu sefer parayı kolay yoldan kazanmaya çalışır, kumara başlar. Bu sırada babasının baskıcı tutumu nedeniyle babasıyla arası bozulmuş, babasının evinde eşi ve çocuklarıyla beraber tek göz odada yaşamaktadır. Hatta daha sonraları kendi birikimiyle babasına nispet yaparmışçasına babasının evinin yanına yeni bir ev yaptırır. Bir gün Murgul-Hopa arasında yük taşırken yolda arızalanmış tomruk yüklü bir kamyon ile karşılaşır dedem. Yardım etmek amacıyla durur ve kamyonun yanına yanaşır. Daha sonra kamyona yüklü tomrukların hareket ettiğini görünce kendisini tomruklardan korumak için yolun kenarındaki dereye atar. Şansızlık o ki atladığı yer sığ ve kayalıktır. Kayaya çarptıktan sonra ayağının kırıldığını fark eder ve hareket edemez. Kafasını kaldırdığında ise üzerine doğru iki tomruğun yuvarlandığını görür ve ayakları kırık olduğundan dolayı tomruklardan kaçamaz ve tomrukların altında kalır. Vücudunda onlarca kırık ve yara ile tomrukların altından sağ çıkar. İyileşip eski haline gelmesi bir seneden fazla sürer. Bu olaydan sonra alkol de kumarın yanında hayatında bir yer edinir. Bir gün sabaha karşı hafif sarhoş bir vaziyette eve gelir. Dedemin bu halini gören babaannem sinirlenir, dedemin eline balta ile kazmayı tutuşturur ve beraber tarlaya giderler. Tarlaya varmadan bir ırmağın kenarında hafif yosun tutmuş bir taşa nefeslenmek için oturur dedem. Babaannemin dedeme olan öfkesi o an orada patlar ve dedeme ağzından lanet, beddua, küfür ne gelirse söyler. Dedem dayanamaz ağlamaya başlar. Dedemin halini gören babaannem de dedemin yanına oturur, dedeme olan öfkesi göz yaşına dönüşür ve beraber ağlarlar. Bu ağlama dertleşmeye döner, ikisi birbirine içini döker, daha da tarlaya da gitmez geri eve dönerler. Dedem rahat bir hayat sürme hayalinden vazgeçer. Kumar, alkol daha da yer edinmez hayatında. Öyle ki gün gelir emeklilik ikramiyesiyle aldığı minibüsle köyde bedavaya yolcu taşıdığı bile olmuş. Ben dedemin hayali için yaşadığı o dönemlere rast gelmedim, bu olayların hepsini babaannemden dinledim. Zaten benim bildiğim Berbat Hasan ile babaannemin anlattığı hayali için yaşayan Berbat Hasan arasında dağlar kadar fark var. Benim tanıdığı Berbat Hasan hayattan fazla bir beklentisi olmayan, yeri geldiğinde seve seve torununun bezini bile değiştirebilecek daha sonraları ise akciğer kanserine yenik düşecek bir süper kahramandır. Mekanı cennet olsun. Hayaller kurmanızı engelleyecek hiçbir neden yok bu hayatta. Her nefes alış-verişiniz hayal kurabilmeniz için bir sebeptir. Cengiz Han, Einstein, Tesla, Hitler, Napolyon, Kanuni ve daha nice tarihe damga vurmuş kişilikler büyük hayallerini gerçekleştirmeden tarihin tozlu sayfaları arasına adlarını yazdırmıştır. Bunu sağlayan ise hayalleri için verdikleri mücadelelerdir. İlk aldığınız nefes ile son verdiğiniz nefes arasında binlerce hayal kuracaksınız ve bu hayallerin çoğu gerçekleşmeyecek, yeri gelecek sizde bir kaldırım taşında suya düşen hayalleriniz, emekleriniz için ağlayacaksınız ve vazgeçeceksiniz o hayalinizden. Ama o akan gözyaşlarınızı silebilmenin tek yolu ise yeni bir hayal kurabilmekten geçer. Yoksa geçmişe takılıp kalırsanız keşkelere hapsolursunuz. Gözlerinizden yaşlar akmasa da boğazınızda hep bir düğüm olacaktır. Son olarak ünlü Karadenizli düşünür Hızır Acil'in de dediği gibi Dünya dönüyor, boş ver hayat devam ediyor.. Hayallerinizin gerçek olduğu bir hayat yaşamanız dileğiyle. Not: Bu yazı, Parlak Jurnal Yazı Yarışması'nda ödüle layık görülmüştür. Annemin babamın bu olayı defalarca anlatmasına rağmen o anı hatırlamıyorum diye ısrar etmesi de ayrı bir durum. Ne yalan söyleyeyim şu cümleye hayli güldüm. Yazının başında çok keyifli anılara ortak oldum. Tabiri caizse ağzımı kocaman açıp pişmiş kelle misali sırıttım. Okumaya devam ettikçe önce dişlerim, sonra da tebessümüm kayboldu yüzümden. Yazının sonralarına doğru ise bir farkındalık oluştu bende. Yazıyı yazan benmişim, anlatılan benim hikayemmiş gibi hissettim nedense. Sahi, bir yazıdan bunlardan daha etkileyici daha ne beklenir bilmiyorum. Velhasıl böyle güzel, böyle samimi bir yazı için teşekkür ediyor, kalemine, yüreğine sağlık diyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/insan/", "text": "Görme engellinin gözünden bakamadık. Onların gördüklerini göremedik, hissettiklerini hissedemedik, onların umut ettiklerini umut edemedik. Onlar her şeye sanki kainatin öbür ucundan bakıyorlardı. Ve görüyorlardı biliyor musunuz, görüyorlardı. Vicdanlarıyla görüyorlardı, kalpleriyle görüyorlardı. İşte böyle hissediyorlardı. Biz ise sanıyorduk sadece, maddiyatın içinde, geçici zevklerde boğulduk. Sadece derimizle hissettik, gözlerimizle gördük, ağzımızla seslendik, kulaklarımızla duyduk ama iç evrenimize, kalbimize indiremedik, idrak edemedik. Bu yüzden bi nevi kendimize ihanet ettik. Artık yaptığımız vicdanımıza dokunmadı. Vurdum duymaz olduk, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dedik, evrenin kralı olduk ama kendimizi kaybettik, insanlığımızı kaybettik. Hayvandan bir farkımız kalmadı, yani ruhumuzu kaybettik. Kör olduk, kör, manevi kör. Dünya'yı Dünya olarak gördük, harcadık sonuna kadar. Şimdi de herkes şikayetçi. Aslında herkes kendinden şikayetçi de farkında değil. Çok mu kibirliyiz yoksa çok mu ruhsuz yoksa çok mu umutsuz? Onlar kadar şanslı değiliz maalesef."} {"url": "https://parlakjurnal.com/insanligin-oldugu-ulke-yemen/", "text": "Eğer, son günlerde gerek siyası gerek sivil toplum kuruluşlarının ardı ardına açıklama yaptığı Yemen'de yaşanan olayların iç yüzüne bakarsak, tabi ki bu olaylar dün başlamadı. Yemen yıllardır bir Şii-Sünni çatışmasına sahne oluyor. Yemen'de Şii bir aşiret olan Husilerin 2014 yılında İran ve Suudi Arabistan destekli Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih rejiminini devirmesi üzerine hükümet güçleri ile Husiler arası çatışmalar başladı. Yeni Cumhurbaşkanı Hadi ve Husiler arasında imzalanan mutabakatın üstünden 3 ay geçmeden cumhurbaşkanı Hadi'nin özel kalemi, Husi militanlar tarafından kaçırılıp infaz edilmesi sonucu ipler tekrar gerildi. Husilerin silah zoruyla otoriteyi baskı altında tutmasını protesto eden Cumhurbaşkanı Hadi istifa etti. Husiler bunun üzerine parlementoyu işgal edip ülkeyi yönetecek Geçici Ulusal Konsey'i ilan etti. Bu dönem Yemen'de yaşanan bu gelişmelere paralel Türkiye, Mısır, İngiltere, ABD gibi çok sayıda ülke Yemen'deki elçiliklerini kapatma kararı aldı. Yemen, Husilerin başkent Sana'yı ele geçirmesi ile resmi olmasada batıda İran destekli Husi yönetimi ve doğuda ise Suudi destekli Cumhurbaşkanı Hadi'nin yönetimi olarak ikiye ayrıldı. Husiler ilerleyerek Cumhurbaşkanı Hadi'nin sarayının bulunduğu Aden şehrini ele geçirdi. Aynı zamanda günde 35.000 geminin geçip dünya petrol ticaretinin %15'den fazlasının yapıldığı Kızıldeniz ile Aden körfezini bağlayan Bab'ül Mendep boğazını ele geçirdi ve Suudi petrol gemilerine saldırılar düzenlemeye başladı. Yaşanan bu gelişmeler üzerine Suudi Arabistan, BAE, Sudan, Mısır, Kuveyt, Bahreyn'in içerisinde olduğu ve Türkiye, ABD ve Birleşik Krallık'ın ise destek verdiği bir koalisyon oluşturuldu. Koalisyonun silahlı gücü, Suudi Arabistan tarafından Mart 2018'de abluka başladı. Artık İran'ın desteklediği aşiretten hallice Şii bir grup olan Husilerin karşısında da İslam coğrafyasının en zengin ve en güçlü ülkelerinden oluşan bir koalisyon vardı. Yeterli askeri birlik, lojistik ve mühimmat gücü olmayan Husiler cephe savaşından çok vur-kaç ve suikastler şeklinde savaşıyordu. Buna karşılık olarak Suudi Arabistan; Husilere ait olan hastanelere, okullara ve pazarlara sivil-militan ayrımı gözetmeksizin hava saldırıları yapıyordu. Kasım 2018'de Birleşmiş Milletler'in açıkladığı Yemen raporuna göre; 2015 Mart-2018 Ekim arasında Suudi güçleri tarafından yapılan saldırılarda ölenlerin %80'i sivil halk ve bu sivillerin yarısından fazlası 13 yaşından küçük çocuk idi. Yemen'de yaşanan siyasi iktidarsızlığı ve iç karışıklığı fırsat bilen; yıllardır pasif durumdaki terör örgütleri, adeta hortladı. Örneği 2016 yılında El Kaide terör örgütü, hapishaneden tutuklu militanları kaçırıp; hem Husilere hem de Hadi yönetimine savaş açtı. Suudi Arabistan'ın hedef göstermeksizin saldırılarının yanında, koalisyon ülkelerinin Yemen'e yaptığı ambargo yüzünden Husi bölgesinde yaşayan insanların 2/3'ü açlık ve susuzluk çekiyor. Toplamda 22 milyon insanın gıda ve ilaç yardımına ihtiyacı olduğu Yemen'de her gün onlarca çocuk açlıktan ölüyor. Kasım 2018'de Birleşmiş Milletler'in açıkladığı rapora göre 2015'den beri açlıktan ölen 5 yaş altı çocuk sayısı 85.000. Bununla beraber ilaç sıkıntısının da yaşandığı Yemen'de 1 milyondan fazla kişiyi enfekte eden yaygın bir kolera ve tifo salgını var. Bölgeye yardım ulaştırmaya çalışan Birleşmiş Milletler ve yardım kuruluşlarının karşısına tüm limanlarda Suudi Arabistan ambargosu çıkıyor. Suudi Arabistan haftanın sadece belli günleri ve sınırlı yardım desteğine izin veriyor. Kıtlık, savaş ve salgınlarla uğraşan Yemen'de bugüne kadar yüzbinlerce sivil evlerini terk ederek güvenli bölgelere göç etmek zorunda kaldılar. Türkiye 3.5 sene sonra Yemen'deki koalisyon birliklerine verdiği desteği geç de olsa kaldırdı. Yemen'e gıda ve ilaç yardımı için sosyal yardım kampanyası başlattı. Bu konuda ve Yemen'deki insanlık dramı için siz ne düşünüyorsunuz yorumlarınızı bekliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/insulin-ve-immun-sistem/", "text": "Gün geçmiyorki bilim dünyası yeni bir keşfe imza atmasın. Bir zamanlar bilimin birçok şeyi keşfettiğini ve artık keşfedilecek bir olayın kalmadığı düşünülmüş. Ancak görüyoruz ki dünya, evrenimiz, yaşam ve insülin hakkında ne kadar da az şey biliyoruz. Bugünkü yazım için uygun bir konu araştırırken bir sitede böyle bir başlık gördüm ve bunu inceleyip sizlerle paylaşmak istedim. Toronto Üniversitesi Araştırma Enstitüsü'nde çalışan bilim insanları tarafından yapılan çalışmada, insülin hormonunun, bağışıklık sistemini enfeksiyona karşı güçlendirdiğine dair bulgular elde edilmiş. Öncelikle bu hormonun bildiğimiz görevlerinden kısaca bahsedelim. İnsülin polipeptit yapılı bir hormondur. Temel görevi kabaca bizim besinlerle aldığımız, vücudumuzun temel enerji kaynağı olan glikozun kandan vücut hücrelerine alınmasını sağlamaktır. Pankreas Langerhans adacıklarında bulunan beta hücrelerinden salınır. Hücrelerimizin enerji üretebilmesi için glikozun hücre içerisine alınması gerekir. Bu da demek oluyor ki her insan insüline bağımlıdır. Bu yolakta bir sıkıntı oluşması ise karşımıza diyabet rahatsızlığı olarak çıkıyor. Bu zamana kadar karaciğerde, kaslarda veya yağlarda bulunan insülinin kan şekerinin düzenlenmesindeki rolü hakkında veya enerji dönüşümleri hakkında birçok çalışma yapılmasına karşın hala insülin hormonun bağışıklık sisteminin üzerindeki etkileri tam olarak bilinmiyor. Yapılan çalışma bu bilinmezi bir nebze de olsa aydınlatmış gözüküyor. Makalede yer alan bilgiye göre, T lenfositlerde bulunan insülin sinyal yolaklarının, T hücrelerinin daha hızlı çoğalmasını ve daha fazla sitokin salgılamasını sağlayarak bağışıklık sistemini güçlendirdiğini tespit etti. Bu hızlı ve etkili cevap sayesinde T hücreleri bizi hastalıklardan hatta ölümcül hastalıklardan da koruyor. insülin reseptörleri enfeksiyon durumunda T hücrelerinin aktive olması için gereken uyarıcılara aracılık ediyor. Bu çalışmada, insülinin T hücrelerinin fonksiyonunu nasıl etkilediği ve T hücrelerinin hangi durumlarda insüline cevap vermediği araştırıldı. Çalışmada özellikle T hücrelerinin incelenmesinin nedeni ise bu hücrelerin, enfeksiyona karşı savunmada hayati bir görev almasından kaynaklanıyor. T hücreleri arasındaki bağlantıyı anlamak için genetik olarak değiştirilmiş özel fareler kullandı. Bu farelerin T hücrelerinde normal T hücrelerinden farklı olarak insülin reseptörü bulunmuyor yani bir nevi insülin direncini taklit ediyor. Daha sonra bu özelleştirilmiş hücrelerin farklı stres faktörleri altında H1N1 grip virüsü gibi nasıl davrandıkları gözlemlendi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/internet-nedir-internet-protokolu-inter-network/", "text": "Hepimizin günlük hayatında devamlı kullandığı telefonların, bilgisayarların, tabletlerin olmazsa olmazı olan internet hakkında neler biliyoruz? Bu internet nedir elle tutulur mu?, kim buldu? yenir mi? gibi soruları merak ediyorsanız buyurun bana takılın sizlere kısaca özet geçeyim. Bir sürü bilgisayar arasında anlaşmalı bir bağlantı. Yani, Sizin iki bilgisayarınız var diyelim ve birbirine bağladınız. Evet hayırlı olsun küçük bir internetiniz oldu. Şimdi bir de bunu odalar dolusu bilgisayarlarla süper bilgisayarlarla yaptınız, düşünün evet internet aslında bu kadar basit bir şey. Belirli bir zaman dilimi olmamakla birlikte soğuk savaş dönemlerinde Amerika tarafından 1962'de ortaya atıldı. Soğuk savaş sırasında Amerika ve Rusya arasındaki bilimsel ilerleme yarışmasında Rusya, atmosfere Sputnik adlı çok da işlevi olmayan ve arada sırada bipleyen uydu-vari bir şey yollamıştı. Bunun üzerine Amerika daha büyük arabalar yapma işine biraz ara verip NASA , Depeartment of Defense's ARPA gibi kuruluşları kurdu. Sovyet Rusya'nın herhangi bir iletişim ağına saldırısı için tedbir alınılması konuşulurken ARPA'lı bilim adamı J.C.R. Licklider bu soruna birbirleriyle konuşan bilgisayarlar yapma önerisinde bulundu ve buradan internet patladı gitti. Bilgisayarlar arasında anlaşmalı bağlantı ne demek? Bildiğiniz üzere internet üzerinden herhangi bir bilgi yolladınız diyelim. Bu gönderilen şey olduğu gibi aktarılamıyor, onun yerine parça parça olacak şekilde binlerce ağ üzerinden gönderiliyor. Bir fotoğraf gönderdiğinizde gönderdiğiniz bilgisayarın kodu ile birlikte gönderilen bilginin en küçük parçaları kodlanarak bir tür bilgisayar diline dönüşüyor. İşte bu bilgisayar dili de bu anlaşmanın ta kendisi. Aynı dili kouşuyor olmalı yani bilgisayarlar. - Son mil: Bu kısım aslında internetin artık internet sağlayıcıları ile evimize ulaştırıldığı kısımdır. - Data Merkezleri: Sunucularla dolu odaları ifade ederler; online aplikasyonlara, içeriklere ve daha küçük sitelere taban hazırlarlar. Örneğin Google, Facebook, Microsoft. - Omurgası : Uzun mu uzun fiber optik kablolarla tüketiciler ile data merkezleri arasını ifade eder ve buralarda bilgi değişim merkezleri adlı farklı şirketlerin bilgiyi paylaştığı bölgeler vardır. Yalnız bazı ana bölgeler var bütün açık uçların bağlandığı: Tokyo, Singapore, New York, New Jersey, Florida, Hong Kong. İnternet birisi veya birileri tarafından işletilmiyor ve belirli bir merkezi yok. Binlerce üniversite özel şirket devlet ağlarının tamamı ve daha nicesinin topluğu olmasından kaynaklı herhangi bir kişinin yönetimi veya herhangi bir kuruluşun işletmesi altında değil. İnternet üzerinde popüler bir bilgi paylaşma metodu aslında. Timothy Berners Lee tarafından kullanıcı dostu tek tıklama ile gezinme metodunu olan WWW yarattı. Sonuç olarak internet Amerika tarafından soğuk savaş esnasında Rusların iletişim ağlarını bozma korkusuyla ortaya çıkan sonrasında ordu dışında başka alanlarda kullanılmaya başlanmasıyla patlayıp giden günümüzün olmazsa olmazı icatlarından biri. Dünya çapında bir iletişim ağı ve bir sürü büyük şirketin oyun alanı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/internetin-karanlik-yuzu/", "text": "Öncelikle şunu söyleyebilirim ki deep webe girmek herhangi bir suç teşkil etmemektedir fakat içeriğin %95 inden fazlası suç odaklıdır. İlk 3 seviye ve 4.seviyenin bir kısmına normal seviyede bir bilgisayar ve internet ağı olan, bilgisayarında tor browser bulunan, iyi derecede ingilizce bilen ve meraklı bir kişi tarafından çok rahat ulaşılabilir. Yazımda bahsettiğim birçok illegal içerik de bu seviyelerde yapılmaktadır. Peki ya sonrası? Sonrası tamamen efsanelerden ibaret. İleriki seviyelere internetin marinası denir ve sadece özel cihazlarla girilir. Son seviye olarak bilinen 8.seviyede olduğu söyleniyor. Daha önce de dediğim gibi bu seviyelerdeki bütün bilgiler efsaneden ibaret ve kesinliği olmayan bilgilerdir. Hakkında doğruluğu ya da yanlışlığı kesin olarak bilinmeyen birçok bilginin yer alır; normal Google, Bing ya da Yahoo aramasıyla ulaşamayacağımız birçok sitenin yanı sıra, kiralık katiller, infaz timleri, istenilen ülkede istenilen yere soygun yapabileceğini iddia eden hırsızlar, basit uyuşturucu yapım videoları ve daha birçok gereksiz ve zararlı bilgi mevcuttur. Bunlardan bir kısmı ilginizi çekebilir fakat şunu söyleyebilirim ki giriş yaptığınız andan itibaren çok iyi ingilizce bilmeniz gerekir. Neden çok iyi çünkü herhangi bir siteye yapılmış basit bir yazım yada imla hatası dahi sizi siber çetelerin hedefi haline getirebilir. Tor browser sizin esas ip'nizi ve nerden giriş yaptığınızı gizleyecektir fakat burada dünyanın en büyük hackerleri bulunmaktadır ve onlar için sizin ip'nizi bir siber saldırıda ya da bir siber terör olayında kullanmak çocuk oyuncağıdır. 2.seviye ile 8.seviye arasını yaklaşık 1 milyon kişinin kullandığı söylenmektedir oysa 1.seviye diğer adıyla surfacenet yani normal arama motoruyla ulaşılabilen kısmı 2-3 milyar insanın kullandığı bilinmektedir. 4.seviyeden sonrasını kimlerin veya kaç kişinin kullanıldığı bilinmemektedir hatta 8.seviyeye henüz kimsenin ulaşamadığı düşünülmektedir. Bitcoin, para birimidir. 2007 yıllında 1 bitcoin 15 dolar seviyesindeyken şuan binlerce dolardan bahsedilmektedir. Tor browser, darknet'in giriş kapısıdır. Giriş yaptığınız bölgeyi, ip'nizi ve kimliğinizi gizleme imkanı sunar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/internette-her-bilgi-mevcutsa-hocalara-gerek-yok-yanilgisi/", "text": "Öğretmenlerin/üniversite hocalarının artık hiçbir anlamı olmadığı ve her şeyin internette bulunabileceğini çokça duymuşsunuzdur. Hatta 21. yüzyılda öğrenci olanlardan iseniz bunu öne sürerek ders anlatmayan üniversite hocalarına da denk gelme olasılığınız oldukça yüksektir. İnternet ağının icat edilmesiyle birlikte dünya hiç olmadığı kadar değişti. Eskiden yalnızca teknik amaçlarla kullanılan internet, kişisel bilgisayarların evlere girmesi ve Web 2.0 teknolojileriyle birlikte bireylere nüfus etti ve bireyin değerini arttırdı. Artık insanlar internet üzerinden toplantılar düzenleyebiliyor, kendilerine bir çevre yaratabiliyor, fikirlerini hiç tanımadığı yüzbinlerce insana ulaştırabiliyor ve yüz yüze gerçekleşmek zorunda olan her şey artık internet üzerinden yapılabiliyor. Ancak binlerce kilometre uzaklıktaki kütüphanelerde ömür çürüterek alabileceğiniz kitapları artık tek tık ile bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz. Hatta bilginin satılamaz ve özgürce dolaşması gerektiğini düşünenlerden iseniz birçok internet sitesi aracılığı ile her şeye ücretsiz erişebilmeniz mümkün. Kısacası bir konunun dünya çapında otoriter kitabına anında ulaşabileceğiniz gibi dünya çapındaki bilimsel bir araştırmanın verilerine de tek tıkla ücretsiz ulaşabilirsiniz. Bunu bilen okul hocaları ise bundan dolayı artık her bilginin internette olduğunu ve kendi anlattıklarının pek bir anlamı olmadığını ivedilikle söylüyorlar. Ancak işler hiç de öyle değil. Johannes Gutenberg'in matbaa devrimini başlatarak insanlık medeniyetini ileriye taşıdığı ve bilgiyi hızlıca çoğaltıp yayabilmesini sağladığı 1447 yılından bu yana dünyada her yıl bir insanın hayatı boyunca okuyabileceğinden çok daha fazla kitap basılıyor. Google'ın dünyadaki veritabanlarını tarayarak tüm kitapları elektronik ortama geçirmek üzere sürekli çalıştığını biliyoruz. Google'a göre 2010 yılında dünyadaki toplam kitap sayısı yaklaşık 130 milyon adete ulaşmıştı. Fakat sakın bundan ibaret sanmayın. Artık bilgi sadece kitaplar üzerinden ilerlemiyor. Milyonlarca internet sitesi veya milyonlarca makale de yayımlanıyor. Dünya çapında bilimsel dergileri kapsayarak oluşturulmuş bir veri tabanı olan SCIMAGO'ya göre 2019 yılında dünyada 4.181.955 adet makale yayımlanmış. Hatta bu makaleler 2019 yılında toplamda 1 milyar 124 milyon atıf almış. Bilginin ve döngünün büyüklüğünü hayal edebiliyor musunuz? Hayal edebilmek mümkün değil. Son bir asırdır giderek daha da kaotik bir bilim literatürü yaratılan dünyada, bana kalırsa hiç olmadığı kadar üniversite hocaları, lise öğretmenleri değerlenmiş olmalıydı. Zira bu kadar bilgi içerisinde, ancak gerçek bir öğretmen karşısındakine doğru bilgiyi doğru zamanda ve doğru şekilde verebilir. 'İnternette her bilgi mevcut' diyen hoca, milyarlarca bilgi yığını arasında öğrenciyi ancak doğru ve ona uygun olanı göstererek eğitebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/iphone-x-incelemesi/", "text": "Dün gece yarısı Apple #AppleEvent da yeni nesil ürünlerinin kamuoyuna tanıtımını gerçekleştirdi. Büyük ilgi ve merakla takip edilen toplantıda herkes yeni tanıtılacak olan iphone 8'de Apple'ın akıllı telefon üretimindeki 10. Yıla özel çok radikal değişikliklere gideceğini düşünüyordu fakat durum hiç de öyle olmadı. İphone 8 beklenenin aksine suya ve toza dayanıklılık, kablosuz şarj, geliştirilmiş ekran ve kamera sistemi dışında İphone 7 ile çok da büyük farklar içermiyor. Ayrıca İphone 8 le birlikte gelen Toza ve suya dayanıklılık, kablosuz kulaklık ve kablosuz şarj özellikleri de iphone X'de de bulunacak. Ayrıca Apple İOS11 sürümü ile arayüzde de bir takım değişikliklere gidileceğini de kullanıcılarına duyurdu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/isik-hizi-neden-asilamaz/", "text": "Işık hızı, bilim meraklılarının sırrını çözemediği ya da çözmekten keyif aldığı bir fizik konusudur. Işık hızı, evrenin hız sınırı olarak kabul edilir. En genel anlamıyla fiziksel bir sabittir. Bir referans noktası ve evrende ulaşılabilecek maksimum hızın tanımıdır. C sembolüyle ifade edilen ışık hızının tam değeri 299.792.458 m/s'dir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ışık hızının saniye ve metre cinsinden değere sahip olmasıdır. m/s değeri, yaşamda yaygın olarak kullandığımız ve sağ duyusal olarak zihnimizin geçerli kabul ettiği km/s referansından çok daha büyük bir hızı ifade eder. Einstein tarafından geliştirilen özel görelilik teorisine göre evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen hiçbir şey yoktur. Bu durumun en temel nedeni, bilim tutkunlarının yakından bileceği ışığın fotonlardan oluşmasıdır. Fotonlar, kütleye sahip değildir. Dolayısıyla kütlesizdir. En küçük bir hareket ettirici bile fotonu ışık hızına ulaştırmaya yeter. Peki ama ışık hızı neden aşılamaz? Işık hızını evrenin hız sınırı olarak kabul etmemize neden olan şey nedir? İşte evrenin en büyüleyici bileşeni ışık hızına dair bilinmesi gereken tüm detaylar! Işık hızı, temel olarak evrenin hız sınırıdır. Fiziğin birçok alanında sabit olarak kullanılır. İlk kez Danimarkalı Astronom Olo Romer, Jüpiter'in uydusu olan Io üzerinde inceleme yaparken ışığın ölçülebilir bir hız değerine sahip olduğunu göstermiştir. 1865 yılında ise bilim tarihi açısından bir kırılma teşkil eden James Clerk Maxwell Elektromanyetizma teorisinde ışığın elektromanyetik bir dalgaya tekabül ettiğini ifade etmiştir. Maxwell'e göre ışığın bir elektromanyetik dalga olması, C hızında hareket etmesinin nedenidir. 1905 yılına gelindiğinde ise tüm fizik tarihi için bir başka dönemeç noktası ortaya çıkar. 2. yüzyılın en büyük dahilerinden biri olarak kabul edilen genç Albert Einstein, ışığın hızının herhangi bir referansa bağlı kalmaksızın ve kaynağından bağımsız olarak sabit bir hıza sahip olduğunu öne sürmüştür. Bu durum ise en genel olarak ışığın çıkış kaynağından bağımsız olarak sabit bir hıza sahip olduğu anlamına gelir. Işık hızı üzerine yapılan deneysel çalışmalar, 1975 yılına gelindiğinde bu fiziksel sabitin net değerine ulaşılmasını sağlamıştır. 1975 yılında yapılan çalışmayla birlikte ışık hızının hız cinsinden değeri net olarak 299.792.458 m/s şeklinde ölçülmüştür. E=mc2 formülü, herkes tarafından en az bir kez duyulmuştur. Bu formüldeki E değeri enerjiye, m değeri kütleye ve c değeri ise bilineceği üzere ışık hızına karşılık gelir. E=mc2 formülü, bize enerjisinin kütle çarpı ışık hızının karesi ile ifade ettiğini gösterir. Kütle ile enerji arasında ilişki kuran bu formül, Einstein tarafından geliştirilmiştir. Einstein'a kadar kütle ve enerji arasında herhangi bir şekilde ilişki kuran bilimsel kuram ya da deney yoktur. Einstein'ın kütle-enerji formülü ise bilimde çok büyük bir çığır açmıştır. Ona göre maddeyi oluşturan en önemli bileşen enerjidir. Evrendeki her şeyin bir enerjisi vardır. Ve enerji yine anlaşılacağı üzere kütle ve ışık hızı ile doğrudan orantılıdır. Bu genel olarak görelilik kuramının da temellerini oluşturacaktır. E=mc2 formülü ile ışık hızı arasındaki bağlantı ise sadece enerjinin hesaplanmasından ibaret değildir. Einstein'ın geliştirdiği bu formülün bilim dünyası üzerindeki yıkıcı etkisi de tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Çok uzun süredir fizik dünyasında kabul edilen kütlenin korunumu yasası, Einstein ile rafa kaldırılır. Keza Einstein, bir maddenin ışık hızına yaklaştıkça kütlesinin de aynı oranda değişeceğini e=mc2 formülü ile ortaya koyar. Özel Göreliliğe göre kütle bir sabit olmaktan çıkmış, onun yerini ışık hızı almıştır. Einstein'dan sonra günümüzde yapılan birçok deney, bize onun ne denli haklı olduğunu açık bir şekilde göstermiştir. Işık hızı üzerine yapılan deneylere geçmeden önce bu alanda çalışmalar yürüten bazı önemli fizikçileri anmakta fayda vardır. İlk olarak ışığın parçacıklardan oluştuğu fikri, tüm fizik tarihinin en büyük fizikçisi olarak kabul edilen Sir Issac Newton tarafından ifade edilir. Daha sonra ise yapılan çalışmalar ışığın dalgalardan oluştuğu yönündeki fikirlerin bilim dünyasında kabul edilmesine sebebiyet verir. 1918 yılında Nobel Ödülü almaya da hak kazanan ve Einstein'ın da yakın arkadaşı olan Alman bilim insanı Max Planck, ışığın taneciklerden oluştuğunu ortaya koymuştur. Daha sonra ise Einstein ve Planck, ışıkta bulunan bu tanecikleri ışık kuantumu ya da daha bilinen adıyla foton olarak adlandırdı. Işığın kütlesin olmasına ilişkin kanıtların ilk adımı da tam olarak bu noktada ortaya çıktı. Fotonlar zamandan etkilenmez. Bu durumun en temel sebebi herhangi bir kütleye sahip olmamalarıdır. Zamana tabii olmamaları nedeniyle evrimsel mekanizmanın parçası da değildirler. Işık hızı üzerine yapılan modern deneylerde de fotonların bu yapısal özelliklerine yaklaşmaya yönelik çalışmalar merkezde olmuştur. Işık hızının aşılmasına yönelik şüphesiz en popüler deney Cern'de yapılan Higgs Bozonu deneyidir. Bu deneyin en temel amacı çok gelişmiş çarpıştırıcılar kullanılarak ışık hızının üst limitine ulaşmaktır. Fizikte Higgs Alanı olarak ifade edilen şey tüm parçacıkların hareket ettiği alandır. Bu alanda fotonlar da dahil olmak üzere tüm parçacıkların hareketi bulunur. Diğer tüm parçacıklar Higgs Alanından etkilenerek hızlarında değişimler meydana gelecek şekilde hareket etse de bu durum fotonlar için geçerli değildir. Fotonlar, evrendeki her şeyi etkileyen bu alandan dahi etkilenmez. Çünkü onlar kütlesizdir. Higgs Bozonu Deneyi de tam olarak bu sınırları aşmayı hedefler. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ile yapılan bu deney dahi, protonları ışık hızına ulaştıramamıştır. Bu durumu anlamanın en basit yolu ise evrende bulunan her şeyin bir kütleye sahip olduğu ve ışık hızına ulaşmak için kütleye ekleme yapmak zorunda kalıyor olmamızdan geçer. Dolayısıyla evrenin hız sınırı, her halükarda ışık hızıdır. Einstein, bu durumu nedensellik üzerinden inceler. Ona göre nedensellik, yani neden-sonuç ilişkisi mantıksal olarak zorunlu bir ilkedir. Ve bu ilke, her durumda geçerli olmak zorundadır. Işık hızının aşılması ise nedensellik ilkesine terstir. Işık hızı, evrenin nedensellikle bağlı olduğu ve Büyük Patlama ile artık evrenin kaderi haline dönüşen değişmez bir üst limit, yani sabittir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/isik-ve-mitolojide-ve-felsefede-yolculugu/", "text": "Işık, bir tür elektromanyetik radyasyondur. İnsan gözü, elektromanyetik spektrumda sınırlı bir bölgeyi algılayabilir. Bu nedenle aslında bizler; gama ışınları, kızılötesi ışınlar gibi elektromanyetik radyasyonları göremiyoruz. Işığı bu denli bilimsel bir açıklaması bulunmakla birlikte mitolojide, kutsal kitaplarda ışığa çok farklı bir perspektiften bakılmış. Elbette herkesin anlayabileceği gibi bu, bilimden uzak ve kutsala yakın bir bakış açısı. Fakat ışığın yolculuğunda mitolojik açıklamaları ve kutsal kitaplarda ışığa atfedilen değeri anlamak son derece önemli. Hiç şüphesiz mitolojide ışık, aydınlık ve iyi olma halinin bir göstergesiydi. Karşıtı karanlıktı ki bu da kötülüğün bir simgesiydi. Bunun yanı sıra Kur'an, İncil başta olmak üzere kutsal kitaplarda da ışığa büyük bir önem atfediliyordu. Peki, şimdi mitolojiden Antik Yunan felsefesine doğru yolculuğunu analiz ederek serüvenimize başlayalım. Işık, çeşitli kültürlerde farklı şekilde incelenmiştir. Yunan mitolojisinde ışığın, karanlığın zıddı olmadığını görüyoruz. Tanrılardan önce Kaos var olmakla birlikte Kaos, Karanlık ve Gece olmak üzere iki kardeşi yaratır. Karanlık ve Gece evlenerek çocukları Gün'ün oluşmasını sağlar. Burada Gün, Karanlık'ın bir parçasıdır. Temelde Karanlık, kendisini çoğaltabilmek amacıyla Dünya'ya ışığı göndermiş olup ışık, temelde hareket halindeki karanlık olarak nitelendirilebilir. Türk kültüründe ise ışığın çok daha farklı bir şekilde işlendiğini söylemek mümkün. Tahmin edilebileceği üzere ışığın, iyi ve güzel olanla doğrudan bir ilişkisi var. Özellikle Gök Tengri dininde, Tanrı göktedir. Orada ışığın olduğunu görürüz. Yerin altı ise kötülükle ilişkilendirilir. Orada ışığa yer yoktur. Bu nedenle gök ve yer altı, büyük bir zıtlığa da kapı aralar. Farklı kültürlere ve mitolojilere baktığımızda, ışığın çoğalmanın bir karşılığı olduğunu görürüz. Bu kapsamda, mitolojilerde ışık tanrılarına büyük bir önem verilir. Mısır mitolojisinde yeniden doğuş ve gün doğumu tanrısı Khepridir. Ra ile özdeşleşen tanrının ismi, doğmakta olan gibi bir anlam taşır. Bunun yanı sıra ilk güneş ışığını temsil eden Nefertem, Mısır mavi lotus çiçeğinin hoş kokusunu sembolize ediyordu. Yunan mitolojisinde ışığın tanrısı Apollo idi. Güneşin, ateşin, şiirin, müziğin ve sanatların tanrısı olan Apollo; aslında iyi olan her şeyle özdeşleşmişti. Apollo, sahip olduğu iyi özellikleri ile birlikte hastalıkları da iyileştirebiliyordu. Yunan mitolojisinde Apollo'dan Lykyalı olarak söz edilir. Lykyalı, Luvi dilinde ışık anlamına gelen bir kavramdır. Yunan mitolojisinde yer alan Eos şafak tanrıçasıdır. Helios'un kız kardeşi olan Eos'un yıldızları yarattığı kabul edilir. Yine ışıkla ilişkilendirilen bir tanrı/tanrıçanın kutsandığını ve güzel şeylerin yaratıcısı olduğunu görüyoruz. Tanrıların ve insanların babası olarak bilinen Zeus, doğrudan gökyüzünün tanrısıdır. Roma'da Jüpiter olarak adlandırılan Zeus; gökler, şimşekler ve gök gürültülerinin tanrısı olarak bilinir. Zaten çoğu resimde, Zeus'un elinde bir şimşek ile resmedildiğini görürüz. O'nun nuru şöyle bir misalle anlatılabilir: İçinde lamba bulunan bir fanus... Allah, dilediği kimseyi kendi nuruna eriştirir. Allah'ın yaydığı o ışığa erişmek, oldukça özel bir durumdur. Eğer bir insan o nura erişebiliyorsa, mutlak iyilik kavramına da erişebilecek demektir. İncil'e baktığımızda, Dünyanın Yaratılışı bölümünde ışığın oldukça net bir şekilde kendisine yer bulduğunu görürüz. Yeryüzü engin karanlıklarla kaplıyken Tanrı, Işık olsun! diye buyurarak ışığın yaratılmasını sağlıyor. Işığın iyi olduğunu gören Tanrı, onu karanlıktan ayırıyor. O halde İncil'de ışığın karanlığın bir zıddı olduğunu ve ışığın iyiyi temsil ederken karanlığın kötülüğü sembolize ettiğini ifade edebiliriz. Tevrat'ta yer alan Ve Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü! ifadesi, ışığın olumlandığı bir diğer kutsal kitabın Tevrat olduğunu belirtme noktasında oldukça anlamlı bir örnek. Tanrı ışığın iyi olduğunu görüyorsa, ışıktan gelen her şey de iyi ve güzel olacaktır. Kutsal kitapta ışıkla ilgili olumlu ifadelerin bulunması, kitabi dinlere inanan insanların da ışığa büyük bir anlam atfetmesini sağlamıştır. Bu nedenle özellikle sanatta, gündelik hayat içerisinde ışığın güzel şeylere gebe olduğunu görürüz. Resim sanatında ışığın vurduğu alanlar çok daha aydınlıktır ve resme derinlik katar. Güneş'in kendisini gösterdiği bahar ve yaz ayları, birçok insan için huzur ve mutluluğun simgesidir. Bu hususlara baktığımızda, ışığın her kültür için ne denli olduğunu görmekteyiz. Işıkla ilişkili kavramlardan biri olan gökkuşağı, mitolojide kendisine yer bulmuştur. Yunan mitolojisinde gökle yeri birbirine bağlayan İris, gökkuşağı ile sembolize edilir. Gökkuşağının oluşumuna bakıldığında, gökyüzünden yere uzanan bir köprü gibi göründüğünü gözlemleyebiliriz. İris, gökkuşağının renklerini üzerinde taşır. Oldukça güzel bir tanrıçadır. Birçok renkle ilişkilendirilmesi, İris'in güzelliğinin çok daha özel bir anlam kazanmasına neden olur. Sonuç itibarıyla ışığın mitolojiden Antik Yunan felsefesine uzanan yolcuğunda, güzel ve iyi ile özdeşleştiğini ve ışığa kutsal bir anlam yüklendiğini söyleyebiliriz. Antik Yunan'da doğa filozofları ile ışığa çok daha farklı bir perspektiften bakıldığını ifade edebiliriz. Bir sonraki yolculuğumuzun adresi felsefe dünyası!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/istanbulda-gorulmesi-gereken-muzeler/", "text": "İstanbul'da görülmesi gereken müzeler, muhteşem bir tarihe sahip kadim şehrin çok daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Binlerce yıl önceden kalan eserlerin sergilendiği İstanbul Arkeoloji Müzesi, mitolojinin derinlikli bir şekilde hissedildiği Yerebatan Sarnıcı, Avrupa'nın pek çok ülkesinden gelen oyuncakların sergilendiği İstanbul Oyuncak Müzesi; şehrin en özel müzeleri arasında yer alıyor. Eğer İstanbul'a bir gezi düzenliyorsanız ya da zaten İstanbul'da yaşıyor ve şehrin tarihini hissetmek istiyorsanız; size bir sır gibi söyleyeceğimiz müzelere uğrayabilirsiniz. İşte İstanbul'un görülmesi gereken müzelerinin bir listesi! Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 532 senesinde, saray ve bölgede yaşayan insanların su ihtiyacını karşılamak amacıyla yaptırılan Yerebatan Sarnıcı, İstanbul'da görülmesi gereken müzeler listesinin en önemli parçalarından bir tanesi. Sarnıç, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettikten sonra Topkapı Sarayı'nın su ihtiyacını karşılamak için kullanılmış. Yerebatan Sarnıcı, Bizans İmparatorluğu tarafından dünyanın sıfır noktası olarak kabul edilen Milyon Taşı'nın yanında ve Ayasofya'nın güneybatısında yer alıyor. Zemin alanı 9800 m2, genişliği ise 70 m. Sarnıç temel olarak kayalık bir zemine oturmuş ve tuğladan inşa edilmiş bir yapıya sahip. Azize İrini ya da Aya İrini, İstanbul'un en eski Bizans kilisesi olan ve camiye çevrilmeyen tek kilisedir. Ayasofya'nın yakınında yer alan müze, aynı zamanda Ayasofya ile çağdaştır. İnşaatının 4. yüzyılda başladığı biliniyor. Bugünkü Aya İrini, ilk yapılan Aya İrini değildir. Çünkü ilk yapı 532 yılında yanmıştır. Bunun üzerine I. Justinianus, Aya İrini'yi tekrar yaptırmış olsa da kilise, 564 yılında tekrar yanmış olup restore edilmiş. Türkiye'deki ilk müze çalışmalarının Aya İrini'de başladığı bilindiğinden, Aya İrini Türk müzeciliği açısından da önemli bir yapıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli bölgelerinden gönderilen eserler burada toplanmıştır. İstanbul'da görülmesi gereken müzeler listesinde yer alan yapılardan bir diğeri de İstanbul Modern Sanat Müzesidir. 2004 yılında Karaköy'de kurulan İstanbul Modern, Türkiye'nin ilk modern ve çağdaş sanat müzesi olduğundan son derece önemlidir. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Eczacıbaşı ailesi öncülüğünde kurulmuştur. Müze, birçok açıdan değerli görüldüğünden çeşitli ödüllerin sahibi olmuştur. 2009 yılında Bursa'da gerçekleştirilen Avrupa Müzeler Forumu'nda ödül almıştır. Bunun yanı sıra 2010'da Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görülmüştür. 2011 yılında ise müzenin başkanı Oya Eczacıbaşı, Fransa Cumhuriyeti tarafından Legion d'Honneur nişanını almıştır. Özellikle çocukların ilgisini çeken, bu nedenle ailecek gezilebilecek müzelerden en özeli İstanbul Oyuncak Müzesidir. Şair Sunay Akın tarafından 23 Nisan 2005 tarihinde kurulan İstanbul Oyuncak Müzesi, Göztepe ilçesi sınırları içerisinde yer alır. Sunay Akın, 20 yıl boyunca yaklaşık 40 ülkeden oyuncak satın almış olup bu oyuncakların her biri, müzede kendisine yer bulur. Müzenin dekoru, sahne tasarım sanatçısı Ayhan Doğan tarafından tasarlanmıştır. Müzenin içerisinde, 1700'lü yıllardan başlanarak günümüze kadar gelen farklı oyuncaklar bulunur. Alman, Fransız oyuncakları; II. Dünya Savaşı döneminden oyuncaklar ve daha fazlası; ziyaretçileri geçmişte muhteşem bir yolculuğa çıkarıyor. Eğer çocuklarınızla gidebileceğiniz eşsiz bir müze arayışındaysanız, İstanbul Oyuncak Müzesini görmeden İstanbul'dan ayrılmayın! İstanbul'da görülmesi gereken müzeler listesinde, İstanbul Deniz Müzesi de yer alıyor. Türkiye'nin denizcilik alanındaki en önemli müzesi olan İstanbul Deniz Müzesi, aynı zamanda en büyüğüdür. Koleksiyonunda 20.000'e yakın eser bulunan müze, Türkiye'de kurulan ilk askeri müze statüsündedir. Müze, 1897 yılında Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'nın emirleriyle kurulmuştur. Müze ve Kütüphane İdaresi ismiyle kurulan müzenin ismi daha sonra değişmiştir. Müzenin ana sergi alanı 3 katlıdır. Toplamda 1500 m2lik bir alana sahiptir. Binada 4 büyük salon bulunmakta olup 17 oda sergileme alanı olarak kullanılmaktadır. Rahmi Koç Müzesi, Haliç kıyısında bulunan çok özel bir müzedir. 1994 yılında iş insanı Rahmi Koç'un destekleriyle açılan müze; Türkiye'nin sanayi, iletişim ve endüstri tarihine adanmıştır. Müze kapsamında farklı dönemlerde organizasyonlar yapılmaktadır. Müzede lengerhane, tersane ve dış mekan sergi alanı olmak üzere 3 farklı alan bulunur. Tepebaşı'nda bulunan Pera Müzesi, İstanbul'da görülmesi gereken müzeler listesinin en dikkat çeken üyelerinden bir tanesidir. Müze 2005 yılında Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından yaptırılmıştır. Müze katlarının ilkinde Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu yer alır. Burada, Anadolu topraklarında kullanılmış ağırlık ölçüleri sergilenir. Aynı katın diğer kısmında ise Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu bulunur. Müze kapsamında bulunan Oryantalist Resim Koleksiyonu, Avrupalı oryantalist ressamların ve Osmanlı sanatçılarının eserlerinden oluşuyor. Müze, Türk kültürünün gelecek kuşaklara iletilmesi noktasında son derece önemli bir durak olarak görülebilir. Her biri müze, İstanbul'un tarihine ve kültürüne ışık tutma konusunda son derece başarılı. Bu nedenle İstanbul'a yolunuz düştüğünde, müzeleri ziyaret ederek kendinizi geçmişin sınırında bulabilirsiniz. Aynı zamanda muhteşem bir geleceğin kapıları, müzenin eşsiz dekorasyonlarıyla sizlere açılacaktır. İstanbul'da görülmesi gereken müzeler, bütün samimiyetiyle sizleri bekliyor!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/istanbulun-sir-percemli-kalbi/", "text": "Adı Şükran'dı. Ayşekadın durağında rastladım ona. O günün benim için kısacık da olsa bambaşka bir hayat gibi olacağını bilemezdim ona rastlayana kadar. Soğuktan titreyerek otobüs bekliyordum. Yanıma başka bir genç kız daha geldi. Bir de az önce kaçan bir otobüsün yolcusu bir abla. Abla diyorum tanımıyorum ama bir sıcaklık dolmuştu içim onu görünce. Bana yolumu bulmamda yardım edeceğini nereden bilirdim ilk görüşte. Kendimi çaresiz, üzgün şaşkın hissettiğim anlarda Tanrı'ya şükür bana hep meleklerini gönderirdi. Ablanın adı Melahat'mış. Beraber Marmaray'a giderken sordum. Kurtarıcı meleğim Melahat abla. Çok içtendi. Bir seminerden çıkmıştım. Cebimde minibüs paramın bile olmadığını söyleyemeyeceğim bir topluluğun içinden. Oradaki insanlara imrenmiştim. Benim senelerdir görmediğim çok sevdiğim hocamın çevresinde pervane olmuşlardı. Seminer bittiğinde oradakiler üçer beşer hocamın kitaplarını aldılar. Bir an çok özenerek baktım. Zavallı bir kedi yavrusu gibi hissettim kendimi. Sonra tüm cesaretimi toplayıp hocama bana kitabı hediye etmesini rica ettim mahcup bir gülümsemeyle. O da tabii ki dedi hiç ayıplamadı beni. Kim inanırdı ki halime 37 yaşındaydım ve cebimde beş kuruşum bile yoktu. Ama gerçek buydu. Ben hayatın tokadını yiyenlerdenim. Nasıl anlatabilirdim hocama. Utandım bu halimden. Daimi mutsuz ve parasız ne kadar çabalasa da ışığı yakalayamayandım ben. Bipolar olmayı ben seçmedim. Fakat kaderin bana torpili yoktu. Beni asıl utandıran hocamın sürekli yanında gezen onun yetiştirdiği muhtemelen hayatında hiç bir zorluk görmemiş -ağzında gümüş kaşıkla doğmuş -Esra'nın hakkımda hiç bir şey bilmediği halde Siz mi ödemediniz? diyerek insanların içinde beni kocaman egosuyla ezmesiydi. Nasıl oluyordu ki benim biricik hocam böylesine ukala ve insana saygısız birini yanında yetiştiriyor ve onunla anlaşabiliyordu. Oradan hızlıca uzaklaştım ve çıktığımda bir banka iliştim. Biraz soluklandıktan sonra çevredekilere sorarak caddeye çıkıp otobüs durağını buldum. Otobüs beklerken ağlayacak gibiydim boğazım düğümleniyordu. Benim gibi bipolarsanız eğer üzüldüğünüzde birden her şeyi unutursunuz. Bu dünyadan değilmiş gibi bir uzaylı oluverirsiniz o anda. Hikayemin asıl kahramanı Şükran'ı unutmadım tabii. Bir anda otobüs durağına geldi. Adını bilmiyordum aslında yanıma birdenbire çöreklenen iki kara ruh konuşurlarken duydum. Mendil satarmış buralarda. Üstü başı eski püskü ama temizdi. Gürbüzdü ve güzeldi. Vurdumduymaz, asi gözüken koca bir yüreği vardı umarsızca gülümseyen. Başındaki beresiyle öyle tatlıydı ki. Sanki çiçektendi aklı kalbinin şarkısını söyleyen İstanbul sokaklarında... O içten gülümseyiş bütün hüznümü götürdü bir anda. Günahsızlar birbirini tanır. Meczuplar da. Yanımdaki iki kara ruh tekrar konuşmaya başladılar. Bir mendilci alt tarafı nereye gidiyor ki? Onlara baktım ama hiç utanmaları yoktu insan kılığındaki şeytanların. Rahatsız bile olmadılar. Onlara neydi günahsız Şükran'ın nereye gittiğinden? İstanbul ne acımasız bir şehirdi bizim gibi günahsızlar için. Kurtarıcı meleğim Melahat abla olmasa karışan aklımla yolumu bulamayacaktım. Ve birdenbire karşıma Şükran çıkıp bana İstanbul'un inatçı, dimdik, gülümseyen yüzünü göstermese aydınlanmayacaktı ruhum. İyi ki karşılaşmışız İstanbul'un Kadere İnat Gülümseyen Kalpler durağında. Şükran bana o gün İstanbul'un sır perçemli yüzünü göstermişti. Asıl yaşanmışlıklar ve mücadeleler onun tertemiz kalbinde ve gözlerindeydi. Uçurtmamı kaybettiğim anda Şükran bana gözleriyle gökyüzüne gülümsemekten vazgeçme demişti. Hayatın adil davranmadığı fakat yaşama inadına gülümsemekten vazgeçmeyen kalplere ithaf edilmiştir. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasına katılmış olup yayımlanmaya değer görülmüştür. Elinize sağlık. Katılımınız için teşekkür ederiz. Çok teşekkür ederim. Bu yarışmaya katılmak ve daha yeni kısa öykü yazmaya başladığım halde begenilip yayınlanmasi beni çok mutlu etti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/isyanla-gelip-isyanla-giden-tanri-kronos/", "text": "Yunan Mitolojisi'nde üç kuşak tanrı grubu vardır. Kronos ise bana göre bu gruplar arasında en kilit rol oynayan tanrıydı. Kronos'un babası Uranos, annesi ise Gaia'dır. 6 dişi, 6 erkek 12 tane olan titanların en sonuncusudur. İsmini, zaman anlamına gelen Khronostan almaktadır. Uranos Kronos'tan sonra doğan Kiklopları ve Hekatonkheirleri kendisine yakıştırmadığından, hepsini doğar doğmaz Gaia'nın karnına geri koymuştur. Bundan rahatsız olan Gaia, oğlu Kronos'u destekler ve ona verdiği orak ile Uranos'u hadım etmesini sağlar. Böylelikle ilk kuşak tanrıların devri biter ve yerine titanların devri başlar. Başında Kronos'un olduğu bu çağa altın çağ denmiştir. Annesinin desteğiyle Uranos'u yenen Kronos, babasından son bir kehanet duyar. Babasına yaşattığı sonun aynısını kendi yaşayacaktır. Kendisi gibi titan olan eşi Rhea'dan daha sonra titanların yerini alıp dünyaya egemen olacak olan tanrılar doğar. Devrilmekten korkan Kronos, doğan her çocuğunu doğar doğmaz yemiştir. Bu durumdan bıkmış olan Rhea, Gaia'nın öğüdünü dinleyip Zeus'un yerine bir taşı kundağa sarar. Durumun farkına varmayan Kronos taşı yer. Kronos'tan Gaia sayesinde saklanan Zeus, babasını yenebilecek güce eriştiğinde, onu tanımayan babasına karşı kusmasını sağlayacak bir içki içirir ve böylelikle yediği beş tanrıyı ve babasının Zeus sandığı taşı kusmasını sağlar. Daha sonrasında titanlar ile tanrılar arasında iki tarafın da birbirine üstünlük sağlayamadığı 10 yıllık bir savaş sürer. Ama en sonunda titanlardan ayrılan bir grubun tanrıları desteklemesiyle titanlar yenilir ve Tartaros'a hapsedilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/itad-ogunler-arasi-aclik-ve-metabolizma/", "text": "Günde iki kere izokalorik beslenme rejimi belli dokulardaki otofajiyi aktive ederek metabolik aktiviteyi uyarır. Eğer insanlar üzerinde çalışma onaylanırsa bu yeni bulgular obezite ve tip 2 diyabeti önlemede kullanılabilecektir. Diyetin otofajiyi uyararak lipit metabolizması üzerinde iyi etkilere sahip olduğu bilinir. Başyazar Rajat Singh bunu ''Obezite ve/veya yaşla azaldığı göz önünde bulundurulduğunda otofajiyi, her sirkadyen periyot içinde iki aralık açlık sağlayarak uyarabilir, sırayla, yaş ve/veya obezite ilişkili metabolik düşüşü önleyebiliriz'' şeklinde açıklıyor. Buna binaen Singh ve arkadaşları iç açlığı modelleyen ve dağınık beslenmeyi ortadan kaldıran, günde iki kere izokalorik beslenme stratejisini geliştirdi. Araştırmacılar fareleri iki gruba ayırdı: ITAD yöntemiyle beslenenler saat 08.00-10.00 saatleri ile 17.00.19.00 saatlerinde ve kontrol fareleri ise isteğe bağlı olarak beslendi. Önemli olarak, her iki grupta her zaman aynı kaloriyi aldı. 3 ay sonra, fareler benzer ağırlıktaydı, ancak ITAD-beslenen fareler azalmış yağ kitlesine ve artmış kas kitlesine sahipti. ITAD yöntemiyle beslenmede ayrıca glikoz klirensi gelişti, dolaşımda ve karaciğerde azalmış lipit seviyeleri ve artmış enerji harcanması gibi metabolik olarak faydalı sonuçlar elde edildi. İlginç olarak bu yöntemle beslenen farelerde yağ kitlesinin azalması cilt altı kahverengi yağ dokusu artışı ile ilişkiliydi. Araştırmacılar ayrıca diğer rejimlerin kas kitlesi kaybı ile sonuçlandığını belirterek kas kitlesi artışının ITAD beslenmenin benzersiz bir faydası olduğuna dikkat çekti. Singh '' ITAD beslenmenin yaşlı ve sarkopenili bireylerde kas kitlesinin sürdürülmesine potansiyel faydasından ötürü heyecanlıyız'' dedi. Araştırmacılar otofajinin mekanik katkısını keşfetmek için POMC nöronlar, karaciğer, Myf5 öncüleri ve yağ dokudaki Atg7 genini baskılayarak farklı dokulara özel, otofaji yapmayan fareler tasarladı. Bu analiz, ITAD beslenme boyunca kahverengi yağ doku oluşumu için ve ayrıca karaciğerde glukoneogenezin baskılanması için normal yağ dokuda otofajinin gerekli olduğunu ortaya koydu. POMC nöronlarındaki ve karaciğerdeki otofajinin dolaşımda ve karaciğerde lipit seviyelerini düşürdüğünü, kasa özel faydalar için Myf5 otofajinin gerekli olduğunu gösterdi. Singh bunları ''Bizim farelerdeki çalışmalarımız... Bireylerin günlük iki öğün planından faydalanılabilineceğini öneriyor, buna rağmen ITAD beslenme süresince insanlardaki fayda derecesi 'genetik make up' ve kesinlikle yaşa veya altta yatan hastalığın düzenlenmesine bağlı'' şeklinde sonuçlandırıyor. Singh ve arkadaşları şimdi bu beslenme yönteminin bağırsak üzerindeki faydalı etkilerinin rolünü tanımlamak için plan yapıyorlar ve gelecekte bu yöntemi insanlarda araştıracaklar. Beslenmeye yönelik medyada çok fazla bilgi var. Bu konunun uzmanı olmayanlar bile atıp tutuyor. Ya da yiyecek şirketlerinin anlaştığı toplumu yanıltan araştırmacılar var. Umarım bilgi kirliliğinden gerçek bilimsel araştırmalar altında kurtuluruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ithal-ettigimiz-hastalik-sarbon/", "text": "Son zamanlarda birçok ürünü, eşyayı ithal ediyoruz. Üretmek ise planlarımız arasında görülmüyor sanırsam. Öyle ki hızımızı alamayıp hiç gündemimizde olmayan bir hastalık dahi ithal ettik: Şarbon. Bacillus anthracis adlı kapsüllü bakteri nedeniyle oluşan zoonotik karakterde bulaşıcı bir hastalık. Etken Gram pozitif bir basildir . Enfekte olmuş inek, koyun, keçi, deve, at, geyik gibi hayvanlardan insanlara bulaşabilir. Direkt olarak etlerinin tüketilmesiyle ya da sütlerinin içilmesi ile enfekte olabilirsiniz. Şarbonun deri şarbonu, akciğer şarbonu ve bağırsak şarbonu olmak üzere üç tane formu vardır. Bacillus anthracis hasta hayvanların ölümünden sonra toprakta 50 seneye kadar yaşayabilen bir bakteri olmakla beraber hayvanlarda son derece öldürücüdür. Eğer hastalık tedavi edilmezse hemen hemen hayvanların %100'ünü öldürür. Hayvanların etlerine temas edenler bu hastalığa yakalanabiliyor. Ete temas eden el vücudun herhangi bir yerine değdiğinde o zaman deri şarbonu ortaya çıkabiliyor. Deri şarbonu kara çıban denilen karakteristik bölgesel bir çıbanla ödem oluşturuyor. Akciğer şarbonu ve bağırsak şarbonu daha az görülmesine rağmen daha tehlikelilerdir. Sebeplerden bir tanesi, enfekte etlerin iyi pişirilmeden tüketilmesidir. Çiğ köfte alışkanlığımız nedeniyle bu bizim için önemli bir konu. Mümkün olduğu kadar etli çiğ köfte yemekten kaçınmakta fayda vardır. Gastrointestinal şarbonu, deri şarbonuna göre daha tehlikelidir. Genellikle mikrop bağırsağa yerleşiyor, orada lezyon oluşturuyor ve oradan vücudun diğer bölgelerine yayılıyor. En tehlikelisi ise solunum yolu ile edinilen şeklidir. Bakteri sporlarının solunması şekliyle vücuda alınır. Bu daha da tehlikelidir ve ölüm oranı son derece yüksektir. Toz şarbon genellikle akciğerlerde, gözde şişme ve beyin yayılımına neden oluyor. Hastalık ilk belirtilerini göstermeye başladıktan yaklaşık bir hafta sonra semptomlar ortaya çıkar. Eğer yakın zamanda şüpheli et veya süt ürünleri almışsanız ve bu semptomlar görülmeye başlamış ise acilen hekime başvurmalısınız. Tedavi geciktirilmemeli mümkün olduğunca hızlı başlanmalıdır. Kutanöz enfeksiyonlar, penisilin, tetrasiklin veya eritromisin enjeksiyonları ile tedavi edilir. Akciğer enfeksiyonları intravenöz olarak penisilin ile tedavi edilir. Kortikosteroidler akciğerlerin inflamasyonunu azaltmak için kullanılır. Ayrıca Bacillus anthracis çok dirençli ve bulaşıcı olması sebebi ile biyolojik silah olarak da kullanılabilen bir bakteri türüdür. Sıkılmadan okudum. Birçok şey öğrendim. Ellerinize sağlık sayın yazar. Şarbonu açıklayan güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/iyi-kotu-suskun/", "text": "İyi ve kötü. İki zıt kavram. İyinin iyi olduğu belli, kötünün kötü olduğu belli. Bir de kötüden de kötü biri var o da susan. Bir haksızlık karşısında arkasını dönen, görmezden gelen. Kendi başına gelmeyeceğinin garantisi varmışçasına susan. Kaybediyoruz çünkü susuyoruz. Susuyoruz, belki sonunda yararımıza bir şey olmadığı için, bilmiyorum, belki de korktuğumuzdan susuyoruz. Belki de bizim başımıza aynı şeylerin gelmeyeceğini düşündüğümüz için susuyoruz. Susuyoruz, belki de haksızlığa uğrayan bize benzemiyor, bizim gibi düşünmüyor diye susuyoruz. Susuyoruz, belki de bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediğimiz için susuyoruz. Susuyoruz, haksızlık karşısında susmaya nasıl katlanabiliyoruz? Biz sustukça, haksızlığın sesi daha da gürleşiyor, daha da artıyor. Biz diye kurdum her cümlemi. Neden mi? Çünkü benim de böyle davrandığım zamanlar yok değil de o yüzden. Diyeceksiniz ki daha kendin söylediklerini yapmıyorsun. Haklılık payınız var ancak ben en azından bunu değiştirmek için çaba sarf ediyorum. Çünkü bu aynı zamanda insanın kendisine olan saygısıyla da alakalı bir durum. Susmadığımızda, haklı gördüğümüzün arkasında durduğumuzda belki arkamızda büyük bir kalabalık, bir destek olmayacak belki birçokları karşı çıkacak lakin çok kişinin savunması onların haklı olduğu anlamına da gelmez. Günümüzde, gözlemlerimce yapılan en önemli yanlışlardan. Bir konuyu ne kadar çok kişi savunuyorsa o kadar haklı olduğu düşünülmekte ancak şöyle bir durum var ki bu çoğunluğu kimlerin oluşturduğuna bakılmıyor. Bu çoğunluk irdelemeden, kurcalamadan körü körüne savunuyorsa, o konuda çoğunluk olmaları onları haklı mı çıkarır? Bence elbette çıkarmaz. İnsanlar ölüyor, savaştan ölüyor, kimileri bin bir çeşit yiyecekle beslenirken kimileri açlıktan ölüyor, cinayetten ölüyor, ölüyor. Bunlar sanki kimsenin umrunda değil, kimse kendisinden başkasını önemsemiyor, ses dahi çıkarmıyorlar. Bu olanlar neredeyse sıradanlaşıyor ve bu sıradanlaşmaya sebep olanlar da ses çıkarmayanlar, susanlardır. Unutmayın siz susmaya devam ettikçe birgün sizin başınıza geldiğinde de onlar susacaklar. Haksızlığa susmak, haksızı desteklemek demektir. Haksızlığa susmak, bence tehdit karşısında kafasını kuma sokan devekuşuna benziyor. İnsanlar haksızlık karşısında kararsız kalma hakkına sahip değiller. Susmamalıyız; hakkımızı, haklı gördüğümüzü sonuna kadar savunmalıyız. Bunu yaparken de kırmadan, incitmeden, haklıyken haksız duruma düşmeden yapmalıyız. Haksızlığa susarak aynı durumun bizim de başımıza gelmesini beklememeliyiz. Susmak insanoğlunun kendine yapmış olduğu en büyük kötülüktür. Güzel ve dokunaklı bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/iyi-yaptigimiz-seyler-hayattan-kesitler-4/", "text": "Ne demiş atalarımız, feleğin bir guşu var, tırnağı demirdendir. Şöyle böyle yazı yazdığım şu günde aklımda uzun süreden beri olmayan ancak düşündüğümde bir anda aklıma gelen bazı şeyleri size aktaracağım. Bunlar gerçekten iyi yaptığımız şeyler ki bizden iyi yapan yok. Ciddi diyorum, bizden iyi yapan yok. Mesela bir tanesiyle başlayayım. Evet çok güzel kaldırım yaparız. Yaptığımız kaldırımlar uzun süre dayanmaz ama yine de harikadır ve ömürsüzlük bakımından çok işlevseldir. Sürekli değişen kaldırımlarımız sayesinde kaldırım fabrikalarımız harıl harıl çalışır ve sürekli kaldırım üretirler. Ekonomi zaten kaldırım üzerinden döner. Düzenli olarak da kaldırım ihracatına başlamak üzereyiz. Süper bir şey. İkinci olarak sayın okurlar çok güzel doktor/hemşire döveriz. Öyle güzel döveriz ki böyle doktorun ağzı burnu dağılır ama yapanlar yine yeterli cezayı almaz ve işini iyi yaptığı için yav ben seni çok iyi dövmüşüm, bir daha döveyim der. Üstüne üstlük bir de ödül verilir. Hem de en afillisinden. Böylece bu güzel icraata çok güzel bir teşvik olunur. Başka bir yerden bakarsak çocuklarımızın yanında çok güzel sigara içiyoruz gerçekten. Artık astım diye bir hastalık yok zaten. Süper astım var, süper akciğer hastalıkları var. Öyle ön evre falan hikaye. Kim uyduruyor böyle şeyleri? Örneğin sokakta veya caddede yürürken çocuklarını ortalarına almış, bir elinden anne diğer elinden baba tutan ailelere rastlayabilirsiniz. Bu anne ve baba diğer elleriyle sigara içiyordur. Çocuk da bu iki insan arasında sigaraya maruz kalıyor tabiki. Ayrıca bu anne-baba saatte 43 km hızla koşabilir ve günlük olarak 100 gram et ile 300 gram sebze tüketebilirler. Yaşam alanları genel olarak 3-5 katlı apartmanlardır ve kışın sıkı, yazın bol giyinirler. Yırtıcılardan korunmak için de ne yaptıklarını bilmiyorum. Akrabalarımızla çok güzel politika yaparız zaten. İyi siyaset döner ha. Sonra biri bir şey der. Oradan başlar kavga, sonra da kimse kimseye bir daha gitmez. Ne gerek var akraba ziyaretine zaten. Bir sürü masraf. Artık miras kavgası falan geçmişte kaldı hocam. Sen selam verme, veyahut! yemeğin parasını ödemek için ısrar et/ısmarlamaya çalış, direk arkadaşın öldürüyor seni zaten. Kısa yoldan cennet. Oh mis. Başka başka düşünüyorum. Çok güzel iftira da atarız ama ona girecek halim pek yok şimdi. Hah! Otobüste çok güzel kavga ederiz ha. Cidden bi ara denemelisiniz. Acayip güzel oluyor. Böyle atraksiyon falan, adrenalin. Canınız mı sıkıldı? Dolu bir otobüse binin ve İlerleyin, arka taraflar hep boş! diye bağırın. Sonrası malum zaten. En önemlisi de tabi nutuk atmakta üstümüze yoktur. Bir insanın günde en az 3 kişiye 100 kelimeli bir nutuk atması lazımdır. Ses düzeyini iyice ayarlayacaksın ve böyle yüzüne yüzüne tükürüklerini saçarak bir güzel bağıracaksın. Ama tam 100 kelimelik nutuk atman lazım. Fazlası zarar, hem sana hem bana. Fazlası kavga sebebi. Trafik kurallarına uymakta üstümüze yoktur. Bütün kurallara uyarız. Zaten kırmızı ışıkta geçmek anayasal hakkımız, beklersen yayayı arabadaki diğer yolcular hemen şoföre müdahale ediyor, ez geç yahu diye. Korna basmaya veya 2 saniye duraklamaya ne gerek var. İnsan sayısını da biraz azaltmak lazım zaten. GSMH düşüyor o yüzden. Yaya olarak da arabanın önüne direk atılmak gereklidir. Çünkü araba firmalar frenleri yeterli teste tabi tutamıyor, aşırı taşıt talebinden dolayı. Kişi başı iki araç lazım zaten herkese. Ne bileyim bir motosiklet bir de araba mesela. Veya 2 araba da olur, böyle süper lüksünden. Frenleri denemek için de süper güzel hiç çökmeyen asfaltlı yollarımızdan daha güzel yollar varsa söyleyin de bilek. Son zamanlarda okuduğum en güzel yazılardandı. Son olarak ben de bir şey eklemek istiyorum. Bir işi yapmak konusunda üstümüze yok ama o işi başkası yapıyorsa. Yani bir başkası yapıyor ise o işi daha iyi nasıl yapacağını bilmek ve eleştirmek konusunda üstümüze yok. Tabi bir de bir işe girişmek konusunda üstümüze yoktur. Fakat işe girişmenin getirdiği gaz söndüğü an işin sonu gelmez. Hayatımız yarım kalmış, sonu gelmemiş-getirilmemiş ve bitmeyen işlerle doludur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/izleyecek-film-bulamayanlara-11-enfes-film-tavsiyesi/", "text": "Hani İbrahim Tatlıses, Yıldız Tilbe'ye 'ağlamamak için kendimi zor tutuyorum' demişti ya. Muhtemelen bu filmi izlerken siz de aynı hisse kapılacaksınız. Evet dram yüklü ama aynı zamanda akıcı ve sıkmıyor da. Yönetmeni, şu meşhur Arrival filmini de yöneten Denis Villeneuve. Filmde Lübnan iç savaşıyla ilgili bilgiler de yer alıyor. Film 2011 yılında Oscar adayı olmuştu. Ayrıca sürpriz bir sona da sahip. Mendilinizi hazırlayın ve izleyin. Eğer 'bana vaktimi boşa harcamayacağım bir film söyle' denseydi kesinlikle bu filmi önerirdim. Bence bu film tam bir başyapıt. Tamam fazla abartmayalım ama oyunculuk desen var, senaryo desen var, müzik desen var. Zaten filmin konusu müzik. Ama filmin esas anlatmaya çalıştığı; Başarıyı sağlayan şey nedir? Gerçek başarı için neyi feda ederdin? Bence bu film üzerine düzinelerce inceleme yazısı yazılır. Ayrıca filmi izlerken aklıma Doç. Dr. Oytun Erbaş'ın şu sözleri geldi: Başarının mucizesi kan, ter ve gözyaşıdır. Ben ders çalışırken çok ağladım hatta oturmaktan basur oldum ama bugün buradayım Filmin 3 dalda Oscar ödülü kazandığını da unutmayalım. Şimdi böyle bir listeye Miyazaki koymamak gerçekten ayıp olurdu. Bence her filminin izlenmesi ve incelenmesi gereken Hayao Miyazaki'yi mutlaka tanımalısınız. Bu film benim eskiden izlediğim ama hiç unutamadığım mükemmel bir animasyon filmi. Cadı tarafından lanetlenen genç bir kızın yürüyen şatoyla tanışması. Fantastik, dramatik, özgün bir şaheser. İzleyin izlettirin. Konumuz paralel evren ve film tek mekanda geçiyor. Buna rağmen filmi hiç sıkılmadan izledim. Filmde bir akşam yemeğinde buluşan 8 arkadaşın başından geçen enteresan ve hafif ürpertici olaylar zincirini görüyoruz. Film boyunca sanki bulmaca çözüyormuş gibi hissediyorsunuz. Canınız sıkıldıysa ve izleyecek film bulamadıysanız bir ölçek alın derim. Puanlara takılmayalım lütfen. Zira bu puanı verirken günümüz sinema dünyasına da haksızlık etmek istemedim 😊. 1957 yazdığına bakmayın gerçekten zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyeceğiniz filmlerden biri. Konusu ve içerdiği diyaloglar hakkında ise yüzlerce makale yazılabilir. Şöyle düşünün birini yargılamak sizin görevinizse ve elinizde de fazla kanıt yoksa ancak vereceğiniz karar o kişinin hayatına mal olabilecekse, daha da kötüsü kararı verebilmek için çok az zamanınız varsa ne yapardınız? Film, aslında adaletin ne kadar da hassas bir terazi olduğunu ve bu teraziyi kuran insan ise hata yapabilme olasılığının ne denli yüksek olduğunu gözler önüne seriyor. Eski deyip geçmeyin, izleyin derim. Bu filmin IMDB puanının neden bu kadar düşük olduğunu anlayamıyorum. Filmi, gördüğüm bütün platformlarda şaşırtan sona sahip filmler listesine koysalar da, bence film boyunca detayları takip edebilen biri için gerçekten mükemmel bir hikayeye ve oyunculuğa sahip. Bilenler bilir, oyuncu kadrosu da sağlam; Ewan McGregor, Naomi Watts, Ryan Gosling. IMDB puanıyla ilgili önyargılarınızı bir kenara bırakıp izlemenizi tavsiye ederim. Bu filmi uzun zaman önce izlemiş olmama rağmen hala aklımdan çıkmadığını söylemek zorundayım. Düşünsenize bir sığınakta uyanıyorsunuz ve kaçığın teki size dışarıya sakın çıkma, kimyasal saldırı var, ölürsün diyor. Ne olacak peki, yıllarca orada mı yaşayacaksınız? Ya size yalan söyleniyorsa? Bilmiyorum belki benim tarzım bu ama film boyunca sürekli ikilemde kalıyorsunuz ve bu durum gerçekten güzel işlenmiş. İlk fırsatta izleyin derim. Asosyal hacker bir gencin başından geçenleri anlatan, sürükleyici, güzel bir Alman filmi. Filmin yönetmeni Netflix'in sevilen dizilerinden Dark'ın da yönetmeni olan Baran bo Odar. Film şaşırtıcı sona sahip filmler listelerinde de yerini almış durumda. Çok özgün değil ama yoklukta da gider. 18. yüzyılda geçen bir hikaye. Her türlü kokuyu algılama yetisine sahip sıradışı bir adam. Konusu ve sahneleriyle bence bir sanat eseri. İzlerken sonunun nereye bağlanacağını gerçekten merak edeceğinize eminim. Fakat uyarayım filmde rahatsız edici sahneler var. Müzikleriyle ve oyunculuğuyla göz dolduran film bir genetik mühendisi ve onun aşkını anlatıyor. Sanırım bu filmi bilim kurgudan ziyade dram kategorisine koymak mümkün. Türkçeye Göz diye çevrilmesinin sebebi de genetik mühendisinin insan gözüyle ruh arasında bir bağlantı olduğunu düşünmesi ve göz üzerine araştırmalar yapması olsa gerek. Filmde reenkarnasyona atıflar olsa da genel anlamda beğendiğimi söyleyebilirim. Az bilinen ama izlenebilecek türde filmlerden biri. Ama yalan söylemeyeyim, birinci sırada da tavsiye etmem. Çok güzel bir liste olmuş, çoğunu izlemekle beraber izlemediklerimi kenara not ettim. Teşekkür ederim. Bu güzel yorumunuz için ben teşekkür ederim. Yakın zamanda başka listeler de gelecek. Teşekkürler, Bu soğuk havada en güzeli pijama terlik ve film etkinliğidir. Sizlerin sayesinde güzel filmler izleme fırsatı bulacağım.. Kesinlikle katılıyorum. Gelecek film tavsiye listelerimiz için takipte kalın 🙂 Sevgiyle. Benim de izleyecek filmim kalmamıştı, teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/izmitte-3-gun/", "text": "İç kesimin kuruluğundan sahilin nemine doğru yolculuk...İzmit. Macera otobüs yolculuğuyla başladı. Bolu tünelini geçtikten sonraki yağmur, sağanak yağmur ya da bardaktan boşalmak tabirleri bunun yanında halt yemiş. Otobüsün silgeci henüz bir yeri silmişken yağmur öylesine yağıyor ki silgeç sanki boşuna dönüyor. Sanki ruhumuzdaki tüm kötülükleri söküp atmaya çalışıyor yağmur. Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik, Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik, Son durağa geliyoruz sonunda: Değirmendere Dörtyol. Eve gelir gelmez dinlenmek mi? Bir düşüneyim, evet öyle önce karnımızı doyuralım. Karnımız doyduğuna göre hemen sahile... Saate aldırmayan insanlar denizin keyfini sürüyor. Hafiften tenimize vuran arkadaş muhabbetleriyle esen meltem bizi okşuyor. Hemen dondurmamızı alıp başlıyoruz sahil turuna. Uykumuzun sonuna kadar tadına varıp ertesi gün uyanıyoruz. Her zaman ki gibi bir plan yok. Nereye gidersek planımız orası olacak. Çıkıyoruz yola. Dağlara doğru. Rota yok. Yukarılara çıktıkça hava daha da serinliyor. Belki de tenimizin serinlemesinden çok yolda tanımadığımız insanların selam vermesi yüreğimizi serinletiyordur. Bir maceradır gidiyoruz Yukarı İrşadiye, Ayvazpınar. Bir yerden sonra artık çöp konteynırlarında Gölcük belediyesi olan yazı İznik belediyesi oluyor. Hemen yol üstündeki bir köyde duruyoruz. Meraklı gözlerle bakan teyzeye soruyoruz: Burası tam olarak neresi? İznik'e gelmişiz meğersem. Buradan uzayıp gidiyor muhabbet. Teyzeden tavsiyeleri alıp yola koyuluyoruz. Yolların kenarında meyve ağaçları dikkatimizi çekiyor, hemen sahipsiz olduğunu düşündüğümüz bir ağaçtan dişlerimiz kamaşa kamaşa erik topluyoruz. Biraz daha ilerleyince karşımızda tüm ihtişamıyla İznik Gölü çıkıyor. Yolun devamında Tacir Köyüne giriyoruz. Yolun kenarında yine cefakar teyzelerimizi görüyoruz ve mis gibi pide yapıyorlar. Karnımızdan gelen seslerle dayanamayıp biraz acıtasyon biraz da yüzsüzlükle pide rica ediyoruz. Tabii teyzelerimiz bizi hiç kırarlar mı? En taze pidelerden ikram ediyorlar. Bir kez daha bu toprağın insanının farklı olduğunu görüyoruz. Köyden ayrılmadan önce sokaktaki çocuklardan tüyolar alıp geldiğimiz yolda bir şelale olduğunu öğreniyoruz ve vakit kaybetmeden oraya gidiyoruz. Buz gibi dağ suyuna bırakıyoruz kendimizi. Sonrasında daha fazla maceraya girmeden evimize dönüyoruz. Güne saat 12'de 'Dikil' komutuyla uyanıyoruz. Denize nazır çardağımızda kahvaltıyı yaptıktan sonra mangallık malzemelerimizi alıp yine dağlara doğru yola koyulduk. Yuvacık'a doğru gidiyoruz. Barajın etrafında geçerken görüyoruz ki şehirden bunalan insanlar atmış kendilerini buralara. Araçlar tıklım tıklım. Biz her zaman ki gibi deniz seviyesinden yükselmeye devam ediyoruz. Yılan gibi kıvrılan yollarda neyse ki boş ama bulanan mideyle yol alıyoruz. Yeşil Doğa piknik alanına varıyoruz. Tüm güzelliğiyle Yuvacık Barajı ve İzmit ayaklarımızın altında. İnsanın burada yaşayıp yaşlanması mümkün değil. Bu manzarayla bu havayla, yok yok insan ölmez burada. Boş mideleri doldurmak için başlıyoruz yemekleri yapmaya. Midemizi doyurduktan sonra çay çerezle başlıyoruz koyu muhabbete. Konudan konuya konuşuyoruz bir şeyler, ortada bir bağlam yok, kimin aklına ne gelirse. Vakit geç oluyor artık eve dönme vakti. Burasıyla ilgili çok şeyler yazılır ama ben fotoğraflarımızı atıp gerisini sizin hayalinize bırakmayı tercih ediyorum. Biraz İzmit caddelerinde kaybolup günlük kaybolma limitimizi doldurunca sessiz sakin bir şekilde gezintimizi sonlandırıyoruz. İzmit deyince insanın aklına sanayi, kirli hava gibi şeyler geliyor. Her zaman ki gibi yine burayı da görünce ön yargılarımız kırılıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/james-clerk-maxwel/", "text": "1800'lü yılların başına gidelim. Takvim yaprakları 13 Haziran 1831'i gösterdiğinde İskoçya Edinburg'da bir çocuk dünyaya gelir. Adı, James Clerk Maxwell'dir. Benzersiz bir merak duygusuna sahip olan bu küçük çocuğun ileride bilim dünyasını derinden etkileyeceğini kimse bilemezdi. Muazzam bir sorgulama yeteneği vardı ve bu, daha sonraki çalışmalarında kendisine kılavuzluk etti. Açığa çıkarılması gereken bir potansiyele sahip olan Maxwell'in eğitimiyle annesi Frances yakından ilgilendi. Ne yazık ki annesi karın kanserine yakalandı ve Maxwell henüz 8 yaşındayken Frances hayatını kaybetti. Annesinin ölümünden sonra ise Maxwell ile ilgilenme işini babası John Maxwell ve kardeşinin karısı Jane alacaktı. Eğitim almak için Edinburg Akademisine gönderilen Maxwell, akademideki ilk dönemlerinde geometriye muazzam bir ilgi duymuştur. Bilim dünyasında ayrıcalıklı bir yere sahip olan Maxwell, ileride çok büyük işler başaracağını daha okul yıllarındayken göstermiştir. İlk bilimsel makalesini 14 yaşında yazan Maxwell, yazdığı makale ile Edinburg Üniversitesinde doğa felsefesi profesörü olarak çalışmalarını sürdüren James Forbes'in ilgisini çekmiştir ve Edinburg Üniversitesine gitmiştir. Edinburg Üniversitesinde eğitim alan ünlü bilim insanı, ardından Cambridge Üniversitesine gitti. Ve daha sonraları, bilimde bir devrim niteliğinde olan elektromanyetizmayı keşfetti. James Clerk Maxwell'in en önemli çalışmalarından biri hiç şüphesiz ki klasik elektromanyetik teorisinde birbiriyle tamamen alakasız olarak görülen elektrik ve manyetizmanın aslında aynı şeyler olduğunu keşfetmesidir. Bunu da kendisine ait olan Maxwell denklemleriyle yapmıştır. Maxwell bize aslında elektrik ve manyetizmanın aynı şeyler olduğunu göstermiştir. Daha önce Faraday tarafından öne sürülmüş olan elektrik ve manyetizmanın arasındaki bağlantıyı açıklamak isteyen Maxwell, bu alanda çok önemli çalışmalarda bulundu. Aslında fikrini matematiksel olarak geliştirmeye çalışırken kullandığı denklemler, elektrik ve manyetizmanın aynı şeyler olduğunu gösteriyordu ki bu, bilim adına çok özel bir buluştu. 20 değişkenli 20 diferansiyel denklem üzerinden elektromanyetizmayı anlatan Maxwell, aslında klasik elektromanyetik teoriyi sadeleştirmiş oldu. Fakat Maxwell'in keşifleri bununla da bitmiyordu. King's Collage'de ders verdiği bir gün, elektromanyetik dalgaların hızını hesaplamak adına bir dizi çalışmada bulundu. Bu çalışma ile birlikte çok şaşırtıcı bir şekilde elektromanyetik dalgaların aslında ışık hızıyla eşit bir hıza sahip olduğunu buldu. Bu, insanlığın ilerlemesini sağlayacak bir keşifti. Aslında ışık da bir tür elektromanyetik dalgaydı. Günümüzde X ışınları, televizyon olmak üzere birçok keşif; Maxwell'in elektromanyetik denklemlerine dayanmaktadır. Maxwell'in bilim dünyasındaki önemi sadece Maxwell Denklemlerine dayanmaz. Psikolojiye de büyük bir ilgi duyan Maxwell, aynı zamanda renk görüşü ile de bilim dünyasında kendisine özel bir yer edindi. Renkli görme çalışmalarına yönelen Maxwell; renk algısı, renk körlüğü ve renk teorisi üzerine yoğunlaştı. Renklerin özellikleri ve renklerin kendisi, Maxwell'in çocukluk yıllarından beri ilgilendiği alanlar içerisinde yer alıyordu. Hatta 1855 yılında James Forbes tarafından icat edilen renk tekeri, Maxwell'in ilgisini oldukça fazla çekmişti. Tekerin özelliği kırmızı, mavi ve yeşil renklerden oluşmasıydı. Teker döndürüldüğünde renk spektrumu çoğalsa da Maxwell, bunun yetersiz olduğunu fark etti. Spektrumdaki her bir rengi oluşturabilmek adına her bir birincil rengin miktarları için matematiksel ifadeler kullanarak bu alanda önemli çalışmalarda bulundu. Daha sonra bu alanda dikkat çeken çalışmalarda bulunan Maxwell, Renk Üzerine Deneyler adlı makalesini 1855 yılında Edinburg Kraliyet Cemiyetine sundu. Burada temel olarak beyaz ışığın mavi, yeşil ve kırmızı renklerden oluştuğunu gösterdi. Bunun yanı sıra renk kombinasyonunun ilkelerini de koyarak çok özel bir çalışmaya imza attı. Maxwell'in bilim dünyası adına yaptığı çalışmalar hız kesmeden devam ediyordu. Satürn halkalarıyla ilgilenen ve bu alanda çalışmalarda bulunan Maxwell, Satürn'ün halkalarının nasıl ve neden dengede kaldığını öğrenmek ve bu konuya açıklık getirmek için bir dizi çalışma içinde yer aldı. Yaptığı çalışmalar neticesinde Satürn'ün halkasında birbirinden bağımsız küçük parçacıklar olması gerektiği görüşüne vardı. Yaptığı çalışmalarda ulaştığı sonuçlara Satürn'ün Halkalarının Hareketinin Kararlılığı Üzerine adlı makalesinde yer verdi. Satürn üzerine yaptığı çalışmaların doğruluğunu ise kendisi göremeyecekti. Fakat Maxwell'in ilgili makaleyi yazmasından tam 120 yıl sonra Voyager uzay aracı, Satürn'ün halkalarının gerçekten de Maxwell'in öne sürdüğü gibi olduğunu kanıtladı. Satürn'ün halkalarında pek çok bağımsız katı parçacık bulunuyordu. Fakat bu gözlemlerle bir yanlış fikir de ortaya çıkarılmış oldu: Satürn'ün halkaları bir gün yerçekimine yenik düşecekti. Maxwell'in bilim dünyasındaki başarıları bunlarla sınırlı gibi görünse de aslında Maxwell daha da fazlasını yapmıştı. İnsan gözünün renkleri nasıl gördüğünü merak eden Maxwell, bu konuda da bir dizi çalışmada bulundu. Yaptığı çalışmalar sonucunda insan gözüne düşen ışığın birincil renk reseptörleri tarafından algılandığını; renklerin kırmızı, mavi ve yeşilin sentezi ile oluştuğunu ve ara renklerin oluşması için ana renklerin belirli bir oranda karıştırılması gerektiğini fark etti. Ayrıca ilk renkli fotoğrafı bulan da yine Maxwell'di. Üç adet kurdele fotoğrafı alan ve bunları yeşil, mavi ve kırmızı filtrelerle duvara yansıtan Maxwell, bu noktada da çok önemli bir çalışmaya imza attı. Duvara bakan izleyiciler, çeşitli renklerden oluşan kurdele fotoğrafları görüyordu. Yani ilk renkli fotoğraf bulunmuştu. James Clerk Maxwell, şüphesiz ki bilim dünyasının özel simalarından biriydi. Yaptığı çalışmalar ve ortaya koyduklarıyla ne kadar özel bir insan olduğunu da herkese gösterdi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/japon-zirhinin-gelisimi-ve-gerileyisine-kisa-bir-ozet/", "text": "Japon zırhının gelişimi ve gerileyişi: Öncelikle 16. ve 19. Yüzyıldan iki zırh paylaşıp, 16. yüzyıl zırhının halefine nazaran nasıl pratik ve modern durduğuna dikkat çekeyim. Efenim, Japonlar izole bir toplum olmalarına rağmen 16. Yüzyıl ortasından itibaren askeri gelişmelerde ellerindeki azıcık numune sayesinde Avrupa'ya yetişmeyi başarıyorlar. Atlı okçu Samuray orduları bir anda tüfekçi köylü askerlerle dolup taşıyor, kargı birlikleri yayılıyor. Tabii bunun sebebi ortalığı kasıp kavuran iç savaş. Japonya'da bu dönemki merkezi otorite yoksunluğu ve derebeyleri arasında yaşanan olaylar bütün milleti birbirinin boğazına yapıştırıyor. Beyler gücü ele geçirmek için pragmatizmin dibine vuruyorlar. Gelenekler rafa kalkıyor. Bu savaş dönemi bitip ortalık sakinleşince, başa geçmeyi başarmış olan Tokugawa Hanedanı, benzer bir dönem tekrar yaşanmasın diye sınıflar arası geçişi durduracak ve sadece belli bir zümreye silah kullanma izni verecekti: Savaşçı kimliği yavaşça kaybolacak olan Samuraylar. Bu barış döneminde Samuraylık bir nevi askeri tandanslı bürokratlığa dönüştüğünden ötürü zırhtır kılıçtır toptur tüfektir, ihtiyaç pek kalmıyor. Hatta Samuraylar öyle laçkalaşıyor ki Tokugawa Hanedanı, Samuraylara dövüş pratiği, silah bakımı vb. şeyleri ferman zoruyla yaptırıyor. Hal böyle olunca, Samuraylar artık zırhın ve silahların ne kadar pratik olduğuna değil, ne kadar şekil ve rahat olduğuna bakmaya başlıyorlar. Çünkü görünür zırhlar, silahlar vb. şeyler ancak törenlerde, mevkide, makamda giyilen şeylere dönüşüyor. Zırh caka satmak için giyiliyor. Bu dönemde Samuraylar arasında yaygınlaşan selefi akımlar da ister istemez bir 'Eski Buşido' algısı yaratıyor ve Samuraylar da ecdatları gibi giyinmek istiyor. Olaya artık bir sanat biçimi olarak bakan zırh ustaları da eserlerine artık bir nevi giyilen tablo gibi yaklaşıyorlar. Bu oluşan gelenekçi akımlar da Japonya'nın Amerikan gemileri kapıya yanaşınca höt diye ortada kalmasına sebep oluyor. Sonrası da malum, Son Samuray'ı izlemişsinizdir. İç savaş döneminden ders alsalar böyle olmazdı belki."} {"url": "https://parlakjurnal.com/jet-krizinden-iki-yil-sonra-ruslar-gercekten-turkiyeye-guveniyor-mu/", "text": "Rusya, sonunda aralık ayının 1'inde Türk domateslerine olan ithalat yasağını tamamen kaldırdı. Bu, Türkiye'nin 24 Kasım 2015 tarihinde Rus jetini düşürmesinden sonra Moskova'nın Türkiye'ye karşı açıkladığı yaptırımların sonuncusuydu. İki yıl önceki bu hadise ile Rus-Türk ilişkileri çöküşün eşiğine geldi ve iki ulusun arasında bir savaş riski yarattı. Ruslar Türkiye'nin eylemlerine sinirliydiler. Moskova'daki Türk Büyükelçiliği, Kazan, Stravropol ve St. Petersburg'daki Türk konsolosluklarının önünde Türk karşıtı gösteriler gerçekleşti. Rus sosyal ağları Türkiye ile ilgili sert eleştirilerle sallandı. Rusya Başkanı Vladimir Putin bu hadiseyi teröristlerin suç ortağı tarafından arkadan bıçaklama olarak nitelendirdi ve bu trajik olayın Rus-Türk ilişkileri açısından önemli sonuçlara yol açacağına dair söz verdi. Günler sonra Rus hükümeti, Rusya'dan Türkiye'ye olan özel sefer uçaklarını ve birçok meyve ve sebzeyi içeren Türk mallarının ithalatına yasaklar koydu. Rusya'da faaliyet gösteren bir grup Türk organizasyonu ve işletmesi yasaklandı. Rus şirketlerin Türk çalışanlar alması yasaklandı. Hükümet ayrıca Rus seyahat acentelerine Türk tatil beldeleri turlarının satışının durdurulması konusunda tavsiyede bulundu. Fakat aynı zamanda, Moskova, Türkiye'de ilk nükleer santralin inşası ve doğalgaz boru hattı olan Türk Akımı gibi büyük devletlerarası projeleri uygulamayı ise reddetmedi. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haziran 2016 yılına kadar herhangi bir özür dilemedi. İki ay sonra, Putin ve Erdoğan bu hadisenin ardından ilk defa olarak görüştüler. O zamandan beri iki ülke arasındaki ilişkiler aşamalı olarak ilerledi. Türk vatandaşları için tek taraflı vize şartları hariç ki bu da müzakere ediliyor- yaklaşık olarak tüm Rus yaptırımları kaldırıldı. Putin, geçtiğimiz ay Soçi'de Erdoğan ile birlikte yaptığı görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkilerin neredeyse tamamen restore edildiğini söyledi. Putin ayrıca: Bu yılın ilk dokuz ayında karşılıklı ticaret %36 oranında artmıştır ve bu çift taraflı ticaretin büyümesinin bir kanıtıdır. Geçen yılki gerilemeyi telafi edebileceğimizi inandıran sebepler var. dedi. Gerçekten, Türk işletmeleri ve işleri Rusya'ya geri dönüyor. Türkiye'den iş delegasyonları Rusya'nın farklı bölgelerini ziyaret ediyor ve 30 Kasım ile 1 Aralık tarihleri arasında Rusya'nın Voronej şehrinde düzenlenen Rus-Türk iş forumuna yaklaşık 20 adet Türk şirketi katıldı. Bu forumun amacı, Türk ve Rus şirketleri arasındaki ilişkileri tekrardan canlandırmak, güçlendirmek ve hem de ortak yatırım projelerini detaylandırmaktı. Bu ayın sonlarında, Türk şehri olan Kocaeli'nin girişimcileri, Rusya'nın Kuzey Kafkasya bölgesindeki Kuzey Osetya-Alania bölgesini ortak yatırım girişimleri konusunda konuşmak için ziyaret etmeyi planlıyorlar. Ekonomik bağlar düzelmeye devam ederken politik ilişkilerin de kendi gelişmeleri oluyor. Yakın zamanda Putin ve Erdoğan arasında sıkça gerçekleşen görüşmeler ve Suriye ile ilgili aktif diplomasi, belki de Rus-Türk ilişkilerinin hiç bu kadar yakın olmadığının bir göstergesi olabilir. Rus uzmanlar ve medya sıklıkla Türkiye ve Rusya'yı yakın arkadaş ve müttefik olarak isimlendiriyor. Bu fikirlerin savunucuları, Suriye ve Rusya'nın S-400 hava savunma sisteminin bir NATO ülkesi olan Türkiye'ye olan potansiyel satışına ilişkin ülkelerin işbirliğine dikkat çekiyorlar. Bağımsız bir Rus anket organizasyonu olan Levada Center tarafından yapılan yeni bir kamuoyu araştırması gösterdi ki şuanda sadece Rusların %8'i Türkiye'yi düşman olarak görüyor, ki bu 2016'da %29 idi. İki ülke arasındaki bu yakın ilişkilere yönelik uyum belki de Rus medyasının özellikle devlete ait yahut Kremlin'e yakın olan- neden jet krizinin ikinci yıl dönümünde bu hadiseye fazla dikkat göstermeyi tercih etmediklerinin bir göstergesi olabilir. Bu hadisenin yerine medya; Rusya, Türkiye ve İran liderlerinin Suriye'nin geleceğini tartıştıkları Soçi'deki üçlü toplantıya odaklandı. Rus medyası, Soçi'deki toplantıyı; 1945'te yapılan Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya liderlerinin Almanya ve Avrupa'nın savaş sonrası yeninden yapılanması konusunu tartıştıkları Yalta Konferansı'yla kıyasladılar. Fakat bu yakın işbirliğine rağmen, Rusya'daki birçok kişi hala Türkiye'nin güvenilmez bir ortak olduğuna inanıyor. Devlet Duma Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı Yury Shvytkin, jet krizinin ikinci yıldönümü nedeniyle Rusya'nın resmi haber ajansı TASS ile yaptığı konuşmada, bu uçak trajedisini Rusya'da kimsenin unutmadığını söyledi. Shvytkin: Hatırlıyoruz ve pilotlarımızın ardından başımızı eğiyoruz. Fakat Türkiye bu çok ciddi hadiseye karşı özür diledi. Bundan sonra, ilişkiler düzelmeye başladı. Rusya, Erdoğan'ın iktidarda kalmasına yardım edecek bilgiler sağlayarak, Temmuz 2016'daki askeri darbe teşebbüsünü engelleme konusunda Türkiye'ye yardım etti. dedi. Ayrıca hem Moskova hem de Ankara'nın ortak çıkar ve hedefleri olan Suriye'deki işbirliğini de vurguladı. Rus askeri uzmanı ve Askeri Bilimler Akademisi'nde profesör olan Vladimir Mukhin ise olaya daha şüpheci yaklaşıyor. Mukhin, Moskova'nın Ankara'yı jet olayından dolayı bağışladığına inanıyor ama hiçbir şeyi unutmadığını düşünüyor. Bu hadise Rus-Türk ilişkileri tarihinde sonsuza kadar trajik bir sayfa olarak kalacaktır. diyor. İki yıl önce ortada olan sorunlar maalesef herhangi bir yere gitmedi. Türkiye hala Rusya ve Suriye hükümetine düşman militanları destekliyor. Erdoğan'ın kendisi Putin'in desteklediği Beşar Esad'ın rejimi konusunda çok istekli değil. Ve bütün bunlar bizim ilişkilerimize belirli bir baskı getiriyor. Ayrıca iki taraf konusunda müttefik değil ortak şeklinde adlandırmanın doğru olacağını da ekledi. Rus Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Enstitüsünden Ilshat Saetov, Al-Monitor'e, Moskova'nın Ankara'yı affetmesine rağmen artık Türkiye'ye güvenmediğini söyledi. Başkanlar arasındaki resmi dostluğun mümkün olduğu konusunda şüpheliyim. Ayrıca Türkiye'nin NATO'dan ayrılması ve Rusya ile askeri bir ittifak kurması da aynı şekilde olası değildir. dedi. Makale çevirisi için teşekkürler. Rusya ve Türkiye arası ilişkilerin daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla yerinde bir çeviri olmuş. Ben teşekkür ederim. Böyle düşünüyorsanız ne mutlu bana."} {"url": "https://parlakjurnal.com/jim-garrisonun-dosyasi-jfk/", "text": "1991 yapımı olan ve Kevin Costner'ın başrolü oynadığı filmde, Amerikan başkanı John Fitzgerald Kennedy 'nin 22 Kasım 1963'te uğradığı suikast anlatılmıştır. Tarihe göre, o zamanki Amerikan hükümeti halka birçok detayı açıklamaktan kaçınmış ve suikastın birçok kişi tarafından planlanıp işlenmesine rağmen olayı Lee Harvey Oswald tek başına yapmış gibi göstermişlerdir. Lee Harvey Oswald'ın suikasttan kısa süre sonra Jack Ruby adında bir kişi tarafından vurulması da işleri iyice çığırından çıkarmış ve suikast üzerine olan sırların da gizli kalmasına sebep olmuştur. Benim bu filmi izlemem tamamen tesadüf. Hiçbir tavsiye almadan kendim bir konu üzerine bulup izlediğim bu film, şu ana kadar izlediğim en iyi filmler arasında. Hem senaryoyu güzel yazmışlar hem de tarihsel doğruluklardan taviz vermeden iyi bir kurgu yapmışlar. Tabi iyi oyuncuların da filmde büyük etkisi var. Filmi nasıl bulduğuma gelirsek; oynadığım bir Call of Duty oyununda, Black Ops'ta, JFK'nın öldürülmesine yönelik oyun evrenine göre bir kurgu yapmışlardı. Kurguya göre Amerika için savaşan ve özel ajan olan Alex Mason, yakalanır ve Rusya'da bir hapishaneye atılır. Burada özel teknikler uygulanarak beyni yıkanır ve dönemin Amerikan başkanı olan JFK'yi öldürmeye programlanır. Oyunun sonunda çıkan videoda ise Mason, suikasta uğramadan önce JFK'yi selamlayan halkın arasında görülüyor. Bu videoyu gördüğümde, bu sefer de aklıma daha önceden izlediğim bir film olan Ajan Salt geldi. Bu filmde ise yetim bırakılıp kaçırılan ve küçük yaştan itibaren Rus ajanı olarak yetiştirilen bir kadının hayat hikayesi anlatılıyor. Tabi oyun ve Ajan Salt filmi tamamen kurgu. Ama bu sefer acaba gerçekte neler olmuş diye merak ettim ve biraz araştırayım dedim. Kennedy suikastı üzerine hem bu filmi yapmışlar hem de 11.22.63 isimli bir dizi çekmişler. Tabi dizi de kurgu. Biz filmin üzerinde duracağız. Kevin Costner'ın güzel bir oyunculuk sergileyerek Kennedy suikastını araştıran ve bir bölge savcısı olan Jim Garrison'u canlandırdığı bu filmde suikastın arkasında gerçekte neler olduğu araştırılmıştır. Filme göre JFK aslında tek kişi tarafından değil birçok kişi tarafından vuruluyor. Suç da bir ajan olan ama olayla alakası olmayan Lee Harvey Oswald üzerine atılıyor. Tabi işin içinde iş var. Başkan seçilen Kennedy, Vietnam Savaşı'nı bitirmek istiyor ve Küba ile barış yapmak istiyor. Zaten Vietnam'da bir sürü asker hayatını kaybetmiş, daha fazla kaybetmesin diyor, hem de Küba ile savaş çıksın istemiyor. Suikasttan yıllar sonra başkanlığa aday olan JFK'nın kardeşini de barışı getirmek istediği için öldürüyorlar. Ama yapmak istediği barış, silah tüccarlarına ve savaştan para kazanan diğer çıkarcılara zarar vereceği için onlar da bir plan yapıyorlar. Bu planı o zamanın Amerikan hükümeti yapıyor. Böyle olunca birçok şeyi gizliyorlar. Olayı örtbas ediyorlar. Ama 3 yıl sonra, New Orleans Bölge Savcısı Jim Garrison'un gönlü bu adaletsizliğe izin vermiyor ve olayı tekrar araştırıyor. Çevresinde topladığı kendi gibi insanlarla saklanmış, göz ardı edilmiş birçok sırrı açığa çıkarmaya başlıyorlar. Buda tabi suikastı planlayanların gözünde kaçmıyor ve başlıyor mücadele... Filmin tek kötü yanı, süresinin 3 saati geçmiş olması. Ama güzel ve sürükleyici, izlerseniz zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. İyi seyirler. Bütün toplumların en temel ilkesi, Bay Garrison, savaşa yöneliktir. Devletin halk üzerindeki otoritesi, savaş kudretine bağlıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/john-maynard-keynes-keynesyen-ekonomi/", "text": "John Maynard Keynes, 5 Haziran 1883'te Cambridge'de iyi bir akademik çevrede dünyaya gözlerini açtı. Babası John Maynard Keynes bir ekonomist ve filozof, annesi ise şehrin ilk kadın belediye başkanıydı. Matematik eğitimi aldığı Cambridge'in yanı sıra Eton Üniversitesi'nde de akademik olarak başarılı oldu. Mezun olduktan sonra; Keynes, Hindistan Ofisi'nde çalışmaya gitti ve aynı anda bir tez çalışması üzerinde çalışmayı başardı genellikle mesai saatleri içinde ki bu onu King's College'da bir burs kazandırdı. 1908'de kamu hizmetinden ayrıldı ve Cambridge'e döndü. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden sonra, Keynes hazineye katıldı ve Versailles Barış Antlaşması'nın ardından, savaşı kaybeden Almanya'dan talep edilen fahiş savaş tazminatlarını eleştirdiği Barışın Ekonomik Sonuçlarını yayınladı ve Almanlar arasında intikam arzusunu güçlendireceğini öngördü -ki bu öngörüsü daha sonrasında Hitler ve ona bağlı Nazizim ile doğrulanmış oldu-. Yayınladığı kitap en çok satan kitaplarda onu dünyaca ünlü yaptı. Keynes'in en tanınmış eseri olan 'İstihdam, Faiz ve Para'nın Genel Teorisi', 1936 yılında yayımlandı ve gelecekteki ekonomik düşünce için bir ölçüt haline geldi. Ayrıca İngiltere'nin en etkili iktisatçısı olarak konumunu korumuş ve İkinci Dünya Savaşı'nın gelişiyle birlikte yine hazine için çalışmaya başlamıştır. Savaş yıllarında Keynes, savaş sonrası uluslararası ekonomik düzene göre şekillenen müzakerelerde belirleyici bir rol oynadı. 1944'te İngiliz heyetini Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Bretton Woods konferansına götürdü. Konferansta Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun planlanmasında önemli rol oynadı. 21 Nisan 1946'da öldü. 19. yüzyıla kadar ekonomik krizler olagelmiş olsa bile bunlar genellikle kıtlıktan meydana gelen krizlerdi. 1820 ile 1929 yılları arasında birçok kriz meydana gelmişti. Bu krizlerin bir kısmı; 1825, 1836, 1847, 1857, 1866, 1873, 1882, 1890, 1900, 1907, 1913, 1920-21, 1929 krizleridir. Fakat içlerinde bir kriz vardı ki dünyayı etkileyen en büyük kriz, 1929 ekonomik buhranıydı. 20 yılda bir ekonomik kriz yaşayan ABD'de bir sonraki krizin 1914'te ortaya çıkması bekleniyordu fakat 1. Dünya Savaşı ekonomiyi canlandırarak bir krize girmesini erteledi. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra, özellikle savaşın en etkili ve en yıkıcı yaşandığı Avrupa'da ekonomi sistemi doğal olarak çok yıpranmıştı. Savaştan uzak, sakin ve ekonomik olarak en gelişmiş ülke unvanını İngiltere'den devralan ABD, dünyadaki para akışını kendine çekmeye başlamış ve bir zamanlar avrupanın ona kreditör olmasının tam tersini yaparak avrupa ekonomisinin kreditörü olmuştu. ABD'de tüketici talebi, mali panik ve yanlış yönetilen hükumet politikaları ekonominin gerilemesine; diğer ülkelerdeki altına dayalı sabit kur ise dünyayı Amerika'dan çıkacak olan krize karşı daha savunmasız yaptı. Daha sonraları Kara Perşembe olarak anılacak olan 24 Ekim 1929 yılında New York Borsası'nın dibe vurması ile krizi fitili ateşlenmiş oldu. 1929 yılındaki Büyük Buhran'ı açıklamada o güne kadar gelen mevcut ekonomik teori ekonominin çöküşünü ve nedenlerini açıklayamadığı gibi bir çıkış yolu da sunamadı. Keynes'in çıkış yolunda ise hane halkı, işletmeler ve hükumet tarafından yapılan harcamalar ekonomi için en önemli itici gücü oluşturuyordu. Krizin ilerlemesi nedenlerinden olan serbest piyasanın kendi kendini düzelteceğine inanmayan ve 1929 buhranında bu görüşünde haklı çıkan Keynes'e göre devlet müdahalesi ile ekonomi daha sağlam temeller üzerine oturmuş olacaktı. Keynes, yetersiz genel talebin uzun süreli yüksek işsizlik dönemlerine yol açabileceğini düşünüyordu. Bir ekonominin 4 adet mal ve hizmet çıktısı vardır: Tüketim, yatırım, hükumet alımları ve net ihracat. Talepteki artış bu 4 bileşenden birinden gelmelidir. Ancak ekonomik durgunluk dönemlerinde tüketiciler harcamalarını kısmak zorunda kalmakta, bunun bir sonucu olarak harcamalardaki düşüş firmaların daha az yatırım harcamasına neden olmaktadır. Keynes bu durumlar için devletin talep artışı yaparak bu yükü sırtlaması gerektiğini savunuyor. -Toplam talep yukarıda belirtildiği üzere 4 temel dayanağına bağlıdır. Bazen özel sektör kararları durgunluk sırasında tüketici harcamalarında azalma gibi olumsuz makroekonomik sonuçlara yol açabilir. Bu tür piyasa başarısızlıkları bazen mali teşvik paketleri gibi hükumet tarafından aktif politikalar talep etmektedir. Keynesyen Ekonomi esas olarak özel sektör tarafından yönlendirilen ancak kısmen hükumet tarafından işletilen karma ekonomidir. -Fiyatlar ve ücretler, arz talepteki değişimlere karşı geç cevap vermekte ve bundan dolayı özellikler iş gücü olmak üzere periyodik kıtlık ve fazlalıklara sebep olmaktadır. -Kısa süreli etkilerde beklenen ya da beklenmedik toplam talep değişimleri fiyatlar üzerinde değil, reel çıktı ve istihdam üzerinde en büyük etkiye sahip. Keynesyenci ekonomistler bu görüşten yola çıkarak fiyatların bu durumlarda değişime karşı sert bir tepki göstereceğini fakat ürünün üretim miktarının bu değişimlere paralel bir yol göstereceğini düşünmektedirler. Bahsedilen bu 3 prensiple tek başına ekonomi politikası izlenemez. Keynesyen ekonomistleri diğer iktisatçılardan ayıran en önemli özellikleri eylemci politikaları uygulamalarıdır. Durağan ekonomilerde canlılığın sağlanması görevini devletin üslenmesi gerektiğini düşünen Keynesyenci Ekonomistler istihdamı teşvik etmek ve durgunluk dönemi ücretlerini dengelemek için bütçe harcamalarını savunurlar. Tam tersi durumlarda ise ekonomiyi soğutmak ve talep yönlü büyümenin çok olduğu hallerde enflasyonu önlemek için vergileri arttıracaklardır. Kısacası önceden belirtildiği üzere devlet bir denetleyici olarak ekonomiyi izlemekle beraber yeri geldiğinde ekonomi içindeki bir oyuncu gibi ekonomiye piyasaya bağlı olmak üzere sert veya yumuşak müdahaleler yapması ile yön vermektedir. Keynes, hükumetlerin uzun vadede piyasanın kendi kendini toplamasını beklemesi (ki bu 1929 Buhranı'nın daha fazla büyümesine neden olmuştu) yerine kısa vadede problemlerin üzerine giderek çözmesi gerektiğini savundu. Bu görüşünü devlet bazlı kısa denebilecek sürelerin insan ömrü için ne kadar uzun olduğunu belirttiği Uzun vade kavramı olaylara bakışımızı yanlış yönlendirir. Çünkü uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. cümlesiyle göstermiş oluyor. Keynes yaşadığı dönemde fikirlerini çoğunluğa kabul ettirse de bazı çağdaş düşünürlerin eleştirilerden kurtulamadı. Keynesyen İktisat birçok gelişmiş ekonomiyi 2. Dünya savaşı ve 1970'ler arasında domine etti. Fakat hem enflasyon hem de yavaş büyüme kaydedilen stagfilasyona uygun bir çözüm bulamadı. Bu dönemde ise popülerliğini kaybetti. Parasalcı iktisatçılar devletin mali politikasının istihdamı düzenlemede etkin olmadığını düşünmeye başladılar. Bunun yerine faiz oranlarını etkilemek için para arzının kontrolün daha etkin olabileceğini savundular. Parasal genişlemenin uzun vadede enflasyonu arttıracağını düşünen Keynesyenci ekonomistler düşüncelerini geliştirdiler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/jojo-rabbit-film-incelemesi/", "text": "Savaş, bir çocuğu nasıl değiştirebilir? Onu ülkesini seven, savaştıkları düşmanlarından nefret eden ve onları öldürmek isteyen biri haline getirebilir mi? Bi saniye bi saniye. Neden ülkeyi sevmesini düşmanlarından nefret etmesi ile aynı kefeye koydum ki? Çünkü Jojo Rabbit filmi bana bunları düşündürdü. Savaşın bir çocuğu ne hale getirdiğini, hem kazanan hem de kaybeden taraftaki çocukları ne hale getirdiğini, ben bu filmde gördüm. Filmin konusundan bahsedeyim biraz. Türkçesi Tavşan Jojo olan filmimiz, Nazilerin içinde büyüyen bir çocuğun Hitler'i nasıl örnek aldığını ve ona yaraşır şekilde davranmaya çalıştığını anlatıyor. Babası uzun süre önce savaşa gitmiş ama bir daha dönmemiş, ona annesi bakıyor. Nazi çocuk eğitim kamplarına katılıyor. Düşmanlarına karşı silah kullanmayı ve el bombası atmayı öğreniyor. Lakin hazin bir kaza sonucu, izlerseniz görecekseniz, kendini bir canavar olarak görmeye başlayan kahramanımız Jojo artık sadece ayak işlerini yapmak zorunda kalıyor. Bir gün bir Yahudi ile karşılaşan Jojo Rabbit, onların gizli dünyasına bir adım atıyor ve kendince Hitler'e daha iyi gözükebilmek için Yahudilerin özelliklerini anlatan bir kitap yazmaya başlıyor. Kitabı yazmaya başlamasının sebebi ise Yahudiler hakkında anlatılanları yeterli bulmaması. Anlatılanlara gelirsek birkaçını sayayım. Zaten bunlar filmin neden komedi kategorisinde olduğunu size anlatır. Mesela diyorlar ki Yahudiler boynuzlu canlılar, işte bunlar bebek kaçırıp yiyorlar. Bilmem nerelerde yaşıyorlar falan. Böyle saçma şeyler. Filmde dikkatimi çeken noktalardan biri de şu oldu. Jojo Rabbit kendini Yahudiye anlatırken Bizim ırkımız en üstün ırktır. Her şeyin en iyisini yapar. Her zaman en üsttedir tarzı cümleler kuruyor. Almanları Yahudiye anlatırken. Anlattığı kişi ise onun söylediklerinin asıl kendilerinde olduğunu, cenneti onların kurduğunu ve dünyayı temizleyip cennete taşıyacaklarını ifade eden cümleler kurunca, senaryo yazarı acaba bu cümleleri hangi kafayla yazmış diye düşündüm. Ama şöyle bir düşününce, gerçekten doğru. Bazı Almanlar kendini en üstün gördüğü gibi bazı Yahudiler de kendini en üstün görüyormuş. Ki hala öyle, bazı insanlar bu düşünceye sahip yani. Filmde gördüğümüz iki ünlü isim var. Biri Scarlett Johansson ablamız ki anne rolünde. Diğeri ise Sam Rockwell. İkisi de harika oyunculuk çıkarmış. Filmi izlemenizi gerçekten tavsiye ederim. Ama çocuklara göre mi onu çözemedim. Filmde evet çocuklar var. Onlar da güzel oynamış. Jojo'yu canlandıran başrolümüz Roman Griffin Davis cidden ve cidden güzel oynamış. Jojo'nun arkadaşı Rikki ve sonradan tanıştığı bir kız var ki bu çocukların oyunculukları da harika. Ama bunlara rağmen bana pek çocuklara göre gelmedi. Çünkü arka plan çok derin. Anlatılanlar açık ve net ama olay derin. Gerçi çocuk bunları ne takar ki? O gülmesine bakar izlerken."} {"url": "https://parlakjurnal.com/julia-roberts-film-izleme-platformlari/", "text": "Geçenlerde başrollerinde Julia Roberts ve Hugh Grant'ın yer aldığı bir film izledim. Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri olduğundan, filme hayran kaldım. Bir hayli basit bir konuya sahip olan Aşk Engel Tanımaz oldukça eski bir film. 1999 yılı Birleşik Krallık yapımı olan filmin konusu ise şöyle: Nothing Hill'de seyahat kitapları satan kitabevinin sahibi Will Thacker, bir gün hiç farkında olmadan daha önce hiç yaşamadığı bir deneyim yaşar. Eşinden boşanmakta olan ve bu süreç içinde durumu pek de idare edemeyen Thacker'ın dükkanına bir gün, Anna Scott adında bir Hollywood yıldızı gelir. Scott, Türkiye ile ilgili bir kitap almak için dükkana girmiştir. Bir süre sonra ikili arasında hiç beklenmedik bir aşk başlar ve bu; özgürlük nedir, ne kadar özgürüz gibi konuları sorgulamamızı sağlar. Bu sorgulamalar, birçok farklı konu için önemlidir. Filmin başkarakterlerinden biri olan Anna Scott, oldukça tanınmış bir film yıldızı olduğundan, attığı her adım izleniyor. Herkesin gözü Anna Scott'un üstünde. Fakat o, çok daha sade ve gözlerden uzak bir yaşam istiyor. Aslında daha çok ünlülerin karşılaştığı bir durum, filmde odak noktası haline getirilmiş durumda. Herkes sizi tanıyorsa, çok da özgür değilsiniz demektir. İnsanların hayranlık duyduğu bir kişi olmak, bir sonraki adımınızın ne olacağını merak eden gözlerin sizin üzerinizde olmasına sebebiyet verebilir. Öte yandan bulunduğunuz konumu korumak için ağır bedeller ödemeniz gerekebilir. Bir film yıldızıysanız, fiziksel özelliklerinizi korumanız her şeyden çok daha önemli olacaktır. Belki uzun yıllar boyunca devam eden bir diyet yapmak zorundasınızdır. Belki de menajerinizin belirlediği saatlerde normal yaşantınıza dönmeniz gerekecektir. Bunların her biri, elbette bir hayli subjektif düşünceler. Ünlü olan her insanın hayatı bu şekilde olmayabilir. Gözlerden uzak yaşamayı tercih eden ve bir şekilde bunda başarılı olan ünlüler de yok değil. Ama benim burada sorguladığım konu, ünlü olmak ile özgürlük arasındaki bağlantı. Şu anda milyonlarca kullanıcısı bulunan ve popülaritesi bir hayli yüksek olan dizi-film izleme platformları kullanıcılara birçok yapım sunuyor. Oldukça masum görünseler de popüler kültürün dayatmalarına karşı koyamayan insanların seçim özgürlüğünü ortadan kaldırdıklarını söyleyebilirim. Ben her zaman izleyeceğim ya da okuyacağım şeye kendim karar vermeliyim, diyenlerdenim. Fakat bu durumun yanlış anlaşılmasını da istemiyorum. Herhangi bir konuda öneri almak, zamandan tasarruf etmemizi sağlayan bir durum. Fakat bu öneriler bir süre sonra dayatma haline geliyorsa, burada bir sorun var demektir. Eğer bir film izleme platformuna girdiğiniz zaman platform size Bunları izlemelisin diyorsa, karar verme özgürlüğünüzü kısıtlıyor demektir. Daha önceki beğenilerinize göre bir listeleme yapmış olsa da bu, daha önce izlediğiniz filmlere benzer yapımları sevebileceğiniz anlamına gelmiyor. Ayrıca birçok farklı seçenek içerisinden siz de kendi beğendiklerinizi tercih edebilirsiniz. Ne yazık ki birçok platformda benzer bir yapı mevcut. Film seçme özgürlüğünüzü elinizden alan bu platformlar, adeta modern robotlar haline gelmenize neden oluyor. Aslında Aşk Engel Tanımaz filmini izlediğimde tam da bu konu aklıma geldi. Film bana önerilmemişti, ilgili kategori içerisinde yer alan filmleri araştırdım ve sevebileceğimi düşündüğüm filme yöneldim. Ama burada dikkat edilmesi gereken bir konu daha var. Hatta bu, yazdıklarıma karşı bir eleştiri de olabilir. Seçim yapma özgürlüğünü savunuyor olabilirsin ama film izleme platformlarında kısıtlı filmler bulunduğundan yine sana verilen alan içerisinde hareket etmek zorunda kalıyorsun. Burada da özgür seçime dair bir şey yok, diyebilirsiniz. Bu oldukça yerinde bir eleştiri olacaktır. Her ne kadar popüler kültürün dayatmalarıyla hayatımızı şekillendiremeyeceğimizi düşünsem de zaten bize sunulan seçenekler, öyle ya da böyle bize sunulması istenen seçeneklerdir. Bu nedenle bunların arasından bir seçimde bulunmak bizi çok da özgür kılmaz. Fakat öneri değil de dayatmalardan ne kadar uzak kalırsak, seçimlerimizde o kadar özgür olacağız. Ne yazık ki bir film seçerken bile artık bize sunulan dünyada seçme hakkımızı kullanabiliyoruz. Ama burada da şu soru gündeme geliyor: İnsan olarak ne kadar özgürüz? Özgür irademiz var mı? Attığımız her adımı biz mi yönlendiriyoruz yoksa bunun arkasında biyolojik süreçler mi bulunuyor? Bunların hepsi önemli ve değerli sorular. Bu nedenle bu soruların cevapları da başka bir yazının konusu olsun."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kac-baba-kac-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "6 Mart 2018'de prömiyerini yapan Kaç Baba Kaç; 2 perde ve yaklaşık 2 saat 5 dakika uzunluğunda. Oyunumuz vodvil türünde bir oyun. Eğlenceli, dertten tasadan uzak bir oyun. Tabii entrika ile döşenmiş her parçası. Ben vodvil türü oyunları pek sevemesem de başrolde Tolga Tuncer'i görmemle kendimi oyuna kaptırmam bir oldu. Hiç ama hiç sıkmadı. İki perdeden oluşan oyunlarda genellikle ilk perdenin bitimi bellidir. Oyun hafiften durağanlaşarak araya gireceğim der seyirciye. Ama bu sefer ilk perdenin nasıl bittiğini bile fark edemedim. Sürekli hareketli dengeler üzerine kurulu bir oyundu. Kaç Baba Kaç: Dr. David Morgan, kariyerinin en önemli konferansına hazırlanmaktadır. Çalıştığı hastanenin doktorlar odasında yapacağı konuşmayı prova ederken, kariyerinin en önemli günü, hayatının en zor gününe dönüşür. Yıllar önce küçük bir kaçamak yaşadığı hemşire Tate, David'den olan oğlu Leslie ile çıkagelir. Oyunculuk: Oyunculukları çok beğendim. Zaten oyun ekibinden 3 kişiyi görür görmez tanımam ve Rumuz Goncagül' ü hatırlamam bir oldu. Birkaç kez zevkle izlediğim Rumuz Goncagül adlı oyunda oyuncu kadrosundan Tolga Tuncer ve Başak Gürdal' ı oyun sırasında; Nejat Armutçu'yu ise ilk temsilin adeti olduğu üzere oyun bitiminde yönetmen olarak, tekrar görmek anılarımı tazelememe sebep oldu. Oyuncu kadrosuna çok dikkat edilmeden gidilen bir oyunda önceden izlediğin bir oyuncuyu tanımak ve o an izlediğin oyunla birlikte ondan önceki oyunun lezzetini de almak paha biçilemez bir duygu bence. Oyuncular istekli ve coşkuluydu. Bir de üzerine oyunun prömiyeri olunca haliyle bu güzellik katmerlendi. Eee seyirci de gülmeye aç olunca, oyunda dinmeyen bir kahkaha silsilesi oyun boyunca sürdü. Dekor ve ışık tasarımı: Dekoru beğendim. Oyun genel olarak bir odada geçiyor. Ama odanın pencereleri o kadar işlevsel kullanılmış ki oyunun en renkli kısımları pencerede geçti diyebilirim. Işık tasarımıysa durgun düşünülmüş. Belki bazı sahnelerde ışık olaylara biraz daha odaklanabilirdi ama yine de ışık tasarımı da güzeldi. Kostüm tasarımı: Kostümlerin üzerine de bir hayli çalışılmış. Özgün tasarımlar düşünülmüş. Özellikle Leslie'nin kostümü çok hoşuma gitti. Meraklıları için oyun broşüründe kostüm eskizleri de mevcut. Daha önce de birçok kez belirttiğim gibi vodvil türü oyunları oyun sırasında severek izlesem de gerek bir mesaj verme kaygısı olmadığı için gerekse akılda kalmadıkları için pek sevmem. Bu yüzden trajedi türündeki oyunları seven birisi olarak; İkinci Katil' den, Anna Karenina'dan aldığım tadı alamadım. Oyun sırasında yer yer kahkahaya saracak şekilde güldüm. Sürekli güldüm gülmesine ama sanki anlıktı bu gülmeler. Yarına kalmayacak gibiydi. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Oyunu izler izlemez tanıtım yazısını yazmayı çok seviyorum. Bir de oyunun prömiyerini izlediysem daha zevkli hale geliyor bu yazılar. Yorumunuz için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kackarin-sahipleri-hemsinliler/", "text": "Anadolu toprakları tarihin her döneminde farklı millet ve kültürlere ev sahipliği yapmış; yeri gelmiş savaşlarına, ihanetlerine yeri gelmiş aile, akraba olmalarına, dostluklarına birinci gözden şahit olmuştur. Anadolu topraklarında yaşayan bu farklı kültürlerden birinin bir bireyi olarak bu toprakları 8-9. yüzyıldan beri yurt edinmiş biz Hemşinlilerden klavyemin ve bilgimin izin verdiği kadarıyla bahsetmek isterim. Tarihi kaynaklarda Hemşinlilerin Doğu Karadeniz'e yerleşim tarihi kesin olarak belli olmamakla birlikte çoğunluğa göre 8-9. yüzyılda Arap istilasından kaçan Prens Hamam ve Amatunilerin Gürcistan sınırlarında Arapları bozguna uğrattıktan sonra Bizans devleti himayesinde Çoruh Nehri kıyılarındaki bereketli topraklarda Hamameşen adlı kenti kurarak Doğu Karadeniz'i yurt edindikleri belirtilmektedir. Amatunilerin öz toprakları ise günümüzde Ermenistan sınırları içerisinde yer alan Ararat ve Kotayk bölgesini kapsayan topraklardır. Kaçkar dağlarında geçen yıllar sonucunda Hamameşen kenti Hemşin Prensliği haline gelmiş ve Lord Arakel yönetimine geçmiştir. Rize Çamlıhemşin'de bulunan Zilkale (Şekil-1) Hemşin Prensliğinin Lord Arakel dönemlerine şahitlik eden eserlerden biridir. Hemşinliler Yavuz Sultan Selim zamanında Trabzon'un fethi ile bölgede gerçekleşmeye başlayan Türkleşme faaliyetleri ile birlikte Müslümanlaşmaya başlamıştır. Hristiyan kalmaya devam eden ve devam etmek isteyen Hemşinliler günümüz de Gürcistan, Ermenistan sınırları içerisinde yer alan topraklara veya Artvin ilinin Kemalpaşa, Hopa, Borçka ile Rize ilinin Fındıklı ilçelerine göç etmişlerdir. İlerleyen zamanla birlikte bölgede daha da artan Türkleşme faaliyetleriyle ilişkili olarak Hemşinlilerin daha da geniş coğrafyalara göç etmesiyle birlikte Hemşinliler günümüzde batı da Adapazarı, Düzce doğuda Gürcistan, Ahıska'ya kadar hatta II. Dünya Savaşı nedeniyle Kafkasya'da Rus hükümeti tarafından uygulanan sürgün nedeniyle Orta Asya'ya kadar geniş bir alana yayılmışlardır. Sonuçta Türk toprakları içinde kalan Hemşinlilerin çoğu zamanla Müslümanlaşmış ve Türk Kültürü'nü benimsemiş özellikle Rize Çamlıhemşin bölgesinde kalan Hemşinliler tamamen asimile olup Türkleşmişlerdir. Tarihsel bilinmezliklere ve toplumsal tartışmalara girmeden Anadolu topraklarında yaşayan onlarca farklı halktan biri olan Hemşinlilerin tarihini kısaca anlatmaya çalıştım. Hemşin tarihinden daha önemli ve güzel olan şey Hemşin kültürü ve Hemşin dilidir. Hemşinliler farklı kültürleri farklı dilleri ile Kaçkar'ın göçebe sahipleridir. Hemşinliler Karadeniz'in en gizemli halklarından biridir. Çünkü tarihimizi aydınlatan kesin kaynaklara ulaşmak çok zordur. Ama çoğu tarihçi tarafından Müslüman Ermeni Halkı olarak tanımlamakta ve konuştuğumuz Hemşince Lehçesi Batı Ermenice Lehçesi olarak kabul görmektedir. Ayrıca Hemşince Lehçesi UNESCO'nun kaybolmaya yüz tutmuş diller arasında gösterilmektedir. Batı Ermenice lehçelerinden biri olan Hemşince günümüzde Rize, Artvin illerinde ve Gürcistan topraklarında halen konuşulmaktadır. Şekil-2'de 8 ile numaralandırılmış alanlar günümüzde Hemşince'nin konuşulduğu toprakları göstermektedir. Hemşince Karadeniz ağzı ya da şivesi olarak değerlendirilmemelidir. Kendine ait dil bilgisi kuralları olan bir lehçe olmasına rağmen günümüzde unutulmaya yüz tuttuğundan modern kullanıma uygunluğunu kaybetmiştir. Ama yöre halkının günlük işlerinde ve köy işlerinde sıklıkla kullanılmaktadır. Hemşince beraber yaşadığımız kültürlerden doğal olarak etkilenmiş ve hala etkilenmeye devam etmektedir. Örneğin peşkir, kartop, kenef, lazut gibi farklı kültürlere ait kelimeler günümüzde biz Hemşin halkının dilinde de yer edinmiştir. Ayrıca bazı Türkçe kelimeler Hemşin halkının dilinin yapısı gereği farklılıklara uğramıştır. Örneğin şişe şuşe, nişanlı neşanlu, dert dart, çekiç çakuç gibi değişimler görülmektedir. Ayrıca unutulmuş Hemşince kelimelerin yerine Türkçe kelimeler kullanılmaktadır. Bunların yanı sıra bazı Hemşince kelimelere de örnekler vermek isterim. Hemşinlilerin kültürel özelliklerinden biri de Kaçkar dağlarının zirvelerini yurt edinmektir. Bundan dolayıdır ki şehrin yüksek dağlık ve iç kesimlerini genellikle Hemşin köyleri oluşturmaktadır. Hemşinliler genellikle tarım ürünleri ile geçim kaynağı oluşturmaktadır ama buna rağmen halkın okuma ve yazma oranı hayli yüksektir. Bundan dolayı Hemşin coğrafyası günümüzde özellikle genç ağırlıklı beyin göçü vermektedir. Geçmişten gelen, Hemşin kültürünün özelliklerinden biri olan göçebelik günümüz Hemşinlilerde de hala yaşamaktadır. Şehirleşmenin ve hizmet sektörünün gelişmediği tarımsal faaliyetlerin ve hayvancılığın ön planda olduğu zamanlarda hayvansal amaçlarla yaylalara göç eden Hemşin halkı günümüzde genellikle bahar ve yaz aylarında turistik amaçla yaylalara göç etmektedir. Özellikle Artvin ilinin Şavşat ve Ardanuç ilçelerine bağlı Bülbülan Yaylası , Büyük Ova Yaylası, Geçitli Yaylası , Fatma Çayır Yaylası , Sarı Çayır Yaylası günümüzde Hemşinlilerin yer aldığı yaylalardan sadece bir kaçıdır. Artvin ilinin Hopa ilçesi Hemşinlerin çoğunluk olarak ikamet ettiği şehirlerden biridir. Bunun yanında Hopa ilçesinde sadece Hemşinliler değil Lazlar, Gürcüler gibi farklı halklarda yer almaktadır. Hemşinliler tarihten gelen asi ruhunu günümüze de yansıtmaktadır. Bu yüzden olması gerek ki diğer halklarla pek anlaşamamak hatta diğer halklar tarafından ön yargı ile yaklaşılmaktadır. Hatta bu durum yeri geldiğinde gençlerin imkansız aşklar yaşamasına, aileler arasında gereksiz inatlaşmalar ve tartışmalar sergilenmesine neden olmaktadır. Bu durum yöre halkı için bir dezavantaj olsa da farklı halkların bir arada yer alması yöre için kültürel zenginlikler sağlamaktadır. Hemşinliler tarih boyunca baskı ve zulümle mücadele etmek zorunda kaldıklarından ve tarih boyunca yurt edindikleri Kaçkar zirvelerinin hırçınlığını ruhlarına işlediklerinden özgürlükçü, hırçın bir ruha sahiptir. Bu nedenle olsa gerek ki gençler genellikle sol görüşü benimsemekle beraber Marksist ve ateist düşünce ile yakın seyretmektedir. Ayrıca Atatürkçülük ve Laiklik Hemşin halkının çoğunluğunun 7'den barındırdığı temel özelliklerden biridir. Öyle ki yöre halkında Atatürk lakaplı insanlar görmek bile mümkündür. Gençlerin sadece düşünceleri değil aşkları da Kaçkar zirveleri gibi görkemli, dereleri gibi hırçın ve havası gibi destansıdır. Bu yüzden Hemşince ezgilerde aşklar eksik olmamakta ve bu türküler tarlalarda, yaylalarda, içki sofralarında dillerden düşmemektedir. Kısacası Hemşin ezgileri Hemşin kültürünün diğer önemli zenginliklerinden biridir. Özellikle yaşlılar dertlerini, acılarını, özlemlerini dile getirmek Kaçkar'a haykırmak için tarlalarda çalışırken ağıt yakmadan, ezgiler söylemeden duramazlar. Hemşin ezgilerini Kazım KOYUNCU, Gökhan BİRBEN, Salih YILMAZ, Ali BARAN, Ayşenur KOLİVAR gibi sanatçılar yanında ilk Hemşince albümü hazırlayan Vova grubu ile ilk Hemşince Rock yapan Meluses grubundan dinleyerek Hemşince dilinin ve ezgilerinin güzelliğini hissedebilirsiniz. Ayrıca Hemşin halkının çoğunluğunun düşünce yapısını, kültürel zenginliğini, Hemşin ezgilerini ve Hemşin halkının yaşamından kesitler izlemek isterseniz yönetmen Özcan ALPER'in Momi adlı kısa filmini ve Sonbahar adlı ilk uzun metrajlı filmini izleyebilirsiniz. Ayrıca Özcan ALPER'in Momi adlı kısa filmi Hemşince çekilen ilk film olduğunu da belirtmek gerekir. Hemşin kültüründe ki bir diğer zenginlik ise Hemşin Horonu ve Tulum'dur. Düğünlerde, eğlencelerde ya da yeri gelir hiçbir neden olmaksızın çalınan Tulum eşliğinde verilen komutlar ile başlayan Hemşin Horonu aniden büyük bir halkaya dönüşebilir. Hemşin halkı değil sadece yörede yaşan diğer halklar bile Hemşin horonunu ve tulumu öyle benimsemişlerdir ki Tulum çaldığında yerinde duramayıp Hemşin Horonuna girenler arasında diğer yöre halkı da yer alır. Kısacası Hemşin Horonu ve Tulum yörede yaşayan farklı halkaların ortak bir kültürü haline gelmiştir. Tulum yanında Hemşin Kavalı da Hemşin kültürüne ait bir çalgı olup yaşlılar tarafından daha yaygın çalınmaktadır. Günümüzde Hemşin kültürü artık geçen yıllara boyun eğmek ve kaybolmak üzere. Bunun engellenmesi için dernekler kurulmuş ve dernek faaliyetleri altında festivaller, eğlenceler gibi Hemşin kültürünün yok olmasını engellemek için farkındalık oluşturacak etkinlikler düzenlenmekte hatta yöre belediyelerinde ücretsiz Hemşince kursları dahi verilmektedir. Biz Hemşinlilerin tek isteği bu zenginliklerin kaybolmasını engellemek için farkındalık oluşturmak ve Laz olmadığımızın yörede yaşayan, Kaçkar'ın derdini bilen, derelerin sesini dinleyen ve farklı bir dili olan Hemşin halkı olduğumuzun bilinmesini isteriz. Yorumunuzu ben kabul etmedim. Fikir beyanatı değil bu. Siz, iç dünyanıza ait her türlü fantaziyi buraya yazarak kabul edilmeyi mi bekliyorsunuz? Yorumu ben kabul etmiyorum siz hala hemşinden adam çıkmaz diyorsunuz. İdeolojik zırvalıkları kabul etmiyoruz. İşte bu bende twitterda maruz kaldığım troll muamelesini hatırlattığı için davranışımı geri alıyorum. Fakat bir hemşinli bundaki ironiyi anlayabilirdi:)Peki sizce bu ifade özgürlüğüne girmez mi her şeye rağmen? Avrupa ve abdde yönetime uygulanan mizaha vay be ifade özgürlüğüne bak diye tepki veriliyor. Veya yahudiler iyi ticaret yapar denildiğinde kimse buna ideolojik zırva demiyor. Ama hemşinden adam çıkmaz denildiğinde benim gibi bir lazı bile irrite ediyor. Ama aslında bu da bi nevi ifade özgürlüğü gibi geliyor. İfade özgürlüğünüze kastedilmedi. İfade özgürlüğü, ideal şartlarda fikirlerinizden ötürü kanuni yaptırımlara tabi tutulmamak ve kanuni güvence altında olmaktır. Yoksa ifade özgürlüğü olan memleketlerde fikirlere karşı toplumsal tepkiler oluşabilir, yanlış olduğu düşünülen fikirlere ağır eleştiriler yapılabilir. Mesela şuanda siz kendinizi açıklıyorsunuz ve bunu yayımlıyoruz. Fakat bir önce yazdığınız şey bir fikir beyan etmiyordu. O bir ideolojik ezberden ibaretti. 'Yahudiler iyi ticaret yapar' önermesi de bunu açıklayabiliyorsanız veya verilerle konuşuyorsanız bir fikirdir, yoksa bir ideolojik ezberden öteye geçmez. Ayrıca sizin kurduğunuz cümle ile verdiğiniz örnekler eş değer değil. Emin olun ABD'ye gitseniz ve Arizonadan adam çıkmaz deseniz kimse sizi 'fikir özgürlüğü işte bu' diye alkışlamayacaktır veya 'bu fikir özgürlüğüdür bunu kabul edelim' demeyecektir. İsterseniz fırsat bulduğunuzda deneyiniz. Bu yazının güzel havasını bu tip yorumlarla daha fazla bozmak istemiyorum. Bu sebeple yorumlarınıza daha fazla cevap yazmayacağım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kader-kavrami-ozgur-irade-ve-kader-risalesi/", "text": "Kader, alın yazısı, yazgı, mukadderat, felek... Günlük diyaloglarımızda sıkça kullandığımız, atasözlerinde, şarkılarda yer edinmiş bu kelimeler ne anlama geliyor hiç düşündük mü? Çoğu insan bu sözcüklerin eş anlamlı olduğunu zannedebilir. Hatta TDK sözlüğüne göre bu kelimelerin hepsi aynı anlama gelmektedir. Ancak Kur'andaki kullanımına ve etimolojik kökenine indiğimiz zaman 'kader' kelimesinin anlamının zamanla nasıl değiştiğini ve yanlış anlaşıldığını görmemek mümkün değildir. Bugün anladığımız şekilde Kadercilik Yaratıcı veya Evren tarafından tayin edilmiş, artık değiştirilmesi mümkün olmayan, başımıza gelecek kaçınılmaz olaylar ve durumlar silsilesi olarak tanımlanmaktadır. Bu anlayış esasen felsefede Thales'ten beri bilinen ve Spinoza'nın da temsilcilerinden biri olduğu ilahi bir kudret dahilinde belirlenen kaçınılamaz sonun mevcut olduğu öğretisi olarak tanımlanan Determinizm isimli bir görüşün eseridir. Bu görüş İslam dünyasında da hakim olmuş ve Müslümanlar zamanla kader kelimesinin ne anlama geldiğini unutmuşlardır. -Kader asla ve asla değişmez ama kaderi yaşama biçimimizi değiştirebiliriz; örneğin evlat kaybetmek kaderdir ama eğer manevi aşkla dolu iseniz o zaman kaderi çok acılı karşılamıyorsunuz. Bilakis Allah'ın bana selamı diyerek karşılıyorsunuz. Yerleri gökleri inletip insanları da üzmüyorsunuz. Cemalnur Sargut'un yorumu başta sorunsuzmuş gibi görünebilir. Ancak 'asla değişmeyecek kaderi kabullenme ve sonuçlarını Allah'ın selamı olarak algılayıp önemsememe' anlayışı farkına varmasak da sorumluluk bilincini ve vicdani yükü ortadan kaldırıyor. Aslında bizim hayr sandığımız olaylarda şer, şer sandığımız olaylarda hayr olabilir. Fakat zaten olacakları değiştiremezdik dersek ne lösemi hastası çocuklar için kemik iliği bağışlamamıza ne de masum bir vatandaşa çarpan trafik magandasını cezalandırmamıza gerek kalmaz. Hatta magandanın vicdan azabı çekmesini bile engeller. Evet olan çoktan olmuştur, geçmişi değiştirmek mümkün değildir fakat bu olacak her şeyin bireylerin tercihlerinden bağımsız gerçekleşeceğini göstermez. Kararlar ve bu kararların ardında sorumluluklar her zaman olacaktır, olmalıdır. -Kader alın yazısıdır. Kaçırdığına üzülme çünkü o zaten ezelden sana yazılmamıştır. Sen ister çalış ister çalışma mevlam sana bunu yazmış mıydı? O zaman senin bunda çok bir tesirin yok. İmtihana girdin kazanamadın, şöyle olsaydı kazanacaktım diyor halbuki madem ki olmadı o zaten hiç olmayacaktı. Zaten ezelde yazılmıştı. İşte buradaki kader yorumu günümüzde birçok insanın da sahip olduğu, kaderci bakış açısıdır. Bu düşünceye göre eylemlerimiz; Allah tarafından yazılmış bir metinde yer alır ve ne yaparsak yapalım değiştirmemiz mümkün değildir. Örneğin etrafımızda başlayan salgına karşı uzmanların İmkanınız varsa evinizden çıkmayınız uyarılarına rağmen, Biz Allah'tan gelene teslim olmuşuz, kaderimizde varsa nasıl olsa öleceğiz. küçücük bir virüsten mi korkacağız? diyen vatandaşların bu şekilde tepki vermesinin nedeni de kendilerine öğretilen çarpık kader anlayışlarıdır. Eğer aşağı doğru akan su düşünebilen bir varlık olsaydı, kendi özgür istenci ve iradesiyle aşağı doğru akmakta olduğunu düşünürdü. Belli ki Spinoza da pek çok felsefeci gibi özgür iradenin bir illüzyon olduğunu düşünmektedir. Benzer düşünce İslam dünyasında İnsan davranışları Allah'ın zorlayıcı tesiriyle meydana gelmektedir öğretisini savunan Cebriyye adıyla anılan akımda da mevcuttur. Kaderci anlayışa yakın tarihten bir örnek de Osmanlı Devleti'nde yanlış kararlarından dolayı peş peşe yenilgilerden sorumlu tutulan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin hemen 'Kaderin Sarsılmaz Otoritesi Altında İnsanın Konumu' isimli kitabı kaleme almasıdır. Benzer şekilde ABD Başkanı Richard Nixon da dünyayı tehdit ederken: Tanrı Amerika ile beraberdir ve Tanrı Amerika'nın yönettiği bir dünya istiyor diyerek cinayetlerini kader üzerinden meşrulaştırmaya çalışmış hatta bununla da yetinmeyip bizim ülkemizde de pek çok şeyhin, hocanın, alimin, siyasinin, önderin yaptığı gibi 'Allah böyle buyurdu' diyerek yani Tanrı adına konuşarak ortak koşma gafletinde bulunmuştur. Neticede Allah insanın dilemesini dilemiştir ve bu dileme insanın ahlaki sorumluluğunun temelini oluşturur. O temel yıkılırsa insandan sonuçlarını düşünerek davranmasını kimse bekleyemez. İnsana seçme yeteneği yani iradeyi vermesi de Allah'ın takdiridir. Belanı istedin Allah da verdi... Doğrusu bu! Talep nasılsa, tabii, netice öyle çıkar, Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya, Kur'an'da kader Ölçülü ve planlı iş yapmak, bir varlığı ölçülü, oranlı, planlı olarak oluşturmak anlamlarına gelir. Kader ayrıca yaratılış yasaları, varlık yasaları, fiziksel ve biyolojik yasalar, doğadaki ilahi mühendislik, varlıkların yapısal özellikleri olarak da ifade edilebilir. Müdahale edilemeyecek, tedbir alınsa da değiştirilemeyecek, önlenemeyecek konular ve evrendeki yasalar kader kapsamına girmekteyken, tedbir alındığı zaman değiştirilebilir, önlenebilir konular kader kapsamına değil; sorumluluk, özgür irade kapsamına girmektedir. Ülke gündemine oturan bir örnek, iki eşini öldürüp izdivaç programına katılan Sefer Çalınak'ın eşlerini 'kader olarak' öldürdüğünü ifade etmesi olmuştu. İki insanı öldürüp hala elini kolunu sallayarak dolaşması mı yoksa onları kader kurbanı olarak öldürdüğünü söylemesi mi daha tuhaf, yorumu size bırakıyorum. Ancak kader sorumluluklarınızdan ve vicdanınızın sesinden kaçmak için sığınabileceğiniz bir liman değildir. Kader ölçüdür, tasarımdır, bilimdir, fendir. Kader evrendeki yasalardır. Yer çekimi kanunu kaderdir, suyun 100 derecede kaynaması kaderdir, yağmurun yağması kaderdir. Ancak yağan yağmurun altında saatlerce ıslanıp hasta olmak kader değil cahilliktir. Bunun sorumlusu da yağmur değil yağmurun altında saatlerce kendini korumaya almadan bekleyen kişi veya bu duruma yol açan kişilerdir. kaçınılmaz bir yasa olan depreme karşı önlemlerini almış ve kendilerini korumuş olurlar. Kısacası halk arasında yaygın olan 'Tedbirini terk eyle, takdir Hüdanındır' ya da 'Tedbir takdiri bozmaz' gibi sözler yerine 'Takdire tedbir insanın özgür irade ve sorumluluğunun kaçınılmaz yaptırımı olmalıdır' görüşünü Kur'an'a daha uygun buluyorum. Kaderci anlayış özgür iradeyi reddederek sorumluluk düşüncesini de ortadan kaldırmaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kaderini-sev-kitap-incelemesi-gulbahar-okumus/", "text": "Gülbahar Okumuş'un Kaderini Sev adlı romanını bitirdikten sonra yukarıdaki cümle hakkında uzun uzun düşündüm. Ne demekti kaderin elleri olmak? Evet kader diye bir şey var ancak ona tamamen teslim olmamalıyız. Hayatımıza yön veren bu büyük gücün elleri olarak kendi kaderimizi tayin edebiliriz demekti bence... Yazarın kitapta paylaştığı bu cümle, romanın baş kahramanı Terapist Mehmet'in kadere olan inancının da düsturudur aynı zamanda... Oysa deliler gibi sevdiği Sevdası kadere inanmak bir yana kadercilikle savaşmaktadır. Mehmet; Yaşadıklarımızı aşmanın tek yolu savaşmak, inatlaşmak yerine yalnızca yoluna devam etmektir. Ancak kendini seven, kaderini kabullenen insanlar yollarına devam edebilir diyerek, geçmişte pek çok yaralar alan Sevda'ya kendini ve kaderini sevmeyi öğretmeye, insanlarla ilişkilerini geçmişteki yaraları üzerinden değerlendiren sevgilisini terapi seanslarıyla iyileştirmeye çalışır. Terapiler zamanla dışarıda buluşmalara sonra da birlikte yaşamaya döner. Mehmet'in aşkı iyi gelir Sevda'ya... Ama kendisini sevebilmesi için geçmişiyle yüzleşmesi gerekir. Sevdiği adamdan bir süre ayrı kalmak ister. Buna karşı çıkan Mehmet'e: Kendim olmadan, kendimi sevmeden kaderimi nasıl sevebilirim? Kendimi yargılarken sana karşı nasıl sevgi dolu olabilirim? diyerek terapiye başka bir hocayla devam etme kararı alır. Sevda, içinde yetiştiği çevre tarafından şekillenen sorunlu kişilik yapısını iyileştirmek isterken Mehmet'le ilişkisini sık sık çıkmaza sokar. Hatta bir ara Mehmet'in sevgisinin takıntılı ve hastalıklı olduğuna bile karar verir. Agah Hoca'dan aldığı terapi desteği sayesinde iyileşen Sevda, sonunda kendini tanımış, geçmişiyle hesaplaşmış ve en önemlisi kaderini sevmiştir. Mehmet'le mutlu ve sorunsuz bir beraberliğe başladıklarından kısa bir süre sonra acı bir sürprizle karşılaşır. Artık kendini lanetli Sevda olarak görmediği için yoluna güçlü bir kadın olarak devam eder. Kaderini Sev salt bir aşk romanı olmanın yanı sıra insan duygularını çok iyi analiz eden, psikolojiyi çok iyi bilen ve bunu satırlarına çarpıcı bir şekilde aktarabilen bir yazarın elinden çıkmış olmasıyla da değerli bir eser. Yaşamdaki en güçlü duygulardan biri olan aşkı kadın ve erkek açısından ayrı ayrı tanımlaması da kitabın ilgi çekici yanlarından biri... Kadere isyan eden Sevda ile kaderine boyun eğen Mehmet'in aşkı okuyucuya kendini bulma, kendini tanıma fırsatı da vaat ediyor. Kaderini Sev bir çırpıda okuduğum, okurken kendimden çok şey bulduğum akıcı ve sade diyaloglara sahip mutlaka okunması gereken bir eser."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kadina-siddet-ve-erkek/", "text": "Günümüzde maalesef inanılmaz düzeylere ulaşan, ülkemizde de belirgin bir düzeyde bulunan, düşünemeyen kişilerin başvurduğu aptalca bir eylemdir şiddet. Kendimi tanımaya başladığımdan beri hep bir yerlerden şiddet haberleri duymuşumdur. Ama bir türlü anlamlandıramamışımdır. Bir insan neden bir başka insana şiddet uygular ? Üstelik bazı durumlarda karşısındaki insan ondan kat be kat zayıf ve korunmasız olduğu halde. İnsanın sosyal bir varlık olmasından dolayı bu tip şiddete meyilli insanlarla maalesef hayatımızın her döneminde karşılaşacağız. Peki bu durumda biz de onun gibi mi yapmalıyız ? Hemen karşımızdaki kişiye şiddetle saldırmalı mıyız ? Tabi ki hayır. Bence bu tip insanların öncelikle şiddete neden meyilli olduklarına dair çözümler üretilmeli. Yani sorunu kökten hallemeliyiz. Ben bu düşüncelerle zaman zaman beynimi meşgul ederken geçen günlerde bir yerde tam da bu konu üzerine bir yazı okudum. Bu yazıyı sizinle de paylaşmak isterim. Okuduğum yazıda erkeklerin bulundukları ortamda kadınlardan sayıca az olması durumundaki şiddete eğilimleri ile kadınlardan sayıca fazla olduklarında şiddete eğilimlerinin karşılaştırılmasıyla ilgiliydi. Şimdi biraz da bu çalışmanın içeriğine göz atalım dilerseniz. İngiltere'de yapılan bir analizde erkeklerin kadınlardan sayıca fazla olduğu yerlerde cinayet ve saldırı oranları, cinsel suçlar kadar düşük oranda tespit edildi. Bunu aksine kadınların sayıca fazla olduğu yerlerde ise erkekler tarafından gerçekleştirilen bu suçların daha fazla görüldüğü tespit edildi. Bunun üzerine Salt Lake, Utah Üniversitesi'nden Ryan Schacht ve arkadaşları, 2010 yılında İngiltere'nin 3.082 ilçesinin tamamından elde ettikleri cinsiyet verilerini analiz ettiler. Bununla birlikte İngiltere Federal Araştırma Ofisi tarafından yayınlanmış o yıla ait suç kayıtlarını karşılaştırdılar. Kayıtlarına yalnızca üretim çağındaki erkek ve kadınları dahil ettiler. Değerlendirilen beş suç tipi bir ilçedeki erkek sayısıyla daha az ilişkili bulundu. Sonuçlar, erkeğin baskın olduğu yerlerdeki erkek sayısını azaltarak şiddeti ve suçu etkisiz hale getirmeyi amaçlayan güncel politikaların geri tepebileceğine işaret ediyor. Bunun üzerine Kadınlar sayıca az olduğunda onlar değerli bir kaynak haline gelmekte ve bu onlara tek bir ilişki yerine daha fazla beklenti içine girme gücü vermektedir; ancak kadınlar sayıca çok olduğunda erkekler tek bir partner edinmeye daha az yatkın, çoklu ilişki peşinde olmaya daha ilgi duyar geliyorlar diyor Schacht. Bu durum çekişme içindeki erkeklere daha kararsız, seçici olmayan eşleşme yönelimi vermektedir. Bu sonuçlara bakarak açıkcası şaşırdığımı söylemek isterim. Ben hep dişi sayısı az olduğunda insaların veya hayvanların daha saldırgan bir tutum içinde olabileceğini düşünmüşümdür. Bu yazı şiddete ve insanlara bakış açımda değişikliklere yol açtı diyebilirim. İnsan yine elindekinin kıymetini bilmiyor ve bitmek tükenmek bilmeyen daha fazlasını isteme arzusunun kölesi oluyor. Bunun sonucunda da insan istediğini elde etmek için şiddete başvuruyor. Şiddet de -insan sosyal bir varlık olduğu için- insanın yaşadığı topluma zarar veriyor. Olaya evrimsel açıdan bakarsak kadın her zaman seçici olmalıdır. Tek bir çocuğu 9 ay taşıyacak ve onu zahmetle doğuracaktır. Öyleyse bu çocuğun genlerini belirleyecek babanın mükemmel erkek formunda olması doğal seçilimin insan türü lehine olması açısından daha iyi bir tercihtir. Yarışması gerekenler dişiye ulaşmaya çalışan erkeklerdir. Bu erkekler dişiye türlü gösteriler yapar, rakiplerini elemeye çalışır ve bir şekilde çocuğun babası olmak isterler. Bu durumun canlılar aleminde de pek çok örneğini görmekteyiz. En basitinden tavus kuşu erkeği ve dişisini incelememiz yeterli olacaktır. Şiddet meselesi ise bence komplex düşünülmesi gereken bir olay. Şiddet her canlının genlerinde yazılıdır. Ama bir gen var ki o geni taşıyan insanların %882 daha fazla şiddete daha fazla meyilli oldukları görülmüş. İnsan popülasyonunun yarısı bu genlere sahipken diğer yarısının sahip olmaması, ilk grubu, diğerleriyle kıyaslanmayacak ölçüde tehlikeli kılar. Mahkumların endişe verici ölçüde büyük bir çoğunluğu, ölüm cezası alanlarınsa yüzde 98'i bu genleri taşımaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kafkanin-ceza-somurgesi-kultune-karsi-bireyin-mucadelesi/", "text": "Dünya tarihinin her döneminde insanlar başka insanlara haksızlıklar yaşattı ve mağduriyetler yarattı. Ne yazık ki bunlar insanın kendi içerisinde var olan bir takım kötülüklere işaret ediyor. İnsanlık medeniyeti, bu kötülükleri engelleyebilmek ve daha iyi yaşayabilmek için bir toplum sözleşmesi imzalamıştı. Fakat bilakis, bu sözleşmeyi yine insanın kendisi çiğnedi. Kolaya kaçmanın dolaylı bir yolu da her kötülüğü insanın doğasında arayarak meşrulaştırmaktır. Aslında insanın doğasında iyilik, vicdan ve umut da vardır. Pandora'nın kutusundan her kötülüğün yanı sıra umut da dünyaya saçılmıştır. İnsanın doğasına olumsuz yönden bakmaktan ziyade insanlık medeniyetini ve toplumumuzu ileri taşıyacak olumlu yönlere odaklanmamız gerekiyor. Bu ise daha teknolojik olmaktan ziyade insan hakları ve hukuk kavramlarının daha iyi özümsenmesini sağlayacak yollarla olabilir. Teknoloji ve bilimsel gelişmenin bizi daha kaliteli yaşattığı doğrudur fakat daha iyi insan yapamamıştır. Kafka Ceza Sömürgesi'nde, bozuk çarkların yönettiği bir sistemden dem vuruyor. Çarklar her döndüğünde insanlara acı ve topluma sorun doğuruyor. Fakat bu çarklar öylesine yerleşmiş ki bireyler ses çıkaramıyorlar. Zira birey kavramı da yok edilmiş. Çünkü bozuk çarklar yıllar yılı dönerek bireye işkence etmiş ve ideolojik bir biz yaratmış. Her coğrafya ve döneme ait bir Ceza Sömürgesi olmuş olmakla birlikte bu tabiri bir bölge veya coğrafya olarak algılamanın ötesinde bir durum olarak algılamak daha doğrudur. Franz Kafka'nın hikayesinde konu edindiği Ceza Sömürgesi, insanlığın içindeki kötülüğün bir birleşme noktasını simgeliyor. Burada insan hakkı, insan güvenliği, birey, adalet ve mantık bulunmuyor. Yalnızca korku ve manipülasyon hayat buluyor. İnsanların oldukça saçma suçlarla çok büyük cezalara çarptırıldığı bir koloninin anlatıldığı Ceza Sömürgesi'nde, zalim bir komutanın akılalmaz bir işkence ve idam makinesiyle suçlu fakat suçunun ne olduğunu bilmeyen insanları idama mahkum edilişi konu ediliyor. Bu akılalmaz işkenceye karşın bu sömürgede yaşayan tüm insanlar bu komutana boyun eğiyor ve bu işkenceyi meşrulaştırıyor. Bu makineyi kullanan komutan, işkenceyi gerçekleştirdiği sırada gurur içerisinde coşuyor. Sürekli bozulan işkence aletini tamir etmeye ve idamları sürdürmeye çalışan görevli subay, bozuk ve hukuksuz sisteme duyulan hayranlığın bir dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor. Kafka'nın şahsına özgü üslubuyla anlattığı sömürgede, işkence aletinin insanlara yaptığı eziyetler ise halk için bir eğlenceye dönüşerek normalleştiriliyor. Kendi destekçileriyle tüm sömürgeye hakim olan bu komutan, bir gün ecelin pençesine yenik düşüyor ve ölüyor. Kafka'nın hikayeleştirerek kendi dönemindeki haksızlıkları eleştirdiği bu eserden her toplumun çıkaracağı birçok ders var. Bireyleşme sürecini tamamlayamayan insanlar genellikle etrafta olan biteni algılamaktan aciz kalırlar. Çünkü doğru normları toplumsal çoğunlukla özdeşleşmiştir ve onlar için çoğunluk ne yaparsa meşru olan odur. Topluma büyük bir değer atfedilirken bireylerin küçümsenmesi oldukça hatalı bir yaklaşımdır. Zira toplum denen kavram bireylerden oluşmaktadır. Kafka'nın Ceza Sömürgesi'ndeki zalim komutan ölüp geriye yardımcısı kaldığında da aynı işkenceler devam etmiştir. Lakin ölenin yerine yeni atanan komutan, insan haklarına değer veren ve bu işkenceleri tasvip etmeyen birisidir. Ama doğrudan bu işkenceyi ortadan kaldırmaya da cesaret edemez. Bu da bazı gerçeklerin farkında olan yetkili kimselerin olaylara korkudan dolayı doğrudan müdahale etmediğini simgeler. Dolaylı yoldan eski komutanın yardımcısını engellemeye çalışan yeni komutan, bir gün sömürgeye bir gözlemci yollar. Bireyi temsil eden gözlemci, gördüğü işkence karşısında hayretler içerisinde kalır ama bunu içinde duygusuzca yaşar. Sömürgede yaşananların hukuksuz ve insanlık dışı olduğunu gören fakat duyguları olmayan gözlemci, olaylar karşısında korkmuş ve sözünü sonraya saklamıştır. Bu da günümüzün eğitimli bireyine yönelik bir eleştiridir. Esasında ideolojik olarak bozuk sisteme bağlanmış eski komutanın yardımcısının yanı sıra yeni komutan ve gözlemci de korkaklıklarıyla bu suçla ortak olmuşlardır. Kimin ne kadar suçlu olduğunun ahlaki açıdan ne önemi var ki? Kafka'nın hukuksuz sistemle özdeşleşmiş bir portre olarak çizdiği eski komutanın yardımcısı, yine tüm bir hevesiyle bir insana işkence ederken artık bu düzenin devam edemeyeceğini anlar. Ve en sonunda kendisini o işkence makinesine bağlar. Aynı ve hatta daha acılı bir son kendisini bulmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kahramanin-yolculugu-nedir/", "text": "Kahraman nereye gider? Kahramanın yolculuğu nerede başlar, nasıl devam eder ve nerede sonlanır? Tüm bu sorular her türden sanat ürününde farklı şekillerde cevaplanabilse de özsel olarak tüm kahramanlar aynı yolculuğun varyantlarını yaşar. Bu iddia ise köklerini psikoloji biliminin en önemli isimlerinden biri olan Carl Gustav Jung'dan alır. İsviçreli bilim insanı, geliştirdiği Jung psikoloji olarak anılan sistemle arketip bir soruşturma yapar. Kahramanın yolculuğu; Joseph Campbell'in 1949 yılında yayımlanan Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabında temellendirdiği, sanat eserlerinde yer alan kahramanların hangi kostümü giyerse giysin, hangi karaktere sahip olursa olsun aynı özellikleri yansıttığını iddia eden ve Jung'un arketip psikolojisine atıfta bulunan incelemedir. Campbell'in bu düşüncesine göre; drama, efsane, masal ya da hikayelerdeki kahramanlar hep aynı yolculuktan geçer. Bu düşüncenin temelinde tüm kahramanların özsel olarak tek bir dini ve psikolojik gelişmenin aktarıldığına yönelik bir kalıbın varlığı bulunur. Söz konusu kalıba göre kahraman, 12 aşamadan oluşan bir yolculuktan geçer. Yani; Gregor Samsa'da, Gılgamış'ta ya da bir filmdeki kahraman da hep aynı yolculuktan geçerek maceralarını tamamlar. Kahraman, son derece ince geçişler içeren aşamalardan oluşan döngüsel ve epizodik bir dram içeren macerasını tamamlar. Bu ise genel olarak Jung'un arketip psikolojini ifade eden edebi bir sistemdir. Kahramanın geçirdiği tüm yolculuk, insan bilincinden ve insan bilincinin özsel içeriğinden önemli düzeyde izler taşır. İşte 12 aşamada kahramanın yolculuğu! Kahramanın yolculuğu, sıradan dünyada başlar. Sıradan dünya, bugün bizim anladığımız dünya düzeni ya da gerçek dünya değildir. İzlediğiniz tüm filmlerde, okuduğunuz tüm kitaplarda ya da anlatılarda kahraman, daima yolculuğuna sıradan dünyada başlar. Üstelik kahramanın fantastik özelliklere sahip olması dahi bu durumu değiştirmez. Maceraya çağrı, kahramanın yolculuğunun ikinci aşamasıdır. Bu aşamada kahraman, tüm dünyaya meydan okurcasına varlıklarını kuşanarak yola koyulur. Ayrıca bu aşamada kahramana açık bir çağrı vardır. Bu çağrı bazen kahramanın iç dünyasından gelebilir, bazen ise diğer karakterlerin meydan okuma tarzında ortaya çıkabilir. Maceraya çağrı, kahramanın yolculuğunun başlangıcını teşkil eder. Kahramanın yolculuğu, bir sonraki aşamada kendisine sunulan macerayı reddetme eğilimi göstermesiyle devam eder. Bu aşamada kahraman bir duraksama, hareketsizlik ve eylemsizlik hali içerisinde bulunur. Maceranın varlığına ve sürdürülmesine ilişkin gönülsüzlüğünü ifade eder. Kahramanın macerasındaki bir diğer uğrak noktası ise akıl hocasıyla tanışmasıdır. Akıl hocası, bazı durumlarda bir metafor olarak açığa çıkabilir. Dolayısıyla kahramanın macerasında ona yardımcı olacak her türden araç bu aşamada ona verilir. Hikayenin başlangıcı ve kahramanın macerasının gerçek anlamıyla şekillendiği aşama ilk eşiğin aşılmasıdır. Bu noktada kahramanın aynı zamanda sıradan dünyadan da ayrıldığını söylemek mümkündür. Burada sıradan dünya ile kastedilen gerçek dünya değildir. Aksine kahramanın macerasının özünü teşkil edecek ve onun karakteristik özelliklerinden izler taşıyan tamamen özgün bir dünyadır. Ve macera başlar. Artık kahraman macerasında tamamen sıradan dünyadan ayrılmış ve yeni dünya ile karşı karşıyadır. Kahramanın bu aşamada; dostlarını ya da düşmanlarını tanıması veya çeşitli türlerden testten geçmesi olasıdır. Kahramanın yolculuğu gerçek anlamıyla temel probleme yaklaşmaya başladığı anda hikayenin örgüsü açık bir şekilde ortaya çıkar. Tam da bu yüzden bu aşama, ikinci eşik olarak da adlandırılır. Kahraman artık yalnız değildir ve dostlarıyla birlikte hareket eder. Dostlarıyla birlikte temel problemi keşfederek bu probleme yakınlaşır. Artık kahraman, maceranın özünü ve temelini teşkil eden problemle yüzleşmenin eşiğindedir. Zorluklar ve değişim kahramanın yolculuğunun bir diğer dönüm noktasıdır. Bu aşamada hikayeye yön veren oldukça büyük değişimler ortaya çıkar. Kahraman, dostlarıyla veya dostları olmadan karşılaştığı zorlukların üstesinden gelir. Çoğunlukla kahramanın yaşadığı problemden kurtulması, ölümden dönmesi ya da ölümden uzaklaşması bu aşamada meydana gelir. Okuyucu ya da takipçi bu aşamada hikaye örgüsü içerisinde son derece rahatlar. Kahramanın yolculuğu, büyük değişimin sonuçlarına bağlı olarak ödül ve ceza ile karşı karşıya kalarak devam eder. Büyük değişim sonucunda kahraman ya bir ödülle ödüllendirilir ya da bir ceza ile cezalandırılır. Bu aşama, yolculuğu sonuna yaklaşıldığının habercisidir. Yolculuğun sonunun geldiğinin en belirgin habercisi ise geri dönüştür. Bu aşama, kahramanın macerayı tamamlamak adına harekete geçtiği aşamadır. Aynı zamanda kahraman yeni dünyadan da bu aşamada çıkış yapar. Bu aşama kahramanın yolculuğu içerisinde en önemli, görkemli ve büyük sınavın verildiği aşamadır. Artık kahraman eskiden olduğundan çok farklı bir karakterde ve eskiden olduğundan çok farklı bir yerdedir. Kahraman bu aşama ile birlikte tamamen saflaşır. Ödülü getirme ya da dönüş aşaması, kahramanın yolculuğu içerisinde son aşamadır. Kahraman tüm yolculuğu boyunca elde ettiği deneyim, bilgi, birikim, deneyim ve yetkinliklerle artık eski dünyaya dönmek üzeredir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kahramanmarasin-dusman-isgalinden-kurtulus/", "text": "12 Şubat Kahramanmaraş'ın düşman işgalden kurtuluşunun yıl dönümünde KAHRAMAN Maraş halkını yerel direnişleri ve bağımsızlık ruhlarından dolayı kutlar Şehitlerimize Allah'tan rahmet dilerim. Birinci Dünya Savaşı'nın bitimine doğru imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması üzerine Anadolu'nun birçok yeri gibi Maraş, Antep, Urfa bölgeleri de düşman tarafından işgal edilmeye başlandı. İlk olarak 22 Şubat 1919 tarihinde İngilizlerin Kahramanmaraş'a girmesiyle işgal resmen başlamış oldu. Fakat daha önce Fransa ile Syket-Picot Antlaşması imzalayan İngilizlerin antlaşmanın gereklerini yerine getirmeyip Musul'u işgal etmesi sonucu aralarında yeni bir antlaşma imzalamak durumunda kaldılar ve İngiliz Devleti Maraş, Antep, Urfa bölgelerini Fransa'ya devretti. Bazı kaynaklarda İngilizlerin bölgeyi Fransa'ya devretme nedenlerinden birisinin İngiliz ordusunda çoğunlukla bulunan Müslüman askerlerin karışıklık çıkarmasından korkması olduğu savunulsa da gerek Fransız ordusunda da Müslüman askerlerin varlığı gerekse Musul'un da halihazırda Müslüman bir bölge oluşu nedeniyle anlaşılmaktadır ki İngilizlerin bölgeyi Fransızlara verme nedeni antlaşmaya aykırı hareketinin diyetidir. Şunu da atlamamak gerekir ki zaten Sykes-Picott Antlaşması'nda zaten bu bölgelerin Fransızlara verileceği öngörülmüştür. Esasında İngiliz işgalcilerin şehre girmesinden halk hoşnut olmasa da sarayın buyruğunu bozmamak adına herhangi bir sürtüşme yaşanmamıştır fakat 15 Eylül 1919 tarihinde imzalanan Suriye İtilafnamesi ile bölgenin Fransız güçlerine teslimi gerçekleşmiştir. Ve bu teslim sonrası Fransız güçleri ve halk arasında ciddi çatışmalar da başlamıştır. Şehri devralan 2000 civarı askerin 1000 civarını Fransızların 500 civarını Cezayirlilerin geriye kalan kısmını ise Ermenilerin oluşturulduğu söylenmektedir. Bir grup düşman Fransız ordusuna bağlı Ermeni asker ikindi vakti Uzunoluk Caddesi'nde kışlaya dönerken yolda gördükleri peçeli kadınlara Artık burası Fransızlara aittir, peçe takamazsın şeklinde bağırarak peçelerini açmaya çalışır. Tartışma sırasında kadınlardan birisi yere düşer, o sırada Kel Hacı'nın kahvehanesinde bulunan Türkler çığlıkları duyar ve olaya müdahale etmeye çalışır. Silahlarını kullanarak halkı darp eden Fransız askerleri Çakmaklı Sait'i yaralarlar ve sonrasında Çakmaklı Sait şehit olur. Bu sırada Sütçü İmam lakaplı Ali Hoca silahına davranır ve Fransız askerini yaralar. Yaralanan asker ertesi gün ölür. Olaylardan sonra Sütçü İmam şehirden kaçtığı için Fransızlar peşine düşer ve halka eziyet etmeye başlarlar. Bu eziyetlerde Zülfikar Çavuş oğlu Hüseyin'i vurarak, Sütçü İmam'ın dayısının oğlu Tiyeklioğlu Kadir'i de işkence yaparak şehit ederler. Şehirde tansiyon her geçen gün artmaya başladı ve sokakta savaş ortamları oluşmaya başlandı. 27 Kasım 1919 günü rivayete göre düzenlenen baloda bir Ermeni kızının Kalede Türk Bayrağı asılı kaldıkça kendimi esir hissediyorum söylemleriyle gaza gelen işgal güçleri komutanı kaleden bayrağı indirtip Fransız bayrağını açar. Bu duruma oldukça sinirlenen halkın ileri gelenleri Alem-i İslam'a Hitap beyannamesini yayınlarlar. Ertesi gün hem bildiriyi konuşmak hem de Cuma namazını kılmak için toplanırlar. Ezan okunduktan sonra Ulu Cami imamı Rıdvan Hoca halka döner ve Cuma namazının farzlarından birisi de esaret altında olmamaktır. O bayrak orada asılı kaldığı müddetçe bizlere Cuma namazı kılmak haramdır der. Büyük bir öfkeyle ayaklanan halk tekbirler eşliğinde kaleye çıkar ve Türk bayrağını tekrar kaleye çeker ve namazı orada kılarlar. Düşman işgal güçlerinin baskılarından iyice yılan halk örgütlenmeye başlar ve Aslanbey önderliğinde Müdafa-i Hukuk Cemiyeti halkı örgütleyerek direnişe hazırlamaktadır. Cemiyet, Anadolu'da örgütlenmeden haberdar olan Mustafa Kemal ile de iletişime geçerek işgalin 11. ayında 22 Ocak 1920 tarihinde şehir harbini başlatır. Direniş 22 gün sürer ve binlerce şehit verilir. Eldeki imkansızlıklara rağmen 12 Şubat 1920 tarihinde şehir işgalci güçlerden tamamen temizlenir ve dönemin ilk somut ayaklanmalarından birisine imza atılır. Milli Mücadelenin tamamlanmasının ardından mücadeleye öncülük eden, mücadelenin kahramanlarına kahramanlık nişaneleri ve unvanları verilmektedir. Kahramanmaraş halkı tek bir kişinin önderliğinden ziyade topyekün bir direniş göstermesinin ve dönemin ilk direnişlerinden olması nedeniyle bütün bir şehir olarak madalyaya layık görülürler ve 5 Nisan 1925 tarihinde TBMM'nin kararıyla şehir olarak kırmızı şeritli istiklal madalyasına layık görülürler. Daha sonra 7 Şubat 1973 yılında TBMM'de alınan kararla şehre kahramanlık unvanı verilir ve adı Kahramanmaraş olarak değiştirilir. Tarihimiz nice destanlarla, ibretliklerle dolu. Okudukça duygulanıyor insan. Bize bir kez hatırlattığınız için teşekkür ederiz. Kurtuluş mücadelemizde yalnızca Yunanlılarla savaştığımızı ve aslında karşımızda ciddi bir güç olmadığını söyleyen bir takım tarih yoksunu kimseler bu gibi gerçekleri görmezden gelmekten ziyade bilmiyorlar. Bu yarı cehalete ancak bu şekilde tarihimizi hatırlatarak cevap verebilmemiz mümkündür. Aslında bu konu üzerine konuşacak daha çok şey var ama bir özet mahiyetinde olmuş. Teşekkürler. Bu güzel günü bize hatırlatan ve tarihimizden ders almamızı sağlayacak bu güzel yazı için teşekkür ederim, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kahretsin-cabuk-unutuyoruz/", "text": "Ülkemizde gündem o kadar hızlı değişiyor ve olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki ben şahsen yetişip takip edemiyorum. Hal böyle olunca biz daha ne olduğunu anlamadan bir de bakmışız gündemimize bambaşka bir olay girmiş. Var mıdır acaba bizim kadar hareketli bir ülke daha? Gündemin bu hızı beni gündemden uzak tutuyor ve benim gibilerin de azınlıkta olmadığını düşüyorum. Çabuk unutuyoruz dedik ancak unutmak için önce öğrenmemiz gerekiyor, biz en baştan öğrenmiyoruz bile olayları. örtülen o siyah çukurlarda kalıyor dostlar. cenaze törenlerinde, en çok kendimize ağlıyoruz. ne zaman karanfilleri görsek, yolumuzu değiştiriyoruz. O kadar çok olay yaşanıyor ki bizler de artık duyarsızlaşmış bir vaziyetteyiz. Başka bir ülkede yer yerinden oynayacak olaylar bizim ülkemizde oldukça sıradan hale gelmiş durumda. Kimi zaman gülüp geçiyoruz. Peki neden böyle olduk, ne yapmalıyız diye soracak olursanız inanın ben de bilmiyorum. Nereye kadar bu şekilde gideriz bilmiyorum. Bir yerde bir kayaya çarpıp uyanacağımızı umut ediyorum. Tahammülümüz kalmamış. Hoşgörümüzü yitirmişiz. En ufak olayda birbirimize saldırmak için hazır bekliyoruz sanki. Karşıt görüşlü insanlara tahammülümüz, saygımız kaybolmuş. Oysa ne kadar çok farklı görüş varsa o kadar özgürüz, o kadar aydınız demek. Bizler düşünemeyen, sorgulamayan, tekdüze insanlar haline gelemeyiz. Coğrafyamız her daim diken üstünde olmamızı gerektiriyor. Ne zaman odağımızı saçma sapan olaylara çevirsek arka planda daha büyük olayları gözden kaçırıyoruz. Klasik birkaç tabir oldu evet haklısınız ama bu böyle. Gözümüz daima açık olmalı. Her gördüğümüze her duyduğumuza inanmamalıyız, araştırmalıyız. Gençler olarak vaktimizi genelde değersizmiş gibi fütursuzca harcıyoruz. Günlere sığamıyor, gecelere taşıyoruz. Her anımızı aceleye getiriyoruz. Anın kıymetini kavrayamıyoruz. Kendimden örnek vermek istiyorum. Derslerimi ne kadar planlarsam planlayayım zamanında yetiştiremiyor, sorumluluklarımı son ana kadar yapmaktan kaçınıyorum. Yani yazımda kimseye suçlamak istemiyorum ki haddim de değil. Sadece sizlerle dertlerimi paylaşmak istiyorum. Aradan koskaca iki yıl geçmiş, üzülerek söylüyorum ki daha da ayrıştırıldık. Daha da tahammülsüzleştik."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kaht-i-rical-egitim-problemi/", "text": "Bugün bu üslup konusunda çok güzel bir örnek vardır: Hillary Hanım ve Donald Bey. Ne kadar da güzel üslupları var değil mi? Biri öbürüne tecavüzcü diyor, diğeri ona sen kendi işine bak senin foyalarını ortaya çıkarmayayım diyor. İşte bunlar bu konu hakkında büyük örneklerdir. Soracak olursanız eğer, bir insanın ricali üslubuna yansımaktadır. Bir de Fatih Sultan Mehmet'in babası II. Murat'a söylediği Baba, eğer padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz. Yok, eğer padişah ben isem, size emrediyorum! Gelip ordunun başına geçiniz. cümlesine bakın. Aynı şekilde Kimdir bu İttihatçılar diye soran 2. Abdülhamit'e Kulunuzdan gayrısı ittihatçıdır diyen Hüseyin Hilmi Paşa'ya bakın. Üslupları karşılaştırın. Bugün bizde ve bizim gibi olan birçok toplumda ne yazık ki liyakat sorunu vardır. Liyakat esasıyla kadroları üst seviyelere getiren bir sistem işlemiyor, işletilmiyor. Burada liyakatten ziyade nepotizm unsuru birincil öncelikte kalıyor. Liyakati baz almayan sistem ise kurumlara dolu adamları getiremiyor. Her şeyi kabul eden, onaylayan ve karşı çıkmayan insanların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu da zaten nadir bulunan yetenekli adamların da kullanılamamasıyla birlikte bir kaht-ı rical sorununu ortaya çıkarıyor. Yüksek makamların şunun veyahut bunun aracılığı ile verilmesi doğru değildir. En bilgilisi hangisi ise ona verilmek gerektir. Bir cahilin, sırf eskidir diye bir bilgilinin önüne geçmesi haksızlıktır. Bilgi ve diyaneti olunca, genç de olsa zarar vermez. Yaşlı ile genç, bilgi ile marifette eşit olunca yaşlının önüne geçmesi daha doğrudur. Amma bilgi ve marifetten yoksun olunca 1000 yaşında da olsa halka faydası olmaz. Ve hakkı yanlıştan ayıramaz. Peki eğitim sistemi bu işin neresinde kalıyor? -Tam ortasında. Mevcut eğitim sistemi ne yazık ki zaten nadir yetişen yetenekli devlet adamlarının -veya siz ona yetenekli bilim adamları da diyebilirsiniz- yetişme ihtimalinin nadir derecesinden de aşağı düşmesine neden oluyor. Bizim ülkemizde bulunan en önemli sorun da bu zaten. Her sorunun temel kaynağı olan eğitim meselesinin en önemli sorun bellenip, önemlilik derecesinin ilk sıraya getirilmesi gereklidir. Bütçesi de ona göre ayarlanmalı ve ciddi çalışılmalıdır. Yüksek bütçe ayırılması gereken kurumlar gerçek mürşitler olan bilim, ilim ve fen ile ilgili olanlardır; diğerleri değil. Zira 2019 yılında YÖK'e bağlı devlet üniversitelerine ayrılan toplam bütçe 36 milyar tl iken ABD'de sadece Harvard Üniversitesi'nin bütçesi 36 milyar dolar, günümüz kuruna çevirdiğimizde ise bu miktar yaklaşık 247 milyar tl yapmaktadır. Yıkılıpdur bu cihan, sanma ki bizde düzele! Devleti çarh-ı deni verdi kamu müptezele, (Bu dünya yıkılırken, bizim düzeleceğimizi sanma! Alçakların çevirdiği çark, devleti büsbütün yıkıma saldı. Sa'adet kapılarında şimdi hep yıkım dolaşmakta, İş sadece bütçe işi olmasa bile, ayrılan bütçelerin eğitime verilen önemin bir orantısı olduğu aşikardır. O yüzden eğitim sistemine verilen önemi arttırmalı ve bu iş üzerinde kafa yormalıyız. Eğitim denildiğinde aklınıza sadece lise-üniversite eğitimi gelmesin. Bir insanın doğumuyla ölümü arasındaki bütün etkileşimleri eğitimin ürünüdür. İlk öğretmenleri olan anne ve babası, bebeği eğitmeye başlarlar. Peki anne ve babanın eğitim seviyesi düşük olduğu takdirde sizin kurumlarınızın iyi olmasının tam bir anlamı var mıdır? Buradan çıkardığımız sonuç ise eğitim sorununun en az 3 nesli kapsadığıdır. Yani sadece mevcut yönetim kadrosunu ve sistemi değil, en az 3-4 neslin üst üste yığdığı problemlerin ve hataların oluşturduğu bir sorundan bahsediyorum. Bu yüzden eğitim planlamaları tek rakamlı yıllar yerine 3-4 nesli baz alacak şekilde yapılandırılmalıdır ki örnekte belirttiğim gibi doğan bebek de anne babasından sağlıklı bir eğitim alabilsin. Sonuç olarak ortada bulunan bu Kaht-ı Rical probleminin çözüm okları yine eğitimi işaret etmektedir. Zaten bir toplumun münevverleri hiçbir zaman çoğunluğu teşkil etmeyecektir. Fakat münevverlerin azınlık içerisinde oranının fazla olması, dünyayı ve ülkemizi değiştirmeye kabildir. Çok başarılı bir yazı olmuş. Düşüncelerinize tümüyle katılıyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kahvedeki-kafein-gercekten-ne-kadar-zararli/", "text": "Kahvenin içindeki kafein; kardiyovasküler hastalıkları, bunun yanında mesane ve böbrek kanseri riskini arttırdığı iddialarıyla kötü bir üne sahiptir. Bazı uzmanlar kafeinin zararlı etkilerinin olduğunu iddia etse de, kahve tüketmenin sağlığa yararlı etkilerini gösteren birkaç çalışma mevcuttur. Son çalışmalar, ölçülü kafein alanlarda tip 2 diyabet ve alzheimer hastalıklarına yatkınlığın daha az olduğunu gösteriyor. Ayrıca Parkinson hastalığına yakalanma riskini azalttığına inanılıyor. Aşırı kahve tüketenlerde gut hastalığının gelişme olasılığı %40 daha az iken, ölçülü ve az kahve içenlerde aynı durum %8 daha az görülüyor. Makul seviyede kahve içenler alkolik siroz hastalığına daha az yatkın oluyor, ayrıca kafein kronik hepatit C hastalığının ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Kafeinin uyku kalitesi üzerine etkileri açıkça belgelenmiştir. Sonuç olarak, uykudan 4-6 saat önce kahve içilmemesi öneriliyor. Ayrıca çalışmalar, yatkın bireylerde kahvenin reflü ve midede yanmaya sebep olabileceğini gösteriyor. Kan basıncını da arttırabileceği için hipertansiyon hastalığı olan bireylere kahve önerilmemektedir. Aşırı kahve tüketimi (günde 540 mg kafein) kalsiyumun üriner atılımını arttırabilir ve eğer kalsiyum alımınız yetersizse osteoporoza yatkınlığınız artabilir. Çalışmalar yemek sırasında kahve tüketmenin, sebzelerde bulunan organik bir madde olan tanenlere bağlı demirin emilimi bozduğunu gösteriyor. Kahvenin bir uyarıcı olan kafein içerdiği bilinmektedir. Bunun yanında az sayıda insan, aşırıya kaçmadan fazla faydayı sağlayabilmek için günde 200-300 mg kafein tüketmesi gerektiğinin farkındadır. Hafif tüketiciler günde 1 bardak kahve içer, bu da yaklaşık olarak 180 mg kafeine denktir. Ölçülü tüketiciler günde 2-3 bardak kahve içer, bu 360-540 mg kafeine denk denilebilir. Aşırı tüketiciler günde 3 bardaktan fazla kahve içiyor, bu da günde 540 mg'dan fazla kafein alıyor demektir. Kafein içeren diğer yiyecek içeceklerle birlikte kahve içerseniz, 1 bardak kahveyle günlük 200-300 mg kafein limitine ne kadar hızlı ulaşmanız şaşırtıcı derecede kolay olur. Kahve çekirdeğinin türü piyasada doğal olarak farklı miktarda kafein içeren çok sayıda kahve çekirdeği var. Kahvenin türü bir bardak kahvedeki kafein miktarı; demleme, hazır, espresso veya kafeinsiz olmasına bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Kavrulma daha hafif kavrulmuş olanlar daha koyu kavrulmuş olanlara göre daha fazla kafein içerme eğilimindedir, ancak ikincisi daha derin bir tada sahiptir. Boyut bardak kahveniz 1-24 oz (30-700 ml) arasında herhangi bir boyutta olabilir, bu da kafein alımınızı etkiler. Amerika ve Avrupa'daki birçok insan kahvelerini bu şekilde hazırlıyor. Bu nedenle normal kahve olarak da bahsedilir. Çekilmiş kahvelerin bulunduğu bir filtre ve içine sıcak su eklenmesiyle hazırlanır. Bir bardak kahvenin (8 oz = 236,59 ml) kafein içeriği 70-140 mg arasındadır, ortalama 95 mg diyebiliriz. Demlenmiş kahve; sıcak su, kahve çekirdeği ve öğütülmüş kahve ile uzun süre temas halinde bulunarak hazırlandığı için, daha fazla kafein içeriğine sahiptir ve bazı durumlarda aşırı ekstre edilmiş bir tat olur. Bu kahve türü ince çekilmiş kahve çekirdeklerine az miktarda suyun zorlanmasıyla hazırlanır. Ortaya çıkan ürün, az miktarda kahvede demlenmiş kahveye göre daha çok kafein içerir. Ancak espresso çok az miktarda, 30-50 ml bir fincanda servis edilir, 53 mg kafein içerir. Eğer duble shot alırsanız 125 mg kafein içeriği vardır. Espresso shotlarının ne kadar küçük olduğunu düşününce, tüketiciler daha çok duble shot ya da espresso karışımlarını tercih ediyor. Americano, latte, macchiato ve cappuccino dahil olmak üzere espressonun değişik tipte ve miktarda sütle karışımlarıyla elde edilen çok sayıda popüler kahve çeşitleri var. Eklenen espresso tek kafein kaynağı olduğu için bunların kafein içeriği eklenen shot miktarına bağlıdır. Küçük porsiyon bir kahve yaklaşık 63 mg kafein içerirken, büyük ya da duble shot servis 125 mg kafein içerebilir. Bu kahve tipi, normal kahvenin püskürtülerek kurutulması ya da dondurularak kurutulması şeklinde elde edilir. Tipik olarak suda çözünen büyük, kuru parçalar içerir. Hazır kahve, sıcak suyun içine bir ya da iki çay kaşığı kuru kahvenin eklenmesiyle hazırlanır. Demlemek zorunda kalmazsınız. Ortaya çıkan içecek demleme kahveden çok daha az kafein içerir, bir bardakta 30-90 mg arasındadır. Kafeinsiz terimiz biraz yanıltıcı olabilir. Özellikle yüzde yüz kafeinsiz olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Kafeinsiz kahve 0-7 mg arası kafein içerir, ortalama olarak 3 mg diyebiliriz. Kafein içeriği bardak boyutu ve yapılan kafeini uzaklaştırma işlemine bağlı olarak değişir. Yukarıdaki listeden, 8 ozluk demlenmiş kahavenin ortalama 95 mg kafein, bir shot ya da espresso bazlı içecekler ortalama 63 mg, kafeinsiz kahve ortalama 3 mg kafein içerdiğini söyleyebiliriz. Ancak ticari markalar genellikle ev yapımı kahveden daha çok kafein kullanıyor. Ayrıca birçok kahve dükkanı daha büyük boyutlarda 24 oz (700 ml) kahveyi sunuyor. Bu da normal boyutlardaki kahveye oranla yaklaşık 3-5 kat fazla demektir. Bunları göz önünde bulundurursak, bir shotlık espresso ve diğer espresso bazlı içecekler boyutuna göre değişmekle beraber, yaklaşık 75 mg kafein içeriyor. Buna cappuccino, latte, americano... dahil. Starbucks'taki kafeinsiz kahve önemli derecede kafein içeriyor, boyutuna göre değişmekle birlikte 15-30 mg arasında. McDonald's kendi kahvesini dünyada McCade markası adı altında satıyor. Kahve satan büyük fast food zincirlerinden birisi. Ancak sundukları kahvedeki kafein miktarını hesaplamamışlardır. McDonald's bir shot espressoda yaklaşık 71 mg, kafeinsiz kahvede ise boyutuna göre değişmekle beraber 8-14 mg arasında kafein içerdiğini söyleyebiliriz. Dunkin Donuts'taki bir shot espressodaki kafein içeriği 75 mg, aynı şekilde bekleyeceğiniz gibi espresso bazlı içeceklerde de bu geçerli. Kafeinsiz kahvelerinin kafein içeriği ise oldukça yüksektir. Bir kaynağa göre 10 ozluk küçük bir bardakta yaklaşık 53 mg, 24 ozluk büyük bir bardakta ise yaklaşık 128 mg kafein var. Bu neredeyse normal ev yapımı kahveyle eşdeğer kafeine sahip demektir. Kahve antioksidanlardan zengindir, yukarıda tartışıldığı gibi makul miktarda kahve tüketmenin birçok faydası vardır. Çoğu insan günde 400-600 mg kafein tüketse de bir sorun yaşamaz. Ancak sınırın aşılması halinde; uyku bozuklukları, anksiyete, huzursuzluk ve kalp çarpıntısı görülebilir. Ayrıca, insanlar kafeine ve kahveye farklı şekillerde tepki verirler. Bazıları çok hassasken, bazıları çok miktarlara rağmen etkilenmezler. Çalışmalar, kafeinin fetüs üzerine zararlı etkisini hala gösterememiştir. Yine de annelere en fazla 200 mg kafein öneriliyor. Hamile kalmakta zorluk yaşayan ve az bir düşük yapmış kadınlar tamamen kafeinden uzak durmalıdır. Önerilen 200 mg kafein yaklaşık 4 bardak kahveye denk gelmektedir. Bu öneri, 2008 yılında Food Standards Agency tarafından düşük doğum ağırlığı ya da düşük yapan kadınları fazla kafein tüketmemeleri konusunda uyarmak için yapıldı. İngiltere, FSA hamilelikte aşırı kafein kullanımının gelecek hayatta sağlık sorunlarına sebep olabileceğini savunuyor. Daha önce FSA, günlük maksimum 300 mg kafein alımını önerdi. Daha sonra, British Medical Journal'da yayımlanan bir çalışmada daha az kafein alımının riskleri azalatacağını savunmasıyla değişti. Çalışmaya göre, kafein hamile kadında hızlıca emilmekle kalmaz aynı zamanda plasentadan geçerek fetüsün kan dolaşımına da girer. Aşırı kafein tüketimi plasentadaki dolaşımı ve fetüsün gelişimini bozar. Bebeğinizin güvenliğini sağlamak için, anne adayları kafeinsiz kahve, çay, meyve suyu, su tüketmeyi tercih etmelidir. Ayrıca kafeinden zengin olan enerji içeceklerinden de uzak durmalılardır. Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine göre kahve bağımlılık yaratmıyor. Bununla birlikte kahve psikolojik bir etkiyi tetikler: kahve düzenli bir rahatlık sağlayarak hoş hisleri uyarır. Stres gibi bazı çevresel faktörler kahve tüketiminizi arttırabilir. Bu da bağımlı olduğunuz anlamına gelmez. Kahve tüketiminin merkezi sinir sistemini uyararak zihinsel kapasite, uyanıklık ve performansı arttırması dahil olmak üzere sağlığa birçok yararının olmasına bağlı birçok insan kolayca alışıp, bağımlı olabilir. Bu nedenle vücudunuzun üzerine etkilerini görerek ılımlı derecede kahve tüketmek en iyisidir. Kendi toleransınızı ve limitinizi belirleyip ona göre düzenlemelisiniz. Örneğin akşamları bir latte keyfi yaparsınız, ama sonra çarpıntılarınız başlar, kolay gerilirsiniz ve belki uykusuzluk çekerseniz en iyisi kafein alımınızı azaltın. Genellikle sağlıklı bir yetişkin için, 4-5 bardak kahve tüketebilirsiniz, bu da yaklaşık 400 mg kafein demektir. Bu önerilen ve güvenli sınırdır. Daha fazla kafein tüketebilirsiniz ancak sağlığınızı tehlikeye atmanın da bir anlamı yok. Başlığı görünce bir korku saldı içimi 🙂 günde en az 1 bardak filre kahve içen birisi olarak panik yapmadım değil. Ancak yazıyla birlikte bir rahatlama geldi. Ancak bir şekilde buna bağımlı olduğumu hissediyorum; kahve içmediğim günlerde ciddi bir baş ağrısı çekiyorum. Bu konuda biraz şikayetçiyim sadece. Güzel bir içerik olmuş. Elinize sağlık. Azı yarar çoğu zarar makale gayet güzel özetlemiş! kalp hastalıklarından siroza kadar olağanüstü faydaları var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kalemi-ele-alalim-mi-kalem-ve-kagit/", "text": "Daima bir yerlerde buluşurmuş kalem ve kağıt birbiri ile. Kimi zaman harflerle yeni tanışan bir çocuğun elinde. Kimi zaman içini dökecek kimsesi olmayan bir yalnızın elinde. Kimi zaman yazıp yazıp silen utangaç bir şairin elinde. Kimi zaman korkusuz bir yazarın elinde. Kimi zaman ardından hatıra bırakmak isteyen kimi zaman ise sevdiğine yazan bir gönlün elinde. Hiç düşündünüz mü birbirlerinden ayrı gibi dursalar da kağıt ağaçtan, gövdesi kurşun olan kalem de ağaçtan, içindeki ise kendisi kara olsa da yazdıkça aydınlanan ve aydınlatan siyahtan. Esasında ayrı dursalar da ikisi de her can kadar topraktan. Her defasında farklı umutlar, farklı ufuklar, farklı acılar, her defasında farklı bir yola çıkıyor bu yoldaşlar. Ayrı iken boş bir kağıt ve masada duran bir kalemden ibaretken, bir dünya kuruyorlar. Bakmak ile görmek başkadır Kalp ile görmek ise bambaşkadır. Yağan karın ardından sadece beyazlığı görür bakışlarımız. Biraz dikkatli baktıkça güneş ışınlarına yenildiğini anlarız kar tanelerinin, kalp ile görebilirsek şayet o beyazlığın masumiyetini hissederiz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kalimba-ve-kalimbanin-guzel-hikayesi/", "text": "Kalimba Güney Afrika coğrafyasında doğmuş eski bir enstrümandır. Bir çok farklı isimle de anılmıştır . Ancak dünya çapında kabul gören isim kalimba olmuştur. Bu enstrüman sınıflandırılırken tuşlu müzik aletleri arasında yerini almıştır. Bu küçük enstrüman ehil bir elde olduğunda ses ile terapi seanslarında dahi yerini alıyor. Anksiyete, panik bozukluk, depresyon, uyku patolojileri gibi hastalıkların tedavisinde yararlı olduğu yüzyıllar süren tecrübeler ile gösterilmiş. Yapısından da detaylar vermek gerekirse, oldukça özel ağaç cinslerinden elde edilen ana gövde parçasına sahip bu enstrümanda metal ve benzeri levhalar bulunur. Bu levhalar ses üreten parçalardır ve kalimbanın baş kısmına özel araçlar ile sabitlenmektedir. Farklı ölçü ve ayarlarda sabitlenen bu metal levhalar ile farklı tını ve nota özelliklerine kavuşmaktadır. Kalimba akort edilirken de bu levhalar sabitlendiği yerden akort çekici ile hareket ettirilir. Yerel bir enstrüman olduğu için levhaların hammaddesi başta olmak üzere levhaların sayıları ve türleri değişkenlik gösterebilmektedir. Kalimbanın sesi duyulduğu ilk andan itibaren rahatlatıcı bir his uyandırıyor. Kalimba ile kompleks klasik eserler icra etmek tabiki mümkün değil ancak basit seviyedeki parçaların icrası için gayet güzel bir enstrüman. Kalimbanın en ilginç yönlerinden biri, tüm notaların soldan sağa doğru yükseldiği bir piyano, standart bir müzik aleti gibi olmamasıdır. Kalimba, enstrümanın merkezinden sahaya alternatif olarak artıyor. Bir kullanıcı basitçe sağ veya sol başparmak yardımıyla metal dişlere basarak bir nota çalabilir. Her metal çatalın notaları gösteren belirli bir numarası vardır. Ahşap kutu rezonans prensibiyle ses üretir. Kalimba'nın maddi olarak da yüksek bir fiyatının olmaması bu enstrümanı bizler için denenebilir kılıyor. Ben yine de daha önceden bir enstruman deneyimi olmadan kalimba ile kendi kendine uğraşmayı doğru bulmuyorum. Çünkü bu durum müzikten keyif almamızın önüne geçip bizi ezberci bir yaklaşıma sürükleyebilir. Bu yüzden en azından temel bir müzik eğitiminin ardından çok daha keyifli olabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kamp-gunlugum-mugla/", "text": "Toplamda 6 gün süren kampta 5 farklı yer gezdim. Bunları sizinle sırasıyla paylaşmak istiyorum. Fethiye'den yarım saatte bir Kabak Koyu'na belediye otobüsleri kalkıyor. Önce Ölüdeniz'e sonrasında ise Kabak Koyu'na gidiyor. Fakat otobüsler sizi sahile kadar bırakmıyor bu yüzden ya sahil servisine bineceksiniz ya da patikadan yürümeyi tercih edeceksiniz. Biz yürüyerek yaklaşık olarak yarım saatte koya indik. Zaten amacımız sınırlarımızı zorlayarak bol bol doğada vakit geçirmekti. Kabaktan geçenler için ulaşım tekne kiralamak ya da tarihi Likya Yolu. Tekne ve yürüme dışında malesef başka bir yol yok . Likya yolunun uzunluğu tabelada 3 km olduğu yazsada bize 5 hatta 6 km kadar geldi. Yazın yürümek için tercih edilesi bir yer değil. Biraz klişe olacak fakat şehrin karmaşasından kurtulmak için birebir. Ulaşımın çok rahat olmaması ve doğasının bütünlüğünün bozulmamış olması tercih edilmesinin en büyük nedeni. Sahili kalabalık değil ve 160 metre yukarısındaki kamp alanı gayet güzel. Gezdiğim yerlerden hoşuma en çok giden yerdi. Eğer birkaç günlük yaz tatili yapmak istiyorsanız düşünmeden gidin derim. Karayolu ulaşımı varmış ama bir yerden sonra dik bir patikadan inmek gerekliymiş. Patikanın dik olmasının getirdiği tehlikeden ve ölenlerin olmasından dolayı kaymakamlık yasaklamış. Biz zaten Kelebekler Vadisi'ne tekne ile geçtik. Eğlenceli ve güzel olduğunu söyleyebilirim. Hepimizin azda olsa bildiği, fotoğraflarını gördüğü Kelebekler Vadisi'ne indiğimizde bize Hippi Festival'i olduğunu ve son gününe denk geldiğimizi söylediler. Farklı insanları görüp tanıştığımız güzel bir festivaldi. Doğa olarak o eşsiz görüntüsü gerçekten büyüleyici. Kamp yapmak için özel alanları olduğunu belirtmemde fayda var. Ulaşılması zor bir yer değil. 🙂 Oldukça bilinir ve ulaşılabilir bir yer. Denizinin durgunluğu ve tepemizde uçuşan paraşütler büyüleyiciydi. Benim gibi kalabalığı sevmeyen insanlar için yinede pek tercih edilesi değil. Diğer yerleri taksiye ya da belediye otobüsüne benzetirsem ölüdeniz adeta metrobüs gibiydi. Dalyandan kalkan belediye otobüslerini ya da tekneleri kullanarak İztuzu Plajı'na ulaşabilirsiniz. Oldukça sığ olan denizi yüzülesi bir yer fakat dikkat etmekte yarar var çünkü Caretta Caretta sizi ısırabilir. Yanımdaki arkadaşımı ısırdı ve biz ne olduğunu bile anlamadık. Gece kamp yapmak yasakmış. Biz biraz uzak bir yere kampımızı attık ama doğa her zaman sizin tarafınızda olmuyor, sivrisinekler sizi delik deşik ediyor. Bende marmaris 'te oturuyorum.Yat kiralama işiyle uğraşıyorum.Daha önce buralara çok defalar gelip görme şansım oldu.Gerçekten çok güzel yerler var bu bölgede.O yüzden şanslıyım diyebilirim.Gidip görmeyenler bence mutlaka görmeli...."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kan-temizleyen-general/", "text": "2001 yapımı Black Hawk Down diye bir film izledim. Filmin olayına göre Somali'de General Aidid diye biri var ve bu adam diktatör. Bunun adamları da ülkeye gelen yardımlara Aidid adına el koyuyor ve yollarına çıkan sivil Somalilileri acımadan katlediyorlar. NATO ülkeleri de sivil katliamı önlemek için ülkeye giriyorlar. Anladığım kadarıyla ülkede bir kabile çatışması var, o yüzden iç savaş olmuş. Afrika'da buna benzer çok olay, çok kabile çatışması görülmüş maalesef. Daha önce de bir filmi azınlık olan kabileyi öldürerek tamamen yok etmeyi amaçlayan kabilelerin olduğu bir film izlemiştim. Birçok filmde hem geride bırakılanlar görüyoruz hem de bırakılmayanlar. Önce geride bırakılanlardan ve bunun sonuçlarından bahsedelim biraz. Öncelikle bu bırakılanlar ölmüşse genelde kahraman ilan edilir. Ölmemişse genelde neden beni geride bıraktınız diye intikam alır. Bırakanlar da genelde pişmanlık duyar ama bazen de kendi çıkarı için yaptığından pişmanlık duymaz. Birileri bırakılmadığında ise genelde bu filmde de olduğu için bırakılanı kurtarmaya dönüldüğünde genelde daha fazla kişi ölür. Geride kalanların düşünülmesi genelde daha fazla cana mal olur ama sonuçları da inanılmaz derece güzel olur filmlerde. Bu filmin ana teması da kimseyi geride bırakmamak dedim ya, filmde bir yerde de değil, çok yerde var. Hem öleni hem ölmeyeni."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kanavice-kitap-incelemesi-bahadir-yenisehirlioglu/", "text": "Benim için her kitap farklı bir yolculuk. Eminim bir çoğumuz için de böyledir. Evlerimizde kaldığımız bu günlerde çıktığım serüvenlerden birinin adı idi Kanaviçe. Olur ya bazen bir kitabın adını duymak yeter okumak istemek için. İşte öyle oldu ve başladı bu serüven. Birçok kurgu gibi bu roman da aslında bir yerlerde yaşanmış olma ihtimali çok da az olmayan bir anlatı sunuyor bize. Birçok duyguyu aynı anda yaşatıyor. Örneğin ilk sayfalarda bebeğini emzirirken uyuyakaldığı için bebeği boğularak ölen bir annenin yıllar sonra bile olsa bu travmadan aldığı izler gözler önüne seriliyor. Gerçekten insana sınanmadığı günahın masumu olmadığını hatırlatıyor adeta. Daha ileriki sayfalarda ise tüm ailesini trafik kazasında kaybeden bir gencin hayattan kopmak üzere iken geçmişini keşfedişi yer alıyor. Belki de en tanıdık olan ise bu dönem romanında insan olma ortak noktasında birleşebilen ve birbirlerinden farklı olmaları sayesinde bir tablo gibi estetik bir güzellik ortaya koyan toplumun her bir parçası sanki aynı renge boyanmaya çalışılıyor ya da azınlıkta olan renkler söküp atılmaya. Yaşanan acı öyle aynı ki sanki yaşadığımız zamanları okuyor gibi ilerliyorum sayfalarda. O dönemde ise bu acı Ermeni-Türk ayrımı sebebi ile yaşanıyor. Ermeni asıllı bir aile ortaya atılan Ermeni-Türk düşmanlıklarını engellemeye çalışıyor iken, bu durumu tetikleyenler ile tabiri caiz ise savaşıyor iken en çok zararı görenlerden oluyor. Öyle ki aslında kimse hiçbir şey bilmeden birbirini hor görüyor, eziyet ediyor ve hatta yok etmeye çalışıyor. Ortada ne adaletten dem vurulabiliyor ne de gerçekler yalanları dizginleyebiliyor. Her dönem olduğu gibi o dönemde de her gerçeği bir melek taşırken, her yalanı yüz şeytan taşıyor. Kalp demeye bin şahit isteyen bir organ yaşamsal fonksiyonlarımızı idame ettirebilmek için atıyor satırlarda. Bu kurguda yer aldığı gibi birçok aile birbirinden kopuyor. Birçok insan gerçek kimliğini gizleyerek ayakta durmaya çalışıyor. Böylece şimdi toprak altında yatan birkaç çıkar düşkünü yüzünden kültürler yok oluyor. Herkesin duruşunu inancı, düşünceleri değil de düşmanlığı belirliyor. Herhangi bir kesime düşman değil isen sadece 'Kimse' oluyorsun, yok olmaya mahkum oluyorsun. Bu düzen böyle sürüp gider mi, yoksa bir çaresi var mı bilmiyorum ama umuyorum ki bu küçük virüs bizlere dilimiz, dinimiz, ırkımız ne olursa olsun acizliğimizi ve aslında her birimizin sadece insan olduğunu bir nebze anlatmıştır. Bu açıdan bu kitabı böyle bir dönemde okumak da gerçekten farklı çıkarımlar yapmamı sağladı. Sizlerle kitaptan iki güvercini konuşturarak bizlere büyük bir ders veren yazarın, bu keyifli anlatımından bir bölüm seslendirerek bu incelemeyi noktalamak isterim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kansere-bir-umut-kok-hucre/", "text": "Bir tedavi yöntemi düşünün ki bu yöntem kansere bile iyi gelsin. Üstelik bu tedavi yönteminin kaynağı insanın içinde olsun. Evet, bu mümkün. Kök hücre tedavisiyle amansız hastalıklara bile çözüm var artık. Peki nedir bu kök hücre? Neye yarar? Zararlı mıdır? İşte bu yazımda kısaca sizlere bu mucizevi yöntemden, kök hücreden ve naklinden bahsedeceğim. Kök hücre, vücutta tüm dokularımızın ve organlarımızın yapısını oluşturur. Yukarıda söylenildiği üzere organizma içerisinde yer alır ve tüm hücrelere dönüşebilir. Ana hücre olarak da tanımlanır. Vücutta ihtiyaç duyulan her bölgede yer alır. Yani bir insanda birden fazla kök hücre vardır. Bu sebeple hasarlanan dokuların kolayca yenilenmesinde rol oynar. İhtiyaç duyulan hücre tipine dönüşebilir. Bölünebilen yapıları sayesinde, aynı veya farklı kök hücrelerin oluşumunda rol oynar. Kök hücreler temel olarak üç gruba ayrılır: Embriyonik kök hücreler, yetişkin kök hücreleri ve indüklenmiş pluripotent kök hücreler . Bu hücreler farklılaşma potansiyellerine göre unipotent, multipotent, pluripotent veya totipotent olarak da isimlendirilir. Unipotent kök hücreler, yalnızca bir hücre tipini oluşturabilirken totipotent kök hücreler, dış dokulara bölünerek organizmayı eksiksiz şekilde oluşturabilirler. Multipotent kök hücreler, çoğunlukla kendileri ile aynı embriyonik katmanı benimsemiş, belirli hücre tiplerine dönüşebilir yani değişim alanı kısıtlıdır. Pluripotent kök hücreler ise daha fazla değişim alanına sahip, üç embriyonik katmanı da yani endoderm, mezoderm, ektodermi belirten hücre tiplerine dönüşebilir. Bu nedenle en kapsamlı hücre tipi denilebilir. Embriyonik kök hücreler, isminden de anlaşılacağı gibi embriyoyu oluşturur ve pluripotent özelliğe sahiptir. Yetişkin kök hücreleri ise vücutta herhangi bir hasara karşı dokuyu yenilemek için bulunur. Bu sebeple de kısmi olarak özelleşme yani multipotent özelliğe sahiptir. Yetişkin veya somatik kök hücreler ise yine kendi arasında kan veya deri dokusunu yenilemek için farklılaşmıştır. İndüklenmiş pluripotent hücreler de doğal olmayan laboratuvar koşullarında üretilmiştir fakat insan hücrelerine programlanması halinde kök hücreye dönüşebilen hücrelerdir. Kök hücreler, bilindiği üzere tedavi amacıyla kullanılır. Kök hücre tedavisi, kemik iliği kanserleri, lenfoma, lösemi, anemi, organ kanserleri, plazma hücre hastalıkları gibi birçok hastalığa yönelik kullanılır. Bunun yanı sıra kök hücreleri araştırma alanında kullanmak oldukça yararlıdır. Kök hücrelerin yapısını, nasıl işlediği gibi özellikleri daha yakından incelemek çoğu doku kaybının önlenmesine veya tedavi edilmesine yardımcı olur. Kök hücrenin laboratuvar şartlarında üretilebileceğini söylemiştik. Aslında bu yöntemin oldukça basit bir mantığı var. Açmak ve kapamak... Bilimsel anlamda söylemek gerekirse indüklenmiş kök hücre üretmek için, hücrelere normalde embriyodaki kök hücreler gibi kalmalarını belirten sinyaller gönderilir ve belirli hücre tiplerine dönüşmelerini belirten genler susturulurken, kök hücre olarak kalmalarını belirten genler aktif hale getirilir. Böylece hücre özelleşemez ve kök hücre olarak kalır. Günümüzde kök hücre periferik kan, kemik iliği veya kordon kanından alınarak kullanılır. Kişinin kendisinden kök hücre alınıp hasarlı bölgeye enjekte edilebilir. Buna otolog nakil denir. Öte yandan donörden alınan kök hücrenin başka hastaya nakledilmesine ise allojenik nakil denir. Bazı durumlarda ise hastadan kök hücre alınamaz ve donör tam uyumlu olmaz, yarı uyumlu olur. Bu şekildeki nakillere ise haploidentik nakil denir. Uygun kök hücre bulunduktan sonra nakil, kök hücrenin hasarlı bölgeye veya hastanın damar yoluna enjekte edilmesi ile gerçekleşir. Tabii ki her nakil komplikasyonlara veya hastalığın türü gibi etkenlere bağlı olarak başarılı olmayabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kantin-odev-ahlaki/", "text": "Kant'ın ödev ahlakı, temellerini evrensel ahlak yasasından alır. Bununla birlikte evrensel ahlak yasasının varlığı önemli bir tartışma konusudur. Öte yandan ahlak problemi, binlerce yıldır felsefe aleminin en önemli sorunlarından biridir. Kant'ın ahlak üzerine düşüncelerinden bağımsız olarak başta batı felsefe geleneği olmak üzere filozoflar, iyi ve erdemli davranışı tanımlamak için birçok uslamlamada bulunmuştur. Felsefe perspektifinin dışında, insanın bu dünya yaşamında eylemlerinin sınırlarını oluşturan ve bu sınırları kontrol altına alan başkaca mekanizmalar da vardır. Din, ahlaksallık ve kutsal üzerinden iyi eylemde bulunmayı teşvik etmeyi amaçlar. Devlet ve onun kanunlar ise toplumun sağlıklı bir mekanizma ile işlemesini sağlar. Dini buyruklardan ve devletin yasalarından bağımsız olarak Kant'ın ödev ahlakı, zorunluluğu ve çıkar ilişkisi ile iyi eylemeyi ahlakın bir parçası olarak görmez. Kant'a göre ahlaki bir eylem, ancak herhangi bir şekilde çıkara ya da beklentiye hizmet etmeden evrensel ahlak yasaları nezdinde verilen kararlarla mümkündür. Kant'ın ödev ahlakı, felsefe tarihinde genel anlamda ahlaksallık üzerine yapılan tartışmalardan bağımsız düşünülemez. Yine Kant'ın ahlak felsefesine olan bakış açısının anlaşılması yine bir felsefi problem olarak ahlak meselesinin doğru tespit edilmesinden geçer. İnsan, bir şekilde bu dünyada ötekilerle birlikte yaşamakla mükelleftir. Bu zaruriyet, insanın varoluşuna ilişkin sorunları ve bu dünyada yapıp ettiklerinin değerlendirilmesini de beraberinde getirmiştir. Yaşamımızın amacı nedir, gibi felsefi problemlerin yanıtı çoğunlukla mutluluk kavramından bağımsız düşünülemez. İnsan bu dünyada mutlu olmak için yaşar ve mutluluk denilen kavram, tahmin edildiğinden çok daha özneldir. İyi nedir, sorusuna verebilecek birçok cevap olsa da iyinin net bir tanımını yapmak, yani erdemli bir yurttaş olarak yaşamı sürdürmek, oldukça spekülatiftir. Kant'ın ödev ahlakı, böylesine spekülatif ve oldukça öznel bir tartışma alanında, son derece iddialı biçimde evrensellikten ve nesnellikten söz eder. Üstelik bu evrensellik, insanın içinde gizlidir. Kant'ın ödev ahlakı, insanın tüm eylemlerinde evrensel ahlak yasasından gelen buyruklar ve salt iyi eyleme arzusu ile eylemde bulunmasını gerektiren ahlak anlayışıdır. Yani, Kant'a göre bir eylemin beklentilerden bağımsız olarak sadece ödev duygusu ile yapılması, o eylemi ahlaki kılar. Bu duruma, sosyal alanlara çöp atmanın cezalandırıldığı bir ülkede yaşayan birinin davranışları üzerinden örnek vermek mümkündür. Yere çöp atmanın cezaya tabii olduğu bu ülkede vatandaşlar, eğer ceza almalarından çekindikleri için yere çöp atmıyorsa, bu durum ahlaki değildir. Kant'a göre yere çöp atmama eyleminin ahlaki olabilmesinin yolu, bu tercihi vatandaşların vicdanlarından gelen buyruklarla yapması ile mümkündür. Benzeri bir örnek dini buyruklar ve emirler üzerinden de verilebilir. Birine yardım ederken amaç, sevap kazanmak ve daha da ötesinde cennete gitmekse, bu eylem ahlaki olamaz. Eylemin ahlaki olabilmesinin yolu akıl ve vicdanla karar verilerek eylenmesi ve buna bağlı olarak evrensel ahlak yasasının gereği olmasıdır. Eylem, hiçbir şekilde beklenti ve çıkar içermemelidir. Kurallara uymak ve iyi eylemek, ancak ödev ahlakının buyruklarının çıkardan bağımsız olarak uygulanmasından geçer. Kant'ın ahlak anlayışı içerisindeki en önemli kavram Evrensel ahlak yasası olarak tanımladığı, insanın içinde bulunan ödev bilincidir. Bu durum Kant için öylesine çarpıcı boyuttadır ki onun en meşhur sözü; İki şey var ki, ruhumu hep yeni, hep artan bir hayranlık ve müthiş bir saygıyla dolduruyor. Üzerimizdeki yıldızlı gökyüzü ve içimizdeki ahlak yasası. şeklindedir. İnsanın içinde özsel ve verili olarak bulunan evrensel ahlak yasası, Kant'ın varoluşa dair en çok hayret içerisinde bulunduğu durumdur. Evrensel ahlak yasası temel olarak Kant'ın ifadesi ile maksimlere dayanır. Maksimler, insanın eylemlerinin ahlaki olabilmesini sağlayan ve bu eylemlere evrensellik katan bileşenlerdir. Temel olarak altta yatan ilke anlamında kullanılan maksim kavramı, Kant için eylemde bulunurken neden bu eylemi yapmalıyım sorusunun cevabını teşkil eder. Yani, insanın eylemde bulunmasının altında yatan nedenler ve bu eylemi teşvik eden durumlar evrensel ahlak yasasının omurgasını oluşturur. Kant'ın bu açmazdan kurtuluşu ise buyrukların koşulluluğu ve koşulsuz oluşu ayrımını kategorize etmesiyle mümkün olur. Kant'ın ahlak anlayışı için en önemli iki kavram: koşulsuz buyruk ve koşullu buyruk kavramlarıdır. Koşulsuz buyruk, herhangi bir şarta bağlı olmaksızın her insan için geçerli olan evrensel prensiplerdir. Koşullu buyruk ise belli amaçlar doğrultusunda eyleme geçilmesini emreden ve insani arzulara göre değişkenlik gösterebilecek eylemlerdir. Koşulsuz buyruk, insanın isteklerinden ve arzularından bağımsızdır. Bir anlamıyla zorunluluk gerektirir. Koşullu buyruk ise insani arzu ve belirlenimlerin dikkate alındığı, çoğunlukla bir amaca hizmet eden ve temel olarak eylemin sonuçlarına odaklanılması gereken buyruklardır. Kant'ın ahlak anlayışı içerisinde bu iki kategori temel olarak amaç ve zorunluluk üzerinden ayrılır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kanuni-sultan-suleyman-kanuni/", "text": "1520'nin eylülünde Koca Sultan Selim, halk arasında yanıkara denen şirpençe hastalığı dolayısıyla dünyaya veda etmişti. Bir yiğit devrilmişti ama arkasında en az onun kadar yiğit olan oğlu Kanuni Sultan Süleyman vardı. 1495'in 27 Nisan'ında Trabzon'da Yavuz Sultan Selim'in biricik eşi Hafsa Hatun nur topu gibi bir erkek evlat dünyaya getirmişti. Sıra bu yavruya isim vermeye geldi. Yüzlerce ismin arasından ona Süleyman ismi verildi. Her şehzade bir gün Osmanlı'nın başına geçecekmiş gibi yetiştirilir. Birçok şey anlatılabilir bu konuda ancak saltanatı süresince yaptıkları göz önünde bulundurulursa nasıl bir eğitim ve terbiyeden geçtiğini anlayabiliriz. Süleyman, Selim'in tek erkek evladıydı. Selim daha önce gördüğü taht mücadelelerini, kardeş kavgalarını ve sonucunda devletin kayıplarını göz önünde bulundurarak Süleyman doğunca '' başka erkek evladım olmasın'' diye ettiği dua kabul olmuştur kim bilir. Şehzadelerin devlet yönetiminde tecrübe kazanması ve bulunduğu yerlerde otoriteyi sağlamak için sancağa çıkarılırlardı. Şehzade Süleyman da bunun gereği olarak Manisa sancak beyiydi. Kanuni Sultan Süleyman aynı zamanda iyi bir şairdi. Şiirlerinde Muhibbi mahlasını kullanırdı. Hepimizin de bir yerlerden duyduğu şu iki dize Kanuni'ye aittir. Babası Yavuz Sultan Selim'in vefatıyla tahtın tek varisi olan Şehzade Süleyman artık Osmanlı'nın yeni efendisiydi. Hadi o halde Kanuni Sultan Süleyman'ın adaleti, hak ve hukuka bağlılığıyla ilgili birkaç hadiseye göz atalım. Gelen cevaplar Kanuni Sultan Süleyman'ın vicdanını rahatlatmamıştı. Bunun sonucunda Kanunname-i Al-i Osman'ı hazırlamıştır. Bu kanunlar öylesine ince düşünülmüştür ki birisinin tarlasına girip zarar veren kişinin, hayvanın sahibine vereceği cezaya kadar düşünülmüştür. Gerçekten de birçok örnek var ve arasından seçim yapmak zor ama bu olayı anlatmasam içimde ukde kalır. Köylü kadının öfkeli ama zarif ve hakikati ifade eden cevabı, Kanuni'nin o kadar hoşuna gider ki, kadının eşyalarıyla birlikte baskıncılarının da bulunup cezalandırılmasını, köyün yıllarca vergiden muaf tutulmasını ve kadına 20 altın verilmesini emreder."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kara-bulut-gunes/", "text": "-Güneş görüyor musun aşağıda montunu giymiş bir adam var. Senle iddiaya girelim. Bu adamın montunu kim çıkarırsa, mevsimin kalan günlerinde gökyüzüne o hakim olsun. Ne de olsa ben çıkaracağım ama güçlü olan belli olsun. -Madem bu kadar kendine güveniyorsun göster kendini. İlk sen dene bakalım çıkarmayı ama insanlar senin gibi kalpsiz değildir. Zor kullanarak bir şey kabul ettiremezsin. Güneş bulutların arasından sıyrılır, yeryüzünü ışıldatma başlar. Kasvetli hava yerine sıcak havaya bırakır. Adama da içine ısıtacak öpücük yollar. Adam da terlememek için montunu çıkarır. Ve iddiayı güneş kazanır. Masal da anlatıldığı gibi zor kuvvetle bir yere varılmaz, ama gülümsemeyle sevgiyle bütün kapılar sonuna kadar açılır. Çocukların rahatlıkla anlayabildiği bu masalı nedense büyüklerimiz anlayamıyor. İsteklerini şiddetle kavgayla gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bir fikri kabul ettirmek için tek çıkar yolu şiddet zannediyorlar. Ama zannettikleri gibi değil. İnsanlar aleminde yaşıyoruz. Gülümsememiz var, tatlı dilimiz var, kucaklaşmamız var. Güler yüzlü bir insanı kim reddeder."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kara-oyku-ozgurlugun-bedeli/", "text": "İnsan, kendini yaşadığı yere ait hissetmiyorsa; gökyüzünü de görüyor olsa, kuşların cıvıltısını da duyuyor olsa özgür değildir. Ama artık esaretimin sonu gelmişti. Yıllardır aradığım bileti bulmuş. Bana göre köhneleşmiş, ruhları esarete alışmış insanların yanından uzaklaşma fırsatını yakalamıştım. Ama büyük demir kütlelerini, iki ince rayda taşıyanların hesap edemedikleri şeyler vardı. Ve insan, -ki bu kaderin bir cilvesi olsa gerek- en çok kurtulmak istediği duyguya esirdi. Tren iki, üç gün sonra istasyonda olacaktı. Yaklaşık bir haftadır her gün gideceğim günün provasını yapıyor, bir aksilik olmasın diye çantamı her gün yeniden hazırlıyordum. Bugün de sabah erkenden kalkmış. Giyinmiş, kendime mütevazı bir kahvaltı hazırlayıp gökyüzünü seyretmeye koyulmuştum. Bulutların şekillerinden gideceğim yerin hava durumunu tahmin etmeye çalışıyordum. Gideceğim yerin oradan gelenlerin anlattıklarına göre- buradan çok daha güzel olduğunu biliyordum. Oradan gelenlere inanmak zorundaydım. Zira en güvenilir kaynak onlardı. Ben vakitlice kalkmanın ve hazırlanmanın rahatlığıyla otururken, bir yumruk kapımı ısrarla çalmaya başladı. Çevresi ile çok fazla iletişim halinde olmayan birisi olduğum için bu heyecanlı yumrukların sesi beni hızla kapıya yönlendirmeye yetmişti. Gelen kapıcı Veysel Efendi'ydi. Kapıyı açmamla birlikte ışığa kavuşan göz bebekleri küçülmüş. Kapıcı Veysel Efendi'nin yaşlı bedeni karşımda tüm gerçekliği ile belirmişti. Nefes alışlarından, duruşundan, büyümüş burun deliklerinden; merdivenleri ışığı açmaya bile yetmeyecek kısa bir zamanda çıktığını anlamıştım. Kapıyı açmamla birlikte soluk soluğa anlatmaya başladı. -Mümtaz Bey size çok kötü haberlerim var. Kimseciklerin haberi olmamalı. Kimseler duymamalı! Aşağıdaki elektrik panolarının önünde bir adam yatıyor. Korkumdan neyi var diye bile bakamadım. Koşarak size geldim. Allah, Muhammet aşkına bir bakıverelim beraber. Gözünüzün çapağına kurban olayım! Veysel Efendi belli ki hayli korkmuştu. Bunu sadece hal ve hareketlerinden değil. Bana gelişinden bile anladım. Korku ve açlık düşmanları barıştırır, dostları dövüştürür cinsten büyük dehşetli şeylerdi. Bunları düşünürken bir yandan da evde duran şarjlı spotu yanıma alıp Veysel Efendi ile elektrik dairesinin yolunu tuttum. Aşağı indiğimde bir koku boğazıma boya kokusu gibi yapıştı. İnsana rengini veren, tene rengini veren kan da bir çeşit boya değil miydi? Aldığım kokunun kan kokusu olduğunu anladım. Spot lambayı yerde yatan 1.70 boylarında, siyah ceket altına kadife pantolon giymiş adamın üzerinde gezdirdim. Eğildim nabzına baktım. Cildinin soğukluğu hayatta olmasına imkan vermeyecek cinstendi. Katılaşmış bileklerine rağmen nabzını kontrol ettim. Ve ölü görmekten ziyade; ölü görünümlü bir diri görmenin heyecanı sirayet etti bana... Veysel Efendi geldiğinde dediklerini çok sakin karşılamış. Şalteri attığı için elektrik panosuna inen bir apartman sakininin geçen ay yaşanan bir kazaya benzer bir elektrik çarpması sonucu hakkın rahmetine kavuştuğunu düşünmüştüm. Ama durum çok farklıydı. Bedeni sabah ışığı gibi sütbeyaz kesilmiş, katılaşmış kolları ağırlaşmış, kilitlenmiş parmaklarına rağmen adamın nabzı atıyordu. Hızla eve koştum. Ev telefonundan ambulansı aradım. Ellerinde pek fazla ambulans olmadığı için yaşayıp yaşamadığından emin olmadan ambulans gönderemeyeceklerini, eğer hayatta kalma şansı az ise bir cenaze arabasını hiç bekletmeden rahatlıkla yollayabileceklerini söylediler. Gün içinde belki benim gibi yüzlerce kişiyle konuşan sekreter, konuşmamdan kararsız kaldığımı anladı. Ve, ölü görünümlü diri hastayı, benden tarif etmemi istedi. Dediğim her şey aşağı katta, elektrik panosunda yatan adamın aleyhine gidiyordu. Bu gidişle ne ambulans ne cenaze arabası göndereceklerdi. Ben de bunu anlayarak bir çözüm olduğunu düşünerek ikinci bir hastanın varlığından bahsettim. Hızlı hızlı nefes alan hastanın, üstünün kanlar içinde olduğundan, her nefes alışında çocuklarım diye söylendiğinden, yaşamak istediğinden ve eğer bir ambulans gönderebilirlerse hayatta kalma ihtimalinin yüksek olduğundan bahsettim. Söylediğim son ayrıntılarla onları ikna etmeyi başarmıştım. Ambulans göndereceklerdi. Tekrar elektrik panosuna indim. Yerde yatan adamın son durumunu anlamak için tekrar nabzını kontrol ettim. Atmıyordu. Ölmüş olamazdı. Ölmüş olamazdı. Bir insanın ölmüş olmasından ziyade bir ambulansın ölmüş birini almaya geleceğini ve ambulans geldiğinde adam öldüğü için başıma gelecekleri düşündüm. On kişiye bir tane düşen ekmek, bin kişiye bir tane düşen çikolata, bir milyon kişiye bir tane ambulansın olduğu memleketimde, ambulansı ve içindeki insanları meşgul ettiğim için bunun bedelini ödeyecektim. Halbuki birkaç gün sonra gelecek bir trenim. Beni bekleyen bir şehir vardı. Ambulansı gereksiz yere çağırmanın bedelini her gün çevremdeki insanlardan işitiyor. En azından temiz 3 ay içerde kalacağımı düşünüyordum. Ama bu olamazdı. Ya zor bela bulduğum tren bileti ne olacaktı? Her insan hayatında bir kere trene binerdi. Ve ben bu fırsatı yıllardır köşe bucak aramıştım. Ve trene binenlerin hayatlarında bir daha trene binmemesi için kollarına basılan mühür yüzünden bir daha trene binemediklerini de biliyordum. Benim mührüm ise bir hafta kala çoktan basılmıştı koluma. Ya o trene binecektim ya da mutsuz olduğum insanlar arasında, sonsuza dek burada hapis hayatı yaşayacaktım. Yürüyerek ya da başka bir vasıta ile de gidemezdim. Çarpık kentleşmeyi ve gereksiz göçü engellemeye çalışan hükümet yetkilileri, şehirlerin tren dışında insan alış verişini yasaklamıştı. Ne gidenler geri dönebiliyor ne gelenler geri gidebiliyordu. Başka şehirleri o şehirden gelenler kadar biliyorduk sadece. Daha fazla bilgi ne verilirdi ne de aranarak bulunabilirdi. Özgürlük bir yerde kalmak mıydı yoksa bir yere gidebilmek miydi? Peki, gitmekle kurtulabilir miydi insanlar esaretten? Gittiğimiz yer de özgür kalabilecek miydik? Yıllardır düşündüğüm bu soruları bırakıp derhal içinde bulunduğum duruma bir çözüm bulmalıydım. Tüm yaşananları hızlıca düşünüp bir karara varmam gerekti. Hayatımda bir kere trene binme fırsatım vardı. Başka çarem yoktu. O an aklıma çok mantılı görünen ve şu an ne kadar yanlış yapmışım diyeceğim kararımı verdim. Evden büyükçe bir ekmek bıçağı alıp, iç organlarıma değmeyecek şekilde Veysel Efendi'den beni yaralamasını istedim. Yerde yatan adam görünce korkudan deliye dönen Veysel Efendi, bu isteğime cevabını kaçarak verdi. Ve daha açıklamama fırsat bile kalmadan koşarak apartmandan çıktı. Başka çarem yoktu. Mecburen kendi kendimi yaralayacaktım. Bıçağı kolonya ile iyice temizledim. Ağzıma büyükçe bir bez parçası aldım. Bu yaptığımın çok yanlış olduğunu biliyor, her şeyi yapmak zorunda olduğumu düşündüğüm için yapıyordum. Çekeceğim acının, mazoşist kaynaklı bir sapkınlık olmadığını biliyor, özgürlüğümün bedeli olarak düşünüyordum. Vücudumda, ambulans çağırmaya yetecek kadar, insanı aciz gösteren yaralar açtım. Ağlamak ve bağırmak için rol yapmama gerek dahi yoktu. Çünkü kesikler bir hayli canımı yakıyordu. Açtığım yaraların bir iki ay içinde gittiğim yerde iyileşeceğine emindim. Hem de üstelik gelecek ambulans bana ilk müdahaleyi yapacak, belki de üç dört haftaya hemencecik toparlayacaktım. Aradan ne kadar geçti bilmiyorum. Ayaklarım, burnum üşümeye başlamıştı. Üstüme bir halsizlik çökmüştü. Tüm bunlara rağmen ambulans hala gelmemişti. Bu işin böyle olmayacağını, tekrar ambulans için aramam gerektiğini düşündüm. Ama bırakın ambulans çağırmayı, yardım isteyecek, imdat diye bağıracak gücüm bile yoktu. Kendimden bir parça buldum. Gitmek uğruna göze aldığımız bunca zorluk yüzünden mi zordur bu kadar? Hiçbir şeyden emin değilim ama sadece o elektrik dairesinde yavaş soluk alışverişimi ve kararan gözlerimin beni alıp götürmesine eminim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/karanligin-icindeki-romantik-korkuluk/", "text": "Cama atılan bir taş sesiyle irkildim. Bir an korkuya kapıldığımı hissettim. Ne yapacağımı bilemeden oturduğum yerden kalktım. Kalbim tıpkı dörtnala koşan bir at gibi kan pompalıyordu. Işıkları açma cesaretini kendimde bulamadım. Eğer tanımadığım biriyse -ki büyük ihtimalle öyleydi- bu çok tehlikeli olurdu. En azından o anda öyle olması gerektiğini düşünmüştüm. Yavaş yavaş mutfağa doğru yol almaya başladım. Dışarıdaki kişi beni duyabilirdi. Olabildiğince topuklarımı kaldırarak -ayak ucunda- yürümeye çalışıyordum. Mutfağa geldiğim zaman salonun penceresini tam anlamıyla gören bir yere geçtim. İyice eğildim ki dışarıdaki kişi beni göremesin. Etrafı gözlemlemeye başladım. Her yer zifiri karanlıktı. Ama biliyordum ki homojen karanlıkta hareket eden bir karaltı varsa bu muhtemelen istenmeyen misafirdi. Çokça bakındım ama hiçbir şey göremedim. Erketeye yatmış öylece bekliyordum. Önümde koca bir karanlık, arkamda ise evin sessizliği vardı. İyice kafayı yiyecek hale gelmiştim. Sanki karanlıktan bir canavar çıkacak ve beni sürükleyecekti. Bunları düşündükçe ellerim terliyor ve midemde bıçak saplanır gibi ağrılar oluşuyordu. Toplu oturmaya dikkat ediyordum. O kadar sessizdim ki kalbimin düzensiz atışından dahi rahatsız olmaya başladım. Yarım saat kadar o karanlıkta bekledikten sonra geç de olsa kalktım ve evde ne kadar dışarıya açılan kapı, pencere varsa hepsini kilitledim. Bunu neden bu kadar geç düşündüğümü ise hiç bilmiyorum. Her yeri kapattıktan sonra artık salonun ışığını yakmaya karar verdim. Işığı açmamla kapının çalınması bir oldu. Kapıyı çalan kişi seri vuruşlar halinde alacaklı gibi çalıyordu kapıyı. Yavaşça kapıya yaklaştım ve delikten baktım. Kapıyı çalan, küçük bir oğlan çocuğuydu. Bir yandan kapıya vuruyor, bir yandan da Açın kapıyı, lütfen bana yardım edin! diyerek bağırıyordu. Kapıyı hiç açmak istemiyordum ama onu da orada bırakamazdım. Peşinde birilerinin olduğu barizdi. Kimdi bunlar!? Çok hızlı hareket edebilirsem onu da kendimi de kurtarabilirim diye düşündüm. Üç kez kilitlediğim kapının anahtarını yavaşça iki kez çevirdim. Son kilidi çevirmemle çocuğun çelimsiz kolundan tutup onu içeri çekmem bir oldu. Kapıyı tekrar kilitledim ve delikten dışarıyı tekrar kontrol ederken bir ürperti yaşadım. Az önce içeri çektiğim o çelimsiz kol, elime sığmaz hale geldi. Adeta koca bir adamın koluna büründü. Yavaşça arkama döndüm. Gördüğüm şey karşısında uğradığım şoku ömrüm boyunca yaşamamıştım. Az önce eve aldığım çocuk; karşımda kar maskeli, uzun boylu bir adama dönüşmüştü. Nefesim kesildi. Sessiz sessiz bana bakıyordu. Salonun loş ışığı sayesinde en azından adamın gözlerini görebiliyordum ve düştüğüm bu durumdan çok korkuyordum. Sonra yavaş yavaş elini beline attı. Tabanca çıkarmaya hazırlandığını düşündüm ve onu sert bir şekilde geriye doğru ittim. Ama ne kadar itersem iteyim onu bir adımdan fazla uzaklaştıramadım. Oysa hala sessizce bana bakıyordu. Eli hala belindeydi. Artık yolun sonuna geldiğimi düşünmeye başladım. İçimden bir yandan dua ediyor bir yandan da nasıl oldu da böyle bir kabusun içine düştüm diye kendimi yiyip bitiriyordum. Adam bu sırada elini belinden yavaşça çekmeye başladı. Çektikçe çubuğa benzer bir şey geliyordu. Bunun bir şiş olduğuna karar verdim. Kim olduğuna dair en ufak bir bilgimin bulunmadığı bu adamın; bir an çok akıllı olduğunu düşündüm, işimi sessiz halledecekti. Çubukta iyice yaklaşıyordu. Ben tam bir darbe geliyor diye beklerken adam bir anda elindeki çubuğu ağzına götürdü. Bu sırada, beni öldürecek olan adamın en azından suratını görebilmek için elimi ışığı açmak için düğmeye doğru yaklaştırıyordum. Kendi evim olduğu için neyin nerede olduğunu çok iyi biliyordum. Işığı açtım. Karanlığa alışmış olan gözlerim bir anlığına afalladı. Gördüklerim karşısında ölmüş olabileceğim kanısına vardım. Çünkü şu an karşımda bir korkuluk duruyordu. Ağzında ise kuru bir gül dalı vardı. Gördüklerime inanamadığım için ona dokunmaya karar verdim. Elimi çekinerek de olsa tekrar bileğine attım. Az önce dokunduğum ve bir insan kolu olduğuna yemin edebileceğim kol pörsümüş bir tahta halini almıştı. Kol resmen benimle birlikte yaşam evrelerini -doğum, hayat ve ölüm- geçirmişti. Biraz daha inceledikten sonra yaşadığım her şeyi gözümde tekrar canlandırmak için gözlerimi kapadım. Gözlerimi açtığımda kendimi ağzı yarım açık bir şekilde koltukta buldum. Oysa korku filmi bile izlememiştim. Bilinçaltımın oynadığı bu oyunun sebebinden çok, görmüş olduğum bu kabusun sonunu merak ediyordum. O görmüş olduğum çocuğun peşindekiler kimlerdi ve neden bütün bunlar beni bulmuştu gibi sorular bunlardan sadece birkaçıydı. Bunu öğrenmenin tek yolu ise gözlerimi kapatıp yarım kalan hikayeyi hayal gücümün yardımıyla tamamlamaktan geçiyordu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/karanligin-sesi-kucuk-gungorun-hikayesi/", "text": "Gözlerimi karanlığa açtığımı duyduğumda kaç yaşındaydım? Bilmiyorum. Annem özel ve cennetlik bir çocuk olduğumu söyleyip kulağıma masal diyarlarından esmiş rüzgarlar fısıldayarak beni alıştırmaya çalışırdı. Körlüğe alışmalıydım. Çok okumuş, kelebek gözlüklerle dolaştıktan sonra görme duyusunu yitirmiş, ince işlerle uğraşmasının ardından kapısını karanlığa açmış biri değildim. Aşık Veysel gibi az olsa da gören bir gözünü anlık ihmalkarlık ve dikkatsizlik sonucu yitirmiş de değildim. Kimse gözüme sert ve sivri bir cisim de sokmamıştı. Kaza da değildi. Doğuştandı. Konuşmaya başladığımda annem çok meraklı ve hayat dolu bir insan olduğumu düşünmüştü. Durmadan sorular soruyor, kulaklarımın rehberliğinde ve ellerimin hizmetinde, sesleri, tensel organlarımın sağladığı sonuçlarla birleştirip yargıya varmaya çalışıyordum. Sekiz senelik bu kısacık hayat seslerle hisler arasında bir git gel şeklinde sürdü. Ta ki üzerime dökülen bir kazan dolusu sıcak biber salçası altında kalıp, artık iş göremeyecek ve kulaklarımla oynadığı oyuna kaldığı yerden devam edemeyecek olan derim yanıp kavrulana ve bedenim yanık ünitesinde, yoğun bakımda ölünceye kadar. Annem sanki çok yaşamanın bana fayda sağlamayacağını da masal diyarlarından esen kanatlı rüzgarların sırtına atıp üzerindeki yükten kurtulmaya çalışıyor gibiydi. Kendisi de öldüğünde, bana kim bakacaktı? Bir babam yoktu, bir kardeşim yoktu, kimsem yoktu. Annemin bazen kapıya sıcak yemek taşıyan yaşlı bir kadınla konuştuğunu duyuyordum. Sosyal yardım sağlayan dernekler, adamlarını gönderip annemin eline üç beş kuruş tutuşturuyorlardı. Biz göz hastanesi tedavimi üzerine aldığını söyledikten sonra annem iki hafta bana masal anlatmaktan vazgeçmişti. Çünkü bana öyle geliyordu ki annem mutlu ve huzurlu olduğunda masaldan, kuruntulardan, saçmalamalardan, olmayan öykülerden, hayalden ve gerçek dışı olandan nefret ettiğini ortaya koyuyordu. Yani mutlu olmadığı zamanların eseriydi o masallar. Göremediğim, bilmediğim ve algılayamadığım dış dünya hakkındaki tek bilgi kaynağım annemdi, ona bu konuda her konuda olduğu gibi güvenmek zorundaydım. Annem ne diyorsa oydu. Bana anlattığı hikayelerdeki olayların hangisinin gerçek hangisinin masal tadında olduğunu söylüyordu. Kafamın karışmasını istemiyordu. Günün birinde her şey değişti. Annem de değişti. Bana bağırmaya, kızmaya, öfkelenmeye başladı ve sert hareketlerinin yemek yaparken, bulaşık yıkarken, çamaşırla boğuşurken tek oğlunu derinden sarsıp etkilediğini umursamadan aynı tonda ve dozda sürdürdüğü eylemlerini zevkle devam ettiriyormuşçasına ilerletti. Masallardaki iyilik perilerinin yaşadığı ülkeye gidemeyeceğimi, günün birinde annesiz kalacağımı, onun yaptığı yemeklere artık özen göstermeyeceğini, sürekli topuklarındaki nasırlarla oynayıp gerdanındaki ölü derileri elleriyle kazıdıktan sonra mutfağa gireceğini, teflon tavayı metal kaşıkla kazıyacağını, tüccarlarla senli benli olacağını o zaman anladım. Artık masal dinlemek ve duymak bile annemin tiksindirici davranışlarından kötü gelmiyordu. Anne, bana neden böyle davranıyorsun? Kör olduğum için mi? diye sordum. Kumar, gemi, jilet, pervane, şikayet, alkol, dok vs. kelimelerin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Annemse benimle bu konu hakkında konuşmanın yazımı ve okunması yüzyıllar sürecek bir destana başlamakla aynı anlama geldiğini söyledi. O şeritleri biliyordum. Üzerinde yürüdüğümde ayaklarım takılırdı, parmak uçlarım, ökçelerimin sırtı, pabuçlarımın kenarları sanki üzerinde yürümemem için uyarıyorlardı beni. Kimileri Avrupa Birliği müktesebatı yüzünden, kimileri yerel seçim yatırımı olduğunu, kimileri de sosyal devletin kendini göstermesinden başka açıklaması bulunmadığını söylüyordu. Ama bana göre en mantıklısı annemin kör oğlanıydı sebep. O günden sonra anemin sesini bir daha duymadım. Temel olmadan da başlayabilirdim. Annemin yönlendirmesine uymak için kimseyle konuşmuyor, kimseyi duymuyor, yanıma biri geldiğinde kulaklarımı parmaklarımla ya da pamukla tıkayıp, bir kör masal yazabilir mi diye düşünüyordum. İlk duyduğum büyük, yüksekten aşağı düşercesine bağıran, metalik ve gürültülü bir ses olmasına rağmen, aldığım nefesi birinci sıraya koymak istedim. Burun deliklerimden inip çıkan, geniş bir mağara ağzı rüzgarı gibi derinden ve düzenli gelen bu sese anlam vermek istedim. Annemin beni niçin bu yola soktuğunu, gerçeği ve doğruyu bulmam için beni zorladığını bilmiyordum. Acaba bütün çocuklar, engelsiz, gören gözlü ve normal olanlar da benim gittiğim yoldan mı buluyorlardı doğru yolu? Onlar benim kadar zorlanmıyorlardı. Onların anneleri çocuklarına neyin ne olduğunu anlatmak zorunda değillerdi. Onlar derhal burunlarından aşağı yukarı akan mağara ağzı yelinin ne olduğunu anlayabiliyorlardı. Bense saatlerce bir sonuca varamama ihtimalini de atlamadan düşünmeliydim. Sonunda burnuma giren nefesin o küçük mağaradaki kıllara tutunarak yaşayan minik yaratıkların havalanmalarını sağladığını keşfettim. İçeri ve dışarı akan hava akımı mağara ağzından derin karanlığın midesine girdiğinde bu minik yaratıklar burun kıllarına tutunarak şiddetli rüzgarın yıkıcı etkisinden kurtuluyorlardı. Elbette şu da vardı ki, içeri giren rüzgar, burun deliğinin daha derinlerindeki, şeklini ve adını bilmediğim bir başka canavarı, minik yaratıkların üzerindeki mikro yapıdaki zerrecikleri içeri taşıyarak doyuruyordu. Aldığım ve verdiğim her nefeste bir tane olsun minik yaratık, mikro zerrecik, dip canavarı yok olmasın diye uğraşarak ciğerlerim patlarcasına açtığım ağzımla içimi dolduruyordum. Kıymetli yaratık ve canavarlarıma bir şey olsun istemiyordum. Bunu annemin bana söylemesi sadece iki dakikasını alırdı, ama neyse neydi. Biliyordum artık. Annem olmasa da aklımda seslerin gizemini çözebilecek ve karanlığın sesine merhaba diyecektim. Elime aldığımda hissettiğim kadarıyla uzun, üzerinde basma düğmesi olan, parmağınızla başına yüklendiğinizde ucundan kırılgan ve ince bir çubuğun çıktığı bir şey geçirdim elime. Başına dokunarak düğmesine bastıkça o kırılgan çubuk dışarı çıkıyor ve bir zaman sonra olduğu yerde kalıyordu. Bu aletin ne olduğunu sesinden anlamaya çalışmam boşuna değildi. Annem koca adamların bedenlerine delikler delen doktorların olduğundan bahsetmişti. Bu koca adamlar içlerinde büyüyen kötü ve habis ruhlu şeytanları bir şekilde emip boşaltacak, vantuzlu şeffaf cam bardaklarla sırttan kirli kanı akıtan alet gibi bir şeyle içlerinden bozuk eti kesip alacak bir şeye ihtiyaç duyuyor olmalıydılar. Aleti kendi üzerimde denemek istedim, fakat kötülükten yana doluluk oranım çok değildi ki, ince ucundan dayanıksız bir çubuğun çıkıp içime girmeyi isteyeceği o aleti bedenime değdireyim. Sanırım ucundan çıkan parça bir çeşit zehirdi ve kana karıştığında, etin içine saplandığında, adamın derininde yer bulduğunda kendine, çözünerek varacağı zehre kadar durmadan yürüyordu. Uzun ince çubuğun başındaki şapkaya dokunduğumda çıkan çıt çıt seslerinin sayısıyla hastalıklar arasındaki bağlantıyı da keşfettikten sonra, mesela karısını aldatan bir adamın üç çıt yapması gerektiğini, annesini öldürenin yedi çıtta karar kılmasının zorunlu olduğunu, içinde kanser biriken birinin ise aleti sonuna kadar çıtlatmaya mecbur kalacağını düşündüm. Bir çeşit alarm olmalı. Yaz akşamları ortaya çıkan bir şey, insanları evlerinden kaçırıyor. Hanesine yabancı kalan insan hırçınlaşıp vahşileşiyor. Tıpkı şeytan gibi. Önüne gelene bir tekme savuran, kol kola girerek yüksek, uzun ve doksan derecelik sert adımlarla yürüyen bir grup çocuk gibi, sataşacak birilerini arıyorlar. Bu ses onların zihninde öyle bir tele dokunuyor olmalı ki, yazın sıcak ve kavurucu akşamlarında sertleşen insan, bir şekilde yumuşuyor. Süresini belirleyemedim. Uyuşturucu kıvamında yatıştırıcı bir yanı olmalı, klasik müzik gibi. Çünkü diğerlerinin, kan akıtmak, kavga çıkarmak, bozgunculuğa meyletmek, delirmek ve çılgınca işlere kalkışmak için sokağa adım atanların bu sesi duymadıklarından adım gibi eminim. Anneme sormak isterdim. Kör evladının ağzına mama tutmak zorunda olduğu her sabah, köpürdüğünde, kulakları neyi işitiyordu? Bu sesleri duyuyor muydu? Sesleri çıkaran alarm düdüğünün ağaçlara asılı olduğunu, bunun insan elinden çıkmış bir silaha benzediğini düşünebiliriz. Unutmayalım ki silahlar aslında savunma mekanizmasını tamamlamak için akıl edilmişlerdir. Kafamı allak bullak eden seslerden biri de hangi dilde okunduğunu bilmediğim, yüksek bir kulenin üzerinden bağırılıyormuşçasına söylenen, duygulu ve insanın içini okşayan bir tonda tekrarlanan bir şarkıydı. Bu şarkıyı günün her vaktinde duyabiliyordum, bazen sabah vaktinde uyanmamı sağlıyordu. Öğleden sonra, akşama doğru, yatmak üzereyken de aynı sözleri tekrarlıyorlardı. Bir çeşit savaş ilanı olabilirdi. Benim gibi insanlara sesleniyor olabilirlerdi. Zamanla bu şarkının içinde savaş naraları taşıyan bir şiir olduğuna o kadar ikna oldum ki, günün beş vaktinde, yüksekten atılırcasına bağırarak ve içten söylenmesine rağmen insanların niçin birlik olup savaşacakları her neyse bunun üzerine hücum ederek onun işini bitirmediklerini merak ediyordum. Kimse dinlemiyor, umursamıyor, aldırmıyorsa niçin hala beş vakit ve aynı motivasyonla bu şarkı söyleniyordu? Sesler bazen düzensiz, karmaşık ve sanki işinin ehli ve kulağı olmayan biri tarafından çıkarılıyormuş gibiyken bazen de gece alarmı gibi ahenk ve düzen doluydu. Yatak odasından gelen bir ses, savaş naralarıyla dolu şiirli şarkıdan önce, bazen de öğle uykumu bölerek uyanmamı sağlıyordu. Gıcırdayan bir yay duyuyordum, acı çeken ama içini kelimelere dökemeden, sadece inlemelerle durumu tespit eden biri ya da bir şey, annemin yatak odasından sesleniyordu. Asla odamın kapısını açıp bu sesin nereden geldiğini anlamak için annemin yatağının başında bitmedim; bunun yerine insanların boş odaları çekilmez, katlanılmaz ve uğursuz bilmelerine şaştım. Bir oda, bir ev boş olamaz mıydı? Niçin odada bir çocuğun yaylı yatağın üzerinde zıplayarak, ağzı bantla kapatılmış halde bekletildiğini düşünmemizi istiyorlardı? Belki hırsızlardan korunma yollarından biriydi. Belki de yanılıyordum. İçerideki yaylı yatak üzerinde zıplayan ağzı kapatılmış bir çocuk değildi de, düz ve sert zeminde atletizm pistinde fırtına gibi esen bir yüz metreci kadar hızlı koşan kemirgen bir hayvandı belki. Kazara zemini yumuşak, esnek, yaylı ve eğimli bir şey, yaylı yatak üzerine düşmüş ve alışık olduğu üzere doğrulup hızını alarak kayıplara karışamamıştı. Ters dönmüş bir tosbağa gibi öylece kalmış ve yardım bekliyordu. Durmadan ve kendiliğinden zıplıyor, yataktan inemiyor, kendine özgü inlemelerle birinin kapıyı açıp camdan aşağı atlamasını sağlamak için pencereyi açmasını bekliyordu. Her neyse, o ben değildim. Yatağımda yatacak ve dinlemeye devam edecektim. Sık duymuyordum sesi. Ama duyduğumda da uzunca bir süre aklımdan atamıyordum. Acımasızlıkta zirve yapmış bir mafya babasının, öldüreceği insana yerini sevdiği birine bırakıp bırakamayacağını sormasına ve isterse bu imkansız dileği yerine getirebileceğini söylemesine benziyordu. Kimse ölmek istemezdi, hele hele sevdiği biriyle. Ama koşullar belliydi. Ya onunla ölecektiniz ya da yaşamaya devam edecektiniz. Çoğu insanın bu sesin mantıklı yorumunu çıkaramadığını tahmin ediyordum. Kendime sordum, cevap alamadım. Bazen de kimsenin duyamadığı sesler duyuyordum. Sanki üzerinde yaşadığımız gezegenin bir gününün yirmi dört saat değil de yetmiş yıl olduğunu bağıran, kocaman ve ağırlığından dolayı adeta yere yapışmışçasına sabitlenmiş bir beyaz eşyayı iterken çıkan seslere benzer şeylerdi bunlar. Büyük bir fay hattındaki deprem yarılması insanın kulak zarında nasıl bir yırtılma meydana getiriyorsa aynısı oluyordu onu duyduğunuzda. Bunu sadece ben duyabiliyordum. Bir günlük yaşamdı benimki. Yetmiş yıl süren bir gün içinde, turunu tamamlayamadan bir yolcusunu ortadaki duraklardan birinde bırakacak gezegendeydim. Uyumak ve uyanmak zor geliyordu bana. İnsanın yarın da yeni ve farklı bir günün olduğunu bilmesi ne zaman tahliye edileceğini kendisinden gizleyen bir hapishane müdürünün insafına kalarak, kilit altında bulundurulmasına benziyordu. Bu ses yetmiş yıl boyunca dönüp ancak bir günlük turunu tamamlayacak olan gezegenin sesiydi. İnsanlar sanıyorum yirmi dört saatlik günü olan bir gezegeni yaşanılır kılması için dua etmişlerdi; ancak farkında olmadıkları yetmiş senesi bir gün eden bir dünyaya kıyasla, beğendiklerinin çekilirliği, katlanılırlığı hiç yüksek değildi. Her sabah aynı kitap kapağını açmak zorunda olan biri gibi, her yemekte aynı çorbaya kaşık sallamak zorunda olan biri gibi, her akşam aynı kadını kucaklamak zorunda olan biri gibi, yüzünü yıkayıp başını kaldırdığında hep aynı iğrenç suratı gören biri gibi. Benim bir günü yetmiş yıl olan dünyamda bunlar yoktu. Orada asla uyumazdınız. Buna göre yaratılırdınız. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamazdınız. Kendinizi ilah seviyesine çıkarıp satmak zorunda kalmazdınız. Gününüzün dolmasını beklerdiniz. Kısacık ve çabuk bir gün. Annem kesmemi istiyordu. Kaldıramıyordu. Neredeyse ağlayacaktı. Mutfağı bulup kapıdan girdim ve duvarı döndüm. Annemin nefesini hissedebiliyordum. Tam da ocağın yanında, kaynayan kazanın altında, kızgın ateşin önünde beklerken anneme heyecanla seslerin karanlığı nasıl karıştırdığını anlatmak istedim. Ama sadece Karanlığın sesi... diyebildim. Birden devrilen kazan başımdan aşağı akan kızgın salçayı ateşin yapıştığı derim üzerinde gezdirmeye başladı. Tıpkı çarmıha gerildikten sonra acı çekmeyen Hazreti İsa gibi, sanki ılık su altında duş alıyormuşum gibi huzur içinde gözlerimi yumdum. Benim bir günümü dolduramayacağımı bile asla düşünmemişti annem. Ben söylediğimde inanmaya başlamıştı. Ve sesler ve anlamları da benimle birlikte yok oldu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/karanliktan-aydinliga/", "text": "İlk kitap incelemesini daha önceden yazmıştım, şimdi sıra geldi ikinci kitaba. İlk kitapta ya da şu anki basımına göre kitabın ilk kısmında, birinci yarısında, Aydınlıktan Karanlığa olan bölümde işler çok kötüye gitmişti. Çocuk ülkesini kuran ilk 10 çocuktan geriye hiçbiri kalmamış, hepsini taş yapmışlardı. Ülkenin başına ise 10 küçük çocuktan başka olan geçip başkan olmuş, diğer 9 çocuk da kolbaşı olmuştu. Ama yaşantımızda da gördüğümüz üzere bazen yönetimler değişse bile politikalar değişmiyor. Burada da biraz öyle oldu, yeni gelen küçük çocukların ülkeyi yönetimi eskiyi aratmadı. Tabi elbet bunların düzelmesi lazım. İşlerin Karanlıktan Aydınlığa çıkması lazım. İşte yazarımız da son 4 masalında bizlere çocukların nasıl doğru yolu bulduğunu anlatıyor. Tabi yönetimler bir kaç kere daha değişiyor, başa gelenler indiriliyor, yerine yenisi geliyor. Ben daha iyi yöneteceğim deyip başkan olan çocuklar, eskisini aratmıyor. Eski yönetimi savunanlardan biri tekrardan başa geliyor falan filan... Ama Masalın Aslı bu ya, kasketli ve herkesin eşit olması gerektiğini savunan bir çocuk geliyor ve güzel bir plan yaparak tüm ülkeyi düzene sokuyor. Burada şuna dikkat çekmek istiyorum, öyle sosyalizmdir, komünizmdir pek bilmem. Ama yazarın işleri düzene koyan çocuğu kasketli olarak betimlemesi, bu çocuğun ilk kitapta geçen kırmızı çocuğun hikayesini herkese anlatması ve çocuğun kitap içindeki söylevleri ve son olarak da düzen gelmeden önceki son yönetimin kendine beyaz saray demesi, gelen kasketli çocuğun bu beyaz saray yönetimini devirmesi; bu kitabın çok da küçük çocuklara okutulmaması izlenimini uyandırdı bende. İkinci kitap da ilk kitapta olduğu gibi yine çocuklar için öğretici şeylerle dolu. Yazar güzel bir şekilde, para, yasa, güç ve yönetimin ne olduğunu güzel bir şekilde açıklamış. Ama kitabın sonunda yabancı kaynakların dediği gibi şunu ben de demek istiyorum, ikinci kitap sanki aceleye gelmiş ve biraz karışmış gibi. İlk kitaba bakarak söylüyorum ki ikinci kitapta anlatılanlar biraz iç içe geçmiş, bazı yerleri çok hızlı geçtiği için karıştırıyoruz. Hele bu yerler bence okuyan çocuklar için birer karmaşadan ibaret. Bu yüzden kitabı uygun yaşa gelmiş her çocuk güzelce okumalı. Biraz daha küçük olanlar için uygun değil diyorum. Ama büyüklerin kesinkes okuması ve çevresine de anlatmasını istiyorum. Çünkü ilk basımı 1978 yılında yapılan bu kitap, günümüz sorunlarına ışık tutucak biçimde de yazılmış. Yazarımız sağolsun, soyadı gibi çok ileri-görüşlü bir insanmış. Bir mecrada da şöyle bir yorumla karşılaştım, yazan sağolsun, bu kitabı okuduktan sonra kitapları sıkıcı bulan bir çocuk olmadım hiç ve belki bundandır, kitap sevgim hiç körelmedi, demiş. Güzel demiş. İyi okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/karantina-gunlerinde-izleyin-diye-11-enfes-film-tavsiyesi/", "text": "Pandemi... Bütün dünyayı kasıp kavuran Corona salgını ülkemizi de etkiledi ve hepimiz evlerimize kapandık. Bu kara karantina günlerinde yapılabilecek en güzel etkinliklerden biri de çayını alıp, filmini açıp uyuklamak. Bu yazımızda sizlere, izlenebilecek bazı güzel filmler arasından önerilerde bulunduk. Umarım beğenirsiniz. Lion; son zamanlarda izlediğim en kaliteli filmlerden biri. Bu film gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenilerek çekilmiş. Hindistan'da kaybolan ve yıllar sonra ailesini arayan bir çocuğun dramına birinci elden şahitlik ediyoruz. Filmi izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz ve sonunda neler olacağını merak ediyorsunuz. Aile kavramına ve hayata farklı bir bakış sunan bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Ters köşe yapan filmler listelerinde ilk sırada görebileceğimiz suç-gizem-intikam üçgeninde geçen güzel bir İspanyol filmi önermek istiyorum. Karanlık bir atmosfer, klişelerden uzak diyaloglar ve temiz bir oyunculuk. Bir izleyici daha ne ister :). Bir cinayet zanlısının hiçbir davayı kaybetmemiş meşhur avukatına anlattığı olaylar zincirini görüyoruz. Fazla spoiler yemeden izleyin derim. 24 Şubatta ünlü matematikçi Katherine Johnson hayatını kaybetti. Kendisi 1961 yılında Amerika'nın uzay yarışında öne geçmesini sağlayan kilit bir rol oynamıştı. Siyahilerin ve kadınların ayrımcılığa uğradığı bir zamanda NASA'nın ilk siyahi kadın matematikçisi olmayı başarmıştı. Bu film onun hikayesini beyazperdeye aktarıyor. Filmde hem o dönem siyahilerin çektiği sıkıntıları hem de Amerika'nın uzay yarışındaki başarısının altında yatan çalışma azmini göreceksiniz. Bu film, üzerine uzun uzun psikolojik incelemeler yapılmasını hak ediyor. Fazla spoiler vermeden konuyu anlatacak olursak, annesiyle beraber küçük bir kulübede kalan ve dışarı çıkamayan 7 yaşındaki çocuğu izliyoruz. Dışarıda nasıl bir dünya var? Bir çocuğun annesiyle olan ilişkisi, hayata adaptasyonu ve daha pek çok farklı ayrıntıyı gözler önüne seren filmin başrol oyuncusu Brie Larson ayrıca bu filmle 2016 yılında en iyi kadın oyuncu Oscar ödülünü de kazanmıştı. İsmi DNA'nın 4 bazı olan G-A-T-C harfleriyle yaratılan film aslında geleceği anlatıyor. 1997 yapımı olmasına rağmen henüz biz bu geleceğe ulaşamadık gibi görünüyor 🙂 Filmde genetik mühendisliği o kadar gelişmiştir ki zengin ebeveynler seçme çocuk yaptırmaktadır. Parayı basan istediği göz rengi, istediği güç, istediği zekada çocuğu doğurarak hayata 1-0 önde başlanmasını sağlar. Fakat bir genç vardır ki fakir ama gururludur. 1997 demeyin izleyin derim. Yine gelecekte geçen öykümüzde bir döngüye şahit oluyoruz. Bu döngüde bir grup tetikçi gelecekten gönderilen ve kim olduğunu bilmedikleri insanları kafasında poşetle öldürmektedir. Bunun karşılığında da yüklü miktar para almaktadırlar. Ta ki bir gün Joe karakterimize yaşlı Joe gönderilene kadar. Zekice yazılmış ve güzel bağlanmış bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Bu filmi başrol oyuncusu Jake Gyllenhaal adeta sırtında taşımış. Filmde ahlak kavramı olmayan bir haber kameramanının hikayesi anlatılıyor. Özellikle gece işe çıkan adamımız önemli haberleri doğru zamanda yakalayabildiği için bayağı meşhur oluyor ve kariyer basamaklarında tırmandıkça yozlaşmaya devam ediyor. Ben bu filmi ve vermek istediği mesajı beğendim. İdam cezası. Sanırım günümüzde de her tecavüz ya da çocuk cinayeti vakasının ardından gündeme geliyor. Fakat bu ceza dönüşü olmayan bir yol gibi. Film de idam cezasına farklı bir açıdan yaklaşılmış. İdam karşıtı grubun liderlerinden bir tarih profesörünün gruptaki arkadaşlarından birini tecavüz edip öldürmesiyle yargılanıyor ve idam kararı veriliyor. Neden bunu yaptığını çözmeye çalışan bir gazeteciyle 3 gün yapacağı röportajı izliyoruz. Farklı bir bakış açısı. Üzerine makaleler yazılabilir. Listenin 9. sırasında 2009 çıkışlı Yasak Bölge 9 filmini koyarak bol 9'lu bir işe girmiş olduk 🙂 Günümüzdeki 'mülteci' problemine benzer şekilde 'uzaylı' yerleşimi problemi söz konusudur ve 20 yıldır bölgede bulunan hatta suça bile karışan uzaylılar için çözüm olarak tahliye edilmeleri uygun görülür. Tahliye memuru olarak görevlendirilen kişi kaza eseri 'ötekileştirdiği' uzaylılardan biri olmaya başlar. Tekrar insan olabilmek için her şeyi yapmaya hazır olan karakterin başından geçenleri izliyoruz. Beğeneceğinize eminim. Orijinal adı Jagten olan bu Danimarka filminin adını çok duymuştum fakat izlemeye fırsat bulamamıştım. İzledim ve açıkçası beklentimin biraz altında olduğunu söylemeliyim. Durgun ilerleyen ama mesajını gayet güzel veren filmi çekilebilir kılan şeyse başrol oyuncusu Mads Mikkelsen olsa gerek. Onur Savaşı taciz iftirasına uğrayan bir adamın zorlaşan hayatını anlatıyor. Hem de çocuk tacizi. Öyle bir durumda kalıyor ki gerçekten onun için üzülmeye başlıyorsunuz. Çamur at izi kalsın atasözünü anlatan bu filmi boş vaktiniz varsa izlemenizi tavsiye ederim. Zaman paradoxunun işlendiği filmde arkadaşlarıyla yat yolculuğuna çıkan bir kadının başından geçen talihsiz döngüyü izliyoruz. Yolculuk sırasında fırtına çıkıyor ve kendilerini yakındaki gemiye atıyorlar. Ancak orada beklemedikleri bir sürprizle karşılaşıyorlar. İnce detaylarla örülmüş olay örgüsü ve merak uyandıran sahneleriyle boy gösteren bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. karantina döneminde izlenecek diziler önerisid e bende gelsin o halde yeni çıkan blu tvdeki saygı dizisini mutlaka izleyin. ayrıca black sails dizini izlemediyseniz mutlaka netflixte izleyin. başka bir netflix dizisi roma filmleri sevenlere gelsin Barbarians... bunlar sizi mutlu edecektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kardes-katlinin-gunumuze-evrimi/", "text": "Osmanlı Devleti hüküm sürdüğü 624 yıl boyunca 36 padişah tarafından yönetilmiştir. İlk padişah Osman Gazi olup son padişah Sultan Vahdettin'dir. Saltanat I. Mustafa'ya kadar hep babadan oğula geçmiş, kardeşlerin devlet yönetimde yer alması ya engellenmiş ya da kardeşlerin kendileri istememiştir. Bu durumun oluşmasında Osmanlı tarihinde tartışmalara neden olan Kardeş Katli'nin de önemi büyüktür. Osmanlı Devleti ile ilgili çoğu bilgiye genellikle Bizans kaynaklarından ulaşılır. Erken dönem olayları ile ilgili ulaşılan Arapça-Osmanlıca belgeler ise günümüz Türkçesine Osmanlıca dilbilimciler veya Türkçe Osmanlıca çeviri büroları tarafından kazandırılır. Burada bir konuyu önemle belirtmek isterim. Fatih Sultan Mehmed kanunnamesinde kardeş katlini zorunlu kılmamış, uygun olduğunu belirtmiştir. Ayrıca maddenin sonuna eklenmiş Ekser ulema dahi tecviz etmedir. ifadesiyle bazı ulemanın bu konuda fetva vermedikleri veya fetva vermekten kaçındıkları veyahut olumsuz fetva verdikleri anlamı da çıkmaktadır. Ayrıca günümüz önemli tarihçilerinden İlber Ortaylı bu konu hakkında Osmanlı tarih yazıcılığına musallat olan bazı ön yargıları değiştirmek zorundasınız. Kardeş katli hükümdarların keyfine ve karakterine bağlı bir olay değildir. Yapılması gereken bir müessesedir. diyerek fikrini belirtmiştir. Ayrıca burada Kardeş Katli'nin doğru veya yanlış olduğunu belirtmek gibi bir amacım yoktur, bu size kalmış bir düşüncedir ama tarihsel olayları yorumlarken dönemin şartlarını göz ardı edemeyeceğimizi ifade etmek isterim. III. Mehmed'in vefatı üzerine tahta geçen oğlu I. Ahmed tarafından Kardeş Katli kaldırılmış, hanedan veraset sistemi olarak ailenin aklı başındaki en büyük üyesinin padişah olacağını belirten Ekber ve Erşad sistemine geçilmiştir. I. Ahmed 22 Kasım 1677 tarihinde öldüğünde en büyük oğlu II. Osman daha 13 yaşında olduğu için Osmanlı hanedanının en büyük üyesi olarak, devlet meseleleriyle ilgilenmediğini ifade etmesi ve saltanatı kabul etmemesine rağmen I. Ahmed'in kardeşi I. Mustafa tahta çıkmıştır. I. Mustafa Osmanlı saltanatı boyunca ilk defa tahta çıkan kardeş olmuştur. Ayrıca I. Ahmed 14 yaşında tahta çıktığında kardeşi I. Mustafa'nın Osmanlı hanedanının geride kalan tek erkek üyesi olması ve yeni padişahın henüz erkek çocuğunun bulunmamasından dolayı hayatına dokunulmamıştır. Daha sonra Kardeş Katli'nin de kaldırılmasıyla birlikte bu durum 1677 yılında ilk defa saltanatın babadan oğula değil de kardeşe geçmesine olanak sağlamıştır. Kardeş katlini günümüze uyarlayabilmek için önce şunu belirtmek gerekir. Kardeş katlinde önemli olan kan bağı değildi, devlet yönetiminde hak sahibi olmaktı. Amaç da kardeşi öldürmek değil, kardeşin elinden bu hakkı alabilmekti. Osmanlı zamanında kardeşin aldığı her nefes ona devlet yönetimde hak sunacağı ve devlet yönetiminde yer alan sadrazam, şeyhülislam gibi kişilerce destek alabileceği için kardeşi zeka ve güç ile pasifize etmek her zaman çare olamayacaktı. Bu nedenle ileride çıkarabileceği isyan, kalkışma devletin ilerleyişine engel olabilecek, devlet yönetimi içinde kutuplaşmalar olabilecekti. Bu nedenle taht kavgaları halkın vazgeçilmez dedikodusu olabilir, hatta günümüzde monarşik modern bir devlet magazin programlarından yönetiliyor olabilirdi. Bu durumu demokratik devlete yansıtırsak; devlet yönetimde hak ve söz sahibi halk olduğu için kardeş katlinin azınlıktaki belli bir kesimin düşüncesinin pasifize edilmesine yönelik uygulamalara dönüşebileceği; çok uluslu ve devlet yönetimindeki anayasa, hukuk gibi denetim mekanizmalarının yok olduğu demokratik ülkelerde bence apaçık ortadadır. Burada günümüzde halk katlini öldürmek, kan dökmek olarak anlamamalıyız. Halk katlinin; azınlık tarafın pasifize edilmesi, halkın kutuplaşması ve muhalif düşüncelerin yok sayılması gibi uygulamalar olduğunu belirtmek isterim. Ütopyatik bir yaklaşım sergileyelim şimdi sizlerle. Demokrasi ile yönetilen bir ülke düşünelim. Ama demokratik ülkemizin bazı dezavantajları var. Ülkemiz çok uluslu bir yapıya sahip. Demokrasi, hak, özgürlük gibi kavramlar halk tarafından anlaşılamamış ve benimsenememiş. Devletin denetim mekanizmaları işlevselliğini yitirmiş. Ülkemiz seçimlerinde devlet yönetimi için aday olan adaylar birbirlerinin kardeşi ve hepsi farklı düşünceleri ve politik yaklaşımları benimsemekte. Seçimlerde kıl payı iktidarı kazanan kardeş kendi iktidarının devamlılığı ve diğer kardeşlerin savunduğu muhalif düşünceleri pasifize etmek için değişik uygulamalar gerçekleştirir. Halkın kendisi aleyhine protestolar ve yürüyüşler düzenlemesini kolluk kuvvetleri ile engeller, muhalif düşüncelerle ilgili kitapların, dergilerin basılmasını yasaklar, söyleşiler ve mitingler gibi faaliyetleri kolluk kuvvetleri ve yargı ile engeller. Bunun yanında ise bu hatalı uygulamaları kaleme alan basın mensuplarını halkı isyana teşvik etmek ve devletin işleyişini bozmak gibi suçlarla yargılar. İktidardaki kardeşin gerçekleştirdiği bu farklı uygulamalar, muhalif düşüncelerin liderleri olan kardeşlerinin halkın desteğini alarak devlet yönetiminde söz ve hak sahibi olmak için verdikleri mücadeleyi itibarsızlaştırma çabaları olacaktır. Belki de iktidardaki kardeş, denetim mekanizmalarının işlevselliğinin bozuk olmasından faydalanarak kardeşlerinin mücadelelerini demir parmaklıklar ardından sürdürmesine neden olacaktır. Bu durum ütopyatik ülkemizde demokrasi olmasına rağmen kardeş katlinin gerçekleşebileceğine dair küçük bir örnek olacaktır. Ütopyatik ülkemizde iktidarın muhalif kesim üzerindeki bu pasifize etme uygulamaları muhalif tarafı destekleyen halkın, iktidarı destekleyen halka karşı kin ve nefret duyması, onları değişik ithamlarla yargılaması gibi durumlara neden olabilir. Bunun yanında iktidarı destekleyen halkın muhalif halkı vatan hainliği, demokrasi düşmanlığı gibi ithamlarda bulunmasına da neden olacaktır. Hatta halkın bilinç altında birbirlerini dış görünüşleri, aile yapısı, inançları, idealleri hatta yaşadığı şehre göre insanları muhalif veya iktidar yanlısı gibi kutuplaştırıcı düşüncelerle birbirlerini yargılamasına neden olacaktır. Sonuçta karşı kutupları destekleyen halk birbirini pasifize etme çabası içine girişecektir. Kısacası lider kardeşler arasında çıkan kardeş katli, halka bir şekilde yansıyacaktır ve bu durumu Halkın Kardeş Katli olarak nitelemek daha doğru olacaktır. Ütopyatik ülkemizde sonuç olarak yönetimde asıl hak ve söz sahibinin halk olması yönetim için bireysel bir şekilde gerçekleşen kardeş katlinin halkı etkileyerek halk katline dönüşmesine sebep oldu. Ütopyatik ülkemizde iktidar ve muhalefetin aralarında herhangi bir kan bağı bulunmasa bile iktidar ve muhalefetin birbirleri ile verecekleri hukuk ve adalet dışı yaklaşımlar ve bu yaklaşımların oluşturduğu olumsuz sonuçlar halkı etkileyerek halk arasında nefret, kutuplaşma gibi durumlara neden olabilecektir. Sonuçta ütopyatik ülkemizde halk katli kaçınılmaz olacaktır. Sonlara doğru gelmişken bahsetmek istediğim şey aslında şu: bir devlette yönetim şekli ister monarşi isterse demokrasi olsun, devlet yönetiminde söz ve hak sahibi olanlar karşı karşıya geldiklerinde birbirlerine saygı ve sevgi beslemediği, güç düşkünü olduğu, anayasa ve hukuk gibi denetim mekanizmaları işlevselliğini kaybettiği, toplumun bilinç ve eğitim seviyesi düşük olduğu, düşünme ve sorgulamanın yaygın olmadığı durumlarda Kardeş Katli'nin veya Halk Katli'nin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Bunu engelleyebilmenin en önemli yollarından biri de bilinç ve farkındalık seviyesi yüksek, sorgulama ve düşünme yeteneği gelişmiş toplumlar oluşturmak ve denetim mekanizmaların işlevselliğinin yok olmasını engellemektir. Osmanlı devletinde kardeş şehzadeler arasında gerçekleşen Kardeş Katlini günümüz şartları ile sorgulayıp kötü bir durum diyemeyeceğimiz açık ve anlaşılırdır. Ama ütopyatik ülkemizde ortaya çıkan ve günümüz demokratik ülkelerinde ortaya çıkabilecek halk katlini ise 21. yy şartları ile değerlendirmemiz gerekir. Bu yüzden, günümüzde hak ve özgürlükler, hukuk, adalet ve eşitlik gibi kavramlar yeterince yaygınlaşmış ve aydınlatılmış olduğuna göre ütopyatik ülkemizde gerçekleşen ve günümüzde gerçekleşebilecek halk katli apaçık bir şekilde kötü, utanılası ve insanlık dışı bir durumdur. Kendine özgü ve güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık sayın yazar. Alanında okuduğum tek yazı oldu benim için. İsmi itibariyle de alanındaki tek yazı olmuş. Ütopyatik ülke üzerinden yaptığınız benzetmeler gayet yerinde ve anlaşılır olmuş. Gerçi bazı cümleler biraz uzun olmuş ama cümlede açıklanmaya çalışılan durumdan dolayı bunun zorunlu hale geldiğini sanıyorum. Tekrardan elinize sağlık. Anlaşılır olmak için çabalarken bazı cümlelerim uzun olmuş. Kısaltmak için uğraşınca da metnin anlamından uzaklaştığımı hissettim. Bu yüzden çok kısaltmak için cesur davranamadım. Başta eleştiriniz olmak üzere yorumunuz için teşekkür ederim. Yazının anafikri, bu aralar üzerinde düşündüğüm ve okuma yaptığım bir konuya işaret ediyor. Demokrasi ve muhalefet yazı serisini yazmaya devam ediyorum ve orada getirdiğim eleştirilerden bir tanesi de Türkiye'deki partiler arası mücadelenin demokrasiyi güçlendirmek ve ülkenin geleceğini inşa etmek üzere yapılmıyor olması. Osmanlı'dan artakalan Türkiye, doğal olarak bir imparatorluğun tarihi gerilimini de üstlenmiş oldu. Bu gerilim ne yazık ki demokratik düzendeki farklı düşüncelerin ve çözümlerin kendilerini düşman fikirlerle mücadele çizgisinde tanımlamasına yol açan etmenlerden bir tanesi. Bu da Türk siyasetindeki söylemlerin çok sert ve ayrıştırıcı olmasına yol açıyor olmalı. Hemen karıştırılabilecek bir örnekten bahsetmem gerekiyor: Britanya'da partiler arası atışmaya bakarsanız, dolaylı olmasına rağmen çok daha iğneleyici ve sinir bozucu söylemler bulabilirsiniz. Fakat Westminster sistemlerinde söz çok büyük bir siyasi güç olduğu için bu aslında bir düşmanlığın değil bir siyasi mücadelenin göstergesidir. Fakat Türkiye'de söz bir mücadele değil savaşma aracı. Siyasetçiler ülkenin geleceğini doğru şekillendirme mücadelesi yerine farklı fikre ait düşmanlarla uğraşıyorlar. Siyasetin de bir etiği ve anayasal çerçevesi var. Kardeş katlinin günümüze evrilmesiyle metaforlaştırdığın bu durum, bence siyasi tarihimizdeki olayların bir doğru yolu bulmaktan ziyade yanlış yoldaki düşmanları budamak -ki 'yanlış yoldaki düşman' tanımının rölatifliği korkunçtur- ile sonuçlanıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kardesini-dogurmak-kitap-incelemesi/", "text": "Kitabımız aslında bir roman, öykü vs. değil, bir araştırma/inceleme kitabı. İlk sayfalar müthiş bir bilgi akışıyla başlıyor. Bu konularda ne çok yüzeysel bilginiz varmış bunun farkına varıyorsunuz; son sayfayı da bitirdiğinizde içinizde keşke bunları herkese anlatabilsem diye buruk bir istek oluyor. Evet, kitabın insanı yıkan hatta silkeleyen öğretici bir yanı var ancak en güzel yanı bunu farklı insanların hayatları veya istatistikleriyle yapmıyor, size bunu tamamen Türkiye'nin gerçekleriyle sunuyor. Belki de bir okul dönüşü Kavak Yelleri başlamadan önce zorunlu izlediğiniz haberlerden birinde adı geçen insanlar, kurbanlar. İşte öyle içimizde öyle yakınımızdalar. Ancak bizler gözleri bağlanmış gibi onları görmemekte ısrar ediyoruz. Ki benim fikrimce bu bizi bir miktar suçlu yapıyor. Bu sarsıcı hayatların arasında Melek adında 12 yaşındaki küçük kızın yaşadıklarını okurken bir ara soluklanıp bir sorgulama yapmak zorunda kalmıştım. Nasıl bu kadar çok istismar varken biz bunları duymadık ya da yıllarca konuşmadık haberlere her gün taşımadık? Bu konuda halkın sadece Özgecan Arslan konusunda bu kadar tepki verdiğini biliyorum. Ve fikrimce bunun iki açık sebebi var: Biri orda ne işi varmış? öyle giyinmeseymiş? gibi bahaneleri olamazdı, ikincisi ise güzel ve iyi bir aile kızı olmasıydı. Keşke 12 yaşındaki Melek için de bu kadar sesi çıksaydı toplumun, belki canice öldürülüp hayatı elinden alınmadı ama 12 yaşında anne yaptılar onu, ruhunu aldılar onun. Tabii ben o zamanlar bunu düşünürken bu olayların zıvanadan çıkacağından habersizdim. Her ne kadar alışmak istemesek de bir kanalda kılıçla öldürülen ve tek suçu o akşam o caddeden tek başına yürümesi olan bir kadın, Twitter'da adını asla umursamadığım yurtta istismar nedeniyle intihar eden bir ailenin belki de göz bebeği küçük bir erkek çocuk. Tam burada beni üzen bir şeyden bahsetmek istiyorum. Maalesef bu istismar ve ensest olayları bir pandemi veya akut bir durum değil, en azından onlar gelip geçici ancak bu resmen bizimle olan ve sürekli ruhumuzu kanatan kronik bir hastalığımız. Ve her kronik hastalığa sahip hastanın yaptığı gibi görmezden gelerek sanki yokmuşçasına yaşıyoruz. Ama size bu kitaptan bahsetmemin de en büyük nedeni olan minicik de olsa bir farkındalık yaratmak, hastalığımızın temel tedavi basamağı resmen. Bir diyabet hastası ne zaman hastalığının gerçekten var olduğuna inanırsa o zaman tedaviye gönüllülüğü artar değil mi! Çünkü emin olun her ne kadar zor olsa da bir tedavisi var. Ve sadece bir kişinin hastalığı veya bir kanunla çözülebilecek basit bir konu değil. Toplumun birlikte ve doğru olan iyileşme adımlarıyla küre ulaşacağımız bir tedavi bu. Sonuç olarak Büşra Sanay'ın bu cesur kitabını okuyacaksınız, okutacaksınız hatta gözlerine sokacaksınız, o yaraları görmelerini sağlamak zorundayız diyen yazar Suna Aras aslında demek istediğimi net bir şekilde anlatmış. İşte her sayfası benim için çok kıymetli olan kitabı gerçekten soluklanarak okumanız gerekiyor. Çünkü öyle 2 günde okudum bitti yapamayacağınız bir kitap. Yani hiç kimsenin buna ruhsal olarak yetemeyeceğini düşünüyorum. Bu yazımla en azından sizde minik bir merak uyandırdıysam ve bu okumadan sonra kitabı Google'da arattırdıysam gönlümden geçeni yapabilmişim demektir. İlk yazım umarım ilginizi çeker ve yollarımıza devam ederiz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kardeslik-nedir/", "text": "Bilmem bu kelimeleri yazıya dökerken edebiyat mı yapıyorum yoksa bir deneme mi yazıyorum, bilmiyorum. Ama kardeşlik dediğimde aklıma, bana şunu yapabilir misin deyince, hayır diyemeyeceğim arkadaşlarım geliyor. Ha bir de şunu ekliyorum, bazen içimden bazense arkadaşıma olan cevabımın peşinden dağları bile deleriz be yav. Özellikle annesini veya babasıyla tanıştığım insanları kendime her zaman daha yakın hissetmişimdir, nadiren tanışmasam bile. Çünkü o aile ortamının sıcaklığından faydalanmak insana huzur veriyor, ki şahsen ben, yüzü gülen bir ebeveyn gördüğümde mutlu oluyorum. Bir arkadaşımın annesiyle veya babasıyla denk gelmek, konuşmak her zaman iyi. O annenin güneşini hissetmek, babanın çocuğu için bilmese bile ne tür fedakarlıklarda bulunduğunu bilmek içimi ısıtıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/karisini-sapka-sanan-adam-kitap-incelemesi-oliver-sacks/", "text": "Bir nörolog olan Oliver Sacks'ın adıyla dikkatimi çeken Karısını Şapka Sanan Adam kitabı ilk elime aldığımda ilginç bir romanla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Kitabın arkasını okuduğumdaysa daha bilimsel bir kitap olduğunu anladım. Ama açıkçası bu kadar bilimselini beklemiyordum diyebilirim. Birçok nörolojik terimle birlikte farklı hastalıklar hakkında fazlaca bilgi bulabilirsiniz. Ancak bu demek değil ki sadece nörolojiden anlayanlar okuyabilir. Tabi ki bu konuyla ilgilenenlerin daha çok hoşuna gidebilir ancak özellikle nörolojik hastalıklara farklı bir boyuttan bakmak isteyen herkes için ilgi çekici bir kitap olacağına eminim. Oliver Sacks, hastayı anlatırken çoğu zaman bir doktor gözüyle bakmıyor, daha çok o kişiyi anlamaya çalışıyor diyebiliriz. Nasıl hissettiğini, nasıl yaşadığını, nasıl bu duruma geldiğini, hangi süreçlerden geçtiğini ve daha birçok kişisel durumunu inceliyor ve bunu en anlaşılır şekilde anlatıyor. Kitabın adı Karısını Şapka Sanan Adam olduğuna bakmayın, bu sadece bir hastanın hikayesi. İçinde 24 farklı hastanın hikayeleri var. Açıkçası bu benim beklediğim bir şey değildi. Ben daha çok bir hastayı en başından tüm ayrıntılarıyla okuyacağımı düşünmüştüm ama bunun bir doktor gözüyle yazıldığını düşününce zaten bir doktorun yazabilecek bütün ayrıntıları yazdığını gördüm. Sadece hastaların yaşadıklarını, iç dünyasını değil hastalık hakkında gerekli veya ilginç bilgileri de bulabilirsiniz bu kitapta. Mesela bana çok ilginç gelen bir kısmı paylaşmak istiyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/karizmatik-sosyopat-sherlock-holmes/", "text": "Her şeyden önce bir sosyopat dahi... Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü gerçeğini bile gündelik hayatta kullanmayacağını düşündüğü için hafızasından silen ve suçu sadece keyfi için çözen karizmatik bir dedektif... Sir Arthur Conan Doyle tarafından 1887 yılında Kızıl Dosya adındaki ilk hikayesiyle gazetede yayınlanmaya başlayan Sherlock Holmes o kadar sevildi ki yazarın bir yerden sonra artık karakteri bitirip hikayede öldürmesi, okurlardan ve hatta yazarın annesinden büyük tepki aldı. Aldığı bu tepki de şimdi günümüz Türk dizileri vari bir sonuçla tabi daha mantıklı bir kurguyla ölen Sherlock Holmes'ün geri dönmesine ve maceralarına kaldığı yerden devam etmesine neden oldu. Polisiye türü edebiyatın ilk ve en önemli karakterlerinden olan Sherlock; olayları, ipuçları arasında kimsenin göremediği bağlantıları görüp birleştirerek kolaylıkla çözmesiyle ünlenmiş olup yalnızlık Allah'a mahsustur ya da her süper kahramanın bir yardımcısı muhakkak vardır mantığıyla Afganistan'dan dönen doktor John Watson'ı yanına almasıyla olaylar başlar. Ve birçok macera onun anlatımıyla okuyuculara ulaşır. Kahramanın baş düşmanı Profesör James Moriarty onun gibi bir dehanın düşmanı olabilmek adına sahip olması gereken tek şeye sahiptir: Aynı onun gibi bir zeka... Hatta öyle ki dedektif Holmes onu yendikten sonra bir daha çözmekten zevk alacağı bir dava olmayacağı düşünmektedir. Bunun sonucu olarak da birçok kahraman-antikahraman ilişkisinde görmediğimiz ve göremeyeceğimiz bir şekilde iki baskın karakter birbirlerine büyük bir saygı duymaktadır. Dedektif birçok özelliğinin yanında benim en hatta tek sevmediğim özelliği olan kadınların yeterince zeki olmadığı düşüncesi de kendinin kadın versiyonu olan Irene Adler tarafından bertaraf edilmiş ve böylece benim de sevmediğim tek özelliği böylece ortadan kaldırılmış oldu. Sir Arthur, Sherlock karakterini dönemin ünlü doktorlarından Profesör Joseph Bell'in dedektif hali olarak ortaya çıkarmışken, 2012 senesinde biten Dr. House dizisindeki Gregory House da piyasaya Sherlock'un doktor hali olarak çıkan dahi bir karakterdir. Sözün özü edebiyata ve aslında hikayeleriyle, filmleri ve dizileriyle bize eskimeyecek dahi, karizmatik bir sosyopat bırakan Sir Arthur Conan Doyle'ye sonsuz saygımızı sunarız. Geleceğin ünlü yazarları burada toplanmış sanki.Tebrikler bilmediğim birçok şeyi öğrendim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/karni-tok-ruhu-ac-cocuklar-fazilet-seyitoglu/", "text": "Bu kitap karşıma çıktığında anladım ki benimle aynı dertten muzdarip başkaları da varmış. Fırsatını bulduğum ilk anda da açtım. Sayfalarını karıştırmaya ve okumaya başladım. Eğer bu sorunun bu derdin farkına vardı isek varlığını kabullendi isek çözmek adına bir adım atmışız demektir. İşte ben de bu adımı attığım sıralarda tanıştım bu kitapla. Yazar karşılaştığı olgulardan bahsetmiş, birbirinden farklı birçok aile ve çocuktan. Okudukça bu sorunların evrensel olduğuna çözümlerin de çok uzakta olmadığına şahit oluyoruz. Şimdi de sizlere bu kitapta ilgimi çeken birkaç bölümden bazı cümleler aktarmak istiyorum. Çocuklarımızın özgüven girişiminde üç anahtar sunmalıyız. Geleceğimiz-çocuklarımız için boş vakitlerimizden ayıracağımız birkaç saat ile ruhi yaraları saracak çözümlere ve hiç açmayacak bilgilere ulaşabiliriz. Yazarın kalemine sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kaset-tarihcesi-kaset-nasil-icat-edildi/", "text": "Kaset tarihçesi 90'lı yıllara kadar uzansa da kasetçalar ile yetişmiş bir nesil tarafından da kasetin tarihçesi oldukça merak edilen bir konu. Daha önceki nesiller ise zaten kasetin tarihini biliyor. Çünkü kasetçalarlı bir evde büyümüşler. Ama 90'lı yıllarda doğanların kasetçalarla olan anılarını hayal meyal hatırladıklarını biliyoruz. Şimdilerde artık kasete ihtiyaç yok, onun yerini müzik platformları aldı bile. İnternetin nimetleri arasında yer alan bu tür platformlar, internetin olduğu her yerde istenilen her şarkının dinlenmesini sağlıyor. Ama durun, ulaşılması çok daha zor olan şeyler daha güzel değil midir? Artık müzik dinleme keyfini eskisi gibi deneyimleyemiyoruz. Çünkü her zaman ulaşılabilir olan, nedense daha ulaşılamaz oluyor. Zülfü Livaneli'den Tanju Okan'a, Aşık Veysel'den Edip Akbayram'a; pek çok sanatçının çok özel kasetleri vardı. Tabi şu anda kasete ilgi çok az olsa da yine de kasete ve kasetçalara sahip çıkan birileri var hala. Onlar için kısa bir kaset tarihçesinden bahsedelim dedik. Şarkılara ulaşım noktasında kaset, pek çok kişiye döneminde büyük kolaylık sağlamıştı. Kaset, 1963 yılında dünyaca ünlü markalardan biri olan Philips tarafından icat edildi. İcat edilmesinden sonra kısa süre içinde kasetin yaygınlaştığını söylemek mümkün. Kasetin icadı ile birlikte ilk ev tipi teypler piyasa sürülüyor. Zaman içerisinde daha fazla talep görmeye başlayan kasetler en büyük yükselişini ise taşınabilir kasetçalar ve teyplerin piyasaya sürülmesiyle yaşamıştır. Sony, dönemin en büyük icadını gerçekleştiriyor ve 1979 yılında WalkMan tasarımlarını kullanıcılarla buluşturuyor. Oldukça fazla talep gören, neredeyse her evde kendisine yer bulan kasetin ömrü ise bir yerde tükeniyor. Evet, bildiniz. 2000'li yıllarda CD teknolojisinin kullanıcıyla buluşması, o çok sevdiğimiz kasetlerin yerini CD'lere bırakmasına neden oluyor. Teknoloji ilerledikçe hiçbir şeyin baki olmayacağını bildiğimiz için CD'lerin de kendisini farklı bir teknolojiye bıraktığını biliyoruz. Günümüzde ise ne kaset ne de CD'nin adı pek anılmıyor. Yeni bir şarkı hazırlayan sanatçının şarkısına müzik platformlarından erişim sağlayabiliyoruz. Biraz nostalji yaşamak istiyorsanız, kaseti kasetçalara yerleştirin ve müzik keyfini başlatın! Bir kasetçalar, ne gibi özelliklere sahipti dersiniz; her şeyden önce kasetteki şarkıların muhteşem bir atmosferde dinlenmesini sağlıyordu. Şimdilerde müzik platformlarında dinlenen şarkılar, o zamanlar kasetçalar ile dinleniyordu. Kasetçaların kaset koyma bölmesi bulunuyordu. Orayı bir düğme ile açtığınızda kaseti yerleştirebiliyor ve kapağı kapattıktan sonra yine bir düğme ile şarkıların art arda çalmasını sağlayabiliyordunuz. Bir önceki şarkıya dönmek istediğinizde ise yine bir tuşla bunu yapabiliyordunuz. Böylelikle istediğiniz şarkıyı tekrar tekrar dinleme şansı elde ediyordunuz. Öte yandan kasetteki şarkılar bittiğinde kaset bölmesini açmanız ve kaseti ters çevirmeniz yeterliydi. Ne kadar da kolay değil mi? Kasete dokunmak, kaseti ters çevirmek, şarkıların çalması için bir düğmeye basmak; aslında insana özgüven kazandırıyordu. Bir şeylerin ulaşılabilir olduğunu düşündürüyordu bir yandan da. Bu nedenle kasetin insanın ruh halini iyileştirme noktasında çok önemli bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Çıkarmış olduğu kaseti sıklıkla dinlediğimiz birçok isim bulunuyor. Zülfi Livaneli'den Tanju Okan'a bu liste uzar gider. Bu listedeki isimlerden biri olan Zülfü Livaneli'ye yakından bir bakalım istiyorum. Kan Çiçekleri başta olmak üzere birçok şarkıya hayat veren Livaneli hem edebiyatçı hem de müzisyen kişiliğiyle dikkatleri üzerine çeken bir isim. Gürcü kökenli bir aileden gelen Zülfü Livaneli ya da Ömer Zülfü Livaneli, 20 Haziran 1946 tarihinde Konya'da dünyaya geldi. 1974-75 yıllarında Stockholme'de müzik eğitimi gören Livaneli, bir süre İsveç, Paris ve Atina'da yaşadı. UNESCO tarafından büyükelçilik payesi ve Genel Direktörlük Danışmanlığı görevi verilen ünlü sanatçı, aynı zamanda kendisini edebiyat alanında geliştirdi. Gökyüzü Herkesindir, Şapka, Huzursuzluk, Kardeşimin Hikayesi gibi kitapların yazarı Zülfü Livaneli, sinemaya da merak saldı. Özgün film müzikleri yaparak sinema sektörüne atılan Livaneli, uluslararası üne de kavuştu. Ayrıca dört uzun metrajlı filmi de yönetti. Yer Demir Gök Bakır, Sis, Şahmaran, Veda; yönetmenliğini yaptığı uzun metrajlı filmlerdir. Müzik sektöründe de kendisine yer bulan Zülfü Livaneli, birçok şarkısıyla dinleyenlerin kalbini kazanmayı başardı. İşte kasetin tarihine dair gerçekleştirdiğimiz yolculuğumuzda Zülfü Livaneli'ye denk gelmemizin nedenlerinden bir tanesi de budur. Birçok özel şarkıyı seslendiren Livaneli, kalplerimizde yer etmeyi başardı. Bestesini kendisi ve kardeşi İzzet Ferhat Livaneli'nin yapmış olduğu Kan Çiçekleri, Zülfü Livaneli sesinden bizlere ulaşan çok özel şarkılar arasında yer alır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/katalonya-tarihi-ve-cografyasi/", "text": "Katalonya hakkında kısa bir tarihi gezintiye çıkmadan önce, bu bölgenin coğrafyasıyla işe başlamak doğru olacaktır. Lakin öncelikli olarak belirtmek istediğim bir husus vardır ki o da şudur: Katalonya'nın doğru yazılışı ve telaffuz edilişi Katalunya olmalıdır. Katalonya şeklindeki yazılış, İngilizce'den ithaldir. Cataluna ise İspanyolca'dır ve n harfi ny şeklinde telaffuz edilmektedir. Lakin Türkçedeki genel kullanım itibariyle yazı boyunca Katalonya şeklinde kullanılacaktır. Bu filolojik ayrıntıdan bahsettikten sonra konumuza geçelim. İber Yarımadası, Kıta Avrupa'sının en güneybatısında bulunan; İspanya, Portekiz, Andorra, Cebelitarık ve Fransa'nın da küçük bir bölümünü içeren tarihi bir bölgedir. İberya, İskandinavya'dan sonra Avrupa'nın en büyük ikinci coğrafi bölgesidir. En batıda Portekiz bulunuyorken ortada İspanya, kuzeyde Fransa'nın küçük bir bölümü ve Andorra, güneyde ise Britanya Denizaşırı Toprakları'na ait olan Cebelitarık bulunmaktadır. İşte bu coğrafi konumlar çerçevesinde Katalonya, İspanya sınırları içerisinde yer alan otonom bir bölgedir. İspanya'nın en kuzeydoğusunda bulunan ve Akdeniz iklimine sahip olan Katalonya bölgesi; kuzeyde Fransa sınırına ve Pirene Dağları'na sahipken doğuda Balear Denizi'ne açılıyor. Başka otonom bölgeler olan Valensiya ile güneyden ve Aragon ile batıdan çevrelenmiş bir coğrafi konumda bulunuyor. Barselona, Girona, Tarragona ve Lledia olarak toplamda dört şehire sahip Katalonya'nın başkenti ise tarihi kökleri dolu ve oldukça gelişmiş bir şehir olan Barselona'dır. Katalonya'nın otonomisi olduğundan dolayı kendi meclisleri, milletvekilleri, başkanları var. Buna benzer otonomi sistemleri Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya'da da bulunuyor. Katalonya, İspanya'nın hem ekonomik hem de entelektüel birikimi açısından en önemli bölgesini oluşturuyor. Hem zengin hem de yüksek düzeyde endüstrileşmiş olan bu bölge tabi ki çok kıymetlidir ve kaybedilmesi İspanya için tahammül edilemez. İber Yarımadası, milattan önce 2. yüzyılda Roma tarafından Latinleştirilmiştir. Aslına bakılacak olursa, bu bölgeyi ilk kolonize edenler Antik Yunanlılardır. Tarihin ilerleyen dönemeçlerindeki göçlerle birlikte Germen kavimleri bu bölgelere akın etmiş ve buradaki yerli halklarla kaynaşmıştır. Yüksek bir kültür ve medeniyet oluşturacak olan Endülüs Emevi Devleti'nin ilk tohumları, Emevilerin 8. yüzyılda bu yarımadayı müslümanlaştırmasıyla atılacak, Latinler ise Emevi gücü karşısında Müslümanları bu topraklardan kovmayı bir misyon haline getireceklerdir. Bu iki güç arasındaki çatışma 12. yüzyıla gelindiğinde ciddi savaşlara dönüşecek ve İspanyol Krallıkları üstün gelecektir. Hristiyanların İber Yarımadasındaki Müslüman varlığına son verme çabasına reconquista yani yeniden fetih denmektedir. 15. yüzyılda İberya'da tarihi Kastilya ve Aragon Krallıkları mevcuttu. Aragon Krallığı, bugünkü Katalonya bölgesine de sahipti. Aslında Katalonya, tarih boyunca bir çok kez bağımsızlığını kazanıp kaybetmiştir. 1469 yılına gelindiğine, iki kuzen olan Aragon Kralı II. Fernando ile Kastilya Kraliçesi I. İsabella evlenmişlerdi. Bu şekilde bu iki krallık da birleşmiş olacaktı. Avrupa tarihinde evlilikler ve bunun sonucunda hükümdarlıkların, sınırların, güçlerin değişmesi çok olağan bir şeydir. Bu krallıkların birleşmesini, İspanya-Katalonya çekişmesinin başlangıcı olarak kabul edebiliriz. Ayrıca bu birleşmeyle birlikte Hristiyanlar, bu bölgedeki Müslümanları yeniden fethetmek için güçlerini birleştirmiş oldular. Sonuç olarak Elhamra Sarayı'nın mimarı ve İber Yarımadasındaki son İslam devleti olan Gırnata Emirliği üzerine büyük bir mücadele başlatıldı. Gırnata Emirliği Osmanlı Devleti'nden yardım isteyecek fakat Fatih Sultan Mehmed'in halefleri olan Cem Sultan ve II. Bayezid'in çekişmesi yani Cem Sultan olayından dolayı Osmanlı Devleti yardım edemeyecektir. Böylelikle 1492 yılında Gırnata düşecek ve reconquista tamamlanacaktı. 17. yüzyıla ayak bastığımızda, Katalonya Fransa'ya komşu olduğundan dolayı bu konumunu kullanacağı bir şekilde 1640 yılında büyük bir isyana sahne oldu. İspanya'ya karşı olan bu ayaklanmada Katalanlar, Fransa'dan yani XIII. Louis'den destek aldı. Fakat bu isyan 1650 yılında bastırılacaktır. Katalonyalılar İspanya'ya bağlı olsun yahut olmasın her zaman özerk olmak isteyen bir toplumdur. Güzel bir örnek olarak, 18. yüzyıl İspanya Veraset Savaşları'nda bile Katalonya, İspanya'ya karşı Avusturyalılarıla birlik olmuş ve onlarla beraber savaşmıştır. Fakat bu savaş sonucunda yenilecekler ve Barselona'yı kaybedeceklerdir. Katalonya ilerleyen tarihlerde yine özerklikler kazanacaksa da bağımsızlığı uzun sürmeyecektir. Günümze doğru gelirsek, İkinci İspanya Cumhuriyeti boyunca yani 1931-1939 yılları arasında, Katalonya otonomi statüsünü kazanmıştı. Fakat 1936-1939 yılları arasındaki İspanya İç Savaşı sonucunda General Francisco Franco Barselonayı düşürdü -ki bu savaşta Katalonya, cumhuriyetçilerin en önemli merkeziydi- ve Franco da iktidarı ele etti. Böylelikle cumhuriyet yıkılmış oldu. İspanya İç Savaşı'ndaki en önemli güçlerden birisi de Katalonyaydı. Bu savaşın bitimiyle birlikte İspanya tamamen birleşerek merkezi bir devlet oldu ve Katalonya da tüm otonomisini kaybetti. 1975 yılına gelindiğinde Francisco Franco'nun ölümüyle birlikte Katalonya yavaş yavaş otonomi kazanmaya başlayacak ve tam anlamıyla 18 Aralık 1978'de otonomisi tanınacaktır. O yıllardan günümüze kadar süren bu otonomiyle birlikte Katalanlar bugün otonomi değil bağımsızlık istiyorlar. 2006 yılında yapılan referandumla birlikte Katalonya'nın özerklik hakları genişletilmiş olsa da İspanya Anayasa Mahkemesi 2010 yılında bazı hakları düşürerek geri aldı. Vergilendirme konusunda ve bağımsızlık referandumuyla alakalı yönetim merkezine sıklıkla ters düşen Katalonya, 2017 yılında yapılan tek taraflı referandumunda %90 oranında bağımsızlık istedi. Referandum süreci çok sancılıydı ve sonrası da öyle oldu. İspanya hükümeti ve tüm dünya bu referandumu geçersiz saydı. Merkezi hükümet Katalonya'nın meclisini kapattı, başkan ve bakanları görevden aldı, kolluk kuvvetlerini dağıttı. Yönetim Brüksele kaçmış olsa da Geçen aylarda Katalan lider Puigdemont Almanya'da gözaltına alınmıştı ve son günlerde serbest bırakıldı. Bağımsızlık için oylamanın tek başına yeterli olmadığının yeniden bir göstergesi olan bu olaylar sonucunda tüm dünya Katalonya'yı yakından takip etmeye devam ediyor. Çünkü bütün bir Avrupa'da yıllardır süren seperatist olaylarla mücadele etmeye çalışan devletler bu gibi örneklerden ders çıkarmaya çalışıyorlar. Çok eksikleri olsa da genel anlamda bir özet yapmaya çalışmıştım. Sevdiyseniz ne mutlu, teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/katalonyada-protestolar-devam-ediyor/", "text": "- Katalan bağımsızlığıyla ilgili protestolar sonucu Barselona ve onun çevresindeki bölgeler için kalıcı ve uzun tehditler oluşuyor. - Barselona'nın büyük çoğunluğu bu protestolara karşı soğukkanlılığını korudu. - Lakin bu protestoların uzanabileceği noktaları şuan için tahmin edebilmek daha da zor ve bu da çeşitli riskleri arttırıyor. Eski Katalan lider Carles Puigdemont 18 Ekim tarihinde Belçika'daki yetkililere teslim oldu. İspanya'nın tutuklama emrini incelemek ve Puigdemont'un kaderini belirlemek üzere 29 Ekim'de bir Brüksel mahkemesi kurulması planlanıyor. Aynı zamanda, İspanya'lı yetkililer Katalan bağımsızlığını savunan Demokratik Tsunami isimli oluşumla ilgili internet sitelerinin ve sosyal medya platformlarının kapatılmasını emretti. Bu oluşum, İspanya Yüksek Mahkemesi'nin 14 Ekim'de eski Katalan liderlere hapis cezası vermesiyle birlikte Barselona ve etrafındaki bölgelerde şiddetli ve yıkıcı protestolar gerçekleştirilmesine önayak oldu. Bu provakasyonlar gösteriyor ki önümüzdeki haftalarda beklenmedik şiddet eğilimli gösteriler görülebilir. Katalan bağımsızlığı ile ilgili protestolar sonucu Barselona ve onun çevresindeki bölgeler için kalıcı ve uzun tehditler oluşuyor. Lakin şuanda gerçekleşen protestolar öncekilerden çok daha yıkıcı. Barselona'da uzun süredir ikamet eden bir yetkili, Katalonya'daki şiddetli gösterilerin neden devam edeceği ve ek yasal gelişmeler ile körükleneceğini özetliyor. I) Protestolar özellikle Eixample muhitinde olmak üzere Barselona'nın şehir merkezine odaklanmış bir durumda. Fakat aynı zamanda şehre yönelen ana yolları da kapsıyor. Birçok mahalle bu protestolardan direkt olarak etkilenmedi ve birçok şehirde bu gösterilerle ilgili bir hareketlilik gözlenmiyor. Bütün bunlara rağmen birçok şirket kendi çalışanlarını evden çalıştırıyor veya eve giderken bir protestoya maruz kalmamaları için işten erken ayrılmalarını sağlıyor. II) Bağımsızlık isteyen grupların Katalan polislere karşı bakış açısı da değişmiş durumda. 2017 yılında gerçekleşen bağımsızlık referandumunda, Katalan polisler yasadışı referandumun yapılacağı okulların kapatılması emrini uygulamadığı için Katalan bağımsızlığını desteklemeyenler tarafından kahraman olarak karşılandılar. Şimdi ise bağımsızlık isteyen göstericiler Katalan polisini merkezi hükümete bağlı olarak görüyor ve bu polisler onları Barselona'nın merkezindeki büyük hükümet binalarından uzak tutmaya çalışırken onlarla çarpışıyorlar. Eski Mossos lideri Josep Lluis Trapero, yargılanan Katalan liderlerine karşı eleştirel söylemlerde bulunmasıyla birlikte duygusal bakış açısının değişmesine katkıda bulunmuş olabilir. Trapero onları sorumsuz olarak değerlendirdi. Mossos aslında hiçbir zaman açıktan açığa bu hareketi desteklememiş olsa da bu eleştiri bağımsızlık hareketinin terk edilmesi olarak yorumlandı. III) Katalanlar yaptıkları gösterilerin büyük ölçüde barışçıl olduğunu ve Bask ayrılıkçılarının yaptıkları şiddet ve terör taktikleriyle kendilerinin farklı olduğunu belirterek bundan gurur duyma eğilimindeydiler. Lakin şuanda gerçekleşen şiddet içerikli gösteriler genç bir kalabalık tarafından yönlendirilmeye oldukça yatkın. Bu yüzden gösteriler irrasyonel davranışlara ve hareketin tamamen parçalanmasına yol açabilir. Yetkili makamlara itaat etmekle pek ilgili olmayan göstericiler, sırf bu yüzden şiddetli eylemlere katılabilirler. Ergenliğin ve gençliğin bir yönü düşünmeden hareket etmek yani dürtüselliktir ve Barselona'daki gösterilerde gerçekleşen bu gibi görünmektedir. Bu geleceği olmayan gösteriler boyunca göstericiler hükümetin sembollerine karşı nefretle bir araya geldiler. Fakat bu Vandalizm, Katalonya ve özellikle Barselona'daki kamu mallarına zarar vererek yüzbinlerce avro zarara yol açtı. Protestocular henüz bireyleri hedef almadı fakat bu huzursuzluk ne kadar uzun süre devam ederse riskler o kadar büyük olacaktır. Not: Bu çevirinin düşüncelerimi tam olarak yansıtmadığını belirtmek isterim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/katar-tarihi/", "text": "Dünyanın en zengin ve şu günlerde en popüler devletlerinden biri olan Katar'ın başkenti Doha'dır. Katar Devleti, 3 Eylül 1971'de İngilizlerden bağımsızlığını ilan ederek,bağımsız bir devlet haline gelmiştir. Bu tarihten evvel anlaşılacağı gibi, 20.yy'nin başlarından itibaren bölgede ciddi bir Britanya etkisi mevcuttur. Katar'ın bugün, iki buçuk milyona yakın nüfusu bulunmaktadır. Ülkede yalnız 300.000 yerli vatandaş bulunmakta iken, nüfusun geri kalanını Hindistan, Pakistan, Filipinler, Nepal ve Sri Lanka gibi güney ve güneydoğu Asya ülkeleri ile Mısır, Filistin, Lübnan, Fas, Cezayir gibi Arap ülkeleri vatandaşı yabancılar oluşturmaktadır. Sah,ip olduğu petrol ve doğalgaz rezervleri nedeniyle,hızlıca bir gelişim gösteren bu genç devlet, zamanla Ortadoğu'da politik olarak ağırlığı artan bir hale gelmiştir. Resmi dili Arapça olmasıyla beraber ülkede İngilizce de konuşulmaktadır. Katar, ABD'nin Ortadoğu'da bulunan en büyük komuta merkezlerinden birisini barındırmaktadır. Başkent Doha'nın dışındaki önemli şehirleri ise el Vakara, Umm Sait, el Zubara gibi şehirlerdir. 1972-1995 yılları arasında ülkeyi yöneten ilk emirin ardından,yönetime darbe yapan Katar'ın yeni lideri Hamad bin Halife Al Tani iktidara geçmiştir. Al Tani emirliği döneminde, Katar'da ehemmiyetli reformlar gerçekleşmiştir. Bu reformların çoğunluğunu ekonomik ve siyasi reformlar oluşturmaktadır. Ayrıca bu reformlarla birlikte ülkedeki seçimlerin özgürleşmesi için adımlar atılmış, kadınlar seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur. Aynı zamanda gaz ve petrol sektörlerinde liberalleşme başlamıştır ve bu elbette çok önemlidir. Katar daha önce Birleşik Arap Emirliklerine bağlanmayı reddettiği için ve çeşitli başka sebeplerden dolayı Suudi Arabistan ve Bahreyn gibi ülkelerle olan problemlerini 2001 yılında çözmüştür. Katar'da ikinci büyük değişim hareketi, 2003 yılının Nisan ayında yapılan Anayasa referandumu ile meydana gelmiştir. Yeni Anayasa'ya göre, üçte ikinin sekizi seçimle,üçte biri ise Emir'in ataması ile işbaşına gelen 45 üyeli ve yasama yetkisi olan bir parlamentonun kurulmuştur. Ülkede yasama erki, bakanlar kurulu ve Şura Meclisi'nden oluşmaktadır. 2013 yılının Haziran ayında ülkenin emiri,görevini 33 yaşındaki oğlu Temim bin Hamad Al Tani'ye devretmiştir. Bunu kendi rızası ile gerçekleştirmesi ise, ülke tarihinde bir ilktir. Katar'ın Arap Baharından etkilenmediğini de hatırlatmakta fayda vardır. Bunun sebebi ülkedeki refah durumu mudur yoksa başka sebepler mi mevcuttur bunu konunun uzmanlarına bırakmak gerekir. Katar, petrolün yanında, doğalgaz bakımından dünyanın en zengin rezerv kaynaklarından birisine de sahiptir. Son dönemde Suudi Arabistan, Mısır, BAE gibi ülkelerle yeniden ciddi sürtüşmeler yaşamaya başlayan Katar'a, Müslüman Kardeşler, ISID, El Kaide gibi örgütlere destek verdiği gerekçesiyle bu ülkeler tarafından ciddi suçlamalar yöneltilmiştir. Günümüzde devam eden bu krizde Türkiye'nin ve İran'ın Katar'a desteği mevcuttur.Yaşanan bu krizin nedeni, Ortadoğu'da Suudi-İran eksenli büyük gerilimin etkilerinden yalnızca biri olarak yorumlanabilir. Not: İçeriğin fotoğrafı Al Jazeera'dan alınmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kendimle-soylesi-okumak-ve-yilmamak/", "text": "Kendi kendime düşünürken aldığım parça parça notları sizinle paylaşmak istedim. Bu yüzden kendimle söyleşi diye bir başlıkta toplamayı düşündüm. Bu yazıda çoğu zaman konudan konuya atlasam da umarım düşündüklerimi sağlıklı bir biçimde size aktarabilirim. Bu yazımda sizinle, sık sık eğitim olarak gündeme gelen, kitap okumak bahsi ve yaşamak arzusu üzerine konuşmak istedim. Çoğu tarih öğretmeninin de yaptığı gibi benim tarih öğretmenim de ''Tarih ders alanlar için tekerrürden ibarettir.'' diye sık sık söylerdi. Birçok kişinin söylediği bu sözün milli şairimize ait olduğunu söyleyebilirim. Bu sözü bana sorarsanız şöyle derdim: Tam olarak olmasa da evet tarih tekerrürden ibarettir. Çünkü zamanla değişen toplumsal yapının aynen tekrarı mümkün olmasa da benzeri bir şekilde tekrar etmesi, bilhassa insanın tekrar etmesi mümkündür. O zamanlar öğretmenimin diline pelesenk olmuş bu sözü çok ciddiye almazdım. Daha küçüktüm, gördüklerim azdı; daha tecrübeli olan büyüklerim yanımda konuşmazdı, duyduklarım azdı; hayat bilgisi kitaplarım bu konulara çok değinmezdi, bildiklerim azdı. Çoğu insan doğduğu çevreden çok uzaklaşmaz. Hem maddi hem manevi anlamda bu şekildedir. Onu büyüten toplumun görüşlerini sorgusuz sualsiz kabul edenler, düştüklerinde yahut yalnız kaldıklarında tekrar nereden başlamaları gerektiğini bilemezler. Tabiri caizse tekrar ayağa kalkamazlar. Çünkü çoğu zaman acıdan ibaret diye düşündüğümüz şu hayat sahnesinin hakkını vererek yaşayanların ortak noktası yılmak nedir bilmemeleridir. Onlar yenilirler, düşerler ama yılmazlar. Günümüz savaşlarının insanı ve toplumu yıldırmak üzere kurulu olduğunu düşünürsek, kazanılacak en büyük erdemlerden biri yılmamaktır. Yıldırmak isteyenlere inat yılmamaktır. Kitap okumak üzerine bir şeyler daha söylemek isterim. Esasında bu toplumsal bir yaradır. Çoğumuzun evinde belli bir yemek saati, dizi günü, film günü vardır. Ama ne yazık ki belli bir kitap okuma saati yok. Bu şekilde büyüyen çocuklar kitap okumayı ekstra bir aktivite olarak görüyor. Okulda öğretmeni kitap okumasını istediğinde ayağına prangalar bağlanmışçasına acı çekiyor. Hatta otobüste kitap okuyan birisini gördüğünde şaşırıyor. İsterseniz siz de deneyebilirsiniz. Tarifi çok basit, elinize sevdiğiniz bir kitap alın ve otobüste okuyun. Kaçamak ve meraklı gözlerle insanların size baktığını fark edeceksiniz. Bu durum bile demek istediklerimi açıklayabilecek potansiyele sahip. Halbuki kitap okuyan birini gördüğümüzde şaşırmamalıyız. Benimsemeliyiz ve ebeveynsek çocuklarımızın hayatına da bu şekilde dokunmalıyız. Toplumsal yaraların üzeri örtülmeye çalışıldığında, temizlenmeden pansuman edilen bir yara gibi durumu eskiye nazaran daha kötü hale getirir. Kaç yaşında olursak olalım elbet kendimiz ve hatta çevremiz için değiştirebileceğimiz bir şeyler vardır. Bizi uzun ve zorluğu sürekli artacak bir yol beklemektedir. Bu yolu yürürken umutsuzluğa kapılmamak için okumalı ve birbirimizi anlamaya, dinlemeye çalışmalıyız. Anlamak çoğu zaman çok zor olsa da en azından dinlemeliyiz. Ve biliyorum ki bunu deneyebiliriz. Ve yazımı Ahmed Arif'in ''Anadolu'' adlı şiirinden bir parçayla sonlandırmak istiyorum. Umut ile, sevda ile, düş ile. Bu şiiri çok severim, sık sık da içimden tekrar ederim. burada görünce bi hüzünlendim. eline sağlık. Ben bu yaziyi 25 mart 2020 de okudum. Daha once okumayi isterdim ama burda yazanlari yasayip daha sonra okuyunca da insani bir başka duygulandiriyo. Guzel noktalara deginilmis elinize saglik beyefendi....."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kendimle-soylesi-umut-ve-sanat-uzerine/", "text": "Hepimiz zaman zaman karamsarlığa kapılırız. İnciniriz. Yalnız kalırız. Bunların hepsi neredeyse her insanın farklı dönemlerde tecrübe edeceği gerçeklerdir. Peki, herkes farklı bir hayat yaşarken bu acımasız gerçeklere nasıl ortak bir çözüm bulabiliriz. Ben size umut diyeyim, siz bana sanat deyiverin. Ben parça parça düşündüğüm şeyleri bir bütün halinde yazmaya çalışırken canınız nasıl isterse, gönlünüz nasıl arzularsa içinizden kendi hayatınızı öyle okuyun, öyle düşünün siz de. Sanatçı umut eder efenim. Sanatçı yılmaz. Şair usanmaz. Ressam onca siyah lekeden sonra bıkmaz. Sanat, sanatçı içindir. Sanatçıysa umut için. Birisi eksilse yarım kalır yaşananlar. Her şeye rağmen tüm bu yarımları her daim çocukların umudu tamamlar. Çocuklar bu dünyaya inanır. Oyun oynarken arkadaşına inanır. Her şeyden önce anne, babasına inanır. Büyüklerine inanır çocuk. Onlar ne fısıldarsa kulağına, çocuk bangır bangır bağırır sokakta. Biz de çocuklara inanmalıyız. Onların bize inandığı gibi saf, temiz, yaşanabilir, karşılıksız. Umut en çok ihtiyacı olana yakışır. Umut bize yakışır. Yarınlarımızı göremezken, görüyor gibi umut etmek bize yakışır. Yarınlar da güzel günler de görür müyüz diye sormadan. O güzel günler neredeyse elinden tutup ben getireceğim demeliyiz. Bir şeyler düzelsin diye sürekli birbirimizden beklediğimiz için değişmiyor, değişecek olanlar. Yapmak istediğimiz şeyleri ertelemek yerine başlayarak bir adım atmalıyız. Ne kadar geç başladığımızın bir önemi yok. Çünkü başlamadığımız her an biraz daha fazla geç kalıyoruz. En yakın zamanda umut etmeye başlamalıyız. Bir şeylere inanmaya başlamalıyız. İyi insanlara, iyiliğe inanabiliriz. Size ve yaşadığınız dünyaya umut ekleyecek her şeye, her güzel şeye inanmak bizi uçurumun kenarından kurtarır. Efendim birileri çaya inanıyormuş, birileri oralete inanıyormuş inansın efendim, bırakın o da ona inansın. Eğer aynı güzel geçmiş günlerin umut eden ortak kökleriysek bizi bütünleştiren her güzel şeye inanmak bizi daha güçlü kılar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kendine-ait-bir-oda-kitap-incelemesi-virginia-woolf/", "text": "V. Woolf kendisinden talep edilen bir konuşma kapsamında nehir kıyısında düşünme aşamasında kadının yazabilme ortamının oluşabilmesi için onun kendine ait bir odası ve parasının olması zorunluluğunu savunmaktadır. Bu görüşünde haksız olduğunu söylemek çok da zor değil. Bu görüşü neden savunduğunun aşamalarını sunacağını, dudaklarından belki de pembe yalanlar dökülse bunların arasına harmanlanmış gerçeklerin daha baskın bir duruş sergileyip savını unutmamaları gerektiğinin direticisidir. V. Woolf kadınların yazım dünyasında neden olmadıklarının, neden içlerinden bir Shakespeare çıkamadığının izahatını en güzel şekilde ele almaktadır. Bilginin en büyük kaynağı bir alana, İngiltere gibi bir ülke de bile erişim sağlayamadığı bir ortamda, kütüphanelere girebilmek için bir refakatçi ya da dekan tarafınca gönderilen bir tavsiye mektubu olmadan giremediği ortamda içindeki cevheri nasıl başka türlü sergileyip de gözler önüne seremez. Bu onların en büyük duvarlarından yalnızca birisi. Erkekler cinsiyetleri sayesinde diledikleri gibi erişim sağlayabildikleri bir servete sahip olduklarının farkında olmadan yaşıyorlardı. Belki de, kendi annelerinin hatta büyük annelerinin dahi neden böyle bir servetin sahibi olamadıklarını hiç düşünmeden... Kadınların avantaj sağlayabilecekleri farklı konularda avantajları olsa bile bu avantajlarını kullanma aşamasında maalesef söz sahibi değiller. Eğer gerçekten özgür olsaydı kendilerine çok yakın hissettikleri arkadaşıyla yapmış oldukları sohbetlerin ana teması arkeoloji, botanik, fizik gibi daha bilimsel bir iletişime dayalı olacağını fakat tüm bunlara fırsat bulamadan mevcut durumlarını nasıl iyileştirebileceklerini değerlendirmişlerdir. Eğer kendi cinsiyetlerinin tıpkı cinsiyetleri nedeniyle sahip oldukları servet kapsamında onların kullanımına sunulan burslar, ödüller, öğretim üyelikleri edinimi kazanıp araştırmalar yaparak kendilerini vitrine çıkartabilirlerdi. Cinsiyetlerden birisinin varlığı bu denli kuvvetli ve zenginken diğeri zayıf ve yoksul sualine yanıt aramıştı. Yoksulluğun bu düzen içindeki derin etkisinin ne kadar kuvvetli bir enkaz bıraktığını tüm topluluğun fark etmesin istemekteydi. Sanat yapıtlarının ortaya konulabilmesi için yetenek mi gerekli yoksa bu yoksulluğun esaretinden kurtulmak mı? sorusunu sormaktan kendisini alı koyamayacaktır. Tüm bu zihninde yer alan kritik sorularının cevaplarını kitaplardan araştırıp çözmeye çalışır. Fakat kütüphaneye bile dilediğince erişim sağlayamaz ki... Tüm çabalarına rağmen bulmaya çalıştığı yanıtlar onun daha da kafasını karıştıracaktır. Bunun nedeni ise kadınlar üzerine yazılan o kadar çok kitap bulunur ki resmen içinde kaybolur. Fakat olayın tam tersine bakacak olursanız erkekler tarafından yazılan bütün kitaplarda bu sorularının yanıtını bulamaz. Çünkü onlar sahip oldukları servetin ihtişamını yaşarken, karşı cinsin karşılaştığı zorlukları, yoksulluğu görmezden gelirler. Belki de işlerine böyle geldikleri içindir. Tüm bu araştırmaları kapsamında karşılaşmış olduğu bilgilerden bazılarından küçük bir alıntı: İngiliz bir şair olan Alexsandr Pope'nin düşüncesi kapsamında çoğu kadın kişilikten yoksundur. cümlesi karşısına çıkmaktadır. Kadınlar eğitilebilir mi yoksa eğitilemez mi, peki eğitim gibi bir şansları var mı, ruhları var mı ya da yok mu konularını topluma yöneltmiştir. Napolyon kendi düşüncesi kapsamında kadınların eğitilemeyeceklerini söylüyordu, Goethe ise tam tersi kadınlara hayrandı, Mussolini ise duygularını nefrete kadar götürmüştü... Her birinin ayrı ayrı savı ve düşünce sistemi vardır. Fakat onu en çok öfkelendiren yapıt Dişil Cinsin Ussal, Tinsel ve Bedensel Zayıflığını ele alan Profesör X' in kadınların, tinsel, ussal ve bedensel zayıflığını belirten keskin görüşleri ortaya koymasıydı. Onun değerlendirmesine göre bu profesör kadınlara resmen öfke duygusu besliyordu. Bazı kadınlar direnip, tüm imkansızlıklara göğüs gererek Herkese ve her şeye rağmen yazmayı başarmışlardır. Bu başarılı kadınlara aktarabilecek en büyük örnek soyluluğu ve anlayışlı bir düşünce sistemini benimsemiş eşi nedeniyle şiir yazma şansı elde edebilirmiş Lady Winchilsea'yı örnek gösterebiliriz. Her ne kadar eşi tarafından şanslı olup bu fırsatı elde edebilse de diğer erkek şairlerin alaylı ve küçümseyici davranışlarına, sözlerine engel olamayacaktır. Yazar sonra 19. yüzyılda yazılmış olan bütün kitapları inceler. Charlotte Bronte'nin yazmış olduklarında kadının uzak diyarlara gidip farklı insanlar ile tanışma, gezerek o bölgeleri gözlemleme sonucunda da deneyimlerini aktarmanın yoksunluğunu yaşamaktadır. Bu nedenle de yazarlık kabiliyetini eksiksiz ve bütün bir şekilde dile getiremeyeceğini ne yazık ki o da anlamıştır. O dönemde kaleme alınmış olan evlerinin oturma odasında, birkaç desteden fazla kağıt alamayacak durumdaki yoksul kadınlar tarafınca dile getirilmiştir. V. Woolf kadın yazarların ölçütleri, yaşadığı zorlukları ve yazarların kendi hem cinslerinin yazı üzerindeki etkisi gibi farklı alanlardaki birçok detayı geniş bir şekilde ele alıyor. Özellikle kadınların kendilerine özgü bir tarzda yazmanın önemini özellikle vurguluyor. Yazılarında dürüst ve doğal olmalarını ve ne yazacakları konusunda sınırlamalar barındıran ataerkil düzenin eleştirilesilerine karşı direnip, savunmaları gereken misyonlarının olduğunu vurgulamaktadır. Örnek vermemiz gerekirse, Jane Austen ve Emily Bronte'yi dillendirmememiz mümkündür. Bu, her iki yazarın da övünülecek başarılarından yalnızca bir tanesidir. Hatta bu başarıyı en kusursuz ve en anlamlı olanıdır şeklinde genelleyebiliriz. Yazılarını erkekler gibi değil kadınlar gibi ama oldukça cesur bir şekilde yazmışlardır. Fakat bu cümleden kadınların yalnızca kadın, erkeklerin de aynı şekilde yalnızca erkek olarak yazmaları gerekiyor zorunluluğunu da çıkartmamanız gerekmekte. Yazar bu alanda her iki cinse de aklın hem erkek hem de kadın yanıtla eşit bir şekilde yazmalarını öğütlemektedir. Bu alanda da Tolstoy, Shakespeare ve Proust'u örnek gösteriyor. Son bölümde gelindiğinde de kişinin olduğu gibi görünmesi gerektiğini ve iyi bir dünya için durmaksızın korkusuz bir şekilde yazmalası gerektiğini tüm kadınlara aktarmaktadır. V. Woolf'un bu girişimi kadınların yazmaları için önüne çıkan engelleri anlatmakla kalmayıp, yüzyıllardır erkek egemenliği altında ezilen, hakları elinden alınıp kısıtlanan bir döngü içinde korunmaya muhtaç duruma getirilme çalışmalarını da anlatmaktadır. V. Woolf'un anlattıkları ve yazım dili, üslubu ve değdiği konular oldukça etkileyici. Okunduğu zaman düşündürmeye yönelten ve derin düşüncelere sürükleyen sorgulatan, farkındalıklarını ortaya çıkartan bir kitap."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kendine-iyi-bak-yaz/", "text": "Merhaba sayın okurlar bu bir yaza veda etme çabasıdır.... Öğrencilerin göz bebeği, bütün yılı ona kavuşmak için heba ettiği bir yaz mevsimini daha geride bırakmak üzereyiz sayın okurlar. Tatil kavramı işin okulun olmadığı gün olan, adı henüz konulmamış bir topluluğun üyeleri olan bizler; hayattaki tek temel gayemiz olan, bütün yıl hayaliyle yaşadığımız ve bizi özlemden ağlamış bir ana gibi sıcacık saran o kutlu mevsime ayrılık kelimesi aklına düşmüş bir aşık gibi alelacele ama istemeden veda ediyoruz. Zaman zaman kötü anlarımız da oldu.. Hadi kalk ders başladı küfrüyle başlayan rüyalar da gördük. Günlerce özlemle beklenen bir zamanın en güzel anında oluşan bu güzel an bitecek ve ben normal hayatıma devam edeceğim burukluğu gibi üzerimize çöken bol karlı kış rüyaları da gördük. Yetmedi koşamazsa vurulacak ayağı sakat yarış atı misali ömrümüzden gün çalan sınav streslerinin beynimizde hafızaya giden yollarda kontrol noktaları oluşturmasına tanık olduk... Ama bütün bunlara rağmen sabah güneşine geceden kalma bir dert, sıkıntı ya da stres birikintisiyle değil de hadi çok yattım biraz da kalkayım rahatlığıyla merhaba dedik. Selam olsun o kutlu güneşe !! Hiç bitmez sandığımız bu güzel zamanın aramızdan ayrılışına evladı büyüdüğüne inanmayan anne inatçılığıyla karşı çıksak da artık serin bir yer arayan o ayaklar yavaş yavaş yorganın içine girmeye başladı, uyumadan önce itinayla kontrol edilerek açılan o pencereler hafiften aralanmaya belki de açılmamaya başladı. Yani sonbahar bize pencere camının buğusuna çizilmiş bir surat gibi gülümsemeye başladı. Tatil kavramı işin okulun olmadığı gün olan, adı henüz konulmamış bir topluluğun üyeleri olan bizler istemsizce okulların açılış tarihlerini karıştırırken bulduk kendimizi. Okuyor musun ? Ne okuyorsun ? Bitirince ne olacaksın ? sorularının yanına bir de okul ne zaman açılıyor ? Soruları eklendi. Gece yastığa başımızı koyduğumuzda gelecek eğitim öğretim yılının planlamasını yaparken bulduk kendimizi. Unuttuğumuz arkadaşlarımızın isimlerini hallederiz bir şekilde e olmadı kanka deriz de kimle küstük kimle barışıktık acaba birinde alacağımız borcumuz var mıydı ? neyse ya var daha okula birkaç gün daha ilk işimizin saate bakmak olmadığı sabahlara uyanıverelim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kenevir-nedir-kenevirin-kullanim-alanlari-nelerdi/", "text": "şeklinde sıralanabilir. Kenevirdeki ana aktif kimyasal THC'dir (delta-9 tetrahidrokanabinol). Bazı kenevir bitkilerinden uyuşturucu madde elde edilir. Esrar veya hint keneviri olarak adlandırılan bu uyuşturucu maddeler temelde dişi kenevir bitkilerinin çiçeğinden elde edilir. Üç ana psikoaktif esrar türü vardır: Marijuana , haşhaş, haşhaş yağı. Endüstriyel hammadde üretimi amacıyla yetiştirilen kenevir bitkisinin ise uyuşturucu etkisi yoktur. İngilizcede Hemp olarak da anılan bu kenevir türlerinde, uyuşturucu etki gösteren psikoaktif madde içeriği oldukça düşük, tehlikesiz sayılabilecek düzeydedir. Kenevir, ilaç yapımı , kağıt yapımı, yakıt yapımı, kumaş yapımı, otomotiv sektörü ve kozmetik yapımında kullanılıyor. Lifleri dayanıklı ve oldukça uzundur. Bu özelliği nedeniyle çuval, halat çanta, ağ yapımı gibi alanlarda sıklıkla tercih edilir. Yapraklarının tıpta ve kozmetikte kullanımları vardır. Tohumu ise oldukça yağlı olması açısından yakıt ve oldukça besleyici olması açısından da gıda olarak kullanılmaktadır. Sabun yapımı ve boya yapımında da tohumlarından yararlanılır. Tohumları kuşların en sevdiği besinlerden biridir. Kenevir çok güçlü bir bitkidir ve üretiminde ilaç kullanımına neredeyse hiç ihtiyaç duyulmaz. Ancak kesin araştırılmış kanıtlanmış, olgulara rastlamadım o yüzden güvenirliliği tartışılır. O yüzden bu şikayetleri olan herhangi birisi esrar kullanmaya kalkışmamalı. Bunlar THC'nin ilaçların içerisine uygun dozajlarda eklenmesi ile medikal ilaç elde edilmesi sonucu kullanımı gösteriyor. Esrarın etkisi insanlar arasında değişiklik gösterir ve aynı zamanda farklı zamanlarda aynı kişi için bile farklı olabilir. Bazıları rahatlama ve coşku hissi verirken, bazıları da endişe ve paranoya deneyimlerini bildirir. - Ve tütün ile içildiğinde kanser."} {"url": "https://parlakjurnal.com/keske-dedirtmeselerdi-bizlere/", "text": "Bunları söyledikten sonra oradan ayrılan Bay Gateau'yu bir daha gören olmamış. Biraz çocukça olacak ama keşke dünyada küçükleri yetim bırakan, büyüklerin kalbini evlat acısıyla dolduran kötüleri durdurabilecek süper kahramanlar olsaydı. Ne güzel olurdu. Keşke dünyadaki tüm kötülere karşı, artık bizi bıktırdıklarından ve bir türlü sonlarının gelmemesinden dolayı, şunları yapsalardı: teröristleri tek tek bulsalar ve ortadan kaldırsalar, evlerimize artık şehit haberi gelmesiydi. Hırsızları tek tek avlasalar ve insanların emeklerini çalmalarına engel olsalardı. Rüşvetçileri tek tek yakalasalar ve çaldıklarını ödettirip hapse atsalardı. Yiyeceklerin bol olduğu yerlerden, fazlasının döküldüğü otellerden, yemekhanelerden ve lokantalardan bunları alıp aç insanlara verselerdi. Keşke gerçekten ihtiyacı olanları bulup onlara yardım etseler ve bizi sokaklarda ellerini açıp bizden para isteyen çocukları görmek zorunda bırakmasalardı. Evlerini terk edip vatan hasretiyle dünyanın dört bir yanına dağılmış insanların hasretlerini giderseler ve onların evlerini tamir etselerdi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kibris-vahsetinin-simge-ismi-oldu/", "text": "Katliam, vahşet ya da her ne demek isterseniz onu söyleyebilirsiniz. Kıbrıs'ta yaşayan Türklere karşı başlatılan baskı ve etnik temizlikti bunların hepsi. Tarihe kanlı noel olarak geçti bu olaylar. Toplamda 364 Kıbrıs Türkü şehit oldu. Halbuki adadaki Türkler barış ortamında, Rumlar ile beraber yaşamaya sıcak bakıyordu ve 16 Ağustos 1960 tarihinde de Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Adadaki İngiliz yönetimini devre dışı bırakan Rumların ikinci planı devreye girmeye başlamıştı. Akritas Planı, Türkleri tamamen etkisiz hale getirip adada söz sahibi sadece Rumlar olacaktı. Devamında ise Enosis'i yani Yunanistan ile birleşmeyi sağlayacaklardı. Planları istediği gibi giden Rumlar daha sonradan Kanlı Noel olarak anılacak bir dizi katliama başladı. O dönemde Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı baştabipliğine getirilen Nihat İlhan ailesini de 2 ay sonra yanına alarak Kumsal Mahallesinde bir ev tutup yerleştirdi. Görevini yapmak için evden ayrılan İlhan gelecek günlerde ailesinin başına ne geleceğinden habersiz bir şekilde alaya döner. Bundan sonrasını onun ağzından dökülen kelimeler ile dinleyelim. Telefon bağlantısı kuruldu ve daha sonra Cumhurbaşkanı olan o dönemin Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay beni aradı. Kumsal katliamında ailemin katledilmesinin yanı sıra 35 kişi de yaralanmıştı. Katliam, Kanlı Noel diye tarihe geçti. Cevdet Sunay önce geçmiş olsun dedi ardından \"Biliyorsun Türkiye'de 6-7 Eylül olayları yaşandı. Bir çok Rum ve yabancının evleri yağmalandı, bu olaylar durdurulamadı. Şimdi sen doğrudan Ankara'ya gelirsen, burada halk ayaklanmış durumda. Kara Eylül'ün bir benzeri yaşanabilir\" dedi. Bu nedenle Ankara'ya gelmememi istedi. Eşimi kalbime gömdüm. O günlerde Türkiye ile telefon haberleşmesi kesikti. Ailemin cenazelerini Erzincan'da doğduğum yerde toprağa vermek istedim. Büyükelçi bana Türkiye ile telefon bağlantısı olmadığını söyledi. Dolayısıyla uçak gelemiyordu. Haber veremiyorduk. Sonunda Türkiye'den iki uçak geldi ve yaralılar ile cenazeleri aldı. Ardından cenazeleri Erzincan'a götürdük. Çocuklarım hala kanlar içindeydi. Ellerimle yıkadım. Aile kabristanına çocuklarımı ve eşimi gömdüm. Küçük bir anıt mezar da yaptım. Daha sonra Kıbrıs'a adım atmadım. Değişik rütbelerde görevler yaptım. Tuğgeneral rütbesiyle emekli olduktan sonra Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanlığı gibi bir çok görevde yer aldım. Yeniden evlendim ve iki çocuğum oldu. Eşinin ve 3 çocuğunun katledildiği ev daha sonra Barbarlık Müzesi olarak o katliamı göstermek için açılmıştır. Bize yıllarca barbar diyen ve hatta bu görüşünü hala sürdüren Avrupa'nın at gözlüğünü çıkarması gerekiyor. İsminin ne kadar manidar olduğunun siz de farkındasınızdır umarım. Bütün bu olayları yaşayan ve ülkesi için çalışırken ailesini kaybeden Nihat İlhan geçtiğimiz günlerde hayata gözlerini yumdu. Bizim için hayatını ve ailesini riske atan insanlara layık olmak için çabalamak bize düşen yegane görevdir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kimdir-o/", "text": "Kariyerinin ilk albümünde bu sözleri yorumlayan cesur şarkıcıdan bahsetmek istiyorum. Bu kişiyi eminim bir çoğumuz biliyoruz ama onu ne kadar tanıyoruz bilemiyorum. Barış Akarsu, 2004 yılında Akademi Türkiye yarışmasını birincilikle bitirerek ünlü oldu. İlk albümünün adı: ıslak ıslak. İşte bu albümünde kimdir o şarkısıyla büyük bir cesaretle Amerika'yı eleştirebildiği için çokça takdir almış ve herkesin sevgisini kazanmıştır. Ama bence bu şarkıyı söylemesinin amacı sevilmek ya da kuru kuruya eleştirmek değildi. Barış Akarsu, gerçekten insana değer verirdi ve elinden geldiği kadar herkese yardım etmeye çalışırdı. Özellikle lösemili çocuklar için verdiği konserlerle biliyoruz onun çocuk sevgisi. Tabi bunlar bildiğimiz kısmı. Daha kimlere nasıl yardım etti bunları bilemiyoruz. Zaten babasına neden Barış adını verdiği sorulunca babası onun doğduğu günlerde yaşanan kardeş kavgasına tepki olarak bu adı verdiğini söylemiş. Ben Barış Akarsu'nun böyle iyi kalpli olmasını çocukluk zamanına bağlıyorum. Özellikle annesinin babasının ayrı olduğu dönemde çok zorluklar yaşamış aslında daha çok kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmış diyebilirim. Onun üzerinde dedesinin ve anneannesinin emeği büyük olmuş. Dedesiyle balık tutmaya gidermiş ve lise dönemlerinde yelkencilik yapmaya başlamış. Toprak kokan şehir, deniz kokan şehir, sevda kokan şehir olarak tanımladığı memleketini -Amasra'yı- çok severmiş, teknelere ve denize olan sevgisini memleketine bağlarmış. Daha sonra barlarda, televizyon ve radyo programlarında şarkı söylemeye başlamış. Yani tekrar söylüyorum ki kendi başının çaresine bakmış. 2006 yılında ikinci albümünü çıkardıktan sonra Yalancı Yarim dizisiyle iyice ünlenmiş ve hayranları tarafından Alfonso Tarık olarak anılmaya başlamıştır. 29 Haziran 2007 yani 28. doğum gününde trafik kazası geçiren Barış Akarsu, beş gün yoğun bakımın ardından hayatını kaybetti. Yoğun bakımdayken beş gün boyunca sevenleri hastanede umutla bekledi. Kısa sürede bu kadar sevilmesi onun sıradan bir insan olmadığını gösteriyor bence. Üniversiteyi yeni kazanmıştım. Babamın pek durumu yoktu, ben de biraz para biriktirmek için yazın Bodrum'a gittim. Bir arkadaşım bir mekanda çalışıyordu, ben de orada işe başladım. Onu ilk kez orada gördüm. Sahneye çıkıyordu, daha yeni yeni tanınıyordu ama.. Ben utana sıkıla abi iş var dedim. Ya gel sen, sonra yaparız beraber dedi. Oturdum kimsin bakalım sen, adın ne? dedi. Sonra hemen hiç selam bile vermeden 2 ay geçti. Ben babamı kaybettim abi orada çalışırken. Baktım kalabalıkta biri var, siyah deri mont, gözlüklü. Hayat bu, kuyudan çıkmaya gayret et sen hep dedi. Kardeşime bir zarf bırakmış, içinde biraz para ve bir mektup var, bir de banka hesap cüzdanı. Bütün eğitim masrafların bana ait, kimseye söz etmek yok. O günden sonra abim, babam, her şeyim oldu o benim. Bu yazıyı gördüğümde çok şaşırdım ve duygulandım.Barış AKARSU yu benim gibi hala unutmayanların olduğunu görmek beni çok mutlu etti.Barış AKARSU nun bendeki yeri çok büyük . Daha 10 yaşımda bana rock müziği sevdiren adam ve hala hergün şarkılarını dinlemekten bıkmadığım bir adam. Çok pozitif ve enerji dolu bir insandı .Yaşamaktan bu kadar zevk alan bir insanın çok erken yaşta hayata veda etmesi gerçekten çok üzücü. İyi insanlar erken gidiyor.. Daha 28 yaşında bu kadar sevilmiş bir insan eminim çok büyük işler yapıcaktı.Ayrılık zamansız geliyorrr... Ahh ayrılık .. Size de böyle bir yazı yazdığınız için çok çok teşekkür ederim . Ölmedin Barış sen hatırladığımız sürece yaşayacaksın .. Sen sadece hastanenin arka kapısından çekip gittin.. Adammış gercekten aslında iyi insanlar daha erken gidiyorlar ahirete Allah sevdiklerini erken alıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kimin-yuku-daha-agir/", "text": "Sokaklar.. Her gün dolup boşalan.. Arabaların, insanların sel gibi aktığı sokaklar.. Kimilerinin geçip gittiği kimilerinin ise geçtiği fakat gitmediği/gidemediği sokaklar.. Kendi varlığını bile sahiplenemeyen çocukların, çocuk yüzlü koca insanların evi sokaklar.. Çocuğum.. Bilinmez bir karanlığın hegemonyasında ürkekleşti bakışların.. Gözlerin gözlerime değdi, buz gibiydi.. Üşüttü bütün hislerimi.. Çocuk olmadan büyümüştü tüm mimiklerin.. Ne bir tebessüm belirtisi ne de çocukluk sevinci.. Kafasını kaldırmadı kadın. Sanki hiç kimse yokmuş gibi cama bile bakmadı. Oysa çocuğun varlığı aşikardı.. Mobeseler bile onun varlığını kaydederken kadın bu seslenişe kayıtsızdı.. Çocuk, tüm varların içinde yok gibiydi.. Hiçe sayılan şey cismiyetinden çok daha fazlasıydı. Onuru.. Gururu.. Haysiyeti.. Duyguları.. Bütün bunlara rağmen onlar her yerdeydiler. Yanıbaşımızda.. Çocuğum..Şımarıklığın şöyle dursun, sana sahip çıkması gereken büyüklerinin sahipsizliğindesin.. Yanından geçerlerken seni azarlayacakları, aşağılayacakları düşüncesindesin.. Terliksiz gezme , karnın ağrır. Hırkanı giy üşütürsün. Ayy! Ateşin mi var senin? Karnın aç mı? Uyumadan önce pijamalarını giy. Hangi dünyanın cümleleridir bunlar senin için çocuğum.. Ama ne yapabilirsin ki? Sen gözlerini açtığında ya birinin kucağında ya da birinin arkasında oyun zannederek sokakları geziyor, ışıklarda köşe kapmaca oynuyordun.. Çarşıda pazarda zabıta amcalarla saklambaç, bazen ise mendil kapmaca oynaman gerekirken mendil satmaca oynuyordun.. Sen bunların oyun olmadığını anladığında çoktan büyümüştün çocuğum.. Ne önemi vardı senin için lolipopun gofretin tadının sen daha çocukluğun tadı nasıldır bilmezken.. Çocukluğundan çalınan her şeyin için ayrı ayrı borçluyum sana.. Senin yaşayamadığın çocukluğun utandırıyor yaşadığım çocukluğumu.. Evet, belki yaşadıklarının faili ben değilim. Fakat bu işin faili olan vicdanı buharlaşmış merhamet fakirleri de bu yürek yükünü taşıyamaz elbet.. Bu yük ancak merhamet yağmuru yağan çölleşmemiş yüreklerin yüküdür.. Bu yük, içinde çocukluğunun izlerinin taşıyan tüm insanlığındır.. Not: Bu yazı, Parlak Jurnal Yazı Yarışması'nda ödüle layık görülmüştür. Teşekkür ederim Serkan Atay, çok naziksiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kimsesiz-sairin-son-isyani/", "text": "Eline aldığı tükenmez kalem bitiyordu. Sanki ona engel olmaya çalışan bir işaretti bu durum. Ya da onun kendince büyük isyanına bir başkaldırıydı. Kendisi hayatı boyunca onca engele boyun eğmişti. Ama kaleme karşı gurur yapmış olacak ki kalemi tek hamlede iki eliyle kırdıktan sonra gelişi güzel çöp kutusuna doğru fırlatmıştı. Hayatın ona yaptığını o da kendince kaleme yapmıştı. Kalem kutusunda eski bir kurşun kalem kalmıştı. Onla yazmak istemedi mektubun son satırlarını. Çünkü kurşun kaleme baktıkça kendini görüyordu. Kimse işi düşmedikçe eline almamış bir köşede onca güzel kalem arasında yok olmuştu. Böyle önemsiz ve eski bir kaleminde kendince büyük bu isyanın son satırları olamazdı asla. Bu gurur daha güzel kalemlerin olmalıydı. Hayatı hep kötü yazılarla dolu olsa da bu son satırları güzel olacaktı. Ayağa kalkıp odanın girişinde yer alan komodinin çekmecelerini karıştırmaya başladı. Burada bulduğu tek şey beyninde yanan isyanın ilk kıvılcımına sebebiyet veren o eski fotoğraftı. Kendini odadan dışarı attı. Salonda yer alan dolabın üst rafında babasının eski eşyalarının yer aldığı kutu geldi aklına. Kutuya erişmesi kısa boyu nedeniyle zordu. İlk önce mutfağa uğrayıp bir sandalye aldı. Daha sonra sandalyenin üstüne çıkarak dolabın en üstünde yer alan eski kutuyu aşağı indirdi. Zihnindeki dağınıklık onu da etkilemiş olacak ki sandalyeyi salonun ortasında bırakıp hızlı adımlarla odasına geldi. Kendi kalemini kendisi seçmeliydi. Kalemi onun bu isyanındaki en büyük askeriydi. Bu büyük askeri kendi seçerek kendince o kalemi kutsamış olacaktı. Ayağa kalktı yatağın üstünde duran paltosunu giydi. Paltonun içindeki bozuklukları masanın üstüne döktü. Bozuklukların kalem almaya yeteceğini düşünmüyordu. Yine odanın girişindeki komodinin yanına gitti. Daha birkaç dakika önce kalem ararken sert davrandığı komodine bu sefer nazikçe davranıyordu. Komodinin orta çekmecesinde aradığı cüzdanını bulmuştu. İçinde sadece bir onluk banknot vardı. Banknotu hemen paltosunun cebine bozuklukların yanına koyduktan sonra evin kapısına doğru yöneldi. Peki ya isyanı ne olacaktı? Evde onu yalnız başına bırakamazdı. Tekrar odaya geri gelip saman kağıdını katlayıp paltosunun boş cebine koydu. Artık isyanı güvendeydi, kader onun bu isyanını engelleyemeyecekti. Şimdi ilk yapması gereken ona bu isyanında zaferi getirecek o kalemi sokağın başındaki kırtasiyeden almasıydı. Sokağa ilk adımını attığında hala başarısızlıktan korkuyordu. İsyanının paltosunun cebinde güvende olduğunu düşünse de kaderin yine onu engelleyeceğini düşünüyordu. Aklını korku haricinde başka şeylerle meşgul etmesinin daha doğru olacağını düşündü. Bunun için en çok eğlendiği şeyi yapmak istedi; sevdiği müzikleri ıslık çalarak çalmaya çalışmak. Elini paltosunun cebine soktu ve ilk olarak ıslıkla Barış Manço'nun Gülpembe şarkısını çalmaya çalıştı. Aklını bu sayede korku gibi düşüncelerden uzak tutup eğlenceli şeylerle meşgul ediyor ve aklına yaşadığı eski güzel anılar geliyordu. Üçüncü şarkıyı bitirdiğinde sokağın başına varmıştı. Kırtasiye yolun karşısında yer alıyordu. Yaya geçidinden yolun karşısına geçtikten sonra hayranlıkla kırtasiyenin önünde durdu ve kırtasiyeyi izlemeye başladı. Tahta döşemeleri, dışarıda yer alan kartpostalları, kırmızı kapısı ve kapısına yapıştırılmış kitap afişleri ile kırtasiye hep onun ilgisini çekmişti. Bedeninin yorulduğunu ve güçsüz kaldığını hissetmişti kırtasiyenin kapısını açarken. Kırtasiyenin içine adımını attığında isyanı için önemli bir yere geldiğini düşündü ve heyecanı daha da katlandı. Tükenmez kalemlerin yer aldığı rafın önüne doğru yöneldi. İsyanının ilk satırlarını mavi bir tükenmez kalemle yazdığı için alacağı kaleminde mavi olması gerektiğini düşündü. Eğer böyle bir gereklilik olmasaydı rafın önüne gelir gelmez ilgisini çeken en üst sıradaki kırmızı kalemden başka kalemi almayacağına emindi. Alt sırada yer alan mavi tükenmez kalemler arasında kararsız kalmıştı. Mavi renk onun için bir şey ifade etmiyordu. Kırtasiyede bir gözü ile saati aramaya başladı. Saat kasiyerin arakasındaki duvarda yer alıyordu. Saatin akrebinin ikinin üstünde olduğunu görünce artık aceleci davranması gerektiğini düşündü. Çünkü saat altı olmadan isyanını tamamlayıp postalamalıydı. Mavi kalemler arasından gözünü kapatıp rastgele birini seçti. Eline aldığı ilk kalemi beğenmediği için ikinci kere şansı denemek istedi. İkici seferde biraz daha seçici davranmıştı. Bu sefer seçiminden memnundu. Hızlı adımlarla kasaya doğru yöneldi. Onluk banknotu kasiyere doğru uzatıp fiş ve para üstünü beklemeden kendini dışarı attı. Artık bundan sonra yaşayacağı her zaman kaybını kaderin bir oyunu olarak görmeye başlamıştı. Yaya geçidinin önüne geldikten sonra kırmızı ışığın yandığını görünce tekrardan sinirlendiğini hisseti. Zihninin içinde bir yerde sanki kaderi onunla dalga geçiyor, onu izleyip kahkahalara boğuluyordu. Buna izin veremezdi. Hemen eve gitmeliydi. Hızlı adımlarla kendini yola atmasıyla acı bir fren sesini duyması bir oldu. Son bir tebessüm etti kaderine ve yine sen kazandın demekten başka bir şey gelmedi elinden. 30'lu yaşlarında bir erkek cesedi vardı trafik polisinin karşısında. Cesedin üzerinde herhangi bir kimlik bilgisi yer almıyordu. Sokak üzerinde yer alan esnafa sorulduysa da kendisini tanıyan kimse çıkmamıştı. Bu yüzden merkeze kimsesiz ölü olarak bildirilmiş ve kimsesizler mezarlığına defnedilmişti. Cesedin üzerinden ise birkaç bozukluk, kırılmış bir mavi kalem ve bir saman kağıdı çıkmıştı. Saman kağıdının üzerinde yer alan mektupta ise sadece son kısımda yer alan bir şiir okunabilmekteydi. Mektubun geri kalanı kan lekeleri ve tekerlek izleri nedeniyle mahvolmuştu. Polis şiire göz gezdirmiş ve şiir polisin çok hoşuna gitmişti. Bu yüzden olsa gerek ki rapor kağıdına kimlik bilgileri kısmını Kimsesiz Şair olarak doldurmuştu. Rapor işlerini hallettikten sonra şiiri temiz bir kağıda geçirip büronun girişinde yer alan panonun sol üst köşesine asmak istedi. Issız gecede ay olup karanlığımı aydınlatan. Kara kışın soğuğunda sırdaş olup gönlümü ısıtan. Ansız vakitte söylediğim türkülere arkadaş olan. Sahte mutluluklarım yok göz yaşlarımı sakladığım, Ya da derin bir serzenişim böler sessizliği,"} {"url": "https://parlakjurnal.com/kirazin-tadi-taste-of-cherry-film-incelemesi/", "text": "İran'ın en meşhur 3 yönetmeni kim diye sorsalar herhalde sırasıyla; Abbas Kiyarüstemi, Mecid Mecidi ve Asghar Ferhadi isimleri sayılır. Üçü de uluslararası pek çok ödül almış ve özgün İran sineması perspektifini dünyaya kazandırmış yönetmenlerdir. Özellikle Nuri Bilge Ceylan'ı etkileyen en önemli yönetmenlerden birinin Abbas Kiyarüstemi (1940-2016) olduğunu, Ceylan'ın filmlerindeki pek çok referans sahneden anlayabilmek mümkündür. Abbas Kiyarüstemi'nin aynı zamanda fotoğrafçılık geçmişi de bulunmaktadır. Bu sayede filmlerine anı hissetmenizi sağlayan derin sanatsal dokunuşlar da eklediğini görmekteyiz. Öyle ki sadece bir sahnede, pek çok detayı aynı anda göstermeyi başarabiliyor. Sizlere henüz izlemediyseniz bu üç filmi de seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu noktadan sonra 'Kirazın Tadı' filmi hakkında keyif kaçırıcı detaylar verilecektir. Filmi izlemeyi düşünüyorsanız aşağıdaki yazıyı, daha sonra da okuyabilirsiniz. Açılış sekansında Range Rover arabasıyla İran'ın tozlu sokaklarında arayış içerisinde bir adam görüyoruz. Görünüş olarak Joaquin Phoenix'i andıran beyefendi birkaç kişiye iş teklif ediyor ancak rağbet görmüyor. Kendimizi bu adamın yani Badii Bey'in yanındaki koltuğa oturuyormuş gibi hissediyoruz. Arkada da 1997 Tahranı'nı seyreyliyoruz. O dönemin yoksulluğu filme yansımış ve Badii Bey'in sık sık iş makineleriyle dolu grift sokaklardan geçtiğini anlamak mümkün. Her taraf toz toprak içinde; araba taşlı, düzensiz ve kıvrımlı yollarda dolanıyor. Belki de bu yollar aşılması gereken zorlukları, Badii Bey'in yolculuğu ise yaşam seferini anlatıyor bizlere. Yolculuğa devam ederken Kürt kökenli bir askerle karşılaşıyor Badii Bey. Askere iş teklifinde bulunuyor ama o kadar gizemli bir şekilde yapıyor ki bunu genç askerin kafası karışıyor. Tabii bizim de zihnimizde soru işaretleri belirmiyor değil. Ardından askeri, daha sonra defalarca göreceğimiz sarp bir bölgeye getiriyor ve orada açtığı çukuru görmesini istiyor. Asker çekingen ve ürkek bir yapıya sahip, teklifi kabul etmediği gibi kaçıyor üstelik. Badii Bey, yüklü miktarda para önermesine karşın askerin teklifini neden kabul etmediğini anlayamıyor ve korkaklığına vuruyor muhtemelen. Asker önce başının belaya girmesini istemediğini, sonra bunu Badii Beye yapamayacağını söylüyor. Bence yalnızca korkuyor. Arabasına aldığı ikinci adam Afgan kökenli bir ilahiyat öğrencisi. İlahiyat öğrencisi burada işin dini yönünü temsil etmektedir. Badii Bey ateist değildir ve kendini, eyleminin dini açıdan da doğru olduğuna inandırmak ister. Bunu şu sözlerinden anlayabiliriz: İntihar etmek büyük günah ama mutsuz olmak da günah değil mi? Mutsuz olduğun için başkalarını incitirsin, kendini incitirsin. Bu da günah değil midir? Allah kulunun acı çekmesini istemez. Ne olursa olsun genç adam yalnızca Kuran'dan beslendiğini ve intiharın kesin olarak günah olduğunu bildiği için kendisine yardım ve yaltaklık edemeyeceğini ima eder. Badii Bey belki de onu ikna ederek aslında intiharının vicdanını rahatsız eden dini boyutunu da ortadan kaldırmak istemiştir. Burada ilginç bir şekilde Badii Bey'in aracının tekeri çukura girer ve yoldan geçmekte olan bir tomar insan arabayı ittirerek Badii Beye yardım ederler. Acaba yönetmenimiz olumlu eylemlerin destekçisi olmak isteyen insan sayısının, olumsuz durumların parçası haline gelmek isteyenlerden daha fazla olduğunu mu anlatmak istemiş bilemiyorum. Adının Bakari Bey olduğunu öğrendiğimiz yaşlı adamın Badii Bey'i intihardan vazgeçirmek için kurduğu cümleler aslında seyirciye yaşama dair çarpıcı dersler de veriyor. Ağacın tepesinden güneşin doğuşunu seyretmek, çocuklara dut dağıtmak, dutun tadına varmak, eşiyle paylaşmak, dolunayı izlemek gibi aslında alıştığımız fakat gözden kaçırdığımız güzelliklere atıfta bulunuyor Kiyarüstemi. Yine de bütün bu sebepler kararlı bir insanı intihardan vazgeçirmeye yetebilir mi emin değilim. Daha da önemlisi intiharı düşünen kişi ya körse, ya tat alma duyusunu yitirdiyse, ya koku alamıyorsa, ya çevresinde hiç mutlu insan yoksa? Bu örnekler çoğu otorite tarafından ikna edici kabul edilse de saydığım durumlardaki kişilerin çevresindeki 'bu' güzellikleri fark edemeyecek ve yaşaması için geçerli argümanı kalmayacaktır. Ancak Kiyarüstemi de bunu görmüş olmalı ki karakter burada çok güzel bir cümle daha kuruyor; Bütün bu olanlardan sonra yani dutu yedikten sonra hayatım düzelmedi ancak bakış açım değişti yani ben değiştim. Belki de mesele tatmaktan, duymaktan, hissetmekten öte bakış açısındadır. Aslında her şey güzel ve çirkinden yani zıtlıklardan ibarettir ve sen ne görmek istersen onu görürsün. Acaba Badii Bey ölümünün ardından kendini gömecek birini mi arıyordu yoksa bir umut ışığı mı yakalamaya çalışıyordu? Bir ihtimal böyle bir ölüm yöntemi seçmesinin sebebi de, kendisini daha onurlu hissetmek isteyişidir. İşin ilginç yanı, Badii Bey'in neden intihar etmek istediğinin hiç anlatılmaması. Böylece seyirciler de ziyadesiyle empati kurdurtulan ana karakteri hiç yargılayamıyor aslında. Badii Bey müzeden dönerken fotoğrafını çektirmek isteyen bir çiftle karşılaşır. Arabasından bile inmeden onların fotoğrafını çeker ve arabayı tekrar müzeye sürer. Herhalde burada mutlu çifti görmek, bu ölümsüz anlarına tanıklık etmek Badii Bey'in yaşamı sonlandırma fikrini örselemiş olsa gerek. Tekrar müzeye koşar ve Bakari Bey'e ısrarla üzerine toprak atmadan evvel kendisini uyandırmak için çabalaması, taş atması, sarsması yönünde tembihler verir. Zannediyorum intiharı vazgeçilmez şekilde kafasına koyan birinin, bu denli uyarılarda bulunması absürt olacaktır. Öyleyse portresi çizilen bu kişinin yani Badii Bey'in aslında kendisini gömecek birini değil, kendisine 'farklı' şeyler sunacak; belki görmediği, dikkat etmediği bir ayrıntıyı ona gösterecek birini aradığı ve Bakari Bey'in bazı hamleleriyle buna çok yaklaştığını söyleyebiliriz. Yine aslında bu araba yolculuğunu bir metafora çevirirsek; yolculuk yaşamın kendisidir ve ömrümüz arayışla geçmektedir. Kimi zaman öyle bir telaşe içerisindeyizdir ki çevremizdeki güzellikleri fark etmeye ihtiyaç duymayız bile. Bazense umutsuz boşluk ruhumuzu kaplayıverir. İşte o anda tutunacak bir dal ararız. Arkadaş ararız, eş ararız, iş ararız, ideal ararız, çocuk ararız. Arayış işte budur. Arabaya sırasıyla genç, erişkin ve yaşlı kişiler binmiştir. Bunlar insanın çocukluk, gençlik, yaşlılık hallerine işaret ediyor olabilir. Asker olmasına rağmen korkak olan genç, ilahiyatçı olmasına rağmen din bilgisi zayıf olan Afgan ve intiharı engellemek istemesine rağmen paraya ihtiyacı olan Bakari Bey. Zıtlık içinde zıtlık. Her birinin kendi tecrübesine göre hayatı algılayış biçimleri de farklı. Ortak olan şeyse hepsinin Badii Bey'i eninde sonunda unutacak olması. Arabadan indikten sonra Badii Bey onların umurunda bile olmuyor. Çünkü kendi hayatlarını yaşıyor, kendi arayışlarını gerçekleştiriyorlar. Bu yüzden onlar arabadan indikten sonra Badii Bey yeniden yalnızlığıyla baş başa kalıveriyor. Film incelemesi çok güzel olmuş. İncelemeyi okurken filme bir an kendimi oldukça yakın hissettim. İncelemenin kendisinde de bir doğu esintisi yüze çarpıyor. Parlak Jurnal'deki en etkileyici film incelemesi olmuş diyebilirim. Teşekkürler. Bu güzel yorumunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kirilmalarin-refleksiyonunda-pandemi/", "text": "İnsanlık tarihinin bazı anları vardır ki en değersiz ihtimalleri göklere çıkartıp, en değerli ihtimalleri yerlerde süründürmüştür. İhtimaller zincirindeki açık bırakılan Kerkoportalar her daim insan soyunun hayatında kırılmalar oluşturmuştur. Zaman nehrinde yıkanan unutulmaz anlar kolektif bilincimizde yaşayarak sosyolojik değişimlere yol açmıştır. Şu satırların işlenmesi adına vurulmuş her bir dokunuş esnasında başka bir yaşam, kolektif bilinçte azapla hatırlanacak bir tehlikeyle mücadele ediyor. Dünyanın ummaz bir noktasında, geçmişte defaatle umulmuş, uyarılmış bir pandemik salgınla baş başayız. En büyük üretim ekonomisine sahip Çin'in ucuz üretim/işçi kabiliyetinin mütevelliti olan bir yönetim şekliyle, az ihtiyaçlarla yaşama mecburiyeti kılmış vatandaşlarının hemfikir olabileceğimiz pis koşullarda gıda ve türevi yaşam tüketimlerini yaşaması bugünki kırılma noktamızın en temel sebeplerindendir. Ucuz işçilikten faydalanan ülkelerin ve vatandaşların bugün farkında olmadan, değersiz zannedilen ihtimallerle oluşturduğu çarkın getirdiği yıkım, göklerde düşünülen tüm güçleri ölüm kavramıyla sersemleterek yerlere serdi. Tarihteki her bir yaşam tehlikesi ve dolayısıyla ölüm, müteakiben bir değişimle arınmıştır. İhtiyaçları ve tüketimi bitmek bilmeyen insan soyunun, evlere kapanma zorunluluğu ile yaşaması evvela ünlü filozof Schopenhauer'un İstenç konusunda yazdıklarını akıllara getiriyor. Dış dünyaya kapalı hale gelişimizin getirdiği buhran apaçık olarak bizlere hayatımız, prensiplerimiz, düşüncelerimiz konusunda refleksiyon fırsatı doğuruyor. Bu fırsat topyekun olarak toplumlardan aydınlar çıkaracak. Pandemi sorunumuz bittiğinde, gelinen noktaya müşterek sorunları hatırlatacak. Hava kirliliğinin, küresel ısınmanın ve türevi problemlere çözüm amaçlı kitlesel ayaklanmalar yaşanacak. İnsanlık tarihinde yüzyılımıza geldiğimizde karşılaştığımız inançsal ve toplumsal tüm sınıflandırmalar, küresel sorunla birlikte daha az düşünülmeye değer olmaya yüz tuttu. Sınırların kapandığı, ticaretin durduğu, etkileşimin azaldığı sınıflandırmalar arasındaki bu kapalılık kolektif bir dayanışmanın mütevelliti haline geldi. Ülkeler, değerli madenler ve iktisadi yönetim biçimleri dönüşümlerle karşı karşıya kalıyor. İnsanların gözünde ülkesinin gücünü belirleyecek 2 faktör söz konusu olacak: Basitçe diğer ülkelere kıyasla bulunduğunuz sağlık oranları ve maddi imkanlar. Sağlık alanında yeterli test kiti ve solunum cihazı mevzuyken maddi imkan tarafında gıda temini ülkelerin vatandaşına karşı yeterliliğini ortaya koyacak. Tüm vatandaşları topyekun etkileyen bu durum şüphesiz olarak her ülkenin her vatandaşının hükumetinin ekonomik politikalarına karşı bir sorgulama süreci başlatmasıyla birlikte süreç sonunda başarısızlığı apaçık netleşen pek çok hükumetin değişeceğini tahmin edebiliriz. Alışkanlıklarımız değişim sürecinde doğru yönde ilerliyor. Dijital tarafta tüm şirketler uzaktan çalışma pratiğine alışmaya başladılar. Gıda ve benzeri perakende zincirleri teslimat için dijital alışveriş tarafına çalışmalarını yoğunlaştırdı. İlkel ödeme yöntemi olarak kalacağını düşündüğüm kağıt paralar yerini temassız ödemeye sahip kredi kartlarına bırakmaya başladı. Tüm insanlar tokat yediği doğaya karşı bir bağışlanma elde edebilmek için temizliği ve hijyeni elden bırakmıyor. Akıllı telefonlardan odaklanmaya ve düşünmeye fırsat kalamayan insan soyu depresif bir bunalımla kendi kendisiyle baş başa kaldı. Toplumdaki kitlesel alışkanlıklarımız yalnızlığın sadeliği ve sessizliğini tadıyor. Hiç farkında olmadan attığımız küçük adımlar, aldığımız küçük kararlar bir ülkenin ekonomik planını, o ülkenin vatandaşının yaşamını ve dolayısıyla tüketmek zorunda kaldığı bayağı biçimdeki besinlerin sonucuyla tüm dünyayı etkiledi. Tarihin ve zamanın bizleri getirdiği bu noktadan geriye baktığımızda hala dalgın insan soyunun yılmaz biçimde, sonsuz ihtimaller zinciri içerisinde Kerkoporta kapısını yine açık bırakarak soyunun geleceğini topyekun bir dönüşüme soktuğunu görüyoruz. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 13. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kirim-tarihi/", "text": "Evvela, Kırım sözcüğü Türkçe bir sözcüktür. Ruslar bölgeye Türkçe Akmescit olarak kullanılan Sevastapol da demektedirler. Kırım yarımadası tarih boyunca çeşitli milletlerin ilgi alanının odağında bulunmuştur. Bunun sebebi tarihi yarımadanın özellikle Karadeniz'de bölge ticareti için kilit bir noktada bulunmasıdır. Hazar İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından bölgeye göç yaşanmıştır ve bu nüfusu arttırmıştır. Fakat esas önemli nüfus artışının sebebi, Tatarların yarımadaya gelişidir. Ayrıca Tatarların liderlerinden Hacı Giray daha sonra (1441) Kırım Hanlığını ilan etmiştir. Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselişi ile birlikte Kırım siyaseti üzerinde etkisi artmıştır. Bir yandan da tarihte Korkunç Ivan olarak bilinen Moskova Prensliği liderinin emriyle Rusların saldırıları sonucu Tatarların diğer hakimiyet alanları olan Kazan 1552'de ardından da 1556'da Astrahan Hanlıkları Rus kontrolüne geçmiştir. Bu hadise yaşandıktan sonra kuzeyde bulunan Tatarlar, güneydeki Tatarlarla ayrışmışlardır. Ve Slavlar ile Tatarlar arasında etnik karışım başlamıştır. Öte yandan Hacı Giray'ın vefatından sonra oğulları arasında taht kavgaları başlamıştır. Nihayet taht kavgasını Osmanlı'nın desteklediği Mengli Giray kazanmıştır. Kırım, Rus tehditinden dolayı 1475 yılında, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı'ya politik olarak bağlanmıştır fakat net bir ilhak söz konusu değildir. Kırım Hanları ilk zamanlar mirza denilen Kırım asilzadeleri ve seyyidlerin katıldığı bir meclis tarafından ittifakla seçilip tayin edilirlerdi. Ek olarak Kırım, ulus denilen beyliklere ayrıldı. Ulus denilen bu beyliklerin başında mirza denilen şahıslar bulunuyordu, Hanlık memurları ulus topraklarına müdahale edemezlerdi. Savaş esnasında ise mirzalar kendi askerleri ile hanlık ordusuna katılırlardı. 16.yy itibaren hanların seçim, tayin ve azilleri ise doğrudan İstanbul tarafından yapılma uygulamasına geçilmiştir. Kırım 18.yy'ın başından itibaren Rusların iyice güçlenmesiyle beraber, Çarlığın yarımadaya yönelik politikalarıyla hızlı biçimde etnik değişime uğramaya başlamıştır. 1774 yılında Rus Çarlığı ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile Osmanlı Devleti'nin Kırım üzerindeki etkisi kırılmıştır. Nitekim önce bağımsız olan Hanlık, 1790 yılında Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmiştir. Kırım Hanlığı'nın yok oluşu ile yüz binlerce Tatar da doğrudan veya Bulgaristan ve Romanya üzerinden Osmanlı Devletine göç etmiştir. Nitekim bölgede sular durulmamıştır. 4 Ekim 1853'de Rus Çarlığı ile Osmanlı Devleti arasında yeni bir savaş başlamıştır. Savaş, Kırım Savaşıdır. İngiltere ve Fransa stratejik açıdan Rusya Çarlığı'nı durdurmak için savaşa Osmanlı Devleti'nin yanında girmiştir. Tarafların yoğun kaybının ardından savaş 30 Mart 1856 tarihinde Paris Anlaşmasıyla sona ermiştir. Anlaşmanın ilk maddesi oldukça önemlidir çünkü bu maddeye göre taraflar işgal ettikleri toprakları iade edeceklerdir. Bu sayede Kırım'da Osmanlı için net bir kazanım yoktur. Üstüne Duyuni Umumiye'yi kuracak derecede büyük bir borçlanma peydah olmuştur. Fakat ikinci maddede Osmanlı İmparatorluğu Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olacağı, toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığının Avrupa devletlerinin ortak garantisi altına alınacağı hükmü konulmuştur. Daha sonra, Kırım'a Çarlık Rusya'nın çeşitli bölgelerinden gelen Slavlar yerleştirilmişlerdir. Bolşevik Devriminden sonra ise evvela bağımsız sosyalist bir devlet olarak kalan Kırım, Sovyetler Birliği'nin kurulmasından sonra RFSSC'ye dahil olmuştur. 2. Dünya Savaşı'nda Kırım'a Nazi saldırıları sırasında yarımadada kalan Kırım Tatarlarının Nazilerle işbirliği yapması sonucu 1944'te savaş devam ederken Orta Asya ve Sibirya'ya sürülmelerine neden olmuştur. Böylece savaş bittikten sonra, Kırım iyiden iyiye Ruslaşmıştır. SSCB dönemi boyunca Kırım neredeyse herkes için tatil ve tedavi merkezi işlevi görmüştür. 1989'da Kırım Tatarlarına ana yurtlarına dönüş izni verilmesi üzerine onbinlerce Tatar yarımadaya geri dönüşe başlamıştır. SSCB'nin dağılmasıyla birlikte, Kırım Ukrayna'ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti'ne ev sahipliği yapsa da, 19 Mart 2014 tarihinde Rusya Federasyonu ortaya çıkan protesto gösterileri sonucu bölgeyi ilhak ederek topraklarına katmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kirk-sairden-kirk-siir-ask-ve-sevgi-2/", "text": "Şiir okumayı ve dinlemeyi sevenlerin beğeneceğini umut ettiğim şiirleri bir araya getirmek istedim. Bunu yaparken okuması kolay olsun diye her şiire ayrı ayrı bağlantı verdim. Başlıklara tıklayarak dilediğiniz şiire kolayca erişebilirsiniz. Buraya topladığım şiirlerin çoğunu tekrar tekrar okudum, dinledim. Bazı şiirleri ise güzel bir başlık oluşturmak amacıyla bu yazıyı kırk şiire tamamlarken keşfettim. Şiirleri toplarken belli bir tema üzerinde yoğunlaşmak istedim. Şiirleri sonradan sıralamayı düşünsem de bundan vazgeçtim. Bu yazıyı ilk oluşturmaya başladığım günden beri hiç sırasını bozmadan, en doğal haliyle siz değerleri okurların beğenisine sunmak istedim. Bu seçkiye almadığım şiirleri ise bir sonraki seçkide sizlerle buluşturmak istiyorum. Bir sonraki seçki için siz de şiir önerilerinizi yorumlara yazabilirsiniz. Keyifli okumalar. Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, Bir dağ başı yalnızlığı yaşıyorum yeniden., Duymasa da hiç kimse şair gönlümün, Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek, Tanrım; bu güzel yüze vermişsin emek, Dolu kadehi ters tut, hiç dökme demek! İşte bu yüzden bir kez daha iyi ki varsın diyorum sana. Senin de beni sevmeni elbette çok isterim. Belki de inanmayacaksın ama olmasa da olur. Çünkü yıllarca sevgimin öyle çok düşmanı, öyle çok muhafızı vardı ki ben seninle onları aştım, inan var olman bile yeterli ve seni seviyor olmak bile büyük bir nimet benim için. Ve şunu bil ki bu sevgime asla çoklarının yaptığı gibi yeteneksizliklerimi, kusurlarımı, yalnızlık korkumu, başarısızlıklarımı yüklemiyorum. Eğer öyle olsaydı, yitirmekten ölesiye korkar, seni kör bir tutkuyla sahiplenirdim. Oysa seni bir dine bağlanır gibi değil, kendi özgürlüğümü sever gibi seviyorum. Bir tek fısıltı duyuluyor: hoşça kal! Hoşça kal! Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu. Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene, Peşime bir korku gibi düşen o. Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak. Benim içimde yaktı sanki gurubu akşam. Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam. Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak. Yeşil çamlar altında uyuyor şimdi ada, Ve apaçık gözlerin en derin bir rüyada, Ve güneş pırıl pırıl akıyor gözlerinden, Kalbin öyle muntazam, kalbin öyle derinden. Seni düşünüyorum, ayın pırıltıları kaynaklara vurunca. Seni düşünüyorum, uzak bir yol üstünde tozlar havalanırken, Karanlık bir gecede, dar bir tahta köprüde bir yolcu ürperirken. Seni düşünüyorum, boğuk uğultularla orda yükselirken dalgalar. Kulak kesilmek için koruluktayım, sık sık her şeyin sustuğu anlar. Uzakta olsan bile ben senin yanındayım, sende yakınımdasın. Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir. Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna bir çocuk demiş. hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. sen misin seni sevdiğim o kavga, o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer. belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla, çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de, rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla, uykusuzluklar yıkıp geçmezdi kısacık kestirmelerin ardından, kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, Sen; aklım ve kalbim arasında kalan, Sen gelsen, olmaz ya hani geliversen. Eyvallah paşam. Bu günler geçsin, birlikte dinler, söyleriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kirli-para-dirty-money-belgesel-incelemesi/", "text": "26 Ocak 2018 tarihinde yayınlayan ilk sezonuyla Dirty Money belgesel serisi, her bir bölümde farklı bir konuya odaklanacak şekilde kurumsal veya bireysel yolsuzluk ve sahtekarlık, finansal suç ve manipülasyon gibi konulara eğilerek bu çerçevede gerçekleşmiş olan eylemleri, belgesel severlerin ilgisine sunmuştu. Altı bölüm halinde 11 Mart'ta yayınlanan ikinci sezonuyla da aynı çizgide ilerleyen seri, çarpıcı ve herkesi ilgilendiren konulara dikkat çekmek ve kamuoyunu aydınlatmak amacıyla devam etmektedir. Üç eski Wells Fargo çalışanının kendilerini tanıtmasıyla başlayan ilk bölüm, geleneksel ama eşitlikçi ve müşteri memnuniyetini ön planda tutan bir banka imajı çizen Amerika Birleşik Devleti merkezli Wells Fargo'nun bu imaja sığınarak çalışanlarına uyguladığı mobbingin etkisiyle müşterilerine yansıttığı finansal suçu konu alıyor. Malezya'nın eski Başbakanı olan Najib Razak'ın, devlet destekli ve kamu yatırımlarının finansmanını sağlama amacıyla kurduğu 1MDB isimli devlet fonu üzerinden devam eden ikinci bölümde, fonun yöneticileri tarafından fon bütçesinin keyfi bir şekilde kullanılması, çalınması ve Najib Razak tarafından yolsuzluğu örtbas etmek amacıyla suiistimal edilmesi izleyiciye aktarıyor. Konunun tarafsız bir şekilde ele alınması amacıyla bu organizasyonun deşifre edilmesinden sonra istifa etmek zorunda kalan Najib Razak'ın da röportajlarına yer verilmiş. Charlie Kusher'ın geçmişte parçası olduğu siyasi suçlar üzerinden, Donald Trump'ın damadı olan oğlu Jared Kusher'ın günümüzdeki ticari faaliyetlerine ve aile yapısına odaklanıyor. Jared'in etik olmayan iş yöntemleri ve siyasi eylemleriyle Kusher ailesi incelemeye alınmış. Uyuşturucu kartellerinin para aklama amacıyla Güney Amerika'dan yasadışı bir şekilde ve adli suç yöntemleriyle çıkarttıkları altını, Amerika Birleşik Devletleri'ne aktarılması sürecini inceleyen dördüncü bölüm, Peru'nun La Pampa bölgesini merkeze alarak, bu suç ağının bölge halkına verdiği zararı çarpıcı bir şekilde işliyor. Guaradians Inc isimli bölümüyle Dirty Money, Amerika Birleşik Devletleri içerisinde gerçekleşmiş olan veraset suçlarını içerecek şekilde, üzerinde pek durulmayan ancak birçok yaşlıyı mağdur eden bir konuya yer vermiş. Avukatların farklı şekillerde yaşlı müvekkillerini dolandırmalarını, mülklerinden ve ailelerinden koparılma süreçlerini konunun muhatapları aracılığıyla açıklıyor. Son bölümde Asya'nın çeşitli ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde faaliyet gösteren Tayvan Merkezli Formosa Plastik Şirketi'nin, Teksas Eyaleti'nin Point Comfort Şehri'nde meydana getirdiği çevre kirliliğini eski Formosa çalışanları ve bölge halkı tanıklığıyla ifşa ediyor. Ayrıca bu örnek üzerinden plastik üretiminin ve tüketiminin dünyanın ekosistemine ve insanların sağlığına olumsuz etkisi de izleyiciye sunulmuş. Her bölümün sonunda meraklıların bilgilendirilmesi amacıyla ilgili konu ve kişilerin mevcut durumları hakkında da açıklamalar yapılıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kis-masali-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "9 Ekim 2018'de Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından prömiyeri yapılan Kış Masalı; Akün Sahnesi' nde seyirciyle buluştu. Kış masalı, gerek seyirci için gerekse oyuncu için zor bir oyun. Bu zorluğun en büyük etkeni oyunun uzun oluşu. Oyun boyunca oyuncu coşkusunu hiç kaybetmeden hatta üstüne koyarak oynarken seyircinin de aynı sabır ve artan bir merakla dikkatlice izlemesi oyunun lezzetini tam almak için son derece önemli. Oyunun 9 Ekim' de oynanan prömiyerini izlemiş olmama rağmen oturmuş bir oyun izledim. Birkaç dil sürçmesi dışında neredeyse hatasız oynandı. Sicilya Kralı Leontes'in, uzun süredir sarayında ağırladığı eski dostu Bohemya Kralı Polixenes ile karısı Hermione arasında bir ilişki olduğundan şüphelenmesi ile olaylar başlar. Bu kıskançlık Kral ile birlikte etrafındakilerin de hayatına dokunacaktır. Bırakın zaman örtsün üzerini her şeyin, bu masalın sihriyle. Oyunculuk: İlk gösterim olmasına rağmen temiz, aşırılıktan uzak ve neredeyse hatasız bir oyunculuk çıkarılmış. Zaten oyun ekibine bakıldığında anlaşılacaktır. Oyun ekibi çoğunlukla on yıllarını tiyatroya vermiş ustalarla dolu. Ben özellikle Mesut Turan'ı ve Emre Ercil'i çok beğendim. Dekor ve kostüm tasarımı: Yalın bir dekor tercih edilmiş. Sahnede günlük hayatın yalınlığını ve aşırıya kaçmayan oyunculuğu öğütleyen Shakespeare düşünüldüğünde; bu yalınlığı sade, zarif ve yerinde buldum. Üzerine çok fazla araştırma imkanım olmasa da kostüm tasarımını da döneme özgü ve başarılı buldum. Koreografi: Dans düzenini de beğendim. Bazı seyircilere göre ikinci perdenin başındaki dans sahneleri çok uzundu ama bana kalırsa yılların geçişini ve duygu değişimini hissettirmek adına uzun olması gerekliydi. Deniz Alp'in emeğine sağlık. Müzik: İlk perdenin başındaki monologlar bana tabiri caizse biraz yavan geldi. Yavan olmasından kastettiğim arka fonda ses olmaması. Metnin okunuşundaki şiirselliği veya oyuncu performansını ön plana çıkarmak için mi bu şekilde düşünülmüş bilemiyorum. Ama bence ilk perdede de ikinci perdedeki gibi arka fonda daha çok ses ve müzik olsa daha güzel olurdu. Ancak genel olarak bakıldığında müzikler de başarılıydı. Fırat Akarcalı'nın yüreğine sağlık. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Bu güzel tiyatro incelemesi için çok teşekkür ediyorum. Sizin gibi insanlar sayesinde tiyatrolar hakkında kısa da olsa bilgi edinebiliyoruz. Tiyatroya gitmeyi seven bir insan olarak Ankara'da oyunları takip ederken sizi de takip edeceğim. Oyunlar üzerine yorumlarınızın devamını bekliyorum. Teşekkür ederim. Mehmet Bey bu güzel ve samimi yorumunuz için çok teşekkür ederim. Şu an çok sıkı bir şekilde Devlet Tiyatroları' nı takip ettiğim halde, bir süre için yorum yazılarına ara vermeye karar verdim. Bu süre zarfında kendimi, drama merkezli sahne sanatları üzerine daha çok geliştirmeyi amaçlıyorum. En kısa sürede yorumlara tekrar devam edeceğim. İlginiz için tekrar teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-1-cicekler-ve-cocuklar-uzerine/", "text": "İnsanoğlu etrafındaki çoğu şeye olduğu gibi çiçeklere de kendince anlamlar yüklemiş. Çiçeklerle konuşmuş, ağlaşmış. Çiçekler dile gelmiş, seni seviyorum demiş. Dile gelmiş yeter artık demiş, dile gelmiş sana dargınım olmuş. Mesela orkide gurur olmuş, kırmızı gül aşk. Ve daha çok ilerletmişiz çiçeklerle olan samimiyetimizi. Renklerine göre anlamlar yüklemişiz. Aslında biz her şeye bir anlam yüklemişiz. Her şeyi bir şekilde başka şeylerle ilişkilendirmek istemişiz. Mesela pembe renk kızların olmuş, mavi renk erkeklerin. İnsanoğlunun yaşadıklarını anlamlandırma çabası için küçük küçük örnekler bunlar. Yahu iyi tamam da neden anlatıyorsun bunları, dediğinizi duyar gibiyim. Sevgili dostlarım dünyada binlerce lisan ve şu an yazdıklarımı okuyup anlayabilecek milyonlarca insan var. Tüm bu sınırları kaldıralım ve dünyadaki herkesin aynı dili konuştuğunu varsayalım. Bizler anlatmak istediklerimizi, kelimelerin sığlığıyla sınırlandırıyorsak eğer, üzülerek söylüyorum ki yine derdimizi istediğimiz biçimde anlatamayacağız. Çünkü iletişim yolları fiziksel olarak gelişirken -tıpkı her geçen gün daha da uzaklaştığımız doğa gibi- alternatif iletişim yollarımızı ve duygu bağlarımızı yitiriyoruz. Kısacası daha çok kelime kullanıyoruz ama sığlaşıyoruz. Artık çiçeklerin anlamlarını unuttuk. İsimlerini unuttuk. Onlara yüklenen duyguları unuttuk. Bir çocuk ne yaparsa yapsın yakışır. Bu cümleyi yaşlı bir amcadan duymuştum. Bir çocuğun yaptığı yaramazlık sonrası çocuğa hiç kızmadan, arkasından olaya tanıklık eden bendenize söylemişti. Çocuğa kızmasını bekleyen ben garipse, bu cümle karşısında şaşırıp kalmıştım. Ara sıra aklıma geldikçe bu cümleyi düşünürüm. Şimdi de unuturum korkusuyla yazıyorum. Evet, amcanın kurduğu cümle her çocuk için doğruydu. Neden mi? Çünkü çocuk iyiliği ve kötülüğü henüz tam tatmamıştır. Henüz seçmeye başlamamıştır. Seçmenin ne demek olduğunu yeni yeni oyunlardan öğrenmeye başlamıştır. Nar gibidir çocuk. Güneşle birlikte sabah erkenden uyanır. Annesinin gözünde bir tanedir. Ama bir dışarı çıkmaya görsün, hemen ikileşir, üçleşir, onlaşır. Bir çocuğun sokağa inmesi demek, onu pencere kenarından izleyen diğer çocuklara başlı başına davettir. Öyle isme filan da gerek yoktur hani. Çoğu birbirinin ismini saklambaç oynarken sobeleyince öğrenir. Kazanmak ya da kaybetmekten ziyade, insan olmanın ve olabilmenin değerini öğrenir. Asıl kazancın insanlarla bir arada yaşayabilmek, birlikte olabilmek olduğunu bilir çocuk. Sonra unutur bu gizli hikmeti. Ee sonunda fark eder ve ekler: Yalnızlık bir çeşit unutkanlıktır diye. Şimdi ben de çocukça düşünüp daha güzel bir dünya hayaliyle yazıyorum bu son cümlemi: Bir zamanlar çocuk olduğumuzu ve o zamanları özlediğimizi kendimize hatırlatalım. Hatta mümkünse bazen çocuk olalım. İnsanoğlu olarak çok farklı yönlerimiz olsa da evrensel değerlerimiz de var. Mesela çiçek. Çiçekler herkese güzel şeyler anımsatıyor olmalı. Her dinde çiçeklere güzellik ve huzur atfediliyor. Çocuklar da her ne kadar uğraşılması zor varlıklar olsalar da özünde masum oldukları için bir çocuk ne yaparsa yapsın yakışır sözü çok yerinde olmuş. Kalemine sağlık. Yaptığın her yorumla karalamalarımın farklı yönlerini keşfediyorum. Burada yazdığım ve yazdıklarımı okuduğun için şanslı olduğumu düşünüyorum. Güzel yorumun ve katkıların için teşekkür ederim. Evet, Nazım ne güzel de demiş... bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı. Bu yazının altına böyle bir şiir kondurduğunuz için teşekkür ederim Rabia Hanım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-2-yeni-yil-uzerine/", "text": "Yaklaşık bir hafta önce; ayın dünya, dünyanın ise güneş etrafındaki dönüşü tamamlandı. Her ikisi de yeni yıl ile yeni bir döngüye girdi. Bizler de yıllık programlarımızı akıllı telefonlarımızdan yeniden şekillendirmeye başladık. Akıllı telefon diyorum çünkü artık kimse takvim yapraklarına dokunmuyor. Herkes her işini artık rengarenk ekranlarla; küçük, çok fonksiyonlu kutularla hallediyor. Vakitten ve kağıttan tasarruf etsek de bu durum bizi geri dönülmez biçimde değiştirmeye başladı. Aynı evdeki aile üyeleriyle, arkadaşlarla sosyal medya üzerinden konuşur, anlaşır olduk. Birbirimize temas ederek duygularımızı ifade etmeyi minimuma indirdik. Duygularımızı, renkli jest ve mimik sembolleriyle, karmaşık kelime salatalarıyla ifade eder hale geldik. Bu konu özelinde herkesin diyebileceği birçok şey var. Çünkü bu türümüzün sosyal evrimi. Şimdi ayrıntılı biçimde hatırlayamadığımız ama daima aklımızın bir köşesinde yer etmiş çağ geçişleri tabirini yakında daha sık kullanacağız. Çünkü tükenen doğanın yerini almaya çalışan teknoloji ile resmen yeni bir teknosistem oluşturmaya çalışıyoruz. Bu geçişi savaşla mı yoksa barışla mı yapacağımız ise hala merak konusu. Ancak kutuplaşan uluslara ve tükenen kaynaklara bakıldığında bu geçişin daha çok savaşla geleceği tezi kuvvetle muhtemeldir. İklim değişikliği çok uzun yıllardır konuşuluyor. Üzerine araştırmalar yapılıyor. Şu an hak ettiğinden daha az konuşulmasının sebebi ise kuşkusuz tüm dünyanın mücadele ettiği ve henüz hakkından gelemediğimiz virüs salgını. Hatta bu salgın olmasaydı eminim şu an ki gündemimiz küresel ısınma olacaktı. Pandemi bizi birbirimizden ve doğadan uzaklaştırdı. Ancak bunun doğaya faydası bir dönem karbon salınımının azalımı ile sınırlı kaldı. Dışarı çıktığımız kısa vakitlerde doğayı yarışırcasına daha çok kirlettik. Evet, araçlarımızı daha az kullandık ama petrole olan talebin azalmasına rağmen maliyet hesabına dayandırılarak çıkarılmaya devam eden petrol en ucuz yol olarak denizlere döküldü. Sularımız daha çok kirlendi. Temizlik ve hijyen adına taktığımız eldiven ve maskeler doğamızı, sularımızı kirletti. Dünyanın ısınması ile ekolojik denge bozuldukça bozuldu. Son günlerde adından sıkça bahsedilen su kıtlığı gündeme gelmeye başladı. İlerleyen günlerde bu alanda küresel çalışmalar yapılacaktır. Daha geçtiğimiz günlerde; Çin'in buzulları korumak adına örtüyle kaplamaya başladığına dair haberler gördük. Artık bu tarz haberleri daha sık göreceğiz. Dünyadaki birçok ülke salgınla mücadele ederken ekonomik, kültürel ve daha birçok alanda onarılabilir ve onarılamaz yaralar aldı. Bu yaralardan en önemlisi kuşkusuz ekonomi oldu. Arz talep dengesinin bozulmasıyla desteklenemeyen üreticiler büyük yaralar aldı. Kısacası evimizdeki aşımız bize gelene kadar birçok yerden geçerken geçtiği yollarda onları tutan eller yara aldı. Üreticinin aldığı yara göz önüne alındığında tarla tarımının azalacağı ancak bireysel ve bahçe tarımının artacağını söyleyebiliriz. Bu yıl sonundaki verileri merakla bekliyorum. Kültürel temalar kısmında sanat alanındaki muhtemel değişikliklerden bahsetmek istiyorum. Bu değişikleri aşıların işe yaraması umudu ve öngörüsüyle yazıyorum. Bu dönemde kuşkusuz çok şey yaşandı çok eser karalandı. Bunların arasından salgın temalı içeriklerin yoğunluğunu bu yıl göreceğiz. Dünyadaki kargaşa yine aynı şekilde eserlere de yansıyacak ve daha karamsar daha disütopik tiyatro eserleri, sinema filmleri izleyeceğiz. Hatta bu döneme gönderme olarak, geçmiş yüzyıllarda yaşanan salgınlara ve sonrasına ait eserleri de görmemiz kuvvetle muhtemel. Bundan ziyade aşının işe yaramasını, muhtemel tedavilerin işe yarar hale getirilmesini ve salgının kontrol altına alınarak bu salgında çok fazla yara alan sanat camiasının yaralarının tez zamanda sarılmasını ümit ediyorum. Umarım yaralar kapanır, kabuk bağlar. Çok uzun zamandır bilgiye erişimin dönüşüm içerisinde olduğunu zaten konuşuyorduk. Bu salgından önce de böyleydi. Ancak salgınla birlikte yaygınlaşan online eğitim programları teorik bilginin aktarılması konusunda hız kesmeden önümüzdeki dönem de devam edecektir. Ben bile alanımla ilgili olmayan ama ilgi duyduğum birçok alanda bilgi sahibi oldum hem kolayca hem de yasal bir şekilde. Parayı kuşkusuz Lidyalılar buldu ve o günden bugüne birçok değişime uğradı. Ama Lidyalılar parayı bulmadan önce de insanlar alışveriş yapıyorlardı ve işin garibi anlaşabiliyorlardı. Aslında ortaya çıkış tarihi yakın olsa da blok zincir ve kripto paralar gerek halk gerekse sermaye piyasalarınca her gün daha çok kabul görmeye başladı. Bu yıl işte bu geçiş için anahtar rol oynayacak diye düşünüyorum. Bu yıl ülkemizin de bu alanda bir girişimde bulunması kuvvetle muhtemel."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-3-mucadele-uzerine/", "text": "Bayağı bir günün, sıkıcı bir öğle vaktiydi. Perdeyle mücadele etmeksizin pencerenin açık kalan kenarından dışarı baktım. Hava çok güzeldi. Hava almak, yürüyüş yapmak belki dışarıda biraz oturmak için bahçeye çıkmaya karar verdim. Üstümü değiştirdim ve yavaş yavaş bahçeye doğru yöneldim. Dışarısı hiç beklediğim gibi değildi. Evet güneş vardı, sıcak olmasına da sıcaktı ama hafifte olsa soğuk bir rüzgar esiyordu. Buna uygun olarak giyinmemiştim. Olsun dedim, zararı yok. Bahçede gezinmeye ve üzerimdeki kısa kollu elbise ile üşümeye devam ederken çatıdan bir şey düşüverdi. İlk önce güvercin şakası zannedip ilgilenmedim. Daha sonra, yerde bir arının bir ters bir düz dönerek debelendiğini fark ettim. Sürekli oturan ve nefes almaktan bile ara sıra sıkılan bendeniz için izlemeye değer bir olaydı. Arının ne yapacağını merak ediyordum. Küçük oluşu ve -kanatlarını kullanmaya çalışırken- gözüme çarpan beceriksizliği sayesinde yavru bir arının ilk uçuşuna şahit olduğumu anladım. Ellerinize sağlık sayın yazar. İçinde bol bol sizden pırıltılar olan bir yazı olmuş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-4-kendine-yabanci/", "text": "Bu ne biçim hava böyle! Özgürlük ne yana uçuyor? Karıncalar neden sürekli çalışıyor? Kafamda birbirinden bağımsız sorular var. İçimde birbirinden bağımsız ve aykırı insanlar. Bir şeyi yaparken nasıl oluyor da bambaşka bir şeyi istediğimi anlayamıyorum. Pişmanlıklarım yok denecek kadar az. Korkularım her yanımı sarmış. Her nefes alışımda azar azar soluyorum. Neden bunları buraya yazıyorum? Bunu da bilmiyorum. Bildiğim bir şeyler var ama bildiklerim sorularımın yanıtları olamayacak kadar basit. Mesela çileğin çelikle ürediğini; kajunun, her kaju elmasının içinde bir tane kaju fıstığı olduğu için pahalı olduğunu biliyorum. Gel gör ki şimdiye kadar ne çilek yetiştirdim ne de bir kaju ağacı gördüm. Oturduğum koltuktan hiç kıpırdamadan ve durmadan düşünüyorum. Bir şeyleri değiştirebilmek için her şeyi gözden çıkarmak mı gerekli? Sahi ne yapardım ilk iş olarak? Sanırım ilk olarak karmaşık kelimelerden kurtulurdum. Giymediğim eşyaları sahiplenmeyi bırakırcasına sürekli peşimde sürüklemezdim onları. Hatıraları peşimde sürüklemezdim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-5-ucurum-merhamet-ve-ates-uzerine/", "text": "Hepimizin hayatında güç dönemler vardır. Bu dönemleri, geçilmesi gereken bir uçurum olarak düşünelim ve sizinle bu uçurum üzerine biraz konuşalım. Herkes uçurumu nasıl geçeceğini bilir. Aklın yolu birdir. Uçurumu geçmek için dirayetli olmak, sabretmek, azmetmek gerekir. Yolun ne başında ne de sonunda rehavete kapılmamak gerekir. Uçurum yalnız tehlikeli değildir. İçinde barındırdıklarıyla güzeldir de. Bir adımında ayağına diken batarken diğer adımında o dikenin çiçeği kanayan yarana merhem olur. Uçurumu geçmek için dikenler ayağına battığında pes etmemek, çiçeğe aldanıp gardını düşürmemek gerekir. Kimse uçurumu geçmenin kolay olduğunu söyleyemez. Kimisi yola çıkar kimisi denemez bile. Yani kimi yola çıkar yenilir kimisi yola çıkmadan yenilir. Mükafatın çoğu ise yola çıkana verilir. Sözün özü, bazı şeyleri söylemesi kolay yapması zordur! Mücadele etmenin güzelliği ise tüm o acılara değerdir. Hava bugün hayli kapalı. Kuşlar çatı oyuklarında, köşelerinden hiç çıkmadılar. Solucanlar yer altında... Güneş hiç doğmadı, bir yağmur damlası bile yeryüzüne inmedi. Her yer sessizliğe bürünmüş. Kasvetli bir hava her yanı sarmış. Sıkılan birkaç insan, beyaz perdelerinin ardından mütemadiyen sokağa bakıyor. İşte tam o sırada sokağın başında mağrur bir kedi beliriveriyor. Ağzında küçücük bir balık. Patilerini öylesine gururla öylesine kendine güvenerek ileri atıyor ki kedinin balığı bizzat yakaladığını düşünmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Sonra ister istemez kedinin her adımını takip ediyorsunuz. Nereye gideceğini merak ediyorsunuz. Kedi, oturduğunuz binanın hemen bitişiğindeki bahçeye sapıyor. O an sanki dünya o kedinin etrafında dönüyor. Hayatınızı ilgilendiren bir haber bir bilgiymişçesine kediyi daha çok merak ediyorsunuz. Bir anda kalkıp -çok geç olmadan- bahçeyi gören cama doğru yöneliyorsunuz. Gözleriniz küçücük adımlarını devleştiren o asilzadeyi arıyor. Hemencecik buluyorsunuz. Ve bulmanızla şaşırmanız bir oluyor. Hadi, bak gün doğdu. Kalk artık. Pencereyi aç. Rüzgarı, uçan kuşları, güneşi selamla. İyiliği selamla... Bırak yanan yansın. İçindeki ateşi söndürme. Söndürme yansın; utandığın düşüncelerin, kavrulsun... İnan bana bu ateş seni kül etmez. Bu ateş ki ismini anası babası değil, ismini kendisi değil, kalemlerin ilan ettiği çocuğun içinde de yanar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-6-eylul-devinim-ve-uzaklar-uzerine/", "text": "Eylül; sararan yaprakların döşediği yollarda yürür. Hissiz şehirlere, serin geceler armağan eder. Sonbahar yolunun başlangıcıdır. Yolun sonundaysa bizi kış bekler. Hatırlattıkları bir yana eylül geldi. Hem de elinde soğuk bir pervane ile geldi. Gri şehirlerin sabahını ve mütemadiyen akşamını soğutmaya geldi. Ağaçların yaprakları sararmaya başladı. Hiç kuşkusuz sararan yapraklar yakında dökülecekler. İşte ben ne zaman bir dökülüş görsem ulu orta yerde hislenirim. Dökülenlere mana yüklerim. Hem de bunu her yıl istisnasız yaparım. Yaprakların döküldükten sonra tekrar taptaze peyda olacağını bildiğim halde düşenlere üzülürüm. Ağaçların kışı geçirmek için uykuya girmeleri, uykuya girmek için yaprak dökmesi gerektiğini bildiğim halde hislenirim. Garip bir hüzün kaplar içimi. Yaprakların beni terk ettiğini düşünürüm. Onların hatıralarına basmaya kıyamam. Gidişlerinin ardından el sallarım. Neden tüm bu değişimi defalarca gördüğüm halde hüzünlenirim bilmem ama tutamam işte kendimi. Kaptırıveririm. Bazı sabahlar bedenim bazı sabahlar zihnim erken uyanıyor. Zihnimin erken, bedenimin geç uyandığı bir sabah hayatın anlamını düşündüm. İlk olarak, son zamanlarda çokça sorguladığım bir kanıya vardım. Hayat; müziğin ritmine uymayanları acımasızca eleştiriyor. Müzik hepimiz için çalıyor onun için şöyle söylemek isterim. Hep birlikte dans ediyoruz. Kimimiz sürekli ayağına bakıp tökezliyor kimimiz müziğin ritmine uyup bu serüvenden zevk alıyor. Sürekli yer değiştiriyoruz. Birbirimizle etkileşim içerisindeyiz. Benliğimizi merkeze alıp çevremizle ritmimizi paylaşıyoruz. İşte ben, tüm bu devinim içindeki kimsesizliğimi düşündüm. Çaresizce suyun akışına kapılıp gidişimi düşündüm. Önce kendimi çaresiz hissettiğim için üzüldüm. Sonra üzüldüğüm için tekrar çaresiz hissettim. Neden kendimi çaresiz hissettim işte bu soruya net bir cevabım yok. Üzüntümü bir kenara bırakıp sebebini düşündüğümde bir süredir ayaklarıma baktığımı fark ettim. İşte bu yüzden olmak istediğim yerde miyim değil miyim bilemiyorum. Ancak artık ne yöne bakmam gerektiğini kestirebiliyorum. Oturmayı düşünmediğimiz eve bir tuğla dahi koymak istemeyiz. Aynı bunun gibi bir yer hoşumuza gitmediyse ve o yerden uzaklaşmak istiyorsak her şey gözümüze kötü gözükür. En ufak bir şey bile canımızı sıkar. Oysa gitmeyi istediğimiz yer öyle midir? İnsanoğlu varmak istediği yere giderken cebinde zeytin çekirdekleri götürür. Çünkü işin bizzat doğasında bu vardır. Tutumlarımız ve hayata bakış açılarımız değişir ve bu her halimizi etkiler. Tıpkı zor da olsa sevdiğimiz bir işi yapmanın verdiği huzur gibi. Gönlümüz, görüşümüzü etkiler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-7-degisen-seyler-uzerine/", "text": "Terliklerim... Evet, geçen gün evde terliklerimle otururken bayağı sohbetler ediyorduk. Konuşma sırasında bu yıl kışın geç başlayıp erken bittiğine de değindik. Sonra küresel ısınma, gıda krizi deyince laf lafı açtı. Sen o işi ne yaptın ben bu işi batırdım derken konu döndü dolaştı değişen şeyler üzerine geldi. Bir an duraksadım. Hiç konuşmadan, paylaşmadan, geriye dönüp bakmadan yaşayıp gidince değişen şeylerin farkına varmak mümkün değildi. Her şey gerçekten inanılmaz bir hızda değişiyordu. Elbette değişmeyen şeyler de vardı. Mesela; gökyüzüne bakınca, engin maviden tutun da bakır kızıla kadar insanı kucaklayan o derin ferah ve huzur hissi hep aynıydı. Gökyüzü hep böyle insana huzur verecekti. Bir an önce gökyüzünü görmek için başımı kaldırmak istedim. Kafamı kaldırdım ve tavana baktım. Hayal dünyasından uyanmıştım. Gerçeklik bana beyaz bir tokatla kendini hatırlatmıştı. Sonra tam tersine bir hareketle yere baktım. Ayağımın altında duran halıyı gördüm. Halının desenlerine bir anlam veremedim. Neden bu anlamsız halıyı alıp hayatımın orta yerine öylece koymuştum. İnsanın sürekli gördüğü şeylerin bir anlamı olmalıydı. Ne kadar çok şey değişmişti. Terliklerim hariç etrafımda gördüğüm her şey yeniydi. Sürekli bir şeyleri değiştirmişim. Bununla da kalmayıp değişmiştim. Ancak dönüp hiç kendime bakmadan yaşamıştım tüm bunları. Evet değişmiştim ama nasıl değiştiğimi, nelerin beni değiştirdiğini hiç düşünmeden yapmıştım. Kendi kendime başlattığım bu kaotik süreç bir süre daha bu şekilde devam etti ve basit mantık kuralları ile bazı çıkarımlarda bulundum: İnsan var olduğu günden beri bir değişim ve gelişim içindeydi. Bu durağan bir şey değil bilakis bir süreçti. Farkına vardığımız her değişim benliğimizi anlamlandırabilmek ve kendimizi tanımak adına bize kıymetli ipuçları veriyordu. Yani insanın kendini tanıması için değişen yönlerinin bilincinde olması, bunu sorgulaması gerekiyordu. Bunun için en iyi yol her gece uyumadan önce on dakika düşünmekti. Bu güzel ve değerli yorum için teşekkür ederim sevgili okur. Guzel bir yazi olmus. Ozellikle yazinin giris kismi bana eski gunleri hatirlatti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisa-denemeler-7-mese-palamudu-ve-kalp-uzerine/", "text": "Aylardan kasım, günlerden perşembeydi. Ankara'da sonbahar yer yer ayaza keserdi. Gündüzleri eser, geceleri esmese de insanın içini üşüten bir soğuk her yeri sarardı. Dışarısı böyle soğukken evler, evdeki odalar küçüldükçe küçülür, daraldıkça daralırdı. İnsanın içine bir kasvet çökerdi. Bu kasvetin tek çıkar yolu dışarı çıkıp soğuk havayı ciğerlerine doldurmaktı. İki arkadaş yol boyunca göz göze gelmemeye çalışarak yürüdü. Elleri ceplerinde sıcaktı. Ancak içlerini üşüten bu soğuk katlanılır gibi değildi. İçi sıkılan adam yerde bir meşe palamudu gördü. Görür görmez aniden palamuda bir hamle yaptı. Palamut yol boyuncu dümdüz ilerledi. Adam az sonra palamuduna tekrar kavuştu. Bir tekme daha savurdu. Palamut bir kez daha yol boyunca dümdüz gitti. Ancak bu sefer adamın değil de yol arkadaşının tarafına-önüne geçti. Adam palamuda bir tekme daha savurmak edasıyla gözlerini meşe palamudundan ayırmaksızın yürüdü. Palamut onun palamuduydu artık. O içinin sıkkınlığını geçirmiş ona bir meşgale ve uğraş sunmuştu. Dikkatinin dağılması sıkıntısını gidermişti. İşte bu yüzden meşe palamudunu sevmişti. Adam meşe palamuduna bir tekme daha savurmak için arkadaşına lisanı hal ile rica etti. Arkadaşı bu çocukça oyundan sıkılmış olacak ki palamudu ayağının altına aldığı gibi ezdi. Biraz duraksayıp çıtırdamasını duymak istercesine tekrar bastı. Bu kısa kıyım, yol arkadaşının gözünde değer dahi görmeksizin geçti ve bitti. Yol arkadaşı için katlanılmaz olan bu meşgale değersizdi. Adam için değerli olduğunu bilerek mi ezdi bilmeden mi ezdi bunu bilmek ise imkansızdı. Adam bir anda neye uğradığını şaşırmıştı. Yol arkadaşından bunu hiç beklemiyordu. Kalbi kırılmıştı. Palamudu ezilmişti. Adam uzaklara tekrar bakmaya başladı. Bu sefer gözleri, oyalanabileceği yeni bir palamut aramıyordu. Uzaklara baktı ve uzun uzun mütemadiyen daldı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisisel-blog-nedir-ne-degildir/", "text": "Kişisel blog türü günümüzde oldukça popüler bir tür. Bu popülerliği doğal olarak hak ediyor. Çünkü insanların kendi duygu ve düşüncelerini samimi bir şekilde belirttikleri bir blog türü. Bu gün Kişisel blog nedir?, Kişisel blog nasıl olmalıdır? Nasıl olmamalıdır? sorularına cevap vereceğim. Öncelikle blog ne demek onu bilmemiz gerekiyor. Lakin bu konuda daha evvelden bir yazı yazmıştım. Bu yüzden blog nedir yazısına bakmanızı tavsiye ederim. Çevrimiçi ortamda kişisel olarak oluşturulan ve bir odağı olan blog türüdür. Yazarın bir nevi günlüğü gibidir lakin günlükten fazlası vardır. Çünkü blog yazılarına okur yorumları gelir ve bu şekilde yazar ile okur iletişim kurar. Bu tür, bloglar içerisinde en fazla tercih edilendir. Dediğim gibi, özellikle son yıllarda çok yaygınlaşmıştır. Kişisel blogları aslında diğer site türlerinden ayıran en önemli özelliği içeriği ve konusudur. Aynı zamanda işin içinde üslup da vardır. Okurlar ne bir haber yazısı gibi resmi ne de bir kurumsal siteye ait bir yazıymış gibi sıkıcı yazılar okumak isterler. Bireysel bir üslupla, sanki karşısındaki ile konuşuyormuşçasına samimiyet kokan cümleler blog okurlarının istediği şeydir. Bir kitap düşünün ve bu kitabın her sayfasında çeşitli pis lekeler olduğunu hayal edin. Fakat kitap içeriği çok değerli. Belki de siz, içeriği çok değerli olmasına rağmen bir satır okumadan kitaptan el çekeceksiniz. Çünkü çok kirli ve pislenmiş. İşte aynı bunun gibi, blog teması da çok önem arz ediyor. Sitenizdeki yazılar çok güzel olabilir ama temayı beğenmeyen bir okur, yazınızı bile incelemeden sitenizden ayrılabilir. Tema nasıl olmalı? Tema, sizin konunuza özgü şekilde yer almalıdır. Etrafta müzik notaları uçuşan ve görselleri enstrüman olan bir tema ancak müzik ile ilgili yazılar yazıyorsanız güzel bir seçim olacaktır. Belki de bilim hakkında yazıyorsunuz. O zaman da ona göre bir seçim yapmalısınız. - İçeriklerde intihal olmamalı. Yani yazılar özgün olmalı. - Etkileyicilik ve nitelik ön planda olmalı. - Bir fayda kaygısı taşıma zorunluluğu tabi ki yok. Bazen kişisel bloglar özellikle fayda sağlayacağım diye kendini zorluyorlar. Neme lazım kardeşim? Pekala sanat blogları çok kaliteli olabiliyorlar. Estetikten başka bir kaygıları da bulunmuyor. - Yorum ve cevap şeklinde iletişim kurulmalı. - Bir aidiyet ve tarzı bulunmalı. - Hakkında sayfası, yazarları tanıtan ufak açıklamaları bulunmalı ve okurların size ulaşabileceği bilgiler yer almalı. - Okunma kaygısından çok kaliteli içerik kaygısı bulunmalı. Bu zaten dolaylı olarak okur kitlenizi oluşturacaktır. - Teması hoş ve sade olmalı. - Ayrıca blog yazarları için 13 altın tavsiye yazısına bakmanızı tavsiye ediyorum. Bir çok kişisel blog sitesi var demiştim. Emin olun bir o kadar da kendini kişisel blog sanan site var. Kişisel blog bir haber paylaşma sitesi olmaz, olmamalıdır. Ya da ansiklopedi veya sözlük de değildir. Haber içeriği olan bir yazı tabi ki olabilir ama sadece haber olan bir yazı emin olun hiçbir şekilde ciddi olarak okunmayacaktır. Zaten genelde bu tip içerikler maddi kaygı güdüyorlar. Sözün özü bu tür, kendine özgü bir site tipidir. Ondan ne haber sitesi olur, ne portal olur, ne ansiklopedi olur, ne başka bir şey. Yani bu tür adı üzerinde kişisel blogdur. Yazıda ana olarak kişisel blog nedir? Ne değildir? bundan bahsetmeye çalıştım. Toplu olarak baktığımızda aslında genel geçer birkaç ana kural dışında fazla bir kuralı yok. Yani biraz özgür bir karakteri var kişisel blogların. Bu yüzden siz kendi tarzınızı yaratın ve özgün olun, işte o zaman değerli olacaksınız. Gayet yararlı bir konu makaleleriniz için teşekkürler. Başarılarınızın devamını dilerim. Faydalı bilgiler bulunabilen nadir bloglardan. Evet böyle tanım yazıları önemli. Çünkü bazı kavramlar var ve tanımlamaları, ne olduklarını açıklayan yok. Bu tarz açıklamalarla birlikte belki de Türkçeye yeni kavramlar kazandırabilme oranımız artıyor. Umarım gün gelir, bloga güzel bir Türkçe karşılık bulunur. Bende yeni bir kişisel blog kurma aşamasındayım tavsiyelerinizi dikkate alarak devam edeceğim inşallah çok teşekkürler.. harika içerik bu yazıyı okuyup bu işe girenler mevcuttur.. Yeni başlayanlar için güzel bir rehber olmuş, tebrikler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kisisel-blog-takip-etmenin-yararlari/", "text": "Günümüzün popüler bilgi paylaşım platformları olan bloglar, bugünkü yazımızın konusunu teşkil ediyor. Kişisel blog nedir? Düzenli olarak blog takip etmenin bize ne gibi faydaları olabilir? Neden bizleri takip etmelisiniz? Bunların ve daha fazla sorunuzun cevabını sizlere kendi cümlelerimle yanıtlamaya çalışacağım. Öncelikle Kişisel blog nedir? sorusuyla başlayalım. Kişisel blog; isminden de anlaşılacağı üzere kişisel deneyimlerin, beğenilerin, eleştirilerin, herhangi bir konu hakkındaki bilgilerin paylaşıldığı web tabanlı bir platform olarak tanımlanabilir. Günümüzde aktif olarak belki de yüzbinlerce blog bulunmaktadır. İnternet üzerinden ulaşamayacağımız bilgi nerdeyse yok denecek kadar azdır. Modern çağın getirdiği bu güzel özellikler sayesinde oturduğumuz yerden istediğimiz her bilgiye saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz. Birçok site ve blog, bilgi edindiğimiz platformların başında gelmektedir. Kişisel blog bana göre kişinin kendi fikirlerini içermeli, anlatacağını kendi cümleleriyle ifade edebilmelidir. Kişisel blog şöyle olmalı böyle olmalı tarzında diktelerden kaçınıyorum çünkü sonuçta bloglar özgür bir ortama dayalı ve onlara neyi nasıl yapacaklarını söyleyebilecek hakka da sahip değilim. Bu mecralarda herkes fikirlerini ve düşüncelerini özgürce ifade ediyor. Sizler de internet üzerinden blog okuyarak, takip ederek bir konuya birçok pencereden bakabilme fırsatı yakalamış oluyorsunuz. Blog yazarları, tekdüzelikten uzak olmalı ve konuları insanlara farklı kapılardan ulaştırabilmelidir. Biraz da sitelerin temalarına değinmek istiyorum. Siz nasıl düşünüyorsunuz tam olarak bilmiyorum ancak bir siteye girdiğinizde sizi direkt olarak istenmeyen iğrenç bir reklam karşılıyor ise o siteye karşı ön yargıyla bakıyorum. Bir de kapattıkça açılan saçma reklamlar zaten sizi direkt olarak o siteden çıkartıyor. İnternet sitelerinde reklam mutlaka olacaktır ancak bu reklamlar okuyucuları ne kadar az rahatsız ederse site kalitesini o denli artıracaktır diye düşünüyorum. Temaya gelecek olursak, arka planda okuyucuların gözlerini yormayacak açık renkler tercih edilmeli bence. Site düzeni de okurken sizleri siteye bağlayıcı olmalıdır. Kişisel blog takip etmenin okumanın elbette birçok yararı vardır. Ben sizlere birkaçını göstermek istiyorum. İlk olarak her gün yeni bir şeyler öğrenmenin zevkini sizlere yaşatacaktır. Sizlere güncel konuları takip etme fırsatı sunacaktır ve bu işi haber sitelerinden daha zevkli hale getirecektir. Sizlere yeni ufuklar kazandıracaktır. Okuduğunuz yazıdan belki tatmin olmayacak aklınıza yeni soru işaretleri vuku bulduracaktır. Bu da sizi yeni araştırmalara sevk edecektir. Boş vakitlerinizi çoğu zaman kitap okuyarak geçirmenizi tavsiye ederim ancak sosyallikten de uzaklaşılmamalı. Bloglar da boş vakitlerini verimli bir şekilde geçirebileceğiniz ortamlardandır. Sitemizin ve bizlerin eksiklerini yorumlarınızla iletmenizi rica ediyorum sizden. Bizlerin daha iyi hale gelmesinde sizlerin de katkısının olmasını çok isteriz. Önerileriniz, yorumlarınız bizler için gerçekten çok değerlidir. Her geçen gün yeni şeyler öğrenip sizlere de aktarmaya çalışıyoruz. Son olarak sitemizi de takip etmenizi ve takip ettirmenizi şiddetle öneriyorum. Ayrıca, blog yazarları için 13 altın tavsiye yazımıza da bakmanızı tavsiye ediyorum. Yorumlarınızı bizlerden esirgemeyiniz. Güzel bir yazı teşekkür ederim. Ama bir şey kafama takıldı. Kişisel bloglar size tek pencereden bakış sağlar bizim gibi çok yazarlı mecralar daha iyi gibi biz izlenim aldım ben doğru mu? O halde neden kişisel blog takibi yararlı bişiy olsun. Yorumunuz için teşekkür ederim öncelikle. Biz de kişisel blog kategorisindeyiz diyebilirim yani genel bir kapsamda kullanım yapmıştım. Anlatmak istediğim kısmı doğru anlamışsınız. Yani burada diğer bloglarla bizim blogumuzu karşılaştırdım denebilir. Aslında sürekli takip ettiğiniz şeklinde söylesem daha doğru olurmuş. Sürekli takip ettiğiniz tek yazarlı bloglara göre bizim blogumuzda daha farklı bakış açıları görebilirsiniz şeklinde bitirebilirim. Ancak bu demek değil ki sadece bizim blogumuzu takip edin. Elbette diğer bloglardan da çok şey öğreniyoruz. Tekrardan okuyup geri dönüş yaptığınız için çok teşekkür ederim. Daha iyi olmak için çaba göstereceğiz. Kişisel bloğum var ve yazması da kişisel blogları okuması da çok keyifli . Mutlu günler. Kişisel Blogları takip etmek oldukça etkili ve güzel bir eylem. Bu konuyla ilgili yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. Başarılar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kitap-okuma-aliskanligi-hakkinda-onemli-gercekler/", "text": "Muhtemelen bu yazıyı okuyan okuyucularımızın çoğunun kitap okuma alışkanlığı yok. Bu yüzden rahat olmanızı tavsiye ediyoruz. Çünkü, insanın ufkunda tahmin bile edilemeyecek, belki de kelimelere sığmayacak yeni ufuklar açan bu güzel alışkanlık için, çok güzel bir adım attığınız bu anlarınızda, sizleri hiç sıkmayacak bir yolla ve kısa bir şekilde açıklamaya çalışmak için elimizden geleni yapacağız. Bu yazımızdan sonra umuyoruz ki çok rahatlıkla kitap okuma hevesiniz artacak, bu işin güzel yanlarının daha da bilincinde olacak, böylelikle kitap okumaya çoktan başlamış olacaksınız. Hayatımızın birçok alanında yaşam standartlarımızı yükseltecek kitaplar için tabii ki öncelikle bu alışkanlığı devamlı hale getirecek yanlarımızı geliştirmemiz gerekiyor. Gerek çocuklukta olsun gerek sonraki yaşlarımızda olsun, hayatımızın her safhasında bu güzel alışkanlığı edinmek aslında hiçbir insan için zor bir olay değil. Hangi yaşta olursanız olun ilk önerebileceğimiz, ilgi alanınızdan başlayın. Hangi konuda olursa olsun neye ilgi duyuyorsanız, bu konuyla ilgili internetten veya farklı yerlerden kısa kısa araştırmalar yapmak, videolar gibi şeyleri izlemek yerine öncelikle ilgi duyduğunuz konunun ana başlıklarını ve özetini yazı olarak okuyun. Hem ilgi duyduğunuz konu olması sebebiyle, hem bu özetin ve ana başlıkların kısa yazılar olması sebebiyle ilginiz daha da artacak, fark etmediğiniz ayrıntıları da öğrenmek isteyecek ve sonrasında da bu konuyla alakalı seçtiğiniz bir kitabı alıp okumaya başladığınızı göreceksiniz. Eğer dilerseniz, sitemizde okurlarımıza tavsiye ettiğimiz birkaç kitap önerisine göz atabilirsiniz. Günümüzde belki de birçok insanın yaptığı gibi gereksiz videolara ayrılan, televizyonlara ayrılan sürenin kitap okumaya fazlasıyla yettiğini gördüğünüzde, emin olun daha önceden bu alışkanlığa başlamadığınıza pişman hissedebilirsiniz. Yalnız bu konu sizi hiç üzmesin, çünkü hangi yaşta olursanız olun bu güzel deneyim sizlerin hayal dünyanıza müthiş katkı sağlayacak, ufkunuzu doruk noktalarına kadar çıkaracak, düşünme gücünüzü arttıracak, etrafınızda gördüğünüz her şeye tam olarak farklı bir açıdan farklı bir gözle bakmanızı sağlayacaktır. İnsanlarla olan iletişiminizin daha önce hiç olmadığı kadar geliştiğini hem kendiniz hem de çevrenizdekiler mutlaka fark edecektir. Yakınlarınız da hakkınızdaki bu olumlu gelişmeye güler yüzle ve memnun bir şekilde karşılık verecektir. İşte ulaşılması hiç zor olmayan bu aşamaya geldiğinizde evinizin her yanını kitaplarla doldurmak isteyecek, belki de en sevdiğiniz köşelerden birine güzel bir kitaplık yaptırmak için incelemelere, araştırmalara başlayacaksınız. Bu süreçte de yapmanız gereken, aynı işin başındaki stratejiyi uygulamak. Yani bir anda bir sürü kitap alıp hemen hepsini okumaya çalışmayacaksınız. İlgi duyduğunuz konuyla ilgili kısa araştırmalar yapacaksınız. Yine adım adım ilerleyecek, bir kitap bittikten sonra onu evinizdeki dolaplardan birine koyup, daha sonra istediğiniz kitap için aynı incelemeleri tekrar yapacaksınız. Elinizdeki kitabı bitirmeden, başka bir kitap alma sürecine girmeyeceksiniz. Yalnız her insanın alışkanlığı, istekleri farklı olabileceğinden, örneğin, sabahları bir kitap okurken akşamları da farklı bir konudaki kitabı okuma isteğinizi durduramıyorsanız, tabii ki bu yöntemi de deneyin. Daha sonraki süreçleri hem yazıyı fazla uzatmamak için hem de böyle önemli bir konuya değer verip, bilgi edinmek isteyen okuyucularımızı sıkmamak için anlatmıyoruz. Okumaya başlamak için ciddi adımlar attığınız bu günlerde, sizlere söylemek istediğimiz şu var ki; uzun yıllar sonra bir gün, arkanızda sayısız kitap bıraktığınız zaman, bu alışkanlığı edinmek için yaptığınız işlerden biri olan bu yazımız hatırınıza gelirde, güzel yüzünüzde bir tebessüm oluşturursa, işte emin olun biz bunu bilmesek dahi, bunu düşünmek bile bizim yaşayabileceğimiz en güzel duygulardan birisi olacaktır. Ben her gece en az 100 sayfa okumazsam uyuyamıyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kitap-okumak/", "text": "Maalesef çok kitap okuyan bir toplum değiliz. Yazarımız çok. Kitap basan matbaalarımız, satan kitapçılarımız da var. Ama otobüsteyken, yolculuk ederken bir şeyler okumak yerine telefonda okey oynayan, çiftlik kuran, ordu üretip komşu kaleye saldıran insanlar gördükçe canım sıkılıyor. Belki bu onların tercihi diyebilirsiniz ama bu olay bizi cahilliğe götürüyor. Bilgisiz nesiller yetişiyor bu yüzden. Sadece gençleri demiyorum, yetişkinler de var bu durumda. Kitap okumak ile daha çok ilgilenmemiz lazım. Ben şahsen ayda bir kitabı zor bitiriyorum ve yarım bıraktıklarımda var. Elbette sonra dönüp okurum. Ama okuyorum ve bu bana gurur veriyor. Çünkü hayatımda az da olsa ortalamayı yükselttiğim durumlardan birisi. Eskiden daha çok okurdum ama fantastik türdendi bunlar. Heyecan- aksiyon vardı. Sonraki sayfada ne olacak diye merak ederim. Gece yatma saati geçtikten sonra bile okurdum küçük ışıkla. Ömrüm biraz otobüslerde geçiyor ama sağlık olsun. Durakta beklerken de boş durmayım, okuyayım dediğim zamanlarda bazen otobüsü de kaçırdım. Şimdi daha çok tarih kitapları veya tarihi romanlar okuyorum. Geçmişteki unutulmaması gereken olayları anlatan ve beni geliştiren kitaplar. Yılda onlarca kitap bitirmeniz dileğimle, iyi okumalar. Kitap okumamak toplumumuzun kanayan yarası. Ben birçok kişinin burun kıvırdığı kitap okuma hobisini, hobi olmaktan çıkartım. Artık kitap okumak benim gündelik bir rutinim. Eğer bir günümü kitap okumadan geçirirsem ertesi gün kendimi rahatsız hissediyorum. Kitap okumanın çok güzel birşey olduğunu, aslında kitaplarda keşfedilmeyi bekleyen kocaman bir dünya olduğunu her fırsatta dile getiriyorum. İstatistikler beni derinden yaraladı. Böyle olmamalı. Yazan çok yazar var evet. Lakin ben yeni yazarlardan bir tat alamıyorum. Genelde klasikleri ve eski yazarları okurum. 1000kitap adlı sitenin düzenlediği okuma etkinliğine katıldım geçen ay. Tolstoy kitapları okuyacağız bir ay boyunca. Bunun yanı sıra Blog Sözlük kitap okuma grubunu yönetiyorum ve her ay bir kitap belirleyip okuyoruz. Oradaki katılım beklediğim seviyelerde değil ve bu beni açıkcası çok üzüyor. Ama katılım yok ve ben de o zaman okumayı bırakıyorum demiyorum. Bir kişinin bile aramıza katılması için çabalıyorum. Geçen sene 23 kitap okudum. Sayı olarak yüksek değil. Çünkü ben biraz yavaş okuyorum. Ama yılmadım. Bu seneki hedefim 35 kitap okuyabilmek. Şu an 17 kitap bitirdim. Böyle giderse hedefimi aşabileceğim gibi gözüküyor. Kitap okumak benim için hassas bir konu. Yazıyı görünce yorum yapmadan geçemedim. Elinize sağlık. Dediğiniz gibi okumak günümüzde büyük bir sorun. Okullarda okumaya teşvik olmalı evet ama bence okullar öğrencileri daha çok kitaptan soğutuyorlar. Öğretmenin seçtiği kitabı zorla okuyan ve bu kitaptan sınava girerek aldığı nota göre değerlendirilen öğrencilerden okumayı sevmelerini nasıl bekleyebiliriz ki.. İşte o zorla okutmayı bizler yaşadık. Bu yüzden hem öğretmenlerin hem de velilerin küçük yaşta ama güzel ve uyumlu bir şekilde, kitap okumanın önemini çocuklara, öğrencilere aşılamaları lazım. Yazarın öncelikle TEDx konuşmasını izlemenizi öneririm. Öncelikle ellerinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş. Sizin de bahsettiğiniz gibi kitap okumamak halihazırda toplumumuzdaki en büyük problemlerden biri ve doğal olarak da hepimiz bu konuyla ilgili sıkça yakınıyoruz ve çeşitli yerlere yazılar yazarak bu problemin çözümü için ilerleme kaydetmeye çalışıyoruz. Aslında bu çok güzel bir şey ama bence problemimize çok da fazla katkıda bulunmuyor. Çünkü bizim asıl problemimiz okumamak. Okumamaktan kastım sadece kitap değil, toplumumuz malesef hiçbir şeyi okumuyor bunlara kitap, dergi, gazete, şiir, afiş.... aklınıza ne gelirse dahil... Anca işi düştüğü zaman bazı yazılara göz atıyor sadece, onların da çok okunduğunu sanmıyorum. Ve biz hiçbir şeyi okumayan insanımızı bilinçlendirmeye çalışırken yazılar yazıyoruz. Ama işin kötü yanı hiçbir şeyi okumayan bu insanlar doğal olarak bu yazdıklarımızı da okumuyorlar ve malesef kendimiz bir kısır döngü oluşturuyoruz. Peki ne yapalım o zaman? Amiyane tabirle kitapları alıp insanların gözüne sokmalıyız bence... Yapılan yorumlarda bir arkadaş zorla okutulan kitapların insanları okumaktan iyice uzaklaştırdığından bahsetmiş. Bu yoruma %100 katılıyorum. İnsanların gözüne sokmaktan kastım asla zorla kitap okutmak olarak algılanmasın lütfen. Aslında siz de yazınızda bahsetmişsiniz çözümden: Sizin de dediğiniz gibi eğer biz bu konuda bir farkındalık oluşturmak istiyorsak öncelikle kitaplarla bütünleşmemiz gerekiyor -yazımda kitap kelimesini kullanıyorum ama aslında kastettiğim herhangi bir yazıt türü, müsaadenizle yazının devamında da kitap kelimesini kullanacağım- nasıl mı? Tabi ki kitapları yanımızdan ayırmayarak. Belki gittiğimiz her yere kitap götürmeliyiz, zaman ve mekan dinlemeden her yerde kitap okumalıyız bunların en bariz örnekleri de herhalde otobüs yolculukları ve parklardır ama aslında aklımıza gelen her mekanda bu aktiviteyi gerçekleştirebiliriz. Bunun için de çeşitli mekanlarda daha rahat okuyabilmek amacıyla farklı boyutlarda basılmış kitapları kullanmakta fayda var derim. Bunun haricinde arkadaş çevremizdeyken sürekli kitaplardan bahis açmak, kitap önerilerinde bulunmak, alıntılar yapmak, örnekler vermek hem arkadaşlarımızda bir merak hem de eksiklik hissi -bakınca güzel bir şey gibi durmuyor bu söz öbeği ama biz bunu iyi anlamda kullanacağız- uyandıracaktır. Aynı zamanda kitap günleri düzenlenebilir. Sadece kitap değil aslında yazar günleri, şiir günleri, masal, öykü, deneme günleri... Ortam olduktan sonra bazen bir sayfa yazı ile ilgili bile dakikalarca konuşabiliyor insan yeter ki ortamı hazır edelim biz... Tabi sadece yazarak anlatmaktan biraz daha zor bir şey bunları yapmak ama hepimiz çok iyi biliyoruz ki güzel şeyler her zaman zordur ve inanıyorum ki biz bunların çok daha fazlasını yapabilecek güçteyiz. Bir gün dişlerini tedavi etmek için gelen hekime, o sırada benim elimde okuduğum sosyoloji kitabından sorular sormaya başladı. Tabii, buna derhal cevap verecek durumda olmayan diş hekimi, mahçup olmuştu. Ben buna müdahale ederek, hemen kitabı getirdim ve bunun pek yeni neşriyat olduğunu söyledim. Atatürk, bir taraftan işi şakaya getirerek, diş hekimine şöyle dedi: 'Biliyorum siz kendi mesleğinizde en büyük başarıyı gösteriyorsunuz, fakat bunun yanı başında başka meselelerle de ilgilenerek okumanızı teşvik etmek istedim ve bu kadar aykırı bir konuyu bilhassa seçtim.' dedi. Diş hekimi bir dahaki gelişinde bu konuya ait birçok kitap tedarik ederek okumuştu ve bu kez o, Atatürk'e bunlarla ilgili bazı sorular sormuştu. Buna benzer daha pek çok verilecek örnekler vardır. Diş Hekimi Sami Bey ile Atatürk'ün arasında geçen konuşmayı Prof. Dr. Afet İnan yukarıdaki gibi anlatıyor. Bu kadar uzun bir yorum yapmanız beni çok mutlu etti. Dediğiniz gibi, her yerde azıcık da olsa kitap okumalı veya kitap hakkında birkaç söz söylemeliyiz. Ben dediklerinizi emin olun yürürlüğe koymaya çalışacağım. Hem kendimi hem de başkalarını buna teşvik edeceğim. Tekrardan teşekkür ederim. Ben de teşekkür ederim yorumunuz için. En kısa sürede ekleyelim, desteklerinizi bekliyoruz. Merhaba, çok bilgilendirici ve akademik bir paylaşım olmuş. Teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kitap-okumanin-11-guzel-faydasi/", "text": "Okumak, sizleri bu sıkıcı dünyadan alıp farklı farklı düşünce alemlerinde seyahata çıkarabilicek yegane eylemdir. Okumanın hazzını yakalayabilmek bir miktar zor olsa da yakaladıktan sonra vazgeçilemeyecek bir durumdur. Kitap okumanın elbette yüzlerce faydası vardır ancak bizim maddelerimiz bunlardan küçük bir kısmı olacak. Günümüzde bu amaç için internet çok fazla bir kullanım alanına sahip olsa da kitapların yerini alabileceğini zannetmiyorum. Kitap okumamızın en büyük sebeplerinden biri bilgi edinmektir. Kitaplar zengin bir bilgi kaynağıdır. Çeşitli konularda kitaplar okumak bilgi verir ve konuyla ilgili derinliği artırır. Mevcut bilgilerinizi tazeleyebilir, değiştirebilir. Çalışmalar okunmanın beyinde güçlü olumlu etkileri olduğunu göstermiştir. Zihinsel olarak uyarılarak, demans ve Alzheimer gibi hastalılıkları önleyebilirsiniz. Bunun nedeni, beyninizi aktif tutmak. Nasılki vücudumuzun kaslarını geliştirmek için egzersiz yaparız, okumak da beynimizin egzersizidir.. Bulmaca çözmek, sudoku vb aktiviteler, kitap okumak beyninizi sağlıklı tutmak için harika birer yoldur. Okumak, vücut üzerinde de olumlu bir etkiye sahiptir. Bir kitap okumak, bir yürüyüşe çıkmaktan ya da müzik dinlemekten daha fazla rahatlatmayı sağlayabilir. Okuyan insanlar ayriyeten daha az stres seviyesine sahip olma eğiliminde oluyor. Sorunlar karşısında daha kolay çözümler bulabildikleri için. Kitap okurken kitabın, karakterlerin, arkaplanlarının, tarihlerinin, kişiliklerinin, alt parsellerinin ve çok daha fazlasının detayını hatırlamanız gerekir. Beyniniz bütün bunları hatırlamayı öğrendikçe, hafızanız daha iyi olur. Dahası, yarattığınız her yeni bellekle yeni sinapslar yaratırsınız ve mevcut olanları güçlendirirsiniz. Ne kadar çok okursanız, o kadar yaratıcı olursunuz. Sürükleyici bir fantastik veya bilim kurgu romanı okuduğunuzda, bambaşka yerlere yolculuk yaptığınızı hissedersiniz. Bir kurgu kitabını okuduğunuzdada, sizi başka bir dünyaya götürür. Yeni dünyada hayal gücünüz kendi aklınızdaki şeyleri görmeye çalışırken en iyi şekilde çalışır. Bugünün dünyasında, dikkatimiz çoğu kez bir milyon farklı yöne çekiliyor. Okurken, bir şeye yoğunlaşıyorsunuz. Bunu yaparak, dikkat dağıtmaktan kaçınmak için vücudunuzu eğitiyorsunuz. Bu yetenek, konsantrasyon gerektiren diğer görevleri gerçekleştirirken yardımcı olabilir. Okumak, belki de normal şartlarda tanıma imkanı bulunamayacak farklı kültürleri, şehirleri, ülkeleri bizlerin ayağına kadar getirir. Kendinizi bir kitapla Norveç'te, bir kitapla Fas'ta, başka bir kitapla Hindistan'da bulabilirsiniz. Okumak, kelime dağarcığınızı geliştirir ve sizi dile hakim kılar. Okuduğunuzda yeni kelimeler, deyimler, atasözleri ve yazı stilleri ile karşılaşırsınız. Bunları günlük kullanımda da kullanmaya başlarsınız. Zira kelime öğrenmenin en zor yöntemi kelime ezberlemek olsa gerek. Çünkü kitap okuyarak karşınıza çıkan yeni kelimelerin anlamını öğrendiğinizde, bu daha akılda kalıcı olacaktır. Düzenli kitap okumanın hemen hemen tüm faydaları, konuşma ve kendini anlatabilme yeteneğinde birleşiyor. Kolay iletişim kurmak da bunlardan biri. Bazen bir ortama giriyoruz, yeni insanlarla tanışıyoruz. Bazılarıyla çok kısa bir süre içerisinde kaynaşıp arkadaş olabiliyorken, bazılarıyla arada bir mesafe varmış gibi hissediyoruz. İşte bunun tek nedeni iletişim kopukluğudur. İletişim kurmakta zorlanan insanlar, daha zor arkadaş edinir, kendini daha zor anlatır. Kitap okuyarak, daha iyi iletişim kurar ve hayatın çeşitli alanlarında daha bilinçli olursunuz. Bütün bunlar daha yüksek bir benlik saygısına dönüşür. Kendinize ve kabiliyetinize güvendiğiniz için, daha üretken ve genel olarak çok daha iyi bir insan olursunuz. Okumak ve televizyon seyretmek arasındaki en büyük fark, okumanın yaratıcılığınızı ortaya çıkaracak bir alan sağlamasıdır. Ne kadar çok okursanız o kadar çok yeni şeyler öğrenirsiniz. Yeni düşünceler her zaman yeni ve daha iyi yollarla hayatı yeniden keşfetmek için zihnimizi uzatır. Dünyayı farklı bir şekilde görmeye başlıyoruz ve bu şekilde yeni yaratıcı çözümler buluyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kitap-okumayanlara-tavsiyeler/", "text": "Evet sizler kitap okumayanlarsınız ama yine de gördüğünüz önemli başlıkları ve kısa detayları okumaya çalıştığınız oluyordur ya da hayatınızda sürekli gazete okuduğunuz, kısa da olsa herhangi bir dergi takip etmişliğiniz bir dönem vardır. İnternette sürekli girdiğiniz gazete siteleri, sosyal medyanın diğer alanlarında takip ettiğiniz bir internet sitesi, bir kişi veya kuruluş mutlaka vardır. Hayatınızda uzunluğundan sıkıldığınız için okumak istemediğiniz bir sürü yazılar olmuş olabilir. Belki de uzunluğuna hiç bakmadan, dikkatinizi çeken bir yazıyı okumaya başlayıp bitirdikten sonra, bu kadar uzun bir yazıyı nasıl bitirdiğinize şaşırdınız anlar olmuştur. Okumak hakkında şaşırdığınız anlardan bir tanesini tespit etmeye çalıştık. Çünkü bu anlarda yaşadığınız duygular eminim sizlere cezbedici gelmiş, güzel hisler yaşatmıştır. Peki neden bu tür güzel duyguları, düşünceleri devam ettirmeyesiniz? Kendinize, sevdiklerinize çoğu konuda faydanız neden dokunmasın? Bilgi sahibi olmanın en önemli araçlarından bir tanesinin kitaplar olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Çoğu konuda nasıl bilgi sahibi olabilirim, çevreme gerçekten bu kadar faydalı olabilir miyim? gibi benzer soruları bir kenara bırakın. Size faydasının had safhada olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bahsetmeye çalıştığımız bu güzel duygulardan bir tanesi gibi, birçok farklı hazları, düşünceleri, okumayı sevenler defalarca yaşamış ve halen yaşamaya devam etmektedirler. Burada vereceğimiz bilgiler, madde madde okuma alışkanlığını kazanmak için yapmanız gereken işlerden bahsetmek olmayacak. Okumayı ne kadar sevebileceğinizden bahsediyoruz. Hem de hiç tahmin edemeyeceğiniz kadar... Bir kitap ile geniş dünyalara açılacak, ufkunuz aydınlanacak, daha önce tatmadığınız duygular olduğunu öğrenecek, heyecanınızın ne kadar yükselebileceğini tadacaksınız. Kitapla beslenmenin en büyük ihtiyaçlarımızdan olduğunu anlayacaksınız. Daha önce hiç tanışmadığınız yeni bir dost edineceksiniz. Evet kitaplar en yakın dostlarınızdan olacak. Hayatın sıkıcı, yoğun koşuşturmasından çok uzaklara gitmek, okyanusların en derin, en temiz noktalarındaki sesleri, görüntüleri keşfetmek, seyrine dalmak size kendinizi çok iyi hissettirecek. Derin duyguların insanda oluşturduğu bu güzel etkilerden sonra, farklı alanlarda da kitap okumanın ne gibi faydalar sağladığına da bir göz atmakta fayda var. Örneğin beynimizi geliştirmesi. Beynimiz ana olarak iki kısımdan oluşuyor. Bazı çalışmalar beynimizin bu iki kısmının da yaptığımız çoğu işte çalışmadığını göstermektedir. Yani biz herhangi bir iş yaparken beynimizin sadece bir tarafı çalışıyor, dolayısıyla sadece bu çalışan kısım gelişmiş oluyor. İşte kitap okuduğumuzda beynimizin iki tarafının da çalıştığı tespit edilen bir gerçek. Kitaplarda görsel ve işitsel açılan herhangi bir şey olmadığı için okuduğumuz kelimeleri beynimizin bir kısmı alıyor, bir kısmı da bu kelimelerin bizlerde oluşturduğu sesleri, görüntüleri canlandırmaya çalışıyor. Beynimizin gelişmesinin ne kadar önemli olduğunu anlatmak herhalde bu noktada gereksiz olur. Çünkü tüm hayatımızı her şekilde beynimiz ile kontrol ettiğimizi hepimiz gayet iyi biliyoruz. Teknolojinin gelişmesine, insanların birbiriyle iletişim olanaklarının artmasına sizler hangi gözle bakıyorsunuz? Bu olanaklar sakın kimseye insanların iletişim gücünün de arttığını düşündürmesin. Bu gücü sağlayan en önemli etmenlerden biri kitaplardır. Kitap okuyan insanlar dinlemeyi, karşındaki insanı anlamayı çok iyi bildikleri için günlük problemleri, büyük sorunları ve insanlarla iletişimi çok başarılı bir şekilde yönetirler. Özellikle okumayı sevmeyenleri, eğer yazımızın bu bölümüne kadar getirebildiysek, gerçekten kendimizi büyük bir iş başarmış olarak sayarız. Kitap okumanın daha fayda sağladığı nice etmenler var ki, bunları daha fazla yazmanın çok da doğru olacağını düşünmüyoruz. Eğer bu yazımızı okuduktan sonra etrafınızda kitap okuduğunu bildiğiniz veya yeni tanıştığınız herhangi bir insanı görürseniz mutlaka onunla sohbet edin. Okumaya nasıl başladığını, sevme derecesine nasıl geldiğini ve merak ettiğiniz tüm soruları ona yöneltin. Kitap okumayı öğrendikten sonra onu kolay kolay bırakmazsınız. Sizler de sevdiklerinize bu alışkanlığı tavsiye edin. Sağlıcakla kalın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kitapci/", "text": "Yıllar öncesinden duyduğum bir tutkuydu. Şimdi gene aynı heyecanı duysam da eski tadı artık yok. Henüz bir öğrenciyken harçlığımı çıkarmak için ufak tefek işlerde bulundum. Gündüzleri çalışıp geceleri okumak yorucu olduğundan fakülteye daha fazla devam edemeyerek bıraktım. Ne var ki bulunduğum işlerin hiçbirinde dikiş tutturamadım. Her birinde beş altı ay ya da üç mevsimden öteye gitmeyen sürelerle çalıştım. Daha yedinci günümü doldurmuşken iş bırakmışlığım vardır. Çalıştığım işlerin hiçbirinin birbiriyle bağlantısı olmadığı gibi her biri de alelade tuhaf türdendi. Yılbaşı için çam ağacı imalatından tutun da anketörlük, kahve imalatı, mobilya mağazasında satış elemanı, sigortacılık, kuyumcu dükkanında tezgahtarlık, bir otobüs firmasında tur rehberi olarak çalışmaya varıncaya kadar türlü türlü divaneliklerle dolu bir liste, uzar gider. İstidadım zayıftı herhalde. İşi seven biri asla olmadım. Belki de sevemediğim için tutunamadım. Ama gördüğüm kadarıyla tutunanların arasında da benim gibi sevmeyenler vardı. Ne var ki yaşamı idame ettirme mecburiyeti beni türlü gayretlerin altına itti. Gençlik fotoğraflarına bakan birinin kendini şimdiki haliyle karşılaştırıp şaşırması gibi bugün bu gayretlerin altına nasıl girdiğimi düşündükçe şaşırmadan edemiyorum. Kendi halinde bir münzevinin mizacıyla uyum sağlamayan işlere bulaşmasında insanı yorgunluklara sürükleyen bir şeyler var. Sıkılmadan yapabileceğim bir iş var mıydı? Evet vardı. Kitap okumayı severdim. Gençken elime ne geçerse okurdum. Kitapların dünyası beni büyülüyordu. Öğrenciyken okul çıkışlarında kitapçılara uğrar kitap almaya giderdim. Çoğu zaman kitap almaya yetecek param olmazdı. Ama ben alamayacak olsam da gider hepsini dolaşır, içlerinde saatler geçirirdim. Öyleki hangi kitapçının hangi raflarında hangi kitapların bulunduğunu oranın çalışanlarından daha iyi bilirdim . Bir kitapçıya orda çalışan bir kızı görmek için diğerlerinden daha sık giderdim. Ne var ki o da bir süre sonra işi bıraktı. Zaman öldürmenin de bir yoluydu benim için. Kimi zaman yağmurdan bir kaçınma ya da randevusuna geç kalmış bir arkadaşı beklerken sığınabileceğim bir düşünce dünyası. Önceleri bir keyif hatta yerinde bir cümleyle bir kaçış olan kitaplar, ciddi ciddi para kazanma gereksinimi karşısında yapabileceğim bir iş gibi gözüktü. Hem anlıyordum da kitaplardan. Ama bu işi kurmak için sermayem yoktu. İlk zamanlar hayalini kurduysam da hayat denen uğraşının içine daldıktan sonra bu düşünceden uzaklaştım. Kitapçılık işine hiçbir zaman çok para kazanacağım diye bakmadım. Az bir kazanç bana yeterdi. Bu gibi yerlerle olan bağım her vakit sürdü. Bir ilişkiden bir başkasına savrulurken içinde nefes aldığım sığınağım haline getirdim. Buraların terapi yanını böylece keşfettim diyebilirim. Kitabı sevmem, kitap ortamlarının dinginliğiydi beni çeken. Eğer kitap yapraklarının kokusu başınızı döndürmüyorsa bu işe hiç kalkışmayın derim. Başımdan geçen onca işten sonra durumuma üzülen bir tanıdığımın yardımı sonucu büyük bir şirketin gümrük bölümünde işe başladım. İlk defa bir işte uzun yıllar sebat ettim. Bana göre olmayan bir işte hiç bitmeyecekmiş gibi gelen çalışmanın sonunda işi bıraktım. Ne yaşlı ne de genç sayılırdım. Hayalimi gerçekleştirmek için ideal sayılabilecek bir yaşta ömrümün ortasındaydım. Ayrılırken aldığım tazminat ve biriktirdiğim parayla nihayet kitapçı işine girdim. Bir pasajın alt katında kocaman bir dükkan edinmeyi başardım. Çarşının en büyük mağazasını kiralamıştım. Dükkan dikdörtgen bir yapıydı ve iki yüz elli metrekare falan vardı. Elbette işlere tek başıma yetişmem mümkün olmadığından elim ayağım olan o kız olmasaydı ne yapardım bilemiyorum. Sabahları sessizlikle geçiştirilirdi. Beraber kahvaltı ederdik. Sonra ben çayımı kapıp pasajın dip tarafındaki çizgi roman satan dükkana geçer sigara yakıp laflardım. Selma ortalığı temizleyip kitapları derler toparlardı. Önceki akşam gelen kitapların kaydını yapar, her birinin arkasına fiyat etiketi vurur, siparişleri gözden geçirirdi. Fiyat etiketi vururken ben de yanında olur işin ucundan tutardım. Sonra günün haberlerine göz atar sıkılırdım. Gündelik olanda her zaman bir sığlık bulur ve geçiciliği karşısında alakamı yitirirdim. Hem haberler daha iki saati geçmeden eskimiş olur yerlerini çoktan yenileri almış olurdu. İpin dizginlerini daima kaçırıyor ve meseleye daldıkça da kendimi tükenmiş hissediyordum. Belki de etrafımızda elinden telefonu düşürmeden dolaşıp duran insanların bize dalgınmış gibi görünmeleri bu yüzdendir, kim bilir? Tek tük bir iki müşterinin dolaştığı sabahın sessiz saatlerinde kitap okurdum. Selma'nın bir ceylan gibi dolanıp durduğu hiç aklımdan çıkmaz okuduğum kitaptan başımı kaldırmadan onu uzak ve bulunduğum kuytu köşeden izlerdim. Çorak bir manzaraya canlılık katan bir ağaç, bahçeye güzellik katan bir çiçek gibi gelirdi bana. Kuşluk vakti en çok önem verdiğim zamandı. Şu hayatta yaptığım iyi bir şey varsa o da kahve pişirmektir. İşte görüyorsunuz benim de elimden gelen iyi şeyler var. Ara sıra bitişikteki dükkanda çalışan tombul kadın da bize eşlik ederdi. Söylediğine göre benim gibi kahve yapabilen yokmuş. Gitgide her sabah kahvesinde bize eşlik edecek oluşundan korkardım. Kahve saatlerinde Selma ile yalnız olmayı isterim. Bu sessiz anların içinde birşeyler gömülüymüş gibi gelirdi bana. Bir başkasının bunu bozması beni deliye çevirirdi. Tombul kadın her seferinde falıma bakacağını söylerdi. Öteden beri falları sevmez gelecekten haber almak hoşuma gitmezdi. Sözü edilecek kimi şeyleri duymak istemediğimden belki de. Sezgi denen o tuhaf ve karanlık his miydi bunca kaçındığım yoksa sonradan mı bu duyguyu oraya kondurdum bilemiyorum. On bir olunca pasajdan çıkar sokaklarda dolaşırdım. Öğleden sonra hareketlenirdi ortalık. Kocaman dükkan küçülür küçülürdü sanki. Raflar boyunca gezinen bir dolu insan olurdu. Saatlerin ilerleyişi hızlanır akşamın nasıl olduğunu anlamazdık. Gelenlerin üst başı dışarıdaki havanın durumu hakkında fikir verirdi bize. Islak saçlar ve kapanmış şemsiyelerden havanın yağmurlu olduğunu anlardık. Hem biliyor musunuz en çok da soğuk ve yağmurlu havalarda gelirdi insanlar. Sıcak bir yuva bir sığınak olurdu burası. Kitapçılıkla uğraşan insanların ziyaretçileri olur. Laflamaya kimi dostları gelir uğrak yeri yaparlardı. Selma'nın da bir dolu arkadaşı uğrardı. Biri hariç diğerlerine asla itirazım olmadı. Ama o sakallı şehla gözlü olanı ziyaretlerin suyunu çıkarmıştı. İşini biliyordu. Genellikle müşterinin pek olmadığı erken saatlerde uğrardı. Selma'nın boynuna sarılıp göğsüne bastırır öperdi. Anlattıklarıyla Selma'yı güldürürdü. Böyle anların üstesinden gelmekte pek başarılı olduğum söylenemez. Bastırmakta zorlandığım bir suskunlukla geçiştirdiğim dakikalarda yanlışlıkla bir şeyleri döküp deviriyordum. Şöyle bir bakıyorlar gene devam ediyorlardı. Okuduğum kitabın aralık sayfaları arasından ikisini nasıl şeytani bir ifadeyle izlediğimi ne onlar ne de başkası bilebilir. Bakışlarımla kurbanımı oracıkta öldürüverirdim. Şehla gözlü gittikten sonra onunla ilgili zihnime üşüşen soruları sormamak için kendime eziyet eder dururdum. Ama kişinin böyle bir durum karşısında kendini tutması gerektiğini bilirdim. Bunun dışında vaziyet gayet iyiydi. Ne var ki insan hep böyle gideceğini sanır. Günün birinde güzel şeylerin olacağının ümidi testiyi dolu tutar. Zaman ve mekan içindeki ilerleyişte kişi burnunun ucunu bile görmez. Dünyası bir anda yıkılarak darmadağın olur ta ki burnunu nereye çarptığını anlayana kadar. Selma'dan sonra kötüledi her şey. Bir trafik kazasında yitirdim onu. Beklenmedik ve ani bir felaketti. Eskiden Selma'sız bir hayat düşünemezdim. Yokluğunda şu koca dünya bomboş ve karanlık şimdi. Selma'yı düşündüğümde uzun kirpikleri arasından bakan talihsiz bir çift soluk yeşil ışık yayan hüzünlü gözleri çivileniyor kalbimin en derinlerine. O kötü andan geriye gidip her zaman gülümserken beliren gamzeleriyle hatırlamak istesemde ölümün siyah rengi hatırladığım yüzünün üzerine kendi karanlık çizgilerini dayatıyor. Hep başkalarının başına gelir sanırdım. Ertesi gün bir gazetede yayınlanması için bir saygı duruşu olarak vefat ilanı da vermiştim kısacık bir şiirle birlikte. Hayat böyledir işte. Acaba hiç ona olan duygularımı anlamış mıydı? Artık bunun anlamı kalmadı biliyorum ama zaman zaman kendime sormadan edemiyorum. Şimdi akvaryuma bakıp iç geçirmemek elde değil. Kasanın arkasında duran akvaryum onun fikriydi. Balıkları sevdiğini söylerdi. Çarşıdan aldığı renkli balıklardan geriye ne cins olduğunu unuttuğum daha önce söylemişti- bir tanesi kalmıştı. Nerdeyse avucum kadar büyük, turuncunun açıkla koyu arası bütün tonlarını taşıyan rengiyle iri bir balıktı. Parmağımı cama dayayıp ilerlettiğimde gelip camın ardından parmağımı takip ederdi. Zaman değişiyor insanların alışveriş alışkanlıkları da bundan etkileniyordu. Çevremizde bir sürü alışveriş merkezi açılmış insanlar oralara gitmeye başlamıştı. Bu durumdan etkilenen üst kattaki mağazalar boşaldı. Kazanç kokusunu alan diğerleri de aniden buhar olup uzaklaştılar. Bulunduğum kattakiler durumu ağırdan aldılar. Derken onlar da dayanamayıp terkedip gittiler. Pasajın köşesindeki dükkanda müzik aletleri satılırdı. Oradan bazen bir gitarın tınısı yayılırdı. Pasajdaki tek müzik sessizlik artık. Hayır, dükkanı elden çıkarıp taşınma imkanım yok. Dükkan kiraları dünyanın parası. Bu durumdaki bir yeri ne biri çıkıp alabilir ne de devredebilirim. Bugünlerde salt kitapçılık yapanda pek kalmadı zaten. Ana işi kitapçılık olanlarda dükkanlarının büyük bir bölümünü kafeye çevirip işi yürütüyor. Diğerlerinin adını burada anmak ise gereksiz, onlar kitapevi sıfatını hak etmiyor. Bir marka adı altında mağaza zinciri diye bilinseler de onlar bir market sadece. Müşteriler de azaldı doğal olarak. Bütün bir gün neredeyse boş geçiyor. Bir iki gedikli kitapsever uğruyor o kadar. Dostlar bile azaldı nedense. Kendilerinden istenecek bir yardımı esirgiyorlardı sanırım ayaklarını keserek. Raflar arasında günlerimi kitap okuyarak ve düşünerek geçiriyorum. Bazen akşam üstüne doğru pasajın görevlisi geliyor koca pasajda iki kişi kaldığımızı bana hatırlatıyordu. Oysa bir zamanlar parmakla gösterilen bir pasajdı. Her katında insanlar dolanır her bir dükkan diğerini tamamlardı. Benim dükkanıma karşıdaki çizgi roman satıcısı eşlik eder köşede müzik aletlerine uzanır ordan da tuhafiye dükkanından saatçiye varıncaya kadar envai çeşit dükkan bir arada hizmet verirdik. Üst katlardaki dükkanlar ise kişinin hayal edemeyeceği çeşitlilikteydi. Hafta sonları dolup taşardı. Yukarı çıkan merdivenlerin basamaklarında kızlı erkekli siyah tişörtlü öğrenciler oturur konuşurlardı. Alışveriş denen şeyin kutsal mabedi gibiydi. Bugünlerde mabedin taşları en üst tepeden sökülmeye başlandı bile. Ayın sonunu nasıl getireceğim diye düşünüyorum. Hediyelik öte beri satan üst kat komşum dükkanını boşaltırken televizyonunu bana bıraktı. Arasıra açıp izliyorum. Ne de olsa insan sabahtan akşama dek kitap okuyamaz. Geçenlerde bir belgesel izliyordum. Kuzey ülkelerinin birinde geçiyordu. Bir buz parçasının üzerinde duran bir ayıyı gösteriyordu. Olumsuz çevresel koşullarının baskısı ve kürkü için avlayan avcılardan dolayı sadece birkaç yüz tane kalmışlardı. Birden ayının kaderiyle benim içinde bulunduğum durum arasında pek de bir fark olmadığını anladım. Acı acı güldüm. Bu koca handa pasajın görevlisiyle dükkanımda kalmıştım. Bir mücadele veriyor muydum orası şüpheliydi. İronik gelse de ayı şu koca dünyada kendimi yalnız hissetmememi sağlıyordu. Allahtan emekli maaşım vardı. Genç emekli sayılırdım. Kırklı yaşlardaydım ve yaşımı göstermediğim söylenirdi. Otuz-otuz beş gösteriyor muşum. Bir de annemin kira evinden biraz para geliyordu da geçimimi sağlayabiliyordum. Yoksa bu metruk yerde işim bitikti. Öyleyken kapısına kilit vurup arkamı dönebilirdim. Ne var ki yapamıyordum. Elim varmıyordu. Beni buraya bağlayan duygusal nedenlerime ihanet etmek olurdu. Son günlerde pasajın görevlisiyle dertleşme huyu edindik. Artık işler eskisi gibi olmadığından uzun uzun sohbet eder olduk. Akşam olunca kaybolurdu. Bazen eve gitmek yerine burada kalırdım. Pasajın kapıları kapanmış gece başlamış olurdu. Floresan lambalarının beyaz ışığı altında geçerdi saatler. Gecede üst üste iki üç fincan kahve içme alışkanlığı geliştirdim yanında da konyak. Koltuğun kol koyma yerine fincanla kadehi bırakıp kitap okuyordum. Hüzün veren pasajın durumundan mı yoksa gecenin bu saatinde dükkanda olmanın verdiği duyguyla mı olduğunu anlamadığım bir ürpertiye kapılmaya başladım. Sonunda kitap okumayı bırakır gözlerim öylece dalar dururdum. Bir gece gene böyle içerken yukardan, üst katlardan gelen bir gürültüyle irkildim. Kapı önüne bırakılan bir şişenin dengesini bulurken çıkardığı sese benzer bir ses ya da yuvarlanan bir kadeh. Acaba bana mı öyle geldi diye kendi kendime düşündüm. Herhalde fazla kahve konyak içmiş olmaktan sinirlerim hassaslaşmış olmalıydı. Normalde gündüzleri böylesi gariplikleri fark etmem. Ne var ki yukarıya çıkıp bir göz atmaya da cesaretim yoktu. Dükkanın kapılarını kilitledim. Pasaj bu haliyle ürküntü verici olmaya başlamıştı. Belki de büsbütün boşalan pasajın üst katlarında birileri yaşamaya başlamıştı. Ertesi gün görevliyle bu konuyu konuştum. Üst katlardan birine Suriyeli kalabalık bir mülteci ailenin yerleştiğini söyledi. Onlardan öncede iki üç şarapçının bir süredir geceleri burada geçirdiklerini. Zaten bir süre önce işine son verildiğini ama eski bir alışkanlık olarak uğradığını söyledi. Konuyu daha fazla uzatarak üzerinde durmadım. Önemsiz bir gürültüydü işte. Dünyanın gürültülerinden biri. Gece bu defa sadece konyak. Bir defa daha Selma. Radyoda caz çalıyor. Cazı pek severim. Program bitince başka bir istasyonda bir piyesin ortasına geldim. Fırtınanın salladığı uzak bir kıyı da gece yarısına doğru sonu kötü biten bir aşk serüveniydi. Derken üst katların birinden pencerenin biri gürültüyle kapandı. Fırtına mı çıktı acaba? Bu sırada elektrikler de kesildi. Derken gene aynı şangırtıyı duydum. Düşüp yerde yuvarlanan bir kadeh ya da dengesini bulmaya çalışan bir şişe. Ama korku kol geziyordu. Mantıklı düşünmeye çalışmak korkuyu yüzümde hissettiren serseri kuşu uzaklaştırmıyordu. Çocukluğumda bir şeyden korktuğum zaman yorganı iyicene çeker başımı da içine sokardım. Şimdi de yorganı çekmek yerine koca dükkanda kitapların gerisine sığınmıştım. Bir mum yaktım. Yerimden kalkıp kapının kilitli olup olmadığını kontrol ettim. Elektrikler geldiğinde yansın diye ışığı söndürmeyip kulağım kirişte uyuyakaldım. Uyandığımda kahvaltılık için birşeyler almaya çıktığımda kapının önünden saçları birbirine karışmış bir kız çocuğunun geçtiğini gördüm. Ayaklarında ayakkabı yoktu. Dükkanda saatler geçirirken ne zaman akşam oluyor ne zaman sabah oluyor anlamıyordum. Binanın girişinin altında yer edinmek böyle bir şey. Üç sene önce doğum günümde Selma'nın aldığı saatle bunun üstesinden geliyorum. Fakat iki gündür saat çalışmıyordu. Sanırım pili bitmişti. Pasajın üst katlarına hiç baktığım yoktu. Şöyle bir bakındım. Bütün bütün boşalmış, pencerelerine karanlık bir ifadenin yerleşmiş olduğunu gördüm. Bazı penceleri kirli beyaz bir bezle örtülüydü. Artık hiçbir şeyin beni şaşırtmadığını düşünerek şaşırdım. Posta kutuma bırakılmış faturalar vardı. İşte esas bunlar beni yıldırıyordu. Suriyeli kız dükkanın camlarının önünde belirdi. Gülümsedi. Ya da bana öyle geldi. Bir daha baktığımda göremedim. Şu Suriyeli, diye düşündüm benden daha ümitli olsa gerek. Bir sabah eski görevli yanıma uğrayıp elime bir zarf tutuşturdu. Yanımdayken açmadım. Gelen mektupları daima yalnızken okumayı tercih ederim. Görevli gider gitmez masama geçtim. Nedense ağırdan alıyordum. Dikkatlice zarfı yırttım. Gelen bir tebligattı. Bir camın aşağıya gürültüyle inmesi gibi hassas dinginliğim bir anda paramparça oldu. Ne zamandır bu anı bekliyordum. Şu şu tarihe kadar dükkanı boşaltmam emir olunuyordu. Bina yıkılıp yenisi inşaa edilecekti. Yeni binada pek çok eski dost gibi bana da yer yoktu. İnşaat firması dükkan sahibinden dükkanı satın almıştı. Evet onlar kazanmışlardı. İlgili yasanın falanca maddeleri derken daha fazlasına dayanamayarak okumayı bıraktım. Bildiri masamda öylece duruyor boş gözlerle bakıyordum. Nedense sonra dışarı çıktım. Dışardaki havanın iyi geldiğini hissediyor yürüdükçe açılıyordum. Amaçsız rastgele dolaşıp durdum. Salt belleğin değil ayağında bir hafızasının olduğu kendini böyle kararsız anlarda belli eder. Derken kendimi iskelenin önünde buldum. Kalkmak üzere olan ada vapuruna son anda biniverdim. Gençken çok sıkıldığımda da adaya giderdim. Dalgalar düşüncelerimdeki sabuklukları dağıtıyor bir tür arınma işlemi görüp temizliyordu. Hangi gündeydik bilmiyordum. Ama bunun bir önemi yoktu. Aylardan Ekim idi bunu biliyordum yalnız. Etrafta az insan olsa da ada gözlerimin yaydığı ıssızlık kadar ıssız olamaz. Bir yere girip oturdum. Karşıda koca şehirde kaynayan çalkantı buralara erişmiyordu. Dalmış bakıyordum. İlkinin buruk tadı olmasına karşın ikinci çayıda içtikten sonra voltamı aldım. Hanidir yürüyordum. Şimdi ormanın, uçurum kenarlarında biten yaban çileklerinin fısıltıları başlamıştı. Rum mezarlığının önünden geçiyordum. Ne önümde ne de ardımda kimse yoktu. Güneş alçalmış ışığı yatık bir şekilde vurmaya başlamıştı. İyice yorulmuş bitkin düşmüştüm. Ağaçlar yolu iyicene gölgeliyor havanın kararmış olduğu izlenimini uyandırıyordu. Elele tutuşmuş bir çift terkedilmiş bir plajın içine girmiş yürüyorlardı. Mayolarını giymişlerdi. Yabancı oldukları belliydi. Genç kadın güzeldi. Selma aklıma geldi. Kimbilir biz de belki eğer biz diye bir şey varsa- o çift gibi buralara gelebilirdik. Plajın girişine geldiğimde onlar kumluğu geçmiş bileklerine kadar suya girmişlerdi bile. Onlara son bir kez baktım. Dükkanla ilgili düşüncelerim zihnimin alt katmanlarına bir çökelti gibi çökmüş kendimi gezintiye kaptırmıştım. Aklıma gelen bir düşünceyle birden irkildim. Düşündüğüm şeyin dün gece görmüş olduğum rüya olduğunu ayrımsadım. Ürperticiydi. Çocukluğumda oturduğumuz apartmandaydım. Bulunduğum daire arka karanlık bahçeye ve kendi bahçelerimize bitişik karşısındaki diğer apartmanların bahçelerine bakıyordu. Penceremden gördüklerim karşısında şok olmuştum. Karşıdaki bütün daireler boşalmış, pencerelerine satılık yazıları yazılmıştı. Kendi apartmanımdaki dairelerin durumunu gözden geçirmek için bahçeye indiğimde durumun farksız olduğunu görmüştüm. Rüyanın yaşadığım gerçekliğe nazaran daha karanlık bir yanı vardı sanki. Allak bullak olmuş bir halde yürümeye devam ettim. Az ilerde bir bank vardı. Kıyısına ilişip kendimi bıraktım. Uzun bir zaman taşıdığım bir yükü sırtımdan indirmiş gibi oldum. Yorulmuştum. Bu kadar yürümek fazla gelmişti. Yerde bazı gazetelerin hafta sonu için verdiği bir ek duruyordu. Alıp karıştırdım. Sayfaları eksik olduğu gibi kimi yerleri de yırtılmıştı. Birtakım şık kadınların nerde görüldüğünü okumaktan çok onların güzellikleriyle ilgilendim. Astroloji bölümünde duralayıp burcumun bana neler söylediklerini okudum. Çalışarak sonuç alabileceğiniz bir gündesiniz. Bazı olaylar üzerinde düşündüğünüzden fazla kontrolünüz var. Kimi hayal kırıklıkları unutulabilir. Marsın da burcunuzda misafirliğe başlaması ile işinizle veya tatil amaçlı uzun yolculuklar için koşulların elverişli olduğu bir hafta geçireceksiniz burada elimde olmadan güldüm-. Öğle saatlerinde sevgi temalı ilişkilerde gerginlikler yaşanabilir. Önümüzdeki birkaç gün kutlamalar, partiler, davetler söz konusu olabilir. Hepinize iyi günler, sağlık ve sevgiyle kalın falan filan. Derken sayfanın üst kısımlarına doğru göz gezdirince geçen yılın Temmuz ayına ait olduğunu farkettiğim artık tarih olmuş gazeteyi bıraktım. Bir an önce iskeleye inmeliydim.Yoksa bir sonraki vapura kalıp iki saat daha buralarda beklemek işten değildi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kitaplari-yargilama-komisyonu/", "text": "Edebiyat, bir sanat dalıdır ve kelimeler, edebiyatın özünde yer alır. Bu nedenle daha çok insanın edebi üretim içinde olması, edebiyatın yayılımı açısından önemlidir. Gelin sizle bu konuda bir düşünce deneyi yapalım. Kitaplar yayınlanmadan önce her kitabı inceleyen ve yargılayan Kitapları Yargılama Komisyonu olsun. Bu komisyon, en iyi kitapların halka ulaşmasını hedefliyor. Kitapların her birini tek tek inceliyor ve yayınlanmaya değer görülmeyen kitapları eliyor. Bu kitaplar, dünyadaki en büyük çöplüğün bir üyesi oluyor. Edebiyat bir sanat olduğuna göre edebi çalışmaların daha çok insana ulaşmak gibi bir amacı vardır. Çünkü ne kadar çok insan roman, hikaye ya da şiir okursa daha fazla insan edebiyatın içinde yer alabilecektir. Ama durun, Kitapları Yargılama Komisyonunun olduğu yerde, kitapların daha en başından elenmesi ve okurlarına ulaşamaması gibi bir sorun ortaya çıkacak. Ah, ne korkunç! Birçok insan, iyi kitap olarak nitelendirilen kitapların yayın dünyasında kendisine yer bulmasının önemli olduğunu düşünecektir. Ama edebi değeri yüksek kitaplar nasıl olacak da edebiyat dünyasına hakim olmayı başaracak? Bu, şüphesiz ki Kitapları Yargılama Komisyonunun gerçekleştirebileceği bir şey değil. Neden değil? Çünkü yargılamak sanatın özüne aykırı. Siz bir kitabı yargılamak amacıyla okuyorsanız, kitabın gerçek değerini göz ardı edebilirsiniz. Kitapları Yargılama Komisyonunun üyeleri, edebiyattan anlamayan birileri olabilir. Ayrıca edebiyat subjektif bakış açısına sahip olduğu için edebiyat dünyasında net bir şekilde doğru ya da yanlış yoktur. Diyelim ki komisyon üyeleri Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar adlı kitabını incelemek için okumaya başladı. Her şeyden önce kitabın hacmine takılabilirler. Bu, çok ama çok uzun bir kitap; demeyeceklerini ne yazık ki bilmiyoruz. Birçok şeye eleştirel bir gözle bakan Oğuz Atay'ın eleştirileri birilerinin hoşuna gitmeyebilir. Ya da Sait Faik'i ele alalım. Hikayenin tamamen olay üzerinden ilerlemesi gerektiğini düşünen komisyon üyeleri, Burada bir olay yok, her şey durağan, her şey bir düşünce üzerinden ilerliyor, diyebilirler. Bakın burada önemli olan, edebiyatta net sınırların çizilemeyeceğidir. Kitapları Yargılama Komisyonu, kitapları inceleyebilmek için ne yazık ki kesin sınırlar çizmeye çalışacaktır. Fakat durun, birçok kitap elendi bile. Şu anda değerli görülen kitapların birçoğu belki de dünyanın en büyük çöplüğüne doğru yol alıyor. Kitaplar yayınlanmadan önce bir komisyon gerçekten bu kitapları yargılamalı mı? Evet, bu belki bir düşünce deneyi. Ama biz burada böyle bir komisyonun neden görev ve sorumluluklarını yerine getiremeyeceğini açıklamaya çalışacağız. Edebi çalışmaları objektif bir gözle incelemek oldukça zordur. Çünkü edebiyatın temelinde güzellik ve estetik yer alır. Bu, tartışılmaya açık bir konudur. Bir başkasının güzel bulduğu şey ile sizin güzel bulduğunuz şey arasında bir farklılık olacaktır. Bir roman, şiir ya da deneme yazısında da durum tam olarak böyledir. Her ne kadar edebi türler için çeşitli tanımlamalar yapılmış olsa da bu tanımlamalar, ilgili edebi türü açıklama noktasında yetersiz kalacaktır. Ayrıca tanımlama, her zaman sınırlamayı da beraberinde getirir. Dolayısıyla Kitapları Yargılama Komisyonu, eserleri incelerken belirli tanımlar üzerinden giderek iyi olarak nitelendirilebilen kitapları göz ardı edebilir. Bu durum, edebiyatın daha çok insana ulaşmasını sınırlar. Edebi ürünler, özü gereği özgürce yapılan çalışmaların bir sonucu olmalıdır. Bu nedenle kitapları en başından yargılayan bir komisyon olmamalıdır. Peki, bu durumda edebi değeri yüksek kitapların edebiyat dünyasında hakim olması için ne yapılabilir? Burada kritik nokta okuyucudur. Bir kitap neden yazılır? Bir resim neden çizilir? Ya da bir film neden çekilir? Burada soruları çeşitlendirmemiz mümkün olsa da aslında esas konuya geçebilmek için sorduğumuz sorular yeterli olacaktır. Kişisel kanaatime göre bir eser, daha çok insana ulaşabilmek için yazılır. Eğer böyle olmasaydı bir yazar, kitabını yayınlatabilmek için çabalamak zorunda kalmazdı. Sanat, özü gereği sanatçı dışında bir insana daha ihtiyaç duyar. Sanatçı, oluşturduğu eser üzerinde objektif bir incelemede bulunamasa da okuyucu, her şeyden bağımsız bir şekilde eseri inceleyebilir; eserle ilgili görüşlerini ifade edebilir. Evet, iyi kitapların daha çok geniş bir çevreye yayılması açısından bu oldukça önemlidir. Günümüzde bu durumu sıklıkla yaşıyoruz. Birçok insan, çalakalem yazılmış ve edebi değeri oldukça düşük kitapların yayılmasından rahatsız oluyor. Bu nedenle bu kişiler, kitapların en başından incelenerek elenmesi gerektiğini belirtmektedir. Ama bu, doğru bir tutum olmayacaktır. Çünkü her sanatçının eserini yayınlama hakkı vardır. Sanat, belki de bilimden bu nedenle ayrılır. Sanatta bir formül bulunmaz, sınırlar keskin değildir. Sanat yapıtlarını değerlendirirken oldukça kişisel bir tutum sergileriz. Güzellik ve estetik kavramları için net bir açıklama yoktur. Bu nedenle edebi değeri yüksek kitapların yayılmasını istiyorsak okur olarak bizlere sorumluluk düşüyor. Ne yazık ki şu anda roman olarak nitelendirilemeyecek kitapların bir okur kitlesi olduğunu görüyoruz. Bu ise bu tarz kitapların, bir okur kitlesine sahip olduğu için, yayılmasına neden oluyor. Her ne kadar öznelliğin sularında yüzüyor olsak da edebi değeri yüksek kitaplar kendini belli edecektir. Dolayısıyla keskin ayrımlar doğru olmamakla birlikte bazı kitapların yayılmasını önlemek zorundayız!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/kiyamet-sandigimizdan-daha-mi-yakin/", "text": "Çoğu filme konu olan bu durum acaba nasıl gerçekleşecek ? Doğa kendi kendini mi yok edecek yoksa insanoğlunun doğaya verdiği zararlar sonrası doğa kendini de yok ederek intikamını mı alacak ? Son okuduğum yazılara göre ikinci seçenek şu anda ağır basıyor. Yani insanoğlunun doğaya verdiği zararlar sonrası doğanın intikamını alması durumu. Son zamanlarda bilim adamlarına göre dünya geri dönülmez bir iklim değişikliğine girmiş durumda. Bunun nedeni dünyanın karbon kırılma noktasının geçilmiş olması. Yani atmosferdeki karbon seviyesi bu hafta itibariyle 400 ppm seviyesini geçti. Yıllardır yapılan ölçümlerden çıkarılan analizlere göre bu durumun pek de geri dönüşü yok gibi. Bu kritik seviyesi ise ilk olarak 2013'de Artrika'da aşıldı sonrasında ise düzenli bir şekilde tüm dünyaya yayıldı. Geçtiğimiz Mayıs ayı itibariyle dünyada bu sınırın aşılmadığı tek yer Antarktika'ydı. O da geçtiğimiz hafta itibariyle bu sınırı aştı. Peki bu durumun bize yansıması nasıl olacak? İlk ve en büyük tehlike türlerin yok olma hızının artması. Türlerin yok olma hızı insanlık ortaya çıkmadan önceki duruma göre bin kat artmış durumda. Bu durum böyle devam ederse 2050 yılına kadar dünya üzerindeki türlerin %25'i yok olacak. Peki tek sorun bu mu? Tabiki hayır. Dünyadaki denizlerin su seviyesi artmaya başladı. Böyle giderse deniz kıyısındaki çoğu insan daha karasal yerlere taşınmak zorunda kalacak. Şimdiden beş ada sular altında kalmış durumda."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kizilcahamam-ankaradan-bir-kacamak/", "text": "İlk adı Yabanabad olan ilçe, 1933 yılında Kızılcahamam adını almış. Şehir merkezine 80 km uzaklıkta ve Ankara'nın kuzeyinde kalıyor. Yaklaşık 25 bin nüfusa sahip olan tatlı ilçemiz arazinin elverişsizliğinden sanki kabuğuna çekilmiş halde toplu bir yerleşim gösteriyor. Bu durum, şahsi araç olmaksızın da çoğu yere kolay ulaşım sağlıyor. Merkeze yakınlığı, ulaşım imkanlarının gelişmişliği hafta sonu tatilinde kaçamak yapmak isteyenlerin uğrak yeri haline getiriyor Kızılcahamam'ı. İlçe, ormanlarıyla başkentin ciğeri, barajlarıyla da adeta su deposu. Ayrıca ilçede adım başı bazlamacı yer alıyor. Kızılcahamam'a varınca ilk durağımız kendimizi şifalı suların ellerine bırakmak oldu. Bu konuda ilçede belediyenin ve özel işletmelerin birçok modern turistik tesisleri var. Tesislerin imkanları ve dolayısıyla fiyatları da farklı olabiliyor. Ama endişe etmeyin, iyi ve uygun fiyata yerler mevcut. Tabii biraz araştırmanız lazım. Genelde tesislerde termal su, hamam, sauna, havuz gibi birçok imkan bir arada. Ayrıca belirtmek isterim ki sabah saatlerinde buralar çok sakin oluyor. Saat ilerledikçe kalabalıklaşıyor. Soğuksu Milli Parkı, 1959 yılında Milli Park statüsüne kavuşmuş. Kızılcahamam'a gelenlerin piknik için vazgeçilmez bir yeri haline gelmiş. Tertemiz havası, yanında şırıl şırıl akan su insana doğal bir terapi uyguluyor. Kaplıcada yol yorgunluğunu attıktan sonraki durağımız burası oldu. Milli park içindeki tatlı su çeşmeleri ve akarsu, varlığıyla piknikçilerin işini kolaylaştırıyor. Biz de çoğu medeniyetin yaptığı gibi hemen kendimize suyun yanında bir yer bulduk. Parkı kullanan insanlar kuvvetle muhtemel bilinçli insanlardı, gözüme neredeyse hiçbir kirlilik belirtisi batmadı. Belki bu yüzden Soğuksu bizi ne kadar hoş kucakladı, tüm güzelliklerini önümüze serdi. Kuş cıvıltıları, ağaç hışırtısı, su şırıltısı ve piknik yapan insanların seslerinin muazzam bir korodan eksiği yoktu. Parkın havası bizi üşüttüğünde ise mangal hemen yardımımıza koştu. Yani gitmeden önce serin havaya karşı tedbirli olmakta fayda var. Sizin için dağın zirvesine çıkıp güzel pozlar yakalamaya çalıştık. Zirve yolculuğumuzda yalnız değildik, bazı piknikçiler de bizim gibi koyulmuştu yola. Gezimiz içinde en duygusal ve düşündürücü anımız Şehitler Ağacı etrafındayken geçti. Heykeltıraş Dr. Derviş Özer'in hazırladığı Şehitler Ağacı projesi kapsamında, 2009'da Kızılcahamam Şehit Fatih Duru Parkı'nda kurumuş bir sedir ağacı anıt haline getirilmiş. Bu anıta da 1980 yılından sonra şehit olanların isimleri, rütbeleri ve şehadet tarihlerinin yazılı olduğu künyeler çakılmış. Eve doğru yola koyulmuşken bu anıta uğradığımızda akşamın sessizliğinde hafif bir esintiyle künyelerin çınlaması sanki bizi dalmış olduğumuz gafletten uyanmamız için bir uyarıydı belki kim bilir? Ve ne kadar ilginçtir, künyelerin çınlaması tam biz şehitlerin bizi duyup duymadığını tartışırken oldu. Canlarını hiç düşünmeden feda ettikleri değerlere hakkıyla sahip çıkmamızı istiyorlardı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/komsumuzda-suren-protestolar-mahsa-amini/", "text": "Toplumsal hareketlenmeler dünyanın her coğrafyasında çeşitli sebeplere dayanan enerji patlamaları olarak tanımlanabilir. Ancak her toplumun protesto kültürü oldukça farklıdır. Bazı coğrafyalarda devlet kavramının kutsiyeti sebebiyle toplum, hoşuna gitmeyen sorunları aktif bir şekilde dışarı vurmayı tercih etmez. Diğer taraftan bazı toplumlar protestoyu bir demokratik yol olarak özümsemiştir. Nevi şahsına münhasır protesto kültürüne sahip ülkelerin başında ise İran gelir. İran'daki bu halk geleneği bazı uzmanlara göre 19. yüzyıla kadar dayandırılabilir. Uzun yıllardır toplumsal hareketlenmelere sahne olan İran'da yaşanan son protestolar, uluslararası kamuoyunun ilgisini çekmiş gibi gözüküyor. Eylül 2022'de Kürt asıllı bir Sünni İranlı olan Mahsa Amini'nin başörtüsü kurallarına uymadığı gerekçe gösterilerek Ahlak Polisleri tarafından gözaltına alındığı sürede komaya girmesi ve ölmesi sonucunda ortaya çıkan gösteriler, ülkenin geneline yayılıp İran'da rejime karşı yeni bir ayaklanmanın fitilini ateşlemiş oldu. Bu protestolar kadın hakları ve özgürlük çevresinde toplanmış olmakla birlikte göstericiler reformdan ziyade İran'daki rejimin değişmesini talep ediyorlar. İran hükumeti en baştan beri oldukça sert karşılık vermenin yanında protestoları dış mihraklar söylemine indirgeyerek ülkedeki işsizlik, ekonomik kriz ve özgürlüklere yönelik problemleri görmezden gelmeye devam ediyor. Ancak tüm bunlara ek olarak İran'da bir insanlık dramı yaşanıyor. Çünkü hükumet bu protestoları bastırmak için polis şiddeti ve idam cezası kullanıyor. Türk medyası ise bu olaylara oldukça sessiz kalıyor. Akşam vakitlerinin vazgeçilmez ve her şeyin konuşulduğu tartışma programlarında bizzat komşumuz olan İran hakkında tek bir yorum yapılmıyor. Türk resmi makamları ise bu konuda bazı açıklamaları ancak aylar sonra yapmayı tercih etti. Bu atmosfer içerisinde yalnızca sosyal medya ve özellikle Twitter aracılığıyla yayımlanan görüntüler sayesinde protestolar hakkında haber alınabiliyor. Sadece Türk medyasının vurdumduymazlığı değil aynı zamanda İran içerisindeki medyanın ve internetin baskılanmış olması da Türkiye gibi birçok ülkenin İran hakkında sağlıklı bilgi alamamasına yol açıyor. Avrupa ve ABD'den reaksiyonlar gelmekle birlikte bu tepkilerin sönük kaldığını söyleyebiliriz. Bu durumdan şikayetçi olan İranlılar ise uluslararası toplumun kayıtsızlığına karşı tepkili olduklarını sosyal medya aracılığı ile duyurmaya devam ediyorlar. İranlı aktivistler ve uluslararası alanda tanınmış kişiler ABD ve Avrupa'nın desteğini istemekle birlikte bazıları bu protestolara doğrudan müdahale edilmesine sıcak bakmıyorlar. İran hükümetinin protestolar konusunda ABD'yi suçlaması, bazı İranlı aktivistlerin protestolara uluslararası dahil konusunda çekimser kalmasına yol açıyor. 1979 yılında İran'daki ABD Büyükelçiliği'nde 444 günlük rehine krizinden bu yana İran ile ABD ilişkileri hiç yumuşamadı ve İran her siyasi protestoda ABD'yi suçlamayı tercih etti. Güncel protestolar için de Ayetullah Ali Hamaney ABD ve İsrail'i suçladı. Mehsa Emini'nin öldürülmesinden sonra gerçekleşen protestolar aslında çok daha önceden devam eden protestoların bir devamı olarak nitelendirilebilir. İran'da 2017'den beridir su sıkıntıları, özgürlüğün baskılanması, ekonomik kriz ve ambargolar sebebiyle protestolar sürmekteydi. Ancak Eylül 2022'deki olaylar ile birlikte bu protestolar uluslararası kamuoyunda yankı buldu. Eylül'den itibaren günümüze kadar yaklaşık 600 kişiye yakın insanın protestolar sebebiyle öldüğü ve 1000'den fazlasının yaralandığı bir insanlık dramı yaşanıyor . Ölenlerin 70'e yakını ise ne yazık ki çocuk . 18 binden fazla insan da gözaltına alınmış bulunuyor . Tutuklanan insanların hapishanelerde zorbalık ve işkenceye uğradığına dair çok fazla bilgi dolaşıyor. Ailelerin ve protestocuların ölüm tehditleri aldığına dair raporlar bulunuyor. Son olarak, İnsan Hakları İzleme Örgütü güvenlik güçlerinin protestoculara doğrudan silah ile ateş ettiğini videolar ve tanıklara dayandırdığı raporuyla doğruladı. Toplumsal krizler ve hareketlenmeler beraberinde sosyal, ekonomik ve siyasi sonuçlara yol açar. Ancak bu konuda literatürün göz ardı ettiği ve hepsinden çok daha etkili bir sonuç daha vardır: psikoloji. İran toplumunun uzun yıllardır yaşadığı baskılar ve idam cezaları gibi sebeplerle ciddi bir psikolojik savaş verdiği de unutulmamalıdır. İnsan psikolojisi modern hayatta hala görmezden gelinmekle birlikte bu tip siyasi baskıların çok büyük bir psikolojik problem yarattığı, özellikle psikolojinin tabu olduğu toplumlarda ne yazık ki fark edilememektedir. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da İranlılar uluslararası toplumun dikkatini çekmek için çeşitli etkinlikler düzenliyor. Örneğin, The Center for Mind-Body Medicine isimli kuruluş, kendisi de aslen İranlı olan Dr. Noshene Ranjbar öncülüğünde Zihin-Beden tıbbi dediğimiz nefes alma teknikleri, meditasyon ve farkındalık gibi oldukça basit ancak etkili olan yöntemlere yönelik Farsça konuşan insanlara özel eğitim programları için burs sağlıyor ve bağış topluyor. İran'a destek konusunda birçok farklı amaca yönelik organizasyon bulabilmeniz mümkün ancak ben, insan psikolojisi ve yaşanan travmaya yönelik duyduğum üzüntü sebebiyle bu örneği veriyorum. 1979 İran İslam Devrimi'nden bu yana süren en uzun protestolara sahne olan İran'da 2023 yılında neler olacağını kestirmek çok güç. Protestolarda kadınların öncülüğü, çocukların dahil olması, Kürt ve Beluçlar gibi Sünni etnik azınlıkların baskın rol oynaması, ekonomik sebepler yerine insan hakkı ve politik sebeplerin öne sürülmesi gibi gerçekler güncel protestoları eskilerinden ayırıyor. Bu alandaki uzmanlar gösterilerin bir amaca ulaşıp ulaşamayacağı konusunda fikir birliği ortaya koyamıyorlar. Ancak kesin olan bir şey var; İran halkı gördüğü baskı sebebiyle bir süre daha göz yaşı dökmeye devam edecek gibi görünüyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/konusmadan-gulduren-adam/", "text": "11 Kasım 1944 İstanbul doğumlu, aslen Malatyalı, dar gelirli bir ailenin 3 erkek çocuğunun en büyüğüdür. Doğum günü aslında 10 Kasımdır fakat Atatürk'ün öldüğü günde kutlama yapmayalım diye 11 Kasımda kutlar doğum günlerini. Sanat hayatına henüz genç yaşlarda Vefa Lisesinde \"Zoraki Tabip\" adlı bir oyunla başlar. Üniversite eğitimine Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünde sürdürür fakat gösteriler ve turnelerle iyice uzayan eğitimi 12 Eylül olayları nedeniyle yarım kalır yıllar. Sonra eğitimine devam eder ve okulundan 1995 yılında mezun olur. Bununla da yetinmez ve yüksek lisans yapar. Hatta yüksek lisansını yaparken hazırladığı TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü adlı tezi, ilerleyen yıllarda kitaplaştırarak sevenleriyle paylaşmıştır. \"Lise son sınıfta iken felsefe öğretmenim Belkıs Balkır benim elimden tuttuğu gibi Müşfik Kanter'e teslim etti\" der kitabında. Daha sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda profesyonel olarak rol aldığı sıralarda Ertem Eğilmez onu farkeder 1972 yılında. Tatlı Dillim filmiyle tiyatrodan beyaz perdeye ilk adımını atar. Canlandırdığı saf, halkın içinden karakterler ve filmlerinde sıkça değindiği dönemin sosyokültürel yapısını yansıtan olaylar halk tarafından oldukça sevilir. Kendisi gibi oyuncu olan eşi Gül Hanım ile 2,5 yıl mektuplaştıktan sonra 1974 yılında evlenmiştir. Ali ve Ezo adında 2 çocuğu vardır.1976 yılında rol aldığı Kapıcılar Kralı filminde gösterdiği başarısı ile 1977 yılında Antalya Film Festivalinde Altın Portakal En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır. Çiğ köfteyi ve İbrahim Tatlıses dinlemeyi seven, oynadığı dizi kendi çektiği filmlerle aynı zaman diliminde yayınlandığı için izlenmeyen , konuşmasa da güldüren ve uçak fobisi olan bir insandır. Maddi olarak çok varlıklı olmayan Kemal Sunal bir anısında eve misafir gelmeden önce eşi Gül hanımla birlikte kaldıkları evde rutubet kokusu belli olmaması için kızartma yaptıklarını söyler. 1990'dan itibaren filmleri televizyon kanallarında kesintisiz yayınlanmaya başlamıştır. Hayatı boyunca 82 sinema filminde yer almıştır. Son film Balalayka'yı çekerken Trabzon'a gitmek üzere bindiği uçakta geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir. Kemal Sunal'ın bu kadar sevilme sebeplerinden birisi de insanların kendinde ve çevresinde bir miktar canlandırdığı karakterleri bulmasıdır. Her sınıfta bir İnek Şaban vardır, her köyde bir Kibar Feyzo... 7/24 Kemal Sunal filmleri yayınlayan kanallar var günümüzde. Şöyle bi durup birkaç dakika seyrettiğimizde anlıyoruz ki biz sadece Kemal Sunal'ı değil, kendi hayatımızdaki İnek Şabanları, Kibar Feyzoları ve 100 numaralı adamları izliyoruz. Belki de bu yüzden aynı filmi defalarca izliyor aynı sahneye defalarca gülüyoruz. Videoda görüldüğü üzere Kemal Sunal'ın güldürmek için konuşmasına gerek yoktur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kopekler-sabahlari-konusur/", "text": "Bugün normalden daha farklı olarak benim de çok merak ettiğim bir konuda sizleri de bilgilendirmek istedim sayın okurlar. Son birkaç yıldır özellikle dikkat ettiğim ve beni ürpertiye düşüren bir konu vardı. Hatta bazen öyle şiddetli bir hal alırdı ki korkudan hemen uyumak isterdim. Ancak tabi o saatlere kadar uyumamış olmanın verdiği garip hisse bir de korku eklenince işler iyice çığırından çıkardı. Evet, bahsini ettiğim şey: Sabah ezanı. Ne zaman sabah ezanı okunuyor olsa ulur köpekler ardı arkasınca. Tabi getirisi olarak bu konuda bilgi sahibi olmayan insanları adı koyulamayan duygular içerisine sokmuş ve de buna paralel düşündürmüştür. Ki ben bugün düşündüm aslında tersine hiç de korkulası nedenlerin olmadığını gördüm. 'Bu Konuyu İncelemeye Nereden Başlanmalı?' diye bir soru sormakla işe başladım önce. Çünkü konuya biraz girdiğimde dahi aslında sorduğum sorunun zorluk derecesinin cevapları kadar fazla olmadığını gördüm. Onun için yazı konumu iki başlık altında değerlendirmek istiyorum: İlki evrime dayalı teoriler ile, ikincisi ise dini boyutlara binaen. Eveimsel açıya girmeden 'ulumak' nedir ondan bahsedelim.Ulumak, köpeklerin bir nevi iletişim aracıdır. Köpeklerin uluması çok farklı anlamlar içerebilir: teslim olmak, acı çekmek, yardım istemek, kendini savunmak vs. Köpeklerin ulumalarının bugün üzerimizde duracağımız nedeni ise sonuncusu olan kendini savunmak olacak. Köpeklerin kulakları insan kulağına nazaran daha gelişmiştir. İnsan kulağının frekans spektrumu 20 Hz-20.000 Hz arasında iken köpeklerin için bu 12 Hz-60.000 Hz arasında değişmektedir. Bu durum köpeklere insanların duyamadığı yüksek frekanslı sesleri de duyabilme imkanı sağlar. Köpekler insanların duyamadığı ancak kendilerinin duyabildiği bir aralığa sahip olduğu için özellikle tiz seslerden olan siren sesinde ve daha farklı seslerde de uluyabilirler. Sabah ezanları günün en sessiz vaktinde, herkes uyurken okunan tek ezandır. Ve bu da tabi ortamın sessizliğini bozduğu için hayli şiddetli bir ses doğrurur. Ayrıca ezan sesinin duyulabilmesi amacıyla da ses forme edilir, en son aşamasında ise sesi yükseltmek amacıyla amplifiye edilir ki bu volumü arttırılması demek. Buna dayanarak ses doğal halini kaybeder ve daha farklı hallere bürünür. İşte burada bir insani kaynak olarak yola çıkan ses robotlaştırılır ve artık köpeklerin ulumasına neden olacak bir ses haline gelir. Uzun süren sessizlikte günün ezan sesi ile yankılanması köpekleri korkutur ve onları kendilerini savunmasının bir durumu olan ulumaya teşvik eder. Evet, işin evrimsel veyahut bilimsel boyutu bu. Aslında gayet mantıklı, ancak sorgulanması ve açığa kavuşturulması gereken yanları da var tabii. Dini taraflardır aslında insanları korkutan. Ancak aslında konunun biraz derinine indiğimizde korkuyla değil hatta tam tersine emin adımlarla bu vakitlerde huzur bulmamız gerekir. Yani öncelikle bunları söylerim kanka. Sen sor, ben direkt öyle konuya dalamıyorum. -Ooo güzel soru. Şöyle: Hadis-i şerifte der ki: 'Şeytan ezanı işittiği vakit Revha denilen yere kadar gider. koşar adımlarla kaçıp oradan uzaklaşmaya çalışır'(bk. Müslim, Salat, 15, 16, 17, 18). Tabi insanlar değil de biz köpekler şeytanların kaçışını görür oluruz. Ee tabi göz görür de ağız konuşmaz mı? Kaçan şeytanları gördükçe biz de hayrette kalırız, napalım diye düşünürken uluruz tabii doğal olarak. Yani arkadaşlar biraz da şakayla karışık olan bu tek soruluk röportajımızdan çıkarılacak en temel sonuç şu olmalı ki: Dini dayanaklara göre ezan vaktilerinde köpekler şeytanın özellikle kıyamet vaktinde de okunacak olduğu ezandan kaçmasıdır. Ki şeytan Kur'an okunmasından, dualardan kaçmaz ancak ezandan kesinkes koşar adım uzaklaşır. İşte bu nedenle ki bu köpeklerin dikkatini çeker ve ulumalarına neden olur. Ve bu da aslında korkulmaı değil tersine güvende hissedilmesini gerektiren bir olay haline gelir. Aslında dini olarak hadis-i şerifte de ezan konusu üzerinde durulmuş. Ancak köpeklerin bilimsel olarak da siren gibi seslerde uluduğu biliniyor tabi. Her iki açının da kendine göre haklı yanları olduğunu düşünüyorum. Lakin bilimsel olarak hala bazı sorulara tam yanıt verilebilmiş değil. Bu da zaten görülebiliyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kopernikten-galileoya-uzanan-bilim/", "text": "Kopernik, Güneş Merkezli Evren Modeli ile insanlık tarihinde çok büyük bir dönüşümün kapılarını araladı. Kopernik'in düşünceleri, hakikat arayışında olan insanlığın geride bırakamayacağı çok büyük bir yenilikti. İleri gitmeyi öğrenen ve daha fazlasını hedefleyen insan için yaşam; karşısındaki güçlükler ne olursa olsun bedeller ödemeye hazır olarak vuku bulur. Kopernik'le başlayan kıvılcım, yeni kıvılcımlarla devasa bir yangın haline dönüşebilecek boyuttadır. Rönesans dünyasının temellerini oluşturacak bilimsel devrimin Kopernik sonrası savunucuları bu büyük bilim ateşinin doğuşunda eşsiz bir rol oynadı. Kopernik ile emeklemeye başlayan bilim; Johannes Kepler ile emeklemekten bir adım öteye, Giardano Bruno ile ayağa kalkmaya ve Galileo Galilei ile de koşmaya hazır hale geldi. Kopernik'ten Newton'a Uzanan İki Yüzyıllık Bilim Devrimi serimizin ikinci içeriğinde bilimi koşmaya hazır hale getiriyoruz. Kopernik'le başlayan ve iki yüzyıl boyunca sürerek Newton'la son bulan bilimsel devrim, birçok uğrak noktasından geçmiştir. Bu uğrak noktaları arasında şüphesiz en önemlilerinden biri Kepler ve Tycho Brahe'nin katkılarıyla oluşmuştur. Alman gök bilimci Johannes Kepler, Kopernik astronomisinin insanlık tarihini değiştirecek nitelikte bulgular içerdiğini açık biçimde gözlemlemişti. O, astronomiyi Kopernik'in akıl yürütmelerinden daha öteye taşıma, bilimsel ve matematiksel olarak kanıtlama hedefindeydi. Kepler'in ilk çalışmaları başta çağdaşı olan Galileo ve Descartes tarafından önemsenmemişti. Almanya'da görev yapan bir matematik öğrenmeni olan Kepler, bütün gezegenlerin güneşin çevresinde oluşan eliptik bir yörüngede dairesel hareket halinde olduğunu Kopernik'in gözlemlerinden çıkarsadı. Bununla yetinemeyecek olan Kepler, üç temel yasa ile güneş ve gezegenler arasındaki hareket ilişkisini açıkladı. Üstelik söz konusu açıklamayla Kepler'in ortaya koyduğu gerçekler, onun bile tahmin ettiklerinin ötesindeydi. Günümüzde dünyadan uzaktaki gezegenlerin ve hatta minimal asteroitlerin yörüngelerinin hesaplanmasında hala Kepler'in ortaya koyduğu yasalar kullanılmaktadır. Bu yasalar, tüm gezegenlerin güneşin odak noktasında bulunduğu bir yörüngeye sahip olduğunu kanıtlamaya dayanır. Birbiriyle eşit ya da farklı kütlede bulunan iki dairesel cisim, Kepler'in yasalarına göre daima aynı hareket sistemine tabidir. Bu sistem, belli matematiksel hesaplamalarla ifade edilebilir boyuttadır. Newton'un Evrensel Yer Çekimi Kuvveti teorisinin temellerini oluşturan bu düşünce, bilimsel devrimin kırılma noktası olarak kabul edilir. Aynı zamanda Kepler, günümüzde daha gelişmiş modelleri kullanılan kırıcı teleskopların mucididir. Bu teleskoplar, Kepler Tipi Teleskop olarak anılır. Giardano Bruno, hakkında birçok tartışma bulunmaktadır. Söz konusu tartışmalar onun bilimsel statüsü üzerine olmakla birlikte bu konudaki en su götürmez gerçek; Bruno'nun bilimsel devrim içerisindeki rolüdür. Rönesans düşüncesinin felsefi temellerini oluşturan en önemli bilim insanlarından olan Bruno, savunduğu düşünceler nedeniyle Engizisyon Mahkemesinde yargılanarak Roma meydanında yakılmıştır. Bruno, bilimin dogmatik düşünce karşısında ödediği ilk en büyük bedeldir. Kopernik'in düşüncelerini açık biçimde ifade ettiği ve bu düşüncelerinden kurtulmayı asla kabul etmediği için Bruno bilimsel devrimin ilk büyük kahramanı oldu. Onun düşüncesi; antik dünyadan uzanan yer ve gök ayrımı tezinin doğru olmadığı yönündeydi. Panteizme yakın bir pozisyona sahip olan Bruno, gök ve yerin birbiriyle tözsel olarak aynı nitelikte olduğunu savundu. Ona göre yer ve gök; her anlamda tanrısallığın bir çeşit tezahürü olmaktan başka bir şey değildi. Tanrı skolastik düşüncenin kabul ettiği gibi göklerde, melakut alemi içerisinde Batlamyuscu teoride olduğu gibi göğün yedinci katmanın ötesinde değildi. Tanrı bizzat her yerde ve hatta doğa ya da evrenin bizzat kendisiydi. Bu düşünceleri nedeniyle Bruno, kilise tarafından bir sapkın olarak kabul edildi ve idam cezasına çarptırıldı. Galileo Galilei; Astronominin Babası, Modern Bilimin Babası ve Modern Fiziğin Babası olmak üzere birçok farklı sıfatla anılır. Onu bu denli değerli kılan şey ise sadece yaptığı icatlar ve elde ettiği gözlemlerden ürettiği bilimsel paradigmalar değildir. Galileo'yu değerli kılan, bilimin sığ yaygın kanaatlerle gerçekleştirdiği iki yüzyıl süren mücadelesinde, korkusuzca adım atma cesaretini göstermiş olmasıdır. Galileo, Kopernik tarafından geliştirilen evren modeline sadık kalmayı tercih etmiş ve iki yüzyıl sürecek bilimsel devrimin en önemli mihenk taşı olmuştur. Galileo'yu modern fiziğin babası kılan özelliği, matematik ve deneyi aynı anda kullanmasıdır. Günümüzde olduğu gibi bilimin teorik ve pratik yanlarını uyumla kullanan Galileo, doğa kanunlarının matematiksel temeller içerdiğini ortaya koyan düşünceleriyle dikkat çekmiştir. Bu düşünceler, Antik Yunan dünyası içerisinde Pisagor'un klasik teorisiyle oldukça paralel02 niteliktedir. Bir çeşit tarikat olarak da tasvir edilebilecek Pisagorculuk, evrenin tüm düzenini matematiksel ve harmonik içeriklerle açıklar. Galileo'nun matematik ve deneyi birleştirmesindeki en temel öncül de tam olarak Pisagor'un bu kabulüdür. İtalya'da birçok fiziki deney gerçekleştiren Galileo, aynı zamanda astronomi alanında elde ettiği bulgularla güneş merkezli evren anlayışının önemli bir destekçisi olmuştur. Özellikle Venüs, Satürn ve Neptün gibi gezegenlerin kaotik hareketlerinin açıklanmasında ve bu gezegenlerin güneş merkezli evren tasarımıyla uyumluluğunu kanıtlamada Galileo oldukça kritik bir sıçrayışa imza atmıştır. İki yüzyıl sürecek devrimin en dikkat çeken gelişimlerinden biri olan bu sıçrayış; güneş lekelerinin gözlemlenmesinden harekete yönelik bazı fiziksel yasaların keşfine, modern teleskobun keşfinden samanyolu ve diğer yıldızların gözlemlenmesine kadar oldukça geniş bir alanı içermiştir. Galileo'nun bilimsel devrim içerisinde yaptığı katkılar sadece; astronomi, fizik, felsefe ve matematikle sınırlı değildir. Aynı zamanda o, mühendislik alanında yaptığı çalışmalarla da bilimsel gelişimde önemli bir rol oynamıştır. Savaşlarda kullanılan topun çok daha verimli çalışması için matematiksel hesaplamalar yapan Galileo gelişmiş bir top modeli oluşturmuştur. Aynı zamanda pusulalara yönelik yaptığı çalışmalarla önemli coğrafi keşiflerin yapılmasında katkı sağlamıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kopernikten-newtona-uzanan-iki-yuzyillik-bilim/", "text": "Antik çağda bilim, büyük oranda felsefi düşünsel sıçrayışlardan doğan bir çeşit hakikat arayışından ibaretti. Modern anlamıyla bugün anladığımız bilim ise pozitif bulgular ışığında; test edilebilir, yanlışlanabilir, geliştirilebilir ve en önemlisi deneysellikle gözlemlenebilir niteliktedir. Bugünün bilimsel perspektifi ise tahmin edileceği üzere aniden ve bir gecede oluşmadı. Bilimin günümüzde sahip olduğu dinamiklerin büyük bir bölümü, iki yüzyıllık bilim devriminden izler taşır. Üstelik bu izler, sadece pratik ve teorik anlamda karşılık bulmuş değildir. Birçok bedelin ödendiği, Kopernik'ten Newton'a uzanan iki yüzyıllık bilim devrimi bilimin; yaygın kanaatler, güç odakları, dogmatik düşünce, baskılar karşısında elde ettiği ilk büyük zaferdir. İki yüzyıl süren bu serüvende birçok uğrak noktası bulunur. Kopernik'ten Newton'a uzanan bilim devriminin ilk uğrak noktası, köklerini kadim felsefeden alır. Her ne kadar romantik bir yaklaşım gibi görünse de Kopernik'in bilim üzerinde gösterdiği etkide antik çağ filozofu Lucretius tarafından yazılan De Rerum Natura kitabının kalıntıları bulunur. Türkçeye Doğa Üzerine, Tabiat Üzerine, Hakikat Üzerine şeklinde birçok varyasyonla çevrilen De Rerum Natura; temel olarak bir çeşit uslamlamaya bilimsel düşünümün üzerindeki örtüyü kaldırmaya cüret eden tarihi bir kitaptır. Antik çağ dünyasına uygun biçimde şiirsel bir dille ve formatla yazılan De Rerum Natura'da, Kopernik'i oldukça heyecanlandıran bir akıl yürütme vardır. Yüzyıllar boyu yasaklı kitap olarak; kiliselerin bodrumlarında saklanan, defalarca farklı noktalarda yakılarak imha edilen bu kitap, aklın sınırlarını zorlama cüretini göstermiştir. İşte tam olarak Kopernik'in aradığı şey, dünyayı anlamak adına ihtiyaç duyduğu da buydu. Lucretius, De Rerum Natura'da bir ok ve yaydan söz eder. Lucretius için en önemli mesele; evrenin sonsuzluğunu idrak edebilecek bir uslamlama, örnek bulmaktır. Sonsuz güçte yaya yerleştirilen okun evrenin sınırlarına doğru atıldığını hayal edin der Lucretius. Eğer evren sınırlıysa bu ok, bir duvara çarpıp duracaktır ve oku atan kişi, bu duvarın üzerine çıkıp tekrar oku atabilir. Ok, tekrar bir duvara çarpar ve aynı süreç tekrardan işler. Bu böyle sonsuza dek gider. O halde evren düşünüldüğü gibi sınırlı olmazdı. Lucretius'un evrenin sonsuzluğuna ilişkin bu akıl yürütmesi, Kopernik'te sıra dışı bir imgelem uyandırır. Kopernik, tek başına bir bilim insanı değildir. Çünkü o deney yapabilecek, test edebilecek materyallerden çok uzakta sadece hayal gücüyle ve basit gözlemleriyle evreni anlayabilecek cesarettedir. Her ne kadar Kopernik bir bilim insanı olmasa da yüzyıllar sürecek bilimsel bir yürüyüşün ilk adımlarını atar. On altıncı yüzyılın başında bilimin metodolojik olarak nasıl bir izlenceye sahip olabileceğini açık biçimde gösteren birisi yoktu. Bunun yerine Batlamyus'un Almagest adlı kitabında, Aristoteles'ten izler taşıyan bir evren anlayışı yaygın kanaat olarak kabul edilirdi. Kilisenin de benimsediği ve kabul ettiği evren anlayışında; dünya merkezdeydi ve diğer tüm göksel cisimler onun etrafında dönmekle yükümlü varlıklardı. Yedi kattan oluşan bu evrenin yedinci katının ötesinde ise tanrılar ve tanrısal varlıklar vuku bulmuştu. Bu yaygın ve günümüzde doğru olmadığı kesin deneylerle kanıtlanan anlayışa ilk itiraz, De Rerum Natura ile gizli saklı tanışmış Kopernik'ten geldi. Kopernik ya da daha doğru bir adlandırma ile Nicolaus Copernicus, yaygın kanaatlerle mücadele etmeyi baştan kafasına koymuştu. Kopernik'in elindeki en büyük olgu ise merak duygusu ve hiçbir zaman tükenmeyen gözlemleme yeteneğine sahip olmasıydı. Neredeyse yaşamının tamamını gözlem yapmaya adayan Kopernik, kilise tarafından baskıcı biçimde kabul ettirilen Batlamyuscu evren anlayışının doğru olmadığını kanıtlayacak birçok veri elde etti. Kopernik'in yaptığı gözlemler onu, evrenin hiç de tahmin edildiği gibi muhteşem bir düzene sahip olmadığını gösterir nitelikteydi. O, insanın merkezde olduğu bu evren anlayışının yerine Güneş Merkezli Evren Modeli olarak bilinen yeni bir modeli kanıtlamaya ve anlatmaya kararlıydı. Kopernik yaptığı gözlemlerle çağın çok ötesinde, bununla birlikte bilimsel temelleri olmayan, fakat bilimsel devrimin zeminini oluşturacak bilgiler edindiğinin farkındaydı. Onun önündeki en temel engel ise çağın yozlaşmış ve her geçen gün daha da dogmatik pozisyona ulaşan Hristiyan düşüncesiydi. Kopernik, De Revolutionibus Orbium Collestium'u yazarak bilimsel devrimin ilk adımını atma konusunda çok heyecanlı olsa da ona uzanan bir dost eline ihtiyacı vardı. De Revolutionibus Orbium Collestium, çağın çok ötesinde benzersiz gözlemleri içeriğinde barındırıyor olsa da Kopernik'in hayatını bile tehlikeye atabilecek oldukça tehlikeli bir kitaptı. Kopernik'in çok yakın arkadaşı olan ve kilisede önemli bir görevi yürüten George Rherticus, daha önce Kopernik tarafından yazılan basit bir makale olan Commantaribus hakkında önemli bir bilgiye sahipti. Rheticus, Kopernik'e inanıyor ve düşüncelerinin yaratacağı büyük etkiyi biliyordu. Kopernik'in kilisenin baskıcı ve yozlaşmış tutumu karşısında yok olmasını istemeyen Rheticus, hem De Revolutionibus Orbium Collestium'un yayınlanması konusunda yaptığı baskı hem de yayınlama sürecinde gösterdiği özveri ile bilimin emeklemeye başlamasında önemli bir yere sahip oldu. Rheticus, kitabın yayınlanmasıyla birlikte ortaya çıkabilecek ürkütücü ve Kopernik için son derece tehlikeli olan durumun farkındaydı ve Kopernik'e oldukça dikkat çeken bir teklifle geldi. Rheticus'un teklifi; Kopernik'in yayınlama konusunda ketum olduğu kitabına bir ön söz yazmaktı. Bu ön sözün içeriği kitapta anlatılanların bir çeşit akıl yürütmeden ibaret olduğu şeklindedir. Yani, Rheticus; kitabın gerçek düşüncelerden hareketlerle yazılmadığı, daha çok böyle olsa nasıl olur? biçiminde akıl yürütmeler içerdiğini ön sözde belirtmek istedi. De Revolutionibus Orbium Collestium, bu ön sözle yayınlandı ve bilimin iki yüzyıl sürecek yolcuğunu başlattı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/korluk-bakabiliyorsan-gor-gorebiliyorsan-fark-et/", "text": "Jose Saramago imzalı Körlük, insanlığın sınırlarının aşıldığı oldukça etkileyici romanlar arasında yer almaktadır. 1998 Nobel Ödülü'nü kazanmış olan roman, dünyadaki olası vahşeti oldukça edebi bir şekilde gözler önüne seriyor. Kitabın girişinde yazan Bakabiliyorsan gör, görebiliyorsan fark et! sözü, aslında kitabın özeti şeklinde. Bakabiliyorsak görmeliyiz ve fark etmeliyiz. Geçmişin karanlık yüzü şimdinin aydınlığını kirletiyor ve geleceği yok ediyorsa, orada bir şeyler yanlış gidiyordur. Körlük, Portekizli yazar Jose Saramago tarafından 1995 yılında yazılan alegorik bir romandır. Kör olma durumu, farklı bir mesaj verme kaygısıyla kullanılmıştır. Gerilim, bilim kurgu ve psikoloji türlerindeki roman; oldukça basit ama bir o kadar da derin bir konuyu işler. Kitabın konusu şu şekildedir: Körlük, bir toplumda salgın olarak yayılır. Herkes tek tek kör olmaya başlar. Körlüğün neden olduğu korku ve panik, ahlak kurumunun yavaş yavaş çökmesiyle sonuçlanır. Kitabın oldukça ilginç taraflarından biri, körlüğün bulaşıcı bir hastalık olmasıdır. Bunun yanı sıra olayların hangi ülkede geçtiğine dair bir bilgi bulunmaz. Karakterlerin de adı yoktur. Sadece çeşitli sıfatlarla nitelendikleri görülür. Jose Saramago, isimsiz bir ülkenin isimsiz kahramanlarını kitabında işleyerek böyle bir olayın belirli bir grup özelinde düşünülmemesi gerektiğini ifade etmiş olabilir. Burada önemli olan, insanların korku ve panik durumunda neler yapabileceğidir. Kitabın dikkat çeken özelliklerinden bir diğeri, virgül ve nokta dışında herhangi bir noktalama işaretinin kullanılmamış olmasıdır. Bir okuyucu olarak olaylara şaşkınlığınızı hayali ünlemlerinizle belli edebilirsiniz. Aslında körlüğün bir salgın dahilinde yayıldığı bir ülkede, körlüğe bağlı olarak meydana gelen bütün olaylar, insanların şaşırma duygusunun da yok olmasına neden olur. Çünkü anormal, normal olarak kabul edilir. Körlük romanını okumaya başladığınızda sizi ilk şu cümle karşılayacaktır: Sarı ışık yandı. Bir ışık yanarken oldukça kısa bir süre sonra bir ışık sönecektir. Çünkü trafik ışıklarında bekleyen bir adam aniden kör olacaktır. Beyaz körlük olarak adlandırılacak olan hastalığın ilk kurbanı, rutin hayatına devam eden bir insandır. İlk kıvılcım bu şekilde ateşlendiğinde sürücü, bu olayın sadece kendi başına geldiğini düşünür. Panik ve korku dalgası kendisini hissettirmeye başlar. Bu dalganın sonu, birçok insanın yıkımı anlamına gelecektir. Adam, körlüğü ilk yaşayan olsa da zaman içinde oto hırsızına, seks yapan bir genç kıza ve onlardan başka insanlara bulaşmaya başlar. Bu, bir salgındır. Hükümet yetkilileri salgının farkına vardığı anda, körlerin tecrit edilmesi gerektiğini düşünür. Diğer insanların hayatları tehlikeye atılmamalıdır. Bu nedenle, akıl hastanesi olarak kullanılan bina, artık körlerin ülkesi olacaktır. Burada tecrit altına alınan körler, vahşetle karşı karşıya kalacaktır. Jose Saramago Körlük kitabında, temel olarak bu vahşeti vermeye çalışır. İlk kör olanlar arasında yer alan göz doktoru tecrit edileceği sırada eşi, kör olmasa bile, onunla birlikte gitmek ister. Kör olduğunu ve kendisinin de tecrit edilmesi gerektiğini belirten kadın, körlerle birlikte tecrit bölgesine gider. Asıl olay, körlerin ülkesinde gören tek kişinin tanık olduğu vahşettir. Diğerleri görmüyor olsa bile kadın kör değildir ve her şeyi görür. Panik ve korku, bir süre sonra pek çok önlemez olayın meydana gelmesine neden olacaktır. İçerideki erkeklerden bazıları çeteleşir ve yetkililerin bıraktığı yiyeceklere el koyar. İçeride, dışarıdakilerin tanık olamayacağı olaylar meydana gelir. Yaşanan her şey, insanların onurunu yitirmelerine neden olur. Kitap, tam da insanlığın yitirildiği bir ortamı resmeder. Umutsuzluğun hakim olduğu ortamda umudu yeşertmeye çalışan tek bir kişinin olduğu görülür: Gözleri gören kadın. Kötü olan her şeyi gören bu kadın, dayanışma ve direniş ile umudu tekrar kazanmaya çalışır. Hem de bunu tek başına yapar. Körlük konusu itibarıyla oldukça ilgi çekici bir romandır. Romanda yer bulan karakterlerin tamamı isimsiz olmalarına rağmen, aslında her birinin birey olduğunu ve gerçekten vahşeti yaşadıklarını anlarız. Göz doktoru, genç kız; bütün karakterlerin romanda özel bir yeri olsa da romanın işleyişindeki en önemli pay, gören kadındadır. Kendisini eşi için ve daha sonraları bütün kör insanlar adına feda eden gören kadın, insanların umudunu yeşertecek adımlar atar. İçerideki bir grup çete, yetkililerin verdikleri yemeklere el koyar. Diğerlerinin, ellerindeki en değerli şeyleri vererek yemek alabileceklerini belirten çete, insanlardan değerli eşyalarını ister. Bir süre sonra çete, kadınların kendileriyle seks yapmalarını isteyerek ahlak kurumunun tamamen yıkılmasına neden olur. Çetenin isteğine boyun eğen ilk kişi, gören kadındır. Körlerin aç kalmalarını istemez. Bir süre sonra diğer kadınlar da kendilerini feda etmeye başlar. Bu olay, vahşetin sadece bir yüzüdür. Jose Saramago Körlük kitabıyla bizlere insanların korku ve kaosun olduğu bir ortamda neler yapabileceğini göstermiştir. Oldukça etkileyici bir üsluba sahip olan eser, Saramago'nun en önemli romanları arasında yer almaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/koronavirus-pandemisine-karsi-siyasi-dunyanin-imtihani/", "text": "Her küresel krizin beraberinde getirdiği birtakım tartışmalar bulunur. Bunların en başında her daim küreselleşmenin bir eleştirisi gelmektedir. Günümüzdeki salgının küreselleşme olgusunu bitirdiğine dair birçok yorum yapıldı. Fakat bu yorumlar genellikle analitik bir düzleme dayanmamaktadır. Zira küreselleşme her küresel olaydan sonra varlığını devam ettirmeyi başarabilmiştir. Fakat, bizim bildiğimiz anlamda küreselleşme değişmektedir. Bugün küreselleşmenin bittiğine veya çöktüğüne dair yapılan yorumlar yanlıştır. Zira küreselleşme fiziksel anlamda yavaşlamış ama dijital anlamda hızlanmakta ve yeni bir tecrübe kazanmaktadır. Tüm dünyada işler internet üzerinden yapılmaya başlanmakta ve uğraşlar sanal ortama taşınmaktadır. Bu, gelecekteki küreselleşmenin dijital boyutunun oldukça hızlanmasına yol açabilir. Fakat genel anlamda küreselleşme daha kapalı ve daha muhafazakar bir döneme giriyor olabilir. Ulusüstü olarak yorumlanabilecek en başarılı örgüt olan Avrupa Birliği ise bu salgından dolayı ciddi bir kriz yaşamaktadır. AB'nin yaşadığı kriz konusunda çarpıcı örneklerden bir tanesi de İtalya'da yaşanan salgın felaketine karşı ülkelerin tutumudur. AB'nin Acil Müdahale Koordinasyon Merkezi , AB üyesi bir ülkede ortaya çıkan felaketin ülke tarafından altından kalkılamadığı durumlarda olaya dahil olarak krizi çözmeyi amaçlayan bir birimdir. Fakat bu birim İtalya'daki salgın felaketine karşı zamanında hiçbir şey yapamadı. Hatta hiçbir AB ülkesi İtalya'ya en başta yardımda bulunmadı. Almanya -AB'nin serbest ticaret bölgesine aykırı olarak- ülkedeki maske ihracına yasak koydu. Bu durum AB'nin dayanışmasına yönelik bir yara açtı. Bu sırada ilginç olarak Çin, İtalya'ya tonlarca medikal ekipman yardımında bulunmuştur. İtalya'nın ilerleyen dönemlerde AB'ye yönelik bağlarını gevşetip Çin ile ilişkilerini güçlendirmesi mümkündür. Bu tip durumlar, Çin'in kısa dönemde elini güçlendirebilir. Fakat yıllardan beri dünyadaki Çin'e bağımlılık tartışmaları bu salgınla birlikte hız kazanacaktır. Birçok ülke bu salgınla birlikte birçok ilacının Çin'den ithal edildiğini yeniden fark etti. Çin'e olan aşırı karşılıklı bağımlılık durumu özellikle ABD ve Fransa gibi birkaç ülkeyi ciddi derecede rahatsız ediyordu. Bu karşılıklı bağımlılık yakın süreçte değişecek gibi görünmüyor. Fakat tüm dünyadaki Çin karşıtı söylemlerin artmasıyla birlikte hükümetlerin Çin'i baskılamaya karşı politikaları halk nezdinde -sosyal medya örneğinde olduğu gibi- daha ciddi bir karşılık bulmaya başlayacaktır. Bu ise uzun süreçte Çin'in daha ciddi problemlerle karşılaşabileceğini göstermektedir. Fakat insanlık bu yükselen zenofobi, popülizm ve radikal milliyetçilik dalgasına karşı bir şeyler yapmak zorundadır. Çünkü bu tip akımların yükseldiği dönemler, tarihin bize gösterdiği üzere ciddi çatışmalara ve toplulukları peşinden sürükleyen diktatörlüklere gebedir. Fakat olaya farklı bir pencereden bakmak istersek, siyaset ve ekonomi tarihindeki dalgalanmalar bize göstermektedir ki bu tip olumsuz yükselişlerin devamında dünya olumlu bir ileri atılım yapabiliyor. Belki de bu konuda karamsar olmaktan ziyade geleceğe yönelik umutla bakabilmemiz mümkündür. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Rusya'nın liberal demokrasiye geçmeyip otokratik bir yönetimi tercih etmesi, Çin'in AB'ye karşı tutumu, Türkiye gibi 15 yıl önce geleceğin AB üyesi görülen ülkelerin giderek AB'den uzaklaşması, 2016 yılında D. Trump'ın başa geçmesi ve en son Brexit sürecinde Britanya'nın AB'den çıkmasıyla, AB'nin bir çeşit bunalıma girdiği söylenebilir. AB uzunca bir süre ekonomik bütünleşmeye odaklandı ve siyasi gücünü -mecburen- göz ardı etti. Özellikle Suriye Savaşı'yla ortaya çıkan mülteci krizi ve son ortaya çıkan yeni koronavirüs pandemisiyle birlikte AB dayanışması ve liberal değerlerin gerektiğinde yok sayılabileceğini dünya görmüş oldu. Bunun gelecekte AB'nin düzenleyici anlaşmalarına karşı bir tartışma ortaya çıkaracağı ortadadır. Bu tip bir salgın karşısında AB kurumlarının çöktüğü değil, ne kadar kırılgan olabileceği ortaya çıkmıştır. AB, Angela Merkel ve Ursula von der Leyen'in çizgisine daha da yaklaşacak ve kendi başına yeten, daha az liberal, daha siyasi bir birliğe doğru evrilecektir. Hatta AB'yi ciddi bir krize sürükleyen mülteci sorununa yönelik sınırları kapatmak konusunda AB'nin eli daha da güçlenecektir. Kısacası, AB çökmemektedir fakat yeni bir paradigma kayması yaşayacak gibi görünmektedir. Fakat bu, liberal düzenin çöktüğünü göstermemektedir. 1929 yılından bu yana liberal düzen sürekli olarak krizlerden sıyrılabilmiştir. Ülkemizde birçoklarının yapmadığının aksine, olaylara farklı yönlerden de bakmak gerekiyor. Liberal demokrasiler bu salgını izlemede ve yönetmede daha iyi görünüyorlar. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi, vaka sayılarının gizlenmeyip şeffaf olunması ve tedbirlerin hızlı alınmasıdır. Çin belki de ilk vakaların ortaya çıkışını gizlemeye çalışmasaydı , bu salgın hiçbir zaman pandemiye dönüşmeyebilirdi. Hatta bugün tüm dünyada Çin'in mevcut verileri manipüle ettiği konuşulmaktadır. Şeffaf bir yönetime sahip olmayan ülkede -hele ki geçmişte örneklerini sıkça gördüğümüz Çin söz konusuysa- bunun doğru olma olasılığı yüksektir. Özetle, liberal düzen bir darbe daha almıştır fakat bu darbeyi avantaja çevirip çeviremediğini tarih gösterecek. Son 10-15 yıl içerisinde tüm dünyada liberal değerler güç kaybederken; radikal milliyetçilik, popülizm ve neopatrimonyalizm güç kazanmaktadır. Popülizmin ne kadar kötü sonuçlara yol açabileceğine dair ABD başkanının bu salgını ilk anda ciddiye almayışını örnek gösterebiliriz. Zira ABD, Obama döneminde gerçekleşen ebola krizine karşı gösterdiği etkinliği gösterememiş ve bu salgına karşı mücadelede lider rolü üstlenememiştir. Bunu D. Trump'ın DSÖ gibi küresel örgütlenmelere yönelik desteğini kesmesinde, yani küreselleşme karşıtlığı ve popülizmde arayabiliriz. Özellikle Suriye Savaşı'nın istikrarsızlaştırdığı Orta Doğu, Avrupa'daki mülteci krizi, ABD ile Çin arasındaki ekonomi savaşları, Kırım krizi ve Libya krizi bütün dünyanın daha da radikalleşmesine yol açmıştır. Son virüs salgını ise bu radikalleşmesinin daha da hızlanmasına yol açacaktır. Bu salgının küreselleşmenin ekonomik boyutuna bir darbe vurduğu da ortadadır. 2008 krizinde ciddi şekilde sallanan küresel ekonomi, bu salgının sonucunda çok daha ciddi bir krizle karşı karşıya kalabilir. Bizim bildiğimiz anlamda küreselleşmenin bir darbe aldığını belirtmiştik. Zira tüm dünyada sınırlar kapatılıyor, paneller erteleniyor, okullar tatil ediliyor, ülkeler resesyon ilan ediyor ve işsizlik artıyor. 2008 küresel krizi ne yazık ki Türkiye'yi es geçmemiş ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de hem siyasi figürlerin değişmesine hem de siyasetteki karakterin değişmesine yol açmıştı. Tüm dünyada olduğu gibi 2008 krizinden beri Türkiye'de de popülizm, siyasi fanatizm ve radikal milliyetçilik güç kazanmaktadır. Ve bu pandemi de bu süreci tüm dünyada olduğu gibi hızlandıracaktır. Dünya kesinlikle yeni bir döneme giriyor. Fakat bu giriş yeni koronavirüs pandemisiyle ortaya çıkmış değildir. Bu, 11 Eylül 2001 olayları ve 2008 küresel ekonomik kriziyle başlamış bir süreçtir. Birçoklarının ülkemizde yaptığı yorumların aksine bu durum dünyanın daha iyi bir yer olacağını göstermemektedir. Yeni dönem daha radikal milliyetçi ve daha otoriter rejimlere sahne olacak. Bu ise tüm insanlık adına ne yazık ki olumlu bir gelişme olmayacaktır. Dünyada yükselen popülizm ve radikal milliyetçiliğin dünyamızı nereye götüreceği şimdilik bir soru işaretidir. Bu yükseliş küreselleşmeye karşı da olsa insanlık medeniyetinin bu tip evrensel krizlere karşı DSÖ gibi ulusüstü kurumları güçlendirmesi gerektiği yeniden ortaya çıkmıştır. Ayrıca demokrasi ve şeffaflığın bu tip krizleri yönetmede daha etkili olduğu bir kez daha görülmüştür. Aynı zamanda küreselleşmeye ve birtakım değerlere yönelik problemlerin ortaya çıkması, uzun vadede çözümleri de beraberinde getirebilir. Kısacası, tarihin ekspansiyonel olarak ilerlediği yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinin, birtakım ciddi hesaplaşmalara sahne olacağı kesindir. Bu süreçte insanlık medeniyetinin barış kelimesinden ziyade güvenlik kelimesini daha çok duyacağı ortadadır. Fakat hangi tutumun kazanacağı şimdilik belirsizdir. Küresel ciddi krizlerin her zaman bilim adamları ve teknokratları söz sahibi yaptığı da ayrıca bir kez daha not edilmelidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/koronavirus-salgininda-psikolojik-sagligimiz/", "text": "Bu tanım basitçe bize insanın biyopsikososyal bir varlık olduğunu ifade eder. Koronavirüs salgını nedeniyle pek alışık olmadığımız bir süreçten geçtiğimiz şu günlerde salgından etkilenmemek için birçok tedbir alıyoruz. Bu tedbirler haliyle bedenen sağlık için olanlara odaklanmışken psikolojik sağlığımızı belki farkında olmadan göz ardı ediyoruz. Salgının tüm hızıyla sürdüğü bu karantina günlerine evde kalmak hepimizin canını sıkıyor. Sürekli evde oturmak hem üretkenliğimizi düşürüyor hem de bizi zorluyor. Fakat bu kriz anında sağlığımızı korumak zorundayız. Sürekli evde durarak ve hareket etmeyerek birçok kronik hastalığa zemin hazırlıyoruz. Uyku düzenimizi bozuyoruz ve yediklerimize dikkat etmiyoruz. Ayrıca depresif bir duygudurum içerisinde kendimizi iyice tüketiyoruz. Buna karşı bir şeyler yapmak zorundayız ki kendi beden ve ruh sağlığımızı koruyabilelim. Bu sebeple Koronavirüslü Günlerde Psikolojik Sağlığımızı Nasıl Korumalıyız? yazısını sizler için hazırladık. İnsan biyopsikososyal bir bütündür. Psikolojik sağlığımızı korumak için beden sağlığımızın yerinde olması gerekir. Bu nedenle daha yavaş yaşadığımız şu günlerde dengeli beslenmeye dikkat edin. Ev içi egzersizler yaparak formunuzu koruyun. Uyku düzeni ve hijyenini korumaya özen gösterin. Ayrıca sigara ve alkol gibi sağlığa zararlı alışkanlıkları bırakarak vücudunuz için temiz bir sayfa açabilirsiniz. 2. Fiziksek izolasyon, sosyal izolasyon değildir. Koronavirüs bulaşını önlemek için günlük hayatımızda sevdiğimiz insanlarla bir arada olamıyor olabiliriz. Ancak sahip olduğumuz teknolojiler sayesinde aslında çok yakın sayılırız. Hiç vakit kaybetmeden sevdiklerinizi arayın. Görüntülü sohbetlerde karşılıklı çay bile içebilirsiniz. 'Sosyal medya hesabı olan konuşur' sözünden yola çıkarak herkesin bu konuyla ilgili bir yorumu var. Gerçekleri öğrenmek endişelerinizi azaltmaya yardımcı olabilirken, bilgi kirliliği ve felaket senaryoları endişenizi artırabilir. Bu dönemde Dünya Sağlık Örgütü, Sağlık bakanlığı ve konunun uzmanlarını takip edebilirsiniz. Ayrıca sürekli haber takip etmektense belirli haber saatleriniz olsun ve ekran saatinizi azaltmayı deneyin. Zaman hızla akıp giden bir şey. Çok işimiz var fakat vaktimiz çok hızlı tükeniyor. Bu sebeple zaman yönetimi herkesin kesinlikle yapması gereken bir şey.Gününüzü planlayarak vaktinizi daha verimli ve üretken kullanabilirsiniz. Planlarınızı gerçekleştirmek size daha iyi hissettirir. Ancak planlarınızın aksadığı durumlarda da esnek olmayı unutmayın. 5. Daha önceden vakit bulamadığınız aktiviteler için mükemmel bir zaman. Hep okumak istediğiniz kitaplar, izlemek istediğiniz filmler-diziler vardır. Ailenizle kitap okuma saatleri ve film geceleri yapabilirsiniz. Ayrıca yeni hobiler edinerek de kendinize zaman ayırabilirsiniz. 6. Çocuklar zor dönemlerde ebeveynlerinin tepkilerini taklit ederler. Çocuklar ilk defa karşılaştıkları bu zorlayıcı süreçte nasıl bir tepki vermesi gerektiğini bilemeyebilirler. Bu konuda örnek alacağı kişiler onlar için yegane rol model olan ebeveynleridir. Bu nedenle çocukların yaş gruplarına göre anlayabilecekleri şekilde içinde bulunulan durum açıklanmalı ve merakları giderilmelidir. 7.Başka insanlara yardım etmek öz güveninizi artırır. Salgın sürecinde etrafınızda sizden daha çok etkilenen kronik hastalıkları bulunanlar ve 65 yaş üstündeki kişilerin ihtiyaçlarını karşılamaya yardımcı olabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/koronavirus-sonrasi-dunya-nasil-bir-yer-olacak/", "text": "Koronavirüs sonrasında dünyanın nasıl bir yer olacağı ile ilgili çokça yazılıp çizildi. Biz de Parlak Jurnal yazarları olarak farklı açılardan kendi fikirlerimizi bir araya getirmek istedik. Bu amaçla Yasin, Nurullah, Mutlu Ceyhun, Ekrem, Zahid, Onur ve Nihat düşüncelerini yazdılar. Dünyayı kasıp kavuran bu pandemi, bizi eve kapatmakla kalmadı. Hayatı sorgulamamıza da sebep oldu! Üzerinde yaşadığımız yerküre elbette birçok salgın gördü. Birçok pandemi dünyayı kasıp kavurdu. Ama biz görmedik. Bilmedik. Bu nedenle hazırlıksız yakalandık. Hem psikolojik hem de teknik olarak kendimize yetemedik. Ama yaşanan onca şeyden sonra bir şekilde adapte olduk. Bu dönemde kendimizi bol bol sorguladık. Tabiri caizse kendi içimize döndük. Elbette birçok şey değişti. Değişen şeyler arasında; hayata bakış açımız, sosyallik algımız, kendimizi ifade ediş tarzımız, eğitim ve öğretim sistemindeki değişim başı çekti diyebiliriz. Ve yaşadıklarımızdan sonra dünya nasıl bir yer olacak diye sorsalardı, şunları derdim: Artık uzun uzun düşündük. Kayıplarımızdan sonra, peşinde koştuğumuz makamların, mevkilerin ne kadar boş olduğunu daha iyi kavradık. Ne istediğimizi biliyoruz. Bu süreçten sonra, insanların hayallerinin peşinden daha çok koştuğunu göreceğiz. Bir nesil daha salgın hastalık gördüğü için ilerde bu konuyla alakalı içerikler okuyacağız. Oyunlar, sinema filmleri izleyeceğiz. Bu süreçte, teknik anlamda da kendimizi geliştirdiğimiz için çoğunlukla örgün olan eğitim sistemi değişecek. Artık internet aracılığıyla daha da kolay ulaşılabilir hale gelecek. Çoğu ülke bu salgınla birlikte sağlık, ekonomi gibi alanlarda, ders niteliğinde sınavlar verdi. Bu nedenle ülkelerin ekonomik ve sağlık politikalarının da gözden geçirileceği, başarısız sınav veren ülkelerde birçok sistemin değişeceğini söyleyebiliriz. Yeni korona virüs bize doğanın sahibi değil ancak bir parçası olabileceğimizi gösterdi. Yeni korona virüsün hayatımıza girmesiyle kişisel ve küresel olarak yeni bir normale doğru yol alıyoruz. Çünkü yaşanan tablolar bize, böyle bir duruma karşı ne kadar açık ve hazırlıksız olduğumuzu gösterdi. Hazırlıksız olmanın yanı sıra yaşadığımız doğaya olumsuz açıdan ne kadar müdahil olduğumuzu da. Her bir insan olarak yaşadığımız evreni bizle aynı gün doğmuş, bizle aynı gün ölecek gibi kullanıyorduk. Görünen o ki doğanın sahibi değiliz, ancak güçlü bir parçasıyız. Doğa insandan intikamını alıyor diyebilir miyiz bilmiyorum ama gördüğümüz şey doğanın kendini idame ettirmeye çalışması, onun parçası olan diğer canlıların yaşama içgüdüsüyle hareketi ve bizim onlara karşı bu fırsatı tanımayışımız. Doğal hayata kontrolsüz müdahalemiz nedeniyle vücudumuzun tanımadığı mikroorganizmalara daha çok maruz kalmaya başladık. Ve bu açgözlülüğümüzle maalesef bu bir son olacak gibi durmuyor. Wuhan, COVID-19, pandemi, aşı, dezenfektan, sosyal mesafe, maske, kolonya ve bunlara benzer yüzlerce kelime korona virüsün dünyaya merhaba dediği ilk zamanlarda toplum gündeminde, manşetlerde ve haberlerde kendine yer bulmaya başlamış hatta 11 Mart 2020 itibariyle ülkemize de yolu düşen korona virüs 1. sırada kendine yer edinmişti. Bu kadar magazin ve ünden sıkılmış olsa gerek ki COVID-19 salgını azalma eğilimi gösterince gündemden de düşmeye başladı. Bu sefer ise siyaset, ekonomi, futbol, terör, kutuplaşma gibi koca çınar ünlülerimiz gündemimizde eski yerlerini edinmeye başladı. Kısacası COVID-19 öncesinde ne varsa yine aynısı. Hatta COVID-19 salgını artış eğilimindeyken bu ünlülerimiz arada gündemimizde bazı enstantaneler sergilediler ama kimse birinciyi geçmeden birinci olamaz. O yüzden toplum gündeminde COVID-19 gibi kalıcı yer edinemediler. Bu yaşananlar aslında bize COVID-19 sonrasında nasıl bir dünya olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Bir sabah COVID-19 olmayan bir dünyaya uyandığımızı düşünelim. Ne değişir ki eski hayatımızdan? Bir zamanın en verimli toprakları Mezopotamya'ya ithal edilen tarım ürünleri, hep 50 TL'lik akaryakıt alan insanlar ve artan akaryakıt fiyatları, insan haklarına bile saygı duyulmayan toplumdan hayvan haklarına uymalarını beklemek, bütün spor branşlarına ve müsabakalarına olan saygısızlık, güvensizlik ve holiganlık, eğitimcinin oluşturduğu stres ve ağır yük ile bunlara eşlik eden gelecek kaygısının neden olduğu ağır bunalımlar yüzünden intihar eden öğrenciler, kızını para için gencecik yaşında evlendiren lafta ebeveynler, cebinde bir lirası bile olmayan, çocuğuna şeker bile alamayan, borçlardan kurtulmak için canına kıyan babalar, koca şiddetinden kaçıp devletin güvenli ellerine sığınmak isterken bir köşe başında kocası tarafından öldürülen anneler, birini öldürüp sonra ondan haber alamıyorum diye televizyonda ağlayan lafta masum katiller, halk en üst seviyeden vergisini öderken seçtiği insanın milletin meclisinde vergisiz yemek yerken halkım için savaşıyorum diye verdiği röportajlar, istediği ilacı yazmadı diye dövülen hekimler, sirke ile korona virüse ve kansere çare bulan magazin doktorları, ağaç için soyunan aç insan için körü oynayan aktivistler, hayal kurmaktan vazgeçmiş antidepresanlar ile yaşayan bir genç nesil ... Hangisi değişecek bunlardan? Toplum değişmezse yaşanan değişimler sıradandan öteye gitmez, farkındalık oluşturmaz. Kısacası biz hala aynı biziz. Biz böyle oldukça maske stoklamaktan ve artan kolonya fiyatlarından başka hiçbir şey değişmeyecek. Yeni şeyler öğrenmiş olarak devam edeceğiz. Evet, bu olay ile temizliğin önemini daha bir anladık. El yıkama oranları dünyadaki en yüksek toplumlardan biri olabiliriz. Lakin gördüğümüz üzere koronavirüs bizi de etkiledi. Bu olay ile maske, eldiven, dezenfektan ve diğer korunma malzemelerinin önemini gördük. Sağlık çalışanlarına şiddetin bir türlü önüne geçilemediği ülkemizde, aslında bu insanların bizim için ne kadar hayati değere sahip olduğunun farkına vardık. Eve kapanmakla sosyal bir varlık olan insanın aslında çalışmaya, işe gitmeye, boş oturmak yerine bir şeylerle uğraşmaya ne kadar yatkın olduğunu öğrenmiş olduk. Bazı ülkelerde üretimi azalan fabrikaların havaya daha az zararlı gaz salması ile siyahtan maviye dönen gökyüzüne şahit olduk. Daha az insanın dışarı çıkmasıyla doğal yaşamın kendini yenilediğini, Venedik kanallarına yunusların döndüğünü, sokakların daha az kirlendiğini, hatta hiç çöp olmadığını gördük. Tüm bunlara rağmen dünya üzerinde yaşayan bazı insanlar, kullandığı maskeleri, eldivenleri yere atmaya devam etti. Bu tek kullanımlık ürünlerin kullanıldıktan sonra kesinlikle çöpe atılması gerekirken, sağlık ve hijyen açısından, böyle ortalığa atılması beni gerçekten çok üzdü. Hani ortada bir yanlış vardır, düzeltilmez. Birileri bundan zarar görünce düzeltilmeye çalışılır ya; sağlık çalışanları ile ilgili kanunun da bunun üstüne çıkması gerçekten manidar oldu. A özür dilerim, bu konu birileri zarar görünce de düzeltilmemişti. Ülkemizi geçiyorum artık, olanları biliyoruz. Mesela Hindistan'da halkın kendilerine koronavirüs tedbirlerini anlatmaya gelen sağlık çalışanını kovaladıklarına şahit oldum. Umarım dünyamız bu konularda kendini günceller. Umarım insanlar bu eve kapanmada, yanlış olduğumuz konular üzerinde biraz düşünmüştür de aklını başına almıştır. Lakin şunu da belirteyim, insanlara ulaşma konusunda en büyük organ olan medyanın, bu dönemde virüs tedbirleri dışında insanımızı eğitme konusunda bir ilerlemesine şahit olmadım. Sağlıcakla kalın. Yaşadığımız Pandemi teknolojinin şekillendirdiği yeni dünya dinamiklerine daha çabuk adapte olmamız gerektiğini ortaya koyuyor. 1- Salgın, Hastalık, Aşı: Salgın sayesinde insanlar hem hijyen konusunda yeni alışkanlıklar kazandı hem de aşının ne kadar önemli, kurtarıcı bir araç olduğunu 'büyük bir kitle' anlamış oldu. Ben salgın sonrasında doğru bir propagandayla aşı karşıtlarının sayısı azalabilir diye düşünüyorum. Fakat bize aşı yapmak için, çip takmak için dünya güçleri virüsü üretti mentalitesi tam tersi bir sonuç da ortaya çıkarabilir. Sonuçta insanlık sağlığın değerini kavramış ve salgın durumunda ortaya çıkabilecek tablonun da canlı tanıklığını yaparak yaşamını buna göre şekillendirmiş olacaktır diye düşünüyorum. 2- Teknoloji, Ekran, Sosyal Medya: Zaten çoğumuz asosyalliğe ve teknoloji bağımlılığına doğru kayıyorduk. Herhalde salgın sayesinde evlere kapanan ve bir yandan da hem haberleri takip etmek hem de can sıkıntısını ortadan kaldırmak için teknolojik aletleri daha yakından tanıyan insanoğlunu artık ekrandan hangi güç ayırabilir? Bir de sosyal medyanın gücü bir kez daha kanıtlanmış oldu. Böylece gelecekte gerek sosyal medyaya gerekse talepleri artan 'online alışveriş altyapısına' büyük ölçekte yatırımlar olacaktır. 3- Ekonomi, Yardımlaşma: Maalesef salgın sonrası dünyayı büyük bir ekonomik kriz bekliyor olabilir. Ülkemizde de doların ve altının gördüğü astronomik değerler küresel çapta bir krizde hasar görme ihtimalimizi kaçınılmaz kılıyor. Bu noktada ülkelerin yeni stratejiler geliştirmesi ve ekonomik kriz olursa birçok insanın işsiz kalma riski de söz konusu. Fakat salgın sırasında ülkemizin yardımsever damarını da bir kez daha görmüş olduk. İşsizler, sokakta kalanlar, aç ve garip çocuklara yardımlar yapmak için birçok kurum faaliyete geçti. Bu yardımların salgından sonra da devam etmesini temenni ederiz elbette. Normalleşme ve krizi atlatma sürecinde bana kalırsa ülkemizin nefret, öfke ve hakaret atmosferinden ziyade birlik, beraberlik ve dayanışma ruhuna ihtiyacı var. İnsanoğlu yaşadığı tüm mutlulukları ve hüzünleri bir sonraki nesillere daima aktarma, anlatma çabasında olmuştur. Misaldir ki bu Dünya'nın görmüş olduğu 1. ve 2. Dünya Savaşı ile ne çok filmler, diziler çekilmiş ne çok kitaplar yazılmıştır. Nitekim bir acıyı daha ardımızda bırakacağız, bırakıyoruz. İnancımdır ki bizler de Koronavirüs ile ilgili süreci anlatacak birçok eser oluşturacak, her insana yaşadığımız derdimizi, acımızı ve merhemimizi anlatmaya çalışacağız. Ve tabii ki öğreneceğimiz acıklı ve mutluluk dolu hikayelerden de şunu demeyi ihmal etmeyeceğiz: Daha neler göreceğiz?.. Krizleri, krizlerin içerisindeyken yorumlayabilmek oldukça güç. Post-COVID-19 dünyası için çok şey yazılıp çizildi. Zira insanlık medeniyeti geçmişte çok ciddi salgınlarla zaten karşılaşmıştı. Bu yüzden post-covid-19 tabirinin kendisi aslında bir romantizm içeriyor olmalı. Fakat insanların Soğuk Savaştan bu yana ciddi bir kriz görmemiş olmaları bu olayın devrim niteliğinde olduğunu düşünmelerine yol açıyor. Yüksek ihtimalle, kriz dönemi geçtiğinde hızlı bir şekilde bu olayı unutacağız. Bu sebeple ani değişimler olmayacağını düşünüyorum. Fakat uzun süreli bir dönüm noktası olacağı gerçeği göz ardı edilmemeli. Bu salgınla birlikte devletlerin hala başat bir konumda olduğunu yeniden görmüş olduk. Krizlerin yönetiminde devlet dışında bir mekanizma henüz başarılı olabilmiş değil. Koronavirüs salgınıyla birlikte devletlerin aldığı önlemler salgının yayılmasını engelliyor fakat bunun aynı zamanda devletlerin bir baskı ve otorite deneyi olduğu da ciddi şekilde ortada. Devletler bu salgının verdiği güç ile dolaylı olarak bir deneme yapıyorlar ve insanların tepkilerini de dolaylı olarak ölçüyorlar. Zaten tüm dünyada otoriterliğin yükseldiği bir dönemde, mevcut salgın yanan bir ateşe benzin dökmüş oldu da diyebiliriz. Bana kalırsa, dünyadaki neslin değişmesiyle ve teknolojinin getirdiği refahla birlikte geçmişi daha çabuk unutuyoruz, unutmamız bize bir engel teşkil etmiyor. Fakat bu durum liberal dünyanın ciddi şekilde sorgulanmasına yol açıyor. Acaba liberal düzen bir ütopyanın başarısız bir perdesinden mi ibaret? Liberal delüzyonlar Batı'nın gözünü kör mü ediyor? Bu pandemi bazı liberal kurumların eleştirilmesine ve liberalizmin yeniden yorumlanmasına yol açabilir. Yaşanacak ekonomik krizlere değinmiyorum bile. Karamsar düşünmenin tersine; Dünya Sağlık Örgütü gibi ciddi şekilde eleştirilen kurumlar, bu sayede güçlü bir şekilde kendini yenileyebilir. Her kriz çözümlere gebedir. Aklı başında insanlar bu krizi iyi tatbik edebilirse iki önemli soruna ciddi çözümler bulabileceğimizi düşünüyorum. İlki sağlık alanındaki discovery void ve bununla ilişkili problemler ve ikincisi iklim değişikliği. Tıp camiasında uzun sürelerden beri yeni bir antibiyotik bulunamıyor olmasına discovery void deniyor. 1920'li yıllardan 1990'lı yıllara kadar birçok antibiyotik keşfedilmişken ne yazık ki son birkaç on yıl içerisinde ilaç bulma hızı oldukça düşmüş bir durumda. Fakat yaklaşık her 10 yılda bir ciddi salgın yapan (ki 10-15 yıl sonra yeni bir koronavirüs salgını çıkabileceğinin de bir göstergesi olabilir) koronavirüs ile birlikte salgın hastalıklar ve bunlara yönelik tedaviler için bilim insanlarında yeni bir ilgi ortaya çıktı. Bu durum ise yeni ilaçların keşfedilmesi için ciddi bir teşvik ortaya çıkarabilir. Sonuçta koronavirüsün mortalitesi %90 da olabilirdi. O zaman ne yapacaktık? Bu virüsün, sonraki salgınlara hazırlanmamız için bir fırsat olduğu su götürmez bir gerçek. Uzun sürelerden beri iklim değişikliği büyük bir sorun olarak karşımızda duruyor. Fakat bu problem katastrofik bir etki yaratmadığı için görmezden gelinebiliyor. Fakat bu tip bir virüse karşı kriz yönetiminde zorlanan ülkeler, çok daha büyük bir iklim değişikliği krizine karşı ne yapacaklar? İklim değişikliği sadece küresel ısınmayı değil aynı zamanda değişen iklim koşulları, canlı türlerin azalması, hastalıkların artışı, su kıtlığının ortaya çıkması, malnütrisyon ve açlığın artması, sefaletin artması, terörün ve radikal düşüncelerin yükselmesi gibi birçok etki ortaya çıkarabilir. Bu yaşadığımız salgın krizi, iklim değişikliğine yönelik çok daha ciddi ve radikal önlemlerin alınması gerektiğinin anlaşılabileceğine dair bir ümit oluşturuyor. Kısacası koronavirüs sonrası dünyada liberal değerler sorgulanacak ve ülkeler arası ve toplum içi gerilimler tırmanacak. Fakat bu sorgulamalar bizi daha iyi bir noktaya mı yoksa daha kötü bir noktaya mı taşıyacak? Bazı değerler sorgulanıp daha başarılı şekilde mi yorumlanacak yoksa önemlerini yitirecekler mi? Bu soruların cevabına karşı karamsar bir şüpheye sahibim. Ancak sağlık alanında antibiyotikler ve antivirallere karşı ilginin artacağı şimdiden görülüyor. Ayrıca bu krizin öğrettikleriyle birlikte insanoğlu aklını kullanır ise iklim değişikliği gibi potansiyel krizlere karşı daha etkili çözümler üretebilir. solunum yoluyla bulaşan hastalıklar konusunda artık insanlar daha bilinçli mesela ben 8 aydır grip vb olmadım demek kimaske gerçekten sadece covidi değil birçok hastalığı koruyor. tarım önemliydi daha önemli bir hale geldi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/koronavirus-ve-iklim-degisikligi/", "text": "Hepimiz, güncel pandemi sebebiyle ortaya çıkan değişikliklerden sarsıldık. İnsanlar bu durum ile iklim sorunlarının arasındaki benzerliğe dikkat çekiyorlar. Fakat analojiler yanıltıcı olabilir ve bazen bilgilendirici olduğu kadar çarpıtıcı da olabilir. Kural koyucuların koronavirüse hak ettiği aciliyette davrandığını gördüğüm için rahatladım. Altta yatan daha büyük bir tehdit için de aynı şeyi yapmaları gerekiyor: insan kaynaklı iklim değişikliği. Jeff Jacoby, geçen köşesinde, (İklim alarmcılığına karşı şüpheliyim ama koronavirüs korkusunu ciddiye alıyorum. Fikirler, 15 Mart) uzun sürelerden beri bilim uzmanlarının bilgisini iklim konusunda reddetmesine rağmen koronavirüse dair uzmanların söylediklerini ciddiye almasını bir araya getirmeye çalışıyor. Jacoby bunu yaparken, iklim tehdidini abartanlara karşı eleştirilerimi problemi çözümsüz olarak sunan ve kaderle, çaresizlikle, umutsuzlukla beslenmesi şeklinde yanlış tanımlayarak, sözlerimi konunun dışına çıkardı. Önceki yorumlarımda belirttiğim gibi, iklim değişikliğinin tahrip edici etkilerine gelindiğinde, Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya da dahil olmak üzere şu anda dünya çapında ortaya çıkan benzeri görülmemiş seller, sıcak hava dalgaları, kuraklık ve orman yangınları dahil olmak üzere birçok şey meydana geliyor ve gerçekler yeteri kadar kötü. İklim değişikliğinin, şu anda uğraşmamız gereken bir mevzu olduğunu gösteren deliller açıkça ortada. Fakat bu durumu aşırı bir şekilde abartmamıza gerek yok. Özellikle kader ve umutsuzluk söylemini güçlendiriyorsa buna hiç gerek yok. Korkudan değil ama geleceğin hala ellerimizde olduğunu bilmenin kararlılığıyla, cesurca hareket edersek, en kötü sonuçları engelleyebiliriz. Bu duyarlılık, Jacoby'nin bu konudaki aşırı abartılmış ya da acil olmadığı düşüncesini pek desteklemiyor. Koronavirüs eğrisini düzleştirmek için sadece günlerimiz varken, karbondioksit emisyon eğrisini düzleştirmek için yıllarımız vardı. Jacoby gibi insanlar sayesinde, üzgünüm ki hala iklim pandemisi içindeyiz. Yazar, Dünya Sistem Bilim Merkezi'nin direktörü olduğu Penn State Üniversitesi'nde profesördür. Bazı doğrudan bağlantılar da var. Karantina ve seyahat sınırlandırmaları; kısa ömürlü hava kirleticilerinin emisyonları (NOx, SO2 vb.), su deşarjları ve karbondioksit üzerinde önemli etkiye sahip. Hava ve su kalitesi üzerindeki etkisi çoktan görülür durumda belki de insanların temiz hava ve su hakkındaki değişen normallerini de eski haline getirebilir. Açıkça görülüyor ki, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yakın bir zamanda eski normları ve davranışları koronavirüs öncesi olarak adlandıracağız. Şimdiden, daha önce çekilmiş televizyon programlarını izlerken, el sıkışmalarını ve sarılmalarını görünce garip hissediyorum. Ancak, en kötü senaryoların gerçekleşmesi için, sonuca götüren faktörlerin bir kombinasyonu olması gerektiği açıktır. İyi ya da kötü şans ve akıllıca veya akılsızca kararlar, birlikte geleceği yaratırlar. Şans, virüsün potensini, kuluçka dönemini ve ölümcüllüğünü yönlendirir, ama toplumsal kararlar hazırlığı , sağlık sistemi planlamasını veya kapasitesini ve hükümet tepkilerini belirler. İşin gerçeği, her potansiyel geleceğe yalnızca nedir ve bu konuda ne yapabiliriz şeklinde ulaşmamız mümkündür. Bu durum pandemide olduğu gibi iklimde de aynıdır. Hiç kimsenin herhangi bir karar vermediği bir durumda olası bir gelecek gözükmemektedir. İklim değişikliğinden bahsettiğimiz, canlı yayın kaydına buraya tıklayarak erişebilirsiniz. Pandemi sürecinin etkilerini gerçekten güzel, farklı ve mutlaka farkedilmesi gereken bir bakış açısıyla ele alan bir yazı olmuş.insanlar olarak bu süreci kendi bakış açımıza göre yorumladık durduk.İhtiyacımız olan şeyin doğaya olan saygımızı gözden geçirmemiz gerektiğini, aynı ozon tabakası altında yaşayan milyonlarca tür olduğumuzun farkına varmanın ve bugün olduğu gibi bizi zor şartlarda yaşamaya itecek davranışlarımızı değiştirmek olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/korunum-yasalari-enerjinin-korunumu-ceviri/", "text": "Eğer bir sistem çevresiyle herhangi bir şekilde etkileşime girmezse, sistemin belirli mekaniksel özelliklerinde değişim olmaz. Bazen sabit ivmeli hareket olarak adlandırılırlar. Bu miktarların korunmuş olduğu söylenir ve sonuçta ortaya çıkan korunum yasaları mekaniğin en temel ilkeleri olarak kabul edilebilir. Mekanikte, korunmuş miktarların örnekleri enerji, momentum ve açısal momentumdur. Korunum Kanunları Ayrık bir sistem için tam olarak geçerlidir. Burada mekaniğin ilkeleri olarak belirtilen bu korunum kanunlarının, ihlal edilmediğini gördüğümüz doğa simetrileri şeklinde olan geniş kapsamlı etkileri vardır. Herhangi bir bilim dalındaki herhangi bir teori üzerinde güçlü bir kısıtlama görevi görürler. Kuantum dünyasında doğanın davranış tarzını yöneten başka korunum yasaları da vardır. İzole bir sistemin momentumu sabittir. Bir sistemin tüm nesnelerinin momentumunun mv vektörel toplamı, sistem içindeki etkileşimlerle değiştirilemez. Bu, izole bir sistemde meydana gelebilecek hareket türlerine ciddi bir kısıtlama getirir. Sistemin bir parçasına belirli bir yönde momentum verilirse, sistemin diğer bir parça veya parçalarına eş zamanlı olarak ters yönde tam olarak aynı momentum verilmelidir. Anlatmaya çalıştığımız kadarıyla, momentumun korunması doğanın mutlak bir simetrisidir. Yani, doğada onu ihlal eden herhangi bir şeye denk gelmedik. Enerji, iş yapma kapasitesi olarak tanımlanabilir. Çeşitli şekillerde var olabilir ve bir enerji türünden diğerine dönüştürülebilir. Ancak, bu enerji dönüşümleri temel bir ilke olan Enerjinin Korunumu ilkesi ile sınırlandırılmıştır. Bu ilkeyi anlatmanın bir yolu olarak enerji yoktan var edilemez, var olan enerji yok edilemez diyebiliriz. Başka bir yaklaşımla ise izole bir sistemin toplam enerjisinin sabit kaldığını söyleyebiliriz. Enerjinin korunumu ilkesi, tüm bilim dallarının temel ilkelerinden biridir. Bilimin çeşitli alanlarında, enerjinin korunumu ilkesini sadece uygun bir şekilde yeniden formüle ederek ortaya birinci dereceden denklemlerin çıktığı görülebilir. İzole bir sistemin açısal momentumu hem büyüklük hem de yön olarak sabit kalır. Açısal momentum, atalet momentinin ve açısal hızın sonucu olarak tanımlanır. Açısal momentum vektörel bir büyüklüktür ve izole edilmiş bir sistemin parçalarının açısal momentumunun vektörel toplamı sabittir. Bu durum, izole bir sistemde meydana gelebilecek dönme hareketlerinin türleri üzerinde sağlam bir kısıtlama oluşturur. Sistemin bir parçasına belirli bir yönde momentum verilirse, sistemin diğer bir parça veya parçalarına eş zamanlı olarak ters yönde tam olarak aynı momentum verilmelidir. Söyleyebildiğimiz kadarıyla, açısal momentumun korunması doğanın mutlak bir simetrisidir. Yani, doğada onu ihlal eden herhangi bir şeye denk gelmedik. Enerjinin Korunumu: Sistemin toplam enerjisi sabittir. Momentumun Korunumu: Kütle çarpı kütle merkezinin hızı sabittir. Açısal Momentumun Korunumu: Sistemin toplam açısal momentumu sabittir. Newton'un Üçüncü Hareket Yasası: Sistem içindeki tüm kuvvetlerin zıt bir karşı kuvveti olduğu için hiçbir net kuvvet sistem içinde üretilemez. Kütle merkezinin ivmesi sıfırdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kotu-kiz/", "text": "Hepimiz kitap okumanın ne kadar önemli olduğunu vurgulayıp dururken her zaman yaptığımız gibi yine bir ironiyle pek çoğumuz çeşitli bahanelerle kitap okumaktan adeta kaçıyoruz. Okumak önemli deyip sürekli bahaneler üretme konusunda sınır tanımıyoruz. Bir çoğumuz zamanı olmadığından ve bir de koskoca kitabı kendine yük etmek istemediğinden kitap okumuyoruz. Ama teknoloji hızla ilerliyor. Radyo, televizyon, bilgisayar derken gelişen e-kitaplar hem bizi kitap taşıma zahmetinden hem de cep telefonların da bile uygulaması olduğu için ilk mola anında çıkarıp okuyabileceğimizden zaman sıkıntısından kurtarıyor. Popüler kültür... Genellikle genç kızların belirlediği ve sürekli değişen bir kavram. Ve bu kavram edebiyatta da kendine geniş bir yer edinmiş durumda. Genç kız edebiyatı olarak anılan bu popüler edebiyat vampirler, kurt adamlar, kovulmuş melekler derken moda gibi konusu hızla değişmekte ve bu aralar karanlık erkekle onu adam eden ya da edemeyen saf, iyi genç kıza dönüyor. Ben filmi izlemedim ancak wattpad üzerinden birinci ve hatta ikinci kitapları okudum ancak üçüncü kitabı okumayı artık ne aklım ne de vicdanım kaldırdı. Anlatılan genç kız karakterinin aslında tam bir karakteri olmayışı, her fırsatta onu sevmediğini bir şekilde belirten ve ona karşı sözlü ya da fiziksel olmasa da hareketleriyle bence zihinsel bir şiddet uygulayan birinin yanında bir türlü ayrılmayıp ortaya koyduğu silikliğiyle bir genç kız olarak beni fevkalade rahatsız etmiş durumda. Bundan da ziyade bu genç kız karakterini yaratan kişinin de bir genç kız olması iyice canımı sıkmakta."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kucuk-burjuva-dugunu-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "22 Ekim 2019'da Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından prömiyeri yapılan Küçük Burjuva Düğünü; Şinasi Sahnesi' nde seyirciyle buluştu. Küçük Burjuva Düğünü'nün, -22 Ekim'de- seyirciyle buluşan ilk gösterimini izledim. Oyunumuz tek perde ve yaklaşık 1 saat 28 dakika uzunluğunda. Ankara Devlet Tiyatrosu, son zamanlarda çok güzel oyunlarla sezon açıyor. Kostüm, dekor, ışık tasarımında çok başarılı çalışmalar var. Küçük Burjuva Düğünü de bu oyunlardan birisi. Ancak benim değinmek istediğim dekor, kostüm, ışık yahut koreografi değil. Küçük Burjuva Düğünü hakkında bahsetmek istediğim, verdiği mesaj. Ne yazık ki Ankara Devlet Tiyatrosu'nda eski oyunların tadı yok. Bu ifadeden kastım: Her şey mükemmele yakın yapılırken, atlanmaması gereken en önemli şeyin atlanması. Oyunların seyirciye anlatmak istediği bir dertlerinin olmaması. Küçük Burjuva Düğünü ise anlatmak istediği bir derdinin olması nedeniyle bence çok başarılı bir oyun. İnsanlık tarihi boyunca hep var olan ve olacak bir sorundan bahsediliyor. Küçük Burjuva Düğünü, adından da anlaşılacağı üzere toplumsal bir sorunu ele alıyor. İstedikleri hayatı yaşayamayan ama bir yandan da yaşıyormuşçasına rol yapan insanların hikayesini anlatıyor. 'Bakın nasıl da mutluyuz' diyebilmek için yapılan bir düğün. 'Yok aslında o kadar da mutlu değilsiniz.' diyebilmek için düğüne iştirak eden sözde aile dostları. İşte bu devinimin yarattığı hengameyle yavaş yavaş yıkılan bir ev. Oyunculuk: Oyunculuklar bence muazzamdı. Oyun için özelikle, oyuncu seçiminin hayli başarılı olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte yerinde ve dozunda oyunculukla metnin iyileştirildiğini söylemekte fayda var. Bu nedenle tüm oyuncuları canı gönülden kutlarım. Alkışları bol olsun. Dekor ve kostüm tasarımı: Dekoru beğendim. Farklı bir hava katmış oyuna. Oyunun vermek istediği mesajla uyumlu bir dekor tercih edilmiş. Ancak bir şeyler daha yapılabilirdi dedim kendi kendime. Şöyle ki: Oyunda tercih edilen arka plan, kullanılan renkli ışıklarla farklı atmosferler yaratılmaya elverişli bir arka plan. Oyunda bazı yerlerde bu şekilde kullanıldı. Bence oyunun seyirciyi daha çok bağlaması için o arka plan, farklı renklerle farklı duyguları anlatmak amacıyla daha etkin kullanılabilirdi. Kostüm tasarımını da beğendim. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. Koreografi: Oyunun genel olarak düzenini beğendim. Seyirciyi, verilmek istenen mesajdan uzaklaştırmamak amacıyla dans öğeleri arka planda tutulmuş. Müzik: Bence müzikler de gayet başarılıydı. Bazı kısımlardaki geçiş sesleri çok daha farklı da olabilirdi. Ama bu hali de güzeldi. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kuplerin-kayip-iscileri-kitap-incelemesi-nida-ekin/", "text": "Kitap Yeryüzünün derinliklerinde görmeyi beklemediğiniz şeyler vardır cümlesiyle başlar. Ve size fantastik bir dünyaya girmek üzere olduğunuzu haber verir. Hikaye; günümüz dünyasında geçmesine rağmen yer altına kurulmuş küp sistemiyle, hami adı verilen işçi yaratıklarla ve kitabın sonuna kadar gizemini koruyan Patron karakteriyle gerçekliğe farklı bir açıklama getirmeye çalışmış. Kitap yer altından tüm Dünya'yı şekillendirmek için kurulan ve içerisinde insanların sınanıp itaatkar işçi yaratıklara dönüştürüldüğü bir küp sistemini konu alır. Kitabın henüz başlarındayken söylendiği gibi bugüne kadar küp sisteminden çıkabilen olmamıştır. Esas hikaye ise Yula ve Mukan adındaki iki orta okul öğrencisinin küp sistemine düşmesiyle başlar fakat yazar sadece Mukan'ın duygu ve düşüncelerini okuyucuya aktardığı için ana karakterin Mukan adında 12 yaşında bir erkek çocuğu olduğunu söyleyebiliriz. Ana karakter Mukan küp sistemine düşürüldükten sonra gerçeklikten tam bir kopuş gerçekleşir. Küp sisteminden nasıl çıkacaklarını bulmaya çalışırken küpten küpe geçtikleri bir macera başlar. Her küpte karşılaştıkları hamiler ve bir adım daha yaklaştıkları gerçeklik onları sonuna kadar sürükler. İşin sonunda nereye varacağı ise okuyucu için oldukça belirsizdir. Öte yandan tüm insanlık için yer altındaki küp sistemine düşürülüp işçi yaratıklara dönüştürülme tehdidi oldukça ciddi ve ürkütücü olmasına karşın karakterlerin ciddiyetsizliği hikayeye kara mizah atmosferi kazandırmış. Ancak ana karakterle beraber yazarın mizahi dili de kitabın sonlarına doğru ciddileşip, ağırlaşıyor. Küp sisteminin kendi kurallarının ve işleyişinin hakim olduğu bir macerada ilerledikçe okuyucu iyi ve kötünün mücadelesi temasından gittikçe uzaklaştırılmış. Hatta Patron ile olan yüzleşmeden sonra duygularınız ters-yüz olarak madalyonun öbür yüzünü daha parlak bulmanıza bile sebep olabilir. Sonuç kısmında hikaye tek bir ana karakterin baskın olmadığı kolektif bilincin hakim olduğu bir sona doğru ilerler. Her ne kadar hikayenin sonu klasik mutlu sonlara benzemese de iç karartıcı bir şekilde bitmiyor. Genel olarak hikaye güzel kurgulanmış. Başta okuyucuya absürt çağrışımlar yaptırsa da ilerleyen zamanlarda her şeyin bir açıklamasını bulmak mümkün. Özellikle Zindan bölümünde küp sistemindeki olağanüstü durumlara şaşırtıcı ve orijinal bir gerçeklik kazandırılmış. Okuyucunun küp sisteminin gizemlerini ana karakterle aynı zamanda yavaş yavaş anlayabiliyor olması hikayeyi ilgi çekici hale getirmiş. Ortaya çıkan gizemler sürpriz etkisi yapıyor ve birbirlerini tamamlıyor. En büyük gizem olan Patron'un gerçek kimliği öğrenildikten sonra bile okuyucuyu vurucu bir sürpriz daha bekliyor. Küplerin Kayıp İşçileri erken gençlik döneminde okuyucunun insan karakteri üzerine düşünmesini sağlayarak kişisel gelişimini hedef alan kurgusal bir roman aslında. Başka bir pencereden ise eleştirel açıdan bakan doğa dostu-çevresel bir hikaye olduğu da söylenebilir. Bencillik, aç gözlülük, tembellik, kibir gibi kötü huy ve davranışları tüm Dünya'yı etkileyen ciddi bir sonuca bağlamış. Burada kitabın sonuna kadar gizli kalan Patron'un ne olduğu sorusu önem kazanıyor. Her bölümün başındaki Patron'a ait kısa sözler O'nun derin kişiliği hakkında ipucu vermesine rağmen Patron'un gerçek kimliğini öğrendikten sonra geriye dönüp bakmak daha anlamlı hale geliyor. Kitaba mentalite değişiminin yanında fiziksel değişimi küçümseyen bir bakış açısı hakim. Tüm olaylar fikirsel bir değişimin sonucu olarak gerçekleşiyor ve aslında her olayla beraber okuyucunun da fikrini değiştirmeyi hedef almış. Bunu yaparken pek çok simgeden yararlanılmış. Özellikle Mukan'ın Patron'la olan konuşmasının ardından kitabın başından beri hikayede bir takım simgeler kullanıldığını fark ediyorsunuz. Fantastik bir dünya kurmanın avantajlarından yararlanan kitap literatürde hafif fantastik roman olarak geçen türün neredeyse tüm özelliklerini taşıyor. Mizahi dili, içerdiği anlamlar ve sürükleyici kurgusuyla 10-14 yaş arası çocukların ve çocuk edebiyatına ilgi duyanların zevkle okuyacağı bir kitap. Güzel bir kitapmış, okumayı isterim, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kurdesenler-dokuluyor-urtiker/", "text": "Kurdeşen sıklıkla gözümüze kötü görünen ve telaşa kapılabileceğimiz bir cilt lezyonu. Peki bu masum bir durum mu yoksa çoğu insanlar telaşlanmakta haklı mı? Öncelikle halk arasında kurdeşen adıyla bilinen tıbbi adı ürtiker olan belirti nedir onu öğrenelim. Ürtiker: normal deriden hafif kabarık, kızarmış ve çok kaşıntılı olabilen bir lezyondur. Ve genelde masum bir belirtidir. Tabii cildinizdeki o kabartının gerçekten ürtiker olup olmadığını bilmeniz gerekiyor. Ürtiker aniden oluşur ve en geç 24 saat içinde oluştuğu yerden kaybolur. Kaybolduğunda hiçbir şekilde iz bırakmaz. Vücudunuzun başka yerlerinde ve hatta çok yaygın olabilir bu normaldir. Telaşa kapılmanın asıl sebebi şiddetli kaşıntı ve yaygın kabarmalardır. Masum dedim fakat nadiren de olsa altında masum şeyler olmayabilir. Ama ben sağlıkla ilgili her siteyi okuduğumuzda başımıza geldiği gibi Acaba kanser miyim? diye düşündürmek istemiyorum. Bir de fiziksel ürtiker dediğimiz bir şey var. Kendinizi gözlemleyerek bulabileceğiniz bir durum. Tabi bunlarda diğerleri gibi alerjik etkenden kaçmak kolay olmuyor. Örneğin soğuk temas. Soğukta kaldıktan sonra sıcak bir ortama girince ürtiker ve şiddetli kaşıntı başlıyor. Ya da solar ürtiker. Belirli dalga boylarında ışıkla temas edince ürtikerin oluşması gibi. Basınçla, suyla, stresle hatta egzersizle bile ürtiker oluşabilir. Böyle durumlarda kendinizi iyi incelemeniz çok önemli. Ne yapınca, hangi yemeği yiyince, neye maruz kaldığınızda ürtikerin oluştuğunu fark ederseniz, size alerji yapan etmenden uzak durarak, bu rahatsız edici kaşıntı ve kabarıklıklardan da uzak durabilirsiniz. Normalde olmayan ama sebebini bilmediğiniz bir şekilde ürtikeriniz oluşmuşsa doktora görünmenizde fayda var derim. Gerçekten çok faydalı bilgiler. Elinize, emeğinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kuresel-gida-sistemini-degistirmek/", "text": "Küresel gıda talebinde 2050 yılına kadar beklenen artış sürdürülebilir şekilde karşılanabilir mi? Bir modelleme çalışması, ilgili sorunların üstesinden gelebilmek için çeşitli kombinasyonlarda müdahale gerekebileceğini düşündürüyor. 2010 yılında dünya nüfusu 6,9 milyar olarak tahmin edildi ve 2050 yılında bu rakamın 8,5 ile 10 milyar arasında olması bekleniyor1. Nüfustaki artış, gıda talebinde de bir artışa yol açacak. Springmann ve Arkadaşları Nature'da yazdıkları yazıda2 2050 yılında dünyada gıda sistemine yönelik oluşacak çevresel baskı analizlerini yaptılar. Ayrıca gıda üretiminin çevreye etkilerini azaltmak için uygulanacak yöntemleri modellediler. Gıda güvenliği uzun yıllar boyunca insanlık için büyük sorunlar oluşturdu. Gerçekten de bu konudaki açlığın ortadan kaldırılması, yoksulluğun bitirilmesi ve iklim değişikliğiyle ilgili birçok hedef de Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri3 arasında. Sürdürülebilir bir küresel gıda sistemine sahip olmak; ekonomik, sosyal ve çevresel alanlarda ilerlemeyi açıkça gerektirir. Springmann ve arkadaşları; 2050 yılında öngörülen nüfus, gelir düzeyleri ve diyet tercihlerini göz önünde bulundurarak ülke bazında tarım ürünleri için tahmini küresel talebi değerlendirmek üzere bir model oluşturdu. 2050 yılındaki gelir seviyesinin 2010 yılındakinden 3-4 kat fazla olacağı öngörüldü4. Araştırmacıların gelecekteki gıda tüketimlerine yönelik projeksiyonları, gıda talepleri ile gelir veya nüfus değişimleri arasındaki istatistiksel ilişkilere dayanıyordu. Tahminler, 2050 yılına kadar daha az yetersiz beslenmeyi, daha fazla küresel hayvancılık ürünlerinin tüketimine doğru kaymayı ve bitkisel bazlı hammaddelerin daha düzenli bir şekilde tüketileceğini öngörmektedir. Araştırmacılar, yüzyılın ortalarına kadar öngörülen gıda üretimi için tahmin edilen küresel boyuttaki çevresel etkileri değerlendirdi. Beş farklı çevresel baskıya odaklandılar: tarımsal üretim ile ilişkili sera gazı emisyonları, ekim yapılan bölgedeki değişimler , bitkileri sulamak için talep edilen su miktarı ve azot ile fosfor bazlı gübrelerin uygulanması. Fosfat veya azot içeren gübreler, toprak ve su ekosistemini kirletmesi yönünden önemlidir. Springmann ve arkadaşları; 2050 için öngörülen çevresel etkileri, insan aktiviteleri için güvenli çalışma limitleri sunduğu düşünülen Planetary Boundaries ile karşılaştırdı. Örneğin; tarımsal sera gazı emisyonları için yazarların belirlediği sınır, küresel ısınmanın sanayi öncesi seviyelerin 2 C üzerinde tutulması için gerekli eşik ile ilişkili belirlenmiştir. Bununla birlikte, emisyon seviyeleri sınırlamaları 2015 yılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Paris Anlaşmasında (United Nations Framework Convention on Climate Change Paris Agreement of 2015) 1,5 C hedef setine ulaşmak için gereken sınırdan daha azdır. Bu rapor, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin yakın tarihli bir raporunda6 analiz edilmiştir. Bu rapor; sanayi devrimi öncesi dönemdekinin üstünde olan sıcaklık artışını 2 dereceye nazaran 1,5 dereceyle sınırlandırmanın iklim kaynaklı sağlık, geçim kaynağı, güvenli yiyecek ve su temini risklerini azaltacağını bildiriyor. Springmann ve arkadaşları; mevcut gıda verimleri ve tarım uygulamaları göz önüne alındığında 2010 ve 2050 yılları arasında gıda sisteminin çevresel etkilerinin, %50 ile %92 arasında artabileceğini ve gezegen istikrarı için önerilen sınırları aşan seviyelere ulaşabileceğini tahmin etmektedir. Araştırmacılar, bu çevresel baskıları azaltabilecek olası müdahalelerin etkisini değerlendirdiler. Bu önlemler, gıda talebini yönetmek ve gıda üretim verimliliğini üç geniş müdahale kategorisi açısından yükseltmekle ilgilidir. Bir müdahale kategorisi tarım teknolojilerini geliştirmek ve kaynakları yönetmekle ilgilidir. Bunlar verilen su ve besin sabit miktarda tutulduğunda belirli bir ekim alanından elde edilen verimi arttırabilir. Diğer bir kategori ise diyet değişimleridir; et tüketimi kısıtlayan bireyler, bitkisel kaynaklı besinlere yönelebilir. Et ürünleri genellikle bitki bazlı ürünlerin ihtiyaç duyduğundan çevreye daha fazla zarar verir7. Bunlarla birlikte; et ve şeker tüketimini azaltmak, meyve ve sebze tüketimini arttırmak sağlıklı bir diyet için uygundur8. Araştırmacıların düşündüğü 3. kategori ise gıda zincirindeki atıkların tarladan tabağa azaltılmasıydı. Tahminen gıdaların üçte bir kadarı pazara ulaşmamaktadır veya satın alındıktan sonra atılmaktadır9. İsraf edilen ürünlerin azaltılması, fazladan üretim yapılmadan ulaşılabilir besin miktarında bir artışa neden olacaktır. Springmann ve arkadaşları, analiz ettikleri üç kategoriden yalnızca birinde yapılan bir müdahalenin değerlendirdikleri çevresel alanların beşinde küresel sürdürülebilirliğe ulaşamayacağı sonucuna varmışlardır. Bunun yerine, küresel gıda sisteminin 2050 yılında gezegen tarafından sürdürülebilir bir şekilde desteklenmesini sağlamak için üç kategoride bir müdahale paketi gerekli olacaktır. Küresel et tüketimi azaltılmadıkça, tarladan öngörülen sera gazı emisyonlarının desteklenemeyeceğini bulmuşlardır. Ayrıca ekolojik olarak ekim alanları ve su kullanımının mümkün olabilecek en verimli noktaya geleceğini raporlamışlardır. Bununla beraber analizler; tarım uygulamalarının geliştirilerek gıda talebinin ve gübre kullanımının azaltılması gerekliliğini gösterdi. Springmann ve arkadaşlarının senaryoları ile ilgili birkaç uyarıları var. Örneğin, gelecekteki üretimler için öncelikli analiz edilmesi gereken iklim değişikliği gibi konular göz önünde bulundurulamadı. Ayrıca yazarların analizleri dünyanın otlak alanlarından 2 kat fazla bir alanı temsil etseler bile gerçek otlak alanlarını göstermemektedir10. Arazi kullanımı için Planetary Boundaries belirlenirken bu çayır alanları dikkate alınmalıdır. Dahası, Springmann ve arkadaşlarının çalışması sadece ekim alanına dayalı gıda üretiminin çevresel etkilerini analiz ediyor; bu etkileri enerji, ulaştırma veya endüstri gibi sektörlerde nasıl dengeleyeceklerini değerlendirmiyor. Bütün bunlara rağmen yazarların analizleri kullandıkları Planetary Boundaries değerlerin büyük belirsizlik aralıkları olsa bile, gelecekteki ihtiyaçları karşılayan sürdürülebilir bir gıda sisteminin nasıl elde edileceğine dair tartışma için değerli ve aydınlatıcı niteliktedir11. Önerilen müdahaleler bölgenin şartlarına ve benzeri durumlara göre esnetilmelidir. Springmann ve arkadaşları, esnek bir tarım sistemi geliştirmek için gerekli olan bazı kilit konuları ele almadılar. Arazi ve doğal kaynaklara erişim hakları ve bu hakların uzun vadeli güvenliği, çiftçilerin yatırımlarını motive etmek için gereklidir. Çiftçilerin, ileri teknolojilere erişmelerini, üretim risklerini en aza indirmelerini ve üretimlerini yerel veya uluslararası pazarlara yönelmelerini sağlayan ulaştırma, finans ve iletişim altyapısındaki gelişmeler de yardımcı olabilir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün son raporunda12, çevresel sürdürülebilirlik ve gıda güvenliğinin 2050 yılına kadar el birliği ile geçebileceği, ancak küresel gıda sistemini dönüştürmek için önemli yatırımlara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Uluslararası tarımın gelişmesi için bütçelerde artış sağlamak için politik ve kamu taahhüdü şarttır. Gıda talebi ve gıda üretimi, küresel gıda sistemi denkleminin iki yüzüdür. Springmann ve arkadaşlarının çalışmaları, gelecekte gıda güvenliğinin sağlanması için her iki alanda da müdahalelerin gerekli olacağı ve gıda üretim sisteminin çevresel etkilerinin dünyanın sürdürebileceği sınırlar içinde kalmasını sağlamaya yönelik zamanında uyarıda bulunulmasını sağlayacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kurk-mantolu-madonna-incelemesi/", "text": "Kürk Mantolu Madonna, Türk Edebiyatı'nın popülaritesini hala koruyan nadide eserlerinden bir tanesidir. Eser 1943 yılında Sebahattin Ali tarafından kaleme alınmıştır. Hikayemizin kahramanı olan Raif Efendi'nin Almanya'da geçirdiği yaklaşık 1 yıllık süreci ve o süreçten sonra üzerinde bıraktığı etki anlatılmaktadır. Eğer kitabı henüz okumadıysanız okumanızı şiddetle tavsiye eder ve yazının bundan sonraki kısmında bolca kitaptaki hikaye hakkında bilgi bulunduğu için yazıya devam etmenizi tavsiye etmiyorum. Son zamanlarda özellikle sosyal medyada kahve ile birlikte çekinilen görsellerinin sıkça paylaşıldığına şahit olduğumuz bu eserin bu kadar popüler olmasındaki sebep, kısa olması ve güzel bir kapağa sahip olmasının yanında; okunduğu zaman insanın içinde burukluk bırakan hikayesidir. Özellikle hikayemizin kahramanı Raif Efendi karakterinde, okuyan bir çok kişinin kendinden bir parça görmesi, diğer karakterimiz olan Maria Puder'in hayata ve erkeklere dair görüşlerinin mükemmelliği, hikayedeki karakterlere ve olaylara adaptasyonu oldukça hızlandırıyor. Umursamaz bir babanın oğlu olan Raif'in, önce İstanbul'a bir mektep bul oku diye, sonrasında ise Almanya'ya sabun fabrikaları gözlemlemek amaçlı gönderilmesiyle hikaye başlıyor. Sanata, özellikle de resime oldukça meraklı olan Raif'in bir resim galerisinde tablodaki kadına aşık olması ve gerçekte o kadını bulmasıyla da bütün hayatı değişiyor. Başlarda kurdukları dostane ilişkiler zamanla bir kadın erkek ilişkisi halini almaya başlasa da Maria bu ilişkinin daha fazla ilerleyemeyeceğini düşünüyor. Bir erkekte aradığı her şeyin Raif'te olduğunu fakat bütün bu şartlara rağmen Raif'i sevemediğini söylüyor. Bütün bu süreçler yaşanırken bütün ömrü boyunca beklediği insanı bulduğunu düşünen Raif; Memleketteki ailesini, Almanya'ya gönderiliş amacını, gelecekte Maria ile nasıl yaşayabileceklerini ve şuan ki yaşantısına dair her şeyi unutup sadece Maria ile vakit geçirerek hayatına devam ediyor. Kitabın bu bölümlerinde bir insanın henüz yeni tanıştığı bir insana nasıl bağlanabileceğini çok güzel bir şekilde görüyoruz. Bu kısma kadar ki kısım okuyucuya çok fazla duygu durum değişikliği sunmuyor. Her ne kadar insanın aklında Maria'nın Raif'e söylediği ben seni sevemiyorum sözleri merak uyandırsa da Raif'in Maria'ya olan büyük aşkı ve Maria ile geçirdikleri zamanlar okuyucunun içinde huzur bırakıyor. şeklinde, aslında onu ne kadar sevdiğini söylemesi üzerine hikayenin başından beri içimizdeki o burukluk da bitiyor. Fakat her güzel şeyde olduğu gibi Raif ve Maria'nın hikayesinde de her şey güzel giderken olumsuzluklar art arda gelmeye başlıyor. Raif babasının ölüm haberini alıyor, halihazırda hasta olan Maria, Prag'a annesinin yanına gidiyor. Giderken Raif'e Şimdi gidiyorum ama ne zaman gel dersen gelirim diyor. Raif bu cümlenin hayaliyle memlekete dönüyor. Eniştelerinin mirasta kandırmalarına dahi bu cümlenin hayaliyle göğüs gerip Maria ile birlikte yaşayacakları ev için çalışmaya başlıyor. Bu sırada da Maria ile mektuplaşıyor. Maria mektuplarında başka bir yere taşındıklarını söylüyor fakat taşındığı yerin adresini söylemiyor. Bir mektubunda Raif, artık onu çağıracağını ve bir çok şeyi hazırladığını söylüyor. Maria ise ona bir sürprizi olduğunu fakat bu sürprizi geldiğinde yüz yüze söylemesinin daha uygun olacağını söylüyor fakat bu yazdığı mektup Raif'e yazdığı son mektup oluyor. Devam eden süreçte Raif bir türlü Maria'dan haber alamıyor. Yıllar sonra pansiyondan tanıdığı Maria'nın uzaktan akrabası olan bir kadın ile Ankara'da karşılaşıyor ve Maria'nın akıbeti ve ona olan sürprizini öğreniyor. Yazımın bundan sonraki kısmını hikayeyi merak edip kitabı okumadığı halde bu yazıyı okuyan meraklı okurlar ve kitabın sonunu unutanlar için kitaba başlamalarını umarak kesiyorum. Umarım bu durum için bana çok kızmazsınız. Kitabın başında Sebahattin Ali'nin hayatını okurken bir yıllığına Almanya'da bulunduğunu okumuştum. Kitabı bitirdiğimde ise aklımda şu soru vardı. Acaba Sebahattin Ali bu olayları yaşamıştı da yazmıştı yoksa bulunduğu yerlerden ve gördüğü şeylerden etkilenerek mi bu muhteşem hikayeyi yazmıştı? Bunun için internette yeteri bilgiye ulaşamasam da eğer yaşadıysa yaşadıkları, eğer esinlenerek oluşturduğu bir hikaye ise bu müthiş eser için kendisini sonsuz saygı ve şükran ile anıyorum. Bu kitap gerçekten kesinlikle okunması gerekenler listesinde. Sonu biraz belki üzücü bitiyor ama tadı damağınızda kalıyor. İnceleme için teşekkürler. Ben bir yeden sabahattin alinin bu tarz bi aşk yaşayıp da bu kitabı ordan esinlenerek yazdığını okumuştum. Sabahattin Ali'nin 1943 yılında yayımladığı Kürk Mantolu Madonna romanı, günümüzde en çok ilgi gören ve en çok satan kitaplar arasında yer alıyor. Roman; aşk, yalnızlık ve yabancılaşma temaları etrafında şekillenmektedir. Edebiyatımızın en önemli romanları arasında gösterilen Kürk Mantolu Madonna özellikle son yıllarda sosyal medyada çok popüler olmuştu. Pek çok kitapsever, bu romanı okumasa bile mutlaka romandan bir alıntıyı hatırlamaktadır. Hem gözlem yeteneğine ve güçlü kalemine hem de başarılı ruh tahlillerine hayran olduğum Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna romanından hafızamda en çok yer edinen alıntıları okumanız için sizinle de paylaşmayı istedim: http://www.ebrubektasoglu.com/yazi/kurk-mantolu-madonnadan-24-muhtesem-alinti/ Umuyorum ilgiyle okursunuz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kurtulus-savasi-ve-telgraf/", "text": "Atatürk'ün Nutuk'unu okuduğumuzda göze bir şey çarpar. Atatürk ve silah arkadaşları bu mücadeleyi yürütürken bütün bilgi akışını telgraflarla yapmışlardır. İtilaf Devletleri'nin veya İstanbul Hükümeti'nin yazılarla göndeirlen bilgileri anlayamaması için telgraflar her zaman şifrelenmiş ve öyle yollanmıştır. Bu hamiyetli ve cesur Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı İstanbul'da geçen bu acı olayları öğrenmek için, kim bilir ne zamana kadar bekleyip duracaktık. İstanbul'da bulunan nazır, milletvekili, komutan ve teşkilatımız adamları içinden, bir kişinin çıkıp da, zamanında bize haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Samsun telgrafhanesinde nöbetçi olduğum bir gece hava yağmurlu ve elektrik yüklü idi. O zamanlar paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim. Kapı nöbetçisi koşarak geldi ve Paşa geliyor dedi. Mustafa Kemal Paşa ciddi ve güven veren bakışları ile çalışma odamıza girdi. 'Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor!' dedi. 'Hava elektrikli. Telleri toprağa verdik. Sizi görüştüremem' cevabını verdim. Ceketinin cebindeki ipek mendili çıkartıp maniplenin üstüne koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka çare kalmamıştı. Elimi bırakması için yaptığım ısrarlara aldırmadı ve elimi bırakmadı. Önce Havza'yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur Kemal Paşa'nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi. Yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı, alelacele bir şeyler yazdı. Onu da Havza'ya ilettim. Sonra Amasya ile de şifreli bir görüşme yaptı. Sonra elini sırtıma koydu ve 'Oh, çok şükür vatan kurtuldu!' dedi ve maiyeti ile birlikte gitti. Birden aptallaşmıştım, ter içinde kalmıştım. Oturduğum yerden uzun süre kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyuyordu. Fes kapmaya gelmiş birisi olamazdı. O bir vatanperverdi. Görüldüğü üzere Kurtuluş Savaşı cephedeki askerinden tutunda Telgrafhanedeki memuruna kadar bütün bir vatanın fertleriyle kazanılmış bir zaferdir. Bu zafer, Atatürk'ün de dediği gibi Telgraf telleri büyük rol oynamıştır. Yani Kurtuluş Savaşı'na bir anlamda telgraf savaşı da diyebiliriz. = Zülfi Livaneli / 19-03-2010 Vatan gazetesi Livaneli'ye bu anıyı Ahmet Remzi Bey'in oğlu Dr. Şakir Coşkuner iletti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kus-yurekli-parlak-jurnal-yazi-yarismasi/", "text": "Hayat sanki bir uçurumdur; kimisi için hoş bir manzara, kimisi için de ya kanatlanmaya ya da intihara bir yoldur. Kuş yürekliler göğe, toprak yürekliler yere vurgundur. Kiminin nefesi masmavi umut kokar, kiminin bakışları kapkara mezar kazar. Oysaki uçurum da birdir, uçurumun varlığı da. Ancak yürekler, gökle yer kadar birbirinden ıraklar. Yüreğinizde pır pır eden kanat seslerini duyabilmeniz dileğimle. Hayat kimi zaman yüzümüze bir çocuk neşesi, kimi zaman da gözümüze bir yağmur tanesi kondurmakta mahirdir. Elbette ki her insanın yağmur tanesi iklimine göredir. Kiminin bulutu ölene hasretinden, kiminin bulutu gidene hasretinden ve kim bilir daha nicesine hissinden damla damla ağlar. Akıttığı her damla sanki bir uğurlama, sanki bir selamlamadır. Bulut da haberdardır kaç damla yaş akıtırsa, bir o kadar da buhara kucak açacağından. İnsanın hayatı da bulutlar gibidir. İnsan, kuş yüreğiyle gökte süzülürken buluttan kanadına düşen damlalar sebeptir belki, bu gibinin varlığına. Bir gibi uğruna bizler de el sallamalıyız acımıza, sarılmalıyız acımızla umuda kanatlandırdığımız her ne varsa. Her kuşun da bildiği üzere ne kadar hafiflersek yüklerimizden; uçmak o kadar acısızdır yüreğimize, gökyüzü o kadar yakındır kanadımızın değdiği yere. Gökyüzüne uzanmak uğruna acılarınızı serpmeye var mısınız? Var sesi yankılanırken pır pır eden yüreğinizde, bilin ki acılar var olmasaydı, ne kanadın haline ne de uçmanın zevkine şahit olabilirdik. Öyleyse diyebilir miyiz ki, acılar göğe vurgun yüreğin yere vefasından bıraktığı armağandır diye? Acısına anlam bırakanların, ardında bıraktıkları da anlamlıdır. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 10. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kuzey-kore-hakkinda-ulke-profili-kisa-tarih/", "text": "Kore bölgesi, Sarıdeniz ile Japon Denizi arasında yer almaktadır. Son bir asır içerisinde pek çok olayın gerçekleştiği bu bölge, hala gündemde kalmakla birlikte sıkça araştırma ve ders konusu olmaktadır. Kuzey Kore'nin nükleer çalışmaları bütün bir dünyada endişe yaratmasının yanında bazı kesimler tarafından desteklendiği açıktır. Özellikle son dönemde Kuzey Kore Çin Amerika Birleşik Devletleri arasında ciddi bir zıtlaşma bulunuyor. Çin, hem Kuzey Kore hem de ABD arasında denge siyaseti kurmaya çalışsa da Trump yönetimi ile birlikte Kuzey Kore'ye olan eski desteğini azaltmış görünüyor. 2017 yılı itibari ile Kuzey Kore'nin fiilen ABD'yi tehdit etmesinin yanı sıra Kıtalararası Balistik Füze türü füzesini başarıyla test etmesi üzerine ABD'nin bütün iç gündemi bu konuya yöneldi ve dünya medyasında bu konuyla ilgili şiddetli tartışmalar dönmekte. Günümüzde iki zıt-uç ülkeyi içeren bu bölgede, adından sıkça söz ettiren Kuzey Kore tarihinden ve ülke profilinden kısaca bahsedeceğiz. Japonya'nın 1910 yılında Kore coğrafyasını işgaliyle birlikte 35 yıl boyunca Japon etkisi altında kalan bu bölge, II. Dünya Savaşında Japonya'nın yenilmesiyle birlikte (1945) ikiye bölündü. Güneye ABD kuvvetleri yerleşirken, Kuzeye Sovyetler Birliği kuvvetleri yerleşti. 1948 yılında Kuzey Kore ve Güney Kore devletleri kurulmuş oldu. Güney Kore Başkanı Syngman Rhee seçilirken; Kuzey Kore, komünist felsefeye sahip olan Kore Halk Ordusu lideri Kim Il-sung tarafından resmen kuruldu. Normalde tek olan Kore, böylece Kuzey ve Güney Kore olmak üzere resmen ikiye bölünmüş oldu. Komşu ve hatta aynı milliyetten olan bu iki ülke arasında bugüne kadar hiçbir şekilde barış gerçekleşemedi. 1949 yılında ABD ordusu Güney Kore'den çoğunlukla ayrılmıştı. Bu fırsatla birlikte, SSCB ve Çin desteğine sahip Kuzey Kore, 1950 yılında Güney Kore'ye savaş açtı ve üç yıllık Kore Savaşı başlamış oldu. Kuzey Kore, yaklaşık 230.000 kişilik birliği ile Güney Kore'yi işgal etti ve başkenti olan Seul'u aldı. Savaş tamamen Kuzey Kore başarısıyla sürmekteydi. Fakat bunun üzerine Henry Truman, ABD kuvvetlerinin bölgede Güney Kore'ye yardım etmesine karar verdi. Böylelikle ilerleyen süreçte Birleşmiş Milletler çatısı altında -Türkiye dahil olmak üzere- 20 adet ülke bu koalisyona katılacaktı. Savaşta yaklaşık 4 milyon insan hayatını kaybetti. 1953 yılında Panmunjon Ateşkes Antlaşması ile birlikte savaş bitmiştir. Görüleceği gibi bu bir ateşkes antlaşmasıdır. Hiçbir şekilde barış antlaşması imzalanmamıştır ve savaşın sonucunda kuzey-güney bölünmüşlüğü aynen devam edecek, hatta iki tarafın birbirine olan düşmanlığı biteviye artacaktır. Barış şartlarının sağlanamamasının da etkisiyle iki ülke arasına silahsızlandırılmış tampon sınır bölge oluşturulmuştur. Batılı kaynaklar Kore Savaşı'nı hep kendi perspektiflerinden yazmaktadır. Bu da tarafsız bir yorum yapmayı zorlaştırmaktadır. Kuzey Kore, Kore bölgesinin güneyinde ABD işgali olduğunu düşünüyordu ve o yüzden savaşa girmişti. ABD ise komünist yönetimleri dünyaya tehlike olarak görüyordu. ABD Yönetiminde, Türkiye ve Yunanistan'a askeri ve mali yardım yapan ve global bir siyaset izleyen Harry S. Truman bulunmaktadır. Truman'ın temel politikası zaten SSCB ve komünizmin karşısında durmaktı. Bundan dolayıdır ki H.S.Truman'a göre tehdit büyüktür. Ak ya da karayı seçmekten ziyade, olaya doğru bir pencereden bakmak için bu şekilde çift taraflı düşünmek önemlidir. Ayrıca unutulmamalıdır ki Batı Medeniyeti yaşadığı kıyameti henüz zihninden silmiş gibi yapamamıştır yani II. Dünya Savaşı'nın anıları hala tazedir. 1948 yılında Kim Il-sung yönetimiyle ülkenin kurulmasıyla birlikte 1998 yılına kadar Kim Il-sung lider sıfatıyla aynen kalacak ve ülkenin Büyük Lideri ünvanına sahip olacaktır. Ayrıca yeni bir takvim icat eden Kuzey Kore, Kim Il-sung'un doğum yılı olan 1912 tarihini başlangıç kabul etmiştir. Bu dönem içerisinde madencilik had safhaya ulaştırılmıştı ve hızlı bir endüstriyal büyüme yakalandı. Ekonomisi tamamen madencilik ve askeriye üzerine kurulmuş olan Kuzey Kore, 1970 yıllarında dünyada artan petrol fiyatları karşısında büyük bir sıkıntı içerisinde girdi. Bu şartlar altında dış borçlanmaya girildi. Bu dönemlerde de bütün dünya ile ve özellikle Güney Kore ile zorlu ilişkileri bulunan Kuzey Kore, ilk kez Kim Il-sung yönetimiyle birlikte nükleer programını duyurdu. Bu program içerisinde uranyum zenginleştirme deneyleri de bulunuyordu. Kuzey Kore 1985 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması altına imza attı. Bu antlaşmanın üzerinden bir sene geçmesiyle birlikte ülkedesindeki nükleer reaktör çalışmaya başlayacaktı. 1991 yılında Birleşmiş Milletler'e katılan Kuzey Kore ; bunun üzerinden iki yıl geçtikten sonra, orta-menzilli balistik füzelerini ilk kez deneyecekti. Nihayetinde 1994 yılında ani bir kalp krizi ile Kim Il-sung ölecek ve yerine oğlu Kim Jong-il geçecektir. Kim Il-sung ülkesinde hala Güneş kabul edilmekte ve ülkenin ebedi lideri gözüyle bakılmaktadır. Kim Jong-il, yönetime geçtiği sene ABD ile yapılan antlaşma dahilinde bütün nükleer programını donduracağını taahhüt etmişti. Lakin 2002 yılında tekrardan nükleer programını başlattığını söyleyecek ve Birleşmiş Milletler müfettişlerini ülkeden sınır dışı edecekti. Ayrıca Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'ndan çekildiğini ve Kore bölgesinin nükleer silahlardan arındırılmasına dair Güney Kore ile imzaladığı antlaşmayı da tek taraflı feshettiğini açıkladı. Ayrıca Kim Jong-il yönetiminde büyük bir kıtlık yaşandı ve milyonlarca Kuzey Koreli açlıktan öldü. Bu dönemde ABD'yi vurabilecek uzun-menzile sahip füzeler denenmeye başlandı. Ayrıca yeraltı nükleer çalışmalarıyla da adından söz ettiren Kuzey Kore, bir dönem tekrardan nükleer çalışmalarına ara vereceğini söylese de gizlice bu çalışmalarına devam ettiği ortaya çıkacaktı. Batılı ve özellikle Birleşik Devletler kaynakları, Kim Il-sung yönetimi için geleneksel komünist yönetim tabiri kullanırken, Kim Jong-il yönetiminin bunu askeri diktatörlük yönetimine çevirdiğini söylerler. Kim Jong-il 2011 yılında kalp krizinden ölünce , yerine bugün hala görevinde bulunan oğlu Kim Jong-un geçti. Kim Jong-un'un yönetime geçmesiyle birlikte bütün bu askeri ve nükleer çalışmalar hız kesmeden devam etti. Yine bu dönemde uzun menzilli füzeler denendi ve özellikle Güney Kore ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri tehdit edildi. Yine bu dönem ilk kez hidrojen bombası testi duyuruldu. Yakın dönem içerisinde ICBM türü füze denendi ve bunun 2.802 km menzile sahip olduğu, Alaska'yı vurabilecek güçte olduğu, askeri otoriteler tarafından dillendirildi. Bugün hala başkan olan Kim Jong-un, nükleer çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor ve bütün dünyada adından sıkça söz ettiriyor. Özellikle 2017 yılında yaptığı son nükleer testler ile yeniden büyük bir tartışma konusu oldu fakat bu sefer olayların daha ciddi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Daha global ikinci bir Kore Savaşı olmaması için ortaya koyabileceğimiz fazla bir neden bulamıyor oluşumuz herhalde bu olayın ciddiliğini ve tarafların çatışmasını özetlemeye yetecektir. Kuzey Kore kendisini dünyadan ve uluslararası birliklerden izole etmiş bir şekilde varlığını sürdürüyor. Hem ekonomik hem de askeri anlamda resmi olarak Çin dışında fazla bir ülkeyle ilişki kurduğu gözlemlenmese de bu kadar çok devinim olan ülkede gizli olarak ticaretin ve antlaşmaların yürüdüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Ülkeye giriş çıkışlar titizlikle kontrol ediliyor ve basın büyük bir sansür altında tutuluyor. Ayrıca 2017 yılında Kuzey Kore ile Rusya ilişkileri eskiden olduğu gibi çok yakın. Bunda ABD ile Rusya'nın zıtlaşmasının büyük bir etkisi olduğu aşikardır. Ayrıca Rusya'nın Kuzey Kore ile kara sınırı olduğunu belirtmemiz gerekir. Kuzey Kore ya da resmi adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti , dünyada komünist sitemle yönetilen birkaç ülkeden birisidir. Dünyadan kendini soyutlamış bu ülkenin tarihinden kısaca bahsettikten sonra ülke profiline göz atalım. Doğu Asya'da bulunan Kuzey Kore'nin Kuzeyinde 1,352 km sınır boyunca Çin ve 18 km boyunca Rusya ile, Güneyinde 237 km boyunca Güney Kore ile kara sınırı vardır. Güney Kore komşuluğunda demilitarize bir bölge bulunmaktadır. Doğuda Japon Denizi ile çevriliyken Batıda Sarı Deniz ile çevrilidir. Korece konuşulan Kuzey Kore'de 2016 yılı Dünya Bankası verilerine göre 25 milyon kişi yaşamaktadır. Başkent olan Pyongyang'da yaklaşık 2,8 milyon kişi bulunuyor. Kuzey Kore'de yönetimde olan parti Kore İşçi Partisi olsa da iki tane daha küçük parti vardır ve bunlar da İşçi Partisinin yönetimi altındadır. Mevcut hükümete 2011 yılından bugüne Kim Jong-un liderlik etmektedir. Kendi meclisindeki 687 koltuğun hepsi Kore İşçi Partisi'ne aittir. Çoğunlukla askeri harcamalara ayrılan ekonomisinde geçmişte sıkıntılar yaşadı. Kıtlık sorunlarıyla yüzleşen Kuzey Kore'ye dışarıdan sıklıkla yiyecek yardımı gelmesine rağmen nükleer ve askeri harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılasına oranla en yüksek olan ülkedir. Bu yüzden yardımlar hep tartışma konusu olmuştur. İşçi gücü 14 milyon iken işsizlik oranı 2013 yılında %25.6 idi. İhracat kapasitesinin büyük çoğunluğunu(%76.5) Çin oluşturuyor. İthalat için de aynı durum geçerli. Resmi olarak askeri malzemeler, madenler, giysi, sebze ve metal ihracatı yaparken aynı zamanda şüpheli ihracat malzemeleri arasında füzeler, uyuşturucu ve insan ticareti vardır. Çoğunlukla sanayi ekonomisine sahip olsa da tarım da ülkenin milli gelirine katkı sağlamaktadır. Askeri sanayisi gelişmiş olan Kuzey Kore, tarihi boyunca nükleer güce önem vermiştir. En son 2017 yılında Kıtalararası Balistik Füze denemesinin başarılı olmasıyla tekrardan gündeme oturdu ve büyük tartışmalara konu olmaya aynı hızla devam ediyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/kuzey-korenin-askeri-kapasitesi/", "text": "Amerika Birleşik Devletleri ve onun Asyalı müttefikleri, Kuzey Kore'yi ciddi bir güvenlik tehditi olarak görüyorlar. Dünyadaki en büyük konvansiyonel askeri güçlerden birisi olan Kuzey Kore, gelişen füzeleri ve nükleer testleri ve agresif söylemleriyle, dünya çapında endişe uyandırdı. Fakat dünya güçleri Kuzey Kore'nin nükleer silahları elde etme yollarını yavaşlatmakta etkisiz oldu. Kuzey Kore Lideri, Kim Jong-un, nükleer programı kendi rejiminin devamı için bir araç olarak görüyor. Dünyadaki en fakir ülkeler arasında kalırken, Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, Kuzey Kore yaklaşık olarak kendi gayri safi yurt içi hasılasının çeyreğini askeriyeye harcıyor. Bu riskli politikası, istikrar ve güvenliği korumayı amaçlayan bölgesel ve uluslararası ortaklıkları test etmeye devam edecektir. Kuzey Kore bir seri kısa-, orta-, ve kıtalararası- menzile sahip füzelerini ve denizaltı balistik füzelerini test etti. Ülkenin sahip olduğu nükleer stok tahminleri farklılıklar gösteriyor: bazı uzmanlar Pyongyang'ın on beş ila yirmi adet nükleer silaha sahip olduğuna inanıyorken, Birleşik Devletler istihbaratı bu sayının otuz ila altmış arasında olduğuna inanıyor. Kuzey Kore yönetimi, Temmuz 2017'de, büyük nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip iki adet kıtalararası balistik füze test etti. Pentagon Kuzey Kore'nin ICBM testlerini doğruladı ve verilerine göre yeni füzenin 10,400 kilometrelik potansiyel menzili olduğu, eğer düz bir yörüngeyle ateşlenirse ABD'nin ana topraklarına yetişecek kapasiteye sahip olabileceği tahmin ediliyor. Diğer ülkelerdeki ABD analizcileri ve uzmanları, Kuzey Kore'nin sahip olduğu ICBM türü füzenin nükleer yüklenmeyi taşıyabilme ihtimalini hala tartışıyorlar ve sahip olduğu ICBM füzelerinin atmosfere yeniden girdiğinde parçalanmadan hedefe ulaşma olasılığı hala belirgin değil. Temmuz 2017 tarihli gizli bir ABD istihbaratı değerlendirmesi, Kuzey Kore'nin nükleer savaş başlıklarını kendi balistik füzelerine sığdırabilecek teknolojiyi geliştirdiği sonucuna vardı. Bu testlerden önce, Kuzey Kore beş adet nükleer test yürütmüştü: Kim Jong-il yönetiminde Ocak 2006 ve Mayıs 2009; Kim Jong-un liderliğinde Şubat 2013, Ocak ve Eylül 2016 tarihlerinde. Gelecekte yine nükleer testler olacağı tahmin ediliyor. Kuzey Kore uranyum ya da plütonyum dereceli silahlara sahip bombaların nasıl üretileceği, nükleer silahların ana bileşeni olan bölünebilir materyalleri yapmak için gerekli birincil elementlerin ne olduğu bilgilerine sahip. Bu patlamaların gücü şiddetlendikçe, iki ülkenin de nükleer testleri ve füze testleri hızlandı. 2011'in sonlarına doğru Kuzey Kore'nin lideri olan Kim Jong-un yönetiminde, nükleer program belirgin bir şekilde hızlandırıldı. Rejimi altındaki üç teste ilaveten, babası ve dedesinin denemelerinden çok daha fazla olmak üzere, ülke toplamda yetmiş beşten fazla füze testi gerçekleştirdi. Kuzey Kore'nin balistik füzelerinin doğruluğu ile ilgili bilinmeyenler varlığını sürdürüyor. Uzman gözlemciler çoğu kez bu füzelerin kusurlu olduğunu çünkü hedef sistemlerinin Sovyetler Birliği'nden kalma olduğunu söylüyorlar. Fakat bazı sığınmacılar ve uzmanlar Kuzey Kore'nin Çin'in navigasyon sistemiyle benzer olan GPS hedefleme sistemi kullanmaya başladığını söyledi. Bu sistemlerin kaynağı hakkında ve Kuzey Kore'nin sahip olduğu füzelerin çalışır ve gerçek bir durumda olup olmadığına ilişkin sorular artmaya başladı. Kuzey Kore'nin nükleer programı ağırlıklı olarak yerli olmasına rağmen yıllar boyunca dış kaynaklar tarafından desteklendi. Pyongyang 1950'lerin sonu ile 1980 yılları arasında Moskova'nın yardımını aldı: bir nükleer araştırma reaktörü inşa etmesine yardımcı oldu, füze planlarını sağladı, hafif su reaktörü ve nükleer yakıt konusunda yardımcı oldu. 1970'lerde, balistik füzelerin geliştirilmesi ve üretilmesi dahil olmak üzere savunma alanında Çin ve Kuzey Kore işbirliği yaptı. Kuzey Koreli araştırmacılar ayrıca Sovyet ve Çinli meslektaşlarıyla akademik değiş tokuşlardan yararlandı. Gerçi bu değiş tokuşlar açıkça silah üretimi konusunda olmayabilirse bile, Kuzey Kore savunma ve istihbarat analizcisi olan Joseph S. Bermudez Jr.'a göre, araştırmaların paylaşılmasıyla ve nükleer tesis ziyaretleriyle öğrenilen bilgiler askeri bir nükleer program yürütmek amacıyla kullanılabilmektedir. Pakistan 1970'lerde Kuzey Kore'nin önemli bir askeri işbirlikçisi olarak ortaya çıktı. Bu iki taraflı nükleer işbirliği, İran-Irak Savaşı (1980-1988) süresince balistik füze çalışmaları amacıyla iki ülkenin araştırmacılarının İran'da bulunmasıyla başladı. 1990'larda, Pakistan'ın nükleer programını militarize eden Abdul Qadeer Khan aracılığı ile Kuzey Kore Pakistan santrifüj teknolojisi ve planlarına erişim elde etti. Pyonyang ayrıca Pakistan'ın muhtemelen Çin'den elde ettiği uranyum savaş başlığı planlarını elde etti. Bu değiş tokuşta, Pakistan Kuzey Koreli füze teknolojisini aldı. Khan'ın doğrudan mı yoksa dolaylı olarak mı Pakistan hükümeti adına hareket ettiği belirsizliğini koruyor. Pakistan'dan kazanılan nükleer bilgiler Kuzey Kore'nin bomba için bir uranyum rotası izlemesine ve santrifüjler çalıştırmasına yol açtı. Üçüncü kişiler, nükleer silahlanma ve santrifüj inşası için gerekli metal malzemeleri nakliye ederek Pyongyang'ın programını ayrıca kolaylaştırdılar. Kuzey Kore 1960'lardan beri ateşli silahlar ve nükleer silah programını arttırmak amacıyla teknoloji, malzeme ve plan temini için gizli bir ağ geliştirdi. Bermudez'in söylediğine göre zamanla, Kuzey Kore'nin ağları Avrupa odağından Asya ve Afrika odağına kaymıştır ve malzemeler Kuzey Kore'nin ellerine erişmeden önce genelde birçok kez takas yapılmaktadır. Kuzey Kore'nin Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'ndan 2003 yılında çekilmesi ve füze testiyle birlikte 2006'daki ilk nükleer testi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne Kuzey Kore'nin eylemlerini kınayan ve ülkeye yaptırımlar koyan kararları oybirliğiyle kabul etmeye teşvik etti. Güvenlik Konseyi, Pyongyang'ın davranışlarını değiştirme umuduyla yaptırım kararlarını sabitledi. Bu ek tedbirler Kuzey Kore'nin balistik füze ve nükleer silahlanma programlarını destekleyen materyallerin ve teknolojilerin satışını, finansal desteği ve silah satışını yasakladı; ayrıca belirli değerli mallara ve diğer dış ticarete kısıtlamalar koydu ve Kuzey Kore'ye giden kargoların teftiş edilmesi yönünde baskı uyguladı. Yaptırımlar Kuzey Kore'nin malzemelere erişimini kısıtlamasına rağmen bunları bütün uluslararası kargo şirketlerine uygulatmak ve düzenlemek zordu. Daha yakın zamanlarda, Kuzey Kore finansal kaynaklarının askeri ve nükleer gelişmeler yönünde büyümesini engellemek amacıyla büyük bir baskı uygulandı. Bazı uzamanlar ve yöneticiler, Çin'in balistik füze programına evvelden yaptığı desteği, Kuzey Kore ile devam eden ticari ilişkileri ve yaptırımların sönük kalmasını kınadı. Ayrı olarak Kuzey Kore; İran, Libya, Suriye, Mısır, Vietnam, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri ve Myanmar gibi ülkelerle füze satışı ve nükleer teknoloji paylaşımında bir rekora sahip. Bu ülkelere gizlice nükleer ve balistik füze ile ilgili ekipman, teknik bilgi ve teknoloji aktardı. Kuzey Kore'nin ekonomik kısıtlamaları göz önüne alınırsa, nükleer terörizm potansiyelini arttırarak daha fazla nükleer madde ve bilginin satılabileceğinden korkulmaktadır. Kuzey Kore'nin hardal gazı, klorin, fosgen, sarin ve VX sinir gazı içeren kimyasal silah cephaneliğine sahip olduğuna inanılıyor. Rejimin sinir, blister, kan ve boğucu ajanlar üretme kapasitesine sahip olduğu ve 2,500 ila 5,000 ton arasında kimyasal silah bulundurduğu tahmin ediliyor. Sahip olduğu kimyasal toksinler; ateşli top mermileri, roketler ve füzeler aracılığı ile ateşlenebilir. Kore Halk Ordusu, kontamine olmuş bir ortamda savaşma potansiyeliyle eğitim görür. Kuzey Kore kendi kimyasal silah programını geliştirmek için daha önce Sovyetler ve Çin'den yardım aldığını bildirmişti. Biyolojik silahların üretimi, geliştirilmesi, depolanması ve elde edeilmesi girişimlerini yasaklayan bir antlaşma olan Biyolojik Silahlar Konvansiyonu'na 1987 yılında dahil olmuşsa bile, Kuzey Kore'nin bazı biyolojik silah yeteneklerine sahip olduğuna da inanılıyor. 1988'de; boğucu, zehirleyici ve diğer tür gazların savaşta kullanımını yasaklayan Genova Protokolü'nü kabul etti. İddiaya göre Kuzey tarafının şarbon ve smallpox gibi patojenleri üretebilme yeteneği var, gerçi bu patojenlerin savaş ortamında kullanılabilip kullanılamayacağı belirsizdir. Kuzey Kore, ülkenin silahlı kuvvetlerinde bulunan 1,1 milyon personeliyle birlikte dünyanın en büyük askeri kuvvetleri içerisinde dördüncü sırada yer alıyor ve bu miktar toplam nüfusun yaklaşık yüzde 5'ini oluşturuyor. Kuzey Kore Anayasasının 86. Maddesi Ulusal savunma, vatandaşlar için en yüce görev ve onurdur şeklindedir ve bu madde tüm vatandaşların orduda hizmet etmesini şart koşmaktadır. Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı raporuna göre, Rejimin 2004 ile 2014 yılları arasında askeri giderlerine yaklaşık olarak her sene 3,5 milyar dolar ödedi. Fakat Pyongyang komşuları ve düşmanları tarafından dolar karşılaştırması bakımından geride kalmış bir durumda ve güvenlik uzmanlarına göre kullandığı malzeme ve teknolojiler eskimiş bir halde bulunuyor. Rejimin askeri pozisyonunu ve füzelerini Seoul'a yöneltmiş olması, Kuzey Kore'nin konvansiyonel kapasitesinin güney komşusu için sürekli bir tehdit olduğunu gösteriyor. Birleşik Devletler Savunma Sekreteri Jim Mattis, Kore bölgesindeki savaşın katastrofik olabileceği konusunda uyarılarda bulundu ve Kuzey Kore'yi barış ve güvenlik adına en acil ve en tehlikeli tehdit olarak tanımladı. Kuzey Kore güney sınırına ve yakınlara cephaneler yerleştirdi ve ayrıca konvansiyonel füzelerini kendi komşusuna ve potansiyel tehlikelerden korunmak için Japonya'ya doğru yöneltti. 2015 Birleşik Devletler Savunma Bakanlığı raporuna ve 2016 Güney Kore Ulusal Savunma Bakanlığı raporuna göre, Kuzey Kore Silahlı Kuvvetleri 1,300 savaş uçağı, yaklaşık 300 helikopter, 430 savaş gemisi, 250 amfibi gemi, 70 denizaltı, 4,300 tank, 2,500 zırhlı araç ve 5,500 adet çoklu roketatara sahip. Ayrıca uzmanların tahminine göre Kuzey Kore farklı menzil kapasitesinde bin kadar füzeye sahip. Kuzey Kore 1980 ve 1990'larda Çin ve Sovyetlerin desteğiyle bilgisayar bilimi uzmanlığını ve siber saldırı tekniklerini geliştirdi. Kuzey Kore'nin önceden yaptığı siber saldırıların çoğunluğunu bir websitesini birçok kaynaktan trafikle flood yaparak yıkma girişimi olan DDoS ve web-defacing oluşturuyordu. Kuzey Kore'nin siber saldırılarda bu iki tekniği kullanması, onların hala siber operasyonlarda sofistike olmadığını gösteriyordu. Kuzey Kore'nin siber aktivitelerinin çoğu yurtdışı altyapısını, özellikle Çin'in altyapısını ve bir noktaya kadar Malezya gibi 3. dünya ülkelerindeki nodeları kullanarak rejimin takip edilebilirliğini azaltıyor ve saldırılara karşı yaptırımları engelleyebilmesini sağlayarak ona avantaj sağlıyor. Son yıllardaki Güney Koreli bankaların ve medya kuruluşlarının uğradığı siber saldırılar ve 2014'te Sony Pictures'ın hacklenmesinin sorumluluğu Kuzey Koreli gruplara atfedilmişti. Kuzey Kore'nin Şubat 2016 New York Federal Reserve Bankasından Bangladeş Merkez Bankası hesabıyla çalınan 81 milyon dolarlık siber hırsızlığa karıştığına dair sağlam kanıtlar bulunmaktadır. Kuzey Kore, siber operasyonları kullanarak para çalmayla tanımlanan ilk ülkedir. Kuzey Kore'nin operasyonları gittikçe daha cesur hale geliyor. Araştırmacılar Kuzey Kore'yi mali kurumlara artan sayıdaki siber saldırılarla ilişkilendiriyor. Güney Kore, Kuzey Kore'nin Aralık 2016'da askeri siber komutasını ihlal ettiğini açıkladı. Stratejik ve Uluslararası Çalışma Merkezi, Kuzey Kore'nin hem siyasal hem de askeri siber yeteneklerini büyütmeye ve geliştirmeye yoğun bir yatırım yapmış olduğunu bildirdi. Council on Foreign Relations'ın Dijital ve Siber Güvenlik Programı'nın yöneticisi Adam Segal; Pyongyang ve hükümete bağlı siber birimlerinin siber saldırıları askeri çatışma durumunda çaydırıcı faktör, ülkenin yetenekli ve tehlikeli olduğunu gösteren bir etken olarak ve mali kazanç elde etme aracı olarak gördüğünü söylüyor. Kuzey Kore'nin felsefik yönetim biçimi iki esas; juche ve songun üzerine kuruludur. Kuzey Kore ordusu, ülke politikasında çok merkezi bir rol almaktadır ve bu ortam Kim Jong-un yönetiminde daha üst seviyelere çıkarılmıştır. Kuzey Kore liderleri hep bir saldırı beklermişçesine hareket ederler. Bunun sonucunda, Pyongyang'a göre kendi ulusunun hayatta kalmasının tek garantisi, kendisine tehdit olarak gördüklerine karşı asimetrik askeri yeteneklerini geliştirmektir. On yıllar içerisinde Kore Savaşı silahlanmasında Pyongyang Rejimi gittikçe izole oldu. Bu izole oluşun sebebi askeri provakasyonları ve nükleer silahlarla olan ilgisinden dolayıdır. Aynı şekilde, para dolaşımı için gerekli araçların sınırlı olmasından dolayı ekonomileri global ekonomiden git gide uzaklaştı. Pyonyang'ın alt sınıf itibarına karşın Kim Jong-un milli bir strateji izleyerek güçlü temellerle ülke ekonomisini ve nükleer kuvvetini güçlendirme yolunda hareket etti. Kim Jong-un ekonomi sözlerini tutmakta zorlanırken ordu alanında ve nükleer güçte kendini kuvvetli bir lider portresi olarak sergiledi. Kim Jong-un'a göre nükleer güçlerin iki stratejik önemi var: eksternal tehditleri yok etmek ve rejimin geleceğini temin etmek. Kim Jong-un, gücü eline aldığından beri, uygun gördüğünde test yapma yemininde bulunmak yerine, ülkesinin nükleer gücü ve füze geliştirilmesi konusunda belirsiz bir dil kullandı. Stanford Üniversitesinden Prof. Siegfried Hecker: Rejimin nükleer silah cephanesi, çevresindeki ülkelerle ve Güney Kore ile antlaşmalarını daha agresif bir ortama sokabilir dedi. Pyongyang'a karşı uygulanan yaptırımlarla birlikte, Kim Jong-un kendi ordusunu güçlendirecek cesarete sahip olacak gibi görünüyor. Çeviren: Nihat. Çeviri konusunda yardımcı olan Tunahan ve Utku'ya teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/la-casa-de-papel-dizi-incelemesi/", "text": "Kusursuz bir soygun planlamak için kaç kusursuz adam ve ne kadar zaman gerekir? Peki soygun ne kadar kusursuz planlanırsa planlansın kusursuz bir şekilde gerçekleştirilebilir mi? Peki herhangi birisinden almadan milyonlarca dolar çalınabilir mi? Sizde bütün bu soruların cevabını merak ediyorsanız birazdan bahsedeceğim dizi tam da size göre. Son zamanlarda popülerliği gittikçe artan La Casa De Papel dizisi, bir insanın yaklaşık olarak yaşamının yarısını bir hırsızlığı planlamasını ve işlerinde yetenekli 8 kişiyle birlikte dünyanın en büyük soygun işine kalkışmalarını anlatıyor. 2 Mayıs 2017 23 Kasım 2017 tarihleri arasında Alex Pina tarafından İspanyol Antena 3 kanalı için çekilmiş ve 25 Aralık 2017 de Netflix'e eklenmiştir. Dizimizin kahramanı; kendisini Profesör olarak tanıtan, ileride babasının bir hırsız olduğunu öğreneceğimiz fakat kendisinin herhangi bir sabıkası bulunmayan, çocukluğu hapishanede geçmiş son derece zeki bir insan. Babasının ölümünden sonra onun büyük hayali olan darphane soygununu gerçekleştirmek için kendisine bir ekip kurar. Plan teorikte son derece kusursuzdur, standart bir banka soygunu gibi içeri girilecek ve polisin olay yerine gelmesi beklenecek daha sonra paraları dışarda bırakıp kendilerini rehinelerle birlikte içeriye kilitleyip seri numaraları belirli olmayan, diledikleri kadar para basabileceklerdir. Böylece kimseye zarar verilmemiş ve kimsenin cebinden parası çalınmamış olacaktır. Planın uygulama kısmında ise profesör birbirleriyle daha önce karşılaşmamış ( 2'si hariç ) 8 kişilik bir ekibe geniş bir alanda planın bütün detaylarını anlatır ve ekip gerekli eğitimleri alır. Bu sürede ekiptekilerin uyması gereken bazı kurallar vardır. Asla birbirlerinin gerçek isimlerini bilmeyeceklerdir ve bu nedenle kendilerine büyük şehir isimleri verirler ayrıca birbirleriyle ilişki kurmaları da yasaktır. İşte tam da burada işler ters gitmeye başlar ve hikaye gelişir. Dizi genel olarak çok zeki bir hırsızla çok zeki bir müfettişin karşılıklı akıl oyunlarıyla dolu. Dönem dönem yok artık dedirtse de çok fazla abartıya kaçmadan kendini izlettirmeyi başarıyor. Dizi İspanyolca olmasına rağmen izlerken olumsuz herhangi bir etki bırakmıyor hatta İspanyolcaya olan ilginizi arttırıyor bile sayılabilir. Ayrıca kısa olması ve olayların gereğinden fazla uzatılmaması da dizinin diğer artı yönleri. Diziyle ilgili yapılabilecek nadir olumsuz yorumlardan birisi de bence karakterlerin önceki yaşantılarına çok fazla girilmiyor olması bu durum bizim karakterlerin ne yapacağını önceden kestirmemizi zorlaştırıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/laika-uzayda-yalniz-bir-dunyali/", "text": "Yıl 1957. O dönemde Sovyetler Birliği, Amerika ile büyük bir yarış içinde. Sovyetler Birliği, uzaya gönderdikleri ve yörüngeye oturan ilk roketin topladığı büyük ilgiden sonra, bir sonraki aşamaya geçmek için hiç vakit kaybetmek istemiyor. Bir sonraki aşama; uzaya, yörüngede dönecek bir canlı göndermek. Araştırmacılar bu iş için çalışmalara başlar ve o güne kadar Moskova sokaklarında bir başına dolaşan bir köpek bulurlar. Biraz inceledikten sonra olur derler ve onu bir kafese koyup yeni hayatının başlayacağı laboratuvara götürürler. Ona Laika adını verirler. Hiç beklemeden Laika'nın eğitimine başlarlar. Bu eğitimler, tabii ki sıradan köpek eğitimleri değildir çünkü Laika, artık sıradan bir sokak köpeği değildir. Basit komutları kısa zamanda öğrendikten sonra, sıra bu göreve uygun hale gelmesi için esas eğitime gelir. Uzaya gönderilecekleri rokette köpeklere ayrılan alan çok küçüktü. Laika'yı bu oldukça dar alanda sakin kalmaya alıştırmak için haftalarca, git gide küçülen kafeslerde tuttular. En sonunda, artık neredeyse kendi boyutlarında olan bir kafesin içinde, haftalarca beklettiler. Laika artık daha önce dışarıda bulunduğunu, hatta dışarı diye bir şeyin var olduğunu dahi unutunca, bu eğitim tamamlanmıştı. Sıradaki eğitim ses ile ilgiliydi. Laika'yı uzaya gönderecek olan roket çok gürültülüydü, ve Laika'nın bu gürültüye alışması gerekiyordu. Laika'yı kafese kapatıp günlerce roket gürültüsü dinlettiler. Laika'nın çırpınması, çığlıklar atması ya da ağlaması kimsenin umurunda değildi. Orijinal planda uzaya gönderilecek olan köpeğin geri dönüşü de planlanmıştı.Ama Sputnik 2'nin özel bir güne yetiştirilmesi gerekiyordu ve hızlanmak gerekliydi.Bilim adamları, çözümü roketi sadeleştirmekte buldular ve roketin geri dönüşünü iptal ettiler. Artık bu Laika için tek yönlü bir ölüm yolculuğu olacaktı. Çalışanlar Laika'yı seviyordu. Geri dönüşü iptal edilince çok üzüldüler. Laika'nın eğitmenlerinden biri, Laika'yı fırlatma gününden 1 gün önce kendi evine götürdü. Onun için güzel bir şey yapmak istedim çünkü çok az zamanı kalmıştıdedi. Laika gittiği evdeki çocuklarla vakit geçirdi, oyunlar oynadı. Sabaha karşı bu mutluluktan koparıldı. Hazırlıklar tamamlandı, Laika kapsüle yerleştirildi, sadece oturup kalkmasına izin verilecek şekilde zincirlendi, ama fırlatılmadı. Birkaç arıza ortaya çıktı ve onların onarılması neredeyse 3 gün aldı. Laika o soğuk kapsülde 3 gün boyunca fırlatılmayı bekledi. Fırlatma günü gelmişti. Herkes çok heyecanlı, Laika ise bir o kadar da korkuluydu. Yemeye eğitildiği jel mama ile birlikte, ısınmayı engellemek için bir fan, kapsüle yerleştirildi. Fırlatma gerçekleşti. Motor gürültüsü, sarsıntı, ve ısınma. Laika, bu koca dünyada bir tane köpekti sadece. Şu an yaşadıklarını anlaması imkansızdı. Korkuyordu; git gide sıcaklıyordu; kalbi olması gerekenin 4 katı hızla atıyordu. Yapılan ilk açıklamada Laika'nın yörüngede 1 hafta hayatta kaldığı, sonra planlandığı şekilde öldüğü söylendi.Yıllar geçtikçe ortaya farklı iddialar atıldı. Bir iddiaya göre; bilinçli olarak yemeğine zehir katıldığını ve 1 hafta sonra acısız olarak öldüğü söylendi. Başka bir iddiaya göre;1 hafta yörüngede döndükten sonra oksijensizlikten öldüğü söylendi. Fakat gerçek 46 yıl sonra sonunda ortaya çıkmıştı. Laika uzaya gönderilirken, soğutma sistemlerinde arıza çıkmıştı. Kapsül ısısının 40 dereceyi geçtiği ve Laika da bu yüksek sıcaklıktan aynı zamanda girdiği stresten dolayı, fırlatılışından yaklaşık 6 saat sonra ölmüştü. Laika'nın ölü bedeninin içinde bulunduğu roket, dünyanın etrafında 2.570 kez döndükten sonra atmosfere girip yanarak yok olmuştu. Laika'nın ölü bedeni, 5 ay boyunca etrafımızda dönmüştü. 5 ay boyunca hayal kırıklığı ile baktı bize yukarıdan. Laika küçük bir kutunun içinde, ölmek için gönderilmişti, öldü. Yazıyı yazarken yardımcı olan @tykewasvegan teşekkür ediyorum. Peki siz hayvanların denek olarak kullanılması hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı bekliyorum. Öncelikle yazınız için teşekkür ederim, bizleri bu konuda bilinçlendirdiniz. Bilim insanları deneylerini ve gözlemlerini yapabilmek için canlılara ihtiyaç duyuyorlar. Elbette bunu 'Laika' örneğindeki gibi etik dışı davranışlarla yapmamaları gerekiyor. Fakat ben çalışmaların devam edebilmesi için canlılara mümkün olduğunca zarar verilmeden denek olarak kullanılmalarının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Naçizane fikrimdir. Saygılarımı sunarım. Şuan bizimde içinde olduğumuz camiada bu yöntemlerle ilerledi. Hayvan deneyleri yapılmak ilerleme için verilmesi gereken bir fedakarlık. Bu da bir düşünce ama insanların yararı için hayvanların acı çekmesi ölmesi neyin fedakarlığı? İnsanlar ilerlemesi için bir fedakarlık yapmak gerekiyorsa bunu insanlar kendilerinden fedakarlık yaparak yapabilir veya bazı ülkelerde ameliyattan kalan parçalarla bir çok deney hayvanlara gerek kalmadan yapılabiliyor.Ağzı dili yok kendini savunamıyor diye hayvanları kullanmak çok acı. Bu yazı, insanoğlunun acımasızlığını tekrar ve tekrar gözler önüne seriyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/lanete-cevrilen-lutuf-kassandra/", "text": "Hemen hemen herkes bilim kurgu filmlerini, çizgi filmlerini izleyerek büyümüştür. Kimi zaman izlediği karakterlerin büyüsüne kapılmıştır. Çeşitli hayaller kurmuştur kendisini kahraman hissettiren, insanlığı kurtarabilecek olan. Peki hiç düşündünüz mü bu olağanüstü güçlere sahip insanların olduğu filmlerin kaynağını? Aslında bu tür filmlerin kaynağı milletlerin kültürlerine katkıda bulunan her defasında hayretlerle dinlediğimiz mitolojik hikayelerden geliyor. Mit sözcüğü gerçekte doğru olmayan bir olay veya anlatı için tercih edilir ve çoğunlukla bir yanlışlık, doğru olmayan unsur vurgusu barındırır. Söylence bilimi olarak tanımlandığından da -loji ekini alır. Çoğu dinde mitolojinin çok önemli ve öncelikli bir yeri bulunur. Mitoloji, çoğu dinde oluşumdaki tarihi olayların figürleştirilmesi ile oluşabilir. Bundan dolayı olacak ki bütün insanlığın kültüründe ve insanlığın yaşayış biçiminde olduğundan filmlerin en vazgeçilmez konu kaynağıdır. Bu metnimde sizlere Yunan Mitolojisinin en gözde kahramanlarından birisi olan Kassandra'nın hikayesini anlatacağım. Kassandra, Troya Kralı Priamos ve Hekabe'nin en güzel olduğu söylenilen kızıdır. Truva Savaşı'nı yaşamış ve savaşta ağabeyi Hektor'u kaybetmiştir. Bu olaydan sonra da içine kapanmış kendini tamamen dine adamıştır. Öyle ki en büyük arzusu dine hizmet amacıyla rahibe olmakmış. Bir diğer arzusu ise kimse büyük acılar görmesin diye geleceği görmekmiş. Ama bu isteği sonradan kendisini öyle zor durumlara sokmuş ki... Neyse, gel zaman git zaman derken, Güneş ve kehanet tanrısı Apollon Kassandra'ya tutulmuş. Lakin bir sorun varmış, Kassandra'nın tek amacı rahibe olmak olduğundan bekaret yemini etmiş. Apollon, onu o kadar sevmiş ki, rahibelik isteğinden vazgeçmesi, kendisi ile evlenmesi şartıyla Kassandra'ya geleceği görme özelliği verecekmiş. Kassandra bu durumu kabul etmiş fakat bu vazgeçiş sadece geleceği görebilmek içinmiş. Evlilikten sonra, bu durum Apollon tarafından anlaşılmış ve Kassandra'yı bırakmakla yetinmemiş, aynı zamanda Kassandra'ya hayat boyu acı çektirecek olan bir lanet vermiş. Kassandra geleceği görecek ama sonuçlarına kimseyi inandıramayacaktı. Üstüne üstlük aşağılık bir kadın olarak görülecekti. Gerçekten de öyle oldu. Troya Savaşı'nı ve savaşın sonucunu görmesine rağmen kimseyi gördüğü şeylerin yaşanacağına inandıramadı. Çaresizlikle savaşın başlamasını ve olaylarını izlemek zorunda kaldı. Aias denilen bir Yunan askeri tarafından Truva Savaşı'ndan hemen sonra Athena'nın Tapınağı'nda kendisine tecavüz edildi. Daha sonra da Agamemnon'un savaş esiri olarak Sparta'ya gitti. Ancak Agamemnon'un kıskanç karısı Clytemnestra tarafından güzelliği sonucu öldürüldü. İşte böyle... Herkesin belki de istediği bir yetenek Kassandra'nın sonu oldu. Hikayesi kitaplara ve filmlere konu oldu. Psikolojide ise, geleceğe dair başkalarını uyarmasına ve doğruları söylemesine rağmen kimseyi kendine inandıramama durumuna Kassandra Kompleksi adı verildi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/laplacein-seytani-sans-mi-olasilik-mi/", "text": "Laplace'in şeytanı, felsefe ve bilim tarihinde hipotetik düzemde en önemli tartışma konularından biri üzerine odaklanmış teoridir. Temel olarak bir varsayım üzerine inşa edilmiş olsa da bu teori, bize özellikle nasıl bir dünyada yaşadığımıza dair birçok veri sunar. Dünyamız, gerçekten anlatıldığı gibi deterministik bir yapıda mıdır? Yani, dünyadaki tüm; olgular, durumlar eylemler ve tüm işleyiş gerçekten nedensellikle birbirine bağlı mıdır? Amazonların tam ortasında, devasa ağaçların arasında uçan rengarenk bir kelebek, Orta Doğu'daki bir insanı etkileyebilir mi? Peki, evrendeki tüm fizik kanunlarını ve tüm şartları bilebilirsek: geleceği görebilir miyiz? Bu sorulara cevabınız hayırsa; bir de Laplace'in şeytanına kulak verin! Laplace'in şeytanı, 1814 yılında Fransız matematikçi ve gökbilimci Pierre-Simon Laplace tarafından yayınlanan bir makalede varsayımsal olarak aktarılan bir teoridir. Laplace, bir varsayıma dayanarak geleceğin belirlenimi üzerine tartışma açar. Bu varsayımın konusu, kainattaki tüm fizik kanunlarına hakim olan birinin geleceği tahmin etme yetisi üzerinedir. Laplace, evrendeki tüm atomlar da dahil olmak üzere sanal bir zihin evrendeki tüm atomların ve fizik kanunlarının bilincinde olduğunu varsaymamızı ister. Bu sanal beyin, bir görüşe göre nedensellikle birbirine bağlı olan tüm eylem ve durumların bilincindedir. Yani herhangi bir eylem sonrasında gelişebilecek bütün olasılıkları değerlendirebilecek güçtedir. Bu durum ise söz konusu yapay beynin tüm fizik kurallarını bilmesi ve buna bağlı olarak tüm olasılıkları değerlendirmesi ile evrenin tüm geleceğini ve hatta geçmişini doğru şekilde öngörmesi anlamına gelir. Evrendeki her şey, birbirine nedensellik bağı ile bağlıysa; tüm fizik kurallarına hakim olan bir şeytanın, geleceğe ve geçmişe dair kesin yargılarda bulunması son derece gerçekçidir. Laplace'in şeytanı, determinist bir dünyada yaşadığımız öngörür. Dolayısıyla Laplace'in dünyasında fizik kurallarına hakim olmak, geleceği net ve kesin olarak tahmin etmek anlamına gelir. Bu konuyu daha da özelleştirerek örneklendirmek gerekirse; yazı-tura oyununda yazı ya da tura taraflarının geleceğine yönelik sağ duyusal öngörülerimiz çoğunlukla olasılığın %50 olduğu yönündedir. Fakat Laplace'in şeytanı, yazı-tura oyununda yazı ya da tura gelme olasılığının %50 olmadığını ifade eder. Aslında temel olarak bir paranın yazı ya da tura gelme olasılığı, bazı belli başlı değişkenlere göre belirlenir. Dolayısıyla tüm bu değişkenlere hakim olan, bütün çevresel faktörleri kesin olarak bilebilen bir zeka, yazı ya da tura gelme olasılığını tek bir taraf lehine %100 olarak ölçer. Sezgisel olarak hemen herkese mümkün değilmiş gibi görünse de yazı-tura oyununda gerçekte olan; oyunun tek bir taraf lehine %100 oranında sonuçlanacağıdır. Peki ama, yazı-tura oyununda sonuç %100 kesinse; bu oyunun amacı nedir. Yazı-tura, karasızlık ya da belirsizlik hallerinde yol açıcı ve harekete geçirici bir oyundur. Dolayısıyla insan yaşamının bir parçası olması kaçınılmazdır. Kararsız kaldığımız anların vazgeçilmezi olan bu oyunda, sonuç söylenildiği gibi %100 oranında bir taraf lehineyse biz bu oyunu neden oynuyoruz? Çünkü biz Laplace'in şeytanı değiliz. Bu şeytan, tüm olası etkileri değerlendirerek kesin sonuca varabilecek sanal bir zekaya sahiptir. Oysa insan, anlık olarak tüm fizik kurallarına hakim olamaz. Daha da ötesi tüm fizik kurallarına gündelik yaşam içerisinde hakim olsa da bunu bir matematiksel ifade ile anlamlı bir sonuç haline dönüştüremez. Fakat Laplace'in şeytanı deneyi, tüm çevresel etkilerden arındırılmış bir ortamda yapılacak olursa, işte tam da bu noktada atılan paranın hangi şekilde sonuçlanacağını kesin olarak bilmek mümkündür. Laplace'in şeytanı, temel olarak varsayımsal bir akıl yürütmedir. Fakat bu akıl yürütmenin arkasında doğanın ve evrenin işleyişini anlamaya yönelik bir düşünce sistemi bulunur. Bu düşünce sistemi nedensel determinizmdir. Determinizm, en genel anlamıyla belirlenimcilik ya da belirlenimlilik olarak tanımlanır. Belirlenimcilik, evrende var olan her şeyin birbirine evrende bulunan fizik yasaları ile bağlı olduğunu ifade eden bir düşünce biçimidir. Evrendeki her hareket, fizik yasaları tarafından belirlenmiştir. Nedensel determinizm ise bu düzlemde, evrendeki herhangi bir hareketin evrenin geri kalanını da etkileyeceği anlamına gelir. Laplace'in şeytanı her ne kadar bilgi üzerine bir soruşturma, akıl yürütme ya da varsayım gibi düşünülse de aynı zamanda ahlak felsefesi üzerinde yapılan önemli bir tartışmaya da cevap niteliğindedir. Ahlak felsefesinin incelediği en önemli ve temel konulardan biri insanın gerçekleştirdiği eylem ve davranışlarda özgür olup olmadığıdır. Laplace'in şeytanı teorisinde olduğu gibi evrendeki her şeyin birbirine nedensellik zinciri ile bağlanması, insanın davranışlarındaki özgürlüğü yeniden gözden geçirmemize sebep olur. Laplace'in teorisi, normalde bizim tarafımızca gerçekleştirildiği düşünülen birçok eylemin, temel olarak evrenin bir yasası olduğunu gösterir. Bu durumda; cinayet işlemek, gayriahlaki bir davranışta bulunmak, herhangi bir kritik anda alınan yanlış karar, hukuksuz davranışlar ve benzeri şekilde türetilebilecek her türden davranış, insana ya da daha özel olarak özneye ait değildir. Dolayısıyla insan davranışlarından ya da suçlarından sorumlu tutulamaz. Laplace'in şeytanı, nedensellik ilkesi ile bu ahlaki problemleri tartışmayı öncelemese de söz konusu varsayım, bizi eninde sonunda ahlaksallığı tartışmaya götürür. Laplace'in varsaydığı gibi bir şeytanın gerçek yaşamda bulunması, olası tüm senaryoları değerlendirerek geleceğin öngörülmesi anlamına gelir. Bu durum ise temel olarak alternatif gelecekler arasından herhangi birini yaşıyor olmamızın, şanstan ya da olasılıktan bağımsız olarak kesinlik içeriği anlamına gelir. Yani gelecek, olası tüm etkilerin bilinmesi halinde geçmişten çok da farklı değildir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/league-of-legends-lol-nedir/", "text": "League of Legends bir MOBA oyunudur yani Multiplayer Online Battle Arena. MOBA oyunlarının hepsinde olduğu gibi LoL kendi kuleni koru karşı kuleyi yık amaçlı bir oyundur ancak bunları daha iyi anlamak için biraz MOBA oyunlarının tarihine inelim. Popüler League of Legends oyunu için RP alımı artık oldukça aranır bir duruma geldi. Ancak güvenebileceğiniz bir siteden üstelik ucuza alabilmek için onca site içerisinden karar verebilmek de oldukça zor. Bundan dolayı Sadeceon ile ucuz lol rp satın al bağlantısından ulaşabileceğiniz, ucuza RP satan güvenilir ödeme altyapısı olan bu siteyi rahatlıkla sizlere önerebiliriz. Sitede LOL dışında bir çok oyun için elmas ve e-pin kodu da satılmaktadır. MOBA oyunlarının başlangıcı, belki bilmezsiniz, Blizzard Ent.'ın yaptığı World of Warfcraft oyununun Warcraft 3 isimli bir strateji oyununa uyarlanmasına dayanır. Bu oyunda oyuncular kendilerine verilen haritaların yanında kendi haritalarını ve hikayelerini yapıp oyun camiasına sunabilmektedir. Bunlardan en ünlüsü ise kule savunma oyunu olan DOTA olmuştur. Açılımını bilmekte fayda var Defence of the Ancients. Kısaca DOTA'yı anlatacak olursam oyun başı herkes bir karakter seçiyor. Bu karakterler ile üç koridorlu olan oyun haritasında Creep denilen yaratıkları öldürerek altın kazanıyor. Bunlarla eşya alıyor ve karşı takımın, her koridorunda 3'er tane olacak şekilde, kulelerini yıkıp en son Ancient denilen karargahlarını yıkmaya çalışıyor. Bu oyun sırasında yüksek derecede takım oyunu, ileriyi planlama, karşı takımın planını bozma ve kendi planını takımın ile birlikte uygulama asıl esas. Sadece kule yıkma oyunu olmaktan ziyade aslında takımlı bir strateji oyunu. Şimdi DOTA'yı bırakıp LoL'e geldiğimiz zaman çok büyük farklılıklar ve benzerlikler görebiliyoruz, yalnız bir bariz farkları var. DOTA bu oyunların başlangıcı ve arkasında bir şirket yok, sadece oyuncuların yaptığı bir çalışma. Ama LoL arkasında Riot Games şirketinin olduğu bir çalışma. Dolayısıyla ulaştığı oyuncu sayısı ve popülarite daha kısa zamanda daha fazla. DOTA dönemlerinde Riot Games tarafından fark edilmesi ve böyle bir çalışmanın yapılması aslında, nefis bir fırsatı kaçırmama örneği. Riot Games artık multi-milyoner bir şirket belki daha fazla. Aylık oyuncu sayısı dünya çapında 100 milyona ulaşırken; yıllık yapılan turnuvalarda 2017 ödül havuzu 4.95 milyon Amerikan Doları civarında çok büyük bir meblağ. Yalnız Riot Games de hep böyle değildi ve aslen iki üniversite öğrencisinin çalışmalarıyla başladı. Riot Games isimleri Marc Merril ve Brandon Beck olan aynı evi paylaşan bu iki gencin işlerinden memnun olmaması ve böyle bir fikrin üzerine gitmeleri ile başladı denilebilir. İş dönüşü evlerinde neredeyse hiç mobilya olmayan ancak iki tane L şeklinde kurulu oyun bilgisayarları olan bu gençler diğer oyun şirketlerinden memnun kalmayıp kendi şirketlerini kurmaya karar verince başladı denilebilir aslında. Yapmak istedikleri oyun yüksek aksiyonlu ve yüksek stratejili bir oyundu. En sevdikleri oyunlar olan Dota: Allstars ve Starcraft: Aeon of Strife tarzı bir oyun yapma amacıyla yola başladılar ve nitekim de ilk işe aldıkları kişi Dota: Allstars oyuncu topluluğundan Steve Guinsoo Feak . Her başlangıç gibi bu başlangıç da zordu ve bir sürü başarısızlıkla doluydu. Kendilerinin de ifade ettiği gibi 2006'da başlayan bu proje tam bir bozgundu. Ben bu dönemlerde de bu oyunu takip etmiş birisi olarak diyebilirim ki evet gerçekten iğrençti, şimdiki sürümüyle o zamanki arasındaki fark anlatılamaz biçimde fazlaydı hatta ismi bile farklıydı Onslaught. Oyun sırasında arkada metal müzik çalıyordu ve Creep denilen yaratıklar şimdikinden çok farklı olarak iskelet tarzındaydı. Dört aylık çalışmaları sonucu oyunları için bir yayımcı bulmak için toplantılara katılmışlardı ancak görüşmeler iki taraf için de iyi gitmemişti. Bu gençler anahtarı başkalarına teslim etmek istemiyorlardı ve böylece bundan vazgeçip kendi patronları olmaya karar verdiler. Bu bozgundan sonra oyun hakkında bir sürü şeyi değiştirip bugünkü haline daha yakın olan League of Legends: Clash of Fates'i çıkardılar. 2008'de pre-alpha olan bu sürüm daha sonradan tamamen alt yapı değişikliğine uğrayarak toptan bir değişikliğe uğramasına rağmen kısa bir süre içinde tekrar sonundaki Clash of Fates ismi atılarak 40 oynanabilir karakterle oyunculara sunuldu ve bu o zaman biraz garip olsa da Riot Games devamlı olarak oyunu geliştirmeye devam etti. Bu yazı yazıldığında ise tam olarak 141 oynanabilir karakter var ve artmaya devam ediyor. Sonuç olarak bu hikaye kısa bir MOBA oyunu tanıtımıyla başlayıp League of Legends, Dünya'nın en başarılı online oyununun kuruluşuna geldi. Eğer biraz merak ve ilgi uyandırdıysam ne güzel. Yalnız söylemeden geçmeyeyim bu orta uzunluktaki yazı sponsorlu değildi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/leyleklerin-ucusu-kitap-incelemesi-jean-christophe-grange/", "text": "Okuduğum ilk gerilim-macera romanı olabilir. Lakin bu kadar soluk soluğa, tüylerimi diken diken edecek kadar etkili; olayın akışından nefesimi tuttuğumu, bölümü bitirdiğim zaman anlayacağım başka bir roman olur mu bilmiyorum. Burada kendim ne kadar anlatmaya çalışsam da bir şeylerin eksik kalacağını, yazarın kalitesine erişemeyecek olacağımı sizlere hatırlatarak asıl kalitenin farkına kitabı okursanız varabileceğinizin altını çizmek isterim. İsviçre'den başlayan Bulgaristan'a, İsrail'e, Afrika'ya daha nice ülkelere ulaşıp, insan aklının anlamakta zorluk çekeceği kadar efsane bir maceraya çıkmış olduğunun farkında olmayan romanın baş karakteri Louis Antioche. Onu bu maceraya sürükleyen Kuş Bilimci Max Böhm. Max leylekler hakkında o kadar geniş bilgiye sahiptir ki hangi tarihlerde nerelere seyahat ettiklerini, nerelerde ne kadar süre konakladıklarını bilecek kadar bilgili bir kuş bilimcidir. Hatta o kadar geniş bilgiye sahiptir ki kendi leyleklerini dahi tanır. Lakin o sene kendi leyleklerinin sayısında azalma olduğunu fark eder ve Louis'i leyleklerini gözlemlemesi için görevlendirir. Görevlendirdikten sonra kalp krizi sonucu ölen Max ve ardından yapılan otopsisi sonucunda, hiç kimsenin ne zaman, nasıl yapıldığını bilmediği bir kalp nakli öyküsü de ortaya çıkar. Polis Müfettişi Dumaz, Louis ile başlayan macera ve Louis tarafından farklı ülkelere yapılan yolculuklar ve oralarda yaşanan olağanüstü olaylarla devam eder. Yeni cinayetler işlenirken daha önce eşi benzeri görülmemiş şekilde acımazsızca katledilen insan ın otopsi raporları o kadar muhteşem detaylı kurgulanmış ki okudukça içim cız etti, kan donduran cinsten detaylar beni hayran bıraktı diyebilirim. Tüm bu maceranın perde arkasında saklı olan gerçekler bir bir gün yüzüne çıktıkça şaşkınlığınızı gizleyemeyecek ve yok artık dedirtecek gerçeklikler karşısında yazarı tebrik edeceksiniz. Nedir bu leylekler? Max Böhm kimdir? Louis Antioche'u niçin görevlendirmiş, neden onu seçmiştir? Tüm bu gerçeklerde bir rol üstlenen leyleklerin perde arkası... Max Böhm'e nerede, nasıl, hangi şartlar altında ve en önemli en kritik soru, kim tarafından kalp nakli yapılmıştır? Max'e kimin kalbi nakledilmiştir? İnanın Louis'in öğrendiği gerçekler sizlerde de bir şaşkınlık uyandıracak, bir sonraki bölüme geçerken heyecanınız, merakınız daha da artacak, kan donduran dehşetler karşısında korkuya ve iğrenmişliğe kapılma ihtimalinizi de hatırlatarak bu romanı okumanızı gerçekten tavsiye ederim. Özetlediğin şekilde, romanın işlediği konu ilgi çekici. Kalp nakli ve otopsi ayrıntılarıyla da bizim güruhu doğal yollardan okumaya teşvik ediyor. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/libyada-turkiye-avrupanin-boslugunu-doldurmak/", "text": "Geçen hafta, Başkan Recep Tayyip Erdoğan, Ankara ile Libya hükümeti arasında imzalanan yeni güvenlik antlaşmasının bir sonucu olarak Libya'ya asker konuşlandırmak konusunda Türkiye'nin hazır olduğunu duyurdu. Her iki tarafın bir deniz sınırı anlaşmasına varmasından hemen sonra; Türk askerinin savaştan bitkin düşmüş bu kuzey Afrika ülkesine gelme ihtimali, Doğu Akdeniz'deki doğalgaz ve sondaj yapabilme hakları konusundaki gerilimi daha da ileri taşıdı. Türk hükümeti uzunca bir süredir General Halife Hafter'e karşı Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış olan Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni destekledi. Hafter yönetimi Güney Libya'da de facto lider konumunda bulunuyor ve Birleşik Arap Emirlikleri , Rusya ve Fransa tarafından destekleniyor. Bu hafta Erdoğan, Libya başbakanı Fayez el-Sarraj'ı İstanbul'da kabul etti ve Türk başkanı Libya'ya asker gönderme önerisini televizyondan bir kez daha tekrar etti. Eğer Libya bizden bu tarz bir istekte bulunursa, özellikle askeri güvenlik anlaşması yapıldıktan sonra kendi personelimizi oraya göndeririz. Türkiye-Libya askeri anlaşmasının Türk meclisi tarafından önümüzdeki hafta onaylanması bekleniyor. Bu şekilde Türkiye'nin Libya'ya askeri personel ve mühimmat gönderebilmesi ve Libyalı güçleri eğitebilmesine izin verilmiş olacak. Ankara için Libya, Kuzey Afrika'da sorunlarla karşı karşıya olan herhangi bir dosttan daha fazlası. Tüm yaz boyunca Türk askeri danışmanları, askeri mühimmat desteği ve yaklaşık 20 insansız hava aracı kadar bir filo Libya'daki güçlere Hafter'in tüm cephelerde geri püskürtülmesi amacıyla destek verdi. Türk hükümeti bu başarıya ulaşan katılımını, Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak artan özgüveninin bir simgesi olarak görüyor. Libya'daki bu çekişme ise Orta Doğu'da yeni bir fay hattını göz önüne çıkarıyor. Fay hattının bir tarafında Türkiye ile Katar bulunuyorken BAE, Suudi Arabistan ve Mısır diğer tarafta yer alıyor. Bölgeye dair Türkiye'nin vizyonu BAE ve Suudi Arabistan politikalarıyla çelişmektedir. Bu iki kamptaki vekalet savaşları hem Libya'da hem de Suriye'de etkisini göstermektedir. Fakat bu girişimle beraber Türkiye'nin en belirgin kazancı, Doğu Akdeniz'deki Kıbrıs sahillerinde benzin ve doğalgaz arama çalışmalarını engelleyebilme yeteneğine sahip olabilmesidir. Türk meclisinin geçen hafta onaylamış olduğu Libya ile deniz sınırı anlaşması, Akdeniz boyunca dik bir çizgi çizerek Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail'in benzin ve doğalgaz sondaj hakları konusundaki planlarını bozuyor. Ulusal Mutabakat Hükümeti en başta kendisini Güney Akdeniz çıkmazına sokmak veya Avrupa'yı dengelemek konusunda istekli değildi. 2018 yılına kadar Türklerin denizcilik mutabakat anlayışını etkili bir şekilde göz ardı etmişti. Fakat şuanda, çok az seçeneği olduğunu hissetti. Libya'nın uluslararası olarak tanınmış hükümeti olmasına karşın, Hafter'in Trablus'a karşı uzun süreli saldırıları süresince, bu tanınmışlık somut ve hatta söylemsel bir desteğe dahi dönüşmedi. Esasında, Eylül ayında sonlanan Berlin konferansı sürecinin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi silah ambargosu ihlallerini sona erdirmesi bekleniyordu. Fakat bunun yerine, Hafter'in yanındaki güçler, gelişmiş silahlar ve hava saldırılarıyla birlikte desteklerini aşırı bir şekilde arttırdılar. Trablus, acımasız bir şekilde ateş altına girmesine ve Rus özel askeri desteği Hafter tarafına geçmesine rağmen, bu durum tanıdık bir uluslararası sessizlikle karşılandı. Bütün bunlar Uluslar Mutabakat Hükümeti'nin üzerindeki baskıyı arttırdı. Bu yeni güvenlik anlaşması ise Libya'daki güç dengesini değiştiriyor. Bu durum cephede görülebilen bir şekilde, sınır hattında ciddi moral artışıyla kendisini kanıtladı. En son, Hafter Nisan ayından beri dördüncü kez Trablus'u işgal için harekatın başladığını ilan etti. Fakat bu sefer Ulusal Mutabakat Hükümeti saldırıyı püskürttü ve karşı hücuma geçerek aylardır ilk defa sınırlarını genişletti. Türk zırh delici füzeleri dahil olmak üzere yeni silahlar büyük etkiler yaratmak için kullanıldı. Dikkatler büyük ölçüde Türkiye'nin direkt müdahalesine odaklanmışsa da güvenlik anlaşmasının büyük kısmı eğitim ve kapasite geliştirme ile ilgilidir. Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin kuvvetleri savaş boyunca örgütsel olarak gelişmiş komuta ve kontrol yapıları geliştirmiş olsalar da bu yapıların resmileştirilmesi yolunda mücadele ettiler ve bunun için acı çektiler. İçişleri Bakanı Fathi Bashagha uzun süredir Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin sahip olduğu birliklerdeki milis yapısını kırmak ve profesyonel bir güç oluşturmak için mücadele etti. İçişleri Bakanı Avrupalılardan da benzer bir destek istemişti. Fakat şuanda Türkiye'nin yalnızca Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni desteklemek amacıyla değil aynı zamanda gelecekteki güvenliğin tesisinde de etkili olacağı anlaşılıyor. Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun Türk askerlerinin gerçekten bölgeye gönderilmesi konusunda yaptığı son açıklamalar, bölgede yerel taraflardan ziyade uluslararası aktörlerin söz sahibi olacağını gösteriyor. Güvenlik anlaşmasıyla birlikte, bu gelişmeler Türkiye'nin bir süreden beri Libya ile ilgili olduğuna dair açık bir işaret. Tüm bu olaylardan hemen sonra, Türk yönetimi, Moskova'nın Hafter'e olan desteğini tersine çevirmek için ikna çabaları doğrultusunda, geçen hafta Erdoğan ve Vladimir Putin arasında bir görüşme gerçekleştirdi. Bu girişim şuanda daha sağlam bir arka plana sahiptir. Şu zamana kadar ortaya çıktığı kadarıyla; Türkiye ile Rusya, Libya için kılıçları çekip birbirine doğrultacak değil. Lakin daha kapsamlı bir anlaşma için bir zemin hazırlıyorlar. Böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesi halinde, Avrupa'yı bu konuda kendi müdahale çevresindeki rolünden daha da uzaklaştıracaktır. Bu dinamik, Almanya'nın Berlin konferansı sürecini başlatmış olmasına rağmen Fransa'nın giderek Hafter'e kesin desteği gibi sebeplerden ötürü Avrupa'nın sabit veya birleşmiş ortak bir pozisyon alamamasından dolayı oluştu. Eğer Avrupa Libya'ya yönelik ilgisini devam ettirmek istiyorsa, bu girişime yeni bir hayat vermesi gerekecek. Bu sebeple, Avrupa, mevcut dramın ortasındaki bakış açısını korumalı ve bu gibi sorunlara yol açan Berlin sürecindeki kusurları ele alma fırsatını değerlendirmelidir. Bu durum, Libya'da çıkarları olan üye devletlerin bir araya gelerek birleşik bir pozisyon almasını içerir. Hafter'e mevcut desteğinin aksine Fransa'nın güvenlik çıkarları, en iyi şekilde ortak Avrupa platformuna dahil olmasıyla korunacaktır. Bunu yapmak ise, Fransa'yı bu konuda ikna etmek için ortak bir girişim gerektirecektir. Diğer açıdan, Amerika Birleşik Devletleri'nin Libya çatışmasındaki konumunu net bir şekilde belirlemesi için tek yol, bu konuda birleşmiş bir Avrupa'nın baskısıyla gerçekleşebilir. Bu çok yönlü siyaseti devam ettirebilmenin tek yolu, ortak Avrupa ve Amerikan desteğinin devamını güvence altına almak, bu süreçle güvenilir bir şekilde ilgilenmek ve BM'nin siyasi bir süreç oluşturma girişimlerini desteklemek amacıyla Berlin gruplarına baskı uygulamaktan geçiyor. Bu tarz bir yaklaşım, uluslararası çıkarların yapıcı bir davranışa çevrilmesine yardımcı olacak. Eğer Avrupa kuşkulu bir seyirci olmaya devam ederse, Trablus'un kıyılarından Doğu Akdeniz'e kadar kendi nüfuzunu kaybettiğini görecektir. Çeviri Notu: Yazının çevrildiği dergi Avrupa kökenli olmasına karşın, yazarlardan birisi Libya'daki Trablus kökenli görüşü ve diğeri de resmi Türk görüşünü yansıtmaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/lutfen-evde-kal/", "text": "Ben anneyim, şu günlerde evlatlarımın kokusu daha hissiyatlı geliyor burnuma, bazen seyre dalıyor ve ölümün kokusunu seziyorum, o haberleri izleyince aslında ölümle dip dibe olduğumun farkına varıyorum. Ben doktorum, acil servislerde nöbet tutuyorum. Bu amansız hastalık için bekliyorum; maskemi taktım hatta maske taktığım için yüzümde birçok yara oluştu fakat onlarca insan daha önemli yaralarımdan. Hastalık daha fazla insana yayılıyor, kronik hastalıklı olanlar, yaşlılarda daha çok seyrediyor. Ve biz de seyrediyoruz çünkü hiçbir tedavisi bulunmadı, bu süreç çok zor bir süreç. Tedavisi olmayan bir virüs insanları ele geçiriyor. Bir insanın ölüsünü bile uğurlayamaması, ona son kez veda edememesi... Bundan daha acı çok az şey var bu dünyada ve biz doktorlar her gün bu acıyı tadarak yaşıyoruz günlerimizi. Ben işçiyim, bir fabrikada çalışıyorum; nihayetinde fabrikada o yüzlerce insanın arasına girmek için sokağa çıkıp servisimi bekliyorum. Sokağa mümkün olduğunca çıkmayın deniliyor fakat başka çare yok, tek korktuğum fabrikadan evime geldiğimde bu hastalığı aileme taşımak... İnanın şu günlerde başka derdim yok. Ben polisim, şu günlerde yaşlı, tonton amcalara teyzelere hizmet ediyorum. Sokakta gördüklerime ceza yazıyorum, ah be teyzecim ben keyfime mi yazıyorum? Çok işimiz oluyor, suçlulara kelepçe takmak bile temas gerektiriyor. Şu günlerde polisler arasında da yayıldığı söylentileri dolanıyor, açıkçası korkmamak elde değil. Tehlikedeyiz, tüm dünya tehlikede. Ben ihtiyarım, torunlarımı göremiyorum, kapandık kaldık eve yahu! Bu nasıl hastalık böyle? Sirkeli su, ıhlamur, nane limon da fayda etmiyor diyorlar. Hani gripten farkı yoktu bunun? Otur otur evde patladık canım Allahallah! Kahveye bile gidemez olduk. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 22. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/maddeye-kutle-kazandiran-parcacik-higgs-bozonu/", "text": "Higgs Bozonu; Gerald Guralnik, Peter Higgs, Richard Hagen, Tom Kibble, François Englert ve Robert Brout tarafından varlığı öne sürülen ve Standart Modeldeki fermiyonlara kütle kazandırmak amacını bünyesinde taşıyan bir çeşit temel parçacıktır. Burada bir parça soluklanıp tam olarak neyden bahsettiğimizi açıklamakta fayda var. Standart Model, Stephen Hawking'in Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabında da yer alan bir kavramdır. Gözlemlenen maddeyi oluşturan temel parçacıkları ve bunların etkileşimlerini inceleyen model, Standart Model olarak tanımlanır. Fakat Standart Modelin birçok bakımdan eksiklikleri bulunduğunu da söylemek gerekir. Higgs Bozonu, temel olarak Standart Modeldeki Higgs alanının kuantum uyarlamasıyla üretilmiş temel bir parçacıktır. Parçacıkların nasıl kütle kazandıkları, evreni anlayabilmek açısından çok önemli bir yere sahiptir. Her şey ama her şeyin parçacıklardan meydana geldiğini biliyoruz. Bu nedenle atom altı dünya ve bu dünyada olan biten her şey bizler için çok önemli. Evrenin ilk anlarında hiçbir parçacığın kütlesi yoktu. Evren, saf enerji ile doluydu. Parçacıklar Higgs alanı ile etkileşime girerek kütle kazanırlar, yani parçacıklar Higgs alanıyla etkileşime girene kadar herhangi bir kütleye sahip değildir. Bu durumda Higgs alanı ile çok fazla etkileşime giren bir maddenin kütlesi çok daha fazladır. Bunun yanı sıra bir madde Higgs alanıyla çok daha az etkileşime giriyorsa, kazanacağı kütle de az olacaktır. Bu konuda verebileceğimiz en iyi örnek fotonlardır. Bilindiği üzere fotonların bir kütlesi bulunmaz. Demek ki fotonlar bu alanla hiçbir şekilde etkileşmez ve bu nedenle kütle kazanmaz. Fizik dünyasında farklı temel parçacıkların adlarının sürekli geçtiğini gözlemlemekteyiz. Aslında temel parçacık dediğimiz şey, Kuantum Alan Teorisinde tanımlanmış alanların uyarılmış halleridir. İsmini sürekli duyduğumuz fotonları burada örnek olarak verebiliriz. Fotonlar, elektromanyetik alanın uyarılmış hali olarak karşımıza çıkar. Demek ki diğer temel parçacıklarda da aynı durum söz konusudur. Higgs Bozonu, Higgs alanının uyarılmış halidir. Higgs alanı, Kendiliğinden Simetri Kırılması olarak adlandırılan sürecin sonunda iki kısma ayrılır. İlk bölümün dinamik olarak kaldığını fakat ikinci bölümde Higgs bozonlarının oluştuğunu söyleyebiliriz. Fiziksel bir sistem uyarıldığındaki durumu ile minimum enerji tabanındaki durumu birbirinden farklıdır. Kendiliğinden Simetri Kırılması da burada devreye girer. Sistemin uyarılmış durumdaki simetrisinin taban durumda ortadan kalkması halinde Kendiliğinden Simetri Kırılması meydana gelir. Kütlesiz parçacıklar, Higgs alanı içerisinde Kendiliğinden Simetri Kırılması meydana geldikten sonra Higgs alanı ile etkileşime geçerek kütle kazanmaktadırlar. Aslında evrende gördüğümüz kütleli parçacıkların tamamının kütle kazanmasının sebebi Higgs alanının varlığıdır. Konuyla ilgili yapılan araştırmalar, Higgs alanının tüm uzayı kapladığını göstermiştir. Kendisine takılan bütün parçacıklara kütle kazandıran Higgs alanı, temel olarak parçacıkların hızını yavaşlatmakta ve bu şekilde kütle kazanmalarını sağlamaktadır. Atom altı dünyada ismini sıklıkla duyduğumuz leptonlar ve kuarklar Higgs alanı içerisinde birleşmiş ve ilk proton ile nötronları oluşturmuştur. Proton ve nötronlar ise elektronlarla bir araya gelerek atomları oluşturmuş, daha sonra ise madde meydana gelmiştir. Uzun zamandır bilim dünyasında merak edilen konu, yani Evrenin başlangıcında saf enerjinin neden ve nasıl maddeye dönüştüğü hususu Higgs alanı ve bozonu ile açıklık kazanmış durumda. Daha önce de belirttiğimiz üzere her alanın bir taşıyıcısı vardır. Higgs Bozonu, Higgs alanının bir taşıyıcısıdır. Bu nedenle her iki kavram da fizik dünyası açısından çok önemlidir. Artık maddelerin nasıl kütle kazandıklarını biliyoruz. Bunun yanı sıra fotonların neden kütlesiz oldukları hakkında da bir fikrimiz var. Evreni anlama yolculuğumuz elbette ki bitmedi, bu yolculuğun çok uzun olduğunu ve hala açıklanmayan pek çok konunun olduğunu biliyoruz. Örneğin bir parçacık dalga gibi davranırken gözlemlendiğini bildiği anda dalga fonksiyonunun çökmesi ve parçacık gibi davranmasının ardında yatan sır nedir? Evren, onu anlamamızı bekliyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/magna-carta-nedir/", "text": "Magna Carta , Latince kökenli iki kelimeden oluşur. Büyük Sözleşme anlamına gelir diğer ismi ise Büyük Özgürlükler Sözleşmesi anlamına gelir. Tarihin ilk yazılı anayasası olan Manga Carta (1215) dünyanın özgürlük adına attığı en büyük adımı olarak kabul edilir. Magna Carta, İngiltere Kral'ı John'un , sınırsız yetkilerinden feragat ettiği, hukukun kendi arzularından daha üstün olduğunu kabul ettiği, tarihin akışını değiştiren bir antlaşmadır. Magma Carta, çağının çok ilerisinde bir belgedir. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisi olarak kabul edilir. Aslen, Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Bu belge, Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu. 13. yüzyıl İngiltere'si üç güç odağı arasında paylaşılmıştı. Monarşinin başındaki Kral John, ipleri elinde tutuyordu. Aynı zamanda Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak da ülkenin tek hakimiydi. Onun ardından ise kralların kralı olarak kabul edilen Papa ve onun güdümündeki kilise vardı. Papa, aynı zamanda kraliyetin de bir numaralı muhalifiydi. Son olarak ise toprağın ve paranın gücünü sembolize eden lordlar geliyordu. Parayı ellerinde tutmakla birlikte, buna eş değer güçleri olmayışı, en büyük dertleriydi. Kimilerine göre vatandaşın haklarından ziyade lordların çıkarlarını garantiye almak için düzenlediği iddia edilse de, yaygın olarak monarşinin iradesini sınırlayarak bireyin haklarını güvence altına aldığı kabul edilen ilk sivil anayasa denemesi olan Magna Carta, işte böylesi bir dönemde ortaya çıkmıştır. İlk başlarda verilen bu haklardan din adamları ve asiller faydalandıysa da zamanla tüm vatandaşlar bu hak ve özgürlüklerden faydalanmaya başladı. Her tahta çıkan kral bu anlaşmayı onaylamak zorunda kaldı ve V.Henry'in ölümüne kadar toplamda 44 kez onaylandı. Demokrasiye uzanan bu anlaşma birçok ülke tarafından benimsendi. Başta Amerika olmak üzere birçok ülke bu antlaşmanın maddelerini uyguladı. - Hiçbir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez ya da yok edilemez. - Adalet satılamaz, geciktirilemez hiçbir özgür yurttaş ondan yoksun bırakılamaz. - Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışılmadan haiz yoluyla ya da zor kullanarak toplanamaz. Magna Carta 63 maddeden oluşmuştur ve birçok önemli maddesi vardır fakat 39. madde'nin önemi farklıdır. Çünkü 39. madde günümüz hukuk sisteminin temellerini atmıştır. Derebeylikler, Kral karşısında daha güçlü duruma gelmiştir. İngiltere bu anlaşma ile parlamenter sisteme geçmiştir. Tarihin en önemli anlaşmalarından biridir, halka verilen özgürlükler kişisel hakları da beraberinde getirmiştir. Magna Carta, vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kurmak amacıyla kralın sonsuz gibi görünen yetkilerini, din adamlarını ve halk adına sınırlamaya yönelik bir adımdı. Özellikle 39. Maddesi, vatandaş hakları ve özgürlükleri açısından çok önemli bir çığır açmış, hukukun üstünlüğü ilkesinin ortaya çıkmasında ve birçok ülkede filizlenmesine kapı açmıştı. Diğer bir deyişle Magna Carta, Fransız Devrimi ile ortaya çıkan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin, 10 Aralık 1948'te Birleşmiş Milletler genel kurulu tarafından kabul edilen ve insanlık ailesinin bütün üyelerinim medeni, siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarını ilan eden İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin ve yine 4 kasım 1950 tarihinde, Roma'da imzalanan ve 3 Eylül 1953'te yürürlüğe giren İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri korumaya İlişkin Avrupa Sözleşmesi'ne ruh vermiştir. 47 adet kopyası yapılan Manga Carta'nın sadece dört kopyası günümüze ulaşabilmiştir. Bir tanesi ise Lincoln Katedralin'de bulunmaktadır. Güzel bir özet yazı olmuş. Magna Carta Libertatum, dünya tarihi için önemli bir dönüm noktasıdır. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mahmut-sabri-bey/", "text": "Çanakkale'de görev yapmış bir komutandır. Sınırlı olan kaynaklara göre kendisi 9. Tümen 26. Alay 3. Tabur komutanıydı. Ertuğrul ve Tekke Koyu'nu savunmakla görevlendirilmişti. Rütbesi binbaşı, memleketi Konya'ydı. Çanakkale'deki muharebe bittikten sonra birkaç yerde daha görevlendirilmiş, daha sonra emekli olmuş. İşte emekli olduktan sonra kendisinin ne yaptığı bilinmiyor. Mezarı ve ailesi de bilinmiyor. Adının geçtiği sınırlı yerlerden birisi, Ertuğrul Koyu'nda yaklaşık 65 memleketsiyle birlikte destan yazan Ezineli Yahya Çavuşun komutanı olması. Yahya Çavuş gönüllü olan memleketlileriyle birlikte cephede en önde savaşmak için izin istemiş, komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey de onu tümen komutanı Albay Halil Sami Bey ile görüştürmüştür. İzin alarak Ertuğrul Koyu'na gitmişler ve en ön cephede İngilizlere karşı durmuşlardır. Tabiki Yahya Çavuşun hayatı bir destan... Bunlar dışında Mahmut Sabri Beyin kayıtlara göre harp madalyası ve birkaç madalya daha aldığı bilinmektedir. Michelangelo ya da tam adıyla Michelangelo di Lodovico Buonarotti Simoni, Rönesans dönemine damga vurmuş İtalyan sanatçıdır. Zenginlerin oldukça nadir olduğu, fakirlerin ise zenginleri daha zengin yaptığı bir dönemin tam başında dünyaya gelmişim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/makyavelizm-niccolo-machiavelli-hukumdar/", "text": "Laf arasında gizliden gizliye bolca kullanılan bir tabir olan Makyavelizm , 1469 yılında doğmuş olan Niccolo Machiavelli tarafından ortaya atılmış siyaset felsefesine ait bir düşünce türüdür. Makyavelizmin özeti genelde amaca ulaşmak için yapılan her şey mubahtır şeklinde yapılsa da bu tanım tam olarak makyavelizmi yansıtmaz. En azından Machiavelli'nin söylemek istediği şey tam olarak bu değildir. Eğer Makyavelizm tabirinden kasıt günümüze evirilmiş şekli ise onu ayrı tutabiliriz. Günümüzde hala makyavelizm ile ilgili kitaplar yazılmakta ve daha da önemlisi bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Makyavelizm düşüncesi tanım itibariyle iktidar amacı uğrunda her türlü şeyin yapılabileceğini savunur. Burada siyaseti ahlak kavramından soyutlama durumu olduğu söylenegelmiştir. Halbuki Machiavelli, ahlak kavramını amaca ulaşmak için yerine göre kullanılması gerektiğini söyler. Yani ahlakı bir kenara atıp siyaset yapılmasını değil, ahlak kavramının yerine göre kullanılmasını söylemiştir. Bu fikirlerini kitabı olan ve yazıldıktan ancak 17 yıl sonra yayımlanmasına izin verilen Il Principe adlı kitabından öğreniyoruz. Yerine göre ahlak aslında onun Hükümdar isimli eserinden ziyade başka eserlerinde erdem, hukuk ve ahlak kavramlarının öneminden bahsederek çelişkiye düştüğü fikrinin yanlış olduğunu kanıtlar. Çelişkiye düşmemektedir, makyavelistlere göre ahlak denen kavram amaca göre şekillendirilir. Bir iş erdem, hukuk amacıyla da veya iktidarı elde tutmak amacıyla da yapılabilir. Yani ahlak kavramı onlara göre siyasal bir kavramdır. Niccolo Machiavelli, siyaseten amaca ulaşmak ve iktidarı elde tutmak için her türlü ahlaki kuralın çiğnenebilecği savını ortaya atmasından dolayı yüzyıllardır çok kötü anılmaktadır ve Makyavelist sözcüğünün bir hakaret olmasının nedeni budur. Ortaya koyduğu felsefede siyaset için tek merkez realizmdir. İktidarın elde tutulması için yapılması gerekenleri eserinde sıralamıştır. Gerekenlerden bir tanesi korkudur. Ona göre, ülkeye korku hakim ise iktidar kendini daha kolay korur ve ülke daha kolay yönetilir. Aldatmak da gerekliyse yapılmalıdır. Aldatmak isteyen biri mutlaka aldanacak birini bulur. sözü meşhurdur. Bence de bu söz doğrudur, çünkü kendinizi de aldatmak isterseniz bu çok kolaydır. İnsanları nankör, değişken, içten pazarlıklı, riyakar, korkak ve çıkarcı olarak tanımlamıştır. Bu tanımlamalara dayandırarak bir hükümdarın iyilik ve kötülük seçiminden sadece birini seçmesi gerekirse kötülüğü seçmesi gerektiğini söyler. Ona göre insanları yönetebilmenin yolu budur. İnsanların sahip olduğu kötü özelliklerden dolayı fikirlerinin meşruiyeti hiçbir zaman bulunmasa da onun sistematikleştirdiği düşünceyi uygulayanlar tarihin hiçbir döneminde eksik olmamıştır. Farklı bir açıdan bakacak olursak, Niccolo Machiavelli muazzam bir gözlemciydi. İnsanın zaaf ve hislerini sahip olduğu tecrübelere dayandırarak kitabına işlemişti. Bazıları buna yeni bir devlet felsefesi yaratmıştır derler. Bana sorulacak olursa Machiavelli tarihte gördüğü, zamanında yaşadığı olayları iyi gözlemlemekten başka bir şey yapmamıştır. Asırlardır hükümdarların uyguladığı yöntemleri yani bilineni sistematikleştirmiş, gerçekleri olduğu gibi insanların yüzüne vurmuştur. Eserini okuduğunuzda yüzünüz kızarır ama etrafınıza baktığınızda anlarsınız ki yazdıkları asırlar sonra bile geçerlidir. Belki de şunu yapın demeye çalışmamış, şu oluyor demeye çalışmıştır. J. J. Rousseau, onun aslında bu kitabı krallara ders verme bahanesiyle halkı uyarmak amacıyla yazdığını söyler. Bunun gerçek olmadığı çok açıktır ama bu kitap insanlara gerçekleri göstermiştir. Bunca ahlak yıkan düşüncelerden sonra iki ayrı savaşım yolu olduğunu söyler ve ekler: Biri yasalara uyarak, diğeri zora başvurarak. Ona göre ilki insanlara özgüdür, ikincisi ise hayvanlara. Ama ilkinin yetmeyeceğini belirtir. Yani Machiavelli bu yolların ahlak dışı olduğunu bilmektedir ve kabul etmektedir. Lakin ona göre bu yolları kullanmak zorunludur. Günümüz demokrasileri ve hukuk kavramları açısından baktığımızda bu fikirlerin kesinlikle meşruiyet sağlamadığı çok açıktır ve aklın gereğidir. Ama bilindiği üzere konuşan her zaman demokrasiler ve hukuk olmamaktadır. Makyavelizm ve makyavelistler, tarihi bir gerçekliği yansıtır. Bu düşünce Machiavelli'den önce de vardır. O ise bu düşünceyi sistematikleştirmiştir. Hiç şüphesiz Machiavelli'nin yazdıkları yüz kızartıcıdır. Fakat bazen gerçekler yüz kızartır. Tarihin derinliklerinden günümüze kadar hiçbir sistemde bu tanımların yani makyavelizmin uygulanması akla, mantığa, ahlaka, özgürlüğe ve adalete uymadığı gibi ayrıca derin bir utanç kaynağıdır. 1 = Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, 12.Baskı Alfa Yayınları, s.83. 2 = Gustave le Bon, Kitleler Psikolojisi. 4 = Deluga, R. J. (2001). American presidential Machiavellianism:Implications for charismatic leadership and rated performance. Leadership Quarterly, 12,339-363. 5 = Jones, D. N., Paulhus, D. L., Individual Diffrences in Social Behavior. Newyork: Guilford. 17. yüzyıldan bahsediyoruz ne olursa olsun. hükümdar ulvi amaçlar için sivil öldüremez. ya da böyle bir adam bu anlama evrilecek yorumlarla bir eser yazamaz. Eğer okuyup etkilendiyseniz Thomas moore ütopya okuyun panzehiri odur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/martilarin-yildizi/", "text": "Martı Erbilen üç yıl önce Kuzey sahillerinde doğmuştu. Şimdiye kadar gittiği en uzak yer Güney sahilleriydi. Güney sahilleri de tıpkı Kuzey sahilleri gibi olduğu için dünyanın nasıl bir yer olduğunu hep merak ederdi. O yüzden gökyüzünün uzakları gösterdiği deliklerden gözlerini dikerek yeni dünyalar keşfetmeyi severdi. Ona göre yıldızlar yoktu. Yanımızda da tıpkı dünya gibi bir yer daha vardı. Bunlar kardeş dünyalardı. Onun da uçulabilen bir gökyüzüne sahip olduğuna, dinlenebilecekleri kayalıklara sahip olduğuna emindi. Ve diğerlerinin yıldız diye tarif ettiği şeyler o dünyayla bizim dünyamız arasındaki deliklerdi. Dünyadaki deliklerden ışık sızıyor. Biz de yıldız sanıyorduk. Günün birinde uçmayı öğrendiğinde yükselecek yükselecek ve o deliklerden diğer gezegendeki arkadaşlarını aramaya gidecekti. Küçük martı bunları hayal ederek büyüyedursun. Ay Dünya'nın, Dünya Güneş'in, Güneş Samanyolu Galaksi' sinin etrafında dönmeye devam etti. Martı Erbilen arkadaşlarıyla beraber oyunlar oynayarak, büyüklerinden uçma dersi alarak büyümüştü. Artık genç bir martı olmuştu. Eskiye nazaran istediği gibi uçabildiği, gitmek istediği yerlere gidebildiği, avlanabildiği için mutluydu. Ancak eskiden hayal ettiği şeylerin gerçek olmadığını öğrendiği için -büyüdüğü için- mutsuzdu. Mesela yıldızların gerçek olduğunu, dünyada başka bir dünyaya geçecek deliklerin olmadığını da öğrenmişti. Erbilen'e garip garip bakan diğer martılar bir şey anlayamadı. Ağız birliğiyle nasıl yani dediler. Erbilen kısaca anlattı: Düşünün arkadaşlar, metrelerce yükseklikte kanatlarınızın büzüldüğünü ve bir anda yere dikey olarak düştüğünüzü düşünün. Düşerken karşı konulamaz şekilde hızlanacağımızı hepimiz biliyoruz. Tüm martılar korkuyla titreyip, bu uğursuzluğun başlarına gelmemesi için gagalarını birbirine vurdular. Martı Erbilen devam etti: Sizi korkuttuğum için özür dilerim. İşte o kadar yüksekten düşen bir yıldız da bizden daha fazla hızlanacaktır. Ve süratle yere düşecektir. Tıpkı yere düşen martılar gibi eski hallerinden eser kalmayacaktır. Bunun üzerine diğer martılar öfkeyle bağırdılar. Bunları düşünmek bile bir martı için azaptı. Martı Erbilen ise normal bir şey gibi anlatıyordu. Bu kabul edilemezdi. Martı Erbilen tekrar özür diledi. Ve konuşmasına devam etti. İşte o şekilde de yıldızlar değişir. Gökte durdukları gibi durmaz. Bu yüzden artık sadece parlak şeyleri aramaktan vazgeçip diğer ilgimizi çeken şeylere de bakacağız. Burada önemli olan kriter, eskiden olmayıp da yeni ortaya çıkan farklı şeyler. Ertesi günden itibaren herkes daha önce hiç görmediği şeyler aramaya başladı. Kimisi yeni bir koy buldu. Kimisi yumuşacık bir dilaltı gagalık taşı keşfetti. Kimisi yeni bir hayvanla tanıştı. Kimisi yeni bir arkadaş edindi. Ama kimse yıldıza benzettiği bir şey bulamadı. Yaklaşık bir ay sonra, usta martı martılardaki değişimin nedenini öğrendiğinde, bir açıklama yapma gereği hissetti. Sevgili martı gençleri: Bir yıldız da bir martı gibidir. Doğar yaşar ve ölür. Ama hiçbir vakit hala yaşadığı halde dünyanın üzerine düşmez. Zaten yıldızlar tahmin ettiğinizden çok ama çok daha büyüktürler. O, günlerce aradığınız ve düştüğüne dair emin olduğunuz şeyse bir uzay taşı olmalıdır. Meteor dediğimiz bu taşlar düşerken o hızla, yanmaya başlar. Sanırım bu yüzden bir yıldız zannettiniz taşı. Tüm martılar usta martıyı sevgiyle dinledi. Düşen şeyin bir yıldız olmadığına inandılar. Ama hiçbiri düşen bir yıldızı aradığına pişman olmadı. Hiçbiri bu bir yanlış anlamadan ibaret olan yanlışlıktan utanmadı. Çünkü martılar yıldızı ararken hiç görmedikleri şeyler gördüler. Yumurtaları için yeni koylar keşfettiler. Bildiklerini düşündükleri yerlerde bile yepyeni şeyler buldular. Belki yıldızı bulamadılar ama tekdüze bir kayalıkta yaşamayı bırakıp hayatlarını değiştirdiler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/marvel-sinematik-evreni-uzerine-kisa-bir-yazi/", "text": "İşte sınavlar falan var, Sonsuzluk Savaşı filmini izlemeye gidemedim. Bir arkadaş dediki: bütün kahramanlar ölüyor. Ne diyim, sağolsun! dedim içimden ve yoluma devam ettim. Sonsuzluk Savaşı filmini sonradan izlediğimde gerçekten de Thanos abimizin bir parmak şıklatmasıyla gördüğüm üzere insanların yarısı, bizim kahramanların da orijinal Yenilmezler ekibi dışındakileri öldü. Aslında ben öldüklerini pek zannetmiyorum, çünkü ortada kan falan yoktu! Toza dönüştüler yahu. Atomlarına ayrıldılar! Sallıyorum. Ama şunu söyleyim, Marvel evreninde atomlarına parçalanıp geri birleşmek gayet kolay bir şeydir. Ve Marvel evreninde Ruh taşı var tabiki. Öncelikle Sonsuzluk taşlarının özellikleri zaten isimlerinden belli. Hemen kısaca bir göz atalım. - Uzay taşı : Mavi olan taş. Tessaract'ın içinde bulunan taş. Tessaract isimli alet zaten bir çok Marvel filminde görünüyor. Özellikle Kaptan Amerika'nın ilk filminde ve Yenilmezler'in yine ilk filminde görülüyor. Bildiğimiz mavi parıldak küp işte. - Akıl taşı : Sarı olan taş. Loki'nin asası olan Scepter'in içinde bulunuyordu, taki Yenilmezler Ultron Çağı isimli filmde Vision'un alnında yerini alana dek. Öyleydi galiba. - Gerçeklik taşı : Kırmızı olan taş. Aether isimli, özelliğini hala anlamadığım bir maddenin içinde bulunuyor. Kendisi Thor Karanlık Dünya filminin konusu zaten. - Güç taşı : Mor olan taş. Orb'un içinde bulunan taş. Orb'u da zaten Galaksinin Koruyucuları filminde görüyoruz. - Zaman taşı : Yeşil olan taş. Agamatto'nun Gözü isimli bir kolyenin içinde bulunan taş. Doctor Strange filminde görüyoruz ve zaten bu kolyeyi Doctor Strange takıyor. - Ruh taşı : Turuncu olan taş. Galiba turuncu. Sarı da diyebilirim ama akıl taşı daha çok sarı olduğu için buna turuncu diyorum. Umarım bütün dünya da böyle diyordur. Bu taşı da ilk defa Sonsuzluk Savaşı filminde görüyoruz. Şimdi, ruh taşının özelliklerinden biri de ruhları hapsetmek. Thanos insanların yarısını bu taşları kullanarak yok ettiği için bütün ruhlar bu taşın içine hapsoldu. Yani öyle galiba. Sonuçta bu insanlar eceliyle ölmedi ya kardeşim. Bakınız ahanda buraya yazıyorum, Thanos ile eldivenin işi bitince bu insanlar geri dönecek, yoksa Marvel nereden para kazanacak değil mi? Zaten çizgi romanları takip eden kişiler sonunu biliyordur bu durumun ama söylemesinler zaten. Onlar zaten herkesten daha iyi biliyor. Ne pohpohladım be ya. Bir de şu var. Sonsuzluk Savaşı filminde Hawkeye ile Ant-man yoktu. Nerede olduğunu çoğu kişi merak etti. Sonra Ant-man ve the Wasp filmi gelince dedilerki; bunların aileleri vardı, zaten bunlar da ev hapsi almayı kabul etmişti, Ant-man filminde de bunu gördük, büyük ihtimalle Hawkeye de aynı durumda. Tabi Hawkeye'den hala haberimiz yok, nerede bu abimiz bilmiyoruz. Ama Marvel şirketinden gelen açıklamaya göre ana Yenilmezler takımından kimse ölmedi. Hawkeye abimiz de ölmedi yani. Bunu da kesin Captain Marvel filminde göreceğiz. Yani ertelenmezse 6 Mart 2019'da. Hadi bakalım hayırlısı. Bu arada karınca adam da son filminde gördüğümüz gibi ölmedi zaten. O dışında filmdeki diğerleri gitti zaten. Karınca adam da en son kuantum boyutta kaldıydı filmin sonunda. O da büyük ihtimalle Captain Marvel filminde ortaya çıkacak. Belki çıkmaz, bilemiyorum ama bizi meraktan öldürmezler herhal. Bakalım bakalım. Ben de merak ediyorum. 8 Mart 2019'da önce Captain Marvel filmini göreceğiz. Kaptan Marvel Avengers'ın sonraki filminin temel karakterlerinden biri olacak. Yeni Avengers filmi de 8 Mayıs 2019'da çıkacak diyorlar ama bence bu tarih uzatılır. Çünkü Kaptan Marvel filmiyle aralarında sadece 2 ay var. Teşekkürler yorumunuz için."} {"url": "https://parlakjurnal.com/maskeli-genc/", "text": "Televizyon sesiyle karışan düşüncelerini toparlayamadı genç. Yaşadıkları şokun nedenini en güzel anlatan ise alt komşudan gelen sevinç çığlıklarıydı. Artık maske takmaya gerek yok, özgürce dolaşma izni çıktı, diyordu televizyondaki güzel saçlı kadın. Üstüne eklemeler de yapıyordu ama gencin onları duyacak kadar gücü yoktu. Tek bir cümle yeterliydi onun için. Artık maskeye gerek yok korkutuyordu onu. Belki de yıllardır taktığı maskelere karşı sevgisi vardı içinde veya maskesiz dolaşmayı düşünmemişti hiç. Maskesiz gezmek de nereden çıktı yahu? Maskeli ne güzeldi işte diye geçirdi içinden. Peki, ya bir şey olursa ve tekrar gerekli olursa maskeler? Aklına gelen binlerce sorudan birkaçı öne çıkıyordu. Hepsini düşünerek başını en sonunda ağrıtmayı başarmıştı. Biraz daha düşüncelere daldıktan sonra dışarıdan gelen seslere kulak verdi. Çığlıklarla koşturan insanlara baktı camın ucundan perdeyi sıyırarak. Maskesiz bir şekilde dolaşıp koşuyordu çocuklar. Anne diye bağırdı en güçlü şekilde. Koşarak gelen annesine sadece işaret ediyordu eliyle. Bir anda baktıkları şey ile korktu ikisi de. Maskesiz bir şekilde dışarıya çıkmak mı? Yıllar sonra bu mümkün olacak mı? Tıpkı eski günlerdeki gibi, dedi annesi. Birbirine bakıp gülümsediler. Gözleriyle anlaşarak dışarıya çıkmaya karar verdiler. Hemen giyinip kapıya geldi ikisi de. Artık anne-çocuk maskesiz dışarının keyfini yaşayabilecek miydi? Genç üzerindeki tedirginliği hemen atamadı. Annesine dönerek, önce maske takmak istiyorum. Dışarıya çıktıktan sonra yavaşça çıkartırım, dedi. Hay hay işareti yapan annesiyle birlikte hazırlıklar tamamlandı. Kapının açılmasıyla birlikte annesi ilk adımı atan oldu. Maske yoktu yüzünde ve dışarının havası yüzüne vuruyordu. Ağzını açtı sonuna kadar ve hava almanın mutluluğuyla büyük bir kahkaha patlattı. Çocuk ise turkuaz renkli maskesiyle attı ilk adımlarını. Sonrasında etrafından koşarak geçen kadınları maskesiz görünce biraz tereddüt etti. Sosyal mesafeyi hala korumanın derdinde olduğunu ise sadece annesi anladı. Artık gerek yok böyle şeylere der gibi baktı birkaç saniye anne. İlerledikten sonra evin kapısını kapattılar. Maskesini çıkarması beklenirken genç, biraz daha kalsın anne der gibi ifadeler yaptı. Yürümeye başladılar sokağın kenarından. Herkes ise maskeli gence tuhaf bakışlar anlatmaya başladı. Artık özgür olduğumuzu bilmiyor muydu bu genç diye söylenenler bile oldu. Israrla maskeyi çıkarmaması birçok nedenle olabilirdi. Geçen yaz kaybettiği arkadaşı gelmişti belki aklına. Okulda en çok sevdiği kişiyi bu hastalıkla yitirmişti. En büyük hayallerinden olan doktorluktan uzaklaşmasına da yine bu süreç neden olmuştu. Babasının günlerce yoğun bakımda kalarak hayata gözlerini yumması da etkilemişti genci. Her türlü direktife rağmen annesini dinlemiyor, maskesini asla çıkarmak istemiyordu. Büyük caddeye geldiğinde bile hala maskeli genç olarak yürüyordu. Markete girmek istedi annesi ama kalabalık olduğunu görünce genç oralı olmadı. Sonra ben online sipariş veririm diyerek geçiştirdi bu isteği de. En sevdiği komşularından olan hemşire hanım çıktı karşılarına. Bir anda tebessüm ederek selam verdi anneye. Sarılma istediğini geri çevirmedi anne ve bir süre sohbet ettiler. Gencin hala maske taktığını görüp artık maskeye gerek yok, diyerek çıkardı. Genç ise bir süre titredikten sonra sarılıverdi hemşireye. En çok güvendiği ve her zaman yanlarında olan hemşireye. Tüm ilaç tedavilerini uygulayan ve yüzlerce arkadaşının hayatının kurtaran hemşireye. Bu zorlu süreçte halklarını ayakta tutan hemşirelere sarılır gibiydi genç. Ağlayarak teşekkür ediyor ama gözlerinden sevinç parıltıları geliyordu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/maskeliler-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "15 Ekim 2019'da Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından prömiyeri yapılan Maskeliler; Stüdyo Sahne' de seyirciyle buluştu. Yıl 1990. İntifada Hareketi'nin en yoğun zamanları. İsrail kuvvetleri şiddeti iyice arttırmıştır. Maskeliler oyununun, 15 Ekim'de seyirciyle buluşan ilk gösterimini izledim. Oyun öncesi tiyatro kampüsüne biraz erken gittim. Ankara' daki kuşların bile güneye göç etmek konusunda kararsız kaldığı bir sonbahar akşamıydı. Velhasıl kampüste yaprak dökmeye hazırlanan ağaçlar, kahve kokusu, oyunlar hakkında yorum yapan sanat severlerle, oyun başlamadan fuaye alanında geceyi; oyun öncesi, tabiri caizse usturayla herhangi bir günden ayırıyordu. Oyunumuz 1 saat 5 dakika uzunluğunda. Oyunun konusunu spoiler vermeden kısaca anlatmak gerekirse: Olay Filistin'de bir kasap dükkanında geçiyor. Uzun süre sonra bir araya gelen üç kardeş bir şeylerin cevabını arıyor. Ama aradıkları öyle kolay kolay bulunacak ve bulunduğunda kabul edilecek şeylerden değil. Aradıkları asla bulmak istemeyecekleri bir şey. Aradıkları asla aramak istemeyecekleri bir şey. Maskeliler tiyatrosunda kardeşlerin en büyüğü Davut: İsraillilerin yanında çalışıyor. Ne direnişe katılıyor ne de orduyu destekliyor. Hayattan tek beklentisi akşam evine döndüğünde güneş batarken bir sigara yakmak ve akşam karısının saçlarını okşamak. Ortanca kardeş Naim: Küçüklüğünden beri işgal altındaki Filistin için savaşıyor. Küçüklüğünde taş atan elleri yıllardır silah tutuyor. Özgür yaşamak için dağlarda yatıyor. Kurşun sıkıyor. Küçük kardeş Halit: Güzel kalpli, iyi niyetli Halit. Filistin işgal edilmeseydi belki çok farklı bir hayatı olurdu. Bunlar hiç yaşanmasaydı, İsrail askerleri tarafından felç kalan en küçük kardeşlerine bakmak mecburiyetinde olmazdı. Ve işte bu üç kardeş bir odada hayatlarının en büyük hesaplaşmasını yapacaklar. İçlerinden biri hain? İçlerinden ikisi hain? Diğer ikisine göre bir diğeri hain? Ve kimin hain olduğunu size söylemiş olsam bile yine de oyunun sonunu tahmin etmeniz zor. Oyunculuk: Oyunculukları, oyun genelinde beğendim. Ancak oyunun ilk 15 dakikası seyirciyi başka bir atmosfere taşımak konusunda belki biraz daha artı bir şeyler yapılabilirdi diye düşündüm. Tabii bu hali de oyunun ortasındaki düğümleri daha anlaşılır kıldı. Belki de bu nedenle daha basit bir girizgah düşünülerek çalışıldı. Ama ben şahsen girizgahın biraz daha desteklenmesi ve küçük kardeşin zayıf karakterinin, biraz daha abartılmasıyla oyunun daha da iyileştirileceğini düşünüyorum. Elbette bu, benim oyun hakkındaki fazlaca tercih diyebileceğimiz subjektif fikrim. Velhasıl oyundaki karakterlerin bu halini de başarılı buldum. Bu oyunda beni en çok düşündüren karakter ise büyük abi Davut. Dekor ve kostüm tasarımı: Dekor ve kostümler gayet güzeldi. Ancak dekorda iki taraftan derinlik katması amacıyla yapılan katmanlar bence biraz daha uzunlamasına büyütülse katılmak istenen derinlik daha iyi oluşturulabilirdi. Yine de renk uyumunu ve dekoru beğendim. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. Müzik: Müziklerde ne fazla, ne az, ne absürt, ne fazla ciddi. Bence yerinde olmuş. Emeği geçenlerin ellerine sağlık. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. İlginiz için teşekkürler, süre bilgisi benim için çok yararlı oldu ona göre program yapacağım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/masumiyet-karinesi-hukuktaki-yeri/", "text": "Hukuksal bir terim olan suçsuzluk ilkesi, Türk Ceza Hukukunda masumiyet karinesi adıyla tarif edilir. Karine sözcüğü ipucu demektir. Kavramının kökleri Eski Roma Hukuku'na kadar uzanmaktadır. Roma hukukunda Latince olarak ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat şeklinde tanımlanmıştır ki Türkçeye Suçu kanıtlama yükümlülüğü, suçu isnat edendedir, suçla itham olan kişide değil. Suçsuzluk ilkesi dediğimiz bu kavram , bir suç isnat edilen kişinin suçun varlığı kesinleşmedikçe masum olduğunu ve hükümlü sıfatına sahip olmadığını belirten bir kavramdır. Bu kadar eski bir kökeni olan kavramın gerçek anlamıyla işlerliğini kazanması 18. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Türkiye'nin de altında imzası bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince masumiyet karinesi evrensel bir yargı doktrinidir ve temel bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi hüküm giydirilmeden önce tutuklu dahi olsa- çalıştığı resmi kurumlar tarafından suçu sabitlenene dek masum olduğu ilkesini gözetmek zorundadır. Burada bir kavram kargaşası ortaya çıkmaktadır. Suçu kesinleşmemiş bir bireyin masumiyet karinesine göre masum sayılması değil suçlu sayılmaması şeklinde bir anlam yüklenmesi daha doğru olacaktır. Zira sanık ne masumdur ne de suçludur. Sadece ve sadece şüphelidir. Onun suçlu veya suçsuz olduğu ancak ve ancak son karar ile belli olur. De facto, tutukluluk herzaman suçluluk ile paralel giden bir kavram olmayabilir. Her suçlu tutuklu olmadığı gibi her suçsuz da tutuksuz olmayabilir. Daha da açmak, netleştirmek ve örneklendirmek gerekir ise mesela bir koruma tedbiri olarak tutukluluk yani tedbiren tutuklama kavramı (CMUK md. 104/1) yasalarımızda tanımlıdır. Yani kuvvetli şüphe gerekçesiyle bir sanık tutuklanabilir. Buna tedbiren tutuklama denilmektedir ve kişinin suçlu olduğunu göstermemekle birlikte masumiyet karinesi ilkesi hala geçerlidir. Bu masumiyet karinesine bir örnektir. Zıt olarak, suçlu olduğu sabitlenmiş bir kişi, kolluk kuvvetlerince yakalanamayabilir veya suçlu kişi, cezasından kaçabilir gibi örnekler de verebiliriz. Yani kişilerin suçluluğu, mahkeme tarafından sabitlenmese bile bireyler tutuklanabileceği gibi , suçluluk sabitlense bile bireylerin tutuklanması pratikte geçekleşmeyebilir. Bu yüzden suçsuzluk ilkesi, doğru anlaşılması gereken bir kavramdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 1995 yılında verdiği kararda Ceza yargılaması kesin mahkumiyet hükmü ile sonuçlanmamış kişiye karşı, başka resmi görevlilerin suçlu gözüyle bakıp bu şekilde davranmaları masumiyet karinesinin çiğnenmesi anlamına gelir. ifadelerine yer vermiştir. Ayrıca Anayasamızın 15/2. maddesinde Masumiyet Karinesi her birey için temel bir hak olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda Masumiyet Karinesine savaş, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde bile dokunulması mümkün olmadığı belirtilmiştir. MADDE 15. Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir. Hatta Türk Ceza Kanununun 288. maddesi ile bir soruşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunanları cezalandıran ve bu fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesini nitelikli hal olarak düzenleyen adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs şeklinde ifadeleri masumiyet karinesi ihlallerini önlemeye yönelik hükümlerdir. Bir takım iftiralar ile savcı, hakim, mahkeme gibi organların etkilenmesi ise İftira Suçu Cezası ile Türk Ceza Kanununda tanımlanmıştır. İftira atan kişi en basit bir iftira cezasında 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası istemi ile yargılanır (TCK md. 267/1). Hatta mağdura atılan iftira neticesinde, mağdur ile ilgili hapis cezası dışında adli veya idari bir yaptırım uygulanmışsa; iftira eden kişi, 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (TCK md. 267/7) tarzındaki maddeler yine aynı şekilde masumiyet karinesinin muhafaza edilmesini sağlamaktadır. Ayrıca masumiyet/suçsuzluk karinesi, şüpheliye kendini savunma hakkı vermektedir. Anayasamıza göre sanık, bu karine çerçevesinde, suçsuz kabul edilmektedir ki kendisini savunmakta ve yargı karşısında muhakeme yapılmaktadır. Aksi taktirde mantıken, sanığın kendisini savunması mümkün olmayacaktı. Bu yüzden mahkemeler hem sanığı dinlemekte hem şüpheleri değerlendirmekte ve böylelikle gerçek aranmaktadır. Ayrıca burada şunu da belirtelim: sanık ile suçlu kavramları eş anlamlı değildir. Sanık, ceza davası açılmış ve şüpheli bir kişidir. Suçlu ise, dava sonucunda anayasal olarak suçluluğu kesinleşmiş olan ve hüküm giyen kişidir. Bu kavramlar sıkça karıştırıldığı için açıklamak önemlidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/masumlar-apartmani-dizisi-obesesif-kompulsif-bozukluk-okb/", "text": "İşte Obsesif Kompulsif Bozukluk hastaları; zihinlerinden bir türlü atamadıkları, tekrar tekrar maruz kaldıkları, hayatlarını zorlaştıran ve kendilerini rahatsız eden bu tarz düşüncelere sahipler. Halkımızda psikiyatri servisine yatırılan hatta polikliniğe başvuran hastalara dahi deli muamelesi yapıldığı için psikiyatrik hastalıklar ayıpmış ya da utanılması gerekiyormuş gibi bir algı oluşuyor. Oysa nasıl ki kalp hastası birinin kardiyoloji bölümüne başvurması gayet doğalsa ve bu hastalığın gelişmesi büyük ölçüde o kişinin elinde değilse, psikiyatrik hastalıklar da bilinçli olarak gelişmeyen ve tedavi edilmesi gereken hastalıklardır. Ortalama 20'li yaşlarda başlayan bu hastalığı daha yakından inceleyecek olursak; Obsesyon yineleyici, ısrarlı, kaygıya neden olan, istenmeden gelen düşünce, dürtü ya da düşlemlerdir. Kompulsiyon ise; obsesyonlara yanıt olarak gerçekleştirilen, yineleyici, kişinin kendini yapmaktan alıkoyamadığı davranışlar ya da zihinsel eylemlerdir. Aslında obsesyonun yarattığı kaygı duygusunu azaltmak için kompulsiyonlar ortaya çıkar fakat kompulsiyonların yapılıyor olması da obsesyonların tekrar devam etmesine neden olan temel faktörlerden biridir. Örneğin kafanızdan atamadığınız, sürekli sizi rahatsız edecek biçimde zihninizde yankılanan 'yastığı yerine koy' sesi bir obsesyon ise, yastığı yerine koyma 'eyleminiz' bir kompulsiyondur. Bu obsesyon ve kompulsiyonlar farklı şekillerde görülebilir. Bazılarında temizlik obsesyonu sürekli yıkama kompulsiyonu ile, bazılarında dini şüpheler sayma kompulsiyonu ile, bazılarında istifçilik yani nesnelerin lazım olacağı obsesyonu biriktirme kompulsiyonu ile kendini gösterebilir. Bunun gibi pek çok örnek de verilebilir. Psikanalizin babası kabul edilen Sigmund Freud (1856-1939) Totem ve Tabu isimli kitabında kompulsiyonları tıpkı ilkel ritüeller gibi büyülü bir şekilde dış dünyayı değiştiren ve felaketleri engelleyen insan davranışları olarak tanımlamıştır. Yine Freud'a göre kişiliğin temel yapısı 5-6 yaşına dek oluşmaktadır. Bu yaşa kadar çocuk çeşitli psikoseksüel gelişim aşamalarından geçer. Örneğin insanın ilk 18 ayında Oral Dönem olarak adlandırdığı bir evreyle karşı karşıya kaldığını, bu evreyi çocuğun ağladıkça kendisine meme verildiği ve tamamen arzularının karşılandığını fark ettiği, haz odaklı bir dönem olarak tanımlamıştır. Libidonun ağızda toplandığını ve bağımlılık, edilgenlik, kırıcılık gibi özelliklerin bu dönemde yaşanılan doyum veya yetersizliğe bağlı olduğunu düşünmüştür. Yine 1,5-3 yaşları arasında Anal Dönem olarak adlandırdığı evrede ise libidonun anüs bölgesinde toplandığını ve tuvalet eğitiminin çocuğun üzerinde ebeveynlerin kontrol mekanizması olduğunu söylemiştir. Daha doğrusu çocukların bağırsak hareketlerinin kendilerini ve çevrelerini kontrol edebileceklerini ilk kez fark ettikleri zaman, tuvalet eğitimi dönemidir. İlk defa bir çocuk, ebeveynlerinin isteklerine uyup uymayacağına karar verebilir. Sıkı bir tuvalet eğitiminden geçen kimse anal tutucu, başka bir deyişle inatçı, titiz, cimri olarak gelişir. Oysa tuvalet eğitimi gevşek olan bir kimse anal salıcı bir kişilik özelliği geliştirir. Bu kişi dağınık, düzensiz, özensiz ve yıkıcı bir karaktere sahip olur. Freud OKB hastalığını da anal dönemde takılı kalma veya kişinin Ödipal denen daha ileri bir dönemden anal döneme gerilemesi ve bu duygu ikircikliğini yoğun olarak tekrar yaşaması şeklinde açıklamıştır. Hazır lafı açılmışken değinmeden geçemeyeceğim. Freud'un Ödipal olarak bahsettiği aralık ise Fallik Dönem olarak adlandırdığı çocuğun her şeyi merak ettiği ve cinsel kimlik kazandığı 3-6 yaş arası dönemdir. Bu dönemde Ödipus Kompleksi denilen bir durumdan bahsedilir. Freud bu ismi Sofokles'in ünlü oyunu Oiedepus'tan alır. Ödipus kralın oğludur ve babası tarafından terk edilir. Sonunda babasını öldürür ve annesiyle evlenir. Aslında Freud'un bu dönemi Ödipus ile ilişkilendirmesinin sebebi özellikle erkek çocuğu anne için babayla savaşıyor şeklinde tasavvur etmesidir. Aynı şekilde kız çocuk ise babayı seçerek anneyi rakip olarak görür. Özellikle erkek çocuk babasına karşı olan bilinçdışı nefretini, sahip olduğu penisi kaybetme korkusu ile yenerek babayla özdeşleşir ve anneye olan aşkından vazgeçer. Bu dönemde kız çocuk ve erkek çocuğun ebeveynle doğru özdeşleşim yapması sağlanmalıdır. Freud ve Ödipus Kompleksi hakkında daha önce sitemizde yayınlanmış detaylı bir yazı okumak isterseniz tıklayabilirsiniz. Konumuza dönecek olursak, OKB hastalarında beynimizdeki 'serotonin' ya da mutluluk hormonu olarak adlandırılan nörotransmitterin yetersiz salgılandığı görülmüştür. Bu serotonin dengesizliğinin ortadan kaldırılmaya çalışılması da tedavi modaliteleri arasında yer almaktadır. 1A. Obsesyon: Zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan kaygı ve sıkıntıya yol açan tekrarlayıcı düşünceler ya da imgeler; kişi bu takıntılara ya aldırmamaya ya baskılamaya ya da ritüeli yerine getirerek yüksüzleştirmeye çalışır. 1B. Kompulsiyon: Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar; bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma, bunları azaltma, korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir. Günümüzde, Obsesif Kompulsif Bozukluğun tedavisinde bilişsel davranışçı terapiler ve ilaç tedavisi olarak da SSRI türü antidepresan ilaçların kullanımı önerilmektedir. Elbette ileri dönemlerde de Psikiyatri hekimleri tarafından reçete edilen çeşitli ilaçlar mevcuttur. Kısacası tedavisi mümkün olmayan bir hastalık değildir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/matmazel-noraliyanin-koltugu-kitap-incelemesi-peyami-safa/", "text": "Adı, Tevfik Fikret tarafından koyulmuş olan Peyami Safa 2 Nisan 1899 tarihinde İstanbul'da doğdu. Şair olan babasını 5 yaşında kaybettikten sonra annesinin sorumluluğunda, abisiyle zor bir çocukluk dönemi geçirmek zorunda kaldı. Vefa Lisesi'ndeki eğitimini geçim sıkıntısı ve sağlık sorunları nedeniyle tamamlayamamış fakat ilk eserlerini de lise dönemde vermiştir. Eğitim hayatının sona ermesi devamında ailesine yardımcı olabilmek maksadıyla Posta ve Telgraf Nezareti, Duyun-u Umumiye İdaresi'nde çalışmış ve Rehber-i İttihad Mektebi'nde öğretmenlik görevinde bulunmuştur. Öğretmenliği bıraktıktan sonra abisiyle çıkardığı Yirminci Asır isimli gazeteyle birlikte daha aktif bir şekilde yazın hayatına, pek çok türde eser vermek üzere temelli girmiş oldu. Hayatı boyunca yazı yazarak geçinmesine rağmen hiçbir zaman konu kıtlığı çekmemiş; edebiyat, siyaset, felsefe, psikoloji, tıp, ispiritizma, Doğu ve Batı, Katolisizm ve Budizm, komünizm ve demokrasi, Kemalizm ve faşizm gibi farklı konularda kalem oynatmıştı . Siyaset içerisinde de faaliyet gösteren Safa, 15 Haziran 1961'de beyin kanaması neticesinde hayatını kaybetti. Mezarı, Edirnekapı Şehitliği'ndeki aile kabristanın da bulunmaktadır. Bilinç akışı yöntemiyle kaleme alınmış olan Matmazel Noraliya'nın Koltuğu 1949 yılında yayımlanmıştır. Yöntemi dolayısıyla eser, Ferit isimli ana karakter üzerinden, Ferit'in duyduğu, gördüğü, hissettiği gibi onun düşünceleriyle olduğu gibi okuyucuya sunulmuş. Ferit, sorunlu bir baba-oğul ilişkisi içerisinde yetişmiş, Londra'ya giden babasından bir daha haber alamamış ve annesini kaybetmiştir. Bu durumda kardeşi Nilüfer'e teyzesi bakmakta, kendisi de bir pansiyonda barınmaktadır. Eski bir Tıp öğrencisi olan Ferit, Tıp Fakültesi'nden ayrıldıktan sonra Felsefe öğrenimine başlamış ancak bahsedilen sorunlar nedeniyle eğitimine devam edememektedir. Ferit, eserin ilk yarısındaki maddeci, pozitivist, Batılı düşüncelerle kendisini tanımlayan ve nihilist fakat arayış içerisinde olan bir karakterden romanın devamında tam tersi bir karaktere evrilmiştir. Romanın da ana konusu Ferit'in bu evrilme sürecidir. Peyami Safa'nın eserlerinde alışık olduğumuz Doğu-Batı sentezi konusu, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda kendisini ağırlıklı olarak materyalizm, pozitivizm ve İslamiyet, mistisizm ikiciliğinde göstermektedir. Bu nedenle eser başlangıcında Dostoyevski benzeri bir psikolojik derinliğe sahip iken sonlara doğru bu derinlikten yüzeysel bir mistisizm içerisinde ayrılmıştır. Yazıldığı dönemin siyasi ve politik durumu Sosyalizm, Liberalizm ve Milliyetçilik içerisinde etkileşimli olarak ele alınmış ve Safa'nın kendi görüşleri çerçevesinde bir ideolojiyle son bulmuştur. Beşeri ve duygusal ilişkilerde ise Batı'yı cinsel güdülerle hareket eden bir maddeci olarak aktarmış, Doğu'yu ise manevi, ahlaki olgunluğa ve sorumluluğa eriştirmiştir. Matmazel Noraliya, tüm bu ikilikleri bir vücut içerisinde sona erdiren kişi olmuş ve Koltuğu ise Ferit'i mutluluğa, huzura ve erdeme kavuşturacak sembol görevini üstlenmiştir. Çok farklı konularla ilgilenen, bu konularda eserler veren Peyami Safa esasında her karakterde değişik biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Karakterlerin geçmişleri, yaşadıkları maddi sıkıntılar, sağlık sorunları, ailevi kayıpları, fikir çatışmaları, gelecekleri Peyami Safa'nın geçmişte ve eserin yazıldığı dönemde karşı karşıya kaldığı tecrübelerle, edinimlerle farklı şekillerde örtüşmektedir. Dolayısıyla Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ile birlikte yazar, okuyucuyu karakterler üzerinden kendi bulunduğu alana çekmeye çalışmaktadır. = Özkul, Barış. Peyami Safa Bir Portre. Birikim Dergisi. 29 Ara. 2019 Web. E.T. 23 Mayıs 2020."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mavi-gormeyen-gozler/", "text": "Ben, mavi ki; gökyüzüne, denize, göle ve ırmağa rengini veren mavi, gözlerden ırak oldum. Bazen sevgilinin saçına kurdele diye bağlanır, bazen de gönle hitap eden o gözlerde saklanırdım. Bebeğin doğduğundaki gözlerinde yerimi alır, bazen sonsuza dek oraya bağlanır, bazen de yerimi başkasına bırakırdım. Sonra taklidimi yaptılar gözlerde. Ben, mavi ki; gökyüzüne kendimi verdim, gökyüzü oldum. Hangi köşeye kaçarsan kaç, dünyanın neresine gidersen git, kafanı kaldırdığında sonsuzluk ben oldum. Dalıp gittiğinde baktığın yer, oturup bulutları şekilden şekle soktuğun yer ben oldum. Sonra diktiniz gökdelenleri, 100 katlı binaları, rüyalara da engel oldunuz, o güzelim bulutlara da. Görünmez oldum, bakılmaz oldum. Ben, mavi ki; deniz oldum, okyanus oldum. İnci kefalinin yurdu, Karadeniz aşkı hamsinin yurdu oldum. Gemilerde uzun yolculukların durakları, bazen de azıcık ekmek parası benim kıyımdaydı. Sonra yine geldiler pislikleri bana döktüler, çöplerini. Ben, mavi ki; Dünya oldum. Evrende kendimce tek mavi gezegen oldum. Sevdalının, hainin, sevgilinin ve vefasızın yaşadığı yer oldum. Tek başıma durmama rağmen hiçlikte, habersizce yaşayanlara bir durak oldum. Ben, mavi ki; sakinliğin ve dinginliğin rengi oldum. İnsanlar bilmeseler de en çok beni sevdiler ve giydiler. Farkında olmadan, dikkatsizce en çok bakılan renk oldum. Ben, mavi ki; maviyi unutan, mavi görmeyen gözlere sebep oldum. Bazen sevgilinin saçına kurdele diye bağlanır, bazen de gönle hitap eden o gözlerde saklanırdım. Ne kadar güzel bir cümle. Ellerinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/maydanoza-yer-vermek-hayattan-kesitler-2/", "text": "Bilirsiniz, küçükler veya sağlıkça kuvveti yerinde olanlar, minibüste, otobüste vs yaşlılara veya oturmaya ihtiyacı olanlara yer verirler. Ya da yer vermeleri gerekir diyelim. Çünkü ahlak ve doğru davranış diye bir şey var sonuçta. Bazı kişiler vardır, görür görmez yer verirler. Bazı kişiler de vardır, dibine gelse kalkıp da yer vermezler. İhtiyacı olan kişilere yer vermeyip de kendisi sağlam olduğu halde oturanlara da sinir olurum. Ha tabi bir de şöyle bir şey var, ihtiyacı olmadığı halde yer isteyenler. Bu tip gibi yeni bir tip gördüm geçenlerde, bir de maydanoza yer verenler var. Şimdi bağlama kursundayım, işte öğrenmeye çalışıyoruz. Grubun en gençlerinden biriyim. Böyle olunca anlatılan hikayeler, anılar direk dikkatimi çekiyor. Bağlama öğrencilerinden biri, bir abla üzerinden az zaman geçen bir anısını anlattı. Bir gün dolmuşa binmiş çocuğuyla beraber. Ayakta onlardan başka kimse yokmuş, oturacak da bir tane yer varmış. Tabi böyle durumlarda bir annenin aklından geçenler şöyledir: ya çocuğum otursun ben yanında bekleyim ya da ben oturayım, çocuğu kucağıma alayım. Tabi dolmuşlarda ikili koltuklar oluyor çoğunlukla. Boş olan yerin bir tarafında bir teyze oturuyormuş, yanına da pazardan aldığı maydanozu koymuş. Bizim abla demiş ki: Teyze bize yer verin, şu poşetinizi kaldırın da ben de çocuğumla beraber oturayım. Teyze vermiyorum demiş, ben buranın parasını da verdim. Tabi böyle olunca bizim abla sinirlenmiş: nasıl vermezsiniz, maydanozu kucağınıza alın veya yere koyun, ben de çocuğumla beraber oturayım, ne yapalım yani ayakta mı bekleyelim demiş. Buna karşılık teyze, parasını ödediğini ve oturamayacağını söylemiş ve başını başka tarafa çevirmiş. Dolmuşun içinde sesler yükselince olaya müdahale olan şoför de teyzeye Ayakta beklemesinler teyzecim demiş. Normalde teyze iki yerin de parasını ödememiş olsaydı şoförün daha sert çıkışacağına eminim. O arada biri inmiş ve şoför ablaya oraya oturabileceğini söylemiş. E şimdi bizim abla da haklı olarak Oturmam, ben buraya oturmak istiyorum demiş. Şoför de ablanın haklı olan bu tutumu karşısında bir şey diyememiş. Sonunda ablanın ısrarları ve çevreden de gelen tepki sesleri üzerine teyze maydanozu kaldırmış ve abla da çocuğuyla beraber oturmuş. Sonradan abla ekledi: Otururken biraz da sıkıştırdım, bir şey diyemedi dedi. Bir gün otobüsteyim ben de. Arkalardayım, çoğu kişi ayakta, zaten hep öyle ya. Olayın üzerinden baya geçti, tam hatırlayamadım ama hamile bir kadın bir gençten yer istedi. Genç de Yer mer vermiyorum, hep oturmak istiyorsunuz zaten, vermiyorum yer falan. dedi. Kadın da üstelemedi, kimse de bir şey demedi. Ha o zamanlar yaşım daha küçüktü galiba, aklımdan bir şey demek gelmedi. Ama şu anki aklım olsaydı, mutlaka bir şeyler derdim, ağır bir şekilde hem de. Bir de gencin bir rahatsızlığı falan da yok gibiydi. Gayet sağlamdı, var da demedi zaten. Bir de bir ara televizyonda Yaşlılara yer vermeyin, sağlıkları için zararlı diye bir haber gördüm. Ayakta beklemek onlar için zararlıymış. Bazıları için olabilir ama çoğunluk için bu fikre katılmıyorum. Her neyse. Bir gün yine otobüsteyken bir çocuk dedi ki: Anne sen bana neden yaşlılara yer vermemi söylüyorsun ki? Geçen haberlerde gördüm, yaşlılara yer vermemek lazımmış, ayakta durmaları onlar için daha iyiymiş. Herkes de duydu. Büyük ihtimalle annesinin çocuğa yer ver dediği yaşlı da duydu. Vay be. Her neyse, bu günleri de gördüm, siz de duymuş oldunuz. İyi yolculuklar hepimize. Teşekkür ederim yorumunuz için. O gün orada mıydınız? Çok merak ettim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/medeniyetler-ve-sehirler-kitap-incelemesi/", "text": "Bazı kitapların sadece isimleri dahi o kitabı okumamız için yeterlidir. Medeniyetler ve Şehirler de benim için öyle oldu. Medeniyetler ve Şehirler; büyükelçilik, dışişleri bakanlığı ve başbakanlık görevlerini yürütmüş olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun medeniyet ve şehir kavramları üzerine yeni bir bakış açısı getirerek şehirler ve medeniyetler arasındaki ilişkiyi incelediği kitabıdır. Ahmet Davutoğlu kitabında medeniyetlere ve şehirlere dair izlenimlerinden kesitler sunar, Batı merkezli dünya şehir tarihi yazımının yanlışlarına işaret eder, eksen şehirleri ve önemini vurgular. Medeniyetler ve Şehirler; giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde yazarın düşünce dünyasına zemin teşkil eden konular ve zihni serüven okuyucuya sunulur. Şehirlerle İlk Tanışmam: Mekanın İzleri başlıklı birinci bölümde, daha önce gidip gördüğü, bizzat tecrübe ederek hissettiği şehirlerin yazar üzerindeki izleri anlatılarak okuyucu medeniyetler ve şehirler üzerine bir gezintiye çıkarılır. Bu bölümde yazarın şahsi hisleri oldukça yoğundur. Samimi bir üslup ve yalın bir dille ele alınan bu bölüm, ikinci ve üçüncü bölümdeki daha teorik tahliller için bir ön hazırlık mahiyetindedir. Okuyucuda bir hatıra kitabı, hatta dünya seyahatnamesi tadı da hissettiren bölümün, okuyucunun hazırbulunuşluğu için oldukça yerinde olduğu söylenebilir. Kırka yakın şehirden bahsedilen bölüm, yazarın medeniyet tarihi idrakini anlamak için de oldukça önemlidir. Ne kadar sistematik olursa olsun hiçbir teorik tahlil, doğrudan insanın ruhuna ve zihnine hitap eden şahsi ve kendine özgü tecrübelerden daha etkili değildir. ifadesi ile Davutoğlu, ruh ve fikir dünyasındaki izlenimleri paylaşmasının önemine işaret eder. Kahire'de kaldığı üç ay için; Sanki bir laboratuvardaydım ve her anı değerlendirmezsem bu laboratuvarın sihri kaybolacaktı. diyen yazar, sadece Kahire'yi değil, gittiği her yeri bu şuurla değerlendirmiş gibidir. Bu yaklaşım, gezip görülen yerler için okuyucuya örnek olabilir. Şehir Tarihi Yazımı ve Osmanlı Şehri başlıklı ikinci bölümde özellikle Max Weber'in kavramsallaştırmaları çerçevesinde dünya şehir tarihi yazımının eleştirel bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Şehir tarihi çalışmalarının kurucusu Weber'in çalışmaları, Batı benzersizliğini ortaya koyma çabasının ürünüdür. O, insanlık tarihinde Batı insanını özne konumunda gördüğü gibi şehirlerin tarihinde de Batı şehrini özne konumunda gösterir. Bunlar, Batı'nın biricikliğini ortaya koyma çalışmalarının bir yansımasıdır. Medeniyetler ve Şehirler, Weber'in Occidental ve Oriental şehirler şeklinde yaptığı Batı merkezli kutuplaştırıcı/kategorik ayrıma bir cevap niteliği taşımaktadır. Bu bölümde söz konusu metodolojik hatalar açık bir şekilde izah edilmektedir. Osmanlı şehir tarihi yazımı üzerindeki etkileri ele alınmakta ve tarih yazımında Osmanlı şehirlerinin önemi vurgulanmaktadır. Tarihin Öznesi Olarak Şehir: Medeniyetler Tarihi ve Eksen Şehirler başlıklı üçüncü bölümde ise medeniyetler ve şehirler arasındaki ilişki, şehirlerin özgün/ibdai tasnifi ile incelenmektedir. Şehir tarihi yazımının Batı merkezi ile açıklanmasının yanlışlığına mukabil; şehirler, eksen şehirlerin kılavuzluğuyla tasnif edilir: Medeniyete Öncü Kurucu Şehirler Medeniyet Tarafından Kurulan Şehirler, Aktarılan Şehirler, Hayalet Şehirler, Tasfiye Edilen Şehirler, Etkileşim Şehirleri, Dönüşen/Dönüştüren Şehirler. Yazar, dünya şehir yazımına uzun bir süre egemen olan oryantalist yaklaşımda iddia edilenin aksine, başta Osmanlı şehirleri olmak üzere kadim Doğu şehirlerinin son derece dinamik bir şehir hayatına sahip olduğunu izah eder. Farklı Medeniyetleri Buluşturan/Dönüşen/Dönüştüren Şehirler başlığında Medeniyetler Harmanının Özne Şehri İstanbul için; Kadimin her aşamasında ve modern dönemde eksen şehir niteliğini koruyan İstanbul'un küreselleşme sürecinde tarihi akışın merkezinde olması kaçınılmazdır. Bu açıdan, İstanbul'un önümüzdeki yüz yıl içinde bir ulaştırma kavşağı, ticaret ve finans merkezi, kültür ve medya odağı olması, yaşayan canlı bir şehrin kaderidir. der. Bu müjdenin, tarih karşısındaki sınavımız olarak sorumluluk da getirdiği ortadadır. Zira ihya-inşa dengesi bir zihniyet meselesidir. Medeniyetler ve Şehirler, geçmişten günümüze medeniyetler ve şehirler hakkında sahih bilgi ve fikir sahibi olmak isteyenler için okurken çokça notlar alınacak değerli bir kaynaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mehmet-akif-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "12 Mart 2018'de prömiyerini yapan Mehmet Akif; 2 perde ve yaklaşık 2 saat uzunluğunda. Mehmet Akif, 12 Mart 2018 tarihinde Ankara Devlet Tiyatrosu'nda prömiyerini yaptı. Bu yıl 12 Mart, pazartesi gününe denk geldiği halde, oyunun pazartesi günü oynanması ve koltuklarımızın kenarlarında Mehmet Akif adlı oyunun kitabını görmemiz, prömiyerini izlediğim oyunu daha da güzelleştirdi. Mehmet Akif: Mehmet Akif, yaşadığı çağı iyi analiz etmiş. Kendini iyi tanımış. Yaşadığı coğrafyayı, mensubu olduğu Türk milletini iyi bilen bir aydındır. Milli şairimiz zor günler yaşamış olsa da prensiplerinden ödün vermemiş. Benimsediği değerlerini her daim dik duruşuyla savunmuştur. Mazhar Osman'ın da dediği gibi ''Akif şiirlerinde dinsizliğe, kaba sofuluğa, riyakar taassuba cihat açmıştır.'' Mehmet Akif'i değer verdiği birçok hocasından dinleyen Remzi Özçelik, kalbinin kalemiyle bir oyun yazmış. Dekor ve kostüm tasarımı: Oyunun kostümünü de dekor tasarımını da Dilek Kaplan üstlenmiş. Dilek Hanım'ın, oyun broşüründe de belirttiği gibi: Oyunda olabildiğince soyutlamaya gidilerek mekana bağlı kalmamaya çalışılmış. Kostüm tasarımında ise sade bir kostüm ve pastel renkler tercih edilmiş. Ayrıca meraklısı için oyun broşüründe kostüm eskizleri de var. Koreografi: Oyunun koreografisini, son zamanlarda gittiğim oyunlarda adını sıkça duyduğum Burçak Işımer üstlenmiş. Gerek denizin canlandırılması olsun gerekse kan betimlemeleri olsun, Burçak Işımer'in elinin değdiği bütün oyun boyunca hissedildi. Emeğine sağlık. Genel olarak: Remzi Özçelik'in oyun broşüründe de belirttiği gibi Mehmet Akif'i oyun olarak yazmak kolay değil. Oyuna beraber gittiğim arkadaşım çok beğense de benim çok içime sinmedi. Kötü değildi. Kesinlikle izlenir ama bana biraz lise zamanlarında okullarda oynadığımız tiyatroları anımsattı. Bunun da konunun ele alınışıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Oyun bana çok parçalı geldi diyebilirim. Biliyorum konu kolay değil. Hatta beraber giden iki kişi oyun hakkında çok farklı yorumlarda bulunabilir. Sanırım bu da ele alınan konuya bakış açısıyla ilgili bir durum. Ama ben şahsen daha orijinal bir oyun bekliyordum. Tabii bununla beraber -özellikle- aralarda mikrofon kullanılmadan, solo söylenen türküler çok ama çok hoşuma gitti. Sadece bu türküler için bile gidilir derim. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mehter-marslari-ve-gercek/", "text": "Her yurttaşın duyduğunda tüylerini diken diken edecek sözler bunlar, her duyduğunda melodisi de aklında çalar. Mehter ve ya mehteran dediğimiz Osmanlı yeniçeri askeri bandosu dünyanın en eski askeri bandolarından biridir. Kuruluşu hakkında tam bir birliğe varılmasa da ya Orhan Gazi döneminde ya da I. Murat Hüdavendigar döneminde kurulduğu söylenebilir. Ayrıca Türklerin askeri bandoları Osmanlı-Selçuklu ile başlıyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. İslamiyetten önceki Türk devletlerinde de bu gelenek bulunuyordu. Fakat burada yanıldığımız daha büyük bir nokta var. Tarih 1826'yı gösterirken 2. Mahmut, evvelki padişahların düşünüpte yapamadığı bir şeyi başaracaktı. Osmanlı'nın batılılaşması uğruna ve modernizasyon amacıyla Yeniçeri Ocakları'nın kapatılması. Tabii bunun yanında Ahi, Bektaşi Ocakları ve Mehteran Bölüğü de aynı kaderi paylaşacaktı. II. Mahmut Mehteran Bölüğü'nü kapatırken oradaki marşlar ve güfteler de bölükle birlikte kül olup uçtu. Bizim birçoğumuzun eski asırlardan kaldığını sandığımız Mehter Marşları aslında 2. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte yani 1908 yılından sonra bestelenmiştir. 1914'te Enver paşanın emirleriyle mehter marşları yeniden bestelenmeye başlanmıştır. Mehter bölüğünün kapatılırken beste ve güftelerin de ortadan kaldırılmasının sebebi, II. Mahmut'un modernizasyon girişimiydi. Yeniçeri ocağını kapatan bir padişah, eski orduyu anımsatan hiçbir şeyi yaşamla bağdaştırmak istememiştir. Bu bir nebze anlaşılabilir. Daha sonra Osmanlı'da milliyetçilik akımının yükselmesiyle birlikte bu marşların gücü keşfedilecek ve Osmanlı marşları tekrardan hatırlanacaktır. Osmanlı Devleti çok uluslu bir İmparatorluktu. Hiç şüphesiz kuranlar Türktü. Orduda Türkçe konuşulurdu fakat bir milli devlet değildi. Zaten o tarihte milli bir devlet düşüncesi de yoktu efendim. Yani konuyu şuna getiriyorum: Mesela Ceddin Deden marşına baktığımızda aslında zaten onun eski bir marş olamayacağını anlıyoruz. Bildiğiniz gibi Osmanlı'da devşirme sistemi var. Yani orduda da farklı milli unsurlar var. Şimdi Mohaç cengine giderken bu marşın söylendiğini bir düşünün derim. Milliyetçilik fikirlerinin hayat bulduğu vakitler 18. yüzyıla rastlıyor biliyorsunuz. Zaten burada bir tespit yapmaya gerek yok. Ceddin Deden Marşının Muallim İsmail Hakkı Bey tarafından1917 yılında yazıldığı bilgisi bulunuyor. Tabii daha sonra bu müzisyenimiz Rast makamında da İstiklal Marşı bestesi yapıyor. Fetih Marşı ise bizzat Arif Nihat Asya tarafından yazılmış olup taa 1980 yıllarında Yıldırım Gürses tarafından besteleniyor. Yine Tarihi Çevir Marşı Enver Paşa dönemine rastlıyor. Sonuç olarak burada bir bilgisizlik var. Bu marşların bir çoğu sanıldığı gibi 500-600 yıl öncesine ait değil, genelde bir asırlık mazileri var. Fakat mazisinin kısa olması marşların kötü olduğunu göstermez. Bana sorarsanız bu marşların gerçekten çok kıvrak kalemlerden çıktığı belli. Her birini dinlerken hayran olmamak mümkün değil. Her zamanki gibi yine döktürmüşsünüz. Mehter Marşı ateşleyici, cesaret verici bir marş. Günümüzde bizler bile dinlediğimizde cesaret veriyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/memnun-musun-turkiye/", "text": "Hayatımızın bir anında Hayata tekrar başlama şansı verilse yine aynı seçimleri yapar mısın? ya da Hayata tekrar geleceğini bilsen yine aynı hayatı mı seçersin? tarzında onlarca sorularla karşılaşmışızdır. Hatta yeri gelmiş bu soruları kendimize sorduğumuz anlar bile olmuştur. Genellikle verilen cevaplarda kesinlik olmasa bile insanın hayatında en azından küçük değişiklikler yapmak isteyeceğini tahmin ediyorum. Aslında bu tahminimi subjektif olarak gözlemlemek kolay ama bazı objektif verileri de paylaşarak neden böyle bir tahminde bulunduğumu açıklamak isterim. TÜİK'in 2020 Yaşam Memnuniyeti Araştırması'na göre 2020 yılında hayatından mutlu olan bireylerin oranı %48,2. Bu oran 2019 yılında ise %52,4. Ayrıca bu araştırma grafiği incelendiğinde 2015 yılından itibaren yaşam memnuniyet oranın düşme eğilimi gösterdiği ortada. Kısacası 2020 yılında yapılan TÜİK'in Yaşam Memnuniyeti araştırmasına göre toplumumuzun yarısından fazlası mutlu değil. Ayrıca bu konu hakkında ayrı bir çalışmaya da değinmek gerekirse; UNICEF'in 41 ülkede yaptığı araştırmaya göre ülkemiz memnuniyet sıralamasında son sırasında yer alıyor. Araştırma sonucuna göre ülkemizde 15 yaşındaki çocukların %47'si hayatlarından memnun değil. Araştırmada ülkemizi %38 ile Japonya ve %36 ile Birleşik Krallık izlemekte. UNICEF'in yaptığı bu araştırmaya göre hayatından memnun olan çocuklarının oranının en yüksek olduğu ülke %90 oran ile Hollanda olduğu görülmekte. Yüzdeleri incelediğimizde ülkemiz ve onu takip eden ülkeler arasında yaklaşık 10 puanlık bir fark bulunduğu görülmekte. Bu farkın ülkemizin teknolojik ve sosyal yönden sunduğu imkanların diğer karşılaştırılan ülkelerle arasında bir uçurum olduğunu gösterdiğini düşünmekteyim. Çünkü teknolojiyi ihtiyaç yanında sosyal hobi ve eğlence amacıyla kullanan en büyük nüfus gençlere ait. Bu imkanların geliştirilmesi gençlerin hayattan memnuniyet oranlarının da artmasını sağlayacaktır. TÜİK ve UNICEF'in iki araştırmasının yanında her yıl yayımlanan bir araştırma raporuna da değinerek toplumumuzun hayattan memnuniyetine ait birkaç objektif veri daha sunmak istiyorum. Gallup Araştırma Şirketi'nin 2019 yılında 145 ülkede yaptığı araştırmaya göre hazırlanan 2020 Küresel Duygular Raporu incelendiğine Pozitif/Olumlu Deneyim Endeksine göre ülkemizin 145 ülke arasında %48 oranı ile sondan dördüncü sırada yer aldığı görülmekte (Görsel 1). Ülkemizin ardından son üç sırada %46, %45, %38 oranlarıyla sırasıyla Litvanya, Lübnan, Afganistan yer almakta. Pozitif/Olumlu Deneyim Endeksinin ilk üç sırasında ise %85, %84, %84 oranlarıyla sırasıyla Panama, El Salvador, Guatemala yer almaktadır. Pozitif/Olumlu Deneyim Endeksi, katılımcılarına sorulan Dün iyi dinlenebildiniz mi?, Dün tüm gün size saygılı bir şekilde davranıldı mı?, Dün çok gülümsediniz ya da güldünüz mü?, Dün ilginç bir şey öğrendiniz ya da yaptınız mı?, Dün günün büyük bölümünde keyifli miydiniz? şeklindeki 5 adet soruya verilen cevaplara göre hazırlanmakta. Araştırma şirketi katılımcılara bu soruları sorarak, hayattan memnuniyet oranlarının kişi başına milli gelir düzeyi ile paralellik göstermesi yerine katılımcıların o an içinde bulundukları ruh hallerini yansıtmasını amaçlamakta. Bundan dolayı Pozitif/Olumlu Deneyimler Endeksinin ilk üç sırasında İsveç, Lüksemburg, İrlanda gibi ülkeler yerine Güney Amerika ülkeleri yer almakta. Pozitif/Olumlu Deneyim Endeksini oluşturan sorular arasında yer alan Dün ilginç bir şey öğrendiniz ya da yaptınız mı? sorusuna evet cevabını verenlerin en düşük olduğu ülke Türkiye. Ülkemizdeki katılımcıların yaklaşık %20 si bu soruya evet cevabını vermiş (Görsel 2). Yani 2020 Küresel Duygular Raporuna göre toplumumuzun %80'i bir gün önce ilginç bir şey öğrenmediğini ya da yapmadığını söylemekte. Bu durumun ülkemizin %80'inin tekdüze bir hayat yaşadığını açıklayan bir veri olduğunu söylemek bence yanlış bir şey olmayacaktır. Bu veri yüksek oranda tekdüze bir hayat yaşayan toplumumuzun hayattan memnuniyet oranlarının da düşük olmasını açıklayan bir gerçektir. Küresel Duygular Raporunun her yıl yayımlandığını önceden belirtmiştim. Peki önceki yıllara ait Küresel Duygular Raporunda yer alan Pozitif/Olumlu Deneyim Endeksini incelediğimizde ülkemiz nasıl bir seyir seyretmekte? 2019 ve 2018 yıllarında yayınlanan Küresel Duygular Raporlarına baktığımızda Pozitif/Olumlu Deneyim Endeksinde 143 ülke arasında ülkemiz sırasıyla %50 ve %53 oranlarıyla sondan dördüncü sırada yer almakta. Yani ülkemizde son 3 yıldır daha da azalan bir hayattan memnuniyet durumu mevcut. Ayrıca 2019 yılına ait Küresel Duygular Raporu'nda Pozitif/Olumlu Deneyim Endeksi'nde Dün ilginç bir şey öğrendiniz ya da yaptınız mı? sorusuna %26 kişinin evet cevabı verdiği görülmekte. 2020 yılına ait raporda %20 olan bu oranın 1 yılda %6'lık bir düşüş sergilemesi ülkemizin gittikçe artan tekdüze bir hayat yaşamaya başladığını ve bu durumun da düşük olan hayattan memnuniyet oranının daha da düşeceğini gösterdiğini düşünmekteyim. Açıkladığım bu üç çalışmanın verilerini bir bütün olarak incelediğimizde araştırma oranlarının dahi birbiri ile paralellik gösterdiğini görmekteyiz. İncelediğimiz bu objektif verilere göre ülkemizde her iki kişiden birinin hayatından memnun olmadığını düşünmek kaçınılmaz bir sonuçtur. Peki bu objektif verilere gerek kalmadan da bu sonuca ulaşamaz mıydık? Evde, sokakta, iş yerinde hayatın herhangi bir köşesinde kendimizi hayatın akışından çıkarıp çevremizdeki insanları incelediğimizde yine aynı sonuca varacağımızı düşünüyorum. Çünkü bu objektif verilerin ortaya koyduğu hayattan memnuniyet oranının bu kadar düşük olduğu toplumda sevgi ve saygı kavramları gün geçtikçe değerini yitirecektir. Bu kavramların değerinin yitirilmesi şiddet, cinayet, intihar, zorbalık gibi durumların toplumda sıradanlaşmasına sebep olacaktır. Bunun yanında akıllarda geçmişe bir özlem, dillerde keşkeler ile kurulan pişmanlık dolu cümleler yer alacaktır. Geçmişe özlem duyan bir toplumun çoğunluğunun gelecek için umut beslediğini düşünmek ise fazlaca iyimser olacaktır. Geleceğe umutla bakmayan bir toplumdan insanlığa yön verecek bir adım beklemek bana fazlaca abes geliyor. Kısacası bu durum Cengiz Han'ın bir çivi ile bir ülkenin nasıl kurtulacağını anlattığı söze benziyor. Toplumumuzu incelediğimizde gerçekten bu kadar yüksek orandaki objektif veriler göze çarpmakta mı sizce? Benim için bu sorunun cevabı büyük harflerle evet ama Türkçe dil kuralları nedeniyle küçük yazıyorum şuanlık. İşin esprisini bir yana bıraktığımızda hayattan memnuniyetsizlikten kaynaklanan negatif durumların artık göz ardı edilemeyecek şekilde toplumumuzda yer edindiğini çoğumuz fark etmiştir. Özellikle artan şiddet olayları, sosyal zorbalıklar, kadın cinayetleri, hayvan cinayetleri, intihar olayları bu durumun neden olduğu sonuçlar olarak görüyorum. Hayattan memnuniyetsizliğe sebep olan geçim sıkıntısı, tek düze hayat, verilen emeklerin karşılığını alamamak, adaletsizliklere maruz kalmak, hak arayamamak, işsizlik gibi negatif durumlar toplum içerisinde bu sonuçların daha da yaygınlaşmasına sebebiyet veriyor. Bununla ilgili yıllık işsizlik oranı ve yıllık intihar sayılarının seyirlerinin gösterdiği paralelliği örnek vermek isterim. 2012 yılında %8,4 oran işsizlik oranı 2012 yılından sonraki yıllarda %10'a yakın seviyelerde seyretmekte. Yıllık intihar sayısına baktığımızda ise 2012 yılında 2600 olan intihar sayısı 2012 yılından sonra 3200 seviyelerinde izlenmekte. Bu paralellik artan intihar sayısının artan işsizlik oranıyla ilişkisi olduğu yorumunu destekler nitelikte. Tabi bu durumu sadece intihar ve işsizlik ile ilişkilendirmemek lazım. Sosyal zorbalıklar, kişinin sesini duyuramaması, kadının toplum içerisinde maruz kaldığı baskı ve eşitsizlik gibi olumsuz durumlar hayattan memnuniyetsizlik oranının armasına ve intihar, cinayet, şiddet gibi sonuçların toplum içerisinde yaygınlaşmasına ve sıradanlaşmasına sebep olmakta. Toplumumuzda hayat memnuniyetsizliğinden kaynaklanan negatif durumlardan biri de geleceğe karşı umutsuzluk. Geleceğe karşı umutsuzluk günümüz genç sorunlarının en temellerinden biri. Aslında bu sorun bir yapbozun bütün hali. Bu yapboz işsizlik, eşitsizlik, torpil, beyin göçü, gelecek kaygısı gibi onlarca parçadan oluşmakta. Bu parçalar zamanla genç toplumun hayata karşı memnuniyetinde düşüşe ve sonrasında da geleceğe karşı umutsuzluğa sebep olmakta. Bunun yanında orta yaşlı toplumun da yaşadığı hayata karşı memnuniyetsizlik genç toplumun üzerinde negatif durumlara sebep olmakta. Örneğin geçim sıkıntısı yaşıyan bir ailede sosyal yönden çağın gerisinden kalmamak için mücadele eden gençlere, üretimde ve yönetimde söz sahibi olmak isteyen bir gencin kendisine güven duyulmaması ve şans verilmemesinden gençlerin yeteneklerinin körelmesine, geçim sıkıntısı veya işsizlik gibi ekonomik problemler gençlerin beyin göçü için fırsatlar kollamasına sebep vermekte. Hayattan memnun olmayan bir toplumun yarınını oluşturacak gençlerinin yarına umutla bakmayışı yarınlarında bugünden bir farkı olmayacağını gösteriyor sanırım. Çünkü bugünlerde gençlik enerjilerini üretmeye ve yönetmeye harcayamayan gençlik yarın için yapılacak bir hayal kuramamakta. Hayattan memnuniyetsizliğimizin resmi o kadar büyük ki. Toplumun en küçük birimi olan aile içerisinde bile memnuniyetsizliğin nedenleri birbirinden çok farklı. Bu kadar yoğun memnuniyetsizlikten kaynaklanan toplum üzerindeki yoğun stres ve depresyon birey içerisindeki küçük bir memnuniyetsizlik kıvılcımının topluma alev olarak yansımasına sebep oluyor. Bu alevi birey içerisinde kıvılcım iken söndürmek sosyal devlet anlayışı ile oldukça mümkün. Ama toplumu içerisine almış bir alev resmin en uzak köşesine bile küçük bir kıvılcım yollayarak yeni alevlere sebep olabilmekte. Bahsettiğimizi verileri incelediğimizde toplumumuz için artık resmin dört bir tarafını alevlerin sarmış olduğu ortada. Böyle bir toplumda sosyal devlet anlayışı ile alevleri söndürmeye çalışmak hiçbir şeye çözüm olmayacağı aşikardır. Hatta sosyal devlet anlayışının işleyişinin sorgulanmasına bile neden olacaktır. Bir yerden sonra ise geçti Bor'un pazarı sür eşeği Niğde'ye demek kaçınılmaz son olacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/menevislenen-ruya/", "text": "Sabah yüzüne vuran güneşle uyandı. Kollarını iyi yana açtı, dünyayı kucaklayacakmışçasına gerindi. Yıllardır çocuk bekleyen bir ailenin doğan çocukları gibi çarçabuk doğdu gün. Gece aymaz görünen gün aydı. Baba karınca, ekmek aslanın ağzında diyerek bir büyük çekirdek sırtlandı. Küçük kedi, yakalamayacağı kuşların peşine düştü. Kuşlar kırıntıların, ağaçlar suyun peşine düştü. Sürekli bir şeyler bir şeyleri kovaladı. Gün geceyi kovaladı. Öğle akşamı, akşam sabahı kovaladı. Pencereyi açtı. Gözleri acıyana dek gökyüzüne baktı. Birbirini kovalayan ama hiçbir zaman kavuşamayan bulutları izledi. Bulutlardan birisi dursa, arkasına baksa, bir an gitmese tüm bulutlar birbirine kavuşacaktı. Bir bulut kavuşmak istediği buluttan vazgeçse belki de hemen hemen tüm bulutlar birbirine kavuşacaktı. O bir buluttu belki bilemedi. O bir buluttu belki de sevdasından vazgeçemedi. Birkaç aydır başında birçok dert vardı. Son günlerde her şey üst üste gelmeye başlamıştı. Dün o kadar çok bunalmıştı, sıkılmıştı ki hava almak için dışarı çıktı. Kafasının içindeki asla susmayan seslerden kurtulmak için kalabalıklar arasında yürümeye başladı. Birbirine bağıran insanlar, kavga eden çiftler, dayak yiyen çocuklar gördü. Belki güzel şeyler de vardı ama o sadece bunları görüyordu. İstemsizce attığı adımlar sanki yerdeki kaldırım taşlarından biriydi. Yolun üst geçitle bağlanan sonu geldiğinde, hiç düşünmeden üst geçide çıktı. Kendiyle yaptığı kısa muhasebenin ve üstüne çok düşünülmemiş fikrin, hayal aleminden gerçeklerin içine çıkacağı sıra ortaya çıkan bir zarf. Zarfın içindekine olan merakı, her şeyden kurtulma düşüncesinin önüne geçti. Eğilip zarfı aldı. Açmak için yeltendi ancak biraz daha merak etmek istedi. Şu merak denen illet bizi hava gibi su gibi hayatta tutuyormuş meğer, diye geçirdi içinden. Gerisin geriye geri dönerek evin yolunu tuttu. Eve geldiğinde iyice sabırsızlanmıştı. Bir yandan zarfı avucunda sıkıyor bir yandan açıp okumak istiyordu. Bu sarı zarf, o tam boğulmak üzereyken tutunduğu tahtası olmuştu. İçinde bir kağıt olduğu belliydi. Hatta birçok kağıt vardı. İçinde ne yazdığını bilmiyordu ama bilmezken bile bu zarf hayatını değiştirmeye yetmişti. Onu daha önce hiç görmemiştim. Ama son birkaç aydır adını çok duymuştum. Her duyduğumda daha çok sevmiştim. Hayalimde tuttuğu köşeye, ona yüklediğim duygulara her gecen gün daha çok aşık olmuştum. Onu hiç görmediğim ve tanımadığım halde her gün daha çok bağlanmamı ise şuna bağlıyordum: Birisi tarafından sevilir olmak. Elbette çevremde beni seven insanlar vardı. Ama kardeş sevgisi, arkadaş sevgisi ya da anne sevgisi gibi değil. Bir kadının bağlı, tutkulu, gece uyurken düşünceli sevgisine açtım. Böyle düşünmeme bir başka sebep de o olmazsa olmaz diye değildi bu sevgi. Mesela onun bir sevdiğinin olduğunu öğrendiğimde bir başka kadında da arayabilirdim bu sevgiyi. Peki neden o diye düşündüm. Çünkü bazı tesadüfler insanın kaderinde dönüm noktalarıdır. Çünkü o sevginin, o aradığım sevginin en güzel tesadüfü onda gizliydi. Bu sevgiyi hiç görmemiştim. Belki de bundan dolayı onu hiç görmeden bu kadar bağlandım ve üstüne üstlük sevdim. Zarfın içinden diğer sayfayı çıkardı. Tam okumaya başlayacağı sıra, zorla güldürülmeye çalışılmış bir kuş gibi kapının zili çaldı. Devam etmek istedi. Ancak gerçek olmayan kuşların bu ızdırabını sonlandırmak için mektubu iyice bellenmiş eklem yerlerinden tekrar katlayarak zarfa geri koydu ve kapıyı açmaya gitti. Şu büyük şehirlerin bitmeyen trafiği gibi gönlüm. Her sabah her akşam, seni düşünmek için başladığım mesai saatlerine yakın sıkışıyor kalbim. Kocaman dünya küçülüyor içimde. Sığamıyorum. Bu bir hikaye midir bilinmez ama kozasından erken çıkan kelebek gibi daha yeni başlıyor her şey. İlk başta çelimsiz adımlar attık. Tuttuğumuz nefesi sakladık. Bir günlük yaşayabilmek için yıllarca çalıştık. Hakkımız sanıyorum bu hikayeyi anlatmak. Bizim de hakkımız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/merhaba-arkadaslar-insan-miyiz/", "text": "Her denk gelişimde Keşke 10 parmağım daha olsaydı da aynı anda hepsini ağzıma sokup kusabilseydim! dedirten aldatma, aldatılma haberleridir bana böyle bir yazı yazdıran. Gerçekten artık bu aldatılma olayı o kadar yaygınlaştı ki her birimiz tarafından çok doğal karşılanır hale geldi. İnsanların tepki gösterme katsayısı da yıllar ilerledikçe düştü resmen. En basitinden bir arkadaşımızla şu Murat Başoğlu'nun eşini aldattığı haberi paylaşsak Eee canım ne var bunda, herkes yapıyor. gibi tepkiler alır olduk. Bu denli alışıldık bir hal alması bana sıkıntı veriyor çünkü kesinlikle es geçilmesi normalleşen bir durum olmamalı bence. Adam eşini aldatmış diyorsunuz Hıım, normal yaa. diyorlar. E ama yeğeniyle aldatmış. diyorsunuz. Birden Vay şerefsiz! moduna giriliyor. Neyse... Zaten aldatmanın kendisi yeterince aşağılık bir davranış iken, Murat Başoğlu haberindeki ensest ilişki boyutuna değinmeyeceğim bile. Ben bu yazıda aldatmayı üç açıdan ele almak istiyorum: aldatmanın normalleşmesi, cinsiyet fark etmeksizin moda olması ve aldatmaya İslamiyet süsü verilmesi. Şu an için daha çok normalleşmesi boyutuyla ilgilenmek istiyorum. Elbette ki bunun altında yatan birçok sebep vardır ama ben esas sebebin insanların, aldatmanın meşru olduğuna inandırılması olduğunu düşünüyorum. Bu da online diziler, TV dizileri, filmler, kitaplar aracılığıyla ilmek ilmek beynimize işleniyor bence. Özellikle son yıllardaki popüler Türk dizilerini incelersek ve akşam işinden, okulundan döndükten sonra hep beraber televizyon başına kurulup bu dizileri büyük bir keyifle izleyen Türk aile yapısını göz önünde bulundurursak; problemin temeline de inmiş oluruz.İnsan göre göre, hayvan süre süre alışır. atasözüne hak vermemek elde değil. Bu popüler dizilerde aldatma olayı ve beraberinde gelen olaylara tanık olan bireyler artık alışma dönemine giriyorlar ve bu şekilde de onlara aldatma olayı meşruymuş gibi gelmeye başlıyor. Bilhassa Fox Tv'de yayınlanan-kusura bakmayın ama gerizekalıca diyeceğim türden- insanları gayrimeşru çocuk sahibi olmanın mutluluk getirdiğine inandıran yapıdaki diziler, 6-12 yaş grubundaki çocuklar tarafından sıkça izleniyor ve daha bu yaşlarda aldatmak özendiriliyor. Bunun için ne yapılmalı bilemiyorum çünkü sadece bu diziler de değil aslında. Ülkemizde son yıllarda oldukça rağbet gören yabancı bir dizi daha var aldatmayı özendiren: Game of Thrones. Namı diğer GoT. Bu GoT çılgınlığı İngilizce ile alakası olan olmayan herkesi sardı ve inanır mısınız, dayımın eşi bile izliyor. Şimdi, çocuklarına Cartoon Network izlettirmeyen elit ebeveynler gibi konuşmak istemem ama kültürel açıdan bizimle uyuşmayan bir dizi olduğu aşikar. İtiraf etmeliyim ki ben de izliyorum. İzlemeyenler olabileceği için isim vermeden örneklendirmeye çalışacağım. Dizide kralın karısı, kralı kendi erkek kardeşiyle aldatıyor. Öncelikle bir afallıyorsunuz ancak bir süre sonra böyle bir durumla gerçek hayatta karşılaştığınızda normal karşıladığınızı fark ediyorsunuz ve bir kez daha ürperiyorsunuz. Yani en azından ben ürperdim. Demem o ki bir şekilde hem ensestliğin hem de aldatılmanın meşru olduğuna inandırılıyorsunuz. Gerçi bu dizilerden bahsettim ama yasak aşk edebiyatımız için de her zaman geçerli bir akçe olmuştur. Bunu Halit Ziya'nın 1923'te yayımlanan Aşk-ı Memnu'sundan da anlayabiliriz. Nedense insanların acı çektiği, üzüldüğü, entrikaların döndüğü, kaosun fırsat kolladığı senaryolar hep bir odak noktası haline gelmiştir. Tabii ki buradaki örnekte de olaylar yine hepimizin bildiği üzere Bihter'in, eşini yeğeniyle aldatması ile başlıyor. Başkalarının acılarından zevk almak belki de insan doğasında vardır ama bunun sadece burada kalmasını diliyorum. İnsanların böyle şeyleri okuyarak, izleyerek normal bulmaya başlaması korkunç bir kabullenmişliği beraberinde getirmemeli. Lütfen sadece görün, okuyun, izleyin ama uygulamayın! Gelelim aldatmanın moda olması mevzusuna. Aldatmak deyince, e şimdi yalan yok, eskiden beri erkeklere yükleniliyor. Hatta halk arasında da sıkça dile getirilen bir Erkek değil mi, yapar. furyası bir anda beliriyor beynimde. Fakat son zamanlarda aldatmanın trendleşmesiyle birlikte cinsiyet fark etmeksizin çoğu insanın gerçekleştirdiği bir eylem oldu bu. Başından beri kurmayı kendime yediremediğim cümle ise şu aslında: Evet, artık kadınlar da aldatıyor... Kesinlikle altında yatan sebeplere bakılmasına bile gerek olmayan bir konu bu. Benim için aldatanın cinsiyetinin zerre önemi yok. Yani kadın veya erkek olması bir şeyi değiştirmeyeceği gibi, Ama şöyle şöyle oldu da ondan aldattı. diye başlayıp E n'apsaydı? gibi cümlelerle tamamlanan ve aldatan tarafın desteklendiği konuşmalar da hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü hiçbir sebep karşıdakinin aklını yok saymanızı, sadakatini boşa çıkarmanızı haklı kılamaz. Hele cinsiyet bunu sağlayacak en son etken. Doğuştan getirdiğiniz bir özelliğiniz sayesinde kişiliksizliğinizin sebep olduğu yıkımı örtemezsiniz. Kısacası cinsiyet fark etmeksizin aldatan taraf haksızdır diye düşünüyorum. Çok da netim bence. Buraya kadar fazla atarlı göründüğümü düşünmeye başladım. Sanırım konu ciddiyet gerektirince kendimi kaptırdım biraz. Hatta okuyanlar hakkımda Bu kız kesin aldatılmış. falan diye düşünebilir ama sanırım bu kez yaşanmışlıktan çok yaşananları görmüşlük böylesine katı olmama sebep oldu aldatmak konusunda. Yani evet, aldatılmadım ama çevremde öyle çok şahit oldum ki aldatmanın aile parçalayışlarına, huzur bozuşlarına... Bundan muzdarip olan ve memnuniyetsizliğini belirtmeyen insanlar olduğunu duyurmak istedim sanki. Umarım başarabilirim diyorum ve ele alacağım son açı olan aldatmaya İslamiyet süsü verilmesi saçmalığına yer vermek istiyorum. Konuya nasıl gireceğimi bilemiyorum. Sonuçta din alimi filan değilim ve her insanın Müslüman olması gerekmediğinin, insanların kendi dini tercihleri olabileceğinin de farkındayım. Ama %99,2'si Müslüman olan minnoş ülkemizin sözde dinci kişiliklerini eleştirmeden edemeyeceğim. Cidden böyle bir kitle var ve Ben dört karı alabiliyorum. şeklinde İslami sapıklıklarını meşrulaştırıyorlar. Maymun iştahlı oluşlarını peygamberimiz de çok eşliydi diye örtmeye çalışmaları da cabası. Öncelikle hazmetmeleri gereken konu şu ki İslamiyette evli olduğunuz kadının yani eşinizin izni olmadan bir başkasıyla evlenemiyorsunuz. Yani yiğidim, sen dört kadınla evlenebilirsin iyi hoş da ben bu coğrafyada buna izin verebilecek bir kadın tanımıyorum. Diyelim ki böyle bir kadın buldun, buna kanunlarımız izin vermiyor. Çünkü takdir edersiniz ki Medeni Kanun'da çok eşlilik yer almıyor. Şimdi bunun aldatmakla bağlantısı ne, diyeceksiniz. Şöyle ki adam eşinin izni olmadan bir başkasıyla birlikte oluyor ve bunun İslamiyet'te yer aldığını iddia ediyor. Ama aslında yaptığı, eşini aldatışına İslamiyet süsü vermekten başka bir şey değil. Umarım bu kitlenin mide bulandırıcılıklarına bir çözüm yolu en kısa sürede bulunur çünkü bu konuda bir önerim yok maalesef. Bu nefret kusan yazımı biraz daha duygusal noktalamak istiyorum. Sebep olarak da şunu göstereceğim: bir insan bir insana bunu yapmamalı be kardeşim. Karşıdakini yok saymaktır çünkü bu. Birine olan sevginiz, aşkınız ya da beslediğiniz duygunun adı her ne ise o duygu bittiği anda bunu ona söylemeli ve her şeyi sonlandırmalısınız. Çünkü karşıdaki insan bunu başkasından öğrendiğinde ya da kendi kendine böyle bir gerçekle yüzleştiğinde toparlanması zor olacaktır ve kendisini, eksikliklerini sorgulayacaktır. Bir süre sonra belki de kişisel özelliklerini eksiklik olarak nitelendirecek ve sonu gelmez bir özgüven eksikliği çukuruna itilecektir. Fakat üstte de belirttiğim gibi insan insana bunu yapmaz. Bu yüzden harap düşmesi gereken taraf siz değilsiniz, bırakın siz huzurlu bir rahatlama seline kapılmışken vicdanı sızlayan o olsun ve siz insanlığınızın keyfini sürerken o insan olup olmadığını gözden geçirsin. Güzel bir eleştiri olmuş. Ahlaksızlığın arkasında yatan en büyük sebeplerden birinin TV programları olduğunu ben de düşünüyorum. İnsanların mahremiyetine saygısızlık da had safhada. İlk Buluşma diye bir program var mesela erkekler eşlerinin yahut sevgililerinin yanındayken yanlarına başka kızlar geliyor , kıskandırmaya çalışıyorlar. Kadın burada zarar görüyor. İkinci mesele tek eşlilik aslında olması gereken ve istenendir o zamanlar Araplar sınırsız sayıda evleniyorlardı bu yüzden dört eşe izin verilmiş ama tek eşliliğin DAHA HAYIRLI olduğu vurgulanmıştır.Yazı için tekrardan teşekkür ederim. Sadece dizi konusunda farklı bir bakış açısı sunmak için bir kaç soru ortaya atmak istiyorum. Soruları gerçekten duraksayarak,cevaplamaya çalışarak okudum ama cevapladıkça kendimle çeliştiğimi fark ettim ve cevaplamayı bıraktım.Sadece şu gerçeklik mi diziyi etkiliyor,dizi mi gerçekliği etkiliyor muhabbetine değinecek olursam; bence bu bir döngü şeklinde ilerliyor olabilir.Yani;insanın kaostan zevk aldığı için bu kaosu gerçeğe yansıtması ve ardından bunu dizilere uyarlaması söz konusu olabileceği gibi,dizideki kaostan etkilenen insanın bunu gerçeğe yansıtması da söz konusu olabilir.Bu,insanların dizilerden etkilendiği gerçeğini kanıtlamış olurken gerçeğin dizilere yansıtıldığını da çürütmez diye düşünüyorum.Yorumun için teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/merhaba-okuma-ve-yazma-seruvenim/", "text": "Selam olsun, kelimelerle taşan gönlümün kapısını çalıp onları gün ışığına davet eden dostlara. Adeta bir doğum sancısı gibi hissettiriyor ilk kez yayımlanacak bu yazıyı yazmak ama sancısı kadar şifası da büyükmüş. Günlerdir ilk ne yazsam diye sancı çekip dururken fark ettim ki yazıya geçirecek bir şeyler düşünmesi ve iç sohbetler etmesi insanın kendiyle, bu bile ne güzel bir şifa imiş. Bu yüzden önce bu şansı ve cesareti veren dostlara buradan büyük bir teşekkür etmek istiyorum beni yüreklendirdikleri ve aralarına davet ettikleri, bu iyileştirici eylemi tecrübe etmeme olanak sağladıkları için yürekten selamlıyorum. Kendimi bildim bileli okumaya sevdalı bir yüreğim var. Okumaya ve okutmaya! Bu benim ömrümde hep bir sancı bir dinamikti. Toy ömrümün tatlı acı her anısında okumak benim en kıymetli yoldaşlarımdan biri olmuştur. İlk emri, hayatı, kader kitabına yazılmış yazımızı ve yazanın bize gönderdiği mesajları, şiirleri, romanları, gökyüzünü, mevsimleri, mis kokulu çiçekleri, meyve ya da gölge veren ağaçları okuma gayreti ve sevgisi beni hiç yalnız bırakmamıştır. Sevinince üzülünce şaşırınca yara alınca merhemi hep okumakta bulmuşumdur. Kendimi de şanslı hissetmişimdir hep bu yüzden. Şimdi buna bir de yazmak gayreti eklenince sanki içimde eksik kalan bir yer tamam oldu. Gerçekten çok güzel yazılar ve denemeler yazıyorsunuz. Okurken çok keyif alıyorum ellerinize dilinize kaleminize sağlık çok teşekkür ederim. Bu hoş ve samimi yazıdan dolayı tebrik ediyor, devamını bekliyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/metastaz-kitap-incelemesi/", "text": "2019 çok konuşulacak kitabı Metastaz, usta gazeteciler Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu ortaklığında yaklaşık 10 gün önce raflarda yerini aldı. Önceki kitapları Sızıntı ve Mahrem gibi Metastaz'ın da yayınevi Kırmızı Kedi. Bu sene yine Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan ve üzerinden 6 ay geçmesine rağmen hala çok satanlarda bulunan Yılmaz Özdil'in Atatürk'ü en yalın haliyle anlattığı Mustafa Kemal'in incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz. Metastaz'ı aldıktan sonra şöyle bir önsözünü okuyayım dedim ve 80. sayfada anca durabildim. Kitabın üslup ve anlatımını çok beğendim. İlk defa bu kadar akıcı ama çevirdiğim her sayfada içimin daraldığı bir kitap okudum. Metastaz içindeki resmi evraklardan alıntılara rağmen, tekrar tekrar tasnifler yaparak okuyucunun ana konudan kopmasını engellemiş. Bunlar 320 sayfalık kitabı adeta tek solukta okutuyor. Metastaz kelimesi tıbbi olarak kötü huylu kanser hücrelerinin vücudun başka bölgelerine yayılarak yerleşmesi durumuna denir. Kitaba isim olarak Metastaz'ı seçmeleri tıbbi terim anlamını göz önüne alırsak nokta atışı bir seçim olmuş. Çünkü kitap esas olarak 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında ülkemizdeki tarikatların devleti ele geçirmesini anlatıyor. Metastaz araştırmacı gazeteciliğin hakkını veren bir çalışma. Nasıl ki Necip Hablemitoğlu'nun yazdığı Köstebek kitabı Fetö'nün polis ve askeriyedeki işleyişini yıllar öncesinde tüm çıplaklığıyla anlatıyorsa; Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu'nun yazdığı Metastaz'da aynı şekilde Fetö ve ondan sonraki boşlukta ülkenin kılcal damarlarını ele geçiren Menzil, Kurdoğlu, Yazıcı, Okuyucu, Süleymancı gibi tarikatları tüm açıklığı ile anlatılıyor. Ama korkarım insanlar Metastaz'ın değerini 4-5 sene sonra aynı Fetö gibi iş işten geçtikten sonra anlayacak. Kitabı okurken fark ediyorsunuz ki devletimiz FETÖ belasından hiç ama hiç ders çıkartmamış. Kitapta, 15 Temmuz sonrası devlete sızan cemaat ve tarikatların köşe başlarını nasıl tuttuğu isim isim, kurum kurum anlatılıyor. Metastazı okuduktan sonra o zamana kadar dünyadan bir haber olduğunu anlıyorsunuz. Mesela Havelsan'da İskenderpaşa cemaati hakimmiş. Savunma sanayiinde ise genel olarak Rıfailerin adı geçiyormuş. Başka bir sayfada ise sağlık bakanının çocuk ölümleri ile ilgili Menzil şeyhinden İstihareye yatarak onlarca çocuğun ölümü hakkında bir işaret istediği ve olayın sümen altı edildiği yazıyor. Menzilci polislerin Polis Akademisi mescidince Vird zikri çekmesinden, Fetö borsasından ve Fetö yargılamalarından da bahsediliyor. Tahliye ettiği FETÖ şüphelisi işadamlarını tutuklatan savcıyı FETÖ'cüdiyen hakimi, FETÖ soruşturmasında rüşvet aldığını ortaya çıkaran başsavcının rüşvet alan bir FETÖ'cü olduğunu iddia ettikten sonra tutuklayan hakim, FETÖ'den tutuklandı. Adeta usta bahçivan uşak olayına dönen bu olayı mantık sorusu çözer gibi alt alta yazmadan anlayamıyorsunuz. Bunlardan dolayı Metastazı okurken her sayfanızda midenize kramplar girecek benden söylemesi. Yazının sonunda toplayacak olursak günümüzün Uğur Mumcuları Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu herkesin kütüphanesinde bulunması gereken başarılı bir eser ortaya koymuşlar. Günümüzün paralı gazetecilerine ve yazdıkları copy-paste kitaplara Metastaz ile adeta gazetecilik dersi vermişler. Metastaz şimdiye kadar 10 günde 100.000 satış rakamına ulaşıp 3 baskıya girdi. Umarım 30. hatta 300. baskılarını da görürüz. Yazımı Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözüyle noktalamak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. Hicbir oluşum içinde bulunmamış bir şahıs neden bu kadar keskin konuşur, nasıl bu kadar net ve ileri görüşler ifade edebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/michelangelo-kimdir-o-hayati-ve-eserleri/", "text": "Michelangelo ya da tam adıyla Michelangelo di Lodovico Buonarotti Simoni, Rönesans dönemine damga vurmuş İtalyan sanatçıdır. Davut, Adem'in Yaratılışı, Pieta ve Kıyamet Günü gibi iz bırakan yapıtlarla tanınan Michelangelo; resim, mimari ve heykel gibi alanlarda eser vermiştir. Rönesans döneminde İtalya'nın en önde gelen sanatçılarından biri olmuş, özellikle resim ve heykel sanatında icra ettiği eserlerle sanat tarihine damga vurmuştur. Michelangelo'nun hayatı, birçok dönüm noktası ile doludur. Şüphesiz Rönesans döneminin en önemli parçası olan Medici Ailesi ile kurduğu ilişki, onun sanatsal gelişiminde önemli düzeyde rol oynamış ve bugün dünya çapında tanınan bir sanatçı haline dönüşmesinde belirleyici olmuştur. Michelangelo, İtalya'nın orta kuzey bölgesinde konumlanan Arezzo kentinin yakınlarındaki Caprese köyünde, 6 Mart 1475 tarihinde doğmuştur. 18 Şubat 1564 tarihinde ölümüne kadar birçok önemli eseri sanat tarihine kazandırmış ve Rönesans döneminde Avrupa'nın gelişiminde hayati bir rol oynamıştır. Rönesansın en ikonik figürlerinden biri olan Michelangelo'nun hayatı, eserleri ve sanat perspektifi hakkında merak edilen detayları derledik. Michelangelo'nun hayatı, Floransa'ya taşınması ile birlikte dönüşüme uğramıştır. İtalya'nın en ünlü sanatçılarından biri olan Michelangelo, dönemin ünlü ressamlarından biri Domenico Ghirlandaio'nun yanına çırak olarak verilmesiyle bir kırılma yaşamıştır. Henüz 13 yaşındayken Rönesansın en önemli figürlerinden biri olan Ghirlandaio ile tanışan Michelangelo, burada Medici Ailesi ile tanışma fırsatı elde eder. Medici Ailesi, Rönesans hareketlerinin finansörü olan ve Avrupa aydınlanmasında en önemli rolü üstlenen zengin bir ailedir. İtalya'nın Floransa şehrindeki birçok tarihi mabedin yapılmasında öncü olan aile, aynı zamanda döneminde sanatın gelişimine olan katkılarıyla tanınır. Dolayısıyla Michelangelo'nun Medici Ailesi ile tanışması gerçek anlamıyla dönüm noktasıdır. Özellikle Lorenzo de Medici, Michelangelo'nun hayatı içerisinde önemli bir yere sahiptir. Floransa şehrinin gayri resmi olarak başkanlığını yürüten Lorenzo, Rönesans döneminde ise doğrudan fiili olarak şehrin hükümdarlığını elde etmişti. Michelangelo ise San Marko Bahçesi içerisinde Lorenzo de Medici ile tanışmış ve ondan önemli ölçüde destek görmüştür. Michelangelo'nun hayatı, 26 yaşında çok daha önemli bir kırılma noktasından geçmiştir. Sanat tarihinin en büyük heykeltıraşlarından biri olmasına giden yol, henüz 26 yaşını yeni doldurmuşken açılır. Michelangelo, dünyaca ünlü Davut heykelini yaptığında 26 yaşındaydı. Heykel, yaklaşık olarak 5.5 metre uzunluğundaki bir mermer taştan inşa edilmiştir. 1501 yılında yapımına başladığı Davut heykelini 1504 yılında, aradan geçen 3 yıl içerisinde tamamlamış ve bu başyapıtı ile dönemin önde gelen sanatçıları arasında kendini kabul ettirmiştir. Michelangelo, Davut heykelinin yapımında gece gündüz çalışmıştır. Yaşamının büyük bir bölümünü adadığı heykeli herhangi birinden ya da yardımcıdan destek almadan tamamlamış olması takdire şayandır. Davut heykelini tamamlamasının ardından 1505 yılında Michelangelo'nun hayatı açısından bir başka dönüm noktası gelişir. Papa II. Julius, Davut heykeli ile sanatsal kişiliğinin farkındalığını açık bir şekilde gösteren Michelangelo'ya, yaşamı boyunca elde ettiği en önemli başarılardan biri olarak kabul edilen Sistina Şapelinin tavan resimlerini yapması görevi verilir. 520 metrekarelik dev bir alan üzerinde yaptığı bu çalışma ile Michelangelo, yine takdir kazanmayı başaracaktır. Yaklaşık olarak 3 yılda tamamladığı tavan resmi ile yine tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başaran İtalyan sanatçı, burada yaratıcılığının doruk noktası olarak kabul edilen birçok figüre yer vermiştir. Sistina Şapelinin tavan kısmında; Nuh Tufanı, Adem, Havva ve Eski Ahit'ten esinlenerek oluşturduğu figürler, döneminin sanat perspektifinin çok ötesindedir. Burada oluşturduğu anlatılardan sadece biri olan Adem'in Yaratılışı anlatısı, batı resim tarihi açısından kritik bir dönemeç olarak kabul edilir. Bu anlatı, dönemine dek yapılmış en canlı ve estetik tasvirdir. Michelangelo'nun eserleri; heykel, mimari ve resim olmak üzere 3 farklı şekilde incelenmelidir. Bununla birlikte Michelangelo'nun yaşadığı dönemin rekabet gücü yüksek sanatsal kişilerden bağımsız olarak düşünülmesi, incelenmesi ve analiz edilmesi doğru değildir. Michelangelo'nun hayatı, Rafael ve Leonardo da Vinci'den bağımsız olarak düşünülemez. Leonardo, Michelangelo ve Rafael arasında Rönesans dönemi içerisinde oldukça iddialı, naif ve hoşgörülü bir rekabet vardır. Bu üç büyük sanatçı, Rönesans'ın hazırlanmasında ve Avrupa tarihinin sanatsal perspektifinin gelişmesinde hayati düzeyde öneme sahiptir. Bu üçlü ilişki öylesine güçlüdür ki birçok efsanede bu üç büyük sanatçının birbirlerine verdiği destekten izler vardır. Bazı efsanelere göre papanın Sistina Kilisesinin resim işlerini Michelangelo'ya vermesinde Rafael'in etkisi vardır. Buna karşın Michelangelo, şapelde görev almasının aksine kilisenin resimlerini yapmaktan imtina eder. Papa tarafından verilen bu görevi reddederek, papanın gözünden düşer ve bir daha bu tarz bir iş alamaz. Bu eserlerin çok büyük bir bölümü heykel sanatına ilişkindir. Bununla birlikte Michelangelo aynı ölçüde resim sanatında da iddialı bir yeteneğe haizdir. Onun ressam kişiliği tarihe damga vuran; Aziz Antonio'nun Azabı, Defin Töreni, Doni Tondo ve Leda ve Kuğu gibi tablolarla açığa çıkar. Michelangelo'nun hayatı her ne kadar sanatçının başarılarla dolu kariyeri açısından önemli olsa da onun Rönesans'a etkileri çok daha incelenmeye değerdir. En nihayetinde Rönesans dönemi, Avrupa için bir kırılma noktası ve bugün elde ettiği siyasi birliğin ve gelişmişliğin temellerinin atıldığı sanatsal sıçrayış sürecidir. Michelangelo Medici Ailesi ve dönemin önde gelen diğer sanatçılarıyla kurduğu ilişkiyle Rönesans'ın en büyük sanatçıları arasına girmiştir. Eserleri uzun yıllar boyunca sanat galerilerinden sergilenmiş, bazı eserlerinin kopyaları ise Rönesans'ın başkenti Floransa şehrinin en turistik alanlarının simgesi haline dönüşmüştür."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mihri-musfik-hanim/", "text": "Bu yazımda sizlere çok değerli bir hanımefendiyi anlatmaya çalışacağım. Mihri Müşfik Hanım kimdir, neler yapmıştır, tarihin tozlu sayfalarında yer edinebilmeyi nasıl başarmıştır? Onun hakkında ne biliyoruz ya da ne bilmiyoruz? Bunlardan bahsedeceğim. 26 Şubat 1886 tarihinde İstanbul'da, Kadıköy'ün Bahariye semtinde dünyaya gelmiş. Babası, Askeri Tıbbiye'de ders veren ve Tıbbiye Nazırı veya Tıbbiye Reisi olarak da bilinen Dr. Çerkez Ahmet Rasim Paşa'dır. Rasim Paşa kızları Enise Salih, Refik ve en küçük kızı Mihri'ye iyi eğitim vermek için elinden geleni yapar. Kızlarını zamanın revaçta olan anlayışına uygun şekilde yetiştirmek isteyen Mehmet Rasim Paşa, onlara edebiyat, müzik ve resim alanında özel dersler aldırır. İlk eğitimini eve gelen özel mürebbiyelerden alan küçük Mihri, bir süre sonra edebiyat ve müzik derslerini bırakır ve resim dersleri üzerine yoğunlaşır. Sultan Abdülmecid'in annesi Bezm-i Alem Sultan, Mihri Hanım'ın büyük halası olur. Sultan Abdülmecid'in eşi Verdicenan Kadınefendi ise Mihri Hanım'ın öz halasıdır. Mihri'nin resime olan tutkusu gün geçtikçe artar, resim, hayatının önceliği haline gelir. O dönemde ünlü saray ressamı İtalyan Fausto Zonaro'nun (1854-1929) atölyesinde özel resim dersleri alır. Bu eğitimler yaklaşık iki yıl kadar sürer. Bu dönem içerisinde imparatorlukta kendini sanatında geliştirebileceği okul yoktur. 1882 yılında açılan, dönemin ilk sanat akademisi, Osman Hamdi Bey'in II. Abdülhamit'ten aldığı izinle kurduğu Sanayi-i Nefise Mektebi, sadece erkeklere eğitim vermektedir. Bu nedenle Mihri'nin içerisinde Avrupa'ya gidip eğitim tahsil etmek gibi bir istek büyür. Bir Osmanlı Prensesi Mihri Müşfik isimli kitabın yazarı, İstanbul Kadın Ressamlar Derneği Başkanı ve sanat tarihi araştırmacısı Nilgün Sarp, genç Mihri'nin tuvale olan tutkusu ve gençlik heyecanıyla kendini İtalya'da bulduğunu aktarıyor. Henüz yirmili yaşlarında genç bir kızın resim eğitimi almak amacıyla Avrupa'ya gitmek istemesinin onaylanmayacağını düşünen Mihri Hanım, bu iş için dönemin Fransız elçisinin eşi Madam Barrer'den yardım istemiş ve Barrer'in hazırlattığı sahte bir Fransız pasaportuyla Galata'dan kalkan bir İtalyan gemisine binerek Roma'ya gitmiş. Roma'da Madam Barrer'in evinde bir süre konuk olmuş fakat İtalya'da aradığı ortamını bulamayınca kısa süre sonra o dönem sanatın merkezi sayılan Paris'e geçme kararı almış. 1919 yılında İtalya'ya gidişinin nedeninin İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarıyla olan yakın ilişkilerinin olduğu sanılmaktadır. Bir yıl sonra İtalya'dan geri döndüğünde, iki yıl daha İnas Sanayi-i Nefise'de ders verir. Bu arada Müşfik Bey ile olan evliliğini de bitirir. 1923 yılında tekrar İtalya'ya döner. Mihri Müşfik, Roma ve Paris'te pek çok ressam ve edebiyatçı ile dost olmuştur. Bunlardan biri de İtalyan şair Gabriel d'Annunzio'dur. Onun aracılığı ile Papa XV. Benedict'in portresini yapar ve bir klisenin fresklerinin onarımında çalışır. Vatikan'da ilk kez bir Papa, başka dinden bir kadın ressama poz vermiştir. Bu tablo Vatikan Müzesi'ndedir. Ayrıca kendisinin vatikan'a giren ilk kadın ressam olduğu söylenir. Bursa eşrafından, saygın bir çevreye sahip Doktor Selami Paşa'nın oğlu Müşfik Selami Bey (1890-1942), Mihri Hanım'ın Paris'e yerleştiği sıralar, Sorboune'da siyasi bilimler öğrenimi görüyordur. Nilgün Sarp'ın anlatımına göre Mihri Hanım'ın kendi kazancıyla satın aldığı Paris'teki iki evinden birini kiralar. Bu durum iki gencin de kaderlerini değiştirir. Aralarındaki ev sahibi-kiracı ilişkisi bir süre sonra sevgi bağına dönüşerek evlilikle sonuçlanır. Paris'te bohem hayatı yaşadıkları kayıtlara geçse de, mutlu bir evlilik sürerler. Orada yaşadıkları rahat hayatı İstanbul'da da sürdüren Mihri Hanım ve Müşfik Bey'in evlilikleri dedikodular ve ailelerin hoşnutsuzlukları sebebiyle yıpranır. 1922 yılında eşinden boşanmak durumunda kalır. Bu tarihe kadar eşinin ismini soyadı olarak kullanır ve ülkesinde de bu isimle tanınır. Ayrıldıktan sonra babasının ismini kullanmaya başlasa da Müşfik adı kalıcı olur. Bir gün Paris'teki Türk elçiliğinde düzenlenen resepsiyonda Fransızlar ile bir borç anlaşması yapmak üzere Paris'e gelmiş olan dönemin Maliye Nazırı Cavit Bey, Mihri Hanımla tanışarak onun bilgi birikimi ve görgüsü karşısında etkilenir. Cavit Bey, Dar'ül-muallimat adında bir kurum kurulacağını, burada kadın öğretmenler yetiştirileceğini ve akademi eğitimi alan biri olarak Mihri Hanım'dan bu işe destek olmasını ister. Mihri Hanım bu iş davetini kabul eder. 1913 yılında Dar'ül-muallimat'a resim hocası olarak atanır ve bir yıl resim hocalığı yapar. Ertesi yıl İnas Sanayi Mektebi'ni açan Mihri Hanım, hatta bu iş için değerli bir yüzüğünü satar. 1913-1922 yılları arasında İstanbul'da yaşayan Mihri Müşfik, Paris'ten dönüşünde Türk sanatında pek çok ilke imza atar. Dar'ül-muallimat adıyla anılan kız öğretmen okulları o dönem kızların gidebildiği en yüksek okullardır. Kızların Sanayi-i Nefise Mektebi'ne alınmamaları ve onlara güzel sanatlar eğitimi verecek bir okul olmayışı Mihri Müşfik'i bu konuda adım atmaya iter. Resmi makamlara başvurarak yoğun girişimlerde bulunur. Saygın bir aileye mensup olması, çevresinin geniş olması ve sahip olduğu eğitim statüsüyle Mihri Müşfik, dikkate alınan bir kişiliktir. Onun bu yoğun girişimleri, Türk resim sanatında isim yapmış birçok kadın ressamın yetişmesini sağlayan okulun 1 Kasım 1914'te kurulmasıyla sonuçlanır. İkinci Meşrutiyet döneminin özgürlükçü ve yenilikçi ortamında Mihri Müşfik, bu yıllarda İstanbul'da resim öğretmenliği yapmanın ayrıcalıkların yaşar. Nilgün Sarp'ın anlattıklarından Beyazıt'taki Zeynep Hanım Konağı'nın iki odasının Mihri Müşfik Hanım'ın kullanımına açıldığını öğreniyoruz. Henüz iki dersliği olan mektebin bir odasında heykelcilik eğitimi, diğer odasında ise resim eğitimi verilir. Sarp, mektebin ilk öğrencilerinden birinin 16. Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit'in annesi Nazlı Ecevit olduğunu belirtir. Okulun diğer öğrencileri arasında yine ilk kuşak kadın ressamlarından Fahrelnisa Zeyd, Aliye Berger, Feyhaman Duran'ın eşi Güzin Duran gibi öncü isimlerin bulunduğunu görürüz. Mihri Hanım, kız kardeşi Enise Salih Hanım'ın eşinden ayrılarak İsviçre'de Bale Sanatoryumu'nda ölmesi, arkasından da ilk resim dersini verdiği yeğeni Hale Asaf'ın 1938 yılında Paris'te kanserden ölmesinden sonra, Paris'te fazla oturamadı. Ülkesinde de kendine yöneltilen baskıcı tutumundan dolayı Amerika'da yaşamaya karar verir. Bir süre New York, Washington, Chicago'da üniversitelerde konuk resim profesörlüğü yapar ve zengin Amerikan ailelerine özel dersler vererek geçimini sağlar. Fakat yaşlılığı yoksulluk ve zorluklar içinde geçer. 1954 yılında Amerika'da ölür ve Kimsesizler Mezarlığı'na gömülür. Yine bir kıymetimize hakettiği değeri vermemişiz. Malesef bu ve bunun gibi birçok örnek sanat tarihimizde mevcut. Çok üzücü bir durum. Kalıpları kırmayı seven bir kadın olan Mihri Müşfik, ilkleri hayatına geçiren insanların yaşamak zorunda kaldığı ne varsa yaşamıştır. Son derece cesur ve tutku dolu bir kadındır. Resme olan tutkusu aristokrat bir yaşamı bırakıp, bohem ve çoğu zaman da yoksul bir yaşam sürmesine sebep olmuştur. Modern yaşam anlayışı yüzünden çevresinin tepkisini toplar. Son derece rahat davranan, dekolte giyen ve çok güzel bir kadın olan Mihri Müşfik, Avrupalı kadın imajı çiziyordu. Sosyal yaşamı da çok seviyordu ve aynı zamanda bir salon kadınıydı. İtalya ve Fransa'da yaşadığı dönemlerde sanat okullarında ve özel atölyelerde öğrenim görür. Batıda çağdaş resim akımlarını yakından takip eder. Bugün yaptığı resimleri incelediğimizde klasik resme hakim olduğu kadar, çağdaş akımlar doğrultusunda da resimler yapmıştır. Özellik portrelerde, yaşadığı dönemin akımları olan kübizmin ve ekspresyonizmin etkileri görülür. İyi bir portre ressamı olan Mihri Müşfik, portre ve otoportrelerini ağırlıklı olarak dışavurumcu bir anlayışla yapmıştır. Fırça darbeleri ve ışığı, ifadeci bir anlayışla uygulamıştır. Bu anlayışı onun portrelerini özgünleşmiştir. Mihri Müşfik Hanım, bu eserinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından, eski Viyana Sefiri, İstanbul şehreminlerinden Ali Rıza Bey'in annesi Naile Hanım'ı betimlemektedir. Önemli geleneksel bir Osmanlı kadınının portresidir. Naile Hanım'ın giysileri, oturuşu, elinde tuttuğu tesbihi, geçmişi yansıtmaktadır. Otoriter yüz ifadesi, Osmanlı toplumunda, kadınların yaşlanarak kazandığı gücü, evindeki diğer kadınları yönetecek konuma gelmiş olduğunu göstermektedir. Resim, kafesli pencereleri ve divanıyla bir Osmanlı evini betimlemekle birlikte, Naile Hanım'ın ceketi, sırtını dayadığı duvardaki Rokoko süslemeler ve perdenin kordonu gibi detaylarda, Batılılaşmanın izleri görülmektedir. Ayrıca Taha Toros'un kaleme almış olduğu 'İlk Kadın Ressamlarımız' isimli yapıtın dipnotlarından, sanatçının 1988 yılına kadar yapılan araştırmalarda Türkiye'de 32, İtalya'da 36, Fransa'da 23 ve Amerika'da 60'ı aşkın olmak üzere, 150 dolayında eseri kayıt altına alındı. Bu sayı da oldukça başarılı olduğunun bir göstergesidir bence. Kız öğrencilerin devam ettiği bir Güzel Sanatlar Akademisi olan İnas Sanayi Nefise Mektebi'nin ilk kadın yöneticisi olan Mihri Müşfik Hanım, burada pek çok kadın ressamın yetişmesine katkıda bulunmuş. Edebiyat-ı Cedide şairlerinin yazdıklarını resimleyerek bir Edebiyat-ı Cedide Resmi yaratmış. Sanatçı, eserlerinde eşi Müşfik Selami İnegöllü ile evli kaldığı (1905 1922) dönemde Mihri Müşfik, diğer dönemlerde ise Mihri Rasim imzasını kullandı. 1903 Nisan'ında, 17 yaşında bir genç kız, elinde bavulu, etrafındaki yapıların görkeminden büyülenmiş bir halde Roma'nın orta yerinde dikiliyordu. Türkiye'de, Avrupa'da, Amerika'da yaşadı. Büyük savaşlar gördü. Büyük sanatçılarla birlikte oldu. Büyük bir ressam oldu. 1954'te New York'ta kimsesizler mezarlığına gömüldüğünde, ardında hep sınırlarda yaşanmış bir hayatın hatıralarını bıraktı.Mihri Müşfik, 20. yüzyılın başında Türkiye'de kadın olarak var olma savaşına kendini adamış bir figürdü. Aynı yüzyılın sonunda, aynı coğrafyada çevirmen Ulaş Ekin adım adım Mihri Müşfikin izlerini takip edip İstanbul'u, Roma'yı, Paris'i arşınladı. Gerçekte Mihri Müşfık'in izinden giden kahramanını nefes nefese kovalayan bir yazar mıydı yoksa sadece aşık bir erkek mi?Metinden çok yayınlanan fotoğrafa takılıyor gözüm. Mihri Hanım otoportresinin önünde poz vermiş. Elinde fırçası, başında boneye benzer 1920'lere has şık şapkasıyla görünüyor. Şimdi fark ediyorum. Olgun bir kadın var karşımda. Kırkını devirmiş bir kadın. Ne zaman geçti onca yıl? Geride bıraktığı her şehirden bir yara devralmış gibi bakışları. Her aşktan, her ayrılıştan, altında yaşadığı her gökten bir iz var bu sefer Mihri Hanım'da. Gelecek, her zamanki gibi gözdağı veren müphem bir boşluk. Mihri Müşfik Hanım hakkında Sayın Emre Caner'in kaleminden çıkmış, 2011 yılında yayınlanmış Mihri Müşfik Hanım'ın izinde adlı bir eser de mevcuttur. Okunması tavsiye olunur. Umarım yararlı bir yazı olmuştur. Yorumlarınızı ve görüşlerinizi esirgemeyiniz. Ayrıca buraya tıklayarak daha farklı ayrıntılara da ulaşabilirsiniz. Teşekkür ederiz harika bir yazı, devamını bekliyoruz ."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mikadonun-copleri-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "Melih Cevdet Anday'ın kaleme aldığı, Mikado'nun Çöpleri uzun bir aradan sonra, Suat Özturna yönetmenliğiyle tekrar devlet tiyatrolarında seyirciyle buluştu. 15 Şubat 2018'de prömiyerini yapan Mikado'nun Çöpleri; 2 perde ve yaklaşık 1 saat 55 dakika uzunluğunda. Mikado'nun Çöpleri: Bir kadın ve bir erkek... Bir gece sokakta sıra dışı bir karşılaşma... Dışarısı öyle soğuktur ki çocuğuyla birlikte dışarda kalan kadını, hiç tanımadığı bir adam evine davet eder. Bu davete birçok kılıf uydurulur. Merhamet denir, akla ilk gelen diğer şeyler denir, denir de denir. Birçok yalan söylenir. Adam ve kadın hiç yaşamadıkları şeylerden bahsederler. Art arda yalanlar sıra dağlar gibi sıralanır. Adam ve kadın sevmedikleri insanlardan bahsederler. Aslında benim bir arkadaşım diye bahsettikleri kimseler, bizzat kendileridir. Birbirini hiç tanımayan insanlar: Kendilerini oldukları ya da hiç olmadıkları biri gibi tanıtabilirler. Bu oyunda her ikisini de görüyoruz. Öylesine yarım kalmışlar ki hayatta, öylesine az yaşamışlar ki; anlatılabilecek tüm hikayeleri bir geceyi doldurmaya yetmemiş. Oyun kesinlikle güzeldi. Oyunculuklar da keza öyle. Ancak konu itibariyle ara sıra sıkıldım. Oyun, ince ince yapılan nükteli espriler, karşılıklı hararetli tartışmalarla sürekli canlı tutulmaya çalışıldı. Ancak konu itibariyle ara sıra oyundan koptum. Aynı Bankta İki Kişi adlı oyun incelemesinde de dediğim gibi: Konunun ilginizi çekmesi halinde, gitmenizi tavsiye ederim. Oyunculuk: Hızlı ve zor bir oyundu. Prömiyerini izlememe rağmen birkaç kere dil sürçmesi dışında hatasız oynandı. Oyunun ilk başlarında kadının ve adamın oyunculukları yapmacık gelmişti. Oyunun bu şekilde başladığını, giriş kısmının bu şekilde olduğunu anladığımda o kısmı da gayet yerinde ve başarılı buldum. Başak Anat Özcan' da Evren Çağrı Turan' da temiz bir oyunculuk çıkardılar. Özellikle ben Turan Bey'i çok beğendim. Emeklerine sağlık. Ayakta alkışlayanları bol olsun. Yönetmen: Oyunun seyirci bakımından nasıl algılandığı konusunda büyük sorumluluk üstlenen yönetmen adına bir şeyler söylemek gerekirse: Güzel bir sunuş ve analiz izledim diyebilirim. Kostüm tasarımı: Sade, tahmin edilebilir kostümler tercih edilmiş. Ben beğendim. Dekor ve Işık tasarımı: Dekor ortalama bir ev nasılsa öyle tasarlanmış. Ayrıntılara da yer verilmiş. Bu ayrıntılar da olağan ev hallerinin ayrıntılarıydı. Işık; olay nerdeyse tamamen gece yaşandığı için sabit ışıklar tercih edilmiş. Melih Cevdet, 1967 yılında yazdığı Mikado'nun Çöpleri oyunu hakkında, bir başka eserinde şu şekilde bahseder: ''Bir kış gecesi, kar kapıları tutmuş durumda iken, sokak ortasında, kucağında bir çocukla gördüğümüz yersiz yurtsuz bir kadını eşimle evimize götürdüğümüz gece; Mikado'nun Çöpleri adlı oyunumun temelleri atılmıştı.'' Zaten oyun da tıpkı böyle başlar. Karlı bir kış günü sokakta kalan bir kadınla, gezintiye çıkmış bir adamın tesadüfen karşılaşmaları, ardından da adamın kadını evine götürmesi üzerine kuruludur. Kış vakti kadın ve onu evine alan adam sabaha dek kimi zaman hararetli kimi zaman sakin ama hep heyecanla konuşmaya koyulurlar. Bu süre zarfında çocuk içerdeki odalardan birinde uyumaktadır. Melih Cevdet oyunun ikinci perdesinde felsefe görenler için şöyle söyler: '' Felsefe açık seçik çıkarımlar gerektirir; sanat da kuşkusuz bir anlıksal etkinliktir, onun soyutlamaları felsefe niteliğinde değildir. Bizde felsefi düşünce geleneği olmadığı için, her soyutlamayı felsefe sanma alışkanlığı usumuzda yer etmiştir sanıyorum. Sanat yapıtlarında bir takım temel düşünceler vardır elbet ama bunlar daha çok sanat anlayışlarını içeren düşüncelerdir. Oyun broşüründe bu paragrafı okumamış olsaydım ben de kesinlikle felsefe ağırlıklı bir oyun olduğundan bahsederdim sanıyorum. Hatta sanat felsefesine yakınlığından bahseder, hiç bilmediğim maceralara girişirdim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mimoza-cicegi/", "text": "Her şey o kadar hızlı olmuştu ki kimse anlayamamıştı başta. Belki de anlamak istememişlerdi. O an atılan çığlıkları duysaydınız bu tırmalayıcı sesi beyninizden söküp atabilmek hatta yalnızca uyuyabilmenin yeniden tadına varabilmek arzusuyla bütün varlığınızı bir çırpıda heba edebilirdiniz. Korkunç gürültü yerini önce derin bir sessizliğe ardından şaşkınlığa ve felaket dolu bir umutsuzluğa bıraktı. Çoğu insan, nefes almanın anlamını yitirdiği o birkaç saniyeyi yaşamak yerine ansızın yok olup gitmek isterdi. Yağmurun altında koşmanın, sıcak bir ekmeği paylaşmanın ve güzel bir aşk ezgisini dinlemenin tadına varamamıştım henüz. Ölmeyi hak etmiş miydim bilmiyorum ama belki bana sorulsaydı acıyla geçecek bir yaşama tercih ederdim tabutumu. Varlığımdan haberdar olan bir avuç insanla kendi topraklarımdan kaçmaya çalışıyordum. Orada doğmayı ben seçmemiştim. Sahi hangimiz seçerdi ki mesela açlıktan ölmeyi? Söyleyince komik mi duruyor? Bugün 28 bin yaşam midesine bir lokma girmediği için sona erdi. 28 bin hayal, 28 bin umut, 28 bin acı, 28 bin aşk, 28 bin ideal, 28 bin tutku, bir daha asla tanışamayacağımız 28 bin beyin. Sadece doğmayı değil kaçmayı da ben seçmedim. Karanlıkta sürünerek sınırdan geçmeye çalıştığımızı hatırlıyorum. Küçük kalbim, duyduğum korku ile dışarıya çıkmaya çalışırcasına atıyordu. Ayağa kalktığımızda babam gülümsemişti. Onu çok uzun zamandır mutlu görmemiştim. Galiba birazdan yürüyeceğimiz kurak arazinin mayınlı olduğunu anlayamadan hemen önce, beraber geçirdiğimiz son anlarımızda iyi hissedebilmemiz için bize bahşedilen bir fırsattı bu. Uzanıp güneşin doğuşunu seyretmek ve hep yaşamak istediğimiz reçel kokulu evimizin hayalini kurarken birbirimize sarılarak ağlamak arzusu hepimizin aklından geçiyordu sanırım. Annemin tedirgin olmaya başladığını hissetmiştim aslında ama bende filmlerde olduğu gibi özgürce koşmanın tadına varabilmek istedim. Suriye'de sokaklarda dilediğimce koşamıyordum çünkü. Annem ve babam hep tedirgindi, korkuyorlardı benim için. Orada kör bir kurşuna denk gelmek ya da bomba sesleriyle güne uyanmak sıradanlaşmıştı. Sanki babam beni engellemek istercesine elini sırtıma doğru sallamıştı. Ama ben çoktan özgürlüğüme doğru koşmaya başlamıştım. Yaşasın diyordum, artık okula gidebileceğim, arkadaşlarım olacak ve her gece onlar ölmesin diye dua etmek zorunda kalmayacağım. Ekmek yiyebileceğim. Su temiz olacak. Oyuncaklarım bile olur belki. Çevrede boğuk nidalar duymamla bacağımın altında bir sıcaklık hissetmem aynı anda gerçekleşti. Arkama son kez baktığımda annemin gözlerini gördüm. Anladım ki zaman durmuştu ve onun gözleri çok güzeldi. Gözlerinde acıyla karışmış umudu gördüm. Gözlerinde bir daha göremeyeceğim gökyüzünün ve yeryüzünün bütün güzel renklerini, beş yaşındaki bir çocuğun yiten yaşamını resmeden bir tabloda yansıttığını gördüm. Ve gözlerinde cenneti gördüm. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki kimse anlayamamıştı başta. Belki de o kadar hızlı olmuyordu. Sadece sizin fark edeceğiniz kadar yavaş değildi. Yanınızdan geçen her mülteci çocuk, her kağıt toplayan adam, her mendil satan kadın bunca aşağılayıcı bakışı hak edecek ne yaptım diye düşünüyor. Keşke varlığımıza bu kadar bencilce davranmasak. Keşke sistemler olmasaydı ve biz de bu çarkın bir parçası haline gelmemiş olsaydık. Keşke herkes hayalini kurduğu, düşlediği yaşamı özgürce seçebilseydi. Keşke mutlu olmak bu kadar zor olmasaydı. Keşke büyük adamlar büyük ideallerini gerçekleştirsin ve büyük kavgalarını yapabilsin diye çocuklar ölmeseydi. Yaşamım Hızır'ın öldürdüğü çocuk gibi ilahi bir kararla son buldu. Akşam haberlerinde birkaç saniye boşlukta yankılanan adım, karanlıktaki şehrin ışıldayan gürültülerine karışarak kayboluyordu. Başka bir yerde ise hayallerim, benliğimi zamansız açan mimoza çiçekleriyle süslemekteydi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mitoloji-nedir-ne-anlam-ifade-eder/", "text": "Mitoloji, insanın doğayı ve doğaya özgü olayları çeşitli doğaüstü öğretilerle açıklama biçimidir. Bununla birlikte bir mitolojiyi etkileye birçok unsur vardır. Bu unsurlar arasında en önemlisi kültürdür. Günümüzden kadim dünyaya bir bakış attığımızda her bir toplum ve kültürde mitolojik hikayelerin, o kültürün özünden izler taşıdığını görebiliriz. Mitolojik hikayelerde çoğunlukla; soylu kişiler, tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar, kahramanlar, krallar ya da hükümdarlar doğaüstü ifadelerle anlatılır. Tüm bu karakterler tipik bir mitosta doğaüstü güçlere sahiptir. Ayrıca mitolojik efsanelerde büyük oranda kahramanlık hikayelerine, trajedilere, savaşlara ve öğretici niteliğe sahip detaylara yer verilir. Bu durumun temel sebebi her bir mitin aynı zamanda toplumun ruhani, dini ve kültürel yapısını yansıtıyor olmasıdır. Aynı zamanda mitolojik efsaneler, toplumların kokularından da beslenir. Mitoloji, etimolojik olarak Yunanca; söylenen söz anlamındaki Mithos, Yunanlılar tarafından birçok anlamda kullanılan Logos sözcüklerinin birleşmesiyle türeyen: varlığın yaratılışına ve tabiat olaylarının açıklanmasına yönelik, gelenekler ve inançlardan izler taşıyarak oluşturulan bir çeşit anlatıdır. Aynı zamanda Mit ifadesi; gerçekliği olmayan veya yanlış anlamında da kullanılır. Mitolojik efsaneler çoğunlukla halk arasında dilden dile yayılsa da her bir efsanenin anlatıcısı vardır. Bu anlatıcılar çoğunlukla ozan ya da toplumun dini önderleridir. Tam da bu sebepten dolayı mitolojilerde toplumun dini değerlerinden önemli ölçüde motifler yer alır. Hatta bazı mitler, doğrudan dini bir anlatı niteliğindedir. Mitlerin yaygınlaşması ve toplum tarafından benimsenmesi tamamen inançla ilintilidir. Bir mitin büyüyerek gelişmesi, dilden dile dolaşması ve toplum nezdinde kabul görmesi büyük oranda toplumun bu hikayeye inanarak benimsemesi ile ilişkilidir. Ayrıca mitlerde yaygın olarak kutsala atıf gözlemlenir. Toplumun kutsalına yapılan atıf, mitin çok daha kolay bir şekilde toplum tarafından benimsenerek kabul görmesini sağlar. Ayrıca mitlerde yaygın olarak gözlemlenen bir diğer motif ise belli bir bölgenin ya da tamamen evrenin yaratılışına ilişkin anlatılardır. Bazen sadece tek bir ırk ya da toplumun yaratılış öyküsü mitlerin ana konusu olabilir. Şüphesiz mitoloji denildiğinde akla ilk gelen hikayeler topluluğu kadim Yunan dünyasına aittir. Bununla birlikte Antik Yunan mitolojisi, büyük oranda yerel bir mitolojidir. Anlatılan mitlerdeki doğaüstü güce sahip olan tanrı, tanrıça ve onların çocukları tamamen bir akrabalık ilişkisi içerisindedir. Yunan mitolojisindeki hemen hemen her karakterin akrabalık bağları vardır. Klasik Yunan efsaneleri temel bir omurga üzerine inşa edilmiştir. Bu omurgayı oluşturan anlatı, tanrıların titanlarla olan mücadelesi ile başlar. Yunan mitolojisine göre tanrılar, titanlarla mücadele etmiş ve savaştan galip ayrıldıktan sonra dünyayı bölüşmeye karar vermiştir. Bu doğrultuda Zeus gökyüzünün, Poseidon deniz ve okyanusların, Hades ise yeraltının tanrısı olmuştur. Zeus, diğer tüm tanrılardan farklı olarak daha güçlüdür. O, Olimpos Dağı'nın zirve noktasında diğer tanrılardan farklı olarak yaşam sürer ve onlara hükmeder. Apollo, Ares, Afrodit, Hera, Athena, Dionysos, Hermes, Haphaestos, Antik Yunan mitolojisinin diğer başlıca tanrılarıdır. Tüm mitolojiler içerisinde belki de en karmaşık gibi görünen efsaneler bütünü Antik Mısır dünyasına aittir. Tam üç bin yıl boyunca anlatı şeklinde varlığını sürdüren Mısır mitleri, sayısız tanrıya ev sahipliği yapmıştır. Bu tanrılar, uzun süre boyunca Mısır toplumunun inanç sistemini belirlemiş ve büyük oranda onlara tapınmalarına neden olmuştur. Mısır mitolojisindeki tanrıların tamamı, yaratıcı tanrı olarak kabul edilen Atum'un uzantısıdır. Atum, zaman zaman Amon, bazı durumlarda ise güneş tanrısı Ra şeklinde ortaya çıkar. Tam da bu sebepten dolayı Mısır toplumu tüm ibadetlerinde ve tapınmalarında Amon-Ra şeklinde bileşik bir tanrıya yakarır. Asurlar, Persler, Babilliler, Akadlar ve son olarak Sümerliler, Mezopotamya coğrafyasının özünü oluşturur. Tüm bu medeniyetler, sahip oldukları kültürel doku ile zamanın ötesinde medeniyetin başkenti olma gücüne erişmiştir. Mezopotamya mitleri, özsel olarak bugün ilahi din olarak kabul edilen 3 büyük dinin anlatılarını da beslemiştir. Tufan mitinin ilk kez ortaya çıktığı anlatı, Mezopotamya mitolojisine aittir. Bununla birlikte Mezopotamya mitlerinin ortak özellikleri incelendiğinde kültürel, coğrafi, toplumsal ve inanç temelli yaklaşımların her mitte yer edindiği görülebilir. Mezopotamya mitolojisinin özü; sel ve kuraklık gibi oldukça iki zıt tabiat olayının ortasında, dengede bir yaşamı vadeden motiflerle doludur. İskandinavya mitolojisi de tıpkı diğer tüm mitolojiler gibi bu coğrafyada yaşayan toplumların kültürel değerlerinden ve dini inançlarından izler taşır. Ayrıca İskandinav mitlerinde yoğun olarak komedi unsurlarına da rastlanır. İskandinav mitolojisinde bir diğer ikon ise gök tanrılarıdır. Buna ek olarak hemen her mitolojide olduğu gibi bereket tanrıları da yine İskandinav mitlerinin vazgeçilmez ikonlarındandır. Cermen, Danimarka, Slav, Finlandiya ve Rus kültürlerinden izler taşıyan İskandinavya mitolojisi, aynı zamanda coğrafi bölge açısından da geniş bir alana yayılmıştır. Dolayısıyla İskandinav mitolojisinin beslendiğini kaynakların oldukça geniş bir ağı içerisinde aldığını, bu doğrultuda da kültürel çeşitlilik açısından zengin olduğunu söylemek mümkündür. Antik Roma mitolojisi, büyük oranda Antik Yunan mitlerine dayanır. Bununla birlikte Antik Yunan mitlerinden Roma mitolojisini ayıran en önemli unsur yerellik gücünün daha geniş bir coğrafyaya yayılmış olmasıdır. Keza Roma mitolojisi; Suriye, Etrüsk ve Latin kültürlerinden de oldukça büyük oranda beslenmiştir. Ayrıca Roma toplumunun tanrısallık karşısında oldukça pratik bir tutumunun olduğunu söylemek olanaklıdır. Bu durum genel anlamıyla Romalıların tanrıları gündelik yaşamlarına gerekli görmeleri halinde dahil etmelerini de beraberinde getirmiştir. Romalılar tanrılara, gerektiğinden fazla anlam yüklememiş ve olabildiğince gündelik yaşamlarında fayda sağlayacak şekilde yer vermiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mobil-oyun-piyasasi-odadaki-fil-mi/", "text": "Öncelikle kimlerle kapıştığını ortaya koymalıyız. Mobil oyun piyasasının rakipleri: Bilgisayar oyunları ve oyun konsolları. Rakipleri arasında yaklaşık %25lik bir gelir farkı var yani dünya çapında oyunlardan elde edilen gelirin %25'i konsol oyunları, %24'ü bilgisayar oyunları%51'i ise mobil oyunlarından oluşmakta. İstatistikler açık ve net bir şekilde odadaki file işaret ediyor. Aynı şekilde mobil cihazların gelişmesindeki hızını da. Bu istatistiğe bakarak başka bir şeyi daha anlıyoruz: insanlar akıllı telefonlarına oyun indirip oynuyor ve oyun içi reklamlardan veya oyun içi satın alımlardan mobil oyun şirketlerine para kazandırıyorlar. Hatta bir başka istatistik şöyle, akıllı telefon satın alan insanların %62'si ilk bir hafta içinde en az bir oyun indirip oynuyor. Sistematik gidelim; sırada şu soruyu soralım, mobil oyunlar insanların hayatında ne kadar yer kaplıyor? Bunun için istatistik yapmışlar ve şöyle: Telefonda geçirilen ortalama sürenin %43'ü. Düşünün telefonlarla günde 3 saat geçiriyor iseniz bunun 1 saat 15 dakikası oyunda oluyor istatistiğe göre. Şimdi özetleyecek olursak Dünya Oyunları Odasında bir fil var ve kimse onu fark etmiş değil. Pastanın %51'ini yemiş biz hiç bunu konuşmuyoruz. Benim vermek istediğim bir örnek var, konuyla hem ilgili hem de değil. BlizzCon takip edenler bilir, Blizzard adlı oyun camiasının efsane şirketinin düzenlediği yeni yıl için planlarını ve oyunlarının geleceğini anlattığı bir platform. Bu, toplantı diyelim artık, bilgisayar oyuncularının toplandığı bir yer ve abartmıyorum gerçekten müthiş eğlenceler düzenliyorlar. Neyse konumuz BlizzCon da yapılan bir açıklama, bu açıklama Diablo serisi ile ilgili ve müşteriler bu haberi sanki gurbetteki sevgilisine kavuşmayı bekleyen bir genç gibi bekliyor, bilemezsiniz... Uzun zamandır tabiri doğru ise Blizzard tarafından pek sevgi görmeyen bir oyundu ve oyunculara çok büyük açıklama var denilince büyük beklentiler içine girildi. Açıklama zamanı geldi, efsane ışık oyunları süper bir sinematik giriş; ardından yapılan büyük açıklama, DIABLO: Immortal mobil oyunukalabalık birden karıştı ve insanlar belki de haklı olarak sinirlendi. Bilgisayar oyuncusu olan müşterilerini böyle ilginç bir hamle ile kızdıran Blizzard ekibine ilk sorulan soru bunun gecikmiş bir 1 nisan şakası mı olduğuydu. Bu soruyu soran adam sonrasında kısa bir şöhret yaşadı. Yalnız bu soruya gelen cevap daha da ilginçti Hepinizin akıllı telefonu yok mu?. Bu cevabın üstüne zaten odadakiler kafayı sıyırdı ve oradan ayrılmaya, yuhlamaya başladı. Neden bu örneği veriyorum diye içinizden soruyorsanız hemen buna bir açıklık getireyim, Blizzard şirketi yukarıda bahsedilen istatistiklere baktı ve haklı olarak mobil oyun camiasına atılmak istedi; başarısız oldu demiyorum ama bekledikleri gibi olmadı. Evet para orada ancak bu açıklamadan sonra şirketin değeri hızlı bir düşüş gösterdi. Toparlayacak olursam akıllı telefonlar için oyun yapın ama dikkatli olun, para orada. Kolay gelsin. Doğru söylemişsiniz. Para mobil uygulamalarda. Öyle çok büyük ekipler, büyük yatırımlara da gerek yok. Bilgisi olanın girişim yapacağı açık bir pazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/modern-sanatin-babasi-paul-cezanne/", "text": "Paul Cezanne, sanat dünyasında çok önemli bir yere sahiptir. Eserleri ile resim sanatında bir dönüşüm gerçekleştiren Cezanne, aynı zamanda çok ünlü eserlere de sahiptir. 18. yüzyılın ortaları ve 19. yüzyılın başları resim sanatı için bir dönüm noktasıdır. Bu durumun en temel sebebi, 1826 yılında Fransız bir mucit olan Nicephore Niepce'in yeni buluşudur. Niepce, icadının bugün ulaştığı konumu göremese de insanın yaşamını son derece derinden etkileyecek yeni bir buluşa imza attığının farkındaydı. Fransız mucit, anlık olarak basit bir şekilde kumanda edilebilen ve kadrajında bulunan her şeyi tek bir kareye sığdırmayı başaran oldukça enteresan bir şey keşfetmişti. Bu icadına fotoğraf makinesi adını verdi. İlk kez 1826 yılında çekilen fotoğraftan günümüze dek fotoğraf makineleri tahmin edilmesi güç bir dönüşüme uğrasa da ilk fotoğraf, özelikle 18. yüzyılın henüz ilk yarısında resim sanatıyla ilgilenenleri derinden sarsmıştı. Fotoğraf makinesi, sadece geleceği inşa etmekle kalmamış aynı zamanda resim sanatının da dönüşüme uğramasına sebep olmuştu. Bu dönüşümün babası ise Fransız ressam Paul Cezanne oldu. Cezanne'nin sanat üzerinde gösterdiği etkinin büyüklüğü öylesine ihtişamlıydı ki o, Modern sanatın babası olarak anıldı. Paul Cezanne'nin hayatı, eserleri ve sanattaki yerine dair merak edilenleri derledik! Fransa'nın Aix-en-Provence şehrinde 1839 yılında doğan Cezanne, eşsiz bir tabiatın gölgesi altında büyümüştür. Marsilya gibi önemli bir liman şehrine oldukça yakın bir konumda büyüyen Cezanne, Marsilya'nın tüm doğal güzelliklerini yakından keşfetmiştir. Sanatçının sanatı yaşamından bağımsız düşünülemediği gibi Marsilya'nın doğal güzellikleri de Cezanne'nin sanat anlayışında önemli bir yer kaplar. Sanat yaşamının büyük bir bölümü dönüm noktalarından ve kırılmalardan oluşan Cezanne, Avrupa'da dönemin önemli sanatçılarıyla hep iç içe olmuştur. Babası her ne kadar avukat olmasını isteyerek onu hukuk fakültesine göndermiş olsa da genç Cezanne resim sanatına duyduğu büyüleyici hayranlıkla hukuk eğitimini tamamlamamayı tercih etmiştir. Eğitimini yarıda bırakarak Paris'e çocukluk arkadaşı Emilie Zola'nın yanına taşınan Cezanne, burada ünlü empresyonist ressam Pisarro ile tanışmıştır. Pisarro, Cezanne'nin sanat anlayışı ve perspektifine önemli katkılar sunmakla kalmamış, sanatının dönüşüme uğramasında oldukça etkili olmuştur. Modern sanatın babası olarak anılan Cezanne'nin sanat anlayışı ve resim sanatıyla kurduğu etkileşim büyük oranda üç farklı döneme tekabül eder. Cezanne empresyonist olarak başladığı sanat yolculuğunu kübist olarak sürdürmüş ve en nihayetinde kübizmle empresyonizm arasında köprü olma özelliğini göstermiştir. Doğup büyüdüğü şehirden ayrılarak önce Paris'e oradan da İsviçre'ye taşınan Cezanne, burada yeni ilişkiler kurmayı başarmıştır. Dünyanın en büyük sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapan Louvre Müzesi'nde ve İsviçre Akademisi'nde görev almıştır. Yaşamının büyük bir bölümünü inzivada göz önünde olmadan geçirse de sanatının son döneminde dünyaca ünlü bir sanatçı haline dönüşmüştür. Birçok modern ve yeni ressamı etkilemiş, resim sanatında gerçekleştirdiği yeniliklerle modern sanatın gelişiminde öncü olmuştur. Cezanne'nin resim sanatındaki gelişiminde İsviçre Akademisi ve Louvre günlerinin etkisi yüksektir. Burada tanıştığı dünyaca ünlü ressamlar, onun sanata bakış açısının günden güne değişmesine sebep olmuştur. Paul Cezanne'nin resim sanatındaki ilk eserleri çoğunlukla doğa tasvirleri ve ünlü İtalyan ressamların ünlü tablolarının kopyasını yapmak şeklinde gelişmiştir. Onun sanatındaki bu süreç, daha çok erken dönem olarak tanımlanmıştır. Cezanne'nin sanat anlayışının gelişim evresi ise Pisarro ve beraberinde tanıştığı empresyonist ressamların etkisiyle şekillenmiştir. Sanatının gelişim sürecinde daha çok manzara resimleri ve natürmortlar yapan Cezanne, kalın fırçalar kullanmıştır. Daha koyu renkleri kullandığı bu dönemde resimlerinde önemli ölçüde duygusallık ön plandadır. Cezanne'yi modern sanatın babası olarak anmamızı sağlayan şey ise onun olgunluk döneminde yaptığı ve başyapıta dönüşen eserleridir. Cezanne'nin olgunluk dönemi eserleri kusursuz bir niteliğe sahiptir. Sanatının en verimli dönemi de yine olgunluk sürecine tekabül eder. Bu dönemde yaptığı tablolar, o gün bile oldukça yüksek düzeyde ilgi görmüştür. Buna karşın Cezanne tablolarını sergilemeyi reddetmiş ve sadece resim yaparak geçirdiği yaşamına son eserini tamamlayamadan veda etmiştir. Cezanne'nin dünyaca ünlü Rideu, Cruchon et Compotier, Türkçe; Perde, Sürahi ve Meyve Tabağı isimli tablosu dünyanın en pahalı natürmort tablosu unvanını elde etmiştir. 10 Mayıs 1999 tarihinde satışa sunulan bu tablo için ABD'li bir sanat koleksiyoncusu tam 60 milyon dolar ödemiştir. Bu rakam aynı zamanda o tarihe dek bir tabloya ödenmiş en yüksek dördüncü bedeldir. Perde, Sürahi ve Meyve Tabağı tablosu modern resim sanatının ilk örneği olarak kabul edilir. Tablo, o dönem yaygın olarak kullanılmaya başlanan fotoğraf makinesinin etkilerini anlatan imgelerle doludur. Hareketli ve asimetrik detaylara ev sahipliği yapan bu tabloda tam merkeze yerleştirilen masanın iki ucu aynı düzlemde değildir. Masa üzerinde konumlanan perde hareket dolu ve meyveler ortalığa dağılmış vaziyettedir. Bu tablonun böylesine değerli olmasının en temel sebebi, natürmort ögeler üzerinden insana dair birçok şey anlatıyor olmasıdır. İnsan düşüncelerini ve düşüncelerin anlam dünyasını meyve imgesi üzerinden anlayan Cezanne, karmakarışıklığı ve kaosu gözler önüne serer. Cezanne'nin başyapıtı olarak kabul edilen The Card Players yani, Kart Oyuncuları, aynı konseptte oluşturulan birden fazla tabloyu ifade eder. Onun olgunluk dönemindeki sanat perspektifine ilişkin önemli düzeyde bilgi veren bu tablo, 2011 yılında satışa sunulmuştur. Tablo için Katarlı bir sanat koleksiyoncusu tam 250 milyon dolar ödeme yapmıştır. The Card Players tablosu, Paul Cezanne eserleri arasında önemli bir yere sahiptir. Bir masada kağıt oynayan adamlar ve kadının yer aldığı oldukça basit içeriklerden son derece komplike sonuçların nasıl çıkarılabileceğini göstermiştir. Oldukça basit figürlerin ve imgelerin yer aldığı tablo, kağıt oynayan insanların tek bir oyun etrafında nasıl ve ne şekilde ortaklık kurarak aynı duyguyu paylaşabileceklerini gösterir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mortgage-krizi-ve-amerikan-para-genisleme-politikasi/", "text": "Maliye politikası dediğimiz şey hükümetlerin uygulayıp vergilerin ve kamu harcamalarının kullanılmasıyla bütçeyi yönetmeleridir. Para politikası dediğimiz şey ise merkez bankalarının par aarzını yönetip kısa vadeli faizleri bleirlemesidir. Bu iki politikanın ana amacı ekonomik durgunluk dönemlerinde piyasaya ihtiyaç duyduğu canlılığı yukarıda belirtildiği gibi farklı yöntemlerle kazandırmaktır. Bir önceki yazımda kısmen belirttiğim gibi geçmişte örneğin 1929 Büyük Buhranı'nda parasal genişleme devletin daha doğru bir tabir ile hükümetin maliye politikası uygulandı. Sonuçta para politikasıyla aynı yola çıkan bu yöntem geçmişte daha kullanılır olsa bile mevcut hükümet üzerine siyasal bir baskı oluşturmaktadır. Seçmen ile arasını bozmak yerine ekonomiye daha yumuşak müdahale etmeyi tercih eden dünya hükümetlerinin yükünü bu nedenle merkez bankaları ve uyguladıkları para politikaları omuzlarına almıştır. Kuşkusuz dünya tarihinin en büyük krizlerinden birisi olan ve asıl adı Subprime Mortgage Crisis olan kriz niceliksel genişlemeyi üzerinde inceleyebileceğimiz bir olay. İlk olarak krizin çıkış nedenlerini inceleyecek olursak amacı en basit tabiriyle kira öder gibi bankalara ödenen paralarla ev sahibi olmak olan Mortgage sistemi Amerika'da başkan Reagan döneminde (1980li yıllar) kısıtlamaların kaldırılması ile denetim zindanından kurtulan kurumlar büyük bir iştahla servetlerini büyütmeye çalışmışlardır. Bu amaçla aşağıda belirtildiği gibi gözü dönmüş bir şekilde riskleri görmezden gelerek piyasaya girmişlerdir. Amerika'da bankaların vereceği krediler kişinin kredi skorunun derecesine, gelirine göre verilmektedir. Bunu karşılayan kişilere verilen krediye ise Prime Mortgage denir. Ama krizin kıvılcımını Prime değil Subprime Morgage ateşlemiştir. Kredi skoru iyi olmayan yani riskli kişilere verilen kredilere Subprime Mortgage deniyor. Kriz öncesi Amerika'da bu riskli ama getirisi yüksek olan ev kredisi gittikçe ama istenilen bir şekilde arttı. Bankalar bunu desteklemekte fakat ayrıntıları açgözlülükleri nedeniyle kaçırmaktaydılar. Bir süre sonra Subprime Mortgage'ın bile çıkmaması gerekenler kredilerini ödeyemez. Bankalar bu durumda evlere el koymaya başladı. Artan satılık evler artmakta olan ev fiyatlarını düşürür. Evin değeri zamanla çekilen kredi miktarının altına düştüğünde ev sahibi olmak için Prime Mortgage'den yararlananlar kredilerini ödememeye başladılar. Nakit paraya artan bir şekilde ihtiyacı olan bankalar evleri ellerinden çıkarmaya çalışırlar. Çıkarmaya başladılar ama evler şişirilmiş fiyatlarından arınınca bankalar zarar etmeye başladı. Ucuz satımdan dolayı zarar etmeye başlayan bankalar her zamankinden daha kırılgan olmaya başladılar. Düşen ev fiyatları daha fazla kişinin kredilerini ödemek yerine evlerine el konmasını göze almasına neden oldu. Bu şekilde birbirini etkileyen sarmal krizi daha fazla derinleştirdi ve önce Amerika olmak üzere Avrupa ve diğer ülkeleri etkisi altına aldı. 2008 Eylül ayında Lehman Brothers'ın iflasını açıklamasıyla en büyük darbesini göstermiştir. Başlangıçta finansal piyasalarda sınırlı kalacağı düşünülen kriz zaman ilerledikçe reel sektöre de sıçramıştır. Azalan talep üretim ve istihdamı da azaltarak durgunluk ve iş gücü kayıplarına neden olmuştur. Amerikan Merkez Bankası , parasal genişleme ihtiyacını Mortgage Krizi nedeniyle duydu. Bunun amacı finans sistemindeki çöküşü önlemek ve ekonomiye canlılık sağlamaktı. Bu nedenle parasal genişlemeyi 3 aşamada gerçekleştirdi. Birinci Parasal Genişleme (QE1) 2008 Aralık ayından 2010 yılının ortasına kadar devam etti ve 1,3 trilyon dolar ile finans sistemini katkı sağladı. İkinci Parasal Genişleme (QE2) 2010 Kasım ayından 30 Haziran 2011'e kadar devam etti ve 600 milyar dolar ile finans sistemine katkı sağladı. Üçüncü Parasal Genişleme (QE3) 13 eylül 2012'de başladı ve aylık85 milyar doları finans sistemine sağladı. Ancak 2008'de başlayan ve kriz öncesi aşağı yukarı 900 milyar dolar olan FED bilançosu 3 aşamalı olan parasal genişleme ile birlikte 4,5 trilyon dolarlık bir bilançoya yükselmesiyle birlikte Ekim 2014'te durduruldu. QE1, fonksiyonel olmayan finansal aracılık sistemlerinin toparlanması amacıyla yapıldı. QE2 ve 3 ise ekonomik faaliyetleri canlandırmak için kullanıldı. Bu müdahalelerden sonra düşük ekonomik büyümeler normal düzeyine döndü. Parasal genişlemeyi sadece Amerika değil beraberinde Avrupa, İngiltere ve Japonya gibi ülkelerde gerçekleştirmişti. 2017'nin Haziran ayına gelindiğinde FED 4,5 milyar dolar büyüklüğündeki bilançonun parça parça azaltılacağını duyurdu. Şimdi artık yavaş yavaş gevşek para politikasını sıkılaştırmanın zamanı geliyor. Çünkü gelecek kaygısını taşıyan tüketiciler bugün fazla istekli olmasalar da bir süre sonra ortadaki bu büyük likidite bolluğunun etkisiyle harcamalarını artıracaklar. Aslında bu eğilim ABD'den başlayarak gelişmeye başladı bile. Talep artışı önce enflasyonu artıracak, ardından merkez bankaları faiz artırmak zorunda kalacaklar. Böylece 2008'den beri yaşanan enflasyon yaratma çabası eninde sonunda enflasyonu önleme çabasına dönecek. Merkez Bankaları bunu öngördükleri için yavaş yavaş para politikasını sıkılaştırma adımlarını atmaya ya da hazırlıklarını kamuoyuna duyurmaya başladılar. Fed'in bilanço küçültme dediği mesele küresel kriz nedeniyle yapılan parasal gevşeme sonucu büyümüş olan bu bilanço büyüklüklerinin eski düzeyine kadar indirilmese de yeni bir kriz yaratmayacak düzeye düşürülmesi meselesidir. Böylece bu son aşamada Fed, bankalardan ve şirketlerden parasını ödeyerek vadesi dolmadan satın aldığı kağıtları vadeleri dolduğunda bunları çıkaran kurumlara iade ederek parasını alacak. Bununla birlikte Fed'in bilançosunu küresel krizden önceki 900 milyar Dolar düzeyine kadar indirmesi beklenmiyor. Beklentiler, bilançonun 2 trilyon Dolar dolayına inmesi ve orada bir süre kalması şeklinde. Aksi takdirde enflasyondan kaçarken bu kez deflasyona yakalanmak söz konusu olabilir. Fed'in yakında başlayacağını açıkladığı bilanço küçültme planına göre operasyon başladığında tahvil ve benzeri kağıtlar her ay vadesi doldukça çıkaran kuruma aşağıdaki miktarlara göre iade edilecek ve parası alınacak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mozart-etkisinin-molekuler-temeli/", "text": "Yeni araştırmalar Mozart etkisinin moleküler temellerini ortaya çıkardı. Gözlemlere göre diğer müzikler dahil olmamak üzere, kısa süreli Mozart dinlenmesi belleği ve öğrenmeyi geliştirebiliyor. Bu çalışmanın sonucunda, Mozart sonatını duyan farelerin beyin hücre bağlantılarıyla alakalı birkaç geni yüksek seviyede eksprese ettiği ortaya çıktı. Çalışma ekibi -ki Mozart etkisini ilk kez ileri süren araştırmacı da bu ekibe dahildir- sonuçların Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklardan muzdarip insanlar için bir müzik terapi tasarlamalarına yardımcı olacağını umuyorlar. Mozart etkisi ilk kez 1993 yılında Nature dergisinde (vol.365, s.611) ortaya atıldı. Birleşik Devletler, Winconsin Oshkosh Üniversitesi'nde bir nörobilimci olan Fran Rauscher ve meslektaşları, Mozart'ın İki Piyano İçin Sonat D Major (Sonata for Two Pianos in D, K. 448) eserini 10 dakika boyunca dinleyen üniversite öğrencilerinin mekansal akıl yürütme konusunda günümüzün müziğini dinleyen veya hiçbir müzik dinlemeyen öğrencilere göre daha başarılı olduğunu gösterdiler. = İstenen bölgenin rotasını planlama ve nesnenin nerede olduğunu veya olayın nerede gerçekleştiğini hatırlamak amacıyla beyindeki bilginin depolanması veya bu bilginin geri alınmasıdır. Çevrede bir yol bulma ve içindeki şeylerin nerede olduğunu hatırlama işleri, mekansal hafızanın kritik işlemlerindendir. Beyinde hipokampus ve onu çevreleyen medial temporal loblar bu görevi görmektedir. Bu bulgular kamuoyunda heyecana yol açtı özel tasarlanmış Mozart CD'leri müzik listelerinde yükseldi ve fakat bilimsel camiada birtakım şüphelere yol açtı. Bilim adamları bu fenomenin sadece kişilerin ruh halini iyileştirmek gibi basit bir açıklaması mı olduğunu yoksa bu etkinin Mozart'ın eşsiz kalitedeki besteleriyle mi alakalı olduğunu tartışıyorlar. Bir çalışma, Mozart müziğinin belirli ritim özelliklerinin insan beyininde gerçekleşen bazı ritmik döngüleri taklit ettiğini gösterdi. Şimdi ise Rauscher ve Standford Üniversitesi'nde genetikçi olan ortağı Hong Hua Li, birlikte Mozart etkisinin moleküler temelini bulduklarını düşünüyorlar. Çalışmalarında kullandıkları fareler, aynı insanlarda olduğu gibi sonat dinledikten sonra öğrenme ve hafıza testlerinde daha iyi performans sergilediler. Araştırmacılar, bu daha zeki farelerin bir nöral büyüme faktörü olan BDNF ve bir öğrenme, hafıza bileşeni olan CREB genlerinin ve hipokampusten salgılanan sinaptik büyüme proteini olan sinapsin I ekspresyonunda kontrol grubuna göre ki kontrol grubuna eşit seviyede beyaz gürültü dinletildi bir artış olduğunu buldu. = BDNF geni beyin türevli nörotrofik faktör sentezletir. Büyüme faktörlerinden nörotrofin ailesine aittir. Mevcut nöronların devamlılığını sağlarken aynı zamanda yeni nöron ve sinapsların büyümesini ve farklılaşmasını sağlar. Beyinde hipokampus, korteks ve bazal önbeyin bölgelerinde yaşamsal öğrenme, hafıza ve yüksek düşünme yeteneklerinde aktiftir. Uzun süreli hafızada önemlidir. Nörotrofinler nörogenez üzerinde uyarıcı ve kontrol edici özelliklere sahiptir ki BDNF de bunlar içerisinde en aktiflerindendir. BDNF knock-out farelerde beyin üzerinde ve duyusal sinir sisteminde gelişimsel defektler görülür ve genellikle doğumdan hemen sonra ölürler. Bu bize BDNF'nin nöral gelişim üzerinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. = CREB yani cAMP response element-binding protein, bir hücresel transkripsyon faktörüdür. cAMP response elements denilen DNA sekanslarına bağlanarak akışaşağı genlerinin transkripyonunu arttırır veya azaltır. Nöronal plastisite, uzun süreli bellek formasyonları ve mekansal hafıza ile alakalıdır. CREB regülasyonunun azalması Alzheimer hastalığı ile ilişkili olup, regülasyonun arttırılması ise Alzheimer hastalığının tedavi edilmesinde bir yöntem olarak düşünülmektedir. CREB tarafından regüle edilen genlerden bazıları: c-fos, BDNF, tirozin hidroksilaz, birtakım nöropeptitler ve memeli sirkadiyen ritmiyle alakalı PER1, PER2 gibi genlerdir. = Sinapsin I, sinapsin gen ailesine aittir ve SYN1 geni tarafından kodlanır. Sinapsinler, sinaptik veziküllerin sitoplazmik yüzeyleriyle alakalı olan nöronal fosfopretinleri kodlarlar. Sinaptogenez, nörotranmitter salınımının modülasyonunu sağlarlar. Ayrıca gen ailesinin bu üyesi aksonogenez ve sinaptogenezin regülasyonunda da rol oynar. Mutasyonları, Rett sendromu gibi X-bağımlı hastalıklarda primer nöronal dejenerasyon ile alakalı olabilir. Mozart etkisine kuşkuyla bakan ve Harvard Üniversitesi'nde IQ uzmanı olan Howard Gardner Bulgular ilgi çekici dedi. Uyarılar genel olarak ölçülebilir nörokimyasal etkilerinin olduğuna işaret ediyor. Fakat Mozart'ı bir kenara bırakırsak, bu etkinin müziğe bağlı olup olmadığının hala belirlenmesi gerekiyor. Başka deneyler farelerin çevresini oyuncaklarla zenginleştirmenin yeni nöronların büyümesini sağlayabileceğini göstermiştir. Mozart etkisinin gerçekte zihin gelişiminin özel bir biçimi olsun veya olmasın, varlığı zaten kliniklerde hissediliyor. Alzheimer hastalığına sahip bireyler sonat dinledikten sonra mekansal ve sosyal görevlerde daha iyi performans gösteriyorlar. Ve ciddi epileptik hastalar için çalınan diğer türden müziklerden farklı olarak Mozart çalınması, nöbetlerle ilişkili elektriksel aktiviteyi yatıştırıyor. Hong Hua Li çeşitli nörolojik hastalıklardan ve beyin hasarlarından muzdarip hastalar için daha iyi bir müzik terapi tasarlamak uğruna bu son çalışmasını kullanmayı ümit ediyor. O ve Rauscher ayrıca Mozart etkisinin gelişim sürecinde kritik bir periyot mu olduğunu yoksa diğer tür müziklerin de aynı özelliklere mi sahip olduğunu ileride araştırmayı planlıyorlar. Çeviren: Nihat. Ayrıca birtakım gen ve proteinlerin açıklanmasında Vikipedia, NCBI ve Encylopedia Britannica kaynaklarından yararlanılmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mucize-2-ask-film-incelemesi/", "text": "İlk filminin ardından sinema dünyasında 4.5 milyonu aşkın izlenme rekoru ve filmin başrol oyuncusu olan Mert Turak'a yıllarca sorulan ''İkincisini de çekecek misiniz?'' sorusuna nihayetinde yanıt geldi. İkinci filminde oyuncu kadrosunda birtakım değişiklikler olsa da oyunculuktan taviz verilmediği ise gayet açık. Fragmanını izlediyseniz eğer Aziz ve Mizgin karakterlerinin ilk filmindeki gibi yine var olduğu ve Aziz'in aşılabilir engelleri, Miskin'in ise evliliği üzerine yaşadığı sorunların üzerine durulmuş. Biz seyirciler ilk filmde yalnızca Aziz'in acılarına ortak olurken senarist bizi bu film ile Mizgin'in de yaşadığı zorlukları görmemizi sağlamış. Yine Aziz'in gerek kendi gerek sevdiği insanlarca aldığı destekler ile neler yapabileceğini ilk filmdeki gibi Mahsun Kırmızıgül bizlere göstermek istemiş ve başarmış da. Filmin çekimleri Kars ve İzmir'de yapılırken bizleri Türkiye 1960'larına götürmekle kalmamış, ayrıca o zamanın sanatsal ve kültürel gerçekliğini de sunmuştur. Yine oyuncuların hakim oldukları yöresel şive ise bizlere nasıl bir emek ile bu filmin hazırlandığını da elbette gösteriyor. Bu kadar kaliteli hazırlanmış bir filmin oyuncularının adını geçmemek olmaz elbette. İlk filmin ana 3 karakteri olan Aziz, Mizgin ve Mahir'den Mert Turak aynı muhteşem oyunculuğu ile seriye devam ederken Mizgin'i oynayan Seda Tosun yerine Biran Damla Yılmaz, Mahir'i canlandıran Talat Bulut yerine ise Fikret Kuşkan geldi. Karakterlerin yoğun bir özenle seçildiğini Mizgin karakterini canlandıran Biran Damla Yılmaz'ın yaklaşık 300 oyuncu arasından her biri değerlendirilerek seçildiğini de tabi ki belirtmek isterim. Filmin yapımında görev alan teknik ekip ile birlikte 140 Down sendromlu kardeşimizin de emeği geçmiş ve bu durum bizleri oldukça sevindirmiştir. Yazılacaklar şimdilik bu kadar değerli okurlar. Bir başka film yazımızda görüşmek üzere. İlk filmin incelemesi için: Bir Deli Hikayesi: Mucize!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/mukemmelligin-eksisi-pratfall-etkisi/", "text": "Mükemmellik... İhtişam... Ne güzel kelimeler bunlar. Her insanın hayallerini süsleyen, hayatında olmasını istediği kelimeler aslında. Ama psikolojiye göre öyle değil. Neden mi? Dilerseniz, hemen anlatayım. Pratfall etkisi dediğimiz olay yapılan bir psikolojik deneyin sonuçlarını gösteriyor. Aslında doğru bildiğimiz bazı tür doğruları yalanlayacak şekilde. Elliot Aronson tarafından Minnesota Üniversitesi'nde gerçekleştirilmiş bu deney. Amaç , insanları görmeden nasıl kriterlerle sevdiğimizi bulmakmış. Bunun için dört tane insanla görüşülmüş. İlk ikisi yüksek potansiyelle sahip, kültürlü insanlarmış. Diğer ikisi ise orta düzeyde diğer ikisi kadar kültürlü olmayan normal şartlarda yaşayan insanlarmış. Ve üniversiteden kırk sekiz üniversite öğrencisi seçilmiş. Daha sonra bu 4 kişiyle teker teker görüşmeler yapılmış, görüşmeler ses kaydına alınmış. Yüksek potansiyele sahip kişilerden ikisi de tek tek yapılan görüşmelerde soruların yüzde doksanına doğru cevap vermiş. Lakin, ikinci görüşülen kişi bilerek kahveyi masaya dökmüş ve ses kaydında duyulması için Tüh! Her yer kahve oldu. demiş. Üçüncü ve dördüncü kişiler soruların yüzde otuzuna cevap vermiş. Fakat dördüncü kişi de bilerek hata yapmış. Sonra, bu ses kayıtları 48 üniversite öğrencisine dinletilip, puanlandırılması istenmiş. Sonuçlar ise, bir hayli şaşırtıcı olmuş birinci ve ikinci görüşülen kişinin sorularının çoğu doğru olmasına rağmen görüşme sırasında kahveyi masaya döken en yüksek puanı almış. Aynı şekilde üçüncü ve dördüncü kişilerde aynı skorda cevaplandırmalarına rağmen görüşme sırasında hata yapmayan diğerinden daha yüksek not almış. Görüldüğü gibi aynı skorda, fakat sakarlık yapan daha sempati kazanmış. Tam tersi olarak, düşük skorlulardan hata yapmayan diğerine göre yüksek not almış. Bu duruma da psikolojide şöyle açıklık getirmiş. Eğer mükemmelliği benimsenmiş insanlar sakarlık yaparsa gözümüze batmaz, hatta daha sevimli gözükürmüş. Aksi yönde, sıradan insanlar hata yaparsa bu gözümüze sevimli gelmezmiş. Bu duruma da gözden düşmenin olumlu bir etkisi olarak Pratfall Etkisi denmiş. Günümüzde ise bu etkinin insanların psikolojisi üzerinde kullanıldığı düşünülüyor. Son zamanlarda haber niteliğine gelen, Oscar ödül töreninde Jennifer Lawrence'ın eteğine takılıp düşmesi gibi. Beli bunu cidden bilmeden yaptı ama büyük ses getirdiği ve gündem olmak için büyük yarar sağladığı kesin. Dikkat ederseniz, haber bültenlerinde spikerlerin dili sürçtüğü zaman ya da ünlüler küçük, tatlı hatalar yapar. Bu hataların ses getirmek için yapıldığı düşünülüyor. Bir de hep dizilerde sevimli sakar kız imajı yaratırlar ya, işte bu yüzden. Zihnimizin tuhaf oyunlarıyla, 'bilerek düşmek' terimini de lügatımıza kattığımıza göre, artık sizi şaşıran ifadelerinizle baş başa bırakabilirim. Haklısınız gerçekten öyle. Bu durum içimizi ısıtan bir duyguya sebep oluyor. Lakin bu duygu da diğer duygular gibi artık bir bakıma suiistimal edilmekte."} {"url": "https://parlakjurnal.com/musikiden-tibbiyeye-bir-semi-pervane-aleaddin-yavasca/", "text": "1926 yılında Kilis'te doğdu, ilkokul ve ortaokulu Kilis'te okudu. Kendi söylemi ile müziğe ve sanata alakasının başlama hikayesi beni epey şaşırttı. Süt çocukluğu döneminde sürekli ağlayan bir çocuk olan Yavaşça'nın babası çözümü eve gramofon almak ile bulur . Yanı sıra da Tanburi Cemil Bey'in bir plak serisini alır ve Yavaşça ağladığı sırada plağı çalmaya başlar ama plaktaki taksim boyunca oğlunun sustuğuna şahit olur. Plak sustuğu anda ise Yavaşça ağlamaya devam eder, musiki başlayınca ise yine susup dinlemeye başlar. Hal böyle olunca Yavaşça ağladığında musiki başlar, musiki başladığında Yavaşça susar. Bunun yanında babasının her gün kuşluk vaktinde okuduğu Kuran-ı Kerim'in kendisinde tesirinin büyük olduğunu düşüyor, musikiyi bu açıdan tanımaya ve içselleştirmeye başladığından bahsediyor. Yavaşça'nın ablası Salime hanımın çaldığı ud ve abisinin güzel sesi onu büyüten ninniler olmuştur çocukluğu süresince. Yavaşça henüz 8 yaşındayken Münir Nurettin'in plağa okuduğu eserleri ezberler. Bir gün babasının çok yakın arkadaşı öğretmen Zihni Çelikalp evde Yavaşça'dan 3.SELİM'in Yörük Semaisi'ni eksiksiz dinleyince şaşırır. Bunun üzerine hemen ertesi gün Yavaşça'ya keman eşliğinde Batı Müziği dersleri vermeye başlar. Lise hayatında edebiyat öğretmeninin evindeki meşklere katılan Yavaşça burada bir sürü önemli isimle tanışma görüşme fırsatı bulur. Onların içinde Yahya Kemal, Fuat Köprülü gibi isimler de yer alır. Yine yakın zamanlarda bu meşkler ile dostluk kurduğu insanların aracılığı ile ünlü bestekarlar Sadettin Kaynak ve Munir Nurettin ile tanışır, onlar vesilesiyle kendini oldukça geliştirerek 1950'de radyonun solistlik imtihanını kazanır. Radyoda ise ruhuna en büyük tesiri yapanın Zeki Arif Atairgin hoca olduğunu söyler. Tıp hayatının başladığı sıralarda ise pazartesi geceleri İbnül Emir Mahmut Kemal'in evinde meşklere devam eder. Bu musiki ve sohbet gecelerinde öğrendikleri nedeniyle orayı bir hayat üniversitesi olarak tanımlar. Aleaddin Yavaşça bestekarlık döneminden önce ses ve yorum yeteneği ile tanınır. Yavaşça'ya göre besteler ruhsal bir birikim sonucu olarak ortaya çıkar, bir tek hatıra ile beste yapılmaz. Anıların birikip taşacağı evre beste yaptığınız evredir ve bir besteyi tamamlayacak olan iyi bir güfteye ihtiyacı vardır'' der Yavaşça ve böyle bir anda bir besteyi tamamlamasının bir saatten daha uzun sürmediğini ifade eder. Gece uyurken aklına gelen bir melodiyi tembellik edip yazmazsa unutur ve aynısını yakalayamaz, bu yüzden hemen kalkar ve tespit eder. Rahatül Ervah takımını besteleyişi ise buna bir örnektir. Boğaziçi eseri ise bir gün canlı bir radyo neşriyatına konu olur. Tüm bu bestelerin ve eserlerinin yanında Yavaşça 39 yıl çok başarılı bir doktorluk hayatı geçirir. Bir mecliste üniversitedeki hocası Prof. Tefik Remzi Kazancıgül önünde şarkı söyleyince, meşk sonrası hocası, onu odasına çağırır. Senin hekimliğinin inkişafının yanında musiki istidadın da körelmemesi ve himaye edilmesi lazım. der. Tıbbiyeyi bitirmek üzere olan ve güzel bir ihtisas yapmak isteyen Yavaşça bu tesadüf sayesinde hocasından kabul alarak yanında Kadın Doğum ihtisasına başlar ve 1955 yılında Kadın Doğum Mütehassısı olur. Askeri hizmetini Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde yapan Yavaşça sırayla, Zeynep Kamil Doğumevi, Taksim İlk Yardım Hastanesi, Şişli Etfal Hastanesi'nde baş asistanlık ve şef muavinliği görevlerini yapmış, 1969 yılında açılan Vakıf Gureba Hastanesi şeflik imtihanına girmiş, imtihanı kazanıp o tarihten 1976 yılına kadar adı geçen hastanede Kadın Doğum kliniği şefliği yaparak, bu hastanede olmayan Kadın Doğum bölümünü kurmuştur. 1976 yılında Haseki Hastanesi Kadın Doğum şefliğine atanmış ve bu sürede birçok Kadın Doğum Mütehassısları yetiştirmiştir. 1985 yılında aynı hastanenin başhekimi olmuştur. Yavaşça'nın ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlanmış 54 bilimsel neşriyatı bulunmaktadır. Eş zamanlı olarak Türk Müziği Devlet Konservatuvarı'nın kuruculuğu sırasında önemli görevler üstlenir ve Ses Bölümü başkanlığını sürdürür. 2005 yılında buradaki görevinden ayrılarak Haliç Üniversitesinde göreve başlar. İcracılığı ve doktorluğunun yanında 633 civarında bestesi vardır. Yurt içi ve yurt dışında birçok konsere katılmış olan Yavaşça, ABD'nin bazı kuruluşlarınca davet edilmiş ve bu davetlerde beş konser vermiştir. BBC'nin Musiki Festivali'ne de davet edilmiş ve üç konser vermiştir. Aleaddin Yavaşça hem musiki hem de tıp alanında gerçekten önemli bir yer edinmiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mustafa-kemal-ataturkun-almanya-seyahati/", "text": "16. Kolordu! Anafartalar! diyerek yüksek bir sesle bağırmıştı Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm. Kendisini ziyarete gelen Osmanlı heyetini adeta yararcasına Mustafa Kemal Paşa'ya yönelmiş ve elini sıkmıştı. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve büyük devlet adamı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1917 yılında, yani I. Dünya Harbi'nin içinde Osmanlı Devleti'nin müttefiki olan Almanya'ya yaptığı seyahati anlatan bir eser, kitapçıların raflarını süslemeye başlamış bulunuyor. I'nci Dünya Harbi cepheleri içerisinde en parlak zafer olan Anafartalar zaferini kazanan ve İngilizlere en ağır mağlubiyeti yaşatan Mustafa Kemal, Veliaht Vahdettin Efendi'nin askeri danışmanı olarak Alman Ordusu Genel Karargahı'nı ve cephe hattını gezerek, bu savaştan Almanların mağlup çıkacağını değerlendirmiştir. İttihat Terakki Hükümeti'nin en güçlü adamı olan Harbiye Nazırı Enver Paşa başta olmak üzere bütün Osmanlı devlet adamlarının, Almanya'nın harbi kazanacağına inanmalarına rağmen Mustafa Kemal Paşa, öngörüsü ile harbin sonucunu doğru değerlendirmiştir. Kitabın Önsöz bölümünde yazar eserin amacını belirterek başlıyor: Gezi hakkında birkaç kitap ve birçok makale yazılmış olsa da günümüzde Atatürk'ün hayatının her safhasının araştırmacılar ve gençlik tarafından merak edilerek gündeme gelmesi, konunun daha geniş şekilde ve yeni bilgi ve belgeler ışığında ele alınmasını gerekli kılmıştır. (s.9). Gezi hakkında kamuoyunda bilgi eksikliği olduğunu belirten Kalelioğlu, Almanya'da yüksek lisans ve doktora eğitimi sırasında Mustafa Kemal Atatürk'ün Almanya ziyaretinin gerek Almanya'da yaşayan Türk nüfus gerekse Almanlar arasında çok az bilindiğine üzülerek şahit olmuş. Bu da kendisini bu konu üzerinde derinlemesine çalışmaya ve bilgi-belge toplamaya sevk ediyor. Eseri, semi-akademik olarak tanımlamak mümkün, zira ciddi bir arşiv çalışmasına dayanıyor. Belediye başkanlıkları, arşiv müdürlükleri, müzeler ve konsolosluklarla yoğun bir temas sonucu ulaştığı bütün belgeleri yayınlıyor Kalelioğlu eserinde. Vahdettin'in henüz veliaht olduğu bir dönemde gerçekleşiyor ziyaret. Mustafa Kemal Paşa askeri müşavir sıfatı ile katılıyor geziye. Veliaht Vahdettin Efendi, Alman topraklarında Osmanlı'yı en iyi şekilde temsil etmeye gayret gösterirken Mustafa Kemal'in aklında çok farklı düşünceler yatıyor. Akılcı Mustafa Kemal, Almanların gerçek gücünü yerinde görmek istiyor. İstiyor ki savaşın başından itibaren mağlup olunacağına dair öngörüsünü kanıtlayabilsin ve en önemlisi Osmanlı sarayına kabul ettirebilsin. Türkiye'nin Almanya'ya karşı sadakat ve vefasından, yakın gelecekte Alman müttefiklerinin saadete kavuşacaklarından bahseden beyanatı şahaneleri, Osmanlı Devleti'nin yarınını düşünmek vaziyetinde bulunan acizlerinde büyük bir ferahlık ve teselli uyandırdı. Ancak genel durumu incelemekten kaçınarak, bir noktayı daha açıkça anlamak ihtiyacındayım. Türkiye'nin kalbgahına yönelen darbeler durmaksızın ilerlemektedir. Eğer bu darbeler başarılı olursa Türkiye mahvolacaktır. Bu darbeleri durdurmak için kafi teminat ifade eden beyanatlarınızı dinleyemedim. Lütfen bu hususta beni biraz aydınlatır ve tatmin buyurur musunuz? (s.107). Türkiye'nin muhterem Veliahdı! Anlıyorum ki, sizin zihninizi karıştıranlar vardır. Ben Almanya imparatoru size gelecekten, gelecekteki başarılardan bahsettikten sonra şüpheniz kalır mı, kalmaz mı? (s.107). diyerek adeta Mustafa Kemal Paşa'ya göz dağı veriyor. Vahdeddin ortamı yatıştırmaya çalışsa da II. Wilhelm izin isteyerek odayı terk ediyor. Şuna kesin olarak inandım ve yerinde gördüm ki Almanya savaşı kaybetmiştir (s.172). Uğur Berk Kalelioğlu, 1994 Ankara doğumludur. İzmir Ekonomi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünü Yüksek Şeref Öğrencisi sıfatı ile birincilikle tamamlamış, Federal Almanya Cumhuriyeti'nden tam burs kazanmıştır. Almanya'da Siyaset Bilimi-Sosyoloji yüksek lisansını derece ile tamamlayan Kalelioğlu, doktora çalışmalarına devam etmektedir. Çeşitli akademik dergilerde editörlük görevinde bulunmuş, bilimsel katkıları dolayısıyla kendisine Atatürkçü Düşünce Derneği Onursal Üyeliği verilmiştir. Eserleri: Series of Sociological Analysis (2016); Sosyoloji'de Hakim Eğilim Pozitivizm (2018); The Critique of Contemporary Positivism: The Issues of Replicability and Universality (2020); Federal Almanya'da Bir Türk Derneği: Atatürkçü Düşünce Derneği Üzerinde Etnografik ve Sosyolojik Tetkikler (2021)."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mustafa-kemal-kitap-incelemesi-yilmaz-ozdil/", "text": "Yılmaz Özdilin yeni kitabı MUSTAFA KEMAL raflarda yerini alalı neredeyse 2 ay oldu ve şimdiden rekor bir şatış rakamına ulaştı. Mustafa Kemal kitabı, aynı zamanda Kırmızı Kedi Yayınevi'nin de 1000. kitabı. Normalde Yılmaz Özdil'in kitaplarında farklı konularda köşe yazıları olur ve bu köşe yazılarının en can alıcısı kitaba adını verirdi. Ama Mustafa Kemal diğer Yılmaz Özdil kitaplarından farklı olarak tüm yazıların merkezinde M. Kemal Atatürk var. Kitabın tasarımı gerçekten çok hoş. Gerek dış kapağının sade ve şıklığı gerek ilk ve son sayfalarında ki kırmızı fona bastırılan Atatürk portresi kitaba ayrı bir hava katıyor. Kitaba uzaktan baktığınızda bile gerçekten uzun uğraşlar sonucu ortaya çıkmış bir emek ürünü olduğu anlıyorsunuz. Yılmaz Özdil Mustafa Kemal'i, boğmayan, sıkmayan ve köşe yazısı yazar gibi bir üslüpla yazmış. Mustafa Kemal'i okurken tek sayfasında dahi sıkılmadım ve bitmesin diye daha çok okuyayım istedim. Çoğu Atatürk'ü anlatan kitabın aksine Yılmaz Özdil kitapta Atatürk'ü kusursuz ve hatasız olarak değil, hatalarıyla kusurlarıyla beraber yazmış. Kitabı alırken içimden açıkçası Atatürk hakkında bilmediğimiz ne yazabilir diye düşünüyordum ama kitabı okudukça ne kadar yanıldığımı anladım. Mustafa Kemal'de bilmediğim Atatürk'ü okudum ve yine Atatürk'e hayran kaldım. Açıkçası Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler kitabından sonra beni bu kadar heyecanlandıran ve kendine bağlayan bir kitap olmamıştı. Yılmaz Özdil kitapta; Atatürk'ün çocukluğunu, harp okulu zamanlarını, 1. Dünya Savaşı'nı, milli mücadele yıllarını ve özellikle cumhuriyet kurulması ile ölümü arasındaki süreçte başından geçen ve birçoğumuzun daha önce duymadığı anıları birinci ağızdan bize anlatıyor. Mustafa Kemal'i okurken farkında olmadan olayların içine giriyoruz. Atatürk ile birlikte sobalar yanmıyor, üşüyoruz diye Harp Okulu komutanının odasına gidiyoruz ve odasında sobanın yandığı komutan tarafından Daha bu devlet size ne yapsın deyip azar yiyoruz. Yahut beraber Trablusgarp'a gidip başka bir gün beraberce suikast girişimine uğruyoruz. Mustafa Kemal son derece somut ve kısa bilgiler ile sadece Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını değil Türk Devrimi'ne ve Cumhuriyet detaylarına ışık tutuyor. Kitapta beğendiğim yerlerden biri de Atatürk'ün doğduğunda, 20'li yaşlarında, milli mücadele sırasında, cumhuriyeti kurduğunda dünyada neler olduğu yazılan son bölümdü. Misal M. Kemal 38 yaşında Samsun'a çıkarken Ekim Devrimi yaşanmış, Sovyetler Birliği kurulmuş ve ilk Pulitzer Ödülleri o sene verilmişti. M. Kemal 42 yaşında cumhuriyeti ilan ederken Amerikalı astronom Edwin Hubble Andromeda Galaksisi'ni keşfetmiş, Kanadalı hekim Fredirick Banting insülini keşfetmiş, Gucci kurulmuş, Wembley Stadı açılmış, Graham Bell ölmüş ve İtalya'da Mussolini başbakan olmuştu. Bence kitabın en büyük eksikliği 2500 üzerinde kitap ve tez okuyarak 10 sene gibi bir süreçte bu kitabı yazdığını söyleyen Yılmaz Özdil'in tek bir kaynak bile sunmaması. Bu yüzden kitapta anlatılan bazı anılar birtakım kesimler tarafından eleştirilip, kitabın güvenirliğine gölge düşürüyor. Her ne kadar Yılmaz Özdil bir tarihçi değil bir gazeteci-yazar olsa da kitapta bunun eksikliği hissediliyor. Bunun dışında benim gözüme çarpan bir başka şey ise kitaptaki anılar arasında zamansal olarak bir kopukluk olması. Ayrıca kitap Atatürk'ün hayatını anlatmasına rağmen bir biyografi olmaktan çok uzak. Her ne olursa olsun M. Kemal'e hakaret etmekte yarışanların olduğu ve onun unutturulmaya çalışıldığı günümüzde bu kitap tüm bünyelere adeta bir ilaç olarak geldi. Mustafa Kemale her zamankinden çok ihtiyacımız var. Çocuklarımıza Mustafa Kemal ile tanıştırma yükümlülüğümüz var. Çocuklarımıza Mustafa Kemal'i öğretmeye, anlatmaya her zamankinden fazla mecburuz. Mustafa Kemal aydınlanmasını bizden sonraki jenerasyonlara aktarma sorumluluğumuz var. İstedikleri kadar silmek istesinler, her yurtsever ailenin kütüphanesine, okuma yazmayı söken her öğrencinin çantasına, her bebeğin kundağına MUSTAFA KEMAL'i bırakacağız. Bu vesileyle herkesin 29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI'NI kutluyorum. Yılmaz Özdil'in son kitabını alıp okumak istiyordum. Kitabı olmadan önce bu denli güzel yazılmış bir kitap incelemesi sayesinde kitabı alıp okumak için can atıyorum. İlgi çekici ve akıcı bir metin olmuş,elinize sağlık. Yazı için teşekkürler. Atatürk hakkında piyasada dolaşan pek çok yalan bilgi olduğundan, kaynak belirtilmemesi kitabın hak ettiği değeri görmesinin önüne geçebilir. Bu tarz kitaplardan piyasada çok fazla olduğu için almayı düşünmüyordum ama inceleme yazısı fikrimi değiştirdi. Kitabı henüz okumadım fakat Youtube'da bulduğum bir söyleşide Yılmaz Özdil'in kitabından okuduğu bölümü dinledim. Orada II. Abdülhamit'in Atatürk hakkındaki fikirlerinden bahsediyordu. Yalnız zannediyorum II. Abdülhamit'in piyasada gezinen tüm hatıratları sahtedir. O yüzden Yılmaz Özdil -ironik bir şekilde- kaynakça da belirtmediği için bu düşünceleri nereden almış bilemiyorum. Lakin dediğim gibi hatıratlar sahtedir. Kitabı okumazdan evvel buna şahit olmam kitap hakkında bir önyargı oluşturmuş oldu. Her ne kadar tarihçi değil bir gazeteci de olsa böyle bir kitap yazdığına göre tarihsel hatalar olmaması gerekir. Bu olumsuzluğu okumadan fark ettiğimi düşünsem de kitabı okuyup kendim de incelemek istiyorum. Güzel yazı için teşekkürler. Yılmaz Özdil daha önce adam kitabında da Abdülhamit hatıratlarının olduğunu ve bu hatıratlarında M.Kemal Atatürke dua ettiğini övdüğünü vs belirtmişti.Murat Bardakçı ve İlber Ortaylı bu hatıratların sahte olduğunu açıkça bildiriyor buna rağmen Yılmaz Özdil neden bunu güvenilir bir kaynak görerek kitabında paylaşıyor bilmiyorum açıkcası.Ama bu hatırat meselesi çok garip çünkü 20 sene önce bu hatıratlarda söylenenlerle bugün söylenenler arasında dağlar kadar fark var.En iyisi bunu iyice araştırıp önümüzdeki zamanlarda bir yazı yazarak Abdülhamit hatıratlarını ayrıntılı irdeleyebiliriz. Kitapta kaynak belirtilmemesi gerçekten büyük bir eksiklik ancak incelemeniz sayesinde ilgimi çekmeyi başardı. Bu güzel inceleme için sizi tebrik ederim, elinize sağlık. Bu kitabı gerçekten çok merak ediyordum. Sosyal medya da kitabın kapak resimlerini görmüştüm ama kimse kitapla ilgili düşüncelerini yazmıyor. Oysa sırf görüntü olsun diye kitabın resimlerini paylaşmak yerine kitapla ilgili düşüncelerini yazabilir insanlar. Kitap hakkında güzel bir inceleme olmuş, kitabı alıp almamakta tereddüt edenler için gerçekten çok güzel bir inceleme olmuş. İnşallah 2019 yılında bende okumak istiyorum bu kitabı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mutfak-sefi/", "text": "Mutfak şefleri, mutfak sanatlarının ustaları olarak kabul edilirler. Liderlik, yaratıcılık, teknik bilgi ve lezzet duyusu gibi yeteneklerle donatılmış olarak, şefler mutfak dünyasının yaratıcı güçleri ve gastronomik deneyimlerin ustalarıdır. Mutfak robotları, mutfakta üstün performans ve çok yönlülük sunar. Mutfak robotları, yaratıcı tariflerinizi hayata geçirmenize yardımcı olur. Pasta yapımı, hamur işleri, özel soslar, krema veya dondurmaların hazırlanması gibi pek çok alanda size destek sunar. Özel günler veya partiler için büyük miktarlarda yemek veya içecek hazırlamak zor olabilir. mutfak robotları, bu tür etkinlikler için hızlı ve verimli bir şekilde çalışmanıza yardımcı olur. Bebekler için sağlıklı ve taze gıdalar hazırlamak önemlidir. Mutfak robotları, bebek maması hazırlığını basit hale getirir ve bebekleriniz için özel tarifler oluşturmanıza imkan tanır. Mutfak robotlarının birçoğu, çıkarılabilir parçalardan oluşur ve bu parçalar bulaşık makinesinde yıkanabilir. Bu, kullanım sonrası temizlik işini kolaylaştırır. Kenwood, uzun yıllara dayanan bir geçmişe sahip ve mutfak aletleri konusunda güvenilir bir markadır. mutfak robotları da yüksek kalite standartlarına uyar ve garanti ile desteklenir. Mutfak robotları, mutfakta daha fazla kontrol, hızlı işlem ve profesyonel sonuçlar sağlar. Her seviyedeki aşçı ve mutfak meraklısı için uygun seçenekler sunarlar. Mutfak robotları, yemek pişirme sürecini daha keyifli hale getirirken lezzetli yemeklerin ve tatlıların kolayca hazırlanmasını sağlar. Mutfak şefi, profesyonel şeflerin kullanımına benzer sonuçlar elde etmenize yardımcı olabilir, bu da özel yemekler ve tatlılar yapma yeteneğinizi artırır. Farklı modellerde farklı kapasiteler bulunur, bu nedenle evde veya ticari mutfaklarda kullanılmak üzere farklı seçenekler sunar. Mutfak şefi, güvenli bir şekilde kullanılabilmesi için çeşitli güvenlik özellikleri içerebilir, bu da kullanıcının kendisini ve cihazını korumasına yardımcı olur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/mutsuz-kalabalik/", "text": "Her sabah gözlerini açtığında aklından geçen ilk şey daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yapmak arzusuydu. Ama bu arzu o kadar kısa süreliydi ki birkaç saniye sonra kayboluyordu. Takvime bakma gereği duymazdı çünkü gün denilen kavram onun için artık anlamını yitirmişti. Tavan hep aynı renkteydi, kapı hep aynı yerdeydi. Neden her gün aynı şeyleri yapıyorum? Kendi kendine hep bunu soruyordu. O kadar uzun zamandır soruyordu ki artık bu soru da aynı şeyin bir parçası olmuştu. Hayatı, ateşi çalan Prometheus'un karaciğeri gibiydi. Günler yenilense de dokusu hep aynıydı. Aşağıdaki adama yukarı gel dedi. Yukarı gel ve konuş benimle. Buna o kadar ihtiyacım var ki. İnstagramda herkes çok mutlu biliyor musunuz? Mesela arkadaşı yaptığı serpme kahvaltıyı paylaşıyordu. Serpme kahvaltıyı paylaşmak insanı mutlu eder. Ama sadece karnı doyana ya da hesap gelene kadar. Sonrasında yine kendi kişisel mutsuzluğuna devam ediyor. Bir sonraki ay yeniden serpme kahvaltıyı paylaşana dek. Ama hem kahvaltı serpme olmalı hem de bunu paylaşmalı. Yoksa mutlu olamaz. Mutsuz olduğumu da nereden çıkardın, neden bana doğru bakıyordun? dedi. Yaşlı adam Kimsin sen? diye cevap verdi. Kim miyim, herhangi biriyim işte. Herkes gibiyim. Telefonum var, işe gidiyorum, uyuyorum. Adımın ne olduğu fark eder mi? Ben herkes gibiyim yani hiç kimseyim. Satranç tahtasında bir piyon gibi başkalarının benim için kurduğu küçük dünyamda amaçsız ömrümün bitmesini bekliyorum. Yaşlı adam devam etti Hatırlıyor musun hani kendi kendine düşünmeye başlamıştın. Kimim, neden buradayım, burada ne yapıyorum, ne için yaşıyorum... Kafana o rahatsız edici sorular takılmıştı. Bu soruların cevabını bulmaya çalışmak seni huzursuzlandırmıştı ve şimdilik kenarda dursun diye beklemeye almıştın. Hayat zaten yorucu, bir de bunları düşünerek kendimi hırpalamamalıyım demiştin. Yaşlanınca, demiştin... Yaşlanınca düşüneceğim. Şu an sadece evin taksitlerini bitirmek istiyorum. Çocuğun okul parasını vermeliyim. Böylece çocuklar okusun. Adam olsun. İşleri olsun. Sinirli bir şekilde Öldükten sonrası mı? Ben Allah'a inanmıyorum. Tanrı kötü biri. Çocukların ölümünü seyrediyor. Varsa bile iyi biri değil dedi. Yaşlı adam hafifçe gülümseyerek Sana özgür irade verdiği için mi bu kadar kızgınsın? Çocukları öldüren de insanları sevmeyen de bizleriz. O bize seçenekler sundu. Sen hangi seçeneği seçersen, dünya o yönde değişir. Yaşlı adam gittikten sonra, arkasından kapıyı kapattı; başını iki elinin arasına aldı ve düşünmeye başladı. Düşündü. Düşündü. Düşündü. Aniden ayağa kalktı ve işe geç kaldım dedi. Hayatın akışı içerisinde çoğu zaman sorgulamaktan ve sorgulanmaktan kaçıyoruz. Esasında bilinçaltımız bizi sürekli olarak sorguluyor olmalı. Fakat bunu algılayabilmek ve farkındalığı yaratmak için kendine yönelik bir sorgulamanın etkili olabileceğini düşünüyorum. Belki yazının içeriği daha genele yönelik bir eleştiri amacı taşıyor ama ben bu noktadan tutup bir yorum yapmak istedim. Yazınızın bazı noktalarında fikri akış sekteye uğruyor gibi hissettim. Fakat genel olarak baktığımda bunu hissetmediğimi söylemeliyim. Kaleminize sağlık. Yorumunuz için teşekkür ederim. Eleştirinizi dikkate alacağım. Eleştirinizi doğru bulmuyorum. Yazıda gelişmesi gereken şeyler her yazıda olduğu gibi tabi ki var. Ama bence oldukça güzeldi. Teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/muzede-sergilenen-sadakat/", "text": "Tokyo Üniversitesinde bir profesör beyaz yavru bir köpek edinir. Köpeğine Hachiko adını verir. Her sabah üniversiteye giderken belli bir yere kadar beraber giderler ve öğleden sonra saat üçte köpek sahibini karşılamaya gelir. Bu belli bir zaman sonra alışkanlık haline gelir. Fakat bir gün profesör üniversitede kalp krizi geçirir ve hayatını kaybeder. Hachiko onu her gün aynı yerde aynı saatte bekler. Bekler ama ne gelen vardır ne giden. Hachiko'yu tanıyan esnaf onu besler hatta bu hikayeyi duyan herkes bu sadık köpeği sevmeye beslemeye gelir. Yaklaşık 10 yıl sonra Hachiko aynı yerde profesörü beklerken hayatını kaybeder. Japonya'da çok ünlenen bu olaydan sonra her gün beklediği yere Hachiko'nun heykeli dikilir. Sadece bu hikayeler de değil. Bunların dışında sahibi ölünce mezarının başında nöbet tutan köpeğin hikayesi de beni çok etkilemişti. Sanırım bazı hayvanlar onları örnek almamız için varlar. Sadakatin en guzel ornegini bu guzel insanlarla resmetmissin:) emegine saglik.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nano-robotlar-nanoteknoloji-ve-kanser-tespiti-tedavisi/", "text": "Robotlar...Hayatımızın her alanında varlar artık. Hatta insan şeklinde robotlar bile var. Durum böyle olunca insanlar da bir ürkmüyor değil. Ya insanların yerini robotlar alırsa? Bir yandan hayatı kolaylaştırmalarıyla muhteşem ama bir yandan da insana ihtiyaç olmaması durumundan kötü. Ama neyse, bu ayrı bir konu. Bugün ben belki de sağlıkta çığır açabilecek bir icattan nano robotlardan bahsedeceğim. Basit şekliyle nanoteknolojiyi, metrenin milyarda biri malzemelerle çalışmak olarak açıklayabiliriz. Nano nereden geliyor diye sorarsanız? Eski Yunancada ek olan Nano, cüce anlamını taşıyor. Bilimsel olarak başka alanlarda da kullanılıyor. İki kelime birleşerek nanoteknoloji kavramını ortaya çıkarıyor. Nanoteknoloji alanında çalışanlar, maddenin tanecikleriyle, atom, molekül ve molekül altı parçacıklarıyla ilgileniyor demektir. Atom veya molekül taneciklerini birleştirerek yeni oluşumlar meydana getirebilir ve yine maddenin yapısını değiştirerek çeşitli amaçlar için kullanabilirler. Son yıllarda sıkça gündeme gelen Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar da nanoteknoloji sayesinde gelişen bir alanın yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Nanoteknoloji ile maddenin yapısını değiştirmek, yeni madde türevleri geliştirmeye yarayabilir. Bu şekilde, belirlenen amaç doğrultusunda farklı ürünler elde edebilirsiniz. Örneğin, mısırın genetik yapısında oynayarak daha düzgün mısırlar elde edebilirsiniz. Ayrıca elde ettiğiniz yeni mısırınız doğal olandan daha tatlı olabilir. Elbette bu imkanın tersini kullanmak da mevcut. Yani nanoteknolojiyi kötü bir biçimde kullanarak insanlığın zararına teknolojiler geliştirmek mümkün. Bu durum, yeni hatta çok zararlı salgın hastalıklar ortaya çıkarmak şeklinde kendini gösterebilir. Nanoteknoloji günümüzde birçok farklı alanda kullanılıyor. Bilgisayar teknolojileri, bilimsel çalışmalar, elektrik, elektronik, kimya, biyoloji ve fizik nanoteknolojinin yaygın olarak kullanıldığı alanların arasında bulunuyor. Ancak nanoteknolojiyi en çok gündemimize getiren alan tıp oluyor. Bu alanda nanoteknoloji yardımıyla binlerce insanı kurtaran ilaçlar, tıbbi malzemeler, makineler yaratılabiliyor. İşte ben de tam bu birleşmenin en güzel noktasına nanorobotlara değineceğim. Temel olarak nanorobotik, nanometre ölçüsüne göre 10-9 metre ve bu değere yakın araçlar oluşturma teknolojisidir. Bu teknolojiyi temel alarak nanoteknoloji mühendisleri ve birçok mühendislik alanı birlikte çalışır. Nanorobotiğin amacı, bir hücreden ya da bir mikro işlemciden daha küçük bir sistemde bilgi algılama ve işlenen bilgiyi harekete dönüştürmektir. Ayrıca, bir başka tanıma göre nano ölçüde hareket yeteneğine sahip, makro ölçekli robotlar veya mikro robotlar da nano robotlar olarak kabul edilir. Bir nano robot sistemi kurmak için kuantum moleküler dinamiğinden, kinematik ve matematiksel analize kadar farklı bilim dallarını da bilmek gerekir. Nano robot sisteminin kurulması için uygulanması gereken kurallar, nano robot sisteminde kullanılacak malzemeye göre değişkenlik gösterebilir. Örneğin karbon, elmas şeklinde bileşenlere sahip bir nano robotun temelinde kullanılan element olabilir. Hidrojen, sülfür, oksijen, nitrojen gibi elementler daha çok nano ölçekli dişli üretimi için kullanışlı olacaktır. Bazı bilim insanlarına göre nano robot tasarım çalışmaları sanal gerçeklik teknolojileri çalışarak yapılmalıdır. Bilgisayar grafikleri sayesinde nano parçacıklar üzerinde düzenlemeler yapılabilir. Başarılı bir nano robot geliştirmenin yolu, nano parçacıkların tam olarak analiz edilerek tasarlanıp oluşturulmasından geçer. Bu parçacıklardan bazıları, moleküler rulmanlar, moleküler dişliler olarak tanımlanabilir. Moleküler rulmanların üretimi basit yapılarından dolayı çok daha kolaydır. Moleküler dişlilerin merkezinde çok hızlı dönen bir mil, dışında ise daha yavaş hareket eden bir mil vardır. Halka dişli, planet dişlinin düzgün pozisyonda tutulmasını sağlar. Nano robotlarda nano bilgisayar önemli bir yere sahiptir. Bu bilgisayar görüntüleme ve kontrol için oldukça gereklidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/narsist-kisilik-bozuklugu-nedir-narsist-birey-nasil-anlasilir/", "text": "Son dönemde en yaygın olarak konuşulan ve tartışılan psikolojik sorunlardan biri hiç şüphe yok ki Narsist Kişilik Bozukluğudur. İnsan yaşamının merkezine bu denli etkili bir şekilde konumlanan Narsist Kişilik Bozukluğu, temel olarak psikolojide tanımlanan pek çok kişilik bozukluğuna benzer niteliktedir. Bununla birlikte, diğer kişilik bozukluklarının aksine klinik ortamda tam olarak tanımlanabilmiş değildir. Yapılan araştırmalar Narsist Kişilik Bozukluğunun, oldukça geniş bir bulgu alanını içerdiğini gösteriyor. Aynı akademik ve klinik çalışmalar, Narsist Kişilik Bozukluğunun en geniş şiddet aralığına da ev sahipliği yaptığını ortaya koydu. Narsist Kişilik Bozukluğu nedir? Narsist kişiler nasıl anlaşılır? Gerçekten narsist biriyle karşılaştığımızda arkamıza bakmadan kaçmalı mıyız? Tüm bu soruların cevapları yazımızda. İlk olarak Narsist Kişilik Bozukluğunu tanımlamak gerekirse kısaca NKB olarak anılan bu kişilik bozukluğu; kişinin kendisini abartılı bir şekilde beğenmesi, empati eksikliği göstermesi, kendisinin diğerleri tarafından onaylanmasını ve beğenilmesini istemesi olarak tanımlanabilir. Bununla birlikte narsisizm, güçlü bir başarıdan kıvanç duyma duygusunu da beraberinde getirir. Narsist Kişilik Bozukluğu, modern dünyada gerçekleşen toplumsal ve kültürel dönüşümlerle birlikte en çok tartışılan psikolojik sorun haline gelmiştir. ABD ve Avrupa merkezli yapılan araştırmalarda Narsist Kişilik Bozukluğunun görülme sıklığı bölgelere ve toplumlara göre değişmek kaydıyla %0 ile %6,2 oranında saptanmıştır. Bu oranın bazı bölge ve toplumlarda %6 gibi oldukça yüksek bir seviyeye çıkması, Narsist Kişilik Bozukluğu sorununun önemli bir toplumsal problem haline dönüştüğünü göstermektedir. Ayrıca NKB'nin tanısıyla ilgili klinik ortamda ciddi mutabakat problemleri olduğunu da belirtmeliyiz. NKB, henüz net olarak tanıları listelenmiş bir psikolojik sağlık sorunu değildir. Dolayısıyla klinik ortamda yapılan testler, her zaman ve kesin olarak doğruyu yansıtmayabilir. Psikolojik sağlık sorunlarıyla ilgili tanıların konulmasına ilişkin tüm detaylar, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel Eli Kitabı ile belirlenir. Narsist Kişilik Bozukluğunun tanısına ve belirtilerine ilişkin detaylar da DSM-5 el kitabında yayınlanmıştır. DSM-5'te Narsist Kişilik Bozukluğunun belirtilerine ilişkin en önemli bulguların; empati yoksunluğu, kişinin kendisini, kendisine dair olan her şeyi ve özünü beğenmesi, şiddetli can sıkıntısı hisleri, sınırsız başarı ve güzellik isteği şeklinde olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte NKB'nin belki de toplumsal yaşama en derinden etkisi, ilişkiler üzerinedir. Yine DSM-5 kapsamında Narsist Kişilik Bozukluğu belirtileri arasında sömürücü ve yüzeysel ilişki yaşama isteğinin önemli bir bulgu olduğu saptanmıştır. Narsist bireyde gözlemlen yüzeysel ve sömürücü ilişki yaşama isteği, sadece bireyi değil; çevresindekileri, ilişki halinde bulunduğu kişileri ve toplumu da derinden ilgilendirir. Tam da bu belirti yüzünden günümüzde Narsist Kişilik Bozukluğu hakkında en çok öne sürülen spekülasyon, narsist bireylerden uzak durulması gerektiğidir. Teknoloji eksenli olarak gelişen modern dünya artık birçok insanın anılarını ve yaşamına ilişkin hikayeleri paylaştığı bir ortama dönüştü. Çeşitli bloglar, forumlar ya da sözlüklerde narsist bireylerle birlikte olan kişilerin paylaştığı anılar, Narsist Kişilik Bozukluğu tanısı konulmuş ya da gizli Narsist Kişilik Bozukluğu olduğu düşünülen insanlardan uzak durulması gerektiğine ilişkin yaygın bir kanaat oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bu yaygın kanaat, kısmen doğru olsa da NKB, her zaman aynı belirtiler ve bulgularla açığa çıkmaz. Dolayısıyla narsist bireylerle ilişki yaşayan kişiler, sevdikleri hakkında Narsist Kişilik Bozukluğu tespitinde bulunmayı başaramayabilir. Narsist bireyler, kendilerini fazlasıyla önemsediği gibi algı oyunlarıyla karşısındakini etkileme yetkinliğine de sahiptir. Narsist bireylerden kaçmak kadar, en sevdiğiniz insan ya da insanların narsist olduğu kanısına varmak da oldukça zordur. Narsist bireylerden uzak durulması gerektiği savının en önemli öncülü, bu tarz insanların karşısındakilere de oldukça büyük zarar verdiği yönündedir. Söz konusu öncül, tartışılmaz bir şekilde gerçeği yansıtır. Narsist kişiler, sadece kendilerini iyi ve güzel göstermekle kalmaz aynı zamanda ilişki yaşadığı bireyleri de etkiler. Dolayısıyla narsist tanısı konulan ya da narsist olduğunu düşündüğünüz biriyle ilişki yaşıyorsanız onunla olan ilişkinizi çok iyi planlamanız gerekir. Narsistler, her türden ilişkide bir kazanan ve kaybeden olacağını düşünerek hareket edebilir. Bu durum, NKB bulunan insanlarda en yaygın olarak gözlemlenen belirtilerden biridir. Bu doğrultuda yaşadığınız ilişkiyi, kendi eksenine dönüştürerek tamamen kendi talepleriyle paralel bir ilişki haline getirebilir. Narsist bireyler, çoğunlukla güçlü bir şefkat ve empati duygusuna sahip olmazlar. Söz konusu duyguların eksikliği, narsist bireyleri oldukça acımasız hale dönüştürebilir. Dolayısıyla narsist bireylerle yaşadığınız ilişkiyi doğru şekilde planlamak ve yönetmek birçok açıdan fayda sağlayacaktır. Narsist Kişilik Bozukluğu belirtileri hakkında henüz tam anlamıyla klinik bir uzlaşı sağlanamamış olsa da gündelik yaşamda narsist kişileri tespit etmenin bazı yöntemleri olduğunu söylemek mümkündür. Özelikle ikili ilişkilerinizde, iş yaşamında, topluluk içerisinde ya da gündelik hayatta belli başlı noktalara dikkat ederek çevrenizdekiler arasında narsist kişi olup olmadığını test edebilirsiniz. Narsist kişiler, çoğunlukla topluluk içerisinde ilgi odağı olmak ister. Dolayısıyla onu ilgi odağı haline dönüştürecek birçok davranışta bulunur. Aynı zamanda narsisizmin en önemli belirtilerinden biri de yüksek düzeyde başarı hırsıdır. Özellikle iş yaşamınızda sizden ve diğerlerinden çok daha fazla beğeni toplayarak başarılı olmak isteyen kişileri tekrardan değerlendirmenizi öneririz. Bu tarz kişiler, diğerlerinden başarılı olabilmek adına çeşitli oyunlara ya da karalama kampanyalarına başvurabilir. Ayrıca çözümsüz gibi görünen oyunlar yaratabilir ve çözüm kaynağı olarak her an kendisini gösterebilir. Çevrenizdeki narsisti açığa çıkartmanın bir diğer yolu da kişilerin empati gücünü test etmekten geçer. Yoğun bir empati eksikliği olduğunu düşündüğünüz kişiler, bu noktada davranışlarına dikkat etmeniz gereken bireylerdir. Narsistlerde kesinlikle empati duygusu bulunmaz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nasil-anilmak/", "text": "Son zamanlarda ülkemiz insanının atalarını anmak, yad etmek ve onları yaşatmak istedikleri gerekçeleriyle o kişinin ismini o kişiyle belki de hiç alakası olmayan yerlere, nesnelere vermesi yaygınlaştı. Örneğin; milyarlarca dolara insanımızın büyük bir kısmının yabancı veya düşman kabul edebileceği milletlerin şirketlerine çeşitli yapılar yaptırıp yine bu yapıları inşa eden insanlara tarih boyunca hiç de hoş bakmamış olan tarihi şahsiyetlerin adlarının konulması gibi. Üstelik samimiyetten ve doğallıktan son derece uzak bu yapıların açılış törenlerinin bazı savaş galibiyet yıldönümlerine getirilmeleri de ilginç bir nokta. Şah İsmail Hatayi Divanından bir görüntü. O halde Hatayi'nin eserlerinden birkaç dize okuyalım ve anlamaya çalışalım. Örnek şiirleden görülebileciği gibi yazılmalarının üzerinden 500 yıl geçmesine rağmen bu şiirlerin dili bügün bile ne kadar anlaşılır, konuları da bir o kadar güncelliğini korumakta. O zaman bu kültürel mirasa dört elle sarılmak gerekir. Bir başka yazımda bu şiirlerin bestelenmiş hallerini incelemek ve bestelendiği müzikal altyapı hakkında konuşmak üzere hoşçakalın. Yalnız dikkatimi çekti 500 yıl önceki dilin ne kadar sade olduğuna bakar mısınız, bu kadar yalın olduğunu tahmin etmezdim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nasil-bir-23-nisan/", "text": "İlginç bir dönemin içerisinde 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın 100. yılına ulaştık. Salgın devam ediyorken ve bütün toplu etkinlikler iptal olmuşken bu bayramı kutlamak farklı bir deneyim olacak. Lakin esas önemli olan, 23 Nisan'dan veya milli bayramlarımızdan ne anladığımızdır. Ne kadar farklı yorumlanırsa yorumlansın, Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti'ndeki kurumların üzerine inşa edilmiştir. Yalnızca Osmanlı kurumları değil, II. Mahmut ve Tanzimat döneminin ortaya çıkardığı Osmanlı münevverleri ve elit askeri sınıfı Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuştur. Ankara hükümetinin meclisi de aynı şekilde Osmanlı Devleti'nde kapatılan Meclisi Mebusan'dan kaçarak milli mücadeleye katılmaya çalışan vekillerle oluşturulmuştur. Zaten tarihi hadiseler bir fay hattı gibi kırılma göstermezler, bir süreklilik arz ederler. Her milletin tarihi hafızasında büyük gördüğü olayları kutladığı milli bayramları vardır. Milli bayramlar toplumun bir nevi reçinesini oluşturur. Toplumdaki bireylerin bir arada durabilmesini ve bir millet olabilmesini sağlarlar. 23 Nisan 1920 tarihinde I. Meclisin açılışıyla birlikte Ankara'daki milli mücadele hareketinin mahiyeti ortaya çıkmıştır. Bir meclisin kurulmuş olması aslında 3 yıl sonra ilan edilecek cumhuriyetin bir sürpriz olmadığının en basit delilidir. I. Büyük Millet Meclisi, oldukça kozmopolit ve birçok fikri barındıran bir meclisti. Bu kuruluşun aynı zamanda Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanması çok değerli bir tutumdur. Türkiye siyasetinde ciddi bir militarizm havası esiyor. Bu hava 21. yüzyılın dinamikleriyle uyuşmuyor. Bu sebeple hala yedi düvele karşı savaşıyor, hala tüm dünya bizim kötülüğümüzü istiyor ve hala dört bir yandan kuşatma altındayız gibi bir düşünceye sahibiz. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, cumhuriyetin bir ön habercisi olan meclisin kurulmasının bir bayramı olduğuna göre, bu bayramın meclis gibi demokrasi ve cumhuriyetin temel kurumlarından birinin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini anlatarak kutlanması gerekiyor. Yıllarca süren savaşın üstüne kurulan meclis ve cumhuriyetin, yani kurumların en sağlam olduğu bir yönetimin, bu topraklarda kurulmuş olması gerçekten de bayrama değer. Fakat biz bu bayramları bir savaş zaferi gibi kutluyoruz. Biliyorsunuz, Atatürk bir asker olduğu kadar bir devlet adamıdır. Türkiye Cumhuriyeti savaşlar üstüne kurulmuştur fakat bu bayramlar yalnızca savaşların değil hukukun, demokrasinin ve modernitenin bir zaferidir. Ne yazık ki bu yorum 21. yüzyılın dünyasındaki Türkiye'yi olumsuz etkilemektedir. Biz ise bayramlarımızı salt bir askeri törene kısıtlayıp olayı savaş zaferinden öteye taşıyamıyoruz. Oysaki 23 Nisan, meclisin kuruluşunun bir bayramı olarak demokrasiyi anlamamız gereken bir gündür. Aynı zamanda cumhuriyetin habercisi olarak yasama-yürütme-yargı erklerini ayıracağımıza bir dalalet olup, hukukun ve insan haklarının değerini kutsallaştırdığımız bir kıvanç meselesidir. Dünyada topyekun savaşlar dönemi biteli çok oldu. Ülkeler yüz binlerce askerini karşı karşıya getirerek değil ekonomileriyle savaşıyor. Devletler bilim ile ileri geçiyor. Ülkelerin başarısı ne kadar beyin göçü aldığıyla veya ne kadar zihni kaybettiğiyle ölçülüyor. Fakat ülkemizde hala bunu anlamayıp toplumu kutuplaştıranlar ve ülkemizi modern dünyaya kapatanlar var. Bizim toplumumuz kendi askeriyle her zaman gurur duyar. Bunun için asker edebiyatına, sürekli savaş çığırtkanlığı yapmaya veya duygu sömürmeye lüzum yok. Fakat bizim toplumumuzun artık buna ek olarak hukukun üstünlüğüyle, insan haklarının ve ifade özgürlüğünün mevcudiyetiyle gurur duyması gerekiyor. Artık, kendi ilacını üretebilen doktoruyla, Nobel almış bilim adamıyla, telefonunun işlemcisini üretebilen mühendisiyle, OECD'de birinci sıraya yükselmiş eğitim sistemiyle ve basın özgürlüğü indeksinde birinci sırada olmasıyla gurur duyması gerekiyor. 21. yüzyılın mekaniklerini anlayan ve yarını yorumlayabilen yöneticiler ile bu coğrafyada bir şeyler başarabiliriz. Başarının anahtarına ulaşabilmek için önce hafızamızdaki değerli şeyleri doğru yorumlamamız gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi'nin 100. yılına oldukça ironik bir meclisle ulaştık. 1920 tarihinde sahip olduğumuz ve dünyadaki konjonktüre rağmen meclisi kutsayıp cumhuriyet adına attığımız bu kocaman adımı kutlamak dileği ile... 23 Nisan kutlu olsun. Kaleminize sağlık. Güzel bir eleştiri yazısı olmuş. Özellikle arka arkaya sıraladığınız 4 fotoğrafı çok beğendim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ne-kadar-da-az-sukrediyoruz/", "text": "Çalan alarmının sesiyle açıldı gözleri henüz güneşin doğmaya hazırlık yaptığı sabaha. Huzurun sesini dinliyordu. Hayye ales-salah diye davet ediyordu uyuyan bedenlere ebedi yurdumun üstünde inleyen ses. Ardından gelen Hayye alel-felah ile kurtuluşa çağıran sese sadece birkaç evin ışığı yanarak yanıt verdi. Ne garip! Gecenin bir vakti arayan olsa hayırdır İnşaAllah, bir şey olmasa bu saatte arayan olmaz diyen bizler; her gün kurtuluşa çağıran Rabbimizin çağrısına sağır olmuşuz. Namaz uykudan hayırlıdır nidası bedeni uykuyu tarif ederken, şu zamanda öyle bir uykuya dalmışız ki günde beş defa namaz uykudan hayırlıdır nidası manevi uykudan uyanmak için söylense kafi gelir mi bilmiyorum, diye içinden geçirdikten sonra besmelesini çekip yöneldi abdest almak için banyoya. Su değdikçe her uzvunun bir köşesine, akıyordu kirler. Sadece gözle görülür kirler mi vardır, görmediğimizi gören Rabbimiz günah kirlerinden abdest ile arındırır kulunu. Namazdan sonra semaya açılan elleriyle duasını ettikten sonra amin diyerek elleriyle buluşan yüzünde güneşin imreneceği bir parıltı vardı. Az sonra doğan güneş ilk ışıkları ile selamladıktan sonra kendisini mutfağına geçti ve kahvaltısını hazırlamaya başladı. Ocakta tavada ısınan yağa atmak için ince ince doğruyordu kırmızı kırmızı domatesleri. Bir parçasını ağzına atıp yavaş yavaş çiğnerken küçücük çekirdekleri ile beraber doğradığı domatesleri tavaya bıraktı. Nice besinler küçücük bir tohumun içindeki çekirdekte saklı olan rahmetin yansıması ile koskoca yükseklikte ağaçları taşıyorlar. Her besin her yiyecek insanın damak tadına, sindirim metabolizmasına, emilim kanallarından geçebilecek molekül yapısına sahip ve şu anda çeşitli yolaklardan geçerek bu işi yapabilmem için harcadığım enerjinin karşılanması pahasına eksiksiz bir şekilde, kusursuz bir nizam ve intizam içinde yaratılmış diye düşündükten sonra Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/neandertaller-yabani-bir-insan-turu/", "text": "Hepimiz Homo sapiens ismini duymuşuzdur. Peki ya Neandertaller'i? Aslına bakarsanız hepimizin bilmesi gerekir Neandertaller'i. Belki de onlar bizim atalarımızdı. Eğer Asya kökenliysek bu çok muhtemel. Neandertaller bizden 100, 200 bin yıl önce yok olmuş, modern insana geçişte önemli katkıları bulunan bir insan türüdür. Evrim bize der ki; bir türün gelişen bireylerinin hayatta kalması ancak diğer bireylerin yok olması ile sağlanır. İşte Neandertaller'e de tam böyle olmuş. Neandertaller, modern insanlara göre daha keskin dişlilerdi. Aynı zamanda uzuvları bizden daha uzun ve kaslıydı. E tabii olarak daha kıllılardı. Tam olarak dik durdukları kanıtlanamadı, zaten bu yüzden de biraz hayvanımsı oldukları düşünülüyor. Buna rağmen beyin anatomilerinin biraz farklı olduğu düşünülüyor. Yani bizden daha zeki olmaları kuvvetle muhtemel. Çünkü o ilkel şartlarda bile bir sürü kesici alet yapmışlar. Bunun haricinde, alternatif tıp bitkilerinin de iskelet fosilleri kalıntılarında bulunmuş. Evet, bizden daha zeki olabilirler ama bunları tam olarak konuşacak sesleri yok. Neandertaller'in ses kutuları incelendiğinde bazı sesli harfleri çıkaramayacakları görülmüş. Her neyse, en önemli kısım ise Neandertaller'in modaya bir nebze düşkün olmasıydı. Nasıl der, dediğinizi duyar gibiyim. İspanya'nın güneyinde bulunan bir mağaradaki iskelet fosillerinin üstünde sarı pudramsı bir madde keşfedildi. Bu maddeyi fondöten olarak kullandıkları düşünülüyor. Bir de sanat açısından da gelişmiş oldukları düşünülüyor. Mağara duvarlarına çizilen resimler sanatsal kimliklerine de işaret ediyor. Bu bilgiler fiziksel yapıları ile ilgili bilgiler. Bunların haricinde Neandertaller'in soğuk yaşam koşullarına istinaden bu hale geldiği düşünülüyor. Modern insan ve Homo sapiensler çıktığında ise daha ilkel kaldıklarından dolayı; Neandertal türü modern insanlarla çiftleştiğinden dolayı yok oldu diyebiliriz. Şu an, İngiltere'de bir müzede Neandertaller'e ait heykeller var. Eğer bu zamanda yaşasalardı nasıl görünürlerdi diye. Dilerseniz siz de görmek için gidebilirsiniz. Lakin gidemem diyorsanız internette bu heykellerin resimleri mevcut. Yazımı sonlandırmadan sizlere ilginç bir bilgi daha vermek istiyorum. Neandertaller'in genomu çözüldüğünden insanların ne kadar benzediği öğrenilebiliyor. Eğer meraklısıysanız, bir pamuk parçasını yanağınıza iyice sürüp National Geographic'e gönderirseniz, siz de Neandertal bir atanızın olup olmadığını öğrenebilirsiniz. NEanderthal hakkında çoğu insan bir şey bilmiyor insanlar sanıyor ki tek insan türü var halbuki pigmeler de dahil olmak üzere çeşit çeşit türler var ancak bunlardan en zekisi homo sapiens ve homo sapiens ihtiyaçalrı doğrultusunda günümüzdeki haline evrildi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/neden-kitap-okumuyoruz/", "text": "liyakat: Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu. Hayır efenim, gayet de vaktimiz var. Fakat o kitaba ayıracağımız berrak ve açık bir zihnimiz yok. Peki bunu ne zaman anladım? İşte şu günlerde anladım. Kafamı kitaba gömdüğümde aklıma deprem geldiğinde anladım. Bir de deprem hakkında uzman demiş, sıkı giyinip yatıyorum, deprem olursa enkaz altında üşümeyeyim diye. Evet yazıma bir ayetle başladım. Çünkü Allah adaletle hükmetmeyi emreder. Adaletle hükmetmeyecek bir liderin ne yönetmeye hakkı vardır ne de emir vermeye. Dünyada nice adaletle hükmetmeyen lider ehven-i şer sayılıp başta tutulmaya devam etmiştir fakat o gittiğinde orada yaşayan halk görmüştür ki o da insan ve gelip geçiyor, unutuluyor, gidiyor. Yazıma da hadisle devam ettim çünkü bu hadisin örneklerini düşündüğümüzde günümüzde o kadar çok var ki. İnsanların elbette hataları olur fakat bu hatalar bireysel olmaktan çıkıp çevresindekileri etkilemeye başladığında önce uyarılma sonra da hadiste olduğu gibi cezalandırılma vakti gelmiştir. Peki uyarılma ne kadar sürmeli? 20 yıl mı? Kesinlikle hayır. Belki de o noktaya gelen insanın zaten birçok hatası vardır, bunu düşünmeli? Hadiste olduğu gibi cezalandırılması gerektiği vakitte cezalandırılmazsa da o hatalar katlanarak çoğalır. O çoğalan şey, bir çığ topu gibi çevresindekileri de içine alıp önüne ne geliyorsa ezip geçerek zarar vermeye devam eder. Unutmayın ki bir milleti/bir devleti bir kişi kurtaramaz. Önde yürüyen bir kişi istekli olsa bile bir elin nesi var ki? Unutmayın ki birlikten kuvvet doğar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/neden-komplo-teorileri-var/", "text": "Başlangıç olarak komplo teorisinin ne olduğunun kesin olarak belirlenmesi gerekir. Komplo teorisi en genel anlamıyla; bir olay, olgu veya durumun herhangi bir zümre, grup ya da kişinin çıkarları doğrultusunda normalde olduğundan farklı olarak anlatılması ve bu anlatının geniş kitleler tarafından (bazı durumlarda en az 2 kişi) kabul görmesi şeklinde tanımlanabilir. Bir miktar karmaşık bir içeriğe sahip olsa da komplo teorisi, en basit olarak gerçek olmayan bir şeye inançla sıkı sıkıya bağlanmaktır. Komplo teorileri bazen kendiliğinden gelişigüzel oluşabilir, bazı durumlarda ise geniş kitlelerin konsolide edilmesi, kontrol altına alınması veya yönlendirilmesi amacıyla art niyetli kimselerin kullandığı bir araç olabilir. Tüm bunların yanı sıra komplo teorileri, insanın oldukça özel bir eğilimine, inancına yönelik işleve sahip olmaları nedeniyle yanlışlanmaya karşı oldukça dirençlidir. Defalarca kendilerini var edebilir, şekil değiştirebilir ya da geniş yelpazeli bir döngüyle varlığını sürdürebilir. Komplo teorileri günümüzde öyle boyutlara ulaşmıştır ki hemen her alanda komploculuktan izler görmek mümkündür. İnsanın komplo teorilerine olan inancına yönelik araştırmaların büyük bir bölümü, komplo teorilerine olan inançta en önemli etkinin gizem faktörü olduğunu ortaya koymuştur. Gizem, her anlamıyla ilgi çekici bir etkiye sahiptir ve insan doğası gereğince gizemli olana karşı merak duyar. Bebeklik döneminden itibaren insan, bilemediği herhangi bir şeyi keşfetme konusunda doğal bir eğilimle büyür. Komplo teorilerinde gizem ise temel olarak çözülmüş bir olay yerine henüz çözülmeyi bekleyen gizli unsurlarla ortaya çıkar. Buradaki gizem, bazen sadece komplo teorisine maruz kalanın bildiği, bazen ise sadece küçük ve ayrıcalıklı bir cemaatin üyesinin keşfedebildiği ölçüdedir. Komplo teorileri, gizemi çok iyi kullanır ve insanlar da doğaları gereğince gizemli olanın heyecanına kapılma konusunda oldukça tutkuludur. Komplo teorileri, temel olarak insanların kimsenin bilmediğine erişme arzusu üzerine bina edilir. Kimsenin bilmediğini bilmek, insana bilgelik kattığı gibi bu durumun aşırılığı modern dünyada bazı psikolojik sağlık sorunlarıyla açıklanır. Son dönemde komplo teorilerine ve insanların inancı üzerine yapılan çalışmalar oldukça dikkat çekici bir bulguya da işaret eder. Yapılan bu çalışmalarda narsisizm ile komplo teorileri arasında dikkat çeken bir korelasyon keşfedilmiştir. Kendisini normalde olduğundan çok daha yüksek seviyede gören narsis kişiler, olağanüstü insanlar olduğuna inanır. Ancak olağanüstü olduğunu düşünen insanların kimsenin bilmediği bir bilgiyi bilme yetisine sahip olduğunu düşünmesi fikri son derece olağandır. En nihayetinde narsis kişiler, herkesten üst seviyededir ve elbette onlar herkesin bildiğinden daha fazlasını bilebilirler. Bu akıl yürütme bile, narsisizm ile komplo teorileri arasında ilişkiyi açık biçimde ortaya koyar. Ayrıca narsis kişiler eşsiz bireylerdir ve yine komplo teorileri vadettiği ve kimsenin bilmediği bilgiyle narsislerin eşsizliğine değer katabilir. Komplo teorilerine olan inancın doğasına ilişkin tartışmanın dışında komplo teorilerinin neden üretildiğine ilişkin de bir tartışma yürütülmelidir. Komplo teorilerinin gelişimi ve yaygınlaşması aynı zamanda bu teorilerin neden bu denli ilgi gördüğünü gösteren işaretler de sunabilir. Gerçek olmayan bilgi üzerine bina edilen komplo teorileri, çoğunlukla kötü niyet etkisiyle üretilir. Buradaki kötü niyet, herhangi bir; grup, cemaat ya da bireyin kendi çıkarları doğrultusunda herhangi bir; durum, olgu ya da olayı manipüle etmesi esasına dayanır. Burada yapılan manipülasyon, komplo teorisyen nin çıkarlarına hizmet eder. Yine son dönemde yapılan çalışmalar söz konusu çıkarların büyük oranda siyasi etkiler içeriğini gösterir. Politik olarak bir zümreyi veya toplumun bir bölümünü konsolide etmek ya da yönlendirmek için komplo teorilerinin kullanımı oldukça yaygın olarak gözlemlenen bir durumdur. Komplo teorileri, insanların inançlarına yönelik içeriğe sahip olduğundan hedef kitle doğrudan teorinin etkisi altında bırakılabilir ve yönlendirilmeye açık pozisyona ulaşabilir. Tüm bunlar hedef kitlenin inancın bilgisiyle savunmasız bir hal almasına sebep olur. Komplo teorilerine olan inanç, aslında belirtildiği gibi gerçekten de insani doğal bir eğilime işaret eder. İnsan açık ve net olana güvenmek yerine muğlak ve gizliliği tartışılan bir bilgiye güvenme arasında kalırsa tahmin edilmez yönelimler gösterebilir. Yapılan araştırmalar komplo teorilerine sıkı sıkıya bağlı olan insanların büyük oranda analitik zekaya düşük seviyede sahip olduğunu ortaya koymuştur. Analitik zeka, neden-sonuç ilişkisini detaylı olarak tespit edebilir ve iki olay arasındaki korelasyonu net bir şekilde ortaya koyabilir. Komplo teorilerinde olmayan şey de tam olarak budur. Çoğunlukla komplo teorileri neden-sonuç ilişkisini içermez ve hayal ürünü verilerle gerçekliği sabote ederek olmayanları varmış, olanları da yokmuş gibi gösterebilir. Herhangi bir şeyin kesin olarak ortaya konulması ise doğrudan neden-sonuç ilişkisi ile mümkündür. Bir alanda uzmanlaşmış kişi, o alana ilişkin bilgiyi kullanarak neden-sonuç ilişkisi kurar ve bilgiyi testten geçirir. Komplo teorilerine inanan için ise netlikten çok, muğlak ve inançla kendi dünyasında şekillendirebileceği ve temel olarak neden-sonuç ilişkisinden uzakta bilgi, çok daha sağlam bir zemine dayanır. Çünkü bu bilgi, onun doğasına hitap eder ve muğlaklığın yarattığı gizem her zaman ilgi çekicidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/neden-mutlu-olamiyoruz/", "text": "Asıl sorumuza gelecek olursak, insanın içini kemiren bir sorudur: Neden? Sürekli kendimize bu soruyu sormaz mıyız? Çünkü her şeyin bir sebebi olduğunu düşünürüz. Peki mutlu değilsek bunun sebebi ne? Serotonin mi salgılayamıyor vücudumuz nedir? Bana soracak olursanız bunun sebebi biz insanoğlunun doyumsuzluğudur. Bunun için ne istediğimizi bilmeliyiz ne derece istediğimizi bilmeliyiz. Ne zaman istediğimizi elde ediyoruz işte o zaman mutlu olabiliyoruz. Bu da demek oluyor ki ne kadar çok şey arzu edersek mutlu olabilme ihtimalimiz o denli azalıyor. Ne kadar az hırsımız ne kadar az isteğimiz varsa o derece mutlu oluyoruz bence. Örneğin bir cep telefonu alıyoruz bu bize bir süreliğine mutluluk veriyor evet daha sonra daha iyisi ve çok daha pahalısı çıkıyor. Biz onu almak istiyoruz ve bu her zaman mümkün olmuyor e bunun sonucu nedir mutsuzluk. Neden elimizdeki ile yetinemiyoruz neden ihtiyacımızı gördüğü halde daha fazlasını istiyoruz? Popüler kültür mü, gösteriş merakı mı, diğerlerinden farklı olabilme hırs ve arzusu mu... bana sorarsanız bunların hepsi. Hep daha fazlasını isteriz peki nereye kadar? Bunun bir sonucunun olmayacağını bilmiyoruz. Bu sona ermeyecek her zaman daha iyisi üretilecek, daha iyisi olacaktır. Bence mutlu olmamız iki şekilde mümkün. Eğer başarabiliyorsak bizi mutlu edecek şeyi kendi ellerimizle kazanacağız. Hiç kimseden beklemeden. Bu ne olursa olsun çalışıp onu elde edeceğiz. Yok eğer bunu yapamıyoruz o zaman da yapılacak şey mutluluk eşiğimizi düşüreceğiz. Elimizdeki ile yetinmeyi öğreneceğiz. Sahip olduklarımızın aslında bazılarının hayallerini süslediğini bileceğiz. Hep daha fazlasının arzularsak hiçbir zaman mutlu olamayacağız. Bizlerin en nihayetinde amacımız mutlu bir hayat sürmek değil midir? Niçin okullara gidiyoruz, ne uğruna akşamlara kadar çalışıyoruz, çabalıyoruz. Kendimize hiç kimselere ihtiyaç duymadığımız, kendi ayaklarımızın üzerinde sapasağlam durabileceğimiz, kısacası mutlu olabileceğimiz bir hayat kurmak için değil mi? O zaman bu süreçte mutlu olmayı da bilmeliyiz. Bunun nasıl olacağını öğrenmeliyiz. Kendi adıma konuşacak olursam benim gelecekteki hayatımda en büyük kaygım bunca çabalamaya rağmen mutlu olamayacağım bir hayat sürmek. Umarım bu hiç kimsenin özellikle de benim başıma gelmez. Hayat zıttıyla kaimdir. Doğum, ölüm. Varlık, yokluk. Mutluluk, mutsuzluk. Aslında yaşantı mutlu olabilmek için harcadığımız eforun ta kendisidir. Sonucunda bunu elde edebilmek isteriz. Ancak ne yazık ki böyle bir şey yok. Çünkü mutluluk ve mutsuzluk tam olarak aynı noktadır. Hazcılık, konfor, zevk, sefa düşkünlüğü insanın hastalığıdır. Sürekli tüketiyoruz. Tükettikçe daha fazla tüketeceğiz ve bu da yetmeyecek. Daha fazla, daha fazla. Ancak modern insanın daha fazlaya ulaşacak maddi imkanları olmayınca ne oluyor, mutsuz oluyor. Velhasıl çözüm basittir. Geleneksel yaşamdır... Modernizmin her türlü imkanı, -insana çok tatlı gözükebilir bu imkanlar- asıl odak noktasından koparan ana unsurdur. Blogunuzu severek takip ediyorum, iyi çalışmalar dilerim. Size katılıyorum. İnsanın isteklerinin sonu gelmeyecektir. Elimizdekilerin kıymetini anlamalıyız. Üzerine konuştuğumuz, sık sık karşılaştığımız ama sürekli ertelediğimiz bir soru aslında. Sorun demiyorum çünkü kimilerine göre hayatın akışında benimsenecek bir durum bu. Bana sorarsanız insanın hayatında cevaplaması gereken ilk sorulardan biri. Bütün bir ömrü bir anlık mutluluk yahut bir sonuç uğruna harcamak mı? Yoksa bütün bir ömrü benimsediğin amaç uğrunda o yolda harcamak mı? İlki kişiyi gerçekleştiği nispette tatmin eder. ikincisi insanı sonuç ne olursa olsun tatmin eder. Kesinlikle üzerine bol bol konuşulacak güncel bir konu hatta belki de basit bir paradoks. Ellerine sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/neden-yazi-yaziyorum-neden-yazi-yazmaliyiz/", "text": "Neden yazı yazıyorum? Neden bu konuda istidadım olmadığını düşündüğüm halde ısrarla yazmaya devam ediyorum? Neden buradayım? Bu tarz soruları kendi içimde sık sık cevaplandırıyorum. Yazı yazmak konusunda beni motive eden sebepleri, maddeler halinde sizinle paylaşmak istedim. Dilerim keyif alarak okuyacağınız bir yazı olur. Her gün onlarca, hayatımız boyunca ise sayısız şeye tanıklık ediyoruz. Fizyolojimiz gereği her an geçmişi unutuyoruz. Unuttuğumuz şeyler adına hayıflanıyor olsak da bu bizim hayatımızı sağlıklı bir şekilde idame ettirebilmemiz için hayli elzem bir mesele. İşte ben de tıpkı sizler gibi öğrendiğim her yeni şeyle geçmişi unutuyorum. Hayatımızın kırılma/dönüm noktaları var. Bir sözle, bir gözle taban tabana değişiyor düşüncelerimiz. İşte ben de eski yazılarımı okudukça bu değişimi görüyorum. Bir bakıyorum, eskiden bir konu hakkında şimdiye nazaran hayli farklı düşünüyormuşum. Bu değişimi ayrıntılı biçimde görebilmek benim için gerçekten muazzam bir şey. Sadece bunun için bile yazmaya değer diyorum. Her yazıda olmasa da yazılarım için genellikle araştırma yapıyorum. Kimi zaman yeni bir şiir okuyorum. Kimi zaman internetin ücra köşelerinde kaybolmuş bir makaleye rastlıyorum. Hatta Parlak Jurnal'e yeni katıldığım sıralar kaleme aldığım Dumlupınar Denizaltı Faciası başlıklı yazım için milli kütüphaneye gidip iki hafta boyunca arşivleri taramıştım. Kütüphanenin karanlık yerlerinde kaybolmuş, bundan yarım asır öncesine ait gazetelerin taranmış kayıtlarına ulaşıp manşetlere bakmış, yazımı o bilgiler ışığında şekillendirmiştim. Bu araştırmam bana sadece o yazı hakkında bilgi sağlamadı. Aynı zamanda -ilk kaynaktan direkt- araştırma yapma konusunda da tecrübe sahibi olmuştum. Ve inanın bana bu serüvende hayli keyif almıştım. Şimdi düşünüyorum da ben, yazı yazmak için olmasa tembellik yapar, kendimi bu alanda geliştirmezdim. Mutlu ve hüzünlü anlarımla, sustuklarımla ve daha birçok sebeple içimde yanan bir ateş var. Biliyorum, bu ateş yaşamak isteyen her ferdin içinde yanmakta. İşte ben de naçizane siz değerli okurlara sesimi duyuruyorum. Ve yapay olmamak için dert edindiğim meseleleri anlatıyorum. Anlatmaya çalışıyorum. Belki görünürde değişen bir şey olmuyor ama biliyorum yapılan hiçbir iş sonuçsuz kalmıyor. Güzel bir söz bir şekilde bir kalbe dokunuyor. Anlatılan bir mesele bir şeylerin değişmesine sebep oluyor. Buna inanıyorum. Yazmaya başladığım günden beri birçok kelime öğrendim. Yanlış yönlendirmemek adına, doğruluğundan emin olmadığım kelimeleri tek tek sözlüğe bakarak araştırıyorum. Hatta yazım yanlışları konusunda kendimi bir hayli geliştirdiğimi ifade etmeliyim. Şimdi her şeyi kusursuz yapıyorum diyemem elbette. Evet ama her geçen gün kendimi bu konuda geliştirdiğimi rahatlıkla iddia edebilirim. Ve bu yönden her geçen gün kendime olan güvenim artıyor. Parlak Jurnal bir internet dergisidir. Evet ancak yazıları yayımlayıp köşeme çekiliyorum dersem bu platforma haksızlık etmiş olurum. Şimdiye kadar yayımladığım her yazıdan geri dönüş aldım. Kimi zaman yazdığım bir yazı hakkında ayrıntılı fikrim soruldu, kimi zaman arkadaşlarımla otururken yazdığım bir konu hakkında sohbet edildi. Hatta her yazıda olmasa da çoğu yazımın altına yorum geldi. Bu gerçekten beni hayli motive eden bir etken. Evet, bu maddeye yukarıda biraz değinmiş olabilirim. Ama inanın bana bu biraz daha farklı. Şöyle izah edeyim: Kitap okumadığım zamanlar, zaten hayli zayıf olan yazma istidadım köreliyor. Ve o vakitler iki kelimeyi bir araya getiremez oluyorum. Evet, bir konu hakkında araştırma yapmak için okumaktan bahsetmiyorum. Bir konu hakkında yazmak için herhangi bir konu hakkında okumam gerektiğinden bahsediyorum. Evet, dışarıdan bakıldığı zaman biraz garip bir tabir olmuş olabilir ama gerçekten bu şekilde düşünüyorum. Parlak Jurnal yazarlarının meramını anlatma ölçüsünde çok güzel bir yazı olmuş. 70'lerin dünyasında film çekmek özel bir iş idi. Fakat artık elinde herkesin kamerası var ve isteyen kendi filmini çekebiliyor. Belki bu durum filmlerin ortalama kalitesini düşürmüş oldu. Ancak hevesli ama gücü yetmeyen kişilerin film çekebilmesine olanak sağladı; böylece yeni fikirler ve yetenekler ortaya çıktı. Çok hoş bir yorum olmuş. Öncelikle teşekkür ederim. Yorumunda izah ettiğin düşüncelerine tam anlamıyla katılıyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nepotizm-ve-gunumuz/", "text": "Nepotizm kavramının sadece 3. Dünya ülkelerinde olduğunu zannediyorsanız yanılıyorsunuz demektir. Ben sadece bir Süpergüç olan Amerika'dan örnek vermekle yetineceğim, gerisi sizin araştırmalarınıza, gözlemlerinize ve yüksek değerlendirmelerinize kalmış. Ayrıca burada ülkemizdeki liyakat problemlerinden birine örnek vermek gerekiyor. Ülkemizdeki öğretmenler 10 yıl çalıştıklarında maaşlarını %3,8 arttırırken bu oran OECD ülkeleri ortalamasında %30,8 olarak karşımıza çıkıyor. Başarı ve tecrübesine göre mesleklere karşılığını vermediğimiz sürece liyakat sorunu karşımızda olacaktır. Ve bu sorun yetenekli insanların yeteneksizler içerisinde erimesine yol açacak; nepotizmin önü açılacaktır. Çözüm liyakat denilen layık olma, yaraşma, yaraşırlık, uygunluk kriterlerine göre bir değerlendirilmeye tabi tutulup her insanın hakettiği yere gelmesidir. Bu böyledir. Çok açık ve nettir. Nepotist tavırlar ancak günü kurtarmaktadır, uzun süreli sorunlara çözüm üretememektedir ve hiçbir zaman üretemeyecektir. Siyasal veya sosyo-kültürel veyahut dini düşünceye göre bir takım ayrıştırmalardan ziyade bilgi, birikim ve yeteneğe göre değerlendirmeler her zaman insan, kamu ve toplum yararına olacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nerede-yanlis-yapmadik/", "text": "İnsanın dünyaya imzasıdır çocukları. Kimi özensiz bir şekil karalar ve gider kimi ise adeta bir sanat eseri ortaya koyar. Halbuki ne güzeldir arkamızda bıraktıklarımızın bizden daha iyi olacağıını bilmek, onların bizden daha güzel imzalar atacağını bilmek. Günlük koşuşturmacamızın içinde bizler ne kadar ailemizle ilgileniyoruz? Özellikle ailemizdeki ufaklıklarla ne kadar iletişim kuruyoruz ? Unuttuğumuz bir şey var ki biz bir ağaçsak köklerimizde ailemizdir. Bu yüzden ailemizle ve özellikle ufaklıklarla vakit geçirmeliyiz. Onların pozitif enerjilerinden bizlerde faydalanmalıyız. Her dört çocuktan biri şiddet görüyor ve her beş dakikada bir çocuk şiddetten dolayı yaşamını yitiriyor. Buna benzer pek çok istatistik var. Asıl kötü tarafı ise toplumda bunu kabul eden insanların sayısıda azımsanmayacak derecede çok. Mesela UNICEF'in 2012 yılında yayınladığı rapora göre yaşları 15-19 yaş arasında olan genç kadınların yarısına yakını yani 126 milyonu, onlara şiddet uygulayan kocalarının bazen haklı olabileceğini düşünüyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/neset-ertas-tezenesi-bozkira-uzanan-ozanimiz/", "text": "Bozkırın Tezenesi olarak anılan Neşet Ertaş, 1938 yılında Kırşehir'de dünyaya geldi. Türkmen / Abdallık kültürünün son büyük temsilcisi olan Neşet, 12 yaşındayken annesini kaybetti. Şüphesiz ki bu ayrılık, türkülerinde yer edecekti. Annesini kaybetmesinin ardından babası ve kardeşi ile göçebe hayatı yaşayarak o köy senin bu köy benim dolandı durdu. Hayat şartları nedeniyle okula gidemedi. Fakat müziğe olan ilgisi de bu zamanların eseri olacaktı. Enstrümanlarla yakın bir ilişkisi bulunan ve onları belki de hayatının bir parçası olarak görmeye başlayan Neşet; kendi kendine keman, bağlama, cümbüş gibi enstrümanları çalmayı öğrendi. Sanatının yüzde doksanını babası Muharrem Ertaş'a borçlu olduğunu ifade eden ünlü halk ozanı, 1950'li yıllardan itibaren bilinir bir isim oldu. Bu yıllarda TRT Ankara Radyosu'nda canlı olarak yayımlanan Yurttan Sesler adlı radyo programında Geleli gülmedim ben bu cihana bozlağını okudu. Bu bozlak, onun için yeni bir dünyanın kapılarını aralayan önemli bir adım oldu. 1957'li yıllar, babasının türkülerini kayıt yapmaya başladığı dönemlerdi. Zaman içinde türküleriyle tanınmaya başladı. Konserler verdi, türküsünü milyonlarca insana duyurdu. 1976 yılında sigara ve alkol kullanımına bağlı olarak bir rahatsızlık geçirdi. Tedavi için Almanya'ya gitti. 1979-2003 yıllarında Almanya'da kaldı. Bu süreç içinde 20 kaset çıkararak müzik kariyerine farklı parçalar kattı. 2000 yılında İstanbul Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda bir konser veren Neşet Ertaş, Türkiye'de müzik kariyerine tekrar başlamış oldu. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel kendisine Devlet Sanatçılığı unvanını verdi. Ama kabul etmedi. Hayatı özetleyen türküleri ve muhteşem bağlama çalışıyla Türk halk müziğinin biricik ismi olan Ertaş, 2012 yılında hayata gözlerini yumdu. Neşet; şiire estetik, bağlamaya gönlünü katan o güzel insan... Sözünü kendi yazdığı türkülerinin her biri, büyük bir felsefenin yolcusuydu. Cahildim dünyanın rengine kandım diye başlayan Ahirim Sensin türküsüyle bambaşka bir dünyanın kapılarını aralıyordu bize. Hayale aldandım boşuna kandım diye de devam ediyordu. Türkülerini söylerken muhteşem sesine her zaman bağlaması eşlik ediyordu. Eğitim görmemişti, kabiliyetini ortaya çıkarıyordu. Sanki yüzyıllarca bağlama eğitimi almıştı, öyle güzel çalıyordu. Yalnızca eğitimle olmuyordu demek ki! Kabiliyet her şey önemliydi, eğitimle birleştirilirdi ama kabiliyetsiz olamazdı. Kimi böyü kimi böcek kimi kul / Marak edip heç birini sordun mu? Bunlar neden nedenini sordun mu? Hayata atıldık, sorguluyor muyuz peki çevremizde olan bitenleri? Ne yazık ki birçoğumuz dünyanın konforuna ve sıradanlığına alışıyor. Oysa merak edilecek o kadar çok şey var ki! Başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde ya da doğaya baktığımızda dikkatlice, her şeyin nedenini ve niçinini çok daha fazla merak edeceğiz. Fakat günlük koşuşturmalardan buna zaman kalmıyor!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/neva-makami-dinle/", "text": "Dinle serimizde yola Neva Makamı ile devam ediyoruz .Neva dediğimizde dahi anlamasak da farklı bir his hasıl oluyor gönlümüzde. Bir yenilik, tazelik, ferahlık yayılıyor uçtan uca. Neva makamı basit makamlardan olup, durağı Dügah perdesidir. Seyri inici çıkıcı olan makamın dizisi ise yerinde Uşşak dörtlüsüne, Neva perdesinde bir Rast beşlisinin eklenmesiyle meydana gelir. Güçlüsü aynı adı taşıyan perdenin adı Neva'dır. Klasik Türk Müziğinin ilk akla gelen isimlerinden olan ve daha ziyade Itri olarak tanıdığımız Buhurizade Mustafa Efendiye ait Neva Kar eserinden gönlümüze değeni dökelim şimdi de söze. Ne çok şey birikmiş hepsi de birbirinden taze duruyor karşımda acı da sevinç de. Geçmiş baharlar geçti mi yoksa gelecek baharlar gelmede mi? Öyle değil güzel insan. Aslında gönlünde bahar olanın özü de bahar sözü de. Her varlık üzerine aldığı sorumluluğu hiç şikayet etmeden nasıl da getiriyor yerine. Dönüp kendime baktığımda utanıyorum bir kareden, bir neva hükmündeki çekirdekten bile. Denizi seyre durmuş kökleriyle toprağa tutunmuş ağacın bu hayata karşı duruşunu, sessizliği ile anlattığı o muazzam sırrı, yaşına bakmaksızın her daim öğrenmeye hevesli o heyecanını. Masmavi göğün hiç yorulmadan bulutları göğsüne yatırıp okşayışını. Sahiplenmeden var olan, her dem bir arayış bir göç halinde olan kuşların kanatlarını, baharı arayan ,hiç durmayan isteyen çığlık çığlığa dualarını. İnleyip sırrını faşeyleme ağyara sakın Düşme bilmezlik ile varta-i inkara sakın Değmesün ahların kakül-i dil-dara sakın Sonra Mansur gibi çıkman olur dara sakın Arz-i acz etmeyesin yareden ol yare sakın Bulduğun cevher-i alileri biçare sakın. Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen. Ağlayıp inleyerek sırrını yabancılara açıklama sakın Cahillik edip inkar çukuruna düşme sakın. Ahların sevgilinin kahkülüne değmesin sakın Sonra Mansur gibi darağacına çıkarsın, sakın O sevgiliye yaralarından çaresizlik içinde yakınma sakın Bulduğun yüce cevherleri koru gözet ey biçare. Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen. Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen. Sendedir mahzen-i esrar-ı mahabbet sende Sendedir ma'den-i envar-ı fütuvvet sende Gizli gizli dahi vardır niçe halet sende Ma'rifet sende hüner sende hakıykat sende Nazar etsen yer ü gök duzah u cennet sende Arş u kürsi ü melek sendedir elbet sende. Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen. Sendedir sevgi sırlarının mahzeni sende Sendedir yiğitlik nurlarının madeni sende Gizli gizli daha nice haller vardır sende İrfan sende, ustalık sende, doğruluk sende Bir baksan, yer ve gök, cehennem ve cennet sende Yüce ve ilahi makamlar ve melekler sendedir elbet sende. Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen. Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen. Gönlü bahar olanın gözüyle gördüğü de bahar oluyor. İnsan yeterki doğarken kalbine saklanan inciyi incitmesin. Kuşlar özgürlüğü, gökyüzü sonsuzluğu anlatırken; insan-ı kamil ise lisanıyla, bakışıyla, hayatıyla umudu anlatır. Şu ömür merdiveninde her yeni doğuşla tazelenen umut, kim bilir ne özler saklar özünde. Sıkılmadan okuduğum ve beni epey düşündüren bir yazıydı. Ellerinize sağlık ."} {"url": "https://parlakjurnal.com/neyhanede-bir-neyzen-omer-faruk-keskin/", "text": "Ömer Faruk Keskin: Öncelikle böyle bir muhabbetin bir tarafı olmaktan duyduğum onuru ifade etmek istiyorum. Hayat bildiğiniz gibi yolculuk, gurbet. 1970'li yılların sonunda bir sebeple Ankara Kalecik'ten Kırıkkale'ye gurbeti diyara ayrılan bir ailenin dördüncü evladı olarak doğdum. İlk ve ortaöğrenim hayatımı Kırıkkale'de tamamladım. Kocatepe Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı'nı bitirdim. Ardından da Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Türk Dil Musikisi bölümünde yüksek lisans yapmaya başladım. Hayat beşikten mezara bir öğrenim süreci. Ben de bu hayatın bir parçası olarak şu anda öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyorum. Ömer Faruk Keskin: Okula başlamadan önce annemin güzel sesi, ardından okul sıralarındaki DÜM TEK E TEKKAA ritimleri ile müziğe adım atmış oldum. Sonrasındaysa okuldaki müzikal etkinlikler ilgimi çekmeye başladı. Öyle ki müzik öğretmenimizin koroyu yönetmek için yaptığı el hareketleri bile ilgimi çekiyordu. Ritim müziğin ilk adımıdır, insan kalbi de ritimle atar, yani insan hayatta aslında ritimle ve müzikle başlıyor. En küçük usul DUM TEK'tir ki kalp de böyle atar. İnsanın kalbindedir o ahenk, o ritim vücutta gizlidir. Malumunuz sizler tıbbiyelisiniz, bunu yakından müşahede ediyorsunuz. Müzik öyle bir derya deniz ki birine değip diğerine değmemek mümkün değil, sizi alıp götüren bir gemi gibi o ummanda gittikçe gidiyorsunuz, güzellikler keşfediyorsunuz. Yaratıcının insanoğluna en büyük armağanlarından birinin de müzik olduğunu anlıyorsunuz. Ömer Faruk Keskin: İsterseniz ney ile tanışmamdan başlayalım ve ardından da neye dokunalım biraz. Lise yıllarımda dostlar ile birlikte bir arkadaşımızın evine yemeğe davet edildik. Sofranın başına oturduğumuzda bir el teybin play tuşuna bastı ve o da geldi sofraya oturdu. Ama o dakikadan sonra kulaklardan kalplere süzülen o ses beni yemek yemekten alıkoymuş, adeta o sesler doyurmuştu beni. Ben de o kaseti dinlemek üzere ödünç aldım. Bu kaset neyin ön planda olduğu bir enstrümantal bir albüm kaseti idi, hatta şimdi bile nağmeleri aklımda. Daha sonra bu sesin ne olduğunu daha doğrusu neyin ne olduğunu araştırmaya başladım. Bu güzide enstrümanın insan ile benzer yanları olduğunu anladım. Tıpkı anne karnında dokuz aylık bir yolculuğun ardından bedenine ruh üflenen kuru bir kamışa benzediğini ve yine insanın çektiği çile gibi onun da yapım aşamasında ateş görerek olgunlaştığını öğrendim. Hz. Mevlana diyor ya LALELER KIRAĞI GÖRMEDEN OLGUNLAŞMAZMIŞ. Çünkü lale için o çile aşkın şahididir. İnsan da böyle değil mi? Neyin de aşk için önce kızgın bir ateşte kurutulması sonra yine kızgın bir ateşle bağrının delik deşik edilerek dağlanması, onun çektiği ısdıraptır. İnsanı, başındaki dünyaya açan yedi delik gibi yine neyi kainatla buluşturan, dış dünyaya açan biri arkasında, altısı önünde 7 tane deliği vardır. Bunun yanında her bir ney biriciktir tıpkı insan gibi, tıpkı kar taneleri gibi her bir kamışın biricik olduğunu fark ettim ve bu da beni neye çeken en önemli sebeplerden biridir. Ney, insana benzerliği açısından oldukça önemli mesajlar veriyor. İnsan kuru bir bedenken yaratıcının ruh üflemesi, can vermesi gibi biz de bu kuru kamışa kendi ruhumuzdan ruh üfleyerek adeta neyi konuşturuyoruz, söylemeye başlıyor. Ne söylüyor? Ayrılıkları söylüyor, gurbetten şikayet ediyor ve belki de kainatın yaratılışını anlatıyor. Neyin bir hikayesi var malum. Ömer Faruk Keskin: Neyin kainatın sırrını ifşa ettiği söylenir hep. Bunun hikayesi de şöyle anlatılır: Peygamberimiz, Hz. Ali'ye bir sır veriyor. O da bu sırrı bir gece, çölde bir kör kuyu bulup anlatıyor. Sonra o kuyunun sularının ulaştığı yerlerde kamışlar yükselmeye başlıyor. Bir derviş onlardan bir tanesini koparıp başını ve ayaklarını kesiyor ardından da içini kızgın demirle dağlıyor, cefa çektiriyor. Sonra gözlerini kulaklarını, burnunu ve ağzını yerleştiriyor içerisine hu diyerek üflemeye başlıyor ve bu çıkan sesin kainatın yaratılış sırrı olduğunu öğütlüyor. Ömer Faruk Keskin: Kırıkkale'de o yıllarda ders alabileceğim kimse yoktu. Ben de kısıtlı imkanlarla Ankara'ya geldim. TRT Ankara Radyosu'nda bir neyzen olduğunu duyarak kendisine ulaştım. Neyzen Uğur Onuk'dan uzun bir süre ney dersi aldım. Ney öğreniminde yetenekten ziyade aşka, isteğe ve sabra ihtiyaç vardır. Siz neyi tanıdıkça o sizin ruhunuzu belli bir dinginliğe çekiyor, hizaya getiriyor. Ömer Faruk Keskin: Aslında İslamiyet öncesinde de ney var. İcra edilmiş ve nay ismi ile anılmış. Zamanla, özellikle mutasavvıfların toplumda yerleşmesinin ardından Hz. Mevlana da insana benzerliğinden bu enstrümana manalar yüklemiştir. Ömer Faruk Keskin: Ney dediğimizde akla gelen belki de ilk isim neyzen Tevfik. Tabi elinde şarap şişesi ile dikkat çekip bizim bazen sığ düşünceler ile sarhoş olarak ilan ettiğimiz, hakikatte ise Melamin menşeli bir mutasavvıftır. Neyzen Tevfik tasavvufun farklı bir noktasındadır ve hiçlik felsefesi de araştırılmaya değerdir. Tasavvufun özünü yansıtmaktadır. Ömer Faruk Keskin: Bizim mesleğimizde usta çırak ilişkisi esastır. Talebeler ustalardan beslenir. Benim de kendime idol olarak kabul ettiğim Neyzen Niyazi Sayın hocamızdır. Onun eserleri beni çok etkiliyor ve farklı ruh dünyalarına çekiyor. Ben de hocam gibi olmaya şiar ettim ve onun gibi üflemeye uğraşıyorum. Ömer Faruk Keskin: Hane kavramı insanda ev yuva fikrini uyandıran eski bir kelimedir, ney ise bahsettiğimiz gibi çok kıymetli kültürel bir saz. Bu noktada da içinde bulunduğumuz kampüs, Hamamönü, tarih ve manevi hayatın önemli bir buluşma noktası. Malumunuz, İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un da kutlu beyitlerini kaleme aldığı bir yer. Küçük bir kampüs, şirin bir mekan olmasına rağmen içerisinde 8 tane irili ufaklı tarihi cami bulunduran ve manevi dinamikleri oldukça yukarıda olan bir bölge. Böylesine güzel bir bölgede bir gün dolaşırken, sanatın değişik dalları ile ilgili çalışmalar olduğunu gördüm ama ney sesinin eksikliği dikkatimi çekti. Çünkü ben de ney üflemek için böyle bir yer arıyordum. Zaman zaman burayı açmadan önce bu civarda ney üflemeye gelirdim. Daha sonra da içinde bulunduğumuz gönül mekanı olan Neyhane'yi açma şansımız oldu. Burada ücretsiz olarak çok değerli sanatçılarımız ile sanatseverleri buluşturuyoruz. Kapıdan gelen tüm dostlarımıza örfümüzün tarif ettiği ölçüde ikramlarda da bulunuyoruz ki bunlardan en önemlileri de musiki ve çay. Ömer Faruk Keskin: Ecdadımızın musiki ile hastaları tedavi ettiğine dair ciddi argümanlarımız var elimizde. Bu konuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Neyhanede de müzikle hem kendimizin hem de gelen dostlarımızın kulaklarına ve gönüllerine dokunmaya çalışıyoruz. Buna hepimizin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. -Çok teşekkür ederiz bizi kırmadığınız ve zaman ayırdığınız için. Dostlar, röportajımıza Neyhane'de bir neyzen olan Ömer Faruk Keskin hocamızın bizim için üflediği eseri dinleyerek son veriyoruz. Böyle güzel bir sohbetin altına Marulun yaptığı talihsiz yorum ney? ya da marul ney, ya da neyse ney mi sayfa yöneticisi,yazık.. Bahsettiğiniz yorumu sildim. Sizden özür dilerim, haklısınız. Dikkatiniz için teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nicin-tiyatro-diyerek-baslattigim-bir-yurek-denemesi/", "text": "Sizlere bu yazımda, bir deneme, bir sohbet havasında tiyatro sanatından bahsetmek istedim. Sizi sıkmaması ve pozitif katkı sağlaması dileğiyle. Bazen kendime soruyorum. Niçin bu kadar çok seviyorum tiyatroyu? Niçin benim önceliklerim, ilklerim arasında. Sonra bunu yağan yağmur eşliğinde uzun uzun düşünüyorum ve bir yazı yazmaya karar veriyorum. Tiyatro izlemeyi, bir oyun çıkışı karakterler üzerine konuşmayı, bir oyundan vurucu bir tirat okumayı çok ama çok seviyorum. Ama sanırım tiyatroyu en çok söylenemeyeni söylediği için, susmadığı için, yılmadığı için, geçmişe ve geleceğe ışık tuttuğu için; bir bakışla yılların unutturamadığı acıyı, mutluluğu tarif edebildiği için ve -hayatın anlamını sık sık sorgulayan birisi olarak- ön yargılarımı kırdığı için seviyorum. Ön yargılar, insanın tenine ve bedenine yapışmış dikenler gibidir. Bir insan ne kadar iyi olursa, ne kadar temiz yürekli olursa olsun eğer ön yargılara sahip olduğunun farkında değilse, o insana kolay kolay sarılamazsınız. Yalnız lütfen yanlış anlaşılmasın. Sizlerle ön yargılar ile önseziler arasındaki farkı ayırt ederek konuşmaya devam edebiliriz. Önseziler geleceğimizi aydınlatan ışık huzmeleridir. Önseziler, bilgiyle harmanlandığında kişiyi ön görüşlü kişi yapar. Ve sezgi gücü yüksek toplumlar az lafla çok şey anlatabilirler. Şimdi tekrar ön yargılara gelelim. Diken demiştik. Evet, ön yargılar diken gibidir. Yan yana olan iki insanı birbirinden fersah fersah uzak kılar. Yaşadığımız toplum, topluluk olarak yargılar doğurur. Düşünmeden, sorgulamadan bir şeyleri kabul eden kişiler, bu yargıları salt doğru zanneder. Kutsal bir anlam yükler. Peki, nasıl kurtulabiliriz bu ön yargılardan? Cevabı çok basit efendim. Okuyarak! Birbirimizi severek, dinleyerek kurtulabiliriz. Sadece gözümüzle değil gönlümüzle de bakmaya çalışarak. İşte, ben en çok bu yüzden seviyorum tiyatroyu. Beni yolumdan alıkoyan tabuları yıktığı için. Gerçeğin önündeki sisleri taze ve canlı nefesiyle dağıttığı için. İnsanlar tiyatroya bir şey olmak için başlarlar çoğu zaman. Bir şeyler öğrenebilmek için başlarlar. Ancak sonra fark ederler ki tiyatro sadece yeni şeyler öğrenmek, bir şeyleri başarmak değildir. Bunun çok ama çok ötesinde kendini keşfetmektir. Ne istediğini fark etmektir. İnsan yeni bir yer aramaya başlamadan önce, mutluluğu aramaya başlamadan önce, kendini aramalıdır. Kendini keşfetmelidir. İlginiz için teşekkür ederim sayın okur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nitelikli-kahve-populer-kultur-ve-muzik/", "text": "Aşık Nesimi'nin eserini Arif Sağ hocadan dinlemenizi salık veririm. Orantısız talebe karşılık orantısız arzın sonucu, her yerdeler! Tepkimi çeken sayıları değil. Tepkimi çeken; mitoz bölünen dükkanların ekseriyetinin nitelikli kahveden bihaber olması, kahve kültürünü ayaklar altına alması. Söz konusu yolun yolcusu bir avuç insanın gayretini, çabasını boşa çıkarması. Bundan mütevellit okuyacağınız satırlarda farklı bir kavramın üzerinde duracağım. Nitelikli kahveyle benzer sonu yaşayan kavram. Hesapsız talebin hesapsız arzla karşılık bulması sonucu içler acısı hal alan kavram. Günümüz müzik üretimi şu şekilde: Popüler Müzik adı altında, kabiliyetli aranjörler -ve dahi teknoloji- vasıtasıyla enstrüman çalmaya gerek kalmadan şarkılar yapılıyor. Şarkıcıların söylediği on, on beş kanal cümle yazılım marifetiyle kesilip, biçilip, birleştirilerek dört dakikalık bir şey piyasaya sürülüyor. Sonrası, satın satabildiğiniz kadar. Nitelikli üretimin peşinde olan yok. İyi şarkılar iyi şarkıcılar, sanatçılar eskide kaldı. Çok eskide. Vahim! Genç kuşağın kulakları bunlarla doluyor. Zihinleri bunlarla kirleniyor. Müziğin esas sahiplerini kimse tanımıyor, bilmiyor. Merak etmiyor. Herkes önüne koyulanı tüketmekle yetiniyor. İlgi alanım olan Türk Halk Müziği'ni ele alalım. Kaç kişi Aşık Nesimi'yi duymuştur? Daimi'yi, Beyhani'yi? Ali Ekber Çiçek'i, Yücel Paşmakçı'yı, Nida Tüfekçi'yi, Muzaffer Sarısözen'i? Günümüze yaklaşalım. Kaçımız Mehmet Erenler'i, Arif Sağ'ı, Erdal Erzincan'ı, Çetin Akdeniz'i bilir? Müziğin esas sahibi bu sanatçılardır. Dinlediğiniz, söylediğiniz birçok eser bu sanatçılar ve öğrencileri sayesinde topluma kazandırılmıştır. Adını andıklarım ve sonraki yazılara bıraktıklarım... Bu beyefendiler, hanımefendiler halk sanatçısıdır! Gerçek müziğin peşinden koşmak, araştırmak, öğrenmek, öğretmek onlara en büyük teşekkürümüz olacaktır. Göçenlerin mekanı Cennet olsun, yaşayanlar var olsun! Efendim,bendeniz bir halk ozanının torunu olarak haklı serzenişinize sonuna kadar katılıyorum.Değişen zaman ve mekana,gelişen teknolojiye iştirak eden mevzubahis neslin bu şahanelerden bihaber olduğu kadar bigane olduğunu da eklemek isterim.Sazın her türündeki tınının efsunkarlığına erişemeyen, kulaklarını tıkayan,güftelerdeki derun anlamın derinliklerine destursuz dalan birçokları var.Bunda niteliksiz tüketimin olduğu kadar var olanı niteliksizleştirmeye yönelik pespaye girişimlerin de rolü büyük. Misal canım dilimiz Türkçeyi katledip tarumar eden bir güruhtan türküleri anlayıp,türkülerle hemhal olmasını-şahsım adına söylüyorum-beklemem. Misal Türk dili ve edebiyatını yalnızca ders zanneden bir gençlikten bağlama,tanbur,ud çalmayı hatta bırakın efendim çalmayı bunları tanımalarını bile beklemem. Misal günümüz hodbin kültürüne karşı sadece avam kitaplar okuyarak kendini medeni hale yükseltmeye çalışan erkandan Itri'yi,Cemil Bey'i,Dede Efendi'yi bilmesini beklemem. Misal halk müziğini,sanat müziğini ve klasik musikiyi kırk yaş üstü olgun insanlara atfeden 21. yüzyıl kuşağından Aysun Gültekin'i,Nesrin Sipahi'yi,Kani Karaca'yı dinlemesini beklemem. İsmini zikrettiğim bu zat-ı muhteremlere ve evvelden giden ahbablara selam olsun,rahmet olsun. Özetle Sayın Yazar,keşke niteliksiz sıfatını sadece kahvede bırakabilseydik.Kötü yapıyorlar cicim,becerememişler işte,başka yerden alırız. der geçiştirirdik. Korkarım ki bu sıfat şu anki zamana,mekana,kişiye ve topluluğa müstahak! Lakin yine de şükür ki bu bercesteleri keşfedip baş üstü yapan,türkülerin değerini anlayıp dile getiren,halkı kahve misali uyandırmaya çalışan yazarlar var.Var olsunlar. Haddizatında gevezelik ettim,kusura bakmayınız.Kaleminize sağlık,nitelikli dinlemeler. Yaşayınız hanımefendi! Kıymetli katkılarınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/noel-mi-yilbasi-mi-yoksa-bu-ikisi-farkli-seyler-mi/", "text": "Öncelikle konuya şöyle bir ayrım yapmak gerekir, yılbaşı kutlaması ile Noel tamamen farklı şeylerdir. Biri Hristiyanlara özgü olan Hz. İsa'nın doğumunun yortusu diğeri ise yeni bir takvime geçişin kutlaması. Yeni yılın kutlanması belki Babil uygarlığına belki de daha da eskiye dayanır ancak Noel yani Christmas, çok daha yeni bir kavramdır, öyledir ki 25 Aralık 336 tarihinde kutlanmaya başlanmıştır. 336 yılında kutlanılmaya başlanılan bu bayram şu şekilde icra eder, Noel öncesi dört hafta, Noel, Noel sonrası 12 gün ve Epiphany, son olarak Candlemas yani Hz. Meryem'in yortusu. Hristiyanların Noel için hazırlıklarını başlattığı dönem yani Noel öncesi 4 hafta Advent olarak da geçiyor. Kasım ayının 15'inde başlıyor ve aralık ayının 25'inde sonlanıyor. Ortodoks kiliselerinde ise kasım ayının 28'inde başlıyor. Bu dönemde insanlar sanki oruçmuşçasına bazı besinleri yemiyorlar. Noel vakti geldiğinde ise yani 25 Aralık (Ortodoks kilisesi için ocak ayının 7'si) kutlamalar başlar. Okullar, iş yerleri, devlet daireleri zaten kapanmıştır. Önceden süslenmiş evler, evlerin bahçeleri, alışveriş merkezleri bir renk cümbüşüne bürünmüştür. Özellikle Noel için üretilmiş ağaçlar süslenmiş ve altına hediye paketleri yerleştirilmiştir. Hindiler pişmiş ve sofraya konmuştur. Genel olarak böyle kutlanır Noel. Noel sonrası 12 gün aslında Noel günü kutlamasının devamıdır. Ziyafet devam eder. 12. günün gecesinde ise Epiphany kutlanır. Bu olay The Wise Men'in ziyareti olarak geçer. Bu gün aynı zamanda Noel süslemelerinin indirilmesi gereken gündür ancak bazıları Candlemas'a kadar indirmez. Candlemas zamanı Noel sonrasında Hz. Meryem'in yortusudur. Bu dönem ise Hz. İsa'nın Yahudi kilisesine götürülmesi ve Hz. Meryem'in arınması olarak geçer. Şubatın ikisine kadar devam eden bu kutlama Candlemas ile sonlanır. Sonuç olarak yılbaşı kutlamaları ile Noel apayrı iki olay olmasına rağmen kullandığımız takvimde çakışmıştır. Noel kutlamaları; Hz. İsa'nın doğumundan 4 hafta önce başlayan hazırlık olup Hz. Meryem'in arınmasıyla sona erer. Yılbaşı ve Noel'i birbirinden ayıran, farklılıklarını ortaya koyan harika bir yazı olmuş, elinize sağlık sayın Erkan! Sanırım artık her yıl yeniden okunabilecek bir yeni yıl yazımız oldu. Ellerine sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/not-defterinden-birkac-satir/", "text": "-Kafasında düşünceler dönüp dururdu. Ne zaman konuşacak olsa dilinden bu tekinsiz düşüncelerin döküleceğini düşünüp tarifsiz bir korku duyardı. -İnsanın her kavgadan, her mücadeleden galip çıkması mümkün değildi. Bazen yenilgiler ve felaketler, zaferlerden daha çok işe yarayabilirdi. Toplumları, milletleri, hatta teker teker insanları bile sağaltan ancak ızdırabın da içinde olduğu koyu yeşil, cıvık acı sıvısıydı bazen gerekli olan. -Birkaç adım ileri ya da geri, artık önemli değildi. Bir şekilde ayaktaydık ve bunun hakkını vermemiz gerekiyordu. -Yaprakları dökülmüş bir ağaç kadar çirkin olabilirdi en fazla. Sevgililerin birbirlerine sarılması gibi sıkı sıkı, tutkuyla sarıldılar birbirlerine; birbirlerini tanımayan çirkin insanlar. -Kararsızlık onun lanetiydi. Her zaman pişmanlığa mahkumdu, her zaman daha iyi bir seçeneği ıskalamış olmaktan korkardı. -Beş yüz, beş bin, hatta beş yüz bin... Hepsi birdi onun için. Önemsizdi. Onun için 1 önemliydi. Değerli bir 1 , değersiz beş yüz binden daha gerekliydi hep. Kalabalıklar gereksiz, yıkılan putlarsa önemsizdi. Ahlak bu yaşamın küsuratıydı. En baştan anlam kazanmalı, yeniden inşa edilmeliydi. İflah olmaz her Nietzsche'cinin parolası! -Servetinin çoğalması için gereken neyse yapmaya hazırdı. Hırsızlık, yağma, gasp, tecavüz vb... herkeste, hatta en acımasız olanımızda bile belli belirsiz var olan hayali kırmızıçizgi onda yoktu. -Alkoliklerin çok aç olduklarında bile içkiyi tercih etmeleri tesadüf değildir. Bir sarkacın kah bir ucunda kah diğer ucunda, ağır adımlarla ölüme yürürler. -Etnisite bakımından Bulgarların ağırlıklı olduğu bir bölgeydi. Ama tutulan eski kayıtlara, hele ki bunu tutanlar Bulgarlarsa güven olur mu, bilinmez. -Bizim kutsal küçük Slav devletimiz de böyleydi. Bir tür yaygın faşizm egemendi. Teker teker hiçbir bireyin önemi yoktu. Eğitimlerine, ilgilerine, zevklerine, farklılıklarına bakılmaksızın herkesin aynı potada eritildiği, yok edildiği kutsal bir ülküydü. Malum karikatürde de gösterildiği gibi; savaşın orakla ekin biçer gibi biçtiği on binler. Varlıkları ulusun varlığına birer armağandı, onun varlığının üstüne serpilen küllerdi. Konuk yazar: Adım Tansu S. ! İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF'de Maliye lisans ve yüksek lisans ile Anadolu Üniversitesi'nde yarım dönem Sosyoloji eğitimi aldım. Şimdi Felsefe 3. sınıf öğrencisiyim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nukleer-santral-gercekten-gerekli-mi/", "text": "Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Gerekli olan hem üremeyi, hem de tüketmeyi azaltıp sürdürülebilir bir dünyada yaşamaktır. Dünyanın ekosistemi bir yandan artan nüfusla, bir yandan da azalan kaynaklarla yaşamayı kaldırabilmekten her geçen gün uzaklaşıyor. Ancak, bizler her ne kadar özgür irademizle birilerini bizi idare etmek için seçtiğimizi ve bu seçtiğimiz kişilerin de kendi özgür iradeleriyle doğru yolu seçtiğini düşünsek de, dünyayı ne biz, ne de bizlerin seçtiği kişiler yönetiyor. Dünyayı yöneten küresel sermayedir ve küresel sermaye bizlerin hem daha fazla ürememizi hem de daha fazla tüketmemizi istiyor. Çünkü onlar güçlerine ancak bu şekilde güç katıyorlar. Dolayısıyla vermemiz gereken tüm kararlarda bu nesnel gerçekliği göz önüne almalıyız. Dünyanın sürdürülebilirlik değil, bir tüketim çılgınlığı içinde devam edeceğini varsaydığımıza göre bu çılgınlığın devam edebilmesi için enerji gerekli, hem de her gün artan bir oranda. Yine sakin kafayla düşünecek olursak, bir yandan hem üremeyi, hem de tüketmeyi sürdürürken, diğer yandan da enerjiyi yeter seviyede tutmak mümkün, bunun birinci adımı da enerji verimliliği, yani ürettiğimiz enerjiyi gereksizce saçmamak. Evlere izolasyon yaptırıldığında emlak vergilerini düşürmek, kilometre başına daha az benzin yakan araçlardan daha az vergi almak, tasarruflu ampulleri bir yandan zorunlu kılıp diğer yandan da bunlardan KDV almamak devlet desteği ile enerji verimliliğini artırmanın yolları. Almanya bunları uyguladığı için enerjiyi bize göre üç kat daha verimli kullanabiliyor. Yukarıdaki önlem önerilerinin tümü kısa vadede devlet gelirlerini azaltacağı için, uzun vadedeki yararları göz ardı edilerek sadece bugünü kurtarmaya bakan devlet yapımızda uygulanamıyor. İkinci adım ise vatandaşın enerjiyi kendisinin üretmesine izin vermek. Yani hepimiz evimizin çatısına birer güneş paneli veya rüzgar türbini koyarak kullandığımız enerjinin en azından bir kısmını üretebilmeliyiz. Ama bunu da yapamıyoruz, temelde yasak değil ama devlet bunu yapmayı neredeyse imkansız hale getiriyor. Bunun ana sebebi de enerji üretim piyasasından sağlanan rant. Eğer vatandaşların çoğu kendi enerjilerini kendileri üretebilecek olsalar ne termik santrallere, ne de nükleer santrale gerek kalır ama enerji piyasasından elde edilen tatlı gelirler azalacağı için buna kesinlikle göz yumulamaz. Devlet o zaman öncelikle kendisine yük olmayacak bir enerji üretim modeli benimseyecek, yani santraller kurmak yerine sermayeye santraller kurduracak ama onlardan alacağı enerjinin fiyatını yüksek tutarak bu sermayenin daha da zenginleşmesine katkıda bulunacak. Çünkü fiyatını yüksek tuttuğu enerjinin faturasını yine hepimiz ödeyeceğiz ve bu fazla masraf devlet bütçesinde görünmeyecek. Türkiye'nin dışa bağlı olmadan enerji üreteceği diğer kaynak termik santraller, yani kömür yakmak. Ülkede hala kömür olduğu için devletimiz açısından dışa bağımlı olmadan enerji üretmenin en kolay yolu termik santraller. Burada iki ana unsur sorun olarak karşımıza çıkıyor. Birincisi bu santraller pahalı ve pek kimse yapımına girişmek istemiyor, ancak devlet eliyle yapılabiliyor ve devlet buna para yatırmak istemiyor. İkincisi, her ne kadar Avrupa Birliği kavramını artık önemsememeye başlamış olsak da, eğer bir noktada Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsak ya termik santralleri kapatmamız ya da CO2 salımlarını en aza indirecek teknolojiler kullanmamız gerekiyor ki bu da termik santrallerin ve buradan üretilecek olan enerjinin net maliyetini nükleer santrallerin üzerine çıkartıyor. O zaman kaldı bize nükleer santraller. Devlet o noktada, doğalgaz santrallerinde olduğu gibi bu işi küresel sermayeye yıkmaya çalışıyor, ancak küresel sermaye nükleer santral yapımı için bizi doyuran bir teklif çıkartmıyor ortaya . O zaman devletimiz de ilişkilerimizin iyi olduğu devletlerle anlaşmalar yapma yolunu seçiyor nükleer santral için. Şu anda bulunduğumuz nokta burası. Nükleer santraller gerekli mi? Kesinlikle değil. Kendi enerjimizi kendimiz üretebilsek ve ürettiğimiz enerjiyi daha verimli kullanabilsek ne nükleer, ne de termik santrallere ihtiyacımız olur. Ancak kendi enerjimizi üretmeye izin verilmediğine göre soru termik santral mi, nükleer santral mi halini aldığından cevap doğal olarak nükleer santral olmak zorunda. Soru aslında yenilenebilir enerji mi, termik ya da nükleer santral mi diye sorulsa, ülkemiz büyük yenilenebilir enerji kaynaklarına sahip. Ama devlet enerji politikasında fosil yakıtlarından enerji üreten sistemlere verdiği destekleri yenilenebilir enerjiye vermediği için nükleer ile termik arasında bir seçim yapmak zorundaymışız havası yaratılıyor. Hepimizin bilmesi gereken temel bir olgu var. Dünyada en kötümser bakış açısıyla her sene ortalama olarak 100-200 kişi nükleer kazalar sebebiyle hayatını kaybediyor. Yani, nükleer kazalar nedeniyle şimdiye kadar, en son Japonya'dan kaynaklanacak olan ölümleri de hesaba kattığımızda ortaya çıkan tüm tarihteki toplam ölü miktarı, yine dünyada her yıl termik santrallerden dolayı ölen insan sayısının onda biri. Kısacası, nükleer enerji CO2 ile kıyaslandığında esas düşmanımız değil. Ancak burada temel dikkat etmemiz gereken konu, nükleer enerjinin nasıl elde edileceği. Japonya'da ana sorunu yaratan Fukushima nükleer santrali tam Pasifik Okyanusu'nun kıyısında kurulmuş bir tesis. O bölgenin esen temel rüzgarları da herhangi bir kriz anında çıkabilecek radyoaktif maddeyi okyanusa, yani Japonya'dan uzağa taşıyor. Yani gördüğünüz gibi sorun nükleer santral yapılıp yapılmaması değil, çünkü eğer seçim nükleer ve termik arasındaysa benim oyum hep nükleerden yana, bugün bile. Ama bunun planlamasının doğru yapılması gerekiyor ve ben bu planlamanın doğru yapıldığına pek emin değilim. Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden izin ile Parlak Jurnal'de tekrar yayımlanmıştır. Bakın güzel insanlar. Evet nükleer bir ihtiyaç gerçekten faydalı ancak bırakın avrupalı yapsın biz kendi yenilenebilir modelimizi geliştirelim bununla başa çıkamayabilirizi. nükleer geçmişimiz yok kendimize güvenimiz yok. elin adamına neden güvenmek zorunda kalalım. evlerin çatısına enerji paneli şartı koş bakalım noluyor 15 yıl sonra."} {"url": "https://parlakjurnal.com/nurettin-topcu-gozunden-evrensel-ahlak-ve-hurriyet/", "text": "Birçok farklı konu özelinde Felsefi çalışmalarıyla adını duyuran Nurettin Topçu, Fransa'da doktora tezi olarak sunduğu İsyan Ahlakı eserinde yeni bir ahlak felsefesi oluşturmaya çalışmıştır. Ahlak sistemlerine getirdiği eleştiriler ve kökenleri itibariyle yaptığı tenkitlerin çok fazla sayıda olması, birbirleri arasında tutarlılık bulunması ve aynı zamanda yeni bir tanımlama yapması da değerlidir. Ortaya koyduğu ideal olarak tanımladığı evrensel ahlak kavramının birden fazla sacayağı vardır. Bunlardan birincisi bireysel bakış olurken iyilik kavramına bugüne kadar olan bakışları da eleştirir. Genel çerçevede bakıldığında ilk olarak Fransız düşünür-yazar Maurice Blondel tarafından kullanılagelen Hareket Felsefesi, Nurettin Topçu'nun gözünde ise biraz daha farklı şekillenir. İdeal bir ahlak felsefesinin ortaya çıkabilmesi için sorumluluk kavramı belirleyicidir. Burada bahsedilen sorumluluk ise toplumsal değil, ferdi bakış açısıdır. Kişinin bilgiyle birlikte harekete geçmesi sonucu yapacaklarına sorumluluk alması olarak bakılmalıdır. Bunun artı ve eksi sonuçları olacaktır. Buna göre davranılması da kişinin toplum nezdinde evrensel ahlak yasası sorunsalını ortaya çıkaracaktır. Ahlak ideali açısından en önemli husus ise muhtelif ahlak olarak öne çıkar. Çünkü toplumların şekillendirilmesinde kullanılan hemen tüm evrensel ahlak yasaları veya kuralları, bireyi değil, toplumu esas alır. Toplumun korunmasıyla bireyin de korunacağına inanılır. Ancak bu durum yalnızca sosyal vazifelerin ve görevlerin itaat olarak algılanmasını beraberinde getirecektir. Toplumsal istekler ön planda olacak ve toplum yararına bir şeyler yapmak isteyenlerin her zaman başarılı olması sağlanacaktır. Nurettin Topçu, daha özgür ve bireyci bakış açısıyla bakarak bu durumun ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Bireyin fert olarak ele alınmasıyla vicdani açıdan körleşme olmayacak. Bireyin değerli kılınması ise hürriyet kavramını da kaçınılmaz kılacak. İnsan denilen mahlukat her ne kadar toplumsal bir şekilde yaşamını sürdürse de ferdi hayat yaşamaktadır diyen Topçu, bireysel bakış açısıyla ideal bir evrensel ahlak görüşünün inşa eder. Bir ferdin toplum için feda edilmesi, bir grubun komple yok edilmesi, bireysel kazanımların önemsiz hale gelmesi, insanların toplum içindeki rollerine göre tanımlanması sonucunda büyük çöküşler yaşanmış, yaşanmaya devam etmektedir. Evrensel ahlak yapısı açısından hürriyet kavramı ayrı tutulmayan bir unsurdur. Kişinin iradesine ipotek koyan tüm unsurların kaldırılması gerekli olurken kibir, gurur başlıcalarıdır. Ayrıca toplumsal baskı, sosyal dayanışma anlayışı veya itaat sorunsalı da en önemli düşman unsurlar olarak tanımlanır. Kişinin özgür bir şekilde karar vermesi, bireysel olarak isteklerini yerine getirmesiyle çok daha iyi sonuçlar alınacağını vurgular. Devamlı olarak bir grubun, yapının ya da topluluk içindeki lidere göre pozisyon alınması, genel kaidelere aykırıdır. Toplum tarafından oluşturulan her unsur iyi olmayacağı gibi toplumun dışladıklarının tamamı da kötüdür denilemez. Bundan ötürü mutlak iyiliğin bulunması, ideal evrensel ahlak felsefesi değerlendirilmesi yapılması için ölçüt toplum olmamalıdır. Bunun olmaması için ise ahlaklı olmanın bilinmesi değil, ahlaklı olunması gerekir. Bu husus ise ancak sırf vaziyet fikriyle ortaya çıkarılmaz. İnsanın harekete geçmesi adına yalnızca sorumluluk yeterli değildir. Topçu'ya göre ahlaki hakikatler, olgu değil, zaruret hakikatleri olarak yorumlanır. Temel hareketin gayesi ise insanın en mükemmel şekle ulaşmasıdır. Topçu tarafından belirtilen isyan ahlakı ise insanın mutluluk, fayda, kazanç peşinde koşmasına olan isyanı temsil eder. Mükemmellik için mutlaka esaret kapılarının kırılması, sonsuzluk olan hareketin kavranması şarttır. Sonlu olan her şeye başkaldırı gerçekleştiren insan, ahlaki açıdan üstün olacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/obezite-ve-diyabet-covid-19un-nasil-daha-agir-seyretmesine-yol-acabilir/", "text": "Korona virüs pandemisi sürerken bu durumdan en çok etkilenenler yaşlılar ile hipertansiyon , diyabet , obezite ve kronik akciğer hastalığına sahip olanlardır. SARS-CoV2'nin yakın akrabaları olan SARS ve MERS virüse nazaran ölüm hızı çok daha düşükken( SARS %9,6; MERS %34,4) yayılma hızı onlara göre çok daha yüksektir. Normal sağlıklı genç popülasyonda daha hafif seyrederken, yukarıda belirtilen durumlarda tablonun pnömoni ve akut resipratuvar distres sendromu gibi daha ölümcül durumlara ilerleme ihtimali hayli artar. Dünya çapında obezite, diyabet, hipertansiyon ve kronik akciğer hastalığı ile ileri yaş bir arada düşünüldüğünde milyarlarca kişi risk altındadır. Her ne kadar SARS ve MERS virüs daha ölümcül gibi görünse de yeni korona virüsün yayılımının hızlı olması ve risk altındaki kişilerin sayıca çokluğu onu çok daha potansiyel bir tehdit haline getirir. Obez bir kişinin vücudundaki yağ dokusu miktarı oldukça artmıştır. Ve yağ dokusu sadece fazla enerjinin depolandığı bir yerden ibaret olmayıp bazı önemli biyoaktif bileşenlerin üretimini de üstlenir. Leptin yağ dokudan salınan, vücuttaki yağ kitlesi hakkında bilgi veren önemli bir bileşiktir. Obezitede yağ miktarının artışına bağlı leptin seviyesi artmıştır. Normal seviyelerinde bağışıklık sisteminin aktivasyonuna neden olurken artmış seviyeleri bağışıklık yanıtının bozulmasına ve inflamasyona yol açar. Bununla birlikte yağ dokunun makrofajlar ve T hücreleri tarafından infiltre edilmesi, obez bireylerde zaten sürekli devam eden bir inflamasyon hali yaratır. Obez farelerin yağ dokusunda ACE2 reseptörü sayısı obez olmayanlara göre daha fazladır. SARS-CoV2'nin yağ dokuyu enfekte etmesine bağlı buradaki inflamasyon daha da alevlenebilir. İnflamasyon sonucu yağ hücrelerinde ölüm ve bunun sonucunda serbest yağ damlacıkları açığa çıkar. Bu yağ damlacıkları kan dolaşımına geçip hayati organ damarlarında tıkanıklığa neden olabilir . Obez bireylerde PAI-1, fibrinojen, vWF ve Faktör 7 gibi pro-trombotik moleküller obez olmayanlara göre daha fazladır. COVID-19'un neden olabildiği tromboza ek olarak obezitenin kendisi de tromboza yatkınlık oluşturur. Bu durumdan leptin ile inflamasyona bağlı artan IL-6 ve TNF-a sorumlu olabilir. Ayrıca obeziteye sahip birey şiddetli COVID-19 için önemli risk faktörleri olan diyabet ve kardiyovasküler hastalıklara daha yatkındır. Diyabet insülin hormonunun yetersizliği ya da yokluğu sonucu kanda glikoz fazlalığı ile seyreden metabolik bir hastalıktır. Özellikle kontrolsüz diyabete sahip bireyler T hücreleri ve makrofajların sitokin üretimi ile nötrofillerin hasar bölgesine toplanmasında yetersizlik sonucu birçok enfeksiyona yatkınlık gösterir. Enfeksiyonlara yatkınlık kandaki şeker miktarı ile sıkı şekilde ilişkilidir. Virüslere karşı savunmada kritik öneme sahip bir molekül olan IFN- üretimi diyabetik bireylerde azalmıştır. Yani antiviral yanıt bozulmuştur. Kan dolaşımında fazla miktarda olan glikoz küçük damarlarda hasarlanmaya neden olur . Bu iyileşmenin gecikmesine yol açan nedenlerden biridir. SARS-CoV2'nin hücreye girişini sağlayan aracı molekül ACE2 reseptörünün sayısı diyabetik bireylerde artmış olması onları COVID-19'a karşı daha duyarlı hale getirir. Sinir hasarına bağlı gelişen otonom nöropati nedeniyle bronşların iç ve dış uyarılara karşı tepkilerindeki değişim solunum yolu enfeksiyonlarının seyrini olumsuz yönde etkileyebilir. DSÖ verilerine göre dünyada yaklaşık 1.9 milyar fazla kilolu ve obez birey, 450 milyon diyabet hastası, 1.13 milyar hipertansiyon hastası, 251 milyon KOAH hastası bulunmaktadır. Şu corona'dan artık nefret etmeye başladım ya. Nereye girsek bu konu var. Artık bi gitse idi de hepimiz kurutlsaydık bu beladan. Güzel ve öz bir derleme olmuş. İnsanlar bu salgınla birlikte kronik hastalıkların ne anlama geldiğini daha iyi anlamaya başladılar. Pozitif bir noktadan bakmaya çalışırsam herhalde bunu söyleyebilirim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/obezite-ve-kanser-arasindaki-iliski/", "text": "Obezite hızla değişen ve gelişen dünyaya ayak uydurmaya çalışan insanoğlunun karşısına çıkan problemlerden biridir. Küçümsenmeyecek kadar önemlidir ki, çünkü birçok hastalıkla uzaktan ya da yakından bir şekilde ilişkilidir. Hekimler ona hastalıkların anası muamelesi yapar. Haksız değillerdir, birçok çalışma obeziteyle hastalıkların ilişkisini destekler. Şunu hepimiz bilmeliyiz ki obezite birçok hastalığa zemin hazırlayan bir HASTALIKTIR. Obezite vücutta yağ miktarının aşırı fazla oluşu olarak tanımlanır. Buradaki suçlu özellikle göbek çevresindeki yağ kitlesidir. Obezite pratik olarak beden kitle indeksi ve bel çevresi ölçümü ile ortaya konur. Beden kitle indeksi 25-29.9 olan kişiler aşırı kilolu kabul edilirken, BKİ'si 30 ve üzeri olan kişiler obez olarak tanımlanır. Bel çevresi sınırları ülkeden ülkeye değişir. Ülkemizde erkeklerde 90 cm üzeri aşırı kilolu, 100 cm üzeri ise obez; kadınlarda 80 cm üzeri aşırı kilolu, 90 cm üzeri ise obez olarak kabul edilir. Fazla kalori alımı, alınan kalorinin harcanmaması, genetik faktörler ve hormonal faktörler gibi birçok faktörle ortaya çıkan bir durumdur. Yazının başında söz ettiğimiz üzere obezite birçok hastalığa zemin hazırlar. Bunlardan bazıları hipertansiyon, tip2 diyabet hastalığı, kalp ve damar hastalıkları, uyku apnesi, felç, safra kesesi hastalıkları, böbrek hastalıkları, osteoartrit , kan yağlarında bozulma ve bazı kanserlerin gelişiminde rol oynar. Obezite bazı kanserlerin oluşumunda riski arttırdığı gösterilmiştir. İlişkili olan durumlar erkeklerde kolon kanseri, prostat kanseri; kadınlarda ise meme kanseri, safra kesesi kanseri ve endometrium kanseriyle ilişkilidir. Obezitenin nasıl kanser riskini artırdığı net olarak ortaya konamasa da birçok etkiyle buna neden olabilir. Daha önceki çalışmalarda yağ hücrelerinden salınan bazı hormonların ve büyüme faktörleri hücrelerin bölünmesini uyardığı gösterilmiştir. Ancak aradaki ilişki sadece bununla açıklanamaz. Geçtiğimiz günlerde Nature Immunology'de yayınlanan bir makalede obezitenin bağışıklık hücrelerinde farklı metabolik yolakları etkilediği belirtilmiştir. Doğal katil hücreleri vücudumuzda yer alan bağışıklık hücrelerimizden sadece biridir. Özellikle virüsle enfekte olmuş hücreleri ve tümör hücrelerini ortadan kaldırır. Obeziteye sahip kişilerde NK hücrelerinin tabiri caizse eli kolu bağlanır. NK hücreleri, kötü hücreleri tanıyıp onlara bağlanmasına rağmen onları yok edemez. Bu obeziteyle kanser arasındaki ilişkiyi anlamamıza katkı sağlamıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/od-kitabi-incelemesi-iskender-pala/", "text": "İşte biçare derviş Yunus çıkmıştır o vakit karşısına biz insanlığın, biz Anadolu'nun. Vakitler 13. yüzyılı gösterdiği vakit sen ben gibi gelivermiştir bu dünya hanına savaşların, fakirliğin, kanın fazla fazla olduğu zamanlarda. Sonra büyümüş büyümüş de evlenivermişti Elif'i ile. Sonraları sevdiğine Sitare'm diyecek, çocuklarına hürmet edip, geçimini sağlayacak ve bu geçim buğday ile olacaktı. Daha doğrusu o vakit tüm Anadolu'nun geçimi buğday idi. Çünkü buğday ekmek demekti ve bu vakitler çok kıymetliydi, her elde de bulunamazdı. İşte bu vakit köy adına, ekmek adına Hacı Bektaş-ı Veli'nin dergahını gidiverir biçare Yunus. Ben de diyeyim ki hikayemiz tam burada başlar a dostlar. İşte bu yolculuk, Hacı Bektaş-ı Veli'den utangaç bir halde buğday istemesine karşılık geçen sual ile başladı Yunus kardeşimizin. İşte bu sual ile Yunus'un yolculuğu başlamış Sarıköy gibi bir köyde de bitecekmiş. Yahut belki de asırlarca devam edecekti ama bunu o hiç mi hiç bilmiyordu. Velhasıl o derdinen biçare yalnızca aklına gelenleri yazıveriyordu. Bu soruların cevaplarını almak üzere akıcı bir şekilde kitabımızı okuyacak ve elbette Yunus Emre'nin yaşadığı zihin karmaşasını ve berraklığını eminim ki sonuna kadar hissedeceksiniz. 'Acaba Yunus Emre gibi dervişler hiç hata yapmıyor mu?' sorusunu da soracak ve cevabını da göreceksiniz. Yani diyeceğim o ki bu esrarengiz kitap okumaya devam ettiğiniz sürece devamlı sizler de Yunus gibi kendi kendinize pek çok sorular soracaksınız ama umuyorum ki bulacaksınız. Yunus Emre'nin sahip olduğu tüm varlığından geçip bir hiç olması ona nasıl kendini bulduracak, kendinde ise Hakk' iki sevgiye nasıl eriştiğini anlayacaksınız. Evvela soracak çok sorularınız, yazacak da çok şeyim olur bu kitap hakkında değerli okurlar. İlaveten kitap sizlere yalnızca Yunus Emre'den değil; uğradığı her kapıda ibretlik hikayelerden de bahsedecek. Ve eminim çıkarılacak dersler, kafa yorulacak meseleler olacak. Ve şu fikre katılacaksınız: Madde ve maneviyat bir terazi gibidir. Neresi hafiflerse karşı taraf ağırlaşacak, bunu göreceksiniz. Malum savaş yıllarında maneviyatı pek kuvvetli müritler ile sizler de dolanıp duracak, hikayelerini sizler de yaşayacaksınız. Nihayetinde acizane fikirlerimle sizlere şiddetle bu kitabı okumanızı, okuduysanız da okutmanızı tavsiye etmek olacak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/odemekle-yukumlu-oldugumuz-borc/", "text": "İnsanlığın veya uygarlığın kültürel tarihinin yaklaşık 13.000 yıl önce Mezopotamya civarında tarım devrimiyle başladığı söylenir. Çeşitli bitki ve hayvan türlerinin evcilleştirilerek insanın doğadaki eşsiz yalnızlığının azaltılmasının sağlanmasıdır bu süreç. Evcilleştirdiğimiz köpek can dostumuz olmuştur keza at da öyle; bu iki hayvan ile aramızda bugün bile mevcut olan bir duygusal bağ kurulmuştur. Yine diğer otçul-etçil-hepçil hayvanlar bizler için kendi canları pahasına da olsa; soğuk kış geceleri içimizi ısıtmak için birer giyecek, besin içeriği son derece zengin olan birer yiyecek olmaya boyun eğmişlerdir çaresizce. Her hasat döneminde daha irilerini seçip birer tohum olarak ayırdığımız buğday taneleri küçük ve şekli pek hoş olmayan taneciklerin aksine midemize inmekten kurtulmuştur kurtulmasına ancak yeni ekim döneminde toprağın kara bağrına saçılmaktan kurtulamamıştır bir sonraki mahsule daha dolgun ve güzel tanecikleri yaratmak uğruna. Evcilleştirilmiş olan bu canlılar insanlığın adeta canına can, kanına kan katmıştır ki farklı insan toplulukları arasında bu canlıların değiş-tokuşu da yaygınlaşmayagörsün. İşte bu yolla iyiden iyiye gelişmeye başlayan ticaret yepyeni kültürler yaratmak için bir iletişim kanalı olmuştur. Artık insan dünyanın daha doğrusu kendi dünyasının- sadece kendi çevresinden oluşmadığını fark etmiştir. Uzak yollar vardır tepilecek, engin dağlar vardır ardına bakılacak, uçsuz bucaksız sular vardır aşılıp kaynağına hatta kaynağının da ötesinde neler olduğuna göz atılacak. Dört bir yanını kuşatan belirsizlikleri birer birer ortadan kaldırmasına rağmen kendi özüne geldiği anda bu belirsizliklerin katlanarak arttığını görmüştür asırlar sonra. Yine de bu belirsizliğe direnmek için müthiş bir güç vardır kendisinde. Bu güç belki doğasında olan merak, belki miras sandığında bulunan kendisinden önceki nesiller tarafından üretmiş olan kültürel birikim, belki de bu ikisinin bileşimidir. Sandığındaki mirası hiç açmayarak paslanmasına ve çürümesine neden olması da sadece bu mirasla yetinerek üzerine yeni akçeler koymaya yeltenmemesi de bu mirasın üreticilerine yapabileceği en büyük ihanettir insanın. Çünkü kendi varoluşunu dolaylı ve doğrudan yollarla bu mirasa borçludur. En temel ihtiyaçlarını karşılayarak yaşamsal faaliyetlerine devam etmesi, kendi varoluşunu anlamlı hale getirip bu hayatı yaşanabilir kılması bu miras sayesindedir. Daha da ötesi atalarının ona gösterdiği cömertliği onun da kendinden sonra gelenlere göstermesi ödemekle yükümlü olduğu vicdani bir borçtur. O halde biz de bu borçtan kendi payımıza düşen kısmı ödemeye çalışalım. Sandığımızdaki altın külçelerini eriterek kendi tasarımımız olan mücevher kalıplarına bu ergimiş altın suyunu dökelim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ogrencilere-yol-gosteren-kimsenin-olmayisi-mentorsuzluk-sendromu-podcast/", "text": "Her ne kadar ortaokul, lise ve üniversite kurumları farklı şeylermiş gibi gözüküyorsa da aslında bunlar sistemsel olarak aynı şeylerdir. Ortaokuldaki öğrenci okula gider, derslerine girer ve bir üst basamağa geçmesi için gerekli olan sınava çalışır. Lisede durum yine aynıdır. Derslere girilir, sınavlara çalışılır, dershanelere gidilir vesaire... ve bir üst basamağa geçmek için gerekli olan sınava çalışılır... Hedef budur, başka bir hedef yoktur. Ha keza üniversitede de durum böyledir şuanda Türkiye'de. Her ne kadar bazı bölümların mezuniyet sonrası sınavı olmasa da amaç mezun olmaktır. Yani dersleri verebilmektir... sınavları geçebilmektir. Eğer diyorsanız tabi ki amaç mezun olmak olacak, tam olarak öyle değildir aslında dünyadaki üniversitelerdeki amaç. Ancak bugün biliyoruz ki mesela Türkiye'de kaliteli bazı ortaokul ve liselerde öğrenciler derslerin dışında da bir şeyler yapıyorlar ve bunların sonuçları çok iyi oluyor. Mesela bazı ortaokullarda çocuklara bilgisayar bilimi ile ilgili şeyler öğretiliyor. Nasıl kodlama yapılabileceği ile ilgili şeyler, nasıl robot yapılabileceği ile ilgili şeyler öğretiliyor, yurtdışına geziler düzenleniyor, müzelere geziler düzenleniyor... Bu sistemin dışarısında bir şey ama bu bir sistem başarısı değil, bu okulların bireysel başarısı. Ben bu bireysel başarılardan bahsetmek istemiyorum, yani ben sistemi konuşmaya çalışıyorum. Yani, bakın bu aslında, bu eğitimin çok önemli bir parçasıdır ama bu sistemin dışarısına çıkabilen okul sayısı çok az bizim ülkemizdee. Ha keza liselerde de durum aynı. Yani tek amaç üniversite sınavına hazırlanmak ancak hadi bunları göz ardı edelim ve üniversitelere bakalım. Şimdi, üniversite dediğimiz yer aslında bilimin üretildiği ve bir inovasyonun yapıldığı yerlerdir. Ama Türkiye'de üniversiteler sanki lisenin devamı; lise 5, lise 6, lise 7, lise 8 gibi bir yere dönüşmüş durumda. Birçok üniversite böyle, çok nadirleri dışında. Yani üniveristeye giden öğrenciler yalnızca sınavlarını verip mezun olmaya çalışıyor ya da ben kendi alanım olduğu için biliyorum, bir tıp fakültesi öğrencisinin tek amacı derslerini geçmek ve vakti geldiğinde TUS'u kazanmak. Ama üniversite bu mudur? Bu insan üniversite döneminde nasıl bilim üretileceğine dair bir şey öğreniyor mu? Sistemin dışarısında bir şey yapıyor mu? Üniversitenin temel mantığına uygun bir şey yapıyor mu? Bir dershanenin ötesinde ne yapıyor? Fazla bir şey yapmıyor, ben size onu söyleyeyim. Çünkü sistem bize bunu gösteriyor ve sistemin dışına çıkamıyrouz. Peki sistemin dışına neden çıkamıyoruz? İşte bugün konuşmaya çalıştığım mesele bu mentorsuzluk sendromundan dolayı ortaya çıkan bir problem. Çünkü Türkiye'deki öğrencilere gerek tıp fakültesi gerek mühendislik gerek sosyoloji öğrencisi olsun hiç fark etmez, yol gösteren insanlar yok. Mesela çok klasik bir şey vardır, fizyoloji hocası gelir, der ki arkadaşlar lütfen Guyton Fizyoloji okuyun, yaz tatilinde Guyton Fizyoloji bitirin. Bu felaket bir tavsiyedir bana göre. Benim hayatımda duyduğum en kötü tavsiyelerden bir tanesi budur bence bir tıp fakültesi öğrencisi için... siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum... Ama bana kalırsa bir uzmanlık dalının textbookunu bir öğrenciye önermek kadar yapılacak büyük bir hata yok. Çünkü öğrenci onu alır, okur 20-30 sayfa, veya çok sıkılır ya hiçbir şey anlamaz ve bıkar, bu böyledir. Ya da çok heveslidir, çok meraklıdır hepsini okumaya çalışır ama fazla bir şey anlamaz ve anlamadığının da farkında olmaz. Bir süre de isteyen bir şeydir, bu kitabı baştan sona okumak öğrenmenin yolu değildir ki niye üniversite var o zaman? Ve bunu ne yazık ki hocalarımız algılayamıyor çünkü onlara da vakti zamanında hocaları bunları önermişti, başka hiçbir şey önermemişti. Yani özetle parantezi kapatırken bir kitap veya makale önermek bile bir sanattır ve önerilen yanlış bir kitap, yanlış bir makale aslında öğrencilerin kendi heveslerini de kırmaktadır. Bunun farkında değil birçok hoca, öğrenciler bile farkında değil. Her neyse.. Ondan sonra, makale nasıl yazılır? Bu da çok önemli, bunları bilmiyor kimse. Ama bunları da geçiyorum tekrardan deney yapmaya dönelim. Bir labda çalışmak... bir klinik çalışma nasıl yapılır? Bir klinik çalışmaya öğrencisini dahil eden hoca var mı, çok azdır bu. Ona bir şey öğretebilmek için yani. Bakın dünyada bu işler böyledir, bazen bazı yerlerde bilerek çok tecrübesiz insanlar çalışmaya dahil edilir ki çalışma içerisinde öğrenebilsin. Yani bu bir usta-çırak ilişkisi içerisinde öğrenilebilecek bir şey. Sadece karşılıklı katkı gözetirseniz hiçbir öğrenciyi hiçbir şeye katamazsınız, çünkü öğrenci daha öğrenememiştir. Onun ötesinde, şunu diyen hoca var mı: Ya kardeşim sen şu konuda ilgilisin, bak dünyada şöyle bir sosyete var, buna kayıt ol; şöyle bir eğitim program var, şuraya kayıt ol; şöyle bir dernek var, şuraya kayıt olmayı düşünebilirsin; bizim hastenemizin şöyle bir gönüllülük faaliyeti var, buna dahil olmayı düşünebilirsin; şöyle bir internet sitesi var, buraya kayıt olup şu dersleri öğrenmeyi düşünebilirsin... Aa senin şu konudaki ilgin çok hoşuma gitti, bak ben şu üniversitede şu hocayı tanıyorum, onun yanına gidip benim ismimi de söyleyerek çalışmaları izlemek isteyebilirsin. Bunu diyen var mı? Mentorluk budur işte. Yok. İşte mentorsuzluk sendromu bundan kaynaklanıyor, işte bundan dolayı bizim öğrencilerimiz tıp fakültelerinden örnek versem de bütün fakültelerde uluslararası anlamda işler çıkarmakta çok zorlanıyor. Bugün Türkiye'nin bir Nobel ödülü var mı bilim açısından? Aziz Hoca bizi gayet mutlu etti ama Aziz Hoca'nın başarısını Türkiye'ye mal edebilmek mümkün mü? Kesinlikle değil. Aynı şekilde kovid aşısı için, bu Almanya'nın başarısıdır. Gerçekten Türkiye'deki kurumlardan çıkabilmiş bir Nobel ödüllü bilim adamımız olacak mı? Bence yakın dönemde olmayacak. Çünkü üniversitelerimiz sistemin içerisine sıkımış ve bu sistem de yalnızca sınav geçmek üzerine kurulu. Sistemin dışarısına uluslararası anlamda başarılar elde etmeye ve bilim üretmeye yönelik bir sistem yok. Ve bunun birçok insan farkında değil. Hocalar da öğrenciler de. Bu sistemsel sorunu çözmemiz gerekiyor. Her neyse, şimdi demek istediğim şu, ben yalnızca bir sistem eleştirisi yapmaya çalışmıyorum. Benim buradaki amacım şu, madem ki sistemi çözemiyoruz, ne yapabiliriz? Sistemde bir sorun olduğunu önce bir fark etmek lazım. Şuandaki eğitim sistemimizde, bilhassa üniversiteleri kastediyorum, üniversite bizi dersleri geçmek ötesinde bir şeye teşvik etmiyor bunun farkına varmak çok önemli. Bunun farkına varamazsınız sistemin içerisinde kalmaya mecbursunuzdur. İki, uluslararası açıdan akranlarımız ne yapıyor, bunun farkına varabilmek. Ama şu açıdan, şimdi bir mühendislik öğrencisi, Amerikadaki mühendislik öğrencisi veya Avrupadaki aynı seviyedeki öğrenci ne yapmış? Yalnız derslerini mi geçiyor yani? Yalnızca ev ödevi mi yapıyor, ne yapıyor başka? Çok fazla şey bulacağınızı biliyorum. Aynı şekilde tıp fakültesi öğrencileri. Bu kadar fazla şeyi nasıl yapaibliyorlar biz sadece ders çalışıp, TUS çalışıyoruz. Ama burada şunu da fark etmek çok önemli. Bugün Türkiye'deki ceşitli problemler neticesinde birçok insan, tıp fakültesindeki insan, yurtdışındaki bir asistanlığı kazanmak istiyor. Almanya'da ya da İngiltere'de ya da Amerika'da bu arkadaşlara baktığımızda kendilerinin birçoklarının uluslararası açıdan kendi akranları ile aynı seviyeye gelebildiğini görüyoruz. Aynı onlar gibi sistemin dışarısında birçok şey yaptığını görüyoruz. Demek ki ikinci anlamamız ve bilmemiz gereken şey sorunun bizim beynimizde olmadığı. Herhangi bir ülkenin, milletin toplumundan daha az zeki yada daha çok zeki değiliz ama sistemde ciddi bir sorun var. Bir; bir sorun var, iki; bu sorun bize ait değil, sisteme ait. Üç, size yol gösteren, sizin en sevdiğiniz öğrencilere en faydalı olduğunu düşündüğünüz hoca bile aslında iyi yol gösteremiyor. Bunu bilirseniz, bu üç şeyi bilirseniz, şunu fark edip şunu yapmak için kendinizde enerji bulacaksınız: Ben kendimi nasıl geliştirebilirim? Bunu kendim öğrenmem ve araştırmam gerekyior. Bunu demeye başladığınz an dünyada milyonlarca fırsat bulacaksınız, milyonalarca grup, milyonlarca araştırma ekibi, milyonlarca gönülülük etkinlikleri, milyonlarca eğitimi faaliyetleri, kaynaklar... Bunları bulacaksınız ve büyük ihtimalle zaten hayıflanacaksınız ben niye bunu bu kadar geç buldum diye. Bunu bulmak çok zordur ha onu söyleyeyim. Dünyada milyonlarca şey var ama bunları bulabilmek de kolay değildir bizim gibi mentorsuzluk sendromu yaşayan ülkeler için. Ben bunu fark ettiğimde baktım akranlarıma, Amerikadakilere özellikle, çünkü bunlar çok fazla sistemin dışarısında işlere dahil olmuşlardı. Bunu nasıl yapıyorlardı onu anlayamadım ben, ben yapamadım onlar nasıl yaptı... sonradan şunu gördüm: Bu adamlara yol gösteren insan sayısı çok. Sistem, sistemin dışarısına çıkılması için bir teşvik içerisinde kurulmuş. Bu önemlidir. Yani yurtdışındaki insanlar sadece ilgi duyduğu için yapmıyor. Bir de böyle çok büyük bir yanılgı var. Birçok televizyon programında ya da kitaplarda bunu duyarsınız, ilgi duydu... Ya ilgiyi nasıl duydu, bir şeye ilgi nasıl duyulur? Bir şeye ilgi doğuştan duyulmaz her zaman. Bence bu en ender ilgi çeşitlerinden birisidir. Bir şeye ilgi duymak için ona maruz kalmalısınızdır, o konu hakkında bilginiz olmalıdır. Yani durup dururken bir tıp fakültesi öğrencisi laboratuvara ilgi duyamayabilir. Onu bir bilmelidir, ne olduğunu bir görmelidir. Ya da sistemin dışarısındaki etkinliklere ilgi duymak da aynı şekilde. Mesela bir örnek vereyim, ben uzun yıllardır gitar çalıyorum ama ilk gitar kurşuna gidişimi çok iyi hatırlıyorum, ailem beni zorlamıştı. İlk 3-4 ay benim için eziyet gibi geçmişti. Ama daha sonra o kadar sevdim ki şuanda çok minnettarım. Ama beni zorlamasalardı, benim bu konuda bir ilgim olmayacaktı. Ya da kitap okumak da öyledir. Yani bir çocuk durup dururken kitap okumaya heveslenemeyebilir, çoğu zaman heveslenmez zaten. O çocuk ya zorla kitap okumalıdır biraz ya da ebeveynleri ona kitap okumalıdır sesli bir şekilde yani. Bu çocukta bir ilgi uyandırmaya başlar çünkü biraz maruz kalmalısınızdır. Aynı bu şekilde, yurtdışına uluslarası anlamdaki akranların daha fazla iş yapmasının temelinde yatan şey onların daha zeki veya bizden daha hevesli olmalarından ziyade sistemin onlara bunu dayatmasında yatıyor. Onlara öyle bir teşvik ediyor ki sistemin dışarısına çıkma gerkeliliğinizi hissettiğiniz zaman yeni yeni şeyler öğrenip yeni yeni hevelser elde ediyorsunuz ve ilgileriniz oluşuyor. Ve bu size gelecekte bilim üretmeye yönelik bir enerji sağlıyor. Hiçbir şey sürpriz değil, bu çok önemli. Ve bu problem, bu mentorsulzuk sendormu Türkiye'de sistemsel bir sorundur onu da söyleme istiyorum. Burada hocalardan ya da öğrencilerden örnek veriyoruz ama bu mentorluğu yapamayan hocanın mentorluk yapamamasının sebebi yine bu sistemin kendisi. Bazı bireyler kendini sivriltip çok başarılı işler yapıyor olabilir ama bu bireyin kendi başarısı sistemin başarısı veya eğitimin başarısı sayılmaz tam olarak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ogrencilerimizi-yaris-ati-olmaktan-nasil-kurtarabiliriz/", "text": "Bu konu gerek ilintili olduğu konular bakımından gerekse süregelen bir durum olması nedeniyle bir hayli kompleks. Aslında çözüm de tıpkı sorunlar gibi karmaşık ve birçok etkenle ilintili. Ancak yoğurdu üfleyerek yememek için eğitimde güdülen politikalara değinmek istemiyorum. Çünkü bir öğrenci olarak bu konuda gerçekten kızgın ve dertliyim. O yüzden öğrenciyi gelir kaynağı olarak gören eğitim sistemini eleştirmek yerine, pratikte iyileştirebileceğimiz birkaç konuya değineceğim. Bana ayrılan bu köşede, siz değerli okurlarımıza naçizane birkaç çözüm sunmak istiyorum. Öğrencilerin büyük bir kısmı ücretsiz devlet okullarında okuyor. Bu öğrencilerin kazanılmasında ise öğretmenlerin rolü yadsınamaz, hafife alınamaz. Bu nedenle, özellikle ilkokullarda görev alacak öğretmenlerin; lisans programından öğretmenliğe geçiş aşaması, disiplinler arası bir yaklaşımla ayrıntılı biçimde irdelenmeli. Gerekli pratik uygulamalar öğretmen adaylarına verilmeli. Eğitim alanındaki mevcut uygulamalar da iyileştirilmeli. Günümüzde bilgi her yerde. Asıl olan bilgiye nasıl erişeceğini bilmek. O yüzden öğretmenlerin bilgiyi direkt sunması öğrencileri hayata karşı hatalı hazırlıyor. Öğretmenler bilgiyi ezberletmemeli, bilgiyi nasıl bulacağı konusunda öğrencilere yol göstermeli. Bu konuda ülke çapında bir çalışma yapılabilir. Sosyal propagandalar velilerin de bilinçlendirilmesinde etkili olacaktır. Bütün mecralarda sınavlar balonlaştırılıyor. Hatta öyle ki yeri geliyor öğrenciler için sınav başarısı, sağlığın önüne geçiyor. Evet; tüketim ağırlıklı, lisans mezunu kişilerin sayıca fazla olmasına rağmen iş alanlarının yetersizliği nedeniyle işsiz mezunların her yıl katlanarak arttığı bir ülkede sınavlar çok önemlidir. Ancak her şey sınav değildir. Bir insanın hayatını kazanması için birçok yol vardır. Bu yolların öğrenciler tarafından keşfedilebilmesi için öğrencilerin ufkunu açacak uygulamalar planlanabilir. Misalen lise yıllarında yurtdışı öğrenci değişim programları arttırılabilir. İlgisi olan öğrenciler için kaliteli meslek liseleri kurulabilir. SBS, YGS, LYS, TEOG, KPSS, YKS, LGS derken yıllar geçmiş, geçen her yılda sınav sisteminin adı değişmiş, her sınava giren nesiller de değişmiş ama sınavlar bir türlü değişememişti. Evvela ufacık çocukların dershaneye yazılmaları ile ilkokul çağında başlayan bu serüven -bitmese de biz bitirelim- üniversite sınavlarından kimi ağlayarak, kimi gülerek, kimi donuk bakışlarla çıkarken bitiyordu. Peki evlatlarımızı bu hale getiren şey neydi? Finish'in tek olması! Bu şu demek: Türkiye'de iş imkanlarının yalnızca hukuk, mimarlık, tıp vb. gibi branşlarda çoğunlukta olması öğrencileri hedef olarak hep bu alanlara itmiştir. Nitekim bunlardan birini kazanamayanlar ise diğer branşlara yöneliyor ve buralarda yığılmalara ve sonrasında ise işsizliğe sebep oluyorlar. Bizler birer yarış atı isek tek bir finish olmamalı. İş imkanları diğer meslek grupları için de oluşturulmalı ve olması gerektiğinden kalitesiz eğitim veren üniversitelerin sayılarının pek fazla olmasının önüne geçilmeli. Yarım doktor candan eder ise yarım mühendisin, mimarın, savcının da bu ülkeye faydası değil aksine zararı dokunur. İşin özü, iş imkanlarıdır. İmkan dahilinde her öğrenci hayalinde bölüme yerleşir, ailesi ise onu bu tercihi konusunda yargılamaz ve huzurlu bir çerçevede hem öğrenir hem meslek edinir. Yani iş imkanı ister at olalım ister olmayalım bizleri bu yarışın içinden söküp çıkaracak ve refaha, hayallere kavuşturacak olan en güzel çözümdür. Sistem de suçlu, ebeveyn de suçlu, öğrenci de suçlu; kaçınılmaz son yaklaşıyor. Bence bir konuyu konuşurken yahut bir soruna çözüm bulmaya çalışırken öncelikle konunun çıkış noktasını, döngünün başladığı anı yakalamak gerekir. Türkiye de dahil pek çok ülkede üniversiteler işlevini kaybetmeye başladı. Fakültelerimiz bilim üretmek ve akademik platformda öğrencileri inovatif olmaya teşvik etmek gibi olması gereken amaçlarından saparak 'iş bulma kurumu' hatta 'diploma isimli bir kağıdı alıp eve geri dönme mekanları' haline geldi maalesef. Bina kiralayıp birkaç hoca tutarak açılan özel üniversiteler ve doğru düzgün eğitim almadan mezun olan, 4 yıl boyunca okul-ev-tatil üçgeninde zaman eritmiş, üretim yapmamış, kalifiye olmayan elemanlar mezun olup piyasaya sürüldükleri zaman, doygunluğa ulaşan iş alanlarında iş bulamadıkları gibi başka hiçbir yetenekleri olmadığı için ne yurt dışına çıkabiliyor ne de farklı iş kollarında kendilerini deneyebiliyorlar. Birçok ebeveyn hala eski zamanlarda 'üniversite okursan hayatın kurtulur, devlete kapağı atarsın, memur olursun' mantığından kurtulamadığı için çocuklarını ısrarla seneler süren ve sonuç olarak kebapçıda garsonluğa ulaşan bir yolculuğa teşvik etmiş oluyorlar. Elbette torpil, siyaset, eğitim sistemi vs. bunlar ayrı bir tartışmanın konusu. Her şeye rağmen çocuklarımız için en iyinin ne olduğunu düşünüyorsak onu yapmaya gayret ediyoruz ve iyi bir üniversiteden mezun olmuş donanımlı, kalifiye bir gencin hayata daha erken atılıp daha zengin ve prestijli bir yaşam süreceğini biliyoruz. Böyle olunca bu yaşamı elde etmeleri için devlet tarafından yapılan bir sıralama sınavına girmeleri gerekiyor haliyle. Sebebi de çok basit, bir şirkette patron olsanız ve 100 kişinin alınacağı bir işe 100.000 kişi başvurursa adaletli bir sınavdan geçirerek başarılı olanları işe almak istersiniz elbette. Liyakat bunu gerektirir zira. 'Test şeklinde ciddi bir sınav gerekli mi?' Bence kesinlikle gerekli. Bu sınav aslında yalnızca zekayı ölçmüyor. Çalışma azmini, disiplini, süreyi kullanma, stresi kontrol edebilme, matematiksel düşünebilme ve 'objektif kriterlerde yarışabilme' becerilerini ölçüyor. Peki sınava neden ihtiyacımız var? Arz talep meselesi. Artan nüfusla beraber herkes kas gücü gerektiren yorucu ve az ücretli işler yerine masa başı, prestijli, zeka gerektiren, yüksek maaşlı işlere yöneldi. Bu işlerde özellikle devlet için kadrolar sınırlı. Ama talep çok. Mülakat/sözlü tarzı bir sınav olsa %99 torpil, eşitsizlik, adaletsizlik olacak. Geriye doğal seçilimin rakibi, hemen her ülkede uygulanan test sınavı kalıyor. Bu sınav olmalı mı? Kesinlikle. Yoksa garibanın çocuğu için okumak yine bir hayal olur. Ebeveynler neden baskı yapıyor? Bunun birçok sebebi olabilir ama çoğunlukla 'Çocuğum benim gibi sürünmesin' kaygısı güdüyorlar. Mutlu olsun, iyi para kazansın, kendi ayakları üzerinde durabilsin, hayatı istediği biçimde yaşasın kaygısı. Çocuğun piyanist olmak istiyorsa yine olsun ama realist düşünürsek iyi bir piyanist olma ihtimali, oturup sınava çalışıp iyi bir üniversite kazanma ihtimalinden daha düşük. Bunun dışında zaten çoğu aile parasızlıkla ve fakirlikle boğuşuyor. Çocuklarının bu durumda olmasını istemiyorlar doğal olarak. Bu yüzden çocuğun arkasında durmak gerekir evet ama 'hadi çocuğum hayallerini gerçekleştir kanatlan ve uç' diyebilecek kadar iyimser olanlar ancak 'parası ve imkanı bol' olanlardır. Gerisi yine arkasında duracak ancak 'çalışırsa, ter dökerse, gecelerse' yani elinden geleni yapar ama olmazsa, arkasında duracak. Zira çocuğun hayatta kalabilmeyi, yaşamayı, para kazanmayı öğrenebilmesi için böyle bir tempoyu böyle bir 'zorluğu' tek başına yüklenmesi gerekecektir. Herkes doktor, mühendis olmak zorunda değil. Ama 'sınav sistemi' olmak zorunda. Zaten tuhaflıkta burada. 2,5 milyon öğrencinin hepsi sınava girmek zorunda değil. Ama sınava girerlerse birileri birinci, birileri sonuncu olacak. Elbette alternatif sistemler de tartışılır ama 'hayat bile bir sınavdır' yani sınavdan kaçış yok maalesef. Twitter benzeri mecralarda 'sisteminiz batsın', 'yarış atı', 'sınava ne gerek var' yakıştırmalarını görünce çalışan emeğinin karşılığını alır, sınav olmazsa kimse çalışmaz diyorum. Peki alternatif olarak ne düşünülebilir? Herkesin çocuğu çok zeki, çok yetenekli, çok çalışkan; e peki ne yapalım? Belki de en başta üniversite sayısı azaltılıp, niteliği arttırılmalıdır. Liselerde de aynı şekilde denetimlerin sağlam ve sağlıklı yapılması gerekir. İmam hatip liseleri yerine öğrencilerin iş öğrendiği ve üretim yaptığı 'meslek liselerine' yatırım yapılmalıdır. Çiftçilik, marangozluk, inşaat işçiliği gibi mesleklere güvenceler getirilmeli, burada çalışan insanların hayat standartlarının yükseltilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Maalesef nüfus arttıkça, kadrolaşmalar devam ettikçe ve yapay zeka geliştikçe gelecekte iş bulmak daha da zor olacak gibi görünüyor. Her şeye rağmen 'çalışan kazanır'. İyi analizler yapıp, öğrenciye gerçekten alması gerekeni vererek. Yarış atı derken ne kastettiğimiz önemli. Öğrenciler şu anki sınavlarda otomatik olarak birbirleriyle yarış içine giriyorlar. Bakınız bunu kendileri yapmıyor, şu anki eğitim sistemi onlara bunu zorluyor. Yani sınavlardan daha yüksek almaya zorlanma, onları bir yarış atı olmaya sürüklüyor. Tabi sorunlar o kadar fazla ki... Çocukların meslek seçiminde ebeveyn korkusu da için içine giriyor. Çocuğun seçtiği alanda başarılı olamayacağını düşünüp onu kendi aklındaki iyi olan mesleğe yöneltmek, bazı ebeveynler içine düştüğü bir durum. Çözümden çok sorularla dolu bir paragraf oldu gibi. Ama buradaki gerçek cevap zaten başlığımda açık ve sorularımın içinde gizli. Eğitimin amacına ulaşamamasının ve öğrencilerin bir yarış atına dönüşmesinin sınav sistemlerinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Eğitimde birçok sorunumuz olduğu herkesin malumu. Özellikle PISA gibi uluslararası eğitim çalışmalarının ortaya çıkmasıyla bunu daha iyi anlayabildik. Öğrencilerimiz sürekli bir sınav telaşesi içerisinde olduğundan dolayı yarış atı benzetmesi de oldukça meşhur bir tabire dönüştü. Öğrencilerin yarış atına dönüşmesindeki temel suçlunun sınavlarımızın çarpık mantığı olduğunu düşünüyorum. Sınavlarımızdaki mantık hatasından dolayı eğitim sistemimiz de öğrencilere bir şey öğretmeyi değil sınavları geçirmeyi amaçlıyor. Sınav sistemlerimizin merkezi olması ve her öğrencinin aynı sınava tabi tutulması neticesinde böyle bir sonuçla karşılaşmamız çok doğal. Fakat başka ülkelerdeki gibi farklı sınavlar ve performans/özgeçmiş/tavsiye mektubu gibi ek yolların suiistimal edilme olasılığı da çok yüksek. Bu sebeple merkezi sınav sisteminin kaldırılması gibi iddialı bir öneride bulunmaktan imtina ediyorum. Fakat merkezi sınav sistemini koruyarak sınav mantığını değiştirebilirsek bu sorunu bir nebze çözebiliriz. Bu çok daha kolay ve pratik olacaktır. Ülkemizdeki sınavların mantığı hep aynıdır. Sınavlarımız her daim akılda tutulan bilgiyi ölçer. Sorularımızda yorumlama kapasitesi oldukça az ölçülür. Bu sebeple sınavlardaki eleme ve sıralama bilgiyi ne kadar hafızanızda tuttuğunuz ile ölçülmektedir. Bu da bir ölçüt olabilir aslında. Fakat bunun sonucunda sınavda yüksek puan almak için daha çok bilgi öğrenmeye çalışırsınız. Bir yerden sonra bilgiler ayrıntıya kayar ve olay ezbere dönüşür. Okuldaki veya dershanelerdeki öğretmenleriniz size bakın bu çok ayrıntı ama sorabilirler diye çeşitli şeyler öğretmeye çalışır. Siz de mecburen ezberlemek istersiniz. İşte artık bir yarış atına dönüşmüşsünüzdür. Çünkü sürekli bilgi ezberlemek/unutmak döngüsüne girdiniz. Oysa bir sınavı zorlaştırmanın ve bu kadar çok öğrenciyi sıralayabilmenin tek yolu daha fazla bilgi sorgulamak değildir. Bilgiyi hayatla sentezleyerek, bilgiyi yorum yeteneğini ölçerek sorgulamak bana kalırsa çok daha etkili bir değerlendirme yöntemidir. Bu sayede sorulara daha fazla ezber bilgi eklemeden daha kaliteli bir zorluk yakalanmış olunur. Bunun eksikliğini okulda öğrenilen bilginin günlük hayata yorumlanmasını ölçen PISA çalışmasının sonuçlarında zaten görebiliyoruz. 2018 PISA sonuçlarına göre 79 ülke içerisinde okuma becerilerinde 40, matematikte 42, fen bilimlerinde 39'uncu olmamız bir felaket ama kesinlikle bir sürpriz değil. Bana kalırsa özetle, öğrencilerimizin yarış atı olmasındaki en önemli sebeplerden bir tanesi öğrencilerin sürekli bilgi ezberleme döngüsüne sokuluyor olması. Oysa öğrencileri değerlendirmenin -hem de gerçekten değerlendirmenin- çok daha güzel bir yolu, bilgiyi yorumla birlikte sorgulamaktır. Bu sayede sürekli daha uç ve ezber bilgi sorgulamak yerine öğrencilerin yorum, değerlendirme ve günlük hayata uygulama kapasiteleri ölçülmüş olacaktır. Öğrenciler sürekli soru çözmek, bilgi ezberlemek gibi onları yarış atına dönüştüren eylemlerden ziyade konuların mantığını kavramak ile ilgilenecek ve kendilerini bir sınava hazırlanıyor gibi değil eğitim görüyor gibi hissedeceklerdir. Öğrencilerin ilkokuldan bu yana portfolyolarının düzgün tutulması gerekir. gerçekten neye istidadı var buna bakılmalı. ilokul ortaokul öğretmenlerinin düştüğü yetenek notları çok kıymetli olmalı... Ayrıca çocuklar hangi alanda çalışmak istiyorsa lise dışında o alanla uğraşmalı aslında zor değil yani yapılabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oguz-atay-tutunamayanlar-ve-tehlikeli-oyunlari-birbirinin-devami-olarak-mi-yazdi/", "text": "Oğuz Atay; Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Oyunlarla Yaşayanlar olmak üzere çok özel kitapların yazarıdır. Genç yaşında bu dünyayı terk etmesine rağmen birçok önemli eserini geride bırakmıştır. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz ki Tutunamayanlardır. Tutunamayanlar, Oğuz Atay'ın ilk ve en önemli eseri... 1972 yılında Tutunamayanlar'ı bitiren Oğuz Atay, kitabı daha sonraları yayınlamayı başarmıştır. Hayatın İki Aydınlık Çehresi: Edebiyat ve Umut Oğuz Atay'da da kendisini belli eder. Fakat kitaplarının okunduğunu görme umudu içinde olsa da yaşadığı süreç içerisinde buna tanık olamamıştır. Tutunamayanlar, beklediği ilgiyi görememiştir. 1973-74 yıllarında basımı gerçekleşen Tutunamayanlar, hayat içerisinde tutunamayan insanların bir kitabıydı adeta. Fakat hacimce oldukça geniş olan kitabı bu kadarla sınırlamak mümkün olmayacaktır. Birbiriyle yalan bir ilişki kuran, hayatın var olan kurallarına gömülü kalan, klasik çizgiden ayrılamayan insanların dünyasında yapayalnız kalmış bir insanın hikayesiydi Tutunamayanlar. Kitabın baş karakteri Turgut, böyle bir dünyada yalnızlığı derinden hissetmiş insanları temsil ediyordu. Bu nedenle Turgut aslında oydu, bir diğeriydi, belki de bu tarz düşünen insanların hepsiydi. Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet'i ise Turgut'un bir üst versiyonudur. Nietzsche'nin üst insanı olmaya aday Hikmet, acılara oyunlarla katlanmaya çalışan ve karakterini tam olarak bulmuş bir kahramandı. Bu nedenle bu yazımızda Tutunamayanlar'ın Turgut'unun, Tehlikeli Oyunlar'daki Hikmet'in prototipi olup olmadığını inceleyeceğiz. Oğuz Atay, edebiyatın en büyük dehalarından bir tanesidir. Post modernist bir çerçeveye yakın olacak şekilde eserlerini kaleme alan Atay, kelimeleri düşüncelerinin bir aracı olarak kullanmıştır. Tutunamayanlar'daki karakterlerin her biri, olayların tamamı, ironiler; bir şeyler anlatıyordu. Birçoklarının dediği gibi, anlamsızlıkların kitabı değildi Tutunamayanlar. Kitaptaki karakterlerin büyük bir çoğunluğunun hem isim hem de soy isim ile kitapta geçirildiğine tanık oluruz. İntiharıyla kitaba dahil olan ve bir gölge gibi Turgut'un hayal dünyasında dolanan Selim'in soyadı Işık idi. Çünkü o ışığı arıyordu, intiharı ile birlikte kapkaranlık bir ışığı buldu. Bu, kitabın zıtlıklarından bir tanesidir. Selim'in intiharıyla tutunamadığını fark eden Turgut ise kim olduğunu anlamaya çalışan ve kitabın tamamında bunu bulmak için sürekli yolda olan bir karakterdi. Bu nedenle soyadı Özbendir. Turgut, yavaş yavaş tutunamadığını fark eder. Selim'in ölümüyle birlikte bir arayış içerisindedir. Karakterini bulma arayışıdır bu. Kim olduğunu arayan Turgut, çok uzun bir yolculuğa çıkar. Manevi yolculuğunda Selim'in anılarını, Selim'le ortak arkadaşlarını inceler durur. Çünkü Selim, Turgut'un farkındalığıdır. Kitabın sonlarına doğru klasik evlilik kurumundan uzaklaşan ve tek başına bir yolculuğa çıkan Turgut, adeta Don Kişot olmuştur. Kendini tanıma yolunda farklı bir serüvene atılmıştır. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar üzerine yapılan araştırmaların bir kısmı, Tehlikeli Oyunların Tutunamayanlar'ın devamı olduğunu ifade eder. Turgut, tutunamadığını fark ettiğinden beri kendisini bulma konusunda uzun bir yola girmiştir. Hikmet ise aslında Turgut'un kendini bulmuş halidir. Hikmet karakterine baktığımızda birçok konu üzerinde ironi yapabilen, karakterinin tam olarak farkında olan bir kahramanın karşımızda olduğunu görürüz. Acılarını net bir şekilde yaşar; üzülür, sevinir, aşık olur. Birçok duygu içerisinde olsa da genellikle acının tam da kalbindedir. Oğuz Atay bunu bize çok net bir şekilde sunduğu için konu hakkında herhangi bir şüphemiz yoktur. Düşüncelerimin acısına bazen ben de dayanamıyorum doktor. Öyle yoğun geliyorlar ki bir aralık durmazsam, bu şiddete katlanamam. der Hikmet. Acı çeker, çektiği acıyı kelimelerin benzersiz gücüne dayanarak yansıtır. Bu sayede Hikmet'in ne yaşadığını anlarız, acısına tanık oluruz. Turgut ile Hikmet arasında birtakım benzerlikler bulunur. Her şeyden önce her ikisi de insanlar tarafından anlaşılamadıklarını bilir. Turgut, bunu Selim'in ölümüyle fark etmiştir. Hikmet ise bunu bilerek hayatını şekillendirmiştir. Hikmet, Turgut'tan çok daha cesur olsa da belki de ondan çok daha fazla acı çeker. Sevgi ile evlenmiş ama bu evlilikten beklediklerini bulamamıştır. Çünkü aslında Turgut'un Nermin ile evlenmesi gibi klasik evlilik kurumu çizgisinde bir evliliktir bu. Turgut, Nermin ile böyle bir ilişki içerisinde değildir. Zaten Turgut, kendini tam anlamıyla bulamamıştır, bulma yolculuğundadır. Olric ile uzun bir yolculuğa çıktığında, aslında Turgut'un Hikmetleşmeye başladığını fark ederiz. Turgut'un karakterinin tam anlamıyla oturmuş hali Hikmet'tir. Daha sonra Hikmet'in de zaman zaman iç dünyasında yaşadığı çelişkiler nedeniyle ortaya çıkacak farklı Hikmetlerin olduğunu görürüz. Fakat Allah kahretsin insan anlatmak istiyor albayım, böyle budalaca bir özleme kapılıyor. der Tehlikeli Oyunlar'da Oğuz Atay. Hem Turgut'un hem de Hikmet'in yolculuğunu, kelimelerin benzersiz gücünden yardım alarak anlatır. İyi ki de anlatmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ok-balta-mancinik-kitap-incelemesi/", "text": "Tarih denildiği zaman akla ilk gelen imge harp tarihidir. Tarihi, savaşlardan ibaret görmek çok büyük bir hata olsa da savaşın tarih akışında çok büyük bir rol oynadığını söylemek zorundayız. İşte bu açıdan düşündüğümüz zaman; Ok, Balta ve Mancınık Ortaçağda Savaş Sanatı (378-1515) isimli kitap çok önemli bir yer teşkil ediyor. Çok ilgilisi olmasanız bile bilirsiniz ki lisans düzeyinin altında öğretilen tarih genellikle savaş tarihinden ibarettir. Halbuki tarih çok yönlüdür ve insan çok yönlüdür. Tarihin akışı savaş-ateşkes-savaş-ateşkes şeklinde olması mümkün müdür? Aslına bakılırsa ticaret, topluluk, hukuk, kültür gibi kavramlar savaşlar kadar değerlidir. Fakat bu alanlar araştırması ve incelemesi daha zor, daha zahmetli kısımlardır. Tahminimce bundan dolayıdır ki bu alanlar es geçilmektedir. Harp tarihi bu mudur? O saldırdı, şuna saldırdı ve sonuç şu oldu gibi bir sırayla çok yüzeysel noktalar gösterilebilir. Peki bu asker yüzlerce çeşit tür silah içerisinden hangisini kullandı, çeşitlerce zırh içinden hangisini giydi, at kullandı mı, nasıl mevzilendi, binlerce kişi nasıl ikmal edildi, erzaklar nasıl taşındı, insanlar nasıl kilometrelerce yürüdü, kar-kışın ortasında kalkanları etlerine nasıl yapışmadı, çölde kum fırtınasında nasıl kör olmadılar, salgın hastalıklardan nasıl korundular gibi bir çok soru sorulabilir ve bunlar çok önemli konulardır. Savaşı kimin kazanacağını ve sonucu belirleyen şey, orduların sayısal üstünlüğünden daha ziyade kimin suyu olduğuyla ya da kimin yorgun olmadığıyla daha çok ilişkilidir. Bu yüzden harp tarihine bu açıdan bakmak gerekiyor. Gerçek anlamda savaş tarihine ilgi duyuyorsanız, bu alanda okuyabileceğiniz ilk kitaplardan birisi bu yazının konusu olan Charles Oman'ın Ok, Balta ve Mancınık isimli kitabıdır. Kitapta günlük okur için savaş tarihiyle ilgili ilginç ve hiç değinilmemiş bilgiler bulacaksınız. Bu ünlü yapıt, tarihin farklı zaman ve bölgelerinden farklı örneklerle savaşın nasıl yapıldığını size temel olarak anlatacak. 378 yılından 1515 yılına kadar farklı milletlerden farklı savaşlara atlayarak harp tarihine getirilmiş yeniliklere değinilen bu kitapta sadece kılıçlardan da bahsedilmiyor. Askerlerin zırhları nasıldı ve ağır ya da hafif olmasının ne gibi etkileri oldu gibi soruları değerlendirirken aynı zamanda bir kale nasıl daha kolay ele geçirilebilir ve kaledekiler bunu nasıl engelleyebilir gibi konulara da değinmiş. Orduların nasıl konumlandıkları, askerlerin komutanlarına hangi anlamda bağlı olabildikleri de önemli oluyor tabi. Vince sed ne nimis vincas: muzaffer ol, ama fazla değil; aşırı derecede sıkıştırılan düşman tehlikeli olur anlamında."} {"url": "https://parlakjurnal.com/okumaya-yeni-baslayanlara-tavsiye-kitaplar/", "text": "Kitap okumaya yeni başlanıldığında yapılan büyük hatalardan bir tanesi de yanlış seçimler yapmaktır. Oysa böylesine faydalı bir etkinliğin ilk zamanlarında biraz daha dikkatli davranmak, doğru seçimler yapmak; geleceğimiz açısından, alışkanlık edinmek açısından ve daha bunun gibi birçok konuda önem arz etmektedir. Zira kitap okumanın insana kattığı değerler düşünüldüğünde bu gibi hatalar insanı kitap okumaktan uzaklaştıracak dereceye getirirse, adeta bir insanı hayattan koparmak gibi zarar verecektir. İşte bu gibi sorunların önüne geçmek, katkımız olmasını sağlamak amacıyla sizlere birkaç tavsiyede bulunmak istiyoruz. Bu tavsiyeler arasından dilediğinizi seçip okumaya başlayabilirsiniz. Öncelikle burada vereceğimiz tavsiyeler birkaç başlıktan oluşacak, tahmin edeceğiniz üzere tüm konuları kapsamayacaktır. Ülkemizin ve dünyanın en değerli kitapları arasından seçtiğimiz bu kitapların; okuma hayatına başladığınız bugünlerde, sizlere her açıdan gayet faydalı olacağından ve özellikle bu güzel alışkanlığınızı devam ettirmeye son derece katkısı olacağından eminim. Reşat Nuri Güntekin'in dizilere de konu olan Çalıkuşu adlı romanı Kamran ve Feride'nin aşkı üzerine yazılmış bir kitap. Feride daha küçük bir kızken ailesini toprağa vermiş. Teyzesinin yanına yerleşmiştir. Küçüklüğünden beri teyze oğlu Kamran'a aşıktır. Lakin bu aşkı dile getiremez. Toy haliyle gösterdiği hırçın davranışlar kitaba eğlenceli bir hal kazandırmış. Feride'nin o nahif, toy hali adeta kitaba yansımış. Kitapta bulunan ihanetler, acı anlar insana hüzün verse de bakış açınıza göre tecrübe dahi edinebilirsiniz. Halil Cibran'ın Coğrafya kaderdir sözünü bu kitapta yaşıyorsunuz. Bile bile ölüme giden bir tecavüzcü ve sırf namus davası diye kültürün ona dayattığı yükümlülüğü taşıyan ikiz kardeşler. Aslında kitabı psikolojik açıdan sorgulayınca pek çok soru işareti bırakıyor. İnsan neden ölmek ister? Neden böyle bir ölüm ister? Öldürmemek için neden kendinden önce, başka birinden yapma demesini bekler? Ölecek kadar çaresizse neden başkasını çaresiz bırakarak ölmek ister? Ben bu sorulara kendimce cevap verdim. Kitabın sonunda eminim sizin de vereceğiniz cevaplar olur. Yazarımız, bu kitapta insanlarda bolca soru işareti bırakmayı amaçlamış gibi. Ünlü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in okuduğum ilk kitabıdır. Kitapta yer yer o kültüre ait kelimeler ve diyaloglar vardı. O yüzden okuduğumu anlamakta zorlandım diyebilirim. Lakin işlenen olay örgüsü bilindik kaderler olduğu için yalnızlık çekmezsiniz. Okurken yaşanan olayların bize çokta uzak olmadığının farkına varırsınız. Bakmayın çocuk kategorisinde gösterildiğine... Çocukların, yetişkin olmadan okumaması gerektiğini savunanlar bile var. Eğer yaşanmışlıklar, gerçek olaylar, insan ilişkileri gibi konulara ilgili iseniz, ülkemiz adına son derece önemli yazarlarımızdan olan Ömer Seyfettin'in Kaşağı isimli eseri, öykü olarak sizlere önerebileceğimiz en güzel eserlerden bir tanesi. Hayattaki en küçük olayların; bir davranışın, bir sözün ne denli etki oluşturabileceğini, ne kadar önemli sonuçlara sebebiyet verebileceğini anlatan ve çoktan klasikler arasına giren bir öyküdür. Sonraki önerimiz Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal isimli eseri. Eski İstanbul'u ve insanları son derece güzel anlatan bu romanda, kendinizi eski İstanbul'da ve sokaklarında bulacağınızdan emin olabilirsiniz. Anlattığı dönemin siyasi ve kültürel hayatını gözler önüne seriyor. Ayrıca kitabımız Doğu ve Batı'nın zıt yaşantısına eleştirel bir yorum getiriyor. Bunu da kitabın başkahramanı Rabia açısından anlatıyor. Sinekli Bakkal'ı bir cümleyle anlatmam istenseydi şu cümleyi kurardım: Bu kitabı okurken sürgünlerin ardında bıraktığı yıkımlara şahit olacaksınız. Bir diğer tavsiyemiz dünya klasiklerinden; Anna Karenina. Dünyanın en önemli eserlerinden sayılan bu kitap hayli uzun olsa da kesinlikle sizler gibi yeni başlayanların da okuması gereken bir eser. Eser, 1870'lerin Rusya'sında, toplumun üst sınıfına mensup kimseler arasında yaşanan birbirinden bağımsız iki aşk macerasını anlatır. Olaylar Moskova'da, Petersburg'da ve asilzadelerin yazlık malikanelerinde geçer. Romanda dürüst bir evliliğin mutluluğu ile yasak bir ilişkinin düş kırıklıkları karşılaştırılır; sadakat, tutku, kıskançlık gibi temalar işlenir; bir yandan da o dönemde Rusya'da kadınların durumu, eğitim reformu gibi konular dile getirilir. Son olarak da yine Tolstoy'dan bir öneriyle tavsiyelerimizi sonlandırıyoruz. Bu kitabın adı da Diriliş. Bireysel vicdanın uyanması, hukuk alanındaki adaletsizlikler, imkansız aşk gibi birçok farklı konuyu içinde bulunduran bu kitap da tavsiyelerimiz arasında. Saydığımız bu kitapların konuları eğer ilginizi çekmedi ise yapmanız gereken ilginizi çeken konu hakkında yazılmış öncelikle Tolstoy, William Shakespeare, Ömer Seyfettin gibi büyük yazarların eserlerinin arasından seçmek olmalı. Çünkü bu muazzam yazarlar, kitap severlerin ilgisini çekmeyi uzun yıllardır başardıklarından, sizlerin de ilgisini çekecektir. Daha sonra okuduğunuz kitaplar arttıkça bu konuda bilginiz genişleyeceğinden, hiçbir yardıma ihtiyaç duymadan gayet rahatlıkla kendi seçiminizi yapabileceksiniz. Kişisel gelişim, aile gelişimi, ülke gelişimi gibi birçok konuda insanlığa muazzam katkısı bulunan kitaplar için okuyucu sayısının arttığını görmek, yeni okumaya başlayanları görmek bizi son derece mutlu etmektedir. Zira bu konu ülkemiz adına da son derece önemlidir. Eski insanlarımızın söylediği gibi kitapsız alim olandan hayır gelmez. Kitaplardan en iyi şekilde faydalanmanız dileğiyle siz yeni okuyucuları seviyoruz. Kendinize iyi bakın. Not: Bu yazıya yaptıkları katkılardan ötürü Yedi Bela Hüsnü'ye, Hatcik'e ve Ekrem'e teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/okurlarimiza-mektup-haziran-2020/", "text": "Yeni bir yazı serisi projesi, Tek Yazı; Çok Fikir ile bir şeylere dokunabilmeyi amaçlıyoruz. Bu yazı serisiyle birlikte her seferinde bir konu başlığı belirleyip çeşitli fikirleri bir arada sunmaya çalışacağız. Serimizde bir sorun veya bir olgu belirliyoruz. Daha sonrasında kısa ve öz olmak şartıyla herkesin farklı çözüm ve/veya açıklamalarını sıralayarak tek bir yazı halinde yayımlıyoruz. Bu sayede bir konu üzerinde birçok insanın farklı açılardan fikrini tek bir yazı ile sunmayı amaçlıyoruz. Bu amaç doğrultusunda tüm okurlarımızdan özgün düşüncelerini bekliyoruz. Her ay bu seriden 3 yazı yayımlanacak olup, tüm yazarların isimleri/lakapları sırasıyla belirtilecektir. - Yazı serisinin amacına uygun olarak, fikrinizi öz-kısaca belirtmeniz ve çözüm odaklı olmanız gerekiyor. - Fikrinizi belirtirken en az 150 ve en fazla 400 kelime kullanmalısınız. Yollayacağınız yazının 2 ila 5 paragraf arasında olmasına da dikkat ediniz. - Hakaret ve bariz küfür içermesi, - Bir bireyi/kesimi/toplumu küçük düşürücü nitelikte ifadeler içermesi, - İnsanlığa ait bütün dini-ırki-kültürel ve milli değerlere karşı ayrıştırıcı-yıkıcı olması, - Belirgin bir ideolojiye bağlı olması, durumunda sebep belirtmeden reddedileceğini hatırlatmak istiyoruz. Lütfen son kabul tarihinden önce göndermeyi unutmayın! Önceki Tek Yazı; Çok Fikir yazılarına ulaşmak ve fikir edinmek için tıklayın. Fikrinizi aşağıdaki form aracılığıyla veya parlakjurnal@gmail.com adresine yollayabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/okurlarimiza-mektup-temmuz-2020/", "text": "Yeni yazı serisi projesi, Tek Yazı; Çok Fikir ile bir şeylere dokunabilmeyi amaçlıyoruz. Bu yazı serisiyle birlikte her seferinde bir konu başlığı belirleyip çeşitli fikirleri bir arada sunmaya çalışacağız. Serimizde bir sorun veya bir olgu belirliyoruz. Daha sonrasında kısa ve öz olmak şartıyla herkesin farklı çözüm ve/veya açıklamalarını sıralayarak tek bir yazı halinde yayımlıyoruz. Bu sayede bir konu üzerinde birçok insanın farklı açılardan fikrini tek bir yazı ile sunmayı amaçlıyoruz. Bu amaç doğrultusunda tüm okurlarımızdan özgün düşüncelerini bekliyoruz. Bu sorulara cevap verebilmek için yetkin olmanıza gerek yok. Amaç bir nevi beyin fırtınası ve çözüm üretebilmek! Her ay bu seriden 3 yazı yayımlanacak olup, tüm yazarların isimleri/lakapları sırasıyla belirtilecektir. - Yazı serisinin amacına uygun olarak, fikrinizi öz-kısaca belirtmeniz ve çözüm odaklı olmanız gerekiyor. - Fikrinizi belirtirken en az 150 ve en fazla 400 kelime kullanmalısınız. Yollayacağınız yazının 2 ila 5 paragraf arasında olmasına da dikkat ediniz. - Hakaret ve bariz küfür içermesi, - Bir bireyi/kesimi/toplumu küçük düşürücü nitelikte ifadeler içermesi, - İnsanlığa ait bütün dini-ırki-kültürel ve milli değerlere karşı ayrıştırıcı-yıkıcı olması, - Belirgin bir ideolojiye bağlı olması, durumunda sebep belirtmeden reddedileceğini hatırlatmak istiyoruz. Lütfen son kabul tarihinden önce göndermeyi unutmayın! Önceki Tek Yazı; Çok Fikir yazılarına ulaşmak ve fikir edinmek için tıklayın. Fikrinizi aşağıdaki form aracılığıyla veya parlakjurnal@gmail.com adresine yollayabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/olgu-sunumu-anoreksiya-nervoza/", "text": "Kelime anlamı sinirsel iştah kaybı olan anoreksiya nevroza enerji alımının kısıtlanmasına bağlı düşük beden ağırlığı, kilo almaya yönelik aşırı korku ve beden imgesinde bozulmayla karakterize bir patolojidir. Sıklıkla adolesan dönemde başladığı için gelişimsel sürecin minimum etkilenmesini sağlamak amacıyla erken tanı ve tedavisi önemlidir. Yüksek morbidite ve mortaliteye sahip bu hastalık kronikleştikten sonra çevredekiler tarafından algılanır. Etyolojisinde biyolojik, psikolojik, sosyal ve ailesel durumlar önemli rol oynar. Kızlarda erkeklere nazaran 20 kat daha fazla görülür. Bunu bir olgu sunumuyla inceleyelim. 12 yaşında kadın hasta sık safralı bulantının eşlik ettiği kusma atakları ve karın ağrısıyla Sami Ulus Eğitim Araştırma Hastanesi'ne başvuruyor. Yapılan batın USG'de multipl taş-çamur ekoları, gastroskopide ise pangastrit görülüyor. Hastaya depresif bulguları nedeniyle Sertralin 25 mg başlanıyor. Hasta kilo kaybı ve devam eden kusma, karın ağrısıyla aynı merkeze tekrar başvuruyor. Vaskülit, malignite, kollojen doku hastalıklarına yönelik yapılan testler negatif çıkıyor. Hastaya kilo kaybından ötürü TPN başlanıyor ve çocuk ruh sağlığı muayenesi sonucu 1x5 mg olanzapin, 1x10 mg essitalopram başlanıyor. Bu süreçte karın ağrısı minimale inen hasta taburcu ediliyor. Taburculuk sonrası kilo kaybı devam eden hasta yoğun safralı kusma ve karın ağrısıyla Gülhane Eğitim Araştırma Hastanesine başvuruyor. Yapılan muayene ve tetkikler sonucu anoreksiya nevroza tanısı alıyor. Ondansetron, omeprazol, santral TPN, lüzum halinde parasetemol, essitalopram, xanax ile tedavisine başlanan hasta genel durumu kötü olarak yatışı yapılan servisimizden 20 gün sonra 8 kilo almış genel durumu iyiye dönmüş, bulantı, kusma, ağrıları geçmiş şekilde taburcu oluyor. Taburculuk sürecinde hasta ve ailesi kontrol randevularının önemi hakkında bilgilendiriliyor. Bu yazı temel olarak genç kızları etkileyen ve sıklığı ülkemizde giderek artmakta olan anoreksiya nervoza'ya farkındalığın ve bütüncül yaklaşımın önemini ortaya koymayı amaçlamaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/olmeden-once-mutlaka-okunmasi-gereken-bes-kitap/", "text": "Yakın zamanda okumuş olduğum kitaplar arasında, zor da olsa bir seçim yaparak sizlerle bu kitaplar hakkında yorumlarımı paylaşmak istedim. Böyle bir mecrada ilk kez bir yazı kaleme almak beni hayli heyecanlandırdı. Bu heyecanımdan ötürü sürçülisan ettiysem şimdiden af ola diyorum. Keyifli okumalar dilerim. Sabahattin Ali külliyatının büyük bir kısmını okudum. İçimizdeki Şeytan da bunlardan birisi. Bir insanın yapmak istemediği ama yapmaktan da kendini alıkoyamadığı durumların içine düşmesi anlatılmakta. İçinde bir şeytan barındığına inanması ve suçu o şeytana yüklemesi edebi bir dille işlenmekte. Refaha ermek için sorumluluklarından kaçan bir adam ve bu durumdan etkilenen bir kadın. Evet dostlarım, bunca şeytanlığa rağmen çok güzel bir roman. Hayatın, gündelik yaşantının içinden bir eser. İçimizdeki Şeytan'da, Sabahattin Ali'nin diğer eserlerinde olduğu gibi duyguların çatıştığını görürüz. Hayatın zorluklarından kaçmaya çalışırken karanlığa gömülen aydın bireyler, bu romanda sizleri karşılayacak. Bu kitabı gönül rahatlığıyla sizlere tavsiye edebilirim. Beğeneceğinize inanıyorum. Livaneli'nin eserlerini şahsen çok beğeniyorum. Genelde bir yazarın birçok eserini okumaya çalışarak, yazarın nasıl bir edebi kişiliğe sahip olduğunu anlamak isterim. Livaneli'nin de Mutluluk, Huzursuzluk gibi birçok kitabını okudum. Serenad, geçmiş ile geleceğin bir karmaşası, bileşimi gibi gözüküyor. Bir Yahudi kızına aşık olmuş, onunla evlenmiş ve ömrünü onunla geçirmek isteyen ancak elem olaylarda sevdiğini kaybeden bir profesörle tanışan, bir araştırmacı kadının macerası. Bu araştırmacı kadın olayları bir sır gibi kaleme almış. Kitabı bir uçak yolculuğunda bitirmiş gibi gözükse de romanda o kadar çok şey anlatılıyor ki romanın sadece uçak yolculuğunda bitirilebileceğine inanamayacaksınız. Her ne kadar aşk üzerine konuşulsa da polisiye romanların heyecanını yaşatıyor Serenad. Ayrıca sadece bir toplumun hakkını değil, genel olarak tüm mazlumların hakkını teslim eden bir roman. Bu kitabı gerçekten çok beğendim. Daha çok şey söylemek isterim. Ama kitabın büyüsünü bozmak istemiyorum. Sonuna kadar pes etmeden okumanızı tavsiye ediyorum. Zira incelediğim diğer kitaplara nazaran kalın bir kitap. Cengiz Aytmatov'un doğa ve insan betimlemelerinden çok hoşlanıyorum. Genel olarak bu bütün kitaplarında görülebilmekte. Sanki bir devletin geçmişini, gelenek ve göreneklerini anlatıyor. Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek'te bunlardan birisi. Bu kitabı okurken kitaptaki kahramanlarla sanki aynı çaresizliği paylaştım. Suyun hayatımızdaki değerini, paylaşmanın önemini bir kez daha çok derinden hissettim. Ben bu kitabın raflarda değil, başucunda bulunması gerektiğine inananlardanım. Dr. Jekyll ve Bay Hide'in Tuhaf Hikayesi, sonunu kolay kolay tahmin edemeyeceğimiz kitaplardan. R. L. Stevenson'da zaten rüyasından etkilenerek yazmış bu kitabı. Bu kitabın ana karakterlerinden biri temiz yüzlü yaşlı bir doktor, diğeri ise herkesin tiksinerek baktığı tuhaf suratlı bir adam. Bu ikisi arasında geçen tuhaf hikaye, çarpıcı bir kurguyla anlatılıyor. Bu kitabı, sonunu çok merak ettiğim için yarım saat içinde bitirdim. Çok hoşuma gitti ve bir kez daha okudum. Bir de böyle kurgusu hoşuma giden kısa kitapları, animasyon çizgi dizi izliyor edasıyla okuyorum. Çok daha güzel oluyor. Kitap hakkında ayrıntı vererek kitaptaki merak unsurlarını bozmak istemiyorum. Kitaptan alıntı yaptığım şu cümleyle yorumumu sonlandırmak istiyorum. Alışılmış hayatından sıkılan, artık aynı şeyleri yaşamak istemeyen ve bunun sonucunda intiharı seçen bir kadın, akıl hastanesine yatırılıyor. Altı ay ömrünün kaldığını öğrenen Veronika'nın hayata bağlanışı, yaşadığı olaylar perspektifinde işleniyor. Özgürlüğün aslında, toplumun bize yönelttiği tutucu eleştirileri göz ardı etmekle kazanıldığını anlatıyor. Ve kendine, yaşarken çizdiği engellerden bahsediyor. Açıkçası ben bu kitabı okurken birçok yerde kendimi buldum. Alışılmış hayatın sıkıcılığından kurtulmanın yolunu intihar olarak görmesem de Veronika'nın hastanede geçirmiş olduğu zaman boyunca hayatı ve deliliği sorguladım. Bu sorgulama çok hoşuma gitti. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Dr. Jekyll ve Bay Hide'in Tuhaf Hikayesi'nin tiyatrosunu izlemiştim. Burada görünce sevindim. İçimizdeki Şeytan kitabını da sırama eklemeye çalıştım. Bu aralar her taraftan gözüme ilişiyor. Cengiz Aytmatov'u da zaten severim. Güzel bir derleme olmuş. Elinize sağlık. Bu kitaplardan herhangi birisi okuma listenize etki ettiyse bu beni çok memnun eder. Daha çok, beğendiğim yazarların eserlerini paylaşmaya dikkat ettim. Eksiklerim olduğunu biliyorum ve bu konuda elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Kısaca bu güzel kitaplardan bahsettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bu tip yazılar, okumak isteyen ama ne okuyacağını bilemeyen insanlar için yol gösterici oluyor. Ayrıca her kitap hakkında genel bir çerçeve çizmek göründüğünden çok daha zor bir şeydir. Kaleminize sağlık. Sizin yorumlarınız benim için çok kıymetli. Yazı yazmaya teşvik eden bu güzel yorumunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/on-kucuk-zenci-kitap-incelemesi-agatha-cristie/", "text": "Birbirini tanımayan, ortak noktası bulunmayan on kişi, farklı yollardan ve farklı sebeplerle esrarengiz bir şekilde Zenci Adası'ndaki lüks malikaneye davet ediliyor. Ev sahibinin evde olmaması gibi ilginç bir duruma rağmen, davetliler kafalarındaki soru işaretleriyle malikaneye yerleşiyorlar. Adanın ıssızlığı, adaya ulaşmanın çok zor oluşu gibi ürkütücü sebeplere ev sahibinin olmaması da eklenince davetliler bir şeyleri sorgulamaya başlıyorlar. İnsan sosyal bir hayvandır derler, birbirleriyle sohbet etmeye başladıkları anda bir şeyler ters gidiyor. Seri ölümler gerçekleşiyor bu ıssız cennette. Hepsi birbirinden farklı, hepsi birbirinden ilginç ölümler. Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz. Dokuz Küçük Zenci çok geç yattı, Sekiz Küçük Zenci Devon'a gezmeye gitti, Biri baltayla kafasını yardı. Kaldı altı. Beş Küçük Zenci hukuka merak sardı, Dört Küçük Zenci denize yüzmeye gitti, Birini kırmızı balık yuttu. Kaldı üç. Üç Küçük Zenci hayvanat bahçesine gitti, Birini büyük bir ayı kaptı. Kaldı iki. On Küçük Zenci, kitaba ismini veren bu şiirle başlıyor. Kitabın birinci bölümünde, davetlilerin adaya gidişini okuyoruz. Aynı trende yolculuk eden on yabancının birbirlerini uzaktan görüp iç dünyalarında yaptıkları eleştirilere şahit oluyoruz. Kim, adaya nasıl davet edildi? Her karakter farklı kişilerden, adaya gelmeleri için farklı sebepler içeren mektuplar alıyor. Kimi iş teklifi alırken kimi eski bir dost tarafından tatile çağrılıyor. Tek bir ev sahibi, on farklı mektup, on farklı isim. Bu bölümde bütün karakterleri kısaca tanıyoruz ve bu karakterlerin adaya nasıl davet edildiğini öğreniyoruz. Kitabın ikinci ve üçüncü bölümlerinde karakterlerin iç dünyalarını ve geçmişlerini tanıyoruz. Bu bölümde karakterlerimiz, birbirlerini tanımaya başlıyorlar. Sürekli aynı mekanda bulundukları için birbirleriyle daha fazla konuşuyorlar, daha fazla soru soruyorlar. Tam da sorular çoğalırken evde esrarengiz bir ses yankılanıyor. Herkese yabancı gelen bu sesin dediklerine göre, eve çağrılan on kişinin de geçmişinde karanlık bir sırrı vardır. Sesin evin her yerinde yankılanmasıyla soru işaretleri artıyor. Tam da bu noktada, evdeki ilk ölüm gerçekleşiyor. Agatha Christie'nin başyapıtı On Küçük Zenci, polisiye tarihinin dönüm noktalarındandır. Zekice kurgulanmış olay örgüsü ve sürpriz finaliyle okurun hem kafasını karıştıran hem de ağzını açık bırakan bir eser On Küçük Zenci. Hikayeyi o kadar zekice kurgulamış ki yazar, otobiyografisinde On Küçük Zenci'yi yazarken kendi sınırlarını zorladığını belirtiyor. Üçüncü şahsın anlatımıyla olayları bir karakterin bakış açısından değil, objektif bir bakış açısından okuyorsunuz. Hikayeye olan hakimiyetinizi arttıran bu anlatım yöntemi ve Agatha Christie'nin kullandığı sade dil okuru zorlamıyor. Öyküleyici anlatım tarzını benimseyen Agatha Christie yaptığı ustaca betimlemelerle hikayeyi okutmuyor, okura yaşatıyor. Karakterlerin fiziki ve psikolojik betimlemeleri onları resmetmenizi sağlıyor. On karakterin her birini kafanızda canlandırabiliyor, isminden tanıyabilir hale geliyorsunuz. İlk sayfadan son sayfaya kadar temponun düşmediği bu eserde sıkılmaya fırsat bulamıyorsunuz. Film izler gibi okuyacağınız bu kitapta, Agatha Christie'nin çoğu kitabında olduğu gibi bütün olaylar tek mekanda ve tek zamanda geçiyor. Yani sizi yıllar öncesine veya yıllar sonrasına götüren bir hikaye okumuyorsunuz. Tek zaman ve tek mekan olay örgüleri kulağa sıkıcı gibi gelse de Agatha Christie bu kurgudan şahane bir gerilim yaratmayı başarıyor. On Küçük Zenci; yüksek temposuyla okuru heyecanlandıran, sade diliyle gözleri yormayan, betimlemeleriyle zihinde canlanabilen bir eser. Kurgusuyla Agatha Christie'nin polisiye zekasına şapka çıkarttıran bir başyapıt. 224 sayfayı nasıl bitirdiğinizi anlamayacaksınız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oniki-ada-meselesinin-tarihcesi-ve-surecin-ortaya-cikardigi-ihtilaflar/", "text": "Oniki Ada meselesi ve özellikle Lozan Antlaşması bizde oldukça tartışılan konulardandır. Esasında bir konu üzerine tartışmak faydalıdır fakat bizdeki tartışmalar yanlış önermelerden yola çıktığından dolayı beyin fırtınası yapmak yerine çoğu zaman fuzuli tartışmalara yol açabiliyor. Bunların klasik bir örneği de Oniki Ada'yı kaybedişimiz ve nasıl kaybettiğimizle ilgilidir. Halbuki adaları nasıl kaybettiğimiz ortadadır fakat bu konu oldukça yanlış bilinmektedir. Bu yüzden, Oniki Adalar'ı nasıl kaybettiğimizden ve nasıl kaybetmediğimizden bahsedeceğim. Ege Adaları'nı 5 grupta incelemek mümkündür. Bunlar; Kuzey Sporat Adaları, Kiklat Adaları, Boğazönü Adaları, Saruhan Adaları ve Oniki Adalar olarak sınıflandırılmaktadır. Tüm bu ada gruplarının Osmanlı'nın elinden çıkışı farklı olaylar neticesinde vuku bulmuştur. Bu yazı yalnızca Oniki Adalar üzerine odaklanmıştır. Oniki Ada olarak tabir edilen fakat Güney Sporatlar veya Menteşe Adaları olarak da isimlendirilen adaların sayısı 14 olup belli başlı küçük adacıkları da saydığımızda sayı 20'yi bulmaktadır. Yunanca bu adaların isimlendirilmesi Dodecanesos şeklinde olup, dodeca oniki ve nissos adalar demektir. Sayısı 12'yi geçen bu adaların isimlendirilmesi, doğal olarak adaların sayısından değil Osmanlı'nın buradaki yönetim sistemi olan 12 kişilik temsilci yönetiminden ileri gelmektedir2. Bu adalar tarihsel süreç içerisinde Asya ile Avrupa arasında bir köprü vazifesi görmüş ve Batı ile Doğu kavimlerinin geçiş yolunu oluşturmuştur3. Bu adalardan en bilinenleri sıralarsak; Batnoz, İlipsi, İleryoz, Kalimnoz, İstanköy , İstanbulya , İncirli, İlyaki , Sömbeki, Çoban , Kerpe , Herke , Limoniye ve Rodos'u sayabiliriz. Bunun yanında, Oniki Adalar grubuna dahil olmamakla birlikte sürekli onlarla zikredilen bir ada olarak Meis yani Kızılhisarı da saymalıyız. Meis adası Türkiye'ye yakınlığıyla ve geçmişte yapılan antlaşmalar dahilinde Oniki Ada'dan farklı olarak Osmanlı'ya bir dönem bırakılmasıyla adından söz ettirmiş bir ada olup, Yunanca Megisti, yani en büyük anlamına sahip olmakla birlikte bu grubun en küçük adalarından birisidir. Antik Yunanlılar Ege'de söz sahibi olmadan önce Anadolu kavimleri Ege Adaları'nın sahibiydi. Yunanlıların gelişimiyle birlikte bu adalar Antik Yunan'ın egemenliğine girdi. Daha sonraları M.S. 50'li yıllarda Roma'nın eline geçen adalar, M.S. 645 yılında Arapların ve daha sonra 700 yılında Bizansların olmuştur4. Osmanlı'dan evvel ise bu adalar Venedik, Ceneviz ve Saint Jean Şövalyeleri'nin eline geçmiştir. Rodos ve çevresindeki Oniki Ada'ya dahil birçok adanın fethi 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde Saint Jean Şövalyeleri'nin elinden alınmasıyla gerçekleşmiştir. Devam eden süreçte, 1538 yılında Kerpe ve Çoban adalarının da alınmasıyla4 birlikte Oniki Ada'nın fethi genel olarak tamamlanmıştır. Dikkat edilecek olursa, Osmanlı 12 Adaları Yunanlılardan değil, St. Jean Şövalyeleri'nden almıştır. Tarihi süreç içerisinde Osmanlı Devleti bu adalara uzunca bir süre sahip olmuş ve imparatorluk karakterinin ölçüsünde bu adalara muamele etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Oniki Ada'ya yeterli özeni göstermediği yönünde çeşitli eleştiriler bulunmasının yanında bunun sadece bir özensizlik değil bir imparatorluk yönetim mantalitesinin sonucu olduğu açıktır. Oniki Ada meselesi dahilinde olaya yaklaşacak olursak, Osmanlı'nın kara hakim siyasası ve bunun doğurduğu sonuçların yanında gücünü kaybetmesiyle birlikte devletin temelleri de sarsılmaya başlamıştı. Tarihin akışı sömürgecilik politikasını öne çıkarırken ve ülkeler bu konuda yarışırlarken, Osmanlı da bu yarışın bir hedefi olmaktan kaçamamıştı çünkü eski gücünü yitirmiş bulunuyordu. Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu, tarihi boyunca deniz gücünü hep ikinci plana atmış ve Barbaros'tan sonra kaptanıderya makamına bu konuda yetişmemiş kimseleri getirmişti. Bazı kaptanıderyaların suyu bardakta, kayığı duvardaki tabloda gördükleri6 gibi gerçekler kısaca bunu ortaya koymaktadır. Bu gibi kronik sorunların, Oniki Ada'nın ve onu kaybettiğimiz tarihi sürecin yalnızca bir nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Ulusal birliğini görece daha geç tamamlamış olan İtalya, diğer Avrupa güçleri gibi sömürgecilik arayışına girmişti. Bundan dolayı Habeşistan'a savaş açacak fakat bu emelinde pek de başarılı olamayacaktır. Daha sonra Trablusgarp'a saldıracak fakat orada da yerel direnişle karşılaşacaktır. Bilindiği üzere Trablusgarp'a gönüllü olarak gidip gerilla savaşının ne demek olduğunu öğrenen Mustafa Kemal ve Enver Paşa da orada bulunmaktaydı. İtalya Devleti Trablusgarp ve Bingazi'ye yapılan sevkiyatı önleyebilmek amacıyla Oniki Ada'yı işgal etmek isteyecek ve Balkan Savaşı'nın arifesinde bu adaları işgal edecektir. Adaları Yunanistan'dan değil Osmanlı Devleti'nden almıştır. Osmanlı Devleti, kendi boğazına ve başkentine oldukça yakın ve Anadolu'nun bir uzantısı olan bu adaların işgal edilmesiyle birlikte oldukça tedirgin olacaktır. Bunun sonucunda adaların önemini daha iyi anlamaya başlayacaktır. İtalya'ya birtakım tavizler vermeye çalışarak Oniki Ada'yı geri almaya çalışacak fakat Balkan Savaşı'nın başlamasıyla bu mesele ikinci plana itilecektir. Balkan Savaşı'ndan 10 gün sonra 18 Ekim 1912 yılında İtalya ile Osmanlı arasında Uşi Antlaşması imzalanmıştır. Uşi Antlaşması'na göre, Osmanlı askerleri ve memurları Trablusgarp ve Bingazi'den tamamen çekilmelerinin ardından İtalya Oniki Ada'yı Osmanlı Devleti'ne geri verecekti. Osmanlı bu bölgelerdeki birliklerini çekmiş olmasına rağmen İtalya çeşitli bahaneler ile Oniki Ada'dan çıkmamıştır. Fakat İtalya'nın ilk anda antlaşmaya uymadığı kanısına varmanın yanında, Osmanlı Devleti'nin yakın geçmişinde birçok adayı Yunanistan'a kaybettiğinden dolayı bu adaların İtalyanlarda bir süre daha kalmasını kendisine faydalı görmekteydi. Ayrıca Balkan Savaşı'nda Oniki Ada'nın Yunanlılarca işgali olası bir senaryoydu. Bu sebeple Osmanlı Devleti İtalya ile gizli bir antlaşma yapmıştır7 ve barış yapılana kadar bu adaların İtalya'da kalmasını istemiştir. Balkan Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti Meriç Nehri'nin batısındaki bütün Avrupa topraklarını kaybedecek ve bununla beraber Ege Adaları ve Oniki Ada'yı da fiilen kaybedecektir. Daha sonra da araya Birinci Dünya Savaşı girdiği zaman İtalya Osmanlı'ya savaş açmış ve Uşi Antlaşması'nın geçerliliğinin kalmadığını ve yükümlülükleri feshettiğini8 ilan etmiştir. Aslında Osmanlı Devleti Uşi Antlaşması'yla resmi olarak adaları İtalya'ya vermemiştir. Fakat Uşi Antlaşması'nın muğlak olan maddeleri ve İtalya'nın kolayca Osmanlı'nın Trablusgarp ve Bingazi'den çekilmemesini bahane göstererek Oniki Ada'yı terk etmemesi, Osmanlı'nın adaları fiilen kaybettiğinin bir göstergesidir. Bunun üzerine yaşanan Balkan Savaşları ve Birinci Cihan Harbi sonucu yenilen Osmanlı'nın herhangi bir yaptırım gücü de kalmamıştı. Ayrıca Osmanlı hükümeti Sevr Antlaşması ile bu adaların egemenliğinden feragat ettiğini de kabul etmişti. Osmanlı'nın geçtiği tarihi süreç içerisinde meydana gelen olaylar sonucu Oniki Ada'yı fiilen kaybetmiş bulunuyordu. Bu ve bu gibi sebeplerden dolayı, 1923 yılında Türkiye'nin Lozan Antlaşması'nda adaları kaybettiği savı fiilen doğru değildir. 1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye'nin Oniki Adalar üzerindeki haklarından feragat ettiği doğruysa da bu antlaşma yapılırken o adalar zaten bizim elimizde değildi. Türkiye o adaları 1912-1913 yılında kaybetmişti. 1912 yılında fiilen kaybedilen adaları 1923 yılında geri almamızı beklemek oldukça saf niyetliliktir. Uluslararası antlaşmalarda hasmına gücünün var olmadığı toprakları kimse bahşetmemektedir. Bu kaybın yaşanmaması için Türkiye'nin ciddi bir taviz vermesi gerekirdi ki böyle bir tavizi verebilecek lükse sahip bir Türkiye yok idi. Ayrıca; İngiltere, Fransa ve İtalya'nın gözünde oldukça özgül bir ülke olan Yunanistan'ın yanında Türkiye'ye bu toprakları vermek istememişlerdir. Özetle, uluslararası sistemin reelpolitik kavramının dünya tarihine mal olmuş sonucunun gösterdiği gibi Türkiye ancak namlusunun uzanabildiği yerlerde söz sahibi olabilecektir. Ne yazık ki Lozan'da bu gibi sebeplerden dolayı Oniki Ada'nın egemenliğini lehimize sonuçlandırmamız mümkün olmadı. Türkiye, Lozan Antlaşması'nda Oniki Ada'dan ziyade, yine o dönemde elinde bulunmayan Musul ve Erbil vilayetlerini almaya gayret göstermiştir. Lakin bunu da başaramadık. Fakat burada eleştirilecek noktalar da vardır. Lozan'a giden delegasyonumuzun ve ayrıca kendi kamuoyumuzun bu konuda bilinçsiz olduğu görülmektedir. Lozan Konferansı'nda Ege Adaları meselesi dahilinde Türk danışmanların hazırladığı raporda Limni Adası unutulmuştur ve bu yüzden görüşmelerde Lord Curzon Türk tarafıyla: Türk heyetinin Limni'yi unutmuşken komisyonun bunu hatırlamış olması...9 şeklinde alay edecektir. Lozan'dan yaklaşık 4 sene önce olan Mondros Ateşkes Antlaşması'nın Limni Adası'nda imzalanmış olmasına rağmen böyle bir hataya düşülmesi, ne yazık ki acı bir tablodur. Lozan Antlaşması'nda Oniki Adalar konusundaki tutumumuzla ilgili olarak, Necdet Hayta'nın yayımladığı 3 Şubat 1922 tarihli Ali Fuad Türkgeldi'ye ait Başbakanlık Arşivleri'nde bulunan ve Ege Adaları meselesinin anlatıldığı rapora10 bakılmalıdır. Tarih göz önüne alınırsa bu raporun Lozan'ın arifesinde bilinçli bir araştırmanın ürünü olduğu açıktır. Bu raporda, Uşi Antlaşması'nın Rodos ve Oniki Ada'yı Türkiye'ye bıraktığını ve bu adaların terki hakkında bir antlaşmaya imza atmadığımız sürece adalar üzerindeki hukuki hakimiyetimizin devam ettiği belirtilmektedir. Fakat devamında, fiili durum göz önüne alındığında Türkiye'nin mevcut durumunun gösterdiği üzere bu adaları fiilen geri alabilmesinin mümkün olmadığı söylenmektedir. Bu çıkarımın üzerine, çeşitli tavizler alabilmek için bu adalar üzerindeki hakimiyetimizden feragat etme yolunu seçebiliriz denilmektedir. Bu rapor, Oniki Adalar konusunda Türk tarafının genel düşüncelerini yansıtmak bakımından değerli olabilir. Lozan Antlaşması ile birlikte Oniki Adalar İtalya'nın elinde kalmıştır. Lakin bu adalar II. Dünya Savaşı'nın yaklaşmasıyla birlikte yeniden bir rekabete sahne olmuştur. Çünkü Oniki Ada'nın ve bunlarla birlikte Ege Adaları'nın jeostratejik önemi oldukça fazladır. Müttefik ve Mihver devletler arasında ciddi çekişmelere sahne olan bu adaların savaşta önemli üsler olarak kullanılması ve iki tarafın da bu adaları çeşitli dönemlerde işgalleri, Oniki Ada'nın ve hatta Ege Adaları'nın önemini anlatmak için ufak örneklerdir. II. Dünya Savaşı'na Almanya ile müttefik olarak giren İtalya'nın bu tutumu ise Oniki Adalar'daki geçmiş konjonktürü değiştirmiştir. 1943 yılında İtalya'nın yenilmesiyle birlikte Oniki Ada üzerinde Müttefikler ve Almanlar arasında bir mücadele başladı. Bu mücadeleler içerisinde 9-11 Eylül 1943 Rodos Savaşı, 3-4 Ekim 1943 Kos Savaşı ve Leros Savaşı'yla birlikte Müttefikler büyük bir yenilgiye uğradılar. Bu savaşlarla diğer küçük adaları da ele geçiren Almanya, Oniki Adalar üzerinde hakimiyetini tamamen sağlamış oldu. İngiliz hava desteğinin Luftwaffe'ye karşı yetersiz olması sonucu bu savaş, Hitler rejiminin son büyük zaferi olarak tarihe geçmiştir. Bir tek Meis Adası İngilizler tarafından ele geçirilebilmiştir. Bu savaşın Churchill'in ikinci Gelibolu faciası olduğu yönünde birçok eleştirilerde11 bulunulmuştur. İşte bu şekilde Oniki Ada, Osmanlı'nın elinden İtalyanlara ve İtalyanların elinden de Almanlara geçmiştir. Savaşa aktif olarak katılmama politikası sürdüren Türkiye'ye karşı bu adalar II. Dünya Savaşı boyunca kullanılmıştır. Almanya ve özellikle Hitler rejiminin Türkiye büyükelçisi olan Franz von Papen, Türkiye'yi Almanya'nın yanında savaşa sokmak veyahut Mihver devletlere yaklaştırabilmek için Oniki Ada'yı Türkiye'ye verilebilecek bir taviz olarak değerlendirmiştir. Ayrıca, savaşın sonuna doğru Oniki Ada'yı kaybedeceğini anlayan Hitler rejimi, bu kez çok daha ciddi bir şekilde Türkiye'ye adaları almasını teklif edecek fakat Türkiye yine aynı dış siyasetini sürdürmeye devam edecektir ve hatta bu teklifi İngilizlere bildirecektir. Türkiye'nin II. Dünya Savaşı politikası oldukça tartışılır bir konudur. Esasında Türkiye o gün amaçladığı savaşa katılmama politikasını başarmıştır. Osmanlı'nın yıllarca savaş görmüş ve savaşın ne demek olduğunu bilen kadrosu, Türkiye'nin bu savaşa katılırsa bir yıkıma sürüklenebileceğini düşündüğünden dolayı pasif bir dış politika izlemiştir. O günlerde Türkiye Oniki Ada'yı alabilir miydi sorusu çok tartışılacak cinstendir. Savaşın erken dönemlerinde alma teşebbüsünde bulunulsaydı tarihin seyri nereye varacaktı kestirmek oldukça güç. Ayrıca Almanya'nın son ciddi teklifini reddedişimizin hemen ardından İngiltere Oniki Ada'yı işgal etmişti. Böyle bir teşebbüste bulunmak bizi İngiltere ile karşı karşıya getirebilirdi. Sonuç itibariyle, o adaları geri alabilme ihtimalimizin olduğunu söylemek mümkün ise de aynı zamanda bu girişimle beraber II. Dünya Savaşı'nın da mağluplarından biri olabilirdik. Bunu tetkik etmek oldukça güç. Lakin Türkiye, amaçladığı pasif dış politikasında başarılı olmuştur. Ama şu da bir gerçektir ki pasif politikalar her zaman eleştirilmeye çok müsaittir. Hatta belki de Türkiye, Oniki Adalar ile ilgili 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nı tartışmak yerine; 1947 yılına kadar olan dönemi ve sonrasını tartışmalıdır. Ayrıca II. Dünya Savaşı'nda sadece Almanlar değil İngilizler de birtakım Ege adalarının Türklerce işgal edilmesini önermişlerdir. Çünkü Almanların işgal edeceğini biliyorlardı. Fakat bu düşünce İngilizler tarafından Yunanlılara da intikal edilince Yunanlılar oldukça sert çıkmış ve adaların Almanlarca işgal edilmesini istemişlerdir12. Günümüz de dahil olmak üzere, Oniki Ada elimizden çıktığı günden beri Türkiye'ye yönelik bir koz olarak kullanılmıştır. En son Avrupa Birliği müzakereleri çerçevesinde de çeşitli imtiyaz sebeplerinden bir tanesi olmuş gibi gözükmektedir. Adaların tarihi sahibi olan Türkiye'ye yapılan bu muamele oldukça can sıkıcı olmakla beraber, bu konuda tarihten ders çıkarmalı ve dünyayı daha iyi değerlendirmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Savaşın sona ermesine kadar Almanların yönetiminde kalan bu adalar, 1945 yılında Müttefik devletlerin eline geçti. Daha sonra 1947 yılında imzalanan Paris Antlaşması müzakerelerinde İngiltere'nin büyük desteğiyle beraber Oniki Ada resmi olarak Yunanistan'a devredildi. Hatta bu müzakerelerde İngiltere Yunanistan'ın toprak elde etmesi için öyle çok uğraşmıştır ki Paris Konferansı'nda bulunan Rus temsilcisi, Dışişleri Bakanı Molotov, bir noktada bu yüzden kendini tutamayacak ve Eğer Yunan Hükümeti, kendisini Dışişleri Bakanları Konseyi'nde temsil ettirmek için Mr. Bevin'e yetki verdi ise, bunu memnuniyetle kabul ederim. Fakat ben bu hususta hiçbir bilgiye sahip değilim13 diyerek İngilizleri adeta Yunan temsilciliği ile itham edecektir. Acı bir hadise olarak, Türk kamuoyu bu dönemde Oniki Ada konusuna pek ilgili değildir ve hatta umursamazdır14. Ne yazık ki toplum olarak bu konuya ilgisiz kalmışızdır. Yunanistan kendi emellerini dünya kamuoyuna duyurabilirken Türkiye Paris Konferansı'na gözlemci sıfatıyla dahi katılmamıştır. Aslında bu tarihsel süreç coğrafi bir güç dengesizliği ortaya çıkarmıştır. Bu dengesizlik de sürekli olarak Türkiye ile Yunanistan arasında ihtilafların doğmasına ve çatışmaların sürmesine neden olmaktadır. Günümüzde ve tarihsel olarak bizim tepkimiz, geçerli antlaşmalarla belirlendiği üzere adalarda sadece kolluk kuvvetlerinin bulunabileceği fakat silahlı kuvvetlerin bulunmayacağı konusunun hala geçerli olduğunun göz ardı edilmesindedir. Yunanistan hem bu kuralı çiğnemekte ve hem de statüsü belirsiz birtakım adalara asker çıkararak diplomatik bir krize sebebiyet vermektedir. Sonuçta Oniki Ada konusunda esas olarak: 1) Adaların silahsızlandırılması 2) Statüsü belirsiz olan ada ve kayalar 3) Karasuları meselesi 4) Hava sahası sınırları 5) Kıta sahanlığı meselelerine yönelik ihtilaflar bulunmaktadır. Yunan hükümetleri bu adaları gizliden gizliye veyahut açıktan açığa silahlandırmakta ve tahkimler yapmaktadır. Günümüzde Paris Antlaşması'nın demilitarizasyon hükümlerini ortadan kaldıran başka bir belge imzalanmamıştır15. Yunan tarafı 1974 yılında Türkiye'nin gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatı'nı göstererek adaları silahlandırmayı kendine hak görmektedir. Bu sebeple Türkiye 1975 yılında 4. Ordu adıyla Ege Ordusu'nu kurmuştur. Bu ordu NATO'dan bağımsız olup dünyadaki en büyük okyanus dışı amfibi ordusudur. Türkiye 4. Ordusunu, kendi anakarasından yalnızca birkaç yüz metre ötede olan Yunan adalarından kendini korumak üzere bir kalkan olarak telakki etmektedir16. Ayrıca Yunanistan'ın karasuları sınırını arttırmaya çalışmak istemesi de bir başka diplomatik krize yol açmaktadır. 26 Aralık 1995'te Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan Kardak kriziyle birlikte statüsü belirsiz adalar sorununun ne kadar büyük olduğu ortaya çıkmıştır. Yunan tarafı, ortada belirsiz adalar gibi bir durumun olmadığını, ismi geçen adalar ve Türkiye'ye 3 mil yakınlığındaki adalar dışında Türk tarafının adalar konusunda bütün haklarından Lozan ile feragat ettiğini ve ayrıca 1932 tarihli Türk İtalyan Sözleşmesi ile Kardak kayalıklarındaki egemenlik hakkından da vazgeçtiğini iddia etmektedir. Lakin Lozan'da bağlı adacıklar hükmüne göre olaya baktığımızda, Kardak kayalıklarının herhangi bir ada ile bağlantısı olmaması ve 1932 tarihli protokolün resmi olarak onaylanmış olmamasından dolayı hukuki geçerliliğinin yokluğu sonucu bu iddialar doğruyu yansıtmamaktadır. Bu konuda uluslararası arenada söz sahibi olabilmek ve akılcı politikalar yürütebilmek için öncelikle yıllarca yönettiğimiz adalarımızın tarihini ve coğrafyasını öğrenmeliyiz. Etnografik ve sosyokültürel araştırmalar yaparak uluslararası alanda yayınlar yapmalı ve bilimsel bir yöntemle tezimizi savunmalıyız. Bunun yanında, muğlak durumların dışında olan ve kesin olarak milli haklarımızın çiğnendiği ve çıkarlarımızın zedelendiği durumlarda uluslararası hukuka uygun olarak askeri cevaplarımızı vermeliyiz. Kıbrıs'ta yaşadıklarımızı unutmamalı ve adaların önemini kavrayarak bilimsel araştırmalar yapmak zorundayız. Sahip olduğumuz adaları ve sınırları korumak asıl önceliğimizdir. Popülist akımların girdabına kapılan dünyada uç ve akıl dışı durumlarla karşı karşıya kalabilme ihtimaline sahip olan Ege bölgesinin güvenliğini sağlamak her şeyden önemli olmaktadır. Zira dünya literatüründe ve uluslararası alanda Türkiye bu anlamda yalnızdır. Türkiye'nin tezleri kabul edilmemektedir ve Yunanistan'ın yanında Türkiye; kavgacı, anlaşmaya yanaşmayan ve uluslararası antlaşmalara uygun davranmayan bir ülke konumunda görülmektedir. Yapılan propagandalar sonucu; Yunanistan'ın, Türkiye'nin tehdidi altında olduğu zannedilmektedir. Ayrıca egemenliği belirsiz olan adalar gibi karasuları meselesi de çok önemlidir. Yunanistan kendi karasularını Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi17'ne göre 12 deniz miline çıkarmak istemektedir. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 3. maddesi her devlet kendi karasularının genişliğini tesbit etme hakkına sahiptir; bu genişlik... 12 deniz milini geçemez demektedir. Lakin Türkiye bu antlaşmayı kabul etmemiştir. Bu antlaşmaya taraf olmayan ülkeler arasında ABD ve İsrail gibi ülkeler de vardır. Fakat uluslararası literatürde, bu antlaşmayı kabul etmeyen Venezuela, Peru ve Kuzey Kore gibi birkaç ülke olduğu ve Türkiye'nin de bu nadir ülkelerden biri olduğu belirtilerek ABD ve İsrail'den hiç bahsedilmeyen ve aptal mesajlar verilmek istenen makaleler18 mevcuttur. Ayrıca Türkiye, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 122. ve 123. maddeleri gereğince yarı-kapalı denizlerin karasuları mesafeleri için 12 deniz mili kuralının uygulanamayacağını ve bu mesafenin ikili özel antlaşmalarla gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Buna ek olarak, işbu antlaşmanın 300. maddesinde beliritilen Taraf devletler... sözleşmede tanınan hakları, yetkileri ve serbestileri hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmayacak biçimde kullanmalıdırlar tanımı gereği Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline çıkarması sonucu Türkiye'nin Ege Denizi üzerinden Akdeniz'e geçmesi imkansızlaşacağından dolayı bu durum iyi niyetle bağdaşamaz. Aynı zamanda bu mesafenin arttırılmasının özellikle hava sahası sınırlarını arttırabilmek, petrol sahalarını alabilmek ve balıkçılık sahalarını genişletebilmek gibi başka sebepleri de vardır. Günümüzde Ege'de iki ülke de 6 deniz mili karasuları sınırına sahiptir. Bu durumda Ege'nin %48.85'ini açık denizler, %43.68'ini Yunan karasuları ve %7.47'sini Türk karasuları oluşturmaktadır. Yunanistan, karasularının karşılıklı olarak 12 deniz miline çıkarılabileceğini belirtse de bu durumda Ege'nin %71.53'ü Yunan karasuları ve yalnızca %8.76'sı Türk karasuları olmaktadır. 1995 yılında TBMM'nin aldığı karar, Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline çıkarmasını işte bu sebeple casus belli saymıştır. Lakin 2010 yılında casus belli kararının Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin öncelikli tehdit sıralamasından çıkarıldığı iddia edilmektedir. Ayrıca ülkemizin Karadeniz ve Akdeniz'de uyguladığı 12 mil karasuları sınırının Ege sularında uygulanmasını istememesi, uluslararası literatürde bizim adımıza ciddi eleştirilerin doğmasına sebep olmaktadır. Bütün bunlara ek olarak, Yunanistan ile sahip olduğumuz ihtilafları Yunan tarafı uluslararası platformlara taşımaktadır. Lakin Türkiye bu platformlarda yalnız olduğu için konuların ikili şekilde çözülmesine taraftardır. Bu tutumumuz, uluslararası alanda bizim anlaşmaya yanaşmayan bir ülke olduğumuz yönünde hatalı eleştirilere sebep olmaktadır. Türkiye olarak bu hatalı eleştirileri düzeltmeye ve uluslararası kamuoyunu kendi tezlerimize yaklaştırmaya çalışmalıyız. Ayrıca Ege Denizi üzerinde hava sahası da bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Yunanistan'ın bu konudaki tutumu dünya çapında kabul edilmemekle birlikte yine de çeşitli gerginliklere sebebiyet vermektedir. Ege'de karasuları 6 deniz mili olmasına rağmen Yunanistan hava sahası sınırını 10 mil kabul etmektedir. Bu uluslararası hukuka aykırı sınırlama sonucu Yunanistan, 10 millik hava sahasına giren uçakları kendi hava sahasını ihlal etmiş olarak saymaktadır. Lakin 1944 tarihli Şikago Sözleşmesi20 1 ve 2. maddeleri gereğince ülkelerin hava sahasının dış sınırı karasularının dış sınırına kadar olmaktadır. Bu durum gereği Yunanistan'ın 6 millik mesafenin ötesinde hava sahası sınırı kabul etmesi uluslararası hukuka göre geçerli değildir. Zaten uluslararası hukuka göre hava sahası sınırı uygulamasına ters düşen tek örnek Yunanistan'ın ulusal hava sahasıdır21. Türkiye bu sebeplerden dolayı, Yunanistan'ın 10 millik hava sahası sınırını kabul etmemektedir. 1975 yılından günümüze, Türkiye Ege'deki tatbikatlarını 6-10 millik sınır dahilinde seçmekte ve Yunan kıyılarının 6 mil sınırına kadar uçarak22 tepkisini askeri olarak da göstermektedir. Ayrıca Yunanistan'ın karasularını 12 deniz miline çıkarmak istemesinin hava sahası sınırıyla da alakalı olduğunu belirtmiştik. Eğer Yunan tarafı kendi karasularını 12 deniz miline çıkarabilirse, bu durumda uluslararası hukuka göre hava sahasını da 12 mile kadar genişletebilecektir. Lakin günümüzde böyle bir durum söz konusu değildir ve bunun gerçekleşmesi Türkiye'nin varlığıyla çelişmektedir, kabul edilemez. Ege Denizi'nin güvenliği ve Türkiye'nin bu bölgede söz sahibi olabilmesi için Oniki Ada oldukça değerlidir. Ege Denizi'nin hakimiyetine sahip olan ülke, dünyanın en önemli ticaret yolu olan Akdeniz'e kolayca ulaşabilmektedir. Adaların Türkiye'de olmayışı bu konuda ülkemizi güçsüz kılarken aynı zamanda karasuları sınırının arttırılması olayı daha da vahim bir hale getirebilecektir. Sonuç olarak, Türkiye'nin Oniki Ada ve tüm Ege Adaları'ndaki esas sorunu egemenlikten ziyade; demilitarizasyon, karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası ve bu adalarda yaşayan soydaşlarımızın haklarına dair problemleridir. Bütün bu siyasi-askeri tartışmalara ek olarak, adalardaki vatandaşlarımıza da sahip çıkmalıyız. Kültürel ve milli değerlerimizin çok kıymetli olduğunu sürekli belirtmekte bir beis görmemekle beraber bunu Türkiye dışındaki vatandaşlarımızı korumak amacıyla pek uygulayabildiğimiz söylenemez. Türkiye olarak adalardaki Türklere ve oradaki olaylara çok uzak ve ilgisiziz. Adalardaki neslimize kendi kültürümüzü ve kendi dilimizi öğretmek zorundayız. Oniki Ada ve Ege Adaları'ndaki Türkler bugün kendi dillerini ve kültürlerini unutmuş bir haldedir. Yunanistan'ın eğitim politikaları gereği kendi dillerinde eğitim ve din eğitimi almakta zorluklarla karşılaşan Türkler, Türkiye'ye göç etmekte ve geri dönmeyi de istememektedir. Bu da o adalardaki milli değerlerimizin daha da zedelenmesine yol açmaktadır. Kültürel ve mimari eserlerimiz ne yazık ki bilinçli bir şekilde yıkıma tabi tutulmaktadır. Türkiye her şeyden önce bu sorunlarla ilgilenmek zorundadır. Türkiye diplomasi ve yumuşak güç kullanmalı ve olayları bu şekilde çözmeye çalışmalıdır. Ayrıca Yunanistan Türkiye ile ilgili politikalarında uluslararası ittifak ve odaklarla çok iyi iletişimler kurabilmektedir. Böyle bir coğrafyada bulunan Türkiye'nin uluslararası arenada sesini duyurma konusunda başarısız olması ve dünya sistemindeki odaklar ile kendi çıkarları doğrultusunda iletişim kuramaması dünyanın gerçekleriyle bağdaşamaz. Bu sebeple Türkiye, kendi haklarını ve düşüncelerini uluslararası platformlarda diplomatik yollarla daha güçlü duyurmaya gayret etmelidir. Türkiye bulunduğu coğrafya itibariyle, tarihini ve coğrafyasını unutma lüksüne sahip değildir ve hiçbir zaman bu lükse sahip olamayacaktır. = Yay. Haz. Ali Kurumahmut, Ege'de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar, TTK Yayınları, Ankara, 1998, Ek.14 ve 15. görsel. , = Cemalettin Taşkıran, Oniki Ada'nın Dünü ve Bugünü, , Ankara 1996, s.3. = Celalettin Yavuz, Menteşe Adaları 'nın Tarihi, Deniz Harp Okulu Basım Evi, İstanbul, 2003, s.11-12. = Cengiz Orhonlu, 12 Ada Meselesi, Türk Kültürü, S.23, Eylül 1964, Yıl.II, Ankara, 1964, s.2. = Önder Kaya, Avrupa Tarihi Üzerine Yazılar, Kronik Kitap Yayınları, 3. Baskı, s.124. = Şerafettin Turan, Rodos ve 12 Ada'nın Türk Hakimiyetinden Çıkışı, Belleten, C.XXIX, S.113, Ocak 1965, s.77-78. = Cemil Bilsel, Lozan, II. Cilt, 1933, s. 246. = Hayta, N. (2000). Ege Adaları Meselesinin Tarihçesi Hakkında 3 Şubat 1922 Tarihli Bir Rapor. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 46(225). = Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar, (1939-1954), Milliyet yay., İstanbul, 1977, ss. 183-185. = Fahir Armaoğlu, Türk Siyasi Tarihi, Kronik Kitap Yayınları, 3. Baskı (2018), s. 144. = Ak, Gökhan. (2014). Tarih, Deniz Ve Egemenlik: Ege'nin Isporadları Menteşe Adalarının Dünü Ve Bugünü. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi XIV/29 (2014-Güz/Autumn), ss.283-313. = Cemalettin Taşkıran, Oniki Ada Ürkek Bir Siyasetin Tarih Önündeki Ağır Vebali, Babıali Kültür Yayıncılığı, 5. Baskı (2014). , = Pratt, Martin & Schofield, Clive. (2019). The Imia/Kardak Rocks Dispute in the Aegean Sea. = Böyle bir propagandanın yapıldığı makaleye örnek: Papadakis, K. (2018). The Greece-Turkey dispute in the Aegean and the ICJ sea border delimitation case of Ukraine- Romania: similarities and differences in a comparative perspective. European Quarterly of Political Attitudes and Mentalities, 7(3), 36-46. = Azarcı, Hüseyin, Lozan Antlaşması'ndan 1974'e kadar Ege'ye İlişkin Gelişmeler ve Yunanistan'ın Ege Politikası, Üçüncü Askeri Tarih Semineri: Türk-Yunan İlişkileri, Ankara, 1986, ss.26 29. [Atıf bu makaleden alınmıştır: Ülkü Halatçı Ulusoy, Uluslararası Hukuk Açısından Ege Hava Sahasında Türkiye Ve Yunanistan Arasındaki Sorunlar, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 2013, s.109. =Darcan, Ahu İlknur. Türk-Yunan İlişkilerinin Psikopolitiği Ve Hava Sahası Sorunları, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı, Ankara, 2008. Yenigün, Cüneyt. (2001). Aegean Maritime Boundaries: Issues and Solutions. Turkish Review of Balkan Studies. 2001. 153-166. Kamalov, Ruslan. (2007) Ege Sorunları, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi. Pratt, Martin & Schofield, Clive. (2019). The Imia/Kardak Rocks Dispute in the Aegean Sea. Birçok şeyi yanlış öğrenmişiz. Yine. Yazınız sayesinde bilgilendik. Elinize sağlık. Umarım beğenmişsindir. Ayrıca Mondros Ateşkes Antlaşması'nın Ege Adaları'ndan biri olan Limni'de yapıldığını bana hatırlatıp yazıya katkıda bulunduğun için ve yazıdaki imla hatalarını düzelttiğin için teşekkür ederim. Bilgilendirme için çok teşekkürler. Çok kapsamlı bir yazı olmuş. Yazıyı beğendiyseniz ne mutlu. Teşekkür ederim. Lozan da 12 adalar meselesi konuşulmadı ki İsmet Paşa o zamanlar yarbay rütbesinde idi araştırmak gerekiyor herkes işkembeden atabiliyor zaten yazıda da detaylı bir şekilde anlatılmış.Burada olay Türk hükumeti Atatürk ve silah arkadaşlarını başarısız göstererek prim yapmaktır aklı başında araştırmacı Türk halkı zaten bunu bilir insanlara doğruyu öğretmek gerekir yalanlardan oluşmuş bir algıyı değil. 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın 15. maddesi tamamen Oniki Adalar ile ilgili olup Türk tarafı ismi sayılan adalardan İtalya yararına vazgeçmiştir. Lakin bu ne adaları durup dururken verdik demektir ne de oniki adalar bizdeymiş demektir. O dönem Oniki Ada İtalya'nın işgali altındaydı. Lozan bu anlamda fiili durumun resmileştirilmesine yol açmıştır. Elbette burada tartışılacak noktalar bulunmaktadır fakat İsmet İnönü'ye gereksiz laf söylemek ve Lozan hezimeti gibi tabirler kullanmak konuyu ve Lozan Antlaşması'nı bilmemek hükmündedir. Teşekkürler. Çok detaylı bir yazı olmuş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/onur-unlunun-gorunen-adami/", "text": "Türk senarist, yönetmen, şair, müzisyen ve oyuncu. 1998 yılına kadar Ah Muhsin Ünlü mahlasıyla birçok şiir yazmıştır. 1999 yılında Deli Yürek dizisinde hem senarist hem de oyuncu olarak kendisini göstermiştir. Yıllar içerisinde birçok başyapıtın senaristliğini yapmıştır. 2011 yılında oldukça sevilen ve ülkemizde yayınlanan en iyi absürt komedilerden birisi olan Leyla ile Mecnun dizisinin yönetmenliğini yapmıştır. Son olarak Görünen Adam dizisinin senarist ve yönetmenliğini yapmaktadır. Ünlü son günlerde değişik bir yapım ve değişik bir platformla karşımıza tekrar gelmiştir. Görmeye alışık olduğumuz absürt komedi tarzındaki eserlerine son dizisinde bilim kurgu da ekleyerek insanları, güldürüp düşündürmesinin yanında bir de hayal gücünün sınırlarını zorlamaya ve olaylara değişik bir perspektiften bakmaya itmektedir. Ayrıca bunu reklam gelirleri oldukça düşük, büyük özveri ve sabır gerektiren bir platformda yani Youtube'da yapmaktadır. Dizinin en büyük özelliği karakterlerinin bizim tarafımızdan görünmüyor oluşu. Sadece toka, saat yüzük, küpe gibi objelerini bir de aynalardan yansımalarını görebiliyoruz. Karakterler birbirini görebiliyor. Kahramanımız bir teknoloji firmasının pazarlama bölümünde çalışıyor. Şirketin özelliğiyse kilo verdiren krem, solaklar için kalem gibi birçoğumuza saçma gelen ürünleri son teknoloji olarak satmak. Karakterimiz bir gün dizinin kötü karakterinin oluşturduğu bir cihazla görünür hale gelir. Bizim için görünür hale geliyor fakat diğer karakterler için görünmez olur. Benim gibi birçoğumuz dizinin içeriğine bakarak şu soruyu kendi kendimize sormuşuzdur Eğer karakter kötü karakter tarafından görünür hale getirildiğinde dizideki diğer karakterler için görünmez hale gelmişse neden buna görünen adam denmiş yani adam mantıksal olarak görünmez adam olmuş olmuyor mu ? birçoğumuz için bunun cevabı klasikleşmiş görünmez adam kavramından ve isimden kaynaklı oluşacak önyargıları engellemek amaçlı böyle bir yol seçmiştir olabilir ama benim için durum farklı. Ben bu ismin veriliş sebebinin gerçek hayatta da sadece yansımalarda görebildiğimiz insanlara vurgu yapmak amaçlı verildiğini düşünüyorum. Yani şu an hayatımızda kaç kişiyi görebiliyoruz bir bakalım. Gözümüze çarpan ışıksal yansımalar olarak evet, birçok kişiyi görebiliyoruz. Peki bunun dizide sadece yansımalarını gördüğümüz insanlardan farkı ne? Biz onların aksesuarlarını görebiliyoruz. Sadece saatlerini, tokalarını, küpelerini vs. Tıpkı gerçek hayatta fiziksel olarak gördüğümüz onlarca insan gibi. Dizinin vermek istediği bir diğer mesaj da görünen adamın görünür olduktan sonra diğer karakterlerin sadece aynadaki yansımalarını görebilmesi ve sadece öptüğünde 7 saniyeliğine gerçeklerini görebilmesi. Öpmek; yani sevgisel bir telapati kullanmak sadece yansımaları görünen kişileri 7 saniyeliğine de olsa görünür hale getiriyor. Dizinin olumsuz yanları da yok değil. Mesela bölümler çok kısa, yaklaşık 15 dakika, ayrıca internet dizisi olması sebebiyle reklamları dizinin içine yerleştirme olarak yapmışlar ki bana göre bunu da eğlenceli bir hale getirmişler. Fakat her bölümde karşımıza gelmesi sebebiyle biraz sıkıcı bir hal alabiliyor. Henüz 7 bölüm yayınlandı ve bu bir Türk dizisi için ortalama bir bölümlük süreye denk geliyor. Ayrıca bir bilim kurgu dizisi olması sebebiyle adaptasyonu biraz zor ve bölümü izlemeye başladığınız zaman henüz adapte olmadan bölümün bittiğini farkediyosunuz. Bana göre doğrularıyla, yanlışlarıyla, verdiği mesajlarıyla, oyuncu kadrosu ve yapım ekibiyle ortalama bir Türk dizisinin çok üzerinde bir yapım, internet üzerinden erişimi kolay ve bölümler de oldukça kısa-sıkıcı yaz günlerini eğlenceli ve biraz da felsefi düşünmeye meyilli bir hale getirebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/opera-nasil-dogdu/", "text": "Opera, çoğunlukla ismini duyduğumuz ama detayları hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir sanat dalı. Hatta bazılarımız bu sanata nüfuz etme noktasında oldukça zorlanıyor. Çünkü kültürümüze biraz yabancı olduğunu düşünüyoruz. Ama opera, birçok sanatın bir araya geldiği bir sanat dalı olduğu için hem çok önemli hem de çok değerli. Birçok farklı sanatın bir arada yer aldığı operanın nasıl doğduğu ve kaynağından dünyaya doğru nasıl yayıldığı oldukça merak edilen bir konudur. Türkiye'de genele yayılma konusunda sorun yaşadığı için operanın diğer sanat dallarının bir adım gerisinde kaldığını söyleyebiliriz. Fakat yine de Türkiye'de operanın izleyicisi oldukça fazladır. Tarih, mitoloji, efsane ya da güncel olayların yer aldığı; sözlerinin çoğunluğu genellikle bestelenmiş olan opera temelde teatral formda bir sanat dalıdır. Müzik, edebiyat ve tiyatro ile harmanlandığı için birçok sanat dalının bir arada bulunduğunu söylemek mümkündür. Operada eser müzik topluluğu ya da bir orkestra eşliğinde sunulmaktadır. Operanın doğuşu İtalya'da olmuştur. Müzikli sahne sanatlarının merkezi olarak düşünülen Floransa'da müzisyen ve şairlerin birleştiği ve eski Yunan oyunlarına benzeyen eserler yazmak için çalışmalarda bulunduğu düşünülüyor. Renucci tarafından yazılan ve 1594 yılında Peri tarafından bestelenen Dafne adlı eserin ilk opera olduğunu söyleyebiliriz. İlk operanın yazılması, sonraki operaların da yazılması için bir kıvılcım oldu. 1600 yılında Peri, yeni bir operanın doğuşunu sağladı. Bu operanın ismi ise Euridicedir. Opera müziğinde temsil stilinin de yaratıcısı olmayı başaran Peri, bu sanatın farklı şekilde ilerlemesine olanak tanıdı. Opera sanatı farklı durak noktalarından geçmeye devam etti. Operanın ismini andığımızda, İtalya'dan da bahsetmeden olmaz. Çünkü operanın ana yurdu İtalya'dır. Floransa, Rönesans'ın başlıca merkezlerinden biri olmanın yanı sıra müzikli eğlencelerin de merkezi konumundadır. Yapılan araştırmalara göre çeşitli şair ve müzisyenler bir araya gelerek operavari eserler oluşturmuştur. İlk operaya imza atan kişi her ne kadar Peri olsa da operanın ilk büyük gelişimini Claudio Monteverdi ile yaşadığını söyleyebiliriz. 17. yüzyılda yaşayan Monteverdi, müzikli sahne eserleri besteliyordu. Daha öncekilerden farklı olarak duygunun çok daha etkili bir şekilde verilebilmesi için orkestrayı ön planda tutmuştur. Bunun yanı sıra ses türlerini zenginleştirerek yine derinlikli eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Her ne kadar uzun bir süre Floransa operanın önemli merkezlerinden biri olsa da zaman içinde Napoli bu görevi üstlenmiştir. Kısa bir süre içinde İtalyan operasının farklı bölgelere yayıldığını ve ilgilerin odağı haline gelmeyi başladığını söyleyebiliriz. 19. yüzyıl, operanın altın çağı olarak değerlendirilmiştir. Luciano Pavorotti, 12 Ekim 1935 ile 6 Eylül 2007 tarihleri arasında yaşamış İtalyan tenordur. Opera denildiğinde akıllara gelen ilk isimlerden biri olduğunu söyleyebiliriz elbette. Uluslararası şarkı yarışmasına katılan Pavorotti, birincilik elde etti. Bu durum, Pavorotti'nin tenor olma konusunda büyük bir istek duymasını sağladı. Arrigo Pola ve Ettore Campogalliani'den dersler aldı. 1961 yılında operaya dair bir başlangıç yaptı. Bu yıldan sonra ise kendisini opera konusunda daha fazla geliştirecekti. Doğuştan gelen çok özel bir ses yapısına sahip olan Pavorotti, bu sesini kullanmasını bildi. Muhteşem bir sese sahipti, hatta 1966 yılında Gaetano Donizettinin La Fille du Regiment adlı eserinde yüksek perdeden dokuz C'yi seslendirdi. Bunu yapan ilk tenor oldu. Bu başarısı sayesinde Yüksek C'nin Kralı olarak bile anıldı. Başarılarıyla popülaritesi artan Pavorotti, şüphesiz ki operanın gelmiş geçmiş en iyi seslerinden biriydi. Muhteşem sesiyle insanları büyüleyen ünlü tenor, kuşkusuz ki pek çok kişiye örnek olmuştur. Opera, özellikle son zamanlarda Türkiye'de de değer gören sanatlar arasında yer alıyor. Oldukça geniş bir izleyici kitlesine sahip olan operanın Türkiye'nin farklı bölgelerinde yaygınlık gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu konuda bazı sanatçıların operanın gelişimine doğrudan etkide bulunduğu da bilinmektedir. Bu isimler arasında Murat Karahan da yer alıyor. Bir TV programında kendisine rastladığım Murat Karahan, oldukça etkileyici sese sahip bir sanatçı. Halihazırda Devlet Operası ve Balesi Genel Müdürü olarak çalışmalarda bulunan Karahan, dünyaca ünlü bir tenor olduğu için de dikkatleri üzerine çeken bir isim. Başarılı bir kariyer hayatı bulunan Karahan, Berlin Devlet Operası'nda İtalyan besteci Giacomo Puccini'nin Turandot isimli eserinde başrol de oynamıştır. Karahan'ın kariyer hayatının oluşmasında doğrudan aldığı eğitimin etkisi olduğunu söylesek abartmış olmayız sanırım. Çünkü 1996 yılında Bilkent Müzik ve Sanatlar Fakültesi'ne girdi. Eğitim hayatını bitirdikten sonra, 2003 yılında Ankara Devlet Opera ve Balesi'nde çalışmalara başladı. Kariyer hayatında çok önemli adımlar atmaya devam eden Karahan, 2009 yılında Roma'ya gitti. Roma'da tam 2 yıl boyunca Soprano Renata Scotto'dan dersler aldı. Muhakkak ki aldığı bu dersler, opera hayatında kendisine destek olmuştur. Oldukça etkileyici bir sese sahip olan ve her dinlediğimde tekrar tekrar dinlemem gerektiğini düşündüren Murat Karahan; Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği olmak üzere farklı müzik türlerinde benzersiz eserleri seslendirmiştir. Operanın uzun serüveninde dünyanın farklı ülkelerinden operaya dair çok önemli atımlar atılıyor olması, sanatın sürekliliğinin sağlanması adına gerçekten çok değerli. Bu nedenle sanatın farklı dalların sıkı sıkı tutunmamız gerekiyor. Kendimizi sanatın özgürleştirici kollarına bıraktığımızda, kendimizi çok daha huzurlu hissedeceğimize inanıyorum. Sanatla kalın!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/orijinal-ressamcilik-yapay-zeka-ile-resim-uretme-ai/", "text": "Resim çizmeyi sever misiniz? Kafanızın içindeki şekilleri kağıda dökemediğinizi mi düşünüyorsunuz? Hep ressam olmak istediniz ama hayat şartları sizi engelledi mi? Bu yazıdan sonra bunlar ve benzeri tüm sorunlarınız yok olacak. Hızlıca, sizi oyalamadan başlıyorum ancak uyarayım konumuz AI, artificial intelligence, yapay zeka; nasıl resim çizilir değil. Oflayıp puflamayın hemen, asıl konudan şaşmadık. Sizleri, yapay zeka sayesinde en ünlü ressamların arasına çıkaracağım ancak oraya gelmeden bir iki sıkıcı söz daha sizi bekliyor. Son zamanlarda NFT'leri duymuşsunuzdur. Yapay zeka ile grup grup üretilip piyasaya sunulduğunu sonra da satıldığını vesaire... Bu değişik para kazanma sistemleri üzerinden belki de hepimiz adına gerçekten iyi olan bir gelişme doğdu. Artık AI sistemleri sizlerin verdiği sözcükleri alıp arama motorlarında aratıp ortak renk şekil şemalarını çıkarıp bir tabloya dönüştürüyor. Şaşırtıcı değil mi? Yani: Artık kağıda kaleme gerek yok. Aklımda olanı aktaramıyorum demek de şartları suçlayanlarda artık geçmişte kaldı. Aklınızdaki portreyi, natürmort veya peyzajı artık üretebilmeniz çok çok kolay. Tek yapmanız gereken resimde istediğiniz şeylerin betimlemesini yapmanız ve sistemi çalıştırmanız. tamamen bilgisayar eseri 4 tane çiçek resmi. Gördüğünüz üzere bir tane çiçek türüne benzetmeniz çok zor ancak sistem girdiğiniz betimlemeleri, sözcükleri arama motorlarında aratıp bulduğu sonuçları taradıktan sonra ortak bir sentezde bulunuyor. Sentezin sonucu genellikle yepyeni, hiç görülmemiş bir sonuca varıyor. Yani, korsan parçalardan oluşan orijinal bir resim. Göz alıcı, müthiş, değişik, ufuk açıcı, yeni, yepyeni bir sistem. Şimdi aklınızda bir soru var ki o soru zaten buraya geliş amacınız: Ben bu sisteme nasıl ulaşabilirim? Devam ediyorum. Öncelikle sisteme kayıt olmanız gerekiyor ve kaydolan her kullanıcısına 25 kere -bedava olmak üzere- resim üretme hakkı tanıyor. Zaten ikince kullanımınızdan sonra uyuşturucu gibi sizi içine çekiyor. Yalnız gündelik internet kullanıcısına olabilecek en büyük engel uygulamanın discord adlı başka bir uygulamada çalışıyor olması. Dolayısıyla discord adlı uygulamayı indirip üyelik bağlamanız gerekiyor, aklınızda bulunsun. Görüldüğü gibi inanılmaz bir sistem. Bu yazıyı okuyan herkesin denemesini şiddetle öneririm. Ek olarak bahsetmek istediğim başka Text-to-image AI sistemleri mevcut, bu sistemlerde aynı şekilde, girdiğiniz kelimeleri temel alarak bir resim üretiyor hatta aralarında telefon uygulaması da var. Keyifli üretici günler dilerim. Özellikle sunum yapacak, youtube için video kapağı hazırlayacak, instagram tanıtımı yapacak veya benim gibi blog yazısı yazacak arkadaşlara şimdiden kolay gelsin diyorum. Bu kısa yazı, resim çizecek arkadaşlardan çok sizi kurtaracak gibi. Bu resimler 5 dakika içerisinde ve 2-3 sefer AI'dan geçerek yapıldı. Ama 1 saat kadar ayırabilirseniz gerçek hayattan ayıramayacağınız resimler ortaya çıkıyor. Hatta bakın abartmıyorum 2-3 yıla elektronik ressamlık ve-veya photoshop ile resim çizme, İstanbul'da göncü olmak gibi bir şey olacak. Bunu da buraya yazdım. Telif yemekten korkup yana yana görsel aramaya SON. Elinize sağlık. Kesinlikle telif için müthiş bir çözüm en azından şimdilik."} {"url": "https://parlakjurnal.com/orta-amerikada-bir-uygarlik-mayalilar/", "text": "Mayalılar hepimiz tarafından duyulmuştur, en çok da Maya takvimi... Malum dünyanın sonu olayı bayağı bir gündem haline gelmişti. Daha sonra bu konu ile ilgili bir sürü yalan yanlış açıklamalar yapıldı. İşte ben de bu yazımda olayın iç yüzünden ve bu gelişmeye başlamış ama yok olma nedeni tam olarak bilinemeyen uygarlıktan bahsetmeye çalışacağım. Maya uygarlığı, Kızılderili Maya halkları tarafından oluşturulan Kolomb öncesi Amerika uygarlıklarındandır. Maya uygarlığı, Meksika'nın güneydoğusundan, Honduras, El Salvador ve Guatemala'ya uzanan Mezoamerika bölgesinde konumlanmıştır. Meksika'nın güneydoğusunda beş devlet kurmuşlardır. Bu Maya devletleri, Campeche, Chiapas, Quintana Roo, Tabasco ve Yucatan'dır.Tarihleri boyunca yüzlerce lehçe üretmişlerdir ve bu lehçelerden bazıları günümüzde halen konuşulan Maya dilinin oluşumunu sağlamıştır. Bu uygarlık MÖ 600 yılında yükselişe geçmiş, MS 3. yüzyılda altın çağına adım atmış, devletlerinin siyasi nedenler sonucunda çöktüğü MS 900'e dek varlığını sürdürmüş ve İspanyol işgaliyle de sona erme sürecine girmiştir. Maya uygarlığı birçok bakımdan bitmiş olsa da yaygın inanışın aksine Mayalar yok olmamışlardır. Mayaların astronomi, matematik, mimari gibi birçok alanda ileri bir uygarlık düzeyinde oldukları görülmektedir. Rabinal Achi, Popol-Vuh gibi eserlerin bulunduğu Maya edebiyatı bu kültürün yaşamını özetlemektedir. İspanyol işgali 1697'de Itza Mayaları'nın başkenti Tayasal'ın ve Guatemala'daki Ko'woj Mayalarının başkenti Zacpeten'in alınmasıyla tamamlanmış, son Maya devleti ise 1901'de başkentinin Meksika tarafından işgaliyle ortadan kalkmıştır. Mayalılar kendilerini geliştirmişti. Bir sürü mimari eser yapmışlardı. Ama en ünlüsü Meksika sınırlarında bulunan El Castillo idi. El Castillo, Chichen Itza denilen şehrin tam ortasında bulunuyordu. Bu şehir öncelikle dini bir merkez sonra ise ticari bir merkez konumuna gelmişti. Bu şehirde kutsal tapınaklar, oyun sahası, gözlem evleri gibi önemli yerler bulunuyordu. El Castillo güneş saati biçiminde inşa edilmişti. Piramidin büyük merdiveninde her iki tarafta olmak üzere 91 adet basamak vardı. Buna göre güneş her gün bir başka basamağa denk gelecekti. Herhalde bu yer Kukulkan'ın iniş seremonisinin yapıldığı yerdi. Piramit inşası halinde öyle özeliklerle bezenmişti ki güneşin hareketi ile son derece güzel ışık oyunları meydana gelmekteydi. 21 Mart da yılanın sembolik gövdesi piramidin en yüksek tepesinde görünmekte ve sonra yavaş yavaş merdivenleri basamak basamak inerek akşam üzeri en alt basamağa varmaktaydı. Mayalıların şehirde bulunan sahadaki oynadıkları oyun bir hayli ilginçti. Oyunun adı 'Pok a Tok'tu. Bölgeden bölgeye göre oyunun oynanışı da fark gösteriyordu. Genel olarak oyun elastik bir topla kalça, omuz ve kol kullanılarak oynanırdı. Guatemala'da bulunan şekliyle top duvarda dik bir biçimde duran çemberden geçmek zorundaydı. Bu oyun kimi tarihçilere göre kaybeden kişinin esir olduğundan dolayı idam edilmesiyle bir siyasi güç sembolü olarak görülüyordu. Diğer taraftan bu idam ediliş Tanrı'ya olan minnetin göstergesiydi. Aslında oyun bir çeşit Amerikan futboluydu denilebilir. Mayalılar mimaride olduğu kadar astronomi ve bilimde uygarlıklarını geliştirmişlerdi. Sıfır sayısının hangi halk tarafından bulunduğu tam olarak bilinemiyor fakat sıfır sayısını ilk olarak sisteme Mayalılar geçirmişti. Bunun dışında Mayalıların oldukça farklı takvimleri de vardı. Haab, Tzolk'in ve Calendar Round en bilinenleri idi. Haab şu an kullandığımız gibi 7 aydan değil,20 gün içeren 18 aydan, ek bir ay ve artık 5 günden oluşuyordu. Diğer takvimler ruhsal enerji değişimlerini ve period döngülerini içerirdi. Bu sebeple yani 2012 yılında periyodun bitmesine ve Tanrının gelmemesine bağlı olarak dünyanın sonu geldiğine inanılmıştı. Mayalılarda temel besin maddesi mısırdı. Mısırdan içecekler elde ediyor ve hamurundan tamal denilen gözlemeye benzeyen etli börekler yapıyorlardı. Diğer önemli besinlerin kaynağı kakao idi; tohumundan sağlanan hamur, maddi durumu süt alabilmeye müsait olmayanlarca suyla karıştırılarak bir içecek haline getirilirdi. Dolayısı ile günümüzde de türevleri tüketilen çikolatadan fermente içeceklerin kökenleri buradan geliyordu. Suyu saf haliyle içmeye alışkın değillerdi, suyu genellikle mısırdan, meyvelerden elde edilen haliyle karıştırarak içerlerdi. Törenlerde kullanılan balche adlı içkiyi balche ağacının kabuğu ile su ve balın karışımından elde ederlerdi. Tanınmış Maya yemeklerinden pozole, atole ve pinole içeriğinde yine mısır bazlı ürünler kullanılan yiyeceklerdendi. Mayalılar için çikolata ve kakao meyvesi çok önemliydi. Savaşta, oyunlarda onore etmek için çikolata verilirdi. Hatta takas işlerinde bile kakao meyvesini kullanırlardı. Bize çok ilginç gelse de çikolatanın önemi onlar için büyüktü. Örneğin, bir tavşan 10 kakao meyvesine bedeldi. Tabii ki sonradan para sistemine, İspanyol realine geçtiler. Hatta 1575'te bir real 100 kakao meyvesi ediyordu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/orta-doguda-bati-serenati-sykes-picot-antlasmasi/", "text": "1916 yılında imzalanmış ve 100. yılını doldurmuş olan Sykes-Picot antlaşması hakkında yazılıp çizilecek çok şey var. Küçük Asya Antlaşması olarak da bilinen bu sözleşme, Orta Doğu'yu şekillendirmiştir. Aslında Sykes-Picot'a bir antlaşma demek tam doğru olmaz. Zaten bu, Sykes-Picot Agreement olarak literatüre geçmiştir. Yani burada treaty sözcüğü kullanılmamış. Bu plan tam anlamıyla uygulanamamış bir taslak niteliği taşır. Bu yüzden Sykes-Picot'a bir uzlaşma demek daha doğru olacaktır. Bu uzlaşma, geride bir asır bırakmış olmasına rağmen hala etkilerini sürdürmektedir. Birçok diplomat ve bürokrat arasındaki yazışmaları ve antlaşmaları içeren Sykes-Picot'un ismi, antlaşma üzerinde en çok sözü geçen iki kişinin yani Mark Sykes ve François Georges-Picot'un isimlerinden alınmadır. Britanya hükümetinin Osmanlı Devleti ve Orta Doğu üzerindeki politikalarını konu alan bu komite, Osmanlı'yı paylaşma konusunda bir takım kararlar almıştı. Bu kararları pek tabii Fransa, Rusya ve İtalya ile beraber şekillendirmişti. İngiltere ve Fransa global siyasete sahip olduğundan dolayı çok yönlü politikalara sahiptir. Bu yüzden birçok yere el uzatmaktadırlar. Yine bunlardan birisi olan Sykes-Picot; 1. Dünya Savaşı sırasında öncelikli olarak Britanya ve Fransa arasında yapılan, sonrasında Rusya'nın da onayı ve istekleri belirlenen bir antlaşma taslağıdır. Ayrıca ileride İtalya'ya da onaylatılacak ve onlara da toprak vadedilecektir. Lakin bu antlaşma onlara göre tozpembe bir arka plan üzerine kurulu değildir. Sykes-Picot'tan daha önce İskenderun Limanı'ndan çıkarma yapıp Osmanlı'yı bitirmek isteyen İngiltere'nin bu planını veto eden bir Fransa vardı. Arası açılmış İngiltere ve Fransa var iken Gelibolu hezimetiyle bu dostluk biraz daha kopacak ve İngiltere'nin Sykes-Picot Antlaşması'ndan 17 gün önce Kut'ül Amare Kuşatması'nda bozguna uğraması ortamı biraz daha gerecektir. Osmanlı Devleti bu antlaşmanın herhangi bir tarafı olmamasına rağmen yapılan planın merkezinde yer almaktadır. Osmanlı'nın bu plandan haberi bile yoktu. Bu antlaşmanın farkına varması ise bütün global kamuoyu ile birlikte Bolşevik İhtilali'nin gerçekleşmesiyle olacaktır. Bolşevikler 1917 yılında (Sykes-Picot'un üzerinden 556 gün geçtikten sonra) bu antlaşmayı ayrıntılarıyla kamuoyuna sunacaktır. Tabii ki Orta Doğu mevzu bahis olduğu için büyük bir aktör de Araplardır. Sonradan işin içinde girecek olan Yahudiler ise bugün mevcut olan İsrail Devleti'nin temellerini atacaklardır. Antlaşma metni oldukça kısa ve planlanan harita cetvelle çizilmiş gibidir. 2 sayfadan oluşan bu sözleşmede harita ile ilgili ayrıntılara, ekonomik ve siyasi ayrıcalıklara değinilmiştir. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Haritadan da görülebileceği üzere Osmanlı, İç Anadolu'da küçük bir yere sıkıştırılmıştır. Kırmızı ile işaretlenmiş yer direk Britanya hakimiyetini gösterirken, ile işaretlenmiş bölge İngiltere nüfuzuna ve etkisine sahip Arap bölgesidir. İngiltere açısından Kerkük'ün kendi etki alanı sınırlarında olması üzerine dikkatinizi çekmek isterim. Ayrıca Filistin'de küçük bir bölgede de İngiliz hakimiyeti gösterilmiştir. Küçük bölge dediysem inanmayın, orası Hayfa ve Akka limanlarını barındırır. Bu limanların önemine yazının ilerleyen kısımlarında değineceğiz. Mavi ile gösterilen bölge direk Fransa hakimiyetini belirtmektedir. ile işaretlenmiş bölge ise Fransa nüfuzuna ve etkisine sahip Arap bölgesidir. Yine Fransa açısından bakacak olursak Doğu Akdeniz kıyı şeridinin çoğunun sahibi olması ve Musul'un kendi etki alanında olması dikkatinizi çekmek istediğim hususlardan bazılarıdır. Yeşil bölge İtalyan hakimiyeti ve bölgesi İtalyan etkisi altındaki bölge olarak haritada belirlenmiştir. Sarı bölge ise Rus hakimiyetini göstermektedir. İstanbul bölgesi görüleceği üzere Rusya'ya devredilmiştir. Asıl önemlisi doğuda Rus etkisi altında bir Ermenistan sınırı çizilmiştir. Bu sınırların günümüzde bile hala tartışma konusu olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir başka konu ise İngiltere'nin Rusya ile arasına Fransa'yı yerleştirme stratejisidir. Filistin ise görüleceği üzere turuncu ile işaretlenmiştir. Çünkü bu topraklar üzerine kesin bir uzlaşmaya varılamamıştır. Bu nedenlerden dolayı uluslararası bir yönetim öngörülmüştür. İngiltere asıl olarak Filistin, Suriye ve Irak'ta bağımsız bir Arap devleti kurmayı düşünüyordu. Çünkü o dönem kendi mandası olan Mısır'ı ve Hindistan'ı güvende tutmalıydı. Mısır'ı güvende tutmanın önemli bir yolu Akdeniz kıyı şeridini yani İskenderun ve Filistin'i elde tutmaktı. Lakin İngiltere bu planı uygulayamayacaktı. Çünkü Britanya'nın çıkarlarının olduğu yerde Fransa'nın da çıkarları vardı ve daha da önemlisi bu bölgeyi Fransa'ya vadetmişti. Bu vaadin bozulması ise dostluğun bitişi demekti. Suriye ve Filistin, Fransa için tarihi ve romantik bir öneme sahiptir. Ayrıca Fransızlar kendini Şark'ın Hristiyan gücü olarak görmektelerdi.7 Bu yüzden Fransa, Suriye ve İskenderun Limanı'nın çevresini yani özellikle Doğu Akdeniz sahil kısmını istiyordu. İngiltere tabii ki Mısır Mandasını savunmasız bırakacak olan İskenderiye Limanı'nı kaybetmeyi öylece göze alacak değildi. Önceden bahsettiğim gibi Fransa ile İngiltere'nin arasını açan bir takım olaylar vardı. Bu tip anlaşmazlıklar yüzünden dostluk bağları iyice kopan iki ülke arasında gerek medya yoluyla gerek diplomatik yollarla bir takım çatışmalar yaşanıyordu. Bu tip çatışmalar ikiliyi iyice gerecek, İskenderun ve çevresi sorunuyla ilgili tarafları sertleştirecektir. Lakin bu soruna daha farklı bir çözüm bulundu. İskenderun Limanı'nı vadettiği Fransa ile arasını bozmak istemeyen İngiltere yeni bir çözüm buldu. Çünkü bulmak zorundaydı. Aslında Fransa ile arasını bozmamak gibi bir tabir kullanılıyor ama bu tek neden olamaz. Çünkü emperyal çıkarlarının başladığı yerde Fransa'yı dinleyecek değildi. Lakin Fransa'nın dostluğu çıkarlara daha ağır basmıştır, doğal olarak. Milliyetçilik akımından etkilenmiş bir takım Arap unsurlar da Osmanlı'dan ayrılmak istiyorlardı. Bulundukları bölge ise Mezopotamya gibi tabiri caiz ise cennet topraklarıydı. Özellikle İngiltere ve Fransa'nın o dönemde Osmanlı toprağı olan bu bölgelerde büyük çıkarları bulunuyordu. İngiltere Araplara askeri, siyasi, maddi her türlü desteği verdi. Onlara bağımsızlık vadetti. Burada önemli birkaç nokta bulunuyor. İngiltere 1.Dünya Savaşı'nın ortasında olduğunun pek tabii bilincindeydi. Gelibolu'da ve Kut'ül Amare'de yenilmişti. Bir seçim yapmak zorunda kalmıştı. Ya Araplara toprak vadedecekti ya da Araplar Osmanlı'nın cihat fetvasına uyacak ve Osmanlı'nın yanında savaşa girecekti. Bu ayrımın ortasında olduğunun farkındaydı. Bu, İngiltere için büyük bir yenilgiye sebep olabilirdi. Tabii ki İngiltere bu fırsatı kaçıramazdı. İngiltere, Araplara vadedilen bölgelerde onlara bağımsızlık vermeye çalışıyordu. Lakin Fransa ile antlaşmalarına göre bu ters bir durumdu. İngiltere bu süreç içerisinde Araplar ve Fransızlar arasında tilki dansı yapıyordu. Araplara gizli destek sağlayıp aynı zamanda Fransa ile arasını iyi tutmalıydı. Mesela daha ileride olacak olan Britanya'nın Araplara Bağdat'ta özerklik verme planı hemen gerçekleşmeyecekti. Çünkü Fransa'dan korkuyorlardı. Sakın Fransa'nın dostluğunu kaybedeceklerinden korkuyorlar sanmayın. Böyle bir özerklik verilir ise Fransızlar İngiltere'nin istediği Musul ve Filistin petrol sahasını Milletler Cemiyetinde veto edebilirdi.11 Böyle bir şeyin olmasını İngiltere tabi ki istemeyecektir. Fransa ise kendilerinin ele geçirecekleri toprakların bazılarının Araplara vadedildiğini sonraları öğrenecekti. Filistin yönetiminin kime kalacağı ise başlı başına bir sorundu. 3 dinin de kutsal saydıkları topraklarda İngiltere ve Fransa'nın hak talep etmesi oldukça anlaşılabilir bir şeydir. Tabii ki Filistin gibi zengin tarihi unsuru barındıran coğrafyada iki tarafın antlaşması mümkün olmadı ve Filistin'i uluslararası bir yönetime bıraktılar. Bu sonuçtan iki taraf da memnun değildi. Lakin iki taraf da diğer tarafın üstünlüğünü kabul etmeyi göze alamıyordu. Gelecekte aynı emperyal gücünü devam ettirmek isteyen İngiltere, bu gücün petrolden geçtiğini çok iyi biliyordu. Almanların o dönem yaptığı çalışmalar göstermişti ki Musul muhteşem petrol kaynaklarına sahipti. İngiltere kesinlikle burayı kontrol etmeliydi. Zaten İngiltere Hükümeti, ülkesinde mevcut bulunan muhalefeti -ki bu muhalefet, savaşın sürüp gitmesiyle finansal olarak çökmeye başlayan bir İngiltere'den yakınıyordu- gelecekteki petrol üretiminin kazançlarıyla İngiltere'nin kaybedeceği finansal açığın kapatılacağını söylüyordu. Lakin bir sıkıntı vardı. Sykes-Picot ile kumun üstüne cetvelle çekilen sınırda Musul üstte yani Fransa'da, Kerkük ise altta yani İngiltere'de kalmıştı. Ama İngiltere, bu sorunu daha sonraları Clamenceau-Lloyd George Antlaşmasıyla çözecek ve Musul'un kendisinde kalmasını sağlayacaktı. Geriye kalan asıl problem ise, aynı dönemde Amerika'da bulunan Woodrow Wilson idi. İngiltere, emperyalist politikalara karşı çıkan Wilson'dan gelebilecek bir eleştiriden çekinmemiş değildi. İngiltere, Wilson tarafından çok ağır bir eleştiriye maruz kaldı. Wilson, barış koşullarından Britanya'nın kar elde etmesine ciddi bir biçimde karşı olduğunu belirtmişti. Filistin ve Mezopotamya'da bir İngiliz mandasına asla izin vermeyeceğinin haberleri İngiliz hükümetini oldukça kaygılandırmıştı. İngiltere ve Fransa'nın emellerini besleyen ve hayallerini süsleyen Filistin, daha önce belirtildiği gibi uluslararası bir yönetime bırakılmıştı. Savaş uzuyor ve barış sürecinden gitgide uzaklaşılıyordu. Bir yanda Arap faktörü diğer yanda Fransa faktörü ve öbür taraftan ise Amerika faktörüyle uğraşan İngiltere yorulmaya başlamıştı. Ayrıca Filistin'de bir Fransa unsuru olması kesinlikle İngiltere'nin emperyal çıkarlarıyla örtüşmüyordu. Tam da burada İngiltere, Filistin politikasını değiştirecektir. İngiltere, uluslararası yönetime bırakılması sonucunu lehine çevirmek için bu bölgede birden Yahudiliği desteklemeye başlayacaktır. Böylelikle Fransa'nın bölgedeki çıkarlarına bir darbe indirmiş olacaktı. Daha da önemlisi, bu şekilde Yahudileri destekleyerek arkalarına Yahudi desteği almış olacaklardı. Amerika'da büyük bir Yahudi nüfusu bulunuyordu. Ve Britanya böylelikle Wilson'un anti-emperyalist tavrına uymuş görünecek ve Wilson'u susturacaktı. Ayrıca Rusya ve Almanya Yahudilerinin de sempatisini kazanacaklardı. Yahudilerin rüyalarını gerçekleştirecekleri için Britanya'ya minnettar olacaklarını düşünmüşlerdi. Bütün Yahudi tarafı ve Amerika bu projeye sıcak baktı ve destek verdi. Çünkü bölgede bir Musevi devleti bulunması Batı'nın Orta Doğu politikalarını sağlamlaştıracaktı. Her şey güzel gibi görünse de diğer yandan Araplar'ın bu hamleye çok sinirleneceği aşikar idi. Fakat Balfour Deklerasyonu yapılacak ve İsrail Devleti ufukta görülecekti. Bu konu mevzu bahisken Fransa'nın Suriye'de yapmış olduğu şeylere değinmemek olmazdı. Fransa, bu bölgeyi olabildiğince etnik ve dini parçalara bölmek amacıyla çalışıyordu. Zaten parçalara ayrılmış bölgede olan ayrıştırmaları arttırıyordu. Çünkü ne kadar çok ayrıştırma yaparsa o kadar çok başarılı olacaktı. Ne kadar farklı unsur bölgesi olursa, gelecekte o kadar güçsüz bir Suriye ve Orta Doğu olacaktı. Lübnan'a Hristiyan unsurları doldurmaya çalışacak, Suriye'yi 4 farklı bölgeye bölecek olan Fransa bu yaptıklarında başarılı olacaktır. Kuzeyde Halep , batıda Alevi bölgesi , merkezde Şam ve güneyde Cebel el-Dürzi şeklinde dört bölgeye ayrılmış olacak olan Suriye'de bunun etkileri günümüze kadar tüm şiddetiyle yansıyacak ve bölgeyi kan götürecektir. Bu bölgeler farklı etnik yapılanmaya daha önce de sahipti lakin buralarda mevcut bulunan dini ve etnik ayrımın arttırılması politikası, bölgedeki çatışmayı ve ayrışmayı hızlandırmıştır. Bu yapılan etnik ve dini bölgesel ayrım bugün Suriye bölgesinde aktif savaşın nedenlerindendir. Sykes-Picot Antlaşması tam anlamıyla uygulanamamış olsa dahi bugün bile etkileri sürmektedir. Bu antlaşmanın bütünüyle uygulanamamasında Türk Kurtuluş Savaşı ve Bolşevik İhtilali'nin payı varsa bile Sykes-Picot'un zamanın ruhuna uygun olmaması da tam anlamıyla uygulanamamasının önündeki engellerdendir. Özellikle Filistin'de Fransa ve İngiltere'nin karşılıklı çıkar çatışması sonucu gerçekleştirilen siyasi olaylar günümüzde etkileri hala ağırlıkla hissedilen Müslüman-Yahudi çatışmasının bir numaralı tarihi arka planını oluşturmaktadır. Batı'nın cetvelle çizdiği topraklar, bu gibi emperyal çıkarlara maruz kaldığından dolayı, bugün bile savaş ve korkunun etkilerini derinden hissetmektedir. Bu tip bir antlaşmanın varlığı bize göstermektedir ki Batı'nın Orta Doğu üzerindeki emelleri, çıkarları ve istekleri oldukça büyüktür. = Aslına bakarsanız treaty ve agreement sözcüğünün ikisi de antlaşma demektir. Fakat treaty daha çok, devletlerin yasal olarak birbiriyle antlaşmasını tanımlar. Agreement terimi ise daha genel bir mana taşıyor olup; iki kişi, iki kurum, iki aile, iki devlet arasındaki karşılıklı mutabakat şeklinde açıklanabilir. Linguistik açıdan böyle bir farklılık gördüğüm için belirtmek istedim. Zannediyorum kullanımda istisnaları var. = Lakin hop diye atlamamak lazım. Mısır'ı koruması için hayati öneme sahip olan İskenderun Limanı'ndan ziyade İngiltere'nin Mısır'ı kaybetmesinin üzerinden 17 yıl geçmiş oluyor. = Bu yazıda bir çok makaleden faydalanılmıştır. Fakat özellikle Ortadoğu'da Emperyalist Güçlerin Gizli Oyunu: Skyes-Picot Antlaşması makalesi ve James Barr, A Line in The Sand Kırmızı Çizgi kitabından oldukça fazla yararlanılmıştır. Okunmaları tavsiye edilir. = Lord Meston, Mr. Lloyd George's Memoirs, International Affairs, vol. 14, No.2, (Mart-Nisan 1935), s.243. = James Barr, A Line In The Sand Kırmızı Çizgi, Türkçeye Çeviri: Ekin Can Göksoy, Pegasus yayınları 2016, s.25. = David Garnett, The Letters of T.E. Lawrence (Londra, 1938), s.193-4, Lawrence'dan Hogarth'a, 18 Mart 1915. = Risley, Dart Brooks, British Interests and The Partition of Mosul, BA Thesis, The University of Texas at Austin, May 2010. = Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, Büyük Güçler, Maşalar, Gizli Antlaşmalar ve Türkiye'nin Taksimi, Çeviri Şerif Erol s.10. = Ross Burns, The Monuments Of Syria, Londra 1992, s.91. = Elie Kedourie, England and The Middle East, The Destruction of The Ottoman Empire 1914-1921, Mansell Publishing Limited, London 1987, s.98. = C.M. Andrew, A.S. Kanya-Forstner, Doğu Sorunu 1774-1923, Uluslararası İlişkiler Üzerine Bir İnceleme, Çev. İdil Eser, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2010. s.82. = İsmail Şahin, Cemile Şahin, İsmail Şükür, Ortadoğu'da Emperyalist Güçlerin Gizli Oyunu: Skyes-Picot Antlaşması The Journal of Academic Social Science Studies, 2015."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oruc-tutan-ile-tutmayan-bir-olur-mu/", "text": "Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş ayı. 11 ayın sultanı Ramazan Hoş geldin. Yüce Rabbimiz bütün nimetlerini kainat sofrasında biz kullarına ikram ediyor. Bir gün içerisinde sabahtan akşama kadar istediğimizi yiyoruz, içiyoruz elhamdülillah. Bu sürekli yeme içme haleti sebebiyle nimetlere verdiğimiz kıymet azalıyor. Bu nasıl bir yemek, çorba soğukmuş, bu et tam pişmemiş gibi sitemlerle şikayet ediyoruz. Susadığı her anda su içebilen bir kişi ile sıcakta aşırı terlemiş, su kaybetmiş bir kişinin ilk fırsatta su bulup içtiği andaki his, afiyet hiç bir olur mu? İşte Ramazan ayında tutulan oruçla cumhurbaşkanından halkın en alt kademesine, zengininden fakirine kadar herkes iftar vaktini, Rabbimizin buyurunuz emrini çıt dahi çıkarmadan Allah'u Ekber sesini saniyelerini hesaplayarak bekliyor. Ey ne kadar da az düşünen insan! Eğer elindeki nimetlerin sahibi sensen istediğin vakit dilediğince harca. Elbette bir yerde bitme endişesi yaşayacaksın veya lezzetin giderek azalacak, tatmin olamayacaksın. Ama hiç şüphe yok ki gelmiş geçmiş ve şu zamanda bütün insanlara her sene nimetlerini hazırlayıp kainat sofrasında biz kullarına sunan Yüce Rabbimiz'dir. İnsan bu nimetlerin asıl sahibinin kendisi değil Allah'ın olduğunu oruç ile anlar. Sokakta gördüğü kuru ekmeğe tamah etmeyen insanlar ancak ve ancak oruç ile o kuru ekmeğe muhtaç olanın halinden anlayabilirler. Nice litre litre suları israf şelalesine dökenler ancak oruç ile tek su damlasının kıymetini idrak edebilirler. Kişi Ramazan'da oruç tutarak nefsinin firavunluğunu kırar, yerle bir eder. İnsan ne kadar da aciz olduğunun farkına varır. Rahman ve Rahim olan Allah'a muhtaç olduğunu hatırlar, elindeki nimetleri kendisine bahşeden Allah'a sonsuz hamd-u sena eder, şükreder. Kul olduğunun bilincine varır ve ibadete yönelir. Misal; Ramazan dışında bir günde ne kadar üzücü ve yazıktır ki farz olan beş vakit namazını kılmayan veya bir kısmını kılan, cumadan cumaya cami yüzü gören kimse ne güzel, hoş, mutluluk verici bir çelişkidir ki Ramazan ayında teravih namazını kılmak için camiye gider saf tutar, 33 rekat namazı kılar. Allah'u Ekber der secdeye gider. Allah'a en yakın olunulan anda belki de kulluğunun üst mertebelerine tırmanır. Yine Ramazan dışında bir zamanda şahitlik etmemiş kulakların pası, imsakta sabah ezanında okunan Es-salatu hayrun mine'n nevm sesiyle silinir, kirlerden arınır. Ey yanılmış ve yanılgısında ısrarını sürdüren nefis sahibi insan! Sana küçücük bir hediye alan kimseye teşekkürlerini iletmekten geri kalmazken; seni eşsiz bir güzellikte, muhteşem bir surette yaratan ve önüne kainatın nice nimetlerini seren Rabbimize şükrümüzü bildirmemek ne kadar büyük bir ahmaklıktır, hakarettir, cahilliktir, nefisperestliktir düşün ve anla. Nedir bu şükrün yolu diye sorarsan bedenin şükrü oruçtur. Sen oruç tut ki oruç da seni tutsun."} {"url": "https://parlakjurnal.com/orumcek-adam-evden-uzakta-film-incelemesi/", "text": "Filmin orijinal adı Spider-Man: Far From Home. Yine birçok ünlü ismi görüyoruz bu filmde. Tabi önceki Yenilmezler filmlerinde olan birçok kahraman bu filmde yok. Ama Örümcek Adam karakterini canlandıran Tom Holland iyi bir oyunculuk çıkarmış. Marvel de her zamanki gibi güzel bir film yapmış. İçinde elbet hatalar olabilir ama ne demiş atalarımız; hatasız film olmaz. Örümcek Adam Evden Uzakta isimli filmimizin konusuna gelirsek, bizim çocuk Peter Parker her zamanki gibi boş işler, tatil derdinde. Arada aşk-meşk işleriyle biraz kafası karışmış buluyoruz kendisini. Sonra yine tabi kötüler buluyor. Bu filmde Hydro-Man olarak da bilinen Dr. Mysterio ile de karşılaşıyoruz. Zaten fragmanda da gördük kendisini. Filmde bence aşk-meşk işleri biraz fazla abartılmış. Filmde illa gençler var diye bu kadar yapılması biraz tadını kaçırmış. Yani bu sonuçta bir teen filmi değil, Marvel filmi. Teen filmini Disney yapsın kardeşim. Filmin bir yerinde kız diyor ki aynen böyle, internetten okuduğun her şeye inanmaya devam et. Ama orada çocuk sadece yazılan şeyi yazanın adını da vererek söylüyordu, ortada bir inanma durumu yok ki. Yani bence bu filmdeki hatalardan birisi. Bu arada evet doğru, internetten okuduğumuz her şeye inanmamamız gerekir. Filmi izlerken bazı yerlerde dikkatli izlemeniz gerek çünkü gerçeklik çok değişken olabiliyor; aynı Thanos'un Yenilmezler filmlerinde yaptığı gibi. Avengers: Endgame'i izlemediyseniz tabi önce onu izleyin, sonra gelip Örümcek Adam Evden Uzakta filmini izleyin. Çünkü izlemediyseniz dikkat bu cümleler sizin için spoiler olabilir. Filmi izlerken dedim ki; belki Demir Adam ileride karşımıza tekrar çıkar. Çünkü filmde baya gönderme yapılıyor ve anılıyor. Ne bileyim, belki yapay zeka davranışlarından, konuşmalarından ve hareketlerinden yararlanarak onun bir benzerini yapabilir. Ve bu ileride karşımıza bir yapay zeka akıl hocası şeklinde veya Tony Stark'ın hologramı şeklinde çıkabilir. Demedi demeyin. Filmde kötü halk Kree'lere de bir vurgu yapılıyor ama hadi hayırlısı. Ama bunu filmin sonuna doğru anlıyoruz, bu vurgu yapan ismin Kree'ler ile ne işi var diye. Yapay zekanın kötü ellere düşünce nasıl zarar verebileceğini de bu filmden öğrenmiş oluyoruz. İnsanlar inanmaya meyillidir. Bu günlerde her şeye inanıyorlar. Buyrun bu da filmden sevdiğim bir söz. Ayrıca oyunculardan biri de bir Türk'müş. İsim listesine bakarken fark ettim. Filmde Dimitri'yi oynayan kişi: Numan Acar. Filmde ayrıca Tony Revolori tarafından canlandırılan Flash Thompson'ın da anne-babasında bir iş var ama çözemedim. Spoiler vermemek için tam söylemiyorum ama anne-babası ile ilişkisinde bir sorun olabilir ve bu sonraki filmde konuya dahil olabilir. Bir de son zamanlarda Marvel'in kırmızı saçlı-beyaz tenli insanlar yerine siyah tenli-siyah saçlı insanlar oynatmasını bu filmde de görüyoruz. Normalde Örümcek Adam'ın sevgilisi Mary Jane bildiğiniz gibi kızıl bir karakterdi. Resme bakarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ginger kelimesi aynı zamanda Türkçede zencefil demek. Gayet normal. Sonuçta çizgi/hayali bir karakter. Ama biz gerçek dünyada yaşıyoruz. Yorumunuz için teşekkürler. 2002 yapımlı Örümcek Adam filmi benim favorim. Bu seriden sonra çıkan hiçbir filmi beğenemedim. Ama bir de buna şans vermek istiyorum. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/osmanli-doneminde-balkan-kadinlari-kitap-incelemesi/", "text": "Amile Buturovic ve İrvin Cemil Shick'in derlediği bu kitap, Osmanlı Dönemi boyunca Balkan kadınları ve rollerinden bahsetmiştir. Bu dönemde Balkan kadınlarının güç sahibi oluşu, farklı yönlerle okuyucuya anlatılmak istenmiştir. On iki bölümden oluşan kitapta her bölümde dönemin Balkan kadınlarının farklı konular üzerinden ele alındığı makaleler bulunmaktadır. İlk makale Olga Augustinos'un Doğulu Cariyeler, Batılı Metresler: Prevost'nun Histoire d'une Grecque moderne'i adlı makalesidir. Bu makale Theophe adında Yunanlı bir kadının hikayesini ele almaktadır. Doğu ile batının arasında ki farklılıkların çokça vurgulandığı bu makalede Theophe doğulu geçmişini reddedip batılılaşmaya çalışan bir kadın konumundadır. Theophe'yi harem hayatından kurtaran batılı bir diplomat ile arasında geçen anlatım ile batılı bir erkeğin doğudan farklı yaklaşımı vurgulanmıştır. Theophe'ye göre ise onu doğulu geçmişinden kurtaracak durumun iffet kavramı olduğu ve bunun da cinsellikten uzaklaşarak gerçekleşebileceğini düşünmesi okuyucuyla buluşmuştur. Bahsi geçen bu kavram doğu ile batı arasında bir köprü vazifesi görmüştür. Kitabın ikinci bölümü bir diğer makale Patricia Fann Bouteneff'in Zulüm ve İhanet: Pontus Rum Masallarında Kadın ve Erkeklerin Dünya Görüşleri ile devam etmiştir. Makale genel olarak Pontus masallarında kadınların ve erkeklerin masal anlatım tarzlarının farklılıklarına, kadınların gözünden bakarak bahsetmiştir. Sürüldükleri topraklarda etnik bir azınlık olan Pontusluların anlattığı masalların kadın ve erkek fark etmeksizin masal içeriği olarak bir farklılık göstermeyeceği kesin sonuç olarak vurgulanması, masal detayları içinde de olsa hiçbir cinsiyetin üstünlüğünün bulunmadığını göstermektedir. Ancak Pontuslu kadın anlatıcıların kadın karakterlerinin namuslarına sahip çıktıkları da belirtilmiştir. Kitabı derleyenler arasında bulunan Amila Buturovic kitabın üçüncü bölümünde Aşk mı, Ölüm mü? Geleneksel Boşnak Türkülerinde Kadınlar ve Sorunların Çözümü adlı makalesi ile okuyucularla buluşmuştur. Makalede bahsi geçen türkünün sözleri eklenerek daha da anlamlandırılmasıyla toplumsal gücün sadece erkekler tarafından oluşturulup yine bu gücün sadece erkeklerde bulunmadığını kadınları göz önünde tutarak göstermiştir. Türkünün Osmanlı'nın kültürel yapısını da düzenleyici görüntüsü bahsedilmiş ve dikkat çekmiştir. Dördüncü makaleye geldiğimizde Osmanlı Dönemi'nde vakıf kuran kadınlardan bahsedilen bir makale ile karşılaşmaktayız. Kadınların vakıf kurmak için serbestçe mahkemeye gidebilmesinden bahsedilerek bu konuda ki kadınların rahat bir konumda oluşu dikkat çekmektedir. Makalede az gelirli ve varlıklı kadınların vakıf kurmasındaki farklılıklar ele alınmıştır ve az gelirli kadınların mal mülk bağışlayarak vakıf kurdukları belirtilmiştir. Varlıklı kadınların ise daha çok eşlerinin bilinen kişiler olması sebebiyle eşlerinden bağımsız vakıf kurup kurmadıkları tam kestirilememiştir. Lakin iki tarafta da tek bir sonuca varılmıştır ki bu dönemde kadınlar toplumda vakıf kurarak aktif rol oynamışlardır. Beşinci makalede kadın tütün işçilerinden bahsedilmiştir. Kadın tütün işçilerinin bu mesleği aslında benimsemediğini sadece zamanı geldiğinde evlenmek için bir drahoma birikimiyle köprü görevi görmesi vurgulanmaktadır. Tütün işinin kadınların olgunlaşması için de bir basamak olduğu söylenilen bu makalede o dönemde kadınlara toplumsal eşitlik için bir cesaret katmaktadır. Genellikle kadınların benimsemediği tütün işçiliği yine de meslek fark etmeksizin toplumda söz sahibi olma adına bir gereklilik arz etmektedir. Altıncı makalede Hristiyan Rumeli kadınlarının evlilik sorunlarına değinen bir makale görmekteyiz. Makaleyi okuduktan sonra kadınların toplumda daha zayıf bir konumda kalmaları sebebiyle yaşanan evlilik sorunları sonucunda mahkemelere başvurmak zorunda kalmaları fark edilmiştir. Makalede evlilik ve boşanma konularında önem arz edildiği belirtilen Osmanlı kadı mahkemeleri, Müslüman kadınlara nasıl davrandıysa Hristiyan kadınlara da aynı şekilde davrandığından bahsetmiştir. Burada kadı mahkemelerinin dinsel bir ayrım yapmayarak eşitliği vurgulaması okuyucuya aktarılmıştır. Lakin Ortodoks kilise kanunlarına göre ise bunun tam tersi olduğu yansıtılmıştır. Ortodoks kilisesine göre ise kadın ve erkeğin konumu eşit olmadığı söylenmiştir. Yedinci makalede Balkan kadınları, moda ve Avrupalılaşma konusunda bir yazı ile okuyuculara sunulmuştur. Makalede kadınların ve erkeklerin kıyafet tarzları ve seçimlerindeki farklılıklar açıkça belirtilmiştir. Erkeklerin kıyafet konusunda daha kısıtlı olduğunu vurgulayan makale kadınların ise bunu reddettiğini ve Avrupa modasına daha çok yöneldiğinden bahsetmiştir. Kıyafet tercihinin ve Avrupalılaşmanın özgürlük kavramı ile bağdaştırabildiğimiz bu yazıda görünüşün kültürel değerlere vurgu yaptığını çıkarabiliriz. Sekizinci makale geçmiş dönemde vampir inanışların bulunduğu ve bu inanışlarda kadınların rolünden bahsedilmiştir. Dönemde ölen kişilerin vampir olabileceği inanışına karşı kadınların rolünün önemli olduğu ve daha çok ölünün gömülmesi ile ilgilenen kadınlar, ceset yıkamak, giydirmek gibi yakın derece rolde bulunmalarıyla görevlerinin önemine vurgu yapılmıştır. Ölünün matemini tutmanın bile kadınların omuzlarında olduğu bu dönemde, kadınların kırsal yerlerde vampir saldırılarından koruyucu bir anahtar olduğundan bahsedilmektedir. Eski dönemin bu inanışına erkeklerden çok kadınların rolünün fazla olması dikkat çekmektedir. Dokuzuncu makalede Osmanlı Dönemi'nde Hristiyan kadınlarından bahsedilmiştir. Dönemin Hristiyan kadınlarının Osmanlı mahkemesine gitmesinin tepkiye neden olduğundan söz edilen makalede, sorunların çözümü için bu mahkemeye gitmenin Ortodoks Kilisesi'ne aykırı bir davranış olduğu söylenmektedir. Kadınları kişisel sorunların açıklanmasının pek kolay olmadığı çünkü olası sorunlar için kadının hiçbir çözüm odaklı harekette bulunmadığı anlamına geldiği anlatılmaktadır. Bu yüzden Osmanlı mahkemesinin önemli olduğunu söyleyen makalede Hristiyan kadınlar içinde bu mahkemenin son çare olduğu belirtilmiştir. Böylelikle Osmanlı mahkemesini Ortodoks Kilisesi'nden ayıran kadın odaklı bu durum aradaki farkı ortaya koymaktadır. Onuncu makale bizlere cinsel ilişkinin Osmanlı Balkanlarında ulusal çatışmayı temsil etmek için kullanıldığını yani cinsel şiddetin siyasi bir anlam çıkarttığını ifade etmektedir. Bu dönemde cinsel konuda erkeklerin kadınlara karşı söz geçirmenin Osmanlı egemenliğini temsil ettiğinden bahsedilmiştir. Hristiyan kadınların bu dönemde korunmaya ihtiyacı olduğu ve şiirlerle Türklere karşı bu konuda sitem sözleri dikkat çekmektedir. Makale erkeklerin kadınları koruma adına denetleme sahibi olarak haklarını da gasp ettiğini belirtmiştir. Sonuçta Hristiyan kadınların Türkler tarafından olumsuz koşullara maruz kaldığını belirten bu makale konuyu görsellerle özetleyerek okuyucuya daha açık bir şekilde ifade etmiştir. On birinci makaleye geldiğimizde yazar Mırna Solic, Hırvat şair Luka Botic'in gözünden Osmanlı Dönemi'ndeki Boşnak kadınlarından bahsetmiştir. Bir şair olan Botic, Dalmaçya ve Osmanlı İmparatorluğu'nun arasında iki farklı dinin birlikte var olduğunu öne sürmüştür. Boşnak kadınları toplumsal yaşamın bir parçası olarak gösteren şair, kadının toplumda önemli bir rol oynadığının altını çizmiştir. Şiirlerden örneklerde verilen bu makale anlatımı çok daha belirgin şekilde okuyucuyla buluşturmuştur. Sadece kendi dilinde yazmayan Botic, Türkçe ve Arapça dillerini de kullanarak kültürleri daha iyi yansıtmak istemiştir. Kadınları toplumsal konuda coşkulu bir şekilde ifade eden bu makalede kadınların gücü kusursuz şekilde yansıtılmıştır. On ikinci ve son makale ise Osmanlı Bosna'sındaki kadınların kayıp eşlerini konu almıştır. Dönemdeki Boşnak kadınların eşleri sağ veya ölü yani hangi durumda olduğu bilinmeden ortalıklarda olmayışı sebebiyle bazı hakları Hanefi hukukçuları tarafından engellendiği okuyuculara sunulmaktadır. Hanefi kadılarının erkek haklarının hepsini kadın haklarının ise bazı kısımlarını korudukları belirtilmiştir. Boşnak kadınlar ise bunu farklı mezheplere başvurarak çözmüşlerdir. Makale farklı mezheplerin kadın hakları konusundaki farklılıkları ortaya çıkartarak Boşnak kadınların eşlerinin kaybolduğunda atacağı adımları gözler önüne sermiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/osmanli-turk-batililasmasi/", "text": "Batıda gelişen Rönesans ve Reform ile büyük bir aydınlanma gerçekleşirken bu aydınlanma ile birlikte sanattan askeriyeye kadar birçok konuda yenilikler yapıldı. Bu yeni adımlarla beraber coğrafi keşifler ve onun sonuçları gerçekleşmeye başladı. Coğrafi keşiflerle Batı gitgide zenginleşirken Osmanlı ne yazık ki coğrafyanın önemini kavrayamayıp bu yarışta başarılı olamamıştır. Bunun gibi etkilerle birlikte, Osmanlı'nın süregelen askeri galibiyetleri 17. yüzyılın sonuna doğru sekteye uğrayacak ve Osmanlı gerçek anlamda yenilgi ne demek onu öğrenecektir. Osmanlı, yenilgiyle tanışmasıyla beraber bu sorunun nedenini araştırıp ıslahat ve batılılaşma hareketlerine ilk olarak ordu ile başlayacaktır. Bu önemli bir noktadır. Yani Türklerin batılılaşması-modernizasyonu ordu ile olmuştur. Şunu belirtmek isterim; Türkler, tarih sahnesinde daima yeniliğe ve değişime açık bir toplumdur. Tarihe baktığınız zaman, farklı coğrafya ve farklı unsurlara sahip bölgelerde her zaman farklı bir Türk topluluğu göreceksiniz. Yani Türkler bulunduğu coğrafyaya hızlı bir şekilde uyum sağlamayı biliyorlar. Asya'nın eteklerinde atçılığın kitabını yazan Türkler; Anadolu'nun topraklarına ise hemen uyum sağlayıp piyade ordusuna geçiş yapabiliyor. Biliyorsunuz, Osmanlı Ordusu piyade ordusudur. Asya'daki Türkler ise hiçbir şekilde piyade olmayıp atlıdırlar. Türkler gerekirse din kavramını, yaşayış tarzını da çağa ve coğrafyaya uydurmasını bilmiş ve bunun yanında kendi kültürünü korumayı da başarmıştır. Çöküş dönemine yaklaştıkça yenileşme hareketleri padişah ve bazı üst düzey Osmanlı yöneticileri tarafından planlanıp destekleniyordu lakin ıslahat ve yenileşmeye karşı olanlar da bulunuyordu. Bu iki kesim arasında bir nevi savaş vardı. Yenileşmelere başlandı vak'a tiyatrolar oynandı, matbaa kuruldu lakin Patrona Halil İsyanı çıktı. Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bizde isyanlar Batıda olduğu gibi Biz açız! Biz fakiriz! Ekmek isteriz! diye çıkmaz. Bizdeki isyanların ilginç bir karakteri vardır. Bizim isyanlarımızın sloganları: Padişah gavur oldu! Sarayda kadınlarla zevk içinde! Orduyu kafirlere benzettiniz! Bunlar Frenk işi! şeklindedir. Bu gerçekten dikkat edilmesi gereken ve araştırılması gereken bir konudur. Tanzimat Fermanları, hukuk ve tıp fakültelerinin açılması, maliyenin düzenlenmesi, çağdaş üniversitelerin kurulması, askeri okulların, mühendishanelerin kurulması gibi yenilikler yapılagelecek ve bu iş günlük kılık kıyafetlerin çağdaşlaşmasına kadar sürecektir. Sonuç olarak, en başta belirttiğim gibi Osmanlı'da batılılaşma ve modernleşme hareketleri ordu ile başlamıştır ve bu gayet makbuldür. Çünkü Osmanlı ve Türk Batılılaşması bir zaruriyattır. Fikri bir ideolojisi bulunmaz. Bizde batılılaşma-modernizasyon, hayatta kalmak ve günün şartlarına ayak uydurmaktır. Türkler ne Bach dinleyerek ne Puşkin okuyarak ne Michelangelo tablolarına bakarak batılılaştılar. Türklerin batılılaşması bir modernizasyon olup savaş ve hayatta kalma mücadelesidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/osmanlida-toprak-duzeni/", "text": "Osmanlı'da toprak düzeni, toprak yönetimi nasıldır bu konulara değinmeden önce ilk olarak toprak nedir ona bakmamız gerekecek. 1988 yılına ait Türkçe Sözlük toprağı şöyle tanımlıyor: Yer kabuğunun, toz durumuna gelmiş türlü kütle kırıntılarıyla, çürümüş organik cisimlerden oluşan ve canlılara yaşama ortamı sağlayan yüzey bölümü. İnsanla doğrudan ilişkili olduğu için çoğu alanda ve konuda topraktan bahsedilir. Osmanlı'da toprağın devlet düzeni içerisindeki önemi de bu konular içerisinde incelenir. Bu yazımızda Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan bu yana sistemleşen toprağı değerlendirme şeklinin son halini genel hatlarıyla incelemeye çalışacağız. Büyük savaşlar hep topraklar için yapılmıştır. Doğduğumuz toprakların bizi sarmalayan sevgisi, ondan uzaklaştığımız her gurbet zamanlarında tarifi mümkün olmayan şekilde özlemini hissettirmiştir. Osmanlı Devleti'nde toprak düzeni İslam hukuku esas alınarak sınıflandırılır ve idare edilirdi. Buna göre toprak, ülkeyi Allah adına yöneten padişaha aitti. Padişah toprağı istediği gibi tasarruf edebilirdi. Fethedilen bir araziyi askerlerine verebileceği gibi devlet malı veya vakıf haline de getirebilirdi. -1- Osmanlı Devleti'ndeki toprak düzeni aslına bakılırsa Anadolu Selçuklu ve Büyük Selçuklu Devletlerinin toprak düzeninin bir devamı sayılır. Zaten tarihte öyle baştan yaratmak diye bir kavram yoktur, eserler üstüste binerek gelişir. -2- Toprağın tüm mülkiyeti devlete aittir. Fakat bazı koşullarda kullanım hakkı halka da verilmiştir. -3- Halk bu toprak ile geçinir ve yaşamını idame ettirir. Devlet ise bu topraktan vergi alır. Bu, çift taraflı bir çıkar ilişkisine dayanır. Osmanlı toprakları mülk ve mülk olmayan topraklar olmak üzere başlıca ikiye ayrılırdı. Mülk topraklarının mülkiyeti ve tasarruf hakkı şahıslara aitti. Mülk sahibi toprağı satabilir, hibe edebilir veya vakıf haline getirebilirdi. Osmanlı Devleti'ndeki toprak düzeninde arazinin büyük bölümü mülk olmayan topraklardı. Miri arazi olarak adlandırılan bu toprakların mülkiyeti devlete aitti. Devlet miri arazileri genellikle tımar sistemi içinde değerlendirirdi. Tımar sistemine göre miri arazilerin kullanım hakkı, toprağı işletmek şartıyla, üzerinde yaşayan halka bırakılırdı. Osmanlı Devleti'nde miri toprakların bir bölümü tımar sistemi dışında tutulurdu. Bu topraklar yine devlet tarafından, bir takım işlerin görülmesi amacıyla mukataa, paşmaklık, yurtluk, ocaklık, malikane ve vakıf adlarıyla bölümlere ayrılmıştı. Bu tip arazinin mülkiyeti şahıslara yani halka aitti. Gayrimüslimlere ait topraklara denir. Sahipleri topraklarını satabilir ya da miras bırakabilirdi. Bu tür toprakların sahipleri devlete Harac-ı Mukassem ödemek zorundaydı. Ayrıca bu toprakların sahipleri ispençe adı verilen bir vergi öderdi. Mülkiyeti devlete ait olan bu topraklar ekilip biçilmesi ve işlenmesi amacıyla çeşitli kişilere bırakılmıştı. Miri araziler kullanım şekillerine göre çeşitli bölümlere ayrılmışlardır. Devlete çeşitli şekillerde yararlı olan kişilere, devlet memurlarına ve diğer görevlilere gelirleri maaş karşılığı olarak verilmiş olan topraklardır. Bu arazilerdeki çiftçiler, ödeyecekleri vergileri devletin atamış olduğu toprak sahiplerine verirlerdi. Bu kişiler, topraklardan elde ettikleri gelirler karşılığında, cebelü denilen atlı askerler yetiştirerek bölgedeki can ve mal güvenliğini sağlardı. Böylece devlet hazinesinden memur ve sipahi maaşları için ayrıca para çıkmamış olurdu. Dirlikler, elde edilen vergi gelirlerine göre has, zeamet ve tımar olarak ayrılmıştır. Bu topraklar, rütbe ve derecelerine göre maaş karşılığı olarak devlet memurlarına ve sipahilere dağıtılmıştır. Bu memur ve sipahilere genel olarak toprak sahibi anlamında; 'sahibi arz' denilmiştir. Toprak sahipleri topladıkları vergilerin belirlenen miktarını maaş karşılığı olarak alıp, geri kalan kısmıyla, belirlenen sayıda asker yetiştirilerdi. Yıllık vergi geliri 100.000 akçeden daha fazla olan dirliklerdir. Bunlar; padişah, şehzade, Divan üyeleri, beylerbeyleri ve sancak beyleri gibi üst düzey yöneticilere verilirdi. Has sahipleri dirliklerinin gelirine göre silahlı ve savaşa hazır asker beslerdi. Yıllık geliri 20.000 akçe ile 100.000 akçe arasında olan dirlik topraklarıdır. Zeametler, orta dereceli devlet memurlarına, kadılara, hazine ve tımar defterdarlarına, alay beylerine, kale muhafızlarına, Divan katiplerine verilirdi. Zeamet sahibi de, vergilerin belirlenmiş kısmıyla kendi ihtiyaçlarını karşılar, geri kalan bölümüyle de cebelü denilen asker beslerdi. Yıllık geliri 3.000 akçe ile 20.000 akçe arasında olan dirlik topraklarıdır. Tımar sahipleri gelirlerinin üçbin akçesini kendi geçimlerine ayırırlardı. Buna kılıç tımarı deniliyordu. Geri kalan her üçbin akçe için bir cebelü yetiştiriyorlardı. Tımarlar; eşkinci, mus-tahfaz ve hizmet tımarı olmak üzere üçe ayrılmıştır. ''Ey bütün cihana bedel Türk eli, Tarih bir nehir ki coşkundur seli, Miri araziyi ekip biçen halka ve köylüye reaya denirdi. Bunlar vergileri, devlet o yeri hizmet karşılığı kime vermişse ona ödüyorlardı. Dirlik sahiplerine de sipahi denirdi. Reaya toprağı ekip biçmek ve bakımıyla yükümlüydü. Tımar rejimi içinde tımar sahiplerinin ve reayanın hakları karşılıklı olarak düzenlenmiştir. Hiçbir zaman reayanın toprağı bırakıp gitmesine tımar sahibi izin vermezdi. Sipahi'nin çift bozan denilen bir tür tazminat vergisi alma hakkı vardı. Bunun yanında haksızlığa uğrayan köylünün de şikayet hakkı vardı. Eğer sipahi haksızsa hakkında işlem yapılır, dirliği elinden alınırdı. Bu arazilerden toplanan gerlirler kalelerin muhafızlarına ve tersane giderlerine harcanmak üzere harcanır. Geliri padişahın kızlarına ve eşlerine ayrılan topraklardır. Geliri doğrudan devlet hazinesine aktarılan topraklardır. Mukataa arazilerden vergi gelirleri iltizam yoluyla toplanırdı. Üstün hizmetleri nedeniyle bazı devlet görevlilerine verilen topraklardır. Gelirleri; sosyal kurumların ve hayır kurumlarının yapılması, bu kurumlara ait giderlerin karşılanması için devlete veya şahıslara ait toprakların vakfedilmesiyle oluşan topraklardır. Vakıf toprakları satılamaz veya devredilemezdi. Vakıf topraklarından vergi alınmazdı. Yüksek dereceli memurlara emekli maaşı karşılığı verilen topraklardır. Dikkatli bir okuyucu olmanız çok güzel. Türkiye de yazardan ziyade, daha çok iyi okura ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle haklısınız. Değerli yorumunuz için asıl ben teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/otekilestirmenin-en-cirkin-yuzu-nazi-kamplari/", "text": "Naziler, ilk toplama kamplarını Hitler'in iktidarı ele geçirmesinin hemen ardından kurdular. Bu kamplardan 22 tane vardı ama her kamp ilginç ve acımasız infazlar barındırıyordu. Hemen infaz yapmıyorlardı, soykırım bu ya, onların tüm iş gücünden de yararlanıyorlardı. Çoğunluğu Yahudiler ve çingeneler oluşturuyordu. Öncelikle çalışacak durumda olanlar ve olmayanlar şeklinde ayırıyorlardı. Çalışacak durumda olmayanları doğrudan infaza yolluyorlardı. Gaz odalarına, gaz kamyonlarına veya Nazi hastanelerine... Gaz odalarında insanları büyük bir odada topladıktan sonra görevlilerin kapıyı kapatmasıyla ardından da içeriye zehirli gazların verilmesi ile infaz ediyorlardı. Gaz kamyonları da aynı mantıktı. Aracın içerisine egzoz verilmesi ile infaz gerçekleştirilirdi. Nazi hastanelerinde ise biraz daha insaflı davranılır, insanlar vurularak öldürülürdü. Bazen de organları alınıp insanlara satılırdı. Çalışacak güçteki insanları ise ölünceye kadar çalıştırırlardı. Zaten bu süreçte de insan kendi eceliyle ölürdü çoğu zaman. Bu insanları genelde kendi işlerini yaptırmak için kullanırlardı veya savaşta iş gücü ihtiyacı olduğu için sürekli çalıştırırlardı. Bunun haricinde, üstlerinden para kazandıkları bile olurdu. Özel kimya firmalarına işçi olarak kiralanırlardı. Kendi bünyelerinde çalışan bazı kişilere de ölen cesetleri fırına taşıtmakta ve üstündeki eşyaları aratmakta kullanırlardı. Artık çalışamayacak konuma geldiklerinde ise bir trene bindirir, onlara doğuya, kendilerine hayat kurması için gideceklerini söyler, onları katlederlerdi. Bazen de kurşuna dizer, günde 17.000 kadar Yahudi'yi öldürürlerdi. Tabii, çoğu kaynak farklı farklı sayılar yazıyor. Çünkü cidden kamplarda, savaş sırasında ölen insanları sayması güç. Ama toplam 6 milyon insanın katledildiği söyleniliyor bu kaynaklarda. Peki Nazilerin sonları ne oldu? Nazi Almanya'sının ırkçı diktatörü Adolf Hitler'in, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda yenilgisinin kesinleşmesinin ardından Sovyet askerlerine yakalanma korkusuyla eşi Eva Braun'la intihar etti. Ve Almanya İmparatorluğu'nu kurmak için milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Hitler, bir yeraltı sığınağında öldü. Hitleri iktidara getiren partilerin başında muhafazakar ve sosyal demokratlar gelmiştir..ABD .dünya tröst leride destek sağlamıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/otizm-spektrum-bozuklugu/", "text": "Etrafınızdaki çocuklara dikkat edin! Başkalarıyla göz temasına, ismiyle çağrıldığında bakıp bakmadığına, istediği bir şeyi parmağıyla gösterip göstermediğine, akranlarıyla oyunlarına ilgisine, tekrarlayan garip hareketleri olup olmadığına, konuşmasının normal gelişime göre geride kalıp kalmadığına dikkat edin. Az çok tahmin edilmiştir sözü otizme getireceğim. Hadi kısaca bir göz atalım otizme. Otizm terimini ilk defa 1943'te Avusturyalı Psikiyatrist Leo Kanner 'çevreye ilgisizlik ile dil gelişiminde anormallik, sosyal beceride eksiklik ve aynılıkta ısrarın' eşlik ettiği çocuklar için kullanmıştır. Şu anki tam adı Otizm spektrum bozukluğu olan hastalık, erken çocukluk döneminde sosyal iletişim/etkileşim bozukluğu ve sınırlı, tekrarlayan, olağan dışı ilgi, davranış ve aktiviteyle karakterize bir durumdur. Tüm bunlar zeka seviyesi ve zihinsel işlev kapasitesinden bağımsızdır. Fiziksel bir problemle değil davranışsal problemlerle karşımıza çıkar. Sıklığı hiç azımsanamayacak kadar fazladır. Tanımlandığı günden bu yana görülme sıklığı git gide artmıştır. Amerika Hastalığı Kontrol Merkezinin son raporuna göre 68 doğumda 1, dünyada ise %1 sıklıkta. Yani durum aslında sosyal bir meseleye dönüşmüş haldedir. Ülkemizde de yaklaşık bu sıklıkta olduğu düşünülür. Erkeklerde kızlardan yaklaşık 4-5 kat daha fazla rastlanır. Bu kadar sık gözlenen bir durum olmasına karşın hala net bir şekilde otizmin sebebini bilmiyoruz. Otizmde gen ve çevresel etkilerin bir arada etkide bulunduğu görüşü hakimdir. İkizler üzerinde yapılan çalışmalar ise genetiğin bir adım daha ön planda olduğunu gösteriyor. Ama şundan artık eminiz ki annenin çocuğuna ilgisiz davranması kesinlikle otizm sebebi değildir. Ve ayrıca aşılar ve aşıların içindeki timerosal'in otizme sebep olmadığı birçok çalışmayla gösterilmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri bir cıva bileşiği timerosal'in aşılardan kaldırılmasına rağmen otizmde artış gözlenmesidir. Bunun yanında otizme sebep olduğu düşüncesiyle kızamık, kabakulak, kızamıkçık aşısı kullanımında düşüş olduğu sıralarda kızamık salgınları yaşanmıştır. Henüz kesin bir tedavi söz konusu değildir. Tıbbi tedavi saldırganlık ve kendine zarar verme gibi durumları önlemek içindir. Günümüzde en etkili çözüm, erken tanı ve ardından etkinliği kanıtlanmış özel programlarla yoğun bir eğitimdir. Eğitim terapilerinden de en etkili olanı ise ''Erken Yoğun Davranışsal Eğitim''dir. Bu terapiler sayesinde otistik çocuğun sosyal becerileri geliştirilebilir, uygunsuz davranışları yönetilebilir ve dil gelişimi sağlanabilir. Zamanında ve doğru yapılan müdahalelerle otizm yönetilebilir. Otizm bir vazgeçiş değil bir başlangıçtır. Otizm pes etme değil bir azmetmedir. Akıcı ve bilgilendirici bir yazı olmuş, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/otomatik-portakal-kitap-incelemesi-anthony-burgess/", "text": "Kendisini; Mütevazi Anlatıcınız, dostunuz olarak tanımlayan ve sürekli kardeşlerim diye hitap eden -aslında herkese kardeşlerim diye hitap eden- kitabımızın kahramanı Alex'in hayat hikayesini anlatıyor Anthony Burgess. Yazar hakkında kitabın arkasında yazan şey gerçekten ilginçti. Beyin tümörü nedeniyle yazara 1 yıl ömür biçiliyor ve eşinin geçimini sağlamak için 12 ay içinde beş buçuk roman yazıyor. Daha sonra teşhisin yanlış olduğu anlaşılıyor. Açıkçası bu kitap bana hiç de aceleye gelmiş gibi gelmedi diyebilirim. Çok kısa sürede birçok travma yaşayan ve yaşatan bir gencin tam olarak kanuna zıt şekilde yaşadığı dönemle başlıyor. Alex ve üç kankası gece sokaklarda aklınıza gelebilecek her suçu işliyorlar: darp, hırsızlık, tecavüz... Zaten bu çocukların (çocuk diyorum çünkü Alex o zaman 15 yaşında) ağızlarından küfür ve argo hiç eksik olmuyor . Sadece onların değil o dönem gençlerin hepsi bu şekilde, bu yüzden de insanlar geceleri sokağa çıkamıyorlar. Aslında Alex hiç de sokak çocuğu gibi değil. Ailesi düzgün durumu iyi ve eğitmenleri tarafından ilgileniyor. Ama bu onu kendi kararlarını yani gençliğinin heyecanını yaşamaktan engelleyemiyor. İyiliğin sebebini aradıkları yok öyleyse neden tersini merak ediyorlar ki?. Kimsenin bu gençlere güvenmediği dönemde Alex'in hatası kendi kankalarına güvenmek oluyor. Ve gözlerini hapishanede açıyor. Bir deneye kurban gittiği için politik emellere alet edilmeye bile çalışılıyor. Yani anlayacağınız başına gelmeyen kalmıyor. Ve başına her gelenden sonra, her yeniden başladığında kendisine şunu soruyor: Eee ne olacak şimdi, ha?. Açıkçası başlarda tekdüzelik ve bence gereksiz argodan dolayı sıkıcı bulduğumu söyleyebilirim ama devamında kurgunun kesinlikle çok güzel olduğunu itiraf etmeliyim. Pekii neden şeker portakalı? Bunun hikayesi çok uzun, onu da okumak isteyenlere bırakalım. İyi okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/otostopcunun-galaksi-rehberi-kitap-incelemesi-douglas-adams/", "text": "Bu kitabı bana önerilmesiyle okumaya başladım. Sonra yorumlarına baktığımdaysa insanların ya çok sevdiğini ya da çok saçma bulduğunu gördüm. Açıkçası oranlama yaparsak ben de saçma bulan taraftayım. Tabi bütün kitaplarını okumadan da bu konuda kesin karar veremiyorum. Sonlarına doğru daha eğlenceli olsa da başlarında gerçekten sıkıldığımı söylemeliyim ve yazarın amacını da tam olarak anlayamadığımı düşünüyorum. Oluşturduğu yeni evrenle dünyamızı mı eleştiriyor, yeni bir evrenle insanların ufkunu mu genişletmeye çalışıyor yoksa sadece farklı dünyalara mı götürmeyi amaçlıyor anlayabilmiş değilim doğrusu. Kitap yalnız yaşayan bir adamın belediyenin elinden evini kurtarmaya çalışmasıyla başlıyor, sonundaysa aynı kişi beynini farelerden kurtarmaya çalışıyor... Bu arada asıl kahramanımızın adı Arthur. Neyse ben olaylara devam ediyorum. Belediyenin ona haber vermeden, oradan yol geçeceği için, evini yıkmaya çalışmasına karşı çıkıyor ve evini yıkacak iş makinesinin önüne yatıyor. Belediye çalışanı ve Arthur'un uzun süre çatışması kitaba konu oluyor sanıyorsunuz ki, Arthur'un en yakın arkadaşı Ford, onu dünyanın yıkılışından kurtarıyor. Dünya üzeri güçlerin yani evrenin başındaki kişiler yine yol geçeceği için Dünya'yı yok ediyor. Aynı günde Arthur'un iki evinin yıkılma planı kitaba konu olacak sanıyorsunuz ki, kitap sizi yine bambaşka yerlere götürüyor. Uzun zamandır yakın arkadaşı olan Ford'un başka bir gezegenden olduğunu ve uzun süredir yerkürede mahsur kaldığını öğreniyor. Ford ve Arthur bir uzay gemisine otostop çekerek kısmen kurtuluyor. Kısmen kurtuluyor dedim çünkü kısa sürede geminin asıl mürettebatı tarafından bulunuyor ve gemiden atılıyorlar. Tam ölmek üzereyken ve bilmem kaç milyonda bir ihtimal olmasına rağmen o zamanın en büyük, en gelişmiş uzay gemisine otostop çekmiş yani kurtulmuş oluyorlar. Bu gemiye onları kimsenin almamasına rağmen birden kendilerini orda buluyorlar. Nasıl olduğundan kitapta bir daha hiç bahsedilmiyor, belki diğer ciltlerinde vardır bilemiyorum. Bu gemiyi kullanan daha doğrusu çalan Ford'un kuzeni çıkıyor. Ve çok zengin olabileceklerini düşündükleri bir gezegene gidiyorlar. Aslında Ford'un kuzeni, neden gitmek istediğini kendisi bile bilmiyor. Bu gezegene inerken ve gezegenin içinde başlarına birçok şey geliyor. Aslında yerküre dahil her şeyin, varlıkların hayat amacını aramasının sonucu olduğunu ve asıl deney yapanların insanlar olmadığını öğreniyorlar. Arthur kendisini yepyeni bir evrende buluyor, daha doğrusu varlığından haberdar oluyor. Ve bütün bunları öğrenirken otostopçunun galaksi rehberi adlı bir rehber yardımcısı oluyor. Bütün bunlara ayak uydurmaya çalışırken sürekli şans eseri ölümden dönüyor. Milyonlarca yıllık planların yapıldığı evrende her şey bu kadar tesadüf olamaz herhalde. Kitap aslında ilk paragrafın sonunda belirttiğiniz gibi yoksa sadece farklı dünyalara mı götürmeyi amaçlıyor bir yol izliyor diyebiliriz. Serinin devamında da göreceksiniz sürekli bir serüven halindeler. Kendinizi evrende yolculuğa bırakın ve keyfinize bakın. Üstünde fazla düşünülüp yorumlar çıkartılabilecek bir kitap değil bana göre de. Kurgu yönünden belki fazla tatmin edemeyebilir. Çünkü okuyucuyu heyecanlandıran soruların çoğusu beni tatmin edecek ölçüde cevaplanmadı. İşte o zaman anladım ki bu kitap, kurgu yönünden başı-sonu, soruları-cevapları olan bir kitap değil. Henüz son kitabı okumadım fakat yine de diyebilirim ki bir evrende bir yolculuk kitabı olarak değerlendirilebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/otuz-yil-savaslari-vestfalya-westphalia-barisi/", "text": "Vestfalya Barışı uluslararası ilişkilerde ve dünya tarihinde büyük bir kırılmanın yaşandığı noktayı temsil eder. Aslına bakarsanız tarihte bükülme ve kırılma kavramları tartışmalıdır. Çünkü hiçbir olay durup dururken ortaya çıkmaz. Her olayın ve olgunun belirli arka planları ve oluşum süreci vardır. Yani tarihteki her olay bir anı değil bir süreci anlatır. Lakin biz tarih öğrenirken ve yorumlarken daha kolay olması amacıyla farklı şekillerde bölümlere ve dönüm noktalarına ayırır ve öyle çalışırız. İşte bu noktalardan bir tanesi de Vestfalya Barışı'dır. Vestfalya Barışı'nı ortaya çıkaran sebepleri çok daha gerilere götürebiliriz lakin bu antlaşmanın temel nedeni olan Otuz Yıl Savaşları'ndan başlamak en doğrusu olacaktır. Otuz Yıl Savaşları; Avrupa çevresinde güçleri, mezhepleri konu alan bir savaştır ve Avrupa'daki din savaşlarının son gerçek örneğini gösterir. 1618-1648 yıllarını kapsayan bu savaş, Avrupa'da büyük yıkıcı etkiler bırakmış, Dünya ve Avrupa tarihini değiştirmiştir. Otuz Yıl Savaşları esas olarak Almanya topraklarında geçen Katolik ve Protestan mücadelesi olarak görülebilirse de bu bölgeyle sınırlı kalmamış, Avrupa'nın geneline yayılmıştır. O dönemde Avrupa'nın tamamı Hristiyan olsa bile mezhepsel farklılıklar vardı ve bu farklılıklar derin ayrılıklara yol açıyordu. Oturmuş düzendeki Katolik kilisesinin yeni dünya ile uyumu git gide azalmaya başlamış ve Avrupa'da bir hoşnutsuzluk yaratmıştı. Martin Luther ve Jean Calvin gibi reformcular çıkmış ve Lütercilik ile Kalvenizm mezhepleri doğmuştu. Protestanlar ile Katolikler anlaşamıyorlardı ve mevcut çatışmaların temelini bu anlaşmazlık oluşturuyordu. Katolikler ile Lutheryanlar arasındaki bitmek tükenmek bilmeyen bu mücadelenin yanında Kalvenistler de dini olarak karşılık bulacak ve bu mücadeleye dahil olacaklardı. Reformasyon sonucu ortaya çıkan bu mezhepsel kavga aslında 1555 yılında Augsburg Barışı ile çözüme ulaştırılmaya çalışılmıştı. Kutsal Roma İmparatorluğu ile Almanya prenslikleri arasındaki dini çatışmayı çözmek amacıyla imzalanan Augsburg Barışı sonucunda Kutsal Roma İmparatorluğu'nun dahilinde olan Alman prensliklerinin Lutheryanizmi seçmelerine izin verilmişti. Lakin bu antlaşma pratiğe yeterince dökülemedi ve bundan daha önemli olarak Kalvenistlerle ilgili bir düzenleme getirmiyordu. Dolayısıyla Augsburg Barışı, Avrupa'daki mezhepsel sorunu çözmeye yetmemiş ve 17. Yüzyılın başlarında bölgenin din ayrılıklar bağlamında yeniden kızışmasına yol açmıştı. Bu dönemde Kutsal Roma İmparatorluğu büyük sınırlara sahipti. Avrupa'nın çoğuna hakim olsa bile aslında mevcut bölgeler adem-i merkeziyetçi bir çerçevede yönetiliyordu. Kutsal Roma İmparatorluğu bu bölgeleri bir arada tutmaya çalışırken aynı zamanda Katolik kimliğini de öne çıkarıyor ve Protestanlığa izin vermiyordu. Katolik Habsburg hanedanının bu şekilde bölgedeki Protestanlığa izin vermemesi ise ülkelerde ayaklanmalara ve çatışmalara yol açtı. 1608 yılında Almanya'daki Protestan devletler birleşerek bir Protestan Birliği kurdular. Bunun üzerine kendi blokunu oluşturmak isteyen Katolikler de Almanya'da birleşerek bir Katolik Ligi kurdular. Almanya bölgesindeki bu kutuplaşmaya diğer ülkeler farklı yönlerden destek oldu ve katıldı. Kutsal Roma İmparatorluğu Katoliklerin ateşli bir savunucusu olduğundan dolayıdır ki Katolik Ligi'ni destekledi. Ayrıca aynı şekilde İspanya da Almanya'daki Katolikleri desteklemekteydi. Protestanları ise Fransa, İngiltere, İsveç, Danimarka, Hollanda ve kısa bir dönem olsa da Osmanlı destekleyecektir. (Osmanlı Protestanları destekleyerek Polonya'yı karşısına alacak ve II. Osman'ın komuta ettiği 1621 Lehistan seferinde yenilmesiyle birlikte Otuz Yıl Savaşları'ndan çekilecektir.) Buradaki esas önemli nokta Fransa'nın Protestanları desteklemesidir. Katolik bir ülke olan Fransa'nın kendi ülke çıkarları için böyle ters bir ittifaka girişmiş olması Otuz Yıl Savaşları'nın ve Vestfalya Barışı'nın tarihte büyük bir dönüm noktası olmasının temel sebeplerindendir. Esasında bu savaşı Kutsal Roma İmparatorluğu ile Fransa arasındaki Avrupa mücadelesi olarak görmek mümkündür. Habsburglar ile Bourbonların bu mücadelesine Avrupa ülkelerinin çoğu dahil olmuştur. Kutsal Roma İmparatoru olan II. Ferdinand o dönemde Avrupa'da büyük topraklara sahipti. Fransa'nın hükümdarı ise XIII. Louis idi. Lakin o döneme damgasını vuran isim Fransa'nın başbakanı olan Kardinal Richelieu'dur. Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bütün bir Avrupa'yı ve Fransa'yı çevrelemesi sonucunda, Katolik olmasına rağmen Fransa; Protestan Alman prensliklerini, İsveç'i destekleyecek, Osmanlı ile ilişkiler kuracaktır ve bunun mimarı Kardinal Richelieu'dur. Fransa'nın başbakanı olan Richelieu, uluslararası ilişkiler ve siyasi tarihte adından söz ettiren siyasetçilerden birisidir. Kardinal Richelieu raison d'etat kavramını ortaya çıkardı. Bu, devletin çıkarları ve iyiliği için yapılacak her şeyi ve her türlü aracın meşru olması anlamına gelmektedir. Geleneksel toplumların ahlakı yerine ulusal çıkarların öne çıktığı bu düşünce, modern anlamda anladığımız devletlerin temelini oluşturan felsefedir. Bu felsefe ise güç dengesi kavramının ortaya çıkmasındaki temel faktör olacaktır. Raison d'etat siyasetiyle Fransa'yı güçlendiren Richelieu sayesinde Otuz Yıl Savaşları sonrasında bitap ve yıkılmış bir Avrupa'nın yanında güçlü bir Fransa oluşmuştu. Ölümünden sonra Fransa tahtına ünlü hükümdar XIV. Louis gelecek ve Fransa'nın yıldızı parlayacaktır. Lakin Avrupa'nın bu güçsüz halinin yanında güvenli bir Fransa olmasına rağmen XIV. Louis, raison d'etat prensibini sonuna kadar kullanacak ve yeni topraklar fethedecektir. Bu, Fransa'nın daha da güçlenmesine neden olsa bile tüm Avrupa'da Fransız karşıtı bir koalisyon oluşmasına sebep olacak ve işte bugün modern uluslararası ilişkilerin temeli olan güç dengesi bu şekilde başat kavram olduğunu kanıtlayacaktır. Otuz Yıl Savaşları'nı dört kısma ayırmak mümkündür. Savaştaki bölümlerin isimleri genelde Kutsal Roma İmparatorluğu'nun düşmanlarına göre isimlendirilmektedir: a)Bohemya ve Palatin Savaşı, b)Danimarka Savaşı, c)İsveç Savaşı ve d)Fransa-İsveç Savaşı. Savaşın en başında Protestanların üstünlüğü mevcutken İspanya'nın Katoliklere yardım etmesiyle Protestanlar bastırılmıştır. Daha sonra Fransa ile İngiltere çatışması sonucunda İngilizler savaş dışı kalacaktır. Danimarka ve İsveç Otuz Yıl Savaşları'na dahil olacaklar ve Protestanlar adına savaşacaklardır. Danimarka savaşta başarısız olup çekilecek lakin İsveç Protestanlar adına büyük zaferler elde edecektir. Fransa son dönemde fiilen savaşa dahil olacak ve İsveç yine Protestanlar adına büyük zaferler kazanmaya devam edecektir. Son olarak Prag Savaşı'yla Kutsal Roma İmparatorluğu İsveç'e yenilmiştir ve bu Otuz Yıl Savaşları'nın son muharebesidir. Savaşın bitmesiyle birlikte bir dizi antlaşmanın genel ismi olan Vestfalya Barışı imzalanmıştır. Görüşmeler Almanya'da Osnabrück ve Münster kentlerinde 1648 tarihinde yapılmış olup üç antlaşmadan oluşmaktadır. Katolik elçiler Münster'de Protestanlar ise Osnabrück'te toplandılar. Dünya tarihinde o zamana kadar sayısal olarak bu büyüklükte diplomatik heyetin bir araya geldiği tek antlaşma özelliği taşımaktadır. Lakin bu heyetler içerisinde Osmanlı, İngiltere, Polonya ve Rusya'nın temsilcileri yoktu. Bu antlaşmanın en önemli özelliklerinden birisi laik bir konferans olmasıdır. Papa'nın temsilciliği yoktu ve ayrıca Papa'ya da imzalattırılmadı. Vestfalya Barışı bundan dolayı ilk seküler antlaşma niteliği de taşımaktadır. Vestfalya çerçevesinde imzalanan ilk antlaşma Hollanda ile İspanya arasında imzalanmış ve bu yazının konusu olmayan Seksen Yıl Savaşları'nı sona erdirmiş olan Münster Barışı'dır. Daha sonra Fransa ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında Münster Antlaşması imzalanmıştır. Son olarak ise Kutsal Roma İmparatorluğu, İsveç ve Alman prenslikleri arasında imzalanan Osnabrück Antlaşması'dır. Fransa ile İspanya arasındaki savaşın çözümü ise ancak 1659'daki Pireneler Barışı'na kalacaktır. Bu antlaşmalar silsilesi sonucunda Kutsal Roma İmparatorluğu'nun parçalanacağı kesinleşmiştir. Hollanda ve İsveç sonuç olarak Kutsal Roma İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazanmıştır. Almanya Bremen ve Verden'i İsveç'e bırakmış, ayrıca Almanya'nın bazı toprakları Brandenburg Prusya'sına verilmiştir. Prusya ise bu antlaşmadan sonra Avrupa'da güçlü devletler konumuna gelecek ve ilerleyen süreçte söz sahibi olacaktır. Vestfalya Barışı'nın getirdiği en önemli yeniliklerden biri de din alanındadır. Bu antlaşmada 1555 tarihli Augsburg Barışı'nın maddeleri aynen kabul edilmiş ve bunun yanında Kalvenistler de tanınmış, serbest bırakılmışlardır. Böylelikle Katolikler, Luteryenler ve Kalvenistler eşit haklara sahip olmuşlar, Kalvenistler de özgürce dinlerini yayabilme hakkına erişmişlerdir. Bu antlaşma ile tüm devletlerin kendi ülkeleri üzerinde tam egemenlik hakkına sahip olacağı teminat altına almıştır. Buradaki egemenlik kavramı, ülkelerin kendi egemenliklerine başkalarının saygı duyacağını ve diğer ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi açıklıyordu. Vestfalya Barışı sonucu merkezi yönetimler güç kazanacak, monarşiler sağlamlaşacak ve ekonomi politikalarında ülkelerin müdahale yetkisi artacaktır. Lakin Almanya'da bulunan 300 kadar prenslik bu durumda bağımsız olacak ve bu da Almanya için bir adem-i merkeziyet tablosu ortaya çıkaracaktır. Bunun sonucunda Almanya siyasal olarak parçalanacak ve ekonomisi çökecektir. Almanya bu siyasi istikrarsızlık ve parçalanma karşısında Otto von Bismarck'a kadar kendine gelemeyecektir. 1648'de Vestfalya Barışı'nın getirdiği bu düzen ile çağdaş uluslararası ilişkilerin temeli atılmıştır ve egemen devlet kavramı ortaya çıkmıştır. Ulus-devlet kavramının ortaya çıkması ve temellenmesi ise 1789 Büyük Fransız Devrimi'ni bekleyecektir. - Oral Sander, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918'e, 31. Basım, Kasım 2016, İmge Yayınevi. İnanılmaz güzel bir yazı olmuş, çok işime yaradı teşekkür ederim. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. İşinize yaradıysa ne mutlu bana. Böyle dönüşler aldığımda daha ayrıntılı ve güzel yazmak için motive oluyorum. Teşekkürler. Lise döneminden beri otuz yıl savaşları hep ilgimi çekmişti. Yanlış hatırlamıyorsam İngiltere ve Fransa arasında başlamıştı sonra tüm Avrupa'ya yayıldı. Çok özenle hazırlamışsınız gerçekten çok kaliteli içerikler üretiyorsunuz azminize ve düzeninize hayran kalmamak mümkün değil. Papa'nın yer almadığı ilk anlaşma diye biliyorum Vestfalya Anlaşması. Bu anlaşma ile Almanya avantajlı duruma mı geçti emin değilim ondan. Almanya siyasi olarak parçalandı. Ademi merkeziyetçi durum, Almanya'nın siyasi birliğini tamamlamasını geciktirmiş oldu. Ulus-devletlerin sahneye çıkacağı yüzyıl yaklaşırken Almanya'nın böyle bir durumla karşı karşıya kalmasının çok da iyi olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Sitenizi takip etmeye merakla devam edeceğim. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Evet aslında bir blog yazısının amacı herkese hitap etmek oluyor. Konu her ne kadar günlük okur için olmasa da basit bir şekilde yazmaya çalışıyorum. Ama dediğiniz konuya da katılıyorum. Vakit bulduğum ilk anda daha akademik makaleleri okuyup yeni bir yazı veya bu yazıya ufak eklemeler yapabilirim. Ayrıca önerdiğiniz makaleyi de okuyacağım. Yazınız çok iyi, elinize sağlık. Üslubunuz konuya olan hakimiyetinizi ortaya koyuyor gerçekten. Bense yazımı yazarken her satırı tereddüt içinde yazmıştım. Bazı eksikliklerimi fark ettim sayenizde. Eminim bu yazı da birçok eksiklik barındırıyor. Müsait bir vaktimde yazıyı güncelleyip eksik taraflarını tamamlamak ve okuyucu için daha okunabilir bir yazı yazmaya çalışacağım. Güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim. Sizin yazınızı da oldukça sevmiştim. Bu arada yazınız çok beğendim elinize sağlık, benim gibi konudan uzak bir kişi için oldukça açıklayıcı ve bilgilendirici bir yazı olmuş. Öncelikle güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Haklı bir soru sordunuz. Esasında Almanya bölgesinde hiçbir zaman bir siyasi birlik yoktu. Fakat Vestfalya Barışı'yla birlikte o bölgeye tam bağımsızlık tanınmış oldu. Bu da adem-i merkeziyetçiliğin artışı olarak yorumlanmalıdır. Yani bölge siyasal olarak daha da parçalanmıştır. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nun sınırlarına bir bakmanızı tavsiye ederim. Zaten çeşitli bölgelerden oluşmaktadır. Din savaşları söylemi Avrupa tarihinin seküler Avrupalı gözüyle, mutlak bir yanlılıkla okunmasının sonucunda türetilmiştir. Bu konuyla ve Kilise Reformu ve Aydınlanma süreciyle ilgilenenlere bu ezberi sorgulayan Myth of Religious Violence ve Meaning And End Of Religion kitaplarını tavsiye ederim. Özellikle birincisi zorunlu okuma olmalıdır. Değerli bir yazı olmuş, başarılarınızın devamını dilerim. Tarihsel olarak açısını düşünecek olursak Westphalia gerçekten çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir konu. Tarih ile ilgilenen her bireyin detaylıca araştırması gereken önemli konulardan biri! Sevgilerimle.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oyunlar-neden-tarafsizca-elestirilmiyor/", "text": "İnternet ortamında bilgisayar, konsol ve telefon için çıkan oyunları eleştiren siteler var. Bu siteler eleştiri, inceleme yazıları yayımlıyorlar ve puanlama yapıyorlar. Daha doğrusu siteye üye olan kullanıcılar puanlama yapıyor. Site de bunları herkese açıyor. Bir kişi oyun hakkında araştırma yaparken bu bu sitelerden faydalanabiliyor. Metacritic, Merlin'in Kazanı gibi siteler bunlar. Ha bazı forumlar ve herşeyle ilgilenen siteler de yapabiliyor, Teknopat veya Webtekno gibi. Şimdi tartışmalı bir konu açacağım. Metacritic'te bazı serilere haksız yere fazla puan verildiğini düşünüyorum. Rockstar, Nintendo ve Sony hangi oyunu yaparsa bütün dergiler kafadan en az 95 verirken başka bir firma aynı kalitede oyun yapsa alacağı not maksimum 93. Yeri geliyor 85'lik hatta 80'lik oyunlara bile 95'leri 97'leri döşüyorlar. Bu firmalar para veriyorlardır belki Metacritic'e. Belki de Metacritic'te o tür oyunları seven insanlar toplanmıştır. Belki de sen fazla taraflısındır. diye düşünmüş olabilirsiniz ama bence daha çok şundan dolayı. Bu firmalar çok köklü firmalar ve sağlam fan kitleleri var. Dergiler bu oyunları ve firmaları eleştirerek, bu firmaların oyunlarını oynayanları incitip fan kitlelerini kaybetmek istemiyor. Çünkü oyun dergilerini alanlar onlar zaten. Mesela GTA V'in puanı 96. Half Life 2'den sonra tarihin en çok puan almış PC oyunu. El insaf. San Andreas bile bu kadar puan almadı. Valve da çok abartılan bir firma ama bunu söylerseniz sizi döverler. Nedeni de şu. Bu adamlar PC oyunculuğunu çok geliştirdi. Half Life, Counter Strike, Team Fortress gibi oyunlar zaten kült. Ama asıl Valve'u PC oyuncularının bir numarası yapan şey Steam. PC oyuncularına ucuza oyun oynayabilme imkanı sundukları için çoğu kişi minnettar. Bu da biraz abartmalarına neden oluyor. Ha Rockstar, Nintendo ve Sony de kendi kitleleri için efsane. Ama galiba Valve kadar gerçekten gönülden bağlı savunucuları olan çok az firma vardır. Diğer çoğu firmanın fanboyları vardır. Firmalarını fanatikçe savunurlar. Ama Valve fanlarının duyduğu his hayranlık değil, minnet. Bu nedenle daha az sesleri çıkıyor ama daha sadıklar. İnsanlar bir bakıma Half Life 2'ye yüksek puan vererek Valve'a teşekkür ediyor. Diğer çoğu fan kitlesi genelde bunu kendi firmasına teşekkür etmek için değil, rakip firmaya üstünlük sağlayıp bununla hava atmak için yapar. Belki siz de kendi ilgi alanınız dahilindeki oyun serilerini veya başka herhangi bir şeyi yeren, örneğin Marvel'ı yeren bir yayın veya yayım görmekten hoşlanmıyor olabilirsiniz. Ama gerçekler bunlar. Her firma ve oyun tarafsızca eleştirilmeli."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oyunlarla-yasayanlar-oguz-atay/", "text": "Oğuz Atay'ın bütün eserlerinden 3.sü olup tek tiyatro oyunudur ve ölümünden sonra Devlet Tiyatroları'nda sahnelendirilmiştir. Bir çok Oğuz Atay eserinde olduğu gibi toplumsal değerlerdeki değişmelerden dolayı kronik bunalıma girmiş bir Türk aydının hikayesini anlatmaktadır. Edebi yönünün yanında eleştirel olarak da oldukça başarılı bir eserdir. Gittikçe artan bir karamsarlık ve umutsuzluk havası hakimdir. Oyunun kahramanı Çoşkun'un her cümlesi sizinle alakası olsun olmasın üzerinizde büyük bir baskı kurma potansiyeline sahiptir. Kitap okunabilirlik acısından oldukça akıcı ve betimlemeleri oldukça başarılıdır. Kısa bir eser olmasından dolayı sıkılmadan bir solukta bitmektedir. Yazmaya çalıştığı eserleri tiyatroda oyunculuk yapan arkadaşı ile birlikte değerlendirirler. Saffet tiyatrodan arkadaşına o da tiyatro sahibine olaydan bahseder. Servet yerli yazar kısırlığının yaşandığını hatta sanatı ve sanatçıyı seven insan kısırlığı olduğunu düşünmektedir ve Çoşkun'un oyunlarından birini tiyatrosunda sahnelendirmek istemektedir. Çoşkun'un bu durum karşısında kendisiyle ve ailesiyle yaşadığı çatışmalar hikayenin bütününü oluşturmaktadır. Çoşkun bütün bunların yanında bunamış kayınvalidesiyle uğraşmakta bunun yanında karısın çalışıp kazandığı parayı içkiye ve eski borçlarına vermektedir. Kitapta ki tüm karakterler başından sonuna kadar oyunlarla iç içedir. Öyle ki bazı yerlerde söylenilen sözlerin gerçek mi yoksa oyunun bir sahnesi mi olduğunu anlamakta güçlük çekebilmekteyiz. Ayrıca Oğuz Atay'ın karamsarlığı iyice işimize işlemekte ve sonlarına doğru artık patlama yapmaktadır. Bir tiyatro oyununa göre abartılmamış insanın aklında yer eden betimlemelere sahiptir. Kitapla ilgili söyleyeceğim olumsuz şeylerden birisi; kitabın bir bölümünde, karakterlerin üç sayfa boyunca birbirlerine bir yayın evinden çıkmış kitapları saymalarıdır. Oğuz Atay eserlerinde sıkça karşılaştığımız, örnek vermede gereksiz bir abartı söz konusudur. Son olarak kitabın eleştirel boyutuna ayrı bir paragraf açmak istedim. Günümüz eleştirel değerlere sahip eserlerin aksine belirli bir siyasi görüş ya da ideolojiye değil de genel olarak politik ve toplumsal değerlerde yapılmış yanlışlara eleştiri yapılmaktadır. Özellikle Çoşkun'un sarhoş olduğu bölümlerde kurduğu cümleler toplumsal sınıflamada kendini halkın üstünde ve aydın olarak gören kesime ağır göndermeler içermektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oyurgalayis/", "text": "Yazı atölyesi on üç kişilikti. O, sonuncu katılımcıydı. Ünlü, seçkin ve kalbur üstü bir yazar olmak istediğinden bahsediyordu. Yazar olmak istemesinin tek amacı milyonluk bir spor arabanın direksiyonunda tutkularını ilah edinenlerin dillerine pelesenk ettikleri naralı vaatler içeren nakaratları bağırarak haykırmaktı. Tek amacı buydu. Üzerinde yırtık bir pantolon vardı. Telefonunu sıfırlamıştı. Ama elektronik mail adresinin şifresini unuttuğundan aleti fabrika ayarlarından kurulumun yapılacağı arayüze taşıyamıyordu. İlk ders bir saat sürdü. Bu bir saat boyunca telefonla uğraştı. Konuşulanları umursamıyordu. Kendine güveniyordu. Derste anlatılanlar umurunda değildi. Ona Madem öğretilenlere kulak vermenin ağırlığı altında ezilecektin, niçin zahmet ettin de katıldın bu yazı atölyesine? diye sordum. Cevabı basitti. Hata yapmak için, dedi. Hata yapmak istiyorum. Artık kurallı yazmaktan, anlam üretmekten, sonuca bağlamaktan bıktım. Saçmalamak istiyorum. Verdiğiniz ev ödevinin konusu aklımda. Benden yarın için nasıl bir öykü istediğinizi biliyorum. Dersi dinlemedim, doğru. Ama bu size yarın istediğiniz gibi bir hikaye getiremeyeceğim anlamına gelmez. İstediğinizi alacaksınız. Ertesi gün öyküsü ilk okunan oydu. Aşağıdaki metin onun öyküsü. Öykümün adı Oyurgalayış, dedi. Bu öyküyü anneme adıyorum. Gece yazdım bu öyküyü. Öykünün başlığı olan kelime gece bir anda aklımda belirdi. Annem bu kelimeyi zamanında kullanırdı. Günlüklerimi karıştırırken birden önüme çıkıverdi. Gece saat iki civarı bu öyküyü bitirdim. Sabah oldu. Öyküde içerik hatası ararken birden bu kelimenin sözlükte bir harf farkıyla bulunduğunu gördüm. Ben 'oyurgalamak' kelimesinin annem tarafından dile armağan edildiğini sanıyordum. Ama değilmiş. Bu kelime 'oyulgalamak' şeklinde sözlükte bulunuyormuş zaten. Öyküde hiç değişiklik yapmadım. Değişiklik yapmamamın nedeni basit. Hata yapmak istiyorum. Artık kurallı yazmaktan, anlam üretmekten, sonuca bağlamaktan bıktım. Saçmalamak istiyorum. Öyküsüne ben de dokunmadım. Onun öyküsünü diğer yazar adayı katılımcıların oyuyla o günün en iyi öyküsü seçtik. Aklıma geldiğinde onun bize bir şey göstermek istediğini düşünüyorum bazen. Bazen onun sayesinde edebiyatın kalıpların ötesinde bir şey olduğunu bir kez daha görüyorum. Öyküsüne dokunmadım ve sonradan fark ettiği hatayı düzelttirmedim. O, bu öyküsüyle, ilk dersimizde, yazı atölyemizin bir kurallar dizini olan bu sanata nasıl bir artı katkı sağlayacağını göstermiş olacaktı aslında. Bu yüzden ellemedik öyküsünü. İnsan, hata yapmayı öğrenmeliydi aslında. Biz de atölyemizde, ilk dersimizde ona bunu öğretmiş olduk. Bu bizim hatamızdı, çünkü dersi veren bizdik. Oyurgalamış. Kulağıma söyledi. Çok katmanlı ilişki uzmanı belediye başkanından, seçim yatırımı olarak yaptıklarından, koltuk sevdasından tiksiniyordu. Bu moda, çağdaş ve yeni kelime, oyurgalamak, ilk o zaman kullanıldı. Çakar lambaları yana söne insanın gözünü alan cipi yanımızdan geçmişti. Onun bunun... Neden mesajlarıma, postalarıma yanıt vermedin? Gerekeni yapacağım. Seni koltuğundan edeceğim, devireceğim, insan içine çıkamaz hale getireceğim, der gibiydi gözleri. Cevher, adamım, bu kelimenin patentini ve kullanım haklarını imza karşılığında verdiklerinde ne dediklerini bir kere daha anlatsana bana. dedim. Koltukları kabardı. Önümüzden geçen sarışına dolaylı atılan lafı sayesinde bir kere daha o gün yaşadığımı anlamıştım. Canımız sıkıldığında oyurga kelimesinin seviye tespitini yapmak üzere soluğu dışarıda alırdık. Yol parasını, hesabı, masraflı gezinin harcama kalemlerini tek tek ben öderdim. Cevher elini cebine atmazdı. Kendimi borçlu hissediyordum. Hocayla müftüyü dize getiren, oyu... dediği anda köpek stili önünde uzanmış bir düzine alımlı hatunu, arkalarındaki adamın ne vakit işe girişeceklerini bekler halde ip gibi sıraya dizen, belediye başkanıyla kavgalı, Dil Kongresindeki değerler katalogunda ismi bulunan bir arkadaşa sahiptim. Tapıyordum ona. Bir dediğini iki etmiyordum. Nereye gidiyoruz, Cevher? diye sordum. Oyur oyur oyurgalamaya mı? Başını salladı. Önümüzde mahkum dizilişiyle ilerleyen üç kıza kafayı takmışa benziyordu. Gene laf attı. Hanginiz gardiyan, hanginiz müebbet? Peh! Hanginiz aktif, hanginiz pasif, kardeş kılıklı lezbiyen çakmaları? diye bağırdı. Yo, gerçekten oyurgalanmış kemiksiz dili, aletine ayar çekmelerinden önce, kızları şöyle bir baştan aşağı yokluyor gibiydi. Gezimizin bir amacı olduğunu sanmıyordum. Havadan sudan konuşmak için yola koyulmuştuk. Belki Ankara'da, Kızılay'da olduğumuza birbirimizi ikna ederdik. Belki protein tozu fiyatlarını yoklar, anı yakalar ve zaman öldürürdük. Kızları takip etmeyi bırakır bırakmaz önünde saygıyla eğilmek anlamına gelen o cümleyi kurdum. Suratında kurnaz tebessümüyle sorarcasına baktı. Yaşanan kopma anının bir parçası da bendim. Bu kenti sevmiyordu. O tren yolundan geçerken, tam da sevgililer gününde, bacaklarıyla kafası yer değiştirmiş bir kız görmüştü. Onlarca ton ağırlığındaki demir yığını yuvarlanarak kızı altına almıştı. Bir lokomotif nasıl olur da bir insanı rakip görürdü? Sonra Yüzüncü yıl mahallesi ile şehir merkezi arasındaki yola döşenen demir korkuluklar da mantık dışıydı. Bu demir korkulukların kaldırımda yürüyen yayalarla arabalar arasında bir barikat oluşturması gerekiyorken, tam aksine, yol parası bulamayan üniversite öğrencilerini sinek gibi ezmesi için, otomobillere teşvik amacıyla dikilmişçesine döşenmişlerdi yola. Cevher... Delinin tekiydi. Faydalı ve eğlenceli bir kaçık olmasına rağmen, insanlardan uzak duramıyordu. Kıza, dili çözüldüğünde, insan bedenindeki en faydasız organı yok etmenin, pankreastaki kanserli hücrelerin bir gece ansızın kaybolmasına benzer etki yapacağını söylemişti. Aslında, dedi. O kelime benim şaheserim. Ben yarattım. Özellikli ve nitelikli yapısı sayesinde, boşluk dolduruyor. Kuvvetli beton harcına karıştırılan sili gibi, yapıyı sağlamlaştırıp, anlamı güçlendiriyor. Nerede kullanılırsa, bir zamanlar orada olan kelimenin anlamını tutuyor. Tıpkı PKD romanındaki o değişken kıyafet gibi. Kişiliksizsin ahbap. Ne var yani? Alt tarafı bir iki kelime karalamış. Onun kapı kulu, mektup pulu olacak ne var? Cevher... İsminde meymenet yok. O da senin gibi sıradan biri işte. Kendini üstün ve nitelikli biri sanarak, nice diplomalı yeteneği cebinden çıkarabileceğini sanıyor. Oh, iyi olmuş! Daha beter ol! Asla iş bulamayacaksın. Kimse yüzüne bakmayacak. Belediye başkanlarına mektup atmakla, kütüphanelerde kız tavlamaya çalışmakla, araba pazarlarında dolaşmakla yetineceksin. Oyurgalanasın inşallah. Ah, gene o kelime. Bana yalan söyledi. Annesinden kelimenin tarihçesini anlatmasını istedim. Foyasını meydana çıkartacağım. Annesi eski bir Türkçe öğretmeni. Aynı adı farklı adlarla piyasaya süren bazı dolandırıcılardan hesap sormuş zamanında. Ama gene koca bulamamış, gene yatağıyla paylaşmış yalnızlığın karanlığını. Neyse. Bu kadın günün birinde oturma odasındaki sehpanın döşemelik kumaşındaki dikişlerin attığını görmüş. Eline iğne iplik geçirip dikecekmiş söküğü. Zaman bulamıyormuş bir türlü. Cevher, annesinin çalışma ve yaz masası başından sehpaya bakışını daha dün gibi hatırlıyor. Kayda değer bir adamdı. Yok sayılmaktan hoşlanmazdı. İş arıyordu, para kazanmalıydı, değeri biçilmeliydi. Yukarıdaki italik yazıyı olduğu gibi postaya vermeden önce, kendimi sorgulamak gereği duydum. Okunmadan yakılacak olabilirdi, belki de gerisin geriye postalanıp iade edilecekti. Artık onu yalnız bırakmalıydım, kendine gelmeliydi. Yüksek öğrenime geçiş sınavında kaç soruya net cevap vereceğini, uygulamalı İngilizce ve çevirmenlik bölümünün taban puanlarını araştırmayı, yüksek okulun ikinci öğretim elektrik programına kayıt ve kabul için kaç gerçek lira kazanması ve kaç sayısal soru çözmesi gerektiğini düşünmeliydi artık. Yaptığımı kimse yapmazdı. Posta kutusuna düşen mektubu anımsadım. Kimliği bilinmeyen şahıslardan biri ona dert yanıyordu. İmzalanan bir sözleşmenin gereklerini yerine getirmeyen birinden bahsediyordu mektup. Ve mektubu yazana göre bu kimse, imzaladığı sözleşmenin gereklerini yerine getirmediği için çarpılıp yataklara düşmüştü. Birinci ayın yedisinde beyin kanaması geçirmişti. Hastaneyle yatak arasında mekik dokuyordu. Hayat onu fena halde oyurgalamıştı. Benzer bir olay da benim başımdaydı. Bu mektubu da postaya verdim. Aile sırlarını öğrenmiştim, yakınlık derecemden ötürü. Kelime kreasyonunu bundan sonra tek başına geliştirip yenileyecekti. Artık ısmarlama, gezi, vakit kaybı, kandırılma ve söğüşlenme yoktu. Def olmalıydı. Nereye imza atmam gerekiyorsa orayı imzaladım. Kargo görevlisi karton kutuyu uzatıp selam çaktı. İçeri girip kutuyu yemek masasına bıraktım. Delirmek üzereydim. Onu iyice azarlayıp bir daha o bahçe kapısından içeri girmemesini sağlayacaktım. İletişim kurmaya çabalamam bile bir lütuf sayılırdı. Av tüfeğini namlusundan sopa gibi tutup kadını değnekle kovalanan köpek gibi geldiği ahıra sürebilirdim. Ama bunu yapmadım. Oyurgalamak niyetinde değildim. Affedersiniz. Burada ne yaptığınızı öğrenebilir miyim? diye sordum. Bir takım anlamsız işaretler yaptı. O zaman deli kadının günlüğüne verdiği ismi okuyabildim: Renksiz gül. Konuşamıyordu. Yaşını başını almıştı. Flört edercesine sırıtıyordu ve de. Bakışları son derece iyi niyetli ve sevecendi. Amacının iyilik yapmak olduğunu seziyordum. Ancak şubatın on dördünde, sevgililer gününde, eşinden yeni boşanmış bir erkeğin, bahçesini, sürekli sırıtan bir koca karıya belletmesi hoş bir izlenim bırakmazdı. Tepem sonunda attı. Ne insan evladının cinsiyeti ne yaşı ne konumu ne de o anki iyiliksever ruh hali beni frenleyebilirdi. Sözlerimden sonra yüzü düştü ve suratı gülmez oldu. Bu kadardı. Borcunu ödemişti. Paketin içindeki cevap kağıdını okutmak için kimi bulacağımı düşündüm. Oracıkta yığılabilirdim. Bu kesik dildeki piirsingin görüntüsü, oyurgalanışın ete kemiğe bürünüşüne tanık olmama benzer bir etki bıraktı bende. Cevher, bana olan borcunu ödemek istiyordu. Kesik dilini paketleyip kargo şirketini kutuyu alması için ararken derdini nasıl anlattığını bilmiyorum. Eminim kerpeten, maket bıçağı ya da neşter benzeri bir alet kullanmıştı. Belki de sadece birkaç diş ısırığı dilini kökünden kesip koparması için yetmişti. Ama bu onun süslü, piirsingli, paslı kırmızı diliydi. Gördüğüm dillerin anında kime ait olduğunu bilebilme yetisiyle donanmış olarak yaratılmıştım sanırım. Cevher'in annesiyle konuşmanın en iyisi olacağını düşündüm. Onunla yeniden bağ kurmak hatayı tekrarda ısrarcı olmak demekti. Onu evinde buldum. Gene yazı masası başındaydı. Oyurgalayış gününü getirmişti aklına. Cevher, evladım, aç mı karnın? diye sormuştu. Akşamdan mıklama vardı yemekte, aç değildi. Oğlunun yaptıklarından habersiz değildi. Belki ilk duyan da oydu. Annesinden fazla bilgi sahibi değilim, dedim. Hayır, endişelenmedin, korktun. Budala. Zavallı, dedi. Kapalı zarfın içinde gene bir organı mı var diye düşündüm. Belki bu kez yazamasın diye parmağını, duyamasın diye kulağını kesmişti. Duyu organlarından ve yeteneklerinden arınmak istiyor gibiydi. Tam düşündüğüm gibiydi, aşağılık kompleksi ve eziklik, yalnızlığın çeşitli varyasyonlarından biriyle karışmıştı. Ortaya bu tablo çıkmıştı. Hikayenin sonun nasıl getireceğimi buldum, dedi annesi. Bu umurumda değildi. Cevher'in kopuk dilini ve sözleşmeyi kargo kutusunun içinde dilsiz karının kazdığı çukura gömdüm. Onu erkenden yolcu ettiğimden, çukurun derinliği tatmin edici olmaktan uzaktı. Yapabileceğim bundan ibaretti. Bu yaşananlardan yıllar sonra, kendini ve beni oyurgalayan Cevher'i sabun imalathanelerinden birine başı önünde girerken gördüm. Abarttığı gibi tüm insanlar onu tanıyor ve seviyor değildi. Gerçek şu ki, yalnızca ürettiği kelime para etmişti. Nice deha romancılar, içe kapanık bilge şahsiyetler, aç karınlarını doyuramadan, sokaklarda, dilenerek, açıkta ve yalnız ölmüşlerdi. Hazırlık safhasını tamamlamıştı Cevher. Hayatı alaya alarak ve oyun olarak görerek. Oyurgalanmış. Sabun işçisi. Cevher."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oz-terapi-kitabina-bir-baska-yorum/", "text": "Kahve kokusunu sizlere iletebilmenin bir yolunu bulmak isterdim. Burundan geçip bütün vücuda yayılan o dinlendirici, ayıltıcı ve lezzetli kokuyu. Karışık müzik listemi de açtım. Koltuğuma otururken saçımı başımı düzelttim. Omuzlarımı hafifçe dikleştirdim Hadi bakalım Gülnihal yazmaya dedim. Sevildiğin, üzüldüğün diyor Sezen, 'Farkındayım' şarkısında. Ne hoş bir denk geliş bu böyle!. Tam da sizlere bir yaşam öyküsünün yer aldığı kitaptan bahsedecekken. Benim tanışma, birlikte zaman geçirme; duruşundan, sözünden engin bilgilerinden yararlandığım, ismi anıldığında insanın yüzüne kocaman bir gülümsemenin ansızın yerleştiği, şıklığı, nezaketiyle etrafına ayrı bir enerji yayan Binnur Yeşilyaprak Hocam'ın Öz Terapi kitabı 2021 Ağustos ayında yayınlandı. Gülümsedim bu satırları okurken. 'Sen doğru kabul edersen doğru sen etmezsen yanlış, bu sana kalmış' demiş. Okuyucuya baştan özgürlük mü sağladı yoksa manipüle mi etti? Bilemedim. Okudukça kendi kararımı vereceğim dedim. İnsan kendine meydan okuyabilir mi? Okuyabilir elbet diyorum kendi kendime. Zaman zaman acemice yapıyoruz bunu zaman zamanda profesyonelce. Çok zaman da kendi eksiklerimizi, zaaflarımızı, hırslarımızı, acılarımızı, korkularımızı, sevinçlerimizi, kaygılarımızı tam anlamadan sürüp gidiyor yaşantımız. Binnur Hoca kendine cesurca meydan okumuş. Yılların birikimi ile edindiği teknikleri kendine uygulamış. Zaman zaman arkadaşlarından destek almış. Hem savaş alanı hem komutan hem asker olmuş. Bu süreçte 'ne kendine ne de yaşama meydan okunamayacağını' sadece uzlaşılabileceği sonucuna ulaştığını belirtmiş. Kitap Binnur'un iç dünyasının kazı çalışmalarından bahsediyor olsa da sizi de usulca kendi iç dünyanızda bir yolculuğa çıkarıveriyor. Üstelik hiç zorlamadan. Bunda yalın ve içten dilinin, gözümüze sokmadan kendini anlatabilme niyetinin payının büyük olduğuna eminim. Kendime yıldızlardan daha uzaktım diye devam ediyor Sezen Aksu.. Bu yazıma ne güzel eşlik etti bu şarkı. Ben böyle denk gelişlerin hastasıyım. İyi manada hastasıyım. Anımsanan yaşantıların mutlaka önemi vardır. Bugüne yansıyan izler vardır içlerinde. Belki aşılmamış duygular bedenimde bir yerlerde arşivlenmiştir. Anılarla birlikte bu arşivlere de ulaşabilir miyim acaba? diyor hoca. Niyet ederek bu yolculuğa çıkıyor. Kendimle buluşmadan veda etmek istemiyorum diyerek devam ediyor. Kitapta onlarca satırın altını çiziyorum. Kimi keşfettiklerim kimi kendime sorduklarım kimi bunu unutmamalısın dediklerimden oluşuyor. Kitabı kimseye vermeyeceğim dedim. Kendimden çok fazla iz taşıyor ve bu kadar bilinmek istenmediğimi fark ediyorum. Tam bu noktada yaşamında belli bir noktaya gelmiş, binlerce öğrencisi ve yüzlerce meslektaşına kendini açık etme cesareti gösteren hocam bir kez daha bana vay be dedirtti!. Açık konuşayım ben olsam halka açık yapamazdım bunu. Yolculuğunda beden terapi, boş sandalye tekniğinden sık sık yararlanmış hoca. Bunu da kendi kendinize nasıl yapabileceğimiz konusunda güzel tüyolar vermiş. Satır aralarında yakalayabilenler şanslı diyorum. Kafka'dan, J.K Rowling'den, Dostoyevski'den alıntılar yaparak entelektüel zenginliğini anlatımının rengine katmayı da ihmal etmemiş. Anne babasını ve çocukluğunu anlattığı yıllarda o dönemlerdeki toplumsal yapıya, ev hallerine, yaşam alışkanlıkları ve koşullarına da tanıklık ediyor insan. Köklerimizden bize neler aktarıldığı, öğrenmelerimizin nasıl oluştuğu ve daha doğumla başlayan bağlanma sürecinin hayatımıza nasıl etki ettiğine tanıklık etme şansı sunuyor. Eğer annem hayatta iken bu parçalar ile sorunumu halledersem onunla daha doyum verici bir ilişki yaşayabilirim diyerek; bu etkilerin izdüşümlerini ve hesaplaşmalarını da içeriyor. Doğrusu, zorlu ve cesur bir yolculuk bu. Bizleri tutsak eden beklentiler vardır. Bunlara kızarız, öfkeleniriz. Bunlar bizi tutsak eder ve acı çekmemize yol açar. Binnur hoca kendi kızgınlık ve öfkelerinden bahsederken kendi yolculuğu içinde bizlere de ışık tutuyor. Yol gösterici rolüne girmeden yol gösterici oluyor. Neleri nasıl yaşadığımı izliyor ve kendimi dinliyorum. Nasıllar, anlaşılmaz olmaktan çıktı, açıklığa kavuştu diyor. Bağlantıları görebildiğini, kendine ilişkin iç görü geliştirebildiğini ve artık daha net, kabul edici ve bütünleştirici bir şekilde hissettiğinden bahsediyor. Siz hiç farkına varmadan bu okuma yolculuğunda kendinizi izleme eylemi içine giriyorsunuz. Kadın olmak! Toplumdaki rolümüz, ilişkilerimizde tutunduğumuz tavırlar, beklentiler, sıkışmışlıklarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, açmazlarımız, anne olup olmamaya dair hissettiklerimiz.... Bunlara da değinmiş 'Kadın Binnur', 'Sevgili Binnur' .. Kitabın ortalarına geldiğimde Diyarbakır'daki On Gözlü Köprüde kahve içerken merak ettiğim Binnur Hocam'ı tanımış ve vakit geçirmiş olmak bana okuduklarımı çok sahici hissettirdi. İşin açığı bir yanıyla nasıl sonlanacak diye merak ettim bir yanıyla da bu onunla tanışma ve kendi içimde kendime yolculuğum da bitsin istemedim. Birkaç gün ara verdim. Tıpkı onun kitabında bahsettiği gibi bu bir kaç günde rüyalarım hayli renkli, zengin ve kendime dair bir sürü ipuçları verdi. Bedenimizin bize verdiği ipuçlarının ne kadar da öğretici olduğunu bir kez daha hatırlamak farkındalığıma katkı sundu. Aslına bakarsanız kitabın büyüsü bozulsun istemiyorum. Yolculuğunuza minimum etki telaşı içindeyim. Böyle bir sorumluluk hissettim şu an. Bu nedenle kahvemden son yudumumu alıyorum ve yavaş yavaş sizi Binnur Hocam'ın birkaç sözüyle baş başa bırakıp uzaklaşıyorum. Kahvem bitti. Artık size veda zamanı. Hocamın da dediği gibi; İçimde, karşıtı olmayan bir iyilik, kendi dışımdaki hiçbir şeye bağlı olmayan bir var olma sevinci hissediyorum diyebildiğimiz anlar bizlerle olsun. Konuk Yazar: Gülnihal K. Çapacıoğlu, Psikolojik Danışman."} {"url": "https://parlakjurnal.com/oz-terapi-kitap-incelemesi-binnur-yesilyaprak/", "text": "Psikolojik yardım hizmetleri alanında uzman bir akademisyen olan Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak tarafından yazılan ve Nobel Kültür Yayınlarından Ağustos 2021'de yayınlanan 606 sayfalık kitapta yazar, kültürümüzdeki 'sosyal yazılımın' insanı nasıl etkileyebileceği ve yaşamına getirebileceği sınırlamaları kendi yaşam öyküsü üzerinden somut değerlendirmeler ile inceliyor. Bu açıdan kitap; yazarın yetiştiği yıllara ilişkin kültürümüz yaşam değerlerini ortaya koyan bir dönem anlatısı, insanın çocukluktan yetişkinliğe dek geçen dönemleri ve etkilenmeleri inceleyen bir gelişim süreci öyküsü, bireyin ruhsal sorunlarını ele alıp açıklamaya ve iyileştirmeye çalışan yönleriyle de psikolojik bir anlatı olarak tanımlanabilir. Toplumsal cinsiyet rollerinin, kuşaktan kuşağa aktarılan değer yargıları ile yaratılan engel ve sınırlamalardan özgürleşebilmek amacıyla yazarın psikoterapist ve danışan kimliği ile gerçekleştirdiği denemesel bir terapi sürecini anlatan yönleri ile kitap, çok boyutlu ve çok katmanlı bir kurguya sahip. Son yıllarda duymaya başladığımız, psikoloji alanındaki literatürde karşılaştığımız bir kavram olan 'Öz terapi'; genel olarak bir terapist olmadan kendimize gerçekleştirdiğimiz bir terapi modeli olarak düşünülebilir. Serbest düşünme ve çağrışım yöntemleri veya yapılandırılmış bazı tekniklere dayalı olarak uygulanabilir. Bir bakıma, kendimizle iyileştirici, geliştirici ve dönüştürücü bir diyalog başlatmak ve bu yolda ilerlemektir. Temel sayıltısı; insanların kendi kendini iyileştirme yeteneğine sahip olduğu ve eğer bu yeteneği işlevsel hale getirebilirlerse, iyileşme ve gelişme kaynağının kendisi olduğu inancıdır. Her ne kadar bu sayıltı, klasik anlamdaki terapi modellerinin tümünde kabul edilse de buradaki fark danışman ve danışanın aynı kişi olmasıdır. Bu kitap, bir bakıma yazarın içsel bir keşif öyküsüdür. Kendini keşfetmek, anlamak, zihin-beden ve çevre bütünlüğü içinde kendi özüne ulaşmak amacıyla, spontane bir temas ilişkisi oluşturarak, bilinç-bilinçaltı çağrışımlar ile kendi içine yaptığı 'psikolojik bir kazı' çalışması olarak ifade edilebilir. Kitap, bu açıdan ele alındığında; kendini araştırıp içsel gerçekliği ile yeniden tanımlamayı isteyen kişiler için son derece değerli bir 'örnek' olma özelliğindedir. Özellikle Gestald Yaklaşım kuramının temelindeki 'temas' kavramından yola çıkarak kendi ile temas yöntemini ustaca kullanarak, nasıl kendimizle diyalog başlatacağımızı, kendimizi 'bilincin kontrolünden kurtarıp' duygularımıza nasıl ulaşabileceğimizi, kendimizi daha iyi anlayabilmek için 'neden' sorusu yerine 'nasıl' sorusu ile içsel yolculuğumuzda yaşadığımız deneyimlerimize netlik kavuşturabileceğimizi incelikle detaylandırıyor. Kişinin kendi gelişiminin kontrolünü ele alabileceğini, kendi yaşamının altını oyan, yıkıcı düşünce ve duygu kalıplarını fark edip, bunları olumlu ve yapıcı eylemlere dönüştürmenin mümkün olduğunu gösteriyor yazar, bir arkeolog titizliğiyle. Kitap, çocukluktan kalma, duygusal yaralar taşıyan anılarda sıkışıp kalan psikolojik baskıları, çevrenin beklentilerinin yarattığı prangaları, acımasızca yargılayan ve öz değerimizi baltalayan içsel eleştirmenleri nasıl tanıyacağımızı anlatırken; geçmişte sıkışıp kalarak istemeden bizde acıya neden olan yaşantıları 'şimdi'ye taşıyarak onları şefkatle ele alıp olumsuzdan olumluya nasıl dönüştürebileceğimizi gösteriyor. Kitabın en yenilikçi özeliklerinden birisi; kendimizin farkındalığının zihinsel ve bedensel farkındalığımızdan oluştuğunu açıkça kanıtlamasıdır. Kendi iyileşmemiz üzerinde çalışırken, hem bedensel hem de zihinsel ihtiyaçlarımızı ele alıp zihin ve beden arasındaki güçlü bağlantıyı keşfetmemizin önemini somut örneklerle gösteriyor... Kitap bize, sadece zihnin inandıklarını değil, bedenin söyleyeceklerini dinleyin diyor. Öz terapiyi, bedenin bilgeliği ile sürdürüyor yazar. Beden farkındalığının, bireyin kendini daha derin ve daha doğrudan anlaması ile ilgili olduğunu ve bedenden gelen bilgileri algılayıp kendi deneyimlerimizle bütünleştirebildiğimiz ölçüde 'sağaltım'ın gerçekleşebildiğini gösteriyor. Kitabın ana temalarında biri de 'Toplumsal Cinsiyet' rollerinin, kuşaktan kuşağa aktarılarak, kadınların kendi bedenleri ile karmaşık, çelişkili ve yıkıcı bir ilişki yarattığını somut durumlar üzerinden incelemesi. Özellikle toplumumuzda kadınlarda yaygınlıkla görülen cinsel soğukluk ve vajinismus sorunlarının oluşumuna bu açıdan bakan yazar, 'sosyal yazılım'ın kadın bedeni üzerinde yarattığı prangaları anlamamıza yardım ediyor. Bu kitap, derinlemesine öz farkındalık geliştirmek için, bireyin kendini ancak içinde yetiştiği sosyo-kültürel çevre öğeleri ile birlikte inceleyerek anlaşılabileceğini kendi yaşadığı dönem örnekleriyle gösteriyor. Bu bağlamda Yeşilyaprak, bize toplum tarafından üst kuşaklardan aktarılan erkeklik ve kadınlık rolleri ve kurallarının benliklerimizin yapılanması sürecinde nasıl bir işlev oynadığını açıkça ve yaşanmış deneyimlerle gözler önüne seriyor. Kitabın en can alıcı noktası da aile ilişkileri yoluyla nesilden nesille aktarılan inançlar, beklentiler, sorumluluklar ve duygular... Öyle ki doğumdan itibaren bireye yüklenmeye başlanan bu sosyal yazılım; sanki görünen nehrin altında gizli ama kuvvetli bir akıntı ile akan bir nehir kadar yönlendirici. Farkında olmadan içselleştirilen, sürdürülen, hiç sorgulanmayan değerler, kalıp yargılar, giderek doğal yazılımı siliyor. Kitap, aile ilişkilerinde duygu ve yaşantıların nasıl birbirine karıştığı, zaman zaman kördüğüm olduğu halleri analitik bir şekilde anlatıyor. Yalnızca anlatmakla kalmayıp, onları titizlikle ayıklıyor, yerli yerine koyup, açıklık getiriyor. Kız çocuk ve anne arasındaki ilişki dinamiklerinin derin bir şeklide analiz edildiği bu kitap birçok kadın için son derece aydınlatıcı olma ve kendi durumlarını sorgulama sürecini teşvik etme potansiyeli taşıyor. Bir psikoterapi denemesi olarak ele alınabilecek bu ilginç kaynak, kişinin kendi kendini keşfetmesi, kendi içsel gerçeği ile yüzleşmesi, şeffaf olması, doğal ritmini bulması açısından son derece yol gösterici bir işleve sahip. En önemlisi, kitap kendi yaşamımızı ve gelişimimizi düşünmemizi, kendi acı ve yaralarımızla yüzleşmemizi teşvik ederken, böyle bir sürecin ne denli güç olsa da ayrıştırıcı ve bütünleştirici özelliği ile iyileştirici bir süreç olduğunu ve 'öz'e ulaşmanın kendini kabulü kolaylaştırıp 'şimdi'de var olmayı sağladığını açıkça gösteriyor. Kitap çok boyutlu ve çok katmanlı olarak irdelenebilecek özelliklere sahip. Bu yazıda hepsini ele almak mümkün değil. Yine de bir dönem kitabı olarak, bir gelişim psikolojisi kitabı olarak, davranışı açıklayan danışma kuramları ve bir terapi modelinin uygulaması olarak vb. açılardan 'insan'ı anlamanın gerçekçi bir anlatısı olarak okunması gerekir. Öyle ki kitap, içinde pek çok hayat barındırıyor ve onlardan hiç değilse biri sizin hayatınızla temas edebilir. O temas parçasına tutunarak kendi hayatınızın izini sürebilirsiniz. Anlatılanlar belki sizin ya da tanıdığınız kişilerin öykülerine benzeyebilir. Belki bir yerlerde yazarın gördükleri ile sizin gördükleriniz çakışabilir, belki teğet geçebilir. Neler göreceğiniz; bu kitabı okurken sizin elinizdeki feneri nereye ve nasıl tuttuğunuza bağlı olarak değişebilir kuşkusuz. Yazar, kitabının telif ve satış gelirlerinin tümüyle 'Kadın Haklarını' savunan Sivil Toplum Kuruluşlarına bağışlanacağı notunu Özel Söz olarak paylaşıyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ozet-patolojiler-1-karaciger-apseleri/", "text": "Bir seri olarak başlamayı planladığım özet patolojilerin birinci yazısı gastroenteroloji ve genel cerrahi ders notlarından hatırladığımız karaciğer apseleri. Amaç detaylı bilgi vermek değil akılda kalması gereken noktaları hatırlatarak genel bilgiler vermektir. Karaciğer apseleri ilk kez Hipokrat zamanında tanımlanmış eski bir hastalık grubudur. Bu dönemden günümüze gelirken özellikle 20. yy' da etiyoloji, tanı ve tedavisinde önemli ilerlemeler olmuştur. Karaciğer apseleri temelde pyojenik ve amebik olarak ikiye ayrılır. Pyojenik apselerin kaynağı %31-45 safra kesesi ve safra yolu hastalıklarıdır. Diğer nedenler sıklığına göre sıralanırsa portal ven yoluyla yayılım, hematojen yayılım, doğrudan yayılım ve kriptojenik/kist hidatiktir. Hematojen yayılım portal ven veya hepatik arterle olur. Divertikülit, apandisit ve benzeri intraabdominal enfeksiyonlar pileflebite yol açarak karaciğer apsesi yapar. Bakteriyemiye neden olan enfeksiyonlar hepatik arter yoluyla karaciğerde pyojenik abseye yol açabilir. Bunun dışında komşu bölgelerdeki enfeksiyonlar da doğrudan karaciğere yayılarak apse yapabilir. Ayrıca bir kısım apse kriptojeniktir. Pyojenik apsenin en sık belirtisi ateş, karın ağrısı, iştahsızlıktır. Bir kısım hastada gece terlemesi, öksürük, kilo kaybı, sağ plörezi olabilir. En sık klinik bulgular ise Hepatomegali ve duyarlı karaciğerdir. Hastada sarılık genellikle olur. Daha nadir asit saptanabilir. Laboratuvar parametrelerinde lökositoz. Anemi, hipoalbuminemi sıktır. Özellikle ALT ve GGT yüksektir. Abseler soliter veya multipl olabilir. Soliter abseler genelde sinsi seyirlidir. Multipl abseler akut ve toksiktir. Abseler genelde sağ lobtadır. Gram 8-9 aeroblar sıklıkla izole edilir. İlk sırada E.coli vardır ancak çoğunda patojeniteden birden fazla mikroorganizma sorumludur. Dolayısıyla kültür önemlidir. Tanıda ilk basamak klinik şüphe olmakla beraber mutlaka ilk basan-makta USG bakılmalıdır. Apseler hakkında detaylı bilgi için BT' den yararlanılır.son zamanlarda tanı için MR kullanılmaya başlansa da üstünlüğü ortaya konulamamıştır. Tedavinin temeli antibiyoterapi, BT veya USG eşliğinde drenaj-cerrahi ve nedene yönelik tedavinin planlanmasıdır. Amebiasis, Entamoeba histolytica nedenli enfeksiyon sonucu gelişir. İntestinal mukoza invazyonu sonucu portal kan ile parazitler karaciğere ulaşır. Amebiasisli hastaların %3-9 'unda apse gelişir. Klinik bulguları pyojenik apse ile aynıdır. Şikayetler birkaç hafta sürer. Erkeklerde sıklık 3-10 kat fazladır. Komplikasyon amebik absede daha sıktır. Laboratuvar parametrelerine bakılırsa normokrom normositer anemi ya da mikrositer anemi görülür. Lökositoz ve yüksek sedimentasyon hızı vardır. Alkalen fosfotaz ve serum albümin düşük bulunur. Amebik pyojenik ayrımı en iyi seroloji ile yapılır.indirekt hemaglutinasyon ve gel difüzyon presipiti en duyarlı ve özgül olanlardır. Amebik apse şüphesinde tedaviye hemen başlanmalıdır. Metranidazol ile başlanan tedaviye 4-5 günde klinik yanıt oluşur. 7-10 günde apsede küçülme saptanır. Metronidazol yanıtından sonra drenaj-cerrahi sıklığı azalmıştır ancak hala kullanılması gereken durumlar vardır. Peruktan aspirasyon tanıda da yardımcıdır. Tıp fakültesi öğrencilerine hitap eden güzel bir özet olmuş. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ozet-patolojiler-2-kisa-bagirsak-sendromu/", "text": "Ortalama uzunluğu 3,5-4 metre olan ince bağırsaklar, sindirim ve absorbsiyonun temel organıdır. Bunun yanı sıra immünolojik ve endokrin olaylarda da rol alır. Herhangi bir sebeple yapılan bağırsak rezeksiyonunun sonrasında hastanın yaşam şansını ve kalitesini belirleyen temel faktörler vardır. Bunlardan bazıları rezeke edilen segmentin boyu, yeri ve hastanın genel durumudur. Bu faktörlerden uzunluktansa anatomik pozisyon yaşam için daha önemli gibi durmaktadır. Proksimal rezeksiyonlar distalden daha iyi tolere edilirler. Nedenleri, erişkin ve çocuk olarak ikiye ayırmak faydalı olacaktır. Erişkinde mezenter damar tıkanıklıkları, crohn, strangüle fıtık, volvulus, tümör başta gelen sebeplerken çocukta nekrotizan enterekolit, intestinal atrezi, gastroşizis, malrotasyon, volvulus önemli sebeplerdir. Evre 1: Ameliyatı takiben geçen 3 haftalık süreçtir. Kısalan bağırsak ve artan mide salgısı nedeniyle sıvı kaybının maksimum olduğu dönemdir. Bu dönemde tedavi sıvı ve elektrolit açığının kapatılmasına dayanır. Hastaya bağlı olarak 2. ya da 3. gün civarı total parenteral beslenmeye başlanır. 30 kcal/kg düzeyde enerji uygundur. Mümkün olan en kısa zamanda oral ya da enteral beslenmeye geçilmelidir. Dışkı hacmi ve sıvı elektrolit dengesi bu kararda belirleyicidir. Evre 3: Genellikle 3-12 ay sonunda bu evre başlar. Yapılan ameliyata bağlı olarak çok sayıda beslenme ve metabolizma sorunu çıkar. Hastaların %30'unda osteomalazi ve pek çoğunda anemi vardır. Hiperokzalüri, hipomagnezemi, üriner sistem taşları, safra kesesi taşları gelişebilir. Bu dönemde ishali kontrol etmek için 2. dönemde kullanılan ilaçlar faydalıdır. En az bir yıl oral stabil olarak beslenen ve büyük bir sorun yaşamayan hastaların sıvı ve katıların ayrı alınması gerekliliği ortadan kalkar ve normal diyete geçer. Bir metreden az barsağı kalanlarda uzun süreli ya da ömür boyu evde parenteral beslenme desteği gerekebilir. Kaynak olarak İskender Sayek'in editörlüğünü yaptığı TEMEL CERRAHİ EL KİTABI kullanılmıştır. Bir diğer özet patoloji yazıma buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bilgilendirici ve öz bir yazı olmuş. Elinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ozet-patolojiler-3-tutun-ve-sigara/", "text": "Tütün insanda kanser oluşumu için bilinen en önemli önlenebilir nedendir. Temel risk faktörü sigara içimi olsa da çeşitli şekillerde dumansız tütün de risk oluşturur. Üstelik tütün tüketimi sadece kişisel sorun değil pasif tütün solumaları ile de akciğer kanseri nedenidir. Sigara içimi kalp ve damar hastalıkları, kanserler ve solunum problemi sebepleri başta olmak üzere yılda 4 milyondan fazla insan ölümüne neden olur. 2020 tütün sebepli ölümün 8 milyon olacağı tahmin edilmektedir. En büyük artış gelişmekte olan ülkelerde beklenmektedir. ABD'de tütün her yıl 400.000'den fazla insan ölümüne yol açmaktadır ve bunların 1/3'ü AKCİĞER kanseri nedeniyledir. Nikotin tütün yaprağındaki bir alkaloittir; tütünle ilgili hastalıklara direkt neden olmaz, ancak yüksek düzeyde bağımlılık oluşturur. Nikotin beyinde katekolamin deşarjı ile sigara içiminin; kalp hızının artışı kan basıncında yükselme gibi akut etkilerden sorumludur. Sigaranın yol açtığı hastalıkların en sık görülenleri akciğerleri tutar ve amfizem, kronik bronşite akciğer kanserini içerir. Dumanındaki ajanlar trakeobronşial mukoza üzerine doğrudan irritan etkiye sahip olup inflamasyon ve artmış mukus üretimine neden olur. İmmün yanıt, lokal üretilen enzimlerin de etkisiyle akciğer dokusu zarar görür ve sonunda amfizem gelişir. Ateroskleroz ve tabii ki komplikasyonu miyokart enfarktüsünün sigara ciddi birliktelikleri vardır. Mekanizmaları ise karmaşık ve birçok faktörle ilişkilidir, bunlar arasında trombosit agregasyonunun artması ve miyokardın oksijenlenmesinin azalması eşlik eden oksijen ihtiyacında artma ve ventriküler fibrilasyon eşiğinin düşmesi bulunmaktadır. Sigara içimi hipertansiyon ve hiperkolesterolemi ile birlikte olduğunda bu yöndeki risk üzerindeki etkileri katlayarak arttırır. Akciğer kanserine ek olarak tütün dumanı, oral kavite, özofagus, pankreas ve mesane kanserleri gelişimine de katkı sağlar. Tütün ve alkolle kombinasyonu oral, larengeal ve özofageal kanserlerin gelişme riskini katlayarak arttırır. Annesinin sigara içmesi erken doğum ve spontan düşük riskini arttırır ve intrauterin büyüme geriliği gelişir. Bununla birlikte gebelik öncesi sigarayı bırakan annelerin çocukları normal doğum ağırlığına sahiptir. Sigara dumanına maruz kalan pasif içicilerde de bazı zararlı etkiler oluşur. Bu kişilerde AC kanseri insidansı içmeyenlere göre 1.3 kat artar. ABD'de her yıl 35 yaş üstünde akciğer kanserinden ölen yaklaşık 3000 kişi, pasif içici konumundadır. Daha çarpıcı olanı, koroner aterosklerozis ve ölümcül MI riskinin artışıdır. ABD'de her yıl 30.000 ile 60.000 kardiyak ölümün pasif maruziyet ile ilişkili olduğu ortaya kondu. Sigara içilen ortamdaki çocuklarda respiratuvar hastalıklar ve astım sıklığının arttığı görülür. Sigara içmeyenlerde ki pasif içicilik, nikotinin metaboliti olan kotininin kan düzeyi ölçümü ile belirlenebilir. Birleşik devletlerde sigara içmeyenlerin ortalama kotinin düzeyleri geçen 15 yıl süresince halka açık yerlerdeki yasak nedeniyle %60'dan daha fazla azalmıştır. Ancak tütün dumanına maruz kalma özellikle çocuklar için hala evlerdeki büyük halk sağlığı problemi olarak durmaktadır. Birçok yeni şey öğrendim. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ozgur-toplumun-temelleri-kitap-incelemesi-eamonn-butler/", "text": "Özgürlük kavramı herhangi bir ideoloji belirtmeyen bir kelimeden ibaret gibidir. Oysa özgürlük, insanlık medeniyeti boyunca süregelen en geçerli ideolojilerden bir tanesidir. Üç büyük dinde de özgürlüğün önemi ve gerekliliği birçok kez vurgulanır. Özgür Toplumun Temelleri isimli bu kitapta İngiliz iktisatçı Eamonn Butler, liberal düşünce etrafında uzun bir deneme kaleme almış ve bireysel özgürlüğün toplumsal gerekliliğini anlatmaya çalışmış. Bireysel özgürlüğün neden korunması gerektiğine dair giriş niteliğinde olan bu eserde, herkesin aklına gelebilecek çeşitli sorulara cevaplar aranmış. Özgür bir toplumda olması gereken temel özelliklerden basitçe bahseden Eamonn Butler, kurduğu argümanları örneklerle desteklemeye gayret göstermiş. Her ne kadar öne sürülen örnekleri basit ve yetersiz bulmuş olsam da kitapta akademik bir anlatıdan ziyade herkesin kolayca anlayabileceği bir dil hedeflenmiş. Yer yer yazarımızın kendini Doğu toplumlarının bakış açısından soyutladığını hissetsek de aslında özgürlük ve bireyciliğin kökenlerinin Batıdan çok önce Doğu'da olduğunu açıkça söylemeyi ihmal etmemiş: İslam, ta en başından beri iktisadi özgürlük ve bireysel teşebbüs gibi, Batı toplumlarının çok sonra itibar etmeye başlayacağı değerlere açıktı. Türk imparatorları çoğu zaman Avrupa'daki krallardan daha hoşgörülüydü. Yazarımız kitabın çeşitli yerlerinde İbn-i Haldun'dan da alıntı yaparak onun birey mülkiyetine yönelik sözlerini vurgulamaktan çekinmemiş. Özgürlüğü doğal olarak liberal teori çerçevesinden yorumlayan yazarımız, olaylara sadece iktisadi açıdan değil ahlaki açıdan da yaklaşmış. İktisadi bir anlatıdan ziyade özgürlüğün temel kurumları olan adalet, eşitlik ve mülkiyet gibi kavramlara yoğunlaşılan bu eserde, eşitliğin maddi eşitlik ve aynı hayat standardına sahip olmak anlamına gelmediğinin altı birçok kez çizilmiş. İngiliz iktisatçı Butler, eşitliği ahlaki eşitlik, kanun önünde eşitlik, siyasi eşitlik ve fırsat eşitliği olmak üzere dört başlık etrafında tanımlamış. Bireyin sahip olduğu gücü kendi çıkarları doğrultusunda kötüye kullanabileceğini klasik literatürdeki gibi tekrarlayan Butler, bu sebeple devletin denetlenmesi gerektiğini savunur ve demokrasinin önemini anlatır. En büyük sorunun hükümetin nasıl seçileceğinde değil onun nasıl kısıtlanacağında olduğu tespitini yapan yazarımız, gücün insanı yozlaştırabileceğinin altını çizer. Her ne kadar pozitif örnekler yönünden zayıf bir kitap olsa da öne sürülen argümanlar okuru içine çekmekte ve Butler amaçladığı ana fikri başarıyla okura sunabilmektedir. Örneğin: İnsanların doğru hükümeti seçecek kadar kolektif bilince sahip olduğunu, ancak kendi hayatlarını idare edecek kadar bireysel bilince sahip olmadığını iddia etmek saçmadır. diyerek toplumun kendi kendine karar alamayacağını öne süren düşünceye karşı çıkmaktadır. Kar denen kavrama yüklenen olumsuz manayı da eleştiren yazarımız, bunun parasal getiri ile eşit olmadığını anlatmaya çalışmaktadır. Aslında para yalnızca bir aracıdır. Hepimiz her an daha faydalı olacağına inandığımız bir şey için başka bir şeyden fedakarlık yapmaktayızdır. Klasik liberal düşüncenin temellerini tekrarlamaktadır Eamonn Butler. Doğru ve faydalı bilgileri engellemediğimizden emin olmanın tek yolu tüm fikirlerin yayınlanmasına izin vermek ve fikirlerin tartışılarak güçlü ve zayıf yönlerinin ortaya çıkacağına güvenmekten geçer. Bu, çoğunluğun kesin gibi gördüğü konularda bile herkesin kendi görüşlerini savunmasına izin vermek anlamına gelir... Eğer diğerlerinin yanıldığını düşünüyorsak o görüşlerin susturulması değil, masaya yatırılıp çürütülmesi gerekir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ozgurluk-o-kadar-ucuz-mu/", "text": "Ve Fransız ihtilali, insanlığa özgürlüklerin kapısını açan devrim!? Öyle mi gerçekten yoksa şeytanın da mı gözü açıldı bizimle birlikte. Şöyle ki monarşi, oligarşi vb. yönetim anlayışlarında insanlar özgür olmadıklarının bilincine varabiliyorlardı fakat bunun değişmesi ile soyluların aklına yeni bir şey geldi. Onların istedikleri özgür olmak mı yoksa olduklarını sanmak mı. Sanırsam sanmaları onları tatmin etmek için onlar adına yeterli. Öyleyse bunu yapmaktan geri durmayalım. Eskiden tahtalardan yönettiğimiz ama akıllarına yön vermediğimiz insanların şimdi de zihinlerindeki tahtlarımıza oturalım. Onlar biz istedik, biz düşündük, biz hissettik, biz istedik ve yaptık sansınlar ama herşeyin aslında bizim dileyip, isteklerimizden öteye geçtiğini anlamasınlar. Bizim de işimize gelir. Bir sorun olduğunda artık kellesi alınacaklar biz olmayacağız. Hayali bir konuşma ama düşünülmemiş olması imkansız. Ne pahasına vazgeçtik her şeyden. Bir rüyada yaşamak için, niye çünkü tatlıydı ve kolaydı. Ama varlığımız için direnmek ise bir o kadar zor ve acı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ozur-dilerim-magdurlari/", "text": "Başlıktan da anlaşılacağı üzere hikayemiz, Özür dilerim cümlesine çokça maruz kalan insanların dertlerini biraz anlatabilmek ile ilgili. Öncelikle biraz bu işin temeline inmek istiyorum. Sürekli çevremizden hatta kendi iç sesimizden duyuyoruz, nerede o eski insanlar, nerede o eski duygular, nerede o eski bilmem neler... Evet, artık maalesef o eski zamanlarda yaşanılan, eski Türk filmlerinde örneklerine çokça rastlanılan derin duygular, tertemiz ilişkiler yok denecek kadar az. Herkesin bir menfaatin peşine düşüp, yuvarlanıp gittiği, böyle şeylere kafa yoracak ne vaktinin ne gücünün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Herkesin şahsi meseleleri o kadar yoğun ki kimsenin kimseyle uğraşacak durumu kalmamış neredeyse. Duygular, insani ilişkiler öylesine ikinci plana atılmış ki onca işin arasında bir de bunlarla mı uğraşılacak durumu yerleşmiş bünyelere. Bu kısımları hepimiz zaten biliyoruz kimimiz kabul etmiyoruz, kimimiz kabul ediyor fakat düzeni değiştiremediğimizden bir şekilde arada kaynayıp gidiyor, biraz savaşmaya kalktığımızda ise psikolog kapılarını tırmalamaya başlıyoruz. Velhasıl, bu konular böylece uzar da uzar, biz gelelim bu durumlar temelli esas konumuza! Özür dilerim söylemimize. Genellikle söyleyenin rahat, duyanın bir o kadar mağdur olduğu durumlara ait bir cümle. Bir haksızlığa maruz kaldığınızda, karşı taraf istese de istemese de geri dönüş olmadığından elinde bu cümleden başka size verebileceği herhangi bir şey yok, fakat bunu duyduğunuzda sizi kurtaran bir durumu da yok. İşin muhasebesini yaptığınızda onca alacaklı hesabınız bu kelimelerle kapatılıp mutabık olunmaya çalışılıyor hatta mutabık olunamayıp, siz biraz isyan edince yavaş yavaş borçlu bile olabiliyorsunuz, şunun gibi mesela; Özür dilerim dedik ya ! Özür duymak değil ki dert be kardeşim, mesele haksızlığa uğramamak. Fakat ne yaparsanız yapın bunu anlatamayacaksınız. Çünkü karşı tarafın haksızlığı yaptıktan sonra tek çaresi de bu özür dilerim Şimdi gelelim neden sürekli buna maruz kaldığımıza; ben bunu sevgi eksikliğine bağlıyorum, hani şu yukarıda bahsettiğimiz derin derin yaşanan duygular var ya artık onların, yine yukarıda kısaca değindiğim muhtelif sebeplerden günümüzde yeterli derecede mevcut olamayışına. İnsanlar mal, mülk, para sevdası ile o kadar meşgul ki sevgiye saygıya ayıracak vakitleri veya buna tahammülleri yok, öncelikler daima farklı. Böyle bir ortamda kimin umurundasınız ki ? Peki, haksızlık yapıp özür dilemek yerine hakkınızı kim savunabilir? Tabii sizi seven ve sayan insan/insanlar, size daha az özür dilerim diyen veya aynı konuda bir kez özür dileyen, az yanlış çok doğru insanları mümkün mertebe hayatınızdan çıkartmayın. Az Özür dilerim li, bol sevgili günleriniz olsun."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pablo-neruda-ve-postaci-sahi-yasam-neydi/", "text": "Pablo Neruda ve postacı arasındaki hikayeyi anlata Il Postino gerek müziği gerek konusuyla çok özel dönem filmlerinden bir tanesidir. Dünya edebiyatında en lirik şairlerden biri olan Neruda'nın yaşamına odaklanan film, 5 Ocak 1996 tarihinde Türkiye'de gösterime girer. Yönetmenlik koltuğunda Michael Radford'un oturduğu filmin başrollerinde ise Philippe Noiret, Massimo Troisi, Maria Grazia ve Cucinottta yer alır. Türkçeye Postacı şeklinde çevrilmiştir. Film, birçok duygunun en estetik yansımasıdır. Postacı, her anlamda çok özel bir yapımdır. Ardience Paciencia'nın Ateşli Sabır oyunundan uyarlanmıştır. İtalya'da her şeyden uzak, yoksul bir adada geçer bütün olay. İnsanın kendisini izlerken oldukça keyifli, bir o kadar da hüzünlü hissetmesine neden olan bir kurguya sahiptir. Daha önce filmden bir sahneye tesadüfen şahit olduktan sonra, Bu filmi mutlaka izlemeyelim! diyerek izlemeye başladığım filmdeki mekanların her biri, karakterler, olay ve tabi ki Neruda'nın kendisi; farklı bir diyara keyifli bir yolculuk yapmamı sağladı. Pablo Neruda ve postacı, çok özel ve dikkat çekici bir konuya sahip. İtalya'nın fakir bir balıkçı köyünde yaşayan Mario Ruoppolo , baba mesleği balıkçılık yapmak istemeyen bir karakterdir. Yaşadığı yerde herkes, aynı kaderi paylaşır. Bir ada köyü olması nedeniyle kimsenin farklı bir meslek seçme hakkı yok gibidir. Fakat Mario Ruoppolo, kaderini değiştirmek ister. Bu nedenle postacı olur ve mesleğe adımını atar. Sürgün hayatı yaşayan Şilili Pablo Neruda de bu adada yaşamaktadır. Neruda'ya gelen postaların, ünlü şaire götürülmesi gerekir ki bu iş, Mario Ruoppolo'ya düşer. Neruda'yı aşk şairi olarak niteleyen Mario, şairin mektuplarını götürmeye ve ünlü şairle çok özel bir dostluk geliştirmeye başlar. Neruda sayesinde mecaz sanatıyla tanışan postacı, bu sanatın tam olarak ne olduğunu bilmez. Neruda ile sohbetlerinde, mecazın inceliklerini öğrenmeye başlar. Postacı, köydeki kafenin sahibinin yiğeni Beatrice Russo'ya aşık olur. Neruda'nın şiirleriyle kıza olan aşkını en estetik şekilde ifade eder. Beatrice, bu şiirlere ve Mario'nun aşkına aşık olur. Filmin konusu her ne kadar basit olsa da filmde çok özek duraklar bulunmaktadır. Bunların her biri yaşama dair bir fikir edinmemizi sağlar. Modern dünyanın en sorunları yanlarından biri, 1950 yılında bir balıkçı köyünde geçen olaylar üzerinden izleyiciye yansıtılır. Bir sahil kasabasında, balıkçılık bir kader değil de nedir? Dört bir yanı sularla çevrili bir köyde, yapabileceğiniz en iyi şey, balık tutmak gibi görünür. Pablo Neruda ve postacı balıkçılık mesleği üzerinden özgürlük konusuna odaklanır. Gerçekten özgür müyüz? Mario, balıkçı olmak istemez. Hatta filmde bu durum oldukça etkileyici bir şekilde anlatılır. Babası ile konuşan Mario, ne zaman tekneye çıksa, kendisini hasta hissettiğini söyler. Oysa babası, onu pek de dinliyor görünmez. Balıkçı olmak istemediğini fark eden Mario, kendisine yeni bir meslek bulur: Postacılık. BAFTA ve Oscar ödüllü filmde, insanın kendisini her şeyden soyutladığı müzikler eşliğinde Neruda ve Mario, çok özel bir dostluk kurar. Mario, Neruda sayesinde şiir sanatının incelikleri hakkında bilgi sahibi olmaya başlamıştır. Şiir okur, mecazlar üzerine düşünür, edebiyat yolculuğunda çok özel bir adım atar. Bir gün, köydeki en güzel kız olan Beatrice'ye aşık olur Mario. Pablo Neruda ve postacı filminde kırılma noktalarından biri, bu aşk sahnesidir. Neruda'dan yardım isteyen Mario, kızı şiirlerle kendisine aşık etmek ister. Neruda, sevgili dostu Mario'ya yardım edecektir. Gerçekten de kız, şiirin ve Mario'nun çekimine kapılmıştır. Ama yiğeninin içinde bulunduğu durum, kafenin sahibini mutlu etmeyecektir. Bütün işin Neruda'nın başının altından çıktığını düşünen kadın, hesap sormak için Neruda'nın evine gelir. Onun yüzünden Mario'nun şiirler yazdığını ve yiğenini etkilediğini söyler. Neruda: Benim şiirlerimle kızı başta çıkarmışsın. Postacı: Senin yazdığın şiirle kızı baştan çıkardığım doğru. Ama o şiir sana ait değil. Postacı: Evet. Şiir yazana değil ihtiyacı olana aittir. Filmde Mario Ruoppolo karakterini canlandıran Massimo Troisi, filmden önce, yaşadığı kalp rahatsızlığı nedeniyle tedavi olmak zorundadır. Fakat filmin çekimlerinin ertelenmemesi adına, tedavisini ertelemeyi tercih eder. Filmde, bir gösteri sırasında polisin müdahalesi nedeniyle hayatını kaybeden Mario, gerçek hayatta film çekimlerinden 1 yıl sonra hayatını kaybeder. Bu çok ilginç tesadüf, birçok açıdan sancılıdır. Massimo Troisi, filmin başarısını görecek kadar yaşayamamıştır. Filmde de sessiz sedasız hayatını kaybeden, daha doğrusu öldüğünü daha sonradan öğrendiğimiz Mario karakteri ile gerçek hayattaki Massimo ve Neruda, filmin konusu ve olaylar ve daha pek çok unsur; Il Postino filminin neden izlenmesi gerektiğini bir kere daha gözler önüne serer. Eğer bu filmi izlemediyseniz, şimdi filmin o derin sularına dalmanın vakti!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/padisahin-isine-bak/", "text": "Ben ki Cihan-ı hakan, ali muhakkak. Sen ki şu padişahın işine bak! Tevazu demek alçakgönüllülük demektir ya hani. Derin derin olanı ise gönlümüzün taa kuyularında saklı kalan alçakgönüllülüğümüzdür bizim. Varlığını gönlüne gömen, niyetini bir kendine bir Allah'a saklayan, nurunu kendince başkaları tarafında anlaşılamamakla gizleyen ne mübarek insanlardır onlar! Velhasıl ne kadar derinlerde olsa da onların aslı, buraya kadarmış demek ki bu hikayenin de bu faslı. Çünkü biz bu güzel insanları duyduk, gördük ve bildik. 'Nalıncı Baba' derler ona. Atları da bir o kadar sever, zaten nallarını da sevdiği kadar iyi yapar. -Amma velakin içkicidir, eğlence aleminin çukurunda batadurmuştur derler. -Hatta durmakta kalmamış ölmüştür de bu Baba! Bir velvele varsa bir de ona vesile. Unkapıda'da aynı istikamette batan bir Güneş ancak o küreye inat sıradanlığını bir o kadar bozan İstanbul akşamı yaşanıyordu. Kokuşmuş bir ceset surların hemen kenarında kendini belli ediyor ve ahaliyi çok geçmeden etrafına toplamıştı. -Sakın ha komşu bu adamı düşünme. Ayyaşın tekidir bu! -Bir zahmet bilelim, kırk yıllık komşusuyuz! Oracıkta insanlar böylesi bir muhabbete dalmışken ben dalgın dalgın yerde yatan adama bakıyordum. Dert etme dua et diyen gönlüme baktım, -Bin meseleye derman bir vesile yarattım! Bugün sarayda Güneş ne kadar doğması gerektiği gibi doğduysa da Sultan Murad için de aynı şeyin söylenmesi zor bir gündü. Bir hali var belli. 'Ama padişahtır kendileri, nasıl sorulur, nasıl edilir, kim bilir?' diyeceğim de zaten halini bir görseniz bırakın sormayı, kanadı yeni biten bir kuş gibi size doğru uçmak istiyor ve adeta 'Ne olur bana yardım et!' diye de kanat açıyordu. 'Hayrola padişahım canınızı sıkan bir durum mu var?' diye sorar Sultanının üzerindeki garipliği farkeden Vezir-i azam Siyavuş Paşa. -Siyavuş Paşam dün gece bir rüya gördüm lakin tedirginimdir. -Davran paşam hayır mı şer mi öğreneceğiz, gidiyoruz. Padişah öyle nizami gider ki sokaklar arasından sanki daha öncesinde buralardan defalarca geçmiş, nerede, ne zaman döneceğini dahi her detayına kadar biliyor gibiydi. Vezir de bu hal karşısında şaşkınlıkla Sultan Murad'ı takip etmekle yetinmiş, nereye gidiyor oldukları hakkında bir soru dahi soramamıştı. -Ecelinden bulsun, evine attığı kadınlar düşünsün şimdi halini! Yahu padişahın nedir böyle bir adamdan umduğu medet anlayamadım doğrusu. Zannımca Murad Han da anlayamamış olacak ki bu işin peşini bırakmadı ve cümlelerin ortaya savrulduğu alana iyice yaklaştı. Bütün herkesin bir yana savrulan kelamlarını dinledikten sonra bir yaşlı adam vardı ki daha çok mahsun ve belli ki ondan ticaret yapmış, onunla da bir müddet ahbap olmuş. -Babacığım hele bu ölen adamı tanır mısın, anlat da dinleyelim., diye sordu padişah sus pus kendisi gibi ahaliyi dinleyen yaşlı adama. -Evladım, şu ölen adam, biz ona 'Nalıncı Baba' deriz. Azaplar çarşısında çalışır, orada nal yapar. Nalının da esaslısını yapar. İşinde çok iyidir ancak bir huyu vardır ki beterdir. Kazandığı tüm parayı da gider her gün içkiye harcar, akşamları da evine hayat kadınları sokar. Yaşlı adamın böyle demesiyle beraber iyice hiddetlenen topluluk bir hırsla böylesi rezil bir adamın cenazesini dahi kaldırmamaya karar verdiler ve çekip gittiler! Herkes gitti de kimler kaldı dersiniz: Rüyasının sırrına ermek isteyen bir adam. Selamındır ruhumuza, vur nalına baba vur, Vurduğun her hamlede ruhum bulsa huzur. Siyavuş paşa ne kadar ısrar ettiyse de gitmek için bir türlü kabul etmedi Sultan Murad. -Halktır, gitmekte haklılar mıdır? Bilemem. Ancak biz bu cenazeyi defnedeceğiz. -Padişahım madem içiniz rahat etmez, saraydan birkaç hoca tutalım onlar bu işi halletsinler. Lakin bu cevap padişahın derdine çözüm olamamış, rüyasının da hikmetini açığa çıkaramayacak olacak ki kabul etmedi Sultanımız. -Olmaz, Siyavuş paşam. Bu işi biz halledeceğiz. -Merak buyurma sen, bu adamı ben yıkar yıkar hem de namazını kıldırırım. Bu cümlesine kuradursun Vezir-i azam padişah bitirtmesin cümlesini. Siyavuş paşanın aklına Ayasofya'dan tut Fatih'e kadar en güzel camiler gelir ve aklına gelenleri bir bir söyler. Padişah ise içlerinden devlet mensuplarının en az buyurduğu cami olan Fatih Camii'ni kararlaştırır. İşini gizlice ve tez halletmek ister çünkü. Az çok geçer ki camiye gelirler. Vezir hemen arar da bulur boylu poslu bir tabut ve hesabı yakın bir kefen. Sultan o sıra başlar cenazeyi yıkamaya. Yıkar da hayırdır inşallah! Adamın yüzü yıkandıkça nur bulur ve gündüzsüz aydınlanır gasilhane. Hayırdır inşallah. Naaşı yıkandıktan sonra kefenlenir, tabutuna yerleştirilir ve olması gerektiği adetince musalla taşına koyulur. Ancak hava hala karanlıktır ve ezan vaktine de pek uzaktır. O sıra Vezir-i azam bir sıkıntıya düşmüş ki yaklaşır Sultan Murad'a doğru. -Sultanım vakit pek uzaktır, namaza daha var. Düşündüm de ben derim ki biz yanlış yaptık. Hiç sormadık ki bu adamın eşi, çocuğu var mı, yakını nicedir. Bir sormak lazımdı. -Doğrudur Siyavuş paşam. Ben şimdi o mahalleye gideyim de bir arayıp sorayım yakını, evi var mıymış. Sen burada kal, beni bekle. Sultan yollara düşer ve gece vakti sora sora gider ölmüş bir adamın evini. Eninde sonunda da nalıncının evini bulur. Çalar kapıyı, karşısına yaşlı bir kadın çıkar. Hanımı olurmuş. Sultan Murad'a içeri davet buyrulur, o da yaşanan hadiseyi bir bir anlatır. Ancak yaşlı kadın hiç bozuntuya vermeden dinler, sanki bu günü bekliyormuşçasına susar. Bu vefat onu hiç şaşırtmamış gibidir. -Ah olum ah! Bizim adam bir acayipti doğrusu. Akşamlar kadar nal vurur,yorulur,kahrolur sonra kazandığı parayla da gider şişelerce içki satın alır başkaları satın almasın diye. Eve gelince de gider hepsini helaya dökerdi. -Ben sizin zamanınızı satın aldım değil mi şimdi?, diye. Malum onlar da 'Evet.' derlerdi. Kendisi bütün kadınları bir odaya toplar ve çıkar, beni ise o odaya sokar ve binbir alimden İlmihal okuturdu. Hal buydu evladım. Sokakta herkes onunla farklı farklı konuşur, gece eve girdiği kadarını yüzüne vurur ancak girdikten sonra ne yaptıklarını hiç düşünmezler, sormazlardı. -Kocana ayyaş diyorlar, evine kadın atıyor diyorlar anneciğim! -İnsanlardan laf duymamak için namazını dahi mahalle camisinde kılmazdı. Uzak mahallelerdeki camilere gider, orada namazını kılar gelir, işine koyulurdu. -Laf dinletemedim ki yavrum! O kadar dedim ona: 'Cenazene kimseler gelmeyecek böyle yaparsan.' diye. Ben öyle deyince bana demez mi 'Ben mezarımı bahçeme kazarım.' diye. Ve hakikaten de kazdı. Hemen evin arkasında hala duruyor kazdığı yer. O öyle deyince de sinirimden 'Hadi mezarını yapacaksın söyle be adam seni kim yıkar,kim omuzlar?' dedim. Teyze şöyle bir sustu. Bir yutkundu, bir durdu. Biliyordu böyle bekledikçe karşısındaki gencin merak içinde olacağını. Ama söylemek istemediğinden değildi ki bu bekleyişi, inanmak istemediğindendi. Hatırladı da güldü şimdi. Derin derin tevazu etmek buymuş belli ki. Bir cümlene bakarmış Sultan'ın evinin yolunu arayışı. 'Hem padişahın işi ne?' demek dahi vesile olurmuş nice hikmetlere. Hem de Fatih Cami'nden kalkan bir istikamette. Batsa da gönüle dokunan gülün bir tanecik iğnesi, Bir kimsedir nalıncı baba, bir bülbülün ezan sesi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/parabolik-ihtiyarlik/", "text": "Yaşlanıyorum. Yaşlandıkça, yaşlandığımı daha iyi fark ediyorum. Yaşlandığımı fark ettikçe, yaşlanmanın acısı ve ağırlığı daha fazla düşündürüyor. Düşünmek ağrıtıyor. Daha fazla ağrıdıkça, daha fazla yaşlanıyorum. Parabolik ihtiyarlık. Ben böyle bir adam değildim. Ben yazardım, hep yazardım ama sağa sola yazardım. Köşelere yazardım, eşe dosta yazardım, sevdiğime yazardım, sevmediğime yazardım, yazmak için yazardım. Ama bugün, kendime yazıyorum. En acıklı mektup kendine yazdığınmış, bunu fark ediyorum. Yaşlanıyorum. Benden önceki yüz-belki bin- milyarlarcası gibi. Senin gibi. Yaşlanıyoruz, beraber. Ben bunu yazarken, sen okurken. Düşündükçe daha hızlı ihtiyarlıyorum. Olanı, olmayanı, olası olanı, direkten döneni veya hiç dönmeyeni. Ne tatlı günler, ne tatlı yaşam. Aslına bakarsan, çoğumuz tatlıyı o kadar sevmez azizim, aslında hiçbirimiz. Bu glikolik dürtüler, bize sonradan öğretilmiş! Boş ver bu defa Dostum'un tavernayı, gel bi'kere de benim balkonda içelim neyse o içtiğin. Tamam, denizi görmez öyle orta yerinden meridyenin ama bozkırda da yağmur başka kokar Akdeniz'den. Bu toprağın çatlağında yanan sırt, başka ağrır. O kadar paramız var, yanlış anlama bize göre değil ayakkabıyla bastığın halılar, hayır, yanlış anlama, halısında değiliz meselenin, temizlemesi zor oluyor halıdan o lekeyi. Üstüne düşündükçe daha açık hatırlıyorum. Hatırlamak, en kötü şey, hele de yaşlandıkça, biliyorum. Çünkü yaşlandıkça birikiyor hatalar. Belki bu yüzden çoğu şeyi hatırlamıyor çoğu ihtiyar. Adına bir hastalık koy, ilaçlar, tedaviler ama belki de bilerek altına işer yaşlılar. Yoksa koca Mustafa, ak-pak, sakallı, vurabilseydi yumruğu masaya yer gök inler, niye bez bağlasın kıçına bu yaştan sonra? Yaşlandıkça çürüyor, kötü kokuyor, beraberinde taşıdığın bütün ölü insanlar. Biz, bizden önceki yüz-belki bin- milyarlarcası gibi, yaşlanıyoruz. Ni'çe Şopen'haurun çözemediği ve aslında hiç de komik olmayan ilahi komedyanın orta yerinde ve tek tırnak içinde, 'Dante gibi'. Ne tatlı günler, ne tatlı yaşam. Aslında tatlıyı çoğumuz o kadar sevmez azizim. Tek ihtiyaç duyduğumuz birazcık imkan. Ki biz biliyoruz, eline imkan geçen, tanrının adıyla başlayıp ne alçaklıklar yapmadı! Not: YAZISININ YAYIN HAKKINI BANA VEREN S.Ö'e TEŞEKKÜRLER. Yaşlanma hiçkimsenin karşı koyamayacağı bir olgu. İnsanları bazen huzurlu bir mutluluğa bazen derin bir korkuya sürüklüyorsa da herkes için geçerli olan şey, bir gün geriye bakıp yaşanan güzel günleri düşündüğünde yaşlandığındır. Zamanla her şey fark ediliyor ne yazık ki. Kendinin yaşlandığını değil de eski fotoğraflara bakınca sevdiklerinin, annenin, babanın yaşlanmış olması insanı üzüyor. Birgün ayrılmanız gerektiğini bilmek gerçekten insanın kalbini çok burkan bir farkındalık. O bir gün maalesef zannettiğimizden yakın olabiliyor. Bazen bir andan bazen de parça parça toprağa emanet ediyoruz ."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pariste-son-euro/", "text": "Kiraladığı otomobille Hollanda ve Belçika'yı gezdikten sonra, sıra hayallerinin şehrine gelmişti. Adım adım keşfetmek istediği Paris'te ne yazık ki yalnızca yirmi dört saat kalabilecekti. Zira, İzmir uçağına yetişmek için ertesi akşam yola çıkması; bütün gece yolculuk yaptıktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla birlikte aracı şirketin Frankfurt Havaalanı'ndaki ofisine teslim etmesi gerekiyordu. Geceyi geçireceği tek yıldızlı otelin ücretini kredi kartıyla ödemiş, arabanın deposunu da az önce girdiği benzin istasyonunda tamamen doldurmuştu. Hesabına göre, aldığı yakıt onu Almanya'ya kadar rahatlıkla götürecek, hatta, boş depoyla teslim aldığı aracı içinde bir miktar benzinle teslim edebilecekti. Benzin aldıktan sonra kredi kartında yalnızca doksan lira limit kalmasına aldırış etmedi. Nasılsa cebindeki yüz Euro'yla bir gün daha idare edebilirdi. Zaten Türkiye'ye döndüğü gün maaş alacaktı. Paris'te kalacağı yirmi dört saati verimli bir şekilde değerlendirmek istiyordu. 'Hava kararmadan Ressamlar Tepesi'ne giderim, Sacre Coeur Bazilikası'nı gördükten sonra Fransızların meşhur soğan çorbasının tadına bakarım. Yarın da tüm günümü Louvre Müzesi'ne ayırırım,' diye düşündü. Basın kartı sayesinde Avrupa'daki muhteşem müzeleri hiçbir ücret ödemeden gezebiliyordu. Aklından bunlar geçerken, sağ şeritte tepe lambası yanıp sönen bir araç belirdi. Göz göze geldiği aracın sürücüsü sol elini yukarı doğru kaldırıp işaret parmağıyla kendisini gösterdi. Bu hareketin anlamını çok iyi biliyordu. Önüne geçen aracı takip etmeye başladı. Dört yüz metre sonra otobandan çıkıp polis arabalarının pusuya yattığı cebe girdiklerinde; 'Alman plakalı araçla Fransız polisine yakalanan bir Türkiyeli böyle bir durumda ne yapmalı?' sorusunun yanıtını bulmaya çalışıyordu. Kontağı kapattığında kafasındaki sorunun cevabını da bulmuştu: Ne olursa olsun sakinliğini koruyacak, tuzağa düşmüş bir av hayvanı gibi çırpınmayacaktı. Görkemli bira göbeğini taşımakta zorlanan kır saçlı Fransız polisi, aracından indikten sonra ağır aksak adımlarla genç adamın arabasına doğru yürüdü. Paris'e varmanın sevinci kursağında kalan genç gezgin ise, o sırada derin derin nefes alıyor ve 'Soğukkanlılığını yitirmemelisin Berk!' diye kendine telkinde bulunuyordu. Bu otobanda hız sınırı yüz otuz kilometre, yüz kırk kilometre hız yaptığınız için doksan Euro ceza ödeyeceksiniz. dedi. Ülkesindeki birçok üniversite mezunu gibi Berk'in yabancı dili de yetersizdi. Bu konuda kendisini uyaranlara kulak tıkayıp tek başına Avrupa turuna çıkmış, bu cesur davranışı ailesi ve arkadaşları arasında endişeyle karşılanmıştı. Ancak gözü pek Berk'in karşısında bu kez sıradan biri değil bir güvenlik görevlisi vardı. 'Ya söylediği şeyleri anlayamazsam,' diye korkup endişeli gözlerle baktığı polisin düşüne düşüne konuştuğunu görünce rahatlamış, adamın meramını anlayınca da sevinçle elini cüzdanına atıp son parasını gülümseyerek uzatmıştı. Yediği cezaya sevinen bir sürücüyle ilk kez karşılaşan polis, bu tuhaf insanı daha yakından incelemeye karar verince pencereye iyice yaklaşıp Berk'i tepeden ayağa süzdü. Bir anormallik göremeyince, meraklı bakışlarını aracın içine çevirdi. Karşılaştığı manzarayı kafasındaki şablonların hiçbirine uyduramayınca, 'Ne uğraşıcam bu değişikle!' dercesine omuz silkip ruhsatı ve sürücü belgesini istedi. Belgeleri alan polis ağır adımlarla otuz metre ilerdeki aracına doğru yürüdü. Adamın ardından bakakalan Berk, kaplumbağa hızıyla hareket eden bir güvenlik görevlisinin hala görev başında olmasına çok şaşırdı. Sıkıntılı bir on dakikanın ardından tekrar boy gösteren trafik polisinin elinde, ruhsat ve sürücü belgesinin yanı sıra bu kez ceza makbuzu da vardı. Eksik olan tek şey para üstüydü. Evrakları alan Berk, bir kelime dahi etmeden paranın eksik olduğunu bakışlarıyla anlatmaya çalıştı. Kendisine dik dik bakılmasından rahatsız olan yaşlı polis açıklama yapma gereği duyunca, iki avucunu birbirine sürtüp: No ten Euro! diyerek baklayı ağzından çıkardı. Elin Paris'inde beş parasız kalan Berk, artık on Euro'sunu kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu. İşlemleri bitmesine rağmen, yüzüne acıklı bir ifade kondurup beklemeye başladı. Türkiye'de olsa polisin yanına gider, yalvarıp yakarır, kendini acındırır, ne yapar eder parasını geri alırdı. Fakat dilini bilmediği bu ülkede ağlak bir suratla bekleyip kendisini acındırmaktan başka elinden bir şey gelmiyordu. Berk'in gitmediğini gören haraççı memur kafasını sertçe ileri doğru uzattıktan sonra sağ elini yukarı doğru kaldırıp, 'Daha ne bekliyorsun hadi ikile!' der gibi kaş göz işareti yaparak racon kesti. İçinden; 'Bu ülkenin polisleri ne kadar da acımasız' diye geçiren Berk, son umudunun da suya düşmesi karşısında: Başlatma on Euro'na, burada biraz daha beklersen başın fena halde derde girecek, bir an önce uza! diye söylendi kendi kendine... Polis, anlamını bilmediği kelimelerin sırrını çözmek için dikkatle Berk'in yüzüne bakınca da tüm şirinliğini takınıp No problem! dedi. Yaşlı trafikçinin beklediği yanıt bu olmalıydı. Yüzünde beliren gülümsemeyi gizlemek istercesine arkasını döndü, sonra da yeni avlar bulmak üzere yavaşça aracına doğru yürüdü. Yalnızca iki kelime söyleyerek badireyi atlatan Berk'se, daha fazla vakit kaybetmenin gereksiz olduğunu düşünüp arabayı çalıştırdı. On dakika sonra siyah tenli insanların çoğunlukta olduğu Paris varoşlarındaydı. Çocukluğundan beri kara kıtaya özel bir ilgisi olan Berk; dünya üzerinde Euro'ya ihtiyaç duymayacağı bir yerin özlemiyle kendini Afrika'yı keşfetmeye çalışan bir gezgin olarak düşledi. Muhteşem hayal gücü onu Paris varoşlarından alıp Serengeti Ulusal Parkı'nın vahşi doğasına götürmekte gecikmedi. Zürafaları hayranlıkla izliyor, yaklaşmasına izin veren uysal aslanların başını okşuyor, azgın nehirlerde yüzerek karşı kıyıya geçiyordu. Ancak nedense hayalleri aniden korkutucu bir hal aldı. Kavurucu güneş altında yürümekten bitkin düşmüş, üstelik susuz kalmıştı. Bir damla su çıkar umuduyla elindeki boş matarayı çatlak dudaklarına yaklaştırıp sallamaya başladı. Matarası da ağzının içi gibi kupkuruydu. Önünde uzanan geniş Paris caddeleriyle yapıların göz alıcı mimarisi imgelerini daha fazla canlı tutmasına izin vermedi. Giderek silikleşen gündüz düşlerinin yerini gerçek görüntüler aldı. Şehir merkezine doğru ilerlerken, radyonun hoparlöründen yükselen romantik Fransızca şarkıya eşlik ediyordu. Az sonra, Paris'in her yerinden görünen heybetli Eiffel Kulesi kulağına; Hoş geldin monsieur! diye fısıldadı. Son Euro'sunu Paris polisine teslim eden ve cebinde otopark parası dahi olmayan bir turist olarak kulenin bu güzel dileğini Maalesef hoş bulmadım! diye yanıtladı. Berk'in bu cevabı üzerine Gustave Eiffel mezarında ters döndü."} {"url": "https://parlakjurnal.com/parkinson-ile-apandisit-arasindaki-iliskinin-sirri/", "text": "Parkinson hastalığı başta titreme özellikle ellerde-, hareketlerin yavaşlaması , yürüme bozukluğu ile seyreden nöron hasarı ve kaybıyla giden bir hastalık. Sebebine bakıldığında ise nöronlar arasında sinyal iletiminde görev alan sinüklein adlı falan filan bir proteinin aşırı üretimi veya beyin dokusunda birikmesi sonucu nöronların ölümüne bağlı olduğu tespit edileli yıllar olmuştu. Bir insan Parkinson hastası ise şayet, bu sinükleinler özellikle gidiyor ve beynin hareket için sorumlu olan merkezlerinde toplanıyor ve mantıken olarak da bu hareket problemlerine yol açıyor. Elbette bu tek bir sinirde olan bir şey değil. 'Zincirleme bir reaksiyon misali' sinirlerde yayılımı olan bir sürece sahip olan bir hastalık, Parkinson. Ancak tüm bu ilerlemişliğe rağmen tıp dünyasında Michigan'da bulunan Van Andel Research Institute'ten Viviane Labrie yaptığı çalışmalarla devrim niteliğinde bir bakış açısı getirdi Parkinson hastalığına. Viviane ablamız: 'Bu zincirleme reaksiyonun beyinde başladığını söyleyen de kim? Bana kalırsa sindirim sisteminde başlıyor.' dedi ve bağırsakların sinükleinler için beslenme ortamı oluşturduğunu, proteinin daha sonra vagus sinirine, buradan da beyne ulaştığını söyledi. Michigan'daki Van Andel Ensititüsü'nde yapılan 1.7 milyon kişinin son 50 yıldaki verileri neticesinde Translational Medicine'da yayımlanan araştırmaya göre, bağırsaklarda ve apandiste Parkinson'daki gibi sinükleinlerin biriktiği ve apandisit ameliyatı geçirenlerin Parkinson'a yakalanma risklerinin %20 daha az olduğu gösterildi. Yani açık olarak apandis ile Parkinson arasında bir bağlantı olduğu bu çalışma ile gösterilmiş oldu ancak bu apandis alınınca Parkinson bitiyor değil ki bu yapılan çalışma ile söylenen bir şey de değil. Böylesine ufuk açıcı bir konu ile aslında vücudumuzda hastalıkların tek bir sistemi değil multisistemik bir patoloji sonucunda oluştuğunu söylemek buna binaen de diğer tüm hastalıkların da aslında bu tarz yaklaşımlara açık olduğunu söyleyebiliriz. Yazımın başındaki sorumuzun cevabını aldığımıza göre bu yazıyı amacına ulaşmış olarak kabul ediyor ve çok da uzatmıyorum. Böyle bir ilişkiyi ilk defa duydum. Çok teşekkürler. Bence öyle görünüyor ki sağlık alanı yakın süreçte yeni bir paradigma kayması yaşayacak. Bu da tüm araştırmacılara yeni bir bakış açısı kazandırıp onları farklı araştırmalara yönlendirecek. Bu aynı zamanda bizim tıbbı algılamamızı da değiştiriyor, farklı bir pencereden bakabiliyoruz. Fakat ben hala bu mikrobiyata veya CRISPR gibi gündem olan konuları yeterince anlayamıyorum. Bana sanki günümüzdeki araştırmalar çok sonuç odaklı çalışıyormuş gibi geliyor. Modern klasik tıbbın önem verdiği fizyoloji pek önemsenmeyip sondan başa doğru bir mantık üzerine gidiliyor. Tabi ki Sondan başa doğru gitmek de bilimin gelişmesinde bir yöntem. Hatta hiçbir çalışma sırayla baştan sonra gitmiyor; bölük pörçük parçaların birleştirilmesiyle bir bütün haline geliyor. Fakat bu sebepten dolayı ben hem bu konuları aklıma tam oturtamıyorum hem de bu konular henüz yeni bir paradigma kayması yaratamıyor. Fakat en başta dediğim gibi, bu bir gün olacak ve çok da uzak değil gibi. Falan filan protein kısmında eğlendim 🙂 Güzel yazı için teşekkürler. Ben bu konuya farklı bir bakış açısı getirmek istiyorum. Mesele herkesin aynı yoldan da gitmesi olmamalı. Her problemin sadece bir çözümü olmadığı gibi tıbbi bir konunun da çözümü birden fazla yoldan olabilir. Hani sadece sonuç odaklı çalışılıyor demişsiniz ya, bu konudaki eksiklik herkesin sonuç odaklı çalışması. Bazı kişilerin de konulara problem odaklı bakmaları lazım. Yani bireyin hangi taraftan iyi çalışacaksa oradan konuya bakması lazım. Herkes bir yerden bakarsa, sadece bir yolu kullanırsa, yalnız bardağın dolu tarafından bakarsa ya da sadece tümdengelim yaparsa iş zaten zorlaşır. Bize farklı yerlerden bakan ve farklı yollar kullanan, bardağın boş tarafından da bakan ve tümevarım da yapan insanlar lazım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/parlak-jurnal-nedir/", "text": "Şu anda Jurnal'e girdiniz ve etrafınıza bakıyorsunuz. Çünkü bu Jurnal hayata gözlerini elan açtı. Işıktan gözleri kamaşan Jurnalin ismi Parlak, Parlak Jurnal parlak fikirleri ortaya koyması için şu anda karşınızda duruyor. Kendisi tarihten bilime, edebiyattan politikaya kadar fikirlerini ortaya koyacak. Eleştirmekten kendini almayacak. Zira eleştirmeyenlerden korkar Parlak, her şeyi onaylayanlardan. Eğer bu Jurnal'in fikirlerinin tek bir zihinden geldiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben diyeyim 10 yazar, Jurnal desin 20 yazar. Yani bu demek oluyor ki Jurnal tek kaynaktan beslenmiyor. Yazılarını Jurnal'e tek bir beyin işlemiyor. En başından beri birden fazla yazarla birlikte içerik üretiyor. Tamam etrafta hiçbir şeycikler yok ama dediğim gibi yeni doğdu bu Jurnal. İyi ki doğdun Kişisel Blog Tadında Çok Yazarlı Blog Parlak Jurnal, nice yıllara! Gerçekten güzel bir siteniz var. Elinize sağlık. Hayatın anlamını çözmüşsünüz. Yaşamak ancak çalışmak ve üretmek ile anlamlı olabilir. Çok sesli bu site için teşekkürler!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/parlak-neslimizin-ugradigi-psikolojik-sinav-siddeti/", "text": "21. yüzyılda insanlar, genellikle mesleklerini icra etmeden önce bu meslekte yeterli olduklarını kanıtlamak için ya da o unvanı almak için belirli derslere tabi oluyorlar. Ve bu şekilde 'okul' denilen kavram hayatımızın önemli bir noktası haline geliyor. Yaşadığımız kapitalist düzende özgürlük parayla sağlandığından, 'okul' kişinin hayatında geçmesi gereken meşakkatli bir kısım haline geliyor. Ülkemizde ise bu konu almış başını gidiyor bir durumdadır diyebiliriz. Toplumda daha çok saygı duyulan mesleklerin olmasından dolayı, hiç istemediğimiz meslekler için bilinmedik zorluklara göğüs germek durumunda bırakılıyoruz. Sürekli değişen sistemlerden tutun da bizim tarafımızdan bile seçilmeyen ama bizim okumak için çalıştığımız ve sınavlarına girdiğimiz, bizi belki de dönülmez ufuklara yollayan bir kısır, kara döngüden bahsediyorum. Bizzat bu döngüden muzdarip olan birisi olarak konuşmaya haddimin olduğunu düşünüyorum. Henüz biz ilk okuldayken, girmek zorunda hissettirildiğimiz, bu rekabet doğrultusunda sokakta oynamayı unutur hale gelip aslında gerçekten güzellik ve içtenlikle yapabileceğimiz şeylerin bizim için ıstırap haline gelmesiyle başlıyor her şey. İlkokul ve ortaokulun sonuna kadar Matematik dersinin hakkından gelebiliyorsak 'bir dahi', Türkçe veya Sosyal Bilgiler gibi derslerin hakkından gelebiliyorsak sıradan ya da 'geri zekalı' muamelesi görmeye başlıyoruz. Ve bu durum lisede bulacağımız ve çıktığımızda belki de bizden birçok parçamızı götürecek bir serüvenin başlangıcı oluyor. Liseye geçiş sınavlarını 'kazanabilmek' için ömrümüzü çürütüyoruz, lisenin ilk senesini bizim için verimsiz geçecek şekilde yaşayıp anlamsız bir boşvermişlikle başlayan bu yıl ile birlikte gerçekten zararlı ve toksik bir döngünün içinde kayboluyoruz. 'Bu sınav geçsin lisede rahatlayacaksın' yalanı söyleniyor bizlere. Liseye girebilmek için çaba sarf ettiğimiz sınavın bir süreç olduğunu bize hiç kimse söylemedi. Söylemediği için lisenin ilk yılı gelen bir boşvermişlik durumuyla birlikte üniversite sınavında temelimizi oluşturacak lise bir konularını öğrenebilme şansını da tamamen çöpe atmış olduk. Bize söyledikleri aptal yalanın hayatımıza mal olacağının farkında bile değillerken, çevremizdeki insanların bu şekilde de psikolojik şiddetine maruz kalıyoruz. Her ne olursa olsun kazandıktan sonra o sınavın ve insanların yaptıklarından sonra yaşadığı psikolojik durumlara gelince, işte onlar esas önem arz edenler! Matematik dersine karşı fobisi oluşmuş birisini ele alalım. Sözel bir bölüme gitmiş ve üniversitenin fakülteye ortak koyduğu sayısal temelli bir ders; o derse her girdiğinde yaşadığı çarpıntı ve panik atakların, her sayı ve matematiksel terimlerle üstüne gelen duvarların kim hesabını verecek! Biz gençlerimize en çok hangi meslekten para kazanacağını öğretiyoruz hep. Onlara 'Ne olmak istiyorsun?' veya 'Bu hayattaki tutkun nedir?' diye sormuyoruz. Kendi toplumsal değer ve normlarımızı onlara kanunmuş gibi uymaları konusunda baskı uyguluyoruz ve kendi doğrularımızı onların da doğruları olmak zorundaymış gibi onlara lanse ediyoruz. Sırtlarını kamburlaştıran bu yükler bizim kendi ellerimizle koyduğumuz yüklerken, onlara 'dik dur!' diyerek baskı uygulamaya hakkımız var mı? Bu neslin dinlenmeye çok ihtiyacı var. Bu neslin paradan çok hayallerinin anlatılmasına, hayallerinin ilham olmasına çok ihtiyacı var, bu neslin korkmadan 'Üniversite okumasam da para kazanabilirim.' diyebilerek dik durabilen, özgürce gülebilen, kendini yetiştirebilen bir nesil olmaya ihtiyacı var. Bu nesil zorluklara göğüs germiş bir nesilken ağızları kapatılıp, gözlerinin bağlanmasına izin vermeyelim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/passengers-uzay-yolculari/", "text": "Guardians of Galaxy filminden tanıdığımız Chris Pratt ve The Hunger Games filmlerinden tanıdığımız Jennifer Lawrence'ı bu bilim kurgu filminin başrollerinde görüyoruz. Filmin yönetmeniyse Morten Tyldum. Yani kadro olabildiğince güzel. Chris Pratt filmde Jim Preston karakterini canlandırıyor, Jennifer Lawrence ise Aurora Lane karakterini. Filmde; farklı gezegenlerin keşfedilmesiyle, Dünya'daki insanların tamamen gönüllü olarak koloni adını verdikleri gezegenlere taşınması ve bir gemide yolculuk sırasında oluşan aksilikler anlatılıyor. Yolculuk normalde 120 yıl sürüyor ve bu süre boyunca 5000'den fazla insanın uyku kapsüllerinde metabolizmaları durdurularak hayatlarına ara veriliyor. Yolculuğun bitmesine 4 ay kala uyandırılıp koloni hayatlarına alışmaya başlıyorlar. Fakat daha 30. senesindeyken Jim Preston'ın uyku kapsülü bozuluyor yani 90 sene önce uyanmış oluyor. Tekrar uyumak için her yolu deneyen Jim, bu şekilde 1 seneyi tek başına geçiriyor. Tam intihar etmeyi düşünürken kapsülün içinde Aurora'yı görüyor. Aurora babasından çok etkilenen ünlü bir yazar. Jim her ne kadar kendine engel olmaya çalışsa da dayanamayıp onu da uyandırıyor. Bunun üstünden yaklaşık 1 sene geçince bir kişinin daha uyanmasıyla sorunun uyku kapsülünden kaynaklanmadığı anlaşılıyor. Film izleyene kapana kısılmışlık, çaresizlik duygusunu hissettiriyor. Bir insanın bazen son derece bencil, bazense son derece fedakar olabileceğini görüyoruz. Ama \"Durum ne kadar kötü görünürse görüsün, iyi gibi görünen bir durumdan daha iyi olabilir.\" sonucunu çıkarabiliyoruz. Film her ne kadar bilim kurgu gibi görünse de bilim kurgu yönünden zayıf durumda. Özellikle \"Yıldızlararası\" filmi gibi bir bilim kurgu bekleyerek izleyenleri büyük bir hayal kırıklığına uğratıyor diyebilirim. Bilim kurgudan çok romantizm ön planda. Yani romantizm severler için iyi bir tercih olabilir. Bence film görsellik açısından çok ileri seviyede değildi. Ama özellikle oyunculuk ve verdiği mesajlar açısından etkileyiciydi. IMDB puanı 7.1 olan \"Uzay Yolcuları\"nı izlemenizi tavsiye ederim. Yazını okumaya başlarken acaba içinde spoiler var mıdır diye tereddüt etmiştim ama hiç spoiler vermeden filmi çok güzel bir şekilde anlatmışsın. Bilim kurgu filmlerini ben de çok severim ve bu filme gitmeyi düşünüyordum ama tavsiyeni okuduktan sonra filme gitmeyi düşünmüyorum artık teşekkür ederim. Film maalesef bilim kurgu olmaktan çok uzaktı. Uzayda geçen bir aşk hikayesi izledim sadece. Bilim kurgu hayranlarını üzecek bir konusu var. Kaleminize sağlık, böyle güncel konuları ele almanız biz okurlar açısından önemli teşekkür ederiz, yazılarınızın devamını bekleriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pearl-harbor-filmi/", "text": "3 saatlik bir film... Şahsen savaş sahneleri güzeldi ama romantizm içeren dakikalar filmde gereksiz yer kaplayarak filmin havasını bozmuş. Bir yerden sonra \"yav kardeşim hadi savaş sahneleri nerde\" diyorsun. IMDB'de 7'yi anca geçer diye düşünüyordum ama 6.1 puan almış. Ama izlenir mi diyeceksiniz, bence izlenir. Pearl Harbor Saldırısı, Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri'nin 7 Aralık 1941 (Japonya saatiyle 8 Aralık 1941) sabahı Hawaii adalarının Oahu adasında bulunan Pasifik Filosu ve Pearl Harbor askeri üslerine karşı düzenlediği sürpriz saldırıdır. Operasyonun amacı, Büyük Okyanus'ta kuvvetle muhtemel olan bir Amerikan askeri müdahalesini önlemektir. Saldırı sonucu 12 Amerikan savaş gemisini ciddi şekilde hasara uğratmış veya batırmış ve 188 savaş uçağını imha etmiş, ve 2.403 Amerikan askeri ile 68 sivilin ölümüne neden olmuştur. Bununla beraber Pasifik Filosu'nun üç uçak gemisi, üssün önemli tankerleri, denizaltılar ve fabrika gemileri gibi unsurları limanda değildi ve zarar görmekten kurtuldu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/peekay-film-tanitimi/", "text": "Peekay, Bollywood sinemamasında oluşturulmuş naçizane bir Aamir Khan eseri olarak 2014 yılında vizyona girdi. Ve Bollywood' da kalmayıp tüm dünyada konuşulan filmlerden biri haline geldi. Yine bilirsiniz ki Aamir Khan'ın '3 Aptal, Her Çocuk Özeldir, Lagaan, Ghajini' gibi diğer filmleri de oldukça çok konuşulmuş ve izlenmişti. Aamir Khan, Anushka Sharma, Sushant Singh Rajput gibi dünyaca ünlü Bollywood yıldızlarının rol aldığı bir komedi filmi olan Peekay, uzayda yaşayan bir uzaylı halkının dünyaya keşif için kendilerinden birini yollamalarıyla başlar. Fakat geri dönüş bileti olan, evine gitmek için sahip olduğu anahtarı kaybetmesiyle dünya macerası karmaşık bir hal alan uzaylı kendisine bir yol bulabilmek için insanlara bir sürü sorular sorar.Ki bu sorular hem evine varmak hem de dünyayı anlamakla ilgili sorulardır. Fakat durum beklediğimizden farklıdır. Sorduğu soruların oldukça çocuksu olması ve insanların bunca yoğunluğu arasında komik durması ona 'P.K.' lakabını taktırır. Ancak bu sorular zamanla felsefi bir boyut alır ve önceleri yalnızca P.K'ın zihnini meşgul ederken sonraları Hindistan'da ünlü bir kanalda muhabir olan dostu Jagat Janani'nin dikkatini çeker ve bir zaman sonra tüm Hindistan'ı sorduğu basit sorular çalkalar. Budizm'den Müslümanlığa birçok dinin yaşandığı Hindistan topraklarında saf ve temiz fikirlere sahip P.K. evinin yolunu gösteren anahtarı bulmak için her dine dahil olur ve inançları gereğince her duayı eder fakat bir türlü anahtarı bulamaz. P.K. sordukça insanların sorduğu , insanlar sordukça ise gerçeklerin açığa kavuştuğu bir film."} {"url": "https://parlakjurnal.com/penceresinden-gonlume-ihtilal/", "text": "80 darbesinin yapıldığı gece henüz subay olmuş ve bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıydım. O yıllarda en prestijli iki meslek şüphesiz askerlik ve doktorluktu. Türk ordusuna subay olarak katılmanın gururu ve onuru içinde başım dik bir şekilde babama sarıldığım günü dün gibi hatırlarım. 7 çocuğa hem annelik hem babalık yapmış, her birini okutmak için canhıraş çalışmış bu emektar adamın nasır tutmuş ellerini öperken dudaklarım bana hediye ettiği 22 yılın yumuşaklığına sahipti. Köydeki aileme ve dostlarıma veda ederek büyükşehirde göreve başlamıştım. Henüz askeriyenin düzenine ve disiplinine yeni alışmıştım ki 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Gece askerlerin koşarak bana getirdikleri emre göre küçük bir ilçede postaneyi basarak iletişim ağına el koymam gerekiyordu. Askerlerimi alarak jipime bindim ve gençliğimin verdiği ateşle postanenin kapısını tekmeleyerek içeri girdim. İçeride yaşlı bir amca oturuyordu. Askerlerin silahları amcaya doğrultmasıyla amcanın elindeki bardağı düşürmesi bir olmuştu. Amcayı o halde görünce aklıma babam geldi ve hemen askerlere silahlarınızı indirin emrini verdim. Amcaya bir askeri darbe gerçekleştiğini ve sıkıyönetim ilan edildiğini söyledim. Dudakları titreyerek Evde iki kızım var, biri hamile ve doğum yapmak üzere. Ne yapacağım ben? telaşesiyle ağlamaya başlaması içimde bir şeylerin kopmasına sebep oldu diyebilirim. Bu emir komuta zincirinde benim yerim ne? düşüncesi ve kendimi piyon gibi hissetmeme sebep olan olaylar silsilesini amcanın üzüntüsü katmerlemişti. Hemen yanıma amcayı, şoförü ve iki askeri aldığım gibi jipime atladım. Karanlıkta önümüzü zor görerek ilerliyorduk. Amcanın tarif ettiği binanın önüne geldiğimizde etrafta başka komutanların askerlerinin devriye gezdiğini gördüm. Beni görünce selam durdular. Jipimden inerek 'amcanın kızının hastaneye götürüleceğini' söyledim ve tekrar görev yerime dönmek üzere oradan ayrıldım. Bir sonraki sabah sokağa çıkma yasağı artık resmileşmişti. Ben de bana verilen bölgenin komutanı olarak askerlerimi teftiş ediyor ve sokağa çıkanlara gerekli cezaların verilmesini sağlıyordum. O esnada eski bir binanın önünde askeri okuldan arkadaşım olan yine komutan bir dostumla karşılaştım. Hazır onu görmüşken bir yandan biraz eski günlerin belini kıralım umuduyla laflıyor bir yandan da etrafı kolaçan etmeyi ihmal etmiyordum. O anda yukarıdaki pencelerden birinde genç bir kızın bana bakmasıyla dünyam tersine dönmüştü. 23 yıldır yaşamadığım garip bir duyguyu yaşadım. Gözlerimi kaçırmak istiyordum fakat gözlerim güzel gözlerine kenetlenmişti. İşin ilginç yanı o da gözlerini kaçıramamış ve hafiften kızarmaya başlamıştı. Yalnızca birkaç saniye önce görmemle beraber kalbimi yerinden çıkaracakmış gibi hissettiren bu kız kimdi? Bütün hücrelerimle onu tanımak, onunla konuşmak istediğimi fark etmiştim. Arkadaşım da bendeki bu değişimi fark ederek baktığım yere merakla gözlerini çevirdi. Kızı görmesiyle beraber gülümsemesi bir oldu. Fakat kız bu hoyrat gülümseme karşısında utanarak başını pencereden içeri soktu. Arkadaşımın bıyık altından soktuğu laflara tepki veremeyecek kadar şaşırmıştım. Birkaç dakika geçmeden aynı pencereden yaşlı bir amca başını uzattı. Amca bana bakarak bir şeyler soruyordu ancak ben onu duyabilecek idrakı kaybetmiştim. Bir anda aklıma amcayla bir şekilde ahbap olma ve kızla iletişim kurmaya çalışma fikri gelivermişti. Zira bizim dönemimizde tanımadığın genç bir hanımla arkadaşlık etmek şimdiki kadar kolay değildi. Hemen amcaya ne istediğini sordum. Amca camiye gitmek istediğini söyledi. Hangi camiye gidersin amca sen? diye sorduğumda bana bir cami ismi verdi. Yasak var, sıkıntı çıkar sonra gidersin diyerek oradan ayrıldım. Fakat caminin ismini aklımda tutmaya çalışıyordum. Anın verdiği panikle başka bir soru sormak da aklıma gelmemişti. Tek isteğim oradan uzaklaşmak ve zihnimi yeniden geri kazanabilmekti. Bir yandan o gözleri yeniden görmek arzusuyla yanıp tutuşuyor bir yandan da unutup gitmek ve işimin başına dönmek istiyordum. Arkadaşım Kızdan çok etkilendin belli diyerek gülümsedi. Öyle oldu şeklinde cevap verdim. O gece rüyamda tekrar tekrar o kızı gördüm. Bana hissettirdiği duygular o kadar lezzetliydi ki uyandığımda onu görememek bütün yaşama sevincimi yerin dibine sokmuştu. Bir gün sonra abimden gelen ve babamın çok hasta olduğunu söyleyen mektupla memlekete dönmek durumunda kaldım. Babam son nefesinde oğlunu yanında istiyordu ve benim izin alıp gitmekten başka çarem yoktu. İhtilal günlerinde komutan olmanın verdiği yasaklardan muafiyeti de kullanarak memlekete gittim ve babamı son kez gördüm. Cenaze işlerini halletmem ve babamla vedalaşmam iki haftayı bulmuştu. Bu esnada görev yerim değişti ve kızla karşılaştığım bölgeye yeniden gitmem birkaç ayımı aldı. Arkadaşım hala oralarda görev yapıyordu. Tam olarak hangi cadde hangi sokak hangi bina olduğunu ikimiz de hatırlamıyorduk. İşin kötüsü amcanın ismini verdiği camiyi de unutmuştum. Keşke amcanın adını sorsaydım diye kafamı taşlara vuruyordum. Geriye tek bir seçenek kalıyordu. Civardaki bütün camileri gezerek o gün karşılaştığım amca olup olmadığını öğrenmek. Ne yazık ki bunun için yeterli vaktim yoktu ve civarda gezebildiğim camileri her namaz vaktinde ziyaret etmeye çalıştım. Arkadaşımdan rica ederek oradan ayrıldım ve kendisinin büyük bir vefa örneği göstererek hemen her vakitte bir camiye gidip orada oturan amcalara Darbe günü genç bir subayla konuştunuz mu? sorusunu yönelttiğini öğrendim. Maalesef sonuç olumsuzdu. Aradan birkaç yıl geçti. O arada bir kez nişanlandım ve bazı sebeplerden dolayı nişan bozuldu. Sokaklardan geçerken camlara bakma alışkanlığı kazanmıştım. Aklım hala pencereden bakan kızda kalmıştı. Kimdi o kız, başına neler gelmişti, ölene dek bir daha karşılaşamayacak mıydım? Unutamıyordum bir türlü ve bu gerçekten korkunç bir histi. Yakınlarda güzel bir lokanta açılmıştı. Üniformamı giymiş sokaklarda volta atarken yeni açılan lokantanın köy yemekleri sattığını gördüm. Köyümü özlediğimi düşünerek içeri girdim ve menüye bir göz atayım dedim. O esnada arkadan bir şaşkınlık sesi duydum. Arkamı döndüğümde darbe gecesi kızı doğum yapmak üzere olan amcanın durduğunu fark ettim. Beni görmesiyle beraber elime eğilmesi bir oldu. Estağfurullah amca dememle birlikte de sımsıkı sarıldı. Senin sayende o gece torunum oldu. Allah ne muradın varsa versin. Yemekler benden. Oturduktan ve karşılıklı biraz lafladıktan sonra, Komutan seni kardeşimle tanıştırayım ki ebedi dostumuz olduğunu bilsin. burası ikimizindir dedi. Amcanın kardeşi mutfaktan koşar adım geldiğinde ikinci şaşkınlığımı yaşadım çünkü bu adam pencereden bakan kızın babasıydı. Amca Komutanım, darbe gecesi bana çok yardım etti şeklinde cümlelerle beni överken kardeşi olan adam beni tanıyamadı haklı olarak. Kısa bir süreliğine konuşmuştuk zira. Ben dedim seni de tanıyorum amca. Bu cümlemin üzerine ikisi de şaşırdı. Nasıl olur komutanım? Nereden tanıyorsun? dedi. Darbe günü pencereden konuşmuştuk. Sonra ben seni çok aradım dedim. Neden aradın, hayırdır komutanım? deyince gerçeği itiraf etmek zorunda kaldığımı anladım. Bunu yazmanıza vesile olan, dokunan neydi acaba size. Bu denli derin ve güzel insanın gönlündekinin hayırlısıyla nasip olması duasıyla vesselam."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pentagonun-f-35-programini-durdurmasi-turkiyenin-s400-alimi/", "text": "ABD Savunma Sekreteri Vekili Patrick Shanahan Türk hükümetinin bir Rus füze sistemi alacağına dair endişelerden dolayı Türkiye'nin F-35 savaş uçağı eğitiminden çıkarılması adına çeşitli adımlar attı. Türk meslektaşlarına, ABD'deki eğitimde mevcut bulunan pilotların 31 Temmuza kadar ülkeyi terk etmelerini ve yeni pilotların eğitime alımının durdurulacağını söyledi. Bir kıdemli ABD savunma yetkilisine göre, Türk topraklarına bu ay gelmesi planlanan S-400 füze sistemi hakkında Türkiye hala fikrini değiştirebilir. Bu şekilde F-35 eğitimi tekrar eski haline dönebilir. Amerika Birleşik Devletleri hali hazırda F-35 materyalleri ve ekipmanlarını Türkiye'ye göndermeyi durdurmuş bir durumda bulunuyor. ABD silahlı kuvvetleri F-35 eğitimi vermediği takdirde Türk pilotları bu uçağı sürmeyi başaramayacak ve ABD ile onun müttefiklerinin birçok hava gücü taktiğini öğrenmekten mahrum kalacak. Bu arada, F-35 programına Türkiye'nin katılımı 31 Temmuz itibariyle askıya alınacak. 6 Haziran'da Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar'a gönderilen mektupta Shanahan, Arizona'daki Luke Hava Kuvvetleri Üssü ve Florida'daki Eglin Hava Kuvvetleri Üssü'nde bulundan F-35 eğitimindeki 42 Türk pilotunun belirlenen tarihe kadar ayrılması isteniyor. Bu noktada tüm uluslararası yolculukları iptal edilmiş olacak ve Türk Hava Kuvvetleri personellerinin bu üslere girişleri yasaklanacak. Pentagon'da bulunan Savunma Bakanlığı Tedarik ve İdame Müsteşarı Ellen Lord, eğer Türkiye S-400 füze sistemlerini 31 Temmuz'dan önce almış olursa, bu kasıtlı ve ölçülmüş yaklaşım büyük ölçüde hızlandırılacak diyor. Avrupa ve NATO savunma sekreter yardımcısı vekili Andrew Winternitz'e göre alınan bu yaptırım kararının en önemli sebebi Türkiye'nin S-400 eğitimi için Rusya'ya personel göndermesi gibi görünüyor. İki ABD Savunma yetkilisi Shanahan'ın bu mektubu imzalayıp Türkiye'ye gönderdiğini onayladı. Bu mektuba; Türkiye'nin, ABD resmi yetkililerinin F-35 ve NATO hava savunma sistemlerini tehdit ettiğini söylediği S-400 sistemlerini alma kararının devam etmesi dahilinde Amerika Birleşik Devletleri'nin atacağı adımları şart koşan detaylı bir liste eklendi. Bir başka ABD savunma görevlisi bu dokümanda bulunan adımların, iki savunma bakanının daha önce yaptığı bir telefon konuşmasında ele alınıp konuşulduğunu söylüyor. Geçmiş yıllarda ABD Savunma Bakanlığı birçok kez Türkiye'yi S-400 füze sistemleri alımının Türkiye'nin F-35 programındaki ortaklığını durdurabileceği konusunda uyardı. Aynı zamanda füze savunma sistemindeki tercihini Rus sistemlerine bir alternatif olan Raytheon Patriot füzelerinden yana yapmasını önerdi. ABD yetkilileri S-400 ile F-35 ve NATO hava savunma sistemlerinin entegre edilmesi durumunda, önemle korunan askeri sırlardan ödün verileceğini ve yeni hayalet savaş uçakları hakkında Moskova'nın değerli istihbarat toplayacağını söylüyorlar. Shanahan Rusya'ya karşı uygulanan Amerika'nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası'nı hatırlatarak Eğer Türkiye S-400 sistemini alırsa Türkiye'ye karşı CAATSA yaptırımlarının uygulanabileceği konusunda ABD Kongresi'nin güçlü bir fikir birliği var dedi. Lakin birçok yaptırım tehdidine karşı Türkiye herhangi bir geri adım belirtisi göstermedi. Bu haberler Türkiye ve ABD ilişkileri için gergin bir zamanda geliyor. Erdoğan ABD'nin Suriye'ye karşı savaşan Kürtlere olan desteğine ve Suriye sınırında tampon bölgenin oluşturulmasındaki gecikmeye hala tepkili bir durumda. Aynı zamanda, Türk hükümeti kendi savunma çizgisinin dayanağı olan NATO ve ABD ile Moskova arasındaki ilişkilerini dengede tutmak zorunda. Fakat Türkiye S-400 alımına çok yaklaştığı bu süreçte Pentagon harekete geçmek için daha fazla bekleyemez. Gönderilen mektuptaki belgelere göre, eğitimde mevcut bulunan pilotların Türkiye'ye geri gönderilmesine ek olarak, bu yılın sonunda gelmesi planlanan 34 Türk pilotunun (20 tanesi Haziranda ve 14 tanesi Temmuz ile Kasım arasında) eğitimi de askıya alınacak. Ayrıca 31 Temmuzdan itibaren Türk Hava Kuvvetleri personelinin F-35 Ortak Programı Ofisi tesislerine girişi mümkün olmayacak. Aynı zamanda bu mektup Türkiye'nin kendi personelini bu merkezlerden geri çekmesi konusunda direktif veriyor. Aynı zamanda ABD 12 Haziranda yapılacak olan bir sonraki F-35 üst düzey toplantısında Türkiye'nin katılımını planlamayarak engellemiş oldu. Bu toplantılarda bütün hükümet yetkilileri ve savunma sanayi liderleri bir araya gelip F-35 programının yeterliliğini ve yapılacakları belirliyorlar. Bunlara ek olarak, bu belgeye göre Türk savunma sanayisi F-35 programında artık yer almayacak. Sahip olduğu işler ise alternatif kaynaklara aktarılacak. Shanahan bu mektupta S-400 isteğinin devam etmesi durumunda ortaya çıkacak ekonomik etkiler konusunda Akar'ı uyardı ve S-400 sisteminin temin edilmesi işsizliğe, gayri safi milli hasıla kaybına ve uluslararası ticarette azalmalara yol açacak şeklinde not düştü. Yine bu mektuba göre, Amerika'nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası yaptırımlarının Başkan Donald Trump'ın Türkiye ile yapılan ticaretin 20 milyar dolardan 75 milyar dolara çıkarılması konusundaki taahhüdünü sekteye uğratacak. Shanahan: F-35 gibi güvenlik konularındaki tehdidinin yanı sıra, Türkiye'nin S-400 sistemlerini temin etmesi ABD ve NATO ile işbirliğini geliştirme ve sürdürme yeteneğini engelleyecektir. Türk stratejisinin ve ekonomisinin Rusya'ya büyük ölçüde bağımlı olmasına yol açacak ve Türkiye'nin iyi gelişmiş savunma sanayisinin ve ekonomik gelişmesinin başarılarını baltalayacaktır dedi. Not: Bu yazının çevrilme amacı, ABD'nin S-400 savunma sistemleri ve F-35 savaş uçakları konusunda Türkiye'nin dış politikası hakkındaki fikirlerini öğrenmek ve ABD kamuoyunun düşüncesini anlayabilmektir. Şahsi düşüncelerimi yansıtmamaktadır. Son olarak bir şey daha eklemek istiyorum. O da şu, acaba Türkiye hava savunma sistemi olarak NATO ülkelerinin kullandığı Patriotları bir şekilde alamadığı için mi S-400'lere yöneldi? Bu Patriot ve S-400 ilişkisine de dikkat edilmeli. -a) ABD'de beklenin aksine, demokrat olan Hillary Clinton seçimi kaybetti ve onun yerine cumhuriyetçi neo-con Donald Trump iktidara geçti. Bu Türkiye için ve hatta dünya için bir paradigma kayması yarattı. -b) Türkiye'nin Uzlaşma Sürecini bitirmesiyle beraber ABD'nin Suriye'de Türklerden ziyade birincil olarak Kürtleri desteklemesi hükümeti kızdırdı ve küstürdü. -c) Türk dış politikasında farklı bir ekolü temsil eden Davutoğlu ve ekibi Türk siyasetinden çekildi. -d) Bütün bunlara ek olarak, Türk ordusu büyük badireler atlattı. Bunlar Türkiye'nin S-400 tercihinin esas sebeplerini oluşturuyor. Esasında Türkiye'nin savunma sistemlerini Rusya'dan alması askeri ve teknolojik değil siyasi bir tepkidir. Fakat bu siyasi tepkinin içerisinde Rusya'nın siyasi hamleleri de bulunmaktadır. Türkiye ABD'ye gösterdiği tepkiyi Rusya'ya bağımlılığını arttırarak göstermemeliydi. Fakat günümüzde olan budur ve bunun sebebi Rus uçağını düşürmekten tutun Putin'in Orta Doğu'daki siyasetine kadar dayanmaktadır. Sonuç olarak, S-400'lere olan siyasi ilgi hem ABD'ye gösterilen siyasi bir tepkiden hem de zorunluluktan kaynaklanıyor. Türkiye dış politikasında başarılı değildir. Bir oraya bir buraya yalpalamaktadır. İç politikada güç kazanmak için kötü düşünülerek yapılan bazı hamleler Türkiye'yi felakete sürükleyebilir. Bir devlet adamı her şeyden önce kendi ülkesini düşünmekle mükelleftir. Fakat politikamız daha çok günü kurtarmak üzerine kurulu. 2)Bu soru hakkında teknik bir cevabım yok ve herhangi birinde de olduğunu sanmıyorum. ABD'nin mektubunda askıya almak gibi bir tabir kullanılıyor. Türkiye'nin F-35 sistemlerinde üretimde bulunduğu parçalar başka ülke ve şirketlere aktarılacak ve Türkiye aradan çıkarılmış olacak. Türkiye'nin yatırımları tamamen boşa gidebilir ve bunun örnekleri çok görüldü. En basitinden geriye gidecek olursak İngiltere de iki firkateynimizi vermemişti. Vermek istemezlerse vermezler bu kadar açık. Zaten bu mektup bazı çevrelerce 2. Johnson mektubu olarak nitelendirildi. Yine burada esas önemli olan F-35 yatırımlarının boşa gitmesi değil, Türkiye'nin yaptırımlara uğrama ihtimali ve NATO kanadında karşımıza çıkabilecek sorunlardır. Bu olay tamamen siyasidir. 3)Bu konuda basında birçok farklı bilgi var. Türk basınına göre Patriot sistemleri ilk önce Türkiye'ye verilmek istenmedi fakat daha sonra S-400'lere ciddi bir şekilde yöneldiğimiz görülünce Patriot'lar teklif edildi. Ama bu sefer de Türkiye bunu kabul etmedi şeklinde. Fakat bunun ABD'ye göre nasıl olduğu biraz meçhul. Bugün S-400 almamızın askeri öneminden çok siyasi bir yönü vardır. Türkiye ABD'ye bağımlı olmadığını söylemeye çalışıyor. Fakat bunu yaparken oldukça tehlikeli sularda yüzüyor. Önemli olan siyasi mesajını verirken askeri yönü unutmaması. Bir S-400'ün NATO uçağını vurması durumunda ne Rusya suçlanacak ne de ABD. Tüm suç Türkiye'ye ait olacaktır. Dış politikada çok romantik davranıyoruz. Dün dostumuz ABD idi bugün tek dostumuz -dünyanın en güçlü, en sadık ve tek amacı Türklere yardım etmek olan - Rusya. S-400 mükemmel fakat Patriot rezalet, Rusya tek dost fakat ABD tek düşman. Bu düşüncelerin hepsi tersiyle birlikte hatalıdır. Fakat bu düşüncelere yol açan romantizm hastalığından hala kurtulamadık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/peyami-safa-sedat/", "text": "Biri psikolojik romanlarıyla tanınan Server Bedii lakabıyla meşhur Peyami Safa, Diğeri kan kanseri hastalığına yakalanmış ama edebiyat hayallerinden asla vazgeçmeyen cesur yürekli Sedat. Yolları koyu bir sohbette bir fincan kahveyle 40 yıllık hatıraya dönüşüyor. Peyami Safa: Ah! kesinlikle güzel kardeşim. Dostluğumuzun ilacı kahvelerimizi içerken düşünüyordum da bu tarihi ağaçların gölgesinde bunca yolu kat edip Türk Dili'nin başkentinde buluşmamızda da bir hayır vardır. Peyami Safa: Sedat, açıkçası yanılmıyorsun. Birçok roman yazmama rağmen kendi hayatımı en çok yansıttığım kitabım: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu oldu. Sedat: Biliyorum efendim, sadece bunu sizden duymak istedim. Benim gibi çocukken siz de hastaymışsınız, gerçi hastalıklarımız farklı ama ikimizinde ortak yönü çocukluğumuz. Peyami Safa: Düşünüyorum da o yıllarda çok zayıf ve güçsüzdüm. Kemik hastalığımdan dolayı eğitim almaya fırsatım olmadı. Yoksulluğumuzu da ayrı bir kefene koymak lazım. Ama ben hayatımı yazılarımla kazandım, inandım ve başardım. Senin hastalığın nedir bilmiyorum ama sende kahkahalarla başaracaksın bundan eminim kendine güven sadece. Sedat: Efendim, ben kan kanseriyim bir diğer tabiri ile lösemi. Benim hastalığım çok zor, gerçi kolay hiçbir şey yok. Ben çok fazla hatırlamıyorum her şeyi ama annem ve babam çok üzülmüş ve perişan olmuşlar önceleri kıvırcık uzun saçlarım varmış. Şimdikiler gibi değil daha uzunmuş. İlk hastalandığım zamanı hayal meyal hatırlıyorum, yüksek ateşten ve kemiklerimin ağrıması sebebiyle hastahaneye götürüyorlar beni. İlk başta bir teşhis konulmuyor ama yapılan testler sonucu kan kanseri olduğumu öğreniyoruz. Tam 3 yıl sancılarla dolu bir dönem geçiriyorum, benimle birlikte annemle babam da tükeniyor. Neyse ki hayatımın 3 yılını alıp götüren bu hastalık sonucu tedavinin olumlu etkisiyle hastahaneden çıkarıyorlar, benim hikayem böyle. Şuan 16 yaşımda olmama rağmen eğer dikkat etmezsem hastalığımın tekrar etme olasılığı yüksekmiş doktorlar böyle söylüyor. Peyami Safa: Hastalığın süresince neler çektiğini anlayabiliyorum, güzel kardeşim. Ama sen de inananlardansın, inananlar hep başarır. Kendine dikkat edeceğin konusunda hiç kuşkum yok. Maske takmanın sebebini soracaktım ben de ama belki bilmediğim bir şeyler vardır diye seni üzmek istememiştim. Sedat: Efendim, çok teşekkür ederim. Lösemi hastalığı bulaşıcı değildir, maskeyi başkalarına bulaşmasın diye takmıyorum. İnsanların dışarılardan getirdiği mikroplardan kendimi korumak için takıyorum. Bunu bilmeyen çoğu kişi bana virüslüymüşüm gibi bakıyor, bu beni çok üzüyor. Peyami Safa: Peki bunun için çağınızda yapılan duyurular yok mu? İnsanlar hep mi sessiz kalırlar anlayamıyorum. Sedat: Bir çok kurum var, tabi ki efendim ama insan başına gelmeyince anlayamıyor maalesef. Sedat: Tabiki okuyabilirim, Efendim. Sizin kadar güzel asla yazamayacağım, siz döneminizin ışığısınız. umut gökyüzüne doğuyor çocuklar şen, insanlar şen. Peyami Safa: Seni en içten yüreklilikle kutluyorum. Bir şiirle dünya kadar şey anlattın. Şiiri anlayabilenler var olsun. Sedat: Sizin gibi değerler iyi ki varlar. Bizlere yazmak konusunda cesaret veriyorsunuz, zamanınızdan buralara sırf benim için gelmeniz oldukça güzel bir hatıra olarak bende kalacak. Sizin çocukluğunuzda yaşadığınız kemik veremi hastalığının hayatınızı ne kadar etkilese de pes etmeyip savaşmanız doğrusu her zaman sizi rol model almamı sağlayacak, esenlikle kalın. Peyami Safa: Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler sevgili dostum ve sen anlıyorsun hakla kal. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 13. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pirayede-nazim-olmak-kitap-tanitimi/", "text": "Şu ana kadar hep Nazım'ın Piraye 'ye olan sevgisine şahitlik ettik. Şiirler, mektuplar yazdıran aşkı okuduk. Bu kitapta ise bu aşkın müsebbibi Piraye'de Nazım'ın aşkını irdeleyeceğiz. Kitap Nazım Hikmet'in biricik eşlerinden biri olan Piraye hanımın içindeki bitmeyen aşkı anlatıyor. Peki neydi Piraye'de Nazım olmak? Bir adamın geri dönmeyeceğini bile bile hiç eksilmeden, hudutsuzca sevmek neydi? Piraye'ydi aşkın adı ve müsebbibi idi Piraye bu aşkın. Nazım, Piraye'yi çok sevdi. Ancak evlilik yaşamlarının 13 yılı boyunca Nazım cezaevindeydi. Nazım'ın 1933'ten 1950'ye kadar on yedi yıl boyunca kendisine yazdığı mektupları, Piraye bir tahta bavulda sakladı. Bu şiirler o tahta bavuldan yeşerip kitap haline getirildi. Bu kitabı okumadan önce mutlaka Nazım ve Piraye'nin hayat öyküsünü okumalısınız. İçinde yaşamayı hayal etmediğim bir cennetti seninle olmak. Gel dedin geldim hakikaten, fırtına, deprem, tipi ne olursa olsun kal dedin, kaldım. Her şeye rağmen daima gül dedin, güldüm. Şimdi senden çekip gidiyorum öl dedin öldüm sevgilim. İşte Piraye Nazım'a böylesine yürekten, böylesine tutkuyla bağlıydı. Biz onu hep şiirlerden, meşhur kızıl saçlarından, Nazım'dan tanıdık. Bu sefer bizleri Piraye'de Nazım olmaya davet eden sese kulak verelim. Hep anlattınız, hep yazdınız, iftira ettiniz, kendinizce yargıladınız ama bana hiç sormadınız. Nazım'dan, eşinden, dostundan beni dinlediniz. Ben de Nazım olmak ne demek hiç anlamadınız. Şimdi sıra bende. Sessiz çığlıklarımın yankıları yüreklerinizi titretecek. Susmak yok artık. Haykırıyorum. Seni hudutsuzca seviyorum Nazım... Nazım'ın Pirayesi. Kitabı çok güzel anlatmışsınız, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pisa-sonuclari-baglaminda-egitim-sistemimizin-serencami/", "text": "İnsanlar etraflarına algılarının süzgeciyle bakarlar. Algılarımız bazı olayları büyük bazı olayları küçük görmemize yol açar. Eğer algılarımız bozuksa veya yanlış yönlendiriliyorsa küçük olayları büyük olaylar gibi görebilir ve hayatımızdaki tüm problemlere eşit büyüklükte sorunlar gibi yaklaşabiliriz. Bu durumda tüm sorunlar aynı düzeye indirgeneceği için çözümlerimiz vasatlaşacak ve odağımız şaşacaktır. Günümüzde birçok gündem maddesine maruz kalmakla birlikte gerçekte temel problemlerimiz 4-5 konu çevresinde dönüyor. Doğru bir algıyla bakacak olursak, ülkemizin büyük ve ciddi meselelerinden bir tanesi eğitim problemidir. Cumhuriyet öncesi Osmanlı'dan günümüze kadar her kesimden münevverin amentüsüne dönüşmüş eğitim sorunu günümüzde pek ciddiye alınmıyor. Oysa eğitim doğumdan ölüme kadar insanları değiştiren ve gelişmelerini sağlayan vazgeçilemez bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki eğitim konusundaki uzmanlar kendi çevrelerinden dışarıya çıkamıyor ve kamuoyunda marjinalize olarak eğitim sorunlarını topluma duyuramıyor. Aynı zamanda günümüzdeki algı manipülasyonları başat sorunlarımızdan birisi olan eğitim sorununu törpülediğinden dolayı, bu konuya değinerek gerçek gündemimizi hatırlatmak gerekiyor. Küreselleşme sürecinin Soğuk Savaş sonrası ve özellikle 21. yüzyılın başlamasıyla birlikte giderek hızlanmış olması tüm ülkelerin uluslararası oluşumlara daha da ilgi göstermesini sağladı. İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı'nın kurucu üyelerinden birisi olan Türkiye de küreselleşmenin 21. yüzyıldaki boyutundan hızlıca etkilenen ülkelerden birisidir. Özellikle OECD'nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı tüm dünyada olduğu gibi Türk kamuoyunu da ciddi şekilde etkileyen uluslararası çalışmalardan birisi olmuştur. PISA, 2000 yılından beri her 3 yılda bir ülkelerdeki eğitim sistemlerini değerlendirebilmek amacıyla 15 yaşındaki öğrencilerin okuma becerileri, fen bilimleri ve matematik dallarında değerlendirildiği uluslararası bir çalışmadır. Öğrencilerin okulda öğrendikleri bilgileri günlük hayatta uygulama becerisini ölçen PISA çalışması, tüm dünyada saygıyla karşılanan ve ülkelerin ciddiye aldığı bir araştırma programı olmuştur. Artık günümüzde PISA ölçütlerini göze almadan ülkelerin eğitim sistemlerini değerlendirmek mümkün değildir. Sonuçların açıklanmasıyla ülkelerin kamuoylarını ciddi şekilde değiştiren bir araştırma olmasına karşın ülkemizde son PISA sonuçları hiç ses getirmemiş ve birkaç günlük haber olmaktan öteye gidememiştir. Bilimsel analizin temel noktalarından biri karşılaştırmak olduğu için PISA sonuçları ülkemizin eğitim sistemini değerlendirmek için çok kıymetlidir. Türkiye son gerçekleştirilen 2018 PISA sonuçlarında toplamda 79 ülke içerisinde okuma becerilerinde 40, fen bilimlerinde 39 ve matematikte 42'nci sırada yer aldı. Bir önceki yıla göre puan arttırdığımız için bu sonuçlar kamuoyunda pek gündem olmadı. Fakat ne yazık ki sonuçlarımızı OECD ülkeleriyle karşılaştırdığımızda vahim bir tablo ortaya çıkıyor. Bu tablonun gündem olmaması ve eğitim sorunun merkeze alınmaması çok üzücü. Televizyonu açtığınızda kaç eğitim tartışması görüyorsunuz? Artık günümüzde sorunları işaret edebilmek ve çözüme yönelik bir talep oluşturabilmek için meseleleri popülarize etmek gerekiyor. Kaç popüler dergide eğitim ile ilgili bir yazı okudunuz? Eğitimin kutsal bir iş olduğunu söylemek ne yazık ki hiçbir şeyi çözmüyor. PISA değerlendirmesinin öğrencilerin öğrendiği bilgileri günlük hayata yorumlama becerilerini ölçüyor olması bu sonuçlarla ilişkili olmalı. Türkiye'deki ezbere dayalı eğitim, bilgileri yorumlayarak günlük hayata uygulamamıza ne yazık ki engel oluyor. Ezber, eğitimin önemli bir parçasıdır fakat ezbere dayalı eğitim ile ezberlemek arasında bir fark vardır. Bu farkın anlaşılmasıyla birlikte eğitim sistemimizde çeşitli değişiklikler yapıldı. Ezbere dayalı eğitim sisteminin çözümünü müfredatı değiştirmekte bulduk. Bana kalırsa bu ikisi arasındaki bağlantı göründüğü kadar fazla değil. Çünkü ezberci eğitim sistemi bir nedenden çok bir sonuçtur. Mantığını kavrayamadan öğrenmek zorunda olunan bilgiler sebebiyle ortaya çıkan bu durumun temel suçlusu sınav sistemlerimizde aranmalıdır. Müfredat ne kadar değişirse değişsin sınavlardaki soruların mantığı değişmediği sürece ezberci eğitim sistemi değiştirilemez. Bu da öğrencilerin meşhur tabirle yarış atına dönüşmesine yol açmaktadır. Ülkemizde birçok farklı sınav sistemi denenmiş olsa da henüz başarılı olduğu konusunda uzlaşılan bir sınav sistemi yoktur. Ne yazık ki sınav sistemlerimizin farklılıkları ve öğrenciler üzerindeki etkileri konusunda öyle çok çalışma da bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra öğrencilerimizin kendisi de yeterli değil. Eğitimin bir hayat süreci olduğunu son yirmi yılda anlayabilen Türk eğitim sistemi ne yazık ki bunu eksik anlamıştır. Hayat boyu öğrenme, sanki ileri yaşa sahip nüfusun bir konusuymuş gibi algılanmış ve bu amaçla çeşitli değişiklikler yapılarak yaşı ileri vatandaşlarımızın, üniversite okumamış fakat farklı eğitimler almak isteyen vatandaşlarımızın çeşitli eğitim programlarına aktarılması sağlanmıştır. Bu tabii ki olumlu bir gelişme fakat bu şekilde olayın kritik noktasını atlamış oluyoruz. Hayat boyu öğrenme, ileri yaş eğitiminden ziyade erken yaşta eğitimi vurgulamak için ortaya atılmış bir slogan olmalıydı. OECD'nin verilerine göre Türkiye'de öğrencilerin %90'ının okulda olduğu yaş 6-15 yaş olarak karşımıza çıkıyor. OECD ortalamasında ise %90 öğrencinin 4-17 yaş arasında okulda olduğu göze çarpıyor . Türkiye'de zorunlu eğitimin bu yıl itibariyle 5 yaştan başlayacağına yönelik açıklamalar yapılmışsa da bu konuda kamuoyu doğru düzgün bilgilendirilmemiştir. OECD ülkelerinde 3-5 yaş arası net okullaşma ortalaması %87 olmakla birlikte Türkiye'de bu oran %39,7 olup OECD ülkeleri içerisinde ülkemiz son sırada yer almaktadır . Ayrıca eğitim doğduktan itibaren başlar ve okul öncesi eğitim öğrenimin en önemli aşamasını oluşturur. Bu sebeple birçok ülke 3 yaş öncesi eğitime ciddi şekilde odaklanıyor. Türkiye'de üç yaş altı her 1000 çocuktan yalnızca 3 tanesi (%0,3) okul öncesi eğitim hizmeti alıyorken bu oran OECD ülkesi olan Danimarka, Güney Kore ve Hollanda gibi ülkelerde %50 ve üzerine çıkıyor . Kısacası Türkiye'de okul öncesi eğitime katılım süreleri ortalama 1 yıl iken OECD ülkelerinde ortalama 3 yıldır . Bu durum yalnızca ortalama öğrenci başarımızı olumsuz etkilemekten öteye aynı zamanda Türkiye'deki eğitim eşitsizliğinin de en önemli sebeplerinden bir tanesidir. Günümüzde Batı Anadolu Bölgesi ile Ortadoğu Anadolu Bölgesi'nin PISA ortalamaları arasında yaklaşık 100 puan fark bulunuyor ve bu puan farkı yaklaşık 3 yıllık eğitim farkına tekabül ediyor . Araştırmalar okul öncesi eğitim almış olan öğrencilerin almamışlara göre daha iyi PISA sonuçları elde etmekte olduğunu ve okul öncesi eğitime giden öğrenci sayısını %1 oranında arttırmakla PISA'da yaklaşık 5 puan fark sağlandığını göstermektedir . Eğitimde kritik noktanın erken çocukluk dönemi olduğunun anlaşılmasıyla birlikte son dönemlerde ülkemizde çeşitli yenilikler yapılmaya başlanmıştır. Fakat bu konudaki çalışmalara yönelik kamuoyu yeterince bilgilendirilmemiş olup belki de bu durum çalışmaların yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Bilişsel yetenek düzeyinin 10 yaşından itibaren sabit düzeyde ilerlediğine yönelik çeşitli çalışmalar bulunmakta ve bu durum eğitimde hayatın erken dönemlerinin en önemli evre olduğunu göstermektedir. Okul öncesi eğitimin öğrencilere gelecekteki okul başarısında ve daha birçok pratik konuda kazanç sağladığını gösteren çalışmalar vardır . Bu konuda eğitim kurumlarının yanı sıra ailelere de iş düşüyor. Örneğin OECD'nin verilerine göre, ebeveynler çocuklarına erken okul yıllarında kitap okurlarsa sosyoekonomik seviyeden bağımsız olarak çocukların okulda daha iyi performans gösterdiği ortaya çıkmıştır . Ayrıca eğitim çok yönlü katkılarla kişiye göre gelişebilecek bir alan olduğundan dolayı bu konuda tek düzenleyicinin Milli Eğitim Bakanlığı olması da hatalı bir yaklaşımdır. Birçok ülkede okullar daha özerk olup eğitim programlarını öğrencilerine ve okul şartlarına göre değiştirerek eğitimin kalitesini arttırmaya çalışıyor. Özellikle 5 yaş öncesi eğitim için çok yönlü çalışmalar gerekiyor. Burada belediye yönetimleri ve sivil toplum kuruluşlarının muhatap alınarak aktif çalışmaları çok daha çözümsel sonuçlar doğurabilir. Okullar tamamen özerk olsun dememekle birlikte bazı hiyerarşik yapıların eğitim konusunda esnetilmesi ve öğrencilerin faydasının gözetilmesi gerekiyor. Zaten okul özerkliği konusunda Türkiye OECD ortalamasının çok altında olup sondan ikinci olarak karşımıza çıkıyor . Bunun bir sonucu olarak ülkemizdeki okul müdürleri de birer pedagojik öğretmen-liderlerden ziyade idari yetkili gibi davranıyor. Oysa okul müdürü bir eğitim figürü olarak öğrencilerin örnek alması gereken ve öğrencilerin eğitim kalitesini arttırmaya yönelik çalışmalar yapan bir kişi olmalıdır. Eğitim bütçeleri de önemli bir konu olmakla birlikte bu yazıda bütçe karşılaştırması yapmaya gerek görmüyorum. Çünkü bu konudaki istatistikler kafa karıştırıcı olabiliyor ve yanlış yorumlara yol açabiliyor. Öğrenci başına yapılan toplam harcamalarımız OECD ortalamasının yaklaşık yarısı olsa da burada esas tartışılması gereken nokta Milli Eğitim Bakanlığının bütçe harcamaları olduğunu düşünüyorum. 2018 yılı Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin %79'u personel giderleri ve Sosyal Güvenlik Kurumu devlet primi gibi yerlere harcanıyor . Bu meselenin bir de öğretmen boyutu bulunuyor ve bu konu ülkemizdeki liyakat problemleriyle yakından ilişkili. Çünkü insanlara emekleri ölçüsünde karşılık verilmediği her durumda vasatlaşmanın artması doğal bir şeydir. Ne yazık ki ülkemizdeki öğretmenlerin maaşları konusunda ciddi sıkıntılar bulunuyor ve Türkiye'deki öğretmenlerin maaşları OECD ortalamasının altında. Fakat burada esas problem çok daha farklı. Türkiye'de 10 yıl çalışan bir öğretmen maaşını yalnızca %3,9 arttırırken OECD ülkelerindeki öğretmenler ortalama %30,8 arttırıyorlar. Ülkemizde 15 yıl çalışan öğretmenler ise maaşlarını %10 arttırırken OECD ülkelerinde bu oran ortalama %39,3'ü buluyor . Bu tam olarak ülkemizdeki liyakat probleminin bir başka boyutunu yansıtıyor. Eğitim sistemi ne kadar mükemmel olursa olsun onu öğrencilere aktaran kişilerin öğretmenler olduğu göz önüne alınırsa öğretmenlerin eğitim sistemi kadar ve hatta daha da önemli oldukları anlaşılacaktır. PISA'nın okuma becerileri, fen bilimleri ve matematik sonuçlarına geri dönecek olursak; öncelikle bu değerlendirmedeki sorulardan bahsetmemiz gerekiyor. Tüm değerlendirme başlıklarındaki sorular seviye 1 ila 6 arasındaki düzeylere ayırılıyor. Seviye 1 en düşük düzeydeki değerlendirme sorusunu temsil ediyorken seviye 6 en ileri düzeydeki soruyu temsil ediyor. Bu bağlamda ders kitaplarımızdaki öğrencileri düşünmeye sevk eden sorularla ilgili yapılan bir çalışmadan bahsetmeliyim. Yapılan bir çalışmaya göre ortaokuldaki Türkçe ders kitaplarımızda seviye 1 düzeyinde %55,9, seviye 2 düzeyinde %28, seviye 3 düzeyinde %10, seviye 4 düzeyinde %4,9 ve seviye 5 düzeyinde %1 oranında soru bulunuyor. 6. sınıf Türkçe kitabındaki bir soru dışında Türkçe kitaplarımızda hiçbir soru 6. seviyeyi ölçmüyor. Kitaplarımızdaki soruların çoğu öğrencilerin yorum, sentez ve bilgileri günlük hayatta uygulama yeteneğini geliştirmeyi hedeflemiyor. Bu anlamda eğitim amacına ulaşamamış oluyor. Bunun da bir ezberci eğitim sisteminin ürünü olduğunu not düşmeliyiz. Bu araştırmanın sonuçları PISA sonuçlarımızla da örtüşüyor. PISA'da yalnızca ortalama sonuçlarımız değil aynı zamanda en başarılı öğrencilerimizin ortalamasının düşük olması da genel eğitimimizdeki bir problemi açığa vuruyor. Ne yazık ki her üç beceride de en üst düzey performans gösteren öğrencilerimizin (seviye 5-6) ortalaması OECD ortalamasının altında kalmıştır (Grafik 2)."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pisa-testi-turkiye/", "text": "PISA denilen değerlendirme testi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından; öğrencilerin fen bilimleri, matematik ve okuma yeteneği alanlarındaki becerilerini değerlendiren bir sınav araştırmasıdır. Hedef kitlesi 15 yaş grubu öğrencilerdir. Bu tam anlamıyla bir sınav veya yarışma değildir. Öğrencilerin becerilerini uluslararası olarak değerlendirme çalışmasıdır. PISA testi, öğrencilerin ne kadar bilgi ezberlediğini değil, bu bilgileri gerçek hayatta uygulayabildiğini veya bu bilgiler üzerinden yorum yapabildiğini test eder. PISA uygulamasına OECD üyesi ülkeler dışında ülkeler de katılmaktadır. Türkiye bir OECD üyesi ülkedir. Örneğin 2012 PISA uygulamasına Türkiye'den 4848 öğrenci katılmış olup öğrencilerin yaklaşık %65'i 10. Sınıf (Lise 2) öğrencisidir. Türkiye; 2012 PISA sıralamasında matematik dalında 44, okuma becerileri dalında 42, Fen bilimlerinde ise 43. olmuştur. Burada yanlış anlaşılabilecek bir nokta var. Okuma becerileri her ülkenin kendi dilinde yapılmaktadır. Yani bir Türk öğrencisi PISA testinde okuma becerileri değerlendirmesine tabi tutulurken Türkçe okumaktadır. Bir İngiliz İngilizce, Fransız ise Fransızca okumaktadır. En başta şunu söylemeliyim ki İzlanda, Letonya, Litvanya, Macaristan, Hırvatistan, Yunanistan, gibi ülkeler bizim önümüzdedir. Bizim hemen gerimizde olan ülkelerden bazıları ise: Güney Kıbrıs, Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan, Şili, Kosta Rika, Malezya ve Romanya gibi ülkelerdir. Her ne kadar Milli Eğitim Bakanlığı PISA değerlendirmeleri yaparken Türk eğitim sistemi ile okuyan bir öğrencinin başarısının PISA testlerinde senelere göre artış gösterdiğini söylese de aslında tam anlamıyla doğru bir değerlendirme değildir. Başarı gerçekten artmaktadır fakat tüm ülkelerin başarısı değişik oranlarda değişmektedir. Sizce böyle bir durumda sıralamaya bakmak gerekmez mi? O zaman bakalım. 2003 PISA testinde fen bilimleri dalında 33. olan Türkiye 2012'de 43. olmaktadır. Bu bir başarı göstergesi midir? Ayrıca 2012'de katılan ülke sayısı 24 daha fazladır. Bu arada PISA testi, kesinlikle bireysel olarak öğrencinin değil, öğrencinin eğitim gördüğü ülkenin eğitim sisteminin durumunu ortaya koyar. Bizim ülkenin öğrencilerinin başka hiçbir ülke öğrencileriyle bir farkı olabilir mi? Olsa olsa sistem onları yanlış eğitip, yönlendirmektedir. Belki de hiç yönlendirmemektedir. Sonuç olarak Türkiye 2003 PISA'da Matematik: 35, Fen Bilimleri: 33, Okuma Becerileri: 35 sıralamalarına sahip iken 2012'de Matematik: 43, Fen Bilimleri: 43, Okuma Becerileri: 41 sıralamalarına sahip olmuştur. 2012 PISA göstermektedir ki Türkiye'de öğrencilerin %8'i en az bir değerlendirme grubunda üst performans grubunda iken OECD ülkelerinde ortalama %16'dır. Bu oran da bir çok şeyi özetlemektedir. Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayınladığı Bölgelere göre PISA değerlendirmesi verilerinde görülüyor ki Ortadoğu Anadolu'dan Batı Marmara'ya doğru gidildikçe başarı düzeyi artmaktadır. Bu da PISA testinin bizim anlayabileceğimiz bir açıdan ne kadar tutarlı bir değerlendirme testi olduğunu göstermektedir. Yani, geçmişte Doğu illerimizdeki okul sayılarının azlığı ve yetersizlikler buna yol açmış olabilir. Ayrıca yine MEB'in açıklamalarına göre okul türleri değiştikçe matematik başarısındaki farklılığın oranı %62 iken OECD ülkelerinde bu oran %37'dir. İşte yine buradan çıkarılabilecek sonuçlar çok fazladır. Güncelleme 06.12.2016: Evet yeni PISA Testi sonuçları dediğim gibi açıklandı. Ne yazık ki yeni sonuçlar daha da vahim. Yazımda da belirttiğim üzere yine bu hatalardan ders çıkarıp önlem alması gereken kurumlar ne yazık ki sonuçların tabir caiz ise kabak gibi ortada olmasına rağmen biz başarılıyız demeye getiriyor. Hatta bu konuyla alakalı en üst yetkililer Sadece Fen Liseli öğrencilerimiz girse birinci ülkenin ortalamasına yakın oluyorduk gibi açıklamalar yapıyor. Hemen açıklayayım: Bizim Fen Liseli öğrencilerimizin başarı ortalaması bir Japonya, bir Singapur'un ortalamasına yaklaşıyor. Bu doğrudur fakat düşünün, bizim en başarılı öğrencilerimiz Singapur ve Japonya'nın herhangi bir ortalama öğrencisini bile geçemeyecek düzeyde. Bu bir başarı mıdır ? Bizim ortalama öğrencimizin durumu ise içler acısıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/plaka-zirh-nedir-ne-degildir-ve-nasil-tasnif-edilir/", "text": "Efenim plaka zırh yekpare metal plakalara şekil verilmesiyle üretilen bir zırh biçimidir. 15. yüzyıl başında ortaya çıkıp 500 sene gitmiştir. İlk olarak Kuzey İtalya-Güney Almanya arasında bir yerde kendini göstermeye başlayan plaka zırhta bu iki bölge uzun süreler boyunca farklı ekoller misali tarzlarını ayrı tutmuşlardır. Erken plaka zırhta iki ekol vardır. Gotik ve Milan usulü . Tarzlar farklı olsa da bu iki 'ekol' birbirinden ayrı değildir, biri diğerinin gelişimini takip ederek ortaklaşa evrilmişlerdir. 16. yüzyıl başında, İmparator 1. Maximilian döneminde, adıyla anılan yivli bir zırh türü ortaya çıkar. Gotik zırh ekolü bir süre bu furyaya kapılır. Bu furya pek uzun sürmez ve yivli zırh 1540-50 gibi ününü kaybeder. Askeri alandaki değişimler zırha da yansımaktadır, yapısı daha pragmatik, basit tasarımlar öne geçmektedir. Yarım ve 'üç çeyrek' zırh, klasik formu ortadan kaldırmaya başlar. Baldır, ayak, el kol zırhı kaybolur. Bu dönemde zırh formu farklılığını çoğunlukla kaybetmeye başlar, fark dekorasyon biçimi ve ufak detaylardan belli olmaya başlar. İtalyanlar alçak rölyefli 'Pisa işi' olarak anılan zırhlar ortaya koymaya başlarken, Almanya'da 'siyah beyaz' zırhlar popülerlik kazanmaya başlar. Belirtmekte fayda var, bu dönemki zırhlar artık kişisel araçtan daha çok toplu üretim standardına girmeye başlamışlardır. Ordu şekli değiştikçe zırhın görsel fonksiyonu da azalmaya başlar. Alman siyah beyaz zırhların birbirine benzerliği ve görece basitliği böyle yorumlanabilir. Öyle ki toplu üretim zırhlar 'Almain rivet' olarak anılmaktadırlar. Zırhların kararmaya başlaması ise paslanmayı önlemek için uygulanan katran kaplamasının, Kuzey ordularında ekipman standardizasyonu maksadıyla yönetmeliklerce zorunlu hale getirilmesindendir. Tabii o dönem iletişim kolay olmadığından bütün bir standart beklememek gerek. Genel hatlarıyla tarihçe böyle ilerlese de köhneliklere, tuhaflıklara rastlanabilir. 17. yüzyılda kara zırh neredeyse her yerde revaçta olur. Tabii silahlar yaygınlaştıkça zırh önem kaybetmektedir. 18. yüzyıl ile plaka zırh çoğunlukla önemini kaybetmiştir. Göğüslük ile miğfer çeşitleri halen görülse de bunlar sadece 'Cuirassier' birimlerinde bulunmaktadır artık. Plaka zırh kendini prestij sembolü mevkiinde bulmuştur. Göğüslük ve miğfer ikilisi 18. ve 19. yüzyılları badiresiz atlatsa da ağır süvari birimleri ve önemleri zamanla azalmaktadır. 1. Dünya Savaşı'na gelindiğinde ciddi cuirassier birlikleri sadece Fransa'da kalmışlardır. Ki Fransızlar 1. Dünya Savaşı'na Napolyon kafasıyla girerler. Kamuflajlı orduların karşısına mavi ceketli, kırmızı pantolonlu asker yollayan, hatta bunun aleyhinde bir önergeye 'Kırmızı pantolon Fransa'dır' diye çıkışan Fransız ordusu sonradan zokayı yutsa da plaka zırh savaş ilerledikçe tekrar popülerlik kazanır. Portatif otomatik silahlar yaygınlaşmadığından, siper akınlarında ve savunmalarında çoğu asker tüfek yerine tabanca, revolver gibi delici kabiliyeti düşük silahlar kullanmaktadırlar. Yani zırh tekrar önem kazanır. Zırh bu süreç boyunca tekrar yaygınlaşır, teoriye burnunu sokar. Efendim, plaka zırh, 1. Dünya Savaşı'nda jübile yaparak tarihin tozlu sayfalarına geçer. Sovyetlerin 2. Dünya Savaşı'ndaki denemeleri müstesna, artık çelik yelek dönemi başlamıştır ki o bizim konumuz değildir, zaten konudan fena sapmışızdır. Sürç-ü lisan ettiysek affola."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pompeii-faciasinda-tasa-donusen-insanlar/", "text": "Pompeii şehri, Napoli'ye yaklaşık 10 km uzaklıkta olan Vezüv yanardağının eteklerine kurulmuş, verimli toprakları, liman kenti olması ve bunun getirdiği ticari avantajla Roma için çok önemli bir konuma sahipti. Hepimiz Pompeii'yi MS. 24 Ağustos 79' yılındaki yanardağ patlamasıyla biliyoruz. Ancak bu Pompeii'deki ilk facia değildi. Henüz on yıl öncesine gitmeden ardı sıra yaşanan depremler bir felaket tellalı gibi geleceğe dair ipuçlarını aslında onlara göstermişti ancak bölge halkı bu depremlere yalnızca alışmakla kalmıştı. En sonunda ise o devasa patlama oluvermişti. 20.000'e yakın insanı öldüren yalnızca üzerlerine çullanan lavlar değildi. Hatta onları öldüren lavlar da değildi. Kafalarını parçalayan taşlar, nefes alamayarak boğulmasına neden olan gazlardı. Lav kalan işin yalnızca süsüydü. Ancak öyle bir süstü ki 10 metreyi bulabilen bir kalınlıktaydı. Devasa bir ticari şehir olan Pompeii bir anda ortadan kaybolmuş lavların altında adeta hapsolmuş bir şekilde tarihin sayfalarından silinmişti. Öylesine unutulmuşlardı ki zamanla toprak altında, lav içinde kalan cesetler çürümüş ve kül halini almıştı. Öylece kalakalmıştı. Bu habersiz serüven 1748 yılına kadar sürüvermişti. İşte o yıl askeri mühendis olan Rocque Joaquin de Alcubierre tarafından Pompeii şehrini şans eseri olarak keşfedilmişti. Kazılar o tarihten itibaren başladı. Ancak sorun şuydu ki ne kadar şehri bulmuş olsalar da cesetler lavlar içinde kül halini aldığı için sağlam bir şekilde elde edilemiyor ve yapılan kazılar pek iyi gitmiyordu. Tarih 1863 yılını gösterdiğinde sahneye İtalyan arkeolog Guiseppe Fiorelli devreye girdi. Guiseppe lav altında kalan cesetlerin zamanla külleşmesi sonucu lav ile ceset arasında bir boşluk oluştuğunu fark etti. Ve bu boşluktan faydalanarak kalıntıların alçı ile doldurulabileceğini düşündü ve işe koyuldu. İşte 'taşa dönüşen insanlar' mucizesi böyle gerçekleşti! Kalıntılar alçı ile kaplandı ve daha sonra sağlam bir şekilde lavlardan çıkarıldı. Guiseppe Fiorelli o gün bu fikri düşünerek Pompeii şehrinin bir krokisini oluşturdu ve adeta şehri analiz etti. Nihayetinde Pompeii şehri hakkında sayısız bilgi erişimini bizlere sağladı. 2013 yılında ise alçıların artık dayanıksız olması nedeniyle yüksek bir bütçeyle şehir restore edilmiş ve insanların ziyaretine sunulmuştur. Gelişen teknolojiyle kalıntılardan saptanan DNA örnekleriyle, çekilen tomografileriyle bizlere önemli bilgiler sağlamıştır. Her zamanki gibi ufkumuzu açan yanlış bildiklerimizi düzelten güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/populizm-ile-demokrasi-uyumsuz-mudur/", "text": "Popülizmi gözden düşürebilmek için ortaya atılan argümanlardan birisi 'popülizm demokrasiyle uyumlu değildir' cümlesini sıkça tekrar etmektir. Bu yazıda sizlere bunun gerçeklerden oldukça uzak olduğunu kanıtlamayı amaçlıyorum. Demokrasi kelimesinin etimolojisini, Yunanca iki sözcüğe yani demos ve kratia olarak basitçe bölersek bu konuyu aydınlatmış oluruz. Antik Yunan için demos kelimesi bir halk tabakasından -şehir devletlerinde yaşayan sıradan insan topluğu- fazlasını ifade etmiyordu ve demokraside gücün dizginlerini ele geçirmiş olanlar esasen bu insanlardı. Atina demokrasisinin bu konsepti Batı'daki sistemden, yani liberal hükümet sisteminden oldukça farklıydı. Doğal olarak dışlayıcı bir siyasi sistem, yönetimin kendisini, uygun olduğu düşünülen Atina toplumunun alt tabakasıyla, yani şehir devletine borcunu ödeyen yetişkin erkeklerle sınırlandırdı. Bu siyasi sistem toplumun büyük bir çoğunluğunu: kadınları, çocukları, köleleri ve Atina'nın yabancı sakinlerini dışlamış oldu (Cartledge, 2011). Fakat yine de bu -günümüzün standartlarına göre- adaletsiz siyasi sistem, dönemin çok önemli figürleri olan Thukididis ve sıklıkla atıf yapılan iki filozof Plato ve Aristoteles tarafından çok kapsayıcı olarak nitelendirilmişti. Bu konuda zenginler tarafından fakirlerin tiranlığına ve sıradan insanların siyasi konularda doğru kararlar vermesinin mümkün olmadığına dair birkaç ithamda bulunmuşlardı. Modern demokrasi konsepti; eşitlik ilkeleri üzerine kurulmasıyla, temsiliyet ve sosyal kapsayışıyla birlikte orijinal demokrasi projesinin karşındadır. Fakat, popülizm demokrasinin bu orijinal yorumuna açıkça benzerlik göstermektedir. Popülist liderlerin sıradan insanları birleştirme ve yüceltmelerinin siyaseti yönetme ve kendilerini temsil edebilmelerine olan kesin inançla birleşmesi, demos tabirinin modern bir yorumundan fazlası değildir. Bu homojenize sistemde, siyasi öngörüsü olmayacağı düşünülen 'uygunsuz' kesime, yani göçmenler ve diğer azınlık gruplara karşı sözlü saldırılar, onların Atina siyasetine katılmalarını engellemiştir. Dolayısıyla, siyasi sistemi değiştirmeye yönelik popülist hırsların demokratik olmadığını söyleyemeyiz. Daha doğrusu popülizm, radikal bir şekilde Batı dünyasının değişen toplumsal yapısını yansıtan ve ona adapte edilen demokrasinin liberal yorumunun karşısındadır (Müller, 2016). Popülistler, siyasi elit olarak tabir edilen kesimi şeytanlaştırarak demokrasinin Atina konseptini geri getirmeyi amaçlıyorlar. Bu ise hükümetin yasama ve yürütme organlarını da kapsayan 'yetersiz' aracıları kaldırmayı ve gücü tekrardan insanlara transfer etmeyi amaçlıyor (Urbinati, 2014). Bu, Brexit referandumu ve İtalyan anayasa referandumu gibi doğrudan demokrasi süreçlerinin neden popülist siyasi figürler tarafından kutlandığının apaçık bir göstergesidir. Eğer birisi orijinal Atina demokrasisi ve onun modern bir yorumu olan popülizm arasındaki devamlılığına ikna olmuyorsa, popülistlerin yalnızca sağ cenahtan olduğu ve güçlerini modern ve liberal demokrasileri baltalamak amacıyla yine siyasi sistemin kendisinden aldıklarını hatırlatmak gerekir. Batı demokrasisinin son formu olan şeffaflık ve kapsayıcılık, apaçık bir şekilde bu seslerin duyulmasını, oy istenmesini ve iktidar için seçilmenin önünü açmıştır. İfade özgürlüğü ve siyasi yönetime eşit ulaşım gibi liberal prensiplerin çizgisinde popülist söylem ve muhtemel güç kazanımları engellenemez. Güvenilir ve tutarlı olmaya devam edebilmek için demokratik sistemler bu tip parti ve popülist söylemlere sahip insanlara erişilebilir bir iktidar yolu sunmuştur. Bu, bütün dünyada popülist olarak tanımlanan parti ve siyasilerin seçim zaferlerinin giderek artmasıyla apaçık bir şekilde ortadadır. Bu konuda unutulmayacak örnek ise ABD başkanlığına Donald Trump'ın seçilmesidir. Lakin bunlar demokrasimizin kendi kendine başını derde soktuğu 'Gordion düğümü' gibi bir durumdur. Artık ana akım politikacıların da kabul ettiği gibi azınlık gruplarının korunmasına yönelik çabalar, popülistlerin varlığıyla bağdaşmıyor. Post-Auschwitz bir dünyada, birtakım grupların ve partilerin açık ve tavizsiz bir şekilde nefret, ırkçılık, yabancı karşıtlığı ve tahammülsüzlük gibi fikirleri savunmalarına izin verilmesi akıl almaz bir sırdır. Bir kişi toplumda korkusuzca, önyargılı bir şekilde ve insanları günah keçisi ilan ederek ifade ve fikir özgürlüğü gibi liberal değerleri çiğneyemez. Bu tip kişisel düşünceleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Fakat bunlar kesinlikle olması gerektiği şekilde, yani kişisel alanda ifade edilmelidir. Demokrasinin nefrete ve paranoyaya -bir kez daha- yenik düşmesine izin vermenin fiyatı ödenemeyecek kadar çoktur. Sonuçta, Nürnberg'deki mitingler çok uzun süre önce gerçekleşmedi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/poyraz-karayel-bir-tur-tehlikeli-oyun/", "text": "Poyraz Karayel, Türk televizyon tarihinin en ilgi çekici ve en özel dizisi... Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabıyla doğrudan bağlantısı olan ve zaman zaman hem Tutunamayanlar hem de Tehlikeli Oyunlar'dan çeşitli pasajlara yer veren dizi, son derece sürükleyici bir konuya sahip. Başrollerinde Burçin Terzioğlu ve İlker Kaleli yer alıyor. Burçin Terzioğlu Ayşegül karakterini, İlker Kaleli ise Poyraz karakterini canlandırıyor. Oğuz Atay, ilk kitabı Tutunmayanlar'dan sonra, yeni bir kitabını yazmak için derin sulara yelken açtı. İkinci kitabı olan Tehlikeli Oyunlar, kimilerine göre Tutunamayanlar'ın bir devamıydı. Tutunamayanlar'da yer alan Turgut karakterinin devamı olarak düşünülebilen Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet'i ve belki de Poyraz Karayel'in Poyraz'ı, hayata farklı şekilde bakan insanlardı. Tehlike anında ironi ve mizah gardını çıkarır, tehlikeden sıyrılana kadar gardını aşağı indirmezdi. İnsanlardan korkuyordu her ikisi de. İnsanların garip dünyasında yer almaktan, sevgi ve aşktan korkuyordu. Turgut, Hikmet ve Poyraz'ın yer aldığı o tuhaf dünya, birçoklarına yabancıydı. Bu üç karakter de birbirine benziyordu. Bu nedenle Oğuz Atay'dan Poyraz Karayel'e uzanan bir yolun şafağındayız. Poyraz Karayel, 7 Ocak 2015-1 Mart 2017 tarihleri arasında Kanal D'de yayımlanan bir Türk dizisidir. Dizinin yönetmenlik koltuğunda Çağrı Vila Lostuvalı ile Osman Taşçı oturmuştur. Başrollerinde ise İlker İlker Kaleli, Burçin Terzioğlu ve Musa Uzunlar yer alır. Poyraz, karısından boşanmış bir polis memurudur. Karısı ise alkol bağımlısıdır. Bu nedenle uzun yıllar yurt dışında tedavi görür. Fakat eski karısı Begüm'ün babası, kızının bağımlılığından Poyraz'ı sorumlu tuttuğu için onu görevinden attırmak için elinde geleni yapar. Kurduğu kumpaslarla birlikte Poyraz, polis memurluğundan atılır. Aynı zamanda bir çocuğu vardır fakat velayetini henüz alamamıştır. Amiri, Poyraz'a gayri resmi bir görev verir. Bu görev ise ünlü Mafya Babası Bahri Umman'ın takımına sızmak ve gerekli istihbaratları almaktır. Böylelikle Bahri Umman ve takımı, hapse girebilecektir. Poyraz Karayel, bu görevi kabul eder ve belirli bir süre kendisine verilen görev kapsamında çalışmaya başlar. Bu sırada, Ayşegül adlı bir kızla tanışır tesadüfen. Ona aşık olur. Daha sonra Ayşegül'ün, Bahri Umman'ın kızı olduğunu öğrenir. Ve olaylar, Poyraz ile Ayşegül'ün hiç beklemediği şekilde ilerler. Ayşegül ve Poyraz, dizinin en önemli iki karakteridir. Birçok ortak noktaları bulunur. İkisi de Oğuz Atay'a delice hayrandır. Bu nedenle dizinin birçok yerinde Oğuz Atay'ın kitaplarında pasajlar okunur. Ayşegül, Poyraz'ın taksisine biner. Aslında Poyraz, oğlunun yanına gidecektir. Fakat Ayşegül'ün taksiye binmesi, Ayşegül'ün de olaya dahil olmasına neden olur. Ayşegül, Poyraz'la ilk karşılaşmasında, aynı zamanda Poyraz'ın oğlu Sinan'la da tanışır. Poyraz Karayel dizisi, büyük bir kaosun beslendiği sanal ve gerçeklik arasındaki bir dünyadır adeta. Bahri Umman'ın kızı olan Ayşegül, babasından dolayı sürekli bir karmaşa içindedir. Annesini ve kardeşini kaybetmiştir. Babasının mafya olması, ondan soğumasına neden olmuştur. Fakat Ayşegül, ilk başta babasına tuzak kurmak için çalışan, daha sonra babasının yanında yer alan Poyraz'a aşık olmuştur. Bahri, daha sonra Ayşegül ile Poyraz'ın birbirlerine aşık olduklarını öğrenir. Bu durum, olayların çok daha karmaşık bir hal almasına neden olur. Her şeyin karmakarışık olduğu bir zamanda yurt dışında alkol bağımlılığı tedavisi gören Begüm çıkagelir. Artık birçok olayın içinde Begüm de vardır. Dizinin ikinci ve üçüncü sezonlarında farklı karakterler dahil olur. Hem bir şölen hem de karmaşa hakimdir. Birbirine bir zincirin halkaları şeklinde bağlı olan olaylar, diziyi izlerden sizi de içine çekecektir. Tehlikeli Oyunlar'da Hikmet, gerçek olmayan bir karakter yaratır kendisine. Eşi Sevgi'den ayrılıp gecekonduya taşındığında, burada albay Hüsamettin Tambay ile tanışır. Tabi ki bu, Tutunamayanlar'daki Olrick gibi bir karakterdir. Yani gerçekte yoktur. Hikmet'in komşuları Nurhayat Hanım ve oğludur. Buradan hemen Poyraz Karayel dizine geçmem gerekir. Çünkü Hikmet ve Poyraz'ın hayatları, çeşitli farklılıklar barındırsa da özünde aynıdır. Poyraz, eşinden ayrıldıktan sonra, üst katlarında Ümran Hanım, oğlu İsa Özer ve albay yaşar. Ümran Hanım'ın eşi hapistedir. Oğlu İsa, sık sık Poyraz'ın yanına gelir ve ondan okul ödevlerine yardımcı olmasını ister. Albay ise hem gerçek karakterdir hem de Poyraz'ın hayalinde yer alır. Bu durum, zaman zaman Poyraz'ın kafa karışıklığı yaşamasına neden olur. Poyraz oğlu Sinan, sık sık babasında kalır. Bu nedenle İsa ile iyi anlaşırlar. Poyraz, kendi gecekondusunda mutludur. Burası, insanlardan uzaklaştığı bir yerdir adeta. Ayşegül geldiğinde, bu ev daha da canlanır. Ayşegül, Tehlikeli Oyunlar'daki Bilge karakterine çok benzer. Sevgi ve Hikmet'in arkadaşı olan Bilge, daha sonra Hikmet'in sevgilisi olur. Bilge, Hikmet'in dünyasının içinde; tüm boşlukları dolduran bir karakterdir. Poyraz Karayel dizisinde de tıpkı Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'daki gibi gerçekliğin belirsizliği hakimdir. Bazı olaylar gerçekten yaşanmış mıdır, belirsizdir. Bu nedenle çok daha gizemli bir atmosfere sahiptir. Ama bundan daha da önemlisi, belirsizlik; insanın özünü yansıtma konusunda başarılıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/pratisyen-doktorluktan-neden-istifa-ettim/", "text": "Sağlık sistemindeki problemler son dönemlerde sıkça konuşulup tartışılmaya ve sosyal medyada ses getirmeye başladı. Doktor ve sağlık çalışanları geçtiğimiz 3-4 aylık dönem içerisinde problemlerini artık kitlesel olarak duyurma kararı aldı ve bu sayede gerçekten bir etki de oluşmuş oldu. Sonuncusu 17-18 Şubat'ta gerçekleştirilmiş olan doktorların iş bırakma eylemleri ile birlikte 14-15-16 Mart tarihlerinde yeniden grev olacağı konuşuluyor. Doktorlar yaşadıkları problemlere somut çözümler oluşturulmadığı taktirde sendikalar ve sosyal medya aracılığıyla her ay daha da giderek artan şekilde somut eylemler yapmaya kararlı görünüyorlar. Benim serüvenim ise birçok hekimden daha kısa sürdü. Mezuniyet sonrası yaklaşık 3 ay pratisyen hekimlik yaptıktan sonra istifa ettim. İstifa edişimin tek bir ana sebebi olmakla birlikte aslında bu ana sebep onlarca farklı problemin doğurduğu bir sonuç idi. Bu yazımda, beni istifaya götüren onlarca farklı problemden bahsederek hem sağlık çalışanlarının hem de sağlık sistemimizin yaşadığı problemleri birincil ağızdan bahsetmeye çabalayacağım. Birincil olarak hasta bakıp onun sorumluluğunu üzerine almanın nasıl bir hissiyat olduğu yalnızca doktorlar anlayabilir. Nasıl bazen bir doktor bir hemşirenin çalışma temposunu algılayamayıp yeterli empati kurmayı beceremez ise bu durum aynen doktorların sorumluluk külfeti için de geçerlidir. Doktorluk demek benim açımdan sorumluluk demektir. Hastaneye gelen bir bireyin kendi beden ve ruh sağlığına karşı duyduğu keyfi sorumluluk artık muayene olduğu doktora geçmiş zorunlu bir sorumluluğa dönüşmektedir. Doktor ise tüm bilgi, beceri ve mevcut imkanları kullanıp bu sorumluluğu yerine getirmeye çabalayarak doğru tanı ve tedavi uygulamak zorundadır. Bu her ne kadar yazması kolay bir önerme olsa da aslında pratikte çok zordur. Doğru tanı koyma ve tedavi uygulama sorumluluğu doktorlar dışında hiçbir sağlık personelinin sırtında değildir. Sırta binmiş bu yük çoğu zaman bir acil pratisyeninin uykularının kaçmasına ve anksiyete yaşamasına sebep olmaktadır. Çünkü Türkiye'deki doktorların zor çalışma şartları, onların optimum bir sağlık hizmeti üretmesini engellemektedir. Her ne kadar tıpta saygın rehberler göz önüne alınarak sağlık hizmeti veriliyor olsa da aslında hasta ve hastalıkların hepsi benzer bulgularla karşımıza çıkmamaktadır. Bu sebeple birçok kere yeterli bilgiye sahip olsanız bile yeterli pratiğe sahip olmadığınız için problemler yaşanabilmektedir. Hekimlik her ne kadar kutsallık atfedilen bir meslek olsa da 21. yüzyılda profesyonel bir meslek olup doktorlar da her sağlık çalışanı gibi bu işi para karşılığında yapmaktadır. Bu girilen sorumluluğun modern bir karşılığı olmak zorunda olup bu bütün dünyada paradır. Ancak Türkiye'de doktorların maaşı bu sorumluluğu karşılayabilecek düzeye ne yazık ki hiçbir şekilde yaklaşmamaktadır. Bu durum aynı zamanda sağlık harcamalarına da büyük bir yük olup defansif tıbbın Türkiye'de çok yaygın olmasına sebep olmuştur. Benim pratisyenliğim süresince maruz kaldığım çalışma saatlerinden çok daha kötüsüne maruz kalan meslektaşlarım olduğunu biliyorum. Ancak ben kendi yaşadığımı anlatmayı tercih edeceğim. Pratsiyenliğim boyunca 24 saatlik nöbetler halinde çalıştım. Genelde bu nöbetler 7 saat çalışma, 1 saat dinlenme, 5 saat çalışma, 3 saat dinlenme, 2-3 saat çalışma, 3-5 saat uyuma şeklinde geçti. Günde toplamda 10 saat çalıştığım rahat günler de 20 saat çalıştığım çok daha zor günler de oldu. Bunların huzurlu çalışma saatleri olmadığını açıkça söylemeliyim. Bu çalışma saatleri içerisinde bir hasta yakını sizi öldürmekle tehdit ederse veya üstünüze yürürse çalıştığınız bu 10 dakikalık süreç 24 saate bedel olabiliyor. Tüm bunlardan öteye esas problem benim için üst üste tutulan nöbetlerdi. İnsan bir şekilde nöbetlere alışabiliyor ama üst üste nöbetlere alışmak benim için mümkün olmadı. Üst üste günaşırı 24 saatlik nöbetler doktoru yalnızca fiziksel olarak değil zihinsel olarak da yoruyor ve verilen sağlık hizmetini büyük oranda bozuyor. Bu yorgunluk yalnızca hekimi etkileyen bir şey değil aynı zamanda hastaların sağlığını da etkiliyor. Artık 6. günaşırı 24 saatlik nöbetinizi tutarken bir hastaya bazı soruları sormayı unutabiliyor veya ekstra bir muayene yapmayı unutabiliyorsunuz. Sahip olduğunuz yorgunluk ve iş yükü sebebiyle yapamadığınız bir muayene mesleğinize ve kendinize duyduğunuz öz saygıyı azaltıyor. Pratisyen hekimliğim boyunca hiçbir fiziksel şiddete maruz kalmadım. Ancak şiddeti yalnızca fiziksel şiddete sınırlamamak gerekiyor. Çünkü şiddetin birçok farklı türü bulunuyor. Sözsel şiddet birkaç nöbette bir karşılaştığım bir durumdu. Birlikte çalıştığım doktor arkadaşlarım içerisinde görebildiğim kadarıyla yine en az sözsel şiddete maruz kalmış doktorlardan biri olduğumu düşünüyorum. Tüm hastalarıma olabildiğince kibarca konuşmaya gayret gösterdim. Birçok hasta ve hasta yakınından çok güzel şeyler duydum. Hatta istifa etmiş olmaktan duyduğum tek pişmanlık bana hasta ve hasta yakınları tarafından söylenen güzel sözleri bir daha duyamayacak olmak olabilir. Benim gibi pratisyen olan arkadaşlarımla bir problemim olmadığı gibi uzman hekimler ile de genelde bir sorunum olmamıştı. Aslında görevlerini yapıyorlarsa da hasta danıştığımda yardımcı olan uzmana teşekkürlerimi ve minnettarlığımı hiç eksik etmedim. Birçok uzman doktor da ben hasta danıştığımda bana yardımcı oldu. Bulunduğum hastanenin başhekimi de oldukça kibar ve yardımcı olmaya hevesli bir insan idi. Tüm bu sebeplerden ötürü, her ne kadar istifa edecek olsam da istifamı öncesinden haber vermeyi ve mevcut acil pratisyenlerinin nöbet düzenini olabildiğince az bozarak ayrılış gerçekleştirmeyi kendime bir görev bildim. 2 hafa sonra istifa edeceğimi söyledikten sonra acildeki işleyişten sorumlu doktorun tavrı tamamen değişti. Burada bu 2 haftalık süreç içerisinde sorumlu meslektaşımdan gördüğüm ve incir çekirdeğinin hacmini doldurmayacak seviyedeki vakaları size anlatmayı uygun görmüyorum. Tek amacım, benimle benzer konuma olabilecek meslektaşlarıma deneyimimi aktarabilmektir. İstifa etmek bir anayasal hak olup suç teşkil etmemektedir. Eğer istifa etmeyi düşünüyorsanız, bunu öncesinden haber vermek zorunda değilsiniz. İstifa cümlesini duyduktan sonra size birden terbiyesizlik yapmaya kalkışabilecek insanlarla karşılaşma olasılığınız olduğunu hatırlatmak istiyorum. Türkiye'de, istifa etmenin çalışma hayatının oldukça doğal bir parçası olabildiğini anlayamamış birçok insan bulunuyor. Pratisyenliğimi daha önce hiç gitmediğim bir şehrin bir ilçesinde yaptım. Buraya geliş hikayem de yine bu yazıya konu olabilecek hukuk ve mantık dışı birtakım olaylardan oluşuyor aslında. Esas konuya gelecek olursak, geldiğim bu ilçe Türkiye'nin sağlık açısından arada kalmış bir ilçesini simgeliyor olmalı. 25 bin nüfuslu bu ilçede ikinci basamak bir devlet hastanesi bulunuyor (Buraya ufak bir dipnot düşmek istiyorum: yalnızca acil polikliniğine günde gelen ortalama 200 hastayı hesaba katar isek yaklaşık 2 ay içerisinde tüm ilçeye acil hizmeti sunulduğunu kabaca hesaplayabiliriz. Ancak bu ilçede sağlık ocağı, kabaca tüm branşlardan poliklinikler de mevcut. İlginç bir durum...). Bu hastanede anjiyografi, yoğun bakım, ameliyathane ve resmen tüm branştan uzman hekim bulunuyor. Bu kadar imkan olmasına rağmen garip bir şekilde bu imkanların oldukça verimsiz kullanıldığını gözlemledim. Hastanenin sahip olduğu imkanların birçok kez görmezden gelindiğine şahit oldum. Bu durum ise üçüncü basamak hastanelere gereksiz bir yük doğurmakta idi. Acil pratiğim boyunca birçok hastanın birden fazla kronik hastalığa sahip olup yetersiz tedavi aldığını tespit ettiğimi söylemeliyim. Sürekli olarak kronik hastalıkların akut alevlenmeleriyle acil servise başvuran birçok hastanın hem kendi sağlıklarını ciddi şekilde tehlikeye attıkları hem de acil servise büyük bir yük oluşturduğu bir gerçektir. Oysa acil dışı şartlarda gerçek bir poliklinik muayenesi ile bu hastaların ilaçları düzenlenebilmiş olsaydı birçok hasta acil bir patoloji yaşamayacak idi. Hastalara bu durumu yönelttiğim birçok vakitte genellikle poliklinik randevusu bulamadıklarını söylüyorlardı. Ama burada şunu da açıkça söylemek gerekir ki birçok hasta ve hasta yakını bir şikayet yaşamadan hastaneye gelmeyi tercih etmiyor ve acil serviste anında ve ücretsiz şekilde muayene olabiliyor olmanın cazibesini kendi genel sağlıklarına tercih ediyorlar. Ben toplumumuzda kronik hastalıkların bu kadar yaygın ve bir çoğunun dekompanze durumda olduğunu hiç düşünmemiştim. Bu yalnızca acile başvuran hastalara bakılarak çıkarılmış bir sonuç olduğu için bir 'bias' olabilir ancak yine de burada bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyorum. Çalıştığım hastanede acil ekibimdeki sağlık çalışanlarıyla hiçbir problemim olmadı. Güvenlik personelinden hasta kayıt personeline, hemşireden paramedik arkadaşlarıma kadar hepsi oldukça düzgün insanlar idi. Ancak hem internetten hem de başka meslektaşlarımızdan duyduğum kadarıyla sağlık personelleri arasında ciddi bir çekişme bulunuyor ve bu durum ne yazık ki doktorların çalışma motivasyonunu da bozuyor. Başka meslek gruplarında olmayan şekilde doktorların maaşlarına zam yapılacağına dair televizyondan tüm Türkiye'ye yanlış bir bilgilendirme yapıldığını yakın geçmişte gördük. Hatta bu bilgilendirme sonrası ertesi gün acil polikliniğine gelen bir kişi doktor arkadaşıma 'hayırlı olsun', 'maaşlarınız arttı' gibisinden garip söylemlerde bulunmuş olması bu haberlerin tüm topluma anında yayıldığını gösteren güzel bir örnek olmuştu. Oysa doktorların maaşına hiçbir zam olmamıştı. Aslında yalnızca emeklilik maaşına yapılacak bir katkı olacak idi. Ancak doktorlar dışında diğer sağlık çalışanlarının öncülüğündeki bazı sendikalar bu durumu protesto edip bu kararın durdurulmasını sağladılar. Bu gelişme doktorlar ile diğer sağlık çalışanları arasında büyük bir husumet yarattı. Doktorlar uzun yıllardır problemlerini dile getirmekle birlikte çoğu zaman yalnızca pasif eylemlerde bulundular. Bu noktada HEKİMSEN, HEKİMBİRLİKSEN ve TABİP-SEN sendikalarını anmak çok önemli olacaktır. HEKİMSEN 2018 yılında, HEKİMBİRLİKSEN 2021 yılında ve TABİP-SEN 2022 yılında kurulmuş oldukça yeni sendikalardır. Ancak bu sendikaların esas özelliği doktorlara yönelik sendikalar olmasında yatıyor. Daha köklü ve tüm sağlık çalışanlarına yönelik diğer sendikaların genellikle doktorları görmezden geldiğinin uzun sürelerden beri dillendirilen bir mevzu olduğunu da belirtmeliyiz. 14-15 Aralık 2021 tarihinde yarım gün ve 16 Aralık'ta tam gün olmak üzere doktorların greve gitmesine öncülük eden HEKİMSEN sendikası Türkiye'nin gündeminde bir etki yaratabildi. Daha sonra bunu 21 Ocak 2022 günündeki iş bırakma eylemi izledi. HEKİMSEN'in bu aktif hareketlenmesi diğer bazı sendikaları ve Türk Tabipler Birliği'ni de harekete geçirmiş gözüküyor. Son olarak 17-18 Şubat 2022 tarihinde yapılan iş bırakma eyleminden sonra Türk Tabipler Birliği 14-15 Mart tarihlerinde grev yapılacağını duyurdu. Aynı zamanda 13 Mart tarihinde İstanbul'da bir yürüyüş gerçekleştirileceğini ve bu süreçte çeşitli illerde bilgilendirmeler yapılıp çeşitli siyasi parti gruplarını ziyaret edeceklerini söylediler. Henüz resmi bir açıklama yapılmamış olsa da yeni doktor sendikalarının 14-15-16 Mart günlerini kapsayacak şekilde grev duyurusunda bulunacağı konuşuluyor. Sendikalar ve TTB arasında bir koordinasyon bozukluğu olduğu göze çarpıyor. Buna ek olarak, sendikaların resmi duyurularındaki satır araları incelendiğinde aslında sendikalar arasında ve sendikalar ile TTB arasında bir çekişme olduğunu da görebilmek oldukça kolay. Umarım doktorlar ve sağlık çalışanları hak ettikleri şartları bir an önce elde edebilirler. Bu sayede verilen sağlık hizmetinin kalitesinin artacağı ve sadece sağlık çalışanlarının değil aynı zamanda tüm toplumumuzun bu durumdan memnun olacağını düşünüyorum. Burada bahsettiğim ve daha bahsetmediğim irili ufaklı birçok sebepten ötürü pratisyen hekimlikten ayrılma kararı aldım. Aslında bu durum yalnızca 3 aylık pratisyenliğe ek olarak bu yazıda bahsedilmemiş tüm bir tıp fakültesi hayatı ve ülkemin genel durumunu kapsayan birçok problemden de kaynaklanıyor. Tüm bunlar birikerek insanların büyük tercihler yapmasına sebep oluyor. Türkiye doktor açığı olan bir ülke olmasına rağmen elimizdeki doktorları kaybediyoruz. Bundan 8 ay önce yazdığım bir yazıda, Amerika Birleşik Devletleri'nde tıp lisansı alabilmek için girmeniz gereken USMLE isimli sınava yönelik oluşturulmuş bir Türkçe Telegram grubunda 6.177 kişi bulunuyor diye yazmıştım. Şu anda bu sayı 7.893. Hangi meslektaşımla konuşursam konuşayım mesleğinden memnun olmadığını söylüyor ve birçoğunun mesleki gelecek hayalleri Türkiye dışındaki ülkelerde bulunuyor. Ben bu yazıyı kaleme alırken bir nöroloji doktorunun bir hasta tarafından birçok kez kafasının masaya vurulup boğazına ve yüzüne oturularak darp edilmiş olmasını sosyal medyadan üzülerek öğrendim. Beyin göçü bir neden değil bir sonuçtur. İnsanları bu sonuca götüren nedenlere odaklanmadığımız sürece bu durumu çözmek mümkün olmayacaktır. Güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Umarım sen de çok daha iyi şartlarda çok güzel yerlerde bu işi sürdürürsün. Hekimlerin sorunlarını anlatan güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık Nihat bey. Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim Ekrem bey."} {"url": "https://parlakjurnal.com/probiyotikler-ve-obezite-baglanti-var-mi/", "text": "İnsan bağırsak mikrobiyatası üzerindeki son çalışmalar obezitenin, gram negatif bakterilerin azalması -özellikle Bacteriodes üyeleri- ve gram pozitif firmikütlerin artışıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Ek olarak çalışmalar obez bireylerin bağırsak mikrobiyotasının obez olmayanlarınkine göre daha az çeşitlilikte olduğunu gösteriyor. Bağırsak mikrobiyotasındaki manipülasyon probiyotik ve antibiyotik kullanımı yüzünden- çiftlik hayvanlarının büyümesinin desteklenmesi için 50 yıldır kullanılıyor. Bu Amerika'da FDA , Avrupa'da ise Avrupa Komisyonu tarafından düzenleniyor. Probiyotikler çiftlik işletmelerinde bu amaç için, özellikle Lactobacillus, Bifidobacterium ve Enterococcus türleri içeren firmikütler şeklinde kullanılıyor. Bu ürünler pazarlanıyor ve çoğu hayvan çiftlik işletmesinde, kümes hayvanları, buzağı ve domuzlar dahil olmak üzere, kullanılıyor ve çoğu çalışma bu bakteriyel katkı maddeleri verilen genç hayvanların boyutlarında ve kilolarındaki artışı gösteriyor. Antibiyotiklerinde bu amaç için kullanılmasına rağmen bu uygulama Avrupa'da şu an yasaklanmış durumda. Firmikütler ayrıca insanlarda probiyotik, prebiyotik ya da daha kapsamlı şekilde fonksiyonel gıda adı altında direkt terapötik adjuvanlar gibi kullanılıyor. Bu ürünler Amerika'da FDA tarafından 'genelde güvenli olarak kabul gören' şeklinde sınıflandırılmakta. Bu ürünlerin analizi, yüksek konsantrasyonda canlı Lactobacillus ve Bifidobacterium türleri (gram veya ml başına 108'den fazla) içerdiklerini gösteriyor. Bu konsantrasyonlar, onların hayvanlarda kullanılan büyümeyi destekleyen miktarla benzerdir. Amerika'da mandıra içecekleri veya yoğurt gibi probiyotik içeren ürünler tipik bir şekilde >107 Lactobacillus içerir. Lactobacillus acidophilus, domuz yavrularında kilo artışına neden olan kullanımına eş değer miktarlarda fonksiyonel gıdalarda bulunur. Lactobacillus türleri ayrıca diyare tedavisi gören çocuklarda kilo artışıyla ilişkilidir. Ek olarak, bazı çalışmalar Lactobacillus rhamnosus -hastalıktan bağımsız reçete edilmiş bu probiyotik- alan çocuklarda kilo artışını ispatlıyor. Çoğu gelişmiş ülkede meydana gelen bu veriler çocukluk çağı obezitesi salgını bağlamında değerlendirildiğinde, probiyotiklerin hızlıca ve daha kapsamlı şekilde pediatrik popülasyonda etkilerini araştırılması önemli görünüyor. Fonksiyonel gıdalar, fermente mandıra ürünleri de dahil, çoğu ülkede çocuklar arasında popülarite kazanıyor. Ancak bu ürünler ile kilo artışı arasındaki bağlantı üzerinde az araştırma yapılmış durumda. Bu gıda ürünleri çocuk sağlığında olumlu etkilere sahip olduğu kanaatiyle satılıyor, ancak bu iddiaları destekleyen çok az kesin veri mevcut. Şaşırtıcı olarak, insanlarda probiyotik kullanımı düzenlemeleri hayvanlardaki kullanımın düzenlenmesinden daha az katıdır. Bahsedilen spesifik bakteri türleri ve konsantrasyonları genelde tüketicilere açıklanmaz ve bildiğim kadarıyla insan gıda takviyeleri ya da yardımcı terapötik gibi probiyotiklerin uzun süreli etkileri titizlikle değerlendirilmedi. Bence deneysel modeller kullanılarak daha ileri çalışmalar, bu ürünlerin çocuklar için kullanımının önerilmesinden önce hayvan büyüme destekleyicileri olarak rolünü değerlendirmek için yapılmalıdır. Hayvan gıda endüstrisinde kilo artışıyla ilişkili bakteri içeren ürünlerin insanların desteklenmesi için tüketilmesiyle gerçek insan sağlığı problemlerine neden olabileceğimizi düşünüyorum. Deney hayvanlarında böylesine yan etkilere sahip kimyasal bileşikler, gıda olarak kabul görülmeden önce titizlikle test edilecektir. Bence probiyotik ve prebiyotiklerin güvenli kabul edilebilirliğinden önce, bu ürünlerin insanlarda obeziteye neden olma meylini değerlendiren deneysel modellerle test edilmesi zorunludur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/prof-dr-yavuz-selvi-hocamizla-psikiyatri-bilim-ve-tip-fakultesi-uzerine-roportaj/", "text": "1974 yılında Konya'da doğmuşum. İlk orta-lise öğrenimimi Konya'da tamamladıktan sonra Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Konya'da 1993 yılında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne girdim ve 1999 yılında mezun oldum. 1999'da mezun olduktan sonra Gümüşhane Verem Savaş Dispanseri'nde göreve başladım pratisyen hekim olarak ama bu esnada da TUS'a girmiş oldum. Yani TUS'a girdim, elime valizimi aldım, otobüse bindim, Ankara'ya gittim, Ankara'dan Gümüşhane'ye geçtim ve bu esnada sınav sonuçları açıklandı. Sınav sonucunda da Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı kazandığımı öğrendim. Böylece 2 aylık bir pratisyen hekimlik sonrası Van'a yolculuğum başladı. O dönem iyi bir psikiyatri eğitimi nereden alabilirim diye araştırmaya başladım. O esnada Profesör Doktor Mehmet Yücel Ağargün ve Profesör Doktor Hayrettin Kara'nın, ikisi de uyku konusunda ve psikoterapiler konusunda alanının en iyiler arasında, onların Van'a gittiklerini ve orada klinik kurduklarını, uyku laboratuvarı kurduklarını söylediler. Ben de tercihimi o yönde kullandım ve böylece olağan serüvenimiz başladı. Orada asistanlık dönemimizde, yani 1999 sonu 2000'lerin başı itibari ile uyku ve duygudurum bozuklukları, biyolojik ritim üzerine çalışmaya başladım. 2004 yılından sonra 2004-2005 arası yine aynı üniversitede uzman olarak çalıştım. Sonra bir Tıp Merkezi'nde uzman olarak çalıştım. Daha sonra 2006-2010 arasında Konya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde psikiyatri uzmanı olarak çalıştım. Bu arada Gelibolu Asker Hastanesi'nde askerliğimi yaptım. 2010-2012 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştım. 2012'den sonra da Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne döndüm. Burada psikiyatri anabilim dalı başkanı, Türkiye Psikiyatri Derneği Konya Şube Başkanı, Selçuk Üniversitesi Sinirbilim Araştırma Merkezi Müdür Yardımcılığı ve Konya Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışmalarımıza devam ediyoruz. Şimdi, ben ortaokuldan itibaren psikoloji kitapları okurum. Hatta arkadaşlar, komşular hep benim psikiyatrist olacağımı bilirlermiş. Ortaokulda ben psikiyatrist olacağım dermişim. Baksana, böyle bir hayatta tıp fakültesini seçtim, hekim olmak istedim. İnsanları dinlemek, onlara yardımcı olabilmek ve onlara yol göstermek hoşuma gidiyordu. Ayrıca edebiyatı çok seviyordum. Her haftasonu elimdeki bütün paramla, birazcık uzaktaki kırtasiyenin önünde dururdum ve pazar günleri açılmasını bekledim. Açılırdı, Jules Verne'in kitaplarını veya buna benzer kitapları alır, okurdum. Bazen param yetmezdi, pazarda çalışıp su satardım veya pazarcılık yapardım ve o parayla gider kitap alırdım. Vaktimin çoğu kitapla geçmiştir. Lisede bir edebiyat dergisi çıkardım. Sonra üniversitede de Konya yerelde yayımlanan ve haftalık çıkan bir gazetede hem yöneticilik hem de yazarlık yapmaya başladım. Tıp fakültesinde de dergi editörlüğü yapmaya başladım. Hem dergi editörlüğü yaptım hem de haftalık duvar gazetesi çıkarıyordum. Duvara yazılar asılıyordu ve herkes okuyordu. Biz çıkarıyorduk. Sonra bir dernek kurduk, öğrenci derneği, onun başkanlığını yaptım. Aslında sosyal olarak çok faal olduğum için lise yıllarından beri beni sosyal olarak tatmin edecek bir meslek seçmeliydim. İnsanlara yardım edebilmek için tıp fakültesini ve sonrasında psikiyatriyi seçtim. Gizemli dünyalar hepimizin ilgisini çeker. Çünkü hepimizin hayal kurmaya, fanteziye ve ilerlemeye ihtiyacı var. Bu alanda kendime en uygun gördüğüm yer psikiyatri alanıydı. Çünkü bu alanda yeni şeyler söyleyeceğimi ve kendimi geliştirebileceğimi biliyordum. Bu nedenle, bu fizyopatolojiyi daha iyi anlamak, bunlarla ilgili yorumlar yapabilmek için bu bölümü seçtim. Onun tarihi ve geleceğe ait sonuçlarını çıkarabilecek bir yetenekte olduğumu düşünüyordum. Bu alanda, bu gizemi çözebilmek için daha çok enerji sarf edeceğimi düşündüm, özellikle uykuyla ilgili. Tabi, çok haklısınız, şimdi hastalıkla bozukluk arasında fark var. Hastalık genellikle etiyolojisi gösterilmiş, tedavide bu etiyolojiye yönelik olarak düzenlenen durumları anlatır. Mesela viral bir hastalık. Ama bozukluk, fizyopatalojisi hakkında farklı çıkarsamalar ve farklı görüşler olan, net olarak sebebi şudur diyemeyeceğimiz ve tedavisi için de mutlaka şudur diyemeyeceğimiz çeşitlilikleri olan durumlar için kullanılır. Mesela psikiyatride major depresif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu gibi tanımlamalar vardır. Fakat diğer alanlarda tanımlar hastalık olarak geçer değil mi? Mesela MS hastalığı. Bu yüzden bozukluk yani desorder kavramı, fizyopatoloji açısından farklı varsayımlar üretebileceğimizi gösteriyor. Bu ise ilgi çekiyor. Bu kadar farklı durumların neden olabileceği konusu insanı daha çok cezbediyor. Açıkçası ruhsal bir süreç olması insanın hoşuna gidiyor. Bu alanda kendime rol model olarak tabii ki kıymetli hocalarım Profesör Doktor Mehmet Yücel Ağargün ve Hayrettin Kara'yı örnek aldım. Her ikisi de Türkiye'de alanında çok iyi isimlerdir. Bu alanda kendimizi geliştirmeye gayret ediyoruz. Şöyle söyleyebiliriz, çok ilerlemeler kaydedildi. Özellikle fonksiyonel MR çalışmaları, yani beynin fonksiyonel olarak görüntülenmesi konusunda ilerlemeler kaydedildi. Bir fonksiyonu icra ederken görüntülenebilir olması ve beyinde faaliyet gösteren alanların birbiriyle ilişkisinin fark edilmesi bize çok büyük adımlar attırdı. Şöyle basit bir örnek vereceğim: yüzyıllar önce, beyinle ilgili bir rahatsızlık olduğu düşünüldüğünde, psikolojik hastalıkların beyin grafisini çekmek diye bir şey yoktu. Ve sonra ne oldu? Pnömoensefalografi, direk grafiler, sonra tomografi, MR derken artık bizzat fonksiyonları görüntüleyebiliyoruz. Eskiden şöyle bir şey vardı: Beyinde bir nokta vardır ve bu nokta bir fonksiyonla ilişkilidir. Mesala şu nokta şu duygu ile ilişkilidir gibi. Bunun gibi önceden, nokta ve bölge varsayımları vardı. Artık şimdi bu noktalar yok; şu bölgeden bu bölgeye giden transmitter faaliyeti diye bir kavram var. Mesela temporal bölgeden frontal bölgeye giden yolak ve neticesinde bu yolda çalışan dopamin miktarının değişmesi diye bir fonksiyon tanımlanıyor. Artık noktalar değil, yolak ve maddelerin işlevleri var. 100 milyar tane nöron var. Her nöron birbiriyle yüzden fazla haberci aracılığı ile iletişim kurar. Nereden nereye geldik. Varsayımların çoğu, hipotezlerin çoğu artık kanıtlanabilir hale geldi ve bu alanda çok ilerlemeler kaydedildi. Ama yeterli mi? Yeterli değil. Fakat bu işi güzel kılan da bu. Bir varsayım üretebilme. Yani psikiyatrik bir durumun psikolojik, biyolojik ve sosyal taraflarının olması zaten heyecan katıyor. Bir virüs geldi, sende şu boğaz enfeksiyonunu yaptı. Eee.. ne yapayım? Yani ne? Ama psikiyatride ne yapabiliyorsun? Yorum katabiliyorsun. 100 kişi iflas ediyor ve 3 tanesi intihar ediyor veya 100 kişide çarpıntı oluyor ve bunlardan bir tanesinde anksiyete bozukluğu oluyor. Birinde hastalık hastalığı yani hipokondriyazis oluyor ve bir başkasında başka bir şey oluyor. Neden diğerlerinde oluyor da bunda olmuyor? Demek ki sosyal, biyolojik, psikolojik, biyo-psiko-sosyal yani multifaktöriyel. Nereden baktığına bağlı, ister dinamik bakarsın aile ilişkileriyle bakarsın, ister biyolojik bakarsın. Ya, bu işi heyecanlı kılan da o zaten. Ona yorum katabilmen. Her hastada farklı bir olay görebilmen, her hastada farklı bir tetikleyici görebilmen. Sonra biyolojik bir değişiklik oluyor, beyinde bir şey değişiyor. Mesala diyelim ki seratonin miktarı değişiyor. Sonuç herkeste aynı fakat ona götüren sebepler kiminde biyolojik, kiminde sosyal ve kiminde psikolojik. Çok eğlenceliydi. Onun için bırakmak istemedim, çünkü çok eğlenceliydi. Arkadaşlar; çok eğleniyorduk, gazete çıkarıyorduk, geziyorduk, gezilere gidiyorduk. Ben, mesela, birinci notumu hatırlıyorum. Dönem 1, birinci sınav sonucu 700'ler mi 800'ler mi ne. Bizim puanlama sistemimiz 1000 üzerinden idi. İkincisi ise 200 müydü neydi. Böyle bir yukarı, bir aşağıydı. Bir sıkıyorum, çalışıyorum, yükseltiyorum, sonra salıyorum aşağıya doğru. Ya niye pes etmeyi düşüneyim, benim açımdan çok eğlenceliydi. Heyecanlıydı, güzeldi, derslerle ilgili hiçbir sıkıntım olmadı. Her zaman stajyerken de kravatlı, ceketli, böyle her zaman titiz, zamanında gelen, zamanında giden, hep sakin bir insandım. Tabi sınav vakti belki heyecanlı oluyoruzdur. O da bir heyecan. Düşünsene bir hocadan sınava giriyorsun. İnsanın hayatında böyle heyecanlar olur. Benim görevim çalışmak. Çalışırım, olur, olmaz. Beni çok ilgilendirmiyor. Ben bu işe şöyle bakıyorum: çalışıyor muyum, çalışıyorum; görevimi yapıyor muyum, yapıyorum. E tamam, kaldın olabilir. Ben görevimi yaptım mı? Zevkli mi? Zevkli. Ne yapalım birazcık çalışıyoruz. Çalışmayıp ne yapacağız. Çalışmaktan başka ne işimiz var. Ben öyle çok aşırı çalışan bir insan olmadım. Çalışan arkadaşlarımıza saygı duyuyorum. Mesela not aldığımız insanlar var. Böyle güzel not tutanlar var. Onları da çok sevdik. Ama neticede öğrendik. Hiç pes etmeyi düşünmedim. Çok da zorlanmadım. Şimdi, geriye dönüp bakıyorum da illaki o an zorlanmış olabiliriz. Yok. Psikiyatri olmasaydı belki çocuk olabilirdi. Neden bilmiyorum ama çocuk bölümü belki olabilirdi. Ben aslında mezarlık fotoğrafçısı olmak isterdim. Mezar taşları fotoğrafları çekmek, mezarlıkları çekmek istemiştim. Sonra baktım ki, hangi genç mezarlık fotoğrafçısı olmak ister? Herhalde ben hastayım dedim. Nasıl tedavi edebilirim bunu diye düşünüp psikiyatriye gideyim dedim. Nasıl hikaye? Hikayesi olan insanları seviyorlar. Benim de böyle bir hikayem var. Gerçekten böyle olmak istedim. Hala aklımda vardır yani böyle. Niye olmasın ki? Mezarlık fotoğrafları çekmek, mezar taşlarını çekmek, onların hikayelerini yazmak, muazzam bir fikir yani. Çok doğru. Böyle bir araştırma yapılmış. İnsanlar genellikle kendi sorunlarıyla ilgili alanları seçme eğilimindelermiş. Mesela, annesinde kanser var olan kişi onkoloji seçiyor, bir kan hastalığı var onu seçiyor, dermatolojik bir rahatsızlığı var onu seçiyor. Yani ben kendimde psikolojik rahatsızlıktan ziyade mental olarak, zihinsel olarak kendimi ona daha yakın hissediyorum. Doğru söylüyorsun. Çok uyku, fantezi, hayal kurma konuları çok fantastik ve eğlenceli. Fakat aynı zamanda bilimsel yönde çok ağır bir alan. Türkiye'de bu gizemi bilmeye ve anlamaya çalışan, bu konuda çalışan çok insan yok. Uyku diyoruz ama aslında uykuda olan her şey uyanıklıkla ilgili. Yani sadece uyku deyip geçmeyin. Uykudaki her şey uyanıklığı da etkiliyor. Uyku ile ilgilenmek demek aslında uyanıklıkla ilgilenmek demek. Uyku ile ilgilenmek demek aslında direkt uyanıklıkla ilgilenmek demek. Bu yüzden o gizemli taraf benim daha çok hoşuma gitti. Şöyle, belki benden çok çalıştım, günü gününe çalıştım gibi çok klasik cevaplar bekleyebilirsiniz. Öyle bir şey yok efendim. Ben yetenekli olduğumu söylemiyorum ama birçok insanda yetenek var. Özellikle tıp fakültesi öğrencisi, nereye ne zaman nasıl çalışacağını bilir. Tıp fakültesi öğrencisini diğer bölüm öğrencilerinden ayıran en büyük özellik, nereye-ne zaman-nasıl çalışacağını iyi bilmesidir. Benim çok önemli bir özelliğim var. Ne hissettiklerini anlayabiliyorum. İnsanların ne hissettiklerini, ne düşündüklerini kestirebiliyorum. Mesela bu kendini bir şey zannediyor düşüncesi değil. Aşağı yukarı insanın ne hissettiğini anladığım için ne beklediğini de anlayabiliyorum. İnsanlar kendilerine zevk veren işi yapmalılar. Geçtiğimiz 1 yıl içerisinde hem Ankara hem İstanbul hem de İzmir'den iş teklifleri aldım. Konya'dan da aldım. Yani gerçekten çok alıyorum, gidiyorum görüşmeye, iyi paralar veriyorlar. Gerçekten iyi paralar veriyorlar. Ama ne olur ki yani? Gerçekten o parayı aldın ve ne yapabilirsin ki yani? Mercedes'in var diyelim ki 1600 motor 2000 motor çıkarırsın, ne bileyim Hyundai'in var, Honda alırsın falan. Bunlar seni o kadar çok çok çok yukarıya taşımıyor. Azdan az, çoktan çok gidiyor. Önemli olan bana zevk veren bir iş yapmak. Ben öğrencilerim olmadan yapamam. Öğrencilerim var. Onlara ders vermek, onlara bir şey anlatmak benim çok hoşuma gidiyor. Dışarıya gittiğimde bunu yapabileceğim bir yer olmasını isterim. O yüzden dışarıdaki tekliflere çok açık değilim. Açıkçası sadece görüşmeler yapıyorum ve verecekleri ücreti öğreniyorum. Sonra bir vesileyle reddediyorum. Çünkü çok formel ve yapısal yapmıyorum Nevzat Tarhan gibi. Ona da selamlar olsun, çok seviyoruz. Formel bilgi vermek değil de içten davranabiliyoruz. Sosyal medyada o an hissettiğim bir şeyi yazabiliyorum. O birazcık daha insanları tutuyor. Mesela, Sizce hayat.. diyorum ve insanlar bununla ilgili düşünüp yazıyor. Veya öğrenmekle ilgili şeyler yazıyoruz, öğretim metotları ile ilgili şeyler yazıyoruz, sıkıldığımızda yazıyoruz, bizi motive eden şarkıları yazıyoruz. Böyle olunca insanların hoşuna gidiyor. Saf bilgi, bir noktadan sonra sanki makineden bilgi veriyormuş gibi oluyor. O yüzden belki edebiyatımız da kuvvetli ya onun da etkisi olabilir. Şimdi, çalışın gibi birçok tavsiyede bulunabilirim. Zaten çalışıyoruz kardeşim, tıp fakültesi öğrencisine çalış diye tavsiye mi olurmuş? Çalış ne çalışacaksın? Çalış çalış çalış yeter arkadaşım ya, yetmez mi bu kadar çalışmak? Bak çalışmak önemli ama management denen bir şey var yani yönetmek. Bak yönetmek daha önemli. Çok iyi bir profesör, çok iyi bir hoca olabilirsin ama adamın biri gelip bir şey söylüyor ve onu yönetemiyorsun. Patolojide hocasın ve pat diye adama kansersin diyor. Konuşmayı, yönetmeyi, idare etmeyi bilmiyorsun. Çok iyi bir hekimsin ama personel senden şikayetçi. Mesela personele selam vermiyor ve adını bilmiyorsun. Selam vermesini bilmiyorsun. Hiç sevmem öyle tipleri. Vallahi hiç sevmem. Ben, insanlara selam vermekten dolayı yolda yürürken zorlanırım. Bir insanın bir derdi olduğunda kimseyi bulamaz beni bulur. Hocam yani böyle, ben buyum yani. Etrafımda 7-8 insan olur. Bazen bir boşluk olur, burada niye kimse yok derim ve onlara yemekler ısmarlarım. İsimlerini bilirim, hediyeler alırım, sevindiririm. Bu management, yönetim bu. Ben çok iyi doktorum, eeee? Ne selam veriyorsun, ne bir şey yapıyorsun. Yetmez, management yani yönetmeyi bileceksin. Ya, benim kliniğimde olay çıkmaz, çıkamaz. Çünkü bir sorun olduğunda hemen giderim oraya. Kimde sorun varsa tamam gel konuşalım buyurun der yönetirim, yönetmeyi bilirim. Adamın karşısına çıkıp sen ne diyorsun gibi şeyler demiyorum. Dekanla nasıl konuşulur, rektörle nasıl konuşulur, öğrenci nasıl küstürülmez, öğrenci nasıl motive edilir bilirim. Sonuç olarak size tek tavsiyem management yani yönetimi bilin. Peki yönetimi nasıl bileceğiz, bunun okulu mu var? Yönetimi de sosyal organizasyonlara, mesela öğrenci kulüplerine katılarak öğrenirsiniz. Öğrenci kulübü olarak para mı toplanacak toplarsın, bayrak mı açılacak açarsın. Ben tıp fakültesi öğrencisiyken eyleme katıldım. Eylem yaptım. Öğrenciyken dekanın odasında haklarımız söyledik. Yönetmeyi öğren, kocanı yönetmeyi öğren, eşini yönetmeyi öğren, çocuğunu yönetmeyi öğren, insanla nasıl konuşulur öğren. Trende yer yok, ona bin, yönetimi bilirsen o trene binersin. Öğrenirsin, beklersin, binersin ama bilmiyorsan bekle dur artık. Yönetmeyi bileceksin, ikna etmeyi bileceksin. Bu yüzden benim tıp fakültesi öğrencilerine tavsiyem çalışın değil, yönetmeyi öğrenin. Yönetmeyi öğrenmek ise sosyal faaliyetlere ve öğrenci kulüplerine katılmakla olur. İkincisi, korkma. İstiklal Marşı'nın ilk kelimesi ne? Korkma. İstiklal bağımsızlık demek. Demek ki bağımsızlığın hiç korkmamak. Eğer korkuyorsan bağımsız değilsin. Korkma, neden korkuyorsun kardeşim? Biz içimizdeki, üzerimizdeki yeteneği bilmiyoruz, kendimizi çok küçük görüyoruz. Bizim en büyük hatalarımızdan biri o. Kendimizi çok küçük görüyoruz. Bu röportajı okuyan bir kişi ile Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okuyan bir kişi arasında fark yoktur. Artık bilgi evrensel. Yani açtın makineyi bilgi karşında. Farkınız yok ama biz Ankara'dayız, biz Konya'dayız, biz şu liseden geldik gibi düşünceler oluyor. Ya kardeşim senin San Francisco'daki, New York'taki adamdan bir farkın yok. Bunu öğren artık. Sen bilgiliysen, kendini geliştirmişsen dünyanın her yerinde istediğin gibi çalışırsın. Ama bizimkiler kendilerini öyle küçük görüyorlar ki; biz bir şey yapamayız, biz bir şey bilmeyiz, olur mu ki acaba?. Olur, o yüzden korkma. Üçüncü ise analitik düşünmek. Neden-sonuç ilişkisi kurmak. Yani bu insan bunu niye söyledi ve benden ne istiyor gibi. Eleştirip analiz edebilme gücü. Sana bir şey veriliyorsa niye veriliyor diye bir bak. Komut alma, acaba bunun dışında ne yapabilirim de. Komut aldığın zaman ne olduğunu iyi düşün ve tartış. Kritik analitik düşünmeyi iyi öğrenmemiz gerekiyor. Doğruluktan da asla ayrılma. Hoca intörnün nerede olduğunu soruyor ve sen de tuvalete gitti diye uyduruyorsun. Öyle deme. Veya yönetimden biri senden bir şey istedi ve o anda yalan söyledin. Bunu yapma. Eğer doğru olursan, doğruluktan ayrılmazsan uzun vadede kazanan yine sen olursun. Birine yanlış dediğin şeyi tenhadayken yapma. Bunları tavsiye ediyorum. Beynimizin, zihnimizin bir adaleti var unutmuyor. Öğrenmeye devam ettikçe bunlar mutlaka karşımıza bilgi, beceri ve donanım olarak dönüyor. O yüzden öğrenmeye her zaman, her şartta devam edeceğiz. Oyalanmak yok. Bir laboratuvarda çalışmak istiyorsun ama laboratuvar yoksa olsun, o yönde okumaya devam et. Yani bir zorluk geldiğinde nasıl olsa imkanım yok diye geri çekilme ve kendini bu alanda yetiştir. Hiç olmazsa okumaya devam et. O yüzden bilgi edinmek için uygun yer ve zaman bekleme; bilgiyi nereden bulursan al, kendine güven ve yoluna devam et. Bu bir yolculuk. Hayat bir yolculuk. Sonuca odaklı olma, sürece odaklı ol. Sonucunda benim istediğim bir şey olamaz diye düşünme. Sürece odaklan ve vazifen olan şeyi yapmaya devam et. Sayın Hocamız Psikiyatrist Prof. Dr. Yavuz Selvi, çok teşekkür ediyoruz. Yavuz hocaya ve röportajı yapan arkadaşlara çok teşekkür ederim. Çok faydalı bir diyalog olmuş. Elinize sağlık. Mehmet Akif'in Korkma sözcüğüyle yapılan benzetme oldukça güzel bir bakış açısını yansıtmış. Güzel bir röportaj olmuş. Herkese teşekkür ederim. Tekrar ve tekrar okunabilecek tarzda bir röportaj olmuş. Hocamızın verdiği çoğu tavsiye, şimdiye kadar tecrübe edindiğim şeylerle çoğu yerde kesişiyor. Bununla birlikte, ayrıca odaklanmam gereken yerleri görmüş oldum. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/psikobiyotik/", "text": "'Psikobiyotik'ler yeni keşfedilmiş şeyler değildir. Aslında 1908'de Rus bilim insanı Elie Metchnikoff ilk olarak fermente edilmiş sütleri sürekli tüketen Avrupalıların daha uzun yaşadığına dikkat çekti. Çoğu insan reklamlarda yoğurt, diyet destekleyiciler ve organik yemek kelimeleriyle sıkça karşılaşmıştır. Kozmetik vitrinlerinde bile Probiyotik içeren ürünler sıralanır. Şu an probiyotikler depresyon ve duygu durum bozukluklarında olası doğal tedavi olması için araştırılıyor. Probiyotikler normal sindirim sürecine yardımcı, yaşayan bakterilerdir. Dost bakterilerin sindirim sistemine faydası, özellikle de faydalı ve zararlı bakteri türlerini ortadan kaldıran antibiyotiklerin etkilerine karşı koymak için kullanıldığında çok fazladır. Son çift yıllar üzerinde tamamlanan çalışmalar probiyotiklerin duygularımız üzerinde iyileştirme etkileri olabileceğini gösteriyor. Bu da probiyotiklerin nasıl psikobiyotik olarak anıldığını açıklar. Timothy Dinan ve İrlanda Cork Kolej Üniversitesindeki meslektaşlarının Biological Psychiatry'deki son derleme makalesinde psikobiyotikleri yeterli miktarlarda alındığında psikiyatrik hastalıklardan muzdarip hastaların sağlığına fayda sağlayan canlı organizmalar olarak tanımlar. Yaşamın erken dönemlerindeki stres, ebeveynlerin ayrılması gibi, uzun vadede bağırsak bakterilerini değiştirdiği uzun zamandır biliniyor. Dinan'ın makalesinde psikobiyotik verilişiyle stresle uyarılan reaksiyonlardan ayrılmasıyla, ratlarda anksiyetenin iyileştiğini öne sürüyor. Psikobiyotik tedavisi onların davranış ve zayıflamış bağışıklık sisteminin her ikisini birlikte normalleştirir. Bu ve diğer çalışmalar psikobiyotiklerin davranışsal ve bağışıksal sağlığın iyileşmesine yol açacak kapasiteye sahip olabileceklerini ortaya koyuyor. Bazı psikobiyotikler ayrıca antiinflamatuar olarak fayda gösterir. Bu, inflamasyonla korele stres ilişkili duygu durum bozuklukları gibi hallerde dikkate değerdir. Dinan'a binaen ''intestinal mikrobiyal denge inflamatuar yanıtların düzenlenmesini değiştirebilir ve böylece duygu durum ve davranışların modülasyonunu sağlayabilir. Biz mi onlara misafiriz yoksa onlar mı bize misafir? Vücudumuzda yaşayan mikroorganizmaların sayısı bizim hücre sayımıza eş değer ya da fazla olması onların gerçektende önemini ve araştırılması gerektiğini ortaya koyuyor. Özellikle çağımızda sağlıklı beslenmeye dikkat edilmezken anksiyete, depresyon gibi ruh hali bozukluklarının da artışı bunların arasındaki korelasyona bir kanıt olarak gösterilebilir. Yani kafamızdaki bozukluğu sadece etrafımızda değil de karnımızda da aramanın faydalı olacağını düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/radyasyonun-zararlari-nelerdir/", "text": "Radyasyonun zararları, özellikle son dönemde en spekülatif olarak tartışılan konular arasında yer alıyor. Bununla birlikte radyasyon hakkında iddia edilenler, tam anlamıyla doğru olmayabilir. Radyasyon en genel anlamıyla ışınım da yayılım olarak tanımlanır. Işınım ve yayılım ise hemen her türden duruma uyarlanabilir. Yani, genel olarak göle atılan bir taş sonucunda oluşan dalgalar ya da ampulden çıkan ışınlar temel olarak bir yayılım örneğidir. Dolayısıyla radyasyon, en geçerli tanımıyla herhangi bir şeyin yayılması anlamına gelir. Günümüzde çoğunlukla zararlı bir bileşen olarak anılan radyasyon, temel olarak bir eyleme verilen isimdir. Bu eylem, yayılma durumudur. Bu doğrultuda radyasyonun zararları üzerine inceleme yapmak, bilindiğinin aksine insana zarar veren radyoaktiviteden farklıdır. Radyoaktivite ise zararlıdır ve insan sağlığını son derece olumsuz yönde etkileyebilir. Radyasyon, bir şeyin dışarıya küçük parçacıklar ya da enerji yoluyla yayılmasıdır. Dışarıya yayılan bu enerji; herhangi bir şekilde insan sağlığına zarar vermeyebilir, insan sağlığını etkilemeyebilir ya da iki durumdan bağımsız olarak sağlık açısından risk oluşturabilir. Radyasyonun keşfi ise tanımından da anlaşılacağı üzere oldukça geçmiş bir döneme uzanır. Yayılım olarak radyasyon, en az tarih kadar eski bir dönemde keşfedilmiştir. Fakat radyasyonun bir çeşit enerji taşınımı olduğu fikri, günümüzden çok da uzak olmayan bir dönemde bilimin konusu haline geldi. Radyasyonun türlerinin ve enerji taşıdığının keşfi, 18. Yüzyılda güneş üzerine yapılan deneylere dayanır. Güneş üzerine araştırmalar yapan William Herschel, güneşin ısıtma özelliğine odaklanır. Güneşten gelen farklı renkleri inceleyen Herschel, hangi rengin daha fazla ısı yaydığını araştırır. Bir prizma yardımıyla güneşten gelen ışınları belli bir düzleme kontrollü olarak düşüren Herschel, yerleştirdiği termometreler ile ölçüm yapar. Herschel, yaptığı testler sonucunda kırmızıdan daha öteye konulan termometrenin daha çok ısındığını keşfeder. Bu keşif, güneşten gelen ışınlar içerisinde insan gözü ile tespit edilemeyen kızılötesi ışınların ilk kez bilim nezdinde ifade edilmesidir. 1850'li yıllarda ise James Clerk-Maxwell, elektromanyetik dalgalar üzerine yaptığı çalışmalarla bu durumu matematiksel olarak kanıtlar. Radyasyonun zararları, yayılımın türleri ile doğrudan ilişkilidir. En nihayetinde açıklandığı gibi radyasyon, bir yayılım durumudur. Işık, ışın, kütleçekim, frekans, dalga, renk gibi bileşenlerin tamamı bir radyasyondur. Dolayısıyla çoğunlukla yaygın olarak bilindiğinin aksine tüm radyasyon türleri, insan ya da genel olarak canlı sağlığını olumsuz yönde etkilemez. Radyasyon türleri, temel olarak zararlı ve zararlı olmayan şeklinde iki farklı biçimde kategorize edilebilir. Bununla birlikte zararlı ya da zararlı olmayan, fark etmeksizin tüm radyasyon türlerinin canlılar veya insan üzerindeki etkisi, direnç gücüne göre farklılık gösterebilir. Yani, en güçlü ve zararlı radyasyonlardan olan nükleer enerji, insanın direnç seviyesine göre farklı düzeylerde etki gösterir. Tüm bu radyasyon türleri; elektromanyetik spektrum adı verilen ve evrendeki tüm elektromanyetik radyasyonun sınıflandırıldığı ölçütte dalga boyları ve frekanslarına göre belirlenmiştir. Radyasyonun zararları da tam olarak bu noktaya açığa çıkar. En nihayetinde zararlı radyasyonlar, radyoaktivite içerisinde olan maddelerin yaydığı ışınlar nedeniyle ortaya çıkar. Radyasyonun zararları üzerine inceleme yapmak için radyoaktivite olgusunun ve radyoaktif maddelerin bilinmesi gerekir. Radyoaktivite temel olarak maddenin içerisinde yer alan atomun herhangi bir dışsal etkiden bağımsız olarak elektromanyetik ışımalar yaymasıdır. Radyoaktivite, kendiliğinden oluşabilir ya da dışarıdan etki ile tetiklenebilir. Radyoaktivitenin günümüzde üç farklı tipte olduğu anlaşılmıştır. Alfa, Beta ve Gama ışımaları, radyoaktivitenin tipleridir. Radyasyonun zararları da tam olarak bu ışımalar ile ortaya çıkar. Bunların dışında da çeşitli radyasyon türleri insan sağlığına zarar verme potansiyeline sahip olmakla birlikte söz konusu ışımalar, radyasyonun zararlarına yönelik tartışmaların merkezindedir. Radyoaktivite, temel olarak radyoaktif maddeler grubunda bulunan elementlerin kendiliğinden ürettiği bir süreçtir. Dolayısıyla radyoaktif maddeler, insan sağlığını tehdit edebilecek düzeydedir. Bununla birlikte toprak altından çıkarılan hemen her madde de eser düzeyde dahi olsa radyoaktif bileşenler olduğunu söylemek mümkündür. Tüm bu element ve maddeler içeriğinde bulunan radyoaktiviteyi kendiliğinden çıkarabilme özelliğine sahiptir. Dolayısıyla insan sağlığını tehdit edebilir. Nükleer radyasyon, radyoaktiviteye sahip olan maddenin nükleer füzyon ya da atomlarının parçalanması yoluyla ortaya çıkan radyasyon türüdür. Nükleer silahlar, atom bombası, nükleer reaktörler tam olarak bu tarz bir radyoaktiviteye ev sahipliği yapar. Bununla birlikte nükleer radyasyon; Gama, Beta ve Alfa radyasyonlarından farklı bir yayılım türü değildir. Nükleer radyasyon ile Beta, Gama ve Alfa ışınları ortaya çıkar. Radyasyonun zararları, kontrol edilebilir ve direnç gösterilebilir düzeyde radyoaktivite oluşması halinde düşünüldüğü kadar tehlikeli değildir. Bununla birlikte kontrol edilemeyen ve insanın direnç seviyesini aşan radyoaktivite yüklü yayılımlar, insan sağlığına oldukça yıkıcı bir şekilde zarar verir. Radyasyondan korunmaya yönelik çalışmalar ise günümüzde uluslararası geçerliliğe sahip olan uygulamalarla devam ediyor. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu , tarafından yapılan çalışmalarla standardize edilmiş bazı önlemlerin alınmasına karar verilmiş ve belli kriterler ile radyasyondan korunmanın yolları tespit edilmiştir. Ayrıca UAEK tarafından yapılan çalışmalar, sadece insanla sınırlı değildir. Bu çalışmalar, insan başta olmak üzere tüm canlılığın radyoaktivite temelli radyasyondan korunmasını hedeflemektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/radyo-yu-humayun-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "28 Aralık 2017'de prömiyerini yapan Radyo-yu Hümayun; 2 perde ve yaklaşık 2 saat uzunluğunda. Bu sezon ADT'nin tüm oyunlarını izlemiş biri olarak, komedi tarzında oyunlardan Eyvah Nadir oyununu çok beğenmiştim. Radyo-yu Hümayun ön planda bulunan bir beşlinin hikayesi olma yönüyle Eyvah Nadir'den farklı olduğu için biraz da meddahlığa yakın olan Eyvah Nadir'i bu oyundan ayrı değerlendirmek gerekir. O yüzden Radyo-yu Hümayun'a en sevdiğim takım işi komedi oyunu diyebilirim. Efenim şimdi bir hikaye var. Hikayenin delisi var. Zamparası var. Kalfalık hariç her işi yapan bir kalfası, temiz yürekli sempatik bir mafyası, o çok fazla duyamadığımız gizli zampara bir de paşası var. Bunların hepsinin içinde de bir aşk hikayesi var. Aslında birden fazla aşk hikayesi var. Dekor tasarımı: Yükseklikten yararlanılarak, farklı mekanları ayırt etme amacıyla oluşturulmuş bir dekor vardı. Bence çok da güzel düşünülmüş. Işık tasarımı: Ara sıra çılgınlıklar yaparak ışık da hikayeye renk kattı. Kostüm tasarımı: Kostüm tasarımları da gayet hoştu. Oyun tanıtım broşüründe kostüm eskizleri de var meraklılarına. Çevren Sarayoğlu'nun emeğine sağlık. Oyunculuk: Radyo-yu Hümayun'da Serdar Karaokay, Tolga Tekin, Şirin Giobbi, Ahmet Burak Bacınoğlu ve Feray Darıcı harika bir beşli olmuş. Oyuncuların da can atarak, severek oynadığı apaçık ortadaydı. Birbirine zıt karakterlerin, oyunun bazı bölümlerinde ustaca karakter değişimleri oyuna ayrı bir hava kattı. Ustaca söylenen yalanlar değil, patavatsız gerçekler olunca oyuncu daha da içten oynuyor galiba. Oyuncuların duygu değişimleri, taklitleri, dekoru özümsemeleri gerçekten benim açımdan oyunu daha zevkli kıldı. Kısaca hikayemiz: Hayrunnisa'nın kardeşi olan Hayri, karıştığı bir kavga sonucu devletteki görevinden atılır. Kız kardeşi Hayrunnisa ile sürekli bir çatışma içinde olan Hayri bu yaşananlar üzerine olmadık laflar işitir. Hayrunnisa olanları, kendisine tambur dersleri veren hocası Mehmet 'e anlatır. Mehmet de kardeşi Kenan'ın bir icat üzerine çalıştığını ve bu icat çalışırsa her şeyi kotarabileceklerini söyler. Ancak icadın hayata geçirilmesi için paraya ihtiyaç vardır. Çaresiz kalan Mehmet, Kenan ve Hayri tefeci Moşe'den borç para alır. Lakin para ellerine daha yeni geçmişken hırsıza kaptırırlar. Böylece çözümü pek beklendiği gibi olmayan ama sonu istediğimiz gibi mutlu biten bir maceraya girişirler. Radyo- yu Hümayun'un dramaturgu Orhan Karataş'ın da dediği gibi oyunun devamını da yazıp sürprizi yok etmek olmaz. Bırakalım da hikayeyinin geri kalan kısmını, temsiline gittiğiniz vakit, onlar sahnede anlatsın. Oyunda bel altı espri çoktu. Ama öylesine güzel yedirilmiş ki oyuna, ince ince yapılan espriler insanı rahatsız etmek bir yana, sürekli, birlikte geldiği kişiyi dürtme isteği uyandırıyor. Bence arkadaşlarla gidilmesi gereken bir oyun. Gittiğim oyunlarda orkestra olması her zaman hoşuma gider. Tiyatroya daha çok ısındırır beni. Radyo-yu Hümayun'da da canlı orkestra olması bu içten havayı daha da sıcak kıldı. Oyuncular rolden role giriyor. Oyuncular: Bizle oyun mu oynuyorsunuz diye anlatıcı kadınlara isyan ediyor. Ama inanın bu tatlı bir isyan. Bu beşlinin planladığı onca sahtekarlık, dönen her entrika masum. Ve inanın onların hepsi tatlı bir direniş içinde umut ediyorlar. Oyun sürekli canlıydı. Yavaşlamaya başladığı sıralarda, çoğu rolü üstlenen iki anlatıcı çıkıyor ortaya. Oyun hız kesmeden devam ediyor. Kesinlikle uzun değildi. Tam olması gerektiği kadardı. Bence arkadaşlarla keyifle izlenecek bir oyun. Yahu yok mu komedi oyunu, çağır da gidelim diyen, çok fazla tiyatro izlemeyen arkadaşlarınızın bile seveceği türden bir oyun olmuş bence. Kaçırmayın derim. Oyunun bana hatırlattıkları: İnce ince göndermeler bana, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım adlı oyununu hatırlattı. Ama güldürmek amacıyla yapılan göndermelerin çok da öğretisi olmadığı bir gerçek. Bana kalırsa böyle daha iyi olmuş. Çünkü hepimiz bazen her şeyden uzaklaşıp sadece gülmek istiyoruz. Oyunda anlatıcı rolünde ve birçok rolde oynayan ikili de: Harika bir ikili olan, geçen sezon izlediğim, Felatun Bey İle Rakım Efendi'deki Bay Ziklas'ın kızlarını hatırlattı. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Yorumunuz için teşekkürler. Ben de arkadaşımla gitmiştim. İzlerken birbirimizi sürekli dürttüğümüzü resmen oyun bittiğinde fark ettik. Dediğiniz gibi dertlerden uzak, eğlenceli bir oyun. Alkışları bol olsun."} {"url": "https://parlakjurnal.com/reef-coin-ve-shiba-1-dolar-olacak-mi/", "text": "Bitcoin yorum ve analizi yapmak çok popüler bir uğraş oldu. Artık her yerde, her an Bitcoin yorum ve analizleri bulmak mümkün. Bununla beraber, REEF coin ve Shiba Inu gibi başka popüler kripto paralara dair tüm merak edilenler cevaplanmış değil. Bu yazımızda en popüler kripto paralar arasında gösterilen Reef coin ve Shiba coin fiyatı 1 dolar olacak mı? sorusunu cevaplayacağız. Shiba Inu , 2020'de Ryoshi takma ismini kullanan bir kişi ya da grup tarafından yaratılmış bir şaka coin'idir. Doge diye bilinen internet meminden esinlenerek yaratılmış olan Shiba Inu, bugün en popüler kripto paralar arasında yer almaktadır. Shiba Inu ekosistemi, devasa topluluğunun talepleri doğrultusunda giderek genişlemiştir. Şu an Shiba Inu'nun ShibaSwap isimli bir merkeziyetsiz borsası ve Shiboshi NFT'leri gibi farklı unsurları bulunmaktadır. Bunlar sayesinde Shiba coin de sıradan bir şaka coin'i olmanın ötesine geçmiş, gerçek işlevler kazanmıştır. SHIB token ya da yaygın bilinen adıyla Shiba coin, Shiba Inu ekosisteminin ERC-20 tabanlı kripto para birimidir. Günümüzde SHIB token Twitch ve AMC başta olmak üzere dünya çapında birçok şirket tarafından ödeme aracı olarak kabul edilmektedir. 2019'da Denko Mancheski tarafından bir Ethereum alternatifi olarak kurulan Reef , DeFi ekosisteminin önde gelen blokzincir ağlarından biridir. Ethereum Sanal Makinesi ile uyumlu olan Reef ağı, bizzat DeFi uygulamalarının geliştirilmesi için tasarlanmıştır. Tıpkı Ethereum gibi Reef üzerinde de merkeziyetsiz uygulamalar, akıllı sözleşmeler ve NFT'ler oluşturmak mümkündür. Reef, ERC-20 token'larını ve BEP-20 token'larını blokzincirler arasında taşımayı olanaklı kılan likidite köprüleri de sağlar. Reef'in en özel yanıysa doğrudan yükseltmeleri mümkün hale getiren yönetişim yapısıdır. REEF coin, Reef blokzincir ağının yerel kripto para birimidir. Ağdaki işlem ücretlerinin ödenmesinde ve yönetişime katılımda REEF coin kullanılır. En başta Ethereum üzerinde ERC-20 ve BNB Chain üzerinde BEP-20 token'ı olan REEF coin, şu an kendi ağında çalışmaktadır. Shiba ve REEF coin için en çok merak edilen sorulardan biri, 1 dolar olup olamayacakları... Öncelikle, hiç kimsenin buna kesin bir cevap veremeyeceğini belirtelim. Gerek SHIB gerekse REEF coin fiyatı şu an 1 doların çok altında. Bu, 1 dolar olmayacaklar demek değil. Ancak yakın zamanda 1 dolar seviyesini görmeleri beklenmiyor. Öte yandan, SHIB token giderek daha popülerleşiyor ve şu an piyasa değeri en büyük kripto para projeleri arasında. REEF coin ise kripto dünyasının en ilgi çeken alanlarından DeFi'ın önde gelen blokzincir ağlarından. Bütün bunlar, REEF coin ve Shiba coin için parlak bir gelecek vadediyor. Shiba ve REEF coin gibi kripto paraları güvenilir kripto para borsalarından satın alabilirsiniz. Türkiye'nin köklü kripto varlık platformu Bitlo'da kolayca TRY/SHIB al sat ve TRY/REEF al sat işlemleri gerçekleştirmek mümkün."} {"url": "https://parlakjurnal.com/resveratrol-uzumden-gelen-mucize/", "text": "Fitoaleksin Yunanca bir kelime olup fito ve aleksin kelimelerinin birleşiminden meydana gelir. Bunlar bitkilerin bakteri, virüs, mantar ve sıcak-soğuk gibi streslere karşı ürettiği kimyasallardır. Resveratrol da bunun çok güzel bir örneği olan özellikle asma yaprağı ve üzümünün kabuğunda yer alan fitoaleksindir. Resveratrolün keşfi 1930'lara dayanır. İlk defa çöpleme bitkisinden özütlenmiştir. Doğu tıbbında önemli yere sahip Polygonum cuspidatum bitkisinden elde edilmiş ve halk arasında kojo-kon adıyla birçok hastalıkta kullanılmıştır. Yani resveratrolde, melatonin gibi Doğu tıbbının insanlığa armağanıdır. 1992'de Siemann ve arkadaşlarının şarapta resveratrolü keşfinin ardından bilim insanlarının ilgisini iyice üzerine çekmeyi başarmıştır. Asma başta olmak üzere özellikle dut, yaban mersini, yer fıstığı, Antep fıstığında bulunur. Siyah üzümün kabuğu ise mükemmel bir resveratrol kaynağıdır. Neden mucize dediğimizi çok değil 3-5 paragraf sonra daha iyi anlayacaksınız. Çünkü bilimsel çalışmalarda birçok hastalıkta resveratrol denenmiş ve mucize bir şekilde çoğunda olumlu etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Kansere karşı savaşması, vücuttaki iltihabi reaksiyonları azaltması, dünyadaki en önemli ölüm sebebi olan kalp-damar hastalıklarında koruyucu olması, yaşlılarda büyük bir sorun teşkil eden Alzheimer karşıtı oluşu ve ilginç bir şekilde ömrü uzatıcı etkisiyle sadece bitkiler için değil insanlar için de mucize bir koruyucudur. Mucize olduğunu burada tekrar vurgulamak istiyorum, çünkü resveratrol kanser oluşumu ve yayılımının tüm aşamalarında ona set çekmeye çalışır. Tang ve arkadaşlarının tümör meydana getirdiği farelerde 18 hafta boyunca 1 M, 10 M, 10-25 M Resveratrol uyguladığında sırayla %50, %63 ve %88 oranında tümörde azalma olduğu gözlenmiştir. İnflamasyon vücudun zarar verici etkenlere karşı gösterdiği bir savunma biçimidir. Bu tanımıyla bizim için çok iyi görünse de aslında iki ucu keskin kılıç gibidir. Örneğin ateroskleroz , lipidlerin damarlarda meydana getirdiği inflamasyonun sonucudur. Buna benzer bir iltihabı sınırlayarak kılıcın bize yönelik keskin tarafını bir nevi köreltir. Kötü kolesterol olarak bilinen LDL, damar tıkanıklığında baş aktördür. Resveratrol ise kısmen bunu azaltarak damar sağılığında önemli yere sahiptir. LDL'nin damar duvarında oksidasyonu ise okun yaydan çıkmasıdır. İşte tam burada C vitamininden 20 kat, E vitamininden 50 kat daha güçlü antioksidan olan resveratrol devreye girerek bu oksidasyonun önüne geçer. Damar sertliğinde kalp krizi ve inme gibi sonuçları doğuran durum, damardaki plağın trombositleri uyararak çökmesini sağlaması ve kan akımını tıkamasından ileri gelir. Kalp krizi geçiren veya riski olan kişilerin kan sulandırıcı kullandığı dikkatinizi çekmiştir. Resveratrolde benzer etkiyle kan pulcuklarının kümeleşip kan akımının tıkamasını önler. Son üç başlıktaki etkiler sayesinde resveratrol kalp damar sağlığı açısından önemli yere sahiptir. Fransızlar yağ açısından zengin diyetle beslenmelerine rağmen kalp-damar hastalıklarının nispeten az görülmesi Fransız Paradoksu olarak tabir edilir. Bu da Fransız toplumundaki şarap tüketimiyle ilişkilendirilir. Alzheimer hafızayı ve beyindeki düşünsel işlevleri etkileyen ciddi bir hastalıktır. Bazı bozuk proteinlerin beyinde birikmesi sinir hücrelerinin fonksiyonunu bozar. Resveratrol ise yine mucize bir şekilde bu proteinlere direkt etkimeksizin bunları yıkan enzimleri aktifleştirir. Bu sayede Alzheimer'de iyileştirici bir etkiye sahiptir. Bu kadar faydasının yanında esas ilgi çekici kısım, resveratrolün yaşam süresi üzerine olan etkisidir. Mayalarda yaşam süresini %70, iplik kurdunda %29, meyve sineklerinde %24, bazı balık türlerinde %50, ve obez farelerde %31 gibi ciddi oranlarda arttırdığı gösterilmiştir. Burada kabul gören teori ise hücreyi tamir eden Sirtuin2 veya SIR2 enzimini aktifleştirmesidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/rise-of-empires-ottoman-dizi-incelemesi/", "text": "24 Ocak 2020 tarihinde mini internet dizisi olarak yayınlanan Rise of Empires: Ottoman 1453 yılını ve Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethini konu alıyor. Yapımcıları arasında, merkezi Los Angeles'ta bulunan bir Türk firması da bulunuyor. Dizi her biri 40-45 dakikadan oluşan, toplam 6 bölümden oluşuyor. Tuba Büyüküstün, Selim Bayraktar, Birkan Sokullu, Damla Sönmez gibi ünlü isimlerin oyuncu kadrosunda bulunduğu dizinin orijinal dili İngilizce olup özel isimler harici Türkçe ifade geçmiyor. Dizi, bakış açısına alışık olduğumuz; bize tarih kitaplarında öğretilen ve fethi destansı bir zafer olarak anlatan bakış açısından ziyade, daha çok Roma İmparatorluğu'nun gözünden ve Avrupalıların kabul ettiği gerçeklerle bize anlatıyor. Mesela bizim Fetih hakkında bildiğimiz önemli 2 figür olan Akşemseddin ve Ulubatlı Hasan dizide hiç geçmiyor. Ayrıca dizide yaşanan bazı olaylar ve ilahi mesajlar Hristiyanlık inancındaki bakış açısına göre anlatılıyor. Ek olarak, dizideki baş kahramanın Fatih Sultan Mehmet olması beklenirken, bir anda asıl kahraman Giustiniani oluveriyor. Dizi yer yer gerçek tarih profesörlerine yer vermesiyle bir belgesel ortamı oluştursa da dönem dönem gerçeklikten uzak sahnelerle de karşımıza çıkıyor. Diziyi eleştirmeden önce genel izlenimimi ve nadiren olumlu bulduğum şeylere değinmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi olarak, tabi ki dünyanın en çok izlenen platformunda tarihimizi anlatan bir yapımın bulunması güzel. Ayrıca bu yapımın içindeki oyuncuların birçoğunun Türk olması ve bu oyuncuların uluslararası dilde fena iş çıkarmamaları da olumlu sayılabilecek önemli noktalardan bir tanesi. İzlenim olarak bu dizinin özellikle ülkemizde fazla izlenileceğini ve beğenileceğini düşünmüyorum. Eleştiri kısmına geçecek olursak öncelikle şunu söylemek istiyorum ki dizinin Türk yapımcısı global kitleye daha çok hitap edebilmek için olayları olağanın dışına çıkarıp farklı yerlere getirmiş. Özellikle ilk 3 bölümde öyle bir 2. Mehmet profili çiziliyor ki sanki dizide geçen kişi kıtalara hükmetmiş Fatih değil de yoldan çevrilmiş bir vatandaş gibi hareket eden bir padişah. Kuşatma başlamasından itibaren zamanda geriye dönüşler çok kötü kurgulanmış ve süre olarak da iyi ayarlanamamış. Bir yandan savaş devam ederken bir geçiş sahnesiyle geçmişe gidip sıkıcı ve genelde alakasız birçok olaya tanıklık ediyoruz. Dizi bir noktadan sonra öyle bir hal alıyor ki tarih bilgilerinizi sorgulayıp acaba Osmanlı İstanbul'u fethedemedi mi diye kendi kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Dizinin sonunda ise sanki bütün şans ögeleri Fatih'e yardım etmiş de Fetih öyle gerçekleşmiş gibi görünüyor. 2 ay süren kuşatmanın 59 gününde hep yenilip sadece 1 günde başarılı olunmuş gibi bir izlenim yaratılmış. Dizideki karakterlerin çok fazla baskın özellikleri ön plana çıkıyor; mesela Fatih her konuda inatçılığıyla ön plana çıkarken Çandarlı Halil Paşa Osmanlı tarafındaki bütün umutsuzluğun tek sebebi gibi yansıtılmış. Cenevizli korsan Giustiniani ise tamamen savaşmak için doğmuş, tek gecede bir tek çizik bile almadan 100 yeniçeriyi öldürebilecek güçte gösterilmiş. Ayrıca dizi boyunca Osmanlı her konuda en az 10 kat sayı üstünlüğüne sahip olsa da bir türlü başarılı olamıyor. Sonuç olarak her ne kadar dizinin danışmanları Celal Şengör ve Emrah Safa Gürkan'a tarih konusunda saygılarımı sunsam da sanki olayları özellikle Osmanlı nezdinde anlatırken başka toplumlara daha şirin görünmek adına bizi aciz göstermeye ittiklerini düşünüyorum. güzel soru. ben de merak ettim. Öncelikle değerli yorumlarınız için teşekkür ederim efendim. Sorunuzun yanıtına geçecek olursak eğer dizinin yayınlandığı platformdan dil seçeneklerini Türkçe yaptığımızda sesler dublaj olarak duyuluyor ve o sesler dizide oynayan kişilere ait değil. Netflixin kendi dublaj kadrosu olduğu için bir kaç oyuncu dışında başka ekip seslendirmiş. Yazınız için teşekkür ederim. Dizi izlemediğimi ve uzunca bir süre izlemeyeceğimi belirttikten sonra yorumumu yapmak istiyorum. Dizilerde tarihi bütün bir gerçeklikle yansıtmak pek mümkün değil ve hatta bu istenilen bir şey de değil. O yüzden tarihsel gerçekliğe uyumlu olup olmadığıyla ilgilenmek ne kadar doğru bilemiyorum. Sonuçta bu bir dizi. Ulubatlı Hasan'ın bir gerçek mi yoksa bir efsane mi olduğu konusunda tartışmalar var. Fakat bu isim doğru değilse bile birisi o sancağı oraya dikti. Bu açıdan hem efsane hem de gerçek olduğunu kabul edebiliriz. Dizide olsaydı bizim için daha anlamlı olabilirdi. Fakat dizide her karaktere can vermeleri mümkün olamayabiliyor. Emrah Safa Gürkan'ın tarih bilgisini ve araştırma tekniklerini başarılı buluyorum. Fakat diziyi izlemeden dizi hakkında fazla bir yorum yapabilmem mümkün olmayacak. Belki bir fırsat olursa izleyebilirim. İncelemen için tekrardan teşekkürler. Evet izleyincealina bakip gerceklesiyor. Turkler gene barbar gosteriliyor, fatih kaziga oturtan, komutanlarinin kellesini alan vahsi biri Konstantin kaninin son damlasina kadar halki için savasan bir kahraman. Osmanli askerlerinin halice vuran cesetleri de mizraklamasi cabasi ama konstantin askeri yarali birine merhamet ediyor vs.. Fetih ay falina bakip gerceklesiyor. Iman gucuyle degil. Turkler gene barbar gosteriliyor, fatih kaziga oturtan, komutanlarinin kellesini alan vahsi biri Konstantin kaninin son damlasina kadar halki için savasan bir kahraman. Osmanli askerlerinin halice vuran cesetleri de mizraklamasi cabasi ama konstantin askeri yarali birine merhamet ediyor vs.. Bahsettiğin Fatih kundaktaki kardeşini de boğdurtmuştu, ama gerçek tarih bunu anlatmaz, sayısız araştırmacı ve tarihçinin ortak fikirleri ve araştırmalaro neticesinde yapılan bir belgesel mini dizi. Öncelikle tarih anlatıları neredeyse hiçbir zaman tarafsız olmamıştır, olamamıştır. Çünkü ülkeler kendi vatandaşlarına hesap vermek yerine, bazı 'milli ve manevi' değerleri de harmanlayarak yaptıkları eylemleri haklı gösterme çabası içerisine girmişler. Bu yüzden eğer tarihi bir vakıa incelenecekse 'objektif' ya da 'tarafsız' kaynak bulmak oldukça güçtür. Sonuç olarak dizinin yapımcılarının hangi coğrafyaya hitap ettiğini de göz önünde bulundurursak sanırım ortaya çıkan tabloya fazla şaşırmamak gerekir. Eğer tarihi gerçeklerin burada anlatılanlar olmadığı düşünülseydi, zaten bu diziyi 'biz' çekerdik. Biz yalnızca izleyen taraf olduğumuza göre, bize düşen dizinin oyuncularının performansı, çekim kalitesi ve senaryodaki tutarlılık gibi konularda yorum yapmak olacaktır. Aksi halde kendimiz çalar, kendimiz oynarız. Bizans için iyi bir dizi olmuş. Yapımcıya da oyunculara da yazıklar olsun. Osmanlı'nın küçük düşürülmesini izleyemedim. Kötü bir dizi olmuş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/roman-fabrikasi/", "text": "Sermayemin tamamını harcadım. Yüksek bacalar kurdum. Tavukların yumurtlaması için belli bir sıcaklık gerekir dedim. Üç müstakbel yetim çocukla başladım işe. On yaşlarındalardı. Ağızları bozuktu, yıkanmayı sevmezlerdi. Hep aç bırakırdım onları, süpürgenin sapıyla ve kemerle döverdim. Yüzlerine gülmez, hep küfrederdim. Karınları açken önlerinde zengin bir sofra kurardım. Fabrikanın içinden dışarı çıkamıyorlardı. Yaz ayları gelmişti. Beli açık, mini etekli, çapkın bakışlı kızlar nanik yaparak fabrikanın önünden geçiyorlardı. Birinci yetim sinirlendi, ikincisi göz kırptı, üçüncüsü dil çıkardı. Yavaş yavaş olmaya başlıyorlardı romancılarım. Bu üçü büyük edebiyat ödüllerine aday olacaklardı. Kitapları çok satacaktı. On beş yaşındalardı artık. Yazdıklarına bakıyordum. Yeterince dramatik, çelişkili, dengesiz ve hastalıklı değildi. Fabrikanın kor ateşle yanan yüksek bacalı ocaklarına iki damla kan damlattım. Gençlerin gözleri önünde anne ve babalarına işkence etmeye başladım. Bu yaptığım yasal değildi. Ama kim takar ki? Çocuklar şöhretli ve zengin bir çok satan yazar olduklarını gördüklerinde anne ve babalarına işkence edip onları bir gece yarısı öldürdüğüm için belki bana teşekkür edeceklerdi. Yeterince acı çekmemişlerdi. Yazı kalitesi hala tartışılıyordu. Ebeveynlerinin işkence görmesi ve öldürülmeleri de bu seviyeyi yükseltmemişti. O beli açık kızlar fabrika önünden geçmeye devam ettiler. Yazarlarım artık on sekiz olmak istiyorlardı. Ama üç sene daha vardı. Tabii onlar öyle sanıyorlardı. On sekiz olduklarında salıverileceklerini zannediyorlardı. Ama benim yazı kölelerimdi onlar. Ölünceye kadar benim için roman yazacaklardı. İçgüdüleri ve hormonları kavga etmelerine neden oluyordu. Kızlara bakıp bakıp iç geçiriyorlardı, salyaları akan, dili bir karış sarkmış azgın köpekler gibi soluyorlardı. Yeterince acı çekmemişlerdi. Yazmaktan zevk almaya başladılar mı acaba? Böyle düşündüm. Sordum. Cevabın net olmasını istedim. Bu onlar için hazırladığım son sınavdı. Roman fabrikamın zincirli kapılarını açtım. Roman yazmaktan zevk alan kalabilir dedim. On sekiz senedir buradasınız. Gitmek isteyen gidebilir. Kapı kilitliyken gitmek isteyen bu üç hayta şimdi kalmak istiyorlardı. Bu testi de geçmişlerdi. Kalite kontrol tamamdı. İlk üç yazarım yetişmişti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ronesans-beraberinde-neler-getirdi/", "text": "Toplumların gelişimi, durmaksızın süregelen uzun yılları kapsayan bir süreçtir. Bununla birlikte toplumun ileriye gitmesini sağlayan bazı sıçrayışlar, çok hızlı ve aniden ortaya çıkar. Rönesans, gerçek anlamıyla Avrupa toplumunun sıçrayış hareketidir. Sanat, bilim ve felsefe ile şekillenmiş olan bu etkileyici sıçrayış, İtalya merkezli olarak başlar. Özellikle İtalya'nın Floransa şehri Rönesans hareketinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Tam da bu sebepten Floransa, Rönesans'ın başkenti olarak kabul edilir. Bu muhteşem yenilikçi hareket, köklerini batının düşünsel birikiminden ve antikitenin kadim eserlerinden almıştır. Antikite, temel olarak antik Yunan dünyasına ve Roma eserlerine işaret eder. Matbaanın yaygın olarak kullanılmasıyla birlikte Avrupa'da felsefe tarihinin temellerini oluşturan antik Yunan düşünürlerinin kitapları arka arkaya basılmaya başlanmıştır. Aynı zamanda özellikle hukuk ve sanat alanında gelişmiş olan Roma döneminden eserler de yine İtalya'nın sahil kasabası Floransa'da önemli derecede etki göstermeye başardı. Yüzyıllardır gelişmişlik bakımından doğunun çok gerisinde kalan Avrupa, Rönesans hareketi ile yeniden dirilişe geçmiş ve bugün sahip olduğu medeniyet düzeyinin temellerini atmıştır. İtalya'da başlayan bu çarpıcı ve sanatsal anlamda yıkıcı hareket, daha sonra Avrupa'nın diğer toplumlarına ve ülkelerine de sıçramış başta; İngiltere, Hollanda, Fransa ve Almanya olmak üzere tüm Avrupa'da kritik etkiler ortaya çıkarmıştır. Rönesans'ın düşünsel arka planı hakkında birçok farklı iddia vardır. Buradaki su götürmez gerçek ise Rönesans üzerinde antik Yunan filozoflarının ve Roma dönemi yazarlarının yüksek düzeyde etki gösterdiğidir. Döneme daha derinlikli ve köklü inceleyen çalışmalar ise temel olarak Rönesans'ın düşünsel arka bahçesini 13. ve 14. yüzyıllara dayandırır. Söz konusu iddiaya göre Rönesans, ilk olarak 13. Yüzyılda Dante Alighieri'nin eserleri ile yeşermeye başlamıştır. 13. yüzyıl, gerçekten de küçük bir Rönesans gibidir. Dante'nin dönemin üzerinde sanatsal imgeye sahip olan eserleri, Bondone'in tabloları Lorenzo Ghiberti'nin heykelleri, gerçek anlamıyla Rönesans'ı çağrıştırır. Üstelik tüm bu sanatçılar 13 ve 14. yüzyıllar arasında yaşamıştır. Dolayısıyla Rönesans'ın düşünsel arka planına dair bu iddia oldukça gerçekçi bir zemindedir. Aynı zamanda Rönesans'ın doğuşuyla bağdaştırılan bir diğer husus da ekonomik etkenlerdir. Avrupa, çok uzun süredir ekonomik ve ticari anlamda doğunun gerisinde kalmıştır. Rönesans'ın ortaya çıktığı dönemlerde başlayan gümüş madenciliği ve ticareti Avrupa için bir kırılma noktasıdır. Ekonomik gelişmiş, düşünsel ve sanatsal sıçrayışı da beraberinde getirdi. Aynı zamanda toplumun zengin ve üst tabakasının sanatçılara ihtiyaç duyması ve bu duruma paralel olarak sanatçılar üzerinden zenginleşmeye devam etmeleri Rönesans'ın desteklenmesini sağlamıştır. Birçok sanatçı Avrupa zenginlerinin himayesinde bulunmuş ve onlar için sanat eseri üretmiştir. Rönesans sanatçıları, oldukça geniş bir alan üzerinde eser vermiş olsa da çoğunlukla heykel ve resim sanatı bu dönemde ön plana çıkar. Rönesans'ın en etkileyici sanatçısı Leonardo da Vinci, yaptığı tablolarıyla yüzyılları aşan bir üne sahip olmuştur. Bununla birlikte Da Vinci, sadece bir resim sanatçısı değildir. Aynı zamanda kentlerin peyzajını düzenleyen, mühendislik harikası yeni makineler tasarlayan, düşünceleriyle filozof kimliği olan ve tıp bilimi üzerine etkileriyle tıbbi gelişime katkı sağlayan komplike bir sanatçıdır. Mimar, mühendis, filozof, mucit ve matematikçi gibi sıfatlarla tanınmayı başarmıştır. Leonardo'ya; Michelangelo, Raffaello Sanzio, Donatello, Michelangelo, Lorenzo Ghiberti, Caravaggio, Titian gibi büyük sanatçılar da eşlik etmiş ve Rönesans'ın sanatsal perspektifini oluşturmuşlardır. Ayrıca Floransa'nın ünlü ve egemen ailelerinden Medici Ailesi, Rönesans sanatçılarını destekleyen ve sanatsal gelişimi himaye eden tutumu, bu büyük sıçrayışın finansal gücünü sağlamıştır. Rönesans, sadece sanatsal bir hareketlilik değildir. Özellikle Arap dünyasının bilim insanları ve filozoflarından yapılan çeviriler, bilimsel gelişimi de beraberinde getirdi. Matbaanın da gelişmesine paralel olarak kilise merkezli inancın yerini Rönesans'ın da etkisiyle birlikte bilimsel düşünce ve bilimsel bilgi gibi kavramlar aldı. Bilim ve teknik Rönesans hareketliliğine paralel olarak gelişti. Deneye ve gözleme dayanan bilimsel paradigmalar için Rönesans etkileyici bir zemin hazırladı. Bu dönemde İtalya'da yaşamını sürdüren Galilei Rönesans için bedel ödedi. Diğer birçok bilim insanı ve düşünür, skolastik düşüncenin güç ve şiddet merkezli baskılarına maruz kaldı. Rönesans, 200 yıl sürecek bilimsel devrimin kapılarını aralamış oldu. Sonuçlarıyla Rönesans, bu sanatsal ve bilimsel hareketliliğin çağın çok ötesinde olduğunu göstermiştir. Şüphesiz Rönesans'ın en önemli sonucu, Avrupa'da yüzyıllardır hakim olan skolastik düşüncenin artık tam anlamıyla kırılmaya başlamış olmasıdır. Skolastik düşüncelerin yerini bilimsel paradigma, dogmatik inançların yerini ise bilimsel bilgi almıştır. Ayrıca Rönesans, reform hareketli için de zemin hazırladı. Tüm Avrupa'yı etkileyen reform hareketi, tıpkı Rönesans gibi; sanat, bilim, matematik, felsefe alanlarında toplumun ileriye doğru hareket etmesini sağladı. Kiliseye olan güven oldukça azaldı. Aynı zamanda Avrupa'da eğitim seviyesi oldukça yüksek bir noktaya ulaştı. Avrupa devletlerinin iktisadi uygulamalarında reformlar yapıldı. İtalya toplumu halk ve aydın sınıf olmak üzere iki farklı şekilde kategorize edilmeye başlandı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/roportaj-cocuk-felci-hastalari-asi-hayat-kurtarir/", "text": "1. Çocuk Felci Aşıyla Engellenebilen Ciddi Bir Hastalıktır! Henüz COVID-19 pandemisi başlamamışken annemin memleketi olan Denizli ili Çameli ilçesi Güzelyurt köyündeydim. Annem ve köy ahalisinden edindiğim bilgiler ve hastalığı bizzat geçirmiş olanlarla yaptığım röportajlar doğrultusunda aşı ile ilgili bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. 1963 yılında ülkemizin rutin aşı şemasına girmiş bulunan, Çocuk Felci hastalığına karşı uygulanan Oral Polio Aşısı 1974 yılında yani Kıbrıs Harekatı'nın yapıldığı sene buraya gelmedi ve uygulanamadı. O yıl köyde üç çocuk aynı zamanlarda hastalığa yakalandı ve maalesef hayatları boyunca tekerlekli sandalyeye bağımlı olarak yaşamak zorunda kaldılar. Ben de bu üç çocuktan ikisini buldum ve kendileriyle yaptığım görüşmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Adım Sefer Değirmenci, 49 yaşındayım. 1971 yılında Denizli Güzelyurt Köyünde doğdum. Olay 1974 yılında gerçekleşti. Ben hastalıktan önce gayet sağlıklı yürüyebilen bir çocukmuşum. 1974 yılında birden ateşli bir hastalığa yakalanarak yaklaşık bir ay komada kalmışım. Altı ay doğru düzgün kendime gelememişim. Sonrasında yürüyemediğimi fark etmişler. Ben bunları hayal meyal hatırlıyorum. Babam beni Eğirdir Kemik Hastanesine de götürmüş. Doktorlar çocuk felci tanısı koyarak o yıl Türkiye genelinde aşılanmayan 20.000 çocuktan birinin ben olduğumu söylemişler. Anladığım kadarıyla Kıbrıs Harbi dolayısıyla Türkiye'ye aşı gelmemiş. Bizden önce zaten yapılıyordu, bizden sonra da aşı geldi ve ücretsiz olarak çocuklara yapıldı. Maalesef bizim köyde üç çocuk aşı olamamıştı ve üçümüz de hastalığa yakalandık. Daha sonrasında hastalığım yüzünden imkanlarımızın da yetersiz olması dolayısıyla okula gidemeyerek okuma yazma öğrenemedim. Kendimi bildim bileli hep tekerlekli sandalyedeyim. Küçükken arkadaşlarım hep aralarına alırlardı, beni hiç yalnız hissettirmediler. En büyük hayalim yürüyerek kahveye gitmek. Ayrıca yeni yerler görmeyi, gezmeyi çok seviyorum ve istiyorum. Bir ara engellilere yardım eden bir dernek sayesinde bazı şehirleri gezme fırsatı bulmuştum. Aşı çok önemli bir şey. Önemli olmasa devletimiz yaptırır ve tavsiye eder miydi? Şimdi çevremdeki çocuklara, akrabalarımın çocuklarına söylüyorum ve herkese de tavsiye ediyorum. Lütfen çocuklarınıza aşı yaptırın. Adım Hatice Kaya, 48 yaşındayım. 1972 yılında Denizli Güzelyurt Köyünde doğdum. Ben yürümeye yeni başladığım dönemlerde yani 1-1.5 yaşlarındayken (1974 yılında) köyde, evimize bir misafir gelmiş. Beni kucağına alıp sevmiş. Üç gün sonra ben ateşlenip yatağa düşmüşüm. Boynum dahil hiçbir yerimi oynatamıyormuşum. Annem ve babam köyde olmadığı için bir hafta gecikmeli olarak doktora gitmişiz. Bu arada benim o yıl aşım yapılmamış. Tabi ben görüyor, ağlıyormuşum. Doktor İzmir Ege Üniversitesine sevk etmiş. Orada önce 6 ay takip edilmesi gerekiyor denmiş. Tam ailem orada ev tutmuşken 'bu çocuğu geri götürün, artık yapacak bir şey yok' denmiş. Ailem senelerce büyük şehirlerde büyük doktorların kapısına gitmiş. Ancak maalesef bir kolum hariç diğer hiçbir uzvum çalışmıyor. Hafif hissediyorum ancak hareket ettiremiyorum. Kendimi bildim bileli başkalarına muhtaç olarak yaşamaktayım. Ben küçükken yani 20 yaşına kadar tekerlekli sandalyemiz yoktu. Hayatım hep birilerinin sırtında geçti. Sağ olsun arkadaşlarım beni dağa bayıra götürüp gezdirirlerdi. Beni çok mutlu ederlerdi. Ailem de bana çok iyi davranırdı. Maalesef okula gidemedim ama sonrasında kendi imkanlarımla okuma yazmayı öğrendim. Hayatımı hep birilerinin sırtında yaşadım, kendi işimi kendim yapabilmem en büyük hayalimdir. Tıbbın en muazzam keşiflerinden biri olan 'aşı' insanlarda vücuda girerek hastalık yapan ve toplu salgınlarla beraber ölümlere yol açan mikroorganizmalara karşı geliştirilmiş güçlü bir silahtır. Tıpkı hijyen, temizlik, ilaçlar gibi aşılar sayesinde de insanlığın ortalama ömrü gözle görülür biçimde uzamıştır. 2018 yılında yaklaşık 23 bin aile çocuğuna aşı yaptırmadı. Bu sayı maalesef her yıl giderek artmaktadır. Gerek sosyal medyada gerekse kendi çevremde aşı karşıtı bireylerle yaptığım konuşmalar esnasında ülkemizde artan aşı reddinin olası sebepleri hakkında bazı fikirler edindim. Aşı insanın bağışıklık sisteminin hafıza özelliğini kullanarak mikrobu tanımasını ve yeniden gördüğünde hızlı ve güçlü bir yanıt oluşturmasını sağlar. Aşı dediğimiz şey aslında mikrobun zayıflatılarak canlı veya ölü biçimde, vücuttaki yanıtın daha güçlü olmasını sağlayan adjuvan denilen maddelerle de beraber vücuda enjekte edilmesinden ibarettir. Olayı daha da basitleştirirsek aşı, azılı bir suçlunun fotoğrafı, taktikleri ve silahları gibi özelliklerini gösteren bir kataloğun polislere dağıtılması; böylece polislerin suçluyla karşılaştıklarında güçlü, hızlı ve doğru bir müdahalede bulunarak suçluyu ortadan kaldırmalarının sağlanmasıdır. Elbette bulaşıcı bir hastalığın kendisini geçirmek vücutta daha güçlü bir yanıt oluşmasını sağlayabilir. Ancak bunun bedeli özellikle çocuklarda kalıcı hasarlar bırakması, daha da korkuncu pandemilere yol açması ve milyonlarca insanın hayatını kaybetmesidir. Biraz tarihe ilgisi olan herkes yüzyıllardır insanlığın başına bela olmuş salgınların hikayesini okumuştur. Kara Veba, İspanyol Gribi ve son dönemde yaşadığımız COVID-19 salgını bunlardan sadece birkaçıdır. Şimdi de COVID-19 sayesinde aşının ne kadar önemli olduğunu ve üretiminin çok da kolay olmadığını anlamış bulunuyoruz. Aşı otizm yapıyor, aşı kısırlık yapıyor, aşı zeka geriliği yapıyor, aşı sakatlık yapıyor... Özellikle yurtdışından yayılarak ülkemize kadar ulaşan bu iddialar eğitimli eğitimsiz dinlemiyor. Yurtdışı dedim çünkü aşı reddi hareketleri ilk kez İngiltere'de John Gibbs tarafından başlatılmış olup, ABD'de yoğun bir şekilde devam etmiştir. Türkiye'de 2008 yılından önce aşı reddiyle ilgili kayda değer bir şikayet bulunmamıştır. Özellikle Aidin Salih tarafından yazılan Gerçek Tıp Yitik Şifanın İzinde isimli kitap bu hareketin dini değerlere önem gösteren vatandaşlar arasında da yayılmasına neden olmuştur. Sosyal medyada asparagas haberler de karşıtlığa katkıda bulunmuştur. Oysa bu iddiaların temelsiz olduğunu biraz literatür tarayan ya da biraz hastanede vakit geçiren herkes bilebilir. Geçenlerde bir arkadaşımın babası 'aşı kısırlık yapıyor' diyen bir ahbabına gülerek 'yapma yahu biz çocukken bütün aşılarımızı olduk, baksana kaç tane çocuğumuz var çok şükür' deyince ahbabı da şaşırmış ve hak vermişti. Bu iddiaları özellikle çocuğu hiç hastalık geçirmemiş, hastaneden bihaber, basit bir kızamığın SSPE denilen ciddi bir hastalığa yol açtığını duymamış ailelerin çocuklarına yaptırmadığı da dikkate değer. Tıpkı kanser ilaçlarına bir ton laf söyleyen tanıdık hacı amcanın, evladı kansere yakalanınca yurtdışından yalnızca bir kutu ilaç getirtebilmek için binlerce lira harcaması gibi. İlgi olmayınca bilgi de olmuyor maalesef. En azından bir bilene sorsalar! Facebookta kızını kzıamık aşısı yaptırmak istemeyen bir aşı karşıtı kadını okumuştum. antibiyotik de kullanmak istemiyordu. doğal olacak sadece işte su sarımsak falan filan böyle iyileştirmeye çalıştığı çocuğunu 1 ay içinde kaybetti aşıya direnmek aptallıktır cinayettir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/roportaj-geleneksel-ve-tamamlayici-tip-getat-nedir/", "text": "Son zamanlarda ismini sıkça duyduğumuz, özellikle Sağlık Bakanlığı tarafından onay verilen farklı tıbbi tedavi modalitelerini içeren bir kavram var: Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp . Konuyu çok merak ediyordum ancak konu hakkında çok da araştırma yapamadığım için, uzun zamandan beri çeşitli çalışmalar yaparak bu hususta fazlasıyla mesai harcayan, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden İnt. Dr. Melikşah Çakır arkadaşıma ve sahada hekim olarak çalışan, GETAT ile aktif olarak uğraşan Dr. Ahmet Ensar Yaman hocama bu konu hakkında röportaj yapma teklifiyle gittim. Sağolsun her ikisi de beni kırmadı ve konu hakkında ellerinden geldiğince bilgi vermeye çalıştılar. Bu yazımda, kendileriyle yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Melikşah: Kanıt düzeyi modern tıpta kullanılan tedaviler kadar yüksek olmayan; geçmişte pek çok uygarlıkta ve devlette insanlar tarafından kullanılmış yöntemler geleneksel tıbbı, modern tıbbın içine almadığı ancak insanlara faydalı olduğu düşünülen yöntemler de tamamlayıcı tıbbı oluşturur. Yani GETAT, yaygın olarak bilinenin aksine, sadece geçmişte kullanılan yöntemleri değil, pek çok yeni keşfedilmiş yöntemi de içermektedir. Melikşah: Alternatif kelimesi bu işle uğraşan kişiler tarafından kabul edilen bir tanımlama değildir çünkü alternatif demek 'bunun yerine diğeri' minvalinde kullanılır. Oysa biz GETAT'ı 'tamamlayıcı' yani eksikleri kapatan, bütünleyen, onun fayda veremediği yerlerde faydalı olmaya çalışan bir disiplin olarak algılıyoruz. Zaten GETAT'ın ortaya çıkma amacı da budur; modern tıbbın faydalı olamadığı ya da şifa veremediği alanlarda bir çare olmaya çalışmak. Kocakarı tıbbı daha çok 'Fitoterapi' dediğimiz, bitkilerin tedavide kullanılmasına dayanan ve birçok kaliteli yayınları olan bu bilimsel yöntemi halkın bilimsel olmayan bir şekilde kullanmasına verilen isimdir. Daha sonra da yetkili çevreler tarafından 'ot, çöp' gibi sıfatlarla kötü bir şeymişçesine itibarı düşürülmüştür. Elbette onların da hakkı var çünkü çok istismar edilen, çok medet umulan bir alan. Fakat bilgisizce yapılınca ortaya hiç de iç açıcı olmayan sonuçlar çıkıyor. Bitkilerin yanlış kullanılması sonucunda karaciğer nakillerine kadar giden neticeler görülebiliyor. Yine tıp öğrencilerine geleneksel yöntemler fazla anlatılmadığı için bizler de bilgi sahibi olmadan yargılıyoruz. Halbuki bütün bu yöntemlerin bilimsel çalışmaları, altyapıları mevcut. Bunları okuyup öğrenmemiz gerekiyor. Melikşah: Bir hocamız dünyadaki bütün GETAT yöntemlerini sıralamayı amaçlayan bir araştırma yapmıştı ve 200'den fazla yönteme ulaşmıştı. Bizim üzerinde konuşacaklarımız ise Türkiye'de onaylı yöntemler. 2014 yılının Ekim ayında çıkan GETAT yönetmeliği ile 15 yöntem resmi olarak kabul edildi. Böylelikle ilgili branşın eğitimine katılıp sertifikasını alan hekimler hastanelerde ya da özel kliniklerinde yöntemi uygulayabilir hale gelmiştir. Diş hekimleri de kendi alanlarında uygulamak üzere bu sertifikaları alabilir ve yöntemleri uygulayabilirler. Bunun dışında halktan birinin ya da sertifikasız bir doktorun bu yöntemleri uygulaması yasal değildir. Melikşah: Ben daha çok akupunkturla ilgileniyorum. Bu soruya akupunktur üzerinden cevap verecek olursam... Gazi Üniversitesi Biyokimya ABD Başkanı Cemal Çevik hocanın ülkemize gelen Çinli akupunktur eğitmenleriyle tanışması ve onlardan eğitim alıp kendini kitaplarla geliştirmesi ile Türkiye'deki akupunktur serüveni başlıyor. 30 yıl boyunca kendini geliştiriyor, dönemin esnek kanunları dolayısı ile uygulamalarını daha rahat yapıyor, dersler veriyor. Daha sonra Çin'e öğrenciler gönderiliyor. Onlar da burada eğitimlerine devam ediyorlar. 2014 itibariyle de, hoca düzeyinde bilgi sahibi olan bu ilk öğrenciler sertifika programında hoca olarak eğitim veriyor. Melikşah: Biz kanıta dayalı tıp sistemini kullanarak elde ettiğimiz bilgiler neticesinde modern tıbbı oluşturuyoruz. Önce vaka raporları, daha sonra vaka serileri, randomize kontrollü çalışmalar, meta-analizler şeklinde giden bir kanıta dayalı tıp felsefesi içinde yer bulmuş bilgiler modern tıp şeklinde karşımıza geliyor. Geleneksel tıbbın farkı ise bu kanıta dayalı sisteme dahil olamaması. En fazla yapılan çalışmalar akupunktur ve fitoterapi ile ilgili. Dolayısı ile modern tıbba ve hocalar tarafından kabul görmeye en yakın alan da yine akupunktur. Diyelim modern tıp yöntemleri ile herhangi bir tedavi şeklinin etkisi kanıtlandı ama etkisi çok fazla değil, yani hastalığı iyileştirmiyor ama semptomları belli miktarda azaltıyor. Mesela siz bu ilaç tansiyonu anlamlı olarak 3 mmHg düşürüyor bile derseniz bu modern tıbbın içerisine girer. Geleneksel tıp uygulamalarında ise çalışmalar yetersiz olunca modern tıp buna güvenmemekte, kabul etmemektedir. Modern tıp aslında pek çok hastalıkta yetersiz kalmakta ve kür vermemekte. Sadece semptomları azaltıp hayatın bu şekilde devamına katkıda bulunmaktadır. Bunu sahada da görüyoruz. Örneğin Primer Hipertansiyon %99 esansiyel yani nedeni bilinmeyen etkenlere bağlıdır. Hastalığı başlatan bir neden var ve bunun sonucunda vücutta bir etki silsilesi oluşuyor. Modern tıp olarak etyolojiyi tam bilmiyoruz ama patogenez konusunda gayet iyiyiz. Bu silsileyi gayet iyi biliyoruz ama etyoloji denilen olayı başlatan etkenleri bilmiyoruz ve hastalığı ortadan kaldıramıyoruz. Bu yüzden semptomları bastırarak hastalığı susturmaya çalışıyoruz. Örneğin tansiyon oluşturan ara basamakları engelleyen ilaçlar veriyoruz ve böylece kişinin daha refah yaşamasını sağlıyoruz. Fakat maalesef bu kür olmuyor, yalnızca semptomların bastırılması oluyor. Tabi modern tıp o zaman kötüdür, hastalığı tedavi edemiyor asla diyemeyiz. Eğer tansiyon düşmese ölümcül komplikasyonlar ortaya çıkacaktır. Bazı bilgisiz insanlar bu bakış açısı ile ilaçları bırakıp anlamsız tedavi yöntemlerine yönelip hayatını kaybedebilmektedir. Buna yönelik yüzlerce örnek de verebiliriz. Melikşah: Aslında ikisi de. Hem geleneksel hem tamamlayıcı kısmı var. Örneğin şuan COVİD-19 salgını var ve benim bir hipotezim var; X ilacı semptomları azaltıp yaşam süresini uzatmaktadır şeklinde. Bu hipotezi doğrulamak için önce ilacı in vitro ortamda test ediyorum. Efikasitesine , potensine , farmakokinetik özelliklerine bakıyorum. Daha sonra hayvan deneyleri ve faz çalışmalarıma başlıyorum. Önce COVID-19 olmayan 100 kişiye ilacı veriyorum. Güvenli mi diye bakıyorum. Sonra ilerleyen fazlarda hasta insanlara uygulayarak etkili mi diye deniyorum. Örneğin sarı kantaron için söyleyecek olursam, önce in vitro çalışmalar yapılmış ve etkisi gösterilmiş. Daha sonra hayvan ve insan çalışmaları yapılmış. Ancak bu denek sayıları çok yüksek değil. En fazla Faz-2 diyebileceğimiz aşamaya kadar gelinebilmiş. O açıdan modern tıbba tam entegre olamamış. Fakat tabi bu çalışmaların daha fazla yapıldığı yerler de olabilir, biz okumalarımızda denk gelmemiş olabiliriz. Çünkü Almanya bunu ilaç olarak kullanıyor. Hatta pek çok bitkisel ürünü standardize edip kullanıyor. Örnek veriyorum, her bir tablet 100 mg. Hiperforin, 30 mg. Hiperisin içermektedir şeklinde etken madde bazlı bir standardizasyon mevcut. Çörek otunu direkt almıyor da bunun içinde 100 mikrogram Timokinon vardır şeklinde sunuyor. Ham maddeyi alıp standardize ederek güvenliği sağlıyor yani. Yan etki profili neyse onu saptayıp yan etkilerden ve aşırı doz etkilerinden kaçınmaya çalışılıyor. Her branşta bu şekilde çalışmalar var aslında. Mesela Hacamat'ın in vitro kültürü yapılamaz. Çünkü bir ilaç değil bir yöntem. Ancak hastaları hasta olmayan insanlarla karşılaştırarak ölçebiliriz. Eğer bir malpraktis yoksa hasta olmayan insanlarda herhangi bir yan etkisi görülmemiş. Sadece nadiren kişinin vücudunun verdiği aşırı tepki sebebiyle cilt üzerinde lezyonlar, büller oluşabilir. Hasta insanlar üzerinde ise, etkili olduğu yönünde de etkisiz olduğu yönünde de çalışmalar mevcut. Hakkında en fazla akademik çalışma olan yöntem akupunktur ve 2002 yılına kadar enerji meridyenleri/kanalları hakkında elle tutulur somut bir bilgi olmadığı için modern tıp camiası tarafından hep mesafeli karşılanmıştır. İçinden çi akan enerji kanalları, Çin tıbbı'nın temelini oluştururken, modern tıpta kan ve lenf damarlarından başka vücudun her yerinde bulunan bir kanal sistemi yoktur. Ama 2002 yılında Kore'de başlayıp Amerika, Çin, Japonya Rusya gibi ülkelerde de yapılan çalışmalarla, kan ve lenf damarlarından farklı bir tübüler sistem olduğu gösterildi. Bu kanalların Akupunktur kanalları olabileceğine yönelik çalışmalar mevcut ve son derece heyecan verici. Ben yakından takip ediyorum. Özellikle tümör metastazlarının açıklanması ve kanser tedavisi ile birlikte organ rejenerasyonu konusunda çığır açabilecek potansiyele sahip bir konu. Çalışmalar yolda gibi görünüyor. Melikşah: Açıkçası bu konu çok suistimal ediliyor. Ben şöyle bir yöntem kullanarak hastaları iyileştiriyorum diyenler var. Belki plasebo etkisi, belki de iyileştirdiklerini sanıyorlar. Böyle iddiası olan çok insan var. Bu yüzden yöntemlere daha temkinli yaklaşmak gerekiyor. İstatistik bilimini kullanıp yöntemin anlamlı olarak doğru olup olmadığına mutlaka bakmak lazım. Elbette tek bilgi kaynağı istatistik değil. Nitekim vaktiyle kalp yetmezliğine beta-blokör vermek inanılmaz bir hataydı. Ama günümüzde tam tersi kalp yetmezliğinde temel ilacımız beta-blokörler. Çünkü tıp değişken bir bilim. O dönemde ortaya atılan hipotez ve destekleyen bulgular ile bugün ortaya atılan hipotez ve destekleyen bulgular uyuşmayabiliyor. Dolayısıyla farklı bir açıdan bakabilmek gerekiyor. Biz apiterapi, hipnoz gibi konularda hiç eğitim görmedik. Fakat bu yöntemlerin etkili olduğunu gösteren akademik çalışmalar var ve gerçekten araştırmaya değer yöntemler. Ben alanında görmüş geçirmiş diş hekimi olan bir hocadan hipnoz konusunu dinlediğimde önyargılı olduğumu fark ettim. Bilmediğim çok şey öğrendim ve bu yöntem ile insanlara faydalı olabileceğimi düşündüm. Yeni bir şey icat edebiliriz, yeni bir yöntem, yeni bir cerrahi alet. Ama daha kolayı, olan bir yöntemi öğrenip uygulamak, insanlara ulaştırmak. İnsan hakkında bilmediklerimiz bildiklerimizden fazladır. Bilmediğimizi bilirsek daha fazla şey bilmeye namzet oluruz. Ama bilmediğimizin farkında değiliz. Zihnimizi tek bir noktaya odaklamak yeni yöntemlerin keşfine engel olup insanlığın zararına olacaktır. Buradaki sözüm hem sadece geleneksel tıpla ilgilenenlere hem de sadece modern tıp ile ilgilenenlere. Modern tıptan kastım da hakkında bilimsel çalışmalar olmasına rağmen geleneksel yöntemlerden uzak kalan tıptır. Yoksa geçmişte kalmak bize yakışmaz, en son buluşlarla ilgilenmemiz gerekir. Sonuçta ne bulunuyorsa insan için bulunuyor. Biraz daha geniş bakıp araştırmalarımızı arttırmalıyız. Örneğin İridoloji diye bir bilim dalı var ve yaptığı şey iris tabakasına bakarak teşhis koymak. Yirminci yüzyılda birkaç bilim insanı iris haritası çizmiş. İrisi çizgilerle ayırıp çeşitli organlarla eşleştirmişler. Gözün her bir noktasındaki farklı işaretlerle hastalıkları ilişkilendiren bir sistematik ortaya koymuşlar. Makalelere baktığımda şöyle 'tek kör' bir çalışma gördüm. İki iridolog çalışmaya alınıyor ve çalışmayı düzenleyenler tarafından teşhisi bilinen hastaların gözlerine bakarak hastaların teşhislerini koymaları isteniyor. Doğruluk oranı yüksek değil ve iki iridolog arasında da çelişkiler mevcuttu. Dolayısı ile bende çok güven uyandırmadığını söyleyebilirim. Ama en azından birkaç çalışma yapılmış, bir adım atılmış. Bunları okuyarak fikir sahibi olmalıyız, yanlış örneklere bakarak konuyu anlayamayız. Melikşah: Düzce Üniversitesi'nde Türkiye'nin ilk GETAT merkezi mevcut. Bununla ilgili hocalar, sertifikasyon programları ve çalışma alanları var. Yine ülkemizde GETAT merkezlerinin sayısı hızla artmakta. Şehrinizdeki devlet ve üniversite hastanelerinde GETAT bölümü olup olmadığını araştırın. Varsa oradaki hocalarla tanışın. Biraz samimiyet kurduktan sonra çalışma yapmak ya da çalışmaya dahil olmak için teklifinizi yapabilirsiniz. Melikşah: M.Ö. 1500 yılında Mısır papirüslerinde hacamat yapıldığına dair bulgular gözlenmiş. Hatta daha da eski tarihlerde Çin ve Arap coğrafyasında da hacamat benzeri yöntemler uygulanmış. Farklı çalışmada farklı tarihler ortaya atılsa da hacamat ve akupunkturun birkaç bin yıllık geçmişi var, milattan öncesine dayanıyor. Bu tarihler insanoğlunun belki de tıpla ilgilenmeye başladığı zamanlardan beri bu yöntemlerin bilindiğini gösteriyor. Özellikle İbn-i Sina bu yöntemleri İslami açıdan da değerlendirip kitaplarına almıştır. İbn-i Sina'nın kitaplarında akupunktur yer almaz ama hacamat, sülük, fitoterapi yöntemleri yer alır. Hacamat ayrıca peygamberimizin sünnetidir. Ondan önce de uygulanıyordu fakat peygamberimizin tavsiye etmesiyle beraber İslam dünyasında büyük bir ehemmiyet kazanmıştır. Fitoterapi de benzer şekilde hadislerle desteklenmiştir. Çörek otu ve sirke ile ilgili hadisler; bal, zeytin ve incir gibi yiyeceklerin Kuran'da geçmesi hem bizde hem de Avrupa ülkelerinde araştırmalar için öncü olmuştur. Melikşah: Dergi bazlı değil ama konu bazlı PubMed, Web of Science, ScienceDirect gibi web tabanlı kütüphanelerde anahtar kelimelerle kolaylıkla makalelere ulaşılabilir. Google Akademik de böyle bir platform ama orada sadece tıp değil botanik, biyoloji, ziraat, veterinerlik gibi başka disiplinlerde de çalışmalar çıkabileceği için istenilene ulaşmak daha fazla zaman alabilir. Konu ile ilgili en fazla atıf alan akademik çalışmalara göre sıralama yapmak istiyorum diyen biri için Web of Science gayet idealdir mesela. Buralarda nasıl arama yapıldığını öğreten eğitimler mevcut, Youtube'dan dahi ilgili eğitimlere ulaşabilirsiniz. Melikşah: Her merkezde ilgili merkezdeki hocaların sahip oldukları sertifikalara göre farklı yöntemler uygulanabiliyor. Bu konudaki öncü merkez Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi oldu. On beş yöntemin hepsinin eğitimi ve uygulaması AYBÜ'de yapılmaktadır. Bir hasta böyle bir merkezden randevu alarak özel sektöre göre daha düşük ücretlerle bu uygulamaları yaptırabilmektedir. Fakat elbette kime hangi tedavinin nasıl uygulanacağını oradaki hekimler belirlemektedir. Kanser hastası biri gittiğinde örneğin proloterapi bu hastaya fayda verir mi, ne oranda verir, olabilecek komplikasyonlar nelerdir gibi soruların yanıtlarını hekim verecektir. Melikşah: Evet kongre henüz iki kez yapıldı. Uluslar arası bir kongre oluyor. Gerek tıp öğrencileri gerek halktan isteyenler katılabiliyor. Kongreler İstanbul'da, nisan aylarında yapılıyor. Konaklamayı herkes kendisi karşılıyor. Bu seneki kongre salgın dolayısıyla iptal edildi. İlgi duyanların ve bilgi almak isteyenlerin katılmasını tavsiye ederim. Melikşah: Halkımız doktor olmayanlara bu yöntemleri uygulatmamalı. İnternetten kolayca GETAT ile uğraşan gerek özel, gerek devlet hastanelerinde çalışan hekimleri bulabilirler. İstismara uğramamak ve daha fazla fayda görmek için bunu göz önünde bulundurmaları gerekir. Tıp öğrencilerine ise şunu söylemek istiyorum. Biz bu yöntemleri öğrenmek ya da yapmak zorunda değiliz ama hangi yöntem hangi hastalığa uygulanır, hangi hastalığa uygulanmaz kanıtlarıyla beraber fikir sahibi olmalıyız. Yoksa halkımız internetten veya başka güvenilir olmayan bilgi mecralarından öğrenmeye çalışırlar. Birisi bize bu konu hakkında fikrimizi sorduğunda bize anlatılmadı dememeliyiz. Türkiye'de de daha fazla uygulanmaya başladığı için mutlaka bilgimiz olmamız gerekir. Ben: Vakit ayırıp değerli görüşlerini paylaştığın için çok teşekkür ederim. Diline sağlık. Melikşah: Bu güzel sohbet için ben teşekkür ederim. Hoca: GETAT ve modern tıp temelde hastalıklara aynı prensiplerle yaklaşır. Koruyucu, tedavi edici ve tedavinin idamesini sağlayıcı uygulamalar yapar. Genel olarak hastalıkların patofizyolojisini incelediğimizde de belli başlıklar karşımıza çıkar. Enfeksiyöz bulaşıcı hastalıklar, kalıtsal hastalıklar, konjenital hastalıklar, metabolik hastalıklar, dejeneratif hastalıklar, kronik inflamatuar hastalıklar, immünolojik hastalıklar, psikiyatrik hastalıklar, neoplastik hastalıklar... Modern tıp nasıl bütün bu hastalıklara multidisipliner yaklaşıyorsa GETAT uygulamaları içinde de bu hastalık etyolojilerinden bir çoğuna etkisi olan uygulamalar ve koruyucu tıp uygulamalarını görüyoruz. Örneğin kendi uygulamasını da yaptığım kupa tedavisi için söylenen en faydalı hacamat, hasta olmadan önce yapılan hacamattır sözü koruyucu hekimlik uygulaması için güzel bir örnek teşkil edecektir. Yine en basitinden fitoterapi şu anki farmakolojinin temellerini oluşturmaktadır ve yukarıda etyolojilerini saydığımız hastalıklar için birçok bitki tedavide kullanılmaktadır. Modern tıpta kullanılan ilaçların birçoğunun muhteviyatında da bitkiler yer almaktadır. Yine sülük tedavisini incelediğimizde sülüğün yüzlerce biyoaktif madde salgıladığı ve bunların antiinflamatuar, analjezik, antioksidan, miyorelaksan, immünomodülatör, antiagregan, fibrinolitik, antiromatizmal etkileri olduğunu görüyoruz ve tedavide bu etkilerinden faydalanıyoruz. Kupa tedavisi ve hacamat uygulaması da çeşitli mekanizmalarla etki ederek analjezik, antiinflamatuar, immünmodülatör, detox etkisiyle birçok hastalığın önlenmesi ve tedavisinde rol oynamaktadır. Aslında buraya kadar hep ortak yönlerinden bahsetmiş olduk. Ayrılan yönleri de, Dünya Sağlık Örgütü'nün GETAT uygulamalarını tanımlarken kullandığı ifadelerde kendini gösteriyor; Fiziksel ve ruhsal hastalıklardan korunma, bunlara tanı koyma, iyileştirme ve tedavi etmenin yanında sağlığın iyi sürdürülmesinde de kullanılan farklı kültürlere özgü teori, inanç ve tecrübelere dayalı izahı yapılabilen veya yapılamayan bilgi, beceri ve uygulamaların bütünüdür der. İşte GETAT bu tanımdaki inanca dayalı olup izahı yapılamayan bilgi, beceri ve uygulamalar yönüyle modern tıptan ayrılmaktadır. GETAT uygulamaları tarih boyunca birçok medeniyette uygulandığı için pek çok kültürden etkilenmiştir. Örneğin günümüzde hala Hindistan, Nepal, Sri Lanka'da da uygulanan Ayurvera Tıbbı; yine Hint felsefesinde ve bazı Asya kültürlerinde metafiziksel ve biyofiziksel enerjinin bağlantı noktası olarak düşünülen çakralar; yine İslam medeniyetlerinde de sıkça kullanılan Hacamat tedavisi ve bunun peygamberimiz Hz. Muhammed tarafından da tavsiye edilip uygulanırken dualar ve ayetler okunması, modern tıpla izah edilemeyecek fakat insanlara maddi ve manevi açıdan iyi gelen uygulamalardır. Hoca: GETAT uygulamalarından bir çoğuna ilgim olmasına rağmen şu an sadece Kupa tedavisi ve hacamat ile sülük tedavisi uygulamaları yapmaktayım. Bu yöntemleri hem aileme ve sevdiklerime hem de hastalarıma güvenle uygulamaktayım. Bu iki tedavi Türkiye'de en çok uygulanan ve bilinen GETAT uygulamaları olarak öne çıkmaktadır. Bu iki tedavinin endikasyonlarına yani hangi hastalara uygulandığına bakacak olursak çok geniş bir skala karşımıza çıkıyor. Hacamat için başlıca myalji, fibromyalji, miyozit, bel fıtığı, boyun fıtığı, lumbalji, spor yaralanmaları, osteoartrit, karpal tünel sendromu, nevralji ve buna bağlı ağrılar, gerilim baş ağrısı, migren, sinüzit, otit, astım, bronşit, uyku bozuklukları, bulantı, kusma ve kabızlık gibi şikayetlerin semptomatik tedavisi için kullanılmaktadır. Ayrıca birçok kronik dahili hastalıkta olumlu etkiler gösterdiği ve tansiyon, şeker, kolesterol düzeyini düşürdüğü gösterilmiştir. Sülük için varis, romatoid artrit, eklem kireçlenmeleri, migren ve gerilim tipi baş ağrısı, vertigo, kulak çınlaması, huzursuz bacak sendromu, tendinit, ekzema, ürtiker, sedef, akne ve anti-aging amaçlı, kronik hepatit, anksiyete, panik atak gibi hastalıklarda kullanılmaktadır. Ayrıca hem kupa tedavisi hem de sülük tedavisi hiçbir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerde de koruyucu hekimlik adına uygulanmaktadır. Hamileler, hemofili hastaları Hemoglobin<9.5 olan anemik kişilere, trombofilebit, kalp hastalığı, kalp yetmezliği olanlar, kanama ve pıhtılaşma bozukluğu olanlar, düzenli kan sulandırıcı kullananlar, aktif veya cerrahi yarası olan bireylere ve doğrudan varisler üzerine hacamat ve sülük uygulaması yapılmaz. Ben hem kendime, hem eşime hem de anne ve babama belli aralıklarla uygulamakta ve uygulattırmaktayım. Daha çok kas ağrılarından muzdarip olduğum için de faydasını görmekteyim. Ayrıca kronik yorgunluk ve fibromiyalji'de de bizzat faydasını gördüğümü söyleyebilirim. Hoca: Açıkçası şu dönemde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de rağbet artmakta ve gelişmeler yaşanmaktadır. Öncelikle yasal zemininden bahsedersek 21 Haziran 2012'de Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde GETAT Uygulamaları Daire Başkanlığı kurulmuştur 27 Ekim 2014 yılında 29.158 sayıIı ilan ile resmi gazetede GETAT uygulamaları yönetmeliği yayınlanıp yürürlüğe girmiştir. Sağlık Bakanlığı'nın 02.10.2015 tarihli 840 sayılı onayı ile sertifikasyon programları başlatılmış, hekimler ve diş hekimlerine 15 farklı GETAT uygulaması ile ilgili sertifikalar verilmeye başlanması uygun görülmüştür. Ayrıca GETAT uygulamaları klinik araştırmaları hakkında yönetmelik yayınlanarak bununla ilgili hukuksal altyapı da oluşturulmuştur. Konunun kanıta dayalı zeminde ilerleyebilmesi için de pek çok Üniversite ve Eğitim Araştırma Hastanesinde GETAT Uygulama Merkezleri kurulmuş, konuya yönelik ar-ge ve eğitim çalışmaları da verilmeye başlanmıştır. Yine GETAT Anabilim Dalları da kurularak yüksek lisans ve doktora programları açılmaktadır. Ayrıca ülkemizde Cumhurbaşkanlığı himayesinde ve Dünya Sağlık Örgütü teknik sponsorluğunda bu yıl üçüncüsü düzenlenecek olan Uluslararası GETAT kongresi ve Fuarı hem ülkemiz için hem de dünyada bu alanda çok önemli bir gelişmedir. Ben: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkürler hocam. Okuyucularımız sizi İnstagram'dan @doktordanhacamat adresi üzerinden takip edebilirler. Hoca: Bana bu fırsatı tanıdığınız ve okurlarınızla buluşma şerefine eriştirdiğiniz için ben teşekkür ederim. Tıp öğrencileri için ufuk açıcı olan faydalı bir yazı olmuş, tebrikler.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ruhsal-saat-tamircisi-kitap-incelemesi-lidya-nasman/", "text": "Kitabı elinize aldığınızda etkileyici bir arka kapak yazısıyla karşılaşıyorsunuz. Konusu ise çok daha ilginç. Geçirdiği trafik kazası sonucunda ölüme yakın deneyim yaşayan Alef, uzun süre psikolojik tedavi görür, ancak sanrılarından bir türlü kurtulamaz. Kendini en çaresiz hissettiği dönemde Ruhsal Saat Tamircisi ile tanışır. Reenkarnasyona hiç inanmamasına rağmen delirmediğini ona kanıtlayabilecek birine duyduğu ihtiyaç o kadar yoğundur ki tüm yaşadıklarını anlatmaya başlar. Kafasına takılan tüm sorulara yanıt buldukça ruhunu tamamen açar. Kitap üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Alef, geçmiş zamanda Nazi Almanya'sında bir Yahudi'dir. Savaş sırasında kimlik değiştirir, Nazi subayı olarak Rus cephesinde görev alır. Savaşın kirli yüzüne bire bir şahit olur. Toplama kamplarında bile bulunur. Bir Yahudi olarak kamplarda işkence görmek yerine sahte bir kimlikle orada bulunmanın vicdanı yükü, hayatta kalma iç güdüsü ile birbirine karışır. İkinci Dünya Savaşı ve Hitler hakkında da hiç bilmediğiniz gerçeklerin tokat gibi yüzünüze çarptığı bir geçmiş kurgusu ustaca işlenmiş. İkinci bölümde, şimdiki zamanda Türkiye'de yaşayan bir kadının hayatındaki zorluklar kaleme alınmış. Özellikle Türk Kürt sorunu ve ülkemizdeki ırkçılığın, fikir ve mezhep ayrılıklarının boyutları anlatılmış. Bu bölümde Alef, yaptığı evlilik sonucu kötü günler yaşayan ve psikolojisi iyice bozulan bir kadını intihara sürükleyen sebepleri ve kalbi durup yeniden hayata döndürüldükten sonra iyice içinden çıkılmaz bir hal alan hayatını terapiler sırasında Ruhsal Saat Tamircisi'yle paylaşır. Reenkarnasyon, doğar doğmaz ölen çocuklar, var oluş sebebimiz, sonu gelmeyen kötülükler gibi hepimizin kafasını kurcalayan soruları Ruhsal Saat Tamircisi 'ne yöneltir. Terapiler yalnızca iyileşmesine değil, dünyaya çok başka gözlerle bakmasına sebep olur. Üçüncü ve son bölüm ise gelecek zamanda işlenmektedir. Hayallerinizin çok ötesinde bir bilimkurgu örneğine şahit olacağınız bu gelecekte, sosyal medya ve internet tamamen hayatlarımızdan çıkacak, evcil hayvan sahibi olmak ise en büyük lüks sayılacaktır. Dünyayı değiştirmek isteyen bir genetik mühendisinin bunu ırkçı olduğu için mi yoksa insanlık adına mı yaptığı uzun süre kafanızı kurcalayacaktır. Gelecek bölümünde, bilim ve spiritüellik birlikte ele alınarak Einstein ve daha birçok bilim insanının dinler, kuantum fiziği ve reenkarnasyon hakkındaki görüşlerine de ustaca yer verilmiş. Ruhsal Saat Tamircisi'ne yalnızca bir roman demek haksızlık olur. Derin araştırmalar sonucu ortaya çıkan bu eser; içinde tarih, felsefe, psikoloji, bilim, sosyoloji ve hatta teolojinin yer aldığı çok geniş kapsamlı bir başucu kitabı dersek abartmış olmayız. 20 Ağustos 1979'da İstanbul'da doğan Lidya Nasman, İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunudur. Eğitimine, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi'nde Felsefe okuyarak devam etmektedir. 2012- 2015 yılları arasında Cezayir, 2015'ten 2020 yılına kadar Etiyopya'da yaşamıştır. Uzun süredir Afrika'nın gizemini deneyimlemeye fırsat bulan yazar, 2021'de ise Tanzanya'ya taşınmıştır. Etiyopya'da yaşadıklarından ilham alarak hislerini kaleme dökmeye başlamıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/rumeli-eskiyalarinin-tufekleri-tufek-tarihinden-bir-kesit/", "text": "Balkanlar ve Yunanistan'ı kapsayan bu coğrafya çağlardan beri eşkıyasıyla meşhurdur, ki bunlar hep işlemeli, türlü türlü tüfek ve silahla resmedilirler. Peki bu silahların ismi cismi nedir? Bu yazı bunu inceleyecek. Evvela bu yörenin silahları neden böylesine şekil ve işlemede fark gösteriyordu, ona biraz kafa yoralım. Tehlikeli, kan davalarının, haydudun hasmın bol olduğu bir yer. İnsanlar servetlerini üzerlerinde bulundurmak zorunda oluyorlar. Bu servet de dostları olan silahlara yansıyor. Kısaca bir nevi şatafat ve silaha saygı belirtme yolu. Yörenin türkülerinde eşkıyalar eğer silahları onlara yardımcı olursa, onları gümüş, altın ile işleyeceğini söylerler. Neyse, işin sosyokültürel ve coğrafi farklarına daha eğilebiliriz ama konudan sapmayalım. Başlayalım. Osmanlı'da başta 'ejderdehan', yani ejder ağızlı namlu popülerken, 17. yüzyıl gibi 'karanfil' namlular popülerleşiyor. Bu da Rumeli coğrafyasında 'karanfilka' ve 'kariophili' olarak anılan tüfeklerin çoğalmasına ve yayılmasına sebep oluyor. 1. Resim Ejderdehan, 2. Karanfil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/rusvet-verilemeyen-tek-osmanli-burokrati-mehmet-emin-ali-pasa/", "text": "Osmanlı'nın en bitap vakitlerinde sayısız devlet görevleri ile birlikte beş defa sadrazamlık, yedi defa hariciye nazırlığı ve hatta bazen ikisini birlikte yapacak olan Mehmet Emin Ali Paşa; 1815 yılında bitkin bir evde dünyaya gözlerini açtı. Fakir bir ailenin çocuğuydu. Babası Mısır Çarşısı'nın kapıcısıydı. İleride kendisiyle kapıcının oğlu diyerek dalga bile geçeceklerdi. Kısa boylu, çelimsiz, yorgun bir vücuda sahipti. Lakin bunların önemi yoktu çünkü o zeki, çalışkan birisiydi. Mahalle mektebinde okudu, Arapça dersleri aldı. 1830 yılında Divan-ı Hümayun katipliğine girdi (15 yaşında oluyor). Burada çalışırken 2 sene içerisinde Fransızcayı kendi kendine öyle bir öğrendi ki sonraları tercüme odasına alındı. Asıl ismi Mehmet Emin olsa da orada kendisine büyük ve yüce anlamına gelen Ali ismi verildi. Zannediyorum 15 yaşında katipliğe giren Mehmet Emin'e oradakiler Ali ismini boşuna vermiş olamazlardı. Daha sonraları Viyana Elçiliği, Londra Elçilikleri, İzmir ve Bursa Valilikleri gibi birçok göreve atanacak olan Mehmet Emin Ali Paşa, devlet basamaklarını hızla çıkacak ve döneminde sözü padişahtan bile daha çok geçen kişi olacaktır. Zaten kendisi II. Mahmut, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde yaşamıştır. Bu üç dönemi yaşayan birisinin tecrübeli olduğunu belirtmeye lüzum görmek bile abestir. İleriki dönemde tek dostu gibi olacak olan Fuat Paşa ile birlikte Tanzimat'ın mimarı olan Koca Mustafa Reşid Paşa'nın himayesinde yetişenlerdendi. 37 yaşında Sultan Abdülmecid ona sadrazamlık verecek, bu kadar genç yaşta sadrazam olması onu bile şaşırtacaktır. 1 ay geçmeden görevden alınacaktır. Ali Paşa, devletin saygınlığına son derece dikkat ederdi. Asil bir adamdı. Lakayt ve absürt hareketlere hiçbir zaman tahammül etmezdi. Sadrazam olduğu dönemler içerisinden birinde Sultan Abdülaziz kendisini gece kıyafetiyle karşılamıştı. Bunun üstüne Ali Paşa hemen dışarı çıkıp yüksek sesle -padişahın duyabileceği şekilde- mabeynciyi Hünkarımız istirahat buyururken beni niye içeri soktun? diyerek azarlamıştı. Buradaki ikaz, yüksek sesle azarlanan mabeynci değil padişahın bizzat kendisiydi. Politik ve diplomatik dehası sayesinde dünyada ün kazanmıştı. Siyasi nota yazma kabiliyetini herkes takdir ederdi. Batı'nın bütün diplomatları ona karşı saygılılardı. Fransa İmparatoru III. Napolyon keşke Ali Paşa gibi bir hariciye nazırım olsaydı diye yakınırken aynı zamanda kendi delegelerine Avrupa ile ilgili bir karar alacağınız zaman bir kere de Ali Paşa ile görüşün diyordu. Diplomaside kullandığı Fransızca bütün diplomatlarca hürmetle karşılanacaktı. Ünlü bir Fransız edebiyatçısı, şairi ve politikacısı olan Alphonse de Lamartine; Ali Paşa'nın Fransızcasının bu kadar iyi olmasının nedeninin Fransa'da okuması olduğunu söyleyecekti. Kendi kendine, yoksulluk içinde öğrendiği Fransızcayı bir tarafa bırakırsak, Lamartine bu sözü söylediğinde Ali Paşa'nın Fransa'yı görüp görmediği bile şüphelidir. Fransızcasından dolayı onu gören diplomatlar Türk olduğuna ihtimal dahi vermezler. 1856 Islahat Fermanı'nın baş mimarıydı. Gayrimüslimlere birçok haklar tanımıştı. Bu politikası aslında Osmanlı'ya karşı dış müdahaleleri engellemek içindi. Lakin bu hakların verilmesiyle etrafında büyük bir muhalif çevre oluştu ve ağır eleştirilere maruz kaldı. Denilebilir ki dönemin ikinci ismi olan Fuat Paşa'dan başka dostu yoktu. Kırım Savaşı'nı sona erdiren 1856 Paris Antlaşması'nın en etkili ismiydi. Bu antlaşmada Osmanlı'yı resmen o zamanın Avrupa Birliğine sokmuştur. Osmanlı Devleti Avrupalı devletlerden sayılacak ve toprak bütünlüğüne saygı duyulacaktı. Paris Antlaşması'na Osmanlı'nın imzasını atan Ali Paşa, kapitülasyonları da kaldırmaya çalışacak lakin başarılı olamayacaktır. Ayrıca yabancı sermaye girişini engellemeye çalışacaktır. Önceden çıkan ve kendi eseri olan Islahat Fermanı'nı bu antlaşma ile Avrupalı devletler tanıyacaktır. Gayrimüslimlere haklar tanıyarak diğer devletlerin Osmanlı'nın iç işlerine karışmasını engelleyeceği düşüncesiyle bir Osmanlıcılık siyaseti güdüyordu. Bu politikası dönemin çoğu siyasetçisi tarafından son derece ağır olarak eleştirilecekti. Hatta onun hocası ve Tanzimat'ın kurucusu olan Mustafa Reşid Paşa bile kendisini sertçe eleştirecekti. Aynı yıl sadrazamlıktan azledilecek, 2 yıl sonra tekrar sadrazamlığa alınacaktır. Kırım Savaşı'ndan dolayı ortaya çıkan ekonomik problemleri çözmek adına yeniden saray harcamalarını kısacak ve bu yüzden bir kez daha azledilecektir. Abdülmecid'in ölümünden sonra Sultan Abdülaziz'in tahta geçmesiyle tekrar sadrazamlığa alınacaktı. Tavizkar dış politikası nedeniyle Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi isimlerce eleştirilecekti. Daha sonraları Ali Paşa'nın çıkaracağı bir kararnameden dolayı bu muhalifleri Fransa'ya kaçacaklardı. Aslında bütün ömrü boyunca gayri-müslimlere haklar vermeye çalışarak iç siyaseti bağımsızlaştırmaya çalışmış, dini ve ekonomik konularda bağımsız bir Osmanlı düzeni kurmaya çalışmıştır. Yani Osmanlıcılık politikası gütmüştür. Fakat bırakın bütün muhalifleri, kendi padişahı olan Sultan Abdülaziz bile onu sevmiyordu. Ali Paşa ise çok yalnızdı. Etrafında yeterli kadro yoktu. Tabiri caiz ise bütün devletin yükü kendisiyle Fuat Paşa'nın omuzlarına yüklenmişti. Bunca ağırlık ve yükün altında kalan, sayısız devlet görevlerinde uğraşan Mehmet Emin Ali Paşa, 1871 yılında yani 57 yaşında hastalanıp veremden yatağa düşecek ve aynı yıl vefat edecektir. Süleymaniye mezarlığına gömülecektir. Cenazesinde Nasıl bilirdiniz? sorusuna tek bir kişinin bile ses çıkarmadığı Mehmet Emin Ali Paşa'nın değeri sonraları anlaşılacaktır. Bütün eseri boyunca Ali Paşa'yı eleştirdiği Zafername Tahmisi ve Şerhi eserinin yazarı Ziya Paşa; mezarı başına gelip saatlerce ağlayacak, duyduğu hicaptan ötürü ailesine sahip olduğu altınlardan verecektir. Ölümünden sonra Otto von Bismarck -belki onun marifeti bana da geçer diye- Ali Paşa'nın yazı takımlarını satın alacaktır. Onun ölümüyle Tanzimat devri sona erecek ve II. Abdülhamid dönemi başlayacaktır. Bugün bile; yürüttüğü siyasi politikayı sevenleri olduğu kadar sevmeyenleri de bulunan Mehmet Emin Ali Paşa'nın dehasını, kabiliyetini ve başarısını hiç kimse inkar etmeye cüret edemeyecektir. Namuslu adam ihtiyacımıza hızır gibi yetişen ali paşa'yı tanıttığınız için teşekkürler. Ne yazık ki Ali Paşa gibiler günümüze yetişemiyorlar. Ancak, günümüzün insanları, kendi tarihlerinin parlayan şahsiyetlerini okuyarak, öğrenerek ve ders çıkararak yollarını doğru bir şekilde aydınlatabilirler. Hata yapa yapa ders çıkarma lüksleri bulunmayanlar, başka insanların yanlışlarından yahut doğrularından ders çıkarmalıdırlar. Güzel yorumunuz için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/rusya-acisindan-jeopolitik-mucadelenin-alani-karadeniz/", "text": "Karadeniz bölgesi giderek daha fazla jeopolitik ve jeoekonomik mücadelenin bir konusu oluyor. Bu durum, Avrupa ile Asya'yı birbirine bağlayan bir bağlantı olarak bölgenin bir çeşit köprü veya kavşak olmasından kaynaklanıyor. Rusya, Güney Avrupa ve Ortadoğu arasında yer alan ve Akdeniz ve Orta Avrupa ile bağlantı sağlayan Karadeniz, bir bölgesel önemden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Gerçekte, stratejik önemi sürekli büyüyen bir yer olarak Karadeniz bölgesi, bir jeopolitik ekseni yansıtmaktadır. Karadeniz, bölgesel ve bölge dışı aktörlerin sürekli dikkatini çekmiş; uluslararası ilişkiler dahilinde önemli ve çeşitli tarih dönemlerinde ise belirleyici bir rol oynamıştır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Rusya'nın bölgedeki pozisyonu zarar gördü. Esasında bu durum Sovyetlerin Karadeniz donanmasının altyapı ve ilgili endüstriler de dahil olmak üzere Rusya ve Ukrayna olarak ayrılmasından kaynaklanıyordu. Diğer yandan, her iki ülke için de ekonomik ve siyasi bir belirsizlik dönemi vardı ve bu durum, Rusya'nın hakim olduğu Karadeniz bölgesindeki donanmanın savaş yeterliliğinde bir düşüşe neden olmuştur. Bunun sonucu olarak Rusya, bu yüzyıl boyunca ilk kez Karadeniz bölgesinde askeri güç dengesini kaybetti. Bölgedeki diğer ülkelerin güç kazanması, Rusya'nın Karadeniz üzerindeki askeri ve siyasi etkisinin azalması sonucunda olmuştur. NATO, bu bölgeye uzun süredir ilgi duyuyor ve burada uzun süredir aktif bulunuyor. SSCB'nin dağılması ve 2014 yılındaki Kırım bağımsızlık oylaması arasındaki süreçte, Kırım Ukrayna'nın ve Rus Karadeniz Filosu'nun bir parçasıydı. Fakat Ukrayna'dan kiralanan deniz üslerine bağımlı olan Rus Karadeniz Filosu, yavaş yavaş ölüyordu ve bu dönemde Türkiye bölgedeki etkisini belirgin bir şekilde güçlendirdi. Bir NATO üyesi olarak Türkiye, büyük bir orduya ve o dönemde bölgede düzenli olarak modernize edilen en güçlü donanmaya sahipti. Türkiye, Karadeniz'de yeni üsler kurmak da dahil olmak üzere bu konuda alt yapısını geliştirdi. Teknik ekipman geliştirmelerinin yanı sıra askeri personelini eğitme konusuna hız verdi. Karadeniz'de Türkiye tarafından gerçekleştirilen askeri tatbikat ve manevraların sayısı sürekli artmaktadır. Lakin bu durum Mart 2014 yılında değişti: Kırım, Rusya ile yeniden birleşince, yeniden ülkenin güney stratejik karakolu oldu ve Rusya kendi filosunu ve alt yapısını modernize etmeye başladı. Ancak birçok problem henüz çözümlenmedi. Özellikle, Rus Karadeniz Filosu, hala Sovyet döneminin kısıtlı deniz yeteneklerine sahip kıyı filosu olarak kalmaya devam ediyor. 2018 yılı itibariyle, filonun 37 adet gemisi hala 1991 yılından öncesine aittir ve bunların değişmesi gerekmektedir. Lakin yeni devriye gemilerinin göreve alınması durumu, eski Ukrayna gemilerinin motorlarını yenileriyle değiştirecek yeni tedarikçiler bulmak ihtiyacı nedeniyle zor çözülecek bir durumdur. Tabii ki, bu arka plana karşı NATO'nun Karadeniz'de artan aktivitesi Rusya'yı mecburen endişelendirmektedir. NATO'nun bu bölgedeki askeri faaliyetleri şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bölgenin askeri ve siyasi manzarasını olumsuz yönde etkileyecek ve bölgenin mevcut sıkıntılı güvenlik sorunlarını daha da karmaşık hale getirecektir. Ukrayna ve Gürcistan'a dair Avro-Atlantik beklentileri konuşmaya gerek yoktur. NATO'nun bir zamanlar Ukrayna ve Gürcistan'a sunduğu açık kapılar süresiz olarak kapatılacak. Güney Doğu Ukrayna'da bitmeyen anlaşmazlıklar, Ukraynalı yöneticilerin Kırım'ı topraklarına katma konusundaki istekleri ve Gürcistan hükümetinin Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlığını tanımayı reddetmesi; bu ülkelerin NATO üyesi olmaya dair umutlarını azaltmıştır. Lakin, bu ittifaka resmi olarak dahil edilmelerine gerek yoktur. Şu anda NATO, çok işlevli bir askeri organizasyondur. Soğuk Savaş'ın bitişiyle birlikte NATO; genişledi, dönüştü ve özellikle ekonomik, bilimsel ve bilgisel anlamda askeri olmayan karakterde yeni bir özellik kazandı. Örneğin, 1999 yılından beri ekonomik işbirliği çerçevesinde eski askerlerin dil eğitimine yönelik ortak bir Ukrayna-NATO projesi yürütülmektedir. Ukrayna bakanlık temsilcileri için ekonomi, savunma ve finans gibi konularda askeri bütçenin hazırlanması ve uygulanması üzerine yıllık kurslar düzenlenmektedir. Ukrayna ve NATO arasındaki bilimsel ve teknolojik işbirliği; biyoteknoloji, bilgi teknolojisi, teknolojik gelişim ve materyaller, endüstri, enerji üretim teknolojisi ve çevre koruması gibi konularda gelişiyor. Askeri işbirliği de gelişiyor. NATO üyesi olmamalarına rağmen Ukrayna ve Gürcistan, NATO'nun birtakım operasyonları içerisinde yer almışlardır. 1999 yılında Gürcistan, Kosova Güçleri'ne barış gücü göndermiştir. 2004 yılında ise Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü aracılığıyla NATO ile işbirliğine başlamıştır. 1990'lı yıllarda Ukrayna, Bosna Hersek'te IFOR ve SFOR ile ve Kosova'da IFOR görevlerinde NATO'yla birlikte çalıştı. 2003 yılından beri bir Ukrayna askeri birliği Irak'taki Koalisyon Güçleri'nin aktivitelerinde yer almıştı. 2007 yılında Ukrayna, ISAF görevinin bir parçası olarak Afganistan'da görev almıştır. 2005 yılında ise NATO'nun Aktif Çaba Harekatı'na katıldı ve ayrıca NATO'ya üye birtakım ülkelerle birlikte bireysel olarak Blackseafor ve Karadeniz Uyumu Harekatı projelerinde yer aldı. Bütün bunların hepsi 2014 yılından önce oldu. Bu işbirliği, Ukrayna'daki darbe girişiminden sonra daha da arttı. Ancak ne Ukrayna'nın ne de Gürcistan'ın NATO'ya üye olmasına gerek yok. Üye olmamalarına rağmen bu blok ile birlikte yıllardır aktif şekilde ilişki kuruyorlar. Rusya, Karadeniz ve Akdeniz'deki deniz kuvvetlerinin varlığını güçlendirme yoluyla NATO'nun Karadeniz bölgesindeki varlığına cevap vermelidir. Bu ise, birtakım ilgili sorunların çözümü ve öncelikli olarak lojistik problemlerin çözümü gibi Rus Donanması'nın modernizasyonu ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Buna ek olarak, Rusya'nın, yerkürenin stratejik olarak önemli bölgelerinde konumlanmış donanma üsleri olarak adlandırılan ve Rus gemilerinin tedarik ve tamir problemlerini çözmeye yarayacak olan güvenli yer konseptine geri dönmesi gerekiyor. Lojistik tesis olarak adlandırılan bu yapılar, filoların stratejik uzaklıklardaki operasyonel görevlerini çözebilmelerini sağlıyor. Bu nedenle, yurtdışındaki askeri üslerin varlığı, herkese ait bir alışkanlığın tekrarı değil, acil bir ihtiyaçtır. Çeviri Notu: Bu yazı, Putin'e oldukça yakın ve Rus Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı olan Moskova merkezli düşünce kuruluşu Valdai Discussion Club'tan çevrilmiştir. Rus yönetiminin Karadeniz'e dair bakış açısını kısaca anlayabilmek, Rusya'nın Karadeniz çerçevesindeki Ukrayna ve Gürcistan'a yönelik emellerini nispeten kavrayabilmek ve bölgedeki NATO'ya bakış açısını kısaca öğrenebilmek amacıyla çevrilmiştir. Rusya hiç bir zaman tarihi emellerinden vazgeçmedi! Bütün bunları gerçekleştirmek için de karadeniz adeta bir mutfak orası olmadan Rusya nefes alamaz. Boğazları da alabilse en büyük hayali gerçekleşir. sonnot: Türkiye'nin de artık çok güçlü bir donanamksı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/s400-fuzeleri-nedir-turkiye-icin-onemi-nedir/", "text": "S-400, Rusya tarafından üretilen bir füze savunma sistemidir. Karadan hava araçlarını imha etme amacıyla geliştirilmiştir. S-400; savaş uçakları, radar tespit ve kontrol uçakları, keşif uçakları, stratejik ve taktik uçaklar, taktik, operasyonel-taktik balistik füzeler, orta menzilli balistik füzeler, hipersonik hedefler ve diğer gelişmiş hava saldırısı araçlarını imha etmek üzere tasarlandı. S-400'lerdeki mevcut teknolojinin yüzde 70 ile 80 i bir önceki model olan S-300'den alınmış. Alınan özellikler arasında füze depolama sandıkları, fırlatma rampaları ve radarlar bulunuyor. S-400'ler her hedefe iki füze kilitleyebiliyor. Eş zamanlı olarak da 80 hedefi vurabiliyor. En fazla 3 bin 500 kilometre uzaklıktan fırlatılan orta menzilli balistik füzeleri imha edebiliyor. Sistemde yer alan bir füze yaklaşık 1.8 ton. Uzunluk 8 metre ve çapı da 50 santimetre. 145 kiloya kadar da savaş başlığı taşıyabiliyor. NATO üyesi Türkiye'nin S-400 satın almasına sıcak bakmayan ABD yönetimi ise S-400'lere alternatif olarak Patriot sistemlerinin Türkiye' ye satılmasını öneriyor. Fakat Türkiye, 2013'te ABD'den Patriot füze savunma sistemi alımını görüşmüş ancak ABD'nin Patriot'ların teknik özelliklerini Türkiye ile paylaşmayı reddetmesi ve sistemin yüksek maliyeti nedeniyle Ankara farklı ülkelerden hava savunma sistemi satın alımı için çalışmalarını başlatmıştı. Rusya'nın fiyat, teslimat, ortak üretim ve teknoloji transferi noktasında Türkiye'nin beklentilerini karşılamasının ardından Ankara, S-400 satın alım çalışmalarına olumlu yaklaştı. Siyasi hamleler bu alışverişin başlıca sebebini oluşturmakta. Rusya ürünlerini satacak bir pazar bulmak istiyor. Türkiye S-400 alınca diğer ülkeler için de çekici hale gelecek. Rusya daha çok alıcıya ulaşmış olacak. Bizim açımızdan baktığımız zaman da çeşitli hava savunma araçlarımız halihazırda bulunmakta. Ülkemizin konumunu göz önüne aldığımız zaman yarın ne olabileceği hakkında tahmin yürütmek gerçekten çok güç. S-400'ler tamamen savunma sistemi yani saldırı kabiliyeti yok. Sadece topraklarımızı savunma amaçlı aldığımız bu sistem neden diğer ülkeleri rahatsız ediyor anlayabilmiş değilim. Türkiye egemen bir ülkedir ve hiçbir devletin baskısıyla karar alacak değildir. Rusya, daha önce Bulgaristan, Yunanistan, Hırvatistan, Slovenya gibi NATO üyesi ülkeler dahil yaklaşık 20 ülkeye S-300 satarken, S-400'lerin ilk müşterileri ise Belarus (2016) ile Çin (2018) olmuştu. Rusya'nın S-400'leri satmak istediği ve bir kısmıyla mutabakata vardığı Türkiye dışındaki diğer ülkeler ise Hindistan ve Suudi Arabistan. Bu kapsamda, S-400 satın alımıyla ilgilenen Hindistan, geçen yıl Rusya ile 5 milyar doları aşan değerde 5 adet S-400'ün satış sözleşmesini imzaladı. NATO üyesi olan Bulgaristan ve Yunanistan bir önceki sürüm olan S-300'leri kullanmakta. Lakin birçok kişi Yunanistan örneğini verirken bu olayın Türkiye'nin sert çıkışıyla ilgili olduğunu unutuyor. Kıbrıs'a alınacak olan ve ön ödemesi yapılmış S-300'ler Türkiye'nin tepkisi sebebiyle mecburen Yunanistan'a aktarılmış idi. Rusya'nın en gizli sanayi kuruluşu olan Almaz-Antey bilim ve araştırma şirketinin eski yöneticisi, Rus askeri-sanayinin ürettiği S-300 Favorit ve S-400 Triumph füze savunma sistemlerini üreten Azerbaycan asıllı bir Türk olan İgor Aşurbeylidir. Konu ile ilgili sosyal medyadan paylaşımda bulunan Rusya Araştırmaları Enstitüsü de S-400'leri üreten bir Türk olduğunu biliyor musunuz? İgor Aşurbeyli, Rusya'da köken olarak Azerbaycan Türk'ü bir bilim adamıdır. S-300 ve S-400'lerin üreticisidir denildi. S-400'lerin teslimatı başlanmış durumda. Peyderpey uçaklar ile Moskova'dan parçaları gelmekte. Burada parçaları birleştirilecek. Füzeler ise ilerleyen günlerde deniz yolu aracılığıyla gelecek. Ekim ayı itibarı ile konuşlanmaya başlayacak. Hangi noktalara konumlanacağı ile ilgili net bir bilgi henüz yok. Ülkemize hayırlı olması dileğiyle.... Türkiye neden S400 aldı tarışması çok su götürüyor ve bir paragrafla anlaşılabilecek gibi değil. Bu olayın askeri yönden savunmak çok mantıklı değil çünkü S400 tercihi oldukça siyasi bir tercih. Türkiye'nin Patriot'ları almama gerekçesi teknoloji transferinin gerçekleşmeyecek olmasıydı fakat Türk kamuoyu ilginç bir şekilde bunu S400'ler adına göz ardı ediyor. Türkiye S400 anlaşmasına göre yine teknoloji transferi gerçekleştiremeyecek. Türkiye dış politikada bağımsız olmak amacıyla S400 aldığını belirtse de bunun bir bağımsızlıktan öte Rus bağımlılığına evrildiği bir gerçek. Her ne kadar Türk medyasında bu konu ahkkında aksi yönde bir fikir beyan edildiği zaman tüm oklar üzerinize çevriliyor olsa da bu gerçeklik birçok yerde oldukça sessiz bir biçimde konuşuluyor. Türkiye Rusya'ya enerji yönünden ciddi bir şekilde bağımlı. Eğer askeri yönden de bağımlı olur ise bu Rusya'nın Türkiye üzerinden çift taraflı elini güçlendirmiş olacak. Türkiye'nin bu hamlesiyle birlikte Güney Kıbrıs'a olan silah ambargosu kaldırıldı. ABD senatosunun yeni hazırlıkları Orta Doğu'da artık Türkiye yerine Yunanistan ile işbirliği yönünde. Bu da F-35 programından Türkiye'nin çıkarıldıktan sonra bir misilleme olarak Yunanistan'ın alınabileceği ihtimalini doğuruyor. Türkiye CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kalacak. Her ne kadar Trump'a güvenen bir kamuoyumuz var ise de Trump'a güvenilmemesi gerektiğini birçok kez gördük. Trump yaklaşan seçimlerde elini kuvvetlendirmek için eski Obama yönetimini hedef alıyor. Esasında uzlaşmacı söyleminin arkasında yatan sebep bu. Fakat hem Pentagon hem de Kongre Türkiye'ye yaptırım uygulanmasını istiyor ve bu kaçınılmaz bir şekilde olacak. Ayrıca Çin'e 9 ay gecikmeyle giden CAATSA'nın Türkiye'ye daha hızlı gelebilme ihtimali, NATO üyesi olması sebebiyle oldukça yüksektir. Ayrıca Güney Akdeniz'deki ihtilaflı konular yüzünden AB ambargosunun yanına bir de CAATSA yaptırımlarının gelmesi Türkiye'yi ağır bir yükün altına sokabilir. Bunlar ek olarak, Türk-Rus ilişkilerinde her şeyden öte şuanda yalnızca kafdağının görünen yüzü belli oluyor. Bu ilişkileri ilerleyen günlerde neler bekliyor kimse tahmin edemiyor. İç politikanın büyük ölçüde dış politikamızı etkilediği bugünlerde S400'lerin ülkemize kesinkes yarar getireceği konusu oldukça tartışılabilirdir. Sonuç olarak, S400'lerin satın alınması Türkiye'ye bir fayda sağladı mı, Türkiye bağımsızlaştı mı, bu ABD'ye karşı bir dik duruş mudur; gibi soruların cevabını verebilmek için oldukça erken. Apaçık bir şekilde belli olan tek şey var. O da şudur ki bu olayların en büyük galibi Rusya'dır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sabahattin-ali-kimdir-yasantisi-ve-olumu/", "text": "Sabahattin Ali Türkiye'nin yetiştirdiği önemli yazarlardan birisidir. Aynı zamanda öğretmendir. 25 Şubat 1907 tarihinde, bugün Bulgaristan sınırları içindeki Gümülcine kazası Eğridere köyünde doğdu. Babası, bir piyade yüzbaşısıydı bu yüzden görev yeri sık sık değişiyordu ve Ali, çocukluk yıllarında İstanbul, Çanakkale, Edremit gibi çeşitli şehirlerde yaşadı ve çeşitli okullarda okudu. İlköğrenimini Üsküdar, Çanakkale ve Edremit'te yaptı (1921). Balıkesir Muallim Mektebi'ni bitirdi (1927). Aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkolulu'na öğretmen oldu. Edebi kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıttı ve kendisinden sonraki cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür haline geldi. Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıktı; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle destekledi. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanları Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin takdirini toplayarak hem 20. yüzyılda hem de 21. yüzyılda etkisini sürdürdü. Hayatının son yıllarında Türk milliyetçileriyle yaşadığı tartışmalarla da öne çıktı, özellikle Türkçü-Turancı yazar Nihal Atsız ile yaşadığı gerilim giderek artarak Irkçılık-Turancılık davasının bir parçası oldu. Bu dönemde Aziz Nesin'le beraber çıkardığı Markopaşa dergisinde siyasileri eleştirmesi yüzünden çeşitli davalarla uğraşmak zorunda kaldı. Hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği bir dönemde Türkiye'den ayrılmak istedi ve Bulgaristan sınırını geçmek isterken kendisine kaçma girişiminde rehberlik eden Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü. Sabahattin Ali'nin Edirne'ye gitmekteki amacı peynir taşımak değil, Bulgaristan sınırını aşarak Avrupa'ya ulaşmaktı. Kendisine yasal yollardan pasaport verilmediği için kaçak yollarla bu amacına ulaşmaya çalıştı. Bulgaristan sınırını denemeden önce de Suriye sınırından kaçmak istedi fakat başarılı olamadı. Avrupa'ya kaçmak istediği dönemler ise hakkındaki davaların aleyhinde seyrettiği zamanlardı. Evinde kaldığı Mehmet Ali Cimcoz'la vedalaşırken asıl amacını söylemedi. Çünkü Cimzoz'un Milli Emniyet Hizmetleri ajanı olduğundan şüphelenmekteydi. Avrupa'ya kaçış için kendisine yardım edecek kişi Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'nden Berber Hasan'dı. Berber Hasan, Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'le tanıştırdı. Sabahattin Ali'ye rehberlik edecek Ali Ertekin eski bir subaydı ve silah çalmak suçundan ordudan ihraç edilmişti. Sabahattin Ali ve Ali Ertekin tanıştıktan bir süre sonra Kırklareli'ne doğru kamyonla yol aldılar. Kamyonda ilk başta üç kişi olsalar da daha sonradan şoför Salim'i bırakıp beraber yola devam ettiler. Ali Ertekin'in Kırklareli Cumhuriyet Savcılığına verdiği ifadeye göre Sabahattin Ali'nin kendisine sınırı geçtikten sonra Bulgaristan ve Rusya'da çalışmalar yaparak Türkiye'de komünist bir ihtilal çıkaracağını söylediğini ve konuşmalarından onun kötü bir insan olduğunu düşündüğünü söyledi. Nokta dergisindeki bir röportajında ise yol boyunca Sabahattin Ali'yle tartıştıklarını ifade etti. İlerleyen vakitlerde Ertekin, Sabahattin Ali'yi kitap okuduğu sırada elindeki bir sopayla kafasına defalarca vurarak öldürdü. Öldürmesine gerekçe olarak da milli hislerini tahrik ettiğini öne sürdü. Ayrıca Ali Ertekin'in Milli İstihbarat Teşkilatı mensubu olduğu da iddia edilegeldi. Ali'nin bedenini bir çoban buldu ve 16 Haziran 1948 günü jandarmaya giderek durumu bildirdi. Yapılan incelemeler sonucunda ölünün kimliği teşhis edilemedi. Bu dönemlerde İstanbul polisi Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekeyi yakaladı. Sabahattin Ali'yi öldüren Ali Ertekin de bu şebekenin mensubuydu ve yakalanınca Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf etti. Ali Ertekin idam cezasıyla yargılanmasına rağmen dört yılla hüküm giydi, kısa bir süre sonra da serbest kaldı. Sabahattin Ali'nin cesedi üzerinden çıkan giysilerle Ali Ertekin'in verdiği bilgiler doğrultusunda ele geçirilen eşyaları yakın çevresi tarafından teşhis ettirildi. Bu dönemlerde ölümü üzerine farklı spekülasyonlar yapıldı ve yazılı medyada yaşayıp yaşamadığına dair farklı iddialar yer aldı. Ayrıca ölüm şekli ve ölüm yerine yönelik olarak da farklı iddialar mevcuttur. Rasuh Nuri İleri, Sabahattin Ali'nin sınırı geçtiğini sandığını bir yerde yakalanıp ardından da Kırklareli'nde yargılandığı sırada işkenceden öldüğünü öne sürdü. Yalçın Küçük ise Rasuh Nuri İleri ve Kemal Bayram Çukurkavaklı'nın işkencede öldü iddiasını kahrolası bir köylü ideolojisi ile öne sürüldüğünü belirterek Sabahattin Ali'nin kaçakçı şebekesine karşı emniyetle işbirliği yaptığını ve sınırda çıkan bir çatışmada öldüğünü iddia etti. Yalçın Küçük'ün diğer bir iddiası ise Sabahattin Ali'yi Ali Ertekin'in öldürmediği ve suçun onun üzerine kaldığı yönündeydi. Sabahattin Ali'nin ölümünün siyasi nedenlerden olduğunu savunanlar da vardır. Arkadaşı Aziz Nesin ise Sabahattin Ali'yi MİT'in öldürmediğini iddia ederek Ali'nin kişisel kusurları yüzünden ölüme gittiğini söyledi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sabahattin-ali-kuyucakli-yusuf-kitabi-incelemesi/", "text": "Kuyucaklı Yusuf' kitabından evvel Sabahattin Ali'yi ülkemizde belki de bir çok insan Kürk Mantolu Madonna kitabı ile tanıdı. Kitabın kahveyle çekilen fotoğrafları sosyal medyada fazla popüler olduğu için okuyup, birden Sabahattin Ali hayranı olan gençlerin sayısı hiç de az değil. Ancak değerli yazarlar tarafından eleştrilen ve Nazım Hikmet'in roman olarak görmediği Kürk Mantolu Madonna kitabının tam olarak Sabahattin Ali'nin değerini yansıttığını düşünmüyorum. Sabahattin Ali'yi anlatmaya çalışmıyorum. Zaten anlatamam da. Onu ancak okuduğunuzda farkını gerçekten hissedersiniz. Özellikle Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan kitaplarıyla kendini hissettiriyor Sabahattin Ali. Kendi zamanında değeri bilinmeyip sonradan bir cevher olduğu anlaşılan yazarlardan biri Sabahattin Ali. Ve bence onu bu kadar değerli yapan sebeplerden en önemlisi gerçekçiliği. Çünkü romanlarda genel olarak gördüğümüz sıkmamak için abartma durumu burada yok. Her şeyi olduğu gibi sade ve kesin bir dille anlatıyor. Bunu en çok hissettiğim romanı ise Kuyucaklı Yusuf oldu. Bazı eleştrilerde bu kitabın başka kitaplara benzemesi eleştirilmiş. Fakat bence genel olarak o dönemin insanını anlatan romanların birbirine benzemesi normal. Anlatımıyla her türlü diğer romanlardan farkını ortaya koyduğunu düşünüyorum. Roman kahramanı olarak kitabın adında da olduğu gibi Kuyucak köyünden Yusuf var. Eşkıyalar tarafından basılan köyde Yusuf'un annesiyle babası öldürülüyor. Ve küçük çocuğa üzülen kaymakam Salahattin Bey, onu evlatlık alıyor. Kaymakam beyin tayininin çıkmasıyla Edremit'e yerleşiyorlar. İşte bu köylü ve saf çocuğun gözünden, şehir hayatının ve şehir insanının karmaşıklığı dosdoğru şekilde anlatılıyor. Şehirlilerin zorunluluklarını ve yaşayışlarını bir acziyet olarak görüyor Yusuf. Hiç kimseyi konuşmaya, arkadaşlık kurmaya değer görmüyor. Hatta Salahattin Bey'i çok sevmese onu bile dikkate almaya değmez biri olarak görüyor. Salahattin Beyle arasında geçen konuşmalar ise genelde okulla ilgili oluyor. Çünkü Yusuf okula gitmeyi gereksiz buluyor. Kaymakamın eşi Şahinde Hanım, başına buyruk ve söz dinlemeyen bir kadın. Kaymakam ise bu duruma artık dayanamayıp kendini içkiye vurmuş bir adam. Ve onların çocuğu Muazzez'e bakan Yusuf. İşte bu mutsuz ev halini Yusuf çok sert dille eleştiriyor. Muazzez büyüyene kadar Yusuf, tamamen içine kapanık bir şekilde zeytinlikte çalışıyor. Muazzez büyüdüğünde ise kitabın ikinci kısmı başlıyor diyebiliriz. Muazzez'e talip olanlar, kaymakamın borcu, Yusuf'a iftira atmaya çalışanlar... Yani başlarda gördüğümüz çevre yorumlaması yerini olayların karmaşıklığına bırakıyor. Ancak Muazzez'in Yusuf'a ilgisi, Yusuf'un da aynı şeyleri hissettiğini fark etmesini sağlıyor. Ve Yusuf belki de ilk defa kimseye güvenmediği bu şehirde ilk defa birine tamamen güvendiğini hissediyor. Her şeyin neredeyse normale döndüğü anda ise kaymakamın ölümü karşılıyor Yusuf'u. Az da olsa para kazanabilmek için sürekli seyahate gitmek zorunda kalan Yusuf'un hayatı artık hiç normale dönemeyecek seviyeye geliyor. Kitabın akılda çok fazla soru bırakan kısmı ise Kübra ve annesi kısmıydı. Birden hayatlarına giren anne ve kız birden hayatlarından tamamen çıkıyor. Geliş sebepleri her ne kadar biraz açıklayıcı olsa da gidiş sebepleri hakkında hiçbir açıklama bulamıyoruz. Sağolun,anılarım tazelendi.Sabahattin Ali kitaplarını tekrar okumalıyım.Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sadece-bir-raunt/", "text": "Maç günü doğru düzgün yemek yiyememişti ama pek aç olduğu da söylenemezdi. Sadece maçı düşünüyordu. Maçı çok düşünmek de az düşünüp önemsememek de iyi değildi aslında ama gene de n'aparsa yapsın zihninin arka planında hep maç vardı. Dolapların olduğu alt katta eldivenlerini giymeye çalışırken yavaşça ayağa kalktı, çok eşyam var mı diye düşündü. Ama dolabına koyacağı hiçbir şey yoktu. Kişisel eşyalarının da maddi olarak pek bir değeri yoktu. Öyleyse kendimizi bir deneyelim dedi ve gardını alıp var gücüyle dolabın demir kapağına bir direkt kroşe indirdi. Bileğine kadar elinin girdiği demir kapak yamulmuştu. Şaşkınlıkla elini çektiğinde yamulan kırık kapak gürültüyle yere düştü. Bunu pek önemsemedi. Gürültü her zaman olurdu. Yumruğuna baktı. O kadar antrenmandan, zorluktan, yorgunluktan; antrenörden yediği onda fırçadan ve verdiği onca emekten sonra elinde acının zerresinin bile olmadığını farketti. Şaşırmamış olmasını da garipsemedi. Sonra sözcükler dişlerinin arasından döküldü: Senin de kafanı aynı böyle kırıcam Steinford. Yumurta kabuğu gibi kırıcam kafanı. Sana söz veriyorum. Ama bunun herhangi bir nedeni yok. Seni sevmiyorum. Sadece bu. Bu... .Ağır adımlarla soyunma odasından çıktı ve ringe giden koridordan geçip seyircilerin olduğu kısma çıktı. Islıklar, küfürler, ellerinde manşetinde Steinford'un olduğu gazeteleri sallayan, bağıran ve moral bozmak için ellerinden geleni yapan seyircilerin arasından sessizce geçti. Öyle ya Steinford bu maçın favorisiydi ve maç Kaliforniya'da değildi. Madem ki dövüşmeye mecbur olan oydu öyleyse maç Chicago'da olacaktı. Ringe çıktı. Alkışların, çığlıkların, güzel kadınların ve kravatlı bayların ilerisinde belli belirsiz bir sisin içinde Steinford'u gördü. Kırmızı şortuyla yay gibi gerilmiş adale, sinir ve kemik yığını, genç ve diri Steinford'u. Patlamaya hazır dinamit gibi görünüyordu ama bu pek de önemli değildi onun için. Hemming 30, Steinford ise 23 yaşındaydı. Kondisyon açısından çok geride olduğunu düşünmese de yaş farkı gene de önemliydi. Bir anlığına maçın zor geçeceğini düşündü ama bu düşünce hemencecik kayboldu. Maç başladı ve herkesin tahmin ettiği gibi maça hızlı başlayan da favori olarak gösterilen Steinford'du. Zilin sesini duyunca köşesinden deli gibi fırlamış ve Hemming'i yumruk yağmuruna tutmuştu. Hemming gardını kaldırmış, sağanak halinde gelen kroşe ve direktleri yememeye çalışıyordu. Steinford yaşına rağmen tam manasıyla boksörün kurdu sıfatını hak eden biriydi. Bütün yumrukları üzerinde çalışılmış bir sanat eseri gibiydi. Hem sağlam vuruyor hem de seri şekilde akıllıca vurup yarım adım çekilip, Hemming'e de fırsat veriyor, Hemming'in gardını açmaya çalışıyordu. Gardın açılması, aparkat patlatmak için ele zor geçen ama güzel bir fırsattı. Aklına soyunma odasında yamulttuğu demir dolap kapağı geldi. Dolap kapağı sana karşılık veremez. Ama Steinford yağmuru fena bastırdı dedi kendi kendine. Hem korunmaya çalışıyor hem de gardının arasından kontra vurma fırsatı arıyordu. Rakibinin yüzünü doğru düzgün göremiyordu bile. Bunları düşünürken bir an konsantrasyonu bozuldu duraksadı ve gardındaki aralıktan gelen Steinford'un sol direği sağ gözünde patladı. Bir an duraksadı çünkü iplere yaslandığından daha da geriye gitmesi mümkün değildi. Ard arda gelen yumruklardan ani bir eskiv ile kaçtı ve Steinford'un sağına geçti. Alan serbestisi kazandığından biraz rahatladığını hissetti. Ama Steinford'un onu rahat bırakmaya niyeti yoktu.Var gücüyle saldırıyor, asla nefes aldırmıyordu. Hemming de fırsat bulduğunda bir iki kroşe bazen ani bir direkt vuruyor, en azından Steinford'un gardında bir açık bulmaya çalışıyordu. İlk üç raunt Steinford'un ezici üstünlügüyle geçmiş, Hemming'se sağ gözü şiş ve elmacık kemiğindeki sıyrıklarla şimdilik bu yumruk tayfununu sağ atlatmış gibi görünüyordu. Dördüncü rauntsa başa baş geçti. Hemming dezavantajlı olduğunu düşündüğünden rakibini yormaya çalışıyor, yoruldukça Steinford'un hata yapacağını düşünüyordu. Steinford'sa sadece rakibini yenmeyi değil, onu ezmeyi ve ona unutamayacaği bir ders vermeyi düşünüyordu. Farkında olmasa da iflah olmaz bir Nietzsche'ciydi. Zayıfa ya da zayıf gördüğüne merhameti yoktu. Güçlü, güçlü olmayı hak ettiği için güçlüydü ve bunu sonuna kadar kullanmalıydı. Rakibi yenmek yetmez, onu ezmek gerekir ki bunu asla unutmasın. Sahibi olduğu salonun girişinde yazan bu sözü Nietzsche söylemişti. Ama Steinford bunu bilmiyordu. Aslında bilse de pek de önemli değildi onun için. Ona göre boksta felsefeden ziyade aksiyona ve sağlam bünyeye gerek vardı. Gerisi önemli değildi. Gelgelelim rakibi çetin ceviz çıkmıştı. Bir türlü pes etmiyordu. Fırsat buldukça etkisiz ama sinir bozucu ataklar yapıyor, dikkatini dağıtıyordu. Beşinci rauntta Hemming'i gene bir şekilde atak üstüne atak yaparak iplere sıkıştırmış, üstünlüğü ele geçirmişti. Çekilir gibi yapıp açık vermesini bekliyor, bütün gücüyle vuruyor, rakibini yormak ve yanıltmak için elinden geleni yapıyordu. Her şekilde bu amatörü ezeceğinden emindi. Maç onundu. Bu kesindi. Sadece finali nasıl yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Öte yandan Hemming artık zorlanmaya başlamıştı. Sersem herif gardını düşürme, adam seni sıkıştırdı! diye bağırıyordu antrenör ama Hemming onu duyacak durumda değildi. Ringin köşesine sıkışmış, direkt kroşe ve aparkat yememeye çalışıyor, oradan kurtulup sayıyla geride olduğu maçta nasıl öne geçebileceğini düşünüyordu. Sağlam bir sağ direkt gardına takıldı, hemen peşinden rakibine sağ direkt kontra vurdu. Rakibi, dört raunt boyunca patakladığı Hemming'den bu kontrayı beklemiyor olacak ki hafifçe sendeleyip geri çekilir gibi oldu. Yumruk resmen yüzünde patlamıştı. Hemming için tam vaktiydi. İleri yarım adım atıp rakibinin karnına sağlam bir yumruk indirdi. Sonra rakibinin açılan gardının arasından bütün gücüyle sağlam bir aparkat vurdu. O kadar sağlam vurmuştu ki rakibi havada hafif bir kavis çizerek sertçe yere çakıldı. Bütün bunlar saniyeler içinde olmuştu ve hakem saymaya başladı. 10,9,8, ... Maç bitmişti. Sonrasında ıslıklar, alkışlar, küfürler ve yuhalamalar vb. hepsi birlikteydi. Hemming eldivenlerini çıkarıp fırlattı. Sağ gözü kapanmıştı ve antrenörle konuşmadan köşesinde duran su dolu kovaya okkalı bir tükürük attı. Kendi kendine söylendi, Hep aynı tiyatro, bana kalansa kapanmış sağ göz ve şişmiş elmacık kemiği. Gene de boks bu işte. Boks ve ...Her neyse. Karnım öyle aç ki! Et yemek istiyorum. Et!. Antrenörün sevincini görmedi ve ringden yavaşça inip ağır adımlarla soyunma odasına gitti. Çok yorgun hissediyordu. Hep olduğu gibi. Çok yorgun. Ama mutluydu. Rüştünü ispat etmişti. Artık profesyoneldi. Konuk yazar: Adım Tansu S. ! İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF'de Maliye lisans ve yüksek lisans ile Anadolu Üniversitesi'nde yarım dönem Sosyoloji eğitimi aldım. Şimdi Felsefe 3. sınıf öğrencisiyim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sadelestirme-bir-remzi-r-hikayesi/", "text": "Çok sıradan bir gün değildi. Yani her zamanki gibi kimsenin suratına bakmadan, tek selam almadan, ağzımdan bir kelimenin bile kaçmasına izin vermeden dolaştığım günlerden sayamazdım o günü. Kentimizin sayılı ve önde gelen zenginlerinden Remzi R. İç Düşünce Birliği Başkanlığı makamına seçilmek için adaylığını koymuş ve sonuçta bir hüsranla karşılaşmıştı. Remzi R. elindeki telsize dudaklarını dayadı, kimsenin duyamayacağı bir fısıltısıyla dökülen kelimeler radyo dalgaları üzerinde sörf yaparak yükseldiler ve birkaç dakika geçti. Açık kanatları beyaz bir duman izi bırakarak bulanık mavi göğe imzasını atan jetimiz semalarımızda yankılanıyordu. Seçimde nötr kalmayı, sandık başına gitmemeyi, ifadesizlik hakkımı kullanmayı düşünmeme rağmen Karşı Cephe Partisinin zoruyla kendimi sırada bulmuştum. O fazladan atılan bir oyun sahibi olduğumu, partili adamların zoruyla sandık başına gittiğimi, kalabalığa karışmaktan nefret ettiğimi hatırlamasaydım bu öfkeli kalabalığın içinde atılacak bombalara kucak açardım. Kaçmaya başladım. Birazdan ateşleme gerçekleşecekti. Kim takardı Remzi R. denilen hergelenin İç Düşünce Birliği Başkanlığı konumuna yükselmek için kurduğu oyunları? Lanet olsundu. Mor plakalı otomobilini bir keresinde kaldırım kenarında görmüştüm. Harıl harıl konuşuyordu, kulağına dayadığı telefon sanki topraktan su çeken bir kuyu gibi duyma merkezine uzanmıştı. Bu başkanlık da ne işe yarıyordu hem? İnsanlar düşüncelerini üretirken dikkatli ve özenli davranmalılardı. Örnek vermek gerekirse, sıradan birinin sıradan bir hayali, basit bir adamın basit dünyasını karmaşıklaştırabilir, zora sokabilirdi. İnsanlar en temelden birlikte yaşadıkları diğer insanların yaşam alanlarına tacizde bulunmayacaklarını sözleşmelerle güvence altına almış olmasalardı bile bu başkanlık görevini yerine getirecek ve kimse zihninin elverdiği sapkın ve açık uçlu düşüncelerden dolayı sorumsuz sayılamayacaktı. Patlama sesi tepelere tırmandığımda duyuldu. Lav topları gibi dökülen bombalar dizi dizi kalabalığın üzerinde seyreldi, açıldı ve yere kondu. Tozu dumana katan bir sarsıntı doğal mezar efekti içine gömdüğü insanları toprağın dibine çekti. Artılar ve eksiler ortadan kalkmışa benziyordu. O bir oyun sahibinin kim olduğunu öğrenememeleri için daha da uzağa gidiyordum. Gösteri uçağı gergin kanatları altındaki füzeleri çıplak bir kadının sırf bakmanız için açtığı bacaklarını ve içine çektiği göğsünü gözümüze sokması gibi vitrinine taşıyordu. Uçak baş aşağı uçmaya başladı, havada tirbuşon hareketi yaptı, doksan derecelik bir açıyla yükseldi ve on metrelik bir demir çiviyi toprağa çakan kocaman bir çekiç başına iniyormuş gibi bu büyük şey ayaklarımızın altındaki yere kondu. Hayır, piste tekerlerini dokundurmamıştı. Sadece o derece yere yakın uçuyordu ki, bu şekilde tanımlanabilirdi. Bu başkanlık ne işe yarıyordu? Mesela ben, asla yapamayacağım bir şeyi düşünemezdim. Kapı kapı dolaşıp kutsal kitap satmayı aklımın ucundan geçiremezdim. Bunun derin ve yıkıcı sonuçları, birlikte yaşadığım diğer bireylerin çocukları ve kendileri üzerinde analiz ve tedavi edilmediği takdirde insanı yok oluşa sürükleyebilecek arızalar meydana getirirdi. Kimse benim kapı kapı dolaşıp kimilerine göre bir zamanlar aklını peynir ekmekle yemiş insanların yazdığı kitaplara kutsallık payesi kattığımı, bunların yaşama aracı olarak kullanılabileceğini aklına getirmemeliydi. Bunu düşünmek yasaktı. Düşüncenin oluşabilmesi için başka bir bireyin zihninde yeterli miktarda boş alan bulunmalıydı. Yarın elmalı pasta satın almak için pastanenin yolunu tutmak isteyemezdim. Kameramın kırık lensini tamire götürmek istediğim zaman, bunu aklıma getirmemeliydim. Sadece biri pastanesindeki elmalı pastanın satın alınması gerektiği bilgisine erdiğinde yola çıkabilir ya da o tamirciyi elimdeki makineyle kimsenin özel hayatını fotoğraflamayacağıma inandırmalıydım. İnsanların kutsal kitap mitlerine ihtiyaç duymasını bekleyene kadar elimi bu işe sürmemeliydim. Bu başkanlık işte böyle bir görev sürdürüyordu. Düşünceler tartılıyor, sınıflanıyor, değerlendiriliyor, sıralanıyor ve namluya sürülüyordu. İnsanların keyfi düşünceleri geçen asırlar boyunca dünya savaşlarına, milyarlarca insanın açlıkla ve ölümcül hastalıklarla mücadele etmesine, iç ve dış siyasi karışıklıklara neden olmuştu. Mikro ve makro boyuttaki problemler dünyayı yaşanılmaz bir hale sürüklemişti. Düşüncenin çift taraflı ve yönlü olması bekleniyordu. Kimse düşüncesini öksüz ve yetim bırakamazdı. Düşüncenin çift ayaklı olması beklenirdi. Dalından bir mandalina koparmayı istemek her ne kadar insanın kendisiyle baş başa kaldığında gerçekleştirdiği bir eylem olarak görünse bile, aslında başka insanları da ilgilendiren bir mekanizmayı çalıştırıyordu. O meyveye benden daha fazla sahip olmak isteyen kimse yok muydu? Karşılığını nasıl ödeyecektim? Dilimleyecek miydim yani bölüşecek miydim? Bedenime ne katacaktı ve bunun katkısı ne olacaktı? İnsan düşüncesi boş durmuyordu. İç Düşünce Birliği Başkanlığı demek kamu düzeni demekti, polis teşkilatının haber alma organı demekti, istihbarat teşkilatı demekti. Bununla birlikte o bir oyun sahibi olarak ölmek istemiyordum. Ölmemek, bombardımana kalmadan kaçmak demek, o bir oyun sahibi kolyesini boynuma geçirmeleri demekti. Karşı Cephe Partisinin adamları yanında yer almıştım, oyumu satılığa çıkarmıştım, taraflı davranmış ve yandaş düşüncelerin boyunduruğu altında sandığa bir yana eğilmiş ucube başı çirkin kızların bile bakışlarını çekmeyen oy pusulamı bırakmıştım. Doğru, suçluydum. Geri dönmeliydim. Teslim olmalıydım. Verecekleri cezaya rıza göstermeliydim. Yerde yatan parçalanmış, kömür halinde yanmış, suyu kalmamış kuru cesetler arasında yürümeye başladım. Kentin ilçelerindeki yıkımı hayal edebiliyordum. Bunlar artı ve eksi kutupların birbirlerini yiyip bitirmeleri sonucu bu şekilde gerçekleşmişti. İki bin beş yüz insan bir anda canlarından olmuştu, bunların zıtlarıysa yerlerine yenilerinin getirilmeyeceğini akıllarına sokmamalıydı. Onlar da boyladıkları toprağa alışana kadar jet uçağının üzerlerinde niçin vızıldadığını düşünmüş olacaklardı. Remzi R. ile göz göze geldim. Kutlama yapıyordu. Cesetler arasında gezindiğimi görünce telsizine uzanıp dudaklarını kımıldattı. Telsizle kiminle konuştuğunu biliyordum, pilota talimat veriyordu, ilaçlamadan bir böcek sağ kurtulmuştu. Geri dönecek ve teslimatı yerine getirecekti. Telsize eğildi, bu kez dudaklarının kımıldadığı görülmesin diye elini ağzına götürüp bir iki komut verdi. Savaş uçağı birden tepenin ardında belirdi ve toprağı kağıt gibi yırtarcasına çıkardığı kulak tırmalayıcı sesle üzerimizden uçtu. İniş takımları açık süzülürken de baş aşağı asker selamını çakarken de üzerine soğuk su tutulmuş kaynayan bir düdüklü tencere gibi görünüyordu. Kilometrelerce yükseğe sıçrattığı insan kanı kanatlarına, iniş takımlarına, kokpit camına değmiş olmalıydı. Yoksa emirlerini geri mi aldın? diye bağırdım. Sesini çıkarmadı. Ben önde onlar arkamda, yola koyulduk. O bir oyun sahibi bendim. Kendilerini feda eden militanların sonunu düşündüm. Bombalanmışlardı. Yenilmişler ama kaybetmemişlerdi kendilerince. Kazanmak her zaman yenmek demek değildi onlara göre. Hayır, ben o bir oyun sahibiydim. Eksik kalan bir şeylerin olduğunu biliyordum. Bu kadar değersiz ve önemsiz değildim. O yabancıyı kandırıp oy istismarı yapabilirlerdi, seçim sonuçlarının istedikleri gibi çıkmasını sağlayabilirlerdi, beni bir kenara kullanılıp atılmış kağıt havlu parçası gibi atabilirlerdi. Fakat bendeki iş bu kadar mıydı? İş o noktaya gelmişti ki, binalarının başlarına yıkılmasını sağlayacak o son hamleyi yapmamı gerektiriyordu tüm göstergeler. Uçaktan saklanmayacaktım. İsterse beni yere indirsindi. İç Düşünce Birliği Başkanlığının iştigal prensiplerini, bu makama ulaşmaya çalışan insanın istismar ettiği halkın oylarıyla nasıl safra atmış bir balon gibi yükseldiğini ve kalabalıklardan aldığı bağışlar üzerinde yükselen bu içi boş düşüncenin en tepede halka nasıl yukarıdan baktığını düşündüm. Şimdi bu yüksek köprünün bulutları aşan ayakları üzerinden aşağı bakmıyor olsaydım muhtemelen istediklerimi düşünemeyeceğim bir zeminde kaygan, oynak, sallantılı bir dünya toprağında kendimi esir düşüreceğimi bile bile içime büzülecektim. Hayır, bu böyle olmamalıydı. Çok düşünmeliydim. Düşüncelerimin bir anlamı olmasa bile, akıl ermez şeyler kuruyor olsam bile, zarardan ve yıkımdan başka sonuçlar meydana getirmeseler bile ideale hizmetkar olmalıydım. Sayısız insanın oy kullandığı bir okul bahçesinde kalabalığa ve başkanlığın yasaklarına rağmen haka dansı yapmak, elli kilometrelik bir köy yolunu yürüyüp yeri belirsiz bir kara kiraza dalmayı istemek, Amasra plajlarında denizin karaya sınır çektiği çizgide birkaç saniye durup beklemek istiyordum. Niçin tek ayak üzerinde zıplayarak ilerleyemezdim? Toplum içinde kimsenin gözüne bakmadan başladığım noktada bitireceğim bir yürüyüşün niçin bir parçası olamazdım? Akıl mı karıştırıyordum? Toplum geleneklerine ihanet mi ediyordum? Saçmalıyor muydum? Dünya sınırlarını aşmış uzay adamlarının, yerleşik insan kanunlarıyla kendilerini bağlı hissetmedikleri istasyonlarda, yörüngede dönen uzay gemilerinde niçin iplerini koparmadıklarını merak edemezdim. Toprak altındaki bitki köklerinin aşağı doğru uzamasına rağmen ağaçların güneşle temas eden uzantılarının çekim kuvvetine rağmen niçin yukarı doğru boy verdiklerini düşünmemeliydim. Yüzbaşıyla göz göze gelecek kadar yakınlaştığını hissediyordum uçağın. Düşüncelerimi okuyor gibiydi. Hoş bir kız ismi olabilecek telkin kelimesi dudaklarımdan dökülüyordu. Onu etkilemeye çalışıyordum. Gerisinde onlarca ceset bırakmış bir ateş kuşu kumandanını son kurbanın canını almaması, asker kaçağı olması, ordudan firar etmesi, emre itaatsizlikte bulunması için düşüncelerimle yönlendirmeye çalışıyordum. Bunu anlıyor olmalıydı. İç Düşünce Birliği Başkanlığının kesin kanunlarına ihanet etmek bile bu kuşun ateşli pençeleri altında etimin kemiklerimden ayrılmasına yeterdi. Ama devam ettim. Geri döndüğümde sandık başı sayımları gerçekleşmiş, adet tutanakları tutulmuş, ıslak imzalı belgeler seçim kurullarına yollanmıştı. Bu bölgede Remzi R. ve adamları bire birlik bir beraberlik elde etmek istiyorlardı anlaşılan. Remzi R. adet olduğu üzere konuşmasını yapmak için yüksek bir yere çıkmış ve atıp tutmaya başlamıştı. Önündekini ardındakinden önce yakalayıp geçmek üzere yola çıkmış garip yolcunun karşısında, bir tek kişiye hitap ediyor olmanın ezikliği cebindeydi ama çaktırmadan gururla şişirdiği kelimelerin önü sıra ilerliyordu. Telsizle haberleşirken jet uçağındaki yüzbaşı hedef bölgenin niçin değiştiğini anlayamamıştı. Yönünü değiştirdi, köprü ayaklarından uzaklaştı, sandık bölgesindeki okula sorti yaptı. Garip yolcu zarfını mühürleyip sandığa atacağı sırada kara tahta ve sıralar titredi, ayakları altındaki zemin sanki kaydı. Fakat değişen bir şey olmadı. Remzi R. ikiye sıfır yenilmişti. Geride seçmen bırakmamak, yenilmek yerine beraberliği göze almak ona göre değildi. Yolcunun iradesine ipotek koymaktan, sandık başında esir alınmış ellerini terli ve titrer halde bırakmaktan vazgeçmişti. Başkanım, ikisini de yok edebilirdik, dedi yardakçılardan biri. Remzi R. cevap vermedi. Adilce sadeleştirme yapabilirdik, dedi tebaasından ileri gelenlerden bir diğeri. Remzi R. yine cevap vermedi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/saglikli-beslenmenin-faydalari/", "text": "Ne yiyorsak oyuz. Ne yediğinizi söyleyin size ne olacağını söyleyeyim. Cümleler iddialı oldu sanırım ama emin olun bunları derken dayanabileceğimiz referanslarımız ve sağlıklı beslenme için geçerli sebeplerimiz var. Dört bir yanımızın işlenmiş gıdalarla çevrildiğinin farkında bile değiliz. Aslında işlenmiş gıdaların bize fayda sağlamadığını çok da iyi biliyoruz ancak bunu hiç umursamıyoruz. Ne yazık ki vücudumuz bu işlenmiş gıdalardan bihabermiş gibi davranmıyor. 2015 yılında yapılan bir çalışma beslenmenin ne kadar hızlı ve önemli etkilerde bulunabileceğini gözler önüne seriyor. Araştırmacılar fast food'u seven 20 Amerikalı ile kırsal kesimde yaşayan 20 Güney Afrikalının beslenme biçimlerini birbirlerine 2 hafta boyunca uyguladı. Fast food ile beslenen Güney Afrikalılar 'da kolon kanseri riskini gösteren biyokimyasal belirteçlerde anlamlı artış saptandı. Bu haberden sonra karalar bağlamayın iyi haberlerimiz de var. Kırsal kesimde yaşayan Afrikalıların beslenme tarzıyla beslenen Amerikalılarda bu belirteçlerin anlamlı olarak azaldığı görüldü. Yani 2 hafta boyunca Batılı beslenme tarzı yerine liften zengin yağdan fakir yani sağlıklı beslenme bile bu kolon kanser biyobelirteçlerini azaltabiliyor. Haliyle riski azaltmak için artık çok geç demek pek gerçekçi sayılmaz. Bilim insanlarını bu araştırmaya iten ise Afrikan Amerikalıların, Güney Afrikalılara göre kolon kanseri riskinin 13 kat daha fazla olmasıydı. Bu basitçe Amerikan diyetiyle ilişkilendirilebilirdi. Çünkü liften fakir, hayvansal protein ve yağdan zengin diyetin sonucunda beklenen böyle bir durumdu. Peki beslenme biçmi riski hangi hızla etkiliyordu, işte araştırmanın esasını bu teşkil etti. Tabii araştırmacıların hiçbiri bu kadar hızlı bir değişikliği tahmin etmiyordu. Aslında çalışmanın küçük bir grup üzerinde yapılması nedeniyle sonuçlara temkinli yaklaşmamız gerekiyor. Bu verilerin geniş grupları içeren çalışmalarla desteklenmesi aşikar. Ancak bu çalışmalara bakıp bazı öngörülerde bulunabiliriz. Sağlıksız beslenmenin zararlarını biliyoruz desek de pek farkında olmadığımız ortada. Bu yüzden sizi de çok yormadan acaba ben sağlıklı besleniyor muyum diye aklınızda bir soru işareti oluşturabildiysem amacıma çoktan ulaşmış olacağım. Fat, Fibre and Cancer Risk İn African Americans and Rural Africans,"} {"url": "https://parlakjurnal.com/saglikta-siddeti-nasil-cozebiliriz/", "text": "Ne yazık ki sağlıkta şiddet sonucunda ülkemizin sağlık çalışanları birer birer hayatını kaybediyor. İnternet ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte şiddet haberlerine çok daha etkin bir şekilde ulaşabildiğimiz için olayların vahametini görebilmek de kolaylaşıyor. İstiyoruz ki hem sağlık çalışanları hem de hastalarımız hayatını kaybetmesin. Şifa bekleyen hastaların hayatlarını kurtarabilmek için çalışması gereken sağlık personellerimizi korumak hepimizin görevi. Tek Yazı; Çok Fikir serisinin bu bölümünde bu soruna bir çözüm aramaya çalıştık. Şiddetin daha kalıcı ve sürdürülebilir çözümü çocukluktan geçiyor. Hızla gelişen ve değişen dünyanın son dönemlerdeki en önemli problemlerinden biri şiddet ve şiddet eğilimidir. Bireysel olarak kişinin kendisinde ciddi travmatik sorunlara yol açan şiddet ve nefret aslında toplumun kendisinde kapanması zor yaralara neden olur. Çünkü toplumu meydana getiren yegane şey her bir bireydir. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de şiddet davranışı ve eğiliminde ciddi bir artış gözlenmektedir. Büyük resme bakılırsa kadınlara şiddette, hayvanlara şiddette, sporda şiddette ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddette kısacası şiddetin çoğu türünde artış söz konusu. Ancak son dönemlerde meslek grupları arasında şiddetin en çok arttığı grup sağlık sektörü olarak göze çarpar. Sağlık çalışanları şiddete maruz kalma açısından risk altındaki önemli bir grubu oluştururlar. Hekime şiddetin temelinde hasta kaynaklı, hekim kaynaklı ve sistem kaynaklı birçok neden sıralanabilir. Dolayısıyla hekime şiddetin çözümü de tek olamaz. Pedagojik açıdan çözüm bulmaya çalışmak diğer çözümlere nazaran daha zorlu ve uzun bir süreç gerektirse de bir taşla birkaç kuş vurma imkanı sağlar. Hasta ve hasta yakınları bulundukları durum dolayısıyla stres içindedirler. Organizmanın strese verdiği yanıt 'savaş ya da kaç' tır. Ve içinde bulunulan durumun kabullenilememesi, çaresizlik duygusu psikolojik olarak regresyona neden olabilir yani kişi çocukluğa gerileyebilir. Bu durumda kişiler çocuklukta sağlayamadığı doyumun öfkesini hekime yansıtabilir. Tüm ebeveynlerin çocuk eğitimi konusunda yeterli bilgi sahibi olması ve çocuğa gereken dönemde gereken doyumların sağlanması onun bir birey olarak sonraki hayatında birçok açıdan daha sağlıklı olmasını sağlayacaktır. Muhakeme yeteneği henüz gelişmeyen çocukların davranışları için en önemli rol model anne-babadır. Aile içi şiddet gören, şiddete maruz kalan çocuğun bunu bir çözüm yolu olarak benimseyip hayatının ileri dönemlerinde şiddete başvurması kaçınılmazdır. Bu nedenle anne-babaların çocuğa, birbirlerine ya da başka bir şeye karşı şiddeti çözüm olarak kullanmaması gereklidir. Günümüz dünyasında çocukların 2. ebeveyni durumuna gelmiş olan görsel medya araçları ve oyunlar bu konuda hiç masum değildir. Çok geniş kesimlere hitap eden bu kitle iletişim araçlarında neredeyse şiddete karşı çıkan, şiddete özendirmeyen yayın sayısı bir elin parmakları kadar. Buna ek olarak bazı yayınlarda sağlık çalışanın hedef gösterilmesi hiç de az rastladığımız bir durum değil. Bu tip yayınların gerekli kurumlarca denetlenip sayılarının azaltılması şiddete eğilimi muhakkak azaltacaktır. Sonuç olarak şiddetin önlenmesinde cezai yaptırımların caydırıcı olması kısa vadeli çözüm için bir seçenek olabilirken uzun vadede çözüm için çocukluk çağının her aşamasında kaliteli bir eğitime ve içinde yaşadığı ona örnek teşkil eden sosyal çevrenin düzeltilmesine ihtiyaç vardır. 1949 Cenevre Konvansiyonu, Bölüm III; Madde 19 ve 24'e göre savaş zamanında bile dokunulmaz olan sağlık çalışanlarının hayatlarını barış zamanında koruyamamak... Hayatın ironilerine karşı ciddi önlemler almak zorundayız. Sağlıkta şiddetin son raddesi fiziksel şiddettir. Şiddetin her türlüsü bir problem olmakla birlikte önce aynı sağlık çalışanlarının yaptığı gibi hayatları kurtarmamız, yani fiziksel şiddeti önlememiz gerekiyor. Türkiye'de yapılan bir çalışmaya göre her 10 doktordan 9'u şiddete uğruyor . - Sağlık konusundaki devlet politikalarının sağlık personellerini koruyan bir çizgiye dönmesi. - Doktorun ve sağlık personellerinin emir kulu olduğuna dair geçmiş propagandalardan dönülmesi. Hasta-sağlık personeli ilişkisinin profesyonel düzleme getirilmesi. - Sağlık çalışanlarının fiziksel güvenliği için hastane güvenlik personel ağının güçlendirilmesi. - Tüm sağlık bilimleri fakültelerinde hastayla nasıl iletişim kurulacağına dair zorunlu derslerin eklenmesi. - Hasta ile iletişimin bir ilim olması sebebiyle bu konudaki uluslararası yayınların Türkçeye çevrilmesi. - Sağlık çalışanlarının iş yükünün AB ortalamasına düşürülmesi. - Sağlık Bakanlığı'nın sağlıkta şiddeti engellemek konusunda -gereksiz antibiyotik kullanımına karşı, zararlı madde kullanımına karşı yaptığı gibi- propaganda yapması. - Sağlık personeline şiddet konusunda medyanın yaptığı hatalı haberleri düzeltmesi için Sağlık Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşlarınca kamuoyu oluşturulması. - Sağlık çalışanlarının bir ilah olmadığı ve nihai ölümü engelleyemeyeceklerinin anlatılması. - AB standartlarına göre yetersiz sayıda kalan sağlık personellerinin kalite bozulmadan sayısının arttırılması. Ülkemizde şiddetin son zamanlarda gündeme geldiği bu günlerde aslında sağlıkta şiddetin arttığını görmekle birlikte evvelden de pek az olmadığını fark ediyoruz. Fark ediyoruz ki önceden şiddetin konuşulmuyor oluşu onun olmadığı anlamına gelmiyormuş. Nihayetinde insanların canına tak edişi ve vatandaş gazeteciliğinin de yaygınlığının artmasıyla artık bu tarz haberlerden kaçamıyoruz. Kaçamıyoruz sağlık şiddetinden, kadın cinayetlerinden, namustan nasibini almamışların namus davalarından, töre kabusundan. Ne yapalım?, der gibiyiz. El-cevap: Ceza verelim, yaptırımları arttıralım. İbret-i alem edelim. Yani diyeceğim şudur: İnsanların kimliklerine bu caniliği, bu vahşiliği aslında biz ekiyoruz! Gerek verilemeyen eğitimle gerek yükselmemiş kültür seviyesiyle gerek yılda okunamamış bir kitaptan düşük okuma oranlarıyla cehaleti zakkum ağacının tohumunu kalbin ortasına diker gibi biz dikiyoruz! Unutulmamalıdır ki ne ceza verirsek verelim ne tehditlerde bulunacaksa bulunalım bu ülkedeki eğitim ve ahlak seviyesi yükselmedikçe içimiz rahat etmeyecek, devenin başını toprağa gömmesinden ileri gidemeyeceğiz. Bir atasözü vardır bilirsiniz, dağ dağa kavuşmaz, insan insana. Ama konumuzla ilgili olan asıl atasözü şu: Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır. İlk önce sorunların belirlenmesi lazım. Bunlar zaten gözümüzün önünde. Sadece yazılıp çizilecek ve sorun şudur denilip haydi sıra bunun çözümlerinde denilecek. Ama nerede bunu yapacak yiğit? Nerede bu insan ki bunu yapabilecek kadar kudretli ve cesaretli? Tabi ki şaka yapıyorum. Bunlar sonuçta insani sorunlar ve elbet çözümleri de bizim elimizde. Mesela bir tane sorun söyleyeyim, bununla başlayalım. Hastaların ve hasta yakınlarının doktorları, herkesi ama herkesi iyileştirebilecek güçte sanmaları. Peki size soruyorum? Böyle olsaydı, bu tanrısal bir güç olmaz mıydı? Bu sorunu da şöyle çözebiliriz, bununla ilgili kamu spotları televizyonlarda yayınlanacak, tüm sosyal medya platformları doktorların bu tanrısal güce sahip olmadığını, onların ancak ellerinden geldiğince tedavi yapabildiklerini halka anlatacak. Tabi bunlar, ilgili kişilere danışılarak, insanları bu yollarla eğitebilecek alanında uzman kişilere danışılarak yapılacak."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sahmara-efsanesi-kisaca/", "text": "Tarihimizde çok eski yıllardan günümüze kadar uzanan birçok efsane bulunmaktadır; Ferhat'ın Şirin için dağları delmesi, Mecnun'un Leyla için çöllerde dolaşması. Bunlar gibi Anadolu'da süregelen bir efsane daha var ki, bu efsane Evliya Çelebi'nin Seyahatname adlı eserine dahi girmiştir. O efsanenin adı şahmaran efsanesidir. Bu efsane konusunda tarihimizde padişahların tutturduğu kayıtlara geçmiş bazı olaylar bulunmaktadır. Yer altı efsanesi olarak bilinir ve Yunan mitolojilerine benzer şekilde bir efsane olduğu düşünülür. Anlatılan efsaneye göre Maran adında yarı insan yarı yılan şeklinde sahip bir yılan türü vardır. Bütün bu maranların en önde geleninin ismi ise Şahmarandır. Adana bölgesinde geçimini odun toplayarak geçiren fakir bir çocuk bulunmaktadır. Arkadaşlarıyla dolaşırken içinde bal dolu olan bir mağara bulurlar. Mağara kuyu şeklindedir ve garip bir görüntüsü vardır. Odun toplayarak geçimini sağlayan Camşab adındaki genç, arkadaşlarının yardımıyla balı almak için kuyuya iner. Fakat arkadaşları kendilerine düşen bal miktarının fazla olması için Camşab'ı orada bırakarak giderler. Tam bu sırada çaresiz kalan genç karanlığın içerisinde bir ışık olduğunu fark eder. Eline bir bıçak alır ve o ışığı daha da genişletir. Karşısına daha önce hiç görmediği kadar büyük ve etkileyici olan bahçe çıkar. Bahçede yüzü ışık gibi parlayan, vücudu yılan şekline bürünmüş bir kadın ile karşılaşır. İşte o kadın, şahmaran efsanesi ile anılan bütün maranların efendisidir. Efsanenin sonunda şahmaran ölür. Ancak diğer yılanların bundan hiçbir şekilde haberi olmaz. Eğer öldüğünü öğrenirlerse Çukurova Bölgesi'sinin her tarafını karış karış dolaşarak insanların evlerine girip zehirleyerek öldüreceklerdir. Efsane bu şekilde anılmaktadır. Bu efsane ile ilişkilendirilen garip olaylar olduğu da söylenmektedir. Hatta Fatih Sultan Mehmet'in kayıtlarına kadar uzanmaktadır. Ülkemiz gerçekten tam bir mozaik. Şu efsaneler bile bizler için önemli bir yer tutuyor. Şahmara Efsanesini hiç bu kadar kısa ve öz anlatana rastlamamıştım. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sahsiyet-dizi-incelemesi/", "text": "Öncelikle belirtmeliyim ki henüz Şahsiyet dizisini izlemeyenler için yazı boyunca spoiler vermemeye çalıştım; bazı yerlerde ufak tefek spoilerler olduysa kusurum affola. Hayatını adalete adamak şahsi bir mesele değil, Şahsiyet meselesidir. Şahsiyet için kısaca klasik Türk dizisinin normlarını yıkan ve efsane olmaya aday bir dizi diyebiliriz. Şahsiyet dizisinin senaryosunu Hakan Günday'ın yazıp, yönetmenliğini Onur Saylak'ın yaptığı; kadrosunda Haluk Bilginer, Cansu Dere, Müjde Ar, Necip Memilli, Şebnem Bozuklu gibi birçok ünlü ismin olduğu, sansürsüz 12 bölümlük bir internet dizisi. Şahsiyet'e şöyle bir bakacak olursak, gerçekten bu sefer olmuş diyebiliriz. Açıkcası gerek senaryo gerek ses, görüntü kalitesi, oyunculuklar vs yabancı polisiye dizilerinden eksik kalan hiçbir yanı yok. Hatta ingilizce dublaj yapıp sağ üst köşeye Netflix logosunu koysak sırıtmaz. Şahsiyet Hakan Günday ve Onur Saylak ikilisinin Daha filminden sonra ikinci işleri. Her karakterde her olayda Hakan Günday kitaplarındaki psikolojik analizleri ve betimlemeleri görüyoruz. Adeta her repliği Hakan Günday kokuyor. Şahsiyet senaryo açısından kusursuz değil ama çok akıcı. Daha ilk dakikasından Onur Saylak'ın yönetmenliğini, çekim kalitesini hissediyorsunuz. Görüntü olarak Türk dizilerinde alışkın olmadığımız bir profesyonellik var. Dizideki renkler, tonlar, esyalar ve özellikle Agah bey'in çorapları, kıyafet seçimleri muazzam. Açıkcası milyon dolarlık televizyon dizilerinin Şahsiyet'i görüp senaryoyu, castı bir kenara bırakıp; neden bizim görüntülerimiz bu kadar canlı değil, sahnelerimiz neden bu kadar göz alıcı değil diye sorgulamalı. Masum, Börü, Fi, Ezel gibi yapımlarla belli bir seviyeye gelen dizi müzikleri Şahsiyet ile tap noktaya ulaşmış diyebiliriz. Şahsiyet'in daha introsunu izlerken buram buram kalite kokusunu hissediyorsunuz. Açıkcası introsunu geçmediğim nadir yapımlardan birisi Şahsiyet. Unutmadan sanat yönetmeninede ayrı bir parantez açmak lazım. Sanat yönetmeni dizi boyunca varlığını fazlasıyla hissettiriyor. Misal bir sahnede faili meçhul cinayetler hakkında konuşurken Uğur Mumcu'nun, Sabahattin Ali'nin arkada planda fotoğraflarının olması gözümüzden kaçmıyor. Bunlar diziyi iyi olmanın ötesine taşıyıp, yıllarca unutulmayacak sanatsal bir iş haline getirmiş. Tüm oyuncu kadrosunun birbirine bu kadar uyumlu olduğu az dizi vardır. Her ne kadar dizinin lokomotifi Haluk Bilginer olsa da diğer oyuncular da sırıtmamış ve üst düzey bir iş ortaya çıkartmışlar. Sadece belki Cansu Dere biraz daha yaşayarak oynayabilirdi ama diğer oyuncuların üst düzeylikleri bunu tolere edebiliyor. Haluk Bilginer gerçekten de üst seviye oynamış ve kalitesini belli etmiş. Müjde Ar'ın İffet'in intikamını aldığı sahne güzel düşünülmüştü. Şahsiyet'te hiç konuşmadan gözleriyle bize çok şey anlatan Süveyda gerçek ismiyle Rabia Soytürk gerçekten gelecekte adını çok duyacağımızı birine benziyor. Şahsiyet olağan hikaye akışıyla beraber toplumumuzun tüm gerçekliğini tokat gibi yüzümüze vuruyor. Mesela Cansu Dere'nin oynadığı Nevra karakterinin iş arkadaşları tarafından cinsiyetçi saldırılara maruz kalması, mesleğini bırakma noktasına gelmesi; o dönemde yaşadığı psikolojik sıkıntılar adeta çalışan bir Türk kadını portresini yansıtıyor. Şahsiyet bunun dışında toplum hafızasının yokluğunu, kendi steril ortamlarımızdan; cam fanuslarımızdan çıkıp da göremediğimiz bir dolu pisliğin nasıl suya sabuna dokunmadan yıllarca sürdürülebileceğini gösteriyor. O küçük kasaba özelinde Türkiye gerçekleriyle yüzleştiriyor. Bir milli maç olur, her sey unutulur. Şahsiyet gerçekten de her açıdan alışık olmadığımız mükemmellikte bir dizi. Ufak tefek hataları eksiklikleri var ama inanın, izlerken insanın görmezden gelesi geliyor. Ben açıkcası böyle bir şahsiyette emeği Puhu TV'ye oyuncusundan senaristine yönetmeninden boom taşıyanına kadar emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum. Demek ki bizden de güzel diziler çıkabiliyormuş. Umarım Şahsiyet dizisi bir milat olur ve 2-3 saat uzunluğunda, dayatmalı senaryosu olan ve reyting için 40 takla atan zorlama diziler tarihe karışır. Şahsiyet gibi kaliteli yapımlar yaygınlaşır. Okuduğunuz için teşekkür ederim sosyal medyada paylaşıp destek olursanız memnun olurum. Ayrıca sizin de Şahsiyet dizisiyle ilgili bir düşünceniz varsa yorum kısmından yazabilirsiniz. Oldukça güzel bir inceleme olmuş. Açıkçası yazıyı okuyunca diziyi fazlaca merak ettim. Türk dizilerine her zaman bir önyargım vardır ve bu önyargının beni yanılttığını hiç görmedim. Umarım bu sefer yanılırım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/saitfaikabasiyanik-medari-maiset-motoru/", "text": "Sait Faik Abasıyanık, durum öykücülüğünün Türk edebiyatındaki en önemli temsilcilerinden biridir. Şiirsel cümleleriyle anlattığı hikayeler, bir olayı anlatmaktan çok, acıların dile gelmiş halidir adeta. Bu nedenle Sait Faik hikayeleri çok beğenilir. Aslında hikayelerini okuyan pek çok okur; olay nerede başlar, nerede biter çok anlayamayabilir. Zaten Sait Faik'in yapmak istediği de bu değildir. O, özellikle balıkçıların ve yoksulların hayatına odaklanır. Ünlü yazar, Burgazada'daki evinde çok özel eserleri kaleme almıştır. Odasının penceresinden denizin tüm benzersizliğiyle görülebiliyor olması, Sait Faik'in hikayelerinde deniz temasının neden o kadar çok kullanıldığını anlamamızı sağlar. Deniz, ünlü yazar için sadece deniz değildir; bir yaşam biçimidir. Denize bakmadan, her gün mavinin bin bir tonunu görmeden rahat etmiyordur belki de. Maddi ve manevi anlamda çeşitli sıkıntılarla boğuşan insanları ustalıkla anlatan Sait Faik, karakterlerin dertlerine üzülürken denizin muhteşemliğini hissetmemizi ister. Sadece acı, yaşamak için yeterli değildir. Bir yandan da var olan acılarla baş edecek bir şeye ihtiyacımız vardır. Medarı Maişet Motoru'nda da tam olarak bu isteğimizin yerine geldiğini fark ederiz. Medarı Maişet Motoru, 1940-41 yıllarında Yeni Mecmua'da tefrika edilir. 1944 yılında yayımlanan roman, aslında tam bir roman özelliği göstermez pek çok araştırmacıya göre. Daha çok uzun hikaye formatındadır. Çünkü durum öykücülüğünün unsurlarını bünyesinde barındırır. Romanın anlatıcısının kim olduğu tam anlaşılmaz. Tanrısal anlatıcı bakış açısının bulunduğu romanda yazarın da konuya dahil olduğu gözlemlenir. Biz, yazar anlatıcıya Ahmet Mithat Efendi'den aşinayızdır. Çünkü Ahmet Mithat Efendi, okuyucuya bilgi vermek için sürekli hikayeyi keserek anlatmak istediklerini okuyucuya aktarır. Bunun yanı sıra Ahmet Mithat'ın romana müdahalesi ile Sait Faik'in müdahalesi bir değildir. Sait Faik, okuyucuya salt bir bilgi verme amacında değildir. O, daha fazlasını yapmak ister. Yazar anlatıcının dahil olduğu romanda her şey büyüleyici bir şekilde iç içe geçmiştir. Temelde anlatılan yoksul insanların hayatı olsa da şiirsel dokunuşlarla Sait Faik, romanını benzersiz kılar. Medar maişet, geçir derdi anlamında kullanılan bir tamlamadır. Daha romanın başlığından aslında yazarın neyi hedeflediğini anlarız. Sait Faik Abasıyanık dokunuşuyla hareketlenen kurgu, bir yandan kendimizi deniz kenarında Sait Faik'le buluşmuşuz hissini yaratır. Daha ilk cümleden anlatılan yere gitmişiz, Sait Faik'i bekliyoruzdur. Bu, ünlü yazarın çok önemli meziyetlerinden bir tanesidir. Eserlerinde olaydan çok durumu anlatıyor olmakla birlikte okuyucunun anlattığı mekan içerisinde, karakterlerle birlikte muhteşem anlar yaşamasını sağlar. Aynı durum, en önemli romanları arasında yer alan Medarı Maişet Motoru'nda da bulunur. Okuyucuyu içine çeker adeta, benzersiz bir karadelik gibi. Sait Faik'in dikkat çeken meziyetlerinden biri de karakterlerine çok özel nitelikler yüklemesidir. Romandaki karakterlerin her biri, aslında insan olmanın gereğini yerine getiriyordur. Hepsinin empati gücünün yüksek olduğunu gözlemleriz. Bir başkasının acısını hissetmek, işte budur insan olmanın gereği. Romandaki karakterler, kendilerini hep karşısındaki insanın yerine koyar ve karakterler arasındaki ilişkide bu temel belirleyici olarak ön plana çıkar. Hikmet ve Hasan'ın karşılaşmalarında da bu çok özel duygu kendisini belli eder. Hikmet, Hasan ile aynı vapurdadır. Vapur bekçisi, adeta Hasan'ın yoksulluğuyla alay eder ve Hasan'ı azarlar. Bu olaya şahit olan Hikmet, geçmiş günlere hızlı bir yolculuk yaparak Hasan'ın yaşadıklarıyla kendi yaşadıklarını harmanlar. Bu, karşısındaki kişinin acısına kayıtsız kalmama halidir. Bu olay, bir yandan da Sait Faik'in yazar-anlatıcı, karakter ve ona modellik eden kişilerin ve okurun aynı zamanda metin ile karakterler arasındaki duvarın yıkılması olarak da yorumlanabilir. Hikmet, Hasan'ı yermek yerine onunla bir dayanışma içerisinde olmak ve Hasan'ın hayatına dokunmak ister. Klasik romanda yazar-anlatıcı-karakter arasında çok daha hiyerarşik bir ilişki bulunur. Oysa Sait Faik Abasıyanık hikaye ve romanlarında bu hiyerarşinin yıkıldığı gözlemlenir. Romanda temel olarak yoksul insanların hayatlarına odaklanıldığını söyleyebiliriz. Ama bu, dışarıdan her şeye müdahale eden, söylediklerini kendi yaşamına uygulamayan kişilerin anlatım biçimlerinden farklıdır. Sait Faik, her anlamda yoksulluğu deneyimlemiş insanların hayatına acıma duygusuyla yaklaşmaz. Romanda bulunan temel duygu her zaman empatidir. Nitekim kalmıyordu da! Yer yer insanların hem paraları hem de umutları tükeniyordu. Bu tükenmişlik içerisinde her zaman bir umudun yeşerdiğini görürüz Sait Faik cümlelerinde. Sait Faik, kendi yaşamında da aslında roman ve hikayelerindeki gibi hislere kapılır. Belki de daha güzel bir dünyayı özler her zaman. Pek çok insan, hayatında çok büyük acılarla baş başa kalmıştır. Bu durum, her zaman daha güzel bir dünyanın özlenmesine neden olur. Sait Faik Abasıyanık hikayelerinde kendisine çok özel bir yer edinen empati duygusu, yazarın hayatında da önemli bir yerdedir. Zaten çok özel hikayeler, bu duygu sayesinde ortaya çıkmaz mı? Dünya üzerinde yaşantısını sürdürmekte olan insanların büyük bir kısmı acı çeker. Başkalarına anlatmaktan çekindiği ya da anlatmak istemediği dertlerle boğuşmaktadır. Bu nedenle empati duygusu insani bir duygudur. Var olan acıları görmek ve bu acılar içerisinde umut yeşertebilmek, insanın toplumsal bir canlı olduğunun asıl göstergesidir. Sait Faik Abasıyanık eserleri, başta Medarı Maişet Motoru olmak üzere, bize empati duygusunu en başarılı şekilde verir. Üstelik bunu, bir şair titizliğiyle yapar. Ve insani duyguları çok özel bir şekilde bizlere sunar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/salda-golu-ve-kamp/", "text": "Salda Gölü, Burdur il sınırları içinde bulunuyor ve Burdur merkeze 75 km uzaklıkta bulunuyor. Yakınındaki Yeşilova ilçesine de yaklaşık 5 km uzaklıkta. Türkiye'nin Maldivleri diye geçen Salda Gölü 2018'e kadar çok bilinmemesine rağmen belediye tarafından yapılan tanıtımlar sayesinde bu yıl bilmeyen kalmadı gibi. İnsanımız buraya genelde günübirlik gidiyor. Hafta sonu biraz kalabalık oluyormuş çünkü insanlar 2 günlük kısa tatillerini bu muhteşem güzelliği görmek için değerlendiriyorlar. Salda Gölü gerçekten temiz ve olağanüstü güzellikte bir göl. Eskiden tehlikeli olduğundan yüzülmüyormuş ama belediyenin çevresini temizlemesi ve düzenlemesi ile yüzülebilir hale gelmiş. Yüzülebilir kısmında derinlik 1 metreyi geçmiyor ve gölün suyu ılık civarında. Ben burada bu yöreye günübirlik ve kamp yapmak için gideceklere tavsiyeler vereceğim. Öncelikle eğer mümkünse hafta içi gitmenizi tavsiye ederim çünkü dediğim gibi hafta sonu kalabalık oluyormuş. Ben geçen hafta içi gittim ve çok az kişi vardı. Gün içinde yakın yerlerden günübirlik gelenler oluyordu. Bunun dışında çok kalabalık değildi. Ama bayram günleri de kalabalık oluyor/oluyormuş. Kurban Bayramı'nda baya bir kalabalık olduğunu söylediler. Ben de kamp yapmak için gitmiştim ve sadece Zafer Bayramı'na denk geldiği için sadece o gün içinde biraz kalabalık oldu. Kendi araçlarıyla gelenler için zaten kolay. Başka şehre giderken yol üstündeyken uğranabilecek bir yer. Otobüsle buraya yolculuk edecekler için Burdur otogara geldikten sonra ilçelere ve yakıdaki şehirlere giden minibüsler var. Otogarda bulunan ve Yeşilova'dan geçen minibüslere binerek 15 tl karşılığında Salda Gölü'ne ulaşabilirsiniz. Bu minibüsler zaten Salda Gölü'nün bitişiğindeki yoldan geçiyor. Otogardan göle yolculuk 1 saatten biraz fazla sürüyor. Göl zaten muhteşem güzellikte. Maviliğiyle, çevresindeki yeşiliyle, havasıyla harika bir yer. Gölün yüzülebilir bölgesinin yakınında kafeler ve lokantalar var. Çok pahalı değil satılanlar. Buraya özgü kıymalı tostu yemenizi tavsiye ederim. Sahili de güzel, beyaz kumdan oluşuyor. Yüzme bölgesinde kumu çok temiz. Sodalı ve karstik bir göl olduğu için suyun içindeki kuma bastığınızda baloncuklar çıkıyor. Yukarı taraflarda orman var ama dik olduğu için gezilmesi zor. Ama gezen gezer yine. Tuvalet ve duş yerleri de var. Kamp yapılacak alanda çadır yeri bulabilirsiniz ama misafir umduğunu değil, bulduğunu yer diye bir atasözümüz var. Bazı insanlar sağolsunlar kamp alanlarında çadırlarını kuruyormuş ve bırakıp gidiyorlarmış. Bu yüzden istediğiniz tarzda kamp alanı bulmakta zorluk çekebilirsiniz. Bunun dışında oradan çadır ve bungalov da kiralayabiliyorsunuz. Çadır kurma yeri olarak biraz ilerlerde paralı bir alan var. Burası daha sakin. Ateş yakma yerleri var. Göle de uzak değil. Biz burayı tercih ettik. Manzarası güzeldi. Direk göle bakabiliyorduk. Ama belediyenin ücretsiz kısmı dediğim gibi biraz kalabalık. Göl manzaralı çadır yeri bulamayabilirsiniz. Bazıları kilit bile takmışlar. Ama elbet güzel yerler var. Burdur'u çok gezemedim ama güzel bir şehre benziyor. Sadece içinden minibüsle gezerken biraz gördüm. Ama en önemlisi Burdur'a özgü bir yemek varmış; Burdur şiş. Otogarın altındaki yolun üstünde A101'in karşısında, caminin yanında bir mekan var. Orası çok güzel yapıyordu. Aklıma gelenler bu kadar. Burası hakkında sorunuz olursa yorum kısmına çekinmeden yazabilirsiniz. En kısa sürede cevaplamaya çalışacağım. Umarım bir gün uğrarsınız. Fırsatınız olacağına inanıyorum. Teşekkürler yorumunuz için de. Bakalım bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Takipteyim kaliteli ve güzel bir içerik olmuş dostum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sanal-ikilem/", "text": "Peki kuşların sesi gerçekten hoparlördeki gibi mi? En son ne zaman kulağımızı doğaya açtık? Biz yanımızdan uzaklaşıp giden doğayı telefonda kaybettik. Çünkü telefon bize uzağı yaklaştırmıştı ama yanımızdakileri uzaklaştırdığını göremedik. Her ne kadar telefonları bilgisayarlara göre daha çok kullanıyor olsakta, bilgisayar da bizim için fazlasıyla zararlı. Örneğin sosyal ilişkilerimiz zayıflıyor, aile ilişkilerimiz bozuluyor, uyku düzensizliği oluyor... İşte buna bilgisayar bağımlılığı deniyor. Bunlar sadece birkaçı. Fiziksel zararlarıyla birlikte bilgisayar ve onun kardeşleri bizim için tehlikeli aletlere dönüşüyor. Zaten bilgisayar bağımlılığı derken telefonlar da kastediliyor. Hele sosyal medyayı atlarsak her şeyi atlamış oluruz. Sanal ikilemden kurtulmak çok kolay değil ama bunu başarabiliriz. Yeterki etrafımızdaki güzellikleri ve sevdiklerimizi görelim. Bunu başarabiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sanat-kimin-ve-nicin-icindir/", "text": "Sanatın kimin için olduğu; lise sıralarından sanat çevrelerine, akademik dünyadan sanatçılara kadar bitmek bilmeyen bir tartışma alanıdır. Bu tartışmadan bağımsız olarak sanatın kendi içerisinde tanımlanması, belki de söz konusu problemin çözümünde rol oynayacak en önemli etkendir. Sanat, en basit haliyle güzelliğin dışa vurumudur. Güzel ya da iyi olanın arayışı olarak da tanımlanabilir. Sanat, herhangi bir yetenekle bezenen ve belli yöntemlerle icra edilen üstün bir yaratıcılık durumudur. Aynı zamanda güzellik ya da iyiliğin betimlenmesi veya izleyici ya da dinleyicide iyi çağrışımlar uyandırması amacıyla gerçekleştirilen uğraşıların bütünü olarak tanımlanabilir. Bununla birlikte insanlık tarihi boyunca neye sanat denileceği ya da neyin sanat olduğuna ilişkin önemli bir tartışma alanı vardır. Zaman içerisinde neye sanat eseri denilmesi gerektiğine ilişkin farklı varsayımlar ve görüşler ortaya atılmıştır. Her dönemin güzellik ve iyilik algısı değişkenlik göstermiş, bu duruma paralel olarak sanat eserinin tanımı da değişmiştir. Yalnız, bu tartışma bağımsız olarak sanatçı tanımı olarak değişime uğramamıştır. Sanatçı, şartlar ve iklim ne olursa olsun her zaman yaratıcı olmakla mükelleftir. Çağın ötesine geçmeli, güzellik algısını ve hatta güzellik trendlerini belirlemelidir. Göze, kulağa, hislere ve duygulara hoş geleni tasvir etmek, sanatçının görevidir. Üstelik sanatçı tüm bunları farklı metotlar kullanarak ya da farklı türden yeteneklerden destek alarak gerçekleştirebilir. Sanat toplum içindir görüşü, temellerini sanatçının da toplumun bir parçası olduğu düşüncesinden alır. Bu düşünce temel olarak yanlış değildir. Gerçek anlamıyla sanatçı, toplumun değerler bütünü ve güzellik algısının yetenekle bezenmiş halidir. Bununla birlikte gözden kaçırılan en önemli husus ise sanatçının bir de yaratıcılık yetisine sahip olduğudur. Yaratıcılık sanatçıyı, çağın ve hatta toplumun ötesine geçmeye iter. Dolayısıyla sanatçının son haliyle gerçek anlamıyla toplumun bir parçası olduğunu söylemek sezgisel olarak doğru olmayabilir. Bununla birlikte sanat toplum içindir savının bir diğer önemli yapıtaşı ise sanatın topluma karşı didaktik bir pozisyonda konumlanması gerektiğine ilişkindir. Didaktik pozisyonla ifade edilmek istenen, sanatın öğretici bir yanının olması gerektiğine yapılan vurgudur. Sanatın toplum için olduğuna ilişkin görüş, aynı zamanda bu yaratıcı uğraşının topluma bir şeyler öğretme kaygısı gütmesi gerektiği sonucuna ulaşır. Bu durumda sanat; toplumu besleyen, yönlendiren, kreatif biçimde geliştiren bir çeşit uğraşı olarak ortaya konulur. Ayrıca sanatın toplum için icra ediliyor olması sanatçının topluma karşı sorumlulukları olduğu düşüncesini de beraberinde getirir. Bununla birlikte sanatın toplum için olduğu fakat sanatçının herhangi bir şekilde topluma karşı sorumluluğunun bulunmadığını iddia eden düşünceler de vardır. Keza, bu yaklaşım daha uzlaşmacı ve toplum için sanat görüşünü daha etkili bir düzlemde ifade etmek anlamına gelir. Sanatın ne ya da kim için olduğuna ilişkin diğer bir görüş ise sanatın tek başına kendisini var etme amacıyla hareket etmesi gerektiği üzerinedir. Yani sanat, sanat içindir. Bu iddiaya göre sanat, kendisinden başka herhangi bir gaye ya da hedef olmaksızın kendisini ortaya koyar. Dolayısıyla faydayı, ahlakı ve hatta güzeli bile önemsemeyebilir. Sanat için sanat görüşünün en uç noktadaki savunucuları güzel ve iyinin bile sanatın hedefleri arasında bulunmadığını iddia eder. Bununla birlikte sanat için sanat fikrinin başka bir kanadı ise sanatın sadece kendisine yönelmesinin en iyi ve mükemmel olanın ortaya çıkmasını sağladığını iddia eder. Daha yaygın olarak kabul gören bu bakış açısına göre sanat tüm toplumsal kaygılar ve öteki kaygılardan ya da hedeflerden uzaklaştığında ancak iyiyi ve güzeli keşfedebilir. Dolayısıyla sanat eseri, hiçbir amaç ve kaygı gütmeksizin tamamen kendine ve eserin yaratıcısına odaklanarak güzelliğini ortaya koyabilir. Ayrıca sanat, sanat için görüşü; sanatçının eserini üretirken toplumun heyecan beslemesini hedeflediğini de savunur. Sanatın toplum ya da sanat için olmasından bağımsız olarak üçüncü bir halin mümkünlüğü temel olarak başka bir tartışma konusudur. Bununla ilgili birçok sav ortaya atılmış olsa da sanatçının perspektifi ve sanata maruz kalanın fikirleri üçüncü halin mümkünlüğünü ortaya koyar. Sanat, belki de toplum ya da sanatçıdan bağımsız olarak değerlendirilmesi gereken bir uğraşıdır. Sanatçının ifade etmek istediğinin sanata maruz kalanın anladığıyla ilgili olmaması bu üst insani uğraşının özüne ilişkin de önemli veriler sunar. Sanat eseriyle karşı karşıya kalan kişi, eseri kendi dünyasında değerlendirir. Kendi dünyasından izleri keşfeder ve kendiyle özdeşleştirerek değerlendirmede bulunur. Dolayısıyla sanatçının sanatı icra etme; amacı, kaygısı, isteği ya da yeteneğinden ve/veya sanatın toplumsal olarak yapılması gerektiğine dair olan inançtan bağımsız olarak sanat eseri, ona maruz kalanda canlanan imgeler üzerinden ifade edilebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sanatin-yatirim-ve-prestij-araci-olarak-kullanilmasi/", "text": "Yatırım, kişilerin gelirlerinden, geçimlik giderleri çıkarıldıktan sonra arta kalan sermayelerini değerlendirmek amacıyla yöneldikleri bir eylemdir. Finansal araçların fazlasıyla çeşitlendiği günümüzde geleneksel yatırım araçlarının yanında domuz eti, portakal suyu hatta hava durumu dahi bir yatırım aracı olarak kullanılabilmektedir. Yatırımın temel amacı, kar elde etmek suretiyle kişi ve kurumların gelecekteki gelirlerini arttırmak ve bu amaç doğrultusunda gelecekteki ihtiyaçlarını garanti altına almak olduğu kadar, bazı durumlarda yatırım, salt prestij ve kişisel zevkler için de gerçekleştirilmektedir. Bu durumda antikalar, tarihi ve sanatsal eserler ön plana çıkmaktadır. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 770 bin sterline satın alınan İtalyan ressam Gentile Bellini'nin Fatih Portresi, ülkemiz adına bir prestij kaynağı olmuştur . Ancak satıcı tarafındaki National Gallery için iyi bir yatırım enstrümanı olarak değerlendirilecektir. Suudi Kraliyet Ailesi tarafından 450,3 milyon dolara satın alınan ve böylece dünyanın en pahalı sanat eseri ünvanını elde eden da Vinci'nin Salvator Mundi isimli tablosu da prestij yatırımı olarak değerlendirilmişti . Bir yatırım aracının fiyatını belirlemek finansal açıdan uzmanlık gerektirdiği gibi bir sanat eserinin değeri, sanat uzmanlarının da detaylı incelemeleri neticesinde varılan bir sonuçtur. Değer belirleme söz konusu olduğunda, finansal piyasalarda işleyen teknikler sanat piyasasında kullanılamamaktadır. Risk konuları bu eserlerde tamamen farklı olmakla birlikte bunlar; eserin çalıntı veya sahte olması, fiziksel olarak hırsızlık ve yangın olarak sayılabilir . Bir sanat eserinin satışı, önceden belirlenen bir ortamda ve belirlenen bir taban fiyat sonrasında müzayede içerisinde açık arttırma usülüne göre alıcıların kendisi veya alıcı adına müzayede alanında bulunan temsilci aracılığıyla talep bildirmeleri yöntemiyle gerçekleşmektedir. En yüksek fiyatın bildirilmesi devamında herhangi bir alıcı çıkmaması durumunda, fiyat bildiren son kişi eserin sahibi olmaktadır. Bu durumda eserin son değeri de belirlenmiş olur. Ancak her ekonomik üründe olduğu gibi burada da değer, arz ve talebe göre belirlenmiş haldedir. Eserin adı, yılı, boyutu, konusu, sanatçının ünü ve imzası, hangi koleksiyonda yer aldığı, neyin üzerine ve neyden yapıldığı, nereden satıldığı, eserin sahip olduğu ve izleyicisine sağladığı estetik değer gibi özellikler eserin temel kıymetini belirleyen önemli kriterler arasında yer alıyor . Antika, tarihi ve sanatsal eserlerin bulundurulacağı ortam, ortama bağlı diğer değişkenler , sigorta masrafları ve değerinden dolayı ortaya çıkabilecek güvenlik sorunları nedeniyle satın alan kişiler, bazen isimlerini açıklamamaktadır. Bu açıdan bu eserlere yatırım, diğer yatırım araçlarına göre, yatırım sonrasında da sahibine külfet oluşturuyor. Yine de sanat yatırımlarına olan talep yıldan yıla yükselmiş ve eserler değerlerini Sotheby's Mei Moses Sanat Endeksine göre 1950 yılından 2018 yılına kadar bileşik oranda %8,8 arttırmışlardır . Michael L. Klein'in, aynı kaynaktan edindiği verilere göre erkek ressamlar ile kadın ressamların eserlerinin değeri arasındaki fark ise kadın sanatçılar lehine artmakta olduğu görülüyor . The Sotheby's Mei Moses'a ait internet sitesinde, popüler sanatçıların eserlerinin mevcut değeri ve yıllık ortalama değer artışı ve düşüşü ile ilgili bilgilere de ulaşılabilmektedir. S&P 500 Endeksi, Sotheby's Mei Moses Sanat Endeksi ve diğer hisse senetlerinin karşılaştırıldığı bir başka araştırmada ise sanat ürünleri özellikle 1980'li yıllardan sonra diğer tüm hisse senetlerinin ortalamasından daha yüksek bir değere sahipken S&P 500 Endeksi'nin altında kalmaktadır . Karşılaştırmaya göre kriz dönemlerinde her finansal ürüne olan talep azalmaktayken, finansal ürünlere duyulan güven zedelendiğinde sanatsal eserlere olan talep yükselmekte ve sanat eserlerinin değerini arttırmaktadır Sınırlarımız dahilinde sanat piyasası 1960'lı yıllarda bir grup özel galerinin kurulmasıyla birlikte 1980'li yıllarda çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Bu, bankaların özel koleksiyonlarını genişlettiği ve bu anlamda halkla ilişkiler ve itibar açısından da kurumsal koleksiyonerlik kavramının önem kazandığı döneme karşılık gelmektedir . 2004 yılında, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından el konulan Türkiye İktisat Bankası koleksiyonunda yer alan Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablosu, 1,95 trilyon lira bedel ile açık arttırmaya çıkarılmış, o tarihte Türk resminde bir esere verilen en yüksek fiyat olan 5 Trilyon liraya (3,5 milyon dolar) Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi tarafından satın alınmıştır . 1990'lardaki yüksek enflasyon yıllarında yatırımcılar, sermayelerini özellikle sanat piyasasında değerlendirmiş ve sanat piyasası getirileri yükselmiştir. Örneğin 2004 ve 2015 yılları arasında yapılan araştırmada ülkemizde tabloların değer artışı, diğer tüm finansal araçları arkasında bırakmıştır. 100.000 TL tutarındaki bir yatırımın bu yıllar arasında enflasyon karşısındaki reel getirisi tablolarda 350.000 TL, altında 102.000 TL, BİST 100 Endeksi içerisinde 94.000 TL, yıllık mevduatta 40.000 TL olmuştur . 2017 yılında Forbes Türkiye şubat sayısında çıkan araştırmayla Türkiye'deki sanat piyasası incelenmiş ve ülkemizdeki sanat piyasasının yükselişi ortaya konulmuştur. Özellikle 2010 yılıyla birlikte müzayede cirosundaki önemli artış aşağıdaki grafikte görülmektedir. Barış Soydan, T24 isimli haber sitesindeki Bir balon daha var: Resim piyasasındaki balonun patlama hikayesi başlıklı yazısında 2010 yılındaki bu yükselişin ardından tablo piyasasının gerilediğini ve bulunduğumuz yıl içerisinde pandeminin de etkisiyle büyük bir küçülmeye gidileceğine dikkat çekmiş . Yazının devamında Lebriz.com'un yöneticisi Kerim Suner'den alınan bilgiye göre sanat piyasasındaki fiyat düşüşü %70-80'dir. Birçok galerinin ve müzayede evinin kapandığı ve kurumsal koleksiyonerlerin piyasadan çekildiği aktarılmış. Barış Soydan'ın yazısına cevap veren akademisyen Aylin Seçkin ise müzayedelerin sanal ortama kaydığını, galerilerin fuarlar aracılığıyla -bazen- yıllık satışlarının %70'ine yakın bir satışı gerçekleştirdiklerini söylüyor . Barış Soydan'ın bahsettiği şekilde bir 'balon sanat piyasası' oluşumuna karşı çıkıyor . Devamında küçülmenin oluşacağını ancak bu durumun spekülasyon sebebiyle değil küresel kaynaklı olarak pandemi ve ekonomik kriz nedenli gelişeceğini paylaşmış. Tek üretim aracı sanat ürünü olan sanatçılarla beraber sermayenin kiliseden burjuvaziye doğru yönelmesi, sanatçıları kilise servetinden veya gelirinden ayırmış oldu. Avrupa'da burjuvazinin ortaya çıkmasından önce daha çok dini öğeler içeren eserler veren sanatçılar burjuvazinin gelişmesiyle birlikte kişilere özel hizmet vermek üzere daha özgür bir sanat anlayışına ve pratiğine sahip olmuşlardır. Özellikle bir sanatçının hamiliğini üstlenmek, seçkin sınıf içerisinde yer almaya çabalayan burjuvalar için oldukça önemliydi. Birçok sanat ürününe sahip olmaları ve süreç içerisinde sanat eseri sahibi olmanın toplumda özel bir anlama kavuşması onların değerini arttırdı. Günümüzde ise sanat eserleri, değeri dünya standartlarında kabul gören bir nesne ve sahibine toplum içerisinde zevk ve statü sahibi olmanın avantajını sağlayacak bir yatırım aracı haline gelmiştir. Yukarıdaki verilerle değerlendirildiğinde dünya genelinde sanat piyasası, 2010 yılında zirveyi gördükten sonra hafif aşağı yönlü hareketlerle durgunlaşmış fakat Türkiye'de değer yönleri daha agresif hareket etmiştir. Ekonomik etkiler göz ardı edildiğinde Türkiye'de sanat piyasasının oldukça yeni olmasıyla beraber, ilgi ve potansiyelin arttığı hem bu alanda çıkan akademik makalelerin artışı hem de piyasa unsurlarının artması nedeniyle görülebilmektedir. Bu nedenle sanat eserlerini ülkemizde alternatif bir yatırım aracı olarak değerlendirmek artık yerinde olacaktır. = Finansal Bir Yatırım Aracı Olarak Sanat Ve Türk Sanat Piyasası Yrd. Doç. Dr. Elif Ülker Demirel, 2017 Mayıs. = Tukeren, E. Ve Seçkin, A. (2012). Determinants Of Sales Rates At Turkish Art Aucti-Ons. Acto Oeconomica, 62 (4), 489-503."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sanayi-devrimi-nedir/", "text": "İnsanlık, birçok uğrak noktasından geçerek tarihsel gelişimini sürdürür. Bu uğrak noktaları bazı durumlarda insanlığı bir adım ileriye taşırken bazı gelişmeler ise, insanlık tarihini derinden etkiler. İnsanlığın gelişimini son dönemde belki de en derinden etkileyen olay ise şüphesiz Sanayi Devrimi'dir. Sanayi Devrimi, birçokları açısından ekonomik, ticari ve üretime ilişkin etkileriyle değerlendiriliyor olsa da temel olarak insan yaşamının her alanına yönelik etkisi olmuştur. İnsan yaşamının her alanını derinden ve sarsıcı bir şekilde etkileyen Sanayi Devrimi, aynı zamanda olumlu ve olumsuz yanlarıyla farklı şekillerde değerlendirilmiştir. İnsanlık olarak daha fazla ve nitelikli üretim yapmamızı sağlamış olsa da Sanayi Devrimi, yıkıcı ve olumsuz etkiler de göstermiştir. İşte iyisiyle kötüsüyle insanlığa yön veren Sanayi Devrimi hakkında bilinmesi gerekenler! Tarım, insanlık açısından hayati düzeyde öneme sahip olan bir faaliyettir. Sektörün verimli ve efektif kullanımı için insanlık tarihi boyunca birçok çalışma yapılmış olsa da Sanayi Devrimi, daha önce eşi benzerine az rastlanır ölçüde muhteşem bir gelişimin kapılarını aralamıştır. Devrimle birlikte makineler, tarımda geniş bir yer bulmayı başardı. Tarımda gelişmiş araçların kullanılmaya başlanması, temel olarak yoğun bir üretim avantajı sağlamış olsa da toprak verimliliği üzerine ciddi olumsuzlukların gelişmesine de sebep oldu. Bu doğrultuda devletler tarım politikaları hazırlamaya ve Sanayi Devrimi ile beraber ortaya çıkan yoğun verimli toprak kullanımını sınırlamaya başladı. Hiç şüphesiz Sanayi Devrimi'nin getirdiği en önemli kazanımlardan biri genel anlamda üretimin farklı alanlara dağılacak şekilde artmış olmasıdır. Hemen her sektör ve alanda genişleyen üretim hacimleri, insanların yeni şeylere ihtiyaç duymasına sebebiyet verdi. Artık birçok temel ihtiyacı olan insanın günümüzdeki konumu ise Sanayi Devrimi ile ortaya çıkanların tartışmalı bir tablosudur. Günümüzde temel ihtiyaçlarına her geçen gün yenisine ekleyen insan, Sanayi Devrimi öncesinde ihtiyaçlarını belli başlı ürün gruplarıyla sınırlı tutuyordu. Sanayi Devrimi, her alanda büyük bir üretim kalkınması sağlarken, genişleyen ürün çeşitliliği insanlığın ihtiyaç skalası üzerinde de aynı şekilde doğru orantılı bir etki gösterdi. Sanayi Devimi, sadece insanlığın üretim, ekonomik ve ticari ilişkileri üzerinde bir düzenleme getirmedi. Aynı zamanda İngiltere merkezli olarak başlayan bu teknolojik ve devasa gelişim, devrimi takip eden ülkelerin halklarında da önemli etki alanları oluşturdu. Halkın yaşam standardı yükselirken, buna devrimin getirdiği kolaylıklalar aracılık etmiş oldu. Sanayi Devrimi'nin bu etkisi, uzun süre tartışılacak insan ve kadın hakları, çocuk işçi problemi gibi sorunların da ortaya çıkmasında son derece önemli bir belirleyicidir. İnsan gücü, üretim sürecinin en önemli bileşenidir. Özellikle 18. Yüzyılda Sanayi Devrimi ortaya çıkıncaya dek insan gücü, üretimin en temel kaynağıydı. İnsan gücüne eşlik eden hayvanlar, başta tarım faaliyetleri olmak üzere üretimin en temel mekanizmasıydı. Sanayi Devrimi, oldukça hızlı bir şekilde insan gücüne duyulan ihtiyacın azalmasına sebebiyet verdi. Artık, sadece insanın yapabileceği ve üretim sürecinin ana bileşeni olan birçok işlem, makineler tarafından yapılabiliyordu. Sanayi Devrimi beraberinde getirdiği yenilikler ve insan hayatına etkileri ile uzun süre birçok açıdan tartışıldı. Şüphesiz günümüzde yapılan tartışmalar devrimin ilk kez ortaya çıktığı dönemden farklı ve bağımsız olarak çok daha geniş bir skalada sürdürülüyor. Birçok olumlu yönüyle insan yaşamına dokunan devrim, bazı olumsuzlukları da beraberinde getirdi. Üstelik Sanayi Devrimi'nin getirdiği olumsuzluklar hiç de yabana atılacak türden değildi. Doğrudan insanı ve insan yaşamını, uzun yıllar ve hatta yüzyıllar boyunca etkiledi. Eskisine oranla daha sağlıksız beslenen insan, aynı zamanda üretim araçlarını elinde bulunduran yatırımcıların olumsuz koşullarda iş gücü talep etmesine de maruz kalmıştı. Sermaye sahiplerinin işçilerden beklediği neredeyse sınırsız üretim standardının doğal sonucu insan hakları ihlallerinin ortaya çıkması oldu. Günümüzde oldukça derinlikli ve çok boyutlu olarak tartışılan insan hakları ihlalleri, devrimin ortaya çıktığı dönemde çok daha belirgindi. Özellikle Fransız İhtilali ve tarihsellik içerisinde işçilerin haklarına yönelik yaptığı çeşitli direniş faaliyetleri, ihlallerin devrimin ortaya çıktığı ilk günden oldukça daha minimal dozajda sürdürülmesini sağladı. Sanayi Devrimi, yaşam standartlarını yükseltmiş olsa da artık insan yaşamı geri dönülemez biçimde önemli bir değişime uğramıştı. İnsanın tüm alışkanlıkları değiştiği gibi bu alışkanlıkların getirileri de yine uzun süre tartışıldı. Bugün de hissedilen devrimin etkileri, insan yaşamının üretim ilişkileri ile düzenlenebilmesi sorunsalına kadar ciddi boyutlara ulaştı. Sanayi Devrimi'nin getirdiği bir diğer önemli olumsuzluk ise çocuk işçi sorunuydu. Devrimin ortaya çıktığı dönemde yoğun olarak ucuz maliyetlerle tercih edilen çocuk işçiler, büyük sanayi ve üretim tesislerinde görev alıyordu. Günümüzde bu sorunla ilgili yapılan uluslararası çalışmalar çocuk işçiliğin önüne büyük oranda geçmeyi başardı. Devrimin bir diğer olumsuz getirisi ise kadın hakları üzerine olmuştu. Büyük sanayi tesisleri ve üretim merkezleri, sadece erkeklerin görev aldığı ataerkil bir yapıdaydı. Dönüşüme uğrayan insan yaşamı ve toplum perspektifi, daha sonra kadınların da iş yaşamına dahil olmasını sağladı. Günümüzde oldukça yüksek bir oranla iş yaşamına dahil olan kadınlar, birçok temel hakka sahiptir. Devrimin belki de en büyük, üzücü ve yıkıcı etkisi doğa üzerine oldu. Gelişen büyük sanayi tesisleri, kimyasal atıklarıyla doğayı büyük oranda etkiledi. Yine son dönemde yapılan uluslararası çalışmalar, devrimin ve devasa üretimin doğaya olan zararlarını açık bir şekilde ortaya koyarken, aynı zamanda çevre bilinci ve hassasiyet oluşması açısından destekleyici oldu. Bununla birlikte üretim faaliyetleri içerisinde olan tesislerin doğaya vermiş olduğu zararın önlenmesi, henüz istenilen seviyede değil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sandiktaki-gokkusagi/", "text": "Bir boyacı sandığı, kendinden emin adımlarla, şehrin boyanmayı bekleyen tüm sokaklarını adımlar. Bir çocuğun zayıf ama kararlı omuzlarında, birçok şeye şahit olur. Durmadan yol alır çocuk. Cadde başlarında, otobüs bekleyen insanlar görür. Sokak aralarında, köpekler çöp eşelerken, pencere kenarlarından köpeklere manidar bakışlar atan kediler görür. Kedilere ve köpeklere ayrı ayrı selam verir. Yol aldıkça, insanları tanır çocuk. İnsanların ayaklarına bakarak türlü hayaller kurar. Mesela İstanbul'un en ağır abisini, pembe bir pabuç içinde hayal eder. Ayakkabılar dert yanar bu çocuğa, çok yürüdüklerinden, bakımsız kaldıklarından bahsederler. Boyayalım mı diye sorduğunda, yüzüne bakmadan, geçip giden insanlara inat, istisnasız hepsini merakla dinler çocuk. -Boyayalım abi, hem eğer boyatırsan, sana sandığımda ki gökkuşağını gösteririm. -Bak abi gökkuşağının tüm renkleri var sandığımda. Ustam: Hiç kimse sarı, kırmızı, yeşil boyatmaz dedi ama olsun, zaten bunlar ayakkabılar için değil. -Eğer bir gün yağmur yağmazsa yahut yağmur yağar da güneş açmazsa bu boyalarla, ben boyayacağım gökyüzünü. Ben çizeceğim gökyüzüne gökkuşağını. Bak abi, tam da şu yüksek binanın tepesinden şu dağın eteğine kadar. Hem böylece herkes görmüş olur. -Biraz garip ama olsun, sen istedikten sonra yaparsın tabii. -Renkler de insanlar gibidir abi, insanlar da renk renk. Şimdi diyeceksin ki topu topu kaç renk var. İnsanlar ise çeşit çeşit. Haklısın abi bunu düşünmekle ama işte kurban olduğum, öyle güzel karıştırmış ki renkleri. Çeşit çeşit insan olmuş. Belki de her yağmur yağdığında ve ardından güneş çıktığında bize numune olarak geliyor gökkuşağı. Arayın ve bulun renginizi diye. Hepinize yeter diye bu yedi renk. Ama biz yağmurdan saklanıyoruz. Islanmaktan korkuyoruz. Derler ki yağmur yağdığında güzel ve iyi niyetli insanlar ıslanırsa yağan yağmur da gökkuşağı olurmuş. Aslında gökkuşağı, güzel insanların renkleriymiş. Hatta başka bir rivayete göre de yağmur yağınca dünyanın kiri pası silinirmiş bir süreliğine. Ve bu süre boyunca renkleri yansırmış insanların gökyüzüne, böylece gökkuşağı oluşurmuş. Hani anneler camları siler ya, sonra güneş vurunca tertemiz cama, renklerine ayrılır ışık. İşte öyle insanlar da parlarmış. Hatta yaşını hayli almış bir amca anlatırdı bana. Uzaylılar hep gelirmiş dünyamıza ama bu tozun, kirin içinde ayırt edemezlermiş bizi. Sonra da gerisin geriye, geri dönerlermiş. -Büyükler hiç inanmaz zaten abi. Üzülme, senin suçun yok. İnsanlar büyüdükçe, hayallerine inanmaktan vazgeçerler daha da büyüdüklerinde başkasının hayallerine de inanmazlar. -Adam bir dolu güldü. Hoşuna gitmişti bu söz. Belki de beklemiyordu bir çocuktan bunları. Samimiyet yayıldı, yeryüzünden gökyüzüne. Ve bir gülmedir aldı başını gitti, ben artık büyüdüm diyerek. Bir avuç güzel şey saklayalım burada. Bir avuç dünya saklayalım temiz kalan. Gülen çocuklar saklayalım. Çocuk kalan insanlar saklayalım, her şeye rağmen gülsün yüzleri. samimiyet dolu. Bizi biz yapacak en önemli şey de bu. Doğru yerden yaklaşmışsınız ve okuyucunun bam teline dokunmayı başarmışsınız. aynı içtenlikle yazılar yazmanız ve biz'den kalıp biz'i anlatmanız temennisi ile .. Bizden kalıp bizi anlatmak o kadar hoş bir ifade ki. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sanki-yedim-desem/", "text": "Hepimiz tasarrufun ne kadar önemli olduğunu biliyoruzdur ancak ne çapta şeyler yapabileceğini pek de düşünmemişizdir. Bugün size sanki yedim demenin önemini anlatacağım. Örneğin sigarayı bırakmanın ya da bundan sonra alkol kullanmayacağımın sonuçlarının sağlık açısından kısmını geçersek eğer, insanlar için daha çekici olan para bakımından çok ama çok gelirli bir hamle olduğunu fark ettik. İlla ki fark etmişizdir. Peki bu yazının amacı sizce -eğer ki içiyorsanız- sigarayı ya da alkolü bıraktırmak mı? Hayır, hiç öyle düşünmedim açıkçası. Ben bugün paranın değerini ispatlayacağım size. Dünya genelinde yemeğe düşkünlük seviyesi hayli fazla. Diyabete, obeziteye, hipertansiyonlara girmiyorum bile. Bu yemek düşkünlüğünün de sonuçları eğer normal gelirli bir toplum bireyi isek en başta çektiğimiz para sıkıntıları, ekstra getirisi borçlar dahi olabiliyor. Çorba vs. Saray Yemekleri: Fight! ve Sanki Yedim Camii! 18. yüzyıl Osmanlı'sında yaşayan basit bir esnaf: Keçecizade Hayrettin. Nefsine hakim olamadığı için parası ile ne var ne yok ne kadar güzel yemek hepsini yemiş bitirmiş. Haliyle parası gidiyor tabi cepten. Fakat bir gün kendine bir Dur çekmiş ve o günden sonra nerede güzel bir yemek görse Sanki yedim! deyip bir kenara itmiş ve o leziz, pahalı yemekler yerine çorba ile idame ettirmiş durumunu. Aradan yıllar yıllar geçip 20 yıl olmuş. Ve bizim basit esnafımız çorba ile geçinip de kenarda bir yere koyduğu arta kalan paralarını alıp küçük bir camii yaptırmış. Yaptırdı yani. Dostlar böyledir işte. Sabreden esnaf da gördüğümüz üzere murada eriyor. Adam bildiğiniz level atlamış değil mi? Peki, sizce sıra bizde değil mi? Bizde bizde. O halde hep beraber: Sanki içtik, sanki doyduk, sanki yedik!.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sanrilarin-otesinde-sizofreni/", "text": "Hayat... İnişleri çıkışları bitmeyen, derdi tasası hiç eksik olmayan bir yolculuktur. Bu yolculukta kimi zaman üzülür, içimize atarız. Kimsenin bizi üzgün görmesini istemeyiz. Çünkü biliriz ki bu yolculukta zayıf olan hep kaybeden olur. Ama bilmeyiz ki bu içe atışların bize daha zarar vereceğini... En az beden sağlığı kadar önemlidir ruh sağlığı. Hatta ruhumuz sağlıklı olmazsa bu durum bedenimizde de rahatsızlıklara sebebiyet verebilir. İşte ben de bugün bir ruhsal bozukluktan bahsedeceğim. Şizofreni sıklıkla duyduğumuz, teşhisin konulmasında ve hastalığın ilerlemesinde çevresel, psikolojik ve sosyal olayların oldukça etkili olduğu bilinen bir psikiyatrik bozukluktur. Öyle ki şizofreni bilinen en eski psikolojik rahatsızlıklardan biridir ve ömür boyunca görülme sıklığı %0,5-1 olarak bilinmektedir. Tabii ki bu yüzdelik dilimler sosyal şartlardan dolayı da zaman zaman değişkenlik gösterebilir. Şizofreni kelimesinin anlamının Yunancada bölünmüş anlamlarında kullanılan şizo ve akıl anlamına gelen frenos kelimelerinin birleşmesi ile meydana geldiği bilinir. Şizofreni hastalığını biraz daha açarsak, düşünme, duyuları kullanma, davranışlar gibi bazı beyinsel işlevlerde ciddi derecede bozuklukların görüldüğü, kişinin başkalarıyla iletişim kurmaktan veya gerçeklerden kaçtığı ve kendi dünyasına doğru iyice çekildiği bir ruhsal hastalık diyebiliriz. Hasta kişilerin düşünce biçimlerinde bozukluk gerçekleşmesiyle ilgili olarak davranışlarda da bozukluklar görülebilir. Şizofreni hastalığı hakkında toplum içerisinde yanlış olarak bilinen durumlar mevcuttur. Örnek vermek gerekirse bu kişiler halk tarafından oldukça saldırgan, zeka seviyesi düşük olarak bilinmektedir. Gerçeklik tam olarak kavranamaz. Yani kişilerin zeka seviyesine hiçbir zarar vermez. Ayrıca bu hastalar doğru tedaviyi gördükten sonra çok nadir saldırgan olurlar. - Beyinde bulunan ve önemli işlevleri bulunan bazı kimyasalların çalışma sistemlerinde bozukluklar görülmesi, - Kişinin bazı virüslere maruz kalması, - Doğum öncesinde annenin yetersiz beslenmesi, - Doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalması durumu, - Vücudun kendi dokularına karşı da bağışıklık yanıtı oluşturarak savaşması, - Gençlik dönemlerinde kişinin bilinçsiz şekilde psikoaktif veya psikotropik sınıfta bulunan ilaçları bilinçsizce kullanması, - Kişinin yaşamında kayıp, istismar, yas veya maddi sıkıntılar gibi travmatik olaylar yaşaması neden olabilir ancak bu faktörlerin hiçbiri kendi başına şizofreni oluşmasında bir etken değildir. Bu etkenlerin bazıları hastalığın görülmesini tetikleyici niteliktedir. Şizofreni belirtileri her hastada farklı bir biçimde ortaya çıkar. Fakat uzmanlar bu belirtileri genel olarak pozitif belirtiler ve negatif belirtiler olmak üzere iki grupta toplar. Pozitif belirtilere örnek verirsek: aşırı olacak şekilde sürekli gülme veya tersi olarak ağlama durumu, sanrılar, sürekli evham yapma, fazla heyecan yaşama, sürekli kuşkulanma, kendini tanıyamama hali, çoğu şeye karşı güvensizlik duyma, her türlü davranış veya sözü üstüne alınma, renkler veya ışıklar gibi bazı durumlara karşı fazla duyarlı olma gibi belirtiler örnek verilebilir. Öte yandan negatif belirtilere örnek verirsek: toplumdan uzaklaşma hatta bilerek insanlardan kaçma, olaylara karşı duyarsız olma hali, güçsüzlük, duygu eksikliği yaşanması ve bazen de duygusuz olma durumu, yaşama karşı zevk duyamama ve mutlu olamama, dış görünüşe önem vermeme ve bakımsızlık, konuşmada bozukluk yaşanması, hezeyanlar, sanrılar gibi durumlardır. Kişiler bu türde yoğun belirtiler göstermesine rağmen hastalığı kabul etmez ve belirtileri saklamaya çalışır. Bu sebeple de toplumdan gitgide uzaklaşır. Her türlü olay ve davranıştan şüphe duyma bu türde oldukça hakimdir. Bu şizofreni türünün geç yaşlarda ve daha yavaş seyrettiği görülmüştür. Bu tür şizofreni rahatsızlığı bulunan kişiler konuşmalarında oldukça tutarsızdır. Bu kişiler günlük bazı işlerini yapmakta zorluk yaşayabilirler ve dışarıdan bakıldığında biraz çocuksu ve normal insanlara göre tuhaf görülebilirler. Bu türde ise kişiler genellikle hareketsizdirler ve çevrelerinde gerçekleşenlere karşı oldukça kayıtsızdırlar. Uzun süre hareketsiz olarak kalabilirler. Bu türdeki şizofreni genellikle genç yaşlarda ve birdenbire başlar. Bu türde bazı belirtiler vardır fakat genel olarak saptanamadığından bu belirtiler hiçbir gruba dahil edilememiştir. Bu tür şizofrenide hareketsiz konumda uzun süre kalabilme, duyguların azalması gibi belirtiler görülürken olumlu belirtiler oldukça azdır. Bu süreçte ani kişilik değişimleri görülmesi muhtemeldir. Şizofreni belirtilerinin oldukça azaldığı sırada kişide görülen bıkkınlık durumudur. Bu türdeki şizofreni hastalığında genellikle hareketlerde bozukluklar, sanrılar görülmez. Teşhisi oldukça zordur. Şizofreni nedeni kişiden kişiye farklılık gösterdiği için tedavi tam olarak şöyledir diyemeyiz. Doktor tedaviyi veya terapiyi kişiye özel olarak belirler ve zamana yayarak bu tedaviyi kişiye uygular. Şizofreni tedavisinde hem ilaç ile tedavi hem de psikolojik destek içeren tedaviler de birlikte bulunur. Tek başına ilaç kullanımı yeterli olmayabilir. Delüzyon, halüsinasyon için ilaç tedavisi uygun görülürken olaylara karşı duyarsızlaşma, toplumdan uzaklaşma gibi negatif belirtiler psikoterapiler yardımıyla tedavi edilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sars-cov2nin-kokeni-nedir/", "text": "Buna yanıt bulmak için SARS-CoV2 genetik dizisinin, korona virüs ailesinin diğer üyeleriyle karşılaştırılması gerekir. Temelde SARS-CoV2'yi diğer korona virüslerden ayıran 2 önemli özelliği vardır. Bunlardan ilki SARS-CoV2'nin insan ACE2 reseptörüne optimal derecede bağlanma özelliğine sahip olmasıdır. Diğeri, sahip olduğu çok değişken S proteini S1-S2 alt birimi arasında polibazik yarıklanma alanına sahip olmasıdır. Ayrıca bu durum polibazik bölünme alanı çevresinde 3 tahmin edilen O-bağlı glikan kazanımına neden olmuştur. Reseptör bağlama alanındaki Spike proteini SARS-CoV ve ilişkili diğer korona virüs genomlarının en değişken bölümüdür. Bu bölgede insan ACE2 reseptörüne ve diğer tanımlanan konaklara bağlanma için önemli rol oynayan 6 kalıntı vardır. SARS-CoV2'ye genom olarak en çok benzeyen korona virüs, Rhinolophus affinis cinsi yarasalardan elde edilen BatCoV-RATG13'tür. %96 oranında benzerlik gösterirler. İkisi karşılaştırıldığında SARS-CoV2'de ACE2 reseptörüne bağlanan 6 kalıntıdan 5'i mutasyon geçirmiştir. Bu haliyle SARS-CoV2; insan, primat, gelincik, domuz ve kedilerdeki ACE2 reseptörüne yüksek ilgiyle bağlanır. Yine bu bölgede SARS-CoV2 486. Kalıntıdaki fenilalanin, SARS-CoV Urbani suşu genomunda L472'ye karşılık gelir. SARS-CoV hücre kültürü çalışmalarında L472 mutasyona uğrayarak, L472F haline gelir. Fenilalanine mutasyonun, ACE2 reseptörüne optimum seviyede bağlanma için gerekli olduğu düşünülür. Ancak L472 pozisyonundaki fenilalanin yarasalardan elde edilen birçok SARS benzeri korona virüste zaten mevcuttur. SARS-CoV2 bu sayede ACE2 reseptörlerine yüksek ilgiyle bağlanabilir, ancak tahmin edilen etkileşim bu değildir. Ayrıca SARS-CoV2'nin reseptör bağlama alanındaki birçok anahtar kalıntı, insan ACE2 reseptörüne optimum derecede bağlanma için daha önce tanımlananlardan farklıdır. Bu mantıken SARS-CoV2'nin insan ACE2 reseptörüne bağlanamayacağı ya da daha az ilgiyle bağlanabileceğini ifade eder. Ancak hesaplamaların aksine SARS-CoV2, insan ACE2 reseptörüne yüksek ilgiyle bağlanır. Yani çalışmalar SARS-CoV2 spike proteininin insan ACE2 reseptörlerine başka uygun bir yolla optimal düzeyde bağlandığına işaret eder. Bu SARS-CoV2'nin laboratuvar koşullarında üretilmediğine dair güçlü bir kanıttır. SARS-CoV2'nin diğer önemli özelliği genomundaki S1 ve S2 alt birimi arasındaki polibazik bölünme alanıdır . Buradaki 2 arjinin ve 1 alanin'e ek olarak başa prolin sokulmuştur. Bu nedenle sekansı PRRA haline dönmüştür. Dizinin başına prolin eklenmesiyle oluşan yapı sayesinde polibazik yarılma alanının 3 tahmini O-bağlı glikanla çevreleneceği tahmin edilir. Daha önce hiçbir betakoronavirüsün B soyunda polibazik yarıklanma alanı gözlenmemiştir. Bu SARS-CoV2'ye özgüdür. Ancak HKU1 gibi bazı insan betakoronavirüslerinde buna benzer bir bölge vardır. Polibazik yarıklanma alanının fonksiyonel işlevi bilinmese de SARS-CoV deneylerinde bu yapının virüsün hücreye girişini arttırmadan hücre-hücre füzyonunu arttırdığı gözlenmiştir. Bu alan furin ve diğer proteazlar tarafından etkili bir şekilde açılmaya izin verir. Örneğin polibazik yarıklanma alanı, kuş gribi virüslerinde virüs çoğalmasının ve iletiminin yoğun olduğu durumlarda Hemaglutinin proteinin iki alt birimi kesişiminde elde edilebilir. Hemaglutinin proteini de aynı korona virüs S proteini gibi virüsün hücreye girişinde ve hücre-hücre füzyonunda rol oynar. Normal haliyle kuş gribinin hastalık yapıcı gücü düşükken, HA alt birimleri arasında polibazik yarıklanma alanı kazanması sonucunda hastalık yapma gücünün oldukça arttığı görülmüştür. Benzer şekilde Newcastle Hastalığı virüsü çalışmalarında gözlenmiştir. 3 tahmini O-bağlı glikanın fonksiyonu pek açık değildir. Ancak bunlar SARS-CoV2 spike proteinin önemli kalıntılarını ve epitop olarak davranabilecek bölgeleri örten 'müsin benzeri alan' olabilir. Kısacası SARS-CoV2'nin nasıl oluştuğu yönündeki kanıtlar onun genetik mühendislikle yapılmış bir manipülasyon olduğu fikrini desteklemiyor. Çünkü SARS-CoV2 insan ACE2 reseptörüne bilinenden farklı bir yolla yüksek ilgiyle bağlanıyor. Eğer genetik mühendisliği ile yapıldığı öne sürülürse tersine genetik sistemlerin kullanıldığı düşünülebilir. Ancak elimizdeki genetik veriler SARS-CoV2'nin daha önce var olan herhangi bir virüs omurgasından türetilmediğini gösteriyor. Yine de evrimleşerek mi yoksa laboratuvar kaynaklı mı ortaya çıktığı bu bilgilerle kesinlikle söylenemez. Veriler her ne kadar doğal yollarla ortaya çıktığını işaret etse de laboratuvar koşullarında çalışılırken ortaya çıkmış ve salgına neden olmuş olabilir. Virüsün hızlı bir şekilde insan olmayan kaynağı belirlenip, ondan virüs sekansları elde etmek kökenini net bir biçimde ortaya koyar. Birçok insanın böyle düşünmesi kesinlikle doğal ve olması gereken bir durumdur. Çünkü bilim şüpheyle başlar. SARS-CoV2'nin kökenini sorgulamamız, şimdiki ve daha sonraki salgınlarla mücadelede önlemler almak, öngörülerde bulunmak için gereklidir. Ancak bunu spekülasyon haline getirip salgınla mücadeleyi baltalamamak gerekir. Korona virüs hakkında daha ayrıntılı bilgi için tıklayabilirsiniz. Nerede üretildi? Nasıl oldu bilmem ama dünyanın canına okuduğu kesin. Yazık ki çok can gitti. Bunun vebali çok ağır. Türkçe literatürde hiç böyle çeviriler bulunmuyor. Bu çeviriyi yaparak esasında çok değerli bir katkı sağladığını düşünüyorum. Yüzlerce haber sitesi her türlü alakasız içeriği sitesinde paylaşırken bu tip değerli bilgileri paylaşmıyor. Çünkü bunun spekülatif bir yanı yok, bunun hoşa giden bir tarafı yok. Bunu sadece bilime ilgili insanlar okuyabilir. Katkın için teşekkürler. Dediğiniz gibi hocam spekülasyonlar bilimden daha çok satıyor maalesef. Lakin bilim hipotezlerle beslenir, spekülasyonlarla değil. Bunu bir an önce fark edip bazı şeyleri düzeltmemiz gerek. Umarım bu değişimi ateşleyenlerden oluruz. Yorumun için ben teşekkür ederim. Virusun kaynaginin tespiti neden bu kadar onemli asi gelisimi yada izolasyon acisindan mi yoksa virusu taniyip daha genis kapsamli bilgiler elde etmek icin mi?Zaten etken insanlardan elde edilebiliyo bu konuda aklımda birkac soru isareti var. Mukemmel bir calisma elinize saglik beyefendi. Daha anlaşılır olması için basamak basamak cevaplandırayım. 1. Zoonotik enfeksiyonlardan korunmada önemli basamaklardan biri kaynak kontrolüdür. Koronavirüsün gerçek hayvan kaynağını bulursak yayılımın önünü baştan kesme şansımız olur. Yabani hayvanlar zoonotik enfeksiyonlar için önemli rezervuarlardır. Salgının kaynağı olarak görülen yabani hayvanların satılması ve tüketilmesi konusunda Çin'de yeterli önlemler alınmış olsaydı bu salgın yaşanmayabilirdi. 2. Kökenini net bir şekilde bulursak yazıda belirttiğimiz gibi onun genetik mühendisliği ürünü mü yoksa doğal yollarla mı oluştuğunu öğrenebileceğiz. Eğer laboratuvar yapımıysa bununla ilgili ciddi tedbirlerin alınması gerekecek. 3. Şayet doğal yollarla ortaya çıkmışsa evrimini öğrenip böyle durumlar için daha hazırlıklı olacağız. Çünkü virüsün yapısındaki değişimler şu anda yaşadığımız süreç gibi epidemilere ve pandemilere yol açabilir. Biz bu evrilme sürecini anlarsak ona yönelik önlemler alabiliriz. 4. Aşı geliştirmelerine de katkıda bulunabilir. Çünkü aşıyı geliştirdiğimiz virüse ait kısım hızlı bir değişme kabiliyetine sahipse aşı yetersiz kalabilir. Bunu grip aşısıyla örneklendirebiliriz. Grip virüsü önemli bir protein değiştirme kabiliyetine sahiptir. Buna tıbbi olarak antijenik shift ve antijenik drift denir. Bu nedenle grip virüsü aşısı, diğer aşılardan farklı olarak her sene tekrarlanır, çünkü önceki aşılar yeni senede ortaya çıkacak grip virüsü için koruyucu olmayabilir. Bu, grip virüsünün proteinlerindeki hızlı değişim kabiliyeti nedeniyledir. 5. Aşıya benzer şekilde ilaç geliştirilmesi için de faydalı olabilir. Örneğin virüsün hedeflenen kısmı hızlı bir değişime uğruyorsa ilaca karşı direnç geliştirmiş olacaktır. Ancak şu anki en önemli sorunlardan biri insanın ara kaynak rolü üstlenmesi. DSÖ tarafından bir insanın ortalama 3-4 kişiyi hasta edebileceği tahmin edilirken, maalesef ülkemizde İstanbul'daki bir kişiden 16 sağlıklı kişiye bulaş gibi ciddi bir sayı söz konusu. Pandemi tüm insanlığı ilgilendiren çok önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bireysel basit hatalar büyük problemler doğurabilir. Bu nedenle bizim şimdi yapmamız gereken kendimizi koronavirüs için kaynak olarak görüp evlerimizde kalmamızdır. Bu harika soruyla katkıda bulunduğunuz için ben teşekkür ederim. Bu virüsün laboratuvar ortamında genetik mühendisliği ile kasten üretilmediğinin binlerce kez kanıtlanması hiç bir önem taşımıyor, Var olan bir virüs ün veya benzeri bir şeyin körüklenmesi ile yapılabilir; Ve daha önemlisi dünyanın her yerine kasten yaymış olabilirler!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/satranc-stefan-zweig/", "text": "Çok az sayfada çok şey anlatan nadir kitaplardan biri bence. Yani ben okurken gerçekten kendimi olayların içinde buldum, iliklerime kadar hissettim diyebilirim. Kişilerin fiziksel ve psikolojik olarak anlatımı çok başarılı. Yani olabildiğince kısa ama yolda görsem tanırım diyebileceğiniz kadar. Tüm olay bir yolcu vapurunda geçiyor. Dünyaca ünlü satranç ustası Czentovic'le aynı vapura düşüyor yazarımız. Czentovic'in insanlar tarafından önceleri anlaması kıt olduğu düşünülürken sonra satranca özel yeteneği olduğu görülmüş. İnsanlarla fazla konuşmayan, onlara tepeden bakan, belki iki kelimeyi bir araya getiremeyen ve tek yeteneği satrançta yenilmemek olan bu insan yazarımızın dikkatini çekiyor ve onunla konuşmak istiyor. Ancak ne yaparsa yapsın Czentovic'le konuşamıyor. Yazarımızın onun dikkatini çekmek için oynadığı satranç oyunundaki rakibi ve çok hırslı olan McConnor, vapurda dünyaca ünlü satranç ustası oluğunu öğrenince Czentovic'e para karşılığında satranç oynamayı kabul ettiriyor. Bu satranç ustası karşısında birkaç insan bir oluyor ancak ilk oyunda yeniliyorlar. Çok hırslı olan McConnor, bir oyun daha istiyor. İşte bu oyunun ortasında oyuna biri dahil oluyor. Yine yenileceği çok belli olan bu insanlara yardım ediyor ve oyun berabere bitiyor. İşte kitap asıl burada başlıyor. Çünkü bu insan yani Dr. B. yazarımıza satranç hikayesini anlatıyor. Aylarca psikolojik işkence görüyor Dr. B. Kimseyle görüşmesine konuşmasına izin verilmiyor. Psikolojisinin tamamen bozulduğu sırada bir satranç kitabı buluyor. Ve gizlice günlerini, aylarını bu kitapla geçiriyor. Uzun bir süre zihninde satranç ustaları tarafından oynanmış eski oyunları oynuyor, daha sonra ise kendine karşı oynamaya başlıyor. Ancak bu durumdan da psikolojisi iyice bozulmaya başlıyor, aklında durmadan istemsizce satranç oynamaya başlıyor. Bu sebepten sinir krizi geçirip hastaneye yatırılıyor ve işkenceden kurtuluyor. O günden sonra vapurda tesadüfen satranç tahtasına denk geliyor. Ve ısrarlar üzerine Czentovic'le bir kere oynamayı kabul ediyor. Bu kitap gerçekten mükemmel. İnsanı alıp götürüyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/savas-ati-filmi/", "text": "Tarihimize dönüp baktığımızda bizlere en çok yardımı dokunan atlardır. Savaşlara atlarla girmişiz ve savaş atı olarak kullanmışız, ağır yüklerimizi atlara taşıtmışız, göçlerimizi yine atlarla yapmışız. Hayatımızın büyük bir kısmında atlar yer almaktaymış. Halen Orta Asya'da insanların geçiminde çok büyük rol oynamakta. Tarih boyunca atlar asaletin ve büyüklüğün sembolü olmuşlardır. Mitolojimizde ise atlar çoğu kere Gök Tanrı'nın simgelerinden biri olarak görülmüş ve kurban olarak da sunulmuş. Şaman, at yardımıyla yeraltına ya da öteki dünyaya geçebildiği için at ölümün de simgesi olmuş. Türklerle ilgili birçok efsane, destan ve hikayede at, sahibinin yakın arkadaşı zafer ortağı, en değerli varlığı sayılmış ve savaştaki faydaları dolayısıyla kuvvet ve kudret timsali de olmuştur. Bundan yüzyıl öncesine kadar atlar savaşta insanların en önemli silahı olmuşlar. Süvariler hızlı akınlarla düşmana büyük kayıplar verdirmiş. Bunları söylemişken, çok beğendiğim bir filme de değinmemek olmaz. Filmimizin adı Savaş Atı. Film 2011 yapımı olup, köylü bir çocuğun çok sevdiği atının babası tarafından orduya satılması ile başlar. Daha önce defalarca savaşa katılmış, üstün hizmet madalyasına sahip fakat savaşta yaşadıkları yüzünden madalyaları çöpe atmış, savaş sırasında bir ayağı zedelendiği için topal ve yaşadıklarını unutmak için sürekli içen bir İngiliz çiftçisinin köyün en zengini ile açık arttırmaya çıkan bir at üzerine yarışması ile başlıyor. Hikayenin giriş kısmı beni direk filme bağlamıştı. Çiftçi, köyün zengini ve arazilerin sahibi olan adamı geçiyor açık arttırmada ve atı satın alıyor. Fakat zengin adam çiftçiye bu durumu sindiremediği için 1 senesinin olduğunu ve parayı ödeyemez ise atını ve çiftliğini alacağını söylüyor. Çiftçinin oğlu ise atı çok seviyor ve ata inanıyor. Taşlık bir arazide genç at ile araziyi sürmeye çalışıyor ve sürüyor. Her şey düzeldi derken şiddetli bir fırtına ile araziye ekilen ürün telef oluyor. İlle bir şeyler ters gitmek zorunda zaten. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlıyor ve köye gelen askerler sağlıklı atları ve asker çağına gelmiş erkekleri topluyor. Çiftçi atı bir subaya satıyor 30 altına. Çiftçinin oğlu çok ısrar ediyor atın satılmaması için fakat subay en sonunda çocuğu ikna ediyor. Atını bana kirala eğer başarabilirsem onu sana geri getireceğim diyor ve atın boynuna babasının çöpe attığı alay sancağını bağlıyor. Subayın atı olan Joey bölüğün en hızlı atı oluyor ve süvari birliği komutanının atını dahi geçiyor. Bu arada Joey ile komutanın atının arasında bir dostluk başlıyor. Bir sonraki gün Almanların tümenine saldırı emri alıyorlar ve süvariler Alman tümenine saldırıyor. İlk başlarda çok basit bir saldırı gibi gözükse de saldırı başarısız oluyor ve subay ölüyor. Atların neredeyse tamamı Almanların eline geçiyor. Hikaye daha da derinleşiyor ve atları askere alınan biri 14 yaşında diğeri askerlik çağında iki kardeşe emanet edip onları ambulansı çekmek için kullanacaklarını söylüyorlar. Ertesi gün Almanlar karşı saldırıda bulunmak için atağa geçiyor ve 14 yaşındaki kardeşlerin bir tanesini saldırı için cepheye gitmesi gerekiyor. Kardeşinin cepheye gitmesini istemeyen abi, atları hazırlıyor ve kardeşini kaçırıyor, bir değirmende mola veriyorlar. Birkaç saat sonra Almanlar kardeşleri buluyor ve kurşuna diziyorlar. Ertesi gün değirmende bağlı olan atların kapısını Emile adında bir kız çocuğu açıyor. Savaş yüzünden annesini ve babasını kaybeden dedesiyle çilek reçeli yapan bu küçük kız onlara farklı bir isim veriyor ve atlarla sürekli uğraşıyor. Joey'i sahiplenen Emile daha ilk denemesinde atı Almanlara kaptırıyor. Savaş bitene kadar atlar büyük Alman toplarını çekmekte kullanılıyor. Son zamanlarda bir Alman askeri artık ölmek üzere olan Reis 'in daha fazla acı çekmesine göz yummuyor ve ucunda ölüm dahi olsa atları serbest bırakıyor. Joey iki cephe arasında koşmaya başlıyor. Cephede dikenli teller yüzünden yaralanan Joey'i, beyaz bayrakla savaşı durduran bir İngiliz askeri kurtarmaya gidiyor, aynı anda bir de Alman askeri Joey'in yanına gidiyor. Bir tarafta İngiliz, diğer tarafta Alman askerleri savaşı unutup atı kurtarmak için çaba sarf ediyorlar ve atı kurtarıyorlar. İkisi de kendisinin atı götürmesini istese de bir bozuk para ile yazı tura atarak atın İngiliz askerde kalmasına razı oluyorlar. Bu arada Joey'in ilk sahibi atı için savaşa katılmış ve savaşta gaz yüzünden gözlerinden yaralanmıştır. Joey'in cephenin hastanesine götürülmesi ve çiftçinin oğlu yani Albert ile buluşması muazzam bir olay. Bir de filmin sonunda tekrarlanan açık arttırma gerçekten insanı perişan ediyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/savas-gunlukleri-kitap-incelemesi-george-orwell/", "text": "Ülkemizde son yıllarda, siyaset arenalarında bile alıntılar yapılan George Orwell, özellikle 1984 ve Hayvan Çiftliği gibi Türkçeye özenle kazandırılmış kitaplarıyla ününü korumaya devam ediyor. Birçok eserinin yanında, hayatındaki önemli anları belirli aralıklarla kaleme aldığı günlüğüne ait yeni bir çeviri ile yani Savaş Günlükleri ile karşımıza çıktı. Bu günlükte İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarındaki politik havayı ve özellikle insanların ruh hallerini oldukça güzel bir şekilde anlatmış. Londra'nın Alman uçaklarıyla bombalanışı ve insanların siren sesleriyle sığınaklara inişi, bir günlük tadıyla gözünüzün önüne serilecek. Ayrıca o dönemde yazılan köşe yazıları ve siyasi söylemlere de eleştiriler getiren Orwell, tarihle ilgilenen ve İkinci Dünya Savaşı'nın bir dönemindeki yorumlarını merak edenler için de çok önemli bir eser kaleme almış. Rudolf Hess'in geliş sebebi hakkında hiçbir fikrim yok. Tamamen gizemli. Bilidğim tek şey, eğer bu propaganda fırsatını kaçırma imkanı varsa, Britanya hükümetinin muhakkak kaçıracağıdır. Sadece Londra ve Britanya üzerindeki olayları değil, bütün dünya coğrafyasındaki bdurumlar üzerine yorumlar kaleme almış. Belli başlı ülkelerin savaşa girmesi ile oluşabilecek dengeleri tartışmış -ki buna Türkiye de dahildir- ve birçok ülkenin siyasetçileriyle ilgili malumatlarını, yorumlarını yazmış. Alt notlar gayet başarılı ve yeterli. Kitapta dönemin isimleriyle ilgili ufak dipnotlar bulunuyor ve bunlar çok açıklayıcılar. Günlükler; bir yazarı ve onun düşüncelerini, hayatını anlayabilmek için en etkili eserlerdir. Başarılı ve dolu bir hayatı öğrenmek için en yeterli kaynaklar genelde günlükler oluyor. Savaş Günlükleri, aslında George Orwell'in hayatında sadece kısa bir dilimi bizlere sunuyor. Fakat, İkinci Dünya Savaşı'yle ilgili bir entelektüel ve gazetecinin yorumlarını görmek oldukça değerli ve güzel. Günlükler pek değerli kitaplardır ve okunmaları çok mühimdir. Çünkü size bir hayatı olduğu gibi anlatırlar. George Orwell'in Savaş Günlükleri kitabını Sel Yayıncılık, 2017, birinci baskısından okudum. Türkçeye Levent Konca oldukça güzel bir dil ile aktarmış. Sel Yayıncılık, son zamanlarda keşfettiğim ve çok başarılı işler yapan bir yayınevi. Kitapları özenli ve dikkatli bir çalışmanın eseri olduğunu belli ediyor olmasını bir kenara bırakacak olursak, Türkçeye kazandırılmamış eserleri tercih ederek çevirip basıyor olması da çok büyük bir övgüyü hak ediyor. Savaş Günlükleri kitabını okurken yine bir Orwell klasiği olarak pişman olmayacaksınız. İyi okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/savaslar-ve-sivil-katliamlar/", "text": "1940'lı yıllarda hiç kimse yapılan savaşları toplu şekilde düşünüp 2. Dünya Savaşı demiyordu. İşte bu yüzden belki de 100 yıl sonra, günümüzde olup biten olaylara ve yakın zamandaki katliamlara insanlar 3. Dünya Savaşı diyecek. Peki farkında mıyız gerçekten? Çevremizde olup bitenleri, hem komşu ülkelerimizde yaşananları hem de dünyanın diğer yarım küresindeki olayları biliyor muyuz? Ya bir insan olarak bilmek zorunda hissediyor muyuz? Aramızdan kaçı bir gün bu savaş bizim de kapımıza gelir diye düşündü? Gördük Kilis'e atılan bombaları, görüyoruz Halep'e atılan bombaları. Halep ile Hatay arası 100 km bile yok, Ankara'dan Kırıkkale kadar. 1991'de Mihail Gorbaçov'un istifa etmesiyle dağılan SSCB, dünya haritasının değişmesine yol açan bir domino etkisi yarattı. Oysaki Gorbaçov barışı devam ettirmek için çok çaba sarf etti, Nobel Barış Ödülü kazandı. Ama her gücün bir sınırı vardır. SSCB dağıldı, Kızıl Bayrak indirildi ve yerine Rusya bayrağı çekildi . Birçok savaş patlak verdi tabiki. Yugoslavya'nın parçalanmasıyla Sırplar gözümüzün önünde binlerce Boşnak'ı katletti. Buna rağmen NATO kendine sığınan Boşnakları, davullu zurnalı kutlamayla Sırplara teslim etti ve komutanları kameraya hepsini öldüreceğiz dedi . Sırplar da yine katletti. Azerbaycan'ın toprağı olan Karabağ bölgesinde Ermeniler hak iddia etti ve yüzlerce Azerinin şehit olduğu Karabağ Savaşı gerçekleşti. Rusya 1994'de Çeçenistan'ı işgal etti, yaşayan halkı yerinden edip yaklaşık 30.000 sivili katletti. 1999'daki Rus-Çeçen savaşında ise 50.000 sivil öldürüldü. Ruanda'da, 1994 yılında, aralarında hiçbir etnik ve kültürel fark olmayan Hutu ve Tutsiler arasında savaş yaşandı. Aşırı uç Hutular, 800.000 Tutsi ile ılımlı Hutu'yu acımadan katletti. Ölen insanların kafatasları ise ülkedeki müzelerde sergileniyor. Şunu belirtelim; o dönemde Fransa, katliamı yapan Hutulara büyük destek verdi. 1988-89 yıllarındaki Kosova Savaşı'nda yaklaşık 2 milyon insan yurdundan göç etmek zorunda kaldı ve Sırp militanlar Kosavalı Müslümanlara karşı etnik temizlik uyguladı. 2000 yılında İsrail, Filistin'de 5000 kişiyi öldürdü. 2001'den 2014'e kadar süren Afganistan'daki çatışmalarda 30.000 sivil öldü. 2003-11 arasında Irak'ta teröristler, yerel güçler ve askerler birbirlerinden çok sivilleri öldürdüler. Bölgede toplamda 1.000.000'a yakın kişi hayatını kaybetti . Şu anda ABD 7 ülkeyi bombalıyor . Ülkemiz birden fazla terör örgütüne karşı mücadele veriyor. Orta doğu, terör örgütlerinin, bölgedeki ülkelerin ve dünya devlerinin birbiriyle savaştığı bir Bermuda Şeytan Üçgeni sanki. Her gireni yutuyor. Ukrayna'da, Kırım'da Ukrayna askerleri o bölgenin teröristleri olan Rusya yandaşlarına karşı savaşıyor. İsrail askerleri ise Filistinlileri katlediyor. Sincan-Uygur Özerk Bölgesi'nde, Çinliler 1960'dan beri Türkleri yavaş yavaş katlediyor, dünyanın sesi çıkmıyor. Üstüne üstlük Çin basını, bölge halkını bize terörist diye gösteriyor. Güneydoğu Asya ülkesi olan Myanmar'da budistler, Arakanlı Müslümanları katlediyor . Nijerya'daki Boko Haram ise Ortadoğu'daki IŞİD gibi. Büyük küçük demeden masum insanları öldürüyorlar. Azeri Ermeni çatışmaları Dağlık Karabağ için, Pakistan-Hindistan çatışmaları Keşmir için şu anda da devam ediyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/savasta-muzik-isyandan-vatanseverlige/", "text": "Mors alfabesine göre V harfinin kodu, Beethoven'ın Beşinci Senfonisi'ne karşılık gelir. Alman bir bestekardan esinlenilen bu kod, şiirsel bir ironi şeklinde, Müttefik Kuvvetler tarafından II. Dünya Savaşı boyunca sembolik olarak Almanlara karşı kullanıldı. Nokta-Nokta-Nokta-Tire böylece müzikal bir motif haline geldi ve radyo istasyonları, kaderin kapıyı çaldığı bu ünlü müziği yayınlamaya başladılar. Shakespeare'in söylemiş olduğu gibi, birkaç müzik notasında ne olabilir ki? Görünüşe göre çok şey. Otoriter rejimler, müziğin gücünden o kadar korkmuşlardır ki onun sanatsal olarak ifade edilmelerini engellemişlerdir. Mao'nun Çin'i kendi ideolojik fikirlerine hizmet etmeyen sanatları tamamen yasaklamıştır. Sovyetler Birliğinde tüm müzikler yayınlanmadan önce onaylanmak zorunda kalmıştır. Savaş zamanlarında müzik, uzun sürelerden beri derin bir direnişin ifadesidir. 1942'de, Leningrad Kuşatması sırasında, Shostakovich Yedinci Senfonisi'ni sergiledi. Ülke tarafından terkedilmiş ve Almanya tarafından kuşatılmış olan Leningrad halkı; yiyecek olarak deri pişirdi, kediyle köpek avladı ve açlıktan öldü. Lakin onlar hala müziğe dayanıyorlardı. Tam bu anda, direnişin sembolü olarak müzik ortaya çıktı. Umutları yeşertti ve moralleri yükseltti. İşgalcilere karşı sanki meydan okuyormuşçasına hizmet etti. İlginçtir ki, Shostakovich, senfonisini savaşa karşı tepki olarak yazmıştır. Fakat tamamen destansı bir besteden ziyade, senfonisi daha çok Sovyetler Birliği'ni ve Stalin'i Alman istilasına karşı azarlıyor gibiydi. Sovyet yetkililer ise savaş sırasında ve hatta savaş bittikten sonra bu performansı Sovyet büyüklüğünü bütün bir nesle inandırmak amacıyla propaganda olarak kullandı. Savaşta müziğin kullanılması yeni bir şey değildir, sadece metotlar değişmiştir. Savaş Sanatı kitabında, Machiavelli, alan iletişiminde taktiksel olarak kullanılan trompetin erdemini savaş gürültüsünü delip geçtiği için övmüştür. Bundan önce Romalılar da; iletişim, askeri formasyonlar ve hatta orduyu coşturmak amacıyla müzikal enstrümanları kullandılar. Şiirler, marşlar ve savaş müzikleri aracılığı ile sanat; askeriyenin ayrılmaz bir parçasıydı. 19. yüzyılda müziğin popülerleşmesi yeni bir direniş dalgası başlattı. Önceki birkaç asırda olduğu gibi dinin tematik bir elemanı olma durumundan uzaklaştı ve artık sınırlanmış bir dinleyici kitlesi olmadığı gibi sanatsal ifade olarak da hızlıca kanatlandı. Bugün bulunduğumuz noktada klasik müzik arkaik olarak görünse de, çağdaş ve hatta yenilikçiydi. Piyanist ve bestekar Franz Listzt bir rock star, zamanının Bob Dylan'ıydı. O, sanat performansında bir devrim yarattı. Bestekarlar dinleyici kitlesine erişmeyi keşfetti ve müzik kompleks bir dile dönüştü, direnişin ve politik ifadenin dili haline geldi. 1804'te Beethoven, Napoleon Bonaparte'a adadığı senfoniyi tamamladı ve Frenchman'ın Fransız Devrimi idealleri şekillendi. Fakat aynı yıl içinde Napoleon'un imparator olarak taç giydiğini öğrenince, Beethoven, elyazmasındaki Napoleon'un ismini çizdi ve eserinin başlığını Symphony Eroica olarak değiştirdi. Beethoven'ın senfonisi Fransız Devrimi sonrası yorumu olarak görülürken, Frederick Chopin Revolutionary Etude isimli eserini 1831'de Rusya'ya karşı başarısızlığa uğramış Polonya isyanına tepki olarak yazdı. Aslında onun müziği 1941'de milliyetçiliğin bir sembolü haline gelecekti. Chopin Polonya'da kara listeye alındı, buna rağmen Berlin radyo istasyonları onun müziğini çalmaya devam ediyordu. Chopin'in kendi yurdunda müziğine karşı uygulanan bu seçici sansürleme; Almanları, onun müziğiyle Polonya milliyetçiliğinin alevlenebileceği düşüncesiyle ürküttü. Müziksel etkinin farkında olan hükümetler, müziği aktif olarak propaganda ve psikolojik savaş aleti olarak kullandılar. Vatanseverliği arttırmak için kullanılan en basit ve en etkili propaganda metodu milli marşlardır. Müzik içeriğini ve şeklini yönlendirme, aynı zamanda devrim etrafında bir öykü oluşturmaya da yardımcı olabilir. III. Napoleon, 1830 Devrimini kutlamak amacıyla Hector Berlioz'u Grande Symphonie Funebre et Triomphale'i bestelemek için görevlendirdi. Böylece şuana kadar bestelenmiş en destansı eser ortaya çıktı. Diğer açıdan bakacak olursak, popüler bir eser de bir devrimi sembolize edebilir. Mesela, bandın birden La Merseillaise'e dönmesi ile barda şarkı söyleyen Nazi görevlilerinin sesini bastırdığı sahne, Casablanca filminin ikonik bir sahnesidir. Bu Fransız marşı tam bu anda direnişin birleştirici bir sembolü haline gelir. Bütün bunlar, klasik müzik olsun veya günümüzün popüler müziklerinden olsun, müziğin savaştaki önemini anlatmak içindi. Savaş karşıtı şarkıların Vietnam Savaşı boyunca oluşturduğu etkiyi düşünün. Bu şarkılar politik hareketler tarafından desteklendi ve savaş karşıtı duyguların devamlılığı konusunda birleştirici bir güç gibi davrandı. Öyleyse bir müziğin bir hareketi tutuşturmasını ve bir devrimi ateşlemesini düşünün. Mevcut hükümet rejimlerinin müziği sansürleme eğilimleri işte bundan dolayıdır. İsyanlar ümit üzerine inşa edilir ve müzik bu umudu besler. Müziğin yükselişi bir kuşatmayı kırmayacak, bir hükümeti devirmeyecek ya da güvenlik politikalarını değiştirmeyecektir. Ancak bunları yapacak olan halkı güçlendirecek ve ona ilham verecektir. İşte bu ilham potansiyeli, müziği savaşın ve direnişin güçlü bir sembolü yapmaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/schande-von-gijon-gijon-rezaleti/", "text": "Fifa'nın takım sayısını 16'dan 24'e çıkardığı ilk turnuva olan 1982'de İspanya'da düzenlenmiş Dünya Kupası, İtalya'nın şampiyonluğu ile bitti fakat bu şampiyonluktan çok Batı Almanya Avusturya maçı ile hafızalarda yer edindi; 2. Grup'ta Cezayir, ilk maçta Batı Almanya'yı 2-1 yenerek kupada bir Avrupa takımını yenen ilk Afrikalı takım olmuştu. Cezayir, Şili maçını bir gün önce oynayıp kazanmıştı. Ve gruptaki son maç Batı Almanya ile Avusturya arasında oynanacaktı. Batı Almanya'nın Avusturya'yı 1-0 ya da 2-0 yenmesi halinde, Batı Almanya ve Avusturya averajla Cezayir'in üzerinde yer alacak ve Cezayir elenecekti. Batı Almanya'nın 3-0 ya da daha farklı kazanması halinde Avusturya, maçın berabere ya da Avusturya galibiyetiyle bitmesi halinde Batı Almanya elenecekti. Tüm senaryolar böyleyken, maçtan önce Aynı dili konuşan iki takımın futbolcları birbirlerini destekleyecek dedikoduları başlamıştı bile! Tabii ki, maç 1-0 bitti... Maçta Batı Almanya 10. dakikada Horst Hrubesch'in golüyle 1-0 öne geçti ve maçın devamında her iki takım maçın bu skorla bitmesi için elinden geleni yaptı. Maç esnasında tribünde olan İspanyollar, fuera, fuera tezahüratlarında bulundu. Cezayirli taraftarlar, oyunculara kağıt para attı. Maç, neredeyse dura dura oynandı ve 90 dakika sonunda Avusturya ile Batı Almanya el ele gruptan çıktı. Avusturya, bir sonraki turda elenirken yoluna devam eden Batı Almanya finalde İtalya'ya 3-1 kaybetti ve tartışmalı maçın faturasını Rossi, Tardelli ve Altobelli kesti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/schlieffen-plani-basarisiz-olmasinin-sebepleri/", "text": "Kısaca bir giriş yapacak olursak, Schlieffen Planı: I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın Fransa'yı istila planı, Majino hattının kuxeyinden Belçika ve Hollanda topraklarından beniş bir yay çizip Fransa topraklarında ilerleme şeklindeki planıdır. Küçük yaşlardan itibaren askeri yaşama ilgi duyan Alfred von Schlieffen (28 Şubat 1833-4 Ocak 1913), girdiği askeri okullardan zekası ve ileri görüşlülüğüyle Alman mareşali unvanını almış ve Genelkurmay Başkanlığı makamına kadar yükselmiştir. Savaş alanlarındaki tecrübeleri ve Almanya'nın jeostratejik konumunu hesaba katarak, ileride kaçınılmaz olan Rus ve Fransız ordularıyla kapışma tehlikesini görmüş ve Fransa ve Rusya'ya karşı oluşturduğu Schlieffen Planı'nı geliştirmiştir. Alfred von Schlieffen, I. Dünya Savaşı patlak vermeden sadece 19 ay önce, 4 Ocak 1913 tarihinde öldü. Son sözlerinin: Unutmayın: sağ kanadı çok güçlü tutun dediği söylenmektedir. 1905 yılında Schlieffen, Alman Genelkurmay Başkanı oldu. Avrupa 1905 yılında bir tarafta Almanya, Avusturya ve İtalya ve diğer tarafta İngiltere, Fransa ve Rusya olmak üzere iki kampa etkin bir biçimde ayrılmıştı. Schlieffen, Genelkurmay Başkanı olarak görev yaptığı süre boyunca Almanya'yı Avrupa'nın ezici gücü yapan düzenlemelere girişerek Alman Genelkurmayının etkinliğini ve saygınlığını artırdı ve kadrosunu iki katına çıkardı. Schlieffen, gelecekte Avrupa'da yapılacak savaşların en belirleyici alanının batı kesiminde olacağına inanıyordu. Burada, Schlieffen, Fransa'yı Almanya'nın en tehlikeli rakibi olarak düşünüyordu. Rusya pek çok alanda Fransa kadar gelişmiş değildi ve Schlieffen, Rusya'nın kuvvetlerini harekete geçirmesinin altı hafta süreceğini düşünüyor, Rus-Alman sınırındaki herhangi bir savaşın bir kaç haftada Almanlar tarafından üstesinden gelineceğine inanıyordu. Bu sebeple kuvvvetlerini Fransa'yı yenmek üzere yoğunlaştırdı. Almanya'yı tek bayrak altında toplayan Bismarck'tan beri Doğuda Rusların, Batıda Fransızların ilerleyici ve işgalci tutumu, Almanya için en büyük tehdit ve tehlikelerden biri olmuştur. Söz konusu bu tehlike Alman Genelkurmayı tarafından üst düzeyde ele alınarak kapsamlı ve titizlikle düşünülmüş ve Almanya için en tehlikeli senaryonun her iki cephede birden savaşmak olduğu görülmüştür. Bu tehdidi bertaraf etme üzerine kurulu olan Schlieffen Planı, bu tehlikeye çözüm arayışlarının en kapsamlı eseri olmuştur. Plana göre Alman orduları I. Dünya Savaşı sırasında önce Batı Cephesini kısa bir sürede halledecek, daha sonra da Batı Cephesindeki kazandığı kesin zaferin rahatlığı ve özgüveni ile batıdaki askerleri Doğuya kaydırıp tüm gücünü gelişmemiş ulaşım ağlarıyla bilinen Rusya'ya verecekti. Planda en önemli unsur birliklerin hareket ve harekat hızıydı. Almanlar bunun için neredeyse ülke içinde her köy ve kasabadan demiryolu geçirmiş, dünyada km başına düşen demiryolu oranında zirveye kurulmuş, takipçisine iki katından fazla fark atmıştır. Planın uygulayış safhasında silahlı kuvvetlerin kara bölümü %10 ve %90'lık iki kısma ayrılacaktır. Doğu Prusya'daki Rus saldırısını bertaraf etme misyonu %10'luk bölüme aittir. Savaş sırasında bu ordunun komutanı saldırı taraftarı Mareşal Paul Von Hindenburg olduğundan durum biraz değişecektir. % 90'lık kısım ise %60 ve %40 olarak iki kısma ayrılacak ve %40'lık bölüm Fransa-Almanya sınırından Arden Ormanlarının çevresinden yanıltma taarruzuna girişecektir. Komutanları ise zekasıyla ünlü Karl Von Bülow'dur. %60'lık bölümün komutanları olan ve ciddi staratejik falsolarıyla bilinen Alexander Von Kluck ise hızla Belçika ve Hollanda'yı işgal edip lojistiğini emniyete aldıktan sonra Belçika sınırından Fransa'yı istila edecektir. Plana göre seferberliğini yaklaşık 39 hafta gibi geç sürede tamamlayan Fransızların topraklarına Almanlar iki koldan girecekti. Yaklaşık 1.450.000 nüfuslu birinci grup olan çekiç grubu, Belçika üzerinden doğrudan Paris'e yürüyecek ve 350.000 nüfuslu ikinci grup olan örs ise Lorraine'e hücum edecekti. Böylece Fransız orduları kıskaca alınıp kısa sürede imha edilecekti. Bu olaylar cereyan ederken Alman donanması İngiltere'nin kıta Avrupasına çıkartma yapmasını engelleyecek ama açık denizde onlarla kapışmaktan kaçınacaktır. 5-6 hafta arasında Fransızların ikmal merkezi Paris ve Bordeux düşürüldükten sonra Alman birlikleri hızla zırhlı trenlerle doğu cephesine taşınıp Ruslarla hesaplaşılacak ve daha sonra İngiltere izole edilip teslime zorlanacaktı. Ancak başta da ifade ettiğimiz gibi evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. Plan gereği Fransa'ya Belçika üzerinden, meşhur Liege kasabasından geçilecekti. Yine hesaplara göre Fransa'nın 1 ayda işgal edilmesi için Liege kasabasının 24 saatte geçilmesi gerekiyordu. O sıralar kullanılmaya başlanan dikenli teller ve Liege'nin direnişi, Almanları bu küçük kasabada 13 gün oyalamıştır. Belçika'nın tüm dünyada takdir edilen direnişi, planı geciktirmiştir. Almanya gibi bir güce, o yıllarda dünyanın en büyük gücüne karşı teslim olmamış, ordusunun geriye kalan kısmını geriye çekerek ülkenin güney-batı ucunda müttefik kuvvetlerle birleşmiştir. Schlieffen Planı'nın başarısı için gerekli durumun bir bölümü böylece yok oluyordu. Bu olay Fransa üzerine yapılacak taarruzun anca 17 Ağustos'ta yapılmasına sebep olacaktı. Ana karadan gelecek olan lojistik destek savaşın başlarına kıyasla beklenenin çok altındaydı. Çünkü kurmaylar siperlerin yapımına çok maliyet ayırıyordu. Fransızlar siperlerini ahşap kütüklerle beslerken Almanlar ise beton tahkimatlar sağlıyordu. Bu doğal bir karardı çünkü Fransız siperlerine nazaran Alman siperlerinin daha dayanıklı olması zorunluluktu. Zira Fransızlar lojistik desteğini birkaç kilometre yakınlarındaki Paris'ten alırken Almanlar yüzlerce kilometre uzaklıktaki Berlin'den bekliyordu. 4 Ağustos'ta başlayan harekatta Çekiç, 20'sinde Brüksel'e anca girebildi. 39 günde Paris'te olması gereken grup 16 günde ancak Brüksel'e girebilmişti. Alman Genelkurmayı yaklaşık yüz bin kişilik Belçika ordusunun büyük çaplı bir direnç gösterebileceklerini tahmin edememişti. Britanya'nın seferi kuvvetleri de beklenilenden erken bir zamanda Fransa'nın yardıma yetişmişlerdi. Marne savaşlarından sonra Alman orduları Fransız güçlerini Paris önlerine kadar itmiş olsa da -bir bozgundan ziyade Fransızlar düzenli ricat uyguladılar- artık daha fazla ilerleyemiyordu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Von Moltke'nin de bu firelerin yaşanmasında iki büyük strateji hatası vardı. Fransız tarafından Örs koluna gelebilecek herhangi bir karşı taarruz ihtimaline karşın Çekiç kolundaki birkaç tümeni Örs'e aktarmıştı. Birincil grup olan Çekiç'i zayıflatmıştı. Sonra Fransızların ricatını bir kaçma olarak algılayarak -nispeten haklı sayılabilirlerdi çünkü Alman istilasına karşın Fransız hükümeti Paris'ten Bordeux'a taşınmıştı- harekatın başarılı olduğunu varsayıp Batı gruplarından altı adet kolorduyu Prusya'ya kaydırmış ve Almanların Batı'da güç kaybetmesine vesile olmuştu. Dolayısıyla planın öngördüğü Paris'in zaptı artık bir hayal olarak kalmıştı. Almanlar yeni topraklar almak yerine Belçika ve Kuzey Fransa'daki varlıklarını koruma telaşına girmişlerdi. Doğu'da ise Rusya ve Sırbistan, Avusturya-Macaristan ile Reich'a mücadele ediyorlardı. Plan gereği Almanlar savunmada kalsalar da Avusturya-Macaristan orduları Sırbistan'a karşı sert taarruzlar gerçekleştiriyordu. Ruslar ise hem Doğu Prusya Seferi'ne başlayarak Almanların üstüne yürüyor hem de Sırbistan'ı Avusturya-Macaristan'a karşı savunmaya çalışıyordu. Avusturya-Macaristan ve savaşa yeni katılan Bulgar orduları, Rus ve Sırp ordularına karşı dişe dokunur bir eylem gerçekleştiremediler ve hatta yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı Almanlardan yardım istediler ve Almanlar da bu yardıma olumlu karşılık vererek Bükreş'e kadar girdiler. Ayrıca Rusların Prusya seferlerini de başarıyla durduruyorlardı. İşler Doğu'da iyi ilerliyordu ancak Alman ordusunun Bükreş'te değil Doğu Prusya'da konuşlanması gerekiyordu. Bu da planın ikinci firesi oldu. Her ne kadar planın bir parçası olmasa da Sarıkamış Harekatı'ndaki Türklerin başarısızlığı neticesiyle Rusların Kafkasya'daki gruplarını Alman mevzilerine sürmesiyle beraber Doğu'daki savaş kızışmıştı. 1917'de gerçekleşen Bolşevik İhtilali neticesiyle Rusya'nın tarafsızlık ilan etmesi dolayısıyla Alman ordularının Moskova hayali de suya düştü. Schlieffen Planı'nın Doğu kanadı da beklenmedik siyasi sebeplerden ötürü tamamlanması imkansız hale gelmişti. ABD'nin de savaşa fiilen katılmasıyla beraber Almanlar I. Dünya Savaşı'nda askeri olarak hemen hemen hiç bir hedeflerini gerçekleştiremediler. Bu güzel yazı için teşekkürler. Benim bir sorum olacaktı. Doğuda 1917 Bolşevik İhtilali'nden sonra Rusya'nın savaştan çekilmesinin Schlieffen Planı'nı uygulayan Alman Orduları'nın Moskova'ya girme hayalini yıktığını söylemişsiniz. Brest Litovsk Barış Antlaşması ile aslında Almanya doğu sınırlarını genişletmiş ve garanti altına almış olmuyor mu? Bence Moskova hayali yıkılmış olsa bile bir açıdan da Almanya ve müttefikleri için iyi olmuş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/schopenhauer-felsefesi/", "text": "Schopenhauer felsefesi, özellikle Nietzsche'nin felsefi perspektifini oluşturması açısından hayati bir öneme sahiptir. Bununla birlikte Schopenhauer, felsefe tarihi açısından hayli spekülatif ve tartışmalı bir konumdadır. Schopenhauer yaşadığı dönem içerisinde birçok eleştiriye tabi olmuş ve özellikle dönem filozoflarıyla girdiği tartışmalarla dikkat çekmiştir. Hegel'in felsefi pozisyonunu ve sahip olduğu etkileyici şöhretini yüksek düzeyde eleştirmiş ve hatta kimilerine göre kıskançlık noktasına kadar uzanan bu süreçte, kendi kariyerini planlamak adına birçok girişimde bulunmuştur. Hegel ve Schopenhauer, bir dönemde Berlin Üniversitesi'nde aynı anda ders vermiş ve Hegel'in dersleri geniş bir katılımcı ile sürerken Schopenhauer, beklediği ilgiyi görememiştir. Tıpkı yaşamında olduğu gibi Schopenhauer felsefesi de oldukça inişli çıkışlıdır. Bu felsefi pozisyon insan doğasından kaynaklanan nedenlerle melankoli, karamsarlık ve kötümserlik gölgesi altında şekillenmiştir. Fakat her şeye rağmen Schopenhauer'un varlığı Nietzsche'yi doğurmuş ve bu iki büyük filozof; karamsarlığın ve umudun filozofları haline dönüşmüştür. Schopenhauer felsefesi, temel olarak istenç ya da irade olarak Türkçeye çevrilen Wille kavramı üzerine kuruludur. İrade, Schopenhauer'un dünyayı ve dünyaya dair olan her şeyi anlama biçimidir. Onun felsefi pozisyonu açısından da istenç kavramı hayati bir öneme sahiptir. Melankoli, kötümserlik ve karamsarlığın çıkış noktası da yine irade kavramı üzerinedir. Schopenhauer'a göre öznel varoluşun birincil niteliği iradedir. İrade, öznel varoluşun gerçekliğini ifade eder ve temel olarak acı ile donatılmıştır. Onun tüm felsefi pozisyonunu aktardığı; Die Welt als Wille und Vorstellung yani, İrade ve Tasarım Olarak Dünya kitabı, tüm detaylarıyla irade kavramının analizi üzerine kuruludur. Schopenhauer felsefesinin tüm detaylarını içeren kitabın tamamlanması, aynı şekilde Schopenhauer'ın yaşamına mal olmuştur. İki ciltten oluşan kitabın ilk cildi büyük oranda Kant felsefesinin eleştirisi üzerine dayanmıştır. Gerçek anlamıyla bir başyapıt olan İrade ve Tasarım Olarak Dünya'nın ikinci baskısı ise ilk baskından 25 yıl sonra, büyük bir revize ile tekrardan felsefe tarihine kazandırılmıştır. Schopenhauer felsefesi için bir özet yapmak gerekirse onun felsefi derinliğini anlatmanın en etkili yolu İrade ve Tasarım Olarak Dünya sözcüklerinden geçer. Bu sözcükler sadece onun yayınladığı başyapıtının ismini ifade etmez. Aynı zamanda irade ve tasarım olarak dünya, Schopenhauer'un varoluşa dair analizinin özünü de en etkili şekilde yansıtır. Schopenhauer'a göre tüm varlıklar ve özel olarak insan, bir irade güdümünün kontrolü altındadır. İrade, isteme yetisi ya da bir diğer adıyla istenç, insanı kör dehlizlere sürükleyen karamsarlığını özünü teşkil eder. Schopenhauer felsefesi, temel olarak istenç kavramı ve mutluluk bilinci üzerine inşa edilmiştir. İradenin insan üzerindeki bu etkisinin yanı sıra Schopenhauer, Yunan felsefesi için bir başlangıcı ve nihai sonu ifade eden hayat amacını mutluluk üzerine kurgular. İnsanın bu dünyadaki varoluş amacı mutluluğun peşinden koşmaktır. Peki ama irade, yani istenç bu işin neresindedir? Evrenin, varoluşun ve insanın özünde irade yatar. Schopenhauer felsefesi her ne kadar irade ve istenç kavramları üzerine yeşermiş olsa da onun yaptığı oldukça kritik bir kavramsal ayrım, bugünki entelektüel gelişime önemli bir katkı sağlamıştır. Schopenhauer, temel olarak akıl ve anlayış kavramlarını birbirinden ayırır. Bu durumun benzeri Kant'ın Ahlak ve Anlama Yetisi kavramlarını keskinleştirmesinde de ortaya çıkar. Schopenhauer'a göre anlayış temel olarak bir beceridir. Bu beceri, terimsel ve kavramsal olarak düşünebilme potansiyelini ifade eder. Akıl ise anlayıştan farklı olarak nedensellik ilişkisinin insanın düşünme yetisine içkin olarak yansımasıdır. Yani gündelik yaşamda neden-sonuç ilişkilerinin otonom bir şekilde kurulduğu tüm durumlar buna örnek olarak gösterilebilir. Bir bilardo istekasıyla toplara atış yapmak ve bu atışın daha öncesinde belirlenen hedef doğrultusunda şekillenerek gerçekleşmesi, tam anlamıyla akılın işidir. Akıl, insanın bu dünyadaki yapıp etmelerinin bir ürünü olarak tasavvur edilebilir ve anlayıştan farklı olarak nedenselliğin özüne ilişkin önemli bir konumda durur. Schopenhauer felsefesi, gerçek anlamıyla karamsarlıkla doludur. Bu durumun en temel sebebi yine irade kavramında gizlidir. Schopenhauer'a göre insanın istemesi, yani iradesi bitip tükenmek bilmeyen devasa bir güce sahiptir. Bu güç, insanı mutluluğu arzu etme, arama ve peşinden koşma eğilimiyle baş başa bırakır. Oysa iradeye karşı olarak doyum ise sınırlıdır. Doyum iradenin tamamlanma potansiyelidir. İnsan istedikçe, daha fazla arzuladıkça istencine yenik düşer. Daima arzu etme ve isteme peşindedir. Buna karşın insanın istediği her şeyin tamamlanmasına ilişkin doyum ise, yaşam alanı içerisinde sınırlı bir düzeydedir. Doyumun sınırlı olduğu ve istemeyle dolu bir dünyada insan, mutluluğu ararken her zaman biçare pozisyondadır. Sonsuzluk içerisinde sınırlılığa tabii olmak insanı doğrudan karamsarlıkla yüzleştirir. Tam da bu yüzden Schopenhauer felsefesi, içkin olarak karamsarlık ve kötümserliğin doruk noktaya ulaştığı felsefi bir izlenceye ev sahipliği yapar. Schopenhauer felsefesi ve sanat ilişkisi ise onun doyumsuz olarak tasvir ettiği irade ile paraleldir. O, sadece bir durum tespiti yapmakla kalmaz. Aynı zamanda Schopenhauer, istencin zayıflatılması ve dünyada insanın varoluş serüveninin değerli kılınması adına çıkış kapılarını da açar. Schopenhauer'a göre; doyumsuzlukla çevrelenmiş istemenin temel olarak kontrol altına alınması gerekir. Peki ama insani istencin kontrol altına alınması nasıl mümkündür? Şüphesiz ki sanat, ancak ve ancak doyumsuzluklarla dolu olan istemenin karşısında insani bir üst uğraşıdır. Schopenhauer sanatı, doyumsuzluk dehlizinde kaybolmak istemeyen insanın entelektüel gücü olarak tanımlar. Sanat, insanın doyumsuzlukla sınandığı ve mutluluğu nihai hedef olarak belirlediği varoluşunda dönüşüm ve kırım noktalarından biridir. Doyumsuzluğu yaşamdan uzaklaştırmanın en yaratıcı ve biricik yöntemidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/seker-portakali/", "text": "Jose Mauro De Vasconcelos'un Şeker Portakalı kitabında geçen bir bölüm bu konuşma. Bu cevabı veren çocuk daha 5 yaşındaki Zeze. Bir çocuk bu sözleri söyleyebilecek kadar ne yaşamış olabilir diyebilirsiniz. Ben de okumadan önce böyle düşünüyordum. Ancak bu kitap bazı fikirlerimi değiştirdi. Olgunluğun yaşla alakalı olmadığını öğretti en önce. Zeze öyle bir çocuk ki çoğu yetişkinin düşünemeyeceği şeyleri düşünebiliyor. Öncelikle hikayeye en baştan başlayacak olursak; Zeze kalabalık ve fakir bir ailenin çocuğu. Babasının da işsiz kalmasından sonra annesi ve ablası çalışmak zorunda kalmış ancak ailenin durumunu düzeltmeye yetmemiş. Bunun yanında Zeze çok yaramaz bir çocuk. O kadar yaramaz ki mahallede yapılan her kötü olay ondan bilinir olmuş, bu yüzden de herkes ona şeytan demeye başlamış. Açıkçası ben kitabı okurken, çevresindeki insanların sen çok yaramazsın diyerek her olayda Zeze'yi suçlamasından dolayı Zeze'nin sürekli kötü şeyler yapmak istediğini düşünmüştüm . Zeze'nin hayal gücü diğer çocuklardan çok yüksek. Babası işsiz kalınca yeni bir eve taşınıyorlar ve herkes bahçede bir ağaç seçiyor. Zeze'ye ise küçük bir şeker portakalı fidanı kalıyor. Zeze kötü bir ağaca sahip olduğunu düşünüp üzülürken aslında bu fidanın sihirli bir şekilde onunla konuştuğunu fark ediyor. O günden sonra Zeze ona yaptığı her şeyi anlatıyor ve en iyi arkadaşı oluyor. Zeze diğer çocuklardan çok farklı bir çocuk. Bunun en büyük göstergesiyse okumayı çok erken öğrenmiş olması. Bunun üzerine ailesi onu hemen okula yazdırıyor. Buraya kadar sorun yok ancak Zeze onların kendisinden kurtulmak için okula yazdırdıklarını düşünüyor ve bu konuda çok da haksız sayılmaz. 5 yaşındaki bir çocuk için belki de çok üzücü olabilecek bu durum Zeze için çok normal. Çünkü Zeze her olayda suçlu ilan edildiği için sürekli şiddete maruz kalan bir çocuk. Öyle ki ayağını cam kesiyor ve yara çok derin olmasına rağmen kimseye söyleyemiyor. Çünkü yine dayak yiyeceğini düşünüyor. Zaten yazının başındaki sözü de bu sebeple söylüyor. Zeze'nin hayatı böyle giderken önceden hiç sevmediği Portekizliyle karşılaşıyorlar. Portekizli Zeze'nin kesik ayağıyla ilgilenip onu eğlendirmeye çalışıyor. Sonunda gerçekten çok yakın ve gizli dost oluyorlar. Hatta Zeze o kadar seviyor ki Portekizliyi, onu evlatlık almasını bile istiyor. Portekizli de aynı şekilde onu kendi çocuğu gibi görüyor. Zeze artık gerçekten mutlu hissetmeye başlıyor. Ancak bir gün Portekizli, arabasına tren çarpmasıyla ölüyor. Zeze günlerce şoktan çıkamıyor, bütün mahalle o iyileşsin diye çabalıyor. Son olarak şeker portakalı fidanını rüyasında görmesiyle iyileşmeye başlıyor. Bu kitap gerçekten düşündürücü şeyler anlatıyor. Bir çocuğun bile ne büyük acılar yaşayabileceğini hissettiriyor. Herkesin okuması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/selanik-gezi-rehberi-ufak-notlar/", "text": "Selanik şehri bir çoğumuzun dünya üzerinde öğrendiği ilk şehirlerden bir tanesidir. Çünkü Selanik'in bizde manevi bir anlamı var. Yunanistan'ın Türkiye'yi andıran bu şehrinde bir gün geçirdim ve gezip gördüklerimi not aldım. Etrafı ve tarihi yapıları gezerken gözüme çarpan noktalardan, aldığım ufak notlardan bahsedeceğim. Bu kısa Selanik gezisi benim için oldukça güzel bir deneyim oldu. Size bu yazıda baştan aşağı bir rehber yahut ansiklopedik bilgi verecek değilim. Sadece kısa bir Selanik günlüğü okuyacaksınız. Birazcık Selanik'ten bahsedecek olursak: Selanik, Yunanistan'ın kuzey bölgesinde yer alan bir bölge ve başkent Atina'dan sonra her anlamda Yunanistan'ın ikinci büyük şehri. Aslında bu şehrin adı, Büyük İskender'in kız kardeşi olan Thessalonike'den geliyor. Bu isim de Teselya Zaferi anlamına geliyor. Yunan Makedonyası'nın merkezi olan Selanik, oldukça büyük bir tarihi dokuya sahip. Bu şehir Ege Denizi'ne ait Termaikos Körfezi'nde yer alıyor. Burası bizim tarihimiz açısından da oldukça değerli bir yer. Ankaradan çıktığım otobüs yolculuğu baya bir ağrılı geçti. Açıkçası otobüslerde çok uzun yolculuklara alışkın değilim çünkü uyuyamıyorum. Ama yaptığım geziler beni buna alıştıracaklar. İpsala Sınır Kapısı'ndan geçerken güleryüzlü bir polis pasaportumu büyük bir hızla alıp, damgayı basıp pasaportumu geri verdi. Sınırı geçtikten sonra Setur Dutyfree isminde vergiden muaf bir alışveriş mağazası karşınıza çıkıyor. Ben içeriye doğru adımlarımı atarken başka bir otobüsten mağazaya doğru koşa koşa fırlayan 5-6 tane abla gördüğümde kendimi bir film sahnesinde gibi hissetmedim değil. Gariplerim zannediyorlardı ki vergi yok diye her şey çok ucuz. Fakat ürünlerdeki Euro fiyatını Türk Lirasına çevirince hiçbir şeyin ucuz olmadığını anladılar ve büyük bir heyecanla içeriye giren herkes birden duruldu. Gerçekten komik bir sahneydi. Buradan sonra da Yunan kapısından hızlıca geçtim. Yunanistan'ın Selanik şehrindeki ilk durağım, sanırsam hayatımda bilinçli olarak gördüğüm ilk kilise olan Aya Dimitri Kilisesi oldu. Bu kilise, Selanik şehrinin koruyucusu olduğuna inanılan Aziz Dimitri'ye adanmış bir kilise olarak yapılmış. Ayrıca bu kilise Roma kalıntıları üzerine inşa edilmiş ve kiliseye girdikten sonra aşağı merdivenle inerek buradaki Roma kalıntılarını da görebiliyorsunuz. Kilisenin altında bulunan Roma kalıntıları, Dimitri'nin şehit edildiği Roma hamamının kalıntılarını oluşturuyor. İşte o yüzden Aya Dimitri Kilisesi buraya inşa edilmiş. Birçok kilisede olduğu gibi burada da fazla sayıda kutsal resim ve tablolar vardı. Doğu kültürüyle yetişmiş ve Hristiyanlık teolojisi hakkında pek bir şey bilmeyen birisi olarak bu tablolara aval aval bakan turistlere bir yenisi olarak ben de eklenmiş oldum. Bu tablolara karşı insanların ibadet etmeleri ve tabloları öpmeleri bizim anladığımız tarzda ibadetten çok daha farklı bir olgu olarak sizi şaşırtıyor. Ama asıl olarak, bu tablolardaki tasvirleri anlayamamak beni üzdü. Birazcık Hristiyan teolojisi öğrenerek bu tabloları anlayabilmek ve bu sanattan zevk almak gerçekten büyük bir entelektüel başarı olabilirdi. Kilisede insanlar ibadet ederken bir hüzün içerisine giriyorlar. Benim merak ettiğim kısmı, acaba gerçekten ibadet edilen bu tabloların ve heykellerin tam olarak anlamlarını onlar da biliyorlar mı? Çünkü hepsi birer sanat eseri olarak gözünüze çarpıyor. Bunları anlayabilmek için özellikle Ortodoks sembolizmi üzerine kitaplar ve makaleler okumak gerekiyor. Burada da insanların dileklerini yahut düşüncelerini yazıp attıkları bir kutu var. Daha sonra insanlar mum yakıyorlar. Bu mumları bütün kiliselerde görmeniz mümkün. Mumları yakmadan önce de kiliseye yardım amacıyla bir miktar para atıyorsunuz. Mumların boyutuna göre verdiğiniz bağış da artıyor. Bu mumlara votive candle deniyor. Bu mumlardan yakmanın birçok manası var ve kökeni İncil'e dayanıyor. Mum yakmak aynı zamanda, kilisede ibadet edenlerin ruhlarını da temsil ediyor. Işık tasviri İncil'de bol bol geçiyormuş ve aynı zamanda İncil'e göre İsa halka şöyle seslenmiş: Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur. (John 8:12). İşte bu yanan mumların aynı zamanda böyle bir ışığı da temsil ettiğini düşünüyorlar. Mezhepsel olarak bu mumların birçok başka anlamı da bulunuyor. Fakat dediğim gibi daha ayrıntılı açıklamalar için internet araştırmalarından ziyade Hristiyan sembolizmi üzerine bir şeyler okumak gerekiyor sanıyorum. Kilise II. Beyazid zamanında Kasımıye Camisi olarak camiye çevrilmiş. Fakat o dönemde de onlara göre mukaddes olan suyun Hristiyanlarca ziyaretine izin verilmiş. Tarihi boyunca birçok kez yağmalanan ve ağır hasar gören bu kilise aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyormuş. Sonuç olarak Aya Dimitri Kilisesi oldukça güzeldi. Daha sonra Atatürk Evi'ne gittim. İçeride duvarlara güzel bilgilendirme yazıları ve görseller asılmış. Üst kata çıktığınızda Atatürk'ün balmumundan heykelini görüyorsunuz. Sol eline eldivenini giymiş ve sağ tekini de yine sol eliyle tutuyor. O eldiveni sallayarak ayağa kalkacak gibi gerçekçi duruyor. Annesi Zübeyde Hanım'ın da balmumundan bir heykeli var. Aşağıda ise Zübeyde Hanım'ın bir fotoğrafı var ki benim gözlerimi doldurmaya yetiyor. Zannediyorum hiçbir Türk bu manzara karşısında duygulanmadan edemez lakin rahmetliyle bi fotoğraf çekinelim eheheh diyen insanları duydu bu kulaklar. Neyse, genellemeler yanlıştır diyerekten kendi suizanım diyorum başka da yorum yapmıyorum. Atatürk'ün kullandığı eşyalar da ayrıca sahnelenmiş. Tarihi ayrıntılardan bahsetmek yerine gidiniz, görünüz demekle yetineceğim. Ayrıca dışarıda Atatürk'ün küçükken gölgesinde oynadığı o meşhur nar ağacı da var ve oldukça sağlam bir şekilde duruyor. Yunanistan'da daha sonraki durağım ise Selanik'in simgesi olan Beyaz Kule oldu. Yunanca adıyla Lefkos Pirgos olan bu güzel kule, Osmanlı devrinde bir Bizans kulesinin üstüne inşa ettirilmiş. Tarih boyunca birçok isme sahip olmasına rağmen en son Beyaz Kule adını almış. Hem tarihiyle ilgili hem de ismiyle ilgili birçok rivayet bulunuyor fakat rivayetleri burada sıralayacak halim yok. Burası askeri garnizon olarak da zindan olarak da kullanılmış. Kulenin etrafındaki surlar ise günümüzde bulunmuyor. Etrafındaki yeşillikle birlikte gerçekten çok hoş bir manzara oluşturuyor. Kule tam anlamıyla beyaz görünmese de kesinlikle güzel bir rengi ve görünüşü var. Beyaz Kule'ye ait fotoğrafı ise bu yazının kapak görseline ekledim. Beyaz Kule'yi geçince merakla aradığım Büyük İskender heykelini bulamamam beni üzdü. Fakat tam tersi yönde yürümüşüm. İnsanlara Alexander the Great Statue??? diye sorarken gerisin geriye yürüyerek buldum ve aslına bakılırsa Beyaz Kule'ye oldukça yakınmış. Heybetli bir Büyük İskender heykeli olan bu anıt, Büyük İskender'in karakteristik duruşuyla betimlenmiş. Esane atı olan Bukefalos'un ayakları havada bir şekilde ileri atılırken tasvir edilmiş. Bu heykelin arkasında Makedon ordusunun tasviri olan büyük bir gravür bulunuyor. Yan taraflarda da tipik Makedon simgesi olan Vergina Güneşi işlemeli Makedon kalkanları ve Makedon mızraklarının heykelleri bulunuyor. Büyük İskender'in sol tarafında ona göre oldukça mütevazı olarak heykelleştirilmiş olan babası II. Philippos'un da bir heykeli bulunuyor. Bu heykel ise yine mütevazı bir miğfer ile betimlenmiş. İskender'e oranla sönük bir heykel. Buradan sonra kıyıdan uzaklaşarak yukarı istikamette yürümeye başladım. Burada birçok heykelin arasından geçerken karşınıza çok hoş bir Ortodoks kilisesi çıkıyor. Adı ise Ekklisia Nea Panagia. Bu minik kilise gerçekten güzel. Kendime çizdiğim belirli güzergahı takip ederek bu kiliseden sonra daha yukarı yürüdüm ve Galerius Kemeri'ne ulaştım. Bu da birçok ülkede bulunan kemer yapılarından Selanik'e ait olanı. Aslında bu kemer; Galerius Sarayı, Hipodrom ve Rotunda kompleksinin bir parçasıymış. Üçüncü yüzyılın sonuna doğru İmparator Galerius'un Perslilere karşı zaferi şerefine inşa edilmiş. Zaten Galerius Kemeri'ndeki kabartmalar da bu savaştan bahsediyor. İşlemeler gerçekten etkileyici. Daha sonra gideceğim yer hemen ilerisinde bulunan Yorgo Rotundası oluyor. Zaten dediğim gibi bunlar eskiden birbiriyle bağlantılıymış fakat aradaki yapılar yıkılmış. Rotundaya baktığınızda dışarıdan gözünüze hemen ucu yıkılmış bir minare çarpıyor. Evet, bu Roma yapısına minare dikerek camiye çevirmişiz ve adını da Sultan Hortaç Camii koymuşuz. Minare tepesi olmasa da iyi ki ayakta sağlam bir şekilde duruyor. Evliya Çelebi'nin de bahsettiği Sultan Hortaç Cami yahut Yorgo Rotundası, Pantheon cinsi bir yapıya benziyor. Ne yazık ki ben gittiğimde kapısı kapalıydı ve içeride büyük bir tadilat çalışması yapılıyor gibiydi. Eğer gerçekten bir tamir yapılıyorsa, çok büyük çapta görünüyordu ve kısa süre içerisinde bitecek gibi görünmüyordu. Buradan sonra Galerius Kemeri'ne geri döndüm ve yönümü Aristoteles Meydanı'na paralel bir şekilde devam ettirdim. Biraz yürüdükten sonra ve hafifçe sahil yönüne yürüyünce, İstanbul'daki Ayasofya'nın bir kardeşi olan Selanik Ayasofya Kilisesi'ne ulaşıyorsunuz. Gerçekten birbirlerini çok andırıyorlar. Zaten bu kilise 7. asırda tekrardan inşa edilirken İstanbul Ayasofya Cami örnek alınarak yapılmış. Kanuni Sultan Süleyman'ın önce Makbul sonra da Maktül İbrahim Paşa olacak olan büyük veziri İbrahim Paşa tarafından camiye çevrilmiş ve bir minare eklenmiş. Adı da Selanik Ayasofya Cami olmuş. Fakat şehirdeki bütün yapılarda olduğu gibi 1912 yılında burası Yunanlıların eline geçtiğinde tekrardan kiliseye çevrilip minaresi yıkılmıştır. Bu yapı da UNESCO Dünya Mirası listesindeki yapılardan bir tanesiymiş. Buradan tekrar yukarı doğru yürüyünce Acheiropoeitos Kilisesi'ne vardım. Dışarıdan çok güzel görünen bu kilise ne yazık ki kapalıydı. Bu kilise ise II. Murat'ın Selanik'i 1430 yılında fethedişinin hemen ardından camiye çevrilerek ilk cuma namazının kılındığı yermiş. Bu yüzden adı da Eskicuma Cami olarak adlandırılmış. Bu kilise en başta Meryem adına yapılmış ve birçok Bizans kaynağında geçen Akheiropoietos Meryemi Kilisesi'nin burası olduğu sonraları anlaşılmış (Semavi Eyice, TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt:11, Syf: 398). Buranın kapalı olması benim için gerçekten üzücü oldu çünkü içerisini görmek istiyordum. Neyse diyerekten yolumu Hamza Bey Cami'ye çevirdim fakat ne göreyim orası da kapalı ve bakımda. Cami'nin önünde büyük bir inşaat çalışması vardı. Bu şekilde tarihi yerleri görememek üzüyor olsa da onların tamir edildiğini bilmek insanın içine su serpiyor. Zaten işin gerçeği Selanik'e gittiğim tarihte birçok yerde inşaat ve yeraltı çalışması vardı. Buradan aşağı inerken ne yazık ki ünlü Bedesteni göremedim ve aklımdan çıkmış olduğu için sormak da aklıma gelmedi. Acaba o da mı kapalıydı yoksa yanlış yoldan gittiğim için mi göremedim emin değilim. Bundan önce gittiğim Bey Hamamı ve Hamza Bey Cami'si de kapalıydı. Her yerde bir bakım tadilat çalışması var. Hepsinin içini görmeyi çok isterdim. Buradan sonra aşağı doğru inerek Aristoteles Meydanı'na yürüdüm. Bu meydanda birçok ünlü mağaza var. İnsanlar burayı bu yüzden seviyorlar ama bence asıl olarak mimarisi çok güzel. Büyük büyük oteller inşa edilmiş ama ortada kocaman bir meydan oluşturulmuş. Bu alanda insanlar rahatça vakit geçiriyorlar. Yani bu meydanda insanlar etraflarında binalar olsa da kendilerini betonlarla sarılmış hissetmiyorlar. 2-3 saat dinlenmenin ardından bu sefer de kıyının diğer tarafına yani Beyaz Kule'nin diğer tarafına doğru yürümeye başladım. Orada merak ettiğim şey ise 1997 yılında Selanik'in Avrupa Kültür Başkenti olması nedeniyle buraya getirilen Zongolopoulos Şemsiyeleri'ydi. Gerçekten güzel ve etkileyici bir çağdaş sanat örneğiydi. Tabi daha da merak ettiğim şey ise Selanik Savaş Müzesi ve Arkeoloji Müzesi'ydi. Fakat bunlara geç saatte gittiğim için kapanmıştılar. Başka ülkeleri ve şehirleri gezerken -eğer benim gibi müzeleri seven birisi iseniz- müze gezilerini sabah erken saatlere almanız gerekiyor. Yoksa doğal olarak her yerde bu şekilde kapalı müzelerle karşılaşıyorsunuz. Ben bunu size açıkça söyleyeyim, zira ben vaktim yetişmediği için kapalı müze göre göre bu gerçeği beynime kazımış oldum. Arkeoloji müzesinin kapısına kadar gittiğimde eserlerin dışarıya taşmış olduğunu gördüm. Yani içerisi baya bir büyük olsa gerek. Saat ilerleyip hava karardıkça dışarıya insanlar dökülmeye başladı. O kadar çok insan var ki insan Selanik'in nüfusunu düşünmeden edemiyor. Fakat kulak verdiğinizde birçok yabancı dil duyuyorsunuz. Özellikle benim ziyaret ettiğim yaz mevsiminde buralarda çok turist bulunuyor. İnsanlar sürekli dışarıda oturup bir şeyler yiyip içiyorlar. Onun dışında burada birçok kıyafet mağazası özellikle küçük olanları- kepenkleri erkenden indiriyorlar. Zannediyorum ekonomi çok iyi olmadığından olsa gerek kimseler alışveriş yapmıyor. Çünkü ben ara sokaklardaki tüm dükkanları kapalı gördüğümde saat akşam 20.00 civarıydı. Anladığım kadarıyla insanlar burada sabahları alışveriş yapıyorlar ve akşamları da daha çok bir şeyler içiyorlar. Ama tabi ki bu bir genelleme. Çünkü sabah da birçok insan oturmuş kahve içiyordu. Kahve demişken, burada bir kahve çılgınlığı var. Gerçi çaycı milletten birisi olarak bana çılgınlık gibi geliyor da olabilir. . O yüzden açıkçası, her an her yerde herkesin kahve içmesi garibime gitti. Akşam saatlerinden sonra ise tüm sahil seyyar satıcılarla doluyor. El yapımı takılar satanlar, gitar çalanlar, bateri çalanlar , kuruyemiş satıcıları, mısırcılar ve lokma tatlıcıları her tarafı dolduruyorlar. Kuruyemiş demişken, Selanikliler kuruyemişi de oldukça seviyor olmalılar. Çünkü her köşe başında seyyar kuruyemiş satıcıları görüyorsunuz ve sadece kuruyemiş satan kocaman bir market de gördüm. Selanik'te alışamadığım bir nokta, yaya ışıklarının çok geç yanıyor olması. İnsanlar yayalar için yeşil yanmasını baya bir bekliyorlar. Gerçi bu fikri edinmemde Büyük İskender'in babası olan II. Philippos'un heykeline doğru karşıya geçerken on dakikalarca beklememe rağmen yeşil yanmamış olması durumu da etkili olmuş olabilir. Zira uzunca bekleyişten sonra ışığın bozuk olduğuna kanaat getirip geçmek zorunda kaldım. Ara caddelerde yürürken karşıma Mado çıktı. İnsan ülkesinde olan bir şeyi görünce hoş hissedebiliyor. Hatta insanın içinden Abi ben Türküm bana Türkiye'deki fiyatlar üzerinden satsanız olmaz mı? :))) diyesi geliyor. Fakat Euro fiyatlarını Türk Lirasına çevirince yine bir hevesiniz kursağınızda kalıyor. Her şeye rağmen burada da turist bölgesinden uzaklaştıkça birçok ürünü daha ucuza bulabiliyorsunuz. Özellikle Beyaz Kule'ye yakın hediyelik eşya satanlardan ziyade biraz uzaklaştıkça fiyatlar hemen değişiyor. Genellikle birçok mağazaya, lokantaya girip merakımdan ötürü fiyatlara bakıyorum. Beyaz Kule'den Galerius Kemeri'ne doğru yürürken solda bir hamburgerci gördüm. Açıkçası buradan yemedim, yemeklerin tadı nasıl bilemiyorum ama fiyatları diğer yerlere göre oldukça uygundu. Eğer Selanik'e gidecekseniz burası sizin için güzel bir yer olabilir. Yoksa ben ne orada yemek yedim ne de oturdum. Kesinlikle tavsiye etme gibi bir amacım yok. Burada gördüğüm arabaların çoğu eskiydi. Fakat asıl otobüsler çok eskiydi. Bunların yanında Türkiye'deki otobüsler baya yeni ve lüks kalıyor. Gittiğim gezdiğim yerlerde bu tip şeylere de dikkat ediyorum. Ayrıca Selanik'teki ara yollar pek iyi ve düz değildiler. Gezdiğiniz şehirlerdeki yolların ve kaldırımların düzgünlüğüne de bakmanızı tavsiye ederim. Selanik'teki yollar ve kaldırımlar kesinlikle iyi değildi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/seni-anlatiyorum-cunku/", "text": "Şimdi oturdum seni anlatıyorum. Tüm işim bu. Bu günü takvimlerden çalıp sana ayırdım. Dünyanın düzeni filan umurumda değil. İsterlerse bu günü şubata eklesinler. Evde musluklar su damlatıyor. Televizyonda karıncaların olmadığı bir kanal buldum. Kim isterse değil, kime isterse ona Bakan Bey konuşuyor. Biliyorsun ya dinlediğimden değil. Maksat ses olsun. Senin dediğin gibi artık kaloriferi hiç kapatmıyorum. Haklıymışsın. Küresel ısınma filan derdin hani. Ama Kuzey Kutbu' nda kutup ayıları daha uzun yaşıyor mu bilmiyorum. Her neyse işte, böyle faturalar daha az geliyor. Bugün kapıcı Ferhunde Hanım geldi. Kocasının askerlik arkadaşı davalık olmuş. Ay ortasında duruşması varmış. Hayrına bir bakıver avukat bey dedi. Ben bu işleri bıraktım, dedim. Hiç olmazsa bir yol göster, akıl ver dedi. Bir gazete parçasına akıl hastanesinin adresini yazdım. Verdim, iğreti bir bakış attı bana. Anladı sanıyorum. İnşallah bir daha gelmez. Hangisi olduğunu bilemediğim herhangi bir gün, adımlarımla düşüncelerimden uzaklaşmaya çalışırken bankta oturan bir çift gördüm. Mutluluğu nimetten saymadıkları her hallerinden belliydi. Yanlarına sokuldum. Dik dik baktım kavga çıkartmak istercesine. Kadın bakışlarını kaçırdı. Adam kadının elini daha sıkıca tuttu. Tanıyor gibi laubali bir selam verdim. Korktular ama yine de gelip kimsin diye sordular. Bende kısaca hikayemizi anlattım. Avukat olduğumdan, bir davada kurtardığım müvekkilimin suçlu olduğunu bildiğim halde onu savunduğumdan bahsettim. Senin bana sen çok değiştin demeni, bana kızıp aceleyle dışarı çıkmanı anlattım.. Alkollü bir adamın değil, alkol almış ve kendini kaybetmiş bir arabanın, seni attığın çığlıkla birlikte benden kopardığını söyledim. Polise suçunu itiraf edip teslim olan adamın o gün arabayı kullanan adam olmadığını, mahkemenin tek celsede sonuçlandığını anlattım. En son da kurtardığım müvekkilimin aynı seni benden alan alkollü araba gibi bir başka kadını eşinden ayırdığından bahsettim. Yorumunuz için teşekkür ederim. Bizim bu yaşadığımız ince elenip sık dokunan bir hayat. Yarınlardan, yaşadıklarımıza bakınca ne güzel diyelim. Ne güzel geçmiş bir hayat, ne hoş... Hepsi olmasa da sanırım bir kısmı bizim elimizde."} {"url": "https://parlakjurnal.com/serbest-kursu-1-tanimlar-nogo-faktor-tsukamurella-oykusu-anime-tavsiyesi/", "text": "Ekim ayını geride bıraktığımız şu günlerde her ay yazmaya çalışacağım yeni bir yazı dizisi ile karşınızdayım. Serbest Kürsü isimli bu yazıda gerek ay içerisinde yaşanılan güncel olayları gerekse güncel olmayan ama önemli olduğunu düşündüğüm farklı konuları kısa kısa paragraflar halinde sizlerle paylaşmak istiyorum. Günümüzde yaşanan pek çok tartışmanın sebebi nedir? Öncelikle elimizde 'tanım eksikliği' var. Aslında en büyük eksiğimiz üzerinde uzlaşmanın olmadığı 'dogmatik ve popülist ' tanımlar bana kalırsa. Yaşadığımız anlaşmazlıkların en büyük sebebi tanımların tam olarak yapılamaması ve bir kelimenin herkesin zihninde izdüşümünün farklı olmasıdır. En basit örnek Milliyetçiliktir. Milliyetçilik deyince kiminin aklına 'ırkçılık' kiminin aklına 'Atatürk'ün yaptığı tanım' kiminin aklına da 'Milliyetçi Hareket Partisi' gelmektedir. Dolayısı ile yaşanan bir tartışmada biri ben Milliyetçiyim dediğinde ne kast ettiği tam olarak anlaşılamamaktadır. Benzer bir durum maalesef günümüzde sosyal medyada da yaşanmaktadır. Herkesin diline doladığı ve sürekli tartışmalarda kullandığı pek çok kelimenin anlamının aslında tam olarak bilinmediği ve herkesçe farklı anlamlar yüklendiği görülmektedir. Bu durumun bir başka sebebi de kendini belirli şekillerde tanımlayanlar bireylerin davranışları arasındaki uyumsuzluktur. Pek çoğumuzun daha önce duymadığı Celbedilmiş Toplumsal Afazi kavramını ilk defa Prof. Dr. Sinan Canan'ın yazdığı Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler kitabında okudum. Alev Alatlı'nın ortaya attığı kavramın amacı özellikle son dönemlerde gelişen sosyal medya ile beraber kafa karışıklığı yaratan kelimelerin bilinçli ya da bilinçsizce sık kullanılması ve anlamı sorulduğunda kimsenin fikrinin olmaması. Hani bazı Yeşilçam aktörleri vardır, hemen hemen tüm meşhur filmlerde rol almalarına rağmen isimleri kimse tarafından bilinmemektedir. Ya da hep arka sıralarda oturup öğretmen tarafından hiç fark edilmeyen, sessiz sedasız okulu bitirdikten sonra 'vasat' bir şekilde ömrünü tamamlayan ve kimsenin 'ya ona ne oldu acaba' diye merak etmediği o öğrenci... Bir türlü göze çarpmaz, hiç adı duyulmaz, önemli işlere parmak bassa bile kimse tanımaz. Bugün tıp öğrencileri tarafından pek tanınmayan ve bunu çok içerlemiş küçük bir bakteriden bahsedeceğim sizlere. Onun acısını fark eden olmamış bu güne kadar. Kendisi benden rica edince kıramadım ve açtım mikroskobumu, bir yandan gözyaşlarını sildim, bir yandan da sabahlara kadar içini dökmesini rica ettim. Tsukamurella'nın neler çektiğini kimse bilmiyor, duymuyordu maalesef. Örneğin küçükken annesine hep 'anne amcamın oğlu Nocardia, dayımın evladı Actinomyces dünya çapında tanınırken neden ben ünlü olamıyorum' diye sorardı. Fakat hareket edemiyordu Tsukamurella. Hayatı boyunca başkalarının eline bakmıştı. Tıbbi cihazlarla oynamayı çok sevdiği için kateterlerden, protezlerden giriveriyordu insan denilen mahlukun vücuduna. Kendisi de çok meraklı değildi zaten bu kılsız iri yaratıklara. İstediği tek şey arkadaşları arasında ona takılan lakaptan kurtulabilmekti. Çünkü kendisini ilk defa tahtakurusu yumurtalıklarında keşfetmişlerdi. Arkadaşları 'tsukamurella, tsukamurella, ne işin var yumurtalıkta' diye dalga geçmişti. 'Ben tsunami gibiyim, adım bu yüzden Tsukamurella' dese de arkadaşları inanmıyor ve ona 'Çakma TsuBasa' gibi hoş olmayan lakaplar takıyorlardı. Geçtiğimiz ay bu harikulade animeyi kardeşim önerince beraber izlemeye başladık. Kabaca konusu şu şekilde; daha önce hiç kız arkadaşı olmamış Mikami Satoru bir gün bıçaklanarak ölüyor ve başka bir dünyada 'balçık' olarak yeniden doğuyor. Ancak bu dünyada gerçekten çok önemli ve dengeleri alt üst edebilecek güçlere sahip. Henüz birinci sezonunu bulabileceğiniz bu animenin her bölümünü adeta iple çektim. Animemiz hayata dair farklı bakış açıları içermekle beraber ince espriler yapmayı da ihmal etmiyor. Ben ana karakter olan 'Rimuru Tempest' isimli balçığı çok sevdim. Şayet boş bir vaktiniz olursa, izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bir şeyin adını bilmek kesinlikle o şeyi bilmek olmuyor. aslında biz özellikle Türk milleti her şeyi bilmek isteriz. ama hiç bir şeyi tam öğrenemeyiz. adres sorduklarında bile bilmiyorum demek yerine saçmasapan tarifler veririz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/serbest-kursu-2-sinirlar-objektivizm-ve-ayn-rand-the-queens-gambit/", "text": "Aslında her zaman rijid bir sınır çizgisi çekmek mümkün değildir. Örneğin vücudumuzda pek çok iyon veya enzimin düşük ya da yükseklik kararı range yani değer aralığı ile belirlenir. Böylece alt ve üst sınır çizgileri arasında ortalama bir aralık sunulmaya çalışılır. Örneğin birine orta yaşlı veya ileri yaşlı diyebiliriz ama tam olarak ne zaman orta yaştan çıkıp ileri yaşa geçtiğini gün olarak anlayamayız. Bu bir süreçtir ve belirli bir aralıkta olmaktadır. Sorun bu aralığın alt ve üst limitini belirlerken hangi parametreleri kullanmamız gerektiği noktasında başlar. Yaşamımızı çeşitli sınır çizgileri arasında yaşıyoruz. Bu sınırlar çoğunlukla toplum, aile, zaman ve hatta kişinin vücudu tarafından belirleniyor. Her davranış modeli için değer aralıklarımız var. Kendimizi bu değer aralıkları arasında konumlandırmaya çalışıyoruz. Çoğumuz farkında olmadan sadece bu değer aralıkları arasında gidebileceğimiz en yüksek sınırı 'özgürlük' ile ilişkilendiriyoruz. Oysa zannettiğimiz kadar özgür olamayabiliriz. Örneğin canım 5 bardak çay içmek istiyor ama 3 bardak çay çarpıntı yapıyorsa benim üst sınırım 3 bardak alt sınırım 0 bardaktır. Böylece 'çay içme' eylemini 0-3 bardak aralığında gerçekleştiririm. Objektivizm Ayn Rand tarafından geliştirilmiş ve ortaya atılmış bir paradigmadır. Ayn Rand bu yöntemi aklın mutlak üstünlüğü ve kolektivizme karşı benci düşünce temelinde üretmiştir. Bu düşünce yalnızca felsefi bir akım değil aynı zamanda Rand'ın hayata bakışını yansıtan köklü bir düşünce sistemidir. Kendisinden biraz bahsedecek olursak, yaşamış az sayıda kadın filozoftan biridir. 20. yüzyılın başında Rusya'da dünyaya gelmişti. 12 yaşındayken babasının eczane dükkanına Bolşevik devrimciler el koymuş ve babasının zamanında yaptığı fedakarlıklar sayesinde varlıklı bir hayat sürerken bir anda yoksul kalmışlardır. Bu olay kendisini çok etkilemiş ve 21 yaşında özel mülkiyetin kısıtlandığı komünist bir ülkeden, kapitalizmin merkezi haline gelen ABD'ye kaçmıştır. Burada bireyselliği, özel mülkiyet haklarını, ifade özgürlüğünü gördükten sonra objektivizm felsefesini geliştirmiş ve bunu mükemmel bir üslupla romanlarında karakterler üzerinden aktarmıştır. Örneğin EGO isimli romanında ben kelimesinin yasaklı olduğu bir ülkeden bahseder. Yaşamak İstiyorum'da sosyalist Rusya'da kaybolan bireysel değerleri anlatır. Bencilliğin Erdemi'nde ise hayatın amacının rasyonel değerlerin peşinde koşarak mutluluğa ulaşmak olduğunu söyler. Eserleri 1940'ların Amerika'sında da gençlerin çok ilgisini çekmiş ve bir dönemin en popüler yazarlarından biri haline gelmiştir. Ayn Rand tüketimden ziyade üretime atıf yapar. Toplumu oluşturan bireylerin asalak gibi birbirlerinin üzerinden değil önce kendilerine sonra da birbirlerine değer katarak var olup yükselebileceklerini söylüyordu. Ayn Rand aslında ahlak-mutluluk-akıl arasında bir bağ olduğunu düşünüyordu. İnsanın en erdemli ve en yüce amacı aklını kullanarak mutluluğa ulaşmasıdır. İnsan 'biz' demeden önce 'ben' demeli ve sürekli kendini geliştirmelidir. Rand ekonomide de serbest piyasayı savunur. Devletin ekonomi üzerinde tahakküm kurmasına ve özel mülkiyet sahasını sınırlandırmasına şiddetle karşıdır. Ona göre bireyler parasını istediği gibi tasarruf edebilme hakkına sahiptir. Devlet yalnızca vatandaşları korumakla yükümlüdür. İç ve dış tehditlere karşı savunma dışında herhangi bir alana müdahale etmemelidir. Komünizmi işlevsel bireyin sömürüsü olarak görür ve kolektif hareketlere şiddetle karşı çıkar. Son günlerde sağda solda adını duymamla beraber şöyle bir göz gezdireyim niyetiyle başladığım bu diziyi kısa sürede bitirdim. Dizi daha önce çok da işlenmemiş bir temaya değiniyor; Satranç. Split filminden tanıdığımız Anna Taylor-Joy'un başrolde oynadığı dizide, 1960'lı yıllarda yetimhanede satranç öğrenen ve dünya şampiyonalarına kadar uzanan başarılara imza atan Beth isimli bir kızın öyküsünü izliyoruz. Aslında gerçekte hiç yaşamamış olan bu kişinin hikayesi, Rus kökenli Boris Spassky'i yenerek Dünya Satranç Şampiyonası'nı kazanan ilk Amerikalı satranç dehası Bobby Fischer'dan esinlenilerek yazılmış. Satranca ilginiz olsun olmasın bu dizide azim ve başarmak ile ilgili sizi motive edecek bir şeyler bulabileceğinize eminim. 7 bölümlük bu diziye puanım 8/10. İzlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/serbest-kursu-3-uc-kisa-oykuyle-sabir-tevekkul-ve-onyargi/", "text": "Kasabayı sel basmış. Sular giderek yükselirken, halk panik içinde kaçmaya başlamış. Bir tek kasabanın papazı yerinden ayrılmıyormuş: Ben yıllardır Tanrıya kulluk ederim. Hep onun yolunda çalıştım, Tanrı beni kurtarır diyormuş ısrarla. Sular iyice yükselirken, papaz kilisenin bir üst katına çıkmış, bakmış ki insanlar kayıklarla geçiyorlar. Kayıktakiler bağırmış: Hadi peder, atla kayığa! Papaz cevaplamış Siz gidin, Tanrı beni kurtarır. Sular yükselmeye devam edince, papaz kilisenin çatısına çıkmış. İkinci kayıkla geçenler papazı uyarmışlar: Hadi peder, çok geç olmadan atla! Papaz onların da uyarısına aldırmamış: Hayır, siz gidin, Tanrı beni kurtaracak biliyorum. Sular iyice yükselince direğe tırmanan papaz, tepesinde bir helikopter görmüş. Helikopterdeki kurtarma ekipleri papaza seslenmişler: İnat etme peder, gel bizimle! Papaz yine inat etmiş: Olmaz, Tanrı beni kurtaracak! Sular daha da yükselmiş ve papaz boğulmuş. Sözün Özü; Yanımızdan geçen insanları hiç tanımayız ama hepsine karşı iyi ya da kötü bir ön yargı besleriz. Aslında bu beynimizin en ilkel koruma güdüsüdür. Etrafımızdaki her şeyi etiketleyip kategorize ederek kendimizi düşmanlardan uzak tutmaya çalışırız. Bu yüzden 'insan bilmediğinden korkar' derler. Fakat karşımızdakine tanıma fırsatı vermeden ön yargıyla yaklaşmak bizi yanıltabilir. Bazen tecrübelerimizin ve yaşadıklarımızın çerçevesiyle bakarız olaylara ve kişilere. Ama bakış açımızı değiştirebilirsek ve ön yargı kabuğumuzu kırabilirsek belki şuan taşıdığımız pek çok endişeden ve nedensizce giriştiğimiz kavgalardan kurtulabiliriz. Özellikle sabır kısmını çok beğendim, elinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/serendipity-guzel-bir-tesaduf-zeigarnik-etkisi/", "text": "Zeigarnik Etkisi diye bir şey vardır. İnsanlar tamamlanamamış şeyleri daha sık hatırlar. Bitirmek ister. Bu yüzdendir ki kavuşamayan aşıkların aşkları dillere destan olur. Onun da yarım kalmış bir işi vardı bu şehirde. Bir gece evine geldiğinde intihar etmeye karar verdiğini fark etti. Birdenbire en doğrusunun bu olduğunu düşündü. Peki hangi ölüm şeklini seçmeliydi? Acısız ve kesin bir ölüm olmalıydı mutlaka. Tabancası yoktu fakat eski bir urganı vardı. Hasırdan örülme kalınca bir ip. İpin sandıkta olduğunu hatırladı. Herhalde 10-15 yıldır dokunulmamıştı sandığa. Tozlu raflardan indirdi sandığı ve kapağını açtığında içinden küçük bir kağıt düşüverdi yere. Kağıdı gördüğünde sandıktan çıkardığı urgan ellerinden kayıp gitti. Kağıtta yazan şey, yarım bıraktığı işin ta kendisiydi. Belki de ölmesine gerek yoktu. Belki onu kurtaracak kişiyi bulabilirdi. Bu düşüncelerle karanlık bir ara sokağa girdi. Görmeyeli her taraf çok değişmişti. Elini cebine götürdü zira sandıktan düşen kağıdı cebinde taşıyordu. Kağıdı çıkardı, tekrar okudu ve düzgünce katlayıp cebine koydu. Cıvıl cıvıl ışıkları yanan bir ara sokak lokantasının önünde durdu. Aradığı yer burası olmalıydı. İçeri girdiğinde soğuktan buz tutmuş elleri hemen ısınmaya başlamıştı bile. Masaya oturdu ve çok sevdiği nostaljik bir şarkının radyoda çaldığını fark etti. En sevdiği şarkılardan birine denk gelmek yüzünde hafif bir tebessüme yol açmıştı. Uzakta yeşil gözlü tatlı bir garson kız oturuyordu. Dört iri yarı adamın kıza bakarak güldüğünü gördüğünde kan beynine sıçramaya başlamıştı. Ama asıl film, garson kızı çağırdığında kız kendisine doğru gelirken adamlardan birinin kızın kalçasına dokunmasıyla koptu. Kız umursamamış taklidi yaparak kendisine doğru yaklaşırken böyle bir terbiyesizliği cezasız bırakamayacağını çok iyi biliyordu. Ayağa kalktı ve kızın kendisine 'yapma' dercesine başını salladığını görmesine rağmen iri yarı adamların masasına geldi. -Zavallı emekçi bir kızı taciz ettin ulan! -Bana bak alırım seni ayağımın altına. Kız halinden memnun sana ne oluyor? Buranın patronu benim, acımam kovarım dükkanımdan. Sinirden gözleri seğirmeye başlamıştı. Bu patron bozuntusuna bir ders vermeliydi. Fakat yanında başka adamlar da vardı ve muhtemelen kendisini bir güzel döverlerdi. Lokantada kendisinden ve bu adamlardan başka kimse yoktu. Derin bir nefes aldı ve yerine oturdu. Kızın elleri titriyordu. -Size yapılan bu terbiyesizliği hoş görmem mümkün değil. Gidelim polise şikayet edelim, ben şahit olurum. Size hiçbir şey yapamazlar. Bu esnada adamlar tekrar sohbetlerine dönmüş sesli kahkahalar atıyorlardı. 'Terbiyesizler' diye geçirdi içinden. -Efendim lütfen bunu yapmayın. Benim burada çalışmaya ve bu paraya çok ihtiyacım var. -Lütfen oturur musunuz? Sizinle konuşmak istiyorum. -Hayır, aslında ben ölmek istemiştim, evet. Ama sonrasında ölümüme değecek bir şey olsun istedim diyelim. -Aklıma bir hikaye geldi. Size de anlatayım müsaadenizle. Bir gün sofracı başı padişahın çorbasını doldururken yanlışlıkla 2 damla çorbayı padişahın elbisesine damlatıverir. Herkes korkuyla birbirine bakarken padişah: Tez boynu vurula diye emreder. Bunu duyan sofracı başı kepçedeki tüm çorbayı padişahın üzerine döküverir. Padişah kahkaha ile gülmeye başlar; Seni affettim ama söyle bakalım, neden böyle bir şey yaptın? diye sorar. Sofracı başı şöyle cevap verir: Madem boynumu vuracaktın, buna değsin istedim. -Evet, tam olarak böyle. Bileklerimi kestiğim gün hastanede bir çocukla karşılaştım. Annesini ve babasını aynı anda kaybetmiş. Yapayalnız, dünyanın yükünü nasıl çekeceğini düşünüyordu. Ağzını bıçak açmıyordu. Bir gecede adeta kırk yıl yaşlanmıştı. Hastane bahçesinde beraber uzunca oturduk. Çay içtik, komik şeyler anlattım. İlk defa hafifçe gülümsediğini gördüm. Onun için yaşamaya, ona anne olmaya karar verdim. -19 yaşındayım. Yaşımın genç olduğuna bakmayın. Görülebilecek en iğrenç şeyleri gördüm, yaşadım ben. Artık hiçbir şey beni korkutamaz. Bu esnada merdivenlerden küçük bir çocuk başı göründü. Henüz 5 ya da 6 yaşındaydı. 'abla uyuyamıyorum' diye mırıldanıyordu. -Evet, bu yüzden patrona bir şey diyemiyorum ya. Daha yeni çıkarıldım evden. Kalacak başka yerimiz yok. -Evet efendim, tabelayı yenileyecekleri için kaldırdılar ama öyle. -Güzel bir şeyi ararken daha güzel bir şey bulmak. Güzel bir tesadüf de diyebiliriz. -Aslında ben de buralara birini bulmak için gelmiştim. Ama sizinle karşılaştığımız andan beri nedense sanki hep sizi arıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Tuhaf bir şekilde sizinle ve bu afacanla beraber olmak, vakit geçirmek istediğimi fark ettim. Kızın yanakları kızarmıştı. Hafif bir tebessümle teşekkür etti. Aslında birbirlerine o kadar çok ihtiyaçları vardı ki. O anda kıza sarılmak ve onu asla bırakmayacağını, her zaman koruyacağını söylemek istedi. Ansızın arkadan çocuğun çığlık sesi gelmeye başladı. Adamlar küçücük çocuğu dövüyordu. Kız koşarak onların yanına gitti ve çocuğa sarıldı. Patron ve adamları 'çocuğa sahip çık' dedikten sonra dükkandan çıktılar. Kız, çocuğun kanayan burnuna sarılıp ağlıyordu. O anda patron ve adamlarının yanından geçip gittiğini, kendisini görmezden geldiklerini fark etti. Yaptıklarının hesabını vermeleri gerekiyordu. Peşlerinden dışarı çıktığında birden buz gibi bir rüzgar yüzünün kaskatı kesilmesine sebep olmuştu. Karanlık sokaklarda kendisinden başka hiç kimse yoktu. Lokantanın önündeki kaldırıma oturdu ve gözünden yaşlar akmaya başladı. Arkasını döndüğünde eski ve silik bir Serendipity yazısı ile harabeye dönmüş boş bir dükkandan başka bir şey olmadığını fark etti. Ellerini yüzüne kapattı ve hıçkıra hıçkıra ağladı. Bunları düşündüğü sırada yanına üstü başı kir içinde, elinde iki poşet mendille küçük bir çocuk oturdu. Çocuk gülümseyerek başını salladı. Cebindeki kağıdı çıkarıp son bir kez baktı. Derin bir nefes aldı ve kağıdı yırtmaya başladı. Küçük kağıt parçaları rüzgarda uçuşarak gözden kayboldular."} {"url": "https://parlakjurnal.com/serif-huseyin-bayraklar/", "text": "Şerif Hüseyin, Osmanlı'ya isyan ettiğinde kapak fotoğrafındaki bayrağı kullanmıştı. Bu bayrak Arap ayaklanmasındaki milliyetçiliği temsil eder. Ayrıca Şerif Hüseyin'in bu bayrağı, İngiliz diplomat Mark Sykes tarafından Araplar arasında birliği ve beraberliği sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. Önceki yazımızda da oğullarından üçüne krallık nasip olduğunu söylemiştim. Bu sayede de bu bayrağın çeşitli versiyonları, Kuzey Afrika'da ve Ortadoğu'da kendine yer buldu. Bayrakta, en üstteki yatay siyah şeridin Abbasileri, ortadaki beyaz şeridin Emevileri, alttaki yeşil şeridin de Fatımileri temsil ettiği söylenir. Kırmızı üçgen ise Arap ayaklanmalarını temsil ediyormuş. Bu renklerin kısaca Pan-Arabizmi temsil ettiği söyleyebiliriz. Şimdi gelin bu ülkelerin ve bayrakların hangileri olduğuna bakalım. Filistin de bu bayrağın aynısını 1964'ten beri kullanmaktadır. 1964'te bu bayrak Filistin halkını temsil etmek için kullanıldı ve 15 Kasım 1988'den beri de Filistin Devleti'nin resmi bayrağı olarak kullanılmaktadır. Fas, 1956 yılında bağımsızlık kazanmıştır. Ama İspanyollar, Fas'ın güneyinde kalan Batı Sahra bölgesinde 1975 yılına kadar varlıklarını devam ettirmişler. İspanyollar çekildiklerinde ise Fas bu bölgede hak iddia etmiş ve bu bölgenin 3'te 2'sini de şu anda Fas yönetiyor. Geri kalanını ise İspanyollar çekildikten sonra kurulan ve Fas tarafında tanınmayan Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti Tarafından yönetilmektedir. Farklı olarak sadece beyaz şerit üzerinde kırmız ay-yıldız var. Ürdün bayrağında, Filistin bayrağına ek olarak sadece kırmızı üçgenin içinde beyaz bir yıldız vardır. 7 köşeli bu yıldızın Ürdün'ün başkenti Amman'ın üzerine kurulduğu yedi tepeyi kastettiği söylenir. BAE bayrağında değişiklik olarak kırmızı üçgenin dik bir kırmızı şerit halini aldığını görüyoruz. Bir de yeşil ve siyah şerit yer değiştirmiş. Sudan bayrağı da öncekiler gibi kırmızı, beyaz, siyah ve yeşil olarak 4 renkten oluşuyor. Ama bu bayrakta renklerin farklı anlama geldiği söylenmiş. Yeşil renk İslamiyet'i ve Fatımileri, beyaz renk barışı ve aynı zamanda 1924 devrimindeki beyaz bayrağı, siyah renk ülkenin Afrika'da olmasını, kırmızı renk de devrim sırasında akıtılan kanı simgeliyormuş. Bu bayrak da Sudan, Kenya ve Somali bayraklarının karışımı gibidir. 2005'ten itibaren özerk olarak kullanılmaya başlanmış, Güney Sudan'ın Sudan'dan 2011 yılında ayrılmasıyla da resmen kullanılmaya başlanmıştır. Mavi rengin de Nil Nehri'ni temsil ettiği söyleniyor. Bu dört ülkenin bayrakları arasında gerçekten çok küçük farklılıklar var. Kırmızı, beyaz ve siyah şeritler; 4 bayrağın hepsinde de aynı şekildedir. Irak bayrağında, ortadaki beyaz şeridin üstünde Arapça harflerle Allahu Ekber yazmaktadır. Mısır bayrağında, yine beyaz şeridin üstünde Mısır arması yer almaktadır. Suriye bayrağında, ortadaki 2 yeşil yıldız Suriye halkını temsil ediyormuş. Yemen bayrağı ise, sadece kırmızı, beyaz ve siyah şeritten oluşur. Bu 3 ülkenin bayrağı da yukarıdaki bayraklarla benzerlik göstermektedir. Bunları da sona ekleyim dedim. Dünya Bayrakları ve Bilinmeyenlar yazımızı da buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/serif-huseyin-ogullari/", "text": "Şerif Hüseyin , 1852 senesinde İstanbul'da doğdu. Tam adı, Hüseyin bin Ali'dir. 1893 senesinde İstanbul'a çağırıldı ve 1908 senesinde, II. Abdülhamid zamanında Mekke Şerifi olarak atandı. Aslında II. Abdülhamid'in başta akıllıca davranarak, Hüseyin bin Ali'yi vezir olarak tutmak istediği; ancak daha sonra İttihat ve Terakki'nin Türkçülük idealleri kapsamında yaptığı baskıyla Hüseyin bin Ali'yi Mekke Şerifliğine tayin ettiği söylenir. Hüseyin bin Ali peygamber soyundan mı sorusunu birçok kişi sormaktadır. Şerif Hüseyin'in soyunun gerçekten de Peygamber'e dayandığına inanılmaktadır. Haşimi ailesinin o dönemdeki reisi olduğundan dolayı şerif unvanını da o almıştır. Bir Osmanlı paşasının ayaklanan Arapları bastırmasını ve İttihat ve Terakkinin Türkçülük politikalarını bahane ederek Arap İsyanı'nı başlattı. Bu sırada İngilizlerin desteğini de aldı ve özellikle Arabistanlı Lawrence'ın. 1916 yılında kendini Hicaz Kralı ilan etti. 1924 yılında Halifeliğin Kaldırılması ile kendini Hicaz Kralı olduğu için halife ilan etti. Ancak batı karşıtı tutum izlemeye başlaması nedeniyle halifeliği pek tutmadı. İngilizlerin desteğini alan oğlu Ali bin Hüseyin, 1924 yılında Hicaz Kralı oldu. Şerif Hüseyin ise Kıbrıs'a sürgün edildi. 1930 yılında Ürdün Kralı olan oğlu I. Abdullah'ın yanına yerleşti ve 1931 yılında da vefat etti. Ölümü sırasında oğlunun yanındadır, Şerif Hüseyin'in pişmanlığı şu cümlelerle rivayet edilir: Şerif Hüseyin yatağında ölmeyi beklerken pencereden içeri İzmir Marşı'nın sesleri dolar. Ve oğlu I. Abdullah babası rahatsız olmasın diye pencereyi kapamak üzere ayağa kalkar. O sırada Şerif Hüseyin oğluna, bunu dinlemesinin kaderi olduğunu ve isyan ettiği için pişmanlık duyduğunu dile getirir. İşte Şerif Hüseyin'in ölümü bu hazin sahneyle olmuştur. Lakin bu pişmanlıktan ziyade tarihe bakmak gerektir. Sykes-Picot Antlaşması'yla birlikte, İngilizlerin vadettiği toprakları kabul ederek Osmanlı'yı sırtından bıçaklamıştır. Buna kısaca Şerif Hüseyin'in ihaneti denmektedir. Şerif Hüseyin'in hem kendisine hem de çocuklarından üçüne krallık nasip olmuş. Kendisi 8 sene Hicaz Kralı olarak görev yapmış. Krallık nasip olan oğulları ise, Ali bin Hüseyin, Abdullah ve Faysal. Ali bin Hüseyin, babasının İngilizlerin desteğini kaybetmesi üzerine 1924 yılında Hicaz Kralı ilan edilir. Ancak bölgede büyük güce sahip olan Suudiler tarafından 1925 yılında devrilir ve tahtını bırakmak zorunda kalır. O günden bu güne de bölgede , Ali bin Hüseyin'i devirip başa geçen Suudi ailesi hakimiyet sürüyor. Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal bin Hüseyin , başta hem Suriye hem de Irak'ın kralı idi. Ancak İngilizlerin desteğini aldığı için bu durum kısa sürdü ve 1921'den itibaren sadece Irak kralı olarak görevine devam etti. Çünkü Suriye, Fransız egemenliği altındaydı. Kral olmadan önce bölgede babasının iktidarı için çalıştı. Birlik için Arap önderleriyle konuştu ve anlaştı. Zaman içinde nüfuz kazandı. Bir süre sonra hem İngilizlerin hem de Arap önderlerin desteğiyle kral oldu. 12 sene sonra İsviçre'de hayata gözlerini yumdu. Yerine oğlu Gazi bin Faysal geçti. Gazi, eski Hicaz kralı Ali bin Hüseyin'in kızı Aliye Sultan ile evlendi ve II. Faysal doğdu. Gazi, 6 sene sonra trafik kazasında hayatını kaybetti. Yerine II. Faysal geçti. 1939-1958 yılları arasında başarılı politikalar yürüttü. Türkiye'yi izleyerek 2. Dünya Savaşı'na girmedi. 1958 senesinde ülkede darbe oldu ve öldürüldü. Böylece Irak'ta krallık bitti ve cumhuriyet başladı. Arabistanlı Lawrence filminde kendisi görülebilir. Abdullah bin Hüseyin, 1921 senesinde Ürdün Emiri oldu. 1949 yılında Ürdün resmi olarak bağımsız olana dek, Ürdün bölgesinde hükümdar olarak kaldı. Başta Osmanlı ile babası arasında arabuluculuk görevi yapsa da Arapların bağımsızlığı için İngilizlerin desteğiyle Osmanlı'ya karşı isyanda başlardaydı. 1937 yılında Türkiye'ye gelip Atatürk ile görüştü. 1940'lı yıllarda İsrail'in kurulmasını bölgeden toprak alma ümidiyle destekledi. Bu toprak alma çabası Filistin Devleti'nin kurulmasına engel oldu. Bölgede diğer Arap devletlerini güvenilmez olarak görüyordu. Arap devletleri de Kral Abdullah'ı kendi bağımsızlıkları için bir tehdit olarak görüyordu. Çünkü I. Abdullah, Lawrence ile yakın ilişki içinde olmamasına rağmen batı yanlısı bir tutum izledi. Bu sayede ülkesi toprak bütünlüğünü korudu. Kendisinden sonra da yerin oğlu geçmiştir ve o gün de bugüne Ürdün'e ailesi hükmetmektedir. elinize sağlık hocam gerçekten çok güzel, akıcı bir yazı olmuş teşekkürler. osmanlı zamanında olan kafkasya marşını izmir marşı olarak söylemek nasıl bir saçmalık. Şimdi şöyle: İzmir Marşı, Kafkasya Marşı'ndan düzenlenmiştir, bu doğru. Ama Şerif Hüseyin'in öldüğü tarih 1931. Yani o zaman Kafkasya Marşı çoktan İzmir Marşı olarak söylenmeye başlamış. Ortada bir Osmanlı da yok çünkü tarih 1931. Kurtuluş Savaşı bitmiş ve İzmir düşmandan kurtarılmış. Cumhuriyet ilan edilmiş. Ayrıca o zamanlar bağımsızlığı kazanmaya çalışan, yabancı devlet boyunduruğundan kurtulmaya çalışan tonla ülke var. Şerif Hüseyin'in ölürken kaldığı ülke olan Ürdün de böyle. Ve herkes düşmanı ülkesinden atmış, bağımsızlığını ilan etmiş Türkiye'ye karşı büyük bir sempati duyuyor. O yüzden İzmir Marşı'nın 1931 yılında söylenmesi gayet normal bir durum. Burada Şerif Hüseyin'in Osmanlı yıkıldıktan ve Cumhuriyet ilan edildikten sonra öldüğünü gözden kaçırmayalım. Geçmişle alakalı aslında çok soru işaretleri var. Ürdün, Filistin, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ne anlaşmalar yaptıklarını yeni yeni öğreniyoruz. Resmi anlaşmaların dışında da ciddi anlaşmalar olduğuna inanıyorum. Şerif Hüseyin Türk düşmanı, Osmanlı'ya isyan etmiş, ihanet etmiş bir zat; menfaati için İngiliz'lerin verdiği rolü oynamış, İngiliz emperyalizmine hizmet etmiştir. Bugün bakıyoruz ne Hicaz, ne Irak Şerif Hüseyin'in kral oğullarına kalmadı, emperyalistlerin cetvelle çizdiği sınırlarda savaş ve kan var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sesleri-gormek-kokulari-tatmak-sinestezi/", "text": "Evet, kulağa çok tuhaf geliyor biliyorum. Ama etrafımızda böyle kişiler var ve bu kişiler sinestik bireyler olarak adlandırılıyor. Daha detaylı anlatmam gerekirse yeşil bir elma gördüğünüzü düşünün. Önceden tadını tahmin edebiliyorsunuz ki bu çok normal. Peki ya bir kumandayı görseniz? Kumandanın tadını veya katı başka bir nesnenin tadını zihninizde canlandırabilir misiniz? Muhtemelen hayır. Çünkü algı karmaşası yaşamayan kişiler genellikle gıdalar üzerinde tat duygusunu zihninde canlandırabilirler. Fakat sinestik bireyler bunun tersini de yaparlar. Sinestezi halk arasında nörolojik bir bozukluk olarak bilinse de tıbbi literatürde nörolojik bir bozukluk olarak sayılmamıştır. Sadece mükemmel ses perdesi gibi algısal bir durumdur. Beynin farklı bölümleri kısmi işlevler için özelleştirilmiştir. İşte bu bölgeler arası sürekli iletişim ve artan konuşma sinesteziyi destekleyecektir. Bir başka teoriye göre beyindeki geri bildirimin engelleme miktarındaki azalma sinesteziye neden olabilir. Teorilerden en farklı olan sinestezinin semantik bir fenomene dayandırılmasıdır. Yani uyarıcı uyarıcının çıkardığı anlam doğrultusunun bozulmasıyla ilişkilendirilmiştir. Sinestezik bireyler için aile geçmişi her hastalıkta rahatsızlıkta olduğu gibi çok önemlidir. Sinestezinin kalıtsal olduğu düşünülmektedir. Çünkü sinestik bireylerin soy geçmişine bakıldığında sinestezi algısı görülmektedir. Fakat sinestezinin oligojenik yani gen-çevre etkileşimlerine, çoklu gen kalıtımına dayalı da olabileceğini gösteren çalışmalar vardır. Bu durum lokus heterojenliğine veya gen ekspresyonu yani ifadesindeki sürekli varyasyona dayanabilmektedir. 20.000 kişiden birinde rahatsızlığın görülme olasılığı bulunur. Yapılan araştırmalara göre erkeklere oranla kadınlarda sinestezi daha sık görülür. Ayrıca sinestezilerin kadın-erkek oranının 6:1 kadar yüksek olduğu ve sinestezi ailelerinin erkek üyelerden daha fazla kadın üye içerdiği bildirilmiştir. X kromozomu ile taşındığı düşünülmektedir. Genel olarak sol elini daha çok kullanan ve her iki elini de aktif kullanabilenlerde görülme oranı daha sıktır. -Nedeni Çözülemeyen Sinestezi: Beynin kısımlarının veya sinirlerin hasar görmesi, beyin travması gibi nedenler sonucunda gerçekleşebilir. Hasta kişilerde duyulara ek olarak algılarda da karışıklık vardır. 4 sayısı mutlu, B harfi sinirli olarak zihinde algılanabilir. -Sonradan Kazanılan Sinestezi: Farklı hastalıkların tetiklediği bir durumdur. Epilepsi hastalarında yaklaşık %4 oranında sinestezi ortaya çıkabilir. Sinestezinin çeşitleri olasına rağmen genellikle sinestik bireyler aynı ya da benzer özellikler gösterirler. -Kişi isteğinin dışında otomatik olarak algı oluşması, -3 boyutlu nesneleri hafızalarında çok iyi tutma, -Zeka sevileri yüksek olmasına rağm bazı basit hesaplamalarda sorun yaşama, -Olayları önceden yaşadığına dair yaşanmışlık hissinin deneyimlenmesi, -Çoğu nesneyi veya durumu bir bütün halinde algılama yeteneği. Sinestezik bireylerde algı sistemi sağlıklı insanlara göre daha basit bir şekilde çalışır. Yine bu nedenden dolayı sesleri renk olarak algılarlarken, renkleri zihinde sese dönüştüremezler. Harf, renk sinestezisine sahip olan bir kişi için harfleri renkler oluşturur. Ses ve renk eş duyumuna sahip olan kişiler için ise ses değiştiği andan itibaren zihinde oluşan renk algısı da değişir. Metafor, sembolizm kelimeleri de aslında sinestezinin etkileridir. Bu durum size bir yerlerden tanıdık geldi mi? Dünyaca ünlü şairler hatta ressamlar hep sinestik kişilerden de ilham almıştır. Hatta aralarında sinestik olduğundan dolayı sanat eserlerini daha güzel işlemiş kişiler de vardır. Vladimir Nabokov, Amy Beach, Gyorgy Ligeti, Joachim Raff, Henrik Wiese, Franz Liszt, Olivier Messiaen, Konstantin Saradzhev ve Nikola Tesla ile fizikçi Richard Feynman da sinestik bireyler arasındadır. Wassily Kandinsky bir sinestezikti. Duyusal birleşmenin en etkili temsilcilerindendi çünkü ressamdı. Bu durum sonucunda Kandinsky renkler ve sesler arasındaki ahengi tablolarında en güzel şekilde yansıttı. Kandinsky, tablolarını tanımlamak için müzikal terimler kullanmıştı. Amacı, verimliliği arttırmak için sanatını simgeleştirmekti. Sanatını lirik geometri olarak adlandırıyordu. Bir diğer ünlü sinestik birey ise, Johann Von Goethe idi. Döneminde klasik renk kuramının gerçeği açıklamadaki yetersizliğini eleştirenlerden biri de Goethe idi. Renk kuramı hakkında ilk açıklama getiren isim olarak kabul edilen Newton'un fikirlerini tartışmaya açmıştı. Bu yüzden de renk anlam sinestezisine katkısı çok büyüktür. Dünyada ses getirmek için iki şey gerekir: İyi bir kafa ve büyük bir miras... Ben kendi adıma Newton öğretisinin hatasını miras aldım demiş ve Newton'un düşüncelerini önemsemediğini ifade etmiştir. Goethe daha çok rengi ve ışığı gerçekte nasıl algıladığımız, gördüğümüz ve sanrıları nasıl yarattığımız sorularıyla ilgilenmiştir. Ona göre bütün bu olanlar Newton'un fiziğiyle değil; beynin henüz bilinmeyen işlevlerinin açıklanmasıyla öğrenilebilirdi. Bu tezini görsel sanrı nörolojik bir gerçektir sözüyle ifade etmiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sevdigin-herkesim/", "text": "Yorgun olduğunu biliyorum. Kırgın, biraz üzgün, belki biraz da yıpranmış. En çok da ümitsiz belki... Ama buradayım. Yanında. Normal zamanda kalbimle beraber bedenim de yanındayken şu an sadece kalben yanındayım. Ben kim miyim? İstersen anne de, istersen baba, kardeş, eş ya da çocuğum de. İstersen ilkokuldaki ya da üniversitedeki en yakın arkadaşın olarak canlandır beni zihninde. Ama yeterki seni sevdiğinden emin olduğun bir kişi olsun hayalindeki. Çünkü o zaman inanabilirsin ancak sözlerimdeki samimiyete; ancak o zaman görebilirsin sözlerimin arasına gizlenmiş özlem ve yaşları. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur der insanlar ama bunu söylerken yalan söylediklerini bilmezler. Bunun yalan olduğunu seni yanımda göremememe rağmen sevgimin bir gram bile eksilmeyişinden anladım. Çünkü hislerimin karşılığının belki de kat kat fazlasının senin yüreğinde olduğunun farkındayım. Ve biliyorum her ne kadar uzak olsak da, o uzaklar ne senin ne de benim isteğimle ve bilincimizle açılan uçurumlardı. Sen de biliyorsun senin yerinin benim yanım olduğunu; aynı benim yerimin senin yanın olduğu gibi. Ama ne olursa olsun seninle gurur duyuyorum. Uzaksın. Her ne kadar, yol olarak yakın olsa da gözün göremeyeceği kadar uzak. Doğru bildiklerin, dediklerin, inandıkların uğruna benden ve sevdiğin herkesten ayrı olduğunu biliyorum. Bu yüzden gurur duyuyorum. O doğrular uğruna vazgeçtiğin hayatın için, elinin tersiyle ittiğin rahatlık için gururluyum. Ve içim rahat. Çünkü biliyorum en azından inanıyorum ki doğru bildiklerin gerçekten doğruydu. Benim için, bizim için, o aklından geçirdiğin herkes için sen doğruydun. Gittiğin yol gibi. O yol doğruydu ancak sonradan tabelalar değişti. Doğrular görünüşte yanlışlara açıldı. O her açılan kapı da daha sonra bir süreliğine de olsa gözlerimizin birleşmemesi için yüzümüze kapandı. Ancak hangi kapı kapanırsa kapansın kimsenin gücü de yetmez gönül bağıyla bağlı olan o kalpleri ayıramaya. Ben, biz, hepimiz iyiyiz. Hem de çok. Daha kenetliyiz bir kere. Öldürmeyen her yara güçlendirir misali daha güçlü... Dimdik ayaktayız. Çünkü senden eminiz. Ama yine de göz görmek istiyor işte. Gönül özlüyor sevdiğini. Görmedikçe emin olamıyor acaba iyi mi? Sağlığı yerinde mi? Endişeleniyor işte. Ve istemsiz olarak o endişe ve özlem yüreğini yakıyor. O yürek yangınını söndürmek uğruna da göz tek tek akıtıyor damlalarını. Zaten hangi hikayede görülmüş ki sevgilinin gözünden yaşın eksik olduğunu. Ben ne kadar yazsam da anlatamam sana olan sevgimi, verdiğim değeri. O yüzden seni gerçekten tüm kalbiyle seven biri olarak düşün beni, belki o zaman anlarsın sana olan tüm hislerimi. Dinmiyor işte o sızı ve yangınlar sımsıkı sarılmadıkça. Belki herkesi olmak her şekilde ne olursa olsun onunla olmayı yana yakıla istemek yüzündendi. Bir toz bile olsa onu görebiliyor olmaktı şans bazen, bir kuş olup uçmaktı bazı akşamlar penceresine, yavaşça tıktıklamaktı belki kısacık bir şarkıyı mırıldar gibi eski zamanlardan kalan. Gönül işte bir karar veremiyor kendiyle onun mutluluğu arasında. Gidip gidip geliyor aklının ücra köşeleri arasında tükeneceği güne dek. Harika bir yazı olmuş, yüreğimize biraz da gözlerimize dokundunuz biraz yağmur yüzü gördü bu çorak topraklar. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sevgi-neydi/", "text": "Mesela yolda gördüğümüz birisine koşarak kollarımızı açtığımızda onunda bize sarılmak isteyeceğini görürüz. Bu basit olay bile aslında sevginin evrenselliğinin ve birleştiriciliğinin göstergesidir. Peki biz bunun ne kadar farkındayız? Malesef insanlığımız bu noktada sınıfta kalmakta... Şiir okurken ya da romantik bir film izlerken hatırladığımız sevgi filmi ya da şiiri bıraktığımızda yine o kine ve neferte bulanmış, işlerimizi bağırarak hallettiğimiz, güçlünün güçsüzü ezdiği,ağzı laf yapanın haklı görüldüğü,insanların sosyal medyayla ve kitle iletişim araçları yollarıyla kutuplaştırılıp, birbirine düşman edildiği bir dünyaya tekrar dönüyoruz. Oysa çözüm açık ve net. Dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan bütün ülkeleri acilen toplanıp ortak bi karar neticesinde dünya geneli ülkeler arası sevgi ticaretine başlanmalı, eczanelerde sevgi tabletleri üretilmeli hatta sağlık bakanlığını kararıyla SSK Bağ-Kur ve yeşil kartlılara bu tabletler ücretsiz verilmelidir. televizyonlara sevmemin insanlara zararı olmadığına dair kamu spotları verilmelidir. Ayriyeten ek çözüm olarak ve daha bilinçli nesiller yetişmesi adına özür dilemenin insanları öldürmediği deneme yanılma yöntemiyle insanlara gösterilmelidirç. Mesela bir bakanımız TRT ye çıkıp başka bi insandan özür dilemeli ve sonrada Gördüğünüz gibi ben diliyorum sizde gönül rahatlığıyla dileyebilirsiniz demelidir. İnsanlara sevgi gösterilerin; karşı gruba küfür edilerek ve nefret edilerek gösterilmeyeceğini anlatmamız lazım kısacası sevgiyi birbirini öpen ya da sarılmış yaşlı ve çocuklarda değilde yerini unuttuğumuz içimizde aramalıyız. Evet gerçekten sevgisizlik çığ gibi büyüyen bir yara. Yazınızda insanın diline dolanan kalıp cümleler yazıya renk katmış. Selvi Boylum Al Yazmalım'dan aldığınız kesit de yazıyı tamamlamış sanki. Birkaç yerde, anlatımı etkilemeyen yazım hatası var onlar olmasa daha iyiydi tabii. Benim en çok hoşuma giden cümle ise: Mesela bir bakanımız TRT ye çıkıp başka bi insandan özür dilemeli ve sonrada gördüğünüz gibi 'ben diliyorum sizde gönül rahatlığıyla dileyebilirsiniz' demelidir. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sevgili-hayat-dokuz-kuyruklu-tilki-kyubi/", "text": "Bundan yüzyıllar önce bilinmeyen ülkenin en karanlık ormanında 'Yaşam' isimli bir Kyubi yaşarmış. Bu Kyubi fazlasıyla kurnaz, birazcık da yaramazmış. Oradan oraya zıplar da kimselere gözükmezmiş. Yani Yaşam'ı gözleriyle gören kimsecikler olmamış ama herkes orada olduğunu bilir dokuz kuyruğunun izlerini en derinlerde hissedermiş. Herkes Yaşam'ın resmini kendine göre çizermiş. Belki binlerce farklı tasviri varmış ama hiçbir çizimde kuyruklar atlanmazmış. Yaşam ormanda gezer, gezerken geçtiği yerleri güzelleştirir her şeyin en iyisini öğrenmek için çabalarmış. Gerçi bir de kötü bir huyu varmış. ''Bütün güzellikleri gördüm ben!'' diye böbürlenmeden edemezmiş. Dahası tüm güzelliklerin tek başına kendi eseri olduğunu savunur, kimselere hak iddia ettirmezmiş. Güzellikler arttıkça kuyrukları heybet kazanır, kendinden daha çok söz ettirir hale gelirmiş. Anlayacağınız bizimkinin kuyrukları güzelliklerden beslenirmiş. Tabi her kuyruğun bir hafızası, kendi ilgi alanı varmış. Hayat, kuyrukların biri dışında tümünün neye ilgi duyduğunu bilirmiş. Neşeden beslenen kuyruğu aralarında en kuvvetli olanıymış çünkü diğer kuyruklar kendi ilgi alanlarıyla karşılaştıklarında dünyadaki en neşeli varlık oluverirlermiş. Yani bizim neşeye ilgili kuyruğumuz, güzel ezgiler duyduğunda da renk cümbüşündeki görsel şöleni görünce de, iyilikle karşılaşınca da, ufak bir şefkat gösterisi görünce de birilerini özleyen kimselerle tanışınca da, özlediklerini göreceklerini umut etmeyi asla bırakmayan kimseleri duyduğunda ya da yeni şeylere karşı heyecan hisseden bir kimseyle karşılaşınca da heybetine heybet katarmış. Günler birbirini kovalamış, her biri kendini keşfeden kuyruklar hep beraber gördükleri güzelliklerden kendi paylarını alarak yetinemez olmuşlar. Aç kalan kuyruklar kendi ilgilerine yönelmek için büyük bir kavgaya tutuşmuş. Birbirlerini yenmeye ant içen kuyruklar kavga sırasında ormanın en pis suyuna dokunayazmışlar. Bu karanlık ormanda her şey gibi su da sihirliymiş ve içinde en korkunç ve kurtulması en zor sorulardan birini barındırırmış. Suya dokunması ile 'Ben kimim? Neden varım, neden yaşarım?' sorusu Yaşam'ı bütünüyle sarmış. Kimdi hakikaten Yaşam? Tek özelliği 9 kuyruğu olması olan bir tilki mi? Yoksa tüm ihtişamı ile oradan oraya durmadan koşuşturan bir kimse mi? Belki de orman halkı uyuduğunda alabildiği kısacık soluklardaki nefesti. Bu düşünceler arasında kayboldu, dara düştü Yaşam. Artık sadece durmak istiyor, hiçbir şeye mecali olmuyordu. Kuyrukları da günden güne heybetlerini kaybediyordu. Sorunun yanında bir acı gerçek de en sert haliyle yüzüne çarpıyordu Yaşam'ın. Kyubi olmanın ilk kuralı 9 kuyruğu birden muhafaza edebilmekti. Kuyruklarından birini kaybeden bir Kyubi sonsuza kadar yeryüzünden silinir giderdi. 8 kuyruğunun uzun süre dayanacağına emindi de, ah bir tanesi... Neye ilgili onu bile bilmiyordu, cılız mı cılız kalmıştı zavallı kuyruğu. Bir gün kuyruklarından en cılız olanının değişimini hissetti. Diğerlerinden daha çok pis suya bulanmış olan kuyruğu, artık ne pis ne de cılızdı. Sanki o da ilgisini keşfetmiş gibiydi. Sakince kafasını arkaya çevirdi. Kanatlarındaki renklerle gözlerini alan bir varlığa nazikçe sarılmış kuyruğunu şaşkınlıkla izledi. Bütün güzellikleri gördüm ben!'' diye böbürlenişi geldi aklına. Kızdı kendine. Bütün gördüklerini toplasa bunun yarısı kadar güzel etmezdi çünkü. Yüzü kızarmaya başladı, turuncu tüyleri birden yok olup mor renge büründüler. Öleceğini düşünen Yaşam, gözlerine inanamadı. Bu olanlara daha önce hiç şahit olmamıştı. Büyük babası yuvadan ayrılmadan bir efsane anlatmıştı. Efsaneyi hatırladığı kadarıyla aynıları geliyordu başına. Büyük babasının sözleri yankılandı kulaklarında tam da o anda. Büyük babasının dileğinin gerçek olmasını diledi. Aklından bunun geçmesi ile kuyrukları önce pis sulardan arındı sonra da mosmor bir hal aldı. Gerçek sevgiyi bulduğunu işte tam da o anda anladı. Efsaneye göre gerçek sevgiyi elde etmeye hak kazananlar tüm sevdiklerini koruma altına alabilme gücüne de sahip olurlardı. Bir Kyubi için ölümsüzlüğü elde etmenin tek yolu da buydu. Bu konuşmalardan sonra Hayat ve Sevgi sonsuza kadar birlikte yaşamışlar. Kah gülmüş, kah ağlamışlar ama birbirlerinin ellerini sımsıkı tutmaktan asla vazgeçmemişler. Bir sürü de çocukları olmuş, evrenin her yerine dağılmışlar. Aşk, Kin, Merhamet, Zulüm, Huzur, Nefret, Mutluluk, Korku, Umut, Savaş, Barış .... Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 12. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sherlock-sizdirildi-dedektif-sherlock-holmese-buyuk-hakaret/", "text": "Sir Arthur Conan Doyle'nin yazdığı Sherlock Holmes kitaplarından esinlenerek hazırlanan dizinin 4.sezon final bölümü sızdırıldı. Sherlock isimli bu dizi yayın saatinden bir gün önce sızdırıldı. Rusça olarak sızdırılan bölüm sosyal medyada alay konusu oldu. Sızdıranların Rus hackerler olduğunu düşünülürken; İngiliz yayın kanalı BBC, suçlu olarak Rusya'daki yayın haklarının sahibi Channel One'ı gösterdi. Suçlu'nun kim olduğunu bilmiyoruz ama yılda sadece 3 bölüm yayınlanan bir diziyi sızdırmak büyük suç olmalı. Diziyi çekmek için uğraşan aktör, yönetmen, kameramandan tutun yayın haklarına sahip yüzlerce ülkenin kanallarına kadar düşünürsek büyük miktarda mali zarar çıktığı ortada. Dizi yılda üç bölüm yayınlıyor. Sonra bir grup çıkıp final bölümünü sızdırıyor. Rusya'dan yayınlanması beklenen kazanç da %33'lük düşüş yaşıyor. Dizinin sahibi BBC, Channel One'dan tazminat açıp yüklü miktarda para talep etmesi muhtemel. Sherlock'un sızması Twitter'da uzun süre gündemde kaldı. Rus izleyiciler hem suçlu hem güçlü olarak espri yapmadan duramadılar. Onlardan biri 'la tortue' adlı kullanıcı. Paylaştığı görselde Ruslar yaptı olarak paylaştı. Başka bir twitter kullanıcısı Yevgeniy Artamonov 4. sezonun yarın gösterilmesi gereken son bölümünü izlerken hissedilen o duygu.... mesajını paylaştı. Üzgünüm ama Rusya'da yaşamıyorsunuz diyen twitter kullanıcıları da bulunmakta. Başka bir tanesi Artık tüm dünya Sherlock Holmes'ü Rusça olarak İngilizce altyazı ile izliyor. Hayaller gerçek oluyor yazmış. Sherlock, yabancı diziler arasında en çok beğendim dizi. Senaryosu, aktörleri, efektleri ve müziği ile gerçekten emek verilmiş bir yapım. Birçok Hollywood filminden bile daha iyi diyebiliriz. Dünyada Sherlock Holmes'u deli gibi seven bir güruh var. Finali sızdırmakla sadece ve sadece tepki topladınız. Nasıl bir psikoloji sahipsiniz çözemedim . Dizideki en manyak karakter olan Moriarty'i mi özeniyorsunuz bilmiyorum. Ya da başından sonuna kadar İngiliz milliyetçiliği kokan diziye dil mi uzatmaya çalışıyorsunuz? Madem bu kadar konuşuyorsunuz çıkın dizi meydanına. Ama bunlar da bu yok! Biliyoruz diziyi çok seviyorsunuz, bir gün beklemeye dayanamadınız peki. Ama bir daha olmasın. Siz biz demeden bütün milletler aynı anda izleseydik fena mı olurdu. Senaryonun sızdırılmasıyla dedektif Sherlock Holmes'e hakaret arasında nasıl bir bağlantı olduğunu anlayamadım. Fakat eminim yazının ardından sızdırdıkları için vicdan azabı çekeceklerdir 🙂 Şaka bir yana bence vaktimizi ve enerjimizi daha ehemmiyetli konulara ayırmalıyız sevgili dostum. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sigmund-freud-ile-psikanalizin-ortaya-cikisi/", "text": "Tarih boyunca, düşünsel anlamda üç temel değişiklik yaşanmıştır. Biri Kopernik devrimi , biri Darwin devrimi ve sonuncusu da Freud devrimidir. Freud'un düşünceleri başta herkes tarafından gülünç bulundu ve reddedildi. Ama psikoloji için çok değerli düşüncelere sahiptir Sigmund. Hatta terapi süresi bile Freud'un belirlemiş olduğu süreye dayanmaktadır. Freud günümüze kadar gelen pek çok etkili düşüncenin sahibidir. Bu akıma göre, fiziksel olduğu düşünülen pek çok rahatsızlık aslında psikolojiktir. Zihnin bir kısmı, bilinçaltıdır. Bilinçaltı ise, kişinin farkındalığının ve davranışlarının dışında kalır. Nevrotik, evhamlı davranışların sebebi saklanmış dürtülerin veya tabu olarak adlandırılan anıların gizlenmesidir. Psikoanalitik yöntem ise, bu deneyimlerden konuşmayı da içerdiğinden sorunların çözümüdür. Josep Breuer, histerik nevrozları olan bir kadın hasta olan Bertha ile çalışmaktadır. Bertha, çekici zeki , genç bir kadındır. Eklemlerde felç, bozuk görüş gibi çeşitli fiziksel rahatsızlıkları vardır ve Vreuer bu rahatsızlıklara çözüm aramaktadır. Bertha babası ile birlikte yaşamaktadır ve babası hastalanır. Sürekli olarak hasta babası ile ilgilenen Bertha, zaman içinde bu fiziksel semptomları göstermeye başlar. Bertha süre ilerledikçe, konuşmayı da bırakıyor ve tek kelime bile etmemeye başlıyor. Breuer bunun yakın zamanda yaşanan ve travmatik bir durum yüzünden yaşandığını düşünüyor ve bunun üzerine giderek Bertha'nın yeniden konuşmasını sağlıyor. Semptomlarının hafiflediği bir dönemde Bertha'nın babası ölüyor ve semptomlar yeniden ortaya çıkmaya başlıyor. Breuer hipnoz yöntemi ile Bertha'yı bilinç dışı durumda iken konuşturduğunda görüyor ki, bu semptomlarının çoğu babasının hastalığından kaynaklı. Bertha babasının başında beklediği geceden bahsediyor sürekli olarak. Hipnoz ile sorunları ortaya çıkan Bertha, tedavi aşamasına giriyor fakat hiçbir zaman tedavi edilemiyor. Çünkü Bertha nevrotik değildi, Sınırda Kişilik Bozukluğundan muzdaripti. Freud Bertha'nın tedavi sürecine hiçbir zaman dahil olmadı, fakat hocası Breuer'in notları ve anlatıları ona düşünsel anlamda büyük bir ilham kaynağı oldu. Hipnoz'u hastalıkları çözmek için bir yöntem olarak gördü ve uzun çalışmalar ile hipnoz öğrendi. Hipnoz ile tüm semptomların değiştirilebilir ve iyileştirilebilir olduğunu düşündü. Hipnoz yönteminde, hasta bilinç düzeyinden uzaklaşır, doktor bilinçaltında saklı olan şeyleri anlatmasına izin verdiğinde zihin bunları serbest bırakarak sorunun temeli bulunmaktadır. Ancak Freud herkesin hipnoz edilemediğini de bulmuştur. Hasta ile terapist arasındaki ilişkinin gücüne göre şekillenmektedir hipnoz. Hipnoz yöntemi ile pek çok vaka ile çalışan Freud bir durum fark etmiştir. Fiziksel semptomlar olarak ortaya çıkan sorunların, geçmişten hatta çocukluktan gelen travmatik olaylar ile ilişkisi vardır. Bu da Freud'un çocuktaki gelişimin neye göre olduğunu düşünmesine yönlendirmiştir. Freud çocuktaki gelişimin cinsel olarak gerçekleştiğini düşünmüştür. Bu gelişim sürecine göre çocuk gelişim dönemlerinden herhangi birinde bir sorun ile karşılaşırsa, yetişkin döneminde pek çok sorun ile karşılaşır. Çocukluk döneminde yaşanan cinsel gelişimde sorun yaşanırsa, çocukta sendrom meydana geldiğini söyler. Erkek çocukta Oedipus sendromu meydana gelir. Anneye aşık olan erkek çocuk babasından rahatsızlık duyar ve annesini onunla paylaşmak istemez. Kız çocukta ise Electra sendromu meydana gelir. Bunda da kız çocuk anneden hoşlanmaz ve babaya hayranlık duyar. Bu sendromların çözülmesi ise ahlaki gelişimin ilerlemesi ile sona ermektedir. Cinsel gelişim Oral Dönem ile başlar. Ağız yolu tatmin olunan dönemdir. Süt emme bir tatmin sebebidir. Tüm nesneler ağız ile keşfedilmeye çalışılır. Tuvalet eğitiminin başlaması ile birlikte Anal Dönem başlar. Anal dönemde sadece tatmin değil, sosyal bir kabul görme de devreye girmeye başlamıştır. Fallik Dönemde ise çocuk cinselliğini keşfetmeye başlar. 3-6 yaş arasında sürer. Electra ve Oedipus sendromları ise bu dönemde görülür. Bu dönemden sonra ise Gizlilik Dönemi gelir. Bu dönemde ise, utanma, ahlak gibi öğrenmelerden dolayı cinsel dürtüler bastırılır ve geriye atılır. Bu dönemden sonra ise Genital Dönem başlar. Genital dönem ergenlik ile başlar ve yetişkinlik hayatı boyunca devam eder.Bu dönemlerden herhangi birinde problem yaşanır ise, gelişimde sorun yaşanmaktadır. Freud psikanalizin genel psikoloji olmasını istemiş ve bunun için çok çaba göstermiştir. Ancak Freud'un yöntemini test etmek de çürütmek de oldukça zor. Çünkü yöntemlerini gözlemlemek çok zor. Freud hem evrensel bir model önermek istemiştir hem de bu modelin bireysel problemler üzerinde etkili olmasını beklemiştir. Bireylerden aldığı bilgiyi genelleyerek bir model üretmeye çalışmıştır. Yöntemleri her ne kadar tartışmalı da olsa, gözlemlenebilirlikten uzak da olsa pek çok metod ile araştırmalarını sürdürmüştür. Kendi ürettiği yöntemler bile işe yaramadığında ısrarcı olmaktan ziyade yeni yöntemler ortaya çıkarmak için uğraşmıştır. Bu sebeple Freud, saygı duyulmayı hak eden önemli bir bilim insanıdır. Freud için kısa bir yazı olmasına rağmen pek çok konuya değinmeye çalışmışsınız. Ellerinize sağlık. Ancak konunun derin yazının ise mecburen kısa olmasından dolayı okuyanların aklına oturmayan başlıklar olabilir. Bunun için izninizle bir kitap önermek istiyorum. Cengiz Güleç'in kaleminden Say Yayınevi'nin basımını üstlendiği Freud isimli kitapta yazıda değinilen konuları detaylı olarak bulabilirsiniz. Tekrardan ellerinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/simyaci-kitap-incelemesi-paulo-coelho/", "text": "Popülaritesi ve yazarın yazınsal başarısının yanında söylenecek ne kaldı ki dedirten Paulo Coelho'nun Simyacı kitabı, tüm zamanların en çok satanları arasında yer alıyor. 32 yıllık yaşamında halen kendine çeşitli yaş gruplarından okuyucu buluyor ve okuyanın yolunu aydınlatıyor. Simyacı isimli kitabımız kişisel gelişim tabanına oturtulmuş başarılı bir kurgu roman aslında. Bu açıdan kitabın edebi yönünü, kişisel gelişimi besleyen kafa açıcı tarafından ayrı tutabiliriz. İlk önce kurguya değinecek olursak; roman, bir çobanın arayışını, gördüğü rüya üzerine yollara düşüşünü anlatıyor. Bu süreçte başından geçenlere oldukça akıcı bir dille ortak oluyor, heyecanla neler yaşadığını öğrenme çabasıyla kitabı bir dikişle içiyoruz. Kitapta bir döngü mevcut. Romanın kahramanı çoban başladığı yere geri dönerken, bu sefer aynı çoban olarak kalmıyor: değişiyor, dönüşüyor. Kişisel gelişimi destekleyen tarafı bu arayışta ortaya çıkıyor. Çoban kişisel menkıbesinin peşinden çıktığı yola gezgin olarak başlıyor ve yolu aşık olarak bitiriyor. Çobanlığı gezgin kalmasındaki faydasından ötürü seçiyor ve koyunlarıyla kurduğu hayat ona gördüğü rüya üzerinden hazineyi aramasını öğütlüyor. İşaretler o andan itibaren görünür oluyor ve çoban maddi hayattan soyutlanıp içe dönüş yaşıyor. Bunu tek başına yapmıyor ve romanın diğer güçlü karakteri simyacı ona bir anlamda mentörlük ediyor. Romanın akışında çoban, köyden köye gezip koyunlarıyla kurduğu hayatın durgunluğundan heyecanlı çöl hayatına geçiyor. Bu süreçte çöl hayatına da tanıklık ediyor. Ve asıl dönüşümü çölde yaşıyor. Din göndermelerini yerli yerinde işleyen yazar çöldeki toplumsal yapıdan, tehlikelerden ve en önemlisi çölün ruhundan bahsediyor. Sözcüklere gerek kalmadan çölü anlayan ve kendi cismini kontrol edebilecek maharete erişen çobanın kişisel gelişiminin tepe noktasına çıktığını ve kişisel menkıbesini simgeleyen hazinesini Mısır'da ararken ona en yakın yerde buluyor. Kişisel menkıbesini gerçekleştirmek için çıktığı yolda önüne çıkan durakların alegorisine göz atacak olursak: çobanlık içe dönme ve sessizliği; billur dükkanında çalıştığı süre işe gösterdiği ve kazandıklarıyla emeği; çöl hayatında çölün ruhuna, evrenin ruhuna ulaşmasıyla gelişiminin tepe noktasını simgeliyor olabilir. Hazinesini gökte ararken yerde bulması, manevi varlığını çoğaltırken maddi varlığını da arttırabilmesi evrenin dilini çözmesiyle ilgili olsa gerek. Maddi hazineye giden yolda manevi varlığını da tamamlayabilen çobanın tek kazancı altından çok daha öte oluyor. Romanı okumayanlar için bunda sonrası romanın sonu hakkında fikir vereceğini önceden söylersek: en sonunda kök salmaya çöle dönüyor. Aşık olduğu kadının yanına gidince yaşamı tamamlanıyor. Bu açıdan normal hayat döngüsüyle çobanın yolculuğu oldukça benzeşiyor: hayat gayeni unutma, emek ver, maddiyatı düşünme çünkü kişisel menkıbesini yaşayana hayat cömerttir, aşık ol, kök sal. Yaşadığı psişik çöl deneyiminden sonra gene beşeriyete dönmesi sıradan bir insanın hayatına işaret ediyor. Sıradanlaşması gerekenin aslında hayat gayesinin peşinden koşmak, menkıbeyi bulmak olduğunu anlıyoruz. Sıradan insan hayatının büyük menkıbeleri taşıyabileceğini görüyoruz. Simyacıyı yakın zamanda okudum. Gerçekten okumaya değer, özgün bir eser. Yazar düşüncelerini, hayat görüşünü mistik bir kurgu yardımıyla başarıyla ifade etmiş. Kitabı okurken sonunu daima merak ettim. Ve açıkçası yazarın anlattığı son da beni tatmin etti. Ama bana göre kitap bazı yerlerde akıcılığını yitirmiş. Yahu ne oluyor, dedim. Yazar, bıraktığı boşlukları biraz daha doldursaydı bence daha da güzel olurdu. Tabii bu kitabın iyi taraflarına gölge düşüremeyecek kadar küçük bir serzeniş. Kesinlikle okunması gereken bir kitap. Güzel bir inceleme yazısı olmuş. Elbette biraz daha uzatmak mümkündü. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sinema-sektorundeki-yapimci-dagitici-krizi/", "text": "Aslında daha önce de zaman zaman bahsi geçen ama üzerinde fazla durulmayan bir konu; yapımcıların ve dağıtıcıların pastadan aldığı paylar. Son olarak Cem Yılmaz ve Mars Grubu arasındaki karşılıklı demeçler ve tweetlerle tekrar gündeme geldi. Dağıtıcı firmaların mısır meşrubatla birlikte verdiği bilet fiyatlarını düşük göstererek yapımcıdan para kaçırdığı iddiası ve yapımcıların vatandaşı arkasına almak için gelin bilet fiyatlarını 10 lira yapalım söylemleri gündemi oldukça meşgul etmiş durumda. Aslında her şey Cem Yılmaz'ın yakın zamanda vizyona girmesini beklediğimiz Karakomik filmler adlı eserini izleyiciyle buluşturmak istemesiyle başlıyor. Normalde Cem Yılmaz filmleri neredeyse çekilmeye başlandığı andan itibaren sürekli karşımıza çıkar. Vizyon tarihi gözümüzün içine içine sokulurdu hatta o kadar ki vizyona girmeden önceki 3 aylık süreçte gittiğiniz her filmde onun çıkacak filminin reklamını görürdük. Fakat bu eserin 27 Aralık 2018 tarihi itibariyle çekimleri tamamlanmasına rağmen henüz vizyon tarihi dahi belli olmadı. 25 Aralık 2018'de yapımcılar ve dağıtıcılar arasında bir dizi toplantı gerçekleştirildi fakat uzlaşı sağlanamadı. Olayın aslı 30 Aralık 2018 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan Cengiz Semercioğlu'nun Mars Grubu'nun Kurumsal İlişkiler Direktörü Aslı Irmak Acar ile yapmış olduğu röportaj ile gün yüzüne çıktı. Piyasadaki sinemaların yaklaşık %35'ini elinde bulunduran Mars Grubu'nun Kurumsal İlişkiler Direktörü röportajında Cem Yılmaz olmazsa başka Cem Yılmaz'lar çıkarırız, film çekmezlerse çekenini buluruz tarzı ifadeler kullanması Cem Yılmaz'ın Twitter üzerinden ağır şekilde eleştirmesine sebep oldu. Cem Yılmaz Hayatımda ilk defa gördüğüm bu hanım yeni Cem Yılmaz'lar çıkaracakmış! Yavaş çıkarsın. Hanımefendi hadi bırak Cem Yılmaz çıkarmayı da tüm Türkiye de sinema biletini 15 lira yapmayı teklif ediyorum 40 liraya bilet satmak yok, var mısın ? Yoksun tabi... İyi çıkarmalar şeklinde tweet atmasıyla ortam iyice kızışmış oldu. Sayın Aslı Irmak hanım röportajında konuyu şöyle özetliyor; diyelim ki bir izleyici 10 liraya bilet, 10 liraya da mısır alıyor. Biz kampanyayla mısır + bileti 15 lira yaptık, bu da izleyicinin faydasına çünkü biz istiyoruz ki Türkiye'de sinema kültürü gelişsin, daha fazla insan sinemaya gelsin. Düşünüldüğünde kulağa mantıklı gelen bir durum fakat burada dağıtıcı firma işin hilesine kaçıyor ve indirim yapılan kısmı bilet olarak gösterip, gelir kısmında bileti 5 lira mısırı 10 lira olarak gösteriyor. Böylece yapımcıların aldığı pay azalıyor. Sayın Aslı Irmak hanıma bu durum sorulduğunda ise kendisi Biz 1 yıldır bu olayı böyle yapıyoruz ama yapımcılar yaklaşık 5 yıldır aynı oranda para alıyor gibi komik bir cevap veriyor. Daha sonra da Doğuda 3 liraya falan bilet satılıyor bu dengesizliğin bütün sebebi o diyor. Röportajın bir kısmında ise Biz sektöre bir standart getirdik, hemen hemen her yerde bilet fiyatlarımız aynı diyor. Fakat aynı şehir içindeki farklı sinema salonlarındaki bilet fiyatları arasında bile uçurumlar var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/singapurdaki-egitim-sistemi-nasil-bu-kadar-basarili/", "text": "Singapur okullarındaki eğitim genel olarak tüm sınıflar ve konular arasında son derece yazılı ve tekdüzedir. Öğretim Doğu ve Batılı bir dizi pedagojik geleneğe dayanan uyumlu, amaca uygun ve faydacıdır. Bu nedenle, Singapur'da öğretim, öncelikle müfredatın kapsamına, olgusal ve prosedürel bilginin aktarılmasına, öğrencilerin yarıyıl sonu ve ulusal sınavlara hazırlanmalarına odaklanır. Öğretmenler ders kitaplarına, çalışma sayfalarına, çalışılmış örneklere ve bunun gibi birçok uygulamaya güvenir. Ayrıca, özellikle matematikte belirli prosedürlerin ustalığını ve problemleri açık bir şekilde tarif etme becerisini güçlü bir şekilde vurgularlar. Sınıftaki konuşmada öğretmen hakimdir ve genel olarak tartışmaları önler. Şaşırtıcı bir şekilde, Singapurlu öğretmenler sadece yüksek kaldıraç ya da alışılmışın dışında etkili eğitim uygulamalarından yararlanarak çağdaş eğitim araştırmalarının kavramsal anlama ve öğrenmeyi öğrenme açısından kritik olduğu görüşündeler. Örneğin, öğretmenler yalnızca bir öğrencinin ön bilgilerini kontrol etmeyi veya öğrenme hedefleri ile başarı standartlarının bağlantısını sınırlı bir şekilde kullanır. Buna ek olarak, öğretmenler öğrencilerin anlama düzeylerine değil, doğru cevabı öğrenip öğrenmediklerine odaklanırlar ve öğrencilerin öğrenimini izler, öğrencilere destek sağlarlar. Yani Singapur'un eğitim sistemi öncelikli olarak klasik müfredat bilgisinin aktarılmasına ve sınav performansına odaklanmaktadır. Ve açıkça bu sistem Uluslararası Matematik ve Bilim Çalışmasında ve OECD'nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirmesi Programı uluslararası değerlendirmelerinde olağanüstü sonuçlar elde edilmesinde son derece etkilidir. Singapur'daki eğitim sistemi, kendine özgü, hatta eşsiz, tarihsel, kurumsal ve kültürel etkilerin bir ürünüdür. Bu faktörler eğitim sisteminin özellikle mevcut değerlendirmelerde etkili olduğunu açıklamaya yardımcıdır ve aynı zamanda bunlar diğer ülkelere aktarımı da kısıtlar. Zamanla Singapur, eğitim sistemini şekillendiren güçlü kuramsal düzenlemeler geliştirdi. Entegre edilmiş, tutarlı ve iyi finanse edilen merkezi bir eğitim sistemi meydana getirilmiştir . Merkezi eğitim nispeten esnektir ve bir uzman yönetimindedir. Ek olarak Singapur'un kurumsal düzenlemeleri öngörülen müfredatla karakterize edilir. Ulusal/milli liseler ilk ve ortaokul öğrencilerinin sınav sonuçlarına bakarak durumlarını belirliyor ve en önemlisi müfredatın yayın sürecini vurgulamaları ve yaptıkları test üzerinden öğretmeleri için eğitimcileri teşvik eder. Müfredatın, değerlendirmenin ve öğretimin iş birliği ise son derece güçlüdür. Bunun dışında kurumsal ortam; müfredatın kapsamını ve testin öğretimini güçlendiren öğrenci performansına dayanan, yukarıdan aşağıya öğretmen sorumluluğu biçimlerini içerir. Eğitim araştırmaları için büyük devlet vaatleri(2003-2017 arasında 109 milyon dolar) ve bilgi yönetimi kanıta dayalı politikayı desteklemek için tasarlanmıştır. Ayrıca Singapur başta okul müdürleri ve öğretmenlerin seçimi eğitimi ve mesleki gelişimi için sistemin her seviyesinde kapasiteyi geliştirmeye büyük önem vermektedir. Singapur'daki eğitim sistemi ve kurumsal düzenlemeleri, uygulayan ve yeniden üreten bir dizi kültürel yönelimle de desteklenir. En genel düzeyde bunlar meritokratik başarı, sosyal uyum, güçlü-eylemci devlet, kolektif değerler ve ekonomik büyüme öyküsüyle ulus inşasını içerir. Buna ek olarak, ebeveynler, öğrenciler, öğretmenler ve politikacılar, bireysel düzeyde eğitimin değerine ilişkin son derece pozitif ancak titiz bir enstrümentalist görüşe sahiptir. Öğrenciler genellikle uyumlu ve sınıflar düzenlidir. Önemli olarak, öğretmenler aynı zamanda sistem genelinde öğretme ve öğrenme anlayışlarını şekillendiren halk pedagojisini paylaşan bir yetkilidir. Bunlar ''öğretme konuşur, öğrenme dinler; otorite hiyerarşik ve bürokratik; değerlendirme özetleyici; bilgi olgusal ve prosedürel; sınıf konuşmasında öğretmen-egemen ve performatiftir'' şeklindedir. Açıkçası, Singapur'un tarihi deneyime, eğitime, kurumsal düzenlemelere ve kültürel inançlara dair eşsiz yapısı, son derece etkili ve başarılı bir sistem meydana getirdi. Ancak bunun benzersizliği de taşınabilirliğini sınırlı kılıyor. Ancak, diğer yetki alanlarının, Singapur modelinin genişletilmiş bir sorgulamasıyla kendi sistemlerinin sınırlarını ve olanaklarını öğrenebilecekleri çok şey var. Aynı zamanda Singapur modelinin limitsiz olmadığını da bilmek önemlidir. Bir dizi önemli fırsat maliyeti yaratır ve sistemin sürdürülebilir reform için kapasitesini kısıtlar. Singapur'dan sistemi almak isteyenlerin bunu akılda tutması doğru olurdu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sinifta-birakilma-geri-dondu/", "text": "Peki ya suç ailede mi? Ya aile de yeterli bilgi birikimine sahip değilse ve onlar da çocuklarının okuma-yazma öğrendiğini sanıp okula devam ettiğini sanıyorlarsa? Öğretmenlerde bir vurdumduymazlık var demekki. Şöyle biraz düşünürsek öğretmen müdüre dese, müdürüm bu çocuğu sınıfta bırakalım diye; müdürün bir sürü belge işini bahane ederek çocuğu sınıfta bırakmadığını anlayabiliriz. Ha bu olay gerçek mi diye soruyorsanız, ben de size derim ki: madem inanmıyorsunuz, örnek verdiğimi farz edin. Belki de dikkatleri çekmek adına ilginç örnekler veriyorumdur. Geçenlerde haber kanallarından birkaçı sınıfta kalma olayının geri döndüğü ile ilgili haber yaptı. Ve bunu sanki kötü bir şeymiş gibi irdelediler, üzerinde konuştular, tartıştılar. Ama ya öğrencinin gerçekten ihtiyacı varsa bu duruma? Gerekli olduğu durumlarda öğretmenlerce bir kurul oluşturulup gerçekten karar verilmeli. Havadan sudan öğrenci bırakmak kolay zaten. Özel üniversitelerin bazılarında ve bazı meslek programlı üniversitelerde hocaların öğrencileri sınıfta veya daha doğrusu dersten bıraktığı ile ilgili birkaç haber okumuştum. Çünkü öğrenci sınıfta kaldıkça hoca bir şekilde daha çok para kazanıyormuş. Bu olayı bir çoğunuz duymuşsunuzdur. Ama hala bu olaya da el atılmış değil ve rafa kaldırılmış şekilde duruyor. Ben ilkokuldan hatırlıyorum, bir öğrenci derslerinde başarısızdı ve belli ki sınıfta kalacaktı, çünkü notlarına göre öyle. Sonra öğretmenler toplanıp aralarında tartıştılar, bu çocuk geçerse düzeltilebilir mi, yoksa sınıfta bırakılırsa daha iyi bir eğitime mi sahip olur diye. Sonuçta çocuğu sınıfta bıraktılar. Bakanlık da bence bu yüzden böyle bir düzenlemeye gitti. Bir ara galiba velilerin tepkisini çekmemek ve tabir yerindeyse veliler ile yüz-göz olmamak için hiçbir öğrenci sınıfta bırakılmıyordu. Çünkü o zaman da öğretmen hakları yerdeydi. Bazı durumlar da hatta çoğu durumda diyeyim, veli ne derse haklı. Öğrencinin sınıfta öğretmenini tehdit edip, siz benimle böyle konuşamazsınız, sizi bakanlığa şikayet edeceğim, olayını bile duydum. Ha şu an eğitim sistemimiz çok mu iyi, hayır. Ama sanki bu aralar sanki güzel şeyler yapılmaya başlandı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sinirsiz-bir-guc-kuantum-bilgisayarlari/", "text": "Günümüzde kuantum terimi sıkça kullanılıyor. Üzerinde detaylı bir şekilde düşünülüyor. Ve hatta fizik ve kuantum bilgisayarları ile de bağdaştırılıyor. Buna bağlı olarak safsatalar da ortaya çıkıyor ama en akıllıca kullanımı fizik ile bağdaştırılmasıdır. Kuantum fiziği moleküler, atomik seviyede madde ve enerjinin doğasını ve davranışını inceleyen modern fiziğin önemli bir çalışma alanıdır. 20. yüzyılın başlarında mikroskobik nesnelerin davranışını açıklayan yasaların, böyle küçük boyutlarda aynı işlevi yapmadığı tespit edilmiştir ve bunun üzerine ortaya çıkmıştır. Kuantum, moleküllerin, atomların ve bunları meydana getiren elektron, proton, nötron, kuark, gluon gibi parçacıkların özelliklerini açıklamaya çalışır. Çalışma alanı, parçacıkların birbirleriyle ve x ışını, gama ışını gibi elektromanyetik radyasyonlarla olan etkileşimlerini de kapsar. Ben de bugün sizleri kuantum harikası olan bir araçla, kuantum bilgisayarları ile tanıştıracağım. Kuantum teorisinde buna süper pozisyon deniliyor. Kuantum bilgisayarları bu işlemi atomlar, fotonlar ve elektronlar sayesinde yapıyor. Fotonlar ışık kaynağı ve gün ışığının oluşumundan sorumlu. Elektronlar ise elektrik enerjisi ve manyetik alanlardan sorumlu. Bu noktada günümüz bilgisayarları gözle görülebilen çiplerle çalışırken, kuantum bilgisayarları atom veya parçacık boyutundaki işlemcilerle çalışmakta. Buradan çıkarılan sonuç ise; kuantum bilgisayarları mikroskobik ölçekte ve bu düzeyde çok çok az enerji tüketmekte. Kübitlerin bir başka önemli özelliklerinden biri de farklı kübitlerin dolaşıklık durumunda bulunabilmeleridir. Çoklu parçacıkların bir parçacık kuantum durumunun ölçülmesinin diğer parçacıkların olası kuantum durumlarını belirleyecek şekilde birbirine bağlanmasına dolaşıklık denir. İki kübiti tam bir dolaşıklık durumuna getirdiğimizde aralarındaki mesafe ne olursa olsun kübitlerden birinin durumu, diğeri hakkında da bilgi verir. Örneğin iki cismin tam dolaşık olabildiği bir dünyada yaşasaydık ve bunları kapalı kutulara koysaydık; birini Amerika'ya gönderip yalnızca elimizdeki kutudaki cisim ters mi düz mü diye bakarak Amerika'daki cismin terslik düzlük durumunu %100 ihtimalle doğru tahmin edebilirdik. Hayal etmesi zor ancak kuantum bilgisayarlar için bu çok temel bir durum ve gücünün en önemli kaynaklarından biri. Şimdi madem öyle, ama neden bu bilgisayarlar tam olarak kullanılmıyor diyebilirsiniz. Çok da haklısınız. Aslında bu kuantum bilgisayarları her zaman istenileni vermiyor. Bunu ampullerin yanıp yanmada kararsız kalmasına bu yüzden de dengenin korunamamasına dayandırabiliriz. Bu bilgisayarlara normal işletim sistemleri de yükleyemezsiniz. Bunun yanında kuantum hesaplamanın gücüne rağmen, bu bilgisayarları internete girmek veya kedi videolarını izlemek için henüz kullanamazsınız. Bu nedenlerden dolayı da bu bilgisayarlar tam olarak kullanılamıyor. Peki bu bilgisayar var mı yoksa ütopik mi derseniz, var. Hatta bu fikir üzerinde bayadır çalışılıyor. Kuantum bilgisayar teknolojisi ilk olarak 1982'de Nobel ödüllü fizikçi Richard Feynman tarafından ortaya atılmış. Elektromanyetik alan fazlalığı ve kompleksliğin getirdiği nedenler yüzünden günümüzde var olan bu bilgisayarlar üzerinde yeni teknolojiler barındırması açısından halen çalışılmaktadır. Google, Honeywell ve IBM, Toshiba, Alibaba ve Baidu gibi büyük kuruluşlar da bu alana büyük yatırımlar yapmaktadırlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sir/", "text": "Sakin bir akşam üzeriydi. Evinin verandasında oturan Ekrem Bey uzaklara bakıyordu. Aklını kurcalayan bir şeylerin olduğu, keyifsiz olduğu her halinden belliydi. Bir süre daha hasırdan sandalyesinde oturduktan sonra ayağa kalktı. Demir korkuluklara yaklaştı. Gözlerini rahatsız eden güneşe rağmen dosdoğru ufka bakıyordu. O sırada Şevket'in yanına geldiğini fark etti. -Ekrem Bey: Burnuma kötü kokular geliyor Şevket. -Ekrem Bey: Bugün bir kedi, alakarga boğazladı. -Şevket: Af buyur abi ama bunlar hurafeden başka bir şey değil. -Ekrem Bey: Saçmalama Şevket, ondan bahsetmiyorum. -Ekrem Bey: Bugün bir kedi karga boğazladı. Ama yemedi. Çünkü aç değildi. -Ekrem Bey: Yanisi şu Şevket, eğer hayvanlar da insanlar gibi ihtiyaçları olmadığı halde öldürmeye, kan dökmeye başlamışsa bu kıyametin habercisidir. -Şevket: Doyumsuz olmakla ne alakası var? Aç olan, mal mülk ister. Yemek ister. Servet ister. -Şevket: İyi de neden insan hayatı boyunca ihtiyacından daha fazlasını ister. Elde ettiğiyle yetinmez. Daha da fazlasını ister. -Ekrem Bey: Yok etmek için Şevket. İnsanoğlu var etmek istediği, yaratmak istediği kadar da yok etmek için içten içe bir arzu duyar. -Ekrem Bey: İnsanlar böyle Şevket. Kimisi bunu dizginler. Kendi var oluşuyla ve yarattıklarıyla, sonra da kendi yok oluşuyla tatmin olur. Ama kimileri de dizginleyemez. Sınırı aşar. Var etmenin sınırını aşanın dünyaya zararı yoktur. Bilakis faydası vardır. Ama yok etmenin sınırını aşan insanın zararı çoktur. Kendinden başkasını düşünmez. -Ekrem Bey: Hep böyledir Şevket. Bu denge dünya temizlenene yahut tamamen yok olana dek sürecektir. Şevket: Destur almaya gelmiş. İlle de onu öldüreceğim diyor. -Şevket: Hepsi o kız için. Anladığım kadarıyla, olayı fitilleyen de o kadın. Kız 'Eğer beni istiyorsan Salih Bey'in evlatlığını öldür ve sevdanı kanıtla', demiş. -Ekrem Bey: Eee o da öldürecek yani Salih'in evlatlığı. -Şevket: Kitabın, ekmeğin üzerine yemin ediyor. İşin pis tarafı, aldığım havadislere göre kız aynı şekilde diğer oğlanı de fitillemiş. -Ekrem Bey: Dinle Şevket! Ve kurtulma imkanın yok. Zaman geçtikçe canın daha çok acıyor. Eğer bir şeyler yapmazsan, bu iş sonsuza kadar bu şekilde sürüp gidebilir. -Şevket: O zaman bir şeyler yaparım. -Ekrem Bey: Yaparsın tabii. Ama iki kolun da bağlı. İkisi de aynı şekilde acıyor. Eğer sağ kolun daha az acısın istersen sağına yanaşman lazım. Ama bunu yaptığında tüm acıyı sol kolun göğüsleyecek. Bu durum tam tersi için de geçerli. -Şevket: O zaman bir şey yapmam abi. -Ekrem Bey: Bir şeyler yapmazsan da seni birisi kurtarana kadar o halde acı çekeceksin. Belki de sonsuza kadar kimse gelmeyecek. -Ekrem Bey: Evet belki gelir Şevket. Ama sen, o kişi gelene kadar her saat her dakika her saniye onun gelmesini ümit edeceksin. -Ekrem Bey: Yani Şevket, sürekli onun gelmesini bekleyerek de acı çekeceksin. -Şevket: Evet ama diğer türlü bir kolumdan tamamen vazgeçmem gerekir. -Ekrem Bey: Evet Şevket ama bu türlü de seni kurtaracak kişinin gelip gelmeyeceğinden habersiz onu bekleyeceksin. -Şevket: Tabi gelmeyeceğini düşünürsek öyle oluyor. -Ekrem Bey: Elbette öyle oluyor Şevket. Ve sen de diğerleri gibi oynamayı, acı çekmeye tercih ediyorsun. Çünkü ondan aldığın haz, kaybettiğin her an daha da büyüyen acının büyüklüğünden daha da fazla. -Ekrem Bey: Kumar oynamayı Şevket, kumar! -Ekrem Bey: Yapacak bir şey yok. İki ateşi, birbirinden uzak tutacağız. Sen oğlanın peşine güvendiğin birkaç adam tak. Göz kulak olsunlar. Şevket bu sefer kan ter içindedir. Deli taylar gibi solumaktadır. Destur almadan, almayı akıl edemeden Ekrem Bey'in yanına varır. -Şevket: Abi, Küçük Bey'in peşinden giden adamlarımız aradı. Acilen bakman lazım. -Ekrem Bey: Hayır Şevket, hayır, sakın! -Ekrem Bey: Ben ne diyorsam o! Adamlara söyle yanlış bir hareket yapmasınlar. Hadi hemen varalım yanlarına. Ben konuşurum onlarla. Hadi Şevket hadi! -Ekrem Bey: Eee aç Şevket. Hadi Şevket! -Şevket: Salih Bey'in oğlu silahı, Küçük Bey' in başına dayamış. Hararet çok yükselmiş. Adamlarımız, Salih Bey'in oğlunu vurmak için izin istiyor. -Ekrem Bey: Hayır dedim Şevket, hayır! -Ekrem Bey: Yine ne var Şevket! -Ekrem Bey: Lafı ağzında eveleyip geveleme Şevket. -Şevket: Abi, bağışla ama nefsi müdafaa bu. Neyin var. Kaç yıldır yanındayım, böyle davrandığını ilk kez görüyorum. Eğer vurmasalardı Küçük Bey ölecekti. Ama sen Küçük Bey'in yaşadığına bile sevinmiyorsun abi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sistemin-dongusu/", "text": "Ahmet Bey şehrin gürültüsünden ve işlerin yoruculuğundan bıkmış, küçük bir molaya karar vermişti. Eşi ve kızıyla beraber ay başında otomobillerine atlayıp soluğu deniz kenarındaki mütevazi yazlıklarında aldılar. Ahmet Bey güvenilir bir iş adamıydı. Ağırbaşlılığı, zekası ve ahlaklı duruşuyla çevresindeki herkes tarafından bilinir ve takdir edilirdi. Ahmet Bey mantıksal ve eleştirel düşünce biçimini hayatına düstur edinmişti. Hem ahlaki prensipleri hem de fazlasıyla keskin bir zekaya sahip olması kendisini iş dünyası tarafından karşı konulamaz bir tehdit haline getirmişti. Ahmet Bey yazlığın çevresindeki büyükçe tepeye tırmanmayı ve güneşin, kasabanın ardından doğarken yarattığı kızıl renkli manzarayı seyretmeyi çok seviyordu. O gün de henüz eşi ve kızı mışıl mışıl uyuyorken spor kıyafetlerini giydi ve yola koyuldu. Karanlıkta koşarken ansızın başına şiddetli bir ağrı saplandı ve dizlerinin üstüne çöktü. Ağrı son derece keskindi ve kulağını çınlatıyordu. Bu çınlama rahatsız edici bir cızırdama şeklinde devam etti ve baş ağrısıyla birlikte ansızın kesildi. Ahmet Bey uykusuzluktan herhalde diye düşünerek yoluna devam etti. Tepeye ulaştığında uzandı ve güneşin doğuşunu izledi. Pek çok sanatçıya ilham olan bu sahne onu mest ediyordu. Ayağa kalkıp esnemek için gerildiğinde biraz önce hissettiği baş ağrısı yeniden ortaya çıktı ve bu kez kısa sürerek yerini cızırdamaya bıraktı. Bu cızırtı Ahmet Bey'i son derece rahatsız ediyordu. Refleks olarak başına ve kulağına birkaç kez vurdu. Ancak cızırdama geçmiyordu. Gözlerini yumarak derin bir of çekti. Ahmet Bey bu sesi duyar duymaz kendini yere attı ve korkuyla etrafına baktı. Bu... Bu bir şaka falan mı? diye cevap verdi Ahmet Bey. Bunun ailesi yahut arkadaşları tarafından tasarlanmış komik olmayan bir espri olduğunu düşünüyordu. Ya da böyle düşünmek istiyordu. Ahmet Bey hala sağına soluna bakıyordu ancak etrafta kendisinden başka hiç kimse yoktu. Korkuyla tepeden aşağıya doğru koşmaya başladı. Arkasına bile bakmıyor, koşabildiği kadar hızlı koşuyordu. Eve geldiğinde eşini ve kızını kontrol etti, her şey yolundaydı. Yavaşça pencerelerden dışarıyı süzdü. Dışarıda in cin top oynuyordu. Yatağına uzandı ve gözlerini kapadı. Kalbi hala hızla çarpıyordu. O sesi yeniden duymak istemediğine emindi. İnşallah hepsi bir rüyadır diyerek uyuyakaldı. Uyandıktan sonra da yaşadığı korku dolu dakikalar gün boyunca hiç aklından çıkmadı. Gündoğumu yaklaştığında Ahmet Bey tepeye gidip gitmemek arasında kararsız kalmıştı. Bu sesi uzaylılar mı göndermişti yoksa bu bir şaka mıydı? Sesi yalnızca o tepede mi duyuyordu yoksa ses doğrudan beynine mi ulaşıyordu? Aklına takılan bu gibi sorular onu korkutmuştu. Böylece tepeye gitmeme kararı aldı ve uyumaya devam etti. Yemekten sonra bahçede kitap okuyacaktı. Eşi ve kızı film izliyorlardı. Kitabını okumak için şezlonguna uzanacağı sırada, yine o cızırtılı sesi duydu ve irkilerek kitabı elinden düşürdü. Ahmet Bey etrafına baktığında sanki başka bir yerdeydi. Çevredeki herkes korkuyla bağırıyor ve kaçışıyor, hayvanlar inliyor, çocuklar ağlıyordu. Etraftaki her şey yerle bir oluyordu. Adeta dünyanın altı üstüne gelmişti. Ahmet Bey kıyameti gördüğünü anlamıştı. Hayatında hiç bu kadar korkmamıştı. Korkuyla zıpladığında evinin önünden hiç ayrılmadığını fark etti. Ona gösterilen görüntü o kadar gerçekçiydi ki sırılsıklam terlemişti. Derin derin nefes alıp veriyordu. Elleri titriyordu. Kendine geldiği anda bağırarak okkalı bir küfür savurmuştu. Şükür ki, kızı ve eşi filmi yüksek sesle izliyorlardı ve bu sövgüyü duymamışlardı. Ahmet Bey yemiyor, içmiyor, konuşmuyordu. Bütün bunların bir rüya olmasını dilemişti. Evet inanılmazdı fakat hepsi gerçekti. Ahmet Bey en azından deli olmadığına kanaat getirebildi. Şimdi kalan bir ayı başta ailesi olmak üzere çevresindekileri ikna ederek ve bu kıyamet senaryosundan sevdiklerini kurtararak geçirecekti. Ahmet Bey ailesine eşyalarını toplamalarını, hemen İstanbul'a döneceklerini söylediğinde eşi ve kızı son derece şaşkınlardı. Onu daha önce hiç böyle görmemişlerdi. Herkes şaşkınlık içinde birbirine bakıyor ve Neler söylüyor bu adam, delirmiş olmalı diye fısıldaşıyorlardı. Arada kahkaha atmamak için kendini zor tutanlar olsa da büyük bir çoğunluk gülmekten kendini alıkoyamadı. Bir anda bütün salonda uğultular yükselmeye başladı. Eşi ağlayarak odayı terk etti. Yavaş yavaş herkes evden çıktı. Ahmet Bey ve kızından başka kimse kalmadı. Akrabalardan bazıları bu açıklamanın videosunu çekmişti. Sosyal medyada videonun yayılması fazla zaman almadı. Böylece bütün Türkiye, uzaylılarla konuştuğunu iddia ederek servetini bu uğurda çarçur edecek deli bir adamı konuşuyordu. Ya da onlar öyle düşünüyorlardı. Ahmet Bey günlerdir çok az bir uykuyla aracı tamamlamaya çalışıyordu. Aracı bitirir bitirmez eşini ve kızını da beraber gelmeleri için ikna etmeyi planlıyordu. Bu esnada kapıda büyük bir kalabalık olduğunu fark etti. İnternette yayılan videosu sayesinde farklı ilçe ve şehirlerden yüzlerce insan kapısında 'kendisine inandıklarını' söylemek için sıraya dizilmişti. Kapıdakiler kendisini 'ilahi bir kurtarıcı' olarak görüyor ve ondan yardım istiyorlardı. Kimisi fakir, kimisi aç, kimisi aptal, kimisi de korkaktı. Aralarında sadece Ahmet Bey'i tanımak ve ona bazı sorular sormak için bulunan samimi insanlar da vardı. Kiminin amacı da yalnızca sosyal medya için malzeme çıkarmaktı. Ama bu... kötülük! diye karşılık verdi Ahmet Bey dehşetle. Ahmet Bey olduğu yere çökmüştü. Artık ne yapmaya çalıştığını kendisi bile bilmiyordu. Kapıda birikenlerin sayısı giderek artıyordu. Topluluk çevreye çadırlar kurmuş, birçok ünlü sima ve yardım kuruluşları da kapıda bekleyen fakirleri, açları doyurmak için yardıma gelmişti. Büyük bir kısmı yalnızca sosyal medyada reklam yapmak istiyordu. Bütün haberler Ahmet Bey'i konuşuyor, milyarder adamı bu hale neyin getirdiğini merak ediyorlardı. Ahmet Bey uzay aracını bitirmek üzereydi. Eğer hemen tamamlayabilirse belki insanlıkla paylaşabilirdi. Bunun için elini çabuk tutmak istiyordu. Fakat kapıdaki kalabalık aniden kapıya yüklendi ve içeri daldılar. Ahmet Bey ne olduğunu anlayamadan bir gümbürtü koptu. Polisler halkı yatıştırmaya çalışıyordu ancak NASA'nın son dakika açıklamasıyla beraber kalabalık daha da artmış ve herkes bu gizemli adamın kendilerini kurtarması için yalvarmaya yahut tehdit etmeye gelmişti. Ahmet Bey son günlerde aracı garaja taşımıştı. Garajın kapısını kapattı ve bahçenin ön tarafına geçti. Ülkenin üst düzey yetkililerinden birkaç kişi de Ahmet Bey'i sorgulamaya gelmişti. Ansızın karşılarında Ahmet Bey'i gören kalabalık alkışlarla ona destek veriyordu. Ahmet Bey NASA'nın kendisini doğruladığını duyunca şaşırdı ve sevindi. Üst düzey yetkililer Ahmet Bey'i helikopterle istihbarat merkezine götürdüler. Bu esnada bütün dünyada büyük bir kaos hakim olmuştu. Zira ortaya yeni çıkan belgeler NASA'nın aslında göktaşı vakasını uzun zamandır bildiğini, masa altından pek çok zengin iş adamı ve siyasiyle anlaşarak onları kurtarmayı vaat ettiğini gösteriyordu. Çünkü NASA'nın milyarlarca insanı kurtaracak teçhizatı yoktu. İnsanlık yok olduktan sonra dünyaya tekrar dönecek ve yeni düzeni kuracaklardı. Böylece ülkeler arasında büyük bir savaş çıktı. Herhangi bir ülkenin, bütün mühendisleri seferber etse dahi bir uzay aracı yapması yıllarını alabilirdi. Rusya ve Çin gibi ülkeler askerleri, araçların halktan korunması için göreve davet ediyorlardı. Amerika'da silahlı siviller NASA'yı ele geçirdi. Diplomasi yerle bir olmuştu. Kuzey Kore füzelerini hazırladıklarını ve kimseden korkmadıklarını söylüyordu. Hükümet kargaşayı engellemek adına Ahmet Bey'i televizyona çıkması ve herkes için uzay aracı yapabileceğini söylemesi şartıyla serbest bıraktı. Ahmet Bey yüzlerce insanın kendisine yardım etmek istediğini fark etti. Eğer şimdiye kadar yaptıklarını anlatırsa belki mühendisler geri kalan kısmı çözebilir ve seri üretimle çoğu insanın kurtulması sağlanabilirdi. Ahmet Bey ne yapacağını bilmiyordu. Ekonomi tamamıyla durmuştu. Dünya panik içindeydi ve insanlar birbirine saldırıyordu. Dükkanlar yağmalanıyor, karşı koyanlar öldürülüyordu. Artık Ahmet Bey'i umursayan bile yoktu. Etraf yangın yerine dönmüştü. Ahmet Bey zor da olsa uzay aracını tamamlamayı başarmıştı. NASA ve benzeri uzay ajanslarında çalışanlar öldürülmüş, milletler birbiriyle savaşmaktan uzay araçlarıyla ilgilenmeyi unutmuşlardı. Birden gökyüzünde parlak bir ışık belirdi. Büyük bir gök cisminin dünyaya doğru yaklaştığı anlaşılıyordu. Ahmet Bey kalabalığı yararak kendisine doğru koşan kızını gördüğünde çok mutlu olmuştu. Hemen elini tuttu ve araca bindiler. Çevredeki insanların korkuyla birbirine sarıldığı ve etrafa koşuşturduğu görülüyordu. Aracın üstüne atlamaya ve içine girmeye çalışanlar vardı. Ahmet Bey gözyaşlarına boğulmuştu. Bir yandan kızını bırakıp gitmek istemiyordu fakat bir yandan da göktaşının dünyaya çarpmasına çok az kalmıştı. Ahmet Bey bu görüntüyü gördüğü anda titremeye başladı. Hayatında hiç böyle bir şey hissetmemişti. Beyni dopamin ve endorfine boğulmuştu. Ahmet Bey görüntünün kaybolmasıyla beraber sigara görmüş tiryaki gibi o anı yeniden arzuladığını fark etti. Kızını bırakmak istemediğini biliyordu ancak bunu yaptı. Bu kez fazla gözyaşı da dökmedi. Uzay aracı gezegenden hızla uzaklaşırken Ahmet Bey geriye doğru son kez baktı. Dünya artık maviliğini yitirmişti. Tıpkı Ahmet Bey'in insanlığını kaybettiği gibi. Bu esnada kendisi gibi dört uzay aracı daha dünyadan uzaklaşıyordu. Hepsi de Ahmet Bey gibi zor kararlar vermiş ve büyük hazzı yaşamışlardı. Sistem onları bekliyordu. Bu yazıyı yarışmada puanlama yaparken okumuştum. Uzunluğu beni birazcık korkutmuştu fakat oldukça akıcı ve başarılı olduğunu itiraf etmeliyim. Bu tip yazıların devamını okumak isterim. Yazı içerisinde bir şizofreni vakasının hayat hikayesini okuyor gibi hissettim. Düşünce sokulması gibi çeşitli Schneiderian bulgular beni bu anlamda iyice hikayenin içerisine çekti. Fakat üçüncü kişinin ağzından anlatılan hikayeyle birlikte bir şizofreni vakasıyla mı karşı karşıyayız yoksa hayal dünyasının bir gerçekliğini mi okuyoruz ondan emin olamadım. Herhalde ilk bahsettiğim tercih edilmiş olsa idi bu çok daha kolay anlaşılabilirdi. Kaleminize sağlık. Bu arada okumak isteyenler için Isaac Asimov'un Son Soru isimli öyküsü beni çok etkilemiştir. Konu bakımından benzeştiği için beğenenlere tavsiye ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/siyaset-gercekte-nedir-ve-neden-onemlidir/", "text": "Platon ve Aristoteles başta olmak üzere birçok filozof ve düşünce insanı siyasetin ideal toplum düzeninin yaratıcısı olacağını düşünmüştür. Günümüzde ise siyaset, çoğunlukla toplumları ve devleti yönetmenin bir aracı konumundadır. Bununla birlikte siyaset kavramı, tarih boyunca toplum ve devletler için farklı anlamlar içermiştir. Bunlar arasında en dikkat çekeni Osmanlı Devleti'nin siyasete bakış açısıdır. Osmanlı'da siyaset, padişah tarafından verilen ölüm hükmü anlamıyla kullanılmıştır. Günümüzde geçerliliği olmayan bu tanım, bir anlamda siyasetin toplum üzerindeki etkisini açık biçimde gözler önüne serecek niteliktedir. Siyaset ve özel olarak siyasetçi; bir toplumun ölüm fermanını da imzalayabilir, toplumu münhasır medeniyetler seviyesine de çıkarabilir. Siyasetin kabaca en bilinen tanımı, devlet işlerinin yönetimi şeklindedir. Söz konusu tanım temel olarak toplum içerisinde yer alan farklı düşüncelerin ahenkle yönetilebilmesi olarak açıklanabilir. Siyasetçinin görevi, toplumdaki tüm düşünce ve yaklaşımları tek bir çatı altından yönetmektir. Tüm bunlara günümüzde toplumun her bir ferdi için farklı hassasiyet ve değerleri ekleyebiliriz. Günümüzde toplumların siyasetçilerden beklentileri ve siyaset kurumundan talepleri çok daha kategorik bir altyapıya ulaşmış ve sadece düşünce olmaktan öteye gitmiştir. Bu beklentiler; din, mezhep, etnisite, ideoloji gibi toplum içerisinde farklı oluşumların kaynağı olabilecek her türden unsurdur. Siyaset, tarih içerisinde birçok uğrak noktadan ve dönüşümden geçmiştir. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde, siyaset kurumuna uygun bir zemin yoktur. İlkel dönem olarak kabul edilen bu tarihsel süreç, avcı ve toplayıcı toplumlardan oluşur. Zamanla yerleşik yaşama geçen insanın birlikte yaşama arzusunu belli kurallar çerçevesinde gerçekleştirebilmeyi talep etmesiyle siyaset doğmuştur. Siyasetin doğuşu, aynı anda devletin doğması da anlamına gelir. Daha doğru ifade etmek gerekirse insanlığın bir yönetim modeli talep etmesiyle devlet, devletin insan yaşamının merkezinde konumlanmasıyla birlikte siyaset gelişmiştir. Tüm bu bileşenler, tarihsel süreç içerisinde birbirine organik olarak bağlanmıştır. Tarihin ilerleyen dönemlerinde ise dünya üzerinde büyük oranda egemen olmuş siyasi gelenek feodalizmdir. Feodal devlet düzeninde siyaset, geniş bir piramidin uygulayıcısı konumundadır. Bu piramidin en tepesinde; bazı bölgelerde kral, bazılarında padişah, birçok feodal devlette prens ya da benzeri asiller bulunur. Piramidin en alt tabakası ise çoğunlukla mal varlığı ya da asilliği olmayan klasik yurttaşlardan oluşur. Bazı coğrafi bölgelerde ve devletlerin feodalizm temelli siyaset düzeninde en alt tabakada köleler yer almıştır. Bugün ise siyaset, önemli ölçüde dönüşüm gerçekleştirerek yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirinden ayrıldığı demokratik devletleri olumlama yolunu tercih etmiştir. Siyaset bilimi, temellerini Antik Yunan filozofları Platon ve Aristoteles'ten alır. Her iki filozof da siyaset biliminin ideal toplumu yaratmadaki rolüne odaklanmıştır. Platon Devlet isimli kitabında siyasetçiyi ideal devletinin en tepesine yerleştirmiştir. Ayrıca ideal bir siyasetçi tanımı yaparak ya filozofların kral ya da kralların filozof olması gerektiği düşüncesiyle ideal devletini temellendirmiştir. Aristoteles ise Platon'dan farklı olarak ideal bir devlet tasviri çizmekle kalmaz. Aynı zamanda o, ideal siyaset anlayışı hakkında da önemli veriler sunar. Felsefe tarihinin en komplike ve geniş siyaset felsefesi geleneğini de yine Aristoteles yaratır. Aristoteles'in siyaset felsefesi, mutluluk peşinde koşan insanın dönüp dolaşıp kendini bulduğu siyaset alanına odaklanır. Aristoteles için siyaset, etik ve iyi olanının toplum içerisinde yaygınlaşarak bir düzenle uygulanmasını sağlamaktır. Dolayısıyla Aristoteles'in siyasete bakış açısından toplumsal bir iyi yaşamı hedeflediği sonucunu çıkarsamak mümkündür. Ve hatta Aristoteles, siyasetin var olma amacını da tam olarak bu düşünceye dayandırır. Siyaset, kısmi ya da toplumsal olarak devletin ferdi olan vatandaşların iyi bir yaşam sürmesini sağlamakla ve bu alanda incelemeler gerçekleştirmekle görevli bir bilimdir. Erdemi ve ahlaksallığı teşvik eder. Toplum içerisinde düzeni etik prensipler ışığında sağlar. Siyasetin düşünsel arka planında modern dönemde yer alan düşünür ise Karl Marx'tır. Ünlü alman filozof ve ideolog Karl Marx, siyaseti modern anlamıyla bilim olarak tasvir eden ilk kişidir. Marx'ın düşüncelerinin ardından siyaset, özellikle Avrupa'da yüksek düzeyde ilgi gören bir bilim haline dönüşmüştür. Birçok üniversite, programlarında siyaset bilimine yer vermiş ve siyaset bilimi üzerine akademik çalışmalar gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Siyasetin bir bilim haline dönüşmesi, bu alandaki düşüncelerin kuramsallaşmasına ve terminolojik olarak ifade edilmesine olanak tanımıştır. Günümüzde birçok siyaset yaklaşımı bulunsa da temel olarak; liberalizm, sosyalizm, muhafazakarlık, komünizm, kapitalizm, anarşizm ve faşizm gibi ideolojik düşünceler dünya genelinde yaygın olarak büyük bir kitleye ulaşmıştır. Modern dünyanın siyaset anlayışı ise özelikle son 50 yıl itibarıyla büyük oranda liberalizm ve kapitalizm ekseriyetinde gelişmiştir. Bu dünya düzenine karşı çıkan kanatta ise sosyalistler ve komünistler bulunur. Liberalizmin temel öncülü, bireysel düzlemde özgürlüklerin yüksek standartta savunulması üzerinedir. Liberal düşünce, insanı tamamen özgün bir birey olarak kabul eder ve toplum düzeni içerisinde farklı alanlardaki yarışın bir ferdi olarak tanımlar. Liberal siyaset düşüncesinin temelleri, kapitalist nitelikleriyle ön plana çıkan serbest piyasa ekonomisine dayanır. Kapitalizm ve liberalizmin ortak noktası da tam olarak burada açığa çıkar. Her iki düşünce de üretim araçlarının tamamen özel sektör içerisinde konumlanmasını talep eder. Özelikle liberal anlayışa yapılan en temel eleştiri, devlet ve devlete bağlı kurumların gücünü azalttığı yönündedir. Liberalizmin tam karşısında konumlanan sosyalizm ve komünizm düşünceleri ise üretim araçlarının tamamen halkın egemenliğinde olması gerektiğini kuramsallaştırır. Komünizm, sosyalizmin daha katı ve keskin kurallarla uygulanmasını içeren bir siyaset kuramıdır. Her iki kuramın bir diğer ortak noktası ise Komün olarak tasvir edilen bir toplum düzeninin yaratılması üzerinedir. Bu toplumun tüm fertleri, bütün üretimi eşit ve adil ölçüde paylaşır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/siyaseti-sosyal-medya-ile-yorumlayamayan-genclik/", "text": "Siyasette gençlerin her geçen gün etkisinin arttığını açıkça görebiliyoruz. Teknoloji ile doğup büyümüş ve onu şekillendiren gençlerin teknoloji sayesinde birçok alana kolayca sirayet edebildiği ve düşüncelerini büyük kesimlere ulaştırabildiği günümüzün gerçeklerinden birisidir. Bundan elli yıl önce düşüncelerini 3-5 kişiden fazla insana paylaşma imkanı olmayan milyonlarca insan tek bir tık ile yüz binlerce insana ulaşabiliyor. Bu herkesin fikrini görebilmek açısından harikulade bir gelişme olmakla birlikte büyük bir algı problemine de yol açıyor. Günümüzde siyaseti sosyal medya üzerinden takip eden ve yorumlayan büyük bir genç kitle var. Birçok konuda doğru eleştiriler yapılıyor ve normalde hiçbirimizin haberi olmayacak birçok konuyu internet sayesinde kolayca öğrenebiliyoruz. Sokak röportajlarında mantıkla izah edilemeyecek birçok yorumu dinledikçe Türkiye'de gerçekleşen çoğu olayın aslında büyük bir kesim tarafından yanlış yorumlandığını anlıyoruz. Ancak bunu genç nesillerin görüyor olması onların siyaseti doğru yorumladığı anlamına ne yazık ki gelmiyor. Benim gözlemlerim gençlerin en az yaşlı nesillerimiz kadar siyaseti yanlış yorumladığı yönünde. Sadece haberleri okuyarak bir Türkiye yorumu oluşturmanın ne kadar yanlış olacağını yakın tarihimizi bilen insanlar çok iyi anlayacaklardır. Zaten bu yüzden sosyal medyanın gücü giderek artıyor. Hiçbir şeyin ana akımı size gerçekliği tam olarak sunamaz ve hatta çoğu zaman yanlış sunar. Örneğin Osmanlı tarihi ile ilgili aslında birçok şeyi bilmiyoruz ve birçok şeyi yanlış yorumluyoruz. Savaşlar tarihi veya padişahlar hakkındaki bilgimiz iyi olabilir -ki erken dönem Osmanlı padişahları hakkındaki bilgilerin çoğu 100-150 yıl sonra yazılmış ve bazıları efsaneleşmiş söylemlerden ibarettir. Ancak tarih bu demek değildir. Biz o dönem yaşayan toplumun düşüncelerine dair ne biliyoruz? Halbuki bir toplumun düşünceleri, zihinlerdeki imgeler ve günlük konuşulanlar kadar önemli bir tarihi kaynak olabilir mi? Bunları bilmeden bir devleti yorumlamak mümkün müdür? Zaten Osmanlı düşün dünyasını gerçek anlamda yorumlayabileceğimiz, toplumun fikirlerine dair net bir kaynak bulunmamaktadır. Elimizdeki verilerin çoğu geç dönem Osmanlı'yı kapsayan, ana akımın oluşturduğu ve daha çok 19. yüzyıl ve sonrasını içeren yorumlardan ibaret olup yine bunların bir kısmı toplumun düşüncelerinden soyutlanmıştır. O günün insanını bugünün insanından tamamen farklı kabul edip günümüzün koşullarından soyutlamak bana bu konuda pek gerçekçi gelmiyor. Siyaset, insanların farklı fikirlere sahip olması, muhaliflik, eleştiri veya tasdik gibi konular 20-21. yüzyıldaki insanlarla birlikte doğmuş kavramlar değildir. Bu açıdan bakılırsa, dünya tarihinin birçok coğrafyasında toplumların düşünceleri kayıptır. Bu sebeple tarihi, kazananların veya güçlülerin tarihi olarak yorumlayan birçok insan bulunmaktadır ki bunda doğruluk payı vardır. Bu dinler için bile geçerli olup ortodoks ve heterodoks ayrımı temelde bu bağlamda yapılmaktadır. Günümüze tekrar dönecek olursak; insanların fikirlerini, kulaktan kulağa konuştuklarını ele almadan, iktidar olmayan kesimleri görmezden gelerek yalnızca devlet yetkililerinin söylemleri ve ana akım haberler ile Türkiye'nin gündemini yorumlamaya kalkmanın gerçeklerle bağdaşmayacağını görmek hiç de zor değildir. Ancak siyaset ve gündem yorumu yalnızca bildiğiniz gerçekler ile değil aynı zamanda bilmediğiniz gerçekler ile de ölçülür. Tek bilgi kaynağı sosyal medya olan genç nesil ne yazık ki siyaseti yorumlama konusunda bu açıdan büyük bir problem yaşıyor. Çünkü genç neslimiz hem yakın tarihini ve dünya tarihini hem de toplumun dinamiklerini bilmiyor. Bu sebeple genç ve muhalif kesimlerimizin de gerçeklerle bağdaşmayan birçok siyasi fikre sahip olduğunu düşünüyorum. Siyaset bir pozitif bilim değildir ve bundan dolayı tek bir doğru bulunmamaktadır. Ancak tarih, sosyoloji ve coğrafya siyaseti besleyen çok önemli dallar olup bunlar ile bağdaşmayan fikirleri siyasetin yorumuna katmak büyük bir hüsran ile sonuçlanabilmektedir. Türkiye'nin bugünkü sorunları, yeni gelişen teknolojiler ve yeni dünyanın hayatımıza kattığı problemleri dışlarsak bundan 50 yıl öncesinden pek de farklı gözükmemektedir. Ne yazık ki genç nesillerimiz bunu bilmiyor. Gençlerin siyasi gerçeklik algısının büyük bir çoğunluğu ne yazık ki sosyal medya üzerinden gerçekleşiyor. Ancak sosyal medya Türkiye'de toplumun yönelimlerini anlamak açısından çoğu zaman bizi yanlış sonuçlara götürmektedir. Eğer Twitter'da yüz bin beğeni alan bir muhalif gönderiyi toplumun fikirlerine eş değer sayıyorsanız çok büyük bir yanılgı içerisinde olduğunuzu söylemek isterim. Zira bunun benzerlerini geçmiş yıllarda çok gördük. Sosyal medya üzerindeki akımlara göre Türkiye'de siyaset yorumu yapan her kesimden insanın son 20 yılda çoğu kez yanıldığını görenleriniz ne demek istediğimi anlayacaktır. Hele ki sosyal medyadaki düşünce akımları ile toplumu yorumlamaya çalışmak tam bir fiyasko ile sonuçlanmaktadır. Bu şekilde Türkiye'de demokrasiyi güçlendirebilmek, refahı arttırabilmek veya bilim üretilebilen bir ortam oluşturabilmek mümkün değildir. Bu sebeple üzülerek belirtiyorum, Türkiye'nin dinamik ve haklı olarak tepkili gençleri çok yakında büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu hayal kırıklığı kesinlikle önümüzdeki seçimlerde kimin kazanacağı ile ilgili de değildir. Birçok genç akranım ne yazık ki hayatın kendilerinin doğması ile başladığı, kültürlerin yeni oluştuğu, geçmişte hiçbir şeyin yaşanmadığı ve sorunlarımızın tamamen yeni doğan bir bebek şeklinde ortaya çıkarak isminin onlar tarafından konduğu gibi büyük yanılgılara sahipler. Bundan dolayı sosyal medya toplumun algılarını manipüle etmek açısından çok önemli bir güç olarak karışımıza çıkıyor. Ancak sosyal medyanın Arap Baharı veya Hong Kong'daki Şemsiye Hareketi gibi olaylardaki etkilerini göz ardı etmemek gerektiğini de not düşelim. Toplumdan, idareden, güç odaklarından, fırkalardan ve bütün bunların geçmişinden pek de haberi olmayan toplumumuzun bir kesimi yalnızca sosyal medyada gördüğü 15-20 adet akımın tüm Türkiye'yi okumak için büyük bir hazine olduğuna ne yazık ki inanmış durumda. Hele ki bazı mecralarda özellikle genç vatandaşlarımızın öne sürdüğü bazı fikirleri gördükçe büyük bir dehşete düşüp aslında toplumumuzun her kesiminde siyaset konusunda bir cahillik olduğunu görebilmek mümkündür. Özellikle Reddit'te fikirlerini öne süren birçok gencin farkında olmadan tamamen Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bazı kesimlerin internet kültürüne ait üslup, duygulanımlar ve fikirler kullanarak ABD kültürünü eleştirmesi gibi oldukça oksimoron paylaşımlarını görmek birkaç saniyenizi bile almayacaktır. Eleştirenler ile eleştirilenler arasında cehalet açısından pek bir fark olmadığı vakit nasıl ilerleyebiliriz? Reddit'teki Türkçe mecralarda duygusal, yaşamın içinden olmayan ve çoğu zaman gençliğin getirdiği aykırı güdülenmeler ile üretilen fikirlerin dışa vurulduğu düşüncelerin Türkiye'deki tek gerçeklik olduğuna inanan büyük bir kesim bulunuyor. Reddit'in İngilizce sayfalarına göz atarsanız insanların tek bir gönderi altında on binlerce entelektüel mesaj ile tartıştığını görebileceğiniz tonlarca gönderi bulabilirsiniz. Türkçe sayfalarda ise genelde küfür, ötekileştirme ve özellikle narsistik/antisosyal kişilik bozukluklarında var olan çeşitli duygulanımların -az önce bahsettiğim kültürler ile de harmanlanarak- dışa vurulduğunu ve aslında hiçbir yapıcı ürün ortaya konulmadığını görebilirsiniz. Bunun benzerini İngilizce sayfalarda da bulabilirsiniz ancak bahsettiğim gibi bunun aksine yapıcı ve entelektüel tartışmalar içeren sayfalar da vardır. Özetle, Türkiye'deki problemlerin yalnızca yaşlıların siyaseti yorumlayamamasından değil tüm toplumumuzdaki cehalet ve eğitimsizlikten kaynaklanıyor gibi gözükmektedir. Artık siyasette yeni bir döneme doğru yaklaştığımızı görebiliyoruz. Dünyanın olağan akışına uygun olarak insanlar değişmekte, fikirler dönüşmekte ve zaman akmaktadır. Ülkemizdeki genç ve dinamik neslin siyasette söz sahibi olmasından sonra birçok şeyin değişeceği doğru olabilir ancak her şeyin olumlu yönde değişip değişmeyeceği çokça tartışılması gereken bir durumdur. Oysa bugünkü algıya bakılırsa birçok insanın gençlerin gelmesiyle birlikte her şeyin çözüleceğini hiçbir bilimsel ve mantıki açıklama sunmadan kabul ettiğini görmek mümkün. Hüsnükuruntu ile düşünmek siyasi yorum yapmanın en yanlış yollarından bir tanesi ve bir psikiyatrik savunma mekanizmasıdır. Hüsnükuruntu bizim stresimizi yönetmemizi ve psikolojik iyilik halimizi sağlayabilir ancak gerçekler ile bağlantılı olmayan fikirler ile Türkiye'nin sorunlarını çözemeyiz. Bundan dolayı genç neslimiz olaylara geniş bir pencereden bakarak toplumu, tarihi, coğrafyamızı ve Türk siyasetinin özne ile nesnelerini gerçek anlamda öğrenmeye çabalamazsa ne yazık ki yarınlarımız için bir ileri atılım beklemek hayalperestlik olacaktır. Aksi taktirde, yeni nesil yine aynı hataları tekrarlayarak geleceğe çözülmemiş sorunlarla birlikte yeni sorunlar miras bırakacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/siyasi-fanatizmin-ulkemizde-yol-actigi-kolektif-cokus/", "text": "Bir ülkenin uzun süreç içerisinde düzenli ve istikrarlı bir şekilde yükselebilmesinin koşulu, siyasal olarak da akademik ve bilimsel temele dayanmasındadır. Lakin bu temeller sarsılabilir ve yerlerine siyasi fanatizm gibi farklı olgular geçebilir. Günümüzde azıcık da olsa bir şeyler düşünen herkes bundan rahatsız olacaktır. Bu soruyu kime sorarsanız sorunuz, başka olguları reddedip akademik ve bilimsel temelleri desteklediğini söyleyecektir. En uç kesimlere de sorulsa buna itiraz edilmeyecektir. Fakat görülebileceği üzere böyle bir temelden yoksun olduğumuz çok nokta vardır. Bu temeli her kesimin savunmasına karşın, bu olguların eksik olması ve bunu kesimlerin görememesinin sebebi siyasi fanatizmdir. Siyasi fanatizm, bir akademik zihniyet ve icraat silsilesinden ziyade benden, bizden düşüncesiyle taraf tutmaktır. Siyasi fanatizm Türkiye'nin başındaki en önemli belalardan bir tanesidir. Çünkü bu tutum, hangi kesimden ve taraftan olursanız olun, doğruları görmenize engel olmaktadır. Mesele, doğruları seçmektir, tarafları seçmek değil. Siyasi fanatizm sonucu uzlaşma kavramı da kaybolmaktadır. Siyasette uzlaşma olgusuna sahip değiliz. Fanatiklik sonucu, aynı bir Galatasaray taraftarıyla Fenerbahçe taraftarı atışıyormuş gibi siyaseten didiniyoruz. Siyasiler de bunun farkında. Fakat bu çatışma ortamı siyasilerin işine yarıyor ki bunu çözmüyorlar. Çatışmak, siyasi kutuplaşmayı arttırır ve otoriter siyasetin istediği ortam tam olarak budur. Peki, çatışmak yerine uzlaşmak daha doğru ve faydalıysa neden bu yol izlenmiyor? Çünkü siyasetçilerimiz ne yazık ki kısa zaman dilimleriyle ilgileniyorlar. Siyasetin amacı seçim kazanmak olduğu an, uzlaşma kültürü gitmekte ve kutuplaşma kültürü gelmektedir. Bir siyasi parti doğal olarak seçim kazanmaya çalışmalıdır. Lakin bunu kutuplaştırmadan ve uzlaşma kültürüyle yapmak, siyasi bir yeteneği gösterir. Her kesimden siyasilerimiz bu yetenekten yoksun olduklarından dolayıdır ki kutuplaştırarak kazanma yoluna başvuruyorlar. Bir bakımdan, gerçekten de kutuplaşma kültürü başarı getirir. Lakin bu durum, ülkemizin 20-30 yıl gibi uzun süreli çıkarlarına, faydasına ve gelişimine balta vuruyor. Ayrıca bunun sonucunda doğru ile yanlış ayırt edilemediği gibi doğru insanla yanlış insan da ayırt edilemiyor. Bu yüzden bireylerin seçiminde liyakat ve nitelik yerine taraftarlık rol oynuyor. Bizden değilse ne kadar başarılı olursa olsun kötüdür, bizden ise kim olursa olsun iyidir düşüncesi, siyasi fanatizmin ortaya çıkarttığı bir zırvadır. Görülebileceği üzere, siyasi fanatizm kavramı nepotizm denilen kendi taraftarını kayırmaya yol açmaktadır. Bu ise sadece tarafların çöküşüne değil toplumsal olarak herkesin çöküşüne yol açar. Siyasi fanatizm, siyasetçilerden ziyade daha çok halkta etkisini buluyor. Doğru-yanlış ayırt etmekten ziyade taraf seçmeye çalışan bireyler, aynı zamanda bu tarafın hararetli bir muhafızı oluyorlar. Mademki hakikati ve doğruyu savunmaktır elzem olan, öyleyse tarafları fanatikçe savunmak yerine doğruları bilimsel olarak savunmak gerekir. Buradaki sorun bir tarafa ait olmak ya da bir kesimden olmak sorunu değil, o tarafın fanatikliği sonucu ortaya çıkan körlüktür. Bir birey siyasal olarak bir kesimi tutar ve onu destekler. Bu demokratiktir ve önemlidir. Fakat o tarafın doğrusunu desteklerken yanlışını eleştirmeli ve düzeltmeye çalışmalıdır. İşte bu, bilimseldir ve ülkemizi ileriye götürür. Lakin bir insan ne kadar bilgin olursa olsun, siyasi fanatizm ne yazık ki gözleri kör etmekte, yanlışları doğru göstermekte ve daha da ilerisi, kendi doğrularını kabul etmeyenleri düşman bellemektedir. Siyasi fanatiklik kutuplaşmaya yol açar. Değişmez bir doğrunuz vardır ve bu doğruyu kabul edenler ve etmeyenler olarak dünyayı ikiye bölersiniz. Doğruyu kabul edenler sizdendir fakat kabul etmeyenler düşmandır. İşin gerçeği, aynı her şey gibi, siyaset de iki sonuçlu bir alan değildir. Doğru ve yanlış diye hakikati, olguları, dünyayı, her şeyi ortadan bölenler siyasi fanatizme sahip olan insanlardır. Ortada birçok doğru bulunmaktadır. Çünkü bu bir matematik işlemi değildir. Olay, hangisinin daha faydalı bir doğru olacağı konusundaki mücadele olmalıdır, düşmanla savaşmak değil. Siyasi fanatizm yel değirmenleriyle savaşmaktır. Bu ise ülkemizi kutuplaştırır ve kesimlere böler. Kutuplaştırmak ve bölmek siyaset biliminin bir olgusudur. Böylece taraftar edinir ve kuvvetlenirsiniz. Lakin bu; ufak bir zihniyetin, ufak bir idrakin tezahürüdür. Bir siyasi deha, kutuplaştırmadan da post-truth siyasetine başvurmadan da başarılı olabilendir. Aksi takdirde, uzun süreçte kaybeden hepimizin ülkesi olan Türkiye'dir. Kutuplaştırmaktan, çatışmaktan ve siyasi fanatizmden ziyade olması gerekenler; uzlaşı kültürü, bilimsel dayanaklar ve milletin çıkarları için uzun vadeli, mantıksal ve planlı çalışmalardır. Ülke siyasete boğuldu. Ekranlar, bilboradlar, radyolar, vs. kafamı ne tarafa çevirsem siyasi figürler var. Ayrıldık, ayrıştık. Keşke toparlanabilsek. Ekonomik kriz bu olguları daha da derinleştiriyor. Gidişat düzelir diye umuyoruz. Siyasete boğulmak aslında çok da kötü bir şey değildir. Apolitiklik yahut politiklik denen kavramlar olumlu da olabilir olumsuz da. Bence sorun ise politik olunmasına rağmen bunun olumsuz düzeyde olmasındadır. Ülke siyasete boğulabilir lakin boğulan siyaset ne yazık ki ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı ve hasımanedir. Halbuki uzlaştırıcı bir havaya sahip olsa, ülkenin siyasete boğulması kimsenin gözüne bile çarpmayacaktır. Ekonomik kriz ise dediğiniz gibi daha da derinleştiriyor. Ekonomi ilginçtir; olumsuz olması her şeyi olumsuz etkiler, olumlu olması da her şeyi olumlu etkiler. Siyasette manipülasyon kolaydır fakat ekonomide o iş zordur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/siyasi-iktidarlarin-dis-mihraklar-hipotezi/", "text": "Birçok insan, düşman devletlerin bizim ülkemizi batırmaya çalıştığını düşünür ve kuyumuzu kazdıklarını söyler. Ülkeler gerçekten de birbirlerinden faydalanmaya çalışırlar. Bu faydalanma her zaman karşılıklı kazanç dahilinde gerçekleşmez. Bir ülke, kendi çıkarları için diğer ülkelerin faydasına da zararına da davranabilir. Sonuç olarak, bir ülke gerçekten bir başka ülkenin zararına işler yapabilir. Esasında bu, realistik teorilerin oldukça basit bir gerçekliğidir. Fakat bu gerçeklik, sanki olağandışı bir olaymış gibi söylenegelmektedir. Günümüzün mevcut siyaset nosyonunda dış mihrak olarak isimlendirilen bu güçlerin, sürekli olarak ülkenin batmasına yol açtığı belirtilir. Lakin işin ilginç boyutu, Türkiye de bir başka ülkenin dış mihrakı olabilmektedir. Çünkü devletler sürekli bir çıkar peşindedir. Ülkelerin esas amacı, kendilerini korumak ve varlığını devam ettirebilmektir. Medya ve siyasilerimizin söylemlerine bakacak olursak; sürekli kötülüğümüzü isteyen dış mihrakların karşısında, sahip olduğumuz siyasi iktidar ve muhalefet dimdik bir şekilde durmaktadır. Lakin tüm bunlara rağmen dünya bir araya gelmiştir ve Türkiye'yi batırmaya çalışmaktadır. Bu sebepten ötürü, her kesimden insanımız bir araya gelmeli ve bu büyük savaşa destek vermelidir. Açıkçası bu siyasi argüman, halkı bir arada durmaya çağırmakta ve safları sıklaştırın mesajı vermektedir. Bu sosyolojik, antropolojik, psikolojik ve politik hipotez; oldukça işe yarar görünmektedir. Dış mihrakların güçlü yumruklarıyla zor günler geçiren ülkeler, siyasi iktidarların tüm direnişlerine rağmen kötü günlere sürüklenmektedir. Bu durum bütün ülkeyi olumsuz etkilemektedir. Bu savı ortaya atan otoriteler ise; güç, oy ve destek istemektedirler. Çoğu zaman da bu istekler pratik olarak karşılanır. Karar verici iktidarlar, güç kaybetmeyi önlemek ve iç politikada yaşadıkları sorunları çözmek için dış düşmanlar yaratarak kendi ülkesinin bireylerini birleştirmeye çalışırlar. Mevcut olan bir dış tehdit veya mevcutmuş gibi empoze edilen bir dış tehdit, ülkeyi birleştirerek iktidarların iç politikadaki desteğini arttırmaktadır. Böylece dış tehditler yaratılarak iç sorunlar çözülebilmektedir. Siyasi partiler, mevcut herhangi bir rejim içerisinde iç sorunları çözmeye çalışırken aynı zamanda kendi siyasal geleceklerini de garantiye almaya çalışırlar (Demir İ. 2017). Bu durum rejimin demokratik olup olmamasından bağımsız gibi görünmektedir. Bu kavramlar esasında insanın özünde vardır. Birlikler, örgütler, ekipler gibi özellikle gruplaşmış topluluklar iç kaynaşmalarını sürdürebilmek veya bu kaynaşmayı arttırabilmek için kendilerine düşmanlar ararlar. Ayrıca dış tehditlerin varlığı, birbiriyle hiçbir bağlantısı ve ilgisi olmayan insanları bir araya getirmektedir (Simmel G. 1898). Ortaya çıkan sonuç göstermektedir ki bu siyaset oldukça etkili bir stratejidir. Aslında dış tehdidin varlığı risk varlığına işaret etmektedir. Risk mevcut olduğu zaman bireyler bir araya gelmeye çalışmaktadır. Mesela; siyasi partiler çeşitli tehditlerle karşılaştıklarında bir bütün olmaya daha eğilimli olurlar. Özellikle iktidar partilerinin kaynaşmaya ve bütünleşmeye daha fazla yatkın olmalarının sebebi, diğer partilere nazaran daha yüksek riskle karşı karşıya olmalarındandır (Ozbudun E. 1970). Çünkü herhangi bir oylama sonucunda liderliği kaptırma olasılığına sahiptirler. İlginç olarak, harp meydanında düşmanların varlığından ve düşmanın hamlesinden yakınanlara ancak siyaset alanında rastlanır. Çünkü diğer disiplinlerde bu mantıksız argümanı savunacak bir temel sebep bulunamaz. Ziyadesiyle bu bir savaş meydanıdır. Bir ülkenin düşmanları ve dostları bulunur. Düşmanlar o ülkenin istikbalini bozmaya çalışırlar. Örneğin bazı düşmanlar Türkiye ile uğraşıyorken Türkiye de bazı düşmanlarıyla uğraşmaktadır. Sonuç olarak savaş meydanında bir savaş kaybedilirse suç düşmanlara mı atılır? Hangi disiplinde bu vardır? Sadece ve sadece siyasette. Çünkü bu söylem siyaset biliminin konularından biri olan yönetilenler üzerinde bir etki yaratmaktadır. Diğer disiplinlerde ise savaşı kaybeden tarafta kusur aranır. Çünkü kazanmasını becerememiştir. Aynı bunun gibi, dış mihrak argümanı tamamen siyasi ve taktiksel bir argümandır. Bu söylemin genelde esas amacı iç kaynaşmayı sağlamak ve iktidarı sağlamlaştırmaktır. Çünkü bir ülkede gerçekleşen tüm olayların tek sorumlusu siyasi iktidarın bizzat kendisidir. Eğer dış mihraklar bir ülkenin istikbalini karartırsa, burada hesap sorulması gereken bizzat siyasi iktidarlardır. Çünkü mevcut siyasi iktidar, ülkenin istikbali karartılırken buna engel olamamıştır. Bu örneği herhangi bir ülkeye uygulayabilirsiniz. Hırsızın hiç mi suçu yok deyişi aklınıza gelmiş olabilir. Fakat o zaten hırsızdır. Hırsızın eve girmemesi için yurttaşların oy vererek iktidara sunduğu güç, eğer hırsızın eve girmesine mani olamıyorsa; bu durumda sorumlu olan iktidarlardır. Bu, demokrasi ve cumhuriyetlerin gereğidir. Bunu tek taraflı ve olumsuz olarak düşünmenin pek bir anlamı yok. Geçmişte, günümüzde ve gelecekte olacak olan tüm iyi ve kötü olaylar; başa gelen felaketler ve gerçekleştirilen atılımların hepsinden teknik olarak siyasi iktidarlar sorumludurlar. Lakin siyaset, yalnızca gerçekleştirilen yararlı atılımlardan kendini sorumlu tutarken, başa gelen felaketleri dış mihraklardan sorumlu tutmaktadır. Aslında bu algının bir siyasi söylem ustalığının sonucu olduğu aşikardır. Bu gibi dış güç-dış mihrak teorileri bütün ülkelerde vardır. Tüm siyasal iktidarlar ve vatandaşlar, belirli olayların bazı ülkelerce düzenlendiğini düşünürler. Bunlar doğru olabilir veya yanlış olabilir fakat önemli olan şey, sorumluların bunları engelleyememiş olmasındadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/son-donemin-en-populer-mobil-oyunlari-listede-efsaneler-de-var/", "text": "Neredeyse bilgisayar oyunlarından daha büyük bir çeşitliliğe sahip olan mobil oyunlar, küçük büyük demeden herkese hitap eden kategorileriyle karşımıza çıkıyor. Çocuklarda zeka geliştirici oyunlar, büyüklerin ilgiyle takip ettiği strateji oyunları, genç yaşlı demeden herkesin saatlerini harcadığı bulmaca oyunları ve daha fazlası. Tüm ilgi alanlarına yönelik çeşitli içerikleri akıllı telefonların uygulama merkezinde bulmak mümkün. Hatta çok bilinen bilgisayar oyunlarının mobil versiyonlarıyla da sıklıkla karşılıyoruz. Bazı oyunların en çok indirilen mobil oyunlar listesinde uzun bir süre birinciliği koruduğunu görürken bazen de hızla gündeme girmeyi başaran oyunlara şahit oluyoruz. Özellikle pandemi sebebiyle düşen sosyal aktivetelerimizin yerini doldurmaya çalışan bu mobil oyunlara olan ilginin son iki yıldır oldukça fazla olduğunu söyleyebiliriz. Hatta pandemi döneminde hayatımıza giren yepyeni oyunlardan bahsetmek bile mümkün. Dilerseniz hep birlikte son dönemlerde en çok indirilen mobil oyunlara göz atarken aynı zamanda listede bulunan efsanevi oyunlardan da söz edelim. - Subway Surfers: Hem efsaneleşen hem de popülaritesini hala korumayı başaran bir oyun Subway Surfers. Klasik sonsuz koşu oyunlarından biri olan ancak buna rağmen listelerde uzun süre liderliği koruyan bu oyun hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından büyük bir ilgi ile takip ediliyor. Tren istasyonunla oyunun baş kahramanı Jake ve köpeğinin polislerden kaçış macerası ile başlayan Subway Surfers adından da anlaşılacağı üzere tren yolunda geçiyor. Kovalamaca sırasında oyunculara çeşitli görevler ve ödüller veren bu oyunun uzun bir süre daha popüler oyunlar arasında yerini koruyacağını tahmin etmek hiç de zor değil. - Among Us: Oyuncuların çevrimiçi bir şekilde oynayabildikleri bu oyun hem sosyalleşmelerini hem de değişik stratejiler üzerine akıl yürütebilmelerini sağlıyor. Özellikle daha küçük yaştaki çocuklarda sorgulama, oy verme, şüphe duyma ve karar verme gibi becerilerin gelişmesi üzerinde etkili olduğu düşünülen bu oyun uzay temalı bir ortamda geçiyor. Crewmate ve Impostor'lar olarak ikiye ayrılan oyuncuların birbirlerini tespit etme ve görevlerini yapmalarını engelleme üzerine bir kurguya sahip olan Among Us'ın 13 yaşından küçük çocuklar için pek uygun olmadığını söyleyebiliriz. - PUBG: Battlegrounds: En çok indirilen ve oynanan oyunlardan söz etmişken listeye PUBG'yi almazsak olmaz. Her yaştan insanın büyük bir ilgiyle takip ettiği bu oyun bir savaş ve hayatta kalma temalı çok oyunculu bir oyundur. Piyasaya sürülmesinin ardından özellikle gençler tarafından oldukça fazla rağbet gören PUBG ilk günden bu yana popülerliğini korumayı başarmıştır. Dünyanın dört bir yanından oyunculara ev sahipliği yapan ve aynı zamanda oyuncuların sosyalleşmesine katkıda bulunan bu oyunda yaklaşık 100 oyuncu bir uçaktan atlayarak oyuna başlarlar. Burada takım halinde savaşma, strateji uygulama ve hayatta kalma gibi kavramlar ön plana çıkmaktadır. - Words of Wonders: Her yaştan kullanıcının gönül rahatlığı ile tercih edebileceği bu oyun bir bulmaca oyunudur. Klasik bulmaca oyunlarının aksine Words of Wonders renkli arayüzü ve yenilikçi tasarımı ile rakiplerini geride bırakmayı başarmıştır. Hız ve kelimeler arasında bağlantı kurma temeline dayanan bu oyun, sanıldığının aksine durağan bir bulmaca oyunu değil; hafızayı zorlayan ve zekayı sınayan yeni nesil bir bulmaca oyunudur. Özellikle okul çağındaki çocukların dil becerilerini geliştirme ve bağlantı kurma yeteneklerini geliştirme açısından oldukça elverişlidir. - 101 Okey Plus: Özellikle Türkiye'de en çok oynanan mobil oyunlar listesinde muhakkak ilk 5'te görmeye alışık olduğumuz 101 Okey Plus uygulaması aynı anda binlerce kişiye ulaşmakta ve her yaştan kullanıcıya hitap etmektedir. Kalabalık arkadaş gruplarının önemli eğlencelerinden biri olan Okey oyununu çevrimiçi olarak oynama imkanı sunan bu uygulama ile oyuncular hem sosyalleşme hem de arkadaşlarıyla sohbet etme fırsatını bulmaktadır. Oyun içerisinde hediye gönderme, arkadaş ekleme ve turnuvalara katılma gibi çeşitli seçenekler de bulunmaktadır. - Pokemon Unite: Tüm zamanların belki de en efsanevi karakterlerini barındıran Pokemon bu sefer de farklı bir mobil oyunla karşımızda. Daha önce çeşitli versiyonlarını görsek de son dönemlerin en sevilen versiyonlarından biri de Pokemon Unite. Oyunda 5'er kişilik gruplardan oluşan savaş takımları bulunuyor ve aynı zamanda Pokemon Unite, oyunculara çevrimiçi oynama desteği de sunuyor. Oyun içerisinde vahşi Pokemon'u yakalama, seviye yükseltme ve çeşitli kurallar da bulunuyor. Pokemon karakterlerinin pek çoğunun yer aldığı bu oyun hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından büyük bir ilgiyle takip ediliyor. - Crash Bandicoot On The Run: Playstation ve oyun dünyasının en önemli markalarından biri haline gelen Crash Bandicoot bu sefer de yeni versiyonuyla mobil oyunlarda karşımıza çıkıyor. Özellikle çocukların büyük bir heyecanla takip ettiği bu serinin yeni oyunu Crash Bandicoot On The Run, diğer örnekleri gibi koşma/koşucu oyun kategorisinde yer alıyor. Oyun içerisinde yer alan gizli yollar, boss savaşları ve kötü karakter Dr. Neo Cortex ile mücadeleler de yer alıyor. Sadece çocukların değil aynı zamanda yetişkinlerin de eğlenceli vakit geçirebilmesi için tasarlanan bu oyunun her yaştan kullanıcıya hitap ettiğini söyleyebiliriz. - Project Makeover: En çok oynanan mobil oyunlar listesinde Project Makeover isimli oyunla karşılaşıyoruz. Çevrimiçi ya da çevrimdışı olarak oynanabilen bu oyun klasik oyunlar kategorisi içerisinde değerlendiriliyor. Oyunun temelinde kötü bir görüntüde olan karakterimizi çeşitli bakım ve tasarımlar ile daha iyi bir görüntüye kavuşturmak yer alıyor. Oyunda belirtilen görevler ile karakterimizi baştan yaratmak ve onu daha modern bir görüntüye kavuşturmak oyunun temel amacını oluşturuyor. Özellikle kadınlar ve çocuklar tarafından büyük bir ilgiyle takip edilen bu oyunun tercih edilmesi için herhangi bir yaş sınırı bulunmuyor. Üç yaşından büyük tüm kullanıcıların rahatlıkla oynayabildiği Project Makeover uzun bir süredir en çok oynanan oyunlar arasında yer alıyor. - Brain Out Can You Pass It: Bir bulmaca oyunu olarak da nitelendirebileceğimiz Brain Out, diğer bulmaca/bilmece oyunlarından farklı olarak görseller aracılığı ile oyunculara çeşitli sorular yöneltmektedir. Kimi zaman eğlenceli bazen de zorlayıcı cevapları ile düşünmeye sevk eden bu oyun her yaştan oyuncunun eğlenceli vakit geçirmesi için tasarlanmıştır. Özellikle çocuklarda sorgulama, çözümüretme, seçenekleri değerlendirme becerilerini geliştirmesi oyunun sıklıkla tercih edilmesine sebep olmuştur. Küçük ya da büyük her yaştaki kullanıcı için eğlenceli ve sınırları zorlayıcı bir oyun olarak kabul edilen Brain Out, aynı zamanda el-göz ve zihin koordinasyonunu sağlaması açısından da oldukça önemlidir. - Garena Free Fire: Call of Duty Mobile ve PUBG Mobile gibi Battle Royale oyunları arasında yer alan ve son dönemin en çok oynanan oyunları arasında üst sıralardaki yerini koruyan Garena Free Fire farklı karakterleri ile ön plana çıkmaktadır. Yine bir hayatta kalma ve mücadele olarak bahsedebileceğimiz bu oyun güçlü rakipleri olmasına rağmen popülerliğini hale korumakta ve en çok indirilen mobil oyunlar arasında yer almaktadır. Özellikle gençlerin sıklıkla tercih ettiği bu oyun mod seçeneğinin fazla olması ve yüksek oyuncu katılımı ile dikkat çekmektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/son-misir-krali-mohammed-salah-hamid-ghaly/", "text": "1 Şubat 2012 yılında Al Masry ve Al Ahly takımları arasına oynanan maçtan sonra seyirciler sahaya inmiş ve 74 kişi yaşamını yitirmişti . Bunun sonunda Mısır Premier Ligi iptal edildi. Daha sonra Mısır Futbolunu ayağa kaldırmak adına İsviçre ekibi Basel, Mısır u23 takımı ile bir dostluk maçı yaptı. 2. yarıda oyuna giren Mohammed Salah bu maçta iki gol attı ve dikkatleri üzerine çekti. Dostluk için Mısır'a giden Basel piramitlerin dibinde adeta bir elmas bulmuştu. Ülkesinden çıkan her genç gibi o da zorluklar yaşadı. Henüz İngilizce bile bilmiyordu ve takıma yavaş yavaş uyum sağlıyordu fakat Salah o sezon Shaqiri ve Xhaka'yı kaybeden Basel taraftarını heyecanlandırmaya yetiyordu. Hızı ve tekniği ile dikkat çeken Mohammed Salah kısa zamanda devlerin dikkatini çekmeye de başlamıştı. Chelsea 16.5 milyon euro gibi bir ücrete Salah'ı alsa da kadro derinliği ve bir türlü isteneni verememesinden dolayı ertesi senelerde kiralık olarak başka takımlara gönderilecekti. Bu süreçte adı sık sık Liverpool ile anılsa da daha sonraki durağı İtalya olacaktı. Roma bir yıl kiralık sürecinin ardından Salah'ı kadrosuna kattı. Burada iyi bir sezon geçiren Salah, Klopp'un isteğiyle kariyer zirvesi yapacağı Liverpool'a transfer olmuştu. 2017-2018 sezonuna fırtına gibi giren Mohammed Salah, Klopp'un makine gibi işleyen sisteminin ileri üçlüsünden biriydi. Şampiyonlar Liginde 14 takımdan daha fazla gol atan 3'lüden birisi.. Salah'ı Salah yapan şey, çok hızlı ve teknik oluşu değildi, onlarca yıl sonra ülkesini Dünya Kupasına götürmesi ya da Premier Lig'de en çok gol atan futbolculardan birisi oluşu, en prestijli ödüllere aday oluşu da değildi. Muhammed Salah'ı Muhammed Salah yapan, Anfield Road'da adına şarkılar yazılmasını sağlayan, aday olmadığı halde ülkesindeki cumhurbaşkanlığı seçiminde 1 milyondan fazla oy almasını sağlayan, on binlerce Liverpool taraftarını Müslüman yapan şey aslında Muhammed Salah'ın karakteri ve hikayesidir. Mütevazılığı ve gollerden sonra abartı sevinçlerden kaçınmasıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/son-satirlarim-degistim-evet-nazim-a/", "text": "Değiştim evet; fikirlerim değişti, devleşti... Edebiyat öğretmeni olmaktı hayalim, kiralık katil oluverdim ne olmuş yani? Ne bekliyordun ki şiirler yazmamı falan mı? Yazabilirdim aslında hatta şartlar buna el verseydi yazdığım eserler toplumcu çerçevede olurlardı. Toplumcu çerçevede olurlardı çünkü 'ben de toplumun bir parçasıyım' zannediyordum. Sonradan anladım ki değilmişim... Anladığım an bıraktım insanlara şiir yazmayı çünkü anladım ki insanlara şiir yazılmaz. Onlar kendilerine çek yazılsın isterler, maaş dekontları isterler, tapu isterler... Haklılar, kızmıyorum. Sadece onlardan, sıradan değildim. Bunu anlamam için de kafama silah dayamam ve kendimi tavana asmam gerekti fakat karşında kanlı canlı duruyor olmamdan anlamalısın ki onu da beceremedim. Tabancam bozuk, ipim dandik çıktı. Okulum biteli iki sene olmuştu. Devlet atamamı yapmadı; üç kuruşa talim ederek çalıştığım yerden beş kuruş daha istedim, kapının önünde buldum kendimi. Babama karşı da mahcuptum; sen evladını 4 sene boyunca okut, meslek sahibi olsun diye bekle ama o bir baltaya sap olamasın. Sonra sen, sen hiç yanımda olmadın ya... Oysa ne zaman konuşsak hep çok özlediğinden bahis açıyordun. Fakat ne hikmetse dertleşme imkanı bulamıyorduk bir türlü... Anlatsaydım sana farklı olurdu belki ama dinlemedin. Samimiyetsizdin çünkü... Özledim derken de samimi değildin. Gerçekten özleyecek olan buna fırsat vermezdi. Hep bitmek bilmeyen işlerden yakınıyordun. Bense ne zaman çağırsan koşuyordum, benim hiç mi işim yoktu sanki? Gerçi yine çağırsan yine gelirim çünkü bu bizim doğamızda var. Biliyor musun İslamiyet öncesindeki Türk devletlerinde anne-babalar evlatlarına isim verirken kız-erkek ismi ayrımı yapmazlarmış. Fakat bir isim dışında: Özlem Özlem adında bir erkek olmamış hiç o dönem. Ben de senin adını özlem diye geçiriyordum yazılarımda. Abdürrahim Karakoç üstadımdan öğrendim bu hüneri. Ekmek, tuz, yoğurt almaya paramın olmadığı bir gün, tabanca almaya para bulabilmiştim. Nasıl edebiyatçıydın sen? Ama doğru ya nasıl da unutmuşum; sen bir burjuvasın! Senin deyiminle benim gibi duygularla değil de mantıkla hareket ediyorsun. Edebiyat okumuş fakat edebiyattan zerre anlamayan bir burjuvasın artık! Bense bir burjuvaya kitap hediye edip O'ndan beni sevmesini bekliyorum. İnsanlar alışverişe gidiyor, aldıkları karşısında onlara bir el uzanıyor. İnsanlar camiye Tanrının huzuruna gidiyor karşılığında ellerini göğe kaldırıyor. Bense ormana gittim ve bir elma kopardım ağaçtan karşılık bekleyen hiçbir el uzanmadı bana. O an anladım ki doğa bize hepsini ücretsiz vermişti. Dünya bizimdi de kim ne hakla sahip çıkmıştı ona? Bizim olanı geri almak için veriyorum bu kavgayı başarılı olup olamayacağım zerre umurumda değil. Koca dünya ne olacaksa olsun felsefi üzerine kurulmadı mı zaten. Demem o ki biliyorum neden geldiğini ve seni kimin gönderdiğini, nefesini yorma hiç boşuna kırılacak o kadar kafa varken kalpler kırılmasın yok yere. Sözlerimin ardından döndüm arkamı. 'Git' diyemezdim çünkü. En yakınıma, en derinden sevdiğime karşı duyduğum bu kırgınlık kal dememe de engel oluyordu. Yıllarca farklı yerlerde, farklı bedenlerin yanındaydık. Fakat ben onun her anından haberdardım. Kimse söylemiyordu; görmüyor, duymuyordum. Ama en önemlisi de bu ya, hissediyordum. Farkında değildi belki ama ağladığında hep benim omzumda ağlıyordu. Hatta o kadar ki ben de ona eşlik ediyor göz yaşlarımla ıslatıyordum dalgalı ipek saçlarını. Arkamı döner dönmez bir ses duydum. İki sert demirin birbirine sürtünme sesiydi bu. Bıçağını bilemeye başlamıştı hanımefendi. Demirin iç gıcıklayıcı sesi eşliğinde sımsıkı kapattım gözlerimi. Bileme işi uzun sürmüştü. Acaba vaz mı geçecek diye geçirdiğim sırada ince, soğuk demiri hissettim sırtımda. Sıcak kanımla ısıtırken soğuk demiri, ona son bir mısra okumak istedim ama ne garip bir hismiş bu ölmek; midem bulanıyor, parmaklarımda bi' karıncalanma, zihnim karışıyordu. Bilincimi kaybetmeden önce son gördüğümse kendi kanım ve yazdığım bu satırlardı. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 21. olmuştur. Neden bilmiyorum ama konu bütünlüğü yok gibi geldi bana... Yine de eline sağlık. Beyefendinin yorumuna kısmen katılmakla birlikte yazıda konu bütünlüğünün pek sağlanamaması, yazarın muhataba pek çok şey söylemeyi isteyip söyleyememesinden mütevellit zannediyorum.Ortada aşikar bir acı varken,beyin kalbe pek itaatkar davranmayabiliyor.Cümleler de sere serpe oluyor,uçuşan her bir düşünce yazıda kendine yer edinebiliyor.Ukde olarak kalan her bir durum yazıyı sitemkar bir dile bürümüş.Edebi açıdan değerlendirilecek olursa üzerinde oynamalar yapıldığı takdirde gayet başarılı olabilir.Dil ve anlatım kuralları yönünden gözden geçirilmesi gerekiyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sonbahar-kasim-ve-nesflis-guzellemesi/", "text": "Bu sabah erken uyandım, İstanbul'umdan kıymetli misafirlerim var, evdeki her odada yol yorgunluğunu atmak üzere uyuyan birileri var, bütün kızlar toplandık ve ben de biz anaların -ben gerçi anacık sayılırım, daha staj günlerinde sayıyorum kendimi, henüz mazbatamı almış değilim çünkü 🙂 evin en çok vakit geçirdiğimiz ve en sevdiğim yeri olan mutfaktayım. Eşimle binlerce kere ortak karar almaya çalışıp seçtiğimiz ve fakat aslında onun seçimi olan masayı aldıktan yıllar sonra geçen yıl, o masayı çalışma masalığına terfi ve tayin edip kendime daha sıcak bir mutfak masası almıştım işte bu günleri düşünerek 🙂 Bunları yazmaya koyulmadan önce kendime bir kahve demledim. Belki siz de şimdi bu yazıyı okumaya ara verip bir kahve ısmarlayabilirsiniz kendinize, ne dersiniz a dostlar?! Mutfak masası deyince aklıma geçen ay okuduğum bir kitap geldi şöyle diyordu bir yerde Annelik, gece yarısı herkes uyurken mutfakta bir sandalyeye oturup tüm olan biteni düşünmek içindir. Bu masada öyle bir yer benim için.. Evet hazırsanız, sabahın erken saatinde okuyorsanız ve yeterince uykunuz açılıp ısındıysanız esas mevzulara geçiyorum. Dağlardan bir dağ gibi kabaran yüreğimde. 1975'te Ankara'da yazmış şair ben de size okudum sayınız 2020'de.. Gelgelim neşfliş mevzusuna. Herkesçe malum tartışmaların odağındaki bu sosyal medya şeysini önceden de bilmekle beraber pandemi döneminde daha çok kullanmaya başladık sanki. Ben abone değilim ama sağ olsun şifresini paylaşan kardeşim sayesinde, bizim evin minik faresinin de imkan verdiği ölçüde ara ara kafa dağıtıyorum. Geçen ay izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Ben pek sevdim belki siz de izler seversiniz. İsmi Edebiyat ve Patates Turtası Derneği. Neşfliş şöyle bilgi vermiş film hakkında: Londralı bir yazar, Guernsey halkının 2. Dünya Savaşı'nda Alman işgali sırasında kurduğu kitap kulübü hakkında bilgi toplarken kentin renkli sakinleriyle bir bağ kurar. Şimdi birkaç şey daha söylemek istiyorum ama spoiler oluyormuş ve spoiler denen şeyi genelde sevmiyorsunuz o yüzden kendimi tutup sizi çok cici bir filmin kollarına bırakıyorum, buraya kadar okuma sabrı gösteren sevgili dostlar. Benim filmdeki en dikkatimi çeken ve beni düşünceden düşünceye salan birkaç tanecik cümlesini de paylaşmadan edemiyciim: Savaş bizim için devam ediyor. Özellikle Amelia için. Elizabeth eve dönene kadar bitmesini beklemiyorum. Kit annesiyle oluncaya kadar... İyi seyirler olsun.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sonen-kivilcimlar/", "text": "Bence bir ülke kendini her alanda geliştirmek ve refah seviyesini artırmak istiyor ise yapması gereken en temel politikası eğitime destek vermektir. Özellikle geride kalmışsanız bu konuda daha hassas olmalı ve çaba harcamalısınız çünkü sizin önünüzde olanlar oldukları yerde kalmayıp gittikçe artan bir ivme ile kendilerini geliştirmektedir. Böyle önemli bir konuyu 94 yıl önce fark eden Atatürk ve onun çalışmaları sonucunda yurtdışında eğitim alıp Türkiye'ye geri dönen öğrencilerden birisi olan Ordinaryüs Prof. Dr. Sadi Irmak'ın anısını sizlere anlatmak istiyorum. Yukarıdaki anıyı her okuduğumda bende tarif etmesi güç duygular uyandırır. O kadar zorluk içinde bile hedeflerimizden birisi de eğitim ve kaliteli insan yetiştirmek. Aradan 94 yıl geçti ve biz bu geçen süre içinde başlangıçtaki gelişme hızımızı bir türlü tekrar yakalayamadık. Peki neden mi? Zamana yayılmış bir politikamız yok. Sürekli günü kurtarmalık, geçici, göz boyayan değişiklikler yapıyoruz. Bunun sonucunda bir sistemden ötekine savrulan bir nesil yetiştirmiş oluyoruz. Sürekli bir yarışın içinde, toplumun onlardan beklediği gibi olmaya çalışan ve bunun stresi altında ezilen bir nesil. O daha 13 yaşında bir kızdı. Daha yaşayacak günleri biriktirecek anıları vardı. Ama girdiği TEOG sınavında istediği sonucu alamayınca bunalıma girip, kendisini kalorifer borusuna bornoz kemeriyle asarak yaşamına son verdi. Bu kötü durumdan tek çıkış yolumuz cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi Atatürk'ün görüşlerinden geçmektedir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sorulabilecek-en-eglenceli-5-zeka-sorusu/", "text": "-Her bebek dahi doğar; bunların 999/1000'i yetişkinler tarafından söndürülüverilir. Hızlıca konuya gireyim. Dünyada nasıl ki farklı ekosistemlerde yaşayabilen canlı var. Aynen öyle her gün doğan ve her biri birbirinden farklı olan milyonlarca da bebek var. Nasıl ki her hayvanın kendine has varoluşsal yaşama becerileri varsa- bukalemunun kamufle olabilmesi, elektrikli yılan balığının düşmanını çarpması, tavşanların hızlı bacakları- gibi her bebek de birbirinden farklı zeka yapıları ile dünyaya gelir. Sorularımızdaki esas maksat eğlence, gününüze farklılık katma ve sizleri Şeyma Subaşı eserlerinden uzak tutma amacı gütmektedir. 1 İlk sorumuz biraz zor gelebilir ama yanıtı bir o kadar komik gelecek. Verilen tüm sayıları ve işlemleri bir defa kullanarak bir eşitlik sağlayın. 2 Guguklu saatler gece gündüz ayrımı yapmadığı için sadece 1 saat uyursunuz. 3 Zarın karşılıklı iki yüzünün toplamı 7'dir. Bu durumda cevap 3 olacaktır. 4 Hepsinde. Tüm aylarda 28 gün vardır. 1- Kimsenin o kadar büyük elleri yoktur. Ama meyveler daha olgunlaşmamış küçük durumda olabilirler. 2-Gece saat sekiz diye bir kavram yoktur. Ya akşam sekizdir ya sabah sekiz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sorulabilecek-en-ilginc-5-zeka-sorusu/", "text": "Koronavirüsün pandemik bir sorun haline gelmesiyle, tüm Dünya'yı tehdit eden bir süreçten geçmekteyiz. Hatta bu pandemi nedeniyle, yakın zamanda binlerce vatandaşımızı yitirdik. Bu insafsız virüs, etrafımızı sardığından beri evimizden çıkamaz olduk. Bu süreçte sadece evde kalmadık. Bizi hayata bağlayan birçok şeyden de mahrum kaldık. Evimizde otururken, 'Ah şu televizyonu açayım da şöyle bir güzel Beşiktaş maçı izleyeyim' diyemez olduk. İlginç sorular çözüp rahatlayamaz olduk. Ben de çok uzatmadan birkaç şeyden daha bahsedip hemen sorularımıza geçeceğim. Zeka oluşumunda; genetik, gebelik süreci nasıl önemliyse, doğduktan sonraki aktiviteler de oldukça önemlidir. Buna örnek olarak: Çocuğun dinlediği müziklerden tutun da aldığı eğitime kadar birçok şeyi verebiliriz. 1-İlk sorumuz görsel aldatmacaya dayalı olsun istedim. Eminim bu soru bazılarınızın yanılmasına sebep olacaktır. 2- Bu sorumuz kimine kolay kimine zor sorumuzdur. Buyurun sorumuz. 3- Elbette terazi soruları vazgeçilmezdir. Biz de sizler için bir tane hazırladık buyurunuz. Aşağıdaki şekildeki sekiz boş kutuya ilk sekiz tek asal sayıyı öyle yerleştirin ki her kenardaki sayıların toplamları birbirine eşit olsun. Çok sağ olun, niyetimiz böylesi konuları zevk alarak okutabilmek. Çok sağ olasın Ekrem. Soruları yaklaşık 140 soruluk bir havuzdan, okurlar hemen ilk sorunun zorluğundan yazıyı bırakmasın diye böyle bir yöntem izledim. İşe yaramış ki ne mutlu bize. Bir de nehirin yanında duran tavşan ip kullanabiliyor, karşıda ağaçta duran elmayı nasıl alır? diye bir soru vardı. Bu tip sorular adamı trackte bırakıyor ya. kolay gelsin yazılarınızda."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sosyal-bilimlerde-odev-yazmak-uzerine-nadide-tavsiyeler/", "text": "Sosyal Bilimlerde Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora seviyelerinde ödev yazma olayı nasıldır, beklentiler nelerdir, ne yapmalı ne yapmamalı, işte bu bilgiselde. Kemerlerinizi bağlayın. Bu yazıyı pdf formatında okumak istiyorsanız tıklayınız. Aynı tezde olduğu gibi, ödevinizde de ilk bulmanız gereken şey konu ve sorudur. Bazı derslerde verili bir soru listesi olur ama bazılarında konuyu ve soruyu sizin belirlemeniz beklenir. Derste ilginizi çeken bir konu üzerinden analitik bir soru türetin. Çok basit ve genel bir soru olabilir, ya da dar kapsamlı spesifik bir vakayla ilgili de olabilir. Örneğin, 1 Mart 2003 tezkeresi neden TBMM'de reddedilmiştir gibi bir özel soru ya da dijital diplomasi dış politikayı ne ölçüde etkilemektedir gibi genel bir soru sorabilirsiniz . Sorunuzu bulduktan sonra kendinize bir akademik kaynak listesi hazırlayın. Bu kaynaklar doğrudan sorunuzla/konunuzla alakalı olmalı. Amacımız, aynı tezdeki literatür taraması mantığında olduğu gibi, sorunuza literatürde ne gibi yanıtlar verilmiş onu araştırmak. Bu tekniği akademik makale yazanlar da yapabilir. Ben hep böyle yapıyorum, genel uygulama da böyle. Giriş bölümünün sonunda ilk başta sorduğunuz sorunuza ödeviniz ne yanıt veriyor onu kısaca yazabilirsiniz: Literatür tartışmaları ve ampirik veriler ışığında, ilgili soruya yönelik şu yanıtın diğerlerine kıyasla daha açıklayıcı olduğu görülmektedir, gibi. Giriş bölümü bence bu kadar yeterli gelir. Tezde söylediğim gibi ödevde de tavsiyem, giriş bölümünü en son yazın çünkü bitmiş eseri tanıtmak ve bitmiş çalışma üzerinden konunuzun önemini açıklamak daha derli toplu bir giriş bölümü yazmanıza destek olacaktır. Gelişme bölümü/bölümleri, hangi sınıfta olduğuna göre değişen ağırlıkta olur. Örneğin lisans ve yüksek lisans ödevleri için gelişme bölümü literatürün tartışılması yeterli olabilirken, doktora için ayrıca ampirik ve hatta yöntemsel tartışma/uygulama bile gerekebilir. Lisans ve YL için gelişme bölümünde esas yapılması gereken şey, sorunuza yönelik literatürdeki tartışmaları karşılaştırmalı olarak incelemektir. Sorduğunuz soruya literatürde kaç farklı yanıt var ve hangi yanıt daha çok/sık vurgulanmış bunun bir fotoğrafını çekmeniz iyi olur. Kısacası, gelişme bölümünde sizin şöyle bir çıkarım yapmış olmanız gerekiyor: Araştırma soruma yönelik akademik literatürde X sayıda yanıt var. Bu fotoyu çektikten sonra hangi eser ne yanıtı nasıl vermiş bunu detaylandırmalısınız. Burada bir de neyin akademik kaynak olduğunu belirlemek de önemli. Akademik dergi makaleleri, akademik kitaplar ve kitap bölümleri, üniversitelerin çalışma kağıtları akademik kaynaktır. Ben mastır ve Doktora tezlerini kabul etmiyorum henüz yayınlanmadıkları için. Gazete haberleri, köşe yazıları vs bunlar ampirik veridir akademik kaynak olarak kabul edilmez. Ayrıca Academia ve Resarchgate'ten bulduğunuz yazıların da akademik olup olmadığı meçhul bence. Google Scholar, JSTOR, üniversite kütüphanelerinin arama motorları işinizi görür. Gelişme bölümünde ne yapmamalısınız? Dünya bir toz bulutuydudan başlayıp konunun tarihçesini anlatmayın sakın. Buradaki püf nokta şu: Eğer Vikipedya'dan ulaşabiliyorsanız, o bilgileri ödevinizde kullanmaya gerek yok. YL/doktoralar gelişme bölümünde eleştirel olabilir. Size göre literatürde belirtilen yanıtlar gerçekten tatmin edici mi? Yeter seviyede açıklama/örneklendirme/kanıtlama yapılıyor mu? Buna rağmen hala literatürde bir açık var mı? Sizin daha iyi bir yanıtınız var mı? Varsa bunun tartışmasını detaylı olarak sonuç bölümünde yapabilirsiniz. YL ve Doktoralar gelişme bölümünde literatüre ek olarak teorinin vakaya uyarlamasını da yapabilir. Örneğin, Neoklasik realizmin üç imgesinden konunuzu açıklayabilirsiniz ampirik verilerle. Doktora için gelişme bölümünde bir de uygulama kısmı olmalı. Yani sadece literatür taramak yetmez. Bu literatürdeki argümanları test edebileceğiniz, bir vakaya uygulayabileceğiniz tartışma olmalı. Geçen yıl FPA doktora dersimde bir öğrencim Türkiye'nin dijital diplomasisinin ne derece etkili olduğu üzerine bir ödev yazdı. Gelişme bölümünde literatürün yanında bir de ampirik uygulama yaptı. Dışişleri Bakanlığımızın belirli yıllar arasındaki Türkçe ve İngilizce twitlerini karşılaştırmalı inceledi ve literatürde verilen kategorilere göre tasnifleyip buradan bir etkinlik incelemesi yaptı. YL ve Lisansta böyle bir şey aramam ama doktoradaki arkadaşlara acımam bu konuda. Herkes böyle yapmıyor olabilir saygım sonsuz. Sonuç kısmı, artık ödevinizin sorusuna yanıt verdiğiniz bölümdür. Bu çalışma şu soruya yanıt aradı ve literatürde şu yanıtların olduğunu tespit etti gibi bir başlangıç yapıp, sonra sizin analizinize göre literatürdeki hangi yanıt/yanıtların diğerlerine göre daha açıklayıcı olduğunu örnek/kanıt göstererek tartışmalısınız. Yani halihazırdaki bir yanıt sizce en doğru yanıtsa, neden ve nasılını sonuç kısmında tartışmalısınız. Ya da literatürdeki tüm yanıtların belli oranda açıklama gücü vardır ve bir bütünlük oluşturuyordur, onu da belirtin. Son olarak, ödevlerinizde doğrudan alıntı yapmaktan kaçının. Sadece istisnai durumlarda, yani bir eserdeki ifadeyi başka cümleyle açıklamak mümkün değilse o zaman o cümleyi alıntılayabilirsiniz. Onun dışında kendi cümlelerinizle eserlerin argümanlarını tartışın. En son olarak da ödev yazma ve referanslama ile ilgili ders slidelarımı buraya bırakayım, tıklayarak ulaşabilirsiniz. Özellikle referanslamaya yeni başlayanlar için iyi olabilir. Şimdilik ödev tüyoları bu kadar. Umarım somut bir fikir vermiştir. Herkese final ödevlerinde başarılar dilerim. Bu yazı Sayın Seçkin Barış Gülmez hocamızın Twitter sayfasında öğrencilerine paylaştığı çok değerli bilgiler kopyalanıp bir araya getirilerek hazırlanmış ve hocamızın izni ile bu sitede yayımlanmıştır. Okunuşun kolay olması için sosyal medyadaki üslup aynen kopyalanmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sosyal-medya-linc-kulturu-ve-onyargilarimiz/", "text": "1: İlk Taşı Açık Fikirliler Atsın! Hepimiz içine doğduğumuz fikirleri özümseyerek temelini attığımız; sonrasında yolculuğumuz boyunca karşılaştığımız bireylerle, bulunduğumuz ortamlarla ve kültürel altyapımızla şekillendirdiğimiz düşünce paradigmamızla yaşamı yorumlamaya çalışırız. Nasıl ki değişmeyen tek şey değişimin kendisi ise paradigmalarımızda da zamanla birtakım değişiklikler ortaya çıkabilir. Fakat yine de inançlarımızın yanlış olma ihtimali bizi her zaman korkutur. Biyolojik yapımız gereği bilmediğimiz her şeyden korkma eğilimindeyiz. Mümkün olduğu kadar rutinimizi bozmamaya ve alışkanlıklarımızı kırmamaya çalışıyoruz. Yaş ilerledikçe paradigmamıza çözülmesi daha güç bir bağla bağlanıyoruz. Evrimsel psikologlara göre bu paradigmayı oluştururken elbette yalnızca ailemizin fikirleri, aldığımız eğitim, arkadaşlarımız, günümüzde ise yalnızca sosyal medya etkili olmuyor. Aynı zamanda genetik altyapımız da önemli bir rol oynuyor. Fakat bireysel farklılıklarımıza rağmen çoğu konuda, atalarımızdan miras kalan kalabalığa uyma eğilimi kuralını koruyoruz. Bu duruma Bandwagon Effect ya da Sürü Psikolojisi deniyor. Elbette tarih boyunca bunu yapmamızın çok mantıklı bir açıklaması vardı. Sürü içerisinde aykırılık dışlanmaya, yalnız kalmaya ve yem olmaya sebep oluyordu. Bu yüzden bizimle aynı fikirleri paylaşan bir sürünün parçası olmak yahut kalabalığın koştuğu yöne doğru koşmak kolayımıza geliyor. Yerleşik hayatın başlamasıyla daha izole topluluklar oluşturduk. Bu topluluklar içerisinde bizi düşmandan koruyan ve hayatta kalmamızı sağlayan kurallar ve bunları daha inandırıcı hale getirebilmek için aktarıla gelen mitlerle beraber kültür denilen kavram oluşturuldu. Bu şekilde tecrübeyle kazanılan pek çok bilgi ve pratik uygulama nesilden nesile korunarak aktarılmaya başlandı. Ancak aktarılanlar yalnızca doğru ve işe yarar bilgilerden oluşmayabiliyordu. Bunun sonucunda yüzyıllar süresince giderek zenginleşen ve zenginleştikçe teyit edilemeyecek bilgilerle donanan bir kültür kümesi devrediliyordu. Özellikle son yıllarda teknolojinin hayatımıza yoğun biçimde sirayet etmesiyle beraber hızlı bir kültür şoku yaşadık. Bilmediğimiz, görmediğimiz kültürlere ve yaşamlara kolayca erişiyor ve farklı insanlarla tanışabilme imkanını oturduğumuz yerden yakalayabiliyorduk. Fakat artık yeni bir sorunumuz var. Kulaktan dolma, teyit edilmemiş bilgilerin yayılma hızı da inanılmaz düzeyde arttı. Böylece zaten kritik düşünce ve eleştirel bakış açısına çok da sıcak bakmayan türümüz kendi inançlarıyla desteklediği yanlış bilgileri algılama ve yayma konusunda da büyük bir mesafe kat etti. Peki kendi inançlarıyla ya da toplumun kendisine sunduğu bakış açısıyla uyuşmayan düşünce/bilgi/bireylere karşı nasıl bir tutum sergiliyoruz? Elbette yazının başında da bahsettiğim gibi dışlayıcı. Çoğu hoca ders bittikten sonra kafanıza takılanı sorabilirsiniz der. Zira insan, kafasına takılanı doğru kabul edememe eğilimindedir. Eğer bir konunun mantığını anlamadıysan onu ya hiç anlayamazsın ya da ezberleyip geçersin. İşte bugün de topluma dayatılan popülizmle pompalanmış konular anlaşılamasın diye sorulması yasak olan bazı sorular yaratılıyor. Popülist söylemler derken yalnızca politik içeriklerden bahsetmiyorum. Sonu -izm ile biten ve aidiyet duygusu yaşattırırken bir yandan birçok kuralı sorgulayamadan benimsemenize sebep olan akımlar bunun en güzel örnekleri. Bize dayatılan söylemlerle, hakkında soru sormaya bile çekindiğimiz adeta modern bir engizisyon mahkemesi yaratılıyor: Twitter. Burada hashtaglar açılıyor ve bir topluluğun fikirlerine aykırı beyanlarda bulunanın ipi çekiliyor. Bunu yapan ise halkın ta kendisi. Kendi içimizde bazı şeyleri konuşmaya çekiniyoruz çünkü bunları sormak bile linç edilmek için yeterli oluyor. Böylece sosyal sürü kendi mahkemesini kurup, linç adı altında taşlayarak infaz ediyor farklı düşünenleri ve ortalık başkalarıyla aynı şeyleri paylaşan, farklı fikirleri savunmaya korkan münafıklarla doluyor. Bilim bile tek ve mutlak doğru değildir. Evet aksiyomlar vardır ama onların bile matematiksel olarak kanıtlanmaya ihtiyacı vardır. Evvela şunu unutmamak gerekir; bilimde kanun diye bir şey yoktur. Bilimde tanımlar vardır. Siz yalnızca bu tanımlar içerisinde matematiksel olarak ifadelerde bulunmaya çalışırsınız. Zaten bu yüzden bilim yapıldıkça ülkeler gelişir, bilim yaptıkça insan gelişir. Ama şunu unutmamak gerekir. Tezat fikri duymaktan, dinlemekten ancak kendini değiştirmeye korkan veya bu fikirlerle başkalarını sarhoş ederek gerçeklerden kaçmalarını isteyenler rahatsız olacaktır. Bilge insan sorgulayabilen insandır. Herhangi bir fikri direkt olarak yanlışlamak ya da doğru kabul etmek başlı başına bir hatadır. Yanlış kabul etmek bir hatadır çünkü biz kompleks düşünebiliyoruz, karşıdaki kişi de hiçbir zaman bir fikri tek süzgeçten geçirerek sunmuyor. Belki de o kişinin geçirdiği süzgeçler bizim süzgecimizden daha farklıdır. Doğru kabul etmek de hatadır çünkü bu süzgeçleri de tasarlayanlar yine bizim fikir atalarımız oluyor. Yani aslında beynimiz referans olarak fikirlerini doğru kabul ettiğimiz insanları kullanıyor. Öyleyse gerçeği arayan insanın duyduğu haberler karşısında tabiri caizse Amerika'yı yeniden keşfetmesi gerekmez mi? Bu durumu 'omurgasızlık' olarak düşünmeyelim. Bu fikri savunan kişinin önceki söylemlerini yahut niyetini biliyor olabilirsiniz. Fakat her fikir üzerine düşünmeye değerdir. Bu noktada eleştirilen şey, üzerine düşündükten sonra değil körü körüne reddetmek yahut körü körüne kabul etmektir. Aslında çoğu zaman yaptığımız şey sadece sosyal medyada veya kendi analiz edebildiklerimize dayanarak genelleme sonuçlar çıkartmak. İnsanlar ne görmek istiyorsa ne duymayı bekliyorsa yalnızca o açıdan bakıyor ve o açıyı referans alarak kişileri damgalıyor. Bu damgalama sayesinde artık hiç kimseye pişman olma, özür dileme ve tövbe etme hakkı tanınmıyor. Paylaştığı fikirler doğru bile olsa o kişinin bunu söylemiş olması bu fikirleri de gözden düşürüyor, itibarsızlaştırıyor. Bu da yine sorgulamanın ve düşünmenin önündeki en büyük engellerden biri aslında. Bana kalırsa buna önyargı diyebiliriz. Çünkü önden hükmü verip yargılamak ve detayları analiz edecek sayıda veriye sahip olunmamasına rağmen sahip olmak da istememek aslında bu düşmanca tavrın altında art niyet yattığını gösteriyor. Peki önyargı her zaman kötü müdür? Aslında iyi önyargılar da vardır ve evrimsel olarak gelişen bu mekanizma atalarımız açısından hayat kurtarıcıdır. Zira aslında hepimiz her şeye karşı önyargılıyız. Fakat üst benliği geliştirmek için önyargıdan ziyade öngörüyü kullanmak daha faydalı olabilir. Örneğin; şahıs şöyle yapabilir demek, daha önceki davranışlara bakarak tahmin yürütme ifadesidir ama asla kesinliği yoktur; bu adam şöyle yapmıştır ise kesin hüküm içerir, bunu yapmıştır demek için gerçekten yaptığına dair yazılı yahut görsel bir kanıt/delil bulunması gerekir. Dolayısıyla eğer gerçekten yaptığına %100 emin değilsem ama yapabilme potansiyeli varsa, o zaman önceki davranışlarından çıkarım yaparak evet bu adam bu davranışı yapmış olabilir ama emin değilim demeliyim. Aslında hepimiz önyargılıyız ama %100 ve %99 arasında %1'lik hata payı vardır. Bunu gözden kaçırmamak gerektiğine inanıyorum çünkü herkes bu hata payının değerlendirilmesini hak eder. Esasında her insan yahut her durum için doğru yapılan şeyler takdir edilebilmeli, yanlış yapılan şeyler de eleştirilebilmeli; çünkü bir önyargı yaratılınca bu önyargı beraberinde bir nefret doğuruyor ve bu nefret yüzünden farkında olmadan eleştirdiklerimize dönüşebiliyoruz. Fikirlere veya kişilere olan kutsal bağlılıklar, karşıt görüşlere olan yoğun önyargıyla birleşince holiganlar toplanıp kendi adaletlerini yerine getiriyorlar. Tıpkı orta çağda kilisenin yaptığı gibi. Sosyal medya engizisyon mahkemeleri de maalesef bunu yapıyorlar. Platon, En çok terzimi seviyorum çünkü her seferinde ölçümü yeniden alıyor, oysa diğerleri bir kez karar verdiler mi hep aynı gözle bakarlar demiştir. Peki eleştirinin sınırı ne olmalı? Örneğin geçenlerde ofansif mizah adı altında 'birilerine komik olmak' amacıyla birtakım insani değerlerle 'dalga geçen' yahut 'hafife alan' bir mizah türü konuşuluyordu. Yine 'hakaret cezalarında sınır ne olmalı' gibi sorular soruluyor. Bence 'her fikir' üzerine konuşulmaya, tartışılmaya, eleştirilmeye veya istişare edilmeye ihtiyaç duyar. Eğer bunlar yapılmazsa fikirler fikir olmaktan çıkıp dogmalaşır, bu fikrin savunucuları da ilahlaşır. Fakat burada sınırı belirleyen şey; 'küfür, aşağılama, ayrıştırma ve küçük düşürme' şeklinde bir paylaşım yöntemi değil, ciddi biçimde öğrenmek, naçizane öğretmek ve merak etmek üzerine kurulu olmalıdır. Fikirlerin tartışıldığı meclislerde hakaretler olmaz, küfürler işitilmez, aşağılayıcı espriler, alaya veya hafife alıcı komiklikler yapılmaz. Çünkü bazı fikirler uğruna insanlar canlarını feda etmişlerdir, daha da önemlisi kimi zaman da fikirlerin tartışılabilmesi uğruna kendilerini ateşe atmak zorunda kalmışlardır. İşte bu noktada düşünceler çarpışmalı, fikirler eleştirilmeli lakin kişilere takılıp kalınmamalıdır. Roosevelt: Büyük beyinler fikirleri tartışır, orta halliler olayları, küçük beyinler ise insanları demiştir. Aynı şekilde eleştiri ölçülü ve tutarlı olmalı; sırf eleştirmek için yahut birileri gülsün de bize de malzeme çıksın, muhabbet olsun diye yapılmamalıdır. Çünkü bu gibi durumlar insanların ciddi fikirleri bile ciddiyetsizlikle karşılamasına ve gülüp geçmesine sebep olacaktır. Örneğin, çocuk tacizi hakkında 'ofansif mizaha' sığınılarak yapılan bir espri sadece konuya dar bir açıdan bakan sığ beyinleri güldürebilir. Ne küçük bir çocuğu, ne onun ailesini ne de sorumluluk sahibi, bilinçli bireyleri güldürmez. Tabi ki yeri gelir çocuk tacizi nedir, kimler tacizcidir, istismar nedir gibi kavramlar ve sınırlar tartışılabilir. Bunu da zaten sokaktan geçen Ahmet Ağa değil işin uzmanları, pedagoglar, çocuk psikiyatristleri, hukukçular lüzum buldukça yaparlar. Lakin bu gibi hassas ve şakaya gelmeyecek konuları ağza sakız yapmak tabiri caizse haddi aşmaktır. Bazı toplumsal değerler vardır ki şakayı, espriyi, hakareti kaldıramaz. Aslında bana kalırsa zaten şakadan ve espriden anladığı zorbalık olan, bir kesim gülsün diye bir başka kesimi ağlatan bir dünyada, ofansif mizah gibi kara komedi adı altında yapılan birtakım ciddiyetsizlikler de çoğu kişinin beynindeki karanlık ve acımasız alaya alma anlayışına ayna tutmaktadır. Bunun en tipik örneği ise Peygamberimizdir zira toplumunun asla kabul etmeyeceği şeyleri kendisini dinlememelerine ve hatta taşlayarak susturmak istemelerine rağmen haykırmış ve bir toplumun medenileşmesi için ardarda devrimler yapmıştır. Buna rağmen kendisinden sonra gerek siyasi gerek ekonomik sebeplerle ayrışmalar olmuş ve kendisine atılan pek çok iftira 'din' kisvesi altında sunularak insanlara dayatılmıştır. Bu noktada akl-ı selim herkesi konu üzerine yeniden düşünmeye davet ediyorum. Aslında bu filmlerde ortak olarak insanların bilmedikleri veya atalarının görüşlerine aykırı buldukları fikirlere karşı nasıl önyargıdan doğan bir nefretle saldırdıklarını hatta onu yok etmek için neler yaptıklarını görüyorsunuz. Bu bazen yüzyıllar önce yaşamış bir matematikçinin dini kullanan ruhbanlar tarafından engellenmesini, bazen iftiraya uğramış birinin kendini aklama çabasını, bazense toplumun sürü halinde linç ettikleri bireylerin ölümünün onları nasıl mutlu ettiğini izletme şeklinde oluyor. - Agora: 5. yüzyılda kadınsın ve matematikçisin. Evet var olman çok zor, sistemin boyunduruğu altına girmek zorundasın. Dogmalara karşı aklı ve bilimi mi savunacaksın? Sen bilirsin ama işin oldukça zor. - Ölümle Yaşam Arasında: Sen bir tecavüzcüsün. Yasalar gereği idam edileceksin. Üzgünüm ama kanıtlar ortada. Halkın tepkisi de malum. Fazla düşünmeye gerek yok. Ölümü hak ettin. - Onur Savaşı: Sen bir çocuk tacizcisisin. Çocuk yalan söyleyecek değil ya, artık seni halkın elinden kimse kurtaramaz. Aramızda barınamazsın. Faturan kesilecektir. Tarih boyunca farklı düşünenler gerek siyasi, gerek dini, gerekse başka sebeplerle cezalandırıldı, dışlandı ve yok edildi. Fakat ne zaman ki düşünce özgürlüğünü sağlayan toplumlar ortaya çıktı o zaman felsefe, sanat ve bilim gelişti. Eğer siz bugün hiç beyaz insan görmemiş bir siyahi kabilesine giderseniz sizi ya taşlarlar ya da ilah zannederler. Benzer şekilde hayatında hep aynı kültürün etkisinde kalmış ve farklı fikirlerle tanışmamış, farklı düşünen insanlar olduğundan bihaber pek çok kişi sosyal medya sayesinde küresel bir fikir ağının içine düşüyor. O kadar hızlı biçimde daha önce görmediği, bilmediği, alışmadığı fikirlerle karşılaşıyor ki ya kendini güncellemek ya da kafasını kuma gömmek zorunda kalıyor. Bence gelişen teknoloji öyle ya da böyle hayatımıza sirayet edecek, etmek zorunda. Yapmamız gereken şeyse eleştirel bakış açısı ve düşünce özgürlüğü perspektifini kazanmak ve kendimizi buna alıştırmak. Karşıt görüşlere ve fikirlere ne kadar önyargılı davranırsak davranalım eninde sonunda o düşüncelere maruz kalacağız. Bu, o kadar da kötü bir şey olmayabilir. Çünkü tarih boyunca bütün gelişmeler farklı düşünebilenler ve farklı düşüncelerin söylenmesine izin verebilenlerin sayesinde gerçekleşmişti. Bazen bağnazlığı bırakıp farklı ve yeni fikirlere açık olmak; hem kendi kişisel gelişimimiz hem de küresel dataya katkıda bulunmak açısından daha faydalı olacaktır. Tartışmak iyidir, yeter ki açık fikirli bir şekilde karşımızdakini anlamaya çalışalım ve onun kendini ifade etmesine müsaade edelim. Duyar kasma adı altında duyarlılıkları yok etmeye çalışmak ne kadar kötüyse, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir konuda taşını alıp kalabalığa karışmak da yani susturucu linç de o kadar kötüdür. Keşke hepimiz ciddiyetle meramımızı ifade edebilecek biçimde tartışmayı öğrenebilsek. Bu güzel yorumun için teşekkürler. Bende bu söze katılıyorum. Önüne gelenin her konu hakkında eleştiri adı altında yorum yapmaması, en azından toplum olarak bilmiyorum demeyi öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yazınızın ana fikrine toplumumuzun henüz hazır olmadığını düşünüyorum. Yapım gereği olaylara sıra dışı bakma gibi bir özelliğim var. Fakat sosyal medyada, en küçük eleştirilerde bile sert tepkiler alındığını gördüm.. Çatışma cesaretim yok. Herkese duymak istediğini söylüyorum. Yorumunuz için teşekkürler. Bende 'hakaret içermeyen yapıcı eleştirilere' verilen sert tepkileri eleştirmek istedim zaten. Umarım daha açık fikirli, eleştirel bakabilen insanlar haline gelebiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sosyal-medya-linci-uzerine/", "text": "Özellikle son dönemlerin çok tartışılan konusu sosyal medya linci artık günümüzün bir gerçekliği. İnternete bağımlı ve belki de muhtaç olan bu neslin sıkça kullandığı sosyal medya, toplumsal çarpıklıklarımızı da gözler önüne sermek konusunda bizlere yol gösteriyor olabilir mi? Tek yazı; çok fikir serisinin bu bölümünde sosyal medyada farklı fikirlere yönelik gerçekleştirilen linci konu almak istedik. Haksız mıyım sayın okur? Bir insan sosyal medyayı kullanıp fikir belirtiyor ve herhangi bir grup yahut kişi tarafından linç edilmiyorsa, o kişi düşüncelerini eğip büküyor, sözünün arkasında durmuyordur. Kiminiz bana katıldı kiminiz fikrimin yanlış olduğunu düşündü. Verdiğim örneğin yanlış yahut doğru olmasından öte, bana katılanlar, öznesi olmayan küçük lincime ne yazık ki ortak oldular. Öncelikle aslı astarı nedir ne değildir diye sorgulamadan lincime ortak olan okurlarımıza teessüf ediyor, sayın okurlarımıza hoşgörülü olup empati yapmayı salık veriyorum. Kimi zaman eğlenmek için kimi zaman özgüven problemlerimizi başka bir bireyin benliğini çiğneyerek gölgelemek için. İşin aslı bu linç kültürünü bu kadar basite indirgemek de pek doğru değil. Evet linç kültürü diyorum, bu öyle baş belası bir durum ki bu durumu sosyal medya ile sınırlandıramıyoruz bile. Diyecek o kadar çok şey var ki hangi birinden bahsetsem bilemiyorum. İnsanlık bugününü geçmişinde akıtılan kan ve yapılan savaşlara borçludur. Zira kısıtlı kaynaklar ve yaşama arzusu bütün canlıların kendi genini yaşatma çıkarını her şeyin üstünde tutmasına yol açmaktadır. İnsan yaşayabilmek için önce başka canlıları sonra da kendi çocuklarını yaşatabilmek için başkalarının çocuklarını öldürmüştür. Bir kadına rüştünü ispatlayabilmek ve sürünün alfası olabilmek uğruna hemcinsleriyle kıyasıya mücadele ederken bir yandan da evini, ailesini, çocuklarını koruyup doyurabilmek için vahşi hayvanları bertaraf ederek onların avlarını yakalayabilmek uğruna canını ortaya koyan atalarımızın kurduğu medeniyetin 21. yüzyıla ulaşmış ve ilkel güdüleri ile modern gereklilikler arasında kalmış zavallı çocuklarıyız. Alfanın topluluğu tehlikeye sokacak yaygın kuralları içinde yaşarken bizi en çok korkutan şey bilinmezlikti. İnsan bilmediğinden korkar çünkü beynimiz hayatta kalma stratejisi olarak her şeyi etiketleme ve kategorize etme eğilimindedir. Bu hayatta kalma şansımızı arttırmaktadır elbette. Fakat bilinmeyen şeyler çözümlenene dek bizim için tehdit unsuru oluşturur. Saldırıya karşı öz savunma yapabilmek, gerektiğinde karşı saldırıya geçmek en temel içgüdülerimizden biridir. İşte bizden olmayanlara, bilmediğimiz, duymadığımız ve duymak istemediğimiz fikirlere karşı kafamızı kuma sokuyor ve bunun yok olmasını istiyoruz. Tarih boyunca kitaplar yasaklandı, insanlar yakıldı, kiliseler ve pek çok benzeri otorite, diktatörler fikirlerini cebren ve hile ile kabul ettirdiler. Yaşadığımız çağda ise artık herhangi bir bilgiye ulaşmak an meselesi. Dolayısı ile toplulukların birbirinden fikir alışverişi yapması da son derece kolay. Fakat alışılageldik rutini bozan, bizi rahatsız eden fikirleri ve bunları dile getirenleri linç ederek yok olmalarını isteyenlerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Sosyal medyada farklı fikirlerin linç edilmesi ile aileniz içinde fikir alışverişi olmaması arasında pek bir fark yok. Yeni bir fikir öne sürmenin veya statükoyu bozmanın çok büyük bir ağırlığı vardır. Bu ağırlığı kaldırmayı herkes başaramayabilir. Ancak gelişmenin ve ilerlemenin de yegane yolu yeni fikirler ve düşüncelerden geçmektedir. Birçok konuda doğruları tekrarlamaktan ziyade yeni fikirler ile çözüm üretmek veya yeni bir şekilde eleştirmek çok daha etkili olmaktadır. Sosyal medya gün geçtikçe hayatımıza daha da nüfuz ediyor. Bireyselleşme sürecine geç başlamış ve bunun sancılarını çeken toplumların bireyselleşme sürecini hiç olmadığı kadar hızlandıran sosyal medyada istediğiniz düşünceyi anında milyonlarla paylaşabiliyorsunuz. Ancak toplumsal normların dışında farklı, aykırı ve belki de kabul edilemez bir fikir beyan ettiğinizde birçok kişi tarafından kötülenmeniz bir sürpriz değil. Bunlar büyük sonuçlar doğuran örnekler olabilirler. Ancak hiçbir etkisi olmayacak aykırı bir fikirden de temelde bir farklılık taşımıyorlar. Sosyal medyada 'tweet'leyeceğiniz farklı bir fikrin linç edilmesi veya size hoş gelmeyen bir fikri linç etmeniz farklı düşüncelerin susmasına yol açıyor. Bu hem değişik düşünceleri öğrenemememize hem de değişik düşünen beyinlerin körelmesine yol açıyor, yahut beyin göçüne. Bir fikir farklı diye bizi geliştirecek demek değildir tabi. Farklı bir fikri kabul etmek de her zaman bizi doğru sonuca götürmeyebilir. Ancak farklı bir fikri linç etmeniz onu kabul edip etmemek arasında bir seçim değildir. Linç, yalnızca fikri görmezden gelmek ve tahammül edememektir. Oysa bir fikir yanlış ise onun düzgünce konuşulup çürütülmesi gerekir. Özellikle sosyal medyanın sağladığı anonimliği kullanarak farklı fikirlerini söyleyen insanların başına gelenlerin bu anlamda düşünülmesi gerekiyor. Farklı fikrini belirten bir 'tweet'in altında gelen nefret söylemleri, cinsel söylemler ve hatta ölümle tehdit edilmeye kadar giden bir spektrum içerisinde yorumlar geliyor. Ancak salt iyi veya salt kötü kavramı beyninizin immatür bir anlamlandırma yöntemidir. Oysa hayat iyi veya kötülerden değil iyi ile kötü arasındaki her şeyden oluşur. Farklı fikirlere bu kadar tahammülsüz isek gelecek adına bir yenilik de beklemememiz gerekiyor. Sosyal medyada bir linç var ise bu yalnızca sosyal medyaya sınırlı değil demektir. Televizyonda farklı bir fikir, gazetede aykırı bir haber, arkadaşlarınızın arasında eleştirel bir tartışma ortamı, ailenizde fikir alışverişi olmaması sosyal medya linçi ile ilişkilidir. Doğru ve faydalı bilgileri engellemediğimizden emin olmanın tek yolu tüm fikirlerin yayınlanmasına izin vermek ve fikirlerin tartışılarak güçlü ve zayıf yönlerinin ortaya çıkacağına güvenmekten geçer. Sosyal medya... O kadar büyük bir mecra ki artık hayatımızın her alanında. Bir sürü iş kolu artık işlerini sosyal medyadan yürütüyor, reklamlar veriyor... Ulaşılamaz veya zor ulaşılır dediğimiz kişilere bir tıkla ulaşabiliyoruz. Teknolojinin en büyük nimetlerinden aslında. Kimine göre de tam bir facia. Hayatımızı ucuzlaştıran, zamanımızı çalan bir teknoloji nimeti . Hayatımızın her alanına o kadar girmiş durumda ki bir nesil sosyal medya terimleri ile konuşuyor diyebiliriz. Tabii böyle olunca da hayatımıza yeni terimlerin girmesi kaçınılmaz oluyor. 'Sosyal Medya Linci' bu terimlerin en çok konuşulanı diyebiliriz bence. Hele bu devirde. İsteyen istediğini rahatça karalayabiliyor. Daha sonra da işin içinden sıyrılıveriyor. Karalama yaptığı kişi bir de bilinmiş bir kişi ise karalamanın sonuçları baya kötü olabiliyor. Olmayan bir şeyi sırf karşısındaki insanın canını acıtmak için yazıyor. Kimi, sonucunda işini, mesleğini en önemlisi itibarını kaybediyor. Bu tür karalamalara maruz kalmış insanların sayısı oldukça fazla. Bu linçlerde empati yoksunluğu da olabiliyor. Sonuçlarını düşünmeden artık rahatça Klavye Delikanlılığı yapılabiliyor. Bu söz sosyal medya için de geçerli. O yüzden sosyal medyayı dikkatli kullanmalı, gerektiğinde empati yapabilmeliyiz. Kişisel tartışmalarımızı yazmamalı, bütünüyle özelimizi paylaşmamalıyız. Paylaştıysak da olumsuz eleştirilere göz yummalıyız. Günümüzde sosyal medya kullanmayan neredeyse yok. Bazı insanlar tanıdıklarıyla haberleşmek için, bazı insanlar hava atmak için, bazı insanlar bilgilenmek için, bazı insanlarsa yıkıcı eleştiri yapmak için kullanıyor. Bu dediğim insanlar kümeler şeklinde gruplandırılırsa elbette bu kümeler kesişecektir. Lakin buradaki sorun linç dediğimiz yıkıcı eleştiride başlıyor zaten. Başlıyor mu demeliyim yoksa ana konuyu o mu oluşturuyor demeliyim tam bilmiyorum. Bir insanın kendi fikrini belirtmesi gayet normal bir şeydir. Ama kendi fikrini desteklemeyeni hakarete boğacak şekilde, yıkıcı eleştirileri onun üstünde deneyecek şekilde yapmamalı. Artı, kendi fikrini belirten birine de karşıt düşüncelerde olduklarında saldırmamalı. Sonuçta biz insanız, türümüz varlığımız belli. Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır diye bir atasözümüz var sonuçta. Eğer savaşma bir anlaşma yöntemi olsaydı.... Evet komik oldu tabi. Çünkü savaşma zaten insanlar anlaşamadığında oluyor. Yani biz insanlar karşıt fikirdeki insanla savaşmamalı. Medya linci fikir belirten insanlara karşı kullanılmamalı. Suçu kesinleşmemiş bir insana da medya üzerinden suçlama yapılmamalı. Unutmayın, fikir belirtmek bir suç değildir. Herkes farklı fikirlere sahip olabilir. Önemli olan düzgün, hakaret içermeyen iletişim kurabilmek."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sosyal-medya-ve-oyun-bagimliligi/", "text": "İnsanlar için sosyal medya vazgeçilmez bir mecra haline gelmiş durumda. İnsanlar an be an nerede olduğunu, ne yaptığını diğer insanlara servis etme aşkı içerisindeler. Herkes ne kadar bu yazıyı okurken o insanlardan birisi olmadığını düşünse bile, bizler de sosyal mecraları çok yoğun olarak kullanıyoruz. Ancak bunu kendimize açık bir şekilde söyleyemiyoruz. Örneğin bir hafta boyunca hiçbir sosyal medya aracını kullanmamayı deneyin. Kendinize ne kadar fazla süre ayırabildiğinizi göreceksiniz. Günümüzde zamanı verimli kullanabilmek gerçekten üst düzey bir irade ve çaba gerektirmekte. Ne zaman bir işe, derse ya da başka bir şeye odaklanmak istesek bir tarafımız o sırada sosyal mecralarda neler döndüğünü deli gibi merak etmekte. Bunun yanında elimize bir telefon alma ihtiyacı duyuyoruz. İşaret parmağımızla o ekranlarda saatlerce aşağı yukarı kaydırma isteği duyuyoruz. Bazı telefon markalarında bu mecralarda ne kadar süre geçirdiğinizi direkt görebilmektesiniz ancak çoğu telefon ile bu mümkün değil. Bir gün bizzat dikkat edin ve hesaplayın. Ortalama olarak 24 saatimizin 3-4 saatini bu ve benzeri işlerde harcamaktayız. 8 saat de uyduğumuzu kabul edersek günümüzün yarısında bir şeyler yapabilmekteyiz. Bu durum bir de bilgisayar vs oyunları ile birleştiği zaman ki bunu daha çok biz öğrenciler yapmaktayız eğitim hayatımıza ayırabildiğimiz süre çok kısıtlı bir hal almakta. Kızlar daha çok sosyal mecralarda vakitlerini öldürürken erkekler için ön planda olan bilgisayar oyunları. Global sosyal medya ajanslarının yayımlamış olduğu Dijital Türkiye 2019 raporuna göre Türkiye'de yaşayan insanlar günde toplam 2 saat 46 dakika sadece sosyal medyada ve 3 saat 9 dakika televizyon karşısında vakit geçiriyor. Bu süreyi toplarsak günde 5 saat 55 dakika eder. 1 sene içinde ortalama 2160 saat eder. Bu ise yaklaşık 90 gün ediyor. Yani 1 sene içerisinde sadece 3 ayımızı sosyal medya ve televizyoda geçiriyoruz. Sadece bu vakit bile bazı şeylere dur demek için yeterli olmalı. Çoğu zaman istediğimiz zaman bunlardan uzaklaşabileceğimizi düşünürüz. Bağımlı değilizdir tabii ki. Tüm bunlardan bir hafta kendinizi uzak tutmayı bir deneyin bakalım. Ne kadar başarılı olabileceksiniz. İnsan vücudu herhangi bir olayı 3 hafta devam ettirebilirse artık onu yeni alışkanlığı haline getirebilmiş demektir. Örneğin bu diş fırçalamak için de erken yatıp kalkabilmek için de bu şekildedir. Buradan şu sonuç da çıkarılmamalı; kesinlikle kullanmayalım, eğlenceli vakit geçirmeyelim, her dakikamızı dolu dolu geçirmemiz gerekir... Hepimiz insanız ve elbet bu endüstriyel yaşam hepimizi hırpalıyor, eğlenebileceğimiz, bizlere dopamin, serotonin salgılatacak işler arıyoruz. Bu doğamızda var. Hepimizin yegane amacı en nihayetinde mutlu bir yaşam sürebilmek. Bunun için savaşıp çabalıyoruz. Benim kastettiğim kimseler, maalesef kendim de bu gruba dahilim, istese de bu mecralardan oyunlardan vs kopamayan insanlar. Her ne kadar kurtulmak için çabalasam da bir şekilde kendimi bu vakit katillerinin ellerinde buluyorum. Psikiyatride bağımlılıklar arasında kendisine yeni yeni yer bulmuş bir durum bu. Sözün özü bu durumun farkındaysak, bu durumdan rahatsızlık duyuyorsak gerekirse bir profesyonele danışmaktan da çekinmemeliyiz. Bu zaman yönetimi denen şeyi iyi yapmamız gerekiyor. Çünkü yapılacak çok iş var fakat yeterli vaktimiz yok. Yaklaşık 6 saat sosyal medya ve televizyona gidiyorsa bir de günlük ortalama 8 saat uykuyu eklersek 1 yılın sadece 7 ayını bu şekilde geçirmiş oluyoruz. Uykudan kısamak pek mantıklı görünmese de bu tip bize bir şey katmayan alışkanlıklardan azıcık da olsa vazgeçmek, zaman yönetimi konusunda çok işimize yarayabilir. Güzel bir yazı olmuş elinize sağlık. Sosyal medyanın yeni bir ortama girildiğinde asosyallige iten bir faktör olduğuna da deginilebilir bence insanlar birbirleri ile konuşmak yerine telefonu eline alıp sosyal medyada gezinoyorlar bir çeşit asosyal medya oluyor aslında o sırada.Bagimliliktan kurtulmak için ise insanlar gerçekten ama gerçekten sevdiği yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığı bir hobi edinmeli cunkü her boş kaldiginda yapacak bir şey bulamadığında telefona sariliyor insanlar. İnternet ve sosyal medya çok büyük işlevleri olan teknolojiler. Lakin bunları düzgün kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor. Günümüzdeki toplumsal araştırmaların birçoğu sosyal medyalar üzerinden yapılıyor. Arap Baharı gibi birçok toplumsal faaliyet sosyal medya üzerinden örgütleniyor. Olay sadece vakit öldürmek değil. Fakat birçoğumuz gereksiz vakit öldürüyor ve tek sermayemizi boş yere harcıyoruz. Hızlı tükettiğimiz için hayatımızdaki boşlukları dolduracak meşgaleleri süper hızlı telefonlarımızda arıyoruz. Tüm bunları yaparken ise her şeyin bir denge içinde olması gerektiği gerçeğini unutuyoruz. Yukarıda ki yorumlarda değinildiği gibi sosyal medyanın yıkıcı etkilerinden uzaklaşmak adına kendimize yeni hobiler, yeni uğraşlar edinebiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sporda-centilmenlik-ve-durustluk/", "text": "Spor, belli kurallara ve tekniklere uyularak yapılan, bedensel gelişmeye yararlı, eğlenmek ve yarışmak amacı da bulunan beden hareketlerinin tümünün ortak adı. Google'a sorduğumda aldığım ilk cevap bu oldu. Buna zihinsel gelişmeye de yararlı diye de eklersek sanırım kabaca tanımlamış oluruz. Spor gerçektende çok büyük kitlelere hitap ediyor. Özellikle futbol, basketbol, dövüş sanatları dünyada popülaritesi en yüksek olan spor dalları. Bu alanlarda boy gösteren sporcuları milyonlarca kişi izliyor. Yaptıkları iş basit değil bana göre. Sergiledikleri bir hareket çoğu insanı etkiliyor. İnsanlara örnek teşkil ediyor ama iyi ama kötü. Bu davranışlar ister istemez insanların bilinçaltına işliyor. Yani sporcunun sahadaki hareketleri sahada kalmayıp bizlerin -taraftarlarında- duygu durumunu etkileyip saha dışına aksediyor. Sporda centilmenlik bu denli önemli bir olgudur. Biz de burada iyiden bahsedelim ki hem okuyanlara iyi örnek olsun hem de iyiyi çağırmış olalım. Kazanma hırsını kontrol altına almış, rakibine saygısı sonsuz, bizlere iyi örnek olan, centilmen olanlar gerçek birer sporcudurlar. Sporda kazananın hep dostluk olması dileğiyle,hoşçakalın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ss-ourang-medanin-gizemi-acik-denizde-tum-murettabati-olu-bulunmustu/", "text": "1947 yılında Hollanda bandıralı SS Ourang Medan isimli geminin tüm mürettebatı açık denizde yüzlerine yerleşmiş korku ifadesiyle ölü olarak bulundu. Hollanda bandıralı SS Ourang Medan, bir kargo gemisi olarak görev yapıyordu. 1947 yılında o dönemin popüler ticaret yolu üzerinde yer alan Sumatra yakınlarında seyir eden gemiden S.O.S sinyali verildi. Mors koduyla gönderilen sinyalde kaptanın ve diğer tüm mürettebatın öldüğü, bir tek kendisinin kaldığı ve kendisinin de ölmek üzere olduğu belirtiliyordu. Bu çağrının ardından gemiden dışarıya gönderilen tüm iletişim kesilmişti. Çağrıyı duyan 4 gemiden SS Ourang Medan'a yakın olan Silver Star, 50 deniz mili yol kat etmesinin ardından yardım çağrısının yapıldığı gemiye ulaşmayı başardı. Silver Star gemisinin kaptanı yardım çağrısı yapılan gemiye yanaşmalarına rağmen bir hareketlilik göremeyince gemiye çıkarak arama yapma kararı aldı. Gemide inceleme yapan kaptan ve beraberindekiler, SS Ourang Medan'ın tüm mürettebatının yüzlerinde dehşete düşmüş bir ifade ile öldüğünü gördü. Geminin kamaraları, güverteleri ve koridorları dehşete düşmüş yüz ifadeleriyle ölmüş denizcilerin cesetleriyle doluydu. Ağızları açık şekilde ölen denizcilerin kolları da bir şeyleri def etmek ister gibi yukarı doğru uzanmış şekilde kaskatı kesilmişti. Silver Star'dan gelen ekip sinyal odasına girdiğinde S.O.S gönderen mürettebatla da karşılaştı. En son ölüyor olduğu bilgisini veren mürettebat, eli iletişim ekipmanlarının üzerinde durur halde korku ifadesiyle son nefesini vermişti. S.O.S çağrısına karşılık veren geminin mürettebatı bir süre SS Ourang Medan'daki incelemelerini sürdürürken ilginç bir manzarayla daha karşılaştı. Geminin terrier cinsi köpeği de aynı mürettebat gibi ölü olarak bulundu. Köpek dişlerini sıkar halde kaskatı kesilmiş ve ölüsü bu şekilde duruyordu. Silver Star'ın kaptanı çağrı yapılan gemide kurtarılacak bir şey olmadığını tespit edince geminin inceleme için limana çekilmesine karar verdi. Geminin hareket etmesi için gereken hazırlıklar bitirilmek üzereyken Ourang Medan'dan yükselen dumanlar fark edildi. Kurtarma ekibi hızlı şekilde gemiden ayrılarak tekrar Silver Star'a döndü. Hemen akabinde şiddetli bir patlamayla batan gemi denizin suları arasında kayboldu. Silver Star ekibinin raporlarında o gün havanın 43 derece olmasına rağmen tüm mürettebatı ölen geminin soğuk olduğu bilgisine yer verildi. Mürettebatının tamamının gizemli şekilde öldüğü geminin batışı, gemi hakkındaki gizemi daha da artırdı. Ancak olayın üzerinden geçen bir kaç yıl sonra gemiye dair bulunan kayıt defterlerinde geminin kimyasal madde taşıdığı ortaya çıktı. Bu bilgiyle beraber kimyasallarda sızıntı olduğu ve mürettebatın zehirlenerek öldüğü iddiaları da ortaya atıldı. Geminin batması da bu kimyasalların alev alması sonucu patlamasına bağlandı. Mürettebatının tamamının ölümü, geminin patlayarak batması CIA'in de raporlarına girdi. Güvenlik güçleri ve CIA'nın raporlarında olan tutarsızlıklar nedeniyle geminin gizemi daha da karmaşık hal aldı. Dönemin CIA Başkanı Allen Dulles'in asistanlığını yapan C. H. Marck Jr. tarafından 1959'da konuyla ilgili bir rapor dahi kaleme alındı. Hali hazırda gemiden yapılan son S.O.S sinyalinin ne olduğu da bu sayede ortaya çıktı. Raporda ayrıca S.O.S çağrısının alıcısının kim olduğunun çözülemediği bilgisine de yer verildi. Bu bilgi gizemli geminin durumunu daha da garipleştiriyordu. Olayın duyulmasıyla beraber çok sayıda araştırmacı ve komplo teorisyeni konuyla ilgili araştırma yapmaya başladı. Bu durum da gemiye dair birçok komplo teorisinin ortaya atılmasına neden oldu. Gizemli gemi, resmi olarak Lloyds Nakliyat isimli şirkete bağlı çalışıyordu. Ancak yapılan araştırmalarda geminin şirketle alakası bulunamadı. Hatta geminin bu olayı yaşayıp battığına dair bilgi yoktu. Hatta resmi olarak gemi hiçbir ülkenin resmi kayıtlarında yer almıyordu. Bu durumda geminin yaşadığı olay ya örtpas ediliyordu ya da hiçbir şekilde böyle bir olay yaşanmamıştı. Ancak geminin çağrısını alarak bölgeye giden Silver Star resmi kayıtlarda vardı ve Grace Line isimli şirket satın almadan önce Santa Juana olarak hizmet veriyordu. Yazar Roy Bainton konuyla ilgili detaylı araştırmalar gerçekleştiren isimlerden sadece bir tanesiydi. Gemiye dair araştırma yapan ancak geminin resmi kayıtlarda yer almadığını tespit eden de yine Bainton olmuştu. Gizemli olaya odaklanan Bainton, Ourang Medan'ın ne taşıdığını, nereden nereye gittiğini ve geminin yardım çağrısını alan diğer gemilerin secerelerini araştırarak saptamıştı. Bainton yaptığı araştırmalarda geminin potasyum siyanür ve nitrogliserin kimyasallarını taşıdığını tahmin ediyordu. Bu durumda gemi mürettebatının ölümüne ve geminin patlamasına dair mantıklı bir açıklama getiriyordu. Ancak bu teori güvertede açık havada olan mürettebatın neden öldüğüne dair açıklama getiremiyordu. Gemiye dair ortaya atılan komplo teorilerinden biri de her konu hakkında ortaya atılan uzaylılar öldürdü iddiasıydı. Olayın üzerinden 6 yıl geçmesinin ardından kendilerini UFO uzmanı olarak tanımlayan Frank Edward ve Robert Hulse, mürettebatın gemiye inen uzaylılar tarafından hipnotize edilerek öldürüldüğü iddiasını ortaya attı. UFO bilimciler bu fikirlerini UFO Dosyası kitabında ve Fate Dergisi'nde de yayınladı. İkilinin bu fikri herhangi bir kanıt sunamadıkları için itibar görmedi. Ourang Medan gizeminde ortaya atılan bir başka iddia ise mürettebatın metan gazından öldüğü iddiası. Bölgede yapılan araştırmalarda denizden metan gazı salınımının normalden yüksek olduğu tespit edildi. İnsanlar ve köpekler üzerinde öldürücü etkiye sahip olan metan gazı mürettebatın neden öldüğü konusunda cevap sunsa da soru işaretleri bırakıyor. Bunlardan en önemlisi yakınlarda olan Silver Star'ın herhangi bir zarar görmemiş olması. 2014'e gelindiğinde Malezya Havayolları'na ait 370 sefer sayılı uçağı kaybolmuştu. 227 yolcu ve 8 mürettebatıyla Kuala Lumpur'dan havalanan uçak Pekin'e gidiyordu. Uçakla son iletişim kurulan bölge SS Ourang Medan'ın bulunduğu bölgeydi. 2014'te uçak için başlayan arama kurtarma çalışmaları 3 yıl devam ettirilmiş, 3 yılın ardından çalışmalar sonlandırılmıştı. 2019'a gelindiğinde uçağa ait enkaz parçası bulunduğu iddia edilse de uçağın kendisi, yolcuları ve mürettebatı asla bulunamadı. Bence balroglar korkutmuş, orklar öldürmüştür. Mekanları Valhalla olsun ne diyelim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/stalin-ve-sovyetlerin-dogu-anadoludaki-toprak-talepleri/", "text": "Yazımızda Sovyetler'in 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'den Doğu Anadolu'daki bir kısım Türk topraklarını istemesini konuşacağız. Osmanlı İmparatorluğu arkasına aldığı cihat politikası ve askeri geleneği ile özellikle Orta Çağ'ın güçsüz Avrupası karşısında oldukça parlak başarılar elde etmişti. Neden doğu değil de batıya ilerlemeyi tercih ettiğine gelecek olursak üç sebep karşımıza çıkıyor; ilki Müslüman doğuya ilerlemek yerine Hristiyan batıya ilerlemek halkın desteğini almak için önemli bir etkendi, ikincisi özellikle İstanbul alındıktan sonra yüzyılların gözde şehrini batıdan gelecek tehditlere karşı korumak amacıyla batı sınırının olabildiğince ileriye doğru ötelemekti, son olarak ise feodal yapıda yönetilen batının doğudaki dönemine göre beylik, ilerleyen zamanlarda ise devlet ya da imparatorluklara göre alınması daha kolaydı. Bizi konumuz gereği ilgilendirecek olan Doğu Anadolu'ya gelecek olursak; Doğu Anadolu, 7. yüzyılda Müslümanlaşmaya başlayıp ilerleyen dönemlerde Türklerin gelmesiyle beraber yavaş yavaş günümüzdeki etnik yapısını oluşturmaya başlamıştır. Malazgirt Savaşı'ndan sonra varlığını pekiştiren Türkler bölgede sürekli hakimiyetini sürdürmüşlerdir. Bölge dönem dönem Safevi ve Osmanlı hakimiyeti arasında el değiştirmiştir. Osmanlı'nın kesin hakimiyeti ise 1514 Çaldıran Savaşı'yladır. Çarlık Rusya Korkunç İvan ile Altın Orda İmparatorluğu'ndan arta kalan hanlıkları aldıktan sonra güçlü bir devlet olmuş, Deli Petro'yla ise gerçek bir imparatorluk olmaya başlamıştı. Yıllardır bize anlatılan sıcak denizlere inme arzusu Petro döneminde ortaya çıkmaya başlamıştır. Çarlık bir yandan Orta Asya'nın geniş steplerini ele geçirmekle meşgul iken bir taraftan ise sürekli diplomasi oyunları dönen Avrupa'da güç dengelerini bozmadan emellerine ulaşmaya çalışmıştır. Osmanlı'nın batısında Slavları doğusunda ise Gürcü ve Ermenileri bahane ederek Osmanlı'nın iç işlerine karışan Çarlık Rusya Osmanlı ile savaşmak için bahaneler kovalıyordu. Balkanda yaşayan halkların uzun süredir huzursuz olması ile gerilen ilişkiler Tersahane Konferansı'nı reddeden Osmanlı ile savaşa doğru sürüklendi. 24 Kasım 1877'de Eflak ve Boğdan'a giren Rusya, Osmanlı'ya savaş açtığını bildirmiş oldu. Bu savaş daha sonrasında 93 Harbi olarak isimlendirilmiştir. Savaş Balkan ve Kafkas'da olmak üzere iki cephede sürdürülmekte idi. Kafkas'ta Ruslar Kars, Ardahan, Erzurum, Rize, Artvin ve Batum'u ele geçirmişti. Berlin Antlaşması ile Erzurum hariç diğer bütün şehirleri kendi yönetimi altına almıştır. Balkan'a gelecek olursak Plevne Savunması gibi birkaç başarılı askeri manevra dışında varlık gösteremeyen Osmanlı Ordusu Rusya'ya karşı büyük bir hezimete uğramıştır. Bugünkü İstanbul'a bağlı Yeşilköy'e kadar gelen Rus Ordusu Osmanlı'yı antlaşma yapmak zorunda bıraktı. Başta Ayestefanos Antlaşması imzalansa da Avrupa ülkelerinin çıkarına ters gelmesi yüzünden sonrasında yukarıda belirttiğim Berlin Antlaşması imzalanır. Savaşın ağır yükü altında ezilen Çarlık Rusya gittikçe kan kaybetmekteydi. İşçiler ile halkın grev, protesto ve hatta isyana giden tepkilerinden sonra Çar II. Nikola tahttan feragat etti. Bolşevik İhtilali sonunda başarıya ulaşmıştı. Devam eden süreçte Türkiye Büyük Millet Meclisi Sovyet Rusya'ya elçilerini yollayarak sınırları belirleyecek bir antlaşma yapmak istediğini iletti. Başta olumlu başlayan görüşmeler Sovyet Rusya'nın Ermenistan için bazı toprakları istemesi üzerine durmuştu. Kazım Karabekir'in emri altındaki 15. Kolordu Ardahan, Kars, Batum, Iğdır ve Artvin'i almış ve Ermenistan ile Gümrü Antlaşmasını yapmıştır. Bu olaylardan sonra Sovyetler ile Moskova Antlaşması yapılmış ve günümüz doğu sınırımız kesinleşmiştir. Önceden belirttiğim gibi 1917'deki Bolşevik İhtilali'nden sonra Rusya'nın çekildiği Türk topraklarında başta Ermeni ve Gürcü işgali olsa da devamında askeri ve diplomatik girişimler ile Doğu Anadolu Bölgesi tekrar Türk egemenliği altına girdi. Yapılan Gümrü, Moskova ve Kars Antlaşmaları ile doğu sınırı bugünkü halini almış oldu. 2. Dünya Savaşı'ndan galip ayrılan Stalin'in Rusya'sı, batıda genişlediği gibi 1. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'ye bıraktığı toprakları tekrar almak istiyordu. Açıkçası Kars ve Ardahan yöresindeki toprakları geri istemesi dışında boğazlarda Rusya'ya ait üs ve Montrö Sözleşmesi'nin tekrardan gözden geçirilip Rusya lehine tekrar düzenlenmesini istiyordu. Dönemin Türkiye Büyükelçisi Selim Sarper, Sovyetler Dışişleri Bakanı Molotov ile yaptığı görüşmede; Molotov kendisine, 1925 yılında yapılan dostluk antlaşmasının iki ülke arasındaki ilişkiler için önemli olduğunu fakat antlaşmanın tekrardan gözden geçirilmesi gerektiğini ve mevcut antlaşmanın bu yüzden feshedileceğini söylemişti. Yukarıda geçen üç maddeyi Ankara'ya ileten Sarper, Ankara'da Amerikalı ve İngiliz diplomatlar ile konuyu konuştu. Sarper Sovyet Rusya'nın bu talebinin sadece Türkiye'yi değil bütün dünyayı ilgilendiren bir mesele olduğunu iletti. Rusya'ya ikinci bir görüşme için giden Sarper, Molotov ile bir kez daha görüşme yapmıştır. Yapılan görüşmede Molotov oldukça sert biçimde Türkler'in Sovyetler'in ilk yıllarındaki karışıklıkları fırsat bilerek Doğu Anadolu topraklarını haksız bir şekilde işgal ederek ele geçirdiğini söyledi. Bu topraklardan Gürcistan ve Ermenistan'ın Sovyet Cumhuriyetleri'ne tekrardan iade edilmesi gerektiğini iletti. Yukarıdaki ilk talebi Sarper reddetmiştir. Bu yüzden bir sonraki Rus isteği olan boğazlar konusuna geçmişlerdir. Molotov Sovyet Karadeniz donanmasının kaderinin Türkler'in elinde olmasından hoşnut olmadıklarını, Türkler'in bu konuda güven vermediğini söyledi. Bu yüzden boğazların korunması için ortak bir savunma altyapısı oluşturulması gerektiğini yani boğazlarda üs istediklerini söyledi. Sarper boğazları savunma konusunda Türkiye'nin yeterince güçlü olduğunu ve üs konusunda Rusya'ya bir söz veremeyeceğini Molotov'a ifade etti. Aynı konular bir sefer daha konuşulsa da sonuca bağlanamadı ve Sarper resmi bir şekilde Rus şartlarını reddetti. Olaylardan haberi olan İngiltere şaşkınlığını Rusya'ya iletti ve bu isteklerin bütün dünyayı ilgilendireceğini söyledi. İngiltere, Rusya'nın Süveyş Kanalı ve Doğu Akdeniz'de İngiliz hakimiyetini tehdit edeceğini fark etmişti. Potsdam Konferansı'nda Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Molotov soruları cevapladı. Daha sonrasında yapılan 6. oturumda müttefikler Rusya'nın Türkiye hakkındaki isteklerini desteklemeyi reddettiklerini ilettiler. Daha sonrasında imzalanan Berlin Konferansı Protokolü'nde sadece Karadeniz boğazlarından bahsedildi. İngiltere, Amerika ve Sovyet Rusya boğazlar hakkında yeni bir düzenleme gerektiğini kabul etti. Potsdam Konferansı'ndan sonra Gürcistan ve Ermenistan Türkiye'den istedikleri toprak hakkında bir rapor oluşturarak Molotov'a ilettiler. Ruslar Sovyet-Türk İlişkileri Üzerine adlı bir belgeyi hazırladılar. Bu belge ile birlikte artık eski dostluk antlaşmasının geçerli olmadığını açıkladılar. Belgede boğazlar için Süveyş , Panama örneğini veren Rusya kendileri içinse Türk boğazlarının önemini vurguladılar. Belgenin Kafkasya toprakları kısmında ise Ermenistan 20.500 km2, Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti'nin tüm topraklarının yaklaşık %80'ini, Gürcistan ise 5.500 km2, Gürcistan Sovyet Cumhuriyeti'nin %8'ini kaybetmiştir denilmiştir. Bu belgeden sonra Gürcistan bu konu hakkında akademik yayınlar çıkarmaya başlamıştı. Bu sırada dünyanın farklı yerlerinden bir çok Ermeni Ermenistan'a getirilip nüfusunu arttırmaya çalışılıyordu. Bu sayede ülkenin toprak miktarının gelecek Ermeni nüfusu kaldıramayacağını ve bu yüzden kendilerince hakları olan topraklarını istediklerini dile getiriyorlardı. Gittikçe gerilen ortamda sinir harbi yaşanıyordu. Antlaşma yapılan dönemin Doğu Anadolu Komutanı ve Türk Heyeti Başkanı olan Kazım Karabekir: Kars Antlaşması'nın Kafkas Halkları Federasyonu temsilcileri ve Dışişleri Bakanları'nın katılımıyla imzalandığı dönemde, biz hiç de güçlü değildik. Doğu ordumuz ağır toplar ve cephaneyle birlikte Batı'ya dönmüştü. Ruslar bunu biliyorlardı... Antlaşmayı imzalamalarının görevleri olduğunu ve şükran duygularını ifade ettiklerini söylediler. Konuşmasının devamında Kazım Karabekir: Kars'ı ele geçirmek Anadolu'yu zapt etmek için pusuya yatmak anlamına geliyor. Kars'ı ele geçiren, Dicle ve Fırat boyunca Akdeniz'e uzanan yolları ve Basra Körfezi'ni kontrol edebiliyordu. Boğazlar ulusumuzun boğazıdır; herkesi bunlardan uzak tutmalıyız.dedi. O dönemde Rus Bilimler Akademisi'nin tek Türk üyesi olan Ordinaryüs Profesör Mehmet Fuad Köprülü, Sovyetler'in Doğu Anadolu'da çıkarları lehine yazdıkları makalelere karşı yazdığı makalelerden dolayı Rus Bilimler Akademisinde Stalin'in emri ile çıkartılmıştır. 6 Nisan 1946 tarihinde USS Missouri savaş gemisi 1944 yılında vefat eden Türkiye'nin ABD Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün'ün na'şını getirmişti. Bu gelişme ABD'nin gelişmeler karşısında Türkiye'nin yanında olduğunun göstergesiydi. Sovyetlerin Boğazlarda askeri üs elde etmesi ile toprak taleplerine ilişkin bir soru üzerine Türkiye'nin Başbakan'ı, ABD'nin Türkiye'ye yönelik herhangi bir tehdide karşı Türkiye'yi koruyacağını söyledi. Ermeni ve Gürcü Sosyalist Cumhuriyetleri'nin toprak taleplerini uluslararası basın desteklemiyordu. Bu isteklerin aslında Rusya'nın yayılma isteğinin bir parçası olduğunun farkında olan dünya, Rusya'nın bu isteklerini desteklemiyordu. Sovyet Rusya'nın gerek askeri, gerek siyasi, gerekse uluslararası basında yapmaya çalıştığı baskıdan kurtulmayı başaran Türkiye Cumhuriyeti, arkasına aldığı diğer devletlerin desteği ile Rusya'ya karşı daha fazla özgüvene sahip oldu. Sovyetler ile karşılıklı olarak birbirlerine nota yollayan Türkiye özgüveninden hiçbir şey kaybetmemişti. Türkiye olası bir Rus savaşında müttefikleri ile bunu karşılayacaklarını Rusya'ya iletti. Bu tepki üzerine Ruslar bir kez daha Türkiye'ye yapılan baskı ile herhangi bir kazanım elde edemeyeceklerini anlamış oldu. Amerika ise bu gerilim ortamında Türkiye'yi yalnız bırakırsa Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'in Rus hakimiyetine gireceğinin bilincinde olduğu için sürekli olarak Türkiye'yi desteklediğini bildiriyordu. Stalin'in ölümünden bir süre sonraya kadar talep edilen Rus istekleri ilerleyen süreçte son buldu. Çarlık Rusya'da 1957 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Sekreteri Nikita Kruşev ... Devrimden sonra Türklerle dostça ilişkiler yaşadık... Almanları yenerek zafer sarhoşu olduk. Türkler bizim dostlarımız, yoldaşlarmızdı, fakat onlara Çanakkale Boğazı'nı vermeleri için nota verdik. Onlar aptal değildi. Çanakkale Boğazı sadece Türkiye demek değildi, orada birkaç devlet daha vardı. Biz dostluk anlaşmasını bozduğumuzu Türklere bir nota ile bildirerek kapıyı yüzlerine kapattık. Yaptığımız açıkça bu anlama geliyordu. Şimdi onlara çeşitli şeylerden bahsediyoruz, fakat onlar sadece güvenilirliğimizi sorguluyorlar. Neden bunu yaptık? Son derece aptalcaydı. Biz Türkiye'nin dostluğunu kaybettik, şimdi güneyimizde, bizi tehdit eden Amerikan üsleri var diyerek Molotov'a karşı çıkmış ve nasıl büyük bir hata içine girdiklerini açıklamıştır. 1960 yıllara gelindiğinde ise ikili ilişkiler normalleşme yoluna girmiş oldu. Genel olarak yukarıdaki olayları yorumlayacak olursak Rusya tarihi boyunca sıcak denizlere inmek ve diğer sömürgeci ülkeler ile daha eşit koşullarda güç yarışına girmek istemiştir. 1. Petro ile başlayan bu atılım, zaman ilerledikçe daha emin adımlar ile ilerlemeye başladı. Tarihe geçen 93 Harbi'nde yıkılma eşiğine gelen Osmanlı İmparatorluğu, ağır bir antlaşma ile Rusya ile barışı sağladı. 1918 yılına kadar Rus işgalinde kalan doğu vilayetleri Türkiye Cumhuriyeti'nin eline geçmiş oldu. Benim şahsi düşünceme göre tarih boyunca çeşitli milletlerin yaşadığı bu stratejik topraklar daima sahibine büyük bir sorumluluk yüklemiştir. Bu coğrafyada güçlü bir ordu ve bürokratik yapısı olmayan devletlerin sürekli olarak iç karışıklık ve hatta savaşlara gittiği gözlenmekte. Tarihten gelen kültürümüzün etkisi ile bugüne kadar ister güçlü isterse yerine göre güçsüz kaldığımız zamanlarda bile her zaman bir şekilde çıkmayı başardık. Fakat tarih tekerrürü sevse bile çalışmayı ve stratejik davranmayı bıraktığımız anda her an üstümüze atlayıp bizi yok etmeye çalışacak olan içimizde ve dışımızda çeşitli ülke, grup ya da güçler bulunmakta. Savaşlar hiçbir zaman sadece kan dökülerek kazanılan eylemler değildir. Biz ne ilkel devirlerde yaşayan kabile-köy yapısına sahip küçük bir oluşumuz ne de günümüzde farklı güçler himayesindeki uydu bir devletiz. Başarılı olduğumuzda insanlar bizi sadece alkışlarlar, nedense ne arkasındaki çalışmayı ne de güçlükleri görmek isterler. Bu antlaşmada Osmanlı İngiltere'nin desteğini almak için Kıbrıs Adası'nın idaresini İngilizler'e bırakmıştır. Gümrü Antlaşması'nı devrilmekte olan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti imzaladığı için sonradan Sovyetlere bağlı Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bu antlaşmayı kabul etmez. Devamında Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması yapılır ve bu antlaşmayı Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti Kars Antlaşması ile kabul eder. Mehmet Fuat Köprülü'den sonra Rus Bilimler Akademisi'ne kabul edilen tek Türk, Ali Mehmet Celal Şengör'dür. Efendim bu bilgilendirici yazı için teşekkür ederiz. Benim aklıma takılan nokta ne sebeple bu toprakları istemişler yani nasıl hak iddia etmişler. 1877-1878 yıllarında yapılan ve bizim 93 Harbi dediğimiz Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra bölge 3 Mart 1918 tarihindeki Brest Litovsk Barış Antlaşması'na kadar yaklaşık 40 yıl Rusya'nın işgalinde kaldı. Çarlık Rusya yıkılıp yerine Sovyet Rusya kurulduğunda yukarıda belirttiğim antlaşma olan Brest Litovsk Barış Antlaşması imzalanmış fakat 2. Dünya Savaşından sonra zafer sarhoşu olan Stalin bu bölgenin aslında Rusya'nın zor günlerinden faydalanılarak alındığını söylemişti. Yani istemelerinin 2 sebebi vardı; ilki 40 yıl bizde kaldı demeleri, ikincisi ise 2. Dünya Savaşı'ndan sonra zafer sarhoşluğunun verdiği gözü dönmüşlüktü. Aslında o cümlede Ermenistan ya da Gürcistan derken Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Cumhuriyetleri'ni kastediyordum. Cümlenin gereksiz uzun olmamasını düşünüyordum ama bir anlam kargaşası olmuş sanırsam. Değerli yorumunuz için teşekürler. Aslında burada Sovyetler biraz da Türkiye'nin tam olarak 2. Dünya Savaşı'na dahil olmamasına güvenmişti. Yazıda özellikle Rusya ile Türkiye'nin tarihi çekişmesinin, Türkleri batı ile yakınlaştırdığına değinmeniz önemli bir noktayı oluşturuyor. NATO'ya giriş ve ABD ile Türkiye'nin yakınlaşması hep bu dönemlere rastlıyor. Stalinizm Soğuk Savaş'da Rusya'nın kendi dibinde Amerikan üsleri görmesine sebebiyet olmuştur. Daha sonra gerçekleştirilen destalinizm politikasının izlerini de Kruşev'den yapılan bir alıntıyla belirtmişsiniz. Günümüzde Rusya ile Türkiye'nin yakınlaşması da bütün bu tarihi olaylara bakarak yorumlanmalı ve ona göre davranılmalıdır. Ayrıca; Gürcistan, Ermenistan ve Rus Bilimler Akademisi'nin topraklar hakkında hemen çeşitli bilimsel yayınlar yapması da ülkemizin insanını düşünceye sevk etmesi gereken noktalardan bir tanesidir. Biz de birçok konu hakkında düşünce belirtiyoruz fakat bu konularda bilimsel yayınlar yapmıyoruz. Bilimsel yayın yapmayınca da dünyada hiçbir kesimin dikkatini çekmek mümkün olmuyor. Çeşitli söylemlerle bi konuda haklı olmak siyasi olarak belki mümkün olabilir fakat bilimsel olarak haklı olmak mümkün değildir. Sovyetlerin Türkiye'yi sıkıştırdığı tezlerden birisi Türkiye'nin 2. Dünya Savaşı'nda müttefikler tarafında savaşa son ana kadar girmeyip artık savaşın sonucu neredeyse kesinleşmiş iken girmeleriyidi. Stalin'e göre savaşa girmemek mihver devletleri desteklemek oluyordu. Bundan dolayıdır ki Türkiye'ye karşı ayrı bir antipatisi olmuştu. Stalin'in Soğuk Savaş döneminde yaptığı en büyük hatalardan birisi Türkiye politikası olmuştu. Brest Litovsk Barış Antlaşması'nda Polonya'ya verdiği toprakları geri alan Rusya aynısını Türkiye'ye karşı da yapabileceğini düşündü. Ama çeşitli diplomatik girişimler ile kendine destek ülkeler bulan Türkiye'nin eli Sovyet'e karşı güçlenmiş oldu. Aslında bu olay bizim için güzel bir örnek oluşturuyor. Gücün verdiği özgüven senin karşında senden güçsüzleri bir koalisyon kurmaya itiyor ve bu da seni normalden daha güç durumlara itiyor. Örneğin dediğiniz gibi burnunun dibine Amerikan Üsleri'nin açılması gibi. Bence asıl güç gücünü kullanmadan isteklerini ya da çıkarların doğrultusundaki şeyleri yaptırmak. İşte bunun tam tersini Sovyetler yapmış oldu. Yani kendi elleriyle Türkler'i ABD'ye gümüş tepsi ile sunmuş oldular. Yazınız için çok teşekkürler.açık seçik ve net olmuş. Aslında Rusya'da bizim gibi ne doğu ne de batı toplumuna tamamen ait bir ülke. Kurulduğu dönemde fabrika, eğitim ya da kendisini diğer emperyal güçler ile aynı kefeye koyacak bir meziyeti vardı. Fakat o kısıtlı okuyan kesimden bile devrinin önde gelen düşünür, yazar ve yöneticileri çıkmış bulunmakta. Bu yüzdendir ki Sovyet Rusya aslında oldukça karmaşık ve ilginç bir ülke olagelmiştir. Bu yazıyı yazmama rağmen benim de aklım oldukça karıştı. Ama karmaşayı araştırıp çözmek oldukça güzel bir eylem. Bizi zorlayan durumlar bizi güçlendirir ama çalışmayı bırakmadığımız sürece."} {"url": "https://parlakjurnal.com/stefan-zweig-amok-kosucusu-kitabi-incelemesi/", "text": "Yine bir Stefan Zweig kitabı... İsmi kadar ilginç, Amok Koşucusu... Açıkçası başlamadan önce hakkında sıkıcı olduğuna dair yorumlar duymuştum. Buna kesinlikle katılmıyorum. Diğer Stefan Zweig kitaplarını nasıl heyecanla ve hissederek okuduysam bunda da aynı şeyi yaşadığımı söyleyebilirim. Başlarda hiçbir şey anlayamazken ve Bunu nasıl bağlayacak acaba? düşüncesiyle merakla devam ederken, kendini birden olayın içinde bulmak... Sadece içinde bulmak değil yaşamak. Zweig'ı okumayı bu yüzden seviyorum. Çünkü gerçekten olayı yaşıyorum. Ayrıca kitaplarının da gayet kısa olduğunu düşünürsek hiç sıkmadan, bir okuyuşluk farklı bir insan olmamızı sağlıyor bence. Yani diyeceğim o ki; kendinizi kaptırıp tek seferde bitirebileceğiniz bir kitap arıyorsanız kesinlikle öneririm. En azından benim Amok Koşucusu yorumum böyle. Pişmanlık insanı ne kadar değiştirebilir? Hayatını, bir insana yardım etmek uğruna hiçe sayabilecek kadar değiştirebilirmiş. Duygular ne kadar bir arada bulunabilir? Nefret, kibir, pişmanlık, yardımseverlik, belki de aşk... Bunların hepsini birlikte görüyoruz ve hissediyoruz. Ama hepsinden önemlisi bir Amok'un nasıl olduğunu gerçekten hissettim. O amaçsız, kimseyi görmeden koşmanın nasıl olduğunu, saygın bir insanın o gülünç duruma düşerken nasıl bu kadar hedefinden sapmadığını gördüm diyebilirim. Amaçsız koşu dedim ama belki de hayatında hep insanlara yardım eden bir insanın amacına koşuşudur, bilemiyorum. Amok'un nasıl bir psikoloji olduğunu ve neler hissettirdiğini anlatamam ama hissettirdiklerinin çok farklı olduğunu söyleyebilirim. Kitabın ismindeki Amoktan söz edilecek olursa, aslında bu bir hastalık. Kısacası, önündeki her şeyi yakarak yıkarak kendi ölümünü hazırlayanlara böyle denir. Bu bilgi size kitap hakkında ufakça bir fikir vermiş olsa gerek. Amok Koşucusu kitabını hepinize tavsiye ediyorum, iyi okumalar. Eleştiriyi keyifle okudum. Bir çok konuda paralel düşünmemiz beni mutlu etti. Zweig psikoloji kuramlarını titlesız anlatıyor yaşatıyor. Gerçekten bende çok takıldım neden bilmiyorum biraz tüylerim ürperdi açıkcası."} {"url": "https://parlakjurnal.com/steins-gate-zamanda-yolculuk/", "text": "Anime dünyasında en dikkat çeken bilim kurgu animelerinden bir tanesi Steins Gate'dir. Zamanda yolculuğun tema olarak kullanıldığı anime, çılgın bir bilim insanının zamanda yolculuğunu konu alır. Geçmişe mesaj atarak geleceği değiştirmek isteyen karakterlerin her biri, zamanda yolculuğun farklı bir boyutunu da ön plana çıkarır. Animenin temelinde Dünya çizgileri kavramı bulunuyor. Temelde Steins Gate evreninde bir adet dünya çizgileri yer alıyor. Bunun yanı sıra sayısız bir şekilde inaktif olasılık çizgileri yer alıyor. Zaman yolculuğu yapıldığı her an, alternatif olasılık çizgilerinden bir tanesi dünya çizgileri halini alıyor. Animenin baş karakteri olan Okabe, yaptığı seyahatler sırasında, sahip olduğu özel bir güç sayesinde hafızasını koruyabiliyor. Oysa dünya çizgilerinin değişmesi, insanların o çizgideki anılarının yok olmasına neden olur. Fakat Okabe'de bunu görmüyoruz. Hafızasında anıların taptaze bir şekilde kalıyor olması büyük bir dramdır adeta. Çünkü içerisinde bulunduğu dünya çizgisi içerisinde olan kötü şeyleri değiştirme zorunluluğunu taşıyor. Bu durum, çok büyük bir sorumluluğu yüklenmesine ve taşıyamayacağı bir ağırlığı her gün sırtında taşımasına neden olur. Her ne kadar bilim kurgu animesi olsa da aslında dramatik ögeleri barındırması nedeniyle dram kategorisine de dahil olabilir. Zamanda yolculuk, bilim dünyasında da değer gören konular arasında yer alır. Fizikteki kırılmalardan birini yaşatan Einstein'in oluşturduğu teoriler, zamanda yolculuğun çeşitli durumlarda mümkün olduğunu gözler önüne serer. Bu nedenle zamanda yolculuğu tam olarak anlayabilmek için hem bilimin dahilerinden Newton'a hem de Eistein'e kulak vermek gereklidir. Görelilik Teorisi, fizikteki en önemli teorilerden bir tanesidir. Özel Görelilik Teorisi, temel olarak zamanın doğrusal bir şekilde akmadığını söyler. Mutlak zaman diye bir kavram yoktur, zaman gözlemciye göre değişiklik gösterir. Newton'un mutlak zaman ifadesinden sonra böyle bir teorinin ortaya atılması, hiç şüphesiz ki bilim dünyasının sarsılmasına neden olmuştur. Teori, meydana gelmiş ve gelecek olan şeylerin aslında var olduğunu ifade eder. Candan ve Murat adında iki farklı kişi olduğunu düşünelim. Candan bir bankta oturup Murat parkın çevresini dolaşır ve gelir Candan'ın yanına oturursa, aslında Candan'ın geleceğine gitmiş olur. Murat hareket halinde olduğu için zaman onun için daha yavaş akar. Fakat Candan için zaman çok daha hızlı akacaktır. Bunun yanı sıra yine Özel Görelilik Teorisine göre zamanda geriye gitmek de olanaklıdır. Genel Görelilik Teorisi'nin temel dayanağı, evrende çok büyük kütlelerin çevresindeki uzay-zamanı büküyor olmasıdır. Daha sonraları kanıtlanan bu teori, çok büyük bir kütleli cismin, uzay-zamanı bükmesi ve zamanın yavaşlaması fikrini ortaya çıkarır. Evrende bildiğimiz en büyük kütleli cisimlerden biri kara deliklerdir. Kara deliklerin kütlesi oldukça fazladır ki kara deliğin olay ufkuna dahil olan bir ışık bile kara deliğin çekiminden kaçamaz. Ki evrende bildiğimiz hız sınırı ışık hızıdır. Çekim kuvveti ne kadar fazla uygulanırsa, zaman da o kadar yavaşlamaya başlar. Bir roket ile kara deliğin çevresine giden Murat, geride Candan'ı bırakmış olsun. Kara deliğin olay ufkunda bulunan Murat için zaman adeta durur. Candan, Murat'ın kara deliğin çevresinde donmuş bir halde bulunduğunu görür. Murat için geçecek birkaç saat, Candan için yüzlerce yıl anlamına gelir. Bu konu, dünyaca ünlü bilim kurgu filmlerinden biri olan Insterstellar'da işlenmiştir. Genel Görelilik Teorisi, aslında geçmişe de yolculuk yapabileceğimizi söylüyor. Bilimle yakından ilgili birçok kişi, Solucan Delikleri olarak adlandırılan teoriden haberdardır. Albert Einstein ve Nathan Rosen tarafından geliştirilen Solucan Delikleri, uzay-zamanın büyük kütleli cisimler tarafından oldukça fazla bükülmesi sonucu oluşur. Bükülme o kadar büyüktür ki uzayda binlerce yıl ışık yılı uzaklıklardaki bölgeler, Solucan Delikleri ile birbirine bağlanır. Solucan Delikleri ile yalnızca iki farklı bölge değil iki farklı zaman da birbirine bağlanır. İşte burada geçmişe yolculuk devreye girer! Uzay zamanın bir parçası ile geçmişteki bir ana ait bir parça birbirine bağlanabilir. Ne yazık ki Solucan Delikleri henüz kanıtlanmış değildir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/stoner-63-vietnam-savasinin-kolej-bebesi/", "text": "Bir M1 Garand ağırlığında olmasına rağmen onun neredeyse 20 katı mermi taşıyan, Vietnam Savaşı'nın kolej bebesi, modüler silahların atası Stoner 63 nedir ne değildir onu anlatacağım. Önemli türevleri bulunduran yukarıdaki şemayla başlayalım. Silahın mucidi AR-15'in tasarımcısı Eugene Stoner. AR-15 Colt'a ( Colt 1847'de ABD'de kurulmuş bir silah üretim şirketidir) gidince kendisi ister istemez boşta kalıyor. Modüler silah denemeleri aslında AR-15'in atası AR-10'da başlıyor; silahı pazarlarken şeritli bir türevi de üretiliyor, sahra değişimi mümkün falan deniyor vb. Ancak AR-10 pek satılmadığından ötürü bu türevleri ciddiye alan olmuyor. Eugene de AR-15 ile işi bitince önce AR-16/18 ile hemhal oluyor . Sonra Cadillac Gage firmasına geçip 'aynı parçaları paylaşan farklı silahlar' fikrine kafa yormaya başlıyor. 'M69W' adıyla başlayan projede silahın gövdesi 'ters' iken makineli tüfek, 'düz' iken de piyade tüfeği fonksiyonu görüyor. Silahı nasıl demonte/monte ettiğinize göre bambaşka bir konfigürasyon ortaya çıkıyor yani. Ordu fikri beğense de askerin kafası karışır diye reddediyor. Ancak Amerikan Deniz Kuvvetleri'nin özel harekat timi olan 'SEAL' birimi silahın atış hacminin görevlerinde onlara sağlayacağı avantajı fark etmiş olacak ki silahın bir nevi hamisi oluyor. Cadillac Gage şirketi baya baya sadece bu ekipler için silahı üretmeye başlıyor. O sıra Batılı özel kuvvetlerin Vietnam'daki genel taktiği belli bir hedefi yok etmek için düşman hatlarına sızmak, pusu yahut gece saldırısında hedefi imha etmek, sonra da kaçmak. Birimler ufak, açığa çıkarlarsa kaçmalarına izin verecek kadar bir süre düşmanı püskürtmeleri lazım. Mesela Avustralyalılar ellerindeki L1A1 tüfeklerini tam otomatiğe çevirip namlu ateşini ve sesini arttıracak ekler takıyorlardı ki düşman kendini aslında olandan daha ağır ateş altında sansın, o esnada kaçsınlar. Bu silah çok tepiyor ve ses çıkarıyordu. Stoner 63 ise SEAL kuvvetlerince neredeyse tümüyle şeritli ve kısa namlulu 'Komando' türevi olarak kullanılıyordu. Eugene Stoner'ın modüler silah fikri beklediği kadar popüler olmasa da silahın sağladığı yüksek ve mobil atış kabiliyeti özel kuvvetlerce pek sevilmesine sebep oldu. Peki bu silah nasıl böyle çalışıyordu, onu inceleyelim. M16'nın aksine Stoner 63 uzun tepmeli gaz pistonu sistemiyle çalışıyordu . Bu her ne kadar tepmesini arttırsa da, gaz tübü içine tungstenden yapılma yavaşlatıcılarla bu bir nebze azaltılmıştı. Bu tasarımlar Stoner 63 ile kaybolmadı; Eugene Stoner ile beraber silahı tasarlayan Jim Sullivan, sonradan Singapur Ordusu için 'tepmeyen makineli tüfek' olarak pazarlanan Ultimax 100'ü tasarlayacaktı, ki bu silah da Stoner 63'ün uzaktan bir akrabası olarak nitelendirilebilir. Neyse, konudan sapmayalım. Zaman geçtikçe çoğu silaha olduğu gibi Stoner'ın da miadı doldu. Zaten ufak bir alıcı kitlesi için tasarlanan silah, Amerikan Ordusunun hafif makineli tüfek programının yürürlüğe girmesiyle rafa kalktı. Yerine M249 adlı hafif makineli tüfek geldi. Bildiğim kadarıyla Stoner 63 en son 80'lerde kullanım gördü. Zaman içinde SEAL ekipleri de M249'a geçti. Sonrasında kalanlar ya müzelerde ya da oldukça yüksek meblağlara özel koleksiyondan başka bir özel koleksiyona dolaşmakta. Yazımız bu kadar. Sürç-ü lisan ettiysek affola."} {"url": "https://parlakjurnal.com/studium-ve-punctum/", "text": "Roland Barthes'in Camera Lucida fotoğraf üzerine düşünceler adlı kitabında anlatmayı başardığı iki kavram vardır. Bunlar: Studium ve Punctum ikilisidir. STUDIUM; Latincede çalışma, inceleme anlamına gelir ve ilgi duyup, okuma ve analiz gerektirir. Bu analiz göstergebilime dayanır. İçeriğinde anlamların ve işaretlerin olduğu imgeler ve mesajlar bütünüdür. Tüm fotoğraflarda bulunan anlamlı ve ya anlamsız bir ortak alan da denilebilir. Okunan bu anlam bireysel olarak kültür, yaşantı şekli, bilgi, sanat dağarcığı, tarih, coğrafya, edebiyat gibi birçok etmene bağlı değişebilir. Bir fotoğraf karşında seyircide var olan duygunun ortak alanıdır yani studium. Ve bu ortak alanda kişileri farklı noktalardan vuracak diğer etki faktörü ise punctum'dur. PUNCTUM; Latincede sivri uçlu bir nesne ile oluşturulan iz, delik, sıyrık gibi manalara gelir. Barthes, ise bu kavramı delmek olarak kullanır. Ve bir fotoğrafta anlatılamaz bir şekilde izleyeni vuran, studium'la açıklanan ortak alanı delip geçen şeyin adıdır punctum. Hatta ok gibi kareden çıkıp izleyene saplanan şeydir diyebiliriz de. Zira Barthes, bu ifadeyi sıklıkla fotoğraftan fırlayıp dışarı çıkarken yanında, yakınında hissettiren şeyler için söyler bunu. Ki punctum için aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük delik tanımını kullanıp acı verendir diye de eklemiştir satır aralarına. Bu dikkat çeken şeyi hiçbir dil ve kültür üstlenemez ve açıklayamaz hatta fotoğrafın en gizli yerinde en ince ayrıntısında gizlidir. Bu kadar gizli olmasına rağmen yine de görenini bulup vurması da yine açıklanamayan bir durumdur. Belki iyi bir fotoğraf okuryazarı olmak da gerekebilir bu durum için. Fakat fotoğraf cahili bir kişi de görebilir belki de. Görenin, hüneri ve ya beceriksizliği gibi algılanabilse de fotoğrafa onu yerleştirenin de payı yok gibi bu işte. Zira çoğu kez kendine çeken bir nesne parçası olan ve punctum denilen şeyi oraya yerleştiren bile belki de habersizdir bu işten. Hatta Barthes bu konuda; eğer punctum delmezse bunun nedeni fotoğrafçının onları oraya bilerek koymuş olmasını ileri sürer. Fakat bilinçli ya da bilinçsiz olması da çok önem arz etmez belki de. Bunun adı punctum zaten. Fotoğrafçı yaptı diye değil gören göz etkilendi diye var olur. Delip, yırtan, fotoğraftan ok gibi çıkıp bize saplanan o öğe, o imgeyi kişiselleştirir. İster fantastik bir fotoğraf olsun isterse en doğalından bir fotoğraf, mutlaka içinde bizi inceden, sessizce, karınca ısırığına benzer acı ile neden olduğunu bile anlayamadığımız hafifçe kesiveren bir punctum vardır. Ve eğer izleyiciyi anlayamadığı bir jilet çiziği sızlatmadıysa o fotoğrafta kişiyi delip geçecek punctum henüz mevcut değildir. Henüz diyorum çünkü R. Barthes punctum'un zaman içinde değişebildiğini de öne sürüyor. Farklı zamanlarda, farklı öğelerle, farklı yerlerde izleyiciyi vurabilir. Bu aşamada benzetme yapılırsa, punctum belki bir şiirin bir mısrası ya da içinde geçen minicik bir kelime olsa, 7 yaşında okunduğu an ile 17 yaşında, 47 yaşında, 77 yaşında okunduğu an arasında aynı duyguyu vermesi bir olamaz tabi ki. Punctum'un örneklerini veririken bazı fotoğrafların içindeki detayları anlatarak yapmış olmasına rağmen, bu anlatımın da doğru olmadığını da yine kendisi öne sürmüştür. Bu noktada anlaşılan ise fotoğrafta yatan punctum'un ne olduğunu ve nedenini anlatmaya çalışmak aslında o punctum'a ve içinde yer aldığı studium'a ihanet etmektir. Çünkü studium sözlerle, kelimelerle anlatılacak bir şey değildir. Çünkü o karenin yani studium'un içinde ne şekilde var olduğu, kasıtlı mı alınıp ya da bilinç dışı mı yerleştirildiği de bir bilinmezdir. Belki de hiç kimsenin umurunda olmayan, studium'un çerçevesini kuran fotoğrafçısı bile farkında değilken bir izleyicinin çıkıp bir ayrıntıda ruhunu bulduğu bir şey oluyor punctum. Belki de punctum tüm benliğini studium'a borçludur ya da tam tersi. Bu bağlamda studium içinde var olan bir punctum'u fark edip vurulduğumuzda ve inceden bir kesik yediğimizde neden onun orada olduğunu ve neden bu şekilde bir duyguya kapıldığımızı anlatmaya çalışmak bizi inceleme ve çalışmaya ve analiz çıkartmaya yönlendirdiği için tekrar yolun sonunda studium'a getirdiği görülür. Studium ile punctum, bir arada bulunması hem kaçınılmaz hem de sorundur. Velhasıl bu iki kavram ikilisi, seyirciyi her zaman kendi içerisinde yoğurur, yoğurur, yoğurur. Sonuçta Barthes'in de dediği gibi fotoğraf bak gör çek işte nin karşılıklı söylenen şarkısıdır. Camera Lucida : Reflections on Photography (1981), Hill and Wang :New York. Camera Lucida Fotoğraf Üzerine Düşünceler (2002), Altıkırkbeş Yayınları."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sultanin-casuslari-kitap-incelemesi-emrah-safa-gurkan/", "text": "Bazı tarihsel konular hakkındaki bilgiler bölük pörçüktür. Konunun genişliği sonucu bilgileri bir araya toplaması oldukça zordur. Ayrıca, tarihsel konular açısından arşivler bazen oldukça kısıtlıdır. Ya belge yoktur ya da var olan belgeleri bir araya getirmek için dünyanın birçok köşesine gidip yapbozu tamamlamaya çalışmanız gerekmektedir. Osmanlı döneminde istihbarat konusunda kütüphanemizde oldukça az kaynak bulunuyor. Bu konuda, Emrah Safa Gürkan hocanın kitabı Sultanın Casusları değerli bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Bunca asırlık imparatorluk olan Osmanlı'nın istihbarat ve casusluk yaptığına şaşırmak abes olurdu. Bu casuslukları günümüzdeki gizli servisler gibi düşünmek oldukça hatalı olacaktır. Lakin özellikle 16. yüzyıl casusluk ağları, bütün devletler için olduğu gibi Osmanlı için de olmazsa olmazlardandı. Bir imparatorluğu yönetebilmek ve iletişimi sağlayabilmek için casusluğun mühim olduğunu anlamanın koşulu elbette tarihçi olmak değildir. Savaş çok pahallı fakat istihbarat ucuzdur. Günümüzün küreselleşen dünyasında bir olayın haberini almak saniyelere indirgenmiştir ve buna rağmen haber alma bugün de bir rekabet konusudur. Bunun gibi, tarihte de haber almak oldukça zor ve önemli bir işti. Meydana gelen bir olayın, örneğin bir savaşın haberini almak oldukça vakit alabiliyordu. Sultanın Casusları kitabında bir olayın haberinin payitahta gelmesinin süreleri gibi ilginç bilgilere de yer veriliyor ve buradan istihbarati bir performans değerlendirilmesi yapılıyor. Ticaret ve diplomasi casusluğun üvey kardeşidir. 16. yüzyıla yolculuk yapacağınız bu kitapta, özellikle Akdeniz ve çevresinde dolaşıyorsunuz. Kitabı okudukça batı ile doğunun; Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların ne kadar iç içe olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Popüler tarihçilik, tarihin bütün evrelerini Soğuk Savaş'ın bir demir perde gibi ördüğü iki kutuptan ibaret zanneder. Popüler tarih yazımının dilindeki klasik hatalardan biri olan salt Müslüman-Hristiyan savaşını bu kitapta görmüyorsunuz. Bahr-ı Sefid'de iki medeniyetin çatışması değil, yüzlerce serhad vardır ve bu serhadlar etkileşim halindedirler. Bahr-ı Sefid'in tarihini bize ustalıkla canlandıran Fernand Braudel'in görüşleri, bu kitap ile oldukça uyumludur. Sultanın Casusları kitabı, İslam ile Hristiyanlık arasında yüksek bir kültürel alışveriş ve iç içe yaşanmışlığı daha iyi gözler önüne sermesi bakımından da oldukça önemli bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta Osmanlı ve Habsburglar arasındaki mücadelelere değiniliyor. Venedik ve Osmanlı'nın bir istihbarati merkez olduğundan söz ediliyor. Özellikle Kıbrıs Savaşı, İnebahtı Muharebesi, Cerbe Savaşı gibi savaşlardan da bahseliden Sultanın Casusları kitabında; Sokullu Mehmed Paşa, Uluc Ali Paşa ve Yasef Nasi gibi önemli kişiliklere de değiniliyor. Emrah Safa Gürkan kitabında şöyle diyor: Osmanlı tarihçilerinin istihbarat gibi popüler bir alanda bugüne kadar kapsamlı bir eser ortaya koyamamalarının başlıca nedeni, Osmanlı arşivlerindeki belgelerin yetersizliğidir. Yerli arşivlerin yanı sıra Venedik, Madrid, Ragusa, Floransa, Napoli, Roma ve Cenova arşivlerini de inceleyen hocamızın yazdığı kitabın oldukça kapsamlı olduğunu ve bu konuda yazılmış esaslı ilk eser olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Birçok mühtedi ve mürted arasında dolanırken oldukça eğlenceli hayat hikayelerine de rastlıyorsunuz. Bir günlük okur olarak en çok hoşuma giden kısmın bu olduğunu söylemeliyim. Özellikle Baron de la Fage ve Salerno'da yakalanan Bursalı bir sipahi casusun raporları oldukça eğlenceliydi. Yakalandıklarında kendilerine sorulan sorular, alınan cevaplar ve bunlarla birlikte çeşitli sentezlerin de bize sunulduğu Sultanın Casusları kitabında oldukça doyurucu bilgiler bulmak mümkün. İnsan bazen sadece bu casusların hayat öyküsünün devamını merak ediyor ama arşiv belgeleri bizi kısıtlıyor. Kitapta Osmanlı İmparatorluğu'nda bulunan daimi elçilerin yaptıkları espiyonaj hareketlerine ve Osmanlı'nın daimi elçilerinin bulunmamasına da değinilmiş. Ayrıca Osmanlı istihbaratının yapısı, menzil sistemi ve ulufeli casuslar gibi konularadan da bahsedilmiş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/sultanin-korsanlari-kitap-incelemesi-emrah-safa-gurkan/", "text": "Türkiye'nin kütüphanesi birçok konuda olduğu gibi tarih konusunda da yetersiz bir durumda bulunuyor. İnsanımızın tarihe ve coğrafyaya ilgisizliği çoğu kez tartışma ve eleştiri konusu olmuştur. Fakat popüler tarihin özellikle çeşitli ideolojik amaçlarla kullanılarak toplum üzerinde ciddi etki bırakabildiği her dönemde görülüyor. Bu sebeple, tarih ve tarihle ilgili diğer tüm disiplinler arası konular hakkındaki ilgisizliğin esasında okura ulaşamayan sıkıcı kitaplardan kaynaklandığını söylemek haksız bir eleştiri olmayacaktır. Eğlenceli ve sıkmayan üslubuyla okuyucuya ulaşmayı başarabilen ve Türkçe yazımın görmezden geldiği veya ilgi göstermediği konulardan bahseden Sultanın Korsanları kitabı büyük bir açığı kapatıyor. Tam ismi Sultanın Korsanları Osmanlı Akdenizi'nde Gaza, Yağma ve Esaret, 1500-1700 olan kitabımız Osmanlı tebaası korsanlarını sosyoekonomik yönden tutun etnik yönlerine kadar inceliyor. Klasik yazımın zihinlerde oluşturduğu anakronik tarih anlayışını her sayfada yıkan bir kitap olarak; Akdeniz'in çok dinli ve kültürlü yapısında korsanlarımızın bir arada yağma yapabildiklerini, ortodoks din anlayışının aksine bazen din denen kavramın esnediğini, birbirinin din kardeşi olması gerekenlerin en büyük düşman ve en büyük din düşmanı olması gerekenlerin en yakın dost olabildiğini gösteriyor. Korsan deyince akla gelen klasik imgenin ne olduğunu hepimizi biliyoruz. Bu imge genelde tek gözü bantlı, sürekli kötülük ve yağma peşinde olan, vatansız ve topraksız bir insanı çağrıştırıyor. Aslında gerçekler tam olarak böyle değil. Zihinde oluşan bu imgeyi korsanlıktan ziyade daha çok piratlığa benzetebiliriz ama korsan denilen insanların çok daha farklı bir hayatı ve hukuku var. Özellikle Akdeniz'in sularındaki korsanlarımızdan bahseden bu kitap 1500-1700 yılları arasında korsanlığın önemli bir çağını işliyor. Lakin bu iki yüzyılla bağımlı kalmayan kitaptan bütüncül bir bakış açısı elde edebilmek mümkün. Korsanlarımızın etnik özelliklerinden ve coğrafyadan genişçe bahseden kitabımızda ihtida eden mühtedi korsanlarımızın yanı sıra Hristiyan ve Yahudi gazilerden bahsedilmekte ve Akdeniz'in renkli dünyası anlatılmaktadır. Tarihin korsanlar ile ilgili kısmı Türkçe eserlerde siyasi bir tarih olmaktan öteye gidememişken bu kitapta kürekçilerin kullandığı a scaloccio veya ala sensile gibi sistemlerden bahsedilmesi, yiyecek ihtiyacının tartışılması, gemilerin ne kadar süre yetecek kadar yiyecek ve su depolayabileceklerinin hesaplanması ve az da olsa Akdeniz'in teknik özelliklerinden bahsediliyor olması oldukça değerlidir. Ayrıca mürettebatın teker teker incelenmesi, reislerin subaylarla ayrımı ve aralarındaki siyasi ilişkiler, talihsiz kürekçilerin yaşadığı olaylar ve hatta gemide neler yendiği, hijyenin nasıl sağlandığı, Poseidon'a ve Meryem Ana'ya dua eden gazilerimiz hatta ve hatta mahbub dost can levendlerden bile bahsediliyor. Akdeniz'in ve korsanlığın coğrafyası bu kitabın hacmine uygun bir biçimde yer bulmuş ve bir savaş tarihi kitabı olmamakla birlikte korsanlarımızın savaşta başvurdukları yöntemler ve hilelerden de bahsedilmiş. İktisadi, hukuki ve idari yönünden incelenen korsanlık mesleğinin aslında deniz eşkıyalığından ayrı bir durum olduğu ve korsanlığın da bir hukuku olduğu oldukça güzel işlenmiş. Emrah Safa Gürkan bu kitabı yazarken esas amacının bu konuda eksik olan yazım hayatımıza bir ivme kazandırmak olduğu bariz bir şekilde anlaşılıyor. İlgili araştırmacılarını bekleyen korsanlık ve onun çok işlenmemiş konularını kitabında eğlenceli bir üslupla anlatan biri olarak, aslında her konuya dokunmaya ve bu konularda popüler yazımın bahsetmediği fakat oldukça eğlenceli olan konulara değinmeye çalışmış. Bu anlamda yalnızca tarihçilerin anlayabileceği değil herkesin anlayabileceği bir kitap ortaya çıkmış. Ayrıca kitapta konuyla alakalı onlarca harita ve resmin bulunması ise okuru bu eğlenceli ve acımasız denizlerin içine dalmaya sürüklüyor. 1672'de Cenova asıllı bir Cezayir korsanı, saldırdığı Fransız gemisinin kaptanının kardeşi olduğunu fark edecektir. Ancak yıllardır görüşmeyen kardeşlerin buluşması gemiyi askerlerin yağmasından kurtarmaya yetmemiştir; korsanlığın kadim kuralları vardır ve kurtlar sofrasında duygusallaşmanın alemi yoktur. Hangisinin daha kötü olduğu sorusunun cevabı, olaya ne açıdan baktığımıza göre değişir. Fakat deniz eşkiyalığının hukuki ve insani açıdan daha aşağı olduğunu söyleyerekten korsanlığı tercih ettiğimi belirtmek istiyorum. Fakat orada da kürekçi olmanın ölümden bir farkı yok. İkisi de kötü 🙂 Teşekkür ederim. Sultanın Korsanları ile ilgili gerçekten çok güzel bir tanıtım yazısı ellerinize sağlık. En yakın zamanda alıp okumaya çalışacağım. Buna benzer kitap önerilerinizi ve tanıtımlarınızı hevesle bekliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/supermen-turk-olsa-pelerinini-annesi-baglardi-kitap-incelemesi-ahmet-serif-izgoren/", "text": "İsminden mi yola çıksam yoksa içeriğinden mi bilemedim ama en iyisi ben kitaptan önce yazarı ile ilgili küçük bir anımı paylaşayım sizlerle. Lise üçüncü sınıf öğrencisiydim ve gerçek manada kitaplarla dostluğum yeni başlamıştı. O sırada İzgören'in diğer kitapları ile tanışmıştım. Öyle ki Avucumuzdaki Kelebek baş ucu kitabım olmuştu. Aklıma estikçe elime alır çevirirdim sayfalarını. Bir yandan da yazarın seminer verdiğini bildiğim için bu seminerlere denk gelsem diye geçirirdim içimden. Bir gün lisemize geleceğini öğrendim ama konferans salonunun kapasitesi az olduğu için gidemeyeceğimi söylediler. Tabiri yerinde ise allem ettim kallem ettim ve o salona gittim. Şimdi diyeceksiniz madem bu kadar önemliydi ne anlattı, ne oldu. İnanın hiç bir kelimeyi hatırlamıyorum seminerden. Sadece ve sadece yazarın salona sessizce girip bir köşeye oturduğunu hatırlıyorum, bir kaç dakika kimse fark etmedi bile. Velhasıl kelam o zaman anladım olgun başağın eğildiğini, o zaman anladım tevazunun insana nasıl bir libas giydirdiğini, o zaman anladım aslında hiçbir kimliğin kimseyi üstün kılamayacağını. Şimdi başlayabiliriz kitabımızdan söz etmeye. Bu kitapta pelerinli uçabilen süper kahramanlardan değil, bizim memleketimizden kopmuş, önce hayalleri ile sonra gayretleri ile bir çok güzellik meydana koyan hemşehrilerimizden bahsediliyor. Neden daha çok olmasın diyor. Aslında bir nevi insan dertli olunca hangi mesleği yapıyor olur ise olsun bir kahraman olabilir diyor. Yeter ki mesai doldurma telaşında olan öğretmenler olmayalım, yeter ki ilaç komisyonu ya da bıçak parası peşinde koşan hekimler olmayalım, yeter ki kendi cebini doldurmaya çalışan yöneticiler olmayalım, yeter ki doğaya düşman betona sevdalı olmayalım, yeter ki bize dokunmasa da maddi manevi yoksullukları dert edinebilelim, yeter ki amaları bir kenara bırakalım, yeter ki istemenin önündeki bahaneleri kaldıralım. Kısaca insan olmanın hakkını verelim. Şimdilerde hepimizde ister istemez bir ümitsizlik hali söz konusu. Hem bireysel hem toplumsal ümitsizlikten söz ediyorum. Eğitim, ekonomi, iç ve dış politikadaki sorunlar ve daha nicesi bizi bu noktaya sürüklüyor. İlk köy kütüphanesinin ne şartlarda açıldığını okuyunca ümitsizliğinden utanıyorsun, birçok sivil toplum kuruluşunun kuruluşunu okuyunca neden olmasın diyorsun, bir köy okulu öğretmeninin sadece öğrencilerini değil tüm köyü eğittiğini okuyunca hadi kımıldan diyorsun kendine. Daha birçok kahramanın öyküsünü okudukça üzerindeki ölü toprağını atıyorsun. Tüm bunlar bir iki saat içinde olup bitiyor. Ben de diyorum ki keşke hepimiz bu bir kaç saati ayırsak, evlatlarımıza bu hikayelerle meslekleri tanıtsak ve potansiyelimizin farkına varsak. Kitapta geçen kahramanlardan sadece birinden söz edeceğim bu inceleme yazısının sonuna gelirken. Anneler Günü üstüne güzel bir kitap incelemesi olmuş, elinize sağlık. Farkındalık yaratarak yaşayanlar, hem kendilerini hem de çevresindekileri bir adım ileriye taşıyor. Ve kesinlikle onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Güzel, samimi bir inceleme yazısı olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/suskunlar/", "text": "Yapımcılığını Tims Purodiction'un üstlendiği dizi yönetmenliğini Çağrı Lostuvalı ve Hatice Memiş yapmıştır. Senaryosunu Pınar Bulut ve Anıl Eke yazmıştır. Dizinin müzikleri ise Aytekin Ataş tarafından bestelenmiş olup yer yer Ahmet Kaya'nın eserlerine de yer verilmektedir. Başrollerinde Murat Yıldırım , Sarp Akkaya , Güven Murat Akpınar , Aslı Enver , Berk Hakman ve Pelin Akil 'in yer aldığı dizinin ilk gösterimi 1 Mart 2012'de SHOW TV'de yapılmıştır. Dizi 2 Aralık 2012'de final yapmıştır. Suskunlar konu olarak 1996 yapımı Hollywood filmi olan Sleepers'dan esinlenilip dizi formatına getirilmiştir. Henüz çocuk yaşlarda birbirleriyle duygusal olarak çok yakın ilişkileri olan bir grup çocuğun yaptıkları yaramazlık sonucu ceza evine girmeleriyle olaylar başlamaktadır. Bilal'in sünnet düğünü sırasında çok korkmaktadır ve sünnet olmak istemez. Ekibin lideri konumundaki Şerif lakaplı Ecevit duruma kayıtsız kalmaz ve bir planla Sarı'yı kaçırırlar. Yolda giderlerken bir tatlıcının önündeki tatlı arabasını kaçırırlar. Kimse araba kullanmayı bilmemektedir. Bunun sonucunda da sağır ve yaşlı bir adama çarparlarlar. Adam yaralama ve araç kaçırma suçlarından dört çocuk 1 yıl hapis cezasına çarptırılırlar. Dizideki adıyla Döngelli Çocuk Cezaevi'nde yatarlarken Sait isimli başgardiyan ve Takoz İrfan lakaplı suçlu ve onun çetesi tarafından işkencelere maruz kalmışlardır. Dizi, yıllar sonra Yanık lakaplı Zeki Sinanlı'nın başına gelen bir olayla kendilerine bunları yaşatanlardan intikam almak için gösterdikleri emekleri ele almaktadır. Dizinin senaryosu 2015 yılında NBC'ye satılmış ve 2016 yılından itibaren Game of Silence adı altında yayınlanmaktadır. Genel olarak bakıldığında konusu, müzikleri ve oyuncu kadrosu olarak Türk televizyon dizileri standartlarının üzerindedir ve senaryosununda NBC'ye satılmış olması gerçekten gurur vericidir. Hapishanelerdeki çocuk istismarına farkındalık uyandırması bakımından da örnek bir dizidir. Dizide eleştirebileceğimiz şeylerden birisi de Şerif lakaplı Ecevit'in henüz çok küçük yaşta aşık olduğu Ahu'yu unutamamış olması ve özellikle 2. sezonda bu yüzden Sarı'yla çok kez karşı karşıya gelmeleridir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/suyu-arayan-adam-kitap-incelemesi-sevket-sureyya-aydemir/", "text": "Geçmişi anlayabilmenin çeşitli yolları vardır. Bunların başında tarih bilmek gelir. Fakat tarih size her zaman derinlikli bilgi sunmayabilir. Resmi tarih yazımı çoğu zaman duygulardan, düşüncelerden ve insan psikolojisinden arındırılmıştır. Fakat insanlık tarihinin merkezinde insanlar bulunmaktadır. Dönemlere ait savaşları veya siyasi olayları bir tarih kitabı size anlatabilir. Fakat insanların kafasındaki düşünceleri nasıl öğrenebiliriz? Yahut bireyin kafasındakileri anlamadan geçmişi gerçekten anlayabilmiş sayılabilir miyiz? Tabi ki sayılamayız. İşte bu sebeple otobiyografik kitaplar çok değerlidir. Anadolu toprakları çok çeşitli hayatlara ve maceralara konu olmuş bir coğrafyadır. Farklı dil ve kültürleriyle hayat bulan bu topraklardaki insanların dünyaya ait çok farklı hayalleri olmuştur. Osmanlı'nın çöküşü ve yeni cumhuriyetin kurulması safhasında büyük acılar atlatan Anadolu insanı, bu acılarla kavrulmuş ve farklı bir bakışa erişmiştir. Şevket Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam isimli otobiyografik romanı, Osmanlı'nın çöküşü ve cumhuriyetin kuruluşu dönemini kavrayabilmemiz için çok önemli bir eser olarak karışımıza çıkıyor. Aydemir, bir otobiyografik roman yazarak aslında çok olağan bir şey yapmış. Çünkü Osmanlı tarihinin en buhranlı döneminde doğan yazarımız, yerinde rahat durmamış ve turan idealiyle başladığı yolda coğrafyalardan coğrafyalara atlamış, sosyalist olup Rus komüniterniyle ciddi ilişkilere girmiş ve en son tekrar kendi topraklarına dönerek aradığı suya ulaşmış. Farklı coğrafyalarda, inandığı değerlere dair bir sonuca varamayan Aydemir, en sonunda kendi ülkesinde bu amacına bir nebze ulaşabilmiştir. Bu kadar farklı düşünceler, savrulmalar ve daha birçok başka şey, belki dönemin şartlarında belki de Şevket Süreyya Aydemir'in kendi kişiliğinde bulunabilir. Bu yorumu başkalarına bırakalım. Önce hayatının ilk gençlik döneminden bahseden Aydemir, memleketi Edirne'de başlayan serüvenini anlatırken aynı zamanda dönemindeki Anadolu halkının durumunu da gözler önüne seriyor. Buradan İstanbul ve Anadolu'ya geçen yazarımız, cephelerde savaşıyor ve halkla iletişime giriyor. Halkın dini düşüncelerini, askerlerin döneme ait fikir yapılarını ve Turancılık gibi döneme damgasını vuran düşünceleri irdeliyor. Turancılık sevdasıyla Orta Asya'ya ve oradan da Moskova'ya geçerken, dönemin eğitime dair sorunlarını ve İttihat ve Terakki'yi anlatıyor. Aynı zamanda Rusya'daki Sovyet Devrimi ve ona dair olaylardan da yakinen bahseden Aydemir'in hayatı, en sonunda bir boşluğa düşüyor ve İstanbul'a geri dönüyor. Döndüğü zaman profesyonel ihtilalci adıyla Ankara ve Afyon'da hapis hayatı geçirdikten sonra Kadrocular hareketi çevresinde cumhuriyetin fikir sistemine dair çalışmış, iktisadi çözümler üretmiş ve memurluk yapmıştır. Oldukça akıcı bir üsluba sahip kitabına ve savrularak yaşanmış bir hayata bunca şey sığdıran Şevket Süreyya Aydemir, bireylerin düşünce dünyasına girebilmemizi ve bu sayede geçmişi daha iyi anlayabilmemizi sağlıyor. Suyu Arayan Adam isimli bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Evet, onu ödemek lazım. Benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum. SUYU ARAYAN ADAM Kitabın tamamı çok değerli bilgilerle dolu bir roman. Ben bugüne dair yararlanabileceğimiz en temel bilgilerin Ş.S Aydemir in Ankara'ya serbest gelip devlet kadrolarına katılmasından sonraki bölümü değerlendirmek istiyorum. Tam donanımlı hale gelmiş Ş.S. Aydemirden gereği gibi yararlanılamadığını görüyorum. Örneğin iyi niyetli bile olsa geleceği göremeyen kafasında Komünizm öcüsü ile yaşayan maliye bakanının sanayileşirsek işçiler, grevler ve komünizm gelir sonucuna varmasını düşünürsek ATATÜRK ün emeklerinin nasıl heba edildiğini görürüz. Dünya ekonomik krizi ile AVRUPADA ki faşizm yüzünden duran sanayi çarklarının iskeleti fabrikaları sudan ucuz ve en uygun ödeme koşullarıyla satıp batıdan çıkmak isterken biz hayır diyoruz. Üstelik Ş.S. Aydemir uyardığı halde bakan 4 saat olmaz diyorken yazar neredeyse 4 dakika bunun bir fırsat olduğunu açıklıyor. Bu kez Ankara ya giderken serbesttim. Cebimde Ankara da bir gecelik param ve çantamda yayımlanmayan önceden anlattığım kitabım ile para ve para kıymetlerindeki dalgalanmalarını ayarlama bakımından merkez bankasının fonksiyonu üzerine hazırladığım bir rapor vardı. Ancak korkmuyordum hemen öğretmenlik mesleğine atamamı sağlatabilirim ümidi ile nereden geldiğini bilemediğim sanki Ankara'nın beni beklediği gibi içimde iyimser bir duygum vardı. Lokomotifin çığlıkları beni rüyamdan uyandırdı. Ankara'yı kalesi ile toz bulutu ile yine aynı şekilde karşıladım. Sabah Maarif vekaletine gittim. Maarif müsteşarı beni olgun ve dengeli bir insan gibi dinledikten sonra, hangi memleket bizimki kadar çocuklarına muhtaçtır? Hangi millet bizim kadar fakirdir? Her birimiz dağarcığında ne varsa ortaya dökmelidir diyerek karşıladıktan sonra beni Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdürü Muavinliğine atadığını söyledi. Birkaç gün sonra da yüksek İktisat Meclisi Umumi katip yardımcılığına da atanmıştım. Oysa öğretmenlik mesleği için başvurmuştum. Beni bu görevlere getiren yolun dönemeçlerini durmadan zihnimde canlandırdım. İki ağabeyimin de şehit olmasından sonra subay olabilmek idealleri ile Edirne'den ailemden ayrılmıştım. Daima devletten korkan Anadolu insanını, çileli mustarip bozulmamış o kendi toprağına sadık insanları düşündüm. Rusya'da iken benim için Devlet, kapitalist hakim sınıfın bir icra organıydı. Şimdi aniden kendimi Devletin içinde icracı bir yönetici durumunda bulduğumu görüyordum. Bu çalışkan ve dürüst kadronun başında Çankaya da basit bir bağ köşkündeki inkılap lideri genç insan vardı. Her çalışmayı takip ediyor adeta aramızda yaşıyordu. Ondan taşan dinamik hayatiyetin ruhu hepimizi sarıp sarmalıyordu. Basit kazmalar ve küreklerle dağlar deliniyor, tüneller açılıyor derme çatma araçlarla taşınan raylar döşeniyor, bir avuç çimento bir parça demirle bir mektep bir Hasta hane açılıyordu. Demiryolları ve madenler millileştiriliyor, yeni yollar açılıyor üretim artıyordu. Bu hareketliliğin ardında işte o Çankaya'da ki adam vardı. 1929 Dünya iktisat buhranı Ankara'yı da vuruyordu. Bu hareketlilik yavaşlamaya başladı. Yeni bir yol yeni bir iktisat formülü bulunmalıydı. Himayeci bir gümrük siyaseti ardındaki liberal bir iktisat nizamı fikri İzmir İktisat kongresinde kararlaştırıldı. Ancak bu kararlar yetersizdi. Milli gücü harekete geçirecek ülkeyi yatırımlara götürecek ruhtan ve vasıtalardan yoksundu. Liberal demokrasi nizamının kapitalizmi ile diğer tarafta planlı bir kuruluş ve kalkınma tecrübesinin uygulandığı sosyalist ekonomi düzeni vardı. Ben birinci olarak Türk inkılabının heyecanının devamının sağlanması gerektiğini ikinci olaraktan milli iş gücünü harekete geçirip 1. Dünya harbinin sudan ucuz hale getirdiği teknik alet ve ekipmanı yurt içine getirerek sanayi üretiminden yararlanmak gerektiğini rapor olarak sundum. Bu raporum Laypzig dünya fuarında Türk- Alman Pazar İttihadı adı altında broşür olarak dağıtıldı. Dünya Batı ve Doğu olarak bölünmüştü. Batı da Faşizm kendi nifaklarını tohum olarak saçıyordu. Ben Ankara'yı tanıdıkça memleketin bu halsizlikten çıkış ve yükselişe geçeceğine olan inancım her geçen gün daha da artıyordu. Oysa, Dünya iktisadi buhranlar ve siyasi ihtilaller içinde yüzüyordu. Dünyanın beşte dördü müstemleke olmuş kapitalizmin esiriydi. Afyon cezaevinde yazdığım kitabı şimdi MEB bastırmıştı. İnkılabın elimizden çıkmamasına yönelik bir konferansı Türk ocağı Merkez salonunda verdim. Mürtecilerin ve müsrif sermayenin eline geçmemesine dikkat etmeliyiz dedim. Bir milli kurtuluş hareketidir ki milli kurtuluş arayan; Ortadoğu ülkelerine, Afrika ve uzak doğu ülkelerine örnektir dedim. Sonradan Türk ocaklarının yerini Halk Evleri aldı. Türk ocaklarındaki Hamdullah Suphi Tanrıöver'in etkin olması gibi Dr. Reşit Galip de faal olarak burada konferanslar düzenliyordu. Ancak Halkevlerinde Osmanlı tarihi yok sayılıyordu. 2. Meşrutiyet, 1. Meşrutiyet, Gençosman'ılar burada anlatılmıyordu. Bu hareketlerdeki yenileşme hareketleri görmezden geliniyordu. Atatürk'ün ise o tarihlerde bütün çabası Dil-Tarih ve Arkeoloji üzerineydi. Bir aralık tartışmalarda bizim kafa yapımızın Brakisefalmi yoksa Dolisefal mi olduğumuz gibi tartışmalar gereksiz yere araştırılıyordu! Bütün bu esasından koparılmış tartışmalarda Atatürk'ün adı kullanılıyordu. Atatürk'ün söğüt özündeki çardağında bu tartışmalar geceler boyu sürüyordu. Atatürk'ün ömrü karargahlarda geçmiş olsa da o bir karargah adamı değildi. Ne yalnız bir asker ne bir cihangirlik peşinde koşan hayalperest, ne de yalnız ıslahatçı idi. O bütün bunların üstünde olan bir insandı. Türk İnkılabının niteliği ve ideolojisini anlatan bir tezi Atatürk'e sunduk. O günlerin Kadro adlı dergisinde ben, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevki Yazman, Vedat Nedim TÖRE ve Burhan BELGE yazılar yazıyorduk. Atatürk de kendisine Kadro olarak sunduğumuz tezi kitap olarak bastırdı. Bize Komünist diyenlerde Faşist diyenlerde vardı. Oysaki biz Milli kurtuluş Hareketinin sosyal ve ekonomik karakterini ve Orta doğuda milli kurtuluş hareketlerimizin uluslararası anlamını ortaya koyuyorduk. Kremlin bir raporunda Sömürge ve yarı sömürgelerde başlayan milli kurtuluş hareketleri emperyalizme karşı ve emperyalizmi parçalayıcı birer hareket olarak himaye edilmeye layıktır. Deniliyordu. Batı kapitalizmini zayıflatacak hareket olarak görüyorlardı. Rus Komünternin 1922 kongresinde ise Türk Milli kurtuluş hareketi için Panturanizm ile karışık klasik bir ittihadı İslam hareketidir deniliyordu. Ben ise, Rusya'nın çabasının inkılabın rehberliğini milliyetçi münevverlerin elinden kendi cephesini temsil eden komünist liderlerin eline geçirmek olduğunu düşünüyordum. Bana göre Milli kurtuluş hareketi dediğimiz dünya ölçüsündeki hareketin amacı, bireyin standartlaşmasına ve hürriyetin bir azınlığın tekeline girmesine izin vermeyen milleti keskin sınıf farklılıklarından koruyan bir milli düzene götürmekti. 1929-1933 Dünya iktisat bunalımı dünya için bir taraftan çöküntüyü işaret ederken diğer yandan bizim gibi sanayileşmek isteyen bizim gibi geri kalmış ülkeler için müthiş imkanlar açmıştı. Çünkü sanayi ülkelerinde işsiz ve müşterisiz kalan fabrikalar, makineler sudan ucuz hale gelmişti. Ödeme şartları çok çok uygundu. Neredeyse parasız satışlar yapılıyordu. Bu türden ülkelerin böyle bir sona geleceği zaten öngörülüyordu. İşini bilen Güney Amerikalılar, Bazı balkan ülkeleri, Hintliler, Çinliler yararlanırken biz TÜRKİYE olarak yararlanamadık. Çünkü kadrolardaki bizler ile Milli iktisat ve Tasarruf cemiyetinin genel sekreteri Vedat Nedim TÖR için Öyle ya fabrikalar kuracaklar, ameleler olacak sonrada gelsin komünizm gibi aleyhimizde propagandalar yapılıyordu. Milli sermaye israf edilmesin, sağlam para denk bütçe gereklidir diyerek küçük işletmeleri destekleyen korumacı muamele vergisi kanunları ile bu dünya konjektöründeki tarihi fırsatlardan yararlanılamadı. Türkiye sanayileşiyor söylemlerimiz boş sloganlar olarak kaldı. Kendi ayaklarımıza kendi ellerimizle koca koca taşlar bağladık. Diğer yandan yeni Bir Dünya harbinin tohumları ekiliyordu. 1933'te Almanya'da iktidara gelen Naziler Irk üstünlüğüne dayanan faşist ruhunu yayarak Avrupa'nın ve Ukrayna'nın Töton Şövalyelerine taksim edileceğini yayıyorlardı. Faşizmin ne olduğunu, Nazizm'in ne denli tehlikeli olduğunun ilk farkına Rusya varmıştı. Ruslar, Almanların ilk olarak Batının üstüne saldırmasını istiyorlardı. Bu şekilde ALMAN lar güç kaybettikten sonra Faşizmi yeneceklerini düşünüyorlardı. Bunda da başarılı oldular. İkinci dünya harbini biz, Atatürk'ün cesaretle tesviye ettiği bir zemin üstünde ancak birçok aşamalarını da aşamamış olarak bulduk. Bu harp gerçekte kapitalizm ile sosyalizmin harbiydi. Faşizm Almanlar ile bir ara rejim olarak dünyada yerini almıştı. Bütün gücünü saldırılarla batıda harcayıp sonra da asıl hedef dediği Rusya karşısında aldığı yenilgi ile yok oldu. İkinci Dünya harbinde bir bakıma şanslıydık. Çünkü Birinci Dünya harbindeki devleti elinde tutan dar görüşlü kadroların yerine hayalperest olmayan harp ve sulhun anlamını kavramış bir hükumet ve kadronun idaresinde 2. Dünya harbine yakalandık. Şanslıydık, 1. Dünya harbindeki gibi bir Enver Paşa cahilliği ve benliği ile İttihatçı komiteci ligi bu harp döneminde yoktu. 2. Dünya savaşında İsmet İnönü Harbi düşünmek ve sulhu korumak ilkemizdir diyordu. Bu dönemde İktisat vekaletinin sanayi teknik heyeti başkanlığına getirilmiştim. Her iki harbi de yaşamış biri olarak 1. Dünya savaşında baştanbaşa yaya olarak geçtiğim Anadolu'nun akıl almaz sefaletini görmüştüm. Anadolu insanını tanımıştım. Adana ve İzmir'deki birkaç derme çatma tesisten başka tüten tek baca, dönen tek motor, yanan tek bir ampul, adına şose denilebilecek bir kilometre yol yoktu. Anadolu'yu ilk kez görmek isteyen Sadrazam Talat Paşa ancak Sivas'a kadar gelebildikten sonra etrafındakileri yalnız bırakarak hemen İstanbul a dönmüştü. 2. Dünya harbinde ne de olsa bir ATATÜRK dönemi yaşanmıştı. Ancak ekonomi kararlarındaki hataların bedelini telafi edemiyorduk. Örneğin Zonguldak kömür havzaları birçok ayrı şirketin aynı damarda çalışması durumlarını çıkarıyordu. Harp içinde bunlar kamulaştırıldı. Ancak tesisler yıpranmış olarak teslim alınmış ve üretim oldukça azalmıştı. İktisat vekaleti çoğu kez yetersiz kalmıştı. İktidar artık yorgundu. Bende Halk partiliydim. Partimin genel sekreteri Esendal sanayi ve sanayileşmenin vertikal- dikey bir medeniyet yaratacağını öne sürüyordu. Orta çağ loncalarındaki çalışma düzenini model olarak görebiliyordu. Bu yorgun ve kararsız iktidarın tek yapabildiği çok partili rejime geçmek oldu. Kendi kurtuluş mücadelesinin fikir ve heyecanlarını Tunus-Cezayir-Fas gibi ülkelere veremedi. Birleşmiş milletlerde onları yalnız bıraktı. Fransa'nın iç sorunudur dedik. Süveyş kanalının devletleştirilmesinde Mısır ı yalnız bıraktık. Atatürk ün bize öğrettiklerini bizim de bize benzer ve bu tecrübelere muhtaç olan memleketlere öğretmemizden daha doğal ne vardı? Bu misyonu da başaramadık. Kaybettim deme geri verdim de. Hayat bir ziyafetten başka bir şey değildir. Yemek ne kadar sürmüşse ziyafet orada biter. Kolun sofrada nereye kadar uzanıyorsa nasibin o kadardır. Senden alınanlara karşı senden alınamayacak olan iradeni koy. İşte asıl hürriyet budur. Tabiat hem zalim hem de lütufkardır. O ne sever ne de acır. O yalnız kendi kanunlarına uyar. Soğuk dondurur, sıcak yakar. Toprak ana emreder sana; Yeniden başla. Şimdi size anlattığım bu hikayenin adını koyarsam onun adı Suyu arayan adamdır. Ömrümce aradığım su şu küçük bahçeli evimdeki sudur ki hikayemin başında anlattığım yangını söndürende odur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/takiyuddin-rasathanesinin-gunumuze-yansimalari/", "text": "Tarih yazımında ve tarih öğreniminde savaşlar çok önemli bir yer kapsar. Savaş olgusu ülkelerin ve milletlerin tarihini çok kısa sürede bükerek kaderlerini tayin etmektedir. Bu kadar kısa zamanda böyle bir kader tayini, savaşların tarih yazımında baskın olmasına neden olmuştur. Bu baskınlık, tarihin savaşlardan ibaret olduğunu göstermez. Avrupa ile bizim aramızda ne fark var? sorusuna bir cevap arayalım. Cevabı düşündüğünüzde ve kendinize göre çıkarımlar yaptığınızda en son varacağınız adresi söyleyeyim: Bilim. Takiyüddin 16. yüzyıl Osmanlı'sında dönemin en yetkin gökbilimcisi, matematikçisi ve mühendisidir. Kendi alanında 90 adet kitabın yazarıdır. Astronomik saatler ve optik hakkında çalışmaları vardır. 3 ciltlik bir optik kitabı da bulunur. III. Murat'ın müneccimbaşısı ve Osmanlı'daki ilk rasathanenin kurucusudur. Takiyüddin Rasathanesi'nin kurulmasıyla kendi devrinin en iyi aletleriyle çalışmaya başlanılmış ve bilime katkı sağlanmıştır. Sonrasında ise bu gözlemevi paramparça edilmiştir . Batıdan gelip Osmanlı'yı yaran Haçlılar değil, o dönem kavga ettiğimiz doğudaki Persler de değil. Yer altından çıkan insanüstü varlıklar da değil. Kuzeyden de değil Güneyden de değil. Nereden biliyor musunuz? Tam merkezden. Rasathaneyi bizzat biz yıktık. Bu dönemde İstanbul'da yaşanan deprem, İranlılarla savaştaki başarısızlıklar ve bir de veba salgınının faturası bu rasathaneyi kesildi. Bir nevi buranın uğursuzluk getirdiği bahanesiyle suçlandı ve III. Murat'ın izniyle kurulan Takiyüddin Rasathanesi yine bizzat onun emriyle yıkıldı. Her şeye rağmen Dünya dönüyor diyen Galileo ise yaklaşık 30 yıl sonra mahkemede ölüm cezasına çarptırılıyor. Bu ceza ev hapsine çevriliyor ama bu iki olay arasında bir fark yok. Ben size söyleyeyim. Onlar tarihten ders çıkardılar biz ise bizden olan Takiyüddin'in bile kim olduğunu bilmiyoruz. İşte en başta dediğim gibi sadece mavi rengine takılıp kalmamamız gerekiyor. Gökkuşağı yedi rengiyle birlikte anlamlı ve güzeldir. Diğer renklere geçmeli ve karşılaştırmalı çıkarımlar yapmalıyız ki Takiyüddin mezarında rahat uyusun. Not: Tarihkuşağı tabiri tamamen benim uydurmam. Bilinçli bir kötüleme kampanyasının kurbanıdır Takiyüddin avrupa gelişimin bilim ve akılcılıkla olduğunu öğrendikten sonra kendisini geriye götüren din bağnazlığını rakipleri üzerinde kullanarak kendi güçlerini sonuna kadar yükseltmişlerdir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/taklidin-taklidi-olarak-sanat-platonun-sanat-anlayisi/", "text": "Platon, şüphesiz felsefe tarihinin en sistematik filozofudur. Sistematik felsefe, birbirine örüntülerle bağlı alt felsefi disiplinlerin, bütünlüklü bir yapıya sahip olmasını ifade eder. Sistematik bir felsefeye sahip olan filozofun tüm düşünceleri tek bir temelden büyür, gelişir ve her zaman aynı istikrarla bütünleşir. Sistematik felsefenin kurucusu olarak kabul gören Platon'un; epistemolojik, ontolojik, kozmolojik, ahlaksal, poetik ve politik tavırlarının tamamı belli bir bütünlük içerisindedir. Söz konusu bütünlüğün kaynağı ise meşhur İdealar Kuramıdır. İdealar Kuramı ile Platon, bilginin, yani gerçek anlamıyla bilginin tek bir kaynağı olabileceğini ifade eder. Bu kaynak ideaların kendisidir. Gerçek dünyada var olan şeyler, ideaların bir çeşit tezahürüdür. Gerçek olan, idealar dünyasındaki -lık, -lik kavramlarıdır. Ağaçlık, masalık, iyilik, güzellik, insan olmaklık gibi kavramların tamamı gerçek dünyada bir çeşit tezahürden ibarettir ve bunların özü idealar aleminde gizlidir. En nihayetinde Platon, sistematik bir felsefeye sahiptir ve onun sanata olan bakışı da bu düzlemde şekillenir. Platon'un sanat felsefesine ilişkin olumsuz görüşlerinin temel olarak iki sebebi olduğu düşünülür. Sanatın İdealar Kuramındaki yeri, olumsuz görüşlerinin birinci sebebidir. İkinci olarak ise Sokrates'in idamına sebep olan sanatçılardır. Bilge Sokrates'in öğrencisi Platon'un, hocasının bilgisiz sanatçılar tarafından idama mahkum edilmesine karşı tavır takınmasından daha doğal bir şey yoktur. Ayrıca bu sanatçılar, sadece bilgisiz olmakla yetinmemekte, aynı zamanda toplumu ve daha da ileri giderek devleti bozguna uğratabilecek davranışlarda bulunmaktadır. Bilge Sokrates'in öğrencisi için mahkum edilmesi gereken hocası değil, onun felsefi bilgeliğini göz ardı eden ve tüm toplumu gerçek bilgiden uzaklaştıran, taklidin taklidini yapmayı kendine görev bilmiş sanatçılardır. İdealar Kuramı, Platon'un sistematik felsefesinin temellerini oluşturan düşünceler bütünüdür. İdealar Kuramına göre gerçek dünyadaki tüm şeyler, idealar aleminin bir çeşit yansımasıdır. Devlet, Şölen ve Yasalar diyaloglarında bu kuramın izlerini açık biçimde görmek mümkündür. Yani bu dünyada ampirik olarak elde edilebilecek her türden bilgi, ideaların gölgesi altında yeşeren taklitlerin bir çeşit görüntüsüdür. Dolayısıyla gerçek dünyanın bilgisi yeteri kadar güvenilir değildir ve episteme, yani gerçek bilgi doğrudan ideaların bilgisidir. Geri kalanlar ideaların taklididir. Bu dünyada yaşam süren insan, gerçek dünyanın bilgisine kendisini kaptırırsa, temel olarak ideaların bilgisinden uzaklaşır. Buradan Platon'un sanata ve hatta sanatçıya olan bakışını kabaca çıkarsamak mümkündür. En nihayetinde sanatçı, bu dünyadan elde ettiği bilginin tezahürünü oluşturan kişilerdir. Bir elma resmi çizilecekse ya da birine şiirler yazılacaksa, işte tüm bunlar gerçekten dünyada var olan taklitlerin sanatçı tarafından resmedilmesinden ibarettir. Yani sanat dediğimiz uğraşı, taklit olanların yeniden taklit edilmesinden ibarettir. Oysa taklit etmek, en yalın haliyle gerçek bilgiden uzaklaşmak anlamına gelir. Taklidin bir taklidini resmetmek sadece sanatçı ile ilgili değildir. Sanatçılar aynı zamanda toplum ve devlet düzenini de doğrudan etkileyebilecek güce sahiptir. Dolayısıyla Platon tarafından sanatın tehlikeli bir uğraşı olduğunun varsayılması oldukça olasıdır. Üstelik tek başına tehlikeli bir uğraşı olmaktan bile daha fazlasıdır. İnsanı ideaların bilgisini keşfetmeye en yakın kılan felsefeden uzaklaştırır ve daha da ileri giderek taklit olan tüm bu şeylerin dünyasında başka bir taklit yaratır. Taklitlerin taklidi çoğaldıkça, toplum ve devlet düzeni bozulmaya yüz tutar. En nihayetinde gerçek bilgiden uzaklaşılmaktadır. Bu özelliği nedeniyle sanatı Platon, Mimesis olarak tanımlar. Mimesis tam olarak doğanın, sanatın çeşitli dallarında taklit edilmesini ifade eder. Platon'un mağara alegorisi üzerinden de sanatın neliğine ilişkin bir tartışma alanı oluşturmak mümkündür. Platon'un sanat anlayışını doğrudan ifade edebilecek bu alegori, fiziki dünyada ideaların bilincinden bağımsız olarak yaşayan insanların, erdemden uzak bir görünüme sahip olduğunu gösterir. Karanlıklar içerisinde mağarada yaşayan insanlar, güneşin -yani bir bakıma ideaların- yaydığı ışığın farkına varmak yerine sadece gölgelerle yetinir. İşte Platon için sanat da tam olarak gölgelere odaklanma işidir. Üstelik sanatçı, gölgeleri yaşamının merkezine alarak ideaların bilgisinden git gide uzaklaşır ve en nihayetinde toplumu da etkileyerek yozlaşmış bir kültür yaratır. Platon'un sanat perspektifi çok uzun yıllardır tartışılıyor olmakla birlikte onun şiire bakış açısının diğer sanat dallarına olan bakışıyla farklılık gösterdiği iddiası hayli dikkat çekicidir. Platon için felsefe ve şiir tamamen sürtüşen uğraşılardır, demek doğrudur. Bununla birlikte Platon okumalarında satır araları incelendiğinde, açık biçimde onun Homeros'a olan hayranlığı gözlemlenir. Homeros, Platon için taklidin taklidini yapan en büyük bilgedir. Platon, Homeros'la ilgili düşüncelerini öyle abartır ki yer yer Homeros'un kendi ideal devletinin içerisine bile çağırır. Platon'un devleti, tamamen sanata ket vuran ve onu doğrudan sistem dışına atan bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte söz konusu şiir ve Homeros olduğunda Platon oldukça cüretkardır. Tüm edebi perspektifiyle Homeros'u devletine çağırır. Fakat Platon'un Homeros'a yaptığı davette birtakım şartları vardır. Bu şartlar şiir ve hatta diğer sanatsal uğraşıların tamamının devlet düzeni içerisinde nasıl olması gerektiğine ilişkin önemli ipuçları verir. Burada Platon'un doğrudan kullandığı ifade benzetmeci şiir türüdür. Benzetmeci şiir, diğer şiir türlerinden farklı olarak taklidin taklidine odaklanmaz. Bu tarz şiirler temel olarak efsanevi niteliktedir ve geçmişle gelecek arasında bağlantı kurma işlevini yerine getirir. Ayrıca Platon'un devlet düzeni içerisinde zaman zaman sansürlerle sanatçılara yer verilebileceğine ilişkin detaylar da göze çarpar. Son kertede Platon'un sanata olan bakış açısının; muğlak, askıda kalmış, tam olarak yeşerememiş ve modernize olmaya uygun olmayan bir perspektiften beslendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla Platon'a göre sanat; devlet düzeni içerisinde ancak sansürler ve düzenlemelerle yer alabilecek, idealar aleminden bilge insanı uzaklaştıran, büyük oranda taklidin taklidine odaklanan, hiç de yaratıcılık gerektirmeyen insani bir uğraşıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/taksi-soforu-taeksi-woonjunsa-film-incelemesi/", "text": "Eğer ki yakın dönem Güney Kore tarihi hakkında film izlemek istiyorsanız, bu tam aradığınız film. 2017 yılında çıkan Taksi Şoförü filmi, gerçek kesitlere dayanıyor, filmin başında yazmamasına rağmen. Kang-ho Song, taksi şoförü rolünde. Gazeteci ise filmde Peter ismiyle Thomas Kretschmann. Filmde yabancı olmadığımız şeyler var. Ama filmi öyle çekmişler ki insan etkilenmeden edemiyor. Filmde ne anlatıldığına gelince, bir taksi şoförü var. Tamamen kendi çıkarını düşünen, biraz ego sahibi, paragöz biri. Ama böyle olmasının sebebi, kızına tek başına bakmaya çalışması ve paraya ihtiyaçları olması. Ev kirasını da ödeyemediği için evden çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Adamın eşi zamanında bir hastalıktan dolayı ölmüş. Böyle bir zorluk da var tabi. Film 1980'lerin Güney Kore'sinde geçiyor ve bizim taksi şoförü iyi para kazanacağı bir müşteri arıyor tabi. Sonra Alman bir gazetecinin Gwangju isimli bir yere 100.000 lira karşılığı gideceğini öğreniyor. Bu gazeteciyi alacak diğer taksi şoförünün yerine geçiyor kendisi ve olayı bilmeden işe atılıyor. O dönemin Güney Kore'sinde darbe olmuş ve siyasi çalkantılar var. Öğrenciler ve halkın bir kesimi ekonomik sıkıntılardan ve baskıdan dolayı ayaklanmış. En şiddetli ayaklanma ise Gwangju şehrinde olmuş ve bu şehirde yüzlerce kişi ülkenin kendi askeri tarafında katlediliyor. Bizim taksi şoförünün yaşadığı yerde de bu tür söylentiler dolaşıyor ama Gwangju şehrine giriş çıkışlar asker tarafından engellendiği için kimse kesin bir şey diyemiyor. Gazetecinin amacı da bu şehre gidip gerçekleri öğrenerek tüm dünya ile paylaşmak. Bizim taksi şoförü ile yola çıkan gazeteci uzun bir yolculuktan sonra Gwangju'ya varıyorlar, tabi askerleri atlatarak. Başta insanların öldürüldüğüne inanmayan bizim şoför, gerçekleri görüyor. Başta tartıştıkları ve kavga ettikleri gazeteciyle olayların içinde yakın dost oluyorlar. Buradaki yaşayan halkla birlikte insanları kurtarıyorlar, askerlerden kaçıyorlar ve ölümlere şahit oluyorlar. Video ve fotoğraf çeken gazeteciyle taksi şoförü oradan ayrılıyorlar. Gazeteci de bu görüntüleri dünya basınıyla paylaşıyor ve Güney Kore'nin demokratik bir yönetime sahip olmasında büyük rol oynuyorlar. Tabi biz böyle şeylerin daha çok Kuzey Kore'de olduğunu sanırdık. Ama 1980'lere kadar Güney Kore'nin de Kuzey Kore'den pek bir farkı yokmuş. İyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tanri-gercekten-oldu-mu-nietzsche-ne-demek-istedi/", "text": "Tanrıyı Öldüren Zerdüşt, Onu Görmeyen Bilge! Tanrının ölmesi fikri hemen herkes için rahatsız edicidir. İnançlı olmak ya da olmamak buradaki tartışmanın bir konusu olamaz. Tanrının ölümüyle ilgili Nietzsche'nin ilgilendiği de inançla ilintili değildir. Nietzsche'nin felsefeyle edebiyatı iç içe geçirerek ustalıkla tasarladığı Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabı, uzun yıllardır uyku halinde olan Zerdüşt'ün mağaradan uyanmasıyla başlar. Kahramanın yolculuğu sonsuzdur ya, evet Zerdüşt'ünki de öyledir. Zerdüşt ormanda bir bilgeyle karşılaşır ve Nietzsche Zerdüşt'ün arkasına saklanarak onun ağzından o meşhur cümleyi ilk kez sözcüklere döker: Nasıl bilmez bu ormandaki yaşlı bilge, tanrının öldüğünü? Konuşan Zerdüşt'tür ama onu dile getiren Nietzsche'nin değer yargıları ve ahlaka karşı açtığı kudretli savaştan arta kalanlardır. Zerdüşt bir kere kafasına koymuştur tanrının öldüğünü herkese haykırmaya! Sonsuz yolculuğunu durak bilmeksizin sürdürür. Önce mağaradan, sonra da ormandan koşar adımlarla çıkan Zerdüşt, artık şehirdedir. Onun sonsuz hikayesi şehirde; herkesin, her bir unsuruyla tüm toplumun inançlarıyla yüz yüze gelince sekteye uğrar. Zerdüşt bir duvara çarpmıştır. Bu duvar; yaygın kanaatlerle örülmüş, dogmatizmle sıvanmış, ahlakın kolonlarıyla desteklenmiştir. Bu duvar, insanın değer yargılarıdır. Zerdüşt hiç beklemediği, ummadığı bir tabloyla karşı karşıyadır. Koskoca bilge nasıl bilmiyorsa tanrının öldüğünü, şehirde yaşayanlar tanrının ölümünden kalan gözyaşlarının farkında bile değildir. Tanrı için ağlayan hiç kimse yoktur. Üstelik tanrı için ağlamak bir kenara dursun, ulu orta ölü vaziyette yatan tanrının cenazesini kaldırmaya cesaret eden bile yoktur. Zerdüşt, hayal kırıklıklarıyla mağarasına doğru yola çıkar. Nietzsche ile özdeşleşen sadece tanrının ölmesi fikri değildir. Aynı zamanda karikatürlere bile konu olan ihtişamlı ve gür bıyıkları, hemen onu belli eder. Nietzsche bir bahar sabahı Zerdüşt'ün eliyle öldürdüğü tanrının cenaze törenindedir. Katili olduğu tanrıyla yüzleşmeyi amaçlar. Konunun özüne dönecek olursak, gerçekten Zerdüşt'ün öldürdüğü bizim anladığımız ve kesin olarak sınırlarını çizdiğimiz tanrı kavramıdır. Tanrı kavramı mükemmelliği ifade eder ve bu mükemmellik içerisinde herhangi bir biçimde ölüm yoktur. Tanrı hiçbir zaman ve hiçbir şart altında ölemez. Peki o zaman Zerdüşt'ün öldürdüğü kimdir? Zerdüşt kime kıymıştır tanrı diye? Evet Zerdüşt'ün kaleminden saplanan oklar tanrıya değil, ahlaka ve değer yargılarına isabet etmiştir. Zerdüşt'ün de Nietzsche'nin de hedefi zaten hep bu değer yargıları ve ahlak meselesi olmuştur. Tanrı bu meselenin küçük bir parçasıdır sadece. İnsan ve özelikle Batı Hristiyan toplumu, tanrının ve onun dininin arkasına sığınarak ahlaksızlığın doruklarında bir ahlak anlayışı oluşturmuştur. Nietzsche, kendi felsefi serüveninde çok şey borçlu olduğu Schopenhauer'a göre çok daha iyimserdir. Schopenhauer, insanın doğası gereği arzulamaktan asla vazgeçmeyen bir canlı olduğunu ve bu arzuları doyuracak doyum noktalarının ise son derece kısır olduğunu söyler. Schopenhauer'in bu bakış açısı oldukça karamsardır. Onun karşısında ise yine gür bıyıklarıyla başka bir Alman dikilir. Bu sefer ne tanrının cenaze töreninde giydiği takım elbisesi ne de güneş gözlüğü vardır. Nietzsche, her ne kadar tanrıyı öldürecek kadar değer yargılarına savaş açmış olsa da hala umutludur. Nietzsche'nin umudu, Zerdüşt'ün hikayesinde gizlidir. Sonsuzluğu arayan Zerdüşt, asla durmadan sıkılmadan arayışına devam edecektir. Zerdüşt'ün aradığı tanrının öldüğünü bilen birisiyken Nietzsche doğrudan üst insanı bulmayı umar. Almanca ifadesi Übermensch olan Üstinsan temel olarak insanın kendini aşarak elde edebileceği bir mertebedir. Yaşadığı dönemi Nihilizm Çağı olarak tasvir eden Nietzsche için insan ise aşılması gereken bir varlıktır. İnsan hayvan ve Üstinsan arasında kalmış, sıkışmış bir ara formdur. Üstinsan ise değer yargılarından, ahlaktan, iyiden ve kötüden tamamen arınmış insan olmaklığın bilincinde olan insandır. Nietzsche ile çok sık anılan ve neredeyse onun gölgesi gibi her an peşinde olan en temel kavram şüphesiz nihilizmdir. Nihilizm genel olarak yaygın kanaatleri ya da daha çok bilgiyi reddederek toplumun içerisinde bulunduğu belirlenimin ötesinde tespitler ortaya koyan felsefi bir pozisyondur. Nietzsche de hemen herkes tarafından nihilist olarak anılır. Hatta bu tespitler öylesine ileri gider ki Nietzsche'nin nihilizmin en büyük savunucu ve hatta babası olduğu bile söylenir. Felsefe tarihinin en popüler ve spekülatif filozoflarından olan Nietzsche, gerçek anlamıyla bir nihilist değildir. O, ahlakın evrenselliğine karşı eleştirel bir pozisyona sahiptir. Hiçlik onun için tek başına bilginin reddedildiği bir bakış açısı değildir. Hiçlik, bu dünyada var olan; ahlaksal önermelere, normlara, değerlere ve her türden değer yargısına karşı Nietzsche'nin elinde tuttuğu son kaledir. Hiçlik, aslında gerçekten ölmeyen tanrının, onun arkasından bağıra çağıra ağlayan savunucularına karşı, değerlerinden arınmış üst insanın, bir türden yaşama biçimidir. Nietzsche gerçek bir nihilist değildir. O, sadece iyinin ve kötünün ötesinde bir yaşam hayal eder."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tanrilasan-insanlik/", "text": "Hemen hepimiz karşılaşırız günlük hayatın en sade anlarında bile. Daha ismin ne sorusu gelmeden hemen nerelisin der insanlar. Nerede olursa olsun bu soruyla muhatap olur insanoğlunun her ferdi. Aristo zamanından beri var olan bir gelenek olarak bakılabilir bu duruma elbette ama çok daha derin izler taşıdığı aşikar. Çünkü insanlık ilk andan itibaren başlamıştır yargılamaya. Var olan tüm bilgiler aslında iki önem taşır. Birincisi bilgiyle fikir sunmak ve ikincisi de ki çok daha değerlidir, yargılama yapabilmektedir. Peki, kişinin ismi neden sorulmaz diye düşünebiliriz. Birazcık daha düşünelim öyleyse. Hemen cevabını vermeden buna cevaplar arayalım. Aslında cevabı çok daha zor değil. Çünkü bir kişinin ismi her ne kadar bazı fikirler sunabilse de genel anlamda yargılama yapılmasını pek mümkün kılmaz. Kişi, bu bilgiyle karşısındaki hakkında çok net veriler alamaz. Ancak nereli olduğuna bakarak kökeni, kültürü, yaşayışı ve hatta dünya görüşü, dini ve amaçları hakkında fikirleri toplayabilmektedir. Her inançta var olan Tanrı motifi ya da değeri, insanı yaratıp özgür bırakmasıyla var olur. İnsanın düşüncesinde bir inanç kavramı olarak bulunur. İnsanoğlu, kendi çabasıyla ikna edilerek varlığını kabul eder ya da reddeder. Ancak filmin sonuna bakıldığında Tanrı'nın en büyük görevi ya da işlevi yargılamasıdır. Yargılayan ve sonuç olarak karar verici olan Tanrı, insanın nasıl bir hüküm giyeceğini belirler. Bu, aynı zaman güç ve kudret temsilidir. İnsanın yaptıklarını, yapacaklarını, kararlarını ve seçimlerini yargılayacak olan Tanrı olmasına karşın günümüzde insanlık bunun önüne geçer. Tanrılaşan insanlık kavramı buradan hareketle ele alınır. İnsanların her yaptıklarını yargılamak veya seçimlerini sorgulamak insana düşmüş günümüzde. Her ne kadar her zaman bu geçerli olmasa da ekseriyet söz konusudur. Oysa ki insanın yaşam penceresinden bakışı kendisine aittir. İstediğini yapmak, kararlarını almak ve tercihlerde bulunmak özgü olarak verilmiştir. Bizzat en büyük güç Tanrı'nın insana verdiği bu kuvveti, sıradan insanların almaya çalışması da oldukça manidar. Çok daha güçlü bir Tanrı yaratma amacındaki bu insanların kraldan çok kralcı olma durumlarıyla açıklanabilir sanırım. Her şeyden öte tüm inanç hayatının bağlandığı Tanrı'ya karşı gelmek değil de nedir bu durum? Tanrı'ya karşı isyan olarak görülmesi normal değil mi? Tanrı'nın verdiği özgürlüğü alma çabası insanları daha da köreltiyor. Oysa ki insanların neyi sevdiği, nasıl giyindiği, ne yemek istediği, ne zaman gezmek istediği ve daha birçoğu kendisine verilen haklardır. Bizzat Tanrı tarafından verilen bu hakların alınması kabul edilemez. Toplumsal çerçevede var olan saygı kavramını bir kenara bırakıp inanç üzerinden bile bu durum söz konusu olamaz. Tanrı rolüne soyunan insanların hemen herkes için yargılar dağıtması, cehennemlik olduğunun bile iddia edilmesi tam anlamıyla bir isyandır. İnsanlık kavramına olduğu kadar tamamen emri altına girildiğini iddia eden Tanrı'ya isyan ve saygısızlıktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tarihci-seyhulislam-hoca-sadeddin-efendi/", "text": "Hoca Saadettin Efendi kimdir? Hoca Saadettin Efendi hayatı, biyografisi, eserleri ve tarihe katkıları hakkında bilgi. Bu içerik Tarih Kovanı adlı blog tarafından Parlak Jurnal için hazırlanmıştır. Tarihe ilgi duyan arkadaşları sitemizi ziyarete bekleriz. Osmanlı devleti altı asır Dünya'ya hükmedip zafer üstüne zafer kazandığı için Askeri yönünden gururla bahsederiz ve övünürüz. Gelin hep beraber Osmanlıyı Osmanlı Yapan değerlerimize sahip çıkalım. Öğrenelim öğretelim. Osmanlı devleti Askeri yönüyle dünyaya nam ve nişan salarken ardında başka bir nizam kuvvetiyle de övünmekteydi. Övündüğü bu kuvvet hiç şüphesiz ''alimlerdi''. İşte bu alimlerden biri de Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendidir. 1536'da İstanbul'da doğmuştur. Bbası Yavuz Sultan Selim Han'ın yakın dostu Hasan Can'dır. Dedesi ise Hafız-ı Mahsus-i Sultani ünvanı alıp Mısır seferine katılan değerli alim Isfahan Hafız Muhammeddir. Sadeddin Efendi iyi bir tahsil görmüş olup daha sonraları Şehzade Murad'a hoca olmuştur. Bu görev Sadeddin Efendi'nin hayatında dönüm noktasını teşkil etmiştir. Zira bu görevle birlikte Hoca ve Hoca Efendi diye şöhret bulmuştur. - Murat'ın tahta cülusu ile Hoca Sadeddin efendi de Hoca i Sultani ünvanı almıştır. Sadeddin Efendi'nin hayatına onu anlama gayretinde işimizi kolaylaştıracaktır. Çünkü Hoca Sadeddin var, Şeyhülislam Sadeddin var, bir de Tarihçi Sadeddin var. 1596 Yılında Osmanlı devleti ile Avusturya arasında vuku bulmuş bir savaştır. -Haçova Meydan Muharebesinde, Osmanlı ordusu Mohaç'tan sonra en büyük imha hareketini gerçekleştirdiği savaştır. Ordunun geri hizmetinde bulunan Aşçılar, Deveciler ve katırcılar vb savaşta etkin rol aldığı savaş. -Sultan Üçüncü Mehmed Han bu seferin sonunda Eğri Fatihi ünvanını almıştır. Avusturya ordusu 100 ila 120 bin askerden oluşuyordu. Osmanlı ordusu da 50 bin kapıkulu, 60 bin eyalet askeri ve tatar atlısı ile 110 bin kişi kadardı. Haçova Meydan Muharebesi İki gün sürmüştür. Birinci gününde, Sinan Paşa'nın kuvvetleri, Avusturyalıları birliklerini püskürtmüş ve düşmana ağır kayıplar verdirmişti. İkinci gün ise Avusturya birliklerinin şiddetli taarruzu sonucu Osmanlı ordusunun sağ tarafı bertaraf edilmiş olup hazinesi düşmanın eline geçmiş durumdaydı. Düşman askeri, Otağ-ı Hümayuna yaklaşınca padişah Üçüncü Mehmed'in hayret ve endişesi iyice artmıştı. Zira Padişah bu savaş esnasında vezirini Serasker ilan edip İstanbul'a dönmek niyetindeydi. Lakin buna Hoca Saddeddin efendi karşı çıkmış ve padişahı ikna etmeyi başarmıştır. Zira Padişah otağ-ı hümayunda kalmayıp İstanbul'a dönse orduda dağılmalar baş gösterip yenilgiyle sonuçlanacaktı. Hiç şüphesiz Hoca Sadeddin'in burada takındığı tutum ve bu savaşta üstlendiği sorumluluk savaşın seyrini değiştirmesinde büyük katkıları olmuştur. Bu sırada Yeniçeri askerlerinden bir takım başı bozuk gruplar kaçışmaya başladıkları görülmekle beraber savaş Osmanlı aleyhine çevrilmiş durumdaydı. Otağ-ı Hümayunda bulunan Aşçılar, Deveciler vb Ordunun geri hizmetinde görev yapan takım ellerine geçirdikleriyle düşmana saldırmış olup onları mağlup etmeyi başarmışlardır. Tarihçi Hammer bu savaş için; Hoca Sadeddin'in cesaret ve tesiriyle kazanılan, Mohaç ve Çaldıran'la mukayese edilen parlak zafer... diye bahsetmektedir. -Ben hiçbirisini abdestsiz emzirmedim. Hepsinin akikasını kestim. Ayrıca her Cuma günü, her biri adına bir koç kestirip fakirlere sadaka dağıtırdım. Efendi dinle; Ayinesi İştir kişinin lafına bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde bu lafı telakki ederr ve zihnine kazırsan ne demek istediğimi çok iyi anlamış olacaksın.. . Filhakika bu suçlama'da bulunup kaynakça olarak gösterdikleri Tdv İslam Ansiklopedisinde şu cümleyi es geçerler; Para hırsına rağmen hayır ve hasenattan geri kalmayıp Eyüp Camiinde herkese açık bir kütüphane kurmuş, Beşiktaş semtinde bir hamam ve bir ekmek fırını yaptırmıştır vb. diye devam eder. Zira çocukları ilmiye sınıfına girdiği doğrudur. Ancak yaptığı hizmetlere ve onların soyundan gelenlere bakarsanız hak mı edip geldikleri yoksa hak etmeyerek mi olduğunu kavrarsınız. Hoca Sadeddin Efendi II. Murat'ın Ruhu için okunacak olan Mevlide gitmek için hazırlandığı sıra rahatsızlanır. Durumu iyi olmamasına rağmen mevlide gider ve camide iken fenalaşır vefat eder. - Osmanlı Tarihi kuruluşu üzerine edebi tarzda yazılmış değerli bir eser olan Tacü't-Tevarih kitabının yazardır. - Çok kısa bir süre Şeyhülislamlık yapmış olmasına karşın çok sayıda fetvalar verip işini ehli ile yapan kişidir. - Yavuz'un sevgisini kazanmış Hasan Can gibi yiğit birinin oğludur. - Tarihçilerin Mohaç ile kıyas yaptığı Haçova zaferinin kazanılmasındaki en önemli aktördür. - İlmi kudreti ile herkes tarafından saygı duyulan kişidir. Yazımızı Cami Çelebi'nin Hoca Sadeddin'e yazdığı şu mısralar ile bitirelim.. Bu yakınlarda cihana, iki müftü geldi, Tuttu alemi, her birisinin fazl ü edebi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tarihi-sehir-kerkuk/", "text": "Kerkük son zamanlarda ismini sıkça duyduğumuz Kuzey Irak şehridir. Peki bu kadar gündem oluşturmasının sebebi nedir? Türkmenlerdeki yeri ve değeri nedir? Sosyokültürel yapısını neler oluşturur? Bunlar ve bunlar gibi birçok soru hepimizin kafasını kurcalamıştır. Bu yazımızda bu duruma açıklık getirmye çalışacağız. Öncelikle Kerkük'ün tarih sahnesindeki rolünden başlayalım. Kerkük'ün tarihi Asurlulara kadar uzanmaktadır. İsmi Asur hükümdarı Sartnabl'ın şehri anlamında Kerh Suluh olarak konulmuştur. Eski Asur başkenti Arrapha bölgesinde yer alan Kerkük, 5000 yıllık harabeleri üzerinde, Khasa nehri yanında yer alır. Arrapha, MÖ 10 ve 11. yüzyıllarda Asurlular döneminde çok büyük bir öneme kavuşmuştur. Stratejik ve coğrafik önemi nedeniyle şehir, üç imparatorluk için adeta bir savaş meydanıydı; Asur imparatorluğu, Babil ve Med imparatorlukları, ki hepsi şehri belirli zamanlarda yönetmiştirler. Kerkük'ün en eski yerleşim mekanı Kerkük Kalesinin içidir. Kale, bu eski şehrin adeta çekirdeğini oluşturmuştur. Kalenin yapılışı M.Ö. 3000 yıllarının ortalarına kadar uzanır. Hz.Ömer zamanında İslam ordularının meşhur Kaadisiyye Meydan muharebesinde Sasanileri M.S.636 yılında yenmesinden sonra, Kerkük bir Müslüman şehri olmaya başlar. Sultan Mahmut Tapar komutasında Kerkük 63 yıl Büyük Selçukluların hakimiyetinde kalır. 1118 yılında Irak Selçuklularının hakimiyetinde 12 yıl kalır. 1470 yılında Kerkük Şehrine Akkoyunlular hakim olurlar. 1508 yılında Akkoyunlu Devleti, Safavi devletinin kurucusu Şah İsmail tarafından kaldırılıncaya kadar Kerkük, Akkoyunluların hakimiyetinde kalmıştır. Daha sonra Safavi devletinin egemenliğine giren Kerkük, Yavuz Sultan Selim komutasında Çaldıran Savaşı galibi Osmanlı Devletinin nüfuz alanına girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın Bağdat ve daha sonra Kerkük ziyaretinde Bayat boyuna mensup ünlü Kerküklü Türk şairi Fuzuli, Bağdat Kasidesini padişaha sunar. Bu dönemde Kerkük Kalesine yeniçeriler yerleştirilir. İlk iş olarak kale tahrir ettirilerek kaleye ocaklılar, tımarlılar ve zeametler yerleştirilir. 1549 yılında Kerkük Beylik ve 1578 yılında da Beylerbeyi olur. Bu yıllarda Kerkük, Osmanlı kayıtlarında ' GÖKYURT ' olarak geçmeye başlar. Osmanlının bu ismi Kerkük şehrine verme düşüncesi, şehrin o tarihlerde halis bir Türk şehri olduğunun kanıtıdır. Kerkük 172 yıl Osmanlının idaresinde kalmıştır. Şehirde, günümüze kadar gelen bir çok Osmanlı eserleri bu dönemde yapılmıştır. Kerkük'ün simgesi haline gelen Kerkük Kalesi, en eski tarihi eserleri de surları içerisinde saklamaktadır. Kerkük Kalesi 1997 yılında Saddam yönetimi tarafından yerle bir edilmiştir. -Danyal Peygamber Camii, eskiden Yahudi tapınağı iken camiye çevrilmiştir. -Ulu Camiininde eskiden Hıristiyan kilisesi olduğu bilinmektedir. -Uryan Camii, 1729 yılında Osmanlı döneminde yapılmış olup kale surları içerisinde bulunmaktadır. -Gök Kümbet, 1361 yılında Celayirliler döneminde yapılmıştır. -Hasan Mekki Camisi, 1701 yılında Vali Firari Hasan Paşa tarafından yapılmıştır. -Fuzuli Mescidi, Türk Şairi Fuzuli'nin babası Molla Süleyman bu mescidin imamlığını yapmıştır. -Halk tarafında Kayseri olarak bilinen Kapalı Çarşı 1800'lü yıllarda Osmanlı tarafından yapılmış ve yaklaşık 300 dükkandan ibarettir. -Mecidiye Sarayı, 1854 tarihinde Vali Ali Paşa tarafından yapılmıştır. -Taşköprü, 1875 yılında Vali Muşir Nafiz Paşa tarafından 16 gözlü olarak yapılmıştır. Kerkük'ün iki yakasının birbirine bağlanması amacıyla yapılan köprü, siyasi nedenlerden dolayı Irak yönetimi tarafından yıkılmıştır. Bir coğrafyanın kimliğini ve tarihi seyir içerisindeki kültürel zenginliğini ortaya koyan en bariz unsurlardan birisi de o topraklarda yetişen ve yaşayan şair ve ediplerdir. Şehir birçok ünlü şair ve edipe de ev sahipliği yapmıştır. Şehrin birçok güzel türküsü de mevcuttur. Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millimiz, İskenderun'un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte hudud-u millimiz budur dedik! Misak-ı Milli sınırlarını bu şekilde netleştiren Mustafa Kemal Paşa, Musul'u Kerkük'ü ve Süleymaniye'yi Anadolu'nun bir parçası olarak tanımlıyordu. Sonuç olarak şehir üzerinde birçok ulus hak iddia etmektedir. Son zamanlarda artan terör olayları da şehrin doğal güzelliğine ve tarihi yapısına çok fazla zarar vermiştir. Bu durum ne kadar daha sürer bilinmez. Olan her zamanki gibi masum halka oluyor. Birçok masum insan büyük devletlerin şehir üzerindeki mücadelesi yüzünden hayatını, evini, çocuklarını kaybediyor. Bütün bunların en kısa sürede son bulması umuduyla yazımı noktalıyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tarihsiz-bir-millet-aborjin-halki-ve-yasamlari/", "text": "Efsaneleriyle, hikayeleriyle ve kendine has müziğiyle Aborjin halkı herkesin dikkatini çekmiştir. Öyleki bu merak, ekrana da yansıtılmış, bir sürü filmin konusu olmuştur. Ben de bu ilgi çekici ve hareketleri ile devleşmiş milletten biraz olsun bahsetmeye çalışacağım. Avustralya yerlileri yani Avustralya Aborjinleri, Avustralya kıtası yerlilerine verilen addır. Aborjinler ifadesi genel olarak tüm bir Avustralya, Tasmanya ve çevre adalarda yaşayan yerlileri tanımlamakta kullanılmakla birlikte bu isimlendirmenin dil ve yaşayış biçimi olarak ortak noktalarıyla birlikte farklılıklar da taşıyan geleneksel toplulukları işaret ettiği de unutulmamalıdır. Aborjinler, Avustralya'ya Güneydoğu Asya'dan gelmişlerdir. Bir göçebe hayatı sınırları boyunca hareket halinde yaşamışlardır. Avlanırken mızrak ve bumerang, balık avında ise kanolar kullanmışlar, meyve ve sebze toplamışlardır. Yazılı bir dilleri olmamasına rağmen şarkılar yoluyla ağızdan ağıza birçok bilgi aktarılmıştır. Yazılı bir dilleri olmamasından kaynaklı bazı milletler tarafından Tarihi olmayan millet olarak adlandırılmışlardır. İngilizler 18. yüzyılda Avustralya'ya yerleştiklerinde 300.000'den fazla Aborjin yaşamaktaydı. Ancak birçoğu İngilizler tarafından öldürülmüş ya da topraklarından sürülmüştü. 1900'lerin ortasında Aborjin nüfusu 45.000'e düşmüştü. 1960'larda hükümetin Aborjinlerin toprak haklarını tanımaya başlamasıyla birlikte bu rakam yükselmiş ve bugün 250.000'in üzerine çıkmıştır. Aborjinler, geleneksel olarak açıkta ya da dallardan ve ağaç kabuklarından yapılmış barınaklarda yaşamaktaydılar. Vücutlarının boyanmış kısımları sayılmazsa Aborjinler pek fazla örtünmezlerdi. Aslında bu olguyu bize yansıtılan filmlerden de tahmin edebiliyoruz. Bunun dışında Aborjinlerin süsleri, kemerleri ve paltoları kanguru derisinden yapılmaktaydı. Boyanmayı, süsü çok severlerdi. Hatta yine kanguru kemiğinden yapılma çubuk şeklinde burunlarına taktıkları hızma türünden bir takıları bile vardı. İlkel yolla da olsa sanatlarını konuşturmuş, mağara duvarlarını, ağaç kabuklarını boyamışlardır. Tabi bu sanat anlayışı sadece boyama ile kalmamış, kendilerine has 'didgeridoo' adı verilen kaval tarzı bir aletle eşsiz müziklerini oluşturmuşlardır. Bunun yanında çubukları birbirine vurma gibi yöntemlerle de müziklerini geliştirmişlerdir. Kabile üyelerinin birbirlerine karşı belirli görevleri bulunuyordu. Kabile içinde kimin kiminle evlenebileceği kurallara bağlanmıştı. Kabilenin iki alt grubundan birinden olan bir erkek ancak öteki alt gruptan bir kızla evlenebiliyordu. Toplumsal örgütlenmelerinin bir başka görünümü totemleriyle ilgili idi. Genellikle bir bitki ya da hayvan olan totem, grubun simgesi kabul ediliyordu. Yerlilerin inanışlarında toprağın özel bir yeri vardı. Toprağın, atalarının dünyada yaşayıp kültürlerini oluşturduğu dönemden kendilerine kalan, bir armağan olduğuna inanıyorlardı. Genç erkeklerin çoğu acıyla sınanıyordu. Bir dizi dinsel törenle, derin gizlere ortak olup kendilerini kabileye kanıtlıyorlardı. Aborjinler kendilerini yaşadıkları toprakların sahibi olarak görmüyorlardı. İnançlarına göre, bu toprakları ataları ve efsanevi varlıklar adına kolluyorlardı. Bu efsanevi varlıklar, Aborjinler için Düş Zamanı varlıkları olarak adlandırılıyordu. Düş Zamanı varlıkları ilk olarak boş dünyayı, sonra yüzey şekillerini, daha sonra ise dağları, nehirleri, hayvanları ve insanları yarattı. Aynı zamanda insanlara ateşi kontrol etme, silah kullanma gibi yaşama dair bazı kurallar getirdiler. Bu varlıklar dünyayı yarattıktan sonra buraya bakma görevini insanlara bıraktılar ve geride bazı izler bıraktılar. Düş Zamanı varlıklarının dünyayı dolaşırken izledikleri yollara Düş Yolları adı veriliyor ve bu yollar kutsal kabul ediliyordu. Aborjinler ritüelleri sırasında, Düş Zamanı yollarını izleyerek, düş zamanı varlıklarınca açılmış patikalarda yürüyordu. Bu yolculuklar sırasında şarkılar söylüyordu. Bu yüzden bu yollara Şarkı Yolları da diyorlardı. Bu şarkılarda genellikle Düş Yolları tarif ediliyordu. Yaratılış döneminin ata varlıkları Wandjina olarak adlandırılıyordu. Bu bulut ve yağmur ruhlarının denizden çıkıp gölcüklere ve pınarlara girdiklerine inanılıyordu. Zaten şu an tek yaşayan düş zamanı varlığının pınarlarda yaşayan gökkuşağı yılanı olduğu inanılıyordu. Mağara resimlerinde betimlenen Wandjinaların gözleri ve burunları abartılı bir şekilde büyük fakat ağızları yoktu. Aborjinler, insanlardan memnun kalmayan Wandjinaların ağızlarını açtıklarında büyük su taşkınlarına neden olabileceklerini ve kayalardaki resimlerini de Wandjinaların bizzat kendilerinin yaptıklarını düşünüyordu. Aborjinler, sesin iletişimdeki yerinin kelimelerle kurulması şartına inananlardan değillerdir. Bu yüzden aralarında kendilerine has iletişim yöntemleri geliştirmişlerdir. Bunlara yaptıkları ilginç müzikler, şarkıları ve şiirleri dahildir. Aborjinler, Korrobori adı verilen ve önceden belirlenmiş bir düzenle dans ederek, müzik çalarak ve şarkı söyleyerek Düş Zamanı varlıklarıyla bağlantıya geçiyorlardı. Bu törende sahnelenen oyunlar, müzikler, danslar her klanda farklı oluyor ve kutsal sayılıyordu. Bu yüzden Korrobori'ye başkalarının katılması ya da izlemesi yasaktı. Gösterilerde Düş Zamanı sahneleri canlandırılıyordu. Aborjinler hakkında anlatılacak o kadar bilgi, hikaye var ki buraya yazmakla bitmez. O yüzden sizleri sıkmak istemiyor lakin son olarak sizlere bir öneri sunmak istiyorum. Aborjinlerin hayat felsefesini anlatan Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek adlı kitabını okumalısınız. Emin olun ki bu kitabı okuduktan sonra hayata farklı bir pencereden bakacaksınız. Aborjinlerle ilgili bilgiler icin tesekkurler.ingiliz imparatorluğunun tarihi soykırımlar tarihidir..Yeni Zelanda ,da Maoriler...de Aborjinler gibi soykırıma uğramıştır.. Güney Amerika,da Maya-İnka-Azteklerde yanı akibetle karşılaşmıştır...buna ilavetende KuzeyAmerikadaki kızılderilileride ilave edebiliriz..sayğılarla."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tatil-yapmamak-artmis-metabolik-sendrom-riskiyle-iliskili/", "text": "Amerikalı araştırmacılara göre tatil yapmak metabolik sendrom gelişme riskini azaltabilir. Çalışmanın incelemesi geçtiğimiz günlerde JAMA'da yayımlanırken, elde edilen bulgular Psychology & Health dergisinde yayımlandı. Metabolik sendrom tip2 diyabet, kalp hastalığı ve inme ile ilişkili risk faktörlerinin bir arada bulunmasıyla karakterize bir durumdur. Araştırma Amerika'daki işçilerin ücretli tatillerinin sadece yarısını kullandıklarını, potansiyel olarak refahı artıracak ve depresyonu azaltabilecek kaçamakları kaçırdıklarını gösterdi. Yaş ortalaması 43 olan ve yarısı sağlık veya eğitim alanında çalışan çoğunlukla beyaz kadınlardan oluşan 63 erişkinin bel çevresi, kan basıncı, trigliseritler, HDL kolesterol ve açlık kan şekeri ölçümü yapıldı. Katılımcılar son 12 ay boyunca tatil alışkanlıklarıyla ilgili dijital bir anket doldurdular ve tatil yapmayla metabolik sendrom arasındaki olası ilişkiyi ortaya koymak için eğitimli görüşmeciler ile konuştular. Sonuçlara göre katılımcıların %40'ı evinde tatil yapıyordu ve 5 tatile yayılan ortalama 14 gün izin kullanıyorlardı. Ankete katılanlar tatili keyifli ve daha az stresli buldular. Tatil boyunca daha kaliteli uyuduklarını ve daha az alkol aldıklarını bildirdiler. Katılımcıların %21'i metabolik sendrom kriterlerini taşıyordu ki bu Amerikan toplumundaki oran olan %35'ten daha düşük. Metabolik sendrom ile tatil yapma arasındaki ilişkinin analizi her bir ara tatilin metabolik sendrom riskini %24 azalttığını gösterdi. Tatili evde geçirmek de metabolik sendrom gelişme riski azalmasıyla ilişkiliydi. Syracuse Üniversitesi'nden başyazar Bryce Hruska İnsanlar tatilin rahatlatıcı olduğunu söylüyorlar. Bu nedenle daha sık tatil yapmanın stresi ve buna bağlı fizyolojik uyarılmayı azaltacağını buna karşılık metabolik semptomların daha az ortaya çıkacağını söyledi. Garip bir ilişkiymiş. Bu zamana kadar hiç düşünmemiştim tatil ile metabolik sendrom alakasını. Fakat düşününce ve uzman kişinin açıklamaları ile birleşince gayet mantığa oturan mantıklı bir hal aldı. Yazınız için teşekkür ederim tatilin değerini bir daha anlamış oldum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tayfalarin-bayrami/", "text": "Bu gece bayram çocuklar. Şarkılar söyleyin. Fıçılara ters binip yuvarlanın. Adamakıllı laf atın birbirinize. Bu aya yakışır, ay yüzlü bir sevgili düşünün. Bu gece bayram çocuklar, yarın ne olur bilinmez. Bu gece bizim gecemiz çocuklar, bu ay bizim, bu deniz bizim, bugün düşlediğimiz hayaller bizim, gördüğümüz serap bizim. Bugün bizim günümüz çocuklar. Bugünü alın ve yarına saklayın. Alın ve sevdiğiniz birine hediye edin. Üzerine isminizi yazın, imzanızı atın, sevdiğiniz bir sözü yazın bu gün ki ayın üzerine. Denizi alın, bir parça mavilik verin, yeşil gözlü sevdiğinizin gözlerine. Gözleri ela olsun, öylece sevin. Siz ela dedikten sonra zaten kim karışabilir ki. Güneşe çevirin bakışlarını, yeşiller sarsın her yanını. Denize çevirin mavilikler sarsın. Masmavi denizi alın ve sarı güneşe katın. Yemyeşil ağaçlar sıralansın yıllar sonra ayak basacağınız karaya. Alın ve o yeşili sevin. Bugün bayram çocuklar, bugün sizin gününüz. Şu kırmızı atkımı alın mavi denizde ıslatın ve mor olmasını bekleyin. Belki bir anda olmayacak ama siz inanın. Hiçliğin ortasında olan birkaç insan bir şey düşünüyorsa ve gerçekten inanıyorsa, dünyanın sahip olduğu tek gerçek olması gerek. Bugün bayram çocuklar, bir kedi sevin, bir kuşa güzel sözler öğretin, bayram şarkıları söyleyin hep birlikte. Kara bağlamak istiyor eller ve ayaklar. Zaman dar. Gözlerimiz ufukta bir çizgi arıyor. Tüm gerçeklik, gözümüzün önündeki belli belirsiz bir noktadan ibaret. Umutlar öyle azalmış ki. Gözler durağan şeyler görmek istiyor. Bugün bayram çocuklar ipleri getirin bağlayın baştan başa. Halatlar gerin çamaşırlarınızı asın, pişmanlıklarınızı asın, hepsi de kurusun birlikte. Sanki taptaze bir yeryüzü sadece bizim için donatılmış. Biz de herkes gibi olmuşuz. Önce senler, benler gitmiş dillerden. Tekil sıfatlar da yok artık. Hayal edin tayfalar. Kendi denizimizde esir, hayallerimizde özgürüz. Yükte hafif, pahada ağır hayaller kurun. Gittiğiniz yerlere taşıması zor olmasın. Sonra ıslanmayan şeyler hayal edin, asla batmayan şeyler. Bu gemi batsa da hayalleriniz batmasın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tayfur-sokmen-olmak-hatay-cumhuriyetinin-kurtulusu/", "text": "Tayfur Sökmen 1892 yılında Gaziantep'te doğdu. Aslen Reyhanlı Türkmenlerindendir. Babası Mustafa Şevki Paşa, annesi Şayan Hanım'dır. Babası Mustafa Şevki Paşa Mirmiran ve Rumeli Beylerbeyi rütbesiyle Reyhanlı Boybeyidir. Çocukluk ve gençlik yıllarını Hatay'da geçirdi ve ilk mektebi ve rüştiyeyi burada okudu. 1915-1916'da gönüllü olarak ordu hizmetine girdi ve askeri sevkiyat ve top nakli için yapılmakta olan yolda görev aldı. Daha sonra 1918'e kadar Halep'te ordu adına istihbarat görevlisi olarak çalıştı. Bazı kaynaklar 1918 yılında Halep'te Mustafa Kemal ile tanıştığını yazar. Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedilmesi üzerine memleketi Hatay'a gelen Tayfur Bey; Hatay limanına asker çıkarıp Antakya, İskenderun, Belen ve Reyhanlı bölgelerini işgal eden Fransızlara karşı direniş hareketinin örgütlenmesine ön ayak oldu. Böylelikle Hatay'ın Türkiye'ye katılması için Fransızlar ve Araplar ile yapacağı mücadelenin askeri kısmı başlamış oldu. Fransızların desteği ile Antakya'da Arap Hükümeti kuruldu. Tayfur Bey buna karşı tepki gösteren ve mücadeleye katılan ilk Türk ileri gelenleri arasında yerini aldı. Bundan dolayı bölgedeki Arap ve Fransız hakimiyetinin baskısına uğradı ve Adana'ya gitmek zorunda kaldı. Adana'dayken son Osmanlı Mebusan Meclisi'nin 28 Ocak 1920'de yaptığı gizli oturumda Misak-ı Milli'yi kabul etmesi üzerine Ankara'da bulunan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Genel Başkanı Mustafa Kemal Paşa'ya Antakya, İskenderun ve havalisinin Misak-ı Milliye dahil olup olmadığını soran bir telgraf çekti. Mustafa Kemal Paşa, Tayfur Bey'e Miralay Recep Bey vasıtasıyla bölgenin Misak-ı Milliye dahil olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Adana'da Antakya İskenderun ve havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurarak çevredeki insanları örgütlemeye başladı. Ardından sevinçle Reyhanlı'ya dönüp, bölgenin Misak-ı Milliye dahil olduğunu ve yaptıkları silahlı mücadelenin meşru olduğunu tüm Türk köylerine yaydı ve Arap yanlılarını moral yönünden büyük bir bozguna uğrattı. Bunun üzerine Tayfur Bey'in Reyhanlı'daki çiftliği Fransızlar tarafından basılıp yağmalandı. Bu bardağı taşıran son damlaydı. Anadolu'da kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nden aldığı silah ve cephane yardımları ile bölgede Türkmenleri donattı ve Fransızlara karşı silahlı mücadeleye başladılar. Özellikle Reyhanlı-Yeniköy mıntıkasında Fransızlarla şiddetli çarpışmalar oldu ve Fransızlar büyük kayıplar yaşadı. Tayfur Bey 1926 yılına kadar Hatay'ın vatana yani Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlanması için kah dağda kah şehirde askeri mücadelesine devam etti. Bu süreç Tayfur Bey'i çok yordu ve yıpranmış olan vücudu ağır çalışma temposuna dayanamadı, hastalandı. Önce tedavi için İstanbul'a oradan da tedavisi için Viyana'ya gitti. Tedavisi Viyana'da iki yıl sürdü. Nu süreçte boş durmadı ve Hatay'ın Türk toprağı olduğunu ve mücadelelerinin meşruluğunu Avrupa'da anlatmaya başladı. Bu sırada Tayfur Bey'in birçok silah arkadaşı Fransızlar tarafından tutuklandı. Tayfur Bey hakkında Fransızlar tarafından gıyabi idam cezası verildi ve Adana'da bulunan Antakya İskenderun ve havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kapandı. Ama bu durum Tayfur Bey'den gizlendi. Viyana'da tedavisi bittikten sonra İstanbul'a döndü. Adana'daki cemiyetin kapandığını ve arkadaşlarının tutuklandığını öğrendi. Bunun üzerine Ankara'ya geçti ve Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ile Hatay'ın kurtuluşu ve geleceği hakkında bir dizi görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal'in talimatı ile Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Hatay'daki Fransız ve Arap önde gelenleri ile görüşmeler yapıp; Tayfur Bey'in ölüm cezasının kaldırılıp, direnişçi tutuklu askerlerin serbest bırakılmasını sağladı. Bunun üzerine Hatay'a dönen Tayfur Bey'in Hatay'ın kurtarılması ve Türkiye Cumhuriyeti'ne katılması için verdiği mücadelesinin ikinci aşaması başlamıştı: siyasi mücadele. Hemen Adana'da kapanmış olan Antakya-İskenderun ve havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni Antakya İskenderun ve havalisi Türkleri arasında yurttaşlık ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek bahanesi ile kurarak siyasi olarak halkı örgütlemeye, yürüyüşler ve toplantılar yapmaya, yerel gazete basmaya başladı. Atatürk Tayfur Bey'in bölgede daha serbest hareket edebilmesi için bağımsız milletvekili olmasını önerdi ve 1 Mart 1935'te TBMM'ye katıldı. Yemin için Ankara'ya geldiğinde Atatürk tarafından kendisine Sökmen soyadı verildi. Burada M. K. Atatürk'ten aldığı Şerefim üzerine söz veriyorum, Hatay'ı ecnebilerin eline bırakmayacağım yazılı mektubu Hatay'a götürdü ve yerel gazeteler ile halka ulaştırdı. Bu olay Hatay'daki Türkler tarafından coşkuyla karşılandı. 9 Eylül 1936'da Fransa ile Suriye arasında manda idaresine son vermeyi ve iki taraf arasında ittifak kurmayı amaçlayan bir anlaşma imzalandı. Bununla Ankara İtirafnamesi hükümleri hiçe sayılarak İskenderun Sancağı Suriye'nin bir vilayeti haline getirilmek isteniyordu. Adı geçen anlaşmadan dolayı bölgedeki Türklerin haklarını garanti altına alan özel hukuki statü kaybolacak, dolayısıyla Türkiye'nin söz hakkı da kalmayacaktı. Buna arkadaşları ile karşı çıktı ve bu kararı protesto yürüyüşleri düzenlemeye başladılar. Atatürk'ün de eş zamanlı olarak Mersin ve Adana gezilerine çıkması ve Kırk asırlık Türk yurdu esir kalamaz. sözü ile adeta aba altında soba göstermesi üzerine Arap ve Fransızlar yaptıkları anlaşmayı iptal etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine Türk ve Fransız askeri heyetleri toplandı. Fransız yetkililerine bu bölgenin Türk yurdu, bölge insanının tamamının Türkiye'ye katılmak istedikleri vurgulandı. Böylece 5 Temmuz 1938 sabahı Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki 2500 mevcutlu 48.Takviyeli Dağ Alayı iki koldan Hatay'a girdi. Artık bağımsız Hatay Devleti'ni kurma çalışmaları başlamıştı. 9 Ağustos sabahı Hatay'a Ankara'dan Atatürk imzalı bir telgraf ulaştı. Telgrafta Devlet Reisi Sökmen olacaktı. Bu arkadaş tecrübe edilmiş, her bakımdan itimada layık, namuslu ve becerikli bir insandır. Öteden beri bu yolda çalışmış ve başarılı hizmetlerde bulunmuştur. Binaenaleyh Devlet Başkanlığı için en münasibi odur. Bunu bir vazife olarak kabul etmelidir. yazıyordu. 2 Eylül 1938'de Hatay Meclisi açıldı ve Hatay Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi. Tayfur Sökmen cumhurbaşkanlığına seçildi. Tayfur Sökmen o sırada hem Hatay cumhur reisliği görevini hem de Antalya Bağımsız Milletvekili olarak TBMM üyeliği sıfatını muhafaza ediyordu. 1939 Mart ayında Türkiye'de yapılacak mebus seçimlerinde Tayfur Sökmen Antalya'dan, Başbakan Abdurrahman Melek Gaziantep'ten namzet gösterildi. İki ismin de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne mebus seçilmesi, Hatay'ın Anavatana ilhak edilmek üzere bulunduğu kanaatini kuvvetlendirdi. Yabancı basın tarafından bu bir devletin devlet reisi ile hükümet reisinin başka bir memleket parlamentosunda vekil olmaları görülmemiş bir hal olarak tavsif edildi. Hatay Devleti Meclisi 23 Haziran 1939'da Türkiye'ye ilhak kararı aldı ve Tayfur Sökmen tarafından onaylandı. Hatay Türkiye Cumhuriyeti'ne katıldı. Tayfur Bey, Hatay Devlet Reisliği görevini başarıyla sürdürmüş ve tarihe 17. Türk Devleti Reisi olarak geçmiştir. Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti'ne katılmasından sonra Hatay ve Antalya milletvekillikleri yaptı. 3 Mart 1980 tarihinde 88 yaşında vefat edene kadar vatan için mücadele etmeye devam etti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tek-kisilik-muhakeme/", "text": "Oturduğum yerden denize bakıyordum. Rüzgarın ve giden vapurun etkisiyle bir çarşaf gibi dalgalanıyordu. Müzik yapan üç genç ve elinde bir çanta ile bahşiş toplayan bir çocuk dışında bir tek işportacıların satış çabaları etrafı hareketli gösteriyordu. Vapurdaki yolcuların tümü denizin muhteşem dalgalanmasına kapılmış, kim bilir neler düşünüyorlardı. Müzik yapan gençlere ayıp olmasın diye kulaklığımı çıkardım. Söyleyenin sesi ve denizin dalgaları insanları hipnotize ediyordu. Etrafta inanılmaz bir sessizlik hakimdi. Düşüncelere esir olmamak elde değildi. Düşünce esirlerinin arasında ben de vardım. Aklım, geride bıraktığım onca şeydeydi. Ailem, işim, arkadaşlarım ve köpeğim. Onları bırakmak istemiyordum desem yalan olur. Baskılarıyla yaşamaktan bunalmıştım. Ülkeyi terk etmeden, martıların sesini, denizin ışıltısını, bu hareketlilik halini, sanki bir kavanoza doldurabilirmişim ve yanımda götürebilirmişim gibi tekrar duyumsamak istemiştim. Karşıda indim. Evime ve diğer her şeye vedamın ilk aşamasaydı bu. Küçük çantam sırtımda, elimde küçük bir valiz ve tüm bunların zıttı, kocaman bir ben. Dönülmez bir hayata adım atıyordum. Sıkıntılardan uzaktım artık. Havalimanına gitmek için bir taksiye bindim. Taksiciye nereye gideceğimi söyledim ve beklenen sohbet başlamış oldu. Takside yapılan o meşhur 'ülkenin hali' sohbetini başka hiçbir yerde bulamazsınız. ''Norveç mi? Bunca senelik taksiciyim ilk defa Norveç'e gideni görüyorum.'' Norveç'i küçüklüğümden itibaren hep merak etmişimdir. Gitmek istiyordum, yaşamak nasipmiş. ''Kaçak mısın ağabey, aranıyor falansan başımı derde sokma ne olur.'' Güldüm. ''Ne derdin var ağabeyim, anlat dinleyelim.'' Ben daha derdimi kendime zor anlatmışım, sana nasıl anlatayım taksici. ''Klasik, sağ ol yine de. Seneler sonra ilk defa biri derdimi sordu.'' Yine güldüm. Tanıdığın hiç kimse hal hatır sormazken, el alem derdini dinleyeyim diyor, insanlar ne garip. Havaalanında taksiciyle vedalaştık ve indim. Ülkemden çıkarken vedalaştığım tek kişi taksiciydi. Dediğim gibi, insanlar bir garip. Sevdiklerinin umurunda değilken tanımadığın insanlar sana yardımcı oluyor. Kendime anlatamadığım dertlerim, saatli bir bombaymış meğer. İki gün önce patladı da oradan biliyorum. Aynanın karşısındaydım. Yüzüme baktım, baktım, baktım. Kaz ayaklarımın olması gerekirken alnım kırışmıştı. Mutlu olmam gerekirken üzgündüm. Kendi kendime 'Sen hep saflığından kaybediyorsun.' dedim ve kahkahalara boğuldum. Madem herkes saflığından kaybediyordu, kimdi bu kurnazlar? Belli ki bende değilmişim. Çünkü ben de saflığımdan kaybetmişim. Pardon, ben 'saflığımdan' kaybolmuşum. Doğrusu bu olmalı. Kimim, neyim, ne olacağım, ne olmalıydım? Kurnaz mı olmalıydım, akıllı mı, yoksa böyle saf saf gezmeye devam mı etmeliydim? Sonra durdum. Tekrar kendime baktım. Ve dedim ki: Neden bir şey olman gerekiyor? Kafamı eğdim. Sonra kaldırdım. Sonra eğdim ve yine kaldırdım. Beynimin içindeki soruların kafasını bulandırdım. Sorular, cevaplardan yardım istediler. Avukatlar, tanıkları çağırdılar. Birinci tanık, 'Annen hiç yazdığın makaleleri gerçekten okumadı. Yüzündeki o mimikleri görmedin mi? Yalandan gülüşleri?' dedi. Annemin yüzü gözlerimin önüne geldi. İkinci tanık, 'Baban hiç seninle gurur duymadı. En azından ağabeyinle gurur duyduğu kadar.'dedi. Babamın ağabeyime destek oluşu ve beni küçümseyişi gözlerimin önüne geldi. Üçüncü tanık, 'Ağabeyin seni elinde oynatıyor. O tarlayı sana vermeyecek, seni kandırıyor.' dedi. Ağabeyimin elinde tuttuğu tapu gözümün önüne geldi. Dördüncü tanık 'İş arkadaşların seni sevmiyorlar. Neden hep bir bahane bulup sensiz buluştuklarını düşündün mü?' dedi. Bu da doğruydu. Peki ya köpeğim, köpeğim beni gerçekten seviyor, Sayın Avukat. Ve beşinci bir tanık 'Köpeğin bir oyuncak görse seninle oynamayı bırakıyor. Zorunluluktan seninle, bunu da mı anlayamadın?' dedi. Kafamın içi loş bir ortamdan büyük bir aydınlığa dönüştü. Sonrasında gitmeye karar verdim. Yalnızca ben ve kendim olmalıydık. Herkesten uzakta. Uçağa bindim. Her şeyi bırakacağım için mutluydum. Uçak havalandı, vedamın son kısmını da gerçekleştirmiş oldum. Sonra aniden uçak sarsılmaya başladı. Hostes geldi. Ama hostese hiç benzemiyordu. Sakinleştirmeye geldi herhalde diye düşündüm. Cidden, hostese benzemiyordu. ''Ben canını almaya gelen meleğim.'' dedi karanlıklar hostesi. ''Hani her şeyin farkına vardığını düşünüyordun ya, hiçbir şeyin farkında değildin. Senin o yaşadığın şeyler, evrendeki küçücük bir yıldız gibiydi. Lakin sen evren kadar büyük sandın. Etrafındaki insanları biraz dinlesen, sorunların sana bir kum tanesi gibi gelirdi. Annen, kanser. Acı çekerken sana nasıl gülebilsin? Baban, işsizlikle uğraşıyor, annenin hastane masrafları ona çok geliyor ve ağabeyin babana yardım ediyor. Sense etkisiz elemansın, nasıl seninle gurur duysun? Ağabeyin borsacı, tarlayı değerlendirmeye çalışıyor. Seni kandırması için bir sebep var mı? Arkadaşların buluşmak istediklerinde bahane üreten sen değil misin, hep bir işin çıkmıyor mu? Küçücük bir köpeğe nasıl kızabilirsin peki, o seninle bir mi? Şimdi seni ölüme teslim etmem lazım. Geç bile kaldık.'' Tüm bunları bilmiyordum. Belki de biliyordum ve işime gelmedi. Bencilliğimin gözü kör olsun! Yargıç tahta tokmağı masaya vurdu. Meğer vedamın asıl sonu buymuş. Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 9. olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/teksastan-hakikate-yolculuk-kitap-incelemesi-najla-tammy-kepler/", "text": "Teksas'tan Hakikate Yolculuk kitabını okuyup bitirdiğim gecenin ertesi sabahında meğer aylardır masamda duran yukarıda okuduğunuz Hadis-i Şerifi görmem Allah'ın ne güzel bir lütfuydu, ne kadar hoş bir tevafuktu gözlerimin yaşarmasına neden olacak kadar. Bu Hadis-i Şerif'in gerçekliğine bu kitapta şahit oldum. Aramış, araştırmış, daha İslam ile tanışmadan Allah'a Müslümanca muhabbet duymuş, Najla Hanımefendi'ye elhamdülillah Rabbimiz hidayet kapılarını aralamış ve kendileri hakikate İslam ile erişmiştir. Ben kimdim? Ne olmalıydım? Nereye gidiyordum? Bu yolculukta en çok ihtiyaç duyduğum o yoldaş kimdi? Bunlar ve benzeri sorular kimi zaman belki de çoğu zaman zihinlerimizi kurcalayan cevabını merak ettiğimiz türden. Hepsinin ve daha fazlasının cevabını bu eserde Allah'ın izniyle bulacağınıza tüm kalbimle inanıyorum. Teksas'ta dindar Hristiyan bir ailenin çocuğudur Tammy. Ailesi de onu dindar olarak yetiştirmeye başlar. Büyüdükçe, sorguladıkça kendini, yüreğinde bir boşluk belirir. Ne babasının kilisesi ne de annesinin kilisesi o boşluğa bir zerre olabilecektir. İçindeki boşlukla yapayalnız kalmıştır. Aslında değil. Çünkü Daima yanımda olan yalnızca Tanrı'ydı. Çok şükür, O'nun beni asla terk etmeyeceğini biliyordum. diyen -bizlerin şu an okurken gözlerimizi dört açıp, kulak vererek bizlere şah damarımızdan daha yakın olan Rabbimizin bizi yalnız bırakmadığını hatırlamamız gerekiyor- Tammy ne kadar da güzel ifade ediyor. Üstelik daha Müslüman dahi olmamışken! Elhamdülillah Tammy Müslüman olur. Müslüman olmasıyla beraber imtihanlar da başlar. Ailesinden ne gibi tepkiler gördüğünü kitaba bırakarak Tammy'nin bu durum karşısındaki yanıtını kitapta geçen şu ifadelerle belirtmek isterim: Çok şükür namazlarımı kılmaya başlamıştım ve bu ibadet bana dayanma gücü veriyordu. Namaz dinin direğidir buyuran Resulullah Efendimiz'in bu Hadis'i Şerifini sizlere hatırlatmak, zihinlerinizde ve gönüllerinizde bir ünlem işareti oluşturmasını Cenabı Allah'tan niyaz isterim. Bu kitap sadece bir hanımefendinin yaşam hikayesinden ibaret değil. Ben de anımsattığı halleri şöyle ifade etmeye çalışayım: Hz. İbrahim misali bir arayış, Hz. Eyüp timsali sabırla bekleyiş, Hz. Ömer 'ın Ta-ha Suresi'ni okuyup yüreğine inen Allah aşkına varan yola 40 Hadis ile giren bir yolcu, Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, yine de bu davadan vazgeçmem diyen Kainatın Efendisi Hz. Muhammed Efendimiz'in bu naçizane sözlerini Allah'ın izni ve keremiyle hatırlamamda vesile olacak ve gözyaşlarımı tutamayacak kadar da yüreğime dokunan bir eser olduğunu canı gönülden söyleyebilirim. Kitabı okumanızı tavsiye ederim: İçinde daha nice ibretlik sözler var. Gözlerimi yaşartan sözleri, Türkiye'den gelen yardım elinin kim olduğunu, sonradan aldığı Najla ismini neden seçtiğini, tesettüre bakış açısı ve nasıl girdiği, Hristiyanların kendi dinlerindeki batıl inanışları, uygulamaları , hepsini sorgulayarak bu hakikat yolculuğuna sizlerin de çıkması duamla. Kitabı okumaya heveslendirecek güzel bir yazı olmuş sayın yazar. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/temiz-ev-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "12 Kasım 2019'da Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından prömiyeri yapılan Temiz Ev; Stüdyo Sahne'de seyirciyle buluştu. Temiz Ev'in 12 Kasım'daki ilk gösterimini izledim. Oyunumuz iki perde ve yaklaşık 2 saat uzunluğunda. Daha sonrasında hayal kırıklığına uğramamak ve biraz da isminin basitliği nedeniyle, oyunu izlemeden önce oyundan beklentim biraz düşüktü. Ama gerek oyun broşürünün oyunun prömiyerine yetişmesi gerek oyunun güzel bir girizgah yapması gerekse oyunculukların, dekor ve kostüm tasarımının dengeli ve tutarlı olması oyun hakkındaki ön yargılarımı sildi süpürdü. Oyunu izledikten sonra isminin ne kadar anlamlı olduğunu fark ettim. Temiz Ev'in sadece gerçek anlamıyla değil, birçok yan ve mecaz anlamıyla oyun içerisinde ayrıntılı incelendiğini anladım. Temiz Ev sadece bir alanda değil, birçok alanda usta isimlerin imzasını taşıyor. Ancak oyunu birkaç cümleyle özetlememiz gerekirse: Kendi başına güçlü bir metne sahip olan oyun, başarılı bir rejiyle muazzam temsil edilmiş. Birçok değerin bir arada olmasıyla hem sempatik ve tatlı hem de tiyatral anlamda eğitici bir çalışma olmuş. Fıkra anlatmayı seven ama temizlik yapmaktan hiç hoşlanmayan Matilde, doktor Lane'nin evinde temizlikçidir. Ancak temizlik yapmak yerine fıkra uydurmaya çalışması Lane'i endişelendirir. Evini temizlemekten başka bir işi olmayan ve kendini çok yalnız hisseden Virginia ise kız kardeşinin evine gelip Matilde'nin yerine evi temizlemek ister. Bu sırada Lane'nin eşi cerrah Charles ameliyat ettiği hastası Ana'ya aşık olur ve onu karısıyla tanıştırmak için eve getirir. Ancak onları bekleyen bir sürpriz vardır. Oyuncuların enerjisini, daha oyun başlar başlamaz hissetmeye başladım. Oyun genelinde oyunculuklar, ne yüksek ne düşük tam kararındaydı. Özellikle Maçuiçi karakterinde, Berna Konur'u çok ama çok beğendim. Ayrıca oyuncu seçimini de hayli başarılı buldum. Oyuncularsa karakterlerini benimsemişler. Bu nedenle oyunun yönetmenini de kutlamak gerek. Yüreklerine sağlık. Dekor ve kostüm tasarımı: Dekor ve kostüm tasarımını beğendim. Ancak sanki dekor konusunda belki biraz daha tabiri caizse cesur olunabilirdi. Yeni şeyler denenebilirdi. Dekorun bu haline de kesinlikle diyeceğim yok. Her ayrıntı ince ince dokunmuş. En küçükten, en büyüğüne hiçbir şey atlanmamış. Kostümler ise ayrıca hoşuma gitti. Zarif ve sade bir yaklaşımla biçilmiş. Emeklerine sağlık. Koreografi: Oyunun başlangıcından tutun da sonuna kadar oyun,, sırıtmadan, göze hitap eder şekilde bir koreografi ile süslenmiş. Çok ama çok beğendim. Emeklerine sağlık. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/terken-hatun-entrikalarla-gecen-bir-hayat/", "text": "Terken Hatun eşi Sultan olana kadar hiçbir girişimde bulunmamıştır. Sultan olmasından sonra daha aktif olmaya başlamış ve devlet içerisinde bir güç haline gelmiştir. Nizamü'l-Mülk'ün veliahd olarak Berkyaruk'u desteklemesi aynı şekilde Melikşah'ın da tercihinin Berkyaruk'tan yana olması Terken Hatun'un hiç hoşuna gitmiyordu. Onun için artık tek çare Melikşah ile bilge vezir Nizamü'l-Mülk'ün arasını açmak olacaktı ki nitekim de öyle oldu ve Melikşah ile Nizamü'l-Mülkün arası açılmıştı. Sultan Melikşah'ın 1092 yılında vefat etmesi üzerine Büyük Selçuklu Devletinde taht mücadeleleri başlamış bulunuyordu. Melikşah'ın veliaht olarak seçtiği Ebu Şüca Ahmet'in de beklenmedik ölümüyle otorite boşluğu dogmasına neden olmaktaydı. Vezir Nizamü'l-Mülk te Berkyaruk'u destekliyordu. Melikşah'ın aklında da Berkyaruk geçiyordu fakat veliahdını belirleyemeden vefat etmesi karışıklıklara neden olmuştu. Terken Hatun da fırsatları değerlendirerek oğlu Mahmut'u tahta çıkarmak ve devlet yönetimini eline geçirmek için yaptığı entrikalar sonucunda Melikşah'ın cenaze namazı bile kılınmamıştı. Terken Hatun ordu komutanları ve askerlerine milyonlarca dinar dağıtıp Mahmut'u destekleyeceklerine dair söz aldıktan sonra Mahmut adına hutbe okunması için Halife Muktediye haber göndermiştir. Beş yaşındaki oğluna hutbe okutturması arkasına destek alması Terken Hatun'un sözü geçen biri olduğunu, emirleri yanına çekebilmek için onlara para dağıtması da onun Karahanlı soyundan olduğunu göstermektedir. Halife Mahmud'un yaşının küçük olmasından dolayı hutbe okumayı reddetmişti bunun üzerine Terken Hatun Halifeyi kendisini hilafet tahtından indirip yerine torunu Cafer'i halife yapmakla tehdit etmesi üzerine halife de bazı şartlar koydu. Buna göre Saltanat ismen Mahmud'a ait olacak ordu kumandanlığı, ülke ve halkın idaresi ise Emir Üner'in kontrolüne bırakılmasını ve o bu konuda Vezir Tacü'l-Mülkün yönlendirmesiyle hareket edilecekti. Amillerin tayini ve vergilerin toplanması da aynı şekilde Tacü'l-Mülke ait olacaktı. Terken Hatun bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştı çünkü devrin büyük alimi olan Gazzali, Terken Hatunun Sultan yapmaya çalıştığı çocuğunun yaşının küçük olmasından dolayı Sultan olamayacağına dair fetva vermişti. Ve bu sayede oğlu Mahmud adına hutbe okutabilmişti. Berkyaruk babası vefat ettiği sırada İsfahan'daydı. Terken Hatun Emir Kej Boğa'yı Berkyaruk'un yakalanması için görevlendirmişti. Berkyaruk'ta bu durumdan haberdar olmuştu ve Nizamü'l-Mülk'ün kul ve kölelerine sığındı. Onlarda Berkyaruk'u himaye ederek Save yolu ile Atabeg Gümüşteğin Candar'ın yanına götürdüler. Gümüştegin Berkyaruk'un atabeği idi. Onu Rey'e götürerek tahta çıkarttı. Terken Hatun kalabalık bir orduyla İsfahan'a geldi Berkyaruk'ta İsfahan'a geldi. Terken Hatun şehri kuşattı. Berkyaruk'un İsfahan'ı terk etmesi için beş yüz bin altın dinar verilmesi kararlaştırıldı. Babasından kalan miras olan beş yüz bin dinar altını kabul eden Berkyaruk İsfahan ve Fars eyaletlerini Terken Hatun'a bırakırken kendisi de Sultan olarak kabul edilip diğer eyaletlerde onun hükmü altında idare edilmek üzere anlaşmaya varmışlardı. Not: Bu yazı, Parlak Jurnal Yazı Yarışması'nda ikincilik ödülüne layık görülmüştür. Terken Hatun'un hayatını, kimliğini ve Selçuklu dönemindeki siyasi yerini açıklayan güzel bir yazı olmuş. Terken Hatun'u daha önce hiç duymamıştım, böylelikle bilgi sahibi oldum, elinize sağlık. Tarihin İlk Türk O kimdirin cevabı olabilir galiba Terken Hatun. güçlü olarak değil ahmaklık aptallık o diye tanımlamak daha doğru olur ve gerekir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/terraya-dogru-1980-film-incelemesi/", "text": "Terra, Latince bir kelime ve dünya, yer demekmiş. Terran da Dünyalı, yani insan anlamına geliyor. Filmimizin adı Terra'ya Doğru, İngilizcesi Toward the Terra. Çıkış ismi olan orijinal ismi ise Terra e.... Neden böyle bir isim koyduklarının sorarsınız şu an bilmiyorum. Ama bu Terra ve Terran kelimesi ile daha önce karşılaştım. Belki duymuşsunuzdur, Captain Marvel filminde kahramanımız dünyayı bu isimle adlandırıyordu. Bir de Starcraft oyun evreninde duymuştum. Ama daha çok yerde olduğuna neredeyse eminim. Filmimize gelirsek, filmde iki ırk var. İnsanlar ve Mu'lar. Mu'lar da insan ama telepatik güçleri var ve sağlıkları genel olarak daha zayıf. Dünya kirlenmiş ve insanlar dünyadan ayrılmak zorunda kalmış. İleriki dönemlerde de sanki insan gelişiminin bir üst basamağı olması gibi Mu'lar ortaya çıkmış. Bu iki ırk da anladığım kadarıyla Dünya'ya dönmeye çalışıyor ama insanlar Mu'ları bir tehdit olarak görüyor ve onları öldürmeye çalışıyor. Burada aklıma Metro 2033 isimli kitapta okuduğum bir olay geldi. Orada da dünya nükleer anlamda kirleniyordu ve yeni ırklar ortaya çıkıyordu. Bunların çoğu hayvanlar gibi ırklar ama bir tanesi insanlar gibi akıllıydı. Ama insanlar aynı burada olduğu gibi kitapta da yeni insan benzeri ırkı öldürmeye çalışıyordu. Filmde geçen güzel bir cümle. Gerçekten öyle, bizim için de öyle. Yıllar önce insanlar dünyayı kirletmişler ve onun kendi eski temiz haline gelmesi için, gezegeni tek başına bırakıp yuvalarından ayrılmışlar. Bir sistem kurmuşlar ve bu sistemde çocuklar artık anneden doğmuyor. Tüp bebek yöntemiyle yapay rahimlerde gelişimlerini tamamlayıp ailelere gelişigüzel veriliyormuş. Bu da eşitliği sağlıyormuş. Bu çocuklar 14 yaşına geldiklerinde hafızaları siliniyor, ailelerinden kopartılıyor ve insanlığın iyiliği için bazı gerçekler açıklanıp yetiştirilmeye başlanıyorlar. Tabi kusurlu olanlar ayıklanıyor, yani imha ediliyor. İşte bu kusurlu olanların bir kısmı da telepatik yetenek kazanıp Mu oluyorlar. Bizim kahramanımız Jomy de bunlardan biri. Filmin ilerleyen sahnelerinde kendisi insan ve Mu ırkı arasındaki barışı sağlamaya çalışıyor ve bu ırkları barış içinde Dünya'da birleştirmeye çalışıyor. Güzel bir cümle daha görmüştüm ama unuttum şimdi, aklıma gelirse ekleyeceğim, izlerseniz yorumlara yazabilirsiniz. Bu arada filmin isimlerini buraya bir daha sırayla yazmak istiyorum. Böyle değişik bir filmin incelemesini yazmamın sebebi de hem farklı olması hem de internette bu film adına doğru düzgün bir kaynak bulamamış olmam. Filmin biraz güzel ama karanlık atmosferi var. Bu yüzden çizgi film olmasına rağmen çocuklara hitap etmiyor. 1980 yılında çıkmış ve 2007 yılında da dizisini yayımlamışlar. Tavsiye ederim. İzlerseniz iyi seyirler ve yorumlarınızı bekliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tevfik-fikret-kitap-incelemesi-hasan-akay/", "text": "Asıl adı Mehmet Tevfik olan şair 24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğdu. Babası Hüseyin Efendi ve annesi Sakız Rumlarından Hatice Refia Hanımdır. Tevfik Fikret'in doğduğu yıl babası Hüseyin Efendi şehremaneti meclis üyeliği ile defterhane vekilliğine getirilmişti ancak daha sonraki yıllarda bilinmeyen nedenlerle sürgüne gönderilmiştir. O dönemlerde Osmanlı Devleti büyük bir bunalım içindeydi. Özellikle II. Abdülhamid'in iktidara gelmesiyle 'istibdat' olarak adlandırılan baskıcı rejim; aydın, bürokrat ve memurlar üzerinde yoğun bir etkiye sahipti. Tevfik Fikret'in annesi Refia Hanım ise hac niyeti ile çıktığı yolculukta devrin yaygın hastalıklarından olan koleraya tutularak hayatını kaybetmiştir. Bu durum henüz 12 yaşında öksüz kalan şairde derin duygusal izler bırakacaktır. Tevfik Fikret ve kız kardeşi, anneanneleri Saliha Hanım tarafından büyütülmüşlerdir. Eğitimine Mahmudiye Valide Rüştiyesinde başlayan Tevfik Fikret, daha sonra dönemin en önemli eğitim kurumlarından olan ve kendisinin de hayat çizgisini derinden etkileyen Galatasaray Lisesine geçti. Burada Muallim Naci, Recaizade Ekrem gibi dönemin ünlü şahsiyetlerinden dersler aldı. Bu kişiler Tevfik Fikret'in ilk dönem sanat anlayışını ve şiirlerini yakından etkilemişlerdir. Galatasaray Lisesi Tevfik Fikret'in Fransız kültürünü ve Fransızcayı yakından tanımasında önemli bir fırsat sağlamıştır. 1888 yılında Galatasaray Lisesini birincilikle bitirmesi onun eğitim hayatındaki başarısının açık bir göstergesidir. Okulu bitirdiği yıl Babıali istişare odasına memur olup aynı zamanda Fransızca ve hüsn-ü hat dersleri verimiştir.1889 yılında yani 22 yaşına geldiğinde kuzeni Nazime hanımla evlenmiştir. Maaşların düşük olması nedeniyle memurluktan istifa eden Tevfik Fikret 1891'de Mirsad dergisinde açılan bir şiir yarışmasında birinci olarak dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Bunun üzerine 1892'de Galatasaray Lisesinde Türkçe öğretmenliğine getirilmiştir. Hükümetin yaptığı maaşlardaki kesinti nedeniyle 1895'de bu görevinden de istifa etmiştir. 1896 yılında ise Robert Kolejine öğretmen olarak gelmiştir. Daha sonraki yıllarda ıstırabını besleyecek kaynaklardan biri haline gelen Robert Koleji ve çevresindeki ecnebi aileler, Tevfik Fikret'in hayatındaki önemli konulardan biridir. Recaizade Ekrem'in tavsiyesi üzerine Tevfik Fikret 1896 yılında Servet-i Fünun dergisinin yazı işlerine getirilmiştir. Tevfik Fikret'in daha sonraları şiddetle aleyhinde hareket edeceği II. Abdülhamid, Servet-i Fünun dergisine bizzat yardımda bulunmuştur. Topluluk beş yıl gibi kısa bir sürede içlerinde baş gösteren dargınlıklar, anlaşmazlıklar ve istibdatçı yönetimin kendilerine uyguladığı baskı nedeniyle kısa bir süre içinde dağılma noktasına gelmiştir. Bu yıllarda aydınların üstünde yoğun bir baskı mevcut olmuş ve yayın organları sıkı bir şekilde denetlenmiştir. Padişah hakkında en ufak eleştiride bulunanlar gözaltına alınmıştır. Tevfik Fikret de birçok kez gözaltına alınmıştır. Aynı dönemde, yönetime karşı fikirdeki İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin muhalefeti ilerlemiş ve güç kazanmıştır. Abdülhamid muhalifi olan yazarlar uzun süren muhalefetlerinde başarı sağlayamamış, kaçış ve inziva düşüncelerine sürüklenmişlerdir. Tevfik Fikret de 1900'de Servet-i Fünun'dan ayrılmış, ilk kitabı olan Rübab-ı Şikesteyi yayınlamıştır.1902'de kız kardeşini ve 1905'de babasını kaybeden Tevfik Fikret'in inziva düşüncesi iyice kuvvetlenmiş ve daha da içe kapanmıştır. 1905'te karısı ve oğluyla birlikte, Robert Koleji'ne bakan kendi çizdiği ve 'Aşiyan' adını verdiği evinde yaşamaya başlamıştır. O dönem çok az insanla görüşmüştür. Tam da bu dönemde, Abdülhamid yönetimini ve saray çevresini sertçe eleştiren 'Sis' şiirini yazmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni desteklemiş ve II. Meşrutiyet hareketine katılmıştır. II. Meşrutiyet sonrası 1908'de Tanin gazetesini çıkarmaya başlamış fakat gazetenin İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yayın organı haline gelmesi üzerine istifa etmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyetinin maarif nezaretliği teklifini de reddetmiştir. Tevfik Fikret İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde aradığını bulamamış ve İttihat ve Terakki Cemiyetine muhalif olmuştur. Meclisin 1912'de kapatılmasıyla '95'e Doğru' şiirini (1878'de II. Abdülhamid'in meclisi kapatmasına benzetmiştir) yazmıştır. Türk şiirine Batılı anlamda kimlik kazandıran Tevfik Fikret, şiirlerinde önceleri his ve hayal içerikli konulara ağırlık vermiş, şekilsel güzelliği önemseyen parnasyen tarzı benimsemiştir. Özellikle Fransız şair Baudelaire ve François Coppe'den büyük ölçüde etkilenmiştir. Servet-i Fünun ve öncesi dönemlerde bireysel konularda yazan ve sanat için sanat anlayışına sahip olan Tevfik Fikret'in Servet-i Fünun sonrası sanat anlayışı tamamen değişmiştir. Özellikle Sis şiirinden sonra şahısları ve zümreleri hedef almış, toplum için sanat anlayışına yönelerek hürriyet, vatan, medeniyet gibi konuları içeren yapıtlar vermeye başlamıştır. Tevfik Fikret, Sis şiiriyle yaşadığı çağı, toplumu ve yönetimi doğrudan doğruya tenkit etmiş ve heyecan tonu yüksek sözler sarf etmeye başlamıştır. Toplum için sanat anlayışını sürdürdüğü bu dönemde Türk gençliğini geleceğin umudu ve ışığı olarak gören Tevfik Fikret, 'Haluk'un Defteri' adlı eserinde oğlu Haluk'u sembolize ederek Türk gençliğine seslenmiştir. Hakkın batıla üstün gelmesi, hakkın akıl ve fen sayesinde gerçekleşeceğine inanma, insanların kardeşliği ve dünyanın birliği fikri, ilim ve fenne büyük değer verme öğütlerini veren gençliği akla bilime eğitime teşvik eden didaktik bir eser oluşturmuştur. Oğlu Haluk'u da eğitim alması ve döndüğü zaman yurduna yararlı bir birey olması için Avrupa'ya göndermiştir. Oğlu Haluk yurda dönmemiş ve babasının beklentilerini karşılayamamış olsa da Tevfik Fikret Türk gençliğinin ülkede devrim yapacağına inanmıştır. Yine bu dönemde modern bir okul açmak ve yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi projeleri olan Tevfik Fikret bunları da çeşitli sebeplerden hayata geçirememiştir. Ayrıca Tevfik Fikret'in çocuklar için 8'li hece ölçüsüyle kaleme aldığı eseri 'Şermin' çocuk edebiyatının ilk ve en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Tevfik Fikret çocukları eğitmek, onların sanat zevklerini geliştirmek ve onlarda okuma arzusu uyandırmayı amaçlamıştır. Tevfik Fikret zannedildiği gibi en baştan idealist, hürriyet aşığı, vatansever tarzda eserler veren bir şair değildi. Şiirini daha çok şekle bağlı, sanat için sanat anlayışıyla yazmaktaydı fakat daha sonraki zamanlarda şartlarla doğan yeni fikirler gelişip kendisini hürriyet aşığı bir şair haline getirir. Yaşadığı hem bireysel hem de tarihsel çalkantılar Tevfik Fikret'in hayatını ve eserlerini yakından etkilemiştir. Gençlik döneminde iyimser ve ahlaki görüşe sahip olan Fikret, olgunluk döneminde, özellikle 1896-97'den sonra hayata, aşka ve Allah'a olan inancından vazgeçip kötümser-isyankar bir hale geçmiştir. Allah'a olan inancı azalır, sofuluğu gider, alaycı bir insan haline gelir. Ailesi ve yakın arkadaşları ile bile anlaşamayan bir insan olur. Bu hırçınlaşma eserlerine de yansır, devrin büyük şairlerinden Mehmet Akif'le olan dini konuda sert atışmaları da bu döneme denk gelir ve 'Tarih-i kadim'e Zeyl' adlı şiiriyle kendisini eleştiren Mehmet Akif Ersoy'a yanıt verir. 1912 sonrası ise toplumsal çizgideki yeri iyice belirginleşir. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde yetişen ve ne kendi devrinde ne de kendinden sonraki dönemde yitip kaybolmayan çağının ve zamanın sınavından geçmiş büyük Türk şair, öğretmen ve yayıncı olan Tevfik Fikret, Türk şiirine modern tarzı kazandırmıştır. Kendinden sonra gelen kuşaklara şiir sanatı bakımından, Cumhuriyet kuşağına ise fikri yönden büyük ölçüde öncülük etmiştir. Dünya görüşü çağının koşullarını aşan Tevfik Fikret özgürlük ve eşitliğe inanmıştır. Şeker hastalığı ilerlerken tedaviyi reddeden Fikret 15 Ağustos 1915'te İstanbul'da ölmüştür. Naaşı Eyüp'teki aile mezarlığına defnedilmiştir. Nitel anlatım tekniklerinin kullanıldığı kitapta yazar Hasan Akay zaman zaman kişisel görüşlerine yer vermiştir. Birincil kaynak olarak dönemin dergileri ve gazetelerinden bazı örneklerle şairin kendi şiirleri kullanılmıştır. Kitabın dili açık ve nettir, söz oyunlarına veya ağır söylemlere yer verilmemiştir. Söyleyişi anlaşır kılmak için kitabın içindeki Tevfik Fikret şiirleri günümüz Türkçesiyle birlikte verilmiş ve okuyucunun daha kolay anlaması sağlanmıştır. Hasan Akay Tevfik Fikret'in yaşadığı döneme ve kişisel hayatına dair bilgilerden ziyade şairin edebi yönüne ağırlık vermiş ve şiirleri ile eserlerini yakından incelemiştir. Okuyucu ipuçlarıyla ve yer yer verilen bilgilerle dönem hakkında bir fikir oluşturabilir. Tevfik Fikret'i ve onun Türk şiirindeki yerini anlamak için değerli bir yapıt sayılabilecek eser, edebiyatla ilgisinin yanı sıra dönemin siyasi ve toplumsal yapısını çözümlemekte izlek olarak kullanılabilir. Akay, Hasan, Tevfik Fikret, Şule Yayınları, 2015, İstanbul."} {"url": "https://parlakjurnal.com/that-sugar-film-ah-bu-seker-film-incelemesi/", "text": "Benim adım Erkan, biraz inatçı birisiyimdir. Pek de iyi bir özellik olmadığını biliyorum ancak özellikle pişman olduğum zamanlardan birisini yaşadım bu aralar. Youtube'da takılmayı internette film izlemeyi bayıla bayıla keyifle yapan bir insan olarak annem izle dediği için izlemediğim bir filmi daha doğrusu bir belgesel tarzı filmi sonunda açtım ve izledim. That Sugar Film bu da onun adı. Başrolde ve yönetmen koltuğunda oturan Avustralyalı Damon Gameau kendi hayatında yaptığı bir değişikliği konu edinmiş. Filmin ilk on dakikasında Damon ne yapacağını, neden yaptığını güzelce anlatıyor. Eşi ile tanışmadan önce iyi beslenmediğini şekerli gıdaları fazlaca tükettiğini ancak eşi ile evlendikten sonra bu alışkanlıklarını bırakıp sağlıklı beslenmeye başlamasıyla hayatında olan değişikliği göstermek ve kanıtlamak amacıyla tersi yönde yani şekerli gıdalar yiyecek şekilde kötü beslenmeye başlıyor. Yalnız burada yanlış anlaşılmaması gereken bir şey var. Şekerli ve zararlı gıdalar derken çikolata veya donutlardan bahsetmiyor, hepimizin sağlıklı diye aldığı besinleri alıyor: Meyve suları, bazı organik soslar vb. Bu koşullar çerçevesinde bazı sağlık danışmanları ile görüşerek bu 2 aylık deneyi kendi üzerinde yürütmek için çalışmalara başlıyor. Öncelikle doktorlar ile görüşüp genel sağlık durumunu kontrol ettiriyor ve %20'lik sağlıklı insan dilimine giriyor. Yani bu deneyi yapmasına hiçbir engel yok. Sonrasında diyetisyene gidiyor ve günlük aldığı kalori miktarını değiştirmeden ancak günlük beslenmesini sadece şekerli gıdalar olacak şekilde ayarlıyor. Günlük ortalama 40 şeker küpü kadar şeker alması gerekiyor. Başta imkansız gibi görünen bu hedef hemen ertesi günkü kahvaltıdan sonra anlaşılıyor ki ulaşılması ve geçilmesi çok kolay. Kabaca bir hesapla sadece kahvaltısında 20 küp kadar şeker almış oluyor ve de zannetmeyin öyle çok yedi filan biraz yoğurt bir kase mısır gevreği 400 ml kadar da elma suyu. Diyetinin bazı günlerinde yeni şeyler deniyor mesela şekerli gıdalar yerine doğrudan şeker yiyor. (Tavuğun üstüne sos yerine 4 yemek kaşığı şeker döküp yiyor Meyveleri posalarıyla yemek yerine meyve suyu sıkacağı ile liflerini ayırarak elmanın suyunu içiyor gibi gibi, yani kısaca kötü beslenmek için elinden geleni yapıyor. Bu iki ay süresince, beslenme tarzlarını karşılaştırmak için Afrika ve Amerika'ya da uğruyor. Afrika'ya gezisi sonucunda beslenme tarzının değişiminin halk sağlığında görülen kronik hastalıkların artışına sebep oluşunu gözlemleme fırsatını yakalıyor. Amerika'ya gidişinde ise insanların sağlıklı diye meyve suyu aldığı gündelik bir mekandan bir bardak meyve suyu alıyor ancak kalori miktarı ile kabaca şeker hesabı yapınca tam 34 küp şekere denk olduğunu ve neredeyse bütün günlük alması gereken şeker miktarının tamamına denk olduğun hayretini yaşıyor. İkinci ayın sonunda Damon 6-7 kilo alıyor bel çevresi 10 santim artıyor devamlı halsiz ve sanki öğünden öğüne sanki normale dönüyor. Bazen şeker aldıktan sonra manik ataklar yaşadığını eşi ifade ediyor. Karaciğer enzimleri yükselmiş, yağlı karaciğer/siroz olasılığı artmış; kan değerleri yükselmiş ve diyabet obezite sınırına yanaşmış oluyor. Zaten film boyunca adamın şeklinin şemalinin bozuluşunu 1. elden görüyorsunuz. Sonuç olarak filmi kısaca toparlamak istersem Damon insanlara gündelik beslenme tarzlarının aslında çok yanlış olduğunu aldığınız kalorinin ne kadar olduğu kadar nasıl olduğunun da önemli olduğu ve böyle beslenmenin 2 ayda verebileceği zararı izleyiciye kendi vücudu üzerinde ulaştırıyor. Benim bu kısa yazımda belki filmde iletilen şeylerin onda biri yoktur, belki film icabı biraz abartılmış gibi gelse de izlemenizi tavsiye ederim. Hiç değilse Damon'un üzerinde Sugar Daddy yazan tişörtünün hatrına bir bakın derim. İyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/the-33-film-incelemesi/", "text": "The 33 filmi yaşanmış bir olayı ele almaktadır. 2010 yılında Şili San Jose Madeni'nde meydana gelen çöküntü sebebiyle 33 madencinin, yerin 700 metre aşağısında mahsur kalmasını anlatıyor. Filme başlarken öncelikle madenin eksiklikleri gösterilmektedir ve yetkili kişiler bu durumun farkındadır. Bunca eksikliğe rağmen çalışanların madene gönderilmeleri izleyici olarak bende cinayet algısı uyandırdı. Bence filmin can alıcı noktalarından biri madencilerin her seferinde umutsuzluğa kapılmalarına rağmen içlerinden bazılarının hayata ve ailesine sıkı sıkı sarılıp onlara yaşamayı hatırlatmasıydı. Diğer bir can alıcı nokta ise eşit haklarla yaşayan insanların paylaşım duyguları, hüzünleri, pişmanlıkları kısaca tüm hisleri çok daha derin yaşanırken bu eşitlik biraz olsun bozulsa oluşan gerginlikti. Bu durum beni çok üzdü. Böyle söyleyince biraz basit oluyor ancak çaresizliğin verdiği psikolojiyle düşünebilmek için empati yapmak gerekiyor. Bunun için en iyi yol da filmi izlemek. Filmi izlerken sinirlerinizin gerildiğini hissedeceksiniz. Bu minvalde yeri gelmişken The 33 filminin belgesel niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Film sadece acıklı durumları ele almamaktadır. Hatta bazı yerlerde o kadar güldüm ki bana izlediğim filmin konusunu unutturdu. Filmdeki oyuncuları hayli beğendim. Hikaye zaten ilham verici ve yaşanmış bir olay olması nedeniyle ilgi çekici. Film müzikleri de bence gayet başarılıydı. Filmde bazı bölümler yavaşlıyordu, tempo düşüyordu. Ancak ben o bölümlerde bile hiç sıkılmadım. Hatta gerginliğimi azaltmak adına bana yardımcı bile oldu diyebilirim. Gerek içerideki yaşam mücadelesi gerekse dışarıdaki ailelerin durumu filmi sürükleyici yapıyor. Hatta Mario benim en sevdiğim karakterdi. Karakter demek doğru mu onu da bilmiyorum sonuçta bunların hepsi yaşanmış. İsimler gerçek kişilere ait. Buna benzer durumlar birçok ülkede meydana gelmektedir. Bizim ülkemizde 2014 yılında meydana gelen Manisa'nın Soma ilçesinde, kömür madeninde çıkan yangın sebebiyle 301 madenci hayatını kaybetmişti. Bu durum ülkemizin en çok can kaybıyla sonuçlanan madencilik ve iş kazası olarak kayda geçmiştir. Bu gibi durumlarda tedbir almak çok önemlidir. Yaşanan facialar bir kişinin hayatını değil birçok insanın hayatını etkilemektedir. Bu gibi hayati riski yüksek işlerde en azından prosedürlerin uygulanması, prosedürler gereği tedbirlerin alınması gerekmekte. Bu tür faciaların bir daha yaşanmamasını canı gönülden umut ediyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/the-good-doctor-dizi-incelemesi/", "text": "Normalde dizi incelemesi yapmayı sevmem ama farklılıklar her zaman hoşuma gitmiştir. Elbette doktorları anlatan başka yabancı diziler de var. Mesela House, Grey's Anatomy ve Monday Mornings gibi. Ama The Good Doctor bunlardan çok farklı bir dizi. Gerçekten çok farklı. Çünkü bu dizide otistik bir doktorun hayatını izliyoruz. Hem de Savant Sendromu da varmış bu doktorda. Savant sendromunu ben ilk defa bu dizide duydum. Genellikle otizmlilerde görülüyormuş ve bu sendroma sahip olan kişi belli alanlarda olağanüstü bir yeteneğe sahip oluyormuş. Dizinin kahramanı olan Shaun Murphy de bunlara sahip. O da olayları irdeleme ve çözümleme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip. Ki bu da onu dizide çok iyi bir doktor yapıyor. Shaun Murphy rolunu Freddie Highmore canladırıyor ki kendisi gerçekten harika bir oyunculuk sergiliyor. Duyguları ve olayları hareketlerine çok güzel aktarıyor. Kendisini belki Charlie'nin Çikolata Fabrikası isimli filmden hatırlarsınız. Ama ben dizinin doktorluk kısmına değil, daha çok otizmli bir insanın neler yapabileceğinin, neler başarabileceğinin bu kadar güzel anlatılmasına hayran kaldım. Elbette dizide doktor-hasta ilişkileri, yapılan hatalar, hasta mahremiyeti, doktorların birbirlerine, altlarındaki elemanlarına ve üstlerindeki kişilere nasıl davrandıkları da çok işlenmiş. Ama Shaun Murphy'i otizmli bir doktor olarak olayların karşındaki duruşuyla görmek ve en önemlisi anlamaya çalışmak gerçekten etkiliyor. Dizide otizmli insanların toplumla ilişkileri güzel bir şekilde işlenmiş. Ailelerinden nasıl tepki aldıkları, çevrelerinden gelen çeşitli yargılar ve tepkiler insanı düşünmeye sevk ediyor. Ayrıca dizi duyguları o kadar güzel aktarıyor ki müzikleri falan bir harika. Gerçekten yaşanılan olayı, sizi etkileyecek şekilde hissedebiliyorsunuz. Ben normalde bu yazıyı ilk bölümünü izledikten sonra yazmayı düşünmüştüm ama o kadar sardı ki, 13 bölüm daha izledikten sonra yazabildim. Ve ilk bölümü izlediğimde, acaba Shaun yeterince iyi bir doktor olabilecek mi, diğer doktorlar ona gerçek bir doktor gibi mi bakacak, yoksa onu engelli bir insan olarak görüp dışlayacak mı diye merak etmiştim. Acaba aralarına mı alacaklar, yoksa hastanede böyle bir insanın yeri yok deyip onu sokağa mı atacaklar diye düşünmüştüm. Belki ilerideki bölümlerde onun fikrini çalmaya çalışacaklar, onu kullanmaya kalkacaklar, pis işlerini yaptıracaklar; anlamayacağını düşünüp. Ama anladım ki bu kadar bölüm izledikten sonra, o sadece hastalarının sağlığını istiyor. Bu arada şunu da belirtmek isterim, yapımcısı olan David Shore, House dizisinin de yapımcısıymış zamanında. Zaten bu kadar ayrıntılı düşünüp biçilmiş bir dizi daha ancak onun elinden çıkabilirdi. Yanlış bir cümle kurduysam yazımda, kusura kalmayın değerli okurlar. İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim, izlerseniz de iyi seyirler. Ayrıca bugün değerli sanatçımız Abidin Dino'nun 106. yaş günü. Kendisini saygı ve özlemle anıyoruz!"} {"url": "https://parlakjurnal.com/the-mandalorian-dizi-incelemesi-star-wars/", "text": "Star Wars , George Lucas tarafından yapılan bir evren. Ve bu evrenin en büyük hikayesi Jedilar ile Sithler arasındaki sonu gelmez mücadeleyi konu alması. Bu mücadeleyi en büyük haliyle gördüğümüz yapımlar ise Star Wars evreninin ana hikayesini oluşturan 6 film. İlk çıkan 3 film aslında ana hikayenin ikinci yarısını anlatıyor. Bu yüzden ilk önce 1999, 2002 ve 2005 yıllarında çıkan Bölüm 1, 2, 3 izlenmeli. Daha sonra 1977,1980 ve 1983 yıllarında çıkan Bölüm 4, 5, 6 izlenmeli. Ana hikayeyi anlatan bu filmler ve bahsetmediğimiz animasyon diziler dışında merak edilen birçok şeyi irdeleyen oyunlar da mevcut. Ama 2019 yılının sonlarına doğru çıkan The Mandalorian dizisi Star Wars hayranlarını gerçekten heyecanlandırdı sanıyorum. Çünkü şirketin Disney'e satılması ile heyecanla beklenen oyun ve film projeleri iptal edildi. Disney daha çok dikkat çekecek ve alternatif evren diye isimlendirilen ana evrendeki hikayeyi değiştirebilecek yapımlara imza atmaya başladı. Bunlara verilebilecek en büyük örnek de son zamanlarda çıkan Star Wars filmleri (ki bunlar da Bölüm 7, 8 ve 9 olarak geçiyor). Dizimiz de Bölüm 6 ile Bölüm 7 arasında geçiyor. The Mandalarion dizisine gelirsek, bu evrende Mandalorlar diye ünlü bir ırk var. Ve bu ırk büyük bir savaş sonrasında yok oluyor. Gezegenleri Mandalor büyük bir yıkımdan geçiyor. Star Wars'ın bazı yapımlarında bu konu üzerinde de durulmuş. Dizinin ilk bölümü izledim ve anladığım kadarıyla Mandalorlar tekrar bir araya gelmeye çalışıyor. Dizimizin baş karakteri Dyn Jarren da buna hizmet ediyor. Ayrıca dizide ana filmlerden bildiğimiz Yoda'nın ırkından bir bebekle de karşılaşıyoruz. Sosyal medyada Baby Yoda demişler ama gerçek ismini bilmiyorum. Ve yaşı tam olarak 50! Bir bebek nasıl 50 yaşında derseniz, Yoda'nın ırkı yüzlerce yıl yaşıyor ve bebeklerinin de bu yaşta olmaları gayet normal. Tabi normalde bu ırkın soyu tükendi olarak biliyorduk. Bu yüzden bebeğin nereden çıktığı bir muamma. Yoda ile Yaddle'ın yasak aşkının meyvesi olabilir diyenler var ama bana pek mantıklı gelmedi. Mandalorlar büyük bir ırk olarak biliniyormuş ve savaş yeteneklerini çok önem veriliyormuş. Star Wars'ın ana hikayesinde geçen Jango Fett ve Bobo Fett de Mandalordu. Ve klon askerleri de Jango Fett'in kopyaları zaten. İlk bölümünü izledim ve gerçekten güzel bir aksiyon dizisi. Tavsiye ederim. Özellikle Star Wars bilenlere."} {"url": "https://parlakjurnal.com/the-red-pill-ve-anti-feminizm/", "text": "Kendinin ve çevresinin farkında olan birçok kişi hayatının bir bölümünde kesinlikle Ben feministim demiştir. Neden diyecek olursanız elbetteki ülkemizin içinde olduğu kadın-erkek eşitsizliğini göstereceklerdir. Örneğin erken yaşta evlendirilen, bana baksın diye okula gönderilmeyen ve daha nice ataerkil toplumların, kızların üstüne dayattığı ahlak kuralları. Yalnız beni yanlış anlamayın ben feminist değilim. Evet, değilim diyorum çünkü kendimi bu topluluğun içine katmak istemiyorum. Feminizm denilen bu düşüncenin ortaya çıkışı ne kadar haklı olsa da geldiği nokta pozitif ayrımcılık oldu. Eğer biraz olsun internet kullanıyorsanız ve youtube'a girmiş iseniz kesinlikle feministlerin ilginç olaylarına tanık olmuşsunuzdur. Örneğin Hugh Mungus adlı bir video. Bu videoda Hugh Mungus adlı baba bir dernek toplantısında, derneğin kızını nasıl uyuşturucudan ve sokaklardan kurtardığını kameralara anlatıyor. Konuşmasından hemen sonra elinde telefon ile gelen bir bayan haber spikeri adama adını sorduğunda adam şakasına göbeğini göstererek Hugh Mungus diyor. Zarna buna alınarak o ünlü olan lafını söylüyor Is that sexual harrasment? ve böylece oracıkta bağırarak olay çıkartıyor ve adamın adını tacizciye çıkartıyor... Sonra davayı adam kazanıyor ama neyse. Sonuç olarak pozitif ayrımcılık işte burada iyice görülüyor. Bu feminist düşünceyi yanlış anlayan birçok insan gibi oracıkta ismini sorduğu adama birden bire tacizci diyor ve insanlar hemen orada adamı fişliyor. Bu olay aslında ipin sadece ucu çünkü bunun gibi nice olaylar daha var. Şimdi bu uzun girişten sonra asıl konumuza gelelim. Konunun aslı The Red Pill filmi. Hikayeyi basitçe özetleyecek olursam ünlü bir feministin, feminizm düşüncesinin kadın-erkek eşitliğinden sapıp pozitif kadın ayrımcılığına dönüştüğünü gözlemlemesi diyebilirim. Cassie Jaye adlı ünlü bir feminist, yeni bir araştırma konusu ararken MRA adlı bir anti-feminist gruba denk geliyor. Bu grubun neden bu kadar takipçisi olduğunu araştırmak için onları ziyarete gidiyor. MRA grubunun savunmalarından bir tanesi, aslında kadın-erkek eşitsizliği diye bir şey yok, yalnız kadının ve erkeğin rolü farklı, bu rol farklılığı yaşamın gereği. Yani erkekler güçlü ve kadınları eziyor değil erkekler güçlü ve ava çıkıyor, kadınlar ise eve bakıyor gibi düşünüyorlar. Amaçları ise erkeklerin kadınlarda olduğu gibi üstlerine yıkılan rollerin aslında hiç de cazip olmadığını aksine çok kötü olduğunu dile getirmeye çalışıyorlar. Burada karşılaştığı fikirler beni acayip etkiledi ve şimdiye kadar duyuğum feminist argümanlarının aslında tam olarak yanlış olmadığını ama arkasında bir başka gerçekliğin de olduğunu öğrendim. Bunların yanında MRA üyesi olan erkek hakları savunucularının neden bu gruba katıldıklarını ve hayatlarındaki o ilginç olayları paylaşıyorlar. Özelikle bir tanesi beni çok etkiledi, o adam için gerçekten beni üzdü. Hiç spoiler vermeden burada kesiyorum ama eğer benim gibi üzerinde bu kadar tartışma olan bu konuları daha derinden incelemek istiyorsanız olaylara bir de tersinden bakmak istiyor, terazinin nerede ağır bastığını görmek istiyorsanız size The Red Pill belgeselini kesinlikle ve kesinlikle öneriyorum. Keyifli seyirler. Evet 'bazı' ülkelerde feminizm denen ideolojinin abartıldığı, işin pozitif ayrımcılıktan da öteye taşındığı doğru, kabul ediyorum. Ancak Dünya geneline bakıldığında, bunca kadına şiddet, cinayet, çocuk gelin, cinsel istismar, hatta tüm bu somut örneklerin yanında iş hayatında yaşanan adaletsizlikler -en basitinden aynı konumda çalışan bir kadın ile bir erkeğin aynı maaşı almaması örnek verilebilir- söz konusuyken ve tüm bunların yanında feminizmin en basitinden internetteki tanımından yola çıkarak anti-feministim ifadesi kullanmanızı yanlış bulduğumu belirtmek isterim. Tüm dünyada algılanan feminist olgusuna, ideallerinden sapmış olan kendine feministim diyenlere karşıyım tarzında bir ifadenin daha doğru olacağının kanaatündeyim. Bahsettiğiniz uç noktalarda kendini üstün ırk gören feministler dünyanın gelişmiş tarafında bizim gibi gelişmekte olan ve diğer gelişmemiş ülkelerde böyle bir düşünce söz konusu olamaz çünkü daha biz ve bizim gibi ülkeler kadın erkek eşitliğini sağlayamadılar maalesef. O nedenle ülkemiz ve kalan diğer ülkeler için feminizm düşüncesi, düşüncenin kendi asıl doğrularıyla var olmalı ve mücadelesine devam etmeli. Türkiye'de yaşayan biri ben anti-feministim diyince bahsettiğiniz uç noktalarda yaşayan feministlere değil de kadın hakları için mücadele edip cinayetlere dur demeye çalışan feministlere antiymiş gibi algılandığını da eklemek isterim. Feminizm kadına sırf kadın olduğu için, vücut yapısı diğer cinsiyetten farklı olduğu için farklı davranış gösteren insanlara karşı cıkmış bir tutumdur. Eğer kadın sırf kadın olduğu için ne kadar ürettiğine, faydalı olduğuna bakılmaksızın aynı işi yapan erkekten daha az ücret alıyorsa; eğer kadın sırf kadın olduğu için kocasıyla aynı şekilde sabah 9- akşam 6 çalışıyor olmasına rağmen kendisinden masaya yemek koyması, kaldırması ve temizlemesi bekleniyorsa; eğer kadın sırf kadın olduğu için beyni olan bir insan yerine damızlık hayvan muamelesi yapılıyorsa; eğer kadın sırf kadın olduğu için düşüncesini belirtmek yerine susması bekleniyor, susmadığında ise yüzüne inen tokada haklı gözüyle bakılıyorsa burada bir yanlışlık vardır. Işte bu yanlışlığa dur demektir feminizm, ve sen sevgili yazar, eminim ki sırf ne derler korkusundan titreyerek bindiği otobüste taciz edilirken dudaklarını ısıran o kadını gördüğünde dur dersin. Sen de bir feministsin Erkan, yapılan zulme dur demek insanlıktır eğer bu duruma gözlerini yuman varsa işte o asıl hayvandır. Efendim haklısınız ancak siz farklı konudan, ben farklı konudan bahsediyorum; ayrıca kendimin bir kalıba sıkıştılmasından pek de haz almıyorum. Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim, bana kendimi daha iyi anlatmam için fırsat verdiniz. Sizin dediğiniz her şeye katılıyor olmakla birlikte yazımdan anlamadığımız bir kısmı tekrar dile getirmek istiyorum, konunun bir de diğer tarafı var. Yani bu cinsiyet ayrımcılığı sadece kadınlara değil erkeklere de yapılıyor. Kadınlar evde yemek yaparken erkeklerden evi savunma, aileyi koruma bekleniyor. Hani şimdi diyeceksiniz feministlik onu da düşünüyor kadın erkek eşitligini savunuyor, ancak yanılıyorsunuz, The Red Pill filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bu arada belirttiğiniz gibi bir olaya şahit olsam eminim dediğiniz gibi yerimde duramazdım, hatta hiçbir şey yapmadan durabilecek birisini tanımıyorum, ancak bunu feministlik olduğu için değil olması gereken olduğu için yaparım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tibbi-tavsiyede-bulunurken-neye-dayanmaliyiz-cochrane/", "text": "Bir pozitif bilim olması sebebiyle tıbbi ilimlerde kanıt çok önemlidir ve hatta kanıt klinik olarak en önemli şeydir. Bu sebeple kanıta dayalı tıp diye bir konu başlığı oluşturulmuş ve bu konuda dersler verilmektedir. Tıp fakültelerimizde kanıta dayalı tıp ve bilimsel araştırmanın mantığı konularında yeterli eğitim verilmediği için hekimlerimiz arasında kanıta dayalı tıp konusunda ciddi eksiklikler bulunabiliyor. Aslında tıp nosyonumuz ideal olarak bilimsel kanıt düzeylerine göre oluşmuştur. Bilimsel kanıt düzeyinin ne olduğunu anlayabilmek için bilimsel kanıt piramidini bilmemiz gerekiyor (Şekil 1). Tıbben söylenilen her cümlenin esasında bir bilimsel kanıt düzeyi vardır ve bu kanıt düzeyi o tıbbi tavsiyenin hangi tür çalışmayla ortaya konulduğunda göre değişir. Örneğin farelerde yaptığınız deney sonucuna göre bir insana sağlık tavsiyesi veriyorsanız aslında bilimsel kanıt düzeyi en düşük tavsiyeyi veriyorsunuz demektir. Oysa konuyla alakalı tüm tıbbi literatürün incelenerek istatistiksel metotların kullanılıp sonuca ulaşılan çalışmalarda gördüğünüz bilgilere göre bir tavsiyede bulunuyorsanız hem hastanız için hem de kendi meslek etiğiniz için doğru olanı yapıyorsunuz demektir. Zaten rehberler de bilimsel kanıt düzeyi en yüksek olan sistematik inceleme ve meta-analiz çalışmaları baz alınarak oluşturulduğu için hekimler tıbbi girişimlerini rehberlere dayandırmaktadırlar. - Nitta H, Matsumoto K, Shimizu M, Ni XH, Watanabe H. Panax ginseng extract improves the performance of aged Fischer 344 rats in radial maze task but not in operant brightness discrimination task. Biol Pharm Bull. 1995 Sep;18(9):1286-8. doi: 10.1248/bpb.18.1286. PMID: 8845825. - Kennedy DO, Scholey AB. Ginseng: potential for the enhancement of cognitive performance and mood. Pharmacol Biochem Behav. 2003 Jun;75(3):687-700. doi: 10.1016/s0091-3057(03)00126-6. PMID: 12895687. - Boğaz ağrısı olan çocuklarına bal yediren anneleri gözünüzün önüne getirin. Pubmed ile balın öksürük üzerine olan etkilerine baktığımızda karşımıza yüzlerce makale çıkıyor. Rastgele seçtiğim iki makaleye göre bal kullanımı çocuklarda öksürüğü azaltıyor. - Goldman RD. Honey for treatment of cough in children. Can Fam Physician. 2014 Dec;60(12):1107-8, 1110. PMID: 25642485; PMCID: PMC4264806. - Paul IM, Beiler J, McMonagle A, Shaffer ML, Duda L, Berlin CM Jr. Effect of honey, dextromethorphan, and no treatment on nocturnal cough and sleep quality for coughing children and their parents. Arch Pediatr Adolesc Med. 2007 Dec;161(12):1140-6. doi: 10.1001/archpedi.161.12.1140. PMID: 18056558. Bu iki örneğin klinik pratikte bir yeri var mı? Bilişi arttırmak için hastalarımıza Ginseng ve öksürüğü azaltmak için çocuk hastalara bal önermeli miyiz? Bu soruların cevabına kanıta dayalı tıp açısından bakmadan önce bilimsel kanıt düzeyi en yüksek olan sistematik inceleme ve meta-analiz çalışmalarına ulaşabileceğimiz Cochrane isimli oluşumdan bahsedelim. Cochrane Collaboration, İngiltere merkezli bir kanıta dayalı tıp topluluğu olup tüm dünyada departmanı bulunan ve tıp literatüründe gerçekleştirilen sistematik inceleme ve meta-analiz çalışmalarının öncülüğünü yapan bir oluşumdur. Cochrane Kütüphanesi, çevrimiçi olarak erişilebilir olup https://www.cochranelibrary.com/ internet sitesi üzerinden giriş yapıldıktan sonra sağ yukarıdaki arama bölümünden istenilen konudaki çalışma aratılabilir. Cochrane Kütüphanesi'ne giriş yaptıktan sonra aklınıza takılan soruyu arama kısmına yazmanız bilgiye ulaşabilmeniz için yeterlidir. Şimdilik örnek olarak St. John's wort ismiyle bilinen ve diğer adı sarı kantaron olan bitkinin depresyona yönelik hastalara önerilip önerilemeyeceğine bakalım. Sarı kantaron birçok internet sitesinde depresyona yönelik reçetesiz olarak satılıyor ancak gerçekten bunun klinik bir anlamı var mı? Cochrane Kütüphanesi'nde St. John's wort olarak bir arama yapalım. Bu tip bir arama yaptığımızda karşımıza St. John's wort ve onun major depresyona yönelik etkilerini araştıran bir adet sistematik inceleme çalışması çıkıyor. Demek ki sorumuza yönelik klinik bir cevap bulabileceğiz. Cochrane kütüphanesinden bulduğumuz St. John's wort for major depression isimli çalışmaya kısaca göz attığımızda (Görsel 4) yazarlar St. John's wort'un major depresyon hastalarında plaseboya üstün olduğunu , standart antidepresanlar kadar etkin olduğunu ve standart antidepresanlardan daha az yan etkiye sahip olduğunu belirtiyor. Kanıta dayalı tıp nosyonumuza ve bilimsel kanıt piramidine göre gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki sarı kantaron bitkisini hastalarımıza major depresyona yönelik önerebiliriz. Ancak burada yapmamamız gereken birkaç hata var. Bu çalışma yalnızca yapıldığı güne kadar olan literatürü kapsıyor. Yani gelecekte bunun aksine bir sonuç gösteren bir sistematik inceleme çıkabilir ve buradaki sonucu geçersiz kılabilir -ki biz buna bilim diyoruz. Ayrıca bu yalnızca makalenin özeti olduğu için ne gibi durumlarda hastalara tavsiye edebileceğimize dikkat etmeden bir tavsiyede bulunmamamız gerekiyor. Özet kısmına baktığımızda St. John's wort'un Almanca konuşan ülkelerde yapılan çalışmalarda daha etkili olduğu ancak onun dışındaki ülkelerde daha az etkili olduğuna dair bir not düşülmüş . Devamına baktığımızda ise bize klinik bir tavsiyede bulunulmuş: St. John's wort kullanmak isteyen depresif semptomlara sahip hastalar bir sağlık profesyoneline yönlendirilmeli . Ek olarak, sarı kantaron bitki ekstraktlarının marketlerde oldukça farklı içeriğe sahip olabileceği vurgulanmış. Özetle bu çalışmadan şunu anlıyoruz: sarı kantaron bitkisi gerçekten major depresyona karşı etkili ve eğer bir hasta bu bitkiyi kullanmak istediğini söyler ise: bu bitki ne ya? bitkiler bir işe yaramaz! dememeli, bu bitkinin major depresyona karşı etkili olabileceğine dair güçlü kanıtların olduğu söylenmeli ve hastamızı bu konuda bilgili uzman bir psikiyatriste yönlendirmeliyiz. Cochrane Kütüphanesi'ni işte tam olarak böyle kullanıyoruz. Sağlık profesyonelleri için bulunmaz hint kumaşı değerinde olan bu kaynağın daha da yaygınlaştırılması ve Türkiye'deki hekimler arasında kullanılması gerekmektedir. Özellikle ABD ve Avrupa'da fakülte sonrası hayatta akademik eğitimin devam etmesini hızlandıran sürekli tıp eğitimi gibi puanlama sistemlerinin Türkiye'deki tıp eğitimine daha gerçekçi biçimde getirilmesi Cochrane ve diğer akademik platformların çok daha etkili kullanılarak hastaların sağlık hizmetinin arttırılmasını sağlayacaktır. - Ginseng'in biliş üzerine olan etkisine bakmak için Cochrane Kütüphanesi'ne girdiğimizde karşımıza Ginseng for Coginition isimli bir çalışma çıkıyor. Çalışmaya göre: Ginseng'in sağlıklı insanlarda bilişi arttırıcı etkisi olduğuna dair ikna edici kanıtlar bulunmuyor ve demanslı hastalarda bilişi arttırdığına dair yüksek kaliteli kanıtlar bulunmuyor. Özetle Ginseng'in bilişsel güçlendirici etkisine dair ikna edici bir kanıt yok! Yani her ne kadar yazının başında farelerle yapılan bir deneyde bilişi arttırdığını gösteren bir çalışma bulmuş olsak da yapılan bu sistematik incelemeye göre sağlıklı bireylere ve demansa sahip hastalara Ginseng önermemiz için elimizde yeterli kanıt bulunmuyor. Ancak bu klinik sonuca göre başta bahsettiğimiz iki makale hatalı olmuş olmuyor. Klinik anlamlılık ile istatistiksel anlamlılık eşit şeyler değillerdir. Farede gösterilen bir şeyin insanda direkt geçerli olması gibi bir korelasyon bulunmamaktadır. Örneğin kanser hücre kültürlerine yüksek oranda tuz döktüğümüzde kanser hücreleri ölmektedir. Ancak bu, kanseri yenmek için tuz tüketelim anlamına gelmiyor. Bilim birbirini yanlışlayarak gelişen bir alandır. Belki gelecekte bir gün Ginseng'in bilişi arttırdığına dair elimizde yüksek derecede klinik kanıt olacak ve hastalarımıza tavsiye edeceğiz, ancak o gün bugün değil. Faydalı olduysa ne mutlu. Teşekkür ederim. Harikulade bir yazı olmuş, ellerine sağlık hocam."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tik-tok-kapiniz-degil-gizliliginiz-calindi/", "text": "Google babaya tik tok yazdıysanız ve bir rüzgar yeli sizi bana getirdiyse ya bir ebeveynsiniz ya da 12 yaşında bir çocuk. Konumuz aslında çok derin! Tik tok deyip geçmeyin çünkü binlerce genç -diyemiyorum- çocuk kısa da olsa bir anlık bir ün için neler yapıyor. Çocuğunuz okuldan eve döndü, odasına girdi ve uyuyana kadar yemekten başka bir şey için çıkmadı; bir zahmet telefonunda ne yaptığına bakın. Bir an için ünlü/popüler olma furyası tam benim canımı sıkmaya başladı ki, geçenlerde rastgele bir kaynaktan okuduğum Tik Tok uygulaması mahkemeye verildi. haberiyle güzel bir oh! çektim. Neden verildiği ise, bu uygulamanın askeriyede kullanılması ve askeri personelin psikolojisini olumsuz etkilemesiymiş; bu beni, çocukların bu programla kendini internetin zalimliğine atmasından daha az ilgilendirdiği için; sizlere, örneklerle çocuklarınızı neden bu uygulamadan korumanız gerektiğini anlatacağım. Buyurun izninizle başlayalım. Gördüğünüz gibi çok da uygunsuz içeriği olmayan komik videolar topluluğu. Ancak bu uygulama gelecekte kurulacak olan diğer platformlar için zemin hazırladı. Hani güzel bir eylemde bulunursunuz ama bu eylem sonrasında çığ gibi büyüyen kötü olayları getirir ya işte ipin ucunun kaçtığı yer burası. Gezi Parkı olaylarını, Twitter üzerinden takip eden ama göremeyen Kayvon Beykpour, canlı yayın yapabilmenizi sağlayan bir uygulama fikri ile 2014 yılında Periscope adlı uygulamayı arkadaşları ile birlikte yaptı. Belki hatırlarsınız, Ekim 2015'te Ayşenur Balcı bu uygulamada üstsüz bir şekilde canlı yayın yapması ile magazin haberlerine konu olmuştu. Kimdir derseniz, Acun Ilıcalı'nın Tv8 programlarından biri olan, adı sonradan İşte Benim Stilim diye değiştirilen programda bir yarışmacı idi. Bu uygulama 2015 yılında Twitter tarafından 1.5 milyon dolara satın alındı ve sonrasında yine kapatıldı. Kapatılmasının sebebi ise Süper Toto Lig müsabakalarının bu uygulama üzerinden canlı yayın yapılmasıydı. Digitürk'ün mahkeme açması ile ülkemizde kullanımı durduruldu. Vine, Ocak ayında kapatıldı. Bu içeriğin tüketicileri ve içerik üreticileri boşa düştü ki hemen aynı senenin Kasım ayında Musical.ly diye bir uygulama piyasaya sunuldu. Bu boştaki insanlar hiç zaman kaybetmeden uygulamaya doluştu. Ancak bu sefer uygulama amacının dışına çıkmaya başladı. Müzik videolarına Lip-sync yaparak yani playback ile içerik üretilmeye başlandı. Sonrasında film replikleri banttan çalınarak içerik oldu, vs. vs. Şimdi bunun neresi sorun diye soruyorsanız çok basitçe, yetenekli insanlar keşke sadece yeteneklerini sergileseler. Bunun hakkında video koymak istemiyorum çünkü yazının amacı dışına çıkmasını istemiyorum, çok merak ediyorsanız kolayca arayıp bulabilirsiniz. Son olarak beni hayattan soğutan şu nalet Tik Tok adlı uygulamaya gelelim. Bu güne kadarki yapılmış bu tarz uygulamaların birleşerek, bir baş kötü oluşturmuş hali gibi yorumluyorum bu nalet şeyi. Olay ne biliyor musunuz? Herkes içerik üretebiliyor bu uygulamada yani telefonu ve internet erişimi olan herkes! Sonuç; uygunsuz giyinip, yüzlerine boya badana yapıp, bilmem ne dansı yapan şahıslara özenen, küçük yaştaki içerik tüketicileri ve üreticileri için ölçüsüz bir platform. Tamamen kontrol dışı bir uygulama ki bunun kontrolsüzlüğün en büyük sebebi dikkatsiz, ilgisiz ve bilgisiz anne babalar. Bu konu en iyi örneklerle anlaşılır. Şimdi bir iki dakika dayandıysanız ve izlediyseniz size bu videodaki kişilerin çoğunun reşit olmadığını söylemeliyim. Şimdi bu kontrolsüz uygulamada doğal olarak daha küçük çocuklar da var ve onlarda içerik üretme imkanına sahip örneğin aşağıdaki gibi. Şimdi neden çocuklarımızı bundan korumalıyız konusuna gelirsek, her şeyden önce bu videolar internette saklanıyor ve silmek istediğiniz zaman silemiyorsunuz yani sizin komikçe dans ettiğiniz video herkeste bulunuyor. İşin daha korkutucu ve karanlık tarafına gelirsek bu uygulamayı sadece gençler ve çocuklar kullanmıyor, anladığınızı umarak devam etmiyorum. Son olarak ise tüm gizliliğinizi kaybediyorsunuz çünkü burası internet ve sizin bilmediğiniz, düşünmediğiniz herhangi bir şeyi bir başkası biliyor, düşünüyor emin olun. Yakın zamandan örnek vereyim, bonbibonkers adlı bir kızın takipçileri videolarındaki arka planlardan, güneşin açısı ve mevsimden hangi ülkede yaşadığını sonra hangi şehirde ve daha sonra hangi mahallede hangi binada yaşadığını buluyorlar ve internette yayınlanıyor. Bu olaya doxxed deniliyor. Bunun sonucunda hemen video çekme işine son veriyor. vine gibi bunun da kapanma zamanı gelecektir. çok büyük data topladılar. aniden çıkış yaptı, aniden düşmesini bekleyeceğiz. Artık kapansa bile bir şey değişeceğini düşünmüyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi büyük datalar topladılar ve yazıda geçtiği gibi birisi kapandıkça bir sonraki versiyonu gelen yazılımlar bunlar. Uygulamayı yapan kişiler kitlenin neyi arzuladığını ellerindeki datalarla çok iyi öğrendiler. Bence geri dönülemez bir şekilde böyle devam edecek gibi. Birisini kapatsak bile hemen arkasından başkasının geleceği kesin gibi bir şey. Toplumsal bir bilinçlendirme kampanyası bizim için daha doğru bir çözüm kaynağı gibi duruyor. Her şey için kamu spotu var bence bu konu hakkında da bir kamu spotu yapılabilir. Selim bey çok haklısınız. Bu uygulamalar adeta grip gibi surekli başka bir isimle tekrar tekrar gündeme geliyor. Bu uygulamaları kapatmak ateş düşürücü ilaç, halkımızı egitmek ise aşı gibi olacaktır. Evet, 2020 mayıs ayında Hindistan halkı nedenini bilmediğim bir sebeple TikTok uygulamasına en düşük puanı vermeye başladılar. Milyonlarca insan en düşük puanı vererek bu uygulamanın Google Play puanını 4 küsürlerden 1.4'e kadar düşürdü. Dünyanın çeşitli yerlerinden de bu harekete destek geldi. Mesela açık denizlerden görev yapan bir amerikan askeri, çok pahalı olan uydu interneti alarak düşük puan vermiş. Lakin google amca 1 milyondan fazla olumsuz oyu sildi ve uygulama puanı şu an 4,4. Gerçek mi diye ilk baktığımda 28 milyon yorum vardı ve puanı 1,4 idi. Şu an 20 milyon yorum var ve uygulama puanı 4,4. Ayrıca Çin merkezli bu uygulamada özel bilgilerin çalındığı da çok yüksek ihtimal. Çin'in ülkesinde yaşayan insanlara birçok kısıtlama yaptığını, telefonlarından zorla yüz tarama yaptırdığını, sokaklarında yüzleri görüntüleyen kameraların olduğunu kısa araştırmalar yaparak öğrenebilirsiniz. Özel hayatın gizliliği diye bir şey Çin adının geçtiği ya da arkasında Çin'in olduğu bir yerde maalesef mümkün değil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/timokinon-corek-otundaki-kusursuz-bilesik/", "text": "Bitkiler ilk insan var olduğundan beri hep hastalıkların tedavisi için mükemmel bir kaynak teşkil etmiştir. Teknolojinin akıl almaz şekilde hızlı gelişimi sayesinde çoğu şeyin yapay-sentetik olduğu şu çağda ise insanoğlu tekrar organik ve doğal olana yönelim göstermiştir. Bu yöneliminse haliyle bilimsel çalışmaların yönünü de bu tarafa kaydırdığı aşikardır. Bunun çarpıcı bir örneği ise bizim çörek otu diye bildiğimiz bilimsel adı Nigella Sativa olan bitkidir. Aslında geçmişi de çok sağlamdır, dini temeli bile vardır. Hz. Muhammed çörek otunu ölüm dışındaki her derde deva olduğunu belirtmiştir. İncil'de ise küratif yani tedavi edici siyah kimyon olarak geçer. Doğu tıbbında yüzlerce senedir çörek otu tohumu astım, bronşit, iltihap, egzama, ateş, grip, hipertansiyon, öksürük, baş ağrısı, baş dönmesi, diyabet, böbrek ve karaciğer bozuklukları, sinir bozuklukları, romatizma, kanser ve ilgili iltihaplı hastalıklar, gastrointestinal rahatsızlıklar dahil birçok durumda kullanılmıştır. Timokinon (2-izopropil-5-metilbenzo-1, 4-kuinon) çörek otunda yer alan uçucu yağların içinde en bol bulunanı ve çörek otunun biyolojik etkilerinden esas sorumlu en biyoaktif bileşiğidir. Timokinon hidrofobik bir bileşiktir, kanımızda çok yüksek oranda proteinlere bağlanarak taşınır. Bu başka ilaç kullanımında dikkat edilmesi gereken durumu da beraberinde getirir. Hücrelerimizde oksidatif metabolizma sonucu oluşan zararlı reaktif oksijen radikallerini süpürür. Böylece onların hücrelerimizin yapısını bozmasını önler. TQ kanser hücrelerine karşı savaşır. Diğer birçok bileşikten kanser hücrelerine daha spesifik etki etmesi çok büyük bir avantajdır. Kanser kemoterapisine ek olarak kullanıldığında kemoterapinin yan etkilerini azaltmış ve onların kanser hücrelerine karşı öldürücü etkilerini de arttırmıştır. Bunlara ek olarak programlı hücre ölümü olan apoptozu uyarır. Özellikle bazı bakteri türlerine karşı öldürücü ve çoğalmasını engelleyici aktiviteye sahiptir. Bunun yanında antibiyotiklerin etkisini artırarak daha düşük dozda bile antibiyotiklerin etkili olmasını sağlar. Antioksidan etkisi ve zararlı bileşikleri nötralize etmesiyle karaciğer üzerinde koruyucu etkilere sahiptir. Diyabetik farelere uygulanan TQ diyetinde kan glikozu seviyesi ve glikolize hemoglobin(HbA1c) seviyesinin düştüğü gözlenmiştir. Ayrıca hücrelerde yeniden glikoz yapımını önlemiştir. Önemli olaraksa bu etkileri doğrudan insüline bağımlı değildir. Birçok mekanizma ile sindirim sistemindeki mukozal bariyer bütünlüğünün korunmasını sağlar. Günümüzde kanser tedavisinde çok önemli yere sahip bir kemoterapötik olan doksorubisinin ciddi kardiyotoksik etkileri vardır. Timokinon bu zararlı etkileri azaltır. Astımın ortaya çıkışında lökotrien denilen moleküller önemli rol oynar. Timokinon ise bu gibi moleküllerin üretimini engeller. Timokinon kemikler üzerinde anabolik yani kemik yapımını artırıcı etkiye sahiptir. Kemiklerde mineralizasyonu artırır. Yapılan deneylerde kötü kolesterol denilen LDL'yi düşürürken iyi kolesterol denilen HDL seviyesini arttırdığı görülmüştür. Yapılan araştırmalarda genel itibariyle açlık kan şekerini düşürmesinin haricinde pek toksik etkiye rastlanmamıştır. Deney hayvanları tarafından iyi bir şekilde tolere edilebildiği gösterilmiştir. Bu kadar faydalı etkilere sahip olmasının yanı sıra toksisitesinin de az oluşu çörek otunu çok değerli bir besin haline getirmiştir. Bütün maddeler zehirdir. İlaçla zehir arasındaki tek fark dozdur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tip-2-diyabette-onlenebilir-bir-risk-faktoru-sigara/", "text": "Amaç: Sigara ve tip 2 diyabet arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırma sonuçlarını ve makaleleri değerlendirerek sigara kullanımının diyabet oluşumunda rolu olup olmadığını tartışmak. Giriş: Diabetes mellitus dünya çapında insidansı ve prevalansı hızla artmakta olan nöropati, retinopati, nefropati gibi geniş komplikasyonlu metabolik bir hastalıktır. Dünyada şu anda 140 milyonu aşkın diabet hastası vardır ve 2025 yılında bu sayının 300 milyona yükseleceği tahmin edilmektedir. Çok değişkenli ayarlamada diabetes mellitus, fatal ve fatal olmayan koroner kalp hastanın anlamlı bağımsız öngörücüsüdür. Tüm bunlar diabetes mellitusa karşı önleyici tedbirler alınmasının ne kadar önemli olduğunun altını çizmektedir. Sigarayı tip 2 diyabet için risk faktörü olarak değerlendiren ilk çalışma Zuphen Çalışması'dır. Hollanda'da 841 orta yaş grubu erkeğin 25 yıl süreyle incelendiği bu çalışmada sigarının diyabetes mellitus için temel oluşturabileceği düşünülmüştür. Onat ve arkadaşlarının 2006' da AKD' de yayımladığı makalede ise günlük 10 sigaradan fazla sigara tüketenler ağır içici olarak değerlendirilmiş kohort sigara tüketimi açısından asla içmeyenler, eski içiciler ve hala içenler olarak 3 grup altında toplanmış ve yetiskin sigara tüketicisi erkekte göreceli risk 1.89 iken kadın sigara tüketicilerinde göreceli risk 0.93 olarak kaydedilmiştir. Aynı çalışmada diyabetin kadınlardaki esas belirleyicisi abdominal obezite olarak bulunmuşken; insülin direnci, sigara ve diğer risk faktörleri arka planda kalmıştır. Ayrıca Onat ve arkadaşlarının sigara, diyabet ve obezite başlıkları üzerine eğilen bir başka çalışmasında 730 erişkinde sigara içimi, beden kitle indeksi ve fiziksel aktivitedeki son 7 yıl içerisindeki değişimleri ve diyabet ve glukoz intolerans prevalansındaki eğilimleri araştırılmıştır. Bu çalışmada 1990-1997 yılları arasında Marmara bölgesinde sigara içimi konusunda erkeklerde anlamlı olmayan cüz'i düşüşe karşılık, kadınlar sigara içimini net dörtte bir oranında arttırdılar. Beden kitle indeksi erkelerde önemli ölçüde artarken esasen şişman olan kadınlarda net bir değişiklik kaydedilmemiştir. Kriteri açlık şekeri >140 mg/dL ya da postprandiyal değeri >200 mg/dL olarak alındığında diyabetin toplam kohorttaki prevalansı erkek ve kadınlarda %5 ve %6.3, glukoz intoleransının plevalansı ise sırasıyla %1.2 ve %3.3 bulundu. Böylece bölge halkında diyabetin sıklaştığı düşünüldü. Sigara ve diyabetes mellitusun ilişkisini ortaya koyan bir başka makale ise Eray ve Baki'nin Tip 2 Diyabet Tedavisi adlı çalışmasıdır. Bu çalışmada sigara tip 2 diyabetus mellituslu hastalarda morbidite ve mortaliteye etki eden değişirilebilir faktörlerin başında yer almıştır. Ayrıca sigaranın diyabetik ve non diyabetik kişilerde kardiyovasküler hastalık için bir risk faktörü olduğu belirtilirken 12.866 kişide yapılan MRFIT meta-analizinde sigarayı bırakanlar ve bırakmayanlar karşılaştırıldığında aralarında mortalite ve morbilite açısından bir fark saptanmamıştır fakat epidemiyolojik verilerin hepsinin sigaranın bırakılmasını önerdiği hatırlatılmıştır. Japonya'da 40 yaş üzeri ve 265.118(122261 erkek, 142857 kadın) kişinin yaşam stili ve sonuçları bakımından değerlendirildiği bir çalışmada günlük 2 paket ve üzeri sigara içen erkeklerde sigara-diyabet ilişkisinin güçlü bir şekilde pozitif olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca bu çalışmada kanser hariç tutulduğunda sigaraya bağlı hastalık listesinde tip 2 diyabet beşinci sırada yer almıştır. Ayrıca uluslararası Diyabet Cemiyetinin internet sayfasında sigara tip 2 diyabet için risk faktörleri arasında yer almış ve diyabet ve komplikasyonları da dahil olmak üzere bir çok kronik hastalık için iyi bilinen bir risk faktörü olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca sigaranın abdominal obezite ve insülin direnci olasılığını arttırdğı belirtilirken sigara bırakımı teşvik edilmiş ve bırakma sonrası olası bir kilo artışını önlemek için önerilerde bulunulmuştur. Sonuç: Sigaranın DM üzerindeki oluşturucu ve geliştirici etkileri henüz tam net değildir. Ancak genel bir yaklaşımla şu söylenebilir; sigara kısa dönemde insülin sensivitesini, uzun dönemde insülin sekresyonunu bozarak tip 2 diyabet gelişiminde rol alıyor olabilir. Ayrıca erkeklerde >95 cm kadınlarda >90 cm bel çevresi ile karakterize abdominal obezite de diyabetus mellitus için güçlü bir öngörücüdür. 6-)Yudkin JS. How can we best prolong life? Benefits of coronary risk factor reduction in nondiabetic and diabetic subjects. BMJ 1993; 306: 1313-8. 7-)Feskens EJ, Kromhout D. Cardiovaculer risk factors and the 25- year incidence of diabetes mellitus in middle aged men. The Zutphen Study. Am J Epidemiol 1989; 130: 1101-8. 8-)Rimm EB, Manson JE, Stampher MJ, Coldtiz GA, Rosner B. Cigarette smoking and the risk of diabetes in women. Am J Puplic Health 1993; 83: 211 14. 9-)Perrson PG, Carlson SV, Svanstrom L. Cigarette smoking or a moist snuff use and glucose tolerance. J Int Med 2000; 248: 103-10. 10-)Onat A, Uyarel H, Hergenç G, Karabulut A, Albayrak S, Can G. Determinants and definition of abdominal obesity as related to risk of diabetes, metabolic syndrome and coronary disease in Turkish men: a prospective cohort study. Atherosclerosis Epub 2006 May 7. 11-)Connolly V, Kelly W. Risc Factors for diabetes in men. BMJ 1995; 311: 188. 12-)Mikhailidis DP, Papadakis JA, Ganotakis ES. Smoking, diabetes and hyperlipidemia. JR Soc Health 1998; 118: 91-3. Sigara ve diyabet ikisi de ciddi halk sağlığı problemleri olmalarına rağmen toplumdaki yaygıngınlıkları maalesef azalmıyor hatta artıyor. Acaba bu ikisi arasında bir ilişki var mı sorusunun cevabını aradım. Bu yazının size ulaşması ve beğenilmesine çok sevindim. Bilimsel ama aynı zamanda kısa bir özet olarak güzel bir yazıydı. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tip-doktorlari-goc-ediyor/", "text": "Dünyada mülteci dalgaları dönemi devam ediyorken en çok konuştuğumuz konulardan bir tanesi Türkiye'nin kabul ettiği mülteciler oldu. Suriye'deki savaş ile birlikte esas gündem maddemiz olan mültecileri sürekli konuşup tartışıyoruz ancak Türkiye'den dışarı verdiğimiz göç pek dikkatimizi çekmedi. Beyin göçü yıllardan beri Türkiye'nin çok büyük bir sorunu olmasına rağmen kimse bunu çözmekle ilgilenmiyor. Hatta aksine beyin göçünü teşvik edici hamleler peşi sıra devam ediyor. Türkiye'nin verdiği beyin göçünü çeşitli istatistikler ile okuyarak yorumlayabiliriz. Ancak bugünkü yazının konusu bu değil. Bir tıp doktoru olarak size yalnızca hekimlerin beyin göçündeki yerinden kısaca bahsedeceğim. Diğer meslek gruplarının içerisinde olmadığım için o konulara değinmeyeceğim ancak istatistiklerin bize hiçbir alanda hoş şeyler göstermediğini söylemek gerekiyor. Bugün herhangi bir tıp fakültesine gidip bir asistan veya uzmana fikrini sorduğunuzda yüksek ihtimalle size Türkiye'de doktorluğun hiçbir değerinin olmadığını söyleyecek ve yurtdışındaki şartları övecektir. Bu, yüzlerce farklı kişiyle konuşularak elde edilmiş gözlemlerin bir ürünüdür. Türkiye'deki hekimliğin kötü, yurtdışındaki hekimliğin iyi ve yurtdışında hekimlik yapmanın tek doğru seçenek olduğu tartışılabilir. Ancak kesin olan bir şey var ki hekimlerimizin önemli bir bölümü memnun değil. Hem ekonomik problemler hem hukuki problemler hem doktora şiddet hem aşırı çalışma saatleri hem de akademik usulsüzlükler bu duruma yol açıyor gibi gözüküyor. Tabi bir başka sebep de 1949 Cenevre Konvansiyonu, Bölüm III; Madde 19 ve 24'e göre savaş zamanında bile dokunulmaz olan sağlık çalışanlarının hayatlarını barış zamanında koruyamamak olmalı. Birçok genç doktor arkadaşımın herhangi bir gelecek göremediğini yüzlerce kez dinlediğimi de eklemeliyim. Ne yazık ki doktorların meslektaşlarıyla olan konuşmaları medyadaki pozitif havadan oldukça farklı. Hekimlerin gerçekleştirdiği beyin göçünün nedenlerine yönelik çözümler üretilmezse bu akımın daha da büyüyeceğini yakın gelecekte göreceğiz. Hızla artan bu akımın sonucu olarak beyin göçü gerçekleştiren hekimlere çeşitli kötü sözler söyleyen yazılar yayımlanıyor veya sözler ediliyor. Bunların hiçbir işe yaramadığını ve aksine bu süreci hızlandırdığını söylemeliyim. Küreselleşen dünyada beyin göçünün görünenin aksine faydalı olabileceğini, kınanması gereken son şeyin beyin göçü gerçekleştiren insanlar olduğunu ve sorunun ekonomik, siyasi ve hukuki boyutları bulunduğunu bir başka yazıda bahsetmiştim. Özetle, sonuçlara odaklanılarak bu sorunun çözülmeyeceği ortadadır. Çözüm, beyin göçü gerçekleştiren hekimleri kınamakta değil onları buna iten şartlarda aranmalıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tip-fakultesi-ogrencilerinin-sorunlari-neler/", "text": "Ülkemizde geçmişten beri hekimlik yüceltilir. Öğrencilere bütün büyüklerin tavsiyesi doktor olmaktır. Oysa son yıllarda hekimliğin oldukça büyük problemleri bulunuyor. Yaşanan problemler fakülteye girişten başlayıp emekliliğe kadar devam ediyor. Bu ortak yazımızda tıp fakültesi öğrencilerinin sorunlarına kısaca değinmeye çalıştık. Tıp fakültesi öğrencilik yılları da mezuniyet sonrası da bir şeyleri görememekle geçiyor. Aslında bu konunun gençlerin tercih dönemine denk gelmesi tevafuk oldu. Birçok yeni başlayacak arkadaşımız henüz doktorluğun ne olduğunu, hangi şartlarda icra edildiğini bilmeksizin puanına göre tıp fakültesi yazarak geleceğini garanti altına almayı hedefliyor. Alıyor mu tartışılır fakat tıp öğrenciliğinin uzun, yorucu bir yolculuk olduğu su götürmez. Birçok özel üniversitede hasta görmeden mezun olmaktan, yüzlerce kişilik amfilerde hocayı doğru dürüst görememeye kadar değişiyor spektrum. Bu örneklerde hasta veya hoca göremeyenleri söyledik ama kimisi ders çalışmakla kaçırdığı gençliğini göremiyor, kimisi hayallerini göremiyor; mezun olduktan sonra eşini göremiyor, ailesini göremiyor, yemeğini göremiyor, kıdemlinin veya hocanın mobbinginden önünü göremiyor, hiçbir hastayı memnun edemediği için hadsizin birinin gözüne indirdiği yumrukla neticede gerçekten göremiyor. Peki tıp öğrencileri olarak bir çoğumuzun ders çalışmak ve bir şeyler öğrenmekle geçen altı veya daha da fazla sene sonrasında elimizde ne kalıyor? Tıp diplomamız. Bu pratisyen hekim olmamız için yeterli belki ama bundan başka bir kazanımımız olmadığı için yapabileceğimiz başka bir iş de olmuyor çoğumuzun. Pratisyenlikle de bitmiyor tabi ki, uzman olmamız gerektiğini hissediyor ve çalışmaya devam ediyoruz. Bu sırada neler kaçırdığımızı, daha neleri göremediğimizi Allah bilir. Bir de tıp fakültesine başladığımız gün eş, dost, akrabadan gelen bitmek bilmeyen tıbbi sorular var elbette. Hayır bilsek yanıtlayacağız da bilmiyoruz da. Fakat bilmiyorum dersen bir tıbbiyelinin en büyük korkusu olan prestij kaybına uğrayacağın için bir şeyler söylemeye çalışıyorsun. En azından yanlış çıkması durumunda dayak yemiyor yahut dava edilmiyorsun. Fakat herhalde toplum tarafından fakülteye başladığı gün mesleği eline almış kabul edilen başka bir meslek grubu daha yoktur. Şimdi acaba her yere tıp fakültesi açarak kadroyu arttırmanın mantığı nedir diye düşünüyorum da, bence var olan fakültelerin şartları iyileştirilmeli ve nitelikli, başarılı doktorlar mezun etmek hedeflenmeli. Gerisi laf-ı güzaf. Tercih yapacak arkadaşlarıma da bu zorlu 6 yıl ve akabinde daha da zorlaşan meslek hayatını başarabileceklerine inanıyorlarsa yazmalarını tavsiye ediyorum. Tıp oldukça değişik bir disiplin. Ciddi derecede teorik yükü olmasına karşın insanlar ile iç içe geçen bir ikinci meslek bilmiyorum. Fakülteye başladığınız andan emekli olacağınız ana kadar sürekli öğrenme sürecinde oluyorsunuz. Bu her bünyeye uygun değil. Fakat tıp eğitiminin ülkemizde çok ciddi eksiklikleri var. Aslında tüm tıp eğitimi insan sağlığı üzerinedir. Tıp fakültesinde önce vücudun sağlıklı çalışması anlatılır. Daha sonra sağlığın bozulma mekanizmaları ve en son da tedaviler anlatılır. Dikkat ettiyseniz tüm perspektifler insana yöneliktir. Fakat bu kadar insana yönelik bir eğitim sürecinde size kimse hastayla nasıl iletişim kurmanız gerektiğini, iletişimin profesyonel aşamalarını, hastalarınıza hastalıkları hangi dil ile söylemeniz gerektiğini vs. anlatmaz. Bunların hepsi usta-çırak öğretisine bırakılır. Oysa bana kalırsa hekimler profesyonel anlamda iletişimi bilmek zorundadırlar. Çünkü insan yalnızca biyolojik bir canlı değil aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir canlıdır. Ayrıca tıbbın bilim adamlığı yönü de vardır. Henüz bilim dünyasında aydınlatılmayı bekleyen çok nokta var. Fakat bilim insanı olmak için gerçek bir üniversite dokusunda yetişmek gerekiyor. Oysa ülkemizdeki üniversiteler ve akademisyenler bizlere bilim nosyonunu kazandırma konusunda oldukça başarısızlar. Çok acı olacak belki ama profesör düzeyinde bile bilimsel araştırma mantığını bilmeyen büyük bir çoğunluk var. Bunları özellikle son dönemde sosyal medya ve haberlerde çok güzel görebiliyoruz. Fakültelerde bilimsel araştırma mantığı üzerine bir ders de yok zaten. Ayrıca üniversitelerdeki birçok akademisyen, personel bilim üretmekten öteye başka uğraşlar içerisinde bulunuyorlar. Bu sebeple ülkemizden bilim insanı çıkamıyor. Ülkemizde bilim insanı yetiştirmeye yönelik bilim ile yoğrulmuş tıp fakültesi bana kalırsa yok. Dünyadaki ilk 500 içerisinde tek bir üniversitemizin olmadığını da hatırlatmak istiyorum. Bence sorun ailelerin çocuklarını tıp okumaya zorlamaları ile başlıyor. Kendi isteği ile tıp fakültesi için uğraşan ve doktorluk mesleği hayalleri kuranların da büyük bir bölümü ne ile karşılaşacağından habersiz. Bir de okula ailesinden ayrı bir şehirde başlayacak ise işler biraz daha karışıyor. Fakülteye başladıktan sonra ise bir güruh kafasını gömdüğü kitaplardan çıkarmıyor ve 6 koca yılı bu şekilde geçirip ilk hastası ile karşı karşıya geldiği anda bocalıyor. Biraz orta halli olan öğrenciler de bir şekilde tıp fakültesinden mezun oluyorlar. İlk üç sınıfta amfi derslerinde anatomi ve histoloji laboratuvarında geçiyor vakitler. Slaytlar arasında boğuluyorsun ve hastaneye kendini pek hazırlayamıyorsun. Dördüncü sınıfta büyük stajlara ve sözlü sınavlara alışmaya başlıyorsun. Aynı zamanda da uzun koridorlarda yapılan vizitlerde kendine yer bulmaya. 5. sınıfta ise akademik bir kariyer hedefleyenlerin TUS macerası başlıyor, dershane ile okul arasında adeta mekik dokunuyor. Ve intörnlükte birçok klinikte sekreter gibi kullanılıyor, evrak işleri yapıyorsun. Bence tıp eğitimindeki en büyük sorunlardan biri yeterince pratik eğitim olmaması ve kan alamayan, pansuman yapamayan, dikiş atamayan, serum takamayan, hasta ile iletişim kuramayan bir doktor güruhunun yetişmesi. Bunun önüne ancak bireysel çabalarımızla geçebiliriz. Bunun için de başta bu mesleği istemeye ve sevmeye ihtiyacımız var. İlk cümlemde dediğim gibi bu yola ne aile zoru ile ne de parası çok diye girilmez. Çünkü bu kısır döngüden kurtulamaz isek ne iyi hekimler yetişebilir ne de daha birçok sorunun önüne geçilebilir. Ders anlatımı, sınav stresi ve diğer konular olarak üçe ayırabiliriz. En azından aklıma gelenler bunlar. Sanıyorum tıp öğrencilerinin en büyük derdi bazı hocaların dersi anlatmaması, okuması. Yani sunumu açıp okuyan hocadan ne fayda gelir öğrenciye? Ki bu bazı hocaların sayısı da fakülteden fakülteye değişiyor. Hocaları nasıl ders anlatılır kursuna göndermek lazım. Sınav stresi gerçekten büyük bela. Sınavın nasıl olacağına dair sonsuz merak, sınavdan önce başlayan baş ağrısı, karın ağrısı ve mide bulantıları... Tüm bunlar hem o son anlardaki öğrenciyi daha ileri taşıyan çalışma azmini yıkıyor hem de bazen sınavların kötü geçmesine sebep oluyor. Diğerlerine de bir örnek vereyim mesela. Herkes tıp öğrencisini ülkenin en yerinde, sürekli bir yerlerden burs alıyor falan sanıyor. Ama öyle bir şey yok ki. İnsanların kafasına nereden yerleşmiş bu tıp öğrencilerinin hepsi burs alıyor mantığı anlamış değilim. Tıp fakültesi öğrencilerinden birçoğu fakültede nasıl bir eğitimle karşılaşacağına dair bilgisi olmaksızın tıp fakültesini tercih ediyor. Tıp fakültesini kazanmak isteyen bir lise son sınıf öğrencisinin ise üniversite sınavında sayısal ağırlıklı bir başarı göstermesi gerekmekte. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Her şey güzel. Asıl sorun, matematik-fen dersleri ağırlıklı bir çalışmayla tıp fakültesi kazanan çocuğun, fakültelerde hakim olan ezbere dayalı bir eğitim almasıyla başlıyor. Çocuk ben neredeyim, neler oluyor diyeceği halde, sürü psikolojisiyle herkes gibi ezberlemeye başlıyor, sınıf geçme telaşına kapılıyor. Tıp fakültesi öğrencilerinin çoğu ders çalışma grubu kuruyor, birlikte ders çalışıyor. Ancak sadece ders çalışmak için değil, aynı zamanda sosyalleşmek için de kurulması gereken gruplar ihmal ediliyor. Bunun bir diğer nedeni ise zamanın verimli kullanılamaması da olsa genellikle sonuç değişmiyor. Tıp fakültesi öğrencilerinden çoğu sosyalleşmek için vakit bulamıyor. Kendini farklı alanlarda geliştirebileceği aktivitelere katılamıyor. Hekimlik gereksindiği meziyetler bakımından kompleks bir meslektir. Sadece bilmek yetmez. Bildiğini uygulayabilmek için çeşitli disiplinlere de hakim olmak gerekir. Bir hekimin halk bilim, sosyoloji, psikoloji ve daha birçok alanda da yeterli bilgiye sahip olması gerekir. Ancak ülkemizde tıp eğitimine yardımcı diğer disiplinlerin altı ne yazık ki boş. Bu konuda sahaya tecrübesiz doktorlar sürülüyor. Bu sadece işine yeni başlayan doktorun hayattan soğumasına sebep olmuyor. Hastanın mağdur olmasından tutun da birbirini izleyen birçok soruna yol açıyor. Öğrencilerin; isteği dışında tıp fakültesine yerleşmek, hatalı eğitim yaklaşımı ve değişen bakış açısı gibi üç temel problemi var. Bu profildeki öğrenciler ne tıp fakültesi öğrenciliğini sorumluluklarıyla yerine getirir ne de ileride mesleğini. Ancak bu durumun suçlusunu üniversite tercihi yapan öğrenciler olarak görmek gerçekten büyük hata olur. Diğer branşlardaki işsizlik ve itibarsızlık oranı arttıkça elbette tıp fakültesi gibi sayılı alanlara yönelim artıyor, artacak da. Birinci sınıftan itibaren yapılan yükleme teorik bilgiler öğrencileri adeta boğuyor. Boğacak da gitgide artan bu teorik yük Tıpta Uzmanlık Sınavı ile zirveye çıkıyor ve muazzam bir eziyet haline geliyor diyebiliriz. Ancak süreç bu haldeyken klinik eğitimin göz ardı edildiği de aşikar maalesef. Dilerim ki sahada göreve başladığımız zaman bizler için gerekli olacak klinik eğitime daha fazla önem verilir. Bundan 15-20 yıl öncesinde yapılan ilk 100 sıradaki tıp fakültesi uzmanlık tercihlerinin neredeyse çoğu gerçekten zorluk seviyesi yüksek olan cerrahi branşlar olurken şu anda bu sıralardaki mezun doktorların daha rahat bölümleri tercih ettiğinin görmek aslında ülkemizde çalışma şartlarının, hastalarla haşır neşir olmama isteğinin sonucunu gözler önüne seriyor. Doktorlar artık en zor ameliyatları yapmayı değil, günün yoğunluğundan bir anca önce çıkıp giden olmak istiyor. Bu da haliyle dermatoloji, aile hekimliği gibi uzmanlık dallarına rehaveti arttırıyor. Umarım ülkemdeki sorunlar çözülür, getirilerinin ise önü kesilir. Herkes mutlu olur. güzel bir yazı olmuş elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tirtilin-ruyasi/", "text": "Küçük tırtılın bir hayali vardı. Kelebek olma hayali vardı. Bu hayal geldiğinde, bir gün sürecek olsa da nasıl vazgeçebilirdi ki bu hayalinden? Kozada beklemenin birçok tehlikesi vardı. Kozasında sessiz sakin beklerken hiç görmediği bir belaya kurban gidebilirdi. Herhangi bir tehlikeden kaçmaya fırsat dahi bulamadan, bir üst zincirdeki canlının midesinde kaybolabilirdi. Ama ne olursa olsun vazgeçmeyecekti. Her belaya göğüs gerip, büyüyüp kelebek olacaktı. Ve uçacaktı bir kelebek gibi. Zarifçe, aşkla uçacaktı. Peşinden çocuklar, yavrular sürükleyecekti. Ve bir uçurum kenarına geldiğinde yahut bir yaprağın köşesine; başına ne gelir diye düşünmeyecekti. Sadece ama sadece uçmayı düşünerek kendini boşluğa bırakacaktı. Bir tırtıl bu rüya için nelerden vazgeçmezdi ki? Bir tırtıl, bu rüya için bir gün yaşamayı göze alır, her belayı gözü kapalı kozasında bekleyerek karşılamaya hazır bulunurdu. Her ne bulduysa yedi. Bol bol su içti. Şikayet etmedi. Koza örebilmek için bol bol beslenmesi şarttı. Ağ nasıl örülür öğrenmeliydi. Tehlikeli olmasına rağmen, avı için nakış nakış ağ hazırlayan örümceği izledi. Bu öyle bir aşktı ki bir an dengesini yitirse ve izlediği yerden örümceğin ağına düşse yine de gocunmazdı. Çünkü bu hayal içindi her şey. Bu hayal öyle bir hayaldi ki uğruna ödeyeceği tüm bedellere değerdi. Kozanın içine girip üstünü de son yaptığı ağ yamasıyla kapadı. Her yer karanlıktı. Deliklerden temiz hava ile birlikte giren havanın da ışığı olmasa büsbütün başka bir dünyada olduğunu hayal edebilirdi. Durmadan vücuduna bakıyordu. Bir an kelebek olup uçmaktı niyeti. Bu hayali düşünmekten gözüne uyku girmiyor. Ne yapacağı konusunda emin olamıyordu. Ama artık geri dönüşü yoktu. Ya bu kozayı kelebek olup yırtacaktı yahut bir kefen gibi üstünden hiç çıkarmadan bu kozada ölecekti. Bunları düşünürken ve dut ağacının üstünden salınışını hayal ederken ve hiç koyun görmemiş gibi masumken uykuya daldı. Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez. Bir yağmur damlasının, deliği bir hayli büyümüş olan çatısından girmesiyle uyandı. Gözlerini açtı. Hayır, hayır açamadı. Göremiyordu. Karanlığın verdiği korkuyla ağlamak istedi. Yoksa ölmüş müydü? Hayır, hayır ölüler ağladığını bilemezdi. Yaşıyordu ama ne garip bir yaşamaktı bu. Güç toplamak için derin bir nefes aldı. Aldığı hava bir başkaydı sanki. Cennette olmalıydı. Görünmez bilinmez bir cennet olsa gerekti bu. Kendisini nefes alarak şişirmek istedi. Bu koza örüldüğünde güven veriyordu ona. Şimdi içini sıkan bir mihnet, bir ruh darlığı olmuştu. Kendi ördüğü barınak şimdi bir kafes olmuştu. İçine daha çok nefes çekti. Patlayacak gibi hissetti. Ağların gerildiğini ve liflerin tek tek attığını bazı ilmeklerin açıldığını hissetti. İçine daha çok nefes çekti. Nefes iki yanında yayıldı. Kanatlarını hissetti. Kanatlarını açmak istedi. Ama ne fayda. Bu nemli yaprağa benzeyen kanatları açılmak bir yana, yerinden dahi kıpırdamıyordu. Her ilmeğini özenle yaptığı kozasını, bu sefer dişleriyle, diliyle ve ağzıyla yırtmaya çalıştı. Kozanın ilmekleri sökülüyordu. Sökülen ilmekle birlikte ağzında da bir şeyler olduğunu hissediyor. Delik büyüdükçe içinde bulunduğu su dışarı çıkıyor. Rüzgarla birlikte havayı daha çok hissediyordu. Koza neredeyse açılmak üzereydi. Bununla birlikte ağzı paramparça olmuştu. Yoksa artık hiç konuşamayacak mıydı? Varsındı konuşamasındı, varsındı dilsiz kalsındı. Bu hayalin büyüsü her şeye bedeldi. O zaman kelebeğin içinden sessizce söylediği son cümleyi, son kez biz bağıra bağıra söyleyelim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tiyatro-sanatinin-buyulu-seruveni-antik-yunan-tiyatrosu/", "text": "İnsanoğlu var olduğu günden beri anlatmak istedi. Sosyal çevresine düşündüklerini, heyecanlarını, korkularını, anılarını; gelecek nesillere tecrübelerini, yaşadıklarını anlatmak istedi. Bu sebepten ötürü konuştu, mağara duvarlarına resimler çizdi, heykeller yaptı, türküler çağırdı... Ve bunlar gibi daha binlerce yol denedi. Denenen bu binlerce yol aslında insanlığın -anlam arayışı içerisinde sürekli bir devinimle yenilenen ve yinelenen macerasıydı. Tiyatro, asla bitmediği için değil, sürekli yeniden doğduğu için ölümsüzdür. Siz değerli okurlara öncelikle sanat tarihi hakkında bilgi vermek istedim. Bunun için çok okudum. Epey de not aldım. Ancak bu alanda henüz kırk fırın ekmek yiyemediğim için yazamadım. Bu nedenle -bizim için özel olan bu ilk sayımızda- sizlere, sanatın kıyısından köşesinden dolaşarak kısaca sanattan ve bir hayat tarzı olarak tiyatrodan bahsedeceğim. Modern Tiyatro sanatında üç temel tür vardır: Tragedya, komedya, dram. Alt türlere örnek olarak da tragikomedya, burlesk, revü, kabare, vodvil, opera, müzikli dram... Aslında bu liste bir hayli uzun. Neden mi? Kısaca şöyle izah edeyim: Birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olan bu türler-terimler zaman içinde değişmektedir. Bu devinimle yeni listeler, alt türler tiyatro sözlüğüne kazandırılmaktadır. Bu her biri derya deniz olan terimleri tek tek incelemeye kalkarsak sanıyorum ki sayfalar derdimize derman olamaz. O yüzden bu yazımda sizlere tiyatrodan ve genel tiyatro düşüncesinden bahsedeceğim. İsterseniz en başından başlayalım: Sanat hakkındaki düşüncelerini bir bütün halinde sunan ilk düşünür Aristoteles (İ.Ö. 384-322) olmuştur. Poetika adlı eserinde çeşitli sanatları belli başlı özellikleriyle karşılaştırmıştır. Poetika'nın birinci bölümünde sanat taklit olarak nitelenir. Aristoteles karakter, tutku ve hareketi sanatın taklit konusu olarak göstermiştir. Ona göre, bunlar insanın dış görünüşüne yansıyan iç gerçekleridir. Dilerseniz biraz da tiyatronun temel iki türünden bahsedelim. Bunlar sırasıyla tragedya ve komedyadır. Bu iki tür arasında temel farklılıklar vardır. Ancak size bunlardan değil, bu iki türün nasıl ortaya çıktığından bahsetmek istiyorum. Tragedyanın, Antik Yunan uygarlığının Arkaik Çağ'ı sayılan İ.Ö. VII. ve VI. yüzyıllarda Tanrı Dionysos onuruna yapılan törenlerde söylenen dithirambos şarkılarından doğduğu varsayılmakta. Tanrı Dionysos'un kutsal hayvanı -kabul edilen- teke kılığına giren kişiler şarkılar söyler kaba saba danslar ederlermiş. Bu koro şarkıları zamanla kalıplaşmış ve şiirsel bir nitelik kazanmaya başlamış. Bu ritüele bir de konuşan kişi hipokrites eklenince tiyatronun diyalog çekirdeği oluşmuş. Yunanca teke anlamına gelen tragos sözcüğü ile şarkı anlamına gelen aoide sözcüğünün birleşmesi ile bu konuşmalı şarkı tragoidia adını almış ve dinsel törenin bir parçası olmaktan çıkıp bir sanat gösterisine dönüşmüş. Komedyanın ise Dionysos için düzenlenen bağbozumu törenlerinden doğduğu varsayılır. Bu törenlerde bolluk ve üreme kutsanırmış. Bu törenlere bir nevi hasat- köy şenliği de diyebiliriz. Bu geçit törenlerinde bayağı taklitler, basit gülünçlükler sergilenirmiş. İşte bu şenliklerde yapılan halk geçit törenlerine komos deniliyormuş. Şarkı anlamına gelen aoide sözcüğünün birleşmesi ile de komedya terimi ortaya çıkmış. Komedya da tragedya gibi zamanla düzenli bir biçim kazanmış. Bu yüzyılda, oyunlarının ancak bir bölümü günümüze kadar gelebilen Aiskhylos, Sophokles, Euripides gibi tragedya; Aristophanes gibi komedya yazarları yetişmiştir. Bu usta yazarların yapıtlarında ilkel törenlerden kalma büyü ve sihir ögesinin yerini, çağdaş düşünce almış; taklit, tiyatrosal bir değer kazanmıştır. Tiyatro, algılamaları, hayata bakış açıları farklı olan insanların nihayetinde aynı noktaya yöneldikleri ve aynı doğruya baktıkları bir değişim yeridir. Sanatsal bir değişim yeridir. Çünkü tiyatrodan alınan haz sadece eğlenceden değil, aynı zamanda düşünme yetisinden de kaynaklanır. Peki sizce tiyatroyu bu denli hayatın içinden kılan nedir? Değerli tiyatro kuramcısı, oyun yazarı ve çevirmen Özdemir Nutku'ya göre bunun iki temel nedeni vardır: Biri, insanın kendinden ötede olmaya yönelik içgüdüsel eğilimi, öteki de onun, bilinmeyen şeylere, kutsal ve gizemli olana karşı duyduğu korkuyla karışık özlemidir. Tiyatronun kaynağı, yaşamsal gereksinimlerini sağlayan ilkel insanların, onları yaşatan, üreten ve geliştiren eylemlere, duygulara ve düşüncelere karşı takındıkları tavırdadır. İşte bu nedenle tiyatro hayatın içindedir. İnsanladır, insancadır ve insandan yanadır. Zamanla değişen onca şeye rağmen tiyatronun olmazsa olmazları, değişmeyen ögeleri vardır: Bunlara oyuncuyu, öyküyü ve seyirciyi örnek verebiliriz. Gelin, bir oyun kısaca hangi serüvenlerden geçer birlikte inceleyelim: Bir tiyatro oyunu yazarının zihninde başlar. Metin haline gelir. Sonrasında sahneye konmak üzere yaratıcı ekip tarafından -hitap edilecek kesime özel- düzenlenir. Dramatize edilmiş metin oyuncuyla tanışır. Oyuncu da metindeki karakterlerle tanışır. Kendi dünyasındaki sevinçleri, hüzünleri velhasıl duygudurumunu karakterin duygudurumuyla bağdaştırır. Ve böylece metindeki karakteri anlamaya başladıktan sonra doğal olan tek özütü yaratır. Bu özüt yönetmen tarafından renklendirilmeye, seyircinin anlayabileceği hale getirilmeye çalışılır. Ortaya çıkan bu görsel, işitsel ve duygusal şölen; dekorla, müzikle, kostümle, ışıkla, ek seslerle ve daha birçok şeyle zenginleştirilir. Ee ne dersiniz? Bitti mi dersiniz? Evet, tüm bu hummalı çalışmaya rağmen oyunun serüveni burada bitmez. Bir tiyatro oyunu serüvenini seyirciyle buluştuğunda tamamlar. Seyircisine farklı bakış açıları kazandırdığında, ona hayatın dinamikleri hakkında bir ders verdiğinde tamamlar. Kesinlikle katılıyorum. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tlos-antik-kenti-likya/", "text": "Likya-Lisiya , günümüzde Muğla ve Antalya sınırları içerisinde yer alan ve bu bölgeyi kapsayan tarihi bir coğrafi alandır. Likya, Işık Ülkesi demektir. Likyalıların yaşadığı bu bölge hakkındaki bilgilerimiz Antik Mısır ve Hitit İmparatorluğu'nun kayıtlarından geliyor. Likyalılar kendi dilleri olan Likçe ile taşlara çeşitli yazılar yazmışlardır. Fakat tarihi süreç içerisinde farklı imparatorlukların denetimine girdikleri için dilleri unutulmuştur. Demir Çağında Persliler tarafından istila ve talan edilen Likya'ya bu dönemde Persliler hakim oldu. Daha sonra Ahameniş İmparatorluğu'nun Yunanlılara yenilmesiyle Likya, önce Grek kent devletlerine dahil oldu ve daha sonra bağımsız hale geldi. İlerleyen süreçte tekrardan Perslilerin egemenliğine giren Likya, sonraları Makedonya Kralı III. Aleksandros'un Perslileri yenmesiyle Makedon hakimiyetine girdi. Bundan sonra bölgeye Yunanca konuşan insanlar akın edecektir. Böylelikle Makedonluların yönetimi altında bu bölge tamamen Helenize olacak ve Likçe tamamen kaybolacaktır. Tarihi süreç içerisinde Romalıların, Bizanslıların ve nihayetinde Osmanlıların eline geçen bu gölgede, bütün bu unsurların kalıntılarını görebiliyoruz. Likyalılar bir çok farklı şehir devletiyle birlikte bir Likya Ligi kurmuşlardır. Bu Ligdeki her şehir, büyüklüğüne göre farklı oy hakkına sahipti. İşte bu şekilde, tarihte bilinen ilk demokratik birliği kurmuş olan Likyalılar, Amerika Birleşik Devletleri'nin bugünkü federal sisteminin temelini oluşturmuştur. ABD Anayasası oluşturulurken Likya'nın bu federal sisteminden ilham alınmıştır. Bugün sizlere Likyalıların bir şehri olan Tlos'tan bahsedeceğim. Muğla ilimizin Fethiye ilçesi sınırlarında yer alan Tlos Antik Kenti gerçekten görülmeye değer bir şekilde güzelliğini hala koruyor. Likya'nın en büyük ve en güçlü kentlerinden biri olan Tlos , tarih boyunca farklı güçlerin egemenliğine girmiş olup onların izlerini taşıyor. Kuruluşunun M.Ö. 2000 yılından önce olduğu çeşitli arkeolojik kazılarla tespit edilen bu bölgede ayrıca Romalıların eserleri önem teşkil ediyor ve Osmanlı'nın da yaptırdığı kale harabe şeklinde kendini muhafaza ediyor. Zaten Tlos, kurulduğu yer itibari ile çevreye çok hakim bir yükseklikte bulunuyor. Bu bölge, bundan dolayıdır ki farklı milletlerce gözde bir mekan olarak çeşitli eserlerin yapıldığı bir yer olmuştur. Tlos Antik Kentindeki güzelliklerinin yanında, etrafınıza baktığınızda nar ağaçları ve güzel yeşillikler de sizi etkilemiyor değil. Akropol; bir tepe üzerinde bulunan ve içerisinde değerli yapıların bulunduğu, rahatça savunulabilecek yukarı şehirler için kullanılan bir tabirdir. Tlos Antik Kenti'ndeki akropolde ilk olarak, Likyalıların dağı delerek yaptıkları mezarlar ve etraftaki lahitler göze çarpıyor. En tepede Türk Bayrağını görmenizin yanında, zamanında bölgeye gönderilen Başkadı Kanlı Ali Ağa'nın hisarını da görüyorsunuz. Dağa yapılan bu mezarlar Likya kentlerinde sıkça bulunuyor. Bu güzel işçiliğin böyle eski zamanlarda yapıldığını düşündükçe hayret etmemek mümkün değil. Roma hakimiyeti döneminde kurulmuş olan Stadyumun tek taraflı tribünü bulunuyor. Dokuz oturma sıralı tribün toplamda 2,500 kişilikmiş. Lakin fotoğrafta görülen, sadece günümüze ulaşabilen kısmını oluşturuyor. Normalde stadyumun ve tribünün uzunluğu bilinmiyor ve bugün sadece 148 metre uzunluğundaki bölümü kalabilmiş. Ayrıca ortada bulunan havuzun etrafında çeşitli taş tahliye kanalları bulunuyor. Bu gibi farklı yapıların olmasından dolayı bu bölgenin spor aktivitelerinin dışında dini ve sosyal amaçlarla da kullanıldığı söyleniyor. Kent bazilikasının içerisinde çok güzel tasarımlarla işlenmiş çeşitli mozaikler var. Gerçekten büyüleyiciler. Ayrıca Kronos Tapınağı da bir o kadar büyüleyici. Tabii ki bu eserlerin büyük bir kısmı ne yazık ki günümüze ulaşamamış. Kronos Tapınağı'nın Tanrı Kronos'a adanmış olduğu düşünülüyor ve M.S 2. yüzyıla dayandırılıyor. Bu arada söylemeliyim, bu eserlerin etrafı tellerle çevrilmiş. Yani girip yakından inceleyemiyorsunuz ancak belli bir mesafeden bakabiliyorsunuz. Gerçi kaç bin yıllık tarihi taşlara neler neler yapıldığını gördü bu gözler. O yüzden bu eserleri korumak için tel kullanmak mantıklı. Lakin bu kadar estetik yapıların ve tarihi eserlerin önünde 21. yüzyıla ait iğrenç görünümlü paslı teller ne yazık ki insanın sanat zevkini bozuyor. En azından bu tarihi eserlere yakışır bir şekilde koruma-güvenlik sağlanmalı. Tlos Antik Kentinde biri büyük biri küçük olmak üzere toplamda iki tane hamam bulunuyor. Küçük Hamam gerçekten güzel işlemelere sahip olsa da Büyük Hamam'ın günümüze ulaşan kısmı bence daha güzel görünüyor. Büyük olan hamama aynı zamanda Yedi Kapı da deniliyor. Gerçekten de 7 tane ark yapısı, kendisini günümzüze kadar muhafaza edebilmiş. Ne yazık ki bu yapıların devamı, yani büyük bir kısmı bugün mevcut değil. Ayrıca Erken Roma Dönemi'nde inşa edilen bu hamam, M.S 11. yüzyılda kiliseye çevrilmiş. Bu yüzden bu bölge aynı zamanda hristiyanlık için de büyük bir öneme sahip. Yine Romalıların eseri olan bu amfitiyatro, 34 adet oturma sırasına sahip. Gördüğünüz gibi oturma sıralarının arkasındaki duvar yıkılmış ve restorasyona ihtiyaç duyuyor. Aslına bakarsanız bütün Tlos Antik Kenti restorasyona ihtiyaç duyuyor. Ayrıca sahne binasında çok güzel kabartmalar var. Bu güzel işlemeler, yine kendi zamanınızı size sorgulatıyor. Tekrardan söylemeliyim ki burası da tellerle çevrilmiş. Yine aynı şekilde hiçbir estetik kaygı gösterilmemiş bu konuda. Gerçi, aman korunsun, nasıl korunursa korunsun demek düşüyor bize. Lakin yine de daha güzel ve bu amfitiyatroya yakışır bir şekilde korunabilirdi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tolstoy-anna-oyun-incelemesi-ankara-devlet-tiyatrosu/", "text": "Prömiyerini 18 Kasım 2016 da yaptı. Oyunumuz 1 perde ve yaklaşık 1 saat 20 dakika uzunluğunda. Tolstoy bizim bildiğimiz Tolstoy: Bir yanda hayatının kadını Sofya, bir yanda hayallerinin kadını Anna. Bir yanda Tolstoy' un gerçekleri ve mantığı, bir yanda hayalleri. Bir yanda büyük günahlar işlemiş bir Tolstoy, bir yanda dünyadaki eşitsizlikten, adaletten, insana veril en değerden bahseden Tolstoy. İşte hepsini anlatır bize 1910 yılının sonbaharında, adını dahi bilmediği bir tren istasyonunda. Tolstoy her şeyden kaçıp uzaklaşmak isterken, bir tren istasyonunda, romanına ilham olan Anna ile rastlaşır. Tolstoy'un o feri kaçmış gözleri Anna'yı görür görmez bir anda parlar. Anna'yı görünce tekrar gençleşmiş gibidir Tolstoy. Bir yanda güçlü Sofya bir yanda güzeller güzeli Anna. Sofya ve Anna arasındaki bir seçim. Birbirinden farklı hikayeleri. Ama bu oyunu Anna ve Sofya arasındaki bir seçim olarak basitleştirmemek lazım. Anna ve Sofya iki farklı kadın. Tolstoy ve Anna işte bu farklı iki kadını anlatırken, bir yandan da Tolstoy'un hayatını, inandıklarını, fark ettiklerini, sorguladıklarını anlatıyor. Hatice Gülsün Kınal'ın yazdığı, Funda Mete'nin yönettiği Tolstoy Ve Anna; bu sezon ara ara Stüdyo Sahne'de temsiline devam etti. Önümüzdeki günlerde de temsiline devam edecek. 1.Işık ve kostümler bence gayet iyiydi. Özellikle dekor çok hoşuma gitti. 2.Oyunumuz genel olarak akıcıydı. Tek perde olduğu için de oyun hiç soğumuyor. 3.Oktay Dal' ı köylü gömleği içinde Tolstoy olarak görmek gerçekten güzeldi. Jest ve mimikleri ile bizi , Tolstoy'un haklarını savunduğu, Rus köylülerinin yerine koydu diyebiliriz. 4.Anna rolüyle, Ebru Uysal; Sofya rolüyle, Mine Medya Haktanır bence temiz bir oyunculuk sergilediler. Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. 5.Siz de Tolstoy'un hayatını, Tolstoy'un cümleleriyle, Tolstoy'un kendisinden dinlemek isterseniz izlemenizi öneririm. Not: Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Son zamanlarda seyrettiğim en güzel oyundu. Tabi 2 perde olmasını ve Tolstoy'un Anna Karenina dışında da hayalleri olmasını isterdim. İlaveten Patrik'in ve Çar Nikolay 2.Romanov'un da görünür olmaları oyuna renk katardı diye düşünüyorum. Sofia'da sanırım kendine düşen rolü başarıyla oynadı. Geçen sezon izleyemediğim için bir hayli pişman olduğumdan, bu yıl perdeler açılır açılmaz ilk gittiğim oyundu. Tabii sonra hızımı alamayıp bir kez daha gittim. İkince kez izlediğimde bile hiç sıkılmadım. Bence Çar'ın görünmemesi oyuna başka bir anlam katmış. Tolstoy'un, tablo canlıymış gibi meydan okuması, bana şiir okuduğum zamanlardaki hissi verdi. Bence şiir gibi her okuyanın kendinde bir şeyler bulacağı, saklı anlamlar vardı içinde."} {"url": "https://parlakjurnal.com/toplum-sagliginda-gozden-kacirilan-riskler-endokrin-bozucu-kimyasallar-endokrin-karistiricilar/", "text": "Günlük hayatımızın çoğu alanında doğal ve sentetik kimyasallara maruz kalırız. Bunlardan bazıları sağlık üzerinde zararlı etkiler oluşturmazken bazıları sağlığa zararlı etkilere sahiptir. Hormonal sistemi etkileyenler endokrin bozucu-karıştırıcı kimyasallar olarak bilinir. Endokrin bozucu kimyasallar; insan vücudundaki başta steroid yani yağ yapısındaki hormonları olmak üzere protein yapıdaki hormonları taklit ederek vücuttaki işlevlerini etkilerler. Ve böylece sağlık problemlerine neden olabilirler. Sanayileşme ve teknolojilerin gelişmesiyle birlikte insanoğlunun EBK'lara maruziyeti yaklaşık son 100 yıldır ciddi şekilde artmıştır. Bu kimyasallar birçok avantajına rağmen yanında bazı sağlık problemlerini de getirmiştir. Özellikle temel yaşam ihtiyaçlarına daha kolay ulaşım ve tıp alanındaki gelişmeler sayesinde artan ortalama yaşam süresi ile bu kimyasallara maruziyet süresi de orantılı olarak artmıştır. Dolayısıyla bu daha fazla sağlık sorunu demektir. Yaşadığımız çağda önde gelen ölüm ve sakatlık nedenleri kronik hastalıklardır. Ve kronik hastalıkların oluşum mekanizmasında çevresel faktörler önemli yere sahiptir. EBK'lar temel olarak doğal ve sentetik kimyasallar olarak sınıflandırılır. Doğal olanlar özellikle bitkilerde bulunur ve fito-östrojen olarak isimlendirilir. Bunlar doğal oldukları için vücutta daha kolay metabolize edilip yani işlenip atılırlar ve vücutta depolanmazlar. Sentetik olanlarının ise vücutta metabolize edilmeleri daha zordur ve lipofilik oldukları için yağ dokusunda depolanırlar. Doğal fito-östrojenler daha çok soya, baklagil tohumları ve keten tohumunda olmak üzere susam, buğday, çilek, yulaf ve arpa gibi bitkilerde bulunur. İnsan yapımı olan endokrin bozucu kimyasallardan en sık karşılaşılanlar bisfenol A, fitalatlar, parabenler, alev geciktiriciler ( örn; Polibrominat difenil eter ), pestisitler, perklorat, dioksin ve atrazindir. Önceden belirttiğimiz gibi yaşamın birçok alanında bu kimyasallara maruz kalırız. Bisfenol A polikarbonat plastiklerde ve metal konservelerin iç kaplamalarında kullanılır. Fitalatlar plastize edici olarak bilinir. Plastiklerin daha esnek ve kırılmaya daha dayanıklı olmalarını sağlar. Vinil döşeme, deterjanlar, yapıştırıcılar, plastik elbiseler ve kişisel bakım ürünlerinde bulunurlar. Fitalatlardan en sık kullanılanlar dietilheksil fitalat ve dibütil fitalat 'tır. Parabenler kozmetik ürünlerde, yiyeceklerde ve ilaçlarda koruyucu olarak geniş bir kullanıma sahiptir. Pestisitler özellikle tarımsal alanlarda zararlı organizmaların kontrol alınması amacıyla kullanılan kimyasallardır. Atrazin de yabancı otlarla mücadele için kullanılan bir herbisittir. Dioksin, pestisit olarak bulunabildiği gibi klor içeren organik bileşiklerin yanması sonucu ve kağıt hamurunun beyazlatılmasında klor kullanılması sonucu meydana gelir. Perklorat roket yakıtının bir öğesi olmasına rağmen içme sularında ve sütte perklorata rastlanmıştır. Endokrin bozucu kimyasallar yapısal olarak özellikle steroid yapıdaki hormonlara benzerler ve onların normal işlevlerinin bozulmasına neden olurlar. Bunun yanında protein yapıda olan tiroit hormonuyla da etkileşebilirler. Temel olarak östrojeni taklit eder ya da androjene zıt etki gösterirler . Bu etki mekanizması açısından seçici östrojen reseptör düzenleyicilerine benzediği söylenebilir. Dolayısıyla daha çok üreme sistemiyle ilgili problemlere yol açarlar. Ancak ek olarak nörolojik gelişim, bağışıklık sistemi, metabolizma ve davranışlar üzerinde de etkilere sahiptir. EBK'lar epigenetik değişimlere neden olarak da zararlı olabilir. Bu hatalı epigenetik yapı ise sonraki nesillere aktarılarak kalıcı etkilere yol açar. Sağlığa zarar açısından en hassas olunan dönemler; gebelik ve yaşamın erken evreleri yani bebeklik ve çocukluktur. Bu dönemlerdeki maruziyet daha kalıcı etkilere neden olup sık karşılaşılan kronik hastalıklara ileri yaşlarda yatkınlık oluşturabilirler. Bu kimyasallar vücuda havayla, besinlerle ve cilt yoluyla giriş yaparlar. Endokrin bozucu kimyasallar başta üreme sistemi ve cinsiyet hormonlarını etkilerken bunun yanında gelişimsel gecikmelere, bağışıklık sisteminde problemlere, diyabet ve obezite gibi metabolik hastalıklar ile dikkat eksikliği ve otizm gibi davranışsal problemlere yol açabilir. EBK'lar östrojen ve androjen gibi cinsiyet hormonlarıyla etkileşimlerinden dolayı çocuklarda erken veya geç puberte, erkek çocuklarda anormal meme gelişimi ve kız çocuklarında erken meme gelişiminde etken olabilir. Ayrıca sperm kalite ve sayısında düşüklük, daha sık gebelik problemlerinin yaşanması, infertilite , erkek bebeklerde inmemiş testis ve hipospadias gibi anomalilerle ilişkili olduğu düşünülür. Oluşumunda hormonal faktörlerin önemli rol oynadığı meme, rahim ve prostat kanseri ile bunun dışında erkeklerde testis kanseriyle ilişkilendirilmiştir. Kadınlarda polikistik over sendromu ve prematüre over yetmezliği tablolarından da sorumlu olabilir. Çocukluklardaki otizm ve dikkat eksikliği gibi nörogelişimsel bozukluklara neden olabilir. Perklorat tiroit hormonu üretimi için gerekli olan iyodun, tiroit bezine girişini engelleyerek tiroit hormonu üretimini bozar. Tiroit hormonu çocuklarda beyin ve kemik gelişimi için çok önemlidir. Bu etkisiyle beyin ve kemik gelişiminde anormalliklere yol açabilir. Vücuttaki hormonlar metabolizmanın işleyişinde önemli rol alırlar. Dolayısıyla endokrin bozucu kimyasallar diyabet, obezite, hipertansiyon ve dislipidemi gibi komponentleri kapsayan metabolik sendrom için risk faktörüdür. Endokrin bozucuların bu etkilerini meydana getirmesi için çok düşük dozlar bile yeterli olabilir. Hayatın neredeyse her alanında maruz kaldığımız bu kimyasallardan tamamen sakınmak neredeyse imkansızdır. Ancak bazı tedbirlerle endokrin bozucu kimyasallarla temasımızı azaltabilir ve vücudun onlara karşı baş etme mekanizmalarını kuvvetlendirebiliriz. - Antioksidanlar bazı EBK'ların etkilerini nötralize edebilir, bu nedenle yeterli ve dengeli beslenmek alınacak önlemlerin başında gelir. - Bisfenol A ve fitalat gibi kimyasallara maruziyetimizi azaltma açısından plastik kullanımı en aza indirgenmeli, yerine cam gibi besinlerle ve içeceklerle etkileşmeyen maddelerin kullanımı artırılmalıdır. Plastik dışında alternatif yoksa ambalajlar incelenip BPA ve paraben gibi bu tür kimyasalları içermeyen ürünler tercih edilmelidir. Ancak BPA içermeyip BPA benzeri kimyasallar içeren ürünlerin de tehlikeli olabileceği unutulmamalıdır. - Besinler ve içecekler cam ya da çelik şişelerde saklanmalı. - Polikarbonat plastikler bulaşık makinasında yıkanmamalı. - Altında PC işareti olan ve geri dönüşüm numarası 3 ve 7 yazan plastik kaplar kullanılmamalı. 1, 2, 4, 5 kullanılabilir. - Plastik ürünlerin yapısındaki kimyasallar sıcaklık değişimlerinde besinlere daha kolay karışabilir. Bu nedenle plastikler ısı değişimlerinden korunmalıdır. - Sebze ve meyveler yenmeden önce iyice yıkanmalıdır. - Kişisel bakım ürünlerinden doğal olanlar tercih edilmeli. - Yemeklerden önce eller doğal sabunlarla iyice yıkanmalıdır. Endokrin bozucu kimyasallar hakkındaki araştırmalar sürmektedir. Ancak bu kimyasalların bir arada bulunduklarında kokteyl etki oluşup verdikleri zararı artabilir ve bu araştırmaları zorlaştıran nedenlerden biri olmaktadır. Bazı ülkeler bu konuda önlemler almasına rağmen kaçınılması oldukça güç olan endokrin bozucu kimyasallardan ancak toplu bilinçlenme ve hareketle korunulabilir. Bana eski anılarımı hatırlatan güzel bir yazı olmuş. Elinize, kaleminize sağlık sayın yazar. Ekrem yorumunda eski anılarımı hatırlatan demiş. Zira yaklaşık 4-5 yıl kadar önce endokrin bozucu bir madde olan bisfenol a üzerine kendisiyle bir çalışma yapmıştık. Östrojeni taklit eden bu ksenobiyotik ajan, hücreiçi birçok yolağı etkileyerek olumsuz sonuçlar doğuruyor. Her ne kadar bir öğrenci çalışması olsa da benim de anılarımı hatırlattı. Bir sene boyunca laboratuvarını açan ve bize yardımını esirgemeyen sayın hocamı anmayı bir görev biliyorum. Selametler olsun. Bu konudaki katkılarınız için biz teşekkür ederiz hocam."} {"url": "https://parlakjurnal.com/toplumun-bilimsel-felsefesi-sosyolojinin-ortaya-cikisi/", "text": "Varoluşumuzdan bu yana hep etrafımızı anlamaya ve anlamlandırmaya uğraşırız. Ölümü, yaşamayı, bitkileri, hayvanları gökyüzünü, yeryüzünü, geceyi, gündüzü ve daha birçok şeyi. Her konuda yaşamı ve çevremizi anlamlandırmak onların bize olan etkilerine karşı doğru ve yerinde tepki verme imkanı sağlar. Örneğin sıcak bir mevsimin ardından soğuk bir mevsimin geleceğini bildiğimiz için sıcak mevsimde gerekli tedbirleri alırız. Soğuk mevsimde ulaşamayacağımız besinleri depolarız, gerekli kalın giysiler alırız. Gece hava kararır ve görme duyumuz karanlık için tam ideal olmadığından etrafımızdaki tehlikeleri fark etmekte zorlanırız. Bu nedenle hava aydınlanana kadar daha güvenli bir yere sığınırız. Sıcak bir cisme dokunduğumuzda vücudumuz kendince tedbirini alır ve anında refleks olarak elimizi o sıcak şeyden uzaklaştırırız. Çünkü beynimiz bilir ki o sıcak cisme uzun süre temas edince cilt yanar. Böylelikle insanoğlu çevresini inceleyip gözlemleyerek bilimleri ortaya koymuştur. 18-19. yüzyıla kadar toplum sadece felsefi düşünce olarak incelenmiştir. Fransız düşünür August Comte ise artık yaşadığı dönemde, ki bu dönem Fransız İhtilali'nden sonraki buhranlı döneme denk gelir, toplumun pozitif yaklaşımla ele alınması gerektiğini ifade eder. Pozitif yaklaşım akıl ve mantığa uygunluk yani bilimselliktir. Comte insanlığın yaşadığı dönemleri Üç Hal Kanununda Teolojik, Metafizik ve en son olaraksa Pozitif Dönem olarak tanımlar. Şu an olan ve olması gereken Pozitif Dönemdir. Comte o dönemde Pozitif Felsefe Derslerinde toplumu bilimsel olarak inceleyen bilimi Sosyoloji olarak ortaya koymuştur. Sosyolojinin isim babasıdır. August Comte'u buna iten durum yani Sosyoloji biliminin ortaya çıkışında birçok etken vardır. Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi bunların en önemlileridir. Ancak geriye dönülüp bakıldığında toplumdaki değişimin tetiği 15-16. yüzyıldaki Rönesans ve Reform Hareketleri ile çekilmiştir. Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi toplumdaki karmaşanın ve farklılaşmanın daha da iddialı bir ifadeyle toplum olmanın en üst düzey olduğu noktalardır. Bu büyük değişimi yönetebilmek, onu anlayabilmek, gerektiği yerde doğru tepki ve dokunuşlar yapabilmek için sosyoloji bilimi ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılda ilk tohumlarının atılmasıyla Sosyoloji henüz çok yeni bir bilimdir ve bilimlerin kraliçesi olarak anılır. Teknolojik gelişmelerle küreselleşen, bir köy haline gelen dünyamızda ve bunun doğal bir sonucu olarak toplumların etkileşiminin had safhada olduğu çağımızda sosyolojinin önemi daha çok artmaktadır. Sosyoloji gerçekten çok önemli bir alan. Fakat ben hala ayaklarının yere tam basabildiğini düşünmüyorum. Batı toplumunun aksine özellikle doğu toplumlarında, sosyolojik olarak yeterince çalışma yapıldığını da düşünmüyorum. Okuyabildiğim kadarıyla genelde hep batı kökenli bir sosyoloji var. İnsan temelde birdir fakat sosyolojinin de büyük oranda değindiği gibi kültür ve medeniyetler insanı temellendirir. Güzel yazı için teşekkür ederiz hocam. Bilimsel sahaya yeni oturtulmuş bir dal ve malzemesi toplum-insan. Konusu karmaşık , deneylemesi zor ama zamanla temellerinin sağlamlaşacağını umuyorum. Sosyolojiyi bize bu kısa yazınızda aktardığınız için teşekkür ederiz. Elinize sağlık. Gerçekten güzel bir yazı olmuş elinize sağlık. Bir konuya bilim kapısından yaklaşınca, üzerine konuştuğumuz her taşın altından yeni bir taş çıkıyor. Sosyoloji hakkında kısa ve öz bir yazı olmuş, ellerine sağlık. Altı daha çok doldurulabilir diye düşünüyorum. Devamını bekliyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/toprak-ana-kitap-incelemesi-cengiz-aytmatov/", "text": "Toprak Ana, hepimizin okul sıralarındayken ismini çokça duyduğumuz Cengiz Aytmatov'un 1963 yılında kaleme aldığı romanı. Kendisi Kırgız. Cengiz Aytmatov okuduğunuz zaman sizi kitabın içerisine kolayca çekebilecek bir üsluba sahip. Kitabı ben, ki yavaş yavaş sindirerek okumayı seven birisiyimdir, beş gün içerisinde bitirdim belki de sizlerin beş saatini alacaktır. Okumaya ara verdiğinizde kendinizi birden tekrar yaşadığımız dünyada buluyorsunuz ve kitabın kalan kısmının nasıl ilerleyeceğine dair merak içinizi kemiriyor. Bitirdiğinizde ise boğazınıza bir yumru oturuyor. Belki de kitabın beni bu kadar etkilemesinin sebebi romanın başlangıcının beni çocukluğuma tekrar götürmesi oldu. Ben de 10 yaşlarıma kadar köyde büyümüş bir insanım. Yazın hasat zamanı sıcak altında kışı rahat geçirebilmek için çalışan insanlar aklımın bir köşesinde kalmış. Ben o yaşlardayken hep o hayattan kurtulmanın hayalini kurardım, köy hayatından uzaklaşmanın. Orada doğduğum için ne kadar şanssız olduğumu düşünürdüm hep. Gelin görün ki o sade yaşam insanı ne kadar da az yoruyormuş. Şimdi her gün farklı bir telaşla, koşuşturmayla günlerimi 24 saate sığdırmakla meşgulüm. Toprak Ana çok güzel ve kaliteli bir kitap. Bana göre herkesin okuması gereken bir kitap. Fakat bir noktada yanlış yapılıyor. Özellikle ilkokul ve orta okul için bu kitabı okumayı zorunlu tutuyorlar. Hali ile kitap o yaştaki çocuklara ağır geliyor ve kitaplardan soğutabiliyor. Keşke ilk olarak okuma alışkanlığı kazandırdıktan sonra lise yıllarında öğrencilere bu kitap teşvik edilse. Cengiz Aytmatov kitaplarını oldum olası sevmişimdir. Bu kitabı ilk okuduğum kitabıydı ve anlatımıyla beni oldukça etkilemişti. Bu güzel kitabı anlattığınız için teşekkürler. Oldukça küçükken okuduğumu hatırlıyorum. Fakat içeriği aklımdan uçup gitmiş. Bir ara tekrardan okumak için aklıma düşmüş oldu. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/torba-yasa-domates/", "text": "Başlığı gördünüz ve ne alaka mı diyorsunuz ? Gelin size anlatayım. Torba yasa tabiri Eski Roma'dan günümüze gelmedir. Latince bir kavramdan gelir. Kavramı tanımlamak için en güzeli bir alışveriş torbası düşünmek olacak. Şimdi bir markete gittiğinizi ve gıda ihtiyaçlarınızı karşıladığınızı düşünün. El arabasıyla kasaya doğru yöneldiniz. Malzemeleri uzattınız ve kasiyer ürünlerinizi okuttu, geçirdi. Siz de teker teker poşetlere yerleştirdiniz. İşte şimdi o poşete bakın ! Ne görüyorsunuz ? Gördüğünüz şey muhtemelen süt, çikolata, peynir, sabun, kıyma, diş fırçası... Ne kadar karmakarışık bir görüntü değil mi ? İşte Torba yasa ve ya Torba kanun denilen kavram bu oluyor. Eski Roma'yı düşünün. Senatodasınız ve patrici sınıfından yukarı tabaka insanlar da orada. Ortada bir konu var ve onunla ilgili bir yasa var. Yasa çok önemli, herkes için mühim. Fakat bu yasanın hemen altında onunla hiç alakasız ve bir kesimin çıkarlarına uygun bir madde daha olduğunu düşünün. Herkes için önemli yasayı kabul etseniz alttaki çıkarcı maddeyi de kabul edeceksiniz. Yok efendim kabul etmezseniz o önemli yasa da kabul edilmeden geçip gidecek. Görüldüğü üzere tek tek geçirilemeyecek yasalar bir araya getirilip aralarına güzel olanları da serpiştiriliyor ve karşınıza bir torba kanun çıkıyor. Bu tip yasalar kendilerinde anti-demokratik izler barındırıyor. İngilizce tabiri Omnibus bill şekilnde geçer, omnibüs Latincede Her şey için anlamına gelmektedir. Sakıncalarını ve sorunlarını anlatmaya lüzum görmüyorum. Sıradaki kavram olan domates ile devam edelim. Not: Torba yasanın net bir özeti, alışveriş poşetinizde deterjan ile domatesi yan yana koymanızdır. Not: Benzetme ve fikirler İlber Ortaylı ile Özge Uzun'un hoş bir sohbetinden cımbızla çekilip derlenmiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/toros-anadolunun-bagrindan-kopmus-bir-hikaye/", "text": "Anadolu köyleri ekseriyetle kuraktır. Köyün tam ortasından geçen nehir kurumuştur. Nehrin taşkın olduğu zamanlarda yapılan köprü yıkılmaya yüz tutmuştur. İşte o köylerden birinde bir adam ve bir kadın yaşamaktadır. Oturdukları ev, birkaç koyun, biraz tavuk ve doksan model Toros otomobilden başkaca da bir şeyleri yoktur. Hiç çocuklarının olmaması istisna da olsa Anadolu köylerinde orta halli bir hanenin durumu bu şekildedir. Bahsi geçen şirin ailenin size anlatacağı çok hikaye var. Ama anlatılan hepimizin hikayesi olsun diye bu aileye özgü şeyleri anlatmak istemiyorum. Siz değerli okurlara bu evin beyinin, bir gününden kesiti kendi bakış açımdan sunmak istiyorum. Bahsi geçen köyümüz kasabaya bir hayli uzak. Bilenler bilir, bu köylerde maddi olarak külfetli olduğundan ve köyde yapılacak işlerin fazla oluşundan ötürü ihtiyaçlar için şehre sürekli gidilmez. Genellikle şehre haftada bir kez gidilir. Ve giderken de komşuların da ısmarladıkları şeyler alınır. Bu köyde şehirden alınması istenen şeylerin tümüne ısmariş denilir. Şehre biri gidecekse ısmariş verilir. Sözü daha da dolandırmadan gelin sizinle birlikte doksan model Torosla şehre gidelim. O Toros haftada bir defa şehre gider. Evin hanımı öteberiden ne eksikse onu yazar kağıda. Kağıdı alan adam yola revan olur. Dağları, ovaları dolanır, aşar. Şırıl şırıl akan çeşmelerde mola verir. Yol üstündeki köylerde onu bekleyen akrabalarını yoklar. Yokladığı her hane eline bir miktar para ve bir parça kağıt tutuşturur. Adam yola devam eder. Toros'a bindiği gibi -tarlaya gide gele nasırlaşmış elleriyle- direksiyonu kavraması bir olur. Aceleyle çalıştırır motoru. Frendeki ayağını usulca çekip gaza basar. Ve sanki gerisin geriye gidecekmiş gibi arabayı iki metre kadar geriye kaçırıp, sert bir gaz hamlesiyle yola çıkar. Şehre varıncaya kadar birçok tehlike atlatır adam. Toros'un camı kanatlı haşerelerin çarpmasıyla kirlenir. Çamurlukları çamur bağlar. Çakıllar tekerin oyuklarına girer. Yorucu ve heyecanlı yolculuk sonrasında adam şehre varır. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla, gururla Toros'tan iner. İner inmez ona zaferi tattıran Toros'una -komutanın atına baktığı gibi- gururla ve sevgiyle bakar. Cebindeki kağıtları yoklar, parasını sayar. Her zaman gittiği yerlere uğrar. İlk iş olarak kolonya ve küp şeker alır. Sonra sırasıyla her zaman gittiği dükkanları dolaşır. Ona verilen kağıtta yazan şeyleri tamam eder. Ellerindeki ağırlık dişe dokunur bir yük oluşturduğunda onları bagaja koymayı akıl eder. Yüklerinden kurtulduktan sonra alışverişten arta kalan parayı en iyi şekilde değerlendirmek için aklında hiç olmayan dükkanların önünden geçer. Nalburun önünde sergilenen yeni tip çapalara el sürer. Almayı düşünür ama vazgeçer. Birçok dükkanın önünden geçip onlarca şeye el sürdükten sonra hiçbir şey alamadığını fark eder. Hiçbir şey elinde kalan paranın değerini en iyi şekilde gösterecek kadar iyi değildir. Yeni bir kazma alsa eskiyecek, çok hoşuna giden bir süs eşyası alsa daha evine dönmeden heyecanını yitirecektir. Sahip olunan her şey o şeye sahip olana kadar güzeldir. Adam bu düşüncelerle dolana dursun, karşıdan tanıdık iki yüz görür. Komşu köyden bacanağı Hüsamettin ile onun afacan oğlu Ahmet sevinçle karşıdan ona doğru yürümektedir. Hüsamettin'e nazı geçtiği için Ahmet'e ufak bir oyun oynamak ister. Atkısıyla yüzünü iyice kapattıktan sonra Ahmet'in önüne geçer ve çok mutsuzum, of! Her şey çok kötü diye söylenip ağlamaklı bir rol oynar. Çocuk kendinden beklenmeyen bir çeviklikle elindeki şekeri uzattığı gibi bir de ağzını yaya yaya gülümser. Adam şekeri aldığı gibi hoplamaya başlar. Bak baba şeker alıp da mutsuz olan olur mu hiç? diye yarım ağızla konuşur Ahmet. Ahmet'in bu beklenmedik davranışı adamın çok hoşuna gider. Kendini küçük Ahmet'e tanıtır ve şekerini iade eder. Üçü birlikte kahkaha atmaya başlarlar. Biraz daha lafladıktan sonra veda eder Hüsamettin'e ve onun büyümüş de küçülmüş olan oğlu Ahmet'e. Adamın keyfi artık yerine gelmiştir. Hem sevdiği bir dostunu görmüş hem de ne alacağına karar vermiştir. Artık aklında ne süs eşyaları ne yeni kazma hiçbir şey kalmamıştır. Sevgiyi ve heyecanı yanında götürmeye karar verir. Elinde kalan son parayla şeker ve oyuncak alacaktır. Aldığı şeker ve oyuncakları yol üzerinde gördüğü, bildiği çocuklara dağıtacaktır. Küçükken almayı en çok istediği oyuncak ve şekerlerden alır. Yola koyulur ve yol üzerinde gördüğü bütün afacanlara dağıtır. Her birinin yüzünde beliren tarifi imkansız gülümsemeyi aklına iyice kazır. Eve vardığında hanımı artan parayı nasıl değerlendirdiğini sorar ve aldığı cevap karşısında hayli şaşırıp biraz da istihza ile ne iyi etmişsin koca bebek deyiverir. Adam, aklında hala çocukların gülüşü basar kahkahayı. Yaşlandık hanım, yaşlandık artık. Nefsimin hoşuna giden şeyler beni gerçekten mutlu etmeye yetmiyor. Mutlu olmak için çevremdeki insanların da mutlu olmasını istiyorum. diye de ekler. Bir sonraki haftaya kadar bol bol sevgi depolamanın verdiği huzurla birbirlerine sarılırlar. Güzel olmuş. Bana ilkokulda çizdiğimiz ortasından dere akan, derenin üstünde bir köprü olan, arka tarafta tepeleri, ön tarafta çimenleri, tepelerin arkasında güneşi olan köy resimlerini hatırlattı. Hatta bazen uçurtma da olurdu. Lakin insan ve hayvan çizer miydim şimdi hatırıma gelmedi. Elinize sağlık. Samimi ve güzel yorumunuz için teşekkür ederim kıymetli okur. Beğenmenize çok sevindim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tower-of-god-webtoon-cizgi-roman-incelemesi/", "text": "Uzun bir aranın ardından sizlere okuduğum bir webtoon yani Tower Of God çizgi romanını aktarmak istiyorum. Kısaca hemen söylemek zorundayım; macera, aksiyon, fantezi, muhteşem çizimler ve belki de muhteşem ses efektleri sizin ilgi alanınıza giriyorsa hiç beklemeyin hemen okuyun. Bahsettiğim hikaye webtoon adlı bir sitede yayınlanan bir çizgi roman. 2004 yılında Güney Koreliler tarafından kurulan bu site, çizgi roman yazarlarına bir platform oluşturmakta. Günlük minimum 6 milyon okuyucuyu görmekte ve bu gayet efsane bir başarı. Hikayemizin türü aksiyon ve karanlık fantezi gibi. Yazarımızın adı S.I.U. ve gerçekten başarıyı hakketmiş birisi. Konumuz ise 25. Bam adında hayatının büyük bir bölümünü devasa bir kule altında karanlık bir mağarada geçirmiş bir gencin, aynı kuleyi tırmanışı. Konu başlangıçta sizlere 'ne alaka' gibi gelebilir ancak sizi ilk bölümünden yakalayacağına eminim. Çünkü ben 400 bölüm sonra bile sanki ilk bölümmüş gibi yakalanmış hissediyorum. İlk 20 bölümde ne oluyoruz, nasıl yani diyorsunuz. Her seferinde acaba kim düşman kim dost, kim yalan söylüyor kim doğru söylüyor devamlı merak ediyorsunuz. Hikayenin geçtiği yer yani kule Rapunzel'in kilitli kaldığı bir şato kulesi değil aksine devasa bir yer. Her kat kendine ait bir ekosisteme sahip. Kendi ait fauna ve florası bulunmakta. Ayrıca her katta o kata bekçilik yapan akıl almaz güce sahip olan administrator denilen devasa yaratıklar bulunmakta. Katların arasında geçiş sınavlar ile yapılmakta ve en tepeye çıkan canlının kulenin tanrısı olacağı inancı vardır. Böyle anlatınca aksiyondan çok macera hikayesi gibi duruyor ama bana inanın aksiyon asla durmuyor. Devamlı yeni katlar ve testler aşıldığında sanki bir macera içerisinde karakter ile birlikte keşfediyormuş gibi hissediyorsunuz. Yalnız bir konuya değinmeliyim ki o da fazla fantastik bir hikaye oluşu. Yani demek istiyorum ki genç kesime daha çok hitap ediyor. Değişik yetenekler, değişik ırklar tamamen yeni bir evren. Yer ve mekan anlatımı kısıtlı olduğu için kimi zaman haritayı tam kuramıyorsunuz kafanızda. Bunların dışında 70 küsur bölüm kadar çizimler amatör ve az uğraşılmış gibi. Ancak bunun sebebi yazarın tek işinin bu olmayışı ki bu sonraki bölümlerde değişiyor. Çizimlerde en ince detayları bile görebiliyorsunuz. Yani ilk bölümlerde çizimlerden dolayı bırakmanızı tavsiye etmem çok şey kaçırırsınız. Şimdi artık konunun en önemli yerine gelelim: bu hikaye aslında dünyada bir ilk. Bu çizgi romanın bir animasyonu yapıldı. Ne dediğinizi biliyorum ancak bu öyle bir ilk değil, ilk defa bağımsız bir yazarın internette kendi haliyle çizdiği bir hikayenin animasyonu. Bu zannedildiğinden de büyük bir olay. Çünkü bu ilk, aynı bu hikaye gibi diğer hikayelerin de animasyon platformu bulacağı umudunu taşıyor ve bulmaya başladılar bile. Bu da animasyon hayranları için gerçekten yeni bir dünya demek. Sonuç olarak bu hikayeyi yani çizgi romanı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Eğer çizgi romanlarla aranız sıkı değilse izlemenizi, eğer ikisiyle de ilginiz yoksa en azından yazımı beğenmiş olmanızı umuyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/trinidadda-ask-baskadir/", "text": "Başkadır çünkü Trinidad aşkları şimdiki aşklara pek benzemez. Şehrin yüzlerce yıllık tarihi ve kültürel dokusuyla sıcacık iklimi siner Trinidad'da kalplere... Hızlı tüketildiği için çabucak sönüveren günümüz aşklarının tersine; içten bir gülüş veya sevdalı bir bakışla bile yürekler aşk ile çarpmaya başlayıverir. Bu kadar doğal, bu kadar çıkarsız ve insani olduğu için belki de bu şehirde yaşanan aşklar 'ömürlüktür.' İleride ayrılsalar bile ölene kadar birbirlerini unutmazlar. Küba gezisine arkadaşı Hande ile gelen esmer güzeli Eylül'e Kübalı erkekler özel bir ilgi gösteriyordu. Bu alakadan son derece hoşnut Eylül; sokakta yürürken veya bir mekanda otururken bütün gözleri üzerinde hissetmenin verdiği özgüvenle uzun siyah saçlarını sık sık yana doğru savuruyor, attığı şuh kahkahalarla ilgiyi sürekli üzerinde toplamayı başarıyordu. Kübalı bir erkeğe aşık olmayı aklının ucundan bile geçirmeyen genç kızın on günlüğüne geldiği bu ülkede yeni güzellikler keşfetmekten başka bir şey düşündüğü yoktu. Zaten gittiği yerlerde yarım kalan aşklar bırakacak kadınlardan da değildi Eylül... Yalnız bilmediği bir şey vardı. Kalbini çalacak erkek Küba'nın efsanevi şehri Trinidad'da onu bekliyordu. Trinidad barlarının hemen hepsinde canlı müzik yapılır. Hande'yle Eylül'ün o gün gittikleri Canchanchara isimli barda, Latin çalgıları eşliğinde canlı ezgiler söyleyen üç erkekten en genç ve yakışıklısı Alterus'tu. Uzun boyu, kısa saçlarına tutturduğu metal çubuk şeklindeki tokaları, biçimli kesilmiş sakalları, geniş omuzları ve atletik vücuduyla diğerlerinden ayrılıyordu Alterus... Üzerine giydiği siyah tişört, estetik vücut hatlarını ortaya çıkarıyor, tişörtün ön kısmındaki beyaz çerçevede göze çarpan Romance yazısı, Eylül'ü romantik bir aşka çağıran davetiye oluyordu. Hande ve Eylül barın özel kokteyli olan Canchancharalarını yudumlarken, romantik şarkılar söyleyen üçlüden Alterus, bakışlarını Eylül'den alamıyordu. Alterus'un davetkar bakışlarıyla büyülenen Eylül'ün gözlerinde başlayan aşk, ikisinin de kalbine doğru yol alıyordu. Arkadaşları yorulup mola verdiğinde, Alterus şarkılarını tek başına söylemeye devam etti. Bardaki kalabalık umurunda bile değildi. Zaten herkes, şarkılarını Eylül için söylediğini anlamıştı. Alterus, kaç şarkı söylediğini, aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmeden, yorulmadan, bıkıp usanmadan şarkı söylemeye devam etti. Ekip arkadaşları enstrümanlarını toplamaya başladığında, Alterus'u ve onu soluksuzca dinleyen Eylül'ü bir endişe aldı. Çünkü çalgıların toplanması; 'peri masalının' sona ermek üzere olduğunu gösteren bir işaretti. Bu tatlı rüyanın bitmesini ikisi de istemiyordu. Aşkını gözlerden sözlere dökmeye karar veren Eylül; arkadaşı Hande'nin, Artık kalkalım mı? sorusunu, telaşlı bir şekilde: Sen git, ben seni bulurum, diye yanıtladı... Ama nasıl olacaktı? Aynı dili konuşmayan iki insan, birbirine ne söyleyecek, duygularını nasıl ifade edecekti? Eylül'ün isteğini anlayışla karşılayan Hande: Tamam canım, seni sokağın köşesinde bekliyorum. dedi. Eylül bu kısacık sürede, Alterus'un aslında doktor olduğunu, boş zamanlarında hobi olarak şarkı söylediğini öğrenmişti. Ayrıca birbirlerine; 'Mutlaka bir kez daha görüşme sözü,' vermişlerdi. Eylül, Alterus'u Türkiye'ye davet etmiş, Alterus da Eylül'ü seneye yine Trinidad'a beklediğini söylemişti. Otobüsleri ertesi sabah saat on birde Havana'ya hareket edecekti. Eylül bütün gece Alterus'u düşünmüş, onu son bir kez daha görebilmek için sabaha kadar dua etmişti. İki arkadaş sabah erkenden kahvaltı yapıp, yakınlarına hediyelik eşya almak için çarşıya doğru yürümeye başladılar. Sokağın köşesini dönene kadar Alterus'u ve ona olan aşkını anlatıp durdu Eylül. Caddeye çıkacakları sırada, Allah'ım ne olur onu son bir kez daha görebileyim! diye yalvardı. İki arkadaş geniş cadde boyunca yürümeye devam ederken ortalık, Eylül'ün, Alteruuus! feryadıyla çınladı aniden... Yolun karşısına bakan Hande, caddenin diğer köşesinden çıkan Alterus'un onlara doğru gelmekte olduğunu görünce; 'Hah işte! Eros, yine yaptı yapacağını!' diye düşündü. Kısa bir tereddütten sonra sevdiğine doğru yürümeye başlayan Eylül ile onun yürüdüğünü görüp daha hızlı yürümeye başlayan Alterus, caddenin tam ortasında birbirine kenetlendi. O kısacık zaman dilimi içerisinde kokularını içlerine çekip, özledikçe tekrar canlandırmak için belleklerinin en gizemli köşesine nakşettiler. Sonunda, birbirlerine verdikleri sözü tekrar hatırlattılar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/trump-en-zengin-ve-en-sarisin-guresci/", "text": "Şimdiye kadar gerçek renklerini göstermeyen ben, sizleri benim mekanım olan internetin karanlık tarafına davet ediyorum. Bu yolculuğa bugünlük Başkan Mr.Trump'tan başlayalım. Bildiğiniz üzere Trump, New York doğumlu başarılı bir iş adamı; evet aynı zamanda da ABD Başkanı. Ekonomi üzerine eğitim alan Trump aile şirketlerinin başına geçip kısa zamanda büyük başarı sağlıyor. Oteller, gökdelenler, gazinolar yaptıran Trump'ın kendisine 3.1 miyar $ net değer biçiliyor. Yalnız konumuz ne Trump'ın hayatı ne de onun şirketleri. Konumuz yalnızca Trump'ın internete verdikleri ve internetin Trump'a yaptıkları. Trump ve McMahon iki tane bilyoner ve yaptıklarına bakın... İnanılmaz. Yalnız Trump'ın internete verdikleri bunla da bitmiyor. ABD başkan seçimlerinde Hillary Clinton ile kapışırken özellikle Çin konusuna biraz değindi. Çin hakkında en çok ise ABD'yi sömürüyor dedi. Aslında bütün bu olayları toplayacak olursak Trump, başkan olmadan önce sıradan bir milyonerdi sıradan. Seçim döneminde izlediği politikalar ve yaptığı bir birinden ilginç konuşmalarla devamlı gündeme oturdu. Make America Great Again sloganıyla çıktığı başkanlık yolculuğunda Meksikalılara ve Müslümanlara yaptığı tutumla yüksek gerilimli bir ortam yarattı. Meksika ile aramıza duvar yapacağız ve Meksika ödeyecek.' dedi. Ek olarak bir kadın hakkında konuşurken şöyle bir lafı da var Grab them by the puy. Bu laf da nefret topladı, uzun bir dönem CNN'de konuşuldu. Şimdi bütün bunları ve Donald Trump'ın twitterını bir yana bırakacak olursak aslında izlenilen seçim kampanyasında gündeme böyle ilginç laflarla sürekli gelmesiyle, bir laf var Reklamın iyisi kötüsü olmaz. diye işte durum aynen böyle. Benim kendi fikrime gelecek olursam Trump aslında ABD halkının büyük bir kesimini düşünceleriyle zaten temsil ediyordu. ABD aslında birçok milletten gelen insanın toplamı olsada, Trump taraftarları yabancı milletlere ya karşı ya da çekimser. Tam demek istediğim, göç hakkındaki politikası daha derin ve doğru şeyler içerse de takipçileri ya yabancılara karşı ya da yanlış bilgilere sahip. -Örneğin ABD'de bulunduğum bir dönemde Türkiye ile ilgili bir belgesel görmüştüm, çöl gösteriyorlardı, Araplara benzetmişlerdi. - Seçim döneminde bu kadar gündeme gelmesiyle kendi reklamının yapılmasını sağlamış ancak bu kötü reklamlar birçok insan tarafından gerçekten araştırmış olup, bazı şeylerin nasıl medyanın etkisi ile değiştirildiğini ortaya çıkarmıştı. Özellikle bu dönemde CNN Trump'a karşı bir tavır alıp haberlerine bu niteliği vermişti, bunun yüzünden ABD'de büyük itibar kaybına uğradı. Bu dönemde Fake News lafı herkesin diline dolandı. Başkanlık yarışında karşısında bir sürü yetenekli isim olmasına rağmen en büyük rakibi Hillary Clinton'un bu dönemde yolsuzluğa bulaştığı ortaya çıktı. Şayet bu olay Trump ve Republicanların lehine oldu. Mizah ile başlayan konudan biraz sapmış olsak da Trump'ın halen ilginçlikleriyle Dünya medyasında odak noktası olduğu söylenilebilir hatta bu olay seçimlerde onun lehine bile olmuş olabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/tufek-mikrop-ve-celik-kitabi-tanitimi/", "text": "Jared Diamond tarafından 1997 yılında kaleme alınan bir kitaptır. Sonradan keşfedilen, düzeltilen ve güncellenen bilgilerle yeni basımlarında kitabın yazarı, kitaba eklemeler ve düzeltmeler yapmıştır. Tüfek Mikrop ve Çelik kurgusal olmayan bir kitaptır ve yazarı tarihsel gerçekleri kronolojik bir şekilde bize aktarmıştır. Şunları da eklemek isterim, yazar 1937 doğumlu ve kendisi Abraham Lincoln'e çok benziyor. Jared Mason Diamond, Tüfek Mikrop ve Çelik kitabında işte bu soruları yanıtlıyor. Hem de her şeyi yanlış bilgi vermeden, akla yatkın bir biçimde açıklayarak. Örneğin, siz basit bir soru diyebilirsiniz ama ben insanların kıtalara nasıl yayıldığını merak ediyordum. Sonuçta arada denizler ve okyanuslar var. Bir de kıtaların ayrılması milyonlarca yıl önce gerçekleşmiş. Ama anladığıma göre özellikle buzul çağında denizlerdeki suyun büyük bir kısmı buz halde olduğu için, bildiğimiz deniz seviyesi şu ankinin onlarca metre altındaydı. Ve kıtalardan kıtalara bazı bölgelerden yürüyerek geçebiliyordunuz. Tabi insanların gemileri ve tekneleri icat etmesinin de etkisi var. Kitabını okumamıştım ama belgeselini izlemiştim. Kitabını en kısa sürede okumayı düşünüyorum. Kitap listeme ekledim. Belgeselinin de izlenmesini tavsiye ederim. 50'şer dakikadan 3 bölümlük bir belgesel. Zevkle izleyebileceğinizi düşünüyorum. İnternette ufak bir aramayla bulabilirsiniz ilgili belgeseli. Teşekkürler. Belgeseli en kısa zamanda izleyeceğim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turk-aynstayni/", "text": "Evet, gönderdiler. Hiç durmadı. Azmi, çalışması, zekası tüm Türk milletine örnek olacak cinsten.. 28 yaşında Yale'dan \"tam profesör\" ünvanı aldı. Kendisinden yaşça büyük doktora öğrencilerini çalıştırdı. Atom ve Moleküllerin Çok-elektron Teorisi , Çözgeniter Kuramı , Kimyasal Tepkime Mekanizmaları Kuramı , Mikrotermodinamik , Değerlik Kabuğu Etkileşim Kuramı gibi ismini Türkçeleştirerek oluşturduğu teoriler ve kuramlar ve onların yanısıra fen bilimleri alanında birçok teori ortaya koydu. Bununla birlikte iki kez Nobel'e aday gösterildi, birçok ödüller, ünvanlar aldı. Birçok ülkeden bilim insanları Sinanoğlu'nun ayağına geldi bu yeni bulunan şeyleri alıp geliştirmek için. Ama Oktay Sinanoğlu'nun anlamadığı bir şey vardı ki o da neden Türkiye'nin bu yeniliklere kayıtsız kalmasıydı. Artık Türkiye'ye gidecekti ve kendisi bu yeni alanlardaki gelişmeleri götürecekti. Peki Oktay Sinanoğlu hiç sosyal hayatı olmadı mı derseniz, senden benden fazla ve hiç de olamayacağımız sosyal idi. Küçük bir uçakla uçmak mı dersiniz, yoksa küçük bir tekneyle okyanuslardan bizim bile göremeyeceğimiz yerler mi? Çevresine değinmiyorum bile, zaten Dünya ayağına geliyor. Oktay Sinanoğlu hakkında ne kadar şey anlatsak az. Nicelerini öğrenmek isterseniz \"Türk Aynştaynı Oktay Sinanoğlu\" kitabını okumanızı tavsiye ederim. Gerçekten öğrenilmesi, ilham alınması gereken bir insan. Ne demişler; bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp. Böyle önemli bir şahsiyeti bizlere hatırlattığınız için teşekkürler. Parlakjurnal ekibine de ayrıca teşekkürlerimi iletirim sitenizi severek takip ediyoruz. bu güzel insanın yurda döndükten sonra yaşadıklarını bilmek istemezsiniz. Maalesef içi boşaltılmış kurumlar, makam sevdalısı ve kendi çıkarlarını herşeyin üzerinde gören insanlar hepsi tamam da idealist memleket sevdalısı öğretmen de kalmadı işte en acısı bu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turk-medyasi-uygurlara-yapilan-zulme-neden-sessiz/", "text": "Çin Halk Cumhuriyeti'nin Uygurları asimile etme çabası yüzyıllardır devam ediyor. Ama özellikle günümüzde Çinlilerin Uygurlar üzerinde yaptığı zulüm ve işkence çok büyük boyutlara ulaşmış durumda. Bu da birçok ülkenin medyasında gösterilmiyor. Niye? Çünkü yok işte Çinliler ile ilişkimiz bozulmasın. Uygur halkı ve çocukları yeniden-eğitim kampları adı altında toplanıyor ve insanlar ailelerinden zorla koparılıyor. Bu halkın özellikle Çin'e yakın bölgelerinde ibadetlerini özgürce yapmalarına izin verilmiyor. Çin bayrağı yakmak da bu duruma çözüm değil. Uygurlar Müslüman bir halk. Göktürkler zamanında onlar da İslam'ı kabul etmeye başlamışlar. Hem ülkemizin çoğunluğu gibi Müslüman hem de aynı soydan geliyoruz. Bir de bugüne kadar zulüm ve işkence gören tüm toplumlara kucak açarken, onları savunurken Uygur halkına yapılanlara göz yummamız çok kötü. Başta hem halkımızı hem de tüm dünyayı bilinçlendirmeye çalışması gerekenin medya-basın olması gerekirken özellikle suskun kalmaları, hiç doğru değil. Zamanında bağımsızlıklarını ilan etmeye çalışmışlar ama başta Rusya olmak üzere buna izin verilmemiş. 1950 civarında Uygurlar bağımsızlıklarını ilan etmeye çalışmış Doğu Türkistan bölgesinde. Ama Rusya karışıklıkları bahane ederek Doğu Türkistan'ı ilhak etmiş. Sonra Çin ile anlaşmışlar ve o bölgeye özerk bölge statüsü verilmiş. Ama aslında özerk bölge falan hikaye. Çin zaten tüm dünyayı asimile etmek istiyor. Zamanında Orta Asya'da Çinliler Türkleri asimile ettiği gibi şimdi Uygur halkını asimile etmek istiyor. Çin hükümeti demiyorum, hiç gocunmadan Çinliler diyorum çünkü Çin halkı da bu duruma göz yumuyor. Gerçi çoğu zaten komünist mi sosyalist mi belli olmayan hükümetin değişik bir manipüle sistemi ile karşı karşıya. İnsanların hapse atılmasına göz yumuyorlar ve hükümetlerini sonuna kadar haklı görüyorlar. Çevre devletler de göç etmeye çalışan Uygurları durdurmaya çalışıyor. Özellikle Tayland. Sanki Çin'den para alıyor. Uygur göçmenleri ülkelerine geri gönderiyorlar. Müslüman bildiğimiz Malezya da bunların arasında. Myanmar da bunların arasında. Hatırlar mısınız bilmem, bir ara kendi ülkesindeki Müslüman halkı katlettiler, hem de Myanmar ordusu. İnsanların evlerini ve tarlalarını yaktılar. Çevre ülkelere göç etmeye zorladılar. Resmen katliam yaptılar. 1991'de Myanmar'dan Nobel barış ödül alan Ang San Su Çi de bu durumu gayet normal gördü ve Ülkem katliam falan yapmıyor dedi. Buna rağmen barış ödülü hala kendisinde. Daha söylenecek çok şey var bu konuda, aklıma geldikçe ekleyeceğim. Ama medyalar bu duruma susuyor, bunu bilin. Türk siyasi arenasında iki yüzlü insanlar ayakta kalmasını becerebiliyor. Gerçekten idealist insanlar henüz bu arenada kendini korumayı başarabilmiş değiller. Bana kalırsa, Uygur Türklerine olan sessizliğin en önemli sebeplerinden birisi budur. Sessiz kalmamamız gerekiyor denildiği zaman olayın ses yükseltmek olmadığı ve bu işin yumuşak bir diplomasiyle yapılabileceği anlaşılmalıdır. Fakat değişik çıkar ilişkileri işin içine giriyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi üyesi olan 22 ülke bu zulmü kınarken, ne herhangi bir müslüman ülke ne de Türkiye bu kınamanın içerisinde yer aldı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turk-mektuplari-kitap-incelemesi/", "text": "Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avrupalı bir elçinin gözlemlerini içeren Türk Mektupları, adı üstünde yazarı olan Ogier Ghislain de Busbecq'in arkadaşına gönderdiği mektuplardır. Verilen bir söz üzerine gördüklerini anlatacağını söyleyen Busbecq, işi biraz da seyahatname tarzı bir şekilde yazıya dökerek Osmanlı topraklarında yaptığı gözlemleri anlatmıştır. O dönemden bugüne, Osmanlı'yı ve Türkleri daha iyi tanımak isteyenler için bir başvuru kitabı olmuştur Türk Mektupları. Ayrıca belki Busbecq'in adını Türk lalesini Avrupa'ya tanıtan kişi olarak da duymuş olabilirsiniz. Kitapta bazı resimler görebilirsiniz. Bunlar kitap için çok sonradan eklenmiş resimler falan değil. Tam tersine Busbecq'in elçiliği sırasında yanında bulunan yardımcıları tarafından çizilen resimler. Çizilen şeyler başarıyla da tasvir edilmiş. Dediğim gibi kitap Busbecq'in mektuplarından oluşuyor. 1555 ile 1560 arasında Osmanlı'ya barışı sağlaması ve barış durumunu devam ettirmesi için yollanan Busbecq, bu sırada gördüklerini, yaşadıklarını ve Türklerin yaşamlarını anlatıyor. Bu kadar ünlenmesinin ve bir başvuru kitabı haline gelmesinin sebebi ise objektif olması. Belki de bu durumun sebebi, aslında kitap bölümlerinin kendi gözünde sadece birer mektuptan ibaret olmasıdır. Çünkü hiçbir elçinin bilerek kendi halkını küçümsemesi ve karşı tarafı övmesi akla yatkın gelmiyor. Busbecq açık şekilde çuvaldızı kendilerine batırıyor yani. Peki, yazarın böyle demesinin sebebi nedir? Hangi konularda Türkleri kendilerine göre daha iyi buluyor? Veya hangi konuda Türklerin yaptığını yanlış buluyor? Bir de acaba o zamanda Türk toplumuyla bugünkü arasındaki farklar neler? Buyrun birkaç örnekle bakalım. O dönemin Roma kralı Ferdinand'ın elçisi olarak Osmanlı'ya gelen Busbecq, İstanbul'da bulunurken meydana gelen depremlerden de bahsediyor. Kanuni döneminde geldiği için Şehzade Mustafa'nın öldürülmesini, Roxolona'yı ve sarayda dönen dolapları anlatıyor. Kaldığı evlerden de bahseden Busbecq, Türklerin mimari anlayışının hiç zarif olmadığından bahsetmiş. Sadece ihtiyaçları doğrultusunda evler yaptıklarını ve bu evlerin çok sağlam olduğunu belirtmiş. Ama hiç süsleme yapmadıklarını, kendi evlerinde olduğu gibi göze hoş gelen hiçbir işleme ve detay olmadığından yakınıyor. Türklerin dilencilere verdiği önemden bahsetmiş. O zamanlar Türkler dilencilere şimdikinden kat be kat daha önem verir, onlara bakmayı kendilerine sorumluluk addederlermiş. Tabi bu durumu kötüye kullanan insanlardan da bahsediyor. Önem verdiği diğer bir nokta Türklerin hayvan sevgisi. Türklerin hayvanlara çok şefkatli davrandıklarını ve onların hürriyetlerine değer verdiklerini anlatıyor. Hatta kuş tutmaya meraklı bir Venedikli kuyumcunun başına gelenleri anlatmış. Türklerin başarılı olma sebeplerinden birini de anlattığı şu paragrafı direk alıntılamak istiyorum: ...Dolayısıyla Türkler arasında itibar, hizmet ve idari mevkiler; kabiliyet ve faziletin mükafatı oluyor. Kişi tembel ve sahtekar ise hiçbir zaman yükselmiyor, küçümsenip hakir görülüyor. İşte Türkler bu nedenle neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar ve hükmeden bir ırk olarak hakimiyetlerinin hudutlarını her gün genişletiyorlar. Bizim usullerimiz ise çok farklı. Bizde meziyete yer yoktur. Her şey doğuma dayanır ve yüksek mevkilerin yolunu açan sadece soylu olmaktır... demiş Busbecq. Tabi Busbecq bunları Osmanlı'nın altın çağında karşılaştıklarına dayanarak söylüyor. Kanuni'den sonra durumun pek de böyle devam etmediğini söylemek mümkün. Tesadüfi olarak okumaya başladığım bu kitap sayesinde, bu coğrafyadaki eski yaşantıya dair birçok yeni şey öğrendim. O zamanki Türk kadınlarının giyiminden Türklerin din anlayışına kadar merak ettiğiniz ve edebileceğiniz birçok sorunun cevabı bu kitapta bulabileceğinize inanıyorum. Keyifli okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiye-neden-abdye-sirtini-dondu-ve-rusya-ile-birlik-oldu/", "text": "Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ile sıkıntılı ilişkileri yıllardır kötüleşme halindeydi. Sürekli uzayan sorunlar listesiyle Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD'nin Türk hükümetini devirmeye çalışmakla suçlanan kişiyi iade etmeyi reddetmesiyle birlikte ortaya koyduğu otoriter hareketleri sonucunda, varsayılan müttefikleri ile giderek anlaşmazlıklar yaşıyor. Yine de ABD'li politikacılar ve ulusal güvenlik danışmanları Türk ulusal güvenliğinden sorumlu yetkililerin -yüzeysel düşmanlıklar olmasına rağmen- ABD'yi vazgeçilemez bir müttefik olarak gördüğünü düşünüyorlar. Türk hükümeti ABD ile birlikte çalışmadan kendi ulusal çıkarlarını koruyamaz ya da bu yalnızca genel bir kanıdan ibaret. Lakin ABD'nin Irak'ı işgaliyle daha ciddi bir Kürt bölgesel yönetiminin yolu açılınca, Türkiye ABD'yi Orta Doğu'yu istikrarsızlaştıran bir devlet olarak gördü. Suriye'deki Kürt milislere olan ABD desteği, Türk hükümetinin bu düşüncesini daha da pekiştirdi. Böylece Türkiye Rusya'nın kollarına sürüklendi ve onun NATO'ya bağlılığını sarstı. Türkiye'nin ABD'ye olan inancının ne kadar ufaldığını görmek için çok uzağa bakmaya gerek yok; Rusya'dan gelişmiş S-400 füze savunma sistemleri alınması planı bunun için yeterlidir. Geçen ay, Pentagon Rus sistemlerinin satın alınması Türkiye'nin ABD kökenli F-35 savaş uçağı programından çıkarılmasıyla sonuçlanabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu. F-35 savaş uçağının üretimi için desteklenen uluslararası konsorsiyumun bir üyesi olan Türkiye'ye 100 adet F-35 ve bunun çevresinde çeşitli hava güçleri gönderilmesi kararlaştırılmıştı. Fakat S-400 füze sistemlerinin ABD'nin radara görünmeme teknolojisini alt etmek amacıyla tasarlanması ve beşinci jenerasyon savaş uçaklarıyla ilgili değerli istihbarat bilgilerinin Moskova'nın ellerine gitmesi ihtimali ABD'yi endişelendiriyor. ABD hükümeti, Türk pilotların ABD üslerinde aldığı eğitimi durdurdu. S-400'ler ülkeye ulaştığı zaman Türkiye F-35 konsorsiyumundan çıkarılacak ve kendisinin de finanse ettiği F-35 uçaklarını almaktan men edilecek. Ancak Erdoğan ABD'nin taleplerini uygulamayı reddetti ve bu şekilde, Rusya ile yapılmış anlaşmanın yerine getirileceğini açıkça belirtmiş oldu. Böylece politik bir seçim yaptı. Türkiye'nin Rusya ile olan fonksiyonel ilişkilerini ABD ile sahip olduğu yakın ilişkiye tercih ettiğinin mesajını verdi. Bu yaklaşımın açık bir mantığı var. Erdoğan ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi daha tarafsız bir dış politika benimseyerek Türkiye'nin ulusal çıkarlarına ilişkin daha dar bir anlayış geliştirmeye çalışıyor. Bu sayede Rusya ile ekonomik ve güvenlik konularında daha yakın işbirliği sağlandığını düşünüyorlar. Fakat bu Vaşington pahasına tamamıyla Rusya ile kucaklaşma manasına gelmiyor. Bu, Türkiye'nin ABD'yi artık vazgeçilmez bir müttefik olarak görmediğini gösteriyor. Türk-ABD ittifakı başlangıçta II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle ortaya çıkan Sovyet yayılmacılığı konusundaki ortak kaygılardan doğdu. Türkiye'nin Sovyetler Birliği'ne olan coğrafi yakınlığı onu Soğuk Savaş'taki düşmanlarını izleyebilmek ve olası bir savaş durumunda Bulgaristan ve Ermenistan ile başa çıkabilmek için ideal bir müttefik haline getirdi. Bunlara karşılık, Türkiye ABD'den güvenlik konusunda teminat aldı ve Sovyet saldırılarını defedebilmek amacıyla ülkeye nükleer silahlar konuşlandırdı. Lakin Soğuk savaşın bitişinden sonraki otuz yıl içerisinde ABD ve Türkiye'nin ortak çıkarları üzerinde anlaşmakta zorlandılar. ABD'nin 2003'te Irak'ı işgali ve Saddam Hüseyin'in devirmesiyle ortaya çıkan güç boşluğunun Irak bölgesel Kürt yönetimiyle dolması sonucu iki ülke arasındaki fikir ayrılıkları iyice arttı. ABD desteğiyle birlikte Kürt yetkililer kendi yönetim kurumlarını bağımsızlaştırdılar. Bu ise Kürt milliyetçiliğini bir varoluşsal tehdit olarak gören Türk yetkililerin güvenini sarstı. Türkiye on yıllardır Kürt ayrılıkçılarla mücadele ediyor ve eğer Kürt azınlık teşvik edilirse Türkiye etnik olarak parçalanmaktan endişe duyuyor. Suriye'deki savaşın patlak vermesiyle olaylar çok daha kötüye gitti. Türk hükümeti, 2012'de sınır bölgelerde çoğunluğu oluşturan ve bölgeyi kontrol eden Suriyeli Kürtleri marjinalize etmeye çalıştı. Başlangıçta Türkiye baskın olan Kürt isyancı grubu Demokratik Birlik Partisi - destekleyerek onları Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'a karşı Türk destekli isyana dahil etti. PYD ve onunla ilişkili milisler Kürdistan İşçi Partisi'nin Suriye ayağını oluşturuyor. PKK Türkiye'nin güneydoğusundaki ayrılıkçı isyancılardan oluşuyor ve hem Türkiye hem de ABD tarafından terör örgütü olarak kabul ediliyor. Türkiye, Suriyeli Kürt savaşçıları Esad karşıtı isyana dahil ederek PKK egemenliği altında bir Kürt devletçik oluşumunu engellemeyi ve Suriye'de güçlü merkezi hükümetin muhafazasını sağlamayı umuyordu. Bu uğraşlar bir süre Türkiye ile ABD'yi direkt olarak karşı karşıya getirmedi. Gerçekte, Türkiye Esad'ın devrilmesi amacıyla ABD'yi askeri gücünü kullanması konusunda ikna etmeye çalıştı. Hiç olmazsa ABD, Esad rejiminin ülkenin Kuzey kesimindeki egemenliğini reddetmeliydi. Türkiye umduğu Suriye hükümeti için agresifçe uğraştı ve ABD'yi bu hükümeti başa geçirmek için davet ettiği için mutluydu. Lakin sonunda, Türkiye ABD'nin savaş gücünü kendi çıkarları uğrunda manipüle etmeyi başaramadı. Ayrıca Suriye'nin kuzeyindeki cihatçı isyancı gruplara göz yumması da Türkiye'yi ABD ile çarpışma yoluna getirdi. 11 Eylül 2001 olaylarından beri ABD cihatçı gruplara varlık hakkı tanımamaya çalıştı. Fakat ABD halkı Irak ve Afganistan savaşlarında olduğu gibi uzaklarda gerçekleşen ve kaynakları tüketen büyük operasyonlardan yorgun düştü. Bundan dolayı ABD hükümeti bu tip savaşlarda kendi kuvvetlerini kullanmak yerine bölgesel grupları kullanarak iş yapmak konusunda ciddi iç siyasi baskıya maruz kalıyor. Sınırlarının ötesinde cihatçı ve dost isyancı grupların ortaya çıkmasıyla Amerika Birleşik Devletleri oldukça zorlu olan terörle mücadele hedeflerini farklı bir ortakla ilerletmeyi seçti: Suriyeli Kürt milisler. ABD'nin yaptığı bu seçim, kendi ulusal güvenlik çıkarlarının Türkiye'nin ötesinde olduğu konusunda Türk hükümetine açık bir mesajdı. Türkiye bunun üzerine, ABD'nin Suriyeli Kürtlerle olan ilişkisini durdurabilmek ve sınır boyunca oluşabilecek özerk Kürt varlığını engelleyebilmek için, 2016 ve 2018 yıllarında iki kez Suriye'nin kuzeyine saldırdı. Türkiye ve ABD'nin Suriye'deki çıkarları ayrı düştükçe, Türk hükümeti ABD ile olan tarihsel ilişkilerini diğer ulusal güvenlik sorunları yönüyle tekrar gözden geçirmeye başladı. On yıldan fazla bir süredir, iktidardaki AKP, Türkiye'nin ABD'ye olan bağımlılığını azaltmayı amaçlamış ve ülkeyi bağımsız, küresel bir güç yapmak istemişti. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun yönetiminde Türk politikacıları ABD'nin bölgeden çekilmesinden sonra Orta Doğu'nun liderlik için Türkiye'yi tercih edeceği fikrini teşvik etti. Esasında Türk hükümeti, ABD ile ayrışmanın ülkenin en uygun çıkarı olacağına Türk kamuoyunu inandırmaya çalışıyordu. En başta, bu fikir Türk bürokrasisi tarafından ciddi bir şekilde reddedildi. Fakat yaklaşık 17 yıllık AKP iktidarı sonrası ABD'nin Türkiye'yi Suriyeli Kürtler ile antagonize etmesiyle birlikte Türk bürokrasisinin çoğunluğu ABD'nin aleyhine döndü. Bu sayede Türk hükümeti, diğer bölgesel ve global aktörlerle ortaklıklar arayabildi. Türk hükümetinin yüzünü Moskova'ya çevirmesi nihai bir sonuç değildir. Rusya'nın Türkiye'nin iç işlerine karışması, çeşitli propagandalar kullanarak ülkenin seçimlerine etki etmesi, altyapısına gerçekleştirdiği siber saldırılar ve Türkiye merkezli Rus muhaliflere suikast düzenlenmesi gibi konularda uzun bir geçmişe sahiptir. Suriye'deki savaşta Rusya ve Türkiye çoğu zaman birbirinin karşı tarafındaydı. Yine de, Türk hükümeti ABD hükümetinden uzaklaşınca Rusya ile daha yakın bir ortaklık mümkün olabildi. Türk-Rus ilişkileri henüz resmi bir ittifaka dayanmıyor ve şuanda bu ilişkiler hala Ankara ile Vaşington'un ilişkilerinden daha zayıf. Yine de Suriye'deki dinamikler, ABD ile ilişkiler çok daha hassas bir durumda iken Türkiye'nin neden Rusya ile arasındaki farklılıkları gizlediğini açıklıyor. İronik olarak, Türkiye'nin Rusya ile olan iş birliği yalnızca Rusya'nın Suriye'deki Türkiye destekli grupları başarıyla yönlendirmesi sonucu ortaya çıktı. Türkiye'nin Kasım 2015 yılında Rus Su-24 bombardıman uçağını düşürmesinden sonra Rusya önceliğini Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde desteklediği gruplara yöneltti. Daha sonra, 2015'in sonu ve 2016'nın başında Halep'teki Türk destek hatlarını ciddi şekilde bombaladı. Bu şekilde, savaşın başından beri Türkiye'nin esas amacı olarak Esad'a baskı oluşturduğu Halep'e Türkiye'nin erişimini kesti. Bunun sonucunda, Türkiye bu çatışmadan dışarı atıldı ve Suriye'deki Türk etkisinin azalmasıyla mülteciler ve Kürtler üzerinde daha az söz sahibi olabildi. Türkiye, mültecilerin çatışmadan etkilenen bölgelerden akışını yönetebilmek için Rusya ile çalışması gerektiğini anladı. Bunu Suriye sınırını kapalı tutarak ve yerinden edilmiş insanları Suriye'de kurduğu kamplarda barındırarak yaptı. Fakat sınır bölgelerinde savaşlar, olayları yönetmeyi daha da zorlaştırıyor. Bu yüzden Türkiye Rusya ile olan ilişkilerini arttırarak Esad'a bu bölgelerdeki çarpışmaların kapsamını daraltması için baskı kurdu. Aynı zamanda, Rusya Suriye'de Türkiye'nin en güvenilir askeri ortağı olmuştur. Rusya, Türkiye'nin sınır bölgelerinde sınırlı operasyonlar yaparak, Esad rejimini tehdit etmemek kaydıyla Kürtleri baskılamasına izin veriyor. Rusya ise bu operasyonların, her ikisi de NATO üyesi olan Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerginliği arttırmasından ve bunun global gerginliği de arttırmasından çıkar sağlıyor. Aynı zamanda, Türkiye Suriye'nin kuzeydoğusunda Kürtlerin kurabileceği özerk bir bölge emellerini boşa çıkarmak amacıyla potansiyel olarak kurulabilecek yeni bir Suriye'ye ve nihai bir barışa etki etmek istiyor. Türkiye'nin bunu yapabilmesi için en iyi güzergah Rusya gibi görünüyor. Bu arada Türkiye, barış anlaşmasının bir sonucu olarak desteklediği muhaliflerin teslimini muhtemelen sağlamak zorunda kalacak. Bu gerçeklikler her iki tarafın da anlaşmazlığı çözmesi için birbirine ihtiyaç duyduğu karşılıklı çıkar ilişkisine dayanan Rus-Türk ilişkilerini geliştirdi. Tüm bunlar Türkiye'nin S-400'lere olan ciddi ilgisini açıklamaya yardımcı oluyor. Füze sistemi anlaşmasının şartları, bir anlaşmanın politik doğasına ihanet ediyor. Tarihsel olarak Türk savunma sanayisinin tedarikleri, Türk taşeronları aracılığıyla teknoloji transferine ve yerel üretime öncelik vermiştir. Türkiye, NATO üyesi olduğu sürece Rusya herhangi değerli bir teknoloji transferini yapmayı reddediyor. Çünkü Türkiye'nin Rusya ile arası bozulursa değerli teknoloji verilerini NATO ile paylaşabilir. Bu durumda Türkiye, geleneksel satın alma önceliklerini bırakmayı ve Rusya ile ilişkilerini ilerletebilmek için kendi hava kuvvetlerinin geleceğini de riske atmayı tercih etti. Türkiye'nin yeni ve daha bağımsız bir dış politikasının tek sonucu F-35'lerin kaybı olmayacak. ABD hükümeti aynı zamanda S-400 sistemi üzerinden Türkiye'yi ekonomik yaptırımlar uygulamakla tehdit etti. Ayrıca Suriye'de varlığını devam ettireceğini ve Suriyeli Kürtlerle yakından çalışacağını belli etti. Ancak uzun vadede Erdoğan ve AKP iktidarı, tarafsız bir dış politikanın hem ülkedeki Kürt isyanlarıyla mücadelede hem de Suriye'deki çıkarlarına daha uygun olduğunu düşünüyor. Kısaca söylemek gerekirse, Türkiye ABD ile olan ilişkilerini ABD'nin Türkiye ile olan ilişkileri kadar değerli görmüyor. Yazı ile ilgili pek bir yorumum yok. Güzel noktalara değinmişsiniz. Ellerinize sağlık fakat konunun ana resmi ile ilgili bir eleştirim olacaktı. Ne olursa olsun bir devletin bir milletin bayrağını ayaklar altına almak yanlış. Bu resmi bu noktada kullanmanızda bana göre hatalı. Yorumunuz için teşekkür ederim. Dünyadaki bütün bayraklar benim için kutsaldır çünkü her biri bir milletin ruhunu taşır. Bu yüzden her bayrak saygıyı hakeder. Bu bağlamda herhangi bir bayrağa saldırmanın hiçbir tepkisel anlamı olmadığı ve ahlaksızca olduğunu düşünüyorum. Tepki göstermenin ve karşı çıkmanın farklı yolları ve yöntemleri vardır. Eleştirdiğiniz noktaya katılmakla birlikte eleştirinizi şahsen kabul etmiyorum. Çünkü ilk olarak, o görseli koyuyor olmam olayı tasvip ettiğim anlamına gelmiyor. Görseller sayfalarca anlatılacak şeyleri bir anda gösterebilmek için vardır. İkincisi ise bu bir çeviri yazısı idi. Yani bazı zamanlar yabancı dergilerden çeviriler yaparak başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü göstermeye çalışıyorum. Bu görsel de direkt çeviri yazısının kapağından alınmadır. Sonuç olarak size katılıyorum fakat yanlış anladığınız noktaya da dikkat çekmek istedim. Teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiyede-egitim-sistemi/", "text": "Yakında Almanya'dan Türkiye'ye işçi göçü başlayacak diyorlar. Çünkü nitelikli eleman sayısı ülkemizde azalmaya başladı. İşini çok güzel yapan ustalar yanına işi öğretecek çırak bulamıyor. E usta çırağına bir işçi maaşı mı vermeli? Tabi ki hayır. Öyle olursa çırak işin detaylarını mı kazanacak yoksa para mı kazanacak? Şimdiki insanlar çırak olarak girmeye eriniyor çünkü parası az diyorlar. E tabi az olacak. Çünkü sen orada işi öğreniyorsun. Zamanında Almanya, Türkiye'den işçi istedi. Çünkü savaşlar falan derken ülkede nitelikli eleman sayısı azaldı tabi. Ve en önemlisi çalışacak nüfus da yoktu. Bu yüzden ülkemizden oralara insanlar göç etti. Bazıları para kazanıp döndü. Bazıları ise oraya kalıcı olarak yerleşti ve işlerini orada yapmaya devam ettiler. Ama sonuçta bir Alamancı kavramı ortaya çıktı. Çoğumuzun bu tipte akrabası vardır. Bunları dikkatlice düşünüp eğitim sistemimiz üzerinde ondan sonra konuşmamız lazım. Türkiye'deki eğitim sistemi ve okulların sürekli imamhatiplere çevrilmesinde siyasetin ve oy ihtiyacının büyük bir payı var. Asıl yapılması gereken bu kısır döngünün kırılması. Okullarımız çocuklara bir şey öğretmekten ziyade kafa karıştırıyor. Türkiye'de okulların ve eğitim sisteminin çok ciddi sıkıntıları var. Bireylerin beyin gelişimindeki en ciddi evre ilk 5 yaştır. Lakin bu evre ailenin eğitimine tabidir. Bu yüzden ilk 5 yaşı saymaz isek, bireyin yüksek bilişsel fonksiyonlarının en yüksek seviyede olduğu 5-15 yaş arasında, okullarımız çocuklarımıza yeterli eğitimi veremiyor. (Lütfen görsele bakınız: http://www.urbanchildinstitute.org/sites/all/files/databooks/html/2013/01.Brain.RGB.f02.gif) 15 yaşından sonra da üniversite sınavını kazanmak amacıyla çocuklar bilgi bombardımanı altına giriyorlar. Fakat buradaki bilgi de ancak sınavı geçmek niteliğiyle öğrenildiği için pratiğe dökülemiyor veya bireyde bir inkişafa yol açması oldukça zor oluyor. Gördüğüm kadarıyla, özellikle 5-10 yaş arası eğitime önem verilmesi gerekiyor. Günümüzde imamhatip konusu çok su götürüyor fakat erken eğitim çağı gözden kaçırılıyor. Bireyin temel eğitimi burada aranmalıdır. İmamhatipler de bu ülkede hiçbir zaman ihtiyaca göre açılmadı. Her daim oy kaygısı veya ideolojik mesaj verme isteği baskın çıktı. Bugün imamhatip okullarının amacının imam veya hatip yetiştirmek olduğunu kimse söyleyemez. Bir meslek lisesi mezunu olarak yazınıza bütünüyle katılıyorum. Elektrik bölümü okudum. sınıfta 45 kişi vardı. Bunlardan sadece 10-15 tanesi üniversite sınavlarına girdi. 1 ya da 2 kişi başarılı oldu. Bizim dönemimizde meslek lisesi okul hayatının sonuydu. Zaten üniversiteyi kazanabilecek bir eğitim almadığımız için lise bittiğinde ya eğitimini aldığımız mesleğe ya da farklı iş kollarına yönleniyorduk. Meslek lisesini tercih eden öğrencilerde zaten diğer liselere puanları tutmadığı için mecburiyetten bu liseleri tercih ediyorlardı. Çok gerideyiz maalesef. Yeni milli eğitim bakanımız inşAllah bu sorunların üstesinden gelebilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiyede-genel-secimler-tarihi/", "text": "Türkiye'de genel seçimler tarihi, 1946 yılında çok partili sisteme geçilmesiyle başlar. Cumhuriyetin ilanından sonra demokrasi yönetim biçimi benimseyen Türkiye'de çok partili yaşama geçiş dönemi, kısmen zorlayıcı olmuştur. İlk olarak 1924-25 yıllarında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası daha sonra ise 1930 yılında; Serbest Cumhuriyet Fırkası, cumhuriyetle tanışan yeni modern Türkiye'de ilk çok partili seçimlerin yapılmasına ilişkin girişimlerdir. Bununla birlikte Türkiye'de çok partili seçime geçiş aşamasında en önemli rol oynayan parti Nuri Demirağ öncülüğünde kurulan Milli Kalkınma Partisi olmuştur. MKP'yi bir yıl aradan sonra Demokrat Parti'nin 1946 yılı genel seçimlerine katılması izlemiş ve daha sonraki süreçte birçok parti, seçimlerde rol alarak Türkiye siyasetinde yer edinmeyi başarmıştır. Türkiye'de genel seçimler tarihi temel olarak dört dönemde incelenebilir. Bu dört dönem: 1946-1957, 1961-1983, 1987-2002 ve 2002-2018 dönemlerinde yapılan seçimlerdir. Türkiye'de genel seçimler tarihi, İkinci Dünya Savaşının etkisiyle başlamış ve 1946 yılında ortaya çıkan demokrasi talepleriyle şekillenmiştir. 1945 yılında Nuri Demirağ öncülüğünde kurulan MKP'yi, eski CHP'li vekiller olan Adnan Menderes ve Celal Bayar'ın önderliğinde ortaya çıkan Demokrat Parti takip etmiştir. Demokrat Parti ve Milli Kalkınma Partisi, ilk kez katıldıkları 1946 Türkiye Genel Seçimlerinde dikkat çeken bir performans göstermiştir. DP, Celal Bayar öncülüğünde TBMM içerisinde 66 milletvekili ile temsil edilirken, MKP mecliste milletvekili ile temsil edilme imkanı elde edememiştir. 1946 Türkiye Genel Seçimlerinde toplamda 4 bağımsız milletvekili adayı meclise girmeyi başarmıştır. CHP ise toplamda 395 milletvekili ile mecliste çoğunluğu elde etmiştir. 1946 yılından sonra 1950'de yapılan genel seçimler ise büyük bir sürprize gebedir. Celal Bayar ve Adnan Menderes öncülüğündeki Demokrat Parti 1950 Genel Seçimlerinde; %52,67 oy alarak mecliste 415 milletvekili ile çoğunluğu elde etmiş CHP ise mecliste 60 koltuğa sahip olmuştur. Bu seçimlerde bağımsızlar iki vekille meclise girerken, Millet Partisi bir milletvekiliyle halkı temsil hakkı elde etmiştir. 1954 yılında yapılan seçimler, Türkiye'de genel seçimler tarihi açısından oldukça belirleyici bir profil oluşturmuştur. 1954'te: Demokrat Parti; %57,61 oy oranıyla 502 milletvekili, CHP; %35,35 oy oranıyla 31 milletvekili, CPM ise; %4,85 oy oranıyla 4 milletvekili ile meclise girmeye hak kazanmıştır. Bu dönem bağımsızlar mecliste 3 milletvekili ile temsil edilmiştir. 1957 Türkiye Genel Seçimleri ise yine Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki kıyasıya rekabete gebedir. Bu dönem oy oranını artıran CHP %41,09'la 178, %47,87 ile DP 424, %7,13'le CMP 4 ve %3,38 ile bağımsızlar 4 milletvekilini meclise sokmuştur. Türkiye'de genel seçimler tarihi açısından bir diğer kırılma noktası ilse 60'lı yıllardır. 27 Mayıs 1960'taki askeri müdahale, Türkiye'deki seçimlere gölge düşürmüş ve önemli ölçüde seçimler tarihini etkilemiştir. Adnan Menderes ve beraberindeki arkadaşları bu darbe sonucunda idama mahkum edilmiş ve askeri cunta, seçimlerin 1961 yılında yapılacağını duyurmuştur. 1961 yılında yapılan genel seçimlerde: CHP; %36,72 oy oranı ile 173 milletvekili, Adalet Partisi; %34,78 oy oranıyla 158, Cumhuriyet Köylü Millet Partisi; %13,95 oy oranıyla 54, Yeni Türkiye Partisi %13,72 oy oranıyla 65 milletvekiliyle meclise girmiştir. 1961 yılında yapılan seçimleri Türkiye'de genel seçimler tarihi kapsamında 1965 seçimleri izlemiştir. 1965 Türkiye Genel Seçimleri, yine başka bir sürprize gebedir. Bir önceki seçimde çoğunluğu elde eden CHP, bu sefer DP'nin devamı olarak kabul edilen AP'ye çoğunluğu teslim edecektir. Süleyman Demirel öncülüğünde AP, %52,87 oy oranıyla mecliste toplamda 240 milletvekili ile temsil hakkı elde etti. %28,75 ile İsmet İnönü öncülüğünde CHP 134 milletvekilini meclise sokmayı başardı. Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi ise %6,26 oy oranıyla 31 milletvekili ile meclise girdi. 1969 Türkiye Genel Seçimlerinde ise tablo çok fazla değişmedi. AP; 256, CHP; 143, Güven Partisi ise 15 milletvekili ile meclise girmeye hak kazandı. 1973 yılında yapılan Türkiye Genel Seçimleri, İsmet İnönü yerine CHP Genel Başkanlığı koltuğunu devralan Bülent Ecevit'in Türk siyasi tarihine girişi açısından önemlidir. Bülent Ecevit liderliğinde CHP 1973 yılında yapılan seçimlerde 183 milletvekili ile mecliste çoğunluğu elde etti. CHP'yi; 149 milletvekili ile AP ve 45 milletvekili ile DP takip etti. 1977 Türkiye Genel Seçimlerinde ise CHP başarısını önemli ölçüde sürdürdü. Bir önceki seçime göre oy oranını %10'dan fazla artıran CHP; %41,38 oy alarak mecliste 213 milletvekiline sahip oldu. Bu seçimlerde Süleyman Demirel öncülüğünde AP; 189, Necmettin Erbakan öncülüğünde Milli Selamet Partisi ise 24 milletvekilini meclise soktu. Türkiye'de genel seçimler tarihi açısından bir başka kritik dönemeç ise 1980 yılında yapılan darbe olmuştu. Cunta hükümeti derhal seçim talebinde bulundu ve darbenin ardından 3 yıl sonra, 1983 yılında genel seçimler yapıldı. 1983 Türkiye Genel Seçimlerinde; Anavatan Partisi %45,14, Halkçı Parti; %30,46, Milliyetçi Demokrasi Partisi; %23,26 oy aldı. Bu seçimden 4 yıl sonra yapılan 1987 Türkiye Genel Seçimlerinde: ANAP; %36,31, SHP; %24,74 ve DYP; 19,13 oy aldı. Bu üç parti 4 yıl boyunca meclisteki konumunu korurken bir sonraki seçimler olan 1991 Türkiye Genel Seçimlerinde de meclisteki partiler değişiklik göstermedi. 1991 seçimlerinde: DYP; %27,03, ANAP; %24,01, SHP; %20,74 ve Refah Partisi-Demokratik Sol Parti ittifakı %18,12 oy olarak meclise girdi. 1995 Türkiye Genel Seçimleri de yine bir başka kırılmanın habercisiydi. Necmettin Erbakan öncülüğünde Refah Parti; %21,38 oy alarak 158 milletvekili ile mecliste çoğunluğu elde etti. Bu seçimlerde: Anavatan Partisi; 132, DYP; 135, DPS; 76, CHP; 49 milletvekili ile mecliste temsil hakkı aldı. 1999 yılındaki genel seçimlerde ise Bülent Ecevit liderliğinde Demokratik Sol Parti, mecliste hükümeti oluşturmakla halk tarafından görevlendirildi. Türkiye'de genel seçimler tarihi açısından bu seçim, son koalisyon hükümetini oluşturması nedeniyle önemlidir. 1999 seçimlerinde meclise: DSP; 136, MHP; 129, Fazilet Partisi; 111, ANAP; 86, DYP; 85 ve bağımsızlar 3 milletvekili soktu. Türkiye'de genel seçimler tarihi açısından son dönemdeki en büyük kırılma noktası ise 2002 yılında yapılan seçimlerle ortaya çıktı. Refah Partisi'nden ayrılan; Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi önemli figürler öncülüğünde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, girdiği ilk seçimlerde tek başına hükümet yapma yetkisini elde etti. 2002 Türkiye Genel Seçimlerinde: AKP; 363, CHP; 178 ve bağımsızlar; 9 milletvekili ile mecliste temsil edildi. 2007 genel seçimlerinde de aynı başarıyı sürdüren AKP, %46,66 oy alarak 341 milletvekilini TBMM'ye soktu. 2007'de AKP'yi: 112 milletvekili ile CHP ve 71 milletvekili ile Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP takip etti. 2011 genel seçimleri de yine Türkiye'de genel seçimler tarihi açısından önemli düzeyde belirleyici oldu. CHP'nin yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partinin oy oranını önemli ölçüde artırmayı başarsa da partiyi iktidara taşıyamadı. 20011 seçimlerinde: AKP; %43,83 oy oranıyla 327, CHP; %25,98 oy oranıyla 135, MHP; %13,01 oy oranıyla 53 milletvekiliyle TBMM'de temsil edildi. 2011'in ardından 4 yıl sonra yapılacak genel seçimler, Türkiye demokrasi tarihi açısından bir başka kırılma noktası olmayı teşkil ediyordu. Tekrar edilen seçimlerin ardından Ahmet Davutoğlu öncülüğünde AKP; %49,49 oy alarak mecliste çoğunluğu tekrardan elde etti. CHP; 25,31 ve MHP;11,90 oy aldı. Son olarak 2018 yılında yapılan düzenlemeyle birlikte Türkiye'de başkanlık sistemine geçildi ve 2018 yılında yapılan seçimler aynı zamanda başkanın belirlenmesi anlamına geliyordu. Seçime katılan adaylardan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, tüm seçmenlerin %42,49 oyunu alarak Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni sistemdeki ilk başkanı oldu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiyedeki-demokrasi-eksikligine-bir-cozum/", "text": "Türkiye'de çok partili seçimler 1950 yılında yapılmaya başladı. Bu yüzden Türkiye'nin demokrasi tarihini bir nevi 70 yıldan ibaret sayabiliriz. Bu bile pek bilimsel bir hesap olmamakla birlikte, 70 yıl gözümüze büyük görünebilir. Fakat bir devlet için ve hele ki demokrasi için oldukça kısa bir süredir. Demokrasi, altında birçok bileşenin barındığı -aynı buzdağının görünen kısmı gibi bir yönetim biçimidir. Eğer bileşenler yeterince sağlam olmaz ise demokrasi gerçekleşemez. Demokrasinin temel bileşenleri yasama, yürütme ve yargı erkleri olup Türkiye'nin problemlerinin temelinde bu bileşenlerin yeterince ayrı olamaması ve demokratik fonksiyonlarını gerçekleştirememesi yatmaktadır. Kısacası, ülkemizin demokratik eksikliğini iki temel sebebe bağlayabiliriz: 1-demokrasinin yeterince sindirilememiş/tecrübe edilememiş olması ve 2-demokratik denetimi sağlayan bir modelin uygulanmaması. Birinci sorunu demokrasi tarihimiz çözecek ve not edecektir. İkinci ve esas sorun ise denetimsizliğin mevcudiyetidir. Bunu çözmek için erklerin ayrılması gerektiği öne sürülür. Ancak Türkiye'de kuvvetler ayrılığı, oldukça sihirli fakat bazen kitap sayfalarından öteye geçemeyen bir terimdir. Demokrasilerde halkın oylamasıyla bir parti ve kabineye siyasi güç veririz. Bunun karşılığında siyasilerin tüm toplumun yararına çalışmasını ve ülkenin geleceğini inşa etmesini bekleriz . Buradaki temel sorun, verdiğimiz siyasi gücün kesinliği fakat beklenilen yarar ve refahın kesin olmamasıdır. Bu yüzden gelişmiş demokrasilerde denetleme mekanizmaları mevcuttur. Yürütmenin denetlenmesinde temel kurumlar yasama ve yargı organlarıdır . Bu üç erkten herhangi birinde ortaya çıkacak bir sorun demokrasinin çökmesine yol açar. Ayrıca bu üç kuruma demokrasinin ayrılmaz dördüncü bileşeni olan sivil toplum kuruluşları da eklenebilir. Gelişmiş demokrasilerde STK'lar ciddi roller üstlenir. STK'lar bir fazlalık olmayıp, demokrasilerdeki hayati bir boşluğun doldurulmasını sağlarlar. Türkiye'deki demokrasi sorununu çözmek konusunda STK'ların güçlendirilmesi not edilmelidir. Fakat bu yazıda demokrasimize yönelik soruna dair çözüm için yeni bir kurum önerilecek. Bu soruna yönelik hem doğası gereği hem de anayasal olarak Türk siyasi tarihinde birçok kez sağlam ve bağımsız olduğunu kanıtlayan muhalefet kurumu bir çözüm olabilir. Madem ki denetimsizlik demokrasiyi yaralıyor, o zaman doğasında denetim ve eleştiri olan muhalefet kurumunu güçlendirmemiz ve muhalefeti denetim mekanizmalarına katmamız gerekiyor. Muhalefetin eleştirme ve hükümetlerin hatalarını araştırma enerjisi hiçbir kurumda yoktur. Bu da demokrasinin denetlenebilirliğine çok büyük bir katkı sağlar ve Türkiye'nin demokrasisindeki açık bu şekilde kapatılabilir. Muhalefetin güçlenerek denetim mekanizmalarını sağlamlaştırması, muhalefetin kurumlaşmasıyla mümkün olabilir. Bu kurumlaşma ile kastettiğim şey siyaset bilimi literatüründeki parti kurumlaşması veya parti sistemi kurumlaşması değil. Burada muhalefet kültürü ve gücünün anayasal kurumlaşmasını kastediyorum. 'Muhalefet'ten kastım, spesifik bir parti olmayıp hükümet dışı anayasal partileri kapsıyor. Muhalefeti güçlendirip demokratik denetim mekanizmalarını sağlamlaştırabilmek için muhalefet kavramını merkeze alacağımız çeşitli anayasal yenilikler gerekiyor. Öncelikle yasalarımızda meclis muhalefetinin kapsamı genişletilip rolleri kesinleştirilmelidir. Muhalefetin yürütme fonksiyonlarına dahil olması doğal olarak mümkün değildir. Dolayısıyla muhalefetin yürütme fonksiyonlarına dahil olmadan yürütmeyi yakından izleyebilmesi için aynı bir gölge kabine gibi anayasal olarak yapılanması gerekiyor. İki partili bir meclise sahip olmadığımızdan ve Türkiye'deki ana muhalefet kavramı belirsizleşmeye başladığından dolayı; yürütmenin kurumlarını izleyecek kabinenin her partiye özgü değil meclisteki tüm muhalefet partilerini temsilen bir tane olması daha gerçekçi olacaktır. Bu kabine, meclisteki muhalefet partilerinin kendi aralarında oylama ile oluşturacakları bir hükümet denetleme kurumu başkanı ve her yürütme kurumuna yönelik denetlemeyi organize edecek gölge bakanlardan oluşabilir. Yürütmenin her kurumunun gerçekleştirdiği işlemleri ve resmi raporları dışarıdan tam izleme yetkisine sahip olan bu hükümet denetleme kurumu, tespit ettiği tüm olumsuzlukları resmi kanıtlarıyla birlikte hükümete cevaplandırması için yöneltir. Hükümet soruları belirli bir süre içerisinde cevaplandırmadığı taktirde yalnızca kendi düşündüğü olumsuzluklar ve resmi kanıtlarıyla; cevaplandırdığı taktirde kendi düşündüğü olumsuzluklar, resmi kanıtlar ve hükümetin cevaplarıyla birlikte bir rapor olarak kamuoyuyla paylaşır. Zaten demokrasilerdeki muhalefet partilerinin yürütmenin icraatlerini araştırıp kamuoyuyla paylaşma görevi ve yetkisi vardır. Fakat ülkemizdeki demokratik eksikliklerden dolayı muhalefet partileri bu fonksiyonları gerçekleştirememektedir. Muhalefet partilerince oluşturulan bu kurulun hazırladığı raporda olaylara suç atfetmesi mümkün olmamalı ve rapor bir resmi evrak niteliği taşıyarak resmi bir dile sahip olmalıdır. Kurulun rapora ekleyebileceği kanıtlar yalnızca resmi evraklar ve kurum yöneticilerinin resmi açıklamalarından meydana gelmek zorunda olmalıdır. Resmi evrak veya resmi açıklama dışında hiçbir kanıt raporda sunulamaz. Raporda hakaret ve iğneleyici ifadeler bulunmamalıdır. Tüm bu önlemler, muhalefetin bu yetkiyi kötüye kullanma ihtimalinin önüne geçebilmek içindir. Yargı mercileri raporda kamuoyu ile paylaşılan olumsuzluklar ve cevaplara göre yalnızca gerekli gördükleri taktirde soruşturma başlatırlar. Kamuoyuyla paylaşılmadan önce raporun gizli tutulması demokratik bir kültür haline getirilmelidir. Tüm bunlar anayasal düzen içerisinde ortaya konulup karşılıklı şeffaflaşmanın önünü açabilir ve denetim mekanizmalarının Türkiye'de çok farklı bir şekilde güçlenmesini sağlayabilir. Demokratik problemlerimizin merkezine denetimi aldığımıza ve bu konuya muhalefet bağlamında bir öneride bulunduğumuza göre vertikal, horizontal ve diyagonal denetim mekanizmalarını açıklamak gerekiyor. Horizontal denetim devletin yasama, yürütme ve yargı gibi kurumlarının birbirlerini resmi olarak denetlemesiyle gerçekleştir. Vertikal denetim ise vatandaşlar ile hükümet arasındaki direkt etkileşimle ortaya çıkar. Örneğin seçimler vertikal denetimin en önemli parçası olup vatandaşlar hükümetleri oyları ile güçlü bir şekilde denetlerler. Ayrıca insanların çeşitli amaçlar ve çıkarlar uğruna oluşturdukları gruplar ve lobi faaliyetleri de hükümetleri dolaylı olarak etkiler ve bu da vertikal denetimdir. Diyagonal denetim, vertikal ile horizontal denetimin birbirini etkilemesiyle ortaya çıkar. Vatandaşlar gerçekleştirdikleri sosyal projeler veya kampanyalar ile horizontal kurumların kararlarını etkileyebilirler. Diyagonal denetimin gerçekleşebilmesi için sivil toplum kuruluşlarının bağımsız ve özgür olması, basının özgür olması ve ifade özgürlüğünün mevcut olması gereklidir. Bahsedilen hükümet denetleme kurumu aslında horizontal denetimin doğal bir parçasını güçlendirmeye çalışıyor. Zaten yasama organı hükümeti denetlemekle yetkili olduğundan dolayı bu tip bir kurum, horizontal denetimin sadece daha da güçlenmesini sağlıyor. Bunun yanı sıra denetim mekanizmalarında kamuoyunu etkileme açısından çok daha güçlü bir katkı sağlanmış oluyor. Zira açıklanan resmi raporlar hem kamuoyunu hem de medyayı etkilemek konusunda oldukça etkili olabilir. Ülkelerdeki demokrasinin önemli bir ayağı olan medya ve özellikle araştırmacı gazetecilik dalının ülkemizde güçlenmesi sağlanabilir. Aynı zamanda denetim mekanizmalarına yeni fakat oldukça dinamik bir kurum eklenmiş olduğu için karşılıklı şeffaflık da artacaktır. Bu da horizontal devlet kurumlarının sorumluluğunu dolaylı olarak arttıracaktır. Ayrıca bu yeni kurum, kamuoyu ile horizontal kurumları birbirine bağlayarak diyagonal denetime çok güçlü şekilde katkı sağlayabilir. Ek olarak, bu yeni kurum siyasi partilerin tecrübe kazanabilmesini ve muhalif partilerin örgütlenme başarısını somut bir şekilde ortaya koyabilmesini de sağlayacaktır. Gerçek demokratik kültüre sahip toplumlarda muhalefet partileri mağlup parti olarak görülmekten ziyade hükümete alternatif olarak görülürler. Bu demokratik algıyı yerleştirebilmek için de bu tip bir kurum işe yarayabilir. Muhalefetin kurum olarak güçlendirilmesi, STK'ların dolaylı olarak güçlenmesine vesile olacak ve aynı zamanda demokratik ifade özgürlüğünün gelişmesini de sağlayacaktır. Türkiye'de tarih boyunca devlet çok güçlü olmuştur. Bunun kökenleri paternal ve merkezi mutlak monarşiyle yönetilen Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası olmamızda aranabilir. Bu sebeple ülkemizdeki hükümetler çoğu zaman denetlenmeyi sevmezler ve bundan öteye denetlenmeyi anti-demokratik bulurlar. Bu yalnızca tarih boyunca hükümetlerimizin çarpık bir düşüncesinden öteye aynı zamanda Türkiye'deki denetim mekanizmalarının yanlış fonksiyonlar göstermiş olmasında da aranabilecek kompleks bir mevzudur. Muhalefetin denetim sistemine yönelik kurumlaşması; hükümetin yürütme fonksiyonlarını kaybetmesi veya bunu bir demokratik tehdit olarak görmesiyle sonuçlanabilir. Bu teoride haklı bir serzeniş olabilir çünkü hükümetlerin anayasal çerçeve içerisinde yürütmeyi -monopolize etmeden- bağımsız bir şekilde gerçekleştirebilmeleri şarttır ve bu da hükümet ile muhalefet arasındaki hassas bir dengeyle gerçekleşir. Fakat ülkemiz için pratikte bu serzeniş haksız olacaktır. Çünkü Türkiye'de devletin ve hükümetin yürütmedeki bağımsız gücü çok fazladır ve muhalefetin bu anlamda kurumlaşması, yürütmenin fonksiyonlarını demokratik sınırların altına çekmesine yol açmayacaktır. Grafik 1'de düşünülmesi gereken çok nokta vardır fakat yalnızca günlük siyasete ve kısa döneme eleştiride bulunmak yetersizdir. Türkiye'deki kuvvetler ayrılığı tek partili iktidar dönemlerinde her zaman yasama ve yürütmenin gölgesinde kalmıştır. Zira yasama merci olan mecliste hükümet partisinin koltuk sayısı genellikle çoğunluğu oluşturur ve bu durum yürütmenin yasamayı yönlendirmesine yol açar. Bu sayede -özellikle seçilmiş olmanın tek demokratik kriter olduğu algısına sahip toplumlardaki- hükümetler denetlenemez/denetim üstü ilahi bir kuruma dönüşürler. Çok partili iktidar dönemlerinde ise tek bir partinin meclis çoğunluğunu oluşturamamasından ötürü yasama ve yürütme yumuşak kuvvetler ayrılığı ilkesine yaklaşmış olur. Fakat bu sefer de istikrarlı bir yürütme mevcut olmadığından yönetimsel sorunlar yaşanır. Bu, Türk demokratik sisteminin bir çıkmazıdır. Günümüzde başkanlık sisteminin bir formu olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle ortaya çıkan yeni durum ise ne yazık ki demokratik denetim sistemlerinin istikrara daha da kurban edilmesine yol açmıştır. Başkanlık sistemlerinin temel felsefesi olan sert kuvvetler ayrılığı ve denetim sistemi ne yazık ki göz ardı edilmiştir. Bu durum demokrasimizi daha da yaralamakta ve bu çıkmazın derinleşmesine yol açmaktadır. Bunlar bilimsel gerçeklikler olarak karşımıza çıkıyor. Oysa gelişmiş demokrasilerde hükümetler güçlerini ve meşruluklarını yalnızca seçilmiş olmalarıyla değil aynı zamanda denetleniyor olmalarıyla kazanırlar. Çünkü denetleniyor olmak demokratik meşruluğun en üst seviyesini oluşturmaktadır. Türkiye'de denetim mekanizmaları yetersiz kaldığı için bir yeniliğe ihtiyacımız olduğu kesindir. Fakat, doğal olarak devlet ve bürokrasi statükoyu sever. Bu sebeple anayasal muhalefetin oluşturacağı yeni bir denetim mekanizmasının gerçekleşebilmesi için ciddi bir çalışma gereklidir. Bu yeniliğin muhalefetlere bir güç ve külfet vermesinin yanı sıra hükümetlerin karşısına fazladan bir denetim çıkarıyor olması karşılıklı anlaşmayı zorlaştıracaktır. Bu yüzden böyle bir yeniliğin gerçekleşebilmesi için iktidar ve muhalefetin bir araya gelerek çalışması gerekir. Bu demokrasi için gerekli bir tasarruf olmalıdır. Bu kurum belki de Türkiye'de gerçekleşmesi hayal gibi görülen çeşitli demokratik kuralların pratikte gerçekleşmesini sağlayabilir. Bu çözümsel öneri size garip veya alışılmadık gelmiş olabilir. Demokrasi esasında tüm kuralların belli olduğu bir sistem değildir. Zaten toplumların yaşanmışlıkları ve bir karakteri vardır. Bu yüzden demokrasiler her ülkede farklı yorumlanmakta ve farklı dinamiklerle hayat bulmaktadır. Eğer yorum ve dinamikler toplumun gerçekleriyle örtüşmüyorsa ve eksikliklere önlem olarak ortaya koyulmadıysa demokrasi kırılgan olmaya mahkumdur. Bu sebeple ülkemizin gerçeklerini ortaya koymalı ve sorunları ortaya çıkmadan çözebilecek mekanizmalar geliştirmek zorundayız. Bunun ilk adımı hipotezler ve öneriler üretmektir. Türkiye'nin demokratik sorunları doğal olarak birçok olayla ilişkili kompleks bir mevzudur. Fakat bu yazıda olaylara yalnızca anayasal muhalefet açısından bakılarak yeni bir denetimsel çözüm önerisi aranmıştır. Hükümet denetleme kurumu gibi yeni bir denetim mekanizmasının gerçekten çalışabilmesi için karşılıklı demokratik saygının gerekiyor olması sürpriz değildir. Ancak bu yazı serisinin bağlamında anayasal muhalefet merkeze alınarak diğer siyasi oluşumlar dışlanmıştır. Yine bu bağlamda, önerilen sistemin ve demokratik kültürün sağlam olabilmesi için muhalefetin bugün yaptığı demokratik hataları yapmaması gerekmektedir. Bu hatalara ve potansiyel çözümlere yönelik fikirlerime bu yazı serisinin ilerleyen bölümlerinde değineceğim. 2) Demokrasimiz Siyaseten Ahlaklı Liderlerle Kurtulmayacak! - Norton, Philip. (2008). Making Sense of Opposition. The Journal of Legislative Studies, 14(1-2), 236 250. - Weinblum, Sharon and Brack, Nathalie, 'Political Opposition': Towards a Renewed Research Agenda (June 23, 2011). Interdisciplinary Political Studies, Vol. 1, No. 1, p. 69, June 2011. - Fontana, David, Government in Opposition (December 14, 2009). Yale Law Journal, Vol. 119, p. 548, 2009; GWU Law School Public Law Research Paper No. 487; GWU Legal Studies Research Paper No. 487. - Yee-Fui Ng. Developing An Accountability Framework: Political Advisors İn The Westminster System Of Governance. - Aucoin, Peter. (2006). Improving Government Accountability. - Akgül, Mehmet Emin. Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Dönüşümü ve Günümüz Demokratik Rejimlerindeki Anlamı. Ankara Barosu Dergisi, 2010; 68(4):80-101. - Coppedge, Michael, John Gerring, Carl Henrik Knutsen, Staffan I. Lindberg, Jan Teorell, David Altman, Michael Bernhard, M. Steven Fish, Adam Glynn, Allen Hicken, Anna Luhrmann, Kyle L. Marquardt, Kelly McMann, Pamela Paxton, Daniel Pemstein, Brigitte Seim, Rachel Sigman, Svend-Erik Skaaning, Jeffrey Staton, Steven Wilson, Agnes Cornell, Nazifa Alizada, Lisa Gastaldi, Haakon Gjerlow, Garry Hindle, Nina Ilchenko, Laura Maxwell, Valeriya Mechkova, Juraj Medzihorsky, Johannes von Römer, Aksel Sundström, Eitan Tzelgov, Yi-ting Wang, Tore Wig, and Daniel Ziblatt. 2020. V-Dem Accountability Index Dataset v10. Varieties of Democracy Project. - Improving Democratıc Accountability Globally A Handbook For Legislators On Congressional Oversight In Presidential Systems. World Bank Institute, and Global Organization Of Parliamentarians Against Corruption , November 2013. - Julius Kiiza, The Role of Opposition Parties in a Democracy, A paper presented at the Regional Conference on Political Parties and Democratisation in East Africa 25 27/08/2005, Impala Hotel, Arusha, 2005. - Lindberg, Staffan I., Anna Lührmann, and Valeriya Mechkova. 2017. From De-Jure to De-Facto. World Development Report. World Bank, New York. - Levent Gönenç, Siyasi iktidarın denetlenmesi, dengelenmesi ve anayasalar, TEPAV. - Lührmann, Anna, Marquardt, Kyle, & Mechkova, Valeriya. (2020). Constraining Governments: New Indices Of Vertical, Horizontal, And Diagonal Accountability. American Political Science Review, 1-10. tam anlamıyla sağlam bir denetim için yargıçların gerçek testlerden şeffaf bir şekilde geçmesi gerekir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiyenin-din-ve-ataturk-somurusu-arasindaki-buhrani/", "text": "Bazı değerler insanın düşünce içeriğinde fazla öneme sahipken bazıları daha az öneme sahiptir. Bireyin zaaflarını oluşturan şeylerden bir tanesi de fazla öneme sahip değerlerdir. Değerlerimiz bizi biz yapan etmenlerden bir tanesi olmakla birlikte, bazı değerlerimizin ortaya çıkardığı zaaflar başka insanlar tarafından sömürülüp kullanılmaya müsaittir. Ülkemizdeki günlük siyasetin içeriğinde Atatürk ve din çevresinde iki esas tema bulunuyor. Gerçekte siyasi tema ve fırkalarımız çok çeşitli olmakla birlikte olay dönüp dolaşıp bu eksene geliyor. Çünkü bu iki konu, ülkemizdeki fazla öneme sahip değerlerdendir. Ne yazık ki bu değerler sürekli sömürülmektedir. Siyasetçilerin tek amacı, tabir caiz ise hinlik yapıp duyguları sömürmek olduğu için bunu yapmıyorlar. Bu temaların kullanılmasının esas önemli bir başka sebebi var: değere sığınmak . Çünkü din ve Atatürk kavramlarının şemsiyesi altına giren herkes birden eleştirilemez ve dokunulmaz oluyor. Buradaki gelişmemişliğin ölçütü din veya Atatürk gibi kavramların kendisi değil, çeşitli dokunulmaz sığınma alanlarının varlığıdır. Örneğin, tamamıyla günlük siyasi bir konuşmanın içerisine İstiklal Savaşı ve Atatürk devrimleri sıkıştırıldığı vakit, artık o siyasi konuşma Atatürk'ün gölgesine sığınarak büyük bir kesim karşısında dokunulmazlığını kazanıyor. Hatta bazen o siyasi fikri eleştirmek sanki Atatürk'ü ve tüm milli değerleri eleştirmekle eşdeğermiş gibi algılanıyor. Bu ne yazık ki gelişmemiş ülkelerin klasik bir özelliğidir. Lakin bu sığınmanın yapıldığı siyasi söylemlere baktığınızda büyük bir fikri boşluk görüyorsunuz. Çünkü siyasetçilerimizin çoğu zavallı. Sömürmenin yanında bazen sığınacak çeşitli kavramlara da tutunmaları gerekiyor. Bu kavramlara sığınmadıkları sürece siyasi fikirlerinin ve varlıklarının bir hiç olacağının bilinçsizce- farkındalar. İşte bu sebeple siyasiler önemli değerlerin şemsiyesi altına sığınmak zorunda hissediyorlar. Yani esasında ortadaki sorun sadece halkımızın duygularının sömürülmesi değil, aynı zamanda siyasetçilerimizin yetersizliğinde yatıyor. Sömürü ve sığınmanın ortaya çıkardığı ayrışmanın da bir sonucu var: fikir dinlemezlik . Sömürü ve sığınmanın yapıldığı çevrelerde genellikle söylediğiniz şeyin veya savunduğunuz fikrin hiçbir değeri yoktur. Bu fikir ancak bir bağlam etrafında değer görür. Eğer bağlamınız A etrafında ise kabul görebilirsiniz. Tam zıddı B bağlamında aynı fikri sunarsanız, tam bir reddedilme yaşayabilirsiniz. Fikrinizin bir önemi olmaz; siz hangi bağlamın, hangi partinin, hangi sınıfın veya hangi grubun içerisindeyseniz önemli olan o dur. Fikrinizi belirttiğiniz topluluğun bağlamında konuşmazsanız, fikriniz dinlenmez ve içeriği sorgulanmadan reddedilir. Bu sebeple ülkemizde fikir veya işlev değil, fikrin sömürdüğü veya sığındığı bağlam önemli olmaktadır. Aynı fikri dine sığınarak belirtirseniz kabul görebilirsiniz fakat Atatürk'e sığınarak belirtirseniz kabul görmeyebilirsiniz. Bu da fikrin değersizleşmesine ve anlamsızlaşmasına yol açıyor. Fikirler bu yüzden Türkiye'den kaçıyor. Yahut sömürü ve sığınmanın ortak bir alt kümesi daha sayılabilir: değer yıkmak . Bu dördüncü patoloji ise bir değeri yıkmayı hedefler. Topluma hiçbir şey kazandırmayan ve ancak toplumu ayrıştıran bir yöntem olan yıkma yolu, yine aynı şekilde siyasilerimizin sömürme amacının ve entelektüel yetersizliklerinin bir sonucudur. Bir şey katmaya yeterliliği olmayan ve var olmaya devam etmek için ayrıştırmaya ihtiyaç duyan bireyler, aynı zamanda yıkma yolunu da kullanırlar. Bu sefer, sömürdükleri veya sığındıkları değerden daha fazla sömürü ve sığınak elde edebilmek için karşı değeri yıkmaya çalışırlar. Sonuç olarak toplumumuz sömürülür, toplumun önem verdiği değerlerin gölgesinde siyasiler küçük dünyalarıyla var olmaya devam eder, toplum fikirleri dinlememeye başlar ve farklı dünya görüşleri ile bireyler ayrıştırılır. Bu durumun kaybedeni insanımız ve nesillerimizdir. Türk insanı tarihi boyunca Atatürk ve din sömürüsü-sığınması-değer yıkıcılığı-fikir dinlemezliği altında bocalamıştır. Sömürünün ortaya çıkardığı ayrışmalardan ise siyasetçiler faydalanmaktadır. Lakin bunun temel sebebi siyasetçilerimizin çok zeki veya hin olmaları değil, yetersizliklerini bu gibi değerlere sığınarak gizlemelerinde yatmaktadır. Tabi ki zavallı fikirlerini çeşitli kavramlara sığınarak yaymaya çalışanlar dışında değerli insanlar da yetiştirmişizdir. Fakat kaideler istisna olduğu gün bu yazı anlamını yitirecektir. Şöyle ki, önemli bir meseleye değinmişsiniz gerçekten. Her ne kadar size göre taraflı olabilecek bir yazı olmuşsa da bana göre oldukça tarafsız olmuş. Zaten dikkat ettim, yazıda Atatürk ile din kelimelerinin yerine diğerini koyduğumuzda yine aynı yere varıyoruz ki bu iki önemli sorunun birbirine ne kadar benzediğini aynı yazınızda dediğiniz gibi açıklar. Evet yazıda kullandığım tabirlerin içeriği çok mühim değil. Ben en çok kullanılıp sömürülen değerlerin bunlar olduğunu gözlüyorum. Yazımda da en sık olanlar üzerinden örnek vermeye gayret ettim. Teşekkür ederim. Belki yüzyıllardır çeşitli ayrışmalara ve haksızlıklara sebep olan durumun özeti gerçekten sizin yazdığınız dört madde ile yerine oturmuş. Bu durumu sürdürenler bunu bilerek mi yapıyorlar yoksa bir yalnışı alışkanlık haline mi dönüştürüyorlar bilinmez. Ama bu durum devam ettiği müddetçe fikirler kaçmaya devam edecektir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiyenin-ihtiyaci-olan-muze-ve-muzecilik-uzerine/", "text": "Müzeler; devletlerin ve milletlerin hafızasını yaratan ve hatta tarihselliğini oluşturan mekanlardır. Bir devletin küçük ölçekte tezahürü, o coğrafyanın ve insanının tarihsel varlığının belgesidir. Müzelerde bütün zamanlar bir mekana sığdırılır. Bunun yanında, müze bir eğitim yeridir. İnsanlar bu mekanlarla birlikte sahip oldukları kimliği öğrenir. Ayrıca, bir milletin varlığı sergilenir. Bunlara ek olarak, müzeler bir ülkenin tarihe, arkeolojiye ve sanata ne kadar önem verdiğinin en önemli göstergelerinden biridir. Müzeleri berbat bir milletin sanata ve tarihe verdiği değeri tartışmaya lüzum yoktur. Ancak o millet, değer veriyormuş gibi görünüyor olabilir. Ülkemizde müzeyle alakalı en büyük eksiklik, milli ve merkezi bir müzemizin olmamasıdır. Türkiye de dünya ile birlikte özellikle 1990'lı yıllardan sonra müzecilik akımına tutuldu. Fakat bu akım genellikle içi boş bir müzecilik ortaya çıkarmıştır. Türkiye'de birçok kişi müzelerin varlığından bile haberdar değildir. Aslında eğlenceli yerler olabilen müzelere ilgimiz oldukça az. Bunun birçok sebebi var fakat kesinlikle bunun sebebi genetik değil. Genetikten kastım tıbbi bir terimden ziyade milletin karakteristik hafızasıdır. Ülkemizde bir Louvre Müzesi var ve çocuklar o müzelere götürülüp gezdiriliyor mu da bu müzecilik gelişecek? İnsanlar bu mekanlara ilgi duyamayacak kadar alakasızlar. Zaten bir insan azıcık görmüş, okumuş, alakadar olmuş olsa bu konu ilgisini çekecektir. Burada birçok faktör sıralanabilirse de esas olarak bir merkezi müzenin varlığının olmayışı sorun teşkil ediyor. Türkiye'nin milli ve modern bir müzeye ihtiyacı vardır. Depolarımızda sergilenmeyi bekleyen birçok eser olduğu söyleniyor. Bu merkezi müzede bunlar da sergilenecek yer bulmalı ve diğer mekanlardaki uygun eserler bu müzeye akmalıdır. Eserlerin, konusuna ve amacına uygun şekilde böyle bir merkeze toplanarak sergilenmesi, hem ülkemiz hem de insanımız için oldukça faydalı olacaktır. Ayrıca Topkapı Sarayı Müzesi gibi yerler oldukça yanlış bir sergileme içerisindedirler. Topkapı Sarayı kesinlikle hacminin çok üzerinde ziyaretçiyi kaldırmaya çalışıyor. Bu kadar ziyaretçi Topkapı Sarayı'nı yıpratıyor ve bu doluluğun mevcudiyeti de restorasyon çalışmalarına cesaret etmeyi güçleştiriyor. Halbuki orada sergilenen birçok eser, bahsettiğim gibi bir merkezi müzeye aktarılsa; hem Topkapı Sarayı'nın yükü azalır hem de Saray kendi amacına uygun ziyarete açılmış olur. Orada sergilenmesi gerekenler; Topkapı Sarayı'nın kendi mimarisi, kendi sanatı ve kutsal emanetler olmalıdır. Diğer kıymetli eserler ise bu bahsettiğim merkezi ve milli müzeye aktarılmalıdır. Kısacası Türkiye'nin Louvre, British Museum, Metropolitan Müzesi gibi bir müzeye ihtiyacı vardır. İhtiyacımız olan müze oldukça hacimli olmalı ve yüklü miktarda ziyaretçiyi kaldırabilmelidir. Müze bir kamu müzesi olmalı fakat özel bir yönetim kurulu olmalıdır. Bu merkezi müzede gerekli bakımı ve ilgiyi gösterebilecek tam bir ekip bulunacağından dolayı kıymetli ve uygun eserler bu müzede toplanmalıdır. Bu şekilde ülkemizdeki birçok müzenin restorasyonunun önündeki engel de kalkmış olacaktır. Aslında müzelerle bir tarih de yaratılmaktadır. Bu yüzden hükümetlerin müzelere olan etkisi de oldukça fazladır. İdeolojik olarak hükümetler müzelere etki etmektedirler. Fakat ülkemizde bu durum, hükümete ve yönetime hangi kesim gelirse gelsin, yıkıcı bir şekilde olmaktadır. Bu yüzden, bu sorunun çözümü bütüncül bir yaklaşımdadır. Osmanlı ve Selçuklu sanatına kıymet verirken aynı zamanda çağdaş sanata ve bu coğrafyada bulunan daha eski eserlere de değer vermek gereklidir. Yahut Selçuklu öncesi Türk tarihine değer verirken aynı zamanda Osmanlı'ya da kıymet verilmelidir. Yani kısacası, tüm eserler kucaklanmalıdır. Ne yazık ki günümüzde tarihi ve sanatsal eserler arasında ayırım yapılmakta, Osmanlı ve Selçuklu dönemi eserleri ön plana çıkarılırken diğer eserler geri plana itilmektedir. Bu ise bütüncül bakış açısından uzak bir tutum olup hatalı ve noksandır. Bahsettiğim gibi, yeni açılacak merkezi müzenin hem tarihi hem moderni ve hem de çağdaşı bir arada kapsayıp kaldırabilecek bir hüviyete sahip olması gerekiyor. Lakin ilk aşamada, özellikle tarihi ve modern bir müzeye ağırlık verilmeli. Çağdaş kısmı ise zamanla hacmine göre genişletilebilir. Lakin ilk öncelik, tarih ve modernite olmalıdır. Tek açıdan olaya bakıp, işin içine ideolojileri karıştırdığımız zaman durum ne yazık ki vahim bir hal alabilir. Açıkçası, müzelerde devlet ideolojileri her zaman hakimdir. Lakin en azından bütüncül bir kapsayıcılık olması gereklidir. Bu da entelektüel bir birikimle olabilir. Çocuklarımız müzelere gidip oyun oynamasını öğrenmelidir. Geleceğin nesillerine müzenin olağan ve öğretici bir yer olduğunu gösterebilmeliyiz. Bunu milli ve merkezi bir müze ile yapabilmek çok daha olağandır. Anlatılacak olan bizim tarihimizdir. Bizim tarihimizden yalnızca Osmanlı'yı anlamamak gerekir. Ayrıca, müzelerde bize ait olmayan eserlerden başka medeniyet ve kültürleri öğrenirsiniz. Kısacası, sonuç olarak bütüncül bir müze şarttır. Bir başka sorun ise müzelerimizin hiçbir şey bilinmeden gezilmesindedir. Bir esere baktığınızda; onun tarihini ve anlamını bilmeden keyif alamaz, bir şeyler öğrenemez ve bir sonraki boş vaktinizi müze için harcamazsınız. Buradaki temel mesele, bunların müzelerce öğretilememesinde yatıyor. Yani müzelerimizdeki eserleri, müze gezenlere öğretemiyoruz. Suçun çoğu, müzelerin kendisindedir. Bu sorun için yapılması gerekenler, başka müzeleri örnek almakta yatıyor. Müzelerimizin ve tabi ki kurulması gerekli olan milli ve merkezi müzemizin- özenle ve ayrıntıyla hazırlanmış sesli rehbere ihtiyacı vardır. Eserlerimiz düzenle sıralanıp numaralandırılacak ve gezen kişi, ilgisini çeken eserin numarasıyla birlikte, o eserin tarihini ve anlamını dinleyerek ve görerek- öğrenecektir. Bu, bütün dünyada bu şekildedir. Bu sesli rehberler parayla satılır ve müzeler bunlardan ayrıca gelir elde ederler. Müzelerimizin telefon uygulamaları olmalı ve bu uygulamalardan eserlerle ilgili bilgiler ve materyaller indirilebilmelidir. Bunlar gerekirse ücretli de olabilir mesela Louvre Müzesi'nin telefon uygulaması aynen böyledir- ve müzenin geliri olarak kullanılabilir. Bunun yanında; eserlerimizin ve özellikle en kıymetli olanlarının sanatını, tarihini ve inceliklerini anlatan bilgilendirme kartlarına ihtiyacımız vardır. Bu kartlar, eserin yanında duracaklar ve insanlar bu kartlara bakarak eserleri öğreneceklerdir. Kartlarda eserlerin açıklaması olmalı ve görsel olarak anlatılmalıdır. İşte bunlar, müzeleri eğlenceli ve öğretici yerler haline getirmenin yüzlerce yolundan sadece birkaçıdır. Boş boş bakıp müze içerisinde yürümek müzeyi gezmek değildir. Öğrenmeli, nerede ne denmek istediğini öğrenmelidir. Bizim müzeciliğimiz ve müze gezenlerimizin algısı baştan aşağıya hatalıdır. Müze denen şeyden zevk alabilmek ve ilgi gösterebilmek için en başta eserleri bilmek yahut anlayabilmek lazımdır. Bu ne yazık ki Türkiye'deki birçok müzede mümkün değildir. Genelde boş boş bakıp çıkmayı müze gezmek sanıyoruz. İşte bu algıları; merkezi, büyük ve milli bir müzeyle birlikte değiştirmeliyiz. İnsanlarımıza müzeyi rahat kılmalıyız. Rahat rahat dolaşabilecekleri ve eserleri uzunca inceleyebilecekleri koridorlar yapmalı ve çocukların eserler arasında kolayca eğlenebilecekleri şekilde müzemizi inşa etmeliyiz. Müzelerimizde ücretsiz internet, oda ve koridorlarında oturulup dinlenilebilecek rahat koltuklar bulunmalı. Ayrıca merkezi müzemizde bir de çok kıymetli kaynakların olacağı, tarih ve sanat tarihiyle ilgili akademik bir kütüphane kurulmalıdır. Bu akademik kütüphane, herkese değil; ilgili ciddi akademisyenlere ve belki de konuyla alakalı üniversitelerimize açık olmalıdır. Müzelerdeki eserleri anlatan binlerce ton ağırlığında kitaplar hazırlayın, isterseniz ders müfredatlarına sahip olduğumuz tarihi eserleri ekleyin ve bunları zorunlu sınav sorusu yapın. Fakat bu saydıklarımın hiçbirisi, müzede gören ve müzede öğrenen kişi gibi olamayacaktır. Müzeye gelip sesli rehberin kulaklığıyla eserlerin ne olduğunu öğrenen çocuk herkesten bir adım önde olacaktır. Müzelerimizle ilgili kişilerin yabancı müzelerden dersler çıkarması ve ülkemizde iyileştirmeler yapması gerekmektedir. Bu iyileştirmeleri yapmak için büyük bir adım atılmalı ve bu amaçla, Türkiye'nin ihtiyacı olan milli, merkezi ve geniş hacimli; modern ve tarihi bir müze kurulmalıdır. Baştan kurulacak olan bu müze ile birlikte tüm bu ayrıntılar dikkate alınmalı ve diğer müzelerimize örnek olmalıdır. Nesillerimizin eğitiminde, ülkemizin ve yurttaşlarımızın medeniyetleri anlamlandırma konusunda belki de en önemli birim olan müzelerimize yeterli ilgiyi göstermek zorundayız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiyenin-otomobili-togg/", "text": "Öncelikle yazımın apolitik olduğunu, milli bir gelişme olarak aktarmaya çalıştığımı söyleyerek başlayalım. Konumuz geçtiğimiz günlerde tanıtımının yapıldığı, medyada bir hayli yer oluşturan milli bir proje olan ''Türkiye'nin Otomobili''. TOGG , aslında bu aracı tasarlayan ekibin genel adı ve şu an temsil amaçlı bu adın kullanıldığını belirtmekle başlayalım. Otomobilin adının 2020 yılının ortalarında isim tekliflerine göre belirlenmesi bekleniyor. TOGG araç geliştirme çalışmalarına ilk olarak Haziran 2018'de başlandı. Bu aracı geliştirme amaçlı dünyanın dört bir tarafındaki, alanında yetkin Türk mühendislere ulaşıldı ve bu projeyi gerçekleştirme amacıyla ülkemize getirildiler. Bu ekip esasında 120.000 kişiden oluşan arkasında Türkiye'nin gücü olan bir ekip. Global piyasa rekabetinde teknolojinin her gün gelişerek üretildiği dünyada, alanında yetkin insanlarla çalışmak çok önemliydi. TOGG CEO'su Gürcan Karakaş ''Çok uzun bir özlem! Baştan savma bir çalışma olmamalı, Türkiye'ye layık iyilerin iyisi bir sonuç olması için çalıştık. Herkes hedef kitlesini iyi bilirse, dinlerse ve anlarsa ona göre güzel bir sonuca varabilir. İlk önce pazara gittik, hedef kitleyi gördük, dinledik, onlarla grup odaklı çalışmalar yapıp ne istendiğini anladık. Kullanıcıyı merkezine koymayan bir şirketin ortaya çıkardığı ürün hangi iş olursa olsun vasat olur. Türkiye'de elektrikli otomobil yönünde bir gelişim yoktu. Bu alanda nitelikli bilgi neredeyse bilgiyi oradan aldık, zamanında BMW Elektrikli İ3'ü yapan, CTO'luk yapan, Tesla Kalite Direktörlüğü yapan, Faraday Future'da çalışmış insanlarla çalıştık.'' şeklinde açıklamalarda bulundu. 1965 yılında Antalya Akseki'de doğan Karakaş, 1988 yılında ODTÜ Makine Mühendisliğinden mezun olmuştur. Hemen sonrasında Aselsan'da görev almaya başlayan CEO, 1990 yılında Bosch'da çalışmaya başladı. Ardından ise Almanya'nın en etkili teknoloji firmalarından olan ve dizel püskürtme teknolojisinin geliştirildiği firma olan Feuerbach'ta çalışmaya başladı. Burada rüştünü kanıtlayan Karakaş, Almanya'da Bosch'un başına getirildi. Cumhurbaşkanı'nın doğrudan temas kurması ile birlikte, ülkesi için çalışmayı seçmiş ve çok önemli adımlar atarak TOGG şirketinin başına geçmiştir. Henüz geliştirme aşamasında olan ve teknik özellikleri kısmi olarak açıklanan TOGG'un öncelikle prototip olarak sunulan biri 400 diğeri 200 beygir gücüne sahip iki SUV modelini tanıtmak isterim. Bunlardan biri arkadan itişli diğeri 4WD olacağı, 4WD olan modelde 2 elektrik motoru olacağı ve menzilleri 300-500 km arasında olacağı duyuruldu. Ve bu araçların 30 dakikalık bir süre içinde hızlı şarj ile %80'lik pil şarj etme süresi beklentisi TOGG tarafından duyuruldu. 400 beygir motor gücü ile üretilecek araç 4.8 saniyede 100 kilometrenin üzerinde bir hıza ulaşılmasını sağlıyor. Bu otomobil içinde elektrik enerjisini hareket enerjisine dönüştüren bir elektrik motoruna ve elektrik enerjisini içerisinde depolayacak bataryaya yani pile sahip çevre duyarlı bir ulaşım aracı. Otomobil pilleri bir prizmatik bir de silindirik şekilde olur. Bunlar yan yana dizilerek önce paketlenir ve modül yapılır, sonra tüm paket modüllenir. İçine su soğutma sistemleri ve ısı kontrol sistemleri eklenir, son oluşturulan bu düzeneğe de Paket denir. TOGG, Paketlerin ve modüllerin tasarımını, batarya yönetim sistemini kendi tasarlayacak. Yani bu ayarlamayı yapan yazılımı kendi üretecek. Otonom yani yapay zeka teknolojisi, artık günümüzde hemen hemen tüm alanlarda yaygınlaştı. Artık tamamı akıllı bir cihaz olacak olan TOGG, aklınıza gelebilecek tüm durumlar için size anında ikaz verebilecek. Camların açık olması, ne kadar açık olduğu, ön ve arkadaki her şeyin HD kalitede kamera ile gösterimi, tekerleklerin şişkinlik düzeyi, en yakınınızdaki araç istasyonları ve dolum merkezleri, hatta aracınızın mevcut ağırlığı dahi size anında bildirilecektir. Holografik asistan özelliği sayesinde yol durumu, hava durumu, hangi yolların o an için ne kadar yoğun olduğu, köprü durumları ve aklınıza gelebilecek tüm durumlar, 3D teknolojisi kullanılarak göz bebeklerinize yansıtılacak. Yani gözünüzle hem yolu takip edeceksiniz hem de asistan sayesinde bu detaylar gözünüzün önünde olacak. Bu teknoloji aynı zamanda dünyada ilk defa kullanılıyor olacak. Aynı zamanda bu araç diğer akıllı cihazlarla iletişim kurabilecek. Belki de ileri zamanlarda akıllı evinizle iletişim kuracak ve siz daha eve girmeden özellikle bu soğuk kış aylarında evinizi ısıtabilecek, akıllı telefonunuzla bağlantı kuracak ve maillerinizi, sosyal medyanızı, gündemi takip edebileceğiniz bir platformu size sağlayacak. Diğer güzel bir özelliği ise sessiz sürüş özelliği sağlaması; içten yanmalı motorlardaki şiddetli motor sesini size unutturacak, size ev sessizliğini tattıracak. Sıfır emisyon ve güçlü ivmelenmeden dolayı havayı kirletmeden normal hızlara ulaşan ve bu hızlarda püskürtme yapmayan TOGG, tam bir doğa dostu araç olarak kayıtlara geçecektir. Bunun yanında 50 liralık benzinle gidebildiğiniz yolu 5 liralık elektrikle gitme imkanı sağlayacak. Yani hem çevre hem de kese dostu bir ulaşım aracı olacak. TOGG CEO'sunun açıklamalarına göre yaklaşık 22 milyar liralık bir yatırımla Bursa Gemlik'te 1 milyon metrekarelik bir alanda otomobil fabrikası kurulması ve 2022 yılının 4. çeyreğinde aracın satışa sunulması bekleniyor. Elektrikli otomobil maliyeti batarya kapasitesiyle ölçülür. Bu maliyet 2019 başlarında kW başına 200 dolar civarlarına indi. 200 beygir gücü olan aracın 50 kW, 400 beygir gücü olan aracın 80 kW olduğunu düşünürsek sadece pil 16.000 dolara mal oluyor. Bu açıdan TOGG'a benzer bir aracın satış fiyatı 70.000 dolar. TOGG'un ise vergiler öncesi fiyatının tahmini olarak 70-75 bin dolar olacağı öngörülüyor. Bu değere %18 KDV ve %15 ÖTV'yi de eklememiz gerekecek. Tasarım için 18 şirketten teklifler alındı. Son 3'e ''Pininfarina'' ve ''İtaly Design'' gibi şirketler kaldı. ''İtaly Design'' Lamborghinileri, ''Pininfarina'' ise 1950-2014 arasında Ferrarileri tasarlayan şirket. Yani işin verildiği şirket profesyonel bir şirket, işin ehline verilmesi tecrübenin kullanılması demektir. Bu aracın yerliliğini değiştirmez. Her araçta yan sanayi yani ithal edilmiş ürünler kullanılmaktadır. Mesela Tesla'nın karbonları, Aston Martin'in kaplamaları, Ferrari'nin motor aksamı, Porsche'nin kapı panelleri gibi birçok ürün Türkiye'de yapılıp bu firmalara pazarlanmaktadır. Tasarım sadece otomobilin kalıbıdır, motoru yerli olarak üretilir ve lastik, jant, koltuk, kablo sistemi dışarıdan getirilir. Bu sadece TOGG'da değil bütün firmalarda böyledir. Yerlilik oranı fabrikadaki kalıplar değil, bu ekosistemin koordineli bir toplamıdır. Yerli olan bu araç, parçaları koordineli birleştirdiğimizde elde ettiğimiz üründür. Dünya'da firmalar aracın ortalama %20-25'ini yerli üretir, geri kalan %75'lik kısım yan sanayidir. Elektrikli araçların bir diğer güzel özelliği şarj etmek için evinizdeki elektriği dahi kullanabilmenizdir. Evinizin yanı başında kendi şahsınıza ait bir petrol ofisiniz olduğunu düşünüp TOGG'unuzu şarja takıp milyoner edasıyla uyuyabilirsiniz. Bunun haricinde AVM'lerde, benzin istasyonlarında, otoparkta da hızlı şarj imkanı sunulacak. Hatta günümüzde dahi bazı AVM ve benzin istasyonları Türkiye genelinde bu imkanı sunuyor fakat şu an yaygın olmadığını söylememiz yanlış olmaz. Elektirikli araçlar cocuklarımızın geleceği temiz bir dünya için olmazsa olmazlardan. Umut ediyorumki ülkemizinde kendini net bir şekilde otomativ sektörüne bu kalitede araçlarla ıspatlamazı daha da güzel olacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/turkiyenin-yeni-ittifaklari-iran-rusya/", "text": "Türkiye ağustosun ortasında İran Genel Kurmay Başkanı Muhammed Bakıri'yi Ankara'ya kabul ettiği zaman, 1979 İran Devrimi'nden beri ilk defa onun pozisyonundaki bir İranlı görevli yurtdışına çıkmış oldu. Ankara da buna eş değer şaşırtıcı bir hareket ile Rus Genel Kurmay Başkanı Velary Gerasimov'u bölgedeki güvenliği tartışmak amacıyla kabul edeceğini açıkladı. Türkiye'nin iki tarihi rakibi olan İran ve Rusya'ya bu şekilde erişme gücü, Beyaz Saray'daki Başkan Trump'ın kaşlarını havaya kaldırmalıydı. Bu hareketler sadece önemli bir dış politika kaymasını değil, aynı zamanda Ankara'nın Vaşington'dan vazgeçmeye başladığının bir göstergesidir. Kasım 2016'ya dönersek, Trump yönetimi altındaki Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye için iyi olacağına dair Ankara'nın yüksek bir umudu vardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Trump'ı kazandığı başkanlık seçimlerinden dolayı kutlayarak bu seçimlerin ABD-Türkiye ilişkileri açısından yeni bir döneme işaret edebileceğini söyledi. O tarihlerde Erdoğan, yeni ABD Başkanı'nı desteklemek ve İran gücünü daha geniş Ortadoğu'da fakat özellikle Suriye'de tutma isteğini belli etmek amacıyla güçlü bir İran karşıtı tutum sergiledi. Buna karşılık olarak Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri'nden Halk Koruma Birlikleri yani Suriyeli Kürt askerlerini desteklemeyi bırakmasını umdu. Ankara'ya göre YPG, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğine yönelik varoluşsal bir tehdittir. Çünkü onlar yıllardır Türkiye ile savaşan ve Türk Kürtleri'nin militan bir organizasyonu olan Kürdistan İşçi Partisi'nin bir dalı olarak görülüyor. Bununla birlikte, Trump yönetimi YPG'ye askeri desteğini iki katına çıkarmaya karar verdiğinde Ankara'nın ümitleri altüst oldu. Vaşington'a göre YPG, Suriye boyunca savaşan karışık birliklerden oluşan tek yetkili savaş gücü. Trump'ın Ortadoğu'da en büyük önceliği olan IŞİD'i Suriye'den tamamen temizlemek için yerel bölgesel kuvvetleri desteklemek hala en iyi seçenek olarak görülüyor. Ankara ve Vaşington'un Suriye'de hangi grubun en büyük tehdit olduğu konusundaki ayrılığı kendi ittifaklarını zora sokuyor. Fakat her iki taraf da bu kararlarında sağlam duruyor, en azından şimdiye kadar. Türkiye varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü şeyin kendi NATO müttefiki olan Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklendiği gerçeğiyle yüzleştiği zaman, Ankara ihtiyatlı olarak da olsa İran ve Rusya'yla yakınlaşmaya başladı. NATO'nun itirazlarına rağmen Türkiye, Rusya'nın en ileri füze savunma sistemini almak için görüşmeler yapıyor ve Suriye konusunda Kremlin ile yakından çalışıyor. Bu arada Türkiye ve İran, son yıllarda tamamen farklı tarafları destekleyen ve resmi rakipler olarak, Suriye ve Irak'ta askeri işbirliğini arttırma konusunda anlaştılar. İran, Rusya ve Türkiye; ayrıca Astana Suriye barışını birlikte destekleme, Hazar Denizi'ndeki petrolün çıkarılması için birlikte çalışma ve Basra Körfezi'nde kendi Arap kuzenleriyle olan çatışmasında Katar tarafını tutmaya kadar bir dizi sorun üzerine üç taraflı işbirliği yapıyorlar. Lakin Türkiye'yi Rusya ve İran ile bu yakınlaşmaya iten ana sebep, Suriye'de Kürtlerin daha fazla gelişeceği korkusudur. Türkiye ve İran bölgenin sırasıyla en büyük ve ikinci en büyük Kürt azınlık topluluklarına sahip ülkesi durumundadır ve bölgedeki Kürt gelişmelerinin kendi ülkelerindeki Kürtler üzerinde aynı etkileri tetikleyebileceğinden korkmaktadırlar. Ankara bu nedenle Irak ve Suriye'de ortak bir Kürt karşıtı strateji hazırlamak istiyor. Bu açıdan Tahran, eskiden yaptığından farklı olarak YPG'ye karşı aniden zıt konuşmaya başladı. Ayrıca beklendiği şekilde, hem Ankara hem de Tahran, Irak Kürtlerinin 25 Eylül'de yaptıkları bağımsızlık referandumunu eleştirerek Irak Kürtlerinin bağımsızlık hareketinin Ortadoğu'da istikrarsız bir ayrılık dalgasını tetikleyeceğini belirtti. Ankara Suriye'deki ABD destekli IŞİD operasyonuna karşı ciddi derecede tedirginlik duyuyor. Çünkü IŞİD'den kalan Suriye'nin doğusu ve geçtiğimiz günlerde El Kaide bağlantılı gruplar tarafından ele geçirilen kuzeybatıda Türkiye sınırında bulunan İdlib gibi bölgelerin YPG güçleri tarafından ele geçirilebileceğini düşünüyor. Suriyeli Kürtler ve Başkan Beşşar Esad'ın güçleri arasındaki çatışmaya baktığımız zaman Ankara, Şam'daki rejimle ve kendi müttefikleriyle birlikte Kürtlerin bölgesel ilerlemesini durdurabileceğini umuyor. İran ve Rusya'dan başka herhangi iki ülkenin Esad'ı daha fazla etkilemediğini düşünürsek, Ankara'nın bu ülkelere karşı son hamlelerini de açıklamış oluruz. Türkiye özellikle kendi sınırındaki Kürt kantonlarından birisi olan Afrin üzerinden gözünü ayırmıyor. Ankara, YPG'nin kuzey Suriye'deki Kürt bölgelerini Afrin'e bağlayabileceğinden ve böylelikle Irak sınırından Akdeniz'e sürekli uzanan bir Kürt varlığı kurabileceğinden korkuyor. Ankara, YPG'yi Türk kuvvetlerine karşı yapılan saldırılarla suçluyor ve Afrin'e karşı askeri bir operasyon yapabileceği tehdidinde bulunuyor. Ancak şimdiye kadar herhangi bir operasyon gerçekleşemedi. Çünkü kanton bölgesi Rus askeri kuvvetlerini barındırıyor. Türk yetkililer, Suriyeli Esad rejimine karşı muhalefeti bastırmak amacıyla; sahip olduğu bazı bölgelerden çekilirse, Rusya ve İran da Türklerin Afrin'e olabilecek olan müdahalesine göz yumacaklar. Fakat Ankara'nın umutları doğru olmayabilir. Bu İran ve Rusya ile yeni kurulmuş ittifağın altında birçok zorluk yatıyor. Her şeyden önce, taraflar arasında derin ve köklü bir güvensizlik var. Türkiye yüzyıllardır İran ve Rusya ile rekabet ederek bu ülkelerin bölgedeki etkilerini dengelemek üzerine kurulu bir politika izledi. Türkiye, Kürt gelişiminden duyduğu kaygı sonucu Suriye'de İran ve Rusya'ya açıldı. Fakat bu uzlaşmanın derinleşmesi Ankara'nın bölgesel politikasında tamamıyla bir değişimi çağrıştırmaktadır. Bu ise İran ile ve Körfez ülkeleriyle ve İran'ın Irak üzerindeki etki politikalarına karşı olan Suudi Arabistan ile kendisini sürtüşmeye maruz bırakacağı anlamına geliyor. Türkiye'nin Esad rejimiyle olan yakınlaşması, Türkiye'nin Suriye'ye karşı muhalif olan müttefikleriyle arasındaki güven krizini de derinleştirerek Ankara'nın bu müttefiklerine karşı etkisini de azalttı. Bu etki olmadan Türkiye'nin anlaşmayı elinde tutması ve kendi kontrolündeki bölgelerde Suriyeli muhalefete geri çekilmeleri için baskı uygulaması zor görünüyor. Başka bir potansiyel problem ise Rusya'nın Suriyeli Kürtlere karşı tutumudur. Moskova, Kürtlerin hem Ankara hem de Vaşington'a karşı oynanabilecek çok önemli bir kart olduğuna inanıyor ve bu yüzden Kremlin'in Türk askerlerinin Afrin'e saldırısına izin vermesi pek mümkün değil. Rus rızası olmadan Türkiye, Erdoğan'ın ima ettiği Kürt kantonuna karşı bir askeri operasyon düzenleyemeyecek. İran için Türkiye'nin bu tutum değişimi bir lütuf. İran'ın Suriye ve Irak'taki etkisini arttırmak amacıyla Kürt ayrılıkçılığına karşı Ankara ile uzlaşması, Tahran için açık bir zaferdir. Fakat İran, ayrıca Ankara'yı Rusya'ya ve kendisine yaklaştıran nedenleri yani Trump'ın Suriye Kürtleriyle çalışmaya devam etmesi niyeti ve Suriye savaşındaki askeri momentumun artık Esad'ın arkasında olduğu gerçeği gibi faktörlerin de net bir şekilde farkında. İran, bu dinamiklerde oluşabilecek herhangi bir değişimin Türkiye'nin politikasını tamamen tersine çevirebileceğini de çok iyi biliyor. Ankara ve Tahran'ın birbirine duydukları derin-köklü güvensizlik ve bölgedeki vizyon farklılıklarından dolayı geçmişte yapmaya çalıştıkları ortak zemin bulma çabaları her zaman başarısızlığa uğradı. İşte bu aynı faktörler de potansiyel olarak onları daha derin bir yakınlaşmadan alıkoyabilir. Türkiye'nin İran'a karşı ısınması daha çok Tahran'ın Suriye ve Irak'taki etkisini güçlendirecek. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki düşmanlık göz önüne alındığında, bu ülkelerdeki ABD politikaları da azalabilir. Bu durum zaten gergin olan ABD-Türk ilişkileri için kötü görünüyor. Fakat Türkiye ve onun iki resmi rakibi ile arasındaki potansiyel problemler ve kırılganlık göz önüne alındığında bu uzlaşmanın devamlılığı henüz pekişmedi. Vaşington, Türkiye'yi kaybedilmiş bir durum olarak görmek yerine onu askeri ve diplomatik yönlerden kendine bağlı tutmaya devam etmelidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ubihca-konusan-son-kisi-tevfik-esenc-ve-ubihlar/", "text": "Ubıhlar yok olmadı. Kafkasya'nın en savaşçı halkı nasıl böyle bir durumu göze alabilir? Ubıhlar ki Rusların Kafkasya üzerine açtığı saldırıda son teslim olan halk. Ubıhlar ki kültürlerini sonuna kadar korumuş ama bilinmeyen ve söz edilmeyen bir halk. Sadece dilleri yok oldu diyebilseydim keşke ama umarım yalandır ve umarım bir yerde hala konuşuluyordur Ubıhça dili. Ubıhça bilen son kişi olan Tevfik Esenç 1992 senesinde doğduğu yerde Balıkesir'in Manyas ilçesinde, Hacıosman'da hayata gözlerini yumdu ve bildiği ama bazıları aktardığı bazılarını ise aktaramadığı bilgiyi beraberinde götürdü. Ve Ubıhça öldü. Günümüzde sadece kağıtlar üzerinde kalıntıları var, tabi kalıntı doğru bir ifade ise. Nereden geldi aklına Ubıhlar, nereden duydun da bu yazıyı yazdın derseniz; Soçi'ye bakmıştım internetten. Soçi, Rusya'nın bir şehri ve bazı diplomatik görüşmeler burada yapılıyor. Haberlerde diyorlar Soçi'de böyle oldu, Soçi'de şöyle görüşüldü. Bir bakayım dedim, bu Soçi dedikleri yer nedir, neresidir? Ve gördüm ki Rusya'nın Karadeniz'de kıyısı olan ender gelişmiş kentlerinden bir tanesi. Çerkez halklarından biri olan Ubıhların zamanında yaşadığı yermiş Soçi. 19. yüzyılda Ruslar Kafkasya üzerine saldırıya geçtiklerinde diğer Çerkez halklarıyla birlikte inanılmaz direniş gösteren bir halk olmuşlar ve Rusların anlaşmasına oturmak zorunda kalan son halk olmuşlar. Ruslar iki öneride bulunmuş; ya bizim gösterdiğimiz yerlere yerleşeceksiniz ya da Osmanlı topraklarına göç edeceksiniz. Ubıhlar Osmanlıyı seçmiş ve büyük çoğunluğu Sakarya ile Balıkesir topraklarına yerleşmişler. Gelen Ubıh sayısının 30 bin civarında olduğu söyleniyor. Aralarından padişah eşi ve paşa olanlar olmuş, cumhuriyet döneminde siyasetçi olanları olmuş, ünlü sporcularımız olmuş diyorum ve yine diyorum ki affedin."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uc-anadolu-efsanesi/", "text": "Yurdumuzu karış karış, köy köy gezip dolaşarak Anadolu'nun masallarını ve destanlarını derleyen Yaşar Kemal'in Üç Anadolu Efsanesi isimli romanı ilk olarak 1967 yılında İstanbul'da basılmış. Köroğlu'nun Bolu beyi ile olan mücadelesini hepimiz biliyoruz. Ama Yaşar Kemal biraz daha önceden başlayarak Bolu beyi ile neden düşman olduklarını ve Kırat'ın ortaya çıkışını da bizlere anlatmış. Köroğlu'nun dedesi, sülaleden seyislik mesleğini icra edermiş. Yurtlarında kıtlık çıkınca Köroğlu'nun babası olacak olan oğlu Seyis Yusuf'u göndermiş oradan. Kendisi toprağına gömülmek istemiş ama oğlunun hayatına devam etmesini istemiş. Seyis Yusuf da Bolu beyinin yanına gelerek ona seyislik yapmaya başlamış ve onun başseyisi olmuş. Birbirlerini kardeş gibi severlermiş. Hatta Yusuf'un oğlu ile beyin kız kardeşini beşik kertme yapmışlar. Yusuf'un yetiştirdiği atların ünü yurdun dört bir yanına yayılmış. Bir gün atlarının başında iken nerden geldiği belirsiz bir at gelerek kır renkli bir kısrağı gebe bırakmış. Bu kısraktan bir tay doğmuş ki ileride bütün atların şahı, en hızlısı Kırat olacakmış. Dediğimiz belirsiz at, böyle iki kısrağı daha gebe bırakmış ama onlardan doğan tayların ayakları yere değdiği için ilk doğan kadar olamamışlar. Bir gün Osmanlı Padişahı, Bolu beyine Bana öyle atlar gönder ki en güzelleri olsun demiş. Bolu beyi de aralarındaki düşmanlığı gidermek için Seyis Yusuf'a en güzel tayları getirmesini söylemiş. Tabi tayların bir yetiştirilme tarzı var. O zamanlar, büyüdüklerinde güzel olmaları için Yusuf tayları karanlıkta bekletirmiş. İstemeden vermek zorunda kaldığı bu üç tayı da güzelleşmeden Bolu beyine götürdüğü için Yusuf'u kovmuş taylarını vermeden. Gözlerine de mil çektirmiş, ibret olsun diye. Bu aşığın nerden geldiği bilinmez ama Çukurova'yı yurt edinmiş kendine. Çünkü bir kez yardım ederek tanışıp kan kardeşi oldukları Deli Hüseyin ile burada yaşamışlar başlarda. Aşık bu ya, obanın beyi olan Türkmen beyinin kızına aşık olmuş. İşe bakın ki kızın da ona gönlü düşmüş. Bey vermem kızımı demiş, oba halkı dinlememiş. Vermişler kızı Karacaoğlan'a, göndermişler obadan uzağa. Torosların Gökdere köyünde yaşayan Halil bir geyik avcısı imiş. Baba mesleğiymiş. Geyik avına çıkmadan duramaz, kimseyi dinlemezmiş. Köylü çıkmasını istemezmiş ava, çünkü başına bir iş geleceğine inanırlarmış. O güne kadar geyik avına çıkan hiç kimse iflah olmamış. Üç Anadolu Efsanesi kitabını okumanızı tavsiye ederim. Yaşar Kemal'in güçlü kaleminden ortaya çıkan bir kitap. Zamanında severek okumuştum. Yazınız kitabı yeniden hatırlamama vesile oldu. Elinize sağlık. Ahmet bey kitabı okudum. İlginç bir yorum anlayışınız var."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uc-bag-hikayesi-molla-dedenin-terazisi/", "text": "-Amca biz tatile gelmiştik, hazır gelmişken biraz macera olsun diye gezelim dedik. Köyün oralarda arabamız bozuldu. Baktık etrafta kimse yok, yürüye yürüye buraya kadar geldik. -E gençler içeri geçin size birer soğuk ayran vereyim, kendinize gelin yahu. -Üniversiteliyiz amca ya. Öğrenci adamız paramız da yok. -Öyle tabi öğrencilik zor. Bakın size bir fotoğrafımı göstereyim. Sizin yaşlarınızdayken amcanız ne yapıyormuş görün. Yaşlı adam kütüphanedeki kitaplardan birini açtı ve içinden siyah beyaz bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta eski model arabalardan birinin önünde duran sırt çantalı uzun saçlı bir genç görünüyordu. -Benim tabi. Sizin gibi üniversite öğrencisiyken otostop çekerek ülkeyi gezme hayalim vardı. Öğrencilik tabi paramız da yok. -Esas seni bize Allah gönderdi delikanlı. Atla bakalım. -Pardon bakar mısınız ya. Bir şey soracaktım. -Molla Dedeyi arıyoruz. Buralarda yaşıyormuş galiba. -Evet. Molla Dedemiz şu ilerideki evde yaşıyor. Seslenirseniz oğlu çıkar. Onunla konuşmazsanız sizi içeri almazlar. Köyde olmamıza rağmen takındığı bu kibar tavır beni güldürüyordu doğrusu. Kapıya uzun boylu iri kıyım bir adam geldi. -Ben Dede'nin oğluyum. Dedeme söyleyeyim. Uygun görürse sizinle konuşur. -Dede sizi bekliyor, paraları şu kaba koyup içeri buyurun. Adam cebinden bir tomar para çıkardı ve kabın içine koydu. Sonra hep beraber içeri girdik. Ben hala burada ne işim olduğunu çözmeye çalışırken egzotik kokulu mumla aydınlatılmış bir oda olduğunu fark ettim. Gerçi o zamanlar çoğu yerde elektrik yoktu zaten. Divanda oturan yaşlı adamın kör olduğunu görmem fazla uzun sürmedi. Divanın karşısında tam da üç minder vardı. Sırayla oturduk. Biraz bekledik ama dede hala konuşmuyordu. Birden içeriye gözleri gören başka bir dede girdi. -Sağolasın kahya. Tuvaletten gelene kadar yerime bak demiştim de. Daha mülayim dedenin gelmesi bir nebze içimi ferahlattı. Böylece kör dede kalktı yerine gören dede oturdu. -Ne vardı evladım, hele deyin bakalım. -Molla Dede. Sizin namınızı duyduk buraya kadar geldik. Senelerdir çocuğumuz olmuyor. Doktorlar her şeyi yaptı ama olmadı. Bize bir yol gösterin. -Lütfen yanımızda kalın. Size kötü bir şey yapmayacağız. -Size Üç Bağ hikayesini anlatacağım evladım. Her birinize birer bağ düşecek. Molla Dede bunu dedikten sonra teraziyi başının üstündeki ipe astı ve terazi ileri geri sallanmaya başladı. -Kızım senin payına Göbek Bağı hikayesi düştü. Küçüklüğünden beri okumak isteyen ama babası yüzünden okuyamayan genç hanım evlendiği gece 'çocuklarımın hepsi büyük adam olacak' diye yemin etmiş. Bir süre sonra hamile kaldığını anlamış. Mutlulukla çocuğum büyük adam olacak, okuyacak diye yeminler etmeye devam etmiş. O sırada kaynanası 'Kızım, çocuğun olunca göbek bağını nereye gömersen o çocuk oraya gider' demiş. Böylece doğum gecesi gelip çatmış. Doğum olduktan sonra hanım çocuğun göbek bağını doktor olsun niyetiyle hastane bahçesine gömmüş. Fakat çocuk kısa süre sonra o hastanede vefat etmiş. Sözün özü kızım hayatın ne verip ne alacağı hiç belli olmaz. -Molla Dede... Benim çocuğumun başına aynen bu geldi. Nereden bildiniz? Siz gerçekten büyük bir zatsınız. -Estağfurullah kızım. Ben garip bir Ademoğlu'yum. Bey'in aklı karışmış. Önce karşı çıkmış ama günlerce düşündükten sonra neden olmasın demiş. Şarap yapımına başlamış. Bunu duyan çevre köyler ve mal sahipleri çok şaşırmış ve alışverişi bırakmışlar. Bey umursamamış, sonuçta daha büyük ticaret yapacağını düşünmüş. Ansızın nereden çıktığı belli olmayan büyük bir yangınla bir gecede bütün servetini kaybetmiş. Çok tövbe etmiş ama nafile, bir daha eskisi kadar zenginleşememiş. Uzun lafın kıssası Helal daire evlat, keyfe kafidir. Ben bu sözü bir yerde okumuştum, kendi sözü değil diyecektim ki baktım adam da ellerini yüzüne kapatmış ağlıyor. İnsanlar ne ara bu kadar duygusal oldu bilmiyordum. -Dede, vallahi haklısın. Seneler önce çok zengindik ama karım haram içecekler satalım diye beni ikna etti, sonrasında fabrikam yandı. Aynı dönemlerde çocuğumuz da ölünce mahvolduk. Allah bizi affetsin. -Senin payına ise 'Ayak Bağı' hikayesi düştü çocuğum. Üç arkadaş yaşlı bir bilgeyi ziyaret etmeye gitmişler. İkisi bilge adamın nasihatlerine kulak verip mutluluğu bulmuşlar. Biri ise inanmamış, karşı çıkmış, merak etmiş. Bu merakı yüzünden bilge adamın ölümüne sebep olmuş. Bilge adam ölünce yerine geçecek kişinin kendisi olduğunu bilmiyormuş tabi. Böylece yıllar sonra bilge adamın ne demeye çalıştığını anlamış. O zaman ona artık Molla Dede demişler. Başkalarına ayak bağı olmanın bedelini senelerce ayak bağı olarak çekmiş. Sözün özü evlat fazla merak kediyi öldürür. -Bu karı kocanın hikayelerini nereden duyduğunu söyle, paramızı da verin gidelim dedim. -Ahali, dün gece vefat eden Molla Dede bildiğiniz üzere kırk yıl önce köyümüze uğrayarak o zaman ki Molla Dede'nin vefatına sebep olduğu için yerine geçen sefil bir gezgindi. Bugün tarih tekerrür etti ve köyümüzün binlerce yıllık kadim gelenekleri doğrultusunda Molla Dede'nin ölümüne yol açan bu adam artık yeni Molla Dede'dir. Hepiniz iyice tanıyın ve canınız pahasına da olsa köyü terk etmesine izin vermeyin. Maalesef günler süren acı, işkenceler, yemeksiz kalmalar, başarısızlıkla sonuçlanan köyden kaçma girişimlerim neticesinde kafama vura vura Molla Dede olduğuma beni inandırmışlardı. Birkaç yıl içinde hizmete başladım ve yıllarca Molla Dede ünvanıyla görev yapmayı başardım. Neticede haritada bile yeri belli olmayan saçma sapan bir köyde hapis kalmıştım ve başka çarem yoktu. Geçen yıllarda köylülerin çocukları şehre göç etmeye başladı, belediye burada bazı yerleri yıktı ve iri kıyım olarak bahsettiğim adam da öldü. Fakat ben köyden ayrılamadım çünkü burayı çok benimsemiştim. Molla Dede'nin kara kitabını ve kadim terazisini alarak bu barakaya taşındım. O zamandan beri de burada yaşıyorum. -Amca, Molla Dede'nin terazisini bize de uygulasana. -Emin misiniz gençler? Bu yolun dönüşü olmaz. Üç arkadaş biraz konuştuktan sonra 'en fazla ne olabilir, zaten köyde kimse yok' diye düşünerek teklifi kabul ettiler. Yaşlı adam teraziyi çıkartıp hepsine tükürmelerini söyledi. Diğer kefeye kilo koydu ve kiloyu açarak içindeki kağıdı okudu. -Evlat, 40 yılda bir tekerrür eden gün demek bugünmüş. İçinizden biri yeni Molla Dede olacak. Sonunda veda vaktim geldi. -Ama amca, bizim gitmemiz gerekiyor. İnşallah sonra tekrar uğrayalım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uc-ekki-pir-ve-savascilarin-diktigi-beste/", "text": "Rakamları parmaklarımızı sayarak öğreniriz. Bu sayma işlemini yaparken, parmak adlarını sınırladığımızı pek çoğumuz bilmeyiz. İşte bizi kimi zaman kaleme kimi zaman sevdiklerimize, kimi zamansa telefonlarımıza bağlayan parmaklarımızın asıl isimleri; \"Pır, ekki, uç, dürt, baş\". Behçet Necatigil'in yukarıdaki dizelerine baktığınızda sizler de belki dayak yiyen bir adamı anlattığını düşünebilirsiniz benim gibi. Gramofon gibi tahtından indirilen daktilo parmaktan alır ismini. \"Daktyl\" parmak demektir. Bu hikayeyi ya da diğer bir deyişle bu efsaneyi duyduktan sonra bunca düşünce ile daktiloda yazı yazdığımı, savaşçılarımla beraber olduğumu hissediyorum ve tuşlara her vuruşumda kelimelerin kağıt üzerindeki dansını görebiliyorum. Bir zamanlar gelişmenin simgesi iken, günümüzde geri kalmışlığın göstergesi olarak kabul ediliyor. Oysa, alıştığımız görüntüsüne hiç de kolay kavuşmamıştır daktilo. İlk daktilolar, daha doğrusu yazı makineleri halı dokuma tezgahına benziyorlardı. Enteresan olansa daktilolara atılan ilk adımın William Austin Burt adlı Amerikalı bir çiftçiye ait olmasıdır. Bu adımları koşuya dönüştüren ise Christopher Sholes'tir. İlham kaynağını ise yakından tanıyoruz: Piyano!.. Sholes, tıpkı piyano gibi küçük çekiçlerin hareket etmesi sonucu yazı yazan bir makine yapabilmek için tüm servetini ortaya koyar. Ne var ki, yalnızca bisküvi ve elma yiyerek çalıştığı günlerin ardından icat ettiği makineyi üretecek bir yatırımcı bulamaz. Bir süre sonra Eliphalet Remington adlı yatırımcı Sholes'in projesini o günlerde üstünde çalıştığı yeni bir makine ile birleştirir ve böylelikle daktilo doğar. Piyanodan esinlenerek hazırlanan yazı makinesi çizimlerini, üretmekte olduğu dikiş makinesi ile kaynaştırır. Daktilonun babası piyano, annesi ise dikiş makinesidir anlayacağınız. Bir kumaş üzerine nota işlemek gibidir daktiloyla yazı yazmak. Hiç tecrübe etmesem de hayalim var. Şairin de dediği gibi,"} {"url": "https://parlakjurnal.com/uc-olum-kitap-incelemesi-l-n-tolstoy/", "text": "İçerisinde olan beş hikaye şu şekilde: Holstomer, Çömlek Alyoşa, Balodan Sonra, Köyde Şarkılar ve Üç Ölüm. Şimdi bunlardan kısaca bahsediyorum. Kitaptaki en güzel hikaye buydu bence. Bu hikayede adı Holstomer olan ama kitapta daha çok alacalı iğdiş olarak bahsedilen bir atın hayatı anlatılıyor. Hikaye, iğdişin içinde olduğu çiftlikteki atların ve sahiplerinin tanıtımıyla başlıyor. Ve genç atların ana karakter olan alacalı iğdişi küçük düşürmesiyle Holstomer hayat hikayesini anlatmaya başlıyor. Aslında çok değerli bir at olduğu anlıyor hepsi. Ne kadar değerli bir at olsa da hayatı sadece alacalı olduğu için çeşitli dönemlerden geçiyor. Sevip sevilmediği dönemle başlayan küçük düşmesi alacalı iğdişin iyice içine kapanmasına neden oluyor. Hayatı boyunca insanları, hayatı sorguluyor alacalı iğdiş. Ve en çok aklına takılansa İnsanoğlu hiçbir şey yapmadan, her şeye benim deme hakkını nereden buluyor? oluyor. Herkesçe saygı duyulan İvan Vasilyeviç adlı kişinin, hayatını değiştiren olayı anlatmasıyla başlıyor. Baloda birine aşık oluyor. Kitapta bu aşkı, neler hissettiğini, uyuyamadığını sayfalarca anlatıyor. Ve sonunda hayatını değiştiren o olaya şahit oluyor. Birçok insanın hayatını değiştiren insanın hayat hikayesi ortaya çıkmış oluyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uc-super-animasyon-filmi-tavsiyesi/", "text": "İşte Primal Tales of Savagery'de bu hesaplaşmayı yaşayan mağara adamının hayatını izleyeceğiz. Biliyorum, farklı bir hikaye farklı bir giriş. Hatta bunları okurken size komik bile gelmiş olabilir. Ama sonuçta ortada Samuray Jack'in de yapımcısı olan Genndy Tartakovsky'nin oluşturduğu bir dram var ve bunu izliyoruz. 4 bölümden oluşan bu 1,5 saatlik animasyonu çocukların izlemesini kesinlikle tavsiye etmiyorum. Çok fazla şiddet içeriyor. Ayrıca herhangi bir konuşma olmadığı için altyazıya da gerek yok. İyi seyirler. Minyonları artık bilmeyen yoktur. Çılgın Hırsız animasyon filmleriyle ünlenen ve en son kendi isimleriyle Minyonlar isimli bir film çıkan bu yaratıklar gerçekten çok sevimli ve çılgınlar. Bu yüzden haklarında yapılan her şey insanlık tarafından büyük bir ilgiyle takip ediliyor ve çocuklar da bu yaratıkların hayranı tabiki. Sanırım yılbaşı tatili için çıkarılan 20 dakikalık bu kısa animasyon filmi, 4 farklı kısa hikaye anlatıyor. Hepsi de farklı konularda minyonların başından geçen olaylara değiniyor. Filmde önceki filmlere ait kesitler görmek de mümkün. Kısa filmlerin aralarına da eski DVD'lerde olduğu gibi güya reklamlar koymuşlar. 4 kısa filmin hepsini de güzel ve komik tabi ki. Tüm yaş grubundan herkese tavsiye ederim. Eski ve sihirli bir dünyada geçen bu animasyon, geceleri kurtlara dönüşebilen insanları konu alıyor. Bu insanların sonunu getirebilecek tehditler var ve bilinmezlikte dost olanlar bu tehditlere karşı savaşıyor bu animasyonda. Şahsen bu animasyon bana çok önceleri izlediğim 2012 tarihli Kurt Çocuklar isimli bir anime filmi ve Love Death and Robots isimli bir kısa animasyon dizisinden bir bölümü anımsattı. Bahsettiğim bu hatırladıklarım da bu filmin konusuna benzer şeyleri işliyordu. Özellikle Kurt Çocuklar animesini izlemenizi de tavsiye ederim. Ayrıca Wolfwalkers daha önce izlediğim bir animasyona benzer çizimlere sahip. Adı The Secret of Kells idi ve o da güzeldi, aynı firma tarafından yapılmışlar zaten ve Wolfwalkers'da The Secret of Kells'e de bir gönderme var. İyi seyirler. Rica ederim, ben izlerken hiç altyazı ihtiyacı hissetmedim. İyi seyirler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ucmak-hezarfen-ahmed-celebi-oyun-incelemesi-istanbul-devlet-tiyatrosu/", "text": "Uçmak Hezarfen Ahmed Çelebi İstanbul Devlet Tiyatrosu oyunu olsa da; geçen hafta Ankara'ya turneye geldiklerinde Cüneyt Gökçer sahnesinde büyük bir heyecanla izledim. Yaklaşık 2 ay önce İstanbul Devlet Tiyatrolarında prömiyerini yapan oyunun Ankara biletleri günler öncesinden tükendi. Uçmak Hezarfen Ahmed Çelebi oyununa gelecek olursak: Oyun 2 perde ve yaklaşık 2 saat 20 dakika uzunluğunda. Adından da anlaşılacağı üzerine Hezarfan Ahmet Çelebi'nin Galata Kulesinden Üsküdar Doğancılar meydanına yaptığı uçuşun hikayesini ve bu uçuş sürecinde ki Hezarfen'in duygu ve düşünce evrenini konu alıyor. Sadece Hezarfen kartal tüyünden kanat yapıp Galata Kulesinden atladı. değil de; o uçuşu yapana kadar karşılaştığı sıkıntıları, aklına kattığı uçmak düşüncesine kendisinden başka kimsenin itibar etmediği ve kimilerinin de dalga geçtiği. kendisinin uçmak olarak nitelendirdiği bu hayali onun dışındakilerin atlamak olarak görmesini ve belki o günün son günü olacağı korkusunu ve heyecanını seyircilere hissettiren üst düzey bir oyundu. Bununla birlikte döneminde yaşayan Evliya Çelebi ve Lagari Hasan Çelebi gibi önemli kişilerin de hikayelerini barındırıyor. Oyunculukları genel olarak beğendim. Ama ben Hezarfen'i oynayan başrol oyuncusu Tolga Evren'e ayrı bir başlık açmak istiyorum. 2 saat boyunca enerjisi hiç eksilmedi aksine giderek arttı ve mükemmel bir finalle oyunu noktaladı. Hezarfen rolünü oynamadı adeta yaşayarak ve duygu geçişlerindeki ustalığı ile kusursuz bir oyunculuk sergiledi. Tolga Evren dışında Süleyman Efendi rolünü oynayan Erdoğan Aydemir ve Lagari Hasan Çelebi'yi oynayan Emir Çiçek te üst düzeydiler. Emeklerine sağlık. Ayakta alkışlayanları bol olsun. Dekor ve kostüm tasarımı: Oyun muhteşem bir ilk perde açılışına sahip, capcanlı ve renkli. Bunun dışında oyunun genelinde gerek dekor gerek animasyonlar ve efektler; mekan, anlık ruh halleri ve ustalıkla kullanılan ışık ve renk paletlerinin canlılığı gibi başka birçok şey de devlet tiyatrolarında pek alışık olmadığımız bir görsel ziyafet sunuyor bizlere. Hezarfen'in rüyası sırasında müzik, ışık ve sisle oluşturulan sahne de o anki durumu tam manasıyla yansıtıyordu. Oyunun teknik detaylarından bir başka başarılı olan kısım ise kostümlerdi. Dönemini yansıtan ve oldukça ayrıntılı bir şekilde düşünülen kostüm tasarımları da oyunu başarıya ulaştıran faktörlerden biriydi. Bir eksi olarak belirtmem gerekirse, sahneye verilen sis biraz azaltılabilirse daha iyi olabilir. Çünkü özellikle ilk üç-dört sırada oturan seyirciler sis verilen sahnelerde rahatsız oldular. Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Not 2: Bu yazıyla beraber yaklaşık 6 aydır uzakta kaldığım parlak jurnal yazarlığına da geri dönüş yapmış oldum. Bundan sonra ki hedefim her ay en az bir yazı yazmak. Bu süreçte bana destek veren başkanım Nihat Doğrul ve Parlak Jurnal ailesine teşekkür ediyorum. Bu yazıya yaptıkları katkı için Yasin'e teşekkürler. Bir tiyatro gösterisi için kısa ve öz bir açıklama olmuş. Gitmeyi düşündüğüm tiyatroları Parlak Jurnal üzerinden belirleyebiliyor olmam çok büyük bir lüks olmalı. Teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ucu-bir-arada-bir-zaman-oykusu/", "text": "Dinleyin beni. Az önce fark ettim. Banyodaydım. Keseleniyordum. Koltuk altımdaki et benini sert fırça darbeleriyle kanatmıştım. Gider deliğinden sızan kan girdap şeklinde ve sabun köpükleriyle aşağı doğru süzülüyordu. O zaman bir şey fark ettim. Notumu aldım. Bunun üzerine düşünmeye başladım. Kan durmuyordu. Durulanmadan bornozumu üzerime geçirip kanayan et beni üzerine çaprazlamasına iki yara bandı yapıştırdım. Kokuyordum. Tam et beninden kanın sızışı esnasında, canım acırken ve yanarken, üç zaman diliminin tek bir anda hapsolduğunu gördüm. Geçmiş, şimdi ve gelecek; et beninden kan sızarken, canımı yakan acıyla birlikte gözlerimin önünde, daha doğrusu aklımın her şeye bir anlam katan, değerler silsilesi yoluyla yapılacaklar listesini sıraya koyan odacığında belirivermişti. Bir anda üç zamanı aynı anda yaşıyor gibiydim. Şimdi yaşanan o kadar hızlı geçiyordu ki, hemen geçmişe karışıyordu; ve gelecek o kadar hızlı geliyordu ki, şimdi oluyordu. Yaşamak denilen şey bu üç zamanın aynı anda oluşmasıydı. Diğer hiçbir şeyin bir anlamı kalmıyordu. Her şey, tıpkı büyük patlamada olduğu gibi, bir zerre içinde sıkışıp kalıyordu. Acı çekerken buna hayat dedim. Sinir düğümleri içinde biyolojik saatimin gösterge uzantılarının açılarını değiştiren bir şeyler olduğunu o zaman anladım. Benzer olaylar peşinde koşmaya da o zaman başladım. Rutin içinde insan yaşadığını hissedemiyordu. Saati ya durma noktasına gelene kadar yavaşlatmalı ya da zaman zembereğini yayı boşalana dek hız kazanana kadar sarmalı ve pimi koyvermeliydiniz. Ortası şimdiki zamandı. Bunun bir anlamı yoktu. Üçü bir arada yaşandığında hayatın tadına varılıyordu. Dışarıda karanlık vardı. Arabama atladım. Şimdinin geçmişinde geleceği kovalamak için birinci vitesten beşinci vitese attım arabayı. Araba kendini toplayamadı. Farlarımı yakmamıştım. Boş sokaklarda beton elektrik direklerinin kalın ve kaba gövdelerine arabamın sağ aynasını hizalayarak yol alıyordum. Parkın kenarından karakol sokağına döndüm. Eczaneden çıkan bir çift sanki beni ayıplıyormuş gibiydi. Yanlarından usulca geçtim. Kömür kovasının deliğine kafasını kıstırmış bir sokak kedisinin kaldırımın kenarında miyavladığını gördüm. Çöp arabası henüz gelmemişti. Hayvancık kaçamıyordu. Hızımı arttırdım. Hızımla birlikte gelecek de hızlandı, şimdiki zaman geçmiş olmayana başladığı anda arabamın sol ön tekerleği kafasını kıstırmış kedinin gövdesini yufka inceliğinde asfalta serdi. Uğultulu ve acı bir çığlık duyuldu. Can çekişen hayvan kendi etrafında yarım bedeniyle takla atıyor gibiydi. Onun üç zamanını tek bir an içine hapsettiğimde de aynı duyguları yaşamıştım. Birileri beni görmüş olabilirdi. Ölüm anında da üç zaman tek bir an içinde sıkışakalıyordu. Benim için yaşamanın bir anlamı yoktu. İşe gidiyordum. Ama niçin işe gittiğimi bilmiyordum. Yemek yiyordum, nefes alıyordum, pahalı kıyafetler giyiyordum, insanların kaderini etkileyen kararlar veriyordum. Ama bunları niçin yaptığımı bilmiyordum. Sanki göklerden gelen bir ses bana bunları yapmam için ilahi emirler veriyordu. Bir robot gibiydim. Emir komuta zinciri içinden çıkamayan zavallı bir asker gibiydim. Devlet büyükleri önümden geçtiğinde ayağa kalkar ve önümü iliklerdim. Saatimi kolumdan çıkarmazdım. Uyurken ve yıkanırken bile bileğimi sıkan o kordon benim kaderim olmuştu. Emeklilik hesaplama sitelerinde daha kaç sene çalışacağımı hesap etmekten gözlerime uyku girmez olmuştu. Bu kısır döngüden beni kurtaran şeyin et benimin kanaması olduğunu gördüğümde yapmamam gereken şeyleri yaparken tarifi imkansız hislerin üç zaman dilimini aynı anda soframa getirdiğini gördüm. Ertesi gece yola yaya çıktım. Kediyi ezdiğim sokaktan geçerken orada bir damla kan lekesine rastlamadım. Dün gece ezmiştim onu. İleriyi geri sararken şimdiyi geçmişe gömmüştüm. Benim bir anlamım yoktu. Ama o zaman bir anlam ifade ediyordum. Onun geleceğine hükmediyordum. Bilinçli bir varlığın kaderine hükmedemeyen ben, düşünemeyen, konuşamayan, anlamlandıramayan bir hayvanın canıyla oynayarak durma noktasından bir dakika bile ileri gidemeyen saatime işlerlik kazandırmaya çalışıyordum. Bir hafta sonra bavulumu topladım. Yola çıkacaktım. Artık düşünmek istemiyordum. Beklemek istemiyordum. Zamanın geçmesinin bir anlamı yoktu. Artık yoktum. Depoyu doldurdum. Yağı tamamladım. Hava soğuk olduğundan antifriz eklemesi yaptım. Uyku tulumum, kamp ocağım, kuru gıdalarım ve diğer şeyler bagajda hazır bekliyordu. Gece yarısıydı. Yine farlarımı yakmamıştım. Top oynayan iki çocuğu gördüm. Yakartop oynuyorlardı. Biri iri, biri zayıftı. Çelimsiz olanı arkadaşının ayağına basıp ona taktığı lakapla çevresinde dolanıp duruyordu. Birini gözüme kestirdim. Şişko olanı lastiklerimin altına alacağım derken bir anda sıska olanı onun önüne geçti. Ezilen o oldu. Tam bir sene ortalıklarda görünmedim. Çocuk katili olduğumu biliyordum. Şehre inmedim. Dağlarda kurtlarla uluyarak dertleştim. Çok zayıflamıştım. Bir gece konakladığım yerde ikinci gece yoktum. Yürüyordum. Birilerinin beni görmesinden, orman muhafaza memurlarıyla karşılaşmaktan, aslında kısacası konuşmaktan korkuyordum. Bir sene içinde ağzımdan tek kelime çıkmadı. Konuşmayı unutmuş gibiydim. Sadece düşünüyordum. Bir senemi üç zaman dilimine sıkıştırmıştım. Suskunluğun sarıp sarmaladığı zaman dilimlerinde gelecekte geçmişi yaşıyor, şimdi geleceği sarıyor ya da geçmişte şimdiyi arıyordum. İkinci sene de dağlarda geçti. Üçüncü senenin sonunda şehre geri döndüm. Ayıldığımda banyodaydım. Et benimden sızan kaygan kan tabakası ayağımı kaydırmıştı. Başımı çarpıp bayılmıştım. Baygınlık esnasında yukarıda saydıklarımın aynısını yapmaya karar vermiştim. Tekrar ediyorum. Baygınlık esnasında bu kararı vermiştim. Üç sene sonra görüşmek üzere, dedim. Bornozumu üzerime geçirdim. Arabama atlayıp kafasını kömür kovasına kıstırmış bir kedi aramaya koyuldum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ucurum-insanlari-kitap-incelemesi-jack-london/", "text": "John Griffith London, 12 Ocak 1876 tarihinde hamilelikle birlikte psikolojik sorunlar yaşamaya başlayan bir anne ve kendisini istemeyen bir baba tarafından dünyaya getirildi. Doğumdan sonra annesi, Amerikan İç Savaşı gazisi John London ile evlenmiş ve Jack London, Virginia Prentiss isimli eski bir köle bakıcılığında büyümüştür. Kaliforniya Depremi ile birlikte yok olduğu için resmi kimlik bilgilerine ulaşılamamasına karşın bu evliliğin gerçekleşmesiyle birlikte eserlerinde de üvey babasından edindiği soyadı kullanmıştır. Çocukluk yıllarında yaşadığı yoksulluk, dünya görüşüne etki etmiş ve dolayısıyla edebi kişiliğine de yansımıştır. Macera tutkusuyla doyasıya yaşanmış Jack London, pek çok eseri insanlara bırakarak 22 Kasım 1916 tarihinde, 40 yaşında böbrek yetmezliğinden öldü. Uçurum İnsanları , 1903 yılında yayımlanmış, yazarın kurgu dışı türünde kaleme aldığı bir eserdir. Kendi ifadesiyle sosyolojik bir çalışma amacıyla araştırma ve incelemenin yazımıdır. George Orwell'ın da bu eseri gençliğinde okuduğu, Paris ve Londra'da Beş Parasız ve Wigan İskelesi Yolu isimli eserlerini Uçurum İnsanları'ndan aldığı ilham ile yazdığı bilinmektedir. İnsanlık dışı hayat koşullarında yaşadığı bilinen ancak üzerinde durulmayan ve bahsi küfür sözcüğü gibi kabul edilen İngiltere proletaryasının durumu ikinci el kaynaklar kullanılarak sadece F. Engels tarafından kaleme alınmıştı. Bunun dışında bazı gazete sayfalarından haberdar olunan Doğu Bölgesi halkının yaşam koşullarına tanık olmak, dünyaya duyurmak amacıyla 1902 yılında Londra'ya giden Jack London, başlangıçta Londra'daki arkadaşlarından kendisini Doğu Bölgesi'ne götürmelerini rica etmiş fakat arkadaşları yazarı bu fikrinden vazgeçirmeye çalışmış ve sonunda yardım etmek istemediklerini dile getirerek başka bir isme yönlendirmişlerdir. Kimseden yardım alamayacağını anlayan yazar, önce projesini anlatarak, İngiliz polisi ile herhangi bir sorun yaşadığında kendisini tanıyabilmeleri için Amerikan Konsolosluğu'na gidiyor ve ardından bir araba tutarak Doğu Bölgesi'ne gitmek istediğini söylüyor. Doğu Bölgesi'nde bir mağazadan kendisine bölge halkının kullandığı ikinci el kıyafetler satın aldıktan sonra yazılarını temize çekebilmek, ofis olarak kullanmak amacıyla söz konusu bölgenin biraz dışındaki pansiyonda bir oda kiralıyor. Her şeyi istediği şekilde ve kendi yöntemleriyle halleden Jack London, artık iş kıyafetlerini giyinerek Doğu halkının arasına karışmaya hazır. Dönem itibariyle İngiltere dünyanın en güçlü ülkelerinin başında gelmektedir. Ancak çitleme nedeniyle topraksız, işsiz kalan aileler iş bulmak ve yaşayabilmek için hızla Londra'ya göçmektedirler. Bunun yanında iş bulmak ve ailelerine para göndermek amacıyla gelmekte olan Yahudiler de emek piyasasını ucuzlatmakta ve böylece emek ücretleri ederinin çok daha altına düşmektedir. Öyle ki en temel gereklilikleri karşılayabilecek düzeyde ücret bile alınamamaktadır. Bu koşullar altında yetersizleşen, bedensel faaliyetleri ve sağlıkları bozulmaya başlayan işçiler, iş yerinde maruz kaldıkları kötü koşullar nedeniyle tamamen işlevsizleştirilerek öğütülmektedir. Yine de iş bulabilmek elbette bir ayrıcalık. İş bulamamak ise bundan daha ağır koşulları beraberinde getiriyor. Yazar, Doğu Bölgesi'nden okuyucuya aktardığı gözlemlerini resmi kaynaklardan edindiği istatistiksel bilgilerle ve gazetelerden okuduğu haberlerle inandırıcı kılmaya özen gösteriyor. Ayrıca eser, kurgu dışı olmasının yanında yazarın kaleminde büyük çoğunlukla kurgusal bir eser gibi yazılmış. Bu sayede okuması kolay ve amacının hakkını verecek düzeyde bilgilendirici bir eser ortaya çıkmış. Günümüzle birlikte değerlendirildiğinde işçi haklarının, işçiler tarafından savunularak elde edilen kazanımların günümüzde de yer yer zayıfladığı ve yer yer yok olduğu ancak bu hakların kıymetinin sadece geçmişle birlikte değerlendirildiğinde farkına varılabileceğine dikkat edilmelidir. Yazarın da eserde bahsettiği gibi burjuva sınıfının varlığı ancak başka bir sınıfın üstünde yükselebiliyordu. Eserin yayımlanmasından sonra okuyucular eserin fazlasıyla karamsar bir etki bıraktığını dile getirmişler. Ancak yazar bunun aksine kendisini umutlular içinde en umutlu kişi olarak varsayıyor ve bu durumun nedenini olan siyasi mekanizmayı bir döküntü olarak tasvir ediyor. Bu döküntünün parçalanacağını ve sonrasında İngilizleri gülümsetecek olan geleceğin ancak bu şekilde var olacağını söylüyor. Eser Türkçe dilinde birçok yayınevi tarafından okuyucuya sunulmuş. Eseri edinmek isteyen okuyuculara çeviri kalitesi yorumlarını dikkate alarak İletişim Yayınları veya Alfa Yayınları tarafından gerçekleştirilmiş baskıları önerebilirim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/udemy-kullanim-rehberi/", "text": "Dünya değişiyor. İnternet hayatın her alanını etkilediği gibi eğitim ve öğretimi de değiştiriyor. Son 10 senede Sanal eğitim sınıfları, diğer ismiyle sanal dershaneler dünya genelinde çok yangınlaştı. Udemy, Khan Academy, MIT Open Courseware, Coursera, Lecturio gibi online eğitim siteleri bunlardan sadece bazıları. Bu sitelerin en büyük özelliği hiç bir gerçek sınıfı olmamasına rağmen dünya üzerinde 100 milyondan fazla kişiye ulaşmaları ve her geçen gün daha da büyümeleri. Bugün bu en büyük online kurs platformlarından biri olan udemy hakkında; ne olduğu, nasıl kullanıldığı gibi bilgiler vermeye çalışacağım. Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazı sponsorlu bir yazı değildir. Udemy https://www.udemy.com/ içinde farklı kategorilerden ücretli ve ücretsiz toplam 130.000'den fazla kursu içeriyor. En popüler kategorileri dil eğitimi, programla dilleri eğitimi, girişimcilik, tıbbi makale yazma ve hatta müzik aleti kursları dahi var. Udemy'nin dünya genelinde 10 milyondan fazla kullanıcısı ve 50.000'den fazla içerik üreticisi bulunuyor. Udemy içindeki kursların %90'ını ücretli kurslar oluşturuyor. Bu kursların fiyatlarına bakarsanız 400-450 tl arası olduğunı görürsünüz. Sakın bu fiyata çok demeyin, Udemy her fırsatta %90-95 indirim yapıp kurslarını 27 tl-24 tl-35 tl gibi fiyatlardan satıyor. Sakın 400-450 tl'den kurs almayın, istek sepetinize ekleyin ve bekleyin. En geç 3-5 gün içerisinde büyük indirim olacaktır ve çok uygun fiyatlara kurslara sahip olabileceksiniz. Udemy'de kaydolduğunuz tüm kurslar size ömür boyu erişim imkanı sunuyor. Hatta çoğu kursa zamanla güncellendikçe yeni materyaller ve dersler ekleniyor ve bunlara da sahip olmuş oluyorsunuz. Udemy kurslardan sonra bitirme sertifikalarını mailinize gönderiyor. Bu sertifikaları CV'nizi doldururken kullanabilirsiniz. Bir kursu almadan önce o kursu alan sayısını ve yorumlarada dikkat etmenizi öneririm. Udemy prensipleri gereği her kursun %10'luk kısmı satın alınmadan ücretsiz izlinebiliyor. Bundan dolayı kursu almadan önce izleyip kurs hakkında fikir edinebilirsiniz. Son olarak alıp gene de beğenmediyseniz veya yarar görmediyseniz Udemy satış prensipleri gereği 30 gün içinde koşulsuz iade edebilirsiniz. Ama sakın bunu suistimal etmeyi düşünmeyin. Udemy'nin hem suistimali engellemek hem de içerik üreticilerinin haklarını korumak için bir dizi önlemleri var. Benim şahsi tecrübelerime gelirsek ben yaklaşık altı aydır Udemy yi kullanıyorum. Udemy üzerinden bir çok kurs satın aldım. Bu kursların geneli 24.9 ve 27.9 tl arasındaydı. Bu kursların çoğu yabancı dildi, onların dışında temel yazılım programları eğitimleri ve kişisel gelişim kurslarıydı. Bu kurslardan şimdiye çok yarar gördüm, bana çok şeyler kattığını hissediyorum. En güzelide kafama ne zaman bir şey takılsa açıp tekrar izleyebiliyorum. Eğer ki siz de benim gibi dershane veya özel kurs gibi yerlerde hem daha pahalı hem daha kalabalık hem de eğitmenlerin egosunu çekmek istemiyorsanız udemy'i öneririm. En azından ücretsiz kurslarından veya ücretli kurslarının %10 luk kısmını izleyerek fikir elde edebilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkür ederim, yorumlarınızı bekliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/ulkemizdeki-kitap-okuma-oranlari-nasil-arttirilabilir/", "text": "Kitap okuma oranlarımızın düşük olmasından herkes yakınıyor. Fakat kimse bu soruna ne gibi çözümlerle yaklaşacağımızı konuşmuyor. Bundan dolayı Parlak Jurnal yazarları olarak kendi çözümlerimizi topluca sizlere sunuyoruz. Sizin de çözüm önerilerinizi yazının altına yorum olarak bekliyoruz. Yaşadığımız dünyada tarihsel açıdan insanlığı çok kitap okumamakla suçlarsak haksızlık olabilir. Hatta günümüzde geçmişe oranla daha fazla kitap okunduğunu söyleyebiliriz. Elbette bu kitapların niteliğine ve kişi başına okunan ortalama kitap sayısına göre de değişebiliyor. Fakat günümüz şartlarını da göz önünde bulundurursak internette kitapların tamamını ve daha fazlasını barındıran pek çok bağımsız bloglar, yazı dizileri, özetler ve makaleler görebiliyoruz. Bilginin hali hazırda depolanabilmesi kitap okumaya duyduğumuz ihtiyacın azalmasına, hatta kitap okumayı doğrudan gereksiz görmemize yol açıyor. Elbette online kitap, dergi ve gazetelerin avantajları da kaçınılmaz. Daha az masrafla daha fazla bilgiye ulaşmak artık mümkün. Yeni çıkan book reader'lar sayesinde göz problemleri benzeri riskler de ortadan kalkıyor. Peki gerçekten kitap okuyabiliyor muyuz? Bu sorunun yanıtı kişilerin zamanı kullanabilme becerisinden bağımsız düşünülemez. Bir tıp öğrencisinin bunca tıbbi kitap ve makale dururken roman okumaya zaman ayırması gerçekten zor olabiliyor. Ayırsa bile bir edebiyat öğrencisinin okuduğu düzeyde okuyamayabiliyor. Aynı şekilde bir edebiyat öğrencisi de tıbbi kitapları okuma ihtiyacı hissetmeyebiliyor. Kaldı ki akademik kitapların romanlara kıyasla daha fazla süreye ihtiyacı olduğu biliniyor. Bu durumda kitap okumayı arttırmak sorusunun altında zaman yönetimi kavramı yatmaktadır. Aslında YouTube gibi platformlarda 'hızlandırma' özelliğinin olması insanın zamanı daha verimli değerlendirme arzusunun bir neticesi. Sesli kitapları hızlandırarak dinlemek de bilgiyi hap şeklinde alayım kurtulayım düşüncesinin dışa vurumu gibi. Kaldı ki kitabın çıplak gözle okunması ve aralarda bazı cümleler üzerine düşünülmesi, cümle kurma becerisi ve kelimelere dokunabilme adına, kuşkusuz paha biçilemez. Bana kalırsa kitap okumak bir ihtiyaç olmalıdır, kişi bunun eksikliğini hissetmeli ve daha fazla okuyabilmek için kendine zaman yaratmalıdır. Unutmayalım, bir kitap iki paket sigaradan pahalı değil ve kullandığımız takdirde hepimizin muazzam bir potansiyeli var. Kitap okumamak, okumak için bir başlangıçtır. Bilirim ömr-ü dünyanızda pek çok kitap okudunuz, okuyorsunuz. Nihayetinde bazısı sizlere hitap ediyor ve heyecanla bitiriveriyorsunuz, bazısı daha ilk sayfasından son edemeden kenara bırakıveriyorsunuz, bazısını da zorla okudunuz. Amaa şunu unutmayın. Evet, belki o kitabın içeriğini unuttunuz. Nitekim siz okuduğunuz kitaplarda yaşadığınız özel hisleri, empatiyi, farklı görüş açılarını ve tecrübeleri kazandınız. O belki hafızanızda kalamadı ama sizi duygulandıran veya şaşırtan bir kitap kalbinize karıştı! Ruhunuza karıştı, ahlakınıza, hoşgörünüze, anlayışınıza karıştı ve siz bunu fark etmediniz! Yani diyeceğim dostlarım, kitabı bitirmek için değil, ruhunuza bir şeyler katmak için okuyunuz. - Elbette zevkinize de hitap edecek bir kitabı seçin. - Her gün sınırlarımızı bilerek belli bir okunacak sayfa sayısı seçin. Hatta ben bunu ilk başta alışkanlık haline getirmek için kitabımın kapak arkası sayfasına bir kağıt yapıştırır ve her günün tarihine karşılık geldiğim sayfayı yazardım. Kitabın yavaşça sonuna geldiğimi görmek beni motive etti ve bana kitap okuma alışkanlığı kazandırdı. Her sorunun çözümünü başkasından beklememek gerekiyor. Kitap okuma oranları/entelektüel birey sayısı uzun süreçte, gönüllülerin ailelere dokunmasıyla artabilir. Türkiye yıllar içerisinde okur-yazarlık oranını istikrarlı bir şekilde arttırabildi. Artık günümüzde 15-24 yaş arası okur-yazar oranı %100 olarak karşımıza çıkıyor. Bu oldukça yüz güldürücü bir gelişme. Fakat okumayı ve yazmayı bilmek her zaman okuma alışkanlığı kazanmak anlamına gelmiyor. Zaten bu oran, her gün karşılaştığımız kolay bir cümleyi okuyup anlayabilme ve yazabilmeyi gösteriyor. Yoksa bu veri direkt olarak okuma alışkanlığıyla doğru orantılı değildir. Ülkemizde daha çok; ders kitapları, yardımcı kaynaklar ve test kitapları dışındaki çeşitli kitapları okuma alışkanlığımızda bir problem olduğunu düşünüyorum. Yalnızca okumayı ve yazmayı bilmek bizi daha iyi bir okur ve dünyayı daha iyi yorumlayan bir birey yapamıyor. Bana kalırsa bunu OECD'nin ülkemizle ilgili PISA verilerinde açıkça görebiliyoruz. Türkiye'de yılda kaç kitap okunduğunu bilimsel veri bazında bilmiyorum. Bu konuda internette çok farklı veriler var. Verilerin bu kadar farklı ve bariz bir şekilde zıt olması, daha bu işin araştırma kısmında bile çuvalladığımızı gösteriyor olabilir mi? Bu sebeple yalnızca gözlemlerimi baz alarak yorum yapıyorum ve ülkemizde kitaplara çok sıcak bakılmadığını düşünüyorum. Kitap okuma alışkanlığı daha ziyade ailede kazanılabilecek bir yetenektir. Türkiye'de kitap okuma oranlarını arttırabilmek konusunda en büyük görev ailelere düşüyor. Bu bütün dünyada geçerli bir yöntem olmakla birlikte bazı ülkelerde kitap okumak günlük hayatın bir parçası haline gelmişken bizim ülkemizde kitap okumak ekstra bir iş olarak görülüyor. Önce bu algının kırılması lazım. Bir dizi izler gibi, film izler gibi, oyun oynar gibi kitabın da insana zevk veren ve tabir caiz ise vakit öldürmek için de kullanılabilecek bir şey olduğunun anlatılabilmesi lazım. Artık günümüzde ülkelerin eğitim programlarından ziyade çeşitli fikir gruplarının ve gönüllü oluşumların insanlara olan etkisinin daha fazla olduğunu düşünüyorum. Bir kitap kulübü insana okumanın önemini daha iyi anlatabiliyor, bir Youtube videosu insanlara daha etkileyici şekilde ulaşabiliyor veya sivil toplum kuruluşları insanları değiştirmede daha başarılı oluyor. Bu yüzden eğitim ile ilgili çalışma yapan gönüllü insanlar toplumdaki okuma oranlarını arttırmada çok daha başarılı olabilir. Bu sebeple, ülkemizdeki klasik hataya düşmemek ve her şeyi devletten beklememek gerekiyor. 21. yüzyılın güçlü bireyleri olarak -en azından temennimiz budur- ülkemizin veya dünyanın sorunlarını ortaya koyup bunlara yönelik çözümler üretmeliyiz. Bazı işler gönüllülük ile gerçekten çözülebilir. Eğitim ve kitap okuma alışkanlığının kazandırılması kesinlikle gönüllülük ile çözülebilecek meselelerdendir. Ülke olarak dikkat etmemiz gereken bir diğer mevzu televizyon ve sosyal medyaya ayırdığımız gereksiz vakittir. Küresel çapta gerçekleştirilen Dijital Türkiye 2019 raporuna göre Türkiye'de bir insan günde 2 saat 46 dakikasını sosyal medyada ve 3 saat 9 dakikasını da televizyon karşısında geçiriyor. Bu durum diğer ülkelerle kıyaslandığında oldukça vahim bir tablo. Buraya harcanan vaktin bir kısmı kitaplara yöneltilebilir. Genç ve dinamik bir nüfusa sahibiz fakat kitaplar dünyada hala bilginin saf ve en donanımlı kaynağıdır. Hiç kimse kitap/makale okumadan bir konudaki en derin çalışmalara ve bilgilere ulaşamayacaktır. Bir şeyler öğrenmekten öteye, okumanın insana kattığı düşünme yeteneği çok değerlidir. Bu sebeple ülkemizin gerçek yüksek öğrenim ve entelektüel seviyesini arttırmak için evvela kitap okuma oranlarını arttırmamız gerekmektedir. Bunu eğer devletin eğitim politikaları başaramıyorsa sivil toplum kuruluşları ve gönüllü gençlik hareketleri başarmaya çalışmalıdır. Günümüzde bürokrasinin elinin yetişemediği fakat sivil örgütlenmelerin gönüllülük esasıyla yetişebildiği çok fazla alan olduğu unutulmamalıdır. Özetle, günümüzde kitap okuma oranlarını arttırmaya gönüllü sivil toplum örgütleri ve oluşumlara ihtiyacımız var. Bu gönüllü oluşumlar kitap dağıtmaktan veya öğrencilere ulaşmaktan ziyade özellikle ailelere ulaşmalılar ve ailelerdeki toplu okuma kültürünü geliştirmeye, çocuklarına kitap alışkanlığını nasıl kazandıracaklarını öğretmeye çabalamalılar. Direkt olarak öğrenciye değil, ona okuma alışkanlığını sağlayabilecek yegane kişilere, yani anne ve babaya dokunmak gerekiyor. Kütüphane kurmak ve kitap dağıtmakla okuma sayısının korele olmadığı da not edilmelidir. Kütüphane ve kitap sayıları, kitap okuma oranlarının az olmasının bir nedeni değil sonucudur. Ülkemizdeki kitap okuma oranını arttırmak istiyorsak, önce toplumun okuma algısını değiştirmeliyiz. Türkiye'de okuma oranları çok düşük. Elbette bunun birçok nedeni var. Ancak bu soruna çözüm olarak kısa vadede ne yapabiliriz, onu konuşalım. Ülkemizdeki okuma oranlarını gerçek anlamda arttırmak istiyorsak, milli bir okuma seferberliği ilan etmeliyiz. Mesela okuma algısını değiştirerek bu işe başlayabiliriz. Kitap okuma, ülkemizde ne yazık ki ekstra yapılan bir şey gibi algılanıyor. Bunu bir şekilde düzeltmeliyiz. Kitap okumanın en az yemek, içmek gibi doğal bir şey olduğunu sosyal propagandalarla anlatmalıyız. Özendiren, teşvik eden etkinliklerin artması bu konuda etkili olacaktır. Tabii bununla yetinmemeliyiz. Gerçekten okuyan bir Türkiye için öğrencilere kitap okuma alışkanlığı kazandıracak uygulamalarla eğitim sistemimizi düzenlemeyiz. Öğrencilere angarya verilen okuma ödevlerinin, okuma alışkanlığı kazandırmadığı, bilakis okuyacak öğrenciyi de soğuttuğu aşikardır. Bu konuda şöyle bir örnek verebilirim. Benim bitirdiğim lisede çok güzel bir uygulama vardı. Okula geldiğimiz her gün yaklaşık bir saat hep beraber kitap okurduk. Kitap okuma saati dediğimiz bu zaman diliminde, okuldaki müdürümüzden tutun da okulun temizliğinden sorumlu hizmetli abilerimize, ablalarımıza kadar herkes o saat kitap okurdu. Ama okumamız için zorlanmazdık. Başımızda duran öğretmenler yalnızca, okumak istemeyenlerin, okuyacak olanları rahatsız etmesine engel olurlardı. Ve inanın bana, bir zaman sonra herkes o saatte kitap okur oldu. Bu tarz uygulamalar şu an okullarda ne derece yaygın bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey var: Kitap okumayı hayatımıza dahil etmeliyiz. Eğitim sistemimizde okumayı angarya bir iş olarak göstermekten şiddetle kaçınmalıyız. İyi Bayramlar, en güzel bayram mesajlarını okumak ve değerli yorumlarınızı alma üzere sizi blogummda görmekten mutluluk duyacağım. Bizim toplumumuz tarafından algılanan okumak kelimesi bir okula devam etmek yada bitirmekle özdeşleştirilmiş durumda ne yazıkki.Ne okuyorsun diye sorduğunda birisi keşke şu aralar kafka okuyorum ama yakında dostoyevski ile meşgul olacağım diyebilseydik. Onur'unda döylediği gibi ruhuna birşeyler katacak kaynaklar okumadığında bizi bazı yazılım sistemleriyle proglanmış robotlardan ayıran birşey olmayacaktır aldığımız yoğun yada karmaşık eğitimlere rağmen. Kendi adıma kitap okumayı seviyorum fakat düzenli bir alışkanlığım yok neyazıkki ama bunun oluşması için çabalıyorum Nihat'ın bahsettiği gibi aileye bu konuda büyük bir sorumluluk düşüyor.Ben kitap okumaya daha erken yaşta ve ailemle birlikte başlasaydım eminimki şu günlerde benim için vazgeçilmezlerimden olurdu.. Teşekkür ederiz. Bu Tek Yazı; Çok Fikir serisiyle sorunlardan dem vurmaktan öteye çözüm üretebilmek ve bir şeylere dokunabilmeyi amaçlıyoruz. Umuyoruz farklı farklı konularda devamı gelecek."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uluslararasi-guc-dengesi-uzerine/", "text": "Güç dengesi dediğimiz kavram, uluslararası ilişkilerin en başat ve en eski olgularından bir tanesidir. Bu olgunun dayandığı temel mantık, mevut çoklu sistemde tek güçlünün sonsuza kadar var olamayacağı üzerine kuruludur. Birçok ülkenin bulunduğu uluslararası sistemde eğer bir devlet çok güçlenirse diğer devletler onu sınırlamak amacıyla bir araya gelebilirler. Çünkü ülkeler kendilerini her daim korumak isterler. Bir devletin gücüne ve hegemonyasının sonuçlarına karşı diğer devletlerin tek güvencesi, güçlü olmaktır. Aslında bu, insanın doğasında bulunan bir güdüden kaynaklanır. İnsan da sürekli daha iyisini yapmak, daha ileriye gitmek, daha güçlü olmak ve kendini korumak istemektedir. Modern uluslararası sistemin kökenlerini genellikle Otuz Yıl Savaşları ve Vestfalya Barışı'na götürdüğümüz için, güç dengesi sisteminin kökenlerini de 1648 yılına götürmek yanlış olmayacaktır. Güç dengesi sistemi sürekli bir istikrar halindedir. Kutupların bulunduğu uluslararası sistemde her türlü etki bir tepkiye yol açmakta ve düzen dengelenmeye çalışmaktadır. Sistemi bozmaya çalışan ülke, diğer ülkeler tarafından engellenmektedir. Güç dengesi kuramına göre, bir ülke çok büyürse, bu durumda bir başka ülke bunu kendisine tehdit olarak göreceği için; ya tek başına güçlenme yoluna gidecek ya da başka ülkelerle güçlerini birleştirip bir ittifak sistemini oluşturacaktır. Böylelikle bir ülkeye karşı denge oluşabileceği gibi ittifaklara ve kutuplara karşı da dengeler oluşabilir. Aslında bu etki-tepki reaksiyonları sonucu ortaya çıkan dengelerin dünyadaki kutuplaşmaları meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Napolyon Savaşları'nın ortaya çıkardığı Fransa karşıtı koalisyon, aslında bir güçler dengesinin sonucudur. Soğuk Savaş döneminde oluşan iki kutuplu sistem yine bir güçler dengesinin göstergesidir. Güçler dengesinin kutupları da sürekli değişkendir. Zaten ortada bir barış değil, bir istikrar durumu söz konusudur. Yani güç dengesi dediğimiz şey barışı doğurmaz. Hatta istikrarı sağlamak için savaş durumu da ortaya çıkartır. Uluslararası sistemde güç dengesi, bazen tek kutuplu bir hegemonya sistemi bazen çift kutuplu bloklaşmalar ve bazen de çok kutupluluk ortaya çıkartır. Aslında güçler dengesi teorisi bize, eğer dengeyi ve sistemi bozan bir güç mevcut oluyorsa her zaman onun karşısında karşıt bir güç veya güçler birliği oluşacaktır demektedir. Lakin bu her durumda geçerli olmamaktadır. Uluslararası sistem bu kadar basit ve kolay değildir. Uluslararası ilişkilerin ve politik dünyanın bu kaotik ve komplike sistemlerinde; eğer bir olgunun açıklaması çok basit, çok kolay ve çok mantıklı geliyorsa genelde yanlıştır. Bazen mevcut olan kuvvetli güçlere karşı bir birlik oluşması yerine diğer güçsüz devletler bu güçlü devletin arkasına geçerek ondan faydalanırlar. Buna eklemleme denmektedir. Aslında bu da bir tür güçler dengesidir. Eklemleme diye bir kavramı tanımladıysak bile, bugün Amerika Birleşik Devletleri gibi bir süper güce karşı neden büyük bir karşıtlığın oluşmadığını tam olarak bu kavramla açıklamamız mümkün değildir. Bu da bize aslında güçler dengesinin ne kadar yetersiz bir kuram olduğunu açıklamaya yetebilir. Realist ve neorealist kesimler güçler dengesini savunmaya devam etseler de liberalist kesim bunu yeterli bulmuyor. Güçler dengesinin çok fazla sert ve askeri güce dayandığını düşünen liberalistler, aynı zamanda güçler dengesinde diğer etkenlerin, örneğin devlet dışı aktörlerin dikkate alınmadığını söylüyorlar. Gerçekten de güçler dengesi kavramının bir çok eksiği bulunuyor. Uluslararası sistem içerisinde sürekli evrilen dengelerle birlikte, güçler dengesinin tanımı da sürekli değişiyor. Liberalistler ve konstrüktivistler tarafından haklı bir şekilde sürekli eleştirilirse de güçler dengesinin başat bir unsur olduğunu inkar edemeyiz. Bu kavramın güncel bir şekilde yorumlanması ve dönüşen uluslararası sistemi açıklayacak şekilde yenilenmesi gerektiğini düşünüyorum. 1989 yılında Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte dünyada tek kutuplu bir küresel hegemonya ortaya çıkmıştı. ABD'nin günümüze doğru gelen bu hegemonyasının günden güne bozulduğu ve uluslararası sistemin çok kutupluluğa gittiği görülüyor. Bana sorulacak olursa, dünya dört-beş kutuplu bir sisteme doğru yol almaktadır. Bu kutuplardan en önemlilerinden birisi ise, NATO ve DTÖ gibi hükümetler arası örgütler ve Uluslararası Af Örgütü gibi hükümet dışı örgütler olacaktır. Aslında çok kutuplu sistemler tarih sahnesinde oldukça yaygındı. Fakat bugünün küreselleşen dünyasında oluşacak olan çok kutupluluk oldukça farklı olacaktır. Bu farklılık ise güçler dengesinin tekrar tanımlanmasını gerektirebilir. Günümüzdeki sisteme çok kutuplu sistem diyenler varsa da birçok kişi unipolar bir sistem olduğunu düşünmektedir. Hatta yeni bir dünya savaşının çıkmamasının en önemli sebeplerinden bir tanesi de tek kutuplu bir dünya düzeninin olmasından ileri geldiğini düşünenlerin sayısı da oldukça çoktur. Onlara göre, tek kutuplu bir sistemdeki süper güç, tüm aktörleri domine edecek ve ülkeler de kendi yerlerini bileceğinden dolayı oldukça temkinli davranacaklardır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uluslararasi-iliskiler-teorilerine-bir-baslangic/", "text": "Uluslararası ilişkiler teorileri, çeşitli merceklerele bizlere dünyayı anlamamızı ve onu mantıklı kılmamızı sağlar. Her biri bizlere farklı teorik bakış açıları sunar. Bu karmaşık dünyayı basitleştirmenin bir takım yolları vardır. Analojiye benzer olarak, teoriler aynı haritalar gibidir. Her bir harita belirli bir amaç için yapılmış ve haritanın içeriği, haritayı kullanacak olan kişiyi yönlendirmek için neyin gerekli olduğuna odaklanmıştır. Diğer bütün detaylar karışıklığı önlemek ve açık bir görünüm sunmak için dışarıda tutulur. Bir görsel binlerce kelimeye eşdeğer olduğundan dolayı, Google'a girip Singapore MRT yazın ve görsellere tıklayın. Burada Singapur'un Hızlı Kitle Transit ağının haritasını göreceksiniz. Görseli büyütün ve bir süre bekleyin. Gördüğünüz şeyler bir takım çizgiler, istasyonlar ve basit erişim bilgileri olacak. Grafikte halka açık tuvaletleri, yolları, bankaları, marketleri görmeyeceksiniz çünkü bunlar sistem üzerinde yolculuk için gerekli olan şeyler değillerdir. İşte teoriler de aynı bunun gibidirler. Her bir uluslararası ilişkiler teorileri, teorisyenin neyin önemli olduğuna inandığı şeyleri haritaya farklı şekillerde koyar. Uluslararası ilişkiler haritalarında çizilebilecek değişkenler olarak devletler, organizasyonlar, topluluklar, ekonomiler, tarih, fikirler, sınıflar, cinsiyetler ve bunun gibi şeyler olabilir. Teorisyenler daha sonra, olayları analiz etmek için kullanabilecekleri basitleştirilmiş bir dünya kurarlar daha önceden kullandıkları değişkenlerle ve hatta bunlar ile bazı durumlarda bir dereceye kadar tahminde bulunabilirler. Pratik anlamda, uluslararası ilişkiler teorileri, öğrencilerin soruları cevaplamak için kullanabilecekleri ve çoklu metodlar sunabilen en iyi analitik araçtır. Bazı öğrenciler uluslararası ilişkiler teorilerine çalışmaya bayılırlar çünkü bunlar yaşadığımız dünyayı, insan doğasını ve hatta neleri bilebileceğimize dair ilginç sorulara kapılar açar. Fakat bazı öğrencilere ilk etapta uluslararası ilişkiler çalışma isteği doğuran şey, doğrudan gerçek hayata dair olay çalışmalarına geçmek oluyor. Bu türden öğrenciler için, uluslararası ilişkiler teorileri çalışmak oyalama gibi görünebilir. Yine de şu kritik noktayı belirtmek önemlidir: uluslararası ilişkiler teorilerini anlamadan çalışmaya atılmak, aynen harita olmaksızın bir yolculuğa çıkmak gibidir. Belki istediğiniz noktaya ya da başka ilginç bir yere varabilirsiniz fakat nerede olduğuna ya da nasıl oraya vardığınıza dair bir fikriniz olmayacaktır. Ayrıca kendi yönteminin daha iyi ya da daha doğrudan olmasını isteyen birisine hiçbir öneride bulunamayacak ve yanıt veremeyeceksiniz. Teoriler bize berraklık ve yön verir; hem kendi argümanlarımızı savunmamıza hem de başklarının argümanlarını daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Uluslararsı ilişkiler bir karmaşa içerisinde büyümeye devam ettikçe, sunduğu teori grupları da arttı. Bu yüzden uluslararası ilişkiler teorileri, bu alanda çalışmaya yeni başlayanlara bir zorluk sunuyor. Fakat bu söylem, size başlamanız için bir güven vermeli. Başlayabilmek için, bu kısımda üç bölüm halinde geleneksel teoriler, orta menzilli teoriler ve eleştirel teoriler hakkında kısaca bir giriş yapılacak. Thomas Kuhn'un The Structure of Scientific Revolutions (1962) isimli eseri belli teorilerin nasıl meşrulaştığını ve genel olarak nasıl kabul edildiklerini anlamamız için bir yol gösterdi. Ayrıca teorilerin artık mantıklı olmayışıyla birlikte yeni teorilerin ortaya çıkış aşamalarını tanımladı. Mesela, insanlar bir kere dünyanın düz olduğuna karar kılmışlardı. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu konuda önemli bir keşif oldu ve insanlık bu inanışı reddetti. Ne zaman böyle bir keşif gerçekleşirse, bunun sonucu olarak bir paradigma kayması olur ve düşünmenin eski şekli yeni olan ile yer değiştirir. Fakat uluslararası ilişkiler teorilerindeki değişiklikler bu örnekteki gibi dramatik olmaz. Bu, farklı zaman periyotlarında ve kişisel şartlara göre bir yaklaşımın diğerinden daha fazla anlatabileceği şeyler olduğunu düşündüğümüzde, bize uluslararası ilişkiler teorilerinin dünyayı açıklamadaki rolünü göstermektedir. Geleneksel olarak, uluslararası ilişlerde iki tane merkez teori vardır: liberalizm ve realizm. Diğer teorilere karşı büyük rekabet halinde olsalar da disiplinin merkezinde kalırlar. Liberalizm en yükseldiği dönemde ütopik bir teori olarak adlandırıldı ve bugün hala bazı çevrelerce böyle tanınıyor. Bu teorinin savunucularına göre insanoğlu içten içe iyi, barışa inanan ve uluslar arasındaki ahengi yalnızca başarılabilir bir şey değil aynı zamanda istenilen bir şey olarak görürler. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru Immanuel Kant, liberal değerleri paylaşan ülkelerin birbirleriyle savaşmaları için hiçbir nedenleri olmayacağına dair bir fikir geliştirdi. Kant'ın gözlerinden, liberal ülkeler kendi vatandaşları tarafından yönetildiğinden ve toplumun savaşa gitme niyeti çok nadir olduğundan dolayı eğer dünyadaki ülkeler daha liberal olurlarsa dünya daha huzurlu olacaktı. Bu, vatandaşlara karşı sıklıkla bencil arzuları olan ve onları geri kalmış gören krallığın yönetimi ve seçilmemiş bürokratlar için karşıt bir görüştü. Kant'ın görüşleri başkalarını etkiledi ve özellikle demokrasilerin birbirleriyle savaşa gitmeyeceğini varsayan demokratik barış teorisi başta olmak üzere modern liberaller tarafından geliştirilmeye devam edildi. Ayrıca liberaller savaşın tamamen kesilmesinin ulaşılabilir bir hedef olduğu fikrine inanıyorlar. Liberal fikirleri pratiğe dökersek, ABD başkanı Woodrow Wilson, 1918 Ocak ayında yani Birinci Dünya Savaşı'nın son yılında Ondört İlke olarak düşüncelerini ABD kongresine duyurdu. İlkelerinin sonucusu savaş sonrasında yeniden inşa edilmiş bir dünya için fikirler- uluslar için genel bir dernek yani Milletler Cemiyeti olarak ortaya çıkacaktı. 1920 yılına dönecek olursak, Milletler Cemiyeti, uluslararası barışı sürdürmenin yanı sıra devletler ve uygulamalar arasındaki işleri denetlemek amacıyla kuruldu. Fakat, Milletler Cemiyeti'nin İkinci Dünya Savaşı'nın 1939'da ortaya çıkması nedeniyle çökmesi sonucu bu durum bu olayı kendi teorileriyle çelişiyormuş olduğu için liberalleri zorladı. Bu nedenle Kant ve Wilson gibilerinin çabalarına rağmen, liberalizm güçlü bir tutum elde edemedi ve savaşın devam eden varlığını açıklayan yeni bir teori ortaya çıktı. Bu teori bilindiği üzere realizm yani gerçekçiliktir. Realizm, tarihte bilinen en yaygın ve en ölümcül savaşların neden bir barış ve optimizm dönemini takiben ortaya çıktığına dair ikna edici bir açıklama sunması nedeniyle İkinci Dünya Savaşı boyunca bir devinim kazandı. Fakat bu ismini yirminci yüzyılda almışsa da bir çok realist daha da gerilere bakmaktadır. Aslında realistler antik dünya kadar eskilere bakıp insan davranışlarının modern dünyadaki benzer kalıplarını bulmaktadırlar. Adının da belirttiği gibi, realizm anlamının savunucuları bu teorinin dünyanın ve uluslarası politikadaki daha etkili değişikliklere ait gerçekliği yansıttığını savunurlar. Thomas Hobbes, 1642-1651 yılları İngiliz İç Savaşı boyunca yaşamın vahşiliğine ilişkin açıklamaları nedeniyle realizm tartışmalarında kendisine sıklıkla değinilmiştir. Hobbes, insanoğlunu düzensiz bir şekilde yaşayan ve herşeye karşı bir savaş halinde olduğu doğa durumu olarak tanımlamıştır. Buna çare olarak yönetici ile göreceli düzeni koruyan toplum arasında bir sosyal anlaşma olmasını önerdi. Bugün, devletlerimizi kimin yöneteceği açıkça belli olduğu için bu tür fikirleri kullanmıyoruz. Her lider ya da egemen , kuralları belirler ve bu kuralları çiğneyenlere karşı bir cezalandırma sistemi uygular. Bunu kendi kurulmuş devletlerimizde kabul ediyoruz ki yaşamımız bir düzen ve güven içerisinde devam edebilsin. Bu belki ideal değildir ama bir doğal durumdan daha iyidir. Uluslararası böyle bir anlaşma olmasa ve dünyada hiçbir egemen olmasa ululslararası ilişkilerde korku ve düzensizlik hakim olur. Realistlere göre bizler ululslararası anarşi sisteminin içinde yaşıyoruz. İşte bu yüzden realistlere göre savaş barıştan daha olağan görünmektedir ve aslında onlara göre daha çok kaçınılmazdır. İngiliz Okulu'nun düşüncesi genellikle liberal ve realist teorilerin ortası olarak görülür. Teorisi uluslararası düzeyde olan devletler topluluğu fikrini içerir. İngiliz Okulu'nun temellerinden biri olan Hedley Bull, uluslararası sistemdeki geleneksel teorilerin anarşik olduğunu kabul ediyor. Fakat bunun, normların yokluğu anlamına gelmediğini ve dolayısıyla uluslararası politikanın toplumsal bir boyutta olduğunu belirtmediğini söylüyor. Bu manada, herhangi bir düzenin var olmadığı ve paylaşılan ilkeler ile davranışlara dayanan bir devlet formu olan Anarşi Toplumunun (Bull 1997) ortaya çıkacağını belirtiyor. Konstrüktivizm , sıklıkla orta bir yerde görünen başka bir teoridir. Fakat bu orta yer, ana akım teoriler ile daha sonra değineceğimiz eleştirel teoriler arasında bir yerdir. Ayrıca bu teori, İngiliz Okulu'yla kökensel bağlantılara sahiptir. Diğer açılardan bakan akademisyenlerin aksine konstrüktivistler , küresel alanda etkileşim halinde olan bireylerin aralarında paylaştıkları görüşler ve değerlerin önemini belirtirler. Önde gelen konstrüktivistlerden olan Alexander Wendt, yapıların aracıları yalnızca kısıtlamadıklarını ayrıca onların kimliklerini de inşa ettikleri konusundaki fikirleriyle bireyler ve yapılar arasındaki ilişkiyi açıklamıştır. Onun sözü olan Anarşi denen şey devletlerin yaptıklarıdır. (Wendt 1992) bunu gayet iyi özetliyor. Bu konuyu ve konstrüktivizmin temelini açıklamanın bir başka yolu da insanlar arasındaki etkileşimlerin var olduğu uluslararası ilişkilerin özünde bulunmaktadır. Sonuçta devletler etkileşimde bulunmazlar, etkileşimde bulunanlar diplomat ya da politikacı gibi aracılardır. Dünya seviyesinde etkileşime girenlerin tanımlayıcı ilke olarak uluslarası anarşiyi kabul ettiklerinden beri bu bizim bir gerçekliğimiz haline geldi. Fakat eğer anarşi bizim yaptığımız bir şey ise o zaman farklı devletler, anarşiyi farklı şekillerde algılayabilirler ve anarşinin nitelikleri zaman içerisinde değişebilir. Hatta uluslararası anarşi eğer farklı bireylere karşı etkisi olan bir grup tarafından kabul ettirirlirse farklı bir sistem ile de değiştirilebilir. Konstrüktivizmi anlamak demek fikirleri anlamak ya da sıklıkla güce sahip olmak şeklinde tanımlanan ilkeleri anlamaktır. Bu nedenle konstrüktivistler hangi ilkelerin kafa tutuştuğunu ve ihtimal olarak hangi ilkelerin yeni ilkelerle yer değiştirdiği süreci incelemeye çalışmaktadır. Eleştirel yaklaşımlar çoğunlukla liberalizm ve realizm olmak üzere bu alandaki genel-asıl yaklaşımlara cevap olarak kurulan geniş bir teoriler silsilesidir. Özetle, eleştiri teorisyenleri, uluslararası ilişkiler alanında yaygın olarak kullanılan varsayımlara karşı olarak belirli bir alana değinirler. Onlar, kendimizi burada bulduğumuz dünyamızı daha iyi anlamak için yeni yaklaşımların daha uygun olduğunu düşünüyorlar. Eleştirel teoriler uluslararası ilişkilerde tipik olarak gözden kaçmış ve kabul edilmemiş alanları tanımladığı için değerlidir. Ayrıca eleştirel teoriler, sıklıkla marjinalize olan yani özellikle kadınlar ve üçüncü dünya ülkelerindekiler için bir ses olmaktadır. Marksizim, eleştirel teorilere başlamak için güzel bir noktadır. Bu yaklaşım, on dokuzuncu yüzyılda endüstri devrimi boyunca yaşamış Karl Marx'ın fikrlerine dayanmaktadır. Marksist tabiri Marx'ın görüşlerini benimseyenler ve endüstrileşmiş toplumun sahipler ve çalışan sınıf olarak ikiye ayrıldığına inananlar için kullanılır. Proleterler kendi ücretlerini ve bu nedenle yaşam sandartlarını kontrol eden burjuvazinin merhameti altınadırlar. Marx, proleteryanın en sonunda burjuvaziyi devirip sınıf toplumuna son vereceğine inanıyordu. Marksist bir açıdan bakan eleştirel teorisyenler, genellikle uluslararası siyasetin devlet etrafında örgütlenmesi durumundan dolayı dünya çapında insanların ortaklaşa sahip olduklarını tanımak yerine bölünmüş ve yabancılaşmış bir halde olduklarını yani potansiyel olarak küresel proleterya olduklarını savunurlar. Bunun değişmesi için devletin meşruluğu sorgulanmalı ve tamamıyla dağıtılmalıdır. Bu anlamda devletten kurtuluş, çok daha geniş bir eleştirel gündemin parçasıdır. Postkolonyalizm, sınıfların yerine ulusların ya da bölgelerin arasındaki eşitsizliğe odaklanarak marksizmden ayrılır. Sömürgeciliğin etkileri bugün dünyanın birçok bölgesinde hala hissediliyor. Birleşik Krallık ve Fransa gibi eski sömürgeci güçlerin geride bıraktığı yerel topluluklar, bu zorluklarla başa çıkmaya devam ediyor. Postkolonyalizmin kökenleri uluslararası ilişkilerde dekolonizasyon etrafında yoğunlaşan ve Avrupa emperyalizminin mirasını geri alma isteğinin ortaya çıktığı Soğuk Savaş dönemine kadar izlenebilir. Bu yaklaşım, uluslararası ilişkiler çalışmalarının tarihsel olarak dünyanın diğer bölgelerini dışlayarak Batı merkezine ve deneyimine sahip olduğunu kabul etmektedir. Son olarak, postkolonyal araştırmacılar Batılı kuramsal bakış açılarına dayanan ya da eski sömürgelerdeki düşünceleri dikkate almayan analizlerin; ululslararası kurumları ve dünya liderlerini batıyı haksız yere desteklemelerine yol açabileceğini öne sürmüşlerdir. Onlar; küresel ekonomide gerçekeşen olayların, uluslararası enstitülerin karar ve yapım mekanizmalarının ve ayrıca büyük güçlerin hareketlerinin aslında yeni bir sömürgecilik biçimi olabileceği anlayışını yarattılar. Edward Said'in (1978) Oryantalizm'i, Orta Doğu ve Asya'daki toplumların Batı edebiyatı ve bilimsel yazımında Batı'ya göre aşağı bir yerde konumlandırılarak düzenli bir şekilde yanlış temsil edildiğini anlattı. Bu nedenle postkolonyal araştırmaıclar, uluslararası ilişkilerin geleneksel Batı zihniyetinin ötesinde daha geniş bir odakla olaya baktıklarından dolayı bu alana önemli katkılar sağlıyorlar. Uluslararası ilişkilerde doğal bir eşitsizlik olduğunu ortaya koyan bir başka teori ise feminizmdir. Feminizm, bu alana eleştirel akımın bir parçası olarak 1980'lerde girdi. Bu akım neden iktidar mevkilerinde çok az kadının gözüktüğünü ve uluslararası siyasetin nasıl buna göre yapılandırıldığını açıklar. Sadece, dünya liderlerinin buluştuğu bir ortama göz atacak olursanız, buranın erkeklerin dünyası olduğunu düşünebilirsiniz. Bu girişi cinsiyete dayalı uluslararası ilişkiler okuması olarak tanımlarsak, bu konudaki haritamızda öncelikli olarak cinsiyet gibi bir konuyu konumlandırıyoruz. Eğer burası erkeklerin dünyasıysa, bu ne anlama gelmektedir? Geleneksel olan eril özellikler olarak görülen saldırganlık, duygusal sağlamlık ve güç gibi belli özellikler bir dünya liderinin temel nitelikleri olarak görülüyor mu? Hangi niteliklerin ve özelliklerin temel olarak bulunması gerekmez ve bu hangi tür eylemlerle sonuçlanır? Feminizm, cinsiyetin -toplumun erkek ve kadına uydurduğu görevler gibi- her şeye nüfuz ettiğini kabul ederek bu görevleri herkese fayda sağlayacak şekilde kullanır. Bu sadece erkek ve kadınları sayma meselesi gibi basit bir şey değildir. Daha doğrusu feministler, cinsiyetçi iktidar yapılarının, sözde kadınsı özellikler gösteren kadın ya da erkeklerin en yüksek iktidar seviyelerine ulaşmalarını nasıl zorlaştırdıklarını soruyorlar. Bu pozisyonların ölüm ve kalım kararları verdiğini düşünürsek, o merciye gelen insanların saldırganlığı yahut merhameti ile bilinip bilinmediği hepimiz için önemlidir. Toplumsal olarak yapılandırılmış cinsiyet rollerinden bahsetmişken, örneğin konstrüktivizm ile örtüşen bazı noktalar görmeye başlamış olabilirsiniz. Her yaklaşımı ayrı ayrı sunarken yapabileceğimizin en iyisini yapıyoruz ve dolayısıyla böylece daha net bir başlangıç noktasına sahipsiniz. Fakat uluslararası ilişkiler teorilerinin zor ve karmaşık bir ağ olduğu ve her zaman açıkça tanımlanmamış olduğu konusunda sizi uyarmak akıllıca olacaktır. Bunu hem bu yazıyı okurken hem de çalışmalarınız geliştikçe aklınızda tutun. Muhtemelen eleştirel teorilerden en tartışmalı olanı ise postyapısalcılıktır . Bu, hepimizin inandığı ve gerçek olarak bildiğimiz inançları sorgulayan bir yaklaşımdır. Postyapısalcılık, genel teorilerin büyük kesimlerce kabul edilmiş baskın anlatılarına karşı sorular sorar. Mesela, liberaller ve realistlerin ikisi de devlet fikrini ve onun büyük ölçüde üstün olduğunu kabul eder. Bu varsayımlar, geleneksel teorilerin dayandığı temel doğrular aslında kendileri için oluşturdukları gerçeklik etrafındaki yapılar halindedir. Yani dolayısıyla bu iki teorik bakış açısı genel dünya görüşü bakımından bazı farklılıklar gösterse de dünya hakkında genel bir anlayışı paylaşırlar. Teorilerin hiçbiri devletin varlığına meydan okumaz, onlar kısaca bunu gerçekliğin bir parçası sayarlar. Postyapısalcılık, yalnızca devletin değil aynı zamanda gücün doğası gibi yaygın olarak kabul edilen varsayımları sorgulamayı amaçlar. Michel Foucault'un postyapısalcılığa yaptığı katkı onun bilgi-güç bağını tanımlamasıydı. Bunun ne anlama geldiği ise; politikacılar, gazeteciler ve hatta akademisyenler gibi güce sahip insanların bizim belirli bir konu hakkındaki genel anlayışımızı şekillendirme yeteneğine sahip olmalarıdır. Buna karşılık, bu konuyla ilgili anlayışlar aklıselim görünecek gibi kökleşmiş ve onlar dışında bir şekilde düşünemeyecek kadar zorlaşmış bir hale gelebilir. Güç bilgidir ve bilgi ise güçtür. Postyapısalcılar, bir konunun belli bir şekilde baskın olarak nasıl anlaşıldığını analiz ederek konunun temel aldığı gizlenmiş varsayımları ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Ayrıca onlar uluslararası politikada bulunmak, düşünmek ve yapmanın diğer olası yollarını da ortaya çıkarmayı hedeflerler. Uluslararası ilişkiler teorilerine bu kısa girişte olduğu gibi, her uluslararası ilişkiler teorisi dünyanın haklı fakat farklı bir görüşüne sahiptir. Hiçbir teori mükemmel değildir. Eğer uluslararası ilişkilerde herhangi bir teori davranış ve eylem açısından doğru ve tam olmuş olsaydı, diğerlerine hiç gerek kalmazdı. Değişik uluslararası ilişkiler teorilerinin farklılığı, uluslararası ilişkilerin hala belirgin bir biçimde gelişmekte olan yeni bir disiplin olduğunu size gösteren bir uyarı olmalıdır. Bu gelişme içerisinde uluslararası ilişkiler teorileri çoğunlukla devletin doğası, bireyler, uluslararası organizasyonlar, kimlik ve hatta gerçekliğin şiddetli bir argümanlar dizisidir. Burada önemli olan nokta, bu teorilerin analiz yapmak için birer araç olduklarını hatırlamaktır. Çoğu zaman bir olayı anlamak için doğru bir şekilde kullanıldığında uygun ve anlaşılırdırlar. Fakat mükemmel değildirler ve kendinizi çoğu zaman daha kullanışlı bir teorik araca ulaşmak için bulursunuz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uluslarin-zenginligi-is-bolumu/", "text": "Tarihsel süreç içerisinde insanların becerilerinin, isteklerinin ve toplumsal dayanışmanın bir parçası olarak ortaya çıkan iş bölümü Adam Smith ile beraber iktisadi kavramlar içerisinde özellikle yer almaya başlamıştır. Eski Çağlarda kişilerin becerileri doğrultusunda gelişen veya babadan oğula ya da ustadan çırağa süregelen üretimin devamlılığı, nüfusun artmasıyla birlikte verimlilik sorununu beraberinde getirmiştir. Beş ayrı kitaptan oluşan Ulusların Zenginliği'nin, Emeğin Üretici Güçlerindeki Gelişmenin Nedenleri ve Üretimin Farklı Tabakalar Arasındaki Doğal Bölüşümünün Düzeni Hakkında isimli ilk kitabının ilk üç bölümünde bu kavramın yer almış olması, Adam Smith'in iş bölümüne verdiği önemi göstermektedir. Ancak tarımın doğasına göre iş bölümünün tarım faaliyeti içerisinde yer bulması kolay değildir. Çünkü tarım, dönemsel olarak yapıldığı için sürekli istihdamı zordur ve tarımsal üretim zincirleri içerisinde bulunanlar neredeyse hep aynı kişilerdir. Tarımsal verimliliği artırmanın yolunun, ülkedeki sanayi sektörünün gelişmişliğine bağlayan Smith, dolaylı olarak iş bölümünün sanayi üzerinden tarımsal verimliliği de arttıracağını savunur. Adam Smith, belirli sayıdaki insanın iş bölüşümü sonucunda üretimin artmasını üç etkene bağlıyor. Bunlar; işçilerin niteliği, üretim zinciri içerisinde bir süreçten diğerine geçişte zamandan tasarruf edilebilmesi, üretim içerisinde harcanan emek miktarını azaltacak ve birden fazla kişi ile gerçekleştirilen işin, bir kişi ile gerçekleştirilebilmesini sağlayacak olan makinelerin icat edilmesi. İşçinin niteliğinin artmasıyla birlikte yapabileceği işin miktarı da artmış olacaktır. Her işi kendisi yapan veya az sayıda insana bölüştürülmüş olan üretim süreci içerisinde devamlı aynı işçiler çalıştırılsa da ürünün kalitesi aynı olmayacak ve bir süreçten diğerine geçişte kaybedilecek zaman ile verimlilik düşecektir. İşçi aynı üretim zincirinde kalabildiğinde edindiği tecrübe ile işin kalitesini ve ürettiği miktarı arttıracaktır. Aynı zamanda bir işçi, üretim sürecinin birden fazla noktasında çalışmak durumunda kaldığında, bir noktadan diğerine geçişte odağını kaybederek zamanını doğru kullanamayacak, böylece ürettiği ürün miktarı da azalmış olacaktır. İnsanlar, bütün dikkatleri değişik bir dizi şeye dağılmış olduğu zamandan daha çok, tek bir nesneye yöneltildiği zaman, herhangi bir hedefe ulaşmanın daha kolay ve hazır yöntemlerini keşfetmeye eğilimlidir. Son etken, aslında yukarıda detaylandırılan iki etkenin doğal sonucu olarak görülüyor. Çünkü yazara göre bir kişi belirli bir iş süreci içerisinde ne kadar tecrübe sahibi olursa, işin gerekliliklerini de o kadar iyi bilebilecektir. Bu sayede o işi yapmanın daha kolay ve hazır bir yöntemini bulmaya yönelecek ve işin kolaylaşmasını ve hızlanmasını sağlayacak olan makinenin icadına neden olacaktır. Adam Smith, iş bölümünün ana nedenini yazının başında değindiğimiz insanların doğal olarak geliştirdikleri iç güdüye bağlar. Kişi toplumda yer edinebilmek amacıyla yapabileceği en iyi işi yapmak için yer aldığı üretimin içerisinde elde ettiği değer ile takas yoluna başvurarak gereksinimlerini karşılamaya çalışır. İş bölümüne neden olan da bu takas eğilimidir. Avcılığa yatkın olmayan kişi, üretim kollarının birisine daha yatkın olduğunu fark eder ve ürettiklerini avcılıktan elde edilen et ile takas yoluna gider. Bu yolla avcılıktan elde ettiği etten daha fazlasına sahip olabileceğini görecek ve bu iş, onun asıl işi olacaktır. Daha fazla et elde etmeyi amaçlamasıyla daha fazla üretim yapmanın yollarını arayarak verimliliğini arttırmaya çalışarak işini geliştirmek ve mükemmel hale getirmek için çabalar. Bu noktada ise üretim içerisinde ayrı bir iş bölümüne gidilir. Yazarın bahsettiği şekliyle takas, iş bölümüne; iş bölümü ise ürünün artmasına ve ürün fazlasının oluşmasına neden olmaktadır. Fakat hiç kimse ürünün artmasıyla oluşan üretim fazlasının elinde birikmesini istemez. Demek ki iş bölümü, pazarın genişliği ile sınırlıdır ve bu durumda yeterli üretim sonrası ürünlerini takas edebilecek pazar bulamayan kişi, başka bir işe geçiş yapma durumunda kalacaktır. A. Smith bu sorunu denizden uzak kentler ile denize yakın kentleri karşılaştırarak, denize yakın olan ve bu sayede deniz yoluyla rahatça farklı pazarlar bulabilme imkanına sahip kentlerdeki ticaret hacminin, farklı pazarlara ulaşabilme imkanına sahip olmalarından dolayı daha yüksek olduğunu ve buralarda konuşlanan şehirlerin daha gelişmiş bir sanayi ve tarıma sahip olacaklarını belirtiyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/umudu-kesme-yurdundan/", "text": "Yaprakların kokusunu alıyorum. Yağmur yağıyor. Tenimi gıdıklıyor. Güneş gözlerimi hiç yormuyor. Hayret diyorum. Hayret! Ne kadar güzelmiş yaşamak. Hafif bir meltem, kulağıma güzel kelimeler fısıldıyor. Nerden geldiğini bilmediğim bir ilham geliyor. Nerden geldiğini bilmediğim bir mutluluk gibi nimetten sayıyorum. Şükrediyorum. Biz insanlar, takvim yapraklarının günü nasıl bir anda değiştirdiğini bilmediğimiz bir vakit doğarız. Kimimiz güneşle doğar. Kimimiz ayla birlikte bir gece vakti. Kiminin ismi bellidir doğmadan önce. Doğmadan önce beşiği hazırdır. Doğmadan önce patikleri örülmüştür. Kiminin ismi hiç bilinmez yıllar yılı. Kimimiz bir sokak arasında büyür. Kimimiz iki koltuğun üstüne serilmiş bir battaniye ile evden bozma bir oyunda. Ama her geçen gün biraz daha büyürüz. Güneşin her doğuşunda başka bir kızıllık, ayın her yükselişinde başka bir anlam vardır. Bulutlar üstümüzdedir her daim. Bu toprağın insanıyız. Kuşlar gibi ne gidecek başka bir memleketimiz var. Ne de kaplumbağa gibi bizi her şeyden koruyacak bir kabuğumuz. Tehlikeye açığız. İşte tam da bu nedenle; eğilmeden, dosdoğru, insanca yaşamak en büyük sanattır bu diyarda. İnanmak zorundayız birilerine, birisine, en azından kendimize. Yarının daha güzel olacağına inanmalıyız. İnanmalıyız inanmasına da sadece inanmakla kalmamalıyız. Harekete geçmeliyiz. Yürümek için önce bir adım atmalıyız ileriye. Başımızı eğmeliyiz önümüze. Düşeceksek de ileri doğru düşmeliyiz. Hayatta bazı şeyler birdenbire değişir. Bu birdenbire değişir dediğimiz şeyler bile değişim için bir sebep bekler. Şöyle ki; güneşin birdenbire doğması için bile yavaş yavaş yükselmesi gerekir. Sonra, mesela bir sabah kalkarsın. Ağaçlar çiçek açmıştır. Her şey birdenbire gibi gelir. Halbuki bu sözleri, o çiçeği açan ağaca söylesek bize güler. Verdiği emeklerden bahseder. Aylarca çiçek açmasa da içinde sakladığı çiçek hayalini anlatır tomurcuklarıyla. Hiçbir zaman 31 Aralık günlerinden sonra yeni bir gün doğmaz. Eskisinin bir devamıdır her yeni gün. Biz yeni bir şeyler yapmazsak yine aynı kalır her şey. Biliyorum. Çevrende her şeyini yitirmiş insanlar var. En ufak bir ümit için her şeyden vazgeçebilecek insanlar. İnandığı her şeyi bir şeye bağlayan insanlar var. Elbet vardır. Yine de bakma öyle umutsuzca. Bir silkin önce umutla bak çevrene. Büyükleri bırak, çocuklara bak. Nereye bakarsan bak yine de yaşamaya çalışan insanı gör. Umutlu olanı gör. Pes etmeyeni gör. Kusurlarıyla seveni gör. Bir kusur da kendini ekleyeni değil. Bir kusuru da kendi örteni gör. İnsanca yaşamak isteyeni gör. Gör diyorum çünkü bazen bende göremiyorum. Ama her yerde öyle insanlar var. Sakladıkları cenneti keşfetmemizi bekliyorlar. Bize anlatmayı bekliyorlar. Biz de dolu dolu yaşayanlardan olmak istiyorsak. İlerde bir şeyler yapıyor olmak istiyorsak şimdi bir şeyler yapmaya başlamamız lazım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/unlu-haritacilar-haritaciliga-katkida-bulunan-isimler/", "text": "Ünlü haritacılar: haritacılığa katkıda bulunan Türk bilim insanları, haritacılık çalışmalarına sunmuş oldukları katkılar ile ön plana çıkan isimleri ifade eder. Kaşgarlı Mahmut, Seydi Ali Reis, Piri Reis olmak üzere birçok isim; haritacılığın gelişebilmesi için önemli adımlar atmıştır. Bu nedenle bu isimlerin her biri, hala haritacılık denildiğinde akıllara gelir. Çocuk kitabı olarak yazılan fakat yetişkinlerin de beğenisini kazanan Haritada Kaybolmak kitabını okurken aklıma geldi ünlü haritacılar. Kitap, çok özel bir konuyu işliyor. Aileleriyle birlikte monoton bir yaşantı içerisinde bulunan Alt Kardeşler Chris ve Francis, bir gün hiç beklemedikleri bir olayla karşılaşır. İki kardeş sinemadan döndükleri sırada yağan yağmurdan kurtulabilmek için bir dükkana sığınır. Burada yaşadıkları bir olay, hayatlarının değişmesine neden olur. Artık zaman, onlar için normal döngüde akmayacaktır. Fakat bundan kurtulmanın tek bir yolu vardır: Eski bir dünya haritasındaki bilmeceleri çözmek. Harita üzerinde tek tek beliren bilmeceler, spesifik bir yere işaret etmektedir. Oldukça zorlu bir yolculuğa başlayan iki kardeş, tek çarenin bu bilmeceleri çözmek olduğunu fark ettikleri için haritanın sorduğu bilmeceleri, atlas ve ansiklopedi yardımıyla çözmeye çalışır. Bunu yaparken de aslında dünya üzerinde kısa bir gezintiye başlamışlardır. Türk haritacılık çalışmaları denildiğinde akıllara gelen isimlerden ilki Kaşgarlı Mahmut. Daha çok edebiyat alanındaki çalışmalarıyla bilinen Kaşgarlı Mahmut, Türkçenin ilk sözlüğü olan Divanü Lügat-it-Türk'ü yazmıştır. Bu kitap, birçok açıdan önemli eserler arasında yer alır. Türkçenin ilk sözlüğü olmasının yanı sıra ilk dil bilgisi kitabı da olan eser, aynı zamanda bir de dünya haritasını bünyesinde barındırır. Temel olarak Türk dünyasının büyüklüğünü anlatmak için eklenen harita, Türklerin yaptığı ilk harita olarak değerlendirilmektedir. Harita, eserin ilk sayfalarında bulunur. Temel olarak ilgili dönemdeki Türk topluluklarının yaşadıkları bölgeleri gösteren haritada, bazı ulusların yaşadıkları bölgelere de yer verilmiştir. Bu nedenle harita, dünya haritası olarak nitelendirilir. - yüzyılda yapılan harita her ne kadar haritacılık çalışmalarının ilkel bir örneği olarak kabul edilse de harita, dönemin şartları gözetilerek değerlendirilmelidir. Ünlü haritacılar içerisinde yer alan Kaşgarlı Mahmut haritasında Türk hükümdarlarının oturdukları Balasagun şehrini merkeze almıştır. Bu nedenle haritanın Türk eseri olduğunu belirtmek mümkündür. Kaşgarlı Mahmut, eserin ilk sayfalarında yer alan haritasında Türklerin yaşadıkları bölgeleri detaylı bir şekilde çizmeye çalışmıştır. Haritanın birçok bakımdan önemli olduğunu söyleyebiliriz. Japonya'nın dünya haritasında ilk defa gösterilmesi, Kaşgarlı Mahmut'un önemini daha da arttırır. Haritacılığa katkıda bulunan Türk bilim adamları arasında yer alan bir diğer isim Piri Reis. Kitabı Bahriye başta olmak üzere farklı eserleriyle dikkatleri üzerine çeken Piri Reis, haritacılık adına çok önemli çalışmalarda bulunmuştur. Amerika kıtasını gösteren ve günümüze kalan en eski haritalardan biri olan Piri Reis Haritası, 1513 yılında çizilmiştir. Oldukça eski bir harita olmasının yanı sıra oldukça önemli haritalardan bir tanesi olduğunu söylemek mümkün. Ünlü haritacılar listesinde yer alan Piri Reis haritasında Güney Amerika'nın doğu kıyıları, Avrupa ile Afrika'nın batı kıyılarını çizmiştir. Yapmış olduğu dünya haritasını 1513 yılında tamamlayan Piri Reis, bu haritayı Yavuz Sultan Selim'e takdim etmiştir. Harita 1929 yılında keşfedilmiştir. Topkapı Sarayı'nın müzeye dönüştürülme çalışmaları esnasında keşfedilerek Topkapı Sarayı'na konulan harita, Türk haritacılığının en önemli eserleri arasında yer almaktadır. Seydi Ali Reis haritacılığa katkısı nedir sorusu, ünlü haritacılar listemizdeki bir sonraki isme geçmemizi sağlıyor. Miratül Memalik adlı eseriyle Türk haritacılığının önemli isimleri arasında yer almayı başaran Seydi Ali Reis, farklı alanlarda çalışmalarda bulunmuştur. Miratül Memalik, coğrafya ve astronominin iç içe olduğu eserlerden bir tanesidir. Seydi Ali Reis, yeryüzünün yuvarlak olduğunu söylemiştir. Cihannüma adlı eserin yazarı olan Katip Çelebi, Türk haritacılığına katkıda bulunan bir diğer isim. 1648 yılında yazılmaya başlanan Cihannüma, birçok açıdan önemli bir eserdir. Bu eserin, Türk coğrafya tarihinde bir dönüm noktası olduğu düşünülür. Kitap farklı bölümlerden meydana gelir. İlk bölümünde önsöz yer alır. Ardından sırasıyla yerküre, okyanus, kutup ve kıtalarla ilgili bilgi verilir. Kitabın ikinci bölümünde ise batıdan doğuya doğru farklı bölgelere odaklanılmıştır. Sırasıyla Endülüs, Bosna, Macaristan ve Rumeli topraklarına odaklanan yazar; birçok konu hakkında bilgilendirmede bulunmuştur. Eser, farklı dillere de çevrilmiştir. Türk haritacılığına katkıda bulunan ve yukarıda sıralanan isimlerin yanı sıra Matrakçı Nasuh, Ali Macar Reis, Mehmet Aşık, Evliya Çelebi gibi isimler de haritacılık çalışmalarına doğrudan veya dolaylı olarak etkide bulunmuş isimler arasında yer alır. Bu isimler arasında özellikle Evliya Çelebi farklı bir konumda bulunur. Çünkü birçok ülke ve şehir gezen ve gezdiği pek çok yerle ilgili bilgiler veren Evliya Çelebi, bu bilgileri Seyahatname adlı eserinde okuyucularıyla paylaşmıştır. Seyahatname, Türk edebiyatının en önemli eserleri içerisinde bulunmaktadır. 10 ciltten oluşan bu gezi kitabı, 17. yüzyılda yazılmıştır. Gerçekçi gözlemlerin yanı sıra fantastik ögelerin de bulunduğu kitap, halkın anlayacağı deyimler kullanılarak hazırlanmıştır. Her bir eser ve bilim insanı, Türk haritacılığına bulundukları katkılar sayesinde haritacılık çalışmalarında kendisine yer bulmaktadır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/unutulmus-forgotten-film-incelemesi/", "text": "Dünyada çekilmiş en enteresan konulara ve farklı bakış açısına sahip filmler şüphesiz ki Güney Kore sinemasının ürünleridir. Artık bayağılaşan ve her seferinde aynı tadı veren, kültürlerine son derece hakim olduğumuz için beklentilerini, hayallerini, yaşam tarzlarını tahmin ederek izlediğimiz Amerikan yapımı filmlerden sonra Korelilerin kendilerine has üslupları ve olayları yorumlama şekilleri adeta yeni bir lezzeti tatmak gibi oluyor. Oldboy, Miracle Cell 7, Handmaiden, Parasite gibi dünyaca ünlü ve hatta farklı ülkelerde defalarca çekilen filmlerden sonra İMDB puanı çok da yüksek olmayan ancak beni ciddi anlamda etkileyen bir Kore filmi izledim. İsmi Forgotten yani Unutulmuş. Sizlere henüz izlemediyseniz bu filmi seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu noktadan sonra 'Unutulmuş' filmi hakkında keyif kaçırıcı detaylar verilecektir. Filmi izlemeyi düşünüyorsanız aşağıdaki yazıyı daha sonra da okuyabilirsiniz. Filmin açılış sekansında 1997 yılında, güneşin ışıkları altında dolambaçlı yollarda ilerleyen arabanın içinde 4 kişilik bir aile görüyoruz. Filmin esas kahramanı olan 21 yaşındaki genç , örnek aldığı ve hayran olduğu zeki, dürüst, çalışkan ama bir trafik kazası sonrası bacağına hasar alması neticesinde topalladığı detayı verilen abisi ve sıcacık ailenin temel taşları annesiyle babası... Bu samimi çekirdek ailenin yeni bir eve taşınmasıyla başlıyor filmimiz. Özellikle gözümüze sokulmaya çalışılan ilk anormallik bu sahnede veriliyor. Ev taşımada yardımcı olan nakliyecilerden biri Jin Seok'a abisini göstererek 'bu nasıl senin abin olabilir, kaç yaşındasın sen?' gibi sorular sorunca araya abisi giriyor ve nakliyeciyi uzaklaştırıyor. Daha sonra toplandıkları akşam yemeğinde bir üst kattan gürültüler geliyor ve evin babası bu gürültüyü o sırada yağan yağmura eşlik eden şimşek sesi olarak yorumluyor. Ortada bir tuhaflık olduğunu yalnızca biz seyirciler sezmiyoruz tabi ki. Jin Seok da işin içinde bir iş var diye düşünmeden edemiyor. Üst katta abisiyle kaldıkları odanın hemen karşısında bir kapı bulunuyor ancak ev sahibi o kapı açılmayacak demiş. Peki, filmlerde genel olarak o kapı açılmayacak denilirse ne olur? Tabi ki o kapı açılır! Jin Seok kapının ardında bir yanlışlık olduğunu düşünerek kapıyı açmaya yeltendiği sırada, abisi 'gel dışarı çıkalım temiz hava alalım' bahanesiyle kahramanımızı oradan uzaklaştırıyor. Tam dışarıda konuşurlarken abisine bir telefon geliyor ve tamamen nedensizce 'ben eve geri döneyim, sen azıcık arkamdan gel birader' minvalinde bir konuşma yaparak uzaklaşıyor. Tam bu noktada 'her zamanki gibi panelvan' siyah şeritli bir araba gelip bunu kaçırmasın mı? Sektörün temel kuralıdır, biri kaçırılacaksa panelvan araçlarla kaçırırlar. Neyse, Jin Seok abisinin arkasından koşuyor ama sadece plakayı alabiliyor. Eve geldiğinde annesi ve babasının tepkisizliği de yüzümüze vuruluyor. Çocuğu kaçırılan bir ebeveyn dünyayı yakar herhalde. Bunlar neredeyse 'umrumuzda değil' modunda takılıyorlar. Polisler bu plakada bir araç yok, yanlışınız var dese de Jin Seok ne gördüğünü gayet iyi biliyor. Yalnız şöyle ufak bir detay da var, Jin Seok ilaç kullanıyor. Halüsinasyonların, kullandığı ilacın yan etkisi olabileceğini de vurguluyorlar. Aradan 19 gün geçince abisi hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gelmesin mi? Fakat abisinde bazı tuhaflıklar olduğunu fark ediyor. Mesela bazen topallamıyor. Ya da yanlış ayağıyla topallıyor. Gece çıkıyor sabah dönüyor. Bir gün gece abisini takip ediyor ve örnek aldığı, asla yalan söylemeyeceğini düşündüğü abisinin ara bir sokakta adeta bir mafya babası gibi takıldığına şahit oluyor. Tam olayları çözecekken yakalanıyor ve sabah kendisini yine masasının başında buluyor. Bu noktaya kadar aslında bir hikayeyi izlemiş gibi görünüyoruz. Polis karakolundan itibaren bize ikinci bir hikaye anlatılıyor. Jin Seok karakolda yılın 1997 değil 2017 olduğunu ve yaşının genç olmadığını fark ediyor ve kendini Truman gibi hissediyor (Truman Show, 1997). Peki neden yapılmış bütün bunlar? Nedir bu insanların Jin Seok ile alıp veremedikleri derseniz, yıllar önce bir anne ve kızı katledilmiş. Aile senelerce katili aramış ama bulamamış. En sonunda özel bir dedektif tutmuşlar. Dedektif katil olabileceğinden şüphelendikleri sokakta yaşayan bir serseriyi yani Jin Seok'u bulmuş. Fakat Jin Seok yaşadıklarını silmiş ve hiçbir şey hatırlamıyor. Bunun üzerine Jin Seok'un yaşadıklarını hatırlaması için özel bir hipnoz uzmanı ile anlaşıyorlar. Hipnoz uzmanı günler süren çalışmaları neticesinde Jin Seok'un beynine girmenin bir yolunu buluyor. Hipnoz uzmanı kendisine en son hatırladığı şeyin ne olduğunu soruyor ve Jin Seok'un ailesiyle arabada yeni evine taşındıkları anı hatırladığını fark ediyor. Böylece Jin Seok'un annesini taklit edecek bir oyuncu da tutarak o anı canlandırmaya karar veriyorlar. Böylece Jin Seok'un anılarının yeniden canlanıp cinayeti nasıl ve neden işlediğini bulmayı hedefliyorlar. Fakat anıları daha hızlı canlandırabilmek adına yeni taşındıkları ev olarak da cinayetin işlendiği evi kullanıyorlar. Ancak işler ters gidiyor ve polisler dedektifin peşine düşüyor. Bu 19 günlük süreci düzgün yönetemedikleri için de cinayetin işlendiği günü kaçırıyorlar. Bu andan itibaren üçüncü bir hikaye daha izlemeye başlıyoruz. Dedim ya film İnception misali katman katman işlenmiş. Aslında her şey Jin Seok ailesiyle yolculuk yaparken yani filmin açılış sahnesinde başlamış. O gün aile, evine hiç ulaşamamış. Trafik kazası geçiren ailede tek sağ kalan Jin Seok olmuş. Abisi ise kısa zamanda ameliyat olmazsa hayatını kaybedecekmiş. Fakat doktorun dediğine göre ameliyatın değeri yalnız yaşayan işsiz Jin Seok'un karşılayabileceğinden çok daha fazlasıymış. Fakat bir gün Jin Seok'a gelen telefonla her şey değişiyor. Telefondaki ses bir evde yaşayan kadını öldürürse ameliyat için gereken ücreti verebileceğini söylüyor. Böylece Jin Seok abisini yani hayatta kalan tek sevdiğini kaybetmemek için cinayeti işlemeyi göze alıyor. Burada aynı zamanda Kore'de bir ekonomik kriz olduğu da vurgulanıyor. Aslında fakirliğin insana cinayet işletebileceği gerçeğini de yüzümüze çarpıyor. Jin Seok eve gidince kadını öldürmekten vazgeçiyor ama kadın ve kızının üst üste gelen çığlıklarından sonra istemeden de olsa onları öldürüyor. Merdivenlerden indiğinde küçük bir çocukla karşılaşıyor ve ona yatağına girip yüze kadar sayarsa annesinin döneceğini söylüyor ki bence filmin en vurucu anı bu sahne olsa gerek. Küçük çocuğa belki de hayatı boyunca hatırlayacağı bir travma hediye ediyor Jin Seok. Fakat evden çıkmadan evin babasının ameliyatı yapacak olan doktor olduğunu fark ediyor. Doktorla hesaplaşmaya gidince onun da düşerek ölmesine sebep oluyor ve böylece hem doktoru hem de abisini kaybetmiş oluyor. Doktorun bu cinayeti istemesinin sebebi ise sigortadan para almak istemesi olarak gösteriliyor. Bence karısını aldatmış da olabilirdi ama sigorta olayını ekonomik krize vurgu yapmak için yazmışlar. Kısacası ekonomik kriz iki aileyi yok ediyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uskup-gezi-rehberi-bir-gunluk-notlar/", "text": "Makedonya deyince aklıma Büyük İskender gelse de Makedonya'nın başkenti Üsküp'e giderken kendi tarihime ait birçok şey bulacağımın bilinciyle heyecanlıyım. Osmanlı tarihinde de çok önemli bir yer tutan ve hatta bir zamanlar anavatan parçası olan Üsküp hakkında tam bir gezi rehberi yazısından ziyade, benim gezip gördüğüm ve aldığım ufak notları sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabi dikkatimi çeken şeyleri yazarken Üsküp'te gezilecek yerlerden de bahsedeceğim. Skopje yani Üsküp, Makedonya'nın kuzey bölgesinde yer alan çok güzel bir başkent. Vardar Nehri'nin ikiye ayırdığı bu tarihi şehirde bizim kültürümüze ait birçok şey buluyorsunuz. 1392 yılında fethettiğimiz ve Balkan Savaşları'na (1913 Bükreş Antlaşması) kadar elimizde tuttuğumuz Üsküp, Balkanlar'ın fethine devam edebilmek amacıyla, özellikle Belgrad'ın alınmasına kadar (1521) bir karargah görevi görmüştür. I. Dünya Savaşı'ndan sonra da Yugoslavya Krallığı'na ait olacaktır. En son olarak da 1991 yılında Yugoslavya'dan bağımsızlığını ilan eden Makedonya'nın başkenti olarak karşımıza çıkıyor. Vardar Nehri, 16. yüzyılın tarihçisi Kemalpaşazade'nin tabiriyle Rumeli'nin Bursa'sını sadece fiziksel olarak ayırmıyor. Aynı zamanda Üsküp'ün bütün kültürel farklılığını da bir bıçak misaliyle ikiye bölüyor. Üsküp'e giderken, yolculuğumun en başında dahi olmama rağmen başka şehirlere nazaran daha bir heyecanlı hissediyorum. Çünkü bir zamanlar toprak parçamız olan bu şehirde bizi andıran neler kalmış diye düşünmek merakımı arttırıyor. Bu yüzden Vardar Nehri'nin kuzeyinde kalan Türk bölgesi kısmını özellikle gezmeyi düşünüyorum. Üsküp'e olan gezimde ilk vardığım nokta Üsküp Kalesi oldu. Açıkçası en başta kafam karıştı. Sanki kale Üsküp Kalesi'nin bulunduğu yerin biraz daha kuzeyinde olmalıydı. Çünkü elimdeki uydu haritasında ufak bir kale görüyorum sanıyordum. Sonra; herhalde yukarıda ufak bir kale daha vardır, daha sonra ona da bakarım diyerekten Üsküp Kalesi'ni gezmeye başladım. Kalenin bir kısmı yıkılmış ve henüz tamir edilmemiş. Onun dışında ne yazık ki bazı bölümleri çitlerle kapalıydı. İçerisindeki müzeler de ben gittiğimde zannediyorum kapalıydı. Kale şehrin hakim tepesine kurulmuş ve güzel bir manzarası var. Zaten Üsküp Kalesi'nin bulunduğu yer yaklaşık 4000 yıllık bir yerleşim merkezine aitmiş. Bu kale milattan sonra yapılışından itibaren yıkıldıkça tekrar yapılmış ve sürekli olarak kullanılmış. Osmanlı devrinde de sıkça kullanılan ve karargah olan Üsküp Kalesi'nin surları gerçekten çok hoş. Kulelerin kapıları ne yazık ki kapalı fakat zaten böyle kalelerin kulelerini kapatıyorlar. Surların üstüne ahşaptan gözetleme kulecikleri inşa edilmiş ve bunlara şehri izleyebileceğiniz bir dürbün koyulmuş. Ne yazık ki dürbünler benim gittiğim tarihte bozuktu ve kullanamadım. Onun dışında her ne kadar Üsküp Kalesi İskender'den sonra yapılmış olsa da bir Makedon falanksı havası içinde yürüyerek gezdim. Sanki Makedon falanksları surlarda mı bekliyordu yahu? diye sorabilirsiniz. Hoş beklemiyorlardı belki, ama olsun ben İskender tarihini seviyorum. Kuleden bakıp ordularımı hedgehog düzenine sokmak için emir verecek bir havaya bürünebiliyorum böyle kalelerde. Çok strateji oyunu oynamanın sonuçları bu olsa gerek 🙂 İşin gerçeği, kullanım ve yakın tarih açısından kale daha çok Roma ve Osmanlı'ya aittir. Buradan sonra aklım karıştığı için daha kuzeye doğru yürüdüm. Fakat kuzey kısımda biraz yürüyüp yukarıya çıkınca karşınıza çağdaş sanat müzesi çıkıyor. Gerisin geriye yürüyorum. Üsküp Kalesi'nin önüne tekrar gelince, hemen yanındaki Mustafa Paşa Cami'sine yürüdüm. Bu ikisi birbirine oldukça yakınlar. Cami gerçekten güzel fakat bence bundan ziyade caminin bahçesi, bahçedeki insanlar, güller, yeşillikler çok güzeldi. Zannediyorum burada sürekli oturan bir ahali var. Zira ben burada bir gün geçirmiş olsam dahi, ne zaman bu caminin önünden geçersem geçeyim insanlar caminin önüne oturmuş sohbet ediyorlardı. Güzel ve hoş bir manzaraydı. Bu cami II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim'in veziri olan Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. Her ne kadar o da II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim'e vezirlik yapmış olsa da burada bahsedilen Mustafa Paşa, zannediyorum herkesçe bilinen Koca Mustafa Paşa değil. Bu konuda bir bilgi bulamadım ve eğer siz biliyorsanız yorum olarak bana yazarsanız sevinirim. Sanıyorum Mustafa Paşa hiçbir zaman baş vezirlik yapmamış birisi ve o yüzden bir bilgi bulamıyorum. Çünkü Koca Mustafa Paşa, zaten 1512 yılında idam ediliyor. Yavuz'a vezaret etmek zordur zira 3 vezirini idam ettirmiştir. Bir zamanların Yavuz'a vezir olasın sözünün bir beddua olması buradan gelir. Camiyi gezip gittikten sonra biraz aşağı doğru yürüyünce karşıma Arasta Cami çıktı. Burası da güzel bir camiydi. 15. yüzyılda yapılmış olan bu cami birçok badire atlatmış. En son Bursa Belediyesi ve iş adamlarıyla birlikte restore edilmiş. Benim asıl hoşuma giden şey ise cami bahçelerinin çok güzel oluşuydu. Bu güzel caminin de dışında güzel güller bulunuyordu. Asıl buradaki güzellik, caminin yanında bir kaç masa ve sandalye bulunmasıydı. Buraya oturup çay, kahve içebilir ve kendinizi Türkiye'de gibi hissedebilirsiniz. Fakat çayların tadı Türkiye'dekilere pek benzemiyor onu söylemeliyim. Hatta tavla bile oynayabilirsiniz ki ben yanımda tavla oynayan arkadaşları bir süre izledim. Daha sonra Makedonya Müzesi'ni aramaya koyuldum. Çok yakınlarda bir yerde olduğunu biliyordum fakat bulmasını beceremedim. Aslında ona benzeyen bir yer buldum fakat fevkalade kötü bir girişten sonra kapalı bir yer bulmamla geri döndüm. Biraz daha yukarı çıkınca bitpazarına ulaşıyorsunuz. Burası baya büyük bir yer. Bu pazarda çeşit çeşit gözlükten kalemlere, kolonyalara kadar türlü türlü şeyler var. Fakat beni burada asıl ilgilendiren kısım meyve-sebze pazarı oldu. Bu pazarın Türkiye'deki klasik meyve-sebze pazarlarından hiçbir farkı yok. İnsanlar birebir bizim gibiler. Zaten Türk mahallesindeyiz, çoğu bize yakın insanlar ve hatta Türkler. Buraya uğrarsanız meyve almanızı tavsiye ediyorum. Benim canım mürdüm erik çekti, yarım kilo aldım ve 25 dinar ödedim. Tabi bu arada, Makedonya'nın para birimi dinar ve paranızı uygun bir döviz bürosunda dinara çevirmelisiniz. Etrafta fazla sayıda su musluğu var ve herhangi birine gidip meyveleri yıkayabiliyorsunuz. Murat Paşa Cami'nin önündeki musluklara gidip eriklerimi yıkadım ve tüm gün bu erikleri yerken gezdim. Keşke daha çok meyve alsaydım bile diyorum, canınız çeken meyveyi alın zira meyveler güzel. Türk mahallesinde birçok Türk görerek ve Türkiye'den izler seyrederek dolaştıktan sonra Üsküp'ün diğer bölümü yani daha modern kısmına geçmek üzere yola koyuldum. Gerçi siz benim yola koyuldum dememe bakmayın çünkü burada her şey çok yakında ve yürüme mesafesinde. Aynı zamanda modern dememe de bakmayın. Bu bölge daha çok şehrin 2014 tarihinden itibaren başlatılan kentsel dönüşüm çalışmasının bir ürünü. Birçok heykel, yeni bina, köprü, anıt ve mimari eserler var. Fakat bu eserlerin hepsinde bir şey eksik: tarihi ruh. Bazıları güzel olmuş, hak vermemek elde değil ve belki bu hareket desteklenmeli fakat birçok yapı olmamış. Yani buradan şunu öğrendim. Belki birçok kez ülkemde heykel, tarihi binalar, yapılar olmasını istedim ömrüm boyunca. Fakat bunları isteyip, yapmak yeterli değilmiş. Bunları tarihi zamana ve mekana göre tasarlamak ve şehrin ruhuna uygun da yapmak gerekiyormuş. Bunu yaparken de herhangi bir siyaset gütmemeli, şehri güzelleştirmek ve tarihi olduğu gibi yansıtmak gerekiyormuş. Zira bunların eksikliğini Üsküp'ün bu kısmında gördüm. Yani bunları körü körüne inşa etmek, belki etnik düşüncelerle kendince bir tarih yaratmak ve milyonlar harcamak yeterli ve doğru değil. İşin çok daha abes kısmı, birçok yapının özenti olması. Yani ilham falan almayı bırakın baya özentilik görüyorsunuz. Mesela Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de Kahramanlar Meydanı'nda olan hükümdar heykellerinin tasarım anlamında birebir benzerlerini Üsküp Arkeoloji Müzesi'nin yanında gördüm. Öyle taklit edilmiş ki hükümdarların durduğu büstlerin tasarımı bile aynı. Bu talihsizlikten dolayı olsa gerek, bu yapıta gittiğimde etrafta bir insan bile göremedim. Belki tarihi yansıtma niteliği olabilir fakat tek kelimeyle söylemem gerekirse olmamış. Her neyse, olmamış kısımlar hakkında çok konuşmamın bir anlamı yok fakat fikrimi de belirtmeyi uygun gördüm. Bu kısa eklemeden sonra, henüz Türk mahallesinden devam ederken, Taş Köprü'ye doğru yürüdüğümde karşıma İskender'in babası II. Philip'in heykeli çıktı. Bu heykelin etrafında farklı anıtlar ve değişik tasarımda yapılar var. Fakat asıl, ünlü Büyük İskender heykeli, Taş Köprü'nün diğer tarafında yani güneyinde. Taş Köprü demişken nasıl bahsetmeden geçebilirim ki? Büyükçe kesim taşlarıyla Makedonya Meydanı ile Eskiçarşı'yı birbirine bağlayan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yahut Taş Köprü, Fatih Sultan Mehmet'in yaptırdığı ve yıllardır süre gelen depremlere rağmen sapasağlam ayakta kalan yapılardan bir tanesi. Bu köprünün kimin tarafından yapıldığı konusunda birçok ihtilaf bulunuyor ve köprünün II. Murat zamanında yapıldığına dair bilgiler de var. Bu ihtilafı bir kenara bırakırsak, Vardar Nehri'nin üstüne çok yakışan bu köprünün tam ortasında bir mihrap var. Mihrabın üzerinde köprünün II. Murat zamanında yeniden yapıldığına ve onarım çalışmalarının hangi tarihlerde gerçekleştirildiğine dair bir bilgilendirme yazısı da bulunuyor. Fakat buradaki yönetimin tarih yıkıcı milliyetçiliğine maruz kalmış ve zamanında mihrabı yıkılmış. Fakat daha sonra Türkiye'nin uğraşlarıyla mihrap yerine tekrar yapılmış. Taş Köprü'den devam ettiğinizde bütün ihtişamıyla karşınıza Büyük İskender'in heykeli çıkıyor. Bu büyük Makedonya Meydanı'nda birçok başka heykel de var ama asıl dikkati İskender çekiyor. En devasa Büyük İskender heykeli bu olsa gerek. Tipik duruşuyla tasvir edilen Büyük İskender, bir eliyle Bukefalos'un dizginini tutmuş, diğer eliyle ise kılıcını ileriye doğrultmuş bir şekilde duruyor. İskender'in atı Bukefalos ise iki ayağı havada ve ileri doğru atılmış duruşuyla efsanevi bir at olarak betimlenmiş. Heykelin üstünde durduğu yapıda birçok Makedon ordusu kabartması da var ve bunlar da çok güzeller. Ayrıca en altta tipik Makedon Vergina Güneş'li kalkanları ve mızraklarıyla Makedon falankslarının heykelleri var. Toplamda 8 adet bronzdan asker varken aynı zamanda 8 adet de bronzdan aslan heykeli bulunuyor. Ayrıca bu heykelde muhteşem bir su sistemi var. Belirli aralıklarla suların oluşturduğu bu görüntüyü görmesi çok hoş. Hatta o suyun altında sıcaklıktan bunalmış çocuklar da eğleniyorlardı. İnsanın orada gerçekten de suyun altına giresi geliyor. Makedonya Meydanı'nı geçtikten sonra yolumu sol tarafa doğru çevirip azıcık yürüyünce karşıma Fransa'daki Zafer Takı gibi bir yapı çıktı. Sanırsam bu yapıyı da Üsküp'te yeni yapılan mimari çalışmalar neticesinde yapmış çünkü tarihi eser gibi görünmekten ziyade daha çok sonradan yapılmış bir özentilik barındırıyordu. Her neyse, yolumu biraz karıştırıp bir alt caddeye geçince Rahibe Teresa Müzesi'yle karşılaştım. Rahibe Teresa Müzesi yahut Memorial House of Mother Teresa, Osmanlı topraklarında doğmuş ve ismi Agnes Gonca Boyacı olan Rahibe ve Azize Teresa'ya ait bir anı evi. Azize ünvanı almasının sebebi, iki hastayı iyileştirerek gerekli olan iki mucize göstermesinden dolayıymış. Her kesimden birçok eleştirinin hedefi olsa da Nobel Barış Ödülü'nü kazanmış. Her ne kadar konuya çok yakın olmasam da müzesini gezmek için buraya gelmeyi istiyordum. Fakat, her zaman başıma geldiği gibi, müze gittiğim saatte kapalıydı. Buradaki müzenin saat sistemi birazcık farklı, yani öyle devlet müzeleri gibi değil. O yüzden, gitmek isterseniz bunu aklınızdan çıkarmayın ve internet sitesinden bu anı evinin açık olduğu saatleri kontrol edin. Sonrasında Makedonya Meydanı'na tekrar gelip Taş Köprü'nün yanındaki Üsküp Göz Köprüsü'ne doğru yürüdüm. Bu köprü de ne yazık ki şehirdeki dönüşüm çalışmalarından etkilenmişe benziyordu çünkü tarihi bir ruh görmek bana biraz zor geldi. Köprünün hemen karşısında kocaman Makedon Arkeoloji Müzesi'nin girişine kadar geldim. Bina ihtişamlı görünüyordu. Büyüklüğüne karşı sürem olmadığına kanaat getirerek içeri girmedim. Fakat girmediğime pişman olacağım. Türk tarafına doğru tekrardan yürümeye başlayınca, Çifte Hamam'ı ziyaret etmeğe kalkmamla birlikte kapalı olduğunu görüşüm asabımı bozdu. Umarım bir daha gelmek mümkün olursa görmeyi çok istiyorum. Diğer bir adı Davud Paşa Hamamı olan bu güzel bina, II. Bayezid devri sadrazamı Koca Davud Paşa tarafından 15. yüzyıl sonlarında yapılmış. Bugün sanat galerisi olarak kullanılıyormuş. Üsküp'ten ayrılma vakti yavaş yavaş yaklaşırken, aynı zamanda Dünya Kupası Final maçının başlaması da yakındı. Bundan dolayı birçok yerde gördüğüm kahvehaneler insanlarla doluydu. Bu yerlerde Türk futbol takımlarının armalarını görmek de hoş bir manzara oluyor. Ayrılmak üzere yürürken yolum yine Arasta Cami'den geçiyordu. Bu caminin yanında maçı izleyen insanlara göz atıp son kez cami bahçesine baktıktan sonra yoluma giderken, az önce caminin çiçekleriyle ilgilenen amca beni durdurdu ve nereli olduğumu sordu. Ben de Türk olduğumu ve Üsküp'ü gezmeye geldiğimi söyledim. Zaten bu soruyu bana değişik bir şiveye sahip Türkçesi ile sormuştu. Zannediyorum bu amca buraya gelen tüm Türkleri seviyor ve onlarla sohbet etmek istiyor. Beni çay içmeye davet etti. Birazcık işim olduğunu söyledim çünkü etrafı son kez dolaşmak istiyordum. Fakat güzelce ve bir baba edasıyla, gel azıcık otur işte deyince kıramadım. Tabi ki kıramadığıma pişman olmayacağım. Çünkü yurtdışında kiminle sohbet etseniz hatırınızda güzel bir anı olarak kalabiliyor. Bana çay ısmarladı ve bir süre sohbet ettik. Ramadan amca konuşmayı çok seven birisi belli ki. Sözlerine önce Arnavut'um elhamdülillah müslümanım diye başladı. Her cümlesinde Türkiye'ye dua ede ede konuştuk. Siyasetten tutun Üsküp'ün haline kadar her şeyden bahsettik. Amca konuyu üçüncü dünya savaşına bile getirdi 🙂 Fakat tam bir Türkiye aşığıydı. Övücü sözlerini görünce ben de Benim Türkiye'de Arnavut ve Kosovalı arkadaşlarım var ve hepsi çok iyi insanlar. Ben de Arnavutluk'u severim. dedim güldü ve teşekkür etti. Konuşma uzarken, keşke Üsküp'e Türkiye'den daha çok insan gelse ve kalsalar diye hayıflanıyordu da. Ama özellikle kendi aksanıyla söylediği ve her cümlenin başında kullandığı Allah'ın var bir kudreti... cümlesini her duyduğumda onu hatırlayacağım. Çünkü yüzlerce kez söylemiş olabilir. Çay bitse de bir tane daha ısmarladı. Arkada Dünya Kupası izlenirken biz sohbet etmeye devam ettik. Sağ eli sakat idi. Küçükken kuyuya düşmüş, o yüzden sağlam şekilde kullanamıyormuş. 65 yaşındaymış ve hiç evlenmemiş. Keyiflenerek bir anısını anlatmaya başladı. Diğer tüm kardeşleri evli ve çocuklu oldukları için bir gün annesi gelmiş ve Senin hiç oğlun yok. Nasıl olacak böyle? diye yakınmış. O da demiş ki Benim 82 milyon kardeşim var. Tabi bu sırada ikimiz de gülüyorduk ama annesi de Hayatımda böyle şey duymadım diyerek hayretini belli etmiş, şaşırmış zavallı kadıncağız. Türkiye'ye hiç gelememiş ve bunun üzüntüsünü yaşıyordu. Tüm bu konuşmayı Türkçe yaparken, arada Makedonca ve Azerbaycan Türkçesi'nden de kelimeler kullanıyordu. Ben bunları anlamakta zorluk çektiysem de genel itibariyle anlaştık. Burada bu şekilde Türkçe konuşan insan görmeniz mümkün. Buraya Türkiye'den gelen her insana çay ısmarlayıp sohbet etmeye çalışıyormuş. Son çayımı da bitirince tokalaştık, teşekkür ettim. Buraya ufak bir ekleme yapmak istiyorum. Ben gezerken hiçbir yapıya fotoğraf çekme gözüyle bakmadım. Elimde ne profesyonel bir makine ne de bu güzel yapıları güzel açılar bularak fotoğraflayabileceğim yeterli zamanım vardı. Bu yüzden çektiğim birçok fotoğrafın, bu güzel yapıları hakkıyla yansıtamadığı kanısındayım. Buraya tıklayarak, bu yapılara ait çok daha güzel fotoğraflara erişebilirsiniz. Mesela Büyük İskender heykelinin çok güzel bir ışıklandırma sistemi de varmış. Fakat fotoğraflar bana ait olmadığı için buraya eklemek yerine ben link bırakmayı tercih ediyorum. Ayrıca, İngilizce olsa dahi, birçok yapıya ait ayrıntıyı ve turistik bilgiyi de bu adresten bulabilirsiniz. Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyarıdır, Yalnız bizimdi, çehre ve ruhiyla biz'di o. Üsküp ki Şar Dağ'ında devamıydı Bursa'nın. Bir lale bahçesiydi dökülmüş temiz kanın. Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa. Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için. Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir! Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,"} {"url": "https://parlakjurnal.com/usmle-step-2-ck-sinavina-yonelik-tavsiyeler/", "text": "Amerika Birleşik Devletleri'nde doktorluk lisansı alabilmek amacıyla geçmeniz gereken USMLE serisinin klinik bilgiyi ölçen sınavı Step 2 Clinical Knowledge ile ilgili çalışma tecrübelerimi paylaşmak ve benden sonra sınava girecek olan kişilere yol gösterebilmek amacıyla bir yazı kaleme almak istedim. Tıpta Uzmanlık Sınavı'ndan farklı olarak sınav sorularının bilinmediği ve herkese farklı soruların sorulduğu bu sınavda sınav gününe ve çalışma sürecine ait tecrübeleri okuyup ona göre bir yol haritası çizmek çok önemli. Ben de bu serüvene başlarken bulabildiğim geçmiş tecrübeleri okuyarak bir çalışma planı çizmeye çalışmıştım. Benim yazacaklarım da dahil olmak üzere birçok kişinin önerisini dinleyerek kendinize uygun bir sentez yapmanızı tavsiye ediyorum. Ancak unutmamanız gereken en önemli şey bu sınavın çok temel ve kanıtlanmış çalışma yolları bulunuyor ve herkesin yaptığından farklı bir şey yapmanıza gerek yok. Gelin çalışma sürecimi size anlatayım. USMLE Step 2 CK sınavına (bundan sonra Step 2 olarak anacağım) çalışma serüvenim oldukça düzensiz ve garip bir süreçten ibaretti. Step 1 sınavını bitirmiş olmanın verdiği garip rahatlık, intörnlüğün son zor rotasyonları ve Step 2'nin kolay bir sınav olduğuna dair kulaktan dolma bilgiler beni rehavete sürükledi. Bu hissiyat içerisinde yavaş yavaş çalışmaya başladıktan sonra araya pratisyenlik dönemi girdi. Pratisyenliğim süresince düzenli çalışmayı pek beceremedim. Çeşitli sebeplerle pratisyenlikten istifa ettikten sonraki 1-2 aylık süreçte hayatımda birçok değişiklik oldu ve çalışmaya yeterince vakit ayıramadım. Kısacası Step 1'in aksine Step 2 sınavına çalışabilecek düzgün bir boşluk ve motivasyon bulamadım. Bir sene hazırlandığım Step 1'in son 6 ayı oldukça düzenli ve sıkı çalışmıştım. Ancak Step 2 çalışma süreci için uzun bir dedicated dönemim olmadı (belki 7-8 gün). Aynı zamanda Step 1'de olduğu gibi Step 2'ye çalışırken de birçok yanlış yol kullandığımı süreç içerisinde fark ettim. Çalışmaya Boards and Beyond serisinin Step 2 videolarıyla başladım. Çalışmaya başladığımda Step 1'in üzerinden 1-2 ay geçtiği için konuları unutmaya başlamıştım. Her ne kadar bilgilerim taze olmasa da B&B Step 2 videolarının pek bir faydasını görmedim. Benim için bir vakit kaybı olmuştu. Bundan sonra akıllanmayıp OnlineMedEd'in derslerine ait internette bulduğum notları okudum. Bunların ikisini bitirmem yaklaşık 2 ayımı aldı. Her iki kaynağın da bana pek bir şey katmadığını ve benim durumumdaki bir kişi için hatalı bir çalışma yöntemi olduğunu düşünüyorum. Eğer Step 1'in üzerinden çok fazla zaman geçmediyse bu kaynakları kullanmanın pek bir anlamı yok. TUS veya Step 1 gibi sınavlarda bağlam çok önemli bir şey. Hele ki bu durum Step 2 gibi bir sınav için her şeyden önemli. Bu yüzden bağlamı çözmeden ders çalışmak insana pek bir şey katmadığı gibi süreci uzatarak başarıyı azaltıyor. Aslında bu, tüm sınavlara hazırlık süreçleri için geçerli bir bilgi. Ancak içimizdeki bir dürtü bağlamı çözmek yerine bizi her bilgiyi gözden geçirip sonra bağlam ile uğraşmaya itiyor. Bu büyük bir hata. Bağlamı çözmenin en güzel yolu soru çözmekten geçiyor. TUS dershanesi hocaları gibi konuştuğumun farkındayım ancak işin püf noktası gerçekten bu. Hatta soru çözmek dersem tam doğru söylemiş sayılmam, UWorld Step 2 sorularını çözmek demek çok daha doğru olacaktır. Hem Step 1 hem de Step 2'ye çalışırken yanlış bir şekilde yaptığım gibi Amerika'yı yeniden keşfetmenin hiçbir alemi yok . Her iki sınava da hazırlanırken herkes tarafından denenmemiş bazı çalışma yöntemleri denediğim için verimsiz çalışma dönemleri yaşadığım oldu. Step 2 sınavında istediğiniz puanı almak için üzerinde uzlaşılmış birkaç temel kaynak var ve bu dünyada binlerce insan tarafından defalarca deneyimlenerek onaylanmış. Bu sebeple herkesin önerip kullandığı temel çalışma yolları dışında başka kaynaklar denememenizi en önemli tavsiyelerimden biri olarak addediyorum. Step 2 için üzerinde uzlaşılmış temel çalışma metodu UW isimli çevrimiçi soru bankasını çözmek. Buna ek olarak büyük bir çoğunluk Anki isimli program üzerinden hazır ve kendinizin oluşturduğu kartları bir rutin halinde çözmenin başarıyı getirdiği konusunda hemfikir. Binlerce kez deneyimlenmiş ve sınavdan başarı elde edenlerin hemfikir olduğu bir kaynak ile çalışmaya başlamamak büyük bir hata olacaktır. Yine de tüm bunların benim kendi düşüncelerim olduğunu tekrarlamak isterim. Örneğin bir dostum tam tersine UW soru bankasını çözmenin son kertede yapılması gerektiğini ve oradaki en değerli soruları başta çözerek harcamamak gerektiğini düşünüyordu. Benim kendi deneyimim ise bunun tam tersini gösteriyor. En değerli soruları en başta çözerek bağlamı anlamak size çok uzun sürelerle alacağınız yolu 3-4 ayda almanızı sağlıyor. Çalışma tecrübelerime tekrar dönecek olursak, B&B Step 2 videolarını izledikten sonra OnlineMedEd notlarını okuduğumu söylemiştim. Sonrasında düzenli olarak Tzanki ismindeki hazır Anki destesini yavaş yavaş (günde 20-30 kart) çözmeye başladım. Günlük kart sayınızı bu kadar az tutmamanızı tavsiye ederim. Step 1'e oranla çok daha az kart olması sebebiyle benim gibi rehavete kapılırsanız çok daha uzun ve yorucu bir süreç ile bitirmeniz işten bile değil. Yapılması gerekenleri zamana fazlaca yayarsanız hem daha yorucu oluyor hem de başarı azalıyor. Bu tüm sınavlar için geçerli bir kural olabilir. Ancak USMLE gibi sosyal destekten mahrum olduğunuz bir serüvende moral/motivasyon kaybetmek oldukça yıkıcı olabiliyor. Çalışmaya başlamamın üzerinden yaklaşık 4 ay geçtikten sonra UW Step 2 satın aldım. Step 1 sonrası verdiğim ara ve üstüne 4 aylık pasif çalışma sürecinden sonra birçok bilgiyi unuttuğumu fark etmem kötü bir yol izlediğimi anlamamı sağladı. Bundan sonra UW sorularını çözüp yanlışlardan kartlar hazırladım ve Anki'den hazır deste kartlarını çözerek devam ettim. Bu süreçte First Aid Step 2 kitabını yavaş yavaş okumaya başladım. Bu kitap oldukça kötü bir düzene sahip olduğu için bana pek bir şey kazandırmadı. Bu da bir başka vakit kaybıydı. Düzenli bir çalışma tempom olmaması sebebiyle yaklaşık 7 ay kadar UW sorularını çözmeye çalışıp FA Step 2 kitabını bir kere bitirmeye çabaladım. FA Step 2 kitabını bir kere bitirdiğimde sınava 3-4 hafta kalmıştı. Cerrahi dışındaki bölümlerin hepsini başarısız buldum. Cerrahi ve kadın doğum kısmı okunabilir ancak tüm kitap FA Step 1 gibi okunmamalı. Step 1'i tamamen unuttuysanız, sınava girmek için en az 1 yıl planlıyorsanız ve başka bir kaynak kullanmayı düşünmüyorsanız okunabilir. İşin komik tarafı, FA Step 1 kitabının birçok Step 2 sorusunu kapsamak konusunda çok daha başarılı bir kitap olmasıydı. Sınavıma 3 hafta kala FA Step 1 kitabını baştan sona doğru (Step 2 ile alakasız olan Krebs döngüsü gibi konuları atlayarak) bir kere okumuş olmak bana sınav günü çok şey kattı. Sınav günü karşıma çıkan sorularda bazı hastalıkların histolojik bulguları veya mukopolisakkaridozlarla ilgili teorik bir soruyla karşılaştığımda bunu çok daha iyi anladım. Sınavıma 3 ay kalmışken Divine Intervention isimli podcast serisinin hızlı tekrar bölümlerini dinlemeye başladım. Yaklaşık 11-12 adet rastgele dinledikten sonra faydalı bulmuş olsam da çok da gerekli olmadığını düşündüm. Ancak daha sonra sınavıma 1 ay kalmışken araştırdığımda DI serilerinin içerisinde çok önemli bazı bölümler olduğunu ve birçok kişinin bunları dinlediğini öğrendim. İnsanların önemli olduğunu söyledikleri bölümleri sınavdan önce dinlemek bana fayda sağladı. Herkesin hemfikir olduğu bölümleri dinlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Ancak birçok kişinin bahsettiğinin aksine çok büyük bir aydınlanma beklememelisiniz. Bu listedeki tüm bölümleri dinledim. Bunlara ek olarak birçok kişi 29-32. bölümlerdeki (yaklaşık 9 saat) dahiliye genel tekrarını da öneriyor. Çok uzun olması ve sınavıma az kalmış olması sebebiyle bu bölümleri dinleyemedim. Eğer dinlemeye vaktiniz varsa denemeye değebilir. Dinlediğim bölümler içerisinde 143, 194, 197. bölümleri beğenmedim. Biyoistatistik için Step 1'de olduğu gibi Step 2'de de Rendy Neil'in Youtube videolarını öneriyorum. FA Step 1 ve Rendy Neil'ın tüm biyoistatistik sorularını kapsadığı düşüncesindeyim. UW çözüldüyse 268. bölümün de pek bir faydası olmayacaktır. 204 ve 231. bölümlerde bahsedilen askeriye serisini birçok insan methediyor olsa da ben pek bir faydasını görmedim. Step 2 sınavımda birçok askeriye sorusu çıktı ancak bunlar normal klinik bulguların yalnızca askerlerde görülmesinden ibaretti. Örneğin Güney Afrika'ya tatile giden bir turist değil asker sıtma kapıyor ve soru sizden bunu anlamanızı bekliyor. Özetle, mikrobiyoloji ve psikiyatri bilgileriniz yeterliyse bu bölümlerin dinlenmesi bence şart değil. UW çözerken zorlandığım psikiyatrinin yanı sıra gerçek sınavda bana çıkan psikiyatri sorularının çok daha kolay olduğunu not düşmek isterim. 37, 97, 184, 137, 325. bölümler herkes tarafından en önemli bölümler olarak kabul edilmiş. Buna katılmakla birlikte aynı zamanda 250. bölümün de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu 6 bölümü sınava birkaç gün kala tekrar etmenizi tavsiye ediyorum. Geriye dönsem sınavıma birkaç gün kala bu 6 bölümü tekrar dinlemek yerine bu bölümlerin yazıya dökülmüş notlarını okumayı tercih ederdim. Yukarıdaki listede kırmızı renkliler bence kesinlikle dinlenmesi gereken bölümler, yeşil renkliler dinlenirse iyi olacak olanlar, üstü çizili olanlar ise dinlenmesine bence gerek olmayanlar şeklinde özetlenebilir. DI serisinin nota dökülmüş hallerine ulaşmak isterseniz sürekli güncellenen dosyaya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Soru çözme kısmına geri dönecek olursak, UW soru bankasını bitirdiğimde sınavıma yaklaşık 4 hafta kalmıştı. %71 doğru oranıyla bitirdim. Sonraki 2 hafta içerisinde yanlış yaptığım soruları tekrar çözdüm. Step 1'de olduğu gibi Step 2 için de UW'den yanlış yapılan soruları tekrar çözmek ve tüm yapılan yanlışlardan kartlar hazırlayarak tekrar etmenin başarının en önemli anahtarı olduğunu düşünüyorum. Deneme çözmek her sınavda olduğu gibi bu sınav için de en önemli şeylerden bir tanesi. Ben sınav günüme 4 hafta kala denemelere başladım. NBME 10'dan 246 puan (4 hafta), UWSA1'den 251 puan (3 hafta), NBME 11'den 247 puan (2 hafta), UWSA2'den 247 puan (1 hafta), Free120'den %81.6 doğru (3 gün) yaptım. Ne yazık ki NBME 9'u çözecek vakit ve enerji bulamadım. Bu yaptığım önemli hatalardan birisiydi. Çünkü NBME denemelerinin sorularını hazırlayan kişiler gerçek sınavı hazırlayanlarla aynı. Ayrıca sınav tarihimi sınavıma 2 hafta kala alabildim ve birçok işim aceleye geldi. Bu sebepten denemeleri de geç çözmeye başladım. Bana kalırsa ilk deneme en geç 2 ay kala çözülmeli. Çünkü Step 2 sınavının müphemliğini ancak deneme çözdüğünüzde anlayabiliyorsunuz. Bunu erken fark etmek önemli. Çözdüğüm denemelerde yaptığım yanlışlardan her zamanki gibi kartlar oluşturdum. Ancak aynı zamanda denemelerde yanlış yaptığım konuların sorularını Amboss soru bankasından çözmek çok işime yaradı. Örneğin lösemi/lenfomalar, glomerülonefritler, doğum, aşılar, gelişim evreleri gibi. Ayrıca etik, sosyal bilimler ve profesyonelizm gibi konuların sorularını da Amboss'tan çözdüm. Amboss'u tamamen çözecek kadar vaktiniz yok ise benim yaptığım gibi eksik olduğunuz konuların sorularını çözmek çok faydalı olacaktır. Amboss kütüphanesini açıp tekdüze okumak yerine soruları çözüp açıklamalarını okumak çok daha aktif bir öğrenme yöntemi. Ayrıca sınavda sıkça sorgulanmasına rağmen UW tarafından tam olarak kapsanmadığını düşündüğüm kalite/güvenlik konularını Amboss üzerinden okumanızı çok hayati bir tavsiye olarak veriyorum. Ek olarak, Dirty Medicine Youtube kanalının videoları etik ve profesyonelizm gibi konularda güzel bir alternatif olabiliyor. - Aşı takviminin UW soru bankasında yeterince işlenmediğini düşünüyorum. En azından ben bu konunun önemini çok sonraları anlayabildim. Aşı takvimini ezberlemek için bir Youtube videosunu kullandım ve sınav günü 4-5 soru fazla çözmemi sağladı. Bir türlü öğrenmeyi beceremediğim pnömokok aşılama takvimini ise bir Reddit gönderisi sayesinde öğrendim. Öğrenmekte zorlandığınız konuları Reddit'te aratırsanız birçok pratik bilgiye ulaşabilirsiniz. Çünkü genellikle aklınıza takılmış sorular daha önce birçok kişinin aklına takılmış ve çoktan tartışılmış oluyor. Aşılarla ilgili ek olarak B&B Step 2'nin aşı videosunu izlemenizi tavsiye ediyorum. - USPSTF önerilerini öğrenmek için yapmanız gereken iki şey var. Birincisi Hoggiemed isimli Reddit kullanıcısı tarafından oluşturulan ve daha sonra Mart 2022 güncellemesiyle yeniden paylaşılan USPSTF destesinin kartlarını çözmek. Çözeceğiniz zaman daha güncel bir versiyonu olup olmadığını kontrol etmenizi tavsiye ederim. İkincisi ve çok daha önemlisi, bizzat USPSTF'in A ve B seviyesindeki önerilerini özetleyerek sıraladığı internet sitesini ziyaret etmek. İkinci önerimi özellikle sınavdan bir gün önce tekrar incelemenizi tavsiye ediyorum. - NBME denemelerinde çıkan soruların aynısı gerçek sınavda az da olsa çıkıyor. Bundan dolayı sınavdan birkaç gün önce NBME sorularını gözden geçirmek size puan kazandıracağı kadar aynı zamanda sınav günü büyük bir vakit avantajı sağlayacaktır. Tüm NBME sorularını gözden geçirmek zor olabileceği için yalnızca görsel içeren soruları incelemek de oldukça pratik ve mantıklı bir seçenek olacaktır. Ben bu şekilde yaptım ve işime yaradı. Sınav günü 3-4 adet aynı soru çıktı ve hızlıca cevabı işaretledim. Bu sayede fazladan elde ettiğim dakikalar ile çözmeyi beceremediğim sorularla ilgilenmiş oldum. Çözdüğünüz denemeden aynı soru çıktıysa bile hızlıca okuyup şıkları incelemenizi tavsiye ederim. Çünkü Step 1 sınavımda NBME denemelerinden karşıma çıkan bazı soruların içeriği ve soru kökleri değiştirilmişti. - B&B Step 2 videolarını izlemezdim. - FA Step 2 kitabını baştan sona okumaz yalnızca kadın doğum ve cerrahi bölümlerini okurdum. - FA Step 1 kitabını birkaç kez tekrar ederdim. - Sınava çalışmaya başladığım gün UW soru bankasını satın alırdım. - USPSTF'in önerilerini ve aşılama takvimini çalışmamın erken dönemlerinde öğrenirdim. - Step 1'den sonra 1-2 haftadan fazla ara vermemeye çalışırdım. - UW sorularını çözüp yanlışları tekrar çözdükten sonra önümde 1 ay kalacak şekilde bir plan yapar ve bir miktar daha Amboss ve rastgele UW sorusu çözerdim. - DI serisindeki en önemli bölümlerini ikinci kez dinlemek yerine notlarını okurdum. Son olarak, sınav sorularının soru bankalarından ve denemelerden en büyük farkı gerçek anlamda laf oyunları içeriyor olması. Örneğin upuzun bir soruda anlatılan şeyler ile hiçbir alakası olmayan bir soru köküyle karşılaşabiliyorsunuz. Sorunun ilk yarısını okuyup şıkkı işaretlediğinizde tamamen hataya düşebileceğiniz sorular da olabiliyor. Hatta bazen size birden fazla alakasız hastadan bahsedip bunların içerisinden sadece bir hastayla ilgili soru sorulduğu ve alakasız hasta ile ilgili şıklar da içeren, oldukça kafa karıştırıcı sorular mevcut. Yani UW soruları ve denemeler genellikle sizin bilginizi ölçüyor ancak sınav soruları sizin dikkatinizi de ölçüyor ve hata yapmaya zorlayabiliyor. Kısacası sınavda çeldirici soruların olduğuna dikkat etmenizi öneriyorum. Tüm USMLE sınavlarında geçerli olduğu üzere, bir soruyu güzelce okuyup kısaca düşündükten sonra size en mantıklı gelen şıkkı işaretleyip hemen bir sonraki soruya geçmek bu sınavda başarının anahtarlarından bir başkası. Eğer cevaptan emin değilseniz soru kökünü bir kez daha dikkatlice okumakta fayda var. Daha sonra, işaretlediğiniz şıktan emin değilseniz soruyu bayrak ile işaretleyip sınavınıza devam etmeniz gerekiyor. Çünkü genelde tüm soruları çözüp tekrar o soruya dönerek ikinci kez okursanız soruda yakalayamadığınız noktaları yakalayabiliyorsunuz. Ancak bir soruyu okuyup ondan emin olarak işaretleyene kadar soruda vakit kaybederseniz hem daha çok yorulursunuz hem de süre problemi yaşarsınız. Step 2 sekiz adet 40 soruluk blok ve bir saat dinlenme arasıyla birlikte toplamda dokuz saat olan oldukça yorucu bir sınav. Sınavda bana denk gelen soruların çoğunluğu UW ile Free120 karışımı gibiydi. Soruların zorluğu UW soru bankasına yakın olmakla birlikte çok daha müphem idi. Yani soruların büyük bir çoğunluğunun net bir cevabı yoktu. Uzun ve yorucu bir sınavda müphem sorularla karşılaşmak daha da yorulmanıza yol açıyor. Bu durumu kafaya takmayarak soruları çözmeye devam etmek çok önemli. Sözün özü, UW çözüp yaptığı yanlışlar için kartlar hazırlayarak düzenli şekilde çalışan ve UW'deki yanlış soruları ikinci kez çözen herkesin bu sınavdan iyi bir puan alacağını düşünüyorum. Yazıda verdiğim spesifik tavsiyeler ise UW'nin tam olarak kapsayamadığı konular açısından problem yaşamamak için önemli. Bu sınavın Step 1 gibi teorik bilgiyi net bir şekilde ölçmekten daha çok bir aile hekimliği sınavını andırdığını bilmenizi isterim. Çoğunlukla, polikliniğinize başvuran hastanızın yaşı, cinsiyeti, kilosu, komorbid durumları gibi kriterleri göz önüne alarak sonraki adımda ne yapmanız gerektiğini bilmenizin istendiği bu sınavda, bütüncül bakarak sentez yapabilmek çok önemli. Oysa Step 1 sınavında sorudaki herhangi bir kelime ile şıkkı anında işaretleyebilmeniz mümkün. Herkesin söylediğinin aksine ben Step 2'nin Step 1'e göre daha zor ve daha kaliteli bir sınav olduğunu düşünüyorum. Zaten Step 1'de puanlamanın kalkmasından sonra tüm önemin Step 2 CK sınavına kaymış olması gelecekte Step 2'nin çok daha çekişmeli bir zemine oturacağının basit bir kanıtı. Sınav skorunu geçmiş verilerle istatistiksel olarak hesaplayan veritabanı sınav puanımı 254 14 olarak tahmin etmişti. Sınavdan 261 puan aldım. Herkese başarılar. Elinize sağlık hocam, çok faydalı bir yazı olmuş. Estğ. Umarım faydası olur, çok teşekkür ederim. Hayır ben önermem. Bana kalırsa Step 1 bir temel oluşturmak için çok önemli. Tabi yapılmayacak şey değil ama önünüzde mantıklı bir sebep yoksa Step 2'yi önce almanın faydası olduğunu düşünmüyorum. Son gunlerde bahsettigim birkac videoyu izleyip ezberledim . Ancak esas odaklandigim kartlar ve sorular idi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uygur-turklerine-yonelik-insan-hakki-ihlalleri-ve-devlet-cikari/", "text": "Uygur Türklerine yönelik sistematik işkence ve soykırım yapıldığına dair çok ciddi kanıtlar ortaya çıkmaya devam ediyorken bazı ülkeler bu duruma ses çıkarmamakta ısrar ediyorlar. Yalnızca sosyal medya ve Youtube gibi platformlar aracılığı ile Türk kamuoyunu etkileyebilen Uygur Türklerine yönelik insan hakkı ihlalleri, ne yazık ki ülkemizde ses getirebilmiş görünmüyor. Çin hükümeti Uygur Türklerini terör ve dini radikalizm gibi sebeplerle yeniden eğitim kamplarına topladığını öne sürüyor. 21. yüzyılda yeniden eğitim kampı gibi garip bir birimin olması daha en başta insanı şüpheye düşürse de elimizdeki tek şey yalnızca şüphe değil. Bu kamplarda sistematik beyin yıkama çalışmaları yapıldığı, zorla doğum kontrolü ve sterilizasyon girişimleri gerçekleştirildiği, çeşitli dini baskıların bulunduğu, bazı insanların çukurlara atıldığı, tuvaletlerini 'zamanında yapmayanlara' elektrik şoku verildiği, işkence sandalyelerine oturtulanlar ve tavana asılanlar olduğu gibi korkunç daha birçok veri olmakla birlikte kanıtlanması şimdilik mümkün olmayan birçok iddia daha bulunuyor. Bu insanlar Türk kökenli ve Türkçe konuşuyorlar. Her şeyden öteye herkes gibi insanlar. Son yıllarda Türkiye'de hızlı şekilde yükselen etnik milliyetçiliğin Uygur Türklerine sessiz kalması oldukça ilginç bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Ancak olayların kökeninde 11 Eylül krizinin dünya çapında yarattığı terör korkusu ve İslamofobi yatıyor. 11 Eylül'ün yarattığı küresel anti-terörizm akımı, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yaptığı gibi birçok ülkenin etnik azınlıklara yönelik baskıcı tavrını meşrulaştırmasına zemin hazırlamıştır . Uluslararası medyada terörün İslam ile özdeşleştirilmesi çokça düşünülüp araştırılması gereken bir meseledir. Bugün dünyada Çin'deki Uygurlar, Myanmar'daki Rohingyalar , Hindistan'daki etnik azınlıkların hepsi Müslüman kimliği sebebiyle etnik baskıya uğramaktadırlar . Aynı zamanda Sincan Uygur Özerk Bölgesi Çin'in en önemli jeopolitik merkezlerinden bir tanesidir. Çin bu bölgede kendisine 'tehdit' olarak gördüğü her şeyi ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Sincan bölgesi Çin'in toplam kömür rezervlerinin %38'ini ve doğal gaz rezervlerinin %23'ünü (13 trilyon metre küp) oluşturuyor . Kıyaslamak gerekirse, Akdeniz'deki toplam doğalgaz rezervlerinin 3,45 trilyon metre küp olduğu tahmin ediliyor. Bundan da öteye bu bölge Orta Asya, Güney Asya ve Doğu Asya arasındaki enerji köprüsü rolüyle vazgeçilmez bir bölge olarak karşımıza çıkıyor . Bu krize yönelik Türkiye'nin diplomatik tutumu Uygur Türklerinin yaşadıklarını görmezden gelme çizgisinde sürüyor. Bu diplomatik tutumun arkasındaki gerekçe pek açık değil. Ana akım medyamıza ve bazılarına göre bu tutum Çin ile olan ilişkilerin bozulmaması amacıyla 'devlet çıkarı' gereği izleniyor. Ancak yine de Uygur Türklerine yönelik insan hakları ihlallerine neden net bir tavır alınmadığına dair gerçek bir açıklama yapılmış değil. Peki 'devlet çıkarı' tam olarak ne demektir? Uluslararası ilişkiler teorileri dersinin temel başlıklarından bir tanesi realizmdir. Özetle realizm, devletlerin yalnızca çıkarlarını gözeteceği -ve dolaylı olarak ahlaki bir kalıba sığmasına gerek olmadığı- temeline oturtulmuş bir teoridir. Ancak 'çıkar' tabiri oldukça geniş olup içeriği doldurulması geren bir sözcüktür. Bir devletin çıkarı tam olarak nasıl belirlenmektedir? Çıkarların sağlıklı bir şekilde belirlenebilmesi için hangi kaynaklara ve malumatlara sahip olmamız şarttır? Türkiye elli yıl sonraki çıkarlarını gerçekten sağlıklı bir şekilde tespit edebilmekte midir? Örneğin on yıl önceki 'çıkar' tahayyüllerimizin ne kadarı günümüze gerçekten bir 'çıkar' olarak ulaşabilmiştir? Yahut çıkar dediğimiz şey yalnızca fiziki bir ölçüt müdür? Örneğin insan hakları ihlallerine karşı çıkarak uluslararası politikada saygın ve diplomatik gücü yüksek bir devlet olmak bir çıkar olamaz mı? Özetle, devletler yalnızca kendi çıkarlarını düşünür önermesi çok şey açıklıyor gibi görünmekte ancak pek bir şey açıklayamamaktadır. Ayrıca dünyada her şey realizm demek değil. İnsanların olduğu gibi devletlerin de tamamen pragmatik olmayan fakat çeşitli hedeflere yönelik amaçları bulunur. Örneğin çevre kirliliğini azaltmak, fakir ülkelere yardım etmek, dünyadaki insan hakları ihlallerine karşı çıkmak, benzer etnik kökenli toplumlara yakınlık duymak, karşılıksız finansal hibelerde bulunmak, çeşitli ülkelere askeri eğitim desteği vermek, mülteci insanları ülkeye kabul etmek gibi... Bunun gibi olayları yalnızca çıkar bağlamında ele alıyorsanız dünyayı yeniden okumanız gerekiyor. Realizm onlarca uluslararası ilişkiler teorisinden yalnızca bir tanesidir. Ayrıca devlet sistemleri yapay kuruluşlar olup insanlar tarafından yönlendirilmektedir. İnsanlar her konuda yalnızca çıkarlarını mı düşünüyorlar? Velev ki her insanın yaşantısını bir çıkar-kayıp teorisine bağlasak bile insanların kendi çıkarlarını tamamen doğru hesaplayacağını varsaymak kadar saçma bir şey yoktur. Bu sebeple devletlerin de kendi çıkarlarını doğru hesaplayacağının hiçbir zaman garantisi bulunmamaktadır. Eğer Uygur Türklerinin haklarını savunmak devlet çıkarlarımız ile örtüşmüyorsa 'çıkarlarımızı' tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor olabilir. = Duan, Jinhui & Wei, Shuying & Zeng, Ming & Ju, Yanfang. (2016). The Energy Industry in Xinjiang, China: Potential, Problems, and Solutions. Power. 160. 52-53. Çin'in suçun bireyselliği ilkesini koruması gerekiyor. Eğer gerçekten terörist gruplar var ise bunların yargılanmaları gerekmez mi? Oysa BBC'nin yaptığı röportajdaki yetkili yeniden eğitim kamplarındaki insanların henüz suç işlemediklerini açık açık söylüyor. Ortadaki iddialar ve kanıtlar Çin'e hiçbir şekilde meşru bir zemin bırakmıyor. Zaten eğer suç işledikleri kanıtlanmış olsa Çin devleti onları çeşitli kamplara değil direkt hapishaneye atar idi. Ortada yalnızca kavramsal düşünceyle bile anlaşılabilecek bir insan hakkı ihlali var. Umarım bu sorun en kısa sürede çözülür. Teşekkür ederim. Çin'in sistemli politikaları devam ediyor. Yavaş yavaş sınırlarını genişletiyor. Zamanında Tibet topraklarını ele geçirdi. Hong Kong üzerinde hak iddia diyor. Tayvan'ı ülke olarak kabul etmiyor. Yazınızda olduğu gibi Uygurlara sistematik işkenceleri ve asimile etme çabaları sürüyor. Hindistan ve Pakistan'ın anlaşmazlık yaşadığı Keşmir topraklarında da hak iddia ediyor. Ayrıca Türkiye, Pakistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Srilanka, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve birçok Afrika ülkesine mali-parasal yardımlarda bulunuyor. Bu ülkeler BM toplantılarında Mali yardım aldıkları için Çin'i eleştirmeye yaklaşmıyorlar ve Çin aleyhine alınacak bir kararda el kaldırmıyorlar. hani bir söz var ya gözlerimizin rengi farklı olsa da gözyaşlarımızın rengi aynı diye, zulüm de böyle bence. coğrafyanın adı değişiyor ama zulmün rengi kilometrelerce öteden görünüyor.. bir de şu var; bizim insanımız kendi kendine edilen zulmü görmüyor ya da görse de susuyor, umursamıyor, oh olsun bile diyor hukuksuzluklara. bir gün kendine döneceğini hatırlamıyor o haksızlıkların. bu yüzden dünyanın bir yeri hariç her yerindeki adaletsizliklere de kayıtsız kalıyor, o bir yer için de sadece yaygara koparıp hiçbir taşın altına elini bile koymuyor zaten.. içler acısı yani. susmayalım konuşalım diyorsun gelip gırtlağına dayanıyor niye konuşuyorsun diye. tecavüzcüler arsızlar hırsızlar cirit atıyor suç üstünde yakalanıp serbest bırakılıyor, ama hakkını arayacak bir kimsenin ellerine direk kelepçe geçiriliyor, biraz da bundan bu tepkisizlik bence. korkuyu iliklerine kadar hissedişinden insanların.."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uyku-mekanizmasi-dopamin-iliskisi/", "text": "Pimentel ve arkadaşlarının yakın bir zamanda Nature dergisinde yayınlanan bir çalışması da tam üzerinde duracak olacağımız konu üzerinde. Pimentel ve arkadaşları bu çalışmaları için meyve sineklerini tercih etmişler. Bu hayvanları seçmelerinin nedenlerinden biri de meyve sineklerinin genetik olarak manipüle edilmeye en yatkın model organizmalar olmalarıdır. Şimdi bu çalışmaya ve seçilen organizmadaki uyku-uyanıklılık ilişkisine biraz göz atalım. Meyve sineklerinin beyinlerinde bulunan dopamin moleküllerinin bu canlılardaki uyku oluşturucu sinirleri, iki farklı potasyum kanalı üzerine etkisi ile bu sinirleri pasifize ettiği bilinmektedir. Pimentel ve arkadaşları uyku oluşturucu bu sinir grubunun, uyanıklık oluşturucu sinirlerin ürettikleri özel moleküllerle nasıl pasifize ettiklerini gördüler. Bu saptama ile birlikte bir bireyde uykunun nasıl düzenlendiği bulunabilir, uykuyla ilişkili hastalıkların tedavisinde yeni yöntemler bulunabilir. Dilerseniz uyku-uyanıklılık ilişkisini daha iyi anlamak için çalışmanın geri kalanından bahsedelim. Çoğu bilim insanı insan beyninde bulunan uyku-uyanıklılık sinirlerinin merkezi sinir sistemi üzerinde bulunduğunu ve bunların sinirler üzerinde baskılayıcı roller üstlendiği fikrine sahip. Bu ve benzeri mekanizmaların meyve sinekleri için de geçerli olduğunu düşünmekteler. Bu nedenle çalışmanın geri kalanında Pimentel ve arkadaşları meyve sineklerinde merkezi sinir sistemi üzerine odaklanmışlardır. Şimdi de meyve sineklerinin beynindeki uykunun merkezleri üzerinde duralım. Meyve sineklerinde belki de en önemli uyku merkezi beyinlerinde bulunan dorsal fon-shapped body olarak adlandırılan bölgedir. Öte yandan uyanıklılık oluşturucu sinirler dopamin molekülü salgılayarak sineklerin uyanık periyotta kalmasını sağlar. Pimentel ve arkadaşları çalışmada uyku-uyanıklılık dengesini anlayabilmek için dopaminergic sinirleri optogenetik yollar ile aktive ederek bu sinirler tarafından ortama dopamin salgılanmasını ve eş zamanlı olarak aktif olarak dFB sinirlerinin dopamine karşı tepkisini anlama şansını yakalamışlardır. Çalışmada uyku halindeki sineklerde dFB sinirlerinin son derece aktif olduğu ortamda dopamin molekülüne rastlanmadığı saptanmıştır. Pimentel ve arkadaşları bu durumu sleep ON evresi olarak tanımlamışlar. Ancak ne zaman ki dopaminergic sinirler ışıkla aktive edildiklerinde ve ortama bu sinirlerden dopamin salgılandığında dFB sinirlerinin yüzeylerinde bulunan 'dop1R2' reseptörleri dopamini algılayarak hücreler arası ortama 'shaker' kanalı aracılığıyla potasyum iyonu salgılanmasını sağlayarak dFB sinirlerini pasifize ettikleri ve bu duruma bağlı olarak sineklerin anında uyanıklık fazına geçtiği tespit edilmiş. Bir sonraki adımda araştırmacılar dFB sinirlerini sürekli olarak dopamine maruz bıraktıklarında sitoplazmada bulunan ve Sandman olarak adlandırılan potasyum kanalları yüzeyine entegre olarak dFB sinirlerinin uzun süre pasifize kalmasına yol açtığını anlamışlar. Uzun süre dopamine maruz kalan dFB sinirlerinin uykusuzluk hastalığı olan insomnia hastalığına neden olduğunu anlıyorlar. Bu çalışma sinir grubunun uyku-uyanıklılık dengesinde nasıl rol oynadığının anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Bununla beraber kompleks organizmalarda benzeri sistemlerin çalışılması açısından da bir dayanak noktasıdır. Biz de bu çalışmaya dayanarak uyku durumumuzun belirlenmesinde belirleyici molekülleri ve sinirleri anlamaya çalıştık. İleride belki bizim için de bir referans olacak bu çalışmadan yepyeni yüzlerce yeni çalışmanın yapılmasını diliyorum. Unutmayın uykusunu tam olarak alamamış bir vücut kendi içinde de sinir çatışmaları barındırabilir. Uykumuzu açıklayan güzel bir yazı sayın Kılıçkalkan. Elinize sağlık. Keşke şu dopamini aktif olarak yönetebilsek."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uyurgezer-parazitlerin-genomu-cozuldu/", "text": "Daha bu ay yaptığı çalışmalarla gündeme oturan şu anda Amerika'da MIT' de çalışan Nil Güral'ın sıtma üzerine yaptığı çalışmalar üzerine bomba gibi bir haber düştü tıp literatürüne: Plazmodium falciparum 'un genomu çözüldü! Aynı anofel sineği başka bir insana gider ve pıt diye sokuverir. Haliyle emdiği ne kadar parazit varsa yeni bireyin kan yoluna bir zehir ikmali misali yollayıverir. İşte esas hikaye sizin için burada başlamıştır. Vücudunuza sizi rahatsız eden sineği kovalama mücadelesi verirken hiçbir tereddüt göstermeden aldığınız sıtma parazitleri mükemmeliyetçi bir görev arz ederek ilk görev yeri olan karaciğere gider ve hepatositlerinizi enfekte eder. Parazit -ki bu eğer Afrika'da iseniz en sık P. falciparum yahut Güneydoğu Asya'da iseniz P. vivax Bir şekerleme edasıyla karaciğerinizde büyürken hiçbir hastalık belirtisi vermez. Kırılma noktası da burasıdır zaten. Bunun anlamı şudur ki: Sen saatler sonra sıtmadan dolayı yüksek bir ateş , titreme, terleme, baş ve kas ağrılarının olacağından haberdar değilsin. Karaciğerde büyüme sürecini tamamlamış olan parazit, artık acemi birliğinden ayrılır ve kana karışır. Şimdi de sıra kan hücrelerini enfekte etmektedir. Kan hücrelerinin içerisine girerek görevini iyi bir şekilde yapan parazitler bu aşamada belirti vermeye başlar. Ancak her parazit de kana çıkmaz, karaciğerde kalmaya devam eder. Bir nevi inaktif kalır ve uyumayı seçer! İşte bu uykucu ve destek birliği vazifesindeki parazitlere 'hipnozoit' adı verilir. Bu hem karaciğerde gezen hem de uykusundan taviz vermeyen parazitler, hastanın kanındaki tüm parazitler ilaç ve diğer yardımcı tedavilerle öldürülse dahi aylar, yıllar sonra gayet neşeli bir günde bir anda uyanıverip sizi yeniden hasta edebilir! Bu aşamada P. vivax üzerindeki çalışmalarla öne çıkan gururumuz Türk araştırmacı biyomedikal mühendisi Nil Güral sıtmayı tamamen ortadan kaldırabilmek kandaki parazitlerle beraber hipnozoit parazitleri de yok etmeyi planlıyor. Tabi bu konuda araştırma yapabilmek için insan karaciğerine de ihtiyaç var. Güral, vücut dışında normal şartlarda 2-3 gün yaşaması beklenen karaciğer hücrelerini geliştirdiği kültür sayesinde 4-6 haftaya kadar yaşatmayı başardı. Kültüre sıtma paraziti konulduğunda ise parazitin karaciğer hücresini arayıp bulup, enfekte ederek insan vücudundaki gibi bir davranış sergilediği ve büyüme evrelerinden geçtiği de izlenildi. Güral bu konuda makalesini ise 14 Mart 2018'de Cell Host And Microbe Journal'de yayınladı. Böylece ilk defa uyuyan parazitler, insan vücudu dışında uyutulmuş oldu. Güral bu konuyla ilgili röportajda Şimdi onların gelişimlerini çalışabilir, yok edecek değişik ilaçlar test edilebilir. Bunları yapmaya başladık bile. Eğer sıtmayı tamamen ortadan kaldırmak istiyorsak o zaman bu uykudaki parazitleri öldürmenin bir yolunu bulmamız gerekiyor dedi. Malum gururumuz Güral'ın P. vivax üzerinde yaptığı çalışmalara değinmişken gündeme bomba gibi düşen yeni bir gelişme de yaşandı. Bilim adamları en ölümcül sıtma paraziti, P. falciparum 'un çözdüklerini açıkladı. Tampa'daki University of South Florida'daki bilim adamlarının yaptığı araştırma ile sıtma nedeni olan P. falciparum 'un toplamda 6.000 geninin büyük kısmını susturabilecek bir teknik geliştirdi: PiggyBac mutagenez. Araştırmacıların P. falciparum' un genomunun dört DNA yapıtaşlarından en çok adenin ve timin olmasından dolayı susturma işlemini bu nükleotidler üzerinde yaptıklarını belirtti. Böylelikle genlerin tamamı olmasa da büyük çoğunluğunu etkisiz hale getirdi. PiggyBac mutagenez adını verdikleri bu teknik, parazitin genlerinin tamama yakınının şifresini çözebilmeyi ve moleküler altyapının anlaşılmasıyla birlikte yeni aşı ve ilaç tedavilerine beraberinde önleyici tedavide büyük bir adım olduğunu şimdiden bize gösteriyor. Bu çalışmaların ardından National İnstitutes of Health araştırma ekibi yaklaşık 2600 genin sadece parazitin büyümesi ve antimalaryal ilaçlara direnç göstermek için sahip olduğu zorunlu genler olduğunu belirtti."} {"url": "https://parlakjurnal.com/uzaydaki-derin-gizem-kara-delik-nedir/", "text": "Biraz önce tanım yaparken kara deliklerin çok büyük kütleçekimsel alanlar olduğunu söyledim. Burada konuyu çok daha iyi anlayabilmek için uzayın -her zaman verilen klasik bir örnektir- bir çarşaf gibi olduğunu düşünün. Gergin duran bu çarşafa o kadar ağır bir cisim atıyorsunuz ki bir süre sonra cismin bulunduğu alan iyice bükülüyor ve büyük bir delik oluşuyor. İşte kara delikler aşağı yukarı böyle bir durum yaratıyor. Fakat burada verdiğim örneğin, konuya tam da uygun olmadığını belirtmem gerekiyor. Çünkü uzayın yapısı örnekte anlattığımız gibi çarşafa benzemiyor. Ama konuyu çok daha iyi anlayabilmek için bu örneğin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir yıldızın hayatına devam etmesini sağlayan şey nedir? Yıldızın çekirdeğinde sürekli devam eden füzyon tepkimeleri, yıldızın sürekli yakıta sahip olmasını sağlar. Bu nedenle yıldızın yaşıyor olması, füzyon tepkimelerinin devam etmesiyle yakından alakalıdır. Füzyon tepkimeleri nedir, diye sorarsanız; bu konuya da açıklık getirelim. Bir yıldızın tüketebileceği hidrojen atomu ne yazık ki sınırlıdır. Yıldızın çekirdeğinde füzyon tepkimeleri azalmaya başlarsa bu, yıldızın sonu demektir. Füzyon azalsa da kütleçekim etkisi aynı kalır. Bu, bir süre sonra yıldızın kendi içine çökmesi anlamına gelecektir. Burada devreye kara delikler girer. Ağır elementlerin yıldızın çekirdeğine doğru çökmesi sırasında elektronlar birbirine oldukça fazla yaklaşır. Bu noktada mikro evrendeki fiziksel kuvvetler etkisini göstermeye başlayacaktır. Atomlar birbirlerini itmeye başlar. Sıkışık bir otobüste insanların birbirini ittiğini düşünün. Ne demek istediğimi çok daha rahat anlayabilirsiniz. Eğer yıldız boyutunda bir kara deliğe düşerseniz, olay ufkunu geçmeden önce kara deliğin merkezine çok daha yakın olacaksınız. Kara delik sizin üzerinizde kütleçekimsel kuvvetini başınız ve ayaklarınız arasında 1 milyon kat fark yaratacak kadar hissettirecektir. Ah hayır, bir spagettiye dönüşüyorsunuz. Bu durum spagettifikasyon olarak adlandırılıyor. Kara delik gibi kompakt bir cisme düşen cismin gelgit kuvvetleri nedeniyle aşırı uzaması, bilimsel terminolojide bu şekilde karşılık bulmuş durumda."} {"url": "https://parlakjurnal.com/valery-legasov/", "text": "Belki de hepimizin adını son zamanların popüler dizisi Chernobyl'de duyduğumuz; usta oyuncu Jared Harris'in oynadığı Valery Legasov 1 Eylül 1936 Rusya'nın Tula şehrinde doğdu. Legasov 1949 yılında şu an adını taşıyan ve önünde bronz büstünün olduğu 56 numaralı okula girdi. 1961 yılında Moskova Mendeleyev Kimya Enstitüsünden mezun oldu. Ardından Kurchatov Atom Enstitüsünde yüksek lisansını ve doktorasını yaptı. 1976 yılında profesör oldu. Parlak bir akademik kariyeri olan Valery Legasov 1983 yılından ölümüne kadar; Moskova Üniversitesi Kimya Fakültesi Radyokimya ve Kimyasal Teknoloji Bölüm Başkanı olarak çalıştı. 26 Nisan 1986 sabahı her şeyden habersiz kahvaltısını yapan Valery Legasov'un telefonunu çalmaya başladı. Telefonu açtığında Çernobil nükleer tesisinde bir patlama yaşandığını ve bölgeyi incelemeye gidecek özel ekipte bilimsel kanadı temsil edeceğini öğrendi. Emri bizzat Kremlin vermişti. Valey Legasov kimya ve moleküler fizik uzmanıydı. Nükleer reaktörler üzerinde uzman değildi. Ama o tarihte diğer uzmanlar tatilde olduğu için incelemeye gönderilecek en mantıklı adaydı. Ayrıca Moskova; reaktörün yakıt deposunda bir patlama olduğunu ve çok önemli olmadığına inanıyordu. Legasov itfaiyeci ifadelerinden ve Çernobil'deki patlama alanını gördükten sonra bunun basit bir patlama olmadığına düşündü. 4 numaraları reaktörün helikopter ile 300 metre yakınına giderek faciayı kendi gözleriyle gördü. Evet korktuğu olmuştu çekirdek patlamıştı. Legasov ortamdaki radyasyonu ölçmeye çalışıyordu ama radyasyon o kadar yüksekti ki radyasyon cihazları o seviyeyi ölçemiyor ve bozuluyorlardı. Hızlı hareket edip acilen çevredeki insanları tahliye etmek istiyordu aksi halde binlerce insanın hayatı tehlikeye girecekti. Moskova ilk başta Valery Legasov'u ciddiye almadı ve isteğini kabul etmedi. Tahliye talebi anca 36 saat sonra kabul edildi. Pripyat ve çevresinde yaşayan yaklaşık 300.000 insan bir daha geri dönmemek üzere tahliye edildi. Legasov hızlı öngörüsüyle binlerce hayatı kurtarmıştı ama karşılarında binlerce yıl boyu bir kıtayı zehirleyecek bir nükleer reaktör kalıntısı vardı ve temizlenmesi gerekiyordu. Valery Legasov kendisini 3-5 sene içerisinde öldürecek kadar yüksek doz radyasyon aldığının farkındaydı ve Çernobil'de bulunduğu her gün ömrünün kısalacağını biliyordu. Ama o Çernobil'e tekrar döndü ve reaktör kalıntılarının temizlenmesini sağladı. Tüm dünya patlamadan Sovyet Rusya'yı sorumlu tutuyordu. Moskova uluslararası itibarını korumak için bir kez daha Valery Legasov'u görevlendirdi. Legasov ülkesinin onurunu kurtarmak için ve diğer dünya liderlerin cevap vermek; Viyana'da bulunan Uluslararası Atom Birliği toplantısına 400 sayfalık bir rapor sundu. Diğer ülkelerden gelen onlarca bilim adamının sorularını soğukkanlılıkla cevapladı ve Sovyet Rusya'nın kusuru olmadığını anlattı. Herkes Valery Legasov'a inanmıştı. Bu Moskova'da çok olumlu karşılandı. Herkes Legasov'u milli bir kahraman olarak görüyordu. Valery Legasov için her şey bitmemişti. Rus yapımı nükleer santrallerde kullanılan RBMK tip reaktörlerinin problemli olduğunu biliyordu ve her an birisinin daha patlaması korkusuyla yaşıyordu. Ama onu ne Kremlin ne de KGB dinlemiyordu. Hatta Valery Legasov KGB tarafından izleniyor ve tehdit ediliyordu. Ama o bir şey yapmalıydı. Valery Legasov yaşarak değiştiremedikleri şeyi, belki de ölümünün değiştirebileceğini düşündü. Çernobil faciasının 2. yıl dönümü olan 26 Nisan 1986'da, kimine göre odasında kimine göre merdiven boşluğunda 51 yaşında iken intihar etti. İntiharı Sovyet Rusya'da şok etkisi yapmıştı. RBMK reaktörlerinin kontrol çubuklarının tasarımı ile ilgili sorun artık akademik alanlarda da konuşuluyordu. Kremlin hızla bir yasa çıkararak RBMK reaktörlerinin güçlendirilip düzeltilmesi sağladı. Yazımı Valery Legasov'un Chernobyl dizisinin sonundaki sözleriyle bitirmek istiyorum. Okuduğunuz için teşekkür ederim, yorumlarınızı bekliyorum. Not: Eğer ki Çernobil ve Valery Legasov hakkında daha fazla bilgi elde etmek isterseniz; Nobel ödüllü Rus yazar Svetlana Alexievichn'in Çernobil Duası: Geleceğin Tarihi kitabını okuyabilirsiniz. Doğrusu aydınlatıcı bir yazı olmuş, böylesi değerli bir şahıs için böylesi güzel bir yazı. Elinize sağlık. Varlığından Chernobyl dizi ile haberdar oldum. Güzel bir yazı olmuş teşekkürler. Bir çırpıda okudum teşekkürler, oldukça bilgilendiriciydi. Yazınızı okudum da gerçekten güzel olmuş. Ve diziyi izlemeye başladım, insanın tüylerini diken diken ediyor. Son zamanlarda netflix sayesinde öğrendiğim gerçek kahramanlardan bir tanesi. Valery Legasov eşsiz bir insanmış. Onun yerinde olsam bu şekilde bir cesaret gösterebilir miydim? O patlamadan sonra oraya gitmeyi kabul eder miydim? Etsem bile çekirdeğin patladığını gördükten sonra her geçen an ölümüme yaklaştığımı bilmek gerçekten büyük cesaret. Mekanı cennet olsun."} {"url": "https://parlakjurnal.com/van-gogh-ve-digoksinin-essiz-iliskisi/", "text": "Hollanda'nın Mart soğuğunda dünyaya gelen, dünyaca ününü maalesef ölümünden pek kısa süre sonra kazanmış bir ressamdan bahsediyoruz. Bugün konumuz 'Vincent Van Gogh'. Gayet sağlıklı bir karakter ile dünyaya gelen Van Gogh'u pek çoğumuz iki yönüyle biliriz: Birincisi yapmış olduğu Yıldızlı Geceler tablosu . İkincisi ise kendi kulağını kesmiş olduğu hadise. Bu soruları pek çok kimsenin bilmediği iki yönüyle açıklayabiliriz. Birincisi şu ki: Kardeşi Theo her zaman abisi Van Gogh'a destek çıkmıştı. Abisinin yeteneğini fark etmiş ve bunalım halindeyken farklı şehirlerde olmasına rağmen yanına çağırmış ve Van Gogh'un zamanının güzel hocalarından resim tekniği dersleri almasını sağlamıştı. İntihar girişiminde dahi son anda yetişmiş ancak çabaları yeterli olmamış ve iki gün sonra Van Gogh vefat etmiştir. Digoksin, kalp yetmezliği tedavisinde kullanılan dijitaller grubu ilaçlardan bir tanesidir. Aslında en önemlisidir. İlacın ham maddesi ise digitalis purpurae diye adlandırılan 'yüksük otu' bitkisidir. Digoksin her ne kadar günümüzde kalbin vücuda kan pompalamada yetersiz olduğu hastalarda kalp kasılma gücünü arttırıcı bir ilaç olarak kullanılsa da Van Gogh'un yaşadığı vakitler kullanım amacı çok farklıydı. O zamanlar bipolar hastalık, epilepsi nöbetleri gibi nörolojik problemler için kullanılan bir ilaçtı. Van Gogh'un da bir hayli psikolojik problemlerinin olduğunu hatta bunun resimleri için kullandığı boyaları yemelere kadar gittiğini biliyoruz. İki hafta kadar hastanede tedavi gören Van Gogh o dönem şartlarında çok yüksek ihtimalle digoksin kullandığı varsayılıyor. Peki nasıl varsayıyoruz? Yüksük otundan ötürü, değerli okur. Ta da! Van Gogh'un resimde görüldüğü önündeki bitkinin yüksük otuna çok benzediği aşikar. Bu da doğrudan bizi digoksin ilacının maruziyetine kaldığını gösteriyor elbette. Ancak digoksinle Van Gogh'un resimleri ne alaka diyebildiğinizi duyuyorum? İşte geldik büyük kısma. Her ilaç gibi digoksinin de birtakım yan etkileri vardır. Digoksin kullanımı baş ağrısı, deliryum, nöbetler, bulantı kusma, taşikardiye neden olabilirken bizim için en önemli yan etkisi olan sarı-yeşil diskromatopsi gibi bir yan etki de oluşturabilmesidir. Peki, sarı-yeşil diskromatopsisi ne demek? Dünyayı sarı ve yeşilden ibaret görmek demek. O koca sır, işte bu kadardı. Van Gogh'u büyük bir ressam yapan bir ilacın yan etkisiydi. Bir nevi kafasının güzel olmasıydı. Van Gogh'un yıllara göre tablolarını incelediğimizde ise önceleri daha koyu renkler kullanırken sonrasında bu tavrını değiştirip sarı-yeşil tonlar üzerinde çok daha fazla durmuş olması da bu konuda tezleri kuvvetlendiriyor. Velhasıl Van Gogh böylece Van Gogh oluyor. Bizler ise öğrendiklerimizle tekrar tekrar hayrete düşüyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/van-gogh-yildizli-gecelere-bakisimizi-degistiren-insan/", "text": "Zenginlerin oldukça nadir olduğu, fakirlerin ise zenginleri daha zengin yaptığı bir dönemin tam başında dünyaya gelmişim. Brabant bu mevsimde soğuk olur. Hele ki mart ayına denk gelmişseniz bunu daha içten hissedebilirsiniz. Ancak bu soğukluk yalnızca biz gibilerin hissedeceği türdendir. Ya da şöyle demeliyim: 30 Mart 1853'de Hollanda'nın Brabant Köyü'nde bir bankacının, tüccarın ya da zengin bir ailenin dünyaya yeni gelmiş çocuğu değilseniz kesinlikle Brabant sizin için haz duyulacak bir yer değildir. İşte benim hikayem Hollanda'nın bu ufak köyünde bir köy papazının çocuğu olarak dünyaya gelmemle başladı. Adım doktorun çocuğu, tüccarın çocuğu ya da valinin çocuğu değil; papazın çocuğuydu. Yani benim adım; Vincent Van Gogh'tu. -Duymuyor musun evladım? Şu soruyu cevaplasana!, diye bağırdı matematik hocası. -Bu yaşta hala bu soruları çözemiyorsun Van Gogh. Aklından kıt mısın evladım!, derken hocası adeta gürlemişti. Ancak bu senaryolar çok sürmeyecekti. Bu cümleleri bir üniversite öğrencisiyken değil; henüz 12 yaşındayken duymaya başlamıştı Van Gogh. Kendisi için anlamanın anlamamaktan daha zor olduğunu fark ettiği zamansa, okula devam etmekten vazgeçtiği zamandı. Van Gogh henüz o zamanlar derslerinde pek başarılı olamasa da hayattan ümidini kesmekten uzak durmuş, bir meslek edinmek isteyen, hayatının aşkını bulan ancak papaz bir babanın evladı olan aklı selim bir gençti. Okumaktan vazgeçtiğim, kafamın karışık olduğu bir çocukluktan sonra babam sayesinde bir resim galerisinde satış memuru olarak işe başladım. Satış memurluğunu çok sevmiştim. Ama anlayacaktım ki asıl sevdiğim şey bu değildi. Talihim uzun bir süre benden yana olmazken resimlere olan ilgimi ilk defa babam sayesinde on altı yaşımda gördüm ve resimlerin bana karşı olan can alıcı çekiciliğinde hapsoluverdim. Resimlerin beni içten içe rahatlattığı gerçeğini gizlemem kaçınılmazdı. Hal böyleyken ilk önce La Haye'e gidip kendimi bu alanda geliştirmek, sonra Brüksel'de daha farklı tarzda resimler görmek, oradan ise son durağım olacağını bilmediğim Londra'ya geldim ve durdum. Durdum çünkü Londra bana en güzel resmi değil; en güzel kadını sunmuştu. Van Gogh şimdi biraz daha büyümüş, aşık olacak yaşa, zamana ve mekana ermişti. Ursula ona Yüce Tanrı' dan bir armağan gibiydi. İşte Vincent, Ursula' yı Londra' da tanıyor. Sanki bir papazın değil de kralın evladı olarak dünyaya gelmişçesine seviniyor ve sevgilisi, hazinesi, dünyanın en güzel portresi Ursula onun için bir doğum günü hediyesi, Londra ise gönlünü sarhoş eden bir meyhane oluyordu. İçtiği üzüm suları kafasını aşk şarabıymış gibi döndürmüştü ama zehir olmaya da ramak kalmıştı. Kalbi bir kuşun gibi kanatlarını çırparcasına çarpıyordu şimdi. Henüz yirmi beşinde olan Van Gogh'un bu denli netliği ve gözü dönmüşlüğü kendini de hayretler içinde bırakmıştı besbelli. Ondandı işte şimdi dokunsan düşecek halleri. Evlenmek her genç gibi kendinin de hakkıydı. Ve buna sadece bir nefes kadar yakındı. Şimdi gözleri Ursula'nın gözlerindeyken yanıtını bekliyor, kalbi çarpıyor, başı dönüyor ama susuyordu. Bu Van Gogh'un ilk sessizliğiydi. Bu onun fırtına öncesi sessizliğiydi. Ursula iki cümle ile Van Gogh'un tüm toz pembe hayallerini elinin kenarıyla itivermişti. Dudaklarının arasından nefes taneleriyle dökülen bu sözler bir kenarda dururken, Ursula'nın gözlerinde kaybolmuştu Van Gogh. Hatta öylesine kaybolmuştu ki işi gücü bırakmış Londra'dan kaçmış bir vaziyette bulmuştu kendini. Ruh halim çok bozuldu. Ursula'nın gözlerimin içine bakıp da 'evlenemem!' demesiyle bayılmışlığımı, uyanışımı ve apar topar Londra' dan bir tren bileti ile kaçışımı unutmadım. Ursula beni harap etmişti. Nereye gittiğimi bilmeden bindiğim tren beni Paris'e getirdi. Paris'e gelmemle ise hemen iş aramaya koyuldum. Birçok sergi gezdim beni işe alsınlar diye ama yok! İnsanlar ne kadar aksi ne kadar kibirli. Tamam, ben de onlardan pek farklı değilim, biliyorum ama insanlarda da kabahat yok değil! Birçok iş denemiş olmak Van Gogh'u iyice yıpratmıştı; resim satışı bir kenara, öğretmenliği hatta papazlığı dahi denedi. Babasının belki de uzun zamandan sonra kendisine dokunduğu en faydalı şey papazlık yapabiliyor olmasıydı. Ufak yaşta ezberlediği İncil ayetleri gelmişti aklına. Ancak papazlık da pek sürmedi, o da pek işe yaramamıştı. Hatta gittiği köylerde adı deli papaza çıkmıştı. Gerçekten kötüydü ve akıl sağlığının gittikçe bozulduğunu kendisi de biliyordu. Henüz bunu fark edebiliyordu çünkü henüz erkendi. Van Gogh yaşadıkları karşısında Tanrı'ya olan inancını iyice yitirmişti. Tüm bunlar olurken ise bir mucize gerçekleşmiş ve kardeşi Theo yanına gelmişti. Onu bu harabe hayattan kurtarmış ve doğruca Brüksel'e gitmişlerdi. Van Gogh'un resim yapma yeteneğini de kardeşi çabucak fark etmiş ve ona ikinci güzel iyiliğini sunmuştu. Van Gogh Ridden van Rappart ile tanışmış ondan anatomi ve perspektif dersleri almış, resim kabiliyetini ilerletmişti. Daha sonra Van Gogh ailesinin de yaşadığı Etten' e gitti ancak her bir yolculuk onu huzura götürmemiş; ona dertleri getirmişti. Dul kuzeni Kate'e orada aşık olmuş ve ona evlenme teklifi etmişti. Neticede sonuç değişmemiş ve yine reddedilmişti. Razı olmadı. Tabi babasının bu yaptığı Van Gogh'un kaotik durumunu iyice dibe sürüklemiş, Margot' un ise başarıyla sonuçlanamamış bir intihara kalkışmasına neden olmuştu. Ve böylece babasının oğlu Vincent şimdi bambaşka bir adama dönüşmüştü. O artık bir seçim yapmak istiyordu. Ya ailesinden kaçmalıydı ya da düşüncelerinden kurtulmalıydı. Bu fikirler arasındaki seçimi yapmak onun için çok sürmeyecekti. Babası 1885 yılının yine Vincent'in doğduğu soğuk bir mart ayında gözlerini yumdu. -Theo kardeşim bunlar ne, neden aldın bunları? derken sevinçten gözlerinin içi gülüyordu Gogh' un. Kardeşi onu babasının ölümü sonrası Paris' e yanına çağırmış ve çoktan resim malzemelerini onun için hazır etmişti bile. Van Gogh buralarda hem anılarını gözü önüne getirmiş hem de yepyeni bir başlangıca yine kardeşi sayesinde 'evet' demişti. -Abi, hadi gel kendine bir şans tanı, toparlan! Daha seni kimlerle tanıştıracağım hem. -Kardeşim ama beni gerçekten mahcup ediyorsun. Ben avare, deli bir adamın tekiyim, derken gözyaşları Vincent'in gözlerinden değil kalbinden akıvermişti. -Öyleyse sen de benim için resim yaparsın ödeşmiş oluruz abi! Şimdi onun sırasıydı. Kardeşinin kendisine sunduğu bu fırsatı geri tepmemeliydi. Hemen işe koyuldu ve ilk iş olarak ressam Cormon'un resim atölyesine yazıldı. Burada hem kabiliyetini geliştirdi hem de birçok ressamla tanıştı. Tanıştığı her ressamın resim tekniğini benimsedi ve neredeyse bir yıl içerisinde sayıca iki yüzü aşkın resim yaptı! Ya da diğer bir ifadeyle: Bir yılda elli iki değil de elli hafta olduğunu varsaysak Van Gogh haftada dört resim yapıyordu! Ama girdiği bunalımın artık farkında olamayan, akıl sağlığının kaybolduğu artık fark edemeyen, sessizliklerinin çığlıklarına dönüştüğünü göremeyen bir adama dönüşüyordu. -Hayır, hayır! Lütfen boyalarımı almayın. Onlar benim her şeyim! Van Gogh yaşanan durum karşısında kafasını bir o yana bir bu yana sallıyor. Deli gibi davrandığını görmüyor ama gösteriyordu. -Kaldırın şu yemeği hemen masadan! Bu adam deli, deli! Hiç yemeğe boya katılır mı? Saçmalık bu! Maalesef durum bundan farklı değildi. Van Gogh işinde çok ileri gitmiş, boyayı yalnızca resim yapmakta kullanmıyor bazen boya yiyor hatta yemeğine dahi boya katıyordu! İşte bu konuşmanın yaşandığı an sizin tanık olduğunuz anlardan sadece biriydi. 1888 yılı bir yaz gecesiydi. Havanın sıcaklığı epey bunaltıcı hale gelmişti ve güneş Van Gogh'un kafasına vurmuş olacak ki çok tuhaf davranışlarının olduğu, aklının normalden daha sık gidip geldiği bir gündü. O sıralar dostu ressam Gauguin ile samimiydi ama bu samimiyetin ne kadar süreceğini asla kestiremezdiniz tabii ki. Gauguin... Bu tuhaf sesler, bu vızıltılar, bu konuşmalar... Tanrım delirmek üzereyim! Yeter artık istemiyorum! Yeter! Derken Vincent oturduğu ahşap sandalyeden tek hamlede kalktı ve mutfaktaki henüz daha bu sabah kahvaltısını dostu Gauguin ile birlikte yaptığı masadaki bıçağı bir çırpıda kapıp Gauguin' in üzerine atladı ve boğazına yapıştı. Ancak dostu iri yarı bir adamdı, öyle kolay lokma değildi. Bir çırpıda Van Gogh'u üzerinden atıverdi. Van Gogh ise hırsını alamamış bir şekilde bir ileri bir geri dolanıyor ne olduğunu ne yaptığını anlayamadan aynaya bakıyor ve kendinden geçmiş bir vaziyette sağ kulağına az önce Gauguin' in boğazına dayadığı bıçağı sertçe bastırıyor ve bir ucundan öteki ucuna kadar kesiveriyordu. Ancak giden yalnızca kulağı değildi. Kulağıyla birlikte aklı da tamamen gidivermişti. Elbette bu olay da böylece olup bitmeyecekti. Hastaneye kaldırıldı. Gördüğü hayallerin sıklığı günden güne artmaya başladı. Ancak bu esrarengiz hayaller arttıkça yaptığı resimler de artacaktı, arttı da. İki hafta hastanede kaldıktan sonra Arles'e yerleşti ve hayatının en güzel resimlerini burada çizdi desek yanlış olmaz. Daha sonra gönüllü olarak tekrar akıl hastanesine yatırıldı. Birçok resim çizdi ve bunlardan sonuncusu 'Kırmızı Üzüm Bağı' oldu. Hikayesi ölümünü düşündürdü ama nasıl olacağı konusunda bizleri şaşırtmayacaktı. Hastaneden çıkınca kardeşi Theo'nun yanına gitmişti. Bir gün tarlada resim yaparken tabancasını göğsüne dayamış, tetiğe basmış, ölüme bir adım daha yaklaşmıştı. Tabi yine Theo geldi, yetişti ve onu kurtardı ama ilk defa bir çabası sonuçsuz kalacaktı. Çok sürmedi iki gün sonra Van Gogh öldü. Kaderdir bir yıl sonra da Theo öldü. Ölümünden sonra Van Gogh yaşadıkları ve resimleriyle Paris'te ünü yayılmış ve bir anda meşhur bir ressama dönüşmüştü. O artık yalnızca bir papazın oğlu değildi. Van Gogh otuz yedi yıl yaşamış ama resimlerinin birçoğunu ömrünün üç-dört yıllık diliminde yapmıştı. Oldukça güzel bir yazı olmuş. Onur'un bir başkasının dilinden otobiyografiymiş gibi yazdığı yazıları gerçekten ilgi çekici oluyor. Kalemine sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/varolussal-bir-sanci-hikayesi-nilgun-marmara/", "text": "Hayat kimilerine borçludur umudu. İşte Nilgün Marmara kimdir sorusunun cevabı: Hayattan alacağını beklemekten yorgun düşmüş zarif bir ruhun bedenini terk edişi. Nilgün Marmara, 13 Şubat 1958 Moda İstanbul doğumlu kadın şair. Balkan göçmeni bir ailenin iki kızından Aylin olmayanı. Babası Fikri Marmara muhasebe müdürüdür. Kazandığı Avusturya Lisesi'ni maddi imkansızlıklardan ötürü okuyamayıp ortaokul ve lise tahsilini Kadıköy Maarif Koleji-Lisesi'nde tamamladı. Okul konusundaki sıkıntılar burada da bitmemiş kazandığı İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü siyasi sebeplerden dolayı bırakmak zorunda kalıp sınava tekrar hazırlanmış, bu kez mezun olmak üzere Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne başlamıştır. 1982'de 24 yaşında üniversite eğitimi sırasında arkadaş ortamında tanıştığı Kağan Önal ile hayatını birleştirmiştir. Üniversite yılarına dair bir anı ise Umutsuzlar Merdivenidir. Boğaziçi Üniversitesi'nin orta kantininin üstündeki, derslere girmediklerinde arkadaşlarıyla buluştukları özel yerleridir. Arkadaşları onun için derslere pek girmediğini ve garip bir kuş olarak o basamaklara tünediğini söyler. 1985 yılında Yrd. Doç. Dr. Cem Taylan denetimde belki de hayatına yön verecek olan Slyvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi bitirme teziyle üniversiteden mezun olmuştur. Mezuniyet sonrasında çok uzun süreli olmasa da farklı işlerde tecrübe edinmiştir. Eşinin işi nedeniyle Libya'da taşınmış ancak 16 ay sonra kendini ait hissedemediği bu yerden İstanbul' a dönmüştür. İstanbul'da Kızıltoprak'taki evleri dönemin yalnızlık tutkunu şairlerinin buluşma mekanı haline gelmiştir. Ece Ayhan, Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Akkaya... Bu buluşma akşamlarında arkadaşlarınca zenci gırtlağına sahip olduğu söylenen Nilgün şarkılar söyleyip arkadaşlarını eğlendirmiştir. Belki de bu buluşmalardaki neşeli halinden Cemal Süreya, onu Amerikalı yazar F.Scott Fitzgerald'ın ele avuca sığmayan karısı Zelda'ya benzetir ve ona Çılgın Zelda derdi. Bu yazarlarla sıkı dostluğuna rağmen kimseye yazdığı yazılardan pek bahsetmezdi ancak intiharından hemen önce eşine bıraktığı veda mektubunda ölümünün ardından daktiloya çekilmiş şiirlerini insanlarla paylaşabileceğini yazmıştır. Bu keyifli buluşma akşamlarına karşın manik depresyon tanılı Nilgün'ün psikolojisi gün be gün kötüleşiyordu. Bu süreçte doktorlar onun melankolik yazılar yazmaya, okumaya bir süre ara vermesini ve ilaçlarını düzenli kullanmasını önerdi ancak o hiç dinlemedi ve alkolde çare aramaya başladı. Düzensiz ilaçlar, alkolle birlikte alevlenen hastalığı onu çıkmaz bir sokağa götürdü ve 13 Ekim 1987'de 5.kattaki evinin yatak odasının genelde açmadıkları penceresinden atlayarak, tıpkı 31 yaşında gaz fırınına kafasını sokarak kendini öldüren manik depresif şair Slyvia gibi, yaşamına son verdi. Gözlerim dolu dolu okudum. Bu hüzünlü yaşamı öyle güzel anlatmışsınız ki kaleminize sağlık.. Sonu kötü olmuş. Allah rahmet eylesin. Nilgün Marmara diye bir kişinin varlığından bile haberim yoktu. Halbuki benim cahilliğimdenmiş. Teşekkürler güzel yazı için. Çok çok güzel ben ilk defa Nilgün Marmara'nın hayat hikayesini okuyorum ve şu meşhur kuş koysunlar yolunadan başka pek şiirlerinden haberdar değildim. Ama hakkında bilgi sahip olmak dünyasından haberdar olmak çok güzel . Uzun bir süredir bunu okurken hissettiğim kadar yoğun duygular hissetmedim. Tüylerim diken diken oldu tam 3 kere. Bana yaşantısıyla ders verdi. Anlamak, bilmek, farketmek bazen insana keşke bu hisler olmasa dedirtecek kadar acı veriyor. Dünyada çok acı var, onun dayanamadığı bu kadar çok ve büyük acıya biz bir olup, etkenleriyle mücadele etmeliyiz, tek başına çekilemeyecek kadar ağır çünkü. Nilgün Marmara'nın hayat hikayesinden haberdar değildim ve o kadar etkileyici anlatmışsınız ki hiç bilmediğim bir yaşamı çok etkilenerek okudum.Kaleminize sağlık.Yazılarınızın devamını bekliyorum. Bir şairi sizlere tanıtmak ve sonuçta beğenilmek benim için paha biçilemez. Yorumlarda bahsettiğiniz, kalbe usulca dokunan o enfes şiirin Aslı Gürbüz'ün tiyatral yeteneğiyle yorumlamasını yazının sonlarına ekledik. Dinlemenizi tavsiye ederim. Kaleminize ve o yüreğinizden dökülen cümlelerinize sağlık,bir solukta okuduğum bir yazı oldu teşekkür ederim. Bu yazıyı okuyunca aklıma bir başka bipolar hastası Jack London geldi. İntihar girişimde bulunmuş ama ilkinde başarılı olamamış. Ölümü ise net değil."} {"url": "https://parlakjurnal.com/vincent-van-gogh-yildizli-gece-tablosu/", "text": "Vincent Van Gogh, 1853-1890 yılları arasında yaşantısını sürdürmüş, acılı bir hayat içerisinde geride muhteşem resimler bırakmış ünlü bir ressamdır. Hollanda'da dünyaya gelen Vincent Van Gogh, Fransa'da hayata gözlerini yummuş ve Yıldızlı Gece, Ayçiçekleri, Dr. Gachet'nin Portresi gibi tablolarıyla ölümden sonra dikkatleri üzerine çekmiştir. Hayatının büyük bir bölümünde akıl sağlığını korumaya çalışan Van Gogh'un bu konuda başarılı olamadığını ve 37 yaşındayken intihar ettiğini söyleyebiliriz. Kendini bir silah yardımıyla göğsünden vuran Gogh, o an kurtarılsa da enfeksiyon kaptığı için ölümünden kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuştur. Çok kısa bir yaşam içinde birbirinden ünlü tablolar yapan ve ne yazık ki çok güvendiği resimlerin takdir görmediğini bilerek hayata veda eden Van Gogh, birçok sanatçının yaşadığı zorluğu yaşamak zorunda kaldı. Çok sevdiği kardeşi Theo ile mektuplaşan Van Gogh'un hayatına dair kesitleri bu mektuplardan ediniyoruz. Ayrıca sanata bakışının inceliklerine de yine aynı mektuplardan ulaştığımızı söyleyebiliriz. Van Gogh'un akıl sağlığının bozulmaya başladığı dönem içerisinde akıl hastanesine yatması gündeme geldi. Saint-Paul-de-Mausole'de yer alan akıl hastanesine Van Gogh, bakıcısı eşliğinde 8 Mayıs 1889 tarihinde girdi. Van Gogh'a iki adet hücre verilerek bu hücrelerden birini atölye olarak kullanması sağlandı. Çünkü herkes biliyordu Van Gogh'un burada da çok özel resimler yapacağını. Van Gogh burada iç mekan çalışmalarında bulundu. Akıl hastanesinde iken Van Gogh, Yıldızlı Gece olarak adlandırılan çok özel resmini, sarı ve maviyi bolca kullanarak yaptı. Sarı, Van Gogh için mutluluğun rengiydi. Maviye de özel bir düşkünlüğü vardı. Akıl hastanesinin penceresinden manzarayı izleyen ünlü ressam, manzarayı aklında kaldığı şekliyle resmetti. Art izlenimcilik akımına mensup olan Van Gogh, resimlerine kendi kişiselliklerini katıyordu. Yıldızlı Gece tablosunda da tam olarak olan buydu. Resimdeki manzara, gerçektekinden biraz farklıydı. Van Gogh, 1889 yılının Haziran ayında akıl hastanesindeki odasının doğuya bakan penceresinden, Saint-Remy-de-Provence köyünün güneşin doğuşundan önceki halini resmetti. Yıldızlı Gece tablosunun ardında yatan matematiği anlatabilmek için ilk önce türbülans kavramından bahsetmek gerekir. Bir akışkanın hareket halindeki düzensizliğine türbülans denilmektedir. Türbülanslı akışların düzensiz bir şekilde karışarak hareket ettiğini gözlemleriz. Her ölçek düzeyinde meydana gelen düzensizlikler olarak bilinen türbülans, bilim dünyasında çok sonraları çözümlenen problemlerden bir tanesi olmuştur. Bu konuda ilk önemli çalışmaları yapan kişi ise Sovyet matematikçi Andrey Kolmogorov'dur. Kolmogorov yaptığı çalışmalarla bir akışkanın hızındaki değişimlerle enerjinin sürtünme sebebiyle dağılma oranı arasında bir ilişki bulunduğunu ortaya koyarak bu konuda önemli bir veri sunmuştur. Bu noktada ise Yıldızlı Gece tablosu devreye girer. Yıldızlı Gece tablosundaki desenlerin türbülanslı akışın özelliklerine uygun olduğu konusunda çeşitli savlar ortaya atılmıştır. Bu savların doğruluğunu araştırmak isteyen birtakım araştırmacılar, Yıldızlı Gece tablosunun dijital versiyonu üzerinde çalışmalar yapmıştır. Görüntüdeki piksellerin parlaklıkları incelenerek parlaklık modellerinin Kolmogorov'un denklemleriyle ne derece uygunluk gösterdiği araştırıldı. Yıldızlı Gece tablosunda, Kolmogorov'un denklemlerine bir hayli yakınlık gösteren akışkan yapı deseni olduğunu ifade etmek olanaklıdır. Peki, resimde başka neler vardı? Hubble Uzay Teleskopu kullanılarak 2004 yılında gerçekleştirilen gözlemler, uzak yıldızların dönen gaz ve toz bulutlarıyla sarmalandığını ortaya çıkarmıştır. Oysa Van Gogh, bunu 1889 yılında zaten resmetmişti. Van gogh'un resimlerine ara ara bakarım ve çok severim. Yıldızlı gecelerin matematikle ilişkisini yeni öğreniyorum. Artık daha bir anlamlı. Teşekkürler, elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/vucudumuzun-kahraman-askerleri-immun-sistem/", "text": "Evrende sayısını tahmin bile edemeyeceğimiz türde canlı yaşamakta. Bizler ise evrendeki bunca canlı arasından sadece bir türüz. Bu yazı, muhteşem evrenimizde bulunan bir türün ve onun da sistemlerinden sadece birinin yazısı olacak. Yalnızca bu tek sistemin bile karmaşıklığı evrenin ne denli kompleks olduğunun bir kanıtı olarak gözümüze çarpacak. Dünyamızdaki bu kadar canlının elbette birbirleriyle bir ilişkisi olacaktır. Bu ilişki kimi zaman iki tarafın yararına olsa da bazı durumlarda bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf zarar görecek şekilde de olabilmektedir. Bu olay çoğunlukla mikroorganizmalarla diğer canlılar arasında görülür. İnsan vücudunda, insan vücudunu oluşturan hücrelerin yaklaşık 10 katı kadar da mikroorganizma bulunduğu bilinmektedir. Bu açıdan baktığımızda onlar bizim üzerimizde değil de biz onların üzerinde yaşıyor gibi görünmekte. Bu canlıların çok büyük bir kısmı insan vücudu için yararlı mikroorganizmalardır. Bizim sorunumuz ise vücudumuzda bulunan görece az bazı mikroorganizmalar iledir. Elimize büyütecimizi alıyoruz ve insanoğlu ile onun milyarlarca kat küçüklüğündeki mikroorganizmalar arasındaki etkileşime bakıyoruz. Nasıl ki her ülkenin savunma sistemleri, askerleri, silahları var ise vücudumuzun da mükemmel bir şekilde dizayn edilmiş savunma yapıları, hücreleri bulunmaktadır. Bu savunma, başlıca mukozal bariyerler ve cildimiz ile başlar. Sürekli bir saldırı altındayızdır aslında; her nefes aldığımızda, yemek yediğimizde mikroorganizmalar da vücudumuza giriyor. Ancak bunlar savunmamızı geçemiyor. Bizim savunmamız zayıfladığında ya da savunma sistemimizin tanımadığı bir etkenle karşılaştığında hastalık meydana geliyor. Savunma hücrelerimiz vücudumuzda kemik iliğimizde üretiliyor. Kök hücrelerimizden myeloid ve lenfoid olmak üzere iki seri şeklinde farklılaşarak son hallerine ulaşıyorlar. Lenfoid seriden lenfositlerimiz ve myeloid seriden de eritrosit, trombosit, monosit, eozinofil ve bazofil diye adlandırılan hücrelerimiz oluşuyor. Örneğin cildimizde bir kesi oluştuğunda inflamasyon yerinde neler olduğunu inceleyelim. Cildimiz üzerinde varlığını sürdüren canlılar; sağlam olduğu taktirde aşamadığı deri bariyerimiz yok olunca, hızla cilt altına doğru ilerlemeye başlarlar. Bunlar sıklıkla bizim floramızda bulunan bakterilerdir. İçeri girmeyi başaran bakteriler kaynaklarımızı kullanarak hızla çoğalmaya başlarlar. 20 dakika gibi bir sürede sayılarını ikiye katlayabilirler. Başlangıçta bir sorun oluşturmazlar ancak sayıları arttıkça tehlikeli olmaya başlarlar. Bunları ilk fark eden vücudumuzun sınır bekçileri olan makrofajlardır ve hemen patojenleri yok etmeye çalışırlar. Makrofajlar, vücudumuzda kemik iliğinde üretilir, monosit olarak kana salınır ve birçok dokuya geçerek makrofaj adını alırlar. Oldukça büyük hücrelerdir. Karaciğer, akciğer, lenf nodlarında, dalakta, kemikte, beyinde, böbrekte ve derimizde makrofajlar bulunur. Makrofajlar fagositoz yetenekleri olan hücrelerdir, aynı zamanda IL-1, IL-6, TNF diye adlandırılan moleküller salgılarlar. Bunlar savunma sistemimizin daha agresif askerlerini çağırmayı sağlayan mesajcı moleküllerdir. Makrofajlar bir taraftan çok yüksek sayılara ulaşmış bakteriler ile mücadele ederken bir taraftan da medyatörler salgılar ve herkesi olay yerine çağırır. Bazen bir atağı tek başlarına da durdurabilirler. Bir makrofaj yüze yakın bakteriyi fagosite edip enzimleriyle parçalayabilir. Salgıladığı moleküller ile damarların geçirgenliğini artırarak damardan sıvı çıkışına neden olurlar. Ayrıca medyatörler aracılığı ile ısı artışını sağlar. Bu durum bakterilerle savaşmayı kolaylaştırır ve yara etrafında ısı artışı ve şişliğin sebebini oluştururlar. Mücadeleyi tek başına halledemeyeceğini anlayan makrofajlar kanda devriye gezen askerlerimiz olan nötrofilleri olay yerine çağırır. Nötrofiller, erişkinlerde kanda en çok bulunan lökosittir . Yaklaşık %65 oranında bulunurlar. İhtiyaç duyulduğunda damar dışına çıkarak fagositoz yaparlar. Çok güçlü sindirim enzimlerine sahiptirler. Agresif bir şekilde savaşırlar, öyle ki çevredeki sağlıklı hücrelerimizi de öldürürler. Bu yüzden ömürleri 1-4 gün kadardır. Bu süre zarfında enfeksiyonu yok etmeleri gerekir. Olay yerine ulaşan nötrofiller hızlı bir şekilde bakterileri fagosite etmeye başlar. İnfamasyondan sonra sayıları 4-5 kat artmış durumdadır. Sayıları enfeksiyonu baskılamakta yetersiz kalması durumunda henüz tam olgunlaşmamış nötrofiller de salınmaya başlanır. Bu da yetersiz kalırsa cilt altında bulunan dendritik hücrelerimiz olaya müdahale ederler. Dendritik hücreler, parçalanmış bakterileri içerisine alır ve bu parçalardan antijen üreterek yüzeyinde sergilemeye başlar. Bu durumu zanlıların robot resminin çizilmesine benzetebiliriz. Dendritik hücre bu antijenleri alır ve en yakın lenf düğümüne doğru yaklaşık bir gün sürecek yolculuğuna başlar. Lenf düğümlerinde vücudumuzun iyi eğitilmiş özel kuvvetleri T sitotoksik ve T yardımcı hücreler diye adlandırılan T lenfositlerimiz bulunur. Bunlar düşmanı yok etmek için hazırda bekleyen gelişmiş kuvvetlerimizdir. Basit bir deri kesiğinde bile onlarca komplike reaksiyon vücudumuzda saatler, günler içinde, biz hiçbir şeyin farkına varmadan gerçekleşiyor. T Lenfositler, kemik iliğinde lenfoid seriden oluşurlar ve timusta olgunlaşırlar. Burası çok seçkin bir okuldur. Öyle ki giren öğrencilerin sadece %20'si olgunlaşmış bir şekilde görev yerlerine gönderilir. T sitotoksik hücreler direkt olarak saldıran, T yardımcı hücreler ise bağışıklığın düzenlenmesinde rol alan daha geniş bir gruptur. Vücuda yabancı tüm hücreleri öldürürler. Kanserli hücreleri, nakil sonrası yeni organ hücrelerini, mikroorganizmaları hatta kendi vücut hücrelerimizi bile öldürürler. Lenf düğümüne gelen dendritik hücre, antijene uygun T yardımcı hücresi ile eşleşir ve bu hücreler hızla çoğalmaya başlar. Bu lenfositlerin bir kısmı bellek hücresine dönüşür ve aynı etkenle tekrar karşılaşıldığında daha hızlı cevap verilmesini sağlamak üzere lenf nodunda kalır. Aktifleşen T lenfositler lenf nodunun merkezine ilerleyerek burada bulunan B lenfositleri uyararak onların da aktifleşmesini sağlar. Bu iki grup harekete geçtiğinde karşısında direnebilecek çok çok az miktarda mikroorganizma vardır. B lenfositler, dendritik hücrelerce T lenfositlere getirilen antijenlere karşı anahtar kilit şeklinde uyacak antikorlar geliştirir. Çok hızlı bir şekilde antikor üretmeye başlarlar, öyle ki fazla çalışmaktan ölebilirler ancak T yardımcı hücreler B lenfositleri sık sık uyararak antikor üretmeye devam etmelerini sağlar. Enfeksiyon bitince bu uyarı kesilir ve B lenfositler de ölür. Böylece vücut enerjisini boşa harcamamış olur ve kendisine zarar verilmesini önler. Antikorlar, B lenfositler tarafından özel mühendislikle üretilen ve bakterilerin yüzeyine tamamen oturacak olan küçük protein moleküllerdir. İmmünoglobulin -G, A, M, D, E şeklinde farklı işler yapan alt tipleri vardır. Ig-M enfeksiyonun akut, erken safhasında üretilir. Ig-G kronik enfeksiyonlarda, Ig-A solunum ve sindirim yolumuzu koruyan mukozal bariyerlerde bulunur. T yardımcı hücreler hangisinin üretiminin gerektiğini B lenfositlere iletirler. Tüm bu hücreler üretilip kana salınmış ve olay yerine ulaşmışlardır. Olay yerine ulaşan milyarlarca antikor bakterilerin yüzeyine yapışır. Böylece savunma hücrelerimizin onları öldürmesi oldukça kolaylaşmış hale gelir. Artık savaş bizim lehimize dönmüştür, bakterilerin yanında birçok hücremiz de ölmüştür ancak bu hücreleri yerine koymak vücudumuz için hiç sorun değildir. Enfeksiyonun gelişmesi ve ilerlemesi önlenmiştir. Artık bu askerlere ihtiyaç kalmamıştır. Hafıza hücreleri hariç geri kalan hücrelerimiz intihar eder. Basit bir deri kesiğinde bile onlarca komplike reaksiyon vücudumuzda saatler, günler içinde, biz hiçbir şeyin farkına varmadan gerçekleşiyor. Bu hikaye sizi, sizden daha çok sevip sizi her an koruyan kahramanlarımızın, immün sistemimizin hikayesidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/walden-ormanda-yasam-kitap-incelemesi-henry-david-thoreau/", "text": "Amerikalı yazar, düşünür ve doğa bilimci Henry David Thoreau, 12 Temmuz 1817 yılında Massachusetts, Concord'da doğdu. 1833 1837 yılları arasında Harvard Üniversitesi'nde retorik, klasikler, felsefe, matematik ve bilim dersleri aldı. Harvard Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra Concord'da öğretmen olarak görev yapmaya başlayan Thoreau, bedensel ceza kullanmayı reddettiği için sadece iki hafta sonra okuldan istifa etti. Ardından kardeşiyle beraber Concord Akademisi isminde bir dil bilgisi okulu kurdular. Üniversite yıllarında Ralph Waldo Emerson'un fikirlerine ve onun öncüsü olduğu transandantalizm akımına ilgi duymaya başladı ve eğitmenlik görevinin yanında üç ayda bir yayınlanan The Dial ismindeki transandantalist dergide şiirler ve denemeler yazdı. Kardeşinin 1842 yılında ölmesi üzerine okul kapatıldıktan sonra 1845 yılında Emerson'a ait olan arazi içerisinde bulunan Walden Gölü kıyısında kendisine bir kulübe inşa etti. Burada kaldığı süre boyunca yaşadıklarını ve tecrübelerini paylaşmak amacıyla yazdığı Walden isimli eserini 9 Ağustos 1854 tarihinde yayınladı. Transandantalizm görüşünün etkisiyle ormanda inzivaya çekilmeyi ve kişinin kendi içsel değeri, duyularıyla doğaya yönelerek, doğayla beraber tüm inanç ve gerçeklerin üstüne çıkmayı hedefleyen yazar, dönemsel kültüre ve toplumsal her türlü zorunluluğa, doğa yardımıyla karşı gelinebileceğini ve bunun için fazlaca gereksinime ihtiyaç duyulmayacağını okuyucuna anlatmak için kitabın ilk yarısını bu çerçevede kendi görüşlerine ikinci yarısını ise tanık olduğu gündelik doğa hayatının aktarılmasına ayırmıştır. Bugün minimalist diyebileceğimiz bir yaşam biçimini benimseyerek aktarmaya çalışan Thoreau, insanların kendilerine zorunlu ihtiyaçlar ürettiğini ve bunların esiri olmanın insanın kendisine yaptığı kötülüklerden birisi olduğunu söylüyor. Yazar, eserin ilk bölümüyle beraber ekonomik zorunlulukların birçoğunun, aslında kişinin kendisine dayattığı yapay gereksinimler olduğunu ve kendisinin Walden Gölü kıyısındaki kulübeyi kurmak için kaç para harcadığını ve hayatını sürdürmek için nelere ihtiyacı olduğunu, bunlar için ne kadar bütçe ayırdığını okura anlatarak, bu yaşam biçimini sürdürmek isteyen takipçilerine öğütler veriyor. Sivil İtaatsizlik hakkındaki görüşlerini doğal yaşamla birleştirerek okurunu, insanın sorgulanmamış hayatına ve toplumun geneline karşı bir başkaldırıya davet ediyor. Henüz Amerikan İç Savaşı'nın başlamadığı yıllarda kaleme alınmış olan eserle Thoreau, başkasının kölesi olarak yaşamaktansa doğanın insana verdikleriyle yaşamanın gayet yeterli olduğunu okuyucuna aktarıyor ve Walden Gölü kıyısında karşılaştığı insanlara da bu yaşam biçimini tavsiye ediyor. Böylece insanları ekonomik bir sivil itaatsizliğe davet ederek kölelik karşıtı düşüncelerini eylemsel bir şekilde sürdürmeye çalışıyor. Zenginleşme hırsını ve bu amaç doğrultusundaki çabaları da yadsıyarak, gelir eşitsizliğinin toplumda hırsızlık gibi sorunları arttırdığını savunuyor. Toplumda yer edinebilmek adına yapılan gereksiz harcamaların, insanları başkasının ve standartların kölesi haline getirdiğinden bahsederek günümüzde de var olan insani, toplumsal ve yaşamsal sorunlar hakkındaki düşüncelerini de okuyucuyla paylaşıyor. Aynı zamanda eğitim, teknoloji, din gibi konulardaki fikirlerine de yer verdikten sonra kitabın ikinci yarısı, bulunduğu coğrafyadaki doğa betimlemelerini içeriyor. Uzun betimlemelerden sıkılan okurlar bu bölümlerde zorlanabilir. Ancak doğal ve kırsal yaşama, alternatif yaşam biçimlerine ilgi duyan okurların ve yazarın bu konudaki tavsiyelerini, fikirlerini öğrenmek isteyen okuyucuların genel itibariyle sevebileceği bir ve belki de okuduktan sonra kendi dönüm noktalarından birisini edinebilecekleri Walden, birçok insanın bu hayat biçimini benimsemesine de rehberlik etmiş durumda. Toplumsal yapının ve işleyişin daha da karmaşıklaştığı günümüzde Thoreau'nun doğaya yöneliş felsefesi The Walden Woods Project, The Thoreau Society, Henry David Thoreau Foundation, Throreau Farm gibi bir çok kar amacı gütmeyen kuruluş tarafından sürdürülmeye devam ediyor. Eseri seven okuyuculara Captain Fantastic, Into the Wild isimli filmleri ve Erlend Loe'nin Doppler, Bildiğimiz Dünyanın Sonu isimli kitaplarını da tavsiye edebilirim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/wannacry-sanal-fidyecilik/", "text": "WannaCry 12 Mayıs 2017'de ortaya çıkan son yılların en büyük siber saldırılarından birisidir. Yapı olarak en çok kullanılan Truva türünde olmayıp Solucan türünde olan bir virüs. Virüsün amacı ise bilgisayara sızıp klasörleri şifrelemek ve verilen süre içerisinde fidyenin ödenmesini istemek. Verilen sürede yani 7 günde fidye ödenmez ise bilgisayardaki bilgileri geri dönüşümsüz siliyor. National Security Agency'den The Shadow Brokers adlı hacker grubu Fuzzbunch exploit kitini sızdırmış ve bu exploit kitinin içindeki bir çok exploiti yayınlamıştır. Bu güvenlik açığından yararlanan hackerlar WannaCry virüsünü ortaya çıkarmıştır. NSA'in yararlandığı güvenlik açıklarından yararlanan virüs en başta dediğimiz gibi bilgisayara sızıp klasörleri şifreliyor. Şifrelenen klasörlerin tekrar ulaşılabilir olması için ise hesaplarına 300 dolar değerinde BitCoin yatırılmasını istiyorlar. İlk olarak zararlı bir site linkinin e-mail üzerinden yayılmasıyla başlamıştır. Kaynağı belirsiz siteler, CD, DVD, korsan oyunlar da bulaşmasında öncülük etmekte. Sonrasında ise virüs bulunduğu bilgisayarın bağlı olduğu ağdaki güvenlik açığı olan diğer bilgisayarlara bulaşıyor. Sonuç olarak virüsün bulaştığı bilgisayarın bağlı olduğu ağdaki bilgisayarlar da tehdit altında. İnternet sitelerinde farklı rakamlar verilmekte. Kimisine göre 99 kimisine göre 150 ülkeye yayılmış durumda. Bizim için önemli olan Türkiye'ye yayılmış olup olmaması. Maalesef ülkemizde de görüldü. İngiltere, Rusya, Almanya gibi ülkelerde bazı kuruluşlar büyük çapta etkilenmiş. Bankalar, bakanlıklar, telekom şirketleri, araba firmaları... Türkiye'de ise kamu veya diğer kuruluşlar toplu olarak virüsten etkilenmemiş. Kaspersky Lab araştırmacıları, WannaCry'ın bir varyasyonu ile Kuzey Kore hükümetine bağlı Lazarus Group adlı bir hack grubunun Şubat 2015'te kullandığı bir kod bölümünü ayrıntılandırdı. Aralarındaki bu örtüşme ilk olarak Google araştırmacısı Neal Mehta tarafından tespit edildi. Benzerliğin paylaşılan kodun çok ötesine geçtiğine inanan Kaspersky, bu iki kötücül yazılımın aynı kişiler tarafından derlendiğine inandığını ve aynı kaynak koduna erişimi olan insanların yazdığını söyledi. En başta en son Windows sürümünü kullanmalıyız. E-maillere dikkat etmeliyiz, her e-maili açmamalıyız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/william-golding-sineklerin-tanrisi-kitabi-incelemesi/", "text": "William Golding'in en çok tutan ve hakkında filmi çekilen romanı olan Sineklerin Tanrısı, çok ünlü bir eser. Bu romanın belki de tutulmasının en büyük sebeplerinden biri, kolay bir dili olması ve isteyenlerin çok derin anlamlar çıkarabilmesinin yanı sıra sadece bir çocuk macerası olarak bile okunabilecek bir kitap olması bence. Her ne kadar çocuk kitabı gibi görünse de her duyguyu yaşatması ve sürükleyici olması açısından her yaştan insanın okuyabileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kendilerini birden ıssız bir adada bulan, sayısı belli olmayan çocukların macerası. Kitabın başında ilk karşılaşan çocuklar Ralph ve Domuzcuk. Domuzcuk'un gerçek adını kitapta öğrenemiyoruz çünkü kimse merak etmiyor. Özellikle de başlarda Ralph'in onu küçümsemesi ve bunu sormamasına Domuzcuk fazlasıyla alınıyor. Daha sonra bütün çocuklar toplandığında da Domuzcuk hep ezilen ve küçük görülen olarak kalıyor. Bunun sebepleri ise Domuzcuk'un kısa, şişman, gözlüklü ve astımından dolayı zor nefes alması yüzünden fiziksel hiçbir işte yardım edememesi. Bunların yanında en akıllıları da Domuzcuk, bunun da herkes farkında. Bu nedenle hoşlarına gitmeyen gerçekleri söylediği için de onu ciddiye almak istemiyorlar. En basitinden Ralph, denizci olan babasının onu kurtaracağından çok eminken Domuzcuk kimsenin onların orada olduklarını bilmediğini bu nedenle kısa süre içinde kimsenin onları kurtaramayacağını söylüyor. Bu da Ralph'in ve diğerlerinin hiç hoşuna gitmiyor. Ralph'in şeytanminaresi şeklinde bir deniz kabuğunu bulup üflemesiyle çok gürültülü bir ses çıkıyor. Başta adada sadece ikisi birbirini bulmuşken, bu sesi duyan herkes bir araya toplanıyor. Ve bu ses sayesinde herkesi toplayan çocuk yani Ralph, oylama ile şef olarak seçiliyor. Ralph'in şef olmasına karşı çıkan tek kişi var, o da Jack. Jack, bir kilise korosunun şefi, acımasız derecede disiplinli ve bir şef olacaksa o kişinin kendisi olması gerektiğini düşünen bir çocuk. Sineklerin Tanrısı'nda toplantıda öncelikle bir ateş yakılması ve bu şekilde kurtarılmayı beklemek kararlaştırılıyor. Ve bu ateşin sürekli yanmasını sağlamaktan Jack ve ekibi sorumlu. Ancak Jack ilk avlanma denemesini duyguları yüzünden başaramayınca hırslanıyor, bütün isteği bir domuz avlamak haline geliyor. Yüzüne boyalar sürerek ava çıkıyor ve av düşüncesi yüzünden ateşi unutuyor. Ateşin söndüğü sırada bir geminin geçmesiyle Jack ve Ralph'in arası iyice açılıyor. Jack'in bu derece kana susamışlığı ve yüzünü boyayarak duygularını susturması başlarda ne kadar çocukça gelse de kitabın tamamına bakınca çok büyük anlamlar içeriyor bence. Bir şey daha var çocukların içinde: korku. Bu korku zamanla herkesin adada bir canavarın olduğuna inanmalarına neden oluyor. Ralph'in şef olduğu topluluktan ayrılan Jack, çocuklara et yiyebilecekleri bir şölen olduğunu duyuruyor. Canavardan korkan çocuklar avcı kişiliği olan onlara et sunan Jack'in yanına gidiyorlar. Yani herkese söz hakkı veren, kendilerinin seçtiği, kurtulmaları için ateşi sürekli yakmaya çalışan, barınakları yapan Ralph'i bırakıp; sadece korktukları için ve şölene katılmak için Jack'in yanına gidiyorlar. Bir de Simon var. Simon içlerinde en akıllı ve korkusuz diyebileceğimiz, en tehlikeli canavarın insan olduğunu söyleyen, çocuklardan biri. Sineklerin Tanrısının etkisiyle dağa çıkıyor. Ve gördüğü ise ölü bir paraşütlü pilotun, rüzgar etkisiyle oynayan paraşüte göre kımıldaması oluyor. Yani canavar diye bir şeyin olmadığını gözleriyle görüyor. O bunu söylemek için gittiğinde kabilenin domuzları öldürmelerini kutladıkları dansın ortasına giriyor. Korkan ve dansın etkisiyle kendinde olmayan çocuklar birden Simon'u öldürüveriyorlar. İşte çocukların iyice vahşi olması için gereken son damla bu oluyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/woody-allen-kimdir/", "text": "30 Kasım 1935 tarihinde dünyaya gelen Woody Allen ya da gerçek ismiyle Allen Stewart Konigsberg, sinema dünyasının en popüler yönetmenlerinden bir tanesidir. Aynı zamanda senarist, müzisyen ve oyuncu da olan Allen, birçok dikkat çeken filmin yönetmenliğini yaptı. Özellikle Annie Hall, Paris'te Gece Yarısı gibi filmlerin yönetmenliğini yapan Allen, kullandığı çekim teknikleriyle de ön plana çıkmış bir isimdir. Sanatın her dalı, büyük bir yaratıcılık gerektirir. Sinema da göstermeye bağlı bir sanat dalı olduğundan, yaratıcı ve özgün çalışmalardan beslenir. Bu girizgah, Allen'ın, sinemanın içerisinde kendisine nasıl yer bulduğunu anlamak adına çok önemli. Bir yönetmen düşünün hem ilgi çekici filmler çekiyor hem de çektiği filmlerde oyuncu olarak yer alıyor. Bunları da başarılı bir şekilde yapıyor. İşte bu kişi Woody Allen'dır. Woody Allen'in aslında filmlerinde, hangi rolü oynarsa oynasın ne kadar utangaç bir karakter olduğunu görüyoruz. Bu utangaçlık, yönetmenin gerçek hayatından izler taşıyor. Çok utangaç bir çocukluk geçiren Allen, zaman içerisinde bu utangaçlığını yaratıcılığını ön plana çıkardığı işler yaparak atmaya çalışıyor. Ortodoks Yahudi bir ailede dünyaya gelen Woody Allen, katı kuralları olan bir annenin ve sürekli iş değiştiren bir babanın çocuğuydu. Yedi-sekiz yaşlarında ilk filmini çekmeye başlayan Allen, 15 yaşında ismini Woody Allen olarak değiştirdi. Daha sonra televizyon ve radyo programları için espriler üretmeye başladı. O kadar çok şaka üretiyor ve bu şakalar o kadar çok dikkat çekiyordu ki bu alanda ilerlemeye başladı. Zaman içinde yazarlık kabiliyeti ile ön plana çıkan Allen, bir süre sonra sinema sektöründe çok daha fazla yer etmeye başladı. Yönetmen koltuğunda oturmakla birlikte yönetmenliğini yaptığı filmlerde oyuncu olarak da yer aldı. Kendisi, aslında kamera kullanmayı bilmeden bu sektöre giriş yaptığını ifade etse de çok yaratıcı bir yönetmen olduğu ve yanında kendisine destek olan işinin ehli kişiler bulunduğu için sektörde dikkatleri üzerine çekmeye başladı. Birçok filminde yönetmenlik ve oyunculuğu bir arada götüren Woody Allen, birçok nitelikli filme imza attı. Ünlü yönetmeni daha çok komedi filmlerinde görüyor olsak da o aslında dram filmlerinde yer almayı istiyordu. Ama biz onu, komedi unsurlarının yoğun bir şekilde yer aldığı komedi filmleriyle birlikte anmaya devam ediyoruz. Allen'ın birçok filmi ünlense de en dikkat çeken filmi hiç kuşkusuz ki 4 Oscar Ödüllü Annie Hall'dır. Filmde Allen, eşinden boşanmış Yahudi Alvy Singer'ı canlandırır. Filmin hem senaristi hem de yönetmeni olan Allen, farklı çekim tekniklerini kullanarak filmin oldukça ilgi çekici bir hal almasını sağlar. Filmin açılış sahnesinde kameraya bakarak konuşan Allen, döneminde sıra dışı olarak nitelendirilebilecek bir tekniği de kullanmış olur. Filmin henüz başlangıcında Singer ile Annie karakterlerinin ayrılmış olduğunu görürüz. Bu durum, filmdeki zaman çizgisinin gerçek hayattakinden oldukça farklı olduğunu gözler önüne serer. Postmodernist bir yaklaşım olarak değerlendirilebilen bu tutum, aslında filmin ilgi çekici yönlerinden bir diğeridir. Geriye dönüşlerle ilerleyen filmde, Annie ve Singer'ın birlikte olduğu zamanlara dair sahneler görürüz. Yine oyuncu olarak da dahil olduğu filmlerden bir diğeri de Manhattan'dır. Fransa'da En İyi Yabancı Film dalında Cesar ödülünü kazanan filmde 42 yaşındaki bir adamın 17 yaşındaki bir kıza aşık olmasına odaklanılır. Fakat daha sonra işler karışacak ve ana karakter, flört ettiği kızın yakın arkadaşının metresine aşık olacaktır. Ünlü yönetmen Allen'ın bunların dışında da ilgi çekici filmlerinin olduğunu söyleyelim. Hannah and Her Sisters, Mighty Aphrodite, Anything Else; yönetmenin başarılı filmleri arasında yer alıyor. Woody Allen denildiğinde herkesin aklına, farklı çekim teknikleri gelir. Bir Cinayet Sırrı adlı filminde, baş karakterler Larry ve Carol'un arabada birbiriyle tartıştığı bir sahne var. Burada arabanın dışından bir çekim yapılıyor. Kadrajda doğrudan Larry bulunuyor. Yanında eşi oturuyor olsa da izleyici, Carol'u bir sis perdesinin ardından görmektedir. Bu teknik, çiftin sürekli didiştikleri anlardan birinin çok özel bir atmosfere bürünmesini sağlamış. Bunun yanı sıra Allen'ın hiç kesme yapmadan aşırı uzun sekanslardan oluşan filmler çektiğini de söylemek mümkün. Çekim tekniklerinden bir tanesi olan Plan Sekans, uzun sekanslar halinde çekim yapılmasına olanak tanır. Yakın planlar, genel planlar, geriye dönüşler ve kesitlerde kesme yapılmaz. Aslında bu teknik, tiyatro oyunlarındaki atmosfere oldukça benzer. Tiyatroda da herhangi bir kesinti yapılmaz. Allen tarafından da kullanılan bu teknik, oyunculara doğaçlama yapma şansı tanır. Çünkü bu teknik sayesinde oyuncular, yönetmenin kesmeleri ne şekilde birleştireceğine dair herhangi bir kaygı içerisinde değildir. Allen'ın kullanmış olduğu farklı çekim tekniklerini konuşurken Hannah ve Kız Kardeşleri adlı filme de değinmeden olmaz. Bölümlere ayrılmış epizodik bir anlatım üzerinden olayların devam ettiği film, iki yıl içerisinde yaşanan olaylardan kesitleri izleyici ile buluşturuyor. Filmin ilk bölümünde karakterler arasındaki ilişkilerin detaylı bir şekilde verildiğini gözlemliyoruz. Daha sonra ise olayların bir noktada birleşmeye başlaması, aslında olaylara atılan küçük düğümler olarak filmin şekillenmesini sağlıyor. Şükran Günü yemeği ile başlayan filmde kamera, karakterleri oldukça detaylandırır. Dinamik bir kamera kullanımı, insan düşüncesinin hareketliliğini de gözler önüne sermektedir. Başarılı filmleri ile sinema dünyasında kendisine yer edinmiş olan Woody Allen, çok özel filmlerin seyirciyle buluşmasını sağlamıştır. Bu nedenle bazı filmlerinin çok daha detaylı bir şekilde incelenmesi, Allen'ın yönetmen kimliğini anlama açısından faydalı olacaktır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/world-of-warcraft-classic-geri-donuyor/", "text": "Uzun zamandır ilk defa yazı başına tekrar döndüm. Telefonuma gelen sayısız yazını yaz, zamanın geçiyor mesajı etkisini şimdi gösterdi ve bende buradayım. Son zamanlarda ilgimi başka odaklarda topladım, bunlardan birisi de World of Warcraft Classic. Zaten ilgisi olanlar heyecanlı bir bekleyiş içerisindeler. 13 sene öncesinden kalma bir oyun için böylesine bir heyecan... Nitekim anlıyorum ve ben de bu heyecanlı insanlardan birisiyim. Klasik versiyonunun dönemlerinde daha küçük bir çocuk olmama rağmen bir kaç kere oynama fırsatım olmuştu ve çok beğenmiş olsam da her ay para ödeme fikri hoşuma gitmediğinden kendi üyeliğimi açtırmadım. Bu fikirde de sabittim ta ki bu sene WoW Classic'in tekrar geleceği açıklanana kadar. Orijinal oyun versiyonunu adamakıllı hiç oynamamış olsam da yazı yazmam için beni öldüren bir arkadaş, beni özel bir WoW sunucusuna davet etti. Daveti kabul ettiğim gibi de beni kendine çekti. Zaten kılıçlar, ejderhalar, atlar, zırhlar; fantastik şeylere karşı bir ilgim var, kendimi dipsiz bir kuyu içinde buldum. Kocaman kılıcı olan bir nightelf olarak girdim işe, uzmanlaştığımda ise buz büyücüsü bir cüce. Kocaman açık dünya da orklarla iskeletlerle savaştım. Bir lonca kurma fırsatım bile oldu. Yüz yüze tanışmadığım internet insanlarıyla salı gecesi 40 kişi toplanıp ateş lordu Ragnaros'u bile kestim. Zamanı gelince Zul'Gurub'a sefere çıktık aynı grupla. Tonlarca kez kaybettik, onlarca kez kazandık. Sonuç olarak bu anılar tekrar yaşanmak için fırsat buldu. WoW 27 Ağustos 2019 tarihinde geri geliyor ve benim gibi binlerce belki de yüzbinlerce kişi bunu bekliyor. Yalnız fiyatı ceplerimizi biraz ateşleyecek gibi. Bütün bunların dışında zaten kendine ait bir WoW topluluğu oluştu ve beta testi şu an devam etmekte. Bilenler bilir ve yayıncıları takip edenler görmüştür; herkes sabırsız bir bekleyiş içerisinde. Beta testindeki kullanıcılar ise topluluk etkinlikleri ile Twitch yayınlarında ilk sıralara ulaştı. Turnuvalar, hız yarışları, açık dünya savaşları, eşya kapmaca gibi aksiyonu bitmeyen bir sürü etkinlik hali hazırda devam etmekte. Eğer sizlere bahsettiğim gibi fantastik öykülerin hayranı iseniz bakmanızı tavsiye ederim. Hatta size kolaylık olsun diye bir video bırakıyorum herkese iyi bir yaz tatili dilerim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yaban-kitap-incelemesi-yakup-kadri-karaosmanoglu/", "text": "Yaban deyince aklınıza ne geliyor? Ben bu kelimeyi ilk gördüğümde tabiki aklıma vahşi doğa geliyor. Fakat bu kitapta bahsi geçen yaban, bir insan için tanımlama. Ama öyle vahşi doğada yaşamış, hayvanlarla yatıp kalkmış bir insan için değil, tam tersine ait olmadığı bir yerde yaşamaya çalışan bir İstanbul aydınını tanımlamak için konulmuş bir kelime. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1889'da Mısır'da doğmuş, 1974'te ise Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde hayata gözlerini yummuştur. Yani Birinci Dünya Savaşı'nı ilk elden görmüş, Kurtuluş Savaşı'na bizzat tanıklık etmiştir. Ki romanlarında da bunun etkisini görmemiz gayet normal. Yaban romanı hakkındaki görüşlerimi sizinle paylaşacağım bu yazıda bunları göz önüne almanızı istiyorum. Yaban, Dünya Savaşı'nda bir kolunu kaybetmiş bir Osmanlı subayının, gidecek başka yeri olmadığı için emir erinin köyünde yaşamaya başlamasını anlatıyor. Yakup Kadri bu romanı için, sanki o subay benmişim gibi yazdım bu kitabı, diyor. Ama asıl amacı o zamanın şartlarını, savaşın gidişatını bize anlatmak. Ben de Yakup Kadri'nin bu kitabını sanki bir roman gibi değil de onun anılarıymış gibi okudum. Köyde yaşamaya başlayan bu subaya köylüler dışarıdan geldiği ve kendilerine yabancı olduğu için Yaban lakabını takıyorlar. Tabi kimse öyle yüzüne söylemiyor. Sadece kendi içlerinde öyle tanımlıyorlar. Kahramanımız da kendini bize Celal Paşa'nın oğlu Ahmet diye tanıtıyor. Kendi ismini çok zikretmiyor. Sonuçta roman bu karakterin anı defteri gibi. Ne bu zırhlılardan ne bu ordudan ne sokak başlarındaki bu makineli tüfeklerden korkuyorum. Beni korkutan şey, kendi aramızdaki anlaşmazlıklar, kendi aramızdaki nifaklardır. Bizi asıl bu mahvedecek. Kitaptan alıntıladığım bu yer, günümüzde de örnek alınıp düşünülmesi gereken bir yer. Yakup Kadri bu romanında bizlere o zamanın köylülerinin ve aydınlarının farklarını anlatmaya çalışmış. Köylüleri bazı yerlerde cahil, bazı yerlerde sadece kendi işini yapan insanlar olarak tanıtmış. Ama değindiği öyle noktalar var ki, işte her sayfasında beni şaşırtan bu noktalar oldu. O zamanki köylü yaşamının sefilliğine, davranışlarına, kendilerinden başkasının halini anlamayışlarına dikkat çekiyor. Buna rağmen durmadan çalışmalarına, farklı farklı şeylere üzülmelerine ve sevinmelerine de değmeden geçmiyor tabiki. Ahmet bu köylüler arasında biraz yabancılık çekiyor, o kadar insan içinde kendini yalnız hissediyor. Kendine en yakın hissettiği kişi olan emir eri Mehmet Ali ise tekrar cepheye gidince büsbütün yalnızlaşıyor, işte bu yerlerde Yakup Kadri bize köyü ve o zamanları daha derin bir şekilde anlatıyor. Öyle derin anlatmış ki Ahmet'in aldığı Kurtuluş Savaşı zafer haberlerini sanki ben de almışım gibi hissettim. Ahmet aynı zamanda kağnılarla cepheye top ve cephane taşınmasını gözlemliyor. Bu zamana kadar bunu ben de biliyordum lakin bu durumu Yakup Kadri öyle bir göz önüne dökmüş ki o kağnılar çekilirken, günlerce zorlu yollarda o kağnılara eşlik eden köylülerin yanındaymış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu zorluğu okuyunca köylerde şu an wi-fi bulabilmek için kilometrelerce yürüyen çocukları hatırladım. Evet çocukları da anlatmış Yakup Kadri, hatta aşkı bile bu romana sığdırabilmiş. Ama anladım ki bu kitap çocuklara göre değil zaten. Nasıl 100 temel eser içine girmiş anlayamadım. Tabi beğenmedim yerler de oldu. Yakup Kadri sanki her şey Ankara'dakiler tarafından başarılmış gibi anlatmış biraz. Tabi savaş sonrası halkı gözlemleme ve durumu çıkarma komisyonunda bulunmuş. Ama bu farklı anlatımı gerçek anlamda Anadolu bağrında Ahmet kadar bulunmadığı için olabilir. Ayrıca açıkça söylemem gerekir ki yazar bu romanında bizlere Milli Mücadele'nin bilmediğimiz yönlerini göstermiş, bildiğimiz ama unuttuğumuz yerlerini hatırlatmış ve farkında olmadığımız noktalarını göz önüne çıkarmış. 1996 yılında da uyarlanan bir filmi varmış bu romanın. Diyaloglar neredeyse aynen aktarılmış filme. Gözü doymak bilmeyen bir iki garp devletinin zenginleri, günde dört öğün yemek yiyecek diye, fukaranın lokması elinden alındı. Nice yuvalara kundak sokuldu, nice ev bark yıkıldı. Şimdi, Vestminster'in pembe derili lordu çatlak tabanlı Anadolu köylüsüne karşı bir sürgün avı yaptırıyor. Neresini yiyecek, bu zavallı yaratıkların? Hangisinin göğsünden, ona, bir bifteklik et çıkabilir? Hepsi de sade deri, sade kemik."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yada-tasi-eski-turklerin-kullandigi-ilahi-silah/", "text": "Kam inanışına sahip olan eski Türkler Yada Taşı ismi verilen taşlarla hava şartlarını kontrol ettiklerine inanıyorlardı. Taşlarla başlayan savaş tarihinde, kılıçlar, yaylar, silahlar, toplar, tüfekler ve teknolojiyle beraber nice ölümcül silahlarla devam etmiştir. Tarih sahnesinde sıklıkla savaşlarla yer alan Türkler için de bu süreç böyle süregelmiştir. Ancak eski Türkler'in tarihine bir göz atıldığında hava şartlarını kontrol etmeye yarar sağladığı öne sürülen Yada Taşı isimli bir silahtan da bahsedilir. Bu taş, savaş zamanında düşmana barış zamanında ise refaha yol açan ilahi güçlere sahip bir silahtır. Kaşgarlı Mahmut'un yazdığı Divan-u Lügati't Türk isimli eserde Yada taşının şamanlıkla alakalı bir araç olduğu belirtilir. Divan-u Lügati-t Türk, bilinen en eski Türkçe sözlük olması nedeniyle Türk tarihi açısından önemli bir yer tutar. Bu yüzden Kaşgarlı Mahmut'un eski Türk kavimlerine yönelik olarak verdiği bilgiler de önemlidir. Kaşgarlı Mahmut Yada Taşı'nın şamanist Türk inancında din adamı rölünü üstlenen kamlar tarafından kullandığını ve Türkler arasında taşın tanındığını belirtir. Kaşgarlı Mahmut ayrıca taşın yağmur ve kar yağdırabildiğini, fırtına çıkarabildiğini söyleyerek, yaz mevsimi çıkan bir yangına yağmur yağdırılarak bizzat şahit olduğunu da söyler. Kamlık olarak bilinen şamanizmde Yada Taşı'nı kullanarak yağmur ve kar yağdırıp fırtına çıkaracak şamanların fedakarlık yapması gerekirdi. Taşı kullanacak kadın şamanların ömürleri boyunca çocuk doğurmayacağı erkek şamanların ise yine ömür boyunca bekar kalması gerekiyordu. Taşı kullanma yeteneğine sahip olan şamanlar, bu taşı savaş zamanları düşmanlarına karşı silah olarak, barış zamanı ise bu refahı artırmaya yönelik olarak kullanmaktaydı. Eski Türk mitolojilerinde yer alan Ayaz Ata'nın da bu taşı kullanma yeteneğine sahip olduğu ve bu taşları asasının ucunda taşıdığına inanılmaktadır. Altay'da bulunan Koş-Agaç'ta Jada olarak adlandırılan bu taşa aynı zamanda yağmur üreten olarak da bilinmektedir. Türklerin yanı sıra Moğollar tarafından da bilinen bu taşın hava şartlarını değiştirmekte önemli bir rol oynadığına inanılır. Taşa bölgesel olarak jada, sata, sata veya zadu da denilebilmektedir. Kırgız sözlüklerinde Yada Taş'ı için koyun işkembesinde saklanan ve yağmur yağdırma yeteneği olan küçük taş ifadelerine yer verilir. Şamanist Türklerle ortaya çıkan Yada taşı islami kaynaklarda da yer alır. Nuh peygamberin oğlu Yafes'e şark diyarlarını vermesinin ardından Yafes bölgenin kurak olduğu gerekçesiyle itiraz eder. Nuh Peygamber de Cebrail'in kendisine verdiği Yada Taşı'nı Yafes'e vererek bu taş aracılığıyla Allah'a dua ederek istediği zaman yağmur yağdırabileceğini söyler. Orta Asya'dan göç eden Hunların Avrupa'da ilerlerken çeşitli doğal olaylarla düşmanlarını yendiğini Avrupa'daki çeşitli arşivlerde bulmak mümkündür. Fransız Türkolog Joseph De Guignes tarafından kitaplaştırılan bilgilerde 5. yüzyılda Avarlara karşı savaşan Türklerin Yada Taşı kullandığı bilgisine yer verilir. De Guignes'e göre Türkler, Avarlar'ın istilasını bu şekilde engellemiştir. 9. yüzyılda Samani İmparatorluğu'na en parlak dönemini yaşatan İsmail Bin Ahmed'in Türklerle yapacağı savaştan bu taş yüzünden vazgeçtiği öne sürülmüştür. Konuyla ilgili çeşitli kaynaklarda yer alan kesin olmayan bilgilere göre İsmail Bin Ahmed içlerinde esir Türkler'in de olduğu ordusuyla Türkler'e karşı sefere kalkar. Ordu içerisindeki Türkler savaşacakları Türklerden Yada Taşı kullanılacağı bilgisi aldığını hükümdara söyler. Hükümdar bunlara inanmaz ancak ertesi gün savaş meydanının üstünde bulutlar biriktiğini ve şimşekler çaktığını görünce savaşmaktan vazgeçer. İran tarihi için önemli bir yere sahip olan 1266 doğumlu Cüveyni, Tarih-i Cihangüşa isimli kitabında Naymanlar hanı Buyruk Han'ın Cengiz Han'a karşı Yada Taşı'na başvurduğunu yazmıştır. Taşa, eski Türk masallarından Kara Atlı Masalı'nda, eski Türk destanlarından Manas ve Er Gökçe destanlarında yer verilmiştir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yagmur/", "text": "Yatakta uzun zamandır dönüp durduktan sonra vazgeçti. Yatağının sağında bulunan camdan dışarı baktı. Güneş, yüzüne hafif aralanmış perdelerden sertçe gözlerine geliyordu. Cam da biraz açıktı, güneş olmasına rağmen hafif esti ve bütün gövdesi bu esintiye bir titreyişle tepki verdi. Yatağından kalkıp camı örtmek istiyordu ama bunu yapmaya gücü kalmamıştı. Vücudu kırıktı, hiçbir şey için kuvveti yoktu, varsa da kullanamıyordu. Camdan soğuk bir esinti, bir daha geldi ve güneş kara bulutlar sebebiyle kapandı. Büyük bir iç çekti ve battaniyesini kendine sardı. Gözlerini kapattı fakat yine uyuyamıyordu. Yine yatağında dönüp duruyordu. Önceki zamanlar gibi rahatça bir uyku çekemiyordu. Tek isteği yine uyumaktı, her şeyi unutup, yine güzel bir uyku çekmekti; yine rahat olabilmek ama olamıyordu. Hiç kimse onu sevmezdi ve bu nedenle kimsenin olmadığı bir ovada yaşıyordu. Nereye giderse gitsin, insanlar ondan uzaklaşırdı ve hemen birbirleriyle onun arkasından konuşurlardı. Hiç kimse ona güvenmezdi. Hiç kimse onla konuşmaz ve de konuşmak istemezdi. Onun eskiden çok güzel bir hayatı vardı ve mutluydu, hayatının bir anda böyle değişmesi gerçekten ilginçti. Aniden gelen şimşek, battaniyesine daha sıkı sarılmasına neden oldu. Yağmur yağmaya başlamıştı ve camın arasından yağmur damlaları giriyordu. Damlalar, halıyı hızla ıslatmaya başlatırken yerde duran küçük kovaya damlalar teker teker ve yavaş yavaş iniyordu. Gözlerini kapadı ve umursamadı, sadece her şeyin geçmesini istiyordu. İnsanlara bir açıklamada bulunmak istiyordu ama onu kimse dinlemezdi çünkü hepsi kendi akıllarında ne varsa öyle hareket ederlerdi, kendilerinin doğruyu bildiğini ve haklı olduğunu, onun ise yanlış olduğunu. Hayatı aniden değişmişti, en kötü bir biçimde. Bunların hiçbirinin olmasını istemiyordu ama eğer başta onu biri dinleseydi, bunların hiç biri olmayacaktı. Yalnız olmayacaktı ve insanlardan kaçmasına gerek kalmayacaktı. Bunların hiçbiri olmayacaktı çünkü insanlar doğruyu bilmiş olacaktı. Fakat şimdi olan oldu, zaman geçti, yalan yayıldı. Şimdi kimse ne doğruyu dinler ne de öğrenmek istiyordu. Şimdi onun hakkında yalanlar söyleniliyor ve onun hayatı artık yalandan başka hiçbir şey değildi. Elini battaniyesini sıkı kavramasından çekti ve yine içini çekti. Sağına bakındı, camın altındaki küçük kova yağmur damlalarıyla dolmuştu ve etrafındaki halı da ıslanmıştı. Ama tabi kovadaki su halıdaki sudan daha yararlıydı ve daha fazlaydı. Doğru ve yalanın da etrafa yayılması aynı böyledir. Doğru kovadaki sudur, yalan ise halıdaki. Yalan yayıldığı andan başlayarak hızlıca herkese dolaşır fakat doğru ise yavaş yavaş, teker teker, insandan insana aktarılır. İlk başta herkes yalana inanır çünkü herkes ilk önce onu duymuştur fakat sonradan duydukları doğruyla bütün perspektifleri değişir. Gelen güneş ile halıdaki su kurur fakat kovadaki su hala kalır. Günümüz insanını betimleyen güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık sayın yazar. Birkaç yerdeki cümleler hikayenin akıcılığını bozuyorsa da oldukça beğendim. Bir kişinin bir anlık düşüncelerine misafir olmuş gibi hissettiriyor. Güzel yazı için teşekkürler. Çok akıcı bir deneme yazısı olmuş. Gerçekten gelişmeye çok açık ve başarılı bir yazı. Tek nefeste okudum diyebilirim ellerinize, kaleminize, yüreginize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yakin-zamanin-umut-vadeden-enerjisi-gunes-enerjisi/", "text": "Güneş enerjisi; tükenmeyen ve temiz enerji kaynağıdır. Dışa bağımlılığı yoktur. Kurulum maliyeti dışında oldukça ucuz bir kaynaktır ve en önemlisi de sürdürülebilir bir özelliğe sahiptir. Elektrik kullanımının olduğu her alanda güneş enerjisi kullanılabilir. Dünyada güneş enerjisinde yaşanan gelişmelerin yanında ülkemizde bu alana yapılan çalışmaların sayısı hızlanmış durumdadır. Henüz elektrik üretiminde güneş enerjisi tam olarak kullanılmasa da bunun altyapısı hazırlanmış durumda. Geçmişten bu yana hep ülkemizin verimli tarım arazilerinden ve yeraltı zenginliklerinden bahsederiz. Fakat atladığımız en büyük noktalardan birisi Türkiye'nin başta Avrupa ülkeleri arasında dünyanın birçok ülkesinden daha çok güneş alan bir ülkesi konumunda olduğudur. Ne yazık ki bu zenginliğimizin henüz tam manasıyla farkına varmış değiliz, isterseniz bir örnekle açıklayayım. Almanya bilindiği üzere yıllık yağış miktarı oldukça yüksek olan ve Türkiyeye oranla çok daha az güneş alan bir ülke konumundadır. Fakat Almanya Türkiye'ye oranla çok daha az güneş almasına karşın, güneş enerjisinden oldukça fazla yararlanmakta, hatta en çok güneş alan ekvator ülkelerini de gerisinde bırakarak dünya da lider konumundadır. Temennimiz Türkiye'nin de sahip olduğu değerlerin farkına varıp ve bu yöndeki adımlarını hızlandırarak rakipleriyle olan yarışta hakettiği konumu almasıdır. Sadece bir fikir: Özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan yanlış sulama , yanlış gübreleme sonucu ve bunlar gibi birçok sebepten ötürü işlevini yitirmiş tarım arazilerini ülkeye tekrar kazandırmak için çoraklaşmış tarlaları güneş enerjisi panalleriyle bir güneş tarlası haline getirebilir ve bu sayede bölge halkına istihdam ve ülke ekonomisine katkıda bulunmuş olabiliriz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalanin-mesrulastirilmasi-hayal-ve-edebiyat-uzerine/", "text": "''Nasılsın?'' sorularına ''iyiyim'' derken yalan söyledim. ''Hayat nasıl gidiyor? '' sorusuna ''her şey yolunda'' derken yalan söyledim. Yalandan mutlu gibi gözükmeye çalıştım. Karşımdaki bir şey anlatırken yalandan gülümsüyordum. Yalandan bir ütopya kurmuştum kendime. Çünkü ''dimdik duruyor'' gözükmeliydim çevreme. Öğretmenimin kaşları çatıldı bir an. Böyle oluyordu işte gerçekten dürüst olunduğunda. Doğrular can sıkıyor, üzüyor, umut kırıyordu. Fakirin ekmeği değil miydi umut? Nasıl yalan söylememeliydi o vakit? Evladına defter, kitap alamayan baba gerçeği nasıl söyleyebilir evladına? Adam, kadını sevdiği halde kolay kolay söyleyebilir miydi gerçeği? Bir doktor kemoterapi gören hastasına karşı her zaman dürüst olur muydu? Savaş alanındaki bir komutan askerlerine her zaman gerçeği söyleyebilir miydi? Ya siz hocam, bir veliye 'zeki ama çalışmıyor' derken her defasında dürüst müydünüz? Ben de işlerin yolunda gitmediğini fark ettirmemeliydim işte. Bir filmde sorunlarla yüzleşebilmek için insanın kendine bile yalan söylemesi gerektiğini all iz well - söylüyordu. En nihayetinde bir filmdi işte ama haksız da sayılmazdı. Aklımda hep bi' kaçış fikri var. Mutluluğun diğer bir formülü kaçmakmış bunu öğrendim zamanla ve işe doğrulardan kaçmakla başladım. İlk olarak mutsuz olduğum doğrusundan kaçtım. Bu beni daha mutlu biri yapmadı elbette ama en azından çevremdekileri buna inandırdım. Onlar inanınca da kendim olmaktan çıkıp onlara göre yaşamaya başladım. İki yüzlülük, sahtelik diyeceksiniz bu yaptığıma ama dik duruyor gözükmeliydim. Bugün dünün aynısıydı, yarında bugünün aynısı olacak şüphesiz. Bunu fark ettiğiniz anda siz de yalana başvuracaksınız. Farkında değilmiş gibi davranacak monotonluk yarışında sizden geride kalanlara bakıp şükredeceksiniz. 9-6 saatleri içinde siz de ufak yalanlar söylemekten kaçınmayın derim. Bana dürüst olduğumu söyleyen öğretmenim bile bunları anlattıktan sonra tavsiyelerime uyarak ufak bir yalan daha söyledi; hiç değişme. Akranlarım üniversite için bölüm tercihi yaparken tercih sıralamasını, seçtikleri mesleklerin istihdam oranına göre yapmışlardı. Felaket tellallığı yaptığımı düşüneceksiniz fakat durum gerçekten vahim. Gençler bir mesleği hayal ettikleri, sevdikleri için değil de iş garantisi, yüksek maaşı var diye tercih etmeye başladılar. Nerede kaldı hayal kavramı? Bu durumda suçlu gençler değildir kesinlikle onların yaptıkları büyük fedakarlıktır çünkü. Oldukça meşakkatli bir iştir hayalden vazgeçmek. Eğitim sisteminin Finlandiya olmadığı bir düzende ne onlardan ne de benden Polyanna olmamızı beklemeyin. Gelecekteki ailesinin mutluluğunu düşünüp de hayalinden vazgeçen gençlerin işe gitmek için saatlerinin alarmı her çaldığında içlerinde bir ukde hep kalacaktır. . Benim bir cümleyle geçiştirdiğim ''hayalden vazgeçmek'' kolay iş değildir çünkü. Siz hiç gelecekle ilgili kurduğunuz bir hayalden geleceğiniz için vazgeçtiniz mi? Ben geçtim, çok ağırdı. Ağzıma koyduğum her lokmada midem bulanırdı. Çareyi edebiyatta buldum. Hani hayalleri yazıya geçirmekmiş ya edebiyat TDK'ya göre ben de 'gerçekleştiremedim madem yazayım bir karakter o hayallerini gerçekleştirsin' dedim. Virginia Woolf, ''memnuniyetsizliklerimizin kayda geçirilmesidir'' demiş ya edebiyat için ben de kendi memnuniyetsizliklerimi kayda geçirdim, dikili bir ağacım olsun diye. Aşık Veysel, ''Ben giderim adım kalır'' demiş ya, Ben gideceğim dikili ağacım kalacak. En çok da bunun içindir edebiyat. Shaman kitabının yazarı Samet Aksakal Yeni Lisan dergisine verdiği röportajında 'kimsenin okumayacağını bilseniz yine de yazar mısınız?' sorusuna '' Bazen sadece kendim okumak için yazdığım oluyor, bazı yazdıklarımı kimseye okutmuyorum. Aradan biraz zaman geçince açıp kendim okuyorum'' cevabını vermişti. Kendi kendine yazıp okumanın ne faydası olacak dediğinizi duyar gibiyim. Yazar her şeyden önce iyi bir okur olmalı, değişime kendinden başlamalı... Bir işi yapacağına önce kendi inanmalıdır yoksa mide bulantılarıyla geçireceği bir hayal değişim merasimi onu bekliyor olacak. Yol ayrımındaki genç arkadaşlara karar vermesiyle ilgili bir tavsiye verecek konumda değilim. Yalnız kararları ne olursa olsun yazmayı, üretmeyi denesinler belli bir aşamadan sonra dergiler, fanzinler amatör ruh için iyi bir laboratuvar, Cemil Meriç'in deyimiyle hür tefekkürün kalesidir. Not: Bu yazı, Parlak Jurnal Yazı Yarışması'nda ödüle layık görülmüştür."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalnizca-sen-hayal-ve-ayna/", "text": "Adam ve çocuk şehrin en yüksek yerinden, yanıp sönen sokak lambalarına baktılar. Sokak lambalarının aydınlattığı evlere baktılar. Karınca gibi iç içe giren insanlara baktılar. Gülmeyenlerin yerine güldüler. Ağlamayanların yerine ağladılar. Ve büyüyenlerin yerine hayal kurdular. Ayrılık vakti gelmişti. Çocuk, amcasının elini sıktı. Çocuk öyle bir sıktıki adamın elini, adam eğilmek zorunda kaldı. Yer çekimi utanır gibi oldu. Bana ne dedi, vazgeçti. Çocuk bir şeker hayal etti ağzında. Sonra da bir türkü tutturdu. Adam ve çocuk yollarınca yollandı. Çocuktan ayrılır ayrılmaz hemen evin yolunu tuttu adam. Kaybedecek zamanı yoktu. Gün dönüyordu. Bulutlar evine geç kalmış bir çocuk edasıyla hızlanmış, bir yana seğiriyorlardı. Sanki tüm bulutlar her gün batımında, güneşe göç ediyordu. Kimi güneşe erişiyor, kayboluyor; kimisi yanından geçiyor, bir elma gibi kızarıyordu. Sustu, daha çok sustu. Konuşabilecek şeyleri varken susmak ne büyük erdemdi. Mahalleye varınca bilge kediyi gördü. Sokak kedisine bir bilmece sordu. Kedi düşündü taşındı, buldu sandı. Miyavladı. Adam bulmuştur dedi. Başını salladı, sütünü verdi. Kediyi, sokaktaki insanları geride bıraktı. Apartmanın demir kapısını, tek seferde açtı. Merdivenlere yöneldi. Ağır ağır çıktı merdivenlerden. Evin kapısını usulca açtı. İçeri girdi. Evin karınca dahi girmeyen köşelerine kadar her yanı bir yalnızlık duygusu sardı. Evin birbirine bakan duvarları, birbirine bakmadan bu hallerinden utandı. İçeri girer girmez salona geçti. Bir dua gibi mırıldanarak ve sadece dudaklarını kıpırdatarak konuşmaya başladı. Aldı yalnızlığını karşısına, derin bir iç çekti. Bu da geçecek dedi. Biliyorum, bu da geçecek. Bir parça kağıt ve tükenmez bir kalem aldı vitrindeki kutudan. Tükenmez kalemi, kağıtta çemberler çizerek gezdirdi. Tükenmez kalem tükenmişti. İstemsizce bir gülme geldi. Başka bir kalem aldı kutudan. Bir daha çemberler çizmek istercesine gezdirdi, bu sefer ki kalem sağlamdı. Bir ufak boy lambanın aydınlattığı odanın, tam ortasındaki yuvarlak masayı koltuğa yanaştırdı. Masanın üzerindeki birkaç geceden kalma çöpler atılmayı bekliyordu. Masadaki çöpleri almak için elini uzattı, sonra vazgeçti. Masa sanki üstündekilerle masaydı. Elindeki kağıda ufak bir yer açarak, masaya ilişti. Bir eline kalemi, bir eline yalnızlığını aldı. Derin bir iç çekti. Yazmaya başlamak anlatmaktan daha zor geldi. Bir süre yapabildiği en iyi şeyi yaptı. Ne konuştu ne yazdı. Sustu, uzun uzun sustu. Bir süre öylece bekledi. Sonra nedense yazmaya başladı. Yıllarca bekledim seni. Geldiğinde bileyim diye, seni hayal ettim. Bir kaş, bir göz, bir burun iliştirdim hayaline. Yazdığım her şeyi senin hayaline yazdım. Belki bir gün gelirsin diye, kimseye söylemediğim sözleri senin için sakladım. Sen geldiğinde hazır olsun diye, en sevdiğim kitabın arasında bir çiçek kuruttum. Birileri geldi. Birileri sürekli geldi ama ben hep seni bekledim. Sürekli, yazılanların kime yazıldığını sordu arkadaşlarım. Yok dedim, kimse yok. Kimseye değil. Senin gerçek olmadığını anlattım. Hayalini anlattım. İnanmadılar, inanmayacaklar. Bırakalım inanmasınlar. Ben seni biliyorum sen de beni. Biz iyiyiz böyle, keyfimiz yerinde. Baktım, olacak gibi değil. Ben de kendi kafamda bir plan yaptım. Hayallerimde gün aşırı memleketlere yolladım seni. Seni üzdüm önce, sonra özür diledim. Dargındık, barıştık. Böylece inandırdım herkesi. Senin geldiğine inandılar. Ben de ses etmedim. İnsanları dinledim. Sanırım yalan da olsa gelişin hoşuma gitmişti. Adam kağıdı iki kere katladı. İki kere sakladı hayalini. İki kere söz verdi kendine. Kimseye anlatmayacaktı. Bir tek bu masa, kağıt ve kalem bilecekti gerçekleri. Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek. Bu güzel yazı için teşekkür ederiz, ellerinize sağlık.. Elimden geldiğince yazmaya çalıştığım yazılar yayınlanınca, bir bekleyiştir alıyor beni. Ne zaman bir yorum gelse, tamam diyorum bu yazının eksik kalan, yarım kalan kısmı bu yorum. Okuduğum çoğu yorumda yeni şeyler öğreniyorum, başka açılardan bakma fırsatı buluyorum. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalnizlarin-efendisi/", "text": "Kız kulesi ne kadar Üsküdar'a yakın olsa da koskoca Marmara Denizi ve Karadeniz'in buluştuğu boğazda tek başınadır, senelerdir. Bu yüzden yalnızlığı temsil eder, birçok kişi için. Yalnız olduğu kadar mütevazi ve gizemlidir de Kız Kulesi. Her bakan farklı bir şey görür onda ama mutlaka etkilenir. İşte bu yüzdendir ki birçok şaire ilham olmuştur Kız Kulesi. Tarihi boyunca pek çok şekilde kullanılmış: gümrük istasyonu olarak veya İstanbul'un fethinde savunma amaçlı kullanılmış, mehterlerin toplarla nevbet okuduğu yer olmuş. Görüp geçirmekle kalmamış az da çekmemiş hani. Nice depremler, yangınlar, yıldırımlar geçirmiş; boğaza çekilen zincirden dolayı da yıkılmış. Daha sonra tepesine camlı bir köşk yapılmış, imarı değiştirilmiş. Sürgün için kullanılmış, karantina olarak kullanılmış, askeriyeye devredilmiş. Yani bu güzelliğin altı boş değil. Bedelini sonuna kadar çekmiş Kız Kulesi. E tabi bu kadar güzel olunca hakkındaki efsaneler de az olmuyor. Bir efsaneye göre imparatorun bir kızı olur. Bunun için büyük kutlamalar yapar ama bir gün bilginlerden biri, kızının 18 yaşında bir yılan tarafından sokularak öleceğini kehanet eder. İmparator buna çok üzülür ve kızını bundan korumak için denizin ortasına Kız Kulesini yaptırır ve kızını orada muhafaza eder. Artık kızı 18 yaşına yaklaşmış. Ona yemek getiren sepetin içinde bir yılan varmış. Yılan kızı sokmuş ve kız ölmüş. Hatta hikayenin devamında, imparator kızının en azından ölüsünü yılanlardan uzak tutmak için kızının bedenini mumyalatmış. Ama daha sonra kızının mumyalanan bedeni üzerinde görülen delikler, yılanların kızını o zaman da rahat bırakmadığını göstermiş. Bir başka efsaneyse Battal Gaziyle ilgilidir. Battal Gazi, Üsküdar tekfurunun kızına aşık olmuş. Ama babası kızını ondan korumak için kızını Kız Kulesine kapatmış. Battal Gazi ise vazgeçmemiş ve bir kayık ile kuleye gitmiş. Tekfurun kızını ve hazineleri alıp Üsküdar'a gitmiş. Ve oradan at ile kaçmışlar. \"Atı alan Üsküdar'ı geçti\" atasözünün buradan da geldiği söylenir. Bir başka efsaneyse Battal Gaziyle ilgilidir. Battal Gazi, Üsküdar tekfurunun kızına aşık olmuş. Ama babası kızını ondan korumak için kızını Kız Kulesine kapatmış. Battal Gazi ise vazgeçmemiş ve bir kayık ile kuleye gitmiş. Tekfurun kızını ve hazineleri alıp Üsküdar'a gitmiş. Ve oradan at ile kaçmışlar. \"Atı alan Üsküdar'ı geçti\" atasözünün buradan da geldiği söylenir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalnizliga-farkli-bir-bakis/", "text": "Yalnızlık insanın bütün benliğiyle; bütün zamanlarda ve bütün mekanlarda kendini diğer varlıklardan uzak hissetmesi halidir aslında. Daha genel bir tabirle; evrende var olan her şeyden ve herkesten uzaklaşma hissiyatıdır. Bir konuyu doğru ya da yanlış mı diye düşünmekten ziyade, o konunun gerekliliğini düşünmektir. Yaşadığı her saniyeden sıkılmak, yorulmak , senden öncekilerin sırtına yüklediği ve senden sonrakilerin de taşımak zorunda olduğu yüklerden kaçma isteğidir aynı zamanda. Var olmuş bütün toplumsal ve bireysel baskılardan uzaklaşarak, kendi koyduğun kurallarla, bütün insani duyguları yeniden keşfediyormuşçasına yaşamaktır. Her duygu değişimine yalnızlığı bahane edip yine de yalnızlıktan kopamamaktadır yalnızlık. Dünyanın başkalarının anlattığından daha geniş, senin anladığından daha dar olmasıdır. Hani diyor ya Özdemir Asaf Yalnızlık, Müziğin bile seni dinlemesidir. Yalnızlık, insanın kendine mektup yazması ve dönüp dönüp okumasıdır diye. Ha işte tam olarak yalnızlık o okunan mektupların, seni dinleyen şarkıların; o mektuplara ve şarkılara inanmayan topluma mistik bir haykırışıdır aslında. Bilmem rengi nasıldır, boyu ne kadar. Biçen her kimse yıllardır yanlış biçiyor. diyor Turgut Uyar. Bana göre yanılıyor. Biçen yanlış biçmiyor, bu darlık yalnızlığın varoluşuyla ilgili. Yalnızlığın kalıpsızlığına kendi kalıbımızı sığdırmaya çalışıp şikayet etmektense, onun bize verdiği özgürlükle nasıl olmak istediğimize karar vermek en güzelidir belki de. En zoru da belki bu kalabalıklar içerisinde yalnızlığın var olma savaşını izlemektir. İnsanlığın kalabalıklaştıkça yalnızlığın değerini fark etmesi ve yalnızlığın kalabalıklar arttıkça var oluşunu sürdürmesidir. İnsanın kalabalıklaştıkça o içindeki yalnızlaşma duygusunu da büyütüyor. İnsanların o bilinmezliği, yerini sıradanlaşmış ve artık çok olağan hale gelen bir yaşam döngüsüne bırakıyor. Uzaktan bakıldığından herkes farklı bir yaşam yaşıyor. Kimisi şeytana tapıyor, kimisi bütün kötülükleri şeytandan biliyor. Fakat insan kendi yalnızlığına büründüğünde hiçbir zaman bir diğerinden farklı olamıyor. Sadece kendi anlattığı kadar duyup, kendi dinlediği kadar anlıyor. Karşıdan bir okyanus büyüklüğünde su gelse de insan kendi boşluğu kadar suyu içeri alıyor, gerisi içini tekrardan boşaltma çabası."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalnizlik-kirintisi-4/", "text": "Şu alkışların sesi, yağmura ne kadar da çok benziyor. Paldır küldür düşüyor, o dillere destan insanlığımızın üstüne. Bizi bizden alıyor, iki elin ortaklaşa gerçekleştirdiği bir dua. Yağmurlar gökyüzünden yeryüzüne iniyor; insanlar alkışlıyor, yeryüzünden gökyüzüne. Böyle kısır bir döngüydü bu. Bizi bizden alan. Çok aradım. Çok aradım seni. Sayısız kaçamak bakış attım senin gözlerin diye, tanımadığım onca göze. Uyurken hep açık bıraktım penceremi, rüzgar belki senin kokunu getirir diye. Zaten, uyumazdım ben geceleri, gerçi sen bilirsin beni. Güneşin battığı zamanlar, küçük insanların gölgeleri bile kendilerinden büyükçe idi. Birilerini varmış gibi göstermek, bir yalnızın en sevdiği oyundur. Bununla zaman geçirir. Bununla avunur. Bununla yetinmesini de bilir. Hatta hiç yaşamadığı şeyleri yaşamış gibi gösterip, bundan acı ve sevinçler duyar ayrıca. Biz, az şey bildiğini bilenler. Daha çok şey bildiğimizi iddia edebilmek için bağırırız genelde. Böyle bir oyun oynamakta da sakınca görmeyiz asla. Çünkü biz az şey bilenlerin hakkıdır bu. Böyle sever, böyle söyler, sonra da daha fazla duyurabilmek için sesimizi, böylece bağırırız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalnizlik-ve-gece/", "text": "Hiç bitmeyecek bir gecenin habercisi gibi usulca, yuvasına çekildi güneş. Oturduğu yerden yavaşça kalktı. Batmak üzere olan güneşi ürkütmemeye dikkat ederek perdeyi çekti. Salonun bir yanını ancak aydınlatabilen lambayı açtı. Salonun bir yarısı biraz karanlık kaldı. Şimdi herkesin gözü önünde tüm ihtişamıyla bir güneş dışarda batıyordu. Kimselerin bilmediği bir güneş içerde batıyordu. Batan sadece güneş değildi elbette. Hayalleriydi, verdiği onca emekti, yalnız bırakılan sevgilerdi. Umulmadık bir gece gelmiş ve her şey karanlığa gömülmüştü sanki. Zaman geçtikçe, yaşanılanları daha iyi kavrıyordu. Bazen gerçekten, bir rüya zannederken, bazen tüm gerçeğin bu olduğunu düşünüyordu. Ya gerçekten gördüğü rüyaya inanıyor ya da ziyadesiyle aciz gözleri karanlığa alışıyordu. Eskiden başına kötü bir şey geldiğinde ağlanıp sızlanırdı. Sağa sola koşar, durumu düzeltmeye çalışırdı. Şimdilerde çok farklıydı durum. Artık ne zaman başına kötü bir şey gelse oturur ve öylece geçmesini beklerdi. Kaybettiği bir şeyler vardı. Mesela uzun zamandır hayal kuramıyordu. Kurduğu tüm hayaller, gelecek kelimesi ile bozuluyordu bir anda. Bir tür anlatım bozukluğuydu sanki hayatı. Bu gelecek denen kelime neydi de böyle elimizi kolumuzu bağlıyordu. Kimdi ki? Sahip olabilmek için sahip olduğumuz her şeyi uğruna fedaya hazır olabiliyorduk. Her gün batımında bu düşüncelere dalardı ister istemez. Kapının çaldığını duydu. Kapıyı duymazdan gelmeye çalıştı ama çocukça bir azimle zile basan bakkal çırağı, anlaşılan pes etmeyecekti. Bu çırak, insan kokusu alırdı ya, gitmezdi asla. Zilin sesine daha fazla dayanamadı ve kalkıp kapıyı açmaya gitti. Kapıyı açar açmaz çırağın boğucu sesi, merdivenlerden yukarı çıkan yönetici beyin yeni iskarpinlerinin havalı sesiyle karıştı. Evin havasız ve rutubetli kokusu, Sayın Yüksek Apartman Yöneticisi beyzadelerinin burnuna kadar gitti. Yönetici, evinizi havalandırsanız daha iyi olacak gibi dedi. Sahi bu yüksek apartman yöneticileri ne çok şey biliyordu. Sahi insanlar akıl vermeye gelince ne çok şey biliyordu. Çocuğun elindeki poşetleri aldıktan sonra kapıyı kapattı. Ellerindeki poşetleri kapıyı kapatır kapatmaz uluorta yere bıraktı. Antrede ki duvara doğru yanaştı. Ellerini iki yana açtı. Onu gören birisi, kesinlikle dua edeceğini sanırdı. Ve olanca ağırlığıyla duvara vurmaya başladı. Bir daha ve bir daha vurdu. Avuç içleri titremeye ve karıncalanmaya başlamıştı. Sahi umurunda mıydı ki? Ellerini yumruk yaptı. Duvarı yumruklamaya başladı. Bir kere, bir kere daha, bir daha ve bir daha yumrukladı. Ellerinde ki tüm gücü vücudunda ki tüm dermanı kesilene kadar yumruklamaya devam etti. Sırtını duvara dayayarak yere çömeldi. Başını diz kapaklarının arasına aldı. Delirmek üzere olan bir insanın heykeli yapılacak olsaydı şu an ki hali olurdu muhakkak. Dağılmış saçları, paramparça elleri, şişmiş gözleri, çaresizliğin insanlığın en ağır yükü olduğunu söyler gibiydi. Konuşmalıydı şimdi, anlatmalıydı hissettiklerini. Anlatmaya başlamayı denedi. Sanki anlatsa daha çok canı yanacaktı ama anlatmazsa da insanlar anlamazdı. Anlatman, konuşman gerekirdi, insanların anlaması için. Sahi neden neyin var diye sorarlardı insanlar, anlatmak istemeyen birisine. Sahi sizin insanlarınız dertleri paylaşmaktansa, kanayan yaraları merak ederdi. Sahi acımızı paylaşıp dinlemek olsaydı tek niyetleri. Oturur yanımızda sessizce anlatmamızı beklerlerdi. Ya da her neyse biz sustuğumuzda anlarlardı. İnsanlarınız, eğer kendilerini anlatmayı bırakıp da biraz dinleseydi anlarlardı. Zaten acı, dert paylaşılmak istenseydi. Susarak daha çok şey anlatırdı insanlarımız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalnizlik-veda-5/", "text": "Söylediğimiz tüm veda sözleri biraz buruktur. Her vedada biraz daha eksiliriz. Kıyısından, köşesinden küflenmeye başlar ekmeğimiz. Çünkü bize biçilen ömrü tek başımıza tüketmek zorunda kalırız. Bir arkadaş ararız, sırrımızı sırrı bilecek. Bir dost ararız, acımızı acısı bilip ağlayacak. Bir kardeş ararız, biz mutlu olunca sebepsiz mutlu olabilecek. Böyle daha birçok örnek sayarız. Sayarız saymasına da nasıl yaşarız, işte orası meçhul. Yalnızlık kavramı kişiden kişiye göre değişse de hisler çerçevesinde bir şeyler söylemek istedik. Sözün başında, yalnızlık anlatılmaz dedik zaten anlatılabilseydi yalnızlık olmazdı diye ekledik. Anlatılabilseydi, acı olurdu, hüzün olurdu, özlem olurdu dedik. İşte tam da bu yüzden tüm bunları bir adama söylettik. Bu adam yeri geldi, acı çekti. Bu adam yeri geldi, bir şeylere körü körüne inandı: Çelişkilerle dolu bir hayatım, diğer insanların aksine gündüzlerden çok, gecelerim var benim. Gece olunca tüm ışıkları söndürün ve bir bardak alın. Yarısına kadar suyla doldurun sonra meraklı aya bakın. Oralarda siyah lekeler arayın, hayır hayır siyah lekelerden biri değilim ben. Beni okuyun diye, bu kötülüğü kendime yapamam. Sadece belki aynı kara lekeye bakıyor olabiliriz. Belki bir olasılıktır bu. Ama olasılıkları sakın küçümsemeyin, hayatınızı yoluna koyan o küçümsediğiniz olasılıklardır. Bu adam yeri geldi, umut etti: Söylenecek o kadar çok şey varken susmak, muhakkak bir yılgınlığın belirtisidir. Peki, hiç umut yok mu? Bir kurtuluş, bir yeniden doğuş, bir diriliş elbette vardır ve toplumsal yılgınlığın baş gösterdiği bir zaman geldiğinde içimizden biri çıkıp kendi kurtuluşunu bize de anlatacaktır. Toplumsal sorunları birçok kişi görür ama sadece birkaç kişi gördüklerini topluma ifade edebilir. Bu şekilde bir ayrım, zannımca hakkımızdır. Söz ki: Bizler ki bu dünyanın acemileri, bizler ki bu dünyanın insanlarına yabancı, bizler ki gece vakitleri anlam veremediğimiz hesaplar kayarken yıldızlar gibi; kalkıp, koşup hakkımıza düşeni almak yerine, kayan yıldızları seyre daldık. Hata demiyorum ama işte en büyük yanlışı da burada yaptık. Bu yazıya vedaları anlamlı kılan, sevdiğim bir şiirle son vermek isterim. Hiçbir şeyin tam olmadığı bu dünya da sizi biraz daha eksilttiysem, yaşlandırdıysam bağışlayın."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yalnizlik/", "text": "Sabah erkenden kalktı. Gece yastığı yere düşmüştü. Kalktığında, yere düştüğü için yastığına iğreti bir bakış attı. Canı hiçbir şey yemek istemiyordu. Güç bela yüzünü yıkamak için lavabonun yolunu tuttu. Musluk sıkışmıştı. Anlaşılan su bile isteksizdi. Suyu, musluğu ve yastığı unutmaya çalışarak, elbiselerini giyindi. Etrafına bir göz gezdirdi. Cebine baktı, karnesi yanındaydı. Ayakkabılarını giymek için kapıya yöneldi. Yavaşça doğruldu ve yavaş hareketlerle, bağcıklarını bağladığı ayakkabılarından uzaklaştı. Çitalar 100 km hıza en kısa sürede çıkan hayvanlardı, o ise ayakkabı bağcıklarından bir türlü ayrılamayan bir yalnız. Binanın en eski sakinlerinden biri olan çöpçatan teyzeye baktı, yerinde yoktu. Sessizce uzaklaşmanın tam zamanıydı. Hakkına düşen yalnızlığı almak için yola çıktı. Yaklaşık 2 yıldır böyleydi. Yalnızların sayısındaki hızlı artış yüzünden, yalnızlık karneyle dağıtılmaya başlanmıştı. Herhangi bir yalnız gibi kaçamak bakışlar atarak köşeyi döndü. Sonra her gün yaptığı gibi tüm yalnızlarla birlikte sıraya girdi. Eskiden insanlar mutluyken, yalnızlar da düşünülür, mahalle köşelerine yalnız olanlarla sohbet etsin diye, insan konulurdu. Şimdilerde ise karneyle dağıtılmaya başlandı. Sıra da birbirinin yüzüne kaçamak bakışlar atmak için can atan insanlarla doluydu. Üç kişilik bir aileye bir adet yalnızlık veriliyor, herkes kıt kanaat geçimini sağlamaya çalışıyordu. Bugün de hakkı olan yalnızlığı almak için karne ile her zamanki yere varmıştı. Bu sırada, herkes birbirini tanırdı. Etrafa göz gezdirdi. Yeni bir çocuk vardı. Daha gencecikti, içi sızladı. Çocuğa yaklaştı kafasını bükerek, yalnızlara has selamını verdi. Çocuk ilk defa gelmenin beceriksizliğiyle utanarak, sıkılarak selamını aldı. -Merak etme ufaklık bu günler de geçer. Zamanın da bir ustam vardı. Yalnızlık zor zanaat, derdi ustam. Yalnız kalabilmek, kalıp da yaşayabilmek zor derdi. O zamanlar yalnızlık karne ile dağıtılmazdı. Ben anlamazdım ustamı, he der geçerdim. Ve ustam, her seferinde yüzüne, acı bir gülümseme eklerdi. -Ne demek istediğini anladım amca, mesela ben de yalnızlığı, kabak çekirdeğine benzetirim. -Evet amca kabak çekirdeği, sen şimdi diyeceksin ki kabak çekirdeği de ne alaka. Amca hani kavrulmuş kabak çekirdeği yerken, ara sıra acı kabak çekirdeği gelir ya. Sonra üstüne ne kadar çitlesen de kolay kolay geçmez hani. Hah işte bence böyledir yalnızlıklar. Öyle bir girer ki hayatına, üstüne ne kadar insanla konuşursan konuş, ne kadar çok arkadaş edinirsen edin, kolay kolay gitmez, bırakmaz seni. -Vaktin var mı evlat? Senle kısa bir yolculuğa çıkalım. -Bak, seni nereye götüreceğim. Dediklerimi tam olarak anlamadın ama anlayacaksın. Kolundan tuttuğu gibi şehrin en yüksek yerine götürdü. Buradan tüm binaların çatıları, balkonları, duvarları gözüküyordu. Tüm ağaçlar, kuşlar hatta böcekler. Çalışanlar ve çalışmayanlar herkes ama herkes görünüyordu. -Evet, çok fazla, peki ne kadar insan vardır o duvarlar arasında. -Evet, binlerce bina arasında milyonlarca insan var. Bazı yerlerde kesişse de hepsinin farklı hayali var. Hepsinin farklı farklı dertleri var. İnançları, duyguları var. Kimilerinin hayali duvarlar içinde, kimilerinin dışında. Kimisinin hayali duvarlar arasında sıkışmış, kimilerinin gökyüzüne sığmaz halde. Beraber yaşıyorlar, yüz yüze bakıyorlar ama yalnızlar. İşte asıl yalnızlık bu evlat. İnsanlar yanından geçip gittiği halde, eve gittikten sonra derdini bir aynaya bakarak anlatmak zorunda kalmak. İşte asıl yalnızlık budur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yanlisliklar-komedyasi-william-shakespeare-genel-oyun-incelemesi-1/", "text": "Oyunumuz önsözde de ifade ettiğimiz üzere Shakespeare'in. Orijinal ismi The Comedy Of Errors şeklindedir. Uzun süredir yanlışlıklar komedyası olarak ifade edilse de orijinal çevirisini ''Yanılgılar Komedyası'' olarak düzeltmek gerekir. Shakespeare'in oyunları arasında en kısa sürenidir. Klasik tiyatronun üç birlik kuralına bağlı kalır. Shakespeare, oyun yazarlığı kariyerine ilk başladığı dönemlerde yazdığı bu oyunu; farklı iki oyundan ilham alarak yazmıştır. Bu oyunlar, Plautus'un; biri Menaechmi adlı oyunu, diğeri Amphitruo adlı oyunudur. İlham aldığı oyunlara fazladan kişiler ve bir ikiz daha katarak kişileri zenginleştirip karmaşayı büyütmüş, mekan ve zamanı da değiştirerek, olayları daha sağlam temeller üzerine oturtarak, metni özgün diliyle ilgi çekici hale getirmiştir. Kısacası, Shakespeare'in bu yapıtı, esinlendiği eserlerden çok daha parlaktır. Komedya ve merak ögeleri özgündür. İkizlerle sağlanan entrika oldukça inandırıcı ve sürükleyicidir. İlk kez 8 Kasım 1623 yılında Birinci Folio'da basılmıştır. Ancak oyunun ilk oynanışı olan 28 Aralık 1594 tarihinden önce yazıldığı belirtilmektedir. Konu Shakespeare olunca adına her ne kadar komedya denilse de trajedi metnin derinliklerinde sizleri bekliyor. Oyunun daha doğru çevirisi yanılgılar komedyası olsa da son bir asırdır bu isimle anıldığı için son çevirileri yapanlar değiştirmek istememişler. Zira şu an ki İngilizce ile Shakespeare Dönem İngilizcesi arasında ciddi ve küçümsenmeyecek farklılıklar bulunmakta. Tabii bu fark anlaşılmadığında oyunun ritminden tutun da anlamına kadar birçok karışıklık ve uyumsuzluk baş göstermekte. Bu yüzden doğru anlaşılması için üzerine çokça okumak ve araştırmak gerekiyor. Neyse efendim, ben hafiften oyuna geçiyorum. Oyunumuz tercihen 2 perde olarak seyirciye sunuluyor. Yaklaşık 1 saat 30-40 dakika süren bir oyun. Ancak kullandığım bu ifade metne bağlı kalındığında belirtilen tahmini bir süre. Metin kendi içinde o kadar çok açık kapı, uç bırakıyor ki hem açık uçları birbirleriyle birleştirip metni kısaltmak hem de açık uçları doldurup metni uzatmak mümkün. Olaylar da yanılgılar üzerine kurulduğu için oyuna katılan her absürt unsur, dozunda bırakıldığı takdirde oyunu zenginleştiriyor. İşte bu nedenle oyunun avantajları ve dezavantajları düşünüldüğünde hangisi daha ağır basar bir çıkarımda bulunamıyorum. Sizlere kısaca olay örgüsünü anlatmak isterim. İki temel nirengi noktamız var. Biri ''Efes'' diğeri ''Sirakuza''. Bu kentler birbiri ile yaptıkları anlaşmayı bozduktan sonra birbirine karşılıklı ambargo uygulamaya başlıyor. Mesela Sirakuza'da yakalanan Efesli biri gerekli fidyeyi ödeyemediği takdirde idam ediliyor. Aynı şekilde bu karşı taraf için de geçerli. Bu kısa bilgiyi verdiğimize göre başlıyorum. Sirakuzalı bir tüccar, başka bir şehirdeki temsilcisi öldüğü için malları zarar görmesin diye mallarının arkasından gidip işin başına geçer. Belli bir süre sonra arkasında bıraktığı karısı dayanamayıp tüccarın peşinden gider. Gittikleri yerde tüccarla eşinin ikiz bebekleri olur. Aynı gün, aynı handa yoksul bir kadıncağız da ikiz bebekler doğurur. Tüccar yoksul kadıncağıza, oğullarının rahat edeceğinin, onları usulünce yetiştireceğinin teminatını vererek, kendi ikiz oğullarına uşak olarak yoksul kadıncağızın çocuklarını yanına alır. Gel zaman git zaman, Sirakuzalı Tüccar'ın eşi, evine dönmek için sürekli serzenişte bulunur. Sonunda tüccarı ikna edip bir gemi ile Sirakuza'ya dönmek üzere yola çıkarlar. Ancak hikaye bu ya: Deniz dalgalanır. Gök bulutlanır. İnsanı dehşete sürükleyen bir fırtına başlar. Tüccar ve karısı, geminin iki ayrı direğine çocukları; bir efendi bir uşak olarak ayrı ayrı bağlar. Kendilerini de direğin iki ucuna bağlarlar. Yaşanan felaket öyle korkunçtur ki gemi ortadan ikiye ayrılır. İki farklı yere doğru sürüklenir. Daha sonraki yaşanan aksiyonlarla, ''baba + öz oğlu + bir de uşak bir tarafa''. ''Anne + öz oğlu + ve bir uşak'' farklı diyarlara giderler. Aylar yıllar geçer. Güneş doğar, tepede yükselir, batar. Çocuklar büyür. Tüccar yaşlanır. Babanın yanındaki çocuklar ikizlerini aramayı kafalarına takarlar. Bu şekilde babalarının yanından ayrılıp her yerde kardeşlerini ararlar. Aradan yine yıllar geçer. İkiz kardeşlerini aramaya giden çocuklar dönmez. Tüccar elindeki tek evladı ile uşağı da kaybetme korkusu ile peşlerinden gider. Her yerde onları arar. Ancak hiçbir yerde izlerine rastlamaz. En son Efes'e de uğrar. Ancak Sirakuzalı olduğu halde Efes'te bulunduğu ve yanında yeterli fidye olmadığı için tutuklanır. İdam hükmü giyer. Tüccarın Efes'te idam edileceği sırada kaderin cilvesi ile hem anne hem baba hem de ikizlerin ikisi Efes'tedir. İkizlerin birbirinden habersiz aynı yerde oluşu birçok karmaşaya ve yanılgıya sebep olur. Uşak bir efendiden aldığı görevi diğer efendiye iletir. Her biri diğerinin uşağına rastlar. Efesli olan efendi ile uşak evli, Sirakuzalı olan efendi ile uşak bekar olunca işler iyice sarpa sarar. Olaylar gelişir karmaşanın hüküm sürdüğü trajikomik hadiseler birbiri ardına sıralanır. En son baba idam edilecekken.... Neyse efendim sonunu söylemiyorum. Tahmin ettiğinizi sanmayın sakın. Çünkü olayda bahsi geçmeyen, daha doğrusu anlatmadığım bir karakter çözecek tüm bu karmaşayı. Önce bu kişinin kim olduğunu tahmin etmenizi; daha sonrasında metni okuyup yahut bizzat canlı kanlı izleyip olayların nasıl çözüldüğünü öğrenerek merakınızı dinlendirmenizi tavsiye ederim. Oyun konusu itibariyle- daha önce de ifade ettiğim üzere- farklı bakış açılarının rahatlıkla sergilenebileceği bir oyun. Oyunda olmazsa olmaz birkaç dekor var. Bunlardan birisi manastır diğeri Efes sokak dekoru. Tabii dekoru zenginleştirmek de sade tutmak da tamamen isteğe bağlı. Kostüm konusu da oyuna bakış açısıyla birlikte milyon farklı seçenek sunabiliyor. Metnin ele alınış biçimine göre dönem kostümleri yahut günümüz elbiseleri kullanılabilir. Ancak bu ikisinden birinin tercih edilmesi, karışık yapılmaması, kostüm tasarımı açısından kritik bir öneme sahip diyebilirim. Oyunun, kısaca psikanaliz incelemesi de yapılmak istenseydi: Yine istenilen karakterleri yaratmaya uygun bir ortam mevcut. Tabii oluşturulan karakterler oyunun absürtlük derecesini arttırdığında seyir keyfi daha yüksek bir oyun elde edilebiliyor. Kısacası, oyuna istenilen duyguyla donanmış karakteri dahil edeblirsiniz: Bipolar, aptal, paragöz, iyi niyetli, bencil, şaşkın, kendinden emin ve gururlu, merhametli, sabırsız, yaşlı ve aksi, genç ve dedikoducu gibi gibi diyebiliriz. Ruh çözümünden ziyade bizzat karakter incelemesi gibi oldu ama bu da bizzat oyunun bu konudaki ardına kadar açık kapı bırakmasından kaynaklanıyor. Bir karakteri bir duyguyla; bir karakteri sinerjik yahut antagonist birden farklı duyguyla donatmak pek ala mümkün. Oyun, kalıplardan çok uzaklaşılmadığı takdirde her yaştan seyircinin anlamasına ve izlemesine uygun. Tabii tüm bu söylediklerimle birlikte mevzubahis Shakespeare olduğu için seyir zevki için özel bir ilgi gerekiyor. Shakespeare'in anlatmadan bir şeyleri anlatma çabası eğer doğru yansıtılırsa vurucu bir oyun ortaya çıkarmak için içten bile değil. Öncelikle bu güzel yorum için teşekkür ederim. Bu zarif yorumu, zarif bir insan olmana bağlıyorum. Yazıda birçok eksiğim var ancak bir yerden başlamak gerek diyerek, yazmaya cesaret ettiğim bir yazı oldu. İnsan; sakladığı duygularla, büyüttüğü özlemlerle, yaşama heyecanı ile insan. İnsan ki kendine yabancı saydığı duyguya ihtiyaç duyuyor en çok. Ve hepimiz içimizde kalan duyguların esiriyiz desek sanıyorum ki müteala etmiş olmam. O yüzden insanın saklı duygularını anlatan, bizzat söylemeyip yaşanan aksiyonla izleyene, okuyana söyleten Shakespeare; aradan ne kadar zaman geçerse geçsin asla unutulmayacaktır. Yeterli donanıma sahip olamadığım için bu oyun gösterimi benim için bir burukluk, isteyerek yaptığım için bir heyecan sebebi. Bir şeyleri başardık diyemem çünkü başarmak bir ömür ister. Ama biz bir şeyleri başarabilmek için elimizden geleni yaptık. Başarmaya çalıştık. Kısacası oyunumuza bekliyorum-z.... Bu güzel tanıtımınız için teşekkür ederim. Shakespeare'in bu oyununu gayet güzel cümleler kullanarak bizlere aktarmışsınız. Yazınızda kullandığınız kelimeleri gerçekten çok seçmişsiniz sayın yazar. Ayrıca nirengi kelimesini ilk defa sizden duyduğumu da itiraf etmeliyim. Tiyatronuzu da izledim, çok hoşuma gitti. Hem oyunculuğunuza hem de kaleminize sağlık. Her zaman sayın yazar, her zaman. Shakespeare okumaya da, oyunlarını tiyatroda izlemeye de bayılırım. Yazınız çok güzel olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yapay-zeka-askeriye/", "text": "Yapay Zeka çok az anlaşılmış bir kavramdır çünkü tanımı sürekli olarak gelişmektedir. Önceden insanlar tarafından yapılabileceği düşünülen şeylerin bilgisayarlar tarafından da yapılması, akıllı kavramının algısını olumlu yönde değiştiriyor. Son zamanlarda, yapay zeka alanındaki en gelişimsel alanlardan birisi de yazılımların kendi kendine düşünebilmesi ve öğrenebilmesini içeren teknolojilerdir. Bu alan hızla ilerliyor ve daha da hızlanacak gibi görünüyor. Aynı zamanda kural tabanlı yaklaşımlar kullanılan eski tip yapay zeka yazılımlarından da vazgeçiliyor. Önümüzdeki on yıllar içerisinde; kendini eğitebilecek, öğrenebilecek ve bağımsız bir şekilde düşünebilecek yapay zeka sistemleri muhtemelen yapay zeka alanına egemen olacaktır. Bu ise bizi, son yıllarda muazzam adımlar atmış ve heyecan yaratan bir alana yani derin öğrenmeye getiriyor. Derin öğrenme kavramı, Yapay Sinir Ağları-YSA ile öğrenme için güçlü bir tekniktir. Yapay sinir ağları, memeli serebral korteksinin nöronal yapısı üzerinden gevşek şekilde modellenen bir yazılımdır. AlphaGo gibi yapay sinir ağları, sanki bir lazer gibi tek bir şey üzerine odaklandıklarından dolayı çok daha basittirler. İşleme birimleri katmanlar halinde düzenlenmiştir: giriş, gizli ve çıktı. Giriş katmanları kabaca retinadaki fotoreseptörlere karşılık gelir. Gizli katmanlar, retinadaki sinyalleri işleyen ve bu sinyalleri görsel kortekse ileten nöronlara benzemektedir. Çıktı katmanları ise görsel kortekse karşılık gelir. Basit yapay sinir ağlarının tek bir gizli katmanı olur. İki ya da daha fazla gizli katmana sahip yapay sinir ağları derin öğrenme kapasitesine sahiptir. Bu gibi yapay sinir ağları, sadece bir adet gizli katmanı olanlara göre çok daha kompleks verileri işleyebilir. Derin öğrenme şu anda resim, ses tanıma ve doğal dil işleme gibi sorunlara en iyi çözümleri sunuyor. Derin öğrenmenin püf noktası, YSA'ları eğitmek amacıyla yüksek kaliteli ve geniş veri setlerine erişimdir. Veri yoksa öğrenme de yoktur. Yazılım dünyayı yiyor software is eating the world tabiri, sıradan yahut iyi yapılandırılmış görevleri üstlenmek için giderek yaygınlaşan yazılım kullanımını anlatabilmek için 2011 yılında ortaya atıldı. 2016 yılında ise Yapay zeka, yazılımı yiyor tabiri ortaya çıktı. Yapay zeka sistemlerinin kendilerinin de bir yazılım olduğunu kabul edersek, donmuş yazılım frozen software kavramını açıklamayı tercih ederiz. Donmuş yazılımlar, kendi kendine öğrenemez ve sadece güncelleştirmeler vasıtasıyla geliştirilebilirler. Vergi hazırlama yazılımı, klasik bir donmuş yazılım örneğidir ki bu yazılım kullanılarak kendi performansını düzeltemez. İşte yapay zeka, şuanda bir donmuş yazılım olan vergi hazırlama yazılımını yiyor. Yapay zekanın açık bir avantajı, donmuş yazılımın yapamayacağı şekilde öğrenme ve gelişme yeteneğidir. Kural tabanlı donmuş yazılımlar, onu geliştirmek için kullanan insan bilgisiyle sınırlıdır. Örneğin, büyük satranç oyuncusu Gary Kasparov'u konu uzmanı olarak kullanan ilkel bir satranç programı geliştirilmişti. Program iyiydi fakat Gary Kasparov kadar iyi değildi; Gary Kasparov, kendisini büyük kılan her şeyi yazılıma aktaramadı. Buna karşılık olarak AlphaGo ise sayısız Go oyununu kendi versiyonlarına ve yetenekli insan oyunculara karşı oynayarak öğrendi. Bunu yaparken, AlphaGo, Go oyununda dünyanın en önemli oyuncusu haline geldi ve bu oyuna giren insanların bilgi birikimlerini aştı. Ek not olarak, AlphoGo'ya karşı düzenli bir şekilde oynayan insanlar kendi yeteneklerini geliştirdiler, bundan dolayı insan eğitimi üzerine etkileri de vardır. Yapay zekanın öğrenmesinin açık bir dezavantajı da onun sadece aldığı veri kadar iyi öğrenebilmesidir. Bir takım sohbet botları zehirli girdiler içeren insanlar yahut diğer sohbet botlarıyla etkileşime girdikten sonra istenmeyen cinsiyetçi, ırkçı ve hatta Mein Kampf alıntıları içeren davranışlar geliştirdi. Başka olarak yapay zekalar, bir çok görev için yüksek seviyede bağlamsal bilgi gerektiren görevlere hala hazır değildir. Son olarak, yapay zeka için bir başka risk ise onun opak olmasıdır yani ceza hukuku gibi belirli alanlarda insanları tereddüt ettirmektedir. Askeriye için bir çok yapay zeka uygulaması var. Dondurulmuş yazılımlar yerine bu sistemleri koymak, belirli süreler içerisinde yenilenmesi gerekmeyen ve daha düşük maliyetle birlikte daha çevik sistemler oluşturmak için geniş bir potansiyel yaratır. Yapay zeka, eğitim sistemlerinde de kullanılabilir. Örneğin, savaş pilotlarının eğitimi amacıyla tahmin edilemeyen ve uyarlanabilir düşmanlar sağlayabilir. Bilgisayar açısından, yazılımların fotoğraf ve videoları anlayabilme yetenekleri, yaşam şekli gözetimi ve gözetleme sistemlerinin dağlar kadar ortaya çıkan verilerini işlemede büyük olçüde yardımcı olabilir. Çin de dahil olmak üzere, yüz tanıma yapay zeka sistemleri hızla gelişiyor. Arttırılmış gerçeklik, kompleks işlerde yetenek eksikliklerini kapatmak için kullanılabilir; şuanda uluslararası havayolları tarafından kullanılmaktadır. Amazon'un Alexa gibi sitemleri tarafından kullanılan doğal dil işleme sayesinde sistemler insanlarla doğal dil kullanarak etkileşim kurar. Doğal dil işleme, sistemlerin klavye kullanmadan sipariş almasına olanak sağlayabilir. NLP ayrıca belgeleri tercüme edebilir ve gelecekte bir çevirmen gibi hizmet edebilir. Lakin, yapay zekanın askeri alanda benimsenmesinin de bir takım sonuçları vardır. Askeriyenin mevcut doğrulama ve onaylama işlemleri donmuş yazılımlar içindir ve bu öğrenen yapay zekalar için uygun değildir. Olasılıkla düşmanlardan gelecek olan kusurlu veriler, ölümcül sonuçlar ortaya çıkarabilir. Ayrıca anlaşılamayan bir sisteme de güvenmek zordur. Son olarak, veriler kritiktir çünkü yapay zekanın başarısı kritik olarak verilere bağlıdır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yapay-zekanin-gelecegi-umut-mu-korku-mu/", "text": "Yapay zekanın geleceği ve insan yaşamına olan etkisi, çok uzun süredir insanlığın en spekülatif olarak tartıştığı konular arasında yer alıyor. İnsan zekası model alınarak geliştirilen yapay zeka, makine öğrenmesi aracılığıyla çalışır. Makine öğrenmesi ya da makine öğrenimi; bilgisayarların, algoritmalar yardımıyla çeşitli düzeyden veriler kullanarak tasarım ve geliştirme süreçlerini yönetmesi anlamına gelir. Teknolojinin gelişimi, başlangıçta aşamasında iş gücü ve üretim sürecine yönelik etkileri nedeniyle işsizliği artıracak bir gelişme olarak tanımlanmıştı. Özellikle son dönemde yaygın olarak tartışılan ChatGPT veya benzeri türden yapay zeka robotları ise başkaca problemleri de beraberinde getirdi. ChatGPT ve benzeri türden akıllı sohbet robotları; sadece üretim sürecini değil, aynı zamanda sanatsal ve mesleki etkinlikleri de tehdit altına alabilir. Üstelik yapay zekanın geleceği, tüm bu söylenti ve tartışmaların çok kısa bir zaman içerisinde insan yaşamının merkezinde, bir gerçeklik olarak bulunabileceğini gösteriyor. Yapay zekanın geleceği, son dönemde sohbet robotları üzerinden tartışılmaktadır. Bu durumun en temel sebebi ise hızla popülerleşen ve birçok farklı mesleki alanda kullanılabilen ChatGPT gibi yapay zeka destekli sohbet robotlarıdır. OpenAl tarafından geliştirilen ChatGPT, ilk kez 2022 yılının kasım ayında piyasaya sürüldü. Bununla birlikte ChatGPT'nin günümüzde bir tartışma konusu haline gelmesi ise 2023 yılında robotun yayınlanan yeni versiyonu ile birlikte oldu. Başlangıçta bir prototip olarak tasarlanan ChatGPT, insan benzeri metinler üretme konusunda inanılmaz bir etki gösterdi. Beklentilerin çok daha üzerine çıkan yapay zeka robotu, birçok açıdan insan tarafından üretilen metinlere benzer içerikler geliştirebilmektedir. Yapay zekanın geleceği ve insanlığa etkisi, özellikle optimizasyon gerektiren birçok sektör ve alanda önemli ölçüde olumlu bir görünüm vadeder. Bununla birlikte yapay zekanın etkileri, daha çok bilgi üzerinedir. Başlangıçta teknolojik gelişmeler, makine ya da benzeri türden sanayii ürünleri üzerine odaklanmıştı. Makineler, sanayide insana olan ihtiyacı önemli ölçüde azalttı ve üretim hızını güçlendirmiştir. Bununla birlikte makinelerin bir diğer etkisi ise kol gücü ile yapılması gereken işlerin çok daha efektif ve kolay bir şekilde tamamlanabilmesi üzerinedir. Fakat söz konusu yapay zeka olduğunda, güçten çok bilgi ve bilginin işlenmesine odaklanmak gerekir. Doğrudan bu konuya odaklanan birçok çalışma mevcuttur. Oxford Üniversitesi bünyesinde yapılan çalışmalar, yaklaşık olarak 15-20 yıl içerisinde ABD özelinde mevcut meslek ve iş gruplarına olan ihtiyacın %50 oranında azalacağını öngörmektedir. Bu durum yapay zekanın geleceği, üzerine ciddi düzeyde spekülasyonların ortaya çıkmasına neden olabilir. Yapay zekanın geleceği, tartışılmaz şekilde iş gücü ve meslek grupları üzerindeki etkisi ile değerlendirilmelidir. Özellikle birçok meslek grubunun yakın bir zamanda yapay zekanın gelişimiyle birlikte artık geçerli meslekler arasında yer almayacağı ciddi düzeyde düşünülmektedir. Bu meslek grupları ise birçok farklı sektörden özel olarak sunulan hizmetleri içerir. Bankacılık, finans, eğitim, reklamcılık, sağlık, ulaşım gibi sektörler başta olmak üzere birçok farklı sektörde bulunan meslek grupları, yapay zekanın bu önlenemez gelişimi ile tehdit altındadır. Bu durumun en temel sebebi ise yapay zeka destekli yazılımların, söz konusu mesleklerin sunduğu hizmetleri; daha düşük maliyetle, hızlı, kolay ve pratik bir şekilde sunmaya başlayacak olmasıdır. Yapay zekanın geleceği kadar tartışılması gereken bir diğer konu ise insan yaşamı üzerine olan etkileridir. Çoğunlukla tartışılmaktan kaçınılıyor olsa da yapay zeka, insan psikolojisini de önemli ölçüde etkileyecek. Yapay zekanın insan psikolojisi üzerine olan etkileri ise tahmin edileceği üzere gelecek kaygılarının oluşmasına yöneliktir. Hızla gelişen ve en iyimser tahminlere göre bile önümüzdeki 30 yıl içerisinde insanlık tarihindeki geçmiş 1000 yıldan daha fazla gelişime sahne olacak teknoloji, insanları işsizlik sorunlarıyla karşı karşıya bırakacaktır. Dolayısıyla işsizlik ve işsiz kalma düşüncesi, toplumsal ve bireysel dinamikleri de önemli ölçüde etkileyecektir. Bununla birlikte yapay zeka, insanın doğal eğilimi olan sosyalleşme süreci üzerinde de etki gösterebilir. Yapay zekanın gelişmesi ile birlikte insanın yapay zekaya daha fazla güveniyor olması, sosyalleşme açısından bazı eksikliklerle karşı karşıya kalmasına sebep olabilir. Bu durum ise insanın içsel anlamda derin kaygılar, endişeler, yalnızlık hissi ile kendine yabancılaşması anlamına gelecektir. Yapay zeka, bireylere olan etkileri de kadar topluma olan etkileri üzerinden de tartışılmalıdır. Yapay zekanın gelişmesi, normalar üzerinde beklenmedik ölçüde bir kırılma oluşturabilir. Bu kırılma yaygın olarak kabul gören düşüncelerin aşılmasına, toplumun dinamiğini oluşturan bazı yargıların ise artık kabul görmemesine neden olabilir. Ayrıca toplum içerisinde yapay zekanın bazı görevleri üstlenmesi, insani etkileşimi de önemli ölçüde etkileyebilir. Bu ise genel anlamıyla sosyalleşme eğilimi içerisinde olan insanın diğer öznelerle kurduğu iletişimi büyük oranda olumsuz etkileyecektir. Söz konusu hipotezler, yapay zekanın gelişim hızı düşünüldüğünde uzak bir zamanda gerçekleşebilecek olasılıklar olmaktan çok gerçekliğin ifade edilmesi olarak anlaşılabilir. Yapay zekanın geleceği; varsayımlar, araştırmalar, öngörüler ya da tahminler üzerinden tartışılsa da gelecekte bizleri son derece çarpıcı bir insan yaşamı bekliyor olabilir. İnsanların birbirleriyle kurduğu iletişimden evlilik ve aile kurumuna, mesleklerden üretim araçlarına, dünyaya yönelik bakış açımızdan sanatsal üretiminin niteliklerine kadar birçok insan yaşamına dair bileşen, yapay zekanın gelişimi ile birlikte önemli ölçüde dönüşüme uğrayabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yari-cahillik-tecrubenin-birlikte-mevcudiyeti-uzerine/", "text": "Cehalet dediğimiz şey nedir? Bu bir hakaret midir yoksa gerçekliği belirten can sıkıcı bir şey midir? Cahillik bana sorarsanız hakaret kavramının sınırları içerisine girmez. İnsanların doğasında bir açlık vardır. Bu; onun hoşuna giden, onu yükselten ve keyiflendiren her şeye karşı sahip olunan bir açlıktır. Doğası itibariyle paraya, zevke, şöhrete karşı açlık barındırır. Bu sonsuz istekler içerisinde pek tabii bilgi-enformasyon kavramını da koyabilirsiniz. Her konuda bilgi sahibi olmak, insanın hoşuna giden bir duygudur. Lakin böyle bir şeyin mümkün olmadığı çok açıktır. O zaman her insan bilmediği konuya karşı cahildir ve her zaman bilmediği konular olacaktır. Çünkü her şeyi öğrenmeniz mümkün değildir. Bu yüzden bir konuyu bilmemek bir insanın o konuya cahilliğini tanımlıyorsa eğer burada can sıkan veyahut absürt bir durum yoktur. Bilmemek çok olağandır. Normal olarak baktığımızda, bir kişi bir konu hakkında bilgiye sahip değil konuya cahil- ise o şey hakkında yorum yapamaz. Peki bir konu hakkında bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmasını nasıl tanımlıyoruz? Cahillik değil, ben buna yarı cahillik diyorum. Bir nevi genel kullanım manasıyla cahilliğin olumsuz olan durumu oluyor. Sonuç olarak cahillik aslında o kadar kötü bir şey değildir. Çünkü o bilmediğini bilmektedir ve öğrenme üzerine giden bütün kapıları ardına kadar açık durmaktadır. Lakin yarı cahillik durumu içerisindeki birey, aynı psikolojik bir rahatsızlık gibi hasta olduğunu inkar edecektir. Bir problemi çözmenin ilk adımı onu kabul etmektir. Eğer problem olduğunu kabul etmiyorsanız tek adım ileri gidemezsiniz. Sorun ise burada başlamaktadır. Bilmediğini inkar eden ve bilmeyen bir kişi nasıl öğrenecektir? Veyahut başkalarına yanlışları aktarmasına nasıl engel olunacaktır? Bunlar aklımı kurcalayan ufak tefek sorular, sevgili okur. Aslında bakarsanız tecrübe, deneyim dediğimiz kavramlar bir insanın süreç içerisinde elde ettiği bilgilerin bütünü olarak tanımlanır. Lakin acaba buradaki bilgi sözcüğünden kasıt tam anlamıyla ne demektir? Mesela söğüt ağacının yaprağının kullanılarak baş ağrısının geçirilebileceğini bilmek bir bilgi sayılabilir ama tam bir bilgi değildir. Eğer siz yapraktaki maddeyi ve biyolojik sistem üzerindeki mekanizmasını çözmüş iseniz o tam anlamıyla bir bilgi olacaktır. Buradaki sorun ise kıt bilgiye sahip bireyin bu konu üzerinde belli bir noktaya kadar ilerledikten sonra tıkanacak olmasıdır. Mevcut yeni sorunlar üzerine çözüm üretemeyecektir çünkü onun önceden bildiğini sandığı şey, konu hakkındaki bilginin tamamı değildir. Oysa mekanizmayı ve moleküler düzeyi çözmüş olan diğer bir kişi yeni sorunlara yeni çözümler üretebilecektir ve belli bir zamana kadar eşitmiş gibi görünen bu iki vakada bir yerden sonra tam bilgiye sahip olan kişinin ileriye geçtiği görülecektir. Halbuki sonuç olarak ikisi de söğüt ağacının yaprağının baş ağrısını geçirdiğini bilmektedir. Olaya böyle baktığımızda aslında tecrübe denen kavramın konu üzerinde tam anlamıyla bilgiye sahip olmadan da kazanılabileceği görülmektedir. İşte tam da burada demeye çalıştığım şey, sayın okur, yarı cehaletin tecrübe ile birleşmesidir. Bir iş üzerine yarı cahil bir insan tahayyül edin ama bu işi her nasılsa almış, üzerinde söz sahibi olabilecek kadar konu üzerine düşmüş ve deneyim kazanmış olsun. Ayrıca burada şöyle bir problem daha bulunuyor, o da şudur ki; sizin karşınızdakinin bilgisini ölçebilmeniz için önce kendinizin o konuda bilgiye sahip olmanız gerekiyor, hem de tam olarak. Karşınızdaki tam bir bilgin de olsa veya tam bir yarı cahil de olsa eğer siz konu hakkında bilgiye sahip değilseniz bu ayrımı yapamayacaksınız demektir. Belki de bundan dolayı en münevvere cahil ya da en cahile münevver deyip başınıza koyacaksınız. İkinci seçeneğin gerçekleşmesi durumunda zannediyorum tecrübe ile birlikte yarı cehaletin mevcudiyeti ortaya çıkmış olacak. Johann Wolfgang von Goethe şöyle diyor: Cehaletin aksiyona geçmiş halinden daha ürkütücü bir şey yoktur. Buradaki cehalet sözcüğünü ben yarı cehalet şeklinde değiştirmek istiyorum. Ayrıca bana sorarsanız, aksiyona geçmiş bir yarı cehalet, demeye çalıştığım tecrübe ile mevcut olmaya başlamış bir cehalet türünün bizzat kendisidir. Böylelikle bir konu hakkında bilgisi olmamasına rağmen fikri olan birisinin aynı zamanda o konu hakkında geçmişi de olacak demektir. İşte bu tam bir felaket olacaktır. Burada bir takım mekanizmalar işlememiş ve bazı çengel noktaları çalışmamıştır. Böyle bir durumda tecrübeli ama bir o kadar bilgiye muhtaç bireylerin ortaya çıktığını göreceğimizi söyleyebilirim. Bu ise belki bireye faydalı olabilir ama topluma çok zararlı olduğunu inkar edebilecek yoktur. Cehalet dediğimiz kavram insanın en tabii durumlarından birisidir lakin hiç kimsenin yarı cahil olmaya hakkı yoktur. Çünkü kendinize zararınızın misli ölçüsünde çevrenize ve toplumunuza zararınız dokunmaktadır. Demem o ki çok güzel bir söz vardır: Kütüphanelerimizin bize bedeli ne olursa olsun, her zaman cahilliğe göre ucuz olacaktır. Konuya çok güzel bir açıklama getirmişsiniz. Ben şöyle bir katkıda bulunmak istiyorum dilimizde bilginin seviyelerini ifade eden farklı sözcükler var mı emin değilim ama İngilizce'de bilgi iki farklı kelime ile tanımlanıyor information ve knowledge, İlki sizin de bahsettiğiniz kaba bilgi ikincisi ise yorumlamış ve araştırılmış bilgi. Dilimize de göndermede bulunmuş gibi oldum ama şunu da söylemek isterim Osmanlıca kökenli olsa da bizde de bilgi seviyeleri ilmel yakin, aynel yakin ve hakkal yakin olarak üçe ayrılır. Bunu söylemeden geçmek de olmaz. Elinize sağlık. Evet böyle bir açıdan da bakılabilir. Katkınız için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yarini-yazan-adam/", "text": "Hayatını planlı yaşamayı sevdiğinden olsa gerek sol bileğine İsviçre malı bir saatin dövmesini yaptırmıştı. Attığı her adımın arasının kaç santimetre olması gerektiğini bilir, yediği lokmadaki protein, karbonhidrat, şeker ve yağ miktarını elindeki kaşığın brüt ağırlığından hesaplar, hava durumuna bakmadan dışarı çıkmazdı. Böyle insanların kaderle bilek güreşine tutuşmuş olmaları onları biraz çekilmez bir hale getirirdi. Her gece iki şişe melatonin sentezi takviyesini mideye gömmeden yatağa giremezdi. Karısını azarladıktan sonra onu kapı dışarı edip yatak odasına kimseyi almazdı. Eline kalemi kağıdı alıp yarının kader günlüğüne iki satır karalamak istedi. Torunlarını sünnet ettirecekti. İkiz torun sahibiydi. Düğün konvoyuna dahil edilecek iş arkadaşlarının listesini hazırlıyordu. Genç yaşta torun sahibi olmuştu. Kırk bir yaşındaydı. Kendi gibi oğlu da yirmi yaşında evlenmişti. Amatör dağ bisikletçisi de olduğundan yarını planlarken bir hata yaptı. Kafasında oluşan gel git düşünceler onun yarının planını yaparken sünnet düğünü ile yapmayı planladığı dağ bisikleti sürüşünü birbirine karıştırdı. Yarını hesap ediyordu, yarını düşünüyordu, yarını yazıyordu, yarını kurguluyordu. Aslında yarın için endişelenilmemesi gerektiğini, geleceği tasarlama işinin yüklenicisinin kendisi olmadığını bilecek yaşta ve deneyimde olmasına rağmen sabah vaktinden akşamın geç saatlerine kadar olacakları teker teker not etmeye başlamıştı. Torunların sünnet düğünü bir ay sonraydı, yapmayı planladığı bisiklet sürüşüyse yarındı. Yarının kader defteri adlı güncesine ertesi günün sözde kaderini yüklemeye çalışırken zihnindeki zaman dengesizliği onun sünnet düğünündeki sıralamayı da olduğu gibi ertesi güne aktarmasına neden olmuştu. İçtiği hormon likörlerinin etkisi altından kurtulduğunda çevresine bakındı. Gün doğmak üzereydi. Taytını ve pedli bisikletçi şortunu giydi, kablosuz kulaklığını kulağına taktı, havası inik lastiklerinin basıncını arttırıp kaskını aldı. Keltepe kayak merkezine gidecekti. Zonguldak yolu üzerindeki Pirinçlik Mahallesine kadar on kilometrelik bir düzlük onu bekliyordu. Ardından on sekiz kilometrelik, otuz derecelik eğimleri olan zor bir rampa önünde uzanacaktı. İki bin rakımlı bir dağa tırmanacaktı. 18-25 arası ergenlik nöbeti deliliği şubesi hakimi olduğundan makam aracıyla bu yolu çok defa turlamıştı. İnançsız bir insan sayıyordu kendini, dün yazdığı satırların bire bir aynısının bugün de yaşanacağını düşünüyordu. Kendisiyle gurur duyardı. Ne dediyse olmuştu. Ne istediyse elde etmişti. Defterine bir gün önce ne yazdıysa ertesi gün de aynı şeyler olmuştu. O, kendine göre küçük dağları yaratan bir haşa mikro tanrı gibi bir şeydi iç dünyasında. Blanet 08 gezegeni baş valisinin koruma müdürüne fırça atmaktan tutun da ötegezegenler idari yapısındaki bağlı kuruluşların amirlerini hizaya sokmaya kadar dostlarına anlatmaktan zevk alacağı bir sürü özgeçmiş detayı biriktirmişti. Koyu yeşil bir ormanın ürpertici derinliği içinde pedal çevirirken kablosuz kulaklığındaki ritimli dans müziğinin ağaçların diline dolanmaması için telefonunu kapattı. Ses kesildi. Şimdi birinci viteste attırıcıya çarparak ses çıkaran zincirin düzenli tıkırtılarından başka bir ses duyulmuyordu. On sekiz kilometrelik yokuşun ortasında yorulup zikzaklar çizmeye başladı. Soluklanmak için değil de uyuşan baldırlarını rahatlatmak adına ayakta pedal çevirdiğinden olsa gerek, durakladı. Uyuşan bacaklarındaki kan dolaşımının düzene girmesi için ileri geri yürümeye başladı. Bu yol ileride Kepler Gözlemevine ve Süper Kütle Kanyonuna bağlanıyordu. Kayak merkezindeki düğün salonuna vardığında kendine soğuk bir şekerli içecek ısmarlayıp terli üstünü değişecekti. Susamış ve yorulmuştu. Akan sümüğünü sağ bileğindeki bafa silip yanından usulca geçen bir kaplumbağanın kabuğuna isabet edeceğini düşünmeden bir tükürük savurdu, sonra yoluna devam etti. Zirveye varmıştı. Doping katkılı tek lokmalık bir atıştırmalığı ağzına atıp hakimi olduğu şubeyi ilgilendiren adli bir vaka aradı çevrede. Yüksek yargıçlar komitesi baş hakiminin görevde kalması için gereken çoğunluğun sağlanması onun bulunduğu konuma tahsis edilen üç oya bağlıydı. Üç oy insanı darağacından alır, sürgüne gönderir, baş tacı yapardı. Yapay şehirlerin insanları onun iki dudağının arasından çıkacak tek söze bakıyordu. O, ulu biriydi. Kimse onun eline su dökemezdi. O, yarını yazan adamdı. Defterine karaladıklarının bire bir aynısının olmaması ihtimali, onun insanların geleceklerine hükmetmesini gerektiriyordu. Güneşi kuzeyden getiremiyordu, koyu karanlık bir Blanet 08 sabahında. Güneş her zaman olduğu gibi güneyden doğuyordu. Pus her yanı sarmıştı. Hayaller ölmüştü. Kilitli ve hastalık sarmış nöronların işlevsiz kıldığı karanlık beyinler bir robot gibi zombivari sabitlerle insanlığa hükmediyordu. O, bu gezegendeki en etkili insanlardan biriydi. Defterine yazdığı satırları hatırladı. Video günlüğüne kaydetmek için kamerasının kayıt düğmesine bastı. Yokuş aşağı elli kilometre hızla inerken yüksek rakımın esintisi terli üstüne dondurulmuş demir çiviler saplıyormuş gibi hissettirecekti kendisine. Tırmanış dört saat sürmüştü. İnişse otuz dakika bile sürmeyebilirdi. Yarının defterine yazdığı satırlarda her şey vardı. Ortalama hızı, bir su hendeğinden atlarken dişli pedaldaki keskin kenarların ayak tabanına batması, hangi virajdan sonra ayakta yol alacağı gibi şeylerin tamamı yazılmıştı. Hayvan barınağını ve hidroelektrik santralini geçene kadar olanları net bir şekilde çizmişti. Zirvede dönmeye başlamıştı. Selenin ayarıyla oynadı on santimetre kadar. Dün yazdıklarını düşündü. Bir şey eksik gibiydi. Telesiyej tellerine tünemiş bir grup kuzgun, gaklayarak ona bakıyordu. Kuşlar kaçmadılar, gitmediler, aldırmadılar da. Sanki kıs kıs gülüyorlardı içlerinden. Büyük olanı devasa kargaburnunu andıran gagasıyla her biri yel değirmeni pervanesi kanadını andıran tüylerini havalandırmaya başlamıştı. Diğerleri yine gakladığında hakime acı bir bakış attı büyük olanı. Hakim çok korktu. Kendini yalnız ve çaresiz hissetmişçesine etrafına bakındı. Hava kararıyordu. Uzaktan sağanak yağmur ve fırtına taşıyan yüklü bulutlar öbek öbek üzerine çullanacakmışçasına o tarafa doğru yarış ediyorlardı. Bekledi. Düğün konvoyuna ait bir ses duymak istedi. Araç sesi, korna gürültüsü, motor uğultusu yoktu çevrede. Dün, yarını yazarken bir hata yapmış olabilir miydi? Torunlarının sünnet düğününün ne zaman olacağını düşünmeye çalıştı. Onların sünnet düğünü bugündü, dedi. İçini bir korku kapladı. Karanlık göğe baktı. Kuzgunlar yine aynı tehditvari bakışlarla gaklıyorlardı. İlk defa bir hata yapmıştı. Daha doğrusu ilk defa dün yazdığıyla bugün olanlar birbirleriyle eşleşmiyordu. Bu nasıl olabilirdi? O, yarını yazan adamdı. Yarını yazan adamlar kaderler, hayatlar, hikayeler, düşünceler ve gelecek üzerine etki eden kimselerdi. Onun gibi olan diğerleri de onunla aynı durumdalardı. Şimdi kendi gibi olanların da yüzüne bakamayacaktı. Ne diyecekti? Yazdığımla yaşanan farklıydı. Kader yazdığım gibi olmadı, mı diyecekti arkadaşlarına? Bu utanılacak bir şeydi. Belki rütbeleri sökülecek, unvanından olacak, saygınlığı zedelenecekti. Uzaklaştırma bile alabilirdi. Düğün salonuna baktı, telesiyej tellerine tünemiş kuzgunlara baktı, sonra yüklü yağmur bulutlarına baktı. Gitmek istiyordu. Ama giderse dün yazdıkları yaşanmamış olacaktı. O defterde önce bisikletle dağa tırmanacağı, ardından zirvedeki düğün salonunda torunlarıyla buluşacağı, sonra sünnet düğününde oynayacağı yazılıydı. Kuzgunlar yoktu. Korku yoktu. Panik yoktu. Endişe yoktu. Şimdi bunların hepsi vardı. İki saate yakın bekledi. Kimse gelmedi. İki saat iki dakika gibi geçmişti. Aklına o anda bir şey geldi. Dün yazdığım yazıyı silebilirim, dedi kendi kendine. Düğün kısmını çıkarabilirim. Kuzgunları ekleyebilirim. O zaman kimse benim yarını yazamadığımı anlamaz. Acele etmeliydi. Dünün yarınını değiştirebilmek için gece saat on ikiye kadar süresi vardı. Tıpkı saat on ikide arabası balkabağına dönüşen prenses masalında olduğu gibi, yarının yarınına etki edebilmek için insana yirmi dört saatlik bir süre verilmişti. Aceleyle bisikletine atladı. Kuzgunlara veda edip yağmura yakalanmadan hızla yokuş aşağı sürmeye başladı. Makam konutuna gittiğinde ilk işi yaşanmayan olayları dünün tarihinden silmek olacaktı. Bunu yapması gerekecekti. Bir yerde bir zaman haritası karmaşası yaşanmıştı. On sekizinci viteste hızla aşağı iniyordu. Sağ şeritte hızla yokuş aşağı iniyordu. Karşı şeride geçmek için içinde dayanılmaz bir arzu vardı. Neredeyse frekans duyargası antenini açıp kendisini almaları için bir komut dizini oluşturacaktı. Acele ediyordu. Çok acele ediyordu. Derhal eve dönmeliydi. Derhal o defterdeki dünün yaşanmayan yarınındaki düğün detaylarını silmeliydi. Bunu çok istiyordu. İstedikçe hızlandı. İstedikçe pedala abandı. İstedikçe mtb tekeri daha hızlı dönmeye başladı. Şerit değiştirmek güvenli değildi. Karşı şeritten önüne aniden bir araba çıkabilirdi. Bunun olmasını istemiyordu. Ama şöyle düşündü. Böyle bir şey olamaz. Çünkü dün böyle bir şey yazmadım ben. Düşüncesinde haklıydı. Dün hızla aşağı inerken karşı şeride geçse bile önüne aniden bir taşıt çıkacağıyla ilgili bir yazı yazmamıştı. O halde hızına ve şerit ihlali yapmaya da aldırmadan pedala yüklenebilirdi. Bunu yaptı. O kadar hızlı iniyordu ki, fren balataları aşırı ısınmadan lav kırmızısına dönmüştü. Yüzündeki kılcal damarlardaki kan yarış mavisi rengini almıştı soğuk esintisinden. Gidon demirine çenesini yaslayıp paralel kadro borusuna kadar eğildi, rüzgar direncini kırmaya çalıştı. Mucur birikintisi üzerinden geçerken arka tekerin yalpa yapa yapa kaydığını hissetti. Kontrolü yeniden ele aldığında, sürüş halindeyken aklına bir şey takıldı. Sürüş esnasında farklı bir konu hakkında düşünmek ancak amatörlerin yapabileceği bir hataydı. Gözlerinin önüne perde inmiş gibiydi. Şerit gözetmiyordu, hızına aldırmıyordu. Neredeyse bariyerleri aşıp uçurumdan düşecek gibi oldu bir keskin virajda. Aklında ne vardı? Kim bilir? Kendine ve yazdıklarına güveniyordu. Ne sağ ne sol şeritten önüne bir araba çıkmayacaktı. Üzerinden atlanması gereken bir kedi, bir köpek, bir sincap, bir kaplumbağada çıkmayacaktı hangisi olduğu bilinmez bir keskin virajı aldığında. O halde düşünmeye devam edebilirdi. Sürüşe odaklanmak zorunda değildi. Zaten ne düşündüğü hakkında da en ufak bir fikri yoktu. Aklı başından gitmişti. Kendi zihnini sarhoş eden bir fikirdi işte onu gerçek boyuttan koparan. Pirinçlik mahallesi düzlüğüne varmasına son beş viraj vardı. Dört, üç derken virajlar tükeniyordu. Yola odaklanmayı tamamen bırakmıştı. Tek eliyle gidonu kontrol ederken neredeyse doksan derecelik bir keskin dönemeci arkasında bırakmıştı. İşte her şey ondan sonra oldu. Kendisini birden kesinlikle ve kesinlikle karşıdan bir arabanın gelmeyeceği yan şeritte buldu. Virajı yan şeritte almak istemişti. Dönemece hafif eğimli girdiğinde gözlerini fal taşı gibi açmasına neden olan o kacaman şeyi gördü. Uzun farlarını yakmış, avını yutmayı bekleyen kocaman bir balina gibi ağzını açmış üzerine doğru geliyordu. Kaçış şeridine kendini atmak ya da ani bir hareketle yön değiştirmek istedi. Son çaresi kendini havaya savurup yere atmaktı. Bu düşünceler birkaç saniye içinde zihninde dalgalandı. Ama zaman yetersizliğinden bunlar gerçekleşmedi. Soğuk terler dökmeye başladı. Her şey iki saniye içinde oldu. Acı bir fren sesi duyuldu. Önce bisiklet havalandı, sanki arabayla adam arasındaki kavgayı ayırmak şöyle dursun, ne haliniz varsa görün der gibi kenara çekildi bisiklet. O aradan çekildiğinde adamın kolu sis farına çarpıp geriye kıvrıldı. Alnını cama hızlıca vurdu. Katlanan omurgası tüm bedenini bir yay gibi havaya fırlattı. Şok etkisiyle kendini çok farklı yerlerde görüyordu. Bunun olmaması gerekiyordu, dedi. Ben böyle bir şey yazmadım. Bunun olmaması gerekiyordu. Bu, onun son sözleriydi. Oracıkta can verdi. Yarını yazamayacağını, kaderle oynanmayacağını, kimsenin geleceğine etki edemeyeceğini, bir yarı tanrı olmadığını orada öğrendi. Ona çarpan araba kayak merkezindeki düğün salonuna giden bir konvoyun önündeki ilk arabaydı. Süslenmişti. Sünnet çocuğu içerideydi. Aracın içindekilere bir şey olmamıştı."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yaris-ati-gibi-yetisen-ogrenciler/", "text": "Doğruluğu tartışmaya açık olmakla beraber ailelerin hepsi bu konuda kendine haklı sebepler çıkarmakta. Ben mesela: Aileden gelen başarı hırsının bir çeşit kurbanlarından biri olarak onların istediği başarının bir tık altına düştüğüm anda ciddi kızgınlıkların olduğu hala dün gibi aklımda. Etkisi ne oldu bana? Hala bir şeyleri yaparken kendimden önce ailemi tatmin etmek istiyorum mesela. Aferin desinler istiyorum. Onların tabiriyle Başarısız olduğum zamanları unutturmak ve ağızlarından Aferin kızım lafını duymak istiyorum. Kendimi değil çoğu zaman hala onları tatmin etmek için çalışıyorum. Peki, başka bir konuya değinelim. Yukarıdaki atasözü ne diyordu? Ömür boyu mutlu olmak istiyorsan sevdiğin işi yap. İşte meselenin önemli bir noktası da burada başlıyor zaten. TÜİK'in verilerine göre Türkiye'de üniversite mezunların %15,2'si işsiz. İş sahibi olanların ise önemli bir kısmı mezun oldukları bölümün işini yapmıyor. Diğer bir istatistik ise gösteriyor ki Türkiye'de meslek sahibi olanların ancak %7 ila %12'si mesleğini severek yapıyor. Yani atasözünde bahsettiğimiz bir ömür boyu mutluluğa sahip olan kesimi sadece o %12'lik kısım oluşturuyor. Bu güncel konuya parmak bastığınız için teşekkür ederim. Aslında ben de uzun zamandır bu konuda bir yazı yazmak istiyordum. Eklemek istediğim bir kaç konu var. Dark dizisini seyredenler determinist siklusu yani engellenemez döngüyü bilirler 🙂 Burada maalesef tuhaf bir döngü var. İkinci nokta 'test şeklinde ciddi bir sınav gerekli mi?' Bence kesinlikle gerekli. Bu sınav aslında yalnızca zekayı ölçmüyor. Çalışma azmini, disiplini, süreyi kullanma, stresi kontrol edebilme, matematiksel düşünebilme ve 'objektif kriterlerde yarışabilme' becerilerini ölçüyor. Peki ebeveynler neden baskı yapıyor? Bunun bir çok sebebi olabilir ama çoğunlukla 'Çocuğum benim gibi sürünmesin' kaygısı güdüyorlar. Mutlu olsun, iyi para kazansın, kendi ayakları üzerinde durabilsin, hayatı istediği biçimde yaşasın kaygısı. Çocuğun piyanist olmak istiyorsa yine olsun ama realist düşünürsek iyi bir piyanist olma ihtimali, oturup sınava çalışıp iyi bir üniversite kazanma ihtimalinden daha düşük. Bunun dışında zaten çoğu aile parasızlıkla fakirlikle boğuşuyor. Çocuklarının bu durumda olmasını istemiyorlar doğal olarak. Bu yüzden çocuğun arkasında durmak gerekir evet ama 'hadi çocuğum hayallerini gerçekleştir kanatlan ve uç' diyebilecek kadar iyimser olanlar ancak 'parası ve imkanı bol' olanlardır. Gerisi yine arkasında duracak ancak 'çalışırsa, ter dökerse, gecelerse' yani elinden geleni yapar ama olmazsa, arkasında duracak. Zira çocuğun hayatta kalabilmeyi, yaşamayı, para kazanmayı öğrenebilmesi için böyle bir tempoyu böyle bir 'zorluğu' tek başına yüklenmesi gerekecektir. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Herkes doktor, mühendis olmak zorunda değil. Ama 'sınav sistemi' olmak zorunda. Zaten tuhaflıkta burada. 2.5 milyon öğrencinin hepsi sınava girmek zorunda değil. Ama sınava girerlerse birileri birinci, birileri sonuncu olacak. Elbette alternatif sistemler de tartışılır ama 'hayat bile bir sınavdır' yani sınavdan kaçış yok maalesef. Twitter benzeri mecralarda 'sisteminiz batsın' 'yarış atı' 'sınava ne gerek var' yakıştırmalarını görünce çalışan emeğinin karşılığını alır, sınav olmazsa kimse çalışmaz diyor, herkese mutlu günler diliyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yaslanmada-serbest-radikal-teorisi/", "text": "Zigotun ana rahmine düşmesiyle başlar hikaye. 40 haftalık misafirliğin ardından, hayatında belki en güvende olacağı yerden sonra dünyaya gözlerini açar. Bebeklik, çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik derken korkulan şey yaklaşıyordur; Yaşlılık! İnsanlığın varoluşundan bu yana ölümsüzlük hep aranan bir olgu olup hayalleri süslemiştir. Gelgelelim ki biz henüz zigotken yaşlanmaya programlanmışızdır bile. Yani yaşamanın doğal bir sonucu, doğal bir yan etkisi yaşlanmadır. Serbest radikal teorisi basitçe metabolizma sonucu ortaya çıkan reaktif oksijen radikallerinin verdiği hasar ile hücrelerin yaşlandığını öne sürer. Yaşamımız oksijene bağlıyken ölümümüzün de oksijen nedeniyle olması işin ironik kısmı. Çünkü gerçekten de yaşamak için soluduğumuz oksijen bizi adım adım ölüme yaklaştırır. Yazımızın başlangıcında henüz zigotken yaşlanmaya programlanmışızdır bile demiştik. Bunu daha slogansı bir hale getirip ' doğarken ölüme programlanmışız' da diyebiliriz. Vücudumuzda reaktif oksijen ürünleri esasında enerji santrallerimiz olan mitokondrilerde meydana gelir. Hücrelerimizde bir organel olan mitokondrinin en önemli işlevlerinden biri aerobik yani oksijenli solunumdur. Bunun sayesinde aldığımız besinlerden mükemmel bir verimle faydalanırız. Mitokondri olmadan hücrelerimiz 1 glikoz molekülünden net 2 enerji molekülü elde edebilirken mitokondrideki oksijenli solunum sayesinde net 38 ATP elde edilir. Besinlerdeki elektronlar mitokondride yer alan Elektron Taşıma Sistemi boyunca taşınır. Bu elektronlar zincirin sonunda oksijen molekülüne verilip suya(H2O) indirgenir. Bu haliyle bizim için bir problem yoktur. Ancak Elektron Taşıma Sisteminde elektronlar aktarılırken hücreye alınan oksijenin %1-4 'lük kısmı kadar oksijen radikalleri sızıntısı oluşur. Reaktif oksijen radikalleri; süperoksit(O2 ), hidrojen peroksit(H2O2) ve hidroksil iyonu 'dur. Bunların yanında reaktif nitrojen radikalleri de oluşur ve benzer etkilere sahiptir. Atomlar denge durumundayken elektronları eşlenmiş halde bulunurlar. Serbest radikaller ise bir veya daha fazla eşlenmemiş elektrona sahiptirler. Bu, radikallerin çok kararsız yapıda olmasına neden olur. Serbest radikaller pimi çekilmiş el bombası gibidir. Hücredeki diğer moleküllere saldırarak onlardan elektron koparıp kararlı hale gelmeye çalışırlar. Elektronunu çaldığı moleküllerin ise yapısı ve stabilitesi bozulur. Yani hücre için tam bir baş belasıdır. Bu kaçaklara karşı hücrelerimizde antioksidan savunma mekanizmaları gelişmiştir. Glutatyon ve süperoksit dismutaz gibi enzimler bu radikalleri bir temizlik görevlisi misali süpürür. Dışarıdan besinlerle alınan A, C ve E vitaminleri de antioksidan etkiye sahiptir. Bunlar gibi içsel ve dışsal antioksidan mekanizmalarla oksidatif stres dengede tutulur. Bu denge oksidatif hasar lehine değişirse hücresel yapılarda hasar meydana gelir. Oluşan hasar hücresel fonksiyonlarda bozulma ve azalmaya yol açar. Hasar birikimi bizi yaşlanmaya götürür. Serbest oksijen radikallerinin temel olarak mitokondrideki kaçaktan oluştuğunu belirtmiştik. Mitokondride oluşan bu radikaller direkt mitokondride hasara yol açar. Mitokondrinin diğer organellerden farklı olarak kendine ait genetik materyali vardır. Bu DNA'da, ETS'de görevli enzimlerde kodlanır. Mitokondri DNA'sı, çekirdekteki DNA'dan farklı olarak daha korunaksızdır. Çekirdekteki DNA molekülü histon denilen proteinlere sıkıca sarılarak korunmasına rağmen mitokondriyel DNA'da böyle bir durum söz konusu değildir. Ayrıca çekirdekteki DNA gibi çok özel seçici zarlarla korunmaz. İşte bu nedenlerle reaktif oksijen radikalleri mitokondriyel DNA'da daha kolay hasar bırakır. Bu hasarlanma Elektron Taşıma Sistemindeki enzimlerin üretimini bozar. Dolayısıyla ETS'de daha çok reaktif oksijen radikali kaçağı olacaktır. Haliyle hasarlanma olayı aynı şekilde devam edip kısır bir döngüye girer. Sanki bir şekilde yaşlanmamız garanti altına alınmış gibi. Bu kadar üzücü haberden sonra belki MFÖ'den Hep Yaşın 19 şarkısı iyi gider umarım. İyi dinlemeler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yastik-altindaki-kelimeler/", "text": "Kulaklar işgal altında. Bu yüzden kelimeler yere dökülüyorlar. Ağızların kapıları kırık. Bu yüzden kelimeler ayağa düşüyorlar. Bu söz yığınlarını kim kaldıracak? Hiç kimse. Ama azarlanacak, sokaktan, Bak ne buldum diye kelime taşıyan çocuklar evlerine. At o pis şeyi denilecek onlara. Çocuklarsa yıkayıp bazı kelimeleri saklayacaklar yastık altlarında. Yastık altındaki kelimelerimi havalandırmaya karar verdim bu sabah. Paylaşmaz isem hayatla, küflenip gitmelerinden korktum, biraz da şehirlerin vicdanı küf kokan insanlarından koruyayım derken. Baktım ki UMUT ve KARAMSARLIK kol kola girmiş selamlıyorlar beni yastığın altındaki kelime yığınının arasından. Ama o da ne aralarında bir kavga var sanki. Ama bir yandan da diğeri olmadan var olamayacağını bilir gibi halleri. Yavaşça alıyorum sağ elime UMUDU ve sol elime KARAMSARLIĞI. UMUDU, zamanında her şeye inat açan tomurcuklarda gezinirken bulmuşum meğer. Ben çiçeği koklayayım derken konuvermiş parmağıma ve kendine böylece yer bulmuş yastığının altındaki kelimeler arasında. KARAMSARLIĞIN tozu ise okul sıralarında bulaşmış üstüme ve eve ulaşmış benimle. Şimdi umut serpiştirmeye çalışıyorum karamsar insanların üzerine. Bu sırada HASRET ve VUSLAT en naif halleriyle sesleniyorlar bana. Bir de ne göreyim birbirlerini kovalıyorlar kelime yığınının arasında. İzleyip onları bir süre, ardından usulca alıyorum avcuma. Neden kovalıyordunuz birbirinizi sorusu karşısında, gülerek bakıyorlar bana. Hayat hep böyle değil mi diyorlar. Kısa bir süre düşününce anlıyorum özlemler kavuşmalara kavuşmalarsa özlemlere gebe şu dünyada. SAVAŞIN sesi geliyor uzaklardan. Ben masumum, ben yapmadım. Ben öldürmedim çocukları, ben kıymadım annelere, ben bitirmedim dostlukları... İnsanlar yaptıkları bu kötülüğü benim adımla birlediler. Arkama gizleyebileceklerini sandılar suçlarını. Oysa gözleri gizleyemedi kalplerindeki karayı. Her yerde yeşeremiyor bu adalet dedikleri, ondandır seni suçlayıp sana yüklenmeleri. Anlatsak anlaşılır mı, kalplerin karasının perdesi kalkar mı bilmiyorum ama sen korkma ben seni duyuyorum. Öyleyse şimdi SAVAŞA bir demli çay benden, hararetini alır biraz. İyi gelir tüm çaresizliklere. SEVGİ ise gizlice ağlıyor. Dertleşmeye çalışıyor diğer kelimeler ile ama çoğu uyuyor, onu kimse dinlemiyor ANNE haricinde. Önce biraz dinliyorum onları. SEVGİ: Canım yanıyor biliyor musunuz? İnsanların kimi benden korkuyor kimisi de hiç düşünmeden üstüme basıp geçiyor. Seviyorum dedikleri çiçeği koparıyor solduruyorlar, seviyorum dedikleri yemekleri tek başlarına yiyip bitiriyorlar, seviyorum dedikleri oyuncakları kırıyorlar, seviyorum dedikleri müziklerden sıkılıyorlar, seviyorum dedikleri dostluklarını üç kuruşa satıyorlar, seviyorum dedikleri kalpleri ağlatıyorlar. dedi ve daha da fazla ağlamaya başladı. Onu dinleyen ANNE ise başını okşadı SEVGİ'nin, üzülme dedi, gözyaşlarını sildi. Anneler yavrularını nasıl sever bilir misin sen? Bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, kendilerinden geçercesine, hayata karşı koruyup koklayarak severler. Sen işte o sevgisin dedi. Sustum, sustum, sustum sadece bir damla yaş aktı gözlerimden; onları rahatsız etmeden uzaklaştım oradan. Başka bir köşede ise HAYAL uzaklara dalmış düşünüyordu sessizce, bir an gözüm çarptı kendisine ve merakımdan sordum, ne düşünüyor diye. Öyle güzel baktı ve güldü ki gözlerinin içi, ardından dökmeye başladı içindekileri. Hayaller hep sevgi ve umut dolu olur, masum olur, bir rengi olsa pembe olur öyle değil mi? Ama belki de uzun zamandır bu yastığın altına saklandığımdan insanlara hatırlatamıyorsam bu hissi. Herkes ayakları yere basan gerçeklerin peşinde, çocukların bile hayal dünyası daraldıkça daraldı ve oynadıkları oyunlardan ibaret kaldı. Ne yapmalıyım ki yeniden, geçmişin ağrıları yerine geleceğe dair hayaller kaplayabilsin ufukları? Önce hayali bulduğum yere geri götürmeye karar verdim. Uçsuz bucaksız bir denizi seyrederken omzuna konmuştu bir kuşun kanadından düşüp. Hayali yeniden yükledim kuşun sırtına, konsun diye bambaşka omuzlara. Kimisi nasıl olduğunu anlamadan kaybediyor seni, kimisi parayı görünce unutuyor yüreğinin dışında seni. Hatırlıyor musun seni bulduğumda az kalsın öldürecektin kendini ve bu dünyada sana yer olmadığına inanıyordun. Ben diyorum ki şimdi boşver bizi, yani insanları. Seni toprağa ekelim, güneşte ısın yağmurda dinsin susuzluğun ve aç yeniden en güzel renklerine ulaş nasibi olan yüreklere. Şimdi ekiyorum MERHAMETİ bir çınar ağacının gölgesine, kolayca incinmesin diye."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yazarlarimizdan-2020-yilinda-okunacak-8-kitap-tavsiyesi/", "text": "Ekrem: Bazı romanlar kurgudur evet, ama tarihteki boşlukları olaylarla doldurarak anlatır. Öyle bir doldurur ki tarihsel gerçeklere zarar vermeden, gerçek sanırsınız. Ama bunlar sadece yazarın hayal gücü ile gerçek karakterlerinin o zamanki yaşamının tarihsel olaylar çerçevesinde nasıl olduğunu hayal etmesidir. İşte Afrikalı Leo da bu romanlardan biri. Hasan el-Vezzan isimli gerçek bir şahsiyetin hayatını anlatan bu kitap birçok tarihsel noktaya değinerek olayların nasıl o boyutlara geldiğini anlamamıza yardımcı oluyor. Bu kitapta da Afrika'dan Avrupa'ya, Orta Doğu'dan Osmanlıya birçok yerdeki olayların nasıl o hale geldiğini anlayabilirsiniz. Tarih konuşurken şahsen bu kitap birçok yerde örnekler verebilmemi sağlıyor. Benim tavsiyem budur. Afrikalı Leo Kitap İncelemesi yazımız için buraya tıklayabilirsiniz . Fatma: Ayşe Kulin'in kaleme alıp 2016 yılında yayınladığı bu romanda, beni kendine çeken en temel faktör kitabın ismi oldu. Çünkü etrafımız bir sürü parçasını bir yerlerde bırakıp hayata devam etmeye çalışan insanlarla dolu. Bu kitap ne kadar kurgulanmış bir eser olsa da içinden geçtiği dönemi size gerçekçi ve tarafsız bir bakış açısıyla sunuyor. Tarihte yaşanan olaylar onları yaşayanlarla daha anlamlı oluyor çünkü. Gerçekliği biraz da bizde bıraktığı izde kalıyor. Roman aslında Nazi döneminde Almanya'dan Türkiye'ye gelen, sığınan ve o dönemde yeni bir eğitim sistemi ile açılan fakültelerde görev yapan Yahudi asıllı bir Patoloji profesörünün ve ailesinin hayatı etrafında geçiyor. Ve okuduğunuz her sayfada sizi farklı duygulara sürüklüyor. Çünkü gelen insanların kendilerini zamanla Türkiyeli ve Türk olarak gördüklerini, aynı ülküleri paylaştıklarını görüyorsunuz. Din, dil ayrımı olmaksızın bayramlarını, özel günlerini, acılarını bir arada yaşayabildiklerini görüyorsunuz. Bir zamanlar böyle bir halk iken her geçen gün artan dejenerasyonları seriyor bu kitap önümüze. Ne farkı var ki insanın özgür olmadığı müddetçe yaşadığı ülkenin. Dil, din, ırk kimliği olmaksızın fikirleriyle barınabildiği yer insanın yurdudur. Bunu kaybettiğiniz an; fikirlerimizin, dinlerimizin, ırkımızın bir değer olarak değil bir ayrışma nedeni olarak öne sürüldüğü an kim nerede olursa olsun kanadı kırılıyor ve esir oluyor. Nihat: Geçmişi anlayabilmenin çeşitli yolları vardır. Bunların başında tarih bilmek gelir. Fakat tarih size her zaman derinlikli bilgi sunmayabilir. Resmi tarih yazımı çoğu zaman duygulardan, düşüncelerden ve insan psikolojisinden arındırılmıştır. Fakat insanlık tarihinin merkezinde insanlar bulunmaktadır. Dönemlere ait savaşları veya siyasi olayları bir tarih kitabı size anlatabilir. Fakat insanların kafasındaki düşünceleri nasıl öğrenebiliriz? Yahut bireyin kafasındakileri anlamadan geçmişi gerçekten anlayabilmiş sayılabilir miyiz? Tabi ki sayılamayız. İşte bu sebeple otobiyografik kitaplar çok değerlidir. Bu yüzden Şevket Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam isimli otobiyografik romanı çok önemli bir eser olarak karışımıza çıkıyor. Anadolu halkının durumunu, askerlerin fikir yapılarını, dini düşünceleri, dönemin Türklük ve Turan ideallerini, eğitimsel sorunları, İttihatçı düşünceleri, sosyalizmin döneme yansıttığı fikirleri, savaşları, Cumhuriyet'in erken dönemlerini ve en önemlisi dönemin bakış açılarını bize sunuyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun etkileyici rüyasından Türklük ve Turancılığa, oradan sosyalistliğe doğru Rusya'ya, en son tekrar Anadolu topraklarına dönüş ve yolunu Türk inkılabına adayış... Savrularak yaşanmış bir hayata bunca şey sığdıran Şevket Süreyya Aydemir, bireylerin düşünce dünyasına girebilmenizi ve bu sayede geçmişi anlayabilmenizi sağlıyor. Suyu Arayan Adam isimli bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Abdullah: Gazeteci yazar İsmail Saymaz'ın kaleminden çıkan Şehvetiye Tarikatı, 2019 yılında en beğendiğim ve herkese okumasını önerdiğim bir kitap. Kitap Türkiye'deki tarikatları inceleyen ve özellikle tarikat şeyhleri ile müritlerin arasında geçen, bu kadar da olmaz artık dedirten cinsten cinsel ve fiziki olayları konu alıyor. Metastaz kitabı ile birlikte ülkedeki cemaatlerin arka yüzlerini gösteren güzel bir kitap. Şehvetiye tarikatını okurken çok güldüm ama maalesef ağlanacak halimize.. Kitap ülkemizde yaşayan insanların bilgisizliğinin bazı kesimler tarafından nasıl kullanıldığını tüm çıplaklığı ile göz önüne seriyor. Şehvetiye Tarikatı'nı siyasi-politik inceleme tarzı kitaplar okumayı seven arkadaşlara şiddetle öneririm. İçimizdeki Şeytan Kitap İncelemesi yazımız için buraya tıklayabilirsiniz . Beyza: Nöroloji ana bilim dalında profesör olan Cumhur Ertekin'in kaleminden çıkan Tıbbın Öyküsü, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Bilim Akademisi Serisi'ne ait bir eser. Kitapta 21. yüzyıl tıbbının geldiği noktaya temel oluşturan tarihi gelişmeleri, ilkel komünal toplumlardan 20. yüzyıla kadar dönemlere ayırarak teker teker incelenmiş halde bulabilirsiniz. Üstelik yalnızca tıbbın bir alanına odaklı ilerlemeyen eserde mikrobiyolojiden genetiğe hatta psikiyatriye kadar pek çok bilimin gelişimsel sürecini incelemek mümkün. Tababetin gelişimine dair bir çizimle başlayan eser, yazar tarafından büyük bir tarihi ve kültürel birikimin sonucu bizlere sunulmuştur. Tarihe ve tıbba ilgi duyan herkesin severek okuyacağına eminim. Nurullah: 2019 Şubat tatilimi dolduran bu kitabı size tekrar sunma heyecanını yaşıyorum. 251 sayfalık kitap, o ufak hacmiyle yaşadığımız sonsuzluğu kaplamayı başarıyor. Size düşen ise bunu hayranlıkla seyretmek. Gerçekten de anlaşılması bir hayli zor olan evrenin başlangıcı, kara delikler, uzay-zaman gibi konular herkesin bir şekilde anlayabileceği seviyeye indirgenmiş. Ancak yine sizin bir miktar temel fizik bilginize ve biraz araştırmacı kimliğinize ihtiyaç duyuyor. Bu açıdan sizi de olayın içine dahil ettiği söylenebilir. Aktif bir okumayla çok zevk alacağınız bu eseri en kısa zamanda okuduğunuz kitaplar listenize eklemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Ve son olarak, eğer evrenin diğer ucunu görmek istiyorsanız sanırım S. Hawking size bu konuda yardımcı olabilir. Zamanın Kısa Tarihi Kitap İncelemesi yazımız için buraya tıklayabilirsiniz . Onur: Fatih Sultan Mehmet'in bizzat kendisinin çağırttığı Venedikli dük Alberto Balbi'nin kendi günlüğünden ve yazarın yaratıcılığından oluşan oldukça faydalı bir romandır. Elbette roman olduğu için hayal ürünü içeriyor ancak bu durum gerçekliğe en yakın romanlardan diyebiliriz. Yine kaynakçasında da yazarın yıllar boyu okuduğu tarihi makalelerin bir sonucu olarak eserin oluşturulduğunun görülmesi de bu anlamda pozitif etki oluşturmakta. Oldukça da akıcı bir dili olduğunu söylemek mümkün. Ancak yazarının geçmişi hakkında pek bilgim yok. Eserleri güzel fakat yine de öneri bazında kişisel geçmişine de bakmayı öneririm. Çok hoş bir çalışma olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yazarlarimizdan-2021-yilinda-okunacak-12-kitap-tavsiyesi/", "text": "2021 yılına girerken Parlak Jurnal yazarları olarak yine bir geleneğimizi devam ettirmek ve sizlere tüm sene boyunca okuyabileceğiniz kitaplar tavsiye etmek istedik. Ekip olarak sürekli daha çok kitap okunması gerektiğine inanıyor ve ancak kitap okuyarak kişisel gelişimin tamamlanabileceğini düşünüyoruz. Her başlıkta bir adet kitap tavsiyesi bulacağınız bu yazımızda elbet kendinize hitap eden bir kitap keşfedeceksiniz. 2021 yılının umut ve mutluluk getirmesini diliyor ve bol bol kitap okumanızı temenni ediyoruz. Usta yazar, acımasız ve etkileyici kaderini-mizi; yaşlı bir balıkçının okyanusta geçen birkaç günüyle, kılıçbalığıyla olan mücadelesinin duru olay örgüsüyle gözler önüne seriyor. Bu kısa romanı okurken yorulmayacağınıza, sıkılmayacağınıza adım gibi eminim. Ancak, çarpıcı olay örgüsünün size tesir ettiğini kitap bittikten sonra fark edeceksiniz. Zahid: Hint kökenli Nörobilimci Ramachandran'ın okuduğum ilk kitabı popüler bilim raflarında tesadüfen denk geldiğim Beyindeki Hayaletler oldu. Öyle bir kitap ki metroda, otobüste, okulda bile elimden düşürmeden okudum. Hatta son bölümünü okurken 'keşke bitmese' bile dedim doğrusu. Bu kitap Ramachandran'ın tıptaki enteresan beyin kaynaklı hastalıkları kendi hastalarının başından geçen hikayelerle süsleyerek anlattığı 12 bölümden oluşuyor. Aslında Ramachandran'ın aklında hiç böyle bir kitap yazma fikri olmamış senelerce. Bir gün Sinirbilim Derneği'nin yıllık toplantısında 4000'den fazla bilim insanından oluşan bir dinleyici kitlesine, hayalet uzuvlar, vücut imgesi ve benliğin aldatıcı doğasına dair çalışmalarını içeren ve bulgularından bahsettiği Beynin On Yılı konulu konuşmasını yapmış. Büşra Ç.: II. Meşrutiyet döneminin önemli fikir adamlarından Filibeli Ahmet Hilmi tarafından 1910 yılında yazılmış Türk edebiyatının ilk felsefi ve gerçeküstü romanıdır. Vahdet-i Vücud anlayışını yani tanrı-insan ilişkileri başta olmak üzere birlik çokluk sorunu, insan iradesi ve özgürlüğü, alemdeki kötülük problemi, metafizik konularla iman ve akidenin anlamı, ahlak konuları ve çeşitli dini bahisler hakkında kapsamlı ve sistematik bir düşünce ortaya koyar. 1910 basımında kitabın dili biraz ağır olduğundan günümüze günümüz Türkçesine uyarlanarak gelmiştir. Mutlu: Sizlere John Farndon tarafından kaleme alınmış Dünyanın En Harika Fikri isimli oldukça ilgi çekici bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitapta eğitimden sanayiye, günlük konulardan politikaya kadar insanlığı değiştiren 50 fikir ele alınmış. Kitapta ele alınan fikirler akademisyen, yazar ve tarihçilerden oluşan bir heyet tarafından belirlenmiş. Belirlenen konular ise kitapta internet üzerinden halka açık yapılan oylama sonucuna göre sıralanmış. Fikirler hakkında sadece saf bilgiler yanında dünyanın önemli kişilerinin bu fikir hakkında belirttiği sözler, şiirler ve fikirlerin tarihsel evrimi de ele alınmakta. Yazar fikirleri ele alırken olumlu ve olumsuz tarafları ile ele almış. Fikirleri okuduğunuzda yazarın öznel ifadeleri yerine nesnel ifadelerin çok daha ağır bastığını ve bu yüzden ele alınan fikrin harika bir fikir olup olmadığının açıkça belli olmadığı görülecektir. Çünkü yazarın kitaptaki amacı düşünceye malzeme çıkarmak ve insanı düşünmeye kışkırtmaktır. Kitabın eskiden büyüklerimizin gazete kuponlarını biriktirerek aldığı ansiklopedi setlerine benzer bir havası olduğunu da belirtmek isterim. Ama ansiklopedilerden kendisini ayıran esprili ve eleştirisel dili farklılığını ve modernliğini apaçık ortaya koymakta. Esprili ve eleştirisel dili ile hiç umursamadığımız ya da fark edemediğimiz fikirlerin dünya üzerindeki etkisini göstermektedir. Bunun yanında verdiği bilgiler ile kişilerin yeni fikirler üretmesini de amaçlıyor kitap. Hatta John Farndon kitabın giriş kısmında ... bu kitabı yazma amacımın özü budur: düşünceyi kışkırtmak. İfadesine değinerek kitabın insanı düşünmeye ve yeni fikirler üretmeye sevk etmeyi amaçladığını belirtmek gerekir. Fırat Y.: Jose Saramago'nun (16 Kasım 1922 18 Haziran 2010) az bilinen ancak popüler eserlerinden daha doyurucu bir içeriğe sahip olan İsa'ya Göre İncil isimli eseri, 1991 yılında yayımladı. Yayımlanmasının akabinde Katolik Kilisesi tarafından ve ülkesi Portekiz'de şiddetli bir şekilde eleştirildi. Eleştiriler sonrasında Yeşil Burun Adaları'na taşınan Saramago, ölene dek burada yaşamıştır. Günümüzde Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayınlanan eser, E. Efe Çakmak tarafından gerçekleştirilmiş başarılı bir çeviriyle okuyucuya sunulmuş. Yazar, eserinde kendi mantığı kullanarak, tarihsel verilerden ve kutsal kitaplardaki İsa anlatısından yararlanarak İsa Mesih'in hayatını anlatmayı amaçlıyor. Eserdeki İsa Mesih, insani zaafları ve kusurları olan ancak belirli yönlerden Hıristiyanlık öğretisine uygun bir profile sahip olarak kaleme alınmış. Bu nedenle Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'nın yanına kendi adını yazdıran bir tanrı tanımaz olan Saramago; bizim, aldatıcı gerçekliği sürekli olarak bir kez daha kavrayabilmemizi sağlayan; hayal gücü, merhamet ve ironi ile oluşturduğu kıssaları için Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür. Okurların inançları nedeniyle önyargılı yaklaştığını düşündüğüm bu eseri, 2021 yılında mutlaka okuma listenize eklemelerinizi öneririm. Onur: Pek çok tarihi roman vardır sizleri yaşanmış ya da yaşandığı muhtemel olayları anlatan, nefesi kesip de okunmak isteyen. İşte İskender Pala'nın bu kitabı tam da bunlardan birisiydi benim için. Bu yıl birbirinden güzel kitaplar okuduğumu söyleyebilirim ancak siz değerli okurlara önerebileceğim en güzel kitap bu eserdi sanırım. Eser Eyüp Sultan'ın Hz. Peygamber ile ilk tanışma anının arkasındaki perdeyi mi, Peygamber'in hadisinden ötürü at sırtında İstanbul'u fethetmek için gidişini mi, geride kalanları mı anlatıyor desem yoksa ilk defa o yüzyıllarda icat edilen Rum ateşinin esrarengiz, bir benzerine rastlayamayacağınız bilimsellikle oluşturulmuş aşkvari bir bakış açısıyla kağıda dökülüşünden mi bahsediyor desem bilemedim. Hatta ki hatta suyun ham maddesi olan hidrojen ve oksijenin tarihinden mi? Ya da... Eyüp Sultan'a düzenlenecek olan suikast planından mı? Vefatından mı yahut bu muhterem sahabenin vefatından sonra mezarının ne olduğu, nasıl korunduğu, nasıl bulunduğu... Akılda yüzlerce, binlerce soru bırakan, her soruyu da ansızın cevaplayan bir romandı benim için. Dilerim sizler de benimle aynı hisleri paylaşır ve nice dostlarınızın da bu eseri okumasına vesile olursunuz. Nihat: Siyasi akımlar geçmişten geleceğe aktarılan bir döngüler bütünüdür. Ancak günlük siyaset ortamına baktığımızda sanki her şey çok yeni ve eşi benzeri görülmemiş olaylar gibi görünüyor olabilir. Oysa her yeni nesil, Türkiye'nin siyasi hafızasının oluşturduğu çeşitli siyasi düşüncelerin değişip dönüşerek geleceğe sirayet etmesini izliyordur. Birçok siyaset tarihi kitabımız olmakla birlikte siyasi düşüncelere yönelik büyük bir lügatımızın olmadığını düşünüyorum. Ancak Tanıl Bora'nın bu müthiş eseri, Türk literatüründeki büyük bir boşluğun yerini doldurmuştur. Cereyanlar ismini verdiği bu eserinde Türkiye'nin siyasi akımlarındaki düşünce kökenlerini ele alan Tanıl Bora, olayı sadece siyaset düzleminde işlememiş ve aynı zamanda edebiyat gibi siyasi ruhu besleyen alanlara da odaklanmış. Nilgün: İnsanların büyük bir çoğunluğu hayatlarının belli anlarında ölmek istemiş, intiharı aklından geçirmiş ve hatta bazıları da buna teşebbüs etmiştir. Ama aslında büyük bir çoğunluğu gerçekten ölmeyi değil, içlerindeki bir parçayı, belki hüznü, belki acıyı veyahut bir parça kırgınlığı ya da çaresizliği içlerinden atmak istemiş ancak duygunun yoğunluğu nedeniyle tek çareyi ölümde görmüşlerdir. Tek çıkışın sonsuzluk olduğuna inanmışlardır. Günümüzde intihar vakaları giderek artarken ben de usta yazar Paulo Coelho'nun bu konuya değinen kitabını hepimize farklı bir bakış açısı vermesi ümidiyle yazmak istedim. 1998 yılında yayımlanan eser genç ve güzel bir kadının intihara teşebbüs etmesiyle başlıyor. Birden fazla kutu uyku ilacı içmesine rağmen intihar teşebbüsü o an için başarısız olan genç kadının bir akıl hastanesine kapatılması ve içtiği ilaçların kalbine verdiği zarardan dolayı 1 haftalık ömrünün kaldığını öğrenmesiyle ise asıl hikayeye giriş yapmış oluyoruz. Akıl hastanesinde öleceği günü bekleyen ve bu süreç zarfında akıl hastanesinde tanıştığı farklı karakterlerle son bir haftasını dolu dolu yaşamaya çalışan, yeni dostluklar kuran, farklı hayatlara dokunan, aşık olan Veronika aslında ölmek istemediğini fark etmesiyle devam ediyor. Nurullah: Yazarın kendisinin yaşadığı 19. yüzyılda geçen yapıt, okuyucuyu küçük mavi dünyamızın mavi bilinmezinde heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor. Evrendeki yıldızlara, gezegenlere ve galaksilere yönelen merakımızı farklı bir tarafa, aslında başucumuzdaki bilinmezliğe çekmeyi başarmış. Olay örgüsünün akıcılığıyla ve merakınızı sürekli diri tutmasıyla sıkılmadan bir çırpıda bitirebileceğiniz bir klasik. Çeviri de buna katkıda bulunuyor. İsyankar Kaptan Nemo, ömrünü bilime adamış Profesör Pierre Aronnax, onun sadık hizmetkarı Conceil ve mavi suların ünlü balina avcısı Ned Usta gibi baskın özelliklere sahip karakterlerle olayları farklı farklı bakış açılarıyla görebiliyorsunuz. Kitabı okurken bir yandan biraz daha sürmesini isteyerek bir yandan da sonunu çok merak ettiğimden hemen bitirmek istediğimi söyleyebilirim. Amatör bir kitap okuyucusu olarak kişisel görüşüm, beklentimin altında kalan tek bölüm sonuç kısmıydı. Böylece Jules Verne ile 2020'nin sonlarında biraz geç de olsa tanışma fırsatımız oldu. Birlikte denizlerin altında 20 bin fersah yol kat ettik. Daha doğru bir tabirle ben onun hayal gücü içinde fantastik bir yolculuğa çıktım diyebilirim. Denizler Altında 20 Bin Fersah, Jules Verne'in zihninin dehlizlerindeki hayal gücüne tanıklık etmek için harika bir başlangıç olabilir. Ekrem: Sizlere 2021 yılında okumanız için 3 yıl önce okuduğum Tüfek, Mikrop ve Çelik isimli kitabı öneriyorum. 3 yıl önce bir arkadaşımdan ödünç alıp okumuştum ve kitap insanların yaşamlarıyla ilgili mesela bu neden böyle olmuş gibi sorulara cevap bulmamı sağladı. Örneğin neden bazı otçul hayvanları evcilleştirdik de bazılarını evcilleştiremedik? Neden atların yanında zebraları da evcil hayvan olarak kullanamıyoruz? Buğday ve pirinç nasıl ana bitkisel öğün kaynağımız haline geldi? Neden yaklaşık 20 çeşit temel besinimiz varken 100 çeşit değil? Neden bize daha çok enerji içeren besinler veren avcı-toplayıcılığı bıraktık da çiftçiliğe geçtik? Türkiye coğrafyasının dünyaya nasıl etki ettiğini de bu kitabın başında bulabilirsiniz. Tabi yeni basımlarda. Bir ara o kadar rağbet gördü ki kitap kara borsaya düştü. Şimdi rahatça bu kitabı alıp okuyabilirsiniz. Adında da olan tüfek, mikrop ve çeliğin de insan hayatında neler değiştirdiğini okuyacaksınız. Ayrıca kitabın yazarı olan Jared Diamond'ın bir yerliyle olan arkadaşlığının bu kitaba nasıl etki ettiğini göreceksiniz. Kitap tümüyle sıkıcı gelebilir. Ama yavaş yavaş, özümseye özümseye okursanız aklınızdaki birçok sorunun zaten kitapta çözümlendiğini görebilirsiniz. Hepinize iyi okumalar dilerim. Tüfek, Mikro ve Çelik incelemesi yazımız için buraya tıklayabilirsiniz . Fatma: Belki daha ilkokul çağlarından bir yerlerden aşinalığınız vardır bu romanın ismine. Ama bana okumak bu yıl kısmet oldu. İyi ki de oldu. Neden derseniz tam da hayatın anlamsızlığını sorguladığım bir zaman geçmişti bu kitap elime. Peyami Safa'nın ağır bir hastalık geçirmekte olan küçük bir çocuğun psikolojik durumunu bu denli gerçekçi bir biçimde tahlil etmesi tüylerimi ürpertti. Hastalığın pençesinde iken aşık olmayı bile hak göremiyordu bu çocuk ilk gençlik döneminde. Sürekli hekimlerden farklı çaresizlik senaryoları dinlerken hayata tutunma mücadelesini gözler önüne seriyor. Öncelikle hekim ve hekim adaylarının ve tüm ağır hastalıklarla karşılaşmamış insanların, bu kitap için hayatlarındaki kıymetli dakikalardan birkaç saat ayırıp bu romanın sayfalarına kendilerini bırakmalarını diliyorum. İyi okumalar. Mihmandar merak uyandırıyor. Önerileriniz için teşekkürler."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yazarlarimizdan-2022-yilinda-okunacak-7-kitap-tavsiyesi/", "text": "Yasin: London'un birçok kitabını keyif alarak okudum. London, okuma serüvenimde -Amerikan Edebiyatı'nda- beni en çok etkileyen yazardır diyebilirim. Yeni yıl kitap önerilerinde bulunurken size uzun soluklu bir kitabını önermek istiyorum: Martin Eden. London'un bu yapıtını duyduğunuza eminim. Çünkü Martin Eden, London'un yarı otobiyografik romanı. Tüm bunları söylerken olayların nasıl başladığından da bahsedelim. Martin'in bu zorlu yolculuğa çıkma sebeplerinin başında bir kadın yani Ruth geliyor. Martin'i değiştiren sonra kendisi de bambaşka biri olan Ruth. Peki sizce, Martin istediğini elde etmiş midir? Mutlu mudur? Tüm bu cevaplar ve daha fazlası için Martin Eden'i okuma listenize eklemelisiniz. Keyifli okumalar. Fatma: Hayat her zaman bizlere iyi sürprizler yaşatmıyor. Kimi zaman tosladığımız duvarlar oluyor ya da yolumuzu aydınlatan ışıkların sönmeye başladığını hissediyoruz. Pes etmeye meyilli oluyoruz. Umudumuzu sabit kadem tutmakta zorlanıyoruz. Bazen de elimizden kayıp gidişine seyirci kalıyoruz. Nihat: Özgürlük, aslında çok uzun bir geçmişe sahip olan ve altında bir ideoloji barından bir kelimedir. Ancak kelimenin kullanışı itibariyle bu ideolojik mana genellikle baskılanır. Bu konudaki teorik bilginin eğitim müfredatı sebebiyle 7'den 70'e herkeste eksik olduğunu düşündüğüm için bu kitabı 2022 yılında okunacak bir kitap olmak üzere sizlere öneriyorum. Bireysel özgürlüğün aslında toplumsal düzen ve devletin işlerliği için başat bir kavram olduğuna dair bir deneme olan bu eserde liberal değerlerin klasik temelleri okurlara sunulmuş. Liberal teoriyi tartışırken herkese hitap etmeyi amaçlayan yazarımız iktisat teorisinden pek bahsetmemiş. Her ne kadar liberal iktisat teorisi ile özgürlük düşüncesi ayrılmaz iki kavram olsa da Eamon Butler bu kitapta özgürlüğün temel felsefesine odaklanıyor. Bu durum da bu kitabın oldukça kolay okunabilir, teorik argümanların tartışıldığı fakat aynı zamanda örneklendirmelerin yapıldığı giriş seviyesinde bir kitap olmasını sağlamış. 2022 yılında herkese özgür bir sene diliyorum. Büşra Ç.: Araba Sevdası, Tanzimat'ın 2. dönem sanatçılarından Recaizade Mahmut Ekrem tarafından yazılmıştır. Bu roman ilk olarak 1895 yılında Servet-i Fünun dergisinde resimli olarak basılmıştır. Bu resimler Halil Paşa tarafından çizilmiştir. Eser 1898 yılında eski harfler ile kitap halinde basılmıştır. İlk realist roman örneği olan bu eserin Latin harfleri ile basımı ise 1940 yılında yapılmıştır. Araba Sevdası, 24 yaşlarında eğitimi az olan Bihruz Bey'in miras kalan servetiyle lükse olan düşkünlüğünü ve bir kıza olan aşkını anlatıyor. Bir de kızın bindiği arabaya aşık oluyor. Romanın adı da buradan geliyor. O dönemin tanımıyla Alafranga olan Bihruz Bey'in bütün merakı arabasıyla gezinti yerlerinde dolaşıp kendini göstermek, herkesten daha şık giyinmek, Türkçe cümleler arasında Fransızca sözcükler kullanmak ve herkesle Fransızca konuşmaktır. Kitapta bolca tasvirlere yer verilmiş aynı zamanda bu tasvirler portre çizer gibi anlatılmıştır. Betimleme açısından en iyi eserler arasına girebilecek türden bir eserdir. Yabancı kökenli kelimeler kullanıldığından kitapta dipnotlara oldukça yer verilmiştir. Bu sebeple genel kültürünü beslemek isteyenler için de okunması güzel bir eserdir. Ekrem: Ah o tren, o kara tren! Bazen güzel haberler getirir, bazense kötü! Bekleyeni hep vardır, binip gidecek olanı da! Bazısının sevdiği iner, bazısının ise hayatını kökünden değiştirecekler! Bu sevilen ise bazen bir insan olur bazense herhangi bir varlık. Şeker portakalı fidanı kitabımızın ana karakteri olan Zeze'nin sevdiği bir varlık. Çünkü ona tüm sırlarını açıyor. Zeze küçük bir çocuk ama yetişkinlerde bile olmayan büyük bir kalbe sahip. Onlardan daha ince ve düşünceli. Her ne kadar bazen canı yaramazlık yapmak istese de o hepsinden daha iyi. Ama Zeze'nin hayatı zor. Çünkü o diğerlerinden daha üstün bir çocuk. Bir şeyleri değiştirmek isteyen bir çocuk. Hayatı o kadar dolu ve yaşadığı o kadar çok şey var ki. Bazen Zeze ağlayacak siz gülecekseniz, bazen de Zeze gülerken sizi ağlatacak. İşte Şeker Portakalı tüm bunları anlatan bir kitap. Okumak isterseniz sitemizde detaylı bir incelemesi de var. Rabia: Bundan neredeyse üç yıl önce, 2018'in aralık ayıydı hatırlıyorum, aynı yerde çalıştığımız çok kıymetli bir öğretmen arkadaşımın tavsiyesi ile okumaya başlamıştım bu kitabı. Yol o kadar uzundu ki yaklaşık üç saat sürüyordu ve ben bu yolculuklarda şans eseri oturacak bir yer bulabilmişsem daha rahat kitap okuyabiliyordum; bazen gün içinde yanıma aldığım kitaplar bitiyor yetmiyordu hatta. İnsanın Anlam Arayışı böyle bir akşam eve dönerken yol arkadaşım oldu ve o günden sonra nice kitaplar okusam da bende özel bir yeri olan kitaplar arasına girdi. Son üç yıldır dostlarıma, arkadaşlarıma, öğrencilerime benden bir kitap tavsiyesi isteyen herkese bunu da bir okuyun bence diyerek mutlaka eklemişimdir. Şimdiye dek olumsuz dönüş yapanına çok az rastladım. Okuyanlar da oldukça sevdi diye düşünüyorum. Yaşam bir arayış bence. Hani meşhur bir söz var ya Arayanlar bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır diye. Belki aramakla bulamayacağız ama bulduklarımız aydınlatacak yolu. İnsanın Anlam Arayışı benim çok umutsuz olduğum bir dönemde hayatıma girdi, eve dönerken Ankara'nın dillere destan ayazında, hatta kar yağarken otobüste okumaya başlamıştım. Umudum ısınmıştı adeta, o gece elimden bırakamamıştım uyku gözlerimi esir alana dek. Ertesi gün ise kitap bitmişti. Zihnimde acı bir hikayeyle baş başaydım artık ama bu acıdan uzun bir müddet büyük bir güç almıştım. Benim umut arayışım tazelenmişti. II. Dünya Savaşı yıllarında bir toplama kampına düşen -aynı zamanda Logoterapinin de kurucusu olan psikiyatr- Viktor E. Frankl, bu kitapta bizzat kendi yaşadıklarını anlatıyor. Savaşın arka planına, yıkıcı, çarpıcı, dehşet verici gerçeklerine şahit oluyorsunuz ve bu kapkaranlık zamandan tüm sevdiklerini korkunç şekilde kaybetmesine rağmen nasıl sağ çıktığını, en zor şartlarda bir anlam bulup o anlamı kendimize sığınak yaparak nasıl kurtulabileceğimizi anlatıyor. Dünyayı da büyük bir toplama kampı gibi düşünebiliriz, özellikle ülkemizi... Tüm bu var olmaların dayanılmaz ağırlığı altında ezilirken, insanı insan yapan nedir? İnsanın hayat amacı nedir? Bu sorulara herkesin kendi içinde, kendi şartlarında bir cevabı elbette vardır. Bu kitap size bu soruların içinizdeki cevabını ararken bir mum ışığı yakacaktır. Buna gönülden inandığım için okumanızı tavsiye ediyorum. Ekrem: Satranç yüzyıllardır oynanan bir masa oyunu. 64 siyah ve beyaz karenin içine sığdırılan 32 taşın birbiriyle sınırlı gibi görünen ama gerçekte sonsuz bir kombinasyonu. Stefan Zweig da kendi gemi yolculuğundan esinlenerek yazdığı bu kitapta bizi satranç tahtasına çekiyor. Kısa bir kitap olan Satranç, bir seyahat gemisindeki kişilerden üçü etrafında dönüyor. Çok farklı bir şekilde dünya satranç şampiyonu olan bir kişiyi gören bir satranç seveninin onu bir oyuna çekmeye çalışmasıyla başlıyor kitap. Şampiyonu daha iyi tanımak ve onunla sohbet etmek için yaptığı şeyler, tüm gemi halkının dikkatini çekiyor. Satranç oynayanları çevresine topluyor. Zweig oynayanlar arasından da seçtiği bazı kişilerin özelliklerini bize açıklayarak kişiliklerin farklılığına dikkat çekmek istemiş bence. Şampiyonla karşılaşan öyle bir insan da var ki. Okurken böyle bir insan olabileceğini gerçekten hiç düşünmemiştim. Daha önce okuyan bazı tanıdıklarım da kitabın sonunda çok şaşıracağımı söylemişlerdi ama bazı şeyler de kitabın ortasından itibaren tahmin edilebiliyor. Keyifle okumanızı dilerim. Satranç kitabı incelemesi yazımız için buraya tıklayabilirsiniz ."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yazi-yarismasi/", "text": "Parlak Jurnal Ödüllü Yazı Yarışması'nın sonuçları belli oldu! Birçok açıdan objektif olarak değerlendirdiğimiz yazıları puanlayarak bir sıralamaya tabi tuttuk. Yarışmamıza katılan yazıların hepsini 11 kriter ve 110 puan üzerinden değerlendirdik. Yazıları toplamda 7 kişilik ekibimiz puanladı. Objektif olmak amacıyla, değerlendirmeler ve puanlamalar sırasında, yazıların yazarları gizlendi ve aynı zamanda hiçkimse başkasının puanlamasını görmedi. Yazıları değerlendirirken oldukça zorlandığımız anlar oldu. Yarışmamıza gönderilen yazıların birçoğu oldukça kaliteli ve güzel yazılardı. Katılan yazıların hepsinin oldukça ufak puan farklarıyla birbirinden ayrıldıklarını belirtmek isteriz. Örneğin, yarışmada birinci olan yazı ile ikinci olan yazının arasındaki puan farkı sadece 0,7142 gibi komik bir sayıya tekabül etti. Lakin bu yarışmayı yapıp bir sıralama oluşturabilmemiz için bu farkları göz önüne almak zorundaydık. Yarışmamıza katılan herkese teşekkür ediyoruz. Daha önce belirttiğimiz gibi, yarışmaya katılan yazıları sitemizde yayımlayarak okurlarımıza sunacağız. Yarışmamızda birinci olan katılımcımıza 5 kitaplık İlber Ortaylı seti, İkinci olan katılımcımıza 3 kitaplık Halil İnalcık seti , Üçüncü olan katılımcımıza 3 kitaplık Türk Büyükleri seti , 4-10 arası katılımcılarımız : Mutlu Ceyhun Altınkaya, Fatma Yavuz, Seniye Sümeyye Çelik, Nurhan Fincan, Merve Keskin, Mücahit Hazar, Ceylan Budanur. İlk 10 sıralamaya giremeyen tüm katılımcılarımızın da hakkını yememek isteriz. 110 puan üzerinden değerlendirilen yazılarda sıralamalar arasındaki puan farkları çoğu kez 1 puanı dahi geçemedi. Bu yüzden herkese güzel yazılarından dolayı da ayrıca teşekkür ediyoruz. Hediyeleri gönderebilmemiz için, kazanan katılımcılarımızın adres bilgilerini parlakjurnal@gmail.com e-posta adresine göndermelerini bekliyoruz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yedi-kocali-hurmuz-oyun-incelemesi/", "text": "19 Ekim 2017'de prömiyerini yapan Yedi Kocalı Hürmüz; 2 perde ve 2 saat 35 dakika uzunluğunda. Yapıt, geçimin zor olduğu bir dönemde birbirinden haberi olmayan 6 kocasını idare eden güzel Hürmüz'ün günün birinde gönlünü Doktor Hüsrev'e kaptırınca diğer eşlerini başından atmak için yaşadığı komik macerayı anlatıyor. Koreografi: Yedi Kocalı Hürmüz'ü ilk sahnelenmeye başladığı sıralarda izlemiştim. Koreografiyi beğenmiştim ama oturması için biraz daha zaman gerekli diye düşünmüştüm. Bir hayli zaman geçtiği için dans düzeninin şimdilerde oturmuş olduğunu düşünüyorum. Dekor, ışık ve kostüm: Dekor ve ışık yerinde, kostümler ise hoştu diyebilirim. Benim ve izleyen birçok kişinin de ortak kanısı ise, müzikal açıdan böyle beklentinin yüksek olduğu bir oyun olan Yedi Kocalı Hürmüz oyununun pleybek olması herkesi üzdü. Gönül isterdi ki şöyle canlı orkestralı bir Yedi Kocalı Hürmüz izleyelim. Oyuncular açsından değerlendirmek gerekirse: Oyuncu seçimini genel anlamda başarılı buldum ancak bazı oyunculuklar abartılıydı. Yedi Kocalı Hürmüz gibi eğlenceli oyunlarda ve genel olarak tiyatro da abartıyı seven birisi olarak benim hoşuma gitti ama yorumuna başvurduğum kişiler arasında abartılı kısımları beğenmeyenler de vardı. Ezel Akay'ın yönettiği 2009 yapımı Yedi Kocalı Hürmüz filmiyle karşılaştırmak gerekirse: Bence tipleme olarak aşağı kalır yanı yoktu. Ancak filmde Hürmüz her kocasına farklı davranıyordu. Her kocasının karşısına farklı bir Hürmüz olarak çıkıyordu. Oyunumuzda ise Hürmüz yedi kocasının karşısına da aynı şekilde çıkıyor. Bunun yanı sıra tiyatro da filme göre beğendiğim yerler daha fazlaydı. Tiyatroda daha çok drama seven birisi olarak: Bana göre eğlenceli bir oyundu. Aslında böyle renkli bir oyuna giderken beklentim daha yüksekti. Peki gidilir mi derseniz? Bence gidilir. Son olarak: Shakespeare'in da dediği gibi: ''Tiyatro insanı insana insanla insanca anlatma sanatıdır.'' Oyunda önemsemediğimiz küçük bir ayrıntının altında bile günlerce verilmiş emeğin olduğunu unutmamak lazım. O yüzden emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Emeklerine sağlık. Not: Umarım faydalı olmuştur. Ayrıca eksik gördüğünüz kısımları ya da oyun hakkında başka fikirlerinizi ve bakış açılarınızı yoruma yazarsanız çok memnun olurum. Sizinde gözlemlediğiniz gibi play back olması gerçekten üzücü. 2. bir husus ise yardımcı oyuncuların rol gereği de olsa birbirleriyle sürekli konuşması seyircinin dikkatini dağıtıyor. Ben rahatsız oldum. Merhaba 12 yas icin uygun bir oyun mudur? Yardimci olabilirseniz sevinirim. Merhaba öncelikle yorumunuz için teşekkürler. Oyun tanıtımında sekiz yaş ve üzeri için uygun denmektedir. Bence de uygun. Ama sizin de bunu görüp, sorduğunuz ihtimalini düşünerek bir şeyler daha söylemek gerekirse: Oyunda bazı sahneler, kıyafet seçimi, espriler cesurca denebilir. Ama kurguya baktığımız zaman tam da yerindeydi diyebilirim. Oyun uzun olduğu için ilk perdede sıkılma ihtimali var ancak vodvil türü bir oyun olduğu için severek izleyeceğini düşünüyorum. Ben şahsen 14 yaşındaki kardeşimle gitmeyi düşünüyorum. Bununla beraber çok güzel çocuk oyunları var. Onları da tercih edebilirsiniz. Umarım faydalı olmuştur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yedigoller-dogaya-kacis/", "text": "Yedigöller Milli Parkı, bir doğa harikası ve ülkemizin saklı cennetlerinden biri. Bolu'nun dağları arasına gizlenmiş ve şehir hayatından uzak bir güzellik. Klasik bir cümle olarak, eğer şehir hayatından sıkıldıysanız veya doğada, ormanda güzel bir yürüyüş ve ömrünüzü uzatacak temiz hava almak istiyorsanız gitmeniz gereken yer işte burası. Ben şahsen bu yazıyı Yedigöller Milli Parkı'na gidecekler için bir rehber niteliği taşıması amacıyla yazıyorum. Bir başka yazarımızın yazdığı Yedigöller; Doğaya Sığınma isimli yazıyı da okuyabilirsiniz. Ayrıca kamp yaptığımız yer ve görüp geçirdiğimiz şeyler arasında az biraz farklılıklar var. Arabanız varsa çok iyi. Bu sayede rahat bir yolculuk yaparsınız. Bolu veya Mengen üzerinden gelebilirsiniz, bu size kalmış. Ama eğer arabasız geliyorsanız, özellikle kamp yapma planlarınız da varsa, Bolu'ya otobüsle gelmenizi tavsiye ederim. Bolu'dan da bir taksiyle anlaşabilirsiniz. Otostop da bir fikir. 2 veya 3 kişiyseniz belki Yedigöller'e giden araçların sizi alma şansı olabilir. Ama ne kadar bekleyeceğiniz muamma. Şansınız hemen dönebilir ya da bir arabanın durup sizi alması baya uzun sürebilir. Biz Bolu üzerinden gittik, yol iyiydi. Tabi dağları tepeleri aştığımız için yollar çok dolambaçlı. Araba taksi fark etmez, Bolu-Yedigöller arası yol (45 km) ortalama 1 buçuk saat sürüyor. Bolu terminalden taksiyle anlaşmak isterseniz, bize 140 lira dediler. Biz de Bolu merkeze gittik ve oradan 100 liraya anlaştık. Dönüş için de 120 liraya anlaştık. Bazı internet sitelerinde terminalden veya bir yerlerden servis falan var diyorlar, sakın inanmayın. Öncelikle buraya yolculuk ederken göreceğiniz manzarayı ve uçsuz bucaksız ormanı başka yerde göremeyebilirsiniz. Yedi tane göl var bu harika yerde. Sırasıyla Sazlıgöl, İncegöl, Nazlıgöl, Küçükgöl , Deringöl, Büyükgöl ve Seringöl. Sırasıyla gezilir. Hepsi ayrı güzellikte. Ağaçların uzunluğundan neredeyse gökyüzünü göremiyorsunuz. Yeşillik her yerde. Gölleri gezerken aralarda farklı yerler var. Bizim sadece Pisagor ağacını görmeye vaktimiz oldu. Şelale, Anıt Ağacı, Geyik Üretme İstasyonu, Dilek Çeşmesi ve Gülen Kayalar da varmış ama bunları görmeye vaktimiz olmadı. Otopark Deringöl'ün yanında. Büyükgöl, Deringöl, otopark, büfe, tuvaletler ve lokanta bir yerde toplanmış. Yani bunlar birbirine yakın. Nazlıgöl'ün yanında da tuvaletler var. Ayrıca kalmak isterseniz dağ evleri var . Bunlardan da biraz Nazlıgöl'ün karşısında, biraz da Seringöl'ün yakınında var. Tabi ormanlık alan olduğu için ayı, geyik ve domuz gibi yabani hayvanlar oluyormuş. Ama genelde hiç görülmüyorlarmış. Bu bölgede sadece Turkcell çekiyor. Bolu yolu üzerinde, milli parkın 6 km yukarısında seyir terası var. Oraya baz istasyonu kurmuşlar. Bütün hatların çektiği yer sadece burası. Tabi seyir terasının da harika bir manzarası var. Hafta içi daha az kişi oluyor, haberiniz olsun. Günübirlik gidiyorsanız, arabanızı otoparka park edersiniz ve gün boyu gezerseniz. Tabi arabalı veya arabasız erken gelmeniz lazım. Kamp yapmayacaksanız park ücreti alıyorlar. Öğrenciye indirim yaparlar. Eğer kamp yapmak istiyorsanız, ki genelde gelenler 1 veya 2 gece kalıyor, arabayla gelmeyi kendinize şart koşun. Her şey emin olun daha kolay olur. Arabanız varsa kamp yaptığınız için park ücreti almıyorlar. Bunun yerine çadır başına günlük ücret var. Çadır başına, öğrenciler için günlük 12,5 lira, öğrenci değilseniz günlük 25 lira. Tabi isterseniz öğrenciye daha da indirim yaparlar. Fiyatlar kişi başına değil, çadır başına. Çadır kurabileceğiniz 3 yer var. Nazlıgöl'ün, Büyükgöl'ün ve Deringöl'ün çevresi. Büyükgöl tuvaletlere biraz uzak kalıyor. Su sıkıntısı yok. Her tarafta suyu içilebilir çeşmeler var. Tuvaletler Deringöl ve Nazlıgöl'ün yakınında. Yemek için orada büfe tarzı bir yer var. Tam dikkat etmedim ama sucuk ekmek vardı, galiba tost da vardı. Tabi fiyatlar biraz pahalı. Bir aysti 4 lira. Buradan siz hesap edin. Lokanta da var. Lokanta da pahalı. Ateş yakmak sadece akşam 8 sabah 8 arası serbest. Bu saatler yarım saat bir saat oynayabilir. Yani günübirlik gidiyorsanız mangalı unutun. Ayrıca bu saatler dışında herhangi bir şekilde ateş yakmanın cezası var. Yemek pişirecekseniz tencerenizi, ateşinizi, odununuzu ayarlamanız lazım. Tüp en mantıklısı. Ayrıca içinde ateş yakabileceğiniz yarım soba tarzı şeyler var. Büfeden 20 liraya bir çuval odun alabilirsiniz. Paraya kıymayın ve odununuzu getirin. Ha toplarım diyorsanız, çevrede toplaya toplaya çok az kalmış. Ta yukarılardan toplamanız lazım. Şarj cihazları için elektrik yok. Powerbank falan getirebilirsiniz. Tabi geceleri için fener de lazım. Yaz aylarında sivrisinek çok. Tani bir de göl yanı. Gece de soğuk oluyor, çadır için geldiyseniz ona göre tedarikli geliniz. İyi gezmeler. Eğer sorunuz olursa yorum ile ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yedigoller-dogaya-siginma/", "text": "Bugün sizlerle Bolu'da bulunan ve muhteşem atmosferiyle beni büyüleyen Yedigöller Milli Parkı'nda bir yolculuğa çıkıyoruz. Yedigöller Milli Parkı'na gitmek için 2 farklı yol var. Biz Ankara'dan Yedigöller'e Bolu üzerinden geçtik ama dileyenler Mengen üzerinden de gelebilir. Şunu belirtmemde fayda var, Mengen yolu iyi değilmiş. Ankara'dan Bolu'ya otobüs yolculuğuyla yaklaşık olarak 2 saat 15 dakikada vardık. Daha önceden internetten baktığımız bazı sitelerde Yedigöller Milli Parkı'na otogardan dolmuşların olduğunu yazıyordu ama biz Bolu'ya vardığımızda böyle bir şeyin olmadığını ve otostop ya da taksi ile gidebileceğimizi söylediler. Biz de otostop çekmeye başladık, eğer otostop yerine yürümeye çalışsaydık 42-43 kilometreyi yürümek zorunda kalacaktık. Yedigöller isminden de anlayacağımız üzere 7 adet gölümüz var 🙂 Bolu merkezden geldiğimizi düşünürsek sırasıyla Sazlıgöl, İncegöl, Nazlıgöl, Kurugöl, Deringöl, Büyükgöl ve Seringöl karşımıza çıkar. Göller set gölü olmakla birlikte özellikle kampçıların uğrak yeri. 3 gün 2 gece yaptığımız kampı Nazlıgöl'ün kıyısında geçirdik. Nazlıgöl dışında Deringöl ve Büyükgöl'de de çadırlara rastlamak mümkün. Benim tavsiyem Nazlıgöl çünkü küçük kemirgenlere bu gölde rastlamadım. Kamp dışında ise karavanınızla gelebilir veya bungalowlarda kalabilirsiniz. Milli Park'a giderken dağlara ve vadilere baktığımızda bizim dikkatimizi çeşit çeşit ağaç ve onların yeşilin ne kadar çeşitlenebilecekse o kadar çeşitli halini almış yaprakları çekmişti. En başta doğu kayını olmak üzere göknar, gürgen, meşe, porsuk, karaçam, sarıçam gibi toplamda 10'u aşkın ağaç türü var. Zaten milli park içinde zaman zaman ağaçların isminin yazdığı tabelalarla karşılaşacaksınız. Bu ağaçlar içinde özellikle 30-40 metreyi bulan boyları ve kül rengi gövdeleriyle doğu kayınları bizi büyüledi. Ziyaretçi yoğunluğunun en başta mevsimlere göre farklılık gösterdiğini belirtmekte yarar var. Kışın oldukça soğuk ve sert geçtiği Yedigöller'in bu yüzden ziyaretçileri azalmakla birlikte, karın bu eşsiz doğa ile buluşmasını görmek isteyenler sayesinde ziyaretçileri tükenmiyor. İlkbaharda ise kışın soğuğunun yerini serin bir hava alıyor ve ziyaretçileri de bu sayede artıyor. Özellikle orta yaş grubu ve işinden bunalan insanların akın ettiği bir mekan haline geliyor. Yazın da devam eden bu yoğunluk sonbaharda çoğunluğunu genç kampçıların oluşturduğu bir döneme bırakıyor. Yoğunluktaki ikinci fark ise hafta içi ve hafta sonu arasındaki ziyaretçi sayısı. Bunda temel etken ise ziyaretçi çoğunluğunu İstanbul ve Ankara'dan gelen insanların oluşturması. Hafta içini tercih etmeniz sizi milli park içindeki trafikten kurtaracaktır. Eğer gitmeyi düşünüyorsanız Nisan-Haziran arasında veya sonbaharda gitmeye çalışın. İlkinin nedeni yeşilin her renginin güzel bir havada gözler önüne capcanlı bir şekilde serilmesi, ikincisinin nedeni ise çeşit çeşit ağacın yapraklarının farklı zamanda sararmasıyla oluşan sarı-kahverengi hatta kızıl renkler. Böyle güzel bir yere gitmişken kesinlikle kalmalısınız. Bence kalacaksanız en güzeli de kamp yapmak. Kamp alanında farklı insanlarla tanışmak ve yardımlaşmak ise sizi daha mutlu bir insan yapacak. Son olarak otostop bizim son planımızdı fakat aslında otostopta tanıştığımız insanlar bunu aşmamızı sağladı. Yol boyu edilen sohbetler ve yeni insanlar tanımak bizim için güzel ve eğlenceli bir tecrübe oldu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yeni-arap-bahari-2-0-orta-doguya-yayiliyor/", "text": "Birçok kişi, Arap Baharı'nın başlangıcını, 2010 yılında Tunuslu bir manavın kendisini yakma girişimine dayandırır. Tunus'u ayrı tutarsak, 2013 yılından beri otokratlar Arap dünyasındaki gücünü yeniden kazandılar veya korudular. Antidemokratik rejimler yeniden yükseldi ve bu rejimler protestocuları Batı komplosuna alet olmakla itham ederek; Trablus, Manama, Tahrir Meydanı ve tüm bölgedeki insanları sokağa dökmekle suçladı. Fakat Orta Doğu'daki siyasi ve ekonomik sorunlar düzelmedi. Şimdi ise Cezayir, Lübnan ve Sudan'daki ulusal çaptaki gösteriler halkın huzursuzluğunun yeni boyutunu gösteriyor ve Orta Doğu'da demokrasi çağırısı yapıyor. İlk Arap Baharı iki sebepten ötürü 2013 yılında bitti: ya Arap hükümetleri bu protestoları güç, para veya ikisiyle birlikte bastırdığı için ya da Arap kamuoyunun Libya, Suriye ve Yemen'de olanları görüp kendi gösterilerinin bir iç savaşa dönüşmesini istemedikleri için. Fakat bu protestoları ortaya çıkaran sorunlar ortadan kaybolmadı. Yalnızca protestolar durdu. 2014 yılında petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte Arap hükümetlerinin çoğu kendi vatandaşlarının ekonomik dertlerini yatıştırmak için kullandığı önemli bir aracını kaybetmiş oldu. Neredeyse yıkılmış olmasına rağmen, birçok Arap hükümeti kendilerini iktidarda tutan yüksek petrol fiyatları ve himaye desteklerinin oluşturduğu sistemin artık geçerli olmadığını anlayabilmiş değil. İktidara sarılmış olan Arap hükümetleri, fırtınayı atlattıklarını ve güvende olduklarını düşünmüş olabilirler. Lakin günümüzde gerçekleşen protestolar göstermektedir ki bu rahatlık çok iyi bir tercih değildir. Çünkü daha kapsayıcı kurumlar yaratacak bir politik reform veya yolsuzluğu engelleyecek, yönetimi iyileştirecek ve işsizliği azaltacak bir ekonomik reform gerçekleştirilmedi. Sorunlar devam ediyor ve bu sefer daha tecrübeli protestocular sokaklara geri dönüyor. Bu yeni dalga Arap Baharı 2.0- aynı sorunların varlığına değiniyor. Fakat protestocular daha önceden yaptıkları hataları artık bildikleri için; gerçekçi, devamlı ve bölgesel değişimler gerçekleştirebilmek amacıyla yeni hedefler ve yöntemler kullanıyorlar. Öncelikle, bütün bu protestoların temelinde güvensizlik yatıyor. Arap Baharı dahil olmak üzere, önceki protestolarda insanlar iktidardaki rejimlere kendi taleplerini gerçekleştirmeleri için baskıda bulundu. Bu girişim başarısız olduğunda, göstericiler genellikle muhalefet liderlerine yönelerek kendi amaçlarını gerçekleştirmeyi denediler. Fakat şuanda gerçekleşen yeni Arap Baharı 2.0 protesto dalgasında, bütün siyasi liderlere karşı olan güvensizlik geri dönülmez bir noktaya ulaşmış durumda. Bütün Arap dünyasındaki insanlar hem hükümetin hem de muhalefetin söz verilen siyasi ve ekonomik reformları gerçekleştiremeyeceğini gördü. Dolayısıyla, tamamen yeni politikacılar ve siyasi partilerle en baştan başlamak gerektiğine inanıyorlar. Bu, özellikle Lübnan hükümetinin protestocuları yarıştırmak için önerdiği reform planına karşı gösterilen reaksiyonda belli oldu. Göstericilerin karşılığı: Mesajı beğenebiliriz, fakat mesajı yazana güvenmiyoruz şeklinde oldu. Bu protestolar, yüzleştikleri rejimlerin gücüne ve bu rejimlerin protestoculara karşı hızla şiddet uygulama isteğine rağmen barışçıl bir şekilde devam ediyor. Cezayir ve özellikle Sudan'da on yıllardır askerler ciddi biçimde sert ve bastırıcı yöntemler kullanmasına rağmen, protestocular şimdiye kadar bu şiddete uyum sağlamayı reddetti. Protestocular, pasifizm sonucu hem ülke içinde hem de uluslararası arenada destek buldular ve iki ülkede de askerler protestocuları dinlemek zorunda kaldı. Bunlara ek olarak protestocular, siyasetteki antidemokratik uygulamaların oluşmasına yol açan mezhepsel ayrılıkları da reddediyorlar. Lübnan'da siyasetin derinliklerine kadar işlemiş olan ve dini ya da etnik temele dayalı mezhepsel siyasi sistem, ülkede demokratik reformları yapmak için gerekli olan ulusal birliği bozuyor. İlk defa beklenmeyen bir şekilde, Lübnanlı göstericiler yalnızca barışçıl ve şiddet içermeyen bir protesto değil, aynı zamanda mezhepsel olmayan bir mesaj vermeye karar verdiler. Bugün Arap dünyasının karşısındaki esas zorluk, petrol destekli vesayet ve kaba güç kullandığı eski düzeninin sona ermesidir. Fakat iyi yönetim, liyakat ve üretkenliğe dayalı yeni Arap düzeninin kuruluş temellerinde bir sorun bulunmaktadır. Eski Arap düzeni, reformculara karşı bir argüman içeriyordu. Düzen diyordu ki: Eğer bizi sistemden dışarı atarsanız, sizi ya ordu ya da İslamcılar yönetecektir. Bugün ise protestocular bu argümanı reddediyor. Arap hükümetlerinin kapsayıcı, demokratik ve etkili kurumların oluşturulmasını uzun süredir engelliyor olması, hem rejim hem de muhalefet açısından bir lider boşluğu yarattı. Bu boşluk günümüzde açıkça hissediliyor. Bu yeni Arap Baharı 2.0, şimdiden 22 ülkenin 20'sini etkisi altına almış durumda. Fakat kendi ülkelerinin daha etkili yönetilmesi için insanların haklı taleplerini yerini getirebilecek güvenilir kurumlar bulunmadığından dolayı bu yeni Arap Baharı'nın nasıl sonuçlanacağı henüz meçhul. Bu yeni dalga bir iç savaş ve kan dökülmesiyle sonuçlanabileceği gibi iktidara tutunan rejimleri bir kez daha sarsabilir. Sağlam bir devlet temeli kurmanın anahtarı, zorlu ve uzun bir yoldan geçiyorsa da daha olgun protestolar çok daha iyi sonuçlar ortaya koyabilir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yeni-cagin-dahileri-kristal-ve-indigo-cocuklar/", "text": "Hiçbir şey yerinde kalmıyor. Buna bağlı olarak sözdebilime, spiritüalizme inanışlar artıyor. Dünyamız yenileştikçe yeni insan anlayışı ortaya çıkıyor. Bu inanış için kişisel gelişim gibi birçok alana önem veriliyor. Çağımıza belki de girilecek olan yeni çağımıza hazırlık yapılıyor. Hatta, bu inanışa literatürde yeni çağ kuramı deniliyor. Bu çocuklar alışılmışın dışında zekiler, öz güvenleri fazlasıyla yüksek, otoriteye karşı çıkan, çok canlı ve hareketli, sezgileri çok güçlü, son derece duyarlı ve psişiklerdir, farklı bir asalet duygusuyla doğmuş, kendi değerlerinin farkında olan çocuklardır. Yaratıcılık gerektiren işler, onlar için cezbedicidir. Güzel sanatlarla ilgilenmeyi seven, kendileri gibi diğer İndigo çocuklarla beraber olmadıklarında asosyal görünen çocuklardır. Bu özelliklere sahip her çocuk İndigo'dur diyemeyiz tabii. Ama İndigo denilen bir çocuğa itiraz da edemeyiz. Sonuçta bilimsel bir teşhisi yok. Bir görüş üzerine anne-babaların pediyatrik tanı ya da psikiyatrik tedaviden kaçmak için bir yol olarak da İndigo arkasına sığınıldığı söylenmiştir. Araştırmacılar ise, gerçek İndigo çocukların promosyon olmayan kişileri ilgili ürün ve hizmetlerin satış yoluyla para kazanmak için bir yol olarak kullanıldığını belirtmişlerdir. İndigo çocuklar ile ilgili son olarak şunu söyleyebilirim ki İndigo çocukların 1994 yılından sonra doğduğu düşünülüyor. 2000 yılından sonra doğanlar ise bir başka teoriye göre kristal çocuk olarak adlandırılıyor. İndigo çocuk, kristal çocuk ile çok fazla karıştırılır. Halbuki özellikleri bazı yönlerden birbirinden ayrılır. Uzun, yoğun ve dikkatli bakan gözleri vardır, çok mutlu, bağışlayıcı ve sakindirler geç konuşurlar çünkü zihinsel iletişim güçleri vardır, denge kabiliyetleri mükemmeldir, telapattırlar, ne düşündüğünüzü hissederler. Bu özelliklere bakarak, İndigo çocukların daha sabırsız, kristal çocuklar daha sabırlı olduğunu söyleyebiliriz. Aralarındaki en önemli fark ise onların mizaçları, zihinsel ve duygusal yapılarıdır. İndigolar savaşçı bir mizaca sahipken, kristal çocuklar sakin yapıdadırlar. Diğer bir fark ise duru öngörülerinin ilişkili olduğu üçüncü göz renkleridir. İndigo çocukların rengi, indigo mavisi iken Kristal çocukların daha çok pastel ve renkli auraları vardır. Ayrıca, bu çocukları otistik olarak saymak çok yanlıştır. Otizmde çocuklar kendi dünyalarına kapanırken kristal çocuklarda bu çok farklıdır. Görülmedik bir sevimlilik, sevecenlik ve duyarlılık gösterirler. Onlar otistik değil, aetistik yani saygı ve sevgi uyandırıcıdırlar. Bu nedenle bizler bu çocukları hasta diye utandırır ve ilaçlarla utandırırsak, geleceğin üstün uygarlığını yıkmış oluruz. İşte İndigolar'ın düzene karşı açtıkları savaş bu nedenledir, önemli bir amaçları da Kristal çocukları korumaktır. Kristal çocuklar bazen ebeveynlerini duymaz görünürler, bu olay daha çok doğada bulundukları anlarda görülür. Aslında otistik tavır zannedilen bu olay gerçekte farklıdır, onlar o anlarda dünyadan geçici olarak koparlar. Örneğin televizyon seyrederken, açık havadayken, hayvanlarla oynarlarken bunu sık sık yaparlar ve anne babalarını duymazdan gelirler, uzun uzun çiçeklere, yapraklara, hayvanlara bakarlar. Ayrıca teknoloji de onlar için önemlidir, ne olursa olsun teknolojik her şeye kendilerini kaptırırlar. Kristal çocukların bu yetenekleri gelecekte lider olduklarında yararlı olacak olan odaklanma veya konsantrasyon yeteneği olarak düşünülür. Peki, bu tür özel çocukların teşhisleri mümkün müdür? Yazımızın en başında mümkün değildir demiştim aslında. Fakat bu durumlar için artık zeka envanterleri kullanılıyor, doğa zekası ölçülebiliyor. Hatta bu testlere doğruluğu kesin olmamakla birlikte internet üzerinden ulaşılabiliyor. Büşra Hanım tahmin ediyorum bu yazıyı Aidin Salih isimli kitaptan almışsınız. Bir moleküler biyolog olarak böyle bir başlığı ciddiye alıp buraya taşımanız beni biraz şaşırttı doğrusu. Bu yazıda bahsi geçen durumu ciddiye alan ebeveynler olacağını düşünüyorum. Konuyla ilgili ciddi bilimsel bir kaynağınız varsa belirtmenizi rica edeceğim. Aksi halde bu yazıda geçen 'kristal, indigo' gibi tabirlerin hiçbir ciddi bir argümana dayanmadığını kabul ettiğinizi düşüneceğim. Saygılarımla. Ben ilk paragrafımda sözdebilime olan inanışlar artıyor dedim ve buna bağlı olan inanış yeni çağ kuramına göre dahi anlayışından bahsettim.Yani bu yazı sözdebilimin etkisinde olan bir olguya dayanıyor.İlk paragraftan bunun anlaşılabileceğini düşündüm.Bir moleküler biyolog olarak her şeyi araştırmaya çalışıyorum ve ilginç bulduğum bilgileri olayları yazmayı seviyorum.Yazı bilimsel nitelikte olmadığından da referans vermeyi düşünmedim.Dediğiniz gibi referans verseydim insanları da buna inandırmış olacaktım. Eğer bu bir iddia ise ki öyle, bu iddiayı bu platforma taşımanızın amacı nedir? Şu anda binlerce komplo teorisi var. Burada bu yazıyı yayınlamanız buna inanacak yüzlerce insanın bunu ciddiye alma ihtimalini kabul ettiğinizi gösteriyor. Referans verseydiniz insanlar ciddiye alırdı doğru da, madem referans bile veremiyorsunuz o zaman yazının niyeti nedir? Yeni çağ kuramı nedir? Bu bilgileri nereden edindiniz? Ben yazarlık etiğime uygun olarak bu sorumu sizinle paylaşmak istedim. Size de bu yazımın amacı nedir, neyi anlatmaya çalışıyorum, insanlara ne katmayı hedefliyorum şeklinde düşünmenizi tavsiye ederim naçizane. Saygılarımla. Evet bu bir iddia ve komplo teorisi. Bu platforma yazmamın nedeni ise sadece merak etmek ve yazmak. Bu bir bilimsel yazı değil o yüzden insanlara doğru bir şekilde bir şey katmaz. Kattığı tek şey karşıt görüşlerin ne olduğu. Bunu bir tartışma programında karşıt görüşün ne olduğunu tarafsızca anlatmak gibi düşünün. Burada çok fazla irdelenecek bir durum söz konusu değil bence. Zaten durumu açıkladım. Sözdebilim olduğunu da belirttim. Sözdebilim olduğunu bu yazıda okuyup da bu duruma inanan ebeveyn varsa o onun kendi problemidir diye düşünüyorum. Ayrıca Philadelphia Deneyi isimli yazımda bir komplo teorisiydi ve onda da inanıp inanmamak size kalmış dedim. Buna rağmen altına bu olay gerçektir gibi bir yorum geldi. Ben taraflı olarak bir şey yazamam. Bu olay tamamen yanlıştır yazsam aksini düşünen bir yorum da gelebilirdi. Zaten yazış amacım genel olarak her konuda ilgi çekici olan durumları yazmak. Bu konuyu da ilgi çekici buldum ve neye dayandığını belirterek yazdım. Tavsiyenizde çok haklısınız, teşekkür de ediyorum ama burası blog ve ben de her konuda yazıyorum. Bilimsel bir platform olsaydı asla böyle bir konuyu buraya taşımazdım. Diğer bir yazma amacım ise insanların ilgili olduğu konularda yazmak, hayatta neler olduğunu göstermek ve bunu yaparken de okunmayı sağlamak. İlgi çekici konular seçerek de bunu bir nebze de olsa başarabildiğimi ümit ediyorum. Ben zaten şahsi olarak bu konuya ve bu tür konulara inanan bir insan değilim. Bu konuyu da fazla büyütmemenizi rica eder, iyi günler dilerim. Çok güzel ve ilginç bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık. Ayrıca bu kavramlar günümüzde tartışılan konular, sizde başta söylemişsiniz yeni çağımızda farklı inanışlar var. Salt bilimin dışında bunları da bilmeliyiz diye düşünüyorum çünkü her gerçekten bir yalan, her yalandan bir gerçek doğabilir. İnsan zihni her şekilde düşünebildiğinden, hayal edebildiğinden özeldir. Bu özel çocuklar ne kadar popüler kültür aracı haline getirilmeye çalışılsa da aslında günümüzde değişen çocukluk kavramı hakkında bize çok iyi fikir veriyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yeni-nesil-veba/", "text": "Bu ana gelişimiz covid-19 salgınının dünyada her yeri beklenilmeyen bir hızla sarması ile başladı. Dünya ülkeleri buna hazır değildi, kimi savaş veriyor kimi grip deyip geçiyordu. Kimi devlet karantina vermiş kimisi de toplumsal bağışıklık uygulanacak demişti ancak gerçekten hiçbiri buna hazır değildi. Durumu yerinde olan ve aklı başında insanlar kendini korumaya almış evlerine saklanmış salgının geçmesini bekledi. Yalnız salgın, okullar kapanmadan önce başlamış, açıldıktan sonra halen devam etmekteydi. Belki de bu uzun dönemin sebebi gerekli tedbirlerin yeterli olmamasıydı. Evet, tedbirler yeterli değildi. Kimi bireyler olayın ciddiyetini anlamamış kurallara uymuyordu, toplumun sağlığını tehlikeye atıyordu. Maskesiz geziyor, maskesini çekip dışına hapşırıyor, hastalığı taşımasına rağmen toplu taşıma kullanıyordu ve böylece salgın uzamaya başladı. Nitekim aşı çalışmalarına başlandı. Bir sürü ilaç firması bu işe kafasını koymuş çalışıyordu. Yavaş yavaş ABD, Rusya, Çin başta olmak üzere diğer ülkelerden iç açıcı haberler alınıyordu. Aşı teorik anlamda tamamlanmıştı ancak deneyler gerekiyordu. Hayvan deneyleri kısmi başarı ile sonuçlanmıştı. Sırada insan üzerinde denemek vardı. Eğer bu adım da tamamlanırsa aşı bulunmuş olacak ve hastalığa hızlı bir son verilecekti. İlk fedailere aşılar yapıldı ve bekleme başladı. Günler sonra hastaların kan sonuçlarına bakıldığında ise aşının faydası olduğu konusu pek de iç açıcı gelmiyordu artık. Çünkü aşı olan bireylerin koruyuculuk kazanma oranı %2'lerde seyrediyordu. Hatta bunun üstüne ek olarak koruyuculuk kazanmış bireylerin belki de hastalığı fark etmeden zaten geçirmiş olması söz konusuydu. Sonuç olarak aşı işi boşluğa düştü. Firmalar zarar ediyordu ve çalışmaların hızı kesildi. Böylece zafer için çıkılan yol eskisinden de çetrefilli gözüküyordu. Hastanelerde yatan hasta sayısı her geçen gün parabolik şekilde artıyordu. Doktorlar zoraki bir şekilde zor şartlar altında çalışmak zorunda kalmıştı. Doktorların istifası yasaklanmış, yıllık izin günleri yarıya indirilmiş ve izinler toplu bir şekilde alınamaz olmuştu. Bütün bunların karşılığında ise korona sürecinde çalışanların maaşlarına zam gelmişti. O zamanlar devlet tarafından bu küçük meblağa uygun görülmüş olsa da şimdi anlıyoruz ki insan hayatını riske atmanın maddi karşılığı bulunmamakta. Nüfus sayısı artık eskisi kadar anlamsız bir ifade değil, her bir insan toplum için kaybedilemez bir değer oldu. Neyse konuyu saptırmadan, kendimi tutarak devam ediyorum. Hastaneye yatan hastaların birçoğu kötü durumdaydı. Doktorlar ellerinden geleni yapıyordu ancak o dönemde hastalığın çözümüne yönelik kesin bir tedavi yoktu. Hastalar kötüleştikçe tedavileri değişiyor, birer birer organları zayıflıyor, entübe oluyor, mekanik ventilasyona geçiliyor ve kalp masajı yapılarak öteki tarafa yolcu ediliyordu. Hastalığın en kötü özelliği vücudun bağışıklık sistemi hücrelerini aşırı aktive etmesiyle yine bu hücrelerin kendi vücuduna zarar vermesiydi. Bu özelliği kolay kolay çözümlenemiyordu çünkü bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler de bu hastalıktan ölüyordu. Dengede duran bir tahterevalli misali bağışıklık sistemi zayıf bireylerde çoklu organ hasarına yol açıyor ve bağışıklık sistemi kuvvetli insanlarda ise solunum sitemini devreden çıkarıyordu. Dolayısıyla doktorların yürümesi gereken ince bir çizgi bulunmaktaydı ve bu durum geçerliliğini yıllarca korudu."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yeni-sinav-sistemi/", "text": "Ülkelerin gelecekleri yetiştirdikleri genç nesillere emanettir. Bunun da yegane koşulu eğitim sisteminin düzenli ve kaliteli olmasıdır. Birçok gelişmiş ülkede bu böyledir. Gelin görün ki ülkemizde henüz tam anlamıyla bir eğitim sistemi oturtulabilmiş değil. TEOG sınavı kaldırıldı. Hem ortaokuldan liseye geçiş sınavı olan TEOG hem de liseden üniversiteye geçiş sınavı olan YGS-LYS bu sene apar topar değiştirildi. Peki bu değişim kararı nasıl bu kadar hızlı alındı, nasıl bu kadar hızlı uygulandı, uzman görüşlerine başvuruldu mu ve en önemlisi de neden bu karar bu zamanlarda alındı? Bunların hepsi tartışmaya açık sorular olacak kalacak sanırım. Peki bu değişimler en son hangi karara bağlandı, yeni sınav sisteminde neler mevcut bunlara bakalım. Ortaokuldan Liselere geçiş sistemi farklı isimler altında son 15 yılda devamlı değişti. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimle beraber Anadolu Liselerinin ortaokul kısımları kapandı. 2004 yılına kadar, Liseye Geçiş Sınavı adı altında bir sınavla ortaokul'dan liseye geçiliyordu. 2004 yılında ismi değişti ve OKS oldu. OKS Ortaöğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı demekti. liseye geçiş sistemi 2008 yılına kadar OKS adıyla devam etti. 2008'de SBS olarak ismi değişen Liseye Geçiş Sistemi, 2013-2014 eğitim öğretim yılından itibaren ise TEOG olarak değiştirilmişti. TEOG sınav sisteminde, senede 2 kere merkezi olarak yapılan sınavlarla, öğrencinin 6, 7 ve 8. sınıflardaki not ortalamaları dikkate alınıp bir değerlendirme yapılıyordu. 2013-2014 eğitim yılından itibaren, sadece 8. sınıflar 6 temel dersten merkezi bir sınava tabi tutuluyor. Bu temel dersler Türkçe, Matematik, Fen Bilimleri, TC İnkilap Tarihi ve Atatürkçülük, Yabancı Dil. Öğrenciler kendi okulların sınava giriyor ancak öğretmenler çalıştıkları okuldan farklı okullarda sınava giriyorlardı. Yeni sistemde merkezi sınavdan vazgeçmeyen Milli Eğitim Bakanlığı, özel okulların şişirilmiş not verme ihtimalini göz önünde bulundurarak yılda iki sınavın sorularını kendisi hazırlayacak. Hürriyet'ten Gamze Kolcu'nun haberine göre öğrenciler, yılda iki kez merkezin sorularıyla kendi branş öğretmenlerinin gözetiminde sınava girecek. Bu yazılıları yine sınava giren branş öğretmenleri değerlendirip not verecek. Sınavlarda test yöntemi uygulanmayacak. Bu notlar tek başına bir başka okula yerleştirmede kullanılmayacak, sadece hormonlu notlara fren olacak. Öğrenciler, Türkçe, matematik, fen bilimleri, inkılap tarihi ve Atatürkçülük, din kültürü ve ahlak bilgisi ile yabancı dil dersleri için bakanlığın hazırladığı sorularla sınav olacak. Ayrıca 81 ilde ölçme ve değerlendirme merkezi kurulacak. Merkezden gönderilen sorularla yapılan yazılı sınavların notları da bu merkezlerde toplanacak. Merkezler, öğrencinin ilgi alanlarını belirleyerek yeteneklerine göre hangi lise türüne gidebileceğine dair çalışmalar yapacak. Bu birimler okullarla işbirliği içinde çalışacak. Öğrencilerin notları, ilgi alanları takip edilecek. Ortaöğretime geçişte yaklaşık 300 başarılı lisenin yapacağı sınavların bakanlığın kontrolünde mi gerçekleştirileceği, soruları okulların mı hazırlayacağı henüz netlik kazanmadı. Ancak bazı liselerin yaptığı sınavdan öğrencinin alacağı not diğer lisede de geçerli olabilecek. Böylece öğrenci ayrı ayrı birçok lisenin sınavına girmek zorunda kalmayacak. Örneğin Ankara Fen Lisesi'nin yapacağı sınavdan öğrencinin aldığı puanı İstanbul Fen Lisesi kabul edecek. Bazı okullar, Ben Ankara Fen Lisesi'nin puanına göre öğrenci alıyorum diyebilecek. Her öğrenci, bu gözde okulların yapacağı sınavlara giremeyecek. Sınav için gereken not ortalamasının belirlenmesinde akademik başarı etkili olacak ancak sosyal, sanatsal, sporsal yetenekler de özendirilecek. Aceba yeni sistem ne kadar yürürlükte kalacak? Eskisinden çok çok daha iyi bir sistem getirildiğini de düşünmüyorum açıkçası. Yeni sistemden tek beklentim genç nesillerimizi bunaltmadan kaliteli bir eğitim almalarını sağlamsıdır. Sistemin sürekli değişmesinin de bir an önce son bulmasını umut ediyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yeni-yilda-her-aya-mutlaka-okumaniz-gereken-bir-kitap-onerisi/", "text": "2018 yılının bizi terk etmeye hazırlandığı şu soğuk kış günlerinde içinizi ısıtacak bir önerim var; ama önce kısa bir sohbetle başlayalım. İyiyle kötünün birbirini kovalaması, doğanın bir kuralı. Dolayısıyla bir yıl için salt iyi ya da kötü diyemeyiz ancak kabul ediyorum ki bazılarımız için dönüm noktalarına ev sahipliği yaptı. Benim için olmasa da olur bir yıldı diyorsanız acele etmeyin derim. Bu koca yılın bir hesap dökümünü yapın. Bu hesabı yapmak zahmetli olacak ancak neyin ne olduğunu anlamak için elzem. Lafı çok uzatmayalım. Benim sizler için 2019'da dünyaya farklı farklı pencerelerden bakabilmek adına bir önerim var. Gelin siz de bu yazıyı sevdiklerinizle paylaşın ve her ay hepimiz bir kitap okuyalım ama aynı kitabı. Ardından bu kitap hakkında kritikler yapalım; bakalım aynı evde bile farklı manzaraları gören kaç farklı pencere bulacağız. Elbette sayfanın altındaki yorum yaz kısmına kitaplarla ilgili çıkarımlarınızı yazıp bizleri aydınlatabilirsiniz. Şimdi başlatalım! Şubat ayının kitabı Stefan Zweig'ten Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu. Sana, beni asla tanımamış olan sana, cümlesiyle başlayan ve bir kadının nasıl uçsuz bucaksız aşık olabileceğini her cümlesiyle ispatlayan bir mektup aslında bu kitap. Üzerine söylenecek pek de bir söz olmayan kitaplardan. Okuyunuz. Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın kapana kısılmışlığını gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, insanın içindeki şeytana keskin bir bakış. Gerçekleştirebilir miyim bilmiyorum ama deneyeceğim. Kitap okuma alışkanlığı kazanmak bence çok önemli. Özellikle mevcut koşullarda düşünme ve kendimizi ifade etme yetimizi gittikçe kaybediyorken. Yazınız için teşekkürler. Güzel yorumunuz için ben teşekkür ederim. Buradaki kitapların bir kısmını okusam da böyle bir derleme yazıyı okumak beni çok mutlu etti. Belkide insanlar kendilerine böyle kitap okuma hedefleri koymalılar. Bu şekilde çok daha verimli olarak kitap okuyabilirler. Ama öncelikle, bu yazıda olduğu gibi; sıkmadan, özenle seçilmiş kitapları da okurlara sunmak gerekiyor. Güzel yazı için teşekkürler. Ağustos ayı için Dr. M. Scott Peck'ten Az Seçilen Yol' u önerebilirim. Kitap insanın gelişimi ve ruhsal tekamül aşamaları hakkında derin düşünceler sunuyor. Teşekkür ederim, tesadüfen iyiki rastladım bu sayfaya. Güzel derleme olmuş bazılarını okusam da tekrar okunası kitaplar. okumayı seviyorum ama bazen uzun aralar veriyorum. Dilerim düzelir. Sayfamızla tanışmanıza biz de çok sevindik. Umarım her şey gönlünüzce olur. Şimdiden iyi okumalar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yeraltindan-notlar-dostoyevski/", "text": "Mantık denen şeye bir tekme atan, çelişkilerle dolu bir adamın, \"yeraltı\" diye isimlendirdiği kendi münzeviliğine ya da kendi karanlık bilincine çekilerek, olayları ve insanları yorumlayıp değerlendiren zekice tasarlanmış ve bir o kadar da garip hikayesi. Hayatını yabaniliğe varan bir yalnızlık içerisinde geçiren bu adamın hikayesi eleştirmenlerce tüm zamanların en iyi tahlil ve varoluş kitaplarından birisi olarak gösteriliyor. Eser 19.yy aydınının zihinsel trajedisini anlatıyor ve tamamen varoluş temelleri üzerine kurulu. Hem kişisel hem de toplumsal değişimi ele alan, bireyin kalabalıklar arasında nasıl da yalnızlaştığını derin iç tahlillerle anlatabilen, dilin tüm kıvraklığını ve doğallığını okuyucuya hissettiren güçlü bir eser. İnsanın iç dünyasını dışarıdan gözlemlemeyi adeta öğretiyor, bunu yaparken de kendini unutma tehlikesine karşı sürekli okuru ihtar ediyor. İnsanın kendi içerisindeki yolculuğu denebilir bu esere. Kendi evim, senin ya da benim odamdır aslına bakarsan, bazen de bizzat kalbimiz. Çünkü her insan, dünya denen bu büyük ve yekpare mekanda kalbinin içinde soluklanır esasen. Bence Dostoyevski diğer kitaplarına nazaran bu kitapta kendisiyle alakalı daha çok ipucu vermiş. Kendisine kızışı, öfkesi, iç diyalogları ve kendini yok yere haklı çıkarttığı monologlar yazarı ele veriyor. Dostoyevski bu eseri tam 40 yaşında yazmış, Gerek dünya edebiyatındaki, gerekse Türk edebiyatındaki yazarlara genel olarak bakıldığında 40 yaş bir yazar için sorgulama ve geçmişe farklı bir bakış açısıyla bakma dönemidir. Zaten eserlerinde kendini saklayamayan Dostoyevski'nin bu eseri bir de 40 yaşında yazmış olması tamamen iç dünyasını öne sermiş. Dostoyevski'yi anlamak için anahtar kitap budur derim hep, ama ilk okunan bu olmamalı, yavaş yavaş diğer eserleri okuyup Yeraltından Notlar sonuna gelinmeli. Ancak bu şekilde bir adamın nasıl düşünceleriyle kendine ıstırap çektirdiğini anlayabiliriz. E böylesine güçlü ve unutulmaz eserlerin sahibi, dünya edebiyatının temel taşı sayabileceğimiz bir yazar elbette yüzlerce tiyatrolara ve sinema yapımlarına esin kaynağı oldu. Pek çok yapım da birebir uyarladı onun eserlerini. Türkiye'de en çok konuşulan uyarlama Zeki Demirkubuz'a ait. Ünlü yönetmen filmlerinde Dostoyevski'nin edebi ruhuna; ya yönetmenin bir oyuncu olarak bizzat kendi ağzından cümleler vasıtasıyla yahut bir tasarı olarak oyuncuların var edilişi dolayısıyla, bazen de filmin bir enstantanesinden aldığımız ilhamla şahit olmamak mümkün değil. Ana temanın olay değil karakter olmasına ve romanda bizlere ağırlığını bire bir geçiren diyaloglara dikkat edilmiş filmde de. Film uyarlamalarından önce bizzat kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yeryuzu-isinirken-bakteriler-iklim-degisikligine-daha-fazla-katkida-bulunabilir/", "text": "Daha fazla karbon salınımı nedeniyle küresel sıcaklık artarken bakteriler ve ilişkili mikroorganizmalar olan arkeler küresel ısınmayı öngörülenden daha da hızlandırabilir. Londra İmperial College'daki bilim insanları tarafından Nature Communication'da yayımlanan yeni araştırma bize küresel ısınmanın geleceği hakkında daha doğru bilgi verebilir. Prokaryotlar olarak bilinen bakteri ve arkeler dünyanın her yerinde bulunur ve dünyadaki toplam biyokütlenin yarısını oluşturur. Çoğu prokaryot ise aynı bizim nefes verirken yaptığımız gibi enerji üreten ve karbondioksit salan solunum yapar. Prokaryotlardan karbondioksit salınım miktarı da sıcaklığa yanıt olarak değişebilen onların solunum hızına bağlıdır. Bununla birlikte sıcaklık, solunum hızı ve karbon salınımı arasındaki kesin ilişki belirsizdir. 482 prokaryotun sıcaklığa göre solunum hızlarının toplandığı verilerde artmış sıcaklığa yanıt olarak tahmin edilenden daha fazla karbon salındığı bulundu. İmperial Yaşam Bilimleri Bölümünden baş araştırmacı Samraat Pawar Prokaryotlar metabolizmalarını hızlandıracak ve daha fazla karbon üretecekler. Bununla birlikte metabolizmalarının etkisiz hale geleceği maksimum bir sıcaklık vardır. Uzun vadede prokaryotlar yüksek sıcaklıklarda daha etkili olmak için evrilecek, bu da onların metabolizma ve karbon salınımlarını daha da arttırmasını sağlayacak. Bu nedenle yükselen sıcaklıklar double whammy etkisiyle kısa ve uzun dönemde prokaryotların verimli çalışmalarını sağlar ve küresel karbon ile sıcaklığın artmasına katkıda bulunur dedi. Genellikle 45 C'nin altında orta sıcaklıkta çalışan prokaryotların değişen sıcaklıklara güçlü yanıt gösterdiğini, kısa ve uzun solunumlarını dönemde solunumlarını arttırdığını buldular. 45 C'nin üzerinde çalışan prokaryotlar ise böyle bir tepki göstermedi, daha önce yüksek sıcaklıklarda çalıştıkları için iklim değişikliğinden etkilenmeleri beklenmiyor. Prokaryotların orta sıcaklıktaki ısınmaya karşı kısa dönemde yanıtı karmaşık canlılar olan ökaryotlara göre daha büyüktü. Araştırma ekibi bu solunum hızı değişikliklerinin prokaryotların karbon üretimini nasıl etkileyeceğini öngören matematiksel bir model geliştirdi. Bu durum solunum hızındaki kısa ve uzun vadeli değişikliklerin, şu anda ekosistem ve iklim modellerinde hesaba katılmamış olan karbon çıktısında beklenenden daha büyük artış olabileceğini ortaya koydu. Araştırmanın başyazarı Thomas Smith İklim modellerinin çoğu tüm organizmaların sıcaklığa aynı şekilde tepki verdiğini varsayıyordu ancak çalışmamız prokaryotların küresel ortalamadan ayrılabileceğini gösteriyor. Bu mikroorganizmaların birçok ekosistemdeki toplam solunum ve karbon üretimine önemli ölçüde katkıda bulunmaları göz önüne alındığında, iklim modellerinin hem kısa hem de uzun zaman dilimlerinde sıcaklık değişimlerine karşı onların yüksek hassasiyetlerini göz önünde bulundurmaları önemlidir. Gelecekteki iklim tahminleri için önemli olarak, prokaryotların sayısının ve yerel ekosistemlerdeki bolluğunun artan sıcaklıklarla nasıl değişebileceğini bilmek istiyoruz dedi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yesil-elmalar-nazim-hikmet/", "text": "Tesadüfen girdiğim bir kitapçıda en sevdiğim şair Nazım Hikmet'in romanlarıyla karşılaştım. Yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?. Akşam gazetesinde tefrika halinde yayımlanan Yeşil Elmalar romanının toplanması hayli zor olmuş. Bu nedenle ne kadar eski basım olursa o kadar gerçek metine ulaşırım düşüncesiyle Pınar yayınevinin 1965 baskısını okumaya başladım. Açıkça söylemeliyim ki konusu beklediğim gibi değildi. Yani okumaya başladığımda Nazım Hikmet romanı olduğunu hissedemedim diyebilirim. Kitaba devam ettikçe ve belki kastedilen anlamları fark ettikçe bunu daha fazla hissetmeye başladım. Bir macera romanı... Başlarda sonuna oranla olayların daha yavaş ilerlediğini söyleyebileceğimiz, hayal gücünün sonuna kadar kullanıldığı bir roman. Birbirine dış görünüş olarak çok benzeyen ama kişilik olarak tamamen zıt iki adam: Halit Cemil ve Göksel. Halit Cemil diğerine göre daha iyi huylu ve nazik diyebileceğimiz biriyken, Göksel tam tersi kaba ve acımasız bir insan. Bir de Göksel'le evli olan ama sonradan Halit Cemil'e aşık olan Ayşe var. Bu iki insan arasındaki zıtlığı en iyi Ayşe'nin gözünden bakarak anlıyorsunuz. Göksel çok zengin bir iş adamı fakat düşmanları tarafından öldürülmek isteniyor. Göksel'e göre fakir olan Halit Cemil'e iki haftalığına oymuş gibi davranması için para teklif ediyor. Teklifi kabul eden Halit Cemil, Göksel'in kıyafetlerini giyerek onun yerine geçiyor. Daha önce tesadüfen Ayşe'yle karşılaşan ve o günden beri aklından çıkaramayan Halit Cemil, Ayşe'nin kocasını yani Göksel'i öldürmek için geldiğini görüyor. Amacına ulaşamayan ve Halit Cemil için aynı şeyleri hisseden Ayşe, onun Halit Cemil olduğu öğreniyor. Fazla ayrıntıya girmeden bahsedecek olursak, Göksel'in geçmişini anlattığı defterini okuyan Halit Cemil'le Ayşe, Göksel ve arkadaşının altın buldukları Yeni Gine'de, Ayşe'nin babasını ölüme terk ettiklerini öğreniyorlar. Babasının hala yaşadığına inanan Ayşe, Halit Cemil'le birlikte Yeni Gine'ye Muhtarı bulmaya gidiyorlar. Asıl macera buradan sonra başlıyor. Yeni Gine'de altın aramak dışında bir sebeple giden bir tek onlar oluyor. Yamyamlar tarafından yakalanmalarıyla planları alt üst oluyor. Ancak adanın en çok sözü geçen kadını Emma tarafından Halit Cemil özel muamele görüyor. Başlarda yamyamlar tarafından yenileceklerini düşünen Halit Cemil, 6 eşli ve saygı gören biri haline geliyor. Tabi Emma'nın onu kölesi haline getirmesinden başka... Onu bu durumdan kurtaran Ayşe oluyor. Ayşe ise bu gücü yamyam bir kabilenin başındaki babasından alıyor. Kitabı okurken, dönemin sorunlarından ve parça parça yayımlanmış olmasından dolayı aralarda oluşan kesintileri hissedebiliyorsunuz. Ancak bu durum olay akışının sürükleyiciliğini engellemiyor bence. Sonuna doğru hızlanan olaylarla, konu buralara nasıl geldi dedirtecek kadar kurgusal bir roman. Nazım Hikmet'in şiirleri kadar etkileyici olmasa bile okurken farklı dünyalara gitmek için güzel bir roman olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yesil-gormeyen-gozler-2/", "text": "İlk yazımda sizlere günümüzden baya ilerde, gelecekte evine para götürebilmek için ağaçları kesen bir belediye işçisinden bahsetmiştim. Bu yazımda da yeşil görmeyen gözler var. Sonra orman yangınları çıkıyor. Neden çıkıyor? Ağaçlık alanlara bırakılıp gidilen cam şişeler yüzünden, yoldan geçerken biten sigarasının izmaritini arabasının camından ormanlık alana doğru fırlatanlar yüzünden, gidip ağaçların arasında piknik yapıp etleri löp löp götürüp sonra da mangalın külünü dökerek söndürmeden gidenler yüzünden. Yeşilin değerini bilmiyoruz. Eğer bilseydik çöp atmazdık hem yerlere hem ormanlara, ağaçlara. Bazı insanlar gördüm, ya nasıl olsa belediye hizmetlisi süpürecek buraları diye rahatça saçıyor etrafa çöplerini. Cesur olup uyarmak lazım böyle insanları da, tabi kavga çıkarmamak için kibarca uyarmak lazım. Bilirsiniz geçenlerde bir sel felaketi yaşadık. İstanbul'da. Evleri su bastı, iş yerlerini su bastı. İnsanların eşyaları ve malları yalan oldu. Birçok aile büyük zarara uğradı. Peki neden oldu bunlar? Acaba yeşil alanların az olmasından olabilir mi? Allah aşkına söyleyin bana, suyu emen toprak değil midir? Toprakta yetişen ağaçlar değil midir? Bu felaketin zarar verdiği hasarın en fazla olduğu yerler, işte bu toprağın ve ağaçların olmadığı yerler. Betonlaşma ve binalaşma her yeri kaplamış. İstanbul'da yeşil alan oranı %2 imiş. Bu normal değil, hiç normal değil. Eğer yeşil yok olursa biz de biteriz. Bu %2'lik alan neyimize yetecek? Mesela New York ve Londra gibi şehirlerde yeşil oranı en az %20. Bizim de yeşile ve ağaca ihtiyacımız var ki böyle felaketler yaşamayalım. Ağaçlar ve ormanlar sadece bizim için değil, çocuklarımız ve torunlarımız için de var. Eğer şimdi sahip çıkmazsak çocuklarımız ve torunlarımız yeşili görmeye hasret kalacaklar. Hatta hiç yeşil görmeyen gözlerden olacaklar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yesil-gormeyen-gozler/", "text": "Başlarda ağaç dediler, diktik. Çimen dediler, ektik. Tabi ben değil, benden önceki meslektaşlarım. Sırf oksijenimiz bol olsun diye dikmişler. Ama demişler ki, dünyadaki oksijenin çoğunu denizdeki canlılar üretiyormuş. Sonra ne gerek var ağaçlara demişler ve ağaçları kesmeye başlamışlar. Yakmak için, kağıt için, insanın sırf parası var diye ağaç evlerini yapmak için, alet edevatlar için, tuvalet kağıdı için kesmişler. Sonunda Afrika'daki ve Güney Amerika'daki yağmur ormanları çoktan bitti. Ne işe yarıyor ki ağaçlar? Kes gitsin kendin için. Şimdilerde sokak ve caddelerdeki ağaçları da kesiyoruz. Bazı insanlar neden bu ağaçları kesiyorsunuz diye soruyorlar. Ama artık insanların çoğu cahil değil ki. Ağaçları ne için kestiğimizi biliyorlar. Sorularını sorduktan sonra cevap beklemeden gidiyorlar yanımızdan. Neden mi? Komik ama suç ortağı olduklarını anlıyorlar. Çünkü onlar da kullanıyor yaşamlarında. Dün bir ağaç beni baya zorladı. Kökleri çok derine inmiş. Nasıl da tutunmuş yaşama öyle. Ölmemek için çok direndi ama ben ve arkadaşlarım işini bitirdik bir çırpıda. Sokaktaki ağaçları daha birkaç gündür kesiyoruz ama eve giderken birkaç yeni şey farkettim. Kestiğimiz ağaçların yerine maketlerini koyuyorlar. Maket mi desem yoksa şişme balon mu? İkisi gibi de duruyor. Biraz yaklaştığımda cidden güzel bir maket yaptıklarını anladım. Yapan çevre mimarı işini iyi yapmış. Eskiden çevreci denen insanlar varmış. Kesilmemesi için kendilerini ağaçlara zincirleyip anahtarı yutuyorlarmış. Ama o anahtar vücuda zararlı değil mi? Zaten bir süre sonra soyları tükenmiş. Kendi evlerini geçindirebilmek için artık böyle işleri bıraktılar, diyor yazarlar. Bakıyorum çevreme de cidden hiç yeşil bir şeyler kalmadı. Çimenleri de yolları genişlete genişlete, park alanı yapa yapa bitirdik. Ev bitkileri bile pek yok artık. Pencerelerin küpeştelerinde hiç saksı göremiyorum. Zaten bazı yerlerde insanların kafalarına düşüyor diye yasaklamışlar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yilan-sacli-kadin-medusa/", "text": "Medusa... Yunan mitolojisinin en büyük kahramanı. Efsaneleriyle, adından söz ettirecek güzelliğiyle, gerçekten kör eden bir kadın. Yunan mitolojisinin en ilginç karakterlerinden olan Medusa, bir ölümlü. Aslında Gorgon kardeşlerden tek ölümlü olanı. Ölümlü ama, başlıktan da anlaşılacağı üzere normal bir insan değil. Saçları yılan, dişleri keskin, hatta yeraltı canavarı lakaplı bir mitolojik kahraman...Peki neden yılan saçlı dediğinizi duyar gibiyim. En iyisi, sizleri merakınıza yenik düşürmeden anlatmaya başlayayım. Neyse tabi zaman geçtikçe yasak bu ya, Poseidon karşı koyamamış bu güzelliğe. Athena'da öğrenince durur mu, intikam alırcasına lanetlemiş Medusa'yı. Artık keskin dişli bir yeraltı canavarı gibiymiş. Üstelik sırma saçları gitmiş, yerine de yılanlar gelmiş. O güzellikten eser kalmamış. Ve laneti de ona bakan kişileri, gözleri ile taş etmesiymiş. Herkes bu değişik yaratığı merak eder, bakmaya kalkar ve aniden taş oluverirmiş. Sonunda, ülkede insan kalmamış resmen. Bundan dolayı da mitolojide halkın kahramanı olarak bilinen Athena'nın üvey kardeşi Perseus bir plan yapmış. Bu planında bir orak ve bir ayna kullanarak Medusa'yı öldürecek ve bir kahraman olacakmış. Ayna ile Medusa'ya dolaylı yoldan bakabilecek ve orak ile de kafasını koparabilecekmiş. Kimi kaynaklara göre de Perseus Medusa'nın kafasını kestikten sonra bir müddet onu savunma aracı olarak kullanmış. Hatta eve gittiğinde annesi zorla kral ile evlendirilmeye çalışılıyormuş. Annesine gözlerini kapatmasını söyledikten sonra oradaki herkesi taşa çevirmiş. Yani, Medusa gücün sembolü olmuş Yunan mitolojisinde. Bu yüzden günümüzde çoğu tapınakta ,oranın heybetli olduğunu göstermek için Medusa heykelleri kullanılırmış. Kaleminize sağlık. Güzel yazının yanında birmo kadar da akıcı ve doğal olmuş."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yilani-oldurseler-kim-hakli-kim-suclu/", "text": "Yılanı Öldürseler, ilk olarak 1976 yılında yayımlanmış Yaşar Kemal romanlarından bir tanesidir. Aslında uzun hikaye olarak da değerlendirilebilen roman, oldukça hassas bir konuyu işler. Kan davasının tam da ortasında kalmış bir çocuğun dramını işleyen romandaki karakter tasvirleri oldukça başarılıdır. Oldukça bilindik bir konuyu işlemekle birlikte Yaşar Kemal, konuya bir çocuğun gözünden bakarak çok farklı bir anlatım tarzı benimsemiştir. Akıllara 1866 yılında yayımlanan Suç ve Ceza romanını getiren Yılanı Öldürseler, okuyanın kim haklı, kim suçlu konusu üzerinden sorgulamalar yapmasını sağlar. Birbirine aşık olan Abbas ile Esme'nin birbirlerine aşık olması mı suçtur? Abbas'a aşık olsa da Halil ile evlendirilen ve aslında romanda etkisiz kalan karakterlerden biri olan Esme mi hatalıdır? Bu sorular sadece romanı değil insanlar arası ilişkileri de anlayabilmek için oldukça değerlidir. Türk edebiyatında önemli bir konumda bulunan Yaşar Kemal, özellikle İnce Memed serisiyle birçok okurun ilgisini üzerine çekmiştir. Elbette Yaşar Kemal'in romancılığını tek bir eser ile değerlendirmek mümkün değil. İnce ama bir o kadar derinlikli bir roman olan Yılanı Öldürseler, Yaşar Kemal'in en değerli romanları arasında yer alıyor. Yaşar Kemal, romanda düz bir zaman çizgisi üzerinden hareket etmez. Hikayede sık sık geriye dönüşlerin yapıldığını söyleyebiliriz. Babası öldürüldüğünde Hasan ya altısında ya yedisindeydi. şeklinde başlar roman. Bu, oldukça etkileyici bir cümledir. Cümlenin neden etkileyici olduğunu yazımızın ilerleyen bölümlerinde anlatacağız. Romanın ana karakterlerinden biri olan fakat romanda adeta silik bir karakter olarak yer alan Esme, bu durum bile Esme'nin nasıl bir hayat yaşadığını gözler önüne serer, varlıklı bir ailenin kızıdır. Zaten sorun da burada başlar. Esme, köyündeki gençlerden Abbas'a aşık olur. Aşkı karşılıksız değildir. Abbas da Esme'ye aşık olmuştur. Fakat Esme'nin ailesi Abbas'ı istemez. Bu durum, pek çok sorunu da beraberinde getirir. Bu yıkıcı aşk, Esme ve ailesi arasında çatışmaların başlamasına neden olur. Abbas, Esme'nin ailesinden birkaç kişiyi yaralar, bu nedenle hapse girer. Esme'ye aşık olan Halil ise bu fırsatı kaçırmaz ve Esme'yi kaçırır. Sevdiği insandan koparılmıştır Esme. Kitaptaki karakterleri suçlu ve suçsuz, haklı ve haksız olacak şekilde iki kutup üzerinden incelemek oldukça zordur. Bunu Suç ve Ceza romanında da görürüz. Dostoyevski adeta klasik suç ve ceza tanımlarına bir başkaldırıda bulunmuştur. Yılanı Öldürseler kitabında da bir suçlu bulmak oldukça zor olsa da suçlu sınıfına en uygun aday Esme'nin ailesi olacaktır. Fakat Abbas'a geldiğimizde, şartları ve karakteri değişmiş bir Raskolnikov görürüz. Sevdiği kadın elinden alınan Abbas, bu suçun cezasını birilerine ödetecektir. Bu kişi, Hasan'ın babası Halil olur. Kitapta Abbas'ın ölümüne dair herhangi bir bilgi verilmediğini görürüz. Halil'i öldüren ve evli bir kadın olan Esme'yi kaçıran Abbas, halkın gözünde zaten bu cezayı çoktan hak etmiştir. Bu nedenle Abbas'ı öldürenlerin aldıkları ceza ile ilgili de herhangi bir bilgi yoktur. Kitaba Babası öldürüldüğünde Hasan ya altısında ya yedisindeydi. cümlesiyle başlayan bir okur, her ne kadar en başından Hasan'ın babasının katiline lanet etse de kitabı okumaya devam ettikçe Kim haklı, kim suçlu üzerinden sorgulamasını yapacaktır. Hayatın kendisi aslında bu tür önyargılardan ibarettir. Bunu oldukça başarılı bir şekilde veren Yaşar Kemal adeta Durum sandığınız gibi değil, yargılamaya başladığınız insanların hayatlarına bir bakın! der. Yılanı Öldürseler, aslında bir trajedinin romanıdır. Bir kanatta Esme ve Abbas'ın yaşadıkları, diğer yanda kendisinden önce yaşananların sorumluluğunu almak zorunda kalan bir çocuğun annesi ile olan akıl almaz ilişkisi; trajediyi oluşturan ögelerdir. Dolayısıyla roman oldukça hacimlidir ve her bir olayın derinlikli bir şekilde analiz edilmesi gerekir. Esme ve Abbas'ın yaşadıklarından bahsettik ama bir yandan da Hasan'ın annesine duyduğu öfkeyi anlatmak gerekiyor. Özellikle babaannesinin, Hasan'ı annesine düşman etmek için durmadan nefret kuyusunu kazdığını görürüz. Esme'nin aslında Halil'in ölmesinde tek suçlu olduğunu, Halil'in kanının yerde kalmaması gerektiğini zaman zaman Hasan'a anlatan babaanne; kötülük tohumlarını atmaktadır. Annesini, ruhunu tamamen kaybettiği bir sırada öldüren Hasan, hapse girer. Burada önemli olan Hasan'ın, daha sonra, ölüm fermanını uyguladığı için pişman olmasıdır. Bu nedenle Yılanı Öldürseler, Hasan ve Hasan'ın anne dramını da yansıtır. Hiçbir suçu olmayan bir kadının ölümüne el birliği ile karar verenler, köy halkı ve babaanne, aslında Hasan'ı da düşünmediklerini açıkça ortaya koymuştur. Bütün bir toplumun Raskolnikov'un suç işlemesinde temel faktör olduğu Suç ve Ceza ile bütün köy halkının Hasan'ın katil olmasına neden olduğu Yılanı Öldürseler arasında suç ve cezanın işlenişi bakımından bir ortaklık vardır. Yaşar Kemal, uzun hikaye olarak da değerlendirilebilen romanında çok önemli bir sosyolojik mesele olan kan davasının birçok insan üzerindeki etkisini oldukça başarılı bir şekilde yansıtmıştır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yilbasi-tatilinde-izlenebilecek-filmler/", "text": "Bir yılın daha sonu geldi ve gözler yeni bir yıla çevrildi. Her yeni seneyi umutla bekleyen insanlar yine aramızda. Her yeni seneyi yine mi zorluklar çekeceğimiz bir yıl diyerek istemeyen insanlar da aramızda. Hayat bu. Lakin bizi gerçek dünyadan biraz da uzaklaştırabilen filmler bu yılbaşı tatilinde bizi eğlendirebilir. Sizlere aşağıda yılbaşı tatilinde hem tek başınıza hem ailenizle sıkılmadan izleyebileceğiniz güzel filmlerden bahsedeceğim. İlk filmimizin adı Klaus. Bir animasyon olan bu filmde bazı ülkelerin kültüründe olan Noel babanın nasıl çıktığı anlatılıyor. Lakin çoğu memlekette zaten bu isimle değil de Santa Claus diye hitap ediliyor. Bu filmde de daha gerçekçi bir şekilde anlatılmış. Eğlenceli de bir film. Olağanüstülük, sihir falan yok. Hatta Noel ismi bile doğru düzgün geçmiyor. Tüm dünyaya hitap ediyor yani. Bir postacı gencin kuzeye yakın bir kasabaya posta memuru olarak atanmasıyla başlıyor her şey. Daha sonra oyuncakları olan bir adam buluyor, dost oluyorlar falan. Oradan yürüyor hikaye. Kasabada da iki aile var. Bunlar birbirleriyle kavgalı. Bu iki adamın dostluğu bu ve bu ailenin kavgasıyla film buluşuyor. Tavsiye ederim, güzel film. Tatilde tek tek film izleyip hemen bitiren kişiler için tek lokmada yutamayacağını bir şey koymak istedim buraya da. Karayip Korsanları bildiğiniz gibi güzel bir yapım. Sıkılmadan izleyebileceğiniz, öyle ağır bir dram içermeyen filmler bunlar. Hatta çoğu yerde güleceksiniz. Kategorilersek aksiyon, macera ve komedi diyebiliriz bu filme. Neden komedi? Çünkü Johnny Deep var elbette. Bu adam gerçekten Filmin başrolünü oynayan Kaptan Jack Sparrow karakterine tam uyum sağlamış. İlk üç filme Elizabeth Swann ve William Turner isimli iki genç aşığın maceralarına odaklanan filmde, genelde hazine peşinde koşuyorlar. Çünkü adı üstünde, filmin içinde korsan var. Korsanlar işi ne? Hazine aramak elbette. Özelikle olağanüstü durumların olduğu bu filmlerde herkes birbiri arkasından iş çeviriyor. Bu da filmleri daha eğlenceli yapıyor. Dördüncü ve beşinci filmlerde de farklı hikayeler var. Farklı kişiler var. Hatta beşinci filmde ikinci nesil olarak Elizabeth ve William çiftinin çocuğunu bile görebiliyoruz. Bunların da ilginç hikayeleri var. Bunlar yine aile ile izlenebilecek güzel filmler. Her sahne normal değil tabi ama yine de izlenebilir bir seri. Son olarak da çocuklar varsa Oyuncak Hikayesi serisini, yoksa John Wick serisini size izlenebilecek güzel filmler olarak önerebilirim. İyi seyirler, iyi tatiller."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yin-yang-var-misin-yok-musun/", "text": "Hayattaki amacınızı, görevinizi hiç sorguladığınız oldu mu? Neden ve niçin soruları ardı ardına sıralandı mı hiç zihninizde? Bu sorulara cevap bulabildiniz mi bilmiyorum. Ama ben bu zihnimde sıralanan sorulara cevap bulamasam da yeni sorular sormamı sağlayan bir şey öğrendim. Öğrendiğim şey ise Yin ve Yang öğretisi. Yin ve Yang öğretisi evrenin ve doğanın işleyişini anlatan bir kuramdır. İnsanlık tarihinin bilinen bilgi ve dini kaynakları üzerinde etkisi olmuştur. Bu kaynaklarda kendisinden bir parça barındırmaktadır. Çin günümüzde COVİD-19 hastalığı sebebiyle popülerliğini koruyor. Bu hastalık yanında hastalığın yayılmasında önemli rol oynayan kendilerine özgü yemek kültürleri de popülerliğinin korunmasında önemli bir yer ediniyor. Ama Çin bu farklı yemek kültürlerinden hariç çok zengin kültürel mirasa da sahip. Özellikle milattan önceye dayanan yazıtları, klasik Çin tıbbı ile felsefik yaklaşımları ve öğretileriyle Çin kültürü önemli bir hazinedir. Yin ve Yang öğretisi de bu hazinenin içinde yer alır. Çin'in en eski yazıtlarından biri olan Yi Çing (Değişimler Kitabı M.Ö. 2800) ve Klasik Çin Tıbbı'nın kaynak kitaplarından bir olan Huangdi'nin Dahiliye Klasiği (M.Ö. 300) Yin ve Yang kuramını detaylıca ele almaktadır. Bu kaynaklarda Yin ve Yang kuramı ile evren ve doğanın işleyişi yanında bu kuramın insan bedeni üzerindeki etkisi ve işleyişi de detaylıca açıklanmaktadır. Yin ve Yang 6 önemli ilkeden oluşmaktadır. İlkeler arasında ilk sırada Her şey iki kutupludur ve birbirine karşıttır ilkesi gelir. Yani Yin ve Yang aslında iki zıt kutuplardır. Evrende ki her şey bu iki zıt kutbun oluşturduğu hareketlikten oluşur. Bir hiçlikten doğar. İki de Bir'den doğar. Her şey ise İki'nin yani iki kutup olan Yin ile Yang'ın tükenmeyen, değişen ve dönüşen sarmal döngüsünün ürünü olarak ortaya çıkar. Aslında diyalektik kavramına benzeyen bir durum olduğunu belirtmemiz çokta yanlış olmayacaktır. Günden bahsedeceksek günü oluşturan iki temel zıt kutbun olması lazım. Bunlar gündüz ve gecedir. Gündüz ve gece Yin ve Yang'ın o iki zıt kutbuna birer örnektir. Gündüz olmadan gecenin oluşacağını gece olmadan da gündüzün olacağını düşünemezsin. Yani gündüz gecenin, gece de gündüzün habercisidir. Bu durum kutupların bir bağlılık içerisinde olduğunu gösterir. Zıt kutupların kendi içerisinde birbirlerini barındırmasına ise şafak vaktini ve gün batımını örnek vererek açıklayabiliriz. Yani şafak vakti gecenin içindeki gündüz, gün batımı ise gündüzün içindeki gecedir. Şafağın devamında gündüz olması ve gün batımının devamında ise gece oluşması Yin ve Yang'ın birbirine dönüşebileceğini gösterir. Gündüz içerisinde sabah, kuşluk, öğle gibi alt grupları barındırırken gece içerisinde akşam, gece yarısı, şafak vakti gibi alt grupları barındırır. Bu farklı alt gruplar birbirleri arasında zıtlıklar oluşturabilir . Bu durum Yin ve Yang'ın ilkelerinden biri olan kutupların kendi içlerinde de sonsuz alt kutupları barındırabileceğini gösterir. Kur'an da Bakara Suresi 216. ayette Aslında hoşlanmadığınız şeylerde belki de sizin için hayır, hoşlandığınız şeylerde ise belki de sizin için şer vardır şeklinde bir ifade yer almaktadır. Yani her şerde bir hayır her hayırda bir şer vardır. Bu ayet Yin ve Yang kuramının klasik örneklerinden bir olan İyilik içinde kötülük, kötülük içinde de iyilik vardır örneğiyle benzerdir. Ayrıca Yin ve Yang kuramının Kutuplar, karşıt kutuplarını muhakkak kendi içinde barındırır ve Kutuplar karşılıklı olarak bir diğerine dönüşebilir ilkesiyle de örtüşmektedir. Kur'an-ı Kerim'de Zariyat Suresi 49. ayette baktığımız da ise Her şeyden iki çift yarattık ki düşünüp anlayabilesiniz. denildiği görür. Bu ayet Yin ve Yang kuramının birinci ilkesi olan her şey iki kutupludur ve birbirine karşıttır ifadesiyle benzer bir anlama sahip olduğu açıktır. Kur'an-ı Kerim'de Yin ve Yang kuramıyla benzer öğretiler bildiren ayetlerin yer alması: İlmi ve dini kaynaklarda Yin ve Yang kuramından parçaların yer alabileceğini ve bu kuramın evrensel bir işleyiş olduğunu gösteren bir durumdur. Yin ve Yang kuramı basitçe ele alınıp açıklanabilecek bir konu değil, bunun farkındayım. Ama elimden geldiğince ilk defa duyan kişiler için biraz bahsetmek istedim. Merak edenlerin bu konun hakkında daha fazla araştırdıkça daha güzel ve heyecanlandıran bilgiler elde edeceğini düşünüyorum. Çünkü Yin ve Yang öğretisi okudukça ve düşündükçe dallanan, dallandıkça insanı aydınlatan bir konu. Yin ve Yang kuramını anlamamız için zıtlıkların uyumunu kavrayabilmemiz önemli. Zıtlıkların aralarında çok büyük bir uçurum varmış gibi duruyor olsa da zıtlıklar aslında saç teli kadar ince ve kırılgan bir çizgiyle ayrılmaktadır. Zıtlıklar dış faktörlerden etkilemeye açık olduğu gibi birbirlerinden de etkilenebilirler. Bu zıtlıkların birbirleri ile oluşturdukları etkileşimler mükemmelliğin oluşmasını sağlayabilir. İyi ve kötü mesela... İyi ve kötü kavramı zamandan, mekandan ve kişiden etkileşime çok açıktır. İyi ve kötü asla keskin bir çizgi ile birbirinden ayrılamaz. Bir saat boyunca park yeri aradığınızı ve park yerini bulduğunuz anda başka bir araba ile karşı karşıya geldiğinizi düşünün. Hafif bir bakışmadan sonra diğer arabanın şoförü park yerini size bıraktı ve başka bir park yeri aramaya başladı. Siz ise hemen arabanızı park ettiniz ve AVM'ye geçtiniz. İçeriye girdikten 5-10 dakika geçmedi ki konfeti patlaması ve müzik sesleriyle irkildiniz. Kapıya doğru baktığınızda daha demin park kavgası yaptığınız kişinin bugün AVM'ye giren bininci kişi olduğu söyleniyor. Moralin bozulmasın diye daha sonra yaşananlarla ilgili çok detay vermiyorum ama parada da yükte de ağır bir hediye kazanmış. Şansız adamın bu hediye için yine yeri geldiğinde park kavgası yapması gerekecek maalesef. İlk başta kendinizi iyi bir durumda düşünürken geçen zaman ve değişen mekan sizin kötü durum ile karşı karşıya kalmanıza neden oldu. Diğer şansız adam içinse tam tersi bir durum söz konusu olup; kendisini kötü bir durumun içinde düşünürken aynı şekilde geçen mekan ve değişen zaman iyi bir durum ile karşı karşıya kalmasını sağladı. Kısacası karşılaştığınız kötü durum sizin için farklı zaman ve mekanda iyi bir durumun oluşmasını sağlıyor olabilir. Bu durumun Yin ve Yang kuramının Kutuplar karşılıklı olarak üreten-tüketen veya destekleyen-kısıtlayan ilişkisindedirler ilkesiyle paralellik gösterdiğine inanıyorum. Hayatınızda işiniz ve hobileriniz gereği ya da kaderin bir cilvesi olarak sizinle zıt etkileşim gösteren insanlarla sıklıkla karşılaşacaksınız. Yeri gelecek biriniz beyaz olacaksınız diğeriniz siyah ya da yeri gelecek biriniz iyi olacaksınız diğeriniz kötü. Bu durumlarda karşılaştığınız zıtlıklardan uzak durmanız yerine siyah ve beyazın ya da iyi ve kötünün oluşturduğu uyum gibi sizin de bir uyum oluşturmaya odaklanmanız size belki de fayda getirecektir. Çünkü Yin ve Yang kuramına göre zıtlıklar karşıtını muhakkak kendi içinde barındırır. Yani sizde de karşıt kutuptaki kişiye ait bir parça var. Bu parçalar mükemmelliği oluşturmanızı sağlayabilir. Bunun yanında zıtlıklar iyi ve kötü örneğinde olduğu gibi üreten ve birbirlerini destekleyen ilişkiler gösterebilir. Bu ilişki de sizin mükemmelliği yakalamanız için bir fırsat olabilir. Sonuçta zıt kutupları paylaşan iki insanın oluşturduğu sarmal döngü muhakkak bir ürünün oluşmasını sağlayacaktır. Bu ürün sizi hedefinize yaklaştırabileceği gibi tam tersi hedefinizden de uzaklaşmanıza sebep olabilir. Hedefinize yaklaşmanızı sağlayacak faktör ise karşı kutup ile olan uyumunuzdur. Bu yüzden karşılaştığınız zıtlıklardan kendinizi uzak tutmayın. Diğer karşı kutbu tanımanız ve oluşacak uyuma odaklanmanız gerekir. Kendinizi zıtlıklardan uzak tutmanız sizi yeni bir uyum yakalamanızdan ve mükemmelliğe ulaşmanızdan alı koyacaktır. Evrendeki karşı kutupların varlığını yok saymak evrenin devamlılığını engelleyecektir. Çünkü evrenin devamlılığını zıt kutupların değişen ve gelişen sarmal döngüsü sağlar. Sonuç olarak karşıt düşünceleri ve bunları savunan insanları yok saymakta belki de insanlığımızın sonunu getiren davranışımız olacaktır. Belki de günümüzün sıkıntısı olan bu durum sonumuzun geldiğinin habercisidir. Daha önce Yin Yang ile ilgili pek bir şey bilmiyordum. Bu yazı en azından genel bir fikir edinmemi sağladı. Yin Yang anladığım kadarıyla her şeyin zıddıyla var olduğunu öne süren düalizm felsefesiyle oldukça benzer. Bir an okurken diyalektiğe benzetiyordum fakat anladığım kadarıyla bu felsefede zıtlıkların oluşturduğu bir bütünden bahsediliyor. Oysa diyalektik zıtlıkların birleşerek daha doğru bir gerçekliğe ulaşılacağını söylüyor. Ancak anladığım kadarıyla, Yin Yang iki uç kutbun birlikte gerçekliğin kendisi olduğunu öne sürüyor."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yin-yoga-nedir-neden-tercih-edilir/", "text": "Yin Yoga, bir yoga ekolüdür ve uzun duruşlarla kişinin anda kalmasını hedefler. Paul Grilley tarafından Taocu Yoga temelli geliştirilen Yin Yogayla fiziksel ve ruhsal anlamda kendinizi iyi hissedebilirsiniz. Gün içinde canınızı sıkan pek çok durum ortaya çıkabilir. İletişim kuramayacağınız insanlardan oluşan bir toplulukta yer alıyor olabilirsiniz. Bu durum, yalnız kalmanıza neden olabilir. Uzak Doğu felsefesini temel alan Yin Yoga, nefes farkındalığını geliştirmek ve vücudun esnemesini sağlamak adına birtakım hareketlerden meydana gelen bir yoga türüdür. Yin Yoga'daki duruşlar arasındaki geçiş son derece yumuşaktır. Bu ise duruşlar arasında hızlı bir geçişten ziyade her harekette uzun süreli kalmayı ve şimdinin içerisinde bulunmayı mümkün kılar. Yin Yoga'nın felsefesinde anda kalmak son derece önemlidir. Bu nedenle her hareket en az 3 dakika yapılır. Bu sayede vücut hem etkili bir şekilde esner hem de gelecek ile geçmişte kalmak yerine o ana odaklanılır. Yin Yoga, öteki yoga türlerinden çeşitli özellikleri nedeniyle ayrılır. Her şeyden önce Yin Yoga'da vücudun oldukça fazla esnemesini sağlayan hareketler bulunur. Bu hareketler ya da pozlar, vücudun farklı bölgelerinde yer alan kaslara odaklanır. Böylelikle ilgili kaslar kuvvetlenir ve vücut çok daha kolay bir şekilde esner. Yin Yoga'nın her duruşta uzun süre kalmayı hedefleyen bir felsefeye sahip olması, bu yoga türünün diğerlerinden ayrılmasının nedenlerinden bir diğeridir. Örneğin yoganın en sık yapılan duruşlarından biri olan Aşağı Bakan Köpek Pozisyonuna geçtiyseniz, en az 3 dakika bu pozisyonda kalmanız gerekir. Bu durum diğer pozlar için de geçerlidir. Vücut bir pozisyonda uzun süre kaldığında çok daha etkili bir şekilde esneme şansı elde eder. - Bedensel gevşemeye katkıda bulunarak stresten uzaklaşılmasını sağlar. - Kalp sağlığını korumaya katkıda bulunur. - Vücudun çok daha zorlu pratiklere hazırlanmasına katkı sağlar. - Eklem esnekliği ve gücünde artış meydana gelir. - Pozlarda uzun süre kalınması, bağ doku tabakasının esnetilmesini sağlar. - Beden-zihin dengesini sağlayarak kişinin kendisini çok daha huzurlu hissetmesine katkıda bulunur. Gündelik hayat içinde hep bir koşuşturmaca bulunuyor. Bu durum, kendinizi telaşlı hissetmenize neden olabilir. Yin Yoga, her pozda uzun süre kalmayı ve bu koşuşturmaca halinde uzaklaşmayı hedefler. Duruşlar içindeyken meditasyon haline geçiş yapıldığı için anda kalmayı öğrenir ve o an stres unsurlarını geride bırakarak anı yaşayabilirsiniz. Vücudun esnekliği, özellikle gün içinde yapılan hareketlerde son derece önemlidir. Yürürken, eğilirken ya da koşarken vücudun esnek olması; olası sakatlanmaların önüne geçmeye olanak tanır. Yapılan hareketlerin her biri, vücudun esnemesine katkıda bulunur. Vücudun farklı bölgelerinde bulunan kas grupları etkili bir şekilde çalışır. Bu durum, bedensel gevşemeye de olanak tanır. Yin Yoganın faydalarından bir diğeri de hem fiziksel hem de ruhsal anlamda iyileşmektir. Anda kalmak, stresten uzaklaşmak, bedeni gevşetmek; ruhsal anlamda kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Herhangi bir pozda kalırken stres ve endişe azalır. Bunun yanı sıra zihinsel sakinleşme ortaya çıkar. Öte yandan eklem hareketliliği artar, iç organlar dengelenir. Dolaşım hızlanır. Bu hususların tamamı, fiziksel anlamda iyileşme adına da son derece önemlidir. Ayrıca sırt ve bel bölgesinde bulunan kaslara odaklanan hareketler bulunduğundan, özellikle masa başı çalışan ve sırt ile bel ağrıları çeken kişiler için de Yin Yoga'nın pek çok olumlu etkisi bulunuyor. Birçok kişi, geçmişte ya da gelecekte takılıp kalabilir. Bu durum, anda kalmayı olanaksızlaştırır. Oysa hayat şu andadır. Yin Yoga, anda kalma konusunda da son derece faydalı bir yoga ekolüdür. Duruşların her birinde en az 3 dakika kalmak esastır. Pozlar arasında hızlı geçişler bulunmaz. Bununla birlikte her poza yumuşak bir şekilde geçilir. Bu sayede hem gündelik hayatın telaşından uzaklaşılır hem de anda kalmak için önemli bir adım atılır. Birçok yoga ekolünde zorlu duruşlar bulunur. Yin Yogayla zorlu yoga hareketlerine hazırlık yapabilirsiniz. Aynı zamanda Yin Yoga'da etkili bir esneme elde edildiğinden vücut, zorlu hareketleri çok daha kolay bir şekilde yapabilir. Bu hususların her biri, Yin Yoga'nın çok daha iyi anlaşılmasını sağlayan temel ilkelerdir. Eğer Yin Yoga'ya başlayacaksanız ilk olarak bir eğitmenden destek almanız son derece önemli. Aksi halde hareketleri yanlış yapabilir ve vücudunuzda çeşitli sakatlıklar meydana gelebilir. Eğitmen ile düzenli olarak yoga yaptıktan sonra Yin Yoga'nın olumlu etkilerini görmeye ve zihinsel anlamda kendinizi iyi hissetmeye başlayabilirsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yine-mukemmeliz/", "text": "Her zaman olduğu gibi konuşuldu. Konuşuluyor ve konuşulacak. Bilmeden... Gerçeğin ne olduğunu görmeden, görse de gözlerini görmemek için kapatarak konuşulacak. Hata aramaktan asla yorulmayız mesela. Birinin arkasından konuştukça daha çok hatasını buluruz. Ama bulduğumuz gerçek ya da değil hataların düzeltilmesi için o insana asla yardım etmeyiz. Ne içimizdeki hırs izin verebilir buna ne de konuşma arzusu. Peki ya biz? Hani nerede hatalarımız, kusurlarımız? Ah, pardon biz insanın artık bir üst kademesi olduğumuzdan çoktan nirvanaya ulaşmış konumda, yıldızların arasından insanlığı seyrediyoruz. Biz asla hata yapamayız. İnsanın insan olduğundan ötürü hata yapabileceğini unutalı sanırım biraz zaman geçti. İnsanın benliğinde her zaman bir ego olduğunu bildik, doğası gereği bencil bir yaratık olduğunun her zaman farkındaydık ama biz asla öyle değildik. Ne bencildik, ne egoist. Ya da biz de uzun bir süredir hayal dünyalarının birinde yaşıyorduk. Aynaya bakmayı, çuvaldızı önce kendimize batırmayı çoktan unuttuk. Bir şeyleri bilmemek... litaratürümüzden bilmemek kelimesini çıkaralı bir hayli oldu. Biz biliriz hatta çoğu zaman en iyisini... çoğu zaman mı dedim? Her zaman. En doğru, en güvenilir, en mükemmel her zaman bizdik. Biz biliriz, biz söyleriz ve asla hata yapmayız. Çevremiz mi? Çevrem işte herkesten bir biz olmasını bekleyemezsiniz."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yollar/", "text": "Şimdi yine yollardayım. Bu, kısa uzun yollarda çok şey hayal ettim. Çok düşündüm. Kimi zaman yazdım, kimi zaman karşımda oturan altmış beş yaş üstü amcanın hikayelerle dolu alnına gömdüm. Siyah tamponundan akan sularla, bir canavarın salyalı bedeni gibi otobüs. Kaptan sanki yağmuru geçmeye çalışıyor. Kaptan az daha dur dellenme, şimdi durur yağmur. Zaten yağmur durmazsa yetişemezsin. Bakma rüzgarın seni ittirdiğine. İnan bana yetişemezsin. Önünden soğuk yersin ama yine de yetişemezsin. Kaptan çıldırtıyor beni. Düğmeye basıp kapının açılmasını arz ediyorum kaptana. Daha fazla dayanamayıp tek seferde atlıyorum otobüsten. Dışarısı soğuk ama üşümüyorum. Bilmiyorum belki de hissetmiyorum pek fazla. Hep böyle zamanlarda bulur beni anılar. Ne zaman kaçsam hep peşimden gelir. Unutamam. Anlatamam. Ağlamak isterim tam istediğim gibi böyle; ağlayacağım sıra bir insan dikilir karşıma, ağlayamam. Ben de sulu gözlerle karanlığı adımlarım. Her adımımı daha da karanlığa atarım. Görünmesin diye bakışlarım, yerde duran su birikintisine basarım hızla. Ve ayağımı da çekerim ıslanmadan. Aynalar konusunda iyice ustalaştım. Mesela gözlerimi görmeden saçımı düzeltebiliyorum. Yemin ederim yapıyorum. Vakti zamanında bir sokak kedisi demişti yine böyle bir havada: Bir insanın tamamıyla mutlu olması zor derdi. Hayatta asıl mutlu olan insan: Gülerken aynaya baktığında, gülmeye devam edebilendir derdi."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yorgunuz/", "text": "Henüz geleceğin ne olduğunu kavrayamadığımız zamanlardan itibaren, türlü baskılarla geleceğimizi kurtarmak için çalışmaya zorlandığımızdan mıdır bilinmez, yorgunuz! Yağmurda yürürken hayaller kurmak yerine annemizden işiteceğimiz azarı düşüneceğimiz yaşta; yaşarsak, 65 yaşında sefasını sürebilmek ve henüz tanışmadığımız eşimize daha iyi bir imkan, daha doğmamış çocuklarımıza daha iyi bir gelecek sunmak adına koşturduğumuz için yorgunuz. Sürekli bir şeylerden şikayet edip hiçbir şey yapmadığımız için. Evet aslında hep bunu düşünüyorum adil bir ülkede yaşamıyoruz. şartlar eşit değil! param yok. trafik kazasıyla adam ölüdrsem 15 yıl yatarım çübkü siyasi tanıdığım yok. peki hepsine peki... ancak bunun aslında tembelliğim için olağanüstü yarayışlı bir mazeret olması bu da doğru çünkü bunları anlatınca herkes haklısın diyor. tembelliği bırakıp her şeye rağmen savaşalım."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yugoslavyanin-dagilmasinin-gunumuze-yansimalari/", "text": "Yugoslavya bölgesi; günümüz Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan, Kosova ve Slovenya bölgesini kapsamaktadır. Bu bölgeler tarih sahnesinde Roma'dan sonra Büyük Bulgar İmparatorluğu daha sonra Bizans İmparatorluğu ve ardından Sırp İmparatorluğu yönetimine girmiştir. En sonunda 1. Kosova Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti bu bölgenin büyük kısmına hakim olmuştur. İlk olarak milliyetçi akımların etkisiyle özellikle Sırp Kuvvetleri bu bölgede isyanlar çıkarıp zaferler kazandılar. Osmanlı, bir dönem bu isyanları bastırmışsa da sonunda Sırbistan, özerkliğini almıştır. Bunun devamında zaten Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek Osmanlı'dan ayrılmışlardı. Sırbistan ise Berlin Antlaşmasıyla birlikte tam bağımsızlığını kazanmıştı. Yugoslavya 1918 yılında kuruldu. Yıkılışına kadar genel anlamda üç farklı yönetim biçimine sahip olmuştur. 2003 yılına kadar yani 85 yıl varlığını sürdürmüş ve tozlu sayfalarda yerini almıştır. Yugoslavya denilen ülke aslında bu bölgedeki Slavların bir konglomerasından ibarettir. Yugoslavya, 2. Dünya savaşında Mihver Devletleri tarafından işgal edildi. Bu dönemde yüzbinlerce Sırp ve Bosnalı Müslüman katledildi. Bunlara Romanlar ve Yahudiler de dahildir1. Zaten Yugoslavya tarihinde katliam olayları büyük bir yer kaplamaktadır. Daha sonra Demokratik Federal Yugoslavya adıyla ve ardından 3 yıl sonra Yugoslavya Federal Halk cumhuriyeti ve 1963 yılında da Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti adıyla varlığını sürdürdü. 2. Dünya savaşında işgale uğrayan Yugoslavya, ayrıntılı taktikler ile yeni bir direniş harekatı başlattı ve ünlü Yugoslav Devlet adamı Josip Broz Tito bu bölgedeki halkları birleştirecek yapıcı bir siyasi politika izleyerek bu havanın oluşumunu ve korunmasını sağladı. Zaten Tito'nun yapıcı ve birleştirici tavrı ülkeyi ayakta tutarken onun ölümünden sonra ayrıştırıcı yöneticiler ve ırkçılık olayları ile birlikte Yugoslavya çökmüştür. Tito yönetimi aslında sosyalist bir yönetimdir. Sosyalist gibi görünmesine rağmen Tito Yugoslavya'sı ekonomide yer yer özel sektörü kullanmış, ABD'den ekonomik ve askeri yardımlar almıştır. Hatta SSCB ile arasına mesafe koymuş ve Doğu Blokundan ayrılıp Bağlantısızlar Blokuna girmiştir. Aslında buradan anlaşılabileceği üzere Tito'nun yeni bir ideoloji çizdiği görülecektir. Tito yönetimi döneminde bölgedeki bütün halklara özgürlükler tanınmaya çalışıldı. Zira Tito, bu kadar bölgeyi bir arada tutmanın bu tarz bir siyaset yapmak olduğunu düşünüyordu. Bu haklar içerisinde -ülkeden ayrılma dahil olmak üzere- kendi kaderini tayin hakkı bile vardı. Bu tip haklar verilmesi yönetimde çoğunluğu oluşturan Sırpları rahatsız etmiştir. Tito'nun ölümü ile 20. yüzyılın sonunda kanlı olaylar vuku buldu. En sonunda ise Yugoslavya 7'ye bölündü. Bu bölünme esnasında en büyük katliamlar Bosna-Hersek'te yapıldı. Bölünme sonrası sadece Sırbistan ve Karadağ Yugoslavya'nın devamını kabul etmiştir. Sonrasında ise Yugoslavya ismi değişip Sırbistan-Karadağ adını aldı. Bunun sonrası ise tahmin edilebileceği üzere 2006'da Karadağ'ın ayrılmasıyla Yugoslavya'nın tarihe gömülmesinden ibarettir. Yugoslavya ile alakalı en son olay ise Kosova'nın Sırbistan'dan ayrılması olmuştur (2008, Kosova Cumhuriyeti). Aslında bu ayrışmada Sırbistan'ın rolü büyüktür. Sırp tarafı aşırı ırkçı idare tarzıyla Yugoslavya'nın yönetimini üstlenmeye çalışırken diğer bölgeler buna tepki gösteriyordu ve zaten Sırbistan bölümünün bu tutumu Yugoslavya'nın da sonunu getirmiştir. 1988 yılında 20 milyar dolar dış borç ve % 13'lük işsizlik2 oranı ülkeyi yıkıma sürüklemişti. (Karşılaştırmak amacıyla, Türkiye'de 2016 yılında brüt dış borç 411,5 milyar iken 2017 yılı itibari ile işsizlik oranı %12,1'dir. Lakin bu verilerin oluştuğu dönemler farklıdır o yüzden direkt karşılaştırmak yanlış sonuçlara götürebilir.) Halk içinde ekonomik uçurumlar, ırkçıların sahada boy göstermeleri şartları oluşturdu ve Yugoslavya'nın parçalanma sürecine girmesinde etkili oldu. Yugoslavya'nın dağılma sürecinde ilk gerçekleşen şey ordunun parçalanmasıdır. Belli bir takım paramiliter gruplar ortaya çıkımıştır ve bu gruplar Yugoslavya'nın ordusunu bölmüştür. Otelin çatısındaki Sırp keskin nişancılardan sivilleri korumak için karşı ateş açan Boşnak Özel Kuvvetler askeri. 6 Nisan 1992, Saraybosna. Bölgedeki farklı Slav unsurları birbirlerine karşı kışkırtıldı. Amerikan Gizli Servisinin Arnavutluk'ta iç karışıklıklara kışkırtıcılık yaptı. Birleşmiş Milletler Yugoslavya krizinin çözümünde etkili rol oynamayıp havaya bakmıştır. Hatta bazı müdahaleleri sivil kayıpları bile arttırmıştır. Bosna-Hersek katliamlarında kadın ve çocukların katliamlardan kaçmasına rağmen Batı ülkeleri mültecilere sınırlarını kapatmış ve Birleşmiş Milletler de mültecileri en başta kabul etmemiştir. Şu artık herkesin kabul ettiği bir gerçektir ve ilgili üniversite bölümlerinde ders olarak okutulmaktadır. Yugoslavya'nın dağılması bir süreci kapsamaktadır ve Batı'nın olaylara müdahalesi yıkıcı bir rol oynamıştır. Bu dağılma sürecinden kendimize pay çıkarmalı ve her tarihi olayda olması gerektiği gibi ders almalıyız."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yukari-bak-filmi/", "text": "Özgün adı Up olan Yukarı Bak filmi, 2009 yılında çıkan ABD yapımlı bir animasyondur. Komedi, dram ve macera türlerinde bir film olan Yukarı Bak, muhteşem görsellikleri ve karakterlerin benzersizliğiyle dikkatleri üzerine çeker. Her ne kadar çocuklara hitap ediyor gibi dursa da aslında yetişkinlere de hitap ettiği aşikardır. 82. Akademi Ödülleri'nde En İyi Animasyon Filmi ve En İyi Film Müziği ödüllerini alan Yukarı Bak, son zamanların en çok izlenen animasyonları arasında yer alır. Filmin konusu oldukça basittir. Aslında hayattan bir kesit de diyebiliriz. Carl Fredricksen, oldukça içine kapanık ve biraz da utangaç bir çocuktur. Ünlü kaşif F. Muntz'un hayranı olan Fredricksen, Güney Amerika'da bulunan Cennet Şelalesi'nde devasa bir kuş bulduğunu iddia eder. Fakat bulduğu kuşun iskeletinin sahte olduğuna dair iddialar vardır. Bu iddialara cevaben Muntz, kuşun canlısını yakalamak için Cennet Şelalesi'ne gitmeyi ister. Bu, filmin ilerleyen sahnelerindeki olayların da çıkış noktasıdır. Carl, bir gün erkeksi ve oldukça enerjik bir kızla tanışır. Bu kızın ismi Ellie'dir ve o da Carl gibi Muntz hayranıdır. Yıllar geçer, Carl ve Ellie evlenir. Oyuncak balon satıcısı ve Zookeeper olarak çalışan Carl'ın hayatındaki travmatik olay meydana gelir. Ellie hastalanır ve bir süre sonra hayatını kaybeder. İkili, Ellie'nin hayatta olduğu dönemde Cennet Şelalesi için para biriktirse de bu birikimi hep farklı nedenlerle harcamıştır. Cennet Şelalesine gitme hayali bulunan ikilinin bu hayali gerçekleştirememesi ve Ellie'nin hayatını kaybetmesi, Carl'ın hayatındaki dönüm noktalarından bir tanesidir. Ellie ile yaşadıkları evde kalan ve kentsel dönüşüme direnerek evini satmayı reddeden Carl, bir gün evini Cennet Şelalesi'ne uçurmaya karar verir. O sırada Russell isimli sevimli ve yalnız izci çocukla tanışır. Russell, filmin en önemli karakterlerinden bir tanesidir. Carl'ı hayata döndüren Russell, yalnız bir çocuktur. İzci olan ve bir sürü rozeti bulunan Russell, sonuncu rozet olan Yaşlılara Yardım rozetini almak durumundadır. Bunun için bir yaşlıya yardım etmesi gerekir ki ne tesadüf yolu, Carl'ın evine düşer. Carl'a yardım etmek istese de Russell, Carl'dan hep olumsuz yanıt alır. Fakat Carl'ın evini helyum dolu balonlarla uçurduğu an, Russell Carl'ın tekrar kapısını çalar. Kapıyı açan Carl, Russell'ın gönlünün de kapılarını aralamıştır. Çünkü Russell daha önce de belirttiğimiz üzere yalnızdır. Babası sürekli çalışır ve oğluna hiç vakit ayırmaz. Sevimli ve sevgiye aç Russell, baba eksikliğini sürekli hisseder. Cennet Şelalesi yolculuğunda Russell, bu eksikliği Carl ile gidermeye başlayacaktır. Carl, evini Cennet Şelalesi'ne götürmek ister, Russell ise Carl'a yardımcı olarak son rozetini almak ister. Bir şekilde aynı ev içinde Cennet Şelalesi için benzersiz bir yolculuğa atılan ikili, gök gürültülü bir sağanaktan kurtulduktan sonra evi Cennet Şelalesi'ne bakan bir dağ geçidinin yanına indirir. Bu ise Cennet Şelalesi'ne evi taşımak anlamına gelir. Cennet Şelalesi'ne ulaşmak için başlayan yolculuk, ikilinin birbirini çok daha iyi tanımasını sağlar. Ellie öldükten sonra huysuz bir yaşlıya dönen Carl, Russell'in ne kadar da yalnız bir çocuk olduğunu fark eder. Russell'in sevgiye ihtiyacı vardır. Bu nedenle Cennet Şelalesi yolculuğu bir anda ikilinin arınma yolculuğuna dönüşür. Yolculuk esnasında Russell, devasa bir kuşla karşılaşır. Bu kuşa Kelvin adını takar ve onu hiç yanından ayırmaz. Kuşu fark eden Carl ise bu kuşla yola devam etmek istemese de Russell'ın üzüldüğünü görünce mecburen bu duruma katlanır. Ardından, Cennet Şelalesi'ne ulaşan ikili bir yandan da huzura kavuşur. Carl ve Russell'ın her ikisi de hayatlarındaki travmalarla başa çıkmaya çalışır ki bu durum onların üzgün ve mutsuz insanlar olmasına sebebiyet vermiştir. Yolculuk sonunda birbirlerini tanıyan Carl ve Russell, kopmaz bir bağ ile birbirlerine bağlanmıştır. Macera, dram ve komedi türlerindeki film, çocukların yanı sıra yetişkinleri de çekimine almıştır. Yukarı Bak filminin Türkçe dublajı oldukça başarılıdır. Belki de bu nedenle Türkçe dublaj üzerinden film izlemeyi sevmeyen insanlar bile Yukarı Bak filmini dublajlı haliyle izlemeyi tercih etmektedir. Carl Fredricksen'i seslendiren isim, Erol Günaydın'dır. Oldukça başarılı bir seslendirme gerçekleştiren Erol Günaydın, filme de çok özel bir hava katmıştır. Filmin ilgi çekmesinin nedenlerinden biri Türkçe dublajında başarı yakalanması olsa da bir diğer başarısı görselliklerinin muazzam olmasıdır. Oldukça canlı bir görsel dünya sunan film, aynı zamanda izleyicilerin benzersiz bir dünya içinde yer almasını sağlar. Bu nedenle çocuklara hitap etse de konusu, yetişkinlerin de filme ilgi göstermesini mümkün kılar. Film, klasik animasyonlardan çok daha yavaş ilerler. Çünkü burada önemli olan olaylar değil karakterlerdir. Her bir karakterin derinlikli bir şekilde filmde yer alması, filmin karakter odaklı olmasını sağlamıştır. Russell, yalnız bir çocuktur, bu yalnızlık ona mutsuzluk olarak geri dönmüştür. Carl eşini çok sevse de en çok sevdiği kişiyi kaybetmenin agresifliğini üzerinde taşıyan bir adamdır. Muntz, insanları kandıran bir karakterdir. Kendisine inanan insanların hayal kırıklığına uğramasına neden olmuştur. Ellie, her ne kadar filmin başlarında kendisine yer bulsa da zamansız ayrılığıyla geride kalanları üzen bir karakterdir. Carl'ın ruh ikizi olan Ellie, hayata veda ettikten sonra aslında Carl'ın agresif bir kişilik olmasına neden olmuştur. Yukarı Bak, farklı ödüllerin sahibi olan ve muhteşem görsellikleri, hayatın içinden alınmış konusuyla izleyenlerin ilgisini çeken bir animasyon filmidir. Olaylara bakış açımızı değiştiren film, izleyenlere çok şey vadeder."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yumurtanin-kolesterol-icerigi/", "text": "Korkmadınız değil mi? Bence de korkmayın, o canavar gibi lanse edilen şey aslında evrendeki en besleyici maddelerden biri. Düşünsenize içindeki besin maddeleri bir hücreden ortaya tatlı mı tatlı civciv meydana getiriyor. Peki yumurta demek kalp damar hastalığı mı demek hadi beraber inceleyelim. Normal bir yumurta yaklaşık 50 gram. Bunun yaklaşık 39 gramı su, 6.3 gram protein, 5 gram yağ, 0.6 gramda karbonhidrat içerir. İçerisinde proteinlerin yapıtaşı olan aminoasitlerin tümü eksiksiz bulunur. Protein içeriği o kadar kalitelidir ki: biyolojik değeri 94, göreceli olarak ise BD'si 100'dür. Yani diğer besinlerin protein kalitesini anlamada yumurtayı kullanırız. İçerisinde C vitamini hariç çoğu vitamin bulunur. Bunların içinden A, D ve B12 vitaminleri öne çıkar. Mineralller açısından da kusursuzdur. Enerji olaraksa 78 kilokaloridir( 324 kilojoule). Daha kolay anlamak için, bu yetişkin bir erkeğin günlük ihtiyacının %3'ü yetişkin kadının ise %4'üdür. Yumurtadaki yağ yumurtanın sarısında bulunur. Bu 5 gram yağın 210 miligramı ( Amerikan Tarım Dairesine göre 186) kolesteroldür. Doymuş ve doymamış yağ kompozisyonları gayet idealdir. Gerçektende sadece kolesterol açısından bakıldığında yumurta diğer besinlerden daha zengin bir kolesterol içeriğine sahiptir; 50 gram yağlı peynirde 41 mg, balıkta 35 mg, koyun etinde 35 mg, dana etinde ise 45-50 mg kolesterol yer alır. Buna rağmen yumurtaki kolesterolün kan kolesterol düzeyine etkisi diğer trans yağ ve doymuş yağlara göre minimaldir. Sağlıklı bir insan vücudunda ağırlığın %0.2'si kadar kolesterol bulunur. Kolesterol vücudumuzda her yerdedir, çünkü hücrelerimizin hududu olan hücre zarında bulunur. Zarın esnekliğini ve akışkanlığını sağlar. Yağların sindirmi ve emilimi için vazgeçilmez olan safra asitleri kolesterolden üretilir. Cinsyet hormonları kolesterolden üretilir. Böbreküstü bezlerden salınan kortizol, aldosteron gibi hormonlar hep kolesterolden sentezlenir. Vücut için ne kadar elzem olduğunu anlamışızdır sanırım. İşte mükemmel vücutlarımız böylesine elzem bir şeyi dışardan bizim almamıza bırakmış mı? Hayır, vücudumuzda özellikle karaciğerde kolesterol sentezlenir. Ve bu üretimde harika bir geri besleme mekanizması vardır. Biz dışarıdan ne kadar kolesterol alırsak vücudumuzda o kadar az kolesterol meydana getirilir. Hadi biraz da bilimsel çalışmaların sonuçlarına göz atalım. Tüm kişilerde HDL yükselmiştir. Toplam ve LDL kolesterol düzeyleri genellikle değişmemiştir. Bazı kişilerde hafif artış söz konusudur. Önemli bir dipnot ise yumurtanın daha zararlı olan küçük LDL'yi daha az zararlı olan büyük LDL'ye çevirdiğidir. Birkaç çalışmada ise göze çarpan ilginç bir sonuçta diyabetiklerde yumurtanın kalp hastalığı riskini arttırdığıdır. Çalşmalara bakılırsa günde 3 yumurta yemenizde bir problem gözükmüyor. Hatta literatürde günde 25 tane yumurta yiyen 88 yaşındaki adamın normal kolesterol düzeyine sahip olduğu gösterilmiş. Ancak yine de her şeyde olduğu gibi bunda da dengeli olmakta fayda var. Unutmayın, bir yumurta kolesterolden daha fazlasıdır. Biyolojik değer: besinler yoluyla vücuda alınan proteinin, vücut proteinine dönüşme oranını gösteren bir ölçüttür. Basitçe, besinlerle alınan ve yapıtaşlarına ayrılan proteinin hücrelerdeki protein sentezine ne ölçüde dahil olduğunu anlatır."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yuregimin-sesini-dinle-kitabi/", "text": "Romanımız genç bir kızın çok değer verdiği bir ağacın yıkılmasıyla başlıyor. Annesini küçük yaşta kaybeden bu genç kıza çocukluğundan beri anneannesi bakmış. Romanda, bu genç kız hayatındaki tüm kargaşayı anneannesinde anlatıyor. Başlarda anneannesiyle anlaşamaması, anneannesinin her şeyi unutması ve hayaller görmesiyle başlayan hastalığı ve ölümüyle düştüğü büyük boşluk anlatılıyor. Onu arayıp konuşmaya karar veriyor. Günlerce haftalarca onu görmeye gidiyor, onun hayat hikayesini düşüncelerini dinliyor. Babası onu sahiplenmeyerek onun düşünce olarak özgür yetişmesini sağladığını söylüyor. Özgürlük için hiçbir şeye bağlı olunmaması gerektiğini defalarca vurguluyor. Başlarda çok merak ettiği için sürekli gittiği babasına bir süre sonra gitmekten vazgeçiyor. Eski eşyaların arasında başka bir akrabasının daha olduğunu öğreniyor. Dayısının yanına gidiyor ve yanında hayatının boşluğunu dolduracak, onu gerçekten etkileyen şeyi buluyor. Belki de tüm sorularının cevabını kitabın başında buluyor. Susanna Tamaro'nun Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabının devamı olan Yüreğimin Sesini Dinle kitabı, olay örgüsünden çok baştan sona sorularla dolu olmasıyla dikkati çekiyor. Bu sorular aslında herkesin aklında olan ama asla toparlayamadığı bazı soruların cevabını bulmasına yardım ediyor diyebilirim. Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabını okumuştum.Çok sevmiştim hatta bir çok kişiye hediye etmiştim.Bu kitabı da okuyacağım.Teşekkürler. Eh işte fena bir kitap değildi ama çok beğenemedim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/yuzbasinin-kizi-kitap-incelemesi-aleksandr-sergeyevic-puskin/", "text": "Bazı kişiler tarafından Rus edebiyatının kurucusu kabul edilen Puşkin'in, realistliğiyle öne çıkan kitabı, Yüzbaşının Kızı'nı tanıtmaya çalışacağım bu sefer. Ben, İletişim Yayınları'ndan Engin Altay çevirisiyle okudum ve çeviriden gayet memnun kaldığımı söyleyebilirim. Sürekli olay akışının içinde tutmasıyla sıkılmadan okuyabileceğiniz bir kitap. Tarihsel bir olayı anlatması, bu olayın içindeki aşk hikayesinden bahsetmesi ve bunu kesmeden, tamamen olay akışına bırakarak anlatmasıyla birçok kişinin beğenebileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ana karakterimiz Pyotr Grinyov, emekli asker olan babası istediği için bir anda askerlik görevine başlıyor. Zorlu yolculuğunda iki kişiyle tanışıyor ve bu iki kişi de ileride kaderini değiştiren kişiler oluyor. Karşı karşıya kaldığı isyanın adının Pugaçov Ayaklanması olduğunu düşünürsek, Pugaçov adında biriyle karşılaşması önemli olsa gerek. Sonunda kendisini doğru düzgün asker birliği bile olmayan kırsal bir alanda buluyor. Her ne kadar kendini sürgünde gibi hissetse de orada ona ailesi gibi davranıyorlar. Daha sonra Pyotr'u dünyaya daha da bağlayan kendine getiren bir şey oluyor: yüzbaşının kızı Maşa'ya aşık oluyor. Maşa silah sesine bile dayanamayan biriyken, isyancıların oldukları bölgeye gelip, oranın komutanını, karısını -yani anne ve babasını- ve birçok rütbeliyi asmasına şahit oluyor. Tam Pyotr da asılacakken bir şey oluyor ve bağışlanıyor. Maşa için sadece Pyotr kalıyor. Pyotr içinse tek önemli şey Maşa'nın iyi olması oluyor. Hikaye boyunca, isyancılarla arasında sürekli çatışma oluyor. Bu çatışmalardan Pyotr Maşa'yı kurtarırken, daha sonra olacak Rus Devleti'yle sorunlarda ise Maşa Pyotr'u kurtarıyor. Tesadüflerle dolu, içinde gereksiz bölüm olmaması ve tam anlatımıyla ben beğendiğimi söylemeliyim. Sürükleyici kitap bulmakta çok zorlandığım son zamanlarda bu kitap, ön yargımı kırdı diyebilirim. Ayrıca daha önce hiçbir kitabını okumamama rağmen bundan sonra bu yazardan devam etmek istiyorum. Güzel bir inceleme yazısı olmuş. Ayrıca bu kitabı İlber Ortaylı'nın önerdiği kitaplar arasında görmek beni okumaya daha da heveslendirdi. Elinize sağlık. Evde bulunduğu halde sürekli okumayı ertelediğim kitaplar arasında bu kitap. Artık yakın zamanda okuyacaklarım listeme almış bulunmaktayım. Elinize sağlık sayın yazar."} {"url": "https://parlakjurnal.com/zamana-karsi-amansiz-bir-yaris/", "text": "Yıllar önce izlediğim ve hatırladığımda tekrar tekrar etkisinde kaldığım bir filmdi Zamana Karşı. Mükemmel görselliği, etkileyici konusu ve aslında hayatın içinden sahneleri bulunuyordu. Her ne kadar günümüz dünyasının temelinde para yer alıyor olsa da paranın kazanılabilmesi için zamanın da feda edilmesi gerekiyor. İşte film, aslında her ikisini, zaman kavramı üzerinden anlatıyor. Öyle bir dünya düşünün ki her şey zaman, her yer zamanda var! 2169 yılında geçen filmde, 25 yaşından sonra hiç kimse yaşlanmıyor. Sadece zaman ile yaşanılabilen bir dünyanın kapıları aralanıyor. Zaman hem parayı hem de gücü sembolize ediyor. Çünkü zamanız varsa, istediğiniz her şeyi yapabilecek kadar vaktiniz de var. Paranın sürdürdüğü hükümranlığın benzeri, filmde zaman üzerinden kurgulanmış. Dolayısıyla zengin insanların yaşamak için çok daha fazla vakti oluyor. Yoksul bölgede yaşayan insanlar, daha fazla zaman kazanabilmek ve kendileriyle çevresindeki insanları yaşatabilmek için ellerinden geleni yapıyor. Başrolde yer alan Justin Timbarlake cinayetle suçlanır ki bu büyük bir yanlışlıktır. Böyle büyük bir yanlış anlamadan kurtulabilmek için zamanın egemen olduğu düzene karşı çıkması gerekir. Ve evet, zamana karşı büyük bir savaş başlar! Günümüz dünyası, paranın hüküm sürdüğü ve her maddi ögenin para ile şekil aldığı bir yaşam biçimini temsil ediyor. Paranız yoksa, muhtemelen kısa bir süre sonra yaşamanızı devam ettirme noktasında çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya kalacaksınız. Bu noktada Zamana Karşı filminde detaylı bir şekilde işlenen zaman kavramı devreye giriyor. Para yerine zamanı koyduğunuzda değişen bir şey olmayacaktır. Filmde yer alan karakterlerin her biri, zamanı bir değiş tokuş aracı olarak kullanıyor. Elbette harcama, zamanın azalması gibi bir sonuca neden oluyor. Zamanınız azaldığında ne yaparsınız? Daha fazlasını kazanabilmek için çok daha fazla çalışırsınız. Fiziksel anlamda yaşlanmaya tabi olmamakla birlikte zamanınız dolduğunda bu dünyadan gideceğiniz gerçeği, sizin bu konuda farklı adımlar atmanıza neden olabilir. Gerçek dünyada paranın zulmünün farkına varan insanlar gibi filmde de Will Salas, zamanın egemen olduğu hükümdarlığın gerçek yüzünü görmüştür. Bu nedenle cinayetten hüküm giydiği ve cezasını çekiyor olduğu hapishaneden kurtulabilmek için bu sistemi çökertmek ister. Elbette işi zordur, her şeyin merkezinde zaman yer alır. Filmin kurgusu son derece başarılıdır. Ayrıca vasat bir sistemi bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Zenginler hep genç kalır ve yaşamlarına devam eder. Fakirler zamanları az olduğu için hayata veda eder ve elenirler. Kendi yaşayamadıkları yıllar, başkalarına eklenir. Birileri zenginken daha da zengin olur, fakir olan daha da fakirleşir. İşte sistemin güzel bir özeti. Zamanın kullanıldığı bu hükümranlık çökmeli artık! Zamana Karşı büyük bir yarış içinde olan ve bu hükümranlığın çökmesi için çabalayan karakterlerin çabaları nasıl bir şekilde sonuçlanacak? Filmi izlerken bu soruyu aklınızın bir köşesinde tutmanızı istiyorum. Günümüzde zaman ve para aslında bir madalyonun iki yüzü gibi. Fakat bu madalyonun bir yüzü daha var: İstenç. Neyi ne kadar istediğimiz çok önemli. Hiç çalışmadan para kazanılan bir dünyada, acaba herkes zamanını çok daha iyi kullanmayı amaçlar mıydı? Sonuçta sonsuz olarak gördüğümüz zaman, her insan için nihai bir durak noktasına sahip. Her şeyi yapmak için bolca zamanımız var, algısı yerine kendi potansiyelimizi aşmaya ya da diğer bir tabirle Nietzsche'nin Üst İnsan'ı olmaya çalışmak çok anlamlı geliyor bana."} {"url": "https://parlakjurnal.com/zamanin-kisa-tarihi-kitap-incelemesi-stephen-hawking/", "text": "Sorgulamak biz insanların en sevdiğim vasıflarından biridir. Sorguluyoruz çünkü merak ediyoruz, anlamlandırmaya çalışıyoruz. Çünkü bildiğimiz şey hakkında öngörüler oluşturabilir, onu yönetebiliriz. Belki de merakımızın yegane nedenlerinden biri yanıtını aldığımızda duyduğumuz hazdır. Stephen Hawking'de Zamanın Kısa Tarihi kitabında insanlık tarihinin en büyük meraklarını sorgulayıp buna yanıtlar arıyor. Kitap yukardaki şekilde 12 bölümden oluşuyor. Nereden geldiğimiz, evrenin nasıl ve neden bu biçimde olduğu, zaman kavramı, bir son var mı varsa nasıl gibi uzun süredir var olan klasik ama popülerliğini koruyan meraklarımız kitabın temellerini oluşturuyor. Bunun yanında öncekilere göre nispeten daha yeni ama en az onlar kadar popüler kara delikler, solucan delikleri ve zamanda yolculukta yer alıyor. S. Hawking içeriğin gelişimini en başından, Aristo'dan alarak günümüze kadar getirmiş. Bu tarihsel perspektifte siz de zamanda bir yolculuk yapmış oluyorsunuz aslında! Gerçektende kitap çoğu kişinin okuyabileceği bir dilde ve düzeyde yazılmış. S. Hawking böyle anlaşılmaz kavram ve kuramları anlaşılır düzeye ustalıkla indirgemiş ama gel görelim ki olay bu kadar basit değil. Kitabın genel manada anlaşılabilmesi için muhakkak temel fizik bilgisine sahip olunması gerektiğini düşünüyorum. Buna rağmen bile bazı tartışmalar havada kalabiliyor. Zaten S. Hawking kitabın önsözünde Yine de birçok insanın kitabın bazı bölümlerini anlamakta zorluk çektiğinin farkındayım diye belirtiyor. Hatta kitabın sonlarına doğru konuyla ilgili kuramların ancak küçük bir kısmının doğru anlaşılması için uzman olmak gerektiğini söyleyerek yüreklere su serpiyor denebilir. Tamamen anlamak için Stephen Hawking olmak gerekebilir! Muhtemelen kitabı yazarken bunun öngörüsünde bulunuyor ki tartışılan çoğu şeyin altını doldurmaya çalışmış ve bilimsel olarak temellendirmiş. Tartışmalarla ilgili deyimi yerindeyse tezleri ve antitezleri ortaya koyarak mükemmel bir şekilde sentez yapmış. Daha iyi anlaşılması için görsellerde kullanılmış ve kitabın sonunda ufak bir sözlükte mevcut. Yine de bazı bölümlerde dönüp tekrar okuma isteği hissediyorsunuz ve okuyorsunuz, bu okuma hızınızda bir miktar ivme kaybettiriyor. Tavsiyem, gerekirse birkaç defa bile olsa okumanız yönünde. Çünkü içerik kitabın ilk sayfasından itibaren kümülatif bir şekilde ilerliyor. Yani anlaşılmayan bir olay kitabın ilerleyen sayfalarında size zorluk çıkarabilir. Hakkını da teslim etmek gerekirse bu geriye dönüşler sizi sıkmıyor ve kitap bir şekilde sizi kendinde tutmayı başarıyor. Bu anlatımın akıcılığından, sizi sürüklemesinden ve bence bir miktar da konunun cazibesinden kaynaklanıyor. Öyle ki makro evrenden bahsederken kendinizi bir anda mikro evrende bulabilirsiniz. Kitabı okurken kendinizi S. Hawking'in bir söyleşisinde gibi hissedebilirsiniz. Çünkü karşısında sanki bir topluluk var gibi mizah ve iğnelemeler yapmış, bazı anılarına değinmiş. Ve ayrıca Nasrettin Hoca'nın mizahı hem güldürür hem düşündürür deriz ya, S. Hawking' in mizahı tam da o türden. Kitabın çevirisini yorumlamanın, kitabı basıldığı dilde okuduktan sonra daha gerçekçi olacağını düşünüyorum. Ancak yine de çevirinin akışı neredeyse hiç bozmadığını söyleyebilirim. Sonuç olarak Stephen Hawking'in bu kitabı yazarken herkese ulaşmak istediği çok açık ve galiba bunu başarmış durumda. Zamanın Kısa Tarihi İngiltere'nin en çok satan gazetesi olan Sunday Times'ın çok satanlar listesinde 237 hafta boyunca kalarak rekor kırmış. Kitabı okurken bazı kuramları, bazı tartışmaları anlamakta zorluk çekebilirsiniz. Bence mükemmel bir şekilde anlamak zorunda da değilsiniz. Ama S. Hawking'in konuşma yetisini kaybettikten sonra yazdığı bu başyapıt sayesinde yaşadığımız evrene çok daha anlamlı bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Oldukça merak ettiğim ve herkesin elinde gördüğüm bu kitabı ben de okumak istiyorum. Bu güzel inceleme için teşekkür ederim. Okuduktan sonra kitap hakkında daha derin konuşmak için bekliyorum. Hawking gibi bir insandan ilham alinmamasi mumkun degil.Okunacaklar listeme eklendi , tesekkurler tavsiye icin . Buna kesinlikle katılıyorum. Yorumunuz için ben teşekkür ederim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/zamansiz-kitap-incelemesi-kaya-ulusay/", "text": "Kitabı okumaya başladığımda kapağına şöyle bir bakmıştım. Ve evet bir adam vardı kapağında. Ama adamın siyah bir siluet şeklinde oluşuna, tünel gibi bir yerde yapayalnız duruşuna ve açıkça BEN YALNIZIM diye bağırmasına hiç dikkat etmemişim. Kitabı şimdi bitirdim ve yine şimdi daha iyi anlıyorum, hem kitabın kapağının neden böyle karamsar olduğunu hem de isminin neden Zamansız olduğunu. Kahramanımız Barbaros... Sistemin içinde, sisteme karşı ama sistemden kopamayan bir zavallı kendisi. Hem alkolik hem de sigara bağımlısı. Günümüz insanında hor görülen iki özelliğin ikisine de sahip. Sistemden, yaşadığı çevreden, insanlardan nefret ediyor kendisi ama aslında nefret ettiği kadar bu insanlara bağımlı. Eğer sigara ve alkol aldığı bakkal olmasa kim getirecek onları ayağına? En çok da Elif'e bağımlı. Boşandığı eski karısı. Ne kadar insanlardan nefret edip uzaklaşmak istese de, onu olduğu yere bağlayan Elif. Çünkü o burada, sistemin içinde ve bu yüzden Barbaros da burada olmak zorunda. Elif de sistemin içinde kaybolmuş kendine göre, aynı sistemin kölesi olan diğer insanlar gibi. Kendisinin kaybolduğunu da inkar etmiyor Barbaros, kendisinin de köle olduğunu ve bu saçmalıklara hizmet ettiğini. Sadece bu bağımlılığın farkında olmasıyla, kendini diğerlerinden ayırt ediyor. Barbaros, bazı yerlerde haklı ve bazı yerlerde de haksız. Romanın bazı yerlerinde sonuna kadar destekledim Barbaros'u ama bazı yerlerinde de tiksindim. Bazı paragrafları okurken de kitabın sonunda bu adam intihar edecek diye geçirdim içimden. Bu roman Barbaros'un bir gününü anlatıyor. Bazı yerlerde ise her birimizin bir gününü anlatıyor. Hayata karşı duruşumuzu sorgulatıyor ve ayakta durabilmek için de ciddi örnekler veriyor. Ve bazen de şaşırtıyor. Hayata gelmek başka şeydir, o hayatı atandığınız rolleri oynayarak sürdürmek bambaşka şey. Bazen hayattaki edimlerimizin değişik oyuncular tarafından canlandırıldığı sanısına kapıldığımız olmaz mı? Hatta daha da kötüsü, bizim değişik karakterleri canlandıran bir oyuncu olduğumuzun farkına varmamızdır. Öyleyse zaman kavramının arada sırada kaymalara uğramasına şaşmamak gerekir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/zankyou-no-terror-animesi/", "text": "Zankyou No Terror, anime dünyasının belki de pek bilinmeyen animelerinden bir tanesi. Sıra dışı bir konusu bulunan ve beni derinden etkileyen anime, etkileyici müzikleriyle de dikkatleri üzerine çekiyor. İki çocuğun dramını anlatan fakat bunu bilindik bir şekilde anlatmayan anime, direkt olarak anime olarak tasarlanmış. Bu nedenle mangası bulunmadığını da söyleyeyim. Yönetmeni Shinichiro Watanabe olan anime, 2014 yılında yayımlandı. Karakter tasarımlarını Kazuto Nakazawa gerçekleştirmiş olup animenin müziklerini Yoko Kanno'nun hazırladığını belirteyim. Ana karakterleri 9 ve 12 adlı iki çocuk olan Zankyou No Terror, nükleer yakıt tesisine sızan karakterlerin eylemleri ile başlıyor. Nükleer yakıt tesisinden plütonyum çalan iki karakter, arkalarında sprey boya ile yazılmış bir yazı bırakıyorlar: VON. Animenin benzersiz bir hal almasını sağlayan temel husus, 9 ve 12'nin ortak geçmişidir. Savant Sendorumu'na sahip olan ve Athena Programı olarak bilinen bir deneye dahil edilen 9 ve 12, oldukça acımasız bir program içerisinde yer almanın acısını çeker. Çünkü bu programda sevgi ve şefkat yoktur. Savant Sendromu'na sahip olan çocukların üstün yetenekli kişiler haline gelmesini amaçlayan program, aynı zamanda çocukları kontrol etmeyi de hedefler. 9 ve 12'nin ve diğer çocukların acı çekmelerine neden olan programdan 9 ve 12, bulundukları yerde bir yangın çıkararak kaçarlar. Bu, onlar için bir dönüm noktasıdır. Bundan sonraki amaçları ise yaşadıkları acıyı diğer insanların da görmesidir. Nükleer yakıt tesisine sızan ve ilk eylemlerini gerçekleştiren her iki karakter de bundan sonra kıran kırana bir zeka çarpışmasına sahne olacak eylemlerde bulunacaktır. Başlarda 9 ve 12 ciddiye alınmaz. Ne de olsa iki lise öğrencisidir, ne yapabilirler ki? Sıkı durun, olay tam da böyle düşünüldüğünde karmaşık bir hal alıyor. Video çekerek dünyaya mesaj vermeye başlayan 9 ve 12, bir bombanın yerini, oluşturdukları bir bilmecenin cevaplarına gizliyor. Tokyo'yu karanlığa gömecek olan bu bombanın bulunması ise oldukça önemlidir. Bombayı bulmak isteyen yetkililerin, kendilerine yöneltilen bilmeceyi çözmesi gerekmektedir. Oldukça zeki bir şekilde kurgulanmış olan Zankyou No Terror, işte bu noktada büyük bir gizeme dönüşmeye başlıyor. 9 ve 12'nin çektikleri video sonrasında patlamanın gerçekleşmesi, çocukların ciddiye alınmasının da başlangıcıdır. Yaptıkları eylemler ve çektikleri video, özellikle çok önemli bir kişinin dikkatini çeker: Bir dava nedeniyle rütbesi düşen dedektif Shibazaki Kenjirou. Böylelikle adeta zekaların çarpıştığı bir maç başlamış oluyor. Muhtemelen Shibazaki'nin olaya dahil olması, 9 ve 12'nin hoşuna gitmiştir. Çünkü zekice hazırladıkları bilmeceler ve gerçekleştirdikleri eylemleri birilerinin anlayabilmesi gerekiyor. Bu kişi de biraz önce bahsettiğim dedektif Shibazaki. Olaylar geliştikçe ve eylemler devam ettikçe Shibazaki, olayların birbirine bağlı olduğunu fark etmeye başlıyor. Bombaların ardına gizlenen mesajları çözen dedektif, zanlıların amaçlarının arkada bilerek iz bırakmak olduğunu fark ediyor. Bu, kuşkusuz 9 ve 12 için oldukça önemli. Zaten eylemlerinin tamamını insanların dikkatlerini çekebilmek için yapıyorlar. Olaylar geliştikçe sahneye, 9 ve 12'nin yangın çıkarıp bulundukları ortamdan kaçtıkları sırada arkalarında bıraktıkları 5 çıkıyor. 5'in amacı ise çok daha farklı! Amerika hükümeti tarafından büyütülen 5, 9 ve 12'nin planlarını bozmak ister. Görevi gereği bir terörist sıfatıyla 9 ve 12'yi yakalamak zorunda olsa da 5, çok daha farklı bir amaca hizmet etmektedir. 5, temel olarak 9'a ulaşmak ister. Athena Programı'na dahil edilen ve hayatlarını bir birey olarak değil de 9 ve 12 gibi sayılarla geçirmiş olan iki çocuk, yaşadıkları acının intikamını almak ister. Fakat yaşadıkları onca şeye rağmen tek amaçları insanların onları duymasını sağlamaktır. Sadece kendilerinin değil, kendileriyle birlikte programa dahil olan çocukların yaşadıklarını da insanlara duyurmak isteyen 9 ve 12, suç ve ceza kavramlarının sorgulanmasını sağlar. İnsanın karmaşık bir organizma olması ve hayatı boyunca yaşadıklarından etkilenecek olduğu gerçeği, insanlarla iletişimimizde ne kadar hassas olmamız gerektiğini bir kere daha hatırlatıyor. Kısacık ömürlerinde büyük bir acı ile karşı karşıya kalan 9 ve 12'ye sadece kaos çıkaran çocuklar olarak bakarsak olaylara ve insanlara önyargı beslediğimizi de açıkça belli etmiş olacaktır. Güneş ve balıklarla beraber yıkanmak isterdim."} {"url": "https://parlakjurnal.com/zenon-paradoksu-hareket-gercekten-imkansiz-mi/", "text": "Paradoks, sözlük anlamıyla aykırı düşünce olarak ifade edilir. Tarih boyunca çeşitli akıl yürütmeler, felsefi uslamlamalar ve düşünce deneyleriyle oluşturulan paradokslar, insan zihnini meşgul etmeyi başarmıştır. Tarih öncesi çağlarda, felsefenin henüz yeşermeye başladığı bir ortamda, en önemli tartışma konularından biri harekettir. Hareket, Antik Yunan kültürü için canlılığın, canlı olmanın en önemli ve biricik gerekliliğidir. Hareket öylesine önemli bir edimdir ki Antik Yunan kültürü için hareket edemeyen her şey cansız, hareket eden her şey canlıdır. Tam da bu atmosfer içerisinde bir büyük filozof yeşerir. O, Parmenides'in kendisidir. Parmenides'in en önemli tezi, duyu organları yardımıyla elde edilen bilginin yanıltıcı olduğu yönündedir. Yani; ampirik, deneye tabii olan bilgi, her şart altında yanıltıcıdır. Çünkü hareket diye bir şey yoktur. Parmenides, düşüncelerini yansıtma konusunda ketum kalsa da onun öğrencisi Xenon , insan zihnini allak bullak eden muhteşem bir paradoksla hocasının temel savını kanıtlama sınırına ulaşır. Hareket gerçekten mümkün müdür? Zenon paradoksu, hareketin imkansızlığını mantıksal düzlem altında kanıtlar. Zenon'a ve hocası Parmenides'e göre hareket imkansızdır. Tüm bu hareket olarak algıladığımız şeyler, birer yanılsamadan ibarettir. İnsanlık tarihinin ilk ve en önemli tartışmalarından biri Antik Yunan dünyasının felsefi geleneğini başlatan eşsiz bir noktada cereyan etmiştir. Bu tartışmanın temelde iki kanadı vardır. Biri Zenon'un hocası Parmenides, diğeri ise Aristoteles'in her şeyini borçlu olduğu Herakleitos'tur. Herakleitos Bir nehirde iki kez yıkanılmaz. Hatta bir kez bile yıkanılmaz. derken harekete işaret eder. Hareket onunun felsefi pozisyonunun temellerini ifade eder. Herakleitos'un ifade etmek istediği, tam anlamıyla Antik Yunan kültürü ile özdeşleşir. Hareket, canlılığın en önemli referansıdır. Herakleitos'un bu muhteşem akıl yürütmesi, her ne kadar doğa ve canlılığa ilişkin son derece kreatif bir veri sağlıyor olsa da söz konusu antik dünya olduğunda Parmenides'in henüz gelişmeye açık felsefi uslamlamasıyla çatışır. Bu çatışma, felsefe tarihinin ilk tartışmasının kapılarını aralar. Çünkü Parmenides, Herakleitos'tan farklı olarak hareketin tamamen imkansız olduğu düşüncesini savunur. Hareketin imkansızlığı, deneyden ve deneyimden gelen her türden bilginin reddedilmesi anlamına gelir. Parmenides'in bu iddiası, öğrencisi Zenon tarafından tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bir paradoksta hayat bulur. Zenon paradoksu olarak anılan bu uslamlama, hareketin gerçekte mümkün olmadığını açık biçimde kanıtlar niteliktedir. Zenon paradoksu; tamamen insani ampirik, yani deneyime bağlı algının ögeleriyle ilintilidir. Zenon'un temel hedefi; hocasının felsefi pozisyonunu, içinden çıkılamaz bir paradoksa dönüştürerek ifade etmektir. Zenon, bu doğrultuda ok gibi Antik Yunan düşüncesinin hareketle özdeşleştirdiği son derece anlamlı bir sembolü merkeze yerleştirir. Zenon'un tüm bu sorulara vereceği cevap nettir. Ok, aslında hareket etmez. Hareket olarak gözlenen tüm bu olgular, birer yanılsamadan ibarettir. Bu düşünce ile Zenon paradoksu şekillenir. Zenon, yine ok üzerinden muhteşem bir akıl yürütme, felsefi bir uslamlama gerçekleştirir. Zenon'un ortaya serdikleri, hareketin gerçekliğine ilişkin yeni bir tartışmanın muhteşem bir kanıtı niteliğindedir. Zenon, bir ok düşünmemizi ister. A noktasından herhangi bir noktaya seyreden ve hareketini tamamlayan ok... Bu ok her şeyden önce A noktasından başlayan bir hareket gerçekleştirir. A noktası, referanslar zincirinin başlangıcıdır. A noktasından harekete başlayan okun B noktasına ulaşması için bu mesafenin yarısı kadar yolu katetmesi gerekir. Bu yarı uzaklıktaki mesafeye C noktası diyelim, der Zenon. Okun katetmesi gereken mesafe artık C noktası ile B noktası arasındaki mesafedir. Her iki nokta arasındaki mesafenin de elbette bir orta noktası olmalıdır. Bu her iki noktaya eşit mesafede konumlanan yeni noktaya Zenon D noktası der. D noktası, C ve B arasında tam ortada konumlanmaktadır. Okun seyrine, yani yolculuğuna devam edebilmesi için D ve B arasındaki mesafenin de yarısını geçmesi gerekir. Hareketin tamamlanacağı nokta B'dir ve ok, yeni hareketine D noktasından başlamıştır. Dolayısıyla D ve B noktaları arasında tam merkezde her iki noktaya da eşit mesafede başka bir referansın belirlenmesi gerekir. Tahmin edileceği üzere bu referans E noktasıdır. O halde, E noktası ile B noktası arasındaki mesafe, okun tüketmesi gereken yeni yolu ifade eder. Bu yol için de yeni bir referans kabul edilmelidir. Her iki mesafenin tam orta noktası, yeni referansın kaynağıdır. Zenon, bu serüvenin sonsuza kadar devam ettiğini söyler. Mesafenin boyutu ve uzaklığı ne olursa olsun, her zaman kat edilmesi gereken bir yarım mesafe vardır. Bu yarım olarak kabul edilen mesafe, hiçbir zaman değişmez ve sonsuza dek devam eder. Dolayısıyla hareket düşünüldüğü gibi gerçek değildir. Zahiridir. Gerçekliği yansıtmaz ve bir yanılsamadan ibarettir. Zenon'un bu paradoksu, oldukça güçlü bir felsefi arka planı bünyesinde barındırır. Bu arka plan, hareketin gerçekten imkansız olduğu düşüncesidir. Zenon'un meşhur paradoksunun çözümü hakkında birçok farklı düşünce geliştirilse de bu paradoks, hala gücünü tam olarak yitirmiş değildir. Elbette insan zihni, sağduyusal ve sezgisel olarak hareketin gerçekte olmadığını idrak edemez. Böylesine keskin ve iddialı bir düşünceye sahip olmak, bu dünyanın yaşanılamaz bir yer haline dönüşmesine sebebiyet verebilir. Bununla birlikte Zenon paradoksunun, bize öğrettiği temel bazı dinamikler olduğunu söylemek mümkündür. Her şeyden önce hareket ve onunla varoluş zemini olarak ampirik dünya, yanlış anlaşılmalara ve gerçeklikten uzak görünümlere gebedir. Bu düşünceyi gündelik yaşama uyarlamak gerekirse, gündelik yaşam içerisinde pek çok; nesne, hayvan, eşya ya da benzeri her türden varlığın duyu organlarımız üzerinde illüzyon gerçekleştirdiğini gözlemleyebiliriz. Bazen bir yılanı ağaç parçasına benzetebilir, geniş yeşil düzlüklerde bir kaya parçasını koyun veya keçi olarak algılayabiliriz. İşte tüm bu örnek ve durumlar, Zenon'un hareketin gerçekliği üzerine ortaya attığı paradoksunu bir miktar daha değerli kılacaktır. İnsan zihni deneysel olarak ona gelen bilginin gerçekliğinden daima şüphe etmelidir."} {"url": "https://parlakjurnal.com/zor-istir-turkiyede-genc-olmak/", "text": "İnsanın en verimli, en güzel yıllarıdır gençlik yılları. Her anlamda diri ve üretken olduğu zamanlardır. Gençlik yıllarında insanların dünya görüşü, hayata bakış açısı, hayat tarzı şekillenmeye ve olgunlaşmaya başlar. Gazi Mustafa Kemal'in de belirttiği gibi insnanların, ailelerin ve hatta ülkelerin bütün umudu gençliktedir. Gençlik hazinedir kimse elinde iken değerini bilmez, ne zaman ki elinden uçar gider gençliği işte o zaman bu hazinenin kıymetini anlar. Genç olmanın verdiği enerji, güç hiçbir şeyde yoktur. Kan bile deli akar bu yaşlarda. İlk aşklar, sevdalar bu zamanda yaşanır. Gençlik aynı zamanda kaybedişlerle, yıkılışlarla da doludur. En büyük hayal kırıklıklarını da yine insan bu yaşlarda yaşar. Birçok şeye anlam veremez. Hayat hiç de küçüklüğünde ona anlatıldığı gibi değildir. Sürekli birileri ile yarış halinde olması gerekir. Sürekli bir yerlerlere yetişme çabasıyla koşuşturur durur. Gelecek kaygısından o anını yaşayamazsın çoğu kez. Tüm bu olanların önüne geçebilecek de değildir. Tüm olanlar, yaşadıklarımız bizlere hayatın verdiği derslerden başka bir şey değildir. Güzel yurdumda genç olmak ise bambaşka, hiçbir ülkeyle kıyaslanamaz. Her fırsatta tarihinle, geçmişinle gurur duyarsın, Türk olduğun için binlerce kez şükretmişsindir. Hoşgörüsüyle, azmi ve çalışkanlığı ile temelleri gayet sağlam bir toplumun mensubu olmak size kıvanç verir. Senden öncekilerin yaptığı gibi sen de ülken için canını vermek istersin. Zamanın gerektirdiği her ne ise onla ülkene hizmet etmelisindir. Bu da ancak okuyarak, okuyarak, okuyarak olacak bir iştir. Tüm güzelliklerine rağmen ülkemde genç olmanın bir dünya zorluğu da vardır. Ancak şöyle bir durum da vardır. Olan biten senin umrunda değildir. Senin tek hedefin paranı kazanmak, aşk yaşamaktır. Tüm olaylardan soyutlarsın kendini, seni ilgilendirmediğini düşünürsün, kendi köşene çekilirsin. İşte o zaman mutlu bir yaşam seni bekliyordur. Derdin tasan olmaz. Benim anlatmak istediğim insanlar daha farklı. Tüm bu olanlar yüzünden sürekli kafası kurcalanan insandır. Düşünür düşünür düşünür... yapabileceği pek de bir şey yoktur."} {"url": "https://parlakjurnal.com/zygmunt-bauman-sosyolojik-dusunmek-kitabi-incelemesi/", "text": "Günlük okurun seçtiği onlarca tür kitap içerisinden sosyoloji metinleri pek tercih edilmiyor. Bu durum bütün dünyada böyle çünkü sosyolojinin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Sosyoloji; okurlar için laf salatası, sıkıcı ve bilimle alakasız metinlermiş gibi algılanıyor. Aslına bakılırsa, bu alan çok büyük ve uzun bir çalışma bölümünü sırtlamıştır. Her konu hakkında binlerce kitap ve makale, yüzlerce düşünce akımı ve yöntem bulunuyor. Lakin sosyoloji ne demektir? İşte bu sorunun cevabını genellikle bilmiyoruz. Bilmememizin en büyük sebebi, yazarların bunu tanımlayamıyor olmasıdır. Çünkü tanım konusunda bir birlik yoktur. Dolayısıyla sosyoloji metinleri; günlük okur açısından çok tercih edilmeyen, kenara köşeye itilen bir türdür. Ayrıca sosyolojinin ne olduğunu bilmemekten ziyade ne işe yaradığını bilmemek, bu tür kitapları okumamamızın en büyük nedenlerinden birisidir. Zygmunt Bauman'ın kaleme aldığı Sosyolojik Düşünmek isimli kitabın, sosyolojinin ne olduğu ve ne işe yaradığı sorularına cevap verebilecek nitelikte bir eser olduğunu düşünüyorum. Sosyoloji hakkında pratik olarak bilgi edinme amacıyla yazılmış bu kitap, günlük okur için güzel bir nitelikte. Akademik ve sosyolojik bir makalenin kitap hali değil. İşte bu yüzdendir ki diğer sosyoloji kitapları gibi sıkıcı değil. Bilimsel ve akademik dille yazılmış bir sosyoloji kitabından daha çok her kesimden okurun anlayabileceği tarzda yazılmış nadide bir kaynak. Kitapta klasik sosyolojik tanımlamalar zinciri yerine günlük örnekler üzerinden gidiliyor. Mesela günlük hayatta çok olağan bir şekilde yaptığınız bir hareketi neden yaptığınızı tartışıyorsunuz. Aslında yapılan eylemler sorgulanmayacak kadar doğal eylemler oluyor. O kadar olağan ki kendiniz bile tanımlayamıyorsunuz. İşte tam olarak burada sosyoloji devreye giriyor. Sosyolojik Düşünmek, yaptığınız ve çok olağan eylemleri neden yaptığınızı yahut neden yapmadığınızı açıklıyor. Bu şekilde olaylara ve durumlara bakış açınız değişiyor. İşte bu yüzdendir ki sosyoloji bilimi değerlidir. Belli değerlerin atalarımız tarafından savunulduğu bir kere kabul edildiğinde, onlar artık çağdaş eleştirilere karşı daha dayanıklı hale gelirler; o güzel eski devirler, parlak bir başarıyla olmasa bile, tarihin sınavından geçmişken, öteki değerler hala kendilerini kanıtlamamışlardır. Gelenekçi meşruiyet huzursuzluk ve endişenden başka bir şey doğurmayan hızlı değişim dönemlerinde özellikle çekici hale gelir. Şayet köktenci ve daha önceden bilinmeyen yenilik hareketleri eski ve denenmiş tarzların onarılması olarak takdim edilirse bu tür meşruiyet işe yarar; böyle bir sunuş bazen, göründüğü kadarıyla, hızlı sosyal değişim neden olduğu belirsizliği bir dereceye kadar azaltabilir ve görece güvenli, daha az sancılı bir seçim sunabilir. Postmodernist bir yazar olan Zygmunt Bauman, toplamda 12 bölümden oluşan kitabında birçok örnek üzerinden farklı konulara değinmiş. Bu 12 bölümün başlığını buraya yazmak, kitabın genel hattını kavrayabilmek açısından anlamlı olacaktır: Özgürlük ve Bağımlılık, Biz ve Onlar, Yabancılar, Birlikte ve Ayrı, Armağan ve Mübadele, Güç ve Seçim, Kendini Koruma ve Ahlaki Görev, Doğa ve Kültür, Devlet ve Millet, Düzen ve Kaos, Hayat Uğraşına Dalmak, Sosyolojide Tarzlar ve Araçlar. Her ne kadar kitabın çevirisi iyi olmadığından dolayı bu özelliğini biraz yitirmiş olsa da samimi bir dille yazılmış. Her bölümde farklı bir örnek ve düşünce üzerinden günlük hayattan çeşitli örnekler tartışılıyor. Yani bu kitaptan bir şeyler anlayabilmek ve keyif alabilmek için sosyoloji biliyor olmanız yahut sosyolog olmanız gerekmiyor. Ayrıca kitabın en sonunda sosyolojiye ilgi duyanlar için giriş niteliğinde bir okuma listesi de var."}