{"url": "https://kitapyorumlar.com/12-yas-kitap-onerileri", "text": "Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Cressida Cowell tarafından yazılan bir kitap. Genç Hiccup, ejderha eğitmeni olmak isteyen genç bir Viking oğlu. Nihayet dileğini yerine getirdiğinde, düşündüğü kadar kolay olmadığını keşfediyor. Ejderhasını eğitmesi gerekiyor. Bu kitabı çok sevimli ve komik buldum. Hiccup'un eğitimin farklı aşamalarını gösterdiğini, ejderha eğitmeni olana kadar gösterdiği çabaya tanık oldum. Ayrıca, çizimlerin 12 yaş kitap önerilerinde yer alması için gerçekten nitelikli bir örnek oluşturduğunu düşündüm. Percy Jackson, genç bir yarı tanrı. Annesi bir yarı tanrı ve babası Poseidon da deniz tanrısı. Percy, babası olmadan büyür. O ve annesi New York'ta yaşarlar. Percy on iki yaşındayken annesi başka bir adamla evlenir. Gabe. Percy ve Gabe iyi anlaşamaz. Devamında Percy altı yılda altı okuldan kovulur. Dışlanır ve hiçbir yere uymaz. New York'tayken bir dövüşe girer. Bunun üzerine ceza olarak bir yaz kampına gönderilir. Yancy Akademisi sorunlu çocuklar için bir okuldur. Kamp'ta Percy Grover ve Annabeth adında bir kızla arkadaş olur. Percy'nin adı bir hırsızlık olayına karışır ama aslında bir şey yapmamıştır. Bunun üzerine gerçek hırsızı bulmak ve Percy'nin adını temizlemek için bir maceraya çıkarlar. Fantezi ve macera seven 12 yaşındaki çocuklara gönül rahatlığıyla okutulabilir. Açlık Oyunları, Suzanne Collins tarafından yazılan bir roman. Roman, bir hükümetin çocukları televizyonda ölümcül bir savaşa katılmaya zorladığı bir post-apokaliptik dünyada geçiyor. Kahraman, Katniss Everdeen, sadece 16 yaşında bir kız. Küçük kız kardeşinin yerine oyunlara katılmaya gönüllü oluyor. Roman, Katniss'in oyunlarda hayatta kalmaya çalışırken sonunda hükümeti devirmeye çalışmasıyla devam ediyor. Roman, inanılmaz başarılı oldu ve 50 milyondan fazla sattı. Büyük bir film serisi var... Güçlü karakterleri, hızlı hikayesi ve sosyal eleştirisi çokça övüldü. Ancak, aynı zamanda şiddeti ve karanlık temaları nedeniyle de eleştirildi. Çocuğunuzla birlikte okumanız daha uygun olacaktır. Harry Potter serisinin ilk kitabı, J.K. Rowling tarafından yaratılan bu dünyayı takip etmek için harika bir başlangıç! Karakterlerin gelişimi ve anlatının ilginçliği tam da 12 yaşındaki okurları eğlendirecek türden. Tek dezavantajı, bazı bölümlerde kitabın temposu biraz yavaş kalabiliyor ama genel olarak serinin harika bir başlangıcı olduğunu düşünüyor 12 yaş kitap önerilerine eklemenin yerinde olduğunu hissediyorum. Saftrik Greg'in Günlüğü, Jeff Kinney tarafından 2007 yılında yayınlanan bir roman. Roman, ortaokuldaki bir öğrenci olan Greg Heffley'in sürekli dövüldüğü ve sosyalleşemediği bir evreni anlatıyor. Yaşamını ve mücadelelerini anlatmak için bir günlük tutuyor Greg ve bu günlük çok satanlar arasına giriyor. Roman, karakterlerinin gerçekçiliği ve mizahı için çokça övüldü. Ancak, bazı eleştirmenler, romanın çok basit ve çocuksu olduğunu da söylediler. Harold ve George'un yeni öğretmenleri Profesör Poopypants ile başa çıkmaları gerekiyor. Profesör Poopypants, The Perilous Plotter lakabını kullanıyor. Çok kötü bir adam ve her zaman Harold ve George'un sınıfındaki çocukların aptal olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Çocukların yapabileceği tek şey ona bir ders vermek. Bunun için Kaptan Düşükdon adlı bir çizgi roman hazırlıyorlar. Çizgi romanını kullanarak Profesör Poopypants'ı aptal gösteriyorlar. Profesör Poopypants çizgi romanları öğrendiğinde çok kızıyor. Kitabın mizahi yönü 12 yaş kitap önerilerine eklenmesinde önemli bir etken. Seçilmiş kişi, acı duygusunun ortadan kalktığı bir ütopyada yaşamaktadır. Bu ütopyada herkes aynıdır. Savaş, hastalık ve suç yoktur ama aşk tutku ve bireysellik de unutulmuştur. Bunun üzerine ana karakter Jonas, gelecekteki Seçilmiş kişi olarak belirlenir. Dünya üzerindeki tüm hatıraları saklaması gerekir. Bu ağır bir yüktür ve Jonas, dünyanın önceki halini öğrenmeye başladıkça, her zaman bildiği ütopya ile soru işaretleri doğurur. 12 yaş kitap önerilerinde yer vermemizin nedeni çocukların yaşadıkları evrene daha bütüncül bakmasını sağlayabilecek bir kitap olmasıdır. Dışarıdakiler, S.E. Hinton tarafından yazılan bir roman. 1967 yılında yayınlanıyor ve iki rakip çetenin hikayesini anlatıyor. Bu iki çetenin biri şehrin batısında yaşayan, zengin çocuklarken diğeri ise doğusunda yaşayan, fakir çocuklar. Roman, bu fakir tarafın bir üyesi olan Ponyboy ve arkadaşlarının, sonunda trajediye yol açan bir dizi olaya karışmalarını anlatıyor. Hikaye hızı ve temposu yüksek olan roman 12 yaş kitap önerilerinde yer alsa da her yaştan okuyucu içinde okuması eğlenceli bir deneyim. Labiret: Ölümcül Kaçış, James Dashner tarafından yazılan bir bilim kurgu romanıdır. Roman 2009 yılında Türkçe'de Pegasus Yayımevi tarafından yayınlandı. Kitap, Labirent serisinin ilk bölümüdür. Roman, bir grup çocuğun bir labirentte kaldığı post-apokaliptik bir dünyada geçmektedir. Çocuklar, grievers tarafından yakalanmadan önce labirentten kaçmalıdır. Kitap, eleştirmenler tarafından iyi karşılanmıştır ve bir bestseller olmuştur. 12 yaş kitap önerilerinin öznesi elbette her şeyden önce 12 yaşındaki çocukların yaşam gerçekliğidir. Aynı Yıldızın Altında da bu gerçeklik doğrultusunda John Green tarafından yazılan bir gençlik romanıdır. Roman, kanser destek grubunda tanışan iki gencin, Hazel ve Augustus'un aşk hikayesini anlatmaktadır. Eleştirmenler tarafından olumlu karşılanmıştır ve mizah kullanımı ve zor konularla başa çıkabilme yeteneğiyle övülmüştür. Aynı zamanda bir ticari bir başarıya da sahip olan yapıt New York Times'ın en çok satanlar listesinden yedi ay boyunca inmemiştir. Eğer Yaşarsam, Gayle Forman tarafından yazılan bir gençlik romanıdır. Romanın anlatıcısı Mia, bir araba kazası sonucu komaya giren, ailesinin ve kardeşinin ölümünden sonra komada kalan, on yedi yaşındaki bir klasik müzikçidir. Mia'nın hikayesi, kazadan önceki hayatına dair anılarla anlatılmaktadır. Roman, aşk, kayıp ve üzüntü temalarını işler. Mia'nın sevgilisi Adam ile olan ilişkisi hikayenin merkezindedir. Mia, Adam'a olan aşkıyla müziğe olan aşkı arasında karar vermek zorundadır. Roman, 2014 yılında aynı adla bir film şeklinde uyarlanmıştır. Başlat, Ernest Cline'ın bir bilim kurgu romanı. Gelecekte sanal gerçekliğin ana eğlence biçimi haline geldiği bir dünya hakkında. Roman, Oklahoma'dan Wade Watts adlı bir gencin maceralarını izler. Wade, günlerini tamamen sanal gerçeklik dünyasında geçirmektedir. OASIS olarak bilinen bu dünyada, Wade, easter egg adı verilen oynadığı oyuna ait bir gizi bulmaya çalışan oyunculardan biridir. Easter egg, sanal gerçeklik dünyasının yaratıcısı olan James Halliday tarafından gizlenmiştir. Bulan oyuncu, Halliday'in servetini miras alacak ve OASIS'in kontrolünü ele geçirecektir. Wade, easter egge yaklaştıkça, acımasız bir şirketin hedefi haline gelir. Bu şirket, easter eggi Wade'den önce bulmak için her şeyi yapmaya hazırdır. Öykü boyunca, Wade, easter eggi bulmaya çalışan diğer oyuncularla işbirliği yapar. Bunlar arasında, ünlü bir blog yazarı ve bir easter egg avcısı da vardır. Birlikte, OASIS'i kurtarmalı ve herkesin rahatça kullanabileceği bir yer haline getirmelidir. Dijital dünyanın içine doğan çocuklar için harika bir 12 yaş kitap önerisi olarak değerlendirilebilir. Kitap, yemek yememiş olarak odasına gönderilen bir çocuğun hikayesidir. Max adında bir oğlan çocuğunun maceralarını anlatır. Max'in odasında, kendisini Vahşi Şeylerin kralı olarak hayal ettiği bir dünya vardır. Vahşi Şeyler büyük, kıllı yaratıklardır ve Max'in her komutuna uygundurlar. Ancak Max, kral olarak sıkılır ve eve dönmek ister. Maceralı bir hikaye arayan 12 yaşındaki çocuklara tavsiye ederim. Charlotte'un Sevgi Ağı, E.B. White tarafından yazılan bir roman. Roman, bir örümcek olan Charlotte ile bir domuzun arkadaşlığını anlatır. Olay, bir çiftlikte geçer ve orada yaşayan hayvanlar etrafında döner. Charlotte'un Sevgi Ağı, aslında klasik bir çocuk romanıdır ve bir film ile bir sahne oyununa da dönüştürülmüştür. Newbery Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödül kazanan kitap 12 yaş kitap önerilerimiz arasındaki klasiklerden biri. Türkiye'de Martı kitabıyla tanınan Roald Dahl'ın kitabıdır. Anlatı, James Henry Trotter'ın yaşamıyla başlar. Bir gün, James bahçede dolaşırken, büyülü bir şeftali bulur. O gece, James büyülü şeftaliyi saklamaya ve onun bakımını yapmaya karar verir. Bahçede onun için küçük bir yatak yapar ve onunla her gün konuşur. Şeftali büyür, büyür ve sonunda bir ev kadar büyük olur. James büyülü şeftalinin içine çıkar ve içinde dev böcekler olduğunu bulur. Öğrenir ki böcekler çok dost canlısıdır. Bir süre sonra James'in en iyi arkadaşları haline gelirler. Şeftalinin içinde New York'ta çeşitli maceralara giderler. Aslan, Cadı ve Dolap, C.S. Lewis tarafından yazılan tanınmış bir eseridir. Bu kitap Narnia Günlükleri serisinin de ilkidir. 1950 yılında yayımlanmış ve o zamandan beri de klasikleşmiştir. Kitap, dört çocuğun Narnia Dünyası'na giren bir dolabı bulmalarını anlatır. Kitap maceranın ve heyecanın yanı sıra, umut ve inanç mesajlarıyla da doludur. 12 yaş kitap önerilerinin en iyi yazılmış fantastik türlerinden biri. Çizgili Pijamalı Çocuk, John Boyne tarafından yazılan bir roman. 2006 yılında yayımlanan bu kitap, yazarın çocuklar için yazdığı dördüncü romanı. İki dokuz yaşındaki çocuğun II. Dünya Savaşı sırasında arkadaş oluşlarını ve bunun sonucunda yaşananları anlatıyor. Roman oldukça başarılı olmuş, dünya çapında beş milyondan fazla satış yapmış ve kırktan fazla dile çevrilmiş. 2006 Man Booker Ödülü için aday gösterilmiş ve birçok ödül kazanmıştır. Pal Sokağı Çocukları, Ferenc Molnar tarafından yazılan 1907 yılında yayımlanan bir kitap. Budapeşte'de Pal Sokağı'nda yaşayan bir grup çocuğun hikayesi. Martı Jonathan Livingston'un hikayesi, sıradan bir kuşun bunalımlı bir hayatını anlatıyor. Savaş sonrasında kuşların sıradan bir yaşamı sürdüğü bir dönemde Jonathan, sıradan kuşların aksine daha iyi ve daha yüksek uçabilmeyi öğrenmek için çabalar. Kuşlar onu aptal diye alaya alırlar. Jonathan onların ne düşündüğünü umursamaz. Çalışmaya ve yeni uçuş yollarını öğrenmeye devam eder. Hatta diğer kuşlara da uçmayı öğretmeye başlar. Jonathan, uçmayı öğrenmeye ve öğretmeye adandığı için daha iyi bir kuş olur. Küçük Prens, çok kısa ama çok güçlü bir kitap. 100 sayfadan kısa olan bu kitap, bir genç prensin evreni keşfetmek için yola çıkışını ve yaşadığı maceraları anlatıyor. Hayat ve aşk hakkında öğrendiklerini paylaşıyor. Sonunda, daha iyi bir insan olarak kendi gezegenine dönüyor. Balonla Beş Hafta, Jules Verne tarafından yazılan ve 1863 yılında yayımlanan bir roman. Bir grup araştırmacının Afrika'yı sıcak hava balonu ile geçtikleri maceralarını anlatıyor. Zamanında oldukça popüler olan roman, Verne'in en iyi eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Birçok film ve diziye uyarlanmıştır. Ağaca Tüneyen Baron, yemekte ailesiyle tartıştıktan sonra ağaca çıkan ve inadından vazgeçmeyerek tüm yaşamını ağaçların üzerinde yaşamaya başlamış bir çocuğun öyküsünü anlatır. Calvino'nun gerçekten çok yaratıcı bulduğumuz bu romanını da 12 yaşındaki çocukların çok beğeneceğini düşünüyoruz. Şeker Portakalı, Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos tarafından yazılan bir roman. 1968 yılında yayınlandı ve İngilizce'ye çevrildi. Şeker Portakalı, umudun gücünü ve insan ruhunun gücünü anlatan duygu yüklü bir hikayedir. Aynı zamanda, hayatımızda aile ve toplumun önemini hatırlatan güzel bir öykü sunar. Bu nedenle 12 yaşındaki çocukların okuması gereken kitaplar arasında yer almaktadır. Kitaplardan Korkan Çocuk, kağıt korkusu olan bir kızın hikayesini anlatır. Kitap onun kağıt sevgisini yeniden kazanmaya çalışırken takip eder. Sevimli ve komiktir. Resimleri harikadır. Bu kitabı eğlenceli ve kolay bir okuma arayan herkese tavsiye ederim. Tam da 12 yaş kitap önerileri olarak verebileceğimiz kitaplardan biri. Luis Sepulveda tarafından yazılan ve Pierpaolo Rovera tarafından resmedilen bir kitap. Küçük bir adada yaşayan bir martı ve bir kedi hikayesi. Martı uçmaktan korkuyor ama kedi onun bu korkusunu aşmasına yardım ediyor ve uçmayı öğretiyor. Kraliçeyi Kurtarmak, bir grup suçlu tarafından kaçırılan genç bir çocuğun hikayesidir. Sonra da başka bir grup suçlu tarafından kurtarılır. Hikaye suçluların açısından anlatılıyor ve gerçekten heyecan verici ve gerilimli bir hikaye. Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Roald Dahl tarafından yazılan bir çocuk klasiğidir. Charlie Bucket adında fakir bir çocuk olan ana kahraman, kasabanın harap bir evinde yaşayan ailesiyle birlikte büyüyor. Bir gün, Charlie çikolata barında altın bir bilet buluyor ve misteryöz Willy Wonka'nın çikolata fabrikasını ziyaret etme fırsatı elde ediyor. Charlie ve dedesi, fabrika içinde büyüleyici bir yolculuğa çıkıyorlar. yol boyunca harika görünümlü şeylerle ve tuhaf karakterlerle karşılaşıyorlar. Hikaye sonunda, kötülüğün iyilik tarafından yenildiği bir masal olarak karşımıza çıkıyor. Sadako, nükleer bombanın radyasyonundan kaynaklanan lösemi tanısı alan küçük bir kızın hikayesidir. Kağıttan bin kuğu yaparsa, dileğinin gerçekleşeceğine inanır. Bu yüzden kağıt kuğuları katlamaye başlar ve bir mucizeyi bekler. Güzel bir hikaye... Kararlılık, umut ve asla pes etmemek üzerine. John Steinbeck tarafından yazılan bir roman, 1900'lü yılların başlarında Meksika'da yaşayan fakir bir aileyi konu alır. Baba Kino, anne Juanne ve oğul Coyotito, basit ve mutlu bir hayat yaşarlar. Ancak, Coyotito bir akrebin sokması sonucu hastalanır ve onun için gereken ilaçları bulmaları gerekir. Kino'nun tek umutu, denizde bulacağı kıymetli inciyi satmaktır. John Steinbeck tarafından yazılan güzel bir hikaye, açgözlülük, fakirlik ve aile temalarını keşfediyor. Karakterler iyi geliştirilmiş ve konu ilgi çekici. Sonu tatlı-acı, ancak eninde sonunda umut verici. Harika hikayeler seven tüm 12 yaşındaki çocuklara tavsiye ederim. Nasıl çocuklarımıza hastayken iyileşmeleri için yanlış ilaçlar vermiyorsak geleceği adına belki ilaçlardan çok çok daha etkili olan kitaplardan da yanlış olanlarla karşılaştırmamalıyız. Onları düşünen, duyarlı bireyler haline getirmek için yaşlarına uygun yapıtlarla karşılaştırmalıyız. Bunun için öğretmenlerden ya da uzmanlardan destek almaktan da çekinmemeliyiz. Hem biz de araştırırken yeni hikayeler keşfedebiliriz. İyi bir çocuk kitabı aynı zamanda yetişkinlerin de kalbini eritebilir."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/40inin-da-kulpu-kirik-40-turk", "text": "Kitaplar, her ne kadar yıllarca en iyi arkadaş, can yoldaşı gibi samimi sözcüklerle anlatılsa da kitap denilince genelde içinde ciddi şeyler anlatılan yapıtlar geliyor aklımıza. Yani bilgi vermese bile yazınsal nitelikte büyük insan duygularını ve durumlarını anlatan, kimsenin nüfuz edemediği yerlere nüfuz eden anlatılar canlanıyor gözümüzde. Ancak gülmece öğeleriyle dolu mizah kitapları da var. Ahmet Şerif İzgören'in 40'ının da Kulpu Kırık 40 Türk kitabı da bu kitaplardan biri. Önce gelin Ahmet Şerif İzgören'i tanıyalım. 1965 İzmir doğumlu yazar, her ne kadar Kuleli Askeri lisesine gidip bir süre orduda görev yapmışsa da Hacettepe İngiliz Dilbilim'ini bitirdikten sonra askerlik mesleğini bırakıyor ve yabancılara Türkçe öğretmek amacıyla açılmış ilk kurumlarımızdan TÖMER'in Bursa şubesini kuruyor. Burada görev yaptığı süre içinde Bursa'daki ilk kültür merkezinin kurulmasına da önayak oluyor. Daha sonra TÖMER'den ayrılarak özel sektöre geçiş yapıyor ve birkaç firmada yöneticilik yaptıktan sonra pazarlama, şirket yönetimi, beden dili, liderlik ve yönetim üzerine eğitimler alıyor ve bu konuda danışmanlık hizmeti vermeye başlıyor. Türk ve yabancı, özel ve resmi onlarca kurumla işbirliği yapıyor. Onlarca ülkede seminer veriyor. Deneyimleri en sonunda onu İzgören Akademi'yi kurmaya itiyor. Burada hem gönüllülere ücretsiz eğitimler veriyor hem de bu gönüllüler sayesinde Anadolu'nun merkeze en uzak köşelerinde bile eğitim ve liderlikle ilgili ücretsiz onlarca seminer verilmesini sağlıyor. Kişisel gelişim sözcüğü her ne kadar yazınsal dünyada niteliksiz ve akıl vermekten başka bir işe yaramayan kitapları tanımlamak için kullanılsa da bunların aksine kelimenin gerçek ve olumlu anlamında kişisel gelişime yönelik onlarca kitap yazıyor. Ancak bu yazının konusu olan 40'ının da Kulpu Kırık 40 Türk böyle bir kitap değil. Daha çok mizahi bir dille biraz rahatlamak için yazılmış bir ürün. Kitap, bugün tüm dünyanın yakından tanıdığı kurgusal karakterlerden Örümcek Adam ya da gerçek yaşamdan bildiğimiz Brad Pitt, Alex Ferguson gibi isimler Türk olsalardı nasıl olurdu? sorusu üzerine kurulu. 40'ının da Kulpu Kırık 40 Türk, blog yazısına benzer yormayan metinlerden oluşuyor ve bölüm bölüm ilerliyor. Birkaç sayfa Brad Pitt Türk olsaydı nasıl olurdu? Onu okuyoruz. Ardından Örümcek Adam Türk olsaydı nasıl olurdu? sorusuna yöneliyoruz. Ara vere vere okunacak, bir kahve içimlik metinler var karşımızda. Özellikle Örümcek Adam Türk olsaydı kesin hırsız sanar taş atarlardı. Ne işi var o adamın beşinci katın penceresinde? belirlemesi beni gülümsetti. Kitap, politik doğrucu davranmıyor. Yani bu şakayı yaparsam şu alınır, bunu böyle anlatırsam bu alınır, bunu dersem başıma birşey gelir diye çekine çekine şaka yapar bir hali yok. Söyleyeceğini doğrudan söylemesi hoşuma gitti. Ancak Türk olsaydı nasıl olurdu? sorusu bana biraz eskimiş bir mizah gibi geliyor. Yer yer gülümsediğim yerler olsa da bıyık çizilmiş görseller ve kısa yazılarla dolu kitaba bakınca sanki bu okuduklarım bir kitaba değil de eğlenceli bir bloga aitmiş gibi geldi. Mizahın kitapla da olabileceğini biliyorum ancak sanki bu kitabı basmak yerine blogda yayınlamak daha doğruydu. Kitap İzgören Akademi'den çıkmış. İnsanın kendine ait bir akademisinin olmasının en olumsuz yanı bu. Kendi kitabını basmaya karar veren de sen oluyorsun. Dolayısıyla kontrol mekanizmaları ve acaba bunu şu formatta mı yayımlasak diyen insan az oluyor. Bence bu işin etik olarak daha uygunu Ahmet Şerif İzgören'in kendi kitaplarını başka yayınevlerinden çıkarması."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/amazon-lgbtq-akil-hastasi-niteleyen-satisini-durdurdu", "text": "Öncelikle, okur yazar insanlar olarak LGBTQ+ bireylerinin akıl hastası biçiminde tanımlanmasına elbette karşıyız. Durumu pozitif bir ayrım yaratmak ve fayda sağlamak için kullanan çok azınlık bir kitlenin dışında dünyanın birçok yerinde bu insanların çalışma yaşamının dışına itildiğini, kimliklerini açıkladıkları için ötekileştirildiğini ve aileleri tarafından bile yalnız bırakıldıklarını görüyoruz. LGBTQ+ bireylerinin haklarını elbette savunuyoruz ancak Amazon'u tebrik edip geçmenin kolaycı bir yaklaşım olacağı kanısındayız. Sanıldığı üzere kararı ifade özgürlüğü kapsamında ele almayacağım. Kararın çarpıcı yanı şu: Daha önce Medium'da DeSo incelmesinde de yazdığım üzere biliyorsunuz Twitter daha önce ayrılıkçı kararları dolayısıyla eski Amerikan başkanı Donald Trump'ı susturmuştu. Hepimiz de insan haklarını savunduğu için Twitter'ı desteklemiştik. Ancak ortada Amerikan Başkanı'nı dahi susturabilecek güçte bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu ve aldıkları bu kararların hangi kurullar tarafından hangi demokratik yöntemlerle alındığını hiç sorgulamadık. Medyada ön plana çıkan sorunlarda halkın baskın görüşleriyle paralel açıklanan bu kararların geçmişte olduğu gibi halkların histerik bir biçimde faşizan düşüncelerle hareket ettiği dönemleri tekrar yaşarsak nasıl biçimleneceğini bilemiyoruz. İnternetin kıyısında köşesinde kalmış küçük bloglarda insan hakları savunucusu olarak gördümğümüz Amazon ve Twitter gibi şirketlerle yaşadığı olumsuz dava süreçlerini anlatan insanlarla karşılaşmak olanaklı. Evet küresel şirketlerin aldığı benzer kararları olumlu buluyoruz ama insanları bu kararları takip etmeye davet ediyoruz. Senatör sormasa yanıtlanmayacak kimi soruların yanıtlarını merak ediyoruz. Bu şirketlere buna benzer konularda aldıkları kararları düzenli olarak yayımlamaları konusunda çağrı yapıyoruz. İnsanların bu çok uluslu şirketleri daha şeffaf olmaya zorlaması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü amerikan başkanın dahi susturulabildiği bir dünyada gücün devletlerin elinden ağır ağır şirketlerin eline geçtiğine tanık oluyoruz. - Bu arada bazen gereksiz vurgulandığı konusunda eleştiriliyor ama ben Netflix'in neredeyse her dizisinde bir LGBTQ+ bireyine yer vermesini doğru buluyorum. Bu durumu aynı feministleri eleştirenlerin tavrına benzetiyorum. Onlar da biz tüm insanlık eşit olsun diyoruz. Ne gerek var Feminizme eleştirileri yapıyordu. Terazinin bir tarafındaki haksızlıklar daha ağır basıyor. O yüzden önce o tarafın eşitsizliğini gidermek ve o tarafın acılara daha fazla yer vermek gerekiyor."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/amerika-egitim-sistemi-bir-karsilastirma", "text": "Bu yazımızda Amerika eğitim sistemini detaylı bir şekilde inceleyecek ve diğer gelişmiş ülkelerle karşılaştıracağız. Bugün ABD eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu bazı temel sorunları ve zorlukları gözler önüne sereceğiz. Amerika eğitim sistemi, dünyanın en benzersiz ve en tartışmalı sistemlerinden biri. Sürekli olarak diğer gelişmiş ülkelerle karşılaştırılıyor ve çoğu zaman da bazı alanlarda ciddi eksiklikleri olduğu görülüyor. İlk olarak şunu belirtelim. Amerika'da ülke çapında geçerli, standartlaştırılmış bir eğitim sistemi yok. Her eyaletin bu iş için oluşturduğu kurumlar tarafından belirlenen farklı bir yapı var. Bu durum bir taraftan çeşitliliği artırdığı için düşünsel bir zenginlik sağlıyor ama bir taraftan da ciddi sorunlara neden oluyor. Gerçi eğitim sistemi her ne kadar eyaletten eyalete değişse de temel bir takım şeyler de var. Bir kere Amerika'da da ilkokula dünyanın birçok ülkesine benzer bir biçimde 6 yaşında başlanıyor. Dileyen öncesinde 1 ile 3 yıl arasında değişen bir anaokulu eğitimi de alabiliyor. Ancak 6 yaşından sonraki 12 yıllık eğitim zorunlu. Amerika'da Türkiye'deki gibi İlkokul, ortaokul, lise ayrımı yok. Kişinin birinci sınıftan on ikinci sınıfa kadar okuduğu yapının genel adı lise. Yani aslında Amerikalı bir çocuk 6 yaşında liseye başlıyor ve 12. sınıfa ulaştığında da liseden mezun oluyor. Bundan sonra çocuğun önünde iki seçenek var. Ya 2 yıllık community college olarak anılan toplum kolejine gidip bir meslek sahibi olacak ya da 4 yıllık bir lisans eğitimi veren üniversiteye gidecek. Lisans ve lisansüstü öğrenim deneyimi ise dünyanın geri kalanıyla büyük benzerlikler taşımakta. Amerika her ne kadar eğitim konusunda özellikle ilk 12 yıllık eğitimin niteliği ve sorunları nedeniyle eleştirilse de lisansüstü düzeyde, birçok milletten öğrenciyi ve akademisyeni kendine çekmeyi başarıyor. Zaten Amerika'nın birçok başarısı da başka milletler için bir cazibe merkezi olarak kalabilmeyi başarmasıyla ilgili. Gelelim Amerika eğitim sisteminin kısa tarihine. Amerika eğitim sisteminin kökleri, çocukları eğitmekten kiliselerin ve ailelerin sorumlu olduğu döneme dayanmakta. İlk devlet okulları 19. yüzyılın başlarında kurulmuş ve 19. yüzyılın ortalarında çoğu eyalette çocukların okula gitmesini zorunlu kılan zorunlu eğitim yasaları düzenlenmiş. Genel olarak, Amerikalı öğrenciler diğer gelişmiş ülkelerdeki akranlarıyla karşılaştırıldığında uluslararası standart testlerde fena bir performans göstermiyorlar. Ancak, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki farklı öğrenci grupları arasında önemli başarı boşlukları vardır. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün 15 yaşındaki çocukların okuma, matematik ve bilim okur yazarlığı alanlarındaki ortalama performanslarını ölçtüğü Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı'na göre Amerika Birleşik Devletleri, eğitim alanında dünya sıralamasının 38. basamağında yer almakta. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu performansının bir nedeni, kendi içindeki büyük başarı farkı. PISA'da, düşük gelirli öğrenciler, daha varlıklı akranlarından daha düşük puanlar alıyorlar ve aradaki puan farkı gelişmiş ülkelerdeki farktan hayli yüksek. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca eğitime diğer tüm ülkelerden daha fazla harcama yapıyor, ancak bu, öğrenciler için daha iyi sonuçlara dönüşmüyor. 2010 yılında Amerika Birleşik Devletleri ilk ve orta öğretime tahmini olarak 598 milyar dolar harcadı ki bu da öğrenci başına yaklaşık 12.300 dolara denk geliyor. Bu, diğer birçok gelişmiş ülkenin öğrencilerine harcadığı miktarın iki katından fazla. Örneğin, Finlandiya öğrenci başına yaklaşık 9,000 dolar harcarken, Almanya yaklaşık 10,000 dolar harcıyor. Amerika Birleşik Devletleri, eğitim sistemini geliştirmek ve diğer gelişmiş ülkelerle rekabet etmek istiyorsa bazı değişiklikler yapmak zorunda. Bu değişiklik için önerilenler arasında erken çocukluk eğitimine daha fazla yatırım yapılması, sınıf mevcutlarının azaltılması, öğretmen niteliğinin artırılması ve ailelerin de sisteme etkin olarak katılmasını sağlayacak bazı teklifler var. Bir de Amerika Birleşik Devletleri'nin nispeten büyük bir göçmen nüfusuna sahip olduğunu da belirtmeliyiz. Bu göçmenlerin çoğu, eğitim düzeyi düşük ülkelerden gelmekte. Ek olarak, birçok göçmen evinde İngilizce, konuşulan ilk dil olmayabiliyor, bu da çocukların okuldaki dersleri anlamalarını zorlaştırabiliyor. Amerika eğitim sistemi, diğer birçok gelişmiş ülkenin aksine merkezi bir bakış açısıyla değil, eyaletlere daha çok yetki veren yerel bir bakış açısıyla işlemekte. Ancak federal hükumet de eğitimin finansmanında önemli bir rol oynamakta. Her ne kadar 12 yıllık öğretim finansmanının %93'ü eyaletler ve yerel yönetimler tarafından karşılansa da %7'si federal hükumet tarafından karşılanıyor. Federal fonların çoğu, eyaletlere ve okul bölgelerine verilen hibelerden oluşmakta. Bu hibeler, bir il veya eyaletteki dezavantajlı öğrencilerin sayısı gibi faktörlere dayanmakta. En büyük program, ilk olarak 1965'te yürürlüğe giren ve şu anda Hiçbir Çocuk Geride Kalmasın Yasası olarak bilinen program. Bu program kapsamında, eyaletler, okuma ve matematikte standartlar geliştirmeye, öğrencilerin bu standartları karşılamaya yönelik ilerlemesini ölçmek için yıllık değerlendirmeler yapmaya ve yeterli ilerleme kaydetmeyen okullara müdahale etmekle yükümlülük kazanmış. Finansmana ek olarak, federal hükumet bir dizi yasa ve politika aracılığıyla da eğitimi düzenliyor. Örneğin, Engelli Bireyler Eğitim Yasası , engelli öğrencilerin mümkün olan en az kısıtlayıcı ortamda ücretsiz ve uygun bir eğitim alma hakkını garanti ediyor. Gene de çoğu durumda, federal fonların nasıl kullanılacağına, hangi standartların belirleneceğine ve okulların sonuçlardan nasıl sorumlu tutulacağına eyaletlerinin karar verdiğini unutmamak gerekiyor. Öğrencilerin Amerika Birleşik Devletleri'nde aldıkları eğitimin kalitesinde çeşitli sosyoekonomik faktörler rol oynamakta. Örneğin, düşük gelirli ailelerden gelen çocukların daha az kaynağa ve daha az deneyimli öğretmenlere sahip okullara gitme olasılığı daha yüksek. Bu, bir yoksulluk döngüsüne ve çocuklar için fırsatların azalmasına yol açıyor. Devamında öğrenciler arasında okuldaki performanslarını etkileyebilecek düzeyde bir yabancılaşma ve kızgınlık hissi doğuruyor. Birçok kolej ve üniversitedeki yüksek eğitim maliyeti, bazı öğrencilerin yüksek öğrenime devam etmelerini tamamen engelleyebiliyor. Tüm bu faktörler de Amerika Birleşik Devletleri ile diğer gelişmiş ülkeler arasındaki başarı farkını gittikçe açıyor. Amerika eğitim sisteminin önemli bir farkı öğretmenlerin eğitilme ve sertifikalandırılma şekli. Çoğu gelişmiş ülkede, öğretmenlerin sınıfta ders vermelerine izin verilmeden önce sıkı bir çalışma ve eğitim sürecini tamamlamaları gerekir. Bu süreç, tipik olarak, deneyimli bir öğretmenin gözetimi altında bir stajyerlik dönemi ve pedagoji sınavının tamamlanmasını içerir. Buna karşılık, Amerika Birleşik Devletleri'nde öğretmen olmak için gerekli şartlar çok daha az katıdır. Birçok eyalette, öğretmenlerin yalnızca bir lisans derecesine sahip olmaları ve temel beceri testini geçmeleri yeterlidir. Bazı eyaletler, öğretmen eğitimini ve sertifikasyonu iyileştirmek için programlar başlatmış olsa da, bu programlar zorunlu değil ve birçok öğretmen, herhangi bir pedagojik eğitim almadan mesleğe girmeye devam etmektedir. ABD ile diğer gelişmiş ülkeler arasındaki bu fark, hem öğrencilerin aldığı eğitimin niteliği hem de öğretmenlerin çalışma koşulları açısından birtakım sonuçlar doğurmaktadır. ABD'deki öğretmenlerin meslekleri için kendilerini hazırlıksız hissettiklerini bildirme ve ilk beş yıl içinde mesleklerini bırakma oranları hayli yüksektir. Amerikan eğitim sistemi, öğretmen maaşı ve eğitimi söz konusu olduğunda da diğer birçok gelişmiş ülkenin gerisinde kalıyor. Çoğu gelişmiş ülkede, öğretmenlere nispeten iyi ücret ödenir ve kapsamlı bir eğitim alırlar. Ancak Amerika Birleşik Devletleri'nde öğretmen maaşı nispeten düşüktür ve eğitim genellikle yetersizdir. Öğretmenlik mesleğindeki bu karşılaştırmalı yatırım eksikliği, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki eğitimin kalitesi üzerinde ciddi etkilere sahip. Düşük maaşlı ve yetersiz eğitimli öğretmenlerin etkili eğitimciler olma olasılığı doğal olarak daha düşük. Bunun birkaç nedeni var. Önemli bir faktör, Amerika Birleşik Devletleri'nde eğitimin finanse edilme şekli. Eğitimi temel olarak vergilendirme yoluyla finanse eden çoğu gelişmiş ülkenin aksine, Amerika Birleşik Devletleri eğitimi desteklemek için büyük ölçüde özel bağışlara ve hayırseverliğe güvenmekte. Bu finansman modeli, öğretmenlere ve eğitim sisteminin diğer yönlerine yatırım yapmak için daha az para olduğu anlamına geliyor. Ayrıca, Amerika eğitim sistemi diğer birçok gelişmiş ülkeninkinden çok daha büyük ve karmaşık. Bu da öğretmenlere etkili bir şekilde yatırım yapmayı daha da zorlaştırmakta. Herhangi bir hükumetin veya hayırsever kuruluşun yeterince desteklemesi için çok fazla okul ve çok fazla öğrencinin yanında çok fazla standartlaştırılmamış uygulama var. Ebeveynler olarak çocuklarımız için en iyisini isteriz. Onların güvende olmalarını, mutlu olmalarını ve hayatta başarılı olmalarını isteriz. Bunu sağlamanın bir parçası da doğal olarak onlara iyi bir eğitim sağlamaktır. Günümüz dünyasında bu, doğru okulu seçmek ve onların eğitimine dahil olmak anlamına da gelir. Aileler için Amerika'da eğitim sistemine katılmanın bir yolu çocuklarının okullarında gönüllü olmaktır. Bu, sınıfa yardım etmek, saha gezilerine eşlik etmek veya okul komitelerinde hizmet etmek anlamına gelebilir. Açık toplantılar, veli-öğretmen konferansları ve mezuniyetler gibi okul etkinliklerine katılmak da önemlidir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Amerika Birleşik Devletleri'nde eğitim, öncelikle yerel ve eyalet vergileri aracılığıyla finanse edilir ve federal hükumet, toplam finansmanın yalnızca %7'sine katkıda bulunur. Bu, merkezi hükumetin eğitimin birincil fon sağlayıcısı olduğu diğer birçok gelişmiş ülkenin aksinedir. Merkezi olmayan finansman sistemi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki farklı okul bölgeleri arasında finansman konusunda önemli eşitsizlikler olduğu anlamına gelir. Örneğin, 2016'da New York eyaletinde öğrenci başına ortalama harcama Mississippi'nin iki katından fazladır. Finansmandaki bu eşitsizliğin bir dizi sonucu vardır. İlk olarak, ülkenin farklı yerlerindeki okulların kendilerine sunulan çok farklı kaynaklar olduğu anlamına gelir. Bu genellikle eğitime daha az para harcanan bölgelerde daha düşük kaliteli okullara yol açar. İkincisi, farklı öğrenci grupları arasındaki eşitsizliği artırır. Zengin ailelerin öğrencileri daha iyi okullara daha fazla kaynakla gidebilirken daha fakir ailelerin öğrencileri daha düşük kaliteli okullarda sıkışıp kalmaktadır. Bu durum zengin ve fakir öğrenciler arasındaki uçurumu artırmakta, dar gelirli öğrencilerin iyi bir eğitim almasını zorlaştırmaktadır. Yukarıda anlattığımız üzere eyaletlerin eğitime ayırdığı bütçelerin farklı olması gibi nedenlerle ABD'deki yüksek gelir eşitsizliği, varlıklı ailelerin çocuklarının kaynaklara, düşük gelirli ailelerin çocuklarına göre çok daha fazla erişimi olduğu için çarpık bir sistem ortaya çıkmasına neden oluyor. Zengin aileler, iyi okulların olduğu mahallelerde yaşamayı, öğretmen tutmayı ve çocuklarını özel okullara göndermeyi göze alabilirlerken orta gelirli ya da düşük gelirli aileler içinden çıkması güç bir yoksulluk çemberine giriyor. Diğer bir faktör, ABD'de okulların finanse edilme şekli. Söz gelimi emlak vergileri, eyaletler için devlet okulları adına birincil finansman kaynağıdır. Bu, yüksek mülk değerlerine sahip topluluklardaki okulların, mülk değerlerinin düşük olduğu topluluklardaki okullara göre öğrenci başına harcayacak daha fazla parası olduğu anlamına gelir. Sorunu ele almak için devam eden bir takım çabalar var. Ancak bunlar ABD'de eğitimin finanse edilme ve yönetilme biçiminde önemli değişiklikler gerektirecek. ABD tüm öğrencilerin nitelikli bir eğitim alma konusunda eşit fırsatlara sahip olmasını sağlayabilirse başarı farkını da muhakkak kapatacak ve her çocuğa potansiyeline ulaşma olanağı verecektir. En büyük sorunlardan biri, eğitim maliyetlerinin yüksek olması. Birçok ülkede eğitim ücretsiz veya çok uygun fiyatlıdır. Ortalama eğitim maliyetinin yılda 30.000 ABD dolarının üzerinde olduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde ise durum böyle değildir. Amerika eğitim sistemi sınavlara gereğinden çok önem vermektedir. Öğrenciler sürekli olarak bilgi ve becerileri açısından test edilmektedir. Test, ilerlemeyi ölçmek için iyi bir yol olsa da öğrenciler için stresli olabilir. Bazı durumlarda, öğrenciler sınavları geçme konusunda o kadar streslidirler ki yeni materyaller öğrenme veya ilgi alanlarını keşfetme şansı bulamazlar. Amerikan sisteminin özellikle yetersiz kaldığı birkaç kilit alan var. - Amerika, diğer gelişmiş ülkelere göre çok daha yüksek bir okulu bırakma oranına sahip. Aslında, neredeyse dört Amerikalı öğrenciden biri kolejden mezun olmuyor. - Amerikan okullarının kalitesi, bulunduğu yere ve sosyoekonomik duruma bağlı olarak büyük ölçüde değişiyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde bazı dünyaca ünlü üniversiteler var, ama aynı zamanda ortalamanın çok altında da birçok okul var. - Amerika Birleşik Devletleri'nde üniversiteye gitmenin maliyeti, diğer birçok gelişmiş ülkeden çok daha yüksek. Bu, birçok yetenekli öğrenciyi yüksek öğrenime devam etmekten alıkoyuyor. - Amerika eğitim sisteminde çok fazla eşitsizlik var. Daha varlıklı ailelerden gelen öğrenciler, daha düşük gelirli ailelerden gelen öğrencilere göre daha iyi eğitim alma olanağına sahipler. Başlıca olumlu yönlerden biri, Amerika Birleşik Devletleri'nde eğitim söz konusu olduğunda çok fazla seçenek ve esnekliğin olması. Pek çok farklı türde okul ve eğitim programı mevcut. Bu da her öğrencinin bireysel ihtiyaçlarına ve ilgi alanlarına uygun bir seçenek bulabileceği anlamına geliyor. En büyük olumlu yönlerinden biri ise çeşitliliğidir. Sonuçta dünyanın her yerinden öğrenciler, zengin ve kültürel açıdan zenginleştirici bir öğrenme ortamı yaratan Amerika Birleşik Devletleri'ne okumak için geliyorlar. - Amerikan eğitim sisteminde çok fazla esneklik var. Öğrenciler çok çeşitli kurslar ve programlar arasından seçim yapabiliyor ve yaş veya okul yılına göre kısıtlanmıyorlar. - Amerikan eğitim sistemi çok rekabetçi. Bu, öğrencileri çok çalışmaya ve başarı için çabalamaya teşvik ediyor. - Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın her yerinden en iyi öğrencileri ve profesörleri çeken en iyi üniversitelerden bazılarına sahip. - Amerikan eğitim sistemi sürekli gelişmekte ve kendini geliştirmeye çalışmaktadır. Bu, yeni fikirlerin ve yeniliklerin her zaman uygulandığı anlamına geliyor. Bu da eğitim sistemini dünyadaki en dinamik sistemlerden biri yapıyor. Amerika eğitim sistemi birçok yönden benzersiz. Ülkenin tarihi, kültürü ve değerlerinin bir ürünü. Amerika Birleşik Devletleri her zaman bir fırsatlar ülkesi. Eğitimse herkes için bu fırsatların eşitliğini sağlamanın bir yolu olarak görülmüş. Bu da eğitimin değerine güçlü bir inanca ve tüm çocuklar için ücretsiz eğitim sağlama taahhüdüne yol açmış. Amerika eğitim sisteminde Federal hükumet, diğer gelişmiş ülkelere kıyasla eğitimde sınırlı daha sınırlı bir role sahip. Bu, eyaletlerin ve yerel toplulukların okulları üzerinde daha fazla kontrole sahip olmalarını sağlıyor. Ancak aynı zamanda büyük bir eşitsizlik de yaratıyor. Bazı eyaletler ve okul bölgeleri diğerlerinden daha fazla kaynağa sahip olduğu için eğitimin niteliği de ona göre değişiyor."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/amin-maalouf-empedoklesin-dostlari-incelemesi", "text": "Aynı zamanda 25. yaş günü armağanım olan kitabı incelemek üzere ilk sorumuzu yanıtlayalım. Türk asıllı bir anne ve Lübnanlı bir babanın oğlu olarak 1949'da Lübnan'da dünyaya gelen Amin Maalouf, eğitimini Lübnan'da tamamlamış ve iç savaşın çıktığı 1975 yılına kadar da gazeteci olarak Lübnan'da çalışmıştır. İç savaşın çıkmasıyla birlikte Fransa'ya göç eden yazar, burada yayın organlarında çalışmaya devam etmiş ve yıllar sonra yazacağı Çivisi Çıkmış Dünya kitabında anlatacağı göçmenliğin ne olduğu üzerine ilk düşüncelerini, ilk göçmenlik deneyimi olan Fransa'da edinmiştir. Ülkemizde çok sevilen ve özellikle Semerkant adlı yapıtıyla tanındıktan sonra iyi satış rakamlarına ulaşan Amin Maalouf günümüzde hala Fransa'da yaşamakta ve zamanının büyük çoğunluğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır. Yazarın dilimizde de yayımlanan birçok kitabı vardır. Bu kitapları sırasıyla aşağıdaki gibi listelemek olanaklıdır. İncelemenin konusu olan 2020 yılında yazılmış Empedokles'in Dostları ise bakış açınıza göre distopya ya da ütopya olarak adlandırılabilecek çarpıcı bir bilim kurgu özelliği taşımakta. Gelin beraber Empedokles'in Dostları'nın özetine bakalım. Atlantik okyanusunun kıyısında Antiache adında bir ada vardır. Bu adanın biri Alec diğeri Eve adından başlangıçta birbirleriyle iletişim kurmayan yalnızca iki sakini vardır. Ancak dünyada bütün iletişim ağının çökmesiyle bu iki insan birbirleriyle iletişim kurmaya başlayacak ve dost olacaktır. Bu dostluk büyürken, dünyayı büyük bir nükleer felaketin beklediği ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar geliştirdiğimiz teknolojilerin sonumuzu getireceği düşünülürken bir anda kendilerine Empedokles'in Dostları diyen sanat, kültür, bilim gibi alanlarda bizden daha gelişmiş bir uygarlığın insanları çıkacak ve uygarlığımızın sorunlarını yüzümüze vuracak, nükleer felakete engel olacaktır. Bu noktada dünya ikiye ayrılmıştır. Kimileri Empedokles'in Dostları'nın niyetinden emin değildir ve iki uygarlık arasındaki bu yakınlaşmanın toplumumuza etkilerini kestirememektedir. Kimileriyse kalmaları ve insanlığa yardım etmeleri gerektiğini düşünmektedir. Sonunda bir grup insan Empedokles'in Dostları'nın kurduğu yüzen bir hastaneye bombalı saldırıda bulunacak ve bunun üzerine Empedokles'in Dostları dünyayı terk edecektir. Okur, roman boyunca kendi uygarlığımız ile Empedokles'in Dostlarının uygarlığını karşılaştırır durur. Evet bizim uygarlığımız da laiktir ve bizim uygarlığımızın da teknolojisi gelişmiştir. Ancak nükleer silah, radyasyon ve uluslararası sorunlardan kurtulabilmiş değilizdir. Okudukça uygarlığımızın gerçekten de yardıma gereksinimi olduğunu hissederiz. Ancak işlerin sarpa sarması ve Empedokles'in Dostlarının gitmesiyle hem çaresizliğe sürükleniriz hem de bir çözüm olduğunu sezerek umutla dolarız. Bundan sonra Amerikan Başkanı dahil birçok insan Empedokles'in Dostlarını dünyaya tekrar getirmeye ve insanlığa yardım etmeleri için ikna etmeye çalışacaktır. Romanı daha iyi anlamak için Empedokles kimdir? sorusunun üzerine de eğilmek gerekiyor. Empedokles aslında Sokrates'ten de önce yaşamış bir antik Yunan filozofu. Onu diğer filozoflardan ayıran yön ise diğer filozoflar maddeyi oluşturan tözü açıklamakta ateş, su, toprak ve havayı kullanırken Empedokles'in bu dört elementin yanına sevgi ve nefret gibi duyguları da ekleyerek maddenin yalnızca bu dört elementle değil aynı zamanda duygularla da oluştuğu düşüncesini ileri sürmüş olması. Dolayısıyla romana adını veren filozof, sanki Amin Maalouf'un insanın kurtuluşuna inandığını ve bunun iyi duygularla olacağını savunduğunu hissettiriyor ve toplumsal anlamda da yorumlanabileceği üzere bizi Zülfü Livaneli'nin o muhteşem sözlerine götürüyor. Oldukça sürükleyici olan kitabın dikkatimi çeken alıntıları ise Zehre Ergeç'in romanı ekoeleştirel bir yaklaşımla incelediği değerli makalesindekilerden hareketle Zehra Ergeç ile aynı ve şöyle. Geçtiğimiz 26 Eylül günü, yani bir buçuk ay önce, öğleden sonra Potomac kıyısında, Washington'ın merkezine otuz kilometre kadar uzaktaki küçük nehir limanı Indian Head'de güçlü bir patlama oldu. Yerel yetkililer ilk birkaç saat boyunca inkar yolunu seçtiler, olayın adını koymaya cesaret edemiyorlardı: Çünkü hakiki bir nükleer patlama söz konusuydu! Tahribatın çapı bin metreyi aşmadığına göre zayıf ve etkisi sınırlı bir bomba olduğu anlaşılıyordu, yine de altı yüzden fazla ölü vardı ve civarındaki binlerce bölge sakini ya yaralanmış ya da radyasyona maruz kalmıştı. Yukarıdaki alıntıdan anlaşıldığı üzere hızlı ve çarpıcı bir anlatımı olan romandan örnek verilebilecek diğer bir alıntı ise şöyle."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/aska-dair-nesirler-incelemesi-umit-yasar-oguzcan", "text": "Kitap Ümit Yaşar Oğuzcan öldükten sonra yazılarının toplanması ile çıkan bir derleme olarak bizlere sunulmuş. 22 Ağustos 1926'da gözlerini Mersin Tarsus'da açmıştır. Eskişehir'de eğitimi tamamlayarak Ankara, Adana ve İstanbul'da Türkiye İş Bankası'nda bankacı olarak yıllarca çalışmıştır. Halkla ilişkiler müdür yardımcısı pozisyonuna yükselmişken çalışmasında otuz yılı doldurduğu için kendi arzusu ile 1977'de emekli olmuştur. Ümit Yaşar Oğuzcan emekli olduktan sonra İstanbul'da sanat galerisi kurmuştur. Emeklilikten önceki yaşamı da hesaba katılırsa toplamda 33 şiir kitabı, 4 düzyazı kitap, 13 antoloji ve biyografik eser olmak üzere toplamda 50 kitap çıkarmıştır. İlk yıllarda Faruk Nafiz Çamlıbel'den esinlenerek aşk, ayrılık, özlem temasında şiirler yazan Ümit Yaşar Oğuzcan, 1973 yılında oğlu Vedat Oğuzcan'ın vefat etmesiyle ölüm ve acı gibi konulara yönelmiştir. Şairlik başarısını daha çok rubailerinde göstermektedir. Ümit Yaşar Oğuzcan, yaşamı boyunca 24 intihar girişiminde bulunmuş fakat tamamında başarısız olmuştur. Bu intihar girişimlerine oğlu Vedat da tanık olmuş ve çok etkilenmiştir. Yazarlığı konusunda hep babasını örnek alan Vedat, ne yazık ki babasının aksine gözü kara bir çocuktur ve babasından daha iyi yapabileceğine emin olduğu tek şeyi gerçekleştirmiş, intihar etmiştir. Babasına bir ders vermek istemiş olacak ki gitmeden önce babasına Baba, öyle intihar edilmez, böyle edilir. notunu bırakarak Galata kulesinden kendini aşağıya bırakmıştır. Daha 17 yaşındayken. Acıdan beslenen şairimizin olaya ilişkin Galata Kulesi adında bir şiiri de var. Kolaylıkla Türk edebiyatının en üretken yazarlarından biri olarak tanımlayabileceğimiz Ümit Yaşar Oğuzcan'ın kitaplarını aşağıdaki gibi sıralamak olanaklıdır. Yapıtta, Ümit Yaşar Oğuzcan'ın daha önceki yıllarda çıkan şiirlerinden bir seçki yer almaktadır. Aynı zamanda şairin Mihriban'a yazdığı mektuplar ve öz geçmişi de Aşka Dair Nesirler'de kendine yer bulmaktadır. Ümit Yaşar Oğuzcan, mutsuzluğu ve umutsuzluğu anlatırken aşkın, ayrılığın ve ölümün ardından bir umut arayışını seziyoruz. Çarpıcı şiirler var diyemiyoruz ancak şairin kendine ait bir ses yakaladığı kesin. Çarpıcı olmamasına rağmen her gece bir kısmını okuması insana huzur veren kitap Aşka Dair Nesirler. İnsanı hayrete düşüren aşk ve bağlılıkla yazılmış bir kitap. Baş kısmında şairin sevdiği kadına yazdığı şiirler olan kitap, sonunda yine sevdiği kadına yazdığı mektuplarla bitirilmiş. Sanki okurlara Ümit Yaşar Oğuzcan'da Mihriban sevgisi ile doğup Mihriban sevgisi ile öldüğünü anlatıyor. Mihriban'a yazdığı mektuplarında Yemin ediyorum, seni her geçen yıl daha çok seveceğim Mihriban. ve Sen hükmedemediğim kaderimsin benim, silemediğim alın yazımsın. derken de Mihriban'a duyduğu sonsuz güven ve bağlılığını yaşatıyor okura. Okurları duygudan duyguya sürükleyen, kalp acıtan bir eser Aşka Dair Nesirler. Şairin yaşam hikayesini bilerek okumak da her satırı daha anlamlı kılıyor. Aşkla ilgili o denli hoş, zarif cümleler kurmuş ki Ümit Yaşar Oğuzcan, insanı kitabın ortasında durdurup Neden aşık değilim? Neden kimse bana böyle güçlü bir aşk duymuyor? diye düşündürüyor. Kitabın arka kapağında bulunan bu paragraf ile de insan içinde büyük bir aşk hazinesi yattığını kolaylıkla anlayabilmekte."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/atesten-gomlek-incelemesi-halide-edip-adivar", "text": "Halide Edip Adıvar, 1884 yılında Abdülhamit döneminde üst düzey memur bir babanın ve duyarlı bir annenin kızı olarak dünyaya geldi. Henüz çok küçükken verem nedeniyle annesini kaybetti. Amerikan Koleji'nde eğitim gördü ve bu okulu bitiren ilk Müslüman kadın oldu. Mezuniyetinin ardından aynı okulda matematik öğretmeni olarak görev yapan Salih Zeki Bey ile evlendi. Evliliği boyunca eşine yazdığı eserlerde yardım etti. Sherlock Holmes'ten çeviriler yaptı ve bu yıllarda Emile Zola'ya hayranlık duymaya başladı. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla çoğunluğu anlatı olmak üzere sayısız yapıt üreteceği profesyonel yazın yaşamına başladı. Ancak yazarlığı meslek olarak yapmaya başladığı bu yıllarda kadın haklarıyla ilgili yazdıkları nedeniyle ölüm tehditleri aldığı için bir süre Mısır ve İngiltere'de yaşamak zorunda kaldı. İngiltere'de kaldığı süre boyunca seçkin gazeteciler ve düşünürlerle ilişkiler kurdu. Nitekim bu ilişkiler gelecekte milli mücadelede Türkiye'de yaşananların yabancı basına doğru aktarılması konusunda da büyük bir destek sağlayacaktı. 1909'da Türkiye'ye döndü. Eşi Salih Zeki Bey ikinci bir kadınla evlenmek isteyince ayrıldı ve kadın haklarını savunan sivil toplum örgütlerinde yer aldı. Çağdaş eğitim kitaplarını Türkçeye çevirdi. Türk Ocakları aracılığıyla Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi gibi insanlarla Turancılık düşüncesine sempati duymaya başladı. I. Dünya Savaşı boyunca eğitimle ilgili üst düzey memurluklarda bulundu ve aile doktorları Adnan Adıvar ile evlendi. Milli Mücadele sırasında önce daha fazla kan dökülmesini istemediği için Amerikan Mandasını destekleyen bir tutum sergilese de bu düşünce Sivas Kongresi'nde tartışılıp kesin bir biçimde reddedilince Mustafa Kemal'in yanında yer tuttu ve memleketin dört bir tarafında yaptığı ses getiren konuşmalarla Anadolu kadınını yüreklendirdi. Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal'in yazı işleriyle ilgilendi. Atatürk'ün de desteğiyle Yunus Nadi'yle birlikte Anadolu Ajansı'nın kurulmasına ön ayak oldu. Bu sayede hem Anadolu halkı savaştan haberdar edildi hem de bir halkın kurtuluş mücadelesi önceki tanışıklıkların da etkisiyle dünyaya duyuruldu. Kurtuluş Savaşı'nın ardından İstiklal Madalyası'yla ödüllendirilen Halide Edip için işler özellikle çok partili yaşama geçiş denemesinde muhalefet partisi olarak ortaya çıkan Terakkiperver Cumhuriyet Fırka'sında eşinin aldığı rol nedeniyle pek iyi gitmedi ve kocasıyla birlikte yurt dışına taşınmak zorunda kaldı. İngiltere ve Fransa'da uzun yıllar ikamet etti. Dünyanın birçok yerinde, saygın üniversitelerde, bir dizi konferanslar verdi ve 1939 yılında ancak Türkiye'ye dönebildi. 1950'de Demokrat Parti'den İzmir milletvekili olarak seçilen Halide Edip, 1954'de siyaseti bırakmasının ardından 1955'de eşini kaybetti ve bu acı onu derinden sarstı. Tarihler 1964 yılını gösterdiğindeyse böbrekleri yetmemeye başladı. Yaşama gözlerini yumma sırası artık ona gelmişti. Bu incelemede onun en çok bilinen eserlerinden Ateşten Gömlek romanını inceleyeceğiz. Önce romanın özetini sunalım. Roman, işgal sırasında kocası öldürülen Ayşe'nin İstanbul'daki halasının yanına gelmesiyle başlar. Halasının Peyami adında bir oğlu ve Peyami'nin de genç bir zabit olan İhsan adında bir arkadaşı vardır. O sırada İstanbul'da İngiliz ya da Amerikan mandasını kabul etme düşüncesi hakimdir. Ayşe bu fikre karşı çıkmaktadır. Halasının evinden ayılır. Peyami ve İhsan ile İstanbul'da da yanmaya başlayacak olan Milli Mücadele ruhunu ateşler ve yer yer öğretmen yer yer hemşire olarak çalışacağı Anadolu'ya geçerler. Peyami de İhsan da Ayşe'ye aşık olacaklardır. Bu sırada Kuva-ı Milliye güçleri düzenli ordu biçimine getirilmeye çalışılmakta ve çetelerle ordu arasında çıkan sürtüşmeler anlatılmaktadır. İhsan ve Ayşe cephede yaşamlarını yitirirler ancak Peyami kafasında kalan bir kurşunla tedaviye alınır. Roman, Peyami'nin kafasındaki kurşun nedeniyle yer yer kafası karışsa da hasta yatağında Kurtuluş Savaşı boyunca yaşananları anlatması biçiminde ilerler. Roman boyunca milli mücadelenin nasıl ateşlendiği, Kuva-ı Milliye'den düzenli orduya geçiş süreci ve en çok da kurtuluş mücadelesi verirken bu ülkenin Bu ıssız Anadolu mezarlıklarında ne kadar sevgili bıraktığını anlatır. Kitapta erkek dünyasına ilişkin bir kadın duyarlığıyla yazılmış harika ve doğru belirlemeler var. Bunun dışında roman biraz da Kurtuluş Savaşı yıllarını anlatmak gibi bir sorumluluk taşıdığı için tezli yerleri de var ve buralarda azınlıklarla ilgili bir sitem de yer alıyor. Roman savaş bittikten sonra değil tam da savaş döneminde yazıldığı için bu bakış açılarını ve dönemin gündemini iyi incelemek gerekiyor. Bir taraftan Halide Edip, toplumda kadına bakıştaki hakim görüşü de eleştiriyor. Kadınların bir yerden bir yere bırakılan bir varlık olmasından sıkıldığını, aman incinmesin aman zarar görmesin diyerek sürekli kendi adlarına kararlar alınmasından bıktığını ve fazlasını yapabileceklerini şöyle anlatıyor. Romanda anlatıcı olarak kafasında bir mermiyle yatmakta olan Peyami'nin seçilmesi anlatıyı kurgusal bir düzlemden alarak neredeyse o yıllara tanık olan bir belleğin anıları biçimine getirmiş ve bu, okurun da anlatılanların gerçekliğine ikna olmasında olumlu bir tercih olmuş. Ancak romanın anlatıcısı olan Peyami'nin çok zayıf bir karakter olarak çizildiğini ve romanda kimi mekanlardaki varlığının gerekçesinin çok anlaşılmadığını belirtmek gerekir. Sanat büyük toplumsal olaylarda kimi zaman çeşitli görevler de üstlenir. Ateşten Gömlek romanı da aynı zamanda kurtuluş yıllarını anlatma amacı güttüğünden yer yer kurgusal düzlemden ayrılarak tezli bir romana dönüşse de Halide Edip bunu yaparken anlatıdan çok uzaklaşmamaya çalışmış. Belki roman türü o yıllarda henüz içselleştirilmemiş bir tür olduğundan Peyami'nin, İstanbul'da Ayşe'den iz ararken vapurda ona ulaşacak bir insanla karşılaşması gibi aşırı tesadüfler var. Dili ise gerçekten çok ağır ve fazla adıl kullanıldığı için akıcı bir okuma vadetmiyor."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/ayn-rand-atlas-silkindi-incelemesi", "text": "Politika ile uğraşmayacak kadar akıllı olanlar, daha aptallar tarafından yönetilerek cezalandırılırlar. Platon. Ayn Rand, Rusya'da doğmuş iyi eğitimli bir kadındır. 21 yaşında Amerika'daki akrabalarını ziyaret edeceğini söyleyerek Amerika vizesi almış ve Hollywood'da senaryo yazarı olabilmek için komünist Rusya'dan ayrılıp kapitalist Amerika'ya gelmiştir. Batıdan çok etkilendiğini ve kapitalizmi mantıklı bir yönetim biçimi olarak benimsediğini belirtmek olanaklıdır. Kurduğu objektivizm felsefesi de kapitalizme koşut olarak mantığı ve bireysel çıkarları önceleyen bir felsefedir. Atlas Silkindi ise onun ve feslefesinin Amerika'da tanınmasını sağlayan en önemli romanlarından biridir. Atlas Silkindi, yıllardır alışılageldiği üzere bu sefer işçilerin değil işverenlerin greve gitmesini konu alan ve Dangy adındaki karakterin tanıklığında devlet müdahaleleri yüzünden işlemez hale gelen bir sistemin tıkanışını anlatmaktadır. Roman, bin sayfadan fazla süren hacimli bir anlatı. Ancak açık yüreklilikle söylenebilir ki aksayan yerleri çok ve bazı bölümlerinde anlatı o kadar duruyor, o kadar akmıyor ki ara verip dinlenme gereksinimi duyuyorsunuz. Çoğu detay gereksiz ve uzun. Gerçi bu biraz da Atlas Silkindi'nin tezli bir roman olmasından kaynaklanıyor, okurun sürekli olarak bir felsefi sisteme ikna edilme çabasına tanık oluyorsunuz. Ama gene de belirtelim en fazla 350 sayfada bitirilebilecek bir öykü gereksiz yere sündüre sündüre uzatılmış. Biz nitelikli yazınsal yapıtlarda, yalnızca yaşam gerçekliğine yer verilmesi gerektiğini, okurun bir düşünceye doğru yöneltilmemesi gerektiğini eğer böyle bir çaba varsa da sezdirilmeden yapılması gerektiğini düşünürüz. Ayn Rand, Atlas Silkindi de anlatacağı düşünceyi bir yaşam gerçekliği yoluyla ele almış ancak bu yaşam gerçekliğini neredeyse didaktik bir biçemle okurun gözüne soktuğu için niteliksiz bir görünüm sergilemektedir. Anlatı, devletin sermayeye ilişkin hiçbir şeye karışmamasını savunuyor. Sosyal devlet kisvesi altında yapılan her düzenlemenin yalnızca sırtını devlete dayayan asalaklara ya da iş bilmez yöneticilere yaradığını iddia ediyor. Devletin ticari hiçbir düzenleme yapmaması gerektiğini söylüyor. Ön yargısız okuduğunuzda Ayn Rand'ın gerçekten haklı olduğu noktalar var ve serbest piyasa ilkeleri doğrultusunda yönetilen bir ülkenin ekonomisinin nasıl bozulduğuna ilişkin derinlikli bir inceleme var. Ancak Ayn Rand kapitale ilişkin kendi tezini o kadar iddialı savunuyor ki maalesef bu incelemeler gölgede kalıyor ve vahşi kapitalizm söylemi daha çok ön plana çıkıyor. gibi ilk bakışta mantıklı ancak derinlikli düşününce adil olmayan bir çıkarıma çanak tutuyor. Ancak edebi anlamda başarılı değil. Çok uzun söylevler metnin tonunu yükseltse de yapıt didaklik biçeminden kurtulamıyor. Ana karakterimiz Dangy'nin son ana kadar greve katılamaması derinliksiz ve nedensiz duruyor. Yayıncılar tarafından kitabın başına konan önsöz, okurun düşünme sorumluluğunu elinden alıyor. Biz okur önsözlerle karşılaşmadan doğrudan metinle karşılaşsın isteriz. Ayrıca önsözün edebiyattan anlamayan bir reklamcı ağzıyla yazıldığını da söylemek gerekir. Benim romana ilişkin son değerlendirmem tarihsel olarak önemli bir anlatı olsa ve önemli noktaları bulunsa da ilgi çekici konusuna rağmen niteliksiz bir yapıt. Ayn Rand, üretken bir yazar aslında ölümünden önce ve sonra yayımlanan birçok yapıtı var ancak Türkçe çevirisi bulunan ve ülkemizde satılan kitapları şunlar."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/babaya-mektup-incelemesi-franz-kafka", "text": "Yazarın sorular doğruysa hangi duvar yıkılmaz sözünden hareketle ilk sorumuzla başlayalım anlatmaya. Franz Kafka, 3 Temmuz 1883 tarihinde Prag'ta dünyaya gelmiştir. İki erkek kardeşi küçükken, dört kız kardeşi ise yahudi soykırımı sırasında hayatını kaybetmiştir. Fleischmark'taki erkek okulunda öğrenimine başlamıştır. Üniversite öğrenimini ise Prag Üniversitesi, Hukuk fakültesinde tamamlamıştır. Milena'ya Mektuplar adlı ölümsüz yapıtındaki mektupların sahibi olan Milena Jasenska ile 1920 yılında tanışmıştır. Fakat Milena da 1944 yılında toplama kampında hayatını kaybedenler arasında olacaktır. 1923'te Berlin'e taşınmıştır. Burada Dora Diamant ile tanışmıştır. Toplum, birey, yabancılaşma ve varoluş gibi temaları derinlemesine bir biçimde işleyen yazarın yapıtlarında ailevi sorunlarının, travmalarının da etkisi büyük ölçüde görülmektedir. Yaşarken keşfedilememiş, maddi durumu yetersiz bir insan olarak hayatını sürmüştür. Maddi yetersizliğinin de etkisiyle sağlık durumu 1917 yılında öğrendiği verem hastalığıyla birlikte kötüye gitmeye başlamıştır. Bunun üzerine 1922 yılında emekli olmuş, sefalet ve hastalık içinde geçen son yıllarının ardından 3 Haziran 1924 tarihinde, henüz 41 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Ölümünün ardından arkadaşı Max Brod, yazarın vasiyetine sadık kalmayarak onun eserlerini yayımlamıştır. Brod, bu yapıtları yayımlamamış olsaydı, bugün Franz Kafka gibi büyük bir yazardan ve dev külliyatından kimsenin haberi olmayacaktı. Babaya Mektup 63 sayfalık mektup türünde biyografik bir eserdir. Hacimli olmamasına rağmen Kafka'nın çocukluk yıllarından yetişkinlik yıllarına kadar tüm hayatı hakkında önemli ve detaylı bilgilere ulaşabildiğimiz bir kitaptır. Yazar, bu eserini birkaç haftalık bir sürede kaleme almıştır. Yapıt boyunca babasına hitap etmektedir. Kitabı yazmaktaki amacı ise söylemekten korktuğu düşüncelerini, isyanlarını, pişmanlık ve kızgınlıklarını, veremediği cevaplarını içinden atmak istemesidir. Babasına karşı en büyük kızgınlığı, korkutucu ve küçümseyici tavırlarıyla küçüklüğünden beri özgüvenli bir birey olarak yetişmesinin önüne geçmiş olmasıdır. Baba Herman, oldukça akıllı, yetenekli, kendine güvenen, güvenilir ve baskın karakterli bir babadır. Franz Kafka kalabalık bir aile içinde büyümüştür. Bu yüzden de babasının kendisiyle olan ilişkisini yer yer babasının kız kardeşleriyle olan ilişkisiyle ve yer yer de erkek kardeşleriyle olan ilişkisiyle kıyaslar. Yazar, çocukluk yıllarındaki sessizliği, çekimserliği için babasını suçlar. Büyür ve yine yalnızlığı, sessizliği, beceriksizliği için babasını suçlar. Tüm bunların da belki biraz baba sevgisi, şefkati ve desteği hissetmiş olsaydı daha az olacağını iddia eder. Kafka hiçbir zaman iyi bir konuşmacı olamamıştır fakat çok iyi bir yazardır. Söyleyemediği, ifade edemediği duygu ve düşüncelerini bu mektup kitapla ifade etmek ister. Yazarın bu kızgınlığının altında aslında babasına duyduğu hayranlık yatmaktadır. O, babasına hayrandır ve hiçbir zaman onun gibi bir adam olamamıştır. Babası ile arasındaki görünmez uçurum ona yabancılaşmasına sebep olmuştur. Yazar ailesindeki bu yabancılaşmayı, korkak bir çocukluk yaşamasına sebep olan babasına seslenerek anlatır. Annesinin kendisine sonsuz bir iyilik, sabır ve sevgiyle yaklaştığını da anlatır. Tüm sorunlar baba ile olan ilişkiyle alakalıdır. Franz Kafka, babasına akıl ve başarı yönünden alttan alta hayranlık ve kıskançlık duymaktadır. İşlerinde, çalışmalarına ve seçimlerinde babası gibi başarılı olamamıştır. Çünkü babasından sevgi ve şefkat görmediği gibi hiçbir zaman destek de görmemiştir. Kafka için yazmak önemlidir, fakat babası oğlunun devamlı bir şeyler yazmasını küçümser, bu işe antipati duyar. Babası tarafından küçümsenmek de hayranlığının nefret ve kıskançlığa dönüşmesine neden olur. Bunların yanında babasını fiziksel yönden de kendisiyle kıyaslamakta ve kıskanmaktadır. Babası güçlü, iri yapılı, sağlıklı ve enerjik bir görünüme sahiptir. Kendisi ise çelimsiz, kısa ve zayıftır. Herman Kafka genel olarak her şeye karşı olan, her şeyi küçümseyen bir adamdır. Oğlunun zevkleri, fikirleri, görünüşü, konuşması, okulu, işi, edindiği arkadaşları babası tarafından hiçbir zaman onaylanmaz hatta aksine her zaman eleştirilir. Bu eleştiriler yazarın hayatı boyunca özgüvensiz olmasına, bir meslek, bir arkadaş, bir eş edinmekte zorlanmasına sebep olur. Her zaman bitmek bilmeyen bir suçluluk duygusuyla büyüyen yazar, hayatının her alanında bu suçluluk duygusunu ve kararsızlığı, karamsarlığı, güvensizliği atamaz. Böylece ailesine, kendisine, çevresine yabancılaşmıştır. Yazar, Freud'un psikanalitik kuramı ile yaklaşacak olursak babasına hayranlığı, kıskançlığı ve nefretinden hareketle Oedipus kompleksinin etkisiyle çocukluk yılları travmalarını, babasına olan kızgınlık, sonsuz hayranlık ve suçlamalarını birkaç hafta içerisinde yazdığı mektuplarda anlatır. Babasına hiçbir zaman açık açık söyleyemeyeceğini bildiği tüm bu duygu ve düşünceleri en ince ayrıntısına kadar gerçek, samimi ve etkileyicidir. Calvino'nun Klasikleri Niçin Okumalıyız? sorusuna verilen bir yanıt gibidir Babaya Mektup, çağını aşan zamansız bir kitap. Belirtmek gerekir: Büyük metinler yeni metinler üretme isteği uyandıracak esinler barındırırlar. Kafka'nın babasına mektupları da edebiyat dünyasındaki yazarların babalarıyla hesaplaşmalarına olanak yaratmıştır. Hatta kim bilir belki bizim babasıyla hesaplaşan eşsiz romancımız Oğuz Atay'a bile esin vermiştir. Kafka kadar umutsuz bile olsanız, insan eninde sonunda okunmak için yazar sevgili okur. Kafka'da da okunma isteği olmasaydı, gerçekten de yazdıklarının yakılmasını isteseydi, kendi yakardı. Yazarın tek umududur okunmak. Bu nedenle Max Brod arkadaşının vasiyetini yerine getirmiyor gibi görünse de çok doğru bir iş yapmıştır ve arkadaşının vasiyetini aslında yerine getirmiştir."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/borges-ve-bellek-incelemesi", "text": "Araştırma kitabı incelemesi yazmak zor bir iş. Hele sarsıcı ve kapsamlı bir yapıtsa nelerden söz edeceğini belirlemek ve tanıtım yazısının ötesinde bir eleştiri yazmak gerçekten zaman alan bir süreç. Rodrigo Quian Quiroga'nın Borges ve Bellek adındaki ufuk açıcı kitabı da bu meşakkatli sürecin yeni adayı. Öncelikle belirtmek gerekir: Rodrigo Quian Quiroga'nın oluşturmak için yıllarını harcadığı, deneyimlerini cömertçe paylaştığı kitap, insan zihnini ve dolayısıyla dünyayı algılayışımızı kavramaya çalışan herkesin okuması gereken bir başucu kaynağı. Adından da anlaşılacağı üzere kitaba yazılma esinini veren Arjantinli yazar Jorge Luis Borges'in Bellek Funes adlı bir öyküsü. Kitaptan ve incelemeden daha büyük bir lezzet almak için her şeyden önce söz konusu öyküyü okumanızı öneririm ama özetleyecek olursak Bellek Funes, hiçbir şeyi unutamayan, gördüğü, duyduğu, kokladığı dokunduğu, işittiği ya da hissettiği her şeyi belleğine katan; sağlıklı insanların bazen algılamadığı detayları bile belleğine kaydedebilen bir insanın öyküsünü anlatır. Bu durum Funes'a bir haftada dil öğrenmek ya da okuduğu her kitabı satır satır aklında tutmak gibi bizim için mucizevi sayılabilecek beceriler bahşeder. Ancak bu bir taraftan da büyük bir lanettir. Funes'un uyumasını, düşünmesini, dinlenmesini olanaksız kılan bir yük. Bu yük nedeniyle sağlıklı insanların kolayca yapabileceği bir çok işi yapamaz Funes. Kitabın yazılma hikayesi şöyle: Rodrigo Quian Qurioga, Funes karakterinden yola çıkarak öykünün bilimle tutarlı ilerlediğini ve Jorge Luis Borges'nin insan zihnine ve sinirbilime ilgili olduğunu keşfediyor. Jorge Luis Borges'nin karısı Maria Kodama ile yaptığı görüşmeler ve Jorge Luis Borges'nin kişisel kütüphanesinde gördüğü kitaplar da bu ilgiyi doğruluyor. Bunun üzerine de Jorge Luis Borges'den hareketle bilimin verileri ışığında insan belleğinin işleyişini anlatıyor. Bu işleyişin daha iyi kavranabilmesi için de kayıtlara geçmiş sıradışı yaşam öykülerinden yararlanıyor. Bellek üzerine efsanelerle başlayan kitap, Pilinius'un MS 77'de yazdığı tarihteki ilk ansiklopedi olarak bilinen 37 kitaplık Doğa Tarihi serisinin Bellek konulu bölümünde Tüm askerlerinin adını anımsayan Pers kralı Kareş'ten, Roma'daki herkesin adını ezbere bilen Scipio'dan; Roma'ya geldikten sadece bir gün sonra bütün Roma senatörlerinin adını öğrenen Kral Pirus'un elçisinden; imparatorluğunda konuşulan 22 dilde adalet dağıtan Mitridat Eupator'dan, bellek biliminin mucidi olan Simonides'ten ve kütüphanedeki istediği kitabı sanki okuyormuş gibi ezberden aktarabilen Yunan Charmadas'tan bahsedildiğini... aktarıyor. Anlatılanlara bakılınca nasıl Evliya Çelebi gezdiği yerleri abartarak anlatıyorsa Pilinius'un da bazı şeyleri abarttığını ve süslediğini seziyoruz. Ancak gerçek şu ki 21. yüzyılda tıbben tanıladığımız aynı Borges'nin Funes'una benzeyen ve Pilinius'un Doğa Tarihi'nde anlattığı insanlardan çok daha olağanüstü özelliklere sahip insanlar var. Bu istisna insanlar nöroloji ve sinirbilim tarihine damga vuran özel insanlar. Burada Solomon Şereşevski, Henry Molaison ve Kim Peek gibi örneklerine yer vereceğiz. Ancak kitapta fazlasını bulmak da olanaklı. Olağanüstü belleği, Rus psikolog Aleksander Luria tarafından 1920 yılında bilimsel olarak da kanıtlanan ilk insan Solomon Şereşevski'dir. Şereşevski'nin rahatsızlığı hiçbir şeyi unutamamaktır. Şereşevski, Moskova'da bir gazetede muhabirlik yapmaktadır. Bir toplantı sırasında yazı işleri müdürü Şereşevski'nin yapması gerekenleri not almadığını görür ve Şereşevksi'yi azarlamaya başlar. Şereşevski sessizce bekler ve başkalarına verilen görevler de dahil olmak üzere tüm görev dağılımını ve diğer detayları ezberden eksiksiz bir biçimde tekrarlar. Şoke olan yazı işleri müdürü de Şereşevski'ye o dönem yeni popülerleşmeye başlayan Rus psikolog Aleksander Luria'ya gitmesi gerektiğini söyler. Muayeneler sonucunda anlaşılır ki Şereşevski'nin durumu göründüğünden de çarpıcıdır. Aralarında hiçbir anlam ilişkisi bulunmayan 70 farklı sayıyı ya da rastgele seçilmiş yüzlerce sözcüğü tek okuyuşta hatasız olarak belleğine kaydedebilmektedir. Bir kelime İtalyanca bilmemesine rağmen Dante'nin İlahi Komedya'sının İtalyanca orijinalinden dizeleri ezbere okuyabilmektedir. Kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen böylesine satırları bile zorlanmadan ezberleyebilen bu adam Luria'nın çok ilgisini çeker. Şereşevski'nin üzerinde 30 yıl sürecek araştırması başlar. Bazı anlarda Şereşevski'nin belleğinin sinir bozduğunu ve onun anımsayamayacağı bir şey bulmak konusunda ısrarcı olduğunu ama başarılı olamadığını anlatır Luria. Boylamsal bu araştırma süresince ortaya çıkan diğer bir ilginç bulgu ise Şereşevkski'nin bir defalığına ezberlediği bu şeyleri kendisine sorulma ihtimali olmamasına rağmen 15 sene sonra sorulduğunda bile rahatlıkla söyleyebilmesidir. Aslında Şereşevski'nin bunları yapmasını sağlayan şey sinestezik bir belleğe sahip olmasıdır. Sinestezi, duyuların birbirine karışması içiminde özetlenebilir. Aslında bir algı sorunu değildir. Yalnızca bir insanın işitme duyusuna seslenen bir şarkı bir anda görme duyusunu da tetiklemekte ve bu nedenle kişi o şarkının rengini mavi olarak algılamakta ya da benzer biçimde o şarkının bir kokusu olduğunu düşünebilmektedir. Şereşevski sürekli gelen bu çağrışımlar nedeniyle derinlikli bir düşünsel faaliyete girmekte zorlanıyor. İnanması güç ama unutamamaktan daha büyük bir sorunu yok. Her şeyi kaydettiği belleği, detaylarla kaydettiği anılar, Şereşevski'nin uykularını kaçırıyor. Luria ile günlük tutmayı, yazmayı ve benzer yöntemleri deniyorlar ama Şereşevski gene de unutmayı bir türlü başaramıyor. Şereşevski, üzerinde yürütülen bu araştırmaya çok ilgili yaklaşıyordu. Bu nedenle hakkındaki ilginç bulgular bunlarla bitmedi. Araştırmanın bir safhasında Luria ondan aşağıdaki sayıları aklında tutmasını istedi. Şereşevski muhteşem belleğiyle bu sayıları anımsamakta elbette zorlanmadı. Ancak aralarındaki ardışıklığı, yönlendirici sorular sorulmasına rağmen bir türlü fark edemedi. Paragrafları hatasız olarak anımsayabiliyor ancak paragrafın örtük anlamını kavratacak basit bir soruyu bile yanıtlayamıyordu. Şereşevski'nin o inanılmaz belleği maalesef soyutlama yapma konusunda çok ama çok yetersiz bir görünüm sergiliyordu. Kitapta anlatılan unutulmaz bellekler yalnızca muazzam bir hafızaya sahip Şereşevski ile sınırlı değil. Kimi de Henry Gustav Molaison gibi yeni anı oluşturamayan, tıp tarihine geçmiş çok önemli vakalarla ilgili gerçekler. Henry Gustav Molaison bir epilepsi hastası. Ancak onun epilepsi nöbetleri diğer hastalarınki gibi ilaç tedavisiyle önlenebilecek düzeyde değil. Bu yüzden Henry'nin yaşam kalitesi çok düşük. Öyle ki 27 yaşına geldiğinde bu nöbetler daha da sıklaşıyor ve Henry motor fabrikasındaki işinden ayrılmak zorunda kalıyor. Bu noktada beyin cerrahı William Scoville, Henry'ye deneysel bir müdahale teklifinde bulunuyor. Epilepsi nöbetlerinin beyindeki kaynağı olarak görülen hipokampüs bölgesini alıyor. Krizler son buluyor. Ancak ameliyattan birkaç ay sonra Henry'nin kaldığı hastaneyi, hastane personelini, tuvaletin yerini anımsayamadığı fark ediliyor. Bir süre sonra Henry, gündelik olayların hiçbirini hatırlayamaz hale geliyor. Sohbetlere katılabiliyor ancak yarım saat sonra ne konuşulduğunu unutuyor. Bulmacaları eski bilgileriyle çözebiliyor, eski evinin yolunu biliyor ama yeni taşındığı evin yolunu anımsayamıyor. Henry yeni anı oluşturamaz hasta bir insana dönüşüyor. Kendini sürekli 27 yaşında hisseden birinin her gün aynada 50'li yaşlardaki görüntüsüyle karşılaştığını ve annesini 27 yaşından sonra kaybettiği için her gün bu acı kayıpla yüzleşmek zorunda kaldığını düşünün. Molaison'un başına gelen bu talihsiz olayla birlikte ameliyatı yapan beyin cerrahı William Scoville yaşamını kongre kongre, kurultay kurultay gezerek bir daha böyle bir operasyonun asla yapılmaması için harcadı. Bunda başarılı da oldu ancak ameliyat her ne kadar hüzünlü bir hikayeye sahip olsa da birçok açıdan sinirbilimin tarihine geçti ve eşsiz bir kilometre taşına dönüştü. Söz gelimi hipokampüsün yeni anılar oluşturmak için etkin olarak kullanıldığı biliniyordu ama tam olarak işlevi ortaya çıkmış oldu. Evet anılar hipokampüste depolanmıyordu ancak hipokampüs olayların etiketlenip uzun süreli belleğe gönderilmesi için önemli bir işlev üstleniyordu. Kitapta anlatılan bir diğer sıradışı bellek Yağmur Adam filminden bildiğimiz Raymond! Gerçek yaşamdaki adıyla Kim Peek. Kim Peek, savant sendromuna sahip bir otistik. Savant sendromu garip bir şey. Zihinsel olarak engelli olan birinin benzersiz bir alanda deha seviyesinde bir yeteneğe sahip olmasını tanımlamak için kullanılıyor. Türkçe bilgin idiot denilen savantların bir örneğini görmek için tüm kentin görünüşünü tek seferde çizen Stephene Wiltshire'ın aşağıdaki videosunu izleyebilirsiniz. Kim Peek, videodaki insandan da ilginç özelliklere sahip. Empati ya da derinlikli kavrama becerisinden yoksun. Örtük anlamları anlamakta bile sorun yaşıyor ama belleği Plinius'un yüzyıllar önce Doğa Tarihi'nde abartarak anlattığı insanlardan bile çok ileride, inanması güç bir şey. Kim Peek'te eksik olan şey aslında uyarıcıları süzme yeteneği. Normal bir bellek okuduğu kitaptaki bilgileri süzüp özetleyerek anımsarken Kim Peek bilgileri süzemediği için kitabı satırı satırına aklında tutuyor. Bir tiyatro oyununa gittiği zaman metni Tiyatro oyuncularından daha iyi bir biçimde bildiğinden tiyatro oyuncularının yaptığı doğaçlama ya da hatalara sinirlenen Kim Peek'in ilginç bir özelliği daha var: İki gözüyle iki ayrı sayfa okuyabiliyor. Beyin görüntüleme teknolojisindeki gelişim bunu kanıtlamış durumda. Bilakis sinirbilimdeki birçok gelişme bu beyin görüntüleme teknolojisindeki gelişime bağlı. Şimdi bu gelişim sonucu öğrendiğimiz üzere Beynimiz Nasıl İşler? sorusunu yanıtlayalım. İnsan belleği; nöronların ateşlenmesi, bu ateşlemelerin tetiklediği diğer nöronlar ve bu etkileşimin ilişkili olduğu moleküllerle işler. Bunun nasıl gerçekleştiği tam olarak belli değildir. Ancak yapılan araştırmalar her nöronun belirli bir bilgiye karşılık hareket ettiğini ortaya koyuyor. Jennifer Aniston Nöronu olarak bilinen bir nöron var. Araştırmaya göre, bir bireye rastgele seçilmiş onlarca kişinin fotoğrafı gösteriliyor ancak birey, bu fotoğrafların arasında yalnızca Jennifer Aniston'ı tanıdığı için yalnızca onun resimleri gelince tekil bir nöron hareketi izleniyor. Birey tanımadığı kimselere ya da bilmediği olaylara karşı tepki vermiyor. Beyin izleme teknolojilerindeki gelişim, nöronların hareketlerine ilişkin de bir çok ipucu içeriyor. Ancak Jenifer Aniston'ı tanıyan nöronun başka hangi nöronları tetikleyeceğini kestirmek hala çok güç. Bu yalnızca o bireyin deneyimine bağlı. Aniston'ın hangi filmlerini izlediği, o filmlerle yaşamındaki hangi olayı bitiştirdiği gibi kişisel deneyimlerini bilmek ve başka hangi nöronun tetikleneceğini kestirmek güç. Dolayısıyla beynimizin işleyişini hatasız olarak tespit etmek ve çağrışımların nasıl oluştuğunu belirlemek bugünkü teknoloji ile olanaksıza yakın. Bildiklerimiz şunlar: Beynimiz deneyimlerle genişliyor. Yaşantılarımızın her biri belleğimizde nörofizyolojik bir değişiklik meydana getiriyor. Bu, belleğimizin yaşadıklarını ve öğrendiklerini süzüp anlamlı bir düşünceye dönüştürmesiyle gerçekleşiyor. Ancak yukarıda anlattığımız savantlar; bilgiyi süzme, sıralama, sınıflama ve genelleme becerisinden yoksun oldukları için Funes'un talihsizliğine düşüyor ve detaylarla dolu bir cehennemde yaşamak zorunda kalıyor. Dolayısıyla anlıyoruz ki 21. yüzyılda iyi bir hafızadan daha önemli olan şey soyutlama ve genelleme becerisi. Bütün bunların yanında beynimizin bir bölümüne yapılan fizyolojik bir müdahale ya da beynimizin bir bölümünde oluşan bir lezyonun bütün bu süreci beklenmedik bir kesintiye uğratması da belleğin ne kadar birbirine bağlı ve karmaşık bir yapıda olduğunu ortaya çıkarıyor. Borges'in muhteşem bir hafızaya sahip Funes'unun unutamama ve detayları silememe lanetinden aldığı ilhamla kitabı yazan Rodrigo Quian Quiroga, Borges'in bu karakteri kurarken sinirbilimden haberdar olduğunu anlatıyor ve bu tezini Borge'nin eşi Maria Kodama ile yaptığı görüşmelerden hareketle Borge'nin kişisel kütüphanesine de erişerek kanıtlıyor. Entelektüel göndermeler, tavsiye kitap ya da filmlerle karmaşık bir konu olan belleği anlaşılır bir biçimde anlatan yazar, kitap boyunca yer verdiği beynimizde acı reseptörü olmadığı için beyin ameliyatlarının bazılarının açık yapıldığı gibi sıra dışı örneklerle konuyu zor yapısına rağmen kolay anlaşılır ve ilgi çekici bir hale getirmeyi başarıyor. Pilinius'un Doğa Tarihi'nde sözünü ettiği, Roma'daki tüm insanların adını ezbere bilen ya da 22 dilde hükmeden krallara kadar anlatılan inanılmaz belleklerin gerçekten de olduğunu anımsatıyor. Kitap popüler bir kitap olmanın ötesinde, yer verdiği birincil kaynaklar ve akademik göndermeleri ile benim tezimde kullanmak için ayırdığım bölümlere bile sahip. vurgusu bugün tek bir beyin hücresine pingpong oynamayı öğreten araştırmacılarla geliştiriliyor. İleride beyin hücrelerinin teknolojiyle birleştiği yapay zeka girişimlerinin önü açılıyor. Resmen yolun henüz başındayız ve gelecek inanılmaz gelişmelerle dolu."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/canlar-kimin-icin-caliyor-ernest-hemingway", "text": "Doktor bir babanın ve müzisyen bir annenin oğlu olan Hemingway, 1899 yılında Şikago'da dünyaya geldi. Lise yıllarında Avrupa'da ilk büyük dünya savaşı patlak verince Hemingway liseyi bitirir bitirmez ailesi gibi üniversiteye değil gazeteye gitti. Muhabir olarak işe başladı. Aslında orduya da katılmak istemişti ama göz sorunu nedeniyle orduya giremiyordu. Muhabirlik yaparken Kızılhaç'ın orduya gönüllü aradığını duyar duymaz koşullara uyduğunu görünce muhabirlikten istifa etti ve 1918'de gönüllü olarak orduya katıldı. Ambulans şoförü olarak savaş bölgelerinde görev yapmaya başladı. İki askeri kurtarmaya çalışırken yakınlarında patlayan top nedeniyle birinin bacağını kaybetmesine diğerinin de ölümüne tanık oldu ve kendisi de ağır yaralandı. Tedavisi için gittiği hastanedeki hemşireye aşık oldu. Savaş bitince bu hemşireyle evlenecekti ama terk edildi ki bu olay Silahlara Veda romanına da konu olmuştur. 1921'de Amerika'ya tekrar dönerek Hadley Richardson'la evlendi ve tekrar savaş muhabiri olarak görev yapmaya başladı. Hatta bu yıllarda çalıştığı gazete tarafından İstanbul'a bile gönderilmiştir. Ancak dışarıda geçen yıllar 1923'te Hadley Richardson'dan bir oğlu dünyaya geldiği için son buldu ve Amerika'ya dönerek Üç Öykü ve 10 Şiir kitabını çıkardı. İlk romanı Güneş de Doğar'ın yayımlanmasıyla Hadley Richardson'dan boşanıp Pauline Pfeiffer ile evlenmek için Protestanlıktan Katolikliğe geçti. 1931'de Pauline Pfeiffer'den iki oğlu daha dünyaya geldi. Aynı yıl Hemingway'in babası intihar etti. 1939'da Pauuline Pfeiffer'den de ayrılmak isteyen Hemingway, Küba'da bir otele yerleşerek Martha Gelhorn ile bir araya geldi. Pauline'den boşandıktan sonra Martha ile evlendi. Havana yakınlarında aldıkları çiftlikte Martha ile yaşarken 1940 yılında ölümsüz eseri Çanlar Kimin İçin Çalıyor? romanını ortaya koydu. 1944'te tekrar savaş muhabiri olarak Avrupa'da görev yapan Hemingway, Amerikan ordusuna bağlı olarak yürüttüğü bu iş sayesinde ikinci dünya savaşından sonra Küba'daki Amerikan Büyükelçiliğinde cesaret madalyasıyla ödüllendirildi. Ancak Küba'daki yönetim değişikliğiyle Amerikalıların mülkleri devletleştirilmeye başlayınca kesin olarak Amerika'ya dönüş yaptı ve girdiği ruhsal bunalım sunucu o yıllarda yaygın olan elektro şok tedavisi de sonuç vermeyince kendini vurarak intihar etti. Yaşamı boyunca Afrika'da Safari yapmak dahil birçok yere ilişkin birçok eylem deneyimleyen ve İspanya iç savaşı gibi birçok savaşa hep yakın çalışan Hemigway, açıklamalarından ve romanlarından anladığımız kadarıyla iyi bir yaşam yaşadığını düşünerek bu dünyadan ayrıldı. Robert Jordan adındaki bir profesörün Amerika'da İspanyolca öğretirken İspanya iç savaşına katılıp cumhuriyetçilerle birlikte hareket etmesiyle başlayan öykü, Robert Jordan'ın bir köprüyü uçurmakla görevlendirilmesiyle devam eder. Robert Jordan, bu görevi yerine getirmek için yerel direniş örgütlerinden destek almak zorundadır. Burada Pablo ve ekibiyle tanışarak görevini yerine getirmeye karar verir. Pablo'nun ekibiyle geçirdiği kısa süre içinde o güne kadar bildiği tüm doğruları yeniden tartan, yaşamın değerini ve savaşın ne olduğunu sık sık düşünen Robert Jordan ilk defa aşk denilen duyguyla tanışacak ve insanın ne demek olduğunu kavrayacaktır. Roman, köprüyü havaya uçurmak için yapılan planlar ve değişen savaş sırasında hızlıca büyüyen insan ilişkileriyle ilerlemektedir. Köprüyü havaya uçurma anı geldiğinde olanlarsa her yönüyle hızlı ve sarsıcı bir anlatımla ortaya konmaktadır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor?, trajik olaylarla dolu İspanya iç savaşını konu almaktadır. Faşistlerle Cumhuriyetçiler arasında gerçekleşen bu savaşta ana karakter Cumhuriyetçilerin yanında yer almaktadır. Biliyoruz ki İspanya iç savaşı her iki tarafın da birbirine karşı çok acımasız davrandığı hiçbir İspanyol'un anımsamak istemeyeceği katliamların gerçekleştirildiği vahşi bir iç savaştı. Yaşamı boyunca savaş alanlarına hep yakın olmuş Hemingway de ölüm, yaşam ve aşk gibi duyguları işte bu savaşın tanıklığında anlatmayı tercih etti. Dolayısıyla savaş bir dekor olmanın ötesinde canlı bir varlık gibi tüm romanı kuşattı. İki tür anlatı vardır. Biri altını çizdiğimiz etkileyici aforizmalarla dolu olan, diğeri ise öyle vurucu, metinden söküp alınabilecek bir aforizmayla karşılaşmadığımız ama yaşam gerçeğini somut bir biçimde anlatan anlatı. Yazınsal anlatı elbette bu ikinci anlatı türüne daha yakındır. O bakımdan kitaptan seçtiğim alıntılar aforizma olmanın ötesinde sade bir biçemle anlatılmış olaylarla ilgili somut durumlardan çıkardığım alıntılardır. Gene de insanın kendisine inanmaktan ve değerleri uğruna yaşamaktan vazgeçmemesi gerektiğini söyler Hemingway, başınıza bir felaket de gelse bunu ele alışınız cesur, insanca ve değerli olmalıdır. Ya da Robert Jordan savaş sırasında gördüklerini düşünürken şöyle der. Pulitzer ve Nobel edebiyat ödüllü Hemingway'in en önemli özelliği büyük ve önemli olayları sade bir biçemle çarpıcı bir biçimde anlatabilmesidir. Çanlar Kimin İçin Çalıyor? romanı da sarsıcı bir konunun sade bir biçemle kaleme alınmış muhteşem bir örneğidir. Hemingway bu yazma becerisini gazetecilik yıllarında öğrendiklerine bağlamaktadır. Gazetecilik onun hiç yazma tutukluğu yaşamadan üretmesini sağlamıştır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor? İnsanın asıl devrimi kendi içinde yapması gerektiğini anlatan, iyinin yanında yer alarak ölmenin ya da öleceğini bile bile iyinin yanında yer almanın önemini vurgulayan bir yapıt. Hemingway'in özellikle kullandığı ben öyküsel anlatıcıyla ölümü yaşadığı ve hislerini aktardığı bölüm romanın en vurucu ve etkisinden uzun süre çıkılamayacak bölümlerinden biriydi ayrıca."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/en-iyi-online-kitap-okuma-siteleri", "text": "Bu nedenle, ister çok satanlardan birini ister klasik bir edebiyat eserini arıyor olun, zevkinize uygun bir şey bulacağınızdan emin olabilirsiniz. Online kitap okumanın geleneksel bir yolunu arıyorsanız Amazon Kindle harika bir seçenektir. Kindle ile ister mürekkep ekranlı okuyucusundan ister uygulamasından, ister web sitesinden Amazon'un geniş kitap yelpazesinden e-kitap satın alabilir ve okuyabilirsiniz. Kindle'ın mürekkep ekranlı e-kitap okuyucusu ayrıca, gözlerinizi yormadan okumayı kolaylaştırmak için yazı tipi boyutunu ve arka plan rengini ayarlama yeteneği gibi bazı benzersiz özelliklere de sahip. Amazon'un kütüphanesinde ücretsiz klasik yapıtlarla karşılaşmak da mümkün. Kobo e-kitapları, dünya genelindeki birçok okura özel olarak tasarlanmış, modern bir e-kitap deneyimidir. Kobo tarafından üretilen e-kitaplar, kullanım kolaylığı, çeşitliliği ve uygun fiyatları ile öne çıkmaktadır. Ayrıca Kobo, kitaplara erişim için farklı satın alma seçenekleri de sunmakta. Kobo'nun e-kitapları, farklı platformlar ve cihazlar üzerinden de kullanılabilmektedir. Bu e-kitapları okurken kendi okuyucusunu, programını ya da web sitesini kullanırsanız cihazlar arasında senkronizasyon da sağlayabilirsiniz. Bir cihazdan okuduğunuz kitabı diğer cihazlara aktarabilir, bu sayede gün içinde farklı cihazlarda sorun yaşamadan kitabınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Kobo'da ücretli kitapların yanında ücretsiz kitaplar bulmanız da olanaklı. Wattpadd, online olarak ücretsiz kitap okuyabileceğiniz web sitelerinden bir başkası. Wattpad'de 50 milyondan fazla kitap olduğu için herkesin ilgisini çekecek bir şeyler bulması kolay. Wattpad'de diğer okuyucular ve yazarlarla da bağlantı kurabiliyorsunuz. Bu da Wattpad'i kitap severler için harika bir topluluk haline getiriyor. Uygulama ve içindeki çoğu hikaye ücretsiz. Ancak kimi hikayeler için yazarlar tarafından ücret de talep edilebiliyor bu nedenle Wattpad'i ücretsiz sitelere değil en iyi sitelere aldık. ManyBooks, online olarak ücretsiz kitap okumak için en iyi web sitelerinden biridir. Kurgu, bilim ve çocuk kitapları da dahil olmak üzere çok çeşitli türlerde 50.000'den fazla ücretsiz e-kitaptan oluşan geniş bir seçkiye sahiptir. Kitapları kategoriye göre tarayabilir veya başlık ve yazara göre arayabilirsiniz. ManyBooks ayrıca her kitabın ne kadar popüler olduğunu görmenizi sağlayan kullanışlı bir özelliğe sahiptir. Böylece en popüler olanları da kolayca bulabiliyorsunuz. Goodreads, en büyük online kitap topluluklarından biridir. İncelemeleri okuyabilmenin ve okunacak yeni kitaplar bulabilmenin yanı sıra, Goodreads ayrıca popüler kitap alıntılarından oluşan geniş bir veritabanına da sahiptir. Hatta sitedeki diğer kişilerle paylaşmak için sevdiğiniz kitaplardan oluşan rafınızı bile oluşturabiliyorsunuz. Project Gutenberg, çeşitli türlerde 60.000'den fazla ücretsiz e-kitap sunan bir web sitesi. Macera, Suç, Gizem, Kurgu vb. türlerde Project Gutenberg'i öne çıkaran şey, 1971'de kurulmuş olması ve onun en eski e-kitap sitelerinden biri olmasıdır. Scribed, online kitap okumak için harika bir başka web sitesi. Çok satanlar ve klasikler de dahil olmak üzere çok çeşitli kitaplara sahip. Hepsini ücretsiz olarak okuyabiliyorsunuz. Scribed ayrıca pasajları vurgulama ve okurken not alma gibi bazı harika özelliklere de sahip. Open Library, online ücretsiz kitap okumak için başka bir mükemmel sitedir. Konuya göre göz atabileceğiniz, başlık veya yazara göre arayabileceğiniz 1 milyondan fazla ücretsiz e-kitaptan oluşan devasa bir koleksiyona sahiptir. Open Library, OverDrive ile olan ortaklığı aracılığıyla kimi kütüphanelerden ödünç e-kitap almanıza da olanak tanır. Smashwords, bağımsız olarak yayınlanan e-kitapları online ve ücretsiz olarak okumak için harika bir sitedir. Romantizm, gizem, gerilim ve daha fazlası dahil olmak üzere çok çeşitli türlerde 400.000'den fazla başlıktan oluşan geniş bir seçkiye sahiptir. Kitapları kategoriye göre tarayabilir veya başlıkla, yazara göre arayabilirsiniz. Smashwords ayrıca, indirmeye karar vermeden önce her kitaptan alıntılar okumanıza izin veren kullanışlı bir özelliğe de sahiptir. Free-eBooks, online ücretsiz kitap okumak için başka bir alternatif. İş, sağlık, fitness, seyahat, macera ve daha fazlasını içeren çok çeşitli türlerde 30.000'den fazla ücretsiz e-kitaptan oluşan geniş bir seçkiye sahiptir. En iyi 100 indirme ve yeni kitaplar listesi gibi harika, kitap bulmayı kolaylaştıran yararlı özellikler de Free e-Books'un önemli niteliklerindendir. Ayrıca, Free-eBooks'sta her e-kitapın PDF biçimi de mevcuttur, böylece onu hemen hemen her cihazda okuyabileceğinizden emin olabilirsiniz. Daha çeşitli bir seçim arıyorsanız, DigiLibraries online ücretsiz olarak kitap okumak için harika bir sitedir. İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Almanca, Çince ve daha fazlası dahil olmak üzere 50'den fazla dilde 1 milyondan fazla ücretsiz e-kitaptan oluşan devasa bir koleksiyona sahiptir. Kitapları kategoriye göre tarayabilir veya başlık ve yazara göre filtreleyebilirsiniz. Bu sitelerden bazıları yabancı dilde ancak çocuğunuzun yabancı dil gelişimine de olumlu etki edecek etkinlikler bulmak olanaklı. Online ücretsiz olarak okumak için çok çeşitli çocuk kitapları sunan bir web sitesidir. Pek çok popüler favori dahil olmak üzere 35.000'den fazla başlık mevcuttur. Sitede gezinmek kolaydır ve herhangi bir çocuk için mükemmel kitabı bulmanıza yardımcı olacak harika bir arama işlevine sahiptir. Storybird, çocukların profesyonel sanatçıların illüstrasyonlarını kullanarak kendi hikayelerini oluşturmalarına olanak tanıyan bir web sitesidir. Bu, çocukların yaratıcı olmaları ve okurken eğlenmeleri için harika bir yoldur. Web sitesinde ayrıca ebeveynler ve öğretmenler için Storybird'ü sınıfta veya evde kullanmak için ipuçları ve kaynaklar içeren bir bölüm de vardır. Funbrain, çocuklar için çeşitli eğitici oyunlar, kitaplar ve videolar sunan bir web sitesidir. Çocukları eğlendirirken meşgul etmenin ve öğrenmenin harika bir yoludur. Web sitesinde ayrıca Storybird'deki gibi ebeveynler ve öğretmenler için Funbrain'i sınıfta veya evde kullanmak için ipuçları ve kaynaklar içeren bir bölüm vardır. Raz-Kids, erken okurlardan ileri seviye okurlara kadar çocuklara online okumaları için yüzlerce e-kitap sunan bir web sitesidir. Ayrıca çocukların okurken öğrenmelerine yardımcı olacak testler ve etkinlikler de vardır. Starfall, öncelikle etkileşimli oyunlar ve etkinlikler yoluyla küçük çocuklara okuma becerileri öğretmeyi amaçlayan bir eğitim sitesidir, ancak aynı zamanda 3-8 yaş arası okumaya yeni başlayanlar için özel olarak tasarlanmış 300'den fazla ücretsiz online kitap sunmaktadır. Bu sitede ebeveynlerin ve öğretmenlerin her çocuk için doğru kitabı bulmasını kolaylaştırmak adına kitaplar renk kodu ile seviyelere ayrılmıştır. İnternetten kitap okumak için en iyi siteler, geniş bir kitap yelpazesi, kullanımı kolay bir arayüz ve hatta bazen bağlantı kurulacak bir okuyucu topluluğu bile sunar. Ücretsiz kitap sunan birçok web sitesi olmasına rağmen, hepsi aynı kaliteye veya seçkiye sahip değildir. Çocuklar için bazı siteler yaşa uygun kitaplar sunarken diğerleri eğitim içeriğine odaklanır. Ama okuma tercihiniz ne olursa olsun, ihtiyaçlarınıza uygun bir site mutlaka vardır."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/gak-gak-gaaak-incelemesi", "text": "Çocuğun kitapla erken tanışması için banyo kitapları, oyuncak kitaplar ya da anne babanın çocuğuna okurken çocuğun da görsellerini takip ettiği büyük kitaplar var. Çocukların bu ürünlerle mutlaka karşılaştırılması gerekiyor. Peki kitap okumak gerçekten çocuğun ne işine yarıyor? Ezberden vereceğimiz yanıtları bir kenara bıraktığımızda evet söz varlığını geliştiriyor ama bu çocuğun geleceğini biçimlendirmede ne işe yarıyor? Birlikte yanıtlayalım. Biraz geriye gidelim. İnsanoğlu FoxP2 geninin geçirdiği evrim sayesinde yutağındaki bir kapakçığı iradesiyle kontrol etmeyi başardı ve sesleri bükümlemeyi öğrendi. Yani dili düşünerek buldu ancak daha sonra insanın kendi keşfi olan dil, düşünce süreçlerini de yönetmeye başladı. Dil olmadan düşünmek olanaksız hale geldi. Gerçekten de gece yastığa kafanızı koyduğunuzda bir şeyleri düşünürken sözcüklerle düşündüğünüzü fark edersiniz. Gezgin filozof Wilhelm von Humboldt'un da 19. yüzyılın başlarında ortaya koyduğu üzere düşünmek kavramlarla yürütülen karmaşık bir bilişsel işlemdi ve belleğimizdeki kavramların gerçek dünyadaki karşılığı sözcüklerdi. İnsan ana dili kadar düşünebilmekteydi. Anadilinizde ne kadar çok kavram biliyorsanız ve anadilinizin yapısına ne kadar hakimseniz düşünme becerileriniz de o kadar ileride oluyordu. Bu nedenle yeni sözcükler kazanmak, dilin yapısını anlamak ve kavram varlığını geliştirmek amacıyla kitap okumanın önemi daha da belirginleşti. Kitap okumak çocukların kavram varlığını dolayısıyla düşünme becerilerini geliştiriyordu. Bu da gelecekte çocukların potansiyellerini gerçekleştirmelerinde kitap okumanın işe yaradığını gösteriyordu. Bu noktada okunan kitap da büyük önem arz ediyordu. Söz gelimi Emin Özdemir'den alıntıyla anadili Türkçe olan bir çocuğu Arapça kökenli kelime sözcüğüyle karşılaştırmak onun belleğine yalnızca bir kavram ekliyordu. Ya da İngilizce word sözcüğü gene belleğine bir kavram ekliyordu. Ancak anadilinin yaratım olanaklarından doğan Türkçe sözcük ile karşılaştığı zaman belleğine söz, sözel, sözcü, sözlük, sözsüz, sözcüklük, sözlükçülük... gibi bir kavram salkımı ekleniyordu. Dolayısıyla anadili duyarlığıyla yazılmış yazınsal ve nitelikli kitaplarla karşılaşmış çocuklar daha fazla sözcükle karşılaşıyor ve bu sözcükler sayesinde belleklerine daha fazla kavram katıyorlardı. Bunun bir çocuk için ne kadar önemli olduğunu örnek bir çalışmayla anımsatmak isterim. Dr. Dana Suskind'in 30 Milyon Kelime adında bir kitabı var. Dana Suskind, tıp tarihini değiştiren önemli buluşlardan Koklear İmplantlar konusunda uzman. Koklear implantlar sayesinde işitme yeteneği olmayan onlarca çocuğa bu yeteneği kazandırmış. Ancak sıradışı birşey fark etmiş. Çocukların duymaya başladıktan sonra bir anda dünyalarının değişeceğini umarken dinlemeyi ve konuşmayı bilmelerine rağmen anlama konusunda yetersizlikler yaşandığını görmüş. Büyük bir cesaret örneği göstererek alanından taşmış ve sosyal bilimlere yönelmesi gerektiğini fark etmiş. Çocukların temel sorununun o güne kadar duymadıkları ya da karşılaşmadıkları için çok az sözcük bilmeleri olduğunu ortaya koymuş. Az sözcük bildiği için kavramsal belleği yoksul olan bu çocuklar üzerine çalışmaya devam etmiş ve çalışmalarını derinleştirmiş. Yalnızca işitme sorunu yaşayan çocukların değil dünya genelinde sosyoekonomik durumuna göre çocukların karşılaştıkları sözcük sayıları arasında büyük bir fark olduğunu ve bu durumun onların kavram belleklerine ve bilişsel başarımına yansıdığını tespit etmiş. Dr. Dana Suskind'in yıllar süren boylamsal araştırmalarıyla ulaştığı sonuç çarpıcı: Sosyoekonomik durumu üst seviyede olan ailelerden gelen çocuklar ile sosyoekonomik durumu alt seviyede olan ailelerden gelen çocukların yetişkinliğe kadar duydukları sözcük sayıları arasında 30 milyon sözcüklük bir fark var! Bu nedenle alt sosyoekonomik basamaktan gelen çocuklar potansiyellerine ulaşamıyor ve nesiller boyu sürecek bir sınıf farkıyla yaşamak zorunda kalınıyor. Dr. Dana Suskind bu sorunu çözmek için kitabında detaylarını bulabileceğiniz 30 Milyon Kelime projesine başlıyor. Sayamayacağımız bu ve bunun gibi nedenlerle bu kavram farkının kapanması için, potansiyelini gerçekleştirebilen bireyler ortaya çıkması ve dolayısıyla dünyamızın geleceği adına çocuk kitapları inanılmaz önemli yazınsal ürünler yani. Elbette bu tür kitaplar temelde bir yazar tarafından sanatsal kaygılarla üretilmiş anlatı metinleri. Bu metinlere eğitim aracı gibi davranmak pek yerinde bir tutum da değil ancak çocuğun kavramsal belleğini geliştirmesi, sanatla ilk temasını sağlayan yapıtlar olması, onu anadiline ısındıran ve zenginliklerini keşfetmesini sağlayan ürünler olması nedeniyle bu yapıtların büyük bir özenle hazırlanması gerekiyor. Nefise Abalı ve Eren Erdoğan da alandaki bilimsel gelişmeleri yakından takip eden ve gerçek bir sanatçı olarak yapıtlarını bir bilim insanı titizliğiyle hazırlayan bireyler. Gak Gak Gaaak, yıllardır çocuklara anlatılagelen tilki ile karga anlatısının bir çeşit eleştirisi niteliğinde. Kahramanımız, tilki ile karga anlatısındaki karganın torunu Kargi. Kargi olayı bir de dedesinin cephesinden baştan anlatıyor. Ben böyle yıllardır anlatılagelen önceki anlatılara gönderimde bulunan çocuk kitaplarını severim. Böyle kitapların erken yaşta çocukların ilişkilendirmeler yapmasını sağladığını düşünürüm. Sara Şahinkanat'ın Kim Korkar Kırmızı Başlıklı Kızdan? kitabı da böyleydi. Çocuklar bu kitaplar sayesinde aynı anlatının farklı yorumlarını okuyarak farklı yerlerden edindikleri bilgileri birleştirmeyi ve çözümlemeyi öğreniyorlar. Bu sayede de sorgulama becerileri erken yaşta artıyor. Gak Gak Gaaak'ın dili ritmik okumaya uygun bir şiir öyküye benziyor. Yalvaç Ural'ın Müzik Satan Çocukları'ndaki gibi akıcı ve uyumlu seslerle kurulmuş bir anlatı var. Bu da çocukların hem dil zevki kazanmasını hem de tekrar tekrar okurken eğlenmesini sağlıyor. Uyumlu seslerden hareketle harf-ses farkındalığı oluşturuyor. Bunun yanında çocuğun birden çok duyusuna seslenen pıt sesi gibi yansıma seslere yer veren ve çocuğun işitme duyusunu devindiren satırlar da çocukların duyu eğitimine olumlu yansıyor. Nefise Abalı'nın bağlaçlardan arındırılmış, adıl kullanımına fazlaca yer vermeyen dili, çocuğun düşünce akışını sekteye uğratmadan hem anlatının atmosferini pekiştiriyor hem de çocukların rahatça anlayabileceği edebi bir anlatı ortaya çıkarıyor. Bunun yanında belirtmeden geçemeyeceğiz kitaptaki tekerlemeler ve çam sakızı çoban armağanı gibi sözler çocuğun anadilinin zenginliklerini kavramasına yardımcı olurken birbirine bağlı ceviz, fındık, ağaç gibi kavramları bir arada anlatmasıyla da çocuğun kavram gelişimini doğru bir biçimde yapılandırıyor. İyi çocuk kitaplarının yalnızca çocuklar için olmadığını, yetişkinlerin de okuduklarında aynı estetik hazları aldığını söyleriz. Abalı ve Erdoğan'ın Gak Gak Gaaak'ı soyut duyguları bile somut bir biçimde parmak sallamadan anlatarak, edebi çizgiden çıkmadan, yetişkinlere de düşünecek bir şeyler bırakan; iletisiyle, diliyle, çizimleriyle harika bir çocuk kitabı olarak öne çıkıyor. Kitapyorumlar'ı takip edenler bilirler biz her incelediğimiz yapıtta mutlaka bir iki eksik buluruz ama Gak Gak Gaaak, Nefise Abalı ve Eren Erdoğan'ın ilk çocuk kitabı olmasına rağmen sanırız Nefise Abalı'nın çizgi film senaristliğinden Eren Erdoğan'ın da Storyboard deneyiminden de hareketle kusursuza yakın bir görünüm sergiliyor. Basımında ise Nar Çocuk fena bir iş çıkarmamış. Selefonla kaplı kapak, çocukların ellerinde oradan oraya sürüklemelerine dayanacak bir görünüme sahip. İçinde ise sayfa tasarım ilkelerine uyulmuş ve çocukların sayfalara boya kalemleriyle eklemeler yapmasına da olanak tanıyan bir kağıt türü var."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/gostergebilime-giris", "text": "Bu içerik, Greimas'ın düşüncelerinden hareketle dil ve anlatı metinerini önceleyen bir ders notu görünümündedir. Açıklayıcı olmasıyla kavramların tanımı yapılsa da kafa karıştıran terimler için metnin o bölümünde durarak bir internet taraması yapmak ya da önerilen kitaplar bölümünde yer verdiğimiz kitaplardan yararlanıp metne öyle devam etmek yerinde olacaktır. Şimdi içeriğimize başlayalım ve göstergebilimin tarihsel gelişimine bakalım. Edebiyata ilk sistemli bakış açısını getiren diğer sanat dallarında da olduğu gibi Aristo'dur. Bilindiği üzere Aristo'ya göre sanat bir taklittir. Bu nedenle doğayı yansıtan bir ayna görevi görür. Yapabileceği en üst düzey etkinlik olabilir olanı anlatmaktır. Stendhal de Aristo'ya koşut olarak Roman, bir yol boyunca gezdirilen aynadır. der. Klasik diyebileceğimiz bu bakış açısına göre sanat yapıtlarının belli başlı kuralları vardır ve bu kurallara uyan yapıtlar iyi, uymayanlar kötü olarak nitelendirilir. İlk eleştiri yöntemleri, bu düşünceler etrafında biçimlenmiş ve yazar bilge bir efsaneye dönüşmüştür. Bu görüşe katılmayanlarsa yazarı kullanarak öznel yargıları doğrultusunda metne yaklaşmış ve okur olarak metinde kendi doğrularını aramaktan ileri gidememişlerdir. Büyük dönüşüm Mallarme ile başlamıştır. Mallarme'ye kadar önemli olan metnin içeriğiyken Mallerme ilk defa dikkatleri metnin yazılışı üzerine çekmiş ve dili bir araç olarak değil bir amaç olarak ele almıştır. Tarihe bakarsak insanın anlamak ve anlatmak konusunda doğal bir itki duyduğunu görürüz. Dolayısıyla bu kuramların ve eleştiri yöntemlerinin ortaya çıkışı da daha iyi anlatmak ve daha iyi anlamak çabasından kaynaklanmaktadır. Şimdi bu çabanın sonucu olarak ortaya çıkmış Göstergebilim'i daha iyi anlamak için onun oluşmasına zemin hazırlayan edebiyat eleştirisinin tarihine kısaca değinelim. Saint-Beuve eleştirisi, 19. yüzyılda ortaya çıkan, metinden ziyade onu kaleme alan yazarı araştıran ve metni yazarın yaşamıyla, görüşleriyle anlamlamaya çalışan bir eleştiri yöntemidir. Günümüzde de etkilerini sürdüren bu yöntem metni değil de yazarın yaşam öyküsünü öncelediği için çokça eleştirilmiştir. Taine, yazınsal bir yapıtı değerlendirirken üç temel ögeye yaslanır. Bunlar: Irk, ortam ve dönemdir. Taine'in eleştiri yöntemi neden-sonuca dayalı bilimsel bakış açısını edebiyata getirmesiyle önemlidir. Ancak ırkından ya da yaşadığı dönemden ayrışan ve nitelikli yapıtlar ortaya koyan yazarları düşündüğümüzde bu bakış açısının da metni derinlikli bir biçimle anlamak için yetersiz kaldığı görülmektedir. Edebiyatın insanı duyarlı kılmak amacıyla yapıldığını savunan Lanson, edebiyat tarihi biliminin kurucularından biridir. Lanson, bir edebi metni anlamak için yazarın yaşamı, metnin üretildiği dönem ve bunun gibi metin dışı bilgiler de dahil olmak üzere her bilgi kırıntısının peşine düşülmesi gerektiğini belirtir. Yani Lansoncular, Saint-Beuve gibi yazarın yaşam öyküsüne, H. Taine gibi ırka, ortama ve döneme de önem verir ancak bütün bunları derinleştirir, yazarın önceki yapıtlarına da bakar ve belki yazarla aynı dönemde yaşamış başka bir yazarın anı kitabını bile bir veri kaynağı olarak görüp inceleyebilir. Ancak bu yöntem de metnin dışına çok çıktığı için eleştirilmektedir. Birinci ve ikinci dünya savaşı arasında acıyla yıkanmış, hem manevi hem maddi açıdan yönünü kaybetmiş bir insanlık vardır. Edebiyat da bundan etkilenir ve o güne kadarki bütün yıkılmaz kurallar temelinden sarsılır. İkinci dünya savaşından sonra ise edebiyat insanlığa yeni bir yaşama yöntemi önerir, yaşanan acının estetik bir biçimde dışa vurulmasını sağlar ve bir noktada insanlığı teselli eden, umut veren bir rol üstlenir. Böyle bir dönemde Valery ve Gide eleştirinin işinin metinle olduğunu söyler. Yazarla, metnin ortaya koyulduğu dönemle ilgilenmez ve doğrudan metinle uğraşır. Bu dönemde yapıtı kendi içinde kendisiyle çözümleyen Gerard Genette ve metinlerarasılığın da kurucusu olan Julia Kristeva gibi göstergebilimi sistemli bir çözümleme aracı olarak kullanan bilim insanları gelir. A.J. Greimas ise bu aracı geliştirir ve bir metnin göstergebilim ile nasıl baştan aşağı yorumlanacağını ve anlamlandırılacağını ortaya koyar. Dilbilime göre yazar metni bir dilin kod sistemiyle oluşturmakta o dili bilenler de o kodu çözme yeterliğine sahip oldukları için metnin kodunu çözerek anlamaktadırlar. Ancak bu kod çözme işi dikkatle yapılmalıdır çünkü yapıttaki dile ilişkin her küçük ayrıntı okuru metnin ana izleğine götüren birer yapı taşıdır. Eğer okuma sürecinde bu ayrıntılara dikkat edilmezse okuduğumuz metnin bize bir şey mi dikte ettiğini yoksa bir anlatı mı aktardığını anlamamız olanaksız olur. A.J. Greimas, kod çözerek anlamlama işini göstergebilimin araçlarından yararlanarak betimlemiş ve metni olabildiğince nesnel ölçütlere dayanarak yorumlamamızı sağlamıştır. Buradaki nesnellik elbette edebi metnin üzerinde bir turnusol kağıdı görevi gören keskin bir nesnellik değildir. Sanatın çok anlamlılığı bir köşeye bırakılmamıştır. Ancak Greimas'ın yöntemi metin anlamlama sürecini betimlemek ve eleştiriyi bilimsel temeller üzerine oturtmak için elimizdeki az bulunur yollardan biridir. Şimdi göstergebilimle bir metin çözümlemesi yapabilmek için gerekenleri inceleyelim. Göstergebilimin metni metninden hareketle çözümler. Bunun için de metnin görünümlerine, sapmalarına ve metinlerarası ilişkilerine başvurur. Metnin hangi amaçla üretildiği üzerinde durur. Bu amacın metni anlamlamak açısından da yararlı olacağını düşünür. Metnin kılgısal görünümünü ortaya koymak için yazarın anlatıyı aktarmakta kullandığı bakış açısını da belirlemek gerekir. Yazar bir metinde anlatısını aktarmak için üç odaklayım türü kullanabilir. Sıfır odaklayım, metni üreten yazarın anlattığı öyküdeki her şeyi bildiği adeta bir Tanrı gibi her şeyi görüp değiştirebildiği bir anlatıcı bakış açısıdır. Yazarın, anlatısındaki her şeyi bildiği ancak bu bilişin kahramanın bilişiyle sınırlı olduğu bir anlatım bakış açısıdır. Yani anlatıcı kahramanın aklından geçenleri, düşündüklerini bilir ama diğer karakterlerin kimsenin nüfuz edemediği derinlikli duygu ve düşünceleri hakkında bilgi sahibi değildir. Yazarın bir gözlemci gibi yalnızca olayları anlattığı, kendi yorumunu işin içine katmadığı neredeyse nesnel sayılabilecek bir anlatım bakış açısıdır. Metnin konusunu ortaya çıkaran görünümü ifade eder. Metnin konusunu ortaya çıkarmak için anlatının geçtiği yer, zaman, karakterler ve onların davranışları büyük ipuçları taşırlar. İzleksel görünümde metindeki birçok konu ortaya çıktıktan sonra metnin ana konusu belirlenir ve metnin ana izleği olarak adlandırılır. Metnin bağlamdan hareketle nasıl anlamlanması gerektiğini ortaya koyar. Anlamsal görünüme bakarken düşüncenin yönünü değiştiren ifadeler, ironiler vb. göstergelere özen göstermek gerekir. Edebi metinle edebi olmayan metni ayıran temel şey edebi metnin gündelik metinden farklı bir okuma olanağı sunmasıdır. Sapma edebi metni gündelik dilden ayırır. Söz gelimi Kafka, Dönüşüm romanında aslında bir böceğin öyküsünü anlatır. Ancak burada böcek dilsel bir sapmaya uğrayarak toplumdışılığı simgelemektedir ve okur bu bilgi doğrultusunda okuma yapar. Daha önce Maiotik'te Metindilbilime Giriş başlığında da yazdık. Her metin kendinden öncekileri anıştırır. Aslında insanlık ilk metinlerden beri aynı şeyleri anlatmakta ve yazmaktadır. İhanet, aşk, tutku, hırs... Yalnızca bunları anlatma biçimleri ve düzenlenişleri değişmektedir. Bu nedenle her metin birbirini anıştırır. Julia Kristeva metinlerarasılığı Metinlerarası bir metin önceki bir metnin yinelenmesi değil, sonsuz bir süreç, metinsel bir devinimdir. biçiminde tanımlamıştır. Metinlerarası bir metin hem yeni yazılacak metinlere kaynak oluşturabilecek nitelikte hem de önceki metinlere gönderimde bulunacak özellikler taşımalıdır. Ancak anlaşılacağı üzere metinlerarasılık kuramsal olarak incelemesi hayli zor bir alandır. Çünkü bir metnin metinlerarasılığı o metni okuyan okurun okuma deneyimiyle ve entelektüel seviyesiyle doğrudan ilgilidir. Öyle ki Jorge Luis Borges gibi kimi yazarları okuyup anlayabilmek için ciddi bir metin birikimine sahip olmak ve önceki metinlerle bağlantı kurabilmek gerekir. Bu nedenle nesnel bir metinlerarası çözümleme yöntemi oluşturmak zorlu bir iştir. Saussure'ün Genel Dilbilim Dersleri'nde göstergebilimin tanımını ortaya koymasının ardından Rus biçimcilerden V. Propp, Rus masalları üzerinde yaptığı bir araştırmada aslında bu masalların aynı sistemle ilerlediğini yalnızca karakterlerin, yerlerin bu yer ve karakterlerin işlevlerinin değiştiğini belirlemiştir. Bu önemli adımın ardından da A.J. Greimas gelerek La Semantique Structale adlı yapıtıyla metnin kendi içindeki işleyişini ortaya koymuş ve anlamlama işini betimleyen bir yöntem geliştirmiştir. Göstergebilim Greimas'ın bu çözümleme önerisiyle birlikte dünyada tanınmış ve popülerleşmeye başlamıştır. Greimas'ın geliştirdiği çözümleme yöntemi yalnızca yazılı metinler üzerinde değil, resim, fotoğraf, sinema gibi sanatların ardından medya ve eğitim gibi alanlarda da kullanılmaya başladı. Metin kavramının gün geçtikçe genişleyen çehresi göstergebilim çözümlemesini birçok alanda kullanılabilir duruma getirdi. Şimdi bir göstergebilim çözümlemesi yapabilmemiz için öğrenmemiz gereken temel kavramlara bakalım. Kurgu ve anlatı kavramları birbirlerinden farklı kavramlardır. Kurgu bir öykünün kronolojik ve anlamsal düzenlenişini ifade eder. Anlatı ise bu kurgunun bir anlatıcı aracılığıyla anlatılması sonucu oluşur. Sözce aslında cümleye benzer ancak cümleden farklı olarak bir yargı bildirme zorunluğu yoktur. Anlam taşıyan küçük bir birim de bağlama bağlı olarak bir sözce olarak adlandırılabilir. O kadar ki bazen Yarın eve gidelim mi? tümcesine yanıt olarak ortaya çıkan Kapı? sözü ya da sessizlik bile anlam taşıdığı için sözce olarak adlandırılabilir. Bu sözceleri oluşturma işine de sözcelem denir. Yani sözceleme yazıyı yazmaksa ortaya çıkan sözce de metindir. Sözce, sözcelem sonunda ortaya çıkan bir üründür. Söylem ile öyküleme arasındaki en temel farklılık şudur. Söylemde söz konusu yazar ve o yazarın kurduğu metinken; öykülemede yazar, yazarın seçtiği anlatıcı ve oluşan metin söz konusudur. Anlatı sözcesi en az iki eyleyen gerektirir. Bu eyleyenler bir özne ve nesne, iki özne, iki nesne vb. biçimlerde ortaya çıkabilir. Greimas en az iki eyleyenle kurulan bu anlatı sözcelerini durum sözcesi ve edim sözcesi olarak ikiye ayırmıştır. Bu elbise ona iyi gidiyor. tümcesi durağan bir eylemi ortaya koyduğu için durum sözcesi. Bu çocuk okula gidiyor. tümcesi ise hareketli bir eylemi ortaya koyduğu için edim sözcesi. Yazar ve anlatıcı çağdaş dilbilime ve göstergebilime göre farklı kavramlardır. Yazar seçtiği anlatıcıyla kendini metnin dışına atar ve metni ön plana çıkarır. Roland Barthes yazarın ölümünden söz ederken okurların artık kendini yazarla özdeşleştirmemesi, yalnızca metne odaklanması gerektiğini belirtir çünkü yazarla özdeşleşen okur, yazarın dediklerine katılır ve düşünme sorumluluğunu üstlenmez. Ancak anlatıcının yazarın kurduğu bir üst kimlik olduğunun bilincinde olan okur, okuduğu metni anlayabilmek için büyük bir araç edinir. Bu nedenle yazarın bilgelik konumundan sıyrılması ve okuduğunu anlama başarımının artması için yazarın silindiği metin uygulamalarının daha çok yapılması gerekmektedir. Dil, ortaya konulan metnin türüne göre farklı işlevler üstlenmektedir. Estetik amaçla ortaya konan edebi bir metinde dilin estetik bir işlevi varken. Başka tür bir metinde, göndergesel işlev, çağrı işlevi ya da coşku işlevi üstlenebilir. F. de Saussure dilbilimin temellerini oluşturan Genel Dilbilimi Dersleri'nde dili bir sistem olarak betimlemişti. Sonra gelenlerse bu sisteme ufak eklemeler yaparak buna yapı adını vermeye başladılar. Ancak yapı kavramına son biçimini veren gene A. J. Greimas oldu. Greimas, evreni anlamak için yapının büyük önem taşıdığını düşünüyordu ve insanın çevresini anlaması için farklılıkları ayırt etmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Greimas'a göre insanın kendini dünyadan ayırması ve nesnelerin ne olduğunu algılaması ancak bu biçimde olanaklıydı. Buradan hareketle anlamın karşıtlıklardan doğduğunu ama nesneler ya da özneler arasında benzeşen yönler de olduğunu ortaya koydu. Söz gelimi siyah, beyaz'ın varlığıyla anlam kazanıyordu. Siyah ve beyaz neredeyse birbirinin tersi iki renk olmasıyla birbirinden ayrışıyordu ancak ikisi de bir renk olmasıyla bağlaşım ilişkisi içindeydi. Bu ilişkiler göstergebilim çözümlemelerinde matematiğe çok benzer bir biçimde aşağıdaki gibi gösterildi. Göstergebilim çözümlemesi temelde yüzeysel düzey ve anlamsal düzey olmak üzere iki katmanlı bir biçimde yapılmaktadır. Yüzeysel düzey, anlatı düzeyi ve söylem düzeyi olmak üzere kendi içinde iki düzey daha içerir. Derin düzey ise tek bir düzeyden anlamsal-mantıksal düzeyden ibarettir. Aşağıdaki tabloda göstergebilim incelemesi yaparken kullanılan düzeyler görülmektedir. Şimdi ilk göstergebilim çözümlememizi yapabilmemiz için bu düzeyleri ve bu düzeylerde kullanacağımız kavramları açıklayalım. Bir metni göstergebilimsel çözümlemeyle inceleyeceksek önce metni kesitlere ayırmamız gerekmektedir. Metni kesitlere ayırırken izlenecek belirli bir sıra ve birtakım ölçütler vardır. Aşağıda bunu maddeleştirmeye çalışalım. - Metin görünüş olarak zaten paragraf, bölüm ya da tümce olarak bölümlere ayrılmış durumdadır. Öncelikle metnin görünüşüne bakılır. - burada, şurada gibi yer belirten tümceler de metni kesitlere ayırırken bakacağımız ikinci adımdır. - Bunun yanında daha önce metindeki bir eylemi yapan ya da eylemden etkilenen olarak tanımladığımız yeni bir eyleyenin, yardımcı ya da engelleyici rolünde metne girişi de kesitleri ortaya çıkarmada bakacağımız üçüncü adımdır. Her anlatı metninde bir önce bir esnasında bir de sonra diyebileceğimiz bölümleri gözlemlemek olanaklıdır. Söz gelimi Camus'nun Yabancı romanını düşündüğümüzde önce kahramanın annesi ölür ve bir kız arkadaş edinir. Esnasında ise Araplardan birini vurur. Sonrasındaysa bu olayın sonuçlarıyla karşılaşır. Bu bölümlerde geçişli ve dönüşlü dönüşümler vardır. Geçişli dönüşüm: Eğer özne kendi eylemi sonucunda bir dönüşüm yaşıyorsa bu geçişli bir dönüşümdür. Dönüşlü Dönüşüm: Eğer özne başkalarının eylemiyle bir sonucu yaşıyorsa bu da dönüşlü bir dönüşümdür. Şimdiye kadar öğrendiklerimize bakacak olursak göstergebilim çözümlemesi yapabilmek için metni kesitlere ayırdık. Metinde önce, esnasında ve sonra olarak adlandırdığımız üç bölümü belirledik. Elimizde 1'den 6. kesite kadar önce, 6'dan 15. kesite kadar esnasında, 16. kesitten 21. kesite kadar olan yer de sonra biçiminde bir çözümleme olması gerekiyor. Şimdi önce, esnasında ve sonra bölümlerinin her birini Greimas'ın eyleyenler şeması adını verdiği bir şema üzerinde göstermemiz gerekiyor. Ancak bu gösterimi elbette sezgilerimizle değil belirli ölçütler ve kavramlar doğrultusunda yapıyoruz. Şimdi gelin bu ölçüt ve kavramlara yakından bakalım. Eyleyen ve Oyuncu: Eyleyen sadece eylemi yapan özne konumundayken; oyuncu bu öznenin anlatıda üstlendiği rolü anlatmaktadır. Gene Camus'nun Yabancı'sından örnekle kahraman bir özne olarak eylemi yapan bir eyleyenken zayıf, özgürlüğüne düşkün bir insan olmasıyla oyuncu rolündedir. Gönderici: Gücü elinde bulunduran ve özneyle sözleşme anlaşması yapan, bir nesneyi ya da özneyi, ana özneye ulaştırma amacı taşıyan eyleyendir. Nesne: Anlatı için önem taşıyan bir arzu nesnesi ya da bir edimi yapmaya olanak sağlayan edinç nesnesi olarak karşımıza çıkan kavramdır. Alıcı: Kimi zaman özneyle aynı kişidir. Göndericinin eyleminden etkilenir. Özne: Eylemi gerçekleştiren sonunda da bir yaptırımla karşılaşan kişidir. Karşı Özne: Özneyle aynı nesneyi ya da kişiyi elde etmek isteyen kişidir. Yardım Edici: Öznenin arzu ettiği şeye ulaşmasına yardım eden kişi ya da nesnedir. Engelleyici: Öznenin arzu ettiği şeye ulaşmasına engel olan kişi ya da nesnedir. Tanımladığımız kavramları örneklendirecek olursak Camus'nun Yabancı adlı romanını aşağı yukarı şu biçimde gösterebiliriz. Eyletim, edinç, edim ve yaptırım olmak üzere dört anlatı evresi vardır. Bu anlatım evelerinin hepsinin kiplikleri vardır. Kiplik her evrede değişebilmekte ve metnin ana izleğine etki etmektedir. Hilmi Uçan'ın Yazınsal Eleştiri ve Göstergebilim kitabından doğrudan alıntı ile altı kiplik vardır. Mecbur olmak, istemek, gücü yetmek, bilmek, yapmak ve olmak. Bunlar anlatılara göre yapmaya mecbur olmak, yapmaya mecbur olmamak, yaptırmak, oldurmak, yapabilmek, yapmayı bilmek kipliklerine de dönüşebilir. Şimdi anlatı evrelerine bakalım. Eyletim: Bir gönderici, olası bir ana özneyi bir eylemi yapmaya ikna edebilir ya da onu eylemi yapmaya yöneltebilir. Bu ikna ediş ya da yöneltme gönderici ile olası özne arasında bir sözleşme gerçekleştirir ve eylemin yapılması için bir çaba başlar. Buna eyletim denir. Anlatı izlencesi bu eyletim ile başlar. Eyletimde tahmin edileceği üzere yaptırmak kipliği vardır. Edinç: Bir eylemin gerçekleşmesini sağlayacak bilgiye, güce sahip olmak durumudur. Bu evrede yapabilmek, gücü yetmek kipliği vardır. Kimi zaman bir edimi gerçekleştirmek için bir edinç nesnesine gereksinim duyulabilir. Bir benzetmeyle açıklayacak olursak, kağıda yazı yazabilmek için bir kaleme gereksiniminiz vardır. Bu kalem edinç nesnesi olarak adlandırılır. Yazı yazmayı bilmek ise edinç evresini temsil eder. Edim: Yapmak kipliği ile biçimlenen bu evre, eylemin yapıldığı evredir. Yaptırım: Bu evre anlatının sonucunu temsil eder. Eğer özne arzu ettiği şeye ulaşabilmişse ödüllendirilir ulaşamamışsa cezalandırılır. Yukarıda anlattığımız anlatı izlenceleri çözümlemelerde aşağıdaki sembollerle gösterilmektedir. Çözümlemelerde ise bu semboller kullanılarak anlatı aşağıdaki gibi formülüze edilebilir. Söylem düzeyi, kurgudaki eyleyenlerin oyuncuya dönüştüklerinde üstlendikleri roller ve metnin mutsuzluk, kötümserlik ya da sevgi gibi ana figürlerinden hareketle oluşan düzeyidir. Bu ana figürler ve oyuncular doğrultusunda anlam, mutluluk/mutsuzluk, yaşam/ölüm, cimrilik/bonkörlük gibi karşıtlıklardan doğar ve metnin derin yüzeyine giden kapı aralanır. Anlatının derin düzeyini oluşturan mantıksal-anlamsal düzey, metnin yapısından hareketle yüzeysel yapıda ayrışım ve bağdaşım durumunda olan ilişkilerin, söylemsel düzeyde ortaya çıkan karşıtlıkların yaşama uyarlanarak büyük ölçekli bir biçimde çözümlenmesi ile oluşur. Bu düzeyde yerdeşlik adı verilen kavramdan yararlanılır. Yerdeşlik, bir metinde aynı kavram alanına ait sözcüklerin sıklıkla tekrar etmesi sonucu metnin ne hakkında olduğunu anlamamızı ve yorumumuzu buna göre yapmamızı sağlar. Sonuç olarak; önce, esnasında ve sonra bölümleri biçiminde üç ana bölüme ayırdığımız anlatının her bir bölümünü öğrendiğimiz kavramları kullanarak yüzeysel ve derin yapıda ayrı olarak çözümleyip betimledikten sonra Greimas ve Courtes'in ortaya koydukları göstergebilim dörtgeni ile metnin anlamı şemalaştırılmaya çalışılır. Bu dörtgen metnin karşıtlıklarını ve mantıksal düzenini ortaya koymak amacıyla şu biçimde görülmektedir. Bu şemada iki yol vardır. İlk yol, üreticiden üretici olmayana oradan da tüketici olana doğru ilerler ki bunun sonu yalana çıkar. İkinci yol ise tüketici konumundan tüketici olmayan ardından da üretici konumuna geri döner ve bu yolun sonu gerçeğe çıkar. Yolların dönüşlü ya da geçişli dönüşümlerle oluştuğunu belirtmekte de yarar var. Bu kavramsal tanımlamanın çok havada kaldığını tahmin ederek bu göstergebilimsel dörtgeni Camus'nun Yabancı'sına uygulamaya çalışalım. Camus'nun Yabancı'sına ilişkin çizdiğimiz göstergebilim dörtgeninde iki yol vardır. İlk yol kahramanın özgür olduğu ardından özgür olmadığı ve tutsak olduğu yoluna gider ki bu gerçektir. İkinci yol ise kahramanın tutsak olduğu konumdan başlar tutsak olmadığı konuma gider ve sonu yalandır. Hilmi Uçan, kitabında Maupassant'ın iki öyküsünü göstergebilimsel olarak çözümlüyor ve bu işin nasıl yapılabileceğini somutluyor. Onun dışında kitap, çözümleme konusunda pratik kazanmak ve göstergebilimi eğitim ortamlarına uyarlamak için de okuru birçok örnek metinle buluşturuyor. Kitap, göstergebilim gibi üst dil kullanımının yoğun olduğu akademik bir alanda bile akıcı bir okuma sunuyor ve Hilmi Uçan'ın entelektüel kişiliğini yansıtan çok da metinle karşılaştırıyor."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/gurur-ve-onyargi-incelemesi-jane-austen", "text": "Jane Austen (16 Aralık 1775 18 Temmuz 1817), romanlarında gerçekçilik, keskin sosyal yorumlar ve serbest dolaylı anlatım kullanan bir İngiliz yazardır. Austen'ın eserlerinin, onun geçmişinden, mekanlardan ve yaşadığı zamandan oldukça etkilendiğini söylemek mümkündür. Eserleri, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısının romanlarını eleştirir ve on dokuzuncu yüzyıl gerçekçiliğine geçişin bir parçasıdırlar. Austen'in entrikaları temelde komedi unsurları içerse de, sosyal statü ve ekonomik refahı güvence altına almak için kadınların evliliğe olan bağımlılığını vurgular. Yazısı ve eserleri üzerindeki en güçlü etkilerden biri ahlaki konularla ilgilidir. Jane Austen'in romanı Gurur ve Önyargı, 19. yüzyılda İngiltere'nin toplumsal yapısını karakterler ve hikaye aracılığıyla eleştirir. Gurur, önyargı ve romantizmi başarıyla bütünleştirir. Aşkın toplumsal bölünmeleri ve kişisel gururu aşabileceğini, ancak bunlar tarafından bastırılıp üstesinden gelinebileceğini gösterir. Hikaye, merkezi olarak Bennett kızları etrafında dönüyor, Elizabeth ve Jane, zengin olan erkekler ile flört ediyor ve bunlardan herhangi biriyle evlilik yapmanın, kadınların müreffeh bir yaşam şansına sahip olmaları için bir yol olarak görülmesini aktarıyor. Austen, aşıkların aşkı bulabilmeleri ve sonsuza dek mutlu olabilmeleri için üstesinden gelmeleri gereken çeşitli zorluklar yaratır eser boyunca. Aslında kişiler ve olaylar, mutluluğa engel olarak gösterilen toplumun önyargılı, cahil ve gururlu yapısını anlatmak için kullanılır. Austen, olay örgüsünde ve hiciv kullanımında gurur ve önyargı ile bunların sonuçlarını tasvir ederek insanların sosyal konumlarından ziyade kendi ölçütlerine göre yargılandığı bir toplumu gizlice önererek bizleri düşünmeye sevk ediyor. Binlerce okuyucu tarafından derinlemesine analiz edilen, eleştirilen ve yorumlanan olay örgüsünden başlamak o kadar da orijinal olmayacaktır, özellikle bunu saf bir aşk romanı olarak görüyorsanız. Doğru ilişkilerden veya evliliklerden kaynaklanan birçok komplikasyon var eserde ancak genel perspektiften bakıldığında döneme dair toplumsal konuların da işlendiğini görebilirsiniz. İşte tüm bu harmoni Austen'ın eşsiz anlatım tarzında gizli. Kurnaz mizah, esprili gözlemler, topluma baktığı benzersiz mercek ve karakterlerin ahlakına ilişkin daha derin anlayış, kusursuz yazma stili kullanılarak mükemmel bir şekilde oluşturulmuş. Ah, bir de Elizabeth var... Austen'dan mizah ve nükte gibi özellikleri miras alması bir yana, canlı, meraklı, kendine güvenen ama fazla mükemmel olmayan bir kadın.. O alabildiğine keyifli. Karakterlerin geri kalanı da benzer şekilde eğlenceli, her biri hikayeyi ilginç kılmak için sayısız nitelikle yaratılmış. Bu kitapta kötü yazılmış tek bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Bazen bu eserin 200 yıldan daha uzun bir süre önce yazıldığına inanması zor geliyor. Çünkü çoğu aşk romanından farklı olarak, hikayenin ortasında mantığın veya sağduyunun kaybolduğunu göremiyorsunuz. Austen'ın tanımladığı gibi toplumun işleyiş biçimi, en uygun olanın hayatta kalmasına benzer. Zirveye ulaşmak için, evliliği manipüle etmek de dahil olmak üzere, oraya ulaşmak için elinden gelen her şey yapılmalıdır. Romanda aile ve evlilik, sosyal yönetimde ve ekonomik düzenlemelerde çok daha kamusal ve merkezi bir konuma sahiptir. Austen'ın romanındaki topluluk üyeleri, özellikle de Bayan Bennet, akranları arasında saygın bir statü kazanmak için kızlarını zengin erkeklerle evlendirmek dahil her şeyi yapabilecek potansiyele sahip bir karakter olarak yansıtılır. Bu nedenle evlilik, sosyal merdivenin zirvesine çıkmanın bir yolu haline gelir. Sosyal düzenin önemine yapılan bu odaklanma, aşk fikrini ve kimi seveceğini önemli ölçüde etkiler. Bireyleri, bir ilişkide gerçekten önemli olanın toplumsal kazanımlar olduğunu düşünmeye yönlendirir. 1813'teki ilk başarısından bu yana Gurur ve Önyargı, İngiliz dilindeki en popüler romanlardan biri olmaya devam etmektedir. Jane Austen bu parlak eserini Kendi sevgili çocuğu ve hayat dolu kahramanı Elizabeth Bennet'ı baskı ürününde şimdiye kadar ortaya çıkmış en hoş canlı. olarak nitelendirmiştir. İnatçı Elizabeth ile gururlu sevgilisi Bay Darcy arasındaki romantik çatışma, uygar bir fikir tartışmasının muhteşem bir somutlamasıdır. Jane Austen'in parlak zekası, karakterleri flört ve entrikadan oluşan hassas bir hikayenin güzide kahramanları olarak bizlere sunar. Gurur ve Önyargı'nın başlangıcında, hem Elizabeth hem de Darcy, gurur ve kibrin çok üzerinde bir karaktere sahip olduklarına inanırlar. Bu kültürel normların dışında var olabileceklerini düşünürler, ancak nihayetinde daha büyük bir toplum bağlamında var olduklarını kabul etmeye zorlanırlar. Başkalarına karşı sorumlulukları vardır ve bir dereceye kadar ailelerinin ve arkadaşlarının kendilerini nasıl algıladıklarını düşünmelidirler. Kitap boyunca hissettiğimiz bu duygu aslında gerçek hayatta çok sık karşılaştığımız durumların bir analizi. Fazla tevazu kibirdendir. cümlesi ile dilimize pelesenk olmuş bu durum, her şeyin dengeli olması gerektiğini de düşündürür bize. Tevazu bir kuş ise eğer bir kanadı kibir bir kanadı da bencilliktir. Önemli olan ikisi arasındaki dengeyi kurabilmek. Öznelerden bağımsız olarak sevgi, temelinde yatan fedakarlık duygusu ile birlikte gelişir. Jane Austen'in toplumsal eleştirisinin de bir yansımasıdır bu ifade. Zenginlikten, yaştan, statüden bağımsız olarak var olan sevgi ve aşk, nedensellikten uzak diyarların rüyasıdır. Gurur ve Önyargı, Jane Austen'ın bir romanıdır. 1796-1797 yılları arasında yazılmış ve orijinal başlığı 'İlk İzlenimlerdir. 1813'e kadar yayımlanmamıştır. Büyük olasılıkla yazarın bir kadın olması bunda etkilidir. Yazarın 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında İngiltere'deki kadınlar ve toplum hakkında söyleyecek çok şeyi vardır ve muhtemelen eserin bu kadar yaygın olmasının nedeni de budur. Kitabın konusu, anneleri kızlarının evlendiğini görmekten başka hiçbir şey istemeyen beş Bennet kız kardeşi ile ilgilidir. Roman, Charles Bingley adında genç ve varlıklı bir beyefendinin yakınlara taşındığı haberiyle başlar. Bay Bingley, Bennet kardeşlerin en büyüğü olan Jane'den hemen etkilenirken, yakın arkadaşı Bay Darcy, hepsinin katıldığı bir baloda gururlu ve züppe görünerek daha az olumlu bir ilk izlenim bırakarak, diğer kız kardeşlerden farklı olan Elizabeth'in ilgisini çeker. Jane Austen, yaşadığı döneme dair yaptığı toplumsal analizler, sarkastik yaklaşımlar ve karakter analizleri ile Dünya Klasikleri listesine birçok eseri ile dahil olmuştur."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/havvanin-dusu-incelemesi-nefise-abali", "text": "Çizgi film senaristliğinden ve çocuk kitabı yazarlığından edindiği deneyimle sade ve özenli bir Türkçe'yle yazan Nefise Abalı'nın öykülerini okumak bir okur için kolay ve keyifli bir deneyim. Burada kolayı biraz açmak gerekiyor. Bir metnin kolay okunarak hemen kavranması yazınsal açıdan başarılı bir yapıt olduğunu göstermekte. Kolay okunabilmek her ne kadar birçok okur tarafından sezilmese de bir yazarın uzun uğraşlar sonucu gelebildiği bir aşama. Nefise Abalı'nın da henüz yetişkinlere yönelik ilk yazınsal yapıtıyla bunu başarması büyük iş. Diğer taraftan kitabın çıktığı Öteki Yayınevi'ne de ayrı bir parantez açmak gerekir. Maliyetlerin bu kadar arttığı bir dönemde, kapak tasarımı bir sanatçının elinden çıkmış, kalın karton kapaklı bir kitap basmak, hele hele bunu bir yazarın ilk kitabı için yapmak yayınevinin duyarlı bir ekip tarafından idare edildiğini düşündürüyor. Demek ki işlerini biliyorlar. Tek bir redakte hatasına bile rastlamadım. Ayrıca Havva'nın Düşü özelinde mor ve beyaz temalı kapak, eflatun bir iple kitabın genel düzenlenişine uygun bir hava yakalamış. Buna da bayıldım. Türkiye'de yayıncılık hep ideolojik bir çerçeveden yapılıyor ya da zarar etme pahasına bir değer yaratmak gibi fedakarca çabalarla ortaya konuyor. Halbuki kar, bu işin önemli bir boyutu. Umarım Öteki Yayınevi'nin de tanınırlığı ve satış rakamları gün geçtikçe artar. Önsözde bile kendini belli eden alışılmamış bağdaştırmalarla bir şair gibi yazılmış öyküler var kitapta. Sözün yapısını bozan, bitişik ya da ayrı yazılan sözcüklerle yeni bir söylem üreten öykülerin dili, bazı anlarda fazla kapalı olsa da yeni ve güzel bir tercih. Uçurumdan taşan damla, resme sızan balon, yakınuzak, tek sayı çiftten iyidir, dağ görgüsü, üstelik beş dakika, insanlığın tüm beklentisi iki kelime, ben oradaydım, sordum, tek kelime oysa, orada açıkta benianla. Önsüzden. Bu çok çarpıcı bir giriş. Anlatıcısı birinci kişi ama aynı zamanda şu anı anlattığı halde zamanın ötesine geçerek ilahi bir bilme kudretine de sahip. Bu katmanlı yapı öyküye bambaşka okuma olanakları katıyor. Ya da Nefise Abalı'nın birden çok duyuyu devindiren paragraflarla hızlıca kurduğu öykü atmosferi yoksulluğu bir evi betimler gibi anlatıyor. Havva'nın Düşü'ndeki öykülerin birçoğu yazınsal alıntılarla başlıyor. Ancak bu alıntılar öykünün anlamını sınırlayan değil genişleten cinsten. Söz gelimi Oğuz Atay'ın Siz bir rüya kahramanısınız albayım. alıntısıyla başlayan öykü şöyle devam ediyor. Şöminenin kenarında asılı duran demir çubuğu alıp ocakta kızdırdı. Dediğim gibi sert. Gülmeceden karanlığa doğru bir gidiş bu. Havva'nın Düşü, birçok yönden beni heyecanlandıran bir öykü kitabı oldu. Biliyorsunuz Türkiye'de bütün düşün işleri aslında çok kısır bir çerçevede gerçekleşiyor. Söz gelimi dizilerin senaryoları bir avuç insan tarafından yazılıp duruyor. Romanlar konusunda özellikle iyi roman yazan bir avuç insanla yazın çevremiz büyümeye çalışıyor. Ancak son yıllarda bunun geliştiğine ve zenginleştiğine tanık oluyoruz. Nefise Abalı da bu zenginleşmenin en büyük örneklerinden biri. Gelecekte belki romanlarını okuyacağımız, senaryosunu yazdığı filmleri izleyeceğimiz bir yazar. Onun külliyatını onunla beraber okuyarak olgunlaşmak ve entelektüel yolculuğuna tanık olmak büyük keyif. Kitaptaki Rapunzel ve Şey öyküsü bana Pelin Esmer'in yönetmenliğini yaptığı Gözetleme Kulesi'ni anımsattı. Havva'nın Düşü'nü sevenler aşağıda afişini paylaştığım filmi de izlesinler bence."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/hayvan-ciftligi-incelemesi-george-orwell", "text": "George Orwell 1903 yılında Hindistan'da doğdu. Asıl ismi Eric Arthur Blair olan Orwell'in babası Hindistan'da görevli bir İngiliz, annesi ise Fransızdı. Aristokratların çoğunlukta olduğu bir ortamda büyüyen Orwell eğitimini sadece soyluların gidebildiği Eton College'da tamamladı. Üniversiteye gitmek yerine Hindistan'da İmparatorluk Polis Teşkilatına giren Orwell 1922-27 yılları arasında polislik yaptı ancak İmparatorluk yönetiminin iç yüzünü gördükten sonra istifa etti. 1930'larda gazete muhabiri olarak izlemeye başladığı İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçi milislere katıldı teğmen rütbesine kadar yükseldi ve hatta bir keskin nişancı tarafından vurularak ölümden döndü. Bu savaşta yaşadıkları ona Katalonya'ya Selam eserini yazdırdı. 1943'te Tribune gazetesinde edebiyat sayfasını yönetmeye başlayan Orwell'in anlatılar yazmaya başlamasında en sevdiği yazar Jack London'ın da büyük etkisi oldu. Asıl ününü ise 1945 yılında yayımladığı Hayvan Çiftliği ile yakaladı. Bundan dört yıl sonra yayımlanan 1984 romanı da cesur, prestijli, politik ve başarılı bir roman olarak değerlendirildi ve büyük sükse yaptı. Aradan geçen yıllar romanların değerini artırdı ve klasik haline getirdi. Belki birçok klasik yapıt daha üretecekti ancak 21 Ocak 1950'de henüz 46 yaşında akciğerinde bir damarın patlaması nedeniyle Londra'da yaşamını kaybetti. Savaşlarla ve politik kırılmalarla dolu kısa yaşamına on kitap ve sayısız makale sığdırdı. Bu yapıtlarından en dikkat çekici olanları ise şüphesiz 1984 ve Hayvan Çiftliği'ydi. Hayvan Çiftliği, İngliltere'de bulunan ve sahibinin Bay Jones olduğu beylik bir çiftlikte geçiyor. Hayvan Çiftliği özeti ise şöyle: Bir gün Koca Reis olarak bilinen domuzlardan biri gece gördüğü rüyayı anlatmak için tüm çiftlik sakinlerini akşam toplantısına çağırır. Herkes elini eteğini ortalıktan çektikten sonra tüm hayvanlar bir araya gelir. Bluebell, Jessie ve Pincher isimli üç köpek, Boxer, Clover ve Mollie isimli üç at, keçi Muriel ve Benjamin isimli eşek, koyunlar, tavuklar ve domuzlar ahırda buluşurlar. Koca Reis konuşmasında insanların onların emeklerini çaldığından ve tek düşmanlarının insanlar olduğundan söz eder. Hayvanların yapması gereken şeyin sahiplerine karşı ayaklanmaları olduğunu söyler. Ancak Koca Reis, üç gece sonra uykusunda ölür. Başa diğer domuzlardan Snowball, Napolyon ve Squealer geçer. Bu üçlü, Koca Reis'in öğretilerini Animalizm kavramı altında toplarlar. Bir haziran günü Bay Jones sarhoş olup çiftliğin yolunu unutur. Geldiğinde de doğrudan uyur. Zaten politik olarak çalkantılı bir dönem geçiren çiftlikteki hayvanlar açlıklarına dayanamayınca ambarın kapısını kırar ve karınlarını doyurur. Ellerinde kırbaçlarla gelen Jones ve hayvanları kırbaçlamaya başlayınca da bu bardağı taşıran son damla olur. Önceden sadece adı geçen ve daha planlanmamış olan ayaklanma bir anda gerçekleşir. İnsanlara karşı ayaklanan hayvanlar, çiftliği ele geçirmiş olur. İki ayak üstünde yürüyen herkes düşman bilinecek. Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkes dost bilinecek. Ayaklanma başarı ile sonuçlanmıştır ancak iş bununla bitmemektedir. Çiftlikteki işlerin de devam etmesi gerekir. Tüm hayvanlar çalışırken domuzlar çalışmaz, diğerlerini yönetir ve denetler. Domuzlar arasında da iki isim iktidar mücadelesi vermektedir. Snowball ve Napolyon. Asla anlaşamayan bu ikili sürekli birbirleriyle zıtlaşır, birinin ak dediğine öteki sürekli kara der. Günler ilerlemiştir. Ekim başlarında Jones ve adamları çiftliği geri almak için bir baskın düzenler ancak hayvanlara yine mağlup olurlar. Bu mücadeleye Ağıl Savaşı adı verilir. Savaştan sonra Snowball ve Napolyon arasındaki çatışma kaldığı yerden devam eder. Snowball'ın aklında yel değirmeni yapma projesi vardır. Tüm çiftliğe elektrik sağlaması planlanan proje sayesinde hayvanların daha az çalışmak zorunda kalacağını vaat eder. Ancak her zamanki gibi Napolyon ona karşı çıkmayı sürdürür. Projenin tamamlanması için çiftliğe dışarıdan malzemeler gerekir. Bunun için Bay Whymper adında bir avukat Hayvan Çiftliği'nin dış dünya ile aracısı olur. Tüm hayvanlar inşaat için var güçleriyle çalışırlar. İnşaatı yarıya kadar getirseler de o kış çıkan bir fırtına tüm emeklerinin boşa gitmesine neden olur. Napolyon ise bu olaydan Snowball'ı sorumlu tutar. İnşaata tekrar başlarlar. Napolyon çiftlikte yaşanan tüm kötü olayların sorumlusu ya da günah keçisi olarak Snowball'ı işaret etmektedir, kendisine karşı çıkan tüm hayvanları köpeklerine boğazlatarak Yedi Emir'i ihmal etmeye de devam eder. Bu sırada insanlar bir kez daha çiftliğe saldırıp onca emek verdikleri değirmenin duvarlarını tuzla buz ederler. Ancak bu savaşı yine de kazanamazlar. Bu savaşa Yel Değirmeni Savaşı adı verilir. Yıllar geçer. Mevsimler değişir, hayvanlar birer birer ölür. Sonunda yel değirmeni tamamlanmış hatta bir ikincisi inşa edilmeye başlamıştır. Ancak ne hikmetse domuzların yaşam kalitesi artarken diğer hayvanlarınki azalmaktadır. Domuzlar ellerinde kırbaçlarla ve aynı insanlar gibi iki ayak üstünde durarak diğer hayvanları idare etmeye başlamışlardır. Romanın Stalin'e olan tarihsel gönderimini bir tarafa bırakalım. Yapıt boyunca tüm geri kalmış medeniyetlerin yaşadıklarının bir yansımasına tanık oluruz. Hayvanlar çiftliğinin en akılda kalıcı ve bilindik alıntısı aşağıdaki gibidir. Bu alıntı, romanı yoğun biçimde özetleyip tek bir tümceye indiren güçlü bir mesaj vermektedir. Metnin tonu Orwell'ın sloganlar üretmesini sağlayacak kadar yüksektir. Ancak bir yazar olarak Orwell'ın olayları anlatış biçimi ve duygulara yaslanışı da hayli niteliklidir. Kitabın asıl vurgusu konusu üzerinde olsa da dil ve anlatımında yazınsal açıdan bir hatayla karşılaşmak zordur. Zaten konunun bu kadar ön plana çıkmasını sağlayan şey de Orwell'ın bu anlatıyı ele alırken kullanmayı seçtiği dildir. Çürümüş, yozlaşmış bir düzen içerisinde bir kesimin hayatlarını sıkıntısız emeksiz şekilde başkalarını ezerek, onların emeklerinden yararlanarak geçirmesinin öyküsünü anlatır Orwell. Kitabın yazıldığı 1945 yılından bu güne dünyanın belki bir adım ileri gittiğini söyleyebiliriz ancak bir çok şeyin ufacık bir değişim bile göstermediğini görmek de olanaklıdır. Kendimizi bir anda kitaptaki Clover gibi hissetmemek ve sürekli Bize ne oldu yahu? sorusunu sormamak için bu kitabı tekrar tekrar okumalı, iyi anlamalı kendi dünyamızı ve yaşamımızı da buna göre yapılandırmalıyız. 46 yaşında yaşama veda eden yazar geride on kitap ve sayısız makale bırakmıştır. Ölümünden sonra bazı makaleleri derlenmiş onlar da kitap haline getirilmiştir. Neredeyse tüm yazdıkları Türkçe'ye çevrilen George Orwell'ın yapıtlarını aşağıda bulabilirsiniz."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/icimizdeki-seytan-incelemesi-sabahattin-ali", "text": "1907'de Kırklareli'nde doğan yazar, çocukluğunu babasının işi dolayısıyla tayin olduğu Çanakkale Edremit'te geçiriyor. İlkokulu bitirince İstanbul'da yaşayan dayısının yanına gidiyor ve burada bir yıl kalıyor. Sonra Balıkesir'e dönerek öğretmen okuluna kaydını yaptırıyor. Balıkesir'de sanata olan ilgisini keşfeden Sabahattin Ali, okuduğu süre boyunca okuldan kaçarak tiyatro ve sinemaya çokça zaman ayırıyor. Okul müdürü ve öğretmenleri bunu fark edince yazarı ailesinin yanına geri göndermekle tehdit ediyorlar. Ancak Sabahattin Ali sonradan blöf olduğunu belirttiği bir intihar girişiminde bulunarak gene aynı müdürün desteğiyle bu sefer İstanbul'a naklini aldırmayı başarıyor. Öğretmenlik diplomasını alınca gene dayısının yanına gidiyor. Dayısı Rıfat Ali Ertüzün o sırada Ankara'da başhekim yardımcısı. Dayısının Yozgat'a başhekim olarak tayini çıkınca yeğenini de yanına almak için tanıdığı milletvekillerini de araya sokarak Sabahattin Ali'nin atamasını Yozgat'a yaptırıyor. Sabahattin Ali böylece ilk öğretmenlik yıllarını Yozgat'ta geçiriyor. Arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Yozgat'ta çok yalnızlık çektiğini, sıkıldığını ve İstanbul'a gitmek istediğini anlıyoruz. Dayısı Ankara'da özel bir hastane açınca bir tatilde gene dayısının yanına Ankara'ya uğrayıp Milli Eğitim Bakanlığı'nda tanıdığı kişilere dönerse alacaklıların kendisini öldüreceğini söyleyerek yetkililerin kendisini Avrupa'ya göndermesini sağladığını öğreniyoruz . Almanya yılları da tam olarak böyle başlıyor. Türkiye Cumhuriyeti tarafından eğitim için Almanya'ya gönderilen Sabahattin Ali, Postdam'a yerleşiyor, Rus klasikleri Almanca çevirilerinden okumaya başlıyor. Bu nedenle yapıtlarında Turgenyev'in Tolstoy'un izlerine rastlamak olanaklı. Almanya'da yaşamının son yıllarına doğru ciddi sorunlar yaşayacağı Türk milliyetçileriyle de yakınlaşıyor ve dört yıl kalmak üzere gönderildiği Almanya'dan ikinci yılında dönerek Türk Ocaklarına gidiyor. Buradan çıkan dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanıyor. O yıllar öğrenci olan Nihal Atsız'la yakınlaşıyor ve bir süre ev arkadaşlığı bile yapıyor. Ardından Nihal Atsız'ın okuduğu okulun müdürünün de etkisiyle önce Bursa'ya ilkokul öğretmeni olarak sonra da kazandığı Almanca sınavı ile Aydın ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atanıyor. İlk tutuklandığı yer Aydın. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir yıla yakın Aydın Hapishanesi'nde yatıyor. Serbest kaldıktan hemen sonra Konya'da bir okula Almanca öğretmeni olarak atanıyor ancak iki yıl sonra aynı nedenle önce Konya'ya sonra ismiyle özdeşleşen Sinop Cezaevi'ne gönderiliyor. Bir yıl Sinop Cezaevi'nde yatıp çıktıktan sonra 1933'ün sonlarında Ankara'ya geçen yazar, Milli Eğitim'deki nüfuzlu tanıdıklarına danışıyor ancak bu insanlar da sorumluluk almaktan çekindiği için durumu bir süre belirsizliğini koruyor. Hasan Ali Yücel sanatçıyı koruyarak 1934'ün sonlarına doğru yeniden görevine dönmesini sağlıyor. Sonraki yıllarda da Atatürk'ten izin alınarak önce Ankara'da bir şube müdürlüğüne ardından da Talim Terbiyeye ataması gerçekleştiriliyor. Sabahattin Ali'nin bu hareketli yıllar boyunca iki ayrı kişiye iki ayrı evlilik teklifinde bulunduğunu ve olumlu yanıt alamadığını biliyoruz. Ancak Aliye Hanım'la evlendikten sonra Ankara'da şimdi altında kitapçı olan bir apartman dairesinde uzun yıllar mutlulukla yaşadıklarını anlıyoruz. Sabahattin Ali, ülkede solcu kesim tarafından konforlu ve lüks bir yaşam yaşadığı gerekçesiyle, sağcı kesim tarafından da komünist görüşleri olduğu gerekçesiyle eleştiriliyor. Önceden arkadaş oldukları Nihal Atsız, onun bilinen bir komünist olduğunu; Atatürk'e ve İnönü'ye hakaret eden bir insanın devlet tarafından kollanıp önemli makamlara getirilmesinin yanlış olduğunu yüksek sesle söylüyor. Birbirleriyle davalık oluyorlar. Bu davalar görülürken ülkücü kesim gelerek Adliye'nin önünde İstiklal Marşı okuyor ve işler gittikçe siyasileşiyor. Nihal Atsız, Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan romanındaki Nihat karakteriyle kendisini kastettiğini iddia ediyor ve romana karşı İçimizdeki Şeytanlar adında bir kitap yayımlıyor. Siyasi ortamın hayli gerilmesi Sabahattin Ali'yi kaygılandırıyor. Kaçak yollardan Bulgaristan'a geçmek için bir kişiyle anlaşıyor ve aynı kişi tarafından yolda öldürülüyor. Katili Ali Ertekin Türklüğe hakaret ettiği için yazarı milli duygularla öldürdüğünü belirtiyor. İnternetten bu olaylar hakkında ansiklopedik bilgilere erişmek olanaklı. Gelin şimdi İncelemenin konusu olan İçimizdeki Şeytan romanına daha yakından bakalım. İçimizdeki Şeytan, Balıkesir'in bir kasabasından İstanbul'a okumaya gelen Macide ve gene Balıkesir'in bir kasabasından İstanbul'a okumaya gelen, aynı zamanda da bir devlet dairesinde memurluk yapan Ömer'in ilişkisi çevresinde genişliyor. Macide, İstanbul'da teyzesinin yanında kalıyordur ancak babasının ölümüyle Balıkesir'den gelen para kesilecek teyzesinin Macide'ye karşı tavırları farklılaşacaktır. Böylece Macide evi terk edecek ve Ömer'le yaşamaya başlayacaktır. Artık Macide'yle Ömer'in yaşamları birleşmiştir ancak Ömer, henüz kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmekten acizken birlikte yaşamanın verdiği sorumluluk altında ezilir. Macide, Ömer'in kendini aydın gören çevresinin bayağılığından tiksinir. Ömer ise hem vicdanıyla hesaplaşmasına neden olan bir zimmete para geçirme olayına karışır hem de kendini bu bayağı alemlerden koparamaz. Romanın önemli karakterlerinden Ömer, herkesin içinde insanı yoldan çıkarabilecek bir şeytan olduğunu ve bu şeytanın çoğunlukla parasızken harekete geçtiğini iddia etmektedir. Romanda gerçekleşen olaylar bu iddiaya okurun vereceği yanıtı beklemektedir. İçimizdeki Şeytan, 1930'lu yıllarda devlet memurluğunun da tam bir fotoğrafını çekmiştir. Romana göre memurlar çoğunlukla bulundukları daireye bir tanıdık sayesinde girerler. İşlerini sevmezler ve çaresizlikten yaparlar. Uzun yıllar memurluk yapmak onları daha da cesaretsiz yapar ve yaşamları boyunca kati surette aynı düşük gelir seviyesinde kalacaklarını bilerek gündelik hesaplarla uğraşırlar. Romanın diğer bir vurgusu ise ağızlarından vatan, millet sözcüklerini eksik etmeyen aydın denilen kişilerin itirazlarının ancak makam elde edene kadar olduğudur. Bu insanlar makam elde edince haktan, adaletten, fedakarlıktan söz etmezler. Ben sizi bilirim civan delikanlılar. Bütün fedakarlık hamleleriniz post kapıncaya kadar sürer!. Kitabın geneline yayılan memurluğa ilişkin olumsuz belirlemeler öğretmenler için tam geçerli değildir. Romandaki en duyarlı karakterlerden Bedri bir öğretmendir. Sabahattin Ali, Türkiye'de öğretmenliğin gariban ama akıllı çocuklar tarafından yapılan bir meslek olduğunu sezdirmiştir. Taşraya tayin olan öğretmenleri anlatırken yaşamanın sınıfsal bir iş olduğunu hissettirmektedir. Sabahattin Ali, toplumsal eleştirilerini çoğunlukla bir aşk öyküsünün yanında, kadın erkek ilişkisine dair belirlemelerle sunuyor. İçimizdeki Şeytan'da da öğretmen Bedri'nin Macide'ye bireysel olarak ders vermesi müdür tarafından yanlış yorumlanıyor. Bu sefer iki insan da gerçekten böyle bir his olup olmadığını anlamak için kendilerini incelemeye başlıyorlar. İki insan arasındaki ilişkinin bile toplumsal bir ilişki olduğunu anlıyoruz. Kendi kendine bile itiraf etmek istemediği halde, onun başka kızlarla fazlaca konuşması adamakıllı canını sıkıyordu. Böyle zamanlarda, Acaba müdür bey haklı değil miydi? diye kendine soruyor fakat bütün bu değişmelerin müdürün o müdahalesinden sonra başladığını hatırlayarak nefsine karşı temize çıkmaya çalışıyordu. Sayfa 35. Orhan Pamuk da Masumiyet Müzesi'nde romanın ana karakterleri aracılığıyla Türkiye'de bir erkekle bir kadının tek başına aynı odada kalmalarının eninde sonunda onlara tek bir şeyi düşündüreceğini, bir süre sonra ya odanın terk edileceğini ya da kendilerini o işi düşünürken bulacaklarını belirtir. Yapmasalar bile düşünürken... Toplum belleğimizin içini doldurur. Anlatı, bizi evlilik ve maddiyat ilişkisi üzerine; memurluk üzerine çokça düşündürür. Aynı zamanda kitabın editörü olan Tuğba Çelik Korat'ın Sabahattin Ali romanlarındaki memurluk olgusunu incelediği şu makaleye bakmanızı öneririm. Türkiye'de yüz yıldır memurluğa hep bir tanıdık vasıtasıyla girildiğine, akrabaların kayrıldığına bunun 657 Sayılı Devlet Memurları Kanun'u çıkana kadar çok daha kolay olduğuna ilişkin anlatılanlara tanık olmak hayli üzücüdür. Bunların dışında İçimizdeki Şeytan, önsözde belirtildiği üzere Sabahattin Ali'nin ikinci romanı olduğundan çok fazla yabancı sözcük içeriyor. Roman tam olarak klasik dönemden çağdaş döneme geçiş özelliği taşıdığı için olayların kırılma anlarında tesadüflere çokça yer veriliyor. Karakterlerin diyalogları çoğu yerde bir monoloğa dönüşüyor ve bu monolog kitabi cümlelerle yazıldığı için gerçekçi durmuyor. İnsan ister istemez romanın tezli bir roman olduğunu ve bunun romanın kusurlarından biri olduğunu düşünüyor. Halbuki ne şeytanı azizim ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Sayfa 298. Romanın güvenilmez karakterlerinden Ömer, Sabahattin Ali'nin hareketli geçen yaşamında biraz da kendisiyle hesaplaştığı bir karakter gibi geliyor bana ve sonu itibariyle duyarlı ve iyi insanların elbette kazanacağına ilişkin bir umut aşılıyor bize. Bugün şurada burada teker teker yaşayan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silahı; haklı olmak silahını ellerinde tutacaklardır. Sayfa 296. Birkaç sözü de romanı yeniden ele alıp basan Anı Kültür'e ayırmak gerekir. Özellikle akademik yayın geçmişleri onlara doğru editörlerle karşılaşmak ve danışmak için doğru insanları tanımak gibi bir kolaylık sağlıyor. İki kitaptır bilimsel bilgiye dayalı ve düşünsel altyapısı oturmuş özenli basımlar ortaya koyuyorlar. İlk basımda karşılaşılan tek tük dizgi hataları giderilir. Ancak açık yüreklilikle söylüyorum: Anı Kültür çalışmalarına hız verir ve bağımsız bir pazarlamayla ele alınırsa Türkiye'nin sayılı ve saygın bir yayımevine dönüşebilir. Buna tanık olmak da bir okur olarak beni çok mutlu eder. - Kapak, hem yeteri kadar klasik hem de yeteri kadar pop ögeleriyle bezenmiş çok hoş bir kapak. - Editörün önsöz de de belirttiği üzere Sabahattin Ali bu romanda fazlaca yabancı sözcük kullanıyor. Genç okurlar için bu sözcüklerin anlamlarını dipnotta vermek mantıklı. Ancak bazı sayfalarda dipnot sayısı artınca bu biraz okumayı sekteye uğratabiliyor. Belki hiç bilinmediği düşünülen sözcükleri dipnotta vermek, diğerlerini de kitabın arkasında bir sözlük oluşturarak paylaşmak uygun bir seçenek olabilir. - Şu kağıt pahalılığında ne kadar olanaklı bilmiyorum ama okumayı zamana bölmeyi kolaylaştırması açısından anlatı bölümlerinin yeni bir sayfada başlaması daha uygun olabilir. - Romanın başlarında en azından romanın diline alışana kadar karakterlerin içinden geçenleri ve karakterlerin konuşmalarını tırnak içinde vermek yerine karakterlerin içinden geçenleri eğik, konuşmalarını tırnak içinde vermek bir seçenek olabilir. Karışıklık olmaması için romandaki mektuplar da farklı bir yazı karakteri ile ele alınabilir. Özetle Anı Kültür'den çıkan İçimizdeki Şeytan'ı okumak, beni başlarında memurluk hakkındaki belirlemeler ve genel olarak Türkiye için çizdiği karamsar tablo ile kötü etkilese de sonu itibariyle umutlarımı yeniden yeşerten bir roman olarak belleğimdeki yerini aldı. Sabahattin Ali, romanlarıyla bilinmesine rağmen aslında daha çok öykü yazan bir yazar. Aşağıda önemli roman, öykü ve mektup türündeki kitaplarının listesini bulabilirsiniz."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/ihsan-oktay-anar-galiz-kahraman-incelemesi", "text": "1960 yılında Yozgat'ta doğan yazar, ilk ve ortaöğrenimini İstanbul'da tamamladıktan sonra lise eğitimi için İzmir Karşıyaka Erkek Lisesine gitmiştir ancak sürekli okuldan kaçıp kütüphaneye giderek kitap okuduğu ve devamsızlığı arttığı için Karşıyaka Erkek Lisesinden atılmış, liseyi akşam lisesine giderek tamamlamıştır. Liseyi bitiren Anar, Üniversite sınavlarına girmiş ve Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesini kazanmıştır. Aynı üniversitede yüksek lisans ve doktora eğitimini de tamamladıktan sonra gene Ege Üniversitesi'nde akademisyen olarak görev yapmış 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülünü kazandıktan sonra 2011 yılında emekli olmuştur. Nitelikli okurlar bilirler, Türkiye'de Sait Faik Öykü Ödülünü ya da Erdal Öz Edebiyat Ödülünü alan yazar, ben geliyorum gelecek yıllara damga vurabilirim hazır olun demek istiyordur. İhsan Oktay Anar da 2009'da Erdal Öz Edebiyat ödülünü alıp 2011 yılında emekli olduktan sonra tüm zamanını İzmir'de yeni kitaplarını yazmaya ayırmaya karar vermiştir. Böyle ödüller önemli, sevgili okur. Yazarların kendine duyduğu güveni artırıyor sanırım. İhsan Oktay Anar'ın bugüne kadar yayımladığı 7 roman bulunuyor. Bunlar, Bu yapıtların hepsi birbirinden değerli olsa da Kitab-ül Hiyel birden fazla dile çevrildiği için İngilizce'de The Book of Devices adıyla yayımlandı uluslararası tanınırlığını artırdı. Ancak benim favorim Puslu Kıtalar Atlası. Gelelim bugünkü incelememizin konusunu oluşturan Galiz Kahraman'a. İdris Amil Hazretleri namı diğer efendimiz tüm sıradanlığı ile başkahraman. En büyük özelliği onu diğer insanlardan ayıracak başka hiçbir özelliğinin olmayışı. Tüm bu olağanlığı ise sıra dışı bir biçimde anlatıda onun en büyük farklılığı haline geliyor. Yazar, İdris Amil Hazretleri ile toplumun bu sıradan bireylerinin aradan sıyrılıp önden gidenlerden olmak için ne gibi içgüdüsel davranışlarda bulunduğunu gözler önüne seriyor aslında. Bunu yaparken de okuyucuda anlatılanlar vasıtasıyla topluma ilişkin endişeler uyandırma eğilimi yaratmakta. Galiz Kahraman'da toplumun birçok kesimine ve hayatın olağan işleyişine getirilmiş çok sayıda eleştiri bulunmakta. İdris Amil Efendi yukarıda söz ettiğim gibi aslında kendi halinde yaşayan, fiziksel veya zihinsel herhangi bir üstünlük belirtisi olmayan sıradan bir adam. Ancak kendisine ilişkin algısı bunun tam tersi. Toplumda saygın bir yer edinebilmek uğruna hapse girmekten hırsızlar çetesine katılmaya, şair olmak için ders almaktan, film artisti olmaya dek birçok işle meşgul. Hepsinde de ziyadesiyle başarısızlığa uğruyor. Rüşvet, iftira, yalan, hırsızlık vb. toplumsal normlar içinde suç sayılıp ayıplanacak ne varsa İdris Amil Hazretleri tarafından yapılıyor, yapılıyor ama olmuyor. Galiz sözcüğünün anlamına ilişkin yaptığım aramalar sonucu kaba, çirkin hatta iğrenç demek olduğunu öğrendim. Kahraman sözcüğüyse sadece bizde değil tüm dünya milletlerinde olumlanan bir durumu anlatıyor. Oysa İhsan Oktay Anar kahraman sözcüğünün adılı olarak Galiz'i seçmiş. Bu seçim romanın tüm konusunu da özetliyor aslında. Galiz Kahraman öncelikle anlattığı dönem itibariyle yazarın diğer yapıtlarından Efrasiyab'ın Hikayeleri kitabında da benzer bir durum vardı- ayrılmakta. Galiz Kahraman, Cumhuriyet'in ilk yıllarında geçiyor. Burada romanın karakterlerinden söz etmek kitabın incelemesine büyük katkı sağlayacaktır. Örneğin efendimizin dayısı aklını kaçırmış bir adamdır. Bu adam Diyarbakırlı bir doktorla elektrikçinin icadı bir aletle gezinmektedir. Bu alet dayımızın aşk veya herhangi bir nedene bağlı biçimde gelişecek sinir krizleri için çeşitli derecelerde beynine elektrik vermektedir. Bu aletin tasarımını ve işleyişini öylesine açık anlatmış ki yazar bunun bir dönem kullanılmış olabileceğine inanmak istedim şahsen. Hz. Peygamber döneminden kalma Lut, Uzza ve Menat adlı putlara tapan Kabadayı Yarma İskender var bir de. Yine şehrin diğer kabadayısı Remzi ve kardeşi Remziye karakterleri de yasal ile yasal olmayanın içe içe girmesine yapılmış bir eleştiri. Yazarın diğer kitaplarında da sıkça gördüğümüz aniden değişen olaylar ve kişiler Galiz Kahraman'da da var. Remziye'den olan çocuk ve çocuğun üç günlükken çiğ kıyma yemesi, yaşıtlarından farklı büyümesi, müzik aleti çalabilmesi ve ışık görünce tavşan gibi kalması buna örnek çok garip bölümler. Ancak kitabın bence en orijinal adamı Efgan Bakara. Efgan Bakara bizim karşımıza eğlenceli bir tip olarak çıkarılmış. Yaptığı işlerde başarılı olmak için mücadele veren bir adam... Bir gariban anası ile yaşadığı çatı katından, ileri derecede bozulmuş gözlerine, yağmurlu havalarda ayakkabısının delik yerlerine koyduğu gazete parçalarına kadar tanıdığımız Efgan Bakara saflığın sembolü. Kitabın kapağında verilen görsel, içeriğine ilişkin bir özet gibi. Bozuk bir terazi, müteahhittin kör testeresi, tabanca ve yazılı bir kağıt. Bunların tam ortasında ise bir adam ve hemen altında Mevcude'nin Çekilmez Hoppalığı yazısı."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/ihsan-oktay-anar-kitab-ul-hiyel-incelemesi", "text": "Beni yazar yapacak adam: İhsan Oktay Anar. Çok geç tanıştım onunla. Bilirsiniz bir kitabı okumak aynı zamanda yazarı ile sohbet etmektir. Ben bu adamla günlerce sohbet ettim sevgili okur. Kitab-ül Hiyel de yaptığımız son sohbetin adı. Hiyel kelimesinin anlamına dair yaptığımız aramaların neticesinde, hüner, tedbir, çare, yöntem kelimesinin çoğulu olduğunu, ilimler tarihinde ise genellikle makine bilgisi veya mekanik teknolojisi anlamında kullanıldığı öğrendik. Kitapta da zaten Yafes Çelebi ile başlayan birtakım mekanik silah ve aletlerin icadı anlatılmakta. Bu kitap, İhsan Oktay Anar'ın dehasını ve nüktedanlığını Puslu Kıtalar Atlası'ndan da öteye taşıdığı bir yapıt. Kitabın arka kapağında yer alan Okuyanın okumayanlara kolay anlatamayacağı, hayal gücünün sınırsızlığını gösteren çizimleriyle, insanın birileriyle paylaşmak isteyeceği romanlardan, Kitab'ül Hiyel. tanımını kitap bittikten sonra anlayabiliyorsunuz. Yafes Çelebi ile başlayan Kitab-ül Hiyel, Kara Calud ve ardından da devri daimin sırrını çözen Üzeyir'e kadar uzanır. Bu adamlar birbirlerinin çırağıdır. Kitapta bunların dışında bir önemli karakter de Uzun İhsan Efendi'dir ki bunun aslında yazarın kendisi olduğunu ve bu karakteri ile daha önce de yaptığı gibi romanın içine girdiği görülmektedir. Bu da İhsan Oktay Anar'a duyduğumuz hayranlığın bir başka nedeni aslında. Kitapta en hoşuma giden noktalardan biri hikayenin yüzlerce rivayetçi ve nakledici aracılığı ile aktarılmasıdır. Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar, Yafes Çelebi hakkındaki rivayet... şeklinde başlayan paragrafları her okumaya başladığınızda karşınızda size öyküyü anlatan, kanlı canlı bir insan varmış gibi hissediyorsunuz. Kitab-ül Hiyel romanını özetlemem gerekirse ilk olarak bir karakterden söz etmem gerekir. Kendini çeşitli aletlerin icadına adamış, bu sayede adından söz ettirip tüm cihana hükmedebileceğine inanan, gözü açık, emeline ulaşmak için önüne çıkacak engelleri aşmak için her yolu mubah gören Yafes Çelebi kurgudaki en kritik adam. Önüne çıkan her engeli rüşvetle dahi olsa aşabilen bu uyanık adam, günümüz sanayi ve teknoloji bakanı derecesinde bir görevde olan Uzun İhsan Efendi'yi ikna edip icadına onay alamıyor. Bunun neticesinde Uzun İhsan Efendi'nin çocuğunu bile kaçırıyor. Bu kaçırılan çocuk ise emin olun üzerine yeni bir kitap yazılabilecek karakterlerden, yaşıtları koca adam olduğu halde lanetlenmişçesine hep çocuk kalan, en kuvvetli demir ustalarının dahi saatlerce döverek elde edebileceği demiri kolayca yapabilen bir velet. Ancak romana ilişkin merakınızı köreltmemek için devamını anlatmak istemiyorum. Yafes Çelebi'nin aklından geçen sayısız icat var. Bunların hiçbirini saraya kabul ettiremiyor. Köle pazarından aldığı Calud'u ise kendisinin varisi olarak görüyor. Aynı Calud kendi yaşamında da önemli bir kırılmaya neden oluyor. Vaka-ı Hayriye'den, tek-u ala'nın tekila olmasına, kitapta anlatılan icatların çizimine kadar mükemmel bir işçilik sergilenen bu yapıt tarafımdan şiddetle tavsiye edilmektedir. İhsan Oktay Anar ile bir gün karşılaşmak belki nasip olur. Bizler otuzlu yaşlarına, yaklaşmış küçük, orta ölçekli ilçe ve şehirlerde büyümüş bireyler olarak yolda yürürken veya bir yerde otururken hiçbir yazarla karşılaşmamış insanlarız. Biz büyüdükçe küçüleceğini umduğumuz ama olduğu yerde sayan bu dünyada, bir gün bizimle de karşılaşmak için can atan insanlar olursa emin olun koşarak gideriz. Aynı zamanda 2011 yılına kadar akademisyenlik de yapan yazar, 1995'ten beri seçkin yazınsal yapıtlar üretmektedir. En bilinen kitabı Puslu Kıtalar Atlası olmakla birlikte her biri ses getirmiş, titizlikle yazdığı birçok romanı vardır. Yazar, İzmir'de yaşamaktadır ve uzun bir süredir gözlerden uzak olmayı tercih ederek hiçbir yayın mecrasına da röportaj vermemektedir. Kendisi en son İzmir'de sokak ropörtajları yapmakta olan Tüylü Mikrofon adındaki bir Youtube Kanalı'nda tesadüfen görünmüştür. İhsan Oktay Anar'ın o anlarını da aşağıya ekliyorum."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/imbat-serinligi-incelemesi-halikarnas-balikcisi", "text": "Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan yazar tüm kitap ve radyo konuşmalarında Halikarnas Balıkçısı adını kullanmıştır. 17 Nisan 1890'da Girit'te dünyaya gelir. Tam bir Akdeniz hayranı olan balıkçı, altı kardeşiyle birlikte büyümüştür. Bu aileden Halikarnas Balıkçısı dışında resim, seramik, gravür, tiyatro gibi sanat dallarında başarılar elde eden Şirin Devrim, Nejat Devrim gibi önemli sanatçılar çıkmıştır. Kabaağaçlı, babası Mehmet Şakir Paşa'nın mesleği sebebiyle çocukluğunu Girit, Atina, Büyükada gibi bölgelerde geçirdikten sonra Robert Koleji'nde ortaöğrenimini tamamlar. 1904'te Yeni Çağlar Tarihi bölümü okumak üzere Oxford Üniversitesi'ne kaydolur. Burada İtalyan bir kadınla evlenen balıkçı bir süre de İtalya'da yaşar. İtalya'da resim eğitimi alır, 1914'te Türkiye'ye geri döndüğünde birçok gazete ve dergide resim, kapak ve karikatür çizimleri yapmaya başlar. Bir yandan da yazdığı öykü ve çevirileriyle yazarlık serüvenine başlamış olur. Halikarnas Balıkçısı, Akdeniz'le ilgili eserlerini, dergilerde yazdığı siyasi yazılar sebebiyle aldığı sürgün cezasında Bodrum'da yaşadığı yıllarda yazar. Bir buçuk yıllık sürgün cezası için gittiği Bodrum'da yirmi beş yıl kalır. Üç evlilik yapan Balıkçı, 13 Ekim 1973'te kemik kanseri sebebiyle hayata veda eder. İmbat Serinliği, Halikarnas Balıkçısı'nın radyo programlarında konuşma yaptığı sıralarda ilk konuşmalarını doğaçlama yaparken TRT yetkililerinin Metin isteriz diretmeleri üzerine konuşmalarını oturum biçiminde kaleme aldığı metinlerin toplandığı bir kitaptır. Bu yüzden bir çırpıda okunan, Balıkçı'nın akıcı, esprili ve masalsı konuşma diliyle bize Akdeniz'in her şeyini anlattığı bir eserdir. Hiciv ile mizah arasındaki çizgiyi belirten Balıkçı aynı zamanda hicvin adaletli, mizahın ise merhametli, insaflı olduğunu söyler. Ve ona göre her milletin kendi mizahı ve mizahçısı olsa da hiçbiri bizim Nasreddin Hoca'mızla boy ölçüşemez. Hatta insan baki oldukça Nasreddin Hoca da yaşayacaktır. Şunu söylemek gerekir: Kitabın konusu Akdeniz'dir. Tam bir Akdeniz aşığı olan Halikarnas Balıkçısı'nın gözünden Akdeniz'e, Anadolu'ya bir bakalım. Akdeniz hem denizinin muhteşem rengiyle hem de plajlarıyla dünyanın en iyisidir. Bu renkte bir deniz başka yerde yoktur. Anadolu'nun sarı kum plajları dışında dünyanın hiçbir yerindeki plajlardan kum alınıp da saklanılmaz. Akdeniz ilk canlılardan bu yana engin bir yaşamdır ve Akdeniz'e Bahri Sefid Akdeniz denir. Anadolu'nun her bir yerinde birçok felsefe, düşünce ve tarih yatar. Medeniyetler, düşünürler, mucitler, savaşlar Anadolu'da iz bırakmıştır. Dünyanın ilk güzellik yarışması da burada yapılmıştır. Hem de Çanakkale çevresinde bir yerde ve tanrıçalar arasında. Yarışmayı Venüs kazanmıştır. Bunun yanında uygarlık da Avrupa'ya Batı Anadolu'dan gitmiştir. Buranın kıyı halkı çok iyi denizcidir. İlk şehirler buralarda kurulmuştur. Hatta bazı mitolojik terimler bile Helen dillerinden gelme değil unutulmuş bir Anadolu dilinden gelmedir. Asya kelimesi ise bir tanrıça adından gelmedir ve ilk kez Homeros'un İlyada'sında görülmüştür. Efsaneye göre Avrupa ismi de Filistin Kralı Agenor'un kızının adıdır ve bu kıza Zeus aşık olmuştur. Girit adasında Zeus ile Avrupa evlenmiş, Minos adında bir oğulları olmuştur. Bunun için bu adaya Minoen denmektedir. Akdeniz'deki hamam kültürü Roma döneminden itibaren başlamıştır ve günümüzde hala devam eden önemli bir kültür mirasıdır. Bir diğer önemli miras da Ege ve Akdeniz kıyılarındaki ormanlarımızdır. Yeşil yeşil, çeşit çeşit, capcanlı ormanlarımız Akdeniz'in çeşitliliğine ve canlılığına renk katar. Ayrıca bu denizlerin diplerinde batmış birçok hazine vardır. Balıkçı, kendi zamanından elli yıl önce bir sünger avcısının Ege denizinin dibinden çok güzel bir Demeter heykeli çıkardığını söyler. Avrupalılar bunu çok kıskanmıştır. Bu görüp görülebilecek en güzel Demeter heykelidir. Balıkçının tarih babası olarak da ifade ettiği Herodotos, yalnızca Anadolu'nun değil tüm dünyanın ilk turistidir. Akdeniz'deki şehirlere, bu şehirlerdeki kalıntılara bakıldığı zaman bu bölgenin üst üste uygarlıklara ev sahipliği yapan çok zengin bir bölge olduğu anlaşılır. Turgut Reis, Piri Reis, Barbaros gibi çok ünlü denizcilere bakıldığı zaman onların da Akdenizli oldukları görülür. Anadolu çok önemli denizcilerin, tanrı ve tanrıçaların, uygarlıkların, felsefecilerin, tarihçilerin, hazinelerin, hayvanların, meyvelerin, bitkilerin, yiyeceklerin, yapıtların, mimarilerin, şaheserlerin sahibidir. Kısacası insanlığın ve insanlıkla başlayan her şeyin başlangıcıdır. Halikarnas Balıkçısı'nı ve Akdeniz'i seven herkesin mutlaka okuması gereken, akıcı bir tatil kitabı."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/jack-london-ademden-once-incelemesi", "text": "Ademden Önce, rüyasında insanlığın ilk dönemlerinde, henüz ateşin bulunmadığı zamanlarda yaşadığını gören bir gencin ağzından acımasız, vahşi, yalnızca güçlülerin hayatta kaldığı ilkel dünyadan ve büyük yırtıcılardan korunmak için ağaç tepelerinde ya da dik uçurumlardaki mağaralarda uyumak zorunda kalan, konuşamayan, çıkardığı seslerle anlaşan insanın hikayesini anlatır. Yazar, dünyaya ilk kez gelmek diye bir şeyin olmadığı görüşüne sahip. Romanı oluştururken de temel aldığı düşünce bu. Kendisinin görmüş olduğu sayısız anlamsız rüyayı ancak yetişkin bir üniversiteli olduktan sonra anlamaya başlaması da tam olarak bunu fark ettikten sonra oluyor zaten. Yazar rüyalarında gördüğü milyonlarca yıl önce yaşamış Kocadiş'in aslında yavrularından birinin beyin dokusuna kendi yaşamının tüm izlerini aktardığını bunun da kalıtımsal yolla kendisine kadar geldiğini ve yine tüm bunları rüyalarında yeniden yaşadığını anlatıyor(1). Buraya kadar ilginç gibi görünse de eminim Jack London günümüzde yaşasa bu kitabı ya kaleme almaz ya da başka türlü yazma yoluna giderdi. Zira bilim kendisinden bu yana çok yol kat etmiş durumda. Yine de yapmaya çalıştığı ve kurgusunu oturttuğu bu teknik benim gibi sıradan bir okur için takdiri hak etmekte. Ademden Önce romanında aynı dönem içinde üç farklı nesil anlatılmış: En ilkel olan ağaç adamları, onlara nispeten daha ileride olan ve mağaralarda barınabilen kahramanımızın ahalisi ve en çağdaş yapıya sahip ateş adamları. Adlarından da anlaşılacağı üzere ateş adamları ateşi bulmuşlar. Ateşi daha çok silah olarak kullanmaktalar. Kahramanımızın gözlemlerinden anladığımız bu en azından. Pişirme veya ısınma için ateş kullanılmıyor. Bu üç nesil aynı dönemde yaşayıp mekansal olarak birbirlerine çok yakın olmalarına rağmen kültürel hiçbir etkileşimde bulunmuyorlar. Birbirlerini öldürüp yok etmek güdülerini, öldürdükten sonra yemek ile taçlandırıyorlar. Bu bakımdan yamyamlar. Kızılgöz, romanda kimsenin gücünün yetmediği, en vahşi karakter. Defalarca içinde yaşadığı toplumun huzurunu bozuyor, birçok insana da ya zarar veriyor ya da öldürüyor. Tam burada başkahramanımız toplumsal bir birliktelik olmadığından Kızılgöz'ü cezalandıramadıklarından söz ediyor ama aynı toplum ateş adamlarının veya kaplanın saldırısına uğradığında, birlikte taş atıp püskürtmeyi akıl edebiliyor. Romanın sonunda Kızılgöz'ün ateş adamlarına kendisini kabul ettiriyor olması ise farklı toplumlar arasındaki nadir geçişlere delalet ediyor. Ama 150 sayfa boyunca başkahramanız -ki kendisi zeka olarak Kızılgöz'ün çok üstünde- bunu akıl edemiyor. Anlatıcı içinden çıkamadığı çoğu yerde tam hatırlamıyorum gibi söylemlere yönelmiş. Ben rüyalarımı ardışık görmüyordum ama sizler için derleyip mantıksal bir sıralama yaptım demiş. Burada anlatmaya çalıştığı döneme dair çok az hazırlık yaptığı, ön bilgilerinin bu romanı yazmaya yetecek düzeyde olmadığına ilişkin kaygılarım var. Yalnızca belli başlı seslerle anlaşabilen varlıkların romanın başından sonuna hiçbir ilerleme kaydedememesi ve sonunda kültürel bir baskınla yok olup gitmeleri de başlıca bir sorun. Yönetimsel bir yapının gelişmediği bu evrede iki arkadaş nice maceralara çıkıyor, düştükleri zorluklar karşısında mantıklı ve insani olanı seçmek gibi demokratik bir yol izleyebiliyor ama toplumsal düzeyde bunu gerçekleştirmek hiç akıllarına gelmiyor. Yazarın onlarca yıl evveli işlediği romanında kadına şiddete değinmesi ise çok mutlu etti beni. Aradan geçen yüzyıllara rağmen Erkeğin eşini öldürdüğü tek hayvan türü insandır. cümlesinin geçerliğini hala koruduğuna tanıklık etmekten ar duysak da gerçeği değiştiremiyoruz. Ademden Önce kitabına ilişkin olumsuz bir tablo çizmiş gibi görünebilirim ancak başta dediğim gibi yazar günümüzün bilimsel bilgisiyle otursaydı masanın başına, başka bir yapıt ortaya çıkarırdı. Bu kitabın neden okunması gerektiğine ilişkin sorunun yanıtını ise Calvino'nun Klasikleri Niçin Okunmalı? adlı yapıtında bulabilirsiniz."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/jules-verne-doktor-oxun-deneyi", "text": "Ben okumaya Jules Verne ile başladım. Elbette öncesinde de bir şeyler okuyordum ama okumaktan haz almamı sağlayan, sayfaların peşine arsızca düşmeyi öğreten Jules Verne'di. Söz gelimi sabaha kadar okuyarak bitirdiğim ilk kitap Balonla Beş Hafta'ydı. Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ile denizaltılara merak salmıştım. Büyüdükçe yazınsal zevkim inceldi ve yapıtlarını daha büyük bir dikkatle okumaya başladım. Jules Verne her ne kadar bilimkurgu türünün ilk yazarlarından sayılsa da yapıtlarında kullandığı bilimsel gerçekler konusundaki özeni onu neredeyse bir bilim yazarı konumuna getiriyordu. Lise öğretmenimin bir tartışma ödevi olarak sorduğu Bilim mi önemlidir, edebiyat mı? sorusunu anımsıyorum. Bu kavramlar elbette birbirine içkin ve birbirlerinden değerli kavramlar ancak entelektüel bir tartışma olarak ele alındığında Jules Verne'e bakarak bu soruya Edebiyat daha önemlidir. yanıtını kolaylıkla verebileceğimizi düşünüyorum. Çünkü bilim, hayal ettiklerimizi gerçekleştirmeye yarıyor. Hayaller ise yazınsal yapıtlar aracılığıyla kurgulanıyor. Bilimin kaynağı hayal ve onu ortaya çıkaran yazınsal yapıtlar. Söz gelimi Jules Verne Ay'a Yolculuk kitabını yazdığında bu, insanlar için yalnızca bir düştü ancak kitaptan aşağı yukarı elli yıl sonra bu olanaklı oldu. Ya da Jules Verne'nin kitaplarında yalnızca hayal gücüne yaslanarak anlattığı makineler bugün birçok bilimsel icada kapı araladı ve mühendislere anlatılanları gerçekleştirmek konusunda esin verdi. Yahya Kemal'in de dediği gibi gerçekten de insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşıyor yani. Şimdi bir yetişkin olarak Jules Verne'in kitaplarını okumaya geri dönüyorum ve Doktor Ox'un Deneyi'ne bakıyorum. Önce Jules Verne'in yaşam öyküsüne bakalım. Jules Verne, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Fransa'nın Nantes kentinde dünyaya gelmiş ve kışlarını burada geçirirken yazlarını da sonunda Atlas Okyanus'una dökülen Loire Nehri'nin kıyısında geçirmiş. Çocukluğu boyunca limanlara ve gemilere bakmış, yolculuklar düşlemiş. Hatta doğruluğundan emin olamasak da 12 yaşında maceraya atılmak için evden kaçarak bir gemiye gizlice saklandığı ve babası tarafından yakalanarak bir daha yalnızca hayallerinde yolculuk yapacağına ilişkin söz verdiği bile söyleniyor. Gençliği ise hukuk eğitimi almak için gittiği Paris'te biçimlenmiş. Her ne kadar avukat babasının isteğiyle hukuk bölümünü bitirse de bu yıllarda Paris'in entelektüelleriyle tanışmış ve yazıya merak salmış. Victor Hugo gibi yazarlardan etkilenerek tiyatro oyunları, operetler kaleme almış. Ancak babası bu duruma sinirlenerek Jules Verne'e olan maddi desteğini kesmiş. Bunun üzerine Jules Verne de gene Paris'teyken evlendiği eşinin kardeşinin de desteğiyle broker(1) olarak çalışmaya başlamış. Bu süre zarfında borsadaki işlemlerinin sonucunu beklerken günde en az 20 dergi ya da gazete olmak üzere eline geçen tüm bilimsel yayınları ve yazınsal yapıtları okuduğu biliniyor. Bu yıllarda Jules Verne, yayıncısı ve uzun yıllar dostu olacak olan Piere Jules Hetzel ile tanışarak ilk kitabı Balonla Beş Hafta'yı yayımlıyor ve daha ilk kitabıyla büyük bir üne kavuşarak onlarca dile çevriliyor. Bu başarıyla geçimini yazdıkları üzerinden sağlamaya karar veren Jules Verne brokerlığı bırakmış ve Hetzel ile 20 -30 yıllık büyük anlaşmalar yaparak bu anlaşmalar sayesinde de üretken bir yazar haline gelerek ardında onlarca yapıt bırakmıştır. Maddi olarak rahatlayan Jules Verne, bundan sonraki zamanını yeni kitaplar yazmak ve aklında kalan yolculukları yapmak, maceralara atılmak için harcayacaktır. Bu yolculuklardan edindiği deneyimlerden de hareketle hiç görmediği yerler hakkında bile yalnızca düş gücünden yararlanarak macera dolu kitaplar yazacaktır. Bu esnada yazarın Osmanlı İmparatorluğu topraklarında geçen İnatçı Keraban adlı kitabındaki detaylı tasvirlerden dolayı Türkiye'ye de yolculuk yaptığı söyleniyor ancak bu konuda kanıtlanmış bir bilgiye erişmek olanaklı değil. İlerleyen yaşlarında siyasete de giren Jules Verne, birkaç dönem boyunca Amiens Belediyesi'nde meclis üyesi konumunda kültür ve sanata ilişkin kıymetli işler yaptıktan sonra yaşamının son yıllarında önce akıl hastası yeğeni tarafından bacağından vurularak, sonra şeker hastalığı yüzünden görme duyusunu kaybederek yorulmuş, yıllardır beraber çalıştığı kıymetli dostu Hetzel'in ölümüyle yıkılmış ve 1905 yılında memleketi Fransa'da yaşamını kaybetmiştir. Doktor Ox'un Deneyi, Quiquendone adında, insanların heyecanlarını yitirdiği, tepkisizleştiği ve sürekli uzlaşı peşinde koştuğu bir kentte geçmektedir. Bu kentte yıllardır tek bir tartışma bile yaşanmamıştır. Birbirini seven insanların evliliği en az 10 yıl sonra gerçekleşmektedir. Avukatlar hiçbir davayı kaybetmemiştir çünkü Quiquendone'da yıllardır hiç mahkeme görülmemiştir. Öyle ki belediye başkanı Van Tricasse ve Danışman Niklausse kentteki polis kadrosunu kaldırmayı bile düşünmektedir. Quiquendone kentinin bu durumunu bilen Doktor Ox ve yardımcısı Ygene kente aydınlatma sağlamak vaadiyle gelmiş, kentin altına döşenen borulardan tüm kent halkına gizlice geliştirdikleri gaz bireşimini yaymaya başlamıştır. Bundan sonra Quiquendone kentinde yaşayan insanların ruh halleri görülmemiş bir biçimde değişecektir. Kara mizah ögeleriyle dolu bu novella(2), ilk sinirbilim bilimkurgusu olmasının yanında ciddi de bir politik eleştiri barındırmaktadır. Konforunu bozmamak için asla hareket etmeyen insanları eleştirmekte, hareket etmeye çağırmakta, insanlığın en önemli özelliğinin tutkulara sahip olması olduğunu haykırmaktadır. Bu esrarengiz, Doktor Ox ne yapmaya çalışmıştı? Sadece çılgınca bir deney; başka bir şey değil. Gaz borularını yerleştirdikten sonra, tek bir hidrojen atomunu dahi işin içine katmadan, Quiquendone'un kamu binalarını, sonra özel konutlarını ve nihayet sokaklarını saf oksijenle doldurdu. Tatsız, kokusuz olan bu gaz, yüksek dozda havaya karışınca, solunduğu zaman, organizmada ciddi bozukluklara yol açar. Oksijene doymuş bir ortamda yaşanırsa, kızgınlık, aşırı kızgınlık, tutuşma hali çıkar! Normal havaya kavuşulur kavuşulmaz, eski duruma geri dönülür; oksijen, ağırlığı nedeniyle alt katmanlarda çökeldiği için gözetleme kulesinin tepesinde kendilerini yeniden solunabilir bir hava içinde bulan danışman ve belediye başkanının durumu da bunun bir kanıtıdır. Ayrıca bu koşullarda yaşamak, ruh kadar vücutta da fizyolojik değişikliklere yol açan bu gazı solumak, ölçüsüz bir yaşam süren bu çılgınlarda olduğu gibi, ölümü çabuklaştırır. Yani, Hızır gibi yetişen beklenmedik bir patlama Doktor Ox'un fabrikasını ortadan kaldırıp bu tehlikeli deneye son verdiği için Quiquendone'lular çok şanslıydılar. bölümüyle de bu kitabın yalnızca bir bilimkurgu yapıtı olarak algılanmaması gerektiğini politik bir mesajı da vurguladığını sanıyorum. - Demek ki Küçük Quiquendone Kentini En İyi Haritalarda Bile Aramak Boşunadır. - Bu bölümde Belediye Başkanı Van Tricasse ve Danışman Niklausse Kente Ait İşleri Görüşüyorlar. - Bu bölümde Komiser Passauf Beklenmedik Olduğu Kadar da Gürültülü Bir Giriş Yapıyor. - Doktor Ox'un Birinci Sınıf Bir Fizyolojist ve Gözü Pek Bir Deney Adamı Olduğu Ortaya Çıkıyor. - Belediye Başkanı ve Danışmanın Doktor Ox'u Ziyareti ve Daha Sonra Olanlar. - Frantz Niklausse ve Suzel van Tricasse Gelecekle İlgili Planlar Yapıyorlar. - Andante'ler Allegro'lara ve Allegro'lar Vivace'lere Dönüşüyor. - Eski ve Görkemli Alman Valisi Kasırgaya Dönüşüyor. - Doktor Ox ve Asistanı Ygene Sadece Birkaç Kelime Konuşuyorlar. - Bu Bölümde Salgının Bütün Kenti Etkisi Altına Aldığını ve Bunun Yarattığı Sonucu Göreceğiz. - Bu Bölümde Quiquendone'lular Kahramanca Bir Karar Alıyorlar. - Asistan Ygene, Doktor Ox'un Şiddetle Karşı Çıktığı Mantıklı Düşüncesini Dile Getiriyor. - Bu Bölümde, Yüksek Bir Yerde İnsanların Büyün Bayağılıklarını Geride Bıraktığı Bir Kez Daha Kanıtlanıyor. - Bu bölümde Olaylar O Denli Uç noktalara Varıyor ki Quiquendone Sakinleri, Okurlar ve Hatta Yazarın Kendisi Derhal Çözüm Bulunmasını İstiyorlar. - Yazarın Bütün Önemlerine Karşın, Zeki Okur Doğru Tahminde Bulunduğunu Anlıyor. Okurlarımız, belediye başkanının Bayan Suzel adında bir kızı olduğunu biliyorlar. Ama ne kadar kavrayışlı olurlarsa olsunlar, danışman Niklausse'un da Bay Frantz adında bir oğlu olduğunu tahmin edemezlerdi. Sayfa 31. Yayıncısı ve kadim dostu Hetzel'le yaptığı 20'şer 30'ar yıllık antlaşmalarla sayısız yapıt bırakan hatta birkaç yapıtı da öldükten sonra yayımlanabilen Jules Verne'in Türkçesi de olan başlıca kitapları aşağıdaki gibi. Sayısız yapıt bırakan bu yazarın kitap listesi elbette genişletilebilir ama iyi çevirilerle dilimize geçen ve ilgi gören kitapları aşağı yukarı böyle. Jules Verne'in Yirminci Yüzyılda Paris adında bir kitabı daha var ancak yayıncısı Hetzel kitabı yazıldığı yıllarda çok karamsar bularak yayımlamamak gerektiğini düşünüyor. 1990 yılına kadar da bu yapıtın kayıp olduğu sanılıyor. Kitabın yazıldığı yıldan tam 126 yıl sonra ailesi Jules Verne'e ait eski bir sandıkta kitabın el yazmasını bulunca yapıt yazıldıktan tam 130 yıl sonra yani 1994 yılında yayımlanıyor. Özellikle Fransa'da büyük bir ilgiyle karşılaşıyor. Ben böyle öykülere genelde şüpheyle yaklaşıyorum ama elbette detayıyla araştırıp yorum yapmak gerekir. Yirminci Yüzyılda Paris adında da bir kitabı olduğunu bilelim. Doktor Ox'un Deneyi kitabında operayla ilgili çok fazla terim var. İlgisi olanların dikkatini çekeceğini düşünüyorum. (1) Broker: Borsa'da işlem yapan uzman finansçı."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/kader-incelemesi-tim-parks", "text": "Tim Parks, 1954'te Manchester'da doğuyor. Londra'da büyüyor. Eğitiminin ilk yıllarını bir devlet okulunda, lise yıllarını ise Cambridge Üniversitesinin kolejlerinden birinde tamamlıyor. Daha sonra Cambridge üniversitesine gidiyor ve 1977'de buradan mezun olduktan sonra Amerika'ya geçerek Harvard'da lisansüstü eğitimine başlıyor. Boston Radyosu'nda romanlar hakkında programlar yapıyor. Ancak burada bir İtalyan olan Rita Baldassarre ile tanışmasının ardından doktorayı bırakıyor ve 1979'da Rita Baldassarre ile evlenerek kısa bir süre sonra birlikte İtalya'ya taşınıyorlar. İtalya'da bir çeviri ajansının pazarlama biriminde iş buluyor. Ardından Verona kentinde serbest çevirmen ve öğretmen olarak görev yapıyor. 1985 ve 1992 yıllarında ise Verona Üniversitesi'nde misafir öğretim görevlisi olarak dersler vermeye başlıyor. Daha sonra bu üniversitede doçentliğe kadar yükseliyor. Yaşamı boyunca, The New Yorker gibi dergilerde kitap incelemeleri yayımlayan, radyo yayınları yapan, Calvino'dan, Pavese'den Machiavelli'den yaptığı çevirilerle adından sıkça söz ettiren Tim Parks, 1997'de çıkardığı Europa romanıyla Booker ödülünü de alınca uluslararası bir üne kavuşuyor. Kader, hayatının en önemli röportajını yapmak üzere yola çıkan eski bir gazetecinin oğlunun intihar haberini almasıyla başlıyor. Bu haber bütün bir kurguyu delip geçercesine bir anda tüm yapıyı parçalıyor. Hepi topu üç günlük bir zaman diliminde geçmesine rağmen oğlunun naaşı için zamanda sıçramalarla İngiltere'den İtalya'ya doğru yapılan bir yolculuğu anlatan roman, ana karakterin karısıyla yaşadığı sorunlar ve bu sorunların ortaya çıktığı zamanları belirlemeye çalıştığı iç konuşmalarla devam ediyor. Zaman geçtikçe roman genişliyor ve romanın başında bazı karakterlerin nedensiz gibi gelen davranışlarının bile aslında geçmişte yaşanan kadersel kırılmalardan kaynaklandığını anlıyoruz. Yanlış anlaşılarak yaşanmış bir yaşamın hesabıyla karşılaşıyoruz. Roman, insanın bir türlü durmak ve susmak bilmeyen kafasıyla yaşamak zorunda kalışının öyküsü. Kader, bizi eski bir gazetecinin kafasının içine hapsediyor. Aldığı haberin çarpıcılığından ya da geçirdiği nevrozlardan kaynaklanan dengesizlikleri, kararsızlıkları deneyimletiyor. Gürültülü bir motor gibi çalışan kafasının içinde oğlunun intiharını düşünürken bir anda şimdiki zamana dönerek geciken bir trenin nedenine ilişkin savrulmalar yaşıyoruz. Hepimizin gündelik yaşamındaki zihin işleyişini inanması güç bir biçimde betimleyip ortaya koyuyor Tim Parks. İletişim sorunları yaşayan ve konuşmadığı için gittikçe büyüyen çatlakları, birbirlerinden kaçarak yamamaya çalışan bir çiftin çocuklarına karşı tutumlarını ve yaşamın sonuna gelindiğinde verdikleri kararların bazılarından memnun olmayışlarını görüyoruz. Roman boyunca ayrıntılarla dolu çağdaş dünyanın belleğimize hücum eden uyaranlarıyla karşılaşıyoruz. Quian Quiroga, Borges ve Bellek kitabında insan belleğinin en önemli becerisinin gördüğü ayrıntıları silerek genelleyebilmesi olduğunu söyler. Yani bir sandalyeyi tüm vidaları ve demirleriyle algılamak zorunda olmak korkunç bir şeydir. Bunun için belleğimiz ayrıntıları geneller ve onu yalnızca sandalye olarak algılar. Ancak iletişim teknolojilerinin bu kadar ilerlediği, bu kadar çok uyaranla dolu çağdaş yaşamda araçlar ve ayrıntılar arasında boğulmamak ve odaklanmak daha zordur. Nefret ettiğim şey kalabalık değil, diye düşünüyordum, resepsiyon görevlisinin ahizeyi kaymak gibi tenine bastırışını seyrederken, hayatımızı ele geçirmiş olan oyalanma, odaklanamama. Örneğin karım, diye düşünüyordum, resepsiyon görevlisinin ahizeyi kaymak gibi tenine bastırışını seyrederken, hayatımızı ele geçirmiş olan oyalanma, odaklanamama.- Sayfa 13. Ancak bu ayrıntılar ve dikkat dağıtıcılar anlıyoruz ki insanlık için bir alışkanlığa dönüşmüş. Anlıyoruz ki bu dikkat dağıtıcılar olmadan yaşayamıyor, belleğimizi sakinleştiremiyoruz. Gregory'nin kitabında, benden çalınmış fikirlerle dolu 'Paranoyak Yarımada' adlı bir bölüm bulunduğunu hatırladım. Novara'da bindiğim trende kitaba göz gezdirmiştim. Vakit öldürmek için bir şeyler yapmak gerekiyor. Oğlunuzun cesedini görmeye giderken bile. Romanda tercih edilen mekanlar genelde uçaklar, trenler ve arabalar gibi çağdaş ulaşım araçları. Ana karakterimiz bu araçların içinde huzursuz. Burada Rousseau'nun İtiraflarım'da anlattıklarını anımsayalım. Eskiden insanların bir yere gitmeleri at arabalarıyla günler sürerken mekanların insan ruhunda yarattığı değişimin insan tarafından izlenebildiğini ve içselleştirilebildiğini söylüyordu. Fakat 20. yüzyılın gelişiyle insan belleği makinelerin bu hızına yetişemedi ve hala bir ülkede binip yarım saat sonra başka bir ülkede indiği yolculukları içselleştiremedi. Jet lag dediğimiz şey sebepsiz yere yok. Romanda da bu huzursuzluğu seziyoruz. Keşke arabayı ben kullanıyor olsaydım. İnsan araba kullanırken, diye düşünüyorum birden, o abes patlamanın ardından bitkin düşmüş halde, zihin dar ve mantıklı bir çerçeve içinde meşguldür. Araba kullanırken zihin düz ve açık seçik hayatta kalma faaliyetinde bir müttefiktir. Mesafeleri ölçer, fren hızını ölçer. Oysa uçakta veya arabanın arkasında otururken diye düşünüyorum, beden hapsolmuş, şaşkın durumdadır. Hareket etmekten mahrumsunuzdur. Zihin yırtıcı bir hayvan gibi huzursuzca dolaşır durur.- Sayfa 74. Geçmişi geçmişte bilemeyiz, gelecek ise belirsizdir. diyor Gürsel Korat. Dolayısıyla eylemlerimiz belirsiz ve sonsuz bir şimdiki zaman içinde gerçekleşir. Yazın tarihi de bu sarmala çokça eğilir. Proust geçmiş zamanı açımlayıp anlamak isterken, James Joyce ise yakalamanın olanaksız olduğu şimdiki zamanı anlatmaya çalışır. Tim Parks ise bu ikisinin arasında başka bir deneye soyunuyor. Şimdiki zamanın beynimizi abluka altına aldığı uyaranlarla, şimdiki zamanda yaşayan ama sürekli geçmişin kapısını çalan bir ana karakter ortaya koyuyor. Zamanında yüzleşilmemiş sorunların şimdiki zamanı bozduğunu ve gerçeklerden kaçmanın insanı yorarak hatalara sürüklediğini seziyoruz. Kader, bilinç akışıyla yazılmış bir roman. Ancak onu diğer bilinç akışıyla yazılmış romanlardan ayıran önemli bir nokta var. Romanın aynı zamanda anlatıcısı da olan ana karakterin yaşadığı nevrozlar ve kontrolünü kaybettiği anlar da müthiş bir gerçeklikle, filtresiz olarak bize aktarılıyor. İnsan zihninin nesneler, anılar, kokular, tatlar ve metinlerle dolu bu dünyada bir oraya bir buraya savrulduğunu gösteriyor. Romanın anlatıcısının aynı zamanda ana karakteri olması, bize gerçeklerin ana karakter tarafından manipüle ediliyor olabileceğini de düşündürüyor. Olayın bize yalnızca ana karakter tarafından anlatılan kadarını bildiğimizi seziyoruz. Karakterin davranışları nedeniyle zaman zaman ana karaktere de güven duyamayacağımız anlarla karşılaşıyoruz. Bu sorgulayan bir okur için inanılmaz lezzetli bir okuma vadediyor. Romanda kullanılan mekanlar çoğunlukla, hava alanları, tren garları, arabalar, trenler ve uçaklar demiştik... Yolculuğun bir macera duygusuyla değil de bir iç kavgayla ele alınması insanın ruhunu bunaltan ilginç bir yöntem olmuş. Ancak şunu söylemek gerekir. Kaderin anlatımında kullanılan ve edebiyat severlerin bayılacağı teknik nedeniyle zamanda çok fazla sıçrama gerçekleşiyor. Bu nedenle bazı anlarda olayların takibi biraz zor. Dikkatli bir okuma istediğini ve bazı yerlerinin zor anlaşıldığını belirtmek lazım. Bir de kurgusal olarak havaalanında karısını bulmaya çalışırken röportaj ayarlamasını yapan adamı telefonla aramak aklına gelirken, karısını telefonla aramak bir türlü aklına gelmiyor. Bunun gerekçesinin de anlatılmaması küçük bir hata. Editörüyle uyum içinde çalışamadığını düşündüm ama belki de ben anlatılmak isteneni anlamadım. Romanın en güzel yanı ise yoruma açık birçok yön barındırması. Milan Kundera'nın Roman Sanatı'nda anlattığı gibi roman bakış açılarının, belirsizliğin ve farklı yorumların sanatı. Bu roman da bunun en güzel örneklerinden biri. Tek bir anlatıcının bakış açısıyla okumanıza rağmen aynı olay hakkında sürekli bir biçimde karanlıkta kalan bir yan olduğunu ya da başka bir bakış açısıyla da düşünülebileceğini aklınızdan çıkaramıyorsunuz. Onun dışında roman, özellikle edebiyat severlere seslenen, anlatının kendisinden ziyade ele alınış biçiminden ve teknikten etkilenen iyi okurlara sesleniyor. Yalnızca iyi anlatı seven ve güzel bir öykü okumak isteyenlerin hoşuna gitmeyebilir."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/kara-kitap-incelemesi-orhan-pamuk", "text": "1952 yılında varlıklı bir ailenin çocuğu olarak İstanbul'da dünyaya gelen Orhan Pamuk, içine doğduğu refahın da etkisiyle yaşamını edebiyata adama talihine sahip oldu. Tarihin talihle uyuştuğu bu anlar benim çok dikkatimi çeker sevgili okur. Talihin hayatta nadir de olsa yetenek sahibiyle buluştuğu bu gibi örnekler mutlaka ses getiren işlerin ortaya çıkmasını sağlar. Buna benzer örnekleri görmek için Stefan Zweig'ın İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar adlı yapıtını okuyabilirsiniz. Gelelim Orhan Pamuk'a. İlk romanını 1979'da yayımlayan Orhan Pamuk, bu romanla Milliyet Roman yarışmasında birincilik elde ediyor. Ardından Cevdet Bey ve Oğulları romanıyla Orhan Kemal Roman Ödülü'nü alıyor. Bilirsiniz Türkiye'de öykücünün gelişini Sait Faik Hikaye Armağanından romancının gelişinin de Orhan Kemal Roman Ödülünden anlarsınız. Orhan Pamuk da bu etkinlikleri haksız çıkartmıyor ve gelecek yıllara damgasını vuracak romanlarla geçtim Türkiye'yi dünya yazın tarihinde adı çokça duyulacak bir insan haline geliyor. Amerika'da, Fransa'da, İrlanda'da aldığı önemli ödüllerle çağdaş Türk yazınının belki en iyi değil ama en tanınmış ve en prestijli yazarlarından biri haline geliyor. Ancak özellikle Kar romanı ve 2005 yılında bir İsviçre dergisine verdiği röportajda kurduğu Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. tümcesi nedeniyle ciddi politik tartışmaların ortasına oturuyor ve TCK'nin 301. Maddesinden dava açılıyor. Bu olayın üstünden bir yıl geçtikten sonra 2006 yılında ise Nobel ödülünü alan ilk Türk oluyor ve Babamın Bavulu adını verdiği ödül konuşmasını tüm Dünya'ya Türkçe olarak okuyor. Orhan Pamuk'un aldığı bu ödül çokça tartışmayı da beraberinde getiriyor. Refahın ve edebiyat ilgisinin getirdiği talihle yaşamına başlayan yazar, talihsizlik o ki: Türkiye'de tepkiyle karşılanan açıklamalarından bir yıl sonra Nobel ödülü alınca, kimi Türk ve batılı aydınlar tarafından ödülün politik olduğu iddiasıyla eleştiriliyor. Bana sorarsanız burada hem politik hem de politik olmayan bir durum var. Nobel ödülü yalnızca politik olarak verilmiyor evet. Ama söz gelimi aynı tarihlerde eğer komitenin önünde biri Afgan aktivist bir kadın romancı ile Fransız bir entelektüel varsa komite doğrudan Afgan aktivist kadına ödül vermeyi tercih ediyor. Bu bir tercih. Doğruluğu yanlışlığı tartışılır. Afgan kadın yazar da ödülü niteliksiz olduğu için almıyor bilakis Fransız kadar belki Fransız'dan da yetenekli ancak bu ödülün verilmesinde ek bir etki yaratıyor diye düşünüyorum. Orhan Pamuk'un da bu ödülü almasında Türkiye'nin düşünce özgürlüğü alanında batı dünyasına göre yetersiz bir görünüm sergiliyor olması etki etmiştir diye düşünüyorum. Kara Kitap'ın incelemesine geçmeden önce, diğer kitapları hakkındaki tartışmalara da değinmek gerekir. Kimi eleştirmenler Orhan Pamuk romanlarının teknik açıdan çok başarılı olduğunu ve kendisinin çok titiz olduğunu belirtirler. Haklıdırlar da ancak kendisinin Türkçe'yi kullanımı konusunda yetersiz bir görünüm sergilediğini kanıtlarıyla ortaya koyan Tahsin Yücel de haklıdır. Tahsin Yücel'in Kara Kitap Üzerine yazısına Kara Kitap Üzerine bağlantısına tıklayarak erişebilirsiniz. Murat Bardakçı'nın kanıtlarıyla eski Türk edebiyatından çokça esinlendiğine ilişkin iddiaları da yersiz ya da yabancı iddialar değillerdir ve hepsinin bir haklılık payı vardır. Ancak bütün bunlardan bağımsız olarak düşünecek olursak eleştiri sahiplerinin birçoğunun da kabul ettiği üzere Orhan Pamuk bu ülkenin gurur duyması gereken önemli bir yazarıdır. Nobel ödülü almış Türk bir yazarın Milliyetçiler tarafından sevilmemesi de bu ülkenin ironik durumlarından biridir. Neden ironik? Farklı milletlere ait birçok Nobel ödüllü yazar muhalif hatta ayrılıkçı düşüncelere bile sahip olsa, milletin yarattığı bir değer olarak saygı görür. Ancak Türkiye'de Orhan Pamuk istese de istemese de oturduğu politik konum itibariyle hem iktidar hem de muhalefet tarafından sürekli olumsuz eleştirilere maruz kalmaktan kurtulamamıştır. Diğer yapıtları gibi çokça tartışmaya yol açan Kara Kitap özeti aşağı yukarı şöyledir: Ünlü köşe yazarı Celal Salik'in akrabası Galip, karısının evden gitmesi üzerine İstanbul sokaklarında karısını aramaya çıkmaktadır. Galip, bu arayış boyunca Celal Salik'in yazılarıyla dolu kafasını İstanbul'un türlü yerlerine bir rüyada sayıklar gibi götürmüştür. Bu yazarın, okurun hangi ipucunu takip edeceğini bilemediği detaylarla dolu bir dönem portresi çizmesini sağlamıştır. Romanın bitiminde Galip, arayışının sonunda kimi yorumlara göre aradığını bulmuş kimine göre bulamamış ama en sonunda değişmiş olarak kişisel öyküsünü tamamlamıştır. Kara Kitap konusu itibariyle bir dönem romanına benzer özellikler taşımaktadır. Ancak çok katmanlı yapısı ve öykü anlatmadaki kusursuz tekniğiyle diğer dönem romanlarından ayrılmaktadır. Yazar, karısını ve Celal'i ararken aslında kendini bulan bir karakter üzerinden kendi olamamak düşüncesine, doğu batı çatışmasına çağdaşlarından farklı bir bakış açısıyla yaklaşmış, düşüncesini tezli bir roman olmaktan kurtararak bu çatışmayı yazınsal ve estetik bir niteliğe bürümeyi başarmıştır. Kara Kitap, bir öykünün anlatıldığı, bir de gazetede çıkan köşe yazılarının olduğu bölümler biçiminde ilerlemektedir. Hurufilik ögesine de sıkça değinen yapıtta yer alan bu köşe yazıları doğrudan öykünün akışına etki etmektedir ve gelecekte olacaklara ilişkin de ilk bakışta görünmeyen ipuçları taşımaktadır. Araya giren köşe yazıları okurun öykünün nasıl devam edeceğine ilişkin merakını devindirmekte ve John Steinbeck'in Gazap Üzümleri'nde bir dönemi anlattığı bölüm bir de öyküyü anlattığı bölüm olan roman kurgusuna benzerlik taşımaktadır. Kara Kitap alıntıları bölümünde göreceğiz ki Orhan Pamuk büyük bir okurdur. Romanında da okuduğu metinlere sıkça gönderimde bulunmuştur. Gözyaşları içindeki bir erkek niye telaşlandırır bizi? Ağlayan bir kadını, günlük hayatımızın sıra dışı ama duygulu ve acıklı bir parçası olarak görebilir, içtenlik ve sevgiyle benimseriz onu. Ağlayan bir erkek ise çaresizlik duygusuyla doldurur içimizi. Tıpkı dünyanın sonuna gelir gibi ya yapılabilecek şeylerin sonuna gelmiştir bu adam -bir sevdiğinin ölümünde olduğu gibi- ya da dünyasında bizimkiyle uyuşmayan bir yan vardır; huzursuz edici, hatta dehşet verici bir yan. Yüz dediğimiz ve tanıdığımızı sandığımız haritada hiç tanımadığımız bir ülkeye rast gelmenin şakınlığını ve dehşetini hepimiz biliriz. Bu konuda, Naima'nın Tarih'inin VI. cildinde ve Mehmet Halife'nin Tarihi Gılmani'sinde anlatılan bir hikayeye, Edirneli Kadri'nin Cellatlar Tarihi'nde rast geldim. Sayfa 258. Yetmiş üç yaşına geldiğimiz için, bizim gibi bütün insanların başına geldiği gibi, yetmiş üç yaşına gelip bütün hayatımızı boşa geçirdiğimizi bildiğimiz için kavga edecektik. Sayfa 413. Bir kere Kara Kitap'ın sayfa sayısı sizi yanıltmasın, düşük punto ve sayfa yerleşimi sayesinde o kadar sayfaya sığmış. Roman göründüğünden daha hacimli. Onun dışında romanda kimi yerlerde o kadar çok detay var ki ve bu detayların her birinin o kadar anlamlı olma olasılığı var ki okurken insanı hayli yoruyor. Söz gelimi ben okurken kimi zaman sanki bu kadar detay fazla olmamış mı? diye sormaktan kendimi alamadım. Evet biz okur da Galip gibi bazen yolumuzu kaybediyoruz ama bu iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi emin olamadım. Roman sonu itibariyle çok anlamlı bir okuma vadediyor ancak söz gelimi eleştirmenler tarafından kolaylıkla bulunan bir yorumu ben iyi bir okur olduğumu düşünmeme rağmen keşfedemedim. Okurken çok yorulduğum için bunu düşünemedim. Hem kendime kızdım hem de acaba sanki kitap bu konuda çok mu kapalı diye düşünmeden edemedim."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/kendine-ait-bir-oda-incelemesi-virginia-woolf", "text": "Kendine Ait Bir Oda, özellikle İngiliz edebiyatı hakkında önemli fikirlerin aktarıldığı feminist hareketin yapı taşlarından olan bir kitaptır. Biz de kısaca Virginia Woolf'u tanıdıktan sonra edebiyata ve kurmacaya kadınların perspektifinden bakacağız. Belki de dünya edebiyatındaki en tanınmış feminist yazar Virginia Woolf, 25 Ocak 1882 yılında İngiltere'nin Londra kentinde dünyaya gelmiştir. 13 yaşındayken annesini kaybetmiş ve yaşadığı dönemde kadınların eğitimine önem verilmediği için okula gidememiştir. Fakat bu onun okuma ve yazma yeteneğini keşfetmesine engel olmamıştır. Bu konudaki en büyük destekçisi babası ve babasının kütüphanesi olmuştur. Küçük yaşta öyküleri gazetelerde yayımlanmaya başlamıştır. Daha ileriki yaşlarda yazdığı eserlerinde kendi dönemindeki Victoria tarzı yaşamı eleştirdiği görülmektedir. Virginia Woolf, notlarında hayatının en mutlu yıllarının 1912'de Leonard Woolf ile yaptığı evlilikten sonraki yıllar olduğunu yazmıştır. Fakat psikolojik problemleri nedeniyle kız kardeşine ve eşine birer not bıraktıktan sonra 28 Mart 1941'de ellerine ve ayaklarına taş bağlayıp evinin yakınlarındaki bir nehirde intihar ederek yaşamına son vermiştir. Döneminin siyaseti, İngiltere tarihi ve edebiyat alanlarındaki fikirlerinin yanında dünyaca tanınmasını sağlayan, asıl yeteneği yazı yoluyla hemcinsleri için verdiği savaştır. En bilinen birkaçı Mrs. Dalloway, Orlando ve Dalgalar olan romanlarında ve birçok öyküsünde bizlere hissettirdiği bu feminizm çağrısını özellikle kurmaca olmayan, fikirlerini açıkça ifade ettiği düzyazılarında görmekteyiz. Bu yazımızda Virginia Woolf'un düzyazılarından en çok ses getiren ve en çok okunan eseri olan Kendine Ait Bir Oda'yı inceleyeceğiz. Ancak diğer yapıtlarının bir listesini de verelim. Virginia Woolf yaşamı boyunca yazınsal yapıtlar ortaya koymaya çalışmıştır. Dilimize de çevrilen kitaplarının listesi aşağıdaki gibidir. Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un kadınların kurmaca yazarlığı konusundaki kısa serüveniyle ilgili araştırma yapmak için gittiği kütüphaneye yanında bir erkek olmadan alınmamasıyla başlar. Bu girişle bile en baştan bir kadının neden bir erkeğe nazaran yazar olmak için daha çok çaba sarf etmesi gerektiği gösterilmiş olur. Eser boyunca da genel olarak her alandaki kadın ve erkek eşitsizliğinin özellikle kadınların edebiyatta yer alamamaları durumundaki etkisi sosyal, ekonomik, psikolojik etkileriyle incelenmiştir. Kadınlar neden daha az yazar, kadınların yazdıkları neden küçümsenir ve tüm bunların önüne nasıl geçilebilir gibi sorulara yanıt aranmıştır. İncelemeye Kendine Ait Bir Oda kitabına adını veren fikirden başlamak yerinde olacaktır. Virginia Woolf kitabın ilk sayfalarında bize Eğer kurmaca bir metin yazmak istiyorsa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıydı. der. Eser boyunca asıl amacının bizlere Kurmaca ve Kadın başlıklı bir yazı hazırlamak derdinde olduğunu hatırlatır. Böylece bizler kitap boyunca Woolf'un bu hazırlık aşamasına, araştırmalarına, karşılaştırmalarına, yakınmalarına ve aklından geçenlere eşlik ederiz. Yazar kurmaca yazarlığın kadınlarla olan ilişkisiyle özellikle ilgilenir. Bunun kadınların yüzyıllardır hem fiziksel açıdan hem de zihinsel açıdan aşağı görülmesi, eğitimsiz ve parasız bırakılmaları, çok erken yaşta evlendirilmeleri ve seçim şanslarının olmaması, edebiyatla ilgilenmeleri için fırsat bulamamaları ve bulsalar da küçümsenmeleri gibi çokça sebebi vardır. Virginia Woolf tüm bunları bizlere aktarırken tarafsız olmak, kendi cinsini övmemek, erkekleri aşağılayıcı herhangi bir tabirde bulunmamak için çok özen gösterir. Çünkü onun derdi her iki cinsten hangisinin daha üstün olduğunu kanıtlamak ya da erkek ve kadınlarla ilgili kesin hükümler ileri sürmek değildir. Yazar kadınların edebiyatta ne kadar var olabildiklerini inceleme aşamasında kadınların 19. yy. öncesinde yalnızca tek tük roman ve şiir kitapları yazabilmiş olmalarına karşın bu azınlığın da yine erkekler tarafından eleştirildiğini ya da yine erkekler tarafından savunulduğunu , erkeklerin kadınlar için ve kadınlar adına yazdıklarını görmüştür. Yani kadınlar için yine erkekler düşünmüştür ve kimse kadınlara düşüncelerini yazması için olanak yaratma çabasına girmemiştir. Bu yüzden Woolf Kadınların özgürleşmesi için erkeklerin verdikleri mücadele, özgürleşme hikayesinin kendisinden daha ilgi çekiciydi belki de. demiştir. Bu noktada Woolf'un kitapta kurguladığı Shakespeare'in bir kız kardeşi olsaydı konulu kısacık hikaye oldukça ilgi çekici ve önemlidir. Virginia Woolf, Shakespeare'in kendisi kadar zeki, yaratıcı ve akıllı bir kız kardeşi olsaydı acaba o da abisi gibi muazzam eserler üretip dünyaca tanınabilir miydi? diye sorgulamıştır. Fakat kız kardeş erken yaşta evlendirilip bu minik hikayenin sonunda çok zeki, yetenekli ve yaratıcı olmasına rağmen hiç kimse tarafından tanınmadan ve keşfedilmeden hayata veda etmiştir. Çünkü imkanı, parası, zamanı, odası yoktur. Woolf'un Kadınlar yarasalar gibi ya da baykuşlar gibi yaşar, yaratıklar gibi çalışır, solucanlar gibi ölürler... cümlesi işte bu küçük hikayeyle anlam bulur. Eserde kadınlar üzerine düşünen ve yazan birçok erkekten, kurgu roman yazarı olan birçok kadından bahsedilir. Woolf kendince en önemlilerinden kronolojik bir sırayla ve özenle bahsetmiştir. Hepsinde üzerinde durduğu nokta, kadınların edebiyata yönelmesi ve yönlendirilmesinin yanında kadınların nasıl yazdığı ve nasıl yazması gerektiğidir. Kadın gibi yazmak, kadınca yazmak çoğu zaman küçümsenmiştir. Bu durum, yazar kadınların kitaplarına, dillerine, üsluplarına yansımıştır. Woolf bu durumu Bu kısa ve öz olma durumu yazarın bir şeylerden korktuğu anlamına gelebilirdi; duygusal olmaktan korkuyordu belki, ya da kadınlar tarafından yazılanların çiçeksi olarak adlandırıldıklarını hatırladığı için bolca diken çıkarmıştı ortaya. sözleriyle gizli bir öfke ve sitemle belirtir. Ona göre edebiyatın cinsiyeti yoktur, yazarların cinsiyetleri vardır ve bu ayrım eserlere yansıyabilir çünkü çeşitlilik bu şekilde sağlanır. Buraya kadar değindiğimiz noktalardan Virginia Woolf'un edebi anlatıma bakış açısını Yazan birinin cinsiyetini düşünmesi ölümcüldür. cümlesiyle kısaca özetleyebiliriz ve kadınların da bu ayrımsız edebiyatın bir parçası olabilmesi için fikir dünyalarının geliştirilmesine olanak sağlanmalıdır diyebiliriz. Aksi takdirde Woolf da Davies gibi çocuklar büsbütün istenmez olduğunda kadınların da büsbütün gereksiz olacaklarına inanır ve korkar. Bu yüzden kadınların evlenip çocuk yapmak ve ev işlerini görmekten başka görevler edinip yeteneklerini sergileyip başka alanlarda dünyaya fayda sağlamaları gerektiğini düşünür. Virginia Woolf için bir kitap mutlaka bir fikir vermelidir. Kadınlara olanak verildiğinde elbette edebiyata ve diğer kadınlara yön verecek yepyeni fikirler üretebilirler. Eserde dünyaca tanınmış, kısıtlı zaman ve mekan içerisinde çok başarılı eserler yazmış olan Jane Austen, Aphra Behn, George Eliot, Emily ve Chalotte Bronte gibi birçok kadın yazardan söz edilmiştir. Bir 19. yy. yazarı olan Virginia Woolf, kendi döneminde başlayan kadın hareketlerinin en azından 16. yy.'da başlamış olmasıyla bugün edebiyatta çok farklı ve daha ileri noktalarda olunabileceğini savunmuştur. Ona göre geri kalan zamanda kadınlar kendileri gibi olmaktan korkmamalı ve başkalarının fikirleri için kendi değerlerini değiştirmemelidir. Virginia Woolf, yalnızca yüzyıllardır en azından kendi ülkesinde gördüğü kadarıyla kadınların yaşam biçimlerine erkeklerin yön vermesinin tezatlığını ve bundan sonrası için bir şeyler yapılabileceğini anlatmak ister."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/kitap-kapagi-tasarimi-ilk-izlenim-sanati", "text": "Kitap kapağı dizayn etmenin en önemli ögesi kitabın başlığıdır. Başlık temiz, ikna edici ve kolay okunabilir olmalıdır. Bunun yanında elbette yazarın ruhundan da esintiler taşımalıdır. Kapak tasarımında yapılan genel hatalardan biri, kapakta çok fazla yazı kullanmak ve boş alanları gerektiği gibi koruyamamaktadır. Benzersiz ve unutulmaz bir kitap kapağı oluşturmak için gereken, işleri basit ve sade tutmaktır. Bir ya da iki sözcük üzerine odaklanan, özenli bir font seçimiyle, temel tasarım ilkelerine uygun, kolay okunabilen ve metnin ruhunu yansıtan seçimler iyi bir kapak tasarımının başat ölçütleridir. İlk olarak kapak tasarımı pazarlama açısından bir kitabın en önemli yanı. Ne olursa olsun en sonunda bir ürün olan kitabın potansiyel müşteri tarafından görülen ilk yeri kapağı. İyi tasarlanmış bir kapak bir kitabın daha fazla okurla buluşmasını sağlayabilir. Ancak Bir kapağı ne iyi tasarlanmış bir kapak yapar? sorusunun tek bir yanıtı yoktur. Yalnızca tasarımcılara yön gösteren ve kapağın dikkat çekmesini sağlayacak genel ilkeler vardır. İlk olarak kitap türünü ve bu türün okurlarının beklentilerini iyi anlamak gerekir. Romantik bir roman ile bir iş kitabının tasarım elementleri arasında ciddi farklılıklar vardır. Kapak, türün özelliklerini yansıtan ve türü açısından okura doğru bilgi veren bir yapıda olmalıdır. İkincisi, bir kapak mutlaka ama mutlaka raflarda göz gezdiren bir okurun dikkatini çekebilmeyi başarmalıdır. Okur kitabın içindekilere ilişkin bir merak duygusuna sahip olmalıdır. Bu da daha parlak renkler, sıra dışı fontlar ve ilgi çeken bir görsel kullanmakla başarılabilir. Ama tek yolu da bu değildir. Üçüncüsü, kapak kolay okunabilir olmalıdır. Potansiyel okurlar kolayca başlığı ve yazarın adını okuyabilmelilerdir. Metin büyüklüğü okurun rafa olan uzaklığı düşünülerek metni kolayca okuyabileceği bir biçimde belirlenmelidir. Dördüncüsü, kapak, kitabın içeriği hakkında çok fazla bilgi barındırmamalıdır ama içeriği ilişkin de birkaç ipucu mutlaka içermelidir. Bunu yapmanın en iyi yolu, kitabın içinden vurucu bir tümce seçmektir. Beşincisi, kapağın en belirgi yanı kitabın başlığı ve yazarın adı olmalıdır. Çünkü bu iki unsur kitabın kendisinden bile büyük etki taşıyor olabilir. Altıncısı, kapak mutlaka hem dijital hem de basılı versiyonları akılda bulundurularak hazırlanmalıdır. Bugünün dünyasında kitaplar hem çevrimiçi hem de indirilerek e-kitap olarak da okunuyor. Diğer taraftan e-kitap okuyucuların ekranlarının da boyutunun küçük olduğu düşünülmeli ve hazırlanan kapağın daha küçük ekranlarda nasıl duracağı da hesaplanmalı. Bir de mürekkep ekrana sahip e-kitap okuyucularda yalnızca siyah beyaz renkler göründüğünden, Kapak tasarımı siyah-beyaz nasıl görünür bu da göz önünde bulundurulmalıdır. Yedincisi, yazarın tercihleri de elbette çok önemlidir. Yazar bu yapıtı bir seri olarak mı tasarlamaktadır? Öne çıkarmak istediği ileti nedir? Bunlar da yazarla iletişim halinde kalarak yanıtlanması gereken sorulardır. Sekizincisi, sonuncusu ama en önemsizi değil. Kapağın üretimi karşılanabilir bir maliyete sahip olmalıdır. Kitap yayıncılığı sınırlı bütçelerle yapılmaktadır. Dolayısıyla güzel ve dikkat çekici bir tasarımla, maliyet dengesinin de iyi ayarlanması gerekir. Basılı materyallerde genel olarak selefonla kaplı karton kapaklar tercih edilmektedir. Bu da kapağın kolayca yıpranmasını engellemektedir. Yukarıda da değindiğimiz üzere potansiyel bir okurun bir kitapta gördüğü ilk şey kapağıdır. Bu yüzden kapağın ilk anda olumlu bir izlenim bırakması ve raftaki diğer kitapların arasından sıyrılarak dikkat çekmesi önemlidir. Kitap kapağı tasarlanırken yapılan genel yanlışlardan biri stok görseller kullanmak, boşluk ilkelerine uymamak ya da son aşamada kontrol okumaları için birkaç gözün denetiminden geçmemektir. Benzersiz ve unutulmaz bir kapak tasarımı orijinal sanat eserleri, deneysel tasarımlar ve profesyonel bir gözün denetimiyle ortaya konabilir. Bir kitabın başarısındaki önemli ölçütlerden biri kapak tasarımıdır. İyi tasarlanmış bir kapak kitabı diğer kitaplar arasında öne çıkarabilir ve potansiyel bir okurun dikkatini çekebilir. Elbette bu her zaman kolay değildir. Dikkate alınması gereken birçok değişken vardır. Kitap kapağı tasarımında sıkça yapılan birkaç hatayı açıklayalım. Bir kitap tasarlarken düşünülecek en önemli şey. Kitabın seslendiği insanlardır. Tasarım mutlaka kitabın seslendiği kitlenin tercihleri dikkate alınarak hazırlanmalıdır. Söz gelimi gizemli bir romanı gizemli romanlar seven bir kitleye, kişisel gelişim kitabı kapağına benzer bir kapakla satamazsınız. Kitap kapağındaki metinler de en azından kapağın genel görsel görünüşü kadar önemlidir. Kitabın ve yazarın adı kolay okunabilir bir biçimde olmalı ve arkaplan sade tutulmalıdır. Diğer bir taraftan yazı fontu seçimi de kitabın türüne göre değişiklik göstermektedir. Söz gelimi seri halinde çıkmış bir anlatı kitabının eğlenceli fontları varken, politik bir kitabın daha ciddi fontları olacaktır. Bir kapak tasarımının vurucu olması, anlattığımız ögelerin hepsinin bir denge içerisinde sunulmasıyla olanaklı olur. Ancak bunların hepsini doğru yaptığınızda bile bir kalabalıklık ve karmaşa doğmamalıdır. Basitlik ve sadelik her zaman iyidir. Okurun belleğini ve görsel hafızasını yoracak karmaşalardan kaçınmak, boşluk ilkesine dikkat etmek ve metin resim dengesini dikkatli kurmak gerekir. Bir görsel tüm tasarımı zirveye çıkaracağı gibi alaşağı da edebilir. Seçilen görselin tasarıma genel olarak uyumlu olması ve yüksek çözünürlüklü olması büyük önem taşır. Bunun net bir kuralı yok. Dikkat çekecek kadar yüksek bir tonda ama metnin önüne çıkmayacak kadar vurgulu. Silik değil ama aşırı vurgulu da değil. Sezgilerinizle doğru görseli seçmeniz gerek. Alanyazında profreading olarak geçen ve profesyonel bir gözün son kez yazılan metni gözden geçirdiği aşama, yayıncılığın belki de en önemli aşamasıdır. Çünkü tasarımcı da yazar da bir süre sonra kendi yazdığına ve tasarladığına karşı kör olur. Bu nedenle dışarıdan profesyonel bir gözün sürecin son haline ilişkin görüşlerini belirtmesi büyük önem taşır. Bu yanlışlardan kaçınmak bir kitabın daha fazla okurla buluşmasını sağlayabilir. Bir kitap kapağı tasarlayacağınızda işinizin benzersiz ve unutulmaz olması için birkaç temel şey yapmak gerekiyor. Öne çıkmanın bir yolu, alışılmadık veya beklenmedik görüntüler kullanmak. Bu, kitabın havasını yansıtan bir şey veya potansiyel okurları şaşırtacak ve ilgisini çekecek bir şey olabilir. Unutulmaz bir kitap kapağı tasarlamanın bir başka yolu da ilginç bir tipografi kullanmaktır. Bu, alışılmadık bir yazı tipi kullanmayı veya sayfadaki metnin düzeniyle oynamayı içerebilir. Ayrıca farklı renk şemaları deneyebilir ve kitabın konusunu tamamlayan renkleri kullanmayı tercih edebilirsiniz. Son olarak, kitap kapağınızın genel görünümünün profesyonel ve iyi hazırlanmış olması gerektiğini unutmayın. Bu, potansiyel okurların kitabı ciddiye almalarını ve raftan almalarını sağlamaya da yardımcı olacaktır. Bir kitap kapağı tasarlamak istediğiniz zaman profesyonel olarak kullanacağınız birkaç programla karşılaşıyorsunuz. Bunlar Adobe'nin ürettiği, Photoshop, Ilustrator, InDesign; ya da Corel Draw firmasının ürettiği Corel Draw yazılımı gibi yazılımlar. Bunlar profesyonel tasarımcılar tarafından da tercih edilen popüler programlar. Bunun yanında ücretsiz seçenekler de mevcut. Photoshop'a aşina iseniz veya öğrenmek için zaman ayırmaya istekliyseniz, kitap kapağı tasarımınız için kesinlikle dikkate almaya değer GIMP var. Inskspace de belki Photoshop ve GIMP kadar detaylı değil kitap kapağı tasarlamak için kullanabileceğiniz arayüzü kolay güzel alternatiflerden biri. Ancak detaylı teknik bilgiye sahip olmadan da Canva gibi online araçlar aracılığıyla da gerçekten güzel kapaklar tasarlayabilirsiniz. Hangi programı ya da siteyi kullanırsanız kullanın önemli olan şey potansiyel okurların kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek istemesini sağlayacak, dikkat çekici bir tasarım oluşturmaktır. Kapak aynı zamanda kitabın içeriğini ve üslubunu da doğru bir şekilde yansıtmalıdır, bu nedenle çalışmanızı en iyi temsil edecek resmin ne tür olacağını düşünmek için biraz zaman ayırın. Eğer nereden başlayacağınıza emin değilseniz. İnternette onlarca nasıl yapılır videosu ya da düzenleyebileceğiniz hazır kitap kapağı şablonları bulmanız olanaklı. Yalnızca özgün olmayı ve düş gücünüze güvenmeyi unutmayın. Programlarda uzmanlaşmanıza gerek yok. Programlar yalnızca amaca giden yolda kullandığınız araçlar. Unutmayın ki bundan elli yıl önce her şey elle yapılıyordu. Burada birkaç örnek sunacağız. Bu örneklerde yayımevi tercihlerini izlemek de olanaklı. Kimi yayımevleri belirli bir marka algısı yaratmak için temel çizgileri koruyor ya da belirli bir şablon üzerinde yayın yapıyor. Kimileri ise daha özgür ve serbest tasarımlara olanak tanıyor. Aşağıda incelemeniz için birkaç örnek. Bir tasarımcı ya da yazar olarak potansiyel bir okur üzerinde iyi bir ilk izlenim bırakmak için sadece birkaç saniyeniz vardır. Kitap kapağı tasarımı genellikle bir kitaba ilişkin görülen ilk şeydir. Bu nedenle iyi tasarlanmış olduğundan ve kitabı mümkün olan en iyi şekilde temsil ettiğinden emin olmanız önemlidir. İyi bir kitap kapağı dikkat çekici olmalı ve okura kitabın ne hakkında olduğuyla ilgili bir fikir vermelidir. Bir kitap kapağının en önemli unsuru başlıktır, bu nedenle başlığın okunmasının kolay olduğundan ve kitabın içeriğini doğru şekilde yansıttığından emin olun. Çok fazla renk veya yoğun desen kullanmak gibi yaygın kitap kapağı tasarım hatalarından kaçının ve kitabınızı diğerlerinden ayıracak benzersiz ve akılda kalıcı bir tasarım oluşturmaya çalışın. Nereden başlayacağınızdan emin değilseniz, harika bir kitap kapağı tasarlamanıza yardımcı olacak pek çok kaynak var. Profesyonel bir tasarımcı kiralayabilir, çevrimiçi bir tasarım hizmetinden yararlanabilir veya mevcut birçok yazılım programından birini kullanarak kendi kapağınızı tasarlayabilirsiniz. Hangi seçeneği seçerseniz seçin, potansiyel okurlar üzerinde iyi bir ilk izlenim bırakacak kitap kapağını oluşturmak için zaman ayırdığınızdan emin olun."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/kitap-satin-alma-hastaligi-kotu-bir-sey-midir", "text": "Bu sitede daha önce defalarca anlattığım üzere insanoğlu FoxP2 geninin geçirdiği evrim sayesinde yutağında bir kapakçığı iradesiyle kontrol etmeyi başarıyor ve düşünerek dili buluyor. Ancak daha sonra dil olmadan düşünemez oluyor. Dil, düşünce sistemlerimizi yürüten bir araç haline geliyor. Dikkat ettiğinizde bir şeyi düşünürken sözcüklerle düşündüğünüzü ayırt edeceksiniz. Gerçekten de 1850'li yıllarda çalışmış dil bilimci Humboldt'un keşfine göre insan zihni sözcüklerle düşünüyor. Bugün bu bilginin doğruluğundan eminiz. Dolayısıyla ne kadar sözcük bilirseniz düşünme becerilerinizin de o oranda arttığını söyleyebiliyoruz. Kitap okumak da sözcük hazinemizi artırdığına göre okudukça düşünme becerilerimiz de buna koşut olarak gelişiyor. Şimdi burada anadili duyarlığıyla yazılmış nitelikli kitaplarla basit anlatılar arasında da ciddi bir ayrım var ama ona hiç girmeyelim. İleride birçok yazıda enine boyuna tartışırız. Devam edelim. Kitap okumak eleştirel düşünme becerilerinizi artırdığı gibi ortaya koyduğu anlatılarla gerçek yaşamınızda deneyimleyemeyeceğiniz birçok duygu ve durumu da deneyimlemenize olanak sağlıyor. Bu da bizi daha olgun, duyarlı ve empatik bireyler haline getiriyor. Şimdi ben kitap okuyorum ama yaşamımda hiç güzel bir şey olmuyor diyenler çıkabilir. Ya da okuyorum ama unutuyorum diyenler. Hiç merak etmeyin okuma eylemi bu saydığım faydaların çoğunu bilinç dışı süreçlerle gerçekleştiriyor. Yani yaptığınız tercihlerde okuduğunuz ama unuttuğunuz kitap kahramanlarının bir işe yaramadığını düşünseniz de siz farkına bile varmadan sizin yönelimlerinizi ve iradi kararlarınızı olumlu yönde etkiliyor. Geniş bir görüş penceresine sahip oluyorsunuz. Fastcompany'de yayımlanan bir makaleye göre, okuyamayacağınız kadar çok kitap biriktirmek ya da depolamak zihninizin iyi işlediğine ilişkin bir gösterge. Nassim Nicholas Taleb adında bir istatistikçi var. Bu istatistikçinin açıklamalarına göre kimi zaman okuyamayacağınız kadar çok kitap satın alma, bunu bir alışkanlığa dönüştürme, ekonomik olarak yıkıcı olmadığı sürece aslında hayli faydalı. İstatistikçi yazar, Umberto Eco'nun kütüphanesinde 30 bin civarında kitap olduğunu aktarıyor. Bu kadar çok kitabı yaşamı boyunca bitiremeyeceğini Eco'nun kendisi de biliyor. Ancak bu kadar çok kitabın Eco'nun entelektüel açlığını ve geniş ilgi alanını canlı tuttuğunu anlatıyor. Yani haddinden fazla kitap almak ya da e-kitap, pdf depolamak size hem ilgi alanlarınızı hatırlatan hem de sınırlarınızı gösteren bir eylem olarak tanımlanıyor. Bu geniş arşivi her gördüğünüzde bilmediğiniz şeylerin ne kadar çok olduğunu fark ediyor ve bir sonraki kitabı seçerken daha dikkatli olmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Gerçi akademide sincaplama dedikleri bir şey var. Pdf'leri depolayıp depolayıp hiç okumuyorsanız bu büyük bir sorun. Geniş bir kütüphane bilinç dışında sizin yaşam hakkında vereceğiniz kararları bile etkiliyor. Yaşamda sınırlı bir zaman ve yapılacak onlarca şey olduğunu bu yüzden zamanımızı boşa harcamamız gerektiğini düşündürüyor. Hem bizim de geniş kütüphanesiyle tanıdığımız İlber Ortaylı'ya göre kitabın da tamamının okunması gerekenleri var. Başvuru kaynağı olarak kullanılanları var. Hatırlamak için sürekli bakılması gerekenleri var. Bu yüzden diyeceğimiz o ki okuyamayacağınız kadar çok kitap aldığınız için dövünmeyin. Kitap alma hastalığı siz farkında olmasanız bile karar verme süreçlerinizi ve entelektüel kimliğinizi olumlu etkileyen önemli bir yaşam eylemi. Burada bu davranışın bir bağımlılığa dönüşüp dönüşmediğini belirlemek gerekiyor. Biliyorsunuz bir davranışı bağımlılık olarak adlandırabilmek için artık gündelik yaşamın olumsuz etkileniyor olması ya da finansal açıdan zorluğa neden olması gibi ölçütler var. Eğer kitap satın alma alışkanlığı sözcüğün gerçek anlamıyla bir hastalığa dönüşmüşse karşımıza ciddi sonuçları olabilen iki rahatsızlık çıkıyor. Tsundoku ve Bibliomani. Gelin teker teker inceleyelim. Japonca istemek , terk etmek ve okumak sözcüklerinin birleşimiyle oluşan Tsundoku terimi, okuyamayacağı kadar çok kitap satın almak ve bunları biriktirmekle ortaya çıkan bir rahatsızlık. Koleksiyon yapmaya benzer bir tanımı olsa da Tsundoku'daki durum farklı çünkü Tsundoku hastaları kitapları okuma arzusuyla alıyorlar ama zaman yokluğu ya da odaklanma sorunu yüzünden okuyamıyorlar. - Uzman klinik psikolog Ahmet Saraç'tan alıntıyla Karl Lagerfeld'in 'Satın aldığınız her kitap ile onu okuyabilecek zamanı da satın almalısınız! sözünden hareketle zaman darlığı da bu bireyleri Tsundoku olmaya doğru itiyor. - İşin trajik yanı bu kişiler kendilerini geliştirmek isteyen, bunun için istek duyan insanlar ancak bunu gerçekleştiremiyorlar. Bu bireyler etrafları tarafından iyi okurlar olarak tanınmak istiyorlar. Hatta okumadıkları bir kitap sorulunca yalan söyleme eğiliminde oluyorlar. - Tahmin edildiği üzere okuyamayacakları kadar çok kitap alıyorlar. - Satın aldıkları kitapları okuma arzusu duymalarına rağmen okuyamıyorlar. - Yapması gereken başka alışverişler olmasına rağmen kendilerini tekrar kitapçıda buluyorlar. - Kitaplarını ödünç veremiyorlar ve vermek zorunda kalırlarsa ciddi kaygı duyuyorlar. - Her yeni kitap aldıklarında aşırı mutlu bir ruh haline geçiş yapıyorlar. - Tsundoku rahatsızlığına sahip bireyler elektronik okuyuculara imrendirilebilir. - Keyif almadıkları kitapları mantık dışı bir takıntıyla bitirmek zorunda olmadıkları, bırakarak sevdikleri bir kitaba geçebilecekleri anımsatılabilir. - Sesli kitapları dinleme alışkanlığı kazanabilirler. Böylece en azından okuyamadıkları kitaplar için hissettikleri suçluluk duygusunu üstlerinden atabilirler. Latince, kitap ve hastalık sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan Bibliomani de bir çeşit kitap satın alma rahatsızlığıdır ancak Tsundaku'dan farklı olarak Bibliomani rahatsızlığına sahip kişiler kitapları okuma arzusuyla değil sahip olma dürtüsüyle alırlar. Tarihi 19. yüzyılın başlarına kadar giden Bibliomani'nin altında yatan nedenler kişiden kişiye değişmekle birlikte temel neden psikoterapi ve benzeri yöntemlerle ortaya çıkarılmaktadır. - Aynı kitabın birden fazla kopyasını satın alabilirler. - Yaşamdaki tek hedeflerinin kitap almak olduğunu düşünürler. - Kitapların niteliği değil niceliği önemlidir. Bibliomani'nin tedavisinde sorun genel öneri yöntemlerle çözülemiyorsa mutlaka bir uzmandan destek alınması gerekmektedir. Düzeylere göre ilaç tedavisine ya da psikoterapiye başlanması olasıdır. Bir de bilmek gerekir ki bu hastalıkların teşhisi ve kabullenmesi hayli zordur sevgili okur. Toplum kitapla ilgili kavramları olumlu biçimlediği için bazen kavramla ilgili rahatsızlıkları tanımakta zorlanıyor insan. 21. yüzyıl büyük bir enformasyon bombardımanına tutulduğumuz tek bir konuya odaklanmanın çok ama çok zor olduğu bir yüzyıl. Hatta bu enformasyonu yönetmek için enformasyon mühendisliği gibi yeni yeni alanlar ortaya çıktı. O yüzden 21. yüzyıl becerileri ile donanmış insanın dünyadaki sınırlı zamanında yöneleceği alanları iyi seçmesi ve derinleşmesini bilmesi gerekmektedir. Zaman elbette vücudumuzun biçiminden, evimizin duvarına, karakterimizden ilgi alanlarımıza kadar her şeyi değiştirmektedir. Bu nedenle farklı kitaplar almak bunların kimini başvuru kaynağı olarak değerlendirmek kimini de bir gün okurum umuduyla kütüphanede bulundurmakta sorun yoktur. Ancak bilirsiniz ki okuma alışkanlığı bir çeşit takıntıdır. Okur yazarların her gün uyumadan önce en az otuz sayfa okumak gibi takıntıları vardır. Okuma alışkanlığının bırakılmaması gerekir. Satın almak, okumanın önüne çok geçtiyse ve bu artık gündelik yaşamınızı etkiliyorsa bir durup düşünmenin zamanı gelmiş demektir."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/kucuk-prens-incelemesi", "text": "Yapıt, evreni bilgelik kazanmak için dolaşan bir çocuğun, Küçük Prens'in hikayesini anlatır. Eser yüzlerce dile çevrilmiş ve dünya çapında yaklaşık 200 milyon kopya satarak, onu yayıncılık tarihinin en çok satan kitaplarından biri haline getirmiştir. Antoine de Saint-Exupery, Fransız yazar, havacı, şair ve entelektüeldir. Aristokrat bir ailede yetişen sanatçı, 12 yaşında ilk uçak yolculuğuna çıktıktan sonra küçük yaşta havacılığa aşık olur. 1922'de zorunlu askerlik hizmeti sırasında pilot unvanını alır ve bu sıralarda yazmaya başlar. Birçok eseri olmasına karşın edebi açıdan en önemli eseri, yetişkinler için çocuk masalı olan Küçük Prens, çölde mahsur kalan bir pilotun başka bir gezegenden genç bir prensle konuşmasının şiirsel ve mistik anlatımı olarak anılmaktadır. Saint-Exupery tarafından yazılıp resimlenir ve 1943'te Amerika Birleşik Devletleri'nde hem Fransızca hem de İngilizce olarak yayınlanır. 20. yüzyılın en büyük kitaplarından biri kabul edilen eser, sayısız uyarlamaya konu olur. Hikayeler dünyamızı oluşturur, evreni algılamamızı sağlar. Onları birbirimize anlatırız. Sadece gerçeklerin iletilmesi, anlamamızı sağlayamaz; olgulara anlam yükleyebileceğimiz yegane araç anlatılardır. Bize göre hayatın yaşamaya değer olması ancak anlamla olur. Dünyayı bir topluluk bir medeniyet olarak görme şeklimiz, öncelikle birbirimize anlattığımız hikayelere bağlıdır. Küçük Prens'te pilot, ressam olma tutkusundan nasıl vazgeçtiğini ve gerçek hayattaki yazar gibi nasıl bir pilota dönüştüğünü anlatıyor. Öykü şu şekilde başlıyor: Pilot bir keresinde uçağını Sahra Çölü'nün ortasına indirmek zorunda kalır. Hiçliğin ortasındadır ve bin mil kadar ötesinde bile medeniyet göstergesi yoktur. Yıldızlı gökyüzünün altındaki çölün kumlarında uyur. Sonra sabah bir sesle uyanır. Ses, pilottan kendisine bir kağıda bir koyun çizmesini isteyen prens gibi giyinmiş başka bir çocuktan gelmektedir. Birini çizer, prens beğenmez ve sonra bir başkasını ve bir başkasını yeniden çizmesi gerekir. Ta ki hüsrana uğrayıp bir kutu çizip prense koyunların kutunun içinde olduğunu açıklayana kadar. Bunun üzerine Prens, Prens daha sonra ona B612 adlı bir gezegenden bahseder. Gezegenin baobab ağaçları yüzünden küçülüp yok olmaması için uğraştığını anlatır. Prens böyle uğraşıp dururken bir gün bir gül ortaya çıkar. Önce bir tomurcuk, bir fidandır ama sonra büyüyerek nefesini kesen bir çiçeğe dönüşmüştür. Prens ile gül birbirlerine aşık olurlar ama kısa süre sonra gülün yoğun ilgi talepleri prens için hüsrana yol açar. Prens, Dünya'da kendisini evine geri getirebileceğini söyleyen bir yılanla ve ona insanların kökten yoksun olduğunu söyleyen bir çiçekle tanışır. Bir gül bahçesine rastlar ve çok sevdiği gülünün onun iddia ettiği gibi evrende benzersiz olmadığını öğrenmek onu çok üzer. Kitap boyunca Saint-Exupery, insanlığın birçok özelliğini eleştirir. İnsanların zenginlik, güç ve teknoloji ile çok meşgul olduğunu, hayattaki önemli şeyleri kaçırdığını iddia eder. Başkalarını sevmeye ve dünyanın küçük harikalarını fark etmeye zaman ayırmadıkları için insanlar bir şeyler aramak amacıyla oradan oraya koştururlar; ama yanlış şeylerin peşinde oldukları için bulundukları yerden asla memnun olmazlar. Tıpkı makasçının kontrol ettiği trenler gibi tekrar yola koyulurlar. İnsanlar da tıpkı kitaptaki coğrafyacılar gibi gerçeklerin ve rakamların önemli olduğuna inandırılır; ancak önümüze koyulanlar çoğu zaman gerçeği gizler ve kişinin hayatın gerçek anlamını gözden kaçırmasına neden olur. Benzer şekilde, bir insan başarılı olduğunda ve bir miktar servet biriktirdiğinde, tüm zamanını hayatın önemli anlarına odaklanmak yerine varlıklarını saymaya harcar. Sonunda hayatlarının bir anlamı olmadığını anlarlar. Küçük Prens, önemli olanın genellikle bizim için görünür olmadığını söyleyen tilkinin yorumu aracılığıyla farklı yaratıklar arasındaki tematik anlayış zincirini gösterir. Demek ki yazar, anlayış olduğu zaman anlaşmazlıkların giderilebileceği ve insan için olanaksız şeylerin mümkün hale gelebileceği fikrine vurgu yapmak istemiştir. Pilot bunu öğrendiğinde, anlamını çözmek için zihninde birkaç kez tekrarlar. Küçük Prens'in gülünü bir sevgili gibi büyütmesi için büyük çaba sarf etmesi nedeniyle romanda çaba teması en baskın işlenen konulardan biri olmuştur. Onu daha çok sevgiyle evcilleştirmiştir, tilki de evcilleştirdiklerinden sorumlu olduğunu işaret etmektedir. Prens ve pilot da dahil olmak üzere tüm karakterler, bir ilişki yaratarak birbirlerini önemser ve birbirleri için çaba sarf ederler... Bu ilişkiler onların dünyasını değiştirir. Bu nedenle, prens ölüp dünyayı terk ettiğinde pilot yalnızlığın sancısını çekmeye başlar. Ah büyümek... Roman, pilotun kendisine hayatta önemli olan şeyleri söyleyene kadar çocuk olduğunu düşündüğü Küçük Prens aracılığıyla, çocukların büyümesinin tematik çizgisini göstermiş olur. Pilot, hayattaki inceliklerin az da olsa farkındadır, ancak Küçük Prens ile hayatı kesiştiğinde, hayattaki, aşktaki ve insan ilişkilerindeki etkileşimin önemini öğrenir. Aynı zamanda, farklı gezegenlere dair anlatılarıyla heyecanlı bir tablo çizen bu küçük arkadaş aracılığıyla, gurur, kendini beğenmişlik ve açgözlülük gibi olumsuz insan duygularını da tanır ve onlardan uzaklaşır. Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens'inin anlatımı için benimsediği üslup çok sade, kolay anlaşılır ve akıcı gibi görünse de, anlaşılmaz bir şekilde gizemli ve son derece cezbedicidir. Aynı zamanda düzyazıda şiir tarzının da örneklerini görebiliriz. Küçük çocuklar için yazılmış gibi görünen masal, dilinin sadeliği ve ilettiği mesajın derinliği nedeniyle yetişkinler için hemen hemen aynı tuhaf çekiciliğe sahiptir. Anlatı birinci tekil şahıs ağzından anlatılmıştır. Önce pilot, ardından Küçük Prens tarafından... Bazı yetkin diyaloglara sahip olmasına rağmen, genellikle çocuk edebiyatı için kullanılan formal olmayan bir dili de vardır. Hikayeyi, bir alegori olarak görmemiz mümkün. Esasında yazarın mesajı okuyucuya bağlı olarak birçok farklı şekilde yorumlanabilir. Hikaye öncelikle yetişkinler için, çocukların dünya görüşünden yararlanmanın aslında ne kadar da değerli olacağını anlatmak amacıyla yazılmıştır. Antoine de Saint-Exupery, modern insanın unutmak üzere olduğu değerleri üzerine yazdığı birçok hikaye ile yıllardır en fazla okunan kitaplar arasındadır.."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/kurtlarla-kosan-kadinlar-incelemesi", "text": "Clarissa Pinkola Estes, 27 Ocak 1945'te ABD'nin Kızılderililerin yurdu anlamına gelen Indiana eyaletinde dünyaya gelir. Meksika asıllı ailesinin ülkeden sınır dışı edilmesiyle 5 yaşındayken Macar bir aileye evlatlık verilir. Çocukluk yıllarından itibaren içinde bulunduğu, büyüyüp yetiştiği bu bölge Doğu Avrupa kökenli mültecilerin yaşadığı bir bölgedir. Çok kültürlü bir bölgede yetişmesi Clarissa'ya farklı diller öğrenme ve bu dillerin masallarına hakim olma becerisi katmıştır. Bugüne kadarki tüm çalışmalarında küçükken yaşadığı ailevi ve sosyal travmalarının etkisi görülmektedir. Fakat o bu travmaları, yaraları acı çekmek için değil güç almak için kullanır. Tüm kadınlara da bu görüyü öğretmeyi kendine amaç edinir. 1981 yılında Union Enstitüsünü etnoklinik alanındaki doktora derecesiyle bitiren Clarissa, Uluslararası Psikanalitik Kurumu tarafından Jungcu Psikanalizm Diplomatı seçilir ve bir dönem Jung Eğitim ve Araştırma Merkezinin başkanlığını da üstlenir. Hem bilimsel hem de edebi çalışmalara sahiptir. Latin geleneğinde Cantadora olarak adlandırılan eski masal ve öykü derleyicisi Clarissa, şu anda 75 yaşında, evli ve üç çocuk sahibidir. 30 yılı aşkın bir süredir öğrencileriyle ve hastalarıyla ilgilenmektedir. Bu yazımızda inceleyeceğimiz Kurtlarla Koşan Kadınlar konusunu Meksika ve Macar kökenli masallardaki motiflerin karşılaştırmalı bir sunum ve birleşiminden almıştır. Clarissa Pinkola Estes, 1971 yılında başladığı Kurtlarla Koşan Kadınlar'ı yirmi yılı aşkın bir süre sonunda tamamlamıştır. Vahşi kadın olarak anlattığı doğallık, masallarla büyüyen bu kadının hayatının her yerindedir. Büyük küpeler, büyük çiçekli şapkalar, uzun etekler ve şallarla kuşanıp kendini iyi hissettirebilen, köklerine ve geleneklerine bağlı ama aynı zamanda özgür bir kadındır. Sevgi dolu, şefkatli ve iç görülü olmanın yanına erkeklere atfedilen özellikleri de koyabilmeyi başarabilen, duygusunu ve aklını, his ve enerjisini doğru yerlerde kullanabilen bilge bir kadındır. Kurtlarla Koşan Kadınlar özetle Nasıl Kadın Olunur? sorusuna verilen uzunca bir cevaptır. Başlarda bilimsel olmadığı gerekçesiyle 40 yayımevi tarafından reddedilirken bugün 37 dile çevrilen bir şaheser konumundadır. Clarissa Pinkola Estes'in tüm sevdiklerime ve hala kayıp olanlara ithafıyla yayımlanan Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı 16 bölüm ve 542 sayfadan oluşmaktadır. Bu bölümlerden her birinde bir masal ve masallardan yola çıkılarak vahşi kadın arketipi hakkında incelemelerin yapıldığı alt başlıklar yer almaktadır. Clarissa, çeşitli mit, masal ve öykülerden yola çıkarak çok eski zamanlardan bu yana kadınların sosyal hayattaki, iş hayatındaki, aile hayatındaki, cinsel hayattaki, anne olarak, çocuk olarak, ilham kaynağı olarak, yaratıcı güç olarak, sanatçı olarak değişimini, aslında ne olması gerektiğini ve ne olmaması gerektiğini anlatmaya çalışmaktadır. Kadınlara, tutkularını, güçlerini, yeteneklerini, gerçek evlerini, yaralarını, ayağa kalkışlarını, çocukluklarını, cinselliklerini, doğallıklarını ve özgürlüklerini hatırlatmaya çalışır. Kadınlar kendilerini keşfetmeli, iç dünyalarını görmezden gelmemeli ve kendilerine değer vermelidir. Eril güç ve sorumluluklar altında ezilmemeli, fedakarlıklar uğruna kendi benliklerini kaybetmemelidir. Clarissa'ya göre vahşi doğa insanı büyük ölçüde bütünler. Kurtlarla Koşan Kadınlar özetinin dışında Clarissa'nın kadınlara önerilerinden kısaca bahsetmek yararlı olacaktır. Clarissa kadınların dişil enerjilerini, sevgi ve şefkatlerini hiç kaybetmemesi gerektiğini savunur. Kendisi de tam olarak böyle bir kadındır. Ona göre her kadının mutlaka bir tutkusu vardır ve tutkusunu bulamayan kadın iflah olmaz. Her kadın doğuştan yaratıcıdır. Yaratıcılık hiç kimsenin tekelinde değildir. Biz istesek de istemesek de en büyük yaratıcılık, tutkularımızdan ve acılarımızdan gelir. Clarissa, kendi acılarınızı, yaralarınızı bilin, keşfedin, atalarınızın acılarını, yaralarını araştırın, bilin, çünkü acılar ve travmalar çok büyük bir yaratıcı güçtür, der."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/martin-eden-incelemesi-jack-london", "text": "John Griffith London, 12 Ocak 1876'da San Francisco'da doğdu. Yazar, bu meslekten yüksek gelir elde eden ilk Amerikalılardan birdir. Annesi Flora Wellman müzik öğretmeni, babası olduğu düşünülen William Chaney ise Astrologdur. Babasının kim olduğu konusunda net ve kesin bir bilgi yoktur. Ancak annesi William Chaney ile olan birlikteliğinden sonra Jack London'a da soy adını veren John London ile evlenmiştir. Hatta Jack London, biyolojik babası olduğu tahmin edilen William Chaney'e bir mektup yazmış ancak cevap olarak Chaney kendisinin iktidarsız olduğunu ve London'ın gerçek babasının başka bir adam olduğunu iddia etmiştir. Jack London denizcilikle ilgilenmiş ve fabrikalarda işçi olarak çalışmıştır. Üniversite olarak Berkeley'e girmiş ancak 1897 yılında maddi olanaksızlıklar nedeniyle ayrılmak zorunda kalmıştır. İki kez evlenmiş olan London bir sosyalisttir. 40 yaşında hayata gözlerini yuman London'ın ölüm sebebi tartışmalara sebep olmuştur çünkü o dönemde hastalığı sebebi ile morfin kullanmaktadır. İntihar edip etmediği kasıtlı olarak fazla doz morfin alıp almadığı bir sır olarak kalmıştır. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu gibi eserleriyle edebiyat dünyasında adeta bir çığır açmıştır. Hikayemizin ana karakteri kitaba ismini veren Martin Eden'dir. Yaşananları onun bakış açısından görür, kitap boyunca onun düşüncelerine ve iç sesine tanıklık ederiz. Bay Eden alt sınıftan gelen ve hayatını denizcilikten kazanan biridir. Belirli aralıklarla gemi işçisi olarak seferlere çıkmakta ve geri kalan zamanda kazandığı bu para ile hayatını devam ettirmektedir. Ablası Gertrude ve Eniştesinin evinde bir odada kiracı olarak yaşayan Martin Eden'in hayatındaki ilk dönüm noktası burjuva sınıfından Arthur Morse'u serserilerin elinden kurtarması ile başlar. Bu sayede Arthur'un kardeşi Ruth ile tanışır. Ruth'a aşık olan Martin Eden onunla olan sohbetini devam ettirebilmek, aralarındaki kültür ve bilgi farkını kapatabilmek için kitaplar ve dergiler dünyasına giriş yapar. Bu yeni dünya onun hayata bakış açısını değiştirir. Ruth ile olan ilişkisi ilerler. Ruth'tan onunla evlenmek için iki yıl süre isteyen Martin Eden gelecekteki mesleğini bulmuştur: Yazar olmak. Sürekli okumaya ve yazmaya başlar. Uyku süresini günde beş saate indirir. Ruth ile buluşmadığı tüm zamanlarda sadece okur. Makaleler, şiirler ve hikayeler yazar. Bunları dergilere ve yayınevlerine postalar. Elindeki kısıtlı parasını da mektupları için pul almaya yatırır. Bu süreçte Ruth ve ailesi ile birçok yemeğe katılan Martin'in burjuva sınıfına karşı düşünceleri de değişmeye başlar. Onların aslında göründükleri kadar da bilgili ve entelektüel olmadığını aksine birçoğunun sığ ve tekdüze düşüncelere sahip olduklarını fark eder. Kitaplarla tanışması, ona tek bildiği şeyin hiçbir şey bilmediği ya da çok az şey bildiğini hissettirmesini sağlamıştır. Yazma serüveni boyunca yazıları hiçbir yerden olumlu dönüş almayan ve başarısız olan Martin, Ruth'tan istediği iki yıllık sürenin de büyük bir kısmını doldurmuştur. Ancak Ruth ailesinin baskısıyla ve kendisinin beklentisini karşılamadığı gerekçesiyle Martin'den ayrılır. Bundan sonra Martin'in şansı döner. Yazdığı eserler arka arkaya kabul edilmeye başlar. Birçok kitabı, makalesi, hikayesi yayınlanan Martin Eden'in şöhreti bu şekilde başlamış olur. Yaşananlardan sonra Ruth, Martin'e dönmek istese de Martin kabul etmez. Bu soru onun içini kemirir. Kazandığı parayı çevresinde ona iyiliği dokunmuş birçok insanın hayatına dokunmaya, onları mutlu etmeye ve hayallerini gerçekleştirmeye harcayan Martin Eden son bir gemi yolculuğuna çıkarak okura veda eder. Jack London'ın 33 yaşında yazdığı, hayatından otobiyografik öğeler de taşıyan bu eser Martin Eden adında alt sınıftan gelen bir gemi işçisinin burjuva sınıfından bir kıza aşık olmasının ve çok satan bir yazara dönüşmesinin hikayesidir. Alt sınıftan gelen ve şöhret olan bu adam süreç boyunca içinde olmayı arzuladığı burjuva sınıfının gerçek yüzüne tanık olur. Her ne kadar istediği başarıyı en sonunda elde etse de bu süreçte yaşadıkları Martin Eden'in zihninde ve ruhunda derin hasarlar bırakır. Ayrıca kitabın yazarı Jack London, Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş gibi iki önemli eseri yazarak şöhrete kavuşmuş ancak ün ve şöhret onda da düş kırıklığı yaratmıştır. Bu düş kırıklığı sonrası Güney Pasifik'te bir yolculuğa çıkmış ve içinde otobiyografik unsurlar barındıran bu eseri kaleme almıştır. Kişisel olarak klasik eserlere hep mesafe ile yaklaşmışımdır. Ki bu kitaba da ilk önce böyle başladım. Bir süre okuyup daha başlarında kitabı bıraktım. Ancak okumaya geri döndüğümde tüm önyargılarımı yıkan bir hikaye ve anlatımla karşılaştım. Kitap okurken ana karakterlerde kendimizden benzerlikler arar onları bizden biri gibi görmek isteriz. En azından ben kendimi ana karakter ya da onun iç sesiymiş gibi hissetmeye çabalarım. Martin Eden bunu kolayca başaran bir kitap oldu benim için. Martin Eden'in düşüncelerini ve hislerini anlamakta hiçbir zorluk yaşamadım. Sanki tanıdığım biriydi Bay Eden. Kitabın dili ve anlatımı ise gayet akıcıydı. Çeviriyi de beğendim. Akıcılığı bozan hiçbir sözcük ya da tümce ile karşılaşmadım. Okumaya her ara verdiğimde acaba Martin Eden şimdi ne düşünüyordur, nasıl hissediyordur? diye merak ettim. Bütün ögeleri ve içerdikleri ile kesinlikle okunması gereken bir yapıt. Jack London, Beyaz Diş, Martin Eden ya da Vahşetin Çağrısı kitaplarıyla tanınsa da geride çokça yapıt bırakmış bir sanatçı. Aşağıda bu yapıtların bir listesini bulabilirsiniz."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/neset-ertas-kentin-tezenesi-incelemesi", "text": "Anadolu'da babayla oğlu aynı zevkte buluşturan ender insanlardan biridir Neşet Ertaş. Sesi bozkırın ortasındaki bir çakırdikeni gibi dimdik çıkar bozlaklarda. Bu nedenle kütüğü bozkır olanlar tapınırcasına sever onu. Bu sevgi o kadar benzer ki anne baba sevgisine, mesela üniversiteden arkadaşım Ömer ozanın her ölüm yıldönümünde mezarı başına gidip duasını okur, akşam döner gelir rakısını içer uyur. Şimdi gelin bu büyük ozanla söyleşen yazarı tanıyalım. Yunus Ülger, Nevşehir doğumlu bir gazeteci. Önceleri Hürriyet, Sabah gibi gazetelerde çalışmış. 2009'da Almanya'ya göç etmiş. Ortaokul yıllarından beri de amatör olarak bağlama çalıyor ve halk müziğiyle ilgileniyor. Neşet Ertaş: Kentin Tezenesi de sanırım onun yayımladığı ilk kitap. Ülkemizde benzer nehir söyleşiler çok sık yayımlanmıyor ve yayımlandığında da yazarından çok doğal olarak söyleşinin yapıldığı kişiye odaklanılıyor. Ancak burada Yunus Ülger'in hep hayranlıkla anılan Neşet Ertaş'ı bir insan olarak ele almaya çalışmasını da unutmamak gerekiyor. Batı edebiyatında nasıl Zweig sayesinde muhteşem biyografiler okuyabiliyorsak ve bu biyografilerde yaşamı anlatılan yazar kadar Zweig'ın da büyük bir emeği varsa Neşet Ertaş'ın da daha iyi anlaşılmasında gelecekte Neşet Ertaş kadar Yunus Ülger'in de emeği olacağını söylemek gerek. Kitap, Neşet Ertaş'ın yaşam öyküsüne kendi ağzından tanık olmamızı sağlıyor. Yunus Ülger ilk olarak bozkırın tezenesi adıyla özdeşleşen Neşet Ertaş'a bu adın kim tarafından yakıştırıldığını anlamaya çalışıyor. Sözün ilk kez Neşet Ertaş'ın Yugoslavya'daki hapis yıllarında Hapishane'ye gelen bir Yaşar Kemal kitabının üzerinde yazdığını tespit edebiliyor ancak bu kitabın Yaşar Kemal tarafından mı yoksa başka biri tarafından mı gönderildiği belli değil. Uzun süredir edebiyat alanında içerik üreten ve alana yakın alanda doktora yapan bir birey olarak Türkiye'nin edebiyat tarihi için büyük önem taşıyan her olay ve kişinin bir yerlerde Yaşar Kemal'le temas ettiğine ilişkin bir tespitim var. Bu Aşık Veysel'de de, Mehmed Uzun'da da böyle. Güzel bir yakıştırma olsa gerek bozkırın tezenesi kalıcı oluyor ve milyonlar tarafından kullanılıyor. Ancak Yunus Ülger, Neşet Ertaş'ın karakterini bulmasında ve tanınmasında asıl kentin olanaklarının payı olduğunu düşündüğü için Neşet Ertaş'a kentin tezenesi demeyi daha uygun buluyor. Ertaş'ın yaşam öyküsünü özetleyecek olursak Kırşehir'de doğan ve duyduğu ilk ses saz sesi olan bir Abdal çocuğuyla karşılaşırız. Ertaş'ın babasıyla köy köy gezerek düğünlerde çalmaya başlamasıyla biçimlenen kaderini görürüz. Türlü nedenlerle Abdal'ların insan yerine konmadığını gören Ertaş'ın ceketini sırtına alarak Ankara'ya geldiğine tanık oluruz. Bir dönem TRT Radyo'da çaldığını, önce Ankara pavyonlarında, sonra İstanbul'da program başı ücretle sahne aldığını öğreniriz. Önce Avrupa turnesinde dolandırıldığını sonra tekrar ülkesine geldiğini ancak 1977-78 yılları arasında işi nedeniyle kendini alıkoyamadığı içki alışkanlığı yüzünden saz çalan parmaklarının durduğunu, tedavi aramak için Almanya'ya geldiğini öğreniriz. Ozan'ın tekrar keşfedilmesi ise Almanya'da herkesten uzak yaşadığı 20 yılın sonunda gerçekleşecektir. Neşet Ertaş, Almanya'da çocuklarının ve eli kendisine bakan gariplerin geçimini sağlamak için düğünlere gitmektedir. Ancak 20 yıllık suskunluğu, herhangi bir yayın kuruluşunda görülmeyişi hakkında öldü dedikoduları çıkmasına neden olur. Bu durum Ertaş'ın Almanya'daki düğün işlerini de etkilemeye başlayınca bir gazeteye ölmediğini ispatlamak için röportaj verir ve talihi o tarihten sonra değişmeye başlar. Kitap, bu söyleşiyi Neşet Ertaş Türkülerinin Kaynakları, Alevilik ve Bektaşilik Hakkındaki Görüşleri gibi bölümlere ayırarak vermiş. Nehir söyleşiyi aksatmadan böyle bir bölümleme yapılmasını hem çok zor hem de çok doğru buldum. Yukarıda da değindiğimiz gibi kitap bir taraftan da Neşet Ertaş'ın tanıklığında Türkiye'nin bir dönemini tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Ozan'ın çocukluğuna denk gelen 1940'lı yıllar ortalama yaşam beklentisinin 40 45 yıl olduğu, doğan her dört bebekten birinin sağlık hizmetlerine erişim sorunu yüzünden yaşamını kaybettiği bir dönem. Ozan'ın yanıtı ise çarpıcı. Kendinin ne kadar farkında olduğunu gösteriyor. Neşet Ertaş'ın yaşam öyküsü ancak eskiden annelerimizin babalarımızın anlattığı, 21. yüzyılda gerçekleşmesini olanaksız bulduğumuz anlarla dolu. Ancak gerçek. İşin sarsıcı yanı da bu. Saz evini açma öyküsü aşağıda anlatıldığı gibi 21. yüzyılda olması olanaksız dersiniz ama 20. yüzyılda gerçekti. Saz evini ben açmamıştım. Oraya saz almaya gitmiştim, param yetişmedi, ben saz çaldım adam. Çıktım gidiyordum, adam beni geri çağırdı, Gel sen ortak ol dükkana. dedi. Ben Param yok. dedim Olsun. dedi. Borçlanırsın bana, beraber çalışırız ödersin. dedi. Çocukları yokmuş beni evlatlık yerine koydu. Sonra orayı bana devretti, gitti. Sayfa 75. Niye düğünlere gidiyorsun dersen, insan hayatının en kutsal günü düğün günü. Bu mutlu günlerde anım kalsın istiyorum. büyük küçük herkese hitap etmek için düğünlere gidiyorum. Saatlerce coşkuyla oyun havaları, halaylar çalarım, en sonunda da benden türkü dinlemek isteyenlere türkü çalarım. onlar sabırlıdırlar, beklerler. 130. Kültürel olarak sevdiğimizi aşırı sevip kutsallaştırıyoruz. Bu nedenle sevdiğimiz kişileri bir birey olarak ele almakta, yaşantısı üzerine farklı okumalar yapmakta zorlanıyoruz. Yunus Ülger'in kitabı bize daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış söyleşileriyle işte bu biçimde çok sevdiğimiz Neşet Ertaş'ı yeniden tanıma olanağı sağlıyor. Ezbere konuşmak yerine Neşet Ertaş'ın neden bu kadar başarılı olduğunu, yaşam öyküsünde ne gibi kültürel kodlar saklı olduğunu inceliyor. Hakkında doğru bilinen birçok yanlış olduğunu öğreniyoruz. Ozan'ın sonradan Leyla adıyla sembolleştirdiği karşı cinse aşkın evet eşi Leyla Ertaş'tan hareketle ortaya çıktığını ama evliliklerinin anlatıldığı gibi büyük bir aşkla gerçekleşmediğini keşfediyoruz. Okul bitirmemesine rağmen Ertaş'ın sanat ve yaşam hakkındaki görüşlerinin hayli çağdaş olduğunu seziyoruz. Ne dersek diyelim Neşet Ertaş, aşıklık geleneğinin bilinen ünlü ve etkili son temsilcisi, babadan oğula geçen bu kültürün sonu geldi ya da gelmek üzere. Romantik bir söylem gibi gelebilir ama bu kültür öğesinin yok oluşu, belirli bir bakış açısının ve yaşam biçiminin de yok oluşu anlamına geliyor. Dünya halkları olarak bu öğelere sahip çıkıp bunları benzer yapıtlarla somutlaştırmazsak, tekil ve birbirine benzer, saman gibi yaşamlar sürmek zorunda kalacağız. Bu nedenle neredeyse 30 yıldır yayıncılık yapan Anı Yayıncılığı da akademik kitapların ötesine geçerek kurduğu Anı Kültür ile Türkiye Kültür Mirası'na böylesine önemli bir kitap kazandırdıkları için kutlamak gerekiyor. Editör Tuğba Çelik Korat'ın nehir söyleşinin yapısını bozmadan kitabı başlıklandırması, Yunus Ülger'in de Neşet Ertaş'ın ağzından çıkan sözlere çok dokunmaması hayli yerinde olmuş. Bu söyleşinin muhteşem bir sesli kitap adayı olduğunu ve söz gelimi Neşet Ertaş'ın ölüm yıldönümünde bunu Storytel'de yayınlarlarsa en çok dinlenen kitaplar arasından çok uzunca bir süre inmeyeceğine inanıyorum."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/oguz-atay-bir-bilim-adaminin-romani-incelemesi", "text": "Bir Bilim Adamının Romanı, biyografik roman türünde ülkemizin mihenk taşı sayılabilecek yapıtları arasındadır. Öncelikle romanın yazılışından söz etmek, ardından da romanın içeriğine dair özet ve yorumlar üzerinde durmak faydalı olacaktır. Mustafa İnan'ın oğlu Hüseyin İnan'a ait sonsöz bölümünden anladığımız kadarıyla eser, TUBİTAK tarafından Anadolu'nun kabiliyetli ama olanakları kısıtlı gençlerini bilime özendirmek ve Mustafa İnan'ın zorlu hayat mücadelesini toplumla paylaşmak amacıyla yazdırılmaya karar verilmiştir. Bunun içinse o dönem Tutunamayanlar romanı ile TRT Roman Ödülü'nü kazanmış ve Hüseyin İnan'la da tanışıklığı bulunan Oğuz Atay'a rica götürülmüştür. Bu ricayı kıramayan Atay, Mustafa İnan'ın eşi Jale İnan tarafından tasniflenen belgeler ve yaptığı söyleşilerin ışığında Bir Bilim Adamının Romanı yapıtını ortaya çıkarmıştır. Romanın yazımı sırasında Oğuz Atay çeşitli sıkıntılarla karşılaşmıştır. Bu sorunların en önemlisi yine sonradan ifade ettiği üzere kitaba uygulanan sansürleme işlemidir. Atay, hocası Mustafa İnan'ı yarı tanrısal bir biçimde değil, olumlu-olumsuz tüm özellikleriyle yani bir insan olarak yazmak peşindeydi. Asıl anlatma gayesi ise savaşın tam ortasında yokluk içinde dünyaya gelmiş taşralı hocasının, yaşamı boyunca göstermiş olduğu çabasıydı. Bunu kitapta da görüyoruz ancak Mustafa İnan'a ilişkin olumsuzlanan tek noktanın bünyesinin zayıflığı olduğu göz önüne alındığında Oğuz Atay'ın kitabı yazmaya başlarkenki amacını tam anlamıyla gerçekleştiremediğini görüyoruz. Ricalar sonunda kitabın birçok bölümünün çıkarıldığını yazarın bizzat kendisinden öğreniyoruz. Bunun yanında Mustafa İnan'ın hocalığı ve öğrenciliğinden bahsedilirken Türk eğitim sistemine dair önemli eleştirileri romana eklemeyi başarıyor ama Oğuz Atay. Bu bakımdan kitap, anlatılan dönemin eğitim öğretim süreçlerine dair önemli bir tarihi kaynak. Öyle ki zamanında MEB tarafından bugün farklı boyutlarına gelen eleştiriler nedeniyle kaldırılmış 100 Temel Eser arasına bile alınmış ve bakanlığa bağlı çalışan öğretmenler tarafından okunması da tavsiye edilmiş. Milletvekili bir babanın oğlu olarak 1934 yılında Kastamonu'da dünyaya gelen Oğuz Atay, hep iyi okullarda eğitim aldı ve babasının da yönlendirmesiyle İTÜ İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Bir süre mühendis olarak çalıştıktan sonra 25 yaşında öğretim elemanı olarak Yıldız Teknik Üniversitesine girdi. 37 yaşında Tutunamayanlar'ı yayımladı, 38 yaşında bu ilk romanıyla TRT Roman ödülünü aldı ve 39 yaşında doçent oldu. Eleştirmenler tarafından Türk çağdaş yazınının en seçkin yazarlarından biri olarak anılan Oğuz Atay maalesef erken yaşta(43) yaşama veda etti ve yaşarken kıymet görmeyen romanları ölümünden sonra onlarca baskı yaptı. Bu sanki yazarın kendi kaderinin de bir tutunamayan olduğunu gösterir kadersel bir durum. Oğuz ATAY, Türk edebiyatının yetiştirmiş olduğu en önemli romancılardandır. Kendine özgü üslubu, kurgulama tekniği ve inanılmaz gözlem gücüyle edebiyatımızın olağan akışına verdiği olağanüstü yön daha onlarca yıl alkışlanmaya devam edilecektir. Yapıt iki bölümden oluşmaktadır. Mustafa İnan'ın doğumundan öğrencilik yaşamının sonuna kadar olan yaşamı birinci bölümde, hocalığından ölümüne kadar olan yaşamı da ikinci bölümde anlatılmıştır. Romanın başlama noktası ve anlatıcı seçimi tabiki tesadüf değildir. Taşradan gelmiş olması muhtemel bir öğrenci üniversiteye giriş sınavlarında aldığı sonucu öğrenmek üzere üniversiteye gelir. O anlarda ise okulda Mustafa İnan adına ödül töreni düzenlenmektedir ve hocanın eşi Jale İnan bizzat dönemin Cumhurbaşkanından eşi Mustafa İnan'a verilen ödülü almaktadır. Sözü edilen genç ile üniversitede hoca olan yaşlı bir profesör -isimleri okurla paylaşılmamıştır- bu törende karşılaşırlar. Profesör ile bu delikanlı arasında Mustafa İnan'ın hayatı üzerine bir konuşma başlar. Bir süre sonra bu sohbetler romanın kendisi haline gelecektir. Mustafa İnan, 24 Ağustos 1911'de postacı bir baba ve ev hanımı bir annenin oğlu olarak Adana'da dünyaya gelmiştir. Aslen Malatyalı olup babasının Adana'ya gelmesi üzerine çocukluğunun önemli bir bölümünü burada geçirmiştir. Adana'nın işgali sebebiyle Konya'ya göç etmek zorunda kalmış olsalar da daha sonra işgalin bitmesiyle evlerine dönebilmişlerdir. Çocukluğuna dair romanda vurgulanan noktalardan biri çekilen geçim sıkıntısıdır. Bir başka önemli öge de Mustafa İnan'ın çocuk yaşta kendini göstermeye başlayan üstün zekasıdır. Arkadaşlarına nazaran not tutma alışkanlığı olmayan, en karışık hesapları bile kafasından yapabilen bu çocuk, babası tarafından adam olmaz biçiminde nitelendirilmektedir. Ömrü boyunca babasının deyimiyle adam olmak için çabalamış, kendince bunu başarmış ancak babasının ne yazık ki bunu görmeye ömrü izin vermemiştir. Adana Lisesi'ni yatılı okuyan Mustafa İnan burada da pratik zekası ve güçlü belleğiyle dikkat çekmiştir. Öyle ki bazı hocaları derslerinde öğrencilerinin anlamadığı birçok noktayı ona anlattırmıştır. Kendisinin matematik alanında bir bilge olarak kabul görmesi de aslında lise yaşamına dayanır. Üst sınıflara bile birçok konuda ders anlatmıştır. Mustafa İnan bir hoca olmayı da lise yıllarında kafasına koymuş hatta lise öğrenimini üstün başarıyla bitirdikten sonra üniversite tercihini de bu yönde yapmış: akademisyen olup öğrenciler yetiştirme hayaliyle mühendisliği tercih etmiştir. Üniversite yaşamı da başarılarla dolu olan Mustafa İNAN, mühendislik fakültesini tam notla bitiren ender öğrencilerden olmuştur. Üniversite yaşamı boyunca daha öğrenciyken birçok dersin anlatımı hocalar tarafından tıpkı lisede olduğu gibi kendisine bırakılmıştır. Aynı ses tonuyla tek düze bir anlatımla derslerini işleyen hocalarına karşı daha öğrenciyken olumsuz tavır takınmış ve bir gün hoca olup buna son vermeyi kendisine hedef olarak koymuştur. Nitekim bunu başarmış, bitirdiği fakülteye hoca, kürsü başkanı, dekan ve sonunda da İstanbul Teknik Üniversitesi'nde rektörlük görevine gelmiştir. TUBİTAK'ın kurucuları arasında yer almış, devlet tarafından birçok kurul ve komisyonda görev verilmiştir. Hatta bizzat dönemin Cumhurbaşkanı tarafından Bayındırlık ve Milli Eğitim Bakanlıkları teklif edilmiş ancak hocalık yapma isteğinden ötürü bunları geri çevirmiştir. Aldığı diğer yöneticilik görevlerinden ötürü -rektörlük gibi- mutsuzluğunu da çok defa dile getirmiştir. Mustafa İnan, yaşamı boyunca geçim sıkıntısı çekmiş ancak prensiplerinden taviz vermemeye çalışarak hocalığı bırakmamıştır. Bir kez başarısız bir inşaat danışmanlığı niteliğinde büro açmışsa da uzun ömürlü olmayan bu işe de son vermiştir. Yurt dışında eğitim aldığı dönemde kendisine sunulan çalışma ortam ve olanaklarına duyduğu hayranlığa rağmen ülkesine hizmet etme düsturundan vazgeçmemiştir. Ancak ülkesine döndüğünde çalışmalarını sürdürmesi için asistanları ile birlikte yalnızca küçük bir oda tahsis edilmiş, laboratuvar gibi ortamların ise adından ötesine rastlayamamıştır. Oysa kendisi eğitimin mevcut şekilde sürdürülmemesi, yalnızca tahta başında anlatılarak devam edilmemesi fikrinden asla vazgeçmeyecektir. Mustafa İNAN'ı kendisi yapan en önemli özelliklerinden biri de mühendislik dışında her alana karşı duyduğu merak ve ilgidir. Müzik ile matematik üzerine konferanslar bile vermiştir. Öğrencilerine de çok yönlü bir gelişimden yana olmalarını tavsiye etmiştir. Ancak Mustafa İnan, tempolu yaşamında hasta olmaya yatkın zayıf bünyesine çok iyi bakamamıştır. Hem ülke içinde hem de yurt dışında birçok geziye katılmış yaptığı incelemelerle ilgili çalışmalar yapmıştır. Rektörlük görevinin ardından Bilim Kurulu üyeliğine atanmış ve bu görevi için haftada bir Ankara'ya gitmek zorunda kalmıştır. İşte tüm bu yolculuklar ve çalışmalar bedenini yorgun düşürmüş ve İstanbul'da birkaç tedavi yöntemi uygulansa da ne yazık ki hoca faydasını görememiştir. Bunun üzerine Almanya'ya tedavi görmeye gönderilmiş ancak tedavi gördüğü Franfurt'ta 5 Ağustos 1967'de yaşama veda etmiştir. Bir Bilim Adamının Romanı'ndaki en değerli eleştirilerden biri, ülkemiz gençlerinin akademisyen olma heveslerinin yok edildiğidir. Üniversitelerde hocalık yapmak o dönem için öncelikle geçim sıkıntısı çekmeye razı olmak anlamına gelmektedir. Ayrıca yeni çıkan Üniversiteler Kanununa da göndermede bulunulmuş ve öğretim üyelerinin seçilme yöntemleri eleştirilmiştir. Yazar sözü edilen kanunla birlikte medrese mantığından üniversite yapılanmasına geçilirken, orada eğitim veren hocaların da bir gecede kim olduklarına, aldıkları eğitime bakılmadan profesör ilan edilmelerine karşı çıkmıştır. Ayrıca öğretim üyeliğinin bir yerden sonra heyecanını yitirmiş kimselerce yürütülmesinin ülkede bilimin önüne konulmuş en büyük engellerden olduğu anlatılmıştır. Bilime dair çalışmalar yapıp araştırmalarla katkı sunmak yerine, öğrencilerini belirli kalıplarla yıllardır aynı konuları anlattıkları derslerden sorumlu tutan hocalar eleştirilmiştir. Mustafa İnan da rektör olduğu dönemde bu anlayışla mücadele için çok emek vermiş ancak kitlesel bir değişime olanak görmediğinden yöneticilik görevini bırakmıştır. Bunu ve fazlasını örnekleyen alıntılar aşağıdadır. Bakın burada yalnızca puan sözcüğünü puvan olarak yazarak ne büyük bir eleştiri ortaya konuluyor. Ardından Oğuz Atay'ın o muhteşem ironi dolu eleştirel dilinden çıkmış parçalara rastlıyoruz. Hiçbir şeyin aslını merak etmemeli. Formülleri ezberlemeli ve bu formüllerin problemlere nasıl uygulanacağını, geçen yıllarda sorulmuş imtihan sorularını gözden geçirerek iyice bellemeli ve imtihandan bir gün sonra hepsini unutmalı. Belki böylece hayata dinç ve yıpranmamış bir kafayla atılırsın ve elektrik üretiminin artırılması konusunda ilginç tekliflerde bulunarak memleketinden milletvekili adayı olursun. -Sayfa 67. Hepsinin özenle ve derinlikle okunacağı eğitim ortamlarının düşünü kurarak, incelemeyi burada bitirir, tüm okurlara esenlikler dilerim. Yazı sitemize Sultan ATSIZ tarafından gönderilmiştir. Oğuz ATAY'ın romancılığını yansıtmayan ancak yazılış amacına fazlasıyla hizmet eden bu yapıt edebiyatımız için edebi biyografinin en önemli örneklerindendir."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/olmeye-yatmak-incelemesi-adalet-agaoglu", "text": "Adalet Ağaoğlu, 23 Ekim 1929'da Ankara'da dünyaya gelmiştir. Aslında doğduğunda ona Fatma İnayet adı verilmiştir. Daha sonra babası mahkeme kararıyla kimlikteki bu adı da Adalet olarak değiştirmiştir. Kız çocuklarının ilkokula gönderilmesi üzerine 1933'te çıkarılan yasayla Adalet Ağaoğlu 5 yaşındayken 7 yaşında gösterilip okula yazdırılmıştır. Kendisi de Türk edebiyatının başarılı ve tanınan bir yazarı olarak yıllar sonra söylediği O yasa olmasaydı, ben yazar olamazdım. cümlesiyle kız çocuklarının eğitilmesinin bu ülke için ne kadar önemli olduğunu bizlere göstermiştir. Adalet Ağaoğlu, Ankara Kız Lisesini de başarıyla tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmıştır. İlk olarak 1946 yılında Ulus Gazetesi'nde oyunları yayımlanmaya başlamıştır. Yine üniversite öğrenciliği boyunca 1948-1950 yılları arasında Kaynak Dergisi'nde şiirleri yayımlanmıştır. Daha sonra 1951-1970 yılları arasında TRT'de birçok farklı görevde çalışmıştır. İlk radyo oyunu olan Aşk Şarkısı adlı oyununu da bu yıllarda yazmıştır. 1953'te Paris'e giden Adalet Ağaoğlu bu yolculuğunun öncesinde ve sonrasında birçok tiyatro eseri kaleme almıştır. 1954'te bir mühendis olan Halim Ağaoğlu ile evlenmiştir. İkisinin de ortak kararıyla çocuk yapmamışlardır ve Adalet-Halim Ağaoğlu çifti uzun yıllar çok mutlu bir evlilik yaşamışlardır. Çatıdaki Çatlak adlı tiyatro oyununun sahnelenmesi yasaklanınca Adalet Ağaoğlu da roman yazmaya karar vermiştir. Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Hayır ilk roman üçlemesi olmuştur. Eserlerindeki kahramanların bilinç akışlarını aktardığı romanlarıyla özellikle intihar yazarı olarak tanınmıştır. Zengin ve başarılı bir edebiyat hayatından sonra geçtiğimiz aylarda, 14 Temmuz 2020 tarihinde çoklu organ yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Üretken bir yazar olan Adalet Ağaoğlu'nun birçok kitabı var. Romanda kullanılan anlatım tekniği nedeniyle roman boyunca zamansal bir düzen takip edilmediği için Ölmeye Yatmak özetini tam anlamıyla zaman sıralı bir biçimde sunmak olanaklı değil. Roman içerisinde bölüm bölüm anlatıcı kişiler değişmektedir. Hatta bir bölümdeki anlatıcı eserin baş kahramanı olan Aysel'in şimdiki haliyken bir başka bölümde anlatıcı Aysel'in çocukluğu olmaktadır. Ancak genel hatlarıyla: Aysel adlı kahraman üniversitede profesördür ve eser Aysel'in intihar etmek üzere bir otel odasına gitmesiyle başlar. Ölmeye Yatmak özetine bakmaya devam edecek olursak geçmişte Aysel'in doğduğu küçük kasabada Atatürkçü ve idealist bir sınıf öğretmeni olan Dündar Öğretmenin yetiştirdiği Aysel, Aydın, Ali ve Ertürk olmak üzere kasabanın dışına çıkıp farklı hayatlara sürüklenen dört öğrencinin ve bu öğrenciler dışında da kasabadan çıkamamış diğer öğrencilerin hayat yolculuklarının anlatıldığını görürüz. Hepsinin kendi duyguları, mektup veya günlük şeklinde kendi dillerinden aktarılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki dini gelenek göreneklerle modernleşme çatışmasının kız ve erkek öğrenciler üzerindeki etkisi, ekonomik durumun toplumsal yapıya yansıması, cinsiyet eşitsizliği, bilimsel ve toplumsal yozlaşma gibi çokça sorun bu karakterlerin küçüklüklerinden büyüklüklerine kadar yaşadıklarıyla somutlanmıştır. Kitabın ana kahramanı olan Aysel üzerinden bir kadının kendi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmanın kendi ağzından olduğu gibi aktarılması Türk edebiyatında roman türü için hem anlatım tekniği hem anlatım biçimi hem de konu bakımından çok önemlidir. Bilinç akışı dediğimiz teknik romanın tamamına yayılmış durumdadır. Ölmeye Yatmak konusu itibariyle bir kadının yaşadığı tüm ruh halleridir. Adalet Ağaoğlu, Aysel ile Cumhuriyet döneminden bu yana yaşamış bir kadının hayatındaki tüm basamaklarla hem ülkenin siyasi ve toplumsal olaylarına hem de bir kadının psikolojik sorunlarına değinmiştir. 1938 yılında Ankara'nın küçük bir kasabasındaki ilkokulda yapılan okul müsameresinde çocukların erkekli kızlı dans ettirilmesi aileler tarafından tepki toplar. Bu detayla başlayan kitabın devamındaysa köydeki kız çocuklarının neredeyse hepsi ve erkeklerin de çoğu orta okula gönderilmez. Kızların evlenmesi ve ev işi yapması, erkeklerin tarlada çalışması ya da çalışıp eve para getirmesi gerekmektedir. Okula gidebilen ve sonra da lise eğitimi için Ankara'ya gelen dört öğrenci Aysel, Aydın, Ali ve Ertürk'tür. Her birinin birbirinden farklı hikayeleri vardır ve içlerindeki tek kadın Aysel'dir. Aysel'in ailesi, Aysel için kasabadaki düzenini, evini bırakıp Ankara'ya taşınır. Aysel kasabadaki öğretmeninin öğrettiği gibi vatanına milletine hayırlı, modern ve idealist bir cumhuriyet kadını olma hayali içerisinde önüne çıkan tüm engelleri aşmaya hazırdır. Bu engeller babasının, çevresindekilerin Aysel hakkında konuşmasına dayanamayıp onu okuldan almak istemesi, abisinin sağcı gruplarda yer alıp Aysel'in hareketlerin kısıtlaması, maddi imkansızlıklar ve hayatın her alanındaki kadın-erkek eşitsizliği gibi engellerdir. Adalet Ağaoğlu, romanına kahraman olarak seçtiği kişilerle Türkiye'nin 1930 sonrası durumunu her bölge ve sınıftan insanın perspektifinden anlatabilmiştir. Örneğin Aydın'ın babası kaymakamdır ve bu yüzden okulda her zaman öğretmenleri tarafından diğerlerinden üstün tutulmuştur. Fakat sınıfta her zaman Aydın'dan daha akıllı çocuklar vardır. Üstelik Aydın, Aysel'i aşağı görmekle birlikte onu seviyordur. Fakat Ağaoğlu, Aysel'in Paris macerasında edindiği Fransız erkek arkadaş kahramanın Aysel'e önyargısız, samimi, içten, arkadaşça davranması ve cinsiyet algısını tamamen bir kenara bırakıp sohbet edebilmesiyle bizlere, Türkiye'deki Aydın gibi kendini üstün görüp de Aysel gibi çalışkan ve akıllı kızların sırf onlarla eğlenmediği için dini gelenek-görenekleri aşamayan geri kafalı ve cahil kızlar olarak nitelendirilmesini çok doğru ve gerçekçi hikayelerle aktarmıştır. Durum Türkiye'de gerçekten de böyledir. Bir tarafta da Ali ve Ertürk gibi okumak, sanatçı olmak, asker olmak ve benzeri hedeflere giden yolda maddi, manevi, siyasi ve toplumsal birçok sorunla karşılaşan, aileleri köyde yaşamak zorunda olduğu için koca şehirlerde yapayalnız kalan erkek çocukları vardır. Aysel, eski ve yeni arasında kalmış, bir kadın olarak hem profesörlük kadar yüksek bir unvana sahip olabilmenin yanında evlenip bir aile kurmuştur. Ancak gene de tüm hayatı boyunca içinde bir şeyler eksik kalmıştır. Her zaman doğru ve etik olanı yapmak için çabalayan Aysel, kocaman bir kadın olduğunda, bugüne kadar hiç serbest bırakmadığı gerçek arzu ve hormonlarını serbest bıraktığında bir öğrencisiyle cinsel ilişkiye girmiştir. Sonuç olarak bunu yaptığı için hayatına son vermek isteyen Aysel bu koca hayatı ne için yaşayıp nasıl bitirmesi gerektiğini sorgulamıştır. Fakat koca bir intihar kitabı olma özelliğini taşıyan bu eserin sonunda Aysel intihar edemez ve evine geri döner. Bizse Türkiye gerçeklerini iyi bir gözlemci gözüyle seyredip iyi bir anlatıcıdan okumuş oluruz. Türkiye'nin çarpıcı gerçeklerinin bir kadının gözünden anlatıldığı, bu gerçeklerin bir kadının üzerinde yarattığı psikolojik gerilimin ortaya konduğu önemli bir eser Ölmeye Yatmak."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/on-kucuk-zenci-incelemesi-agatha-christie", "text": "Tam adı Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mollowan olan İngiliz yazar, polisiye edebiyatın en önemli isimlerinden biridir. Babasını küçük yaşta kaybeden Agatha Christie annesi tarafından evde eğitilmiş ve yalnız bir çocukluk geçirmiştir. Küçük yaşta öyküler yazmaya başlayan Agatha, 16 yaşında şan ve piyano öğrenimi görmek üzere Paris'e yollandıysa da kısa sürede bundan vazgeçmiştir. 1914'te pilot albay Archibald Christie ile evlenmiştir. Bu evliliğinden 1919 yılında kızları Rosalind dünyaya gelmiştir. Çift 1926 yılında evliliklerini sonlandırmıştır. Talihsizlikler üst üste gelmektedir. Agatha Christie aynı sene içerisinde annesini de kaybedecektir. Fakat 1927 senesinde Ortadoğu'ya yaptığı ziyaretler sırasında Arkeolog Max Mallowan'la tanışacak Suriye ve Irak'taki kazı alanlarına yaptığı yolculuklarda beraber olacak ve ardından evleneceklerdir. Disleksi olmasına rağmen okumayı çok seven Agatha Christie okuduklarından daha iyi polisiye öyküleri yazacağını düşünerek Styles'daki Esrarengiz Olay adlı bir roman yazacaktır. Bu kitap çeşitli geri çevirmelerden sonra 1920 yılında basılmıştır. Eser, Agatha Christie'nin yarattığı kurgusal karakterlerden Hercule Poirot'un içinde olduğu ilk eserdir. Hercule Poirot zeki, alaycı ve İngiliz üst tabakasının kültürünü eleştiren bir karakterdir. Yapıt ve yarattığı karakter hayli beğenilmiştir. Bunun üzerine yarattığı bir diğer karakter ise Miss Marple'dır. Sevimli, yaşlı bir amatör dedektif olan Miss Marple da çok tutulmuştur. İkinci eşinin arkeolog olması ve çok seyahat etmeleri sebebi ile onunla evlendikten sonra Christie'nin romanları 1930'lar itibariyle çoğunlukla uluslararası mekanlarda geçmeye başlamıştır. Agatha Christie ile ilgili en önemli gizemlerden biri 1926 yılında kaybolması ve bir süre kendisinden haber alınamamasıdır. Arabasının bir göl kenarında ağaçlara çarpmış halde ortaya çıkması da sevenlerini hayli kaygılandırmıştır. Ancak Christie bu olaydan 11 gün sonra ortaya çıkmış ve hiçbir açıklama yapmadan yaşamına devam etmiştir. Bugünün gözlükleriyle bakınca bunun Gökhan Özen'in kaçırılmasına benzer bir reklam girişimi olabileceğini tahmin ediyoruz ama gene de bilinmeyen çok. Birbirlerini daha önce hiç tanımamış farklı meslekler icra eden farklı sınıflardan on kişi, kendilerine gelen gönderenini tanımadıkları bir mektup alırlar. Tatillerini Devon açıklarında bulunan ve hakkında farklı spekülasyonlar bulunan Zenci Adası'nda geçirmeleri için davet edilmektedirler. Tüm davetliler bu ada ve ev sahiplerini merak etmektedirler. Bir feribotla adaya ulaştıklarında diğer sekiz misafirden iki gün önce gelip malikaneyi hazırlamış olan hizmetliler Bay ve Bayan Rogers tarafından karşılanırlar. Ev sahiplerinin ertesi gün adaya gelecekleri haberini alan misafirler odalarına yerleşirler. Odalarında On Küçük Zenci isimli bir çocuk şiiri bulunmaktadır. Yerleşme faslından sonra akşam yemeğinde bir araya gelirler. Yemek odasında da on zenci heykelciği bulunmaktadır. Misafirler; Doktor Armstrong, General Mac Arthur, Henry Blore, Teğmen Lombard, Vera Claythorne, Anthony Marston, Emily Brent ve Yargıç Wagrave'dır. Yemeğin bitmesinden sonra misafirler kahvelerini beklerken Bay Rogers ev sahibinin ona mektubunda verdiği talimat ile gramofona bir plak koyar. Gramofondaki ses evde bulunan herkese geçmişlerinde ölümüne yol açtıkları insanların ölüm tarihlerini ilan eder. Herkes şaşkındır. Kendilerini diğerlerine açıklamaya çalışırlar, mazeretler sunarlar. Herkes suçsuz olduğundan söz ederken tartışma esnasında Bayan Rogers fenalaşır. Onu odasına götürdükten sonra içkisinden bir yudum alan Bay Marston yere yığılır. Bardağına baktıklarında dibinde siyanür bulmuşlardır. Herkesin sinirleri alt üst olmuşken küçük heykelciklerden birinin kaybolduğunu fark ederler. Herkes kaygıyla kendilerine yöneltilen suçlamalar hakkındaki gerçekleri anlatır. Bir biçimde birilerinin ölümüne sebep olmuşlardır ancak hiçbiri bilerek yapılmış davranışlar değildir. Misafirler uykuya çekilirken ertesi sabah adaya getirildikleri ve her sabah erzak getirdiği söylenen tekne ile dönme planı yapılmıştır. Herkes yataklarına çekildikten birkaç saat sonra Bay Rogers karısını uyandıramadığını söylemek için Doktor Armstrong'un odasına gelir. Kadının zehirlendiğini anlarlar. Bir zenci heykelciği daha eksilmiştir. Sabah olduğunda kahvaltıda buluşan misafirler aralarından General Mac Arthur'un ortada olmadıklarını fark ederler. Onu bulduklarında ölü haldedir ve heykelciklerden biri daha kaybolmuştur. Herkes birbirini suçlar. Ertesi sabah uyandıklarında hizmetli Bay Rogers kimseyi uyandırmaya gelmemiştir. Onu odunların yanında kafasında bir balta ile ölü halde bulurlar. Bir heykel daha eksilmiş ve altı kişi kalmıştır. Bir şekilde yapılan kahvaltıdan sonra kendini yorgun hisseden Emily Brent'i oturup kaldığı koltukta ölü halde bulular. Doktor Armstrong'un şırıngalarından biri kayıptır ve Emily Brent'e zehir enjekte edildiği anlaşılır. Herkesin aklında katil olduğuna inandığı birisi vardır. Vera Claythorne dinlenmek için odasına girdiğinde çığlığı basar. Odasında asılı duran bir yosunla karşılaşır. Sese gelen misafirler arasında Yargıç Wagrave yoktur. Onun odasına gittiklerinde onu da ölü halde bulurlar. Artık sadece dört kişi kalmışlardır. Doktor Armstrong, Vera Claythorne, Henry Blore ve Teğmen Lombard. Herkes odasının kapısını iyice kilitleyip odasına çekilir. Henry Blore dışardan gelen bir ses duymuştur Armstrong'un odasında olmadığını fark edip diğerlerine haber verir. Onu arasalar da bulamazlar. Şimdi sadece 3 kişilerdir. Günü adada açık havada anakaraya haber vermeye çalışarak geçirirler. Vera Claythorne tekrar malikaneye gitmek istemez. Henry Blore ise yemek yemek için geri döner. Bir gürültü duyarlar. Bay Blore da ölmüştür. Bu olay ardından Teğmen Lombard sahile vurmuş bir şey fark eder. Bu Doktor Armstrong'un cesedidir. Bunu gören Vera Claythorne artık yaşananlara dayanamaz. Henry Blore'a ait olan ve bir ara kaybolup sonradan tekrar ortaya çıkan silahı Teğmen Lombard'ın elinden kapıp onu öldürür. Malikaneye dönüp kalan son heykelciği de kırıp odasına çıkar. Odaya girdiğinde tavana asılmış bir ip onu karşılar. Artık geçmişin getirdiği ağır yüklere ve bu adada yaşanan olaylara dayanacak gücü kalmayan Vera Claythorne kendini asar. On misafir de ölmüştür. Aynı çocuk şiirindeki gibi. Tüm yaşananlar ardından adaya ulaşan polis bu gizemli olayı çözemez. Ta ki denizde bir balıkçı tarafından bulunan el yazısı belgeye kadar. Bu belge tüm gerçekleri ve ölümleri açıklar vaziyettedir. Aslen tanımadıkları gizemli ev sahipleri tarafından Zenci Adası'na davet edilen on yabancının, geçmişlerinde sebep oldukları ölümler yüzünden suçlanmasıyla başlayan bu macera on yabancının gizemli bir biçimde birer birer ölmesini anlatır. Okuyucuyu katilin kim olduğu konusunda sürekli ters köşeye yatıran bu eser polisiye severlerin belleğinde eskimeyen ve unutulmaz bir yere sahiptir. Şimdilik yapacağımız şey, ne olursa olsun görünüşe aldanmamaktır. Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz, Biri baltayı kendine vurdu. Kaldı altı, Beş küçük zenci hukuka merak sardı, Birini güneş çarptı. Kaldı bir zenci. Bu kitap benim okuduğum ilk Agatha Christie eseriydi. Kendisinin adını çok duymuş olsam da onun herhangi bir kitabını okuma fırsatı bulamamıştım. Yani kitaba herhangi bir beklentim olmadan başladım. Yüz doksan bir sayfalık bu macera beni en başından kendine bağladı. Kitabın en sevdiğim özelliği okura sürekli acaba bu olayların arkasında kim var?, Şimdi kim ölecek?, Acaba kim katil? diye düşündürtmesi ve size sürekli bir karakteri katil diye işaretlettirmesi oldu. Karakterlerin düşüncelerinde veya geçmişlerindeki ufacık detaylara dahi dikkat edip, çıkarımlar yapıp sürekli yeni birini katil olarak belirledim ve her seferinde yanıldım. Duru anlatımıyla bende fazlasıyla merak uyandıran ve asla hikayeden kopartmayan bir eserle karşılaşmış oldum. Özetle polisiye eserleri seven biri olarak sadece polisiye severlere değil tüm okurlara önereceğim bir kitap. Agatha Christie adeta bir polisiye fabrikası gibi. On Küçük Zenci kitabının ismi daha sonra ırkçı olduğu gerekçesiyle Agatha Christie vakfı tarafından On Kişiydiler olarak değiştirilmiş. Bu bilgiyle birlikte sayısız eserlerinden dilimize çevrilenlerin sıralı tam listesi aşağıdaki gibi."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/orhan-kemal-gurbet-kuslari-incelemesi", "text": "Osmanlı Devleti'nin son yıllarını yaşadığı bir dönemde, 1914 yılında, Adana'da dünyaya gelen Orhan Kemal, Avukat bir baba ve öğretmen bir annenin oğludur. Kuva-yi Milliye'ye katılan babası Abdülkadri Kemali Bey, TBMM açılınca Kastamonu milletvekili olarak görev almıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra muhalif gazeteler çıkaran ve bağımsız bir parti kuran Abdülkadri Bey en sonunda Suriye'ye gitmek zorunda kalmıştır. Böylelikle Orhan Kemal çocukluğunun bir bölümünü Adana'nın Ceyhan ilçesinde, bir bölümünü Ankara'da, bir bölümünü de Beyrut'ta geçirmiştir. Orhan Kemal'in ilk aşkı da Beyrut'tadır. Çalıştığı iş yerinde çok güzel bir Rum kızı görmüş ancak kendisine yüz vermeyeceğini düşünürken bir gün Rum kızının Türkçe konuşarak yanına geldiğini görmüştür. Orhan Kemal kılık kıyafetinden utanırken o Rum kızı onu rahatlatmış, kendisinin değil zenginlerin utanması gerektiğini söylemiştir. Orhan Kemal'in anlattığına göre, toplumcu görüşlerinin ilk tohumları da bu kızla birlikte ekilmiştir. Bu ilişki ise kızın iş yerinden ayrılması ile son bulmuş ve Orhan Kemal de askerliğini yapmak üzere Niğde'ye geçmiştir. Niğde'de askerlik yaparken Nazım Hikmet'in eserlerini okuduğu ve devlet için tehlikeli sayılabilcek düşünceler taşıdığı iddiasıyla 5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Ardından o sıralarda yurda dönen babasının da etkisiyle Bursa cezaevine nakledilmiş ve burada tüm yaşamını etkileyecek Nazım Hikmet'le tanışmıştır. Nazım Hikmet, Orhan Kemal'e nasıl yazınsal bir roman yazılacağını anlatmış, onu şiirden düzyazıya yönlendirmiştir. Hatta Orhan Kemal'in hapishanede Nazım Hikmet'le geçirdiği üç buçuk yılı anlattığı Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl adında bir anı kitabı da vardır. Yaşar Kemal, Orhan Kemal'in tam on altı yıl işsiz gezdiğini, geçici işlerle yaşamını idame ettirdiğini ve beraber dışarıdan yazı yazdıkları gazetelerin önünde elli lira için günlerce beklediklerini anlatmıştır. Orhan Kemal, Yaşal Kemal'e göre gördüğü en dirençli insanlardan biridir. Yaşamını yazdıklarıyla sürdürmek zorunda kalmış, yaşamak için yazmış ancak ilkelerinden ve incelikli dilinden asla ödün vermemiştir. Yeşilçam'a yazdığı nitelikli senaryolardan bile diğer yazarların neredeyse dörtte biri ücret almıştır. Yeşilçamlı yapımcılar Orhan Kemal'in evindeki çocuğuna süt almak zorunda olduğunu bilmişlerdir. Biliyorsunuz Yaşar Kemal'in de benzer bir yaşam öyküsü var ancak bu öykü İnce Memed romanıyla bambaşka bir yere gidiyor. Orhan Kemal'se yazındaki yetkinliğine göre çok daha konforlu bir yaşam sürmesi gerekirken zorluklar içinde bir yaşam sürdürerek bize genç yaşta veda ediyor. Gurbet Kuşları romanında para kazanmak için köyden İstanbul'a gurbetliğe çıkmış Memed adında bir karakter anlatılır. Memed kente yabancıdır. Bir yerde yabancı olmanın ne demek olduğunu, Memed'in köylüsü Gafur efendinin onu şehir yerinde dımdızlak bırakmasından anlarız. Memed'e bir hamal sahip çıkacaktır. Böylelikle inşaatlarda duvar ustalığı öğrenecek, Kabzımal Hüseyin Bey'in köşkünde çalışan Ayşe'ye aşık olacak, yuva kuracak, babasını ve kardeşlerini de İstanbul'a aldıracaktır. Ancak yaşamın ona hazırladığı birçok sürprizin daha olduğunu görecektir. O gece İstanbul yerinden oynamıştı işte! İstanbul tarafından bir çığrışma bir alev... Hatça Ablasının kocası, Durun hele, demişti. Ben gidip anlayayım! Hatça Ablası üstüne titrer kocasının, bırakır mı hiç? Kapıya gerilmişti. Sonraları pişman olmuştu Hatça Ablası. Meğer hükümetin emriyle millet gavur mallarını yağma ediyormuş. Gurbet Kuşları'nın 1964'te çekilen, hatta Cüneyt Arkın'ın tanınmasını sağlayan bir filminin olduğunu da anımsatalım. Roman boyunca Kurtalan Ekspresi ile Anadolu'dan kalkıp büyük kente gelen köylülerin önce çekinip ezildiklerini, ancak az bir güce kavuşur kavuşmaz sürekli birbirlerini örselediklerini ve çekemediklerini görüyoruz. Bu bana Şükrü Erbaş'ın toplumda infial yaratan meşhur Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz? şiirini anımsatıyor. Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır. Her şeyi hafife alır ve herkese söverler. Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur. Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler. Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar. Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır. Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir. Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar. Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler. Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar. Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur. Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler. Orhan Kemal'de Şükrü Erbaş'tan önce köylüleri aynı Şükrü Erbaş'ın anlattığı gibi anlatıyor. Ancak gene Şükrü Erbaş'ın şiirinde de görüldüğü üzere, aslında tüm ülkenin kaderinin onlara bağlı olduğunu ve değişmeleri için eğitimin yaygınlaşması gerektiği sonucuna varıyoruz. 1955 ile 1960 yılları arasında hangi kesimin zenginleştiğini ve göç sorununun ne kadar büyüdüğünü, İstanbul'un geçirdiği toplumsal ve siyasi dönüşümü yakından görüyoruz. Roman hem tarihimize ışık tutuyor hem de yazınsal bir deneyim sunuyor. Orhan Kemal'in o kadar zorlu bir yaşam içinde nasıl bu kadar incelikli romanlar kaleme aldığını anlamak olanaksız. Çocukluğumdan anımsadığım üzere romanda yer alan köylerde de aynı bizim köydeki gibi iktidar partisinin bir kahvesi, muhaliflerin de ayrı bir kahvesi bulunuyor. Kentinden köylüsüne kadar her kesimi politize edilmiş bir toplumun yansımalarını görüyoruz. Toplum politize oluyor çünkü bu ülkede iktidar dönem dönem insanların küçük yaşam alanlarına bile ciddi müdahalelerde bulunabiliyor. Geç gelen adaletin adalet olmadığına ilişkin de şöyle güzel bölümler yer alıyor. Madem belediye emriyle denize döküldü, nerde tanzim edilen zabıt evrakı? diyemezdi. Derse, kabzımala karşı olan güvensizliğini açığa vurmuş olurdu ki, bunu büyük bir hakaret sayan kabzımal, bütün hesabın üstüne yatıverirdi. Sonunda mahkeme, muhakeme... Vız gelirdi. Dava aylarca uzar, sonunda komisyoncu kazansa bile, üç sefer temyiz hakkı, ondan sonra da Allah kerimdi. Sayfa 42. Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın tarihine tanıklık etmek isteyenlerin mutlaka Orhan Kemal'in Gurbet Kuşları adlı romanını okuması gerekir. Bunun dışında Füruzan'ın da yapıtları Cumhuriyet'ten hemen sonrasını anlatması açısından önemli. 1960'dan sonrası için de Vedat Türkali'nin Bir Gün tek Başına ve Orhan Pamuk'un Kafamda Bir Tuhaflık romanı güzel dönem romanları olarak ön plana çıkabilir. Uluslararası çevrimiçi pazaryerlerinde yaptığım araştırmalardan gördüğüm kadarıyla yaptığım gözlem: Orhan Kemal'in yapıtlarından o kadar film ve dizi çekilmesine rağmen kitaplarının hala yurtdışında henüz çok tanınmıyor olması. Hatta yalnızca Nazım Hikmet'le olan anılarını anlattığı Nazım Hikmet'le 3,5 yıl romanının İngilizce çevirisini bulabildim."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/orhan-pamuk-kafamda-bir-tuhaflik-var", "text": "Yazıda Nobel ödüllü Türk yazar, Orhan Pamuk'un Kafamda Bir Tuhaflık romanının kısa özetini sunacak ve genel bir inceleme yapacağız. Kafamda Bir Tuhaflık, Mevlut adında gerçekte karşıma çıksa arkadaşlık etmeyeceğim ama muhabbetini arayacağım bir adamın yaşamını anlatıyor. Yapıta 50'li 60'lı yıllarda Anadolu'nun dört bir yanından İstanbul'a yoğurt, boza satmaya, inşaatlarda çalışamaya gelen kalabalıklarla başlıyoruz. Mevlut ve babası, amcasından sonra Konya'nın köyünden İstanbul'a zengin olma umuduyla giden iki adam. Mevlut'un amcası ve amcasının oğulları gerçekten de uyanıklık edip hırsla kimi zaman da görgüsüzce zenginleşmiş tipler. Mevlut'un babası ise azıcık aşım kaygısız başım diye düşünen, kardeşine haset edip onun gibi zenginleşemeyen, dünyanın sonuna kadar yoğurt ve boza satarak zengin olabileceğini düşünen bir adam. Ancak kardeşi sayesinde kırsaldan gelen herkes gibi çevirdiği arsaya bir göz ev yapabilmiş bundan daha ileri gidememiş bir baba. Mevlut da esasında babası gibi silik bir tip. Önüne çıkan tüm zengin olma fırsatlarını -ki bunları amcaoğulları Korkut ve Süleyman sayesinde bulmuştur- yanlış olduğunu düşündüğünden geri çevirmiş, ardından defalarca bunları geri çevirdiği için pişmanlıklar yaşamış. Mevlut, benim tanıdığım ilginç karakterlerden. Yazarın senelerce üzerine kafa patlattığı belli olan bu şanslı adamın tuhaf, bir o kadar sürükleyici karakteri yüzünden gece uyanıp romanı okuduğumu biliyorum. Romanın gelip dayandığı nokta, Mevlut'un amcaoğlu Korkut'un düğününde Semiha'yı görüp aşık olması, yardım istediği Süleyman'ın ise bile isteye kızın adını Rayiha diye söylemesidir. Hatta kızı kaçırması için Mevlut'a yardım etmiştir. Mevlut üç yıl boyunca bilmeden mektuplar yazdığı kızın Semiha değil de Semiha'nın kız kardeşi Rayiha olduğunu kaçırdığı gece fark etmiştir. Ancak Rayiha'ya bu durumu söylemeden evlenmiş ve uzun yıllar da mutlu olmuşlardır. Ta ki Süleyman ortaya çıkıp Semiha'yı elde edebilmek için Mevlut'u kullandığını itiraf edene dek. Kitabın başında ve sonunda roman karakterlerinin yer aldığı bir aile ağacı bulunmakta. Bunun ne denli faydalı olduğunu romana başladıktan sonra anlıyorsunuz. Romanın ortasına gelinceye kadar Aktaş ve Karataşların aile durumlarını zihninizde kolayca canlandırabilmenizi sağlıyor. Ayrıca kitabın sonunda yine okuyucunun işini kolaylaştıracak aynı zamanda romana tarihsel bir gerçeklik de katacak kronoloji bölümü yer almakta. Burada hem roman kahramanlarının belirli durumları hem de dünya ve Türkiye'deki birtakım olayların tarihleri (80 darbesi, ikiz kulelere saldırı) kronolojik olarak sıralanmış. Kafamda Bir Tuhaflık romanında, İstanbul'un ve hatta ülkenin 1950'lerden 2012'ye kadar değişimi büyük bir titizlikle kendine yer bulmuş. Okur bunu Mevlut'un gözlerinden görüyor ve değişime şaşırıyor. Yazar, Duttepe ve Kültepe'deki gecekondu yaşamından Hacı Hamit Tower ile biten bu değişime insanı bizzat şahit kılmış. Boza satıcılığından asla vazgeçmeyen Mevlut ise bu işi yaparken çok mutlu. Geceleri dolaştığı sokaklar aslında kafasının içi. Ayrıca Bozacı Mevlut'un boza satarken evlere davet edilmesinden faydalanıp dönemin sosyolojik ve ekonomik durumuna dair yapılan tespitler de çok yerinde. Romanın bunların dışında bir takım dil kusurları bulunmakta. Nobel almış adamı eleştirmek bana mı kalmış bilinmez ama fotoğraflardan resim diye bahsetmesi beni çok rahatsız etti örneğin. Lakin bunun dışında şiddetle tavsiye edebileceğim, bittiğinde bile verdiği tuhaf rahatsızlıklarla kitaba ilişkin anlatacaklarım bu kadar. Sizler de düşüncelerinizi yazıp bizi aydınlatmayı unutmayın. Yazar, 1982 yılında yayımladığı Cevdet Bey ve Oğulları kitabıyla yazın yapıtları dünyasına ilk adımını atmış, yaşamı boyunca çoğunluğu roman olmak üzere anlatı ve düşünce metinleri üzerine yoğunlaşmıştır."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/otuz-milyon-kelime-incelemesi-dana-suskind", "text": "Bu kadar hacimli ve önemli kitaplar okuduktan sonra yazıyı yazmadan önce büyük bir kaygı atağı geçiriyorum. Kitaptan öğrendiklerime çocuk edebiyatının verileri ışığında benim bildiklerim de eklenince anlatmaya nereden başlasam emin olamıyorum. Ya da anlatmadığım bir şey kalacak mı endişesiyle bir türlü anlatmaya başlayamıyorum ama deneyeceğim. Daha önce burada ve farklı bloglarda defalarca yazdığım üzere insanoğlu anadili kadar düşünebilir. Düşünme becerileri dil becerisiyle doğru orantılıdır. İnsan, FoxP2 geninin geçirdiği evrim sayesinde önce gırtlağımızda yer alan normalde bu iş için tasarlanmamış bir kapakçığı iradesiyle kontrol etmeye başlamış ardından da dili oluşturmuştur. Yani düşünerek dili bulmuş sonra dil olmadan düşünemez hale gelmiştir. İlk örneklerini Humboldt ve Wittgenstein'in de verdiği üzere insanın düşünme becerileri kavramsal belleğiyle doğru orantılı olarak gelişmektedir. Kavramsal belleğimizi zenginleştiren şey ise sözcüklerdir. Ne kadar çok sözcük bilirsek o kadar çok kavrama sahibiz demektir ve düşünme becerilerimiz de kavramsal belleğimize koşut olarak gelişmektedir. Kavram edinmenin yani sözcük öğrenmenin elbette bir yaşı yoktur. İnsanoğlu okuduğu romanlar, girdiği sosyokültürel ortamlar ve yaşadıkları sayesinde her an çokça sözcük öğrenebilir. Ancak elbette insan gelişimini ele alan her bilim dalının belirttiği üzere kavram edinme becerilerimiz açısından da duyarlı bir dönem vardır. Bu dönem 0 3 yaş arasıdır. Her bebeğin 0 3 yaş arasında zengin uyaranlı bir ortamda büyümesi, nitelikli çocuk kitaplarıyla karşılaşması ve kendileriyle etkileşim kurulması gerekmektedir. Bu her bir çocuğun potansiyelini gerçekleştirmesi için önemlidir. Dr. Dana Suskind, bu konuda kendisiyle ilgilenilmiş ve ilgilenilmemiş çocukların ciddi bir farkla yaşamlarına başladığını anlatıyor. Refah seviyesi kötü ailelerin çocuklarıyla refah seviyesi iyi ailelerin çocuklarının 0 3 yaş arasında duyduğu sözcük sayısı arasında otuz milyon kelime gibi uçurum bir fark olduğunu belirtiyor. Dr. Dana Suskind, yaşamını bu farkı kapatmak için neler yapılması gerektiğine adıyor. Suskind'in felsefesi tek bir arı için iyi olmayan şeyin kovan için de iyi olmayacağı yönünde. Bu yüzden ülkelerin ve dünyanın geleceğinin bugünden daha iyi olması için her bir çocuğun potansiyelini gerçekleştirmesini çok önemsiyor. Beyaz Saray'la iş birliği halinde sorunlu Amerikan eğitim sistemine dönük projeler yürütüyor ve dünyanın geri kalanına Otuz Milyon Kelime projesini tanıtıyor. Bunlar babasına söylediği son sözler oldu. İki çocuk kıyaya canlı bir şekilde döndü. Diğerlerine yardım etmek söz konusu olduğunda korkusuz bir adam olan eşim ise sert dalgalar ve dipteki akıntıyla baş edemeyerek öldü. En iyi arkadaşım, en güçlü desteğim, gerçek aşkımdı. Don, kıyıda durup iki çocuğun nasıl mücadele ettiğini izlerken hiç düşünmedi veya duraksamadı. O çocuk cerrahıydı ve hastalarına mutlak anlamda bağlıydı. Bir çocuğun yardıma ihtiyacı varsa ona gereken yardımı sunardı. Bu sadece basit bir çıkarsama değildi, bu onun yaşam biçimiydi. İki çocuk hayatları için mücadele ederekn asla kıyıda durup onları izleyemezdi; harekete geçmenin hayatına mal olacağını bilse bile yine de izleyemezdi. Ülkemizde imkansızlıklarla mücadele eden ve potansiyellerine ulaşmak için ne istemesi gerektiğini bile bilmeden ana rahminden çıkan çok sayıda çocuk var. Hayatları için çırpınıyorlar. Kıyıda öylece durmayız. 1968 doğumlu Dana Suskind Chicago Üniversitesi Tıp Fakültesinde profesör olarak görev yaparken bir taraftan da dünya çocuklarının potansiyellerine ulaşması için kitaplar yazıp projeler yönetiyor. Dilimize de çevrilen ve tüm dünyada iyi satış rakamlarına ulaşan Otuz Milyon Kelime şimdiye değin çıkardığı ve geniş okur kitlesine ulaşan en tanınmış kitabı. Bunun dışında ortak yazarlı kitap çalışmalarında ve akademik makalelerde de imzası var. Araştırmalar 0 3 yaş arasında refah seviyesi yüksek aile çocuklarının diğer çocuklardan otuz milyon sözcük daha fazla duyduğunu bu yüzden düşünme becerilerinin ve gelecekteki başarılarının da refah seviyesi düşük ailelerin çocuklarından yüksek olacağını aktarıyor. Otuz Milyon Kelime her ne kadar büyük bir uçurum gibi görünse de refah seviyesi düşük aile çocuklarının bu otuz milyon kelime eksiğini kapatması olanaksız değil. Otuz Milyon Kelime projesi işte bunun nasıl yapılacağını ortaya koyuyor. Ebeveynleri bilinçlendirip her bir çocuğun potansiyelini gerçekleştirmesine olanak tanımak istiyor. Dr. Dana Suskind, gündelik yaşamın ve geçim zorluğunun bilincinde, her bir anne ve babanın çocuğu için en iyisini istediğini biliyor ve bu isteği bilimle buluşturup insanları aydınlatmaya çalışıyor. Otuz Milyon Kelime, büyük laflar edip işin teorisini ve felsefesini anlatıp çekilmiyor. Bu farkın nasıl kapatılması gerektiğini somut örneklerle ortaya koyuyor. Söz gelimi çocuğumuza övgü sözcükleri kullanırken bunu nasıl yapmamız gerektiğini bile diyalog örnekleriyle anlatıyor. Çocuğumuzun zekasını övmek yerine çabasını övmemiz gerektiğinden söz ediyor. Zekası övülen çocukların daha zorlu hedeflere yönelmediğini çabası övülen çocukların ise daha dayanıklı olduğu için ve sürekli daha zoruna yönelmekten çekinmediklerini, bu yüzden potansiyellerini gerçekleştirmeye daha yakın olduklarını anlatıyor. Çocuğumuza merdivenlerden aşağı koşma demek yerine merdivenlerden aşağı koşarsan bir yerini incitebilirsin demenin daha doğru olduğunu, çocuğun böylece neden sonuç yapılarını kullanabilmeye başladığını anlatıyor Otuz Milyon Kelime. Dondurma alırken dahi acele etmeyip, satıcıya mahcup olur muyum diye düşünmeden çocukların kendi seçimlerini yapmalarına izin vermek gerektiğinden söz ediyor. Kitaba adını veren Otuz Milyon Kelime projesi, bugüne kadar başarılı sonuçlar elde etmiş bir proje. Bu yüzden uluslararası kurumların ve hükümetlerin erken bebek ve çocuk eğitimine yatırım yapması gerekiyor. Sosyal bilimler diğer bilim dalları gibi belirli bir yatırımla size belirli bir üretim olanağı sunmaya yaramıyor. Sonuçları çok daha uzun vadede ve para harcana harcana ortaya çıkıyor. Ancak Nobel ödüllü ekonomist Heckman'a göre 0 ile 7 yaş arasında çocuk eğitimine yapılan her 1 dolarlık yatırımın çocuk ergenliğine ulaştığında ekonomiye 7 dolarlık dönüşü olduğu da belirtiliyor. Ekonomileri kalkındıranların potansiyelleri gerçekleştirmiş bireyler olduklarını aklımızdan çıkarmamamız ve bu konuya cömertçe yatırım yapmamız gerekiyor. Bilimsel makaleleri okumak harika ve aslında eğlenceli olabilir. Çünkü onları okuduğumuz zaman işin büyük kısmı yapılmıştır: Sorunun ön tanımı, sorunun nedenlerine dair öngörüler ve hatta çoğu zaman sorunla ilgili yapılabileceklere dair çözümler sunulur. Tıp ve teknolojik bilimlerde, profesyoneller ve girişimciler bu bilimi eyleme dönüştürmek için kapıda bekliyorlar. Ancak sosyal bilimler dünyasında bu geçerli değildir. Sosyal bilimciler tarafından yapılan işler sıra dışı olsa, dikkatli biçimde test edilse, mükemmel sonuçlar verse de bu sonuçlar tıp ve teknolojik bilimlerde olduğu gibi kolayca eyleme dönüştürülemiyor. Bunun nedenleri karmaşık. Sosyal sorunları çözmek para kazandırmak yerine para gerektirir. İlk sorun bu. Toplumun ne yapmalı? sorusuna cevabı genelde tahminidir ve sürekli olarak bir politik tartışma içinde ele alınır. Güvenilir bilimin kanıtı ise içimden gelen ses ile uyuşmaz. Son olarak, sosyal sorunlar uzun zamandır var olan sosyal karmaşıklıklar içerir ve bu durum bilimsel olarak desteklense bile yenilikçi çözümler uygulamayı çoğu zaman zor hale getirir. Sayfa 142. Türkiye'de çocukların 0-3 yaş arası gelişiminden Sağlık Bakanlığı sorumlu. 3 yaşından sonrasını ise Milli Eğitim Bakanlığı devralıyor. Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın imzaladığı protokollerle Otuz Milyon Sözcük ve benzer projelerin ülkemizde de işe koşulması ya da bu projelere öykünerek ülkemizin gerçeklerini gözeten uygulamaların ortaya konması gerekiyor. Otuz Milyon Kelime de birçok projeden söz ediliyor ancak bunların dışında kendi bildiklerimi de ekleyeyim. Daha önce Maiotik'te de yazdığımız üzere Finlandiya'da her yeni doğan bebeğe Fin Bebek Kutusu adını verdikleri bir bebek kutusu veriliyor. İngiltere'de başlayan Kitaba Başlangıç projesi ile bugüne kadar on milyonun üzerinde çocuk milyonlarca kitapla buluşturuldu. Faroe Adaları'ndan Japonya'ya kadar farklı kıtalarda otuza yakın ülkede uygulanan bu proje 0 3 yaş arası çocukları nitelikli yapıtlarla buluşturuyor. Çocuk kütüphanelerin bilimin verileri ışığında çağdaş bir biçimde yeniden yapılandırılması gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti bunu yapmak için gerekli kaynaklara sahip. Kitapta altını çizdiğim çokça yer var ancak uzatmamak adına bir iki alıntıyla incelemeyi sonlandıracağım. Gerçek şu ki; çocuklarla ilgili gözlemlerimi ve ilginç anektodlarımı bilimsel olmadığı gerekçesiyle önemsemeyebilirdim. Akademideki pek çok kişi gibi benim için de bilim yalnızca sayılar bir durumu kanıtlayacak ya da çürütecek kadar büyük olduğunda gerçek bilimdi. Fakat sonunda fark ettim ki; bireysel deneyimleri göz ardı eden sayıların gücü, çok önemli kavrayışlara engel olabilir. Sayfa 20. Buraya almak istediğim bir diğer alıntı da gene daha önce Maiotik'te Yabancı Dille Eğitim üzerine yazdığım makaleden detaylarının da okunabileceği üzere çocuğa erken yaşta yabancı dille konuşma saplantısıyla ilgili. Bilim şunu göstermektedir: Ebeveynlerin eğitim seviyesi ne olursa olsun ya da yetişkin olarak edindikleri İngilizce'ye ne kadar hakim olurlarsa olsunlar, anne babanın çocuklarıyla kendi ana dillerinde konuşması her zaman daha iyidir. Bunun sebebi mantıklı. Yeni bir dil, bu durumda İngilizce, anne baba tarafından yetişkinken öğrenildiği için anne babanın dildeki yeterliliği hiçbir zaman kelime, sentaks, küçük ayrıntılar ve genel nitelik anlamında kendi ana dillerindeki gibi olmayacaktır. Çünkü insanlar kendilerini ana dillerinde ifade ettiklerinde bu onların tüm yaşamının parçasıdır ve ifade ettiklerinde kelimelerin yalnızca somut anlamlarının ötesindekileri ifade eder. Sayfa 136. Buzdağı Yayımevi'ne, Türk okurları böyle bir kitapla buluşturduğu için teşekkür ederiz ancak çok fazla adıl kullanıldığı için kitap maalesef metnin önüne geçecek kadar çeviri kokuyor. Hatta sonuna doğru anlaşılmayan bir iki tümceye bile rastladım. Yeniden bir düzenleme şart. Kitabın başında ve sonunda kitapla ilgili fazla tanıtım metni ve metne girmeden önce karşımıza çıkan detaylı önsöz, okurun düşünme sorumluluğunu elinden alacak nitelikte."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/peter-pan-incelemesi-j-m-barrie", "text": "Çocuk edebiyatının adının konmadığı yıllarda çocukların okuduğu macera dolu erken dönem yapıtlarla karşılaştığımda mutlaka İş Bankası, İletişim, Can Yayımları gibi alanında saygın yayımevlerini tercih ederim. Ancak Peter Pan'ı ilgili projeleri tamamlayabilmek için hızlıca temin etmek ve okumak zorunda kaldım. Bu nedenle Mum Yayımevi adında daha önce hiç duymadığım bir yayımevinden okudum. Yayımevine ilişkin yorumlarım pek olumlu değil ancak bunları genel değerlendirme kısmında ele alacağız. Şimdi gelin J. M. Barrie'nin ilginç yaşam öyküsüne bakalım. M. Barrie, 1860 yılında İskoçya'da dünyaya gelmiş bir yazar. Yapıtları yalnızca yazarın yaşamına bakarak yorumlamak doğru olmasa da J. M. Barrie'nin deneyimlerinin yazdıklarına fazlaca etki ettiğini söylemek yanlış olmaz. Yazar, altı yaşındayken on üç yaşındaki abisi yaşama veda ediyor. Ancak annesi abisinin ölümünü atlatamıyor ve J. M. Barrie'yi on üç yaşındaki abisinin yerine koymaya başlıyor. Buradaki mecazi bir anlatım değil. Tam olarak abisinin yerine koyuyor. Hatta J. M. Barrie büyük olasılıkla bu nedenle psikojenik bir cücelik hastalığına yakalanıyor ve boyu yaşamı boyunca yüz kırk santimi geçmiyor. Yani annesi için aynı Peter Pan gibi hep on üç yaşında kalan bir insan J. M. Barrie. Edinburgh Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra Londra'da gazetecilik yapmaya başlıyor. Geçimini hem gazetecilik hem de oyun yazarlığıyla kazanıyor. Peter Pan da aslında onun yazdığı tiyatro oyunlarından biri ancak beğenilince bunun öykülerini de kaleme alıyor ve talihi de tam o noktada değişiyor. Peter Pan, Neverland adında hayaller ülkesinde yaşayan bir çocuk. Neverland Türkçeye Hiçbir Yer Adası, İnanmazsan İnanma Adası, Varolmayan Ülke biçiminde farklı adlarla çevrilmiş. Mum yayımlarından çıkmış versiyonunda İnanmazsan İnanma Adası olarak geçiyordu. Peter Pan, bu adada kayıp çocukları da yanına alarak Kaptan Kanca ile bir savaşa girişiyor. Bu savaşta kimi zaman Kızılderililerin de desteğini alıyor. Hep galip gelmesini başarıyorlar ancak asıl özlemini çektikleri şey olan anneye bir türlü kavuşamıyorlar. Bu nedenle Peter Pan, yakın arkadaşı Gıldır Gıldır adındaki periyle Neverland'ten çıkıp gerçek yaşamda Wendy ve kardeşlerinin odasına konuk oluyor ve Wendy'yle kardeşlerini inanmazsan inanma adasına getiriyor. Adadaki tek kız olan Wendy hayaller alemindeki bu adada annelik rolünü üstlenerek Peter Pan ve kayıp çocukların maceralarına ortak oluyor. Peter Pan, aslında yetişkin dünyasına getirilmiş çarpıcı bir eleştiri. Aynı Antoine de Saint Exupery'nin Küçük Prens romanındaki gibi Peter Pan'da da yetişkin dünyasının anlamsız işlerine ciddi bir eleştiri var. Bu eleştiri Peter Pan'ın yetişkin bir korsan olan Kaptan Kanca'yla ile girdiği savaşlarla somutlanıyor. Ancak çocuğa görelik ilkeleri açısından sanırım daha eskil bir metin olduğu için Küçük Prens kadar başarılı değil ve bu eleştiriyi çocuğun dünyasına uygun bir biçimde işleyemiyor. Kitap, macera dolu anlatımıyla çocuklara okuma alışkanlığı kazandırabilecek ilgi çekici bir anlatı olarak değerlendirilebilir, yazıldığı dönemin koşullarına bakınca masum da denilebilir. Ancak bugünün gözlükleriyle baktığımız zaman çocuklar için sakıncalı olabilecek ögeler de barındırıyor. Peter Pan'ın yaramaz ama adil bir çocuk olmasına rağmen kibirli tavırları ve kayıp çocukların ona sorgusuz sualsiz itaat etmesi ya da Gıldır Gıldır'ın kendini feda ederek zehirli iksiri içmesi gibi durumlar temellendirilemiyor ve anlaşılır değil. Roman, genel değerlendirmede de anlatacağımız üzere çağdaş çocuk edebiyatı ilkelerine göre değerlendirdiğimizde çocuklara uygun olmayan bazı kısımlar barındırıyor. Söz gelimi aşağıdaki pasajda yazar kurduğu üst anlatıcı kişinin de dışına çıkarak doğrudan anlatının akışını bölüyor ve cinsiyetçi diyebileceğimiz yorumlar yapıyor. Çocuklara çok ihtiyacı olmasına rağmen onları uyandırmıyor, bir tepe başında bağımsızlığı simgelemek için dalgalanan bayraklar misali dimdik ayakta duruyordu. Mangal gibi yüreği varmış sıfatını bir kız için kullanacağım hiç aklıma gelmezdi. Sayfa 92. Mum yayınevinin çevirisinde sıkça eski sözcükler kullanması da ciddi bir sorun. Aşağıdaki pasaj bunu örnekliyor. Bu arada duvardaki ufak oyukta Gıldır Gıldır ikamet etmekteydi. Paravan ile kapatılmış bu şirin yuva, onun özel dairesiydi. Paravan ise üzerini değişirken kapatıyordu. Ne kadar yaramaz olsa da bir hanımefendinin mutlaka sahip olması gereken iffet, haya, gibi hasletlerden haberdar idi. 85. Ancak aynı yayımevi anlatıda geçen bazı şarkıları çok güzel çevirmiş. Yine de bebekle neşelenir gönüller. Sayfa 80. Unutmayınız ki o olmasa perişan olurduk. Ona ekmeğe suya olduğumuz kadar muhtacız dedi. O bizim kaptanımız, kılavuzumuz. O olmasa, rotasız, haritasız bir gemiye benzeriz. Olduğumuz yere çakılıp kalırız. Sayfa 47. Ancak kitap, bir çocuk edebiyatı yapıtı olarak ele alındığında her ne kadar tartışmalı yanlar taşısa da dediğim gibi bir anlatı yazarı olarak J. M. Barrie'nin yazarlığı, ölüm gibi çarpıcı anlara ilişkin çizdiği naif ve estetik bölümlerle hayli başarılı. Peter Pan, macera dolu bir anlatı olması nedeniyle çocuklara okumayı sevdirecek bir kitap olma niteliği taşıyabilir ancak yazıldığı dönem itibariyle çok eleştiremeyeceğimiz fakat çağdaş gözlüklerle baktığımız zaman bugünkü çocuk edebiyatının ilkelerine uymayan birçok yönü var. Kızılderililerle ilgili ırkçı söylemler, her ne kadar kimileri cinsiyetlerin toplumsal rollerini öğretiyor diye savunsa da Wendy'nin yapması gereken işler anlatılırken ve erkeklerin Wendy'e karşı tavırları söz konusu olduğunda genç okurlar için fazla cinsiyetçi kaçabilecek bölümleri var. Ya da bir korsan ordusunu bertaraf eden bu savaşçıların ellerini tutan bir güç... Mulins'in cansız bedeninden çıkardığı kanlı kılıcını savura savura gelen birisi, bu işin üstesinden gelmeye adaydı. Sayfa 163. J.M. Barie, çocuğu çocuğun dünyasından hareketle anlatmıyor. Arada yazar olarak araya girip anlatıyı bölüyor, çocukluğun geride kaldığından söz ediyor. Bir yetişkin olarak nasihat etmekten ya da işlerin nasıl yapılacağını anlatmaktan çekinmiyor. Oysaki bizim nitelikli çocuk yapıtında aradığımız şey nasihat değil yalnızca merak duygusunun kararında devindiği bir yaşam gerçekliği. Anlatı maalesef bu yeterliği karşılayamıyor. Çocuklara yaptıkları bazı aşırı afacanlıkların kötü sonuçları olabileceğini sezdirmiyor. Aynı sorun Şermin Yaşar'ın Dedemin Bakkalı kitabında da vardı. Çocuk tüm mahalleye kafasına göre ilaç dağıtıyor, eğleniyor ancak bunun sonuçlarıyla çarpıcı bir biçimde karşılaşmıyordu. Özetle anlatılan durumun eğlenceli olması, çocuğun dünyasından olması önemli ancak bazı eylemlerin ciddi sonuçlarının olduğunun da gösterilmesi gerekiyor. Her şeye rağmen aile kavramına dönük olumlu iletiler de var ama... J. M. Barrie'nin çocuk edebiyatından bağımsız düşününce iyi bir yazar olduğu anlaşılıyor. Bu yüzden ebeveynlerle birlikte yani okunduktan sonra çocukla kitap üzerine sohbet etmek şartıyla macera dolu yapısına yaslanarak çocuklara okutulabilir. Ancak belirtmek gerekir ki sonradan çağdaş bir bakış açısıyla ortaya konulan çizgi filmler, çocuğunuzu Peter Pan'le karşılaştırmanız için daha doğru bir seçenek. Peter Pan'ın Steven Spielberg de dahil olmak üzere farklı yönetmenler tarafından defalarca sinemaya ve Disney başta olmak üzere farklı yapım şirketleri tarafından da defalarca çizgi filme aktarıldığını belirtmek gerekir. Benim favorim çocukluğumda izlediğim versiyonu olan Fox Kids versiyonu. Şimdilerde Minika Go kanalında da çağdaş bir yorumu yayımlanıyor. Animasyonla çizgi film arasında olan o yapımı çok estetik bulmadığımı ancak iletilerinde bir sorun olmadığını ekleyeyim. Bir de Mum yayımlarının çeviride kullandığı ketum, fecri, fani, iffet, haya, haslet, mahcup, halel gelmek... ve bunun gibi çok fazla eski söz var. Bazılarını ben bile bilmiyorum ki çocuğun bunu anlaması olanaklı değil. Mum yayınlarından çıkan kapakta resmedilen korsan hayli sempatik. Bunun korsan şapkası takmış Peter Pan mı yoksa Kaptan Kanca mı olduğunu anlayamıyoruz. Ayrıca kapaktaki çizimler anlatının içindeki çizimlerle de uyumlu değil. Bir sanatçının elinden çıkmadığı belli. Sanki romanı okumamış bir grafikere sipariş üzerine çizdirildiği düşüncesine kapılıyorsunuz. Bir düşün işine bu kadar sert çıkışmak istemiyorum ama çocuklar için bir iş yapıyorlarsa biraz daha özenli olmaları gerekir. J.M. Barrie'nin özellikle tiyatro türünde birçok yapıtı var. Bu yapıtları İngilizce Vikipedi'nin şu bağlantısından görebilirsiniz. Yazarın en çok ses getiren yapıtı Peter Pan. Ancak bugün okumak istediğinizde bazı hikayeler bazı kitapların içine sonradan eklendiği için, yazar bazı öykü kitaplarına hem eski hem yeni öykülerini koyduğu için, farklı çizerler tarafından farklı adlarla resimlendiği için bir kafa karışıklığı oluyor. Benim okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla Peter Pan'ın öyküsü kronolojik sırayla aşağıdaki gibi kitaplaştırılmış. NOT: İncelemeyi yazmadan önce teşhis kılavuzlarında yer almayan ancak pop psikoloji sendromu olarak anılan Peter Pan Sendromu adı verilen bir sendrom olduğunu öğrendim. Kişinin yetişkin olduğunu kabullenmemesi ve ait olduğu yaşın sorumluluklarını yerine getirmemesi durumuymuş. Burada detaylarını görebilirsiniz."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/sait-faik-abasiyanik-tuneldeki-cocuk-incelemesi", "text": "Sait Faik, 1900'lü yıllarda varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş. İki dünya savaşını, bu savaşların yarattığı ekonomik ve toplumsal çöküşü görmüş. Ekmeğin vesikayla satıldığı zamanlarda gençliğini yaşamış bir yazar. Eğitimi ortaokuldan lise dönemine kadar savaş yüzünden defalarca sekteye uğramış, defalarca kent değiştirmiş ve sonunda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girmiş. Bu sırada öykülerini Milliyet Gazetesi'ne göndermiş ve yayımlamış. Uygurca öğrenmek amacıyla iki sene sonra İstanbul Üniversitesi'nden ayrılmış ancak bir süre sonra da zaten ticaretle uğraşmakta olan babasının isteğiyle ticaret okumak için Fransa'ya gitmiş. Döndüğünde çeşitli gazetelerde çalışmış hem köşe yazılarında hem röportajlarında hem de öykülerinde büyük anlatıları ya da düşleri değil gündelik yaşam anlarını işlemiş. Öyküleri bugün bile çağdaş Türk öykücülüğünün en önemli öykülerini oluşturmakta. Salah Birsel'in de farklı benzetmelerle anlattığı üzere sokaktaki herhangi bir insanda gördüğü öyküyü çekip çıkarıp kağıda aktarmış yalnızca Sait Faik. Tüneldeki Çocuk, Sait Faik'in öykülerinden ve röportajlarından derlenmiş bir kitap. Sait Faik'in öykülerini okumaya alışkın olduğumuzdan Tüneldeki Çocuk kitabını ilk elinize aldığınızda Röportajı nasıl öykü gibi okuyacağım? Kimin aklına gelmiş öykülerle röportajları bir araya toplayıp yayımlamak? diye düşünseniz de kitap bittiğinde hangisinin öykü hangisinin görüşme olduğunu tam anlayamadığınız öyküsel röportajlarla karşılaşıyorsunuz. Özellikle Uzun Ömer, Diş ve Diş Ağrısı Nedir Bilmeyen Adam ve Orhan Kemal Röportajı hayli güzel. Özellikle 2010'dan sonra yeni nesil öykücüler artık öykü kitaplarını belirli bir izlek etrafında biçimlendiriyor. Kimileri eleştirse de benim okurken keyif aldığım bir tutum. Bilinmeli ki Tüneldeki Çocuk yayımlandığı yıllar itibariyle öyle bir kitap değil. Birbirinden bağımsız ancak bir o kadar da sıra dışı bakış açılarıyla yazılmış anlatılarla karşılaştırıyor sizi. Sait Faik gazetecilik yaptığı yıllarda o kadar güzel röportajlar yapmış ki şimdiki haber dili neden bu kadar öyküsel ve iyi değil diye düşünüyorsunuz. Sait Faik'in yalnızca bir röportajı kurgulayış biçimini görünce şimdi okuduğumuz pazar eklerindeki görüşmelerin çiğ basit bir sormaca olarak kaldığını fark ediyorsunuz. Söz gelimi onlarca Türkiye'nin un uzun adamı haberi yapılsa da hiçbiri sizi Uzun Ömer kadar etkileyemiyor. Bilemiyorum bu belki de Sait Faik'in içinden taşan edebiyat tutkusu ile ilgilidir. Uzun süredir bunu düşünüyorum. Yeni yüzyılda her şey içeriğe dönüştü ve bu içerikler inanılmaz hızlı tüketiliyor. Bir röportaj artık bu kadar uzun uzadıya düşünerek öyküsel bir belgesel gibi kurgulanarak gelmiyor karşımıza. Daha fazla görüntülenmek ya da daha fazla tıklanmak için yapılan sözcük oyunlarıyla dolu, arama motorlarının tek tipleştirdiği, yalnızca büyük şirketlerin o da sponsor desteğiyle bağımsız işler yapabildiği bir yere gidiyoruz. Artık hiçbir gazeteci yaşamını bu işten kazanırken Sait Faik gibi bir röportaj kurgulayamıyor. Belki bunu yapmaya muktedir ama ne 7/24 akan gündemi ne de zamanı el veriyor. Sonunda sersemce bir çocuk gibi olduğumu anlayıverdin. Niye böyleyim dersin? Sabahleyin evden çıkarken büyük adamlar gibi ciddi, tüccarlar gibi hesaplı, zeki olmayı kararlaştırıyor; akşama doğru deli dolu, hesapsız, sersem bir halde evime dönüyorum. Yaradılış bu sevgili. Bir türlü istediğin gibi adam olamayacağım. Sayfa 21 Sevgilime Mektup, İnsanlığın Haline Doğru I'den. Evvelsi akşam vapurda giderken, bir büyük şehirden bir büyük şehre gelen aç bir kadının bayıldığını gördüm. Yanakları çökmüş, yüzü tatlı bir çocuk yüzü halini almıştı. Dudaklarını yalıyor, adeta bir küçük köpek gibi sesler çıkarıyor... ve maviş maviş bakıyordu. Fakat kadıncağız ne lakırdı söylüyor, ne ayağa kalkabiliyordu. Bir bu biçim bir bayılma hadisesi ilk defa gördüm. Kamarotlar, çımacı ve bir biletçi koşup kendi kamaralarına götürdüler. Aç olduğu anlaşıldı. Kimse ona çorba verdi mi, bilmiyorum. Belki o biletleri zımbalayan delikanlı karnesini ona vermiş, bir de çay içirmiştir. Çünkü o, ben sevdiğimle otururken Ooo! Yine buluşmuşsunuz; ne birbirinizden ayrılmazsınız!' Kıskanıyorum sizi der güler ve bizi beraber görünce sevinir. Sayfa 49 İki Kişi Arasında'dan. Kim kendi kendine Güzellik nedir? diye sorsa kafasından alacağı bir cevap vardır. Kimi, güzellik gençliktir, der. Bu sözü söyleyenin bir zaman sonra karşısına öyle muhterem, öyle sevimli, öyle konuşkan, öyle zeki ve canayakın bir eski hanımefendi çıkar ki kafasından bu cevabı alan adama, yine kafası, güzellik ihtiyarlıkmış, der gibi olur. Güzellik, boy bos, kalça, omuz dersen yanılırsın, güzellik hem boy bos, hem kaş gözdür derseniz, yine yanılacaksınız. - Şu Fatma ne güzel kız! O ne boy bos, o ne kaş göz! dedi miydi, deminki kaş göz, boy boşa bir de sıcaklık eklemek lazım geldiğini anlarsınız. Boylu boslu, kaşlı gözlü, kanı sıcak bir dilbere, kaşsız gözsüz, boysuz bossuz, ama civelek mi civelek biri çıkar, doğuştan öğrenilmiş bir iki cilve yapar. Bakarsınız ki boylu boslunun, kanı sıcağın büyüsü çözülüvermiştir. O zaman, Güzel kim, gönül sevdi dersiniz. Yine yanılmışınızdır. Bir nevi sarhoşluğun kurbanısınızdır. Ayılınca, cilveli çirkinin cilveleri dökülür, cinsi cazibesi, boyattığınız iskarpinlerin pırıltısı nasıl uçarsa uçup gitmiştir. Bu muydu benim hoşlandığım dilber? Aman yarabbi! dersiniz. Der oğlu dersiniz. Bununla beraber güzellik bir vehim değildir. Hakikat olarak da vardır. Gençlikten; boydan bosdan, kaştan gözden, halden, kanı sıcaklıktan bir şeyler alıp insanı sevgiye, hayata çağıran bir yaratılış mucizesidir.- Sayfa 81 ve 82 Kraliçenin Evinde'den."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/sermin-yasar-dedemin-bakkali-incelemesi", "text": "Sosyal Medya'da açtığı hesaplarla ünlenen ve çocuk kitabı yazan birçok yazar var. Bunlar arasında alana ilişkin akademik bilgiye sahip özenli içerik üretenler de var yalnızca kendi annelik deneyiminden ve dünya görüşünden hareketle insanlara ebeveynlik tavsiyeleri veren de. Bir itirazımız yok. Yeni dünya düzeninde deneyimlerinizi aktarmak için mutlaka bir okul bitirmenize gerek yok. Kimi insanların okulla bağlarını kopararak daha yetkin bireylere dönüştüğü de bilinen bir gerçek. Ancak söz konusu çocuk olunca bilimsel bilgiye de kulaklarınızı tıkamamanız ve özenli davranmanız gerekiyor. Söz gelimi Akademisyen Anne adındaki Instagram hesabını kuran Doç. Dr. Saniye Bencik KANGAL'ın 1 milyonu aşan takipçisi var. Alanında yetkin bir kadın tarafından yönetiliyor ve değerli önerilerde bulunuyor. Bağırmayan Anneler hesabı ise psikoloji alanında yüksek lisans yapan biri tarafından yönetiliyor. Bu hesaplar nitelikli ve bilimsel bilgiye dayalı paylaşımlar yapan hesaplar olarak göze çarpıyor. Ancak bunların yanında çocuklara dini bilgilerin nasıl verilebileceğine ilişkin öğütler içeren sayfalardan tutun da yalnızca ebeveynlik önerileri paylaşan hesaplara kadar birçok sosyal medya hesabı var. İyi ve kötü bir çok örnek var yani. İleride kim olduğuna ilişkin detaylı bir açıklama da yazacağımız Şermin Yaşar da ilk olarak bir sosyal medya hesabıyla çıktı insanların karşısına. Başlangıçta anneler için çocuklarıyla oynayabilecekleri oyun önerilerinde bulunan hesabı zamanla tavsiyeler veren bir yapıya bürünmüş. Ardından çocuklar için anlatılar yazmaya başlamış ve en çok tanınan kitabı Dedemin Bakkalı adlı yapıtı ortaya çıkarmış. Dedemin Bakkalı yapıtının özeti şu biçimde: Aynı zamanda ana kahramanımız da olan anlatıcı, çocukluğunda yazları dedesinin bakkalında çıraklık yapmaktadır. Dedemin Bakkalı, kahramanımızın bu bakkalda başına gelen olayları anlattığı birbirine bağlı öykülerden oluşmaktadır. Kahramanımız Çocukların Yetişkinlerle İletişimde Dikkat Etmesi Gereken Hassas Konular adında bir de defter tutmakta ve bakkalda edindiği deneyimlerden hareketle bu deftere maddeler not almaktadır. Şermin Yaşar'ın neşeli bir biçemi var. Biraz Christine Nöstlinger'in Lollipop'una benzettim. Ancak arada büyük farklar var. Çocuk yazınında ana karakter olarak kusursuz çocukların yer almasını istemeyiz. Çünkü metni okuyan çocuk, kusursuz bir çocukla özdeşim kuramaz. Arada hatalar da yapabilen çocukların ana kahraman olması olumlu bir durumdur. Bu Christine Nöstlinger'in Lollipop adlı yapıtında da böyleydi. Şermin Yaşar'da da böyle. Ancak arada büyük bir sorun var. Şermin Yaşar'ın Dedemin Bakkalı adlı yapıtında çocuk bu hatalarının sonuçlarıyla yüzleşmiyor. Dolayısıyla yaptığı hata kimi zaman şımarık bir biçimde çocuğun yanına kalıyor. Yanlış anlaşılmasın çocuk yazını yapıtları asla bir ders vermeyi amaçlamazlar ama anlatının neden sonuç örgüsünde çocuk için olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar var. Söz gelimi kahramanımız insanlara yalan yanlış ilaçlar verdikten sonra doktor tarafından uyarılıyor ancak hala doktorun anlattıklarını umursamayıp cebindeki diğer ilaçları teslim etmenin derdinde. 4. 5. ve 6. Sınıf öğrencilerinin okuyabileceği anlatı, yer yer tasarım ilkelerine karşıt bir biçimde gereksiz boşluklarla biçimlenmiş sayfalara sahip olsa da çocuklar için okuması eğlenceli bir kitap. Çocuk yazını anlamında belki çok nitelikli bir yapıt değil ama çocuğa okuma alışkanlığı kazandırması açısından okutulabilecek bir kitap olarak değerlendiriyorum. Şermin Yaşar, başlangıçta sosyal medyada ebeveynlere çocuklarıyla oynayabilecekleri oyun önerileri veren Oyuncu Anne adındaki Instagram hesabıyla tanınmış. Takipçi sayısı arttıkça önerileri tavsiyelere dönüşen Şermin Yaşar, Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun olmuş ve bir süre reklam sektöründe çalışmış. Şu an paylaşımlarını Şermin Yaşar Official adındaki hesabından yapıyor. İkinci evliliğinden üç ay sonra eşini yitiren Şermin Yaşar, yaşamda her şeye rağmen mutlu olunabileceği konusunda güçlü bir görünüm sergiliyor. Şimdilerdeyse çocuklarıyla birlikte mutlu ve huzurlu olduğunu sezdiğimiz bir yaşam sürüyor."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/temel-reis-ispanagi-yogurtsuz-yer", "text": "Otuzuncu yaşına adım atmış bir insan olarak çocuk kitapları okumaya bayılırım. Hele çocukluğumdan tanıdığım Yalvaç Ural gibi yazarların kitaplarını elime almak beni çok mutlu eder. Bakkala koşa koşa Miço almaya gittiğim yılları anımsarım. Temel Reis Ispanağı Yoğurtsuz Yer kitabına da bu duygularla başladım. Yalvaç Ural'ın gazete ve dergi yazılarında bile dili ne kadar özenli kullandığını fark ettim... Ama bu belirlemeleri incelemenin ilerleyen sayfalarına saklayalım. Şimdi gelin Yalvaç Ural Kimdir? onu tanıyalım. 1945'te memur bir babanın ve yazılarında da sıkça söz ettiği üzere öğretmen bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Yalvaç Ural, Türk çocuk yazınının en saygın ve prestijli yazarlarından biri. Kitapları onlarca dile çevrilmiş, ünü ülkemizin sınırlarını aşmış bir insan. Yalvaç Ural, babasının ve annesinin mesleği nedeniyle çocukluğunu Anadolu'nun farklı kentlerinde ve ilçelerinde geçirmiş ancak lise öğrenimini İstanbul'da önce Kabataş'a daha sonra Atatürk Lisesine giderek tamamlamış. Lise öğreniminden sonra doğrudan Milliyet Gazetesi'nin yolunu tutan Ural, Milliyet Gazetesi'ndeki işleri başta olmak üzere birçok farklı yayımeviyle birçok farklı çocuk dergisi çıkarmış. Ancak ona asıl ününü getiren yapıtları 90'lı yılların ortalarında kaleme almış. Söz gelimi Gölcüğün Küçük Avcıları öyküsü 96 yılında Oxford Üniversitesi'nin dikkatini çekmiş ve seçkilerinde yer verilmiş. Ancak dünyaca tanınmasını ve büyük satış rakamlarına ulaşmasını sağlayan gelişme Feridun Oral'ın resimlediği Korkuluğun Kalbi kitabının Almanca baskısının Avusturya ve Almanya'da en çok satan kitaplar listesinden uzun süre inmemesiyle olmuş. Kitapları Avrupa'da o kadar çok sevilmiş ki Sihirli Pabuçlar, Hollanda'da bir televizyon tarafından 10 bölümlük bir çizgi filme bile çevrilmiş. Ardından TRT de aynı anlatıyı 27 bölümlük bir çizgi filme çevirterek bunu Türkiye'de yayımlamış ve İsveç, Norveç, Danimarka ve Finlandiya televizyonlarına satmış. Tarihle talihin yetenekle buluşması enderdir sevgili okur. Bu kadar nitelikli çocuk yapıtlarının popülerleşmesi de dünya çocukları için sevindirici bir gelişmedir. Yalvaç Ural'ın duyarlı kimliği bu popülariteyi hep iyi yönde kullanmış ve dünyanın ilk Çingenece çocuk kitabını yayımlamasını da böyle sağlamıştır. Gani ile Sali adındaki iki yoksul Çingene çocuğun öyküsünü anlatan Müzik Satan Çocuklar kitabı Makedonya da dahil olmak üzere birçok farklı ülkede birçok farklı dilde yayımlanmış. Bugüne kadar çıkardığı yirminin üzerinde çocuk dergisi ve altmış beşin üzerinde çocuk kitabıyla hayli üretken bir yazar olan Yalvaç Ural'ın adını kedisinden alan Marsık Yayımevi adında bir yayımevi ve buradan çıkan kitapları okurlarıyla buluşturduğu Yalvaç Abi Kitabevi adında bir de kitabevi vardır. Temel Reis Ispanağı Yoğurtsuz Yer, Yalvaç Ural'ın daha önce farklı gazete ve dergilerde yazdığı ilginç yazılardan oluşan bir derleme. Denemeden eleştiriye, eleştiriden anıya kadar farklı metin türlerinden onlarca örnek var içinde. İçerik olaraksa ıspanağı neden yoğurtla yediğimizden tutun da ellerimize neden kına yaktığımıza ilişkin birbirinden ilginç onlarca örnekle dolu. dikkat çekici bölümler var. Çocuğunuza dilediğiniz kadar akşam çay içme diyin. Hiçbiri bu bölümdeki kadar etkili ve kalıcı olmaz sanırım. Tüm bu bölümlerin Türkçenin zenginlikleri ve inceliklerini örnekler sağlam bir biçimde yapılandırılması da cabası. Çocuk edebiyatı yapıtlarının konusu aynı yetişkin edebiyatında olduğu gibi yaşam gerçekliğidir. Çocuk edebiyatı yapıtlarının tek ayırt edici yanı, konunun işleniş biçimidir. Şiddet mesela sanıldığının aksine elbette çocuk edebiyatının konusu olabilir. Burada önemli olan şiddetin meşrulaştırılmamasıdır. Çocuk edebiyatı yapıtları çocuğu yaşama hazırlar dolayısıyla yaşam gerçekliği içindeki her içerik çocuk edebiyatının da konusu olabilir. Ölüm de bu konulardan biridir. Çocuk edebiyatı yapıtlarında olması gerekir. Ancak konuyu çocuklara göre işlemek hayli zor olduğu için genelde yazarlar bu konuya yer vermekten çekinir. Halbuki iyi örnekleri ortaya benzersiz yapıtlar çıkmasını da sağlayabilir. Söz gelimi Alman çizer Wolf Erlbruch ölüm konusunu muhteşem işleyen sanatçılardan biridir. Yalvaç Ural da yazarların dokunmaktan çekindiği baba kaybı gibi bir konuya muhteşem bir incelikle, duyarlı ve estetik bir biçimde değinmiştir. Aşağıdaki pasaj, Babamın masalı ve Taban Vermek adlı metinden. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, sivri zekalı bir çocuk yaşarmış dağların en yüksek yerinde. Neyse, Sivri Zeka çok uykucu bir çocukmuş. Azıcık çalışır, sonra da bütün gün uyurmuş. Zaten pek işi de yokmuş. Ara sıra tavuklara ve yarkalara yem vermekmiş görevi. Bu yüzden annesi ona tavuk çobanı dermiş dermiş. Sivri Zeka'nın iki de arkadaşı varmış. Gökkuşağı Horoz ile Kara Piliç. Sivri Zeka uykucu ve dalgacı olur da onlar başka türlü mü olur? Onlar da Sivri Zeka'nın uyuduğunu görünce hemen çitin üzerinden atladıkları gibi kırlara kaçarlarmış. Tabi bu arada da meydanı boş bulan Çaylak, saldırıp yargaların, piliçlerin, civcivlerin üzerine, kaptığı gibi götürürmüş kayaların üzerindeki evine. Bir, iki derken, bakmış ki Sivri Zeka, bütün yargalar tek tek gidiyor, elde hiçbir şey kalmayacak; sonunda, bağlamış bir iple ayaklarından hepsini birbirine. İpin ucuna Kara Piliç'i koymuş, öbür ucuna da Horoz'u. Gelsin şimdi kaçırsın bakalım! demiş. Çaylak yine saldırmış yarkalara. Bu kez pençelerini batırmış Kara Piliç'e, bir anda uçurmuş gökyüzünün en yüksek yerine. İpe dizilmiş boncuk taneleri gibi, birbiri ardınca uçmuşlar hepsi gidiyor, yapışıp Horoz'un ayaklarına, çekmek istemiş aşağıya. Ama boşuna... Bir anda o da kendini bulmuş bulutların üzerinde. Aşağıda evler küçücük küçücük görünüyormuş. Sivri Zeka korkudan başlamış bağırmaya: Aman Kara Piliç! demiş, sıkı yapış, taban ver . Ama, Kara Piliç değilmiş ki Çaylak'ın ayağından tutan. Çaylak tutuyormuş Kara Piliç'i ve tabii ki hepsini. Bende işte aynı o çocuk gibi son günlerde hasta olan babama, Babacığım lütfen sıkı yapış hayata ve taban ver, bizi bırakma! diyordum. Ve hastalığını yenmesini, bizimle birlikte kalmasını istiyordum. Oysa onun yapabileceği bir şey yoktu. O elinden geldiğince direndi. Buna karşın yine de ölüme yenildi. Tutamadı uçan kuşun ayaklarını. Ve bir anda düşüp boşluğa, ayrılıverdi yaşamımızdan. - Temel Reis Ispanağı Yoğurtsuz Yer! - Çocukların Önünde Yazışmayalım Hakkı Abi! - Öğretmenim, Bir Annem de Sensin Benim! - Kalbimize Kaka Yapan Sanal Kuş! Listedeki içeriklerin her birinin farklı metin türlerinde olması aynı zamanda çocukların metin türü farkındalığını da geliştiren bir tercih. Yani çocuk bu sayede bir masalla karşılaştığı zaman ne beklemesi gerektiğini bir denemeden ne elde edebileceğini sezerek öğreniyor ve bu sayede hangi metinleri nasıl anlamlayabileceğine ilişkin bir deneyim de elde ediyor. Kitaptan farklı metin türlerinde onlarca ilgi çekici alıntı çizmek olanaklı ancak benim özellikle Yalvaç Ural'ın her çalıştığı yerden ayrılırken paylaştığı tekerleme çok hoşuma gitti. Ben Temel Reis Ispanağı Yoğurtsuz yer kitabının tüm ortaokul öğrencilerine gönül rahatlığıyla okutulabileceğini düşünüyorum. Eğlenceli yapısı ve kısa metinleriyle çocuklara okuma alışkanlığı kazandıracak türden bir kitap. Sanırım editörden kaynaklı ya da bilinçli bir tercihle bilemiyorum artık kimi yerlerinde bağlaçtan sonra virgül kullanımı gibi noktalama hataları ve sayıların bitişik yazılması gibi yazım yanlışları var ama genel itibariyle dilimizin atasözleri ve deyimlerini güzel örnekleyen, çocuklara dil sevgisi aşılayan bir özellik taşıyor. Söz gelimi ben yarka sözcüğünün pilicin büyüğüne verilen ad olduğunu bu kitaptan öğrendim. Dolayısıyla Yalvaç Ural, Emin Özdemir'in deyimiyle dile tohum ekmeyi iyi biliyor ve bunu çocuk kitaplarında yaptığı için hem çocukları dile karşı duyarlı yetiştiriyor hem de dilimizin zenginleşerek büyümesine katkı sağlıyor. Kitabın fiziksel özellikleri ise Yapı Kredi Yayınlarına ve özelinde bir çocuk kitabına yaraşır biçimde tasarlanmış. Yeni metinlere geçilmeden önce gerekli boşluk bırakılmış, sayfa yerleşimi ve punto büyüklüğü çocukların düzeyine uygun. Selefonla kaplı kalın karton kapak da hoyrat kullanıma dayanıklı tasarlanmış."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/toprak-ana-incelemesi-cengiz-aytmatov", "text": "Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan'da dünyaya geliyor. Babası üst düzey bir devlet adamı annesiyse bilindik bir tiyatro sanatçısı. İyi eğitimli bir aileden gelmesine rağmen gençliği sıkıntılar içinde geçiyor. Kırgızistan o yıllarda SSCB'nin sınırları içinde yer almakta ve Cengiz Aytmatov'un babası, bu nedenle Stalin'in başa geçmesiyle 1938 yılında tutuklanarak kurşuna diziliyor. Naaşını bile ailesine teslim etmiyorlar. Amcası polisler tarafından evden götürüldükten sonra bir daha izine rastlanmıyor. Aile takip altına giriyor. Annesi ciddi hastalıklarla boğuşuyor. Derken II. Dünya Savaşı patlak veriyor. Kırgızistanlı genç ve yetişkin erkeklerin çoğu savaşa gittiği için çocuklara büyük iş düşüyor. Aytmatov da birçok Kırgız çocuk gibi çalışmaya başlıyor. Bu dönemde Toprak Ana romanında da anlatıldığı üzere yaşlı çocuk demeden herkes bir işin ucundan tutuyor. Cengiz Aytmatov da henüz on dört yaşındayken tarım makinelerinin sayımıyla ilgili bir büroda çalışmaya başlıyor. Daha sonra Veterinerlik eğitimi almak için Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'e gidiyor. Ancak bu dönemde yazdığı Gazeteci Cyudo hikayesi Rusça'ya çevrilip yoğun ilgi görünce Moskova Edebiyat Fakültesi'nin kapıları açılıyor ve 1956 yılında Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçiyor. Yazdığı öyküler ve romanlarla büyük bir üne kavuşuyor. 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye olarak kabul edilmesinin ardından 1963'te Lenin Edebiyat Ödülünü de alıyor. Yaşamı boyunca Kırgız kimliğini korumak için gayret veren Cengiz Aytmatov, SSCB'de de birçok üst düzey görevlerde bulunuyor. 2008 tarihinde ise böbrek yetmezliği tedavisi nedeniyle gittiği Almanya'da yaşama gözlerini yumuyor. Dünya Savaşı'ndan önce Kırgızistan'ın kırsalındaki bozkırlarda çalışırken birbirlerine aşık olan Tolgonay ve Suvankul evlenirler. Orta yaşlarına kadar güzel bir yaşam sürerler. Üç çocukları olur. Zaman geçer eve bir de gelin gelir. Ancak sonra tam ekinler toplanmak üzereyken tarlaya giren bir biçerdöver gibi gelir savaş. Sapı samanı ayırmadan darmadağın eder yaşamlarını. Evin tüm erkeklerini kaybeder Tolgonay, bir geliniyle kalır. Ancak yılmaz. Savaşta hem orduyu beslemek gerekir hem de köylülerin açlıktan ölmesini engellemek. Canla başla çalışır. Tüm bu süreçte kendi evladı gibi sevdiği gelininin başına gelenlerse kahredecektir onu. Bunun üzerine binlerce yıldır bozkırda yaşayan her insanın yaptığı gibi toprağa koşar Tolgonay. Yıllardır içinde tuttuğu dertlerini, toprak belleye belleye sertleşmiş avuçlarını yalnızca toprağa açar. Hem sevdiklerini bağrına bastığı hem de ekmeğini kazandığı toprağa. Tolgonay tüm yaşadıklarını anlatır. Toprakla dertleşmeye başlar. Roman, Tolgonay'ın toprakla yaptığı bu dertleşmeden oluşmaktadır. Toprak Ana'nın konusu savaştır. Ancak romanda bu savaşın hangi savaş olduğu ya da kimin haklı kimin haksız olduğunu göremeyiz. Savaşın tüm azametiyle kendi tarlasında ekinlerini yetiştiren sıradan insanları bile ne büyük çaresizlikle karşı karşıya bıraktığını görürüz. Diğer taraftan çalışkan Kırgızistan insanın toprakla kurduğu bağa tanık oluruz. Bu insanların yalnızca topraktan medet umduğu ve toprağa el açtığı gerçeğiyle yüzleşiriz. İnsan olmanın kolay, insan kalmanın zor olduğunu sezeriz. Diğer taraftan Cengiz Aytmatov'un yazar sezgisi eşine az rastlanır bir sezgi. Bir ölümün şu biçimde anlatıldığını okumak insanın tüylerini diken diken ediyor. İnsanlık zor zamanlarda ortaya çıkıyor sevgili okur. Bir toplum topyekün büyük bir acı yaşıyorsa, insanlar o acıda ortaklaşıyor. Ayrışmalar ortadan kalkıyor. En korkunç durumların içinden böyle çıkıyor insanoğlu. Korkunç şeyler yaşıyor ama insan olduğunu anımsıyor. Toprak Ana, toprak kadar bilge bir kadının toprakla dertleşmesini ele alıyor. Biz onun yaşamına bu dertleşmeyle tanık oluyoruz. Bu anlatıcının kimliğini de ana karakterin kimliğiyle muazzam bir noktaya taşıyor ve anlattıklarını toprağa dönük olsa da aslında okura anlatan iki katmanlı bir anlatı yapısı sunuyor. Savaşın nasıl yıkıcı olduğunu, kimin haklı kimin haksız olduğuna değinmeden, hangi savaş olduğundan söz etmeden anlatıyor. Cengiz Aytmatıov, hiçbir ideoloji ya da tez sızdırmadan yalnızca insan gerçekliğini anlatıyor romanında. Tüm bir halkın ortak olduğu acılardan, savaşa gönderilen çocukların dönmeyişinden, yeni evlilerin ayrılıklarından, geride kalan kadınların yaşadığı bunalımlardan söz ediyor. Geride kalanların yaşadığı sorunlar benim aklıma Gülten Dayıoğlu'nun Geride Kalanlar adlı öykü kitabını da getirdi. Orada da Türkiye'den Almanya'ya işçi göçünde giden insanların arkasında bıraktıklarının yaşamı anlatılıyordu. Belki Toprak Ana'nın anlatısı kadar büyük değil ama insan gerçekliğine dokunmak ve insanı derinden etkileyen göç ve savaş gibi önemli konuları geride kalanları işlemeleri açısından ortak. Bizim için Yaşar Kemal neyse sanırım Kırgızistanlılar için de Cengiz Aytmatov o. Yaşar Kemal Çukurova'yı, Cengiz Aytmatov Kırgızistan bozkırlarını anlatıyor. Cengiz Aytmatov, üretken bir yazar. Üstlendiği bürokratik ve önemli onlarca işe rağmen bu işlerinden içeri hiçbir ideoloji ya da siyaset sızdırmadan çok başarılı yapıtlar ortaya koymuş bir insan."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/turkiyede-kac-dil-var", "text": "Dil ile düşünce arasındaki ilişki yalnızca sözcüklerle sınırlı değildir. Dünyadaki her dil aşağı yukarı benzer bir biçimde özne, yüklem ve nesne ögelerinden oluşur. Farklı dillerde yalnızca bu ögelerin yerleri değişir. Söz gelimi İngilizce'de I play football tümcesindeki gibi özne yüklem nesne biçiminde bir diziliş varken Türkçe'de Ben futbol oynarım tümcesinde olduğu gibi özne nesne yüklem biçiminde bir sıralama vardır. Bu o dili anadili olarak konuşan insanların kültürlerinde eylemleri mi nesneleri mi önemsediğine ilişkin ipuçları yakalamanızı bile sağlayabilir. Her dilde farklı zaman kiplerinin bulunması da bu farklılıklara verilebilecek örneklerdendir. Dil ve kültürse birbirine içkin kavramlardır. Dil, kültürü kültür dili etkilemektedir. Bir dildeki deyimlere ya da atasözlerine bakmak o kültüre ilişkin çokça fikir edinmenizi sağlayabilir. Söz gelimi Türkçe'de hiçbir dilde olmadığı kadar çok akrabalık belirten sözcük ve renk adı vardır. Bu bizim bahara ve akrabalık ilişkilerine önem verdiğimizi bu yüzden mevsim ve akrabalığa ilişkin kavram alanlarını geniş tuttuğumuzu gösterir. Her bir dil ayrı bir kültürü ve düşünce sistemini ifade eder. Biz bu yüzden az konuşucusu olan dillerin yok olmasını istemeyiz. Çünkü her dil dünyaya yeni bir düşünme sistemiyle bakma aracıdır. Türkiye topraklarında da birçok dil bulunmaktadır. Türkiye'de elbette İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca gibi diller de öğretilmekte ve konuşulmaktadır. Ancak Türkiye'de kaç dil var? sorusuna anadili konuşucuları açısından bakıldığında dünyanın en büyük dil veri tabanlarından biri olan Ethnologue'ya göre Türkiye Cumhuriyeti topraklarında kayda değer bir biçimde 10 dil konuşulmaktadır. Türkçe, en büyük dil veri tabanlarından biri olarak bilinen Ethnologue'a göre anadili olarak konuşanların sayısına göre 85 milyona yakın konuşucusuyla yeryüzünde anadili olarak konuşulan 14. dil konumundadır. TDK'nin çıkardığı Büyük Türkçe Sözlüke göre de atasözleri, söz grupları, terimler, yerler ve kişi adları da dahil olmak üzere 620 bine yakın Türkçe sözcük bulunmaktadır. Kökenlerine ilişkin şurada detaylı açıklamaları bulacağınız Gagavuzlar aslında Balkanlar'da yaşayan Hristiyan Türk topluluklarını ifade etmektedir. Ülkemizdeki Rumeli ağzına büyük benzerlik taşıyan bu dil UNESCO tarafından tehlikede olan diller kategorisinde yer almaktadır ve Trakya'da konuşucuları bulunmaktadır. Ülkemizde bulunanı Adigece ya da Batı Çerkesçesi olarak adlandırılır. Yıllar önce Osmanlı topraklarına sürülen Çerkezler tarafından konuşulur. Geçmişte Arap ve Latin harflerini kullanmış olsalar da bu dilin alfabesi bugün Kiril alfabesidir. Roma halklarından biri olan Domlar, Hindistan menşeili bir topluluktur ve Roma'nın bünyesindeki etkin bir grubu ifade ederler. Bugün Ortadoğu Çingenecesi ya da Domari olarak bilinen dili konuşurlar. Ancak genç nesil başka kültürlerin de etkisiyle Domari'den neredeyse tamamen uzaklaşmıştır. Domların yalnızca %20'si günlük iletişimlerinde Domari dilini kullanmaktadır. Süryaniler Mezopotamya'dan dünyaya yayılmış ve sonra Hristiyanlığı seçmiş bir topluluktur. Dünyada 3,5 milyonu aşkın Süryani bulunmaktadır ve 25 bin kadarı da Türkiye'de bulunmaktadır. Yoğunlukta olduğu Urfa ve çevresinde Süryanice etkin bir biçimde konuşulmaktadır. Zazalar İran haklarından biridir. 80 darbesinden sonra büyük bir bölümü Avrupa'ya göç etse de dünyadaki yaklaşık 4 milyon Zaza'nın bir milyonu Türkiye'de yaşamaktadır. İslamiyet inancına sahip Zazalar'ın bir bölümü Sünni bir bölümü ise Alevidir. Zazaca ise iran dillerine ait eskil özellikleri de olan gelişmiş bir dil görünümü sergilemektedir. Lazlar çoğunluğu Doğu Karadeniz'de olmak üzere Gürcistan ve Türkiye topraklarında yaşayan etnik bir gruptur. Konuştukları dil ise Lazca'dır. UNESCO Lazcayı yok olma tehlikesi bulunan diller arasında saymaktadır. Laz alfabesinin ise kaynaklara göre yalnızca 80 90 yıllık bir geçmişi, vardır. Türkiye'de anadili olarak konuşulan diller arasında sayılan Süryanice'nin çağdaş batı lehçesidir. Konuşan sayısı yalnızca 1000 kadar kalan bu dil UNESCO tarafından son derece tehlike altında olan dil olarak ilan edilmiştir. Arami dillerinden olan bu dili eksiksiz ve yetkin bir biçimde konuşabilen kişi sayısının ise bir elin parmaklarını geçmediği belirtilmektedir. Kürtçe; Türkiye, Irak, İran ve Suriye gibi bölgelerde konuşulur. Türkiye'de konuşulan Kürtçe Kurmançça adlı koludur. Kürt dilleri kollarına ve bulunduğu yerlere göre Latin, Kiril ya da Arap harfleriyle yazılır. Ethnologue'nın sloganının güzelce somutladığı üzere Hiçbir dil önemsiz değildir. Yok olan her dil belleğimizden kopup giden bir insan deneyimini yansıtmaktadır. Her dil dünyaya yeni bir bakış açısıyla bakmayı sağlar. Dillerin yok olması demek, düşünsel açıdan fakirleşmek ve tektipleşmek demektir. Umarım Türkiye'de kaç dil var? Sorusuna yanıt verebilmiş, ülkemizin kültürel zenginliklerine dikkat çekmiş ve insanlığın soyut mirasına neden sahip çıkmamız gerektiğine ilişkin farkındalık yaratabilmişizdir. Yorum yazmanız, düşüncelerinizi paylaşmanız bizi çok mutlu eder. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/turkiyenin-200-yillik-tarihi-sevket-pamuk", "text": "Ergenlik yıllarımda anladığım anlamadığın birçok belgeseli oburca tükettim. O belgesellerden birinde -sanırım Michael Moore'un bir belgeseliydi ekonominin aslında o kadar da karmaşık bir şey olmadığı, karmaşık görünmesi için birçok matematiksel işlemle basit ve çarpıcı bir gerçeğin üstünün örtüldüğü söyleniyordu. Öncelikle 21. yüzyılda hiçbir şey basit değil sevgili okur. Sonra ekonomi, bu kadar çok konuşulmasına rağmen temel kavramları bile yeteri kadar bilinmeyen bu nedenle dünyanın her yerinde iktidardakilerin de muhalefettekilerin de seçmenlerini başarıyla manipüle etmesine yarayan bir kavram. Ancak biliyoruz ki bilimsel düşünce temel kavramları doğru bilmekle olanaklı. Gelin şimdi saygın ekonomi profesörümüz Şevket Pamuk'un Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi kitabından hareketle temel kavramlara yakından bakalım. Gayri safi milli hasıla, belki de en çok bilinen ekonomi kavramlarından biri ve evet bir ülkede kişi başına düşen ortalama yıllık gelirin dolar cinsinden ifade edilmesiyle elde ediliyor. Dünya genelinde son 200 yılda bireylerin ortalama yıllık gelirlerinde hayli çarpıcı artışların ve muazzam farkların ortaya çıktığını görmek olanaklı. Bütün ülkelerde genel olarak ikinci dünya savaşından sonra hızlı bir büyüme ve yıllık ortalama gelirlerde artış gerçekleşmiş. Grafikte yer almıyor ama Türkiye'nin 2020 yılında kişi başına düşen ortalama yıllık geliri Dünya Bankası'nın açıkladığı verilere göre 8538 dolar . Yani 2021 yılında dolar kurunda yaşanan çarpıcı artışı dışarıda tuttuğumuzda bile 2010 yılından 2020 yılına kadar kişi başına düşen ortalama yıllık gelirimiz neredeyse 2 bin dolar erimiş. Ancak gayri safi milli hasılanın birçok şeyi açıklamada yetersiz kaldığı fark edildi. Söz gelimi bir ülkede gayri safi milli hasılayı yansıtan kişi başı yıllık ortalama gelir 10 bin dolar olduğu halde toplumun büyük bir bölümünün yıllık 6 bin dolara bile ulaşamadığı durumlarla karşılaşılıyordu. Refah seviyesini ölçmek için önemli olanın toplam zenginliğin kişilere bölünmesiyle elde edilen ortalama değil, bu zenginliğin tabana ne kadar eşit dağıtıldığı ortaya çıktı. Zenginliği tabana yaymadığınız zaman da ekonomik gelişme oluyordu ancak sürdürülebilir olmuyordu. Diğer taraftan dolarla hesaplanan gayri safi milli hasıla refah düzeyiyle çok yakından ilgili olsa da bir ülkedeki satın alma gücünü açıklamakta yetersiz kalıyordu. Söz gelimi ABD'de bir dolara bir ekmek alınırken Türkiye'de üç ekmek alınabiliyordu. Bunun için ekonomistler satın alma gücünü yansıtan satın alma paritesi kavramı üzerinde durmaya başladılar. Satın alma paritesi bir ülkedeki vatandaşların yıllık gelirleri ile yurt içindeki alım güçlerini hesaplamak için kullanılan bir terim. Türkiye'de dolar ve Türk lirası arasındaki değer farkı çok olsa da satın alma gücü, dolar kuruna kıyasla görece iyi durumda. Aşağıdaki grafikte Avrupa Birliği İstatistik Ofisi'nin tablosundan hareketle Türkiye'nin 2021 yılında bazı dünya devletleri arasındaki satın alma gücünü gösteren sıralamayı görebilirsiniz. Ancak satın alma paritesi de refah düzeyinin hesaplanması için yeterli veri sunmuyordu. Bu paritelerin hesaplanmasında felsefi sorunlar meydana gelmeye başladı. Bilgisayar ve benzeri ürünler kur farkından çokça etkileniyordu. Üstelik vergiler bu farkı daha da artırdı. Hesaplamalar eskisi gibi domates ve ekmekle yapılamaz hale gelince işler karıştı. Ekonominin; eğitim, ulaşım ve sağlık gibi kavramlarla yakından ilgili olduğu ve birbirlerini etkiledikleri daha da belirginleşti. Sonunda Birleşmiş Milletler insan gelişmişlik endeksi adı verilen endeksi yayımladı. Ekonomiyi büyütmenin nihai amacı insan refahını artırmaktır. Ekonomik büyümenin sağlamasını yapmak ya da bu verilerin insanın gerçek refahını temsil edip etmediğini görmek için Birleşmiş Milletler tarafından insanların eğitim, ulaşım ve sağlık olanaklarına erişimini de gözeten insan gelişmişlik endeksi ortaya kondu. Hesaplanması da hayli ilginç. Gelir düzeyi yükseldikçe gelir artışının insan gelişmişlik endeksine etkisi azalıyor. Çünkü artık önemli olan bu kaynakları doğru kullanmak ve refahı artırmak. Aşağıda Birleşmiş Milletler'e göre 2011 yılında Türkiye'nin yıllara göre İnsan gelişmişlik endeksi sıralamasını gösteren bir grafik var. Son 30 yıldır kişi başına gelire oranla Türkiye'nin eğitim alanında olması gerektiği kadar iyi olmadığına ilişkin bir bulgu var . Belirtmekte yarar var. 2020 yılında gene Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan rapora göre Türkiye insan gelişmişlik endeksinde ciddi bir yükselme yakaladı ve 189 ülke arasında 54. oldu . Kitapta 200 yıllık bir zaman diliminin ele alınması, dünyanın ekonomik seyrinin Sanayi Devrimi'yle yakından ilgili olmasıyla ilgili. Sanayi Devrimi'nden beri her ne kadar gelir adaletsizlikleri çoğalsa da servet bundan önceki bin yıllara kıyasa daha geniş bir kitleye yayılıyor ve ortalama gelirlerimiz düşe kalka da olsa yükselme eğiliminde. Bundan 100 yıl önce ortalama insan ömrü 35 -40 yılken bugün 75 80 yıla doğru ilerliyoruz. Dünya tarihinin alım gücü ve refah düzeyi en yüksek nesliyiz. Büyük bir yıkım yaşanmazsa bizden sonraki nesil bizden de yüksek bir gelir düzeyine sahip olacak. Elbette hiçbir istatistik hiçbir ülke için kalıcı değil ve en önemlisi yoksulluk artık hiçbir ülkenin kaderi değil. Hindistan, Çin gibi uzak doğu ülkeleri devrimsel bir ekonomik gelişme yaşadılar. Türkiye de böyle bir mucize yaratma, özellikle satın alım gücünde en üst sıralara çıkma potansiyele sahip. Yalnız şunu belirtmek gerekiyor. Ekonomik bir mucize yaratmak, Atatürk'ün amaçladığı gibi çağdaş medeniyetlerle aramızdaki farkı kapatabilmek ve üzerine çıkabilmek için en az 20 -30 yıllık bir dönemde büyümenin %5 altında kalmamasını gerektiriyor . Türkiye ise geride bıraktığımız 200 yılın hiçbir alt döneminde yirmi otuz yıl boyunca ortalama %5'i yakalayamamış. Bizlere düşen, özgür düşünceyi hakim kılmak, her alanda adaleti ve liyakati sağlayıp yalnızca sanayi ve üretim anlamında değil sanat ve bilimde de yepyeni bir çığırla nitelikli bir düzeye erişmek. Daha önce kısa sürede çok işler başaran bu ülkenin çocukları tekrar kısa sürede çok işler başarabilir. Üstelik bunun için bugün gereken kaynağa da sahibiz. Çok işler başaralım ve bu sefer bunu kalıcı hale getirelim."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/uzanma-sanati-incelemesi-bernd-brunner", "text": "Serdar Kuzuloğlu'nun 58. bülteninde de değindiği gibi Sanayi Devrimiyle birlikte işten arta kalan zamanımızı tanımlamak için boş zaman adını verdiğimiz bir kavram ortaya çıktı. Biz de bu boş zamanlarımızda adı boş olduğu için kendimizi bir şey yapmak zorunda hissettik. Yatıp dinlenmek, vicdan azabı duymamıza neden oldu. Bir dil kursuna gitmeli, blog yazmalı, notunu çıkaramadığımız bir kitabın notunu çıkarmalı, peşine düşemediğimiz her yetenek kırıntımızın peşine düşmeliydik. Durup dinlenmeden çalışmak üzerine kurulu bir yüzyıla doğduk. Dinlenmeyi unuttuk sevgili okurlar. Dinlenmek için iş değiştiren bireylere dönüştük. Kendimizi nasıl rahatlattığımızı bile anımsayamaz olduk. İncelememiz Uzanma Sanatı üzerine. Peki kitabın yazarı Bernd Brunner kimdir? Önce gelin bu soruyu yanıtlayalım. Bernd Brunner, 1964 yılında Almanya'da doğmuş, Berlin'de ekonomi okumuş ve daha sonra öğrenci değişimiyle bir dönem Washington'da bulunmuş bir yazar. Kurgusal olmayan, gezi yazısı ya da deneme gibi metin türleriyle tanınıyor. Genelde de insanlar ve nesneler arasındaki ilişkilere yoğunlaşan yazılar yazıyor. Özellikle gezi yazıları hayli ses getiren bir insan. Söz gelimi 2013'te yazdığı İstanbul'un Sokak Köpekleri adlı bir gezi yazısı Elizabeth Gilbert tarafından hazırlanan en iyi gezi yazısı antolojisinde bile yer almış. Gündelik yaşamın felsefesi üzerine kurulu yapıtları, okunmaya değer bir görünüm sergiliyor. Özellikle Can Yayımları'nın Kırk Merak serisi içinde yer verdiği Uzanma Sanatı, 21. yüzyıla şöyle bir dışarıdan bakmayı ve gündelik yaşamın alışkanlıkları üzerine baştan düşünmeyi sağlıyor. Bernd Brunner, insanın uzanmayla ve üzerine uzanılan nesnelerle ilişkisi üzerine entelektüel gönderimlerin de yer aldığı bir açıklamaya girişiyor. Mekan filozofu Otto Friedrich Bollnow, yatağı, insanın sabahları güne başlamak için kalktığı, akşamları da işini bitirdikten sonra geri döndüğü bir yer olarak tasvir etmişti. Günlük program yatakta başlar ve yine yatakta sona erer. İnsan hayatı da temelde böyledir: Yatakta başlar ve yine yatakta son erer. Günün ve hayatın çevrimi yatakta kapanır. İnsan en derin anlamıyla yatakta huzura kavuşur. Yatak bir evin en önemli yeridir, ev içinde ev gibidir, varoluşumuzun bilinçdışına çekilmemizi sağlayan ve kolaylaştıran yerdir. Sayfa 91. Ancak nedense yatakta fazla zaman geçirmek ayıplanır, yatakta fazla zaman geçirenler tembel ya da uyuşuk insanlar olarak anılırlar. Halbuki uzanmak en doğal insan davranışıdır. Nitekim gündüzleri insanlar uyanıkken uyumak da tembellik ya da uyuşukluk değildir. İnsanın uyku ritmiyle alakalıdır. Gündüz uyuyanlar çoğu zaman gece uyanıktırlar ancak gündüz uyumanın bu kadar yadırganması gene Sanayi Devriminin başımıza açtığı bir beladan başkası değildir. Aydınlık ile karanlığın günlük ritmi, uykumuzun da ritmini belirler; fakat yatmaya gitme zamanına ve uyku süresine etkide bulunan başka pek çok faktör vardır. Kısacası zaman, bildiğimiz zamandan ibaret değildir. Tarihsel açıdan bakarsak gece sadece dinlenme ve uyku zamanı değil, tehlikelerin de zamanıydı; düşmanlara ve vahşi hayvanlara karşı özellikle de geceleri tetikte olmak gerekiyordu. Nitekim günün akışı bize makineler ve kesin çalışma saatleriyle dayatılmadan önce, gündüzleri birkaç dinlenme ve uyku molası veriliyor, gece yarısından sonra da uyanık kalınıyordu. Uyanma evreleriyle bölünmeyen tek bir zaman dilimine yoğunlaşan monoblok uyku, çalışmaya dayalı modern toplumumuzun örgütlenmesi doğrultusunda gelişen nispeten yeni bir alışkanlıktır. Bu duruma ilk metinlerde de rastlamak olanaklı. Söz gelimi Gılgamış destanında da kentin gece gündüz demeden hiç durmadığını ve gündelik yaşamın kesintisiz olarak sürdüğünü görürüz. Yapıt uzanma eylemiyle ilgili olan tüm eylemleri ve nesneleri derinlemesine inceliyor. Bu kimi zaman tarihsel bir bakış açısıyla kimi zaman da felsefi bir bakış açısıyla gerçekleşiyor. Kitapta kaynağı detaylarıyla verilen bilimsel veriler de var. Tabi böyle bir metinde tarihsel bir bakış açısı kullanıldığı zaman bir noktaya kadar gidebiliyor. Çünkü tarih her ne kadar politik çalkantıları, savaşları, zaferleri yazsa da nasıl uzandığımıza ilişkin bir kayıt tutmuyor. Kitapta uzanmanın her hali ve onunla ilgili her nesne için benzersiz düşünceler ve konu başlıkları var. Ama bunların en önemlilerinden biri şüphesiz biriyle birlikte yatmak. Karı kocanın birlikte yatması hem romantik hem baştan çıkarıcı hem de dayanılmaz bir ıstıraba dönüşebilen ilginç bir eylem. Çok hareket eden bir bireyle aynı yatağa baş koymak partneri için uyumayı olanaksız hale getirebilir. Horlayan bir eş aynı biçimde kişiyi uykusuz bıraktığı için gündelik yaşamda agresif bir insana dönüşmek işten bile değildir. Her ne kadar 19. yüzyılda kadın ve erkeğin evlendikten sonra aynı yatağı paylaşması sarsılmaz bir gelenek olsa da 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılda artık bu tartışılıyor. Atalarımız yatağa küs girilmez dese de kimi çiftler daha konforlu bir yaşam için sürekli dip dibe yatmayı tercih etmeyebiliyor. Ancak ille de birlikte yatmak istiyorsanız kitapta belirtildiği üzere bunun için ayrılıp birleşebilen fermuarlı yatak modelleri bile var. Bacaklarını biraz yukarı çekip yana dönmüştü, başı yastığın üstünde dinleniyordu, kalçası şilteye bastırıyordu, dizleri sanki çok uzaklarda yaşamakta olan birbirine yabancı iki canlı gibi üst üsteydi, ayak bilekleri ile tabanları da aynı durumdaydı. Uykusuzluk, ne pahasına olursa olsun arzulamaya devam edeceğim kutlu bir hal benim gözümde. Beni sabahın erken saatlerinde, ziyan olmuş bir geceye ait o karanlık yarı bilinçlilik halini bir çırpıda üzerimden atmak kadar dinçleştiren başka bir şey daha bilmiyorum. Kitapta yalnızca uzanmak değil uzanmadan ayrıldığımız pozisyon olan doğrulmak da yukarıda görüldüğü üzere uzun uzun anlatılıyor. Kurgusal olmayan bir metni akıcı biçimde yazmak ve ihtiva ettiği ilginç bilgileri toparlayarak, okuması kolay bir biçime sokmak hayli zor bir iş. Bernd Brunner yıllar süren editörlük ve dergi yazarlığı deneyiminden de hareketle bu işi iyi başarıyor. Uzanma sanatı özellikle başı itibariyle insanı yormadan derinleşiyor ve ilerledikçe de okumaya motive ediyor. Bölümlerin uzunluğu onu tam yazın şezlongda okunacak, dağılmadan ara verilebilecek bir niteliğe bürüyor. Hatta şezlonglarının tarihinden söz edilen bir bölüm bile var. Birbirinden farklı onlarca alana temas etmesine rağmen. Kopuk değil. Bizim Şerif Mardin ve Cemil Meriç gibi yazarlarımızla yıllarca konuştuğumuz doğu-batı meselesi için 16. ve 17. yüzyıla ilişkin belirlemeleri de hayli ilginç Bernd Brunner'in. 16. ve 17. yüzyılda Avrupa'da kullanılan mobilyalar temel ihtiyaçları karşılamaya yetiyordu. Bugünkü anlamda rahat oldukları söylenemese de o dönemin alışkanlıklarına tekabül ediyorlardı. Modern insanın daha rahat bir uzanma biçimiyle tanışması ve bunu gündelik hayatına katması şark etkisiyle oldu. Şark hayranlığı Avrupa'da üst tabakaların çeşitli yaşam alanlarında derin izler bıraktı. Kahve keyfini ya da IV. Louis'in kendine ve metreslerine Şark'tan esilendiği sevimli isimler takma huyunu bunlar arasında sayabiliriz. İngiliz diplomat Paul Rycaut (1629 1700), Osmanlı hükümdarlarının dünyasını ayrıntılarıyla tasvir eden ilk kişilerdendi. Yerleri mermer kaplı, kadife perdeli, ağır ipek kumaştan divanlara döşenmiş şatafatlı saraylar 17. yüzyılın Avrupalılarına çok egzotik geliyordu. Şark'la ilgili fantastik hikayeler, Osmanlı köşklerini dizginsiz bir erotizmin izdüşümü haline getirdi. İnsanın yatağa saplanıp kalması iyi bir şey değil ama dinlenmesini de öğrenmesini gerekiyor. Yalnızca yaşamı daha bilinçli yaşamalıyız."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/vakif-ileri-incelemesi-isaac-asimov", "text": "Vakıf serisi çıkış yıllarına göre, Vakıf(1951), Vakıf ve İmparatorluk(1952), İkinci Vakıf(1953), Vakıf'ın Sınırı (1982), Vakıf ve Dünya(1986), Vakıf Kurulurken(1988), Vakıf İleri (1993) olarak sıralansa da olayların anlatılış sırasına göre Vakıf Kurulurken(1988), Vakıf İleri(1993), Vakıf(1951), Vakıf ve İmparatorluk(1952), İkinci Vakıf(1953), Vakıf'ın Sınırı(1982), Vakıf ve Dünya(1986) olarak sıralanıyor. Aynı Yıldız Savaşları'ndaki gibi kitapların olayların bir ilerisine bir gerisine giden bir çıkış sırası var. Vakıf tutkunları kitapları çıkış tarihlerine göre okumayı öneriyor ama ben takip etmesi daha kolay olur düşüncesiyle, biraz da takıntıdan olayların anlatılış sırasına göre okumayı tercih ettim. Okuduğum ilk kitap Vakıf Kurulurken'i de burada inceledim. Aslında seri romanlara karşı özellikle popülerse ve aşkın bir edebiyat yapıtı da değilse ön yargılıydım. Hatta aynı ön yargılarım bilim kurgu türü için de geçerliydi ama belleğimi açmayı öğrendim. Bilim kurgu serilerini okumaya başladım. Felaket sürükleyici bu romanların politik tarafları gibi olumlu yanları da insan gerçekliğini yansıtmada yetersiz kalması gibi olumsuz yanları da var ama gelin önce Isaac Asimov'un yaşamıyla incelememize başlayalım. Isaac Asimov, Rus bir ailenin çocuğu olarak henüz 2 yaşındayken 1920 yılında Amerika'ya gelmiş. Ailesinin şeker dükkanında aynı zamanda dergi ve okuma materyalleri de satıldığı için çocuk yaşta okumaya başlayan ve okumayı çok seven Asimov, o yıllardaki hayalinin hep metroda kitap, dergi ve bunun gibi şeyler satan bir büfe işletmek olduğunu anlatır. Amerika'da farklı birçok okul türünde eğitim gördükten sonra Üniversite'ye kaydolan Asimov, önce zooloji bölümüne girmiş ancak sokak kedilerinin kesilmesine karşı olduğu için kimya bölümüne geçmek zorunda kalmış ve bu alandan mezun olmuş. Sivil olarak geçirdiği ve kimyager olarak çalıştığı işlerden sonra tekrar akademiye dönen Asimov, yüksek lisans ve doktora eğitimlerini tamamladıktan sonra doktora eğitimi devam ederken Gertrude Blugerman ile evlenmiştir aynı zamanda mezun olduğu üniversite olan Colombia Üniversitesi'nde Prof. Dr. unvanıyla çalışmaya başlamış. Meslek yaşamının ilerleyen dönemlerinde kendini yalnızca romanlarına adayan Asimov'a, bir dönem ABD'nin gizli askeri projelerinden DARPA'dan teklif de gelmiş. Ancak Asimov öğrendiği bilgilerin yazdıklarını etkileyeceğini düşünerek bu teklifi reddetmiş. 1973'te Gertrude Blugerman ile ayrıldıktan sonra psikolog Janet Jeppson ile evlenen Isaac Asimov, 1983'te geçirdiği bypass ameliyatı sırasında enfekte kan enjekte edildiği için AIDS'e yakalanmış ve 1992 yılında yaşama gözlerini yummuş. Isaac Asimov'un ölüm nedeni kamuoyuyla on yıl sonra paylaşılabilmiş. Bilim kurgu türünün öncülerinden kabul edilen Asimov bu konuda sayısız ödüle layık görülmüş Vakıf Serisi ile de erişilmesi zor satış rakamlarına ulaşmıştır. Sürpriz bozmadan anlatalım. Vakıf İleri, olayların ilerleyiş sırasına göre ilk roman olan Vakıf Kurulurken'den sekiz sene sonrasını anlatıyor. Kitap, sosyal bilimlerdeki veriler sayesinde geleceğin matematiksel olarak tahmin edilebileceğini ortaya koyan Psikotarih biliminin babası Hari Seldon'ın 40. doğum günü partisi ile başlıyor. 81 yaşında Hari Seldon'ın ölümüne kadar süren 41 yıllık bir dönemi anlatıyor. Bu sırada zamanda geri dönüşlerle, Seldon'ın 40. doğum gününe kadar gerçekleşenlere tanık oluyoruz. Kitabın ilk yarısı Hari Seldon'ın İmparator'un baş danışması olması ve psikotarih biliminin politik durumu nedeniyle kendisine karşı yapılan bir komplo girişimini açıklığa kavuşturduğu olaylardan oluşuyor. Kitabın ikinci yarısı ise artık yaşlanan Hari Seldon'ın psikotarih biliminin ve dağılacağını hesapladığı imparatorluk nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanlığın geleceğini güvence altına almaya çalışmasıyla devam ediyor. Bu yolda ona torunu Wanda ve koruması Pavel eşlik ediyor. İnsan belleği, bilgi işleme konusunda benzersiz bir tarafı bulunan yaratıcı bir bellek. Dolayısıyla bu soruya yanıtımız şimdilik hayır. Buna koşut olarak romanda imparatorluğun kaderi de robotlara değil insanlara bağlı. Vakıf İleri'nin konusu da diğer Vakıf serisi romanlarında olduğu gibi çökmekte olan bir İmparatorluğu ele alıyor. Bu bir taraftan dünyanın son yüz yıldır içinde bulunduğu politik durumuna da ciddi göndermeler içeriyor. Sanırım basıldığı tarihin Asimov'un artık yaşlanmaya başladığı yıllara denk gelmesiyle kitap, yaşlılık konusu üzerine de ciddi düşünceler içeriyor. Yaşlanmak... Eskiden zorlanmadan yaptığımız etkinliklerde artık soluğumuzun kesilmesi, yataktan hafif inleyerek doğrulmak hem bireyi çarpıcı bir biçimde sarsan hem de sevdiklerini kaybetmeye başlamasıyla tekrar tekrar ölüm üzerine düşünmesine neden olan bir şey. Yakınlarının acı kaybına dayanırken insanın aklına gelen düşüncelerden biri. Asimov, sevdiklerimizle geçirdiğimiz anların keyfinin onları kaybettiğimizde hissettiğimiz kederden daha büyük olduğunu düşünüyor. Bu yüzden yaşamı sevdiğimiz insanlarla geçirmenin ölümlerinin yol açacağı kedere değeceğini düşünüyoruz. Bir de aşk meselesi var. Hari Seldon'ın insan olmadığını bildiğimiz biricik eşi ve koruyucusu Dors'un, Seldon'ın aşkıyla bir insana hatta şirret bir kayınvalideye dönüşmesine tanık oluyoruz bu kitapta. Ancak bu değişim ucuz romantik kalıplarla ele alınıyor. Dors'un bu kadar insana benzeyişi okuru ikna edecek yapay zeka tartışmalarıyla sunulabilirdi. En azından Vakıf Kurulurken'de bu konu daha iyi ele alınmıştı. Bu romanda bu derinlikli çözümlemeleri bulmak maalesef olanaksız. Yukarıda da değindiğimiz gibi Vakıf serisinin en önemli yanlarından biri ciddi bir politik tarafı olması. Bu taraf çok göze sokulmuyor ama çöken imparatorluğu anlattığı bölümler aslında çökmekte olan her ülkeye de kolayca uyarlanabilir. Ardından belki Asimov'un akademisyen kimliğinden de hareketle, Hari Seldon'ın kimliğinde akademisyenlerin bazen her şeyi detaylarıyla çözümlerken burnunun diplerindeki sorunları analiz etmediklerini anlatan şöyle bir pasaj var. Hal böyle olunca da dünyamızda en büyük belleklerin özel yaşamlarında hayal kırıklıkları, ekonomik anlamda sorunlar, arkadaşlıklarında ihanetler yaşamaları kaçınılmaz oluyor. Evet belki çok daha büyük meselelerle uğraşıyorlar ancak atladıkları küçük meseleler onları bu işlerden koparacak kadar büyük yaralar açabiliyor. Neredeyse tüm kutsal kitaplar ve ilkel metinler, insanlığın bundan önce bir yok oluş yaşadığını ve tekrar küllerinden doğduğunu, büyük bir tufan olduğunu anlatır. Gılgamış destanından, Nuh tufanına, semavi dinlerin kutsal kitaplarındaki anlatılara kadar aynı felaket durumundan söz edilir. Vakıf serisi de aynı damardan besleniyor. Binlerce yıldır ayakta duran bir imparatorluğun karşılaşacağı felaketi ve yok oluşa sürüklenişini ele alıyor. Bu nedenle büyük anlatılardan ilham alan, büyük bir zaman dilimini kapsayan ve büyük şeyler anlatan bir seri. Genel olarak da okuması haz veren gerçekten sürükleyici yapıtlar. Ancak ne kadar büyük şeyler anlatırsa anlatsın bir romanı okurken yalnızca sayfaların peşinden sürüklenmek yetmez. Bazen sizi durup düşünmeye sevk edecek ciddi şeylerle karşılaşmanız gerekir. Vakıf serisinin özelliği çağdaşı bilimkurgu yapıtlarının aksine bunu başarmasıdır. Evet seri genel olarak bu konuda iyidir ama Vakıf İleri'de nedense belli başlı sorunlar göze çarpmakta. Vakıf İleri, Asimov'dan beklenmeyecek kadar karton karakterlerle ve yapay sahnelerle oluşturulmuş. Söz gelimi Hari Seldon'ın oğlu Raych karakterinin neredeyse hiçbir derinliği yok ve romana hizmet etmeyen atıl bir noktaya atılmış. Asimov, belki yayımevlerinin anlaşılır olma ve ortalama insanı da yakalama baskısı nedeniyle belki de editörler yüzünden biçeminden taviz vererek anlattıklarını adeta aptala anlatır gibi anlatmış. Anlatının boşlukta kalan, okurun düşünme sorumluluğuna bırakılmış tek bir yanı yok. Kurguda seriye gölge düşürecek nitelikte aşırı tesadüfler var. Bölümler zamansal olarak bazen ileri bazen geri gittiği için zaman sırasını takip etmek de zorlaşıyor. Zamanda ileri mi geri mi gittiğimizi bölümün ortalarında Hari Seldon'ın yaşı belirtilince anladım kaç sefer. Belki yayımevinin bölümleme konusunda ürettiği fikirlerle bu sorun aşılabilir. Bir de bilim kurgu romanlarının ciddi bir sorun var. Bu romanlar büyük anlatılar olduğu ve koca bir evren tasarladıkları için insan ölümü, bu romanlar için yalnızca kurgunun kırıldığı bir an olarak ele alınıyor ve derinliği ciddi bir biçimde anlatılamıyor. Ölümün doğası ve zorluğu sürükleyici olmak için artan tempoya kurban gidiyor. Hari Seldon'ın yakın çalışma arkadaşının ölümü mesela fazla romantik ve basit ele alınmış söz gelimi. Dert etme, Hari. Hiçbir şey yapamayacak kadar yorgunum. Bana anlattığın için teşekkürler, teşekkür ederim. Sesi zayıflıyordu. Devrim için. Beni mutlu... mutlu.. mut. Romanın sonuna doğru işe dahil olan mentalizm ise neredeyse seriyi bilim kurgu olmaktan çıkarıp fantezi bir yapıta dönüştürecek kötü bir tercih olmuş. Keşke mentalistlerin robotlar ve insanların birleşimiyle oluştuğunu falan öğrenseydik. Doğrudan doğaüstü güçlere sahip zihinler söz konusu olunca okur ikna olmakta sorun yaşıyor ve temiz bilim kurguya zeval geliyor. tümcesinde varmalarına dek değil. varana dek denmesi gerekiyor. Onun dışında kitabın baskı niteliği, sayfa tasarım ilkelerine uygunluğu yerli yerinde. Vakıf İleri, benim çok başarılı bulmadığım ama Vakıf serisini büyütüp genişleten, kusurlarına rağmen politik doğası ve yarattığı atmosferle Asimov'un önemli bir bilim kurgu romanı olarak ön plana çıkıyor."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/vakif-incelemesi-isaac-asimov", "text": "Daha önce burada Vakıf serisini okumak için ya kronolojik olarak ya da öykünün ilerleyişine göre giden iki yolu tercih edebileceğinizi belirtmiştik. Vakıf'ın da aynı Yıldız Savaşları'ndaki gibi bir ileriye bir geriye giden bir çıkış sırası var. Biz, hayranları karşı çıksa da seriye öykünün ilerleyişine göre olan sırayı takip ederek başladık. Tercihinize bağlı olarak Vakıf'ı hangi sırayla okuyabileceğinize ilişkin şöyle de bir okuma sırası paylaşmıştık. Seriye ilişkin önceki incelemelerimizde belirttiğimiz üzere Vakıf serisi dünya siyasi tarihine ilişkin gönderimlerde bulunan politik bir bilimkurgu. Politik atmosferi bilimkurgunun içine taşımak, bizim dünyadaki olaylara dışarıdan bakmamızı sağlayan sıra dışı bir yol olduğu için de çok değerli. Serinin yaratıcısı Isaac Asimov'un yaşamına bakalım. Isaac Asimov, 1920 yılında Rusya'nın Petroviç kentinde dünyaya geliyor. Üç yaşındayken ailesiyle birlikte Amerika'ya geliyor. Çocukluğu ve ilk öğrenimi Brooklyn'de geçiyor. Colombia Üniversitesi'ne biyoloji eğitimi almak için giriyor ama daha sonra derslerini saydırarak Kimya bölümüne geçiş yapıyor ve 1939'da mezun oluyor. Bu eğitim, onun bir biyokimyacı olmasının yanında popüler bir bilim yazarı olmasını ve bilimkurgularında yer alan icat ve keşiflerin bilimsel açıdan kusursuz olmasını sağlıyor. Toplamda 500'den fazla yapıt, sayısız podcast, yüzlerce mektup ve kartpostalla gelmiş geçmiş en üretken yazarlardan biri olan Isaac Asimov, bugün sinemaya da esin veren unutulmaz yapıtlarını ardında bırakarak 6 Nisan 1992'de aramızdan ayrılıyor. Biliyorsunuz seri, insanlığın kolonize olarak evrene yayıldığı ve farklı gezegenlerde yaşamaya başladığı bir gelecekte geçiyor. Ancak galaktik bir imparatorluk altında birbirleriyle savaşmadan yaşayan bu gezegenler Galaktik İmparatorluğun dağılmaya başlamasıyla bambaşka bir tarihsel gerçekliğin içine düşüyor. Bu noktada öykü, matematikçi Hari Seldon'ın kurduğu psikotarih bilimiyle genişliyor ve geleceğin makro ölçekte olasılıklarla tahmin edilebileceğini ortaya koyuyor. Seldon'ın psikotarih biliminin bulduğu ilk şeyse Galaktik İmparatorluğun yakın gelecekte kesin olarak yıkılacağı. Seldon evreni on bin yıllık bir iç savaşın ve gerilemenin beklediğini öngörüyor ve bu durumu değiştirmek için ömrünün geri kalanını en azından bu süreyi bin yıla düşürecek bir proje tasarlamaya adıyor. Bu proje Galaktik İmparatorluğun merkezi Trantor'dan çok uzakta, evrenin sınırlarında bir gezegende Vakıf'ı kurmak. Roman, Hari Seldon'ın kurduğu ve yolunu büyük ölçüde çizdiği bu Vakıf'ta geçiyor. Anlatı boyunca Vakıf'ın, etrafındaki sınır gezegenlerle din, ekonomi ve bilim alanında kurduğu ilişkileri, savaştan nasıl kaçındığını ve dengeleri nasıl koruduğunu anlatıyor. 150 yıllık süreci anlatan roman aşılmaz zannettiğimiz krizlerin nasıl kendi kendine çözüldüğünü şu biçimde anlatıyor. Dolayısıyla önlem alınamayacak kadar ani ve ciddi krizler konusunda tek çıkar yol kalıncaya kadar beklemek, zaten geriye kaygılanacak bir şey bırakmayan tek insan tercihi. Romana göre bütün iş sabırda. Zamana daha geniş bir biçimde bakabilmekte. İnsanların milyonlarca yıldır yeryüzünde olduğunu biliyoruz. Ancak özellikle semavi dinlerin tarihine baktığımız zaman çok da uzak bir geçmişe gitmediğini ve devlet yapılarıyla benzer zamanlarda ortaya çıktığını görüyoruz. Vakıf'ta da sanki bu gerçek üzerinde çokça duruluyor ve Vakıf, sınırda başına bela olabilecek dört gezegenle dini kullanarak başa çıkıyor. Ancak bu durum romanın ilerleyen aşamalarında Vakıf'ın ekonomik bir güce dönüşmesiyle başka bir şeye evriliyor. Kitabın ortaya koyduğu sav gerçekten de tarihtekine benziyor. Eskiden binlerce kilometre ötedeki bir devleti hristiyanlaştırdığınız zaman onu Vatikan'a tabi hale getirebiliyor ve onun görüşleri doğrultusunda hareket ettirebiliyordunuz. Ancak sanayi devrimi ve özellikle 20. yüzyılın sonlarında insanlar dini kurumlara eskisi kadar önem atfetmemeye, atfetseler de dünyevi işlere çok karıştırmamaya başladılar. Bunun yerini ekonomik değerler ve ürünler aldı. Roman bu ve buna benzer üzerine kafa yorulacak çok fazla töz barındırıyor. Bu arada romanda bir din karşıtlığı olmadığını, dinlerin uygarlığın gelişimine katkıda bulunmuş en büyük etmenlerden biri olduğunu vurguladığını belirtelim. Burnu ve gözü tam tarif ettiğiniz gibi ama saçları çoktan kırlaştı. Oyunu da kalleşçe oynuyor. Şansımıza, gezegenin en büyük ahmağı o. Kendisini şeytanın ta kendisi sanması da bu ahmaklığı daha da bir ortaya koyuyor. Sayfa 123. Freudyenvari analizler içeren aşağıdaki gibi pasajlarla karşılaşmak olanaklı. Ben öykünün ilerleyişine göre üçüncü sırada olan bu romanı, öykünün başlangıç yıllarını anlatan ve Asimov'un olgunluk döneminde yazdığı Vakıf Kurulurken ve Vakıf İleri kadar beğenmedim. Bunun belli başlı sebepleri var. Birincisi, evet çoğunlukla büyük anlatılar büyük zaman dilimlerini kapsar. Bu roman da 150 yıl gibi büyük bir dönemi anlatıyor ama sanki krizler arasında yeteri kadar bağ kurulmuyor gibi. Politik ve sosyolojik dönüşümleri izlemek olanaklı ama bunu takip eden bir olay ve karakter sürekliliği de olmayınca romanın öykünün başlangıcına göre biraz kopuk ve boşta kalan yanlarının olduğunu belirtmek olanaklı. İkincisi, romanda betimlenen kurgusal icatlar ve silahlar öykünün başını ele alan romanlardaki gibi okuru ikna edecek teknik açıklamalardan ve detaylardan yoksun. İstediği nesneyi altına dönüştüren nükleer enerjiyle çalışan bir alet, bilimsel temelleri açıklanmadıkça bilimkurgudan ziyade fantastik bir izlenim bırakıyor. Belki bunu yazarın kitabı yirmili yaşlarda yazmasına ve bilimkurguda yeteri kadar yetkinleşmemiş olmasına bağlayabiliriz. Bunun yanında romanın iyi yanları da var elbette. İlk olarak dinin ve ekonominin uygarlığa ve toplumsal yaşama hangi aşamada ne gibi katkıları olduğunu yeniden düşünmemizi sağlıyor. Nasıl ki bundan 600 yıl önce binlerce kilometre uzaktaki bir ülkeyi yalnızca Hristiyan yapmanız Vatikan'a bağlı olmaları için yeterliyse, Vakıf'ın ilk zamanları da gezegenlerin dini bağlılıklarından hareketle ilerliyor. Ancak nasıl ki bugün dinin böyle bir gücü kalmamışsa Vakıf'ta da zaman geçtikçe dinin etkisi zayıflıyor ve bunun yerine ekonomik değerler ve ürünler geliyor. Din ve ekonomi kavramları arasındaki bu güç değişimi dünya tarihine de ilginç bir bakış olmuş. İthaki'nin basımının özenli olduğunu da belirtmek gerekir. Biliyorsunuz İthaki uzun süredir bilim kurgu kitaplarını yeniden basıyor ve ortaya muhteşem bir külliyat çıkardı. Bu çok değerli bir çaba. Ancak romanın bazı yerlerinde bu sefer hakikaten çeviri kokan bir çok tümceye rastladık. Bir dahaki baskıda gözden geçirilmesi yerinde olacaktır."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/vakif-kurulurken-incelemesi-isaac-asimov", "text": "Edebiyat eleştirmenlerinin çoğu bilim kurgu ya da fantastik yapıtlar söz konusu olduğunda nedense bu yapıtları klasik yapıtlar kadar yazınsal bulmuyorlar. Bakış açısı her ne kadar son yıllarda değişmeye başlasa da fantezi ve bilim kurgu türündeki anlatılar yıllardır bir grup marjinal genci eğlendiren popüler romanlarla bir tutuluyorlar. Bunun arkasındaki kaygıyı anlamak olanaklı. Okuma eylemi, okuduğunuz materyalle doğrudan ilgili bir eylem. Kökünü yaşam gerçekliğinden almayan sürükleyici ve ucuz romanlar ne kadar eğlenceli olursa olsun sonunda zaman öldürmenin ötesinde bireye bir katkı sunmayan, okurun düşünme sorumluluğunu harekete geçirmeyen, dünyayı bir adım ileri götürmeyen yapıtlar. Elbette romanlara dünyayı değiştirme sorumluluğunu yüklemek de pek mantıklı değil ama sanat ve bilim dışında dünyayı güzelleştirebilecek başka ne var elimizde Allah aşkına. Elbette popüler ve ucuz romanları da kafa dağıtmak için okumalıyız ancak özelinde sanatsal yapıtın muhalif, insana düşünme sorumluluğu veren ve onu duyarlı kılan bir yapıda olması gerekir. Ancak bilim kurgu ve fanteziye gerçeklerden uzak, salt boş hayaller gözüyle bakmak da doğru değildir. Her yapıtı ayrı olarak ele almak gerekir. Bugün bu türlere bakıştaki sorun toptancı bir biçimde hepsini yararsız ve hayal ürünü yapıtlar olarak nitelendirmektir. Bilim kurgu türünde de fantezi türünde de kökünü dünya gerçekliğinden alan, insanı insana insanla anlatan, somut ve yazınsal bir dile sahip nitelikli yaptılar var. Bu incelemede işte böyle bir seriyi ele alacak ve Vakıf serisinin anlatılış sırasına göre ilk kitabı Vakıf Kurulurken'le başlayacağız. Isaac Asimov, Rus yahudisi bir ailenin çocuğu olarak 1920 yılında Rusya'da dünyaya gelmiş. 2 yaşında ailesi Amerika'ya taşınarak burada bir şeker dükkanı işletmeye başlamış. Bu dükkanda aynı zamanda dergi ve gazeteler de satıldığı için Asimov çocukluk yıllarında hem okumayı sevmiş hem de okuyacak materyal bulmakta sorun yaşamamış. İlerleyen yıllarda o yaşlardaki en büyük hayalinin gazete, dergi ve kitap satan bir büfe açmak olduğunu söyleyen Asimov, beş yaşından itibaren New York'un farklı okullarında öğrenim gördükten sonra Colombia Üniversitesi Zooloji bölümüne kaydolmuş ancak sokak kedilerinin kesilmesini kabul edemediği için ilk dönemin sonunda alanını kimya olarak değiştirerek 1939 yılında bu alandan mezun olmuş. Aynı üniversitede yüksek lisans ve doktora öğrenimini de tamamlayıp filozof doktor unvanı alan Asimov, bu süre zarfında Gertrude Blugerman ile evlenmiş, Fransızca ve Almanca öğrenmiş. 9 ay boyunca da orduda sivil kimyager olarak çalışmış. Doktoradan sonra, doktora sonrası araştırmalarında tanıştığı Dr. Robert Elderfield'in de desteğiyle biyokimya alanında bizdeki adıyla Dr. Öğretim Üyesi ayarında bir kadroda çalışmaya başlamış ve ilerleyen yıllarda biyokimya dalında profesör unvanına erişmiş. 1959'da her ne kadar Amerikan Savunma Bakanlığı'ndan DARPA adlı gizli bir projede çalışması ve ekibe yaratıcı bir bakış açısı katması için teklif aldıysa da edindiği gizli bilgilerin yapıtlarını etkileyeceğini düşünerek bu teklifi kabul etmeyerek yalnızca ABD'nin çalışanlarının yaratıcılığıni nasıl artırabileceğine ilişkin bir makale sunmuştur. 1973'te iki çocuğunun annesi Gertrude Blugerman'dan ayrılan Asimov, senarist ve psikiyatr Janet Jeppson ile evlenmiş ancak 1983'te geçirdiği bir bypass ameliyatı sırasında kendisine enfekte bir kan nakledilince AIDS hastalığına yakalanmıştır. 1992'de yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle 72 yaşında Manhattan'da yaşama gözlerini yuman Asimov'un ölüm nedeni kamuoyuyla ancak ölümünden on yıl sonra paylaşılabilmiştir. Yaşadığı süre boyunca bilim kurgu sevenlerin çok iyi bildiği, her sene bir önceki senenin en iyi bilim kurgu yapıtına verilen Hugo ödülünü altı kere kazanmıştır. Adını bilim kurgu tarihine altın harflerle kazandıran Isaac Asimov'un en bilindik serisi Vakıf'ı incelemeye de tutkunları her ne kadar tepki gösterse de ilk yayımladığı Vakıf kitabıyla değil kronolojik sıraya göre öykünün başlangıcı olan Vakıf Kurulurken'le başlıyoruz. Öncelikle Vakıf serisini çıkış sırasına göre ve öykünün kronolojik ilerleyişine göre sıralayalım. Dileyen seçimini yapıp ona göre başlasın. Bunu Yıldız Savaşları serisi gibi düşünebilirsiniz. Kitapların çıktığı tarihler ve anlatılan öykünün sırası aynı değil. Vakıf tutkunları her ne kadar kızsa da ben öykünün başından sonuna doğru olan okunma sırasını takip ettim. Ancak dileyen kitapların çıkış tarihlerine göre de okuyabilir. Vakıf Kurulurken, Hari Seldon adındaki bir matematikçinin İmparatorluğun yönetildiği gezegen Trantor'da gerçekleşen bir kongrede, gelecekte olacak olayların istatistiksel olasılıklarla hesaplanabileceğine ilişkin bildirisini sunmasıyla başlar. Hari Seldon aslında anlattıklarının kuramsal olarak olanaklı olduğunu ancak pratikte böyle bir hesaplama yapmanın olanaksıza yakın olduğunu belirtir. Bilim insanlarının atomaltı parçacıklarla nasıl çalıştıklarını düşünün. Bu parçacıklar çok büyük sayılarda, her biri gelişigüzel ve tahmin edilmesi olanaksız bir tarzda hareket etmekte ya da titremekte ancak tüm bu kargaşanın altında bir düzen var; böylece nasıl sormamız gerektiğini bildiğimiz tüm sorularımıza yanıtı verebilen bir kuantum mekaniği kurabiliyoruz. Toplumları ele aldığımızda da atomaltı parçacıkların yerine insanları koyuyoruz ama bu kez insan zihni gibi fazladan bir etken daha vardır. Parçacıklar bilinçsizce devinirler, insanlar ise tam tersi. Zihnin ortaya çıkardığı çeşitli davranış kalıplarını ve etkilerini de hesaba kattığımızda sistem o denli karmaşıklaşıyor ki bütün bu sorunların üstesinden gelmeye yetecek zaman kalmıyor. Sayfa 21. Ancak Seldon'un keşfi uygulamadaki bütün bu imkansızlıklara rağmen İmparatorluk'un gözünden kaçmaz ve bu keşiften politik bir çıkar sağlanabileceği düşünülür. İmparator Cleon komutasındaki gezegenin gelecekte muhteşem olacağını söyleyen bir matematikçi hayli işe yarar bir insandır. Roman, Hari Seldon'ın onu imparatorluktan korumaya çalıştığını düşündüğü Hummin'le karşılaşması ve tarihçi Dors Venabili'yle İmparatorluk'tan saklanarak keşfini uygulamaya dökme çabasıyla devam eder. Vakıf serisi, milyonlarca gezegene yayılmış insanlığın tek bir merkezi otorite olan İmparatorluk yönetimi altında yaşarken nasıl çöküş sürecine girdiğini anlatır. Anlatılanların bilimsel temeli kuantum mekaniğine ve insanlığın gezegenler arası bir yaşam kuracağı günün geleceği gerçeğine dayanır. Seri, kuantum mekaniğinin sosyal bilimlere uyarlanmasıyla ortaya çıkabilecek sonuçların hayli ilginç olduğunu içeriğiyle gözler önüne sermektedir. İnsanların gezegenler arasında bir yaşam kuracağı ise fantastik bir aklın ürünü değil bilimin de olasılık olarak yüksek bulduğu bir gerçektir. Konu hakkında araştırma yapmak isteyenler Kardeşev Ölçeği'ne bakabilirler. İnsanlık, medeniyetindeki ikinci aşama olan gezegenler arası yaşamın birinci tipine bile henüz geçebilmiş değil. Ancak 200 yıl içinde bu yaşama bir adım atacağımız düşünülüyor. Evet Vakıf Kurulurken'de anlatılan olay çağdaş bir edebiyat yapıtındaki kadar kısa ya da olağan insan gerçekliğine ilişkin büyük keşifler barındırmıyor ama insanlığın bugününe ve geleceğine ilişkin politik bir atmosferi hem de çok güçlü bir biçimde kurmayı başarıyor. Dolayısıyla gerçekten bence de bir galaktik imparatorluğun çökmekte olduğunu buna benzer şeylerden anlarız. Vakıf serisinin en belirgin özelliği hem inanılmaz sürükleyici, akıcı bir okuma vadetmesi hem de kolay okunan ve okuru yormayan bu yapısına rağmen derinlikli düşünceleri kalıcı bir biçimde anlatabilmesi. Diğer taraftan bugün yapay zekayla ilgili yapılan tartışmaların bir benzerini (ki bu tartışmaları da Yaşam 3.0 kitabında bulabilirsiniz) seneler önce robot yasalarını açıklarken okurun belleğine bir düşünme sorumluluğu ekiyor Asimov. 1) Bir robot, bir insana zarar veremez ya da hareketsiz kalarak bir insana zarar gelmesine izin veremez. 2) Bir robot, İlk Yasa'yla çatışmadığı sürece, insanlar tarafından verilen tüm emirleri yerine getirmelidir. 3) Bir robot, İlk ya da İkinci Yasa'yla çatışmadığı sürece kendini korumalıdır. Ama... İki bin yıl önce bir arkadaşım vardı. Başka bir robot. Benim gibi değil. İnsan olmadığı çok kolay anlaşılabilirdi, ama zihinsel güçlere sahip olan oydu, bende güçlerimi ondan aldım. 0) Bir robot insanlığa zarar veremez ya da hareketsiz kalarak insanlığa zarar gelmesine izin veremez. O halde robotların düşünmesi gereken yeni bir sorun ortaya çıkıyordu. Bu da bizi romanın başlangıç düşüncesine götürüyor. Gelecekte keşiflerimizin sonuçlarını anlamak ve ortaya çıkabilecek sorunlar için önceden önlem almak adına sosyal bilimlere dönmemiz, matematikle sosyal bilimler arasındaki köprüyü insana değer vererek mutlaka yeniden kurmamız gerekiyor. Romanın dili ise çevirmen Ali Kaftan ve Sönmez Güven'in de başarısıyla Asimov'a yakın ve oldukça akıcı. Asimov, kullandığı beş duyuyu devindiren dille atmosfer yaratmak konusunda da oldukça başarılı olmuş. Bir bilim kurgu romanında atmosferin önemini düşünürsek Asimov'un kurduğu atmosferin romanı hayli üst seviyeye taşıdığını belirtmek yanlış olmaz. Yalnızca kurgunun birkaç yerinde rastlantısallık ögelerine fazla yer verilmiş ve sonunda anlatı neredeyse ilkel metinlerdeki deus ex machine(1) gibi bir iki sayfada bizi şoke eden bir twistle bitirilip her şeyi açıklayan bir karakterle aceleyle tamamlanmış. Aynı sorun Netlix'te dizisi de çıkan Altered Carbon'da da vardı. Sonunda karakterlerden biri çıkıp her şeyi özetleyip aslında anladığımız gibi olmadığını anlatıyordu. Bu sorunlar Vakıf Kurulurken'de çok sırıtmıyor gerçi. Anlatı, bilime uygun ufuk açıcı bir roman olma özelliğini koruyor. 20'li yaşlarından itibaren kısa bilim kurgu öyküleri yazmaya başlayan Isaac Asimov, inanılmaz üretken bir yazar, akademik çalışmalarının yanında yazdığı 90 bin kadar mektup ve posta kartından, katkı sunduğu 500 kitaba ve yazdığı 300'ün üzerinde öyküye kadar 72 yıllık yaşamına inanması güç nicelikte ve nitelikte yapıtlar sığdırmış. Listesini oluşturmak hayli zor ama en çok bilinen serileri ve bu serilere ait romanları aşağıdaki gibi. Özellikle İthaki Yayımları, Asimov'un kitaplarını baştan ele alarak muhteşem bir iş yapmış. Kitaplarını alacaklara İthaki'nin gözden geçirilmiş güncel baskılarını tavsiye ederim."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/veba-geceleri-incelemesi-orhan-pamuk", "text": "Yapıt, Osmanlı tarihinde önemli bir yeri olan Veba salgınını konu edinmekte. Karantina zorlukları, din, millet, bağımsızlık, halk gibi temalarla önemli noktalara değiniyor. Şimdi gelin Veba Geceleri'nden önce Orhan Pamuk'un kim olduğunu tekrar kısaca anımsayalım. Orhan Ferit Pamuk, 1952 yılında İstanbul'da doğmuştur. Pamuk'un çocukluk ve gençlik yılları Nişantaşında geçmiştir. Lise öğrenimini Robert Kolejinde tamamlamıştır. Bu yıllarda ressamlığı hayal etmiş ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümünü kazanmıştır. Fakat üç yıl okuduktan sonra ressamlık ve mimarlıktan vazgeçerek bu bölümü yarıda bırakmıştır. İkinci kez İstanbul Üniversitesinde, Gazetecilik Bölümünde üniversiteye başlamış ve bu bölümden mezun olmuştur. Yirmi üç yaşından sonra yazar olmaya karar veren Pamuk, her şeyden elini eteğini çekerek zamanının tümünü evinde roman yazmaya ayırmıştır. 1982 yılında Aylin Türegün ile yaptığı evliliğinden Rüya adında bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. 1985 yılında eşiyle Amerika'ya gitmiş ve 1985-88 yılları arasında New York'taki Columbia Üniversitesinde misafir öğretim görevlisi olarak bulunmuştur. Daha sonraki yıllarda uzunca bir süre aynı üniversitede senede bir dönem olmak üzere ders vermeye devam etmiştir. Harvard Üniversitesi de Pamuk'un öğretim görevlisi olarak ders verdiği (2009) önemli üniversitelerden biridir. İlk evliliği 2001 yılında sonlanan Pamuk'un ikinci evliliği 2021 yılında Aslı Akyavaş ile olmuştur. Bugün 70 yaşındadır ve eşiyle birlikte İstanbul'da yaşamaktadır. Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları adlı ilk romanıyla Milliyet Yayınları Roman Ödülü'nü ve Orhan Kemal Roman Armağanı'nı almaya layık görülmüştür. Sessiz Ev adlı eseriyle Madaralı Roma Ödülü'nü, Gizli Yüz adlı eseriyle Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Senaryo Ödülü'nü, Kara Kitap adlı eseriyle Prix France Culture'ı almaya hak kazanmıştır. Benim Adım Kırmızı adlı eseriyle Prix du Meilleur Litre Etranger, Premio Grinzane Cavour ve Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Kar adlı eseriyle Prix Medicis Etranger ve Le Prix Mediterrane Etranger Ödülü'nü almıştır. 2006 yılında Kırmızı Saçlı Kadın romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Türk olmuştur. Kırmızı Saçlı Kadın ile aldığı bir diğer ödül de Lampedusa Edebiyat Ödülü'dür. Şeylerin Masumiyeti adlı eseriyle Mary Lynn Kotz Yılın Sanat Kitabı Ödülü'nü ve EMYA Ödülü'nü almıştır. Kafamda Bir Tuhaflık adlı eseriyle Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü'nü, Erdal Öz Ödülü'nü ve Yasnaya Polyana Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Veba Geceleri, 1901 yılında Osmanlı'nın yirmi dokuzuncu vilayeti olan Minger Adası'nda geçmektedir. Minger, Akdeniz'de Girit ile Kıbrıs'ın arasında çok eski zamanlardan beri Minger halkının yaşadığı ve Mingerce'nin konuşulduğu tarihi bir adadır. Kitabın ilk sayfalarında Minger adasının eserde anlatılan mekanlarının belirtildiği detaylı bir harita bulunmaktadır. Tarihi kitapları zevkli hale getiren harita tekniği, hayali bir mekanda geçen bu romanı da oldukça eğlenceli ve gerçekçi hale getirmiştir. Roman, ölümcül ve hızla yayılan Veba hastalığının adaya gelmesiyle başlar. Adadaki salgın Sultan Abdülhamit döneminde görülmektedir. Abdülhamit, adanın durumunu kontrol etmesi için, İzmir'deki salgını başarıyla durduran ve Sağlık Başmüfettişi yaptığı kimyager Bonkowski Paşa'yı görevlendirir. Ancak Bonkowski Paşa gizemi çözülemeyen bir biçimde öldükten sonra padişahın tahttan indirilen kardeşi V. Murat'ın kızı Pakize Sultan ve kocası Doktor Nuri adaya gönderilir. Kitapta Abdülhamit ve V. Murat gibi bazı önemli şahsiyetler gerçek olsa da gerçekliğine çok inandığımız bazı baş kahramanlar tamamen hayal ürünüdür. Anlatı boyunca Minger Adası'ndaki karantina sürecinde yaşanan zorluklar üzerinden dini yozlaşma eleştirilmiştir. Halkın karantina kurallarına değil de hoca ve şeyhlerin yazdığı muskalara inanması yüzünden Veba salgını durdurulamamıştır. Minger'in valisi Sami Paşa Saray tarafından yapayalnız bırakılmıştır. Adada yalnızca durumu kötü olan Rumlar, Türkler ve gerçek Mingerliler kalmıştır. Bizse adada yaşananları Doktor Nuri'nin eşi Pakize Sultan'ın İstanbul'daki ablasına yazdığı mektuplardan öğreniriz. Bu mektupların çoğu karantina yüzünden ablasına ulaşamamıştır. Kocası karantina doktoru olduğu için mektuplar hem salgının durumu açısından hem de siyasi yönden detaylıdır. Pakize Sultan ve Doktor Nuri'nin koruması olarak adaya gönderilen ve romanın en önemli şahsiyeti haline gelen Kolağası Kamil karakteri ise okurlarca çok konuşulan, çok tartışılan bir karakterdir. Adanın yalnız bırakılması ve üst üste yaşanan karmaşık, tetikleyici olaylar üzerine gerçek bir Mingerli olan Kolağası Kamil'de milliyetçiliğin yansımaları görülür. Kolağası, imparatorluğa başkaldırıp adanın bağımsızlığını ilan eder. Bu bakımdan birçok benzer yön olması sebebiyle Kolağası Kamil'in Atatürk'e ve Türk bayrağına hakaret amaçlı yazıldığı iddiasıyla yazar Orhan Pamuk'a soruşturma açılmıştır. Pamuk bu iddialara Üzerinde beş yıldır çalıştığım Veba Geceleri'nde imparatorlukların küllerinden kurulan milli devletlerin kahraman kurucularına ve Atatürk'e hiçbir saygısızlık yoktur. Tam tersi, roman bu özgürlükçü ve kahraman önderlere saygı ve hayranlıkla yazılmıştır. Kitabı okuyanların göreceği gibi Kolağası Kamil halkın sevdiği, her şeyiyle olumlu bir kahramandır. cevabını vermiştir. Kolağası Kamil ile yine gerçek bir Mingerli olan Zeynep arasındaki aşk ise oldukça etkileyicidir. Kamil de Zeynep de Mingerce'yi iyi bilen, Minger kültürüne hakim ve bu kültürü, bilinci yaşatmak isteyen gençlerdir. Kamil'in Atatürk ile benzerliğine işaret eden önemli noktalar Minger Adası'nın ve halkın kökeninin, geçmişinin, eski çağlara ait kazıların araştırılmasını emretmesi; Mingerce üzerine araştırma yapmak ve yabancı kelime, levha, tabelaların Mingerce terimlerle değiştirilmesi için bilim insanlarını görevlendirmesidir. Adanın Cumhurbaşkanı olan Kolağası Kamil'in askerlikten, savaş cephelerinden, doğup büyüdüğü adanın milli duygularla bağımsızlık kazanmasına kadarki serüveni sebebiyle de kimi okurlarca Atatürk'e benzetildiğini söyleyebiliriz. Roman yalnızca Minger Adası ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Veba karşısındaki tutumunu değil, komşu ya da uzak ülkelerin bu salgınla nasıl baş ettikleri, ne gibi yöntem ve önlemler uyguladıklarını, dış ülkelerin Minger Adası'na ve Osmanlı'ya karşı olan tutumları üzerine de bilgiler içermektedir. Önemli bir entelektüel birikimin eseri olan Veba Geceleri, günümüz Korona salgınında yaşanan uzun karantina dönemi, ülkemizde karantinanın sağlanabilmesi noktasında ortaya çıkan sorunlarla da benzerlik göstermektedir. Bu yüzden akıcılığıyla, hayali ve gerçek unsurlarıyla, tarihi yönüyle, verdiği derslerle, siyasetten sağlığa, korkudan aşka koca bir halkın yaşadığı her duyguya ve düşündüğü her konuya değinen etkileyici bir kitaptır. Veba Geceleri, insanoğlunun ölümcül ve bulaşıcı hastalıklar karşısındaki çaresizliğini Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı olan Minger Adası halkı üzerinden çarpıcı şekilde anlatır. Dindeki kaderciliğin, halkın cahilliğinin, farklı din ve ırklar arasındaki düşmanlığın eleştirildiği bir romandır. Romana göre, Kendi kaderine terk edilen Minger Adası, kahramanları Kolağası Kamil'in ihtilali ile bağımsızlığını ilan eder. Fakat çoğu şey hayal edildiği gibi olmaz. Orhan Pamuk'un dili ve anlatının akıcı ilerleyişi yapıtı mutlaka okunması gereken bir Pamuk yapıtı olarak öne çıkarıyor."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/yabanci-incelemesi-albert-camus", "text": "Yabancı hem karakterleri hem de konusuyla sıra dışı bir kitap. Özellikle Albert Camus'nun yaşama ilişkin düşüncelerinin de etkisiyle yalnızca yazınsal bir iş olmaktan çıkarak felsefi bir boyut da kazanan bir klasik. Kitabın özetine ve değerlendirmesine geçmeden ilk olarak Albert Camus'dan söz edelim. Albert Camus, geride bıraktığımız yüzyılın tüm büyük talihsizliklerini yaşamış bir yazar. I. Dünya Savaşı'nın içine doğan, II. Dünya Savaşında gençliğini yaşayan, dünya henüz normalleşmeden 1960 yılında 46 yaşında dünyadan ayrılmış bir insan. Cezayir doğumlu Albert Camus, her ne kadar varoluşçu ya da absürdist olarak tanımlansa da aslında bu iki felsefi akımın içinde de yer almamakta, çağdaşlarından ayrık bir yerde durmaktadır. Albert Camus, varoluşçular kadar umutlu, nihilistçiler kadar hiççi değildir. Dünyanın saçma olduğunu düşünür ancak diğer absürdistler kadar anlamsız da bulmaz. Yunan mitolojisinden yararlanarak kurduğu Sisifos Söylemi'nde anlatıldığı üzere Sisifos, bir kayayı yuvarlaya yuvarlaya bir dağa çıkarmaktadır ancak kaya tam tepeye ulaşacakken aşağı düşmektedir. Sisifos tekrar aşağı inip kayayı tepeye doğru yuvarlamaya başlamaktadır. Bu sonsuza kadar böyle sürer. Sisifos kayayı asla tepeye çıkaramayacaktır. Absürdistler ölümün olduğu bir yaşamdaki insanı Sisifos'a benzeterek insanın çabasının anlamsız olduğunu belirtirler. Ancak Albert Camus, sonu kayanın tekrar aşağı yuvarlanması olsa bile insanın kayayı yukarı çıkarmak için didinip duruşunu bir başkaldırı olarak görür ve bu başkaldırıyı insanın yüreğini doldurmaya yetecek bir eylem olarak tanımlar. Ben normalde sanatın herhangi bir görevi olmadığını yalnızca estetik amaçla yapıldığını düşünürüm. Ancak II. Dünya Savaşı sırasında insanlığın yıkılmış benliğini yeniden yapılandırmak için toplumsal amaçla yazılmasa bile hatta bir o kadar bireysel olsa bile Albert Camus kitaplarının insanlığın yaşayakalması için bir yöntem oluşturduğunu görmek olanaklıdır. Kitap, iki bölümden oluşur. İlk bölüm Meursault'un annesinin ölümü ve karakterlerin yapılandırıldığı olayları kapsarken ikinci bölüm ise Meursault'un tutuklanmasıyla devam eder. Kitabın ilk bölümünde, Meursault'un annesi bu dünyadan göçer ve her şey de bu ölümle başlar. Meursault, annesinin bakım masraflarını karşılayamadığı için onu bir bakımevine yatırmıştır. Annesiyle çok fazla konuşmayan Meursault bakımevimden aldığı telefonla annesinin öldüğünü öğrenir ve cenazesine katılmak için bakımevine gider. Annesinin öldüğü günden hemen sonraki günse Meursault, iş yerinden tanıdığı Marie adındaki kızla randevulaşır. Onunla yüzer, sinemaya gider ve sonra eve dönüp sevişir. Ertesi gün ise aynı apartmanda oturduğu Raymond ile tanışır. Raymond, Mersault'a Marie ile birlikte arkadaşının sahildeki evlerine gitmeyi teklif eder. Meursault bu teklifi kabul eder. Sahile gittikleri gün Marie yüzerken Meursault'a kendisini sevip sevmediğini sorar. Meursault ise emin olmadığını söyler ancak evlenmelerinde de bir sakınca olmadığını belirtir. Marie, Mersault'un bu doğal davranışından etkilenir. Ardından Masson, Mersault ve Raymaond sahilde yürüyüşe çıkarlar. Raymond'un daha önce patakladığı düşmanlarını görürler . Sahilde tekrar kavgaya tutuşurlar. Raymond, ağzı ve elinden bıçaklanır. Bir süre sonra Meursault yürüyüş yapmaya tek başına sahile çıkar ve öğlen kavga ettikleri Arap'ı görür. Birbirlerine bakarlar. Meursault güneşin Arap'ın cebinden görünmekte olan bıçağı aydınlattığını görür. Onu parlayan bir kılıç olarak tasavvur eder. Öğle güneşi Meursault'u bunaltmaktadır. Aynı annesinin gömüldüğü günkü gibi bir sıcak ve onun getirdiği baş ağırsını hisseder. Bunun üzerine Raymond'ın verdiği silahı çıkarır ve Arap'a bir el ateş eder. Bir süre duraklar ve dört el daha ateş eder. İkinci bölüm, suçun işlendiği anın sonrasındaki olayları konu alır. Mersault tutuklanarak hapishaneye konur. Bir avukat istemediğini belirtmesine rağmen davasına bir avukat atanır. Avukata göre Meursault giyotinle idam edilmek şöyle dursun birkaç sene yatıp çıkacaktır. Meursault davasının görülmesini beklerken hapishanede yaşamaya alışır. İnsanın her şeye alıştığını, uzun süre hapis yatmanın da çok zor olmayacağını düşünür. Yalnızca Marie'yi ya da daha doğrusu Marie özelinde bir kadınla sevişmeyi arzulamaktadır. Davası görülürken Ray, Masson ve Marrie tanık olarak dinlenirler. Ancak dava boyunca Meursault'un annesinin cenazesinde tek bir damla gözyaşı dökmemiş olması ve soğukkanlılığı cinayetten daha çok konuşulur. Meursault idama mahkum edilir. Hücresine döndüğünde papazla görüşmek isteyip istemediği sorulur ancak bunu çok katı bir biçimde reddeder. Ardından papaz gelip onunla konuşmaya çalıştığındaysa çılgına dönerek ona küfürler savurur. Meursault Tanrı'ya inanmadığını ve son saatlerini de bu tarz saçmalıklarla geçirmek istemediğini söylemektedir. Papaz gittiğinde Meursault annesinin ölmeden önce neden bakımevinde yeni bir sevgili edindiğini ve her şeye yeniden başlama arzunu duyduğunu anlar. Romanın son sahnesinde izlemeye gelen kalabalığa rağmen kendini mutlu ve tutarlı bir insan olarak duyumsar. Kitaba göre, İnsanın yaşamı kendi elindedir ancak tehlikelere de açıktır. Evet yaşam anlamsızdır ancak Sisifos her seferinde kayayı yukarı çıkarmak için nasıl tekrar tekrar didiniyorsa insan da sonunda ölümün olduğu bir yaşamda bu anlamsızlık içinde tutarlı yaşamak ve yaşamın tek anlamı olan var olmanın ciddiyetinin farkına varmalıdır. Kitap, özellikle II. Dünya Savaşı ve sonrasında hissedilen umutsuzluk ve anlamsızlık içinde insanlara bir yaşama yöntemi sunmuştur. - Kitap, aynı zamanda Albert Camus'nun da doğum yeri olan Cezayir'de geçmektedir. - Albert Camus; filozof, yazar ve gazetecidir. - 1957'de Düşüş adlı romanıyla Nobel ödülüne layık görülmüştür. - Her ne kadar kendisi karşı çıksa da düşünceleri absürdizm ve varoluşçuluk ile özdeşleştirilir."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/yagmur-beklerken-incelemesi-tarik-bugra", "text": "Merhaba sevgili okur. Okuduğumuz kitaplar üzerine aldığımız notları, beğendiğimiz veya keşke biraz daha üzerinde durulsaydı, dediğimiz noktaları daha düzenli hale getirip sizlerle paylaştığımız bir yazımızla daha klavyenin başındayız. Yerli edebiyata olan ilgime rağmen Tarık Buğra'yı şu veya bu sebepten bir türlü okuyamamıştım. Kendisinin hayatına dair birçok bilgiyi kolaylıkla elde edebileceğinizi düşünerek kısaca Tarık Buğra'dan söz edip kitabın özetine, konusuna ve içeriğine ilişkin tespitlerime geçmek istiyorum. 1918'de Akşehir'de dünyaya gelen Tarık Buğra, ilk ve ortaokulu Akşehir'de tamamladıktan sonra İstanbul Erkek Lisesi'ne gitti. Burada bugün adını anımsadığımız Pertev Naili Boratav gibi saygın insanlardan ders aldı ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandı. Fakat iki yıl sonra Hukuk Fakültesine geçiş yaptı. Parasızlık nedeniyle bu okulu da üç yıl sonra terk etmek zorunda kalan Tarık Buğra, beş yıl boyunca farklı işlerde çalıştı ve sonunda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydını yaptırdı. Bu sırada öyküler yazmaya başlamıştı ve çalıştığı dergiler, gazeteler aracılığıyla basın dünyasından da iş teklifleri aldı. Derken Edebiyat Fakültesi de yarım kaldı. 1950'de Jale Baysal'la evlendi. 18 yıl süren bu evlilikten Ayşe adında bir kızları dünyaya geldi. 1963'te en çok ses getiren romanlarından Küçük Ağa'yı yazdı. Akşehir'de geçen ve Kurtuluş Savaşı yıllarını konu alan bu roman o kadar olumlu tepki aldı ki. Mehmet Kaplan tarafından roman bitirme tezi olarak kabul edildi ve İstanbul Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. 1976'ya gelindiğinde ciddi bir tanınırlığa ve saygınlığa ulaşmış yazar gazete ve dergilerdeki işlerinden emekli oldu. Yaşamının büyük bir bölümünü yalnızca edebi çalışmalara ayırdı. 1977'de gene bir yazar olan Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı. 1993'te Kanser teşhisi konulduktan sonra 1994'te yaşama veda etti. Yağmur Beklerken, Atatürk Dönemi çok partili hayata geçişte yaşanan sorunları anlatıyor. Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurulması, teşkilatlanması ve seçimlere girmesi konu edilmiş. Bu konunun küçük bir Anadolu taşrasından başlayarak memleketin tamamında ne anlam ifade ettiği Tarık buğra tarafından Yağmur Beklerken'de derinlikli bir biçimde ortaya konuyor. Esas adamı yani Avukat Rahmi'yi kasabadaki bir parkın açılışında tanıyoruz. Onu büyüten amcası Rıza Efendi ile açılışta bulunan Rahmi'nin kaymakam, belediye reisi ve Halk Fırkası mutemedinin birlikte açılış yapmalarına dair izlenimlerini öğreniyoruz. Romanın adından da anlaşılacağı üzere anlatılan diğer önemli mesele de bir türlü yağmayan yağmur. Geçimleri toprağa bağlı olan kasabalılar, yağmurun yağmasını dört gözle beklemektedirler. Ürünleri tarlada yanacak duruma gelmiştir. Rahmi de avukatlığın yanı sıra aynı zamanda çiftçilik yapmaktadır. Hatta avukatlık onun için artık ikinci bir meslektir. Rahmi, zor geçen çocukluk yıllarına rağmen üniversite okuyup avukat olarak kasaba içinde görece maddi konumu iyi biri hale getirmiştir. Karısı ve iki çocuğu ile birlikte kurduğu yaşam içinde başta görünür bir sorunu da yoktur. O dönem kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası kasaba içinde önemli bir sohbet konusudur. Rahmi'nin çok yakından tanıdığı Avukat Kenan Bey kasabada fırkanın kurulması ve teşkilatlanması için gayret sarf etmektedir. Kenan Bey hem kasabada hem de İstanbul'da tanınan hatta Ankara'da dahi bilinen nitelikli bir avukattır. Öyle ki adı mebus seçimleri için bile konuşulur. Üstlendiği davaların biri hariç tamamı mağdur ve haklı insanların davalarıdır. Üstelik aldığı davaların neredeyse tamamını kazanmıştır. Kendisi Rahmi'ye avukatlığının ilk dönemlerinde yardımcı olmuştur. Ancak Kenan Bey amansız bir hastalıkla mücadele etmektedir ve fırkanın kuruluşunu göremeden hayatını kaybedecektir. Ölmeden önce de bu işi Rahmi'ye vasiyet etmiştir. Rahmi, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın teşikilatlanmasını gerçekleştirir ve bir başkan adayıyla yerel seçimlere girilir. Bu süreçte kasabaya gelen Halk Fırkası müfettişi Hilmi Bey'le tanışır. Bu tanışma Rahmi'ye mebusluk kapısını aralayacaktır. Fırka kurulur, seçimlere gidilir ancak beklenilen sonuç alınamaz. Elde edilen sonucun müsebbibi olarak oy verme işleminin hileli yazar tarafından hissettirilmektedir. Seçimler gerçekleştirilirken kasabada bir gerginlik de yaşanır ancak Rahmi sayesinde bunun önüne geçilir. Kasabalıların beklediği yağmur sonunda yağar ancak bu beklenen miktarın yarısı bile değildir. Aslında gölden veya başka bir kaynaktan tarlalara su temini sağlanmaktadır. Ancak bu su, Halk Fırkalı belediye reisinin ve yakınlarının tarlalarına verilmektedir. Kasabalı buna karşı çıkar. Hatta kavgaya gidilecek derecede sinirler gerilir ancak değişen bir şey olmaz. Kasaba sonunda kuraklığı atlatabilir ancak bu defa da dolu yağışı beklentisi ekinler için onları tedirgin eder. Romanın adının Yağmur Beklerken şeklinde seçilmesi zannediyorum tesadüf değildir. Burada kuraklık tek parti dönemini yağmur ise Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı temsil etmektedir. Yağmur sonunda gelmiştir ancak tıpkı kurulan yeni fırkanın ömrü gibi kısa sürmüştür. Rahmi aslında Kenan Bey gibi bir hareket adamı değildir. Babasız ve zorluklarla büyümüş olmasına rağmen hatırı sayılır derecede mal mülk sahibi olmuştur. Fırkaya girmesiyle birlikte bunları kaybedecek olmaktan korkmaktadır. Hatta romanın başında bu işe kayıtsızdır. Gülbeyazlar Halk Fırkalı Belediye reisinin ailesidir. Rahmi ise Mumcular sülalesindendir. Bu iki sülale arasında okura verilmeye çalışılan anlaşmazlık hali açıkçası pek başarılı şekilde aktarılamamıştır. Kahvede Rıza Bey'in yaşadığı bir gerginlik hadisesi dışında Gülbeyazlar'dan kimseyi yazar bize doğrudan anlatmamıştır. Alıntıladığım yerde de görüldüğü üzere Rahmi fırkacılık işine başlarda mesafelidir. Aslında Rahmi'nin fırkacılık işine kayıtsız kalmasının görünen sebebi malını mülkünü ve aile saadetini kaybetmekten korkmaktadır. Yazar kasaba hayatı üzerinden dönemin aydınlarına eleştiri getiriyor veya uyarıda bulunuyor. Görüldüğü gibi topluma öncülük etmesi gereken aydın kişilerin üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmeleri ve bunun topluma karşı bir borç olarak kabul edilmesi gerektiği Kenan Bey tarafından doğrudan Rahmi'ye söyleniyor. Görüldüğü üzere Cumhuriyet Dönemi aydınlarına açıkça eleştiri var. Tek parti iktidarı boyunca yaşanan aksaklıklara rağmen söz almayan, toplumda hissedilen huzursuzluklara -vergi, adam kayırma vb- karşı koymayan aydın kişilere karşı sesini yükseltiyor. Romanda benim çokça dikkatimi çeken bir başka öge de Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluş amacına ilişkin iddialardır. Rahmi ile amcası Rıza Bey arasında geçen bir konuşmada yazar fırkanın açılışının aslında Gazi Paşa tarafından İsmet Paşa'ya ders vermek amaçlı olduğunu anlatıyor. Bu iki alıntı, Yağmur Beklerken romanını anlamamız açısından çok önemli. Yazar, çok partili hayata geçiş denemesinin aslında danışıklı dövüş olduğunu sezdirmiş. Ancak şehirlerde, ilçelerde, kasabalarda hatta köylerde çıkan particilik kavgasının sonuçlarını halkın yaşadığını anlatmış. Düne kadar Yunan düşmanken şimdi karşı komşumuzla düşman olduk demeye getirmiş. Üstelik Mustafa Kemal'in ağzından çıktığı belirtilen ifadeler bu fikri desteklemek için de olay örgüsünün içinde yer almış. Örneğin Halk Fırkası'nın önde gelen aktörlerinden Hilmi Bey ile Serbest Fırka'nın yöneticilerinden Naki Bey'in yakınlığı dikkat çekici. Hilmi Bey'in kasabadaki Serbest Fırka'nın teşkilatçısı Rahmi'yi Kenan Bey'in cenazesinde Naki Bey ile tanıştırması, Naki Bey ile Rahmi arasında geçen konuşmalar da çok partili hayata geçiş ile ilgili ağır eleştiriler barındırıyor. Belediye seçimleri gerçekleştirilirken askerlerin Serbest Fırka'ya oy vermek isteyen vatandaşlara karşı koyması, fiziksel ve psikolojik şiddet uygulaması, bu duruma da yine Rahmi'nin dur demesi hatta halkın galeyana gelip kaymakam beyi linç etmek istemesi üzerine halkı durdurması da romanın dikkat çekici noktalarından. Yağmur Beklerken, yukarıda dile getirdiğimiz üzere tek parti dönemini ağır şekilde eleştirmektedir. Romanda, Mustafa Kemal Atatürk'e dokunmadan savaş sonrası hükümetlerin icraatlarına dönük tespitler ortaya konulmaya çalışılmış yer yer Mustafa Kemal'e de olumsuz eleştiriler getirmiştir. Örneğin başarısızlıkla sonuçlanan iki çok partili hayata geçiş denemesinin de basit ifadeyle tiyatro olduğunu ima etmek zannediyorum ülkeyi padişah esaretinden kurtaran bir adam için fazla haksızca. Mesele İsmet İnönü'yü cezalandırmak olsa bile bu defa da çocuk yaşta askeri eğitim alıp ordulara hükmetmiş bir komutanın bu tip Aşk-ı Memnu oyunlarına girişeceğine inanmak bana nedense gülünç geliyor. Dil ve üslup hususunda yazarın aşırıya kaçtığını, fazlaca yerel ağız kullanmış olmasının şahsen beni yorduğunu belirtmek isterim. Romanın gerçekliği ve inandırıcılığı için oldukça teknik bir mesele olan yerel ağız kullanımı başarılı gibi görünse de yoğun kullanımı bu defa yer yer olaydan kopmama neden olmuştur."} {"url": "https://kitapyorumlar.com/yasar-kemal-ince-memed-incelemesi", "text": "İnce Memed serisi, Türk yazınının okuduğum en büyük anlatısı. Bu nedenle dört kitaptan oluşan seriyi bir blog yazısıyla incelemek de çok olanaklı değil. İnsan nereden başlayacağını, hangi bir tarafını anlatacağını bilemiyor ama biz deneyelim. Yaşar Kemal, Cumhuriyet Gazetesine tefrika edilecek İnce Memed'i para için yazdığını düşünerek başlangıçta anlatıyı yayımlarken adını kullanmak istemiyor. Sonra gazete yönetimince ikna edilerek kitaba adını ekliyor. Beş parasız kaldığı bir dönemde üç ay gibi bir sürede romanı tamamlıyor ve roman bölüm bölüm Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanıyor. Sonrası Yaşar Kemal'in deyimiyle düğün bayram. İnce Memed, Yaşar Kemal'in ilk romanı ve ilk romanıyla bu kadar klasikleşen yazar az. Anlatı, büyük bir beğeniyle karşılanıyor. Onlarca farklı dile çevriliyor. Tek bir kitap olarak tasarlanmış öykü büyüyor, ikinci, üçüncü ve dördüncü cildi yazılıyor. Yaşar Kemal'in kelimelerle at koşturan, hiçbir zorlanma olmadan yazılmış gibi görünen biçemi, bilgilendirici bir metin kipi kullanarak sıra dışı biçimde okuru yazınsal hazzın doruklarına çıkardığı betimlemeleri benzersiz bir başarım ortaya koyuyor. Ben İnce Memed serisini Yapı Kredi yayımlarından çıkmış, bütün ciltleri tek bir kitapta toplayan delta basımından okudum. Bu kadar uzun soluklu bir destan için tek bir kitapta toplanmış delta basım pek mantıklı değil. Çünkü boyutları ne kadar uygun olursa olsun ne kadar nitelikli basılırsa basılsın, kitabı taşımak zor oluyor ve küçük puntolar da göz yoruyor. Ancak Yapı Kredi'nin benim hoyrat kullanımıma karşın nitelikli bir baskıya sahip olduğunu ve kolay kolay yıpranmadığını belirtmeliyim. İnce Memed'in özeti tüm şu biçimde: İnce Memed, Hatçe'yi sevmektedir. Abdi Ağa'ysa Hatçe'yi yeğenine almak istemektedir. İnce Memed Hatçe'yi kaçırır. Köyün bütün adamları da peşlerine dizilir. İnce Memed, Abdi Ağa'nın yeğenini vurur ve dağa kaçar. Bunun üzerine İnce Memed'in annesine zulmeden Abdi Ağa, Hatçe'yi de binbir iftirayla hapse attırır. İnce Memed, Hatçe'yi hapisten kaçırır ve Abdi Ağa'yı öldürür. İlk ciltinin özetini yukarıda sunduğumuz İnce Memed serisinin diğer ciltleri bu ilk başkaldırışın politik kimlik kazanmaya başladığı bir düzen eleştirisiyle devam eder. İnce Memed artık ağaların zulmü altında inim inim inleyen, pirinç tarlalarında sıtmadan geberen Çukurova köylülerinin tek sembolüdür. Canlarını verecek ama İnce Memed'i vermeyeceklerdir. Kitabı okurken onlarca not aldım. Belki yüzlerce yerin altını çizdim ancak bunların sayısı artınca toparlamak ve hepsinden söz etmek olanaksız duruma geldi. Robert Musil'in de daha önce düştüğü her şeyden söz etmek hatasına da düşmek istemediğimden tüm seriyi okuyup bitirdikten sonra notlarıma da bakarak genel hatlarıyla çok değerli bulduğum birkaç alıntıya da yer verdiğim bir inceleme yazmak istedim. Konu, Çukurova'nın dağ köylerinden birinde yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen İnce Memed'in ağalara ve düzene başkaldırışını aktarmaktadır. Anlatı büyüdükçe İnce Memed'in başkaldırısının derinleştiğini, ağalar, din ve kasaba eşrafının küçük hesaplarıyla düzene ilişkin muhteşem bir ulusal eleştiri sunduğunu görürüz. Bu ulusal eleştiri yalnızca insan gerçekliğiyle gelir okurun önüne, İnsanoğul hiç belli olmaz Ağam. Bugün böyleyse, yarın şöyle. İnsan her gün yeniden doğabilir isterse Ağam. Ama her sabah anadan yepyeni, başka bir insan olarak doğabilir. İyi de doğabilir, kötü de.. Şimdi bu baktığın, gördüğün benim, yarın bir iş yaparım ki senin de, benim de aklımızın köşeceğinden geçmemiş ola. Onun için tevekkül ol, daha çok arama, üstüne varma. İnsanoğlunu anlamak o kadar kolay değil. Kuşlar da, böcekler de göründükleri gibi değiller. Bu dünyada her canlının bir huyu vardır, insanın da yüz bin huyu vardır. Bak Ağam, dünyada bir insanı, karımı, kardeşlerimi, kızımı oğlumu, anamı babamı tanıdım dersen yalandır. O gün cumaydı, Ferhat Hoca, köyün minaresi yoktu, kayanın sivrisine çıktı, sela vererek ezan okudu. Cemaatin önüne geçerek namaz kıldırdı. Yanıkörenliler, cuma vaazını da onun vermesini istediler. Hoca başladı, dağlardan, çakıl taşlarının üstünden, ulu kayalıkların arasından, gür ormanlardan çağlayarak inen sular örneği konuşmaya, Allah insanları zulüm altında yaşasınlar diye yaratmamıştır, diye bağırıyordu. Bu dünya zulüm dünyası oldu. Allah istemiyor, Peygamber bunu istemiyor. Biri yiyor, bini bakıyor, Allah bunu istemiyor, diyordu. Allah başkaldıranların yanındadır diyen insana güvenir Yaşar Kemal. Yıllardır politikacıların dilinden düşmeyen demokrasi kavramının yalnızca bir yönetim biçimi olmadığını bir yaşam biçimi olduğunu kavrarız. Çoğu zaman tepkisizlikle suçlanan halkın sesinin binlerce yıllık bir birikimle oluştuğunu ve zamanı gelince yükseleceğini sezeriz. İnce Memed'de yeni bir memleket kurulurken yapılan hataları, olumlu çabaları, türünün son örneği ozanları, aşıkları görürüz. Koca bir ülkeyi insan gerçekliği üzerinden anlatan Yaşar Kemal'in biçeminin öne çıkan yanlarından biri her bölüm başında bilgilendirici bir kiple yaptığı muazzam Çukurova betimlemeleridir. Yaşar Kemal okurken, anlatının kolay yazıldığını düşünürüz bu bir anlatıcı için önemli bir detaydır. Okur nitelikli bir edebi metnin ne kadar kolay yazıldığını düşünüyorsa o metin o kadar başarılı ve okunması da o kadar kolaydır. Yazar ne kadar kolay yazılmış gibi dursa da tam da kolay yazıldığı izlenimini uyandırmak için ulaştığı bu son biçemine uzun süren çabalar sonucu kavuşmuş demektir. Yaşar Kemal kitaplarının öne çıkan diğer bir özelliği ise halk arasındaki söyleyişleri, sözcükleri ve deyimleri de sıkça anlatısında kullanmasıdır. Türkçe diline özgü zengin anlatımları sık kullandığı için lise öğrencilerine de çokça önerilen kitapları dilimizin en seçkin örneklerini oluşturmaktadır."}