{"url": "https://www.kitapveyorum.com/100-yuz-ara-guler", "text": "Amatör bir fotğrafçı olarak elimden geldiğince büyük üstadların eserlerini okumaya ve görmeye çalışıyorum. O büyük üstadların en büyüklerinden biri olan, Ara Güler'in, edebiyat dünyasına kazandırdığı 100 Yüz adlı eseri anlatmaya çalışacağım. Aslında adı üzerinde bir kitap. 100 Yüz. Gayet net bir şekilde her şeyi size anlatıyor. Aynı sahibi gibi dolandırmadan, net bir üslup ile size ne demek istediğini söylüyor. Açar açmaz karşınıza bazı portreler geliyor. Portrelerde ki insanlar, Türk Edebiyatı'nın mihenk taşları diyebileceğimiz büyük yazarlar. Kimler yok ki kitapta, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Aziz Nesin, Onat Kutlar, Orhan Veli, Ceyhun Atıf Kansu, Sait Faik Abasıyanık, Nazım Hikmet, Can Yücel, Çetin Altan, Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Arif Damar, Selim İleri, Melih Cevdet Anday... Ve daha niceleri. Sadece portreleri de değil, her yazarın bir güzel sözü de yer alıyor. 100 Yüz de olsa kitabın adı, aslında 101 Yüz var. Ara Güler, Memet Baydur'un fotoğrafının da yer almasını isteyince, kitapta ki sayı 101 olmuş, ama kitabın adı değişmemiş. Kitap arşivlik bir kitap. Her ne kadar neden ciltli bir kitap yapılmamış diye düşünsem de, arşiv için uygun yerini aldı. İleride bir gün belki ciltli bir baskı da yaparlar, daha kalıcı bir kitap olması açısından. Edebiyatımızın unutulmaz isimlerinin, bu eser sayesinde yüzleri de unutulmayacak. Sana ne kadar teşekkür etsek azdır Ara Güler. Bize tarihi getirdin, tarihi gösterdin bu fotoğraflarla."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/1950lerde-madridde-sonbahar-juan-benet", "text": "Juan Benet'in farklı bir tarzda anlatılmış kitabı 1950'lerde Madrid'de Sonbahar yazarın okuduğum ilk kitabı oldu. Tabi başlarda biraz üslupdan dolayı anlayamama durumunu yaşadım. Sonrasında dönemine gidip kafamda canlandırdığım, Juan Benet dünyasını yaşayarak okudum. Kitap sanki size hüznün kapılarını açacakmış gibi ilerliyor ve ilk elinize aldığınız andan itibaren bunu bahçediyor gibiydi. Fakat az biraz öyle olsa da tam olarak öyle bir hüzün yaşatmıyor. Buruk bir gülümseme belki. Ya da o dönemin yaşanmışlıklarını gözlemlerken, çekilen acıları düşünme seanslarını. Her halükarda içinizde bir yerlerde acaba o zaman nasıl bir zamandı diyorsunuz. Konumuz aslında savaş. Hem insanların birbiri ile verdiği savaş hemde bir grup insanın yaşama mücadelesi içinde birbirleri ile verdiği savaş. Tabi bu savaşlar içinde gelecek çok fazla yer almıyor. Düşüncesi var ama ne olacağı muallak durumda. Mekanlarımız farklı bu kez İspanya'dayız. Savaş devam ediyor ve bizler Madrid'i yaşıyoruz. Hemde her saniye, her dakika. Değişik, farklı az biraz da burkan bir kitap okumak isteyenler için tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/1984-george-orwell-2", "text": "1984'e birkaç ay önce başlamış, otuz kırk sayfa okuduktan sonra da sonra okumak üzere ara vermiştim. Nereden geldiği konusunda hiçbir fikrimin olmadığı ön yargılarım, kitabın ağır anlamlar taşıması hasebiyle ağır ilerleyeceğini ve sıkılacağımı söylüyordu çünkü. Fakat günler önce kitabı yeniden elime aldım ve bu kez beynimi ağır bir kurguya hazırlayarak en baştan başladım. Ne kadar yanıldığımı anlamakta gecikmedim, çünkü ilk kırk sayfadan sonra kitap öylesine bağladı ki, kendimi bir anda kitabın ortalarını geçmiş buldum, sersemlemiş ve sarsılmış bir halde kalktım başından. Kesinlikle dolu dolu olmasına ve her harfi ağır bir anlam taşımasına rağmen, 1984 müthiş derecede akıcı ve sürükleyici bir kitap aynı zamanda. 1984 bir distopya, bir kabus, karanlık bir dünya, evet...İnsan bu kadar da olmaz, diyebiliyor bazen ama kitabın sonsuz karanlığı içinde el yordamıyla ilerlerken bile kendi hayatınıza, kendi çevrenize dair çarpıcı izler yakalayabiliyorsunuz. Şaşırtıcı ve sarsıcı olan yönü de bu, bana kalırsa. Üstelik Winston kitabın baş karakteri -, öylesine normal, öylesine insan ki, ona karşı yabancılık çekmiyorsunuz. 1984, sizi ıslak bir bezmişsiniz gibi silkeleyip, kendinize getiriyor, kısacası. Bunun yanında, kitabın çevirisi oldukça kaliteli ve hatasız, Celal Üster gerçekten iyi bir iş çıkarmış. Eleştirebileceğim tek şey, kapak. 1984'ün daha sade ve en az içeriği kadar etkileyici bir kapağa sahip olmasını isterdim. Biz ölmüşüz. diye yineledi Julia, görev bilircesine."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/1984-george-orwell", "text": "George Orwell dendiği zaman aklıma gelen iki roman var. Hayvan Çiftliği ve 1984. Bu iki romandan hangisi daha iyi diye düşündüğümde ise sonuca varamıyorum. Her ikiside kesinlikle okunmalı ve bir zaman sonra tekrar okunmalı diye düşünüyorum. Değil iki kere on kerede okusam sıkılmayacağım bir roman olan 1984'de her okuduğumda kendi yaşadığımız zaman ile ilgili bazı detayları görüyorum. Her ne kadar 1984'de ki kadar sert bir yapı yokmuş gibi görünsede, yaşadığımız dünyanın, 1984 de ki dünyadan çok bir farkı yok. Bize istenilenleri gösteren yalancı bir medya, her şeyi doğru yaptığını barış için yaptığını söyleyen bir mega güç ve bu mega gücün kendi kendine düşman ilan ettiği masum ülkeler. Herşey o kadar benzer bir tabloda yer alıyor ki şaşırmamak elde değil. Hayvan Çiftliği'ne sosyalizme eleştiri diyerek eleştirenler 1984 içinde çok abartılı demekte. Aman bu gibi yorumlara takılarak bu iki dev eserden mahrum kalmayın. Hayvan Çiftliği, sosyalizme yaptığı eleştiride ne kadar haklıysa 1984'de anlattığı dünyada o kadar haklı. Sosyalizmin sonunda dönüşeceği sistemi ne kadar güzel özetlemişse George Orwell, sistemin geleceği noktayıda 1984'de çok güzel bir biçimde anlatmış. Tabi anlatılan kadar sert bir yapı hiçbir zaman görmeyeceğiz. Bize sunulan her zaman pembe panjurlar olacak. Düşüneceğimiz tek şey alacaklarımız, yapacağımız seyahatler ve aldığımız maaşda ki zam olacak. 1984'ü okuduktan sonra, eminim herkesin kendisini Winston gibi hissettiği zamanlar olacaktır. Herkesin okuması gereken müthiş bir bilim-kurgu romanı 1984. Okuduğum en iyi 10 bilim-kurgu romanı arasındadır. Herkes tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/2000-yilinda-25-yasina-basacak-olan-yunus-john-berger", "text": "Okumaya John Berger kitabı gibi başladım. Fakat biraz ilerledikten sonra öyle olmadığını anladım. Ama bu kötü demek değil kesinlikle. Sadece işleyişe çok fazla adepte olamadım ve sürükleyici gelmedi ilk başlarda. Bu tabi okumamı etkileyen en büyülk unsur oldu. Fakat kitap ilerledikçe içine çekmeye başladı ve anladım ki bazen güzel şeyler için biraz zaman geçmesi gerekiyor. Tıpkı ağacın çiçek açması için aylarca beklemek gibi. Oldukça özlü ve şiirsel girişimden hemen sonra güzel betimlemelerle devam edeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aslında söyleyeceğim fazla bir şey konu. Neden derseniz bu filmi anlatmak gibi olur. Evet kitap okuyor gibi değil, sanki film izliyor gibisiniz bu kitabı okurken. Elbette konuya değinmeden olmaz. Kitap 68 kuşağını anlatıyor desem sanırım yanlış bir tanımlama yapmış olmam. 68'de kıyıda kalmış hayatları teyet geçiyoruz bu kitap ile birlikte. Kendini içkiye, kumara ve hiçbir şeye vermiş karamsar insan Max, enteresan insan kadını Madeleine, çok çözemediğim Mathieu ve onun anaç karısı Mathilde kitabımızda bu insanlardan bazıları. Tarih öğretmeni Marco ve onun hayatta ki en büyük fantezisi de var tabi bu kitapta. Kitapta karakterler ve hayatları dışında bizlere gösterilen bir kapitalist düzen eleştirisi var. Tüm olayların bir şekilde bağlantı noktası olan sisteme sert bir tokat ama etkisiz bir tokat çarpıyor Berger. Kötü olaylar bir şekilde ilerlese de kötü bir karakteri aramak yerine, kötülüğün nereden geldiğini bilerek okuyorsunuz her satırı. Bunu bizlere yansıtmayı en iyi şekilde başaran John Berger, sonrasında bizlere tüm bu zamanların karamsarlıklarla dolu mu yoksa iyimser bir dönem miydi sorusu ile başbaşa bırakıyor. Eminim her okuyan için farklı anlamlar çıkacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/2001-bir-uzay-destani-arthur-c-clarke", "text": "Arthur C. Clarke kitaplarını biliyorum, akıcı ve kolay bir anlatıma sahip, eşsiz kitaplardır. İşte onlardan bir tanesini daha okumak istedim. Çok zaman önce bu serisinden bir kitap okuduğumu hatırlıyorum fakat hangisiydi, konu neydi tam net hatırlayamıyorum. Fakat kitabı okumaya başlayınca hatırlamaya başlıyorum az biraz. 2001 Bir Uzay Destanı, beyaz perdeye uyarlanmış bir kitap. Fakat ben henüz seyretmedim. Genelde ilk önce kitabını okumayı tercih ediyorum. Sonra filmini seyretmek istersem seyrediyorum. Genellikle ağzımızın tadı bozulmasın boşver diyerek geçiştiriyorum. Çünkü sinema uyarlamaları iyi olan çok az örnek var. Dikkat ederseniz iyi olan diyorum, güzel olan, mükemmel olanı zaten aramıyorum. Az biraz iyi olsa yeterli. Son zamanlarda gördüğüm en iyi diyebileceğim örnek Sefiller idi. Evet, biraz zaman geçti fakat ben seyretmemiştim. Kitabı okuduktan hemen sonra seyrettim. Müzikal olmasına rağmen gayet başarılı bir uyarlama olmuş ve beğendimi söylemeliyim. Her neyse konuyu dağıtmadan 2001 Bir Uzay Destanı'na devam ediyim. Aslında yazacak fazla bir şey yok bu konuda. Alınıp okunması gereken kitaplardan biridir 2001 Bir Uzay Destanı. Çünkü anlatılması zor olan ve anlatılmaması gereken bir kitap. Anlatılmaması derken kitap hakkında kopya verilmemeli, okuyucu kendisi okumalı demek istiyorum. İthaki serinin diğer kitaplarını ve Arthur C. Clarke eserlerinin devamını dilimize kazandıracak mı bilemiyorum ama umuyorum ki bunu yapar ve bizlere güzel mi güzel bir bilim kurgu dizisi vermeye devam eder. Arthur C. Clarke yazmış diyorum bize de okurken hayretlere düşmek kalıyor. Bilim kurgu severler kaçırmasın hemen başlasın derim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/30-gun-30-gece-steve-niles", "text": "Sinemada gördüğünüz filmin çizgi romanı 30 Gün 30 Gece. Yine vampirimsi yaratıklar. Daha doğrusu gerçekten ürkütücü yaratıklar. Dönüşüme uğramışlar ya da uğramadan bu hale gelmişler. Konuyu tam olarak anlayamadık henüz. Ama güzel bir seri olacak gibi duruyor. Bakalım eğer devamı gelirse -ki gelmeli bir an önce- çok iyi olacak biz çizgi roman severler için. Tabi birkaç noktayı çok beğenmeme rağmen, beğenmediğim yerleri de olmadı değil. Hikaye çok klasik aslında. Bir kasaba ve bu kasabaya gelen korkunç insan görünümlü yaratıklar. Evet konu olarak çok fazla bir şey ifade etmiyor gibi görünüyor. Henüz... İlerleyen ciltlerde eminim biraz daha netleşecektir. Peki ne etkiledi diye soracak olursanız tartışmasız çizimler derim. Hayalinizdeymiş gibi bir etki uyandıran muhteşem çizimleri var Ben Templesmith'in. Sadece bir sayfanın çizimine dalıp gidebiliyorsunuz. Bir anda sanki oradaymışsınız gibi bir izlenim uyanıyor içinizde. Bu bir değil birçok sayfada olunca kafanızda atmosfer daha bir net olarak oluşuyor. Konu ne kadar klasik olsa da sizi alıyor hikaye içine. Vizyona giren korku filminden önce çizgi romanını okudum. Bakalım birkaç ciltten sonra filminide izlerim. Eminim çizgi romanı daha güzeldir. Tabi önyargılı olmamak lazım ama yine de bu tip çalışmalarda genellikle kötü uyarlamalar oluyor vizyonda. Bu sefer değişir diye umuyorum ama sonuçta adı korku filmi. İyi bir örneğine çok zor karşılaşılan bir alan. Çizgi roman severlerin zaten kaçırmayacakları bu 30 Gün 30 Gece'yi tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/5-ronin-peter-milligan", "text": "Bazı çizgi romanlar vardır kapağında beklentinizi yükseltir. Görselleri büyüler ve evet bu alınmalı kesinlikle dersiniz. Sonra bu beklenti heyecanla okumaya döner. Hemen başlamak istersiniz. İşte Ronin'de böyle bir çizgi roman. Hemen alınıp başlanması gerekenler arasındaymış gibi görünen bir çizgi roman. Dedim ya artık heyecan doruktadır diye hemen açar okumaya başlarsınız. Fakat bu heyecan yerini hayal kırıklığı ve hüsrana bırakabilir kimi zaman. İşte 5 Ronin'de benim yaşadığım bu oldu. Evet belki beklentilerimi çok yukarıda tuttum ondan oldu ama yine de adı ve kapağı gibi değilmiş dedirtirdi. Tabi burada yanlış bir yönlendirme yapmak istemem. Bu benim şahsi fikrim. İsterseniz biraz bakın hatta birkaç sayfasını okuyun, ondan sonra alın. Belki de benden tamamen farklı düşüncelere sahip olacaksınız ve çok beğeneceksiniz bilemeyiz. 5 Ronin, Peter Milligan'ın yazdığı bir çizgi roman. Tomm Coker, Dalibor Talajic, Laurence Campbell, Goran Parlov ve Leandro Fernandez ise çizgi romanımızın çizerleri. Beş farklı öyküyü beş farklı çizer hazırlamış. Öykülerde de beş farklı kahramanımız var. Bu kahramanları zaten tanıyoruz. Wolverine, Hulk, Punisher, Psylocke ve Deadpool. Hikaye oldukça güzel görünüyor değil mi? Evet bence de öyle. Dışarıdan bakıldığında çok güzel bir öykü gibi görünüyor. Evet belki de öyle ama beni içine alamadı. Bir şekilde sıkıcı bile geldi bazı yerlerde. Bu arada belirtmeden geçmeyelim, bu kahramanlarımızın özel güçleri yok. Yani 5 Ronin'de süper güçleri olmadan hikayelerini okuyoruz kahramanlarımızın. Bu size olmadı o zaman dedirtebilir ama inanın karakter analizi için çok daha iyi olmuş. Peki anlatımı nasıl buldun diye soracak olursanız size cevabım; zorlama olacaktır. Bu tip arşivlik çizgi romanları kaçırmayan benim gibi çizgi roman severler için kaçırılmaması gereken bir toplama cilt."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/aclik-oyunlari-suzanne-collins", "text": "Tamamen kurmaca bir dünyada geçen Açlık Oyunları serisinin üç kitabını da bir çırpıda ve çok keyifle okumuş biri olarak, romanda anlatılanların, gerçek hayatta bizlere dayatılan ve istesek de istemesek de bir parçası olduğumuz sistemden yola çıkarak kurgulanmış olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten bu şekilde okuduğunuzda, kitabı daha iyi duyumsuyor, hissediyor ve akışına daha çok kendinizi kaptırıyorsunuz. Serinin devam niteliğindeki kitapları Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş. Etkileyici ve akıcı anlatımı, sağlam kurgusu ve karakterlerin hayranlık uyandırıcı tüm 'insani' yönleri ile kitap, okuyucuyu bir anda kavrayıp içine çekiyor. Roman, uzak bir gelecekte, kıyamet sonrası kurulmuş olan Panem'de geçer. Bir zamanlar devlete başkaldırdığı için cezalandırılan her bir Mıntıka , her yıl Capitol tarafından düzenlenen Açlık Oyunlarına, yaşları 8-14 arasında değişen iki çocuğunu törenlerle gönderir. Amaç, mıntıkaların tekrar isyan etmesini önlemek ve düzeni sağlamak, sefalet içinde yaşayan mıntıkaların çalışıp Capitol'deki zengin yaşamı beslemeye devam etmesini sürdürmektir özünde. Bunun için bulunmuş dahiyane fikirdir bu oyun, kazanmak için her çocuk diğerlerini öldürmek zorundadır! Bunun içinse özel olarak eğitilip çalıştırılır. Capitol'ün asıl amacı yukarıda da bahsettiğim gibi, kendi güvenli, zengin, lüks ve zevke dayalı yaşamını sürdürmektir. Bunun için elbette birilerinin çalışıp Capitol'ü beslemesi gerekmektedir. Kurduğu baskı ve korku kültürü ile her bir Mıntıka'yı köle gibi çalıştırıp açlık ve sefalet içinde yaşayan Panem halkına sadece yaşamlarını sağlayabilecekleri kadarını vererek emeklerini sömürmekte, çıkabilecek olası isyanları bastırabilmek içinse dahiyane politikalar üretip uygulamaktadır. Kahramanımız Katnis Everdeen, 13.Mıntıka olarak adlandırılan, geçim kaynağı ise maden işçiliği olan bölgede annesi ve kız kardeşi ile yaşamaktadır. Babasını bir süre önce bir maden kazasında kaybetmiş olan Katnis, ailesini besleyebilmek için Capitol görevlilerinden gizlice yasak ormanlarda avlanır... Her yıl düzenlenen Açlık Oyunları'nın seçmelerinin yapıldığı gün, Katnis için yeni ve zorlu bir hayatın da başlangıcıdır... Kimse henüz bilmese de bu seferki Açlık Oyunları, Panem'in de geleceğini etkileyecektir! Okurken içiniz ürperir, kendinizi isyan etmekten alamaz, o dünyanın içinde yaşadığınızı hissedersiniz... Katnis'le birlikte maceradan maceraya sürüklenir, haksızlıklara, insanların acımasızca katledilişine ve ne yazık ki tüm bunların büyük bir oyun oluşuna tanık olur, iyilerin kazanmasını istersiniz. Romanın damağınızda bıraktığı acımsı tat ise, kurmaca gibi görünen bu yaşantının gündelik hayatlarımızdan da izler taşıyor olması gerçeğinden kaynaklanır!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/adan-xe-john-berger", "text": "Bir muhteşem John Berger eseri daha. Gerçek olaylar, gerçek hayatlar ve acımasız gerçekler daha doğrusu herşey gerçek. X terörist şebekenin üyesi olmakla suçlanmış, iki kez müebbet hapse mahkum edilmiş Xavier, A ise dışarıda yalnız başına hayatına Xavier olmadan yaşamaya mahkum edilmiş Aida. Bu iki seven insanın birbirlerine yazdıkları mektupları konu alan bir kitap A'da X'e. Peki bu mektuplar nasıl John Berger'in eline geçmiş? Bu henüz açıklanmamış. A'dan X'e yazılan mektuplardan oluşan kitapta, yoğun bir duygu hali yaşıyorsunuz sevginin en çaresiz halini okuyorsunuz. Aida dışarıda özgür gibi yaşıyor ama aklı, yüreği, benliği kısaca herşeyi Xavier ile. Fakat elinden mektup yazmaktan ve mektup okumaktan başka bir şey gelmiyor. Mektuplar o kadar içten ve o kadar insani bir şekilde yazılmışlar ki en ufak bir pürüz ile karşılaşmadan duyguyu en yoğun şekilde tadarak okuyorsunuz. Sadece mektuplarda duyguları değil aynı zamanda insanlarla olan ilişkileri, dünyanın karşılaştığı sorunları ya da hayatlarına giren insanları ve bu insanlarla yaşanan olaylarıda okuyorsunuz. Dediğim gibi sadece mektuplardan oluşmuyor aynı zamanda mektuplara alınmış notlara da yer verilmiş. Sadece bu kadar değil, aynı zamanda ünlü yazar, düşünür ya da saygı duyulası az sayıda ki politikacının söylediği güzel sözlere de yer verilmiş bu notlarda. Ve gurulanmamız gereken alıntı. Evet Can Yücel'den de sözlere yer verilmiş. Kitapta bir çok yerde Türk karakterler var. Hatta en son mektuptaydı sanırım bir Türk şair ile kahve içiliyor ve bunu Xaiver'a anlatıyor Aida. Bu şair çok güzel dizeler yazıyor çok güzel kahve yapıyor. Adını öğrenene kadar aklıma bir kaç isim geldi ama ilk gelen isim Nazım Hikmet oldu. Fakat değilmiş şairin adı Hasan idi. Çok fazla söze gerek yok aslında. Zaten kitabı okuduktan sonra da buruk bir gülümseme ile kitaba bakıyorsunuz. Ne söylenebilir ki zaten? Ne denebilir ki? Güçlü insanların zengin insanların kötü insanların adalet sisteminde gücü olmayan insanların hayatları ezilirken ne yapılabilir ki? Harcanan milyonlarca hayattan ikisini bu mektuplarla tanıyoruz ve burkuluyoruz en hassas yerimizden. Okuduğum en iyi mektup kitaplarından biri olan A'dan X'e adlı eseri herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/adsiz-devler-pascal-bruckner", "text": "Uzun sürede bitti kısa bir kitap olmasına rağmen. Kitaba kötü ya da iyi diyemem Farklı iki hikayeden oluşuyor. İkinci hikaye daha iyi gibi sanki ya da bana öyle geldi. Şiddet ve mizah içiçe, değişik bir hikaye okumak isteyenlere öneririm. Diret böyle kestirip atmak istemezdim ama ne yazık ki durum böyle. Güzel bir büyüklere masal bunu kabul ediyorum. Güzel bir başlangıç yaptı yazar. Ama sonu iyi gelmedi sanırım. Belki de geldi bilemiyorum ama benim için çok iyi bir okuma olmadı. Zaman kaybı da diyemem. Yani değişik bir tarz okumak lazım elbet ama burada bir şeyler oturmamış gibi. Fakat dediğim gibi güzel bir büyüklere masal kitabı. Ölelikle ikinci masal daha güzel geldi bana."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/aforizmalar-franz-kafka", "text": "Aforizma okumayı seviyorum. Yazan kişinin iç dünyasını çok daha net anlamanızı sağlıyor. Bu yazan birde Kafka olunca anlaması daha bir keyifli oluyor. Kafka'nın iç dünyasına, aforizmaları ile bir giriş yapıyoruz. Neler var neler yok inceleme şansı buluyoruz. Yer yer kendisini, yer yer ise toplumu suçlayan bir şeyler buluyoruz. Kimi zaman ise suçlama değil de bu sanki doğal bir süreçtir der gibi duruyor Kafka. Fakat bizlere birşeyleri anlatmasından ziyade, kendisine de bir şeyler söyler gibi Kafka. Hani bazen bir laf söyleriz içimizden ama kendimizde yapsak keşke deriz ya işte bunun gibi geliyor bazen Kafka'nın deyişleri. Her ne kadar zamanını bilmesek de benzeri acıları, benzeri sıkıntıları yaşamış Kafka'da. Zamansız gelmiş aklına bazı sözler, bir anda gelmiş ya da demek istedikleri bilemiyoruz o da almış bunları karalamış bir yerlere. Sonra yıllar yıllar geçmiş üzerinden bizlere gelmiş. Bizler de bakmışız Kafka ne diyor diye. Çok şey demiş ama Kafka çok şey. Tıpkı bizim de bazen aklımıza gelip, diyemediklerimiz gibi. Benzer sıkıntıları yaşamış diye düşünmüşüz çoğu zaman. Ama biz onun kadar iyi anlatamamışız bir cümle ile. Kafka anlatabilmiş mi? Sanki çoğu zaman evet ama bazı zamanlar hayır gibi. Güzel bir kitap, okunmalı bir kitap. Kafka'yı anlamaya çalışmak için güzel bir başlangıç diyebilirim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/afrikali-leo-amin-maalouf", "text": "Bu kitabı neden aldığımı hatırlamıyorum. Yıllar önceydi, biri mi tavsiye etmişti yoksa ismi mi dikkatimi çekmişti bilmiyorum. Fakat çok iyi hatırladığım ve unutamadığım bu romanı heyecanla, coşkuyla okuyup ara arada o devirlerde olsaydım hayatım nasıl olurdu diye düşünmekten kendimi alamadığımdır. Amin Maalouf'un okuduğum ilk kitabı ama son olmadı. Semerkant, Tanios Kayası, Doğu'nun Limanları gibi birçok kitabını okuma imkanım oldu. Amin Maalouf, özellikle tarihi romanları sevenlerin zevkle okuyacakları bir yazar. Amin Maalouf , 25 Şubat 1949 Beyrut doğumlu, kitaplarını Fransızca yazan Lübnanlı bir yazardır. 1976'dan beri Fransa'da yaşamaktadır. Yazar 1993 yılında Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülüne layık görülmüştür. Amin Maalouf, kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri, doğuya ait gelenek ve görenekleri çok iyi işlemektedir. Birçok kitabında Osmanlı ve Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Ayrıca kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda analizler ve tespitler yapmaktadır. Tabi bu analiz ve yorumların doğruluğu-yanlışlığı kişiden kişiye değişir. Bana göre Amin Maalouf, doğu kökenli olmasına rağmen batılılaşmış; doğuyu ve doğu kültürünü , yaşayan değil de yaşanmış bitmiş ve artık müze malzemesi haline gelmiş bir halde görmek istiyor ya da görüyor.Özellikle Doğunun Limanları adlı romanında bu durumu daha net görmekteyiz. Amin Maalouf'un ilk romanı olan Afrikalı Leo 1986'da yayımlandığında Fransız-Arap dostluk ödülünü kazanmış. Kitabın kahramanı Afrikalı Leo zeki, başarılı, her gittiği yerde kendini kabul ettirmeyi beceren ve yazgısına rağmen ne yapıp edip hayattan zevk alıp mutluluğu bulabilen bir kişi olarak işlenmiş. Ben, Hasan, tartıcıbaşı Muhammed'in oğlu, ben, Giovanni Leone de Medici; bir berberin sünnet ettiği, bir papanın vaftiz ettiği ben. Şimdi Afrika diye anılıyorum, ama Afrikalı değilim, Avrupalı da Arabistanlı da değilim. Bana Granadalı, Faslı, Zeyyatlı da derler ama ben hiçbir ülkeden, kentten ya da boydan değilim. Yolların oğluyum ben, ülkem kervan, yaşamımsa yolculukların en beklenmedik olanı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/agustosun-kuru-cayirlari-anna-jean-mayhew", "text": "Ağustosun Kuru Çayırları, kitabı anlatan Jubie, üç kardeşi, annesi ve ailenin zenci hizmetçisi Mary'nin, güneye doğru yola çıktıkları 1954 yılının kavurucu bir yaz gününde başlıyor. Kitabın anlatıcısı Jubie, yolda geçerken gördüğü tabelalarda yazanlara kadar her küçük ayrıntıyı aktaracak kadar müthiş bir hafızaya sahip. Başlarda sırf bu yüzden kitabı birkaç kere sonra okumak üzere ki bu bir daha o kitabı elime almayacağım anlamına geliyor bırakacak oldum. Jubie'nin kuzeninin, hizmetçiden kahve isteme şekli beni neden ilgilendirsin ki? Toccoa kasabasında insanların ön bahçesinde ne yazdığını hiç de merak etmiyorum. Jubie'nin babasının tramplen işiyle ilgili ayrıntıları da öyle. Bütün bu tasvirlerin sizi de sıkma ihtimaline karşı anlatıyorum bunları. Eğer benim gibi sabırsız biriyseniz, yazar zihninize bu önemsiz gibi görünen küçük noktaları oraya buraya serpiştirirken, ne yapıyor bu kadın yahu demeniz gayet mümkün görünüyor çünkü. Fakat biraz daha sabrederseniz, yazarın serpiştirdiği bu küçük noktaların giderek anlamlı bir şekil oluşturduğunu göreceksiniz. Tıpkı hayat gibi. Yaşarken hiç bir amaca hizmet etmeyen olaylara dönüp baktığınızda, onların bugününüzü şekillendirdiğinin farkına vardığınız olmuştur belki. Ne diyordum? Yazarın küçük noktaları. En sonunda kafanızda oluşturduğu şekil, Jubie'nin kendi hayatıyla değil, aslında kitap boyunca hep en önemsiz olarak kenarda duran hizmetçi Mary ile ilgili. 50'li yılların Amerikasında siyahi olmanın kolay olmadığını tahmin ediyorsunuzdur. Siyahi birinin otel odasında kalmasından tutun da lunaparkta eğlenmesine ya da denize girmesine kadar her özgürlüğüne kısıtlama getirilen bir dünyadan söz ediyorum. Bir yığın önyargıyla karşılaşacaksınız dolayısıyla kitap boyunca. Bir siyahın evinin içine mi girdin? diye sordu annem. Hımm... Annem, sanki aklı böyle bir şeyi almıyormuş gibi kafasını salladı. Zeki bir zenci mi? Kısa olan homurdandı. Bütün bunları normal olmaktan uzak gören ve ailesinin kusurları ve önyargılarıyla yüzleşebilen tek çocuk Jubie. Muhtemelen dört çocuk içinden anlatıcı olarak Jubie'nin seçilmesinin sebebi de bu. Diğer kardeşlerine göre hep geri planda kalan ve diğerleri kadar değer görmeyen Jubie, bir yandan şimdiyi bir yandan da tatil öncesindeki hayatlarından önemli olayları başarıyla aktarıyor. Bu süreç boyunca, bir yandan ırk ayrımcılığının boyutunun farkına varıyor diğer yandan da bu genç kızın, ailesinin çoğu yanlış tutumu yüzünden nasıl bir psikolojiye sürüklendiğini izliyorsunuz. Güzel başlayan bu yaz tatili en sonunda bütün aile için büyük bir trajediye dönüşüyor. Bu trajedi, tüm aile üyeleri için bir dönüm noktası haline geliyor. Hepsinden önemlisi, Anna Jean Mayhew, insanlığın renkle değil kalple mümkün olabildiğini gösteriyor tüm dünyaya."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/aias-sophokles-2", "text": "Ah bu ne güzel bir tragedyaydı. Sophokles'in bu eserini büyük bir merakla okumak istemiştim. Ve beni boşa çıkarmadı. Kitabın ön sözünde, oyunun ve Sophokles'in üzerine güzel bir inceleme var tabi. Ben bu kitabın eleştirisi için iyi bir kaynak olamam. Ama oyun tıpkı Achileus gibi büyük bir savaşçı olan Aias'ın bir yanlış anlama üzerine daha doğrusu tanrıların yönlendirmesi üzerine yaşadığı tragedyadan oluşuyor. Öyle ki büyük bir gurur ve belki de kibir ile insan doğasını bize şiirsel bir dille aktarmış yazar. Bu arada kitabın ön sözünde de belirtildiği gibi bu kitap Sophoklesin yüzlerce kitabından günümüze ulaşan ender kitaplarından biridir. Ve bu yüzden Sophokles'in yeri daha bir önem arz etmekte kanımca."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/aias-sophokles", "text": "Aias Sophokles'in kurtarılabilen, daha doğrusu günümüze kadar gelebilen, sayılı eserlerinden biri. Eser, dönemin tragedyalarının hemen hemen tüm özelliklerini içinde barındırır. Aynı zamanda barındırdığı efsanelerle kitabın kahramanını daha da yukarıları çıkartır. Aias kuvvetli bir savaşçıdır. Çok kuvvetli bir savaşçı, ölümsüz bir nefer ve asla yenilmezdir. Kalkanı yedi kat deriden yapılmıştır ve asla delinemez. Ne kılıçlar ne de mızraklar bu kalkanı geçemez. Kısaca Aias ölmez. Aias ölmediği gibi daha da güçlenir. Yaptıkları normal bir insanın yapacakları gibi değildir. Kocaman kayaları fırlatır atar, savaşlardan yara almadan çıkar. Tabi bu kadar olay sonrası kibir büyümeye başlar. Her insanın olmazsa olmazı değişim, kibirle beraber gelir. Her zorluktan kurtulabilen Aias, artık farklı bir düşünce yapısına geçmiştir. Çok zor bir fırtınadan da kurtulduktan sonra narasını atar ve derki Hangi tanrı beni öldürebilir ki? Elbet bu tanrıların zoruna gider. Özellikle de fırtınalardan sorumlu tanrı Poseidon çok fazla bozulur. Öyle ya onun çöplüğünde daha doğrusu onun sorumluluk sahasında olmuştur bu kurtuluş. Çok kızar Poseidon. Çok güçlü dalgaları gönderir Aias'ın üzerine. Aias ve mürettabatı kayalara çarpar. Aias bundan kurtulamaz. Artık ölüdür."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/akildan-bela-aleksandr-sergeyevic-griboyedov", "text": "Puşkin'in Erzurum Yolculuğu'nu okuduktan sonra aklımda kalan ve okumasaydım olmazdı dediğim eser ile başbaşayız. Akıldan Bela. Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov'un kaleme aldığı bu güzel tiyatro oyunu, klasiklerin arasında yer alıyor. Fakat benim dikkatmi dediğim gibi Erzurum Yolculuğu ile çekmeyi başardı. Peki bu nasıl oldu? Puşkin'in yolda karşılaştığı bir cenaze ile oldu. Sanırım etkinin büyüklüğü açısından Puşkin'in Erzurum Yolculuğu okunmalı, ardından Akıldan Bela okunmalı. Bu şekilde bir sıralama yaparsanız eminim çok daha iyi bir okuma olacaktır. Ya da bilmiyorum şu an saçmalıyorum belki de. Bende etkisi böyle çok daha büyük oldu. Bu kadar eşsiz bir yazarı bu kadar erken kaybetmiş olmak gerçekten çok üzdü. Cehaletin kurbanlarını saymakla bitiremeyiz. hele ki orta doğuda, iran gibi bir ülkede, hele ki o yıllarda. Ama her ne olursa olsun insan derinden üzülüyor böylesi büyük insanların cahil insanların kapkara beyinleri ve kapkara elleri ile yok olduğunu düşününce. Gerçekten üzücü. Daha büyük üzücü olan şey ise hala bu tip cinayetlerin işleniyor olması. Hala cehaletin pençesi altında nice yetenekler yok oluyor. Adına yeri geliyor din yeri geliyor ırk yeri geliyor renk deniyor ve yok ediliyor. Peki ne için? Kocaman bir hiç uğruna. Ne diyeceğimi bilemediğim bir durum. Puşkin, Griboyedov'un Akıldan Bela adlı oyunu için Tarifi mümkün olmayan bir etki yarattı ve yaratıcısını en büyük şairlerimiz arasına koydu demiş. 1824 yılında bitirilen oyun, dönemin üst tabakalarını oldukça rahatsız etmiş. Hatta bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini savunmuşlar ve oyunu yasaklatmışlar. Yeri gelmiş sansürlü oalrak yeri gelmiş baskı ile yayınlatılmış. Daha sonra yazarının öldürülüşünün üzerinden geçen 46 yılın sonunda yayınlanabilmiş tam metni ile. 1875'te yayımlandığında bile oldukça sert tartışmalara konu olmuş. Özellikle dönemin üst sınıfı yani asilzadeleri, yüksek numaralı memurları, oyundaki tüm tasvirlerin yanlış olduğunu, yazarının Moskova sosyetesini bilmediğini, eserin hiçbir edebi kıymetinin olmadığını söylerler. Elbette durum bunun tam tersidir. 1795'te doğan ve 1829'da öldürülen Griboyedov, dünyanın çok erken kaybettiği çok iyi yazarlardan biri. Tıpkı arkadaşı Puşkin gibi onu da çok sebepsiz, çok anlamsız, çok kötü bir şekilde kaybetmiş olmamız, bizler için çok büyük bir kayıp."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/alemdagda-var-bir-yilan-sait-faik-abasiyanik", "text": "Her ay okumaya çalışıyorum Sait Faik kitaplarından bir tane. Yetmiyor ama ne yapalım idareli gitmek lazım. Sayıları çok az artık. Bu ay Alemdağ'da Var Bir Yılanı okumak istedim. Kitaba başlar başlamaz bitmedi bu kez. Az biraz daha uzun sürdü. Neden derseniz bu kez daha derin gibiydi hikayelerin derinliği. Boğulmamak lazım dedim ve az biraz yavaştan aldım inişi. Sait Faik'ten farklı hikayeler, farklı hayatlar okuyoruz yine. Fakat bu kez dediğim gibi derinlikleri biraz daha derin öncekilere göre. Biraz daha bir şeyleri demek isterken kapalı demiş gibiydi yazar. Anlatmak istemiş ama susmuş, yazmak istemiş ama yazmamış anlaşılsın istemiş gibiydi. Özellikle İki Kişiye Bir Hikaye çok beğendiklerim arasına girdi. Hakikaten etkileyiciydi ve çok düşündürücüydü. Kitabı kapatmak gerekiyor her hikayeden sonra. Biraz düşünmek, o yaşattığı hayatın içine girip, bir süre orada yaşamak gerekiyor gibiydi sanki. Bende öyle yaptım her hikaye bitiminde kapağını kapatıp kitabın, düşünmeye değil, orada yaşamaya başladım. Güzelde oldu. Hem de çok daha güzel oldu. Sait Faik için zaten söylenecek bir şey yok. Her kitabında ayrı dünyaları getiriyor sokuyor kafamıza. Bu kez yine aynı şeyi yapıyor ve bize başka başka hayatlar, başka başka hayaller sunuyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/alice-harikalar-ulkesinde-lewis-carroll", "text": "Alice Harikalar Ülkesinde, Lewis Carroll takma adı ile Charles Lutwidge Dodgson tarafından 1865 yılında kaleme alınmış bir romandır. Alice adında bir kız çocuğunun, bahçelerinde gördüğü bir tavşanı takip etmesi ve tavşanın girdiği deliğe bakarken o deliğe düşmesi sonucunda, fantastik bir dünyaya geçiş yapmasını konu alır. Alice'i duymayan yoktur, biliyorum ama belki bir ihtimal olabilir diye düşünerek, böyle bir giriş yapmayı uygun buldum. Alice bu delikten içeri girdikten sonra başından bir sürü olaylar geçmeye başlar. Bu olaylar sırasında çok farklı karakterle tanışır. Bunlardan kimi iyi kimseler iken kimisi ise kötü karakterlerdir. Klasik iyi ve kötünün savaşını anlatan bir öykü gibi görünse de Alice Harikalar Ülkesinde geçen iyi kötü savaşı normalden biraz farklıdır. Küçük bir kızın gözünden gördüğümüz bu dünyada kötüler tam kötü değil gibidirler. Her karakterin kendine has bir çizgisi ve duruşu vardır. Her biri oldukları gibidirler. Ama az biraz da aykırıdırlar normal dünyaya göre. Alice bunları göz ardı ederek onlara yaklaşır hep. Onlara kendi dünyasından yakıştırmalar yapmak yerine herşeyi olduğu gibi kabul eder. Gerek çizimler gerekse konunun ilerleyişi açısından kitabındansa filmini tercih edeceğim herhalde tek kitaptır Alice Harikalar Ülkesinde. Evet bunu söylemeyi istemezdim ama hakikaten de filmi kitabından iyi olan tek uyarlamadır sanırım. Belki de Tim Burton yüzündendir. Oldukça yukarılarda bir yerlerde bıraktı çıtayı. O yüzden orjinal eseri bile göremez olduk belki de bilemiyorum. Ama bildiğim tek bir şey varsa o da filminin hakikaten çok ama çok iyi olduğudur. Filmini zilemediyseniz önce kitap sonra film diyebilirim ama filmi izledikten sonra kitap eminim biraz kuru gelecektir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/altin-gozde-yansimalar-carson-mccullers", "text": "Altın Gözde Yansımalar Carson McCullers'ın okuduğum ilk kitabı. Doğru bir başlangıç mı oldu benim için bilemiyorum. Fakat yazarın diğer kitaplarına şans verip, bu eserini es geçmek daha doğru olacak sanırım benim için. Neden derseniz bir türlü hikayeyi hayalimde yaşayarak, içselleştirerek okuyamadığım gibi, çok keyif de alamadan okudum. İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizi'sinde de ilk kez böyle bir kitap ile karşılaşdım. Çeviriden mi yoksa benden mi bilemiyorum ama sanırım ya bir daha okumalıyım ya da başka bir kitabına bakmalıyım. Kitabın konusu aslında oldukça güzel. Daha doğrusu farklı bir konu ve eminim çok daha farklı bir anlatımla sunulabilir, çokdaha farklı bir etki verdirtilebilirdi. Bilemiyorum. Belki de ben anlamamış ya da dahil olamadan okuduğum için çözümleyememişimdir. Tekrar okunması gereken, ilk seferde tat bırakmayan bir kitaptır belki de. Ama yazarı ilk kez okuyacaklar için çok uygun olmadığını düşünüyorum. Kitabın konusuna kabaca değinecek olursak eğer, kitap Georgina'da askeri bir üsde geçiyor. Kahramanımız gizli bir eşcinsel olan Yüzbaşı Penderton'dur. Penderton Leonora ile evlidir. Fakat eşi Leonora'nın başka bir adamla ilişkisi vardır. Bu kişi Binbaşı Morris'dir ve onunda eşi Alison'dur. Bir de Filipinli hizmetli vardır. Son olarak er Williams vardır. Yüzbaşı Penderton er Williams'a karşı çok ilgilidir. Kitaptaki karakterlerin ilişkileri arasında ilerleyen kitap, psikolojik bir orman tadına yakın ilerlemekte."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/amak-i-hayal-filibeli-ahmed-hilmi", "text": "A'mak-ı Hayal Filibeli Ahmed Hilmi'nin eserinden, Mustafa Kara tarafından uyarlanmış bir çizgi roman. Daha başlar başlamaz hatta başlamadan kapağından bile ne güzel bir iş olmuş bu dedirtiyor. İlk sayfa ile birlikte de işte arşivime bir eşsiz parça daha giriş yaptı diyorsunuz. Doğu klasikleri ile ilgili iseniz Filibeli Ahmed Hilmi adını büyük ihtimal duymuşsunuzdur. Duymayanlar için kısaca bahsedecek olursak, Filibeli Ahmed Hilmi, Vahdet-i Vücud inancına gönül vermiş, takipçisi olmuş bir Türk düşünürüdür. Yaşadığı zamana göre (1800'lü yıllar) oldukça ileri bir düşünce yapısına sahip olan düşünür, bağnaz bir yapıda şekillendirmemiş düşüncelerini. Fakat maddecilik ile ilgili oldukça sert bir duruş sergilemiş. Eserlerinde genellik anti-maddeci bir üslup ile ilerleyen Filibeli Ahmed Hilmi materyalist yaklaşıma karşı gelmiş, eleştirmiş. Var olan, kendinden olan, tek gerçeğin fiziksel madde olduğuna değil, sufi metafiziğine göre hareket etmiş, yaratan ile yaratılan arasında bir bağ olduğunu daha doğrusu ikisininde tek olduğuna bir olduğuna inanmış ve bununla ilgili bilgileri vermiş eserlerinde. Günümüzde bile tartışılan Vahdet-i Vücud inancı, Filibeli Ahmed Hilmi için tek gerçek olarak kabul görmüş. Kitabında da bu konulara yer veren yazar, kitabın kahramanı Raci'ye bu yol ile cevap veriyor. Raci, hayatı ve hayatta olma nedenlerini sorguluyor. Kısacası Raci'nin hayatında sürekli kafasını meşgul eden ontolojik sorulardan başka bir uğraş kalmaz. Çevresinden edindiği bilgilerin cevap niteliğinde olmadığını görür. Araştırdığı bilimler, dinler, felsefeler ya da farklı inançlar Raci için anlam ifade etmez. Neden sonra bir gün Aynalı Baba ile karşılaşır. Ondan çok etkilenir. Sanki tüm sorularına cevap bulmuş bir insanın huzuru vardır onda. İrkilir ve kendine gelir Raci. Hemen yanına gider kahve ve ney eşliğinde sohbetler başlar. Gerek hikayesi, gerek kurgusu, gerekse çizgileri kısacası herşeyiyle çok olmuş bir çizgi roman. Tek sorun tadı damakta kalıyor, devamını istiyor bünye. Haliyle."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/amerikan-tanrilari-neil-gaiman", "text": "Neil Gaiman ile Yolun Sonundaki Okyanus kitabı ile tanışmıştım ve fantastik dünyaya olan önyargılarımı yıkan da o olmuştu. Neil Gaiman'ın hikaye anlatım tarzı, cümleleri okurken bir yandan zihinde canlanan dünyaya gerçekten girmemi sağlıyor ve bu sanırım her okur için en önemli noktalardan biridir. Böyle bir yoğun okuma seansından sonra bir film sahnesine konuk olarak katılmış ve ayrıca fantastik unsuları da sanki gerçekten olabilecekmiş gibi inanmış olmak beni oldukça eğlendiriyor. Bu eğlenceyi Amerikan Tanrılar'ı ile bir daha yaşadım. Kütüphanemin önünden geçerken habire bana göz kırpan, okumam için sanki fısıldayan bir kitaptı. Bende dayanamadım ve uzun bir roman okuma hevesimi körükleyerek okumaya başladım. İlk gün 135 sayfayı nasıl, ne ara okuduğumu bilmiyorum ve ilerleyen günlerde de en az 100 150 sayfa ile devam ettim. Sanırım kitabın akıcılığı hakkında söyleyebileceklerim bunlardır. Kitap dört ana bölümden oluşuyor ve sona yaklaştıkça temposu giderek artıyor. Kurgusal olarak aslında çok basit ama ayrıca çok derin bir konu ele alınmış ve bu konu mitolojik bir seviyede, Gaimanın fantastik kurgusu ile birleşince çok hoş bir eser ortaya çıkmış. Konu, eski tarım toplumlarından endüstriyel hale gelen toplumların arasındaki savaşı anlatıyor. Kasaba kültürü ile şehirleşmenin getirdiği yıkımı, teknolojinin ilerlemesi ile insanlığın evrildiği noktaları görmemizi sağlıyor roman. Bu tip konulara değinirken ise toplumların mitolojik kahramanları ile süslemiş ve bunlar üzerinden çok sade, akıcı bir hikaye anlatmış. Ayrıca her bölümün sonunda gelen ara kesit hikayeleri ve bu hikayeleri diğer bölümlerle birleştirmesi oldukça sağlam bir kurgu oluşturmuş. Ayrıca çevirmene teşekkür etmek gerekir. Kitabın anlatım temposunu hiç bozmadan akıcı ve anlaşılır bir şekilde devam etmesi beni sevindirdi. Eğer kendinizi içinde bulunduğunuz bu lanet dünyadan birazcık soyutlamak isterseniz bu kitabı önerebilirim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/amerikan-vampiri-1-scott-snyder", "text": "Amerikan Vampiri klasik vampir hikayelerinden sıkılanlar için biçilmiş kaftan bir çizgi roman. Okur okumaz aklıma Abraham Lincoln: Vampir Avcısı geldi. Orada western kasabasında ki vampirleri avlayan Abraham Lincoln ve arkadaşı, insanlara musallat olmuş bu yaratıkları temizliyorlardı. Burada da benzer bir hikaye var. Fakat tek bir farkla. Burada hikayemizi güzelleştiren Stephen King var. Amerikan Vampiri Scott Snyder tarafından tasarlanan bir çizgi roman serisi. 2009 da çizgi roman yazarlığına başlamış olan yazar, çok kısa bir sürede aranan iyi çizgi roman yazarları arasına girmiş. Fakat Amerikan Vampiri için Stephen King'in konuya bir el atmasını çok istemiş. Tam bir Stephen King hayranı olduğu için ve usta yazarın bu hikayeyi zenginleştireceğini düşündüğü için böyle bir öneri ile gitmiş Stephen King'e. Stephen King ise çizgi roman dünyasına güzel bir giriş olabileceğini düşündüğü için ve Scott Snyder'ın ilk kitabına olan hayranlığı için bu teklifi kabul etmiş. Tabi ortaya çok güzel bir çizgi roman çıkmış. İlk gördüğümde küçük bir önyargı oluşsada alıp okumaya başlayınca bu küçük önyargım hemen yok oldu. Gerek hikayenin kurgusu gerekse çizimler sizi gerçekten derinden etkiliyor ve sizi içine alıp yaşatıyor. Çizgi roman takipçilerinin asla kaçırmaması gereken bir çizgi roman şöleni. Geç olmadan alın ve okuyun derim. Biterse dudak uçurtan rakamlara satılan çizgi romanlardan olacağından eminim. JBC Yayıncılığa da teşekkür ediyorum bize böylesi güzel eserleri kazandırdığı için. Devamını bekliyoruz!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/amok-kosucusu-stefan-zweig", "text": "Zewig, Zweig ve tekrar Zweig. Bu adamın kötü bir kitabı var mı biri bana göstersin. Ölümünü düşündükçe öyle üzülüyorum ki. Amok Koşucusu da diğer çoğu kitabı gibi bir solukta okunan, zamanı elinizden alıp, sizi hikayenin kahramanı yapan ya da onu dinleyen kişi olarak sizi olay kurgusuna dahil eden bir anlatım içeriyor. Koşullanmış düşünce, problem yaratan bir zihnin, bu problem üzerine cevap araması, buna şartlanması, bu şartlanmanın getirdiği psikoloji, ne neden nasıl ve sonuç ilişkisi, altmış sayfa içinde samimi ve gözlemlenebilir bir şekilde işlenmiş. Zweig'in insan psikolojisi üzerine gözlemleri ise hikayeyi, tıpkı diğerleri gibi zenginleştirmiş ve neden sonuç ilişkilerini açıkça ifade etmiştir. Hikaye, bir gemi yolculuğunda esnasında, romanı anlatan kişi ile hikayeyi anlatan kişi arasında geçiyor. Bu yorumda olayları anlatmamın bir anlamı yok çünkü okunmadan tadına varılamayacak bir öykü. Kitabı bitirdiğinizde, kısa bir film izlemiş ve üzerine su içmiş gibi ferahlıyorsunuz. Lakin insanın gurur, kibir, inat uğruna neler yapabileceği üzerine duran bir öykü kurgusuna tanık olacaksınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/amphitryon-heinrich-von-kleist", "text": "Amphitryon, Heinrich von Kleist Moliere benzeri bir tiyatro okumaya ne dersiniz? Eğer cevap evet ise buyurun okuyun. Fakat beklentilerinizi Moliere eserlerinde tuttuğunuz kadar yukarıda tutmayın. O kadarını bulamayabilirsiniz. Klasik karı koca sorunları. Aldatan bir kadın ama aynı zamanda suçsuz bir kadın. Hani Moliere'in bir oyunu vardı hatırladınız mı? İşte bu oyun o oyuna çok benzer. Hatta yazarı da bunu kabul eder ve esinlendiğini yazar kitabına. Fakat az biraz daha farklıdır burada yaşananlar. Her ne kadar yazarın okuduğum ilk kitabı olsa da yazarın tarzı ile ilgili bir fikir edindim. Diğer eserlerinde de benzer bir yapı, kurgu düzeni görebilirim diye düşünüyorum. Tabi emin olmak çok güç bu konuda. O yüzden en kısa zamanda farklı bir kaç kitabını okumam lazım. Amphitryon'na gelecek olursak, dediğim gibi Moliere oyunları tarzında bir oyun Amphitryon. Çok güzel demem zor ama okunmayacak kadar ya da zaman harcanmayacak kadar gereksiz ya da kötü değil kesinlikle. Hatta bazı yerlerde sizi alıp götürmesini biliyor. Fakat Moliere oyunlarında bulunan espriler ve sürükleyici olaylar, Amphitryon ile yaşanmıyor. Belki diğer eserlerinde böyledir bilemiyorum. Ama Amphitryon benim beklentilerim kadar büyük bir eser mi değil mi emin değilim. Belki tekrar okumalı, belki bir kaç kitabı ile yazarı daha iyi anlamalıyım. Sözü daha fazla uzatmadan bir alıntı ile devam ediyorum. Gidelim şimdi, hemen, bu kaçmadan buradan! Bir eşek arısı gibi sokacağım iğnemi göğsüne,"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/anansi-cocuklari-neil-gaiman-2", "text": "Herkesin dalga geçtiği bir çocuksunuz. Şişman, şişko sizin artık bir adınız olmuş durumda. Babanız bile sizi alay konusu yapıyor çoğu zaman. Seveniniz yok kadar az. Sonra büyüyorsunuz, bazı şeyler yoluna giriyor ve başka bir yere taşınıyorsunuz. Ama geçmişiniz sizi bırakmıyor. Bir zaman geliyor ve babanızın bir tanrı olduğunu öğreniyorsunuz. Bu da yetmiyor bir de kardeşiniz olduğunu öğreniyorsunuz. Neil Gaiman'ın iyi olduğunu bildiğim bir kitabı olan Anansi Çocukları'na uzun zamandır başlamayı planlıyordum. Güz okuma şenliğinde yaptığım listemde, İthaki Yayınları kitabım Anansi Çocukları oldu. Okumaya başlar başlamaz Neil Gaiman tarzını algılıyorsunuz ve hemen sizi içine alıyor hikayesi. Örümceklerle ilgili bir Neil Gaiman kitabı zaten şaşırdığımız bir şey değil. Kitabı okurken olayların ne zaman başlayacağını ya da ne zaman ne olacağını bekler bir vaziyette okuduğumu farkettim. Konuyu tahmin bile etmiyordum aslında ama bir zaman sonra bazı taşlar yerine oturmaya başladı. Sonrasında ise diğer kardeşe kızan bir ben çıktı ortaya. Nedense bende böyle bir yapı var. Birileri hayatına yoluna koymuş yaşarlarken, birileirnin gelip onların o hayatını bozmalarını ya da karışmalarını kaldıramam, sinirlenirim. Bu kitaplarda ya da filmlerde sıklıkla olur biliyorsunuz. Bu kitapta da bu var ve okumayanlar için spoiler verdiğimin farkındayım. Kitap hakkında yazmaya devam edersem daha fazla bilgi vermiş olacağım ve işin büyüsünü kaçıracağım. Bu yüzden daha fazla uzatmıyorum yazımı. Neil Gaiman okurları zaten çoktan okumuştur diye düşünüyorum. Okumayanlar varsa hemen başlasınlar diyorum. Bu arada Amerikan Tanrıları kitabı bu kitaptan önce olan bir kitap fakat bir seri değiller. Yani ilk olarak Amerikan Tanrılarını okuyup, daha sonra bu kitabı okumanıza gerek yok."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/anansi-cocuklari-neil-gaiman", "text": "Neil Gaiman'ın esprili dilinin farkına vardığım kitabından bahsedeceğim bugün: Anansi Çocukları. Karanlık bir dünya ve mizahın nasıl bir doğallık ve kolaylıkla birleştiğini açık ve net görebileceğimiz bir roman olur kendisi. Okurken aynı anda hem gerilip hem gülmeniz mümkündür, en azından beni öyle bir psikopata çevirdi Anansi. Kitabın baş kahramanı, baş kahramanların ezikliğine ve silikliğine alıştığımız süper kahramanlara çok benzeyen bir tip: Şişko Charlie. Kendisi süper kahraman sayılmaz ama ezik ve silik olduğu okuyucu tarafından anlaşılan bir gerçek. Bunun yanında lakabına aldanıp Charlie'nin şişko olduğunu sanmayın. Kendisinin nefret ettiği bu lakabın gittiği her yerde gölge gibi onu takip etmesinin tek sebebi babasıdır. Çünkü Charlie'nin babası Bay Nancy, bir kişiye bir lakap taktıysa artık o kişi herkes tarafından o lakapla anılır, eğer biriyle dalga geçtiyse artık o kişinin başkalarınca ciddiye alınması mümkün değildir. Şişko Charlie, gittiği her yerde 'kafasına göre' davranan ve yaşamı oldukça komik ve eğlenceye dayalı bir süreç olarak gören babasının ismi her anıldığında özür dilemeyi alışkanlık haline getirmiş ve sonucunda da çareyi Atlantik Okyanusu'nu aşıp onu terk etmekte görmüştür. Hikayenin kendisi ise, Charlie'nin, babasının ölüm haberini alması ve okyanusu tekrar aşıp onun cenazesine katılmasıyla başlar. Charlie, babasının Anansi örümcek tanrı olduğunu öğrenmiştir. Üstüne üstlük babasının bu mirasını devralan Örümcek adında bir kardeşe sahip olduğu da gizemli bir şekilde ortaya çıkmıştır. Hani hep öyle denir ya: artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır! Dünyanın karanlık devirlerinde tüm hikayeler Kaplan'a aittir. Yaşamak için öldürmenin gerektiği, esprinin nispeten az olduğu karanlık devirlerde. Fakat Anansi tüm hikayeleri Kaplan'dan almış ve bütün hikayeler Anansi'nin olmuştur daha esprili daha eğlenceli ve düşünceye dayalı. Ancak Anansi, hikayelerde herkesi öylesine alaya alır ki bu hikayeler romandan biraz da bağımsız olarak yer yer anlatılıyor yalnızca Kaplan'ın değil Kuşlar gibi başka hayvanların da düşmanlığını kazanır. Kaplan, Anansi'den hikayeleri geri almayı başarabilecek midir? Kitap işte bu sorunun cevabını arıyor bir yandan da. Bu açıdan kitap bazı noktalarda yetişkinlere özgü hoş bir fabl tadı da veriyor. Yine de güzel ve uzun bir yaşamı oldu; bu kadın bizleri terk ettiğinde yüz üç yaşındaydı. dedi. Toprağın altından bir ses, yanından, yüz dört! diye düzeltti sinirli bir şekilde. Bay Nancy, cansız kolunu uzatıp yeni tabuta tık tık vurdu."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/anima-lizm-can-batukan", "text": "Çok farklı bir kitap. Evet belki anlatılmak istenen farklı dillerde anlatılmıştır ya da bizde de söyleyen olmuştur bilemiyorum ama benim bu alanda okuduğum ilk kitap. Daha doğrusu anlatılmak istenen konuyu ilk kez okuduğum kitap. İşte Altıkırkbeş yayınlarının belki de en sevdiğim yanı bu. Her zaman en farklı kitaplarla bizlerle. Bildiğiniz gibi dünyamızda hayvanlara karşı bakışımız şu; sanki onlar bizler için varlarmış gibi davranıyoruz. Yani demek istiyorum ki sanki onların bir yaşamı ya da yaşama hakkı yokmuş gibi, sadece ve sadece bizim istediğimiz gibi yaşamak zorundalarmış gibi. Bir çeşit malımız, bir çeşit cansız eşyamız gibi görüyoruz onları. İşte tam bu noktada belirtmek isterim ki bundan nefret ediyorum! Hayır öyle internet delikanlıları gibi değil, çok derinlerden gelen bir şiddetle nefret ediyorum bundan. Bu dünyada olan tüm canlıların en az benim olduğu kadar hakları var yaşamaya diye düşünüyorum. Bu düşüncem aklım erdiği zamandan beri hep böyleydi ve hep böyle olacak. Aksini düşünmeyi bile düşünemiyorum. Tıpkı vahşi doğada ki gibi bir kuralla yaşamayı tercih ediyorum. Eğer bana bir zarar vermiyorsa ya da beni tehdit etmiyorsa hiçbir şekilde zarar vermemeliyim karşımda ki canlıya. İşte benim net felsefem bu. Kendimle övündüğüm bir kaç nokta varsa eğer işte bu düşünce yapım bu övünçlerimin en başında yer alır. Bundan yıllar yıllar evvel daha çocukken yaptığım bir kaç hatayı daha doğrusu ayıbı hatırlayıp üzülen biriyim ben. Hayvanlara karşı yaptığım en kötü davranışları beynim hala bir yerlerde tutar. Çok değiller ama varlar ve hiç gitmediler aklımdan. Hala dün gibi hatırlarım yularından tuttuğumda gelmeyen koyunun kafasına tokat attığım zamanı. Çekmeye devam ederken ipi hala gelmediğini görünce sinirlendiğimi hatırlarım. Ama sonra bir de bakarım küçük bir yılan vardır orada o yüzden gelmemektedir o koyun. İşte o anlardan biridir bu benim hayatımda ve asla ama asla unutulacak bir anı değildir. Yeri geldiğinde önüme konan bir servisdir o benim için. Kitabı okurken aklıma bir kaç yıl önce düşündüğüm bir konu geldi. Hatta bu düşüncemi paylaştığım insanların tepkilerini hatırlıyorum. Ee ama o zaman nasıl olacak ki? Demişlerdi. Sizlerle de paylaşıyım. Öyle sanıyorum ki dünyamızda bizler yani insanlar olmasaydı, dünya çok daha uzun bir süre, sakin, mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir şekilde yaşatırdı içindekileri. Ne bir neslin tükenmesi, ne bir işkence ne bir yaşam hakkı olmayışı. Bunların hiçbirini yaşamadan yaşardı canlılar. Bu güzel yeryüzünde aldıkları her nefes ile bir oh daha çekerlerdi. Belki oh duyulmazdı ya da kameraya alınmazdı ama onlar için bu hiçbir sorun teşkil etmezdi. Az biraz düşünün bunu. Düşünün ve ne kadar güzel bir dünya olacağını görün. Biz olmasaydık, herşey çok daha güzel olurdu. Tüm güzellikleri mahvettiğimiz gibi kendi yaşamımızda dahil olmak üzere, tüm yaşamları mahvediyoruz. Bizler matrixin de dediği gibi birer virüsden farksız, berbat yaratıklarız. Evet belki yaşamsızlığı ya da olmamayı hayal edemiyorum ama bunu çok net olarak söyleyebiliyorum. Biz olmasaydık dünya ve içinde yaşayan tüm canlılar çok daha güzel bir yaşam sürerlerdi. Yani hak ettikleri gibi. Konu çok uzun arkadaşlar ben daha fazla derinleştirmeden gidiyorum. Bazen okuduğunuz kitap sizi kendi konusun dışında bir yerlere götürür sonra oradan getirmez, sürükler. İşte benim bu kitapta başıma gelen bu oldu."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/anna-karenina-lev-nikolayevic-tolstoy", "text": "Bu yıla güzel bir romanla giriş yapmak istemiştim ve uzun zamandır kütüphanemin önünden geçerken gözüme ısrarla ve anlamsızca takılan Anna Karenina'yı bu ısrara ve içimde ki kemirmelere istinaden okumaya başladım. Hem yılın son günleriydi hem yoğun kar başlamış bütün atmosfer ve zaman kitap için hazırdı. Neyse romantikliği bir kenara bırakalım. Tolstoy malum 19. asrın en vurucu yazarlarından. Bu yazarın gençlik serisi kitapları keza okudukça betimleme gücünü anlayabildiğimiz, dili akıcı, belli karakterlere sizi bağlayabilen bir yanı var. Hoş, çokça yazar için de tüm zamanların en çok okunan ve sevilen kitabı olarak gösterilen Anna Karenina içindeki etkenlere bakarak aynı şeyleri söyleyebiliriz. Romanı yorumlarken tabi beklentilerime, bana ne cevap verdiğine, ne kattığına, gerçekten de benim için bir başyapıt mı değil mi bunlardan bahsetmeye çalışacağım. Birçok bakış açısı farklı sonuçlara götürecektir roman hakkında. Kitapta iki temel hikaye var. Birincisi ve ana temel hikaye evli ve olgun bir kadının, evlilik arifesinde olan genç bir kont ile büyüleyici tanışması ve birbirlerine aşık olduktan sonra bu aşkın getirdiği sonuçları beraber yaşamalarını konu alıyor. Bu yorum tabi su yüzeyinde görünen parçanın kısmı. Derinliklerinde, Anna'nın, dini bütün kocasının, daha önce hiç duygu geliştirmemiş, içindeki dürtüleri her zaman baskılamış adamın yaşadığı yüzleşme, yaşamının gereksinimlerinin değişmesine tanık oluyoruz. Bunu İncil'den alıntılayarak bu karakter üzerine oturtmaya çalışmış Tolstoy; sana tokat atıldığında diğer yanını uzat. Tolstoy bu karakteri dinin tüm gerekliliklerini uygulayan bir karaktere büründürerek, kendi düşüncelerini de yansıtmaya çalışmış gibi bir durum söz konusu ki bu tip empoze etmeleri yahut yargılarını diğer karakterlerde de görüyoruz. Bu yasak aşkın, Anna ve Vronsky'in içinde bulunduğu sosyetedeki yankılarını, sosyetenin bu bireylere davranışlarını da, özellikle kocasını aldatan bir kadına yönelik davranışları dönemin toplumu yönünden incelemiş Tolstoy. Hatta onlara bir araya getirmek için uğraşan karakterlerin bir süre sonra kim ne der düşüncesiyle Anna ile ilişkilerini kopardıklarını da görüyoruz. Keza, o dönem de aile içinde erkek eşini aldattığında, kadın bir şekilde ikna edilmeye çalışılır, söz hakkı tanınmaz ama adam ayıplanmaz iken , Anna ve Vronski ilişkisi ile bir tezat yaratıyor yazar. Bu yıkıcı aşk, Anna ve Vronsky üzerinde bolca kavga, ama öte yandan bağlılıkta sunuyor. Bir aşkın, evli bir kadın ile genç bekar bir erkeğin o dönemde böyle bir sosyete içinde ancak böyle yaşanabileceğini, getirdiği yıkıcılığın sonuçlarını gösteriyor yazar. İkinci temel hikaye örgüsü de, Vronsky ile evlilik arifesinde olan genç sosyetik, şımarık bir kızın , Vronsky onu terk ettikten sonraki olgunlaşma dönemini ve bir diğer toprak sahibi olan Levin ile evliliğe giden ilişkisini konu alıyor. Dikkatinizi çekerim, iki bekar insanın aşk hikayesidir bu. Levin, kitabın diğer edebi incelemelerinde de bahsedildiği gibi, Tolstoy'un alter egosudur. Tolstoy ne düşünüyorsa, ekonomik sistem, tarım, seçimler, bürokrasi, aristokrasi, yaşayış biçimleri üzerinde ki tüm düşüncelerini Levin üzerinden veriyor. Levin romanın sonuna kadar her şeye mantık ile cevap vermeye çalışıyor ve kendisi bir tanrı tanımaz kişilik. Neden severiz, sevgi nasıl oluşur, bilimin ve aklın çözemediği sorulara cevap vermeye çalışırken bir anda Tolstoy cevabı veriyor; bu tip şeylere akılla bilimle cevap veremezsiniz, onlar vardır ve içinizden gelir, sorgulamanın bir anlamı yok çünkü o tanrıdan gelir. Tabi, Tolstoy'un en sonunda bize tanrıyı dayatmasını bekliyordum. Ama şunu itiraf etmeliyim ki Kiti ve Levin'in hikayesi, o kadar naif, masum ve güzel gelişiyor ki, bu iki karakteri diğerlerinden daha çok sevdim sanırım. Sonuca varmak istersem en temel ve yüzeysel seviyede anlatmaya çalıştım ama romana sadece bir aşk romanı olarak bakamayız. Okurken iki mükemmel hikayeye tanık olacaksınız. Bunun yanında, psikoloji, toplum içinde insan yaşamı, yasaklılık, toplum bilimi üzerine düşünceleri de inceleyeceksiniz. Kitap kimi zaman tempoyu çok düşürüyor ve bir ara bazı bölümlerde, hadi bit artık, tamam anladık nereye varacağını, dediğim oldu maalesef. Ama kitabın yükseldiği anlar ise unutulmaz ve okuduktan sonra nefessiz bırakacak kadar da etkili. Kitap 1062 sayfa olmasına rağmen oldukça akıcı ve mükemmel bir tercüme. Korkulacak bir şey yok kısacası."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ara-dunya-neil-gaiman-2", "text": "Neil Gaiman ile Michael Reaves'in ortak eseri olan Ara Dünya'yı, diğer Neil Gaiman eserleri gibi bir solukta olmasada birkaç solukta okumayı başardım. Nedendir bilmiyorum ama Neil Gaiman'ın, birisi ile birlikte yaptığı hemen hemen her esere karşı önyargılı olmaya başladım. Kötü ya da iyi olduğu için söylemiyorum bunu. Birşeylerin eksik olduğunu düşündüğüm için söylüyorum. Bu eksiklik bazen bir atmosfer öğesi, bazen bir karakterin şekli şemali, bazen ise konunun konular arasında kopukluğu oluyor. Sadece bunlarlada sınırlı değil tabiki. Elbette değişik nedenlerde çıkıyor. Fakat mutlaka ama mutlaka bir eksiklik oluyor sanki. Aslında bir senaryo olarak kullanılacak olan Ara Dünya, televizyonculara karışık geldiği için rafa kaldırılan bir kitap. İkili beraber hazırladıkları bu hikayeyi beyaz perdeye aktaramamışlar. Sonradan kitap olarak çıkartmak istemişler. Fakat olmuş mu? Bence olmamış. Tamam öykü akıcı, türler etkileyici fakat oldukça amerikanvari bir havada. Belki ileride tekrar beyaz perde için uğraşılabilir ya da animasyon yapılabilir bilemiyorum. Sıkıcı ve okumaya değmez diyemem asla ama Neil Gaiman'ın Mezarlık Kitabı ya da Yolun Sonundaki Okyanus gibi eserlerinden sonra sizi buruk bir üzüntüye sürükleyeceği aşikar. Ama yazarın tüm kitaplarını okumaya ant içmiş benim gibi bir okuyucuysanız o zaman okumalısınız!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ara-dunya-neil-gaiman", "text": "Kitabın konusuna, kurgusuna diyecek yok. Paralel evrenler arasında yürüyebilen bir grup insan, evrenler arasında yürüyerek kendilerine bir misyon edinmişlerdir. Bu misyon, bilim ve sihir arasındaki dengeyi sağlamak üzerinedir. Örgütteki herkes farklı dünyalardan gelmektedir ve kimilerinde teknoloji ve bilim ön plandayken, kimilerinde sihir ön plandadır. Yürüyüşçüler'in yüzleri birbirlerine benzemektedir fakat söz gelimi teknolojinin tavan yaptığı dünyadan gelen çocuğun tüm vücudu elektronik bir takım cihazlarla kaplıyken, sihirin kabul gördüğü dünyadan gelen çocuk uçabilmektedir. Bunun yanında bizim kendi dünyamızda yaşıyormuş gibi görünen Joey Harker da kendini aniden bu örgüt içinde bulmuştur. Aslında kendisi, kendi evinde bile kaybolan, iki boyut arasında yolunu bulmaktan aciz genç bir çocuktur. Fakat bunların sebebi, aslında daha başka boyutlarda yürümek için var olan yeteneğidir. Joey ve onun gibiler, bilim ve sihir arasındaki dengeyi sağlamaya çalışırken, onlara ihtiyacı olan daha başka örgütlere karşı da savaş vermek zorundadırlar. Bu örgütler, evrenler arası yolculuk yapan devasa gemilere yakıt sağlamak için Yürüyüşçüler'in özüne ihtiyaç duymaktadırlar. Bu özü elde edebilmek için de onları kaynatmak ya da dondurmak suretiyle, kozmik bir yakıt olarak hapsetme yoluna gitmektedirler. Buraya kadar süper, özellikle ortalarından sonra kitap bir yudum su gibi okunuyor zaten. Ama diline gelecek olursak, bayıldığımı söyleyemem. Anladığım kadarıyla televizyoncuların anlaması için yazıldığından nispeten basit bir dil kullanılmış. Hatta bu dil kimi yerde fazla amerikanvari kaçtığından, zorlama da olabiliyor. Fikrimce, bu kitap animasyon kaygısıyla değil de roman olma kaygısıyla yazılsaydı, güzel kurguyla birleştiğinde, çok daha inanılmaz bir kitaba dönüşebilirdi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ars-poetica-siir-sanati-horatius", "text": "Eski yazarlardan sıklıkla bahsedilmesi algıyı biraz yorsa da kısa olması ve güzel çevirisi sayesinde meraklısını tatmin edecektir diye tahmin ediyorum. Yazıldığı zamanlar daha iyi anlaşılmıştır mutlaka. Şiir okumaya çalışıyorum. Daha doğrusu şiirin okunması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle Türk Edebiyatında yer alan şairlerimizi okumanın dilimiz için gerekliliğini ve olmazsa olmaz olduğunu düşünüyorum. Kimi zaman ise yabancı şiirleri okumak, onların yaşantıları ve dilleri yaşadıkları zamanla ilgili almak istiyorum. Bunu yaparken çok gerilere gidildiğinde kimi zaman anlamak daha doğrusu yazarın bize anlaşılmasını sağlamak çevirmenin elinde oluyor. O yüzden çeviri çok ama çok önemli. Bu tip kitaplarda özellikle dikkat etmeye özen gösteriyorum. İş Bankası Kültür Yayınları bu konuda gözüm kapalı güvendiğim yayınevlerinden biri. Horatius'un şiirlerini ve şiir eleştirilerini bu bağlamda değerlendirerek okudum. Oldukça yararlı bir okuma olduğunu düşünüyorum. Fakat yazıldığı zamanla ilgili daha fazla bilgiye sahip olarak okumanın daha yararlı olabileceğini de düşündüm okurken. Özellikle şairin anlatmaya çalıştığı noktaları, kullandığı dilin şiirselliği ya da anlatımın değeri açısından bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tip eserleri dilimize kazandırdığı için İş Bankası Kültür yayınlarına teşekkür ediyorum ve devamını bekliyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/arzu-tramvayi-tennessee-williams", "text": "Tiyatro okumayı çok seviyorum. Hem de çok. Bu yüzden önceliklerimi belirlerken, kendimi sürekli tiyatro kitaplarının arasında buluyorum. Hele bir de biri önermiş ise. İşte Arzu Tramvayı böyle bir önerilmenin sonucunda ortaya çıktı. Hemen aldım ve okumaya başladım. Zaten bir kaç saat içinde bitirdim. O kadar sürükleyici bir dünyanın içine daldım ki bir anda herşey siliniverdi. Sadece o dünya vardı aklımda. Oyun klasik bir amerikan hikayesi fakat ilerleyişi ve yazarın aralarda aldığı diyaloglar bu oyunun bir anda farkl bir dramaya dönüşmesine neden oluyor. Sürekli kağıt oynayan ve içen erkekler, hayal dünyasında kadınlar, görevlerinin bilincinde olgun kadınlar vs. Dedim ya tipi bir amerikan hayatı kesiti. Karaktelerde buna göre seçilmiş. Ama bir kaç fark var burada. Sürekli sorun yaratan kız kardeş, herşey bitip perde kapandığında bir başka şey anlatıyor bizlere. Demek istediğini giderek veriyor. Aklı dengesi bozuk olarak yargılansa da içimizde bıraktığı buruk hüzünde başka bir şeyler var. Bunu anlatmak ya da yazmak çok mümkün değil. Bunu anca okuyarak anlayabilirsiniz. Bu yüzden bu konuyu daha fazla uzatmadan alın ve okuyun diyorum sizlere daha önce onlarca kitap için dediğim gibi. Fakat bu kez çok fazla anlatmadan bunu diyorum. Çünkü bu kitabı anlatırsam, akılda kalan şey tipik bir amerikan hayatı olacaktır. Çok fazla kuru gelecektir size ve çok sonralarda belki bir gün okunur kitaplar arasına alacaksınızdır. Ama dediğim gibi bu kitapta farklı bir tat var. Bunu anlamak için kitabı okumalı, o hayatlara bir şekilde dokunmalısınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/asik-hayalet-jonathan-carroll", "text": "Jonathan Carroll'a ait Aşık Hayalet, adına bakıldığında bir hayaletin imkansız aşkını konu edinen bir romanı andırıyor. Kapağına bakıldığında ise ucuz bir aşk romanından hallice görünüyor. Fakat kitap bunlardan hiçbiri değil; beklenmeyen derecede farklı bir konu, akıcı bir üslup, renkli karakterler ve kendini tekrar tekrar okutturacak tespitler içeriyor. Fakat iş bu ya, Ben ölmesi gerektiği halde ölmez. Hayata geri döner. Hayalet bu duruma şaşıp kalmıştır, patronlarından yardım ister. Ancak ölüm meleği de bu duruma anlam verememiştir. Hayaletten işler çözülene dek adamın yanında kalmasını ister. Hayalet bozulsa da kabul eder ve adamın yanında görünmez bir hayata başlar, üstelik adamın sevgilisine de aşık olur. Şimdi tam burada durun. Tekrar ediyorum, kitap bu noktadan sonra da bir aşk romanına dönüşmüyor. Ben, ölmesi gerektiği halde ölmediği o kazadan sonra kendinde bir takım gariplikler fark eder. Önceleri aklını yitirmeye başladığını düşünür fakat çok geçmeden gerçeği yani kaderinin iplerini ellerine aldığını fark eder. Üstelik aynı durumu yaşayan tek insan kendisi de değildir. Böylelikle dünya üzerinde ilk kez, insanların kaderi tanrıların elinden alınmış olur. Elbette bunun da bir bedeli olacaktır. Üstelik ağır bir bedel. Kitap aslında, fantastik bir kurgu üzerinden, insanların kaderlerini ellerine almaları durumunda başlarına gelebilecekleri konu ediniyor. Kitap boyunca yaşananlar kimi zaman karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor. Ancak sonunda her şey rayına oturuyor ve kitabın metaforlarla süslü yapısına alışıyorsunuz. Benim en çok sevdiğim kısmı, Danielle adındaki yine ölümü atlatan bir kadının, kendi geçmişine ait benlikleriyle karşılaşmasıydı. Geçmişe ait benlikleri, yani beş yaşında on yaşında yirmi yaşındaki vs. halleri, gelecek hakkında Danielle'ye pek çok soru sorar ve geleceği öğrenmek isterler. Ancak asıl değerli olan, Danielle'nin geçmişine sorması gereken sorulardır. Geçmişi nasılsa yaşadığımızdan, kendi geçmişimize sorulacak bir soru kalmadığını düşünebilirsiniz. Nitekim Danielle de öyle düşünüyor. Fakat biraz düşündüğünde, aslında geçmişi hakkında pek çok şeyi unuttuğunu fark ediyor. Kitap sunduğu ilginç detayların yanında, size geçmişin değerini de sorgulatmayı başarıyor. Kitabın sonu açıkçası beni tatmin etti, böyle bir kitaba da böyle bir son yakışırdı bence. Hayaletlerle, verzlerle, konuşabilen ve düşünebilen köpeklerle, içimizdeki iyilik ve kötülüğün benlik bulmuş halleriyle dolu ilginç bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ask-elif-safak", "text": "Aşk, adından direk anlaşıldığı gibi basit bir aşk romanı olarak ele alınmamalı. Sıradan ve ortalama bir hayatı olan üç çocuklu, orta yaşın üstünde, Amerika'lı bir ev hanımı olan Ella'nın, hayatının baştan aşağı değişimini; Tasavvuf'u zemin alarak anlatan, Şems'i Tebrizi ile Mevlana'nın dostluğundan yola çıkarak Allah Aşkı ve Tasavvuf İnancına göndermeler yapan, yani aslında sadece dünyevi aşkı anlatmayan bir roman. Tabii bu kitapla Tasavvuf inancını anlamayı, o konuda uzman olmayı falan beklememek lazım. Kitabı öyle ele alırsanız beklentilerinizin çok altında basit bir ticari roman olarak değerlendirmeniz ve eleştirmeniz kaçınılmaz. Dili akıcı, anlatımı zengin, içinde hayat felsefesine dair bol bol aforizmaları olan (bkz.40 kural), okuyucuyu bir çırpıda kavrayıp içine alan ve kolayca okunan bir roman Aşk. Özellikle güneşi görmeyi çok özlediğimiz yaz günlerinde, şezlongunuzda uzanırken keyifle okuyabileceğiniz, okurken kendi hayatlarınızı da gözden geçirebileceğiniz keyifli bir roman. Elif Şafak, bir çok edebiyat sever tarafından eleştirilse de, dönemin dinamiklerini yakalamış, kitaplarında -doğru veya yanlış- ticari öğeleri de ustaca kullanmayı başarmış bir yazar. Bu yönüyle şahsen ben eleştirmiyor, takdir ediyorum. Zira her yazar çok okunmak ister ve Elif Şafak hemen hemen her kitabı uzun süreler Best Seller listelerinde yer alan, kitap okuma alışkanlıkları olmayan insanlara bile ulaşan bir yazar olarak, bu hedefe çoktan ulaştı kim ne derse desin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ask-ve-olum-uzerine-patrick-suskind", "text": "Koku'dan sonra Patrick Süskind, gözümde tartışılmaz bir büyüklüğe ve saygı mertebesine ulaşmış, her kitabı bünyeye indirilmeli yazarlar listeme girmişti. Kendisi ile oldukça ortak yanlarımızın bulunduğunu hissetmiştim nedense Koku'yu okurken. Bu düşücem Aşk ve Ölüm Üzerine'de daha da bir belirginleşti. Evet bende öyle düşünüyorum dedim her paragrafda. Hele anlatılan bir kaç öykü de oldukça şaşırdım ve biraz da sevindim. Aşk ve Ölüm Üzerine, Patrick Süskind'in bir tür denemesi. Aslında felsefesi ya da aşk görüşü, aşk ile ölüme bakış açısı da diyebiliriz. Düz anlatım yazısı ya da sıkıcı felsefik metinler gibi düşünmeyin. Herhangi bir akıcılıksız anlatım, içinden kopup gittiğiniz bir eser Patrick Süskind'de olmaz diye tahmin ediyorum. Yakın zamanda tüm eserlerini bitirdiğimde bunu daha net söyleyebilirim, şu an sadece tahmin ediyorum. Kitabın başından sonuna sunduğu hemen hemen her fikir aklınıza yatan ve evet doğru diyebileceğiniz fikirler ya da düşünceler değil elbette. Ama herkesin ortak bir nokta da belki bir kaç uçta yakalanabileceği düşünceler var. Özellikle öykülerle desteklenmiş olan kısımlarda olayın bütününü görmek çok daha kolay olabiliyor. O zamanlarda konuyu algılayıp, önyargılardan sıyrılıp düşünmek çok daha kolay olabiliyor çoğu zaman. Benim için kitap baştan sona tamamen doğru diyebileceğim bir kitap. İçimdekileri bu kadar net nasıl anlatmış yazar anlayamadım resmen. İşte bu dediğim çok an oldu. Kitabı okumak, kendimi dinlemek gibiydi. Kendini ifadenin en iyi hali bu kitabı okumak diye düşündüm kendi kendime. Ama eminim ki bne bu kadar iyi ifade edemezdim. Hele bu kadar iyi örneklendirmeler hiç yapamazdım. Aşkın bedeli her zaman akıl kaybı, teslimiyet ve bunun sonucunda meydana gelen ergin olmama hali ile ödenir. Platon'a göre aptallar güzel ve iyi olman için, ilahi mutluluk için çabalamaz çünkü hallerinden memnundurlar. Bilge olanlar da bunlar için çabalamaz çünkü onlara zaten sahiptirler. Sadece aptallık ile bilgeliğin tam ortasında duranlar, yani sen ve ben ve sabırla kırmızının yeşile dönmesini bekleyen diğer herkes Eros'un okunu algılayacak durumdadır. Aşk, hiçbir ölümlünün yakasını kurtaramayacağı bir güçtür ve aşkın ışığı bazen ölüler diyarının en karanlık köşelerine bile sızabilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/askin-100-yuzu-paul-bourget", "text": "Şiir ve aforizma arası sanmıştım ama değilmiş. Daha çok aforizma yani özdeyiş alanına giren bir kitap. İşin aslı bildiğimiz sözler ama söylenişi yer yer değişik olmuş. Yazar bazı yerlerde çok sert girmiş bazı yerlerde ise durağanlaşmış. Ben beğendim ve yazarın diğer kitaplarını da okumak istedim. Adına baktığımızda bizlere aşk kitabı gibi görünüyor. Evet, belki öyle denebilir bir bakıma. Fakat bildiğimiz tarzda bir aşk yok bu kitapta. Hani o vıcık vıcık, karışık cümlelerle anlam arayan, doğa üstü bir olaymış gibi anlatılan aşk hikayelerinden biri değil. Daha gerçekçi, daha hayattan ve en önemlisi daha doğal bir anlatım. Tabi bazı yerlerde sert bir anlatıma döndüğü de oluyor. Ne demek istediğimin anlaşılması için bir kaç alıntı yapmalıyım. Sanıyorum yazar biraz kötü zamanlar geçirmiş karşı tarafla ve az biraz öfkeli bir durumda. Bu öfkesini dindirmek için bu kitabı yazmaya karar vermiş herhalde. İşe yaramış mı bilemiyorum ama farklı bir iş yaptığı kesin. Özellikle böylesi bir konuda, böylesi ezber bozan bir çalışma çok fazla görmedim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/asturyada-isyan-albert-camus", "text": "Albert Camus, Yabancı'dan sonra gönüllerde taht kuran yazarlardan biri. Kendisinin tarzından ve anlatmak istediğinden çok memnunuz orası kesin. Romanlarında karakterlerinin derinliği ve karakterlerin olayların akışında bize sunduğu performansdan, bizlerin kafasında yaşattığı öyküden minnettarız. Fakat Asturya'da İsyan adlı bu oyunda bu tadın yarısını bile alamadım ne yazık ki. Bırakın yarısını almayı çeyreğini bile bulmanız çok zor. Bunu belirttikten sonra diğer oyunları okumaya olan iştah kaçmasın tabi. Bu çeviri ile alakalı olabileceği gibi, kitaba özgü de olabilir. Bu sebeplerle diğer eserlere şans verip onları da listeye almak lazım diye düşünüyorum. Konunun kopukluğu ve oyunun içine alamaması daha doğrusu beni alamaması sizlerde de aynı etkiyi yaratacak değil elbette. Eminim daha farklı sonuçları olacaktır okuyanlarda. Ama beklentilerinizi daha düşük tutmanızı tavsiye ederim. Asturya'da İsyan Camus'un 22 yaşındayken Alger Emek Tiyatrosu'ndan üç dostuyla birlikte kaleme aldığı bir eseri. 1934 yılında Asturya'da yaşanan işçi isyanı konu alınıyor. O dönem yaşananların oyunlaştırıldığı eserde, Camus, genç yaşına rağmen yapabileceklerini göstermiş, hak, güç ve nedenler üçgenini oyununa yansıtmış."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/atebetul-hakayik-edib-ahmed-yukneki", "text": "Her ne kadar günümüzde öğüt alma az biraz hakaret gibi, yetersizlik gibi görünse de bir zamanlar büyük bir erdem idi. Tabi o zamanlar büyük insanlar daha fazla imiş. Yani büyük insanlar, büyük insanlarmış. Parasal, güçlü olarak ya da hacimsel değil elbet. Fikir olarak ileride imişler. Geçmiş her ne kadar az bilinse de bilinen bir yönüyle bu zamandan iyiymiş. Belki de yanlış bir düşünce bilemiyorum ama o zamanların daha samimi bir tarafı varmış diye düşünüyorum. Belki elli yıl yüz yıl sonrada bu zamanlar için aynısı söylenecektir. Her zaman, geçtiği zaman kıymete biniyordur belki de. Bu alıntı sonrası ne demek istediğimi belki az biraz anlatabilmişdir. Yok eğer anlatamadıysam buyrun alın kitabı okuyun. Eminim çok daha net anlaşılacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/atesbocegi-yolu-kristin-hannah", "text": "İlk kez bir kitap kahramanında kendimi buldum. Daha önce de az çok böyle hissettiğim, sanki benmişim gibi dediğim çok fazla kitap karakteriyle tanıştım. Ama bu seferki daha farklı daha gerçekti. Kate Mularkey, sana sesleniyorum. Kitap boyunca hemen hemen yaptığın her hareketin, söylediğin her sözün ve hissettiğin tüm duyguların altına imzamı atarım. 624 sayfa boyunca seni başka biri değil de kendimmiş gibi okudum. Şimdi düşünüyorum da belki de sen her kadındın. Kitap birbirinden tamamen zıt iki kızın tanışması ve sıkı dost olmasıyla başlıyor. Kate, iyi ve sıcak bir aile ortamında yetişmiş, etrafındaki liseli kızların aksine masumiyetini korumayı başarmış ancak hiç arkadaşı olmadığı için mutsuz ve okuduğu okulda silik biri olarak kalmaktan sıkılmış bir kızken, Tully ise, babası tarafından terk edilmiş, uyuşturucu bağımlısı bir anneyle yaşayan, dibine kadar havalı, girdiği her ortamda dikkat çekmeyi başarabilen popüler bir kız. Bu yüzden tüm zıtlıklarına rağmen, birbirlerine tutunmayı ve sonuna kadar güvenmeyi başarıyorlar. Bir süre sonra hayatları o kadar iç içe geçiyor ki gelecek hayalleri bile ortak olup çıkıyor. Daha doğrusu o yaşlarda kendileri böyle düşünüyor. Zaman geçiyor, üniversite yılları akıp gidiyor ve ikisi hala birbirini kollamaya ve ortak bir geleceğe ilerlemeye devam ediyor. Ancak artık bu geleceğin hayalini kurmaya devam eden tek kişi Tully. Kate, ne istediğini bir türlü bilmiyor ve arkadaşını kırmamak için bu gelecek onun da hayaliymiş gibi davranıyor. Sıra iş bulmaya geldiğinde, Tully onu da kendisinin çalışacağı iş yerine sürüklüyor. Kate artık bu işi hayal etmediğini söyleyecekken, iş yerinin patronu Johnny'i görüyor, hayatının yön değiştirdiğinin tamamen farkında olarak, kendini işi kabul ederken buluyor. Her daim güzel giyinen, enerjisiyle etrafı büyüleyen, çalışma hırsıyla girdiği her işte başarılı olan, büyüleyici Tully'nin gölgesinde, Johnny'e karşı umutsuz bir aşk beslemeye başlıyor. Bu sırrı kimseye açıklamaya cesareti olmadığından, Johnny'nin Tully'e hayranlığını izleyerek yaşamaya devam ediyor. Ne var ki Tully, Kate'in aksine, kendini bir adama bağlayıp, onunla bir ömür geçirmeye hevesli biri değil. Hayattaki tek ve en büyük arzusu önemli ve başarılı bir muhabir olabilmek. Uzun lafın kısası, Johnny'le evlenen ve üç çocuk sahibi olan kişi Kate oluyor. Kate'in, Tully'ye olan aşkını unutamamış bir adamla mutsuz bir evlilik yaşadığını düşünüyorsanız ki ben kesinlikle öyle düşünmüştüm yanılıyorsunuz. Tully, kırklı yaşları geçtiğinde onlara bakıp karşısında hala birbirine deli gibi aşık ve mutlu bir çift gördüğünde. kendine itiraf edemese de kıskandığını hissediyor. Hayatı boyunca hırsla çalışan ve aile kurmaktan kaçınan Tully sonunda başarı ve şöhreti yakalıyor. Ama kırklı yaşları geçtikten sonra çalıştığı ve kazandığı hiçbir şey ona yetmiyor. Asıl ihtiyacı olanın kendini ait hissedeceği bir aile ve sevgi olduğu gerçeğinin farkına varıyor. En yakın arkadaşı olarak kalmaya devam eden Kate, ölümünün yaklaştığını hissederek yazmaya başladığı günlüğündeki son satırlarla, en başından beri bu gerçeği bildiğini kanıtlıyor bize. Hayat hikayeni yazmanın komik tarafı da bu işte. Önceleri tarihleri, zamanları ve isimleri hatırlamaya çalışıyorsun. Sanıyorsun ki hayatın sadece olaylardan ibaret, geriye dönüp baktığında sadece başarılarını ve başarısızlıklarını, gençliğinin ve orta yaşlarının önemli tarihlerini hatırlayacağını düşünüyorsun. Ama hiç de öyle değil aslında. Sevgi. Aile. Kahkahalar. Yolun sonuna geldiğimde sadece bunlar kalmış aklımda. Hayatımın çok büyük bir bölümü boyunca elimden geleni yapmadığımı ya da yeterince fazla şey istemediğimi düşündüm durdum hep. herhalde aptallığımı bağışlarsınız. Çok gençtim o zamanlar. Çocuklarımın onlarla ve kendimle ne kadar gurur duyduğumu bilmelerini istiyorum. İhtiyacımız olan her şey bizdik aslında; siz, babanız ve ben. Hayatım boyunca istediğim her şeye sahiptim. Bu roman, sadece bu satırlar için bile okunur kanımca. Çalışıyoruz, çabalıyoruz, bir yerlere gelmek için didiniyoruz. Devamlı koştuğumuz bir yer var. Ancak koşarken bizi sevenleri veya sevme ihtimali olanları görmezden geliyoruz bazen. Oysa her şey bittiğinde 'aklımızda bir tek bu kalacak'. Neye ihtiyacımız olduğuna emin olamadan yaşıyor ve bu ihtiyacı ararken zaman kaybediyoruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/atinali-timon-william-shakespeare", "text": "Her ay olduğu gibi bu ayda tiyatro okumadan olmaz diyorum ve bir güzel tiyatro eseri arıyorum. Okuma listemde bana bakan Shakespeare eserini alıyorum ve okumaya başlıyorum. Bir kaç saat içerisinde kitabı bitirip, düşünmeye başlıyorum. Güzel mi güzel bir okuma tadı bırakan enfes bir eseri daha bünyeye sindirmiş olmanın verdiği haklı gururu yaşıyorum. Belki az biraz abartılı bulabilirsiniz ama hakikaten durum böyle. Eğer okunan eserde Shakespeare imzası varsa zaten kötü olması olanaksıza yakın gibi geliyor bana. Belki bu da bir önyargıdır bilemiyorum ama her ne olursa olsun bu böyle oluyor her zaman. Atinalı Timon'da da bu durum değişmedi. Yine her zaman olduğu gibi başlamamla bitirmemin bir olduğu güzel bir okuma deneyimi sundu bana üstad. Atina'ya gidiyoruz. Riyakarlığın, bencilliğin, yalanın bol olduğu zamanlara uzanıyoruz. Daha doğrusu bunları yapan insanların bol olduğu zamanlara gidiyoruz. Aralarda en iyilerinden güzel insanlarda var. Fakat bu kadar kötünün arasında kendilerine yaşayacak yer bulamıyorlar. Verdikçe veriyorlar ama olmuyor. Ne istekler bitiyor ne şikayetler. Ama verilecekler bir gün geliyor bitiyor. Bu sefer verilenlerin hatrına iyi niyet bekleniyor. Fakat bu iyi niyet parasız pulsuz kimselere asla ama asla uğramıyor. Hayat akışını değiştirmiyor. Az biraz istisna olsa dahi, bu hikayemizde kendine yer bulamıyor. İnsanların riyakarlığının doğurduğu sonuçlar güzel güzel işlenmiş üstadın üslübu ile. Sonrası iyi de olsa kötü de olsa bir hayat daha yitip gitmiş yalanları ile insanların."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/aura-carlos-fuentes", "text": "Carlos Fuentes Latin Edebiyatı'nın bol ödüllü yazarlarından birisi. Hal böyle olunca okunması gereken yazarlardan biri diye düşünüyorum Hele birde Latin Edebiyatı olunca yerimde duramıyorum. Fakat daha ilk kez okuyorum bir Carlos Fuentes eserini. Evet biliyorum bu gerçekten büyük bir kayıp ama geç kalmış değilim. Başlangıç için seçeceğim kitabında iyi bir eseri olmasına dikkat ettim ve yaptığım küçük araştırma sonrasında en etkileyici eserlerinden birinin Aura olduğunu öğrendim. Aura, Can Yayınları'nın mini kitaplar dizisinden çıkmış bir kitap. Hem küçük hemde ince olan bu kitap, Fuentes'in uzun öykülerinden biri olarak kabul ediliyor. Aynı zamanda da en etkileyicilerinden. Entellektüel bir adam olan Felipe Montero fakat kendisi aynı zamanda da işsiz. Gazetede kendine göre bir ilan görüyor. İlanda yaşlı bir dul, kaybettiği kocasının günlüğündeki yazıların temize çekilmesini ve yayına hazır hale getirilmesini istiyor. Felipe Montero bu ilana seviniyor. Çünkü sevdiği işi yapabileceğini ve bunun karşılığında da para kazanabileceğini görüyor. Hemen ilan sahibi yaşlı kadının yanına gidiyor ve işi istediğini söylüyor. Eve gittiğinde genç kızla karşılaşıyor. Sonrasında bu genç kadın ile yaşlı kadın arasında bir bağ olduğunu ve bağın çok kuvvetli olduğunu görüyor. Sonrasında bu genç kadınla bir gönül ilişkisi yaşayabileceğini düşünüyor. Sonrasında ise... Bundan sonrası okunması gereken esas yeri aslında o yüzden devamını siz getirmelisiniz. Her ne kadar 2. tekil şahıs ile yazılmış kitaplar zor okunsada Aura'da bu zorlukla karşılaşmıyor bilakis daha akıcı ilerliyorsunuz. Bir film tadında herşeyi yaşıyor ve kafanızda oynatıyorsunuz hayali kahramanlarınızı. Hikayeden gerçekten çok etkilendim ve kitap bittiğinde keşke uzun bir roman olsaydı dedim. Fuentes tadı damağımda bir öykü sundu gerçekten. Eğer ilk kez Carlos Fuentes okuyacaksanız güzel bir başlangıç olacağından eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/avare-tanri-fabrizio-dori", "text": "Çok tanrılı zamanlardan bu zamanlara kalmış bir tanrı, yolunu ararsa daha doğrusu arkadaşlarını ararsa ne olur? Yanına bir kaç dostuyla birlikte bu zamanın dünyasında güzel bir maceraya atılır. İşte Avare Tanrımızın konusu bu kadar kısa ve öz 🙂 Tabi içinde anlattıkları yer yer bir yerlere doğru giden sözler. Onların her birinden burada bahsetmek zor. Bazen anlatılanları, okuyanın çıkarımlarıyla çıkartması, madeni bulması daha sağlıklı olur diye düşünüyorum. Tabi sadece konu değil, renkler de büyüleyici olmuş. Her sayfada ayrı bir ton renk ile sayfa bezenmiş. Özellikle desenler ve renklerin uyumunu çok beğendim. Karakterlerin ikonsal gereçleri -özellikle hayaletin maskesi- çok başarılı olmuş. Çizimler, öykü, renkler herşeyiyle mükemmel bir çalışma. Şiddetle tavsiye ediyorum! Modern zamanlarda geçen, Antik Yunan destanlarından fırlama bu macerada Yunan mitolojisinden birçok tanrıyla karşılaşırken, bir yandan da Van Gogh, Henri Rousseau, Otto Dix, Andy Warhol ve Hokusai gibi ikonik sanatçılara referanslarla bezeli muhteşem çizimler ve canlı renkler eşliğinde lirik bir hikayeye eşlik edeceksiniz. Kaynak: Baobab Yayınları. Web sayfası için buraya tıklayın. - Like - Digg - Del - Tumblr - VKontakte - Flattr - Buffer - Love This - Odnoklassniki - Meneame - Blogger - Amazon - Yahoo Mail - Gmail - AOL - Newsvine - HackerNews - Evernote - MySpace - Mail.ru - Viadeo - Line - Comments - Yummly - SMS - Viber - Telegram - Subscribe - Skype - Facebook Messenger - Kakao - LiveJournal - Yammer - Edgar - Fintel - Mix - Instapaper - Copy Link"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ayaktakimi-arasinda-maksim-gorki", "text": "Maksim Gorki'den güzel mi güzel bir oyun. Ayaktakımı Arasında. Her ne kadar romanları kadar içine girip kafamda yaşayamasamda oyun güzeldi ve iyi ki okumuşum dedirtti. Daha öncesinde tarzını bildiğim Maksim Gorki'nin oyunlarla arası nasıldır bilemiyordum. Ayaktakımı Arasında bunu bana göstermiş olan eser oldu. Toplumun en dibinde yaşayan insanların öyküsü bu. Ne zaman ne yapacağını bilmeyen çoğu zamanda bilemeyen kimsesiz, çaresiz, bir başlarına kalmış insanların, umutsuz dünyasının tablosu bu kitap. Yaşama tutunacak bir dal arayarak geçen saatleri, günleri saymayan, saysalarda bir anlamının olmadığını bilen insanların, kimseyi ilgilendirmeyen yer yer hüzünlü hikayesi bu kitap. Herşeye rağmen, başlarına ne gelirse gelsin yaşamak zorunda olduklarını hissedenlerin kitabı bu kitap. Bu kitap güzel bir hadi be çekmek aslında tüm olanlara. Hatta bazen de hayata. Bizde ki tanımı ile belki kaybetmiş, belki kimsesizlerin, bazılarına göre ise fakir hırsızların hikayesi Ayaktakımı Arasında. İçlerine girmeden ne olduğu anlaşılmayan insanlardan onlar. Onlarında sevgileri var onlarında aşkları var onlarında acıları var. Hepsinden önemlisi onlarında bir yaşamı var. Bizler saygı duysakda, duymasakda. Bir çırpıda bitirebileceğiniz bu güzel tiyatroyu tavsiye ediyorum. Eğer fırsatınız varsa oyununu izlemenizi de tavsiye ediyorum. Hatta bir gün bir yerlerde oyununa denk gelirseniz, lütfen beni de haberdar edin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/aycoregi-ve-denizyildizi-sunay-akin", "text": "Sunay Akın ile tanışma kitabım oldu. Çok da iyi oldu. Hangi Sunay Akın kitabı diye düşünürken, önerisi ile durumu netleştiren İş Bankası Kültür Yayınlarının Beşiktaş şubesindeki kıymetli okurdaşımız İbrahim Bey'in tavsiyesi ile güzel bir başlangıç yaptım. Darısı diğer eserlerin başına! Sunay Akın'ın bir kaç videosunu seyretmiştim. Anlatımını çok beğenmiş, sonrasında bir kaç tarihi anlatısını daha dinlemiştim. Oldukça akıcı ve net bir dille, hareketleriyle süsleyerek anlatıyor anlatmak istediğini Sunay Akın. Beğeniyle seyrederken aklıma kitapları geldi. Acaba kitaplarında da benzer bir tat alınabilir miydi? İş Bankası Kültür Yayınlarının Beşiktaş şubesinde Sunay Akın başlangıç kitabı olarak İbrahim Bey'in önerisi ile Ayçöreği ve Denizyıldızı kitabına başladım. Kitabı okumaya başladığım andan itibaren çok beğendim. Anlatımına benzer bir dille yazılmış güzel bir kitap olmuş Ayçöreği ve Denizyıldızı. Bizlere tarihi sevdiren bizlere öykü anlatımını sevdiren bir kitap olmuş. Mutlaka edinilmesi gereken tecrübelerden biri olarak yer etmiş bir kitap diyorum ve okumanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/aynanin-icinden-lewis-carroll", "text": "Alice ile maceralara devam ediyoruz. Bu kez Alice odasında kedileriyle oynarken aynayı farkeder. Ayna Alice'i çağırır sanki. Alice kararını verir aynanın içine girecektir. Sonra herşey bulanıklaşmaya başlar. Görüntü netleştiğinde ise Alice bakar ki aynanın içindedir. Tavşan deliği ya da ağaç kovuğu yerine bu kez ayna kullanarak harika bir diyara gelmiştir. Alice şöminenin dibinde satranç taşlarına benzeyen kişiler görür. Bu kişiler ile klasik Alice tarzı diyologlara girer. Fakat bir an bu durumdan korkar. Çıkmak ister. Bahçeye çıkar fakat bahçeden nasıl gideceğini kesitremez. Tepelik bir yer görür eğer oraya tırmanırsa arkasında gideceği yeri göreceğini düşünür. Elbette gidemez. İşte macerası bu şekilde başlar. İlk kitapta olduğu gibi bu kitapta da nedense sürükleyiciliği bulamadım. Bitirmek için okudum diyebilirim. İlk kez bir eserin filmi kitabından daha iyi olmuş. Evet bunu söylemek istemezdim ama öyle. Belki bu çeviri ile alakalıdır belki de insanı Alice'in o masum çocuksuluğundan uzaklaştıran şuh kadın çizimlerindendir bilemiyorum ama nedense ben bu kitabı yaşayamadım. Filminde hissetiklerimi kitapta kesinlikle bulamadım. En büyük sorunlardan biri dediğim gibi çizimler. Böyle bir çizimle Alice'in resmedilmesi bana yanlış geldi. Konudan ve büyüsünden tamamen çok uzakta. Tabi bu okunmamalı demek değil. Eleştiri diyelim, çizimlere karşı. İlk filmden sonra büyülendiğimiz atmosferi Aynanın İçinden ile de yaşatacaklar gibi görünüyor. Merakla bekliyoruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ayni-yildizin-altinda-john-green", "text": "Orjinal adı The Fault in Our Stars olan, 'bestseller' yazarı olarak tanınan John Green'e ait bir roman. Julius Caesar oyununda, Cassius'un Kusur, sevgili Brutus, yıldızlarda değil ama bizde dediği bir replik varmış, yazarımızda kitaba ismini verirken bu replikten etkilenmiş. Fakat kitap dilimize ne hikmettir bilinmez Aynı Yıldızın Altında olarak çevrilmiş. Baş karakterlerin, kanserli çocuklar için destek grubunda tanışması ve kitapta adı geçen çoğu gencin bu gruba ait olması, çevirmenlere bu ismi düşündürmüş olabilir diye düşünüyorum. Ama yazarın etkilendiği replikten hayli hayli uzaklaşmış kitabın ismi maalesef. Aynı Yıldızın Altında belki daha estetik görünmüş de olabilir gözlerine, bilemiyorum. Kitabın konusunu yukarıdaki cümlelerden az çok kestirmiş olabilirsiniz aslında. Kitabın anlatıcısı Hazel, 16 yaşında tiroit kanseri ve hastalığı ciğerlerine metastaz yapmış bir kız. Fakat mucize bir ilaç eseri, birkaç yıl daha yaşaması garanti edilmiş, yanında taşıdığı solunum cihazıyla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ailesinin zorla gönderdiği destek grubunda kemik kanseri geçirmiş ve bu yüzden bir ayağını kaybetmiş Augustus ile tanışıyor. Sonrası klişelerden de tahmin edebileceğiniz üzere, aşk, ölüm, unutulmak veya hatırlanmak gibi kavramlara değinerek ilerliyor. Mesela ben kitabı, kitapçıda ilk elime aldığımda arka kapağı okumuş ve şöyle düşünmüştüm. Destek grubunda tanışan ve çoğu ölümle yüz yüze gelmiş gençler kısıtlı yaşam sürelerinde bir araya gelip yaşadıklarıyla, yaşamının uzun olacağına çok emin olan bizlere bir tokat vurabilirler mi? Trajikleştirilmiş bir aşk hikayesinden daha farklı olabilir mi bu kitap? Sayılı günler içinde sonsuzluğu bulan dostluklar, arkadaşlıklar, aşklar okur muyum acaba? Bu gibi sorularla gidip satın almıştım. Aradığımı buldum mu? Eh, tabii ki daha önce böyle büyük vizyonlar yüklediğim hiçbir kitaptan hayal ettiğimi tam olarak bulduğum söylenemez. Zaten bu biraz imkansız olurdu. Kitap daha çok Augustus ve Hazel arasında döndü ve yeri geldiğinde klişelere düşmekten kurtulamadı benim fikrimce. Ayrıca karakterler bir miktar da gerçeklikten uzaklaştı diye düşünüyorum. Ayrıca, kitabın sonu artık önümüze çıkan her bestseller yazarının yaptığı gibi bir mektupla bitmeseydi çok daha akılda kalır bir kitaba dönüşebilirdi. Güzel olan tarafları da vardı tabii ki. İkilinin aralarındaki diyaloglar sıkmadan okutuyordu kendini. Esprili, hoş fakat dediğim gibi yine gerçeklikten biraz uzaklaşmış bir havadaydı. Soğuk, dedi parmağını solgun bileğime bastırırken. Peki nasıl hissediyorsun? diye sordu Patrick. Hangi her şeyi? diye sordu bana dönüp. Yakmadığı sigara ağzının gülümsemeyen tarafından sarkıyordu. Değinmek istediğim başka bir nokta daha var. Bu kitabı, bunları yaşamış biri okusa yani kanser hastası genç bir kız, bir erkek okusa mesela, nasıl hisseder diye düşünüp durdum kitabı okurken. Kendimi onların yerine koydum devamlı. Kitap, onlara çok da fazla ihtiyaçları olan yaşama enerjisini, olumlu düşünceyi verebilir mi, şüphelerim var...Ve bir de, onları kötü etkiler mi acaba sorularıyla biten korkularım. Edebiyatla gerçekliği karıştırma diyebilirsiniz bana. Ama ben edebiyatın gerçekliğimize hatırı sayılır bir etkisi olduğunu düşünenlerdenim. Bu nedenle, herhangi bir şekilde kitabın konusuyla ilgili yarası olanlar bir daha düşünmeli benim fikrime göre kitabı okumadan önce. Çünkü olmazsa olmaz, mutlaka okunması gereken bir kitap değil. Boş bir zamanda, vakit çabuk geçsin isteniyorsa okuyup, hoşlanılabilecek bir kitap. Tabii tekrar belirtmek isterim ki bu benim şahsi fikrim. Tüm bunların dışında, okuduğuma pişman olmadığım bir kitap Aynı Yıldızın Altında. Zamanı geriye sarıp, kitabı ilk elime aldığım o ana dönsem yine satın alır yine okurdum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/azraili-beklerken-marjane-satrapi", "text": "Persepolis sonrası olmazsa olmazlar arasına hızlı ve kesin bir giriş yapan Marjane Satrapi'nin okuduğum ikinci kitabı. Azrail'i Beklerken, diğer eserinde ki gibi genel bir konu değil, daha kişi bazlı bir anlatım gibi görünse de aslında toplumsal bir çok noktayı bize gösteriyor. Kitaba daha başlar başlamaz çizgilerinden Marjane Satrapi'yi tanıyorsunuz zaten. Okumaya başladığınızda ise gerek kurgusu gerek anlatımı gerekse konuların işlenişini görünce evet bu anlatımı bir yerlerden hatırlıyorum diyorsunuz. Tabi Persepolis'i okuduysanız. Kitapta en çok hoşuma giden bir insanın, bir müzik aletine olan tutkusunun, bir başka insan tarafından hiç ama hiç anlaşılmaması ve tam tersine bunun bir kavga nedenine dönüşmesiydi. Bu hemen hemen herkesin başına gelebilecek, her ülkede gözlemlenebilecek bir tavır. Bunun nedenlerine aşırı sevgi, kıskançlık, bencillik artık her ne denirse bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da insanların, başka bir insanın seçimlerine, tercihlerine, isteklerine saygı gösterilmediğidir. Bu bizim toplumumuzda en büyük sorunlardan biri biliyorsunuz. Hiç kimseye hiç ama saygımız yok hoşgörümüz yok tahammülümüz yok. Bir anda en kötüleri bile bir anda yapabiliriz. Sonrasında ise hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam edebiliriz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/babaya-mektup-franz-kafka", "text": "Babaya Mektup Franz Kafka ve babası ile kişiliği hakkında ip uçları veren hatta yer yer ipin kendisini veren bir kitap. Oldukça uzun bir babaya mektup ama konunun özü yine aynı. Nedense okurken aklıma hep yıllar önce okuduğum ve yakın zamanda tekrar okuduğum Karamazov Kardeşler geldi. Kafka'nın mektuplarını okuyoruz. Zaten hikayelerinden daha çok mektupları var Kafka'nın. Bir şekilde böyle anlatmak istemiş yazar derdini insanlara. Hem de bu insanlar sevgilisi, babası, en sevdiği insanlar olsa bile. Bazen konuşmaktansa yazmak gerek demiş. Herhalde. Ya da ulaşamayan mektuplar olsun demiş hayatımda. Bilemiyoruz tabi. Ama bildiğimiz bir gerçek var, o da bazı şeyler her zaman her koşulda aynı oluyor. Örneğin baba ve oğul ilişkileri. Değişmiyor asla. Kendi adıma konuşmam gerekirse, ne yazık ki anlatacak bir şeyim yok, erken zamanlarda kaybettik. Nasıl olurdu diye düşünmedim değil. Ama iyi ama kötü bilemiyorum tabi. Ama hatırladığım zamanlardan aklımda kalanlar için iyi anılar diyemem. Belki ileride öyle olmazdı, belki ileride daha farklı olabilirdi, ama hep bir belki. Lafı çok uaztmadan, benim için fazla bir şey ifade edemedi. Hatta yer yer sıkıldım. Evet, yazar hakkında bilgilere ulaşıyoruz, o mektuplarda Kafka'nın nedenlerini görüyoruz, yazarın iç dünyasını içselleştirmeye çalışıyoruz. Fakat bu içselleştirme pek iyi gitmiyor. Yani nasıl desem bilemiyorum. Dönüşüm gibi bir kitabı okuduktan sonra Kafka'nın mektupları çok etkileyemedi diye başlamak da doğru değil. Elbette elma ile armut karşılaştırması yapmayacağım. Ama işte ister istemez aynı düzeyde bir anlatım bekleniyor. Tam anlatamadım aslında. Neyse bu şimdilik böyle kalsın daha sonra başka bir Kafka kitabında toparlarım. Evet, en iyisi öyle yapalım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bagdatin-aslanlari-brian-k-vaughan", "text": "Son zamanlarda okuduğum en iyi çizgi roman diyebilirim. Evet oldukça iddalı oldu biliyorum ama kesinlikle öyle. Çok iyi olmasını umduğum bir çok çizgi roman hayal kırıklığından başka bir şey vermez iken, Bağdat'ın Aslanları, umduğumdan fazlasını verdi. Üstüne bir de bu öykünün gerçek olması ve gerçek olmama gibi bir durumunun zaten olmayacağını düşünmem tuz biber oldu. Üst paragrafda son cümle ile ne demek istedi bu yorumları yorumdan başka herşeye benzeyen kişi diyebilirsiniz. Demişsinizdir belki de. Ben olsam derdim. O cümlede demek istediğim şu aslında. Bu öykünün gerçek olmaması gibi bir şansı yok. Çünkü dünya kahramanı amerikan askerlerinin nerede neler yaptıklarını az çok hepimiz tahmin edebiliyoruz değil mi? Hala onları hollywood filmlerinde ki gibi düşünen, onları kahraman gibi görüp hareket eden varsa bir zahmet sayfanın sağ üst köşesinde ki şirin mi şirin çarpıya tıklasınlar. Şaka şaka tıklamasınlar okusunlar. Mevlana felsefesinin bir kısmı ile hareket eden bir siteyiz biz. Gel her ne olursan ol yine gel diyoruz. Yok aslında onu da tam olarka demiyoruz ama neyse. Şimdi burdan da muhafazakar lan bunlar diyip kaçan, Mevlana bilmezler çıkabilir. Ne zor bu dönemde yazı yazmak yahu nereden ne yazsak hemen bir taraf oluyoruz sanki. Çok zor gerçekten yaşamak kadar zorlaştı yazı yazmak. Hep bir korku içinde olduk. Korkularla büyütüyorlar bizi, korkularla yönetiyorlar kocaman bir koyun sürüsü gibi. Üzerimize gelen bir kaç köpek ve tanımlayamadığımız bazı sesler yeterli oluyor bize.."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bahcedeki-gidonlari-kromajli-pirpir-da-neyin-nesi-georges-perec", "text": "Adı gibi bir roman. Kısa roman hatta. Adı gibi derken yani biraz tuhaf. Farklı bir roman. Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi? Georges Perec'in farklı olma çabası içine girmeden farklı olduğunu düşündüğüm romanlarından biri. Savaşı istemeyen, Cezayir'e gitmek istemeyen bir askerin yer yer komik, yer yer trajik yer yer iğneleyici, yer yer ne demek istediği net anlaşılmayan öyküsü. Georges Perec'in okuduğum ikinci kitabı ve halen kitap ile ilgili belirli bir kutuplaşmam yok. Yani zaman kaybı mı yoksa iyi bir kitap mı bilemiyorum. Okurken sıkıldığımı hissettiğimde kitaptan soğuyorum aslında. Ama nedense Georges Perec kitaplarına karşı beğenmeliyim gibi bir şartlanmışlığım var. Okuyorum, okuyorum ve bir süre sonra hikayenin içine giremeden ilerliyorum ve öykü bir şekilde yanımdan akıp gidiyor. İşin aslı benimde yakalayasım gelmiyor. İşin özü içine almaksa eğer, ne yazık ki başarıya ulaşamıyor. Ama aramızda yazarın tüm kitaplarını okumak isteyenler varsa onlar için iyi okumalar diliyorum. Dikkatimizden kaçmasın sakın: Bu romandaki, savaşın en canalıcı anında, imdat isteyen genç bir askerin Cezayir cehennemine düşmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapan yiğit gençler, Ajax ve Aşil'in, Herkül ve Telemak'ın, altın postu arayan Argonotların, Üç Silahşörler'in ve hatta Kaptan Nemo'nun, Saint-Exupery'nin, Teilhard de Chardin'in hakiki mirasçılarıdır. Destanın güzelliklerine duyarsız kalacak okurlara gelince, onlar da bu küçük kitapta, keyif almalarına yetecek miktarda konu dışı öykücükler, mevzudan sapan hoşluklar ve, bilhassa belirtmeliyiz ki, en zor beğenenleri bile tatmin etmesi gereken bir zeytinli pilav tarifi bulacaklar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/balinanin-karninda-george-orwell", "text": "Daha çok 1984 ve Hayvan Çiftliği gibi kitaplarından tanıdığımız George Orwell, aslında daha bir çok esere imza atmış ve bu eserlerin büyük çoğunluğunda benzer başarıları yakalamış bir yazardır. Hatta bazı kitapları vardır ki popüler olduğu kitaplarda kadar iyi belki de daha iyidir. Aslında bu iyi kavramı neye göre kime göre iyi olduğu tartışmasını da beraberinde getirir biliyorum ama o kısma girmeden Balinanın Karnında adlı kitabına geçmek istiyorum. George Orwell'in deneme türünde kitaplarından olan Balinanın karnında, yazarın açık bir dil ile eleştirilerini ve görüşlerini barındırmasının yanında, bizlere o zamandan bilgi vermektedir. O zamandan dediğim elbette kitabın yazıldığı dönemde yaşanan edebi gelişmeler. Gelişmeler beraberinde bazı tartışmaları da beraberinde getiriyor elbet. İşte Orwell bu konulara kendi tarzında yer yer sert gelebilecek bir üslup ile değinmiş, yer yer ise üzerinden geçip bırakmıştır. Sonra kabullenilmiş bazı büyük isimlere girer Orwell. Tolstoy hakkında konuşur örneğin. Tolstoy'un Shakespeare için abartılı demesini abartılı bulur. Neden böyle bir şeyi dile getirdiğini araştırır gibi söyler bizlere. Kıskançlık mı? Çekememezlik mi? Yoksa klasik sanatçı egosu mu? Gibi birçok olasılığı bizlere sunarken bir anda kendi fikrini koymaz ortaya, beraber buluruz sonrasında. Bir de Marksizm'e girer Orwell. O konuda net bir dil ile eleştirisini yapar. Aslında ne kadar ne olduğunu ve ne kadar ne yolunda olduğunu dile getirir. Netliği ve sade anlatımı ile aklınızda bir soru işareti kalmaz. Elbet bu tarafın fanatiklerini rahatsız eder. Çünkü bu tarafta da diğer taraflarda olduğu gibi eleştiriye tahammül yoktur. Bir anda o çok eleştirilen şiddet bile gelir bulur sizi. O yüzden dikkatli olun aman deyim! Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. George Orwell yine yazmış yazacağını ve bizlere de okumak düşer. Alınız okuyunuz, okutunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/balkan-savasi-gunlugu-gustav-von-hochwachter", "text": "Balkan Savaşı Günlüğü, Gustav von Hochwachter'ın yazdıklarından yola çıkarak gerçek tarihi okuduğumuz bir kitap. Bu tarihi okurken, bir yabancının gözü ile olayları irdeliyoruz ve inceliyoruz. Tamamen tarafsız değil belki ama yer yer bizim karşımızda yer yer yanımızda bir anlatım. Kitabı okumak bir tarih kitabı değil, bir anı kitabı okumak gibi. Hem de çok uzağınızda olan, yabancı biri tarafından yazılmamış, sanki tanıdığınız biri tarafından kaleme alınmış gibi. Bu yüzden kitabı okumak hiç sıkmıyor ya da sizi sıkcı bir tarih kitabı okur gibi hissettirmiyor. Güzel bir hikaye okur gibi okuyorsunuz ve bitiriyorsunuz. Tabii burada anlatılanlar kurgu değil, gerçek. Okunması gerek kitaplardan olmasının bir diğer nedeni ise, kitabın bize anlattığı zamanlarda yaşanan savaşlar, tarihin akışında önemli bir rol oynayan savaşlardan biri. Bu zamanlarda ülkenin bulunduğu durum, düşmanların dört bir yanda hazırda bekliyor olması ve Anadolu topraklarını daha almadan paylaşıyor olması gibi bizler için çok önemli tarihi zamanlarda geçiyor. Fakat bu düşmanların düşündüğü gibi olmuyor ve o kadar kötü bir durumdan çıkmanın yolu bir şekilde bulunuyor. Gerek Balkan Savaşı gerek tarihimiz açısından mutlaka okunması gereken güzel bir anı kitabı. Tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/balkon-jean-genet", "text": "Bir başyapıt tiyatro eseri daha. Yazarların en içine şeytan kaçmışı olarak adlandırılan Jean Genet'in Balkon adlı oyunu, absürd tiyatro eserlerinin en iyi örneklerinden biri. Genel itibari ile imgelemelerin yoğunlukta olduğu, kişilik kavramlarının atılması ve tiratların daha şiirsel bir dille yapılması dikkatimi çeken noktalar oldu. Oyun bir kerhanede yani genelevde geçiyor. Fakat bu genelev bildiğiniz gibi değil, biraz farklı. Madam'ın illüzyonlar evi dediği özel bir genelev. İsteyen müşterilere role-playleri oynanan, çeşitli odalardan oluşuyor genelevimiz. Genet bu ortamı, toplumdaki güce dayalı rolleri ortaya koymak için kullanıyor. Örneğin, sadomazoşistik sahnelerden birinde müşterilerden biri, bir hırsızı cezalandıran bir yargıcı oynar. Böylece, yargıcın, celladın ve suçlunun rolleri ortaya çıkar. Bu sahneler sürerken, aynı anda dışarıda, şehirde bir devrim olmaktadır ve genelev çalışanları endişeli şekilde polis şefini beklemektedir. Bu arada, fahişelerden biri olan Chantal, genelevden ayrılarak devrim ruhunun simgesi haline gelir. Genet, böylece modern toplumda imajın rolünü ortaya koyar. Sonunda polis şefi gelir ve toplumun liderleri olan yüksek mahkeme yargıcı, piskopos, general gibi kişilerin hepsinin öldürüldüğü ortaya çıkar. İllüzyonlar evindeki kostüm ve sahnelerin kullanılması sayesinde, toplum içinde toplumsal figürler olarak otorite ve düzeni sağlama yönünde çaba göstermeleriyle müşterilerin rollerinin farkına varılır. Yazar Jean Genet hakkında şöyle birkaç bilgi vermek gerekirse eğer; 1910 yılında doğmuş, annesi tarafından küçük yaşta terk edilen Jean Genet'in babasıda belli olmayınca, toplum tarafından dışlanır ve ötelenir. Bu şekilde büyüyen bir insanda suç ve suç işlemeyi insanlara zarar vermeyi kendisine bir görev olarka bilir. Aklınıza gelebilecek hemen hemen tüm suçları işlemiştir Jean Genet. Hırsızlık, dolandırıcılık, kadın tacirliği, sahte pasaport, sahte kimlik. Daha çocukken tanıştığı hapishanelerle ilişkisi yıllarca devam etmiş ve sürekli olarak kötü muameleye maruz kalmış. İlk romanını hapiste yazmış olan yazar, bu romanıyla ve daha sonra yazdığı Journal du Voleur ile başta Jean-Paul Sartre olmak üzere birçok yazarın dikkatini çekmiş ve ölüm cezasından da bu yazarların verdikleri imzalı dilekçeler sayesinde kurtulmuştur. Fakat Jean-Paul Sartre'ın Aziz Genet adlı yapıtından sonra Jean-Paul Sartre'la tüm ilişkisini kesen Jean Genet, adam benden bir aziz çıkarmak istiyorsa çıkarsın, benim için bir mahzuru yok demiş fakat kitaptan da tiksindiğini söylemiştir. Bu Aziz Genet adlı kitaptan dolayı ölene kadar Jean-Paul Sartre ile barışmamıştır. Günümüzde kimi ozanlar pek garip bir davranış içindeler: Halka, Özgürlüğe, Devrime... daha bilmem nelere övgüler düzer oldular; şarkılarla yüceltilen bu kavramlarsa, yücele-yüksele, soyut bir göksel cennete kakılarak, sönmüş, yamulmuş, şekilsiz takımyıldızlara dönüştüler. Etten kemikten sıyrılınca, büsbütün dokunulmaz oldular. Öylesine muhteşem bir uzaklığa itildiler ki, onlara nasıl sokulmalı, nasıl sevmeli onları, nasıl yaşamalı bilemez olduk. Kimi zaman epey cafcaflı yazılmış bu övgüleri, şiirin, geçmişe özleme dönüştüğü, şarkının kendi gerekçesini yok ettiği bir söylemin yapı taşlarına dönüştürmekle, ozanlarımız yaşatmak istediklerini gerçekte katletmekteler. Tabular olmadan, ahlaki değerler, dini söylemler bir kenarda duracak şekilde ve toplumsal değerlerinizi de bunların yanına bırakıp, okumanızı tavsiye edebileceğim bir yazardır Jean Genet."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bana-ikimizi-anlat-ahmet-batman", "text": "Hikayenin baş kahramanı Rüzgar Demirsoy, zengin bir ailenin tek çocuğu,annesi ve dedesi ile yaşıyor. Komşularının kızı olan Yağmur' a çocukluğundan beri sırılsıklam aşık. Ama Yağmur' un gözü de kalbi de başkasında. Kitap, Rüzgar'ın Yağmur'a olan aşkı üzerine kurulu. Rüzgar okumayı ve yazmayı çok seven, içine kapanık kendi halinde bir genç. Sevdiği kıza aşkını itiraf ediyor ama karşılık bulamıyor. Bir süre sonra yaşadıklarıyla ilgili her şeyi bırakıp Bozcaada'ya yerleşen Rüzgar, internette kendine Mecaz Adam kimliğini yaratıyor. İnsanların sorunlarını okuyor, öneriler getiriyor, onların mutluluğuyla mutlu oluyor. Saçı sakalı birbirine giren Rüzgar'ın amacı kendini unutmak, ve Yağmur'u kalbine gömmek.Yağmur 'un onun kalbini nasıl kırdığını anlatmış yazar, Rüzgar'ın ağzından. Anlatılan olaylar da bölüm bölüm çözülerek hiç sıkmadan hatta merak uyandırarak ilerliyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/barbarlari-beklerken-john-maxwell-coetzee", "text": "Artık eminim ki elimde bir Coetzee eseri varsa o kitap beni kendisine bağlayacak ve elimden bırakamadan okumuş bitirmiş olacağım. Utanç adlı kitabından sonra aklıma gelen bu olmuştu. Aynı şekilde Barbarları Beklerken'de de aynı hisleri yaşadım. Kitap sizi içine alıyor ve çıkmamanız için elinen gelen sürükleyiciliği yapıyor. Eğer bir de film gibi izlemeye başladıysanız kitabı, işte o zaman hepten sürükleniyorsunuz yazarın dünyasında. Barbarları Beklerken, olmayan bir imparatorlukta olmayan bir insanlığın gösterimi gibi bir kitap. Okuduğunuz her sayfa size daha bir uzak dur bu tip insanlardan diyor. Özellikle faşizmin boyutlarını görüyor, fanatizmin ne olduğunu hissediyorsunuz. Sadece dürtülerle değil, anlamsız inatlar, manasız bir özgüven ve saçma sapan bir vatanperverliğin sonuçlarını görüyorsunuz. İnsanlıktan çıkmış insanların barbar denilen insanlardan çok ama çok daha barbar olduğunu, aslında medeniyetin gölgesine saklanan bizlerin, sandığımız kadar medeni olmadığını görüyorsunuz. Kitap ilk sayfasından son sayfasına kadar sizi bırakmayan cinsten bir kitap. Zaten bunu başlar başlamaz farkedeceksiniz. Sonrasında ise okumamak gibi bir şey aklınızdan geçmeyecek emin olun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/batman-earth-one-geoff-johns", "text": "Mükemmel Batman'in mükemmel olmadığı bir çizgi roman. Her ne kadar süper kahraman çizgi romanlarından sıkılsam da farklı bir yorumla okumak iyi olur diye düşündüm. İyi de düşünmüşüm. Fakat yine de süper kahraman çizgi romanı. Fazla bir beklentiyle okumamak gerekir. Tabi Batman severler için farklı bir yeri var bu çizgi romanın, bunun farkındayım ama yine de belli kalıplar içinde hazırlanmış gibi geldi bana. Konuyu ve işleyişi bir kenara bırakırsak ve çizimlere odaklanırsak işte orada güzel bir iş çıkartılmış hakikaten. Çizimler enfes bir tat bırakıyor zihninizde. Zaten karakterin çizimleri hemen hemen her macerasında göze güzel gelebiliyor. Pelerinin detayları sizi etkilemese bile baktırıyor. Özellikle tam sayfa karelerde karakterin karizmatik çizimleri çok iyi duruyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/batman-the-killing-joke-alan-moore", "text": "Süper kahraman önyargılarımı kenara bırakıp, sadece Joker olarak düşününce eşsiz bir eser. Kaldı ki çok haksız sayılmaz bu yargı. Bıktık artık sürekli aynı maceralardan, aynı dünya kurtarmalardan ve aynı mükemmellikten. Ha bir de o taytlar, o pelerinler, o ışınlar var tabi... Şaka gibi gerçekten. Kitabın daha doğrusu Jokerin ne demek istediğini bu kadar yıl boyunca anlamak için güzel bir macera Killing Joke. Süper kahramanların arasında her zamna farklı bir yerdedir benim için Joker. Çünkü bir şey anlatmak ister. Bir derdi vardır ve bu derdini dile getirir. Özellikle The Dark Knight filminde bunu çok net bir şekilde ve çok iyi bir oyunculukla görebilirsiniz. Bana sorarsanız en ama en iyi Joker canlandırmasıydı Heath Ledger'in Jokeri. Onun üzerine gelir mi bilemiyorum. Suicide Squad filmindeki Joker'e girmek bile istemiyorum. Çünkü yazımda ağır küfürler kullanmak istemiyorum! Bu arada The Killing Joker macreasının bir animasyon filmi de var. Fakat bu animasyon filminin ilk yarısı daha doğrusu ilk kırk dakikası ekleme bir macera. Bu eklemede klasik bir Amerikan filmi tadı alıyoruz. Çizgi romandan uzak, abuk sabuk bir aşk hikayesi ya da öyle denmese de saçma ve gereksiz bir duygusal ayar verme çabası var. Evet, biliyorum tam olarak anlatamadım ama seyredince ne demek istediğimi anlayacaksınız. Hakikaten çok saçma olmuş bir ekleme. Bildiğimiz Batman serilerinde var mıdır bilmiyorum ama bu eklemede anlatılan olayları ilk kez burada gördüm. Batman uzmanları daha iyi bileceklerdir, belki de gereklidir bilemiyorum ama benim fikrim, The Killing Joke felsefesinden uzak bir ekleme idi. Ama dediğim gibi bir gerekliliği vardır belki bilemiyorum. Yorumlarda aydınlatabilirsiniz. Taytlı, pelerinli ve maskeli kahramanlarımızın arasından net bir dil ve net bir tavır ile sıyrılır Joker bana göre. Batman'in dengeleyicisidir derler hatta. Bildiğiniz gibi Batman imiz öldürmeye karşıdır. Kötü adamlarımız ne kadar kötü de olsa Batman onları öldürmez her zaman adalete teslim eder. Kötü adamların kötülükleri ne kadar kötü olursa olsun. Ne kadar doğru bir davranış, ne kadar örnek bir davranış Neyse oldum olası sevmediğim sahte mesaj verme çabasına girmek istemiyorum. Evet, ne diyordum Joker farklıdır ve bir şeyler anlatmak ister bizlere. Evet, hakikaten de öyledir Joker bize aslında insanların içinde neler olduğunu gösterir. Her şeyin ne kadar düzmece ve ne kadar belli başlı değerler üzerine kurulu olduğunu gösterir. Yıkıldığında bu değerlerimiz bir anda ya yalnız kalırız ya da içimizde zaten var olan kötü ile baş başa kalırız. Tabi bu Joker'in anlatmak istediğinin sadece bir kısmı. Joker'in bende uyandırdığı ya da bana göre anlatmak istediklerine daha sonra girerim. Çok uzun bir yazı olacağından bunu başka bir bahara, başka bir yazıya bırakmak daha doğru olacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bay-ve-bayan-kil-roald-dahl", "text": "Çok pis insanlar bunlar! Yok yok bildiğiniz gibi değil hakikaten kötüler yahu! Böyle insan mı olur? Bence olmaz demeyin olur olur. Böyleleri de vardır eminim ben. Ama bu insan görünümlü pis yaratıklara dersini verecekler var mı? İşte o biraz karışık bence. Olmayabilir hatta yok belki de. Roald Dahl bulmuş gerçi birilerini bunların hakkından gelecek. Roald Dahl'ın çok kötü, çok çirkin, hem de çook çirkin iki karakteri ile karşı karşıyayız. Fakat burada çirkinlikten bahsederken demek istediğimiz iç ve dış çirkinlik. Yani sadece dış görünüşe göre hareket etmiyoruz. Konuyu bütünüyle ele alıyoruz. Bu insanlarda o kadar çirkin bir içe sahiplerki bu çirkinlikleri dışlarına vurmuş. Hatta bizde bir söz vardır ya hani, içinin pisliği yüzüne vurmuş diye hah işte aynen öyle bir durum. Nasıl oluyor diye düşünüyorsanız size bir kaç örnek olması açısından açın ve gündemdeki politikacılara bakın efenim. Dikkat edersenzi bu insanların içleri pislik dolu ve yüzlerine vurmuş durumda. Kimisinde masum görünümlü pislik kimisinde babacan bir pislik kimisinde ise pislik gibi bir pislik göreceksiniz. Ama sonuç itibari ile hepsi pislik. Birinin diğerinden en ufak bir farkı yok. Biraz dikkatli bakarsanız görebilirsiniz. Tabi önyargılarınızı bir yerlere bırakıp bakın lütfen. Evet kitabımıza dönecek olursak, kitabımızda ki bu çirkinlerin hakkından gelenler var. Hemde kimler mi? Hayvanlar! Evet onlar haklarından geliyor bu çirkin ruhlu insanımsı yaratıkların. Peki nasıl mı? Onu da bir zahmet okuyunuz efenim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bayan-peregrinein-tuhaf-cocuklari-ransom-riggs", "text": "Jacob küçükken büyük babasının ona anlattığı masallarla büyümüştür. Bu masallar pek alışılageldik türden masallar değildir. Uçabilen bir kız, tonlarca ağırlığı taşıyabilen bir çocuk, görünmez biri, ellerinden ateş çıkaran bir kız...Bu tuhaf çocukların hepsinin onları kimsenin bulamayacağı büyük bir evde yaşadıklarını ve orada hep mutlu olduklarını anlatır. Üstelik elinde kanıtlar da vardır. Bahsettiği her çocuk için bir fotoğraf gösterir, bu fotoğraflar son derece eski ve dehşet vericidir. Kitabın en güzel yanı şu ki o fotoğrafları biz de görebiliyoruz. Bu yönüyle kitap keyifli bir roman olmasının yanı sıra, insanı koleksiyonculuğa özendiren harika bir fotoğraf arşivi. Jacob'ın sıradan hayatı, büyük babasının trajik ölümüyle değişir. Kabuslar gören ve bu ölümü kaldıramayan Jacob, büyük babasının masallarında bahsettiği adaya doğru yola çıkar. Ve kendini, çocukken inandığı ama sonraları bir saçmalıktan ibaret bulduğu masalların tam ortasında bulur. Açıkçası kitabın son sayfasına dek bunun bir seri olduğunu bilmiyordum. Bu yüzden kitap tamamlanmadan bittiği için biraz hayal kırıklığına uğradım. Tek kitap olsa daha mı çekici olurdu emin değilim. Fakat serinin devamını da keyifle bekleyeceğim bir gerçek. Son olarak şunu da belirteyim ki fantastik seviyor fakat kitabın genç yetişkin kategorisinde ya da çok satanlarda olmasını antipatik buluyorsanız, bu seferlik yok var saymanızı öneririm. Çünkü hikayenin dili aman aman olmasa da, kurgu orjinal ve kendini okutuyor. Havada kalan şeyler yok değil ama ben çok fazla sorgulamadan, fantastik bir film izler gibi okuduğumdan keyif aldım. Bana öyle geliyor ki uzun yolculuklar ya da 'kafam dağılsın' diyenler için iyi bir seçim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bazuka-murat-uyurkulak", "text": "Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kapağına bakarak hareket etmemeliyim dediğim, sıfır önyargı ile başladığım ilk kitabı. İyi ki de böyle başlamışım dediğim bir kitap. Hem beğendim hem de okudukça yaşadığım kitaplardan biri oldu Bazuka. Ama hak ettiği değeri göremeyenler arasında yer almış gibi geliyor bana. Bilemiyorum. Belki de yanılıyorum. Yani yanılsam keşke. Yürek burkucu hikayelerin barındığı Bazuka, Murat Uyurkulak'ın Tol ve Har adlı kitaplarından sonra çıkan kitabı. Dediğim gibi gerçekten burkucu bir kitap. Özellikle bir kaç tanesi mutlaka aklınızda kalacaktır. Örneğin benim en çok kalanlardan biri Pembe oldu. Pembe rengi ile barışık olmayan bir adamın, enteresan öyküsü. Başından geçenlerin tüm sorumluluğunu pembe rengine yüklemiş. Anlamları ve anlamsızlıklarının tüm suçu bir rengin. Evet bir rengin. Pembenin. Tuhaf gibi görünen ama çok yaşanan bir olay gibi geldi bana. En çok dabu dokuyu beğendim zaten. Anlatım yorucu değil, kitap kafanızda yaşatılası tatda. Öykü ise gerçeklerin içinde bir abeslik gibi olunca okumak eğlenceli oluyor. Diğer öykülerde bu tadı alabildim mi peki? Evet bir kaçında daha bu tat vardı. Örneğin Kırmızı adlı öykü de oldukça güzeldi. Fakat yazımın başında da dediğim gibi yazarın ya da yayınevinin çok acil olarak kapağı değiştirmesi gerekli. İnanılmaz rahatsız edici bir kapak. Dış görünüşün her şey olduğu toplumumuzda böylesi bir kapak, eminim satışları çok ama çok etkileyecektir. Yazara karşı yapılmış bir lanet gibi diğer kitaplarının kapaklarıda bu rahatsızlık edici seviyede. Neden böyle bir seçim yapılmış çok merak ettim gerçekten. Kısa ve güzel bir hikaye kitabı okumak isteyenler için güzel bir adres olan Bazuka'yı öneriyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ben-rene-tardi-stalag-iib-kampinda-savas-esiri-tardi", "text": "Tarih ile içiçe bir hayat öyküsü anlatan çizgi roman. En sevdiğim türde diyebilirim. Özellikle bu tip halkın gözünden savaşan ülkelerin durumunu anlatıyorsa çok daha iyi oluyor okuması. Fransa'nın savaşta izlediği daha doğrusu izleyemediği strateji ve politikayı görüyoruz. Sonrasında yaptığı hatalar ya da hataymış gibi gösterilen bir siyaset... Bilemiyoruz tabi detayları. Fakat bir bildiğimiz var o da şu ki hitler bu katliamı tek başına yapmadı. Arkasında koca bir ülke ve çevresini sarmış orta avrupa vahşetiyle yanıp tutuşan ülkeler vardı. Herkes bir fırsat gördü kendisine göre ve aklı sıra değerlendirdi. İnsan hayatının hiç bir şey olduğu bir dönemdi ve hiç bir şeylerden bir şeyler çıkarmaya çalışıyorlardı. Planlar zaten yapılmıştı maşalar oynadı. Bu tip çizgi romanlar ve kitaplar okuyunca özellikle hatıraları okuyunca bunları görmek ve çözmek çok daha kolaylaşıyor. Ölümün olduğu bir yerde bu kadar büyük hırslarla yaşayanların, bu kadar fazla hak yiyenlerin ve yaşam hakkının hiçe sayanların en iyi şekilde yaşadığı, adaletin asla var olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Nefes alıp vermemiz hariç herşey için vergi ödüyor, sözde kanunlarla hırs delisi cahiller tarafından yönetiliyoruz. Daha doğrusu sadece güçsüz için olan kanunlarla."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ben-robot-isaac-asimov", "text": "Bilim kurgu kitaplarına robotbilimin üç kanununu kazandıran Asimov'dan robot hikayeleri. Her kitabında olduğu gibi akıcı, sürükleyici ve merak uyandırıcı. Bilim kurgu severler özellikle kaçırmamalı. Isaac Asimov'un kitaplarında gördüğüm o akıcı anlatım, Ben Robot'ta da devam diyor. Yazılacak fazla bir şey yok işin açıkcası. Acilen alınıp okunması gereken, kaçırılmaması şart bir bilim kurgu klasiği. İçerisinde bölüm bölüm yer alan hikayelerden en az üç beş tanesi üzerinde bir süre düşüneceğinizi, kendi yaşamınızda yer alsaydı nasıl olurdu diye düşüneceğinizden eminim. Sadece bu kadar da değil. Olayların ilerleyişinde kendinizi orada, o insanlarla beraber hareket ediyormuş gibi hissedeceksiniz. Sonra bir bakmışsınız kitap bitmiş bile! Özellikle robotların bazı sözlerini alıntı yapmak isterdim fakat kitabın büyüsü kaçabilir diye düşündüğümden yapmamaya karar verdim. O anlarda kitabın zeki bir şekilde hazırlanmış kurgusu sizi sürüklüyor. Önceden söylenmemesi gereken yerleri oluşturuyor. Öyküyü okurken o konuşmalara ya da davranışlara geldiğinde etkisi çok daha büyük oluyor. Bir diğer özgün yanı ise bir çok filme verdiği üç robot kanunu konusu. Hala bir çok filmde üzerinde durulan bir konu. Tadına doyamayacağınız bir bilim kurgu klasiği. Mutlaka okuyun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/benim-gozumden-dunya-albert-einstein", "text": "Çok şaşkınım. Yaşadığı dönem, Almanya'nın içinde bulunduğu durum, dünya savaşı gibi etkenlerden dolayı herhalde etkilenilmiştir diye düşünüyorum. Daha doğrusu düşünmek istiyorum. Bir bilim insanı bu kadar taraflı bu kadar tek düze düşünebilir mi? Özellikle Amerika ile ilgili yüceltmeleri, Almanya ve Almanlar ile ilgili düşünceleri oldukça taraflı, objektiflikten uzak. Daha kötüsü ise din konusunda bu kadar bağnaz bir bakış açısı ve tek taraflı yüceltme, inanılmaz. Bir bilim insanının din ile alakası olur mu olmaz mı ayrı konu ama bu biçimde bir bakış açısı olması bana göre doğru eksininde değil. Filistin'de yaşananları yapılanma, yapılan zulümlerin görülmeden yahudilerin toplanması olarak değerlendirmesi, yapılan katliamları görmemesi mi yoksa görmek istememesi mi anlayamadım. Birebir aynısını Almanya'da gören biri olarak bunu nasıl gözardı edebilmiş anlayamıyorum. Dahası ise eleştirdiği sistem ile kendi söylediklerinin ve övdüğü Amerika'nın sürekli olarak çelişmesi akıl alır şey değil."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/benim-huzunlu-orospularim-gabriel-garcia-marquez", "text": "Benim Hüzünlü Orospularım, Gabriel Garcia Marquez'in, doksan yaşına girmiş bir adamın aşkı tatmasını anlatan kısa bir roman. Böyle olmak istemediğim için tam tersiymişim gibi davranmışımdır hep. Doğum gününde pek fazla vakti kalmadığının bilinciyle kendine bir ödül vermek ister. Fakat Delgadina adını verdiği kızı sadece izlemekle yetinir. Uyanıkken hiç görmez onu, bir kez bile konuşmazlar. O uyurken ona hikaye okur, saçlarını okşar, hayal kurar. Güzelliği ve saflığı karşısında elinden başka hiçbir şey gelmez. Zamanla onu yalnızca izlemeye ve kendi hayatında geriye giderek yaşadıklarını hatırlamaya, kendi geçmişiyle ve şimdisiyle çekişmeye başlar. Bu sırada doksan yaşında kendini tanır, o zamana kadar fark etmediği pek çok şeyin farkına varır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bentonun-eskiz-defteri-john-berger", "text": "John Berger'in bu eserinde, Yahudi cemaatince aforoz edilen, Hollandalı filozof Baruch Spinoza'nın hayatına kısa bir bakış atıyoruz. Hayatı boyunca resim yapmaktan zevk alan Bento, yanında sürekli bir eskiz defteri de taşırmış. Ölümünün ardından, mektupları, eşyaları, el yazmaları, notları kurtarılmış fakat eskiz defteri bulunamamış. Berger, filozofun eskiz defterini bulmayı hayal ederek, gözlemlediklerine onun gözüyle bakabilmek istemiş. Sonrasında ise hediye gelen bir eskiz defterine çizimler yapmaya başlamış. Kitapta sadece Bento ile ilgili çizimler ve notlar haricinde, Ethica'dan alınmış notlar ve alıntılarda mevcut. Örneğin aşağıdkai paragraf etkileyici olduğu kadar üzerine düşünülesi bir fikir. Eskiz defteri okur gibi okuduğunuz bu eserde anlatılmaz, yaşanmalı satırlardan bolca bulunuyor. Bu sebeple daha fazla yazarak anlatmak yerine okumanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/berlin-jason-lutes", "text": "Berlin, savaş yılları ve insanlar. Güzel insanlar da var güzelolmayanlarda. Yani almanlara göre bu böyle. Ayrımcılık, kutuplaşma, ırkçılık. Güzel mi güzel bir savaş havası her yere hakim oluyor. Zor zamanların başlangıcı nasıl oluyormuş görmek isteyenler için. Berlin serisi öyle sanıyorum ki Marmara Çizgi Yayınlarının çıkardığı en iyi bir kaç seriden biridir diye tahmin ediyorum. Reklamının çok yapılmaması ya da sosyal medyada çok görememiş olmanız sizi yanıltmasın. Bazen en iyiler karanlıkta kalırmış. İşte o en iyilerden biri de Berlin serisi. Jason Lutes'in kaleme aldığı bu güzel seride dünya savaşının başlarına gidiyoruz. Olaylar nasıl başlamış nasıl ilerlemiş ve insanların bu konuda ki tutumu ne olmuş görüyoruz. Görüyoruz ve gördükçe daha da bir ürküyoruz. İnsanlığın bu hale gelebilmiş olmasında dolayı. Bu kadar güzel bir çizgi roman varken bence okumadan geçilmemeli. Kesinlikle okunması gereken, herşeyin en başına gittiğimiz bir seri."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bes-sehir-ahmet-hamdi-tanpinar", "text": "Naif, zarif, kibar ve güzelliklerle dolu bir Türkçe ile anlatılan, beş şehrin öyküsü. Okuduğum ilk Ahmet Hamdi Tanpınar eseri Beş Şehir, etkileyici bir anlatıma sahip. Az biraz uzun zamanda okunmamın nedeni ise en son şehir olan İstanbul'da beklentimden çok daha ağır bir ilerleme olmasıdır. Diğer şehirlerde akıcı bir biçimde okunan kitap, bir anda trafiği gibi yavaşlattı beni. Zaten kitabın yarısı İstanbul. Anlatımına hayran kalmamak mümkün değil inanın. O kadar zarif bir Türkçe kullanıyor ki Ahmet Hamdi Tanpınar, bunca zamandır duyduğum Türkçe ise bu Türkçe nedir? Diye düşünüyorsunuz. Özellikle günümüzde dilimizin yitip gittiğini de göz önünde bulundurursak, böylesi bir güzel Türkçe ile yazılmış eserin özellikle genç kuşak tarafından okunması şart gibi görünüyor. Fakat bizim gençlerimiz böylesi eşsiz eserler yerine, kötü çocuk iyi kız vs. gibi herhangi bir değeri olmayan, zaman israfı şeyleri okuyarak zamanlarını harcıyorlar. Daha kötüsü bu yaptıklarına okumak adını veriyorlar çoğu zaman. Üzücü olduğu kadar düşündürücü olan ülkemizin bu durumunda, böylesi bir eşsiz kalitede eser okumak beni çok etkiledi. Hiç beklemeyeceğim şehirlerin dokusundan ve tarihinden etkilendiğim gibi, yazılanlardan sonra ziyaret edesim geldi. Ahmet Hamdi Tanpınar bizlere bildiğimiz şehirleri sanki farklı bir tepsi ile sunuyor gibiydi. Fakat İstanbul'a geldiğimizde bu durum ne yazık ki biraz değişti. İlk başlarda oldukça iyi giderken, ilerleyen sayfalarda akıcılığını yitirmeye başladı. İstanbul her zaman olduğu gibi böylesi eşsiz bir zarifliğe sahip kitapta bile kendisini göstermişti. İstanbul kısmının kitabın yarısını kapladığını göz önünde bulundurursak, okumanın ikinci yarısı ne yazık ki biraz uzun sürüyor. Fakat bu demek değil ki kötü ya da okumaya değer değil. Sadec e diğer illerde olduğu gibi bir akıcılık bir süre sonra kaybediliyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/beton-ada-j-g-ballard", "text": "Genç, yetenekli, zengin, evli ve çocuklu mimar Robert Maitland, otobanda hızlı bir şekilde giderken virajı alamaz ve kaza yapar. Üç otobanın kesişim noktasındaki bir beton trafik adasında mahsur kalır. Hiç kimse onu görmez. Hiç kimse dikkat etmez bu kazaya. Herkes kendi mühim ve çok acele işleri ile uğraşmaktadır. Hayat hıphızlı akmakta ama kimse görmemektedir sadece bakmaktadırlar. Fakat Maitland'ın kaza yapmış Jaguar'ına kimse bakmamaktadır. Hayat Maitland olmadanda gayet ilerleyebilir durumdadır ve hızından hiçbir şey kaybetmemiştir. Beton Ada'ya başladığımda oldukça ağır giden bir hikayeyle karşı karşıyayım diye düşündüm. Fakat kitabın yarılarına geldiğimde elimden bırakamadığım sürükleyiciliğine kapıldığım bir kitapla karşılaştım. Elimden bırakamadan bir solukta okudum. Yazar o kadar iyi bir kurgu işlemiş ve bunu o kadar incelikle sunmuşki ilk zamanlarında sıkılabilir olduğunuz kitabı, sonrasında elinizden bırakamaz duruma getirmiş. Herkesin okumasını tavsiye ettiğim çok ama çok iyi bir eser Beton Ada."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/beyaz-dis-jack-london-2", "text": "Jack London'ın Beyaz Diş'ini küçükken bir kez okumaya kalkışmıştım. Ancak çevirinin kötülüğünden mi yoksa vakitsiz okuduğumdan mı bilmiyorum ama sıkılıp daha başlarındayken bırakmıştım. Bu yüzden yeniden başlarken açıkçası ön yargılıydım. Hayvanları severim ama hayvanlarla ilgili film ya da kitaplardan pek hoşlanmam diye düşünüyordum hep. Kitabın ilk yüz sayfası bu gibi düşüncelerle biraz ağır gitti. Fakat sonra bir anda bağlandım. Kitabın son demlerini nasıl içtim, hiç anlayamadım. Ve bittiğinde öyle bir boşluğa düştüm ki bir süre başka kitap alamadım elime. Beyaz Diş, kurt ve köpek kırması bir hayvanın, vahşi hayatla, vahşi hayattan çok daha korkutucu olabilen insanlıkla tecrübesini anlatıyor. Başlarda kendi türünüze kızıyor, kötülükten ve vahşetten yorgun düşüyorsunuz. Ama sonra sevginin ve şefkatin neleri değiştirebileceğini, sevginin dokunduğu her yeri nasıl güzelleştirebildiğini görüyorsunuz. Bu açıdan okuduktan sonra kalbinizi sıcacık yapan, gözlerinizi buğulandıran unutulmaz bir hikaye. Köpeğe kemik atmak hayırseverlik değildir. Hayırseverlik, kendin de en az köpek kadar açken kemiği köpekle paylaşmaktır. diyen Jack London, vahşete vahşetle, şefkate şefkatle karşılık veren bir hayvanın karşılaştığı acı tatlı olayları, öyle bir hassasiyet ve usta yazım gücüyle aktarıyor ki hayran olmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Eğer hala okumadıysanız, benim gibi ön yargılarınız varsa, daha fazla beklememenizi şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/beyaz-dis-jack-london", "text": "Daha öncesinde Vahşetin Çağrısı ile güzel bir giriş yaptığım Jack London serüvenime Beyaz Diş ile devam ettim. Yıllar öncesinde okuduğum Vahşetin Çağrısı'nı okurken hatırlamıştım biraz biraz. Ama Beyaz Diş'i çok ama çok unutmuşum. Hatırlamak çok ama çok iyi geldi. Bu kitabın ne kadar muhteşem bir eser olduğunu bir kez daha bilmek, bilmelerin en güzeli oldu benim için. Beyaz Diş vahşi bir kurt. Ama özel bir kurt. Bildikleriniz gibi koş, öldür, parçala ve ye diyenlerden bir kaç farkı olan bir kurt. Beyaz Diş fazlasıyla akıllı ve yaptığı her hatadan bir ders çıkartmayı bilen bir kurt. Sadece bu kadar da değil. İnsanların yaşamı ile ilgili bilmesi gerekenden fazlasını bilen, buna göre hareket eden ve bunlara göre yaşamını planlayan bir kurt. Yaşamının doğası gereği içinden gelen vahşiliğini dizginlemeyi öğrenen bir kurt. Ama yeri geldiğinde bu vahşiliği en iyi şekilde kullanan bir kurt. Kitabın tüm konusu bundan ibaret değil. Jack London'ın anlatım dehası ve olaylara bakış açısıda ekleniyor. O kadar net bir dille süzülüyor ki hikaye, okumuyor adeta yaşıyorsunuz. Elbette bunda çevirinin de etkisi büyük. Sadece bu yönüyle değil, baskısından, kapağına kadar büyük bir teşekkürü hak ediyor Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Kitabın ortalarına doğru bitmesin diye okumak istemiyorsunuz ama bir yandan da devam etmek istiyorsunuz. Bu ikilemi yaşatan her kitaba olan büyük saygım ve sevgimle selamlıyorum bu büyük yazarı. Ne desek az. Yazmazsam olmaz bir yeri var Beyaz Diş'in. Köpeklerle kavga ettiği yerlerde Beyaz Diş yani vahşi kurdumuz kendi kendine soruyor neden bu kadar uzatıyorlar ki? Yani neden hırlama havlama? Neden çevrede dönüp dolaşma? Neden bu kadar uzuyor ki? Kavga etmeyecek miyiz? İçimizden biri ölecek diğeri yaşayacak. İşte Beyaz Diş böyle düşünüyor her karşılaşmada. O yüzden hemen atılıyor ve yakaladığı yeri ısırıyor, parçalıyor bir anda. Bunu o kadar hızlı yapıyor ki rakibi daha ne olduğunu bile anlamıyor. İşte burada düşünmeye başlıyor insan. Vahşi doğadan gelen bir canlı için, modern yaşam böyle. Bazı şeyleri sadece olsun diye yapanların yeri modern yaşam. Belli ritüellerimiz var yapılması gereken. Bunlar olmadan yapamıyoruz. Bir şeyi direkt yapıp bitirmek değil amaç. Asla net değiliz. Hep bir şeylerin altında bir şeyler aramak zorunda gibiyiz sanki. Neden sonra vahşi hayatı görünce dehşete kapılıyoruz. Ne kadar vahşice diyoruz. Aslında sonuç aynı olsa da biz sonuca değil, sonuca giden yolda neler yapılıyor ona bakıyoruz. Yapılması gereken adımlar tamamlanmış mı tamamlanmamış mı buna bakıyoruz. En sonunda yine aynı şey olsa bile biz buna devam ediyoruz. Evet belki biz sonuçta öldürmüyoruz ama bu sadece görünen. Velhasılıkelam bu eser okunmazsa olmazlar listemizin üst sıralarında yer alıyor. Daha fazla vakit kaybetmeden alınız, okuyunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/beyaz-yele-rene-guillot", "text": "Beyaz Yele oniki yaşında bir çocuğun ve bir atın güzel öyküsü. Bembeyaz ve dupduru olan bu at yabani doğada büyümüş evcil olmayan bir at. Çocuk ise fakir bir aileden geliyor ve hayatını kazanmak için sazlıklarda batalıklarda teknesiyle bir o yöne bir bu yöne dolanıyor, balık arıyor. Hiç istemiyor aslında balıkçı olmayı ama yapacak başka bir şeyi yok. Alternatif bir yaşam söz konusu değil onun için. Folko, her akşam dedesinin sadalı ile geziyor, hem balık arıyor hemde kendisini oyalıyor. Bu oyalanmaların birinde, her zaman gezdiği yerlerden uzaklaşıp, biraz daha ileriye gitmek istiyor. Göletin ilerisinde ki sazlıklara geldiğinde, bazı sesler duyuyor. Seslere kulak verip ilerlediğinde karşısında güzel mi güzel bir beyaz at görüyor. O an onu rahatsız etmiyor. Sonra tekrar geliyor ve sonra tekrar. Bir zaman sonra artık dostluk kurulmaya başlanıyor ama uzaktan bakışlarla olan bir dostluk. Tabi herşey bu kadar güzel bu kadar saf ve temiz gitmiyor. İnsanların olduğu yerde hiçbir zaman hiçbir şey saf ve temzi gitmez zaten. At hırsızları bu güzel atları yabandan alıp, satmak için harekete geçiyorlar. Önce bu güzel atın annesi olan atı alıyorlar sonra da güzel Beyaz Yele'yi. Artık hayatları her zaman olduğu gibi güzel kırlarda koşmak değil, iki ayaklaı canavarların arasında itilip kakılmak ve hiç olmadık işlerle uğraştırılmak oluyor. Beyaz Yele önce direniyor. Vahşiliğinden dolayı atılıyor hatta. Folko'ya veriliyor zalimlerin şefi tarafından ama sonra da yalanlanıyor. Geri alınıyor sonra. Vahşi bir at gerektiği için. Ama Folko yardım etmek istiyor, onu o hayattan kurtarmak istiyor. Güzel bir çocuk kitabı Beyaz Yele. Ama sadece bir çocuk kitabı değil aynı zamanda büyükler içinde bir kitap. İnsanların ne olduğunu anlamak ya da anlatmak isterseniz eğer, okumak, okutmak isteyeceğiniz güzel bir kitap. Tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/beyaz-zenciler-ingvar-ambjornsen", "text": "Ingvar Ambjörnsen'in en iyi romanı desek yanlış olmaz. Hatta evet evet kesinlikle olmaz. Fakat bu kitabın şöyle bir etkisi var. Kitabı okuduğunuz zamana ya da yaşınıza göre farklılık gösteriyor. Örneğin ben bu kitabı ilk okuduğumda kitabın 4. baskısı vardı. Kapağında Ingvar Ambjörnsen abimizin orta parmak profilinin bulunduğu 🙂 O zamanlar bu yaşımdan 12 yıl daha gençtim ve o zaman kitap bana büyüleyici gelmişti. Şimdi okuduğumda da çok sevdim. Fakat büyüleyici bir etki yapmadı. Ama keyifle okunan, sürükleyici ve anlatımı sizi hiç yormayan, aksine sizde sürekli okuma isteği uyandıran bir kitap. Beyaz Zenciler aslında iki ayrı kitap gibi. İlk başları biraz daha sıkıcı daha doğrusu daha az sürükleyici ilerliyor. Sonrasında konunun başlarına dönüyor yazar ve buraları kitabın daha akıcı ilerliyor. Anlatıcı Erling, yakın arkadaşları Rita ve Charly'nin ve tabi birde kendisinin, hayat hikayesini anlatıyor. Tabi bu üç arkadaş çok normal arkadaşlar değil. Uyuşturucu, alkol, esrar, sigara gibi zararlılar bu arkadaşlar için olmazsa olmaz. Mütemadiyen bu ürünler tüketiliyor. Kariyer, başarı gibi sığ düşüncelerden uzak duruluyor ve bunlarla müthiş alay ediliyor. Her ne kadar böyle söyleyince aykırı ve sert gibi görünsede kitap böyle değil. İçinde çok büyük bir hüzün barındırıyor. Mesaj kaygısı yokmuş gibi görünsede anlatmak istediğini çok net anlatıyor. Her alkol ve uyuşturucu kullanan berbat, kurtulunması gereken bir serseri değildir. Her insan aynı olmak zorunda da değildir. Farklı bir düşünce yapısına sahip bir insanı, yaşam tarzı farklı diye eleştirmek hatta onu dışlamak ötekileştirmek doğru değildir. Hele hele bu insanları sırf bu yüzden şiddete tabi tutmak hiç ama hiç doğru değildir. Hemen hemen her ülkede olan değişik yaşama olan müdehale, kitapta kendisine yer bulan bir konu. Bizim ülkemizde çok daha sert bir şekilde eleştirilsede durum avrupa ülkelerinde de çok farklı değil. Fakat kitabın geçtiği zamandan bu zamana baktığımızda bu konuda avrupa bir hayli yol almışken, ne yazık ki bizim ülkemizde birkaç arpa boyu yol alınmış. Marjinalliğe, farklılığa, yaşam özgürlüğüne ve en önemlisi saygıya çok ihtiyacımızın olduğunu farkediyorsunuz Beyaz Zenciler'i okuduğunuzda. Yazarın en iyi kitabı olmasının yanı sıra, Ayrıntı Yayınları'nın Yeraltı Edebiyatı dizisininde önemli bir kitabı olan Beyaz Zenciler'i okumanızı tavsiye ediyorum. Zaten başladığınızda elinizden bırakamayacağınız kadar sürükleyici bir roman."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bilge-adamin-korkusu-patrick-rothfuss", "text": "Kralkatili güncesinin ikinci gününü anlatan Bilge Adamın Korkusu'nda, efsane Kvothe'un üniversite maceraları devam eder. Ancak bir takım sorunlar nedeniyle üniversiteye ara vermesi gerekir ve daha önce bir kez bile okumadığınız türde maceraların kapıları aralanmış olur. Bütün bunların yanında ise Ademler'in dünyasına girerek, onlardan ders almayı başarır. Ancak bütün bunları yaparken pek çok şeyi feda etmek zorunda kalır. Yazar bir kez daha sadece fantastik macera yazmakla kalmayıp, günlük hayatımıza dair gözden kaçırdığımız pek çok gerçeği, yaşama dair küçük ama önemli noktaları gözden önüne seriyor. Ve kullandığı kelimelerle, tıpkı ilk kitapta olduğu gibi defalarca okunabilecek cümleler oluşturuyor. Bilge Adamın Korkusu, bin küsur sayfa sayısına sahip olmasına rağmen, sayfaların çokluğunu hissettirmeyecek bir kurguda sizi sürüklemeyi başarıyor. En güzeli de yazar bütün bunları öyle bir ustalıkla yapıyor ki, duymadığınız halde Kvothe'un çaldığı müzikten zevk alabiliyor; görmediğiniz halde feyler diyarına hayranlık besleyebiliyorsunuz. Öte yandan Chandrialılar ile ilgili sır perdesinin hala aralanmaması, binlerce sayfa geçmiş olmasına rağmen Denna'yı bir türlü anlamlandıramamak kimi zaman can sıkıcı hale gelebiliyor. Bunlara rağmen üçüncü kitabın tabiri caizse dolu dolu olacağı fikrindeyim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bilinen-ve-bilinmeyen-tanri-samuel-butler", "text": "Vakit kaybı ne yazık ki... Farklı görüşleri okumayı severim ama bu kadar tek yönlü kitaplar oldukça sıkıcı. Yazarın emin olduğunu söylediği konular bizlere göre net olmayabilir. Bunları açıkladığını sanması ve bu açıklamalar yeterlidir diyerek kestirip atması ise çok tuhaf. Anlam yüklemek çok zor. Zaten karmakarışık olan bir konuda herşey zaten netmiş gibi hareket eden bakış açısı bana çok doğru gelmesi açıkcası. Normalde bu tip bir yorum yazmıyorum ama ne yazık ki bu kitapta yazmak istedim. Hoş benim gibi düşünmeyenler çıkacaktır mutlaka biliyorum. Fakat benim için bu kitap tamamiyle bir zaman kaybı oldu. Elbette okumayın vs. demem belki sizde ki etkisi farklı olacaktır ama bende ki durum bu. Anlatımda ki taraflılık ve bilgilerin havada durması, istenildiğinde istenilen yerlere konulması beni rahatsız etti işin açıkcası. Sadece bu kadar da değil elbet. Daha bir çok şey var ama okuduğum sıra yaptığım zaman kaybını yazarak da yapmak istemiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bilinmeyen-adanin-oykusu-jose-saramago", "text": "Bilinmeyen Bir Adanın Öyküsü Jose Saramago'nun okuduğum ilk kitabı idi. Büyük bir beklenti ile başladım fakat çeviriden mi yoksa kitaptan mı yoksa benden mi bilemiyorum ama düşündüğüm gibi bir okuma olmadı. Büyük beklenti, çeviri sorunları ya da kitabı okuduğumuz zamandan kaynaklanan, kitabı anlamayı etkileyen etkenler. Sanıyorum bu etkenlerden birine takıldım. İlk paragrafta yazıyı bitirmiş gibi oldum farkındayım. Fakat öyle değil. Kitap güzel ya da kötü demiyorum. Yazımın başında bahsettiğim etkenlerden kaynaklanan bir durum diye düşünüyorum. En önemlisi ise beklenti. Her insanın bir beklenti metresi var ve bunu ne kadar yüksek tutarsa o kadar büyük bir beklenti içine giriyor okuyucu. Okuma isteği artıyor, başlamak için sabırsızlanıyor. Bir an önce başlamalıyım diyor okuyucu kimse. Fakat okumaya başladığında eğer o düşündüğü ya da hayal ettiği dünyayı resmedemez ise hayalinde, işte o zaman hızlı bir soğuma başlıyor kitaba karşı. Karamsar bir paragraf daha yazdım, farkındayım. Aslında bu kadar abartacak bir şey yok. Kitap güzel. Gerçekten güzel bir kitap. Sorun tamamiyle benimle ilgili. Ha bir de şunu belirtmeden geçemeyeceğim. Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basım hakları alınan Jose Saramago eserleri artık sadece Kırmızı Kedi Yayınları tarafından basılacakmış. Buna seviniyim mi üzüleyim mi bilemedim. İş Bankası Yayınları'nın takip ettiğim serisi Modern Klasikler serisinde yer verilmişti Jose Saramago eserlerine. Fakat artık bulunmuyor, ama bulabilirseniz kaçırmayın derim. Kırmızı Kedi'den çıkanlar daha az özenli gibi geldi bana. Gerek yazım hataları, gerek çeviri sorunları yüzünden. Bu tip eserlerde hatasız bir basım hatasız bir çeviri olmalı diye düşünüyorum. Bunu sadece bir kitaba göre söylemiyorum elbette, Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan Jose Saramago eserlerini okuyanlardan duyduklarıma ve internette araştırırken gördüklerime göre yazıyorum. İlerleyen zamanlarda yeniden Modern Klasiklerde görürmüyüz bilemiyorum ama temennimiz bu yönde."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bilinmeyen-bir-kadinin-mektubu-stefan-zweig", "text": "Kısacık kitaba sonsuz duygu ve koca bir yaşam sığdırmayı başaran yazar deyince aklıma Stefan Zweig'dan başkası gelmiyor artık. Satranç ile beni fazlasıyla etkileyen yazar, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ile kendi çektiği çıtanın ötesine geçmeyi başardı bile. Bir erkeğin, adından bile bahsetmeyen bir kadının ağzından, aşkı böylesine naif ve ince anlatabiliyor olması mucize gibi. Bu bilinmeyen kadına başlarda kızıyorsunuz. Onun neredeyse obsesifliğe varan tek taraflı aşkını küçümsüyor hatta abartılı bulabiliyorsunuz. Ama sonra kitap sizi öyle bir içine çekiyor ki kendinizi kadının yerine koyarken buluyor, bu kez bu tek taraflı aşkın yöneldiği adama kızmaya başlıyorsunuz. Kadın mektubunda sürekli Sen beni hiç tanımadın. dese de aslında karakterlerin yolu çoğu kez kesişmiştir. Kadın ilk olarak on üç yaşında, içinde büyük ve safi bir hayranlıkla gelip geçer adamın hayatından. Fakat adam o küçük kıza baktıysa bile esasen onu görmemiştir. Aradan zaman geçer, bu kez tutkulu bir genç kız olarak çıkar adamın karşısına. Çaresizce adamın onu tanımasını bekler. Ama ne yazık ki adamın gözlerinde yabancılıktan başkası yoktur. Kızı çekici bulduğundan onunla birlikte olur, bir yolculuğa çıkacağını ve döndüğünde ona haber edeceğini söyler. Ne var ki adam döndüğünde, kadını yeniden unutmuş ve kendi hayatına kapılıp gitmiştir. Kadın, adamın çocuğunu hiç ses etmeden dünyaya getirir ve onu büyütebilmek için kendini satmaya başlar. Aradan yine zaman geçer ve bu kez adamın karşısına bir hayat kadını kadar aşağı konumda çıkar. Asıl acı olan bu değildir, adam onu bir kez daha tanımaz, kadın buna rağmen adamın teklifini bir kez daha reddedemez. Yolları yeniden ayrılır. Kadın ölüm vakti geldiğinde adama bir mektup yazar ve her şeyi en başından anlatır ona. Ömrü boyunca bütün aklını meşgul eden bu aşkı açığa çıkarmamasının, tek taraflı yaşamasının tek nedeni, aynı şeyleri hissetmeyen adamda bir yük oluşturmamaktır. Fakat böylesine aşk denebilir mi? Okuyucuyu bu soruyla yüz yüze getiren kitap, her zamanki gibi etkileyici psikolojik tahlilleriyle etkilemeyi başarıyor. Kürk Mantolu Madonna'dan beri, cümleleri beni bu kadar derinden etkileyen bir kitap okumamıştım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bin-dokuz-yuz-bir-monolog-alessandro-baricco", "text": "Bin Dokuz Yüz Bir Monolog, her Alessandro Baricco kitabında olduğu gibi keyifli bir okuma sunuyor bizlere. Yazarın okuduğum tüm kitaplarında hep aynı etki ile başbaşa kaldım. Huzurlu ve keyif verici. Evet tam olarak tanımı bu sanırım Alessandro Baricco kitaplarının. Bin Dokuz Yüz Bir Monolog, güzel bir zamanda geçen gzel bir sohbet gibi bir kitap. Uzun uzadıya yoran insan sohbetlerinden değil elbette. Rahatlatan, bir yerlere götüren her anlattığında, sonrasında üzmeden, hiç kırmadan devam eden bir şeylere ve hiç bitmesin dediğimiz sohbetler gibi. Bazen de bir şeyleri hatırlatır gibi bir kitap. Hani bir zaman önce şöyle olmuştu deriz ya içimizden. Sonra deriz ki öyle yapmasaydım keşke. Aslında hiç kullanmamaız gereken bir sözcüktür şu lanet keşke. Ama işte içimziden de olsa bazen kullanırız ya sebepsiz, hah işte öyle bir anda aklımıza gelir. Sözün en kısası bazen en makbul olandır der büyüklerimiz. O yüzden bende çok uzatmayacağım. Zaten kitap oldukça kısa bir kitap. Bir oturuşda biter ve tadı damağınızda kalır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-delinin-ani-defteri-nikolay-vasilyevic-gogol-2", "text": "Bir Delinin Anı Defteri, Nikolay Vasilyeviç Gogol'ün öykülerinin yer aldığı en iyi eserlerinden biri. Daha doğrusu her eseri birbirinden iyi olan Gogol'ün, bir eseri daha demek daha doğru olacaktır. Şu ana kadar iyinin altında bir eserine denk gelmedim, gelemeyeceğimde. Kitapta sırasıyla, Neva Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton öyküleri yer alıyor. Kitabı alır almaz elimden bırakmadan okudum. Zaten bildiğim bir mükemmellikte idi anlatımı fakat bu kez bir fark daha vardı. Çeviri Mazlum Beyhan'a ait. Evet bu fark zaten ne demek istediğimi net olarak anlatıyor. Bu kadar büyük bir çevirmenden okumak apayrı bir tat veriyor. Gogol'ü Gogol'den okumak kadar etkili diye düşünüyorum. Hasan Ali Yücel Klasikleri için İş Bankası Yayınlarına ne kadar teşekkür etsek azdır hakikaten. Bunu bir reklam olarak algılamayın çünkü İş Bankası Yayınları ile herhangi bir reklam anlaşmam ya da bu yazılardan kar elde ettiğim yok. Bunu gerçek olduğu için söylüyorum. Bu eserin daha iyi bir çeivirisi ve baskısı yok bundan emin olabilirsiniz. Burun ise öykülerin arasında en fantastik gibi görünenlerden biri. Dönemin sınıflarının arasında bulunan farklılıkları ve çatışmaları farklı bir dilde anlatan öykü, en etkileyici öykülerden diyebilirim. Bu konunun bu şekilde anlatılması ve bu şekilde kurgulanması hemde bu kadar kusursuz kurgulanması ise Gogol'ün ne denli büyük bir yazar ne denli büyük bir hayal gücü olduğunu gösteriyor. Portre en uzun öykülerden biri. İki kısımdan oluşuyor diyebiliriz. İlk olarak bir ressam ve ressamın bir portre satın alması sonrası gelişen olayları konu alıyor. Sonrasında başından geçen iyi şeylerin hemen ardında aslında başına gelenlerin kötü olduğunu görüyoruz. Fakat bunları düzeltemeden terki diyar ediyor ressamımız. Sonrasında gelen kısımda ise bu olayların nedeni olan portrenin hikayesini okuyoruz. Tek kelime ile mükemmel bir hikaye olan portre, en çok etkileyen ve düşündüren hikaye oluyor bu kitapta. Sürükleyiciliğin en üst düzeye çıktığı hikayeleri sırala deseniz ilk sıraya Portre gelir. Palto dah aönce okuduğum bir öyküsü idi Gogol'ün. Fakat Mazlum Beyhan çevirisi ile tekrar okumak çok ama çok iyi oldu. Aradaki farkı çok daha iyi anlayabiliyorsunuz bu şekilde. Palto, basit bir memurun basit bir yaşantısı içinde, palto sahibi oluşunu anlatıyor. Böyle yazınca bana bile tuhaf geldi. Konuyu özetle dediğinizde böyle bir cümle çıkıyor fakat olay aslında tam olarak böyle değil. Palto sahibi olduktan sonra paltosunun çalınışı ve sonrası var. Tabi bunları anlatacak değilim sizlere. Lütfen okuyunuz ve okutunuz. Bir Delinin Anı Defteri, kitaba adını veren bir öykü. Hakiakten bir deli yazarsa böyle yazar. Tahminim bu yönde. Tam bir deli hikayesi diyebiliriz aslında. Ama içeriden derinlemesine baktığınızda bu öyküden bir değil birçok anlam çıkartabilirsiniz. Düz bir okuyucu eminim bu kitapta yer alan tüm öyküler için klasik tepkiyi verebilir; ne bu şimdi? diyerek ama konuyu düz yazı gibi okumayan okuyucu eminim dehşete kapılacak ve en olmazsa olmaz yazarlarının arasında Gogol'e en güzel yerlerden birini verecektir. Fayton son öyküsü kitabın. Oldukça kısa ve oldukça tuhaf bir sona sahip bir öykü. Ben sonunda daha trajik bir son beklerken, çok daha sade biten bir öykü oldu Fayton. Kitaptaki öyküler arasında en az dikkatinizi çeken hangisi derseniz Fayton diyebilirim belki ama sonra hemen fikrimi değiştirebilirim. Gördüğünüz gibi beni de biraz delirtti kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-delinin-ani-defteri-nikolay-vasilyevic-gogol", "text": "Gogol'un Neva Bulvarı, Burun, Portre, Palto, Bir Delinin Anı Defteri ve Fayton isimli hikayelerini bir araya getiren eserden bahsedeceğim bugün. Kitabın adı Bir Delinin Anı Defteri-Palto-Burun olarak geçiyor. Sanırım yayın evi içlerindeki en çok tanınan hikayeleri başlığa almayı tercih etmiş. Fakat yalnızca kitabın adını süsleyen hikayeler değil, diğerleri de oldukça etkileyici, düşündürücü hikayeler. İçlerinde özellikle Portre hikayesinden çok şey öğrendiğimi, yeni bir düşünce boyutu kazandığımı hissediyorum. Gogol'un hikayelerinin en güzel özelliği, gerçekçi, olağan bir şekilde başlamasına rağmen sonunda fantastik, olağanüstü bir özelik kazanmaları bana kalırsa. Kısacık olmasına rağmen hikayelerin devamında ne olacağını, nereye bağlanacağını bir türlü kestiremiyorsunuz. Başladığınız anda bitirmek, bir çırpıda hikayeyi yutmak istiyorsunuz. Gerçek dünyayı bu kadar güzel betimlerken aynı zamanda başarılı bir fantastik bir kurgu oluşturabiliyor olması, Gogol'un zamana kafa tutan yazarlığının nirvanaya ulaştığının tartışmasız bir göstergesi olsa gerek. Kitaptan alıntılarla yazımı bitiriyor, iyi okumalar diliyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-elin-sesi-var-anthony-burgess", "text": "Anthony Burgess gibi bir yazarın, okuduğum ilk kitabı. Evet benim için büyük bir kayıp farkındayım. Yazarın Otomatik Portakal adlı eserini okumadan, Bir Elin Sesi Var adlı eserine başladım. Neden derseniz Otomatik Portakal'ın ne kadar iyi bir kitap olduğunu tahmin ediyorum. Ama asıl merakımı alan daha az bilinen bir kitabı olan Bir Elin Sesi Var idi. Okumaya başladığım anda kitabın ne kadar iyi başladığını ve ne kadar sürükleyici ilerleyeceğini anladım. Sonrasında elimden bırakamadan bitirdim. Hatta metroya inerken, yürüyen merdivenlerde bile okudum. Kitabı konusundan çok kitabı anlatan kişi oldukça farklı. Anlatan kişi yani Janet, sıradan bir kadın. Hatta sıradanlığının yanında hayata bakışı boş, bilgisiz ve son derece sığ birisi. Tek bildiği şey televizyon izlemek ve yine televizyon izlemek. Hayattan olan tek beklentisi büyük ihtimalle televizyon izlemek. Eşi Howard ise daha zeki, mantıklı ve düzgün biri. Fakat onunda içten içe bir farklı duruşu olduğunu farkediyorsunuz. İlk enteresanlık fotoğrafik hafızaya sahip oluşu. Howard bir gazeteyi ya da bir kitabın bir sayfasını gördüğü anda onu unutmuyor. Beyni onu kaydediyor ve istediği zaman çıkartıp, bu bilgiyi derleyebiliyor. Çocukları olmayan çift yapmayıda düşünmüyor. Sonrasında Howard bir bilgi yarışmasına katılıyor ve hayatlaır değişiyor. Bilgi yarışmasında büyük ödülü kazandıkları yetmiyormuş gibi, o parayla at yarışı oynayıp, paralarını katlayarak arttırıyorlar. Bir anda zenginlik içinde yaşamaya başlıyorlar. Fakat burada bir tuhaflık vardır. Mantıklı olan Howard nedense parayı çar çur edip harcamak istemekte, Janet ise paranın en azından bir kısmını ilerisi için tutmak istemektedir. Howard'a sürekli olarak kızmakta, parayı düzgün ve idareli harcamasını istemektedir. Fakat Howard onu dinlemez. Bir plan dahilinde yaşamaya devam etmekte, o plan dahilinde hareket etmektedir. Sürekli hesaplar yapar. Fakat bu hesapları Janet asla anlamaz. Bir Elin Sesi Var, Anthony Burgess'in en ama en iyi eserlerinden olduğu kesin. Bir solukta elinizdne bırakamadan okuyacağınızdan emin olduğum bu kitabı bir an önce okumanızı tavsiye ediyorum. İş Bankası Kültür Yayınları'na da bu eşsiz kalitede çeviri ve baskı için çok teşekkür ediyorum. Modern Klasikler Dizisi çok ama çok iyi gidiyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-hayat-bir-hayata-deger-ahmet-altan", "text": "Babamın kitaplığında, kesip biriktirdiği gazete küpürlerinde, sanırım en çok yada en yakın bulduğu yazarlardan biri Çetin Altan'dır. Kötü ve karanlık giden herşeye rağmen enseyi karartmayın diyen bu adamın oğullarından Ahmet Altan'ın denemelerinden oluşan Bir Hayat Bir Hayata Değer adlı kitap bize geçmiş yüzyılımızın edebiyat dünyasında yaşanan dedikoduları, yaşanmışlıkları, gizli bilgileri sunuyor. Bunun yanında bir cümleden başlayıp, bu cümlenin tüm bir hayata olan etkilerini yada bilardo oyunun hayatımızın kontrolü ile nasıl benzediği, kadınların ve erkeklerin farklılıkları, aşk, ölüm üzerinde de düşüncelerini etkileyici bir dilde aktarıyor. Okurken üzerine durup sizi düşündürtecek çok hoş detaylara, nasıl düşünülmesi gerekliliği ile ilgili bir anlatımlara rastlıyoruz. En keyif aldğım ve üzerine düşündüğüm Eski Şatoda Bilardo denemesiydi. Yaralı kadınlar , Tanrı bağışlamayacak bizi adlı denemelerde beni etkileyen anlatımlardı. Kitap 224 sayfa olmasına rağmen oldukça dolu ve okunurken veya okunduktan sonra üzerine düşülmesi gereken denemeler bırakıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-kadinin-yasamindan-yirmi-dort-saat-stefan-zweig", "text": "Yoğun anlatımların yazarı olarak gördüğüm büyük usta Stefan Zweig'in muhteşem romanı. Çok kısa bir kitapla bu etkiyi nasıl başarabiliyor anlamış değilim. Aynı etkiyi Satranç ile de sağlayan Stefan Zweig, bu kez orta yaşlarını biraz geçmiş bir kadının öyküsü ile bunu yapıyor. Kitabın her paragrafı ayrı bir öykü çıkartabilecek yoğunluğa ve kaliteye sahip iken yazar Stefan Zweig seksen sayfada bu kitabı bitirmiş. Fakat sanmayın ki bir çırpıda geçilebilecek cinsten. Dolu dolu bir kitap okuyorsunuz. Beyninizde hissediyorsunuz her bir sayfayı. Tıpkı Satranç'da aldığınız o anlatım hazıını burada da yaşıyorsunuz. Çok saygı duyduğum, -hatta duyduğumuz desek daha doğru olacaktır- Maksim Gorki, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat için, Böylesine derin bir kitap daha okumadım diyebilirim. demiş. Böylesi büyük üstadlardan bu tip sözler duymak, şu an yapılan bu tip sözlere benzemez. Yaşadığımız dönemde bir çok sanatçı, bunu bir reklam aracı olarak kullanabilir fakat, büyük üstadların yaşadığı o zamnalarda bu sözler gerçekten çok ama çok değerliydi. Maksim Gorki gibi bir usta böyle bir söz söylüyorsa o kitap derin bir kitaptır. Zaten kitap sizi birkaç sayfada ne kadar derin oladuğunu, ne kadar yoğun olduğunu ve ne kadar güzel bir anlatıma sahip olduğunu gösteriyor. Hikayemiz otelde bir grup tatilci ile başlıyor. Oteldeki bir yakışıklı herşeyi altüst eder ve bir kadın ile birlikte kaybolur. Fakat kadın evli ve çocuklu asil bir kadındır. Böyle bir şeyi nasılş yapar? Kayıplara karışan kadın yani Madame Henriette aslında kendi halinde mazbut bir kadındır. Ama bu hareketinden sonra arkasından söylenmeyen şey kalmaz. 24 saattir tanıdığı genç bir adam ile nasıl gider? Çocuklarını nasıl bırakır? Kocasını bu şekilde bırakmaya ne hakkı vardır? Önyargı, aşağılama, yargısız infaz tam gaz devam etmektedir. Madam Henriette'yi savunan tek bir kişi vardır. O kişi anlatıcımızdır. Anlatıcımız konuya yüzeysel değil, daha derin bir şekilde yaklaşır. Fakat kimse onun bu davranışını onaylamaz. Savunan anlatıcımız bile önyargının kurbanı olmak üzeredir diğerleri tarafından. Sadece bir kişi onun bu davranışını çok beğenir. Mrs. C. anlatımız ile konuşmak ister. Ona hayatının 24 saatlik bir zamanını anlatmak istediğini söyler. Bir kadının hayatından sadece 24 saat. Neleri nasıl değiştirdiğini, nelerin neleri kaybettirdiğini gösteren 24 saat. Çok ama çok kısa gibi görünen, fakat bir ömre bedel olan 24 saat."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-kis-gunu-ogleden-sonra-marguerite-duras", "text": "Vietnam doğumlu yazar Marguerite Duras'ın okuduğum ilk kitabı Bir Kış Günü Öğleden Sonra. Anlatım biçimi olarak oldukça farklı bir tadı olan Bir Kış Günü Öğleden Sonra, gizemli kahramanı ve buruk sevgileri işleyişi ile sizi yazarın anlatmak istediği burkulmuş hayatlara sürüklüyor. Aşağıdaki satırları barındıran kitap, oldukça duygusal bir tablo çiziyor. Fakat bu duygu bizde sevinç değil, buruk bir hüzün getiriyor okurken. - Her dediğinize inanırım ben, en yanlış olanlarına da, yalanlarınıza da. Anlattığınız, dışa vurduğunuz şeylerin tümüne, her sözünüze, bütün dalgınlıklarınıza, budalalıklarınıza. Hatta, bütün bu keşmekeşin arasından sıyrılıveren o üstün içtenliğinize de inanırım. Marguerite Duras ile tanışacak olanlar için iyi bir başlangıç mı olur bilemiyorum. Fakat bildiğim tek bir şey var o da Marguerite Duras, tüm eserleri bünyeye alınmalı dediğim yazarlardan birisidir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-seftali-bin-seftali-samed-behrengi", "text": "Samed Behrengi, Bir Şeftali Bin Şeftali ile bizi çocukluğumuzun o masum zamanlarına götürüyor ve bize unuttuklarımızı hatırlatıyor. Okuyan eğer yetişkin ise tabi. Okuyan bir çocuksa ve daha dünyayı görmemiş, insanları tanımamışsa onun için her şey normal gelecektir kitabı okuduğunda. Ama okuyan bir yetişkinse işte o zaman herşey ne kadar çocuksu ne kadar basit ne kadar saçma diyerek tanımlayabileceği bir şekilde gelecektir. O daracık beyninde düşünebildiği bir kaç şeyden -şey diyorum çünkü düşünce değil onlar- birkaçı olacaktır sadece. Okurken aklıma hayallerimin geldiği bu kısacık kitapta, o zamanları ne kadar özlediğimi farkettim. Tabi o zamanların ne kadar ulaşılmaz olduğunuda. Bir zamanlar benim de şeftali ağacım vardı, nar ağacım vardı. Hatta küçük bir bahçem bile vardı bana bahçedilen. O küçücük yere o kadar çok şey dikmiştim ki hani derler ya iğne atsan yere düşmez aynen öyleydi. O zamanları düşünüp hayallere daldım. Yeniden olur mu acaba diye. Sonra telefonun sesi ile gerçek dünyaya döndüm. Hani şu kokuşmuş gerçekliklerini hergün suratımıza çarpan dünyaya. Mail mi geldi yoksa abuk subuk bir yerden saçma sapan bir mesaj mı hatırlamıyorum. Ama beni oradan aldı ve kopardı. O an kırmak istedim. Yok hayır telefonu değil. Bu yaşamı. Bu şehir hayatını kırıp gitmek istedim. Hemde hemen şimdi şu an. Ama yapamadım. Henüz o kadar cesaretim yoktu. Ama bir gün yapacağımdan emindim. En azından emin olduğum bir şey vardı bu hayatta. Bir gün gelecek düşüneceğim tek şey, şeftali ağacımı suladım mı olacak dedim kendi kendime."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-vardi-bir-yoktu-samad-behrangi", "text": "Özellikle ilk masalı çok beğendim. İkinci masalı daha önce okumuştum. Diğer masalları da çok iyi. Çocuklarınız ve kendiniz için çok iyi bir kitap seçimi olacağından kuşkunuz olmasın. Samad Behrangi masallarının ahengini bu kitapta da buluyorsunuz. Etkileyici bir anlatım ve etkileyici bir kurgu ile sizi çekiyor içine. Samad Behrangi, hem çocuklarınız hem de kendiniz için güzel bir masal arası niteliğinde. Emin olun boşa harcanmış bir zaman değil, yararlı bir biçimde kullanılmış vakit olacaktır Samad Behrangi ile geçirdiğiniz vakit. Bir Vardı Bir Yoktu, Samad Behrangi'nin bir kaç masalının yer aldığı bir kitap. Bu masallar Ak sakallı Keçi, Ah'ın Masalı, Edi ile Büdü, Aç Fare gibi masalları. Bu masalların bir kaçını daha önce okuduğumu hatırlıyorum. Sanıyorum başka bir kitabında yine benzer derlemeler yapılmış. Belki de anlatılmıştır o aklımda kalmıştır tam emin değilim ama tekrar okumakta, o masalları tekrar hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. Tüm kitaplarının okunması ve okutulması gerektiğini düşündüğüm Samad Behrangi kitaplarını herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-yaz-gecesi-ruyasi-william-shakespeare-2", "text": "Her ay olduğu gibi bu ayda bir Shakespeare eseri okudum. Hemen bitirmemeye özen gösteriyorum Shakespeare eserlerini. Yenileri gelmeyecek ve tekrar tekrar okunacaklar. Bu ay seçtiğim eseri dramdan çok komedi bir eser. Eski Yunanda geçen bir düğün anlatılıyor Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda. Tabi Shakespeare üslübu ile bir anlatım. Eser tamamiyle aşk ve evlilik üzerine bir deneme tadındadır. İnsanların bu uğurda neler yapabildiklerini gösteren Bir Yaz Gecesi Rüyası, merkezine aldığı bu konularda sert eleştiri yapmadanda geçmiyor. Belki de bizlere bu anlatım ile birşeylerin ne kadar yanlış olduğunu anlatmak istiyor, belki de evlilik müessesesinin kutsallığının ne kadar bencilce olduğunu, sevginin ne kadar acı olduğunu, aşk denilen aldatmacanın ne kadar kör ve sağır olduğunu gösteriyordur. İnsanların gözlerinin ne kadar dönmüş olduğunu, neler neler yapabileceklerini gösteren oyunda Shakespeare, karakterlerin birbirleri ile olan her diyaloğunda bunu bizlere gösterir. Merkez konuları aşk ve evlilik olan oyunda her karakterin kendi kendine sonuca ulaştırmaya çalıştığı sorunlar vardır. Theseus ve Hippolyta düğün hazırlıkları yapar, Demetrius ve Lysander Herminay'ı sevmektedir. Herminanın ise Lysander'dan başka kimseyi gözü görmez. Tüm bu karmaşanın üstüne birde perilerin düğüme ve düğüne dahil olmaları herşeyi daha da karıştırır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bir-yaz-gecesi-ruyasi-william-shakespeare", "text": "Shakespeare'dan, romantik komedi tadında bir tiyatro eserinden bahsedeceğim. Adı Bir Yaz Gecesi Rüyası. Aslında çoğu kişi adını duymuş ya da bir yerlerde izlemiştir. Çünkü oldukça sık yayınlanan ve adı gönderme olarak bir çok eserde kullanılan bir tiyatro oyunu. Ben adını çok duymuş fakat izlememiştim. Açıkçası perilerle, büyülerle dolu bir oyunla karşılaşmayı beklemiyordum. Oyun alışıldık komediler gibi, birbirini seven fakat kızın babası tarafından kavuşmaları önlenen bir çiftle başlıyor. Hermia ve Lysander birbirini sevmektedir fakat Hermia'nın babası kızını Demetrius ile evlendirmek niyetindedir. Demetrius ise başlarda Helena'ya kur yapsa da sonradan Hermia'ya aşık olmuştur. Helena ise umutsuz bir aşkla Demetrius'a bağlıdır. Hermia, Lysander, Demetrius ve Helena arasındaki bu aşk dörtgeni, perilerin bir takım büyülerle ortalığı karıştırmasıyla, içinden çıkılmaz bir hal alır. Aynı zamanda cahil ama buna rağmen her türlü işte kendini üstün gören Bottom üzerinden gönderilen mesajlar, hikayenin neşeli ve renkli havasında eriyip gitmektedir. Sonunda tılsımlar doğru yerini bulur, aşıklar doğru olarak eşleşir ve büyülerin neden olduğu bütün garipliklerin üzeri bir rüya tarafından örtülür."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/biz-yevgeni-zamyatin", "text": "Yevgeni Zamyatin'in 'Biz' adlı kitabı, okuduğum distopyalar içinde en çarpıcı olanlardan biriydi diyebilirim. Başlarda alışıldık olmayan dili, kurgusu nedeniyle insan kitaba ısınmakta zorluk yaşayabiliyor. Başka bir gezegene düşmüş gibi bir ruh haline kapılabiliyor. Böyle zamanlarda kitabın anlatıcısı okuyucuyu rahatlatıyor ve bütün bu gariplikleri eski çağda yaşayan okuyucular olarak anlayamıyor oluşumuzun doğal olduğunu söylüyor. Fakat zamanla alışıyor, kitabın matematiksel ve büyüleyici dilini çözüyorsunuz. Bir kere alıştıktan sonra da kopması kolay olmuyor tabii. Baş karakterimiz de yazılarının başında bir ruha sahip değil. Fakat sonra I-330 sayesinde ruhunun yeniden canlandığını hissediyor ve hayal kurmaya başlıyor. Hikayenin güzel yanı şu: ilk zamanlarda hissettiğiniz ruhsuzluk, zamanla kendini bir ruha bırakıyor. Yarım bırakılan cümleler, tamamlanmayan kelimeler bir süre sonra sizi rahatsız etmeyi bırakıyor ve bu yarım kalan her şey, aklınızda saniyelik bir hızla kurulup biten düşünce tufanlarına dönüşüyor. İlk kez bir kitapta bunu yaşadığım için benim açımdan eşsiz bir tecrübeydi diyebilirim. Hem dil anlamında hem kurgu anlamında, bilim kurgu seven sevmeyen herkesin zevkle okuyabileceği bir kitap 'Biz'."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/biz-yevgeniy-ivanovic-zamyatin", "text": "Distopya romanlarını sever misiniz? Ben çok severim. 1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451 en sevdiklerim arasındadır. 1920 yılında yazılan Biz adlı ütopya ise tüm bu saydığım eserlere ilham kaynağı olan bir kitaptır. Durum böyle olunca bir an önce Biz'i okumaya karar verdim. Fakat diğer eserlerden farklı olarak Biz için daha iyi bir oda daha iyi bir konsantre gerekir diye düşündüm. Sonuç itibari ile 4 yaşında Gogol okumuş bir yazarın romanı idi Biz öyle kolay okunmaz mutlaka daha az sürükleyici daha yorucu bir dili vardır diye düşündüm. Yanılmışım. Biz elden bırakılmayan türden bir başyapıtmış. 1920 yılında hapishanede yazılan Biz, yazarın totaliter toplumla ilgili fikirlerini kağıda dökerek, fantastik bir antiütopya yarattığı romanıdır. Fakat yazarın bu görüşleri Sovyet Rusyasına karşı bir karalama olarak görülmüştür. Haliyle Rusyada bir baskı yapamayacağını anlamıştır. Kitabın baskısını yapabilmek için İngiltere'ye gitmiş daha doğrusu gidişden ziyade kaçmıştır ve bu kaçışa Maksim Gorki yardım etmiştir. İlk baskısını burada yapacak ve Rusyada bir baskı yapmayacakken çekler tarafından bir baskıda Rusyada yapılır. Rusyada yayınlanmasının hemen ardından hapse atılmış ve sakıncalı yazarlar arasına girmiştir. Yazarın bu baskıdan haberi dahi yoktur. Romanı hapishanede yazan Zamyatin, Rusyada ilk baskısında da hapishanededir. Kayıtlar şeklinde ilerleyen kitap, yazarın bizlere şu an evrenin neresinde olduğunu bilmediğim okuruma sesleniyorum seslendiği alanlar barındırır. Hal böyle olunca sanki günlük okuyor gibi o zamanlar yaşanmış ve biri size bunları aktarmış gibi bir durum oluşuyor kafanızda. Eğer kitabın sürükleyiciliğine de kaptırırsanız kendinizi, kurgulanan dünyayı yaşamakla kalmıyor, o zamanları kafanızda tahayyül edebiliyorsunuz. Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Bir an önce okunması gereken olmazsa olmazlar arasında bir başyapıt. Özellikle distopya severlerin bir an önce başlaması gerek diye düşünüyorum. -Bana sonuncu, en üst, en büyük sayıyı söyle. -Saçma. Sayıların sayısı sonsuzdur, sen hangi sonuncuyu istiyorsun? -Peki sen hangi son devrimi istiyorsun? Sonuncu diye bir şey yok, devrimler sonsuzdur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bogulmamak-icin-george-orwell-2", "text": "George Orwell'i Hayvan Çiftliği ve 1984 ile tanırız genelde. Ben de ilk olarak bu iki kitabı okumuş ve ikisinden de etkilenmiştim. Ancak ikisi de anlam yoğunluğuna sahip, dili alışana kadar tuhaf gelen(özellikle 1984) kitaplardı. Boğulmamak İçine başlarken de açıkçası zihnimin çarklarını sonuna kadar açmayı denemiş, zor bir kitapla karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm. Fakat beklediğim gibi olmadı. Daha ilk paragraftan insanı içine çekmeyi başaran, zengin ayrıntılar içeren, şaşırtıcı derecede gerçekçi gelen, akıcı bir eserle karşı karşıyaydım çünkü. Arada sırada kitabın otobiyografik olup olmadığını bile düşündüm. Kurmaca bir hayata göre her şey fazlasıyla gerçek geliyor okurken. Birinci dilden anlatım, ana karakter olan George Bowling'le bağ kurmayı kolaylaştırıyor. Hatta Bowling bazen öyle noktalara parmak basıyor ki, sadece ben değilmişim ya da bunları ben de yaşamıştım dediğiniz çok oluyor. Samimi, mizahi bir anlatım var ve okurken olaylar durağanlaşsa bile asla sıkılmıyorsunuz. Konusuna gelecek olursak... Anlatıcımız, kırk beşine gelmiş, takma dişlerine alışmaya çalışan, şişko, evli ve çocuklu, fatura dertleriyle boğuşan, hayatın köşeye yığdığı milyonlarca sıradan insandan yalnızca biri. Ancak hayatı hep böyle kasvetli değildi pek tabii. Gördüğü küçük bir kelimeyle birlikte geçmişe dönen George Bowling, çocukluğunu, gençlik dönemini, tutkularını, savaş yıllarını hatırlıyor. Aslında savaşın getirdiği fiziksel, maddi zararlara neredeyse hiç değinmiyor ya da bu zararları ön plana çıkarmıyor. Çünkü George'a göre, savaş hakkında asıl kötü olan şey, nasıl öldüğünüz değil, nasıl ölmediğinizdir. Yüzeye çıkan anılardan sonra George ansızın, çocukluğunu geçirdiği sakin kasabaya dönmek istiyor. Çünkü ikinci bir savaş kapıdadır ve George, Hitler'in getireceği beladan öylesine korkmaktadır ki adeta boğuluyordur, ona göre çocukluğunun kasabasına dönmek yüzeye çıkmak anlamına gelecektir. Bir insanın kalbi durunca -daha önce değil- öldüğünü söyleriz. Bana biraz keyfi geliyor bu. Sonuçta vücudun bazı kısımları çalışmaya devam ediyor; mesela saçlar, tüyler daha yıllarca uzuyor. Belki insan asıl beyni durunca ölüyor, yeni bir düşünceyi idrak etme gücünü yitirince."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bogulmamak-icin-george-orwell", "text": "Orwell'in en çok adı geçen romanlarından birini okumanın, haklı gururunu yaşıyorum! Hemde tam olması gerektiği gibi akıcı bir anlatıma sahip çeviri ile. Kitabı beğenmemek elde değil. Anlatmak ise oldukça güç. Ama kitapveyorum.com'da kitapları anlatmıyoruz biliyorsunuz sadece dikkatinizi çekecek hale getiriyoruz, sizleri kitaba karşı bol bol meraklandırıp okumanıza bir nebze olsa faydada bulunuyoruz. İşte bu amaca göre bu kitabı anlatmak o kadar kolay bir iş ki! Çünkü bu kitap zaten merak uyandıran bir kitap. Boğulmamak İçin, George Orwell'ın okuduğum beşinci kitabı oldu. 1984, Hayvan Çiftliği ve Paris ve Londra'da Beş Parasız'dan hemen sonra üçüncü sırada yerini aldı. Kitabı yaşayarak okumak, o zamanların tarihine o zamanların dokusuna az biraz dokunmak inanın çok güzel bir his. Az birazda burkucu tabi. Çünkü o yıllarda savaş var. Ve bu savaş, büyük bir savaş. O yıllarda bu savaşı görmüş her insan gibi az biraz burkulmak, az birazda kırılmak sanırım kötü bir şey olmasa gerek. Bir yanda ölen milyonlar var çünkü. Kitap ilk başlarda bir ağır gidiyor gibi gelebilir. Fakat bu bir kaç on sayfa devirdikten sonra yerine inanılmaz bir akıcılığa bırakıyor. Ondan sonra zaten tutabilene aşk olsun. Akıp gidiyor eser. Zaten ustadan da bu beklenirdi. Bu kez biraz esprili bir anlatım bizi yakalıyor. Ne 1984 havası var kitapta ne de Hayvan Çiftliği havası. Boğulmamak İçin'de buram buram savaş kokusu var. Her yanına sinmiş bir tedirginlik var. Yitip giden hayatlar, yapılamamışlar var. Orwell bunu bizlere öyle bir sunuyor, öyle bir anlatıma yediriyor ki ne tam üzülebiliyoruz ne tam sevinebiliyoruz. Bizi iki arada bir derede bırakıyor. Çok da iyi yapıyor aslında. Çünkü o zamanlarda eminim her insan, arada kalmıştır. Benim kitaptan anladığım en büyük şey bu oldu. Arada kalmak. Ölmek mi yaşamak mı? Savaşmak mı kaçmak mı? Her zaman sorular var. Bu sorular bir an önce cevap bekliyor sizden. Verildiği anda da tepkisini hayatınızla görüyorsunuz. Her şey her zaman olduğundan çok ama çok daha sert. Oyun yok şaka yok. Her cevap çok net. Öl ya da yaşa. Hepsi bu. Kitapta bir çok yer beni çok etkiledi. Aslında kitabın bütünü etkiledi ama bir kaç yer özellikle fena halde sarsıcıydı. Örneğin bunlardan bir tanesi bize soru olarak gelen bir cümle; Bebeğe gaz maskesi nasıl takarsınız? Ne kadar zor bir soru değil mi? Hiç düşünmüş müydünüz? Aklınızın bir ucundan geçmiş miydi? Sanmıyorum. Çünkü ihtiyacımız olmadı böyle bir sorunun cevabına. Ama o yıllarda binlerce aile bu sorunun beyinlerinde dolaşmasından dolayı çıldırmak üzereydiler. Belki de bir çoğu çıldırdı. Bilemiyoruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bogurtlen-kisi-sarah-jio", "text": "Hikaye , geçmişte ve günümüzde iki farklı zamanda geçiyor. Bu iki ayrı zamanı birbirine bağlayan olaylar Claire ve Vera ağzından anlatılıyor. Vera Ray 1933 yılının o karlı mayıs akşamında üç yaşındaki oğlu Daniel'ı son kez öptüğünü bilmiyordur. Her ne kadar oğlunu yalnız bırakma düşüncesinden nefret etse de hayatlarını devam ettirmek için çalışmak zorundadır. Tek avuntusu, gün ağardığında küçücük oğluna sarılacak olmasıdır. Ancak Vera geri Döndüğünde karşılaştığı manzara, Daniel'ın boş yatağıdır. Bir de karlar içinde gömülmüş olan oyuncak ayısı. Beni etkileyen ve zaman zaman duygulandıran bu hikayenin içinde birde heycanlandıran yanı Mart Menekşeleri' nden tanıdığımız Emily ve Jack' in evli, mutlu, ikiz çocuklu şekilde karşımıza çıkması. Önceki roman karakterlerinin başka bir hikayenin içinde canlandırmak çok keyif vericiydi. Benimle aynı heyecanı yaşayabilmeniz için yazarın önce ilk kitabını okuduktan sonra Böğürtlen Kışı' nı okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/boris-godunov-aleksandr-puskin", "text": "Tiyatro okumak en büyük hazlarımdan biridir. Hele ki bir usta yazmışsa. Boris Goduno Puşkin'in ustalık eserlerinden olup, arkadaşları tarafından okunduğunda sen varya sen gibi tepkilerin verildiği söylenen trajedi oyunudur. Günümüzde ise Shakespeare'in Macbeth'inden esinlenmeler olduğu söylenir. Macbeth'i okuduktan sonra ne kadar haklılar ne haksızlar söyleyebilirim. Ama şu an söyleyeceğim tek şey kitap ile ilgili muhteşem! Aleksandr Puşkin'in 1825 yılında yazılan, 1831 yılında yayımlanan oyunu Boris Godunov, bize Boris Godunov'un çarlığa geliş dönemini anlatmaktadır. Oyunda 7 yıl rus çarı olan Boris Godunov, yaşadığı yıllarda sürekli bir soru işareti olmuş. Çar olabilmek için yaptıkları halk arasında uzun yıllar konuşulmuş. İşte bu olayları da konu alan bu oyunu sahnelemek için 1866 yılında harekete geçilmiş. Fakat devlet sansüründen geçememiş. Sonrasında yayımlanan eserlerde ise 25 sahnelik bu güzel trajedi oyunu eksik olarak yayımlanmış. Günümüzde ise en son hali sonsürsüz ve eksiksiz şekli ile basılmış Tabi doğru ise. Bunu asla bilemeyeceğiz. Kitapta anlatılan dönem, sahnelerin yapısı ve verilmek istenen atmosfer kadar konuların ilerleyişi ve sizi içine çeken olaylar bütünlüğü dikkatinizi alıyor. Sürekli bir hareket halinde olan oyundan asla kopamıyorsunuz. Zaten siz nasıl neden vay gibi tepkiler verip ilerlerken bir de bakıyorsunuz ki kitap bitmiş bile. Hem de o en olmaması ya da olmasını hiç düşlemediğiniz son ile... Daha fazla bilgi vermek istemem kitap ile ilgili. Ama şunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bir oyun bir trajedi evet ama bu bir hayat aynı zamanda. Hem de en gerçeğinden en sertinden ve en olması gerekeninden bir hayat. İster yaşayan ister izleyin. Elinizden hiçbir şey gelmez mutlak akanı durdurmak için! Puşkin'in ilk kez okuduğum oyun eseri beni derin bir şekilde etkiledi. Shakespeare ya da Moliere eserlerinde ki tadın birebir aynısını aldığımı söyleyebilirim. Bir an önce okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bouncer-alejandro-jodorowsky", "text": "Yazının ilk başında da dediğim gibi çok sert bir ortam var. İnsanların iyisi çok ama çok az. Ölüm çok ama çok kolay. Hatta belki de alması en kolay şey ölüm. Geriye kalan herşey çok ama çok zor. Yaşamda olabilmek bile büyük bir marifet. Durum böyleyken bir de başınıza intikam alma hırsı çıkarsa -ki çıkar neden çıkmasın?- işte o zaman durum daha da bir içinden çıkılmaz hale gelebilir. Tabi babanızın, annenizin ve köpeğinizin katledilişini gördükten sonra ister istemez bir öldürme hırsı gelir. Babanız size kötü bir şey olursa filanca yere git, filancayı bul o sana yardım eder de dedimi tamamdır. Zaten klasik bir hikayemiz olmayacak mı bizim? Olacak elbet az sabredin devam edin okumaya. Babanızın bul dediği gibi kişi sizin amcanız çıkmasın mı? Çıkar mı çıkar belli mi olur bu işler. Amcanızın bir kolu olmayabilir mesela. Ama çok iyi silahşördür tek kolu kalmış olsada. Bildiği herşeyi size öğretecektir. Eski kolu kesiklerden, pardon kulağı kesiklerden. Tabi siz ufaksınız daha olayları tam bilemiyorsunuz birinin eğitmesi lazım sizi intikam için. Ama eğitirken de anlatmalı değil mi ne nedir? ne değildir? Anlatırken bir de ne öğrenirsiniz? Babanızın katili de amcanız çıkmasın mı? Çıkar mı çıkar tabi. Ama sanmayın ki çizgi romanda ki tüm karakterler sizin amcanız. Sanki öyle gibi oldu ama değil. Hepsi değil en azından. Peki finalde aşık olduğunuz kadın da sizin... Neyse burasını da artık siz okuyun zaten yeterince kopya pardon spoiler verdim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/boyle-buyurdu-zerdust-friedrich-nietzsche", "text": "Lise yıllarında en sevdiğim ders olan Felsefe'de hep konumuzdu büyük filozoflar. O zamanlar ismi kulağıma çalınan ve temsil ettiği akımı öğretilerde basitçe geçiştirilen Nietzche, Irvin Yalom'un usta kalemi ile yeniden canalnıp hayat bulunca Nietzche Ağladığında romanıyla, ben neden daha önce kendisini derinlemesine araştırıp okumadığıma hayıflandım. Bu gecikmişliğin telaşıyla başladım eserlerini tek tek kütüphanelerden toplamaya. Aforizmalarını şiirsel bir anlatım ve dolambaçlı metaforlarla sunduğu için üzerine kafa yormak gerekiyor, diğer taraftan, Nietzche'nin sert kabuğu ve asi, dik, yıkıcı tavrını insanca pek insanca yorumlamaya çalışmak da zor, zira anlattığı her şeyi haklı bulurken bu bakış açısı ve acımasız duruşunu bu güne kadar öğrendiklerinizle sindirmeye çalışmak hazımsızlık yaratıyor! Nietzche, durmadan anlatıyor, durmadan kavga ediyor, insanlığın yarattığı zavallı, avam, dayanılmaz her türlü küçük düşünceyi red ediyor, yıkıyor, parçalıyor! Çünkü bir amacı var tüm hayatın, Üstinsan olmak! Üst insan olmak ve bunu yakalamak için insanın kendinde aşması gereken her türlü küçüklüğü yıkmak gerektiğini söylüyor. Tüm bunları kitabında yarattığı Zerdüştün buyrukları ile dile getiriyor, aslında bu kitapta Nietzche, tabir yerindeyse, kendi din kitabını yazıyor, inançsızlıktan doğan... Daha doğrusu sadece 'kendine inanmak'tan yola çıkan.. Mutlaka alıp okuyun, zihninizde her defasında açılan yeni pencerelere hayretle bakın, başucunuza koyun, dönüp dönüp bir daha okuyun hatta.."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/boyle-sustu-zerdust-nicolas-wild", "text": "Böyle Sustu Zerdüşt yeni keşif çizgi romanlarımdan biri. Yazarı ve çizeri Nicolas Wild. Nicolas Wild, tıpkı Joe Sacco gibi hikayeleri ile ilgili gereken bilgiyi hikayenin ana kaynağından yani yerinden alan bir yazar. Seçtiği konular ve konuların geçtiği ülkeler açısından merakımı çok hızlı kazanan yazarı hemen okumak istedim. İlk olarak şunu yazmak istiyorum Yeni bir çizgi roman yazarı ile tanışmak gerçekten çok güzel. Sadece düz bir güzellik değil bu heyecanlı, meraklı bir bekleyişin içinde bulunduğu bir güzellik. Üstüne üstlük yazarın, daha önce beğeni ile takip edilen yazarlarla benzerlikleri olunca güzellik artarak büyüyor. Yer yer Joe Sacco, yer yer Marjane Satrapi tadı aldığım Nicolas Wild işte bende bu güzellikleri yaşattı. Yazarın ve çizerin- ilk okuduğum çizgi romanı Böyle Sustu Zerdüşt oldu. Konusunun farklı olmasının yanı sıra geçtiği yerlerin az biraz bizim coğrafyamıza yakın oluşu, beni hikayeye daha çok yaklaştırdı. Okumaya başladıktan sonra ise konunun aslında sürekli olarak gördüğümüz bir bastırılma sorunu olduğunu, dinler arasında yaşanan bir cahilliğin, yerini şiddete bırakması olduğunu görünce daha da bir merakla, ilgiyle ve istekle okumaya devam ettim. Kitabın sonlarına doğru, her zaman olan o mutlu sonların burada da olmasını istedim. Fakat burada anlatılanlar gerçek hayat. Gerçek hayatta mutlu son, sadece biz öyle görmek istersek oluyor. Burada ne yazık ki görebileceğimiz bir mutlu son yok. Yok, olan sadece Zerdüştlük değil, insanların kültürleri, umutları, yaşamları ve en önemlisi asla gerçekleştiremedikleri hayaller kurdukları hayatları. Ya benim inandığıma inanırsın ya da yok olur gidersin. Tabi bu mantıkta olan kimselerin yaşadıklarının din olduğunu söylemek çok zor. Buna verilecek bir ad ne yazık ki bulamadım. Günümüzde yaşanan terör belalarının bire bir aynısı esasında, ellerinde silah olması ya da olmaması çok fark etmiyor. Konunun bu kısmına girmeden yazımı sonlandırsam daha iyi olacak. Çünkü bu kısım hem doluluk oranlarımızın çok yüksek olduğu bir kısım, hem de sabrımızın dayanamayacağı bir kısım. Nicolas Wild'ın bu güzel çizgi romanında güzellikler bu kadar da değil. Aynı zamanda tarihsel bilgi almak, çizimlerin içinde o dünyaları keşfetmek ayrı birer güzellik kaynağı oluyor. Zerdüştlük ile ilgili anlatılanlar ve dünyamızda yaşanan sayısız barbarlıklarsan birine tanıklık ederken, farklı inançların farklı atmosferlerini de görüyorsunuz. Tabi dinlerin amacından ne kadar çıktığını, anlatılanlardan ya da kutsal sayılan tüm kitaplardan farklı bir yol çizildiğini de görüyorsunuz. Dünyanın geldiği bu aşamada, belki bir dal olarak görülen dinlerin günümüzde geldiği, daha doğrusu getirildiği noktayı gördüğünüzde dehşete kapılıyorsunuz. Bu, böyle olmamalı diye içinizden geçiriyorsunuz. Çizgi roman severlerin mutlaka okuması gereken bir çizgi roman olarak görüyor ve öneriyorum. İyi okumalar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bu-gelen-korogludur-samad-behrangi", "text": "Bu Gelen Köroğlu'dur, Samad Behrangi'nin bir diğer masal kitabı. Güzel bir masal daha okuyacağınızdan emin olabilirsiniz. Bu kez bizlerin bildiği bir kişi ile ilgili hem de; Köroğlu. Hepimizin az çok bildiği destanların sahibi Köroğlu'nun bir çok destanı bulunmakta. İşte Samed Bahrengi burada bu destanlardan birini anlatır. Köroğlu'nun anlatılan yirmiden fazla dstanı bulunmakta. Bunların bir kısmı Anadolu'da bir kısmı Azerbaycan'da bir kısmı da İran'da geçmektedir. Anlatan kimseler, kendi yaşadıkları çevreye göre Köroğlu'nu anlatmaktadır. Yaşanan coğrafyaya göre değişen destanlarda Köroğlu her zaman belli doğrularını savunmakta, belli bir düzenin arkasında gitmektedir. Fakat yer değişse de anlatılmak istenen tektir. Eşitlik ve doğruluk değişmezdir Köroğlu destanlarında. Samed Bahrengi de bu doğrulardan şaşmadan anlatıyor öyküsünü. Hem çocuklar hem de yetişkinler için güzel bir masal kitabı tadında bu kitabı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bu-mulkun-sultanlari-necdet-sakaoglu", "text": "Hızlandırılmış Osmanlı Tarihi tadında bir kitap. Beşyüz sayfalık bir giriş gibi düşünebilirsiniz. Osmanlı padişahlarının yaşamlarının sırasıyla yazıldığı, çok fazla detaya girmeden döneminde yaşananların anlatıldığı çok iyi hazırlanmış, akıcı bir kitap. Tarih ile ilgili iseniz kesinlikle kaçırmamalısınız. Kitabın bir diğer güzelliği ise daha önce okumadığınız detayları, olayları ve sözleri okuyor olmanız. Sadece bir biyografi değil, aynı zamanda dönemin olaylarına da göz atıyorsunuz. Eğer bu olaylar arasında dikkatinizi çeken olaylar olursa onları araştırıp, okuma yapmak için detaylı bir incelemeye giriyorsunuz. Bu açıdan aslında ufuk açıcı bir özelliği de var bu kitabın. Şahsen oldukça güzel notlar aldım ve bu notların sonrasında güzel kitaplara ulaştım. Bazıları Türkçe'ye çevrilmemiş tabi bu üzücü oldu ama çevirisi yapılmış olanları hemen okuma listeme ekledim. Osmanlı sultanlarının ne olduklarını, ne yaptıklarını ve en önemlisi kaç tanesinin gerçekten Türkler için iyi şeyler yaptığını okumak ve bilmek için önemli bir kitap. Kulaktan dolma, kahve ağızlı cahil söylemlerden uzak durup, okumanızı tavsiye ederim. Özellikle bu konuda çok ihtiyacımız var okumaya. Özellikle şu dönemde, osmanlının yeniden gelmesini isteyen, inanılması zor bir cehaletle uğraştığının farkında olmayan gençlere bu tür eserlerin faydası olacağını düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bu-ulke-cemil-meric", "text": "Aydın nedir düşünür nedir gibi sorulara çok güzel cevaplar bulabileceğiniz bir kitap. Anlamak için az biraz birikim gerekli mi? Sanki biraz evet biraz hayır. Batı medeniyeti, hıristiyan şiddeti, düşünür görünen ama düşünmeyen, sağ sol kavgalarının anlamsızlığı arasında düşünceleriniz varsa ve bu konularda yer yer desteklenmeye veya evet işte bende bunu diyorum sanki demeye ihtiyacınız varsa Bu Ülke ile Cemil Meriç size bu desteği sağlayacak yıllar öncesinden gelerek. Şaşkınlıkla, büyük bir iştahla bir kaç sefer elime aldım kitabı ve bitirdim. Bunca zamandır nasıl olurda öne almam diye hayıflandığım bir kitap oldu Bu Ülke. Okudukça ne kadar benzer frekanslarda olduğumu, ne kadar benzer düşüncelerin aklımdan geçtiğini gördüm. Bir an sanki yıllardır tanıdığım bildiğim bir dostumla konuşuyormuş gibi hissettim. Bu his o kadar güzel bir his, o kadar yaşanası bir an oldu ki bir süre kitabı bırakamadım bir kaç bölümü tekrar okudum. Hemen sonra internetten tüm kitaplarını almak için hazırlıklara başladım. Kitapyurdu sağolsun bu konuda bizleri düşünmüş, Cemil Meriç seti yapmış. Bu seti almayı planlıyorum en kısa zamanda. Sırada olan Cemil Meriç kitabına kadar biraz daha düşünmem lazım. Kolay kolay hazmedilemeyecek notlar ve araştırmalar yaptırmasının yanı sıra, sizi, sizinle sorgulamaya itiyor çünkü Cemil Meriç. Kısacası; okuyun, okutun ama körü körüne fanatik olanlara, bir izm peşinde tüm doğruları o zırvalara bağlayanlara değil, sorgulamayı sevenlere."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bugunu-yasama-arzusu-schopenhauer-tedavisi-irvin-d-yalom", "text": "Sanırım Irvin Yalom beni tanıyor diye düşünmekten kendimi alamadığım bu muhteşem kitapla ilgili ne söylesem az! Zihnimi açtı, aydınlattı, uyandırdı, beni yükseltti ve hayatıma çok ama çok yukarılardan bakıp sorgulamamı sağladı, bildiğiniz tedavi etti! Bu sorunun yanıtıyla beraber, neden Irvin Yalom beni tanıyor herhalde diye düşündüğüme geliyoruz işte şimdi de, tam da sorgularken ve hayatla didişip dururken karşıma çıkıveren güzelim iki kitabının nasıl da, hayatımı değil belki ama, içinde bulunduğum duruma bakışımı değiştirdiğini de anlatmam gerekiyor aynı zamanda.. Ecce Homo'da Hiç kimse bir şeyden -kitaplar da giriyor bunun içine- zaten bildiğinden çoğunu çıkarıp alamaz. Bir şey bize yaşantı yoluyla açık değilse onu duyacak kulak da yoktur bizde diyen Nietzsche'yi haklı çıkaracak şekilde, bu kitap için hazır olduğum bir dönemde karşıma çıkması ve benim de almak istediklerimi aldığımı söylemem pek de yanlış olmaz. Irvin Yalom'u bilenlerin şaşırmayacağı üzere yine psikolojik bir roman ve yine elbette bolca felsefeyle harmanlanmış bir yapıt. Bu kez baş rolü ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenince dünyası altüst olan bir klinik psikolog ile felsefe ve hatta psikolojinin bu gün geldiği noktada son derece önemli bir etkisi olduğu tartışmasız olan en ünlü kötümser Schopenhauer paylaşıyor. Roman boyunca kendini Schopenhauer ile özdeşleştirerek yolunu bulmaya çalışan psikolojik problemleri olan Philip karakteri aracılığıyla bir yandan da Schopenhauer 'in düşüncelerinin detaylarına iniyor yazar. Philip ile yaptığı anlaşma sonucu onu dahil ettiği grup terapi derslerinin her birini okurken insan kendi içine dönüp sorgulamadan edemediği gibi, olayların akışı ve heyecanını hissedip bir sonraki bölümde neler olacağını merak etmekten de kendini alamıyor. Diğer taraftan Schopenhauer'in hayatı ile ilgili okuduğumuz kesitler, filozofu tanıma ve düşüncelerinin kökenini sorgulama imkanı verirken, romanın içinde ustaca işlenmiş bu harika bilgi zenginliği baş döndürüyor. Özellikle Schopenhauer'in annesi ile olan ilişkisi ve mektuplaşmalarının yer aldığı bölümler yazarın psikiyatrist kimliğinin kazandırdığı avantajla etkileyici ve hatta çarpıcı analizlere ışık tutuyor. Grup terapi yapılan bölümlerde ise okuyucu, her bir karakterin sorunu ile yüzleşirken aslında en temel korkumuz olan ölüm korkusu, cinsellik, yalnızlık, kişinin kendini gerçekleştirme arzusu gibi bir çok insani olguyu da derinlemesine tartışma ve düşünme fırsatı buluyor. Kitap bittiğinde zihninizde dolanan bir çok düşünce ve soru işaretiyle beraber tuhaf bir huzur duygusuna erişmenin hazzı birbirine karışıyor. Hayatınızın nasıl bir evresinde olursanız olun, düşünen, sorgulayan, sorularına cevaplar arayan bir yapıya sahipseniz, psikoloji ve felsefe seviyor, ikisinin birlikte ustaca harmanlandığı romanları ilgiyle okuyorsanız bu kitap tam size göre. Hele ki, yazmayı da seviyor ve bir süredir motive edici bir güç arıyorsanız, benim gibi, belki siz de hemen kaleme kağıda sarılırsınız benim gibi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/bulbulu-oldurmek-harper-lee", "text": "Bülbülü Öldürmek, adını sık sık duyduğum ama hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kitaptı. Okuduktan sonra anladım ki Harper Lee'nin insanın hayata olan bakış açısını sorgulatacak hatta yeri geldiğinde değiştirecek nitelikteki bu ilk romanı, kazandığı ünü sonuna kadar hak ediyor. Hikaye, Scout adındaki küçük bir kızın bakış açısıyla şekillendiğinden, olaylar yetişkinlerin açısından bakıldığında korkunç olsa da, masum bir çerçevede yürüyor. Scout, abisi Jem, babası Atticus ve Calpurnia adındaki bakıcısıyla birlikte yaşamaktadır. Annesi o çok küçükken vefat etmiştir ve Atticus çocuklarını adalet, eşitlik, hoşgörü gibi evrensel kavramlarla yetiştirmek isteyen, onurlu bir avukattır. Tabii Scout ve Jem gibi gibi afacan çocuğu yetiştirmekte çoğu zaman zorlanır ve geleneksel çocuk yetiştirme kurallarına sık sıkıya bağlı kız kardeşi Alexandra'dan yardım almak zorunda kaldığı olur. Söylenene göre Harper Lee, küçükken yaşadığı bir olaydan etkilenerek bu romanı yazmıştır. Siyahi bir adam işlemediği bir suç yüzünden mahkeme karşısına çıkarılır ve Atticus çevre baskısına rağmen bu siyahi adamın avukatı olur. Irkçılığın korkunç yanlarını sonuna kadar hissettiğiniz, çoğu zaman dehşete ve öfkeye kapılarak okuduğunuz mahkeme sahneleri ve sonrasında yaşananlar, olayların gerçekliğini sonuna kadar destekliyor ve insanın kolay kolay içinden silemeyeceği duygular bırakıyor. Anlatımın yer yer mizahi olması, cümlelerin akıcı kurulmuş olması, çocukların renkli dünyasına dair komik ama düşündürücü ayrıntılarla harmanlanmış olaylarla bir olunca Bülbülü Öldürmek okuru tatmin eden bir esere dönüşüyor diyebilirim. Öcü Radley, Dill, Scout'un diğer tüm komşuları, ayrı ayrı bir hikayeye dönüşürken, onlarla bağ kurmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Ölmeden önce okunması gereken kitaplar diye bir liste olacaksa, Bülbülü Öldürmek de mutlaka o listenin içinde yer almalı diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/butun-atlar-kaybetmeye-kosar-charles-bukowski", "text": "Bütün Atlar Kaybetmeye Koşar, Bukowski anlatımı ile Schultheiss çiziminin bir araya geldiği güzel bir çizgi roman. İlker Genç'in tercümesiyle elimize ulaşan bu çizgi romanda Özellikle çizgi roman severlerin çok seveceğini düşünüyorum. Charles Bukowski anlatılacak değil, okunacak ve ilk okuduğunuz sayfada size kendini tanıtabilen bir yazardır. Yüksek edebiyattan tiksinir, Karl Marx için kurumuş boktan farksız der, orospuların çok daha samimi olduğunu düşünür, doğru konuşan insanların en iyi insan olduğunu düşünür ve yoksulluğun insana herşeyden daha çok şey öğrettiğini savunur. Tüm zenginleri, entelektüelleri, politikacıları, polisleri, bürokratları iki yüzlü bulur ve asla güvenilmemesi gerektiğini düşünür. Charles Bukowski'yi yıllar önce okuduğum kitabı Ekmek Arası eserinden beri takip ederim ve tüm eserlerinide okumaya bünyeye sindirmeye çalışırım. Kendisine yakıştırılan ayyaş, alkolik, sapık vb. tüm sıfatları bir kenara bırakarak, önyargısız olarak okumanızı tavsiye ederim. Göreceksiniz ki süslü kelimeler yerine gerçek hayatta yüzyüze konuştuğunuzu hissedeceksiniz. O kadar yakında hissedeceksiniz ki yazarı, bazı bölümlerde gerçekleri tokat gibi yüzünüze çarpacak."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/butun-oykuleri-yusuf-atilgan", "text": "Zaten kitabın adından da anlaşıldığı gibi kitap yazarın bütün öykülerinin toplaması niteliğinde. Kitapta kendinizden bir şey bulmamanız ya da bulamamanız gibi bir durum yok diyebilirim. Hele ki 80'lerde 90'larda çocukluk yaşadıysanız kesinlikle içinizde birşeyler kıpırdayacak. Ha bir de İzmir'de yaşadıysanız o zamanlar daha da bir ilginiz çekilecek kitaba karşı. Sadece İzmir ile kısıtlamamak lazım aslında Ege'de demek daha doğru olur. Egenin tadı damaklarınızda, aklınızda anılar, yitip gitmiş gelmesi imkansız bir çocukluk, gerçekleşmemiş koskocaman hayallerin burukluğu, kalbinizde olmak istemediğiniz bir yerde, olmasını istemediğiniz bir mecburiyet ile yaşamanın verdiği acı ile kitabı okuyacaksınız. Tabi bahsettiğim zamanlarda bahsettiğim yerlerde çocukluk geçirdiyseniz. Yok eğer bu zamanların sahteliği ile harmanlanmış, elinde akıllı bilmemnesinin tuşsuz alanlarını parmaklayan, saygı nedir bilmeyen, sevgi sadece isimdir diyen birer modern çağ hilkat garibesi iseniz hiç bulaşmayın derim. Siz çok güzel sandığınız sahteliğinizle devam edin. Yazımın sonunda buraya bağlamak istememiştim ama son zamanlarda toplu taşımalarda olsun, yemen yeme mekanlarında olsun, iş yeri ortamında olsun daha doğrusu her yerde olsun gördüklerim ve gözlemlediklerimden sonra biraz sinirlendim. Zaten bu yeni jenarasyona sinirlenmemek elde değil o ayrı bir konu ama inanın bu kadar kötüsü gelmişmiydi bilemiyorum. Büyükler daha iyi bilirler eminim gelmiş mi gelmemiş mi ama bana sorarsanız gelmemiştir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/butun-siirlerinden-secmeler-rainer-maria-rilke", "text": "Almanların lirik şiir denildiğinde akıllarına gelen en önemli şairlerinden biridir Rainer Maria Rilke. Bu kadar büyük bir ünvana sahip olunca okumadan geçmek doğru olmazdı. İş Bankası Kültür Yayınları dilimize de kazandırmış bu eseri eee o zaman bahanemiz de kalmıyor okumamak için. Alman demiryolu memuru Josef Rilke ve Praglı bir zengin ailenin kızı Sophie Entz'in oğlu olan Rainer Maria Rilke, annesinin kontrolünde büyüdü. Annesinin çok hırslı ve çok kaprisli olması gelişimini olumsuz yönde etkiledi. Altı yaşına kadar bir kız çocuğu gibi giydirilen Rilke, oldukça zayıf, ince ruhu ve nazik bir kimse haline geldi. Bu nedenle öncelikle kadınlarla ve sonrasında tüm insanlarla iletişim kuramaz hale geldi. Tabi bu ileri ki yaşlarında yazdığı tüm şiirlerinde, çocukluk zamanlarını korku çağrışımlarıyla anlatmasına neden oldu. İşte böylesi bir bünyenin şiirleri bu kitapta toplanan şiirler. Adı üstünde bütün şiirlerinden seçmeler. Bizlere de güzel güzel okumak kalıyor o yılların tortu olarak bıraktığı bu bünyede ki kalıntıları."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/buyucu-john-fowles", "text": "Bu replik John Fowles'in muhteşem romanı Büyücü'nün baş karakteri Nicholas Urfe'ye ait. Nicholas, çocukluğundan beri uyması gereken kurallar ve inanmasa da bürünmesi icab eden toplumsal roller gereği kendine, hayatına yabancılaşmış, şair olma hayalleri kuran ancak buna kendi de tam olarak inanmayan, gerçek bir kinik olduğuna kanaat getirmiş, günümüz yarı-entellektüellerinden. İyi ve saygın bir aileden geliyor, iyi bir eğitim alıyor, sıradan ve olması gerektiği gibi akan hayatında başta babası olmak üzere herşeyi sorguluyor ve hatta onlardan nefret ediyor. Ve bu nefretle öyle çok meşgul ki, aslında kendi hayatına dair yapmak istediği şeyin de tam olarak ne olduğunu düşünecek fırsat bulamıyor. Bir gün ailesini bir kazada kaybedip kendi deyimiyle özgür kaldığında, bir kaç başarısız iş deneyiminden sonra tamamen farklı bir hayata, sıcak Akdeniz ikliminde şair olma hayalleriyle adım atıyor ve bir Yunan adası olan Phraxos'ta İngilizce öğretmenliği yapmaya başlıyor. Romanın asıl hikayesi de buradan sonra başlıyor! Nicholas bu durgun kasabada çok yalnız kalıyor ve sıkıntılı günler yaşıyor. İşte tam bu sıkıntıların arasındayken, Maurice Conchis isminde, zengin bir Yunan ile tanışıyor. Günümüz tatminsiz insanların doyurulamayan arzuları ve aslında onları nasıl doyuracaklarını da bilmemelerinin karmaşasını taşıyan Nicholas, aslında Conchis'in değil, kendi karmaşasının yarattığı belirsizlikte boğuluyor. Emin olun bu kapıların ardında her zaman sizi güzellikler beklemiyor! Şimdiden hayal kırıklığı yaratmak istemem ama, bu başyapıtın beni hayal kırıklığına uğratan tek yanı, üzerine onca beklenti kurduğum sonu olmuştu."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/buyuk-ataturkten-kucuk-oykuler-suleyman-bulut", "text": "Malum önümüzdeki hafta Cumhuriyet haftası ve yine Cumuhuriyetimizi gururla kutladığımız bu haftadan kısa bir süre sonra da maalesef canım Atamızın ölüm yıldönümü dolayısıyla Atatürk haftası! Böyle dönemlerde okumaktan hem sizin hem de varsa çocuğunuzun çok keyif alacağınız, tatlı, naif kısa öykülerden oluşan Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler serisi ile vatanımızın kurucusu, kurtarıcısı büyük önderi hem daha yakından tanıyacak, hem ona olan hayranlığınızı katlayacak, bol bol duygulanacak ve milli mücadele ruhunu derinlerde hissedeceksiniz hiç kuşkusuz! Ben bu seriyi oğlumun ilkokula başladığı sene Cumhuriyet ve Atatürk haftaları boyunca evde durmadan tek konu ve gündemimiz Atatürk ve Kurtuluş Savaşı olunca, çocuklara Atamızı güzel anlatan kaynak arayışına girdiğimde keşfetmiştim. Kitapta geçen hikayeler, tarih kitaplarında bulamayacağınız detaylar aslında, Atamızın o dönem yaşam tarzını, yaklaşımını, duruşunu ve vizyonunu daha iyi özümseyebileceğiniz küçük anekdotlar şeklinde veriliyor. Okuyucuyu yormuyor, her biri 3-5 sayfa süren hikayeleri bitirdikçe bir yenisini merak ettiriyor... Elinizden bırakamadan ve hiç sıkılmadan bir çırpıda okuyup bitireceğiniz bu seri hem yetişkinler, hem çocuklar için harika bir kaynak niteliğinde aynı zamanda. Biz seriyi okuyup bitireli iki yıl oldu, oğlum hala kitaptaki hikayeleri hayranlıkla hatırlayıp ara ara bana da hatırlatıyor. Bu günlerde yeniden hatırlayıp aynı coşku ve merakla yeniden elimize aldık ikimiz de, okudukça yeniden keşfedip sevdik."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/buyuk-oyunlar-anton-cehov", "text": "Büyük Oyunlar, Çehov'un İvanov, Orman Cini, Vanya Dayı, Martı, Üç Kızkardeş, Vişne Bahçesi oyunlarının yer aldığı bir toplu oyunlar kitabıdır. İçerisinde ki oyunların bir kısmını ayrı ayrı okumuş biri olarak böyle bir toplu oyun kitabını görmek beni çok mutlu etti. Tabi bazıları için kalın ve ağır bir kitap olacaktır ama bana göre böylesi çok daha güzel tek ciltte tüm oyunları var yazarın. Oyunlara tek tek değinmek istemiyorum. Alıp okunması taraftarıyım. Ama okurken şunu da göz önünde bulundurmak gerekli diye düşünüyorum. Oyunları bir Moliere ya da Shakespeare kitabı gibi okumamanız gerekiyor. Çünkü yazarların arasında üslup farklılıkları var. Anlatımlarda fark olduğu gibi yaşanan sosyal ortamda farklı. Hikayelerde yer verilen kimselerin durumları da hayatları da farklı. Bu yüzden buna göre bir yargılama yapmak çok yanlış olur. Genelde okuduğum yorumlarda hep bu karşılaştırmayı gördüm ve bana çok yanlış geldi. Bu tip bir karşılaştırma yapmak elma ile armutu karşılaştırmak gibi bir şey. Evet ikisi de meyve ama birinin adı elma diğerinin adı armut."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/caligula-albert-camus", "text": "Albert Camus'un oyunlarını okumaya devam ediyorum. Her biri bir öncekinden daha farklı çıkıyor. Bu kitap beni ilk oyunundan Asturya'da İsyan'dan çok daha fazla etkiledi. Hem daha sürükleyici hem daha anlaşılır bir dilde anlatılmış. Albert Camus'un her kitabında alışılmış olan detayların oyunlarında fazla görünmediğini belirterek başlamak istiyorum. Sanki bir Yunan tragedyası okurmuş gibi okudum Caligula'yı. Normalde Albert Camus eseri tadı ile Yunan tragedyası tadının birlikteliği. Ortaya Caligula'yı çıkarmış işte. Beğendim mi? Hem de çok! Tavsiye etmekle kalmayıp, ısrar edebileceğim türde güzel bir kitap. Bir sonrakinde de aynı şekilde farklı bir ortama gideceğimizden eminim. Aslında klasik bir hikaye Caligula fakat işleniş mi dersiniz, üslup mu dersiniz ya da merak mı dersiniz bilemiyorum, bir şekilde içine çekiyor ve size kendisini anlatıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/calikusu-resat-nuri-guntekin", "text": "Çalıkuşu benim yolda yürürken dahi okuduğum ilk romandır. Bir daha da yapmadım bu hareketi yanılmıyorsam, tavsiye de etmiyorum, çevreniz tarafından dışlanma sebebidir kendisi. Çalıkuşu'na dönersem, ne yazılır bu kitap hakkında bilmiyorum... Tefrika edileli doksan yılı geçmiş bir kitap fakat hala solmayan aksine gün geçtikçe daha da yeşeren bir kitap bu. Bu yüzden de hakkında yazılan, çizilen bir sürü yorum vardır eminim. Arama motoruna yazsanız konusu, karakterleri, hatta çekilen televizyon dizileri hakkında her türlü bilgiyi bulabilirsiniz. Sırf bu sebeple bu yazımda bunlardan bahsetmemeye karar verdim. Yalnızca kitabın etkisinden kurtulamadığım parçalarını yazayım en iyisi. Bilirsiniz, bu kitapta Kamran denilen bir adam var. Dizisini izlemedim ama Burak Özçivit'in canlandırdığını biliyorum bu yüzden genel olarak seviliyordur belki de bu karakter. Ne var ki kitap boyunca bu adama kanım ısınmadı hiç...Kitap boyunca hem İstanbul'da hem de Anadolu'da Feride'nin karşısına çıkan çıkar insanlarından pek de bir farkı yoktu bana göre. Ama kitabın sonlarında Feride'yi sahiplenen ihtiyar bir doktor vardı, bilmem hatırlar mısınız? O adamı hiç unutamam mesela. Feride için bu ihtiyar adamın şefkati, merhameti ve menfaatsiz muhabbeti uzun zamandır arayıp da bulamadığı umudu haline geliyor. Fakat el denilen engel burada da çıkıyor karşısına, aralarında kırk yaş olmasına rağmen aynı evde baba-kız gibi yaşamaları mümkün olmuyor. Kader, babası gibi gördüğü bu adamı kocası olarak düşünmek zorunda bırakıyor. Evlendikleri gece bu doktor bey ile Feride arasında geçen bir diyalog var ki, Feride'nin karşılaştığı insanlar, yaşadığı tüm kötü tecrübeler de okunmuşsa eğer insanın gözlerini dolduruyor... Kısaltarak diyalog şeklinde alıntılayacağım burayı, uzun bir kısım çünkü. Kitap boyunca öylesine insanlarla karşılaşıyorsunuz ki: aldatanlar, yaşına başına bakmayıp Feride'ye sarkıntılık edenler, dedikodu çıkaranlar, iftira atanlar... Feride sırf bu yüzden aynı yerde uzun süre kalamıyor hiç bir zaman. Çünkü o, genç, yalnız ve bağımsız bir kız ve istediği kadar masum istediği kadar temiz kalpli olsun, bunlar onu içine düşeceği derin yalnızlıktan kurtaramıyor. Ne var ki kitabın sonlarına doğru bile olsa, böyle bir adamla karşılaşmak hem Feride hem de okuyucu için unutulmayacak bir tecrübe. Sonunda ne olduğunu yazmayacağım doğal olarak ama okuduğunuz günlük tadındaki bu roman Kamran'a yazılmış bir roman. Feride'nin kendisi de söylüyor bunu. Sonunda hem onu hem de sarı çiçek lakaplı kadını affettiğini kendisi de söylüyor. Ben kitabı okurken, affedecek mi affetmeyecek mi, sonunda mutlu olacaklar mı olmayacaklar mı bunları merak ederek okuduğumu hatırlıyorum. Açıkçası Anadolu'da öğretmenlikle geçirdiği yılları hızlı hızlı okumuştum. Feride'nin İstanbul'daki renkli hayatını okumayı tercih eder gibi okumuştum. Ama şimdi aradan bir süre geçtiğinde ve dönüp kitaba baktığımda, İstanbul'daki renkli, canlı hayatı, Kamran'ı, Feride'nin mutluluğunu, yaramazlığını değil: onun Anadolu'da yaşadığı çetrefilli hayatı, çok erken kaybettiği küçüğünü, yalnızlığını, içinde kopan fırtınaları ve bu bahsettiğim kendisinden çok başkaları için yaşayan ihtiyar doktoru hatırladığımı fark ediyorum. Hayat da böyle bir şey galiba... Yolun sonuna geldiğimizde mutluluklarımız mı dadanır kafamıza yoksa atlattığımız sıkıntılar mı? Bunu da yaşayıp göreceğiz sanırım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/camera-lucida-roland-barthes", "text": "Fotoğrafçılık ile ilgili iseniz ve kült bir kitap okumak istiyorsanız karşınızda ki kitap doğru bir kitap. Fotoğrafçılık ile ilgili herhangi bir sohbette bile denk gelebileceğiniz bir eser. Roland Barthes gibi bir üstadın fotoğraf ile ilgili düşünceleri, fotoğrafa bakış açııs ve tabi ki değerlendirmelerini kendi standartlarınızla karşılaştırma şansını kaçırmamanız lazım. Kitap, yazarın belli bir sınıflandırma ile ayırdığı fotoğraflar ile ilgili bilgiler, daha doğrusu hissettirdiği hisler ile ilerliyor. Net, sabit, basma kalıp bir bilgi vermek yerine, insanın içine doğru mesajlar gönderen, bu mesajların ne anlama geldiğini söyleyen bir kitap. Sizin hissettiklerinizden çok yazarın ne hissettiğini anlıyoruz fotoğraflarda. Tabi bu durumda eğer yazarı bir doğru olarak kabul ederseniz, sizlerinde o fotoğraftan ne çıkarması gerektiğini öğrenmiş oluyorsunuz. Yok eğer Roland Barthes gibi düşünmüyorum, tarzı da bana göre yanlış diyorsanız o zaman ortaya farklı bir düşünceyi okumaktan başka bir şey kalmaz. Kitapta beni en çok etkileyen fotoğraflardan biri sokakta duran askerler ve arkalarından geçen rahibeler olan fotoğraftı. Görselde de kullandığım bu fotoğraf çok yaşayan bir fotoğraf. Sanki hala oradalar ve hala o yanlışı yapıyorlar gibiydi. Bir yerlerde bir asker görsem ve yüzlerinde bu ifade olsa hep aklımdan aynı düşünceler geçiyor. Bir şeyler yanlış gitmiş. Bu yanlış hala sürüyor. Bu yanlış yüzünden devam eden yanlışdan insanlar korkuyor ve kaçmaya başlıyorlar. Bu yanlışlıklar silsilesinin sonunda her zaman ama her zaman masum insanlar ölüyor. Bu fotoğrafta ki yerin ya da o yerde olan olayın sonucunda yazmıyorum bunları. Bu genel bir yanlışlar sonucu aslında. Bu sonuçları bugünler de bile görmüyor muyuz? Her gün, her yüzyılda yüzlerce kez görüyoruz, görmeye devam ediyoruz. Ama görmezden geliyoruz. O kadar çok geliyoruz ki hemde artık bir an geliyor bizlerde şaşırıyoruz. Bu yerler yer geliyor Gorazde oluyor, yer geliyor Filistin oluyor, yer geliyor Afganistan oluyor yer geliyor geliyor bizim dibimizde bir yerlerde bile oluyor. Evet işte bana da bunları anlatıyor bu fotoğraf Yazardan sonra bir de benden bir bukle olsun istedim. Peki ya sizde neler yaşatıyor? Sizlerde yazın buraya yorumlarınızı bakarsınız güzel bir şeyler yakalarız. Fotoğrafa olan bakışınıza katkısı olacağı kesin olarak düşündüğüm bu kült eseri, fotoğraf ile ilgilenen herkese tavsiye ediyorum. Roland Barthes'e katılıp, katılmamanız önemli değil. Önemli olan, gözlerimizin neyi nasıl görebileceğini görmemiz. O gözleri geliştirme vakti bence geldi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/can-andrey-platonov-2", "text": "Her neyse, tavsiye üzerine başladığım, Andrey Platonov'un Can adlı kitabı arayışlarımı bir nebze olsun söndürdü. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve son olmayacağına da eminim. Can aslında bize öyle yakın, öyle içten bir kitap ki. İsimlerin, coğrafyanın, acıların farklı olmasının hiçbir önemi yok. Kitaptaki tüm karakterler, insan olmanın bütün inceliklerini, zorluklarını, sıkıntılarını barındırıyor; baktığınız her yüzde, okuduğunuz her kelimede kendinizden bir iz buluyorsunuz. Bir halk düşünün; kendi haline terk edilmiş, çektiği acılar sonunda uyuşmuş ve artık nefes almaktan başka yaşamaya dair hiçbir fonksiyonu yerine getirmeye niyeti yok... Düşünce yok, his yok... Yaşayan ölüler tabiri bu halk için yazılmış gibi adeta. Okuduğum en yumuşak üsluplardan birine sahip olan Can, insana dair her şeyi, yaşadığını sanmanın acısını, yokluğu, açlığı, öyle büyük bir sevgiyle anlatıyor ki, çoğu zaman içiniz ısınıyor ve canınızın sızladığını hissediyorsunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/can-andrey-platonov", "text": "Stalin rejimi tarafından yasaklanan, değeri bilinmeyen ve sakıncalı olarak görünen Rus yazar Andrey Platonov'un gerçekçiliği ile yüzünüze tokat gibi çarpan romanı. Can, başından sonuna kadar umudu ve herşeye yeniden başlamanın, yaşamın bitmek bilmeyen yaşama isteğini ve bunların değerini anlatıyor okuyucuya. Tabi bunu yaparken hiç yaşamak istemeyenleri, hayattan bıkmışları yani Can halkını gösteriyor. Can halkı, Sovyetler Birliği sınırları içinde bulunan, Özbekistan'la Türkmenistan arasında, çok sert iklime sahip coğrafyada yaşayan fakir ve göçebe bir halktır. Kitabımızın kahramanı ve umut simsarı Nazar Çagatayev de, Moskova'da öğrenimini tamamlamış, halkı sosyalizmle buluşturmak için devlet tarafından görevlendirilmiş bir halk çocuğudur. Vermiş olduğu bu mücadele sizi okurken bile dehşete düşürüyor ve zaman zaman tahammül sınırlarınızı zorluyor. Ama Çagatayev bıkmıyor usanmıyor asla vazgeçmiyor. Ve gün geliyor hedefine ulaşıyor. Ulaşıyor ama ulaşana kadar geçen bu zamanda çok şey görüyor çok şey kaybediyor. Fakat kazanılabilecek en büyük zaferi kazanıyor. Verdiği mücadelenin meyvesi olan yaşamı kazanıyor. Ek bir bilgi olarak şunuda belirtmek isterim. Sait Faik öykü ödülünü alan, Ahmet Büke'ye göre Can, dünyanın en iyi romanıdır. Rus yazarın değerinin bilinmediğini, yazılmış olan bu eserin en iyi roman olduğunu söyler. Çok bilinmeyen değerli yazar Andrey Platonov'u keşfetmeniz için bir fırsat niteliğinde olan Can adlı kitabı bir an önce okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/candide-voltaire", "text": "İyimserliğin üst noktalarında az biraz şuursuzca gezinen Candide, sürekli dolandırma derdinde olan her zaman ki insan görünümlü üç kağıtçılar, sözde din adamları, tarikat mensupları, soylular, soysuzlar, krallar ve sultanlar. Candide ile Voltaire hepsini masalsı bir anlatımla harmanlamış Voltaire ve bizlere inanılmaz akıcı bir eser bırakmış. Kitabın bir diğer özelliği ise, Candide'nin hikayesini anlatırken, gönderme yaptığı kimseler. Her bir göndermenin nedenini be sahibini araştırdığınızda karşınıza bir olay zinciri daha çıkıyor. Özellikle kendisini eleştirenlere çok güzel cevap vermiş Voltaire. Ahlak, insanlık, din ve dini kullananlara da denmesi gerekenleri sıralamış. Üstadın bu eseri sadece bir şeyi değil bir çok şeyi bir noktada anlatıyor. Candide, diğer Voltaire eserleri arasında sanıyorum en akıcı, en sürükleyici kitabı diyebilirim. Tabi bir diğer özelliği ise dediğim gibi göndermelerin bolluğu. Hatta bir zaman sonra şunu merak ediyorsunuz. Acaba bu gönderme kime yapıldı? Sahibi bu göndermeyi aldı mı? Aldıysa sindirebildi mi ne oldu? Tabi bu sorulara cevap vermek oldukça zor. O zamanlardan kalma bir kaç tartışmayı ve atışmayı biliyoruz. Ama hepsini değil elbette. Voltaire kitaplarının, mutlaka okunması gerekenlerden olduğunu düşünüyorum. Hem de hepsini bir değil bir kaç kez okunması gerektiğini. Ne demiş Voltaire; Bırakın okuyalım, ve bırakın dans edelim; bu iki eğlenceden dünyaya asla hiçbir zarar gelmez. Kendisine katılıyor, izindeyim demek istiyorum. Hoş, dans konusunda hiç bir bilgim yok ama olsun. Hem okuyun dans edin sonra tekrar okuyun, sonra tekrar sonra yine tekrar. Dünyanın en güzel tekrarını tekrar tekrar yapmanız dileğiyle."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/carmen-prosper-merimee", "text": "Güzel bir kısa roman. Sürükleyici bir biçimde okunuyor. Carmen'in neler yapabildiğini anlatan bir kitap. Tabi burada konu sadece Carmen adlı bir çingenenin mi neler yapabildiği, yoksa kadınların isterlerse neler yapabildiği mi bilemeyiz. Kitabın sürükleyiciliği hakikaten çok güzel. Ne olacak diye düşünüyorsunuz ve elden bırakamadan okuyorsunuz. Zaten oldukça kısa bir kitap Carmen. Tabi burada çevirinin de etkisi çok büyük. Zaten çeviri ödülü almış çeviri yapan Nesrin Altınova. Hem de Türkiye'den bir ödül değil, Fransa'dan Uluslararası Çeviri Ödülü almş Carmen çevirisi ile. Bu büyük bir başarı. Kitabın içerisinde hem döneminin olayları, hem insanların aşk uğruna yaptıkları hem de insanları çıkarları için neleri göze aldıklarını okuyoruz. Bunları çok güzel bir kurgu ile toplamda yüz sayfadan kısa bir kitapta okuyoruz. İşin zaten en can alıcı noktası da bu gibi görünüyor. Kısacık bir kitapta bu etkiyi yapmak ve bu kadar güzel bir kurgu ile anlatılmak isteneni anlatmak. Kısacası ben çok beğendim. Yazarın neden bu kadar önemsendiğini ve döneminin önemli yazarları arasında olduğunu anladım. Özellikle bir çok yazarın, tarihçinin neden Prosper Merimee okunmalı dediğini anladım bu kitabı okuduktan sonra. Hatta önerenlerden biri de İlber Ortaylı'ydı yanlış hatırlamıyorsam eğer."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cavdar-tarlasinda-cocuklar-j-d-salinger", "text": "Çavdar Tarlasında Çocuklar , J.D. Salinger romanıdır. ABD`de 1945 ve 1946 yıllarında seri olarak yayımlandı. İngiltere ve ABD`de ise 1951'de bir kitap olarak basıldı. Birçok ABD eyaletinde, ahlak dışı olarak görüldüğünden uzun süre yasaklı kaldı. Geçen zaman içerisinde ise bir başyapıt olarak değerlendirilmeye başlandı. Hikaye ilk ağızdan yani Holden Caulfield tarafından anlatılıyor. Holden Caulfield'in üç gününü kapsıyor ve olaylar, Holden Caulfield okulu olan Pencey Prep`ten 1949 yılbaşı kovulmasıyla başlıyor. Daha önce üç okuldan daha kovulan Holden Caulfield, bu kez ailesiyle yüzleşmemek için eve gitmek istemiyor. Ne olsa büyük annesinden gelen harçlıklar sayesinde az da olsa ekonomik gücü vardır. Bundan sonra yaşanan olaylarda yurt arkadaşları ile yaşadığı kavga, taksici ile sohbeti, eski tarih hocası ile olan eşcincel tacize maruz kalması, kızkardeşi olan diyalogları gibi etkileyici ve kafanızda film gibi izlediğiniz unutulmaz satırlar var. Kaçırılmaması gerekn güzel bir kitap. Özellikle Charles Bukowski severler için biçilmiş kaftan."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cehenneme-ovgu-gunduz-vassaf", "text": "Son dönemde, okuduğum en iştah ve kafa açıcı kitaplardan biriydi Cehenneme Övgü. On üç bölüm, soluksuz giden bir kitap. Daha önce neden okumadığımı bilmiyorum. Öyle tespitler, yorumlar var ki, dillendiremediğimiz ya da farkında olup hiçbir zaman konuşmadığımız şeyler üzerine şiddetli ve iştah açıcı yorumlamalar görüyoruz. On üç ayrı bölümde, gündelik yaşamlarımızda yaptığımız tüm eylemleri totalitarizm ile bağdaştırıyor. Hayat, ilişkiler, bireysellik, insana ait tüm konumlamalar üzerinde muhteşem bir eleştiri ve tespit zinciri. Ufuk açan bir rehber kitap diyebilirim belki. Defalarca kez okunması sindirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Lakin tabi körü körüne değil. Belli bir bilinçle, karşı eleştiri oluşturarak. Elinizde ne varsa bırakın ve bunu okuyun diyebileceğim bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cennetin-anahtarlari-michelangelo", "text": "Cennetin Anahtarları merak ettiğim bir kitaptı. Özellikle yazarının Michelangelo olması bu merakımı arttırıyordu. İş Bankası Yayınları da sağolsun basınca bu eseri, hemen okumalıyım dedim. Her ne kadar şiir kitaplarına karşı çekincem olsa da bu kitapta bu çekincenin gereksiz olduğunu düşündüm. Haklı çıktığımı şimdiden söylemeliyim. Sanatçının resimde gösterdiği performansın bir kısmı yazıya dökülmüş gibi geldi bana. Ama beklentileri yükselten cümleler kurmak istemem. Yazarın bir ressam olduğunu unutmamanız gerekiyor. Bir diğer konu ise şiir sanatında çeviri oldukça zor ve şiirleri anlamanın kendi dilinde bile çok zor olduğunu biliyoruz. Bu açıdan bakacak olursak, hem çeviri sıkıntıları, hem yazıldığı dönem hem de yazarının sanatının büyük bir kısmını resimlerine ve heykellerine aktardığını hesaba katarsak, şiirlerin çok iyi olduğunu söyleyebiliriz. Merak ettiğime değdi diyebilirim. Şiir değerlendirecek biri olmasamda beğendiğimi söyleyebilirim. Sanatçının, resim eserleri kadar mükemmel olmasalar da büyük bir sanatçı tarafından yazıldıkları belli. Böylesine kapsamlı bir çalışmayı hazırladığı için Talat Sait Halman'a ne kadar teşekkür etsek azdır. Ruhu şad olsun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cesur-yeni-dunya-aldous-huxley-2", "text": "Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley'in ilk distopya denemesi olmakla birlikte, insana okuduğu zaman dilimi içinde sahte bir ütopya izlenimi veriyor. Bu yeni dünyada sıkıntı, savaş, üzüntü, tutku, aşk, aile, sanat ve felsefe gibi kavramların nesli tükenmiştir. İnsanlar soma adı verilen bir madde sayesinde sürekli olarak mutlu kalabilmektedirler. Cinsel ilişkiler tabu olmaktan çıkmış, herkes, herkes içindir anlayışı yayılmıştır. Kısacası bu yeni dünyada haz her şeyden önce gelmektedir. Çocuk doğurmak, aile kurmak gibi fikirler insanlar için anlaşılamaz derecede uzaktır. Çünkü artık embriyolar, devletin elinde, belli sınıflara ve kurallara tabi tutularak yetiştirilmekte ve bir nevi fabrika ürünü insanlar doğmaktadır. Bir gün bu düzenin çok uzağında yaşayan bir Vahşi, yeni dünyaya getirilir. Kitap, Shakespeare okuyan, duygularını doruğunda yaşayan, düşünen ve kısacası yeni dünya insanları gibi makineleşmiş olmayan birinin, bu yeni düzenle mücadelesini konu ediniyor diyebilirim. Cesur Yeni Dünya'da her şey keyif üzerine kurulu ve kaos denilen ihtimal kökünden kazınmış. Bu yönüyle Huxley'in geleceği daha net olarak gördüğü bir gerçek. Biz de televizyona, sosyal medyaya, sahte dünyalara gömülüp, gözlerimizi acıya kapatmıyor muyuz çoğu zaman? Kitaplar yasak değil ama kitap okuma isteğimiz gittikçe köreliyor yahut okuduğumuz kitaplar gün geçtikçe basitleşiyor. Düşünmek yorucu hale geliyor, monoton bir hayata kapılıp yaşamakla yetiniyoruz. Cesur Yeni Dünya ile bizim dünyamız arasındaki benzerlikler, her bir sayfada artarak çoğalıyor ve bu yüzden okurken, 1984'teki kaos ortamının oluşturduğu dehşetin bir benzerini duyumsamaya başlıyor insan. İthaki'nin bilim kurgu serisindeki bir diğer durağı da geride bırakırken, gözüme hiçbir kelime hatasının çarpmadığı ve çeviriyi, kapak resmini de başarılı bulduğum bu güzel kitabı, bilim kurgu severlere tavsiye ederim. Birey hissederse, topluluk sendeler. dedi Lenina."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cesur-yeni-dunya-aldous-huxley", "text": "Bilim kurgu romanları denildiğinde, ilk akla gelen kitaplardan Cesur Yeni Dünya'yı en sonunda okudum. Geç kalmış olsam da, bitirmiş olmanın verdiği mutluluğu yaşadım. Kitap gerçekten çok etkileyici bir kurguya sahip. Konuların işlenişi ve bağlanmaları ise Aldous Huxley'in dahihane yeteneğinin eseri. Her ne kadar sizi hemen yakalamasa da, biraz okumaya başlayıp, konuya gömülmeye başladığınızda sizi içine çekmeye başlıyor. Sonrasında ise zaten okumaya ara veremiyorsunuz. Sürekli olarak George Orwell'ın 1984 romanı ile karşılaştırılan bir roman Cesur Yeni Dünya. Ama bana sorarsanız bu yanlış bir karşılaştırma. Zaten kitap karşılaştırması yapmak bence saçma bir hareket. Sanırım yazarlarının aynı dönem yaşamış olmaları, birbirleri ile mektuplaşmaları yüzünden, günümüzün magazinsever kimseleri tarafından bu kıyaslamaya gidilmiş. Bence her iki romanında kendine has noktaları var. Eğer karşılaştırma değil, hangisi daha sürükleyici, hangisi seni daha çok etkiledi derseniz 1984 derim. 1984'ü iki kere okumuş olmama rağmen, kitap beni hiç sıkmadan, aynı heyecanla sona kadar sürüklemişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen. Aynısını Cesur Yeni Dünya ile de yaşayacağımızı umuyorum. Kitabın genel olarak konusu dünya düzeni. Tam bir distopya sunuyor bize Aldous Huxley. Yalnız bunu yaparken bir çok yere parmak basıyor ve göstermek istediği her noktayı irdeliyor. Henry Ford ve efsanevi T modelinin ortaya çıkışı, sonrasında yaşanan tüketim odaklı dünya düzeni, sürekli olarak mükemmelliyetçi bir yaşam arayışı konularının üzerinde duruluyor. Zaten karakterlerin adları ve eleştirilen düzenin parçalarıda bu adlardan geliyor. Özellikle karakter isimleri büyük bir özenle seçilmiş. Örneğin Mustafa Mond Cesur Yeni Dünya'nın önde gelen on denetçisinden biri ve otoritenin temsilcidir. Eski bir bilim adamı olan Mond, bilimden vazgeçerek bu göreve gelmiştir. Bu isimlerde esinlenilen kişiler ise Mustafa Kemal Atatürk ve yenilikçi İngiliz sanayicisi Alfred Mond. Bu karakter ile ilgili olarak herkes kendisine göre bir yorum getirmiş. Ben kendi yorumumu yazmak istemiyorum. Siz de okuyun ve siz de kendi yorumunuzu getirin. Zaten hayatımızda herşeyi anlamak istediğimiz gibi, ya da bize gösterilen gibi anlamak istiyoruz. William Shakespeare kitaplarında alıntılar ve şiirlerinden parçalarda sunuluyor kitapta. Oldukça yücelten ve onure eden kısımlar var. Bu güzel bir şey. Batının reformları ile ilgili kısımları övmek midir yoksa bu reformlardan ayırmak mıdır bilemediğim kısımlarda var. Hayranlığımın üst safhasında biri olduğu için hiç bir art niyet aramadım açıkcası. Romanın kurgusu Londra'da 26. yüzyılda geçiyor. Üreme teknolojisi, uykuda öğretim sayesinde toplum değiştirilmiştir. Aslında tanımlanan dünya, ütopik bir dünyadır. Fakat ironik bir yanı vardır. İnsanlık sağlıklı, teknoloji gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir. Herkes eşittir, tüm ırklar aynı çatı altında değerlendirilir ve ayrımcılık yoktur. Fakat bireyin önemsediği tüm değerler silinmiştir. Aile, din, kültür, sanat, edebiyat ve felsefe yoktur. Seks artık herkesle yapılabilir durumdadır. Tek eşlilik mi? Bu çok ilkeldir. Toplu seks, uyuşturucu, çok eşlilik gayet normaldir. Haplar vardır acıyı, hal ve durumu değiştiren. Sakızlar vardır haz arttıran. Kitaplar kasalardadır, insanlara sadece okutulmak istenenler verilir. Hoş sözler, şiirler, aşk sözleri oldukça saçmadır. Aslında bu distopya da hoşuma giden noktalar yok değil. Örneğin, önemsiz olan birçok değer bu dünyada kendine yer bulamıyor. Din sorunu yok, çünkü ortada bir din yok. Fakat sonlara doğru propaganda mı yoksa eleştiri mi olduğu tam net olmayan bir İsa ve çarmıha gerilme sohbetleri vuku buluyor. Distopya da hoş olmayan ise herşey tek tip, çok mükemmel ve kusursuz. Zaten sorun burada başlıyor. Fanny Crowne, Fanya Kaplan, Lenin'i öldürmek için başarısız bir suikast girişimi düzenleyen kişi. Eğer bilim kurgu romanlarına meraklıysanız size kesinlikle önereceğim bir kitap Cesur Yeni Dünya. Ardından ya da daha öncesinde okumanız gereken kitaplarda var tabi. Örneğin; 1984 George Orwell, Gün Ortasında Karanlık Arthur Koestler, Biz Yevgeni Zamyatin gibi. Tabi burda bir ekleme daha var. Aslanlar, bekaret ve elektrik süpürgesi. Bunlarla nasıl mantıklı bir paragraf çıkartabilirsiniz? Bence kendinizi daha fazla yormadan kitabı okumaya başlayın."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cevdet-bey-ve-ogullari-orhan-pamuk", "text": "Orhan Pamuk'un bu ilk romanında, 1905 yılından 1970'lere kadarki Türkiye'nin modernleşme süreci, Nişantaşı'lı zengin bir aile aracılığıyla anlatılıyor. Kitap üç bölümden oluşuyor, bu üç bölümde Türkiye'nin modernleşme süreci üç nesilin hayatı paralelinde işleniyor. Cevdet Bey, Osmanlı'nın son dönemleri ve Cumhuriyetle birlikte oluşan yeni Müslüman zengin sınıfı temsil ediyor. Cevdet Bey'in hayattaki anlam arayışı da, dönemin toplumsal yapısına paralel olarak zengin ve batılı, modern, iyi bir aileye sahip olmaktan geçiyor. İkinci bölümde, Cevdet Bey, kalabalık ailesi ile Nişantaşı'ndaki evinde yaşıyor, işlerini daha büyütüyor ve hatta yine dönemin sanayileşme akımına paralel olarak, bir fabrikanın hayalini kuruyor. Bu bölümde hikayeye evin küçük oğlu Refik'in üniversiteden arkadaşları Ömer ve Muhittin karakterleri dahil oluyor. Cevdet Bey'in tersine üç karakter de 'idealist'. Hayatın anlamının peşinde koşarken yolları kesişen gençler, kendi kişisel sorunlarından çok ülke ve toplum meseleleri üzerinde kafa yormaya, çözümler aramaya çalışan dönemin Türk aydınlarını temsil ediyor. Ancak her biri gerçekte başarılı ve kendini gerçekleştirmiş kişiler olmayı isteyip de hedeflerine varamayan romantikler olmaktan öteye gidemiyor. Nişan/düğün/sünnet gibi ritüellerle, geleneksel bayram ve aile yemekleri ile, çocukların konağı apartmana döndürme ısrarlarına rağmen aileyi bir arada tutmaya çalışan, gelenekleri, örf ve adetleri temsil eden, korumaya çalışan anne figürü Nigan hanım ile 'aile' kavramı bu bölümün de en temel öğesini temsil ediyor. Son kısım 1970'te geçiyor. Artık Nişantaşı'ndaki konak yerine bir apartman yapılmış... Refik Bey kanserden öldükten sonra burada yaşamını sürdren oğlu Ahmet sol görüşlü bir ressam. Ahmet, babasını pek tanımıyor ve hatta saygı duymuyor. Ahmet, tüm ailenin geçmişine bakılırsa, Cevdet Bey'in ulaşmak istediği noktaya varmış, yani maddi gücü elde etmiş, ancak o da tüm ailesi gibi hayattaki anlam arayışını tamamlayamıyor. Karakterlerin ortak noktası olan anlam arayışı burada da Türkiye'nin o dönem içinde bulunduğu sosyo-kültürel ve politik değerlerle paralellik gösteriyor. Bu roman aslında Türkiye'nin modernleşme sürecini, Cevdet Bey'in ailesini konu ederek anlatıyor. Karakterlerin tümü, Türk modernleşmesinin farklı dönemlerini temsil ediyor. Pek çok karakterin ve alt hikayenin anlatıldığı bu kitabı hayatın rastgele bir anlık görüntüsü olmaktan çıkaran ortak tema: Hayatın amacı nedir, hayatın bir amacı olmalı mıdır? sorularına cevap araması. Bu soruları baba Cevdet de, oğul Refik de, torun Ahmet de ve hatta diğer yan karakterler de soruyor ve kendilerine göre yanıtlar buluyorlar. Kimi zaman bunalıma giriyor, kimi zaman gülüp geçiyorlar. Onların bu soruyla boğuşmaları Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde gerçekleştiği için, yanıtları da dönem hayatının bir yansıması oluyor haliyle."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/charlienin-cikolata-fabrikasi-roald-dahl-2", "text": "Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Roald Dahl'ın sanıyorum yazdığı en güzel eserlerin başında geliyor. Hem anlatımı hem konusu hem de vermek istediği mesaj olarak çok güzel noktalara değinen, eşsiz bir çocuk klasiği diyebiliriz. Sadece kitabını değil, aynı zaanda filmini de seyretmiş biri olarak kitabı kadar başarılı bir film yapılmış diyebilirim. Hatta bazı noktalarda çok çok iyi diyebilirim. Gerek karakter seçimi gerekse konuyu işleyiş hakikaten eşsiz olmuş. Kitabın tabi tadı daha farklı ve daha güzeloluyor bu tartışmasızdır. Ama sizlere tavsiyem, kitabı okuduktan sonra filmini de seyredin. Filminde büyülü bir atmosfer bulacağınız gibi, konuya dahil olmanız ve işleyişin güzelliğini de fark edeceksiniz. Tabi bir de oyunculuklar, müzikler ve sinematografi kısmı var ama o bölümlere hiç girmiyorum. Renklerden tutun, müziklere kadar, hazırlanmış nesnelerden atmosferine ve karakter seçimine kadar her şey üzerinde çok ince düşünülmüş bir film. Kaçırılmaması gereken bir görsel şölen derler ya hani işte bu söz tam olarak bu film için söylenmiş durumda. Ayrıca bu kitap tüm çocukların okuması gereken bir kitap. Sadece çocuklarla sınırlamak yanlış gerçi, yetişkinlerin de okuması lazım. Anlatılan hikaye hepimizin dikkat etmesi gereken olayları barındırıyor. Sonunda ise bize mesajı kendiliğinden çıkartıyor. Artık değerlendirme bize kalmış durumda. Burada doğru ile yanlışı ayırt etmek, iyi olanı yapmak için kolları sıvamak yine bizlere düşüyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/charlienin-cikolata-fabrikasi-roald-dahl", "text": "Bazı kitaplar vardır ya hani, insanın yüreğini ısıtır, yüzünde bir tebessüm oluşturur, hiçbir sebep yokken gözlerini doldurur. Charlie'nin Çikolata Fabrikası da tam olarak böyle bir kitap. Çocukken filmini izlediğimde, kitaptan uyarlama olduğundan bihaberdim. Çok severek izlemiştim ve benim bir nevi fantastik dünyalara olan ilgimin temelini atmıştı. Neredeyse on yıl sonra bu güzel dünyanın kitabını okumak çok keyifliydi. Çocuklara yönelik olmasına rağmen tek solukta, yazarın hayal gücüne hayran kalarak okudum. Charlie'nin iyi kalbi, çocuk saflığı sık sık duygulandırdı. Daha uzun olsaymış, Roald Dahl bu kitabı masal kısalığında değil de roman genişliğinde yazsaymış diye hayıflandım. Küçük kardeşi, çocuğu, yeğeni, kuzeni, kısacası kitap okumaya teşvik etmek istediği bir küçük yakını olan herkes bu kitabı gönül rahatlığıyla seçebilir. Aynı zamanda yetişkinler için de insanı günlük hayatın stresinden uzaklaştıracak, mutlu edecek bir tecrübe olabilir. Adet yerini bulsun diye konusundan da kısaca bahsedeyim. Charlie, ailesiyle birlikte annesi, babası, iki ninesi ve iki dedesi yaşamaktadır. Babasının diş macunu fabrikasından kazandığı parayla geçinemeyen bu aile çoğu zaman yiyecek ekmeği bile bulamamaktadır. Bununla birlikte aile her şeye rağmen mutlu, sevimli bir ailedir. Charlie çikolatayı çok sever fakat yılda bir kez doğum günlerinde yiyebilir. Bir gün bölgenin en ünlü ve en gizemli, kimsenin ardında ne olup bittiğine akıl sır erdiremediği çikolata fabrikasının sahibi Willy Wonka, fabrikanın kapılarını beş çocuğa açacak beş bileti çikolataların içine gizlediğini duyurur. Charlie yılda bir kez eline geçen çikolataya rağmen altın bileti bulup Willy Wonka'nın çikolata fabrikasına girmeye hak kazandığında, sihirli ve eğlenceli, bol çikolatalı şekerlemeli bir dünyanın kapılarını aralayacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cimri-moliere-2", "text": "Tiyatro dalında eser okumaya Shakespeare'ın dram tarzı oyunlarıyla başlamış biri olarak, Moliere'in komedi tadındaki Cimri'siyle devam etmek benim için hoş bir değişiklik oldu, hatta okuduğum yerde sık sık gülümsetti. Tek solukta, tıpkı bir oyun izler gibi tek oturuşta okuyup bitirdim ve aklımda kelimeler yerine hayalimde canlanan sahneler kaldı. Cimri, Harpagon adlı parayla kafayı bozmuş, parayı hayatının her alanında öncelikli tutan konu çocukları olsa bile bir adamı anlatıyor. Harpagon, yüzyıllar önce olduğu gibi günümüzde de karşılaşma olasılığımızın pek yüksek olduğu tiplemelerden biri aslında. Bu yönüyle oyun 17. yüzyılda oluşturulmasına rağmen, günümüze de aynı tazelikle seslenebiliyor. Harpagon, çocukları Elise ve Cleante'yi, zengin kişilerle evlendirmek niyetindedir. Fakat babalarına benzemeyen bu iki kardeş gönüllerini, parasal açıdan zengin olmayan kişilere kaptırmışlardır. Harpagon ve çocukları arasındaki bu evlilik anlaşmazlığı komik bir çekişmeye dönüşüyor ve sonunda ütopik tesadüflerle birlikte oyun güzel bir kapanış kapıyor. Tragedya anlayışını kendi döneminde kabul ettirememiş olan Moliere, yazdığı komedyalarla ünlenmiş. Ben de üslubunu oldukça doğal ve 'bizden' buldum. Shakespeare'in tragedyalarındaki yüksek tabaka üslubu düşünecek olursam, günümüzün aksine tragedyalarda doğallığın hoş karşılanmadığı çıkarımına varıyorum. Her halükarda, Moliere ne yazmış olursa olsun okurum diyebileceğim bir konumdayım artık. Shakespeare bir, Moliere iki diyordum ama aslında bu iki tiyatro yazarını karşılaştırmak doğru gelmiyor. Eğer tiyatro eserlerine meraklıysanız, Cimri'yi kesinlikle tavsiye ederim. Tiyatro türüne yeni başlayacaklar için de hafif, akıcı bir giriş olabilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cimri-moliere", "text": "Moliere'in okuduğum ikinci tiyatro eseri Cimri'de ilkinden eksik olmayan bir tat aldım. Yine mükemmel diyaloglar yine mükemmel karakterler ve yine mükemmel bir komedi ile dram karışımı. Bazen bazı kitaplar görürüz ya da elimizde incelerken yazarı görünce tamam deriz ya hani, kötü bir eser olmadığından daha doğrusu mükemmele yakın birşey okuyacağımızdan emin oluruz ya işte Moliere'de benim için o yazarlardan biri. Her kitabında eşsiz üslubuyla beni etkileyeceğinden emin olduğum, eşsiz ustalardan. Moliere'in 17. yüzyılda yaşamış para düşkünü fransızları anlatıyor. Dönemin zenginlerinin hayatlarını, değer yargılarını, sevgi anlayışlarını, evlat ve ebeveynlerin davranışlarını bizlere özetliyor. Kısa bir diyalogda bile neyin ne olduğu apaçık gözler önüne sergileniyor. Tabi burda belirtmeden geçmek istemediğim bir nokta var. Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirisi ile bu kadar güzel bir akıcılıkla okunduğunu düşünüyorum Cimri'nin. Gerçi Sabahattin Eyüboğlu'nu görünce bunu belirtmek gerekli midir değil midir bilemedim ama ustayı bilmeyenler olabilir, belirtmek gerek diye düşünerek, bu paragrafı ekledim. Tiyatro severlerin kaçırmayacağından emin olduğum Cimri'yi önce tiyatro severlere sonra da herkese şiddetle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cinayet-sirlari-neil-gaiman", "text": "Cennette cinayet! Kulağa biraz tuhaf geliyor değil mi? Ama olur mu olur. Bu kadarına inanmışken biz insanlar buna da inanılabilir bence. Her ne kadar güzel bir kurguda olsa insanda bir an düşündüren bir hikaye. Olur mu olmaz mı diye kısa bir süre sorguladıktan sonra romanın, daha doğrusu çizgi romanın hikayesine kendinizi bırakıyorsunuz. Cinayet Sırları Neil Gaiman'ın zekasının en güzel örneklerinden biri. Her ne kadar bu hikayeden daha fazlası çıkardı neden bu kadar kısa kesmiş Neil Gaiman? diye düşünsemde, bu benim tadı damağımda kalan her Neil Gaiman eseri için söylediğim bir söz olduğunu farkettim. Bankta otururken biri yanınıza gelse ve sizden sigara istese sonrasında size cennette işlenen bir cinayeti anlatsa ne düşünürsünüz? Delinin biri... Evet muhtemelen bende aynısını düşünürüm. Peki ya size eskiden bir melek olduğunu kanıtlarsa? Sigara isteyen meleğimiz Raguel, anlattığı cinayeti çözmek için görevlendirilmiş bir melektir. Tüm hikayeyi olduğu gibi anlatır bankta sigara içerlerken. Peki hikayemizin anlatıldığı bu bank nerede? Los Angeles. Ne büyük tesadüf değil mi? Melekler Şehri ve melekler. İşte kitabın genel özeti bu şekilde. Fakat işin içinde Neil Gaiman olunca öykü daha bir tadından yenmez oluyor eee tabi birde Craig P. Russell çizimleri olunca daha bir güzelleşiyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ciplak-sokak-jose-mauro-de-vasconcelos-2", "text": "İçten, şiirsel ve bizden bir kitap mı okumak istiyorsunuz? O zaman size Vasconcelos derim. Hemde herhangi bir kitabı olabilir. Eminim her kitabından sonra aynı hazzı alacaksınız. Kitabın kapağına ellerinizi koyup, şöyle bir düşünecek ve keşke hiç bitmese hep devam eden bir kitap olsa ve o kitap mutlaka ama mutlaka Vasconcelos'un yazdığı bir kitap olsa diyeceksiniz. Sizi bilemem ama ben bunu diyorum. Keşke daha fazla eseri olsaymış keşke daha fazla eseri dilimize çevrilmiş olsaymış diyorum. İşte Çıplak Sokak'da öyle bir eseri Vasconcelos'un. İki yaşlı daha doğrusu yaşlı gibi olan ama aslında genç olan Antao ve Ananias'ın hikayesi. Birbirlerine söz veren iki kardeş gibi kardeşin hayatını anlatıyor Vasconcelos. Yapay ve kimsesiz yaşamlardan uzakta, sevgi ve huzurla harmanlanmış iki insanın hikayesi. Varlık içinde yaşamayı red eden, yoksulluk içinde bir sokağa giden iki insanın, hayatta vazgeçilmesi gerekenlerin aslında çok değerli sanılan şeylerin olduğu gösteren iki insanın hikayesini anlatıyor bizlere. Antao ve Ananias'ın hikayesi. Tabi bu güzel insanlar her güzellik gibi göze batar. Bu batan gözler kendilerine dayanak bulurlar. Nedir bu dayanak? Tabii ki toplumsal baskı ve din. Bunu en iyi kullanan kimler olabilir? -en azından o zamanlarda- Din adamları ve toplumun önde gelenleri. Yapıştırılan damga nedir peki? Büyü yapıyorlar! Deli bunlar! Hiçbir şey istemiyorlar! İnsanlığın varoluşundan beri olan klasik berbat suçlamalar. Arkasında iyi bir güç varsa yaptırımı oldukça sert olan yapıştırma etiketler ve suçlamalar. Sonrasında ise insanların hayatının mahvoluşu ve sürgün. Günümüze bakacak olursa kullanmayan kalmamış diyebiliriz. Avrupa bir dönem, papanın, kara kedi şeytandır! vaazıyla birlikte milyonlarca kara kedinin öldürülmesinden tutunda, tarihi eserleri parçalayıp, bunlar putperest işleri, şeytan işi! diyenlere kadar neler neler var biliyorsunuz. Vasconcelos bize bu kez toplumsal baskı ile birlikte dini de sorgulamamız gerektiğini gösteriyor. Tabi bunu yaparken şiirsel anlatımını ve o eşsiz üslubunu asla bozmuyor. Her zaman salt kötülük diye göstermek yerine bunun içinde bu da var ama birşey yapamıyor diyor. Burada rahibin elinden birşey gelmemesi, topluma yenik düşmesi en iyi örnek. Her Vasconcelos eserinde olduğu gibi bu eşsiz güzellikte ki kitap içinde aynı şeyi söylüyorum; bir an önce okuyun ve okutun!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ciplak-sokak-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Çıplak Sokak, hayatımda okuduğum en içten, en sade, en her türlü zorlamadan uzak ve bizden diyebileceğim bir kitap. Şiirsel bir dil ile doğallık arasında öyle bir çizgi çizilmiş ki, yazarın sanatsal bir kaygıyla değil okuyucunun kalbine dokunmak için bu romanı yazdığının farkına varabiliyorsunuz. Antao ve Ananias uzun zaman önce birbirlerine söz verirler. Artık Antao, Ricardo değildir; Ananias da Robert değildir. Yaşları oldukça genç olmasına rağmen seksenlik ve doksanlık iki ihtiyar gibi yaşayacaklardır. Zengin ama yüzeysel eski hayatlarından, sadece yaşamak ve yaşatmak amacıyla seçtikleri yeni hayata taşıyacakları tek şey kardeş olmalarıdır. Böylelikle zengin bir hayat sürebilecekken ailelerini terk edip yoksulluk içinde bir hayata başlar Antao ve Ananias. Kent olmaktan çok uzak bir köy yolunda, yani asfaltlanmamış bir çıplak sokakta insanları mutlu etmek için kendi hayatlarından vazgeçerler. Üstelik bunun karşılığında hiçbir şey kabul etmezler. Bu süreçte kendilerinin de nasıl olduğuna anlam veremedikleri büyüklü küçüklü mucizelere aracı olurlar. İnsanlara ders verir, okuma yazma öğretir, hatta onları hastalıklarından kurtarıp ölümlerden döndürürler. Ve böylelikle bir savaşa neden olurlar. Bir yanda onları bağrına basan çıplak sokak ki bu sokaktakiler onlara şöyle der: ermişler. Diğer yandaysa kilise eşrafı ki bu insanlar onlara şöyle der: deliler. Yazar ise hangi konumda, bu savaşta hangi tarafta olduğunu pek belli etmez okuyucuya. Okuyucunun kendi seçimini kendi tercihini kendisinin yapmasına izin verir ve kitabın sonunu da bu şekilde bitirir. Tarafımı ben de söylemeyeceğim ama şunu söylebilirim ki bittiğinde burnumun direğinde bir sızı hissettim ve daha önce bir kitabı okurken hiç yaşamamıştım bunu. Okuyup bu savaşın içindeki tarafınızı seçmekse size kalıyor artık. Vasconcelos, bu kitabında Tanrı'yı hiçbir disipline bağlı kalmaksızın özgürce ararken, bir yandan da insanların yerleşik inançlarını sorguluyor ve en güzeli de bunu tek başına yapmak yerine sizi de dahil ediyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ciroz-efe-fahri-ciftci", "text": "Çiroz Efe, Fahri Çiftçi tarafından kaleme alınmış, Kayalıpark Çocuk yayınları tarafından yayımlanmış bir kitap. Doğrunun ne olduğunu, yapıldığı zamana ya da kişiye göre değişmediğini öğreten güzel mi güzel bir kitap Çiroz Efe. Çocuklarınıza gönül rahatlığı ile okutabileceğiniz güzel bir çocuk kitabı. Kitabımız hırsızlık yapan Efe'nin kaçışı ile başlıyor. Gerçi hırsızlık dediğimize bakmayın öyle büyük bir hırsızlık değil. Tabi hırsızlığın büyüğü küçüğü olmaz o ayrı. Günümüzde yapılan hırsızlıklarla karşılaştırmayın diye belirtmek istedim. Efe bir ekmek çalışıyor. Bu ekmeği çalma amacı da aslında birine yardım etmek. Yani niyet güzel ama işte eylem yanlış, zaten kitabımızın ana teması da burada başlıyor. Tabi sadece bu eksende gitmiyor. Her bölümde bir yanlışa değinmeye daha doğrusu yapılan bir yanlışın sonunda nelerin ardı ardına geldiğini de gösteriyor bizlere. Yeri geliyor güven sorununu düşünüyor Efe yeri geliyor merhamet etmeyi. Kitabın güzel yanı Efe'nin bir anda bedenini bir karınca bedeninde görmesi oluyor. Bir dönüşüm geçirmiyor ama nasıl olduğunu da anlayamıyor. Karınca halinde çeşitli maceralara giriyor ve elbet sonunda yine kendi bedenine kavuşuyor. Ama bu karınca bedeninde birçok şeyi öğreniyor hayat ile ilgili. Kitapla ilgili tek eleştirim, çizimlerin karanlık oluşu oldu. Bir çocuk kitabında çizimlerin bu denli az görünür olması bence iyi olmamış. İlerleyen baskılarda bu sorunu düzeltirler sanıyorum. Çizimlere arka plan yapmak yerine beyaz zeminde sadece karakterleri canlandırmak bile yeterli olacaktır tahminim. Çünkü okuyan kimse zaten o anda bir canlandırma yapıyor hayalinde bu canlandırmada istediği gibi bir yer hayal edebilir. Örneğin koyu kahverengi bir yol yerine belki yeşillikler içinde, çakıl taşlı bir yol hayal edecektir. Çocuklar içinde bu geçerli elbette. Hayal ettiklerini zamana müdahale etmemiş oluruz diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/citirlar-farkinda-degil-boris-vian", "text": "Boris Vian'ın her daim okunacak muhteşem romanlarından olmayan, diğer kategoriye giren yani Mezarlarınıza Tüküreceğim, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek tarzında olan, ama güzel ve hızlı okunan, enteresan, alternatif delilikler içeren bir kitabı. Kitapta kahramanlarımız savaşmak, öldürmek gibi insani eylemler yerine, ahlaki değerleri alt üst eden ve toplumda daha fazla kötü gibi görünen sevişerek yola getirmeyi kullanıyorlar. Ne kadar da yanlış... Hemen hemen her yerde ve her zaman bu şekilde bir çözüm yoluna giden kahraman kardeşlerimiz -evet kardeşler- bunu bir yaşam tarzı gibi kullanıyorlar. Sırf bu yaptıkları bile kitabımızın kaka kitap olmasını sağlayabilecek türden bir ahlaksızlık örneği olarak eleştirilere maruz kalabilir. Boris Vian tarzını biliyorsanız zaten hiç bir yabancılık çekmeden, bir çırpıda okur bitirirsiniz kitabı. Sonunda yüzünüzde güzel bir buse ile hayatınıza devam edersiniz. Üstadın bir eserini daha bünyeye kazandırmış olmanın haklı gururunu yaşarsınız. Bunun ötesinde size büyük büyük laflar etmez bu kitap. Küçük ama özlüdür vuruşları. Okunan yaşa göre de muhteşem, güzel, iyi, eh işte gibi değerlendirmeler alır. Ama benim gibi Boris Vian külliyatını okumak isteyen biri için değerlendirmeler yoktur, Boris Vian vardır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cocuklarla-beraber-fyodor-dostoyevski", "text": "Çocuklarla Beraber, Dostoyevski başyapıtlarından olan Karamazov Kardeşler'de yer alan bir bölümü anlatıyor. Bu kısa bölüm çocuklar için biraz düzenlenerek, çizimlerle desteklenerek daha görsel daha çocuklar için bir hale getirilmiş. Karamazov Kardeşlerin Alyoşa'sı verilen bir görevi yerine getirmek için yola çıkar. Yolda giderken, nehrin hemen yanında bir grup çocuğa rastlar. Çocuklar nehrin karşı kıyısındaki bir çocuğa taş atmaktadır. Bu çocukta onlara atmaktadır. Tabi bir büyük olarak hemen konuya el atmak ister ve bu yapılanın ne kadar yanlış ne kadar tehlikeli olduğunu söyler. Ama çocuklar bunun sorumlusunun karşıdaki çocukta olduğunu söylerler. Alyoşa karşıya geçerek çocukla konuşmak ister. Karşıya geçer ve çocuğa doğru gelir. Fakat çocuk konuşması oldukça zor bir çocuktur. Fakat Alyoşa konuyu ele almak istediği için konuşmaya çaba gösterir. Fakat çocuk inatlaşır ters cevaplar verir. Alyoşa tam vazgeçip giderken de sırtına bir taş atar. Alyoşa bunun ne kadar yanlış olduğunu bir insanı arkadan vurmanın hele hele yardım etmek isteyen bir insana bunu yapmanın ne kadar yanlış olduğunu söyler. Fakat çocuk bununla da yetinmez bir anda koşarak Alyoşa'nın elini ısırır. Alyoşa eli kan içinde kaçan çocuğun arkasından baka kalır. Buraya kadar bakınca hikaye ne kadar hızlı ilerliyor değil mi? Acaba neden soruları başımızda dönmeye başlıyor. Acaba neden böyle davrandı bu küçük çocuk? İhtimaller çok fazla. Elbette bunu yazmayacağım. Okuyup görün diyeceğim. Ama şu kadarını söyleyebilirim aklınıza gelmesi çok ama çok zor. Çünkü elinizde ki kitap bir Dostoyevski kitabı bunu unutmayın. Olayların nasıl bağlanabileceğine şaşar kalırsınız. Karamazov Kardeşler'i okuyanlar ne demek istediğimi anladı tabi onlar için bu kitabı okumak o güzel okuma zamanlarını hatırlamak olacaktır. Sadece çocuklarınıza değil, kendinize de güzel bir ara verin ve bu kitabı okuyun, okutun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/cocuklugun-sonu-arthur-c-clarke", "text": "Çocukluğun Sonu şu zamana dek okuduğum en sarsıcı yalancı ütopya, diyebilirim. Bilim kurgu klasiklerinde hangi kitabı bitirsem, o kitabın kendi türü içinde en iyisi olduğunu iddia ediyorum genelde. Bu kitap bittiğinde de aynısı oldu. Açıkçası böyle bir kurgunun, ancak bir dahiden çıkabileceğini düşünüyorum. Arthur C. Clarke'ın hayatı hakkında hiçbir şey bilmesem de, bir zamanlar kafasının içinde dönmüş olan o çarklara hayran olmaktan kendimi alamadım. Aslında her şey klasik bilim kurgu romanlarında alıştığımız türden bir olayla başlıyor: uzaylı istilası. Fakat istila ediyorlar diyemeyiz aslında, en azından kötü anlamda. Dünyayı tek ve kusursuz bir devlet haline getirip, insanların savaştan, acıdan, yoksulluktan, sefaletten uzaklaştığı, hırsızlıkların, yolsuzlukların ve cinayetlerin neredeyse sıfıra indirgendiği safi bir ütopya kuruyorlar. Ne var ki gökyüzündeki gemilerinde yaşayan bu uzaylılar, tüm bu işleri insanların arasından belirli aracılarla gerçekleştiriyorlar. Onlara göre, insanlık henüz onları görmeye hazır değil. Aradan zaman geçiyor, uzun bir zaman...Nihayetinde uzaylılar insanların kendilerini görmeye hazır olduklarını duyuruyorlar ve ortaya çıkıyorlar. Ve bu olay kitabın başlarında oluyor neredeyse. Kötü bir şeylerin başlamasını beklercesine pusuya yatıyorsunuz ama her şey iyi seyrinde devam ediyor. Zaman geçtikçe daha uğursuz olayları sezmeye başlıyor ama akıl bile yürütemiyorsunuz. Hem distopya anlamında hem de ütopya anlamında insanı tatmin ediyor. Ütopyanın da sonunda çıkmazları olduğunu, insanın her şey yolunda gittiğinde bu kez de can sıkıntısıyla mücadele etmek zorunda kalacağını çarpıcı bir dille anlatıyor. Aynı zamanda iyinin kötüye doğru adım adım gidişini, ve o kaçınılmaz gidişteki dehşeti adeta hissettiriyor. Okuduğum en iyi bilim kurgu romanları içinde ilk beşe hatta ilk üçe rahat rahat yerleşir. Ufku ayrı bir boyuta taşıyan bu güzel romanı, bilim kurgu seven veya sevmeyen herkese tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/col-gezegeni-dune-frank-herbert", "text": "- Çöl Gezegeni Dune - Dune Mesihi - Dune'un Çocukları - Dune'un İmparator Tanrısı - Dune'un Sapkınları - Dune Rahibeler Meclisi Ayrıca Frank Herbert'in ölümünden sonra seriye yeni kitaplar eklenmiştir. Bu kitapları Brian Herbert ve Kevin J. Anderson kaleme almıştır. Bu ikili 6 kitap daha seriye eklemişlerdir. Eklenen kitaplar beklenenin tersine ilk serinin devamını değil öncesini, yani seriye hazırlık zamanlarını anlatmaktadır. Bu sayede seride geçen büyük aileler, kişilikler ve savaşlar ile detaylı ilgili bilgiye sahip olmaktayız. - Butleryan Cihatı - Makinelerin Seferi - Corrin Savaşı - Atreides Hanedanlığı - Harkonnen Hanedanlığı - Corrino Hanedanlığı Bilimkurgu türünün en önemli eserlerinden biridir. Benim okumaktan gerçekten zevk aldığım bir seridir. Aklınıza gelebilecek bir soruyu kısaca yanıtlamak istiyorum, Seriyi nasıl okumalı? Starwars'ı nasıl izlemek istiyorsanız aynı şekilde seriyi okuyabilirsiniz. Çünkü Starwars'da olduğu gibi, bu seride de ilk yayınlanan 6 kitap ileriki zamanı, ikinci 6 kitap ise ilk 6 kitaptan öncesini anlatmaktadır. Ben doğal olarak ilk 6 kitap ile başlamıştım. Çünkü o zamanlarda daha ikinci seri yazılmamıştı. Bilinmeyen bir gelecek, hayat bir çok gezegende gelişmiş. Büyük bir imparatorluk kurulmuş. İmparatorlukta çok büyük ve bütün evreni kapsıyor. İmparatorlukla yönetici olan imparator gibi görünse de esasında yönetim iç içe geçmiş çıkar ilişkileri ile İmparator, Lonca, Rahibeler ve Hanedanlar arasında paylaşılmış durumdadır. Herşeyin kitabına uygun olması halinde yapılabildiği bir ortam. Hanedanların birbirleri arkasından çevirdikleri oyunlar. Yokedilen hanedanlıklar. Açıkçası dönüp bugüne baktığınızda benzer durumları kitaptan şu zamana uyarlamanız çok mümkün. İnsanı etkileyen asıl kısımda bu herhalde. Gelelim kitabımıza, Çöl gezegeni Dune bir peygamberin doğuşuna tanıklık etmemizi sağlıyor. Dük Paul Atreides , yavaş yavaş erme basamaklarını yükseliyor. Hanedanın varisi olmak üzere yetiştirilen Paul, savaş sanatları, ve yöneticiliği için gerekli bir çok eğitimi, babası, danışmanları ve eğitmenlerinden almıştır. Ayrıca kendiside bir Bene Gesserit olan annesi tarafından da Bene Gesserit öğretileri ile ilgili eğitimde almıştır. Atreides Hanedanı, iyilikleri, insana verdikleri değer ile tanınmaktadırlar. Hüküm sürdükleri halk tarafından da sevilen bir hanedandır. Halkları üzerinde sevgi bağı ile hükümdarlık sürmektedirler. Harkonnen Hanedanı ise Atreides hanedanının baş düşmanı olmaktadır. Atreideslerle tam zıt kutuptaki Harkonnenler bütün pislikleri içinde barındıran, kaba güç, ve korku ile halklarını yöneten bir hanedandır. Hiç kimse Harkonnenleri sevmemektedir. Lonca saf ticareti temsil eden İmparator da dahil olmak üzere hiç bir hanedana bağlı değillerdir. Bağımsız olarak galaksideki yük ve yolcu taşımacılığı lonca tarafından yürütülmektedir. Dune Evreninin en önemli maddesi olan Melanj veya baharat'ı kullanan kaptanlar gemileri sürmektedirler. Melanj, Kaptanlara ileri görüş yani kehanet gücü vermektedir. Bu sayede yolda karşılarına çıkacak olan problemleri önceden görmekte ve kazasız olarak gemilerini kullanabilmektedirler. Ayrıca melanj, kullananın hayatını uzatmaktadır. O yüzden bütün imparatorluğun en önemli maddesidir. Ve ticaret melanj üzerine kurulmuştur. Her hanedanın kendi stokları bulunmaktadır. Lonca kaptanları melanj kullanımı yüzünden insan görünüşünden çıkmışlar, melanj içinde yüzdükleri tanklarda yaşayan bir varlığa dönüşmüştürler. Bene Gesserit Rahibeleri, kendi iç yapılanmaları olan ve kadınlardan kurulu bir birliktir. Belkide evreni perde arkasından yöneten bu birliktir. Rahibeler, birçok özelliğe sahiptirler, karşılarındaki insanları kontrol yeteneği, doğruyu söyletme yetenekleri, bendi vücutlarını tam olarak kontrol edebilme ve gerektiğinde ölen bir başka Bene Gesserit'in bütün aklını kendisine kopyalamak gibi. Bene Gesseritler çok uzun bir süredir çok gizli bir üreme planı ile Kuisatz Haderah'ı üretmeye çalışmaktadırlar. Kuisatz Haderah, tamamı kadınlardan oluşan rahibeler içinde, onlarla aynı bir erkek rahiptir. Ancak melanj'ın ve kafalarında kendilerinden önce yaşamış diğer rahibelerinde hayatları ile iligli kayıtları olmasına rağmen, Bene Gesserit'lerin giremedikleri bazı bölgeler vardır. Bu bölgelere Kuisatz Haderah girebilecektir. Ve Bene Gesseritler de tamamen kendilerinin yönetebileceği bir Kuisatz Haderah oluşturmak için çok detaylı ve uzun bir üreme programını yürütmektedirler. Paul'ün annesi olan Jessica, Dük Leto ile evlenmemiş ama onun odalığı olarak yaşayan bir Bene Gesserit'tir. Bene Gesserit'lerin uyguladıkları üreme planına göre Jessica'nın bir kız bebek doğurması gerekmektedir. Ancak Jessica Dük Leto'ya olan aşkından emirleri yerine getirmeyip, erkek bir çocuk dünyaya getirmiştir. Paul Kuisatz Haderah olabilecek ama Bene Gesserit'ler tarafından yönetilemeyeceği için Bene Gesserit'ler için bir problem oluşturmaktadır. Melanj Dune Evrenin en önemli maddesi galakside sadece Arrakis yani Dune isimli bir çöl gezegeninde bulunmaktadır. Bu madde tamamı çöl olan bu gezegende oluşmaktadır. Ancak bu maddenin olduğu her yerde çok büyük kum kurtları tarafından korunmaktadırlar. o yüzden melanj'ın toplanması zor ve meşakkatli bir iştir. Ayrıca melanj'ı toplayan birliklerin kum solucanı geldiğinde kaçmaları gerekmektedir. Yoksa çok büyük olan kum solucanları tarafından yenilebilmektedirler. Hikaye, Atreides Hanedanın Dune gezegeninin yönetimine geçirilmesi ile başlar. Harkonnen'lerin yönettiği Dune Arrekis hanedanına geçer ama bu durum fazla uzun sürmez. Harkonnen'ler İmparator'unda desteğini alarak Atreides Hanedanına saldırırlar. Paul ve Annesi Dune'da bu saldırıdan sağ olarak çıkarlar ve gezegenin Harkonnenler tarafından gidilmemiş ve yönetilemeyen bölgelerine kaçarlar. Burada Feremen ismindeki kendilerini çöl koşullarına alıştırmış, halkın arasında bulurlar. Paul bu halk içinde yavaş yavaş yükselir, aynı zamanda melanj'ın her yerde olması kehanet gücünü artırmaktadır. Paul zaman ilerledikçe hem bir Feremen, hemde onların peygamberi olmaya başlar. Imparatorluk Feremenleri de arkasına alan Paul tarafından sonunda işkal edilir. Artık Paul kahanet gücü olan bir peygamber ve imparatordur. İlk 6 kitaplık seri 1000 yıldan fazlasını anlatan gerçekten çok güzel bir seridir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dava-franz-kafka", "text": "Kafka'nın eserlerinden Dava, bize Korku Çağı diye adlandırılan, karanlık bir zamanı anlatır. İnsanlar artık kendi iradeleri ile değil, bu korku ile hareket ederler. Bu çağa korku egemen olmuştur. Hiç bir insanın sistemden daha değerli olmadığı bariz bir şekilde görülür. Bu zamanda her şey korku ile yönetilmekte, baskı hemen hmene her yerdedir. İnsanların kendi fikirleri yoktur. Her zaman kabullenme vardır. Tabi itiraz etme şansı vardır insanların kimi zaman ama bu itiraz sonrası neler olur neler olmaz belli değildir. Dava kahramanı K. bir sabah kalkar ve tutuklandığını öğrenir. Tıpkı Dönüşüm'de ki gibi bir başlangıç ile karşılar bizi Kafka. İlk önceleri tutuklanma nedenini merak etsede sonradan bunu önemsiz bulmaya başlar. Artık her sabah kalktığında davasını düşünmeye başlar. Nu sorunu nasıl başından atabileceğini, nasıl bu davanın düşeceğini düşünmeye başlar. Yaşamının geri kalanı yani gelecek planları artık ertelenmiştir. Tek amaç bu davadır. Neler yapabileceğine bakar ve yapabileceği her şeyi yapmaya başlar. Elinden gelen her ne varsa onu yapar. Fakat bir süre sonra umutsuzluk ve mutsuzluk başına bela olur. Artık bıkmıştır. Dayanamıyordur ve sürekli olarak kaybediyordur. K. sadece içsel sıkıntı çekmez. Aynı zamanda suçlanan biridir o toplum tarafından. Tutuklanmış, özgürlüğü olmayan bir suçludur. Kafka bize davasında da çaresizliği ve köşeye itilmişliği gösterir. Her eserinde olduğu gibi Dava'da da bize anlatılmak isteneni vermiştir Kafka. Hemde bunu yüz yıl önce söylemiştir. Günümüz dünyasını en iyi şekilde tasvirlemiş, olacakları o zamanlada görmüştür. Dava'da en çok beğendiğim eşsiz diyalog ise ressam ile olan diyalog. Nedendir bilmiyorum am ao diyalog o anı yaşamama ve o anın içine girmeme neden oldu. Dışarda oynayan küçük kız çocukları, yatağın yolun ortasında olması, satılmaya çalışılan resimlerin bir bir çıkartılması, ego savaşının davalı ve ressam arasında sürekli değişmesi, karşılıklı planların savaşı hepsi çok ama çok etkileyiciydi. Burada Kafka'nın eşsiz diyaloğunu bizlere en iyi şekilde aktaran Ahmet Cemal gibi bir yazar/çevirmen olunca, tam bir ziyafet çekiyorsunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dedektif-auguste-dupin-oykuleri-edgar-allan-poe", "text": "Dedektif Auguste Dupin Öyküleri, Edgar Allan Poe'nun eşsiz ve okurken elinizden bırakamayacağınız öykülerinden oluşuyor. Okuduktan sonra elinizden kitabı bırakıp, bir süre düşünmeye başlıyorsunuz. Bu o kadar enteresan ve o kadar iyi bir kurgu ki sizi bir an boşlukta bırakıyor. Zaten Edgar Allan Poe öykülerini biliyorsanız ne ile karşılaşacağınızı biliyorsunuzdur. Tipik anlatımlar, sıradan konular, bilindik sonlar Edgar Allan Poe kitaplarında asla olmaz! Çünkü okuduğunuz bir Edgar Allan Poe eseridir. Edgar Allan Poe eserlerinde sizi her zaman şaşırtan, ters köşe yapan, bir an sizi ürküten anlar her zaman vardır. Hatta olmadığı zamanlar genelde yoktur. Dedektif Auguste Dupin Öyküleri, Edgar Allan Poe kitaplarını tanımak ya da Edgar Allan Poe külliyatına başlamak için güzel bir başlangıç olabilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/define-adasi-robert-louis-stevenson", "text": "Define Adası ilk okuduğum kitaplardan biridir. Uzun yıllar önce okumuştum. Aklımda kalanlar hep vardı. Bir yerlerden sürekli çıkarlardı Define Adası denildiğinde. Rom içen korsanlar vardı mesela. Bir sandık vardı beladan başka bir şey getirmeyen. Hepsi canlanıyordu gözümde. Define Adası, Robert Louis Stevenson ile tanışma kitabımdı. O kadar güzel bir kitaptı ki bir kaç kez okuduğumu hatırlarım. Şimdi ise bu yaşta etkisi nasıl olacak acaba dedim. Sonunu çok canlandıramıyordum bir de gözümde. Aldım ve başladım okumaya. O ilk okuduğum an gibi yine beni içine çekmeyi başarmıştı. Her zaman ki güzelliği ile buradaydı. Yıllarca hiç değişmeden beklemişti. Bende sonra nice nesillere de gidecekti ve onların hayatlarında güzel bir okumaya neden olacaktı kimbilir. Düşünseniz hiç ölmeyecek bir eser olacak belki de. Aradan geçecek yüz yıllar ama o korsanlar hep orada rom içecekler. İşte Define Adası böyle bir kitap olacak. Yılların eskitemediği, üzerine başka bir kitap gelmeyecek güzel bir define hikayesi olarak yer alacak. Her zaman aynı anlatımla bekleyecek okuyucusunu. Değişen tek şey yıllar olacak onun haricinde hiçbir şey değişmeyecek. Peki, biraz da kitaptan bahsetmeye çalışayım. Kitap bir defineyi ve onu bulmaya giden bir ekibi anlatıyor. Ben bu kadarını yazayım gerisini siz getirin. Çünkü anlatınca fazla bir anlam ifade etmiyebilir. Bazen konu defineden çok daha fazlası oluyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/degirmen-sabahattin-ali", "text": "Değirmen, Sabahattin Ali'nin gençlik zamanlarında yazdığı öykülerinden oluşan kitabı. Elbet diğer öyküleri kadar derinlikli ya da etkileyici gelmeyebilir. Fakat kitap yine de size kendisini okutuyor ve bir yerlere götürüyor. Şiir ve hikayelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı, bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların benim san'at hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki, bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz. Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkarmadı. Çünkü, bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum. İyiyi kötüyü ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim. Sonuçta bir Sabahattin Ali kitabı ve okutuyor kendisini."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/delifisek-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Delifişek, Vasconcelos'un Zeze serisinin son kitabı. Zeze artık bir çocuk değil, genç bir delikanlıdır. Ne şeker portakalı ağacı ne kurbağası Adam, ne de hayali arkadaşları kalmıştır. Artık gerçek arkadaşları vardır. Sorunları yetişkin bir adamın sorunlarıdır. Hayatında hayali kahramanlar yerine, gerçek arkadaşlar, gerçek hevesler ve gerçek aşk vardır. Serinin bu son kitabında yazar konuyu çok uzatmak istememiş ve çok kısa bir şekilde (88 sayfa) hikayeyi sonlandırmış. Konunun zaten gidişatı belli. Her insanda olduğu gibi çocukluk zamanlarından sonra büyürüz ve hayat değişmeye başlar. Aslında bu değişim daha çok hayallerden gerçeklere uzanan bir yol gibidir. Serinin tüm kitaplarını okuduğunuzda bunu çok net bir şekilde görebiliyorsunuz. Bana göre Vasconcelos'un yapmaya çalıştığıda aslında tam olarak budur. Kitaplarda bunu çok net bir şekilde görebiliyorsunuz. Kısa bir özet geçecek olursak, genç bir delikanlı olan Zeze yada diğer adı ile Gum, yüzmeyi çok sevmektedir ve tek yapmak istediği yüzmektir artık. Kızlara asılmaya onlara şarkı söylemeye ve bir şekilde onları tavlamaya çalışmaktadır. Başarılı oluyordurda. Ablasından nefret eder. Çünkü bu ilişkilerini hep hoş olmayan bir şekilde insanlara duyurur. İlerleyen günlerde aşık olur ve tüm hayatını ona adamak ister onunla yaşamak ister. Fakat bunun için iş bulması gerekmektedir. Klasik hayat başlamaktadır. Her insanda olan gelecek kaygısı baş gösterir. Üzerine babasının rahatsızlığı gelir. Babasına verdiği sözler, yapması gerekenler, sorumlulukları, aşkı... Tam bir yetişkin hayatıdır artık. Bunları anlattığı ne bir ağacı ne de bir kurbağası vardır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/demiryolu-cocuklari-edith-nesbit", "text": "Uzun zaman önce okuduğumu sandığım ama başlayınca hiç hatırlayamadığım bir kitaptı Demiryolu Çocukları. O kadar güzel o kadar samimi bir kitap ki Demiryolu Çocukları, kendinizden, çocukluğunuzdan birçok satır bir çok paragraf bulacaksınız ve bitsin istemeyeceksiniz. Mutlaka ama mutlaka okunması gereken kitaplardan biri. Çok eskilere, çocukluğunuza doğru yolculuklara çıkacağınız, bazı yerlerinde evet benimde böyle anılarım var diyeceğiniz bir kitap Demiryolu Çocukları. O kadar içten bir anlatımla yazılmış, o kadar dokunuyor ki bir yerlere inceden, şaşkınlıkla okuyorsunuz. İfade edebileceğim tüm cümleleri kurmaya çalışıyorum ama inanın bunlar sizin için bir şeyleri ifade etmekten çok, kafa karışıklığına belki de gereksiz bir beklentiye neden olacaktır. Bu yüzden siz en iyisi alın ve bu kitabı bir an önce okuyun. Çünkü sizde hissettirdiklerini görünce ne demek istediğimi anlayacaksınız. Şimdi ben burada sayfalarca yazsam dahi bir şey değişmez inanın. Siz alın ve bir an önce başlayın bu güzel kitaba. Kitabın konusuna kabaca değinecek olursam, şunları yazabilirim. İşleri kötü giden bir aile, suçsuz yere hapse giren bir baba ve taşınmak zorunda kalan bir aile. Taşınılan yer ise huzur deposu, doğa ile iç içe mükemmel bir sakinliğe sahip, eşsiz bir yer. Tabi ilk etapta zorlukları var. Ama aşılmayacak şeyler değil. Tabi bir de trenlerimiz var yakınlardan geçen. Geçerken bizlere bakan gözler var. Her gözde ayrı bir hayal ayrı bir beklenti hayata dair. Dedim ya çok ama çok güzel çok içten diye yalan söylemedim. Sadece bu kadarlık bir özetten bile anlaşılıyor değil mi? Yoksa anlaşılmıyor mu? O zaman siz en iyisi başlayın okumaya."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/deniz-kurdu-jack-london", "text": "Jack London ile elden bırakılamayan bir doğa macerası daha. Bu kez denizdeyiz daha doğrusu okyanusta. Berbat bir Kurt kaptanımız var. Yine Kurt var yani ama bu kez iki ayaklı. Nasıl bittiğini bilemeyeceğiniz, sürükleyici, etkileyici ve yaşanılası bir kitaptır Deniz Kurdu. Jack London en ama enler arasında en iyi yerde yer bulur kendine. Benim gözümde tabi. Kitaplarını sadece okumaz, yaşarım, o dünyada o karakterlerin yaşadığı tüm macerayı bende yaşarım. O kadar içten bir üslup ile anlatır ki bana anlatacağını, sanki gözümün önündeymiş her şey gibi yaşarım pardon okurum. O denli dolu ve yoğundur ki yaşattığı hisler, sanki beynimde canlanır tüm detayları ile bir zamanlar Jack London'ın kitabı kaleme alırken kafasında canlandırdığı anlar. Deniz Kurdu ile yine bir zor zamandayız. Doğa ile baş başa sayılırız. Bu kez zorluklara zorluk ekleyen doğa ana deniz olarak karşımıza çıkar. İnsanlar yetmiyormuş gibi bir de deniz ile boğuşuruz. Tam kurtulduk sanırken bir anda daha da bir belaya batarız gelen gemi ile. Fok avlayan gemi, bir anda karakterimizin yaşamını ve hayallerini de avlar. Tanıştığımız bu gemi personelinin kaptanı Kurt Larsen adı gibi kurt değildir. Aslında kurttur ama vahşi yaşamda o kadar kötü bir kurt yaşamaz diye düşünürüz. Bazen hak veririz Kurt'a bazen öldürmek isteriz. Kafamız karışık devam eder Kurt ile ilgili. Sonra bir yolcu daha gelir. Ama bu kez güzel bir kadın çıkarır karşımıza denizler. Karışık olan kafamızı daha da karıştırır. Sadece bizim değil, gemide ki tüm kafalar karışır. Sonra bu karışan kafalardan farklı sesler, farklı düşünceler çıkmaya başlar. İsyan bayrağının çekilmesine çok az kalmıştır artık. Taraflar zaten bellidir. Geriye bir tek kıvılcım kalmıştır. O kıvılcımın çıkmasına ramak kalmıştır. Buraya kadar sanıyorum yeterli. Devamını sizin okuyup görmeniz çok daha iyi olacaktır. Zaten bu muhteşem romanı okumamak büyük bir kayıp, bu kaybı yaşamayın ve hemen başlayın diyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dikis-nakis-marjane-satrapi", "text": "Dikiş Nakış, Marjane Satrapi'nin bir solukta okunan güzel bir çizgi romanı. Aslında erkekler için çok farklı bir deneyim. Yani kendinizi bir anda bir kadınlar matinesinde gibi hissedebilirsiniz. Çok özel sırlar açığa çıkıyor ve sizde duyuyorsunuz gibi bir durum var. Kitabın aslında genel durumu bu. Bir gün ortamı var ve bu ortama destursuz giriyoruz. Neler neler öğreniyoruz bir bilseniz... İşin şakası bir yana kitabın bizlere sunduğu anlatım, çizgilerle o kadar güzel desteklenmişki bir tür görsel şölen gibi ilerliyor. Zaten yazarın kendisine saygımız büyük. Büyük bir işin altına girmiş ve büyük bir cesaret göstererek Persepolis gibi bir çizgi romanı çıkartmış. Öylesi bir eserden sonra yaptığı her çalışma sargusuz sualsiz edinilmeli diye düşünüyorum. Evet belki Dikiş Nakış az biraz farklı bu çizgiden, ya da bizlere belki biraz uzak bir durumu anlatıyor. Ama işte dediğim gibi bu artık saygımızı kazanmış bir yazarın tüm eserlerinei bünyeye sindirme işi. Alakalı olsun ya da olmasın farketmez diye düşünüyorum. Kaldı ki Dikiş Nakış çok güzle bir çizgi roman ve bir solukta okunan cinsden."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/diotime-aslanlar-henry-bauchau", "text": "Mitolojik zamanlardan gelen bir kitap tadı var bu kitapta. Tabi öykü biraz yarım bırakma tadı verse de, bu mitolojik havayı alıyorsunuz. Bir çırpıda okunabilecek bir dile sahip Diotime ve Aslanlar. Henry Bauchau akıcı bir kitap tasarlamış, sadece kendi hayal gücüne değil, mitolojiye de yer yer yer vermiş. Belçikalı yazar Henry Bauchau, keşfedilmesi gereken yazarlardan biri. Kitaplarında ki konulardan, anlatımında ki ahenge kadar bir çok etken nokta var diğer günümüz yazarları ile arasında. Fakat, ne yazık ki ne dünyada ne güzel ülkemizde hak ettiği değeri görememekte. İlk başlarda benim de soru işaretlerim vardı tabi ama bir önyargı uyanmamıştı genel olarak. Fakat kitap beni oldukça şaşırttı. Beklediğimden çok daha fazlasını buldum inanın. Tek kötü yanı bu kitaptan önceki kitaplar da varmış. O kısmını bilmiyordum ne yazık ki. Neyse artık sonradan okumuş olacağım serinin diğer kitaplarını. Zaten bu hiç sorun değil. Kitap ilk başlarda oldukça sıkıcı gidiyor gibi bunun nedeni incecik bir kitapta isimlere dayalı bir metnin için hızlı bir şekilde girmek. Denize dalmak gibi bir şey aslında. İlk başlarda irkile irkile girdiğimiz deniz suyuna, girdikten sonra alışıyor ve çıkmak istemiyoruz. İşte bu kitapta aynı böyle. İlk başlarda şüpheli bakışlarınızı üzerinde topluyor, sonra size bakılacak o kadar çok şey sunuyor ki bakakalıyorsunuz. Seride bahsedilen diğer kitapları da okuyunca eminim öykü kafamda daha netleşecek ve yarım kalmış gibi hissetmeyeceğim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/django-unchained-quentin-tarantino", "text": "Çizgi roman dendiği zaman nedendir bilmiyorum içimde bir kıpırtı olur. Kendimi bildim bileli çok severim. Küçüklüğümde Red Kit okurdum o kadar büyük bir haz alırdım ki anlatamam. Sonrasında birçok çizgi roman okudum. Kimisinin çizgileri büyülerken kimilerinin hikayesi hoşuma gitti. Hiçbir zaman beğenmediğim bir çizgi roman olmadı. Çünkü çizgi romanda çizgiler vardır, o çizgilerin herhangi bir kavisi veya basit bir çizgi sizi yakalar ve size birşeyler anlatır. Çizgiler alemi diyebiliriz buna. O kadar farklı bir duygudur ki anlatmak zordur ama eminim bu yazıyı okuyup benim gibi düşünen binlerce insan vardır. Çizgi roman bir tür bağımlılıktır derler bilirsiniz ben buna çok kızıyorum. Neden derseniz bağımlılık kötü bir çağrışım yapıyor. Django Quentin Tarantino'nun hazırladığı enfes filmlerden bir tanesi. İzleyenler olmuştur mutlaka. Film izlenmezse olmazlar listesine girmeye aday bir film. Film Amerikan İç Savaşı'dan 2 sene öncesinde geçiyor. Güney bölgesinde köle olarak satılan Django ve Alman asıllı ödül avcısı Dr. King Schultz'un karşılaşması ile başlıyor hikayemiz. Karşılaşma anı en iyi sahnelerden biri Christoph Waltz, Dr. King Schultz rolünde o kadar başarılı ki kelimelerle ifade edilmesi çok zor. Inglourious Basterds'da olan hayranlığım, Django ile birlikte binle çarpılmış durumda. Çok takip ettiğim bir oyuncu olmayan Jamie Foxx ise artık takip listesinde. Kendisi fazlasıyla iyi bir oyunculuk sergiliyor. Dr. King Schultz ile birlikte kendisini sürekli geliştiren Django'nun tek bir hedefi vardır köle ticareti yüzünden kaybettiği eşi Broomhilda'yı bulmak ve onu kurtarmak. Bu hedef onları Candyland çiftliğine götürecek. Çiftliğin sahibi Calvin Candie adlı köle tüccarı ve kahya Stephen diyologları ile şenlenece, olaylar devam edecektir. Film hakkında söyleneceklerim bu kadar, daha fazla kopya yok. Mutlaka izleyin diyebilirim son olarak mutlaka izleyin. Çizgi romanıda film ile hemen hemen aynı. Birkaç değişiklik dışında gidişat aynı. Örneğin Dr. King Schultz'un şerifi öldürdüğü sahnede, marshall birkaç saat içinde geliyor hatta dakika fakat çizgiromanda akşam geliyor ve şerifin cesedi kalkmış oluyor yoldan. Bir diğer dikkatimi çeken sahne ise, Raj kardeşleri hakladıkları sahnede, kamçılı küçük Raj silahını çekemeden elinden düşürüyor ve Django kamçıyı alıp onu kamçılıyor ve ayağı ile silahı uzaklaştırıyor. Çizgi romanda ise kamçılı küçük Raj silahı çıkartırken kendi ayağına ateş ediyor o acı ile panikliyor yere düşüyor ve Django kamçıyı alıp bir güzel kamçıladıktan sonra altı patların altısınıda kamçılı küçük Raj'ın bedenine boşaltıyor. Filmde Broomhilda tecavüze uğramıyor fakat çizgi romanda en sevmediğim kötü karakter Billy Crash tarafından tecavüze uğruyor. Hemen sonrasında Django geliyor ve Billy Crash'e hediye bir bıçak veriyor, tabi göğsüne saplayarak. Çizgi romanda intikam için Candyland'e döndüğünde bir çocuk karakter giriyor fakat filmde bu karakter yok. Bunlar gibi birkaç değişiklik daha var fakat bunları yazarsam filmi anlatmış olacağımdan yazmıyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/don-kisot-flix", "text": "Son zamanlarda okuduğun en iyi çizgi roman uyarlaması hangisi diye soran olursa cevabım şüphesiz Don Kişot olacaktır. Flix tarafından hazırlanmış çalışma hakikaten övgüyü hak ediyor. O kadar güzel o kadar ince düşünülmüş bir kitap ki ne desem bilemiyorum. Hikayenin anlatımına, günümüze uyarlanmasına, ara ara verilen cevaplara ve tabi ki çizimlere kadar herşey tam olması gerektiği gibi. Bir insanın gözünden görmek dünyayı nasıl olur? Hem de bu insana deli damgası çoktan yapıştırılmışsa. Çok daha güzel olur değil mi? Neyi nasıl algıladığını anlar, neyden neyi çıkarttığını ve neye göre hareket ettiğini görürüz. Anlarız demiyorum dikkat ederseniz. Anlamak bazen çok zor olabilir bizler için. Her insan için. Ama görmek belki de anlamamız için gereken o bir kaç saniyeyi bizlere verir. Belki o gözlerden bakınca dünyaya, belki görürüz ne kadar zor olduğunu bizler için basit görünenlerin. Belki şu sapıkça yargılamadan, aptalca önyargılarımızdan, mide bulandıran hırslarımızdan arınır, öyle düşünmeye başlarız. Belki bırakırız artık sonu olmayan savaşlarımızdan. Boşa denilen ama boşa olmayanları görür, dolu olarak görünenlerin ise ne kadar boş olduğunu anlarız belki. Bir deli, bir tuhaf, bir farklı diyerek kestirip atmak yerine, bütünü görmeye çalışırız. Don Kişot'tan uyarlanan bu çizgi romanda kahramanımız Alonso Quijano oldukça yaşlı bir kimse. Yaşlı ve yalnız bir kimse. Eşini kaybetmiş, kedisini kaybetmiş, saygınlığını kaybetmiş bir yaşlı kimse. Ama o bırakmamış hayatı hala bir şeyler yapmakta. Kötü olduğunu düşündüğü şeylerle savaşmakta. Onların üzerine bisikletiyle gitmekte. Bu konuda bir de yardımcısı var. Kendisi gibi hayal perest bir torun. Evet torunu Sancho Panza rolünü üstleniyor burada. Onuda bir bisikleti var. Eşşek yerine üç tekerlekli bir bisiklet. Sonra ilerlerde iki tekerlekli oluyor ama. Anlamlar üstünde bir anlam çıkartmak o kadar mümkün bir durumda ki bu iki satırda, anlatmak yerine anlaşılmasını beklemek çok daha yerinde bence."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/donusum-franz-kafka-2", "text": "Kafka'yı son zamanlarda çok sık duyar olduk. Sosyal medyada, blog yazılarında, karşımıza çıkan öylesine bir resmin üzerinde. Dönüşüm'ü okuyana kadar Kafka'yı böyle yerlerde tanımış ya da tanıdığımı sanmıştım. Kafka'nın popüler kültüre kaynamaya başlayan güzel ve etkileyici bir özdeyişten daha fazlası olduğunu ancak şimdi anlayabiliyorum. Dönüşüm adlı romanı okuduğunuzda, Kafka'nın bu sözü sadece okuma bağlamında değil yazma bağlamında da hayatına uyguladığını fark ediyorsunuz. Okuduğunuz her kelime, her cümle sizi kafanıza vurulan bir darbe gibi sarsıyor, düşündürüyor, etkiliyor. Kısacık bir kitaba bu kadar anlam sığdırabilen bir yazara hayran oluyorsunuz. Dönüşüm, Gregor Samsa adındaki bir adamın bir sabah uyandığında kendini bir böcek olarak bulmasıyla başlıyor. Gregor Samsa o güne dek toplumun ve ailenin ona yüklediği bütün sorumlulukları eksiksiz yerine getirmiş biridir. Hem iş hem de aile hayatında sorgulamadan veya yargılamadan ondan istenildiği şekilde davranmaktadır. Ancak başkalaşım geçirip de toplumun yadırgayacağı bir hale dönüştüğünde, işler yokuş aşağı inen freni patlamış bir kamyon misali dağılacaktır. Aşamalar oldukça çarpıcı ve gerçekçidir. Öncelikle Gregor'un eski haline dönmesini bekler herkes...Ancak ümitler kesildiğinde toplumun onaylamadığı bir bireyi kesip atma düşüncesi baş gösterir. Bambaşka bir tat ve üsluba sahip kitap, Kafka'nın kişiliğinin derinliğine atılan bir bakış gibi. Eğer benim gibi ilk kez Kafka okuyacaksanız, paha biçilemez bir eser."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/donusum-franz-kafka", "text": "Bir sabah kalkıyorsunuz ve bir böceğe dönüşmüş bir şekilde yatakta yatarken buluyorsunuz kendinizi. Yataktan kalkmaya çalışıyorsunuz fakat bunu yapmak, önceki sabah kadar kolay olmuyor. Kafka'nın sistem içinde köleleşen, sürekli olarak bazı sorumlulukları yerine getirmesi istenen bu sorumluluklar yerine getirilmediğinde toplum tarafından dışarı atılan insanı resmettiği muhteşem öyküsünü anlatmaya çalışacağım. Evet bu çok kolay olmayacak haliyle. Çünkü karşımızda çok küçük bir öykü gibi görünen, devasa bir anlatım var. Bir nevi buzdağı diyebiliriz. Çok fazla detaya girmeyeceğimden belki işleri biraz kolaylaştırırım kendi adıma. Dönüşüm Kafka'nın 1912 yılında 3-4 günde bitirmeyi öngördüğü, korkunç olarak tanımlandırdığı bir öykü. Bu tanımlandırmaları yaptığı mektuplarından birinde sevgilisi Felice'ye okumak istediğinide söylüyor. Sevgilisi Felice'ye yazdığı tüm mektuplarda öykü diye bahsediyor Dönüşüm'den. Bir zaman sonra adını açıklıyor. Bunu genelde şuna benzetiyorum. Çok dar bir patikadan gidiyorsunuz. Sadece sizin geçebileceğiniz bir patika. Bu patikadan çok az sağa ya da çok az sola sapmaya çalışırsanız yanlardaki çalılar, dallar ve diğer yolunda giden insanlara çarpıyorsunuz. Tabi çarpmanın acısı ve çarptığınız insanların uyarıları ile irkilip, tekrar kendi yolunuza giriyorsunuz. Bu şekilde devam ediyorsunuz bir gün bacaklarınız durana kadar. Bu çarpma acılarına katlanıp, insanların uyarılarını dikkate almadan yoldan çıkıp, yolun bittiği yere daha doğrusu yolların olmadığı geniş düzlüklere geçenlerde oluyor. Ahmet Cemal'in yazdığı önsöz ve sonsözlerle de okumak gerçekten çok daha büyük bir keyif oluyor. Özellikle yazdığı bir paragraf beni çok etkiledi. Zaten sadece bu paragraf bile Dönüşüm'ü anlatmaya yetiyor. Büyük bir çevirmen olan Ahmet Cemal çevirilerinden okumanızı tavsiye ederim. Her şey bittikten sonra temizlikçi kadının aile bireylerinin yanına gelip, o şeyin temizliğini düşünmenizi gerek yok demesi ve Gregor cesedini yok etmesi bana nedense derin devletleri düşündürdü. En ürpertici anlardan biriydi bence. Zaten ilk başından itibaren Gregor ile dalga geçmesi ona sürekli hakaretle karışık şakalar yapması, alaycı tavırları düşündürüyordu. Bir diğer gözden kaçırılmaması gereken nokta ise hizmetçi kadın hergün odasına gelip, rutin kontrolünü yapması. Burada derin bir anlam yatıyor gibi. Düzen kendinden çıkanları sürekli denetliyor ve bir şekilde kontrol altında tutuyor mesajı var gibi. Hiç anlayamadığım bir nokta var. Çok sevdiğim Can Yayınları dahil olmak üzere bir çok yayınevi bu noktayı nasıl kaçırmış anlayamıyorum. Kafka, kitap basılacağı sırada yayınevine mektupla şöyle der; Kitap kapağında asla bir böcek çizilmemeli! Bunun algıyı değiştireceğini de belirtir. Ama nedense basılan birçok kitapta bu gözardı edilmiştir. Kafka'nın istediği kitap aile bireyleri ve müdürün olduğu, kapının göründüğü bir kapaktır. Bu kadar büyük bir eserde bu nokta nasıl kaçırılır anlamış değilim. Eski kapaklar gerçekten daha iyi. En azından yazarın isteğine saygı duyulmuş."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dortlukler-omer-hayyam", "text": "Bu dünyadan Ömer Hayyam gibi bir bilge geçmiş gitmiş. Nice bilgeler geçmiş gitmiş. Ama bunlardan biri diğerleri gibi bir bilge değil gibi sanki. Her ne kadar kim kimdir nedir ne değildir emin olamasak da Ömer Hayyam, yaşadığı topraklarda ki en bilgelerden bile bir kaç kıdem üst bir bilge olarak yaşamış gibi görünüyor. Tabi her zaman olduğu gibi yine emin değiliz hiç bir şeyden. Ömer Hayyam ile ilgili araştırma yapacak olursanız dine yakın kimselerden iyi sözler duymuyorsunuz. Bazılarından duysanız bile onlarda yanlış yolda olduğunu yanlış bir yol izlediğini söylemekte. Hangi yolun ne kadar doğru olduğundan bu kadar emin oldukları gibi, Ömer Hayyam hakkında da net bir kanıya sahipler. Dediğim gibi bu konuda çok fazla fikir var. Burada bir şeyler yazmak demek Ömer Hayyam ile ilgili, birilerinin canını sıkabilir ya da tepki almasına neden olabilir. Bu yüzden ben bu tip tartışmalara girmeden bu konuyu araştırmayı ve Ömer Hayyam ile ilgili edinilecek bilgileri sizlerin bulup, değerlendirmesini daha uygun görüyorum. Tabi objektif kaynaklara bakmanızı tavsiye ederim. Bulmak çok zor biliyorum ama eminim ulaşabilirsiniz. Ha bir de kitabını okuduktan sonra bu araştırmaya giriniz. Eminim faydası büyük olacaktır. Bir kaç alıntı ile yazıyı sonladırıyorum. Beni özene bezene yaratan kim? Sen! Senden benden başka düşünen yok, arama! Ben ne camiye yararım, ne havraya! Bir başka hamur benimki, başka maya."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dovus-kulubu-2-chuck-palahniuk", "text": "Dövüş Kulübü ilk çıktığı zamanları hatırlıyorum. Filmden çıktığımızda etrafı pis pis kesiyorduk. Daha çok gençtik tabi. Dövecek birilerini aramıyorduk bizi dövecek birileri olsa diyorduk. Tüketim çılgınlığının başlamış olduğu zamanlardı. Bizlerin de bunu farketmeye başladığımız zamanlardı. Tokat gibi gelmişti bize Dövüş Kulübü. Birkaç kez daha izlemek istiyorduk. Sanki izledikçe dünya daha güzel olacaktı, herşey bitecekti. Sonra aradan yıllar geçti. Dövüş Kulübü filmini birkaç kez daha izledik. Kitabı zaten en az iki kere okumuştuk. Ardından dediler ki Dövüş Kulübü 2 çıkıyor. Dövüş Kulübü 2 olmaz ki? Olamaz daha doğrusu. Olmamalı. Çünkü bahsettiği dünyaya ters olur bu. Tutan yapımın ikincisini çekmek hollywoodun işidir. En azından biz öyle gördük. Hem sonra bu Dövüş Kulübü 2 film değil, çizgi roman olarak geliyormuş. Hadi film olsa izler bakarız nedir dertleri neden böyle birşey yapmışlar. Ama çizgi roman olunca biraz düşündürdü tabi. Demek ki farklı bir durum var sandığımız gibi değil dedik. Ama sonra bir de ne görelim? Bu çizgi romanlar yirmişer sayfalık hatta bazıları daha kısa olarak, parça parça çıkıyor. Her birinde 6-7 TL etiketle birlikte... Evet işte eleştirilen dünya, eleştirildiği yere girmiş durumda. Hangisi hangisinin içinde bilinmez ama ortada büyük bir yanlış var. Bu böyle olmamalıydı. Chuck Palahniuk gözümüzde oldukça büyüttüğümüz bir abimiz iken bir anda çarkların arasında yerini bulmuş, o yerde dolarlarını sayan biri olarak göründü gözüme. Üzülerek söylüyorum, bence Dövüş Kulübü 2 olmamış. Daha doğrusu olmamalıymış. Hadi oldu diyelim bu şekilde olmamalıymış. Bir kitap çıkartırsın tek bir kitap ya da bir cilt çizgi roman yaparsın tamam deriz ama bu hali ile amacını çoktan ortaya koymuş oluyorsun. Burda diyebilirsiniz ki hangi işin ticari yönü yok ki? Hepsi aynı amaç için bunu yapıyor. Evet doğru ama en azından saygınlık kazanan bir işi batırmadan bunu yapıyorlar. En azından gözümüze soka soka bunu yapmıyorlar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dr-jekyll-ile-bay-hyde-robert-louis-stevenson", "text": "Robert Louis Stevenson bu konu üzerine oldukça kafa yormuş olmalı zamanında. Düşünmüş taşınmış ve olsaydı herhalde böyle olurdu demiş ve bize bastırılmış bir kötü karakteri ortaya çıkartmış iyinin içinden. Çıkan bu karakter o kadar kötü bir karakter ki yüzüne bile bakılamayacak kadar çirkin ve kötü. O kadar hain ki bir insanı öldürmek onun için bir can almak değil, sıradan bir iş gibi bir şey. Hatta zevk alınacak bir olay bu. Ölüm onun için sıradan ve insanların tümünün tatması gerekenlerden. Peki ya iyi taraf? O ise her zaman en naif en güzel duygulara sahip. Tüm saygısı ve sevgisi ile en iyi insanlarından biri bu dünyanın. Fakat kötü karakter artık her zaman ortada olmak istiyor. İyi taraf hiç olmasa daha iyi olur diye düşünüyor. Sonunda ise... O sizin okumanız gereken kısım. Robert Louis Stevenson'un yıllar yıllar önce hatta çocukken okuduğum Define Adası kitabından sonra okuduğum ikinci kitabı olan Dr. Jekyll ile Bay Hyde herkesin okuması gereken bir eser. Bir an önce okumanızı ve okutmanızı öneriyorum. Kötülüklerden arınmış, iyi bir insan olmanız dileklerimle."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dr-jekyll-ve-mr-hyde-robert-louis-stevenson", "text": "İnsan aynı anda hem iyiyi hem kötüyü barındırır içinde; bu görüşte çoğu kişi hemfikirdir. Yaptığımız kötülükler nedeniyle iyi yanımız acı çeker ve vicdan azabı duyar; aynı şekilde iyi ve başkaları tarafından kabul gören bir yaşam da dünyevi eğlencelerden mahrum bırakabilir insanı. Böylelikle hayatın çekilmezliği ortadan kalkacak, kötü yanımız vicdan azabı olmaksızın yola devam edebilecek, iyi yanımızsa yüce amaçlarının önünde şeytanı ikizini bulmayacaktı. Fakat doktorun bu deneyi önlenemez bir faciaya neden olacak ve kötüye meyleden kişilik, iyi tarafı sindirmeye gayret ederken, doktorun yaşamı içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Konusunu kısaca bu şekilde özetleyebileceğim kitap, gizemli ve merak uyandıran sürükleyici bir üsluba sahip. Şahsen kitaba başlamadan önce adını çok duyduğum bu hikayenin zaten çift kişilikli bir adamı anlattığını bildiğimden, bende merak uyandırmayacağını düşünüyordum. Ancak hiç de öyle olmadı. Anlatımı ve olay örgüsü o kadar merak uyandırıcı ki, öncesinde aklımda olan her şey bir anda silindi ve kendimi kitabın sonunda nasıl bulduğumu anlayamadım. Robert Louis Stevenson, insanın ruhundaki çatışmayı, ikili doğasını ustaca gözler önüne seriyor ve Dr. Jekyll'ın tutkusunu, onu bu deneye iten sebepleri anlayabilir hale geliyor, onunla birlikte heyecanlanıyor, korkuyor, endişeleniyorsunuz. Bu çirkinlik timsaline aynada baktığımda, içimde ona karşı kötü bir his, bir nefret duygusu uyanmadı. Hatta tersine, onu sevdim. Ne de olsa, o da benim bir parçamdı. Doğal ve müşfik görünüyordu. O güne kadar görmeye alıştığım, eksiği fazla olan, zıtlıkları içinde barındıran kendi yüzüme oranla çok daha gerçek, çok daha etkileyici ve özeldi. Yaklaşık 123 kere sinemaya uyarlanmış olması ve kitapçılardan asla eksik olmaması da kalıcılığının kanıtıdır bana göre. Demem o ki, konusunu biliyor olsanız bile, kitabını mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bambaşka bir tadı var; gerilimi, gizemi her şeyi yerinde bir eser."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dr-moreaunun-adasi-h-g-wells", "text": "Dr. Moreau'nun Adası, İngiliz bilim kurgu yazarı H. G. Wells'in 1896 yılında yazdığı bir roman. Avrupa'da canlı hayvanlar üzerinde deney yapılmalı mı yapılmamalı mı tartışmalarının yaşandığı zamanlarda yazar, kendi düşüncesini romanı aracılığı ile göstermiş. Bu sayede o dönemin hayvanseverleri tarafından el üstünde tutulmuştur bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var o da sadece bu kitabı ile değil, diğer tüm eserleri ile birlikte bilim kurgunun en iyileri ve eserleri en fazla beyazperdeye uyarlanan yazarlar arasına girmiştir. Kitap, ana karakter Edward Prendick'in yeğeninin, amcasının yazdığı notları açıklamak istediğini belirten, ilk ağızdan yazılmış, giriş bölümüyle başlıyor. Sonrasında ise Edward Prendick'in aldığı notları onun ağzından okuyoruz. Edward Prendick'in yolculuk yaptığı geminin batar. İki kişi ile birlikte tahlisiye sandalında okyanusda bir süre kalırlar. Sonra diğer iki kişi kavga eder suya düşer Edward Prendick sandalda yalnız kalır. Ümidini yitiren Prendick ölümü beklerken bir gemi onu kurtarır. Gemi Dr. Moreau'nun adasına doğru ilerlemektedir. Gemide bulunan bazı hayvanlar ve hayvan görünümlü insanlar Prendick'in dikkatini fazlasıyla çeker. Aday ulaştıklaırnda ise dikkatini çeken yaratıklar ve olaylar daha da artar. Dört ayak üstüne inmemek; Kanun budur. Balık ya da et yememek; Kanun budur. Adada yalnız kalana kadar geçen sürede bir çok olay yaşanmakta fakat bunlardan bahsetmek istemiyorum. Sonuçta burada kitap özeti yapmıyoruz. Dr. Moreau'nun Adası son zamanlarda elimden bırakamadan soluksuz okuduğum eşsiz bilim kurgu romanlarından biri oldu. H.G. Wells ile ilgili bilim kurgunun en iyilerinden denmesinin nedenini de anlamış oldum. Hem ürpererek, hem korkarak hem de büyük bir istekle okuduğum bu kitabı herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dumankara-levent-cantek", "text": "Dumankara, içinde Ankara hikayeleri olan bir çizgi roman. Türk çizerlerin bir araya gelmesi ile bir toplama albüm niteliğinde hazırlanmış, güzel mi güzel çizgi roman çalışmalarından biri. Ankara ile ilgili yazılan çizilen kitaplar çok yoktur diye biliriz. Daha doğrusu şehir hikayeleri dedin mi İstanbul büyük bir yer kaplar. O kadar geniş bir alan kaplar ki diğer şehirler görünmez çoğu zaman. Romanlar, hikayeler, seyahatnameler... Hepsi anlatır bir şekilde şehri İstanbul'u. Tabi bir de çizgi romanları vardır. Onlar da en güzel çizgileri ile anlatırlar anlatmak istediklerini. İşte Dumankara böyle bir anlatımı İstanbul için değil Ankara için yapmış. Ankara'nın gri atmosferinde neler yaşanmış ya da neler yaşansa yaşanırmış bunları bizlere göstermiş. İşin aslı ben beğendim güzel bir çalışma güzel bi derleme olmuş. Çizimler sandığımdan çok daha iyiydi. Hatta böyle çalışmaları gördükçe neden daha çok yapılmıyor acaba diye düşünüyorum. Sebebi belli tabi ekonomik nedenlerden ötürü ne yazık ki basılamıyor. Ülkemizde kitap okuma oranı düşük biliyorsunuz. Çizgi roman okuma ise çok daha düşük. Bir dönem öğretilen çizgi roman bir şey katmaz saçmalığı yüzünden mi yoksa hala hak ettiği değerin anlaşılamaması mı bilemiyorum. Ama ortada sevimsiz bir gerçek var; okumuyoruz! Üzerine çok fazla eleştiri yapılmış Dumankara'nın. İnternette az biraz araştırma yapınca bile fışkırıyor. Genelde hikayelerin sıradanlığından dem vurulmuş. Ha bir de Ankara'nın da bir kitabı olsun diye Çiztanbul benzeri denmiş. Hepsi iyi hoş güzel, belki haklı olduğu az biraz noktalar var ama Türkiye'de kaç çizgi roman gördünüz son zamanlarda çıkmış? Çok az değil mi? Bu kadar az çıkan kitaptan mükemmeli beklemek yerine alıp okumak destek olmak gerekir diye düşünüyorum. Her yapılan iş mükemmel olamaz, bunu beklemek büyük hata zaten. Kaldı ki okunmaya bile değmeyecek bir çizgi roman değil kesinlikle. Ankara konusuna gelince, nasıl ki İzmir egosu diye bir şey var ve sürekli olarak İzmir İzmir denir işte Ankara'nın da benzer bir dokusu var demek ki. Bence bunda da bir sorun yok. Sizler okuyunuz diyorum ve sizi çizgi romanlarla baş başa bırakıyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dunyalarin-savasi-h-g-wells", "text": "Wells klasiği çok iyi bir kitap. Özellikle sonunu bu kadar mantıklı bir biçimde bağlaması takdire şayan. Konunun başından itibaren oluşan acaba sorularını bu kadar güzel bir biçimde oturtması çok iyiydi. Wells okumaya başladığımdan beri, diğer bilim kurgu kitapları arasında bir farkının olduğunu, yönlendirici bir eserler bütünü oluşturduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden bana her zaman bir kaç basamak yukarıda gelmiştir Wells eserleri. Türkçe çevirisi yapılmış kitaplarının hemen hepsini okumuş olmaktan dolayı da gurur duyarım kendimle. Fakat okunacak kitaplarını bitirmek bende Wells okuyamama sendromu adını verdiğim, hiç hoş olmayan bir sendroma sebep oluyor. Dünyaların Savaşı işte o kokumadığım çok az kitabından biriydi. Yani beni sendroma yaklaştıran bir kitap daha oldu. Dünyaların Savaşı, mars gezeninden gelen istilacıların, dünyaya gelmesini, sonrasında insanları öldürmesini konu alıyor. Fakat bu kadar basit ve bu kadar klasik bir biçimde değil. Sürekli olarak ele alınan hollywoodvari bir biçimde ilerlemiyor Dünyaların Savaşı. Tam tersine o kadar oturaklı, o kadar mantıklı bir biçimde işleniyor ki neden olmasın? Diye kendinize sormadan edemiyorsunuz. Tabi konu sadece bu kadarla bitmiyor. Marslıların gelişi ve bizim dünyamıza adaptasyonları az biraz sorunlu oluyor. En büyük sorunlardan biri yerçekimi farklılığı oluyor. Mars yerçekimi ile Dünyanın yer çekimi arasında olan büyük fark isitlacı marslıların büyük bir sorunu oluyor. Fakat onlar bu sorunu da bazı robotik makinalarla çözüyorlar. İstila sırasında kullandıkları bu robotik makinelerin tasvirine baktığımda, halen kullanılan bir prototip olduğunu farkettim. Birçok kitapta benzerlerinin işlendiğini, filmlerde kullanıldığını hatırladım. Wells bu kitabı ile bilim kurgu sinemasına ve bilim kurgu edebiyatına oldukça sağlam materyaller vermiş. Kitap sizi diğer Wells eserlerinde olduğu gibi bir anda çekmeye başlıyor ve bitene kadar da elinizden bırakmamanızı sağlıyor. Kitabın bu sürükleyiciliğinin yanı sıra, mantıklı bir süreçle ilerlemesi ve sonunda çok doğru bir biçimde son bulması ise usta yazara şapka çıkarmamıza neden oluyor. Fakat kitabın başlarında olayların başladığı sıralarda insanlarda ve toplumlarda neden böylesi bir ilgi azlığı ya da korku azlığı var diye düşündüm. Dünyaya gelenler marslılar ve sanki daha büyük bir galyan olurdu diye düşündüm. Fakat hemen sonrasında kitabın geçtiği zamanları ve iletişimin şu andan ne kadar geride olduğunu düşündüm. Öyle bir zamanda zaten tüm halklar haberdar olamaz. O yüzden bu fakat diye başladığım paragrafımı kendim cevaplamış oluyorum. Yazıldığı zaman göre okumak, değerlendirmeyi o zamana göre yapmak lazım. Kitabın sonunda ise Wells bize Yaa nasıl yazılırmış der gibi bir son bırakıyor. O kadar yerinde bir biçimde oturtuyor ki taşları yerine, hiç sırıtmıyor. Kabullenmenin ötesinde böylesi bir yönteme saygı duyuyorsunuz. Her zaman olduğu gibi çok iyi bir Wells kitabı okumaya hazırsanız Dünyaların Savaşını kaçırmayın derim. Uzayın derinliklerinde... engin, soğuk ve duygusuz zihinler bu dünyayı kıskanç gözlerle izliyor ve bize karşı uygulayacakları planlarını yavaş yavaş geliştiriyorlardı. - Like - Digg - Del - Tumblr - VKontakte - Flattr - Buffer - Love This - Odnoklassniki - Meneame - Blogger - Amazon - Yahoo Mail - Gmail - AOL - Newsvine - HackerNews - Evernote - MySpace - Mail.ru - Viadeo - Line - Comments - Yummly - SMS - Viber - Telegram - Subscribe - Skype - Facebook Messenger - Kakao - LiveJournal - Yammer - Edgar - Fintel - Mix - Instapaper - Copy Link Bu kadar müptelası olacak şekilde okumuş iseniz bunu haliyle biliyor olmanız gerekir. En kısa sürede cevap bekliyorum. Yazınız için ayrıca tebrik ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dunyanin-butun-kedileri-cetin-oner", "text": "Her ay olduğu gibi bu ayda çocuk kitaplarına zaman ayırıyorum. En azından bir iki tane okumaya özen gösteriyorum. Zaten çok zamanımı almıyorlar. Bu ay yer verdiklerim çok büyük beklentimin olmadığı kitaplardı. İyi ki öyle yapmışım. Dünyanın Bütün Kedileri'de oldukça kolay bir anlatımla, bizi bir aileye götürüyor. Eski zamanlarda bir seyahat gibi hissettiren kitabı tavsiye ediyorum. Ailenin bir ferdi gibi olan kedilerimizin o tatlılıklarını, oyunculuklarını, sevimliliklerini görmeyen kalmamıştır herhalde. İşte bu kitabı okurkende bunların hepsi aklınıza geliyor bir bir. Doğum yapan kedimizi ziyarete giden ailesinin küçük bir hikayesini dinliyoruz. Çocuklar için yararlı olacağını düşündüğüm bu kitap, özellikle hayvan sevgisini aşılamak için güzel bir başlangıç gibi duruyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/dunyanin-sonundaki-dunya-luis-sepulveda", "text": "Dünyanın Sonundaki Dünya, Luis Sepulveda üstadın bizlere balina katliamlarını gösterdiği bir kitabı. Okyanuslarda neler olduğuna dair bilgisi çok az olan bizlere, bazı gerçekleri sunuyor. Evet belki bu konuda hiçbir şey yapamıyoruz, belki katliamları durduramayız ama en azından olanları anlatıp, geleceği şekillendirebiliriz belki. İşte usta yazar da bunu yapmaya çalışıyor bence. Yoksa o da farkında bu kokuşmuş düzende, katliamlar her yerde. Bu kadar batmışlığın içinde elden ne gelir ki diye düşünüyor belki de. Ama yine de bir yerlerden bir sesler çıkmalı diye düşünüyor. Medyada çıkan her abuk subuk yalana inanmamayı, gerçeklerin orada olmadığını gösteriyor belki de. Dünyanın Sonundaki Dünya'ya dönecek olursak, işte tam böylesi bir durumda okunması gereken kitaplardan. Yani bir şeyler anlatan kitaplardan."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/duvar-jean-paul-sartre", "text": "Duvar, Jean Paul Sartre'ın 5 öyküsünden oluşan bir eseri. Kitaba ismini veren Duvar adlı öykü, kitabın en çarpıcı ve en sürükleyici öyküsü. Kitaptaki öyküler; Duvar, Oda, Herosratos, Özel Yaşam ve Bir Yöneticinin Çocukluğu şeklinde. Sartre'ın birbirinden etkileyici bu öyküleri toplumun sunduğu iki yüzlülüğü, yanlış bilinen gerçeklerini, sadece tek bir neden ya da nedensizlikler içind everilen insanlara özgü cezalandırmaları ve en önemlisi ise toplumda sürekli karşılaştığımız herhangi insanları herhangi bir şekilde gösteriyor. Jean Paul Sartre'ın varoluş felsefesine göre tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçaktır. Duvar eserinde ki tüm hikayelerde toplumun içinden seçilen insanların, kendi tercihleriyle yaşadıkları hayatlarının, bazen çaresizliği bazende farklılığı ile ilerliyor. Sartre'a göre önemli olan seçimler, Duvar adlı eserinde bize daha bir iyi sunuluyor ve anlatılıyor. Bazen karakterlerin bırakmış, umursamamış ya da tutunamamış insanlar olduğunu düşünebilirsiniz. Belki de öyledirler belki de öyle gösterilmek istenmişlerdir. Olması gereken ya da toplumun olmasını istediği bir hayatı değil, kendi seçimleri ile şekillenen, ama iyi ama kötü hayatı yaşayanlardır bu insanlar. Sadece kitap karakteridir, kahraman değillerdir. Belki kendi kendilerine yaşadıkları kahraman hayalleri, kendilerini gördükleri bir dev aynası vardır. Ama ne bu ayna ne de aynanın yansıttığı gösterilmez okuyucuya. Sadece bir kesittir gördüğümüz. Ama iyi ama kötü bir hayattır. Yitip giden ya da yitip gitmesi istenilen, boşlanmış, kimsesiz bırakılmış umutlardır elde kalan. Sartre, Duvar adlı eserinde beş hikaye ile sizi ayrı bir düşünce yapısına doğru sürükleyecek ve size bir de bunlar var herşeyin kolayına kaçan kaderci insan diyecek. Sor bakalım diyecek sende biraz soru sor diyecek size. Tüm boşvermişliğine rağmen size bir sorgulama şansı verecek. Herkesin okumasını tavsiye edeceğim bir kitap Duvar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/duzulke-edwin-a-abbott", "text": "Farklı ve hayal gücünüzü doyuran bir kitap olmuş düzülke. Matematiksel öğelerin, geometrik şekillerin, boyutların ve dar bakış açısının sebeblerini görebildiğimiz ufuk açıcı denebilecek bilim kurgulardan biri olmuş. Kitaba başlar başlamaz o dünyayı hayal etmek oldukça zor. Fakat alışmaya başladıktan sonra yazarın ne denli iyi bir kurguyla bu dünyayı yarattığını kavramaya başlıyorsunuz. Düz bir ülkede, tek tip bir düşünce yapısıyla, farklı şeyleri ve farklı olguları hesaplamayan ya da düşünmeyen bir halkın içinde buluyorsunuz kendinizi. Aslına bakarsanız günümüzün dünyasından çok uzaklaşmış olmuyorsunuz. Günümüzde de bu tip olmasa da benzeri düşünce yapıları, saplanıp kalınmış idealler görüyorsunuz. Zaten yazar bunu bize en olmazı göstererek yapmaya çalışmış. Başarılı olmuş mu? Evet, bence fazlasıyla olmuş. Distopyalar arasında ilklerden ve en farklılardan biri olduğunu söylemeliyim. En azından benim okuduklarım arasında en farklılardan biri. Farklı bir noktadan geometrik ve matematiksel olgulardan oluşan bir kitap olması belki size çekici gelmeyebilir fakat inanın başlar başlamaz bu algının üstesinden gelmenizi sağlıyor Düzülke. Kitabını okuduktan sonra belki filmini de seyretmek istersiniz. Evet, Düzülke'nin filmini de animasyon olarak yapmışlar. 2007 yılında Dano Johnson ve Jeffrey Travis tarafından uyarlanmış. İncelemek isteyenler arama motoruna Düzülke ya da Flatland yazmanız yeterli."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ebedi-koca-fyodor-mihaylovic-dostoyevski", "text": "Bu ay okumalarımı romanlar üzerinden gerçekleştirirken, geçen aylarda Andre Gide'nin Dostoyevski adlı kitabında sıkça rastladığım Ebedi Koca adlı esere de yer vermek istedim. Bu yorumda, kitabın konusundan ziyade, Dostoyevski'nin o tanıdığımız dünyasında yaşayan karakterlerin davranışlarından yola çıkarak bir kaç söz söylemek istiyorum. Bu yazıyı yazmadan önce ise Doğu Batı dergisinin 78. sayısı olan Devrimler I baskısında Fransız devrimine yönelik makalelerden birini okuyordum. Okurken, bu devrim denen kavram kafamda şekillenmekte ya da var olan şekli geliştirirken basit bir argümana ulaştım. Bu basit argüman şunu söylüyor; devrim denince aklımıza genellikle olumlu bir şey gelir. Kötüye karşı iyiliğin ayaklandığı, onu devirdiği, her şeyin özgürlüğüne kavuştuğu ve beraberinde tüm olumlu şeyleri getirdiği gibi bir yanılgı yaratır. Amerikan devrimi, Fransız devrimi, İngiliz devrimi. Belli bir süre baskı altında kalan bir şeylerin, bir yolla yüzeye çıkması, adeta fışkırmasıdır devrim. Oysa bence burada gözden kaçan, ya da belirtilmeyen bir husus var o da savaş. Devrim sonuçta bir savaştır. Bunun araçlarını değiştirmek devrimin niteliğini veya yapısını değiştirmez. İyi olan kötünün yerini alır. Kötüyü dönüştürmez. O yüzden aslında devrim, karşı olduğu şeyi dönüştüremedikçe devrim olmaz. Buna devrim denemez. Ebedi Koca, iki karakter üzerine kurulu bir roman ve Gide'nin belirttiğine göre Dostoyevski'nin kendi hayatını niteleyen, hayat anlayışını serptiği önemli bir eser. Karakterlerden biri Velçaninov ve öteki Pavel Pavloviç, eser boyunca didişmektedir. Yukarıda belirttiğim argümanı kitaptan bir alıntıyla bağdaştırıp yorumumu bitireceğim. Yukarıda ki alıntı içinde belki de Dostoyevski'nin en temel savunmalarından birini görüyoruz. Öyle ki birileri aracılığı ile temizlenmek, saf iyilik karşısında kötünün dönüşebilmesi, dönüştürülmesi onun için hem kutsal bir amaç hem de bir bilgelik durumu haline geliyor. Karamazovlar'daki Zoşima'nın düellosunda yaşanan dönüşümü, Suç ve Ceza'da Raskolnikov'un kitabın sonlarında içinde uyanan duyguları bu bağlamda anlayabiliriz. Dostoyevski için her zaman arınmak ve arınan şeyin kötülük derecesine bakmaksızın onu yok etmeden, mümkünse uzlaşarak ve hatta severek ya da kötülük ettiğinin farkına varmasını sağlayarak dönüştürmek kutsal bir anlam taşımaktadır. Ebedi Koca içerisinde Velçaninov'un Liza'nın ölümünden sonra düşünceleri de bunlardan oluşmaktadır, Pavel Pavloviç'in Velçaninov'u öldürme teşebbüsünden sonra içine düştüğü ruh hali de bunu açıklamaktadır. Argümanımda belirttiğim gibi gözden kaçan o küçük detaya bu eserde büyük vurgularla rastlıyoruz. Tabi burada önemli iki soru geliyor karşımıza; iylik nedir? Kötülük nedir? Bu soruların cevaplarının tartışılacağı bir zaman değil ama Dostoyevski ayrıca iyiliğin ve kötünün aynı insan içinde barındığını, kavga ettiklerini unutmamamızı da gösteriyor. Kötülüğü dönüştürmek, büyük bir iyi olma iradesi gerektirir. Dolayısı ile bu vurgu kötünün dönüşümünü ya da tersi bir durumu da bulanıklaştırıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ecinniler-fyodor-mihaylovic-dostoyevski", "text": "Sonuçta biz her ne kadar bireysel olarak yaşadığımızı düşünsekte, bir topluma ve dolayısı ile bu toplumun davranışlarını yönlendiren unsurlara da bağlıyız. Antik yunan felsefesi ile gelişen toplum üzerine düşünce, batı ile beraber, din, bilim, iç savaşlar ile de belli bir olgunluğa erişmiş, belli arayışlar içinde bulunulmuş. Krallıklar, tiranlıklar, diktatörlükler, demokrasi hepsi denenmiş, yıkılmış, tekrar kurulmuş ve insanoğlu varlığını sürdürdükçe, toplum düşünceleri de aynı kısır döngüde, yüzlerini değiştirerek var olacaktır. Dostoyevski'nin hayatı üzerinde idamdan önce yaşadıkları onun için dönüm noktası olduğu söylenir, romanlarında da yazar bundan bahseder. Onu idama götüren ise malum bir örgüt üyesi olmasından dolayı tutuklanmasıdır. O zamanlar çok genç olan bu adam, o ölüm anı geldiğinde kendini bulduğunu dolayısı ile artık tüm hayatını başka bir algıyla yaşayacağını söyler. Ecinniler, bunun kanıtır. Kitap içerisinde bir örgütten bahseder Dostoyevski, bu örgütün bir ele başı, Pytor Stepanoviç, ve onun yandaşlarının çevirdikleri oyunlar anlatılır. İlginçtir ki, kitabın asıl kahramanı, Nikolay Stavgorin ana fikiri oluşturan bir sembol olsa da, kitap içerisinde onu çok görmüyoruz. Hemen bir not olarak şunu belirtmem gerekir ki, Ecinniler yazıldığı dönemde bir dergide tefrika ediliyormuş. Dostoyevski, dergiye bir bölüm yollar ve bu bölüm on yaşında bir kıza tecavüz edilip ölümüne sebep olunduğunu ve daha başka bir sürü kötülüğü anlatır. Dergi bu bölümü koymaz ve bu yüzden, kitabın sonraki tüm kurgusu da değişir. Ve özellikle bu yayınlanmayan bölüm aslında kitabın tüm düşünsel yanını, anafikrini vermektedir. Dolayısı ile kitabı okurken, bu anafikir kitap boyunca ipuçları vermekte ama bir türlü ortaya çıkmamaktadır. Nikolay Stavgorin kötülüğün yer yüzünde ki temsilcisidir. Kötülüğün kaynağı ise özgür iradesinden, dolayısı ile Tanrıyı Öldürmekten ötürüdür. Yazara göre özgür irade, hayatı yaşanır kılmaz aksine sıkıcı ve boş bir hiçlik oluşturur. Stavgorin, kendisinin de anlattığı üzere, yaptığı herşeyde haz arar. Yediği dayakta, duelloda, kadınlarda ve bu yüzden kötülüğü tercih eder. Ona kötülüğün peygamberi diyebiliriz. Yukarıda bahsettiğim gibi Pytor Stepanoviç ise örgüt lideridir, ve toplum ahlakını çökertmeye yönelik planlar yapar. Hatta öyle bir düşünceye tutulur ki, eğer plan işe yarar ve devlet ele geçirilirse, Nikolay Stavgorin'i çar yapacaktır. Onu bir ilah ve peygamber olarak görür. Oysa Stavgorin, Stepanoviç'e uzaktır. Onu ciddiye almaz, düşüncelerine önem vermez, çünkü o başlı başına kötüdür. Fikrin çıkış noktasından bakarak, yaşanan olayların nedenlerini de rahatça görüyoruz. Olayların kendi kahramanları ve kahramanların da felsefi düşünceyi temsilen anlattıkları bir alt düşünce var. Örneğin Kirilov karakteri, Stavgorin'in bir benzeridir. Ama özgür iradesini kötülük yapmak için yönlendirmez. O, yaşamın hiçlik olduğunu bilir, istediği zaman kendini de öldürebileceğini söyler. Kitapta bu karakter, yazarın gerçek yaşamından da örnekler verir, bu sebepten dikkat edilmesi gerekir. Örgüt içerisinde yer alan genç karakterler, batı düşüncesini temsil eder. Batının tüm ahlaksızlığını almışlardır. Toplumun kurallarına uymaz, onları eleştirir ve imkan bulduklarında da ortadan kaldırmak için planlar yaparlar. Pytor Stephanoviç ise bu beyni yıkanmış aptalları yönlendirir ve bulundukları ilçenin soylularına karşı onları harakete geçirir. Kitapta batı düşüncelerine ve sosyalist düşünceye de oldukça sert eleştiriler görüyoruz. Yazar, batı gibi düşünülmeye başlanırsa, Rus toplumunun tüm değerlerinden uzaklaşacağını fırsat buldukça söylemiş. Mesela Bizimkiler bölümü, kitabın sonuca doğru ilerlediği bir noktada, yazarın liberal, sosyalist düşünceyi eleştirdiği bir alandan oluşuyor. Burada ki kanı, tanrıdan uzaklaşmanın getirisi olarak insanın özgürleşme adı altında yozlaşmasını ele alır ve Platon, Proudhon, Rousseau gibi önemli düşünürleri de bir kenara koyarak, bu eleştirdiği düşüncenin getirdiği yeni toplumsal düzen tasarısından bahseder. Bu kısım, değindiği nokta itibari ile çok önemli ve yazarın gerçek görüşlerini yansıttığı bir bölümdür. Sonuç olarak, Ecinniler, Dostoyevski'nin siyasal düşünce üzerine eleştirilerde ve yorumlarda bulunduğu, zaman zaman dalga geçtiği ve bazen sertçe saldırdığı bir eserdir. Tabi her eserinde olduğu gibi alt başlıklarda başka düşüncelere de yer veriyor. Örneğin, evlilik, intihar, gençlik üzerine söyledikleri düşünmeye değer noktalar. Genel olarak, tabi bir Suç ve Ceza ya da Karamazov Kardeşler heycanını yaşamıyoruz. Yukarıda söylediğim gibi siyasi bir kitap okuyor ve bence o çıkardıkları bölüm sansüre uğramasaymış çok daha vurucu bir kitap olacakmış."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/egitim-sektorunde-marketing-faruk-tatar", "text": "Çalıştığım okulun kütüphanesinde rastladığım Eğitim Sektöründe Marketing kitabı, başlığını görür görmez ilgimi çekti. Asıl sebep, senelerdir eğitim sektörünün içinde olmama rağmen bu sektörle marketing kavramının yan yana kullanılmasına pek de alışık olmamam/olmamamızdı açıkçası! Zira marketing kavramı, söz konusu eğitim gibi ulaşılmaz, dokunulmaz, kutsal ve ulvi bir kavram için bir nevi tabuydu ve aslında 'eğitimin de pazarlaması mı olur?' du. Sanki pazarlanan eğitim eksik, sahte, kalitesizdi, velileri dinleseniz, özel okullar resmen ticarethaneydi! Adı üstünde özel okul, yani eğitimi iş edinmiş ve bundan kazanç elde eden bir kurum. hHle ki yaptığı işin hakkını da veriyorsa, rakiplerine göre farklılıkları varsa, ideolojisi 'başarı' 'kalite' 'özgünlük' vs. her ne olursa olsun bu iddiasını yerine getirebiliyorsa. Elbette bunu tanıtmak ve geniş kitlelere duyurmak en doğal hakkı olacak ve bu hizmetin de elbette bir bedeli olacak! Bırakınız yapsınlar, bırakınız pazarlasınlar ve bırakınız kazansınlar efendim! Kazansınlar ve eğitime yatırımları artsın, sektör büyüsün ve gelişsin, rekabet artsın! Hepimiz elbette eğitimde fırsat eşitliği istiyor ve insanların eğitime daha kolay yollardan ulaşmasını arzu ediyoruz. Nitelikli eğitimin hem devlet okulları hem özel okullar, yani bu alanda ben de varım diyen her kurum tarafından sağlanması ve insanların alım gücü ne olursa olsun rahatlıkla buna ulaşabilmesi elbette herkesçe en çok arzu edilen. Kökten yapılacak bir çok düzenleme ve yenilikle ancak elde edilebilecek bu gayeye ulaşabilmemizin yolu da yine eğitimi iş olarak görüp bu işi profesyonelce yönetip geliştirmekten geçiyor günümüz koşullarında. Ve profesyonelce yönetilen her işte olduğu gibi bunun da bir ayağı elbette marketing! İşte bu noktada kitap dokunulmaz alana giriyor, konuşulamaz olanı analiz edip masaya yatırıyor, tam da profesyonel bir yönetim anlayışıyla marketingin tanımından başlayarak kurumsal değerlerden, kurumsal stratejilerden ve imajın öneminden dem vuruyor. Benim okurken de hak verdiğim önemli bir tespit, dünyada değişimi en zor kabullenen meslek gruplarının başında eğitimcilerin geliyor oluşu. Eh, eğitim işini yönetenlerin eğitimcilikten gelme olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurursak, o halde yazarın bu yapıtı eğitim yöneticileri için devrim niteliğinde diyebiliriz. Bu sektörde çalışan, özellikle yönetim kademelerinde yer alan herkes için her an ellerinin altında bulunması gereken, motive edici küçük öykülerle renklendirilmiş bir kitap. Okuması kolay ve keyifli, teknik ve anlaşılması güç kelimelerle insanı boğmayan güzel bir kaynak olmuş."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ekmek-elden-sut-memeden-yusuf-atilgan", "text": "Yusuf Atılgan'ın çocuklar için yazdığı öykülerden oluşan güzel bir kitabı Ekmek Elden Süt Memeden. Hem çocuklarınız hem de kendiniz için güzel bir mola niteliğinde. Yusuf Atılgan kitaplarında bulunan o gerçekçilik ve yalın anlatımı çok seviyorum. O kadar bizden o kadar hayatın içinden bir anlatım ki bu sizi alıp sürüklüyor anlatılan zamana. Size sanki bir zamanların Türkiye'sini bir zamanların olaylarını sizin yanınızda oturup, anlatıyor gibi anlatıyor. Yusuf Atılgan'ın bu tarzı beni çok ama çok etkiledi. İşte bu yüzden tüm eserlerini edinip okumak istediğim yazarlar arasında. Fakat ne yazık ki büyük usta fazla bir kitap bırakamamış bizlere. Yusuf Atılgan'dan bizlere kalan bu kitaplardan bir tanesi de Ekmek Elden Süt Memeden adlı çocuk kitabı. Fakat çocuk kitabı dediğime bakmayın siz yetişkinler içinde olmazsa olmaz bir kitap. Keşke çok daha çok yazsaymış dediğimiz yazardan çocuklar için masallar. Tabi büyükler de okusa güzel olur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/elektra-sophokles", "text": "Sophokles'in okuduğum ilk tiyatro eseri. Sıkıcı ve zor ilerleyen bir kitap olacağını düşünmüştüm. Fakat daha ilk sayfalarda bu önyargım darmadağın oldu. Eser, akıcı bir biçimde akıp gidiyor ve siz kendinizi Yunan mitolojisindeki karakterlerle birlikte Elektra'ya üzülürken buluyorsunuz. Gerç karakterler üzülmüyor, sadece onlarla birlikte, aynı yerde bulunuyorsunuz. Üzülen bir tek siz oluyorsunuz. Bizim Türk filmleri tadında sanki değil mi? Aradaki tek fark bizde bu kadar kötü bir anne yok analık denilen üvey anneler var. Kardeşler ise film sonunda genelde ölüyor burada ise sürülüyorlar. Tabi birde bu son için nispeten mutlu son denebilir bizim sonlarımız hep mutsuz sondur. Güzel bir tiyatro eseri okumak istiyorsanız ve Yunan mitolojisine meraklıysanız kaçırmamanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/en-uzak-yer-daniel-kehlmann", "text": "En Uzak Yer, Daniel Kehlmann'nın okuduğum ilk kitabı. Kimi zaman farklı bir kitap, farklı bir yazar keşfetme gibi bir ihtiyaç duyuyorum. İşte Daniel Kehlmann'ın En Uzak Yer adlı kitabı da böyle bir ihtiyaç sonrasında okumaya başladığım bir kitap. Peki, okuduğumda bir yeni yazar eklemiş oldum mu okuma listeme? Sanmıyorum. Daha doğrusu karar vermek için doğru bir kitap değil En Uzak Yer. Çünkü beni bir türlü içine alamayan bir kitap oldu. Okumayı sadece kitap bitsin diye yaptığım bir kitap oldu. Sanki bir şeyler çok havada kalmış, hiç oturmamış gibiydi. Belki de bu yüzden sürükleyici gelmedi. Tam olarak şu nedenden ötürü diyebileceğim bir neden yok işin aslı. Genel olarak okuma keyfi veremeyen bir kitaptı. İyi okumalar diyorum ama zamanınız varsa, sıkılmak istiyorsanız ve farklı bir yazar okumak istiyorsanız başlayın derim. Tamam sıkılmak istiyorsanız fazla oldu tamam kabul ediyorum ama bazen bazı kitaplarda bunu yazmak istiyorum. Çünkü sıkıcı bir biçimde ilerliyor ne yazık ki."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/erik-cekirdegi-lev-tolstoy", "text": "Tolstoy'un çocuklar için hazırladığı hikayelerden oluşan bir kitap Erik Çekirdeği. 19 hikaye bulunan kitapta, çocuklar için öğretici olan konulara değinilmiş. Örneğin yalan söylemenin kötü olduğu ve eninde sonunda ortaya çıkacağı, ortaya çıktığında insanın ne duruma düşeceğini çok iyi bir şekilde anlatmış Tolstoy. Tabi bu anlatımını çocuklar için uygun olacak bir üslup ile yapmış. Tolstoy gerçek bir çocuk sever idi. Çocukları çok sever, onlara hikayeler yazardı. Hikayelerinde doğruluk, dostluk, arkadaşlık, kardeşlik, hayvan sevgisi, merhamet, hoşgörü, sevgi, saygı gibi erdemlere sahip olmanın önemini gösterirdi. Elindeki ile yetinmek, her zaman daha fazlasını istememek, şükretmek ve paylaşmayı bilmek gibi konularada değinirdi. Erik Çekirdeği adlı kitabında da bu erdemler ile ilgili dersler veren Tolstoy, ne kadar büyük bir yazar olduğunu bu incecik kitapta bile gösterebilmiş. Okumasını bilen her yaş insan için güzel bir kitap olan Erik Çekirdeği'ni öncelikle çocuklara, sonrasında ise büyüklere tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ermis-halil-cibran", "text": "Halil Cibran'ın, Ermiş adlı kitabı, 54 sayfalık incecik bir kitap. Fakat içinde kocaman bir dünya var. El Mustafa adlı bir adam, 12 yıl kalmış olduğu şehirden ayrılırken ahali tarafından durdurulur. Ve insanlar El Mustafa'ya aşka, evliliğe, çocuklara, yemeye ve içmeye, çalışmaya, sevinç ve kedere, özgürlüğe, zamana, iyilik ve kötülüğe, güzelliğe, ölüme ve hayattaki daha pek çok konuya dair fikirlerini sorar, gitmeden önce ondan son bir düşünce koparmaya çalışırlar. El Mustafa'nın ahaliyle paylaştığı hayat görüşleri, zamana meydan okuyan, her dinden ve her yöreden insana seslenebilen, düşündürücü nitelikte. Bazen kimi cümleleri tekrar tekrar okuduğunuz oluyor. Yazılan her cümle hayatınızın rotasını değiştirebilecek potansiyelde... Aslında böyle söyleyerek beklentiyi yükseltmek istemiyorum, sonuçta her insanın bir kitaptan aldığı bal farklıdır fakat gerçekten almak isteyerek okuduğunuzda çok şey kazandıran bir kitap. Kimileri bahsedilen ermişin, Hz. Muhammet kimileri ise Hz. İsa olduğunu söylüyor. Fakat ne önemi var ki? Satırlarda yüzmeyi, isimleri unutmayı deneyin. Ve eğer ölmeden önce okunması gereken kitaplar adlı bir listeniz varsa, Ermiş'i de baş sıralara ekleyin derim. Size sözcüklerle dua etmeyi öğretemem. Tanrı sözcüklerinizi dinlemez, O bu sözleri sizin dudaklarınızdan kendisi söylemiyorsa."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/erzurum-yolculugu-aleksandr-puskin-2", "text": "İş Kültür'ün tarih serilerinde çok güzel kitaplar var. Bunlardan biri de Puşkin'in kimseyi dinlemeyip Kafkas cephesine doğru yola çıktığı ve gördükleri üzerine notlar düştüğü seyahatnamesi olan Erzurum Yolculuğu. Notlar, Gürcistan tarafından başlayıp, Erzurum'a kadar uzanıyor. Önce Rus cephesine ulaşmak için yola çıkan Puşkin bu yol üzerinde kaldığı kasabaları, köyleri, orada yaşadığı detayları, diyalog kurduğu kişileri tasvir ediyor. Sonrasında Osmanlı topraklarına vardığında önce Kars daha sonrasında Erzurum'da yaşananları onun gözünden görüyoruz. Öncelikle belirtmeliyim ki, bu kitabın önsözünde de belirtildiği gibi, kitap taraflı bir yaklaşımda değil aksine taraflı olmadığı için Rusya'da oldukça eleştirilmiş. Puşkin'in hümanizmini aldığı notlarda Türklerden bahsederken, ya da cephede henüz ölmüş genç bir Türk askerinin betimlemesinde görüyoruz. Ayrıca bu tip seyahatnameler kendi tarihimiz bize tersten sunduğu içinde birçok eleştirisel yol açmakta. Örneğin ordularımızın ne kadar amatör ve beceriksiz olduklarını, oradaki coğrafyada aslında kimlerin yaşadığını vb. bir sürü tespiti yapabileceğimiz bir platform sunuyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/erzurum-yolculugu-aleksandr-puskin", "text": "Puşkin'in 1829 yılında Osmanlı-Rus Savaşı zamanında Erzurum'a yaptığı yolculuğu ve orada yaşadıklarını anlattığı seyahatname tadında kitabı Erzurum Yolculuğu. Kitaba başladığınız andan itibaren sizi o zamanlara götüren eşsiz bir anlatım. Çeviri de Puşkin nişanına sahip, Ataol Behramoğlu olunca bambaşka bir heyecanla okunuyor tabi. Bir diğer aklımda kalanlar ise Türkler ile yaptığı betimleme idi. Bizleri olduğumuz gibi anlamış olması çok güzeldi. Daha doğrusu o zamanların bizlerini anlatmış olması. Hamama gidişi, yollarda herkesin onu doktor sanması, Ermenilerin yolda gördüklerinde haç çıkarmaları ve bizde sizdeniz biz Türk değiliz diyerek taraflarını belli etmeye çalışmaları bunların hepsi çok ince çok güzel ayrıntılardı. Birkaç dakika dinlendikten sonra yeniden yola koyuldum ve nehrin yüksek kıyısına kurulmuş Gergera Kalesi'ni gördüm az sonra. Yüksek kıyıdan aşağı üç çağlayan akıyordu. Nehri geçtim. İki öküz koşulu bir kağnı, sarp yolda yokuş yukarı ilerliyordu. Birkaç Gürcü vardı arabanın çevresinde. İran'da öldürülen Griboyedov'un Tiflis'e götürülen cesediydi bu. Vous ne connaissez pas ces gensla: vous verrez qu'il faudra jouer des couteaux (20) demişti bana. Yine bir unutulmayacak diyolog ise tutsak olan Türk komutan ile Puşkin arasında oluyor. Türk komutan Puşkin'in şair olduğunu öğrenince şairin bizde ki karşılığı ozanlardır diyor. Ozanlardan zarar gelmez diyor. Bu bizlerin, bir zamanlar nelere ne kadar önem verdiğimizi, ne kadar saygı duyduğumuzu çok net bir şekilde gösteriyor. Şimdi ki zaman ile karşılaştırdığımzıda korkunç bir uçurum olsa da o zamanlarda bunların olduğunu bilmek bile burkucu da olsa gurur verici. Devamında daha yüzlerce anektot sayabilirim, yazabilirim. Fakat bunları benim kalemimden değil, birinci elden okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/eski-dunya-seyahatnamesi-ilber-ortayli", "text": "Her kitabında olduğu gibi bu kitabında da sürükleyici bir anlatımla bizleri tarihin sayfalarında gezdiriyor İlber Ortaylı. Elinizden bırakamadan okuyup bitirdiğiniz, enfes seyahat kitaplarından biri oluyor böylece. Mutlaka okunması gereken kitaplardan, tavsiye ederim. Eski Dünya Seyahatnamesi, İlber Ortaylı'nın, Isfahan, Venedik, Kudüs, Kırım, Tokyo, Yemen, Barcelona, Bosna, Girit, Hindistan, Berlin, Japonya, Kafkasya, Türkiye gibi şehirleri ve ülkeleri, kendi anlatım tarzıyla anlattığı bir kitap. Bir seyahatname kitabı olmasının yanı sıra, çok iyi noktalara parmak basan bir tarih kitabı aynı zamanda. Kitabı okurken bir defter ile not almanızı tavsiye ederim. Kitabın başlaması ile bitmesi bir oluyor ve hemen ardında diğer şehirleri de okumak istiyorsunuz. Büyük tarih bilimci İlber Ortaylı tüm dünyayı gezsin ve bizlere anlatsın diye düşünüyorsunuz. Çok değerli bir kitap, bence bir an önce okunmalılar listesine girmeli."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/eve-donus-ray-bradbury", "text": "Birçok eleştirmene göre Eve Dönüş, Ray Bradbury'nin kendi çocukluğunun tasviridir. Sevgi dolu bir ailenin içinde uyumsuz, yabancı ve sıradışı bir çocuk olarak görüldüğünün ve bunun kendisi tarafından hissedildiğinin yansımasıdır denilmektedir. Elbette bu doğru olabilir. Çünkü Ray Bradbury, fantastik ve bilim kurgu yazarlarının arasında bile farklı bir üsluba sahip, farklı bir sürükleyiciliği olan, hikayelerinde her zaman birşeyler bulabildiğimiz bir yazar. Hikayenin bitiminde her Ray Bradbury eserinde olduğu gibi keşke bitmeseydi, daha uzun olsaydı ya da ne çabuk bitti gibi düşüncelerin aklınızdan geçtiğini göreceksiniz. Hikayeyi çizgi roman tadında okumak, hele ki Hikayenin illustrasyonları Dave Mckean tarafından yapılmış olunca çok daha keyifli bir hal alıyor. Çok kısa olan bu kitabı herkese tavsiye ediyorum. Kütüphanenizde mutlaka olması gereken bir Ray Bradbury eserini, bu kalitede bize sunduğu için İthaki Yayınlarına çok teşekkür ediyorum. Yazarın basılacak yeni eserlerinide sabırsızlıkla bekliyoruz İthaki Yayınlarından."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fahrenheit-451-ray-bradbury-yorum-iki", "text": "Fahrenheit 451, çok kısa süre bir süreliğine dalıp çıktığınız bir deniz gibi. Nefesinizi tutup dalıyor ve gerçekte nefes aldığınız dünyadan çok farklı bir dünyayla karşı karşıya kalıyor, bittiğinde ve yeniden kendi dünyanıza vardığınızda sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz. Dediğim gibi kısa bir süreliğine çünkü üç dört saat gibi kısacık bir sürede kitabın son sayfasına varıyorsunuz. Distopya türündeki eser, gelecekteki ABD'de geçiyor. Yazılı kültürün otorite tarafından yok edilip, her şeyin görsel kültüre indirgendiği, insanların televizyon ve haplar aracılığıyla susturulup beyinlerinin yıkandığı ve sığlaştırıldığı bir devirden bahsediliyor. İnsanlar öyle uyuşturulmuş ki artık aile adı altında bir araya gelen insanlar, kendi ailelerinden biri öldüğünde üzüntü dahi hissetmiyor, çiftler çocuk yapmayı kesinlikle düşünmüyor ve çocuk yapanlar da onlara karşı alışılageldik şefkatli bir ebeveyn hissi beslemiyor. Bütün bunların yanında çoğu insan mutlu olmamasına rağmen mutlu olduğuna, özgür olduğuna, her şeyin yolunda olduğuna inanıyor, inandırılıyor. Yazılı kültürün yokluğunun denetlenmesi için oluşturulan itfaiye birliği, söndürmek yerine yakmak gibi yeni bir misyon kazanıyor. Mekanik tazılar, salonun dört duvarını kaplayan televizyonlar ve programlar, çok daha hızlı arabalar, devrin kendine has özellikleri arasında yer alıyor. 1951 yılında ortaya çıkmış bir roman, dolayısıyla Bradbury'nin hayatımızı uyuşturanlara televizyonun yanında interneti dahil etmemesi çok doğal. Sonuç olarak, kitap, itfaiyecilerden olan Guy Montag adlı bir adamın, Clarisse adlı dünyaya herkesten farklı bir gözle bakan kızla tanışmasını, yaktığı kitaplardan birini eve getirmesini ve yaptığı işi sorgulamasıyla birlikte hayatının seyrinin değişmesini ve kitapları yok olmaktan kurtarmanın çaresini onları ezberlemekte bulan bir örgüte katılmasına kadar geçen süreci anlatıyor. Distopya deyince 1984, Cesur Dünya gibi distopyalarla birlikte ilk üç sırada akla gelen bir kitapmış Fahrenheit 451. Adı her ne kadar diğerlerine göre daha az duyulmuş gibi gelse de çok başarılı ve kesinlikle es geçilmemesi gereken bir kitap. Okuyucu notu: Yaşamım boyunca farklı farklı insanlardan sosyalsin/antisosyalsin gibi ithamları fazlasıyla duymuş biri olarak bu iki kavramı defalarca sorgulamıştım kendi kendime. Çoğuna göre, etrafının arkadaşlarla dolu olması, boş veya dolu fark etmeksizin ağzının laf yapması, sinemadır lokantadır gezip tozmak sosyallik sınırları içinde yer alıyormuş gibiydi. Kitabı okuduğumda artık sosyalliğın bana göre anlamını bulmuş oldum. Zenciler Küçük Siyah Sambo'yu sevmiyorlar, yak gitsin. Beyazlar Tom Amcanın Kulübesi'yle ilgili iyi şeyler hissetmezler, yak gitsin. Birisi çıkmış tütün ve akciğer kanseri hakkında bir kitap yazmış. Sigaracılar ağlıyor mu? Yak kitabı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fahrenheit-451-ray-bradbury", "text": "Bu kadar okuduğum için kendime kızdığım bir kitap daha. Her seferinde şu kitaptan sonra başlayacağım, şu şöyle olsun ondan sonra şöyle gibi plan program yaparken atladığım bir eserdi Fahrenheit 451. Görüldüğü yerde hemen alınmalı ve okunmalı bir esermiş son sayfasını okuyup bitirdiğimde farkettim. Bilim kurgu seviyorsanız ve gerçekten kaliteli bir kurgu okumak istiyorsanız o zaman hemen Fahrenheit 451'e başlayın derim. İtfaiyeci Guy Montag işini çok seven, on yıldır kitap yakan, iş arkadaşları ve şefleri tarafından sevilen bir kişiydi. Kitapları neden yaktığını bir gün bile sorgulamayan itfaiyeci Montag, tam da sistemin sitediği bir adamdı. Sorgulamadan direkt işini yapan. Soruları yoktu. Cevapları da yoktu haliyle. Sadece alev makinası ve arkasında bıraktığı küller. Ta ki korkusuzca sorgulayan, geçmişi anlatabilen, 17 yaşında genç bir kızla tanışana kadar. Montag ve tamamen yanlış hayatı bir anda tepe taklak olmuştu. Zamanla tüm yanlışlar doğru ile yer değiştirir oldu. İşi, eşi, hayatı, yaptıkları sorgulama aşamalarından geçmeye başlar kafasında. Artık nedenler vardır sorular vardır. Cevapları arayan bir Montag vardır! Bambaşka bir gözle görmeye başlar sanki. Sansüre, kitaplar, totaliter rejim, alevler, hayat eleştirilerinden kurtulamıyordu! Kitapta özellikle hoşuma giden bir diğer nokta ise televizyon ile ilgili yapılan eleştirilerdi. Ray Bradbury televizyonun edebiyatı öldürdüğünü ve edebiyata olan tüm ilgiyi azalttığını söylemiş. Kesinlikle çok doğru. Özellikle günümüze baktığımızda bunu çok daha net görebiliyoruz. Ray Bradbury bunu kendi ülkesini gözlemleyerek söylemiş ve dünyaya da bir salgın gibi yayılacağını söylemiş. Tahmin edersiniz ki sürekli televizyon izleyen ve kitap okumayan bir millet olan bizler için durum çok daha vahim. Kendinde en sevdiğin özelliklerinden birini söyle deseniz size cevabım hayatımda televizyonun olmadığı olurdu. Gerçekten de iyi ki hiç sevmiyorum iyi ki hiç izlemedim. Kendimi bildim bileli oturup televizyon izlediğimi bilmem. Yazıyı yazarken farkettim en son televizyon açmam 14 gün önceymiş. O gün arkadaşlarım gelmişti ve hard diskten bir film izlemiştik. -İtfaiyecilerin uzun zaman önce kitapları yakmadığı ve ateşleri söndürdüğü doğru mu? -Ateşi söndürmek mi? Kim söyledi bunu sana? -Yaktığın kitapları hiç okumadın mı? İnanın söylenecek fazla birşey yok. Tek kelime ile mükemmel bir eser. Hemen okunmalı herkes tarafından okunmalı. O kadar kısa zamanda bitecek ki kitap, tekrar okumak isteyeceksiniz! Tek kelime ile muhteşem bu eseri kesinlikle es geçmeyin. Bu arada şu klasik bilgiyi de vermeden yazıyı bitirmek istemedim. Her yerde yazmışlar ama birde ben yazayım dedim. Fahrenheit 451 kitapların alev alma ısısıdır. Bir diğer bilgi ise Fahrenheit 451'in filmi de varmış. Kitabını okuduktan sonra izlenebilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fareler-insanlar-john-steinbeck-3", "text": "Hüzün dolu kitaplar vardır. Ama bu hüzün sizi öyle sıkmaz, isyan ettirmez, sakinleştirir. Fareler ve İnsanlar kitabında da böyle bir hüzne tanık oldum diyebilirim. Kuvvetli bir betimlemeyle sanki bir tabloya bakarmışçasına daldığımız romanda karakterlerin yaşamlarına hızlıca adapte oluyor ve bırakmak istemiyoruz. Hüzünlü bir hikaye anlatıyor Steinbeck. George ve aklı kıt Lennie'nin hikayesi bu. İki yoldaş bir önce çalıştıkları çiftlikten Lennie'nin yaptığı hatalardan dolayı kaçıp bir başka çiftliye kaçıyorlar. Lennie bir akıl hastası ve bundan dolayı kafaya ne takarsa sadece onu yapıyor ve daha önce George tarafından ne kadar uyarılsa da aynı şeyleri yapmaya devam ediyor. George ise Lennie'ye bir yandan gözcülük yapıyor bir yandan da sermaye olarak bakıyor. Hayalleri var tabi bu yoksul köle işçilerin. Bir gün kendi topraklarını elde etmek ve kimseye hesap vermeden istedikleri gibi yaşamak. Temel kavgaları bu. Hikaye'nin arka planında duran öykü bu lakin daha da detaylara girip anlatmakta istemiyorum. Zaten iki üç saatte bir oturuşta biten bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fareler-ve-insanlar-john-steinbeck", "text": "Söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok aslında. Tek kelime ile mükemmel Eğer okumadıysanız mutlaka okumanız gereken bir kitap. Okunmazsa olmaz listemizin en üst sıralarında yer alması gerekiyor. Bu benim ikinci okuyuşum. On kez daha okuyabilirim. Bana her seferinde aynı hazzı vereceğinden eminim. Kitabın kısa özetini geçiyim size. George ve Lennie çiftliklerde çalışan ve birlikte yolculuk eden iki arkadaştır. George ufak tefek ve akıllı, Lennie ise tam tersi iri ve kafası çok çalışmayan bir insandır. Fakat Lennie çok temiz bir kalbe ve duygusallığa sahiptir. Sadece sevmeyi ve okşamayı sever. Aynı zamanda ayı gücüne sahip bir insandır Lennie. George akıllıdır, işleri halleder, çiftlikler ile anlaşır ve para işleri halleder. Yine bir gün çiftlikte işe başlamak için yola çıkarlar. Patronla anlaşırlar ve kalacakları yere yerleşirler. Çiftlikte ki diğer işçilerle tanışırlar. Birde patronun müthiş kompleksili oğlu Curley ile tanışırlar. Curley dövüş sporları ile ilgilenmekte ve kendisinden iri olan herkese meydan okuma derdinde olan biridir. Evlidir. Fakat eşinin çiftlikte fingirdemediği adam kalmamıştır. Her iki insanında gözü George ve Lennie'dedir... George ve Lennie'nin planı bu çiftlikte biraz çalışıp, hayallerindeki çiftliği satın almaktır. Çiftlikte iyi bir dostta edinmişlerdir. Adı Candy olan bu yaşlı adam, bu iki arkadaşı çok sevmiş ve planlarına ortak olmuştur. Fakat ilerleyen günlerde sorunlar onları yalnız bırakmayacaktır. İnsan, iyi olma, insanlık, sevgi, umut, hayaller, gerçekler, tüylü şeyler, okşamanın önemi, ölçülü olma, ihanet, fedakarlık, ihtiyaç duyma, yaşam, ev sahibi olma, yerleşik düzende olma, bağlılık, iyilik, kötülük, istekler, duygu ve ölüm... Hepsini Fareler ve İnsanlar'da bulacaksınız. Kendi hayatınızdan izler bulacak ve tüm bunları doğru yerlere oturtmaya çalışacaksınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fatih-harbiye-peyami-safa", "text": "Kitabın başkarakteri olan Neriman, oturduğu semti sevmemektedir, yani Fatih'i, çünkü o dönemin İstanbul'un da Fatih doğuyu ve eskiyi temsil ediyordu. Yaşı ilerledikçe çocukluktan beri çok sevdiği Şinasi'den de soğumaya başlayan Neriman bir gün Macit adında yakışıklı ve zengin biriyle tanışır. O dönemin İstanbul'un da batıyı, lüksü, gelişmişliği temsil eden Harbiye'de oturan Macit ile görüşmeye başlar. Giderek ailesi, oturduğu çevre ve Şinasi'den soğuyan Neriman, balolara ve eğlencelere katılmak ister. Babasıyla yaşadığı çatışmalar sonunda iyice hırslanmışken Neriman, yaşlı bir kadının anlattığı hikayeden çok etkilenerek isteklerinden vazgeçer. Fatih-Harbiye Türk-İslam mücerretlerinin Osmanlı müşahhasında meydana getirdiği medeniyetten kopulup batıya yönelişin cemiyet ve aile üzerindeki tesirlerini işlemektedir. Batılılaşma hareketinin önceleri muayyen semtlerde sür'atle yerleşmesine mukabil bazı semtlerin daha fazla geleneğini muhafaza ettiğini ve böylece İstanbul'un yamalı bohça manzarasına büründüğünü, zamanla batılılaşma cereyanının büyük bir gayretle eski medeniyetine bağlı İstanbul semtlerini hırpaladığını ortaya koyarken, medeniyetler arası, çatışmanın ailelere kadar girerek babayı aynı dünyada bırakıp, çocuğunu batıya doğru çektiğini göstermektedir. Bir moda salgını tarzında yayılan Batılılaşma hareketinin zamanla ruhlarda nasıl bir törpülenme husule getirdiğini teşhisten sonra; bu yeni hayat üslubuna gönül vermişlerin dahi ruhlarının en derin ve en nazlı noktalarında, öz kültürümüz arzusunun küllenmiş bir kor şeklinde varlığını muhafaza ettiği, eserde açıkça görülmektedir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fatih-sultan-mehemmed-han-halil-inalcik", "text": "Nasıl başlanır bilemiyorum. İlk olarak şunu belirtmeliyim, dili ağır olacak ve zorlanacağım bir okuma olacağını düşündüm. Fakat hiç öyle olmadığı gibi, elimden bırakamadan devam ettiğim bir kitap oldu. Halil İnalcık'ın anlatımı tahminimden çok daha net, çok daha anlaşılır, çok daha detaylı olarak karşıma çıktı. Kitabı okurken, sanki bir roman okuyor gibi ilerledim. Sadece Fatih Sultan Mehmet'in hayatını değil, dönemin olaylarını alternatif bir gözle gözlemleme şansı buldum. Daha güzel bir yanı ise, diğer kaynaklarla karşılaştırma yapan bir tarih profesörü ile karşılaştırma yapma şerefine eriştim. Sanıyorum bu, en önemli noktalardan biriydi. Kitabın ilk bölümlerinde Osmanlı'nın ilk zamanlarına giriş yapıyor, sonrasında II. Murad'ın saltanatı sırasında yaşananlarını inceliyoruz. Daha sonra II. Mehemmed'in yani Fatih Sultan Mehmed hayatına giriş yapıyoruz. İlk zamanlarından beri ne denli kararlı, zeki ve bilgi aşığı biri olduğunu anlıyoruz. Sonrasında ise Konstantinapole aşkını yani İstanbul aşkını okuyoruz. Daha çok küçük yaşlarda bu fetih için kendine inanmış bir hükümdarı görüyoruz. Kitabın tüm detaylarına girmek istiyorum fakat bu çok ama çok uzun bir yazı olacağından, sizlere sadece özet olarak bir bilgi vermek için bu kadar yazıyorum. Kulaktan dolma sözlere, hiç bir dayanağı olmayan reklam amaçlı film ya da dizilere inanarak tarihi anladığınızı ya da bildiğinizi sanmayın ve tarafsız yazılan bu tip kitapları okuyun. Her iki taraftan okumalar yapmak, işin uzmanı tarihçilerden tarihi okumak inanın çok ama çok daha iyi bir bilgiye daha doğrusu doğru bilgilere ulaşmanızı sağlıyor. Osmanlı İmparatorluğunda tek ve yegane saygı duyduğum, büyük bir imparator olarak gördüğüm Fatih Sultan Mehmed gibi bir insanı, her yönüyle tanımak, her yönüyle anlamak için bir çok okuma yapıyorum. Bu okumalarımın en iyilerinden olarak gördüğüm bu kitabı tavsiye ediyorum. Fatih Sultan Mehmed üzerine yaptığı çalışmalarını 1950'lerde yayımlamaya başlayan Halil İnalcık'ın yaklaşık altmış yıllık birikiminin yer aldığı bu kitap, Fatih ve devri hakkında monografik bir eser. Fatih Sultan Mehemmed Han, İnalcık'ın daha önce muhtelif dillerde yayımlanmış makalelerinin yanı sıra yeni yazılarını da içeriyor. Kitabın birinci bölümünde, Osmanlı ve Bizans (1302-1453) ilişkileri ve İstanbul'un fethi ele alınırken, fetih sonrası idare ve kurumlara dair yeni düzenlemeler, dönemin arşiv belgeleri ve kanunnameler ışığında inceleniyor. Ayrıca Fatih dönemi maliye idaresi ve imparatorlukta rayiç olan meskukat üzerinde durulurken, birinci elden kaynaklar detaylı bir şekilde tahlil ediliyor. İkinci bölümde ise, İnalcık'ın ilk defa bu eserde yayımlanacak olan yazıları da yer alıyor. Halil İnalcık'ın Fatih Sultan Mehmed hakkında kaleme aldığı bu kapsamlı çalışma, zengin bibliyografyasıyla da araştırmacılar için eşsiz bir kaynak niteliğindedir. - Like - Digg - Del - Tumblr - VKontakte - Flattr - Buffer - Love This - Odnoklassniki - Meneame - Blogger - Amazon - Yahoo Mail - Gmail - AOL - Newsvine - HackerNews - Evernote - MySpace - Mail.ru - Viadeo - Line - Comments - Yummly - SMS - Viber - Telegram - Subscribe - Skype - Facebook Messenger - Kakao - LiveJournal - Yammer - Edgar - Fintel - Mix - Instapaper - Copy Link"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/felsefenin-oykusu-bryan-magee", "text": "Güzel bir derleme kitap olmuş. Kısa kısa fazla derine inmeden fikir edinmek isteyenler için hazırlanmış bir kitap. Bol fotoğraflı olması ve kısa notlarla desteklenmesi ayrı bir güzel olmuş. Tek sorun çok fazla harf hatası, imla hatası var. Yayınevi bunlara dikkat etmeli bu kadar yanlışın olması çok kötü. Okumayı güçleştiren bir sürü hata vardı. Felsefe ile ilgili temel bilgilere ulaşmak isteyenler için önerebileceğim bir kitap. Hem sizi çok yormadan anlatıyor, hem görsellerle size yardımcı oluyor, hem de felsefenin genel hatlarını önünüze çiziyor. Bu sayede siz, detaya girmeden kabaca da olsa bir şeyler hakkında fikir sahibi olabiliyorsunuz. Bu sebeple güzel bir kitap fakat ilk paragrafta bahsettiğim hatalar, kitabın okunmasını güçleştiriyor. Bu hataların yeni baskılarda giderileceğini tahmin ediyorum. Felsefenin Öyküsü, kısa kısa felsefenin başlangıcından, bugüne kadar kimler tarafından nasıl geliştirilmiş, kimler hangi soruları sormuş bunları bize gösteriyor. Görsellerle desteklenmiş olan Felsefenin Öyküsü, özellikle fikir edinmek, kısa bir özet okumak isteyenler için biçilmiş kaftan bir kitap. Ayrıca felsefenin mihenk taşı felsefecilerin heykellerini, çizimlerini ve fotoğraflarını görmek de oldukça güzel. Konu hakkında bilgi edinmek, felsefeye bir küçük giriş yapmak için oldukça güzel bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fenicka-lou-andreas-salome", "text": "Nietzsche, Tolstoy, Freud, Paul Ree, Rilke gibi yazarları derinden etkilemiş bir kadın Salome. Kolay değil elbette bu insanları etkileyebilmek. Sadece güzellik yeterli gelmeyebilir diye tahmin ediyorum. Az birazdan daha biraz fazla donanıma sahip olmak şart bana göre. İşte bu donanımını göstermek ister gibi, iki kısa roman kaleme almış Lou Andreas-Salome. Bunlardan ilki Feniçka İş BankasıKültür Yayınları tarafından, Modern Klasikler dizisinde yayımlandı. Diğeri Arayışlar, bir süre sonra yine aynı diziden çıktı. İş Bankası Kültür Yayınları sağolsun bizlere sundukları bu mükemmel seriye en iyi şekilde devam ediyorlar. Umuyoruz ki hiç hız kesmeden böyle devam ederler. Kitaba gelecek olursam, kitap kısacık bir kitap ama dolu bir kitap. İnsan ilişkileri ve gözlem yeteneği normalin üstünde olan bir adamın, zarif bir kadının dünyasına girişi. Sonrasında o dünyayı bizlere aktarışını, o dünyadan bizlere detaylar sunmasını okuyoruz. Döneminin kısıtlamalarına rağmen, kısmen özgür bir hayat süren bir kadının hayatını okumak oldukça güzeldi. Dönemin tasvirleri, karakterlerin anlatılması ve en önemlisi ilişkilerin arasında geçen duyguların verilmesi güzeldi. Eskiden kendisine karşı az biraz kızma az biraz da önyargı beslerken şimdi gayet iyi duygularla yaklaşıyorum. Hem Salome olmasaydı Nietzsche, Tolstoy, Freud, Paul Ree ve Rilke daha bir kusursuz görünürlerdi gözümüze. Duygularını masalarının üstüne bırakıp, hayatlarına devam edebiliyorlarmış derdik. Sırf bu yüzden bile, yani bu insanlarında tutkularının esiri birer insan olduğunu göstermesiyle bile takdiri hak eden bir kadın."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fil-raymond-carver", "text": "Raymond Carver yeni ve geç keşfettiğim yazarladan. Çok duyduğum ama bir türlü okuyamadığım eserleri olan yazarın, en sonunda Fil adlı kitabına başladım. Fil, yedi öyküden oluşan, sürükleyici ve etkileyici bir kitap. Kahramanları tam kahraman gibi olmayan, bildiğimiz daha doğrusu gördüğümüz amerikan insanları. Genellikle başarısız, yeteneksiz, sıradan ve düz kişileri seçmiş yazar anlatmak için. Fakat bu insanların hikayelerini öyle güzel dile getirmiş ki siz bu kısma çok fazla takılamıyorsunuz bile. Sade ve yalın bir anlatımla devam ediyor tüm kitap. Fil'de bulunan yedi öykünün altısı başarısız ilişkilerle ilgili. Sadece başarısız değil aynı zamanda oldukça da karışık ilişkiler. Örneğin birinde karısını aldatan bir adam var ve bu adamın karısıda adamı aldatıyor ve bu adamın ikinci evliliğidir. Genellikle başarısız amerikan ilişkileri gibi görünsede aslında sadece ilişkilerin kadın erkek değil, tüm aile olarak ele alındığı öyküler yer almakta. Örneğin Fil adlı öykü de aile üyelerine sürekli olarak maddi yardımda bulunan, kapana kısılmış, hiçbir istediğini yapamayan ama hala buna devam eden bir adamdan bahseder. İşin daha kötüsü ise bu adamında hayalleri vardır. Avustralya'ya taşınmak ister, yeni bir hayat kurmak ister fakat bunların hiçbirini yapamaz. Çünkü sorumlulukları vardır. Nedir bu sorumluluklar? Boşandığı eşinin nafakasını ödemek, sürekli olarak yalan söyleyen kardeşine para göndermek, annesine para göndermek, kızına para göndermek ve kendi geçimini sağlayabilmek. Fakat bunların hepsini yapamaz duruma geldiğinde yine kötü olan o olacaktır. Bu yüzden bu sorumlulukları bir şekilde yapmak zorundadır. Tüm bu insanlarda bunun farkındadır. Bu durumu en iyi şekilde kullanırlar ve kullanmaya da devam etmek isterler. Orta sınıf Amerikan vatandaşı olan bu adamın hali hakikaten içler acısıdır. Bu öyküde geniş bir ailede yaşanılan sorunları çok güzel bir akıcılıkla sunmakta Raymond Carver. Raymond Carver öyküleri genelinde okuyucu, önceden yaşanmaya başlamış bir olaya aniden dahil olur sona doğru da aynı şekilde öykünün dışında kalır. Bu durum okuyucuda sarsıcı bir boşluk oluşma hissine sebep olur. Özellikle Fil adlı öyküde ister istemez öykünün içine çok girip sinirlenip, Yardım etme artık yahu enayi misin sen? dedim. Öyküler sizi bu denli içeri alıyor. Sürükleyici güzel öyküler okumak istiyorsanız Fil tam sizin aradığınız öyküleri barındırıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/filistin-joe-sacco", "text": "Filistin, Joe Sacco'nun tüm açık yürekliliği ile yazdığı bir çizgi roman. Tamamen tarafsız bir gözle gördüklerini aktarması takdire şayan bir davranış. Tabi kitabın belli bir noktasından sonra tarafsızlığını kaybediyor. Neden derseniz böylesi bir katliama karşı tarafsız kalabilmek, vahşeti yapanlara tarafsız bakabilmek ne yazık ki imkansız. Konunun derinliğini ne kadar biliyoruz bilemiyorum ama tahmin ediyorum Filistin'de yaşananlarla ilgili az çok bilginiz vardır. Tüm dünyanın gözlerini kapadığı bir yer. Gözlerini kapadıkları gibi vicdanlarını, insanlıklarını ve kapatabilecekleri tüm iyi duygularını kapadıkları bir yer Filistin. Yıllardır, çok uzun yıllardır devam eden bir katliamın merkezi. Doğuda olduğu için kimse görmüyor. Ölenler fakir müslüman insanlar olduğu için kimsenin umrunda değil. İnsanlara sadece insan olarak bakamayan ikiyüzlü batının, gözünü kan bürümüş amerikanın görmek istemediği yer Filistin. Konunun savunulacak hiç bir noktası yok. Bundan emin olabilirsiniz. Bu konuda söylenecek ya da israil tarafı için elle tutulacak bir küçük nokta dahi yok. Geçmişden günümüze kadar olan tüm tarihi inceleyin ve sizlerde konunun ne kadar planlı, ne kadar sadist bir şekilde ilerlediğini görün. Bu hazırlanan berbat plan uzun yıllardır süre gelen bir programın parçası. Herşey yerli yerinde. Düzenli, planlı ve sistematik bir ilerleyişe sahip. Hiç kimsenin ama hiç kimsenin bir şey yapma şansı yok. Aslında var ama para ile kapatılmış yerler var tabi. Ne de olsa para, insanlıktan çok daha önemli. Filistin konusunda sayfalarca yazı yazılabilir elbette ama burada konuyu daha fazla dağıtmak istemiyorum. Gerçi konu yeterince dağınık ama... İçimden nefretle sitem etmekten başka bir şey gelmiyor. İnsanı ister istemez ırkçı düşüncelere iten bu vahşeti yapanlar, gün gelsin ettiklerini bir bir çeksinler istiyorsun. Ama ne yazık ki ne ilahi adalet bir gerçek, ne de insanların ettiklerini çektikleri mekanizmalar. Hepsi sakinleştirme çabası. Peki işe yarıyor mu? Bende yaramıyor, bunu biliyorum. Sizi bilemiyorum. Kitapta en çok hoşuma giden kısmı aşağıda paylaşıyorum. Amcamız en doğrusunu tek bir sayfa ile anlatmış. Neyin ne olduğunu işlerin başını ve sonunu o kadar güzel özetlemiş ki söylenecek bir söz yok. İşte en yalın gerçek budur!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/firtina-william-shakespeare", "text": "Fırtına, Shakespeare'in bilinen son oyunu. Her ne kadar net bir bilgi olmasa da son ve veda oyunu olarak adlandırılıyor. Ölümünden (1616) beş yıl önce, 1611 yılında yazılmış ve aynı yıl sarayda oynanmış bir oyun. Basımı ise, 1623 yılında yapılmış. Fakat bu basım Shakespeare'in toplu eserleri basımında yer almış ayrı bir kitap olarak değil. Oyunun farklı bir havada olduğu da söylenenler arasındadır. Gerek karakterlerin çok yönlü ve farklı oluşu gerekse dine karşı olan isyanı oyunu diğer Shakespeare oyunlarından farklı bir yere getiriyor. Eserin konusuna kısaca değinecek olursak; Milano Dükü Prospero'nun kardeşi Antonio, Napoli Kralı Alonso'nun yardımlarıyla, Prospero'nun dükalığını elinden alır ve Prospero ile kızı Miranda'yı bir tekneye koyarak denizde bırakır. Prospero intikam almak için bir büyücünün elinden kurtardığı Ariel adlı cini ile birlikte Alonso, Antonio, Alonso'nun oğlu Ferdinand, kardeşi Sebastian ve öteki lordların içinde bulunduğu gemiyi alabora eder. Ama herkes yaşamaktadır kimseyi öldürmez. Sağ olarak tüm mürettebat karaya çıkar. Sonrasında Ariel, karaya vuran yolculardan Alonso'nun oğlu Ferdinand'ın Propero'nun mağarasına gitmesini sağlar. Burada gördüğü Miranda'ya aşık olan Ferdinand, ne görev verilirse verilsin yapmaya hazır bir kölesi haline gelir Prospero'nun. Ama Prospero ne kadar yüklenirse yüklensin bu aşkın ne kadar değerli olduğunu bilmekte ve bir şekilde desteklemektedir. Sonrasında ise olaylar gelişir ve herkesi azad eden Prospero, gerçek bir iyilik yapar. Okudukça neden Shakespeare'in Shakespeare olduğunu anladığınız eşsiz eserlerden biri Fırtına."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fotograf-sanatinda-kompozisyon-sabit-kalfagil", "text": "Fotoğrafçılık ile uzun zamandır güzel bir flörtümüz var. Aslında biraz platonik idi. Ama artık bir ilişkimiz var ve bu ilişki profesyonelleşerek devam ediyor. Umarım ayrılmayız birbirimizden. Bu tip bir ilişkiye başlayan herkes gibi bende bu alanda ki uzmanları, üstadları büyük hocaları araştırmaya başladım. Karşıma Sabit Kalfagil hocamızın bu eşsiz eseri, Fotoğrafın Yapısal Öğeleri ve Fotoğraf Sanatında Kompozisyon çıktı. Edinip, hemen verilenleri almaya başladım tabi. İşte size bu yazımda bu eserden bahsedeceğim. Kitabı bir set halinde aldım. Üç Sabit Kalfagil kitabı, set halinde hem de çok uygun bir fiyata. Bu seti hazırlayan ve uygun fiyat yapan site ise adını vermek sitemediğim, hiç sevmediğim, zamanında beni çok üzen, çok popüler bir eticaret sitesinde buldum. Yaşattıkları sıkıntılar yüzünden hesabımı silmiştim, bu sebeple arkadaşıma aldırdım. Uygun fiyatı görünce arkadaşımda bu setten aldı. Bu güzel seti alır almaz, setin ilk okunması gerekeni olarak düşündüğüm Fotoğrafın Yapısal Öğeleri ve Fotoğraf Sanatında Kompozisyon kitabını okumaya başladım. Kitap Sabit Kalfagil önsözleri ile başlıyor. Neyin nasıl olması gerektiği ile ilgili kısa bir sunum yapıyor bizlere. Kitapta nelere değinileceğini ve nasıl değinileceğini de bizlere anlatıyor. Sonrasında ise bölüm bölüm başlıklar halinde anlatmaya başlıyor büyük üstad. Kitapta benim en çok hoşuma giden yan, sadece fotoğrafçılık değil, bakış açısı ve fotoğraf sanatının derinliklerinden de bahsedilmesi oldu. Klasik bir metod ile bakın bu bu şu da şu demek yerine, konunun neden öyle olduğu, neyin neye dayandığının da anlatılması oldu. Yüzeysel, olmuş olsun diye hazırlanan bilgisayar eğitim kitapları tadında olmaması beni çok mutlu etti. Bir an o korkuya kapılmadım değil ne yalan söyleyeyim. Ama daha ilk birkaç sayfada, profesyonellik, bilgi ve birikim sizi olduğunuz yere çiviliyor ve oku bu kitabı dedirtiyor. Örneğin fotoğrafçılık ile ilgili en çok kullanılan kelimelerden biri olan zamanlama hakkında çok güzel bir tanımlama yapıyor Sabit Kalfagil. Genelde bilinenin aksine, birçok kilişeleşmiş sözün, gerçekte nasıl olması gerektiğini, neyin nasıl kullanılmasının daha doğru olduğunu bizlere nedenleri ile açıklıyor. İyi bir fotoğrafçının, konuyu görür görmez fotoğrafını çekmeden önce hangi açının daha iyi olacağını hesaplaması, günün hangi saatinde o açının daha doğru bir ışıkla konuyu aydınlattığını ya da aydınlatmadığını -ihtiyaca göre- bizlere nedenleri ile açıklıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fotografcinin-gozu-michael-freeman", "text": "Sabit Kalfagil'in kompozisyon kitabından sonra okuduğum en iyi fotoğrafçı kitaplarından desem sanırım yanlış olmaz. Bana kazandırdığı faydaları anlatmam çok zor ama elimden geldiğince size kitabı anlatmaya daha doğrusu kitabın ne anlattığını anlatmaya çalışacağım. Kitap tam bir kompozisyon kitabı diyebiliriz. Bir fotoğrafçı, fotoğrafı nasıl görmeli? Hangi kriterleri hesaba katmalı? Hangi ışıkta hangi açıda nerede olmalı gibi bir çok soruyu yanıtlayan bir kitap. Sadece bununla da kalmıyor ve size örnek fotoğraflarla fotoğrafçılığın ne olduğunu ve ne olmadığını gösteriyor. Yakalanan karelerde aslında arka planda nelerin yakalandığını, daha doğrusu arka planda nelerin olması gerektiğini öğretmeye çalışıyor bizlere. Biz bir fotoğraf karesinde sadece çekmek istediğimizi görüyoruz ve çekiyoruz ama aslında o sıra bazı teknikleri daha doğrusu olması gereken bazı olmazsa olmazları da yanımızda bulundurmamız gerektiğini söylüyor. Bu bilgilerin dışında detaylı teknik bilgileri de bulabilirsiniz. Özellikle hareket yönleri ile anlatılan bölümlerde bulunan grafiksel anlatım çok yararlı. Bir kaç anlatımda ise veri grafiklerinden ve şemalardan faydalanılmış. Bazı öğretilerde bir tür formül mantığı kullanılmış ve bu oranlarla anlatılmış. Altın oranında anlatıldığı kitapta bir fotoğraf kompozisyonu ile alakalı herşey bulunuyor. Sadece bir kaç tür değil tüm komposizyon türleri ve yakalanmak istenene karedeki amaçlar anlatılıyor. Sadece buraya kadar anlattıklarım bile o kadar fazal bilgi yığınıki anlatamam. Bunları hazmetmek bile bir kaç ayınızı hatta yılınızı alabilir. Fakat az birazda olsa bu anlatılanları fotoğraf çekerken bulundurabilirsek, fotoğraflarımızda kompozisyon anlamında çok fazla ilerleme kaydederiz inanın. Sadece bir kaç kitap okumakla bu olur mu diye düşünmeyin inanın oluyor. Tahmin ediyorum ki bu kitapların bir kaç tanesinin içeriği zaten okutulan fotoğrafçılık eğitimi ile aynıdır. Belki fazlası bile olabilir. Tabi bunu alabilen insan önemli. Kitapalr anlatıyor, gereken tüm bilgiyi veriyor ama insanlar ne kadarını alabilir orası tartışılır. Kendi adıma şunu söyleyebilirim; teorik bilginin yarısını almışımdır bünyeye, artık bana bol bol pratik gerekli. Bu pratiği yaparken bir kaç kez daha dönüp, bakmam gerekiyor tabi büyük ustalara. O zaman elimin altında bulunan bu kaynakların değerini daha fazla bileceğim kesinlikle. Sabit Kalfagil'in kitabı ile hemen hemen benzer konuların üzerinden geçiliyor. Bu yüzden eğer Sabit Kalfagil'in kitabını okuduysanız, bir tekrar yapmış olacaksınız ama olsun bu size farklı bir bakış açısı kazandıracaktır emin olun. Hatta şöyle diyebilirim çok daha etkili bir öğrenim içinde olacaksınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/fotokopiler-john-berger", "text": "Fotokopiler, John Berger'in anlarından oluşan bir kitap. Hayatına giren ya da onlar girmeseler de John Berger tarafından hayatına alınanlardan oluşan bir derleme. Kısa anlarda var kitapta. Kısa olaylar gibi görünen bizlere. Ama o an o hayatı yaşayan kişi için çok fazla şey ifade eden anlar. Yaşandığı an ile an ya da bir andan daha öte olan anların toplamı var bu kitapta. Bazen bir sayfa ile anlatmış John Berger sayfalarca kitaplarda anlatamadıklarını insanların. Kitapta her anı okuduktan sonra durup biraz düşünüyorsunuz. Nedense bunu istemsiz olarak yapıyorsunuz. Bazı öykülerde ise bir kez daha mı okusam acaba diyorsunuz. Özellikle etkileyenler oluyor tabi. Örneğin Abidin Dino ile ilgili olan anı ile ben o zamana gittim, o zamanı yaşadım, o zamanı düşledim. Ne güzel zamanlar yaşamışlar diye düşündüm. Ama aynı zamanda da ne kadar zorluymuş o zamanlar dedim. Bazı anlarda ise bomboş bir eve girip, o evdeki hatıraları düşündüm sevdiklerimle geçen. Ama o evde artık onların olmadığını, artık o evi yalnız gezdiğimi düşündüm. Aynısını John Berger yaşamış, sindirmiş ve bizlere anlatmış. Düşünsenize artık o adımları attığınız yerde o insanın ya da o insanların sesi yok, kokusu yok, sözü yok. Yakın zamanda artık sizin de olmayacak. Yok oluşa doğru sizin çevrenizdekiler yani sizinle aynı dönemi yaşayanlar yavaş yavaş gidiyor. Aslında yavaş yavaş değil. Çok hızlı bir gidiş bu. Her ne kadar biz anlamasak da bu zamanlarda hayat bizden çok hızlı alınıyor. Bizlerse bir daha gelemeyeceğimiz bir yer için, yüzyıllık planlar yapan ölümsüzler gibi hareket ediyoruz. Her şey çok kısa çok az. Yok oluş ise çok gerçek. Olması gereken her şeyden ama her şeyden daha gerçek olarak karşımızda, içimizde, derinlerimizde. Gören gibi görünen bizler ise her daim unutup, en klasik tabir ile dünyevi zırtapozluklara takılıyoruz her daim. Her zaman bir zamanla ölçme takıntımız var. Her şeyi planlama, programlama. Her şey istediğimiz gibi olmalı, hayat bizim istediğimiz gibi ilerlemeli, ölüm konuşulmamalı hatırlatılmamalı. Ölmeyecek gibi çalışılmalı ve sürekli bir şeyler için bir şeyleri biriktirmeli. Belki hiç olamayacak hayaller için didinmeli. Birkaç insan görünümlü yaratığın daha çok kazanması için, eski zamanlardaki kölelerin bir değişik versiyonu gibi çalışılmalı. Hem de hiç ama hiç sorgulamadan. Sanki bizlerinde bir hayatı yokmuş gibi. Sanki bizim dünyaya gelişimizin tek nedeni buymuş gibi. İğrenç, mide bulandırıcı ve tiksindirici bir düzen bile olsa sesimizi asla çıkarmadan yaşamalı ve buna modern yaşam demeliyiz. Çevremizde sürekli olarak dünyaları kurtaran, kendi görüşünü sorgulamadan körü körüne savunan, sürekli aşağılayarak, kötüleyerek, sadece ama sadece kendisini doğru görerek yaşayan tüm insan görünümlülerle bir arada yaşamak zorundayız. Soluyan her canlıya değer ve saygı vermektense, bazılarına değer ve saygı göstermek, gücün yanında olmak zorundayız. Belki de tüm bunları anlatmıyor John Berger ama ben kitabı okurken bunları düşündüm hep. Kulağımda bazen Max Richter bazen Stephan Moccio bazen ise Evgeny Grinko, aklımda dizginleyemediğim gitmemezlik etme de git artık düşlerim, ellerimde kitabım. Gözlerimde ise yaşamın tüm renkleri ile bana sunduğu bir gün, bir güzel dünya bir gökyüzü ile bunları düşündüğüm için, bunları düşündürttüğü için kızdığım bir düzene, hiçbir şey yapamıyor olmayı düşündüm. İşte o zaman çok uzaklarda bir uzağa gitmek istedim. Ama elimden gitmek gelmedi. Her günkü rutinin bana bahşettiği sahte hayatıma dönerek, olmayan beni oynamaya devam ettim insanlara. Belki de en iyi oyuncuyum kendi hayatımda. Sahteliğimi sezdirmeden oynayabildiğim kaç tane hayatım olduğunu bilmeden oynayabiliyorum. Olması gereken kişi her kimse o kişi olmayı, o an neyi gerektiriyorsa o insan olmayı, en zor zamanlarda bile sabretmeyi bilerek günleri bitiriyorum. Bir şey için sabrediyorum bu hayata ama ne o bende henüz bilmiyorum. Belki de biliyorum ama henüz adını koyabilmiş değilim. Evet, belki bu kitap bunları söylemiyor olabilir ama bende bunları uyandırdı. Belki de bir toplamın sonucu olarak uyandırdı bilemiyorum. O kadar güzel eserler okuyorum ki ve okuyacağım ki bunların olması anormal değil diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gazzenin-dipnotlari-joe-sacco", "text": "Bir mükemmel çizgi tarih daha Joe Sacco'dan. Uyarmalıyım yer yer sinirleriniz dayanmayacak, içiniz burkulacak. Ama yapacak hiç bir şeyinizin olmadığını görünce çok daha fazlasını yaşayacaksınız içinizde. Tüm dünyanın seyirci kaldığı, amerikanın, ingilterenin ve isreal terörist ülkenin yaptığı katliamların sadece küçük bir kısmını göreceksiniz. Sürekli bize soykırım yapıldı diye dolaşan bir ırkın masum insanları nasıl katlettiklerini, gerçek soykırımı nasıl yaptıklarını göreceksiniz. Yalanlarla dolu dünyamızda barış ve demokrasi götürüyoruz diyen amerikanın aslında ölümden başka bir şey götürmediğini göreceksiniz. İçinizde uyanan nefretin ne orada ki masum insanlara ne de size bir faydasının olmadığını, ama nefretten başka bir şeyin barınmadığını göreceksiniz içinizde. Kısacası bu kitapta çok şey göreceksiniz. Hem de çok fazla şey görecek ve bu gördüklerinizden hoşlanmayacaksınız. Ama hoşlansanızda hoşlanmasanızda bu olaylar oldu ve olmaya da devam ediyor. Katliamlar sürüyor ve sürecek gibi görünüyor. Bitmesi muhtemel değil. Dünyamız ne yazık ki sandığımız kadar güzel, iyi ve ahlaklı değil. Yaşam hakkı bazılarımız için alınması imkanlı bir hak değil. Hatta bazı haklar için savaşsanız bile almanız imkanlı değil. Çok zaman önce bu hak onlardan alınmış oluyor. Bu kitabı sadece alıp okumak değil, insanlara hediye olarak da almak lazım diye düşünüyorum. Çünkü insanların bu konuda olan bilgisizliğine az biraz da olsa iyi gelir diye düşünüyorum. Hoş, bilgilensek de bilgilenmesek de elimizden hiç bir şey gelmiyor. Masum insanlar her zaman kaybetmeye mahkum oluyorlar. Kaybettikleri ise kimilerine göre bir oyun, kimilerine göre ise hayat. Hem de bir daha asla gelemeyecekleri bir hayat."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/geceye-ovguler-novalis", "text": "Normalde bir şiir kitabından çok değil az etkilenirim. Daha doğrusu yazarına göre çok çok az etkilendiğimde olur. Bilirsiniz şiir kitabı okunmaz bizde, şiir okunmaz, yazılır. Ne kadar marjinal kalsanızda bu durumdan mutlaka ama mutlaka bir yanınızdan çıkar bu lanet. Bir şekilde sizi bulur. Coğrafyasından ya da havasından bilemiyorum, memleketimizde bu tadı almadan durmak büyük bir yetenek. Şaka bir yana şiir denildiğinde ilk akla gelendir bunlar. Şiir dendiğinde söylecek çok fazla söz yok dostlar. Alın ve okuyun klasik bir söz gibi gelebilir sizlere ama alın okuyun! Bırakın bir kenara ne klasik ne hep aynı ne sıradan... Emin olun iyi ki ile başlayan bir cümle kurdurtacak size. Ardından kudurtacak derecede bir hüzün vaad eder mi etmez mi orası size ve içinize daha doğrusu neler yaşadığınıza bağlı. Çok şey gördüğünü düşünen misiniz yoksa gerçekten bir şeyler yaşadınız mı? Esaslı bir soru olmasa bile sizi bununla yargılayacak bir şiir kitabı Geceye Övgüler. sonsuz yaşam dalgalanıyor içimde tüm gücüyle, o tepede sönüp gikmekte parıltın bir gölge taşımakta, serinlik veren çelengi. ah! tüket beni ey sevgili,"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/genc-bir-doktorun-anilari-mihail-bulgakov-2", "text": "Genç Bir Doktorun Anıları, doktorluk yapmış bir yazar olan Mihail Bulgakov'un, perifere atanmış tecrübesiz bir doktorun karşılaştığı vakaları, zaman zaman mücadele etmek zorunda kaldığı batıl inançlar ve ön yargıları paylaştığı anı defteri tadındaki öyküleri barındırıyor. Bu öykülerin çoğu, yazıldığı dönemde, tıp dergilerinde tefrika edilmiş aynı zamanda. Hikayelerin dili sade, sürükleyici; betimlemeler tam yerinde ve karakterle kolaylıkla bağ kurabiliyorsunuz. Belki de bu alanda ilerlemeye çalıştığımdan, kitaptaki anlatıcıyla benzer korkuları taşıdığımı fark ettim zaman zaman ve hikayeleri büyük bir açlıkla okuduğumu söyleyebilirim. O kadar gerçekçi ve içten anlatılmıştı ki olaylar, zaman zaman okumaktan da öteye geçip yaşıyormuşum hissine kapıldım. Aynı zamanda hikayelerde anlatılan vakalar, insanlığa dair çok yerinde tespitler, insan olmaya özgü korkular, endişeler öyle bir dengeye oturtulmuş ki; mesleği, yaşam tarzı ya da ilgi alanı ne olursa olsun herkesin severek okuyacağı bir roman çıkmış ortaya. Mihail Bulgakov'un okuduğum ilk kitabıydı, iyi ki de okumuşum ve yazarın diğer kitaplarını da okumayı iple çekiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/genc-bir-doktorun-anilari-mihail-bulgakov", "text": "Ülkemizde fazla bilinmeyen yazarlardan olan Mihail Bulgakov'un okuduğum ilk eseri. Dönemin Rusya'sını çok iyi bir dilde betimlediğini ve anlatımının esprili olduğunu duymuştum. Fakat bu kadar mükemmel bir esere imza atmış olacağını bilmiyordum. Okuduğum her sayfada kendisine olan saygım arttı. Bir kaç hikaye sonrasında yapılan anlatımlarda ise şaşkınlığımın üst düzeylerinde buldum kendimi. Tabi bu kadar etkileyici bir dilde yazılmasının en büyük etkenlerinden biri de kitabın çevirisi şüphesiz. Tuğba Bolat'a sevgi ve saygılarımızı sunuyor, İş Bankası Kültür Yayınları'na da teşekkür ediyoruz. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi 1915 yılı mezunu olan Mihail Bulgakov, 1920 yılında doktorluğu bırakmaya karar vererek yazarlığa yönelir. Doktorluk yaptığı döneme ait anılarını ise biriktirir ve parça parça öyküler halinde yayına almaya başlar. Bu öykülerden Horozlu Havlu, Tipi, Çelik Soluk Borusu, Zifiri Mısır Karanlığı, Ters Vaftiz, Kayıp Göz, Yıldız Döküntü, Morfin, Ben Birini Öldürdüm isimli 9 öykünün yer aldığı eseri ise, Tuğba Bolat tarafından çevirisi yapılır, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından da yayınlanır. Bizlere ise bu eseri okumak düşer. Kitaba daha ilk başladığınızda sizi içeri çekmeye başlıyor ve hayal dünyanızda anlatılan mekanı canlandırıyor ve yaşamaya başlıyorsunuz. Elektriksiz ortamlar, karlı yollar, tipi yüzünden göz gözü görmez köy atmosferi, çaresizliğin kol gezdiği hastahane koridorları, hepsi bir bir işliyor içinize. Sonrasında doktorumuzun anıları daha acılı daha ameliyatlı ve daha hızlı ilerlemeye başlıyor. Tabi bu hıza bizde katılıyoruz. Her öyküsünde biraz daha genç doktor gibi olmaya başlıyoruz. Özellikle genç bir kızın parçalanan bacağı ile ilgili olan bölümde inanın içim çekildi. Neden derseniz parçalanmış bir bacak ve bunu düzeltmeye çalışan kişi yerine kendimi koyarak okudum da ondan. Evet böyle düşününce oldukça iç kaldırıcı bir durum. Fakat diğer bir yandan da o gencecik insana yardım etme isteği, onu yaşama döndürme ve aylar sonra karşınıza gelip ışıl ışıl gözlerle baktığını görmenin ne kadar güzel olacağı duygusunu yaşıyorsunuz. Evet belki bir doktor olmadığımdan bu gibi bir durumda ne kadar tecrübesiz ve ne kadar ne yapacağını bilemez bir durumda olacağım kesin. Fakat genç doktorumuzda teknik bilgisi haricinde herhangi bir deneyimi olmadığından benzer bir hale sürükleniyor. Daha kötüsü ise bir an öl artık öl de kurtulalım gibi davranıyor ve bunu dile getiriyor kendi içinde. Evet doktorumuz yer yer kendisi ile sohbet halinde. Herhangi bir zararı yok kimseye ya da kendisine. Kendi kendine bir durum bu. Ama sonra işler yolunda gidiyor ve kız kurtuluyor. Tabi hayatına tek bir bacakla devam etmesi gerekiyor. Sadece bu hikayede bile beni derinden etkileyen kitapta ilerleyen bölümlerde çok ama çok daha etkileyici bölümler var. Kitap severlere şiddetle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/genc-prensin-donusu-alejandro-guillermo-roemmers", "text": "Büyük bir ihtimal herkes Saint Exupery'nin Küçük Prens kitabını okumuştur. Bu blogda hakkında bir şeyler karaladığım Genç Prens'in Dönüşü ise Roemmers'ın Küçük Prens kitabı hakkında aklında oluşan sorular vasıtasıyla oluşmuş. Roemmers kitabının girişinde belirttiği gibi; Bir zamana kadar, nefretin, anlayışsızlığın, dayanışmadan yoksun materyalist bir varoluş algısının ve daha başka birçok tehdit unsurunun, Prens'in bu dünyada yaşamasına engel olduğunu kavrayamadım. Birçok kez ben de senin gibi kendime sordum: Bu özel çocuk aramızda yaşamaya devam etseydi ne olurdu? Ergenlik yılları nasıl geçerdi? Kalbinin sükunetini nasıl muhafaza edebilirdi? şeklindeki düşüncelerle bu kitabı yazmış. Şunu söylemekte fayda var ki, okumadıysanız önce Küçük Prensi okuyup sonra Genç Prensin Dönüşünü okumalısınız. Çünkü yazar bu kitabı Küçük Prens'in devamı niteliğinde yazmıştır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/genc-wertherin-acilari-johann-wolfgang-goethe-2", "text": "Genç Werther'in Acıları, duygusal bir adamın mektuplarından oluşan, güzel ve bir çırpıda okunabilecek türde bir roman. Goethe'nin daha önce yalnızca 'Faust' adlı eserini okumuştum ve o zamanlar beslediğim hayranlık, yazarın henüz yirmi beş yaşındayken sadece altı haftada kaleme aldığı bu ilk romanla birlikte büyüdü diyebilirim. Kitap Werther adındaki bir gencin, karşılık bulamadığı bir aşk neticesinde çektiği ıstırapları ve sonunda intihar düşüncesine sürüklenmesini işliyor. Basit bir konu gibi duruyor ama işlenişi kesinlikle öyle değil. Öyle cümleler var ki tekrar tekrar okumaktan kendinizi alamıyor, mektupların doğallığına hayran olmaktan ileri duramıyorsunuz. Ne kadar doğrudur bilinmez ama kitabın yayınlandığı zaman diliminde intihar vakaları artış göstermiş ve Almanya sokakları sarı-mavi Werther kılığı içine giren gençlerle dolmuş. Hatta buna Werther salgını diye isim bile konmuş. Gerçek ne olursa olsun, Werther salgını adıyla bir fenomen oluşturmuş, yazarı bir gecede ünlü etmiş, büyük kitleleri peşinden sürüklemeyi başarmış, kendisinden sonra gelen birçok sanatsal ürüne ilham kaynağı olmuş bu romanın, Goethe'nin çarpıcı açıklaması da göz önünde bulundurulduğunda, geleceğe meydan okuyan gerçek bir eser olduğu yadsınamaz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/genc-wertherin-acilari-johann-wolfgang-goethe", "text": "Genç Werther'in Acıları, Johann Wolfgang Goethe tarafından kaleme alınmış bir eser. Genç Werther'in, karşılıksız aşkına yazdığı mektuplardan oluşan kitap, insanın içini burkabilecek güzellikte sözleri barındırıyor içinde. O kadar güzel sözler ki bunlar, bazen okuduktan sonra boşluğa bakıp kalıyorsunuz. Belki de o boşluk kadar boş olduğumuzu anlıyoruz. İnsanın içinde boşluk açıp, o boşlukta dolaştıran türde kitapları çok seviyorum. Bizlere ne kadar basit, ne kadar hiç bir şey olduğumuzu hatırlatıyorlar. Çok fazla büyütmeden her bir karşılaştığımızı, zamanımızı en iyi en mutlu şekilde çevremize huzur saçarak mutluluk saçarak yaşamamız gerektiğini hatırlatıyorlar. Tabi bu bana göre böyle sizleri bilemiyorum. Ama inanın bir kez bu açıdan baktığınızda, bu tür kitapların açacağı kapılara inanamazsınız. Evet, biraz farklı bir yere doğru götürdüm konuyu ama hissettirdiği böyle. Üstüne bir de Nils Frahm'dan Less dinleyince tam ağızlara layık türden şölen oluyor. Genç Werther'in Acıları, çok duygusal bir adamın, çok duygusal mektupları gibi görünse de sadece birer mektup değil, bizlere gönderilmiş bir mesajlar yığını gibi. Kitabın tanımı yapıldığında karşılaşılacak kitap ile hissedilen kitap arasında çok fazla fark var emin olun. Belki bu okunduğu zamana, belki bu insandan insana değişebilir, bilemiyorum ama bende açtığı boşluk böyle oldu. Bana verdiği tat ya da acı da denebilir. Aslında hoş bir kaç an yaşattı o yüzden acı demek ne kadar doğru bilemiyorum. Belki acı da bir tat olarak karşımıza çıkıyor bazı ruh hallerimizde. Sonuç olarak Genç Werther'in Acıları, Johann Wolfgang Goethe'nin mutlaka okunması gereken bir eseri."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/george-dandin-bir-koca-nasil-rezil-edilir-moliere", "text": "Kadını ve erkeği, ikisi arasındaki ilişkileri, kadın ve erkek arasındaki farkları, komik ve sade bir oyun sayesinde izleme imkanı buluyorsunuz. Aslında günümüzde soylu-alt tabaka ayrımı artık kalmadı. Ama günümüzde dahi farklı sosyal sınıftan gelen insanların evliliğinde görülebilecek sorunlara ayna tutuyor bu eser. Ve insana, aradan geçen yüzyıllar kadın ve erkek arasındaki ilişkileri pek değiştirmemiş dedirtiyor. George Dandin alın teriyle çalışıp zengin olmuş bir köylüdür fakat bulunduğu tabakadan dolayı mutlu değildir, bu yüzden de soyluların arasına girebilmek için para karşılığı soylu bir kadınla evlenmiştir. Fakat bu soylu kadın, George Dandin'i göz göre göre aldatmaktadır. George Dandin bu ihaneti karısının ebeveynlerine kanıtlama derdindedir. Fakat gözden kaçırdığı bir şey vardır: bir kadınla mücadele etmek sandığı kadar kolay değildir. Karısı Angelique, her türlü şüpheyi kendi lehine çevirmeyi başaracak ve George Dandin'i trajikomik bir olaylar silsilesine sürükleyecektir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/george-dandin-moliere", "text": "Moliere ve mükemmel bir tiyatro! Ne yazılabilir bilemiyorum. Bakalım başladım yazıya umarım iyi bir şeyler çıkartabilirim. Böylesi bir eser için böylesi iyi bir yazar için ne denebilir ki? Sadece mükemmel denir herhalde. Kitabı çok beğendim ve bir solukta okudum. Böylesi bir olayı o kadar güzel o kadar komik ve aslında içinde barındırdığı trajediyi o kadar net bir şekilde dile getirmişki hayran kalmamak mümkün değil. Oyunumuzun konusu aldatılan bir koca ve aldatan kadın. Tabi başka kimseler de var. Aldatan kadının asilzade anne ve babası, uşaklar ve tabi kazonova erkek. O da asil. Zaten herkes asil ama ne hikmetse bu asilliklerini bir yerlere koymuşlar bulamıyorlar. Zengin köylü George Dandin, soyu lordlara dayanan Angelique ile evlidir. Fakat bu evlilik tamamen plan programdan ibarettir. George Dandin, asil bir aileye girmek için, çocuklarının asil bir aile adı ile büyümesi için yapılmış bir plandır. Hiç mutlu değildir George Dandin. Fakat ebeveynler bu evlilikten memnun, hiçbir sorunun olmadığı sanıp, onlara ne kadar iyi bir kızları ve damatları olduğunu söylemektedirler. Ne kadar edepli, seviyeli ve asil bir evlilikleri vardır. İffetin vücut bulmuş halidir Angelique! Fakat Angelique, aşığı asiller asili Clitandre ile gizli gizli haberleşiyor, buluşuyordur. George Dandin bunu, aşıkların habercisinden öğrenir. Anne babaya durumu kanıtlamaya çalışır fakat başarılı olamaz. Haklıyken haksız duruma düşer. Bir koca nasıl rezil edilir? Sorunun net cevabı gibidir olanlar. Moliere'in bu eğlenceli oyununu hem okuyun hem izleyin. Ben de henüz izlemedim ama bir yerlerde sahnelenirse hemen gideceğim izlemeye."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gercegin-buyusu-richard-dawkins", "text": "Richard Dawkins'in okuduğum ilk kitabı Gerçeğin Büyüsü çok iyi hazırlanmış, bir çok hurafe ve söylencenin, gerçekte ne oduğunu ya da olmadığını anlatan güzel bir kitap. İlk olarak bize anlatılan söylenceleri veriyor sonrasında ise gerçekleri sıralıyor. Bilimin cevap veremediği daha doğrusu henüz veremediği şeyler ile ilgili son derece uydurma bilgilere girmeyin diyor. Günümüzde insanlık ne kadar ilerlemiş olsa da hala bir zamanlar olduğu varsayılan yalanlara inanıyor ve inandırılması için çalışılıyor. O kadar organize bir biçimde bu yapılıyor ki bir şekilde insanlar bu mucizelere ya da hurefelere kanıyor. İşte bu saçmalık derecesine gelen ve inanılması çok güç olan bu söylencelere Richard Dawkins tek tek cevap vermiş bu kitapta. Okunmasını ve okutulmasını tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gertrud-hermann-hesse", "text": "Kuhn, duygusal, sakin ve çekingen bir müzik öğrencisidir. Hayatı güzel bir şekilde ilerler ta ki sevdiği kız Liddy bir kış gecesi onu tehlikeli bir tepeden kızakla kaymaya ikna etmesi ve Kuhn'nın sol ayağının felç olmasına kadar. Zaten çekingen olan Kuhn evden dışarı pek çıkmamaya ve evde tek başına besteler yapmaya başlar. Bu besteleri hocaları çok beğenir ve opera sözü yazan birinden sözler alarak aryalar bestelemeye başlar. Son eğitim yarıyılında başarılı opera sanatçısı Heinrich Muoth ile tanışır ve aralarında sağlam bir dostluk başlar. Muoth'un referansıyla zengin bir fabrikatör ve aynı zamanda bir müziksever olan Imthor'un villasında keman çalar ve bu sırada fabrikatörün kızı Gertrud ile tanışır. Onun söylemesi için bir opera besteler ve onunla birlikte evde çalışmaya başlarlar, kızın babası da buna göz yumar. Bu çalışmalarda Kuhn iyice Gertrud'a aşık olur. Operanın bir bölümünde erkek bir vokale ihtiyaçları vardır bu yüzden Muoth'u çağırır. Gertrud, Muoth'u çok soğuk bulduğu için ondan hoşlanmamaktadır ve ilk çalışmalarında Gertrud çok isteksizdir ancak biraz tanıştıktan sonra Gertrud, Muoth'a karşı yumuşar ve sonunda onu arzulamaya başlar. Kuhn yine çekingenliğinin kurbanı olur ve bu ilişkiye başta karşı çıkamaz. Karşı çıkmaya kalktığı sıraysa Gertrud ve Muoth evlenmeye karar vermişlerdir. Bu sırada Kuhn'ın babasının ölüm haberi de gelir ve Kuhn annesine destek olmak için memleketine döner. Kuhn hala neden yaşadığına anlam veremez ancak intihar da edemez ve çok farklı duygular içinde başkente operayı sergilemeye gider. Gittiğinde Muoth ve Gertrud evlidir ancak pek mutlu değillerdir yine de operayı sergilerler. Konserden sonra Gertrud babasının evine gider biraz rahatlamak için. Bu sırada da Kuhn, Muoth ile kalmaya başlar. Muoth eskiden de çok içmektedir ancak artık çok daha fazla içmeye başlamıştır. Muoth, Kuhn'ı sevmektedir ve onun için güzel bir akşam yemeği hazırlatır. Güzel vakit geçirirler ancak Muoth o gece kendi canına kıyar. Gertrud babasıyla birlikte yaşamaya başlar ve Kuhn'ı sadece Muoth'un cenazesinde görür ve kitap burada biter. Birçok şiir, roman ve denemeler kaleme almış olan Hermann Hesse'nin romanlarından biri olan Gertrud. Öncelikle kitabın tek nefeste biten bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Kitap Kuhn'ın ağzından anlatılmış ama Kuhn her olayda geri planda tutulmuş. Buna rağmen Kuhn'ın hissettiklerini hissettim okurken. Sanırım bunun bir sebebi de Kuhn'ın çok duyusal olmasının bizim empati yapmamızı kolaylaştırıyor olması. Muoth ise hiçbir şeyden tat alamayan, sarhoş ve tutarsız biri olarak karakterize edilmiş ve neredeyse onu bir öcü olarak tasvir edeceğim. Ama içten içe kitabın sonuna doğru ona acımaya başladım ve ölmesine -daha doğrusu kendi canını almasına- çok üzüldüm ve kitabın kapağını kapatırken Muoth'un neden öyle bir şey yaptığını ve ne kadar iyi bir dost olduğunu anladım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ghost-world-daniel-clowes", "text": "Çizgi romansız olmaz. Kesinlikle olmaz. Ama bizim ülkemizde alternatif çizgi roman sayısı elle sayılır kadar olduğundan kaynak sıkıntısı çekiyoruz. Geçen ay Karakarga yayınlarını keşfimden sonra diğer çizgi romanlarına da yatırım yapayım dedim ve elime Ghost World geçti. Ghost World tam bir gençlik romanı. İki sıkı genç kız, tespitleri, yaşayışları, konuştukları jargon, cinselliğe bakışları, erkeklerle olan düşünceleri incecik bir çizgi romanda bir araya getirilmiş. Çok mu güzel? Eh ortalama diyebilirim ama eğlenceli. Tespitlerin anatomisi de diyebiliriz belki de. Bu iki sıkı fıkı arkadaş, lise sondalar ve kahramanlardan biri üniversiteye gidecektir lakin en yakın arkadaşından bunu saklar. Aslında saklanan birçok şey vardır. Yan karakter olan diğer kız arkadaşımız ise içten içe kendisini hep kız arkadaşıyla karşılaştırmıştır ve sonunda büyük bir kavgaya tutuşurlar. Ve sonrasında da hayat tıpkı bizi savurduğu gibi onları da savurur ve gel zaman git zaman farklı bireyler olur verirler. Bu kısa kesiti, eğlenceli bir vakit geçirerek izlemek isterseniz Ghost World sizlerindir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gitanjali-rabindranath-tagore", "text": "Gitanjali, 1913'de Nobel Edebiyat ödülüne layık görülen Hintli yazar Rabindranath Tagore'nin İlahilerinin yer aldığı eseri. İlahilerin anlatımı ve demek istediği biraz farklı bir düzeyde. Daha doğrusu sevgi anlayışı ve sevgiyi gösterişi bizlerin kültüründen farklı bir biçimde anlatılıyor gibi geldi bana. İlahilerin anlatmak istediği konu ya da vermek istediği mesaj oldukça güzel. Fakat arada kopukluklar olması, anlatımın yer yer değişiyor gibi görünmesi neden kaynaklanıyor bilemiyorum. 6 Mayıs 1861'de Kalküta'da doğan yazar, 7 Ağustos 1941'de doğduğu şehirde hayata gözlerini yumar. Yaşama bakışı ve sanat görüşlerinin gelişmesi ile İngiliz hegomanyasına olan düşünceside değişmiş ve bu düşüncesini dile getirerek, bu çemberi kırmaya çalışmıştır. Kendisi ve ailesi kast sisteminin en üstünde olmasına rağmen, bu düzene olan eleştirisini dile getirmiş, bu şekilde olmaması gerektiğini savunmuştur. Hindistan'da ki bu geleneksel bakış açısını değiştirmek elbette koaly değildir. Belki daha nice Tagore'ler gelip geçmelidir. Sırf bu duruşu bile kendisinin olmazsa olmaz okunması gerekenler listesinde olmasını sağladı. İlahilerinde de bu yaşama ve bu yaşamdan olan sevgiye saygıya farklı gönderimler yapan Tagore, farklı tarzı ve farklı bir kültürü anlatmasıyla dikkatimi çekmişti. Fakat ara ara kopukluklar yaşadığım kitapta bazı kısımlarda soru işaretlerim belirdi ve konudan uzaklaştım. Belki ileride tekrar okumak, tekrar değerlendirmek daha doğru olur. Modern klasikler dizisinin bu farklı eserini okumak isteyenlere tavsiye ederim. Ama yazarın başka bir kitabı ile yazarın külliyatına giriş yapmak belki daha doğru olabilir. Daha detaylı bir araştırma öneririm. Ama benim gibi modern klasikler dizisinin tüm eserlerini bünyeye sindirecek olanlar için zaten kaçırılmayacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/godotyu-beklerken-samuel-beckett", "text": "Tiyatro izlemek kadar okumayıda severmisiniz? Cevap evet ise hemen Godot'yu Beklerken'i okumalısınız. Sonu gelmeyen, anlamsız bekleyişi anlatan, absürd tiyatronun en önemli örneklerinden biridir Godot'yu Beklerken. En çarpıcı yanlarından biri okuyucunun/izleyicinin fikirlerini hareketlendiren imgelemeleridir. Godot'yu Beklerken, boşunalığı, anlamsızlığı, hiçliği, amaçsızlığı, çaresizliği, bitmişliği, bekleyişi ve tüm bunların sıkıntılarını anlatır. Tüm bunların arasında anlamsızlığa olan betimlemeler bazen size anlamsız gelebilir. Adı üstünde onlar anlamsızlıklardır zaten. Ama hepsinin altında bir anlam vardır. Kitabın özeti, Vladimir ve Estragon adlı oyunun iki karakterinin bir ağaç dibinde Godot'u beklemesi. Fakat Godot gelmez, Godot zaten gelmeyecektir, belkide Godot yoktur, bilemiyoruz. Godot'yu beklerken, Vladimir ve Estragon arasında geçen zekadan yoksun, anlamsız, gereksiz, yersiz ve saçma konuşmalar geçer. Aslında bu konuşmalar hiçde anlamsız değildir. Sadece anlamak için bakmak değil görmek gerekmektedir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gogu-delen-adam-erich-scheurmann", "text": "Şehir hayatında hiç bulunmamış bir yerliyi , şehire getirirseniz ne olur? Adlı sorunun kitaba dönüştürülmüş halidir Göğü Delen Adam. Bir başucu ve başvuru kaynağıdır Göğü Delen Adam. Yaşadığımız saçma sapan hayatlara eleştiridir Göğü Delen Adam. Doğru sandığımız tüm yanlışlara, önem verdiğimiz tüm değerlere ve zenginlik sandığımız tüm rezilliklere tokattır Göğü Delen Adam. Bence herkesin okuması gereken bir kitaptır Göğü Delen Adam. Günümüz modernizmine, çağdaşlığımıza sözde insanlığımıza, Şef Tuiavii'nin bakış açısını ile bakmanız için bizlere sunulmuş bir fırsat olan bu kitabı mutlaka okumalısınız. Sadece aşağıdaki paragraflardan sonra bile birçok insanın okuma kararı vereceğini düşündüğüm çok değerli bir eser. Papalagi , tıpkı bir midye gibi, sert bir kabuğun içinde oturur. Toprak kurdu gibi, taşların arasında yaşar. Sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Barınağı dikine duran bir taş sandığını andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandık. Bu taş kabuğa tek bir yerden girilip çıkılır; Papalagi bu yere, içeri girerken giriş, dışarı çıkarken de çıkış adını verir, oysa ortada tek bir delik vardır. Bir kez bile gazete okumadım okumamda ve bununla gururlanırım. Çok doğru birşey yaptığımı biliyordum. Gazeteyi bir kere okudun mu, artık dostların ne düşünüyorlar, ne yapıyorlar, neyi kutluyorlar diye Apolima'ya, Manono'ya gitmene gerek kalmaz. Sen döşeğine uzanırsın ve kalabalık kağıtlar sana her şeyi anlatır. Bu çok güzel, çok keyifli gibi görünebilir, ama aslında sadece bir yanılgıdır. Çünkü diyelim ki kardeşlerinle karşılaştın ve hepiniz önceden kafanızı o kağıt kalabalığının içine soktunuz. Herkes kafasında aynı şeyleri taşıdığı için, birbirinize anlatacağınız yeni özel bir şey kalmaz. O zaman ya karşılıklı susuşursunuz yahut kağıtta yazılı olanları tekrarlayıp durursunuz. Kalabalık kağıtların asıl kötü yanı şunun bunun hakkında, ulu şeflerimiz hakkında, başka ülkelerin şefleri hakkında, olup biten ve insanın yaptığı her şey hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini söylemeleridir. Gazete, bütün insanları tek bir kafa haline getirmeye çalışır. Tüm insanların kafasını ve düşüncesini ele geçirmeye çalışır. Bunu becerir de. Sabah kalabalık kağıdı okursan, öğlene diğer Papalagilerin kafalarında ne taşıdıklarını bilirsin. Meslekler ile ilgili tespit o kadar iyi olmuş ki! işte, böylece rengarenk bir tussi yazabilen birinin kanoyla nehre açılması ve geri dönmeyi bilmesi gerekmez. Meslek sahibi olmak, yalnızca koşmak, yalnızca tat almak, yalnızca savaşabilmek demektir. Yalnızca bir şey yani. Papalagi sözcüğünün hikayesi ise şudur; misyonerler ufukta beyaz bir yelkenliyle gözüktüklerinde, Samoa yerlileri bunu gökte açılmış bir delik olarak yorumladı. İşte beyaz adam açılan bu delikten, göğü delerek gelmişti. Bazılarına göre bu sözlerin bir çoğu yazarın sözleri olarak nitelendirilsede herkesin okuması gereken mükemmel kitaplardan biridir Göğü Delen Adam."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gokcisimlerinin-donusleri-uzerine-nicolaus-copernicus", "text": "En meraklısı olmamız gereken konulardan biri gibi gelir bana uzay ve gezegenler. Fakat bu konuda olan bilgilerimiz, Venüs'ün burcunuza etkisi, Merkür'ün güneşe olan uzaklığından kaynaklanan insanların davranışı gibi astroloji temelli, altı çok doldurulamayan bilgilerden oluşuyor. Bunların ilerisine geçmeye çalışanlar ise bu konuda oldukça doyurucu bilgiler sunuyor. İşte bu işi yıllar öncesinde düşünen Nicolaus Copernicus, güzel bir kitap hazırlamış. Bu kitapta Nicolaus Copernicus'ün gökcisimlerinin hareketleri ile ilgili, özet niteliğinde sunduğu bilgileri okuyabileceksiniz. Tam metinden seçilerek hazırlanmış olan bu kısa kitapta, konu hakkında özet bir bilgiye ulaşabileceksiniz. Tam metni okumak elbette bizler için biraz ağır gelebilir. Konu ile ilgili daha detaylı bir bilgi edinildikten sonra esas metine başlanabilir diye düşünüyorum. Benim gibi merak edenler için güzel bir derleme diyebilirim. Tabi biraz daha uzun olsaydı keşke demedim değil. Sanki bazı şeyler gereğinden fazla kısaltılmış gibi geldi bana. Biraz daha değinilmesi gerekenlere değinilebilir, biraz daha genişletilebilirdi diye düşünüyorum. Ama dediğim gibi en azından kısa bir solukta meraklar giderilebilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gomulu-samdan-stefan-zweig", "text": "Stefan Zweig az yazıp öz yazan, az yazıp çok etkileyen yazarların başında geliyor şüphesiz. Okuduğum her kitabı beni çok fazla etkiledi ve her seferinde bu yazara olan hayranlığım büyüdü. Geçenlerde yazarın, genel tarzının dışında bir konu seçtiği Gömülü Şamdan adlı eserini okudum. Tarih içinde farklı yerlere savrulan fakat Yahudiler için önemini yitirmeyen, Menora adlı yedi kollu kutsal bir şamdan vardır. Roma yağmalandığında bu şamdan vandalların eline geçer ve o dönemde hor görülen Yahudiler, bu şamdanın ellerinden kayıp gitmesine göz yummak zorunda kalırlar. O zaman için küçük bir çocuk olan Benjamin, büyür, seksen küsur yaşına gelir ve şamdanı gözleriyle gören son insan haline gelir. Şamdanı aramak ve yeniden Yahudilere vermek görevi için seçildiğine inandırılır etrafındakiler tarafından. Fakat denizler aşıp o yaşında uzun yolculuklar yapması, Bizans'a gitmesi ve imparatorun karşısına dikilmesine rağmen şamdanı Hristiyanlardan alamaz. Benjamin büyük bir umutsuzluğa kapılır ve ölmek ister. Fakat Tanrı onun bu duasını kabul etmez, çünkü Benjamin'in gerçekten de ölmeden önce gerçekleştirmesi gereken kutsal bir görevi vardır. Açıkçası Menora'yı daha önce hiç duymamış ve anlatılan kültüre de aşina olmayan biri olarak ilginç bir yolculuk oldu benim için. Zweig'in muhteşem bir anlatı yeteneği var zaten, ikisi birleşince insanı tatmin ediyor. Fakat nedendir bilinmez, yüz küsur sayfa olmasına rağmen çok ağır ilerleyebildim, diğer eserleri gibi tek solukta bitiremedim. Bence iyi de oldu, çünkü kitaptaki umutsuz ama aynı zamanda umutlu bekleyişin, yorucu yolculukların ağır ağır okunması daha da etkileyici hale getiriyor yaşananları. Yazarın en sürükleyici eserlerinden olmamakla birlikte, Zweig ve tarih severler tarafından es geçilmemesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Belki nispeten daha ağır olduğundan sona bırakılabilir, yine de kişiden kişiye değişir bu tercih."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gorme-bicimleri-john-berger", "text": "John Berger Görme Biçimleri adlı kitabı ile tarihten bugüne ortaya çıkan farklı görsel temsillerin analizini yaparken, sorulmamış sorular sorarak, bize eserlerin farklı yönlerini gösteriyor. Sadece büyük eserlerin değil aynı zamanda bize reklamlarda kullanılan görsellerin, imgelemelerin hangi amaçla kullanılmış olabileceği ile ilgili bilgiler veriyor ve bize sorgulama yapmamızı sağlıyor. John Berger Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. demiş ve görmenin yani görsel zekanın görsel tatminin ne kadar önemli bir duyu olduğundan bahsediyor. Bunu sadece teorik bilgi ile değil, pratikte sunduğu örneklerle de geliştiriyor. Görme, yaşadığımız dünyayı algılarken en önemli faktörlerden birisi iken bunun nasıl kullanıldığını, sistemin bunu nasıl kendi lehine kullandığını da gösteriyor. Berger'a göre düşündüğümüz ve inandığımız şeyler, görme biçimimizi etkiler. Yani aslında hiçbirimiz etrafımızdaki şeyleri tamamen objektif bir gözle görüp algılamıyoruz. Bu nedenle gördüğümüz şeyi başkalarına anlatırken orada sunduğumuz şey, tamamen kişisel bir yaklaşımın ürününü oluyor. Ben ne gördüysem onu söylüyorum, dolayısıyla benim anlattıklarım objektif gerçekliktir demek aslında kendi algılama biçimini diğer herkesinkinden üstün ve mutlak gerçek pozisyonunda görmektir. Oysa demin de söylediğimiz gibi, kişisel olmayan bir görme biçimi yoktur. Bir kere en başında neyi gördüğümüz, neye bakmayı seçtiğimizle doğrudan ilişkili, yani görme bir seçimle beraber gerçekleşen bir şey. Seçme ise yine sahip olduğumuz düşünce ve inançların etkisiyle ortaya çıkıyor. Bunu şöyle yalınlaştırabiliriz: Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye özellikle görsel bir nesneye? seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur. En ama en beğendiğim paragraflardan biri. Erkek ve kadının arasındaki görünüşsel farklılığı en iyi özetleyen söz budur. Erkekler her zaman seyreder sadece bakar. Kadınlar ise her şeyin farkındadırlar. Onlara bakılır seyredilir, hayran olunur, arzulanır. Bunu bilir ve en büyük silahı olan bu bilgiyi en iyi şekilde kullanır. O yüzdendir ki kadın erkek ilişkilerinde kadın her zaman seçen, erkekse seçilen durumundadır. Hangi birimiz bu duyguya kapılmamışızdır ki? Hepimiz içten içe kıskanılmak, istenilen olmak, arzulanan olmak istemişizdir. İşte reklamlarda bize bunu görsel imgelemelerle veriyor. Yağlı boya resimde nesneler çoğu zaman oldukları gibi gösterilir. Gerçekte bunlar satın alınabilir nesnelerdir. Bir nesnenin resmini yaptırıp aldığınızda onu beze geçirtmek o şeyi satın alıp evinize koymaktan pek de değişik bir şey değildir. Böylece bir resmi satın aldığınızda o resimde gösterilen nesnelerin görünüşünü de satın almış olursunuz. Seyirci alıcının, ürünü edindiği zaman erişeceği durumuna bakarak kendini kıskanması beklenir. O ürünle, başkalarının kıskanacağı bir nesne durumuna dönüştüğünü düşünmesi amaçlanır. Bu kıskançlık onda kendini beğenme duygusunu güçlendirecektir. Bunu başka türlüde anlatabiliriz: reklam imgesi alıcıdan, aslında onun kendisine karşı duyduğu sevgiyi çalar; sonra da bu sevgiyi ona, alacağı ürünün fiyatına yeniden satar. Bütün reklamlar huzursuzluk duygusunu işler. Her şey paraya dayanır; parayı ele geçirmek huzursuzluğu yenmek demektir. Reklamların yapmaya çalıştığı şey çok açık aslında. Fakat bizler bunu görmek yerine ürüne odaklanırız. Arkasında yatanı ya da görülmesi aşikar felsefesi, her zaman ürünün arkasından gelir. Bunu çok iyi kullanan kapitalizm, bize sunulanı almamızı öğütler. Çünkü o sunulanı aldığımızda daha mutlu daha iyi daha güzel olacaktır her şey. Bize bunu söylemekle kalmaz aynı zamanda bize bunu yapmadığımız takdirde hiçbir şey olduğumuzu da salıklar. Seiko'nun reklamını hatırlayın; saatin olmadan sen sen değilsin gibi bir söz vardı. Reklamlarda en fazla kullanılan temalardan biridir, güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler. Hepsi de kusursuzdur, çok güzeldir ve olmak istenilen yapıdalardır. Kullandıkları ya da yaptıkları bir şekilde tarz olmaktadır. Onlar gibi giyinmek onlar gibi davranmak sanki yapılması gerekenlerin en üstünde gibi düşünülür. Sanki onlar olması gereken gerçekler, bizlerse sadece eskizleriz gibi bir hal ve durum içine sokarlar bizi. Hissettiklerimizi sadece kendi içimizde yaşar, o ürün ne ise ya da anlatılan her ne ise ona odaklanırız. Artık o bizim değer skalamızda iyi, güzeldir ve kalitelidir. Fiyat burada çok fazla aklımıza gelmez. Eğer alım gücü sorunumuzda yoksa zaten bunları hiç mesele etmeyiz. Ha birde alım gücü çok yüksek olanlar için ürünler vardır. Onlara reklam yapılmaz çok fazla. Çünkü ihtiyaç yoktur. Reklamlar normal ya da normalin altında alım gücü olan insanlar içindir. Zengin insanlara bu ürünler zaten bir şekilde gider. Paranın parayı çekmesi ve arkadaşını yani yine parayı kazanması gibi, bu tip ürünlerde onları bulur. Çünkü gidilmesi gereken kapı zaten bellidir. Adres belirtmek anlamsızdır. Hem tuzak hazır hem de av, avcı zaten belli bize sadece iyi avlar demek düşer. Bize sunulan yaşamlarda her zaman güzel ve çirkin var. En önemli değer en önemli erdem en önemli en bu bizim için. Bizler dış görünüşün birer kölesi birer kuklasıyız. O yüce güç her ne derse o olması gereken gerçek yaşamamız gereken hayattır. Toplumdaki belli başlı ayrımcı kriterleri bile silebiliriz bunun için. Hatta bazen kendimiz bile şaşırırız buna. Bir konuşmada şu sözü duydum; kadın çok güzel abi ya dedi biri bir diğeri ise; zenci ama güzel hakikaten... Tam da demek istediğim işte. Hem toplumun ya da bazı toplumların sunduğu ırkçılık hem de diğer yandaki güzellik ayrıştırması. Bir diğer örnek ise tesettür reklamlarında kullanılan ekstra güzellikte ki mankenler modeller. Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Genellikle yabancı mankenler kullanılıyor. Kusursuz bir yüz, kusursuz bir vücut ve kadınsılığın ön plana çıktığı pozlar. Yapılmak istenen reklam ise tesettür yani kapanma ile ilgili dini bir ritüel. Tezat dediğiniz zaman çok uzaklara gitmeye hiç gerek yok! Biraz televizyon izleyin biraz alışveriş merkezlerini gezin yeterli olacaktır. Artık bizim hayatlarımız yerine bize sunulan hayatlar var. Sunulanı yaşayanlar, sunulana itiraz edenler, tüm bunları değiştirmeye çalışıp, kendi bildikleri ve kendilerine göre mükemmel olan başka bir kokuşmuş düzeni getirmek isteyenler ve tüm bunları görmeden yaşamaya çalışanlar. Hayatımız hep böyle hep bu şekilde ilerliyor ve bize sunulanı sunulduğu şekilde yaşıyor ve ölüyoruz. Zaten belli bir süremiz var biçilen, o sürede en iyi şekilde en iyi huzuru nerede yakalarsak orada yaşamaya çalışıyoruz. Ama doğru ama yanlış ama iyi ama kötü bir şekilde devam ediyoruz. Kendi doğrularımızla kendi yanlışlarımızla da olsa devam ediyoruz. Çevremizdeki doğrular ve yanlışlara da bakıyoruz elbet fakat görmüyoruz çoğu zaman sadece bakıp kafamızı çeviriyoruz. Yapmamız gereken hiçbir ayrım olmamasına rağmen sürekli bir şeyleri sınıflandırıp kategorilere koyuyoruz. Bunu her an her dakika yapar hale geldiğimizde de sistemin istediği tek düze sınıf delisi birey yaratılmış oluyor. Ahlaki değerlerimiz içimizden değil, ya bir dinden ya da bir toplumun doğrularından geliyor. Dil, din, ırk, renk olmadan yaşayamıyor onlardan güç aldığımızı düşünüyoruz. İçi boş olsa da, yapılan doğru olmasa da bir şekilde bir yerlere sığınıyor ve sığındığımız yerde bir doğru bulup o doğruya inanıyoruz. Bize bunu en küçüklükten beri toplum böyle öğretiyor çünkü. Olması gerekeni olması gerektiği şekilde istenilen biçimde yapmalısın. Çünkü bu toplumun çünkü bu düzenin çünkü bu dinin istediği şekilde yani olması gereken en mükemmel şekilde. Sorgulama yok sorma yok irdeleme yok. Eğer bunları yaparsan da mutlaka seni bir sınıfa sokmalıyız, ya sosyalist olacaksın, ya faşist olacaksın, ya kemalist olacaksın, ya anarşist olacaksın, ya emperyalist olacaksın, ya ateist olacaksın ya da aşırı dinci ama mutlaka bir ist olacaksın. Mutlaka sana uygun bir ist bulup, onu sana ya da sana onu oturtacağız. Çünkü bu böyle olmak zorunda açıkta kalamazsın. Bir insan mutlaka bir yere girmeli bir şeyci olmalıdır. Toplum anlayamaz bunların hiçbirinden de olmamanı. Mutlaka bir şeysin ve mutlaka bunu gururla söylemelisin! Bu senin en büyük gurur ve onur kaynağın olmalı! İnsansın sen! Lisede ilk dayağımı yiyeceğimden emin olduğum anda milliyetçi bir genç onlardan mısın bizden mi? diye sormuştu. Bende hiçbiri ben aradayım herhalde demiştim. Fakat o yaşlardan daha öncelere varan bir şekilde bu ayrım işlenmişti ve halada işlenmiş bir şekilde devam ediyor. Kavgalar, yıkımlar, ölümler yok olan milyonlarca hayat. Sistemin istediği şekilde daha doğrusu olması gereken en iyi hali ile sistemin. Bunları savunanlar birer piyondan daha değersiz. Ama sorsanız en önemli taş. Bilinçsiz, düşüncesiz ve cahilce kullanılacak en iyi en doğru silah. En tehlikeli cehalet türü çok zeki olduğunu sana, herkese bir şeyler öğretebileceğini, herkesin yanlış yolda ama kendisinin doğru bir yolda ilerlediğini düşünen insan tipi. En ama en tehlikeli tür belki de. Aşırı milliyetçi, aşırı solcu, aşırı dinci aşırı bilmem neci hepsinde bu tip insanlardan var ne yazık ki. John Berger'in Görme Biçimleri adlı eseri işte size buralara kadar gidebilecek bir ufuk genişliği sağlıyor. Daha ilerisini de sağlıyor emin olun ama bunları yazmakla biter mi bitmez mi bilemedim. Yanlış anlaşılmamak için belki de buraya kadar anlatmak yeterli olacaktır. Tüm eserlerini alıp, bünyeme işlememe neden olan bu eşsiz eseri herkese tavsiye ediyorum. Özellikle at gözlüğü takan insanlar için oldukça yararlı olacaktır diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gorunmez-adam-h-g-wells-2", "text": "H.G. Wells, bir çok kez yaptığı bilim kurgu önderliğine, Görünmez Adam'da devam ediyor. Zaman Makinesi'nde zamanda yolculuk, Dr. Moreau'nun Adası'nda hayvanlarla yapılan değişim deneyleri, Görünmez Adam'da ise görünmezliği bulan Griffin ile bizlere her daim ilkleri sunuyor. Yıllar sonra bile hala aynı konu üzerinden değiştirilerek beyaz perdeye uyarlanan Wells eserleri, her dönem kendisine izleyici bulabildiği gibi, okuyucu da bulabiliyor. Kitap bir pansiyona gelen garip bir yabancının, tuhaf davranışları ile başlıyor. Sonrasında yabancının daha da tuhaflaşan davranışları yüzünden gerilen, değişik düşüncelere kapılan insanlar, suçlamalara ve neden böyle olduğu ile ilgili bazı kanılara varmaya başlıyorlar. Başlıyorlar ama bu kanıların hepsi önyargı temelli. Uzaylı gördüğünde taş atmaya başlayan köylülerin davranışının hemen hemen aynısı. Hal durum böyle olunca taş atılan kişi ya da kişiler saldırıya geçiyor ve için için bir hırs, intikam, aldatılmışlık hisleri ile atağa geçiyor. Konunun muhattabı olan kahraman -ya da antikahraman- görünmez olunca işler biraz tuhaflaşıyor. Neden derseniz düşmanınızı göremiyorsunuz. Çok basit bir neden değil mi? Bu kadar basit canlılarız işte göremediğimiz zaman birer hiçiz. O kadar önemli bir duyuyu kaybedince daha doğrusu bize sunduğu bu nimeti sunamayınca bizlerde son derece acizleşiyoruz. Göremediğimiz zaman o şeyin düşman olduğunu sanıyoruz. Göremesek bile saldırıyoruz. Neyin ne olduğunu anlamadan ya da sorgulamadan. İlkel zamanlardan kalma insanlardan hiç bir farkımız olmuyor böylelikle. Kitabın başından beri kime güvendiyse başına gelmeyen kalmayan görünmez adamımız sonlara doğru güveni sarsılan, öfke dolu ve intikam dürtüsüyle yanıp tutuşan, hissiz bir yaratığa dönüşüyor. Yıllardır yalnız çalıştığı ve deneylerinde kimse olmadan uğraştığı için ister istemez duygulardan arınmış bir hale geliyor. Deneyin ne kadar önemli olduğunu bildiği için ve çevresinde güvenebileceği biri olmadığını düşündüğünden, bu deneyin ayrıntılarını kimse ile paylaşmıyor. Bir bakıma iyi yapıyor tabi ama tamamen yalnız kalabileceğini hesaba katmıyor. Güvenebileceği kimsenin kalmaması yüzünden de hiç tanımadığı insanlardan medet umuyor ve yine hüsran yine hüsran. Ama beni en çok etkileyen en son güvenmeye çalıştığı doktor arkadaşı oldu. Wells'in bir çok eserinde olduğu gibi bu eserinde de kahramanın anlatıma geçtiği uzun bölümde anlatım bu arkadaşına yapılıyor. Kitapla ilgili bu kadar bilgi vermek bile yanlış oldu belki ama dayanamadım inanın. Devamı sizlerde artık. Buyrun okuyun ve okutun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gorunmez-adam-h-g-wells", "text": "Geçmişte edebiyat gazeteleri, H.G. Wells'i İngilizlerin Jules Verne'i olarak adlandırıyormuş. Wells, Görünmez Adam'ın önsözünde, bu kanıyı bir nevi çürütmeye çalışıyor. Jules Verne'in o an için henüz yapılmamış fakat gelecekte yapılma imkanı olan pratik amaçlara yönelik icatları okura hayal ettirdiğini ve gerçekleşecek olursa bu tür icatların ne tür bir heyecana yol açabileceğini anlamalarına yardımcı olduğunu söylüyor. Kendisinin Verne'den farkını açıklarken ise, yazdıklarının olası şeylerle uğraşıyormuş iddiasında olmadığını söylüyor. Hikayelerindeki asıl sorunun, Bu başınıza gelseydi ne hissederdiniz? sorusu olduğundan bahsediyor. Kitabı okuduğunuza, Wells'in demek istediğini daha iyi kavrıyorsunuz. Görünmez Adam, bir bilim kurgu kitabı olması nedeniyle görünmezliği bir takım bilimsel gerekçelere dayandırsa da, aslında görünmezliğin icat edilebileceğini ispatlamaya çalışmıyor. Görünmezlik tutkusuyla yanıp tutuşan bir bilim adamının, görünmezliği keşfettikten sonra başına gelenleri, hissettiklerini, sonu gelmez bir çaresizliğe ve trajik bir maceraya sürüklenişini anlatmayı seçiyor. Görünmez olmadan önce, eğer başarabilirse bu özelliği sayesinde özgürlüğü yakalayabileceğini, tek başına dilediği gibi bir hayat sürebileceğini düşünüyor Griffin. Ne var ki geri dönüşümsüz olarak görünmez olduktan sonra işlerin hiç de hayal ettiği gibi ilerlemediğini fark ediyor. Ayak izleri, kıyafetler, yediği yemek hatta karlı bir günde üzerine düşen karlar; kendini ele verdiğinden ve insanların bu gariplik karşısında hırçınlaşıp, ona saldırmaya çalıştıklarını gördüğünden, bir süre sonra kaçmaya, saklanmaya, çalmaya hatta zarar vermeye başlıyor. Büyük bir tutku ve heyecanla başlayan bu keşif bir hüsrana belki de büyük bir pişmanlığa dönüşüyor. Kitap bilim kurgu dalında, görünmezlik konusunu ilk kez işlemiş olmasının yanı sıra insanların kendinden olmayana karşı gösterdiği saldırgan tutuma getirdiği toplumsal eleştiriler nedeniyle de övgü alan bir kitap. Bilim kurgu severlere gözüm kapalı tavsiye edebileceğim bir eser. Son olarak Görünmez Adam'ın ağzından bir kesit sunup, yazımı bitiriyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gorunure-dair-kucuk-bir-teoriye-dogru-adimlar-john-berger", "text": "Bu ay seçtiğim John Berger kitabım Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar. İncecik hemencik biten cinsden kitaplardan. Ama anlamları oldukça derin. Özellikle resim sanatı ile ilgilenenlerin okuması gerekli diye düşünüyorum. Bu kadarcık bir kitap ne verebilir ki diye düşünmeyin. Bazen bir fikrin söylenişi bile çok etkilidir, o fikrin hayata geçmişinden. John Berger kitaplarının hepsinde olduğu gibi bu kitabında da etkilenmemek mümkün değil. Anlatmak istediğini yine çok güzel bir üslüpla anlatmış üstad. Vermek istediği mesajı vermiş, üzerine örnekleme bile yapmış. Tek bir konuda soru işaretim kaldı. Daha doğrusu soru işareti demeyelim de çekince ya da yanılma diyelim. Sanki kitabın genel havasında ben bu olayları çözdüm ve ben herşeyi biliyorum tadı vardı. Şimdi diyeceksiniz zaten öyle değil mi? Evet öyle ama John Berger okuyanlar bilir bu havayı biz hissederdik ama çok dolaylı hissederdik bariz olmazdı. Bilmiyorum belki de bana öyle geldi. Belki de ben yer aradım en ufak bir kötü yan bulmayı. Hiçbir zaman kolay olmadı John Berger'i anlamak ya da bir kitabından da etkilenmeden bırakıp gitmek. Kendisini saygıyla selamlıyorum bir yerlerden bizleri görebilirse şayet bir gün. Bugün insanlarlın içinde yaşadığı yalnızlığı kim önceden bilebilirdi?Her gün dünyaya ilişkin gövdesiz ve sahte bir imgeler ağı tarafından yyeniden onaylanan bir yalnızlık.Ama imgelerin bu sahteliği bir hata değil..Eğer kar peşinde koşmak insanlığın kurtuluşunun tek yolu olarak görülürse,gelir elde etmek mutlak öncelik haline gelirse,o zaman gerçekten varolanın itibar görmemesi,görmezden gelinmesi ve baskı altında tutulabı gerekir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/grafik-kanon-russ-kick", "text": "Gerçekten güzel bir çalışma ve evet çok büyük emek var ama beklediğim kadarını bulamadım. Belki diğer ciltlerde değişir fikrim diye düşünerek tüm ciltleri okudum. Fakat sonuç değişmedi. Farkındayım büyük bir emek, ama beni etkileyemedi ve bir kaç öyküde okurken sıkıldım. Bazı kısımlarda neden böyle basit ve yarım anlatılmış diye düşündüm. Bazı hikayelerde ise çok ortadan bir yerinden anlatılmış ve bu yüzden ne bir şey anlaşılabiliyor, ne de bir merak uyandırabiliyor. Eğer anlattığı eseri okumadıysanız zaten eserden de soğuyorsunuz. Okuduysanız bu böyle mi anlatılır? Sorusunu soruyorsunuz. Kısacası ben sevemedim. Üç ciltlik dev bir çalışma ve içinde güzel anlatımlar, çok iyi çizimler de var fakat genel olarak ele alacak olursam ben beğenmedim. Peki, hiç mi beğendiğim hikayeler, ne güzel çizilmiş yahu dediğim yerler olmadı? Elbette oldu, hem de oldukça çok var. Çizimler konusunda zaten bir şey diyemem. Hepsi birbirinden itinalı, birbirinden iyi ve güzel çizimler. Bir kaç hikaye de oldukça güzel bir şekilde özet anlatım olarak sunulmuş. Zaten bu kadar büyük bir toplamada, elbette insanları yakalayan çalışmalar olacaktır. Benim için en rahatsızlık verici yanı, yarım yamalak bir şekilde işlenmiş hikayelerdi. Böyle anlatılmaz ki dediğim çok fazla çalışma oldu. Bunların arasında bazıları hiç olmayacak şekilde oldurulmaya çalışılmaz, zorlanmış, esnetilmeye çalışılmış ama esneyemediği için kırılmış çalışmalar olmuş. Tabi bu işin bencesi, belki sizler daha farklı bir tat yakalarsınız bilemiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gulliverin-gezileri-erich-kastner", "text": "Gulliver'in Gezileri adlı bu eseri bilmeyeniniz yoktur tahminim. İlk olarak çok küçük insanların olduğu bir ada sonrasında ise devlerin adası. Çocukken okuduğumuz daha doğrusu bize anlatılan öykülerdendir. Dediğim gibi karşılaşmayanı ben duymadım, görmedim. Peki bu basım nasıldır buyrun size ondan bahsedeyim. Gulliver'in Gezileri, Jonathan Swift tarafından kaleme alınmış ve klasikler arasına girmiş fantastik bir eserdir. Öykümüzün geçtiği zamanlar 18. yüzyıl İngiltere'sidir. Doktor olarak görev yapan Lemuel Gulliver'in gezilerini anlatır. Seyahat etmeyi çok seven doktorumuz, yine bir seyahati sırasında gemi kazası geçirir bir adaya düşer. Maceralarımızda böyle başlar. İlk olarak cüceler diyarına düşer Gulliver. Burada ki çok ama çok küçük bu insanlar tarafından önce esir alınır sonra zararsız olduğu anlaşılınca onunla dost olurlar. Fakat burada sorunlar çıkmaya başlar ve Gulliver oradan bir başka adaya geçer oradan da kaçarak gemi ile evine döner. Bir sonra ki yolculuğunda yine bir kaza geçirir ve bu kez devlerin diyarına düşer. Buradan da kurtulur bir şekilde ve evine kavuşur. Fakat burada bir kaç değişiklik daha doğrusu kıasltma yer almakta. Okuduğumuz bu edisyon Jonathan Swift'in hikayesinin biraz kısaltılmış az biraz değiştirilmiş Erich Kastner yorumu katılmış halidir. Kötü müdür peki bu? Yok hayır kötü değil kesinlikle sadece hikayemiz çok daha kısa. Haliyle de böyle olmak zorunda çünkü çocuklar için hazırlanmış bir edisyon bu. Çocuklar için zaten bu hali çok daha iyi bence. Çok fazla sıkılmadan okuyabilecekleri güzel mi güzel bir kitap. Tam halini okumak isteyenler için önerim Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikleri'nden çıkan Güliver'in Gezileri'ni okumanızdır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gumus-sahinin-pencesi-raymond-e-feist-2", "text": "Bir solukta bitirdim diyebileceğim bir kitap gümüş Şahinin Pençesi. İlk karşılaşma anında başlıyor serüven kitabın sonuna kadarda devam ediyor. Kahramanımız ile bizde yavaş yavaş öğreniyoruz. Çocukluğunun sonu erkekliğe giriş gününde büyük bir felaket ile karşılaşan Gümüş Şahinin Pençesi ölüm ile burun buruna geliyor. Ama hayatı sona ermek için daha zamanı olduğuna karar veriyor. Ve gelişen olaylarla Gümüş Şahinin Pençesi de büyüyor. Öğreniyor. Hayat ona normal bir yaşamı olsa göremeyeceği şeyleri gösteriyor. Bir köy çocuğundan asil zadeliğe kadar yükseliyor. Ancak hep içinde kabilesinin kanını, örf ve adetlerini barındırıyor. Yazar bu seride de ölçülü bir sihir kullanmış. Sihir hayatın içinde ama odak noktasında değil. O yüzden kitap biraz daha gerçeğe yaklaşıyor. Ve kahramanlarda daha halktan oluyor. Sadece insani yeteneklerini geliştirerek onda en iyi noktaya geliyorlar. Aynı gümüş şahinin pençesi gibi. Yazar diğer seriler de olduğu gibi gedik savaşları efsanesindeki evrende geçen bir seri yazmış. Yeni seri, eski seri ile ilgili bazı hatırlatmalar içeriyor ancak bunlar çok detaylı değil ve bilmeseniz sıkıntı değil. Bu sebeple yeni seri için eski seriyi okumuş olmanızı gerekmiyor. Ben açıkçası bu evreni seviyorum. Önceki serileri de okumuştum. Onlardanda memnun kalmıştım. Bu Seri bittikten sonra ilk serileri tekrar okuyacağım. Yazarın gelişimini kitaplarda görmek mümkün. İlk kitaplar daha tutuk iken sonraki kitaplarda hikaye çok sürükleyici hale gelmekte. Bunu görmek çok güzel. Sonuç olarak eğer hikaye beni sarmıyor ise okuyamıyorum. Sevgili kardeşim Metin gibi değilim bu anlamda. Eğer gitmiyorsa bırakırım kitabı. Hiç kusura bakılmasın. Serinin ikinci kitabına başlamak için sabırsızlanıyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gumus-sahinin-pencesi-raymond-e-feist", "text": "İlk yüz sayfa boyunca kitabı zorlayarak ve sıkılarak okudum, yüz ve iki yüzüncü sayfalar arasında kitap ilginçleşmeye başladı ve son iki yüz sayfayı kitaba bağlanarak, kitabın devamını merak ederek bitirdim. Demem o ki başlarda sıkılırsanız sabredin, çünkü kitap çok yavaş bir girişe sahip. Gelişme bölümlerini keyifle okuyacağınıza eminim. Kieli, dört gün dört gece boyunca Shatana Higo Dağı'nın zirvesinde tanrıların kendisine erkeklik ismini bahşetmelerini bekler. Bitkin ve ümitsiz bir halde kendinden geçmişken kolunda bir acıyla uyanır ve gümüş bir şahinin pençesini koluna batırdığını görür. Sonrasında bu yaşadığının gerçek olup olmadığından şüphe duyar. Evine döndüğünde Kieli'yi yıkım karşılar. Köyü yerle bir olmuş, halkı katledilmiştir. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiği halde savaşır... ve hayatta kalır. Kieli, önce Pençe, sonra da Tal adıyla bambaşka kimliklere bürünüyor ve büyücülerin yardımıyla, büyücüler adasında aldığı zorlu eğitimlerin de rehberliğinde, sonunu göremediği bir intikam planının mihenk taşı haline geliyor. Kitabın en sevdiğim yanı baş kahramanın içinde bulunduğu düelloların çok gerçekçi ve heyecanlı anlatılmış olmasıydı. Kendimi adeta bir savaş arenasında ya da güzel bir dövüş filmi izler gibi hissettim. Bunun dışında karakterin son derece gerçekçi kurgulandığını da düşünüyorum. İyi ya da kötü davranışlarının altında yatan sebepler iyi yansıtıldığından, aklınızda soru işareti kalmıyor. Okuduğum süreç boyunca, kitabın kurgusunu biraz da Patrick Rothfuss'un Kralkatili güncesine benzettim. Orada da baş karakter olan Kvothe, kötü bir takım güçler tarafından katledilen ailesinin intikamını alabilmek için kendini bir serüvenin içinde buluyordu. Ancak kitapta ilerledikçe bu benzerlik etkisini kaybetti. Çünkü iki kitap da üslup olarak çok çok farklı bir hava veriyor. Karakter tiplemesi benzese de bu bariz üslup farkı, iki kitabı bambaşka noktalara koyuyor. Gümüş Şahinin Pençesi, Gölgeler Meclisi adlı üçlemenin ilk kitabı. Diğer iki kitapta olayların daha fazla derinleşeceğini ve kurgunun daha akıcı hale geleceğini düşünüyorum. Çünkü ilk kitapta olayların pek azı çözüme kavuşabildi. Baş düşman diye tabir edilen Kuzgun'un ilk kitaptaki akibeti, kurgunun öteki yüzüyle henüz tanışmadığımızı düşündürüyor bana. Savaş, büyü ve intikamla dolu fantastik bir seriye adım atmak isterseniz, bu üçleme iyi bir seçim olacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gunaha-son-cagri-neil-gaiman", "text": "Günaha Son Çağrı Neil Gaiman'ın yine birkaç kişi ile birlikte yazdığı çizgi romanlarından biri. Yine alınırken büyük beklentilere neden olan ama okumaya başlayalı birkaç sayfa olmadan ise hayal kırıklığına sebebiyet veren bir çizgi romanı. Neil Gaiman'ın yazarlığı tek başına yaptığı eserleri kadar olmayan bir kitap Günaha Son Çağrı. Okunur mu? Okunur tabi ki hatta kimi zaman çok güzel bile denebilir. Ama beklentilerinizi minimumda tutarak okumalısınız. Ben öyle yaptım ve memnun kaldım. Bilmiyorum belki ben çok gaddar davranıyorumdur bu tip durumlarda ama Neil Gaiman'ın birçok kitabını okuduktan sonra, vasat bir çalışma yapmasını anlayamıyorum. Belki de popüler kültüre oynaması gereken zamanlar vardır belki de bazen sadece amaç para kazanmaktır belki de bazen iyi ya da kaliteli iş yaptığınızı düşünürsünüz ve inanırsınız ama değildir belki de bunların hepsi bir arada oluyordur. Bilemeyiz tabi. Çok da öldürmemek gerekli tabi bir anlık gaz ile berbat bu demek hiç olmaz. Kaldı ki o kadar kötü değil elbette. Hatta çoğu an kötü bile gelmeyebilir kimisine göre. Ben nedense daha büyük bir yaratıcılık daha büyük bir kitap bekliyorum. Mezarlık Kitabı'nı okuyan herkesde olduğu gibi. Öykü olarak oldukça farklı bir konu aslında ama nedense karakterler biraz havada kalmış gibi. Belki bir seri olsa çok daha iyi olabilir bilemiyorum. Ama şu bir gerçek ki Neil Gaiman eserlerinde tek yazar Neil Gaiman olduğunda güzel çalışmalar ortaya çıkıyor. Steven Korkuyor: Hayalet hikayelerinden korkuyor, büyümekten korkuyor... çok korkuyor. Ta ki gizemli Şovmen'le tanışıp sahibi olduğu Gerçeğin Tiyatrosu'ndaki bir gösteriye bilet alana kadar. Ona korkak diyenlere meydan okumak amacıyla girdiği oyundan çıkmak, tahmin ettiğinden çok daha zor olacak ve Steven gerçek korkunun ne olduğunu orada öğrenecek."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gunes-yiyen-cingene-buket-uzuner", "text": "Birbirinden çok farklı gibi görünen dokuz hikayenin bittiğinde oluşturduğu tek bir tabloyu görüp, şaşırabileceğiniz güzel bir kitap Güneş Yiyen Çingene. Tabloya vurulan ilk fırça darbesi, çoğu eleştirmen tarafından kitabın en iyi hikayesi olarak görülen: Mor ve Ötesi. Bana kalırsa, en güzel olmasa da en zor hikaye. Oldukça dinamik başka deyişle bir film gibi ilerliyor. İç konuşmalar, şimdiki konuşmalar, geçmişe dönüşler...En sonunda başka zamanlarda, başka koşullarda yaşamış kadınların birbirlerine ne kadar benzeyebileceğini görüyorsunuz. Gerçekliğe ve Ülkesine Yenik Düşmeyen Düşler adını ve altındaki Borges'dan bir alıntıyı gördüğüm zaman çok heyecanlanmış ve Borges'un Yorgun bir adamın düş ülkesi gelmişti aklıma fakat aradıysam da bu hikayeye bir gönderme bulamadım. Düş, ülke ve Borges kelimelerinin bir araya gelişi muhtemelen yalnızca bir tesadüften ibaretti. Cağaloğlu'nda Metamorfoz, Türkiye'deki yayın sürecine eleştiri niteliğinde olsa gerek. Kitaptaki bahsedilen kadın yazar, tek bir yazar değildi benim fikrime göre. Dosyasının renginin sürekli değişmesi ve dış görünüşünün herkesçe farklı hatırlanması, bahsedilen kadını bir simge haline getirdi kafamda. Anais'in Saklı Mektupları, hikayeler içinde beni en fazla etkileyenlerden biriydi, fantastik doz yüksek olduğundan mütevellit. Hayatımdaki Bütün Erkekler bence bir kadının okuyabileceği en güzel hikayelerden biri. 'Babam, kardeşim ve sevgilim', hepsi aşkın başka bir türü. Yazarın daha önceki romanlarında da izini sürebileceğiniz, aşkın türlerine değiniyor bu hikaye. Sonunu tahmin edebilseniz de sonu için okunmayacak bir hikaye. Kitaba adını veren Güneş Yiyen Çingene ise, kitabın arka kapağında da yazan erişilemeyecek hiçbir şey yoktur, her şey insanın kafasında mesajını veriyor. Güneşi düşlemeyi öğretiyor. Şiirleri, çekmecelerden çıkarmamızı öğütlüyor. Erişilemeyecek yok mudur gerçekten bu dünyada kararsızım, belki bu da benim kendi kafamdaki engellerden kaynaklanıyor. Ama hikayenin sonundaki Şiirlerimi çekmecemde saklamıyorum artık. cümlesi çok güzel bir tat bırakıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gunesi-uyandiralim-jose-mauro-de-vasconcelos-3", "text": "Bazan belli başlı dönemlerde kütüphanenizin raflarına bakarken ve ne okuyacağınıza ne düşünmek istediğinize karar veremezken bulunduğunuz yerlerden kaçmak istersiniz. Vasconcelos'u okumak bu kaçışa yardım ediyor bence. Ülkemizde Vasconcelos'un kitapları malumunuz çocuk kitabı olarak geçer. Şeker Portakalı ya da Güneşi Uyandıralım okuyorum dediğinizde ay o çocuk kitabı değil mi gibi kıt bakış açılarıyla dolaşan insanlar var aramızda malum. Oysa yazarın kitaplarında salt sevginin oluşturduğu tabanda gelişimi, küçük bir çocukla başlayan hikayenin karakter üzerinde dönüşümünü, içimizde konuşan o iblisin de zamanla dönüşümünü, bağlılıklarımızı yani hayata ilişkin bir çok detayı görürüz. Tıpkı Küçük Prensi nasıl övüyorsak vs. Öyle ki Güneşi Uyandıralım, Şeker Portakalı'nın kahramanı Zeze'nin ilk gençlik dönemini anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Zeze bu sefer ilk kitaptaki o fakirlik döneminden kurtulmuş evlatlık olarak zengin bir aileye verilmiş ve yaşamını bir yandan bu zenginlik içinde, bir yandan kilise ve yatılı okulda geçirmekte. Bu sefer içinde ki o ses bir kurbağa dönüşmüş ve en zor anlarında iç sesine derdini anlatan onunla büyüyen Zeze, büyüdükçe, aşkla tanıştıkça hayata olan izlenimlerini anlatıyor. Biz okuyucu olarak ise, onu yönlendiren insanların hikayeleri ile birlikte Zeze'nin bu dönüşümü anlamaya çalışıyoruz. Akıcı ve hiç yormadan zevkle okuduğum bir kitaptı. Zeze'yi ilk kitaptaki trajediden kurtulmuş olarak görmek beni sevindirdi. Biraz çocukluğa dönmek istiyor ve Güney Amerika'da dolaşmak istiyorsanız tavsiye edebilirim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gunesi-uyandiralim-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Güneşi Uyandıralım, Şeker Portakalı'ndan sonra okumanız gereken devam kitabıdır. Kahramanımız minik Zeze biraz daha büyümüş ve artık eski ailesi ile değil, evlatlık verildiği mükemmelist ailesi ile birliktedir. Fakat hala yaramazdır hala uslanmazdır hala küçücüktür. ne zamanki bademcik ameliyatı olur işte o zaman boy atar ve büyümeye başlar. Aynı benim gibi. Bende ilkokul üçüncü sınıfta bademcik ameliyatı olmuş ve kilo almaya boy atmaya başlamıştım. Bir benzerliğimizin daha olması beni mutlu etmişti. Çok etkilendiğim olaylardan biri peder Luis'in kuzeydoğu Sertoa'daki açlık çekenler ilgili konuşması. Bizim haşaraların yaptığı peksimet savaşı ile bu konuyu bağlayarak, soruna çok iyi bir çözüm buluyor. Normal şartlarda yapılacak olan ceza yada ayrgılama sistemi yerine, insanları kendi vicdanları ile başbaşa bırakarak sorunu çözüyor. Bu kısmı okuduğunuzda ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Yenisi geldiğinde, barındıracak yerimiz olmuyor eski için... Çünkü artık yeni vardır. Eski tadına bakılmıştır. Artık zaman yeninin zamanıdır. Hayat kadar acımasız olmaya başladığımızın ilk sinyalleri kalbimizin derinliklerindedir artık. Şeker Portakalı kadar iyi olan bu devam kitabını mutlaka okumalısınız. İlk başlarda size Şeker Portakalı kadar akıcı gitmiyor gibi gelebilir ama inanın birinci bölümden sonra işin rengi o kadar değişiyor ve parçalar o kadar iyi oturuyorki kafanızda, artık tüm hayatı kafanızda yaşamaya ve sürekli olarak sorgulamaya başlıyorsunuz. Bunu yaparken kendi çocukluğunuza gidip, o zamanlardaki sizi ve o zamanlarda yaptıklarınızı düşünüyorsunuz. İçinizde bazen bir ahh ahh bazen ise kocaman bir tebessüm beliriyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gungezgini-fabio-moon-gabriel-ba", "text": "Güngezgini, alternatif çizgi roman denildiğinde ilk beş arasına rahatlıkla girebilecek eşsiz bir çizgi roman. Güngezgini ile Fabio Moon ve Gabriel Ba size yaşam-ölüm arasında geçen zamanı en iyi şekilde anlatıyor. Özellikle kişiselleştirebildiğim çizgi romanlar arasındadır Güngezgini. Neden derseniz ben yaşlarda yalnız yaşayan ve bir şekilde uzun zamandır da bu hayatı devam ettire biri için, sanki yaşadığı ya da yaşayacağı hayatın, farklı versiyonları tadındaydı Güngezgini. Az biraz düşününce evet bu da olabilir ya da böylesi de mümkün denebilecek bir şekildeydi. Demek istediğim benzer hayatlardı değil, böylesi de olabilir idi. Anlatılması ya da nasıl kişiselleştirildiğini anlatmak inanın çok zor. Çizgi romana başlandığı zaman farkı tadıp, devamında gelen yirmi sayfaya kadar anlatmak istenilenler hazmediliyor. O yüzden bu demek istediklerimi okdukça daha iyi anlayabiliyorsunuz. Her ne kadar sürekli olarak işlense de yaşam ve ölüm, bizim için hala bilinmezlerin en ve tek bilinmezi. Soluk alıp verdiğimiz sürece çok az zaman düşündüğümüz ölüm, Güngezgini ile bize her bölümde el sallıyor. Yanına bazen arkadaşlığı alıyor, bazen sevgiyi alıyor, bazen saygıyı alıyor, bazen ise kardeşi yaşamı alıp geliyor. Ama her seferinde yalnız gidiyor. Tıpkı bizim gibi. Yalnız geliyoruz, yalnız gidiyoruz. Yaşadığımız zamanda aldığımız hazların, en güzel zamanların bile aslında bir amaca yönelikmiş gibi olduğunu hissettiriyor Güngezgini. O anı yaşıyoruz, sonrasında gelecekler için bir köprü kuruyoruz sanki. Sanki sürekli olarak bir döngü içinde sarmallar oluşturuyoruz. Bata çıka, kör topal, ite kaka bir hayat sürdürüyoruz. Sonunda ise geldiğimizden çok daha yalanlı, çok daha pisliğe batmış bir biçimde gidiyoruz. Dediğim gibi anlatılması çok zor tatlar bırakıyor Güngezgini. Tavsiyem alıp okumanız ve bu tip çizgi romanları almaya devam etmeniz. Çizgi roman dünyasında böylesi güzel, yaşam, ölüm, çocuk, aşk, sevgi ve arkadaşlığın yoğun bir tat bıraktığı, şekersiz ve sade bir kahve tadında eserlere ihtiyacımız var."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/gunluk-ritueller-mason-currey", "text": "Hani derler ya bir meraktır gidiyor hadi hayırlısı hah işte aynen bu duygularla başladım Günlük Ritüeller kitabına. İlk başlarda dikkat çekici şeyler yer alıyordu. Daha doğrusu her sayfada dikkat çeken bir şeyler bulunabiliyordu. Fakat bir kaç sayfa sonra fark ettim ki ne nedir ne oluyor? Soruları havada uçuşmaya başlıyor. Tabi konuya böyle girince sizlerde ne oluyor yahu dediniz değil mi? Biraz bilerek biraz da bilmeyerek böyle başladım. Hemen toparlıyorum. Mason Currey adlı kimsenin hazırladığı Günlük Ritüeller adlı kitap, değişik ve merak uyandırıcı bir kitap. Bunu kabul ediyorum. Nedir peki bu değişiklik? Kitapta sanatçıların günlük ritüellerinden bahsediliyor. Yazarların, ressamların, şairlerin, müzisyenlerin gün içinde yaptıkları, sabah uyandıklarında yaptıkları, alışkanlıkları ve olmazsa olmazları listelenmiş. Fakat bir kaç sorun var. Örneğin, bahsi geçen sanatçıların, yazarların sıralaması çok karışık, kimin ne olduğu, ne yaptığı belli değil. Hele bu isimleri duymamış biri için bu kitap tam bir işkence olabilir. Kategorizasyon şart demiyorum ama bu kadar da karmaşa okumayı zorlaştırmaktan başka bir şey değil. Ardı ardına adı soyadı ve hemen ardından ritüel ne ise o yayımlanmış. Oldukça sıkıntılı bir okuma yaşattığı kesin. İşin aslı ilgimi çekti ve bir kaç saygı duyduğum sanatçının nasıl bir hayatının olduğu ile ilgili bilgi sahibi oldum. Fakat yukarıda bahsettiğim karışıklık yüzünden kitabı okurken biraz yoruldum. Bunun haricinde dediğim gibi merak uyandırıcı bir kitap. Değişik bir şeyler okumak isteyenlere öneririm."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/guvenli-bolge-gorazde-joe-sacco", "text": "Güvenli Bölge Gorazde, Joe Sacco'nun okuduğum ilk çizgi romanı. Çok ama çok derinden etkilendiğim, zaman zaman bırakmak zorunda kaldığım, çok ama çok farklı bir çizgi roman Gorazde. O zamanları bizlere çok net gösteren bir çizgi roman. Hem de o zamanları çok net hatırlayan bizleri çok daha fazla etkileyen bir çizgi roman. Tüm Avrupa'nın seyirci kaldığı, insanlığın yok olduğu bir yıkımdı Gorazde'de yaşananlar. Sadece Gorazde de değil, tüm Bosna Hersek'te yaşananlar yıkımdı. Hem de her şeyin ama her şeyin yıkıldığı zamanlardı. O yaşananlarda gördük ki insanlık yokmuş, barış yokmuş, umut yokmuş. Aslında olan tek şey çıkarların dünyasıymış. Tüm yaşananlara rağmen, utanmadan, yüzlerinde en ufak bir insanlık olmayan yaratıkların televizyonlara çıkıp, bir şey yok abartılıyor demesi varmış. Tüm dünyanın da sanki gerçekmiş gibi buna inanmasıymış tek gerçek. Düşünün ki buna gerçek diyen bir nesil büyüdü. Tabi bir nesil de bunun yalanını bildi. Gerçeği gösterenler olmadı mı? Elbette oldu ama o kadar az, o kadar sindirilmiş durumdaydı ki ne dense boştu onlar için. Çaresizlik, sadece Bosna Hersek'teki insanlar için değil, gerçekleri göstermek isteyenler içinde tek anlam durumundaydı. Çaresizlikten başka bir şey yoktu ellerine geçen. Sürekli üstlerinde cellat gibi öldürmeye devam eden, öldürdükçe vahşilikten, iğrençlikten, şeref ve haysiyet yoksunluğundan gurur duyan, iğrenç bir topluluk vardı karşılarında. Millet demek milletlere hakaret, insan demek insanlığa suç olan iğrenci kokuşmuş, lanet birer pislikti hepsi. Ama ilahi adalet her zaman olduğu gibi yine orada değildi. Kendi pisliklerinde boğulamadılar. Yaşamaya devam eden onlar oldu, yüzlerce, binlerce masum insan ise hayatlarını kaybettiler. Yan komşunuzun bile katil olduğunu düşünün. Bir gün öncesinde konuştuğunuz sözde insan, bir gün sonra size; gitseniz iyi olur diyor. Sadece bunu düşünün. Kendi yurdunuzdan, toprağınızdan, doğup büyüdüğünüz yerden. Tıpkı Filistin'de isreal teröristinin yaptığı gibi. Burada da aynısı kendisine Sırp bilmem ne ordusu diyen pislikler yapıyor. Daha güzel sıfatlar var aslında pislikler yerine ama kullanmak ne kadar doğru olur burada bilemiyorum. Ne küfürler var söylenesi ama işte neye yarar ki? Ne işimize derman olur? Bir yerlerinden çıkar mı? Hayır, dostlar hayır onlara hiç bir şey olduğu yok. Bu dünya onların dünyası ve ne yazık ki masum insanlar, bu katliam sever, soykırım sever bir kaç soysuzun elinde can veriyor. İşin daha büyük rezaleti ise sürekli olarak bize soykırım yapıldı diye dolaşıyorlar etrafta bu katliam severler. İkinci Dünya Savaşında ölen 50 milyon insanın kim olduğu ne olduğu sorulmazken ölen 6 milyon Yahudi'nin arkasından binlerce film yapılır ve buna soykırım denilir. Ama kalan neredeyse on kat insanın adı bile anılmaz. İşte bu bile kimin neyi ne kadar elinde tuttuğunu gösteriyor. Medya gücü ile bu kadar yalan, bu kadar gerçek hale gelebiliyor. Yıllardan beri devam eden politikalarla da destekleniyor ve şimdi en fazla katliam yapan bu yaratıklar masum olarak gösteriliyor. O dönem, bizim okulumuza da Bosna Hersek'ten gelen öğrenciler olmuştu. Onlara yer verilmişti ve eğitimlerine devam ettirilmişti. Bir kız vardı bizim sınıfa gelen. Yüzü hep kırmızıydı. Ben önceleri soğuktan sanmıştım ama sonra fark ettim ki sürekli ağlamaktan o hale gelmişti yüzü. Duruyordu aslında ağlamıyordu ama yine de yaşlar boşanıyordu. Durduğu zaman bile ağlıyordu. Çünkü içi ağlıyordu. Bir insanı ne bu kadar ağlatır diye düşündüm uzun süre ama bulamadım. Çektiğim en büyük acıda bile bu kadar ağlamamıştım. İlk kez için o an ezildi. Nedenini bilmeden o ağlatan nedene hem merak hem de nefret duydum! Tarih tekerrürden ibarettir denir. İyi yönleri ise evet güzel ama kötü yönleri edecekse etmesin kalsın kaldığı zamanda. Ama değiştirecekse bir gün bu kokuşmuş düzeni, kabul derim. Keşke elimizde olsa bazı şeyler ve hareket edebilecek kadar zamanımız ve gücümüz olsa. Keşke demeyi sevmesem de ve hiç bir yararının olmadığını bilsem de keşke diyorum, keşke bir gün kurtulsa bu dünya bu pisliklerden de yaşamaya baksa sadece. Sadece nefes almanın bile ne kadar güzel olduğunu fark etsek, bir deniz kenarına gidip, güzel bir nefes alıp, ufka doğru baksak uzun uzun. Okuyun, okutun bu çizgi romanı. İçinde gerçekler var ve bu gerçekler çok acı gerçekler. İnanın, kanınızın donmadığı çok az sayfa okuyacaksınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/guzelligin-tarihi-umberto-eco", "text": "Güzellik nedir ne değildir hakkında kapsamlı bir araştırma Güzelliğin Tarihi. Fakat işlenişden mi yoksa dağınık gibi görünen farklı kronolojisinden mi bilemiyorum bir akıcılık sağlayamadı bende. Yer yer bildiğimiz tanımlamalar ve gerçeklerle karşılaştım. Bazen ise bilmediğim ama tahmin ettiğim bazı doğrularla. Genel olarak ise beklentimin altında ama okumaya da değer bir kitaptı. Tabi kabul etmek gerekir ki bu çalışmanın çok ama çok önemli bir öğretisi var. Geçmişten günümüze gelindiğinde güzel sanatın nasıl bir sanata evrildiğini daha doğrusu kötüleştiğini gösteriyor. Çok iyi bir inceleme ve araştırma kitabı olmasının yanı sır, doğru bildiğimiz bir çok yanlış hakkında da bizi bilgilendiriyor. Daha doğrusu bizlere empoze edilen kavramları sorgulayarak doğruyu bulmamızda yardımcı oluyor bu kitap. Bu yüzden okunmaya değer, değerli bir araştırma ve inceleme kitabı ortaya çıkıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hadula-alexandros-papadiamantis", "text": "Yunanistan'ın Dostoyevski'si gibi bir tanımlandırma ile anılan Alexandros Papadiamantis'i yeni keşfetmiş bulunuyoruz. Evet yeni başladık okumaya. Neden derseniz daha yeni dilimizie çevriliyor. Hatanın neresinden dönülse kar, darısı diğer çevrilmeyen güzel eserlere diyoruz ve okumaya başlıyoruz. Hadula, bize uzak bir dilde yazılmamış. Zaten Yunan ve Türk toplumları arasında çok fazla benzerlik var biliyorsunuz. Bu benzerlikler iyi yönde benzerlikler olabilir kötü yönde benzerlikler de olabilir. Zaten bu coğrafyada yaşamış bu iki köklü milletin benzememesi şaşırtıcı olurdu. Hal böyle olunca kitabın üslubu da bize yakın oluyor. Okuması zaten gayet akıcı bir dilde yazılmış. Çeviri de gayet iyi olmuş gibi görünüyor. Kitapta olayların ilerleyişi de bize çok benziyor. Ataerkil toplumlarda kadınların yerini görmüş oluyoruz. Bu halde görmesek daha iyiydi tabi... Kadının toplumda ki yerinin henüz belirginleşmediği, kadınların bir tür mal olarak kullanıldığı ve en kötüsü öldürülmesini konu alan ve bunu kendine has üslubu ile anlatan Alexandros Papadiamantis, bize güzel bir okuma keyfi sunuyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hah-birgul-oguz", "text": "İstanbul Bilgi Üniversitesi karşılaştırmalı edebiyat bölümü mezunu Birgül Oğuz'un öykülerinden oluşan kitabı Hah çok merak ettiğim eserlerden biriydi. Hele bir de yazarın yüksek lisansını aynı üniversitenin kültürel incelemeler programı'nda Oğuz Atay'da yazarlık kurumunun iflası ve edebi intihar tezi ile tamamladığını öğrenince merakım daha da arttı. Üstüne idefix Metis Yayıncılık indirimlerini de görünce Hah alınası ve hemen okunalısı listemin en üstüne çıktı. Hah Birgül Oğuz'un hikayelerinin yer aldığı bir öykü kitabı. Fakat bildiğiniz tarz bir dili ve tarzı yok. Sanki şiir okuyormuş gibi bir öykü okuma deneyimi yaşıyorsunuz. Hatta ara ara aforizmalardan oluşan uzun paragraflar ile karşılaşıyorsunuz. Çok farklı bir tarzı için bile okunmalı bir kitap Hah. İlk sayfalar oldukça ağır ve sizi bunaltsada sonrasında daha akıcı bir hale geliyor öyküler. En çok dikkatimi çeken noktalardan biride imgelemelerdi. yazdıkça saçım kirpiğime dolaşıyordu sanırım bu imgelere en büyük örneklerden biri. Sanki karşınızda çok acelesi olan birinin anlattığı olayı dinliyor gibi oluyorsunuz bazen. Bazende değişik kelimelerle anlatımını süslemiş ve edebi bir konuşmanın içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. İşte yazarın akademik tarafını burada çok net görebiliyorsunuz. Varlık yayınlarından yayınlanan Fasulyenin Bildiği adlı öykü kitabı 2007 Yaşar Nabi Nayır öykü ödülü, Hah adlı öykü kitabı ise 2014 Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü'ne değer görülen 13 yazardan biri oldu. Ödül açısından oldukça zengin olan Birgül Oğuz'u takibe devam edeceğiz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hamlet-william-shakespeare", "text": "Hamlet, Danimarka prensidir. Kral olan babası öldürüldükten sonra Hamlet'in başından geçenleri anlatır. Hamlet'in annesi Gertrude ile evlenen amcası Claudius tahta geçer ve yönetimi ele alır. Hamlet'in babası yer yer Hamlet'e görünmeye başlar. Amcası ve annesi Hamlet'ten habersiz daha doğrusu onu yok sayarak yaşamlarına devam ederlerken, Hamlet'in delirmeye yakın hareketlerini farkederler. Sonrasında Hamlet için intikam başlar. İhanet, nefret, intikam, ensest, ahlaksızlık konularının Shakespeare tarzında işlendiği mükemmel bir eserdir Hamlet. Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu! Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden. Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hay-bin-yakzan-ibn-sina-ibn-tufeyl", "text": "Hay Bin Yakzan diyorum, ne farklı ne derinmişsin diyorum. Okuması ve sorulara cevap olması zor olan bir kitap. Fakat göğün katları ve bilginin mertebelerini merak edenler için bulunması zor bir metin. Anlatım hem olağanın dışında hem de olması gerekenden daha güzel. Demek istediğim, her yaradılanın bilgisi yaratıcının elindedir diyenler için hazırlanmış kitaplar gibi bir dinsel anlatım değil, daha felsefi bir biçimde yaklaşan, daha derinden giden bir anlatım var. İşin aslı beni de bu anlatım etkiledi. En zor ve en üst mertebeye gelindiğinde bile cevap olarak yaratıcı çıkması ve sonrasının olmaması çok düşündürmedi ve rahatsız etmedi. Kitabın bu yüzden herkes tarafından okunması ve anlaşılması için bir kez daha okunması gerekli diye düşünüyorum. Ama dediğim gibi bir kaç kez okunarak, bünyede sindirilmesi gereken kitaplardan biri Hay Bin Yakzan. Size göredir ya da değildir bunu bilemem. Fakat bildiğim şey, bu kadar etki kaynağı bir kitap, mutlaka okunmalılar arasında olmalı. Bu sebeple sizlere ve tabi bizlere okumak düşer."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayal-kirikliklari-kitabi-margit-schreiner-2", "text": "Kitap bütünüyle güzel bir kitap. Adında ki melankoliye takılmamak lazım. Belki de takılmak lazım. Hem böylece daha iyi anlayabiliriz yazarı da kitabı da. Ama ben oldukça farklı bir gözle okumaya çalıştım. Sonra gördüm ki kitabın aslında anlatmak istediği de buymuş. Herşeyin iyi olacağını düşünürüz hep ama aslında bu doğru değildir diyor kitap. Herşey her zaman olduğundan daha kötüye doğru gidecektir çoğu zaman. Ama bunları ne kadar görünmez ya da az görünür kılarsanız yaşamınızda o kadar mutlu olma şansınız var. Her zaman kolay olmaz bu ya da her an. Bazı zamanlar vardır hani hiçbir şey yapmadan sadece durmak istersiniz. İşte o zamanlarda olmaz belki ama genele yayıp, öyle yaşamaya sanki öylemiş gibi yapmaya çalışabilirseniz daha iyi bir yaşam aralanır önünüzde. Çünkü dediği gibi hiçbir şey hiçbir zaman daha iyi olmayacaktır. her zaman daha kötüsü beklemektedir. Önemli olan doğru seçimle doğru an ile yaşamak. Kitapta en sevdiğin bölümlerden biri yazarın, bebeğin, yemek yediren annesi ile ilgili düşündüklerini yazdığı kısım oldu. Düşünce o kadar doğru o kadar haklı ki diye düşündüm. Ben gerçekten çok beğendim bu kitabı. Sizlerin de beğeneceğiniz düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayal-kirikliklari-kitabi-margit-schreiner", "text": "Margit Schreiner ile ilk tanışmam bu kitap sayesindedir. Kitap ile tanışmam ise kitap isminden dolayıdır. Adı ve kapak rengi sizi mutsuzluğa sürüklüyecekmiş geliyor başta ama hayır. Margit, bizlere hayat hakkında saf gerçekliği, doğumumuzdan itibaren başlayarak öleceğimiz saate kadar anlatmayı başarmış. Bu bir kişisel gelişim değil, sizinle hayat üzerine sohbet eden bir kitap. Misyonu; bizleri, yaşadığımız olumsuzluklar, detaylar, ilişkiler gibi hayatın tüm unsurlarının aslında hiçlik üzerine kurulduğunu düşündürmek. Okurken, aklıma kimi zaman Nietszche'nin hiçlik üzerine düşünceleri geldi. Hepsi aynı şeyleri söylüyordu. Kitap, yaşlılık ve ilkgençlik evrelerini çok hoş bir kurguyla anlatmakta. Öyle ki, önce yeni doğmuş bir bebek, akabinde ölümü bekleyen yaşlılarız. Kitap bittiğinde ise, gözlerinizin açıldığını hissedeceksiniz. Kısa ama öz bir kitap, Hayal Kırıklıkları Kitabı. Metis yayınları tarafından basılan roman, 115 sayfalık bir soluk."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayat-bir-ruyadir-calderon-de-la-barca", "text": "Hayat Bir Rüyadır, Calderon De La Barca tarafından 1636 yılında yazdığı bir oyundur. Yazarın en iyi eserlerinde biri olarak bilinen Hayat Bir Rüyadır, yazarın okuduğum ilk eseri. Kitabı okudukça hayatı sorgulamadan duramıyor, zaman zaman bu sorgulamalar arasında neden sonuç ilişkileri yetersiz kalıyor. Başından itibaren dediği gibi hayat bir rüyadır diyor her satırda. Fakat neden bu rüya? Onu bize söylemiyor. Hepimiz bir an gelmiş düşünmüşüzdür değil mi? Neden buradayız? Neden bu hayat? Neden neden neden? Cevapsız sorular elbette bu çok belli ama insanoğlu uzun zamandır bu soruyu sormuş ve bir cevap bulmaya çalışmıştır. Bulunan cevaplar yaşanılan döneme göre kimi zaman doğru kimiz zaman yanlış olmuştur. Ama şu bir gerçektir ki bu cevaplar her zaman döneme göre seçilmiştir. İnsanlığın herşeyden korktuğu, her karanlıkta bir ilah uydurduğu dönemlerde gelişen cevaplar ne yazık ki batıl denebilecek kadar yetersiz idi. Sonrasında gelenlerin bir kısmı silindi bir kısmı ise çok iyi kurgulandı ve birer din haline gelip, insanların önüne sunuldu. Elbette inanıp inanmamak insanların elinde gibi göründü. Fakat gerçek böyle olmadı ve olmayacak. Karanlık çağ olarak adlandırılan çağlardan çok farklı olmayan günümüzde bile bu düzen devam ediyor. Adına her ne derseniz deyin, bu şiddet dolu fanatizmle özdeşleşmiş sözde inançlar yüzünden insanlar öldürülüyor. Bu kadar kan dökülmesine rağmen hala bir sonuca varılmış mı? Elbette hayır. Peki neler bilebiliyoruz bunca yılın sonunda varoluşumuzla ilgili? Hiçbirşey. Bildiğimiz tek bir şey var o da ölüm. Zaten hayatta tek ve net olan gerçekte o. Tabi bir de hayat var onu zaten biliyoruz. Yaşam başlıyor ve bitiyor. Arada geçirilen süreye kimi ömür, kimi ise rüya diyor. İşte Calderon De La Barca bu geçen süreye rüya diyor ve bize neden böyle düşündüğünü eserinde anlatıyor. Hem de bunu anlatırken içine olmazsa olmaz dünyevi duyguları katıyor. Bize zaman zaman öfkeden zaman zaman aşkdan sevgiden zaman zaman hırsdan bahsediyor. Ama en sonunda bize bu hayat bir rüyadır diyor. Fazlası değil sadece bir rüya. en yüce sayılanın hiç değeri yok."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayat-teselli-bulmaktir-kemal-sayar", "text": "Hayatın biteyazdığı bir anda Bu hayatı nasıl yaşasam daha iyi olurdu? sorusunu sorabilmek. Bu yakıcı soruyla daha Anlamlı bir hayata başlayabilmek. Çünkü anlamın boy verdiği yerde mutlulukta usul usul, parmaklarının ucuna basarak gelecektir. Mutluluk, onu hiç aramadığınız bir anda omuzlarınıza konan bir kelebektir. Rindler, dervişler, Şairler, hikayeciler, kainatı kuşatan ilahi nağmeyi terennüm edenler, alimler, sanatkarlar, mecnunlar... Hayatı güç toplama yarışına çevirmeyenler. Ağır ve düşünceli yürüyenler. Yalnız Allah'ın önünde eğilenler. Kemal Sayar, halen daha ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde psikiyatri Profesörü. kiminizin bildiği belkide nefret ettiği o kişisel gelişim Kitaplarından uzak, bazen bir toplumu tasfir ettiği bazen bir insanı. Kendinizden bir Şeyler bulabileceğiniz, kah düşünüp kah gülebileceğiniz. Sizi bizi insanlarımızı konu alan bir yazar, bir profesör, bir ruh bilimcisi. Kitap bir bütün olarak değil, kesit kesit size teselli sunacak kafa karışıklığını biraz daha karıştırıp sonuca götürecek güzel okunası bir kitap. Şimdi belki biraz yardımcı olmak okuduğum bu kitabı az da olsa anlatabilmek adına kitaptan kesitler benimde altını çize çize okuduğum parçaları yazacağım. İçtiğimiz çayın memleket meseleleriyle de yakın alakası vardır. Çay madem yerlilerin meşru badesidir, bir çaydanlığın Kaynadığı her yerde kalpten kalbe bir yol var demektir. Evet, dost elinden gel olmayınca gidilmez; ama bir hanede Çay demleniyorsa, bir gün oraya da gidilebilir, konuşulabilir, anlaşılabilir demektir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayatin-o-guzel-sarkisi-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Vasconcelos'un hayatın en güzel şarkısını anlattığı güzeller güzeli çocuk kitabı. Siz çocuk kitabı dediğime bakmayın. Hemen hemen her yaş için okunması gerekenler arasında. İnsanın aklına neler yaptığımızı daha doğrusu neleri ne kadar kötü yaptığımızı iyilikleri anlatarak sunan, her hikayesinde kendimizi ve yaşadığımız acımasız dünyayı sorgulamamızı sağlayan Vasconcelos, her zaman ki gibi Hayatın O Güzel Şarkısında da bunu yapıyor. Bizlere de bu güzel öyküleri okumak düşüyor. Dört farklı öyküden oluşan kitap, bize hayatın o güzel şarkısını duyan, duymaya çalışan, duymak isteyenleri anlatıyor. Her öyküde mutlu bir son olmuyor aslında. Buruk bir sevinç belki de kimi zaman. Kimi zaman ise hafif bir üzüntü ile okuyoruz satırları. İlk öykümüzde muhabbet kuşu muhabbet etmeyi bırakır hayata küser. Annesinin sözünü dinlemez ve insanlar tarafından yakalanır. Bundan sonrasında hayatını kendi kendine kapatır ve hayatın o güzel şarkısı yerine insan seslerini duyar. Bir diğer öykümüzde ise minik bir balığımızdır kahramanımız. Fakat bu balığımız piyanonun üzerinde bir akvaryumda duyamaz olur hayatın o güzel şarkısını. Hizmetli kadın sorar hanımına; akvaryumda ki balık ölmüş ne yapayım? diye kadının cevabı tam bizlere layıktır; at gitsin, yenisi sipariş ederiz... İşte biz insanların dünyasında bu kadar basittir her şey. Ölen bir can değil bir maldır. Alınabilir satılabilir ve yenisi yerine konabilir. Değişen hiçbir şey yoktur cebimizden eksilen para dışında. Bu kadar basittir bize göre başka canlar. Ama söz konusu bizim canımız olduğunda o zaman dünyaların bir önemi yoktur. Bencil olmadığımızı söyleriz çoğu kez. Bu öyküden sonra bunu tekrar düşünelim bence. Her sohbette her ortamda en az bir kez duymuşuzdur bunları. Kaç yaşında olursak olalım mutlaka işitmiştir o kaç yaşında olduğunu bilmediğim kulaklar. Emin olduğum tek bir şey varsa o da o balık her ne ise hayatta, bizler de farklı değiliz bu hayatta. Onun canı her ne ise bizim canımızda o kadar. Ama bunu anlamak hem de bu zamanda bunu idrak etmek çok ama çok zor. Bir sonraki öykümüzde ise bir tayımız var. Büyüyüp yarışlar kazandıran, meşhur mu meşhur olan. Ama bir zaman sonra sakatlandığında tüm gözlerden düşen bir at o. Bir anda unutulan, kenara itilen bir at. O kadar birincilikler o kadar güzel zamanlar hepsi bir anda unutulur ve artık sadece un eğirmede kullanılır. O işi bile bulduğuna şükretmelidir aslında. İnsanlar alemin de bu iş bile bir lüks gibidir aslında. Bir yerlerde kesilip, sucuk olmadığı için kendisini şanslı saymalıdır. Hani küçükken çok sevdiğimiz ve yanından ayrılmak istemediğimiz bir ağaç vardır. Sizi bilmiyorum ama benim olmuştu hem de bir tane değil birçok tane. Oldum olası çok sevmişimdir ağaçları. İşte bu öykümüzde de bir ağaç var. Çok sevildiğini zanneden, ama aslında bir kütük kadar değeri bilinmeyen bir ağaç. Her şey bittiğinde sadece bir odun olan ve önceki zamanların unutulduğu yok olduğu yaşlı bir ağaç. Okurken içinizden birşeyleri götüren bu güzel kitabı herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayvan-ciftligi-george-orwell-2", "text": "Hayvan Çiftliği hakkında belki binlerce cümle dökülebilir ortaya. Kahramanların gerçek dünyada temsil ettikleri, eleştirdiği izm'ler, simgeler ve daha bir çok şey hakkında, sayfalarca yazı karalanabilir. Fakat bana kalırsa, kitabı yaklaşık yarım yüzyıldır hala ayakta tutan, her şeyden önce Orwell'in anlatım tarzı, anlatırken kullandığı çarpıcı üslup, döneminde bu eleştiriyi yazarken içinde bulundurduğu cesarettir. Öyle bir üslubu var ki, kitabı okurken, karakterlerin bir hayvan olduğu gerçeğini unutuyorsunuz, kimi zaman kendinizle kıyaslayıp, dehşete kapılıyor; sarsılıyorsunuz. Kafka'nın söylediği gibi, eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki? Hayvan çiftliği bu sorunun hakkını sonuna kadar verebilen bir eser. Bu kadar geç okuduğum için pişman olduğum bir kitap. Daha öncesinde elime birkaç kez aldığım ve birkaç sayfa okuduktan sonra bıraktığım olmuştu. Ne kadar büyük bir hata yaptığımı, okuduktan sonra fark edebildim ancak. Bu nedenle, eğer Hayvan Çiftliği'ni okumadıysanız, hemen bu cümlede bu yazıyı okumayı bırakıp, elinize Hayvan Çiftliği'ni alın. Hayatınıza yeni bir pencere açıldığını mutlaka göreceksiniz. Kitabın en sevdiğim karakterlerine de değinmek istiyorum. Bunlardan biri yaşlı ve inatçı bir eşek Benjamin. Yaşlı kuşağı temsil eder ve her yeniliğin bir gün geçeceğini düşünür. Benjamin'i sevmemin nedeni, kitap boyunca yaşananları boylu boyunca hatırlayan ve her şeyin farkında olan neredeyse tek hayvan olması. Bir çeşit boşvermişlik içinde olsa bile, içlerinde bilincini tam anlamıyla koruyabilen nadir hayvanlardandı. Diğeri de, meçhul ve talihsiz bir sonla veda eden Boxer adlı at. Zeki sayılmasa bile çalıştığı ve tabiri caizse pisi pisine gittiği için, içimi acıtan bir karakter oldu. Kendisi, sovyetlerdeki işçileri temsil eder. Kitapta, en başta konulan kuralların ve değişmez yasaların, baştakilerin çıkarlarına göre zamanla 'fark ettirmeden' nasıl şekillenebileceğini çarpıcı bir şekilde izleyebiliyorsunuz. Zaten son cümleyi okuduğunuz anda, bu güzel eser aklınızdan uzun yıllar çıkmayacak bir iz bırakıyor aklınızda."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayvan-ciftligi-george-orwell", "text": "Gelmiş geçmiş en iyi romanlardan biridir Hayvan Çiftliği. Söylenecek fazla bir şey yok aslında hemen alınmalı ve okunmalı. Zaten elinizden bırakamadan birkaç saat içerisinde bitireceğinizden eminim. Bıraktığı kesif tat ise yıllarca çıkmayacak aklınızdan. Çarlık devrimi, sosyalizm ve Stalin dönemine sert bir eleştiridir Hayvan Çiftliği. George Orwell, sadece o döneme ait bir eser yazmamış aynı zaman ilerleyen yıllarda düzenlerin nasıl şekilleneceğini ve sistemin nasıl bir yol bulacağınıda görmüş, kitabını ona uygun olarak şekillendirmiştir. Kitap o zamanlarda yaşanmış kokuşmuş düzeni, adaletsizliği ve ayrımcılığı çok net bir şekilde gösteriyor. Aynı zamanda günümüzden de bir çok ortak noktayı görebiliyorsunuz. İşte bu Orwell'ın ileri görüşlülüğünü bize yansıtıyor. Diktatör yönetimlerin nasıl işlediğini ve nasıl başladığını, olgunlaştığını Hayvan Çiftliği'nde çok net anlıyorsunuz. İnsanların çok büyük yalanlarla kandırıldığı, sosyalizm adı altında yapılanları çok net özetleyen Hayvan Çiftliği, bazı çevrelerce tam da bu yüzden çok fazla sevilmez, eleştirilir. Fakat bu kitap mutlaka ama mutlaka okunması gereken kitaplar listemizin ilk onu arasında yer almalıdır. Hayvan Çiftliğini ikinci okuyuşum olmasına rağmen, sanki ilk kez okuyormuş gibi heyecanlı başladım. Hikayeyi çok iyi hatırlamama rağmen ayrıntıları unutmuş olduğumu gördüm. Okumaya başladıktan sonra zaten elimden bırakamadım ve birkaç saat içerisinde kitap bitmişti. İlk okuduğumda da çok sinirlendiğim domuzlara yine aynı şekilde sinirlenmiştim. Aynı günümüzde olduğu gibi sinirlenip sinirlenip hiçbir şeyi değiştirememenin verdiği çaresizlikle. Kitabı okurken bu hissi birebir vermesi, yazarın ne kadar mükemmel bir betimleme ve anlatımla bize hikayeyi sunduğunu gösteriyor. Özellikle çok anlamsız bulduğum bir toplumsal gelenek var. Herhangi bir siyasetçinin, liderlik yapmış birinin, komutanın ya da benzeri kimsenin ilahlaştırılması ve sürekli olarak büstlerinin heykellerinin yapılması. Bu konu ile ilgili sert eleştirileri çok beğendim kitapta. İnsanların anlamsız bir şekilde her ne olursa olsun körü körüne inanmaları, biat etmeleri, sorgulamamaları ve dokunulmaz yaparak araştırmamaları bana bu dünyadaki en korkunç şey gelmiştir hep. Herhangi bir konuda bile salt iyi ve salt kötüyü bulmak için çaba sarfetmeden körü körüne inanmaları ürkütmüştür beni. Kitapta ki koyunların yaptığı gibi sorgusuz sualsiz mutlak itaat ile inanmaları ve savunmaları, aslında günümüz dünyasındaki milyarlarca insanın yaptığı ile aynı. Değişen hiçbir şey yok. 2. Dört bacaklı canlılar dost ve mütefikimizdir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hayvanlardan-tanrilara-sapiens-yuval-noah-harari", "text": "Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari'den okuduğum ilk kitap. Çok popüler bir kitap olduğundan, okuma sıralarımda gerilerde yer alıyordu. Tamam, biliyorum bu belki kötü bir önyargı ama ne yapabilirim bunu yapıyorum. Sonra okumaya başlamaya karar verdim. Kitaplıkta kendisine nadide bir köşe bulmalı mı yoksa hediye edilmeli bir kitap mı kestiremiyordum sanırım. Kitaba başladım ve ilk 100-150 sayfa çok güzel ilerledim. Kitabın bu aralıkta bahsettikleri çok ilgilimi çekti. Zaten tarih beni mıknatıs gibi çeker. Bu kitabın bahsettikleri ise, tarih öncesi zamanlardan başlayıp, günümüze kadar geleceğinden, ilgim daha da arttı. Güzel güzel okumaya devam ettim. Her bir sayfa ile ilgim daha da artıyor, yazara olan tebriklerim birikiyordu. Fakat kitabın 150-200 sayfa sonrasında işin rengi inanılmaz değişmeye başladı. Bu değişimin net bir sayfası yok elbette. Bunu ince bir geçişle ilerletmiş yazar. Bu geçişten sonra ne yazık ki objektif bakış açısını bir kenara bırakmış. Anlattıkları ile empoze etmeye çalıştıklarını güzelce harmanlamış, anlatılması gerekenler ise gıdım gıdım verilmeye başlanmış. Bunu hissetmeye başladığım andan itibaren çok hızlı bir biçimde kitaptan soğumaya başladım. Tabi böyle olmasına aynı zamanda çok üzüldüm çünkü kitabı çok severek, isteyerek ve merakla okuyordum. Tek tek örnek vermek inanın çok zor. Kitabın bahsettiğim aralığından sonra objektifliğini kaybedip, taraflı bir biçimde devam etmesi, bir zaman sonra kitapla özdeş bir hal alıyor. Eğer o aralığı yakalamazsanız kitap zaten böyle anlatıyor ile belki devam edebilirsiniz. Fakat sonradan biri size bunu söylediğinde evet aslında haklısın diye düşünmeye başlarsınız. Çünkü okuduktan sonra aklınızda kalan pürüzler, kitabın farklı bir tarzı olması ve tarihi çok yumuşak bir dille anlatması gibi artılar sayesinde yok sayılabiliyor. Örneğin dinler ile ilgili olan her anlatımda Hristiyanlık ve İslamiyet eleştirilere sürekli açık durumda -ki olmalı- ve ara ara Budizm vb. dinler de eşlik ediyor. Fakat Musevilik yani Yahudilik ile ilgili herhangi bir parantez dahi yok. Madem o kadar açık ilerliyoruz neden tüm dinleri masaya yatırmıyoruz? Hepsini bir arada konuşmalı ya da hiçbirini konuşmamalıyız diye düşünüyorum. Çünkü birini es geçersek konunun tüm tarafsızlığından sıyrılmış oluruz. Aralarında temele indiğimizde çok fazla bir fark olmamasına rağmen bu tip bir ayrıştırma ve taraflı bakış açısı ister istemez kitabın salt bilgi verişini ve tarafsızlığını sorgulatıyor. Bir diğer konu ise erkekler ve erkeklerin tarihte giydikleri ve şu an giymelerinin en kadar abes kaçacağı şeyler hakkında olan kısım. Bu kısım çok dikkatimi çekti ve örnekler mükemmeldi. Hakikaten ne kadar güzel bir konuya parmak basılmış diye düşünmeden edemedim. Yazarın doğru yerde doğru materyalleri kullanması gerçekten çok başarılıydı. Fakat bölümün sonunda örnek erkek modeli olarak Barack Obama'yı göstermesi ve bu şahsın masaya oturmuş, tam sayfa bir fotoğrafını koyması kitabı elimden bırakmama neden olan bir diğer sebep oldu. Örnek erkek olarak birini gösterme çabasına mı, örnek erkek olarak bir fotoğraf koymasına mı, yoksa örnek olarak Obama gibi birçok yüzlü siyasetçiyi koymasına mı yanayım bilemedim. Tek yüzlü bir siyasetçi evet zor biliyorum ama bahsettiğimiz kişi Obama ve tozpembe çizilen tablosunun arkasında neler neler barındırdığını sanıyorum tüm dünya gördü. Hala görmeyenleriniz varsa, bakmak yerine görmeye çalışalım. Hal ve durum böyle olunca kitabı bitirmem çok uzun bir zaman aldı. Zaten sonlarına doğru sadece bitsin diye okudum. Yarım bırakma huyum olmadığından sadece okudum herhangi bir sorgulamaya girmeden. Kitabın neden bu kadar popüler olduğunu bilmiyorum. Fakat cici çocuk kaka çocuk gibi kitapların bile milyon sattığı ülkemizde sanıyorum bunu anlamak çok zor değil. Kitabın ikincisi de çıktı ve eminim bu kitap kadar popüler olacaktır. Okumadığım için yorum yapamam elbette ama okuyacağımı sanmıyorum. Belki çok ileride meraktan başlayabilirim. Ama yakın zamanda değil. Kitapta sevdiğim bölümlerden alıntıları da sizlerle paylaşmak isterim. Oldukça iyi tespitler yapılmış yazar tarafından. İddia etmelisiniz. İnsanların eşit olmamasının sebebi Hammurabi öyle söylediği için değil, Enlil ve Marduk öyle buyurduğu içindir. Ya da insanların eşit olmasının sebebi Thomas Jefferson öyle söylediğinden değil, Tanrı onları öyle yarattığı içindir. Serbest piyasanın en iyi ekonomik sistem olmasının sebebi de Adam Smith'in öyle buyurması değil, bunun doğanın değiştirilemez yasası olmasıdır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hellboy-1-yikim-dolu-mike-mignola", "text": "Hellboy 1 Yıkım Dölü, Mike Mignola'nın kahramanı Hellboy'un ilk macerası. Olayların ilk anlatılmaya başladığı, serinin ilk kitabı. Hellboy'u merak eden biri için iyi bir başlangıç mı bilmiyorum ama konuyu anlamak için hiç de fena değil. Konuya daha önce dahil olmuş Hellboy severler için belki bir şölen bir keyif ötesi ama ilk başlayanlar için öyle olmayabilir. Bilemedim. Belki de ben çok büyük bir beklenti ile başladım ondandır ve serinin diğer ciltlerinde durum değişir diye düşünüyorum. Bildiğimiz süper kahraman zırvalarından farklı olacağını düşündüm hep. Ablamında övgüleri ile daha bir gözümde büyümüştü Hellboy. Her ne kadar filmini izledikten sonra bir nebze düşüş yaşasamda bunun çizgi romanda kırılacağını umuyordum. Şu ana kadar bir kırılım yaşamadım. Ama aslında yanlış bir yönlendirme yapıyorum şu an. Daha ilk ciltte bu kadar üzerine gitmemek lazım değil mi kırmızı boynuzu kesik keçimize. Her ne olursa olsun konu hiç fena değil. İşleyiş biraz tartışılabilir belki. Çizimlere gelince çizimler olması gerektiği gibi. Yani bu çizgi roman için gayet olmuş gibi görünüyor. Bazı karelerde daha fazla detay arasa da gözlerim, bu kadarı da yeterli diye düşündüm hemen sonrasında. Serinin diğer kitapları ile devam ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hellboy-2-seytan-uyandir-mike-mignola", "text": "Nedense nazi almanyasına bağlamadna yapamıyorlar gibi bir his uyanmaya başladı bende. Her kötülük bir şekilde nazilerden geliyor ve o yıllarda ki deneyleri sebep oluyor her kötülüğe. Tamam kötü idiler kötü bir şeyler yaptılar. İnsanları öldürdüler biliyorum savunmuyorum asla niyetim bu değil. Fakat artık yeter yahu. Bırakın unutalım bu zalimleri. Günümüzde yaşayan zalimlere bakalım. Ne ekmeğini yediniz şu nazilerin demezler mi? Derler bence ve diyorum işte. Belki de Hellboy'dan soğumamın en büyük nedeni oldu bu. Hızlı bir şekilde uzaklaştım çizgi romandan. Çok uzun sürmüyor ve seriye başladım bari bitiriyim tadında okudum ne yazık ki. Ha diyeceksiniz hiç mi güzel değil? Bu güzellik ya da bu güzellikten ne beklediğiniz ile ilgili olarka değişir. Ben aradığım tadı ne yazık ki bulamadım. Klasik kahraman çizgi romanlarına doğru ilerliyor ve bunu ben sevmiyorum. Benim için çekiciliğini kaybetmeye başladı. Ama tabi bu benim şahsi görüşüm eminim beğenenler milyon kişi vardır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hellboy-3-zincirli-tabut-mike-mignola", "text": "Çok yazmak istemediğim bir çizgi roman. Evet ne yazık ki böyle. Mike Mignola'nın tarzını anlıyorum ve saygı duyuyorum elbette fakat bu çizgi romanın yaş skalası olduğunu düşünüyorum. Örneğin ben bu çizgi romanı yirmiden daha küçük yaşlarda okusaydım eminim çok beğenirdim. Ama şimdi okuyunca sadece okumuş oluyorum. Çizgilerde de birşey bulamayınca sıkılıyorum genelde. Tabi girişde bu kadar sert girince sanmayınki çok kötü. Bu benim için iyi değil sadece sizleri bilemem. Hellboy Zincirli Tabut'ta direkt konuya giren, lafı hiç dolaştırmayan, felsefe kaygısı olmadan, mesaj kaygısı olmadan hemen olaya giren, ekşın dediğimiz atraksiyonel durumların sıkça gözlemlendiği sahneler var. Sahneler diyorum çünkü bir nevi çizgi film bir tür animasyon gibi. Çizgi roman olarak değil de belki bir süper kahraman çizgi filmi olsa daha iyi olabilecek bir havası var. Ama öyküler hiç okunmayacak türden değil elbette. Ucundan kıyısından tat verecektir eminim. Hele ki benim gibi seriyi tamamlamak isteyen okurlar için. Yazıma şöyle bir baktığımda çok olumsuz bir hava çizmişim gibi geldi. Fazlasıyla kişisel bir yorum ile çok fazla eleştirmişim gibi düşündürdü beni. Ama okurken düşüncelerimi vermeye çalıştığımdan bu yorumumu yayınlıyorum. Okurken ne hissettirdiyse bana okuduğum, onu yazmaya çalışıyorum. Hellboy 3 Zincirli Tabut'da bana bu yazdıklarımı hissettirdi. Diğer cilt nasıl olacak bilemiyorum. Ama çok büyük bir beklentiyle başlamayacağım kesin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/herr-sommerin-oykusu-patrick-suskind", "text": "Herr Sommer'in Öyküsü ile beraber Patrick Süskind'in okumadığım bir kitabı kalmış oldu. O kitabı da okuduktan sonra Türkçe çevirisi olan tüm Patrick Süskind kitaplarını okumuş olmanın verdiği derin mutlulukla dolaşacağım. Patrick Süskind Koku kitabından beri okunması gereken yazarlarımın arasında yer alıyor. Farklı bir bakışı, değişik bir gözlemleme yeteneği ve olayları anlatımında kullandığı yan öğeleri farklı yollarla kullanma yeteneği olan bir yazar. Koku kitabını okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Herr Sommer'in Öyküsü gibi bir çocuk kitabında bile bu etkiyi çok net bir biçimde görebiliyoruz. Peki nasıl mı? Aslına bakarsanız bunu burada anlatmak çok zor. Bunun yerine bu kitabı bir solukta bitirmeniz çok daha doğru olur. Kitapta Herr Sommer adlı bir enteresan kimsenin yaptıkları anlatılıyor gibi görünüyor kitabın adına bakıldığında. Fakat kitap sadece bu kadar değil. Sanki bu öykü ile beraber giden bir iki kısım daha var. Bu anlatılan diğer kısımlarla Herr Sommer'den kimi zaman uzaklaşıyoruz kimi zaman ise yakınlaşıyoruz. Dedim ya anlatımı çok değişikik bir şekilde tamamlar Patrick Süskind diye işte Herr Sommer'in Öyküsünde de bunu çok iyi bir şekilde yapıyor. Kitap kısacık bir mola niteliğinde ve başlamanız ile bitirmeniz bir olur. O yüzden mutlaka okuyun derim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hic-icin-metinler-samuel-beckett", "text": "Samuel Beckett, başarısızlık/yoksunluk sanatı olarak tanımladığı bir edebiyat anlayışını her kitabında yüzümüze vurur. Hiç İçin Metinler'de ise bunu 4 uzun öykü ile yapıyor. Bu öyküler öylesine öyküler ki bize sadece verilmesi isteneni değil, aynı zamanda kara bir mizahla bazı şeylerin farkındalığınıda veriyor. Klasik öykü anlayışına aldırış etmeden ilerleyen öykülerde, hiçbir şey olup bitmiyor. Hiç bir öyküde alışılmış bir öykü tadı alamıyoruz. Her öyküde biraz daha yazarın dünyasına girip, bu anlaşılmaz gibi duran hal ve durumu çözmeye çalışıyoruz. Aldatılış, terk edilmişlik, yoksunluk, kovulmuşluk, başarısızlık, bıkmışlık, yersizlik gibi kulağa ilk etapta hiç de hoş gelmeyen duyguları bizlere zerk eden bir kitap Hiç İçin Metinler. Aslında hoş gelmeyen herşey bize birşeyler katar ve yarar sağlar. Nasıl ki her başarısızlığın bize bir tecrübe kazandırması gibi. Eğer sizde bu duyguları barındırıyor ve bu duyguların açacağı yıkımın sonrasında herşeyin çok daha iyi olacağını düşünüyorsanız, okuyacağınız bu uzun öyküleri beğeneceksiniz. Okurken zaman zaman bırakmak isteyebilirsiniz. Çünkü bu metinler öyle kolay sindirilebilir değil. Hastayken bize getirilen ve bunu yemelisin ya da içmelisin bu sana iyi gelecek dediklerinde, suratımızın şekilden şekile girdiğini, içmek ya da yemek istemediğimizi hatırlarsınız. O anlarda kaçamıyorsunuz çünkü bunu yapmaya mecbursunuz. Çünkü bu size iyi gelecek. İşte Hiç İçin Metinler'de bu şekilde okunmalı diye düşünüyorum. Yok ben zaten alışkınım bu tip hal, durum ve duygulara o zaman normal bir okuma ile devam edebilirsiniz. İçinizden bir şeyler bulacağınıza eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hicbir-sey-istememenin-mutlulugu-fernando-pessoa", "text": "Açılış olarak beni çok etkileyen, sonrasında ise daha fazla etkileyen bir aforizmalar kitabı. Yazarın tüm eserlerini bünyeye sindirmek için oldukça iyi bir başlangıç Hiçbir şey istememenin mutluluğu. Aforizma kitapları genelde belli birkaç kalıp sözden sonra tekdüzeleşir ve sizi biraz konudan kopartır ve uzaklaştırır ya hani işte bu Fernando Pessoa'nın aforizmalarında olmuyor. Fakat biraz bunalıma sürüklenebilir, sorguladığınız bazı değerleri daha fazla sorgulamaya başlayabilirsiniz. Anlaşılmayı her zaman reddettim. Anlaşılmak kendini satmaktır. Aşık olmak yalnızlıktan usanmaktır; bu yüzden bir korkaklıktır, kendimize ihanettir. Geçmişim, olamadığım her şeydir. Hep uyanmanın sınırındaymışım gibi hissediyorum. Japon çay fincanlarımdan birisi kırıldığında, gerçek nedenin bir hizmetçinin özensiz ellerinin değil o porselenin kıvrımlarına yerleşen desenlerin kaygıları olduğunu düşünürüm. diye bir tanıtım yazısı ile başlayan eser, sırf bu paragraftan bile size neler sunacağını gösteriyor. ancak, dünyanın bütün düşleri var bende."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hircin-kiz-william-shakespeare", "text": "Hırçın Kız, William Shakespeare komedi türünde ki oyunlarından biri. Adından da anlaşılacağı gibi oldukça hırçın bir kızın öyküsü anlatılmaktadır. Tabi bu öykünün içinde bir kaç öykü daha yer almaktadır. Her zaman olduğu gibi Shakespeare, bu oyunda da tek bir olay ile tek bir anlatım ile ilerlemez, farklı kollardan farklı anlatımlarda bulunur. Konusuna kısaca değinecek olursak, zengin bir adamın -Baptista- iki kızı vardır. Her ikiside evlenme çağına gelmiş bu kızlarından büyük olan yani Katharina hırçın mı hırçın, lanet bir kızdır. Kardeşi Bianca ise tam tersine pamuk gibi bir kızdır. Tatlı dilli iyi kalpli ve sakin bir kızdır. Babaları Baptista kızlarından ilk önce Katharina'nın evlenmesini ister. Bu olmadan küçük kardeşinin evlenemeyeceğini söyler. Bianca ile evlenmek isteyen Hortensio ve Gremio bu habere üzülürler ama asla vazgeçmezler aşklarından. Hortensio bir arkadaşından yardım ister Katharina'yı ikna etmesi için. Hortensio'nun arkadaşı Petruchio Verona'dan gelir ve işe koyulur. Hırçın kızı ikna etmek için farklı bir yol izlemeye başlar. Hani bir söz vardır dinsizin hakkından imansız gelir diye işte bu sözün oyunlaştırılmış hali diyebileceğim bu güzel komediyi tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hobbit-jrr-tolkien", "text": "Tolkien, Yüzüklerin Efendisi'nin tohumlarını üniversite yıllarında ekmiş, Hobbit'i ise bu seriden önce kendi çocukları için yazmış. Başka bir deyişle, hobbit, orta dünyanın kapısından ibaret. Çocuklarına yazdığından mütevellit, dili yüzüklerin efendisi üçlemesine göre çok daha hafif, daha akıcı ve daha olay-macera bazlı. Bu yüzden çok daha hızlı bitiyor. Orta dünyayı tanımasanız ya da sadece filmlerden bir miktar fikriniz olsa bile keyifle okuyabileceğiniz bir kitap. Ben yüzüklerin efendisini okuduktan yaklaşık üç yıl sonra başlamış bulundum Hobbit'e. Yüzüklerin efendisi'nin o ağır, kimi yerde hüzünlü kimi yerde yavaş hatta ilerlemeyen fakat her şeye rağmen çok daha fazla 'tatmin eden' havasından sonra Hobbit, masal gibi geliyor insana. Yine de bir çocuk masalını kast etmiyorum elbette, yediden yetmişe her yaşa hitap edecek şekilde yazılmış bir masaldan bahsediyorum. Kitap, rahatına oldukça düşkün ve maceradan itinayla kaçınan hatta fikrine bile tahammül edemeyen Bilbo Baggins adlı bir hobbitin yaşadığı güzel kovuğa Gandalf ve on üç cücenin çay partisine aslında oldukça davetsiz bir biçimde gelmesiyle başlar. Bilbo hiç de istekli olmamasına karşın, cücelerle, ejderha Smaug'un yaşadığı dağa uzanan bir yolculukta bulur kendini. Bu maceradaki en önemli rolü hırsızlıktır. Başta bu role ve değerine anlam veremeseniz de kitabın sonunda bu küçük adam olmasaydı cücelerin, elflerin, insanların hatta orgların kaderinin çok daha farklı olacağının farkına varıyorsunuz. En güzeli de Bilbo'nun, üçlemede Frodo'ya verdiği, kendisinin iğne adını taktığı parlayan elf kılıcını ve cüce yapımı dayanıklı bir zırh olan Mythrill'i nasıl ele geçirdiğini öğreniyoruz. Hobbit'in resimlisini okudum, ithaki yayınlarından çıkma yedinci baskı. Alan Lee'nin hazırladığı illüstrasyonlar güzel gerçekten fakat hali hazırda zaten bir çizgi romanı varken çok da gerekli olmadığını düşünüyorum. Okurken kendi kafanızda kurduğunuz hayal dünyasını yönlendiriyor çünkü. Ben aklımda çok daha farklı bir orman kuruyorum ama çizerin kendi hayalinde kurduğu ormanı görünce kafamdaki hayal o yöne kayıyor. Bu kitabı okurken çok da hoşuma gitmedi açıkçası. Ama dediğim gibi çizimler güzel, hoş bir hava veriyor. Çevirisine gelince, çevirmenin emeğine saygı duyuyorum ama okurken bana kötü geldi. Sık sık bozuk cümleler hatta birkaç kez yanlış yazılmış kelimeler gördüm. Bence bu tür hatalar yedinci baskıdan alınan metinde olmaması gereken hatalar. Yabancı diliniz iyiyse hiç çevirisiyle uğraşmayın gidin orjinalinden okuyun derim. Ben okumadım ama okuyanlar orjinaldeki havanın çok daha farklı olduğundan bahsediyor. İleride sözlük açmadan roman okuyabilecek kadar ingilizcem olursa Harry Potter'dan sonra orjinalinden okuyacağım ilk kitap Hobbit olur herhalde."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/hosgor-koftecisi-orhan-veli-kanik", "text": "Anlatmaya gerek yok bazen. Hele bu bazenin içinde Orhan Veli varsa. Zaten söz düşmez bizlere anlatmak için. Ne büyük üstadlar ne büyük sözler dizmişler ardı ardına. Bize sadece okumak düşer bu güzel havalarda Orhan Veli'yi. Bu güzel havalarda okumak lazım ki bizi de yaksın o güzel havalar. Bu kez şiirleri değil, hikayelerini okuyoruz şairin. Çok güzel hikayeler bunlar. Her yerde okuyamayacağınız kadar güzel hikayeler. Bana biraz Sait Faik biraz Sabahattin Ali tadı verdi bu hikayeler. Ama yer yer o şairane üslup beni yakaladı. Eee yazan serde Orhan Veli var. Onun şiirleri gibi yazmaası gerekir. Bizimde onun şiirleri gibi yorum yazmamız belki de. Kısacık bir kitap ama inanın o zamanlara alıp götürüyor sizi. Hatta bitmesin istiyorsunuz. Biraz daha o zamanın İstanbul'unu, Orhan Veli'nin anlatımı ile okuyayım diyorsunuz. Yalan değil bu ya da kandırmaca veya düzmece reklam. Hiç biri değil. Gerçeğin ta kendisi. Tamda şairin istediği ve dediği gibi bunlar. Hikayelerini en az şiirleri kadar beğenen ben, ne kadar hikayesi varsa bir bir, tekrar tekrar okumak istiyorum. Sizlere de öneririm. Emin olun pişman olacağınız en son şeylerden biridir Orhan Veli okumak."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/i-dunya-savasi-ian-westwell", "text": "Her ne kadar adında resimli kelimesi geçse de okumak istediğim bir kitaptı Ian Westwell'in hazırladığı I. Dünya Savaşı kitabı. Aslında eserin tam adı da I. Dünya Savaşı Resimli Harp Tarihi şeklinde. Nedense bir kitapta resimli, açıklamalı vs. gibi ekstra notlar olunca acaba çok yüzeysel midir? Diye bir şüpheye kapılıyorum. Hani resimler de var bak o yüzden çok detay agirmedik gibisinden. Ama durum elbette böyle değil. Hüsnü kuruntularımı bir kenara bırakıp hem I. Dünya Savaşı kitabını hemde II. Dünya Savaşı kitabını aldım. Her ikiside büyük bir özenle ve tizilikle hazırlanmış İş Bankası Kültür Yayınları tarafından. Zaten yayınevi İş Bankası Kültür Yayınları olunca o işin içinde yüzeysellik aramayın. Reklam gibi olduğunun farkındayım fakat inanın bana bu böyle. Klasiklerde olsun, modern edebiyatta olsun, tarih eserlerinde olsun, seyahatnamelerde olsun kısacası çıkardıkları her türde her eserde bunu bizlere gösteriyorlar. İçeriğinden, çevirisine, cildinden, baskısına kadar bütünüyle mükemmel kitaplar. Uluslararası tarihin acı ve utanç dolu bu iki olayının detaylarını öğrenmek için bu eserlere başladım. İlk olarak başladığım I. Dünya Savaşı kitabında savaşın en başından hatta daha başlamadan önceki avrupanın, hal ve durumunu özetleyen bilgilere yer verilmiş. Ekonomik durum, sosyo kültürel duruş, ülkeler arası çatışma ve çekişmeler ve tabi yavaş yavaş büyümeye başlayan milliyetçilik kabusu. Tüm bunların yanında avrupanın bir şekilde şekillenmeye çalıştığını, daha doğrusu şekillenmesinin gerektiğini düşünüp, ona göre planlar yapıldığını farkediyoruz. Aslına bakarsanız savaşın başlamasını tetikleyen olaylar az biraz bahane tadında. Amaç kesinlikle çok farklı ve çok derin. İşin içinde çok büyük güçler olunca bunu yönetmek çok kolay olmuştur diye tahmin ediyorum. Avrupa zaten dip dibe bir çok ülke ve bir şekilde bir birlerinden nefret ediyorlar. Zaten nefreti çıkartmalarını sağlamak işten bile değil. Kısaca özetlemem gerekirse kitap savaşı bize anlatıyor. Fakat bize I. Dünya Savaşı'nı anlatıyor. Savaşda kullanılan teçhizatı ve teknolojiyi anlatıyor. Tabi bu anlatımı derinlemesine yapıyor. Kullanılmış olan tüm askeri gereçler, silahlar, tanklar, gemiler, uçaklar hatta zeplinler hepsinden detaylı bir şekilde bahsediliyor. Benim için sıkıcı olan tek yan buydu. Çünkü bu ayrıntı bana biraz fazla geldi. İlgimi çekmeyen bir alan sanırım belki de ondandır. Fakat kitabın bütününe bakacak olursak kitabı severek ve sıkılmadan okudum. Bu yüzden sizlere de bu arşiv niteliğindeki tarih araştırmasını tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ibn-fadlan-seyahatnamesi-ibn-fadlan", "text": "Seyahatname olarak mı değerlendirmek lazım yoksa mitolojik bir derleme mi demek lazım bilemiyorum. Mübalağa sanatının doruk noktalarından biri de denebilir tabi. Zaten bunu notlarda belirtiyorlar. İbn Fadlan sürekli olarak kaynaksız verdiği sözde bilgilerle, asılsız uydurmalarla, aşırı mübalağaya girerek hazırlamış bu kitabı. Zaten bunu hemen her tarihçi kabul ediyor. Tabi doğru verdii ve kaynaklarla örtüşen anlatımlarda var. Bunun da ötesinde sürekli olarak Türklerin müslüman olanlarının ne kadar doğru bir şey yaptıklarından, onların doğru yolu bulduğundan bahsediliyor. Tabi bunları yine mitolojik öğelerle desteklemeye ve doğrulamaya çalışıyor. Özellikle bir savaş sırasında, dolu ve yağmuru iki rekat namaz kılarak terse çeviren bir komutandan bahsetmesi ve sonrasında bu bulutun altında yok olan Türkleri betimlemesi, sonra bu ölen insanların ganimetlerini alıp gitmelerini, tanrının onlara ödül vermesi olarak göstermesi hakikaten çok enteresandı. Tabi bir de doğru verdiği bilgiler var. Her ne kadar gitmediği yerleri gitmiş gibi göstermesi ya da başka bir yerde yaşayan insanlarla burada yaşayan insanları karıştırması, Türklerin vahşi, sapık, sapkın ve iğrenç olarak betimlenmesi dışında. Örneğin bazı kavimlerin yaşayışlarında ve savaşlarında kullandıkları gibi. Arapların Türkler hakkında düşündükleri ve bazı peygamberlerin bu konuda söyledikleri de dikkatimi çekti. Bu sözleri bir kaç kaynakta daha okumuştum. Bunları okuyunca bazı şeylerin daha netleştiğini söylemem gerekir. Fakat bunları yazmak ya da tartışmak şu an elbette imkanlı değil. Daha fazla uzatmadan şunu söylemem lazım. Bir seyahatname gibi değilde bir tür mitolojik kitap ya da mitolojik bir seyahatname veya din yayma politikası ile yazılmış bir dini kitap olarak okunabilir diye düşünüyorum. Zaten bu tip kitapların doğru olarak görülen yerlerini bile doğrulama olanaklarımız çok sınırlı iken, aşırı mübalağa edilmiş yerlerin tartışmasını yapmak ya da buna göre kitabı değerlendirmek doğru olmaz diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/icimizdeki-seytan-sabahattin-ali", "text": "Sabahattin Ali'nin dönemin aydın geçinenlerine getirdiği ağır eleştiriler ve derinlemesine çizdiği insan portrelerini, tesadüflerle başlayan bir aşk hikayesi zemininde okuduğumuz harika romanı İçimizdeki Şeytan! Kitabın ana karakteri Ömer bir gün tesadüfen eskilerden tanıdığı Macide ile karşılaşır ve görür görmez derin bir tutkuyla ona aşık olur. Macide ise, öğrenimi için ailesini bırakıp İstanbul'a gelmiş, akrabalarının yanında misafir olarak kalmaktadır. Ömer'in Macide'nin peşine düşüp ikilinin yakınlaşması ile gelişen olay örgüsünde; bir tarafta Macide'nin yaşadığı ortamda toplum baskısı, toplumun çıkarlara dayalı ahlak anlayışını sorgularken; Ömer'in sözde 'aydın' geçinen çevresinde ise, aslında bilgiden ve araştırmadan yoksun, sağdan soldan duyduğu, tartışmalarda tanık olduğu bir kaç düşüncenin peşinde körü körüne sürüklenen, yozlaşmaya ve ahlaksızlığa doğru giden ilişkiler yumağına tanık oluruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ince-memed-yasar-kemal", "text": "İnce Memed, Yaşar Kemal'in Türk ve Dünya edebiyatına kazandırdığı önemli eserlerden biridir. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında geçen romanın öyküsü, Çukurova köylüsünün ağalık sistemine duyduğu öfke ve isyanın destansı anlatımıdır. Cumhuriyet yeni kurulmuştur fakat köylünün feodal yapı içinde ezilmesinin kaynağı olan ağalık sistemi tümüyle varlığını sürdürmektedir. İnce Memed'in anasıyla birlikte yaşadığı Değirmenoluk köyü ile birlikte beş civar köyün sahibi olan Abdi Ağa, köylüler üzerinde kendi koyduğu keyfi yasa ve töreleri uygulayan acımasız ve gaddar bir adamdır. İnce Memed, Ağa'nın tarlasında ırgat olarak çalışırken yaşadığı zorbalık ve zulümlere dayanamayarak köyünü terk eder. Ağa'nın durumu haber alması üzerine geri dönmeye zorlanan Memed ve annesi Döne zor bir kış geçirirler. Memed'in sevgilisi Hatçe, rızası omaksızın Abdi Ağa'nın yeğeni ile evlenmeye zorlanınca birlikte köyden kaçarlar. Ağa ve adamları onları takibe koyulur ve aralarında şiddetli bir çatışma yaşanır. Memed, Abdi Ağa'yı yaralar ve yeğenini öldürür. Olayların ardından tekrar kaçmak zorunda kalan Memed, eşkiya yaşamı sürmeye başlar. Ağa'nın çıkarlarına hizmet eden diğer eşkiyalarla da çatışmaktan geri durmayan İnce Memed'in şöhreti zamanla artar ve ezilen köylünün umudu ve koruyucusu olur. 1955 yılında, Romanın yayınlanmasının ardından ilgi öylesine büyük olur ki, kısa zamanda kırktan fazla dile çevirisi yapılır ve film hakları Peter Ustinov tarafından satın alınarak sinemaya da uyarlanır. Ne var ki, dönemin katı sansür uygulamaları nedeniyle ülkemizde gösterimi Bakanlar Kurulu kararı ile engellenir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/inci-john-steinbeck", "text": "İnci, John Steinbeck'in en güzel uzun öykülerinden biri. Düze ve sade bir anlatımla, insanların açgözlülüklerini, dolandırıcılıklarını ve maddiyata verdiklerin önemin, insanlığın bile üzerinde olduğunu bize gösteren, eşsiz eserlerden biri. Fareler ve İnsanlar adlı eserini okuduysanız John Steinbeck'in zaten ne demek istediğimi çoktan anlamışsınızdır yazarın anlatmı ile ilgili. Hatta bu yazıyı okumadan önce İnci'yi çoktan okumuş bile olabilirsiniz. İnci'nin konusu aslında çok sade bir konu. Kino adlı denizci, Salinas'ta, saz evinde yaşayan fakir bir ailenin erkeğidir. Yeni evlidir ve ilk çocukları hastalıktan dolayı yaşamını yitirir. Bu yüzden ikinci çocuklarına gözleri gibi bakarlar. Fakat bir sabah bebeği akrep sokar. Kino hemen doktora koşar fakat doktor fakir insanlarla uğraşmak istemez. Onları başından savar. Bu acımasız dktor sadece para için bir şeyler yapan berbat bir insandır. Aslında günümüzde ki bir çok doktorun yaptığını yapmaktadır. İnsan hayatını, kağıtların üzerinde yazan rakamlara göre değerlendiren, sözde yeminli, aşağılık yaratıklardan biridir. Sonrasında Kino eve döner ve çaresizlikle beklemeye başlar. İşine de devam etmelidir. Denizde avlandığı sırada çok büyük bir inci bulur. Bu inci o kadar büyüktür ki Kino'nun nutku tutulur, gözlerine inanamaz. Kıyıya vardıklarında inciyi gören herkes birbirine incinin ne kadar büyük olduğunu ne kadar değerli olduğunu söyler. Hemen hesaplar yapılmaya başlanır. İnci alıcılarına kadar giden bilgi sayesinde, inci alıcıları tembihleşirler ve değerinden daha az almak için, inciye değersizmiş gibi yaparlar. Zaten inci alıcılarının hepsi aynı alıcıya bağlıdır. Hepsi göstermelik olarak fiyat vereceklerdir. Fakat planları istedikleri gibi yürümez. Doktor bile inciden pay almka için koşa koşa gelir Kino'ların fakir kulübesine. Zaten iyileşmekte olan bebeğe sözde bir tedavi yapar. Sanki onlara hep yardım eden biriymiş gibi davranır. Sözde dost olur bir anda. Asla eskimeyecek nadide eserlerden olan İnci'yi herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ingiliz-posta-arabasi-thomas-de-quincey", "text": "Thomas de Quincey'in okuduğum ilk eseri olan İngiliz Posta Arabası. Gerek anlatımı gerek olayların kurgusu, gerekse yazarın insanların yaşantısından verdiği gözlemler, yazarın ne denli güzel bir iş çıkardığını gösteriyor. Kitabın çok kısa olması üzücü. Bir çırpıda biten kitabın daha uzun olması istiyorsunuz haliyle. Kitap konu olarak o dönemde sıklıkla kullanılan posta arabalarından bahsediyor. Bu araçlarla herkesin başına gelebilecek olaylardan ve kazalardan bahsediyor. Sonrasında bu kaza olabilme ihtimalini binilen herhangi bir araç ile de olabileceğini söylüyor. İşin aslı o kısımlarda insandan hızlı hareket eden her şeye bu yafta yapıştırılabilir diye düşünüyorsunuz. Sonrasında ise kitabın eğlenceli bir bölümü başlıyor. Bu bölümlerde bir az biraz sıkılma ya da şöyle diyelim akıcılığını yitirmesi muhtemel kitabın. Ama sakın bırakmayın devam edin. Kitabın eğlenceli kısmı İngilizlerin, hediye olarak bir posta arabasını Çinliler vermesi ile başlıyor. Çinliler ilk kez bir posta arabası ile karşı karşıya kalıyorlar. Haliyle her kafadan bir sesin en fazlası çıkıyor. Bu ölümün zaten su gibi akması son derece muhtemel, okurken o zamanda karşılaşılan böylesi bir olayın, tam yazarın anlattığı gibi vuku bulması gayet normal diye düşünüyorsunuz. Ama burada kitabı güzel yapan nokta yaşananların çok iyi bir gözlemleme ile okuyucuya aktarılması. Yazarla ilk tanışma kitabı olan İngiliz Posta Arabasından sonra Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları adlı kitabı ile devam edeceğim. Sizlere de öneririm."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/insandan-kacan-moliere", "text": "İnsandan Kaçan Moliere'in, en iyi yazılmış eseri olarak bilinir. Yazarın, ustalığını en üst boyuta taşıdığı, komedi ile hüznü aynı kurguda eşit pay ettiği ve izleyiciyi de okuyucuyu da hikayeye bağladığı söylenir. Başarılı karakter yaratma ve karakteri bizlere yansıtma becerisini bu eserinde en iyi şekilde kullandığı söylenir. Evet dediklerinin hepsini yaptığı eşsiz bir Moliere eseri karşımızda. Fakat nedendir bilinmez benim için akıcılığında bir pürüz vardı. İlk kez Moliere eseri okuyor gibi değildim. Evet komedyanın içindeki buruk hüznü yaşadım evet bazı zamanlarda hayran kalıncak tiradlar okudum evet bazı karakterleri uzun uzun düşündüm ama nedense bir George Dandin ya da Cimri'de ki kadar bağlayıcı bir okuma hissedemedim. Bunun en bariz nedenlerinden biri oyunda felsefik anlatımın ağır basması ve bunun tüm kitaba yansıması. Bir diğer neden ise şu olabilir sanki bir şeyleri, istek üzerine yapmış havası. Tabi bu tamamen benim kişisel zırvalamam da olabilir. Bazen bir kitabı okuduğunuzda bir şey hissetmezsiniz belki. Belki de o kitap için doğru zaman o zaman değildir. Ama aynı kitabı bir kaç ay ya da bir kaç yıl sonra okursunuz bir de bakarsınız ki o kitap enfes bir şölen gibi gelir size. İşte belki de İnsandan Kaçan'da benim sorunum bu olmuştur. Peki kitap ne anlatıyor? Kitabın adından zaten konu belli aslında. Aynı Cimri'de olduğu gibi. Orada Cimri vardı burada ise İnsandan Kaçan. Ama kitabın özetini yapma gibi bir niyetim yok asla. Sadece ana karakter Alceste ile ilgili birkaç şey yazabilirim. Alceste'nin bir eleştiri mi yoksa tam bir deli mi olduğu arasında gidip geliyorsunuz. Bir şeyler mi anlatmak istiyor yoksa gerçek bir karakteristlik bozukluk mu yani tıbbi bir hastalık mı diye düşünüyorsunuz. Her ne kadar cevapları belli sorular olsada bunlar, kitabı okurken bir yerlerden pay biçerek ilerliyorsunuz ve kendi hayatınızla eşlemeler yapıyorsunuz. Moliere'in bu karakterle anlatmak istediği de bana bu gibi geldi. Tabi daha bir çok şeyi size işletiyor ve kendi içinizde sorgulamalara girmenize neden oluyor. İnsandan Kaçan, Moliere külliyatı için olmazsa olmaz okunacaklar arasında. Ama ilk kez Moliere okuyacak kimseler için doğru bir seçim olmayabilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/intihar-siirleri-sefa-kaplan", "text": "Zaman zaman farklı tarzlarda kitaplar okumaya özen gösteriyorum. Özellikle önyargılı olduğum alanlardan ve yazarlardan seçiyorum. Bu sayede hem önyargılarımı törpülemiş, hemde farklı ufuklara doğru yelken açıyorum. Bu yolculuklarda çok güzel adalarda bulabilirim, korsanlarla dolu limanlarda. Elbet bunun farkında olarak çıkıldığında herşey daha bir güzel oluyor okurken. İntihar Şiirleri'de bu yolculuklardan biri. Sonunda bulunan güzel adalar yok. Ama korsanlı bir limanda yok. Aslında yazarı anlamaya çalışmak için belki az biraz başlangıç var diyebiliriz. Tabi bir de kitaba adını vermiş bir bilinmez konu var, intihar. Hele ki bu konunun içinde yer alan çok sevdiğimiz bir kaç yazarda olunca... Evet kitapta Stefan Zweig, Hemingway Virgina Woolf gibi seçimini erken ölümden yana kullanmış yazarlarla ilgili bir kaç satır bulabiliyorsunuz. Konuyu haber gibi anlatmak yerine az biraz şiirle harmanlayıp, şairin kattığı bir doku ile birlikte okuyorsunuz. Benim için farklı bir deneyim oldu diyebilirim. Şiir konusu zaten çok zor bir konudur. Beğenilmesi, beğendirilmesi, şairin anlaşılması ya da şair denebilecek mi denemeyecek mi vs. gibi bir çok tartışmayı beraberinde getiren bir durumdur. Bazı insanları hiç etkilemezken bazı insanlar işi fanatizm boyutuna kadar taşır. O yüzden yorum yazması da oldukça zordur şiir kitaplarında. Bir kalemde beğenmedim diyerek kestirip atmak da zordur elbet. Kitaptan aklımda kalan daha doğrusu akılda kalmaya layık, en güzel satırlar, aşağıdakiler oldu. Yazarın hayranı iseniz ya da şiir hayranı iseniz, zaman sorununuz da yoksa -ki olmamalı konu okuma oldu mu- o zaman okunabilir elbette."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ipek-evi-anthony-horowitz", "text": "Sherlock Holmes'e ve olayları çözüş şekline hayran oluşum su götürmez bir gerçek. Ne var ki bu gerçek beraberinde belli başlı sorunları da getiriyor: iyi bir Sherlock Holmes kitabını nasıl bulacağım? Başlarda bu konuda çoğu kez hayal kırıklığına uğradım. Kitapçılardan bir heves gidip alıyor fakat eve gelip okumaya başladığımda, kitabın basit kaçan dilinden dolayı okuma şevkim kırılıyordu. Bu kitapların çoğu Sir Arthur Conan Doyle yani gerçek Sherlock Holmes yazarının adıyla basılmış seri şeklindeki kitaplardı. Ne yazık ki Sherlock Holmes hikayelerinin o gizemli, içine çeken aurasına hiçbiri sahip değildi. Neyse ki onca denemeden sonra sonunda amacıma ulaştım. Conan Doyle Vakfı'nun 125 yıllık tarihinde ilk kez onayladığı İthaki yayın evinden çıkma: İpek Evi. Anthony Horowitz'in yazdığı bu kitap okuyucuya merak dolu bir Sherlock Holmes macerası yaşatıyor. En sevdiğim yanı, farklı yerlerde yaşanmış birbirinden bağımsız gibi görünen hikayeler, en sonunda tek bir gizemde buluşuyor. Ayrıca diğer hikayelerden biraz farklı olarak, işin oldukça duygusal bir yanı da var. İpek Evi'nin aslında ne olduğunu öğrenince şaşıracağınıza eminim. Şöyle söyleyeyim, sonunda Sherlock Holmes'ü bile dehşete düşürecek bir şekilde çözülüyor hikaye. Sherlock Holmes okuyanlar, onun ne kadar soğukkanlı ve rahat bir insan olduğunu bilirler oysa ki. İpek Evi'ni okursanız eğer, sırf sherlock holmes adı üzerinden para kazanmak için yazılmış içi boş bir kitap olmadığını göreceksiniz. İçinde, insanı düşündüren ve farkındalık kazandıran güzel mesajlar da yer alıyor. Ve bir de asrımızın en büyük laneti olan o vurdumduymazlık vardı: Binlerce çocuğu dilenmek, yankesicilik ve hırsızlık yapmak veya bunları beceremezlerse, kimsesiz ve sevgisiz olarak, bir köşede sessizce ölmek üzere sokağa mahkum eden o lanet olası vurdumduymazlık... Watson."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/irikiyim-timsah-roald-dahl", "text": "İrikıyım Timsah, Roald Dahl'ın eğlenceli bir kitabı. Çocuklara okumayı sevdirecek cinsden, eğlenceli, komik ve güzel bir kitap İrikıyım Timsah. Roald Dahl, çocuk kitaplarında takip ettiğim yazarlardan biri. O kadar güzel bir dil ile yazıyor o kadar güzel bir üslupla süslüyor ki, çocuk, yetişkin ayırt etmeden sizi kitaba bağlıyor. En güzeli ise kitabın verdiklerini bir ders olarak değil de sanki bir olması gerekenmiş gibi alıyorsunuz. Özellikle çozukların tarafından baktığımızda bu durum gerçekten çok güzel. Çünkü bir görev, ders ya da zorunluluk olduğunda kitaptan ve kitap okumaktan soğuma meydana gelecektir. Ders kitaplarında alamayacağımız, zaten ders kitaplarında olmayan bazı dersler vardır. İyi bir insan olmak, canlılara iyi davranmak, bu dünyanın sadece bizlere değil, yaşayan tüm canlılara ait olduğunu bilmek gibi. İşte bu erdemlere ulaşmaya çalışan bireyler için bu tip kitaplar oldukça faydalı. Hatta, belki de sadece kitaplardan alabilecekler bu tip erdemleri. Bunun için kitap okumayı sevdirmek, kitap okumayı yaşamlarının içinde yer vermemiz gerekli. Ama bir görev ya da zorunluluk olarak değil. İşte bu tip kitaplarla çocuklara okumayı sevdirerek bunu başarabiliriz. Hem size hem çocuklarınıza hem de tüm canlılara okunacak güzel bir kitap. Tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/isanin-oglu-denis-johnson", "text": "İsa'nın Oğlu, Denis Johnson tarafından yazılmış az biraz sert bir kitap. Yeraltı eseri demek belki daha doğru olur. Sert kitap dediysem korkulacak bir şey yok. Aslında hayatın birebir aynısı. Hayat her insan için toz pembe değil biliyorsunuz. Hatta kimseye karşı toz pembe değil eğer pembelik alacak kadar paran yoksa. Denis Johnson bize kaybetmişlerin, belki de kaybetmek isteyenlerin öyküsünü anlatıyuor İsa'nın Oğlu ile. Bunu hayatın kendisi gibi sert bir dil ile yapıyor. İşi çok fazla uzatmıyor bunu yaparken. Yani allem kullem yok. Kitap, karakterin farklı yerlerde, farklı anıları ile şekilleniyor. Tüm anlatım bu öyküler üzerinde. Aklınızda kalanlar açısından bu hikayeler bahsettiğim gibi hayatın ta kendisinden. Ama acı ama tatsız ama sert. Tabi yer yer güzellikler de yok değil. Fakat kitabın genel havası gerçekçi bir anlatım üzerinde. Bu anlatımı sevip sevmemek ya da sevememek ayrı bir konu elbet. Ama burada güzel ve devamı olsa da okusak diyeceğimiz türden bir kitap var. Özellikle yer altı serisi severlerin çok seveceği bir kitap. Hayal ile gerçeğin nereden başladığı nerede bittiği konusunda enteresan düşünceleri olanlarında seveceği bir kitap. Kısacası yeraltı edebiyatı severlerin çok seveceği bir kitap. Tek eleştirebileceğim kısım kitabın oldukça kısa olması. Sanki az biraz daha uzun olsaydı ya da biraz daha çok hikaye barındırsaydı bıraktığı etki daha iyi olacaktı diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/istanbul-isgal-yillari-i-hakki-sunata", "text": "Bu sorulara kesin bir cevap veremeyiz ama tarih, özellikle yakın tarih okumak bu konuda bir fayda sağlıyor benim için. İş kültür yayınları, Anı serileri ise belli dönemlerde yaşanan olaylara tanık olmuş gözleri, hayatlarını kaleme almış önemli kişilerin yazıtlarını yayımlamakla çok değerli bir iş yapıyor. Bu tip yazıtlar, günlükler, seyahatnameler, yakın geçmişimizi bütünüyle ortaya koymasa da yaşananların halka, bireysel hayatlara nasıl temas ettiği konusunda önemli belgeler sunuyor. İstanbul'un İşgal Yılları kitabı da, işgal altındaki şehrin, bu şehir ve ülkede yaşananları bir vatandaşın gözünde nasıl yaşandığını anlatıyor. İşgal altında olmanın, geleceği belirsiz ülkenin, tüm umutları tükenmiş halkın, ayrışan, bölünen kitlelerin işgal kuvvetlerinin elinde oyuncak olmasının ne demek olduğunu birinci elden okuyoruz. Kitabın akışında öyle bir umutsuzluğa düşüyoruz ki, kurtuluş mücadelesinin ne demek olduğunu, özgürlüğün, bağımsızlığın önemini anlamak için süper zekaya gerekmiyor. Öte yandan o dönem İstanbul'unda yaşan yerel halkın gündelik yaşamına tanık olmak, gezdiğimiz gördüğümüz, geçtiğimiz sokaklarda o insanların o dönemde yaşadıklarını bilmek, onlarla bütünleşmek benim için ilginç bir deneyimdi. Bu tip kitaplar bir bilinç oluşturmak için önemli taşları oluşturuyorlar. Puşkin'in Erzurum günlükleri de bu derecede bir etki bırakıyordu. Nereden geldiğimizi, kurtuluş savaşının değerini, işgal atında kalmanın, sömürülmenin ne olduğunu bir nebze anlamak istiyorsanız, şiddetle tavsiye edebilirim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/istanbul-karsilasmalari-mary-roberts", "text": "Bir zaman önce amazonda görmüş, Türkçe çevirisinin olmadığını görünce üzülmüştüm. Sonra İş Bankası Kültür Yayınlarından çıktığını gördüm ve hemen aldım. Zeynep Rona çevirisi ile, mükemmel bir baskı ve kağıt kalitesiyle dilimize kazandırılmış eşsiz eseri hemen okumaya başladım. Mary Robert'in araştırmalarının bir güzel sonucu daha bizlerle buluşmuş oldu böylece. Bu sefer bizlere Osmanlı zamanında sanata ve sanatçıya olan yaklaşımı anlatıyor yazar. Sadece bununla kalmayarak oryantalist akımın nasıl ilerlediği, neleri ve kimleri etkilediğini de görmüş oluyoruz. Osmanlı Sultanlarının resime olan ilgisinin sadece basit bir devlet adamı ilgisi olmadığını, aynı zamanda bir resim yeteneği ile birleştiğini de gösteriyor. Bazı savaşlarda resmedilecek olan savaş alanının, anahatları sultan tarafından ustalıkla çizilmiş, bu çizim üzerinden bir çalışma yapılabilmiş. Bize öğretilen klasik Osmanlı betimlemelerinden farklı bir Osmanlı ve Osmanlı yönetimi görmüş oluyoruz. Bir dönem incelikler imparatorluğu denmesinin nedenlerinden birini daha inceler gibi hissediyorsunuz. Kitabı sadece bir sanat kitabı ya da belli bir sanat akımını inceleyen araştırma kitabı olarak görmemek lazım. Çünkü kitap bize bunların fazlasını verdiği gibi, aynı zamanda tarihimize dışarıdan bir göz ile göz atmamıza olanak sağlıyor. Kitabın belki de en güzel yanı, en okumaya teşvik eden yanı bu oldu benim için. Osmanlı zamanında sanat ve sanatçıların durumu, bakış açısı, eserleri ve eserlerine etki eden sanat akımları, savaşlar, insanlar ve olaylar her zaman ilgimi çeken konulardan biridir. İşte bu kitap tam olarak bu sorulara yanıt niteliğinde eşsiz bir kaynak. İstanbul Karşılaşmaları, Osmanlı zamanında sanat hayatını sürdüren ressamlardan Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa ve Fausto Zonaro gibi Osmanlı ressamları olarak anılan sanatçıların hayatlarına ve eserlerine de değiniyor. Eserleri hakkında detaylı bilgilere ulaşabildiğimiz gibi, hayatları ile ilgili de detaylı bilgiye ulaşıyoruz. Burada gördüğünüz gibi Osmanlı zamanında bu tip yardımları hep yapmış. Fakat bu yardımların herhangi bir dönüşünü görmüş mü orası belli değil. Bir diğer konu ise Sultan belli sergilere resimler de göndermiş. Fakat bu resimlerin takibi ne kadar yapılmış, hangileri bize geri dönmüş? Bunlar güzel bir soru olarak kalmış. Bir diğer alıntı Fausto Zonaro'dan, Avrupalı Oryantalist ressamlara geliyor. Yakındoğu kültürlerini uzaklardan, Batı Avrupa başkentlerinden bakarak yorumlamanın ne kadar yanlış olduğunu ve hata yapma olasılığının ne kadar çok olduğunu söylüyor. Ressam, bu dönemde çizdiği resimlerle tarihi yansıtıyor ve eğer bu hataya düşerse tarihi gelecek nesillere yanlış resmetmiş oluyor. Farkettiniz mi günümüzün Avrupası benzer bir biçimde bizleri gözlemliyor ve yargısız infazlarda bulunuyor. Değişen fazla bir şey olmamış bu kadar yıla rağmen. Yazacak daha çok şey var. Hangi birini nasıl toparlasam bilemiyorum inanın. Kısaca kaçırılmaması gereken, koleksiyonluk, mükemmel bir eser. Tarihe, sanata, Osmanlı zamanı sanatına, sanat akımlarına ve Osmanlı zamanında yaşamış olan üç ressamın hayatını merak edenlere şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/istanbul-mahallelerinde-bir-gezinti-hagop-baronyan", "text": "İstanbul. Duyduğunuzda aklınıza kocaman bir kalabalık bütünü geliyor değil mi ? Kocaman karanlık kütleler sabah bir yana akşam bir yana sürekli haraket halinde. Düşünmesi bile yoruyor. İşte sitem ederek, severek, tövbe ederek yürüdüğünüz sokakların, yaşadığınız yada gözdeniz olan mahallelerin XIX. yüzyılın ikinci yarısında ki yaşayışlarına tanık olmak istiyorsanız, Hagop Baroyan'ın kaleme aldığı Hilda Teller Babek tarafından çevirilen, Istanbul Mahallelerinde Bir Gezinti adlı kitap size yardımcı olacaktır. Hagop Baroyan bir mizahçı olarak bizlere o zamanki Istanbul'un kadın, erkek ve çocuklarının gündelik yaşamlarını eleştirel ve komedya olarak sunuyor. Bir İstanbul sever olarak o kadar keyif aldım ki, Kadıköy, Pera, Kumkapı denince artık çok daha farklı bakabileceğim bir dünya açtı. Kitap kısacası, 34 mahallenin anlatımlarından oluşmakta. Her mahallenin halk yaşantısı, olaylara bakışı, din ve kadın yaşantıları zaman zaman dialog zaman zaman öyküsel anlatılıyor. Anlatımı o kadar sade ki, sanki yazarla beraber Balat sokaklarında yürüyoruz. Her gezginin, İstanbul severin yada İstanbul'u affetmek isteyenlerin kitabı olmuş. Kitap 135 sayfadan oluşmakta ve Can yayınları tarafından basılmış."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/istanbulu-dinliyorum-ara-guler", "text": "Kitapta Ara Güler tarafından, 1950 ile 2010 yılları arasında çekilmiş fotoğraflar var. Aralarda Ara Güler tarafından yazılmış alanlar da mevcut. Daha fazla olmaısnı isterdim ama neyse. Diğer kitaplarında belki daha çok yorumlarını okurum üstadın. Fotoğrafların nerede çekildiği ve hangi yılda çekildiği bilgileri de paylaşılmış. Sadece siyah beyaz fotoğraflar değil aynı zamanda renkli fotoğraflara da yer verilmiş. Aynı zamanda Ara Güler'in hayatının kısa bir biyografisi de bulunuyor kitapta. Fotoğraflarda her zaman önceliğini kompozisyona verdiğini söylüyor büyük üstad. Teknik bir yere kadar elbette önemli diyor ama önemli olan gören gözdür diyor. Neyi çektiğin, ne anlattığın, nasıl anlattığın diyor mühim olan. Fotoğrafın bir anı vardır diyor. O an gelir, görürsün ve deklanşöre basarsın. Yakaladın, yakaladın yakalayamadın fotoğraf kaçar. Bekleyeceksin diyor üstad, sabredeceksin. En doğru zaman geldiğinde çekeceksin fotoğrafı diyor. Fotoğrafın sanatı olmaz diyor. Fotoğraf hayattan, gerçekten karelerdir, gördüğünü çekersin diyor. Sanat ise yaşamda olmayanı yaratmaktır diyor. İkisi arasında fark vardır diyor. Fotoğrafçılık sanat değildir diyor. Daha neler neler diyor anlayan olursa. O kadar da güzel bir üslüpla söylüyor ki bunları, keşke diyorum fırsat olsa da dinlesek o konuşurken. Özellikle fotoğrafçılık ile ilgilenen kimselere şiddetle öneriyorum. Zaten Ara Güler'i anlamak isteyenler çoktan kütüphanelerinde yer vermişlerdir bu esere."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ivan-denisovicin-bir-gunu-aleksandr-soljenitsin", "text": "Aleksandr Soljenitsin yeni tanıştığım bir sovyet yazarı. Stalin döneminde yazarlık yapmış ve kitapları sansüre uğramış, nobel ödülü kazandığında, baskıcı rejimden dolayı vatandaşlıktan çıkarılmış, romanlarında anlattığı hikayeleri ile sovyet zamanı baskılara, yokluklara, zulme, kayıp giden yaşantılara ışık tutmuş. Öyle ki bu kitap, Stalin rejimine karşı yapılanda bir eleştiridir ve döneminde çok ses getirmiş. Bu kitap yazarın okuduğum ikinci kitabıydı ve ilki gibi Kreçetovka İstasyonu'nda bir olay, Matriyona'nın evi vurucu, içimi ürperten, etkisini kaybetmeyen bir romandı. Soljenitsin'in şimdiye kadar okuduğum kitaplarında arka planda her zaman soğuk bir iklim, kahramanların iklimle olan mücadelesi, toplum içindeki bulunduğu konum, yazarın tasvirleri o kadar etkileyiciki, kitabı okurken veya bitirdikten sonra, iyi anlamda yorulduğunuzu, o iklimden çıktığınızı, hissediyorsunuz. Yazara karşı yapılan yorumlardan biri de rus edebiyatında, Dostoyevski ve Tolstoydan sonra geleneği devam ettirdiğidir. Kitaplarındaki realizim ve betimleme gücü, bir okur olarak beni soluksuz bırakıyor. Kitabın konusuna gelirsek, tıpkı adı gibi, roman karakterimizin yani Ivan Denisoviç'in yada Şuhov'un, Stalin dönemi kurulan çalışma kamplarının birinde geçen gününü anlatıyor. Hikaye, kahramanımızın ranzasından uyanmasıyla başlayıp, yatağa dönene kadar geçen sürede yaşadığı olaylar, çevresinde ki insanlar, kampa yeni gelenler, gardiyanlar ve çevre etrafında dönüyor. Her bir kısımda yan karakterlerin de hikayelerine değinen, arka planda zor şartları, soğuk bir kış gününü, baskıcı rejimi, insanların değer yargılarını, kamp içinde dönen düzeni, o kadar basit ve realist biçimde anlatıyor ki, bir okuyucu olarak bunları hissedebilmek, romana dahil olmak güzel bir deneyim oluyor. Hikaye beni zaman zaman kendi gerçekliğime de, askerlik yaptığım döneme götürdü. Anlatılanlara benzer şartlar ve deneyimlerde ben de bulunduğumdan, romanın etkisi benim üzerimde daha da etkili oldu. Soljenitsin'nin kitapları İletişim yayınları tarafından yayınlanmata ve çevirsini Mehmet Özgül yapmış. Okunabilirlik olarak akıcı, olay örgülerine hemen dahil olabildiğiniz bir kolaylık sağlamakta. Umarım bu yazarın diğer kitapları da gelir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ivan-ilyicin-olumu-lev-tolstoy", "text": "Tolstoy'un 1886 yılında yazdığı bu eser günümüze kadar değişmeyen bazı olayları konu alıyor. Daha doğrusu insanlığın maruz kaldığı hüznü ve hüsranı gösteriyor bizlere. İvan İlyiç'in Ölümü, hem psikolojik bir roman, hem bir biyografi hem de bir sosyo kültürel inceleme tadında akıp gidiyor. Kitabı okurken yer yer düşünceler dalabilir, sorgulamalara girebilrisiniz. İvan İlyiç sürekli olarak statüden ve bu yolla gelen her türlü eleştiri ile ilgilenmekte, başka bir şey düşünememektedir. St. Petersburg'da büyük ve gösterişli evinde balolar, yemekler düzenler, bu maddiyatın hissedildiği ruhsuz yemeklerde insanlara kendisini daha doğrusu statüsünü gösterir. Büyük bir insan olarak görür kendisini ve çevresininde böyle düşünmesini ister. O büyük bir yargıçtır, elbette öyle görünmelidir. Saygıda asla kusur edilmemesi gereken yüksek bir zattır. Ondan büyüğü, ondan daha saygını çok ama çok azdır hatta çoğu zaman yoktur bile. Hayallerinde bile en büyük en olması istenen en hayali karakter odur. Fakat bir gün gelir ve herşeyin yok olacağını, hiç olacağını öğrenir. Günlerce acılar çeker. Artık beklediği tek şey acıların bir son bulmasıdır. Sonu her ne olursa olsun, bu acılar bitsin ister. Sonunda ölüm bile olsa bu bilinmez yolu bile kabul eder. Tolstoy'un bu kısa ama etkili romanını kaçırmamanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ivi-stangali-ressami-hatirlamak-seza-sinanlar-uslu", "text": "Tarihimizde yüzleşmemiz gereken bir çok olay var. Fakat bu olayların hiçbirinde sözde soykırımlar yok. Öncelikle bunu net bir biçimde yazmak isterim. Sonrasında saçma bir anlaşılamama durumuna sürüklenmemek için. Bahsettiğim olaylar esasında, hepimizin bildiği, fakat bir şekilde bilmek istemediği olaylar. Bunlardan biri Rum uyruklu vatandaşların, vatandan sürülmesi yani mübadele zamanları. Sakıncalı bulunan insanlar olduklarına karar verilmiş ve ülkeden çıkarılmalarına karar verilmiş. Kim sakıncalı kim değil daha bunun ayrımını yapamayan bir sistem. Bu zamanlar ülkenin en sancılı zamanlarından başlayarak, Kıbrıs barış harekatı zamanlarına kadar uzandığı geniş bir tarihi var. Bizim ele almamız gereken kısım, ressamın sürüldüğü zamanlar yani 1964 yılı. Ömrünün belki de en verimli olduğu zamanlarda sürgüne mecbur edildi. 42 yaşında, bir çocukla birlikte, hiçbir şey yok bir durumda. Az biraz umudu varmış her şeye rağmen. Peki neydi bu umudu? İstanbul'a bir gün dönebileceği umudu. Fakat bu bir hayal olarak kaldı aklında. Hocası Bedri Rahmi Eyüboğlu ile bir dönem mektuplaşmışlar fakat bu mektuplar bir süre sonra azalmış. Sonrasında ise hocasının ölüm haberini almış İvi. Sonrası çok acı tabi, yok olan bir hayat yok olan bir güzel yetenek. Bir de Maya var. Küçük kızı Maya. Bekar bir anne olarak sürgünde, beş kuruşu yok, iki ülke tarafından da istenmiyor. Ne zor bir hayat değil mi? Zamanla umutlarını da, hayallerini de üretkenliğini de yitirip, 77 yaşında hayata gözlerini yuman bir kadın İvi Stangali. Böylesi hayatları okuyunca aklıma şu geliyor, ne güzel ve ne iyi insanları yok etmiş devletler. Sadece Türkiye değil, diğer ülkelerde de bu ve bunun benzeri olaylar yaşanmış. Aralarında hemen hemen hiçbir fark yok. Aynı cehalet, aynı nefret, aynı kin. Hiçbir şey değişmemiş yıllar boyunca. Bir diğer konu eserlerinin kayboluşu. Sirkeci garından verilen tablolar, Atina'ya ulaştırılma sözü ile alınıyor. Pasaporta işleniyor, pek mühim devlet kağıtları onaylanıyor, mühürler basılıyor, araya mühim kimseler sokuluyor ve kargolama başlıyor. Sözde! Ne giden var Atina'ya İvi'den başka ne de kalan hiçlikten başka İstanbul'da. Defalarca kez aranıyor tablolar, fakat bulunamıyor. Onca yılın emekleri de hayaller gibi yok oluyor. Bunu görünce bu zamanları düşündüm. Daha bir kaç hafta önce kaybolan kargom geldi aklıma. Aramadığım yer kalmadı, hiçbir gelişme elde edemedim. Dedim demek kaderi bu ülkenin. Kargo dedin mi bu ülkede, hak hukuk aramayacaksın. Çünkü hiçbir yerde bulamadığımız adaleti, burda hiç bulamazsın. Konunun özü böylesi hayatlarla bizleri buluşturan insanlara ve yayınevlerine sonsuz teşekkürler. İyi ki sizler varsınız. Hayatı boyunca kendini Rum ya da Türk olarak değil sadece bir ressam olarak tanımlayan İvi Stangali, 1950'lerin İstanbulu'nda oldukça hareketli ve renkli bir dönemde varlık göstermişti. Çok sayıda dostu olmasına rağmen, yaşam öyküsü neredeyse hiç dillendirilmemişti. Onu nasıl yazmalı, nasıl anlatmalıydık? Sula Bozis'in girişimiyle İvi'nin kızı sevgili Maya Stangali'nin arşivinde bulunan sanatçıya ait defterler, kartpostallar, mektuplar vb belgelerden hareketle bir çalışmaya koyulduk. Uzunca bir araştırmanın sonunda erişebildiğimiz tüm bilgileri değerlendirdik. İzini sürebildiğimiz ölçüde ve tabii ki onun bize hissettirdiklerinin derinliğine inebildiğimiz kadarıyla İvi'yi anlatmaya, hatırlatmaya ve yeniden doğmasına, bilinirlik kazanmasına yönelik bir çaba sarf ettik. Masalların başında duymaya alıştığımız 'bir varmış bir yokmuş' sözünün İvi Stangali'nin yaşamı için ne kadar da acı verici bir gerçeğe dönüştüğünü hiç unutmadan, onu kaybolduğu yerden alıp, vatanı olarak gördüğü yere, sahip olduğu en önemli kimliği ressamlığıyla, ait olduğu zamana, hak ettiği şekilde yeniden yerleştirmek istedik. - Like - Digg - Del - Tumblr - VKontakte - Flattr - Buffer - Love This - Odnoklassniki - Meneame - Blogger - Amazon - Yahoo Mail - Gmail - AOL - Newsvine - HackerNews - Evernote - MySpace - Mail.ru - Viadeo - Line - Comments - Yummly - SMS - Viber - Telegram - Subscribe - Skype - Facebook Messenger - Kakao - LiveJournal - Yammer - Edgar - Fintel - Mix - Instapaper - Copy Link İvi Stangali kitabı Sula Bozis'in öncülüğünde gelişen bir araştırma sonunda, Sula Bozis ile beraber hazırladığımız bir çalışmadır. İki yazarlı bu kitabı anarken lütfen Sula Bozis'in adını unutmayalım. Düzeltmeniz için çok teşekkür ederiz. Ayrıca böylesi kıymetli bir eseri bizlere kazandırdığınız için, hem size hem de Sula Bozis'e şükranlarımızı sunarız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/iyimser-olmayan-umut-terry-eagleton", "text": "Daha önce dediğim gibi bu Mart benim için boktan günlerin başlangıcı oldu. Maalesef biz insanlar hayallerimize kapılıp gidiyor, kibir ve beklentilerin girdabında, biz farkında olmadan biriktirdiğimiz umutlar yüzünden trajediler yaşıyoruz. Terry Eagleton günümüz filozoflarından ve bu kitapta UMUT duygusunu, edebiyat ve felsefe de karşılaşılan tanımlamaları üzerinden incelemiş. Edebiyatta ya da felsefede umut etmenin ya da umut duygusunun iyi bir şeymiş gibi yansıtılmasını belli argümanlar ve anlamlar çerçevesinden eleştiriyor yazar. Kitap ince durmasına rağmen içinden çıkarılan şey kendini zorlamak isteyen insanlar için çok başka yerlere götürebilir. Öyle ki bazı sayfaları defalarca kez okumaya davet eder bir üslup ve çeviri var. Sakin kafayla ve derin bir felsefe ve edebiyat bilgisiyle okunduğu takdirde pek zorlanılacak bir kitap değil. Lakin bu altyapı olmasa bile birçok şeyi düşündüren güzel bir inceleme olmuş."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/jane-eyre-charlotte-bronte", "text": "1800'lü yıllarda yaşamış Charlotte, Emily ve Anne Bronte kardeşlerin üçü de İngiliz Edebiyatına oldukça başarılı eserler kazandırmış ve ünleri günümüze ulaşan değerli yazarlar. Ne var ki ben bu üç kardeşin yalnızca ikisini tanıyorum: Charlotte ve Emily. Emily Bronte'un yalnızca bir romanı var ki okumamış olsanız bile adını mutlaka bir yerlerde duymuşsunuzdur: Uğultulu Tepeler. Bir gün Uğultulu Tepeler hakkında da bir şeyler karalayabilirim fakat bugün klavye başına geçme sebebim Charlotte'a ait bir roman: Jane Eyre. Jane Eyre, kadınların özgürlüğüne ve haklarına sahip çıkan ilk romanlardan biri olarak kabul ediliyor. Nitekim o dönemde kadınlara verilen değer o kadar az ki, Charlotte, kitabını bir erkek ismi olan Currer Bell adıyla yayımlamak zorunda kalıyor. Charlotte, gerçek hayatında annesini kanserden, iki kardeşini ise verildikleri yatılı okulda tüberkülozdan kaybeden bir kadın. Dolayısıyla acılı yaşam hikayesinin izlerini, Jane Eyre adlı romanında takip edebiliyorsunuz. Jane'in, öksüz ve yetim olarak yengesinin yanında devamlı ezilerek yaşaması ve daha sonrasında yatılı bir okula verilişi...Yakın arkadaşını çıkan salgında kaybedişi ki romandaki etkileyici ölüm sahnesinde doğrudan ablası Maria'nın ölümünü aktardığı söylenir. Romanda gerçeklik aranması pek doğru olmasa gerek tabii ama bunların romanın etkileyiciliğini büyük oranda arttırdığı bir gerçek. Bahsettiğim ölüm sahnesini okurken, ilk kez bir romanda ağlarken bulmuştum kendimi söz gelimi. Kısaca kitabın konusu ve gidişatından da söz edeyim. Genç yaşına rağmen çektiği acılar, Jane'i, o dönemde kadınların sinmiş olarak yaşaması gerektiğine inanan toplum yapısına karşı duran güçlü bir karakter haline getirir. Bu güçlü karakteri, Jane'in, yatılı okuldan ayrılıp, mürebbiye olarak üst tabakadan bir adamın evine yerleşmesiyle başlamasıyla, en büyük yardımcısı haline gelir. Toplumdaki üstün erkek modeli olarak görebileceğimiz, bu üst tabakadan adamın nam-ı değer Edward'ın, Jane'in bu güçlü karakterinden etkilenişi, onları evlilik yeminine doğru sürükler. Ne var ki, tüm planları alt üst edecek ve Jane'in yaşamını tekrar bir çıkmaza sokacak büyük bir sır ortaya çıkar. Bu korkunç sır, Jane'i aşkı ve ahlaki değerleri arasında seçim yapmak zorunda bırakır. Bahsetmek istediğim son bir konu da kitabın farklı basımlarıyla ilgili. Bendeki kitap, nereden geldiğini bile hatırlamadığım, o çok sevdiğim eski kitap kokusuna sahip, çevirisi oldukça etkileyici, Altın Kitaplar yayınevinden 1962'de çıkmış bir basım. Başka yerlerde görüp incelediğim daha yeni Jane Eyre basımları oldu. Fakat özellikle çeviri anlamında bendeki kitaptan aldığım tadı alamadım. Bu nedenle, kitabı edinirken karşılaştırma yapmanızı, imkanınız varsa ve bulabilirseniz sahaflardan eski basımlarını edinmenizi tavsiye ederim. Jane Eyre'ın Mia Wasikowska ve Michael Fassbender'ın başrollerini paylaştığı 2011 yapımı filmi de mevcut. Kitabın verdiği tadı veremese de boş bir zamanda izlenebilecek, kafanızı çok da yormayacak güzel bir film."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/japon-sarayi-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "İşte size sıpsıcacık bir Vasconcelos kitabı daha! Pedro'nun küçük Japon arkadaşı ile yaptıklarını, bu hayal dünyasının güzel geçişlerini ve güzel insanlarını okuyorsunuz. Tabi bunu Vaconcelos'un şiirsel anlatımı ile birleştirmelisiniz. Düşünün işte o zaman nasıl bir hayal dünyası çıkar karşımıza. Bir de İnci Kut çevirisi ile yayınlanınca işte hepten güzel bir çocuk kitabı ile karşı karşıya kalıyoruz. Ressam Pedro, yalnız ve fakir bir ressamdır. Pansiyon odasında bir başına yaşamakta, kirasını ödeyememektedir. Hayallere dalıp giden Pedro, yine bir gün parkta otururken hayallere dalar. Japon giysileri ile giyinmiş bir adam görür. Japon ile konuşmaya başlarlar. Bir anda çıkan bu yabancının kim olduğunu düşünürken yabancı Japon onu bir saraya davet eder. Ressam Pedro bu daveti kabul eder ve masalsı bir sarayın önünde bulur kendisini. Sarayın içinde oynayan dolaşan bir çocuk görür. Çocuğun yanında ise bir Japon daha vardır. Çocuk Pedro'nun gelişine çok sevinir. Beraber dolaşmaya başlarlar. Bu güzel öyküyü çocuklarınıza okutun ve sizler de okuyun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kabil-disko-nicolas-wild", "text": "Nicolas Wild bu işi iyi yapan ender çizerlerden biri bence. Hem bu maceralara atılıyor, hem orada iş yapıp para kazanıyor hem de yaşadıklarını yazıp çiziyor. Bu güzel bir iş. Anlattıklarıyla bizler için bir persfektif oluşturmuş oluyor. Fakat bu kitabında ülke ile ilgili ya da yaşayış ile ilgili daha az bilgi yer almakta. Orada yaşayan çalışan yabancıların durumu hakkında detaylı bir bilgi verilmiş. İkinci cildinde belki daha fazla ülke detayı ya da şehir detayı görebiliriz. Gerçi kitabın başında detaylı bir anayasa anlatımı vardı ve bu oldukça yararlı oldu. Ama belki daha fazla Afganistan bilgisi, daha fazla coğrafi ve tarihi bilgi iyi olabilirdi. Belki diğer cilt bu konuda bulunan açığı kapatmıştır. Çizerin tüm kitaplarını şiddetle tavsiye ederim. Diğer okuduğum kitaplarında da aynı kaliteli anlatım ve kaliteli çizgiler vardı. Doğal anlatıma sahip, sade çizgilerle çizilmiş çizgi romanları seviyorsanız eğer Nicolas Wild sizin için uygun bir çizer ve yazardır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kadinin-adi-yok-duygu-asena", "text": "Hayatı yeni keşfediyor, çocukluktan genç kızlığa adım atıyor ve hayattımın değiştirilemez gerçekleri olan, 'toplum baskısı', 'aile baskısı', 'inanç', gibi önemli tabularla yaşıyor, herkesi herşeyi buna göre değerlendiriyordum. Lisede en yakın iki kız arkadaşımla inançlarımızı değerlerimizi yaşam şartlarını ve geleceğimizi tartışırken bir gün, benden yaşça biraz büyük olup ailesi parçalanmış, küçük yaşta olgunlaşmak zorunda kalmış, çok sevdiğim ve fikirlerine değer verdiğim bir arkadaşım, adaşım, o güne kadar inandıklarımı temelden sarsan bir konuşma yapıp zihnimde yeni pencereler açmıştı hiç unutmam. Duygu Asena'ya o dönemler toplumun bir kısımı, feministim diye geçinip özgürlükleri savunan 'kötü kadın' gözüyle bakıyor, onu durmadan yargılıyordu. Ben de içinde büyütüldüğüm demokrat ama mutaasıp aile yapımın bir sonucu olarak kendisine önyargılı bakıyor, ama tanımayı, okumayı denemiyordum bile! Hayata baktığım kalıplarla Duygu Asena'yı da yargılıyordum kendimce! İşte o gün, o konuşmanın bir yerinde Kadının Adı Yok kitabından bahis açıldı ve ben yine bilmeden Duygu Asena'yı sevmediğimi, fikirlerinin bana ters geldiğini dile getirdim. Aynı adı taşıdığım arkadaşımsa bana onu hiç okuyup okumadığımı sordu. Aslında Duygu Asena'nın bu klasikleşmiş kitabının bizlere dayatılan tabuları nasıl da sorguladığını, kadınların bu ülkede nasıl baskı altında yaşadığını, hepimizin bu kalıpları sorgulamamız gerektiğini anlatıp mutlaka okumam gerektiğini, fikirlerine benim de hak vereceğimi söyledi! İşte benim 13-14 yaşlarıma kadar öğrendiğim ve sorgulamaya bile korktuğum herşeyi yeniden ele alıp kendime yeniden bir inanç, duruş, kişilik oluşturma serüvenimin başlangıç noktasıdır Kadının Adı Yok kitabıyla, Duygu Asena'yla tanışmam! Bu kitap, kimilerince abartılı bulunan diliyle ve hikayesiyle çok sarsıcı, kimilerince baş karakterin olaylara bakışı ve yaşam tarzıyla çok radikal ve kimilerince de sadece isyankar bir feminist kalemden çıkmış, erkek düşmanı, özgürlükle ahlaksızlığı birbirine karıştıran bir kitap olarak değerlendirilip yargılansa da; Türkiye'de doğan her kadının mutlaka okuması gereken, kendi hayatını, inançlarını, çevre baskısı ve tabuları sorgulaması gereken ve ne yazık ki her gün her an sapık zihniyetlerin tacizi altında büyürken, kitapta olanlardan da kendi hayatına pay çıkarması gereken değerli bir kitap! Bu hafta özellikle bu kitabı yazmamın en önemli nedeni, pırıl pırıl bir genç kardeşimizin başına gelen insanlık dışı katliam! Bu olayın üzerine toplumun biraz uyanıp hareketlenmesi ve kadın dayanışmasının artmasıyla, hepimizin kendi hayatımızda, çocukluğumuzdan beri karşılaştığımız tacizleri yeniden hatırlayıp sorgulamamız oldu! Bizler kadın hareketinden bahsedeceksek, günün koşullarında cesurca bu işi üstlenip toplumca yargılanan ve kendisine önyargı ile bakılan rahmetli Duygu Asena'yı anmadan, anlamadan bahsetmemeliyiz diye düşünüyorum. Kendisini daha çocuk yaşta benim de gözümü ilk açan kişi olarak uyandırdığı, düşündürdüğü, sorgulattığı, değiştirdiği, dokunduğu her kadın adına saygıyla anıyorum. Gönül isterdi ki, bu kitap kurmacadan, hayal gücünden ibaret olsun!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kadinlar-mektebi-moliere", "text": "Kadınlar Mektebi 17. yüzyılda Moliere tarafından yazılmış bir oyundur. Moliere'in ilk komedyalarından biri olarak bilinir. Sahnelenmesi 26 Aralık 1662 tarihinde gerçekleşti. Oyun, dönemin kralının kardeşinin sahnesinde sahnelenmiştir. O dönemin çok ünlü bir tiyatro sahnesinde sahnelenip, oldukça ses getirmiş bir komedyadır. Ansiklopedik bilgiden sonra hızlıca yorumlara geçebiliriz. Moliere'in eserlerini severek takip ediyorum ve hemen hemen bütün eserlerini okumaya çalışıyorum. Şu zamana kadar bırakın beğenmemeyi, sıkıdlığım bir eseri bile olmadı. Fakat ilk kez önceki eserleri kadar tat alamadım desem sanırım yanlış bir şey söylemiş olmam. Elbette bu eser için iyi ya da kötü gibi bir tanımlama yapmak değil. Sadece diğer eserleri ile ilgili bir karşılaştırma diyebiliriz. Bu karşılaştırma yapılırsa sanırım Kadınlar Mektebi sınıfta kalabilir. Bana göre tabi. Kadınlar Mektebi, koruması altında bulunan bir kadınla evlenen, birini konu almaktadır. Evet aslında standart bir konu gibi ama işlemesi Moliere tarafından yapılınca ortaya hoş bir komedi çıkıyor. Sahnelendiği dönemde oyunun eleştirdiği ve iğnelediği bir çok konu, bazı çevrelerce eleştirilip, yargılanınca, Moliere, oyunun sonuna bir de açıklama bölümü daha doğrusu toparlayıcı bir ekleme daha yapmış. Hem kendisini hemde oyununu bu sayede kurtarmış sanırım. Her halükarda güzel bir Moliere eseri. Kaçırılmaması gerekmekte."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kadinsiz-erkekler-ernest-hemingway", "text": "Elbette güzel öyküler fakat çeviriden midir yoksa içine almamasından mıdıt bilemem az biraz az sürükleyici bir okuma oldu. Lokanta ve katilleri çok iyiydi ama daha önce okumuştum ve yine etkilenmiştim. Hemingway'in kitaplarında hep aynı frekansı tutturmak zor oluyor. Bunun nedeni kitapların çevirileri mi yoksa o an ki psikoloji mi bilemiyorum fakat bu hep böyle oldu benim için. Bazı kitaplarında çok ama çok etkilenerek, yaşarak ve severek okurken, bazı kitaplarını ise sadece bitsin daha doğrusu bitirmek için okudum. Çünkü yarım kitap bırakmak gibi bir alışkanlığım yok. Kadınsız Erkekler ise bu sınıfa girmese de sürükleyici gitmeyen bir kitabıydı Hemingway'in. Kötü diyemem ya da okumaya değmez, zaman kaybı da denemez fakat dediğim gibi sürükleyici bir şekilde ilerlemiyor öyküler. Karşılaştırma yapmak gerekirse eğer, Yaşlı Adam ve Deniz gibi bir kitap değil kesinlikle."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kadinsiz-erkekler-haruki-murakami", "text": "Bir gün sen de kadınsız erkeklerden olacaksın. Yanlış hatırlamıyorsam uzunca bir süredir hedef kitlesi erkekler olan yada konusu erkekler ve kadınları arasında yaşanan ilişkileri bu kadar acı, sert anlatan ve kendimizi hemen konumlandırabileceğimiz bir öykü dizisine rastlamamıştım. Kitap benim üzerimde bir hüzün havası yaratmış olup, geçmişe, çocukluğuma, öyküde anlatılan benzer ilişkilere, nedensizliklere atıfta bulunuyor. Sanırım beni de etkisine alan şey bu atıflar oldu. Yedi öykü var ve kitap adını son öyküden almakta ve bence en anlamlı ve en vurucu öykü de oydu. Öykülerin kimisi mistik bir kurguya dönüşmekte anlatılmak istenen fikir hiç kaybolmadan devam etmekte. Bazı öykülerin kısımları oldukça dramatik ama dramatik olduğu kadar gerçek ve acımasız. Kitabı okuduktan sonra yada her öykünün sonunda bir ara verip anlatılan konuya ve ne anladığımıza baktığımızda, kendimizi ve yaşantılarımızı kıyaslıyor ve kendimizi hangi kategoriye soktuğumuzu da görüyoruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kagit-ev-carlos-maria-dominguez", "text": "Kağıttan ev yapılır mı? Daha doğrusu kitaplarla bir ev inşa edilebilir mi? İmkansız gibi değil mi? Evet bende öyle düşünüyorum. Kitapların insanların karakterinde birşeyler inşa ettiğini biliyorum. Hatta yaşamları boyunca yanlarında olacak davranışlarını şekillendirdiğinide biliyorum. Ama bu sadece insanların içinde olan bir durum. Dışarıda bir ev inşa edemezler. Çünkü dışarıdan bakıldığında kitaplar, dayanıksız, çabuk yıpranan, parçalanan nesnelerdir. Ama içimizde en sağlam çelikten bile daha dayanıklıdırlar. Kağıt Ev, Bluma'nın ölümüyle başlayan bir hüzün hikayesi. Okumaya ve okuma alışkanlıklarına adanmış hüzünlü bir kitap Kağıt Ev. Masasında bir zarfta, üzeri çimento ile kaplı bir kitap bulunur Bluma'nın. Bu parça ile dalıveririz kitapların insanlara olan etkisine. Kitaplara düşkün, kitapsız yapamayan, Carlos Brauer'in hayatını görürüz. Bu yolculuğumuzda yazar Carlos Maria Dominguez, kitapların dünyasından hüzün deryalarına oradan yalnızlığı doğru atar. Yaşanmışlıklarını görürüz kağıt evin. İçimizde buruk bir gülümseme olur çoğu zaman. Neler yaşamış neler yapmış bu adam deriz. O anı hayal ederiz. O an da ne yapmışı düşünürüz. Bunu nasıl yaptı deriz. Nasıl bu kadar yalnız kaldı. Neden bu kadar yalnız kaldı. Kağıt Ev içinizi titretecek hüzünlü ama buruk bir güzelliğe sahip. Okunması gereken güzel eserlerden."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kahramanin-yoklugu-charles-bukowski", "text": "Klasik Charles Bukowski kitaplarını bilenler bilir. Anlatımı dolambaçsızdır. Ne diyorsa net bir şekilde der Bukowski. Fazla uzatmaz lafı. Ağzı bozuktur biraz, tersi pistir. Mükemmel olduğunu söylemez bizlere ne gördüyse onu anlatır, ama doğru ama yanlış, ama güzel ama çirkin. Ne ise o şeklinde ilerler öyküleri. Kahramanın Yokluğu'da işte tam böyle bir kitap. Her ne kadar yazarın tüm kitaplarını bulamasakda artık bir çok kitabı Türkçe'ye çevriliyor. Parantez Yayınları bu konuya el atmış çok da iyi yapmış. Nasıl bir yol izliyorlar bilmiyorum ama çeviri kalitesi olarak Avi Pardo gibi bir çeviri ustası ile çalışmaları büyük bir başarı. Sevdiğiniz bir yazarın, büyük bir usta tarafından çevriliyor olması büyük bir şans. En çok sevindiğim yanlardan biri bu. Fakat yayınevi yayınlarken nasıl bir sıra izliyor onu tam anlayamadım. Ama öyle sanıyorum ki tüm eserlerini bir şekilde basacaklar Charles Bukowski'nin. Kitaba dönecek olursak, kitapta Bukowski'nin sade amerikan tarzı öyküleri yer alıyor. Bazıları çok ilgi çekici ve farklı iken, bazıları oldukça sıkıcı ilerliyor. Evet biliyorum, Bukowski'yi bilenler buna şaşıracaklar ama öyle. İlk kez bir Bukowski kitabında sıkıcı öyküler okudum. Daha doğrusu çok bir tat vermedi bana. Ama bazılarını iki kez okumak istedim. Hani bir söz vardır işte çarpıcı bir hikaye derler hah işte tam o tarz hikayelerden. Ama dediğim gibi bazıları bitsin diye uğraştım. Sanırım bu benim okuma zamanımla alakalı ya da o an ile alakalı bir durum. Tam emin değilim ama sanıyorum ki Bukowski'nin okuyup, çok az öyküsünden keyif aldığım bir kitabı oldu Kahramanın Yokluğu. Elbette bir Ekmek Arası yada Factotum beklemedim ama yine de az biraz yükseltmiştim beklentilerimi. Ama her ne olursa olsun okunmaya değer güzel bir kitap Kahramanın Yokluğu."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kamyon-sabahattin-ali", "text": "Kamyon, Sabahattin Ali'nin seçme öykülerini barındıran bir kitap. Daha önce basılmış olan kitaplarındaki öykülerinden bir kaç tanesi seçilmiş, bir kitap haline getirilmiş Kamyon ile. Tabii ben bunu bilmiyordum öncesinde bu yüzden öyküleri tekrar okumuş oldum. Ama pişman değilim. Tekrar tekrar okunsa dahi en ufak bir sıkılmaya neden olacak öyküler değil Sabahattin Ali öyküleri. Özellikle Kamyon öyküsü çok dikkat çekici, Sabahattin Ali'nin kaleminden çıkma bir öykü olduğu o kadar belli ki, sanki o anı yaşar gibi okuyorsunuz. Kamyonun içinde yer alan insanlardan biri oluyorsunuz ve sanki orada yaşamaya çalışan, bir yerlere tutunmuş giden insanları seyrediyorsunuz. Bu diğer öykülerinde de sıklıkla karşılaştığımız bir durum. Fakat Kamyon öyküsünde bu o kadar net bir biçimde karşımızda, o kadar yüzümüze vuruyor ve bizleri düşündürüyor ki, anlatmak çok güç. Sabahattin Ali'nin öyküleri mutlaka okunmalı diyorum ve sizleri bu öyküler derlemesi ile baş başa bırakıyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kara-kedi-edgar-allan-poe", "text": "Edgar Allan Poe üstadımızın yazdığı son derece gerilim yüklü, güzel bir kitap. Son sayfasına geldiğinizde ne oldu yahu diyeceğiniz eşsiz bir Poe ziyafeti. Evet yazıya girer girmez beklentileri yükselttiğimin farkındayım ama inanın durum tam olarak bu. Zaten Poe üstadı bilenler ne demek istediğimi anlamışlardır. Kitaba başladığınızda gayet doğal gibi görünen bir hikaye okuyorsunuz. Fakat arka planda hep bir gülünmseyen var gibi. Hani olur ya hissedersiniz bir yerde bir gerginlik hah işte tam öyle bir kitap. Neyse diyorsunuz ve devam ediyorsunuz okumaya. Okudukça bu gerilim yüklü atmosfer yükseliyor yükseliyor ve sizi bir tepede açıkta bırakıyor. Ondan sonrası artık size kalmış, ya korkacaksınız ya da hayran kalacaksınız. Ben hayran kalmayı seçtim. Ha korkmadım mı? Korkudan çok gerildim. Hemde güzel güzel gerildim. Diyeceksiniz o nasıl oluyor, inanın bende tam olarak bilemiyorum. Okuyun bir bakalım ondan sonra tekrar konuşalım. Daha fazla kopya vermek istemiyorum. Alın, okuyun ve görün."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/karamazov-kardesler-fyodor-mihaylovic-dostoyevski-2", "text": "Zaman zaman kendime şu soruyu sormuşumdur; öyle bir kitap yada bir kaynak, bir düşünce var mıdır ki bana hayatın ne olduğunu, insanın ne olduğunu net bir şekilde ortaya koysun. Bu merakımın cevabını Dostoyevski, son büyük baş yapıtı olan Karamazov Kardeşler romanı ile vermiş. 1880'de kitabı tamamladığında kimi eleştirmenler artık bir daha kimsenin böyle bir kitap yazamayacağını söylemişler. Dostoyevski, Nietzsche'den iki yıl evvel Tanrının öldüğünü bu kitapta söylemiş, Virginia Woolf, eğer hayatı anlamak istiyorsanız Karamazov Kardeşleri okuyun demiş. Kısaca tüm yönleriyle, dünya edebiyatına da ilham kaynağı olmuş, psikolojiye, felsefeye katkısı ve etkileri halen devam etmekte ve edecek olan bir eserdir. Ne yazıktır Dostoyevski kitabı yazdıktan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Öyle ki kitabı okurken edindiğim etkilerden biri, yazar hayat ile ilgili tüm görüşlerini, felsefesini, birikimini bu kitapta sunmuş. Dostoyevski zekasını, düşüncelerini çok net şekilde görüyoruz. Karaketer analizine girmek istemiyorum ama bu dört karakterin hepsi insan olmanın belirli yanlarını temsil ediyor. Dimitri, kumarbaz, heycanlı, öfkeli ve düşünmeden hareket eden bir karakter ve düşünmeden yaptığı her hareketin sonuçlarına hikayede tanık oluyoruz. Aleksey Karamazov, Alyoşa, insanın bir üstünü temsil ediyor. Din, vicdan, merhamet, metanet kısacası kusursuz bir insan figürü temsil ediyor. Ivan Karamazov, ki benim romandaki favori karakterim ve bütünleştiğim bir karakterdi, entelektüel altyapısı ile sorgulamayı, hepimizin aklından geçenleri düşünen, cevap arayan, isyan eden bir karakter. Kitapta belki de en vurucu darbeleri bu karakter üzerinden vermiş yazar. Özellikle İsyan ve Büyük Engizisyoncu bölümleri yazarın tüm görüşünü yansıttığı, sorguladığı, okuyucuyu adeta yakasından tutup silkelediği en akılda kalıcı ve tekrar tekrar okunacak bölümler olduğunu düşünüyorum. Kitapta bir diğer karakter olan Smerdyakov ise insanın sinsi, düzenbaz, kötü yanını gösteren ve hikayenin kilit rolünü üstlenen sara hastası bir karakter. Dostoyevski her bir karakterin temsil ettiği bu oluşumları, karakterler hakkında derinlemesine anlatımları ile desteklemiş o yüzden karakterlerin neden öyle davrandıkları, düşüncelerini, eylemlerini anlayabiliyoruz. Romanın en önemli noktalarından biri de mahkemede bölümleri. Bu bölümde, rus halkının içinde bulunduğu ahlakı, yozlaşmışlığı, insanların önyargılarını, ihanet duygusunun ve bastırılmışlığın şiddeti, teslimiyet ve insana dair daha bir çok unsur savcı ve avukatların konuşmalarında sergileniyor. Kurgusu, anlatımı, temsil ettiği şeyler bakımından insanlığa verilmiş en büyük armağanlardan biri Karamazov Kardeşler. Belki de, bir kitap okudum ve hayatım değişti diyebileceğiniz türden bir eser."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/karamazov-kardesler-fyodor-mihaylovic-dostoyevski", "text": "Ne yazabilirim diye düşünüyorum. Ne yazarak anlatılabilir acaba bu kitap? Bin küsür değil on bin küsur de olsa okunur ve hiç sıkılmadan yaşanırdı zihinlerimizde yaşattığı mekanlarda. O kadar içine alan, o kadar derinden yaşatan bir kitap ki bu kitap, sadece okumak istiyorsunuz, sadece okumak... Ama bitmesin istiyorsunuz. Sadece bir öykü üzerinden değil, kitapta olan hemen her karakterin bir öyküsü vardı. Sadece tek bir konudan değil bir kaç konudan ilerleyerek anlatılmak istenenleri anlattı üstad. Çok büyük bir eser. Değil bir kere, bir kaç kere okunması gerek. Elden bırakamadan okunan eşsiz çeviriyi de unutmamak gerek. Eğer Karamazov Kardeşler okumak ise niyetiniz Nihal Yalaza Taluy çevirisi olmalı. Yıllar evvel farklı bir çeviriyi okumuştum bu yüzden farkı çok iyi görebiliyorum. Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğim yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. Artık sen buradan ne yaparsan yap der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol'den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkanlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar. Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş. Kitabın herhangi bir özetini yapmak istemiyorum. Kabaca değinmek istiyorum sadece. Sizlere konu hakkında üstün körü bir bilgi vermek ve ilginizi çekmek adına. Adından da anlaşılacağı üzere kardeşlerin hikayesi bu kitap. Birde baba var tabi. Her ne kadar baba desek de siz bakmayın tam olarak babalık gereklerini yapmayan bir baba. Kardeşlerden biri babası gibi kadın düşkünü, bir diğeri nihilist, en küçük kardeş ise dini bütün bir insan. Bir kardeş daha var esasında ama bu konuya girmiyorum. Çünkü o gayrimeşru bir çocuk. Fakat hikayede yeri çok büyük. Sadece kardeşler değil elbette daha birçok karakter daha var. Kardeşlerin aşık olduğu kadınlar, kitabın çıkış noktası olduğunu düşündüğüm İlyuşa, çiftlikteki kahya, handaki kumarbaz Polonyalılar ve küçük kardeşin keşiş hocası... Çok geniş bir karakterler zinciri ve bu zincirin tüm halkaları bir şekilde birbirleri ile bağlı. İşte kitabın en sevdiğim yeri de bu oldu. Bu karakterlerin hepsinin bir hayatı var ve biz bu hayatlara tek tek değiniyoruz kitabı okurken. Üzerinden bir betimleme ustalığı ile geçmek yerine, derinlemesine bir karakter analizine giriyoruz. Kitabı okurken bu karakter neden böyle yaptı şimdi? Diye sorduğum çok yer oldu. Tam bu soruyu sorduğumda Dostoyevski, şimdi siz soruyorsunuz neden böyle bir davranış sergiledi, çok hatalı bir hareket bu diye. Ama bir bakalım neden böyle yapmış diyerek o karaktere giriyor ve bir bakıyoruz konunun bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir yönü varmış. İşte bu kitapta en fazla etkilendiğim bu oldu. Kitabın yazılışına olan hayranlığımı belki on misli kuvvetlendiren bu durum, kitabı okurken büyük bir keyif verdi. Çok fazla uzatılabilecek bir konu ama dediğim gibi burada zaman kaybetmeden hemen alın ve okumaya başlayın. Ama unutmayın herhangi bir çeviri değil bu çeviriyi tavsiye ediyorum. Çünkü inanın çeviri çok ama çok önemli. Özellikle klasik eserlerde buna dikkat etmek size bir klasik eseri sevdirir ve güzel bir okuma yapmanızı sağlar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kardesim-ruzgar-kardesim-deniz-jose-mauro-de-vasconcelos-2", "text": "Nereye aitiz; toprağa mı yoksa denize mi? Aslında ait olduğumuz yere sırt çevirmek, beraberinde hangi bedelleri doğurur? Kitap bu sorulara o kadar doğal ve o kadar samimi yanıtlar veriyor ki, bitirdiğinizde aklınızda bir resim kalıyor. Farklı tonlarda çizilmiş onlarca insan, sahilin vurduğu bir kasaba, Macau...Bu tamamlayıcı ve unutulmaz resim, aklınıza bıçak darbeleriyle, bir daha çıkmamak üzere kazınıyor adeta. Hatırladığınızda deniz ve yosun kokularını duyabileceğiniz bir yer ediniyor hikaye. En güzeli de kitapta kötülüğün ayak izleri yok. Çizilen bütün karakterler, bir kitabın baş kahramanı olabilecek kadar iyi ve doğallar. Güreşi kaybeden Fabiano'nun bile, güreşi kazanan Chicao ile karşılaştığında, aksi bir tavır takınmak yerine, Bu bıçak senin...Ona sahip olacak gücüm kalmadı. Yaşlandım artık. deme inceliğini gösterip, geriye dönerek başı önünde yürümeye başlaması, kalbinizi ısıtıyor. Bunun yanında Joaninha'nın erkeklerle ilgili kötü tecrübelerine rağmen, Chicao'ya gösterdiği sevgi ve bağlılık karşısında hayranlık duyuyorsunuz. Hatta Roçado Limanı'nın delisi Lidia...O dahi karşılıksız dağıttığı suyla kalbinizi kazanmayı başarıyor. Eğer benim gibi Yaban Muzundan sonra okursanız, Kardeşim Rüzgar Kardeşim Denizin,Yaban Muzundaki kötülüğün bıraktığı kekremsi tadı silebilecek kudrete sahip olduğunu göreceksiniz mutlaka. Ayrıca, Vasconcelos her defasında olduğu gibi bir kez daha dili hem sade hem de sanatsal kullanabilme yeteneğiyle şaşırtıyor, kendine hayran bırakıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kardesim-ruzgar-kardesim-deniz-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Her kitabında biraz daha hayranlığınızın arttığı yazarlar vardır. İşte Vasconcelos böyle bir yazar. Her eserinde bizi huzurlu yerlere götüren bu huzurlu yerlerde yaşananları şiirsel bir biçimde anlatan eşsiz yazarlardan biridir. Vasconcelos'un herhangi bir kitabını aldığınızda elinize bilin ki o kitap, okuyacağınız güzel bir kitap olacak. Kardeşim Rüzgar Kardeşim Deniz, bize Brezilya sahillerini getiriyor ve bu sahillerde yaşanan aşkları, acıları, umutları, kaybedişleri, çaresizlikleri anlatıyor. Kendi insanını çok ama çok iyi tanıması, yaşadığı yerleri şiirsel bir anlatımla betimlemesi ve sizi hikayenin içine çekip, kitabın son sayfasına kadar bir tüyün uçuşu gibi götüren Vasconcelos, bu eserinde de yine aynı etkiyi bize veriyor. Her kitabında olduğu gibi bu kitabında da kitap keşke bitmese biraz daha sürse diye düşünüyorsunuz. Kahramanımız Chicao, Brezilya'da büyümüş bir çingenedir. Hayatı çok iyi geçmemiş olmasına rağmen, hayatı seven, yaşamayı seven, her günün içinde ki o güzelliği ortaya çıkartabilen biridir. Sevdiği bir kadın vardır Joaninha, onun için her şeyi yapmaya hazırdır. Hayallerini hep onunla birlikte kurar ve hep onunla olmak ister. Kıyıların en güçlü erkeği olmuş, bunun sembolü olan bıçağıda beline takmış, artık saygı duyulan bir denizci olmuştur. Hiçbir şeyden korkusu yoktur artık. Ne denizden ne fırtınadan ne de azgın dalgalardan korkar o! Çıkılamaz denilen her yola çıkmalıdır. Çünkü o korkusuz Chicao'dur! Arkasında sevdiğini gözleri yaşlı bırakmayı bile göze alarak en çıkılmaz denilen yola çıkıp, geri gelecek ve ününe ün, gücüne güç katmak niyetindedir. Ama bazen hiçbir şey istediğimiz gibi gitmez... En çok görmek istediklerimizi, hiç görmek istemediğimiz şekilde görürüz bir geminin güvertesinde. Tüm uyarılara rağmen tüm ipuçlarına rağmen yinede egomuzun bize gösterdiği yerden gideriz ya hani işte korkusuz denizci Chicao'da aynısını yapar. Bu yapacağı son şey olsada bunu yapar. Es artık es, ayaklan artık rüzgar, Herkese tavsiye ettiğim eşsiz yazar Vasconcelos'dan bir şahaser daha."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kardesimin-hikayesi-zulfu-livaneli", "text": "Zülfü Livaneli'nin sürükleyicilikte üstüne tanımadığım, bir çırpıda, merakla ve heyecanla okunan romanı. Bu roman hakkında uzun süredir yazmak istiyordum aslında. Bu kadar beğenerek okuduğum bir kitabı, nasıl olup da tarif edemediğimi anlamlandıramıyordum. Aslında Kardeşimin Hikayesi, kurgusu ne kadar güzel olsa, dili ne kadar akıcı olsa ve her ne kadar psikolojik öğeleri ağır basan bir roman olsa da; okuyucuya yorum bırakmayan bir roman. Yani siz bu romanı okurken çok heyecanlı ve sonunu merakla beklediğiniz bir film izliyor gibi oluyorsunuz, olay örgüsüyle kimi zaman üzülüyor, kimi zaman heyecanlanıyor, kimi zaman telaşlanıyorsunuz... Kitabı bitirene kadar karakterleri çözmekle, olayları anlamakla meşgul oluyorsunuz. Bitirdiğinizde ise geriye sorgulanacak hiçbirşey kalmıyor! Sadece romanın damağınızda bıraktığı o güzel tat, olanları sindirmek için biraz sükunet, o kadar! Kimi romanları okuduğunuzda, romandaki karakterle özdeşleşip kendi içinizde de bir yolculuğa çıkarsınız ve bittiği vakit siz de kendinizde yeni birşeyler keşfetmiş, biraz daha olgunlaşmış, yeni bir yaşamı tecrübe etmiş olursunuz. Bu tip romanların üzerine işte bol bol konuşursunuz, çünkü sizin de söyleyecek cümleleriniz vardır! Kardeşimin Hikayesi'ni okuduktan sonraysa, benim cümlem kalmadı! Bu yüzden söz söyleyemedim üzerine işte! Orta yaşlarının üzerindeki emekli mühendis Ahmet Arslan sakin bir sahil kasabasına yerleşir. Yalnız yaşayan gizemli mühendisin bölgede görüştüğü çok az insandan biri olan Arzu Kahraman'ın bir cinayete kurban gitmesiyle başlayan hikaye; cinayeti araştırmak üzere köye gelen genç gazetecinin, olay gecesi Arzu'nun evindeki konuklardan biri olan Ahmet Bey ile görüşmek üzere kapısını çalmasıyla, bir cinayet soruşturmasından çok Ahmet Bey ve kardeşinin geçmişinin merakla, hüzünle, heyecanla sorgulandığı bir hikayeye dönüşür. Kahramanımız Ahmet Bey, bir çeşit aşkla bağlandığı bu genç gazeteciyi yanında tutmak için yıllardır kimseye anlatmadığı sırlarını da bir bir ortaya dökecek; romanın sonunda gazeteci hem katili hem de Ahmet Bey'in gizemini çözmüş olacaktır. Bu kitap, Zülfü Livane'nin bence dili, tarzı en farklı kitabı! Her kitabında hissettiğim gibi, bunu da okuyunca bir sinema filmine uyarlansa tadından yenmez diye düşünmekten kendimi alamadığımı da belirtmeliyim!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/karganin-ucusu-jean-pierre-gibrat", "text": "İlk Gibrat denemem olan Karganın Uçuşu, beni hem adı ile hem de kapağı ile etkiledi. Nedendir bilenmez okumaya başladığınız andan itibaren Fransa sokaklarında dolaşıyor hissini alıyor, kulağınızda Fransızca sözler duyuyor ve her an yanınızdan bagetini almış giden renkli şapkalı bir güzel Fransız kızı geçecek gibi düşünüyorsunuz. Kitabın en etkileyici yanı sizi içine alıp, o zamanlara götürüp, o insanlarla birlikte bir kaçış hikayesi yaşatması. Bana yaşattığı duygu tam olarak bu oldu. Sonrasında ise ana karakterlerin gerçekçiliği daha doğrusu gerçekçi bir biçimde resmedilişleri cezbediyor. Bunun adına ne denir bilemiyorum ama çizimlerde inanılmaz bir çekicilik var. Bazı karelerde bakıp bakıp dalarsanız şaşırmayın, bu oldukça olağan bir durum Karganın Uçuşu'nda. Bir kaç kez sayfaya bakıp, detaylı bir biçimde incelemeye başladım. Çizimlerin bazı yerlerinde çok güzel detaylar var. Bazı karelerde ise enteresan bir ürkütücülük sezdim. Özellikle kötü karakterlerde bu çok bariz olarak verilmeye çalışılmış gibiydi. Belki de bana öyle geldi tam olarak emin değilim fakat, bu çok önemli bir ayrıntıydı. Tabi her çizgi romanda olduğu gibi bu çizgi romanda kısa geldi ve keşke daha olsaydı, okumaya devam etseydik düşünceleri ile geçti. Tadı damakta bırakan türde, sizi içine alıp götüren, her karesinde ayrı bir tat yaşatan, güzel mi güzel bir çalışmaydı. Flaneur zaten bu tip güzel çalışmaları buluyor ve dilimize kazandırıyor. Son yıllarda artan alternatif çizgi roman dünyasına olan katkıları artarak devam eder umarım. Serinin diğer kitapları basılır mı bilmiyorum ama umarım basılır ve okumaya devam ederiz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/karikaturler-ve-cizgi-oykuler-yigit-ozgur", "text": "Yiğit Özgür karikatürlerinden bahsetmeye gerek var mı? Bence yok ama yine de yazıyı yazmış bulundum bir kere. Belki hiç bimeyenler vardır onlara az biraz yardımcı olmuş olurum. Hemen söyleyebilirim ki Yiğit Özgür karikatürleri alışılmışın dışında bir çizgi ve espri yeteneği barındırıyor. İlk anda sizi çizgisi ve esprisi ile yakalayan, okuması keyifli bir karikatür deneyimi sunuyor. Karikatürler serisini birçıpıda bitirdikten sonra, ağzımı az biraz kapatıp, çizgi öykülerine geçtim. Birinden bile sıkılmadan aynı şekilde onlarıda tükettim, bitirdim. Hani daha yok mu diye etrafıma bakar buldum kendimi. Kesmedi internette bir kaç sayfa gezdim. Haliyle kitaplarında yer verdiği benzer karikatürlere ulaştım. Bu adam ne yapıyor çizsin, yeni bir kitap yapsın! Diyerek az biraz kendi kendime isyan ettim. Şaka bir yana kafanızı dağıtmak, güzel güzel sıyrılmak istediğinizde alınız okuyunuz diyebileceğim karikatürler Yiğit Özgür karikatürleri. Burada bir kaç tanesini paylaşmak isterdim fakat sanıyorum bu paylaşım doğru olmaz. Zaten bu yanlış internette defalarca kez yapılmış oradan bakabilirsiniz. Belki de değildir bilemiyorum tabi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/karmasik-duygular-stefan-zweig", "text": "Stefan Zweig'in istisnasız her kitabı bende unutulmaz bir etki bırakmıştır. Okumadığım bir kitabına başlarken ne kadar yüksek beklentide olursam olayım, kitap asla hayal kırıklığına uğratmıyor, aksine ağzımı beş karış açık bırakmayı başarabiliyor. Karmaşık Duygular adlı kitabında da öyle oldu. Kitabın içinde kısa öyküler yer alıyor. Öykülerin konusunu genellikle aşk, ayrılık, özlem, umutsuzluk, tutku gibi temalar oluşturuyor. Fakat aslında okurken bu duyguları ayrı ayrı değil de birbirinden ayırt edilemez bir biçimde, karmaşık olarak hissediyorsunuz. Bazen hissettiğiniz duygunun ne olduğunu kendinize sorduğunuzda bir cevap bulamıyor, yalnızca hikayenin sonunu gördüğünüzde o tuhaf duygunun esiri olmaktan kurtulabiliyorsunuz. Yani demem o ki, büyüleyici bir öykü dizisi. Her ne kadar çoğu melankolik, hüzünlü ya da ağır ilerlese de insana belirli oranda umut veriyor, gerçek hayatta da karşılaştığımız bazı durumlara ayna tutarak şaşırtıyor diyebilirim. Karmaşık Duygular, kitaptaki en uzun öykünün adı. Bir akademisyen ve öğrencisinin tuhaf ve karmaşık serüvenini anlatıyor. Aşk sonunda bedensel birleşmeyi arzular mı ya da bedensel birleşme olmadan aşk ne denli yücelebilir sorularına cevap arıyor. Bir Yüreğin Çöküşü'nde, kızından ve eşinden yıllar içinde ruhen ayrı düşmüş, artık diğerleri tarafından görülmeyen ve önemsenmeyen bir adam haline gelmiş acılı bir babanın kendi içine dönüşünü anlatıyor. Bana göre en hüzünlü ve en etkileyici hikayelerden biriydi. Erica Ewald'ın Aşkı, kaçırılmış fırsatların, toplanamayan cesaretin ve duygulara yanaşmaya olan korkunun insanı getirebileceği noktalar üzerine yazılmış, insanın hangi çağda yaşarsa yaşasın kendinden bir parça bulabileceği güzel bir hikaye. Her biri bir romanın kapısını aralayabilecek kadar derin olan bu hikayelere gömülmek ve gerçek dünyayı kısa bir süreliğine unutmak isterseniz kesinlikle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kartaca-kralicesi-dido-christopher-marlowe", "text": "Enteresan bir hayat hikayesi olan Christopher Marlowe'un okuduğum ilk kitabı. Şunu başından söylemek isterim ki son da olmayacak. Kartaca Kraliçesi Dido az biraz şüpheli başladığım kitaplardandı. Ama bir kaç sayfa sonrasında beni yakaladı ve birlikte güzel bir okuma yaptık. Neyse o kısma girmeyelim. İngiltere ve pisliklerine girecek olursak ne sayfalar yeter ne bloglar. Evet yazarımız hakikaten enteresan bir kimse. Yaşamı ise az biraz gizemli az biraz da talihsiz. Belki yaşasa daha neler neler yazardı dediğimiz yazarlardan. Kitaptan bahsedecek olursam eğer kitap Dido'yu anlatıyor bizlere. Şimdi Dido kimdir nedir derseniz bu yazı çok uzar gider. İsterseniz alın okumaya başlayın hemen çünkü bu eser okunması gereken eserlerden. Merak etmeyin hayal kırıklığı bir eser değil kesinlikle. Zaten Hasan Ali Yücel Klasikleri'nde hayal kırıklığına yer yok. Bu arada reklam değil gerçek bu dediğim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/katedral-raymond-carver", "text": "Yazılması ve yorumlanması bana göre zor olan kitaplardan biri Katedral. Neden derseniz kitap ne çok güzel bir kitap, ne çok kötü bir kitap arada bir yerlerde kalmış okunsada olur okunmasa da olur denebilecek kitaplardan biri. Fakat bir kaç öykü bizlere bir çok şeyi bir arada anlatan öykülerden olduğu için, bu çizginin bir kaç tık üstüne çıkıyor ve okunsa daha iyi olur bence dedirtiyor. Raymond Carver ile Fil adlı kitabı ile tanışmıştım. Bu kitabı çok beğenmiştim ve okunması gereken yazarlar listeme almıştım. Fil kitabı en iyisi mi değil mi bilmiyorum ama dediğim gibi benim için güzel bir kitaptı. Sade ve net bir kitaptı. Sadeliği oldum olası çok seven benim için bu güzel bir kitap demekti. Sonrasında Katedral'i okumaya karar verdim. Katedral'de bir çok öykü yer alıyordu. Hatta bu öykülerden bir kaçı ödüllü öyküler. Ödüllü olup olmaması benim için bir kriter değil. Hiç bir zaman buna göre değerlendirmemişimdir. Herhangi bir oluşumun verdiği ödül beni hiç ilgilendirmiyor. Öyküler yine yazarın tarzında, sade bir anlatımla anlatılan, klasik amerikan tarzı yaşamın detaylarını gösteren öyküler. Kimisi ilgi çekici kimisi ilgi çekmeden ilerleyen hikayeler. Bazılarında kapağını kapatıp az biraz düşüncelere daldığınız, kimisinde ise evet evet evet ya da anlıyorum anlıyorum ama yeter artık bit artık dediğiniz bu öyküler. Genel olarak yaşamdan alınmış kesitler gibi geldi bana. Kısa soluklu, amerikan yaşamlarından kesitler, bazen daha detaylı bazen daha yüzeysel ama genel anlamı ile yaşamın içinden alınmış öyküler. Kitapta en etkileyen öykülerden biri kitaba da adını veren Katedral adlı öykü. Gerçekten en son satırına kadar merak uyandıran, az biraz daha hüzünlendiren güzel bir hikaye. Bir de Kompartıman adlı hikayeyi çok beğendim. Bazı yerlerinde tahminler yürütülebilen, ama sonunun tahmin edilemeyeceğini düşündüğüm bir hikaye. Diğer öykülerden de çok güzeller var ama sadece bu iki öykü için bile okunması gereken güzel bir kitap Katedral."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kayigim-rosinha-jose-mauro-de-vasconcelos-2", "text": "Vasconcelos'un, delilik ve normallik kavramlarını ters düz ettiği güzel romanı. Eğlenceli ama boş hale getirilmiş şehir yaşamıyla, bir yerlerde hala kırık dökük de olsa yaşamını sürdürmeye çalışan doğayı karşılaştırabileceğiniz hüzünlü bir hikaye. Ze Oroco adlı adam, kayığı Rosinha ile konuşur; tek taraflı değil, iki taraflı bir konuşmadır bu. Rosinha bir vakitler, kayık olmayı isteyen bir ağaçtır ve bir gün dileği kabul olur. Kızılderililer tarafından keşfedildiğinde, bir kayığa dönüşür. Ze Oroco'ya, dinlemekten keyif aldığı, doğaya dair güzel hikayeler anlatır. Ze Oroco'nun her şeyden haberi vardır. Nehir ne zaman kabaracak? Yağmur yağacak mı? Bir yerde balık akını mı var? Her şeyi bilir, kayığı Rosinha her şeyi anlatır ona. Fakat bir gün, ağaçlarla konuşabildiği sırrını paylaştığı bir doktor tarafından, sözde deliliğini iyileştirebilmek için, bir akıl hastanesine yatırılır. Ze Oroco, zoraki tutulduğu bu hastanede hüzün dolu yıllar geçirir. Ze, kendine bile itiraf edemese de, aslında deli olduğu zamanları özlemektedir. Bir gün yeniden Rosinha'ya döner, Ze. Kayık yaşlanmış, çürümüş, kullanılmaz hale gelmiştir. Güç bela nehre sürükler onu. Üzerine biner ve nehre açılır. İyileştiğine emin olmak istediği bahanesini öne sürse de, içten içe yeniden sevgilisi Rosinha ile konuşabilmeyi ümit etmektedir. Bu soruların cevaplarını kitabı okuduğunuzda almanız gerekir, sanıyorum. Ve Kayığım Rosinha'yı özümseyebilen bir insanın, ağaçlara, kuşlara, toprağa, nehre başka gözlerle bakmaya başlayacağına da eminim. Son olarak, kitaptan çok hoşuma giden kısa parçalar paylaşıyorum...İyi okumalar dilerim! Rüzgar, hiç kuşkusuz, iradesinden çok daha güçlü birinin buyurduğu görevi yapıyordu. Ya yağmur? Neden onu dünyaya getirmişti? Bunu da düşünmemesi gerekiyordu. Kendisini hayat denen hüzne alıştıran yağmurun nemli parmaklarına karşı nankörlük ediyordu belki. En iyisi uyumaktı. Genç kız bir sigara paketi alıyor ve uzaktan ona bir sigara paketi uzatıyordu. Her şey için teşekkür ederim. Bir de; her zaman dilediğim gibi, hep sevdiğim birinin yanında ölmeme izin verdiğin için."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kayigim-rosinha-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Bazen düşünüyorum acaba Vasconcelos'un bir kitabınıda sevmeyebilecekmiyim? Ya da okumaktan sıkılacakmıyım diye. Öyle sanıyorum ki bu asla olmayacak. Karşımızda yine bir Vasconcelos kitabı ve yine mükemmel bir eser. Sizi içine alan bir hikaye, sevgi, tutku, huzur, mutluluk, umut, güzellik, bitkiler, doğa, nehir, ağaçlar, hayvanlar... daha saymakla bitiremeyeceğim ne kadar güzel şey varsa hepsi bu kitapta toplanmış ve adınada Kayığım Rosinha denilmiş. Kitabın özeti nedir derseniz size çok derine inmeden şunları söyleyebilirim. İçi sevgi dolu, tertemiz bir adam ve en güzel hikayeleri anlatan, kayığı ile başından geçenler diyebilirim. Kitabı okurken tüm roman böyle devam etsin istiyorsunuz. Gerçekler karışmasın, tüm kitap böyle sürsün istiyorsunuz. Ama insanlar geliyor ve geldikleri her yere acıdan, hüzünden ve hayal kırıklığından başka birşey getirmiyorlar. Bu kez gelen bir doktor. Herşeyin iyilik için olduğunu söyleyen, herşeyi senin için yapıyorum diyen klasik yalancı bir insan. Kitabı okurken defalarca kez kendisini yumruklamak isteyeceksiniz! Şiddet içinizi kaplayacak ona karşı eminim... Sonrasında Ze Oroco'nun sözde iyileştirilmesi, gerçek hayata adapte edilmesi ile devam ediyor. Buruk bir hüzün ile devam ediyorsunuz okumaya. Vasconcelos'un tüm kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da anlatılmaz yaşanır duygularla, sürükleyici bir şekilde kitap okumanın zevkine varıyorsunuz. Sadece güzel bir kitap demenin yetersiz olduğu muhteşem kurgusu ve anlatımı ile herkesin okuması gereken bir kitap Kayığım Rosinha."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kayitsizlik-senligi-milan-kundera", "text": "Uzun bir aradan sonra (12 yıl) Çek asıllı yazar Milan Kundera yeni romanı ile karşımızda. Kayıtsızlık Şenliği, çevirmen Ayça Sezen'in çevirisiyle daha geçen ay geldi. Can yayınları tarafından eserin kapağı konusunda birşey söylemek istemiyorum 🙂 Kapak konusunu bir kenara bırakarak, kitabın içeriği hakkında bilgi vermek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Eğer ilk kez Milan Kundera okuyacaksanız ve bu okuduğunuz kitaba göre böyle büyük bir yazarı değerlendirip, diğer eserlerinide okuyup okumayacağınıza karar verecekseniz, Kayıtsızlık Şenliği'ni rafa geri bırakın. Gülünesi Aşklar, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Şaka ya da Bilmemek gibi yazarın diğer eserlerinden birine başlayın. Bu Kayıtsızlık Şenliği kötü demek değil asla. İlk defa yazarla tanışacak kişiler için yanlış bir seçim olur demek istiyorum. Elbette yazarın en önemli ya da en olmazsa olmaz eseri de değil kabul ama kitap hakikaten çok farklı bir anlatımla, çok farklı dil oyunları ve eşsiz bir Milan Kundera mizahı ile kendisini okutuyor. Kayıtsızlık Şenliği, kayıp annesiyle konuşan Alain, işsiz güçsüz oyuncu Caliban, mutluluk delisi Ramon, sürekli olarak kukla oyunu yazma hayali kuran Charles ve narsist D'Ardelo'nun hikayesini bizlere sunuyor. Tabi tüm bu karakterlerin Milan Kundera tarzı ile harmanlandığını söylememe sanırım gerek yok. Stalin ve keklik avı hikayesi ise kitabın içinde geçen en iyi giyaloglardan biriydi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kediler-charles-bukowski", "text": "Kediler ile ilgili ne çok kitap yazılmış değil mi? Evet hemde çok fazla. Fakat bunlardan biri var ki o bizi en derinden anlatımı ile derinden etkileyen Bukowski abimiz. Kendisi iel tanıştığımız günden beridir tüm kitaplarını okuyan biri olarak diyebilirim ki biliyordum bir hayvan sever olduğunu ama bu kadarını bilmiyordum... Hayır bu kadar güzel anlatım olur mu? Olurmuş. Eğer kitap Bukowski ise olurmuş arkadaş. İçten güzel mi güzel yazılmış şiirleri barındıran kitap, bize asi, alkolik ve agresif yazarımızın tam bir hayvan sever olduğunu, özellikle de kedilere karşı derin bir sevgi beslediğini gösteriyor. O kadar çok seviyor ki bu hayvanlar hakkında bir çok güzel şiire imza atmış. Eminim aşk hakkında bu kadar çok şiir yazmamıştır. Yazmış olsa bile bu kadar güzel bir anlatım ile sunmamıştır. Peki neler demiş Bukowski abimiz bu kitabında? Ne kadar çok kediniz varsa o kadar uzun yaşarsınız demiş mesela. Aslında yanlış sayılmayan bu sözünün arkasında sanıyorum kedilerin verdiği o tarifsiz huzur var. Her ne kadar alerjik bir bünyeye sahip olsam ve kedilerle çok fazla zaman geçirememe gibi bir lanetim de olsa bu huzurun ne olduğunu biliyorum. Çünkü eskiden benimde beraber yol aldığım kedi dostlarım vardı. Ama sonradan nasıl olduysa bu alerji laneti yüzünden beraber yaşayamaz olduk. Belki ileride bu nefret şehir yaşamından kurtulur, huzurlu bir kırsalda geçiririm günlerimi o zaman bu lanette azalarak biter ve bende kedi dostlarımla yaşar giderim kalan ömrümü. Kitaba dönecek olursak eğer söyleceğim tek şey alın okuyun olur. Eğer yazarın kitaplarını ilk kez okuyacak bir okur iseniz o zaman size Ekmek Arası ve hemen ardından Factotum'u öneririm. Okuyacağınız ilk kitabı şiir kitabı olmamalı Bukowski'nin. Ne tarzını anlarsınız ne de ne demek istediğini."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kesanli-ali-destani-haldun-taner", "text": "Yıllardır merak ettiğim, okumayı çok istediğim büyük ustayı en sonunda okuma şansını yakaladım. Hemen sonrasında ise kendime çok kızdım. Böylesi bir eserden, böylesi bir ustadan bu kadar yıl mahrum kalarak yaşamışım dedim kendi kendime. Daha kötüsü ise tiyatroyu seven biri olduğumu düşünerek yaşardım. Ama bu sevgiyi Haldun Taner'in eşsiz eserleri ile beslemeden yaşamışım. Ne olursa olsun geç kalmış değilim diye kendimi avutuyorum ve tüm eserlerini itina ile okumaya çalışacağımı biliyorum. Eser hepimizin bildiği daha doğrusu kulaktan dolma olarak olsa da bildiği Keşanlı Ali Destanı. Kitaba başlar başlamaz eskilere gidiyorsunuz. Eski İstanbul, eski Türkiye, eski güzellikler, eski dolandırıcılar. Erkeklerin erkekliklerinin, birilerini döverek ya da öldürerek kanıtlandığı zamanlar. Fakat bu zamanlarda düzmece olaylar çok yaşanmış. Nam, şan şöhret elbet o zamanlar daha bir mühim konulardanmış. O yüzden biraz yalan dolan çok sıkıntı olmadan yedirtilebiliyormuş insanlara. Durum şimdi ki kadar çıplak değilmiş. Hoş şimdi de değişen fazla bir şey yok. Yine yiyenler yiyor yenmesi gereken gibi gösterilenleri."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kibarlik-budalasi-moliere-2", "text": "Muhteşem bir Moliere eseri. Yıllar önce kralın isteği ile Türk elçisi onuruna hazırlanan oyunun hem Haldun Dormen ve ekibinden seyretmiş, hem de kitabını okumuş oldum. Bu kadar güzel bir eseri hem okumuş hem izlemiş olmak, hemde büyük üstadlar tarafından sahnede izlemek büyük şans oldu benim için. Moliere'in tüm eserlerinde olan ince ve güzel komedi, bu younunda da hissediliyor. Sadece komedi olarak değil, cahilliğin neler yaptığı ile ilgili de bir eleştiri niteliğinde. İşin tarihi kısmına baktığımızda ise daha ilginç bir ve komik bir olaya denk geliyoruz. Zamanında bu oyunu yazmasını isteyen XIV. Louis, Moliere'den Türkleri rezil edecek bir oyun istemiş. Fakat gel gör ki rezil edilen Türkler değil kralın kendisi olmuş. Bu oyunu izlemeye gelen Türk heyetinin başındaki kişi olan Süleyman Ağa'yı elçi zanneden kral, bu oyun ile birlikte onları küçük düşüreceğini düşünmüş. Fakat sonrasında Süleyman Ağanın aslında mektup gönderen bir kurye olduğu anlaşılmış. Oyun çıkışında Süleyman ağaya, Kralımızın elbisesini nasıl buldunuz? diye soran asilzadelere verilen cevap ise kralın bir kaç gün boyunca dışarı çıkmamasına neden olmuş; Padişahımız efendimizin selama çıktığı zaman bindiği at bile daha süslüdür! Bu olay sonrasında Moliere sona çok yakın olduğunu düşünmüş, kralın onun için vereceği cezayı beklemiş. Tabi konunun daha fazla detayı var ben biraz daha kısa anlattım. Başında olan bazı olaylar da mevcut. Fransız kralının Osmanlı ile yakınmış gibi görünüp, adalara asker göndermesinden tutunda, elçisini İstanbul'dan almasına kadar bir çok noktası var. O dönemlerde krallar bir şekilde Osmanlı Padişahları ile aşık atma çabasına daha doğrusu kendilerini denk görmeye çalışmışlar. Bunun sonucunda ise bir çok komik olay meydana geldiği gibi bazende kanlı olaylar meydana gelmiş. Konuyu arama motorlarına yazıp internetten daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kibarlik-budalasi-moliere", "text": "Kibarlık Budası, XIV. Louis'in en çok güldüğü Moliere oyunu olarak biliniyormuş. Açıkçası benim de okuduğum tiyatro metinleri içinde yüzümü en çok güldüren oyun oldu. IV. Mehmet'in elçisi olarak Paris'e gelen Süleyman Ağa, Fransız sarayının ihtişamına burun kıvırınca XIV. Louis bu duruma çok içerlemiş olacak ki Moliere'e oyun sipariş etmiş. O dönemin Paris'inde, Osmanlı'yla ilgili her şey ilgi çektiğinden ve Süleyman Ağa, Osmanlı sultanının sarayının Louis'in sarayından katbekat güzel olduğundan bahsederek bir skandal yarattığından, oyuna gösterilen ilgi de yoğun olmuş olsa gerek. İlk perdeler aslında Moliere'in klasik taşlamalarından, tanıdık tiplemelerinden oluşuyor diyebiliriz. Asilzade olmakla kafayı bozmuş, aslında asilzade olmayan bir adam, asil görünmek için türlü şaklabanlıklar yapar. Etrafındakiler içten içe onun bu haliyle alay etseler de, ondan yararlanmaktan ve parasını söğüşlemekten geri durmazlar. Mösyö Jourdain isimli kibarlık budalası, kızının aşık olduğu adamla evlenmesine, adam asilzade olmadığı için izin vermez. Bunun üzerine söz konusu aşık Cleonte, uşağı Covielle ile birlikte, bu kibarlık budalasına bir oyun oynamaya karar verir. Cleonte, artık Türk sultanının oğludur. Covielle ise kılık değiştirmiş bir tercüman. Ve sahte Türk sultanı Cleonte, Mösyö Jourdain'in kızına görür görmez tutulmuştur. Kendisine oyun oynandığını hiçbir şekilde anlamayan ve mevki olarak yükseleceğini düşünen Mösyö Jourdain, kızını bu sahte sultana seve seve verir. Bana kalırsa komedyalar içerisindeki en başarılı eserlerden biri. Moliere'in adı bile tek başına yetiyor nitekim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kilimanjaronun-karlari-ernest-hemingway", "text": "Kilimanjaro'nun Karları, Ernest Hemingway öykülerinin yer aldığı bir kitap. En sevdiğim yazarlar arasında tartışmasız bir yeri olan yazarın, diğer kitaplarına göre daha az sürükleyici bulduğum, daha az etkisine girdiğim kitabıdır Kilimanjaro'nun Karları. Yıllar öncesinde okuduğumda çok daha az beğenmiş ve sonrasında bir daha okuma kararı almıştım kendi kendime. Aradan geçen uzun zamandan sonra tekrar okudum ve gördüm ki değişen fazla bir şey olmamış. Aslında burada demek istediğim şey kitap kötü vc değil. Hemingway gibi bir yazara böylesi bir ithamda bulunmak bizi aşar elbette. Burada demek istediğim şey Hemingway'in anlatımı ve Hemingway'in üslubundan biraz uzak bir kitap gibi Kilimanjaro'nun Karları. Daha öncesinde başka kitaplarını okuyan herkes benimle aynı duyguları paylaşacaktır diye düşünüyorum. Örneğin bir Yaşlı Adam ve Deniz. Bu kitabı ele aldığımızda Ernest Hemingway'in nasıl bir yazar olduğunu anlayabilirsiniz. Çok basit bir konuyu işleyişi, anlatışı ve olayların ilerleyişi, hayatın acısı ve zafer duygusu. O kadar kesin bir dille anlatılır ki kitabı okumaz, adeta içersiniz. Finale geldiğinizde beyninizde çakan bir çok şimşek vardır ve bu kitap neydi yahu dersiniz. Ne kadar çok kitap okusanızda, bir gün rafta gördüğünüzde tekrar okusam mı acaba diye kendinize sorarsınız. İşte Kilimanjaro'nun Karları'nda ben bu etkiyi alamadım. Belki tamamiyle benden kaynaklanıyordur, bilemiyorum. Ama elbette yazarın tüm eserlerini okumak isteyenler için şunu söyleyebilirim ya en sona bırakın ya da ilk okumayın ortalarda yer verin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kirilgan-seyler-neil-gaiman", "text": "Kırılgan Şeyler, orijinal adıyla Fragile Things, Neil Gaiman'ın kısa öykülerini içeren mucizeler kitabı. İçlerinde Hugo, Locus ödülleriyle derecelendirilmiş öyküler de var, Gaiman'ın farklı zamanlarda yazıp ara verdiği ve sonradan tamamladığı tozlu raf hikayeleri de var. Çizgi roman olacakken son anda çark edip hikayeye dönüşen eserler var. Hatta bir hikayeyi daha çok andıran şiirler bile var. Aynı zamanda Gaiman, her öykünün başında o öykünün kendi 'hikayesini', ne şartlarda yazdığını ve neden kaleme aldığını da anlatıyor. Böylelikle hikayenin geçmişini öğrenerek o hikayeye daha farklı açıdan bakma imkanı buluyoruz. Kitabın içinde gerçekten beğendiğim ve etkilendiğim, Poe'dan ya da Conan Doyle'dan esintiler bulduğum güzel hikayeler yer alıyor. Fakat bunun yanında amacını anlayamadığım, sıkıntıdan ağır ilerleyebildiğim hikayeler de var. Okurken sık sık 'seçmece pazar yeri' gibi görmekten kendimi alamadığım bu öykü kitabında, dişe dokunur, şaşırtıcı yazılar bulabileceğiniz gibi pek hoşunuza gitmeden okuduğunuz yazılarla da karşılaşmanız mümkün. Tabii bu benim şahsi fikrim, belki de hoşlanamadığım hikayelerin içinde benim göremediğim bir takım sırlar da gizlidir. Özellikle bazı öykülerde Gaiman daha önce yazdıklarından ilham alarak, onun bir parçası olarak düşünüp yazdığını belirtiyor. Eğer asıl parçayı okumamışsanız, onun yan ürününden keyif almanız da mümkün olmuyor doğal olarak. Gaiman'ın çoğu kitabını okumuş olmama rağmen Amerikan Tanrıları'na henüz fırsat bulamadım, kitabın içindeki Amerikan Tanrıları'na gönderme yapılarak yazılmış hikayeden istediğim tadı alamamamın sebebi bu olabilir söz gelimi. Her şeyden öte, Gaiman severlerin, yazarın beslendiği kaynakları görebilmek ve yazarı daha iyi tanıyabilmek amacıyla bu kitabı okumaları gerektiğini düşünüyorum. Bir nevi yazarın karalama defterine göz atıyor, onun iç dünyasına dair ufak izleri keşfedebiliyorsunuz ki bu tek başına roman okumaktan daha fazla yaklaştırıyor sizi Neil Gaiman'a."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kirlangic-oyunu-olmek-gitmek-donmek-zeina-abirached", "text": "Az biraz yarım kalan, ne dediğini tam olarak anlayamadığımız bir çizgi roman olmuş sanki. Anlatılmak istenen tamam ama biraz kopuk, sanki biraz daha bir şeyler olmalıymış gibi hissettiren bir hikayeydi. Tam bir şekilde dahil olacağım diye düşünürken hop başka bir yerde buluyorsun kendini. Bu biraz kopukluk yarattı. Siyah beyaz bir savaş zamanı betimlenmiş çizimlerde. Aslında amaç illa siyah beyaz olsun, savaş olsun diye değil belki de tarz öyle. Yazarın/çizerin daha ilk eseri olduğu için detaylı bir analiz mümkün değil elbet. Ama internet araştırmaları sonucuna göre yeni bir Satrapi tarzı diyebilirim. Persopolise çok benzettim okumaya başladığımda. Fakat Kırlangıç Oyununda bazı şeyler yarım kalmış daha doğrusu anlatılmamış. Anlatılmak istenenin net olarak verilmediğini düşünüyorum. Sanki bir kaç cilt daha olsa olurmuş gibi bir durum söz konusu. Tüm kopukluklarına rağmen güzel bir çizgi romandı. Okumaya değer. Beyrut'ta o yıllarda neler olmuş bilmeyenler için başlangıç niteliğinde olmuş. Yazarın/çizerin diğer eserlerini de okumak için sabırsızlanıyorum. Sırtlan kitap duy sesimizi!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kirmizi-papagan-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Kırmızı Papağan, Jose Mauro De Vasconcelos'un yani en ama en sevdiğim yazarlardan birinin, okumadığım son kitabı idi. Zaten mükemmel bir eser olduğunu düşündüğümden ve bir tane okumadığım eseri olsun dediğimden bu kadar zamandır okumamıştım. Ama bu Haziran ayında kendime bir doğum günü hediyesi verdim ve kitabı okumaya başladım. Jose Mauro De Vasconcelos'un bende ki yeri her zaman apayrıdır. O yüzden onun kitaplarının yeri de benim için ayrıdır. Bambaşka bir okuma deneyimi sunduğu yetmezmiş gibi, alır götürür çocukluğumuza ve bizi bir sahil kasabasında başı boş zeytin ağaçları arasında dolaşırken bırakır. Kitap bittiğinde ise yine o salt şehir kokusu gelir burnumuza ve neredeyim ben oluruz. Bu kadar derindedir hissetttirdikleri Vasconcelos ustanın. Fakat bu kitabında diğer kitaplarında olmayanlar vardı. Örneğin bu kitabında sürükleyicilik yoktu nedense. Aslında konu tam benlik bir konu idi. Güney amerika, kızılderililer ve tabi ki deniz. Ama nedenini anlamadığım bir şekilde Kırmızı Papağan bir türlü beni içine aldıramadı. Bir şekilde yavan bir okuma ile devam etti. Arasıra kapağına bakıp Vasconcelos'un değil mi bu kita? Diye sordum kendime. Öyle sanıyorum ki çeviri ile alakalı diye düşünüyorum. Başka ne olabilir ki? Şeker Portakalı'nı, Kayığım Rosinha'yı, Yaban Muzu'nu, Güneşi Uyandıralım'ı yazan bir kimsenin böyle bir kitabı olabilir mi? Bence olamaz. Can Yayınları bu konuya bir el atmalılar bence. Can Yayınları bir de, Jose Mauro De Vasconcelos'un diğer kitaplarını da dilimize kazandırmalılar. Türkçe'ye çevrilmemiş olan Vasconcelos eserlerini de okumak istiyoruz. Bu isteğimizi geri çevirmesinler ve bassınlar artık yeni Vasconcelos kitaplarımızı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kirmizi-sacli-kadin-orhan-pamuk", "text": "Roman 80'lerden günümüze kadar İstanbul'da geçen bir hikayeyi ele alıyor. İstanbul'un büyümesi, yapılaşması, kimi spesifik siyasi görüş sahibi grupların değişimi, dönüşümü, yeni zenginleşen kitlenin oluşumu gibi çok iyi bildiğimiz bir konjoktürde geçiyor hikaye. Kral Oidipus, Rüstem ile Sührab'ın hikayesi, baba, babasızlık, şefkat, otorite, itaat, bağımsızlık gibi kompleks baba-çocuk ilişkisi etrafında dönen, insanı içine alan, karanlık bir roman. Hikayeye hayranlık; ve bu drama, teatral drama hayranlığının tutkuya dönüşmesi, öyle ki sonunda bunların kaderin olması konu edilmiş. Kitapta ensest yok fakat yumuşacık bir atıf hissettim. Baba aferini mi yoksa bireysellik mi ikilemi ne baskın ve içine doğduğumuz bir kompleks, bunun konu edilmesini sevdim. Kitapta Kral Oidipus efsanesini konu eden bir tiyatronun bu nedenle çektiği sıkıntılar ve bir hikayeyi benimseyip sonunda yaşamak konu alınırken, kitap da kendi içinde kendi kaderini mi konu alıyor acaba, kitapta provokatif bulunacak konular geçtiğinden, diye de düşündürttü bana."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kismet-bufesi-bilge-karasu", "text": "Kısmet Büfesi Bilge Karasu'nun ilk kitabı. Kitaptakilere metin adını vermiş. Daha doğrusu metinlerden oluşuyor demiş. Hal ve durum böyle olunca benim de ilgimi çekti ve bu kitabı ile yazarın külliyatına başlayayım diye düşündüm. Fakat sanırım iyi bir başlangıç yapmadım. Neden derseniz ya yazarın tarzına alışkın olmamamdan ya da kitabın, her insanı içine alan bir yapısı olmamasından. İlk başlarda büyük bir merakla okuduğum, kafamda canlandırmak için çaba harcadığım kitap, bir anda beni itmeye başladı. Sonrasında kitabın benim dışımda bir şekilde anlatacağını anlattığını, fakat benim bu okumada sadece bakan biri olduğumu farkettim. Başladığım kitabı okuyup bitirmek gibi bir prensibim olduğundan sadece okudum. Herhangi bir yere bakıyormuş gibi, herhangi bir şey birşey oluyormuş gibi okudum. Ne anladım ne de anlamaya çalışmamı sağlayacak bir anlaşılmayı bekleyen vardı sayfalarını çevirdiğim kitapta. Neden böyle olduğunu bile anlamadan, sadece okumuş ve bitirmiş olmamdan keyif aldım. Yanlış bir seçim mi yoksa yanlış bir ben miydi o sıra okuyan bilmiyorum. Belki de başk abir zaman başka bir ben ile okumalıyım. Belki de okumamalıyım bu böylece kalmalı kaldığı yerde bilmiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kitaplar-ve-sigaralar-george-orwell", "text": "1984 ve Hayvan Çiftliği'nden sonra okuduğum George Orwell eseri Kitaplar ve Sigaralar, oldukça samimi, sanki içimizden biri yazmış gibi, sade ve yalın anlatıma sahip bir kitap. Peki ne anlatıyor bu kitap? İlk olarak bize sigara içmek mi yoksa kitap okumak mı diye soruyor. Hangisi daha az maliyetli hangisi daha ekonomik diye araştırıyor. Sonrasında ise sonucu yani cevabı bizimle paylaşıyor. Yani kitap okumak diyor. Sonrasında ise hayatından hikayeler paylaşıyor George Orwell. Sonralarında ise kitabın, Orwell'in çocukluk anılarına gidiyor, nasıl bir okul hayatı, nasıl bir çocukluk yaşamı olduğunu okuyoruz. Tabi yine içten bir anlatım ile sunuluyor anıların her biri. Orwell, sekiz yaşında ailesinin isteği ile İngiltere'nin Güneydoğu'sunda yatılı bir özel okula, St. Cyprian'a gönderiliyor. Orwell, okul yıllarında yaşadığı hikayeleri şaşırtıcı bir şeffaflıkla bizlerle paylaşıyor. Bu kitabı okumadan önce George Orwell ve okul hayatı deseniz muhtemelen size burada okuduklarımdan çok başka bir anlatımla, yazarın okul hayatını tahmin etmeye çalışırdım. O kadar içten ve o kadar bilmememiz gerekenleri anlatıyor gibi bir his uyandırıyor ki insanda acaba bir yanlışlık mı var diye düşündürüyor bizi. Üzerinde konuşulacak ve paylaşılacak çok şey olsada fazla uzatmadan yazıyı burada kesip, direkt okunmalı diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kiyamete-bir-milyar-yil-boris-arkadi-strugatski-2", "text": "Yapmışlar. Evet hakikaten dedikleri kadar kafa karıştıran bir kitap olmuş. İşin şakası tabi bu böyle bir şey dememişler. Fakat kitap, anlaşılmamak için gerçekten büyük bir çaba sarfediyor. Zaten sayısal bir yapım yok daha bir zorlanıyorum. Aslında günümüzün zamanları gibi başlıyor ilk başlarda. Herşey olması gerektiği gibi ilerliyor. Her yaşanan yer gibi her yer güzle gibi her yer olması gerektiği kadar güzel gibi. Ama ne hikmetse gel zaman git zaman işler az biraz karmaşıklaşıyor. Sonrasında ise bu karmaşa artarak devam ediyor ve en sonunda içinden çıkılmaz bir örgünün içinde buluyorsunuz kendinizi. Neyse sizde bir okuyun o zaman tekrar üzerinde duralım. Bakalım sorun bende mi yoksa kitapta mı anlamış oluruz. Buraya yorumunuzu yazmayı unutmayın ama."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kiyamete-bir-milyar-yil-boris-arkadi-strugatski-3", "text": "Sanırım bir kitap, çeviri ile nasıl heba olur, nasıl yazık edilir sorularına güzel bir örnek teşkil ediyor. Çeviride yapılan yada yorumlanan, eklenen atasözleri o kadar rahatsız ediciydi ki, Sarı çizmeli Mehmet ağa diye çevirilen bir cümle gördükten sonra elimden fırlattım. Bundan önce de herkes gider mersine biz gideriz tersine diye çevirilmiş bir cümle vardı. İthaki'nin bilim kurgu serilerine hayranımdır. Bu alanda gerçekten güzel çalışmaları var. Lakin böyle bir kitap, nasıl olurda bu kadar özensiz şekilde heba edilir anlamıyorum. Bu kadar değişik fikirli ve hoş bir kurgusu olan kitap, çevirmenin elinde adeta can vermiş. Kitabın genel olarak karışıklığı da çevirmenden kaynaklanıyor da olabilir. Kitabı başka dillerde okuyan insanların yorumları oldukça olumlu ve anlaşılır olduğuna ve bizim dilimizde kitabı okuyanların kafasında genellikle bir karışıklık yaşandığına göre burada bir sorun olmalı. Bazı alanlarda birinci tekil şahıs konuşurken, bir anda üçüncü tekil şahısla olayı anlatmaya başlaması oldukça garip. Kitap güzel bir başlangıç yapıp derhal etkisi altına alıyor. Akıcı ve anlaşılır şekilde ilerliyor hikaye. Sonrasında olaylar kaos ortamına dönüşüyor ve kahramanlar akılcı bir yol ile karşılaştıkları durumu çözme çabasına giriyor. Taki sarı çizmeli Mehmet ağa ile karşılaşıncaya kadar. Eğer bu yazıya rastlayan yeni çevirmenlerimiz olursa, lütfen çok titizlik gösterin yaptığınız işe. Böyle kendi kendinize devşirme atasözleri ile cümleler kurmayın. Esere ve yazarlara saygısızlık. Rus edebiyatı içinde sarı çizmeli Mehmet ağa olabileceğini düşünmüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kiyamete-bir-milyar-yil-boris-arkadi-strugatski", "text": "İthaki'nin bilim kurgu klasikleri serisinden bir kitabı tanıtacağım bu gün: Kıyamete Bir Milyar Yıl. Rus yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski'nin 1977 yılında kaleme aldıkları bu eser o kadar canlı ki, günümüzde geçiyormuş hissi veriyor. Kitap karmakarışık bir olay örgüsüyle başlıyor. Malyanov bir astrofizikçidir ve yıldızlar arası maddeyle ilgili bir çalışma yapmaktadır. Daha iyi odaklanabilmek için karısı ve çocuğunu tatile göndermiştir. Fakat etrafında anlam veremediği ve çalışmalarını yapmasını engelleyen bir takım tuhaf olaylar dönmektedir. Malyanov bir süre sonra aynı sıkıntının yalnızca kendi başına gelmediğini, bir takım bilim adamı arkadaşlarının da çalışmalarını engelleyen tuhaf hatta neredeyse fantastik olaylarla karşı karşıya olduğunu anlar. Kendisi gibi birer bilim adamı olan arkadaşlarıyla bir araya gelip bu sorunu tartışırlar. Aradan çok zaman geçmeden, Veçerovski adındaki bilim adamı kendi fikrini ortaya atar. Her şey basit bir varsayımdan ortaya çıkıyor aslında: Kainat kendi yapısını korur. Fiziğe göre evrenin entropisi sürekli olarak artmaktadır. Ve bu nedenle de yüksek bir uygarlık mevcut olamaz, çünkü yüksek bir uygarlığın aklı o denli gelişmiş olacaktır ki azalmayan entropi yasası üzerinde hakimiyet kurabilecektir. Bu da kainatın yapısının kaybolacağı ve bir kaosun egemen olacağı anlamına gelmektedir. Bir nevi kıyamet de diyebiliriz. Sayısalcı olmama rağmen anlamak için beynimin tüm çakralarını açmak zorunda kaldığım bu kitabı, büyük bir hayranlıkla okuduğumu ve bilim kurgu türüne bir kez daha aşık olduğumu söylemeliyim. Kitabın arada sırada tanrısal ve kahraman bakış açısını bir arada kullanması kafa karışıklığı oluşturmuyor değil. Sanırım bu durum iki yazar olmasından kaynaklanıyor ve sadık kalmak gereğinden dolayı çeviride de düzeltilmemiş. Ama bir süre sonra buna da alışıyorsunuz ve aslında pek de göze batmıyor. Ayrıca bölümlerin eksik cümlelerle, parçalar şeklinde düzenlenmiş olması birçok kişi açısından anlamsız bulunmuş olsa da bence hoş ve farklı bir ayrıntıydı. Yetkililer alt metindeki bu göndermeden sürekli rahatsız olmuşlar ve yazarlara kitaptaki eylemlerin kapitalist bir ülkeye yöneltilmesini istemişler. Yazarlar bunu elbette reddetmiş ve kitap yayımlanmamış. Sonraları bir takım değişiklikler yapmak mecburiyetinde kalarak yayımlatabilmişler. Sonuç olarak bilim kurgu severlerin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm bir eser. Yazarları da baş tacım olan yazarların arasına alıyor ve Strugatski Kardeşler'den biri Gogol'ün diğeri ise Çehov'un soyundan geliyor ama hiç kimse hangisinin hangisi olduğundan emin değil. Bu kitap kesinlikle harika. diyen Ursula K. Le Guin'e bütün kalbimle katılıyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kizil-ot-boris-vian", "text": "Boris Vian'nın hayatından memnun olmayan insanlarından biri Wolf ve onun hayatının geçmiş dönemlerinden kaçışını daha doğrusu istemeyişini anlatan bir kitap Kızıl Ot. Boris Vian tarzını bilenler için çok şaşırılmayacak kalitede bir kitap. Fakat diğer eserlerini de okumuş biri olarak Kızıl Ot'un Boris Vian ile yeni tanışacaklar için uygun olmadığını düşünüyorum. Mezarlarınıza Tüküreceğim, Günlerin Köpüğü ya da Bütün Çirkinler Öldürülecek daha iyi bir seçim olabilir yazarı tanımak ve diğer kitaplarınıda okumak için. Kitabı okurken bazen -hatta çoğu kez- boş boş boşluklarla bakıp gidebilirsiniz. Emin olun bu normal. Çünkü çoğu kez kitaba girmek oldukça zor oluyor. Hele ki kafanızda yarattığınız bir dünyaya oturtmak çok daha zorlaşabiliyor. Ama oturduğu zaman bazı şeyler, akıp gidiyor. Birkaç sayfada karar verilmemesi gereken kitaplardandır Kızıl Ot. 'Kızıl Ot', Vian-Sullivan'ın sekizinci romanıdır. İlk ikisinin çılgın maceralarından, 'Günlerin Köpüğü'nün trajik aşklarından, 'Pekin'de Sonbahar'ın alaycı ve düşsel seyahatinden, ve 'amerikancadan tercüme' üç romandan -ki en sonuncusu olan 'Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek' bilimkurguya çok yakındır- sonra Boris Vian, tuhaf bir 'mikrokosmos' içinde sıkıntılı kahramanların izledikleri dokunaklı yolu önerir, hemen hemen psikanalitik ve 'konjonktürel' bir yolculuktur bu. İlk defa, Toutain adlı esrarengiz bir yayıncı tarafından yayımlanan 'Kızıl Ot', Vian'ın ölümünden sonra imha edilmeye makhum edilmiş, ancak yazarın dostlarının yardımıyla yok olmaktan kurtarılabilmiştir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/koku-patrick-suskind", "text": "Patrick Süskind'in Koku kitabını yıllar yıllar önce Bornova'da abime yardım ettiğim bir tadilat işinde duymuştum. Ne akdar alakasız değil mi? Çalıştığımız evin sahibesi benim sürekli olarak elimi kokladığımı görmüştü. Daha doğrusu sadece elim değil elime aldığım hemen hemen herşeyi kokladığımı farketmişti. Yıllar içinde yenmeye çalıştığım bir alışkanlığım idi bu benim. Halen belli zamanlarda yapıyorum. Ama o zamanlar çok daha fazlaydı. İşte bunu fark eden ev sahibesi teyzemiz, bana bir kitaptan bahsetti. Kitapta bahsedilen kişinin de herşeyi kokladığını, birçok şeyi kokularla hallettiğini ama sonrasında işlerin çığrından çıktığından bahsetti. Dikkatimi çekmişti o zamanlar. Hemen alıp okuyasım gelmişti. Ama ne hikmetse bilmiyorum okuyamadım. Aradan geçen uzun zamandan sonra okuma şansı buldum. Kitapta kokularla arası çok iyi olan birinden bahsediliyordu evet ama bu kişinin insanlıkla uzaktan yakından alakası yoktu. Fransa'da bir balıkçı kasabasında hatta balıkçı tezgahında doğan, Jean Babtiste Grenouille, doğduğu ilk andan beri enteresan bir bebekti. Tıpkı annesi gibi hissiz, kalpsiz, acımasız insanlıktan nasibini almamış bir yaratıktı. Annesi yeni doğmuş bebeği kokuşmuş balıklar arasında terk ettiği için cezalandırıldı. Bebek Grenouille'de süt anneye verildi. Fakat süt anne bu bebeği bir kaç gün sonra pedere teslim etti. Bebeğin tuhaflıkları o kadar belirgindi ki, bebekte bir lanet olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Aradan uzun zamanlar geçti ve koku uzmanı yaratığımız yani Grenouille büyüdü ve herşeyin kokusunu depolamaya başladı. Herşeyin kokusunu biliyordu. Yolda yürürken görmüyor, kokluyordu yolunu bu şekilde buluyordu. Mükemmelin üstünde bir burnu vardı. Bu sayede güzel parfümler yapabileceğini biliyordu. Bir usta buldu ve onun yanında çalışmaya başladı. Sonra bir diğer ustanın yanında. Ama enteresan bir şekilde kimin yanına gittiyse, ayrıldığında o insanlar ölüyordu. Laneti her zaman yanındaydı. Bu kadar anlatmam bile çok doğru olmadı biliyorum ama kitaptan bahsetmeden geçemedim. Bu kadar çarpıcı bir konu es geçilmemeli diye düşündüm. Eğer okumadıysanız bir an önce başlamanızı tavsiye ederim. Emin olun pişman olmayacaksınız. Aynı zamanda filmi de olan Koku, Parfüm olarak beyaz perdeye uyarlanmış. Ben hala izlemedim. İlk olarak kitabını okuyorum sonra filmini izliyorum. Bu şekilde daha iyi olduğunu düşünüyorum. İlk fırsatta filmini de izleyeceğim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kol-mansetinde-notlar-mihail-bulgakov", "text": "Kol Manşetinde Notlar, Mihail Bulgakov'un öyküklerinin yer aldığı bir kitap. Ben gibi Bulgakov'u bilen kimsleerin asla kaçırmayacakları bir kitap. Köpek Kalbi, Bir Doktorunun Anıları ya da Ölümcül Yumurtalar gibi eserleri bilen zaten biliyordur ve ne demek istediğimi anlıyordur diye düşünüyorum. Bazen yazılacak bir şey kalmıyor konu Bulgakov olunca. Diğer bir çok Bulgakov eserini bünyeye sindirmiş biri olarak şunu söylebilirim ki Kol Manşetinde Notlar diğer kitapları gibi değil usta yazarın. Nedendir bilmiyorum inanın ama bir türlü akıcı bir okumayla okuyamadım. Evet biliyorum bir Bulgakov kitabı ama ne hikmetse düşündüğüm gibi bir okuma yapamadım. Kitap bitmek bilmedi ve nedendir bilinmez hikayeler beni içine çekmedi. Diğer okuduğum kitaplarında yüzümde bir tebessüm, hoş bir zaman geçirme huzuru varken, bu kitapta bu saydıklarım olmadı ne yazık ki. Büyük bir hayal kırıklığı ve hüsran ile başbaşa kaldım. Fakat bir zaman sonra tekrar okumayı deneyeceğim. Okuduğum zaman ki benden kaynaklanan bir sorundur diye umuyorum. Hayır çeviriye bir şeyde diyemiyorum ki Ergin Altay çevirisi. Neyse siz bana bakmayın alın okuyun sonra buraya yazın düşüncelerinizi. Acaba sorun bende mi yoksa kitapta mı anlamış oluruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/komunist-manifesto-karl-marx-friedrich-engels", "text": "Kimseyi gücendirmek istemem ama günümüzün dünyasından bakıldığında zaman kaybından başka bir şey değil. Çünkü insan doğası, insanın kişisel hırsları ve kötülüğü göz ardı edilerek düşünülmüş bir ideoloji üzerinde durulmuş gibi geldi bana. Neresinden bakarsak bakalım, el ile tutulabilir yanları çok az, hatta belki de yok. Ayrıca eleştirdiği hemen herşeyi kendi içinde yapıyor Marx. Herhangi bir dinden farklı değil sunduğu toz pembe sınıfsız hayat. Sunduğu bu sınıfsız dünya vaadi, insan ve insan doğası tamamen göz ardı edilerek hazırlanmış gibi görünüyor. Toplum yargıları olmadan suç olmaz düşüncesi gibi, bireyin düşünceleri daha doğrusu birey denilen bir insanın doğası üzerinde durulmadan düşünülmüş gibi geldi bana. Mutlaka birileri bir şekilde kar sağlayarak, kişisel hırsı ile daha fazlasının peşine düşecektir. Zaten uygulandığı her ülkede bunu görebiliyoruz. Herhangi bir özgürlük söz konusu değil. Hatta en özgür denilen en iyi denilen ülkelerde bile bu böyle mutlaka birileri birilerinin üstünden daha iyi bir hayat sürmeye devam ediyor. Bir diğer konu ise işçilerin zincirlerinden başka kaybedeceği bir şeyinin olmaması konusu. Onlar insan ve bir yaşamları var. Bu yaşan asla ama asla bir daha ulaşamayacakları bir hak onlar için. Bireyselliğin ve mülkiyetin bu kadar yok edildiği bir toplum düzeninde sözde özgürlüğü konuşmak, insanlara daha iyi bir yaşam vaad etmek ile kapitalist reklamların daha iyi bir yaşam reklamları arasında hiç bir fark göremiyorum üzgünüm. Böylesi bir fantezi dünyasına bu kadar inanılması ve olabileceğinin düşünülmesi bana dinlerin sağladığı başarıyı hatırlatıyor. Demek ki bu tip bir örgütlenme ya da bu tip bir ideolojik tepkime ile insanlar yönlendirilebiliyor. Zaten yönlenmeye meyilli ve bir şeylerin hayranı, koşulsuz askeri olmaya meraklı aktivist insanları böyle yönlendirebiliyorsunuz. Günümüzde de bunun örneklerini görebiliyoruz zaten. Çok uzağa gitmenize ya da tarihi araştırmanıza hiç gerek yok. Bir kaç haber okumanız veya seyretmeniz yeterli. Değişen bir şey yok dünyamız hep bir vaadler dünyası olarak dönmeye devam ediyor. Bu bazen sınıfsız toplum hayali, bazen mülkiyetsiz bireyler, bazen de her istediğinin olduğu cennet. İstenen tek şey koşulsuz itaat etmen. Araştırma, sorgulama, sorma. Sadece söylenenleri yap yazılanları uyguladığını san. Şimdi bana kızacak ve peki çözümün ne diyeceksiniz. Hemen söylemek isterim benim bir çözümüm yok. Karşısına koyabileceğim bir sistem ya da bir toplum düzeni de yok. Çözüm belki vardır ama ben bilmiyorum. Bildiğim tek şey gördüklerimizin ve okuduklarımızın iyi olmadığı. Evet, ümitsiz bir tablo gibi oldu farkındayım ama ne elimden, ne de aklımdan daha fazlası gelmiyor. Günümüzün dünyası hatta daha da küçültelim, günümüz Türkiye'si bana sadece gelecek kaygısı sunuyor. Kitaba dönecek olursam, evet, benim için belki bunları ifade etti ama elbette zamanına göre değerli fikirler, anlayış ile yazıldığı döneme göre düşünülmeli. Yapılmak istenen de iyi niyetli, bu çabanın sonuçları da teori olarak çok güzel, elbette ben burada ahkam keserek, koca bir düşünceyi ya da oluşturulmuş veya oluşturulmaya çalışılmış bir düşünceyi yerden yere vurmak değil amacım. Fakat objektif bir gözle bakılmalı diye düşünüyorum. Herşeyi bir kenara bırakarak, önce doğaya, sonra insana bakılmalı diye düşünüyorum. Hatta önemli olduğuna inanılan, insana ve insan doğasına odaklanılmalı diye düşünüyorum. Belki de ülkemizin ve kendimizin geleceği için, oluşan bu kaygı durumu için böylesi bir tepkimeye girdim. Daha temiz, daha huzurlu, daha az kaygılı bir hayatta belki çok farklı bir yazı çıkabilirdi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/konstantiniyye-oteli-zulfu-livaneli", "text": "Bir otel açılışında toplanan İstanbul'un önde gelen simalarının masalarında dolaşarak başlıyor roman. Oradan garsonların, güvenlikçilerin, kat görevlilerinin hayatlarına dokunuyor. Köyden kente göç etmiş ve İstanbul'da yeni bir hayat, yeni bir kültür oluşturmuş 'öteki Türkiye'ye'; hep üçüncü sayfa haberlerinde okuyup artık milletçe kanıksayıp yadırgamadığımız kadın cinayetlerine; ailesini geçindirmek için hırsızlık yapmak zorunda kalan sokak çocuklarına; zenginine-yoksuluna; zenginlik yolunda yoldan çıkana, bir şekilde yolunu bulana, çok kültürlülükten, 'alt kültür'e geçerken, zevksizleşen, bayağılaşan, sıradanlaşan insan ırkına, çok bilene, az bilene, hiç bilmeyene, bildiğini sanana, bildiğiyle yetinip mutlu olana da dem vuruyor! Bize bizi anlatan bu bir çeşit toplumsal eleştiri romanının asıl baş kahramanı ise İstanbul! Romanda bir çok kahraman var ama Zehra ile Emre karakterleri biraz daha ön planda. Zehra karakteri, işinde başarılı, hırslı, yaşı 30'u geçkin, çalışkan, güzel ve bakımlı, günümüz İstanbul kadınını temsil ediyor. Çok şey anlatmak isteyen bu romanda kendisini derinlemesine tanıyamasak da, okudukça anlıyoruz ki Zehra, gerçekçi ve sağlam dış kabuğunun altında gizlenen duyarlı tavrı ile aslında paralel bir hayat yaşıyor. Emre ise edebiyat tutkusu, aşırı duyarlı ve hassas kişiliği, toplumsal gelişimi sanatı baz alarak eleştiren, sorgulayan ve kendini bir şekilde bu topluma ait hissetmeyen romantik tavrıyla Zehra'ya taban tabana zıt bir portre çizse de; bu iki insan, toplumsal duyarlılıklarının onları buluşturduğu Gezi Parkı Direnişi'nde tesadüfen bir araya gelip tutkulu bir aşk yaşamaya başlıyorlar. Sorgusuz sualsiz, gözü kapalı aldığım bir Zülfü Livaneli kitabıydı bu da. Açıkçası diğer kitaplarındaki tat kalmadı damağımda. Okurken çok hak verdim, çok etkilendim bir çok hikayeden.. Ama başka türlü anlatılabilir miydi derseniz, burada Zülfü Livaneli'nin romancılıktaki ustalığına şapka çıkararak başka türlüsünün mümkün olmadığını da kabullenmek gerekir diye düşünüyorum. Diğer romanlarındaki tadın kalmama sebebine gelince.. O romanlardaki kurgu, bütünlük, akıcılık ve ana hikayenin kuvveti bu kitapta yok ne yazık ki. Kitabın neredeyse ortalarına kadar tek tek anlatılan bu hikayelerin bir yerde bağlanmasını ve bir olay örgüsü ile şaşırtıcı bir noktaya varmasını bekliyorsunuz.. Sonra bir bakıyorsunuz ki kitabın amacı zaten o değil! Bu nedenle bu kitabı böyle bir beklentiyle okursanız hayal kırıklığı kaçınılmaz. Ben de romana adaptasyonda yaşadığım bu hezimeti üzerimden atlatıp romanın tadını çıkarmaya bıraktım kendimi sonunda."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/konstantinos-palaeologos-donald-m-nicol", "text": "İstanbul'un fethi ile ilgili okumalarımı yaparken, Fatih Sultan Mehmet'in hayatından sonra, Roma hükümdarının hayatını da okumak, karşı taraftan olayların nasıl gözlemlendiğini ve yazıldığını okumak istedim. Bunun için en doğru kaynaklardan biri olarak bu eseri söyleyebilirim. Son Roma imparatoru Paleologos'un son zamanlarını ve kendisinden sonra gelen kehanetleri güzel bir biçimde ele almış. Bizlere anlatılan kahramanlık öykülerinden sonra, daha gerçek, daha doğru bilgiye ulaşmak için okuma yapmak önemli. Özellikle tarihi olaylar ile ilgili söylenen çok fazla yalan var. Bu yalanların azalması, akıllarda daha az soru işareti kalması adına, hem kendi tarafımızdan, hem karşı taraftan eserleri okumak, seyahatnameleri incelemek gerekli diye düşünüyorum. Bu nedenle kendimce bir okuma listesi hazırladım. İlk olarak ele almak istediğim, öğrenmek istediğim alanı belirledim. Fatih dönemi ve İstanbul'un fethi. Bu dönem ile ilgili araştırma yaparken, bir kaç kitabın özellikle çok adının geçtiğini, referans verildiğini gördüm. Bunların yanı sıra, bazı hükümdarların biyografilerinin, bazı seyyahların yazılarının öneminin büyük olduğunu gördüm. İşte bu eserlerden biri de şu an okuduğunuz yazının konusu olan biyografi eseri olan, Konstantinos Palaeologos'un hayatı. Kitap o kadar akıcı bir dil ile yazılmış, o kadar kolay ve net anlaşılıyorki kafanızda en ufak bir sıkıntıya mahal vermeden, güzel bir okuma gerçekleştiriyorsunuz. Son Roma imparatorunun son zamanlarını okurken, aynı zamanda ortaçağın kapanışı ile beraber gelişen olaylarda, kimin ne gibi bir rol izlediğini görmüş oluyorsunuz. Sadece Roma imparatorluğu ve Osmanlı imparatorluğu arasında geçen bir savaş değil, aynı zamanda tüm dünyanın etkilendiği önemli bir olayın sonuçlarını okuyorsunuz. Kitapta beni en çok etkileyen olaylardan biri, Roma'dan Papa tarafından gönderilen bir komutanın başarısı oldu. Bu komutan Giovanni Giustiniani adamlarından bir tanesini bile kaybetmeden, Osmanlı ordusunun büyük bir bölümünü püskütrmeyi başaran bir komutan. Dikkat edin bir adamını bile kaybetmiyor. Yapılan ilk saldırıyı püskürten Giovanni Giustiniani ve adamları, sonrasında yapılan saldırılarda da çok iyi bir savunma gerçekleştiriyorlar. Bu savunma sonrasında Fatih Sultan Mehmet, tüm orduya bir konuşma yapıyor. Bu konuşmada bu askerlerin paralı askerler olduğunu, kendi topraklarını savunmadıklarını, en ufak bir hasar aldıklarında arkalarına bakmadan kaçacaklarını söylüyor. Çıkarlarına ters düşen bir durumda asla hayatlarını tehlikeye atmazlar diyor. Bu konuşmada ne kadar haklı olduğunuda Giovanni Giustiniani'nin yaralanması ile görüyoruz. Komutan yaralanıyor, bazı adamları öldürülüyor ve kalan adamları ile birlikte kaçıyorlar. Palaeologos, en önemli güçlerinden birini kaybediyor, Osmanlı gemileri Haliç'e karadan indiriliyor ve osmanlı askerlerini şehrine girmiş olarak görüyor. Tüm yakınındakiler kaçması gerektiğini söylüyor ama o kaçmak yerine kılıcını alıp, onurlu bir biçimde ölmek istediğini söylüyor ve savaş meydanında kılıç sallayarak ölüyor. Bu ve bu tip daha nice olayların bizlere ulaşmamış olması daha doğrusu bizim bilmiyor olmamız oldukça kötü bir durum. Okudukça araştırdıkça nelerin nasıl yaşandığını görmüş oluyoruz. Fatih Sultan Mehmet gibi bir dehayı tanırken, Palaeologos gibi onurlu son Roma imparatoru görüyor, İstanbul gibi bir şehrin nelere tanık olduğunu biliyor, Giovanni Giustiniani gibi yetenekli bir komutanı öğreniyoruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kopek-kalbi-mihail-bulgakov-2", "text": "Zamanında doktorluk ve yazarlık mesleğini icra etmiş Mihail Bulgakov'un, şu ana dek okuduğum her eseri beni fazlasıyla etkiledi. Fakat Köpek Kalbi'ne karşı başlarda sabit bir uzaklığım vardı. Başları bir köpeğin bakış açısından yazılmış gibiydi ve arka kapak yazısını dahi okumadığımdan, kurgusunun yazarın diğer eserlerine göre basit olduğu fikrini edinmiştim olmayasıca ön yargılar işte. İtilip kakılan, eziyet edilen bir sokak köpeği. O köpeği merhametiyle sahiplenen ünlü bir doktor. Köpek yeni sahibiyle mutlu. Artık bir evi, bir sahibi var, yediği önünde yemediği arkasında. Gün geçtikçe kilo da alıyor. Ancak bu güzel olaylar cereyan ederken bile içinizde bir kuşku oluşmaya başlıyor. Ve kitabın kırılma noktası da tam o anda gerçekleşiyor. Bu ünlü doktor, hipofiz bezinin gençleşme yönünde bir etkisi olabileceği yönünde bir hipoteze sahip. Dolayısıyla hipotezini test etmek zorunda. Şarik adlı sevimli köpekçiğe, yakın zamanda ölen bir adamın er bezlerini ve hipofizini naklediyor. Aslında köpeğin bu ameliyattan sağ çıkabileceğine dair yüksek umutları yok doktorun. İş bu ya, köpek yaşıyor. Ve sonrasında akıl almaz olaylar gelişiyor. Kitap aslında bu etkileyici kurguyu işlerken, aynı zamanda sovyetler dönemine dair esaslı bir yergi çıkarıyor ortaya. Bu yüzden de 1925 yılında yazılmasına rağmen kendi ülkesinde 1987'de basılabilmiş ki bu yıl, yazarın vefatından 40 yıl sonrasına tekabül ediyor. Öte yandan yazarın çoğu eserinde, yergiyi böyle zekice kurguların altına ustalıkla gizleyebiliyor olması, beni her defasında şaşırtıyor ve yazara olan hayranlığımı bir üst seviyeye taşıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kopek-kalbi-mihail-bulgakov", "text": "Kimi kimsesi olmayan bir sokak köpeği günün birinde sıcacık bir yuva bulur ve karnı doyarsa ne olur? Ne olacak hayvancağız mutlu olur değil mi? Evet olmasına olur elbet ama ya sonrası? Bu evi ona açanlar neden açtılar acaba biliyor mu? Hemen kötü düşünmemek lazım tabi. İlla bir çıkar mı olmalı değil mi ama. Hayvanlar böyle düşünmezler tabi. Köpek Kalbi, Mihail Bulgakov'un rus devrimini kendi mizah anlayışı ile eleştirdiği romanı. Kitaptaki tüm karakterler ve karakterlerin isimleri özenli bir çalışmanın sonucu ve her biri bir yerlere gönderme yapmak için varlar. Kitabın başından sonuna kadar hissedilen mizahi hava, Bulgakov'un tarzını bizlere yansıtıyor. Çeviri de iyi olunca bunu yaşayabiliyoruz elbette. Türkiye İş Bankası Yayınları'na ve çevirmen Mustafa Yılmaz çok teşekkür ederiz bu eseri sorunsuz bir çeviri ile bizlere sundukları için. Köpeklikten insanlaştırmaya doğru giden bu yolda doktorun ve çevresindekilerin davranışlarından tutun, köpek Şarik'e kadar herkes bu hicivsel anlatımda üstüne düşeni en iyi şekilde yapmakla kalmıyor, aynı zamanda mizahi havayı koruyarak, bizlere o dönemlerde olanları yansıtıyor. Kara mizah olarak düşünülebilecek bir eser olan Köpek Kalbi, sovyetleri ve sovyet devrimi sırasında insanların yaşamlarını, yaşayışlarını ve devrimin kendisini en olması gerektiği şekli ile gözler önüne seriyor. Kitap o kadar sürükleyici ve o kadar akıcı bir üsluba sahip ki, başladığınız anda sizi kilitliyor ve elinizden bırakamadan okumaya başlıyorsunuz. Bittiinde ise aklınızda o zamanların rusyasında geçen bu karakterler, dudaklarınızda hafif bir tebessüm, gözlerinizde ise yeni bir Bulgakov kitabı arayan bakışlar kalıyor. Şiddetle tavsiye ettiğim ender kitaplardan biridir Köpek Kalbi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kor-baykus-sadik-hidayet", "text": "İran edebiyatının usta kalemlerinden Sadık Hidayet'in Kör Baykuş'unu duymayan yoktur herhalde. Daha geçenlerde özel bir baskısı çıktı hatta. Ciltli, numaralı baskı. Güzel bir kitap, arşivlik hem de bende almayı düşünüyorum, ikinci kez. Zaten bende bulunan eski karton kapak baskıyı hediye etmiştim. Her neyse konuyu daha fazla dağıtmadan kitaba geçelim. İşin aslı ve ne yazık ki doğrusu ben çok sıkıldım. Hatta bitsin artık diye okudum. Çok ince bir kitap olmasına rağmen, bir türlü kitabın içine giremedim ve nedendir bilemiyorum bende bahsedildiği gibi bir kabus hali yaşatmadı. Keşke yaşatsaydı tabi o ayrı ama olmadı. Ama bu demek değil ki anlamadan çekip gideceğim. Elbette hayır. Ciltli, numaralı baskısı ile tekrar okuyacağım. Hem bu kez arada çizimlerle desteklenmiş olacak ve kafamda oluşmayan ya da benim yüzümden oluşmayan canlandırmaya destek bulmuş olacağım. Çünkü bu kadar özel bir kitap beni neden bu kadar çekmez anlayamıyorum. Popüler kitap mevzusu da değil bu. Farklı bir durum ve ben bunu çözmeden Sadık Hidayet'in Kör Baykuş'unu bırakmam. Sizler için bu tip bir sıkıntı olmamış olabilir. Eminim bu yazıyı okuyan bir çok kişi kitabı okumuş, beğenmiş ve tanıdıklarına öneriyordur. Yakın zamanda bende aranıza katılabilirim diyorum. Okumayanlar için ise en kısa zamanda başlamalarını öneriyorum. Hazır numaralı ve ciltli bir versiyonu da varken kaçırılmamalı diye düşünüyorum. Eski versiyonundan çok çok daha iyi bir kitap olmuş. Mutlaka görmelisiniz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/koralin-ve-gizli-dunya-neil-gaiman-2", "text": "Koralin, yazımıyla bir çocuk kitabını andırmasına rağmen, kurgusu ve konusu itibariyle yetişkinlere de pekala hitap edebiliyor. Yeri geldiğinde ürkerek, yeri geldiğinde de hayranlık besleyerek okuyorsunuz. Küçük bir çocuğun cesaretine ve düşünce yapısının saflığına hayran kalıyorsunuz. Ayrıca Neil Gaiman'ın diğer kitaplarında da izini sürebileceğimiz, dünyayı şekillendirebilen ve insanların içine sızmaya çalışan cadı figürünü en çarpıcı şekilde görüyoruz. Neil Gaiman, onu en çok uğraştıran ve aynı zamanda da en çok gurur duyduğu kitap olarak betimliyor Koralin'i. Okuduktan sonra siz de muhtemelen hak vereceksinizdir ona. Tıpkı Alice harikalar diyarında gibi ya da Narnia gibi Koralin de kendine özgü bir yolda, kendine özgü bir tarzda ilerliyor. Bütün bunların yanında, kitap, küçük bir çocuğun kabusunda dolaşıyormuş hissi yaratıyor insanda. Gerçekçi ve karanlık bir alt yapısı var. Neil Gaiman seviyorsanız, fantastik türe ilgi duyuyorsanız, Koralin de okunması gereken bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/koralin-ve-gizli-dunya-neil-gaiman", "text": "Yine elden bırakılamadan okunup bitirilen bir Neil Gaiman eseri. O kadar sürükleyici bir kitap ki başlamanızla bitirmeniz bir oluyor. Hikaye, karakterler, mekan vs. herşey mükemmel. Herşey olması gerektiğinden çok daha güzel ve çok daha esrarengiz. Hikayemiz Coraline adlı küçük kızın başından geçenlerle ilgili. Geçmemesi gereken bir kapıdan geçmesi ve geçtiği yerdeki yaratıklarla yaşadıkları ile ilgili. Tabi direkt böyle anlatınca çok saçma oluyor. Fakat kitap bu kadar sıradan konunun üzerinde bile o kadar mükemmel ilerliyor ve kurgulanıyor ki elinizden bırakamadan kitabı bitiriyorsunuz. Tabi bu yazarımız Neil Gaiman'ın eseri. İyi roman yazan yazarlar çok fazla, iyi fantastik hikayeler yazan yazarlar da fazla fakat bu kadar sürükleyici fantastik romanlar yazan gerçekten çok az. Bu yazarların arasında da Neil Gaiman bence listenin en başlarında yer alıyor. Coraline -Koralin de diyebiliriz- geçmemesi gereken kapıdan geçtikten sonra, diğer tarafta kendi evinin çok benzeri bir ev ile karşılaşır. Bu evde diğer annesi ve diğer babası vardır. Fakat bu diğer anne ve baba gerçek anne ve babasından oldukça farklı özelliklere sahip, ve gözlerinin yerinde düğmeler olan yaratıklardır. Görünümleri gerçek anne ve babasına çok benzemekte fakat özlerinde farklı amaçlar barındıran yaratıklardır. Koralin'in bunu çözmesi çok zamanını almaz. Hemen yapması gerekenleri düşünür ve planlarını uygulamaya başlar oradan kurtulmak ve gerçek anne babasına kavuşmak için. Tabi bu macera içinde kendine yeni arkadaşlar edinir. Özellikle bir arkadaşı ona çok yardım eder. İsimsiz bir kara kedi. İsimleri çok anlamsız bulan bu kara kedi Koraline'ye hem yol gösterir hemde ona yardım eder. Neil Gaiman'ın her eserinde olduğu gibi bu eserini de okuduktan sonra; Ne güzel yazmış üstad! diyerek kitabın kapağını kapadım. Hakikaten çok ama çok keyifli bir okuma tadı sunan, çok güzel bir fantastik roman Koraline. Herkese şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/korku-stefan-zweig-2", "text": "Bir kadının hayatından kötü bir kesit diyebilirim. Evet belki kötü zamanlar ama kesin olarak en iyi öğretinin alındığı zamanlar. İçinde sürekli planlar yapılan ve bu planların tutmaması durumunda ne yapılacağını bilemeyen bir kadının, çaresizce çırpınışını okuyoruz Korku'da. Yine Stefan Zweig ve yine kısa bir prikolojik roman. Kaçırılmaması gerekenler arasına girer mi girmez mi tartışılır ama okurken keyif alacağınız kesin. Bir kadın ve bir erkek bir davette karşılaşır, bir şekilde bir zamanda yalnız kalır ve sonrasında olanlar olur. Aslında bu olanlar olur derken demek istediğim kötü şeyler değil. Bu olanların iyi mi kötü mü olduğunu kestirebilmek inanın çok ama çok zor. Neden derseniz geçen zamanın ne kadar güzel ve ne kadar iyi geçtiği ise istenilen o zaman herşey iyidir, olanlar da güzeldir. Yok eğer burada bakılan açı ahlak ise o zaman farklı bir sonuç çıkar elbet. Hele bir de bu kadın ya da erkek evli ise, işte o zaman durumun rengi hepten değişir. İşin içine aldatma girer, sadakatsizlik girer yalan girer ve güvensizlik girer. İşte o zaman suç ve suçlunun hal tavırları netleşir. İşte Stefan Zweig bize Korku ile bunu anlatıyor. Aldatan bir kadının, hayatından bir kesiti okuyoruz apaçık ortada. Stefan Zweig'in her kitabında olduğu gibi bu kitabında da yazarın ince değinmeleri mevcut insan ruhuna. Fakat beklentilerin çok yüksek olmaması gerekli hatta şart."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/korler-ulkesi-h-g-wells", "text": "Körler Ülkesi H. G. Wells'in bizleri çok farklı bir açıdan düşünmeye iten eşsiz bir eseri. Aklımıza gelen soruları, kendi dünyasında cevaplamakla kalmayıp, yenilerini ekleyen Wells, bizi kitabın son sayfasını kapattığımızda bir başımıza düşünmeye bırakıyor. Her zaman ki gibi bir Wells şöleni ile karşı karşıya olduğunuzu bilerek başlayın bu kitaba. Bilinmeyen bir dünyada bilinmeyen bir toprak parçasındayız. Burada ki insanlar dünya ile ilişkisini kesmiş ya da kestirilmiş. Bir şekilde bir başlarına devam ediyorlar. Ama bir farkları var bizlerden. Onlar görmüyorlar. Evet görmüyorlar ama bundan dolayı üzülmüyorlar ya da herhangi bir eksiklik duymuyorlar. Gören kimseler olarak bizler üzülüyoruz okurken. Hemen nedeni ne acaba diye merak ediyor, herhangi bir çözüm var mıdır? Varsa eğer olacak mı acaba? Diye meraklanmaya başlıyoruz. Her zaman ki gibi biraz acıma biraz sosyolojik tanımlama derken kendimizi bir anda çözüm arayan durumunda buluyoruz. Peki çözüm aradığımız insanlar bizim çözümümüze muhtaç mı? Her şey hissettiğimiz kadar basit mi? Görmeyenlerin dünyasında gören olarak bir anda kendimizi herşeyin başı herşeyi yöneten olarak mı tanımlamak istedik acaba? Gerçek tanımlamasında sürekli yalnız kalan biz insanlar bu konuda da yine bir yalnızlık içerisindeyiz. Çok sevdiğimiz bilmediğimize ulaşma çabası ve hayatlarına karıştırmak istediği belli olmayan insanların hayatlarına burnumuzu sokuyoruz. Her ne kadar niyet kendi içimizde iyi olarak belirginleşse de kimi zaman, hatta çoğu zaman bu niyet farklı şekilde ceyran ediyor. Sistemden uzaklaşmak için farklı bir yöntemi denemiş olan insanların ya da bu görme yetisinin olmadığı bir dünyaya adepte olmuş, bunu unutmuş olan insanların dünyasına giriş yapmış olacaksınız. Bir düşünün orada tek gören siz olduğunuzda kendinizi nasıl hissedersiniz? Hepsinden daha üstün değil mi? İşte Wells bizlere bu ütopik dünyada cevaplanması gereken bir çok soru bırakıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kral-lear-william-shakespeare", "text": "İlk kez bir Shakespeare eserini bu kadar uzun bir zamanda bitirdim. Aslında konu değil işleniş mi karışık yoksa örgüsü mü karmaşık geldi tam anlayamadım. Fakat bir şeylerin anlaşılmasından ziyade olayların ve kişilerin arasında karışıyor insan. Her ne kadar doğru kelimeleri bulamasam da Kral Lear'ı okuyan beni anlayacaktır. Elbette bir Shakespeare eseri ve kötü deme gibi bir niyetim yok. Zaten böyle bir tanımlama olamaz. Kitap nasıldı? Kötü... Fakat ilk kez okuma zorlayıcı oldu bir Shakespeare eserinde. Hatta o kadar uzadı ve bunalttı ki artık bitse de keşke demeye başladım. Olayların karışıklığı ya da karakterlerin karmaşasından ziyade, kitap sizi bir türlü içine alamıyor. Bir şekilde bir yerde bir tıkanıyor, pir tıkanıyor. Bir daha geri getirilebilirse aşk olsun! Belli bir zaman sonra tekrar okuyacaklarımın arasında yer veriyorum Kral Lear'a. Bakarsınız o zaman fikirlerim değişir. Kitabı yaşayabilirim belki. O zaman bu yazının altına yazarım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kral-vi-henry-i-william-shakespeare", "text": "Yazılacakların en iyisinin bile kifayetsiz kalacağı ender yazarlardan olan Shakespeare'in tarihi oyunlar serisine başlamış bulunmaktayım. Başlarken çok küçük ama çok küçük bir kopukluk olur mu? Konuyu anlamama olur mu? gibi iki-üç soru işaretim vardı. Başladığımın bir kaç dakika sonrasında ise aklımda ne bir soru ne bir korku hiçbir şey kalmamıştı inanın. Çünkü okuduğum bir Shakespeare eseriydi. Bunu idrak ettikten sonra kitabın nasıl bittiğini anlamadan serinin ikinci kitabını elime almış, sayfalarını koklamaya başlamıştım. Avını koklayan bir kaplan gibi! Oyun, İngiltere Kralı VI. Henry'nin başarısız yönetimi, Fransa'da bulunan İngiliz ordusunun başarısızlıkları ve tahta geçmek için yapılan akıl almaz oyunları, ihanetleri ve fedakarlıkları konu alıyor. Okudukça yer yer kanınızın donacağı eserde bir çok kez bu gerçek olamaz diyorsunuz ama bu anlatılanların hemen hemen hepsi gerçek. Belli tarihler ve belli olaylarda bazı değişiklikler var. Onları da çeviri notu olarak bulabiliyorsunuz. Konunun her adımı apayrı bir derinliğe sahip. Karakterler ise olayların üzerinde bir ağırlığa, olgunluğa ve gerçekliğe sahip. Her karakterin kendine has dengeleri var ve bu karakterlerin bazılarına nedense aniden bağlanabiliyor, aniden nefret edebiliyor, aniden öldürmek isteyebiliyorsunuz. Özellikle tanışmaktan onur duyacağımı düşündüğüm Jeanne d'Arc -oyunda ki adı ile La Pucelle- karakteri, Öldüğünde nedensiz yere üzüldüğüm Talbot gibi. Oyun Fransa ve Fransa'da yaşanan savaşları konu alarak başlasa da aslında İngiltere'nin sorununun daha başlarda olduğunun sinyalini de verir. Taht oyunlarında uzman olan sözüm ona soylular, tacı almak için türlü türlü ihanetlere imza atarlar. Hatta bu o kadar büyük ihanetlerdir ki en masum en iyi ve enlerin eni bir insanı, V. Henry'nin kardeşi yani VI. Henry'nin amcası olan Glouster Dükü Humphrey'i bile öldürürler. Kral olmaya en yakın her kim varsa öldürülebilir bir insandan başka bir şey değildir onlar için. Her fırsatta öldürmemeyi söyleyen tüm din adamlarının aksine Winchester Başpiskoposu yani Kardinal bu pis oyunu yöneten kişilerin başındadır. İngiltere sadece düşmanlarından değil, aynı zamanda soylularından da çekmektedir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kral-vi-henry-ii-william-shakespeare", "text": "Kral VI. Henry I ile bol savaşlı, hızlı bir giriş yapan William Shakespeare, Kral VI. Henry II'de Güller Savaşı sonrası soyluların birbirleri ile yaptıklaır akıl almaz çekişmelerden bahseder. Tarih oyunları sıralamasının ikinci kitabıdır ve mutlaka ama mutlaka okunması gereken mükemmel bir William Shakespeare eseridir. Elinizden bırakamadan okuyacağınız bu eserde, İngiltere tarihine Shakespeare gözü ile hızlı bir giriş yapabileceksiniz. İlk kitaptan sonra soyluların arasında çekişmeler büyüyor ve artık soylu dediğimiz kimseler, masum, genç yaşlı demeden önlerine çıkan her ne varsa yok ediyorlar. Taht ile aralarına giren şeyin ne olduğunun hiçbir önemi yoktur onlar için. İngiltere için çok önemli biri bile olsa öldürülebilir durumda oluyor. İşte Dük Humpherey'i de araya girmesi muhtemel bir tehlike olarak görüyorlar ve onuda öldürüyorlar. Fakat Dük Humpherey'in ölümü o kadar basit değildir. Halk için bu büyük bir kayıptır, hesabı sorulmalıdır. Ülkenin bir diğer yanına gönderilen York Dükü, gittiği yerde açıklamalarda bulunur ve Henry'nin krallığının doğru olmadığını kralın kendisinin soyundan birinin olması gerektiğini söyler ve burada bir ordu toplayarak savaşa hazırlanır. Yandaşları olarak Salisbury Kontu ve Warwick Kontu'nuda arkasına alır ve bu savaşta onlardan sadakatlerini ister. Onlarda bunu verirler fakat ileride pişman olacaklarından bi haberlerdir. Bir karakterimiz daha çıkar sahneye Jack Cade. İrlanda'ya isyan çıkarması için gönderilen bu isyancı karakterimiz görevini en iyi şekilde yapar. Karışıklıkların adamı olan karakterimiz gerçekte de bu görevini en iyi şekilde yapan bir isyancıdır. İlerleyen zamanlarda Londra'ya giden Jack Cade, Londra'da kendisine başkanlık ünvanı vererek Londra'yı hakimiyetinde tutmaya çalışır. Fakat Henry'nin görevlendirdiği Lord Clifford, Jack Cade'in ordusunu dağıtır. Kaçan Jack Cade açlıktan ölmemek için bir bahçeye girip bir şeyler yemek ister. Fakat bahçenin sahibi Jack Cade'i oracıkta öldürür ve kellesini krala götürür. Oyunun sonuna doğru York Dükü dahada güçlenir. York ordusu VI. Henry, Margaret ve York Dükü tarafından öldürülen Lord Clifford oğlu genç Clifford'u yakalamak için harekete geçer. Oyunun ikinci bölümü bu olayla biter. Sizlere sadece aralarından bazı olayları yazdım. Aralarını doldurmak size kaldı. Okuyun ve görün. Hemde bir an evvel okuyun!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kral-vi-henry-iii-william-shakespeare", "text": "Herşeyin bittiği daha doğrusu VI. Henry için herşeyin bittiği son kitapta, ihanet ve ölüm yine bizlerle. Bu kez yapılan iyiliklerin sonunda görülen kötülükler, sığınmanın sonunda görünen üvey evlat davranışlar ve hiçe sayılmalar bizlerle. Adı üstünde bir Shakespeare klasiği daha. Kral VI. Henry III'de artık Henry değil Edward vardır adanın hakimi olarak. VI. Henry'nin ikinci kitabında York Dükü Richard, March Kontu Edward, Richard Plantagenet, 16. Warwick Kontu, Montague veya 5. Salisbury Dükü ve Norfolk Dükü'nün, savaştan kaçan Kral VI. Henry ve Margeret Anjoulu'yu kovalamaları ile başlar. Sonrasında esir düşecek olan Kral VI. Henry'nin son çırpınışlarıdır bunlar. Galibiyetler üzerine galibiyet kazanan asil Warwick'in başına gelen beni en çok etkileyen olaylardan biri oldu. Fransa'ya giden Warwick görevi gereği Fransız Kralı IX. Louis'in akrabası olan Lady Bona'nın Kral Edward ile evlenmesi için, aşk ilan etmektir. İlan edilen aşk Kral Edward'ın aşkıdır. Bu evlilik ile Fransız ve İngiliz krallıkları arasında şahsi bağlar kurulacak ve kesin bir barış ortaya çıkacaktır. Fakat İngiltere'de Kral Edward, kardeşlerinin olmaz demelerine bakmadan, ölen komutanlarının birinin eşini kendisine eş olarak seçer ve onu kraliçe yapar. Fransa'da bu haberi alan ve sarsılan Warwick Kontu York Hanedanı'na yaptığı bu kadar hizmete rağmen kendisinin küçük düşürüldüğünü, gururunun ve onurunun ayaklar altına alındığını düşünür. O an kararını verir ve Edward ile olan tüm bağlılık yeminlerini siler. Daha sonra Fransa Kralı ile anlaşır, bir orda hazırlar ve bu Fransız ordusuyla İngiltere'ye geçer, Kral Edward'ın ordusunu yener ve kral IV. Edward'ı savaş esiri olarak eline geçirir. VI. Henry tekrar tahta geçer ve Warwick Kontuna Taht Koruyucu Lord ünvanını verir. Fakat yakın bir zamana kadar bu esaret sona erecek, yeniden zor zamanlar gelecektir VI. Henry için. Kötü zamanlar geldiğinde kaçacak yeri kalmayan VI. Henry aynı şekilde esir düşecek, yaşamını yitirecektir. Ama bu kadar bile fazla oldu neredeyse kitabı anlattım. En iyisi burada kesmek. Bundan sonrası sizde artık. Bir an bile sıkılmadan okuyacağınız bu eşsiz şöleni kaçırmayın."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kristal-yelkenli-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Jose Mauro de Vasconcelos en yazarlarımdan en eni olan bir yazar. Daha net olmak gerekirse en sevdiğim kitapları yazan, okurken beni bir yerlere götürüp orada beni kendi düşüncelerimle beraber bırakan ender yazarlardan biri. O kadar idareli okumama rağmen, Türkçe'ye çevrilmiş olan ve okumadığım sadece bir kitabı olan bir yazar. O kitabıda okuyunca ne yapacağım bilemiyorum. Sanırım Portekizce öğrenmem gerekecek diğer kitaplarını okuyabilmem için. Kahramanları var Eduardo'nun. Hayali arkadaşları var. Heykelleri var canlanan, yüzen gemileri var, çok bilmiş ukala arkadaşları var. Onlarla konuşur onlara anlatır ama onlardan bi çözüm bekleyemez. Onlardan, sadece yapamadıklarının nasıl gerçek olduğunu göstermelerini istemez. Onlardan sadece arkadaşlık ister. Dünyaya geldiğinden beri göremediği bir şey olan dostluğu ister. Karşılıksız olan saf bir sevgi ister. Hani şu günümüzde bulunmayan, artık bir efsane olan. Eduardo efsaneleri ister, hayali her arkadaş gibi onlarda ona hayalleri gerçek yapar. Buruk da olsa Eduardo'nun hikayesi, üzse de bizi zaman zaman, okunmalı bu yaşam."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kuba-ritmi-erdem-genc", "text": "Uzun bir zaman önce okumayı düşünüp unuttuğum bir kitaptı Küba Ritmi. İşin doğrusu biraz önyargı biraz öncelikler derken oldukça ertelenen bir okuma oldu. Tabi birde dış görünüşe göre yargılama devreye girdi. Her insanın yapabileceği bir davranış olan kapağa göre kitap değerlendirmeyi bende az biraz yaptım Küba Ritmi'nde. Ama haksızda sayılmam şimdi. Kapak konusunda çok ama çok daha güzel çalışmalar yapılabilirdi bence. Neyse biz kitabın ne anlattığına bakalım. Küba Ritmi bir seyahat kitabı. Öncelikle bunu belirleyelim ve beklentilerimizi bu yönde şekillendirelim. Tabi seyahat kitabı dediğimiz zaman, her seyahat kitabında olması gerekenleri ya da bir seyahat kitabının olmazsa olmazlarını bu kitapta bulacağız diye bir zorunlulukta yok. Nasıl ki yazarları farklı iki romanında aynı kalitede olmasını beklemiyorsak. Evet bu konuları netleştirdikten sonra kitaba devam edecek olursak, kitap bize ilk bölümünde Küba'ya giden iki gencin başından geçenleri anlatıyor. İkinci bölümde ise beş gencin gidişini ve başlarından geçenleri anlatıyor. Daha doğrusu hangi kafeye hangi bara gittiklerini, nerede ne içtiklerini ve yediklerini. Birde orada ünlü kimselerle karşılaşıyorlar onlarla fotoğraf çektiriyorlar. Ama ne yazık ki fotoğraflar renksiz ve net değil. Bir seyahat kitabında olmazsa olmazlardan biri fotoğrafların renkli ve net olması bana göre. Çünkü o atmosfere az biraz yaklaşabilmemiz için bu gerekli. Tabi fotoğrafların gidilen yerden olması, özçekim olmaması, bilmem kim ile bilmem kimi göstermemesi de bana göre önemli. Tabi dediğim gibi bu benim fikrim. Kitabın yazarı Erdem Genç, Küba'ya gittiğinde oldukça gençmiş. Bu sebeple yirmili yaşların verdiği hal ve durumlara göre bir seyahat yapmış. Bir şehre gidilir ve hemen barlara gidilir, içkiler denenir vs. Kesinlikle böyle olmamalıdır demiyorum. Gençlerin seyahat anlayışı ile benim ki aynı olacak diye bir durum yok. Ama ben yine de bir ülkeye gidildiğinde, o ülkenin kültürünü, tarihini, yaşamını ve işleyişini görmek isterim. Bunun için neler yapılır peki? Elbette araştırma yapılır, müzeleri gezilir, heykelleri, resimleri, sanatçıları incelenir. Kültürel yemekleri, içecekleri nelerdir onlara bakarım. En önemli, en güzel yerlerine gidilir ve turist gibi değil de fotoğrafçı gibi fotoğraf çekmeye çalışırım elimden geldiğince. Benim seyahat anlayışımda bunlar yer alıyor. O barda ki bilmem ne kokteyli şu diskodaki bilmem ne dansları değil. Elbette onlarda olur ama onlar amaç olmaz benim için. Hatta çoğu zaman aklıma bile gelmez. Ama dediğim gibi bu belki yaşla belki karakterle belki de o an ile alakalıdır. Ben burada kişisel görüşümü paylaşıyorum. Peki bence neler olmalıydı derseniz bence Küba'ya nasıl gidilir? Giderken yanımıza neler aldık yani çantamızda neler vardı? Ne gibi süreçlerden geçiliyor? Yolculuklarda dikkat edilmesi gerekenler neler? Olmazsa olmazlar nelerdir görülmesi gereken yerler hakkında? Neleri yemeden, içmeden gelmeyelim? Gibi şeylere yer verilmeli. Düz, klasik seyahat rehberleri gibi değil elbette, yazan kişinin yorumları ile birlikte harmanlanmış bir şekilde yer verilmeli. Okurken uzun bir blog yazısı okuyor gibi değil, o ruhu vermeye çalışır gibi okumak isterim. Küba Ritmi, yirmili yaşlara yeni yeni girmeye başlamış genç arkadaşlarımız için okuması eğlenceli ve heyecanlı bir kitap olabilir. O yaşlarda aradıkları hemen hemen herşey orada mevcut. Küba Ritmi'ni yaşayabileceklerini düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kubilay-han-morris-rossabi", "text": "Okuduğum en iyi biyografi kitaplarından biriydi. Aslında sadece bir biyografi kitabı demek yanlış olur. Büyük bir tarih okudum. Uzun bir zamanın, bir insan ömrüne sığabilecek bir tarihe göz gezdirmiş oldum. Biyografi kitaplarına Stefan Zweig ile ısınmış, devamında İş Bankası yayınlarının Dünyaya Yön Verenler dizisi ile devam etmiş biri olarak, biyografi kitaplarının en iyi örneklerini okuyor olduğumu söyleyebilirim. Hem en iyi biyogafi kitaplarını en iyi yazarlardan, hem de okunması gereken insanları okuyorum. Bunu her okuyucuya tavsiye ederim. İnanın kaliteli bir biyografi kitabı okumak, tarihin unutulmuş günlerinde dolaşmaktan farksız. Kubilay Han, üstte bahsettiğim okunması gereken tarihi kişiliklerden biri. Moğol İmparatorluğunun diğer okunması gereken imparatorları gibi Kubilay Han da başarıları ve tarihte ilk kez yaptıkları ile adından sıkça söz ettiren, dönemine damgasını vurmuş bir komutan ve imparator. Bunun yanı sıra diğer diyarlara olan merakı ve buralardan danışmanlar edinmesi de onun ileri görüşlülüğünü gösteriyor. Marco Polo, babası ve amcası uzun zaman Kubilay Han'ın danışmanı olarak görev almışlar. Bu zamanları hem Marco Polo'dan hem de Kubilay Han biyografisinden okumak gerekli. Elbet aralarında farklılıklar var. Ama bunu Marco Polo kitabına saklayabiliriz. Kitap oldukça güzel hazırlanmış. Objektif bir gözle işlendiği çok açık. Aynı zamanda olayları geçtiği zamana göre anlatan ve değerlendiren bir algıyı hissetmemek mümkün değil. İş Bankası Yayınlarının bu serisinin yani dünyaya yön verenler dizisinin iyi bir kitap dizisi olduğunu biliyordum fakat bu kadar iyisini inanın beklemiyordum. Tarihi böylesi özenli, kaliteli ve doğru kaynaklarla okumak en doğrusu ve iyisi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kucuk-kara-balik-samad-behrangi", "text": "Tek bir tür üzerinden ya da hep aynı tarzda okumamaya özen gösteriyorum. Hatta aralarda çocuk kitapları da okuyorum. Ama her okuduğum çocuk kitabında farkediyorum ki aslında bir çocuk kitabı değil, büyükler için de olabilecek bir kitap okumuşum. İşte onlardan biri ile daha karşı karşıyayız. Küçük Kara Balık, Samad Behrangi'nin yazdığı en iyi maslalardan biri. Hayatını sorgulayan bir balığın macerasını okurken, kendi hayatını ya da hayatı sorgulamayan insanları bize düşündürüyor Samad Behrangi. Anneciğim, seninle biraz konuşmak istiyorum. Hayır anneciğim, artık dolaşamıyorum. Buradan gitmeliyim. İşte böyle diyor ve gidiyor küçük kara balık. Yolda başına neler gelebileceğini bilmeden yola çıkıyor. Tüm batıl inançlardan, hurafelerden, yalanlardan ve kandırmacalardan arınmış olarak yüzmeye başlıyor. Herkes onu dışlıyor tabi. Özellikle yaşlılar ona çok kızıyor. Ama o doğrularından asla vazgeçmiyor. Yapması gerekeni hemen yapıyor ve yola çıkıyor. Her yaş için okunması gereken çocuk kitaplarından olan Küçük Kara Balık'ı kitap severlere tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kucuk-prens-antoine-de-saint-exupery", "text": "Pilot Antoine de Saint-Exupiery tarafından, 1943 tamamlanan roman, New York`ta bir otel odasında bitirilmiş. Kitapta yazarın çizimleride yer almaktadır. Kitap ilk yazıldığı zaman şu anki halinden çok daha uzundur. Fakat romanı kısaltması istendiğinden şu anki haline gelmiştir. Hikayemiz Sahra Çölü'ne düşen bir pilotun, Küçük Prens'le karşılaşmasını anlatıyor. Sevgi, aşk, değer, insanların aptallıkları, değer verdikleri, unuttukları ve tüm bunlara çocukların bakış açısını ekleyerek hikayesini anlatıyor. Başka bir gezegenden gelen Küçük Prens'in diğer gezegenlerde karşılaştığı kimseler ve onların yaşam tarzları, yaptıkları gibi konularda da insanların nelere önem verdikleri çocuklara aktarılıyor. Yazar, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken, Akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Çok sonra 1998 yılında balıkçının yılı geldiğinde, Marsilyalı bir balıkçı, üzerinde antoine de saint-exupery'nin adı bulunan bir bilekliği su üstüne çıkarır. 2004 yılında, bilekliğin bulunduğu bölgede yapılan su altı araştırmalarında ise yazarın, Lockheed p-38 lightning model uçağı bulunur. Ancak uçak bir çarğışma sırasında düşürülmemişti. Herhangi bir mermi izinede rastlanılmadı. O güne ait Alman kayıtlarında bir fransız uçağının düşürüldüğü de yazmıyordu. Geriye bir ihtimal kalıyordu Antoine de Saint-Exupery, dünyaya bir savaş uçağı içinde veda etmişti. Fransa`da çok sevilen Küçük Prens`in resmi 50 franklık banknotların üzerine basıldı. Her sevdiğimiz şeyi paraların üzerine basma saçmalığından kurtulduğumuz gün en mutlu günlerimden biri olacak. Sadece bize özgü olmamasında dolayı mutluyum. Bu saçmalığı gelişmiş tüm ülkelerin de yapıyor olması inanın bana büyük bir ümit vermesede, her insanda aynı derecede kompleks, aynı derece de egonun bulunduğunu hissettiriyor. Kitapta en fazla tartışılan ve yasaklanması gerektiği düşünülen kısım ise Türk bir astronumun B612 adlı asterodi bulması kısmıdır. Asteroidi uluslararası bir kongrede anlatır ama fesli kafası ve şalvarından dolayı kimse onu dinlemez. Ama bir Türk diktatörün kıyafet devrimi yapıp herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra aynı astronom bu defa modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur. Aslında burada avrupanın ne şekilci ve ne kadar dar görüşlü olduğu eleştiriliyor. Türklerle alakalı kötü bir şey barındırmıyor. Türk diktatörü ise Mustafa Kemal oluyor. Yazara göre diktatör olabilir, kendi görüşüdür kimse birşey diyemez. Fikir özgürlüğü, düşünce özgürlüğüne saygı duymak lazım, bence burada da yanlış bir şey yok. Herkesin görüşü farklıdır, saygı duymamız lazım. Adolf Hitler'i çok seven, yaptıklarını doğru bulan binlerce insan var biliyorsunuz. Hatta o kadar geriye gitmeye bile gerek yok. Yakın tarihimizde bile birçok insan var insan yerine koymak bile imkanlı değilken yerlere göklere sığdırılamayan... Yazarın burada kime ne dediği ya da ne olarak gördüğü yazarı ilgilendiren bir durum. Bir genelleme ya da sosyolojik bir tez değil bir şey değil. Bunu abartıp, bundan bir kompleks edinerek çeviriyi farklı yapmak çok büyük yanlış bana göre. İnsan şunu düşünmeden edemiyor o zaman demek daha nice kitaplar bize istenildiği gibi okutuluyor... Eserlerde yapılan bu tip değişiklikleri çok büyük saygısızlık oluyor görüyorum ve kınıyorum. Tamamen tarafsız, özgür ve iyi niyetli düşünen bir toplum dileğiyle."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kucuk-seytan-leo-tolstoy", "text": "Tolstoy'un kısa kısa yazdığı masallar. Çocuklar için yararlı olabilir diye düşünüyorum. Bazı masallar büyükler için de oldukça öğretici. Tolstoy'un romanları ve hikayeleri kadar güzel olan çocuk kitapları vardır. Çocukları sevdiği ve onlar için kitaplar yazdığı bilinir. İşte bu kitaplardan biri Küçük Şeytan. Daha doğrusu toplama çocuk öykülerinden oluşan bir Tolstoly kitabı Küçük Şeytan. Kitabın içerisinde bir kaç tane öykü bulunmakta. Bu öykülerin bir kaçını sanki başka kitaplarda okumuştum diye hatırladım. Tekrar okumak iyi geldi elbette. Çünkü sadece çocuklar için değil aynı zamanda yetişkinler içinde güzel bir okuma zamanı oluyor. Zaten çocuk kitaplarında en önemli nokta bu bence. Sadece çocuklara değil, yetişkinlere de bir şeyler söylemeli. Hatta öyle şeyler söylemeli ki herkes bunları sade bir dil ile bir arada bulmalı ve anlamalı. Sizlere küçük bir mola niteliğinde, çocuklar için ise güzel bir öykü okuma deneyiminde Küçük Şeytan."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kule-william-golding", "text": "Kule, William Golding'in okuduğum üçüncü kitabı oldu. Sineklerin Tanrısı, William Golding'in en bilinen kitabıdır ve gerçekten çok güzel bir eserdir. Aynı şekilde sürükleyici var oldukça net bir anlatıma sahip olan Piramit'te yazarın ustalığının zirvelerinden bir eserdir. Fakat, -burada fakat ile giriş yapmak istemiyordum ama mecburum- Kule bu iki eserden oldukça farklı bir yerde. Peki bu iyi mi kötü mü diye soracaksınız. Buna cevap vermek çok zor inanın. Kitabın başlarında güzel bir konu ile başlıyoruz. Bir rahip ve bir amaç var. Amaç zorlu yolları seviyor, çetin ceviz dediğimiz bir amaç bu. Rahip ise çok istekli ve çok inançlı. Yani olması gerektiği gibi. İnançları doğrultusunda hareket ediyor, seçilmiş olduğunu düşünüyor. Ne kadar seçilmiş? Neye göre seçilmiş? Kim ya da kimler seçmiş? Bu amaç için tüm bunlar gerekli mi? Gibi bir ço sorunun cevabı kitapta saklı tabi. Ama dediğim gibi rahip çok istekli ve inançlı. Bu olacak, olmalı, olsun diyor başka bir şey demiyor. Dediğim gibi güzel bir konu. Fakat bu güzel konu çok uzuyor sanki. Daha doğrusu belli bir aşamadan sonra sürekli tekrarlanan bir hal, tavır ve ruh hali var sanki. Kitabı okurken yaşayamıyorsunuz. Sadece bitse diye bakıyorsunuz ve bu bitme işlemine odaklanmanı yüzünden, kitaptan artık daha fazla uzaklaşır hale geliyorsunuz. Kafanızda canlandırarak okuyacağınız eser bir de bakıyorsunuz ki size bir çeşit yük olmaya başlamış. Üstüne bir de dini mekan tasvirleri, terimleri ve niceleri girince daha hızlı bir soğuma başlıyor. Kitap belki de 100-150 sayfada bu konuyu anlatıp bitseydi hissiyat daha farklı olabilirdi. Tabi bu benim düşüncem bielmiyorum yanılıyorda olabilirim. İleride tekrar bir şans verip okunabilir. Fakat bu demek değil ki William Golding eserleri hep böyledir. Kesinlikle böyle bir yargıya kapılmayın. Okuduğum diğer iki eser bitmesin diye sayfaları çeviremiyordum. William Golding eserlerine başlayacak okurlar için bir önerim olabilir bu konuda; ilk kitap olarak Kule'yi seçmeyin. Piramit ya da Sineklerin Tanrısı çok daha iyi bir seçim olacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kum-kitabi-jorge-luis-borges-2", "text": "Kum Kitabı, Jorge Luis Borges'ın okuduğum ilk kitabı. Bu yüzden heyecanım ve beklentim büyük oldu. Fakat her nedendir bilinmez tam istediğim bir okuma olmadı. Sanırım beklentiyi arttırmanın, hatta aşırı bir beklenti ile başlamanın verdiği kaçınılmaz hüsran oldu. Ama biliyorum ki yazarın ne büyük bir yazar olduğunu ve biliyorum ki elbet bir kitabı beni içine alacak ve sürükleyici bir okuma keyfi yaşatacak. Kitap on üç hikayeden oluşuyor. Hikayelerin her biri nevi şahsına münhasır hikayeler. Fakat bu hikayelerin her biri yazıldığı coğrafyaya göre şekillendirilmiş yazar tarafından. Özellikle dini jargonlar bizlere oldukça uzak. Her ne kadar kendimize göre bir değerlendirme ve hızlı öğrenmen yollarımız olsa da bu tip bir farklılık içeri çekmek yerine az biraz sürükleyiciliği bozuyor. Elbet burada çevirinin de etkisi vardır kabul ediyorum ama yine de bana biraz daha tıkanmış geldi. Aslında doğru kelime sürükleyici değil ya da kitap beni içine alıp, uzaklara götürüp, orayı bana yaşatmadı. Evet tam olarak demek istediğim bu. Fakat bu demek değil ki kitap kötü. Asla böyle bir şey diyemem çünkü kitaptaki hikayelerin yaratıcılık seviyleri hakikaten üst seviye. Zaten bu hikayelerde bulunan kurguyu görünce aklınız bir anda karmaşıklaşıyor ve Borges sen neymişsin gibilerinden bir teşekkürü borç biliyorsunuz. Zaten yazarın tartışılacak ya da iyi kötü denebilecek bir yazar olmadığını öyle sanıyorum herkes biliyor. Benim de burada demek istediğim kitap ile aramda bir bağ kurulamadı, sürükleyici gelmedi. Tam manasıyla aslında bu hislerim. Yazarı ilk okuyacaklar için doğru bir kitap mıdır bilemiyorum. Kitabı tavsiye eden yeğenime göre olabilir neden olmasın fakat bana göre tam olarak öyle değil. Diğer kitaplarından bir kaç tanesini okuduktan sonra buraya yazarım hangisini daha ağır basabileceğini."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kum-kitabi-jorge-luis-borges", "text": "Sonsuzun ne olduğunu gerçek anlamda kaç kez düşündüm? Birkaç kez aklımdan geçtiyse de gerçek anlamda Borges okuyana kadar düşündüğümü zannetmiyorum. Lise geometri derslerinde bir doğru çizdirirler örneğin. Doğru, sonsuz noktalardan oluşmuştur ve sonsuza gider. Doğruyu iki yanından uzattığınızda sonsuza uzanan bir düzleme dönüşür. Düzlemi dört yanından uzatırsanız bir hacim oluşturur ve bu hacim de sonsuza uzanır. Eğer dedikleri gibi uzay sonsuzsa biz de bu sonsuzluğun herhangi bir noktasındayız demektir. Yerini yahut değişmezliğini kanıtlayamayacağımız bir nokta. Kum Kitabı da bu anlamda sonsuzluğun somutlaşmış halidir. Asla birinci veya sonuncu sayfasını açmanız mümkün değil. İlk sayfaya ulaşmaya çalıştığınızda kitabın kapağı ile ilk sayfası arasında sürekli yeni sayfalar belirir. Aynı sıkıntıyı son sayfayı bulmaya çalışırken de yaşarsınız. Kitapta kaldığınız noktayı işaretlemeniz mümkün olmadığı gibi baştan sona okumanızın da mümkünatı yoktur. Bugün okuduğunuz sayfayı, yarın okumaya çalıştığınızda farklı bir noktada olacaksınızdır çünkü. İşin bu kısmına geldiğimde, kafam karışmıyor desem yalan söylemiş olurum. Sonsuzlukta yeri değişen ben miyim yoksa bahsedilen Kum Kitabı mı? Aslında düşününce, Kum Kitabı sonsuzluğun kendisi olduğundan bu soruyu sormak çok da mantıklı olmasa gerek. Kum Kitabı hikayesinden yola çıkarak, günümüzdeki Kum Kitabı'nın internet olduğundan bahseden yorumlar okudum. İnternet kavramının 1969'a dayandığı düşünülecek olursa, Borges daha 1941 yılında interneti tahayyül etmiş oluyor bu durumda. Fakat internet gerçekten sonsuz bir veri midir? Bu da başka bir tartışma konusu. Amacım kitabın içindeki on üç hikayeden bana göre en düşündürücü hikaye olan Kum Kitabı'ndan başlamak değildi fakat çekiminden kurtulmak mümkün değil. Her ne kadar ilginç olsa da kum kitabı, gerçeğin kendisine leke süren, kabus gibi bir nesne çünkü. Kitabın sahibi de en sonunda bu kitabın esiri olduğunu fark ediyor ve bir yaprağın en iyi saklanma yerinin orman olduğu düşüncesiyle, kitabı ulusal kitaplığa saklıyor. Sonrasındaysa kitaplığın bulunduğu Mexico Sokağı'ndan geçmek düşüncesine bile katlanamıyor. İlk kez Borges okuduğumdan, yorum yapmaya çekiniyorum aslında. Çünkü hikayeleri anlamak ve yorumlamak için iyi bir birikime sahip olmak gerektiğinin farkına vardım. Hoş, derinliğini kavrayamasa da kitabı okurken zevk alıyor insan. İşin daha garip yanı şu ki yarın olduğunda ve kitaptaki aynı hikayeyi tekrar okuduğumda, yeni bir hikaye okuyormuş gibi hissedeceğimi biliyorum. Aynısı belki birkaç saat sonrası için de geçerli. Kum Kitabı, değiştiğinizin ve aynı Heraklitos'un bahsettiği gibi aynı ırmakta ikinci kez yıkanamayacağınızın farkına vardırıyor resmen. Kum kitabının sahibi gibi, kitabı gidip kütüphanenin bir köşesine saklayıp, nereye sakladığınızı da unutma dürtüsüyle boğuşuyorsunuz. Bu satırları okuduktan sonra dönüp bir başucundaki kitaplığa bakmadan edemiyorsun. Yeniden okunabilecek kaç kitap okudum diye bir iç sorgulama yapıyorsun kendince. Hikayelerin hepsinden söz etmem mümkün değil tabii ama kalanların içinden özellikle Ayna Ve Maske ilginçtir bence. Güzelliği tek bir kelimeye indirgeyip keşfeden bir şairin, bu şiiri bir kralla paylaşmasını ve bunu Tanrı'ya karşı işlenmiş büyük bir günah olarak gördüklerinden, şairin ve kralın hayatlarının mahvoluşunu anlatıyor hikaye. Otuzlar Mezhebi adlı hikayede ise, Mesih ve Yehuda'yı kutsal olan gören bir mezhepten bahsediyor. Bu mezhebe göre, hristiyanlığın şu anki duruma gelmesi için İsa'nın çarmıha gerilmesi şarttı ve Yehuda bu yol için kendini feda etmişti, suçlu değildi yani. Hikayenin sonu, el yazmasının son kısmı bulunamadı diyerek bitiyor. Borges kendi kendisini aradan çıkarmış oluyor böylelikle. Belki bunları fantastik bir hikayenin ardına gizlemese, tepki çekebilirdi bilmiyorum. Ama yazar kendini aradan çıkararak ve fantastik ögelerden beslenerek, zihnini, toplumun oluşturduğu baskıdan kurtarmış oluyor bir anlamda. Ben hayatı yaşamadım, okudum. diyen bir insanın genç yaşta kör kalması ve o kadar değer verdiği kitapların artık kendisi için tuğladan bir farkının kalmaması acı olsa da, en güzel eserlerini kör kaldıktan sonra vermiş Borges. Henüz Borges'la tanışmadıysanız, onu tanımak için hangi kitabı doğru olur bilmiyorum çünkü yalnızca Kum Kitabı'nı okudum. Fakat bir yerden başlayın derim. Herkese iyi okumalar dilerim,"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kum-sehri-anna-carey", "text": "Eve üçlemesinin ilk kitabı Yeni Dünya'dan burada söz etmiştim. İlk kitapta, Eve'nin okuldan ve kralın askerlerinden kaçışını; isyancılarla tanışmasını ve sığınma kamplarında geçirdiği sıkıntılı günleri okumuştuk. Bu kez ikinci kitapta, kralın kurduğu kum şehrine gidiyoruz. Salgından sonra, dünya ülkeleri otorite boşluğunu doldurabilmek için bir çeşit rekabet halinde. Yeni Amerika da, yeniden eski gücüne kavuşup; salgının etkilerinden ilk kurtulan ülke olabilmek için akıl almaz yöntemlere başvuruyor. Eve, getirildiği kum şehrinde, Yeni Amerika'nın yönetimini üstlenen babasının isteklerine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Ne var ki geçmiş hayatını unutmayı başaramayarak, kendini sık sık isyancılara yardım ederken ve onlar için casusluk yaparken buluyor. İlk kitapta tek taraflı bir mücadele varken; ikinci kitapta mücadeledeki her iki tarafı okuyabiliyor ve gerektiğinde karşılaştırma yapma imkanı buluyoruz. Üstelik, Eve'nin geride bırakmak zorunda kaldığı, okulda nüfusu arttırmak için kullanılan Pip, Ruby ve Arden ile buluşması da oldukça duygusal işlenmiş. Bana kalırsa her ne kadar basit bir dille yazılmış olsa da, distopya türünü sevdirebilecek güzel bir seri olma yolunda ilerliyor üçleme. Ne var ki ilk kitaba göre, ikinci kitabın biraz daha sönük kaldığını düşünüyorum. Neden diye sorarsanız, ilk kitapta altı çizilecek ve tekrar tekrar okunmaya değer cümleler vardı. Eve akıllı ve güçlü bir kızdı en azından çoğu zaman 🙂 -. Fakat ikinci kitap, Eve'nin kararsızlıkları ve hatalarıyla dolu. Bana kalırsa ikinci kitabın tek artısı, mutlak güç olabilme tutkusuyla insanların ne kadar insanlıktan çıkabileceğini anlayabiliyor olmanız. Her şeye rağmen ve yine de, Bir yolculuğa çıkacaksanız, feci halde sıkıcı bir gün geçiriyorsanız, günlük hayatın stresi sizi bunalttıysa evet, reklamcılık sektörüne hızlı bir giriş yaptım 🙂 okumak için güzel bir kitap olacaktır Eve serisi. Yeni Amerika'daki kadınları bekleyen korkunç kaderden çok uzakta, kendileri için bir cennet sayılan Califia'da yaşamaktadır. Ama bu güvenli hayatın bir bedeli vardır: Sevdiği genci, Caleb'ı, yaralı bir halde Califia'nın girişinde bırakmaya zorlanmıştır. Eve, Caleb'ın başının dertte olduğunu duyunca, onu kurtarmak için tekrar dışarı çıkmaya karar verir ama bunu başaramadan yakalanarak Yeni Amerika'nın başkenti Kum Şehri'ne getirilir. Şehrin duvarları arasına hapsolan ve geçmişiyle ilgili şaşırtıcı bir sırrı ortaya çıkaran Eve, Caleb'ın yaşadığını öğrenince onunla olabilmek için hapishaneden kaçmaya çalışır ancak bunun ölümcül bir bedeli olacaktır. Genç kız, sevdiklerini kurtarmak ile Caleb'ı sonsuza kadar kaybetmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kum-ve-kopuk-halil-cibran", "text": "Halil Cibran'ın sözlerini içeren bu güzel aforizma kitabı beni derinden etkileyen aforizma kitapları arasına girmeyi başardı. Genellikle aforizma kitaplarında çok ama çok güzel sözler bulunur bunu biliyoruz. Halil Cibran'ın kitabında hem çok ama çok güzel sözler hem de düşündüren, derinden düşündüren sözler de var. Sırf bu yüzden bile okunmayı fazlasıyla hak eden çok güzel bir kitap Kum ve Köpük. İş Bankası Yayınları'nın Modern Klasikler dizisi ile bize sunduğu muhteşem eserleri biliyorsunuz. Bunların arasında okumaya değer görülmeyecek bir eser yok. Gözünüz kapalı alabilirsiniz. Emin olun en ufak bir pişmanlık hissetmezsiniz. İlk kez okuduğum Halil Cibran'ın Kum ve Köpük kitabında işte bu muhteşem eserlerden biri. Fazla söze gerek olmayan, alınıp okunması gereken muhteşem aforizma kitaplarından biri. Ben de onlara deli diye bakıyorum,"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kumpanya-sait-faik-abasiyanik", "text": "Güzeller güzeli bir Sait Faik eseri Kumpanya. Güzeller güzeli de bir içine edeni var bu kumpanyanın. İsim bulmada iyi ama insanlıkta sınıfta kalanlardan. Belki de toplumun ondan istediğini en iyi şekilde yaptığını düşünüyordur, kimbilir. Kumpanya, Sait Faik Abasıyanık'ın hikayelerinin olduğu bir kitap. Tuluat tiyatroları ve tuluat tiyatrolarında yaşayanların yaşantılarını anlatmış bize. Bu anlatımını üç ayrı öyküde toplamış Sait Faik Abasıyanı Kumpanya, Kriz ve Gauthar Cambazhanesi. İlk başlarında hikayelere girişler diğer Sait Faik kitaplarına göre daha yavaş oluyor. Ama sonrasında ısınıyorsunuz ve yine güzel bir Sait Faik eseri ile başbaşayım diyorsunuz. Kitaba adını Kumpanya Saffet Ferit, Suat, Moruk Salih ve Kör Halit'in çevresinde şekillenir. Kör Halit ile Saffet Ferit arasında didişmeler vardır. Kör Halit bir gün bir güzel ile tanışır. Adı Sitare'dir. Kör Halit, Sitare'yi kumpanyaya dahil etmek ister. Fakat bu o kadar da iyi bir karar değildir... Neyse, yine özete girdim anlatmaya başladım kitabı. Bir çırpıda bitirebileceğiniz güzel bir öykü kitabı daha Sait Faik'ten."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kumral-ada-mavi-tuna-buket-uzuner", "text": "Bu kitabı unutulmaz yapan ne? Çoğu kere sordum kendime bu soruyu. Roman karakterlerine mi çok bağlanmıştım? Hayır, muhtemelen. Okurken, herhangi bir karakteri çok sevdiğimi hatırlamıyorum. Kitabın anlatımı, olay örgüsü, kurgusu, hayal gücü... Bunların hepsi başarılı olsa da kitabın unutulmazlığında etkin değildi bana göre. Neyi unutamadığımı sorguladığımda diyaloglar geliyor sadece aklıma. Hayatımda, onlara ihtiyacımın olduğu bir anda, bu diyaloglar kafama üşüşüp, kendilerini unutmama izin vermiyorlar. Ada ve Tuna arasında geçen bir özgürlük diyaloğu var mesela. Ne zaman her sabah her sabah aynı şeyler, kalk, hazırlan, okula git... diye düşünsem ve bunlardan sıkıldığımı hissetsem, aklıma gelir bu diyalog. Garip bir mutluluk kaplar içimi. Her sabah aynı şeyleri yapabildiğim için şanslı hissederim kendimi. Her sabah uyandığında aynı şeyleri yapabilmek, özgürlüktür! dedim geniş, aydınlık bir gülümsemeyle gerinerek. Kendi istediğin, kendi seçtiğin aynı şeyleri ama! diye düzeltti. Bir de şu sözleri hiç unutmam...Bir insana olan sevgimi bu sözlerle ölçme gibi bir alışkanlığım var sanırım. Şimdi düşündüm de bölüm başlarında yazan sözleri de çok sevmiştim ben. Kitabı okurken şairlere ait küçük mısraların yahut ünlü düşünürlere ait sözlerin hoşunuza gideceğine eminim. Bu tür küçük ayrıntılar bir romanda çok hoşuma gider benim. Bazen o koca bölümün anlattığı duyguyu tek bir sözde yakalar gibi hissedersiniz kendinizi. Bir mucize gibi. Pek anlam verememiş olabilirsiniz. Nitekim okurken bile pek anlam veremiyorsunuz. Gerçek mi hayal mi? Kim doğru kim yanlış? Geçmiş, gelecek ve şimdi. Bunların hepsi iç içe geçiyor. Kitap boyunca yaşadığınız tüm gelgitler, romanın aslında bir savaş romanı olmamasından kaynaklanıyor diyebiliriz. Romanın kurgusu gereği, yaşananlar ülkemizde çıkan bir iç savaş formunda anlatılsa da, aslında her şey Tuna'nın ruhunda, kafasında başka bir değişle iç dünyasında yaşanıyor. Tuna, içten içe bunun farkında olsa da kabustan uyanamıyor. Bir yandan bu korkunç savaşı yaşarken, diğer yandan çocukluğundan itibaren yaşadıklarını, Ada'yı, abisi Aras'ı, Meriç'i, hayatına uzaktan veya yakından dokunan herkesi birinci tekil ağızdan anlatıyor.Kitabın asıl güzel yanı, başkasının iç savaşını okurken, bir süre sonra kendi iç savaşınızın içinde buluyorsunuz kendinizi. Hatalarınız, yapamadıklarınız, içinizde yarım kalanlar, geç kaldıklarınız, hepsi bir bir su yüzüne çıkıyor. Kitabı okuyanların ağzından düşürmediği birkaç kült mesele de var tabii. Kumral Ada Mavi Tuna'yı anıp da onlardan bahsetmesek olmaz kanımca. Bir tanesi Mabel sakızları. Romanda Tuna'nın takma adı Mabeldir. Tuna, küçüklüğünde Ada ile ilk tanışmalarında kızın Ada demesine anlam verememiş, daha doğrusu kızın adının Ada olabileceğine ihtimal verememiş ve kendisi de değişik bir kelime söylemek adına Mabel demiştir. Mabel'in üzerindeki çikolata renkli kadın hep gülümser çünkü. Yaz, kış, sabah, akşam aldığı bütün sakızların üstünde o hep gülümser. Kendisine kızdığını ya da bir şeye üzüldüğünü hiç görmemiştir. Hayal meyal hatırlıyor gibiyim bu sakızları ama hala var mı bilmiyorum.Daha da garip olan gerçek adı Fatih Karaca olan ünlü Mabel Matiz de ismini buradan alıyormuş, romanı gerçekten sevmiş olsa gerek. Diğer mesele de, kitaptaki Şair dayı'nın aslında Attila İlhan, Ada'nın annesi Pervin Gökay'ın aslında Çolpan İlhan, babası Süreyya Mercan'ın ise Sadri Alışık olmasıdır. Tabii bunlar okuyucular arasında konuşulan efsaneler. Ne var ki, başrolünde Sadri Alışık'ın oynadığı Balıkçı Osman adlı filmin kurguda yer alışı ve kitabın başındaki Attila İlhan'a... ithafı, bu efsanelerin gerçeklik payını ortaya koyuyor olabilir. Buket Uzuner, bir röportajında Sizi yüreklendiren biri ya da birileri oldu mu? sorusuna ...Bunlardan özellikle Attila İlhan'ın uzun yıllar süren emeğini hep şükranla anarım. 'Kumral Ada-Mavi Tuna' bu yüzden ona ithaf edilmiştir. cevabını vermiş. Kitaptaki Şair Dayı'nın, Ada ve Tuna'ya şiirleriyle, sözleriyle yol göstermesi, rehberlik etmesi göz önünde bulundurulduğunda, Buket Uzuner'in Şair Dayı karakterini oluştururken, şükran duyduğu Attila İlhan'ı örnek alması pek mümkün görünüyor. İşin magazinsel kısmını bir yana bırakırsak, Buket Uzuner'in dört dile çevrilen romanı, Kumral Ada Mavi Tuna hakkında bahsedeceklerimin sonuna geldim. Kurguda düşüncelerime ters gelen birkaç nokta yok değil aslında. Fakat bir romanı okurken bunları pek göz önünde bulundurmamaya çalışırım. Buket Uzuner'in benden farklı düşünmesi ve bunlara kitabındaki olay örgüsünde de yer vermesi çok doğal tabii ki. Genel olarak bakıldığında, tavsiye edebileceğim güzel bir roman."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kurk-mantolu-madonna-sabahattin-ali-2", "text": "Sabahattin Ali, çevremizde de sık sık gördüğümüz insanları öyle bir canlılık ve gerçeklikle yansıtıyor ve içimizde barındırıp da farkında olmadığımız duyguları öyle bir gün yüzüne çıkarıyor ki, hayranlıkla okuyor ve bir süre sonra okumaktan çok izlediğinizi, hikayenin içinde sürüklenip gittiğinizi fark ediyorsunuz. Metin Yılmaz, Kürk Mantolu Madonna için yazdığı şu yazıda, okuduktan sonra herkesin karakterlerden birinde kendini bulduğunu söylemiş. Hak vermeden edemedim...Düşününce kendimi Raif Bey'de bulduğumu ve karakterle adeta bütünleştiğimi fark ettim. Öyle cümleler geçti ki arada sırada, kendimi ifade etme yükümlülüğünü satırlara bıraktım bir süre sonra. Benzerliğimiz öyle bir noktaya ulaştı ki, sonunda en az Raif Bey kadar şüphe duydum olanlardan ve en az onun kadar insanlardan nefret ettim. Olayların başka bir iç yüzü ya da kabul edilebilir sebepleri olabileceği ihtimalini bir kez bile düşünmedim. Ve sonunda Raif Bey'le birlikte gerçekle yüzleşerek olgunlaştığımı hissettim. Ölmeden önce okunması gereken kitaplar listesi diye bir şey varsa eğer ki şu zamana dek olmadığını düşündüm -, Kürk Mantolu Madonna mutlaka o listede yer alması gereken bir kitap. ...Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimi anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakında olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kurk-mantolu-madonna-sabahattin-ali", "text": "Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali'nin en iyi romanı olarak adlandırılan ve bunu fazlasıyla hak eden güzel bir roman. Kitap isimsiz anlatıcının işinden ayrılıp, bir arkadaşı vasıtası ile farklı bir yerde işe başlaması ile başlıyor. Sonrasında ise ana karakterimiz olan Raif Bey ile tanışması ile başlıyor. Sonrasında ise anlatım Raif Bey'in defteri ile devam ediyor. Raif Bey'in yaşamı, Türkiye'den Berlin'e, Berlin'de yaşadıkları ve tabiki Kürk Mantolu Madonna ile tanışmasını anlatıyor. Kitap hakkında çok fazla detay vermek istemiyorum. Aslında bu yazdıklarım bile çok fazla. Kitap okunmazsa olmaz romanlar listesinde ilk onda yer alır. Kitabın en güzel yanı sizi yormadan akıcı ve elinizden bırakamayacağınız kadar sürükleyici olması. Kitap ile ilgili internette araştırma yaparsanız eleştiri olarak Türk filmi gibi dendiğini duyacaksınız fakat bu tamamen yanlış, hiç alakası yok diyebilirim. Klasikleşmiş standart Türk filmi mantığı ile uzaktan yakından alakası olamayacak kadar farklı, kaliteli ve etkileyici bir roman Kürk Mantolu Madonna. Kürk Mantolu Madonna'yı okuduktan sonra herkes kendini buluyor. Kimisi Raif karakteri, kimisi ise Kürk Mantolu Madonna , kimisi Hamdi Bey kimisi anlatıcı ama mutlaka birini görüyor. Bende kendimi gördüm, hemde çok benzettim. Fakat benzettiğim karakter Kürk Mantolu Madonna oldu. Şimdi diyeceksiniz bu nasıl oluyor? Yani nasıl oluyorda kadın karakterde kendini görüyorsun? Bunun için kitabı okumalı ve karakteri tanımalısınız. Eğer kendinizede tanıyorsanız karakter ile bağlantınız benzerlikleriniz var mı yok mu anlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kurnaz-tilki-johann-wolfgang-goethe", "text": "Goethe'den bir çocuk kitabı. Biraz fazla uzamış gibi gelse de oldukça güzel bir hikaye olmuş. Anlatılmak isteneni çocukların kavrayıp kavrayamayacağını bilemiyorum tabi ama Goethe yine yapmış yapacağını. Bize ve tabi çocuklara üstü kapalı dersler kitabı desem sanıyorum yanlış olmaz. Sistemin işleyişini ve yönetim kadrosunda olanların nasıl bir düzenle işlediğini bizlere gösteren bir kitap. Çocuklara bunlar ne kadar erken anlatılırsa o kadar iyi olur diye düşündü herhalde usta yazar Goethe ve Kurnaz Tilki ile bu anlatımı sundu. Doğru düşünmüş bence. Sadece çocuklar için değil elbette, yetişkinler içinde yararlı olabilecek bir kitap. Hele ülkemizde gözleri kapalı ya da at gözlüğü takan yetişkinler için biçilmiş kaftan kitaplardan biri diye düşünüyorum. Elbette sadece Kurnaz Tilki yeterli olmaz ama en azından bir başlangıç olur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kuskun-kahvenin-turkusu-carson-mccullers", "text": "Bu serzeniş, kitabın son öyküsünden olan Bir Ağaç, Bir Taş, Bir Bulut'ta ki kahramanımızın ondan daha genç olan birine verdiği nasihat ta geçip, beni de hüzünlendirmiştir. Carson McCullers eseriyle ilk tanışmam oldu bu kitap. Yedi adet öyküden oluşan ve adını ilk hikayeden alan kitap, özellikle öykülerin bitişleri ile okuyucuyu şaşırtabilir. Öykülerde geçen diyaloglarda, çok derin ve kilit anlatımlar var ve bir süre düşündürüyor. İlk öykü çok kuvvetli. Yarıda bırakamıyorsunuz. Hem kavramsal bakımdan dostluk, ihanet, yalnızlık ve güçlü olmakla ilgili de düşünebilirsiniz, hem sadece karakter yüzeyselliğinde bakıp, gelişen olayların hissettirdiklerini yorumlayabilirsiniz. Öykülerin isimlerini veya neler geçtiğinden bahsetmeyeceğim ama ilk öyküden aldığım tadı son öyküye kadar pek alamadım. Bunu olumsuz bir yönde söylemiyorum çünkü dediğim gibi hiç beklemedik sonlarla hayatın tüm çıplaklığı ile karşılaşılıyorsunuz ve belki bu yüzden pek ısınamadım. Ama son öykü olan, Bir Ağaç, Bir Taş, Bir Bulut sevgi üzerine hem betimlemeleri, hem diyalogları, hem verdiği hüzünle o kadar güzel akmış ki, kitap bittiğinde bir süre kırık bir kalp ile nefes aldım. McCullers ve realist hikayeleri ile tat bırakan güzel bir başucu kitabı olmuş."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kutsal-inek-david-duchovny", "text": "Hindistan'dan Türkiye'ye, İsrail'den Filistin'e kıtalararası bir macera! X-Files ve Californication'ın yıldızı David Duchovny'den katıla katıla okunacak lezzetli bir hiciv, iyimser bir sistem eleştirisi, bir doğal hayat manifestosu. Siz, ben, biz, yabandaki hayvanlar, dizinizin dibindeki hayvanlar, tabağınızdaki hayvanlar, yanınızda duran kişi... Hepimiz biriz. Hepimiz kutsalız. Bütün inek anneleri gibi aniden ortadan kaybolan annesinin özlemiyle yanıp tutuşurken, insan ırkının himayesindeki ineklerinbaşına gelenleri öğrenen Elsie, bir gece çiftlikten kaçar. Hindistan Operasyonu dediği kaçış projesinin hedefi makus talihine dur demek, feleğin tekerine çomak sokmaktır. Bu özgürlükçü macerada Elsie'ye onunla aynı emelleri taşıyan bir domuz ve bir hindi yoldaşlık eder. Güçlerini birleştiren hayvanlar ezber bozarak insanlığa nanik yapıyor! -Time Out- Time Out'a güvenim sıfır... -Rafael Yglesias-"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/kuyucakli-yusuf-sabahattin-ali", "text": "Sabahattin Ali, seneler önce edebiyat öğretmenimin tavsiyesi üzerine tanıştığım yazar. Ders süreçlerinde, yalnızca okuduğu ve okuduğumuz kitaplar üzerine sohbet halinde birbirimize tavsiyeler verirken, edebiyat ve okumanın önemini bizlere aşılamış, aynı zamanda ne de güzel sevdirmiş okumayı bana. Kuyucaklı Yusuf'ta bu kitaplardan bir tanesi.Sabahattin Ali'yi tanıtırken her yazar kahramanını sonunda öldürebilir, bu çok olasıdır, ama yazarımız bir cinayet olayı ile açılan romanında bizleri şaşırtacak demişti. Tabi bu yalnızca başından ibaret değildi... Yazarımızın ilk romanı olan Kuyucaklı Yusuf, nerde ne zaman tahmin edemeyeceğimiz trajik sonlara doğru götürüyor bizleri. Yaşamları kısa süre Nazilli'de geçer, büyük bir bölümüde Edremit'te devam eder. Uzun ve birbirine benzeyen seneler ağır ağır ilerlerken kasaba hayatında kurulu adaletsiz düzende işlemektedir.Günümüzde de aksini söyleyemediğimiz,parası olanın güçlü olduğu gerçeğini bilen Yusuf için hayat, hiçte kolay değildir. Yusuf ile Muazzez'in aşkı ve insanların zalimliği karşısındaki duruşları işlenirken, yazarın konulara bakış açısı, yorumları, okumayı daha keyifli hale getiriyor. Kendine de hayran bırakıyor. Aynı zamanda o dönemlerde çok önemsenmeyen toplumsal yanlarının tüm gerçekliliğiyle sunulması, merak ve heyecan uyandırıyor, böylelikle kitap bir solukta bitiveriyor. Kitabı okuduktan sonra yaptığım küçük araştırlamalarda; 1907'de doğan 1948'de vefat eden Sabahattin Ali'nin aslında bu eseri üç cilt olarak planlamış ama ömrünün buna yetmediğini öğrendim. Hatta Sabahattin Ali'nin Cevdet Kudret ile yaptığı bir söyleyişinde, eğer yazılsaydı ikinci cildin Çineli Kübra, üçüncü cildinde dağdan şehre inen Yusuf'un dünyasını konu alacağını bildirmiş. Öyle ki, kitabı okurkende farkedeceğiniz gibi, Yusuf'un Kübra'yı her gördüğünde ürkütücü bakışlarının etkisinde kalması ve bir gün bir yerde tekrar yollarının kesişeceğini düşünmesi de yarım bırakılan olaylardan bir tanesi. Şimdi sebebini anlıyor ve taşları yerine oturtabiliyorum. Saygıyla anarak, nur içinde yatsın genç yaşta gözlerini yummuş olan Sabahattin Ali'den, keşke o eserleride okuyabilseydik diyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/lejyon-fabien-nury", "text": "Lejyon Fabien Nury'nin çok farklı bir konuya sahip olabileceğini umduğum çizgi romanı. Fakat umutlarım yine suya düştü. Gerçi hemen bu kadar sert bir girişle moral bozmak istemiyorum. Kötü diyemem elbette fakat konu açısından bir değişiklik yok. Yine naziler yine deneyler yine vampirler yine güçler vs... Sanırım bir noktadan sonra konuyu buraya bağlamak şart. Bununla ilgili bir kural var gibi. Kitabımızın ana karakteri bir kız çocuğu. Ama bu bildiğiniz kız çocukları gibi değil. Alma gibi bir çocuk bu. Fear oynayanlar hemen anlayacaklardır nasıl bir çocuk olduğunu. Fakat bu çocuğumuzun bir farkı var o da bu çocuk korkunç bir görünüme sahip değil. İsterse herkesi yönetebiliyor ve bu yönettikleri acı bile duymadan saldırabiliyor. Ne kadar güzel bir silah değil mi? Böyle bir ordunuz olduğunu düşünün sorgusuz sualsiz sizin için ölen bir ordu. Hemde acı duymuyorlar ne kadar güzel değil mi? İşte bu güzelliği keşfeden nazi almanyasının önde gelenleri bu gücü hemen sunmak istiyorlar hitlere ve harekete geçiyorlar. Fakat gözden kaçırdıkları bir kaç nokta var. Bu gücü tutmak isteyen başka güçlerde var. Hem bu güçler farklı insanların bedenine de girebiliyorlar. Nasıl mı? Onu da anlatmayalım isterseniz okuyun ve görün. Fakat Lejyon ile böyle bir ilişki yaşayamadık. Klasik konulardan artık çok sıkılan ben, Lejyon'u hala bu konulardan sıkılmamış kimselere tavsiye ederim. İyi bir örnek iyi bir çalışma. Fakat benim gibi hep aynı konuları hep aynı şekilde işleyen çizgi romanlardan sıkılanlar için öneremeyeceğim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/leonardonun-defterleri-leonardo-da-vinci", "text": "Leonardo'nun Defterleri adı üzerinde Leonardo Da Vinci'nin defterlerinde aldığı notlardan oluşuyor. Bu notların büyük çoğunluğu temize alınmayı bekleyen eğitim materyalleri esasında. Leonardo'nun Defterleri adlı bu eserde bu eğitim içeriğinden faydalanabiliyoruz. Leonardo Da Vinci bu notlarını temize geçmek istemiş fakat buna zamanı olmamış ne yazık ki. Notlar sadece bir kaç konu üzerine değil, aklınıza gelebilecek hemen hemen her konu ile ilgili bir şeyler yazmış. Oldukça geniş bir yelpazesi var sanatçının. İlk olarak resim ile alakalı bilgileri okuyoruz, sonrasında ışık, gölge kuralları ve olması gerekenleri. Sonrasında heykel sanatına giriş yapıyoruz. Bu şekilde Leonardo Da Vinci'nin değindiği hemen tüm alanlar hakkında detaylı bilgi alıyoruz. Hem de sanatçının kendisinden. Bizlerle konuşur gibi yazıldığı için hiç ama hiç yormayan bir akışla ilerliyor kitap. Sağolsun yayınevi de hakkını vermiş ve güzel bir baskı hazırlamış kitaba bu yüzden Arkadaş Yayınevi bir teşekkürü hak ediyor. Kitabı özellikle resim ile ilgilenenler, ressam olmak isteyenler okumalı. Çünkü en esaslı bilgiyi bu alanlara ilgisi olanlar alacaklardır. Aynı zamanda heykel sanatları ile meşgul olanlar da kendileri için yararlı şeyler bulacaklardır diye düşünüyorum. Günümüze uyarlayacak olursak ışık ve gölge ile alakalı kısımdan fotoğrafçılar faydalanabilir. Çünkü bu kısımda anlattıkları aslında ışığın ve gölgenin en yararlı kullanımı nasıl olur sorusuna bir cevap niteliğinde. Kısacası sanatın her dalından bir şeyler bulabilir ve bu dal ile alakalı büyük üstattan ders alır gibi okuyabilirsiniz. Örneğin hikaye yazılarından bir hikaye girişleri ile ilgili bilgi bile alınabilir diye düşünüyorum. Yazdığı aforizmalar ve öyküler kıvılcım vermesi açısından ya da bir konunun değerlendirilmesi açısından çok iyi olmuş. İçimziden de olsa her zaman bunu yapmaz mıyız? Sürekli olarak bir yol arar ve buluruz. Çünkü yaşam bizim için, ne olursa olsun güzeldir. Leonardo Da Vinci ile aynı düşünceye sahip olmak ne kadar güzel dediğim bir paragraftı bu paragraf. Kendi içimde yer alan düşünceleri üstadın notlarında görmek sevindirici oldu. Bu eseri baskısı bitmeden alın derim. Bir daha basılır mı ya da ne zaman basılır bilinmez. Çünkü bu tip değerli eserleri bulmak sonra çok zor olabiliyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/leylanin-evi-zulfu-livaneli", "text": "Zülfü Livaneli'yi, ilk gençliğim boyunca hep bestekar kimliği ile takip etmiş ve edebiyatçı tarafını çok geç tanımış biri olarak, okuduğum her kitabında kendisine olan hayranlığım, saygım ve sevgimin katlanarak arttığını, hem gurur hem de gecikmişliğin utancıyla belirtmeliyim. Her biri birbirinden güzel ve etkileyici kitaplarında beni en çok etkileyen, romanlarının tatlı-yumuşak-kolay okunur ve bir o kadar çarpıcı kurgusu! Hikayeyi okumaya başlarken sizi neyin beklediğini asla tahmin edemeyeceğiniz sürprizlerin yanısıra, kahramanların psikolojilerini anlayabileceğiniz çözümlemeler, kahramanların gözünden geçmişi anlatırken gözünüzün önünden film şeridi gibi akıveren yakın tarih, duygusal ve insani tarafınıza, sömürüye girmeden, tam da tadında dokunuşlarla hitap eden insan öyküleri benim için okumayı daha da zevkli hale getiriyor. Bu romanlardan biri de Leyla'nın Evi. Aynı zamanda Nedim Saban tarafından başarıyla tiyatroya da uyarlanan romanımızın kahramanı Leyla, iyi eğitimli, varlıklı, saygın bir aileden gelen eski İstanbul hanımefendilerindendir. Değişen yaşam koşulları ve dünya düzeninde zaman içerisinde Leyla'nın da elinde bir tek yaşadığı aile yadigarı köşk kalmıştır. Ancak yeni zengin bir aile tarafından yaşlı kadının köşkü satılığa çıkarılır ve elinden alınır. Ne olduğunu anlayamadan kendisini bir gün sokakta buluveren Leyla'ya yaşadığı haksız kaybın hesabını sormak ve belki de çocukluğunun geçtiği bu güzel köşk bahçesinin sahibine olan vefa borcunu ödeyebilmek için, gazetecilik yapan Yusuf kendi evinin kapılarını açar. Yusuf'un yaşadığı hayat Leyla'nın bunca yıldır gördüğü hayattan çok farklı, Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki küçük evi, yaşamaya alıştığı köşk ve aldığı hayat kültüründen apayrı bir düzene sahiptir. Almanya'da doğup büyümüş ve Türkiye'de müzisyenlik yapmaya çalışan, kız arkadaşı Roxy'nin Leyla'ya olan tavrı ise kahramanımızın zaten sıkıntılı olan durumunu iyice zorlaştırmaktadır. Leyla, bu yeni hayat düzeninde mücadelesini sürdürürken, bir yandan da geçmişin perdeleri aralanır ve kaybettiği ailesi ile ilgili sırlar tarihi zemin üzerinde okuyucuya sunulur. Bir romanı bence güçlü yapan en önemli özellik, okuyucuya verdiği bu duygu, bu herşeyi içinde, derinde hissetmesini sağlayan sıcaklık ve samimiyet! Leyla'nın Evi'nde de, hem Leyla olur okuyucu, hem Roxy, hem Yusuf olur, hem Ali Yekta Bey... Kimseyi haksız görmez sonunda ve hepsinin insani yönünü sorgular! Öyle gerçek insan manzaralarıdır ki sunulanlar, okuyucu ister istemez gerçek olduğunu düşünür, tüm o sıkıntılı sürecin sonunda romanın güzel sonu ile mutlu olur, içi rahatlar!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/locke-lamoranin-yalanlari-scott-lynch", "text": "Locke Lamora'nın Yalanları, Scott Lynch'in okuduğum ilk kitabı oldu. Oldukça uzun bir zamanda bitirebildim. İlk başladığımda hızlı bir şekilde ilerledi ve beni bir yerden yakaladı. Fakat sonrasında bir kopukluk oldu. Kitap ilerlememeye ve beni artık çok içine almamaya başladı. Bu yüzden yapılmaması gerekeni yapıp araya bir kaç kitap aldım. Artık nedense okumak istemez oldum. Aradan bir süre geçtikten sonra tekrar başladım. Yine eski heyecanına döner gibi oldu. Ama bu kez de farkettim ki sadece bitirmek için okudum. Tamamiyle benim hatamdan olduğunu sanıyorum bunun. Fakat bir süre sonra tekrar başlamayı ve bu kez araya hiç bir kitap sokmadan, önce Locke Lamora'nın Yalanları sonrasında ise Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler'i okuyacağım. Ama henüz değil. Kitabın kısaca konusuna değinecek olursak, Locke Lamora adlı yetenekli hırsızın maceraları diyebiliriz. Tabi burada sadece Locke Lamora değil diğer öksüz çocuklarda oldukça yetenekli. Fakat Locke Lamora ayrı bir yetenekli ayrı bir iyi hırsız. İyi hırsız biraz kulağa tuhaf geliyor tabi kabul ediyorum. Ama kitabı okurken yer yer hayran kalıyorsunuz bu çocuğa. İnce zekası, iş bitiricidüşünce yapısı ve olaylara yaklaşımı oldukça iyi. -Patrick Rothfuss -George R. R. Martin Bu kadar büyük fantastik edebiyat yazarları bu satırları yazıyorsa eğer birşey vardır diye düşünmeliyiz. Tabi eğer bu sadece bir reklam değilse ki bence değil. En azından bir marslı kadar büyük bir hayal kırıklığı olmamalı diye düşünüyordum ve bu düşüncemde haklı çıktım diyebilirim. Boğazında kanayan bir kesik olsa ve bir hekim o kesiği dikmeye çalışsa Lamora iğneyle ipliği çalar ve kahkahalar atarak geberip gider. Çocuk... çok fazla çalıyor. Camorr şehri, tarihi boyunca pek çok soysuzluğa, yolsuzluğa, uğursuzluğa, hırsızlığa tanıklık etmiş, büyülü atmosferinde her birini tek tek sindirebilmiştir; Camorr'un Belası'nın ismi şehrin nemli duvarlarında yankılanana dek... Camorr'un Belası'nın yenilmez bir silahşor, usta bir hırsız, duvarlardan geçebilen bir hayalet ve fakirlerin dostu olduğu söylenir. İşte o efsanevi Bela narin yapılı, gözü kara ve becerikli Locke Lamora'dır. Locke kimsenin beceremediği bir ustalıkla zenginleri soymasına rağmen, bir başka efsanedeki büyük okçunun aksine çaldıklarından fakirlere tek bir kuruş bile koklatmaz. Locke'un tüm kazancı kendisi ve isimlerinin hakkını fazlasıyla veren hırsızlar çetesi Centilmen Piçler içindir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/logicomix-apostolos-doksiadis", "text": "Sizlere son zamanlarda okuduğum en sürükleyici çizgi romanlardan biri Logicomix oldu. Gerek kurgusu, gerek anlatımı, gerek konular arasındaki geçişleri kısacası tam anlamı ile olmuş bitmiş bir çizgi roman. Kelimenin tam anlamını kullanabileceğimiz bir an yaşatıyor bizlere. Mükemmel. Evet Logicomix için en iyi kelime bu hakikaten. Başlar başlamaz size sağlam ve güzel bir hikaye sunacağını anlıyorsunuz Logicomix'in. Ayakları yere sağlam basan bir çizgi roman olduğu, okumaya başlar başlamaz anlaşılıyor. Kabaca bahsedecek olursam, Bertrand Russell'ın hayat hikayesini okuyoruz çizgi romanda. Sıkıcı bir biyografi gibi değil elbette. Çizgi romanın verdiği o güzel atmosferi görerek ilerliyoruz. Bertrand Russell ve mantık ve tabi matematik nasıl bir arada ilerlemiş, neleri görmüş, kimlerden ne almış, yakınlarında hangi insanlar olmuş, hangi hatalar yapılmış bunların hepsini görüyoruz. Bertrand Russell'ın sürekli olarak uğraştığı ispatlanabilir ve ispatlanamaz kavramlardan, paradokslardan, küme teorisinden, aksiyomlardan, mantıktan, felsefeden kısacası aklını kurcalayan tüm sorulardan bahsediyor Logicomix. Tüm bu anlatımda en ufak bir sıkılma ya da uzaklaşma hissetmiyorsunuz. Belki de en güzel yanlarından biri de bu Logicomix'in. Hikayenin gidişine göre felsefeciler, matematikçiler, mantık kuramları, fizikçiler, deliler -evet deli bu adamların çoğu- Logicomix'de karşımıza çıkıyor. Örneğin adını çok duyduğum ama kendisi ile ilgili az bilgiye sahip olduğum Ludwig Wittgenstein ile ilgili daha fazla bilgiye sahip oldum. Kendisini deliler kısmına mı yoksa dahiler sınıfına mı koymalıyız bilemiyorum. Gerçi her iki sınıfda aynı sıralara sahip ama neyse. Lafı çok uzatmak istememiştim ama sanırım yine uzadı. Bu yazıyla bu kadar zaman kaybettiğiniz yeter bence hemen gidip okumaya başlayın Logicomix'i sonra gelip sayfanın altından yorumlar kısmından teşekkürlerinizi sunarsınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/louis-lambert-honore-de-balzac", "text": "Gerçekçi edebiyatın en önemli yazarlarından olan Honore de Balzac'ın okuması çok kolay olmayan, akıcılığı sonradan yerine gelen, biraz otobiyografik, biraz psikolojik ve çok fazla bilinmeyen bir eseridir. Eğer Balzac'ın edebiyatına alışkın bir kimseyseniz, diğer romanları ie arasında biraz fark sezebilirsiniz. Çünkü romanda sanki biraz farklı tatlar var. Balzac'ın çok bilinmeyen bu romanını Şimdinin ve her zamanın sevgilisine... sözleriyle sevgilisi Laura Berny'e ithaf eder. Romanın yazıldığı zamanlarda Laura Berny, Balzac'ı maddi ve manevi anlamda desteklemiş ve her zor zamanında yanında olmuş. Romanın, Balzac'ın yaşamından izler taşıdığı söylenir. Tarihçiler bu sebeple romanı otobiyografik bir roman olarak değerlendirirler. Okurken sizler de farkedeceksiniz ki kimi yerlerde öz eleştiri yapılıyor gibi bir anlatım vardır. Bazende üstü kapalı övgüler gelir gibi olur ama ardından üsluplu bir biçimde üzeri kapatılır. Roman, 1940'larda Oktay Rıfat tarafından Türkçe'ye çevrilmiş. Sonrasında oğlu Samih Rıfat çeviriyi günümüz Türkçesine uygun bir hale getirir. Güzel bir çevirmen notu ile başlıyor eser. İlk çevirmen ve sonradan elden geçiren çevirmenin baba oğul olmasından kaynaklanan duyguyu içinizde hissederek esere başlıyorsunuz. Balzac'ın tutkusunu, heyecanını, öfkesini, özlemini, korkusunu, ümidini kısacası her bir duygusunu yansıttığı, kendisi gibi olan bir kendisinin romanı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/luzumsuz-adam-sait-faik-abasiyanik-2", "text": "Sait Faik Abasıyanık'ın on dört öyküsünden oluşan güzel mi güzel bizden bir öykü kitabı Lüzumsuz Adam. Evet belki biraz karamsar gibi gelebilir sizlere ama aslında tam olarak demek istediği karamsarlık değil. Anlaşılamamışlık. Belki de biraz aldanmışlık. Evet tamam biraz da azalmışlık duygusu var. Hayatın kanınızdan çekildiğini ve sizin bunun için bir şey yapmak istemediğiniz gibi bir an gibi. Sait Faik Abasıyanık'ın Lüzumsuz Adam'ında geçen tüm öyküler İstanbul ve İstanbul çevresinde geçiyor. Her biri bizden bizlerden birer öykü. Okurken o sıcaklığı duyabiliyorsunuz. Bizden anlatılan karakterlerde hep bir şeyler görüyorsunuz. Bu gördükleriniz bazen komşunuz oluyor bazen yakın bir arkadaşınız. Bazen yanınızdan geçen biri oluyor bazen semt bakkalınız oluyor. Ama elbet biri oluyor aklınıza gelen. Doksanlarda çocuk olanları bile yakalayan anlar bulabiliyoruz kitapta. Çok daha öncelerden olsada anlatılanlar, bir şekilde tutacak bir yer oluyor bizlerle. Çünkü o yıllarda hala bir yerlerde az biraz masumiyet vardı. Korkunç gelişmişlik, ürkütücü medeniyet bu zamanlarda ki kadar içimize etmemişti o zamanlar. Hala bir birimizin gözüne bakarak konuşuyor, ahlak nedir ne değildir iyi biliyorduk. Sürekli ötekileşen, ötekileşmeyi sevenler değil, bir arada olmak isteyen bir arada çocuk bir arada insan olanlardık. İşte Sait Faik, Lüzumsuz Adam ile bizi o zamanlara götürüyor. İnsanları eleştiriyor yer yer. Hak ediyorlar tabi. Umutsuzluğa da kapılıyor kimi zaman. Sanırım bu zamanları görmüş o zamanlar. Bu bizden, içimizden, ta derinlerinlerimizden gelen Sait Faik Abasıyanık kitabını okumanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/luzumsuz-adam-sait-faik-abasiyanik", "text": "Çoğu, zamanında Varlık, Yedigün gibi ünlü edebiyat dergilerinde yayınlanmış on iki farklı kısa hikaye içeren Sait Faik Abasıyanık kitabıdır. Lüzumsuz Adam, kitaptaki hikayelerden biridir aynı zamanda. Hikayelerde olay örgüsü yerine içsel düşüncelere, tasvirlere, günlük hayatta karşımıza çıkması muhtemel küçük insanlara yer verilmiştir. Diyaloglarda resmiyete yer yoktur; argo kelimeler, memleket ağızları, doğal konuşmalar...Öyle ki farklı tiplemelere ait konuşmalar dahi karakterize bir şekil alıyor ve onların seslerini kulaklarınızda duyar hale geliyorsunuz. Mekan olarak büyük çoğunluğu İstanbul'da geçiyor hikayelerin. Ve her bir hikayede, hiç İstanbul'da bulunmamış olsanız bile, o dönemin İstanbul'una ait sokakları arşınlıyor, o sokaklardaki insanlarla konuşuyor, dertleşiyor gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Bana kalırsa sadece bu bile, Sait Faik'in ne kadar büyük bir yazar olduğunun kanıtıdır. Bir ara ne düşündüm bilir misiniz? Şu bizim dükkanla evi satayım. O sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? Orada dışarı siparişlerini gören kız vardı ya hani alnı dar olanı onu metres tutayım. Bir sene sonra da öleyim. Lüzumsuz Adam, Sait Faik Abasıyanık'la yeni tanışacaklar için hoş bir başlangıç olsa gerek...Hem basit, hem büyüleyici bir dile sahip olan hikayeler, eminim edebiyatımızın bu başarılı yazarına kolaylıkla bağlayacaktır sizleri beni de bağladığı gibi -."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/macbeth-william-shakespeare", "text": "Beklediğimden çok farklıydı Macbeth'de herşey. Ben sanmıştım ki bir aşk klasiği okuyacağım. Macbeth kadersiz bir kadın olacak, aşkını bulamayacak. Nedense Macbeth denince aklıma hep aynı şey gelir benim. Ama değilmiş. Hem de hiç değilmiş. Hal ve durum o kadar farklıymış ki okudukça daha bir hayran kaldığım Shakespeare eseriymiş. Herhalde artık Macbeth dendiğinde artık aklıma kadersiz, aşkını arayan bir kadın değil, gözü dönmüş bir katil gelecek. Macbeth, William Shakespeare'in en önemli ve en ünlü tragedyalarındna biri. Okunduğunda tokat etkisi yapan eşsiz Shakespeare eserlerinden biri. O kadar güzel bir konu ve o kadar güzel bir işleyiş var ki hayran kalmamak elde değil. Tabi sizlere burada bütünüyle konuyu anlatmak istemiyorum. Her zaman olduğu gibi sadece bir başlangıç yapıp sizleri meraklandırmak istiyorum. Sonrasında sizlerin gidip okumasını sağlamak en büyük hedefim. Zaten olması gereken bu bana göre. Umarım yanılmıyorumdur. Macbeth adında bir soylu düşünelim. Kralın çok iyi bir dostu. Kralın gözü kapalı güvendiği bir dostu, arkadaşı, yareni belkide. Bir eşi var Macbeth'in Lady Macbeth o da çok asil çok soylu. Bir gün geliyor ve kralı yemeğe şatolarına davet ederler. Fakat bu davetin altında ihanetten başka bir şey yoktur aslında. Ölüm kokar şatonun her yanı. Ama kral bunu farketmez. Dostunun yanına gidiyordur ne de olsa ne ölümü ne ihaneti! Bunları düşünmez bile. Sorgusuz sualsiz teslim eder dostunun evinde kendisini ikramlara şatafata ve gösterişe. Ama göreceği bir sabah daha yoktur artık. Göreceği sadece kara bir gecedir gündüzü olmayan. Herşey başlamadan Macbeth son bir kez düşünür ve üzülür dostu için vazgeçmek ister ama Lady Macbeth olmaz der, erkek değil misin der gururuna oynar egosuna oynar Macbeth'in ve yapmasını sağlar. Sonrasında pişman olsa dahi Macbeth, Lady Macbeth tüm izleri siler, planlarını olması gerektiği gibi devam ettirir. Fakat sonrasında ettiklerini ödeyecekleri güne kadar tahtın büyüsü ile yaşamaya başlarlar. Her zaman tek bir amaç vardır o da tahttır. Tüm çarpıcılığı ile Macbeth, Shakespeare'in okunması gereken bir eseridir. Fazla zaman kaybetmeyin derim bu eşsiz ziyafet için. İhanetin kol gezdiği değil, ete kemiğe bürünüp gezdiği zamanlara sizler de bir göz atın, oralarda biraz dolaşın Shakespeare'in gözleriyle."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/madam-bovary-gustave-flaubert", "text": "Her şey, youtube'da film fragmanlarına bakarken başladı. Klasiklerin filmlerini ararım bazan. Tabi Hollywood bu konuda pek iyi değil malumunuz. Fragmanlar muhteşem hazırlanır ama film bomboş, bir sürü yer kesilmiş atılmıştır. Özellikle Anna Karenina filmini izledikten sonra büyük hayal kırıklıkları oluşturmuştu bende. Neyse, tabi filmini izlemeden önce kitabını okumak gibi bir hastalığım var benim. Bir süredirde klasik okumamıştım, Flaubert ise hiç okumamıştım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. Bir klasik romanda bu kadar sıkılmamıştım. Kitap 385 sayfa, üç dört günde bitirebilirim dediğim kitabı on gün gibi bir sürede zorlayarak bitirdim. Klasiklerin başları sıkıcıdır evet, ilk 80 100 sayfa öyle sıkar, betimlemeler vs vs. Bu kitapta öyle başladı öyle devam etti, öyle de bitti. Neyse, konuya gelirsek, Madam Bovary aslında çok hanım hanımcık bir kadınken, Charles denen gariban bir doktorla evleniyor genç yaşta. Tabi bu durum bize hiç yabancı değil. Masal devam ediyor çoluk çocuk derken, Madam Bovary, kocasını sevemez olduğu için, Leon adında genç bir adama aşık oluyor. Leonda ona karşı boş değil tabi. Lakin bu aşk yaşanamıyor, itiraflar edilemiyor ve Madam Bovary Leon'u tatlı bir platonik aşk olarak kalbine gömüyor. Derken bir zaman sonra Radolphe adında bir kazanovaya rastlıyor. Öyle ki Radolphe, şerefsizin biri diyebilirim. Tek amacı aslında Bovary'ı yatağa atmak filan. Tabi bu hususta çok kibar yaklaşımlarda, tatlı dille Madam Bovary'ı aşığı ediyor ve onu her zaman umutlandırıyor. Öyle ki Madam Bovary tüm geleceğini Radolphe'a bağlamışken Radolphe oyunu kesiyor ve ondan kaçıyor. Tabi bu durum Bovarylerde büyük bir çöküşe neden oluyor. Madam Bovary uzun bir süre yataklara gömülüyor, Charles her şeyden habersiz ve çaresiz aşk dolu eşine bakıyor. Borçlanıyorlar. Borçlandıkça, borcu borçla ödemeye kalkıyorlar. Tabi bir süre sonra Leon ortaya çıkıyor, yine uzun betimlemeler, bitmeyen anlatımlardan sonra bu sefer Leonla aşk yaşıyorlar. Garibim Charles tabi her şeyden habersiz dolanıyor ortalarda. Öte yadan borçlar birikince, Emma , tüm gururunu yutup Radolphe'ye den borç para istiyor ama alamıyor, büyük bir kavga çıkıyor ve Emma intihar ediyor. İntiharı ise bir zehir içerek gerçekleştiği için, ölümü de acı ve yavaş oluyor. Ölümünden sonra Charles, mektuplaşmaları görüyor ama o kadar iyi niyetli ki, kızsa da daha sonrasında bir şey yapmıyor. Sonra o da üzüntüden ve kahırdan ölüyor. Eser, romantizm unsurlarını barındırıyor tabi. Topluma karşı, ahlaka karşı bir dolu eylem var. Kitap için tam bir klasik denebilir. Teknik olarak tüm öğeleri barındırıyor. Ama bir okuyucu olarak çok eğlendiğimi söyleyemem. Hatta bitirmek için inat ettiğimi söyleyebilirim. Her ne ise."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/magaradakiler-cemil-meric", "text": "Cemil Meriç Mağaradakiler kitabıyla entellektüel nedir sorusunun ve sorununun ne olduğunu anlatıyor. Günümüzde özellikle cahil ve yarı cahil kesimin hakaret gibi kullanmaya çalıştığı entellektüelin ne olduğunu, aydının aslında ne yaptığını sıralıyor. Sadece bizde değil batıda ve Rusya da durum nedir ne değildir onu da anlatıyor. Sonrasında sosyalizm, anarşizm ve liberalizm ile de haşır neşir oluyoruz. Marksın gökten düşmüş gibi gelen fikirlerinin insan için olduğunu, insanların düşünceler için olmadığını ve coğrafyanın önemini anlıyoruz. Bir din gibi görülen ve itaat edilen Marksizmin aslında bu biçim ve biçimlerde anlaşılmasının ne kadar yanlış olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra yazarlara bir göz atıyoruz. Dostoyevski ile delileri arasında bir bağ bar mı yok mu? Bu vatanperverliği yavan durmuş mu durmamış mı öğreniyoruz. Rus intelijansiyası bize ne katmış ya da katamamış onu görüyoruz. Esasına baktığımızda hemen hemen her sayfada bir şeyler görüyoruz ve o zamanlardan bu zamanlara tutulmuş bir deniz feneri tarafından aydınlatılıyoruz. Öyle bir deniz feneri ki bu deniz feneri, bizlere çok eskilerden anlatıyor, şimdi zamanları ve yaşadığı zamanları. O kadar net bir şekilde çiziyor ki cehaletin çizgilerini, hala görebiiyoruz bunları. hem de oldukça net bir biçimde herhangi bir bulanıklık olmadan. Ülkemizin durumlarından biri sadece. Ama en önemlisi belki de ülkemizin sorunları arasında. Çünkü bu sorunları çözdüğümüz zaman iyi bir ülke, yaşanacak bir ülke haline gelebileceğiz. Tabi aydınlanmak isteyen bir bünye ise okuyan bünye."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/malavika-ve-agnimitra-kalidasa", "text": "Malavika ve Agnimitra Kalidasa, Hint edebiyatına olan önyargılarımı kırmamı sağlayan kitaplardan biri oldu. Aslında önyargı da denmez ama neyse. Masalsı bir tragedya okumak isteyenler için tavsiyemdir. Genelde Yunan tragedyalarını gören bizler için çok iyi bir deneyim oldu Malavika ve Agnimitra. Çeviri olmadığı sürece göremeyeceğimiz, tanışamayacağımız yazarlardan biri ile tanışmış oldum. Kalidasa ile ilgili bazı bilgiler edinmiştim ama herhangi bir kitabını okumadığım için bu bilgiler havada kalmaktaydı. Bu çeviri sayesinde hem Hint edebiyatı ile ilgili büyük bir yazarla tanışmış oldum, hem Hin tragedyası nedir bunu öğrendim hem de değişik bir tarzda okuyarak farklı bir okuma deneyimi yaşamış oldum. Aslına bakarsanız her yönden iyi bir okuma oldu. Zaten her daim tek yönlü okuma yapmamalı. Her ay farklı türleri ve yazarları okumalı ve yeni keşifler yapmalı. İş Bankası Kültür Yayınları bu konuda oldukça iyi çalışmalar yapıyor. Özellikle son zamanlarda gelen klasikleri daha önce Türkçe'de hiç görmemiştim. İlk kez çeviri yapılan kitaplar ister istemez daha çok merak uyandırıyor bende ve bir an önce okuma isteği oluyor. Bu sebeplerle bile okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum ve tavsiye ediyorum. Endişelenmeyin, pişman olmayacağınız güzle bir tiyatro kitabı okumuş olacaksınız. Bundan şüpheniz olmasın."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mariannein-kalbi-alfred-de-musset", "text": "Kadınları kızdırmamak lazım, damarlarına basmamak lazım. Ha bir de zamparalık yaparken az biraz mantık kullanmak lazım. Tamam, aşkın gözü kör ama ölümün ki değil... Dikkatli olmak lazım. Hatta çok ama çok dikkatli olmak lazım. Aslında konunun özü bu kadar basit. Ama kitabın anlatımı daha bir dahası işin. O yüzden ben burada kitabı anlatıp, işin büyüsünü bozmak istemem. Zaten bir iki saatte bitirip, daha yoku mu? Diye soracağınız bir kitap. Evet, belki biraz abartılı gelebilir ama durum öyle. Tiyatro eserlerinde zaten genel olarak bu şekilde bir tat alıyorum. Sonrasında hemen bir tane daha bir tane daha... Okudukça okuyasını getiriyor insanın. Çünkü okuması olsun, kitabın içine girebilmek olsun o kadar rahat ve o kadar güzel ki, siz daha ne olacak bakalım demeden kitabın içinde dolaşmaya başlıyorsunuz bile. Eğer tiyatro eserlerine karşı bir önyargınız varsa -ki bu tip insanlar gördüm ve onlara da anlatmaya çalıştım- bir an önce o önyargıdan vazgeçin ve hemen bir tiyatro kitabına başlayın. Göreceksiniz diğer tüm okuma deneyimleriniz kadar güzel bir okuma deneyimi yaşayacaksınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mars-yilliklari-ray-bradbury", "text": "Ray Bradbury, Mars Yıllıkları ile bize kısa kısa öyküler sunuyor. Bu öykülerde marsa yapılan seyahatler var. Fakat bu seyahatlerin hiçbirinden ses seda yok. Dünyadakiler yapılan seyahatlerin başarısız olduğunu düşünüyorlar. Birkaç kez yapılan seyahatler ve hiçbir sonuç yok. Hikayelerin her birinde ayrı bir tat alınıyor. Yıllıklar gibi yazılan kitapta, espri dozu diğer kitaplarına göre Ray Bradbury'nin daha fazla. Anlatım biraz daha eğlenceli sanki. Marslıların kapısını çalan astronotlara sanki kapı kapı dolaşan işportacı gibi davranan marslılar oldukça eğlenceliydi. Tabi sonra onları... Neyse spoiler vermeyeceğim. Okuyunuz efendim. Dikkatimi çeken bir diğer hikaye ise ölen akrabalarını gören insanlar oldu. İnanın aklıma gelen bir kitap konusuydu bu. Daha doğrusu kitap olarak düşünmeden önce bunun bir değişik biçimini rüyamda görmüştüm. Çok tuhaf bir rüyaydı. 1996 yılında hayatını kaybeden babamı, farklı bir ülkede yaşıyor olarak görmüştüm. Acaba böyle bir şey mümkün mü diye rüyamda düşündüğümü bile hatırlıyorum. İşte bunu zaten yıllar önce Ray Bradbury düşünmüş ve kurgulamış. Ben ise bunu 2015'de bir rüyada görüyorum. Fakat bu sanki güzel bir şeymiş gibi görünen durum, sağlam bir gerilime dönüşüyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/marsli-andy-weir", "text": "Meslektaşımdan özür dileyerek bu yorumu yazıyorum. Başladığım kitabı yarım bırakmamak için okudum. Tam bir hayal kırıklığı. Çok gereksiz uzatılmış, açıklanmayan teknik terimlerle okuyucu yorulmuş, betimlemeden yoksun, karakterlere karakter verilmemiş üstüne üstlük en iyi bilim kurgu denilmiş. Bilim kurgu bu değil. İnanın bu değil. Kitabın başları eğlenceliydi. Fakat sonra konu hep aynı ve upuzun uzatılmış devam edince dayanılmaz bir boyuta ulaştı. Kitabın başlarından sonra sadece yarım bırakmamak için devam ettim. İnanılmaz sıkıldım ve ara verdim. Bu arada iki kitap okudum. Sonra tekrar döndüm Marslı'ya ve devam ettim. Kalan yüz sayfanın, daha önceki yüz sayfadan bir kelime bile farklı olmadığını gördüm. Yine aynı teknik sorunlar, bunların üstesinden gelmeler, her sayfa sonunda küfürler, betimlemeden yoksun anlatım ve güldürmeyen espriler. Bu şekilde devam eden kitabın en severek okuduğum sadece son sayfası oldu. Her ne kadar kitaplara puan, yıldız, değerlendirme gibi yarıştırma maksatlı saçma sapan değerlendirmeleri sevmesemde bu kitap için yapılabilir diye düşünüyorum ve notumu düşük veriyorum. Marslı adındanda anlaşıldığı gibi marsda mahsur kalan bir astronotun hikayesi. Ada da mahsur kalınan filmlerin ve kitapların uzay versiyonunu düşünün. İşte size Marslı! Bilim kurguyu mekanik, teknik, astronomik ve biyolojik terimler kullanmak derseniz evet Marslı bir bilim kurgu kitabı. Hadi onu anladık diyelim bir şekilde. Asıl sorun, dörtyüz küsür sayfa boyunca aynı sorunlar aynı sıkıntılar aynı yüzeysellikle devam edince kitap çekilmez bir hal alıyor ve bitmesi için dua eder moda geçiyorsunuz. Pazarlamanın ve reklamın ne kadar önemli olduğunu bize gösteren, popüler kültürün poh pohlayarak sunduğu, gereksiz uzatılmış vasat bir kitap. Eğer 100 sayfaya sığdırılsaydı belki bu kadar çiğ durmayacaktı ve sürükleyiciliği için okunup, iyi bir kitap olabilecekti. Kitaba ara verip, o arada iki güzel okuyup daha sonra devam edebildim. Buna rağmen inanılmaz sıkıldım. Zamanınızı daha okunası seçeneklere ayırıp, geniş bir zamanda okunacak kitap kalmadığında okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mart-menekseleri-sarah-jio", "text": "Son zamanlarda adını sıklıkla duyduğum yazırın kitaplarını merak ederek okumaya karar verdiğimde, her zaman yaptığım gibi yazarın ilk kitabından, Mart Menekşeleri'yle başlamak istedim. Kitabı aldığımda arka kapak bilgisinde yazarımızın bu kitabı ile, Library Journal En İyi Kitap Ödülü'ne layık görüldüğünü okuduğumda merakımı biraz artırsada yinede az beklentiyle elime almış olduğum romanın keyifli olacağını düşünerek okumaya başladım. Romanın konusu ; gerçek aşkı yaşadığına inanan ünlü bir yazar olan Emily Wilson, kocası Joel ile New York'ta yaşamaktadır. Ancak kocasının başka bir kadını tercih etmesiyle evlilikleri biter. Emily, Bainbridge Adası'nda yaşayan yengesinden, Mart ayını yanında geçirmesi için davet alır. Yengesinin ona ayırdığı odada, 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Günlükte okudukları, Emily'i ailenin yüzleşmek istemediği gerçek bir aşk hikayesine ve altmış yıllık bir aile sırrına ulaştıracaktır. Emily'i kimin olduğunu bilmediği günlüğü okumaya başladığında, kitap öyle sürükleyici hale geliyorki elinizden bırakamıyorsunuz. Neredeyse okuduğum en hızlı kitaplardan.Hikayenin adada geçmeside çok güzel, benim gibi deniz tutkunlarının ruhunu içine alarak huzurla dolduracak. Eğer, aşk tarih ve gizem tarzında seviyorsanız mutlaka okumalısınız. Yazar sizi son sayfaya kadar merakta bırakacak, fazlasıylada duygulandıracak."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/marti-anton-cehov", "text": "Oldum olası çok severim tiyatro kitaplarını. Ama daha zordur hikayenin içine girmek çoğu zaman. Fakat girdiğiniz zamanda tadından yenmez bir keyif alırsınız. Hele bir de bu oyunu yazan kişi usta bir yazarsa. İşte o zaman hepten daha da güzelleşir bu oyun. Martı'da bu tadı size verebilecek, klasikleşmiş, eşsiz bir eser. Tam olarak bir aşk hikayesi demek yanlış olmaz sanırım. Karakterlerin her biri ayrı ayrı bağlıdır sevgiye, aşka. Anlatımda sevgi gibidir. Sizi sarmalar sarar hep yanınızda olacakmış gibi hissettirir. Bir an bile üzülmeyecekmiş gibisinizdir. Sevgidir işte bu aldatmacalı pembelik. Ama o zaman görmezsiniz gerçekleri ya da olabilecekleri. Gelecek tek bir insandır artık. Hayat hayat değil, gelecek kaygısı ise artık bir kaygıdan öte umuttur sizin için. Her aşıktan farklıdır sizin aşkınız. Bambaşkadır sizin için bu sevgi. Başkanın da başkasıdır o an. İşte Martı size böyle şeyleri hatırlatır. MEDVEDENKO: Neden ama? Aklım ermiyor. Sağlığınız yerinde. Babanız zengin değil ama,durumu hiç de kötü sayılmaz. Bir de beni düşünün. Ayda topu topu yirmi üç ruble geçiyor elime,emeklilik kesintisi de caba,ama yine de yas tuttuğum yok. MAŞA: Para... Ne önemi var paranın? İnsan yoksulken de mutlu olabilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/martin-eden-jack-london", "text": "Her ne kadar başlarda Oblomov gibi bir aşk sürüncemesi ve klasik abartılı sevgi yoğunluğu tadından dolayı hayal kırıklığı yaşasam da üçyüzlerden sonra bu durum yerini akıcılığa, hayatın bir kesitine eşlik etmeye doğru gitti. Aynı zamanda karakterin olgunlaşması ve bazı şeyleri farketmesiyle değişen kitap, hakikaten Jack London'ın yarattığı en iyi karakterlerden biri haline geldi. Otobiyografik roman olarak ele alınan Martin Eden'de kitabı yaşayarak okumanız kaçınılmaz. Karakterle beraber büyümek, olgunlaşmak ve olaylara bakış açısının değişmesini gözlemlemek çok iyi. Jack London'un hayatının benzer noktalarına bu tip bir bakış hakikaten enteresan bir deneyim oluyor. Özellikle hayatın zorlukları karşısında bulduğu destekler ve kendisine sunduğu çözümlerle devam etmek iyi bir deneyim. O zamanların Amerika'sında yaşananların sertliği elbette günümüzle kıyaslanamaz ama sanki az biraz benzer bir dünya var günümüze gelindiğinde. Tabi büyük bir fark var. Artık o zamanların sevgileri ya da modern zaman aldatmacası adı ile aşkların yaşanması çok daha farklı. Yüzeyselliğimizin yanına eklenen maddiyat ve şekilcilik ile güzel güzel yaşadığımızı sanıyoruz yaşatıldığımızı sandığımız küçük dünyalarımızda. Özellikle en sonunda varoluşun muazzam kaosundan kaçma isteği ve vurucu diye adlandırabileceğimiz sonu ile okunması gereken kitaplar arasında."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/martiya-ucmayi-ogreten-kedi-luis-sepulveda", "text": "Okumaya ara ara çocuk kitapları ile devam ederim. En çok sevdiğim şeylerden biridir bu. Sürekli aynı türde aynı tarzda okumak yerine, sürekli olarak karışık ilerlerim. Özellikle çocuk kitaplarını her ay birkaç tane okuyacak şekilde ayarlamaya çalışırım. Bu ay çocuk kitabı olarak seçtiğim kitap ise Martıya Uçmayı Öğreten Kedi oldu. Yazarın daha önce kitabını okumamıştım nasıldır diye merak ediyordum ki merakım yerine hayranlığa bıraktı. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Luis Sepulveda tarafından yazılmış bir çocuk kitabı. Okyanusu aşmaya çalışırken, denize dökülmüş olan petrolden dolayı zehirlenen, kanatları uçamaz hale gelen genç martı Kengah, son bir güç ile uçmaya devam eder. Bir evin balkonuna düşer ve orada kocaman bir kara kedi ile karşılaşır. Kara kedi ona yardım etmek ister fakat yardım etmek için ordan ayrılmadan martı ölmüştür. Fakat ölmeden önce kediden bir söz vermesini ister. Son anda oraya yumurtlamayı başaran martı Kengah, kara kediden yani Zorba'dan yumurtaya sahip çıkmasını ister. Sonrasında Zorba'dan üç şey ister. Zorba, yumurtayı yemeyecek, yavru doğana kadar yumurtayı sıcak tutup, ona gözkulak olacaktır ve yavru doğunca ona uçmayı öğretecektir. Kara kedi Zorba bu duruma çok üzülür ve hemen bu istekleri kabul eder. Martı Kengah huzurla gözlerini kapatır ve ölür. Aradan günler geçer ve Zorba yumurtayı sıcak tutmaya başından ayrılmadan ona göz kulak olmaya devam eder. Sonrasında yumurta çatlar ve içinden bir yavru çıkar. Adını Şanslı koydukları bu güzel martı yavrusu çok geçemden hareketlenmeye başlar ve Zorba onu korumanın hiçte kolay olmadığını görür. İşler daha fazla sarpa sarmadan yardım almaya karar verir ve daha tecrübeli olan kedi dostlarına gider. Daha sonra bir martıya uçmayı nasıl öğreteceklerini düşünen kediler bu konuda ansiklopedilere başvurarak nasıl uçulduğunu öğretmeye çalışırlar Şanslı martıya. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, birbirinden çok farklı iki canlı türünün, bir arada yaşamasının, birbirlerine zarar vermemesini, birbirini sevip saymasını en içten en yalın dille anlatan bir öyküdür. Şili'li Luis Sepulveda'nın 12 dile çevrilmiş olan bu güzel kitabı, bize sevgiyi, hoşgörüyü ve yardımlaşmayı en saf hali ile anlatıyor. Bir kedi ile yavru bir martı arasında oluşan bu saf sevgiyi, karşılıksız yapılan iyilikleri en güzel anlatımla bizlere anlatıyor. Bu güzel kitabı sadece çocuklar için değil büyükler içinde tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/marvel-1602-neil-gaiman", "text": "Marvel 1602 Neil Gaiman'ın, Marvel karakterlerinin 1602 yılında olsalardı nasıl olurdu sorusuna verdiği cevap niteliğinde bir çizgi romanı. Tabi tüm karakterleri bu çizgi romanda göremiyoruz. Özellikle görmek istediklerimizden olan bir çok karaktere yer verilmemiş. Neil Gaiman çalışmasıdır, alınmalı okunmalıdır diye düşünerek aldığım bir çizgi roman. 1602 yılında bu tip kimseler yani süper kahramanlar konu olarak oldukça dikkat çekici. Tabi bu tip bir konuyu işlemek daha doğrusu ince ince kurgulamak oldukça zor. Tabi bir de şu var bu karakterlerin bir çoğunu bir arada tutmak, bu bir aradlıktan uygun ve dolgun bir hikaye çıkarmak çok daha zor. Bunu zaten hepimiz kabul ediyoruz. Fakat her ne olursa olsun sanki daha bir güzel daha bir sürükleyici daha bir bir şey olabilirmiş diye düşünmeden yapamıyorum. Kötü de demiyorum kesinlikle, çünkü kötü değil. Doğru kelimeyi bulmak oldukça zor kabul edeyim. Boş ya da içi dolu değil gibi de doğru kelimeler değil. Belki şöyle denebilir; daha iyi olabilirdi... Evet hakikaten de çok daha iyi olabilirdi. Neil Gaiman adını görünce alayım vardır bir şey mutlaka mantığı ile hareket ettiğim sanırım son kitaptı bu. Artık kendimi dizginliyorum. Zaten süper kahraman çizgi romanlarına karşı önyargılıyımdır biraz kolay kolay alıp okumam. Hele hele kaptan amerikalar, daredaveiller, anti kahraman poh pohlamaları vs. benim için bir şey ifade etmez. Elbette saygı duyduklarım var. Fakat dediğim gibi benim için çizgi roman demek illa süper kahraman poh pohlamaları değil. Bu yüzden bu çizgi romana karşı az biraz önyargılıydım. Ama önyargılarım az birazdan daha biraz fazla haklı çıktı bu kez."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/masallar-bill-willingham", "text": "Nedendir bilmiyorum son bir kaç aydır çizgi roman seçimlerimden hiç memnun kalamıyorum. Tam olarak beğenmiyorum diyemem ama birşeylerin eksik olduğundna eminim. Ya benden kaynaklanıyor ya da bu serilerde bir sorun var. Masallar serisi çok merak ettiğim serilerden biriydi. Özellikle hikayesi çok iyi. Güzel bir işleme ve çizime denk gelirse tadından yenmez diye düşünüyordum. Her birini ayrı bir yazı yapmak yerine okuduğum üç cildi tek yazıda yorumlamaya çalışacağım. Farklı bir hikaye farklı bir çizgi roman. Çok fazla etkilendim diyemem ama seri güzel gidecek gibi. İlk cilde göre konuşmak doğru olmaz okudukça daha da güzelleşecektir diye düşünüyorum. Evet hislerim bu yönde ama en büyük can sıkıcı özelliğe değinmeden geçemeyeceğim. Klasik amerikan filmlerinde olduğu gibi burada kredi verenler, ödemeler, takip edilmesi gereken işler, muhasebesel sorunlar vb. gerçekçi öğeleri ekleyerek, bu olağan üstü durumların, günümüz şartlarında yaşandığını vermeye çalışmışlar ve bu kahramanların, yaratıkların bu düzene uymaya çalıştıklarından bahsedilmiş. Bir kere şu yanlış, bu kahramanlar, masal karakterleri, olağanüstü canlılar vs. zaten bizi bu dünyadan uzaklaştırmak için bulunmuş hayal gücü öğeleri. Bunları şu an ki zamanda şu an ki hayata eklerseniz güzel bir tablo çıkmaz ki? Zorlama bir tablo çıkar karşımıza. Zaten olan da bu olmuş. En çok rahatsız olduğum durum buydu ve bu ne yazık ki tüm ciltlerde devam ediyor. Bir diğer durum ise karakterlerin inanılmaz kopukluğu. Tamam birebir aynı olmayacaklar kabul ediyorum ama amerikan dedektifi gibi sürekli sigara içen kurt adam da ne yahu? Hele hele sonradan bunu koku duyum çok gelişmiş, kokuları almamak için sürekli sigara içiyorum bahanesi nedir? Bu kadar mı abuklaşılır? Hazır kurt adama değinmişken bu kurt adamın belli bir boyutu yok mu? Her dönüşümünde farklı bir boyutta... Çizerlerden dolayı bir değişim diyeceğim ama aynı çizerin sayfasında bile bu denk gelebiliyor. Neyse bu çok önemli değil zaten. Her ne kadar Sineklerin Tanrısı ve Hayvan Çiftliği'nden alıntılar olsa da güzeldi. Masallar diyarının günümüzde ki halini güzel bir anlatımla sunmaya devam ediyor Bill Willingham. Küçük kardeşin şımarıklıklarını çeken pamuk, bu kez isyanı bastırmaya çalışıyor. Ama kardeşinin özverili çabalarıyla, hem ölümden kurtuluyor hem de kardeşini yeniden kazanıyor. Tabi burda yine domuzlar yine domuzlar... Onlarsız bir çiftlik düşünemiyoruz. Kötü olmaları için yaratılmışlar sanki her masalda. Masallar diyarında işler devam ediyor. Bu kez çizimler sonlara doğru berbatlaşıyor. Kötüleşiyor demiyorum dikkat ederseniz berbatlaşıyor. O kadar kötüleşiyor ki bazı yerlerde ağız çizmeyi bile unutmuş sanırım çizerlerimiz. İfadesiz prensesler tamam onlara alıştık zaten. Konuşma balonunda kıpırdamayan ağzılar o da tamam. Çok fazla şaşırılmayacak anlarda kıçına birşey girmiş gibi tepki verip, gözleri patlamış karakterler o da tamam anladık ama en sondaki kurt adam çizimi nedir? Bu kadar mı kötüleşir? Okumadan soğudum resmen.Tahmin ediyorum serinin en kötüsü idi. Konu olarak bir bütünlük sağlanmaya çalışılıyor onu takdir ediyorum. Konu kopukluğu sanki toplanıyor gibi. Fakat burada da sorun olaylar bir anda ortaya çıkıyor ve bitiyor. Yakışıklı prens bir anda mavi sakalın evinde çıkıyor. Kahyasını da bilmem nereye göndermiş oluyor vs. Aceleye mi geldi acaba diye düşünemden edemiyorum tabi. Seriye devam eder miyim etmez miyim şu an için emin değilim. Güzel bir indirim gelirse ancak o zamna diye tahmin ediyorum. Yine de herşeye rağmen böyle serilerin gelmesini çok istiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk", "text": "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum Öyle altı dolu, öyle iyi ifade eden bir cümle ki bu, adeta özeti gibi romanın! Uzun cümleleri, uzun betimlemeleri, bitmek bilmeyen sayfaları ile Orhan Pamuk, okunması zor bir yazar, kabul ediyorum. Ancak Masumiyet Müzesi gibi, saplantılı bir aşkın romanı da başka türlü yazılamazdı! Roman, 70'li yılların İstanbul'unda, zengin bir ailenin çocuğu olan Kemal'in, düzenli bir ilişkisi ve gelecek planları varken, uzak akrabalarının fakir kızı Füsun'a aşık olması ile başlıyor. Kemal'in Füsun'a olan aşkının, küçük bir kaçamaktan, tutku dolu bir saplantıya dönüşmesi ise, aslında aile ve gelecek kaygısıyla verdiği karar neticesinde onu kaybetmesiyle, yani artık ona ulaşamayışıyla umutsuz bir hal alıyor. Ama usta yazar, bu basit zengin erkek, fakir kız hikayesini öyle bir işliyor, öyle bir anlatıyor ki, Kemal'le birlikte yaşadığı her türlü buhranı içinizde hissetmekten kendinizi alamıyorsunuz. Kemal'in saplantılı aşkı, onun bir süre sonra hayatının tek amacı haline gelince, artık sosyal ortamlarından uzaklaşan, hayatının çizgisi tamamen değişen birine dönüşmesi de kaçınılmaz oluyor. Kemal, Füsun'a her ulaşmaya çalıştığında, onu biraz daha kaybederken, her temasta ondan bir eşyayı gizlice çalıyor ve böyle meydana geliyor işte Masumiyet Müzesi. Kahramanımız, saplantılı aşkının yaşadığı evi sonunda bir müzeye çeviriyor ve orada senelerce biriktirdiği Füsun'a ait eşyaları sergiliyor. Masumiyet Müzesi çok iyi tasarlanmış bir proje aynı zamanda."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/masumiyet-ve-tecrube-sarkilari-william-blake", "text": "Yine değerli bir eser dilimize kazandırılmış İş Bankası Kültür Yayınları tarafından. Bu kez bir şiir kitabı. William Blake'in Masumiyet Şarkıları adlı eseri. Her ne kadar bana hitap etmese de daha doğrusu benim okuduğum zamanki şiir dünyasında yer bulamasa da güzel bir eserdi. Aslında demek istediğimi şöyle anlatmaya çalışabilirim. Şiir zaten çok zor bir sanat dalı, bunu hepimiz kabul ediyoruz. Bunun ötesinde farklı bir dilde yani anadilin haricinde bir dilden gelen şiirleri, çeviri ile okumaya başladığında, otomatikman bir sıfır geride başlamış oluyorsun. Anlatımı ağdalı ve zor bir dile de sahipse eğer yazarın, işte o zaman oldu mu sana iki sıfır. Böyle böyle eksileri aldıktan sonra zaten nedir ne değildir? Çözme süresi de biraz geçiyor. Bir kaç satırda anlayabilirsen bazı kısımları ne ala ama yok bulanıklaşırsa ilerleyen her kelime, işte o zaman sana hitap etmesi zorlaşır o eserin. Umuyorum anlatabilmişimdir ne demek istediğimi. Çünkü bu konuda anlaşılmak, şiir kitaplarının anlaşılması kadar zor bir konu. Bir eserin okunma zamanına göre bile değişen ruh hali, söz konusu şiir olduğunda çok daha zor bir yola giriş yapmış oluyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mavi-tuy-richard-bach", "text": "Richard Bach'ın Martı romanından sonra okuduğum ikinci kitabı Mavi Tüy oldu. Martı'daki gibi bir beklenti ile okumaya başlamadım tabi. İlk başlarda konu çok ağır ilerliyor ve biraz yorucu gidiyordu. Ortalarına doğru biraz daha ilgi çekici hale geliyor ve sonlarına doğruda daha büyük bir şevkle okumaya devam ediyorsunuz. En sona geldiğinizde ise Martı gibi bir etkilenme olmasada onun çok yakınlarında bir etkilenme ile kitabı bitiriyorsunuz. Kitapta geçen sözler daha doğrusu kitabın içindeki bir mesih el kitabında geçen sözler çok etkileyici ve bir o kadarda düşündürücüydü. Belirgin olarak o sözler çok dikkatimi çekti. Bir diğer güzel yanı ise vermeye çalıştığı mesaj ve tabiki anlatılmak istenenin derin felsefesi. Bu kimine göre kuantum evreni kimine göre karma kimine göre vs... Aslında her okuyucu kendine göre bir anlam çıkartabilir bu kitaptan. Benim anladığım ise herşeyin tamamen kafamızda tamamlandığı ve şekillendiği gerçeği. Neyi nasıl görmek isterseniz, o size o şekilde görülecektir. Zaten bildiğimizi bulmaya çalışırız hayatta. Sadece kaybetmişizdir, aslında biliyoruzdur ama sadece yerini bulamıyoruzdur. Tabi bu kadar basit değil. Teoriden pratiğe geçildiğinde iş biraz tuhaflaşıyor. Fakat kitap vermek istediğini daha doğrusu anlatmak istediğini pratiğe dökerek yada somut örneklerle vermeye çalışmıyor zaten. En hoşuma giden diyalogların birinde, insanlar büyük gruplar oluşturduğunda ya birini ilahlaştırırlar ya da birini çarmıha gererler diyordu. İşte insanları yansıtan en güzel söz bu. Bir araya geldiğimizde ya yanlış bir şey yapıyoruz ya da kötü bir şey yapıyoruz. Günümüzede baktığımızda insanlar bir araya geldiğinde genellikle sosyal ortam, insanlarla içiçe olmaktan vs. bahsedilir. Fakat bu kalabalıkta mutlaka ama mutlaka bir sorun çıkar. Annelerimizin bir lafı vardır hani nerde çokluk orda bokluk diye. Hakikatende çok doğru bir söz. Burada yanlış anlaşılmak istemem büyük gruplar oluşturmak kalabalık olmak kötüdür vs. demiyorum. İnsanlar bir araya geldiğinde güzel bir şeye imza atamıyorlar demek istiyorum. Elbetteki istisnalar vardır. Ya da birbiri ile uyumu yakalamış insanlar vardır. Onlar burada ki konumuzun dışında kalıyor. Bu kitaptaki her şey yanlış olabilir... der."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/maymunlar-gezegeni-pierre-boulle-2", "text": "Filme ilham kaynağı olmuş fakat film ile uzaktan yakından bir alakası yok. Anlatılan hal ve durum çok daha derin anlamları içinde barındırıyor. Tek kelime ile muhteşem bir bilim kurgu. Bir solukta okudum ve uzun uzun düşündüm. Önyargınların ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha anladığım kitap Maymunlar Gezegeni. Kitaba olan önyargımın yarısından fazlası filminden dolayı idi. Diğer yarısı ise maymun hikayelerine olan önyargılar. Ama kitabın daha başlarında bu iki önyargımda yok oldu. Zaten önyargının, kitapların arasında yeri yok. Olmamalı. Bunu biliyorum fakat zaman zaman kapıldığım oluyor. Fakat bu kez önyargımı tetikleyen film ile hiç bir alaka olmaması beni çok sevindirdi. Dediğim gibi kitabın ne film ile ne de klasik maymun hikayeleri ile alakası var. Anlatılmak istenen çok ama çok daha farklı çok daha derin çok daha bizi ilgilendiren ve çözmemiz gereken bir sorun. Tahminim bu tip bir sorun ile henüz alakamız yok. Belki de umrumuzda değil. Belki de bu tip bir ütopyanın ya da geleceğin olmasına mümkün gözü ile bakılamıyor. Fakat kitabın sonunda aklıma gelen Zaman Makinesi ve onun sunduğu gelecek ile benzerlikler bulmadım değil. Geleceğimizin bize neler getireceği daha doğrusu bizden neler götüreceği ile ilgili güzel bir belki böyle olur kitabı diyebilirim. Bahsettiğimiz gelecek bir on yıl ya da yüz yıl sonrası değil, çok daha ilerisi bir gelecek. Elbette böylesi bir gelecekte ne olacağını ya da nelerin bizi beklediğini bilemeyiz. Fakat bildiğim bir şey varsa o da Maymunlar Gezegeni'nin bize sunduğu olabilirlerin her biri olabilir gibi görünüyor. En son sayfasına kadar temposu düşürmeyen elinizden bırakamayacağınız bir kitap. Bir an önce okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/maymunlar-gezegeni-pierre-boulle", "text": "Gelecekte dünyadan kalkan bir uzay gemisi, başka bir yıldızın yörüngesinde dolaşan ve Dünya'ya oldukça büyük benzerlikler gösteren bir gezegene doğru yola çıkar. Yolculuk kazasız ve sorunsuz bir şekilde biter ve içlerinde Ulysse adlı bir bilim adamının da bulunduğu bir grup insan, Soror adını verdikleri bu gezegene iniş yaparlar. Fakat bu yeni dünyada dengeler alışılageldik türden değildir. Aklın bahşedildiği tür insan değil, maymundur ve insanlar vahşi bir hayvandan farksızdırlar. Ulysse sonunda yalnız kalacağı bu yolculukta, maymunların güvenini kazanıp, kendisinin de akıl eden bir varlık olduğunu ispat etmek ve silinen insan ırkını kurtarmak zorundadır. Tanrı'nın kutsal varlığı olmayabileceğimize yönelik o korku ve aslında ne olduğumuzu görmeye yönelik bir ayna. Okuduğum bilim kurgu eserleri içinde beni en çok bağlayan, esir eden hikayelerden biriydi şüphesiz. Hem anlatımı hem de olayların sürükleyiciliği, çarpıcılığı açısından her şey yerli yerindeydi. Bulabileceğim tek kusur, çok büyük rahatsızlık vermemiş olsa da, editöryel bir takım sorunlardı. Yanlış yazılmış kelimeler gözüme çarptığında, hikayenin içinde beni huzursuz ediyor açıkçası. Bu ufak kusurların, sonraki basımlarda düzeltileceğini umuyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mercier-ile-camier-samuel-beckett", "text": "Mercier dedi Camier dedi, Mercier dedi Camier dedi, Mercier dedi Camier dedi, Mercier dedi Camier dedi... Fakat Godot'yu Beklerken'in hatrına bir kez daha okuyacağım bir zaman sonra. Tabi bu kez öncesinde okunması gereken Samuel Beckett kitaplarını okuduktan sonra. Mercier ile Camier, Samuel Beckett'in dünyasında konuşan, görüşen daha doğrusu görüştüğünü düşündüğümüz iki karakteri. Belki de kendi dünyası. Bilinmez tabi o kadarı ama öğrendiğim kadarı ile bu kitabın içinde diğer kitaplarında izleri var. Bu izleri bilmeyen bir bünye ister istemez kitaptan uzaklaşır mı? Bunu bilemiyorum. Ama bildiğim şey o kitapları okuduktan sonra bu kitaba tekrar döneceğim. Çünkü az biraz yakıcı etkiyi tadamadan kendimi bir anda sıkılmalar içinde buldum. Hani Samuel sarmalları beynimi tırmalayan dedim kendi kendime. Elbette onlar orada bir yerlerdeydi ama işte bende oluşmaları her sayfada daha bir imkansızlaştı. Dediğim gibi şimdi değil ama daha sonra tekrar görüşeceğiz Mercier ve Camier!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mezarlariniza-tukurecegim-boris-vian", "text": "Boris Vian'ın en sert kitaplarından biridir Mezarlarınıza Tüküreceğim. Irkçılığı çok fena bir dille eleştirir ve yerden yere vurur. Tabi bunu klasik yollarla yapmaz asla. Boris Vian stilinde yapar. O yüzden kitap bazı kimseler için yanlış gibi gelebilir. Ama aslında bu bir tarz meselesidir. Mezarlarınıza Tüküreceğim 1946 yılında yayımlandığında ve sonrasında da çok konuşulan bir kitap oldu. Üslup bakımından sansüre uğradı. 1959'da yılında sinemaya uyarlandı ve benzer sansürler burada da yapılmaya çalışılmış. Aslında kitabın eleştirisi oldukça net ve sert. Bu yüzden kitabın işleyişi ve kurgusu bizi kimi zaman diğer tarafın gözü ile verilmeye yönelik. Kitabımızın hızlı kahramanı Lee Anderson intikam ateşi ile yanıp tutuşan bir mulatto Amerikalıdır. Lee'nin kardeşi Tom başka bir yerde yaşamakta, Lee başka bir yerde yaşamaktadır. Tom bir kitapçıda çalışmaktadır. Tom kardeşi gibi değil, tam bir siyahi olduğu için sorunlar yaşamaktadır. Beyaz bir kadına aşık olur fakat bu aşk kısa sürer çünkü Tom öldürülür. İşte Lee kardeşinin intikamını almak için hem daha az siyahi görünümünü, hem de yakışıklılığını kullanarak intikam ağlarını örmeye başlar. Kitap Amerika'da yasaklanmış ve şiddetli bir dille eleştirilmiştir. Fakat kitabın vermek istediği mesaj çok nettir. Halen devam etmekte olan ırkçılık konusunda belki biraz sert, belki biraz erotik bir eleştiridir ama sonuçta yerine giden, haklı ve doğru bir eleştiridir. Dünyamızın gittiği duruma bakacak olursak, ırkçılık belasından kurtulmamız için çok daha sert eleştirilere ihtiyacımız olacak gibi görünüyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mezarlik-kitabi-cizgi-roman-neil-gaiman", "text": "Kitabını okumuştum fakat bir de çizimleri ile okuyayım dedim. Fakat beklentimin biraz altında oldu. İki cilt olarak sunularak ekonomik kaygı ile satışa çıkarılması ise beni daha bir soğuttu. Kitabı ile ilgili uzun uzun yazmıştım zaten. Burada bulunan linkten okuyabilirsiniz. Fakat Neil Gaiman çizgi roman çalışması yapar okunmaz mı? Diyerek bu çizgi romanı aldım. Fakat dediğim gibi gerek çizimler gerek hikaye budanmış gibi geldi bana. Kitapta aldığım hazzı çizgi romanda bulamadım. Bu kitabını okuduğunuz ve çok beğendiğiniz bir eserin filmini seyretmek ve filminin klasik hollywood konularına takılıp, eserin içine etmesi gibi denebilir. Benzeri bir durumu bu çizgi romanda yaşabiliyorsunuz. Belki de sadece ben yaşıyorum bilemiyorum. Bir de iki cilt olarak çıkarılması beni çok rahatsız etti ve düşündürdü. Tamam, Neil Gaiman sürekli olarak sinemaya oynuyor, ekonomik bir beklenti ile yapılıyor artık bir çok işi biliyorum ama bu kadarı bana biraz fazla geldi. Edebiyat dünyasının rock starı gibi saçma sapan bir ünvan alan Neil Gaiman bu ünvanı benimsemiş gibi davranıyor sanki. Sürekli olarak beyaz perdeye oynayan öyküler ve sürekli daha fazla kazanmak için iki sayfalık öykülerden bir çizgi roman ya da çocuk kitabı çıkarmak bana sorarsanız kötü. Belki de ben bunu fazla taktım kafama bilemiyorum ama şu an düşüncelerim bu şekilde. Sonuç olarak okunur bir çizgi roman fakat Mezarlık Kitabının kitabını okumadan okunmamalı diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mezarlik-kitabi-neil-gaiman-2", "text": "Mezarlık Kitabı'nın ismine, kapağına ya da içindeki illüstrasyonlardan herhangi birine bakarsanız, korku-gerilim türünde bir kitap olduğunu sanabilirsiniz. Fakat okuduğunuzda, herkesten farklı olarak yetişen bir çocuğun saflığını, masumiyetini, mezarlık dışındaki hayata bakışındaki güzelliğini, çoğunlukla cesaretini görebileceğiniz, benim sevecen olarak adlandırdığım kitaplardan biri olduğunu göreceksiniz diye düşünüyorum. Şöyle anlatayım size, okuduğunuzda böyle bir resim değil, Neil Gaiman'ın temellerini, iki yaşındaki oğlunu mezarlığın yanında bisiklete binerken gördüğünde attığı bu fantastik dünya, yazarın alışık olduğumuz üslubunda olsa da diğer yetişkin kitaplarına göre daha sade, genç yetişkinlere daha çok hitap eden bir roman. Gaiman yine her zamanki gibi bambaşka bir dünya kurup, önümüze getiriyor. Kendi kurduğu bu farklı dünyayı, bizim alışılageldik dünyamızın içine yerleştiriyor. Alışılageldik dünyamızdan bir karakteri, biraz da şans eseri, kendi kurduğu dünyasında yaşamaya mecbur ediyor. Başta bunlar talihsiz bir olay gibi gelse de, Gaiman öyle bir üslupla anlatıyor ki kendi dünyasını, gün gelip bu karakter bizim alışılageldik dünyamıza dönme şansını tekrar elde ettiğinde, kendimi dönmesin isterken buluyorum. Mezarlık Kitabı'nda da, daha bir bebekken mezarlıktaki hayaletlere emanet edilen Nobody adlı çocuğunun bu yeni dünyaya uyum sağlamaya çalışması anlatılıyor. Nobody, ölüler ve canlılar arasındaki sınırda yürüyecek kişi olarak kehanetlerde de belirtiliyor. Dolayısıyla etraftakilerin kısaca Bod olarak hitap ettiği bu çocuk, kendisini öldürmek isteyen Jack adlı insanlara karşı bir savaşın içine düşüyor. Tabii tek başına değil, koruyucusu Silas ve hayalet ailesi onun her zaman yanında! Kitapta en sevdiğim karakter ise bunlardan hiçbiri değil, Yaşadığı dönemde cadı olduğu için boğulmuş ve yakılmış bir hayalet: Liza. Liza'nın yakından gelen sesi, Gerçekten de, hayat canlıların elinde heba oluyor Nobody Owens. İçimizden biri yaşayacak kadar ahmak ve o ben değilim. Beni özleyeceğini söyle. dedi. Scarlett da başlarda sevilebilir bir karakterdi ama sonlarda bozdu 🙂 Gönlü kalmasın onun da bir repliğini ekleyelim. İlk olarak kitabın bana göre asıl uzun olması gereken kısmı daha kısa bırakılmış. Jack adlı insanlar ve kurdukları örgüt ve onların Nobody'yi korumaya çalışan insanlarla savaşı daha uzun tutulabilirdi. Bunun yerine uyum süreci daha fazla bana göre biraz da gereğinden fazla uzatılmış. Sebebi de kitabın daha önce de belirttiğim gibi genç yetişkin ve çocuklara hitap edecek şekilde yazılması bana göre ki haklı bir sebep. Yazar anladığım kadarıyla daha genç yaştaki okuyucuları bunlarla sıkmak yerine, bir çocuğun diğerlerinden farklı olarak yaşaması konusuna eğilmeyi tercih etmiş. Her halükarda, her yaştaki okuyucuya hitap eden güzel bir roman. Gaiman'ın kitapları içinde en başarılı roman mı tartışılır tabii ama hani yeniden okunabilecek kitaplar vardır ya bence Mezarlık Kitabı da onlardan biri. İkinci olarak kitap boyunca daha fazla bilgi için bekleyip durduğum ıssız tipler hakkında dişimin kovuğunu dolduracak kadar bile bilgi alamadım. Vampir diyen var yahu, şok oldum. Silas, kitaptaki en havalı karakter, ne olurdu yani adam hakkında biraz daha bilgi alabilseydik. Mesela nedir bu yüce koruyucular, keşke biraz açaymış. Üçüncü olarak vazgeçtim bu olumsuz değil 🙂 kitap Harry Potter'a hafiften benziyor. Ne alaka demeyin. Az çok Harry Potter yutmuşların içine, ailenin gizemli bir adam tarafından öldürüldüğü ama bebeğin öldürülemediği kısmı okurken, felsefe taşının başındakine çok benzeyen bir karanlık his mutlaka doğmuştur! Ama dediğim gibi olumsuzu bırak bu benim için baya baya olumlu bir özellik. Son olarak bir iyi bir de kötü haber vereyim, bitireyim: Mezarlık kitabı film olacakmış meğer fakat seçilen şirketlerdeki anlaşmazlıklar nedeniyle film askıya alınmış, Gaiman son olarak projenin iptal olmadığını yalnızca yeni bir şirket bulmaları gerektiğini duyurmuş. Olursa ne güzel olur, umarım olur diyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/miks-maks-ve-meksin-oykusu-luis-sepulveda", "text": "Martıya Uçmayı Öğreten Kedi'den sonra Luis Sepulveda'nın tüm çocuk kitaplarını daha doğrusu tüm kitaplarını okuma listeme aldım. Onlardan biri olan Miks, Maks ve Meks'in Öyküsü tam bir arkadaşlık kitabı. Çocuklara arkadaşlığın önemini güzel bir dille veren, oldukça sıcak bir kitap Miks, Maks ve Meks'in Öyküsü. Naif, sakin, güzel bir kitap. Dostluk kokan, arkadaşlık hissettiren güzel bir kitap Miks, Maks ve Meks'in Öyküsü. Hikayemizin kahramanları, genç bir insan, kör olmuş bir kedi ve korkak mı korkak fare. Kedinin kör gözlerinin yerine geçen korkak fare ile birlikte hırsızları kaçıran kedi, çatılardan çatılara atlıyor, beraberce güneşin doğuşunda çatıda oturuyorlar fare ile birlikte. Genç işe gittiğinde ev onlara kalıyor ve diledikleri gibi geziyor tozuyorlar evin etrafında. Hiç bir zaman yalan söylemiyorlar. Birbirlerinden birşey saklamıyorlar. Birşeyi ne için yapıyorlarsa onu o an söylüyorlar birbirlerine bir şekilde. Mesajını ise en güzel anlatımla, en güzel dille veriyor. Eğer iyi bir arkadaşınız varsa sırtınız asla yere gelmez. Bu güzel kitabı çocuklarınıza okutunuz, sonrasında siz de okuyunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/moda-ve-zihniyet-fatma-karabiyik-barbarosoglu", "text": "Yazar bu kitabında moda ile zihniyet arasındaki ilişkileri, eskiyi reddedip yeniyi önceleyen, yeni'nin yeni kalamaması nedeniyle de sürekli bir değişim esasına dayalı olan modernizmin gelişim süreciyle birlikte irdeleyip gözler önüne seriyor. Bu süreçteki değişimden sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapıların yanı sıra, insan bilincindeki epistemolojik ve psikolojik oluşumlar da payını almıştır. Latince oluşmayan sınır anlamındaki modustan gelen moda, batılılaşma ile birlikte telaffuz edilmeye başlanmıştır. En fazla kıyafet alanında kullanıldığı düşünülse de bütün ilim dalları ve düşünce alanı da dahil olmak üzere sosyal yaşamın sürekli değişiklik gösteren her alanına nüfuz etmiştir. Bu yönüyle moda, tam bir dönüştürücü özellik taşımaktadır. 1789 ihtilalinin 'özgürlük' ve 'eşitlik' ortamından yararlanan moda, saray çevresine ait olan giyim zevkini toplumun bütün katmanlarına ulaştırmış, böylece geleneksel toplumların giyim ve hayat tarzıyla ayırt edilen sınıfsal yapısı yavaş yavaş dönüşüme uğramaya başlamıştır. Sanayi Devrimi ile birlikte, tekstil alanındaki yenilikler ve üretim artışı da modanın gücünü artırmıştır. Her ne kadar moda, bütün tabakaların aynı ürünü kullanmalarını salık verse de daima kendilerini, aşağıda gördüğü kesimden ayrı bir statüye oturtma gayreti içinde olanların yaşam standartlarını farklılaştırma çabaları, kabul edilmiyor görünse de sınıfsal farkların oluşturulduğunu kanıtlayan görsellikler içermektedir. Örneğin Fransız ihtilali ile ortaya çıkan Burjuva sınıfının herkesten farklı giyinmek istemesi, elbise tasarımcılığının bir meslek olmasını sağlamıştır. Barbarosoğlu'nun deyimiyle bugünün burjuvası da marka aracılığıyla kendini farklı kılma çabasındadır. Bu çabayı kendi adına iyi değerlendiren kapitalizm marka taklitlerini üretmekte, ucuza elde edilebilen taklit markalar, kullanıcıları olan alt ve orta ekonomik düzeyli topluluklara sınıf atlama olanağı sağlamaktadır . Fakat moda olan ürünlerin alt ve orta sınıflarca kullanılmaya başlandığında moda olma süreci sona ermekte, farklı ürünler bu sürece üst sınıflarca dahil edilmektedir. Her ürünün moda oluşu ile moda olmaktan çıkışı arasındaki zaman dilimi çok kısadır. Böylelikle üretim ve tüketim süreci çok hızlı gerçekleşmekte, kapitalist ekonomi büyümektedir. Geleneksel giyimde ise yararlı ve pratik olma ile din belirleyici unsur olmuştur. Geleneksel giyimde değişim esas değildir. Yüzyıllar boyu aynı tür kıyafetler kullanılmıştır. Farklılığı oluşturan en önemli unsur coğrafya farkıdır. Örneğin Anadolu'da iklime bağlı küçük farklılıklar haricinde yüzlerce yıldır aynı kıyafetler kullanılmış ve bazı yörelerde halen kullanılmaktadır. Bu yönüyle değişime odaklı moda olan giyimden tamamen ayrılmışlardır. Ayrıca geleneksel giyimde özellikle şehirlerdeki sınıfsal farklılıklar, giyimdeki farklılığı da belirleyebilmektedir. Üst sınıfa ait bir kıyafet alt sınıfta kullanılamaz. Fakat moda olan her şey 'demokrasi', 'özgürlük' ve 'eşitlik' kavramlarının dönüştürücü etkisiyle bütün sınıflara yayılmıştır. Moda yararlılık ilkesine bağlı olmaksızın birtakım değişiklikler yapma esasına dayanmakta, toplumdaki her türlü unsuru ve olayı kullanmaktadır. Moda ilk yıllarında ölçülü, ağırbaşlı ve zarif bir görünüm sunarken; son yıllarda protest bir kimliğe bürünerek her türlü kaideye isyan etmenin sembolü olmuştur. Modanın bu son özelliğinin, örtünmeyi baş örtmekten ibaret sayan bazı gençler ve orta yaşlılarda modaya uyabilme avantajını verdiği söylenebilir. Zira başörtüsü tek başına, yasak olması özelliğinden dolayı protest bir duruşun, bir isyanın sembolü olabilmektedir. Zaten 1990'larla birlikte reklam ve defilelerin etkisiyle başörtüsü , moda sektörüne dahil olmuş görünmektedir. Bin yıllar boyunca değişmezlik ve süreklilik özelliğine sahip dinsel ve geleneksel giyimin, temel özelliği değişme ve tükenme olan moda kapsamına dahil olma çabası, bu giyim tarzının taşıdığı geleneksel anlamları yitirmiş olduğunu, görünür varlığıyla birlikte modern sürece katıldığını göstermektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye'de modanın değiştirici, dönüştürücü gücü kendini Cumhuriyet'le birlikte değil Tanzimat'tan sonra, özellikle de Meşrutiyet'le kendini göstermeye başlamıştır. Tek ve önemli bir farkla Cumhuriyet'le birlikte modernleşme sürecinin olmazsa olmazı ve bir ülke/yönetim programı haline gelmişir. Kitabında güzellik yarışmalarına da değinen Barbarosoğlu, Haddizatında güzellik yarışmaları Batı'nın Batılı olmayan ülkelere Batılılaşma yolunda verdikleri bir başarı belgesidir. Temel prensip Batılı olmayan kadınlar da Batılı kadınlar gibi giyindiğinde onlar kadar hatta onlardan daha güzel olabilir esasına dayanmaktadır. Bu bakımdan Keriman Halis'in Dünya Güzellik Kraliçesi seçilmesi gidilen yolun doğruluğunun ispat edilmesi olarak yorumlanmıştır. Türkiye güzellik yarışmasına katıldığının ikinci yılında kraliçelik tacıyla dönerken, serbest piyasa ekonomisine geçen Rusya Federasyonu'nun da yarışmaya katıldığı yıl birinci olması tesadüfün dışında birtakım kriterlerin göz önüne alınması gerektiği düşüncesini pekiştirmektedir. der."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/momo-michael-ende-2", "text": "Momo Michael Ende'nin yıllar önce okuduğum güzel mi güzel bir kitabı. Aradan geçen bunca yıl sonunda tekrar okumak istedim. Aklımda kalanlar çok güzeldi ama boşlukları tamamlayamıyordum. O boşluklarda Momo'nun izini bulmaya çalışacağımı Momo'yu yeniden okuyayayım dedim. Ne de güzel demişim! Momo, gerek anlatımı gerek kurgusu gerekse hikayenin kendisi ile o kadar sıcak o kadar içimziden bir kitapki, sizi daha okumaya başladığınız bir kaç sayfada alıp götürüyor. Özellikle bizler gibi, çocukluğu sokaklarda geçmiş bir nesil için bulunmaz bir nimet. Zamane çocuklarını görüpte hangimizin aklına gelmemiştir bizim sokaklarda oynadığımız oyunlar, sokaklarda ki arkadaşlıklar? Zannetmiyorum ki düşünülmesin o yıllar, o zamanlar. Sokak aralarında, yolun ortasına meşelerimizi dizip, en baştaki meşeyi vurmaya çalıştığımız zamanları hatırlamayan var mıdır? Daha saymakla bitmez bizim zamanlarımızın oyunları. Peki ya şimdi? Sokaklarda çocuklar görebiliyor musunuz? Ben doğduğum büyüdüğüm yerlere gittiğimde bile göremiyorum artık. Her çocuğun elinde bir tablet bir akıllı cihaz. Suratlarında asla memnunolmayan bir ifade, dillerinde ise zehir zemberek sözlerle dolaşıyorlar. Sevgi ve saygının çoktan ayrıldığı vücutlarında, sözde insan olduklarını düşünerek gittikçe ruhsuzlaşıyorlar. Gözlerinin içinde çocukluk yok, başka şeyler var. Artık sistem hangisine ne soktuysa onunla dolaşıyorlar. Kıskançlık, doyumsuzluk, nefret, şımarıklık, kötü niyet, saygısızlık, terbiyesizlik artık ne varsa alması gereken. İşte Momo bu olayların nasıl başlatıldığından bahsediyor bizlere. Sistemin, adamlarıyla nasıl yol kat ettiklerini anlatıyor. İnsanlara değersiz şeyleri değerliymiş gibi gösterip, asıl değerlerinden nasıl uzaklaştırdıklarını gösteriyor. Tabi kitap bu ya burada herşey mutlu sonla bitiyor. Ama bizler gbiliyoruz ve hatta görüyoruz ki mutlu son çoktan gitmiş, kalmamış hiç. Ama olsun Momo'da mutsuz sona tahammül etmek kolay olmazdı. Herkes tavsiye ediyorum bu güpgüzel kitabı. Alınız okuyunuz okutunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/momo-michael-ende", "text": "Herkesin bildiği ama fark edemediği bir şey vardır, yaşanılan gün içinde çok büyük bir sır vardır. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. Bu gerçeği hiç kimse 'Duman Adamlar' dan daha iyi bilemezdi. İnsanların zamanı üzerine gizli planlar kurup, zamanlarını çalıyorlardı. Aynı zamanda Momo eskisi gibi arkadaşlarını göremez, oyunlarını oynayamaz oldu. Arkadaşlarını ve diğer çocukları aradı. Çocukların hepsini dört duvar içine hapsetmişlerdi ve dışarı çıkmalarına izin vermiyorlardı. Parklarda koşmalarına, istedikleri oyunları oynamalarına izin vermiyorlardı. Momo yetişkinleri ve çocukları duman adamlardan kurtarmalıydı. Momo zaman ustası olan Hora Usta ile Duman Adamlara karşı ayakta durdu ve birlikte onları kentten def ettiler. Bu kitap hakkındaki düşüncelerim; ne kadar çocuk kitabı olarak yazılsa da aslında günümüzdeki insanların yaşantılarını içeriyor. İnsanlar zaman tasarrufu adına eski değerlerini, mutluluklarını yitiriyorlar. İnsan bu monotonlaşmış dünyada zamanın, yaşamın ve yaşamın içindeki tüm hissiyatlarını kaybediyor. Ayrıca insanlar ne birbirlerini dinliyor ne de anlamaya çalışıyor. Momo karakteri ise bir çocuk olmasına rağmen tüm bunları fark edip, kentin insanlarını bu bedbaht durumdan kurtarıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/montparnasseli-kiki-catel-jose", "text": "Aslında sadece bir çizgi roman gözüyle bakmak yanlış. Çünkü bu çizgi roman, bizim ülkemizde anlaşılan çizgi roman anlayışından daha başka bir çizgi roman. Hayat hikayesi anlatılan Kiki'nin yanı sıra iki büyük dünya savaşı sırasında Fransa'ya bakıyoruz. O dönemde insanların yaşamlarına konuk oluyoruz. Ayrıca büyük yazarlar, büyük ressamlarla ve büyük fotoğrafçılarla karşılaşıyoruz. Her ne kadar o zamanlar daha büyük oldukları netleşmemiş olsa da. Montparnasse'li Kiki zor bir çocukluk geçirmiş, deli dolu bir kızımız. Sonrasında büyüyor, genç kız oluyor ama hala deli dolu. Hem yaşadığı dönem, hem şartlar, hem de düzgün bir ailesi olmamasından sıkıntılar büyüyor. Hayatına tek başına devam etmeye başlıyor. Bir şekilde geçimini sağlıyor. Şarkı söyleyerek, modellik yaparak hatta resim yaparak. Evet, sanatçı bir kişi Kiki. Fakat deli doluluğunun serseriliğinin daha doğrusu sıkılırım korkusuyla normal bir hayat yaşamak istememesi, onu daha sıkıntılı zamanlara doğru sürüklemeye başlıyor. İki dünya savaşı görüyor Kiki. Sayısız kötü insan tanıyor, sayılı iyi insan tanıyor Kiki. Çok erkek arkadaşı oluyor. Hepsini olmasa da bazılarını seviyor. Bazı zamanlar onlarda da kaçıyor. Sonra bir başka erkeğin kollarında güne uyanıyor. Ama mutlu Kiki çünkü istediği gibi bir hayat sürüyor. Dediğim gibi sadece bir çizgi roman demek çok zor. Biyografik bir çizgi roman, tarihi bir çizgi roman, savaş zamanı insan sosyolojisi ve psikolojisi ile ilgili bir çizgi roman desek daha doğru olabilir. Okudukça bitmesin dediğim, çok severek okuduğum enfes çizgi romanlar arasında yerini alan bir çizgi roman oldu Montparnasse'li Kiki. Sizlere de bu enfes çizgi romanı tavsiye ederim. Bilgesu Yayıncılık hakikaten güzel bir seçim yapmış. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır. Böylesi güzel bir kitabı dilimize kazandırmaları çok güzel bir yayıncılık başarısı bana göre. Umuyorum daha nice Kiki'lerle tanışırız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mozart-deyyuslar-anthony-burgess", "text": "İnanın bende bilemiyorum. Ama dediğim gibi kitabın içine çok giremedim. Diğer eserlerinde ki gibi bir okuma, sürükleyicilik ve elden bırakamama durumu Mozart ve Deyyuslar'da yaşanamadı. Ama bunun için kendimde hata arıyorum. Belki biraz tarz belki biraz çeviri. Hepsi birleşince sanırım cebedilemeyen bir okur çıkıyor. Evet bir diğer uygun kelime de bu sanırım. Cezbetmedi. Aslında bir kitabın cezbetmesi mi lazım yoksa hiç alakası yok mu bilemiyorum ama az biraz etkilemeli. Bakın bir uygun kelime daha sizlere! Tamam tamam bunu burada kesiyorum. Kitabın konusu dediğim gibi çok dikkat çekici aslında. Olmayan ve asla olmayacak olan cennette ölü ve büyük müzisyenleri tiyatro eseri gibi konuşturduğu, bazen, ara ara senfonilere yer verdiği, müzik terimleri ile bezenmiş, ağır ilerleyen ve okumayı güçleştiren bir kitap Mozart ve Deyyuslar. Güzel mi değil mi karar vermek inanın çok zor. Alın okuyun görün diyebileceğim bir kitap. Es geçilmemeli ama. Peki yazara giriş yapmak için doğru bir eser mi derseniz cevabım irice bir hayır olur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mucella-nazan-bekiroglu", "text": "Nazan Bekiroğlu'nu La ile tanımış, Nar Ağacı ile baş tacım olan yazarların arasına yerleştirmiştim. Vakit buldukça takip ettiğim, saygı duyduğum yazarın yeni kitabı Mücellayı hakkında araştırma yapma gereksinimi bile duymaksızın hemen edindim. Giriş kısmı itibariyle, 'yine muhteşem bir dönem romanı geliyor' dediğimi hatırlıyorum, nitekim öyle oldu da. Tıpkı Nar Ağacı'nın yaptığı gibi, Mücella da, olay örgüsünün geçtiği zaman dilimini her yönüyle, adeta hissettirerek, insanı hiç görmemiş, hiç duymamış olsa bile o döneme sürükleyerek yaşatıyor. İğne oyaları, nohut kahveleri, gaz lambaları, naftalin kokulu sandıklar, uzun kış geceleri, radyodan dinlenen haberler... Romana unutulmuş her şey adeta ilmek ilmek işleniyor diyebilirim. Yalan yok; yer yer kitapta sıkıldığım, yeter artık Mücella şu pasifliğinden kurtulsun, şu akıp giden denize o da karışsın dediğim oldu. Fakat öyle olsaydı Mücella, Mücella olmazdı; bunu da biliyorum. Her şeye rağmen, solan güle, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömre rağmen, Mücella bende kolay kolay geçmeyecek bir iz bıraktı. Yaşanmışlık ihtimallerini de düşündüğümde, Mücella'nın ardından yas tutasım bile geliyor esasen. Velhasılı kelam, Nar Ağacı adlı romandaki gibi insanın içini titreten, aşkı, ayrılığı derinden hissettiren bir akış beklentisine kapılmadığınız ve Mücella'nın ruhunu daha başlamadan kabullendiğiniz surette, keyif alarak, çoğunlukla da hüzünlenerek okuyabileceğiniz bir roman diyebilirim. Son olarak Nazan Bekiroğlu'nun Mücella üzerine, okunası bir röportajı var. Yanılmıyorsam röportajı Nazan Bekiroğlu'nun kızı yapmış ve ortaya hem keyifli hem de samimi bir sohbet çıkmış. Okumak isterseniz eğer, buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mucize-r-j-palacio", "text": "Yakın zamana kadar sık sık karşıma çıkan mavi kapaklı bir kitaptan bahsedeceğim. Adı Mucize olan bu kitabı okumamış olsanız bile muhtemelen kapağını görseniz aaa bunu görmüştüm dersiniz. Çünkü pek çok kitap blogger'ı bir dönem bu kitaba takmış durumdaydı. Basit bulmaktan korktuğum için okumak istemediğim ama bir yandan da konusundan dolayı merak ettiğim Mucize bir yakınım tarafından hediye edilince artık okuma zamanımın geldiğini düşündüm. Aslında hakkında yanılmadığım bir kitap oldu. Basit bir dili var, olay örgüsü tahmin edilebilir, karakterler yüzeysel işlenmiş. Ancak masumiyeti itibariyle şans verilmeyi hak eden, yazarın hedeflediği farkındalık oluşturma konusunda da başarılı olan bir kitap olduğunu söyleyebilirim. August yaşıtları kadar sıradan şeyler yapan fakat görünüş itibariyle sıradışı bir çocuktur. Yüz kemiklerinde gelişme ve şekil bozukluğuna neden olan kalıtsal bir rahatsızlık nedeniyle yüz hatları diğer çocukların korkunç, yetişkinlerin ise zavallı olarak nitelendireceği kadar kötü bir durumdadır. Bu yüzden August çocukluğunun büyük bir kısmını astronot başlığı takarak geçirmiştir çünkü diğer insanların bakışlarının odağına yerleşmekten ancak bu şekilde kurtulabiliyordur. Fakat o da her kitap karakteri gibi hikayesinin akışını değiştirecek ve astronot başlığından vazgeçip gerçek hayatla yüzleşecektir. August'un anne ve babası, örnek ebeveynler olarak gösterilecek kadar iyi ve sevecen insanlardır. August'u her şekilde korur ve kollarlar. August'un ablası Via ise anne ve babası çoğunlukla August'la ilgilenmek zorunda oldukları için çocukluğun ve genç kızlığın beraberinde getirdiği sorunlarla kendi başına baş etmek zorundadır. Kardeşi August'u çok sever, bununla birlikte kimi zaman onunla ilgili karmaşık duygular hissettiği de oluyordur. Kardeşinin bebekliğinden beri maruz kaldığı ağır tedaviler nedeniyle annesi ve babasıyla yeterince vakit geçirememiş, kimi zaman aile büyüklerinin yanına gönderilmek zorunda kalmış ama bir kez bile şikayet etmemiştir. Ancak genç kızlığa geçiş döneminde onun da hayatında pek çok şey değişecek, ilişkileri yeni bir boyut kazanacaktır. Kitap, farklı farklı karakterlerin bakış açısından anlatıldığı için hikayeyi çok boyutlu bir şekilde görme imkanına sahip oluyoruz. Bu olayı da sevdim. Annem o zamana kadar benimle ilgili her şeyi ona anlattıklarını söylüyor. Beni görmek için kendini hazırlıyormuş. Ama püreyi andıran yüzüme ilk kez baktığında tek görebildiği, gözlerimin ne kadar güzel olduğuymuş. Umarım kitap hakkında size iyi bir ön portre çizebilmişimdir. Herkese keyifli okumalar dilerim! NOT: Mucize'nin bir de 2017 yapımı uyarlama filmi var. Ben izlemedim ama izleyenler fena olmadığını söylüyor. Merhaba, adım August. Size nasıl göründüğümü anlatmayacağım. Aklınıza ne geliyorsa muhtemelen ondan daha kötü görünüyorumdur. - Like - Digg - Del - Tumblr - VKontakte - Flattr - Buffer - Love This - Odnoklassniki - Meneame - Blogger - Amazon - Yahoo Mail - Gmail - AOL - Newsvine - HackerNews - Evernote - MySpace - Mail.ru - Viadeo - Line - Comments - Yummly - SMS - Viber - Telegram - Subscribe - Skype - Facebook Messenger - Kakao - LiveJournal - Yammer - Edgar - Fintel - Mix - Instapaper - Copy Link"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mufettis-nikolay-vasilyevic-gogol", "text": "Bir taşra düşünün. Kaymakam ve diğer yiyici yönetim kadrosu ile birlikte. Bu yiyici kadrosunun kurduğu düzende ilerleyen bir kasaba. Her şey tıkırında sorun yok. Ezilen ve eziyet gören her zaman ki gibi halk. Herhangi bir düzelme şansı var mı? Elbette yok. Konu dünyada geçiyor çünkü. Peki bu insanların korktuğu ya da çekindiği kim ya da kimler var? Elbet bir güç vardır değil mi? Daha doğrusu olması lazım. Bu şart. Sistemde her zaman bir korkulan bir çekilinen olması gerekiyor. Gogol'un bu muhteşem oyununda konumuz aslında her zaman olan, şu an bile bir yerlerde yaşanan konu. Güç, iktidar ve egosu ile sarmalanmış yönetim kadrosunun, insanlar üzerinde kurduğu faşist düzenin yürütülmesi. Tabi kimi zaman işler sarpa sarabiliyor. Bu hikayede Gogol bize bir sarpasarmayı anlatıyor. Hem komik hem trajik olan bu olayda, beklenen bir müfettiş var. Gelmesi muhtemel olan bu kişiden çok çekiniyorlar. Söylediği herşey kanun olan bu kişi şehir merkezinden, başkentten geliyor. Herkes onun karşısında el pençe divan oluyor. Fakat burda ufak bir yanlış anlaşılma oluyor. Müfettiş sanılan kişi aslında ordan gelip geçmekte olan herhangi biri. Evet o da şehirden gelmiş ama o yolculuk yapıyor. Babasını görmeye gidiyor. Fakat bu kadar aptalı bir arada görünce de dolandırmadan edemiyor. Kemal Sunal ustanın Deli Deli Küpeli adlı filmini hatırlarsınız. İşte bu ve benzeri filmlere de konu olmuş Müfettiş adlı oyunu mutlaka ama mutlaka okumalısınız. Aslında esas önerim sizlere Gogol'un tüm eserlerini itina ile okumalısınız. Tabi bir de oyununu izlemek lazım. Eğer yakın zamanlarda Müfettiş adlı oyunu oynarsa, hemen gitmenizi tavsiye ederim. Önce kitabını daha sonra da oyununu izlemek eminim çok büyük bir keyif olacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/muhtesem-gatsby-f-scott-fitzgerald", "text": "Ölmeden okunması gereken kitaplara baktığınız zaman, adını görebileceğiniz bir kitaptır Muhteşem Gatsby. Adı kadar muhteşem bir kitap mıdır, değil midir, buna siz okuyup karar verin. Ama benim fikrimi soracak olursanız ne yazık ki adı kadar değil derim. Tabi bu biraz da beklentilerle alakalı. Büyük beklentilerle başlandığında hayal kırıklığı etkisi büyük olan kitaplardan biri Muhteşem Gatsby. Kitap ile ilgili çok fazla yorum okudum. Çok fazla insandan iyi şeyler duydum. Hal böyle olunca ister istemez beklentilerim yükseldi. Hatta çok yükseldi desem daha doğru olur. Fakat okumaya başladığımda bu beklentimin bir anda hayal kırıklığına döndüğünü gördüm. Kitap sürükleyici değildi ve konu beni çok etkilemedi. Evet, bu sorun değil yani kitabın iyi ya da kötü olmasını belirlemez. Ama bir şekilde kitaba giremeyen beni, daha bir uzaklaştırdı. Aslında hikaye bildiğimiz sıradan Amerikan edebiyatı örneklerinden biri. Daha ötesi değil. Hatta bir kademe daha yükseltip, Raymond Carver kitaplarında geçen hikayelerden herhangi biri kadar bile diyebilirim. Neden bu kadar muhteşemmiş gibi lanse edildiğini anlamadım. Anlamaya da çalışmadım işin aslı. Çünkü kitap dünyasında da hiç istemediğimiz o popüler akım var. Fakat yanlış anlaşılmasın kitaba kötü demiyorum, sadece bahsedildiği kadar değildi diyorum. Bu kadar büyük bir beklentiye girilmesine gerek yok. Normal güzel bir hayat kesiti gibi görülebilir diye düşünüyorum. Kitaptan kısaca bahsedecek olursak; Daisy ve Tom evlidir, Tom karısını aldatan zengin biridir. Klasik hikaye yani. İkisinin bir çocuğu vardır. Daisy'nin Gatsby ile bir geçmişi olmasına rağmen, hiç bir şey yokmuş gibi davranır. Zaten bu uzun zaman ortaya çıkmaz. Nick adlı kimse buluşturana kadar yani. Gatsby ve Daisy birbirlerini görünce bu geçmişte yaşanan geçmiş, bir anda yeniden şimdiki zaman olur. Gatsby sırf Daisy için uğraşmış ve çok zengin olmuş, Nick'in komşusu olmuştur. Finalde ise Daisy Tom'un yüzüne yüzüne onu istemediğini söyler. Sevmiyorum seni der ve Gatsby ile beraber yola çıkarlar. Gatsby'nin arabası ile dönerlerken Tom'un metresine çarparlar kazayla. Sonrasında Tom'un gazı ile... Dikkat ettim de resmen kitabı yazdım buraya. Alıp, okuyun bence burdan özet halinde almayın kitabı. Draje halinde hazırlanmış, Muhteşem Gatsby versiyonu gibi oldu bu. İşin özü Fitzgerald, Hemingway'in mekuplarını dikkate almamış sanırım. Tamam tamam çok büyük haksızlık etmiyim güzel bir kitap, sade bir kitap ama hikaye bir türlü içine alamıyor. Klasik bir aşk romanı tadında. Sizi çok dışarıda hissettirmekten başka bir şey yapamıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mukemmel-fotografin-pesinde-national-geographic", "text": "Mükemmel Fotoğrafın Peşinde, National Geographic tarafından hazırlanmış bir tür eğitim kitabı tadında katalog. Evet tam tanımı bu olmalı. Çünkü tam olarak eğitim kitabı diyemeyiz. Ama örnekler üzerinden bizlere bir şeyleri nasıl yaparızı gösterebiliyor. Bu nedenle yarı eğitim öğretim, yarı fotoğraf albümü tadında. Örnekleri bol olması konuları daha iyi anlaşılır kılıyor. Bunun yanı sıra çekilmiş olan fotoğraflarda neyin mükemmele yakın olduğunu, neyi hatalı olduğunu da görebiliyorsunuz. Tabi az biraz kompozisyon bilginiz, biraz ışık deneyiminiz varsa. Aksi takdirde sadece bakıp geçeceğiniz fotoğraflar olabilir. Bu sebeple aman dikkat diyorum. Peki, öncesinde ne gibi okumalar yapmalıyız derseniz Sabit Kalfagil, Micheal Freeman gibi ustaların kitaplarını okuyabilirsiniz. Emin olun bu ustaların kitapları sizlere bir bakış açısı ve kompozisyon konusunda bilgi verecektir. En azından o kareyi görmenizi, o kare içinde olması gerekenleri size vereceklerdir. Bu okumalardan sonra bu tip kitaplar belki daha anlaşılır olabilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/murebbiye-stefan-zweig", "text": "Karşınızda yine yeni bir Stefan Zweig harikası var. Mürebbiye. Bir kitaba acabasız başlayabiliyor olmamızın sanırım en büyük nedeni yazarları ve çevirmenleri. Kitabın dokusunu bütünüyle koruyup, yazardan bize kadar getiren bir çeviri ile tadından yaşanmaz anlar çıkartabiliyorsunuz. İşte Mürebbiye adlı eser, tam da böyle bir eser. Uzun zaman öncesinden beri mürebbiyelerin yaşamış olduğu sıkıntılara değinen ilk öykü, aynı zamanda kitaba adını veren öykü. Zaten bu öyküden sonra gelen hiçbir öyküde o vuruculuğu göremiyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Aslında durum böyle değil elbette diğer öykülerde oldukça iyi eserler. Örneğin eski aşkıyla karşılaşan adamın öyküsü de oldukça güzel işlenmiş bir yaşam kesitiydi. Mürebbiye öyküsü ile başlayan kitapta iki çocuğun yetişkinler dünyasında ki yalanları gözlemlediğini görüyoruz. O yalanların içinde nice hayatın ne kadar çabuk harcandığını, nice hayallerin birer hiç olup, insanların ellerinden ve düşlerinden kaydığını görüyoruz. Bu gözlemlerimizde dikkat ediyoruz ki bunu gören gözler artık eskisi gibi bakmayacak artık eskisi gibi konuşamayacaklar. Neden peki? Çünkü artık o gözler yalanı tatmış birer göz oldular. Sonrasında gelen hızlı ve adaletsiz infazdan sonra gördüler ki yalanlar dünyasında kimsenin kimseye acıması yok. Yargı kesilir ve sonuç keskin bir bıçak gibi keser atar sonunu düşünmeden kesilenin. İşte Mürebbiye adlı öyküde de kesilen bu hayat, mürebbiyenin hayatı. Önemsiz bir hayat bazıları için. Ama mürebbiye için bir daha asla gelemeyeceği tek ve ilk şansı. Her zaman olduğu gibi yine bizi bizle bıraktığı anlarda Stefan Zweig, kara kara düşündürsede, çoğu zaman nedenleri sorduruyor. Cevabı çok belli de olsa yine yeniden bunları sorgulatıyor bizlere. Canımızın yanacağını bile bile de olsa bunu yapıyor. Hayat diyebiliyoruz sadece. Hayat işte. Ne yapabiliriz ki? Neleri ne kadar değiştirebiliriz? Hiçbir şeyi, hiçbir kadar değiştirebildiğimiz bir yeryüzünde, hiçbir zaman adalet bulamadan gideceğimizi biliriz bu nedenlerin sonrasında. Gerçekler tokat gibi çarpar yüzümüze. Kendimize geldiğimizde ise o an her ne yapmamız gerekiyorsa onu yaparız. Örneğin ben vapurdan indim, işime doğru yürümeye başladım. Masama geçtim, bilgisayarımı açtım ve çalışmaya başladım. Benden her ne isteniyorsa onu yapmaya devam ettim. Ne mürebbiyenin adaletsiz hayatı ne benim adaletsiz hayatım. Herşey bir anda silindi bir anda başka bir dünya açıldı oradan yaşamaya devam ettim. Her gün defalarca kez yaptığımız gibi. Hepsi bu."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mutlu-moskova-andrey-platonov", "text": "Andrey Platonov'un okuduğum ikinci kitabı Mutlu Moskova'da, ilk okuduğum kitabı olan Can kadar etkilendiğimi söyleyemem. Hatta okurken bazı yerlerde sıkıldığım da oldu. Durağanlığının içinde düşüncelere dalıp, kitaptan uzaklaştığım çok oldu. Tabi bu kitabın bende yarattığı etki. Dediğim gibi ilk okuduğum kitabı kadar beni etkileyemedi Mutlu Moskova. Kitabı bitirebilmek için oldukça emek harcadım. Neden derseniz bende bir kopukluk yaşanınca kitap ile ilgili, tekrar o kitabın içine girmek, yazarın anlattığını zihnimde canlandırıp, orada yaşamak biraz zaman alıyor. Hatta bazı zamanlar bu olamıyor ve kitabı okumak sadece bir görev haline geliyor. İşte Mutlu Moskova'da da bu duyguları yaşadım. Kitap bana sanki daha bitmemiş gibi geldi. Bir şeyleri bir şekilde anlatmaya başlamış olan karakterin, sanki bir iki cilt daha anlatacakları varmış gibi geldi. Tabi dediğim gibi bu bende hissettirdikleri. Belki bir kaç ay sonra ya da yıl sonra tekrar okunmalılar arasında olmalıdır. O zaman belki kitabı daha iyi bir şekilde yaşayabilir, yazarın yarattığı dünyada gezinebilirim. Fakat bu okumada benim için görev niteliğinde bir deneyim yaşattı ve ne yazık ki beklediğim Platonov kitabını okuyamadım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mutlu-prens-oscar-wilde", "text": "Oscar Wilde'ın çocukları için yazdığı söylenen masal. Oldukça hüzünlü hikayeler. Dört ayrı masal dört ayrı hayat dersi. Oscar Wilde Mutlu Prens ile hem çocuklar ahem de bizlere birşeyler anlatmak istiyor. Bunu o kadar güzel bir dil ile yapıyor ki hüzünlenirken anlıyor ve aklımızın bir yerlerine kazıyoruz. Her masalda her karakteri kendimize benzetmeye, masalın derinliklerine inmaya çalışıyoruz kitabı okurken. Özellikle çocuklar için güzel olan bu masalları okutmanızı tavsiye ederim. Oscar Wilde'ın çocuk kitaplarında yarattığı atmosfer gerçekten etkileyici. Tabi burda çevirinin de önemi büyük. Bu tip bir kitabı kendi diline uygun bir biçimde bizim dilimize aktarmak oldukça zor olmalı. Ama Nihal Yeğinobalı bu zorluğun üstesinden gelmiş gibi görünüyor. Kendisine bu eseri dilimize kazandırdığı için teşekkür ediyorum. Oscar Wilde'ın klasikleşmiş Mutlu Prens kitabını, yazarın samimi dilini hissederken, aynı zamanda,"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/mutsuzluk-zamanlarinda-mutluluk-wilhelm-genazino", "text": "Küçük ayrıntılara takılan ve zaman zaman bunlardan mutluluk zaman zaman ise hüzün çıkartan, felsefe mezunu bir erkek ve belli başlı kuralları olan, evlenmek isteyen bankacı bir kadın. Sizce nasıl bir ikili? Olması gerektiği gibi uyumlu değil değil mi? Ama bir şekilde hayatı paylaşabiliyorlar. Tabi ne zamanki kadın bir çocuk ister işte o zaman sorgulanan değerler ile birlikte bu birliktelikte sorgulanmaya başlar. Sonrasında ise çatırdamalar boy gösterir. Sadece bir roman olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğunu düşündüğüm Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, birey teması ve bireyin yaşadığı çelişkileri, toplum tarafından olması gereken hayatı ve ilişkileri gözler önüne seriyor. Kitapta kendinizden bazı davranışlar görebiliyorsanız eğer bilin ki siz doğru bir yaşantı sürüyorsunuz. Küçük ayrıntılarda bir şeyler arayan, bunlardan çıkarımlar yapan birisiniz. Özellikle bazı paragraflarda evet bunu bende yapmıştım dedim inanın. Çok şaşırdığım şey ise bu kadar güzel bir anlatımla bu kadar güzel bir hayattan bir parça ile bir kitap nasıl kurgulanır nasıl bu kadar okuyucunun içine işler? Yazarın okuduğum ilk kitabı beni gerçekten çok etkiledi. Evet evlilik hemen hemen her erkeğin kabusudur biliyorum. Benim için daha büyük bir kabus hatta dipsiz bir kuyu gibi. Düşeceğimi biliyorum fakat sonunun gelip gelmeyeceğinden emin değilim. İşte tam olarak bu korkutuyor beni. Hani bazı zor zamanlar vardır, bir zaman sonra geçeceğini bilirsiniz. Biraz daha dayan geçecek dersiniz işte bu durumda o biraz daha dayan ne zaman gelir kestirememek, sürekli bir düşüş yaşamak gibi geliyor. Belki biraz abartmış olabilirim ama içimden gelenleri yazdım. Belki bundan bir kaç sene sonra bunlara gülüp geçeceğim. ama şu an hissettiklerim bunlar. Bir diğer alıntıya sonuna kadar katılıyorum. Son zamanlarda büyük bir iştahla okuduğum bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Yazarın yeni gelmesi muhtemel kitaplarını da merakla bekliyorum. Umarım bir an önce basılır ve dilimize çevrilirler. Böylesi bir yazardan mahrum kalmak üzücü olur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/nasil-hosunuza-giderse-william-shakespeare", "text": "Çok mutlu çok güzel bir sonla biten ender Shakespeare eserlerinden biri bu kitap. Kimi yerlerinde komik, kimi yerlerinde komedinin içinde trajik, kimi yerlerinde ise bilgi verici bir kitap. Kısacası alınıp okunası tüm Shakespeare eserleri gibi, enfes bir okuma şöleni! Shakespeare tiyatrolarını okumaya devame diyorum. Hemen hemen her ay bir Shakespeare eserini okumaya çalışıyorum. Bazı eserlerini bitirdikten sonra nasıl gözden kaçmış, nasıl olur da bu kadar zamandır okumamışım diye hayıflanıyorum. Hakikaten çok ama çok değerli eserleri var büyük yazarın. İşte bu eserlerinden biri de Nasıl Hoşunuza Giderse adlı eseri. Kitapta eğlenceli bir hikaye sunuyor bize Shakespeare. Bir aşk hikayesinin eğlenceli taraflarını bizlere gösteriyor. Okurken hiç sıkılmadan, o zamanlarda yaşanan büyüye kapılarak okuyorsunuz ve sonu biraz daha geç gelse diye düşünüyorsunuz. Ama bir çırpıda bitiyor kitap. Sonrasında yüzünüzde hoş bir tebessüm kalıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ne-kitapsiz-ne-kedisiz-bilge-karasu", "text": "Öncelikle belirtmem gerekir, evet adına aldanarak başladım. Bunu hemen peşin peşin kabul ediyorum. Kedilerle ilgili olsun, Bilge Karasu'yu anlayacağım bir kitap olsun, güzel akıcı bir kitap olsun diyerek aldım. Fakat yine olmadı... Bir kez daha Bilge Karasu kitabı bana bir şeyler anlatmak yerine, bana bir şeyler anlatmamaya, daha çok sıkılmama neden oldu. Biliyorum Bilge Karasu hayranları ya da Bilge Karasu okumayı severler diyelim, beni ateş yağmuruna tutacaklar evet ama elimden gelen bir şey yok ne yazık ki. İki kez denedim, ikisinde de sonuç ne yazık ki hüsran oldu. Peki neden böyle oldu? Az biraz düşünmeye ve az biraz anlatmaya çaba gösteriyim. Kitabın adı ile başlayalım. Kitabın adı, biz kedi severleri mıknatıs gibi çekiyor. Adı gibi bir kitap ile karşılaşma ümidi, her okunan sayfanın sonunda şimdi başlayacaklarla birlikte yitip gidiyor. Hiç ama hiç bitmeyen bu ümit, kitabın sonlarına doğru yerini yeterlere, bit artıklara doğru bırakıyor. Evet bu kadar ileri gidip, bitsin artıklara kadar uzanıyor. Gerçekten üzgünüm.. Bir tür deneme olduğunu tamam biliyorum. Yazarın kitabın içinde bahsetmeye çalıştıklarını da anlıyorum. Elbette aptal ya da dümdüz bir algı ile okumaya çalışmıyorum. Klasik bir eleştiri ile de eleştirmeye çalışmıyorum. Daha doğrusu eleştirme maksadı ile okumuyorum. Okuduktan sonra bıçak gibi keserek, bu kitap kötü demiyorum. Uğraşıyorum. İnanın çok uğraşıyorum bir yerlerde bir şeyler vardır, o yüzdendir, bir yeri mi kaçırdım acaba? Gibi bir çok soruyu yöneltiyorum her paragrafa. Fakat sonuç bir kaç kez değişmiyor. Sonra bakıyorum ki benim için sonuç bu. En azından benim için bu böyle. Sizleri elbette bilemem. Okuyunuz ve lütfen buraya yazınız. En azından bende bazı şeyleri görmüş olurum. Bu yardımı esirgemeyiniz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ne-zaman-bosanacaksin-da-evlenecegiz-hande-cayir", "text": "Kitap adı olarak baktığımızda pembe dizi başlangıcı gibi değil mi? Aslında durum tam olarak öyle değil. Daha sert bir durum söz konusu. İlişkiler. Ama bu ilişkiler bildiğiniz tarzda ilişkiler değil. Nasıl ilişkiler peki? Anormal yani normal olmayan normalden uzak ilişkiler. Peki buna neye göre karar veriyoruz? Yani hangi ilişkinin normal hangisinin anormal olduğuna? Toplumsal değer yargıları, ahlak kuralları, örf ve adetler, sevgi, saygı aşk vs. gibi etkenlerle şekillendiriyoruz. Ya tüm bu değerlerimiz doğru değilse? Doğru bildiğimiz bir çok yanlış gibi onlarda yanlışsa? Mutlu olmak için yeterli değilseler? Huzurlu ve güzel bir yaşam, bu değer yargılarımız ile şekillenmiyorsa? Adam Phillips'in Tekeşlilik kitabından sonra üstüne bir de Hande Çayır'ı okuyunca bu konuda büyük bir sorun olduğunu ve işin kötüsü bu sorunun çözülmesi imkansız bir sorun daha olduğunu gördüğümü söylemeliyim. Tüm bunları düşündürmesi bile yeterli diyer düşünüyorum ve öncesinde ya da sonrasında Adam Phillips'in Tekeşlilik kitabını okumanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/neden-t-tevekkul-t-mehreliyev", "text": "Kod adı Yeşil mi? Yeşil'i hatırlıyor musunuz? Hani güneydoğuda sıradan bir korucu olarak bilinse de aslında derin devletin kullandığı kadrolu tetikçilerden biri olduğu iddiasından türeyen şehir efsaneleriyle medya epey oyalanmış pardon bizi oyalamıştı. Yeşil daha iyi de kurgulanabilirdi elbette. Ne bileyim mesela yanına gizemli bir sevgili yakışmaz mıydı? Ve hatta sinemacılarımız fırsatı kaçırmayıp dönem ve coğrafyaya atıfta bulunan eli yüzü düzgün bir film kotaramaz mıydı? E evet biz kötü polisini, sinsi siyasetçisini konu edinmekten sakınmayan Hollywood kadar 'hadsiz' değiliz. Gülümsüyor. Neredesin gözüm? diyorum, elimdeki, Neden T'yi işaret ediyor. Bismillah! Daha ilk sayfalardayım. Hiç konuşmuyor. Böyle seri katil tarzı bir sükut içinde, beni Azeri Yazar Tevekkül T Mehreliyev'in kaleme aldığı, Neden T ile baş başa bırakıp gidiyor. S Class lakaplı, seri katil olduğunu öğrendiğimiz kahramanımız Sefer ve onun güzel, zeki, duygulu sevgilisi Özlem. Aynı apartmanda oturan, yaşlı çift Muharrem-Suzan, eğlenceli bir akıllı deli Sacit, bir türlü istediği başarıyı yakalayamayan ve karşı apartmandaki popüler karizmatik yazar A'yı kıskanan T. Pikaçço. Dostane ve doğal komşuluk ilişkileri etrafında karakterlerin kişilik analizlerini, ilişkilerini, çıkmazlarını yakalıyoruz. Sefer yani kod adı S Class sıradan bir seri katil değil, derin devlete ve üst düzey sermaye sahiplerine çalışan oldukça başarılı bir profesyonel. Elbette bir seri katilin başarısı duygularını engelleyebilmesine ve aldığı işleri kısa sürede yerine getirebilmesine bağlı. Ancak küçük bir çocuğun hayatına son veremeyeceğini anladığında işler sarpa sarıyor. Yukarıdakiler vakit kaybetmeden kahramanımız Sefer'in üzerini çiziyor. Dönelim ana karakterimize. Sefer de zaten bize artık yaşamak istemediği mesajını vermiştir. Hikayedeki aksiyonu bol olay örgüsü, bölüm bölüm kronolojik bir takvim eşliğinde, karakterlerin dilinden geri dönüşlerle anlatılıyor. Dili tertemiz diyemeyeceğim ama fazla 'talaş' yok. Polisiye türüne uygun, akıcı bir üslupla sıkmadan okutuyor. Karakterlerin psikolojik analizleri kimilerinde oldukça başarılı. Özellikle deli Sacit'i çok sevdim. Gelelim ilk baştaki kuruntuma. Yazar Yeşil gibi gerçek bir karakterden esinlenmiş olabilir mi? Kaç çeşit seri katil profili yaratabilirsiniz sorusunu bir düşünün isterseniz. Bana göre; dünün kahramanı, bugünün vatan haini olduysa, yarının da dip notu olacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/nerede-hata-yaptik-christian-gotthilf-salzmann", "text": "Çocuk eğitimi konusunda yazılmış en güzel kitaplardan biri... Kitap 18. Yüzyılda kaleme alınmış olmasına rağmen hala geçerliliğini koruyor. Bir eğitimci olarak özellikle anne-babaların ve öğretmenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitap, Türkiye'de farklı yayınevlerinden farklı isimlerle defalarca kez yayınlandı. Çevirilerde kullanılan en yaygın isimleri; Nerede Hata Yaptık?, Yengeç Kitap ve Çocuğu Kötü Eğitmenin Yollarıdır. Salzmann, kitabında çocuk eğitimiyle ilgili yapılması gerekenleri, yanlışları gözler önüne sererek anlatır. Bu farklı teknik sayesinde, anne-babaların yanlış davranışlarının neticesinde ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçlar, onlara çarpıcı bir şekilde gösterilmiş olmaktadır. Böylece anne-babalara hem işin ciddiyeti anlatılmış olmakta hem de zihinde kalıcı olmaktadır. Sonuç olarak anne-babalar, okuduklarını kendi çocukları ile olan ilişkilerinde pratiğe dökmekte zorlanmayacaklardır. Onların yemeğini siz yedirin, elbiselerini, ayakkabılarını siz giydirin. Kendi başlarına bir iş yapmalarına izin vermeyin. Yani bu kitap, size yapmanız gerekenleri değil, yapmamanız gerekenleri anlatır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/netocka-nezvanova-fyodor-mihaylovic-dostoyevski", "text": "Netoçka'nın bu sözüyle tanışıyoruz kendisi ile. Netoçka Nezvanona'nın birbirini takip eden üç hayat kesitine konuk oluyoruz bu kitapla. Dokuz buçuk yaşından itibaren, çünkü öncesini hatırlamıyor pek, hayatına giren herkes ve her eylemi bize aktarmaya çalışan bir karakter Netoçka. Çocukluğunu deli babasını ve zavallı annesini izleyerek tek göz bir odada geçiren Netoçka, babasının çok yakn arkadaşı B. ve Prens sayesinde hayatının ikinci evresine geçmekte ve Katya ile tanışmaktadır. İkinci öykü, sevmek, sevilmek ve dışlanmanın ne olduğunu hiçbir şeyi olmayan bir gencin gözünden izliyoruz. Katya ile yaşadığı hayat onu üçüncü öyküye yani Katyanın ablası prensese götürecektir. Üçüncü öykü daha sakin, büyük bir aşk acısı çeken ama kocası ile mutlu olmaya çalışan, kendini hep suçlayan bir prenses ile geçmekte. Dostoyevski ile tanışmamış olan veya tanışmak isteyen okur, Netoçka'nın yarattığı dünyaya ve gözlemlerine bu kitapla buluşabilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/nietzsche-agladiginda-irvin-d-yalom-2", "text": "Edebiyatla da düşünülebileceğini gösteren müthiş bir örnek! Orhan Pamuk'un Bir gün bir kitap okudum, hayatım değişti cümlesindeki 'hayatı değiştiren kitap', benim için Nietzche Ağladığında'dır! Kitaba başlamadan önce kendiyle kavgalı, yanlış olduğunu düşündüğü seçimlerinden dolayı sürekli kendini yiyip bitirten, affetmeyen ve öfkeli dolayısıyla etrafıyla sorunlu ilişkiler kuran bir gençseniz, önünüzde uzun bir yol ve gerinizde pişmanlıklar varsa, kendinizi çıkmazda hissediyorsanız, yani çekilmez bir ergenseniz, bu kitap size iyi gelecek! Siz de kitaptaki Nietzche'yi hem filozof hem 'insan' yönüyle tanıyacak, onunla birlikte hayatınızı, varlığınızı, hayattaki amacınızı sorgulayacak, Breuer birlikte eşsiz psikolojik çözümlemelere dalacak ve psikanalizle tanışacaksınız! Okudukça hayatınızda yeni bakış açıları yeni pencereler keşfedecek, hem öğrenecek, hem hayran kalacak, hem kendinizi yeni bilgilere aç hissedecek ve sonunda Amor Fatiyi siz de motto kabul edecek, kaderinizi, yani kendinizi sevmeyi öğreneceksiniz! Benim kişisel tarihimde çok önemli bir yeri olan bu kitaptan sonra hem Irvın D. Yalom'un bundan sonra yayınlayacağı tüm kitaplarını; hem de hayat felsefeme, inançlarıma, değerlerime ve kişiliğime çok önemli katkıları olan Nietzche'nin eserlerini büyük bir açlık, coşku ve hayranlıkla okumaya adadım bir dönemimi! Felsefe ve psikolojiyi seviyorsanız; gerçekte bir araya gelmemiş, kendi alanlarında devrimler yaratmış bu gerçek kişileri ustaca ve çok da inandırıcı bir kurguyla bir araya getiren bu romanı çok seveceksiniz. Akıcı diliyle bir çırpıda okurken, aslında içeriğini iyice sindirmek ve tekrar tekrar okumak isteyeceksiniz. Psikanalizin doğumu arifesindeki 19.yüzyıl Viyana'sı. Entelektüel ortamlar. Hava soğuk. Nietzche: Henüz iki kitabı yayımlanmış, kimsenin tanımadığı bir filozof. Yalnızlığı seçmiş. Acılarıyla barışmış. İhaneti tatmış. Tek sahip olduğu şey, valizi ve kafasında tasarladığı kitaplar. Karısı, toplumsal görevleri ve vatanı yok. İnzivayı seviyor. Tanrıyı öldürmüş. 'Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır,' diyor. Daha sonra 'kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?' diyecek. Ümitsiz. Breuer: Efsanevi bir teşhis dehası. Ümitsizlerin kapısını çaldığı doktor. Psikanalizin ilk kurucularından. Kırkında, bütün Avrupalı sanatçı ve düşünürlerin doktoru olmayı başarmış. Güzel bir karısı ve beş çocuğu var. Zengin. Saygın. Hayatı boyunca 'ama' pozisyonunda yaşamış biri. Freud: Breuer'in arkadaşı. Henüz genç. Geleceği parlak. Şimdi yoksul. Salome: Erkeklerin başını döndüren kadın. Çekici. Özgür. Evliliğe inanmıyor. Bazen aynı anda birçok erkekle beraber oluyor. Sanatçıları ve düşünürleri tercih ediyor. Kırbacı var. Birgün, erkeklerin başını döndüren kadın, Salome Nietzsche'den habersiz Breuer'e gelir. 'Avrupa'nın kültürel geleceği tehlikede, Nietzsche ümitsiz. Ona yardım edin,' der. Breuer Salome'yi tekrar görebilmek umuduyla 'peki' der."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/nietzsche-agladiginda-irvin-d-yalom-3", "text": "Nietzsche Ağladığında yalnızca bir kitap, kurgusal bir roman değil. Aynı zamanda bir doktor, içinizde yaşadığını bile bilmediğiniz kuşkularla konuşan bir terapist, kimi zaman yol gösterici, bir baca temizleyici, kısacası bittiğine üzüleceğiniz bir dost. Ne kadar güzel olduğunu daha önce pek çok kişiden işitmiştim ama hikayenin beni böylesine bağlayacağını ve kitabı elimden bırakamayacak kadar seveceğimi tahmin etmemiştim. Kitabın bu kadar yoğun, düşünsel olup da sıkmaması, yormaması ve hep daha fazlasını talep ettirmesi oldukça ilginç. Konusuna gelecek olursam, hikaye hem hasta hem de doktor rollerine bürünerek birbirini iyileştiren iki adamı anlatıyor; Breuer ve Nietzsche. Tarihe yön vermiş bu iki ünlü adam gerçekte karşılaşmış mı, kesin bir veri yok. Fakat önemli olan bu değil. Birbirlerinden çok farklı yaşamlar sürmelerine rağmen, ortak düşünsel engellere sahip bu iki adamın konuşmaları bir süre sonra evrensel sorulara ve evrensel cevaplara dönüşüyor. Kendinizi bu konuşmalara kaptırıyor, bazen o konuşmalarda ve o sorularda kendinizi buluyorsunuz. Cevap arıyorsunuz ve en güzeli de şu ki, kitap bittiğinde doğru cevabı bulmuş, huzura ermiş hissediyorsunuz. İnsana bir bakış açısı kazandıran, yön veren kitaplarla karşılaşmak o kadar mutluluk verici ki, bu kitabı hayatımın farklı dönemlerinde tekrar tekrar okuyacağıma eminim. Nietzsche'nin katılığına, insanlarla arasındaki duvarlara, ciddiyetine, kendini asla teslim etmeyecek kadar gururlu oluşuna rağmen, onun içindeki yardım isteyen, bir çocuğu andıran o ruhu görebilmek, onunla tanışabilmek çok güzel bir deneyimdi. Breuer'in zayıflıklarına rağmen cesaretine, olaylar karşısındaki tutumuna hayranlık duymamak elde değildi. Mektuplardan tutun da doktor notlarına dek her şey gerçekçi, büyüleyici bir üslupla yazılmış."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/nietzsche-agladiginda-irvin-d-yalom", "text": "Son zamanlarda okuduğun en iyi kitapları sırala deseniz herhalde Nietzsche Ağladığında listenin üst sıralarında olurdu. Gerçekten çok etkilendiğim, hayran kaldığım bir kitap Nietzsche Ağladığında. Bu kadar mükemmel bir kurguya sahip, bu kadar sürükleyici ve elinden bırakamadan okunan bir roman olacağını hiç tahmin etmemiştim. Irvin D. Yalom yapacağını en iyi şekilde yapmış Nietzsche Ağladığında adlı eserinde. Psikanalizin ilk kurucularından bir diğer karakterimiz Freud. Evet sizlerinde bildiği Freud. Breuer'in arkadaşı, öğrencisi, sırdaşı. Genç ve fakir bir doktor. Ama fikirleri çok zengin! Gelecek vaad ediyor. Breuer'de bunu görüyor ve ona göre davranıyor dostuna. Birde kadın var tabiki Salome. Bu kitaptaki hemen hemen tüm erkeklerin başını döndüren. Sadece güzelliği ile değil, aynı zamanda zekasıyla da baş döndüren bir kadın. Nadir bulunan bir kadın yani. Hem çok güzel hem çok çekici hemde çok zeki. Tabi bu özelliklerin bir bünyede olması demek tehlike demektir. Fakat tehlikeyi ne Nietzsche görüyor ne Breuer. Salome özgür bir kadın. Evliliğe inanmıyor, aynı anda birçok erkekle beraber olunabilir diyor. Kafası çalışan zeki insanları tercih ediyor ve onları yönetmeyi kullanmayı seviyor. Gücünün de farkında ve bu gücü kullanmaktan asla çekinmiyor. Elinden kaçırdığı ya da kaçırır gibi yaptığı şeyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Bazıları ise dayanamıyor intihar ediyor Paul Ree gibi. Dedim ya kadın çok akıllı diye. Baksanıza kadın zaten yapacağını yapıyor ve kırbaç kullanmaktanda geri kalmıyor! Bu fotoğrafı ilk gördüğüm anda aklıma şu gelmişti; Rus bir kadın, iki Alman düşünürü elinde oynatıyor. Hakikatende verilmek istenen bu olmasa da -daha doğrusu fotoğrafın çekildiği sıra böyle bir şey düşünüldüğünü sanmıyorum- kitabı okuduktan sonra aklınıza bu geliyor. Ben ve bu kitabı her kim okuduysa, çok sevmiş. Kimle Nietzsche Ağladığında ile ilgili konuşsam hep aynı beğeni cümleleri geliyor. Kitap bunları fazlasıyla hak ediyor. Eğer okumadıysanız bir an önce başlamanızı tavsiye ederim. Son zamanlarda okuduğum en ama en iyi kitaplardan biri. Nietzsche Ağladığında herkesin okuması gereken muhteşem bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/noel-babadan-mektuplar-j-r-r-tolkien", "text": "Tolkien bu mektuplarda herşeyi en ince ayrıntısına kadar düşünüyordu. Buna posta idaresi bile dahil. Hayali bir postahane olan, Kuzey Kutbu Posta İdaresi'nden geliyordu mektuplar. Sadece pullarda değil mektupların içinde de herşey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Hemen hemen her mektupta biz çizim yapan Tolkien, çizim yeteneğinin de olduğunu gösteriyor bizlere. Mektuplarda yarattığı hayali karakterler ise oldukça iyi. Özellikle kutup ayısı çok yerinde olmuş bir karakter. Burada üzücü bir nokta var tabi. İki mektupta kulanılan tarih olan 1453'ün çıkartılmış olması. İstanbul fethi ile kötü karakterler olan gulyabanilerin birleştirilmeye çalışılması diye bir saçma nedenden ötürü sansür uygulanmış. Kitabın sonunda büyük puntolarla aşağıdaki yazıyı eklemiş olan çevirmen oldukça eleştiri almış. Burada aslında sadece sansürü uygulayan genç çevirmen Leyla Roksan Çağlar değil, buna izin veren ve bu şekilde basan yayınevi bence. İnsanlara istedikleri gibi tabiri caiz ise kafalarına göre bir çeviri yapma hakkı sunan yayınevinde hata. Zaten çevirmen oldukça genç, doğru kararlar alabilecek biri bile olmayabilir. Bir kontrol mekanizmasından geçmediği çok belli. Böylesi bir yazarı ve böylesi bir eseri değiştirmek bence hiç doğru değil. Bunun bir örneği de Küçük Prens'de yapılmıştı hatırlarsanız. Aynı tip bir değişiklik yapılmış ve çok büyük yayınevleri bile buna gözyummuşlardı. Bu tip durumlarda çok hızlı bir şekilde o yayınevinden ve o çeviriden uzaklaşmak istiyor ve yaptıklarının yanlışını görememiş olmaları yüzünden, bırakın benzer frekansda olmayı, eleştirdikleri faşist ve tek yönlü at gözlüğü bakış açısında olduklarını görüyorum. Kaldı ki 1453 yazar için öyle bir şey ifade ediyor olabilir bence bunda hiçbir sorun yok. Bu insanların görüşüdür birşey diyemeyiz. Hitler herkese göre kötüdür değil mi? Ama bazılarına göre kahramandır ve yaptıkları doğrudur. Bu insanlara göre değişkenlik gösterir. İstanbul'un Fethi ve Fatih Sultan Mehmet bir devir kapamış bir devir açmış olabilir ama bazılarına göre bu çok kötüdür. Bir yıkımdır belki de. Bunu bilemeyiz ve anlayamayız ne yazık ki. Bunu sansürlemek ve üstünü kapayıp, hiç olmamaış gibi davranmak doğru değildir asla. Gerçekler olduğu gibi oldukları gibi sunulmalıdır. Diğer türlüsü asla kabul edilemez. Yalanlarla ve yanlışlarla zaten her zaman muhattap oluyoruz. En azından bu dünyada gerçekleri okuyalım. En azından tek bir yerimiz kalsın bize. Umuyorum ki İthaki Yayınları Tolkien'in diğer kitapları gibi bu kitabını da basarlar yeniden yeni bir çeviri ile. Yayınevine ve çevirmene içimde oluşturdukları önyargı için çok kızgınım. Ama yenmeye çalışacağım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/notre-damein-kamburu-victor-hugo", "text": "Bir klasik esere başlamak beni her zaman heyecanlandırır çünkü baştan bilirim ki beni çok değişik karakterler, insanlar, duygular beklemektedir. Heyecan duyarım çünkü hele önceden yazarın başka eserlerinden etkilenmişsem, kitaba sırtımı dayayabileceğimi bilirim. Heyecanlanırım, bilirim ki karşılaşacağım bir cümle hayatımızın belli noktalarına dokunacak ve yüreğimizin ritmini belirleyecektir. Kitabın bütünü, on bir kısa kitaptan oluşuyor. Çoğu klasik gibi başlarda düşük tempo, karakterlerin tanıtılması, kentin, mekanların tasvirleri, yaşanan yerlerin betimlemeleri, doğanın ritminin tıpkı bir tabloya çizilmesi gibi süre gelen cümlelerle başlıyor. Kitabın ilk 100 sayfasında kendimi kaptırdığımı ve kitaba ısındığımı fark ediyordum ki, öyle bir betimleme arası koymuş ki yazar, eğer o yerlere gitmediyseniz, bilmiyorsanız, ilginizi çekmiyorsa oldukça sıkılıyorsunuz. Acayip sıkıldım. En az altmış yetmiş sayfa sıkıldım. Ve artık acaba kitap böylemi gidecek ya derken, yeni bölümlerle beraber ritmini buldu ve sonlarında büyük bir sahneyle tamamladı. Esmeralda henüz bebekken çingeneler tarafından kaçırılmış, dünya güzeli bir kızdır. Küçük keçisiyle beraber, meydanlarda oyunlar oynar, dans eder ve geçimini böyle sağlar. Tek amacı ise annesini bulmaktır. Dünyada yapayalnız kalmış bir çocuktur. Quasimodo, karşılaşıldığında yüzüne tiksintiyle bakılan, hatta bakılamayan, kambur, yüzü buruş buruş, bir gözünün üstünde kocaman siğil bulunan, belki de dünyanın en çirkin yaratığıdır. Çok güçlüdür ve içinde çirkinliği ile ters orantılı olarak iyilik barındırmaktadır. Başpiskopos Frollo, Quasimodo'ya henüz bebekken yardım etmiş, sözde bu dünyanın tüm nimetlerinden elini ayağını çekmiş ama bilimle uğraşan sakin bir adamdır. Temelde bu karakterler ve onlara dolaylı olarak bulaşan yan karakterlerin ilişkilerine giriyor kitap ve aslında insanları sadece dış görünüşüyle beğenmenin, onların aslında içindekileri görememenin, yargılarımızı buna göre verdiğimiz kült bir mesaj var. Ama bu sığ bir yorum olur. Öte yandan Frollo'nun Esmaralda'ya olan bağı ve içten içe kendisinin bile sonradan fark ettiği sapıkça ve ölümüne olan aşkın, tıpkı bir Dostoyevski romanından çıkarcasına davranışlarının kabalığını görüyoruz. İnsan doğasının, biz ne kadar kendimizi kendimizi kısıtlarsa o kadar ters tepeceğinin güzel bir örneğini sunuyor. Ve bu iç yıkım, hem kendisini hem de bizi yıkıma götürüyor. Quasimodo ise bütün bu çirkinliğine, tüm insanların onu sadece bu çirkinliğinden dolayı dışlamasına rağmen içinde büyük bir yardım severlik, sevgi barındırdığını görüyoruz. Sadakat ve iyilik Quasimodo'da birleşmiş. Esmeralda'nın yakışıklı bir subaya sadece ona güzel sözler söylemesinden ve üniformasından dolayı aşık olduğunu görüyoruz. Lakin Quasimodo'nun ona yaptığı onca iyilik ve beslediği aşkı hiçbir zaman görmeyi tercih etmemesini, bir saplantı gibi o subayı arayışını büyük bir trajediye dönüştürüyor roman. Günümüzde yaşanan tercihlerimizin en temel sonuçlarını bir bakıma görebiliyoruz diyebilirim. Ne acı ne trajedi. Bir de tabi bunun toplumsal katmanlarda görünen ve yargılanan kısımların görüyoruz. Ortaçağ'da yaşayan bu insanların, kralın, subayların, hırsızların, kilisenin ne derecede etkili ya da nasıl yaşadıkları kitabın kabuğunu oluşturmakta. Toparlamam gerekirse, birçok açıdan ayna gibi yüzümüze çarpan hikayeler var. Trajedi var, sevgi var, insan doğası var tabi ki."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/o-gun-icin-bir-semsiye-wilhelm-genazino", "text": "Yazarın Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk adlı kitabını okuduktan sonra diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Elbet o kadar iyi bir kitap beklemiyordum. Fakat aynı tatta aynı renkte bir kitap düşünüyordum. İşin aslı yanılmamaşım. O Gün İçin Bir Şemsiye, Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kadar olmasada güzel bir Wilhelm Genazino kitabı. Kitabımız yazarın seçtiği sade hayatlardan biri. Zaten yazarın yazım tarzı, hayatları anlatışı bu şekilde. Basit ve sade hayatlar. Tam sevdiğim gibi. Kahramanımız daha doğrusu herhangi kimsemizin herhangi bir insan kadar değişik bir yaşamı var. Hayatın içinde bir oraya bir buraya devam eden bir hayat. Ne bir eksik ne bir fazla. Değişim ya da değişiklik yanına çok uğramıyor. Zaten o da uğramasını istemiyor. Neden istesin ki? Akıp giden bir hayat var önünde zaten. Akışa bırakmak en güzeli. Genel düşüncesi bu şekilde kahramanımsımızın. Evet enteresan bir kelime oldu belki ama öyle. Ne kahrmaan ne normal kitaba göre. Aslında dediğim gibi her şey çok sade çok sıradan. Ama ne sıradan hayat bile aslında bir hikaye değil midir? Evet öyledir diyor yazarımız ve devam ediyor anlatmaya. Basit sade hayatının içinde yer yer hayatına eskiden dokunanlarla karşılaşıyor, yer yer ise hayatı sorguluyor. Dedim ya az biraz kahramanlık var adamımızda. Ama az biraz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/oblomov-ivan-aleksandrovic-goncarov", "text": "Oblomovluk nedir ne değildir? Aslında tembellik değil yapmak istememek. Hayallerinin olması ama onları gerçek yapmak istememek her zaman hayal olarak kalsınlar demek belki. Kitabın başında yataktan çıkmayan Oblomov kitabın ortalarında aşk ile tanışıyor sonunda ise beklenmeyen bir biçimde ilerliyor hayatı. Biraz uzun zamanda ve Olga ile olan klasik aşk maceralarında biraz sıkılmış olsam da güzel bir kitaptı Oblomov. Sonunda ise, az biraz beklediğim sonu buruk bir gülümseme ile okudum. Kitap bize sadece Oblomov adlı karakterin Oblomovluğunu anlatmıyor tabi. Diğer karakterlerin de hayatları var ve bu hayatlar bazen ne kadar etkileyici olabiliyor kişiler üzerinde görüyoruz. Sadece bir kişinin hayatı gibi anlatılmış olsa da bizlere bir felsefeden daha doğrusu bir felsefesizlikten bahsediyor gibiydi kimi zaman Oblomov. Üretkenliğin nasıl bir şekilde köreldiği daha doğrusu zaten körelmeye yüz tuttuğunu görüyoruz Oblomov'da. Sanki kendisi böyle bir hayatı ister gibiydi Oblomov. Ne bir sıkılma ne bir üzülme vardı bu yaşantısında. Ama bir gün aşk gelince kapısına o zaman biraz hareketlenir Oblomov. Fakat o da bu tembelliğe dayanamaz ve gider. Gittiğinde ise Oblomov eskisine döner. Zaten çok fazla değişmemişti sadece az biraz ayaklandırmıştı onu bu aşk. Rus klasiklerinden güzel bir eser olan Oblomov'u tavsiye ederim. Fakat ne yalan söyleyeyim Olga geldikten sonra yani kitabın ortalarında başlayan aşk hikayelerini okurken oldukça sıkıldım. Bu kitabın internette neden bu kadar popüler olduğunu da o zaman anladım. Eğer sizde benim gibi aşk kitabı okumayı sevmeyenlerdenseniz o kısımlar sizlere de sıkıcı gelebilir. Fakat okuyun sonrasında yine aynı tadı yakalayacaksınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/oda-muzigi-james-joyce", "text": "Bazen şiir okumak eşsiz bir tat sunabiliyor. Hatta bazen okumak için sabırsızlandığınız bile olabiliyor. Fakat bu bazenler çok çok az geliyor. Hele bir de sizi bir şekilde içine almayan, sizin de tam olarak dahil olamadığınız ya da anlamadığınız şiirler söz konusu olunca işte o zaman tamamen bir uzaklaşma kaçınılmaz oluyor. Böyle durumlarda elinizde ki kitabı sadece okumuş olmak için okuyor, okuduktan sonra yazdığınız yorumu ya da birinin istediği öneriyi sadece yapmak için yapıyorsunuz. İşte Oda Müziği'de bende böyle bir etki yaptı ne yazık ki. Elbette şiirlerin çok iyi ve çok güzel olduğunun farkındayım fakat benim için o an değil. Yani okuma zamanında benim için sadece bir şiir oldu normal okuduğum. Demek istediğimi diyebildim mi bilemiyorum ama eminim bu duruma gelenler olmuştur bu yazımı okuyan. Sizlerin de zamanında bu tip okuduğu şiir kitapları eminim vardır. İşte bu anlatılmaz ekşilik ya da anlamamazlık Oda Müziği ile beni buldu."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/odd-ve-ayaz-devleri-neil-gaiman-2", "text": "Odd ve Ayaz Devleri, masal tadında, daha çok çocuklara hitap eden bir üslupla yazılmasına rağmen yetişkinlerinde severek okuyabileceği bir konuya ve kurguya sahip, kısacık ama sevimli, uzun zaman unutulmayacak bir kitap. Neil Gaiman'ın hayvan tanrı fikrini sevdiğini düşünüyorum artık. Anansi Çocukları adlı yetişkin romanında olduğu gibi burada da hayvana dönüşen tanrılar var. Tabii asıl kurgu bambaşka. Tanrıların dünyasındaki karışıklıklar, insanların dünyasını da derinden etkilemiş ve bilinen dünyayı kışa mahkum etmiştir. Baharı getirebilmek için Odd'un Tanrıların dünyasına geçip, Ayaz deviyle mücadele etmesi gerekir. Bu macerada, ayaz devinin kandırmacası yüzünden ayıya dönüşen Thor, kartala dönüşen Odin ve tilkiye dönüşen Loki, Odd'un yoldaşları olacaktır. Fakat Odd savunmasız, tek bacağı sakat ve şansız bir çocuktur yalnızca. Ayaz devini geldiği yere gönderebilmesi için sahip olduğu tek avantaj, temiz ve masum kalbidir. Ayaz devine karşı kullandığı sihir, Odd'un kendi tabiriyle, varlıkların istediklerini yapmalarına ya da istedikleri gibi olmalarına izin vermektir. Bu noktada kitap, masal yönüne uygun davranarak, başkalarının iyi gördüğü şekilde değil, kendi mutlu olacağın şekilde davranmanın daha güzel olduğu mesajını veriyor. Kitabın tek olumsuz yönü bana kalırsa, sonuydu. Böylesine orjinal ve büyüleyici bir kurguya o son, basit kaçmış. Yarım ya da eksik bırakmış öyküyü. Elbette bu benim fikrim, her ne olursa olsun, Odd'un macerasını keyif alarak okudum ve fantastik severlerin de keyif alarak okuyacağına inanıyorum. Ayrıca Brett Helquist'e ait siyah beyaz çizimlerin de hikayeye renk kattığını söylemeden geçemeyeceğim. Mitoloji, fantastik dünya, devler ve tanrılar ile harmanlanmış, bir çırpıda biten türden bir eser."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/odd-ve-ayaz-devleri-neil-gaiman", "text": "Odd ve Ayaz Devleri, Neil Gaiman'ın okuması keyifli fantastik bir çocuk romanı. Odd ve Ayaz Devleri kurgusu ve anlatımı ile sizi yakalıyor, okutuyor. Kitap oldukça keyifli ve akıcı. Bir saat bile sürmüyor bitirmeniz. Ama bıraktığı o güzel tat çok daha uzun sürüyor. Hele benim gibi Neil Gaiman'ın tüm eserlerini okumak isteyen biri için. Kitap hakkında uzun uzun anlatım yapmak anlamlı değil aslında. Çünkü hikaye çok güzel, çok masum ve çok akıcı. Detay vererek tadını kaçırmak doğru değil diye düşünüyorum. Tavsiye edermisiniz derseniz kesinlikle derim. Herkesin okuması gereken çok güzel bir hikayesi var. Eğer fantastik türden hoşlanıyorsanız ya da Neil Gaiman tarzını seviyorsanız mutlaka hemen alıp okumalısınız. Çok kısa özetleyecek olursak; bacağına ağaç düşmesi sonucu sakatlanan Odd ve üç vahşi hayvanın yaşadığı bir hikaye. Evet böyle söyleyince bende farkettim çok özet oldu bu. Odd'un köyünde işler iyi gitmemektedir. Kış bitmek bilmez ilkbahar gelmez. Annesi babasının ölümünden sonra bir ayyaş ile evlenir. Ayyaşın çocukları ile birlikte bir evde yaşamaya başlarlar. Ama sürekli Odd ile dalga geçilir. Odd ormandaki kulübelerine döner ve bir gün karşısına bir tilki çıkar. Sonrasında tilki onu bir yere çağırır ve Odd gittiği yerde bir ayının sıkışan kolunu, bir ağaçtan kurtarır. Sonrasında ise olaylar çok daha farklı bir şekilde gelişmeye devam eder. Bundan sonrası özetten çok kitap ile ilgili detaylara girmek olur. Odd ve Ayaz Devleri, güzel, keyif verici, akıcı bir Neil Gaiman eseri. Herkesin okumasını tavsiye ederim. Özellikle fantastik türü severlerin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/okavango-frans-lanting", "text": "Güzel bir kampanya görünce dayanamyorum ve hemen satın almaya başlıyorum. İşte böyle bir kampanyayı idefix Taschen yayınları için yapınca hemen saldırıya pardon satın almaya geçtim. Normal piyasa fiyatından %60 daha uygun satılan fotoğraf albümleri ve tipografi ile ilgili bir kitabın yanısıra, jazz ve Taschen film derlemesini de satın aldım. Normal şartlarda bu alışverişin çok yüksek bir tutarı olması gerekirken bu indirim ile çok komik rakamlara satın aldım. Taschen gibi bir yayıncının hazırladığı bir çok eser arşivlik oluyor biliyorsunuz. İşte bu eserlerden biri de Okavango. Fotoğraf sanatçısı Frans Lanting'in Okavango'da çektiği eşsiz fotoğrafları derleyen bir fotoğraf albümü. İçinde bakmaya doyamayacağınız fotoğrafların yanı sıra, oldukça detaylı bilgiler de yer almakta. National Geographic adına görev yaptığı yıllarda çektiği fotoğralara yer veren sanatçı, Okavango 'nun hayvanlarını ve doğasını en iyi şekilde resmetmiş. Albümün başında bir önsözü de bulunan sanatçı, afrikanın başka hiçbir yere benzemediğini, eşsiz olduğunu da dile getirmiş. Bu tip albümlerden hoşlananlara tavsiye edeceğim bir fotoğraf albümü. Fakat tavsiyem indirim zamanlarını takip edin ya da yurt dışı siteleri takip edin. Tabi şunu da unutmayın yurt dışı alımlarında kargo ücreti oldukça yüksek gelebilir aman dikkat."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olaganustu-bir-gece-stefan-zweig-2", "text": "Stefan Zweig'ın kaleme aldığı Olağanüstü Bir Geceyi okuyalı sanırım birkaç hafta oldu ancak hala dün okumuşum gibi ayrıntılarıyla hatırlayabiliyorum, sanırım bende geçmeyecek bir iz bıraktı. Hissedemeyen, heyecanlanmayan, tutku duymayan, üzülmeyen, gerçek bir mutluluk tadamayan bir adam düşünün. Bu adam ki ona ömrü boyunca yetecek paraya sahiptir, bunca zaman çalışıp didinmek zorunda kalmamış, sadece ömrünün sefasını sürmüştür. Fakat hayatındaki büyük eksikliği, sıradan bir at yarışını izlerken fark eder. O gün bilerek ve isteyerek suç işler ve hayatında ilk kez, onu baskılayan toplumsal yaşamın zincirlerini kırdığını, kendisinin de kötücül duyguları barındırabilen bir insan olduğunun ayrımına varır. Bu sarhoşlukla kendini şehrin en alt tabakasına savurur. Kötücül bir hazla başlayan dönüşüm, onu ruhsal bir uyanışa sürükler. Ve insanları mutlu etmekle mutlu olabilen, birilerinin yaralarını sarmakla ya da onları sadece anlamakla, dolu ceplerin, keyifli bir yaşamın ötesinde büyük bir haz duyabilen, gerçek bir insan olma yolunda ilk adımını atar. Sanırım bu kitapla ilgili seneler geçse de unutamayacağım tek şey, onu kandıran ve ondan para koparmak için etrafını çevreleyen sokak serserilerinin utancıdır. O utancı okumaktan ziyade iliklerime kadar hissettim ve gözlerim doldu. Eğer duyarsız bir insanın bu ani ama köklü dönüşümünü okumak isterseniz, Olağanüstü Bir Gece sizin için de unutulmaz eserlerden biri olacaktır hiç şüphesiz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olaganustu-bir-gece-stefan-zweig", "text": "Her Stefan Zweig kitabında olduğu gibi, Olağanüstü Bir Gece'de de yoğun bir psikolojik durum analizi aldım bünyeme. Bu kez biraz daha farklı bir durum vardı. Yer yer kandimden izler bulduğum bir baş karakter yani kitabımızın kahramanı vardı. Bir çok kez aaa evet diyerek hak verdiğim bu karakter, bir çoğunuzun belki hiç sevemeyeceği, bazılarınızın ise içinde bir şeyler açtıracağı bir karakter. Tutkusuz ve heyecan olmadan nasıl yaşanır? Zor bir soru değil değil mi? Cevaplar elbette yaşanmaz olacaktır. Fakat bu insandan insana değişen hallerden. Bundan bir kaç yıl önce arkadaşımla beraber Ölüdeniz'e gittik ve olmazsa olmaz yamaç paraşütünü yaptık. Baba dağdan yani 2000 metre gibi bir yükseklikten aşağıya atladık. Bizle beraber bir grup insan daha vardı tabi. Genelde verilen tepkilerin hiçbirini sergilemediğimizi farkeden pilot bana aynen şöyle dedi: Yedi yıldır bu işi yapıyorum ilk kez sizin kadar heyecansız insanlar görüyorum. Peki dedim neden? Yani ne yapmamı bekliyordun? Genelde verilen tepkilerden örneğin çığlık atmak ya da bağırmak veya indir beni diye ağlamak. Evet bunların hiçbirini yapmamıştım. Pilotun ne demek istediğini net olarak indikten sonra anladım. Bizle beraber atlayanlardan bazıları hala ağlıyor, bazıları ise yuakrı hoş olmayan şeyler yapmış ve bazıları mutlu mutlu bağırıyor. O zaman anladım ki normal insanların nasıl tepkiler verdiğini. Fakat bunları yapamıyor olmak bir suç olmamalı değil mi? Ya da affedilemez bir yanlış. Zaman zaman bu tip örnekleri hayatımın içinde yaşıyorum. Her seferinde de aklımdan bu doğru bir davranış mı? Geçiyor Fakat bu doğru davranış toplumun doğru davranışı mı? Benim doğru davranışım mı? Yoksa o an yapılması gereken en doğru her ne ise kabul görmüş, o doğru davranış mı? Cevabı zor sorulardan yeterince var biliyorum ama gördüğünüz gibi işte elde olmadan çıkıyorlar. İşte Olağanüstü Bir Gece'deki kahramanımızda benzer hal ve durumlarda kalıyor zaman zaman. Birebir örnekle uyuşmasada yaptıkları, bu durumdan kurtulma çabasının bir farklı çözüm yolu. Bunun için para kaybeder, bunun için belki biraz rencide olur hatta bunun için onurunu ayaklar altına alır -belki de alınmış gibi yapar- ama bir şekilde eşsiz amacına ulaşır. Sonrasında mutlu olarak yatağa yatabiliyorsa sorun yoktur. Belki de yaşıyor olmanın tadını alma çabası, belki de insanın ne olduğunu bilme isteği."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olen-adam-d-h-lawrence", "text": "Ölen Adam, okuduğum en tuhaf en belirsiz kitaplardan biri oldu. Başından sonuna kadar bir tür gizem silsilesinin devam ettiği kitapta, yazarın kurguladığı olayın olumsuz bir yanını göremedim. Her ne kadar inanılması zor bir olay gibi görünse de ister istemez kendimi bu duruma inandırmış olarak buldum kendimi. Kitabımız yırtık pırtık olmuş kefeniyle gezen daha doğrusu bir yere ulaşmaya çalışan bir adam ile başlıyor. Bu adamımız sanki tabuttan kaçmış gibi görünüyor gözümüze betimlemeler sonrasında. Dahası bu adam bir şeylere inat yaşamış gibi de görünüyor. Ama bu adamın bir derdi olduğu, bu sebeple ölmediği daha doğrusu belki de ölemediğini anlıyoruz. Kendisine gelmesi için bir kaç gün gerekiyor. Kimsenin göremeyeceği, kimsenin sorguya çekemeyeceği bir yerde bir süre geçirmesi gerekiyor. Bütünüyle gizemli bir kitapmış gibi gelen bu kitabı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olen-hayvan-philip-roth", "text": "Yaş ilerledikçe cinselliğin azaldığı söylenir. Birçok zaman bunu duyarız insanlardan. Fakat durum belki de tam tersi bir durumdur. Bitmek bilmeyen bir iştah ile saldırmaya devam eden etobur bir yırtıcı gibi saldırılıyordur alınmak istenen hazza doğru. Elbette bunu şu an bilemeyiz. Yaşlar ilerledikçe bazı şeyler tecrübe edilebiliyor. Ve tabi ki her insan birebir aynı durumda olmaz. Herkesin farklı bir yaşlılığı farklı bir açlığı olacaktır. Ölen Hayvan ile Philip Roth işte bu açlıktan bahsediyor. Doymak bilmeyen olgun bir erkeğin, her önüne gelen çekici kadına olan, karşı koyamadığı isteğini anlatıyor bize. Ve bize diyor ki hiç biriniz seksten üstün değilsiniz. Çünkü seks hayvanidir. Onu alt edemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey boyun eğmektir. Karşı konulmaz tutkularınızı açabileceğiniz ve doyasıya yaşayabileceğiniz partnerinizi bulsanız bile belli bir süre sonra artık o da sizi tatmin etmeyecektir. Her zaman yeni bir heyecan gerekmektedir. Bu karşı konulmaz bir istekdir. Kadın güzelliğine karşı büyük bir zaafım var. Sınavlar bittikten ve notlar verildikten sonra, dairemde öğrencilerime bir parti veriyorum. Evime gittik ve müzik çalmamı istedi. Güzel, sürükleyici ve kesinlikle okunası bir roman Ölen Hayvan. Tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olmedo-sovalyesi-lope-de-vega", "text": "William Shakespeare'in çağdaşı olarak bilinen, Lope de Vega adlı İspanyol yazarın, 17. yüzyılda yazdığı, yazarın bilinen en iyi eserlerinden biridir Olmedo Şövalyesi. Yazıldığı zamanda da çok konuşulan ve çok beğenilen bir yazardır Vega. Bizler daha yeni tanışıyoruz tabi. Bakalım nasılmış dedim bende yazarın bu eserini okumaya başladım. Konu yine aşk. Evet biliyorum hafif biraz irkilme oldu değil mi sizlerde de. Eğer olduysa aynı düşünce yapısına sahibiz demektir sizinle. Her aşk öyküsünde fiyasko bir oyun çıkacak diye bir kural yok tabi. Önyargılardan sıyrılmak şart. Eminim hiç kimse Romeo ve Juliet için böyle bir önyargı, daha doğrusu bir önyargı beslememiştir. Aynı şeyi Lope de Vega için de yapmalıyız. Çünkü onu henüz tanımıyoruz. Bizler için sahilde bulunmuş, açılmamış bir sandıktan farksız. Kulak verelim bakalım içinde neler varmış. Olmedo Şövalyesi olan Don Alonso ve onun çok sevdiği, uğruna ölebileceği aşkı Dona Ines'in bir araya gelmelerini okuyoruz. Fakat bu bir araya gelme çabası aslında çok da zor değil gibi. Sadece sağlıklı düşünmek gerekli. Fakat gençler bu konuda çok iyi değiller. Gençlik ateşi midir yoksa aşk yüzünden sağlıklı düşünememek midir bilinmez ama sağlıklı hareket edemiyorlar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olu-ozanlar-dernegi-nancy-h-kleinbaum-2", "text": "Çok güzel bir anlatım ile çok güzel bir kitap mı okumak istiyorsunuz? Hem de eğitim düzenlerine sert bir eleştiri ile sadece düzeni değil ebeveynleri de eleştirsin, onların ne kadar yanlış olduğunu mu göstersin istiyorsunuz? O zaman elinizdeki en doğru kitaplardan biri inanın. Çok fazla değil en fazla bir sen bilemedin iki solukta bitirilebilecek, fakat etkisi yıllarca sürebilecek güzellikte bir kitap Ölü Ozanlar Derneği. Bir öğretmen düşünün, farklı bir düşüncede en yumuşak yapıda, en güzel yapıda, hem de çok sert bir okulda, dört yapraklı bir yonca gibi. Bu hocanın göze batmaması imkansız tabi. Aslında öğrenciler ergenliklerini bir kenara bırakarak hareket edebilse ve saçmalamaktan başka şeyler yapabilecek zekada olsa, belki hiçbir sorun çıkmaz. Ama ne yazık ki -hepimiz de biliriz ki- o yaşlarda bu çok ama çok zor. Büyük bir erdem ne konuştuğunu bilmek ve doğru yerde doğru lafı edebilmek. Çok şanslılar ama yine de bu ergenler. Böylesi bir hocaya böyle bir okulda denk geldikleri için. Mutlaka okumanız gereken kitaplar arasında olan Ölü Ozanlar Derneği özellikle çocuk yetiştirme niyetinde olanlar için tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olu-ozanlar-dernegi-nancy-h-kleinbaum", "text": "Ölü Ozanlar Derneği de başlarda bu tarz bir hikayeyi andırıyor fakat farklı ve asıl vurucu yanı şu ki, yalnızca hayatları değişen öğrencileri değil, değişikliğin beraberinde getirdiği bedelleri de çarpıcı bir şekilde anlatıyor kitap. Adını çok uzun zamandır duyduğum halde ancak okuyabildiğim bir kitap oldu Ölü Ozanlar Derneği. Felsefi bir kitap olduğunu zannediyor, sıkılabileceğimi düşünüyordum. Ama kesinlikle öyle olmadı, bir çırpıda okuyup bitirdim ve bittiğinde ciddi anlamda üzüldüm diyebilirim. Karakterleriyle, diyaloglarıyla oldukça etkileyici ve unutulmaz bir hikaye oldu benim için. En kısa zamanda da Robin Williams'ın baş rolünde olduğu filmini izlemek niyetindeyim. Kitap bu gibi sorulara yanıtlar verirken, bazen de cevapları okuyucuya bırakıyor ve içten üslubuyla bir efsaneye dönüşüyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olum-pornosu-chuck-palahniuk", "text": "Chuck Palahniuk severek okuyor, akıcı buluyorsanız ya da Dövüş Kulübü gibi bir eser bekliyorsanız Ölüm Pornosu'nu aldığınız rafa geri bırakınız. Chuck Palahniuk abimizin kitaplarını çok severim, akıcıdır dili çok hafiftir çok yormaz sizi ve mesajını olması gerektiğinden çok daha iyi bir şekilde verir. Fakat Ölüm Pornosu'nda gerek anlatım gerek akıcılık gerekse bahsi geçen konu kitap boyunca sizi yakalamıyor. Finalde ne olacak heyecanı yerine, bitsinde diğer kitabımı okumaya başlıyım modunda geçiyorsunuz sayfaları. Bir kitabı yarım bırakmak, hem kitaba, hem yazara, hem kitap okuma sevgisine hemde kendime saygısızlık olarak düşündüğümden asla yarım bırakmam. Kitabın adında anlayacağınız gibi konumuz porno ve porno endüstrisinde yaşananlar. Bildiğiniz gibi porno çok büyük bir sektör. İnternetin başlangıcından itibaren en fazla tıklanan siteler porno siteler ne yazık ki. İnsanların sadece cinsel bir obje olarak kullanıldığı, saygı, sevgi ya da benzeri değerlerin çok kısa başarısız roller ile verildiği kötü bir sahadır. Anlık zevklerin yeridir aslında. Yetişkin bir birey için çok sorun olmasada, gençler ve çocuklar için bir çok değer yargısının değişeceği, algısının farklı yönde gelişeceği bir alandır porno sektörü. Chuck Palahniuk kitabında bu mesajları çok derinden veriyor. Betimlemelerinde insanların halini çok iyi bir şekilde anlatıyor. Fakat konu çok vıcıklaşınca ilk başta cezbetsede, uzadığında sıkıcı bir hal alıyor ve içinizden yeter yahu dedirtiyor. Kabaca konuya bakacak olursak, Cassie Wright adlı porno yıldızı bir kadın, 600 erkekle seks yaparak bir dünya rekoru kırmak için kameralar karşısına geçer ve olaylar bu rekorun kırılacağı mekanda geçmektedir. Kitabın anlatımını sırada bekleyen üç erkek (Bay 72, Bay 137, Bay 600) ve Sheila karakteri tarafından okuyorsunuz. Hem konu hakkında bilgi verilirken, hemde karakterlerin hayat hikayeleri anlatılıyor. Finalde Chuck Palahniuk yine şaşırtıyor ve değer yargılarımızı tabularımızı alt üst edecek bir son yapıyor tabi. Ama bunu anlatamam kitabı okumalısınız. Fakat belirtmek isterim ki tabularınız, önyargılarınız, sert çizgilere sahip prensipleriniz, olmazsa olmaz kriterleriniz vs. varsa zaten bu kitabı hiç açmayın bile. Zaten kitabın arkasında da bunlardan bahseden küçük bir yazı var. Kitabın ülkemizde yasaklandığınıda üzülerek söylemek isterim. Daha kötüsü ise Türkçe çevirisini yapan Funda Uncu ve kitabı yayınlayan Ayrıntı Yayıncılık'ın sahibi Hasan Basri Çıplak hakkında 6 aydan 3 yıla kadar hapis istendi ve dava açıldı. Ülkemizin belkide en acı tablolarından birine tanıklık etmiş olduk. Herşeye rağmen yasaklanması yada adında porno geçiyor diye enteresan bakışlarla bakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Her ne olursa olsun hiçbir kitabın yasaklanmaması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta ortada bir eser var beğenirsin beğenmezsin bu tamamen görecelidir. Ama yasaklamak adında porno geçiyor diye okutmamak, satışını yapmamak çok yanlış. Yasaklayarak insanlardan uzaklaştırdıklarını sananlar çok büyük bir yanlışa düşüyorlar. Bu zamanda istediğiniz kadar yasaklayın, o yasaklanan bir şekilde bulunuyor merak etmeyin. Ayrıca kimin ne okuyacağına yargının yada devletin karar vermesi diye bir saçmalık asla olamaz!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olumcul-yumurtalar-mihail-bulgakov-2", "text": "Mihail Burgakov'un 'Ölümcül Yumurtalar' adlı kitabını okuyuncaya kadar, George Orwell'in kitaplarından daha iyi bir sistem eleştirisi göremeyeceğimi düşünüyordum. Fakat Ölümcül Yumurtalar, öylesine 'hissettirmeden' ve 'yaşatarak' eleştiriyor ki, Burgakov'a da en az Orwell'a duyduğum kadar hayranlık beslemeye başladım. Ancak affedilemez bir hata, yumurtaları son derece tehlikeli ve ölümcül bir noktaya getirir. Kitabın dili oldukça temiz, kolay anlaşılır, aynı zamanda özellikle sonlara doğru karanlık bir hava hissediliyor. Okurken yaşananların 'gerçek' olduğuna inanıyorsunuz neredeyse; çünkü her şey olağan bir zemine oturtulmuş. 1924 yılında yazılmasına rağmen, geleceği görebilen, geleceğe hitap edebilen bir başyapıt adeta. Son olarak şunu da belirtme ihtiyacı duyuyorum, kitabın Everest yayınlarından çıkma daha önceki çevirilerinde adı Ölümcül Yumurtalar değil 'Kader Yumurtaları' imiş. Bunun sebebiyse Rusçada ölümcül sıfatının türediği ismin kader anlamına gelen olması ve aynı zamanda kitaptaki karakterlerden birinin adının ise olmasıymış. Ancak İş Bankası yayınlarından çıkma yeni çeviride Ölümcül Yumurtalar tercih edilmiş. Bana göre de böylesi içeriğe daha uygun olmuş."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olumcul-yumurtalar-mihail-bulgakov", "text": "Yine mükemmel bir kitap yine bir Mihail Bulgakov eseri! Yazıma çok ama çok enerjik girip, bu kitabın ne kadar güzel bir hal ve durum bıraktığını insan üzerinde, anlatmak istiyorum. Aslına bakarsanız Mihail Bulgakov dedikten sonra daha fazla söze gerek yok ama yine de bir yazı yazmalıyım ve bu yazım, her Mihail Bulgakov kitabında olduğu gibi olumsuz hiçbir şey barındırmayacak. Ölümcül Yumurtalar Mihail Bulgakov'un esprili bir bilim kurgu eseri. Kaleme alındığı 1924 yılından 4 yıl sonrasını ele alıyor. Rus devriminin çalkantılı dönemini tiye alırken, o dönemin tüm gerçeklerini gözlerimizin önüne seriyor. Tüm yanlışlarıyla bir devlet ve devlet yönetimi ile karşı karşıya kalıyoruz. Sorunları ile uğraşan Rusya'da her gün yeni bir şeyler patlak vermektedir. Bu sorunlardan biri de tavukların salgın hastalıkla ölmesi ve ülkede tavuk kalmayışıdır. Ülkede tavuk kalmayınca ortaya çıkan ihtiyaçlar artmakta, devletin bir şeyler yapması gerekmektedir. Zooloji profesörü Persikov uzun yıllardan beri canlı organizmaların hızlı üremesi ile ilgili çalışmaktadır. Bu deneylerinden birinde bir ışın keşfeder. Bu ışın üremeyi hızlandırmaktadır. Aynı zamanda gelişimi de hızlandırmakta, zaman kaybına sebebiyet vermemektedir. Bu keşfini hemen kullanmak isteyen Rusya, daha testleri bile yapılmamış buluşu hemen tavuk yumurtaları üzerinde kullanmasını ister. Fakat ülkede tavuk yumurtası yoktur. Mecburen dışarıdan getirtilecektir. Fakat getirilen yumurtalar nasıl gelecektir? Işın işe yarayacak ve sorunu çözecek midir? İşte bu soruların cevabını siz bulun diyorum. Bilginin kötüye kullanılması nelere yol açıyormuş görün. Devletin dediğim dedik tavrı sonrasında neler yaşanabiliyormuş görün. Daha önce Mihail Bulgakov'un Genç Bir Doktorun Anıları adlı kitabında Tuğba Bolat çevirisi neymiş ne değilmiş öğrenmiştim. Bu kitapta da aynı şekilde mükemmel bir çeviri vardı. Hem akıcı bir dil hem de elden bırakmadan okunası bir eser. Kesinlikle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olumsuz-aile-natalie-babbitt", "text": "Sürekli olarak karşıma çıkan ve kendisini asla unutturmayan Ölümsüz Aile, yazarın okuduğum ilk kitabı oldu. Uzun zamandır okumak istediğim, çok merak ettiğim bir kitaptı Ölümsüz Aile. Hal böyle olunca büyük bir iştahla başladım sayfaları okumaya. Daha önce niye başlamamışım yahu dediğim kitaplardan biri oldu çevrilecek sayfa kalmadığında. Ölümsüz Aile ile birlikte böyle bir aile ile tanışma fırsatı bulabiliyoruz. Evet onlar ölümsüz bir aile. Ölmüyorlar onlar ve yüzyıllardır yaşıyorlar, yaşamayada devam edecekler. Bizler ömrümüzü bitirip, geçerken bu yollardan, onlar bizlere bakacaklar kahvelerini yudumlarken koltuklarından. Bitmek tükenmeyen bilmeyen bu sonsuz yollarında neyin engel neyin zorluk neyin kolaylık olduğunu unutacaklar. Belki de zevk alacaklar her anlarından kimi zaman. Belki de nefretle anacaklar onlara imrenerek bakan her bir çift gözü. Bunları bilmek o kadar imkansız o kadar tahmin edilemez bir durumdaki değil anlatabilmek, düşünebilmek bile bir mesele. En iyisi ben daha fazla uzatmadan sizleri kitapla başbaşa bırakayım ve gidip kahvemi bitirip, kitabımdan bir kaç sayfa okuduktan sonra uykular alemime kavuşayım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/olumun-seyir-defteri-john-monaghan", "text": "Çanakkale'de yaşananları düşman gözünden görmek için güzel bir günlük. Savaşın içinde yaşananların her iki taraf içinde ne kadar zor olduğunu anlamak önemli elbette. Fakat düşmanın işgalci olarak geldiğinin farkında olmaması ya da olmak istememesi fena. Çok daha kısa bir zamanda 3-4 haftada biter dedikleri savaşın, böyle bir sonuçla bitmesi ve böylesi bir taaruzun beklenmediğini de görüyoruz. Bir kaç gün üst üste çok fazla ıskalama yapmışız ve bu yüzden adımız ıskacıya çıkmış bu da enteresan bir nokta. Bu ve bunun gibi bir kaç anektot daha var kitapta. Kitapla alakalı iki eleştirim var. Birincisi çeviri ile alakalı olduğunu düşündüğüm hatalar. Belki günlükte böyleydi çeviri sonrası olduğu gibi bırakıldı bilemiyorum. Bir diğer eleştirim daha doğrusu gördüğüm hata ise yazım hataları ve bir yerde paragraf tekrarı olması. Bu hatalar yeni basımlarda düzeltilir sanıyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/on-ikinci-gece-william-shakespeare", "text": "On İkinci Gece, William Shakespeare'in yine yeni bir güzel okunası oyunu. Tiyatro eseri okurken alınabilecek tüm tatların alınabildiği Shakespeare eserlerinden biri olan On İkinci Gece, bizlere güzel bir okumanın, güzel bir düşünmenin kapılarını aralıyor. On İkinci Gece Shakespeare'in komedi türündeki oyunlarından biri. İşlerin birbirine karıştığı, kimin kim olduğu bilinmediği, kılıkların değiştirildiği komedilerdendir. Vodvillerin tadının alındığı, bir diğer Shakespeare eseri olan Yanlışlıklar Komedyasını andırır. Tabi bu kez konu az biraz daha farklıdır. Hatta az birazdan daha fazla. Ama yanlışlıklar yine yanlışlıktır. O kısımda herhangi bir değişiklik yok. Shakespeare'in hayallerimizde canlandırdığı bir krallıkta geçer. Bu krallık İtalya'nın kıyılarında yer alır ve güzel bir krallık gibi hayal edilir tarafımızca. Her krallıkta olduğu gibi bu krallıkta da sorunlar vardır elbet. Oyunda sevdikleri insanlar için kılık değiştiren aşıklar, kadın iken erkek kılığına ya da tam tersi erkek iken kadın kılığına girerler. Oyun bu ya fark edilmezler. Aşıklar bu karmaşa içinde kendilerine göre çözümler ararlar ve aşkları için saadet yolu gözlerler. Fakat bu her geçen sayfa ile birlikte daha fazla karışır. Oyun içinde oyun, yalan içinde yalan bir süre sonra sarpa sarmaya başlar. Fakat en sonunda her şey tatlıya bağlanır. Güzel bir şekilde sonlanır oyun. Her zaman olduğu gibi yine söylüyorum, Shakespeare ise okuyunuz, okutunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/on-ikiye-bir-var-haldun-taner", "text": "Çok ama çok içten çok bizden öyküler. Bitmese keşke dedim daha çok olsa okusam dedim her öyküde. Toplamda yedi öyküden oluşan On İkiye Bir Var, Haldun Taner'in her zaman olduğu gibi eşsiz anlatımıyla bir solukta bitiyor. İnsanları o kadar güzel anlatıyor ve tahlil ediyor ki çoğu kez kitabı okurken kafanızda canlandırdığınız dünyaya baka kalıyorsunuz. Haldun Taner kitaplarının hepsinin yeri ayrıdır ve güzldir evet ama On İkiye Bir Var diğer kitaplarından daha özel bir kitap. Çünkü bu kitap, Sait Faik hikaye ödülünü alan ilk kitap. Bu sebeple diğer kitaplarından daha özel bir yerde. Yapı Kredi Yayınları sanıyorum tüm eserlerini basacak Haldun Taner'in. Bu sayede bizler bu eşsiz kaynağın bizlere sunduğu bizden öyküleri ve oyunları okuyabileceğiz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ormandaki-yaratik-henry-james", "text": "Bir tür iç yolculuk. Evet tam tanımı bu. Kitabın başından itibaren boğucu ilerleyen sayfalar, her geçen sayfada biraz daha ağırlaşıyor. Başlarken düşündüğünüz şeyler, örneğin; kısacık kitap ne kadar kötü olabilir ki? Gibi düşünceler, size bir bir cevap veriyor. Sıkılmanın ötesinde bir kitap deneyimi yaşatıyor. Henry James uzun zamandır merak ettiğim bir yazardı. Fakat okuduğum yorumlar yüzünden sürekli ertelediğim de bir yazardı. Bu yüzden kısa bir kitabı ile başlamayı düşündüm. İyi bir düşünce gibi gelmişti fakat yanılmışım sanırım. Kitap, kısa ama bitmeyen sıkıcılıkta olan kitaplardandı. Tahmin ediyorum bu kitabı okuduğum sürede çok daha uzun bir kitabı büyük bir şevkle okuyabilirdim. Tabi burada hemen yazarı kötülemek olmaz. Bu çeviri ile alakalı olabilir, benden kaynaklanan bir şey olabilir. Belki de anlamadım kitabı. Evet bu olabilir ve gayet doğal. Kitabın içine girmek, kitabı her sayfada yaşayarak okumak mümkün olmuyor. Nedendir bilinmez bir şekilde sizi dışarı bırakıyor, dikkatinizi ne kadar toplasanızda sizi kitabın dışındaki dünya ile temasa itiyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/osmanlida-harem-cariyelik-t-cengiz-goncu", "text": "Mutlaka okunması gereken özenli bir biçimde hazırlanmış tarih çalışması bu kitap. Özellikle harem ile alakalı saçma sapan dizileri gerçek sananlar, tarihi bu tip yerlerden öğrendiğini sanıp, harem hakkında, cariyelik hakkında bilmeden konuşup, ama bildiğini sanan kimselerin acilen okuması lazım. Tarihi bugün istediği gibi yazanlardan değil, belgelerle, fotoğraflarla gerçek kaynaklardan okuyarak öğrenmek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir eser olmuş. Bilmediğimiz o kadar çok şey varmış ve o kadar bilmeyen, o kadar kendi tarihine uzak insanlarmışız ki okudukça hayretler içinde kalıyorum. Bizlerin en büyük hatalarından biri belki de bu. Bilmeden, kulaktan dolma, bilgi olmayan, dedikodularla konuşmak ve bunları doğruymuş gibi çevremize yaymak. Unutmayınız ki bu yaptığınızın yanlış olduğunu bilmeyen, sizin sözlerinizi tartışmasız doğru kabul eden çocuklarınız var, yakınlarınız var. Bu şekilde yalan yanlış, saçma sapan dedikoduları yayarak, insanların kafasında olmayan bir sözde tarih bilgisi oluşturuyorsunuz. İnsanlar, tarihlerini böyle bilmeye başlıyor bu yüzden. Bu hakikaten büyük bir sorun ülkemiz için."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/othello-william-shakespeare-2", "text": "Irkçılık, kıskançlık, namus, soyluluk, ihanet, hainlik ve bunların arasında yok olan masum hayatlar. Biri bana Othello'yu özetle dese sanırım böyle özetlerim. Tabi bir kaç ekleme daha yaparım. Örneğin, hiç iletişim kurmadan, insanların dolduruşuna gelerek yalan yanlış kararlar alan bir aptalın öyküsü derim. Sevdiğim insan dediği insanı dinlemeden yargılayan, ona ceza olarak ölümü sunacak kadar cehalet içinde harmanlanmış aptal, sadece bizim memleketten çıkmıyormuş derim. Othello dört ana karakter etrafında gidip gelen diyaloglardan oluşur. Tabi birde destekleyici yan karakterler var. Ama ana hatları oluşturanlar; Othello , eşi Desdemona , komutan Cassio ve Othello'nun sağ kolu olarak gördüğü şerefsizlerin en önde gideni bayrak tutanı İago . Peki, nedir bu kadar dert olan olay? İago'nun uydurduğu yalanlarla kıskançlık krizlerine giren Othello'nun her şeyi mahvetmesi. Tam tanım bu diyebilirim. Tabi gelişen olaylarla neler neler oluyor nasıl işleniyor onlardan bahsetmeyeceğim. Osmanlı İmparatorluğunun Kıbrıs'a gemiler gönderdiğini öğrenen Venedik, Othello komutasında ordularını Kıbrıs'a gönderir. Osmanlı ordusu fırtınaya yakalanır ve Kıbrıs'a gelemez. Fakat Othello'yu farklı dertler bulur. Çok güvendiği adamı İago'nun yalanlarını dinleyerek alevlenir alevlenir ve çevresini yakmaya başlar. Her zamanki gibi bir Shakespeare tragedyası, her zaman ki gibi bir mükemmel eser. Kaçırılmaması gereken eserlerden biri olarak görüyorum ve tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/othello-william-shakespeare", "text": "Othello, kötülüğün ve şüphenin bir insanın içine nasıl sinsice sığdığını gösteren, bunu yaparken de insanı sanatsal anlamda doyurmayı başarabilen, yıllara kafa tutmuş bir Shakespeare eseridir. Othello, eserin baş kahramanı, herkes tarafından saygı gören Mağripli bir komutandır. Bir gün, Desdemona adlı soylu ve beyaz bir kadına aşık olur. Desdemona da, Mağripli komutanın maceralarını dinlerken ondan etkilenmiş ve hayatını onunla birleştirmek istemiştir. Desdemona'nın babasının karşı çıkışlarına rağmen ikili evlenir. Fakat bu evlilik, dedikoduların ve içinde fitne besleyen insanların yaptığı kötülüklerden, Desdemona'yı da Othello'yu da uzak tutamayacaktır. Hem ihaneti hem de kıskançlığı bütün gerçekliği ve bütün çarpıcılığıyla izleme imkanı bulurken, iyiliğin kötülük karşısındaki mağlubiyetini de üzülerek fark ediyor insan. Okurken küplere bindiğim, yeri geldiğinde de üzülmeden edemediğim bu trajedinin, Shakespeare ve tiyatroseverlerin mutlaka okuması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Dilerim bu oyunu bir gün sahnede de görme imkanı bulurum. Ancak gerek benzetmeleri gerek karakterleri gerek de insanı etkileyen replikleriyle, okumak da insana sanatsal bir tatmin sağlıyor diyebilirim. Tadımlık olsun diye Othello'dan bir replikle bitiriyorum yazımı, herkese iyi okumalar dilerim. Siz, el değmemiş yıldızlar, söyletmeyin beni! Nedeni önemli. Ama kanını akıtmayacağım yine de, Yara izi bırakmayacağım onun o kardan beyaz cildinde, O ak mermerden yapılmış heykeller kadar pürüzsüz teninde. Ama ölmeli, yoksa baştan çıkarır daha başka erkekleri. Işık sönsün, sonra da sönsün ışığı! Pişman olduğumda, eski ışığınızı yeniden verebilirim size, Ama sen, ey eşsiz doğanın en hünerli örneği, Bir kez söndü mü senin ışığın, Gülünü kopardıktan sonra onu canlandıramam bir daha,"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/otomatik-portakal-anthony-burgess-2", "text": "Bir gelecek düşünün, geceleri yaşlılara ve kendini koruyamayan insanlara dehşet veren, onlara her türlü kötülüğü yapabilen, kendilerini ancak şiddetle doyurabilen gençlerle dolu. Ve polisler bu suçlara engel olamıyor...Kitabın bana göre en farklı yönü ise, hikayeye bütün bu kötülüğün içinde iyi kalabilen birinin gözlerinden bakmıyoruz. Hikaye birinci ağızdan anlatılmış. Mütevazi Anlatıcımız, kötülüğün timsali adeta. Tecavüz, hırsızlık, adam dövme, adam öldürme, ne ararsanız var. Üstelik anlatıcımız yani Alex, sadece on beş yaşında...Alışkın olduğumuz iyi yönlere, erdemlere sahip, ya da kötü olsa bile sonunda karşılaştığı kişi ya da olaylar sayesinde iyiye meyletmiş karakterlerle uzaktan yakından bir alakası yok. Aslında bu da işin trajik yönü müdür bilmiyorum ama kitabın ilk kısmı boyunca karakterin düzeleceği, kötülükten uzaklaşacağı yönünde bir beklentim oldu. Sonraları, özellikle ikinci kısım itibariyle, bu beklentiyi bir köşeye bırakıp öyle okumaya başladım. Doğru tabir alışmak mıdır bilmiyorum ama karaktere alışıp onu olduğu gibi benimsedim. Ve gerçek hikaye işte asıl o zaman başladı. Bu sorular son derece karışık, düşündürücü ve beyin ağrıtıcı sorular. Kitabı okurken de beyninizi bir kapandaymış gibi hissettiğiniz anlar oluyor esasen. Son derece kötü ve kötülüğü seven bir çocuk olan Alex, kötülüğe meylettiği anda fiziksel olarak acı çekmesine sebebiyet verecek bir deneyin ilk kurbanı, aynı zamanda da yukarıdaki tüm soruların kilit noktası haline geliyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/otomatik-portakal-anthony-burgess", "text": "Kitabını okumadan filmini izlediğim eserlerden biriydi Otomatik Portakal. Genellikle kitaptan sonra filmini izlerim eserlerin. Tabi beyaz perdeye uyarlanmışlarsa. Otomatik Portakal, artık klasikleşmiş, hatta bir çok açıdan bir baş yapıt olan bir kitap. Anthony Burgess'ın yazdığı en sert ve en iyi kitaplarının başında yer alıyor. Hatta en iyi kitabı desem sanırım yanlış birşey söylemiş olmam. Stanley Kubrick'in beyazperdeye uyarlamasından sonra popüleritesi artan Otomatik Portakal, Anthony Burgess'ın tanınmasında büyük etken olmuştur. Aslında yazarın öyküsü bile tüm kitaplarının popüleritasini arttırmalı. Neymiş peki yazarın öyküsü? Anthony Burgess için beyin tümörü teşhisi konuluyor ve birkaç aylık bir ömür biçiliyor. Bu süre geçtikten sonra Anthony Burgess ölmüyor. Yaşamına devam ediyor. Fakat bu süre boyunca birkaç kitap yazıyor. Eşinin parasız kalmaması için yazarlığa soyunuyor. Bu kitaplar sayesinde yeteneğinin farkına varıyor ve yazarlık ile hayatına devam ediyor. 1917 yılında doğan yazar, 1993 yılında yaşamını yitiriyor. Sürükleyici bir anlatımıyla sizi hiç sıkmadan ilerleyen Otomatik Portakal, kesinlikle okunması gereken, olmazsa olmazlardan. Tabi burda çevirmen Dost Körpe'nin etkisi çok büyük. Artı İş Bankası Kültür Yayınları olunca çok daha mükemmel bir okuma keyfi bizi bekliyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/otostopcunun-galaksi-rehberi-besi-bir-yerde-douglas-adams", "text": "Otostopçunun Galaksi Rehberi, komedi, mizah, macera ve bilim kurgu türlerinin ustaca harmanlanması sonucu ortaya çıkan ve yenilik, dinamiklik, sürükleyicilik arayan okurları her şekilde tatmin edecek bir seri. Altı kitaplık bu seriyi ayrı ayrı ya da beşi bir yerde+altıncı kitap formülleriyle okuyabilirsiniz 🙂 Ben Kabalcı yayınlarının bastığı beşibiryerde'yi okudum ancak Alfa yayınlarının son dönemde piyasaya sürdüğü beşibiryerde ile aralarında önemli bir fark olduğunu sanmıyorum. Punto büyüklüğü ve kapak haricinde. Kabalcı yayınlarının puntosu çok daha küçük, bazen göz yorabiliyor ama bu beni düşündüğüm kadar rahatsız etmedi. Kapak açısından ise Kabalcı'yı daha başarılı buluyorum. Alfa yayınlarının kapağındaki havlulu adam figürü, bana kalırsa konuya aşina olmayanlar için çok da çekici değil. Konuya gelirsek... Her şey Yerküre'nin, üzerinden hiperuzaysal bir ekspres yolu geçeceği bahanesiyle, Vagonlar adı verilen son derece iğrenç görünümlü bir uzay ırkı tarafından yok edilmesiyle başlıyor. O sıralarda şans eseri Yerküre'de sürgünde olan ve zamanını galaktik bir rehber yazmakla geçiren Ford Prefect, Yerküre'de son derece sıradan bir hayat sürdürmekte olan Arthur Dent'i de yanına alarak Yerküre'den ayrılır ve bir dizi uzay macerasının da kapısı aralamış olur. Fakat bu uzay yolculuğu hiç de alışıldık türden olmayacaktır. İhtimalsizlikler, zaman yolculukları, evrene dair anlam arayışı, evreni yok etmeye çalışan psikopat bir gezegen, iki başlı Zaphod'un Altın Kalp'i ve melankolik robotu Marvin işin içine girecek ve okurken sayfaların nasıl aktığını anlayamayacaksınız. Başlarda bu kitabın son derece tuhaf ve anlaşılmaz olduğunu düşünebilir, ilerlemenin güç olacağı fikrine kapılabilirsiniz fakat kitaba alışmanın soğuk bir denize alışmaktan farkı yok. Başlarda zor olduğu halde alışınca dışarı çıkmayı aklınızdan bile geçirmeyecek hale geliyorsunuz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/otostopcunun-galaksi-rehberi-douglas-adams", "text": "Şimdi nereden başlasam nasıl anlatsam ne desem bilemiyorum bu kitap için. Standart bir bilim kurgu kitabı değil onu söylemem lazım. Çok satan, bilmem ne ödülü almış, kitaptan sonra hemen filmi yapılmış teknik terimlerle dolu kitaplardan hiç değil. Zaten terimleri sadece bu kitapta göreceğiniz türden. Bir yol hikayesi denebilir mi? Evet, belki bu olabilir. Galaksinin herhangi bir yerinde geçen, arabalar yerine uzay gemilerinin olduğu, yolların zemininin olmadığı bir yol hikayesi denebilir. Alıştığımız şekilde bir olay akışı hiç beklemeyin. Standart bir gidişat asla yok. Olasılıklar sonsuz ve her an her şey mümkün olabilir. Neden olmasın? Değil mi ama olabilir herşey. Hayal gücümüzü evrene bağlayabiliriz. Yazılacak çok şey var ama ben şimdilik bu kadar yazabiliyorum. Baştan sona olayları kafamda tekrar oynatıyorum ve Douglas Adams'ın nasıl bir kafa yapısı ile bunları yazdığını düşünüyorum. Sadece esprili bir bilim kurgu yol kitabı yazmamış, aynı zamanda gönderme yapmak istediği konulara tek tek giydirmeyi de bilmiş. Hem farklı, hem komik hem de sürükleyici bir kitap bırakmış bizlere. Okuyunuz, okutunuz diyorum. Baskı ile ilgili olarak Alfa Yayınları bir kez daha takdirimi kazandı diyebilirim. Kitap kapağından cildine, puntosundan dokusuna kadar herşeyiyle çok iyi bir kitap hazırlamışlar. Mutlaka her kitaplıkta olması gereken çok güzel bir eseri, çok güzel bir sunumla sunmuşlar. Bilim kurgu ve absürd espri anlayışını seviyorsanız kesinlikle es geçmemeniz gereken bir kitap Otostopçunun Galaksi Rehberi. Bu arada evet, adamım Marvin! Evrenden daha yaşlı, her şeyi bilen, beyninin büyüklüğü tahayyül edilemeyen ama kağıt toplama işleri verilen melankolik robot."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/palto-nikolay-gogol", "text": "Akakiy Akakieviç sadece sıradan bir memurdu. Eşitsizliklerin altında ezilen, sıradan bir memur. Paltosu çok eskimiş ve artık onu ısıtamamaya başlamıştı bu yüzden yeni bir paltoya ihtiyacı vardı. Yeni bir palto için para lazımdı ama bu para onda yoktu. Çok uğraştı, ayakkabısının arkasına mümkün olduğunca basmadan yürüdü -çünkü ayakkabının en kolay eskiyen yeri topuk kısmıydı-, mum kullanmayı bıraktı, ısınmayı da öyle, hatta yemek yemeyi ile bıraktı. Palto için yeterli parayı biriktirmek için sürünse bile biriktirecekti ki yaklaşık bir ay sonra biriktirdi de ve terzisine Büyük Rusya'nın en iyi paltosunu diktirdi. İş yerindeki müdür bunu kutlamak istedi ve herkesi kendi evindeki kutlamaya çağırdı. Herkes içkilerini içti, eğlendi ve Akakiy konuşmasını yaptı. Evden çıkıp kendi küçük evine giderken hırsızlar kafasına vurdular ve o baygınken paltoyu çaldılar. Akakiy uyandığında iki bekçi kendisinin başında beklemekteydi. Akakiy'e bekçiler yardım etmedi; komisere gitti, komiser onunla alay etti ve aşağıladı; müdürünün eski bir arkadaşı bakan olmuştu ona gitti o da sert bir tavırla başından savdı. Akakiyev'in yapabilecek hiçbir şeyi kalmamıştı ve bir daha kendine gelemedi; ona yardım etmek istemeyen, ufacık bir yardımdan kaçınan ve hatta onu aşağılayan herkesin sesleri, kafasında yankılanırken yere yığılıp oracıkta 'sıradan biri' olarak can verdi. Rusya'nın dondurucu soğuğunu içimde hissettiğim bu kitap inanılmaz derecede sanatsal bir üslupla yazılmış, Gogol tarafından. Bu üslubu beğenmeyenler olabilir ama bu üsluba kitabı çeviren Cemal Süreya gibi büyük bir ismin de çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum ve ben bu üslubu çok sevdim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/palto-nikolay-vasilyevic-gogol", "text": "Dostoyevsky gibi bir ustanın, bir dehanın, Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan çıktık! sözü bile yeter Palto'yu okumaya. Kaldı ki eser zaten hiçbir şey söylenmesede hemen okunması gereken olmazsa olmazlar arasında yer alan bir kitap. Rus edebiyatının mihenk taşı yazarlarından Nikolay Vasilyeviç Gogol'un basit, silik bir devlet memurunun hikayesini anlatıyor Palto ile bizlere. Hikayesini mükemmel bir anlatımla sunuyor. Tabi bu mükemmellik göreceli. Rus hükümeti tarafından, Rus insanını küçük görüyor, aşağılıyor diye yargılanıyor, bir süre sonra vatan hainliği ile suçlanıyor. Hayatının bu aşamasından sonra Nikolay Vasilyeviç Gogol'un tüm üretkenliği toplum, din ve devlet üçlüsü sayesinde yok oluyor. Palto, kahramanımız dokuzuncu dereceden memur Akaki Akakiyeviç ile başlıyor. İşe gidip gelirken çok üşüyor çünkü paltosu çok eski, aşınmış ve artık yapması gereken korumayı yapamıyor. Elek halinde üzerinde duran bu kumaş parçası yerine kendisine bir palto alacak parası olmadığından bu paltoyu onarmak için terziye gidiyor. Fakat terzi bu paltodan birşey yapılamayacağını, tamir olamayacak kadar eskidiğini söylüyor. Dünyası kararan Akaki, şansını ertesi gün tekrar deniyor. Fakat cevap aynı. Yapacak bir şeyi olmadığından yeni bir palto diktirmeye karar veriyor. Fakat bu iş çok yüksek bir maliyete sahip. Çaresiz masraflarından kısarak, ikramiyesini feda ederek, içtiği çaylardan bile taviz verip, azaltarak, hava karardığında mum da yakmadan paltosunun masrafnı karşılar. O kadar büyük bir fedakarlık yaparki bu palto için, yürüdüğü yerlerde düzgün olmayan yollardan geçmez ayakkabısı eskimesin diye. Masraflarını kıstıkça kısar. Uzun süredir beklediği ikramiyesinin hepsini bu plato için harcar. Ve o gün gelir. Paltosu hazırdır artık! Çocuklar gibi mutlu bir şekilde gider paltosunu alır ve giyer. Terzi de çok mutludur. O kadar güzel bir palto dikmiştir ki Akaki için, defalarca bakar hatta Akaki yolda yürürken gizlice onu izler köşe başından. Akaki ise o kadar mutludur ki o kadar gururlu ve mağrurdur ki kelimelerle ifade edilemez. Üzerine nerden geldiğini kendisinin de anlamadığı bir özgüven gelmiştir. Halbuki o kadar sessiz o kadar siliktir ki insanlar arasında, onu kimse farketmez bile. Ama şimdi öyle mi ya artık çok güzel bir paltosu vardır. İş yerine gider ve paltosunu asar. Herkes hayranlıkla bakar Akaki'ye. Tebrik ederler bu yeni palto için onu. Çok mutludur Akaki. Herşey umduğundan bile güzel gitmektedir. Fakat bu böyle devam etmeyecektir. İşte arkadaşlarının ısrarıyla, daha yüksek bir memurun verdiği davete gider. Bu davet sonrası gece geç saatte evine dönmeye çalışırken paltosunu çalarlar. İki hırsız paltoyu alırlar ve giderler. Akaki yıkılır, çare arar. Polise gider ama polis yardım etmez. Büyük insanlarla görüşmesi gerektiğini söylerler Akaki'ye. O da aynen dedikleri gibi görüşmeye gider. Fakat büyük insan onu kovar ve yardımcı olmaz. Onu hor görür. Öyle ya o büyük bir insandır. Basit bir memurun üzüntüsü ile ilgilenmez. Her ne kadar üzüntüsü ondan daha büyük olsa da onunla ilgilenmez. Akaki bu üzüntüyle geri döner evine. Birkaç gün sonra sinirleri allak bullak olur, hayaller görmeye başlar ve birkça gün içinde ölür. Fakat hayaleti görünmeye devam eder. İnsanların paltosunu çalan bir hayalettir artık o. Her ne kadar gerici bir rahibin etkisiyle Ölü Canlar gibi bir eserin ikinci cildini yakmış olsa da kendisine saygımız büyük. Gönül isterdi ki edindiği misyonu hiç edinmeseydi ve son zamanlarında kiliseye vakit ayırıp, yaratıcılığını kaybetmeseydi yazmaya devam etseydi. O dönemde başına gelen vatan haini suçlamaları yüzünden bu tip bir değişime maruz kaldığını düşünüyorum. Psikolojisini darma dağın eden bu toplumsal baskı, arkasına bir de din gücünü alınca, Gogol dayanacak gücü bulamadı ve teslim oldu diye tahmin ediyorum. Sonuçta hepimiz insanız ve dayanma limitlerimiz var. Ne kadar yaratıcı ne kadar zeki ne kadar mükemmel olursak olalım dayanabilmemizin imkansız olduğu anlar var. Öyle sanıyorum ki Gogol'da bu sınıra takıldı ve normal şartlarda yapmayacağı seçimleri yapmak zorunda kaldı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/parfumun-dansi-tom-robbins", "text": "Eğer kafanızda kim bu Tom Robbins? Nasıl bir yazardır? Nedir ne değildir? Gibi gereksiz sorular varsa hemen Parfümün Dansı'nı alın ve okumaya başlayın derim size. Büyük bir hayal gücü, çok iyi bir kurgu bir arada sunulmuş Tom Robbins tarafından. Kitapta hemen hemen herşey mevcut. Ahlaksızlık, terbiyesizlik, aşk, seks, ölüm, huzur, mutluluk, mutsuzluk, çaresizlik, yalnızlık, kalabalık... Kısacası size her ne lazımsa ise hayatta bu kitapta da mevcut. Hayat ile arasındaki tek fark ise, Parfümün Dansı çok daha eğlenceli bir anlatımla yaşanıyor. Kitap kahramanımız Alobar adlı bir kral ile başlıyor diyebiliriz. Sonrasında karakterler artıyor ve her biri okudukça derinleşen türden karakerler. Alobar'ın hükümdarlığındaki krallıkta enteresan gelenekler mevcut. Gerçi enteresan olmayan gelenek olur mu? Olmaz herhalde o zaman adı gelenek olmazdı. Bu krallıktaki gelenek ise, kralın saçı beyazladığında yani yaşlandığında öldürülüyor. evet kral ölüyor ve yeni bir genç kral bulunuyor hemen. Fakat Alobar bu geleneği kabul etmiyor ve kaçıyor. Bu sayede de ölmüyor. Sonra fark ediyor ki hiç ölmüyor. Sanki unutmuş gibi bir durum var. Uzun zamanlar geçiyor ve karşısına dolgun hatlarıyla Kudra çıkıyor. Kudra'da ölmeyi unutmuş, o da ölmüyor. Hintli güzel Kudra, Alobar ile güzel zamanlar geçirmeye başlıyor ve olaylar bu şekilde ilerliyor. Tabi bir de Pan var. Zevk ve şehvet tanrısı. Peşlerinden gelen kokuya olan aşırı hassasiyetleri ve mükemmel burun algılayıcıları ile bin küsür yıl boyunca yaşıyorlar. Tabi olaylar sadece bu kadar değil. Anlatılmaz okunur diyorum ve mutlaka tecrübe etmelisiniz diyorum. B satırları okuyunca Descartes gibi bir düşünürle aynı düşüncelere sahip olup, evlenmediğime sevindim ve kendi kendime gururlanacak birşeyler buldum 🙂 Düşünsenize Descartes de evlilik ile ilgili çok doğru bir karar vermiş! Tom Robbins gibi bir hayal gücü dehası ile tanışmak için hakikaten çok çok iyi bir eser Parfümün Dansı. Her okura şiddetle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/paris-sikintisi-charles-baudelaire", "text": "Paris Sıkıntısı kolay bir kitap değil. Charles Baudelaire kolay okunan bir yazar değil. Hayal gücünü anlatırken, hayal gücünüzü zorlamanızı, kelime haznenizde ne var ne yok kullanmanızı isteyen bir yazar. Metinleri sert metinler. Herkesin ilk seferde anlayacağı, gün gibi aşikar, pırıl pırıl bir netlikte değil asla. Her zaman bir anlatılanın, bir anlatmak istediği var. Altında neler barındırıyor bir cümle iyi düşünmek gerekir. Charles Baudelaire 1821'de Paris'de doğdu. Kötü ötesinde bir çocukluk geçirdi ve babasını 1827'de kaybetti. Güzel geçmeyen hayatında bir darbeyi de okuldan gördü ve 1839'da okuldan atıldı. Nedeni ise disiplinsizlik. Zoraki bir Hukuk öğrenimini redederek, Quartier Latin'de bohem bir hayat geçirmeye başladı. 20 Yaşında Hindistan'a gitti ve 1842'de Fransa'ya geri döndü. Jeanne Duval ile tanıştı bir ilişkiye başladı. Babasının mirasını aldı fakat bunuda değerlendiremedi ve elinden alındı ailesi tarafından. Çizilen tabloya bakacak olursanız çok güzel bir hayat geçirmemiş yazarımız. Haliyle böyle bir yaşantıdan, pembe panjurlu ev öyküleri ya da şiirleri çıkmaz. Çıkacak olanlar biraz sıkıntılı olur. Kısa öyküler gibi şiirleri okudukça, içinizde ki melankoli sizi en son nerede ya da kimde takılı kaldıysanız ona götürecektir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/paris-ve-londrada-bes-parasiz-george-orwell-2", "text": "George Orwell, Paris ve Londra'da Beş Parasız adlı kitabında, tahmin edebileceğiniz üzere beş parasızlığı anlatıyor. Okuru olayların içine çekmeyi başaran etkileyici dil dolayısıyla, fakirliği dibine kadar yaşıyorsunuz. Belki de kitap otobiyografik özellikte olduğundan, kitabın üzerinizdeki etkisi de belirli oranda katlanıyor. Tabiri caizse, kitap bittiğinde feleğin çemberinden geçmiş gibi oluyorsunuz. Hikaye geçmişte, hiç görmediğim ülkelerde geçiyor olsa da, bir vakitler insanların yaşamak için bunca sıkıntıya katlanmış, bu sıkıntılara alışmış olmalarından dehşet duydum. Günün yirmi saati oldukça zor koşullarda çalışıp, çalışarak kaçırdığı hayata sebebini bilmeden devam eden, belki başka çaresi olmayan, asla da olamayacak olan binlerce insan, sahip olduğum hayatın kıymetini yüzüme vurarak gösterdi bir nevi. Kitabın en değerli yanı, Orwell'in hayat konusunda acı çekerek, bin bir türlü sıkıntı yaşayarak kazandığı tecrübeleri, rahat bir koltuğun üzerinde yaslanarak okuduğunuz kitaba ayna netliğiyle aktarabiliyor ve okuyan, duymak isteyen kişiye o farkındalığı kazandırabiliyor olması şüphesiz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/paris-ve-londrada-bes-parasiz-george-orwell", "text": "George Orwell ve yine akıcı bir roman. Bu kez kötü zamanlarını yazmış George Orwell. Kendi hayatından bir kesit sunmuş bizlere. Belki de kötü zamanları değildi. Fakirlik çekse bile eğleniyordu belki de. Bilemiyoruz. Ama şu bir gerçek, gerçekten zor zamanlar geçirmiş. İyi şeyler de yapmış ama yaptığı kötü şeyleri de yazmamazlık etmemiş. Çok beğendiğim George Orwell eserlerinden biri diyeceğim fakat zaten beğenmediğim bir eserine rastlamadım. Paris ve Londrada Beş Parasız'ın konusu nedir daha doğrusu ne anlatıyor derseniz, George Orwell hayatından kesit derim. Fransa ve İngiltere de yaşadığı, zor zamanlar. Kitap Fransa'daki zamanları ile başlıyor. Daha sonra İngiltere ile devam ediyor. Burada zor zamanlardan kastım, gerçek bir fakirlik. Yani hakikaten beş parasız zamanlar. Elbiselerin rehine verildiği, patates haşlamak için ispirtonun bile zor bulunduğu, ekmek alınabilirse ekmek alınıp sarmısak sürerek yenmesi. Belki de bir çoğumuzun hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir yokluk. Günümüz modern insanın bırakın karşılaşmayı izledği aptal kutusunda gördüğünde bile inanamadığı yalan olduğunu düşündüğü bir yokluk. Kitapta insanların çalışma düzenine de değiniyor Orwell. Kapitalizmin ülkelerde ki ilerleyişini görür gibi oluyorsunuz. Her zaman daha fazlasını isteyen sistemin, döndürdüğü çarklarında kayıp giden binlerce hayattan sadece birkaç tanesini görüyoruz okurken. Herşey kayıp gidiyor ama sanki herşey mükemmel bir şekilde ilerliyormuş gibi gösteriliyorken, işin arka kısmına mutfağına bakıyoruz. Örneğin bir otelde ne kadar mükemmel ilerliyor ne kadar güzel herşey derken aslında insanların ne zorluklarla yaşam mücadelesi verdiğini, patronların neler yaptığını görüyoruz. Kalp, duygu, insanlık gibi değerlerden arınmış yaratıkların neler yapabildiklerini okuyoruz. Tüm bunları bize en soğukkanlı anlatışı ile sunuyor Orwell. Yazar bir değil bir kaç bin kez hayran kaldığım kitaplarından biri olan Paris ve Londrada Beş Parasız'ı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/pariste-bir-osmanli-sefiri-yirmisekiz-mehmet-celebi", "text": "Paris'te Bir Osmanlı Sefiri, Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin Paris seyahatinin anılarının aktarıldığı bir kitap. Tarihi öğrenmek için en iyi kaynaklardan biri olan seyahatnamelerden biri. Bu seyahatnamede, Paris'e gönderilen bir Osmanlı elçisinin, dönemin avrupasına yaptığı gözlemlerini okuyoruz. Bildiğiniz gibi bizlere anlatılan tarihin hemen her sayfasında az biraz ya yalan var ya üstü kapalı bir Osmanlı kötülemesi var. Evet belki kötü yanları daha doğrusu eleştirilecek yanları çok fazlaydı fakat her ne olursa olsun Osmanlı tarihi bizim tarihimiz. Bunu kötüleyerek ya da aşağılayarak bir yere varılması mümkün değil. Bu tip bir yola girmeden önce gerçek tarihi öğrenmek ya da en azından öğrenmeye çalışmak, bu anlatılanların ne kadar yanlış olduğunu gösterecektir. Tarihe baktığımızda hatasız bir millet tarihi görmek hemen hemen imkan dışı. Mutlaka eleştirilecek bir yanlar bulabiliyoruz. Osmanlı'da da mutlaka bu yapılabilir fakat başında da dediğim gibi bu tarihi kötülemek ve yokmuş gibi davranmak hiç doğru değil. Günümüzde bile hata yapmayan ya da eleştirilmeyecek bir devlet yok. Kaldı ki o zamanların yaşayışına bakıldığında Osmanlı çok iyi bir duruş sergilemiş herşeye rağmen. Bu konuda ne yazık ki eskiden beri gelen bir kötüleme var. Her şey çok kötüydü, berbat durumdaydı, cumhuriyet kuruldu herşey mükemmel oldu gibi. Bunu söyleyince de Mustafa Kemal düşmanı oluyorsunuz... Kutuplaşmanın, objektif bakış açısının önüne geçtiği bir toplumdayız. Tarafsız bir şekilde konuşabilmeyi bilmiyoruz. Hemen bir tarafa çekiliyoruz. Çok hızlı bir şekilde insanlara şu ya da bu ideoloji yapıştırılıyor. Hiçbiri ile alakası olmayan ya da tüm ideolojilere bir acaba ile yaklaşan kimseler bile bundan nasibini alıyor. Bunun canlı örneklerini defalarca kez gördüm. İzmir'de yaşadığım dönemde belediyenin yaptıkları daha doğrusu yapmadıkları ile ilgili eleştiri yaptığımda diğer parti sempatizanı olarak yargılandım. Osmanlı ile ilgili güzle bir şeyden bahsedince hemen gerici ya da hükümet yanlısı oldum. Günümüzde de benzer onlarca örnek bulunabilir, hepimiz yaşıyoruz. Örnekleri uzatmak isterdim ama konudan çok uzaklaşıyoruz. Velhasılı kelam demek istediğim tarihi doğru bir şekildeöğrenmeye çalışmalıyız. Eğer öğrenmek istiyorsak tabi. Ama hem öğrenmiyor, hemde orda burda yalan yanlış bilgilerle ahkam kesiyorsak işte o yapılabilecek en kötü, en yanlış ve en acınası davranıştır. At gözlüğü takıp, bilgisiz ve cahilce yapılan bu sohbetler sadece size değil, çevrenize de zarar vermekten başka bir şey değildir. Günümüze öğrenme kaynakları çok açık. Büyük tarihçilerimiz var, çok iyi kitaplar var, yabancı yazarların yazdığı eserler var eğer Türk yazarlara güvenmiyorsanız. Demek istediğim öğrenmek isteyince gerekli kaynak var. Fakat burada önemli olan şu, tarihi öğrenirken kendi milletinin kahramanlık hikayelerini öğrenmek için değil, tarihi öğrenmek için okuduğunu bilmeli insan. Her türlü egonun bir kenara konarak okunması ya da dinlenilmesi gerekli. Aksi takdirde en ufak eleştiride herşeyi başa sarmak zorunda kalabiliriz. İşte bu iyi ve doğru olarak kabul ettiğimiz kaynaklardan biri de seyahatnameler. Bu seyahatnamelerden çıkarılacak çok fazla ders var. Aynı zamanda okuması da çok keyifli. Türkiye İş Bankası Yayınlarının yine yeni bir güzel dizisinde bu tip seyahatnameler, anılar yer alıyor. Hepsi birbirinden değerli eseler. Tarih meraklılarına özellikle tavsiye ederim. Hiçbir şey bilmeden kendi tarihini sürekli kötüleyenlere ise şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/patagonya-ekspresi-luis-sepulveda", "text": "Patagonya Ekspresi, Luis Sepulveda'nın bir tür yol kitabı. Seyahatname gibi değil elbet ama az biraz yol kitabı diyebilirim. Aslında tam bir yol kitabı da denmeyebilir. Belki yol hayali kitabıdır. Aslında bende bırakmasını istediğim his hep o yönde oldu. Büyük bir tutkudur yolda olmak. Daha doğrusu yollarda olup, bir yere gitmemek. Gittiğin yeri asla bilmeden yollarda olmak. Nerede olduğunu bilmeden, nereye gideceğini bilmeden yol almak. En ama en güzel şeydir benim içinde. Belki en huzurlu olduğum anlardan biridir bu. Yaptığım bir çok seyahatte bu duyguyu yaşadım ve yaşamaya da devam edeceğim. Özellikle yalnız yapılan yolculuklarda bir tren camından dışarıya bakmak, içinde ki sebepsiz huzuru hissetmek o kadar farklı o kadar güzel ki. Anlatılmaz yaşanır denilen şeylerden en ama en güzellerinden. Tabi bu kitap o hisleri size verebiliyor mu veremiyor mu bilemem. Okuyup görmeniz lazım. Bende çok veremedi ne yazık ki. Sürükleyici de değildi benim için. Ama dediğim gibi bu benim için. Sizde ki oluşacaklar için buyrun sizi okumaya davet edeyim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/persepolis-marjane-satrapi", "text": "Persepolis, Marjane Satrapi'nin hayatından bir demet sunan çizgi roman. Sadece bir çizgi roman demek yanlış olur tabi. İran gerçeği ya da İran'a ne olduğu gerçeği. Bizi ülkenin eskilerine götüren, aslında İran'ın nasıl bir yer olduğunu söyleyen ama sonrasında ne olduğunu kendi bakışı ile anlatan bir çizgi roman. Açık konuşalım, ya da yazışalım. Kimse ırkçı olduğunu kabul etmez. Ama hemen hemen her insanda olan bir kötülüktür ırkçılık. Eminim bu yazıyı okuyan bir çok insanda da vardır. Kabul ediyorum İran denildiğinde az biraz ama inanın çok az biraz önyargılarım hareketleniyor. Irkçılık değil yalnız. İran'a karşı ırkçılık duyargalarım hareketlenmiyor. Çok hareketlenmiyor. Ama aşırı dinci bir ülke olduğundan kafamda her zaman bir soru işareti ile anıyorum ülkeyi. Ne yazık ki böyle. Örneğin oraya turist olarak gidip gezmeyi hiç düşünmedim. Korktuğumdan ya da nefret ettiğimden falan değil. Sadece görülecek daha doğrusu olmazsa olmaz görülecek bir şeyin olduğunu düşünemedim. Bu düşünememe durumunun kaynağında yatan sebep ise aşırı dinci bir ülke olması elbette. Mahmud Ahmedinejad zamanında ülkeye olan fikrimde değişim olmuştu. Herkesin aksine ben Mahmud Ahmedinejad'ın iyi bir akademisyen, doğru bir devlet adamı olabileceğini düşünüyordum. Fakat amerika gibi bir güç varken çok fazla kalamazdı ve kalamadı da. İran'a çok sevgili komşuları gibi bir devlet adamı lazımdı. Sonrasında ise yine hüsrana uğramış insanlar, abuk subuk yasaklar, mide bulandırıcı yaptırımlar vs. Sonrasında ingilzilerin petrol derdi, amerikanın güç isteği... Bunların hepsini yapabilmeleri için bir ülkeyi karanlığa gömmek gerekiyordu ve bunu nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlardı. Bu kadar köklü bir geçmişi olan İran'ı bile bu hale getirebileceklerini biliyorlardı. İşte Persepolis bunları benim anlattığım gibi acemice ve altı boş bir şekilde değil, detaylı bir şekilde anlatıyor. Ayrıca bu anlatım gerçek bir hayat hikayesi. Daha ne olsun! Eğer çok önyargılı bir insansanız, üstüne üstlük hem aşırı dini bütün kimselerdenseniz ya da bunların her ikisi birden iseniz sizi rahatsız edebilir. Çünkü bu kitap gerçekleri çarpıtmadan ne ise o şekilde anlatıyor. Bu yüzden dediğim gibi bazı kimseler için rahatsızlık verici olabilir. O yüzden o kimselere kulaklarının üzerine yatıp, gözlerini uyku bandı ile kapatmalarını tavsiye eder, toz pembe dünyamızdan selamlarımı gönderirim. Bu paragrafa gerek yoktu biliyorum. Biraz rahatsız edici gelmiş olabilir. Fakat internette ki yorumlardan sonra bunları yazmak istedim. Bu arada animasyon filmi de olan Persepolis'in önce çizgi romanını okumanızı tavsiye ederim. Çünkü filmde eksik yerler çok fazlaymış. Henüz izlemedim ama onu da en kısa zamanda izleyeceğim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/piramit-william-golding", "text": "Piramit, William Golding'in kendi hayatından da kesitler sunduğu, toplumun tabakalarından bahsettiği eşsiz eseridir. Piramit'te İngiliz taşrası hayatına götürür bizleri. Bu hayatta çok sert çizgiler vardır insanların sınıfları arasında. Bunu her aşamada her anda gözüne sokarlar insanın. Zaten hassas bir denge vardır ve bu denge asla sarsılmaz. Bir şey söylemeye gerek yoktur. Zaten kimin ne olduğu ve ne olacağı bellidir. William Golding'in okuduğum ikinci kitabı olan Piramit'te farket ettim ki William Golding'in anlatım üslubu mükemmel. Tabi çeviri de mükemmel olunca karşınıza çok iyi bir eseri çok iyi bir şekilde kendi dilinizde okumak düşüyor okuyucuya. Kitaba bir gencin -Oliver- hayatından kesitler ile başlıyoruz. Oliver Oxford Üniversitesinde eğitim görecek olan, bir ergendir. Her ergen gibi onunda ayarsız olarak yaptığı hatalar bulunmaktadır. Tabi bir de zapt edemediği enerjisi. Yaşadıkları yerleşim yerinde bir de güzeller güzeli bir kız vardır. Fakat bu kız mahalledeki üst sınıfdan bir gençle dolaşmaktadır. Oliver buna çok sinirlenir ama birşey yapamaz. Fakat olaylar gelişir ve bir şekilde kıza yardımcı olur. Bu yardımından sonra küçük bir ödül alır. İlerleyen zamanlarda ödül daha büyük olur. İlk hikayemiz bu şekilde başlıyor ve gelişiyor. Sonrasında Oliver'in hayatından iki hikaye daha okuyoruz. Bazı zaman trajediye dönüşen bazı zaman ise komik olan bu yaşam kesitinde aslında tek bir sorun vardır. İngiliz sınıflandırmaları. Aileleri parçaladığı gibi, insanların yüreklerini de parçalamaktadır. Fakat bunun farkında bile değillerdir. Farkında olan bireyler ise toplumun değer yargıları arasında ezilip, sesleri kesilene kadar sıkıştırılmaktadırlar. William Golding'in bu güzel kitabını herkesin okuması için tavsiye ediyorum. Okuyun okutun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/pulp-charles-bukowski", "text": "Charles Bukowski'nin, sevdiğim romanlarından birini tekrar okuyorum. Evet Pulp'ı 2009 yılında okumuştum. Fakat kitap ile ilgili birçok ayrıntıyı hatırlamıyordum. Tekrar okumaya karar verdim ve hemen başladım. Kitap çok sürükleyici olduğundan birkaç güzel saat içerisinde bitiyor zaten. Kitap dedektifimiz Nick Belane'nin başından geçenleri konu alıyor. Anlatıcımızda dedektif Nick Belane. Kahramanımızın dostu yok. Hatta kahramanızımın arkadaşı da yok diyebiliriz. İşin aslı kahramanımızı öldürmek istemeyen yok diyelimde konu daha net anlaşılsın. Buna rağmen çözmesi gereken olaylar var. Celine gerçek Celine mi? Bayan Ölüm istediğini alabilecek mi? Kırmızı Kırlangıç nerede? Uzaylı Jeannie Nitro'dan nasıl kurtulabiliriz? Cindy kocasını aldatıyor mu? Aldatıyorsa kimle? Postacıdan intikam almalımıyım? Ne çok sorun var değil mi? İşte kitabımız bu sorunlarla harmanlanıyor, dedektifimiz L.A.'nın en iyi dedektifi ama! Kitapta bir çok yerde kendimden yerler buluyordum. İşte bu alıntıda televizyon ile ilgili fikrimi gayet net açıklıyordu. Hatta birkaç ekleme yapma şansım olursa birebir anlatıyor diyebilirim. Peki bu kitapta beni üzen ne oldu? Çeviride yapılan hatalar. Daha doğrusu Türkçe deyimleri kullanmaları. Kambersiz düğün olmaz, Kısa kes aydın havası olsun gibi. Çevirmen bunları koyarken sanırım bunun okuyucuyu bir anda kitaptan soğutacağını daha doğrusu içine girdiği o ambiyansı bozacağını düşünmüyor. Kitap okurken o ortamı o anı hayal edersiniz ve zihninizde o anlatılan anı yaşatırsınız. Hikayenin geçtiği yerden bir anda alakasız bir yere ait kelimeler duyduğunuzda bir anda oradan çıkarsınız. Pulp'da bunu birkaç kez yaşatan çevirmen, ya kitaba çok saygı duymuyordu ya da okuyucunun bu şekilde bir dağılma yaşayacağını hesaba katmamıştı. Bu kısım gerçekten üzücüydü Parantez yayınlarına yakışmamış bence. Charles Bukowski'nin tespitlerinden biride bu. Evet hakikaten haklı. Günümüzde hayatların farklılaşması ya da belli bir noktaya kadar kolaylaşmasındanmıdır, yoksa hemen hemen herkesin birşeyler yazmaya başlaması ve bir kısa hikaye bile yazsa Yazar ünvanını üzerine yapıştırmasından mıdır bilinmez dediği gibi bir durum var. Charles Bukowski severlerin zaten kaçırmayacakları bir eser. Yazar ile yeni tanışacaklar için ise, Ekmek Arası, Factotum, Kasabanın En Güzel Kızı gibi kitaplardan sonra başlanması gereken bir kitap. Sakın saçma sapan yorumlara bakarak değerlendirmeyin Charles Bukowski'yi. Önyargılarınız olmadan okuyun. Göreceksiniz ki es geçilmemesi gereken değerli bir yazardır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/puslu-kitalar-atlasi-ilban-ertem", "text": "Uzun bir zamandır raflarda ve reklamlarda gördüğümüz bir eser var. Puslu Kıtalar Atlası. Bende uzun bir süredir alıp okumak istiyordum. Açık söylemek gerekirse kitap ile ilgili bir bilgim, haliyle de fikrim yoktu. Okumaya başlayınca anladım ki çok geç kalmışım. Ama olsun dedim zararın neresinden dönersek kardır. Bir soluk derler ya hani işte ben o bir soluğu bir soluktan kısa sürede verdim ve bitirdim. İhsan Oktay Anar'ın yirmi küsür yıl önce yayımlanan eşsiz romanı Puslu Kıtalar Atlası'ndan uyarlama olan bu çizgi romanı, üstad İlban Ertem çizgileri ile bambaşka bir boyuta getirmiş. Beş yıl süren büyük bir emek, büyük bir tutkunun eseri bu çizgi roman. Hani derler ya anlatılmaz yaşanır işte bende burada anlatılmaz okunur diyorum sizlere. Bazı ayfalarda dalıp gideceğiniz, bakıp bakıp o zamanları yaşayacağınız bu eşsiz eseri kaçırmayın derim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/pusova-galip-dursun", "text": "Üzülerek söylüyorum ki İthaki'nin instagram hesabında Pusova'nın çıkış yazısını görene dek, Galip Dursun'u tanımıyordum. Üstüne üstlük fantastik-bilim kurgu-korku üçlemesini severek takip eden biri olarak, bu alanlar yalnızca yurt dışının tekelindeymiş gibi davranmak normalmiş gibi geliyordu. Pusova'yı an itibariyle bitirdim ve diyebileceğim tek şey şu: Galip Dursun, fantastik-korku-bilimkurgu deyince aklımıza gelen ilk isimlerden olan HP Lovecraft, Poe, Ray Bradbury, Neil Gaiman gibi yazarlarla bir arada anılabilecek düzeyde, üstelik bizim yöreden kokular taşıdığı için pek çok açıdan daha gerçekçi hissettiren öyküler yazan, takip edilesi bir yazarmış. Karşılaştırmayı sevmem ama kitabı okurken aklıma sürekli olarak Kırılgan Şeyler düştü. Neil Gaiman'ın bu öykü kitabına nasıl büyük beklentilerle başladıysam, Pusova'ya da bir o kadar düşük beklentiyle başladım. Bunun da katkısı vardır muhakkak ama Pusova, Kırılgan Şeyler'e nazaran çok daha doyurucu bir öykü kitabı bana kalırsa. Pusova'nın hikayeleri kısalığına rağmen uzun bir roman tadı bırakabiliyor, ilk cümleden sizi hikayeye dahil etmeyi çoğunlukla başarıyor ve son cümleyi merak ettiriyor. Üstelik özgün çerçevedeki konu seçimleriyle de türdeşlerinin içinden sıyrılıyor diyebilirim. Yazar şeytana inandıracak, insana karanlık bir sokağa bakarken acaba dedirtecek, iki cemre arasında içinden geçmenin uğursuzluk getireceği Pusova'ya karşı bir ürperti doğuracak öykülere imza atmış. Toplamda dokuz adet hikayeye ev sahipliği yapıyor kitap. İçlerinde en çok beğendiklerim Gezinti, Jeton ve Ağıt'tı. Yapı itibariyle bana daha çok hitap eden hikayelerdi. Bu hikayelerden kısaca bahsedeceğim . Gezinti bilim kurgu ağırlıklı bir hikaye ve bilinç transferinin yani başkasının bilincini bedeninde ağırlamanın mümkün olduğu bir dönemden bahsediyor. Hikaye aslında olay bazlı olmasa da, fikir itibariyle düşündürücü ve ilham verici diyebilirim. Jeton ise aslında klişeye kaçan bir cinayetle giriş yapıyor. Bir katil, öldürdüğü kişiyi hatırlamaz, tuhaf kabuslar görür vesaire, hikayenin bu yönde ilerleyeceğine neredeyse emindim. Fakat hatırı sayılır ölçüde şaşırtarak, bambaşka bir noktaya bağlandı. Dehşete düşmeden edemeyeceğiniz, Poe'nun hikayelerinde hissettiğiniz türden uğursuz bir hisse yol açan, güzel bir korku hikayesi. Kısacası bu kitaba bir şans verin derim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/pyongyang-kuzey-koreye-bir-yolculuk-guy-delisle", "text": "Satrapi'nin Persepolis'i, Sacco'nun Filistin ve Gorazde'si, Wild'ın Zerdüşt'ü ve Delisle'nin Kuzey Kore'si diyorum, mutlaka ama mutlaka okunmalı diyorum. Enfes çizgi roman şölenlerinden sadece dört örnek, daha devamı da var ve gelmeye devam ediyor. Kaçırmayın rica ediyorum! Bu yazarları takip etmek önemli, adamlar çok ama çok güzel bir iş yapıyor. Guy Delisle yeni keşif çizgi roman ustalarından bir yazar. Kendisi ile tanışmış olmaktan büyük bir gurur ve onur duyuyorum şahsen. Çizgi romanına başlayınca aklıma ilk gelen Joe Sacco oldu. O kadar mutlu oldum ki benzer bir tat alacağım için, okuma aşkım arttı ve hani derler ya bir nefeste hah işte aynen öyle okudum ve bitti. Kitap bize Kuzey Kore'yi anlatıyor. Peki, bunu nasıl yapıyor? Turistlik gezi şeklinde değil elbette tıpkı bir arkadaşına anlatır gibi gün gün bazen an ve an anlatıyor. Bazı yorumlarda anlatımın iyi olmadığı daha doğrusu Kuzey Kore halkı ile dalga geçtiğini okudum. Fakat bu yorumlar çok yanlış çünkü yazar dalga geçmiyor olan ne ise onu yazıyor. Tabi bazı yerlerde üslup az biraz yumuşatılabilir belki diye düşünmedim değil ama dediğim gibi çok aşırı gelmedi bana. Ayrıca böylesi bir hayatı kabul edip susan, üstüne üstlük bu hayatı daha doğrusu bu baskı rejimi sineye çeken halkı az biraz eleştirmeden geçmek zaten imkansız durumda bana sorarsanız. Çünkü Kuzey Kore'de yaşananlar tıpkı bir fıkra gibi. Ama ne yazık ki fıkra değil, gerçek hayat. Bu hayatı yaşayan insanlar yani Kuzey Kore halkı bu kadar yalan yanlış bir düzeni kabul edip, kendi hayatlarını hiçe saymaya devam ediyorlar. İnternette küçük bir araştırma yaptığınız öyle sonuçlarla karşılaşıyorsunuz ki inanılması hakikaten imkansız gelebilir. Bu yazımda bir kaç tane derleme yapacaktım fakat konuyu dağıtmak istemedim. Sizler zaten bir kaç Google araması yaparsınız kitabı okuduktan sonra. Zaten yapmadan geçemezsiniz inanın. Ama size tavsiyem hani şu her gittiği yeri yere göğe sığdıramayan, her şeyine mükemmel diyen, her nedense objektif ve açık bir anlatım yapmayan birbirinin aynı seyahat sitelerinden bilgi edinmemeye çalışın. Zaten onlardan birini okuduğunuzda yüzlercesini de okumuş oluyorsunuz. Hepsi birebir aynı, kelimesi kelimesine, çok daha net bir dille olduğu gibi yazan insanlar var onları tavsiye ederim. Kaldı ki zaten durum son derece ortada ayrıştırmak zor değil. Düşünsenize ülkede internet yasak, ülkede ki insanlar tüm dünyanın Kuzey Kore'yi kıskandığını düşünüyor... Sadece bu ikisi bile yeterince yeterli. Bu arada Kara Karga Yayınları'na ne kadar teşekkür etsek azdır. Bizlere bu güzel mi güzel eserleri kazandırıyorlar. Her çıkan kitaplarını merakla bekliyor ve saldırırcasına alıyorum, okuyorum. Şu zamana kadar çıkardıkları tüm çizgi romanlar çok ama çok iyi. Umarım bu hızda hatta daha da artarak devam ederler. Kara Karga Yayınları'nı takip edin ve çıkardıklarını düşünmeden alın. Emin olun pişman olmazsınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/rahip-c-georges-bataille", "text": "Rahip C. Georges Bataille'ın 'farklı' olarak tanımlandırabileceğimiz kitaplarından biri. Yazarın Gözün Öyküsü gibi bir kitabını okuduktan sonra artık kendisinden gelebilecek hiç bir kitap için şaşırmıyorum. Çizginin çok dışında duran bir yazar ve anlatmak istediğini sert bir netlikle ifade ediyor. Bu kitabında bahsettiğim Gözün Öyküsü kadar sert olmasa da farklı bir anlatım mevcut. Tabi burada demek istediğim fark sadece alışılagelmiş anlatım dışında değil, aynı zamanda karakterlerin farklılıkları. İki kardeşin yaşamlarından bir kesit gibi değerlendirebileceğimiz kitapta, bir dindar, bir bunun tam tersi kardeşin öyküsünü okuyoruz. Bu öyküde dindar kardeşle birlikte olmak isteyen, kardeşinin metresi, dindar kardeşi bir şekilde elde etmek istiyor. Fakat dini bütün, ahlaklı kardeş bu ilişkiye girmek istemiyor. Konu olarak farklı, anlatım olarak çok farklı bir üsluba sahip Rahip C. klasik Bataille çizgisizliği üzerinde yer alan bir kitap. Daha öncesinde eğer yazarın kitaplarını okuduysanız çok şaşırmıyorsunuz. Hemen hemen hiç bir tabunun yer almadığı kitaplar yazan Bataille, Rahip C. ile de bizlere insan ilişkilerinde çizgisizliği göstermiş. Okunur mu? Neden olmasın elbette okunur. Fakat şiddetle tavsiye edebileceğim bir kitap değil. Bu arada Kabalcı Yayınları bu serisinde bizlere farklı bir baskı deneyimi yaşatmış. Tamam farklı bir tarz, değişik görünüyor ama sayfaları ayırmaya çalışırken çok uzun yırtıklar oluşabiliyor. Daha fenası ise elde cetvel bıçak kitapla uğraşmak oldukça zahmetli bir hal alabiliyor. Kitap sırtlarına kocaman logo koyulmasına bile alışamamışken bir de üstüne böyle bir kitap baskısı görünce insan ister istemez alternatiflere yönleniyor. Sel Yayıncılıktan bu kitap basıldı ben yazıyı hazırladığım sırada ve şu an alacak olsam o yayınevini tercih ederim. Sonuçta çevirmen aynı. Evet, Sel yayınları da sağolsunlar logo sever bir yayınevi ve kitap kapağının üstünde, kitabın adının sonuna kocaman koyuyorlar ama ne yapalım en azından sayfalar yırtık değil. Keşke bu logo saplantısından vazgeçseler."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/rameaunun-yegeni-denis-diderot", "text": "Diderot'un, bir başka kendisi ile yaptığı konuşmalar, bir başka benliğinde sormak istedikleridir kendisine. Hayatın akışında karşımıza çıkanları sorgulayan, sorgularından çıkarttıklarını analiz edip, belli bir felsefi bakış açısı ile harmanlayan bir o ile doğruları çok doğru bulmayan, ahlaki yapıların ne kadar ahlaki olduğunu soran şeytani bir o ile konuşur Diderot. Rameau'nun Yeğeni ile Denis Diderot bize, bizim hemen hemen hergün yaptığımız kendi kendimize konuşmaları gösteriyor aslında. Bu konuşmalarda hep bir çekişme olmasa da ikileme düştüğümüz çok olur. Bazen sorgularız bazense sorgusuz sualsiz kabulleniriz başımıza gelmesi muhtemel herşeyi. Kaderci oluruz bazen, bazen olmazsa olmazlarımız vardır, direniriz. İnsanlığı eleştirir, ahlakı eleştirir kendi değer yargılarımızı kendi kendimize yüceltir, egomuzun bizimle oynadığı gibi oynarız başkalarının değer yargıları ile. Zevk alırız bundan. Sürekli bir aşağılama ve ötekileştirme olsa da bunda, yine de vazgeçmeyiz. Bizim herşeyimiz doğru, başkalarının herşeyi yanlış. Bembeyaz ya da simsiyah. Hiçbir gri yoktur bize göre hayatta! Günümüze baktığımızda da durum böyle değil mi? Hergün karşılaşmıyor muyuz bu tip olaylarla? Şahsen ben daha geçtiğimiz hafta bir kaç tanesi ile yüz yüze geldim. Bir grup yapılanı kötüledi ve tepki gösterdi ama tepkileri tepki gösterdikleri ile birebir aynıydı. Bunun farkında bile değillerdi belki. Belki de biliyorlardı. İçlerinde ki fanatizmle hareket ediyorlardı bilemiyorum ama bildiğim tek şey hiç bir çözümün orada yer almadığı idi. Bu tip durumlarda yapılabilecek en iyi şey olan uzaklaşmak, hiçbir tepki vermemek belki de en iyisi. Çünkü konuştuğunuzda çözüm bulabileceğinizi bildiğiniz zaman konuşmalısınız. Boşuna bir çaba herşeyden önce size zarar verir, sizi üzer. Yeterince üzülecek şey varken daha fazlasına şahsen ihtiyacım yok. Tüm bu hengamenin içinde dışarıdan bakabilmek önemi diye düşünüyorum. İdeolojilerden, izmlerden sıyrılıp, önce kendi içinde bir sorgulama ile başlamak belki de en iyis. İşte Diderot bize burada, bu başlangıcın temellerini gösteriyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/rebetiko-david-prudhomme", "text": "Rebetiko, David Prudhomme tarafından kaleme alınmış bir çizgi roman. Ama bildiğiniz çizgi romanlardan değil. Nasıl değil diye soracak olursanız sizlere elimden geldiğince anlatmaya çalışırım. Fakat bu anlatım yeterli gelmeyebilir. Her zaman en iyi anlama ve anlaşılma yolu olan, deneyerek anlama ya da pratiğe geçirerek anlama yolunu tercih etmenizi öneririm. Eskiden ve yeniden hatta her zaman acı çeken insanların olduğu bir dünyadayız bildiğiniz gibi. Hala bilmeyenler varsa evet öyle bir dünyadayız diyerek onları da bilgilendirelim. Ama eskiden acı çeken, dışlanan, istenmeyen ve sırf bu yüzden zulüm gören insanlar daha bir çok ve daha bir görünmez durumdaymış. Hoş şimdilerde de bu tip durumlar var fakat biz medyalerin bize gösterdiği kadarını, gösterildiği şekli ile biliyoruz. Büyük güçlerimiz bize kim düşman kim dost gösteriyor çok şükür Her neyse bu konulara girersek çıkamayız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/red-kit-morris", "text": "Görünce çok sevindiğim, çocukluk zamanlarıma gittiğim bir çalışma yapmış Yapı Kredi Yayınları; Red Kit Toplu Albümleri. Serinin ilk iki kitabını hemen aldım ve başladım. İlk başından itibaren Red Kit'in tüm maceralarının olacağı söylenen ilk iki cildi hatırladığım Red Kit gibi değil fakat ilerleyen ciltlerde hatırladığım maceraların olacağından eminim. Büyük bir heyecanla bekliyorum! Daha yeni yeni okumaya başladığım zamanlar. İzmir'in Urla ilçesine bağlı, güzel mi güzel kasabası -ya da köyü- Çeşmealtı'nda yazlıkçıların okuduğu eski gazetelerin arasında çıkan, ekler, çizgi romanlar, dergiler en büyük meraklarım olmuştu. O zamanlar durumlar çok iyi değil ve her istediğini bulamıyorsun. Bulsan da alamıyorsun çünkü ekonomik bir özgürlük yok zaten o özgürlük olsa da ekonomik bir durum yok. Çocuksun yahu! Zaten para yok, sen çocuksun sende hiç yok. Hal böyle olunca senin de en büyük eğlencen okunmayan ya da eski denilerek atılan, toplu olarak poşetlenmiş gazete yığınları arasında okumaya değer güzel bir şeyler bulmak. Bunların arsında o zamanlar Milliyet gazetesinin verdiği Red Kit'ler var. O kadar eski gazete arasında Red Kit bulmak ile altın bulmak arasında hemen hemen hiç fark yok. O kadar mutlu oluyordum ki anlatamam. Her ne kadar o zaman çizilen Red Kit daha bir güzel daha bir iyi gelse de şu zamanlarda basılan yeni serilerinde benzer tadı var. Elbette maceraların bir çoğunu hatırlamıyorum. Ama çizimlerde ki Red Kit'i hatırlıyorum. Yıllar sonra Belçika'da ki Comics Museum'da karşılaştığım Red Kit için ayrılan kısımda duygulandığım gibi, bu serinin bir cildini elime aldığımda da duygulanıyorum. Tüm seriyi ama iyi ama kötü hiç farketmez tamamlayıp, okumak istiyorum. Çünkü o zamanlara beni götürecek, sanki o gazeteleri Red Kit aramak için karıştıran çocuk gibi heyecanladıracak. O kadar olmasa da bu olacak, bundan eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/resimli-adam-ray-bradbury-2", "text": "Her resim bir hikaye anlatır bize. Kitap bu basit sözün yansımasıyla başlıyor. Resimli adam gelecekten gelen bir cadının büyüsüyle vücudunda sürekli hareket eden ve değişen resimlerle yaşamaktadır. Bu resimlerin her biri geleceğe dair bir hikaye anlatır. Onunla karşılaşan adamlardan biri gece olduğunda resimli adamın vücudunu izler ve kitap boyunca sizi oradan oraya sürükleyecek onlarca hikayenin kapıları aralanmış olur. Roket adamlar, Marslılar, gezegenler arası yolculuklar, dünyanın sonuna dair çarpıcı görüntüler ve daha pek çok bilim kurgu hikayesi sunuyor kitap bizlere. Fakat bununla da kalmıyor. Psikolojik tahliller, insan davranışları, ırkçılık, Fahrenheit 451'de de okuduğumuz üzere yok edilen kitaplar üzerine distopik kurgular ve aralarında Poe, Charles Dickens gibi önemli yazarların da bulunduğu karakterlerin can buluşu da Resimli Adam'ın salt bilim kurgudan çok daha fazlası olduğunu kanıtlıyor. Bu hikayelerin hepsi çok çok değerli olsa da kimi hikayeler okuyucuyu derinden etkiliyor ve hikaye aniden bittiğinde üç beş sayfada sizi esir edebilen kurgudan aslında koca bir kitap çıkabileceğini düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Bir yazarın eseriyle yaşadığını, onunla can bulduğunu anlatan ustaca kurulmuş cümleler karşısında insan öldükten sonra yanabilecek bir mum bırakmak uğruna yazma isteğiyle doluyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/resimli-adam-ray-bradbury", "text": " sanırım bu, her 5 yılda bi Merih'in yanından geçip dünyaya gelen Myrmidone Kümesi. Tam ortalarındayım. Büyük bir kaleydeskop gibi bir şey. İçinde bütün renkler, biçimler, boyutlar var. Tanrım, ne güzel bir görünüm. Resimli Adam, vücudunda resimler olan bir adam ve kitabın anlatanı ile yaşanan olaylarla başlıyor. Sonrasında ise resimli adamın vücudunda bulunan resimlerin hikayeleri ile devam ediyor. Resimli Adam'ın vücudunda görüntülenen on sekiz öykü. Hepsi de birbirinden daha güzel. Elden bırakamadan okunan cinsten öyküler. Her resim ufak birer hikayedir diyor kitap, onları seyredersen birkaç dakika içinde sana bir öykü anlatırlar diye de devam ediyor kitabın arkasında. Hakikaten de öyledir evet ama buradaki öyküler hiç bir resimdeki öyküye benzemiyor. Resimli Adam, eleştiren, düşündüren, sevindiren, üzen ve dehşete düşüren on sekiz bilimkurgu öykü klasiği. Mars Yıllıklarından sonra, Fahrenheit 451'den kısa bir süre önce yayımlanan Resimli Adam, Ray Bradbury'nin en önemli eserlerinden biri. Okuduğum en güzel öykülerden olan bu on sekiz öyküyü bitirdikten sonra kapağını kapatıp düşünmeye başladım. Ray Bradbury'ye olan saygım zaten sonsuz ama kendi kendime dedim ki bir bu kadar mı iyi olur! Özellikle çocuklarını marsa götüren -daha doğrusu çocukları öyle sanıyor- babanın öyküsünde çok etkilendim. Verilmesi gereken mesajlar o kadar ustalıkla seçilmiş ve o kadar güzel bir üslupla verilmiş ki sizi hiç ama hiç rahatsız etmeden, usulca işleniyor aklınızda. Büyük yazardan, büyük öyküler. Sakın es geçmeyin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/resimli-istanbul-hatiralar-ve-sehir-orhan-pamuk", "text": "Bir haftadır okumaya çalıştığım kitabı sonunda bitirdim. Büyük bir özveriyle Orhan Pamuk okumaya çalışıyorum. Fakat çok zorlanıyorum. Neden derseniz bunun bir kaç nedeni var. Bunlardan biri, söylemek istediğini söyleyemeden, anlam karmaşası yaratan uzun cümleler. Bu cümleler o kadar uzun oluyor ki bazıları yarım sayfa! Evet, tam yarım sayfa cümle. Biri uzun cümle kurmanın edebi bir başarı olduğunu mu söyledi bilmiyorum. Bir diğer konu sürekli olarak bir laf çarpma, bir şekilde imalarda bulunma ve suçlama. Bazen kitabın kapağına dönüp bakıyorum kimin kitabı diye. Gençlerin sürekli olarak yaptığı halk tarafından ergen tribi olarak nitelendirilen şeyleri bilirsiniz işte bunları okurken buluyorum kendimi. O kadar yorucu oluyor o kadar uzaklaştırıyor metinden ve olayın örgüsünden anlatamam. Osmanlı çok kötü, Türk milliyetçiliği berbat, Türkler o kadar kötü şeyler yaptılar ki, İstanbul bunların elinde ne halde tamam bunları da anladık. Zaten kitaba başlarken 5-10 sayfa sertleşmesini ve çükünün akibetini okuduk. Sonrasından gelen bir kaç sayfa ne denli zengindik o da tamam, ama kitabın başından sonuna hep aynı şeyleri vurgulamak beni yormakla kalmadı, kitaptan uzaklaştırdı. Evet, itiraf ediyorum fotoğrafların hatrına devam edebildim. Bu sefer İstanbul fotoğraflarıyla, İstanbul'un eski haliyle güzel anılarla iyi bir okuma yapacağımı düşünmüştüm. Ama ne yazık ki yine yeniden aynı hayal kırıklığını yaşadım. Yazar bize olanları tarafsız, düz bir biçimde anlatsa, yapılacak çıkarımları biz yapsak, fotoğrafları ve o zamanları yaşasak sanki çok daha güzel olabilirdi. Okuması çok güç ama fotoğrafları güzel olan bir çalışma olmuş. Eğer Ara Güler'in fotoğraf kitaplarını gördüyseniz zaten bu kitabı da görmüş kadar olmuşsunuzdur. O kitaplarda bulunan fotoğraflardan az biraz fazlası var. Onun haricinde klasik Türk aşağılamaları, tarihimizin berbatlığı, Osmanlı nefreti, İstanbul'u ne hale getirdik gibi klasik sohbetlerin, yer yer üstü kapalılarını, kimi zaman ise açık bir biçimde söylenişini bulabilirsiniz. Kahve sohbetleri ile ergen sohbetleri arası, geçmişin hatalarından başka bir şey görmeyen, sürekli kötümser bir bakış ile bakılmış yazıları bu seviyede bir yazardan görmek çok üzücü."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/resos-euripides", "text": "Yunan tragedyaları okumaya devam ediyorum. Euripides'in Resos adlı tragedyası diğer Euripides tragedyaları gibi akıcı bir biçimde ilerlemedi nedense. Belki de benim okuma zamanımla alakalıdır bilemiyorum. Fakat bir gerçek var o da bir daha okumam gerekiyor bir zaman sonra. Genelde tiyatro eserlerinde herhangi bir sıkıcılık ya da sürükleyici olmama durumu olmuyor. Çok nadiren eser sizi içine alamaz ya da sizin okuma zamanınızla alakalı olarak bir girememe bir kafada canlandıramama durumu olur. Ama bu durum oluyor ne yazık ki. Elbet bu esere kötü demek değil. Fakat bu sizi eserden uzaklaştran bir hal ve durum. Peki bu tragedya ile neyi okuyoruz? İlyada destanında adı geçen kral Resos'un acı ölümünü okuyoruz. Belki İlyada destanını okuduktan sonra bu eseri okusak daha yararlı olabilir. Bunu da değerlendirmenizi öneririm. Euripides, sadece bir kralın ölümü olarak bakmamış tabi eserine. Resos ile savaşın yıkımından, insanlara yaşattığından da bahsetmiş. Zaten Euripides tragedyalarında genelde bu oluyor. Yani tek bir konu anlatımı değil, bir kaç bölüme birden gönderme var ya da anlatıma dahil etme durumu var. Yazıyı daha fazla uzatmaya gerek yok. Okunmalı tragedyalardan biri Resos. Ben bir zaman sonra tekrar okuyacağım dediğim gibi. Bu okumada çok iyi yaşayamadım anlatılanları."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/romeo-ve-juliet-william-shakespeare-2", "text": "Tüm bu zorluklara rağmen elimden gelidğince daha doğrusu dilim döndüğünce birşeyler yazayım sizlere. Daha doğrusu elim döndüğünce. Hikayeyi hepimiz bildiğimizi sanırız değil mi? Yolda sorsalar ha tamam aşk meşk hikayesi iki kavuşamayan aşık deriz. Herkes aynı şeyi söyler belki. Birine okuyorum şu an desen eee biliyom ben onu ya der ama soranız eminim okumamıştır. İşte böyle bir eser Romeo ve Juliet. Fakat bu tip düşünenler yani biliyorum diyenler dahil olmak üzere herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun. Hem de bir an önce ertelemeden. Her paragrafı şiir olan, her paragrafı ayrı bir konu olan, her paragrafı alınıp bir resme yapıştırılım duvara asılabilecek kadar iyi olan bir eser. Aşkını monitörlerde değil, 5 duyun ve aklınla bulmanı dilerim. Ne güzel bir not değil mi? Zamanımızda herkesin ekranlarda aşk yaşadığı, ekranlardan dünya kurtardığı, sosyal medyadan paylaşım yaparak siyaset yapanları gördüğümüz bu zamanlarda gerçekten çok güzel bir not olmuş. Fakat hediye verilen bu kitap, sanırım hedefine ulaşamamış ve eski kitapçıya satılmış. Belki de farklı bir hikayesi vardır. Bilemiyoruz tabi. Özdemir Nutku'nun muhteşem çevirisi ile bu muhteşem eser asla kaçırılmamalı diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/romeo-ve-juliet-william-shakespeare", "text": "Tiyatro okumanın, roman okumak kadar etkileyici olmadığı yönünde bir fikrim vardı. Betimlemeler, karakter tasvirleri olmuyor çünkü ve diyaloglar dışında tutunacak bir şey kalmıyor. Ancak, W. Shakespeare'ın eseriyle artık bu ön yargımı yıktım ve oyun okumanın da en az roman okumak kadar etkileyici olabileceğini anladım. Aslında konu itibariyle defalarca duydum, replikleri başka kitaplarda ya da filmlerde alıntı olarak kulağıma çoğu kez çalındı, yine de okurken aslında Romeo ve Juliet hakkında çok az şey bildiğim fikrine kapıldım. Bu eseri yalnızca, düşman ailelerinin çocuklarının talihsiz aşkını anlatan bir eser olarak görmemek gerekiyormuş meğer. Her yönden, karakterleriyle ve aklımda çizilen olay örgüsüyle, en önemlisi de insanı tam zamanında ve tam kıvamında vuran cümleleriyle, mükemmel, bunca yıllık değişmeyen şöhretini son damlasına kadar hak eden bir eser. Aynı zamanda Özdemir Nutku'nun üstlendiği çeviri de hatırı sayılır bir övgüyü hak ediyor bana kalırsa. Dilimize çok güzel yansıtmış çevirmen, bu yüzden insan ayrı bir keyif alıyor okuduğundan. Beni dinle ve onu düşünme, unut! Seviyor musun beni? Evet diyeceksin, biliyorum, Sözüne güveneceğim ben de; ama yemin edeyim deme, Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar, Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi. En tatlı bal bile tadıldıkça bıkkınlık verir, Onun için, ölçülü sev ki uzun sürgün sevgin, Hedefe hızlı giden, yavaş kadar geç varır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/roverandom-jrr-tolkien", "text": "Tolkien, ailesi ile birlikte çıktığı yaz tatilinde, Roverandom adlı kitabın temellerini atar. Olay, oğlu Michael'ın çok sevdiği ve yanından hiç ayırmadığı oyuncak köpeğini sahilde kaybetmesiyle başlar. Tolkien, iki oğluyla birlikte sahilde günlerce bu oyuncağı arar ama bulamaz. Michael bu duruma gerçekten çok üzülür, Tolkien ise oğlunun gönlünü alabilmek adına bir masal uydurur. Bu hikaye, bir büyücünün pantolonunu ısırdığı için oyuncağa çevrilen Rover adlı bir köpeğin, onu satın alan ailenin evinden kaçması ve kum büyücüsüyle karşılaşması hakkındadır. Kum Büyücüsü, bu zavallı köpeğe yardım etmek ister fakat büyücüler aralarındaki gizli rekabet nedeniyle pek de iyi anlaşamamaktadırlar bu yüzden büyüyü yapan Artaxerxers ile ters düşmemek adına onu eski haline getirmek yerine Ay'da yaşam süren büyücüye göndermeye karar verir. Ay'da Roverandom adını alan bu köpek, yaşayacağı bir dizi maceranın kapılarını aralamış olur. Tolkien, amacına ulaşır ve bu hikayeyi çocukları gerçekten çok beğenir. Hikaye zamanla Tolkien'in kafasında dallanır, budaklanır ve Roverandom adlı romana dönüşür. Kısacası Roverandom gibi hikayeler için, Orta Dünya'nın öncüleri diyebiliriz. Nitekim Roverandom'da, Orta Dünya hakkında yalnızca Orta Dünya kitaplarını okumuş olanların fark edebileceği, küçük ayrıntılar da yer alıyor. Örneğin, Rover adlı köpeğin bir balinayla birlikte gittiği uzak denizlerde göz ucuyla bile olsa Batı'yı yani Elf Diyarı'nı görebilmiş olması. Bunun sonucunda balina Uin panik olur ve eğer yaptığı duyulacak olursa, başının fena halde belaya gireceğinden bahseder. Diğer yandan, Roverandom'daki ejderha ve büyücülerin , orta dünya'daki büyücü ve ejderha kavramlarının temelini attığını da söyleyebiliriz. Son olarak, Roverandom'u okumadan önce, karşınızda bir Hobbit, bir Yüzüklerin Efendisiolmadığını baştan kabullenmeniz gerekir. Roverandom, Tolkien'in daha çok çocuklara yazdığı bir kitaptır ve doğal olarak çok daha sadedir. Ne var ki, çocuklar için yazılmış olduğu halde zor sayılabilecek kelimelerin yer alması o dönemde eleştirilmiş midir bilmiyorum ama Tolkien'in kendisi iyi bir sözcük hazinesinin çocuğun yaş grubuna özgü kitaplardan değil daha ileri yaş grubu için yazılmış kitaplardan öğrenilebileceği düşüncesini mektuplarında paylaşmış. Ben de Roverandom'un çocukları hedef aldığı ama yetişkin kitabı biçiminde yazıldığı görüşündeyim. Yine de her ne olursa olsun, bizim dünyamıza benzese de başka bir gezegenmiş hissi veren mekanların; Ay'dan denizlerin altına kadar uzanan sınırsız maceranın; ejderhalar, aksi ve huysuz büyücüler, deniz kızları, deniz yılanı gibi çok sayıda mitolojik ve efsanevi varlıkların, sizi kitaptan son derece memnun bırakacağına inanıyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/rubailer-mevlana", "text": "Öyle sanıyorum ki yazması daha doğrusu hakkında yorum yapılması zor bir kitap Mevlana'nın Rubailer. Eşsiz bir yalınlıkla, çok derinlere gidebilecek anlamlar verilmiş dörtlükler diyerek belki kısaltabilirim bu konuyu. Ama bu bile yeterli olmaz. Daha doğrusu yeterli olmaması gerekir. Böylesi biz eseri anlatmak lazım ki insanların dikkati çekilsin ve insanlar okusun. Kitabın kendisini anlatması daha iyi diye düşünüyorum. Bu yüzden sizlere bir kaç alıntı yapmak isterim. Ben bir zerreyim, benim güneş yüzlüm sensin. Ben gam hastasıyım, bana sen ayni devasın. Bizim şu kara topraktan olan bedenimiz feleğin nurudur. O kesiften, asumanda öyle sür'atle uçar ki bu çalaki meleklerin bile gıptasını davet eder. Bugünde her günkü gibi haraplık içinde harabız. Bin türlü namaz ve o kadar da rüku ve sücut vardır. Uyku geldi ve bizden seni alıp götürdü. Senin uykulu nergis göklerinden müşteki, feryat edeceğim. Yarsız olmaktan daha güzel yar olamaz, İşsiz olmaktan daha latif iş bulunamaz. Daha akıllı ve kurnaz bir insan olmaz. Bu gün sabah şarap ile dolu olan kadeh elimde düşüyorum. Benim mestliğim servi boylu sevgilimin güzelliğindendir. Ondan başka var olan bir şey bulunmadığı zaman ben de yok olurum. Bu gece benim çok zar ve zarif olduğum bir gecedir. Bu gece sırların meydana çıkacağı gecedir. Gönlümde gizli olan şeylerin hepsi sevgilimin hayalidir. İnsaf et ki aşk ey i bir iştir. Fakat fena tabiat onun saffetini bozar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ruzgargulu-ursula-k-le-guin", "text": "İtiraf etmem gerekir ki ilk başlarda oldukça ağır giden bir kitap. Nedendir bilmiyorum hem okumakta hem de anlamakta zorlandığım yerler oldu. Sürükleyici gelmedi. Bu sebeple biraz ara vermem gerekti. Hikayeler çok güzeldi biliyorum ama sürükleyici gelmemişti. Tabi bu benim o anki psikolojik durumumla alakalıdır eminim yoksa kitabın çok ama çok iyi olacağından en ufak şüphem yok. Kitaba ara verdiğimde birkaç kitap okudum. Sonra tekrar başladım Rüzgargülü'ne ve bu kez daha iyi bir akış ile bitirdim. Rüzgargülü daha bilinen adı ile Gülün Günlüğü, Ursula K. Le Guin'nin öykülerinden oluşan bir kitap. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim Gülün Günlüğü adı çok ama çok daha güzeldi. Hem en iyi öykülerden biri hemde isim olarak çok daha anlamlı ve dikkat çekici. Kitabın adını değiştirmek ile ilgili bir yazıya yer verilmiş fakat bence Gülün Günlüğü daha güzeldi. Tabi bu sadece bir fikir. Her neyse biz kitaba gelelim. Dediğim gibi kitap Ursula K. Le Guin tarafından yazılmış bir çok öykünün toplandığı bir eser. Çok ama çok etkileyici öykülerin olduğu kitap, ilk başlarda biraz anlaşılması zor ya da sıkıcı gelebilir. Şahsen bana oldu fakat kitap ilerledikçe güzelleşen kitaplardan. Belki sizi hemen içine alamayacak ama emin olun okudukça birşeyler bulmaya başlayacaksınız. 1. Akasya Tohumlarının Yazarı: İlk hikaye üç bölümden oluşuyor ve canlı/cansız varlıkların olası dillerinden bahsediliyor. 2. Yeni Atlantis: İkinci öykü distopya. Özgürlük ve düzene karşı sitemler geliyor kulağınıza. 3. Schrödinger'in Kedisi: Göndermelerle dolu, eğlencelik kısa bir öykü. 4. Kuzey Hattında İki Rötar: İnsanın kendi ailesine yabancılaşması anlatılıyor. 5. SQ: SQ, bir bilim adamının Akıl sağlığı özgürlüktür. sloganıyla yola çıktığı bir çeşit zeka testidir: Ancak puanı yüksek çıkanlar tımarhaneye atılır. En sonunda fikir sahibi bilim adamı da tımarhanede bulur kendini. 6. Metelik: Ölüm duygusu ve hüznün öne çıktığı öykü. 7. Kazazede Bir Yabancının Derb Kadanh'ına Sunduğu İlk Rapordur: Ön sözde belki de en özneli diyerek hikayeyi farklı bir konuma getiriyor Le Guin, zira Arz ile doğrudan bir temas var. 8. Gülün Günlüğü: Bir doktorun günlüğünde hastaları ile ilgili günlük tutması. Aynı zamanda içinde bulunduğu sistemi sorgulamaya başlayan doktor, birşeylerin yanlış olduğunu anlamaya başlar. Benim en çok sevdiğim öykü bu öykü oldu. 9. Beyaz Eşek: Sita isimli bir kızın evlenmeden önceki yaşamı anlatılıyor. Kızın her gün görmeye gittiği boynuzlu bir beyaz eşekle olan iletişimi konu alınıyor ve Şiva adlı bir tanrı ile bağlantısı var. 10. Anka: Hayatını kitaplara adayan bir kütüphanecinin öyküsü. 12. Değiştiren Göz: Çok farklı, çok ayrı, daha renkli ve güzel bir Dünyanın öyküsü. 13. Labirentler: Bir yaratık tarafından labirente atılmış bir adamın öyküsü. 14. Arzunun Patikaları: Bir başka kişinin düş dünyasına hapsolmak. Bu kulağınıza nasıl geliyor? Benzersiz değil mi? Kitaptaki en başarılı öykü olmaya aday. 16. Malheur Country: Kızını trafik kazasında kaybeden bir kadının öyküsü. 17. Su Geniş: Hasta olan bir kardeş ve yeni bir başlangıcın hikayesi. 18. Kadın Kocasını Anlatıyor: Normal bir insanın nasıl değişebileceği anlatılıyor. 19. Zaman Azlığı Sorununa İlişkin Bazı Yaklaşımlar: Zamanın sonsuz değil de giderek azalan bir kavram olduğu düşüncesi ile oluşturulmuş bir hikaye. 20. Güney: Kadınlardan oluşan bir ekibin Antartika seferi anlatılıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ruzgarin-adi-patrick-rothfuss", "text": "Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurian'la bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın kabul edildiğinden daha küçük bir yaşta Üniversite'den atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım. Kvothe, ardında binlerce dedikodu bırakmış bir efsanedir. Gerçekte neler olduğunu bilen çok az sayıda insan vardır. Fakat her nasıl olduysa Kvothe, artık sadece bir hancı olarak kendini gizlemekte ve bir efsane olarak geçirdiği yılları unutmaya başlamaktadır. Bir gün hikayeleri araştıran Tarihçi adında bir adam hana gelir ve Kvothe'dan hikayesini ona anlatmasını ister. Kvothe başta tereddüt etse de Tarihçi'den üç gününü ona ayırmasını teklif eder. Kralkatili güncesinin ilk gününü kapsayan Rüzgarın Adı, Patrick Rothfuss'un kurduğu dünyaya giriş niteliğindeki, bir efsanenin çocukluk ve ilk gençlik yıllarını kapsayan kitap diyebilirim. 736 sayfalık bir kitap olmasına rağmen, akıcı üslubu ve aşırılıktan arındırılmış sade dili sayesinde göz açıp kapayıncaya kadar bitiriyorsunuz. En önemlisi de baş karakterle çok yakın bir ilişki kurabiliyor olmanız. Onunla birlikte heyecanlanıyor, korkuyor, kaçıyor bazense savaşıyorsunuz. Kitabın asıl karanlık kısmını oluşturan gizemler hakkında yedi yüz sayfa boyunca pek de bir şey öğrenemiyor olmak aslında can sıkıcı. Ama ikinci kitapta gizemlere biraz daha aşina oluruz diye düşünüyorum. Kitabın salt fantastik olarak donatılmamış olması da hoşuma giden özelliklerinden. Hayatın kendisine yani başarısızlığa, başarıya, sevgiye, nefrete, dostluğa dair pek çok konuda oturup defalarca okuyabileceğiniz cümlelerle dolu bir kitap. Bir başka değişle, 'boş bir kitap değil'. Pek çok okuyucu kitabın tasvirlerinde sıkıntı olduğundan şikayet etmiş. Okurken beni rahatsız etmedi ama şimdi dönüp baktığımda karakterlerin görüntüsünü kafamda canlandıramadığım doğrudur. Öte yandan, olaylar için kullanılan benzetmelerin özgün ve güzel olduğu kanısındayım. Son olarak, gerçekle kurduğu bağlar sayesinde, fantastik bir kitap olmasına rağmen, bir yerlerde Kote adında bir hancı olarak gizlenen kızıl saçlı Kvothe adında bir efsane yaşıyormuş gibi okuyorsunuz. Demem o ki okumadıysanız hemen okuyun. Fantastik severler es geçmemeli. Filmi ya da dizisi çıkmadan da meşhur olmayı hak eden bir seri olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/saga-1-brian-k-vaughan", "text": "Çizgi roman benim için her zaman ayrı bir yerde olmuştur. Özellikle farklı seriler, çok bilinmeyen dünyalar, kalıplaşmış kahramanların olmadığı, hayalgücünün hissedildiği çizgiromanlar özellikle en sevdiklerimdendir. İşte Saga'da böyle bir çizgi roman ararken karşıma çıkan serinin ilk cildi oldu. Alınacaklar listeme yazmış beklerken, ablamın okuduğunu gördüm İzmir seyahatimde. Haliyle sohbetini yaptık hemen. İstanbul'a döner dönmez aldığım ve bir çırpıda bitirdiğim bir çizgi roman oldu. Saga, klasik hollywood kahramanlarından bıkanlar için, yeni bir soluk yeni bir kapı resmen. Her yanı kaplayan bıcır bıcırlardan bunaldığım bir zamanda o kadar iyi geldi ki anlatamam. Gerek yarattığı dünyalar, karakterler ve kurgusu olsun, çizgileri ve zekice hazırlanmış tarzıyla da beni etkilemeyi başardı. Tenolojinin çok ama çok ilerlediği, fakat savaşların bitmediği aksine daha da arttığı bir dönemdeyiz. Savaş, bitmesi istenen değil, tam tersine olması gereken bir şey gibi. Kanatları olan İlktopraklılar, büyü yapabilen kılıçlı koç boynuzlu Çelenkliler, televizyon kafalı yöneticiler. Hepsi de oldukça orjinal değil mi? Televizyon kafalıları görünce nedense aklıma Moby geldi. Koç boynuzlularda ise normal insanlar, kanatlılarda ise Elfler geldi aklıma nedense. En çok sevindiğim şey ise uzay denildiğinde akla gelen tüm kilişelerden uzak bir uzayın çizilmiş olmasıydı. Diğer yaratıklar da ana karakterler gibi oldukça geniş bir hayalgücü ile hazırlanmış durumda. Dediğim gibi beni çok etkileyen çok akıcı güzel bir çizgi roman Saga. Çizgi severlere tavsiyemdir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/saga-2-brian-k-vaughan", "text": "Saga macerası devam ediyor hemde hız kesmeden! Gittikçe güzelleşen çizgi romanlara oldum olası hayranımdır. İşte Saga'da bu hayranlığımı kazandı. Ödüllü yazar Brian K. Vaughan, ilk ciltteki hayal gücünü, eşsiz kurgusunu ve yarattığı dünyayaı, devam ettiriyor ve üzerine eklemeler de yapıyor. İlk ciltte hızlı bir giriş yapmıştık. Şimdi ise olayları biraz daha derinlemesine öğrenmeye başlıyoruz. Eğer çok tuhaf yaratıklar görmek istiyorsanız tam yerine geldiniz. Evet belki ilk ciltte gördünüz ama bu kez daha enteresan şeyler göreceksiniz emin olabilirsiniz. Hele bir dev var ki göreceğiniz, evlere şenlik dediğimiz türden. Kimisi ikinci cilt için çok fazla cinsel öğe var demiş, gerekli gereksiz kullanımlardan vs. bahsetmiş ama beni rahatsız edecek bir boyut olmadı. Zaten hiç bir esere o gözle yaklaşmadığımdan Saga'da beni hiç rahatsız etmedi. Bu bir hayal gücü ürünü. Okursun seversin ya da sevmezsin. Yargılamak burda bunu yapmış aaa ne ayıp ne pis demek bana çok doğru gelmiyor. Tabi bu kişisel görüş herkese göre değişir. Kendi doğrularım üzerinden giderek diyorum ki beni hiç ama hiç rahatsız etmedi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sakiz-cigneyen-kedi-melek-ozlem-sezer", "text": "Sakız Çiğneyen Kedi, Melek Özlem Sezer'in çocuk kitaplarında ki başarısını, şiir kitaplarında da gösterdiğinin kanıtı olan bir kitap. Evet, kitap çocuklar için şiirlerin yer aldığı bir şiir kitabı. Ama öyle bildiğiniz gibi şiirler değil bunlar. Çocuklarınıza kitap seçmek eminim çok zordur. Tabi eğer çocuklarınıza kitap seçiyorsanız. Yoksa ellerine bir süper akıllı cihaz verip, başınızdan savıyor musunuz? Yeni nesil çocukların ellerinden düşmeyen cihazlar yüzünden onların yaratıcılıklarını, hayal güçlerini ve en önemlisi ne olduklarını unutturduğunuzun farkında mısınız? Neyse konuyu ahkam kesmeye götürmeden kitaba döneyim ben. Evet, kitabımız bir şiir kitabı içinde güzel mi güzel şiirlerin yer aldığı çocuklar için şiir kitabı. Çocuklar için güzel eserler basmaya devam eden Can Yayınları, umuyorum ki bundan asla vazgeçmez. Hem Can Yayınlarında hem de İş Bankası yayınlarında çocuklar için basılmış gerçekten kaliteli ve güzel kitaplar görmek beni umutlandırıyor. Kendi zamanımı düşünüyorum ve o zamanlarda böyle kitapların olduğunu hayal ediyorum da bu yaşımda bile için kaynamaya başlıyor. Ne güzel olurdu diye düşünmeden alamıyor insan kendini. Ama olsun şimdi ki çocuklar okusun da daha neler neler basılır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/samataci-suclular-daha-fazlasi-neil-gaiman", "text": "Şamatacı Suçlular ve Daha Fazlası, Nick Hornby, Neil Gaiman ve Jonathan Safran Foer tarafından kaleme alınmış öykülerin bulunduğu bir toplama kitap. Fantastik öykülerin yer aldığı güzel bir kitap denilmekte. Yazarların kalitesine bakılacak olursa kaçmaması gereken kitaplardan biri gibi görünüyor. Neil Gaiman'ın tüm kitaplarını alıp okumayı misyon edinmiş bizler için hele hiç kaçmaz. Evet farkındayım biraz fazla kötüledim gibi görünüyor ama aslında öyle değil. Sadece bu kapaklarda ki yazar sözlerine olan tepkimi belirtmek istedim. Muhteşem kitap! Yılın eseri! Okumaya başlıyorsunuz ve kocaman bir hayal kırıklığı. Tabi bir de konunun şu yanı var, her eser muhteşem olmak zorunda değil zaten. Normal bir kitaptır bir kesit anlatıyordur hayattan ve sizi yakalamıştır bir noktadan sizin için güzel olmuştur zaten. Hoş, güzel iyi bir okuma deneyimi sunmuştur. Zaten beklenti bu kadardır sorun olmaz. Ama bu tip kitaplarda kapaklara yazılanlar benim için hiç bir şey ifade etmeyen yalan dolan sözler sadece. Kimsenin bu sözlerle kitap seçmemesi lazım diye düşünüyorum. Eğer çok ama çok boş zamanım var ve okumak istiyorum derseniz buyrun okuyun derim. Beklentilerinizi düşürek okunabilecek kitaplar listesine girecek bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sanatin-oykusu-e-h-gombrich", "text": "Sanatın Öyküsü, E.H. Gombrich tarafından yazılmış, sanat tarihi ile ilgili tavsiye edilen, olmazsa olmaz denilen bir kitaptır. Gombrich'in Sanatın Öyküsü tüm akımların üzerinden geçerken, bizlere sanatçılar hakkında bilgi verir ve bulundukları dönemde yaptıkları yeniliklerden bahseder. Ama sanatçıların hayatları ile ilgili detaylı bir biyografi vermez. Eğer aradığınız eser bu tip bir çalışma ise Sanatın Öyküsü size bunu vermez. Kitabın adı gibi bir etki verdiğini söylemem zor. Sanatın Öyküsü E.H. Gombrich kitabının sanat tarihinin olmazsa olmazı denmesinin nedeni ne peki? Akımlar arası geçişler, bu akımların doğuşları, gereklilikleri ve sanatın ilerleyişi açısından oldukça ufuk açıcı bir kitap. Hangi ülkede hangi akım etkili oldu? Akımların birbiriyle sürtüşmesi, sonucu neler ortaya çıktı? İtalya sanatında başka bir yerde iken, kuzey ülkeleri ne yapıyordu? Avrupanın neresinde hangi sanat akımları revaçtaydı bunları çok net bir şekilde sunmuş bizlere. Sanıyorum sadece bu bile tartışmaya gerek olmayan bir yeteneği kitabın. Ama anlamadığım bir kaç nokta var. Örneğin böylesi bir kitapta yani sanatın öyküsü denilen bir kitapta nasıl olur Michelangelo'nun Davut Heykeli, yer almaz. Caravaggio gibi bir sanatçı 1-2 sayfa bile olmadan biterken, Paul Cezanne sayfalarca yaklaşık 10 sayfa boyunca devam eder bunları anlayamadım. Sakın yanlış anlaşılmasın, Paul Cezanne kötüdür yer verilmesin değil demek istediğim. Yalnızca ayrılan yer ve eserleri hakkında olan değerlendirmeler bana çok tuhaf geldi. Aklıma takılanlar oldukça fazla aslında. Örneklendirmek gerekirse; Manet'in at yarışları adlı bir eskisiz var. Bu eskiz William Powell derby günü adlı bir bitmiş yağlı boya eserinden daha iyi olarak değerlendiriliyor. İnternetten aratıp bakarsanız neden kafamın karıştığını daha iyi anlayacaksınız. Başta bahsettiğim nedenler dışında bir kaç neden daha var takıldığım. Bunların haricinde kitap sizi içine alan ve bir öykü gibi anlatımını yapan bir eser. Son zamanlarda elden bırakamadan okuduğum kitaplardan biri oldu. Bir an önce gidip okusam diye sabırsızlandığım ve merakla devam ettiğim bir eserdi. Bu kadar fazla bilgiyi bu kadar güzel bir anlatımla veriyor olması, kitabın bence en büyük başarısı. Bundan sonra sanat tarihi ile ilgili okumalarıma, Sanatın Tüm Öyküsü Stephen Farthing, Dünya Sanat Tarihi John Fleming, Hugh Honour ve Dünya Sanat Tarihi Adnan Turani gibi kitaplarla devam edeceğim. Tabi aralarda Sanatçıların Hayat Hikayeleri Giorgio Vasari, İş Bankası Yayınlarından çıkan 500 Görsel Eşliğinde sanatçıların biyografilerinin yer aldığı eserleri de okuyacağım. Yayınevine not: Keşke yayınevi ciltli bir basımı yapsa daha doğrusu sadece ciltli bir versiyonu olsa. Çünkü bu kadar hacimli bir kitabı okumak için sağlam bir cilt şart. Bu kadar kalın ve ağır bir kitabın, normal karton kapak ile basılmış olması büyük bir hata. Remzi Kitabevi gibi bir yayıncı bu hatayı nasıl yapmış anlayamıyorum. Sanatın Öyküsü bugüne kadar yayımlanmış sanat kitapları arasındake en tanınmış olanlarından biridir. Bilinen ilk mağara resimlerinden, günümüzün deneysel sanatlarına kadar uzanan geniş bir dönemi ele alan önemli bir başlangıç kitabı olarak, yayınlandığı günden beri rakipsizdir. Profesör Gombrich, sanat alanındaki derin bilgisini, anlattığı sanat çalışmalarına duyduğu sevgi ile birleştirip iletebilen gerçek bir usta olarak kabul edilmiştir. Sanatın Öyküsü, dünya çapında kazandığı büyük başarı, yazımındaki yalınlığa ve açıklığa dayanır. Yazar amacını, daha iddialı çalışmaların sayfalarını dolduran çok sayıdaki isim, dönem ve üslubu kolay anlaşılır bir şekilde düzenlemek olarak tanımlar. - Like - Digg - Del - Tumblr - VKontakte - Flattr - Buffer - Love This - Odnoklassniki - Meneame - Blogger - Amazon - Yahoo Mail - Gmail - AOL - Newsvine - HackerNews - Evernote - MySpace - Mail.ru - Viadeo - Line - Comments - Yummly - SMS - Viber - Telegram - Subscribe - Skype - Facebook Messenger - Kakao - LiveJournal - Yammer - Edgar - Fintel - Mix - Instapaper - Copy Link Elinize sağlık türkçe böyle kaliteli sayfalar bulmak gerçekten zor ."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/satranc-stefan-zweig", "text": "Hani bazen önerileri değil de sadece kitabın adından etkilenip alırsınız ve iyi bir kitap okuyacağınızdan emin hissedersiniz ya kendinizi, işte Satranç'da ben birebir bunu yaşadım. Evet, Stefan Zweig'i duymuştum iyi bir yazar olduğunu biliyordum fakat bu kitapta ilk olarak dikkatimi çeken Satranç olmuştu. Neden derseniz çok küçük yaşta öğrendiğim, çok sevdiğim bir oyundu. Oyundur dediğime bakmayın genel olarak kullanılan tanımlamayı yaptım. Bana göre oyun değil, strateji, ileriyi görme, plan yapma, tartma ve en önemlisi de aslında hayatın siyah beyaz karelere dökülmüş halidir. Diğer türlüde ise konunun başından itibaren bir otokontrol söz konusu, şimdi diyeceksiniz ki bunu satranç bilmeden de yapabilirsin. Evet, yapabilirsin tabi ki, illa satranç bilmene gerek yok. Ama bu örneğimde sadece bu iki ihtimal üzerinde duruyorum, bilenler ve bilmeyenler. Karşıdan gelen tepkiye göre olayı bir analiz ediyorsunuz. Ne dedi? Ben ne diyeceğim? Şimdi ne yapmalıyım? Bu söz gururuma dokundu ama birkaç saniye sonrası tehlikeli olabilir, bunu hesaba katmalıyım vs... gibi bir sürü ihtimali gözden geçirip, en doğru kararla hayatınıza devam ediyorsunuz. Olay tamamen kontrol altında, tabi bazen çok ekstra durumlarda söz konusu olabiliyor. Ama genel hattıyla konunun özü bu. Otokontrol, ileriyi düşünerek hesaplama ve doğru strateji. Yazar Stefan Zweig ile ilgili bir bilgi daha vermeden geçemeyeceğim. Dünya savaşı zamanında Avrupa'nın durumuna duyduğu üzüntü yüzünden 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etmiştir. Keşke demekten kendimi alıkoyamıyorum. Keşke hiç üzülmeseymiş ve keşke dünyaya daha çok eser kazandırsaymış diyorum. Büyük bir üstadı daha kaybetmişiz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sefiller-victor-hugo", "text": "Hepimizin duyduğu, konusunu az çok kısaltılmış versiyonlardan bildiği, insanların az çok fikir yürütebildiği Sefiller kitabını, eksiksiz, tam metin çevirisini okudum. Volkan Yalçıntoklu'nun sürükleyiciliğini kaybetmeden yazdığı çevirisi ile Sefiller, beklediğimden çok daha güzel bir okuma ile bitti. Aklımda kalanlarla bir kaç gün düşünmek, yaratılan dünyayı zihnimden çıkarmadan durmak istiyorum. Sefiller gibi bir kitabın yorum yazısını yazmak takdir edersiniz ki oldukça zor. Kitabın uzun olması ya da bilinen bir klasik olması değil bu zorluk. Bu zorluk kitabın içinde sadece bir kaç hikayesi olan karakterlerin yer almaması. Kitabın için geçtiği dönemin koca bir tarihinin yer alması. İşte bu yüzden bu kitabın yorumlanması ya da hakkında yazı yazılması bir kaç paragraflık bir iş değil. Özet vererek anlatılacak bir durum hiç değil. Çünkü Sefiller kitap içinde kitap, dünya içinde dünya zaman içinde zaman gibi bir eser. Kitabı başlangıcından itibaren üstünkörü denilen şekilde yüzeysel bir anlatım gerçekleştirip, sonrasında nelerin beni etkilediğini yazacağım. Sanıyorum bu kadarı da yeterli olur. Okuduğum versiyon, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından hazırlanmış olan Hasan Ali Yücel Klasikleri dizisinde yer alan iki ciltlik Volkan Yalçıntoklu çevirisi olan versiyon. Sekizyüzaltmışar sayfalık iki ciltten oluşan kitap, binyediyüz küsür sayfadan oluşuyor. Fakat hemen baştan söylemek isterim bu sizi kesinlikle vazgeçirmesin. Kitap sürükleyici bir kitap ve nasıl bu kadar çok okudum ben diyeceğiniz bir kitap. Belli yerlerde bir oturuşta 250-300 sayfa okumanız işten bile değil. Bu nedenle kitaba sayfa sayısına göre bakmamanızı tavsiye ederim. Genelde bu tip kalın klasiklere zaman ayırmak insanları biraz ürkütüyor. Fakat inanın durum hiç sandığınız gibi değil. Başlamanız ile nasıl bittiğiniz anlamamanız bir oluyor. Kitap ilk olarak bize bir piskoposun hikayesini anlatıyor. Bu piskopos fazlasıyla iyi bir insan ve bu iyiliği nedeni ile çevresinde büyük bir saygı görüyor. Haliyle din ile birlikte yaşıyor ve dinin getirdiği tüm kuralları eksiksiz uyguluyor. Yakın çevresi de dahil olmak üzere kim ne derse desin o bu doğrulardan asla ama asla ayrılmıyor. Piskoposun hikayesini okurken aynı zamanda karakterler ile ilgili detaylı bilgilere de sahip oluyoruz. Tabi çevreyi de tanıyoruz. Kitabın geçtiği yıllarda (1815) Fransa'da yaşananları bazı bölümlerde tarih kitabı okur gibi okuruz. Victor Hugo bu kısımlarda okuyucuya sadece karakterlerin değil, aynı zamanda Fransa'nın ne durumda olduğunu, toplumun ne gibi bir süreçten geçtiğini de anlatır. Bu anlatımı yaparken herhangi bir kayırma ya da objektif bakış açısından uzaklaşma yapmaz. Piskoposumuzu tanıdıktan sonra sıradaki karakterimizi anlatmaya başlar Victor Hugo; Jean Valjean! Eski bir kürek mahkumu olan Jean Valjean, bir hana girer ve bu handa istenmez kovulur. İşte bu şekilde başlar onun istenmeme öyküsü. Bir kaç kere daha dener şansını ama hiçbir yer onu kabul etmez. Çünkü o dönemde eski ya da yeni bir mahkum olman hiç bir şeyi değiştirmez. Mahkum mahkumdur ve toplumda asla bir yeri yoktur. İnsanların arasında olamaz, onlarla beraber yemek yiyemez, onlarla beraber uyuyamaz. İşlediği suç her ne olursa olsun o artık bir mahkumdur ve asla topluma dönemez. Kendi sefil dünyasının karanlığında, acılar içinde yok olmaya mahkum bir pisliktir artık. Ne yemeği, ne yatacak yeri vardır. O artık bir insan değil, bir hiçbir şeydir. Jean Valjean vazgeçmeden uğraşır fakat bir süre sonra pes etmek zorunda kalır. Bir banka yığılır kalır. Bir kadın ona acır ve neden burada yattığını sorar. Aldığı cevabı duyunca ona piskoposun evinin kapısını gösterir. Çünkü ona açılacak olan tek kapı o kapıdır. Jean Valjean kapıyı çalar ve bu kez kapı yüzüne kapanmaz. Sıcak bir ev, yiyebileceği yemekler ve yatabileceği bir odası vardır artık. Fakat şeytan onu orada da bulur ve içine girer. Yemekte gördüğü gümüş çatal bıçakları, gümüş şamdanları hepsini kafasına kazımıştır artık. Onların ne kadar çok para edeceğini de bilir. Yapması gereken tek şey alıp gitmektir. Ama ona yapılan iyilik? Piskoposa bunu nasıl yapar? İnsan doğası ilk seferinde asla görememiştir iyiliği. Jean Valjean ise iyilik görmeden bir ömür geçirmiştir. Onun için iyilik denen şey olsa olsa bir çıkardan dolayı yapılan bir kötülükten ibarettir. Her basit insan gibi basit hatasını yapar. Gümüşleri alır ve kaçar o iyilik yuvasından. Ama çok uzağa gidemez yakalanır. Yakalandığında yanında bulunanlar yüzünden geri getirilir piskoposa ama piskopos onu asla yarı yolda bırakmaz. Neden diğerlerini de almadınzı diye sorar. İşte büyük bir erdem işte büyük bir iyilik. Bir insanı o an kazanır piskopos. Ama bunu ne polisler anlar o an ne de Jean Valjean. Aradan zaman geçmelidir ve bu zaman hızla geçer. Jean Valjean için artık hayat eskisinden çok daha farkldır. Bambaşka bir hayat artık onunla devam etmektedir. Burdan sonrası için özet geçmek yerine ara ara konulara değinmek istiyorum. Beni en çok etkileyen ve okurken nefretimi kazanan karakterlerden biri Mösyö Thenardier oldu. Kötülüğün ete kemiğe büründüğü bir yaratık olan Mösyö Thenardier'ı okurken sinirlerimin harekete geçtiğini hissettim. Kötü bir insanın ne kadar kötü olabileceğini hayal etmek az biraz vardır hepimizde. Yani neler yapılabilir biliriz öyle değil mi? Örneğin kötü adam da olsa kendi çocuğuna zarar vermez, onu korur öyle değil mi? Eşine zarar gelmemesi için elinden geleni yapar mesela. İşte bu meziyetlerin hiç biri Thenardier için geçerli değil. Onun için her canlı bir çıkar kaynağı, her yaratık onun için soyulabilir, öldürülebilir bir şey. Kötülüğün bu kadar başkalaşmış bir formunu görünce ister istemez şaşkınlıkla karışık bir iğrenme ve sinirlenme hali sarıyor içinizi. Sonralar sonraları kovalıyor ve Fransız Devrimi sesini yükseltmeye başlıyor. Önceleri cılız çıkıyor sesler ama sonradan gürleşiyor. Jean Valjean'ın ayağına bir kadar gelen birçok fırsat vicdanının ve iyiliğinin pençesinde biraz sevaba dönüşüyor. Bunu bir kez değil on kez bile yapsa vazgeçmiyor. Artık o her daim iyi bir insan olarak yaşamını sürüyor. Cosette onun için bir güneş, asla ama asla solmaması gereken. Jean Valjean sakin bir hayatı hak etse de o hayatı yaşayamayacak kadar kadersiz bir insandır. Bu hayatın mutlaka engebeli olması, onu her zaman zorlaması gerekmektedir. Bunu layığı ile yapabilmesi için hayata destek olan yardımcılar vardır. İşte onlardan en büyüğü olan, kanunun sesi Javert yine karşısına çıkar Jean Valjean'ın. Aslına bakarsanız hiçbir zaman çekilmemiştir karşısından. Sadece güneş batmış, karanlıkta JAvert görünmemiştir. Ama bu ez Jean Valjean'in ellerindedir Javert'in hayatı. Her şey parmakların ucundadır. Ama korkmaz buna rağmen Javert. Hayata okuduğu meydanın aynısını ölüme de okur. Çekilmez hiçbir zaman içinde olan sonsuz adalet aşkının gölgesinden. Durmadan devam eder o kutsal yoluna. Sefiller'in 2012 yapımı bir film uyarlaması var bilmeyenler için yazmak istedim. Les Miserables yani orijinal adı ile yapılmış olan filmini kitaptan sonra mutlaka izlemelisiniz. Oyuncu kadrosunu yazarsam eminim neden böyle dediğimi anlarsınız. Hugh Jackman , Russell Crowe , Anne Hathaway , Amanda Seyfried , Sacha Baron Cohen , Helena Bonham Carter , Eddie Redmayne . Tabi filminde kitabı ile aynı etkiyi almak oldukça zor. Gerek kurgu derinliği, gerek karakter derinliği filmde yeterli değil. Kitabını okuduktan sonra filmine başladığınızda bunu çok net görebiliyorsunuz. Bazı bölümlerde çok hızlı geçişler var. Örneğin Marius'un Cosette ile karşılaşmaları ve sonrasında defalarca kez göz göze geldikten sonra harekete geçmeleri, Jean ValJean'ın piskopos ile olan diyalogları ve en önemlisi oraya gelene kadar yaşadıkları oldukça hızlı geçiyor. Tabi sinemada kitapta yaşatılan bir dünya aramak anlamlı değil fakat hızlı ilerlenmiş birçok olayda, konunun birçok detayı ve derinliği kayboluyor. Filmin müzikal olması ve diyalogların bu şekilde ilerlemesi filmi biraz daha zor bir duruma getiriyor. Aynı zamanda farklı bir anlatım, farklı bir doku da sunuyor fakat yine kurguyu tiyatral bir havaya sokarak daha yüzeysel işlenmesine neden oluyor gibi geldi bana. Kitaba geri dönecek olursam, söyleyeceğim tek bir şey var o da bu eser mutlaka okunmalı. Nedenleri tek tek sıralamak yerine belli başlı bir kaç nokta üzerinde durmak isterim. Öncelikle kitabın en önemli karakterinin yaşadığı ikilimler ve vicdanının boğazına yapışması, günümüz insanının defalarca kez ihtiyaç duyduğu, fakat bir kez olsun bile yapmadığı bir erdemdir. Her gün çevremizde gördüğümüz hoşgörüsünüz, saygıdan ve sevgiden yoksun binlerce insanın temel sorunlarının, bir bedende nasıl çözüme gidebileceğini göstermesi ve bunu derinden öğretmesi açısından bile takdiri hak ediyor. Elbette sadece bu değil nedenler ama belki en önemli belki en ihtiyaç duyulan erdemlerden biri bu. Aynı zamanda hayata bir anlam katmasını ararız çoğu kez. O anlam bazen bir hedef bazen bir insan olur. Hatta bazen bir hayvan ya da bitki olur. Her halükarda bu anlamdan sevgi fışkırtırız içimize doğru. Kendimizi ve o anlamı iyi hissettirmek için. Çoğu kez başarılı oluruz bu konuda. Fakat bir gün gelir o anlamın da bir anlamı olur bu hayatta. İşte o zaman yıkılır, bir günde bir ay yaşlanabiliriz. Bu iyi midir doğru mudur bilinmez ama bu her zaman böyledir. Değişmeyen tek bir gerçek olarak içimizin gökyüzünde bize bakar. İnanın yazacak çok şey var daha fakat bu yazı uzadıkça, yazının okunma olasılığının da azaldığını hissediyorum. Sizlere az biraz olsa bu eseri okumaya teşvik eden bir yazı hazırlamak istiyordum diğer tüm yazılarımda olduğu gibi, umuyorum bu yazı bu amaca hizmet etmiştir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sehzade-yangini-selcuk-oren", "text": "Şehzade Yangını, Selçuk Ören tarafından yazılmış ve çizilmiş bir çizgi roman serisi. Üç ciltten oluşuyor. Daha doğrusu şu an yayımlanan üç cilt var. İlk cilt ile birlikte çizerin çizgilerini tanımaya başlıyoruz. Tabi bunu yaparken konuya dahil oluyoruz ve ne nedir ne oluyor anlamaya başlıyoruz. Ama sonra bir şeyler o kadar enteresan gelişiyor ki kendimizi düşündüğümüzden başka bir hikayenin içinde buluyoruz. Aslında klasik bir hikaye gibi başlıyoruz. Fakat dedim ya ilk ciltten sonra öyle bir olay oluyor ki bir anda işin rengi değişiyor ve hiç beklemediğimiz bir maceranın içinde buluyoruz kendimizi. Bu öyle bir macera ki ilk başlarken asla aklımıza gelmiyor böyle bir yolda ilerleyeceği hikayenin. Okudukça devamı geliyor ve daha bir güzel, daha bir sürükleyici daha bir kaç cilt olsa da devam etsek durumuna geliyoruz. Bir noktaya daha değinmek istiyorum burada. İlk cilde başlar başlamaz dikkatimi çeken şeylerden biri çizgiler oldu. Çizerin çizgileri çok iyiydi evet ama bu çizgilerin bu kadar iyi olmasının bir diğer nedeni daha vardı. Dönemin çizgilerini çok iyi resmediyordu. O dönemleri hiçbirimiz net bir şekilde bilemeyiz evet ama araştırdığımız kadar, internette gördüğümüz kadar bir bilgiye sahibiz. Ama burada sanki biraz daha fazlası vardı. Sonra takip ettiğim ve çok sevdiğim bir YouTube kanalı olan Çizgi Roman Yolculuğu kanalında Selçuk Ören'in bir röportajını gördüm. Tabi hemen seyrettim ve dedim ki evet neden bu kadar iyi olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Selçuk Ören çalışmasını yaparken birçok kaynaktan faydalanmış, çok uzun bir araştırma sürecinden geçmiş, sürekli olarak bir şeyleri daha detaylı yapmak için uğraşmış. Videoyu seyrederken, araştırmasında kullandığı bu eserleri de inceledim. Bir anda başka bir bilgi deryasının içine girmiş buldum kendimi. Sırf bu nedenle bile bu video bana çok şey kazandırdı. Çünkü bu araştırmayı yaparken fark ettim ki daha öncesinde merak ettiğim ama bir türlü zaman ayırmadığım birçok konuya ulaştım. Zaman içinde es geçilmiş, unutulmuş ya da göz ardı edilmiş tarihi konulara ulaştım. Osmanlı tarihinde ilgimi çeken konulara bu sayede ulaşmış oldum. Doğru birer kaynak bulmanın daha doğrusu bir başkasının araştırması sonucunda doğru olarak ulaştığı kaynakları görmüş oldum ve bana bir başlangıç noktası verdi. Bu yüzden de Selçuk Ören'e çok teşekkür ediyorum. Tabi Çizgi Roman Yolculuğu kanalına da teşekkür ediyorum. İnanılmaz güzel bir iş yapıyorlar, umuyorum hep devam ederler ve hep bize bu güzel anları yaşatırlar. Şehzade Yangını, son zamanlarda bizim çizer ve yazarlarımızdan çıkan en kaliteli işlerden biri şüphesiz. Bu büyük emek verilmiş eseri mutlaka alın ve okuyun. Arkadaşlarınıza tavsiye edin ve onlarında almasını sağlayın. Böylesi bir emeğe katkıda bulunmak, ileride daha fazla bizim çizgi romanlarımızı okuyacağımız anlamına gelir inanın. Bu kadar büyük bir tarihi olupta hiç bir şeyin üretilmediği başka bir millet var mıdır inanın bilmiyorum. Bu kadar malzememiz var bu kadar büyük bir tarihimiz var ama bu konuda ne yazık ki üretilmiş eser çok az. Belki bundan sonra daha hızlı bir şekilde ilerler, belki bu çalışmalar başlama ateşidir. Belki de piyasaya hakim olan ve sürekli kendini tekrar eden, sürekli dünyayı kurtaran ve dünyayı sadece Amerika olarak gören, ışınlar saçan taytlı pelerinli dostlarımız yerine daha özgün çizgi romanlar okuruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/seker-portakali-jose-mauro-de-vasconcelos-2", "text": "Vasconcelos'un en çok bilinen, sadece ismi geçtiğinde bile hüzünlendiren, efsane kitabı. Şeker Portakalı'na çok küçükken başladığımı ancak kitabı başka birinden ödünç aldığım için, bitiremeden bıraktığımı hatırlıyorum. Yeniden dönüp, yeniden başlayabilmem için aradan belki de on yıla yakın süre geçmesi gerekti. Neden bu kadar geç kaldım, bilmiyorum. Geç kaldığım, bu kadar zaman sonra okuduğum için çok pişmanım. Peki neden mi pişmanım? Bana kalırsa, bir çocuk, Şeker Portakalını okuyarak büyümeli. Eminim ki, eğer ilkokuldayken okuyup bitirebilseydim bu kitabı, daha hassas daha duyarlı büyüyecektim...Hüzünle erken tanışacaktım belki ama Şeker Portakalı, buna değecek bir kitap. Satır aralarına sığınabileceğiniz; kendinizden, çocukluğunuzdan, saflığınızdan bir iz bulabileceğiniz; tebessüm ederken ağlayabileceğiniz, muhteşem bir eser. Konusundan kısaca bahsedecek olursam, Zeze adındaki küçük bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor diyebilirim. Zeze, bütün haylazlıklarına rağmen, hassas, zeki ve duygusal bir çocuktur. Evrensel bir sevgi yaşatır içinde. Etrafına, müthiş bir duyarlılıkla yaklaşır. Ne var ki karşı koyamadığı yaramazlık isteği, başına sürekli belalar açar. Yoksul bir aileye mensuptur ve bu yaramazlıkları, büyüklerin yoksullukla harmanlanmış öfkesinin bahanesi haline gelir kimi zaman. Babası, iş bulamayışının; ablası, ayrıldığı sevgililerinin; abisi, yoksulluğun hıncını alır bu küçük çocuktan. Ölesiye dayak yemekten kurtulamaz. Ancak, hepsiyle, o küçük ama devasa yüreğiyle başa çıkar. Şeker portakalı fidanından ayrılacak olmasını bile sineye çeker. Ancak, bir gün o kocaman yüreğinin dahi kaldıramayacağı bir olay gelir başına. İşte kitap belki de son sayfalarda, içinizdeki hüzün denilen o hassas noktaya dokunur. Gözünüzden akan bir damla yaşı engelleyemezsiniz o son sayfalarda. Kısacası, Şeker Portakalı, bir çocuğun, çocukluğunu yitirişinin öyküsüdür. Bana kalırsa, ölmeden önce okunacak kitaplar listesi diye bir liste yapılacaksa, Şeker Portakalı mutlaka o listede yer almalıdır. Çünkü, her yaşta, her dönemde okunup; her defasında farklı hislere kapılacağınız bir kitaptır. Kitaptan hoşuma giden satır aralarını paylaşıyorum, son olarak. Kendinize iyi bakın."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/seker-portakali-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Küçüktüm, evde abimlerin ve ablamın peşinden koşardım. Kitap okurlardı, kitaplar hakkında konuşulurdu, birbirlerine kitap hediye edelerdi. En büyük abim Ankara'da üniversitede okuyordu. Abim her geldiğinde onlara kitaplar getirir yada önerirdi. Fakat bana kitap getirmezdi sürekli Sen daha küçüksün derdi. Ne zaman ki okula başladım ve okuma işini hallettim artık banada kitap getirecek diye düşünmeye başladım. Bulduğum herşeyi okuyordum okumayı öğrendiğimde. Elime ne geçerse okuyordum, aklım sıra pratik yapıyordum. Roman okuyacaktım büyüklerin okuduğu gibi küçük yazıları olan bana göre çok sayfalı olan romanlar. En nihayetinde ilk kitabıma kavuşmuştum. Abimilerimden biri mi getirmişti yoksa ablam mı getirmişti tam hatırlayamıyorum fakat kitabı iyi hatırlıyordum. Şeker Portakalı yazıyordu kapağında. Adına bayılmıştım. Kapağınıda çok sevmiştim. Can yayınevleri basıyordu o yıllarda Şeker Portakalı'nı ve ben 32 yaşıma geldim hala Can yayınevi basmaya devam ediyor kitabı fakat kapağını oldukça değiştirerek. benim ilk elime aldığım Şeker Portakalı aşağıdaki kapağa sahipti. Yazarın adını tam telafuz edemiyordum Vazkencelos gibi birşey söylüyordum. Can Yayınevi bana kızmasın ama yeni kapak çok kötü daha doğrusu kötü değilde çok yeni yani nasıl anlatsam duyguyu bir türlü vermiyor. Can Yayınevinin yaptığı kapakları çok seviyorum normalde ama bu olmamış. Serinin diğer kitaplarında belki diyeceğim ama Şeker Portakalı'na olmamış. Gerçi serinin hiçbirinde olmasa daha güzel olurdu. Yanyana geldiklerinde kitaplıkta çok farklı durmazlardı. Kitabı o zamanlarda okuduğumda kendimden çok şey bulmuştum. Birkaç kez okuduğumu hatırlarım hatta. Her okuduğumda kendimden yeni bir iz bulur ve sonunda hep gözlerimde sıcaklık hissederdim. Aradan geçen onca yıla rağmen bu hissi bana yine verdi Şeker Portakalı. Kitabı baştan sona okumam 3-4 saatimi aldı sanırım tam emin değilim saat tutmadım ama bittiğinde o zamanlara gittim ve yine gözlerim ısınmaya ve yanmaya başladı. Bu nasıl oluyordu? Bu kadar yıl geçmişti ve ben büyümüştüm artık. Kocaman adam olmuştum hatta artık orta yaşlı sınıfına doğru gidiyordum. Değişen hiçbir şey yoktu. Vasconcelos 1968'de Şeker Portakalı'nı yazdığında ne gibi duygular verdiyse insanlara 2015'de de bu değişmedi. Sırf bu yüzden bile benim okuduğum en iyi kitaplar listemde en üst sıraya yerleşmeyi hak ediyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/semsiye-akademisi-1-kiyamet-senfonisi-gerard-way", "text": "Son zamanlarda okuduğum en etkileyici çizgi romanlardan biri olan Şemsiye Akademisi'ni nasıl yazacağımı daha doğrusu nasıl anlatacağımı bilemiyorum. İnanın paragrafa nasıl başladım onu bile planlamadım. Zaten böle bir çizgi romanın yorum yazısıda böyle olur. Plansız programsız ve sıra dışı. Evet şemsiye akademisini anlatmak için en uygun kelimeler sanırım bunlar. Peki kimdir bu Şemsiye Akademisi'nin yazarı çizeri? New Jersey'li rock müzik grubu My Chemical Romance vokalisti Gerard Way. Evet yazarımız bu zat. Enteresan değil mi? Hem rock star olmuşsun hemde karikatür star. Çizimleri ise Gabriel Ba tarafından yapılmış. Rock star yazarımız kıyamet senaryolarına, 11 Eylül'e, Kennedy suikastine, uzaya, maymunlara fena takmış kafasını. Tabi bu konular çok güzel işlenmiş, bu yüzden hiç rahatsız etmiyor. Sadece 2. ciltte Kennedy ile suikastinin olduğu yerlerde hafif bir amerikan milliyetçiliği kokar gibi oldu ama neyseki çok fazla üzerinde durmadan sayfayı okuyup, değiştirdim. Müthiş bir kurgu mu desem yoksa hayal gücü mü desem bilemiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da bu çizgi roman serisinin alışılmışın dışında farklı bir çizgi roman olduğudur. Brezilyalı çizer Gabriel Ba'nın da tabi katkısı çok büyük o tartışılmaz. Kabaca konuya değinecek olursam eğer, hikayemiz sıra dışı bir olayla başlıyor. Daha önce gebelik belirtisi göstermemiş kadınlar, beklenmedik zamanlarda örneğin metroda otobüsde alışverişde vs. doğurmaya başlıyorlar. 43 tane bebek dünyaya geliyor. Bu bebeklerden 7 tanesi milyarder mucit ve girişimci Reginald Hergreeves tarafından evlat ediniliyor. Şemsiye Akademisi işte bu 7 çocukla kuruluyor. Hargreeves bu çocukları eğtimeye başlıyor ve içlerinde ki gücü kullanmalarını sağlıyor. Neden evlat edindiğini sorduklarında ise Hergreeves, bir gün dünyayı kurtarabilecek birer süper kahraman olacaklarını söylüyor. Devamından bahsetmiyorum. Hemen alın ve bu üvey kardeşlerle tanışın. Şemsiye Akademisi'nin faaliyetlerini görün diyorum!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/semsiye-akademisi-2-dallas-gerard-way", "text": "Şemsiye Akademisi hız kesmeden devam ediyor. Hani hep derler ya ilki iyiydi ama sonradan bozdu sanki diye işte bu Şemsiye Akademisi için uygun bir giriş değil. Çünkü Şemsiye Akademisi 2 Dallas ilkinden bile daha iyi bir şekilde ilerliyor. Kardeşlerden daha doğrusu üvey kardeşlerden 5 numaranın bir ileri bir geri zaman içerisinde yaptıklarından dolayı kafası fena halde gitmiş durumdadır. Yaptığı bazı anlaşmalarda sıkıntı çıkarmaya başlamıştır. Çok yakında hiç olmaması gerekenleri olduracak biri olmuştur. Şemsiye Akademisi 2 Dallas'da Kennedy suikastine gidiyoruz ve zamanlar arasında düzeltme yapan bir ekibe katılıyoruz. Aslında herşey 5 numaranın başının altından çıkıyor. Her şey onun 10 yaşında ki hali ile 70li yaşlarında ki halinden kaynaklanıyor. Tabi bu arada başka maceralarda olmuyor değil. Diğer kardeşler kendilerini çok salmışdurumdadır ve bu salma yüzünden ne yazık ki kardeşlerden birini yine kaybederler. Dikkat ederseniz yine diyorum. Birinci cildi okumuş olduğunuzu varsayıyorum ve bu yüzden daha rahat yazabiliyorum. Evet bir kardeşi daha kaybediyoruz bu ciltte. Fakat önceki ciltte sesini kaybeden bir kardeşinde sesini yeniden kazanmış olduğunu görüyoruz. Tabi gördüklerimiz bunlarlada kalmıyor. 7 numaranın yani Vanya'nın -hani şu ilk ciltte kapak olan kemanist kardeş- neden kendini dışlanmış hissettiğini ve Kraken ile neden öyle bir bağlarının olduğunu görüyoruz. Seriye başladıysanız zaten benim birşey dememe gerek kalmamıştır. Okumaya devam edeceğinizden eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/serce-mary-doria-russell", "text": "Bilim kurgu edebiyatının özgün örneklerinden biri diyebiliriz bu roman için. İlk yayımlandığı 1996 yılında edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmeyi başaran eser, 1997\\'de İngiliz Bilimkurgu Yazarları Kurumu tarafından \\'En İyi Roman\\' ödülüne layık görüldü. Dünya dışı yaşam ve medeniyetler konusuna farklı bir bakış açısı getirmeyi başaran eserle ilgili ipucu vermek gerekirse, bilim ve inanç arasında alışıldık tartışmaların ötesine geçen başarılı bir kurguya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Dünya dışı olduğu anlaşılan düzensiz radyo sinyallerinin keşfi ile başlayan olaylar sinyallerin geldiği Rakhat isimli gezegene düzenlenecek bir seyahat fikrinin ortaya çıkmasıyla devam ediyor. Elbette başka bir gezegen ve varoluş koşulları tahminlerin ötesinde sürpriz gelişmelere gebedir. Anlam ve inanç dünyamızda sorgulamayı dahi aklımıza getirmeyeceğimiz kimi paradoksları önümüze koyar. Cizvit bilim adamları dinlerini yaymaya değil, tanrının başka çocuklarını tanımaya ve öğrenmeye gidiyorlardı. Ne var ki, \\'Tanrının onlar için neler planladığını bilmeleri olanaksızdı\\' diyerek, bu türün meraklıları için kapıyı yeterince araladğımı ve ipucu verdiğimi düşünüyorum. Kitabın edebi dili ve özenli türkçe çevisi nedeniyle okunmaya değer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ne var ki, sürpriz bir şekilde, romanın Türkiye\\'den bahseden bazı bölümlerinde tarihi gerçeklerle bağdaşmayan kimi ayrıntıların can sıkıcı olduğunu ama romanın genel kurgusu açısından fazla önem taşımadığını düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/serenad-zulfu-livaneli", "text": "Zülfü Livaneli'nin en etkileyici kitaparından biri daha! Hala ismini bile duyduğumda tüylerimi diken diken ediyor Serenad! Günümüz Türkiye'sinde, tek başına ayakta durmaya çalışan, kariyer sahibi, modern, yalnız, anne Maya Duran'ın, çalıştığı üniversiteye konuk olarak gelen yaşlı profesör Maximillian Wagner ile tanışmasıyla hayatının tamamen ve kontrolsüzce farklı bir yöne akışını okuyoruz, en basit tabirle. Ama aslında okudukça, Maya'nın hayatının zaten çoktan kontrolden çıkmış olduğunu anlıyor, modern annenin, çocuğuyla olan çekişmelerine ve birbirlerinden uzaklığına, mutsuzluklarına ve kendi geçmişiyle yaşadığı hesaplaşmalara tanık oluyoruz. Karmaşık hayatını yönetmeye çalışan Maya, gizemli profesörün geçmişe yolculuğuna tanıklık ederken, kendi geçmişinde ve kendi içinde de bu sayede bir yolculuğa çıkıyor... Okuyucu ise Maya ile günümüz insanının durup düşünmeye, sorgulamaya fırsat bulamadığı 'sığ' hayatını sorguluyor; profesörle, tarihin tozlu sayfaları arasına gizlenmiş çok acı, çok can yakıcı bir gerçekle yüzleşiyor. Geçmişle bu günü ustaca bir kurguyla birleştiren Zülfü Livaneli, okuyucuyu içine çeken, bir çırpıda okurken derinden etkileyen ve hatta sarsan, iç içe geçmiş insan hikayelerini, savaşın acımasızlığını, adaletin gerekliliğini, dil, din, ırk, cinsiyet ayırmadan, politik bir taraf tutmadan, insanca sorguluyor ve adaletsizliğin karşısında ne kadar aciz olduğumuzu hepimizin yüzüne çarpıyor! Öyle derinden hissediyorsunuz ki milyonlarca yıl yaşanmış acıyı, insanlığınızı sorguluyor, olanların gerçekliğinden utanç duyuyorsunuz sonunda!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sevgi-masali-samed-behrengi", "text": "Hatta bu kez Samed Bahrengi demiş ki bir masal yetmez, masal içinde masal olsun demiş ve kitabı öyle bir kurguya doğru götürmüş. Ben beğenerek ve severek okudum. Eminim çocuklarda bu kitabı severek okuyacaklardır. Sadece çocuklar dediğime bakmayın, herkes bu kitabı severek okur. Çünkü adı bir kere Sevgi Masalı. Tabi bir de Ah Masalı var. Kitabın diğer yarısında karşımıza çıkan bir Ah Masalı. Oldukça tanıdık bir konu aslında Ah Masalı'ndaki konu. Hepimizin aşina olduğu bir konu üzerinden ilerlemiş Samed Behrengi. Her iki masalda da zaten ustalığı görebiliyoruz. Hatta masalları kimin yazdığını bilmeden okusak dahi bunu anlayabiliriz. Yazarın tüm kitaplarını gözünüz kapalı alabilir, çocuklarınıza okutabilirsiniz. Hangi yaş aralığına uygun olduğu zaman kitabın arkasında belirtimiş durumda. Buna bakarak istediğiniz kitabını satın alıp okutabilirsiniz. Hatta çocuklarınızdan önce ya da sonra sizde okuyabilirsiniz. Emin olun güzel bir saat ya da yarım saat geçirirsiniz. Çocuk kitapları sizlere kısa bir mola tadında gelecek, belki de o molada birşeyler bile öğrenebileceksiniz. Hem mola hem öğrenim, bence kaçırmayın."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sevgililer-carlo-goldoni", "text": "Kıskançlığın gelebileceği en üst noktaları görüyoruz bu kitapta. En sevdiğimizi, en büyük acıları çekerken görmek istiyoruz. Böylesi hastalıklı bir sevgi türüne tanık oluyoruz. Güzel ele alınmış güzel işlenmiş bir kitap. Tavsiye ederim. Sevgililere dışardan bir bakış atar gibi okunan bir kitap Sevgililer. Carlo Goldoni'nin oyunları ile ilk kez karşılaşmamı sağlayan, yani yazarın okuduğum ilk kitabı olan Sevgililer, yazarın kabiliyetine hayran olabileceğiniz bir kitap. Tiyatro eserlerinde yaşanan hiç bir sorunu bu kitapta yaşamıyorsunuz. Bir Shakespeare ya da bir Moliere okur gibi okuyabileceğiniz, sizi asla yormayan ve sıkmayan bir kitap. Az biraz konuya değinmeye kalkarsak kitabı anlatmış gibi oluruz. Kitabın aslında konusu bilindik bir konu fakat işlenişi oldukça güzel. Zaten bunu ilk sayfalarda bile anlayabiliyorsunuz. Tiyatro eseri severler açısından kesinlikle kaçırılmaması gereken kitaplardan olduğunu düşünüyorum. Yazarın bir diğer kitabı olan Lokantacı Kadın ile devam etmeyi düşünüyorum. Tiyatro okumayı sevenler için özellikle tavsiye edeceğim Sevgililer, okunması gereken eserlerden. Zaten Hasan Ali Yücel Klasikleri serisinde yer alan hemen hemen her kitap bir kaç kez okunmayı hak eden eşsiz eserlerdir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sevmek-sevinmek-iyi-seyler-ustune-yasar-kemal", "text": "Yaşar Kemal'in seçme yazılarından oluşan bu kitap bizlere, yaşadığımız ülkenin, siyasi, ekonomik, kültürel ve çevresel değişimlerine ve geçmişimize ışık tutuyor. Kitabı okuduktan sonra ilk izlenimim, 60-70 ve 80 lerde yaşanan olayların hiç bir şey değişmeden günümüzde de yaşandığı oldu. Deyim yerinde ise tarih tekerrürden ibarettir. Yaşar Kemal'in betimlemeleri, köy yaşantısı, Çukurova, kentleşme ve göç hikayelerini kafamızda çok net canladırmakta ve günümüz yaşantıları ile de bire bir örtüşmekte. Kitap, hoş bir yolculukta iyi vakit geçirmenizi sağlayacaktır. Yapı Kredi yayınları tarafından yayınlanan kitap 113 sayfadan oluşup, okuması keyifli ve geleceğimize de ışık tutucu. Yaşar Kemal ile tanışmak isteyen veya takipçisi olan herkesin göz atması gerektiğine inandığım dostça bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/seyrek-yagmur-baris-bicakci", "text": "Yazarın okuduğum ilk kitabı Seyrek Yağmur. İlk ve son değil elbette sonrası gelecek. Fakat ilk okumam gereken kitabı, Seyrek Yağmur değilmiş dedirten kitabı. İyi kitap kötü kitap diye bir sınıflandırma yapmak bence doğru değil. Elbette yazarın vermek istedikleri var kitabın sayfalarında ama kitabın okuyucuyu yakalayamaması gibi bir durum var ve ben bunu yaşadım Seyrek Yağmur'da. Hani bazen bir kitaba başlarsınız ve bir de bakmışsınız kitabı yaşayarak okuyorsunuz ve bitmesin istiyorsuunuz. İşte okuduğum kitaplarda bu güzelliği yaşayamadığımda da kitapta olması gereken ya da yapması gereken başka bir güzellik ortaya çıkar ve o okutur kitabı. Bazende dersiniz ki yarım bırakmam ben okumaya devam etmeliyim biraz daha denemeliyim, en azından bir kaç güzel nokta bulabilirim. İşte bu an yaşandığında bir kitapta, okuyucu zaten o sayfalardan uzaklaşmış oluyor. Tabi bu yaşananlar Seyrek Yağmur'da birebir yaşanmadı. Kitapta bir Rıfat var fakat ben bu karakteri çözemedim. Bu karakter derin bir edebi yönü olan insan mı yoksa iri ve şişman olmasının yanı sıra hafif Lennie Small tarzı bir insan mı anlayamadım. Bir şeyler anlatılacak gibiyken bir anda bambaşka bir ahenk ile bambaşka bir insanla devam ediyoruz gibi bir durum var. Dinamikler çok hızlı değişiyor. Karakteri net bir yere oturtamadan olayları oturtmak daha mantıklı olabilir diye düşünüyorum. Fakat bu kez olayların gelişi gidişi elle tutulur türden değil. Artı olarak siyasi kaygı ve göndermeler devreye girince soğumalar artıyor ve artık bir daha ki sefere diyorum. Öyle sanıyorum yazarın diğer kitaplarında çok daha farklı bir kitap okuyacağım. Kitapta dikkatimi çeken ve anlamsız bir rahatsızlık veren şey sürekli bir politik gönderme kaygısı idi. Sürekli olarak bir bağlama endişesi taşıyor gibi geldi bana nedense. Elbette öyle değildir belki de öyledir bilemiyorum ama sürekli olarak bir şeyler söylemeye çalışıyor, ama bunu üstü kapalı yapması gerekiyor gibiydi. Hemen hemen herşeyin çok net olarak göründüğü ülkemizde bu tip bir çabaya bence gerek yoktu diye düşünüyorum. Bir diğer konu ise sürekli siyaset sürekli politika artık hayatımıza zaten nüfus etmişken, her gün her an içimiz dışımız siyaset ve siyasi oyunlar olmuşken, dibimizde bombalar patlatılıyor, masum insanlar hayatlarını kaybediyorken, yaşamaya çalışmak en azından az biraz nefes almak için sığındığımız kitaplarda görmek istediğimiz bize hayatın yaşanabilirliğini ya da en azından bize az biraz süre vermesi diye düşünüyorum. Yine yeniden gözümüze iğrenç ötesi siyaseti ve onun kendilerini haklı sanan oyuncularını sokmasını şahsen ben görmek istemiyorum. Çünkü benim gözümde bu politik görüşlerin hepsi aynı fanatizme sahip ve hepsi aynı körlükte. Değişen hiçbir şeyleri yok ne yazık ki. İnanın o kadar bıktım ki bu ülkenin bu inanılmaz hızlı gündeminden artık... Neyse uzatmadan kitaba dönsem iyi olacak. Kitabın kapağı ile ilgili birşey söylemek istemiyorum. Bu kadar kötü bir kapağı nasıl yapıyorlar? Nasıl onaylıyorlar? Hiç karşısına geçip bakmıyorlar mı? En azından internetten kitap kapaklarını araştırıp görmüyorlar mı inanın çok merak ediyorum. Tamam iyi kitap kapağı yapamıyoruz çok az iyi örnek var biliyorum ama bu kadarı olmamalı diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/seytan-severse-cenk-enes-ozer", "text": "İki yıl önceydi yanlış hatırlamıyorsam, Cenk Enes Özer geliyormuş dediler. Ben o zaman yazarın sadece ilk kitabı 'hizmetkar kim'i okumuşum. Kitabın bahsettikleri yani bir adamın kendi kalp sarayını fethetmesi şeklinde sembolize edilen kendini bulma fikri, bunların hepsi hoşuma gitmiş az çok ama yine de vay bee, adam ne yazmış yahu, hayret bir şey! kıvamına gelmem söz konusu değil henüz. Bu yüzden tabiri caizse, Cenk Enes Özer'in konferansına öylesine gidiyorum. Yarı dinliyorum, yarı dinlemiyorum. Yazar, kitapları yazış serüveninden, amaçlarından, hayatından söz ediyor. Etraftakiler, serinin diğer kitaplarıyla ilgili anlamadığım sorular soruyorlar, yazar cevaplıyor. Konuşma bitince, gidip elimdeki Şeytan Severse'yi imzalatıyorum. Üstüne bir de yazarla çekilen toplu fotoğrafa katılıyorum. Kara Kutu Operasyonu: televizyon zararlı tabii, güzel bir kitap olmuş. Pindaros'un Kitabı: Nerden geliyor aklına böyle şeyler bilmem ki. Kılıcın Bekçileri: Biri bana sonraki kitabı bulsun! Kitap, dünyaya dünya denilmeyen zamanlardan başlıyor. Yaradılış olarak ateşe yakın olan, yeryüzünün ilk sakinleri Maric ve Marice'den. Bu mayası ateş olan halk, isyanlardan, gazaplardan, inançlardan kısacası insanlığın da karşılaştığı bir dizi imtihandan geçtikten sonra, Onatra adındaki krallığa geliyor zaman. Krallıkta, Azazil adında, ilmi, edebi, tevazusu, ağır başlılığı, güzel ahlakı, zekası ve bir gün gök kapılarını dahi kendine açtıracak, ibadetiyle melekleri kendisine özendirecek biri yaşıyor. Ve bu biri, şeytanın ta kendisi. Evet, kitap boyunca sevip, hayranlık duyduğum ve okursanız sizin de çok yüksek ihtimal hayranlık duyacağınız bu kişi şeytan. Kitabın adı da bir benzetme yahut bir simge değil. Basbayağı, şeytanın biyografisini okuyorsunuz. Acaba Allah'ın benden daha çok kıymet verdiği bir kul var mıdır? ile başlayan ve bir baş kaldırışa, bir isyana sürüklenen şüpheyi okuyorsunuz. Yeryüzündeki ateşten yaradılan halkın üzerine çekilen perdeyi ve gizlenen anlamına gelen cinler adını alışlarını. Bu perdenin üzerine sürgün edilen Adem ve Havva'yı. Kitabın kendisini farklı kılan yönü ise, dini bir kitap tadı değil, fantastik kurgusal bir roman tadı vermesi. Bu benim fikrim tabii. Hizmetkar serisinden başka bir örneğini daha görmedim bu türün açıkçası. Şeytan Severse'nin son nokta olduğunu düşünmüştüm. Yazar bundan sonra ne yazsa, bu kitabı geçemeyecekti. Bana göre yazar kendi zirvesine 5. kitabında ulaşmıştı. Evet, devamını yine deli gibi merak ettiğim bir gerçekti. Azazil'in aşkı Lehya, yanlış ağacın meyvesini yemişti. Ağaç meselesini merak etmiyor değildim, bu yüzden seriye devam ettim. Okuduğum her bir sonraki kitapta önüme çıkan gerçeğin farkına varmaya da devam ettim aynı zamanda: yazar her defasında kendi çektiği çizginin bir adım ötesine geçiyordu. Nihayetinde seri bittiğinde, hizmetkar serisi benim için vay bee, adam ne yazmış yahu, hayret bir şey! kıvamına gelmişti. Daha çok yazsın isterdim, Yediden fazla kitap olsun isterdim...Daha da önemlisi, Cenk Enes Özer'in konferansına, seriyi bitirdikten sonra katılmak isterdim. Elimden gelen tek şey tebrik etmek doğrusu. Aslında Şeytan Severse'den bahsedecektim yalnızca ama seriden bahsetmiş gibi oldum. Çünkü üzerinden bir miktar vakit de geçtiğinden seri şu anda parça parça değil bir bütün olarak kalmış kafamda. Gerçekten güzel, asla vakit kaybettirmeyecek ve aynı zamanda su içer gibi bitirebileceğiniz bir seri, bunun garantisini verebilirim. Hoşuma gitmeyen tek bir şey var. Şeytan Severse'den önceki kurgu son kitapta çok oldu bittiye getirildi sanki. Adalia kitabı o kadar yoğundu ki, onun gibi iki kitap daha çıkardı belki de bilemiyorum. Onun dışında demek ki biz de yapabiliyormuşuz fantastik kurgu, hem de en orjinalinden! diyerek gururlandığım bir seri oldu benim için. Türkiye'de keşke daha çok yazılsa böyle kitaplar. Düşünceniz ne olursa olsun keyif alabileceğiniz bir seri, ilk kitap sizi pek bağlamasa bile bir şans verip devam edin derim,"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/seytanla-konusmalar-hilmi-ziya-ulken", "text": "On sekiz bölümden oluşan bir felsefe kitabı. Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken ile bu kitapla tanışmış oldum. Her bölümde düşüncelerini, insanlığın edinimleri ve geliştirdiği diğer felsefeleri yorumlayarak gösteriyor. Şeytan da işte burada devreye giriyor. Kurgu olarak Şeytanın ta kendisini oluşturmuş, tüm bölümler Şeytan ve yazarın karşılıklı düşüncelerini soru cevap üzerinden sunuyor. Diyalektik biçimde işlenmiş bir felsefe kitabı. Kimi zaman varoluş felsefesini, kimi zaman roman, tiyatro, aklıselime, fazilete dair düşüncelerini aktarmış. Benim gibi sıradan okurlar ya da felsefe olarak sadece şöyle kaymaktan bakan gibiler için de okunabilir ve ufuk açabilecek bir kitap. Benim için okurken zorlandığım kısım doğal olarak çok sayıda eski kelime olması ve bunların anlamlarına bakarken bir cümleyi defalarca okumak zorunda kalmamdı. Lakin bu benim için teknik bir sorundu. Kitap İş Kültür yayınlarının Seçme Eserlerinden, 208 sayfalık bir zihin çalışması."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/seyyah-ressamin-yasamindan-bir-kesit-cesar-aira", "text": "Seyyah Ressamın Yaşamından Bir Kesit, Cesar Aira'nın, bir ressam hayatından kesit alarak yazdığı, biyografik roman tadında, güzel bir kitabı. Ressamın çıktığı yolda başından geçenleri, büyülü bir atmosferi olan, Arjantin atmosferi ile birlikte okutuyor. Yazar bizlere sadece sanatı değil, daha büyük bir sanatın altında bir sanatçı yolculuğunu gösteriyor. Alman bir ressamın Güney Amerika seyahatinin kurgusu olarak değerlendirilebilecek olan kitap, yazarın kendisinden kattıklarıyla birlikte okunmaya değer bir hal alıyor. Güney Amerika ve güney amerikanın yaşayışlarına da değinerek ilerlediğimiz kitapta sürükleyicilik az biraz sekteye uğrasa dahi, bir zaman sonra toparlanabiliyor. Bana göre tek sorun olarak görebileceğim şey, resimlerin renksiz olmaları idi. Belki o resimlerin renkli halleri ile birlikte okuyabilseydim, daha fazla içine girebilecektim anlatılanların diye düşünüyorum. Yazarın tüm eserlerini okumak isteyenler için hemen okunması gerekenlerden. Fakat yazarın diğer kitapları gibi olmadığını az biraz daha ağır ilerlediğini de belirtmeden geçemeyeceğim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sibylle-zenerin-laneti-jean-christophe-grange", "text": "Popüler bir polisiye yazarı olan Jean Christophe Grange'ın yazarlığını üstlendiği, Phillippe Adamov'un çizgileriyle güçlendirdiği bir üçleme Zener'in Laneti. Tabi direkt bu seri ile başlandığında sanki ortadan girmişiz hikayeye gibi bir durum oluyor. Taş Meclisi adlı kitabınında okunması gerektiğini sonradan öğreniyorum. Daha doğrusu seriyi ve seride bahsedilen hikayenin daha iyi anlaşılması için okunması gerekiyor. Konu oldukça klasik aslında. SSCB yani henüz SSCB dağılmamış. Süper bir güç durumunda ve bunu kaybetmek istemiyor. Büyük bir güç olduğunu düşündükleri parapsikoloji ile ilgileniyorlar. Bunun için son teknoloji cihazların bulunduğu bir üs bile yapmışlar. Bu üsde araştırmalar ve denekler üzerinde bazı deneyler yapıyorlar. Denekler insan tabi. Çalışan işçiler ise Şamanlar. Tam bir aksiyon filmi tadında. Hem de bir hollywood aksiyonu. Bu sebeple bana pek bir tat vermedi ne yazık ki. Oldukça kısa olduğundan üç kitabı okumam bir iki saatimi aldı sadece. Bana hitap etmeyen bir çizgi roman. Fakat çizgilerini oldukça başarılı buldum. Hikaye anlatımı direkt ortadan girilen bir konu ve derinliği unutulmuş karakterler yüzünden, hikayeye çok alamadı beni. Yazarın diğer eserleri ile birlikte okunduğunda belki daha anlaşılır bir dünya olur bilemiyorum. Aksiyon polisiye türünden hoşlanmadığım için tercih edeceğimi sanmıyorum. Bu türün meraklıları için ise biçilmiş kaftan diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/siddhartha-hermann-hesse", "text": "Hermann Hesse uzun zamandır okumak istediğim yazarlardan biriydi. Hangi kitabı ile başlasam acaba diye araştırdığımda karşıma çıkan kitap Siddhartha adlı eseri oldu. Her ne kadar hint kültürü beni çok etkilemese de bir şans vermek istedim. Kitap Siddhartha adlı karakterin, kendisini arayışının öyküsü. Daha doğrusu arayışın öyküsü. Sıkıcı diyemem ama sürükleyici de diyemem. Daha doğrusu benim sürükleyim değil. Aslında bu konuya ilgisi olanları çekeceğini ve onlara göre sürükleyici geleceğini düşünüyorum. Fakat benim için doğru bir Hermann Hesse başlangıcı olmadığı aşikar. Kitapta en çok dikkatimi çeken şey Siddhartha böyle dedi böyle dedi böyle dedi, Govinda böyle dedi böyle dedi Kamala böyle dedi böyle dedi şeklinde ilerlemesi oldu. Sürekli o bunu bunu dedi şu bunu bunu dedi şeklinde ilerledi. Belki tekrar okumalı ve bir daha içine girmeye çalışmalıyım öykünün. Siddhartha 1972 yılında beyaz perdeye uyarlanmış. Senaryosunu Hermann Hesse, Conrad Rooks, Natasha Ullman yazmış. Kitap ile birebir aynı gittiği söylenen filmi izlemedim. Genelde kitabını okuduktan sonra izlemeye çalışıyorum. Filmi izledikten sonra yazımı güncelleyeceğim ve film ile ilgili düşüncelerimi de buraya yazacağım. Hint kültürüne ilgisi ve merakı olan okuyucular için çok güzel bir okuma olacağından eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sifir-noktasindaki-kadin-neval-el-seddavi", "text": "Mısırlı yazar Neval El Seddavi'nin 1987'de basılmış kitabı. Kitap idam mahkumu Firdevs'in hayat hikayesini anlatıyor. Tabi buna hayat denirse. Neval El Seddavi, Firdevs'i Kanatır cezaevinde görevi sırasında tanışmış. Firdevs'in hikayesinden çok etkilenmiş ve onun bu acı dolu yaşam öyküsünü ölümsüzleştirmek istemiş. Ne de güzel yapmış. Kitap yazarın cezaevini gidişini ve görevi ile ilgili bir kaç konu ile başlıyor. Sonrasında Firdevs ile tanışmaya çalışıyor fakat Firdevs bunu reddediyor. Daha sonra kabul ediyor ve yaşamını anlatıyor. Dediğim gibi bu hayattan çok ıstırap. Aslında bize çok uzak bir hikaye değil Firdevs'in hikayesi. Hatta hala bir yerlerde Firdevslerin yaşadığından eminim. Sadece isimler değişiyor. Hayatlar hep aynı. Anne ve babası Firdevs'i bir çeşit köle olarak kullanıyor. İnsan olarak hiçbir değeri olmadığı gibi evlat olarak da bir değeri yok. Anne ve babası ölünce Firdevs'e amcası bakmaya başlıyor. Firdevs çok zeki bir kız, dersleri çok ama çok iyi. Fakat bunu bilen sadece öğretmeni var. Amcası bilse de buna çok bir önem vermez zaten. Amcası Müslüman adam, etraf tarafından sayılan biri bir tür din adamı hatta. Fakat hangi tür Müslümanlardandır bilinmez Müslümanlık ile alakalı hemen hemen her şeyi yapıyor gibi görünse de, Firdevs'e karşı cinsel tacizi bir hak olarak görüyor. Sonrasında onu kendisinden 40-50 yaş büyük biri ile evlendirmede de bir yanlışlık görmüyor. Kesin bilirsiniz bu aşağılık yaratıkları. Her türlü sapkınlığı, adiliği ve şerefsizliği yapar ama ahkam keser ve dindar geçinirler ya hah işte o tiplerden. Ülkemde de bu tiplerde binlerce olduğundan eminim. Ne yazık ki soluk almaya devam ediyorlar... Neyse öfkeme kapılmadan devam edeyim. Firdevs amcasından kurtulamıyor boyun eğiyor tabi. Bir ara kaçmaya kalkışsa da başarılı olamıyor çünkü dışarısı çok daha tehlikeli. Gözler delercesine bakıyor ve bir anını bekliyorlar. O an gelince de yapmak istedikleri tek bir şey var mahalledeki bazı aşağılık sapık cahillerin. Evlendirildiği yaşlı kişi dedemizde dini bütün ve yine sayılan sevilen bir kimse. Fakat yine bir sorun var bu kişi de farklı bir tür Müslüman. Firdevs'in yapacak Bir şeyi yok ne yazık ki mecbur katlanıyor. Fakat bir zaman sonra dayaklar başlıyor ve Firdevs dayanamıyor kaçıyor. Kaçtığında ise işler daha çok sarpa sarıyor. Karşısına iyi biri çıkmıyor. Tam iyi birini buldu diye düşünürken o kişide Firdevs'i pazarlamaya başlıyor. Bir odaya kapatıyor ve erkekleri o odaya belli bir para karşılığı alıyor. Buradan da kaçıyor fakat bu seferde aynı tezgahın daha lüks haline yakalanıyor. Artık yapacak bir şey olmadığını anlıyor ve boş vermeye başlıyor. Sadece gözlerini kapatıp unutmaya çalışıyor. Hayatına bu şekilde devam etmeye başlıyor ve bir süre sonra tekrar kaçıyor. Bir işe girip çalışmaya çalışıyor ama tek başına bir kadının çalışması bir hayat kurması, yaşadığı yerde ne yazık ki kolay değil. Bir süre dayanıyor fakat yine o erkek müsveddelerine denk geliyor. Hani şu beyni ile değil de çükü ile hareket edenlerden. Bilirsiniz onları her gün binlercesini görüyoruz. Yurdumuzda da oldukça çok var. Yine erkeklerle oluyor ama bu kez daha paralı olanları ile. Bu kez para kazanıyor ve artık kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğreniyor. Fahişelik ile hayatını sürdürebileceğini anlıyor ve bundan bir kaçışının olmadığını da görüyor. Fakat bu kez onun üzerinden para kazanmaya çalışan bir pezenk çıkıyor. Fakat ondan kurtulamıyor. Adamın arkası çok güçlü polis den devlet adamlarına kadar birçok üst makamda arkadaşları dostları var. Adam hem parasını almaya başlıyor hem de bedenini. Ama Firdevs buna dayanamıyor ve bu insan müsveddesini öldürüyor. Sonrasında ise Firdevs suçlu bulunuyor ve cezası idam oluyor. Böyle bir yaratığı, nefsi müdafaa sırasında öldürdüğü için, idama çarptırılıyor. Sonrası ise malum Firdevs böyle bir hayattan idam edilerek gidiyor. Kitap gerçekten çok çarpıcı, elinizden bırakmanız imkansız diyebilirim. Kitabı okuduktan sonra aklınıza hemen ülkemizde yaşananlar geliyor. Birçok benzer örneği bulabiliyorsunuz. Belki bu yazıyı okurken siz, bir yerlerde bir Firdevs aynı cinsel tacize maruz kalarak, aynı muameleri görerek yaşama savaşı veriyordur diye düşünüyorsunuz. Müslüman geçinen ülkelerde kadına verilen bu değer pardon bu değersizlik din ile alakalı gibi görünsede bildiğiniz gibi İslam'da bu tip bir değersizlik söz konusu değil. Zaten bu kadar berbat bir muamele hiçbir din tarafından desteklenmez. Kitapta babasının, amcasının, evlendirildiği moruğun ve diğer tüm erkeklerin yemek yemeleri ve yemeklerini kesinlikle paylaşmamaları daha fazla yemek istemeleri gibi ayrıntılar dikkatimi çekti. Aynı zamanda da midemi bulandırdı. Fakat yazar burada çok ama çok iyi bir konuya parmak basıyor. Bu tip insan müsveddelerinin insanlıktan ne kadar uzak, ne kadar bencil ve ne kadar cahil olduklarını gözler önüne seriyor. Kitabı okuduktan sonra ilk önce öfkeniz geliyor hemen ardından keşke diyorsunuz, keşke olmasa bunlar keşke bu hayatlar böyle hiç olmasa. Milyonlarca hayat bu şekilde hiç oluyor sanki yaşamaya hiç hakkı yokmuş gibi bu insanların. Böylesi güzel bir eseri bizlere kazandırdığı için Metis Yayınevine sonsuz teşekkürler."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/siir-nasil-yapilir-vladimir-mayakovski", "text": "Şiir Nasıl Yapılır tam olarak adının kitabı. Vladimir Mayakovski tarafından yazılmış olan kitap, bize Şiir Nasıl Yapılır? Sorusunu yanıtlıyor. Tabi bazı koşullar bazı kurallar getiriyor. Bunlar elbette yazarımızın daha doğrusu şairimizin belirlediği ve olmasını uygun gördüğü noktalar. Her ne kadar şiirin bir kuralı olmaz, içerden ne gelirse o dökülür gider diye düşünenlere hak versem de bu tip bir kitabın ne anlattığını da merak etmiyor değildim. Tahminlerim vardı ama bu kadar uzun uzadıya bir anlatım olacağını ve benim bu anlatımdan sıkılmadan okuyacağımı düşünmemiştim. Güzel bir üslup ile, güzel bir anlatımla sunulmuş anlatılmak istenenler. Özellikle şiir ile alakalı ve bir gün daha iyi ve daha uzman şiirler yazmak isteyenler için güzel bir kaynak olabilir diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/siirler-butun-fragmanlar-semonides", "text": "Bünye kimi zaman şiir ile zaman geçirmek istiyor. İşte benim bünyenin de böyle bir isteği oldu. Ne okusam diye düşünürken, Hasan Ali Yücel Klasiklerinden bir kitap okumaya karar verdim. İnternetten edindiğim az biraz bilgi ile uzaktan tanıdığım İambos türünde olan, bir kaç şair tarafından hazırlanmış olan bu kitaba başladım. Lafı çok fazla uzatmak istemiyorum. Uzun uzun yazı yazacak kadar bir yorumum yok. Ya ben anlamadım ya da anlatılmak istenen bize gelene kadar anlaşılmaz olmuş. Zaten zor bir meziyettir şiir ile bir şeyler anlatmak. Bazen bir satırda her şey dökülür bir anda bazen de sayfalarca okursun acaba ne demek istedi anlayamazsın. İşte burada ki şiirlerinde durumu biraz böyle oldu. Aslında anlamsal sıkıntıya bakmadan önce yazıldığı döneme göre düşünülmesi gerekiyor. Bu şiirlerin yazıldığı dönemde ifadeler bu şekilde olabilir. Kendini anlatma belki de bu şekilde dile geliyordu. Bazen de yazıldığı dile göre güzel olur ya şiir, işte belki de bu yüzdendir. Çok kıymetli bir eser, meraklıları mutlaka okumalı. Ama dediğim gibi benim için az biraz havada kaldı o yüzden belki ilerleyen bir zamanda tekrar bakmalıyım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/simdi-sevisme-vakti-sait-faik-abasiyanik", "text": "Bir hikayesi kadar şiir kitabı. Yazarın tüm külliyatını okurken arada bir mola niteliğinde. Şimdi Sevişme Vakti, Sait Faik Abasıyanık'ın şiirlerinin yer aldığı bir kitabı. Bir çırpıda bitirebileceğiniz, bittiğinde ise ne güzel yazmış üstad diyebileceğiniz bir şiir kitabı. Bir kaç şiirinden farkettim, sanki öykü tadında gibi. Daha doğrusu sanki bir an öykü olacaklarmış gibi. Yani okuyunca aklınıza ilk gelen acaba öykü yolundaydı da vazgeçildi şiir mi oldu? Diye düşündürüyor sizi. Daha doğrusu beni. Beni en fazla etkileyen daha doğrusu en fazla okuma arzusu ile başladığım hikaye kitapları kadar tutamaz, etkileyemez diye düşündüm hep. Evet belki o kadar olmadı etkisi ya da sürükleyiciliği ama dediğim gibi kısacık bir ara bu kitap. Bakın bakın burada şiirlerim de var dercesine. Sadece Veli yazmadı ya bende yazdım der gibi... Eminim o da okumuştur ve bir değerlendirme yapmıştır. Sözün kısası, her eserinin edinilip, okunması şart üstadın. O yüzden es geçilmemesi gerekiyor. İçinden bir kaç şiir içinizi burkabilir onu baştan söyleyeyim. Uyarım olsun sizlere."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sineklerin-tanrisi-william-golding-2", "text": "Sineklerin Tanrısı, insan ruhundaki medeniyeti, vahşeti, aklı, iyiyi ve kötüyü, her biri farklı özelliklere sahip çocuklarla bütünleştiren alegorik bir roman, diyebiliriz. Şimdiye kadar okuduğum alegorik romanlar içinde, kendini en az belli eden, karakterleri oldukça doğal simgeleştiren bir romandı aynı zamanda. İnsan daha önceden okuduklarının tecrübesiyle, çocukların bir şekilde adada güzel bir yaşam kurmasını ve zorlukların üstesinden gelmesini bekliyor. Fakat yazarın bilerek oluşturduğu bu atmosfer, olaylar hiç de beklemediğiniz bir yöne savrulduğunda, sizi tabiri caizse şoka uğramanıza ve dehşete kapılmanıza neden oluyor. Sineklerin Tanrısı, insan ruhundaki kötülüğü bütün çıplaklığıyla gözler önüne sererken, aynı zamanda umudun var olmaya devam ettiği mesajını da veriyor. Evet, bir canavar var. Hem de görünmediği halde sizi sürekli takip ettiğini hissettiğiniz, kötücül, kabus gibi bir canavar bu. Ama canavarı yenmek, Sineklerin Tanrısı alt etmek, zor da olsa mümkün aslında. Yani bir yanda medeniyeti simgeleyen deniz kabuğu, diğer yanda ise vahşiliği simgeleyen mızraklar ve savaş boyaları...Kitap bir nevi, bu ikilinin çarpışmasını konu ediniyor. Sineklerin Tanrısı, okuyucuyu fazla zorlamayan, kolay anlaşılır, hızlı okunur bir dile sahip. Ortam betimlemesinin nispeten eksik olması bile rahatsız etmiyor, çünkü kitabın kendine bir akışı var; başka türlüsü olsa bu kadar etkileyemezdi diyor insan."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sineklerin-tanrisi-william-golding-3", "text": "Hayal kırıklığı. Sanırım yorumum sadece bu olacak ve burada bitirmeliyim. Geçen seneden beri okuma listemde olup sakin kafayla okumak istediğim bir kitaptı Sineklerin Tanrısı. Büyük heyecanla başladım. Ama ne gariptir ki bir türlü ama bir türlü içine giremedim kitabın. Olmadı. Betimlemelerden mi, lafın uzamasından mı, çocuklar ve ada yaşantısından mıdır bilmiyorum. Ama olmadı. Bu kitabın çokça hayranı var çevremde ve yorumlarını gördüğünüzde sabırsızlanıyorsunuz. Ama dediğim gibi benim için hayal kırıklığı idi. Konuya gelirsem; distopik bir roman bekliyor öncelikle sizi. Ki distopyayı severim. Bir grup çocuk, uçak kazası geçirirler ve ıssız bir adaya düşmüşlerdir. Haliyle önce gruplaşma başlar, büyüklerinden öğrendikleri gibi, lider seçerler, o liderin neden lider olduğu ile ilgili güzel detayları görürüz, liderin haliyle danışmanları olur, meclis oluşturulur ama bu oluşmayan demokrasi tıpkı Platon'un Devletinde söz ettiği gibi, zorbalığa dönüşür ve iyi ile kötü çatışır. Evet. Sonuçta, yazar insan doğasını, çocuklar üzerinden göstermek istemiş ve ne ekersen onu biçersin gibi bir anlam çıkarmamıza sebep olabilir. Yahut demokrasi, insanlık, birlikte yaşamak vb. bir sürü felsefi argümanlar üzerinden de yoruma açık şeyler düşünebiliriz. Ama kitabın beni tutmaması belki de bu basitlikten kaynaklanmıştır. Bilemiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sineklerin-tanrisi-william-golding", "text": "İngiliz yazar William Golding'in 1954 yılında kaleme aldığı eser, II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında bir zamanda geçer. Bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen birkaç çocuğun medeniyetten uzak yaşam mücadelesini anlatan kitap, sadece hayatta kalma çabasını değil, aynı zamanda içlerinden gelen dürtülere değinir. İnsan doğasındaki şeytani isteklerin, hırsların ve ahlaksız duyguların nasıl ortaya çıktığını gösterir. 1983 yılının Nobel Edebiyat Ödülü kazanan Golding, bu ödülü Gerçekle söylenceyi ustaca birleştiren, insanın ruhsal ve fiziksel boyutlarını derinlemesine inceleyen bir romancı, gerekçesiyle kazandı. 15'ten fazla kitabında insanların fiziksel ve ruhsal durumları hakkında yaptığı eşsiz analizler, birçok edebiyat çevresi tarafından takdirle gösterildi. Nobel Edebiyat Ödülü'nden beş yıl sonra İngilizlerin Sir unvanının verildiği William Golding, en iyi İngiliz yazarlar arasında yerini aldı. Sineklerin Tanrısı, beyaz perdeye de uyarlanmış. Kitabındaki gibi bir etki uyandırmasının zor olduğunu tahmin ettiğim ve bu tahminimin ne kadar doğru olduğunu filmi biraz izledikten sonra gördüm. Oyunculukların çok önemli olduğu bu filmede, gerek verilmesi istenen duygu gerekse o şiddet dürtüsü kitaptaki kadar akılda kalıcı değil. Bir çok sahne oldukça gelişi güzel ve olduğu için yapılmış gibiydi. Bir ke zdaha film yerine ilk olarak kitabını okumanın ne kadar doğru olduğunu gördüm."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sisifos-soyleni-albert-camus", "text": "Bu kitabı o kadar isteyerek ve büyük beklentilerle okumaya başladım ki sonunda beni hayal kırıklığına uğratmadığını, hatta dahası çok şey kattığını görmek benim için mutluluk vericiydi. Kitap boyunca uyumsuzluk üzerine geliştirdiği düşüncelere tanık oluyoruz yazarın. Buradaki uyumsuzluktan kastedilen şey ise, üst insan, her şeyi algılayan ve farkında olan insan olarak çözümlenebilir. Ve bu uyumsuzluk yasaları ben böyle adlandırıyorum yukarıda ki üç ana koldan anlatılmaya çalışılmış. Önce uslamlama yani akılcılık ile uyumsuzluk üzerinde bağları inceleyen yazar, bu çıkarımdan uyumsuz insanı ve uyumsuz insanında, roman ve felsefe üzerinde ki yaratılışını da ele alıyor. Benim gibi biri için felsefeyi çok iyi anlamayan, cahil bile o kadar derin ufuklar gösteriyor ki kitap, Albert Camus'un dehasını açıkça görüyoruz. Bu kitap benim için yapı taşlarından biri oldu desem abartmış olmam. Defalarca kez okunması ve Nietzsche ile beraber tekrar yorumlanması gereken bir yapıt olarak görüyorum. Kitabı Can yayınlarının, Tahsin Yücel çevirisi ile okudum. Tabi burada Tahsin Yücel Türkçesi de mevcut. Felsefe okuyan biri için kolay anlaşılabilir ama başta benim gibi okurlar için belli terim araştırmalarına da yöneltiyor. Romanlardan veya sıradan yazıtlardan sıkılan biraz da felsefe bakmak isteyenler için ilk etapta fazla kaçabilir ama okunması bence kolay ve anlaşılır. Bu kitaptan önce, Albert Camus'un Düşüş ve Yabancı kitaplarının okunmasını da tavsiye ederim. Özellikle Düşüş, bu kitabın belki de öyküleşmiş hali olarak ta görülebilir. Yahut bu kitap, Düşüş'ün alt yapısını ve tekniğini açıklamakta diyebilirim. Tabi bu benim kendi yorumum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/solak-kadin-peter-handke", "text": "Hani bazı kitaplar vardır okuduktan sonra evet ya kesinlikle böyle olur dersiniz. İşte Solak Kadın'da aynen öyle bir roman. O kadar gerçekçi ve o kadar yalın bir roman ki okurken çok ekstra bir olay ya da olağan dışı birşey beklemiyorsunuz. Sıradan bir hikaye aslında. Ama Peter Handke bu sıradan hikayeyi bile o kadar güzel kaleme almış ve o kadar güzel kurgulamış ki bir solukta okuyup bitiriyorsunuz. Sonrasında satır aralarında söylenmiş olan o muhteşem sözler kalıyor. Sanıyorum bu alıntı sonrasında bile bu kitaba başlanabilir. Konu dediğim gibi sıradan. Evli bir çift ayrılır, kadın çocukla kalır, erkek gider. Kadın bu zorluklarla yaşamaya başlar. Adam arada sırada nedenini bilmesede gelir ve bazen rahatsız eder bazen mutlu eder ama genellikle her geliş artık acı verecek türdendir. Eskisi gibi değildir artık gelişler. Fakat kadın hızlı bir şekilde iyileştirir her yarasını ve hayata başlar. Çevirmenliğe yeniden başlar. İlk işini alır. Bir şekilde normale dönmeye başlar ama erkek varlığını hep hissettirir. Sonrasında olaylar gelişir. Konu aslında bu kadar fakat bahsettiğim gibi bu basit gibi görünen konu kitabın içindeyken siz, sizi oldukça düşündürecek ve bir kadının neler yaşadığını size anlatmış olacak. Seni yabancı bir kıtada görmek isterdim. Bu arada kadının bir adı yok denilmiş hep Kadın olarak adlandırılmış denilmekte fakat kadının bir adı var elbette. Sanırım gözden kaçırılmış. Hitap edilirken bir kaç kez kullanılıyor. Kaıdnın adı: Marianne'dir. Kitapta tek sorun içine çok fazla giremiyorsunuz. Çeviriden midir yoksa yazarın dilinden midir bilemiyorum ama kafanızdan kopukluklar olarak okuyorsunuz. Öyle sanıyorum ki çeviri ile alakalı bir sorun bu. Özellikle geçişlerdeki hız, diyaloglardaki bazı kopukluklar sizi bu kanıya varmaya yönlendiriyor. Bruno kendi kendisine bir şiir söylüyordu. Yazar Peter Handke ile ilgili olarak ırkçı söylemleri olan bir yazar denilmekte. Kapsamlı bir bilgi bulamadım fakat öyle olsa bile kendisi gibi yapmayarak, önyargısız olarak eserlerini alıp okuyabilirim. Tabi üzülmez miyim? Üzülürüm tabiki."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/solaris-stanislaw-lem", "text": "Solaris, Stanislaw Lem'in en çok bilinen bilim kurgu romanlarından biri. Bilim kurgu severlerin de es geçmediği, bir kitap. Benim de yıllar evvel okuduğum ve çok etkilendiğim bir bilim kurgudur Solaris. Fakat geçen yıllar içinde oldukça unutmuş olduğum eseri tekrar okumak istedim. Bakalım dedim yine aynı şeyleri hissedecek miyim. Tam da dediğim gibi oldu ve yine aynı heyecanla, aynı sürükleyicilikle ilk yüz sayfasını okudum kitabın. Zaten sizi bir anda içine çekiyor ve o şekilde okumaya devam eder buluyorsunuz kendinizi. Kitabın bu güzel ve hızlı sürükleyiciliği ortalarını geçtikten sonra belki biraz azalır gibi olabilir fakat bu sizi kesinlikle sıkmaz ya da üzmez. Bilirsiniz ki bir kaç sayfa sonra yine yapacağını yapacaktır Solaris! Kitap hakkında az biraz bilgi veriyim desem, kitabın sırrını açığa çıkarmış olurum diye korkuyorum. Bu yüzden bence siz alın ve okumaya başlayın bir an önce. Zaten Solaris'den sonra Stanislaw Lem eserlerinin hepsini okumak isteyeceksiniz. Hele bir de bilim kurgu sever bir kimseyseniz işte o zaman... Neyse beklentileri arttırıp, sizi zirvede bırakmayalım. Sadece şu kadarını söyleyebilirim, Solaris gerçekten iyi bir bilim kurgu eseri. Hemde en iyiler arasında yer alacak kadar iyi bir eser."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/somurgeci-fantaziler-meyda-yegenoglu", "text": "Sosyoloji profesörü olan Meyda Yeğenoğlu kitabını İngilizce yazmış ve kitap Türkiye'den önce İngiltere'de basılmıştır. Yazar daha sonra kitabını Türkçe olarak kaleme almış, bir anlamda tercüme etmiştir. Sömürgeci Fantaziler, Batı'ya özne konumu sağlayan söylemsel dinamikleri, Batı'nın kendi imgesini nasıl kurduğunu, kendini kendisine nasıl temsil ettiğini, Batı'nın seyahat yazınından, antropoloji ve edebiyat metinlerine ait örnekler üzerinden inceliyor. Sömürgeciliği oluşturan bilinçdışı süreçleri ele alarak fantezi ve arzunun sömürgeleştirilen bir kültürle kurulan ilişkide nasıl temel bir rol oynadığını araştırıyor. Bunun yanında Batılı beyaz erkek öznenin isteklerini sorgusuz sualsiz üstlenen feminizme karşı da uyarıyor. Kitap, Sömürgeci Söylem: Alan Taraması, Peçeli Fanteziler, Oryantalist Eksiğin Tamamlanışı: Haremdeki Avrupalı Leydiler, Emperyal Özne ve Feminist Söylem, Oryantalist ve Milliyetçi Söylem Arasında Kadın ve Peçe Savaşı olmak üzere beş bölümden oluşuyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/son-ada-zulfu-livaneli", "text": "Anlatımı basit, metaforlar gayet anlaşılır, hatta kimi yerde metafor bile değil, gerçeğin ta kendisi olan roman, insanların yeni bir hayat kurmak umuduyla yerleştikleri ütopik bir adada geçer. Bu adada yaşayanlar, kendilerine politikadan, çıkar çatışmalarından, gündelik hayatın stres kaynağı olan her türlü küçük sevimsiz ayrıntıdan uzak bir hayat sürerler. Ne bir yöneticiye, ihtiyaç duyar ne de isterler. Zira, herkes birbiriyle eşit, dolayısıyla barışık, doğayla uyumlu, huzur içinde yaşayıp gider bu cennette. Ta ki biri gelip de karınca yuvasına çomak sokarcasına adanın huzurunu kaçırana kadar! Emekliliğini yaşamak üzere adadan bir ev satın alan darbeci albay, ada halkının kurduğu düzeni beğenmeyip yeni yerleştiği bu mekanı kendince düzenleyip yola sokma çabasına girer ve kimse istemezken, ihtiyaç da duymazken bir anda adada yöneten-yönetilen ilişkileri, politikalar, haksızlıklar, doğa katliamları başlar! Kitaptaki karakterler sanki hep bildiğimiz ana aktörler gibi diziliyor karşımıza ve bu yüzden ütopik gibi görünen bu ada bir anda gerçek bir kimliğe bürünüyor. Doğal olanın nasıl bir hırsla bozulduğunu, bu hırsın nasıl yüksek bir kabulle içselleştirildiğini, sadece doğasını korumaya çalışanın nasıl ötekileştirildiğini, kötülükle herkesin nasıl paydaş olduğunu ibretle okuyoruz bu kitapta."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sonbahar-ulkesi-ray-bradbury-2", "text": "Sanırım bu ay bir tuhaflık var. Çok sevdiğim, okurken inanılmaz haz duyduğum, her birkaç ayda bir kitabını okuyayımda bitmesin eserleri dediğim yazarların kitaplarını çok uzun zamanda bitirdim ve bitse artık diye baktım. Nedendir bilemiyorum Ray Bradbury'nin Sonbahar Ülkesi'ndeki hikayeleri Ray Bradbury gibi gelmedi. Belki çeviriden kaynaklıdır bilemiyorum ama birkaç hikaye haricinde etkilenmek zor. Ama cüce ve bebek hikayeleri için bile okunur. Hemen hemen her kitabında elimden bırakamadan ilerlediğim Ray Bradbury'nin bu kitabında aksi bir durum oldu ve çok uzun bir süre kitabı bitiremedim. Öyküler güzeldi elbette. Hatta bazıları güzelden de öteydi. Ama diğer kitaplarında ki gibi okunan bir öykü, okunacak olandan daha güzel durumu yoktu. Birkaçı etkileyici ve sürükleyiciydi diğerleri ise sırf okumak için okunan tarzda idi. Tabi burda kitabın genel havasının da etkisi var. Her öykü bir ölümle bitiyor. Bunu bilmek bile sizi kitaba karşı hazırlıklı yapıyor ve bu hazırlık ne yazık ki dikkatin ve ilginin bir anda azalmasına sebebiyet verebiliyor. Bunun nedeni çeviri de olabilir. Bilemiyorum. Ama bu kitapta olmayan daha doğrusu bana göre olmayan bir eksik vardı. Ray Bradbury kitabı okuyormuş gibi olamadım. Ama yazının başında da dediğim gibi cüce ve katil bebek için bile okumaya değer bir kitap. Sırf o iki hikaye bile yeterli olur inanın Ray Bradbury'nin tarzını anlamanıza."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/sonbahar-ulkesi-ray-bradbury", "text": "Ray Bradbury benim hayatıma Fahrenheit 451 adlı romanıyla girdi ve ondan bahsederken beni bir heyecan, bir heves sarmakta. Fantastik bilim kurgunun babası olan Ray Bradbury'nin son okuduğum kitabı Sonbahar Ülkesi yine beni şaşırtmayan uslubuyla ve heyecanıyla ölüm ve yaşam üzerine öykülerden oluşmakta. Her hikaye bir ölümle ya başlıyor yada bitiyor. Kimi hikayeler fantastik kurgudan oluşmakta kimi gerçekçi hikayelerden. Beni en etkileyen öykü ise Tırpan oldu. Kitap, bize bir ölümlü olduğumuzu, sevdiklerimiz dahil kimseyi ondan kurtamayacağımızı veya bir katilin duygularını, vahşet karşısında bir çocuğun nasıl soğuk kanlı kalabildiğini düşündürüyor. Eğer siz de Ray Bradbury hayranı iseniz ve bu kitabı okumadıysanız hiç düşünmeden edinin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/soytarinin-tuhaf-hikayeleri-erich-kastner", "text": "Erich Kastner ve yine güzel bir çocuk kitabı. Bilmeyenler için belirtmeliyim ki Erich Kastner çocuk kitapları denilince akla gelen ilk isimlerdendir. Farklı tarz anlatımları, farklı karakterleri ve olayları ile diğer çocuk kitaplarından ayrılır. Anlatımlarında daha net daha gerçekçi bir tutum sergiliyor gibi görünür. Soytarının Tuhaf Hikayeleri, sirkten kaçan bir soytarının, köy köy, kasaba kasaba gezerken başından geçenleri anlatan, bir yol kitabı tadında, güzel mi güzel bi çocuk kitabı. Verdiği mesajlarda insanların nelere kandığını neleri düşündüğünü neleri ne şekilde yaptığını çocuklara eğlenceli bir dille anlatıyor. Kahramanımız Till Eulenspiegel gerçek bir kahraman gibi değil, tamamen sıradan biriymiş gibi gösteriliyor aslında çocuklara. Bu şekilde de çocuklara verilmesi isteneni en iyi şekilde veriyor yazar. Çocuklarınıza güzel bir çocuk kitabı okutmak istiyorsanız, Soytarının Tuhaf Hikayeleri kitabını öneririm. Zaten almanız gereken çocuk kitapları arasında mutlaka bir Erich Kastner kitabı olmalı. Tabi bu demek değil ki sizler okumayın. Elbette her yetişkin için de uygun bir kitap."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/suc-ceza-f-m-dostoyevski", "text": "Ben de yıllar önce elime almış, karıştırmış ve başından bir lokma, ortasından bir lokma okumuş, yaşımdan olsa gerek fazla boğucu bulmuş ve bırakmıştım. Aslına bakarsanız konusuna vakıf olduğumu, bu yüzden de tekrar başlamaya ve baştan sona okumaya gerek olmadığını düşündüğüm oluyordu. Ne var ki kitaplığıma düştüğü günden beri İş bankası yayınlarından çıkmış olması ve çevirisine güveniyor olmam bunda en büyük etken sürekli bana baktığını hissediyordum. Tuhaf ama sanki beni kendisine çekiyordu, ben de buna sebepsizce direnç gösteriyordum. Hayır şimdi değil, çok uzun, boğucu bir hikaye, sıkılacağım vs gibi bahaneler sıralıyordum. Yaz tatilinde bolca vaktim olunca direncimi kırıp elime aldım. Raskolnikov maddi sıkıntılar nedeniyle üniversiteye ara vermiş bunalımlı bir genç. Bir gün bir cinayet işlemeye karar veriyor, aslında buna karar da denilemez, bu cinayete adeta çekiliyor ve kendini bu suçu işlemekten alıkoyamıyor. Bunun basit bir para cinayeti olduğunu düşünüyorsunuz ama kitap derinleştikçe suçun altında yatan nedenleri dehşetle de olsa fark ediyorsunuz. Bana kalırsa kitabın okuduğum diğer katil-polisiye-suç temalı kitaplardan en büyük farkı, karakteri gerçekten hissediyor ve onun psikolojik alt yapısını tamamen çözümleyebiliyor, bunun yanında hiçbir kimsenin yüzde yüz iyi ya da kötü olmadığını, acımasızca cinayet işleyen bir insanın bile fikirlerinin anlamaya değer olduğunu derinden kavrıyor olmanız. Belki de bu Dostoyevski'nin en büyük başarısıdır ve belki de bu sebeple asırlara meydan okumaya da devam edecektir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/suc-ve-ceza-cizgi-roman-fyodor-mihailovic-dostoyevski", "text": "Suç ve Ceza hakkında bilgisi olmayan kaldı mı bilmiyorum ama olmayanlar için kısa bir giriş yapmak isterim. Suç ve Ceza sadece Rus edebiyatının değil, Dünya edebiyatının da demirbaşlarından olup, olmazsa olmaz enfes bir eserdir. Üzerine çok fazla konuşulacak ya da iyi kötü tartışması yapılamayacak kadar kendisini kanıtlamış bir eserdir. Kitabı bilenler için bu giriş cümleleri ne kadar anlamsız oldu biliyorum ama dediğim gibi hiç bilmeyenler için bu tipte bir giriş bence daha uygun oldu. Suç ve Ceza Fyodor Mihailoviç Dostoyevski. Peki bu kadar iyi bir eserin çizgi romanı yapılırsa nasıl olur? İnanın bende bilemiyordum. Zaten görür görmez merakımı dizginleyemedim ve satın aldım. Yirmili yaşlarımın başlarında okuduğum ve beni derinden etkileyen Dostoyevski'nin bu eşsiz eserini bir de çizgi romandan okuyayım dedim. Çizgi roman elime geldiğinde kapağına çok takılmadan hemen okumak istedim. Kapağı çok beğenmemiştim anlayacağınız. Raskolnikov hiç öyle hayal etmemiştim kitabı okurken. Neyse önemsiz bir ayrıntı diyorum ve geçiyorum. Okumaya başladıktan sonra gittikçe daha büyük hayal kırıklıkları vesile oldu bünyeme. İster istemez ağzımdan hep aynı cümleler çıkıyordu; bu ne yahu?, ayıp hakikaten!, bu böyle mi resmedilir?, hakaret gibi bir kurgu bu! İşin daha da kötüsü sanki bir dalga geçme var gibi gelmeye başladı. Kitap o tatta ilerliyor gibi. Eserin geçtiği dönemler 1800'lü yıllar. Fakat çizgi romanın geçtiği zamanlar günümüz! Tamam belki bir kaç oynama yaptınız tamam ama mcdonaldsdan burger yiyen Raskolnikov ne demek yahu! Peki ya masada diz üstü bilgisayar? Hadi onu da geçtim duvarda çığlık filminin posteri nedir? Bu kadar mı abuklaştırılır bu kadar enfes bir eser? Tamam anladık yazara saygınız yok esere saygınız yok ama en azından edebiyata saygınız olsun. Bu kitabı okumayı düşünen okumak isteyen insanlar bu saçma sapan şeyden sonra okumaz ki gerçek metni. Biliyorsunuz insanımızda şöyle bir düşünce var, ilk önce çizgi romanına bakıyım sonra okurum eğer ilgimi çekerse. Evet var bu biliyorsunuz. Böylesi abuk bir çizgi romandan sonra kimse Suç ve Ceza'nın gerçek metnini okumaz. Çünkü burada ki anlatıma göre parasız bir serseri zengin bir kadını öldürüyor. Hepsi bu kadar. Halbuki gerçek metinde durum çok ama çok daha derin ve sürekli olarak içeriye doğru arşın arşın sorgular attığınız bir durum ve hal kalabalığı. Aklınızdan geçen, iyi mi kötü mü? Suç mu değil mi? O mu bu mu? sürekli olarak cevabı için vicdanınıza başvurduğunuz bir dev eser. Dostoyevski'nin sizi sizinle baş başa bıraktığı, aklınızla aklınızın kaldığı muhteşem bir kitap. Sen gel bu kadar mükemmel bir eseri böylesine bir şeye çevir. Gerçekten çok yazık. Harcanan zamana, emeğe ve kağıda çok yazık. Böylesi bir şeyi basan ntv yayınlarına da çok yazık. Kendilerinden çıkan çizgi romanlara artık inanılmaz bir önyargı ile bakacağım. Sanırım bu siteyi açtığımız günden beri ilk kez kötü bir yorum yazıyorum. Hatta bol ünlemli bol sinirli bir yazı. Ama yapacak bir şey yok. Çok sevdiğim bir yazarın, en sevdiğim kitabının bu hale düşmesine, bu kadar saygısızca yayınlanmasına çok kızdım. Normalde çok beğenmesemde bir kitabı tutarım kitaplığımda. En olmadı birine hediye ederim ya da bağış yaparım. Ama bu şeyi direkt çöpe atasım var. Çünkü bu okunduktan sonra ne Suç ve Ceza'dan birşey anlaşılır ne de herhangi bir şey verir insana."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/suc-ve-ceza-fyodor-mihaylovic-dostoyevski-2", "text": "Nasıl başlasam pek karar veremedim. Sanırım hissettirdikleriyle başlamam doğru olacak. Kitabın sonlarına doğru, bir sahne öyle vurucuydu ki, kendime gelemedim. Bir 5 dakika gözlerimi kapadım, karaketerin geçtiği o yollardan geçtim, yaptığı haraketlerin aynısını yaptım, o anı yaşadım. Karakterin başına gelen sanki benim başıma gelmişti. Konuşamadım. Karakterlerin, yüzlerini, kıyafetlerini görüp, seslerini bile duyabildim desem abartmış olmam. Kitabın sonlarında, keşke sonsuza kadar devam etse diyebileceğim bir ruh halindeydim. Bir süre okumaya bile ara vermeyi düşünebilirim. Sanırım beni ne kadar etkilediğini böyle anlatabilirim. Roman, ana karakterimizin hayata bakış açısını, teorilerini, toplumsal ahlakın sorgulanmasını, aile ilişkilerini, dostlarını, düşmanlarını, tüm bunlarla olan ilişkilerini, hem fiziksel, hem ruhsal olarak inceliyor, nakış gibi işlenmiş satırlardan akıyor. Raskolnikov'un hayatına giren her bir karakteri derinlemesine inceliyoruz ve incelerken onlarla beraber sanki onların evlerine konuk olmuş, o sahne içinde bir köşeden izliyoruz tüm olanları. Dostoyevski'nin betimlemelerini oturup burada anlatmaya çalışmak, onlara yorum yapmak benim gibi biri için çok ayıp olur ama bu romanında resmen en uç noktaları yaşamış ve biz okurları esir almış yumrukluyor adeta. Romanın geçtiği Petersburg'a gitmiş, oraları görmüş olmamında tabi büyük etkisi var sanırım. Bahsettiği Neva nehrinden, bazı sokaklarınından bizzat geçtiğim için, romanın da üstümde yarattığı etki sanırım bir hayli yoğun oldu. Romanın Raskolnikov dışında benim için iki ana karakteri daha var. Kız kardeşi Dunya ve Sonya. Karakterlerin, ne olduklarına, kim olduklarına, yaşayışlarına değinmek istemiyorum. Hepsinin hayatı ayrı bir roman konusu olabilirmiş. Diyaloglarında yatan düşünceler o kadar insana ait olan gerçeklik ki romana anlam katan bir diğer özellikte bu bence. Romanın sorgulattığı olgular ise, toplumsal ahlak, kurallar, insan olmak, insan olmanın getirdiği davranışların nedenleri diye sıralayabiliriz. Aslında gündelik yaşamımızda da sorguladığımız kuralları, özgür birey olarak davranışlarımızın sorumluluğunu nasıl alacağımızı sorgulayan noktalar gördüm. Yan karaketerlerin, oturup size meyhanenin bir köşesinde derinlemesine anlattığı, dalga geçtiği ve eleştirdiği bu olguları düşünüyoruz her bölüm sonunda. Bir ara ana karakater acaba nihilisit mi dedim, cevabını da sonunda verdi. Betimlemeler o kadar ince ki, gerçekliğini sorgulamak komik olurdu. Özetle, roman, gündelik yaşamınızda sorguladığınız, herkes için geçerli olan olguların, gerçekten öyle mi olduğunu sorgulatan bir kurgu içinde, sizi alıp başka bir noktaya getirmekte."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/surgun-gezegeni-ursula-k-le-guin", "text": "Sürükleyici değildi yani bana göre sürükleyici değildi. Belki çeviridendir belki kitaptandır bilemiyorum. Ursula K. Le Guin kitaplarında daha doğrusu bir kaç öyküsünde bunu yaşadım. Öyle sanıyorum ki bazı hikayeler oldukça sıradan ve tam olmamış bir tat bırakıyor. İthaki Bilimkurgu klasikleri serisinde şu ana kadar okumaktan zevk almadığım ya da okumasam da olurmuş dediğim, zaman kaybı olarak gördüğüm bir kitap çıkmadı. Çok iyi eserler ile devam ediyor seri. Fakat Sürgün Gezegeni nedense bu seride sıkılarak okuduğum kendimi veremediğim bir kitap oldu. Nedeni belki de bir serinin ortalarda ki bir kitabı olmasıdır. Belki çeviri ile bir sıkıntıdır bilemiyorum ama her halükarda olmadı yani kendimi veremedim ve bir an önce bitsin diye okudum. İthaki yayınları bir serinin ortalarında olan bir kitabı basıp diğerlerini basmamak ya da böyle ortadan başlamak gibi bir hata yapmazdı diye düşünüyorum. Fakat sanıyorum bu sorunun en büyük nedeni bu. Tabi bazı kitaplar vardır seriden bağımsız olarak da okunsa sizi içine alır ve sürükler. Fakat bu kitapta ne yazık ki böyle bir durumda olmuyor. Çok uzatmaya gerek yok diyorum. Eğer Ursula okuyacaksanız yanlış bir başlangıç olur Sürgün Gezegeni. Eğer İthaki Yayınlarının bilimkurgu serisine başlangıç yapacaksanız ve kısa bir kitapla başlamak iyi olur diye düşünüyorsanız bu daha büyük bir yanlış olur. Size tavsiyem serinin kitaplarını alın, ama okumaya Maymunlar Gezgeni, Çocukluğun Sonu, Zaman Makinesi, Cesur Yeni Dünya veya Dr. Moreau'nun Adası gibi bir kitapla başlayın. Sürgün Gezegeni bu seri içinde okuyacağınız son kitap olsun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/surgun-ve-krallik-albert-camus", "text": "Sürgün ve Krallık, Albert Camus'un okuduğum ikinci kitabı. İlk kitabı olan Yabancı gibi bir etki zaten beklemiyordum. Beklentilerim oldukça düşüktü. Fakat elimdekinin bir Albert Camus kitabı olduğunu biliyor ve ona göre içimde bir istek bir beklenti olduğunuda biliyordum. Fakat üzülerek söylemem gerekir Yabancı'nın verdiği hissiyatı Sürgün ve Krallık'ta bulamadım. 6 öyküden oluşan Sürgün ve Krallık, klasik öykü kitapları tadında ilerliyor. Öyküler sırasıyla; Aldatan Kadın, Dönme ya da Karışık Bir Kafa, Dilsizler, Konuk, Jonas ya da Resim Yapan Ressam, Büyüyen Taş. Anlatılmak isteneni tam anlama ya da anlamama gibi bir duruma düşmeniz elbette olası fakat bana göre kitapta olmayan değil olamayan şey şu; İçine alıp, öyküyü size yaşatamıyor. Elbette bu çeviri ile alakalı olabilir. Elbette bu okunduğu zamana göre değişiyor olabilir. Bunlara hak veriyorum. Fakat benim için, bana o an için hitap edip, beni alıp götüremedi hikayesine. Belki daha başka bir zaman daha başka bir psikoloji ile tekrar başlanmalıdır. Kitapta her daim meraklandıran bir tema olmamasına rağmen, betimlemeleri ve anlatımında ki yoğun detay tadı ile size bir sonraki sayfayı çevirtiyor yazar. Fakat bir süre sonra standarta bağlıyor ve yarılara gelipde halen alamadığınız tadı aramayı bırakırken, bitsin diye okumaya başlıyorsunuz. Albert Camus külliyatına başlamak için doğru bir kitap değil Sürgün ve Krallık. Başka bir kitap seçin, örneğin Yabancı gibi. Pişman olmayacağınızdan eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/swastika-geceleri-katharine-burdekin", "text": "Swastika Geceleri, Katharine Burdekin tarafından 1937 yılında yazılmış feminist distopya. Distopyalar arasında olmazsa olmazlar arasında olan Swastika Geceleri, nazi hegemonyasının kazandığı bir dünyayı gösteriyor. Bu dünyada birkaç millet kalmıştır. Naziler artık sadece faşist bir düzeni değil, aynı zamanda bir din haline gelmiş hitler rejimini yaşatmaktadırlar. 1984, Cesur Yeni Dünya gibi eserlerle birlikte anılan Swastika Geceleri, diğerlerinden farklı bir distopya. Olaylara feminist bir yaklaşımla yaklaşan Katharine Burdekin, bize faşizm ilerlediği zamanlarda yaşanabilecek olan zulümlerin en şiddetlisinin, kadınlara yapılacağını gösteriyor. Düşündüğünüz zaman bu çok doğru geliyor. Günümüze bile baktığımızda kadınlara yapılanlar akla hayale gelmeyecek şekilde sert ve acımasız. Kaldı ki bu faşizmin hitler gibi bir yönetimle nasıl olacağını varın siz düşünün. Dünyada sadece Almanlar ve Japonlar var. Bu iki devlet savaşmıyor. Uzun yıllardır savaş yok. 700 yıldır. Hitlerin 1000 yıldır dünyada olduğu bir dünya. Almanların yeni sınıflandırmaları vardır. Kan Soyu adını verdikleri bir sınıflandırma ile insanları ayırırlar. Almanlar birinci kan soyundadır. Naziler vardır. Nazilerin üstünde Şövalyeler onların üstünde ise tanrı yani führer vardır. Hiçbir kanıt bırakılmamıştır geçmişe dair. Tüm kitaplar yakılmıştır. Geçmişte ne yaşanmış ne olmuş bilen yoktur. Yüzyıllardan beri hep böyle yaşanıldığı dikte edilmiştir insanlara. Kadınların hayvan kadar değeri vardır. Bir sığır sürüse gibi ahır gibi yerlerde yaşatılırlar. İsteyen erkek isteyen kadını alır ve tecavüz edebilir. Şövalyelerin seçtiği kadınlar beyaz bant takarlar kollarına. Onlara sadece şövalyeler dokunabilir. Doğum olduğunda erkek çocuk olursa, belli bir zaman sonra annesinden alınır ve tam bir alman gibi yetiştirilir. Teslimiyet yaşı gelmeden kadınlara tecavüz edilmemesi gerekiyor. O yaştan sonra hiçbir sorun yok. O yaşa kadar edilmemesinin nedeni ise çocuk olmuyor ve temizlenmesi gereken bir ceset işi çıkıyor. Tek neden bu. Bir gün sadece bir gün bu ülkede kadın olarak yaşama şansı olsa erkeklerin eminim ne olduğunu anlarlar. Belki o zaman insna gibi hareket etmeyi öğrenirler. Erkek olmanın anlamını daha çocukluktan itibaren yanlış öğreten toplumumuzda belki birazcık olsun bilinçlenmiş bir erkek nesli yaşar."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tabiat-ana-anlatiyor-carl-ewald", "text": "Carl Ewald'ın daha önce bir kitabını okumamıştım. Yazarla tanışma kitabım Tabiat Ana Anlatıyor oldu. İyi ki olmuş diyorum çünkü okuduğum en güzel çocuk kitaplarından biriydi. Daha doğrusu sadece bir çocuk kitabı değil, güzel bir şeyler anlatan kitaplardan biri oldu. Çok ama çok beğendim. Hepimizin es geçtiği tabiatı anlatıyor Tabiat Ana Anlatıyor ile Carl Ewald. Doğa ile içiçe dostça yaşamak yerine sürekli olarak doğayı karşısına alıp, onu yenmeye çalışan insanoğluna bir ders niteliğinde anlatıyor. Kitabın başından itibaren aklınıza örnekler geliyor. Haberlerde gördüğünüz, çevrenizde gördüğünüz ama hep gördüğünüz örnekler geliyor. Doğayı nasıl yok ediyoruz daha doğrusu yok etmeye çalışıyoruz bunları görüyoruz. Mutlaka okunması ve okutulması gereken kitaplardan biri. Kısacası güzel bir kitap. Sadece çocuklarınıza değil, kendinizde okuyun, okutun bu kitabı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/talihsiz-seruvenler-lemony-snicket", "text": "Yazar Daniel Handler, Lemony Snicket takma adını kullanır ve seriye çok sonradan Lemony Snicket karakteriyle dahil olur fakat kendisinin kim olduğunu yalnızca tahmin edebiliyoruz. Lemony karakterinden bahsetmeden önce kitabın baş karakterlerinden bahsetmeliyim önce. Violet, Klaus ve Sunny Baudelaire kardeşler anne ve babalarını bir yangında kaybettikten sonra, bankacı Bay Poe tarafından üçüncü kuşaktan dördüncü kuzenleri gibi dıdısının dıdısı bir akrabaya evlatlık verilirler. Bu uzaktan akraba yani Kont Olaf, kardeşlere ailelerinden kalmış büyük bir mirasın peşindedir. Kardeşler ilk kitapta bunu açığa çıkardıktan sonra ikinci kitapta başka bir dıdısının dıdısı akrabanın yanına verilirler. Fakat hiçbir akrabanın yanında bir kitaptan fazla kalamazlar. Çünkü Kont Olaf her defasında kılık değiştirerek çocukları bulup başlarına bela olur. Böylelikle her kitabın sonu talihsizliklerle biter. Çocuklar her defasında Kont Olaf'ın planlarının farkına varır fakat hiçbir büyüğü buna inandıramazlar. Sonunda işin içinden kendi çabalarıyla çıkmaya çalışırlar. Çocuk romanı adı altında yazılmış seri aslında kara mizahı barındırır ve altıncı kitaptan sonra çocuklar büyüklerle olmayacak bu iş diyerek bağımsızlıklarını ilan ederler ve Kont Olaftan kendi başlarına kaçmaya başlarlar. Fakat daha da garibi, anne ve babalarının ölümü, gizemli yangınlar, anne ve babalarının hatta Kont Olafın da içinde bulunduğu gizli bir örgüt hakkında soru işaretleri ortaya çıkmaya başlar. Bu noktadan sonra artık seri sizi öyle bağlar ki bu nasıl çocuk romanı kafam allak bullak oldu demekten kendinizi almanız mümkün olmaz. Lemony Snicket'a geri dönecek olursam, bu adam aslında talihsiz kardeşlerin annesi Beatrice'a aşıktır ve neredeyse her kitabın başında Beatrice hakkında hüzünlü notlar serpiştirir. Bu kadın bilinmeyen bir sebeple Lemony'yi istememiş ve kardeşlerin babası Baudelaire ile evlenmiştir. Kesin olmamakla birlikte büyük ihtimal Lemony Snicket'ın kendisi de gizemli yangınların içinde bulunmuş fakat mucize eseri kurtulmuştur. Sürekli yaptığı büyük aptallıktan bahseder fakat olaylardaki kendi rolünü aydınlatmayı tercih etmez. Her ne yapmış olursa olsun sonuçta sevdiği kadının üç çocuğunun başlarına gelenleri aydınlatmaya karar vermiş ve kendisini bu yola adamıştır. Yazar her kitabın arka kapak yazısında, okuyanı kitabın içerdiği talihsizliklere karşı uyarır ve eğer mutlu hikayeleri tercih ediyorsa elindeki kitabı hemen bırakmasını ister. Ayrıca yine her kitabın sonunda, bir sonraki kitabı araştırırken bulunduğu mekanlardan ipuçları taşıyacak örneğin burası gayet sulu bir yerse kağıdın ıslanmış ve mürekkebinin dağılmış olduğunu görürsünüz mektupları, kendi editörüne gönderir. Söz konusu editör de bu mektupları okuyucuyla paylaşır. Kısacası yazar, kendini de kapsayacak hatta kitapların yazar kısmına kendi ismini değil romandaki ismini yazacak kadar büyüttüğü bir kurguda sizi de resmen sürükler. Bir sonraki kitabı heyecanla elinize alır, Brett Helquist imzalı çizimleri özenle inceler, kitabın arkasındaki talihsizlikleri ve yazarın uyarısını her defasında gizli bir mazoşistlikle okur ve kitabın sonundaki editörün eklediği mektubu gülümseyerek gözden geçirirsiniz. Tüm bunların yanında ben de serinin çoğu seveni gibi serinin hak ettiği ilgiyi göremediğini düşünenlerdenim. Filmi bile bana göre özenle bulunmuş mekanları, harika kostümleri hatta ve hatta Kont Olaf'ı canlandıran Jim Carrey faktörüne rağmen gişede hak ettiği ilgiyi görememiş. Çok üzücü gerçekten. Bana kalırsa 9 yaşını geçmiş her insan bu serinin o farklı ve güzel tadına bakmalı kesinlikle. 13. kitabın sonundaki o hüznü yaşamalı! Benim için her zaman özel olarak kalacak bir seridir talihsiz serüvenler. Hangi yaşta olursanız olun, eğer okursanız umarım sizin için de öyle olur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tam-benim-tipim-simon-garfield", "text": "Diyelim ki tipografi ile aranız çok iyi fontları yani yazı tiplerini çok seviyorsunuz ve hikayelerini merak ediyorsunuz. Helvetica nasıl Helvetica oldu? IKEA'nın fontunu değiştirmesi neden bu kadar olay oldu? Bir fontu bir gruba, millete has kılan şey ne? Sular altında kalan yazı karakteri hangisi? Steve Jobs neyi herkesden önce gördü? Obamanın seçilmesi bir font sayesinde mi oldu? Comic Sans neden sevilmiyor? Ya da Russel Crowe neden her filminde Trajan yazı karakterini kullanıyor? gibi sorular beyninizi kemiriyorsa buyrun bu sorulara yanıt için Tam Benim Tipim'i okumaya! Ha derseniz ki bunları düşünmedim bile, zaten umrumda olmaz tipografide, yazı karakteride o zaman hemen rafa geri bırakın yada mouseunuzu başka bir kitaba yönlendirin. Çünkü bu kitap size çok sıkıcı gelecektir. Yazar, temelde harfleri yazma biçimi olan, düşüncemizi kelimelere, kelimeleride işaretlere dökmemize imkan tanıyan fontların yani yazı karakterlerinin hikayesini anlatıyor Tam Benim Tipim adlı kitabında. Hemde bunu oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Bütün fontların olmasada çok kullanılan birçok fontun hikayesini öğreniyorsunuz. Kitabı okurken, şu günlerde çok önemsemediğimiz yazı karakterlerinin ne kadar önemli olduğunu farkediyorsunuz. Tabeladaki bir yazı karakterinin bizi nasıl yönlendirdiğini, internet sitelerinde satın alma işleminde bizi düşündürmesinden tutunda, insan psikolojisine verdiği mesajlara kadar birçok önemli ayrıntıyı bu kitapta bulabiliyorsunuz. Tam Benim Tipim, Gutenberg'in ilk harf kalıbından tutun, Steve Jobs'ın bilgisayarlara font menüsünü oluşturup, bize fontları aşılayıp bir salgın yaratmasına kadar herşeyi anlatıyor. Kitap yazımın başında da dediğim gibi ilgili kişileri çekecek bir kitap. Herkesi etkileyecek yada bir solukta okumasını sağlayacak bir kitap değil. Yazı karakterleri ile ilgili bilgi almak isteyen, tipografiyi merak edenlerin kitabı Tam Benim Tipim. Kitapta eleştireceğim yanlardan biri çevirisi. Özellikle İlk Hedefiniz Akzidenz, İleri esprili başlığı bana hiç komik gelmediği gibi itici buldum. Birebir bir çeviri her zaman tercihimdir. Belli sözleri kullanarak sempati kazanmaya çalışmak son derece itici bir hareket. Olması gereken herneyse o olmalı çeviride. Bir diğer kötü yanı ise kitap normalde benim gibi bir tipografi hobisi ve font kültürü olan biri için sürükleyici hatta tüm öykülerin eğlenceli olması gerekirken oldukça sıkıcıydı. O andaki zamana yani o ambiyansa beni sokamadı. Belki buda çeviriden kaynaklanıyordur bilemiyorum ama hikayelerde kopukluklar ve tutarsızlıklar beni hikayeden uzaklaştırdı ve hikayenin içinde yaşayamadım. Belkide tüm kitabı hikayeler dahil olmak üzere bir eğitim kitabı yada inceleme yazısı gibi okumak gerekiyor bilemiyorum. Bir hikaye ya da olay anlatılırken ister istemez o anın içine girip o anı yaşamak istiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tatsiz-bir-olay-fyodor-m-dostoyevski", "text": "Tatsız Bir Olay, Dostoyevski'nin kısa bir romanı. Bir solukta okunanlardan hemde. O kadar güzel bir dille ilerliyor ki çevirmeninden, editörüne kadar herkese teşekkür etmek lazım. Elbet Dostoyevski'ye de. Tatsız Bir Olay'da kalbur üstü dediğimiz döneminin Rusya'sının yüksek numaralı memurlarını izliyoruz. Daha doğrusu onlardan bir kaç tanesini görüyoruz. Fakat bu yüksek numaralı memurlardan biri bir şekilde bulunduğu konumun nimetlerini kullanarak bir şekilde egosunun okşanmasını istiyor. Ama işte herşey istenildiği gibi gitmiyor bazı zamanlar. İşte bu çok değerli memurumuzda öyle bir zamana denk geliyor ve işleri sarpa sarıyor. Sonrasında ise toparlarım sanıp, çok daha fazla karıştırıyor herşeyi. Sadece kendi hayatında yaptığın bir hata, başka bir hayatı da etkiliyorsa, işte o zaman o hata sadece senin hatan olmaktan çıkıyor. Yaptığının sonuçlarını göremeyecek kadar aciz isen, o yapacağını yapma demek ister insan. Ama işte bazen onu diyecek bir konumda olunmuyor. Hele eski zamanlarda. O dönemin Rusya'sında memurlar arasında ki bu uçurum, araya bir de askeri bir rütbe girdimi asla ama asla aşılamazmış. Şimdi ki zamanla karşılaştırılamayacak bir askeri sertlik ya da otorite diyebiliriz. Sadece askeri değil, siyasi bir otorite de var."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tavandaki-kukla-ingvar-ambjornsen", "text": "Beyaz Zenciler'in yazarı Ingvar Ambjörnsen romanlarından biri Tavandaki Kukla. Hikayemiz iskandinav topraklarında ve tadında geçiyor. Tecavüz kurbanı, akıl hastanesinde kalan kız kardeşinin intikamını almak isteyen ablanın hikayesi. Çok üstün körü bir özet geçtim. Çok ayrıntıya girmeden. Bu intikamı klasik yöntemlerle almıyor ama kahramanımız. Telefon sapıklığı ile başlıyor intikamına. Tecavüzcü sapığımız geçmişi silmiş, bir aile kurmuş ve son derece saygın saygın hayatına devam ediyor. Telefon sapıklığından sonra, geçmişte tecavüzcü sapık, fakat şimdilerde saygın iş adamı olan kişinin eşi ile arkadaş oluyor. Bu şekilde olaylar gelişiyor. Birde Leo adlı denizler adamı var. Rebekka bu kişi ile yolda tanışıyor ve işler ilerliyor. Bir aşk mı? Pek sayılmaz. Hatta bu kitapta aşk hariç hemen hemen herşeyi bulabilirsiniz ama aşkı bulamazsınız. Bulsanız bile bu aşk sıradan değil, Ingvar Ambjörnsen tarzı olacaktır! Beyaz Zenciler'den sonra beklentilerinizi karşılar mı karşılamaz mı bilmiyorum fakat hiçbir kitabı bir diğeri ile kıyaslamadan okumak gerekli diye düşünüyorum. Hele ki Ingvar Ambjörnsen'in tüm kitaplarını okumak istiyorsanız. Benim için tüm kitapları okunmalı yazarlar arasında yer alan Ingvar Ambjörnsen, hem üslubu ile hemde hikayelerinde ki farklı yanlar ile beni çekiyor. Tavandaki Kukla'yı Ingvar Ambjörnsen ile tanışmak için iyi bir başlangıç olmayacağını düşünüyorum. Ingvar Ambjörnsen'in birkaç kitabını okuduktan sonra okumalısınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tekeslilik-adam-phillips", "text": "Eğer evlilik, tekeşlilik, sevgili olmak, bağlılık, sadakat gibi kelimelerle ilgili sorgulamak istedikleriniz ya da kaçırdığınızı düşündüğünüz noktalar varsa bu kelimelerle ilgili bu kitabı okumanızda fayda olabilir. Yok eğer benim için hepsi çok net sorun yok, hayatımda bu kelimelerin yerleri var ve bu kelimelerin ete kemiğe bürünmüş anlamları var diyorsanız bu kitabı ve bu yazıyı es geçin. Yazarımız Adam Phillips İngiliz bir psikoterapist. Londra Wolverton Gardens çocuk ve aile danışmanlığı merkezi'nde çocuk psikoterapisi bölümü başkanı. Aynı zamanda da yazar. Birçoğuna göre kafa karıştıran bir yazar. Bence okumakta fayda var. Ufkunuz genişliyor orası kesin. Farklı düşünceler her zaman iyidir. Farklı görüş açıları kazanmamıza, farklı insanların bakış açılarını görmemize ve empati yeteneğimizi genişletmemize olanak tanır. Bu sayede daha anlayışlı bir düşünce oluşacaktır diye düşünüyorum. Metis Yayınlarından çıkan Tekeşlilik okumaya değer bir kitap. Sırf bu bahsettiğim noktalar bile okumaya yeter. Aşağıdakilerde kitap ile ilgili fikir sahibi olmanız açısından bir kaç alıntı. Metis Kitap'ın sitesinden alındı. Herkes tekeşliliğe inanmaz, ama herkes inanıyormuş gibi yaşar. Herkes bağlılık ya da sadakat tehlikeye girdiğinde yalan söylediğinin ya da gerçeği söylemek istediğinin farkındadır. Herkes kendini ihanet ediyormuş ya da ihanete uğruyormuş gibi hisseder. Herkes kıskanır ya da kendini suçlu hisseder ve sonunda tercihinin acısını çeker. Cinsel kıskançlığı hiç yaşamıyormuş gibi görünen mutlu azınlık ise ya bundan ötürü hayrete düşer ya da böbürlenir. Hiç kimse dışarıda bırakılmışlık duygusunun dışında bırakılmamıştır. Herkes kendinden esirgenen şey konusunda saplantılıdır. Başka bir deyişle, tekeşliliğe inanmak, tanrıya inanmaktan pek farklı değildir. Bir oyunun kurallarını bir kere öğrenince, artık kendi performansımızı düşünmeye başlayabiliriz; oyunun kendisiyle ilgili bir kaygı duymamıza gerek kalmaz. Bazı şeyleri veri olarak alırız, ki geri kalanları da başka bir şey olarak alabilelim. Tekeşliliği veri aldığımız, onu kural kabul ettiğimiz için böylesine bir sorundur sadakatsizlik. Belki de sadakatsizliği veri almalıyız, onu taciz olmadan, rahatlıkla varsaymalıyız. O zaman tekeşlilik hakkında düşünebiliriz artık. Tıpkı tekeşliler gibi kendilerini daha iyi bir hayata gönülden adamış olan çokeşliler de birer idealisttir. İkisini de umut altüst eder, teminattan dehşete kapılırlar, kendi zevklerine hayrandırlar. Onları birbirinin karşısına dikmekte acele etmeyelim. En iyi hallerinde, ikisi de sinizmin düşmanıdır. İnsanın hevesini kıran siniklerdir, çünkü daima hayal kırıklıklarına öncelik tanırlar. Sadakatsizlik, cinsellik dramıyla ilgili olduğu kadar hakikati söyleme dramıyla da ilgilidir. Hakikati düşünmemizin, dürüstlükle iyiliğin çeliştiğini fark etmemizin tek nedeni cinselliktir. Başarılı yalan, sinir bozucu bir özgürlük yaratır. Bize, ne yaptığımızı kimsenin bilmemesinin mümkün olduğunu gösterir. Başarısız yalan yakalanma isteği kelimelerle neler yapabileceğimizden korktuğumuzu açığa çıkarır. Başka bir deyişle, yalan, bir takım olasılıkları el altında tutma yolundan ziyade, bu olasılıkların ne olduğunu keşfetmenin yoludur. Sadakatsizlikten korkmak, dilden korkmaktır. Güzel görünen çiftlerin güven, hatta ilham verici olabilecekleri yer burasıdır işte. Kendilerinin başına da sık sık geldiği gibi, biz de onların güzellikleri tarafından pusuya düşürülürüz, kısacık bir süre için de olsa, onlarla suç ortaklığı yapar, onlar gibi utanmaz oluruz. Saklayacak hiçbir şeyimiz olmaz. Güzel görünüş, depresyona karşı en iyi kültürel ilacımızdır. Gösterinin devam etmesini sağlar. Hayatımızın en başında, varkalma uğraşı bizi tekeşliliğe benzer bir şeyin içine sokar. Büyümemiz ise sadakatsizliğe benzer bir şeyin içine . Bu yüzden, tekeşlilik üzerine düşündüğümüzde hala çocukmuşuz, hiç yetişkin olmamışız gibi düşünürüz. Yetişkinlerin tekeşlilik hakkında ne düşündüklerini bilmeyiz. Kendimizin belirli versiyonlarını başka insanların zihinlerinde tutmak için çok uğraşırız; tabii ki daha az çekici olan bazı versiyonlarımızın başkalarının zihnine girmemesi için de. Ama gene de karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder. Gerçekten de, bizi başka insanların varolduğuna, bizden ne kadar farklı olduğuna en fazla ikna eden şey, onlara söylediklerimizden çıkarsadıklarıdır. Hikayelerimiz ağızdan ağıza dolaştıkça tanınmaz olur. Yanlış tanıtılmak, kabul edemediğimiz bir versiyonumuzun bir icadın bize sunulmasından başka bir şey değildir. Ancak, başkalarının bizi kendilerince icat etmesi, bu kadar çok farklı görünümümüzün olması, gözümüzü korkutur. Deli gibi bu sayıyı azaltmaya, aslında kim olduğumuzun hikayesini dolaşımda tutmaya çalışırız. Bu bizi, belki de her şeyden daha fazla, özel bir tek eşin kollarına atar. Tekeşlilik kendimizin versiyonlarının sayısını minimumda tumanın yollarından biridir. Ve tabii kendimizi bazı versiyonların diğerlerinden daha hakiki olduğuna, bazılarının gerçekten özel olduğuna inandırmanın yolu. Yaşayabileceğimiz tek gelenek, şimdiki andır. Gene de hayatlarımızın çoğunu hevesle, değişeceğimizi umarak, bir şeylerin beklentisiyle geçiririz bir yandan da bunun olmasını engellemek için elimizden geleni yaparız. Kendimizi gerçekten gevşemiş, doğru dürüst rahat hissettiğimiz tek zamanın geçiş dönemleri olması bundandır işte; zamanın işin içine katılmasına o zaman izin veririz. Sadakatsizlik, değişime verdiğimiz bir başka addır; bir inanç değişikliğine, bilebileceğimiz tek değişime. Kendimize olan sadakatsizliğimizle besleniriz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tespih-agacinin-golgesinde-harper-lee", "text": "Tespih Ağacının Gölgesinde, Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek adlı kitabının devam niteliğinde. Yazarın Bülbülü Öldürmek'ten tam 55 yıl sonra kaleme aldığı bu romanında, Scout artık kocaman bir kadın olmuştur. Kendi ayakları üstünde duruyor, New York'ta yaşamını sürdürüyordur. Fakat bir gün Maycomb'a, kendi kasabasına döner. Her şey yerli yerinde değildir, tabii. Abisi Jem'i kaybettikten sonra babası Atticus zor zamanlar geçirmiş, Scout'un gönül bağı kurduğu Henry'yi oğlu yerine koymuştur. Fakat Scout tıpkı çocukken olduğu gibi toplumsal dogmalara karşı durmaya devam etmektedir. Babasını çocukluğundan gelen bir alışkanlıkla, insandan öte, asla hata yapmayan, her zaman en doğruyu bilen bir makine olarak görmektedir adeta. Çok zaman geçmeden anlar ki Maycomb onun orada olmadığı dönemde çok değişmiştir. İnsanlara anlam veremez, tanıdığını zannettiği aile bireylerinin değişimi onu şok eder. Babasının bir insan olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi aslında kitabın ana temasını oluştururken, geçmişe dönüşlerle Dill, Jem ve Scout'un çocukluk maceralarına dair daha fazla sahneyle de tanışma imkanımız oluyor. Kitabın özellikle sonları insanı derinden etkiliyor. Yaşlanan ve güçten düşmeye başlayan Atticus ve artık 26 yaşında bir kadın olan Scout'un konuşmaları uzun zaman hafızalardan silinmeyecek cinsten. Öncelikle, dilini tut. Bir erkekle tartışma, özellikle de alt edeceğini biliyorsan. Bol bol gülümse. Kendini kocaman hissetmesini sağla. Ne kadar harika bir erkek olduğunu söyle ve ona hizmet et."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/the-witcher-1-camlar-konagi-paul-tobin", "text": "The Witcher serisi, alışılmışın dışında bir çizgi roman ararken karşıma çıktı. Zombi, ejderha, süper kahraman vs. gibi kilişelerden sıyrılıp, kaliteli bir şeyler okumak isterken, güzel bir zamanlama ile The Witcher'a başladım. Başlar başlamaz fark ettim ki, normalin dışında karanlık bir atmosfer beni bekliyor. Her sayfasında ayrı bir özenin yer aldığı Witcher, hikayesiyle birlikte karanlık atmosferin içinde sürüklemeye başlıyor. Video oyundan çizgi romana gelen başarılı bir çizgi roman olduğunu görüyorsunuz ilk bir kaç sayfada. Hikaye çok klasik başlıyor aslında. Bir avcı bir balıkçıya rastlıyor ve karşılaşılan balıkçının hikayesi etkiliyor avcıyı. Kahramanımız Geralt, daha doğrusu meşhur canavar avcısı Geralt. Ve bizi bir ormandan geçerek bir konağa götürüyor. Fakat burada fark ediyoruz ki bu ormanda yürümek de o konağa yaklaşmakta bizi geriyor. Çizgi romandan bile bu hissi bize verebiliyor. İşte bu gerçek bir başarı. Rahatsız rahatsız devam ediyoruz. Yolda oldukça çirkin ve tehlikeli yaratıklarla karşılaşıyoruz. Bir şekilde konağa atıyoruz kendimizi. Burada balıkçının ölen karısını arıyoruz ve buluyoruz. Fakat ölen karısı, olayların anlatıldığı gibi olmadığını anlatıyor. Tabi bu arada birçok yaratık görüyoruz ve inceliyoruz. Fakat bu konakta en dikkat çekici şey camlar. Camlar sürekli olarak değişiyor ve bize birşeyler anlatmaya çalışıyor. Çizgi romana adını veren bu camların ayrıntısı benim en çok hoşuma gidenler arasındaydı. Çizgi roman sevenlerin kaçırmayacaklarını düşündüğüm The Witcher'ı korkudan hoşlanan, çizimlerle ürkmeyen kişilere de tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tilkiler-krali-raymond-e-feist", "text": "Gölgeler Meclisi serisinin ikinci kitabı Tilkiler Kralında, Tal Hawkins'in macerası kaldığı yerden devam ediyor; bu kez daha karanlık, daha zorlu ve çok daha karmaşık olarak. Tal, ailesini katleden adamdan intikam almaya kararlıdır. Ancak şartlar onu nefret ettiği ve öldürmeye ant içtiği bu adama sadakat yemini etmek zorunda bırakır. Tal yeteneklidir, gerçek bir kılıç ustasıdır, iyi dövüşür ve aynı zamanda hem dikkatli hem de zekidir. Kitabın ilk kısmında sıkıldığımı, konunun kısır döngüye girdiği düşüncesine kapıldığımı söylemek zorundayım. Hatta serinin fantastik arayan bir beyni doyurmayacağı yönünde fikirlerim de olmadı değil. Fakat sonra ikinci kısma geçtim ve tabiri caizse soluksuz okudum. Demem o ki başlardaki bütün kötü fikirlerime, hatta ilk kısmı uzun aralıklarla okumama rağmen, kitap sonunda beni hayal kırıklığına uğratmadı ve oldukça etkiledi. İkinci kitabın sonu da oldukça ilginç bir yerde bitti. Serinin son kitabı olan Sürgünün Dönüşü'ne en kısa zamanda başlayacağım ama bir yandan da sonuna geldiğim için üzülüyorum. Savaş, entrika, fantastik, intikam ve macera arayışı içindeyseniz, Gölgeler Meclisi bunların tamamını bulabileceğiniz bir seri."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/timbuktu-paul-auster", "text": "Paul Auster bizi bir köpeğin bakış açısı ile başbaşa bırakıyor. Evet bize dünyayı bir köpeğin bakışı ile gösteriyor. Bunu bazen hüzünlü bazen neşeli ama genellikle üzücü yapsada bir yerlerimizde birşeyleri titretmeyi başarıyor ve Bay Kemik için düşünmemizi sağlıyor. Hem de en kötüsünü en beklenmeyenlerini. İnsanın en berbat en gaddar en sadist en en en olduğunu tüm canlıların anlaması dileğiyle! Kemik Bey, hayatın en büyük ayrıntısını çözmüş durumda. Ama çevremize baktığımızda ne yazık ki bunu çözen insan göremiyoruz. Kitabımızın kahramanı Kemik Bey, sahibi Willy ile dünyayı tanımış ve kendine göre doğrular yanlışlar bulmuş bir köpektir. Fakat Kemik Bey sahibini kaybedince işler biraz değişiyor. Kemik Bey artık hayatla yalnız başına mücadele etmek zorundadır. Aslında bunu çok iyi bir şekilde yapabilmesi lazım. Çünkü zeki bir köpektir Kemik Bey. Eskiden küçümsediği sokak köpekleri ile aynı durumda olmanın verdiği acıyı içine atmış, unutmaya çalışmıştır. Başarılı olabildiği noktalar vardır ama canı fena halde sıkılmaktadır. Uzun bir yürüyüş sonrası, derbeder bir şekilde yolun kenarında dinlenirken sesler duyar ve seslerin yakınına gider ve bir aile ile karşılaşır. Aile onu, o aileyi çok sever. Artık bir ailesi vardır tıpkı eski günlerdeki gibidir herşey. Fakat bu yeni yaşamında yeni sorunlar onu beklemektedir. Bir köpeğin gözünden verilen eleştiriler ve bizim dünyamıza bakan bir köpeğin yaşadıklarının anlatıldığı Timbuktu, oldukça güzel bir roman. Özellikle hayvanseverleri çok etkileyecektir diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tom-sawyerin-maceralari-mark-twain", "text": "Huckleberry Finn'in Maceraları adlı kitabı okumaya başlamıştım. Fakat bir kaç sayfa sonra farkettim ki bu kitaptan önce okunması gereken bir kitap var. Tom Sawyer'ın Maceraları. Mark Twain bunun gerekliliğini önceki kitaba olan referanslarla söylüyor bizlere. Ben de hemen Tom Sawyer'ın Maceraları ile başladım. İyi ki başlamışım. Tom Sawyer adlı yaramaz ama zeki bir çocuğun başından geçenler. Bunun yanında geçtiği dönemin Amerikası ele alınmış. Toplumsal işleyiş, kölelik, dini ve batıl inançların etkileri gibi konuları cımbızla ayıklar gibi ayıklayabiliyorsunuz. Oldukça akıcı bir kitap. Bir kaç saat içinde bitirebileceğiniz, ama keşke bitmeseydi, biraz daha devam etseydi diyeceğiniz bir kitap. Hem Vasconcelos'a yakın bir tat hem de Jack London'a yakınlaşan bir tat almak için okunması gereken yazarlardan biri Mark Twain. Belki de bana öyle geliyor emin değilim elbet. Ama her halükarda güzel bir kitap Tom Sawyer'ın Maceraları."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tormesli-lazarillo-anonim", "text": "Tormesli Lazarillo yazarı bilinmeyen bir eser. Yazıldığı dönemde yazarı ölümden korkmuş ve adını açıklamamış. Yerinde bir karar vermiş tabi. Bunca geçen zamandan sonra bile halen bilinmiyor. Keşke bilinseymiş tabi. Bu kadar güzel bir kitabı yazan kimseyi bilmeyi isterdim. Tormesli Lazarillo bende Şeker Portakalı'na benzer bir etki verdi. Tamam onun kadar değil elbette ama az biraz o tatta gibi geldi. Hikayeler aslında benzer değil. Ama kitabın kurgusu, işlenişi ve tabi kahramanımız Lazarillo'nun hareketleri bana çağrışım yaptı. İyi ki de yaptı çünkü kitaba olan ilgim bir anda on kat arttı. İşin aslı kitaba başlarken hiç bir fikrim yoktu. Beklentilerim de sıfırdı. Ama iyi ki böyle olmuş diyorum. Kitaba başladım ve bitirmem bir kaç saatimi aldı. O kadar sürükleyici o kadar güzel bir kitaptı ki okumaya doyamadım inanın. Can Yayınlarının böylesi bir eseri bulup, dilimize kazandırmış olmalarından dolayı kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır. Çok ama çok güzel bir kitap. Mutlaka ama mutlaka başlamanızı tavsiye ederim. Ha kitaptan hiç bahsetmedim. Neden derseniz işin büyüsü bozulmasın diye düşündüm. Ama sizleri az biraz daha meraklandırmak için kitabın konusu ile ilgili şunu söyleyebilirim. Bir çocuğun başından geçenler. Belki de şu daha iyi olabilir; efendisine hizmet eden Lazarillo'nun maceraları. Tabi bu efendiler arasında ne saygıdeğer meslekler var sormayın... O kısım artık sizde."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/toza-sor-john-fante", "text": "Charles Bukowski'nin bir çok kez söz ettiği bir yazar John Fante. Toza Sor ise John Fante denilince akla gelen ilk kitaplardan. Neden bu kadar söz edildiğini anladım kitabı bitirdikten sonra. Sürükleyici ve elden bırakmadan okunan bir kitap. Kendinden bahseden, kendi halinde, yavaş yavaş ilerleyen bir kitap Toza Sor. Aynı zamanda nedensiz bir hüzün barındırıyor. Anlaması zor ama nedense kitabı okurken bunu çok bariz olarak fark edebiliyorsunuz. Mutlu bir anlatımda bile o tat geliyor bir şekilde. Tıpkı yıllar öncesini hatırlatan bir fotoğrafa bakmak gibi. Toza Sor, bu bakılan fotoğrafların albümü gibi. İçinde yüzlerce fotoğraf olan albümlerden. Tabi aralarda yazılarda var uzun uzun alınan notlar var. Ama en önemlisi çıplak hayat var. Her ne kadar bizim kültürümüzden kilometrelerce uzakta yaşanan bir hayatta olsa, benzer olmuşları görüyoruz. Aynı zamanda aynı olmayan binlerce hayattan sadece bir tanesi. Ama bu hayat yazar olmaya uğraşıyor. Hemde en kötü şekilde ilerleyerek. Kitabı okurken kahramana daha doğrusu kitabın baş karakterine sürekli olarak sinir oldum. Çünkü tam bir aptal gibi davranıyor ve sürekli olarak aptal durumuna düşüyor. Kitabın kahramanı dediğim Bandini bu arada. Sahte isim. Kendisi de çok gerçek değil zaten. Ama bir şekilde iyi de denebilir. Bilemiyorum bu zor bir karar. Ama bildiğim tek bir şey var o da son satırları okurken o kitabın havadan yere doğru düşüşünü ve o an o kadın orada olsaydı ne hissederdi acaba diye düşündüm. Elbette hiç bir şey hissetmezdi o kadın. Ama okurken siz çok şey hissedeceksiniz. Gerçekten güzel bir kitap okumak istiyorsanız John Fante'nin Toza Sor'unu tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/trakhisli-kadinlar-sophokles", "text": "Trakhisli Kadınlar, Sophokles'in Trakhis bölgesinde geçen tragedyasıdır. Antik Yunan tiyatrosunun önemli eserlerinden biridir. Herakles'in ölümünün anlatıldığı eserde, aynı zamanda karısı Deianeira'nın kıskançlığı ve baş vurduğu akıl almaz yolun sonunda yaşananları anlatır. Kocasını çok fazla kıskanan ve onun kendisine yeniden bağlanması için herşeyi yapmaya hazır bir kadının, doğru yaptığını sandığı şeylerin ne kadar yanlış olduğunu görürüz. Herakles'in karısı Deianeira, bir süre haber alamaz kocasından. Hayatta olup olmadığından bile bihaberdir. Hayatta olduğunu öğrendiğinde ise çok mutlu olur. Fakat bu mutluluğu bir kral kızıyla birlikte olduğunu öğrenince yok olur. Dünyası kararır. Ne yapacağını bilemez bir durumdadır. Aklına ona verilen değerli bir hediye gelir. Bu hediye öyle bir hediyedir ki istediği şeyi yapabileceği bir büyüdür. Uzun bir zaman önce öldürülen mitolojik bir yaratığın ölen kanıdır bu. Fakat bu öldürülen yaratık iyi bir yaratık değildir ve katilinden intikam almak istemektedir. Deianeira bunları bilme bunları düşünemez hatta çoğu zaman düşünmez bile. Hemen Herakles'e bir gömlek gönderir ve gömeleğe bu kandan sürer. Bu kandaki büyü ile Herakles'in aşkını yeniden alacağını düşünmektedir. Fakat elçi gömleği Herakles'e verdiğinde ve Herakles gömleği giydiğinde herşey ortaya çıkar. Herakles yanmaya başlar için için yanmakta ve gömleği çıkartamamaktadır. Herakles'in oğlu bu sahneyi görür ve hemen elçiye sorar bu gömleğin nereden geldiğini. Elçi gömleği annesinden yani Deianeira aldığını söyler. Deianeira, oğlundan bunları duyunca intihar eder ve hayata gözlerini yumar. Aiskhylos, Sophokles ve Euripides üçünün eserlerinin arasında en iyisi ya da en başarılısı olarak görülen Sophokles'in ne yazık ki 120 den fazla eseri olmasına rağmen günümüze kadar sadece yedi eseri gelebilmiştir. Bu eserler; Aias, Antigone, Trakhisli Kadınlar, Kral Oidipous, Elektra, Philoktetes, Oidipous Kolonos'ta şeklindedir. Antik Yunan tiyatrosunda tragedya yazarlarından okumayı çok seviyorum. Kaliteli ve düzgün bir çeviriyi hep ararken imdadımıza İş Bankası Kültür Yayınları yetişti. İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi sayesinde hepsini okuyabileceğiz. Sophokles'in günümüze kadar gelebilen nadir eserlerinden biri olan Trakhisli Kadınlar'ı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tufek-mikrop-celik-jared-diamond", "text": "Herkesin ama herkesin oluması gereken kitaplar arasında olduğunu düşünüyorum Tüfek, Mikrop ve Çelik'in. Son zamanlarda çok popüler olan sapiens gibi taraflı ve eksik bilgilerin yer aldığı bir kitabı okumaktansa böylesi bir kitabı okumak çok ama çok daha faydalı olacaktır. Kitabın, kafanızda oluşmuş, unutulmuş bir çok soruya cevap verdiğini söylemeliyim. Özellikle benim için bir kaç önemli soruyu yanıtladı ve nedenlerini açıkladı. Okuması çok kolay bir kitap ama çok fazla konuya değindiğinden biraz geniş bir zamana yaymanız iyi olabilir. Bir ayı geçen bir sürede tamamladım ve arada bir çok kitap okudum. Bu şekilde ilerlenince kitaba daha iyi doymuş oluyorsunuz. Sadece antropoloji ile ilgilenenlerin değil, neyin nasıl olduğunu ve neden böyle geliştiğini soran ve sorgulayan bu eşsiz kitabı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tuneldeki-cocuk-sait-faik-abasiyanik", "text": "Okuduğum en iyi Sait Faik öykülerini barındıran kitap Tüneldeki Çocuk oldu. Kitabın başından sonuna kadar sıkılmadan bir çırpıda okunan öyküler var. Bu öyküler herhangi bir insanı konu alan, herhangi bir hayattan öyküler. Ama okudukça elinizden bırakamayacağınız hayat parçaları öyküler. Sait Faik öykülerinde okumaya başlar başlamaz kendinizi kitabın içinde bulursunuz. O anlatılan anda yaşar, o zamanın gerekliliklerini benimser, o zaman göre yaşarsınız kısacası. Hiç bir şey size yapay gelmez. O yaşantılar o hayatlar sanki sizin gözünüzün önünde akar gider. Bunu hemen hemen tüm öykülerinde görebilirsiniz Sait Faik'in. İşte Tüneldeki Çocuk'ta aynen böyle bir kitabı yazarın. O kadar bizden, o kadar içten, o kadar güzel kitap. Bir kez değil bir kaç kez okuma ihtiyacı hissettiren, okumaktan büyük bir haz aldığınız kitaplardan. Eğer Sait Faik okumaya yeni başlayacaksanız bence bu kitabı seçin ilk okuma olarak. Çünkü bu kitaptan sonra tüm kitaplarını okumak isteyeceksiniz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/turkiyeyi-boyle-gordum-ogier-ghislain-de-busbecq", "text": "Türkçe tercümesiyle 2004'te basılmış olan elimdeki bu kitabın hikayesi oldukça gerilere gidiyor. İçeriğinden önce bu hikayeden söz etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu kitabın orijinali, 16. yüzyılda yaşamış, Türkiye'de, yani Osmanlı İmparatorluğu'nda Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Avusturya Sefiri olarak görev yapmış olan Ogier Ghiselin De Busbecq'in ülkemiz ile ilgili gözlemlerini yazdığı dört uzun mektuptan oluşuyor. Mektupları ülkemizde elçilik yaptığı 1554-1562 tarihleri arasında yazıyor. Bir asilzade olan Busbecq, zeki, iyi eğitimli Klasik dilleri ve Eski Çağ Tarihini çok iyi biliyor-. Avusturya ile Osmanlı Devleti'nin gerilimli ilişkilerinin olduğu bir dönemde elçi oluşu kabiliyetlerine yeterince delalet ediyor. Busbecq mektuplarını Latince yazmış. Bu mektuplar, ilk kez Türkiye Mektupları ismiyle 1939'da, 1694 ve 1927'de yapılan İngilizce tercümelerinden Türkçe'ye çevirilerek neşrediliyor. Daha sonra 1953'te Kanuni Devrinde Bir Sefirin Hatıratı ismiyle neşrediliyor. En iyi İngilizce tercümesinin The Turkish Letters of Ogier Ghiselin de Busbecq, Imperial Ambassador at Constantinople 1554-1562 ismiyle 1968'de Oxford'da basıldığı belirtilmiş. Busbecq bir bürokrat olmasının yanı sıra bir seyyah. Elçiliği döneminde Türkiye/Osmanlı topraklarında epeyce dolaşıp gözlem yapmış. Bu gözlemlerini paylaştığı mektupları oldukça ilginç tespitlerle dolu. Aktardığı bu bilgilerin tarihi değeri büyük. Bu kitap Osmanlı'ya ait o dönemin politik, askeri, ekonomik, ve sosyo-kültürel yapısına dair gözlemleri, tespitleri içeriyor. Bu eğitimli bürokrat seyyahın hatıralarından gerek Türkler, gerekse o dönemde bu topraklarda yaşayan çok sayıdaki diğer milletlerin yaşayış tarzlarına dair ayrıntıları, seyahatları sırasında yazarın başından geçenleri, gerek Osmanlı'nın yönetiminde yer alan şahsiyetler, gerekse halka dair gözlemlerini okuyabiliyoruz. Bu kitap, o dönemdeki bir Batılının, o dönemdeki bize dair bakışını yansıtması açısından kayda değer."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/turklerin-tarihi-2-ilber-ortayli", "text": "Malum geçen aylarda Türklerin Tarihi birinci kitabı okumuştum. Orada Osmanlı öncesi durum ve Türklerin orta asyadan göçüyle başlayan dünya tarihini okumuştuk. Bu kitapta ise Osmanlı'nın bir imparatorluk haline gelmesini, yükseliş dönemine geçine kadar olan kısmını inceliyoruz. Balkanlar ve balkanların Türkleştirilmesi, bütünlüğün sağlanması, Ankara savaşından sonra yaşanan fetret devri gibi bir sürü konuya değinilmiş ve bir çok boşluğu da kapatan ve hatta başka kitaplara kapı açan bir bilgilendirme söz konusu. Kitabı okumak, İlber hocanın dersine yada söyleşisine katılmışız gibi bir his yaratıyor. Okumuyor adeta dinliyoruz. Bu yüzden okunabilirliği kolay ve çabuk kavrayabildiğimiz bir kolaylık sağlanmış. Bu iki seri, aslında derinlemesine girilmesi gereken bir tarihin, yüzeysel yada özeti gibi de diyebileceğimiz bir özgünlükte."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/turklerin-tarihi-ilber-ortayli", "text": "Ve sonrasında bu yoğun ve yılgın kafayla, yok efendim var olmanın felsefesidir, amaçsızlıktır vs. diye düşünürken bende büyük bir eksiklik olan tarihe yönelmek gerek diye düşündüm. Malum bütün anlaşmazlıklarımız temel bir tarih bilincimiz olmadığından da çıkıyor. Herkes bir şey biliyor. Bende bu cahil hevesimle, bakalım İlber hocamız ne demiş diyerekten kendi tarihimizi okumaya başladım. Bu kitap, Türklerin, tarih sahnesine ilk ne zamanlar çıktığına dayanıp, orta Asya'dan Anadolu'ya göçünü anlatan ama öte yandan bir bütün olarak dünya tarihine ve oluşumlarını da derin bir bilgi ve yorumla sunuyor. Kitabın okunuşu ise çok basit, soru ve cevap. Kesinlikle okullarda, ya da orta sınıf çağındaki talebelere de okutulması gereken bir kaynak. Bizim gibi cahil bir halka en temel bilgileri verir iken bu bilgilerin derinliği merak uyandırıyor. Bilinç oluşturmak için çok hoş bir derleme. Biraz detaya girmeye çalışırsam mesela, alfabemizin gelişmesini, Sasaniler, Karahanlılar, Gazneniler ve sonrasında kocaman bir Selçuklunun tarihi, şehir hayatı bakımından, bürokrasisi tarafından ilişkileri anlatılıyor. Sonrasında da ikinci kitabın ön girizgahını yapıyor ve Osmanlının kuruluş zamanını, orta Asya ve Anadolu'nun durumunu da inceliyor. Bu kaynak kitabı okuması kolay, hem ağır değil, hem bilgilerimizi güncellemek ve merak uyandırması açısından önemli bir kaynak. Timaş yayınlarından çıkan kitap 320 sayfa."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/tutsak-gunes-ayse-kulin", "text": "Ayşe Kulin'in genel olarak yazdığı romanlardan oldukça farklı bir tarzda yazılmış olan distopik romanı Tutsak Güneş.. Yuna sorunlarının kökenine inerken geçmişiyle yüzleşir, daha önce görmediği, görmek istemediği ya da sorgulama gereği bile duymadığı baskıcı rejimi yavaş yavaş yakından tanımaya başladığı yeni bir uyanış dönemine geçer. Bu süreçte Yuna'nın sorgulamaları ile beraber olaylar hızla gelişir ve Yuna da yanlış giden düzeni değiştirmek için üzerine düşen sorumluluğu almaya karar verir.. Roman akıcı dili, heyecan verici ve sürekli gelişen olay örgüsüyle bir çırpıda okunan, merak edilen, keyifli bir anlatıma sahip. Romanı eleştirel ele alırsak boşlukları, rahatsız edici noktaları yok değil. Ama bir 1984 de beklememek gerek. Ayşe Kulin'in belli bir okuyucu kitlesi var ve bu roman o kitleye pek hitap etmeyebilir. Distopik tür sevenler içinse çok fazla tatmin edici olmayabilir. Ama her şeye rağmen yazar için her bakımdan cesur bir deneme olduğu ortada. Zira Kulin bu romanında Gezi Olayları başta olmak üzere ülkemizin yaşadığı politik sürece de bol bol gönderme yapmaktan hiç çekinmemiş."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uc-bucuk-oyku-patrick-suskind", "text": "Öykülerle ilgili çok fazla detaya girmeyeceğim. Sadece anahtar kelimeler verebilirim sizlere. Zaten Patrick Süskind tarzını seviyorsanız, Koku gibi bir eseri okuduysanız ve etkilendiyseniz, Patrick Süskind'in diğer tüm kitaplarıda size iyi gelecektir. Nedendir bilmiyorum ama beni en çok etkileyen ve en çok evet bu bu zamanlarda da oluyor dediğim, sanatçılar bunlara önem vermemeli dediğim bir öykü oldu. Aklınıza hemen Stefan Zweig'in Satranç'ı geldi değil mi? Yok değil. Ama tattan çok uzakda değil. Patrick Süskind okumaya yeni başlayacaklar için sözlük jargonunda bir tavsiyede bulunmak isterim. Özellikle en iyisinden daha doğrusu en etkileyici olandan başlamak isteyenler için Koku'yu öneririm. Yok ben vurucu darbeyi en sonda görmek istiyorum derseniz o zaman size Koku'yu sona bırakmanızı tavsiye ederim. Kontrabas, Güvercin, Aşk ve Ölüm Üzerine ve Herr Sommerin Öyküsü, Koku yazarın Türkçe'ye Can Yayınları tarafından çevrilmiş diğer kitapları. Bunların hepsini bünyeye sindirilmesinin gerektiğini düşünüyor ve tavsiye ediyorum. Sürüklenerek hızlı bir şekilde okuyacağınız çok güzel bu üç öyküyü tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uc-buyuk-usta-stefan-zweig", "text": "Üç Büyük Usta ile bir ilk daha gerçekleşti. Elbette Stefan Zweig'in kalemi, Nafer Ermiş'in çevirisi ile. Biyografi kitapları okumayı sevmezdim. Ama dedim ya bir ilk oldu diye artık seviyorum. Stefan Zweig yazmışsa zaten o kitap elden bırakılmıyor biliyorum ama biyografi kitabı ile bunu sağlayabileceğini inanın bilmiyordum. Bir kez daha hayran kaldım büyük ustaya. Bir kez daha ah dedim. Ah ne acelen vardı, biraz daha bekleyemezmiydin canınına, canınıza kıymak için. Üç Büyük Usta, Stefan Zweig'in Balzac, Dickens, Dostoyevski'den bahsettiği eseri. İlk olarak Balzac ile başlıyor. Çok uzun sürmeden Balzac'ı tanımakla kalmıyor, sanki karşınızda olsa tüm detayları ile karakterini görecekmişsiniz gibi biliyorsunuz Balzac'ı. Sonrasında Dickens geliyor. Dickens konusunda önceden bir düşüncem, fikrim vardı. Hepsinin ne kadar doğru olduğunu görüyorum. Ne çok sevdiğim ne de sevmediğim yazarlar arasındaydı, yeri değişmedi. Balzac'da durum farklı tabi Balzac her daim hayranlığımı kazanmış bir ustaydı. Çeviri sorunları yüzünden neyi, nasıl demek istediğini anlamıyordum. Ama Türkiye İş Bankası Yayınları yetişti imdadımıza ve bize Balzac eserlerini, en iyi çevirilerle sunmaya başladı. Dickens'dan sonra bir usta geliyor ki kitabın üçte ikisinden fazlası ona ayrılmış. O usta Dostoyevski. Söylenebileceklerin kelimelere dökülmesini zorlaştıran yegane usta yazar. Her kitabında tadını kanınıza akıtan bir yazar. İliklerinizde verilen her ne ise onu hissettiğiniz yazar. Yeri geldiğinde acı yeri geldiğinde hüzün yeri geldiğinde nefret ama her zaman hayatın en gerçeği, en olması gerektiği gibi olanı, en serti geçiyor size. Tam düşündüğüm gibi aktarıyor büyük usta Dostoyevski'yi bize Zweig. Birkaç şey daha öğreniyorum tabi. Bu öğrendiklerime hem şaşırıyorum hem de kusur bulmuş bir fırsatçı gibi seviniyorum. Onun da insani kusurları varmış diyorum. O da ben gibi insanmış diyorum. Ama çok farklı mertebede çok farklı bir anlatımdaymış. Tam düşündüğüm gibi diyebilir bu satırları okuyan her insan. Herşeyin basitleştirilmiş bir bayatlıkta olduğunu anlamak için alim ya da çok zeki olmadığı bir dünyadayız aslında. Hala neyin peşinde olduğumuzu çözebilmiş değilim. Hangi ırk, hangi din, hangi dil, hangi renk, hangi politika? Bunlar ne? Ya da bunlar neden? Daha fazla mide bulantısından başka bir şey değil asla! En duygulandıran satırlar ise buradakiler oldu. Düşünsenize çok yakın bir mesafede bu iki dev beyin, iki büyük usta. Ama yan yana bile geçseler birbirlerini tanımadılar. Asla bilemediler birbirlerini. Yaşadılar ve yok oldular. Hepimizin bir gün olacağı gibi.. Yine çok sevdiğim paragraflardan biri. O kadar güzel anlatmış ki Zweig, hayran kalmamak elde değil. Kitap hakkında yazacak o kadar çok şey var ki buraya yazmakla bitiremem. Sizlere tavsiyem bu kitabı alın ve hemen okumaya başlayın. Ne demek istediğimi kitabın çeyreği bitmeden anlayacaksınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uc-olum-lev-tolstoy", "text": "Üç Ölüm, Tolstoy'un etkileyici ve hikayenin içine sokan anlatımının en iyi örneklerini barındıran öyküler içeriyor. Aynı zamanda ilkleri barındıran bir özelliği daha var bu kitabın. Kitapta bulunan hikayelerden Holstomer, ilk kez Türkçe'ye çevrilen bir hikayedir. Bir de ilk olmayan şeyler var. Örneğin beni defalarca kez sarsan Tolstoy hikayeleri bu kitapta da yer alıyor. Üç Ölüm, sizi derinden etkileyen hikayeleri barındıran, Tolstoy'un engüzel hikaye kitaplarından biri. Holstomer, Çömlek Alyoşa, Balodan Sonra, Köyde Şarkılar, Üç Ölüm hikayeleri Tolstoy'un sizi alıp götüreceği türden, sarsıcı ve her sona gelindiğinde düşündüren hikayaleri. Kitabın sizi alıp götürmesinin yanı sıra, elinizden bırakamadan okumanızı sağlayan bir özelliği daha var. Zaten çok uzun olmayan kitabı birkaç saat içerisinde bitirmiş oluyorsunuz. Bitirdikten sonra ise bir süre durmak istiyorsunuz. Durup bir boşluğa bakar gibi bir yere çakılı kalıyorsunuz. Görüyorsunuz ama aslında aklınız hala kitabın içerisinde ki hikayelerden birinde ya da birkaçında. Bu güzel Tolstoy eserini herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uc-ornek-oyku-bir-onsoz-miguel-de-unamuno-2", "text": "Böylelikle ilk defa Miguel de Unamuno okudum. Ve bu adam çok garip yazıyor. Özgün demek istiyorum tabi. Açıkçası aynı yazarın, Sis kitabını okumak hevesindeydim ama sonra tadımlık olarak, tanışmak için bu kitabı seçtim ve bir hayli eğlenceli saatler geçirdim. Bu kitapta çok dürüst bir yazarla karşılaşacaksınız. Ya da belki de manipulatif bir deneyim olabilir. Kitabın adının neden böyle seçildiğini önsözde yazarın kendisi anlatıyor. Başta bir karmaşa yaşadım acaba ne demek istiyor diye ama sonrasında öykülerle beraber bir hayli akıcı ve hızlı bir deneyim oldu. Ayrıca bir öyküde okuyucuyu interaktif bir ortama sokuyormuş hissine kapıldım ki bu çok ilginç bir akıl oyunuydu."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uc-ornek-oyku-ve-bir-onsoz-miguel-de-unamuno", "text": "Öyküler daha doğrusu bir iki öykü çok güzeldi. Önsöz ise oldukça sıradandı. Kısacası en son öykü ve ikinci öykü etkiledi. Aile, kadın, erkek ilişkileri değişik bir açıdan aktarılmış. Bunlar dışında kitapta beni etkileyen bir durum olmadı. Evet belki bir kaç kez daha okumalıyım. Fakat şimdi bunu yazıyorum. İleride belki değiştiririm bu sert girişimi. Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz. Devamı elbette gelecek. Öykü yazımında farklı bir tat yakalamış gibi geldi bana. O yüzden bile diğer tüm eserleri okunmayı hak eder. Kaldı ki ben kimim ki bu kararı verebileceğim yazarın kendisi zaten bunu fazlasıyla hak etmiş ve kazanmış durumda. O yüzdendir Miguel de Unamuno kitaplarını belli bir sıra ile bünyeye sindirmeye başlayacağım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ucma-sanati-antonio-altarriba", "text": "Az biraz eğlence, çokça tarih, bolca hüzün dolu bir çizgi roman. Neler olmuş neler dediğimiz tarihin bir uzak kıyısı daha görüntüleniyor önümüzde. İnsani hırslar, anlamsız itişmeler, gereksiz sevgisizlikler ve tabi biten ömürler. Hepsinden daha fazlasını bulabildiğimiz dolu, çok dolu bir çizgi roman. Gerçek ve iyi bir şeyler okumak isteyenlere tavsiye ederim. Biyografik çizgi roman okumayı çok seviyorum. Özellikle bu tip çizgi romanları ise çok daha fazla seviyorum. Çünkü bu tip çizgi romanlarda sadece bahsi geçen kimse ya da kimselerin hayatları değil, aynı zamanda yaşadıkları dönem ile ilgili bilgiler de ediniyorsunuz. Uçma Sanatı'nda İspanya yakın tarihine gidiyoruz ve o zamanı yaşayanlardan öğreniyoruz neler olup bittiğini. Sadece bu bile okunmadan geçilmemesini sağlıyor bana göre. İspanya halkının nasıl kutuplaştığı ve Franco'nun neler yaptığını öğreniyoruz Uçma Sanatı'nda. Tabi bunu tarih dersi alır gibi değil, bir hayatın gözünden görüyoruz. Ne pazarlıkların yapıldığını, kimin ne için öldürdüğünü ya da öldüğünü öğreniyoruz. Komşu ülkelerin tavırlarını, bu tavırlarının günümüzde bile aynı olduğunu, mülteci denildiğinde yaptıkları muamelerin hiç bir farklılık göstermediğini görüyoruz. Kısacası çok fazla şey görüyoruz Uçma Sanatı'nda. Okurken beni en çok etkileyen yerlerden biri çocukluk zamanlarında tarlalar arasında gezdikleri zamanlar oldu. Kendi çocukluğum geldi aklıma. Birebir aynısı değil elbette ama çok benzer anlar vardı. Örneğin duvarın üstüne cam parçaları koyma bizim çocukluğumuzda gördüğümüz bir uygulama idi. Bir yerimizi kesmedik, görünce atlamaktan vazgeçtik. Belirtilen çizgileri aşmamayı, cam kırıkları ile öğrettiler. Sonra üzerine hayal kırıklıkları eklenmeye başladı tıpkı burada olduğu gibi. Ama dedim ya birebir aynısı değil elbette, sadece az biraz benzerlikler, çağrışımlar yaptı. Sonra kırıklarla dolu bir hoş zamanlar geçti gitti işte. Sadece çizgi roman severlere değil, herkese tavsiye edeceğim, eşsiz bir çizgi roman. Çok uzun zamandır beklediğim bu güzel eserle bizleri buluşturduğu için Aylak Kitap'a çok teşekkürler."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ucurtmayi-vurmasinlar-feride-cicekoglu-2", "text": "Okurken duygulandığım çok az kitap olmuştur. Ama gerçekten duygulandığım. Normalde çocuklarla ilgili düşüncelerim biraz farklıdır. Herkes onları melek gibi görür ama ben yeri geldiğinde birer şeytan olacaklarını da bilerek hareket ederim. Tamam kabul biraz abarttım. Yalnız burada ki çocuğun durumu çok farklı. O hapishanede. Kendi isteyerek girmemiş. Annesi hapishaneye girmiş ona da bakacak olmadığından o da hapishanede yaşamaya başlamış. Sonra büyümüş. Gerçekleri görmeye, dünyayı görmeye başlamış. Dünyada görülecek ne var ki? Acıdan, hüzünden, haksızlıktan ve adeletsizlikten başka? Hem de hapishanede görmeye başlamış bunları. Sonra en yakını arkadaşı çıkmış gitmiş hapishaneden. Ama unutmamış içerdeki dostlarını. Onlara yazmış. Küçük kahramanımız Barış'da arkadaşına yazmaya başlamış. Ama çok içten, çok derinlerden yazmaya başlamış. En taş kalbi bile sızlatan türden."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ucurtmayi-vurmasinlar-feride-cicekoglu", "text": "Ben dili bu kadar sade olup da bu kadar bağlayan ve insanın içini bu denli ısıtan bir kitap daha okumadım sanırım. Mektuplar sanki uzun zaman önce bana yazılmış da o mektupları yeni buluyor ve yeni okuyor gibi bir tebessüm oluşturdu yüzümde ve o çocuksu dili, çocuksu düşünceyi bir çırpıda yuttum. Öyle anlar oldu ki gözlerim doldu ve şimdi metroda herkesin içinde ağlamaya başlarsam diye endişe duydum. Evet, parantez içinden de çıkarabileceğiniz üzere, kitabın bir de 89 yapımı bol ödüllü bir Türk sinema filmi var. İzleme fırsatı bulamadım ama fırsat bulur bulmaz göz atmayı düşünüyorum. Türkiye'deki hapishane koşullarını en azından o dönemin ve yaşamaya çalışan bir grup insanın basit ama etkileyici serüvenini küçücük bir çocuğun masum gözlerinden izlemek isterseniz, Uçurtmayı Vurmasınlar'ı hemen okuyun derim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ucurum-konagi-ismail-doruk", "text": "İnsanın iç dünyasını gösteren şiirler. Yaşanmışlıkların kalıntılarını okumak gibi. Uçurum Konağı ile İsmail Doruk bizlere güzel bir yaşanmışlıkların sonucu hikayesi anlatıyor. Uçurum Konağı, İsmail Doruk'un ilk kitabı. Güzel bir şiir kitabı. Sadece güzel bir şiir kitabı değil, aynı zamanda bizlere yaşanmışlıkları anlatan bir şiir kitabı. Tabi burada şiirleri yazan şairin dünyasına girmek gerekiyor. Aksi takdirde kitaptan ve şiirden ne demek istediğini anlayamayız. Zaten şiiri anlamak, şairin ne demek istediğini anlamak, çoğu zaman tüm okunnalar arasında en zoru olmuştur. Benzer yaşanmışlıklara dokunursa eğer anlatılanlar, işte o zaman daha bir içine alır sizi. Benzer durumlarda bulunmuş, benzer olayları yaşamışsanız eğer, anca o zaman olabilir. Belki tabi. O da net ve kesin bir hüküm içermez. Ama her halükarda az biraz yaşanmışlık şart gibi görünüyor. Şiirlerinde hayatın içinde olan insanlara değinmeler var. Kenarda duran, daha az içeriye dahil olan insanların, içeride ki insanlara bakış açısı gibi düşünebiliriz. Daha doğrusu içeride bulunan insanların neler yaptıklarını, kendi gözüyle anlatma gibi. Tabi bu tüm şiirlerde değil belli şiirlerde daha fazla göze çarpıyor. Bazen de geçip gidenin ardından yazılanlar gibi geliyor okuduklarımız. İşte o zaman belki de diyoruz bizim yaşadıklarımız bize bu yönlendirmeyi sunuyor. Bize de bu iyi geliyor ve bunu bu şekli ile kabul ediyoruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ucusan-etekler-john-berger", "text": "Senin için ve senin hakkında. Solo müzik dinlerken, çoğu zaman başlangıçta insan bir başkasına hitap edildiği, kendisininse kulak misafiri olduğu izlenimine kapılır. Sonra o başkası kendisi olur. Aynı şekilde belki de okurun biri senin yerine geçebilir. Evin önünde ve balkondaki saksılarda yetiştirdiğin bitkilerini sularken, kimi zaman bu eylemin ibadetle ilintili olduğunu düşünürdüm, bundan sonraki halka ise ibadetle sevda idi... Suyun ısısı, havaya ve kovanın güneş altında kaldığı süreye bağlı olarak değişirdi. Kimi zaman vücut ısısından daha sıcak olurdu, kimi zamansa ürpertici. Ama bu yaptığın işe gösterdiğin ihtimamı etkilemezdi, ne de sularken kafana geçirdiğin şapkayla seni nasıl sevdiğimi. Bunları yazarken aniden Mahmud Derviş'in bazı dizeleri geldi aklıma; Ramallah'ta onunla bir lokantadayız . O günkü ateşli tartışma sırasında pek az konuştun, ama Mahmud Derviş'ten bir şiir okumasını istedin, bu isteğin onu çok sevindirdi, sakin sakin ezbere okudu. Uzun bir süredir Alplerin huzurlu atmosferinde sağlıklı bir şekilde yaşadığını umduğumuz John Berger ile oğlu Yves Berger tarafından yazılmış ağıt Uçuşan Etekler. Daha uzun zaman yazmasını umduğumuz bir yazar John Berger. Böylesi bir dönemde yaşıyor olması ve bizlere eşsiz eserler kazandırmış olması bizler için büyük şans. Kendisine uzun ömürler diliyoruz. 40 yıl beraber yaşadığı hayat arkadaşı Beverly Berger'in ardından yazdığı bu ağıt, sizi en derinlerinizden etkileyecek bundan eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ulduz-kizin-kargalari-samed-behrangi", "text": "Ulduz Kız'ın Kargaları Samed Behrangi yine yeniden güzel bir çocuk kitabı. Her kitabında bize sunduğu masalsı anlatımı, hayvanların dünyasını bizlere getirdiği kurgusu, iyi ve kötüyü en iyi şekilde aktardığı kitaplarından biri daha. Bu kez Ulduz kız ile beraber kargaların yaşantısına giriyoruz. Hem de onların tüm zorluklarını gözlemliyor, hayatlarını inceliyor ve onları anlıyoruz. Hangimizin çocukluk hayali değildir ki hayvanları anlamak ya da onlarla konuşuyor olabilmek. Tabi bunu gerçekte yapamayacağımız ya da yapılamayacağını büyüdükçe öğreniyoruz. Ama en azından kitaplarla onların yanına gidebiliyoruz. hayatlarını görebiliyor, yaşadıkları zorlukları görebiliyoruz. İşte bu tip kitaplarda bunu bize yaşatan ve masalsı anlatım sunan eşsiz yazarlar var. Samed Behrangi bu yazarların başlarında gelen yazarlardan. Bizlere bu dünyanın kapısını açıyor. Bizlere de içeri girip şöyle bir göz atmak, gezmek, yaşamak kalıyor. Sadece çocukların değil, yetişkinlerinde okuması gereken çocuk kitaplarından biri Ulduz Kız'ın Kargaları. Çocukların dünyasını ve düşünce dünyasını iyi bilen yazardan bizlere gelen bu armağanı iyi değerlendirmek lazım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/utanc-john-maxwell-coetzee-2", "text": "J. M. Coetzee'nin Utanç adındaki romanını okumayı uzun zamandır erteliyordum. Geçenlerde cesaret edip başladım ve düşündüğüm gibi ağır bir roman değilmiş diye geçirdim içimden. Her şey aslında biraz klişeleşen bir olayla başlıyor: üniversitede akademisyen olan David Lurie, bir kız öğrencisine karşı cinsel bir çekime kapılıyor. Ve kızın güzelliğinin paylaşılması gerektiğine inanarak, onunla birlikte oluyor. Melanie adlı bu kız aslında ilişkiye itiraz etmiyor ama gönüllü olduğu da söylenemez. Çok geçmeden bu olay üniversitede duyuluyor, David bu olayda suçlu bulunuyor. Özel hayatında problemleri olan Melanie, David'in aleyhine konuşuyor. Buraya kadar her şey tekdüze sayılırdı aslında. Fakat bu noktadan sonra roman bambaşka bir noktaya adım adım ilerlemeye başlıyor. Her şeyden kaçarak, kendini savunmayı bile reddeden David, bir çiftlik işletmeye çalışan kızı Lucy'nin yanına gidiyor. Burada karşı karşıya kaldığı hayat, David için eski hayatına nazaran çok daha farklıdır. İnsanıyla, şartlarıyla, düşünceleri ve inançlarıyla. David bu soruların doğurduğu ağır gerçeklerle yüzleşirken, çoğu kitapta karşılaştığımız bir aydınlanma yaşıyor. Fakat bu aydınlanma, bildiğimiz türden, içimizi açan, önümüzdeki engelleri kaldıran türden bir aydınlanma değil. Şamar olup yüzünüze iniyor ve sizi ciddi anlamda sarsıyor diyebilirim. Dünyanın yaşayan en büyük yazarlarından biri olarak gösterilen Coetzee, aslında bu tabirle beklentiye dair çıtayı üst noktalara taşıyor olabilir ve beklenti çoğu zaman kitaplardan aldığımız tadı belirli oranda azaltan bir şey. Ancak bana göre, Utanç beklentiyi tam anlamıyla karşılıyor ve en ufak bir hayal kırıklığı yaratmıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/utanc-john-maxwell-coetzee", "text": "Yazarın okuduğum ilk kitabı olan Utanç, beni hakikaten derinden etkiledi. Coetzee'nin tüm kitaplarını birkaç solukta okuma sözü vermeme neden olan Utanç romanı, mutlaka okunması gereken enfes bir eser. Bazı sayfalarda resmen gözlerinizi açarak, soluğunuzu tutarak okuyorsunuz. Sanki sayfaları hızlı yemek yer gibi okuyorsunuz. Kitap Güney Afrika'da geçiyor. Üniversite hocası olan Profesör Lurie, öğrencilerinden birini tutuluyor. Sonrasında ise yapmaması gereken şeyler yapıyor. Tamamiyle içgüdüleri ile hareket ediyor, genç kız ile ilişkiye giriyor ve sonrasında da üniversite kariyerine elveda ediyor. Buraya kadar olağan bir öykü gibi ilerleyen olaylar, daha farklı bir şekilde ama aynı utançla devam ediyor. Kızının çiftliğine yerleşen profesör, kızının yaşamına dahil oluyor ve bu yaşamda sorunlar çok daha büyük çok daha ilkel çok daha kanlı! Tüm bu olayların sonrasında ise hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, geçmişi unutmak zorunda olmak... işte profesörü en fazla bunlar üzüyor. Her insanın hayatınde kendi doğruları kendi yapmak istedikleri var. Siz bunlara dahil olmak isteseniz de kimi zaman olamıyor kimi zamanda olmamanız gerekiyor. Bu insan kızınızda olsa, eşiniz de olsa farketmiyor. Olması gerekenler mi oluyor yoksa seçilen yanlış bilinen doğrular mı hayata geçiyor bilinmez. Bilinen tek şey yaşanan herşey güzel olmadığı gibi, herşey de kötü değil. Coetzee bize Utanç ile sadece insanların hayatlarından bir kesi ile insanları değil, aynı zamanda utancın insanlara göre ne kadar farklı olduğunu da gösteriyor. Aralarda bize sorular yöneltip sizce hangisi doğru? Diye soruyor ama cevabını kendi kendimize vermemizi istiyor. Gereken cevapları kendinize ne kadar açık yüreklilikle verirseniz o kadar kendinizi tanımış oluyorsunuz. Olayların akışı içerisinde hissettiklerinizde size bu olaylara olan bakış açınızı, tepkinizi ve utancınızı gösteriyor. Utanç, sadece bunlarlada kalmıyor sizi gereksiz tek bir kelime ile bile yormuyor. Size sadece insanların şiddetini, içgüdülerini ya da duygularını değil, aynı zamanda Güney Afrika hayatını da anlatıyor. Her daim sempatik ve zararsız gibi görünen insanların aslında ne tip bir canavarı içlerinde barındırdıklarını gösteriyor. Her açıdan çok etkileyici olan karakterlerle sizi kitaptan bir an bile uzaklaştırmıyor, tam tersine elinizden bırakamaz hale getiriyor. J.M. Coetzee'nin bu muhteşem eserini herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uygarligin-ayak-izleri-celil-sadik", "text": "Sanatntarihi, uzun zamandır instagram üzerinden takip ettiğim yararlı hesaplardan biri. Bildiğiniz gibi instagramda yararlı bir hesap bulmak oldukça zorlaştı. Yararlı bilgi paylaşan, sanatla uğraşan ve bilgisini diğer insanlarla paylaşmak isteyen insan sayısı oldukça az. sanatntarihi hesaının kurucusu ve paylaşımları yapan Celil Sadık, bu kimselerden biri. Yararlı paylaşımlarının yanı sıra, seminerler düzenleyen aktif bir sanat tarihi uzmanı. Bu konuda yaptığı seminerlerin yoğunluğu ve kalitesi arttıkça, artık bir kitap haline gelmelerine engel olamamış. İşte Uygarlığın Ayak İzleri, bu şekilde doğan güzel bir çalışma. Hem seminerlerin içerikleri hem sosyal medya paylaşımlarından gelen araştırmaların sonucu oluşan bilgi hem de eğitiminden gelen bilgi bir araya gelmiş, bu kitabı oluşturmuş. Hatta yetmemiş, bir ikincisi de yoldaymış. Bu habere ayrıca sevindiğimi de belirtmek isterim. Kitabın bize anlattığı dört ressam, dört hayat var. Bu hayatlar bildiğimiz, daha doğrusu ismen bildiğimiz Leonardo da Vinci, Michelangelo, Caravaggio ve Bernini. Hayatlarına kısa kısa değindiğimiz sanatçılarla ilgili detaylı bilgiler yer alıyor. Aynı zamanda eserleri ve eserlerinin yorumları da kitabın konularından. Eee ne var bunda? Hemen hemen her kitapta var zaten diyebilirsiniz. Fakat bu kitabı farklı kılan, anlatım tarzı ve sunduğu bilgiler. Konulara yaklaşımı, hayat hikayelerini anlatırken kullandığı üslup, diğer kitaplardan daha farklı ve daha yalın bir dile sahip. Eğer çok fazla detay ile boğulmak değil, net, özet bir bilgiyi, yalın bir biçimde almak istiyorum diyorsanız ve sanat tarihi hakkında giriş bilgi bile olsa almak istiyorum o bilgiyi diyorsanız bu kitap sizin için uygun bir kitap olacaktır. Kısacası okuyucuyu yormadan, kısa ve öz bilgiler veren güzel bir çalışma olmuş. Sosyal medya paylaşımları gibi güzel bir akışa sahip. Devam kitapları da güzel olacaktır diye düşünüyorum. Tarihli Sanat adlı web sayfası ve Sanatın Tarihi rumuzuyla yaptığı paylaşımlardan tanıdığımız Celil Sadık, bugüne dek sosyal medya çağının tüm nimetlerinden faydalanarak yüz binlerce takipçisini zamanda yolculuğa çıkardı. Bu kitaptaysa uygarlığı biçimlendiren sanatçılar ve eserlerinin öykülerini, olabilecek en romansı ve yalın dille anlatıp bir gizem avına dönüştürüyor. Üstelik Leonardo, Michelangelo, Caravaggio ve Bernini üzerinde durduğu bu ilk cilt, sadece bir başlangıç! Uygarlık tarihinin ikonik isimleri üzerinden yaptığımız bu okumada sanatçıların hayatından en az bilinenleri öğrenmekle kalmıyor, eserlerinde saklı sırları da birer birer deşifre ediyoruz. -Celil Sadık - Like - Digg - Del - Tumblr - VKontakte - Flattr - Buffer - Love This - Odnoklassniki - Meneame - Blogger - Amazon - Yahoo Mail - Gmail - AOL - Newsvine - HackerNews - Evernote - MySpace - Mail.ru - Viadeo - Line - Comments - Yummly - SMS - Viber - Telegram - Subscribe - Skype - Facebook Messenger - Kakao - LiveJournal - Yammer - Edgar - Fintel - Mix - Instapaper - Copy Link"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uyuyan-adam-georges-perec-2", "text": "Şimdi... Aslında yorum yapmak için kararsızım. Bir cümle ile, öyle bir kitap işte ya, diyebilirim. Ya da bir şeyler söylemek için geveleyebilirim. Gördüğünüz gibi beni bu durumda bırakan bir kitap. Bir roman tabi, Uyuyan Adam. Ama şu, yazarın hayata dair öyle sokakta, otobüste, evde, yatakta vb. yerlerde düşündüğü şeylerin, fikirlerin, felsefi zeminlere oturtularak yada oturtulmayarak söylemesi, akıp gitmesi gibi. Bazen sıkıyor bu tip kitaplar. Eğer sizde o psikoloji içinde değilseniz hızla bayabilir, ya da bilindik şeylere tanık olabilirsiniz. Bilmiyorum. Biraz bohem bir kitap, beni şaşırtan aklımda iz bırakan bir yanı da olmadı. Belki yazarın daha iyi bir kitabından başlamalıydım. Ama öte yandan belki de ikinci bir okuyuşta çok farklı gelebilir. Örneğin Camus'un Düşüş kitabını ilk okuduğumda oldukça sıkılmış hatta okuduğumu unutmuştum. Oysa sonrasında öylesine kapılmıştım ki bazen bazı kitapların zamanı olduğunu anlamıştım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uyuyan-adam-georges-perec", "text": "Georges Perec'in ilk okuduğum kitabı Uyuyan Adam. Çok zekice hazırlanmış bir kitap. Her ne kadar roman densede tam olarak roman tadında değil. Zaten roman gibi okumakta oldukça zorlayıcı. Kitapta tek karakter var. Zaman olarak şimdiki zaman kipinde yazılmış. Şimdi bunları söyleyince biraz tuhaf oluyor biliyorum fakat kitaplarının farklı olmadığını söylemedim Georges Perec'in. Yaşamı, hiçliği, sorgulamayı, düşünmemeyi, anlamı ve anlamsızlığı sorgulayan farklı bir kitap Uyuyan Adam. Fakat bu kitabı okumak için tertemiz pırıl pırıl bir zihin gerekmekte. Aksi takdirde kitaba odaklanmanız biraz zor oluyor. Akıl başka yere kaydığında toparlanması sıkıntılı. Neden derseniz normal bir roman düzeninde ilerlemiyor eser. Anlatılmak istenende çok kolay değil. Anlatımda oldukça farklı. Kitap bir nevi aforizmalar kitabı zaten. Ee hal durum böyle olunca kitabın okunabilirliği ve odaklanabilirliğide sıkıntıya giriyor. Hani bazı kitaplar vardır okurken müzik bile konsantrasyonunuzu bozar ya da bozmasada size öyle gelir hah işte aynen o tarz bir kitap. Hele birde konudan kopup kitaptan uzaklaşırsanız işte o zaman ara verme zamanı gelmiş demektir. Ölmedin; daha aklı başında biri de olmadın. ikinci sınıf iki yaşlı aktör seni aramaya gelmediler,sana yanaşıp üçünüzden ikisini ortadan kaldırmadan birinizi yok edemeyecekleri bir bütün oluşturmadılar seninle. insan ne harikulade bir b...uluş!Isınsın diye ellerine, soğusun diye çorbasına üfleyebilir.Çok tiksindirmiyorsa bir kınkanatlıyı başparmağıyla işaret parmağı arasında hafifçe tutabilir.Bitki yetiştirebilir,besinini,giyimini,kimi ilaçları,hatta kötü kokusunu gizlemeye yarayacak parfümleri onlardan sağlayabilir. Fare, labirentinde hakiki hünerler gösterebilir:Yemini alabilmek için basmak zorunda olduğu pedalları bir piyanonun ya da bir orgun klavyesine akıllıca bağlamak yoluyla hayvanınisa sevincim daim olsunu doğru olarak çalması sağlanabilir;onun bundan sonsuz bir zevk aldığını düşünmemize de hiç bir engel yoktur. Oysa sen,zavallı Dedalus,senin labirentin yoktu.Sahte mahkum,senin kapın açıktı.Ne kapının önünde nöbetçi duruyordu,ne dehlizin sonunda nöbetçi şefi,ne de bahçenin küçük kapısında Engizisyon Yargıcı. Birbiri ardınca sıralanan her bir gün,gülünç çabalarındaki ikiyüzlülüğü ortaya sermekten,sabrını aşındırmaktan başka bir işe yaramadı.Zamanın tamamen durması gerekirdi,ne var ki hiç kimse zamana karşı savaşacak güçte değil.Hile yapabildin,zaman kırıntıları,saniyeler kazanabildin:Ama Saint-Roch'un çanları,Pyramides sokağıyla Saint-Honore sokağının kavşağındaki trafik ışıkları,sahanlıktaki musluktan damlayan su damlasının tahmin edilebilir düşüşü,saatleri,dakikaları,günleri ve mevsimleri ölçmeyi hiç bir zaman durdurmadılar.Zamanı unutur gibi yapabildin,geceleyin yürüyüp gündüz uyuyabildin:Ama onu hiç bir zaman tamamen aldatamadın. Uzunca bir süre kendine sığınaklar kurup yıktın:düzen ya da eylemsizlik,başıboş sürüklenme ya da uyku,geceleyin devriye gezmeler,yansız anlar,gölgelerin ve ışıkların kaçışı.Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi,kendini sersemleştirmeyi,kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki.Ama oyun bitti,büyük şenlik,ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti.Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin.Kayıtsızlık seni farklı kılmadı. Bu yazarın tüm kitapları okunmalı dediğim yazarlardan biridir Georges Perec. Fakat başlangıç için doğru bir kitap değildir Uyuyan Adam. Şeyler, W Ya da Bir Çocukluk Hatırası ya da Yaşam Kullanma Kılavuzu daha uygun bir başlangıç olacaktır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uyuyan-ordu-francesca-simon", "text": "Nors mitolojisi, İskandinav mitolojisi, Viking tanrıları gibi konulara değinen, güzel, sade bir çocuk kitabı benzeri fantastik bir eser Uyuyan Ordu. Thor'un kardeşi Loki ve onun hınzırlıkları daha doğrusu kötülükleri sayesinde karışan işleri toparlama görevi, ölümlü bir kız çocuğuna kalmıştır. Bu küçük kız çocuğu herşeyden habersiz, müzede gezinirken başına gelen bu olaydan sonra elinden geleni yapar. Her ne kadar içine zor girilen bir kitap olsa da Uyuyan Ordu hoş bir kitap. Özellikle meraklısı olduğum, İskandinav mitolojisine bu şekilde bir giriş yapmak, bu şekilde bir kaç ayrıntıyı öğrenmek ve o zamanlardaymış gibi, o anı yaşıyormuş gibi olmak çok hoşuma gitti. Kitabın içinde yer yer bulunan öğretici alanların dışında, nedenleri ve sonuçları da görüyorsunuz. Tabi amaç bu değildir eminim kitabın yazarı için ama sanki biraz bu konulara değinmek istemiş gibi geldi bana. Ama iyi ki de değinmiş çünkü daha çekici hale gelen bir kitap olmuş. Keşke bu tip kitaplar daha fazla olsa bu sayede çaktırmadan ara ara İskandinav mitolojisini öğrenmiş olacağız. Hatta kitabı okurken aklıma geldi Türk mitolojisi içinde bu tip kitaplar var mıdır acaba diye düşündüm. Mutlaka vardır fakat henüz bilmiyoruz. Bilen varsa yorum olarak yazarsa çok sevinirim. Olmazsa olmaz olmasada gerçekten güzel bir kitap. Özellikle meraklıları için okunması gereken bir kitap. Çocuklar için belki biraz fazla gelebilir. Çok küçük olmadıkları sürece sorun yok tabi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uzak-sehir-levent-cantek", "text": "Uzak Şehir, Levent Cantek'in Ankara çizgi romanlarından bir diğeri. Ankara'nın arka sokaklarında yaşananların anlatıldığı bir kitap Uzak Şehir. Ülkemizde çok fazla üzerinde durulmayan konulara çizgi roman aracı ile değinilmiş, olması gereken güzel çalışmalardan Uzak Şehir. Çizgi roman denildiğinde akla gelen tabuların hiçbiri gerçeği yansıtmıyor biliyorsunuz. Çizgi roman denilince akla hemen işe yaramaz, çocuklar için vs. gibi olumsuzlamalar yapılıyor. Günümüzde eş dost sohbetlerinde bile bunu duyabiliyoruz. Fakat bu çok yanlış bir gidişat. Yurtdışında çizgi roman başlı başına bir dal durumunda ve çok iyi örneklerini görüyoruz. Ülkemize de gelmeye başladı bu tip alternatif çizgi romanlar. Her biri ayrı bir kaliteyi ve ayrı bir sanatı temsil ediyor. İşte bizim ülkemizde de bu tip çalışmalar yapılmaya başlandı. Uzak Şehir bu çalışmalardan biri. Kendimizden, kendi şehirlerimizden birinde olup bitenlere çizgi roman dünyasından bakma şansını bulduğumuz, güzel çalışmalardan biri. Gerek konusu gerek çizgileri gerekse anlatımı kısacası hiç bir yerinde büyük kusurlar bulunmayan, güzel bir öykü. Fazla uzatılmadan alınması, okunması gerekli diye düşünüyorum. Güzel bir çizgi roman okuma saati için, kendinize bir saat ayırın ve Uzak Şehir'e bir gidin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/uzun-beyaz-bulut-gelibolu-buket-uzuner", "text": "Bazı romanlar vardır, en hassas değerlerimiz üzerine yazılmış olduğu için, söylemek istediği aslında iyi bir şey olsa bile, yanlış anlaşılır! Millet olarak tabu yaptığımız, hakkında en ufacık bir yorumu kaldıramadığımız değerlerimiz var. En azından benim, üzerine söz söyletmeyeceğim, bir laf edilse panter kesileceğim ve hemen savunmaya geçeceğim derin milli değerlerim var! Çanakkale Zaferi de bulardan biri elbette! İşte tam da bu yüzden çok değerli ya bu kitap! Milletimiz için bu kadar önemli bir yeri olan Çanakkale Zaferi'ne çok başka bir pencereden bakıyor Uzun Beyaz Bulut Gelibolu romanı. Okurken milli duygulardan sıyrılıp hikayenin akıcılığına öyle kaptırıyorsunuz ki kendinizi hem bir Anzak askerinin yerine koyabiliyor, hem bir Türk yiğidi oluyor, hem de gece çöküp ateş kesilince cephede kurulan insani ilişkilerle duygudan duyguya geçiyorsunuz. Bu kitap bize Çanakkale Destanı'nı anlatmıyor aslında. Bu kitap, insanlık var olduğundan bu yana yaşanan savaşların, sebebi ne olursa olsun, her türlü savaşın, sonucunda zafer bile kazanılmış olsa, efsaneler bile yazdırmış olsa, insan hayatına nasıl zarar verdiğini, nasıl yıkımlar yarattığını, yaşamı nasıl da param parça ettiğini anlatıyor! Bu kitap, savaşın kaybedeni, kazananı olmadığını, aslında her defasında kaybedenin insanlık olduğunu gösteriyor. Bunu yaparken bizim için çok kıymetli ve bir o kadar kayıplar verdiğimiz tarihi zaferi zemin yapıyor kendine. İşte bu yüzden de eleştiriliyor kimilerince... Çünkü Çanakkale Zaferi bizim için kutsal bir dava, asla üstüne söz söylenemeyen, oysa ki kitap, kahramanlık destanı anlatmıyor! Savaşta yitip giden insan hayatlarından dem vuruyor! Kitabı beğenerek okuyan benim gibi bir okuyucunun yorumuysa şu, milli duygularımızı bir yana bırakıp insani duygularla okunması gereken, kesinlikle okunması gereken harika bir tarihi roman karşımızdaki!"} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/vahsetin-cagrisi-jack-london", "text": "Bir köpeğin gözünden sert bir dünya. Hem de çok sert bir dünya. Soğuk acımasız. Düştüğünde herşeyin bittiği bir dünya. Her zaman yerine geçebilecek birinin olduğu ve o birinin hazırda beklediği bir dünya. Senin düşüşün, bazıları için yükseliştir sözünün bir tür öğüt, bir tür olmazsa olmaz olduğu bir dünya. Medeniyette gibi görünüp, aslında vahşi yaşamda olanların dünyasından bir kesit. Jack London tarzını çok iyi hissedeceğiniz eşsiz roman Vahşetin Çağrısı ile bir köpeğin gözünden dünyamızı görüyoruz. Bu dünyada hayvanlar bir mal. Satın alınan, satılan, değiştirilebilen ve öldüğünde bir kenara atılan eşya gibiler. Modern bir medeniyetteyiz. İnsan dediğimiz düşünen hayvanın, bu gelişmiş dünyasında vahşeti yaşayan hayvanlarla beraberiz. En iyi dostlarımız onlar. Köpekler. Zor koşullarda sert bir hayat ile yüz yüze gelmiş kızak çeken bu köpekler, hem insanlardan hem de kendi cinslerinden eziyet çektikleri yetmiyormuş gibi bir de daha vahşi akrabaları kurtlarla uğraşıyorlar. Bir yandan kendi aralarında ki akıl almaz hiyerarşi bir yandan insanların akıl almaz beklentileri bir yandan da doğanın sunduğu aşılması zor koşullar. Bu durumda daha da sertleşen köpekler artık vahşeti yaşamış vahşiler oalrak gelişiyorlar. Bu ortamda olmak artık onlar için olağan bir hale geliyor. Sopalar, kamçılar, kurtlar ve soğuk. Hepsi de olmazsa olmaz oluyor artık yaşamlarında. Jack London'ın klasikleşmiş romanı Vahşetin Çağrısı ile çok uzaklarda çok zor bir yaşamda bulacaksınız kendinizi. Hemde insan olarak değil, bir köpek olarak yaşayacaksınız o zamanları. O anları sanki siz yaşıyor gibi üzülecek yer yer vahşileşeceksiniz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/van-gogh-michael-howard", "text": "Bir süredir merakla takip ettiğim bir seri var. Türkiye İş Bankası Yayınlarının ressamlar serisi. Bu seride büyük ressamların hayatları, resimleri ile birlikte harmanlanarak bizlere sunuluyor. Güzel mi güzel bir okuma şöleni. Hangi birinden başlanmalı insan karar veremiyor elbette. Ben başlangıcı Van Gogh ile yapmayı seçtim. Neden derseniz çok merak ettiğim bir ressam ve hayatı hakikaten oldukça ilginç. Amsterdam'da bulunan Van Gogh müzesini gezerken bir çok ayrıntıyı tam olarak anlamamış, bahsedilen konuları yarım yamalak anlayabilmiştim. Van Gogh hakkında bir bilgiye ulaşmıştım fakat bu bilginin boşlukları vardı ve doldurulması gerekliydi. İşte bu eser tam olarak bu amaca hizmet etti benim için. Van Gogh müzesinin izni ile orada bulunan dökümanlar ve resimlerle hazırlanan eserde, Van Gogh ile ilgili hemen hemen herşeyi bulabiliyorsunuz. Sadece sanatçının hayatı değil, hayatı boyunca yaptığı çalışmalardan bir çoğunu da inceleme şansını bulabiliyorsunuz. Van Gogh yaşamı boyunca 1100'ün üzerinde karakalem çalışması, bir ona yakın sulu boya çalışması yapmış. Bilinen eserlerinin yanı sıra ilk kez görebileceğiniz eserleri de bu kitapta bulabiliyorsunuz. Her biri ile ilgili küçük bir notta yazılmış. Kardeşi ile mektuplarından tutun, ailesi ile olan yazdıkları ve çevresi ile ilgili düşüncelerine kadar bir çok not bu kitapta yer alıyor. Öyle sanıyorum ki bu tip bir eser daha yok Van Gogh ile ilgili. Ressamı tanımak isteyenler için başından sonuna kadar iyi bir tanışma olacağı kesin. Mükemmel bir eser başka ne denebilir bilemiyorum. Birkaç yıl önce ziyaret ettiğim Van Gogh müzesinde anlamadığım kısımları bu kitap sayesinde doldurdum. Herşeyiyle eşsiz bir çalışma olmuş. Emeği geçen herkese teşekkür edilmeli."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/vatan-kurtaran-saban-haldun-taner", "text": "Vatan Kurtaran Şaban hakikaten bir başyapıt, bir tiyatro klasiğidir. Tartışmasız bir biçimde en iyiler arasında yerini alır. Sadece bu yönü ile değil aynı zamanda zamanının Türkiye'sine mükemmel bir eleştiridir. O zamanlar yazılan eserlerden en akılda kalanlarından biri olan Vatan Kurtaran Şaban halen güncelliğini korumakta ve bizleri güldürebilmektedir. Tabi güldürmekle kalmıyor Vatan Kurtaran Şaban, az biraz ağlanacak halimize güldüğümüzü fark ediyoruz. Her ne kadar o zamanlar olanlar kadar komik daha doğrusu şimdi komik o zamanlar için trajik olayları halen yer yer yaşıyoruz. Ne yazık ki ülkemizde halen gördüğümüz acı bir tablo var. Uzmanlığa önem verilmemekte, sürekli olarak birilerinin tanıdığı, birilerinin ahbabı olduğunuzda bir yerlere gelinebilmektesiniz. Aksi halde bu çok ama çok zor, bu tip bir durumun halen yaşanıyor olması ise gerçekten çok ama çok üzücü. Keşke profesyonelliğe göre atamalar yapılsa, keşke sadece o alanın uzmanlarına, o alana ömrünü adamış, yıllarca emek vermiş kimselere şans verilse. Elbet bu bir anda gelişecek bir durum değil. Eğitim seviyemiz yükseldikçe, insanın değeri ortaya çıktıkça, kültür ve sanatın yerinin ne kadar önemli olduğu anlaşılınca bazı şeylerin değişimi başlayacaktır. Umuyorum ki bizler bu gelişimi görür ve bu gelişim sonrası gururla geleceğe bakabiliriz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/vathek-william-beckford", "text": "Çok fazla güzel şeyler duyduğunuz kitaplara ön yargı ile yakşamayın derdim eskiden. Mutlaka bir güzelliği vardır ki bu kadar olumlu not alıyor. Evet Vathek için de ben çok fazla olumlu duyum aldım. Peki ne oldu? Çok mu kötüydü kitap? Elbette hayır. Hatta yer yer çok güzeldi diyebilirim ama beklentilerin bu kadar yüksek olduğu bir kitaptan daha fazlasını yani en azından standart bir masal kitabından fazlasını beklerdim. Bekledim diyelim aslında. Peki çok büyük bir hayal kırıklığı oldu mu? Elbette hayır. Kitap kötü ya da okumaya değmeyecek bir kitap değil. İnternette ki bu tip yorumlara aldırış etmeyiniz. Çünkü bunlar tamamen kötüleme için yazılmış tarzda yorumlar. Gerçeği yansıtmıyor bizlere. Ama çok büyük beklenti ile okumayın. Bu bir gerçek. Çok büyük beklenti sarsar sizleri ve bizleri. Kitabın konusuna gelince, kitap bir kralı anlatıyor. Aslında herşeyi yerli yerinde olan, hiçbir sıkıntısı olmayan bir kralı hemde. Ama sanırım rahat batıyor lafı çok doğru bu kralımıza da rahat mı batıyor artık yoksa şeytan mı dürtüyor nedir bilinmez saçma sapan hırsının peşinden gidiyor. Tabi bu hırsın karşılığını fazlasıyla alıyor. İyi mi kötü mü orası zaman içinde görülüyor. Ama bir gerçek var ki o da kralın tamamen yoldan çıkıp, tamamen kendisi etrafında dönen inanılması güç saçmalaması, işleri çığrından çıkarması oluyor. Tabi bir de masal kitaplarında bulunan çok fazla abartma Vathek'de de var. Hemde fazlasının fazlasıyla. Özellikle arap hikayelerinde tanık olduğumuz 1000 deve bilmem ne 500 katır bilmem ne bilmem nesi tarzında abartılar burada da fazlasıyla var. Epik anlatımın sıklıkla kullandığı bir abartı Vathek'de de yer buluyor. Çok basit istekleri için körü körüne kendisini yanlışlara ve kötülüğe sürükleyen bir kralı okuyoruz. İlla okunmalı kaçırmayın diyeceğim bir kitap değil. Fakat okuma sırasında yer verilmesi gereken bir kitap. Özellikle bu tip masalları sevenler için."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ve-daglar-yankilandi-khaled-hosseini", "text": "Khaled Hosseini'nin yayınlanan son kitabı. Yazarın Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş adlı iki romanı daha var. Mutlaka bir yerlerde duymuşsunuzdur, bir aralar oldukça popülerdi. Hatta Uçurtma Avcısı'na film dahi çekildi. Popüler olduğu dönemde ben de o akıma dahil olup, bir çırpıda ilk iki romanı yutmuştum ve kelimenin tam anlamıyla bayılmıştım. Afganistan'ın içinde bulunduğu durum, savaşın içine düşmüş insanların psikolojisi, dostluk, kardeşlik, aşk, ayrılık bu kavramlar o kadar yoğun ve samimi işlenmişti ki her iki kitabın da etkisinden uzun süre kurtulamamıştım. Dolayısıyla beni ilk iki kitabıyla mest eden bir yazarın, üçüncü kitabına devasa boyuttaki beklentilerimle başladım. Belki de bu yüzden, ilk iki kitaptaki sürükleyici ve insanın içine işleyen tonları, bu kitapta yoğun derecede yaşayamadım. Ve dağlar yankılandı kitabı bir kez konu ve üslup olarak daha farklı. Tek bir hikaye etrafında şekillenen hayatları görmüyorsunuz. İçinde, birbiriyle çok uzaktan da olsa bağlantılı, birden fazla hikaye var. Yazar bu farklı hayatları yazarken, sonunda hikayeleri birleştirme kaygısı gütmüyor. İnsanların yaşadıklarını mutlu veya mutsuz bir sona bağlama girişiminde de bulunmuyor. Tıpkı gerçeğin kendisi gibi, hala yaşanan bir 'süreç' olarak bırakmayı tercih ediyor. Kitabın ana hikayesi Peri ve Abdullah adlı kardeşlerin, birbirinden çok uzak iki farklı yaşama sürüklenişinden bahsediyor. Farklı kültürlerde yeşermek zorunda bırakılan bu iki çocuk, anlam veremedikleri bir yoklukla hayatlarını sürdürmek zorunda kalıyor. Diğer hikayeler ise bu ana hikayeden dallanıp budaklanıyor. Kitabın başlarında Peri ve Abdullah beni çok etkilese de, ana hikayenin bir süre sonra uzaklaşıp etkisini kaybettiğini söylemeliyim. Dolayısıyla kitabın sonlarını 'artık bitireyim' düşüncesiyle okudum. Kitabın çoğu kesim tarafından 'vasat' olarak nitelendirilmesinin sebebi bana kalırsa, yazarın bu hikayeleri yüz üstü bırakıp kitabı aniden bitirmesi. Eğer yalnızca Peri ve Abdullah'ı anlatan bir kitap olsaydı, daha fazla etkileyebilirdi. Yalnızca Thalia ve Markos'u anlatsa, bana kalırsa muhteşem olabilirdi. Ama dediğim gibi yazarın son kitabında farklı bir kalıp denemiş olması diğer iki kitabın burukluğunu unutmaya çalışan çoğu Hosseini okuru için, hayal kırıklığına dönüştü."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ve-hipopotamlar-tanklarinda-haslandilar-william-s-burroughs-jack-kerouac", "text": "Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar Beat Kuşağı'nın ilk kitabı olarak kabul edilen, yeraltı edebiyatının önemli bir eseri. Kitap bu türü sevenler için bir solukta okunabilecek bir kitap. Bu türden okumamış kişilerin ise birkaç Beat eseri sindirmesi ve sonrasında Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar'ı okuması gerekmekte. Neden derseniz başlar başlamaz afallayabilirsiniz. Jack Kerouac ve William S. Burroughs, 1950'ler de toplumun onlara sunduklarından uzakta yaşamayı kendilerine felsefe edinmiş, her otoriteye karşı duruş sergileyen iki arkadaş. Yazdıkların ve politik tavırlarından dolayı sık sık yargılanmışlardır. 1944 yılında, Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar'ı kaleme aldıkları sırada haklarındaki ilk suçlama oldukça farklıdır: Cinayeti polise bildirmemek. Arkadaşlarının işlediği ve daha sonra kendilerine anlatılan cinayeti polise bildirmeyerek tutuklanmalarının hikayesini, romanlaştırmaya karar verdiklerinde aslında Beat Kuşağını da başlatmış olduklarının farkında değillerdi. Fakat kitabı yayınlamak hiçte kolay değildi. Yıllarca kitabı yayınlamak için uğraştılar. Kitapta adları geçen arkadaşları dahil olmak üzere hemen hemen herkes bu kitabın yayınlanmasına sıcak bakmıyordu. Fakat on yıllar sonunda kitap yayınlandı ve 71 yıl sonra Türkçe çevirisi ile okunmaya hazır durumda. Tabi bu kadar övgüden sonra ne bekleyeceğinizi bilemiyorum fakat çok büyük beklentilerle okumamanızı tavsiye ederim. Çok büyük bir beklenti sizi sarsabilir. Özellikle yeraltı edebiyatına uzak kişiler için zaman kaybı olarak bile değerlendirilebilir. Kitap çok sürükleyici ve hakikaten birkaç soluk sürmüyor bitirmeniz. Fakat çeviriden midir bilemiyorum olayların döngüsünde kopmalar var. Bu da sizi yavaşlatıyor. Kitaptan ani kopmalar yaşatabiliyor. Bunlar çeviriden kaçmaması gereken hatalar aslında neden olmuş ya da bilerek mi yapılmış anlayamadım. En son okuduğum birkaç kitapta yazım hataları, çeviri hataları ve baskı hatalarına sahip iki yayınevi oldu İthaki Yayıncılık ve Sel Yayıncılık. Her iki yayınevinide çok seviyoruz fakat bu hataların daha az olmasını umuyor ve talep ediyoruz."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/ve-yuzlerimiz-kalbim-fotograflar-kadar-kisa-omurlu-john-berger", "text": "Yine görme ile alakalı bir kitap mı? Hayır bu kez değil. Aslında biraz öyle ama bu kez gören organ göz değil. Peki hüzünlü mü? Hem de fazlasıyla! Dinlediğiniz müziğe dikkat edin okurken. Eğer arkaplanda Max Richter'den On The Nature Of Daylight gibi bir parça çalıyorsa işin rengi hakikaten çok farklı olabilir. Evet yine John Berger yine şaşırtmayan bir kalite ve yine şaşırtmayan bir mükemmellik düzeyi. Bize bunu neden yapıyor bilmiyorum ama yapmaya devam etse iyi olacak. Umuyorum ki ölüm onu almaz ve o bunları yapmaya devam edebilir. Görme Biçimleri adlı şaheserden beridir hemen hemen her ay bir John Berger kitabı okumaya özen gösteriyorum. O kadar biliyorum ki karşıma çıkacak olanın ne kadar iyi olduğunu, o kadar eminimki bundan çok fazla düşünmüyorum. Alıyorum ve okumaya başlıyorum. Bir şekilde bir yerlerden beni kendisine bağlayacağını biliyorum. İlk sayfalar belki sıkıcı gibi görünebilir. Belki hikayenin içine giremem hemen ama bilirim ki bir an gelecek beni yakalayacak. O zamanı beklerim. O zaman gelir ve ben keyifle okumaya devam ederim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/venedik-taciri-william-shakespeare", "text": "Venedik Taciri William Shakespeare'in 1594'de sahnelenen komedi oyunudur. Her ne kadar komedi olarak geçse de içerisinde çok ciddi göndermeler barındırmaktadır. Özellikle insanların din ve ırk nefreti ile ilgili yerinde göndermeler yapar. Aynı zamanda içimizde ki ırkçı kısmı dürterek, alevlendiren Shakespeare, bize iyi ve kötüyü farklı bir açıdan gösteriyor. Her oyunda olduğu gibi bu oyunda da bir kötü adam vardır. Bu kez kötü adam yahudi bir tefecidir. Adı Shylock olan bu adam, sürekli olarak yahudi olduğu için ezildiğini söyleyerek kendisini acındırmaktadır. İnsanların dikkatini sürekli olarak bu noktaya çekmektedir. Bu durumun, günümüzde de benzer örneklerini görebilmekteyiz. Günün birinde varlıklı bir tüccar olan hristiyan Antonio'ya borç para verir. Yahudi tefeci Shylock hiç sevmediği Antonio'ya bu parayı verir, verir ama ödeyemezse, vücudunun neresinden isterse, yarım kilo et keseceğini senedin sonuna şart olarak ekletir. Bunu kabul eden Antonio ne de olsa ödeyeceğinden emindir. Fakat işler umduğu gibi gitmez. Antonio'nun gemileri bir bir batar. Borcunu ödeyemeyen Antonio, mahkemeye çıkar. Tefeci Shylock, nefretle hakkını ister yani hakkı olan yarım kilo eti. Para teklif edilsede Antonio'nun arkadaşları tarafından o reddeder. İlla hakkını istemektedir. Bıçağını bileyen yahudi tefeci kanunlara sığınarak hakkını almak istemektedir. Fakat bir açık vardır. Eti keserken kan akıtmaması gerekmektedir. Kanuna göre eğer kan akarsa, bir hristiyanın kanını akıttığı için, yahudi tefeci Shylock'un tüm mal ve mülküne el konulacaktır. Venedik'te kanun böyledir. Shylock hakkından vazgeçer, seneti atar. Fakat bu sefer de bir hrıstiyanın hayatına kast ettiği için, mallarına el konur. Yaşayıp yaşamayacağı ise Antonio'nun merhametindedir. Antonio hristiyan olması şartıyla Shylock'u bağışlar. Üzerine sayfalarca yazılacak bir hikaye. Fakat her satırda birileri rahatsız olabilir. Bu yüzden herkes okumalı ve kendi doğruları ile başbaşa kalmalıdır diye düşünüyorum. Cehaletin boyumuzu aştığı bu dönemde, dinlerle alakalı söylenecek her söz, yazılacak her satır bambaşka yerlere çekilip, parmaklarımızı kesen bir bumeranga dönüşebilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/vercoquin-plankton-boris-vian", "text": "İnceden inceden dalgasını geçen bir Boris Vian kitabı. Nereden bakarsanız bakın göreceğiniz tek şey Boris Vian'ın ince zekası ve iğnelemeyi seven düşünce yapısıdır. Bunu yaparken okuru sıkmadan, eğlendirerek yer yer güldürerek yapması da bizler için bulunmaz bir nimet. Diğer kitapları gibi çok akıcı değil, akıcı bir kitap Vercoquin ve Plankton. Yazarın diğer kitaplarını okuyanlar bilir akıcılık konusuda olması gerekenden daha fazla bir akıcılık bulursunuz. Hatta bir an gelir bitmese de biraz daha okusam derken bulursunuz kendinizi. Vercoquin ve Plankton'da ise benzer bir akıcılığı ilk başlarda yakalıyorsunuz fakat ortalara doğru yitiriyorsunuz. Bu çeviri ile alakalı bir durum olabilir elbette. Kitabın sistem eleştirisi yerleri yerinde bir yapı ile ilerliyor. Her şeyin çok önceden düşünülüp, kurgulandığını anlıyorsunuz. Sadece sistem değil aynı zamanda yazarlara da gönderme var gibi. F. Scott Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsby'ine kahramanın adı ile bir gönderme var örneğin. Major, Vercoquin ve Plankton'daki ana akarakterimiz, Great Gatsby ise Muhteşem Gatsby'deki ana karakterimiz. Bildiğiniz gibi Major ile Great arasında pek bir fark da yok zaten. Büyük, harika, muhteşem vs... Benzerlikler olayların bütünlüğü ile perçinleniyor aslında. Zenginlik içinde yaşayan insanlar, geçim sıkıntııs olmayan hayatlar, partiler güzel kadınlar, güzel giysiler, güzel yiyecekler, içecekler kısacası güzel denebilecek hayatlar. Tabi Boris Vian'a özgü caz tarzı farkı var. Peki neden Vercoquin ve Plankton, Muhteşem Gatsby gibi olamadı? Popülerlik sınavında sınıfta kalan Boris Vian'dan böyle bir şey beklemek elbette doğru değil. Zaten onun tarzına yakışmayabilir. Artı kemikleri sızım sızım sızlayabilir. Aralarında yirmi küsür sene olan, tarz olarak birbirlerine benzeyen yerlerin olduğu iki kitaptan birinin diğerinden bu kadar farklı bir yerde olması, Boris Vian'nın kendi ülkesinde bile değerinin çok geç anlaşılması, bazı yazarların bazı ülkelerde değerinin çok ama çok üstünde değerlendirilmesi ve bunun gibi bir çok konu kafamda dönüyor şu an. Neyse biz konumuza dönelim. Kitap güzel arkadaşlar alınız okuyunuz. Ama Boris Vian'ı ilk kez okuyacak bir kimse iseniz o zaman başlangıcı bu kitapla yapmayınız. Yazarı ve tarzı tanıdıktan sonra okuyunuz derim ben. Şahsi fikrim budur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/visne-bahcesi-anton-cehov", "text": "Bu ay bu kadar yoğun roman ve felsefe arasına tiyatro eklemezsem muhtemelen okumaktan soğurdum. Rus edebiyatının benim için bir diğer vazgeçilmesi Çehov'un Vişne Bahçesi güzel bir nefes aldırdı. Konu, toprak sahibi bir ailenin kötü ekonomik durumlarından dolayı Vişne Bahçelerini satıp satmamaları arasında gidip gelen bir temada anlatılıyor. Tabi ben meseleye bu kadar basit bakamam. Temel olarak zor durumda bir aile, bu ailenin varlıklarını satmak için onlara danışmanlık yapmaya çalışan bir tüccar, aile üyelerinin kendi içlerinde ki aşk hayatları veya diğer ilişkilerini de görüyoruz. Trajedi olarak yorumlayabilirim. Finalde ailenin evini terk ediş sahnesi beni küçüklüğüme de götürdü. Bir vakit gelir bir evden ayrılmak gerekirdi. O zaman ne hissettiysem, ya da bu tür bir vedanın insanda uyandırdığı hüzün son sahnede çok güzel işlenmiş. Oldukça kısa bir kitap, bir tiyatro arası vermek istiyorsanız soluksuz bitiyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/wittgensteinin-metresi-david-markson", "text": "Tam bir deli romanı. Evet girer girmez yazıya bunu yazmak istedim. Hakikaten bir delinin kendi kendine dedikodu yapması. Şimdi böyle yazınca iyi değilmiş gibi algılanabilir fakat kesinlikle durum sandığınızın aksine. Önce kötüler gibi başlayıp yüceltiyorum dikkat ederseniz. Birazdan yine kötülüyor gibi de yapabilirim! 54 kez rededilen Wittgenstein'in Metresi, David Markson'un sabırlı bekleyişlerinden sonra baskıya alınmış, çok farklı bir roman. Kitabı basmayan reddeden kişiler de dahil olmak üzere bir çok kişi kitaptan bir şey anlamadıklarını itiraf etmiş. Doğruyu söylemek gerekirse bende ilk başlarda ne oluyor yahu şeklindeydim. Sonra baktım ki içine girilip sizi sürükleyen bir hikayesi yok kitabın. Birşeyler anlatılıyor sürekli ve anlatılan konularda da bir tutarlılık yok, daldan dala bir durum var, anladım ki kitabın tarzı aklımızı karıştırmak üzerine kurulu. Tamam dedim bu güzel bir şey. Başladım içine daha bir girmeye kitabın. Fakat ilerledikçe hep aynı şeyleri okuyormuşum gibi hissetmeye başladım. Neden derseniz sürekli belli kişilerden bahsediliyor ve bazı enteresan bilgiler eşliğinde bize birşeyler sunuluyor. Ama bu anlatımlarda alakasız zamanlama ile yapılıyor tabi. Yüz-yüzelli sayfayı geçtikten sonra ister istemez bir oto pilot devreye giriyor beyninizde ve okuduklarını denetlemek belli süzgeçlerden geçirerek damıtmak yerine sadece okuyor. Herhangi bir olaylar bütünü yok zihninizde canlandırarak film gibi yaşayacağınız bir sahne de yok. Hal durum böyle olunca çok tat almasanızda farklı bir kitap okuyor olmanın verdiği hazzı yaşamaya çalışıyorsunuz. Doğruyu söylemek gerekirse belli bir zaman sonra tekrar okuyacağım. Okunması gerekenler listem bittikten sonra mesela. Her ne kadar kitabı anlamış ve Kate'in ne kadar deli olduğunu anlasamda gereken yoğunluğu vererek okumadığımı düşünüyorum. Bu sebeple daha sonra tekrar okunacaklar listeme ekliyorum Wittgenstein'in Metresi'ni. Peki iş tavsiye kısmına gelirse ne demeli? Diye soracak olursanız inanın bilemedim. Okusanız iyi olabilir farklı bir tarz çünkü, okumazsanız ne kaybedersiniz? Muhtemelen fazla bir şey kaybetmezsiniz. Ama şu var tabi kitabın tarzı bile okumaya yetecek nitelikte. Eğer zamanınız varsa bence sakin bir kafa ile okumalısınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/wittgensteinin-yegeni-thomas-bernhard", "text": "Biraz zor bir dile ne dersiniz? Aslında zor doğru bir kelime mi bilemiyorum ama bir dostluk hikayesi için zor olarak algılanabilir anlatım dili için. Girmeye çalıştığınız dünya Thomas Bernhard'ın dünyası ise zor kelimesinin kişiden kişiye ne kadar değişebilir olduğunu konuşabiliriz sanırım. Çünkü Thomas Bernhard, hissedilenin, insandan insana ne kadar değiştiğini gösteren bir yazar. Wittgenstein'in Yeğeni, iki dostun nefretini, sevgisini, öfkesini, sinirini bize sunan bir kitap. Sürekli olarak yüzümüze vurulan bir durum bir hal bir olmamaışlık bir olmasa daha iyi dedirten nefret hali var sanki. Mutlu, toz pembe dünyaların kitaplarını sevmemeişimdir zaten tamam ama bu da nereye kadar kabul edilebilir bilemiyorum diyebilirsiniz. Orhan Pamuk'un dediği gibi güvenli dünyalarından çıkmayı göze alamayanlar okumasın diyorum. Aslında nefret olmadan hayat olmuyor ya da öfke. Her an her şekilde yapabileceğimiz bir duygu hali. Hele ki bizim ülkemizde hele ki İstanbul gibi bir şehirde. Yazar bunu Viyana için yapmış olsa da hemen hemen dünyanın her yerinde yanımızda götürdüğümüz nefretsiz olmuyor, olmayacakta. İnsanlık var olduğu müddetçe bu bu şekilde sürüp gidecek. Kısacaık hayatlarımızda bize umut veren herşeye dolu dolu gözlerle bakarak koşsak da bazen tam tersi hal ve durumlar içinde biriktirmemiz gerekenler var diye düşünüyorum. Ne kadar hitab eder ya da ne kadar etkiler bilemiyorum. Ama sürükleyici, çarpıcı ya da herkese hitap eden bir eser olmadığını biliyorum. Benim sürükleyiciliğine kapılıp, akıcı bir şekilde bitirmiş olmam sizlerinde bu şekilde okuyacağınız anlamına gelmez. Tam terside aynı şekilde geçerli. Çünkü karşımızda bir Thomas Bernhard eseri var."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/wolverine-back-in-japan-jason-aaron", "text": "Çizgi romanda sıkılınmaz evet ama sanırım ben bir ilki yaşadım. Marvel editörleri de oldukça sıkılmış olmalılarki böyle bir çalışma hazırlamışlar. Tamam çizerler farklı her bölümde farklılıklar gösteriyor ona bir şey demiyorum ama hikaye bütünlüğü yok. Kopuk kopuk ilerliyor gibi geldi bana. Tutarsızlıklar da cabası tabi. Adam Kuberts'in çizimlerini seviyorum ama diğer çizerler için aynı şeyleri ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Sanırım aceleye geldi ya da başlarında Türk bir ajans sahibi vardı hadi hadi yetiştirmemiz lazım diyen. Çizgi romanlarda en çok sevdiğim şey detaylardır. Fakat Back in Japan'da detaylar yok denecek kadar az Adam Kuberts haricindeki çizerlerde. Gerçi Adam Kuberts'de biraz aceleye getirmiş gibi ama neyse o kurtarıyor bana göre. Jason Aaron son bir kaç Wolverine serisinde iyi olmadığını, bunların gerçek Wolverine'den uzaklaştığı söylenir. Çok tecrübem olmasada bu seri ile ilgili iyi olmadığını bu kitapta anladım. Sanırım seçimlerimde daha detaylı araştırmalar yapacağım. Wolverine serisinin arşivini tabiki isterim o ayrı ama okunacak birşey kalmayınca devam etmeyi tercih ederim. Sırada daha birçok eser varken kötü anlatımlar, kopuk hikayeler ve detaysız çizgilerle çizgi roman zevkimi inciltmek istemiyorum. Ha hiç mi zevkle okuduğun yeri yok var tabiki Wolverine'nin doğum günü hediyesi 🙂 Bunun haricinde bilgi veremem. Okuyunca zaten sizde göreceksiniz tek iyi yerin o olduğunu. Mystique, Sabretooth tamam iyi hoş sıkıntı yok ama gümüş samuray karakteri beni çok sıktı gerçekten. Hayır anlamadığım tüm hikayenin bir yerlerinden fırlıyor ve konu sürekli onun üzerinde ilerliyor. Belkide kaçırdığım noktalar oldu bu konuda ikinci kez okuduğumda şekillenirse birşeyler ve az daha sempati duyarsam gümüş samuraya, olayın detayını çözerim. Değinmeden geçemeyeceğim bir kaç nokta daha var örneğin filmden tamamen kopuk olan sadece çizgi roman serisinde gördüğüm Mystique ile Sabretooth birlikteliği. Tamam çizgi romanda o şekilde ilerliyor olabilir ama Magneto, Beast yada Professor-X ile sanki hikaye daha dolgun gibi geliyor bana. Belkide filmde Sabretooth çok kısa kesilmiştir o yüzden böyle bir kanıya varmışısdır bilemiyorum. Bildiğiniz gibi Sabretooth filmde tam bir hayvandır ve sadece emirleri yerine getiren düşünceden yoksun bir karakterdir. Fakat Wolverine'in başlangıç filminde çıkan Sabretooth ise abisi rolündeki Victor'dur. Normalde hikaye böyleyken film ve çizgi roman arasındaki farklılıklardan dolayı işler karışıyor ve hikayeler arasında hepten kopuyorsunuz. Bu aynı örümcek adam faciasına benziyor. Ne film birşeye benziyordu ne sonrasında çekilen devam filmleri. O kadar kötüydü ki görsel efektler için bile dayanamamıştım. X-Men ve Wolverine'ninde aynı izde gittiğini görmek çok üzücü oldu benim için. X-Men Origins: Wolverine'de güzel başlayan bir film nasıl kötü bitirilir? Sorusunun cevabı gibiydi mesela."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/y-son-erkek-brian-k-vaughan", "text": "Bağdat'ın Aslanları ve Saga serisinden sonra Brian K. Vaughan tarafından yapılmış her işi takip etmeye karar verdim. Sağolsun kendisi oldukça çalışkan ve üretken bir kimse. Oldukça iyi işler yapıyorlar. Baktım ki Brian K. Vaughan tarafından yapılmış Son Erkek diye bir seri var. Ad olarak enteresan konu olarak enteresan bir çizgi roman. Güzel olması çok yüksek olasılık dedim ve hemen okumaya başladım. Fakat okumaya başlar başlamaz farkettim ki Brian K. Vaughan tarafından yazılmış ama benim beğenemeyeceğim şeylerde olabilirmiş. Aslında kötü diyerek kestirip atılamaz. Atamam daha doğrusu. Çünkü bu benim beğenemediğim bir çizgi roman. Bir çok kimse için çok güzel bir seri olabilir Son Erkek. Ben sizlere benim beğenmediğim noktaları sayayım, sizlerde çizgi orman hakkında bilgi sahibi olun ve ona göre başlayın ya da başlamayın. Tabi her halükarda okunmalı yani okunması zararlı vs. olacak değil. Ama seri on ciltten oluşunca maddi olarak biraz sıkıntılı olabilir okuyucular için. Tipik holivud filmlerini bilirsiniz. En meşhurlarından olan bir karakter vardır hani her şeyi berbat eder, asla silah kullanmaz, öldürmek yok der sözde mesaj verir, en olmadık yerlerde en olmadık çıkışları yapar tam bir aptal gibi davranır ve yinede hayatta kalır. İşte bu tip karakterlerden biri ile karşı karşıyayız; Bay Yorick... Birde maymunumuz var. Bu maymunda aynı sahibi gibi herşeyi berbat eden maymunlardan. Son erkek kalan Yorick'i ele veren, sürekli maskesini düşüren ve kaçıp bir yerlere kaybolan vs. Ama ne hikmetse maymunu doğru dürüst tutan ya da ona bir tasma geçiren yok. Sorun yaratması olmazsa olmaz sanki hayvanın. O kadar sıkıcı bir hal alıyor ki bazen. Gerçi bunu sevimli bulanlar olabilir elbette. Konu benim hayatta ısınamadığım iki hayvandan birinin maymun olması ile alakası az biraz olabilir. Bu çok zeki ama aptalca davranan kahramanımız Yorick'in yetenekleri yok değil. Kendisi bir kaçış ustası. Ne güzel meslek değil mi? Bu yeteneği kendisine serinin sonuna kadar lazım oluyor tabi. Kız kardeşi var kendisi biraz kafayı üşütmüş durumda da olsa. Annesi var anlaşılması güç. Birde yol arkadaşları var, Ajan 355 ve Doktor Allison. Herhalde seride olan en sağlam karakterler bu ikisidir. Ara ara zamanlar arası geçişler yapıyoruz ve karakterlerin geçmişlerine gidiyoruz. Bunu çok beğendim. Hem karakterler hakkında bilgi alıyoruz, hem de neyi ne için yaptıklarını, bu aşamaya nasıl geldiklerini görmüş oluyoruz. Oldukça güzel okuma sunuyor bize. Peki neler güzel derseniz elbette çizimler. Gerçekten bir görsel şölen gibi. En çok beğendiğim kısımlardan biri o oldu. Bir diğeri ise Yorick ve maymun haricinde olan hemen hemen tüm karakterler diyebilirim. Maymuna ne çok taktın yahu diyebilirsiniz evet taktım ama yapacak birşey yok. İtici ve sevimsiz geliyor bana üzgünüm. Hele ki olayları bu kadar içinden çıkılmaz bir hale getirince. Tabi birde finalde olanlar var. Nedne tüm erkeklerin öldüğünün açıklanması kısmı. Üzgünüm ama o bölümde bana oldukça fantastik geldi. Fantastik olmaz mı olabilir elbette ama bilimsel açıklamalarla ilerleyen bir çizgi romanda bir anda konunun tuhaf bir şekilde bağlanması beni çok yakalamadı ne yazık ki. Brian K. Vaughan'ın en sevdiğim yanlarından biri güncel konulara değinmesi. Bu yönden çizgi romanları kesinlikle çok iyi. Verdiği mesajlar çok yerinde. Bu seride de israil ve amerika ile ilgili yapılan tespitler, ülkelerin konumlandırıldığı karakteristlik özellikler çok yerinde olmuş. Doğru noktalara doğru bir biçimde değinilmiş. Sadece bu açıdan bile okunabilir. Son olarak şunu diyebilirim eğer vaktiniz varsa ve güzel çizimler eşliğinde aptal bir son erkek macerası okumak istiyorsanız okuyunuz. Eğer benim takıldığım noktalara takılıyorsanız, biraz daha düşünün."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yaban-muzu-jose-mauro-de-vasconcelos-2", "text": "Vasconcelos, tarzını en çok bildiğim yazarlardan biridir. Her kitabının, bir öncekinden daha iyi olduğunu bilerek okumaya başlarım. Her kitap bittiğinde de keşke hiç bitmese hep sürseymiş derim. o denli büyük bir keyif alırım. Neden derseniz bunda ki en büyük etkenlerden biri şiir gibi yaptığı anlatımıdır. Sizi sıkmadan, sanki süzülüyormuş gibi yaptığı betimlemeleridir. Tabi bunda çevirmenin de katkısı oldukça fazladır. Aydın Emeç, İnci Kut gibi üstadların çevirilerinin, bu kitaplara neler kazandırdığını bilirim. Jose Mauro de Vasconcelos, yurdumuzda çok sevilen bir yazar. Türkçe'de ilk yayımlanan romanı Şeker Portakalı ve onun devamı olan Güneşi Uyandıralım ve Delifişek, daha sonra da Kardeşim Rosinha ve Kardeşim Rüzgar, Kardeşim Denizin gördüğü ilgi çok büyük oldu. Elinizdeki bu kitabın bir başka özelliği daha var. Jose Mauro de Vasconcelosta eşine az rastlanan ve doğuştan gelme bir anlatıcılık yeteneği, akıl almaz bir bellek, göz kamaştırıcı bir yaratıcılık ve insanlar konusunda engin bir deneyim var. Yazar olmaya çalışmamış, yazar olmak zorunda kalmıştır. Romanları bir yanardağın lavları gibi dışına taşmıştır. Konuyu kafamda toparlayınca yazmaya başlarım ve bir çırpıda yazarım, diyor. İzlediği yöntem, kitap kafasında yazılana kadar, konusunu uzun uzun olgunlaştırmaktır. Yine kendi anlattığına göre, yazı makinesinin başına geçtiğinde, kitabın çeşitli bölümlerini.ayrı ayrı yazabiliyor. Birinci bölümü bitirdikten sonra, aradaki bölümlere el atmadan, sonu kaleme alabiliyor. Brezilya'nın elmas madenlerinde elmas arayan insanların serüven dolu bu romanını Aydın Emeçin Türkçesiyle sunuyoruz. Vasconcelos'un romanları nasıl yazdığını kendisi de anlatmış. Kafasında toparlıyor ve bir çırpıda kağıda döküyor. O kadar güzel bir anlatımla yapıyor ki bunu büyük üstad, kitabı okuduktan sonra aklımızda kalanlar hep en olması gereken o güzel duygular oluyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yaban-muzu-jose-mauro-de-vasconcelos", "text": "Yaban muzu, elmas arayıcısı olarak çalışan iki dostun trajik ve aynı zamanda etkileyici hikayesini anlatır. Joel, dostu Gregorao'yu bir kadın meselesi yüzünden terk etmek zorunda kalır. Banana brava yani yaban muzu denilen bölgeye doğru çalışmak üzere yola çıkar. Fakat yoldaşları onu kuş uçmaz kervan göçmez bir ormanda kaybolmuş bir halde yürümeye mahkum eder. Joel mucize eseri kurtulur ve intikamını almak üzere geri döner. Bu naif ve duygusal adam içindeki intikam dürtüsüne karşı koyamaz. Gregorao, Joel'i yeniden bulur ve onu bahsi geçen adamlardan korumaya ant içer. Piranhalar tarafından parçalanmak pahasına birbirini koruyan iki dostun hikayesi, sonunda yine Vasconcelos'a hayranlık besleyeceğiniz ve garip bir şekilde ağlama isteği duyacağınız kısa ama etkileyici bir serüvene dönüşür. Yüreğimi, kaygıyla dönüşümü bekleyeceği bir ağaç gölgesinde bıraktım ve yürüdüm. Durmadan yürüdüm. Güneş yüzümü ve ellerimi yaktı. Tozlu, uzun ve sessiz pek çok yol aştım. O sıra rastladım Acımasız Adamlar'a. Çok daha acıklı bir yaşam için çarpan, acılı bir yüreğe sahip adamlara. Başkalarına ve kendilerine acıma nedir bilmeyen adamlara. Öykülerini gördüm, işittim ve yaşadım. Üzgün döndüm ve kaygıyla beni aynı ağacın gölgesinde bekleyen yüreğimi aradım. Kitabımı okuyacakların, kahramanlarımın kaba dilinden ötürü beni bağışlamalarını dilerim. Çoğu kez kaba olan bu dil, yaşamın kendisinden alınmıştır. Onu değiştirmek, örtmecelerle ya da dolaşık anlatımlarla yumuşatmak gerçeğe saygısızlık olurdu. Yazdığım şey benden değil, yaşamdan geliyor. Ben yalnızca yaşamı kopya ettim. Olmuş şeyleri, yaşamış ya da hala yaşamakta olan insanları bir araya getirdim, herhangi bir kişinin işini karıştırmamak, tatsızlık ya da güçlük yaratmamak için adları değiştirmekle yetindim. Kişiler öylesine gerçek ki, filmlerde alışılmış olan Kişiler ya da olaylarla her türlü benzerlik salt rastlantıdır uyarısını bile kullanamam. Çabamı ve iyi niyetimi okurların yargısına bırakıyorum. Anlatılan çoğu hikayede bir gerçeklik payı olduğunu bilmek, Yaban Muzu'nu çok daha etkileyici ve unutulmaz kılıyor. Üslubuyla, hayran bırakan benzetmeleri ve sıkmayan sanatsal diliyle yine harika bir kitap. Vasconcelos'un yazdığı ilk roman olmakla birlikte, en az diğer romanları kadar başarılı bir roman."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yabanci-albert-camus-2", "text": "Albert Camus, Yabancı adlı romanında, hayatı yaşamaya değer görmeyen, ölümü bile rahatsız edici bir doğallıkla kabullenebilen, etrafındaki insanların düşünce kalıplarından uzak bir karakterin birinci ağızdan hikayesini anlatıyor. Kitap, söz konusu kahraman Meursault'un annesinin ölümü ile başlıyor. Meursault'un bu ölüm karşısında gösterdiği soğukkanlı tutum, hikayenin kalan kısmında baş kahramanımızı tanıdıkça, olağan görünmeye başlıyor. Çünkü o, hayatı istediği, arzu ettiği şekilde yaşamakla beraber, bu hayatı sorgulamaya ve başına gelen olaylar yüzünden üzülmeye değer görmemektedir. Fakat onun bu tutumu, çevresindeki insanlar tarafından anlaşılmaz, garip hatta tekinsiz bulunur. Ve ansızın, plansız ve tamamen tesadüfi bir biçimde gelişen cinayet sonunda, Meursault hayatının kendi kontrolünden çıkıp, çevresindeki bu insanların kontrolüne geçtiğini fark eder ve kitap trajik bir hal alır. Sade bir dille ve aslında basit bir olay örgüsüyle, 'neredeyse tamamen nesnel' biçimde anlatılan bu kitap, okuyucuya geçirmeyi başardığı duygularla, en az Meursault kadar garip, tekinsiz ama etkileyici bir hikaye sunuyor. Kitaptaki en alelade görünen karakterlerin bile buna kaybolmuş bir köpek de dahil hikayeye ne büyük bir katkıda bulunduğunu kitabı bitirdiğinizde anlıyor, en basit cümlelerin üzerine uzun uzun düşünülecek anlamlar taşıdığını fark ediyorsunuz. Bu nedenle bir değil, birçok kez okunabilecek, Le Monde'un yüzyılın yüz kitabı listesine taşıdığı, kolay kolay ölmeyecek bir eser. Herkese iyi okumalar dilerim. Zamanımın geri kalan kısmını gayet iyi düzenlemiştim. O zaman sık sık şöyle düşündüm: beni kuru bir ağacın gövdesine hapsetseler de başımın üstündeki gök parçasına bakmaktan başka yapacak bir işim olmasa da yavaş yavaş ona da alışacaktım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yabanci-albert-camus", "text": "Albert Camus'un ilk romanı ve benim de ilk okuduğum Albert Camus eseri. Bir kaç saat içerisinde, elimden bırakamayarak, bir kaç solukta okuduğum, kısa ama anlamı çok uzun romanlardan biriydi Yabancı. Kitap o kadar akıcı bir şekilde ilerliyor ki başladığınız birkaç sayfada bunu anlıyorsunuz. Özellikle betimlemeleriyle kafanızda kitaptaki tüm sahneleri yaşayabiliyorsunuz. Tanrı, din, ahlaki değerler ve ölüm kavramları yoğun bir eleştiri altında kalıyor ve toplumun kalıpları bir insanı nasıl yabancılaştırıyor ve nasıl bir yönde hayatını şekillendiriyor bunu görüyorsunuz. Ana karakterimiz Meursault, kalıplara girmeyen, ötekileştirilen, yapması gerekenleri yapmayan daha doğrusu toplumun ondan beklediği hiçbir eylemi yerine getirmeyen, tamemen edilgen bir karakter. Edilgen demek tam doğru olmasada karakterimizin fazla bir beklentisi yok. Hemen hemen herşeyi kabullenmiş ve bu kabullendiklerini olduğu gibi yaşayan biri. Herhangi bir yönlendirme yapmıyor. Herşeyin merkezine kendisini koyup, tüm dünyanın merkezindeymiş gibi davranmıyor. Şu hepimizin merak ettiği hayatın anlamı ile hiç ama hiç ilgilenmiyor. Ölüp gideceği yok olacağı zamana kadar iyi zaman geçirmek istiyor. Ölümü ha bugün olmuş ha yirmi yıl sonra bu onun için çok büyük mesele değil. Yabancı, aynı zamanda suçu değil, kişiyi yargılayan adaletten yoksun adalet sistemine de sağlam eleştiriler yapıyor. Özellikle mahkeme ile alakalı bölümlerinde savcıların, avukatları ve hakimlerin davranışlarını çok güzel özetliyor. İnsanların kendi kendilerine uydurdukları ve sadece güçlü olan için değiştirdikleri ve adına adalet dedikleri zırvalara çok net bir biçimde gözler önüne seriyor. Kitapta en çok dikkatimi çeken Çekoslavak aile ile ilgili makaleyi okuduğu kısımdı. Basit bir paragraf fakat hem etkileyici hem de kullanıldığı yer çok manidar geldi. Hemen hemen her sayfasında derin anlamlar olduğundan emin olduğum bir kitap Yabancı. 1-2 kez değil daha fazla kez okunmalı ve bünyeye sindirilmeli kitaplardan biri. Kitabı bitirdikten sonra tekrar okumak isteyeceğiniz ve mutlaka tekrar okuyacağınız mükemmel eserlerden biri Yabancı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yabani-manolyalar-ahmet-altan", "text": "Mart ayı benim için boktan günlerden oluşmakta ve halende öyle gitmekte. Ama bu tip zamanlarda okumayı seçtiğim ve sevdiğim birkaç yazar vardır. Bunlardan biri Ahmet Altan. Yabani Manolyalar, birçok şey üzerine düşünülmüş ve yazılmış bir derleme, inceleme diyebilirim. Her bölümün insana dokunduğu, onu yakaladığı noktalar var. Bazı şeyler böyle de düşünülebilirmiş dediğim noktalar oldu. Yahut bazı şeyler için doğru yolda olduğumu ya da ne bileyim özleştiğim yerler oldu. Eski insanların yaşadıkları hayatın detaylarını bize ağır, hüzünlü, öfkeli bir biçimde sunduğu alanlar oldu. Bu kitap bir nefes arasında seyahate çıkmak gibi, hafif ama belki yorucu olabilir. Lakin benim ruh halime ya da tercihlerime her zaman uymuştur."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yagmur-sonrasi-sarah-jio", "text": "II.Dünya Savaşı'nda Pasifik'in tam ortasında kalan, yürek burkan muhteşem bir aşk hikayesi. Sevilen yazar Sarah Jıo ve yine film tadında mükemmel bir aşk romanı. Yağmur Sonrası, savaşın iç yüzünü, tutkuyu, arkadaşlığı, kaybı ve gizemi en iyi anlatan kitaplardan bir tanesi. Anne Calloway ne kadar çabalasa da yetmiş yıldır peşinden gelen anıları bir türlü aklından silemiyordur. Bora Bora Adası'nda adına gelen gizemli bir mektup ise adeta kapanan yarasını yeniden açar. Yağmur Sonrası, kalbinize dokunacak bir kitap. Savaşı ve yaşanan aşk hikayesini okurken hem duygulanacak hemde gözyaşlarınızı tutmakta zorlanacaksınız. Aşkın gücünü bize en iyi şekilde göstermeyi bilen Sarah Jıo, yine bunu yapıyor ve bizi gülümseterek ağlatıyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yakici-sir-stefan-zweig-2", "text": "Kısacık anları mükemmel bir dille anlatan ve onlardan bir ömürlük yol çıkartan Stefan Zweig'den bir muhteşem eser daha. Evet farkındayım beklentilerinizi arttırıyorum ama ne yapayım artmalı. Hatta en artmışı her ne ise o olmalı diye düşünüyorum. Bir otel düşünüyoruz ve otelde bir çapkın var. Baron bir çapkın bu. Evli barklı kadını ayartıyor bir şekilde. Hoş evli barklı kadında dünden razı ya her neyse. Ama kadının bir de çocuğu var. Çocukta otelde ve ilk başlarda yakın arkadaş olduğu barondan artık farklı sinyaller almaya başlıyor. Beğenmiyor artık annesi ile olan diyologlarını. Hali ile az biraz daha geçince takipleşmeler başlıyor. Tabi çocuk daha çok çocuk, herşey için olabildiğince toy, gereğinden fazla saf ve temiz. Düşünceleri hala iyi yönde. Ama ortada iyilik yapan yok. Şehvet kurbanı olmuş, sadakatsizler var. Karşımızda yine yeniden bir Stefan Zweig şaheseri. Psikolojik romanların, kısa anların en iyi anlatımlarını, yaşam kesitlerinin en güzelini çıkartan, çok ama çok erken giden yazarımız Stefan Zweig eseri. Alın bol bol alın ve çevrenize de hediye edin."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yakici-sir-stefan-zweig", "text": "Stefan Zweig'dan fırtına hızıyla okunup bitirilebilen bir eser daha: Yakıcı Sır. Çapkın bir baron, tatile çıktığı sırada vakit geçirebileceği, tatilini renklendirebileceği bir gönül ilişkisi aramaktadır. Çok geçmeden avını bulur, hasta çocuğunu hava alması için tatile getiren evli bir kadını mimler. Kadın, gizli bir maceraya atılmanın heyecanını duyabileceği ve kendini çocuğuna adayıp dünya zevklerinden elini eteğini çekeceği iki döneme de yakın bir yaştadır. Ancak her iki yana da kolaylıkla çekilebilecekken ve kendini doğru ve ahlaklı bulduğu yöne gitmeye ikna etmeye çalıştığı halde, bu tecrübeli gönül avcısının ağına yakalanmaktan kendini alamaz. Her şey çapkın baronun, kadının on iki yaşındaki oğluna yaklaşmasıyla başlar. Çünkü kadının kalbine giden yolun, önce oğlunun kalbini ele geçirmekle açılabileceğini bilecek kadar zekidir. Bu hasta ama saf oğlan, kendine böyle saygın bir arkadaş bulabilmenin heyecanı içerisindedir. Fakat çok geçmeden, tuhaf bir şeylerin varlığını sezinler ve yetişkinlerin dünyasındaki o büyük sırrın ağırlığını duyumsamaya başlar. Kadın için kendi oğlu, vicdanının yürüyen timsali haline gelir ve anne oğul arasında soğuk bir çekişme başlar. Çocuk penceresinden baktığımız yetişkin dünyasını, Yakıcı Sır ile, bütün gerçekliği ve doğallığıyla görebiliyorsunuz. Duygudan duyguya, fikirden fikre sürüklenerek, her zamanki gibi müthiş anlatım gücüyle kendine hayran bırakan hikayeyi bir çırpıda okuyup bitireceğinize eminim."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yalida-sabah-haldun-taner", "text": "Keşanlı Ali Destanı'ndan sonra okuduğum ikinci Haldun Taner eseri Yalıda Sabah oldu. Bizden, hem de çok bizden, samimi ve içten mi içten hikayeler var Yalıda Sabah'da. Sadece beğenmek ya da beğenmemek değil, aynı zamanda kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz çok gerilere götüren, anılarda başıboş dolaşmanızı sağlayacak bir kitap Yalıda Sabah. Hani bazen bazı kitaplar vardır sizi gerilerinize götürür ve orada dolaştırır. İşte Yalıda Sabah'da böyle bir kitap. Okurken şunu farkettim Sabahattin Ali'nin Sırça Köşkü'ne benzeyen bir kitap Yalıda Sabah. Özellikle bizleri anılarımıza götüemesi açısından çok fazla benzerlikler var. Aralarında -bana göre- en büyük fark ise biri İstanbul, diğeri İzmir. Biri marmara bölgesinden bizlere geliyor diğeri ise ege bölgesinden geliyor. Yalıda Sabah İstanbul kokan, içine İstanbul sinmiş bir kitap. Okurken bile kokuyu alabiliyorsunuz. Fakat bu koku şu an ki İstanbul kokusu değil. Şu an kokan şey mide bulantısı verirken, Yalıda Sabah'ta ki koku hüzünle karışık bir özlem duygusu veriyor. O zamanların İstanbul'unu kaçırmış bizler için bulunmaz bir nimet gibi Yalıda Sabah. Ne günlermiş o günler diyorum. Her ne kadar görmesemde yaşamasamda içimden geliyor o zamanlara dönmek. Elbette imkansız, biliyorum ama içimden bazen geçiyor, yanlış zamanda berbat bir İstanbul görüyorum, o zamanların İstanbul'u ne güzelmiş diye. Elden bir şey gelmez elbet. Geçmiş geçmiştir ve geçmeye de devam etmektedir. Üzücü de olsa bu zamanını yaşıyoruz şehri İstanbul'un. Benim gibi bir egeliyi ve ege aşığına bile İstanbul'u bu kadar derin düşündürdüğüne göre, İstanbul aşığı birine neler yapar kimbilir. Kitabın ilk sayfalarında başlayan o yoğun huzur duygusu, kapağı kapattığınızda da devam ediyor. Sanırım bu yazarın bizlere sunduğu daha doğrusu hediye ettiği enfes bir duygu. Güzel bir huzurla, güzel bir günde, güzel şeyler okuyor olmanın yarattığı o dayanılmaz mutluluk ve huzur karışımı. Sizi bilmem ama ben bu duyguyu seviyorum. Sevmeyeni var mıdır bilemiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yalniz-seni-ariyorum-orhan-veli-kanik", "text": "Öyle zamanlar düşününki içinde Orhan Veli, Sabahattin Ali, Melih Cevdet, Oktay Rıfat, Sabahattin Eyüpoğlu, Abidin Dino, Sait Faik ve daha niceleri var. Öyle bir sevda düşünün, yıllarca mektuplarla yaşatılmaya çalışılan. Tabi aynı kadın erkek ilişki sorunları, aynı kıskançlıklar, aynı gel gitler var. Ama işte akılda her zaman daha yücesini yaşamışlardır, daha asildir o zamanlar tadı var. Gidilmez olasıca bir Ankara var sonra, bir çukur var yanından geçilmez olasıca! Yine yeniden belediye sorumsuzluğu, yine yeniden masum insanların ödediği bedeller var. En kötüsü ise hala aynı sorumsuzluk hala aynı belediyeler hala aynı aşağılık düzenler var. Bir de son bir mektup var, sahibi tarafından son kez gönderilen sevdalıya. Ama alıcısı asla okuyamayacak o mektubu. O hariç okuyanlar ise asla o kadar bilemeyecek değerini o mektubun."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yalnizlik-sahip-oldugum-tek-sey-franz-kafka", "text": "Yalnızlık Sahip Olduğum Tek Şey, Franz Kafka'nın birbirinden etkileyici aforizmalarının yer aldığı bir kitap. Konu aforizmalar olunca oldukça çabuk okunan kitaplar gelir aklımıza. Fakat yazarı Kafka olunca üzerinde oldukça uzun düşündüren cümleler geliyor kitapta. Hem de öyle cümleler ki bunlar, bazen birkaç kez okumak istiyorsunuz. Anlatımı bu kadar güzel olan çok az cümle gören biri için paha biçilmeyecek bir değerde olabiliyorlar. Kitap o kadar kısa ama o kadar etkili bir kitap kiokudukça içinizden birşeylerin kağıda dökülmüş halini bulabiliyorsunuz. Dahası bu kelimeleri bazen günlerce aramış ama bulamamış olabilirsiniz. Kafka size bunları gösteriyor ve size kendi kitabında sizin hayatınızdan izler sunuyor. Bir yelerde kalan bir anıyı size, kitabından bir cümle ile çıkartıyor. Ustalık sunumunu yapıyor ve size sadece okumak ve okurken düşlere dalmak kalıyor. Kafka'nın bu güzel aforizmalar kitabını herkese tavsiye ediyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yanlisliklar-komedyasi-william-shakespeare", "text": "Shakespeare'in komedya serilerinden biri olan Yanlışlıklar Komedyası, yazarın eşsiz üslubu ile bizlere güzel bir okuma sunuyor. Shakespeare bu eserinde bizlere hayatın içinden kısa bir kesit sunuyor. Bu kesitte aile bireyleri arasında yaşanan gülünç olayları akıcı bir biçimde anlatıyor. Shakespeare serilerinde komedya eserlerinin ana temalarından olan gülünç olayların anlatımı, yazarın ustalığını gözler önüne serdiği gibi, kurgunun ne kadar başarılı ve ne kadar hayatın içinden yapıldığını da gösteriyor. O kadar iyi hesaplanmış bir dizi olayı okurken, hiç sıkılmıyor, yer yer gülümsüyor bazı yerlerde ise kahkaha atıyorsunuz. Sanki sahnede seyreder gibi okuyorsunuz kitabı. Bittiği zaman ise biraz daha süreseydi keşke diyorsunuz. Aslına bakarsanız bu neredeyse tüm Shakespeare eserlerinde başıma geliyor benim. Çok az eserinde bunu düşünmemişimdir. Shakespeare'in olmazsa olmaz komedyalarından biri olan Yanlışlıklar Komedyası okunması gereken tiyatro eserlerinden biri olarak listenize girmeli diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yaratiklar-aramizda-alan-snow", "text": "Yaratıklar Aramızda, yaratıcı bir Alan Snow kitabı. Okurken asla sıkılmayacağınız, hem eğlenceli hem de renkli bir kitap. Üstüne bir çizimler eklenince tamamamen tamamlanmış oluyor güzel bir kitap. Canınızı sıkmayacak, güzel mi güzel bir öykü anlatacak bir kitap arıyorsanız bence en doğru kitaplardan biri Yaratıklar Aramızda olacaktır. Kitap üç kitaplık bir seriden oluşuyor. Bu üç seri, Pantolonlar Fora!, Yaratıklar Aramızda! ve Bol Bol Peynir! ile devam ediyor. Kitapların yazım tarzlarından baskılarına kadar hepsi aynı. Bir kitapta çok eğlenip diğer kitap sıkılma gibi bir durumunuz olmaz. Özellikle karakterler açısından çok zengin bir kitap. Yazarın yaratıcılığının boyutlarını görebiliyorsunuz. Kitapların başında karakterleri anlatan kısa tanıtım yazıları bulunuyor. Tıpkı tiyatro kitaplarında ki gibi her karakterden söz ediliyor. Bu güzel bir bölüm olmuş. Özellikle çocuklar için oldukça kullanışlı olacaktır. İç sayfalarda ki çizimler ve kitabın bölümleri çok yerinde yapılmış. Okurken bir kopukluk ya da takılma olmuyor. Bence bu tip kitaplara ağırlık verilmeli. Çünkü hem eğlenceli hem öğretici hem de okumaya teşvik edici kitaplar. Çocuklar için okumayı sevdirmemiz lazım. Yeni gelen nesil okuyan bir nesil değil gibi görünüyor. Okuyanlar ise kelimenin tam anlamıyla kötü kitaplar okuyorlar. Daha doğrusu zaman kaybı kitaplar okuyorlar. Tıpkı bir magazin programı gibi kitaplar popüler oluyor ve milyonlar satıyor. Çocuk ve genç kitle de bu abuk subuk kitapları okuyor. Herhangi bir katkısı olmadığı gibi, içlerinde ki hayal gücünü alıp, yerine magazinsel saçmalıkları sokuyor. Her alanda olduğu gibi kitapların dünyasında da bu tip zaman yok edici kitaplar var ne yazık ki. Keşke hiç olmasalar diyoruz ama ne yazık ki varlar ve var olmaya da devam edecekelr gibi görünüyor. Kitabı nesnel bir incelemeye alacak olursak cildini beğendim ama sayfaları açtıkça ayrılmalar oluyor. Eğer kitabı hiç açmayacaksak sorun yok ama okumaya başladığımızda açılmalar meydana geliyor. Bu üç kitapta da böyle. Kelime ve harf hataları oldukça azdı hatta yok denecek şekilde az denk geldi. Seriyi herkese tavsiye ediyorum. Çok eğlenceli ve çok güzel bir seri."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yasasin-demokrasi-haldun-taner", "text": "Haldun Taner öyküleri artık vazgeçilmezlerimin arasında yer alıyor. İçimizden, bizden hikayeleri anlatıyor ve bunu o kadar hoş bir üslup ile yapıyor ki okumaya doyamıyorsunuz. Haldun Taner kitapları bende hep aynı hissiyatı uyandırıyor. Yine güzel bir kitap okuyacağım ve mutlaka ama mutlaka gülümseyeceğim. evet, Haldun Taner kitaplarında mutlaka gülümsüyorsunuz. Hatta bazılarında kahkaha bile atıyorsunuz. Evet ülkemizde bir çok şey o zamanlarda doğru gitmiyormuş. Geçen bunca zamana rağmen değişen çok fazla bir şey olmamış. Benzer işleyiş bugünde devam ediyor. İşte bu bizim için kötü, ülkemiz için kötü, ülkemizin geleceği çocuklar için çok daha kötü, coğrafyamız içinde kötü. Bunların hepsini biliyor ama yine de herhangi bir düzeltme yapamıyoruz. Çünkü eğitimsiz, bilgisiz, ya tam cahil ya da yarı cahil bir yönetim her zaman bizler için karar veriyor. Bu kadar karamsar ve kötü bir tablodan sonra sanıyorum biraz kitap okuyarak kafamızı dağıtmalıyız. Hadi başlayalım o zaman Yaşasın Demokrasi ile."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yasli-adam-ve-deniz-ernest-hemingway", "text": "Uzun yıllar önce okumuştum Ernest Hemingway eserlerini. Okuduklarımın arasında Yaşlı Adam ve Deniz'de vardı. Ama dedim ya çok uzun zaman oldu. O yüzden yeniden okunması gerekenlerden biri dedim ve yeniden okudum. Çok iyi yaptığımı ise son sayfayı çevirirken anladım. Okuduğunuz eser Ernest Hemingway eseriyse, okumak yapacağınız en doğru şeydir. Yaşlı Adam ve Deniz, yaşlı bir denizci ile onun avı arasında geçen kısa bir hikayeyi anlatıyor. Bu av öncesinde ve sonrasında olanlar da var tabi. Ama burada en güzel zaman, avı ile yalnız kaldığı zamnalarıdır yaşlı balıkçının. O an öğrendikleri o an hissettikleri o an yapması gereken gibi gördüğü şeyin aslında az biraz da hata olduğunu anladığı anlardır. Sürekli çabalayan bir adamın, çaresiz çırpınışlarını okuruz aslında. Ama bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba, asla anlayamayacağımız bir çaresiz umut. Her çırpınışında daha da sürüklenir aslında yokluğuna ama asla vazgeçmez, asla bırakmaz elinden. Elleri tutmaz olur, gözleri görmez ama yine de içlerinde bir yerlerinde bir ışık vardır. İşte o ışık onu ayakta tutar ve kılçık haline de gelse yol arkadaşı haline gelen avı, onu karaya çıkartır. Çünkü o avcıdır ve o avı yakalamıştır. Yorgun düşer yatağına aklında ne bir düş ne bir hayal. Sadece dinlendirmek vardır yaşlı bedenini. Çünkü o avcıdır ve dinlenip devam etmelidir. Özellikle denizi sevenlerin daha çok seveceklerini düşündüğüm bu kısacık romanı tavsiye ediyorum herkese. İlk sayfasından son sayfasına kadar içinizde bir burukluk bir hüzün rüzgarı estiren bu yaşlı adam, inanın size çok şey anlatıyor. Eğer dinlemeyi bilirseniz tabi."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yaziyorum-george-orwell", "text": "İşte gerçek bir ufuk açıcı. Evet tam tanımı uzun bir süre düşündükten sonra bulabildim. Gerçek tanımı bu olmalı bu kitabın. Ufuk Açıcı. Hani bazı kitaplar vardır okudukça bazı şeyleri çok daha iyi anladığınızı ve bildiğinizi hissedersiniz. Hah işte aynen öyle bir kitap Neden Yazıyorum. George Orwell usta bu konuda yine kendisini aşmış ve bizlere olması gereken objektif anlatımı sunmuş. O kadar güzel bir dille anlatmış ki o zamanları ve o zamanların İngiltere'dini hayran olmamak elde değil. Aslında kitap ile ilgili yazmak istediğim çok fazla şey var. Fakat bu kitabı baştan sona anlatmak olacak gibi geliyor bana. İşin büyüsü kaçacak gibi düşünüyorum. Bir diğer sorun ise burada çok fazla beklentiye girip insanların, sonrasında beklentilerini karşılamamasını ya da dediğim gibi bir durum ile karşılaşmamalarını istemiyorum. O yüzden elimden geldiğince kendimi tutmaya çalışıyorum. Kitapta en fazla beğendiğim şey bir kimsenin, kendi ülkesini çok ama çok iyi tanımış olması ve bunu son derece yalın ve net bir dille anlatması oldu. İşin daha güzeli ise bu anlatıların bir çoğunu bende düşünmüştüm. Evet bu doğru. İngiltere'de kaldığım zamanlarda burada anlatılanların bir kısmını bizzat yaşamıştım. Örneğin insanların yabancılara karşı tutumu. Bu son derece net bir şekilde gözlenebiliyordu. Orwell zaten bunu çok net bilen birisi olduğundan, bunu gayet güzel anlatmış. Kitapta ayrıca hiç bilinmeyen yanlarıda görebiliyorsunuz. Öyle yanlar çıkıyor ki karşınıza bir an için küçük şaşkınlıklarınızı büyük şoklara dönebiliyor. İngilizler ve ingiliz yaşamı ile ilgili bolca bilgi aldıktan sonra, savaşın kimyasını görüyoruz. O zamanların nasıl zamanlar olduğunu idrak etmeye çalışıyoruz. Elbette bu çok zor bir empati. Ama bunu bize yalın anlatımı ile yapılabilir kılıyor Orwell. Uzun iki dünya savaşı gören böylesine güçlü bir yazardan da zaten bu beklenirdi diyorsunuz değil mi? Evet bende öyle dedim. Kitabın bir kaç sayfasını tekrar tekrar okudum çünkü o kadar sindirilesi bir yığın gibi geldi ki bana, es geçmemek, daha iyi algılamak hatta bir kaç kez üstünden geçmek sitedim anlatılan zamanların. Sanki benim anılarımmış gibi hissetmek istedim. Evet belki bu da imkanlı değil ama en azından denenebilir. Yedi yıldır roman yazmıyorum, fakat çok yakında bir tane daha yazmayı umuyorum. O da bir başarısızlık olmaya mahkum. Her kitap bir başarısızlıktır, fakat ne tür bir kitap yazmak istediğimi açık bir biçimde biliyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yazmak-uzerine-ernest-hemingway", "text": "Yazmak Üzerine, Ernest Hemingway'in yazar olmak isteyenlere ya da bir şeyleri nasıl yazmalıyım sorusu olanlara, ders biteliğinde öğütlerini barındırdığı, güzel bir güzel bir eseri. Böylesi büyük bir yazardan, öneri alabiliyor olmak büyük bir olanak. Hemde kendisini kaybedeli bu kadar zaman olmasına rağmen. Bu söz zaten hemen hemen her insanın yapması gereken önemli bir ders. Pozitif olmak her zaman artı bir puandır. Özellikle de çevrenize de yansıtmanız ve çevrenizde ki negatif kimseleri bu yolla savuşturmanız ya da onlara da ders veriyor olmanız hem sizin, hemde toplum için çok önemli. Bu tip insanların nasıl kötü sonuçlara neden olduklarını hepimiz biliyoruz. Tabi yaşadığın dönemin dilini yazman gerekiyor. Fakat burada anlatılmak istenen yüzeysel bir kullanılm tekniği değil elbette. Yaşadığın zamandan verdiğin örnekler, ileri ki dönemlerde de kullanılabilir birer ders niteliğinde ya da anlatımı olması gerekli. Elbette her okuduğumuzdan ders çıkaracağız diye bir kanun yok. Her okunan bir şey vermeyebilir. Bu biraz o yazının ne yapmaya çalıştığı ile alakalı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yeni-dunya-anna-carey", "text": "Annesinin ölümünden sonra her yetim gibi karantina altındaki bir okula yerleştirilen Eve ve diğer tüm kızlara, yeni kralın kurduğu şehirde güzel bir yaşam vaat ediliyor. Okul dışına çıkamayan kız öğrencilere, dışarıdaki yaşam ve isyan etmiş erkekler hakkında korkunç masallar anlatılıyor. Tüm bunlara rağmen Eve, mezuniyet gecesinde, mezunların yataklara bağlanarak devamlı doğurmaya mecbur bırakıldıklarını öğreniyor. Arkadaşları ve kendisi aslında sadece yeni kurulan düzenin nüfusunu oluşturmak üzere kullanılan damızlıklardır. Bu korkunç kaderden kaçmak isteyen Eve, daha önce okulun dışına hiç çıkmadığı halde kendini asiler, vahşiler ve en kötüsü kralın zalim askerleriyle dolu dış dünyada bulur. İstemeden de olsa asilerden birine aşık olacak ve onunla yer altındaki kamplarda acı ve umut dolu günler geçirecektir. Yeri geldiğinde bu insanlara sevginin ne demek olduğunu anlatacak, Distopya çoğunlukla ilgimi çeken bir tür olmuştur bu yüzden sıkılmadan okudum. Fakat okumaya başlamadan önce, kült, kendine hayran bırakacak bir distopya beklentisine girmemenizi öneririm. Kitaptan ancak bu şekilde zevk alabilirsiniz. Sade bir dille yazılmış, genç kesime hitap eden bir kitap olduğunu düşünüyorum. Serinin diğer iki kitabı once ve rise henüz çevrilmediğinden hikayenin bütünü hakkında yorum yapabilmem mümkün değil tabii. Diğer iki kitabı da okuduktan sonra fikirlerimin değişme olasılığı var. Bunun yanında okuduğum yorumlara bakılırsa, kitabı çok beğenenler azımsanmayacak sayıda. Şans verilebilecek bir kitap deyip, sıyrılayım işin içinden. Son olarak da, aslında bu eleştiriyi yapmayayım diyordum ama tutamayacağım kendimi. Kitabın kapağı gerçekten çok kötü. Kitapları satın alırken, kapaklarından etkilenen okurlardansanız diye söylüyorum, aşağıdaki kapakların içerikle uzaktan yakından bir alakası yok."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yeni-dunya-sabahattin-ali", "text": "Hani derler ya çarpıcı bir kitaptı! Hah işte o sözü bir kenara itivereceğiniz türden etkileyici hikayeler var bu kitapta. Sabahattin Ali'yi zaten biliyoruz evet ama bu kez daha bir başka daha bir iyi daha bir daha olmuş. Okuyunuz, okutunuz diyorum ve yazıma geçiyorum. Sabahattin Ali okumak kesinlikle büyük bir keyif. Hikayesi her ne olursa olsun, sizi hikayesinin içine çekiyor ve size o hikayeyi yaşatıyor. Öyle olayların, öyle anların içinde yer alıyorsunuz ki zaman zaman okumuyor, sanki anılarınızı yaşıyor gibi oluyorsunuz. Bu kadar güzel bir hikaye anlatımı ile birlikte okumaya devam ediyor, bir zaman sonra bitince kitap, bir daha okuyasınız geliyor. Şu hikaye çok dikkatimi çekti, şu hikaye enfezdi diyemiyorum çünkü tüm hikayeleri tek tek yazmak zorunda kalmak istemiyorum. Bütün hikayeler çok iyiydi. Tüm hikayeleri yaşadım. Sanki o an oradaydım. Zaten bizden hikayeler olduğu için herhangi bir yabancılık çekmiyorsunuz. Okumaya başlar başlamaz kurguyu anlıyorsunuz ve sizden yani bizden, içimziden gelen bir kesimin, bir kesitini yaşıyorsunuz. Yazımın başında da dediğim gibi okuyun, okutun. Başka söze gerek yok zaten."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yeraltindan-notlar-fyodor-mihaylovic-dostoyevski-2", "text": "Yeraltından Notlar, Dostoyevski'nin en farklı en derinden en sarsıcı ve en sert eserlerinden biri. Kitabın başından sonuna kadar dik bir duruşla okuyorsunuz ve sürekli olarak bir gergin duruyorsunuz. Kitap sizi içine alıyor ama sanki sizi içeri alırken sürekli olarak size istediği cevapları alamayan birinin sorularını soruyor. Her psikolojiye iyi gelmeyen türden bir psikoloji takınıyorsunuz çaresiz. Zaten bilenler biliyor neyin ne olduğunu Dostoyevski ile alakalı. Ya bilmeyenler? Onlarda başlamak için Yeraltından Notlar'ı seçiyorlarsa tokatlanmaya hazır olmaları gerekiyor. Çünkü kitap başlar başlamaz egonuza ulaşıyor. Oradan bilinç altında ki size gidiyor. İtiraf edemediğiniz herşeyi o itiraf ediyor. Yeri geliyor özür diliyor ama yeri geliyor bağırıyor size. En aptal en çaresiz en güçsüz en olmasa keşke bu an dediğiniz anları yaşatıyor size. Süreklilikten korkuyorsunuz o an. Bitsin istiyorsunuz hem de hemen bitsin. İlkokula yeni başladığınız zamanlarda çocukların size bakışını sonra nedense sizi sevmeyişlerini ve size vurmalarını hatırlıyorsunuz. Sebepsiz yere canınızın yanmasını hatırlıyorsunuz. Nedenleri düşünmek yerine kaçmak geliyor aklınız. Bir yandan da bunu yapanlarla ilgili kendi kendinize yaptığınız o acımasız planlar geliyor aklınıza. Hiçbirini uygulayamasanız biel bunları düşünüyorsunuz. Asla yapamayacağınızı bildiğin her hayali o an o zorlukta kurmaya başlıyorsunuz. Sonunda sizin kahraman olduğunzu hepsinin üstesinden geldiğiniz o en güzel anları hayal ediyorsunuz. Ama burada o anlar çok kısa sürüyor. O kadar ince bir an ki o an o kadar yok ki sizde şaşırıyorsunuz. Çaresiz özürler bile geliyor aklınıza, dilenecek birileri olsa yanınızda. Ama sadece siz ve yalnızlığınız var yanınızda. İki bölümden oluşan Yeraltından Notlar ilk olarak Yeraltı ile başlıyor ve sonra Notlar'la devam ediyor. Hepsi yeraltının derinliklerinden çıkmış olan bu metni okumanızı, tekrar okumanızı ve tekrar okumanızı tavsiye ediyorum. Korkarım yine bir şeyler eksik kalacaktır tüm tekrarlara rağmen."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yeraltindan-notlar-fyodor-mihaylovic-dostoyevski", "text": "Aslında bu kitabı yorumlamak üzerine oldukça düşündüm ve haddime bile değil böyle büyük bir anlatım gücünü tasvir etmek. Bazı tadlar gerçekten anlatılamaz yada doğru cümleleri kuramazsınız, lugatınız yetmez. Dostoyevski okuyorsanız eğer bilirsiniz ki, duyduklarınız canlanır, karakterler ile dost olur, onları o kadar iyi tanırsınız ki, bir gün karşınıza çıktığında onların duygularına hakim olduğunuzu anlarsınız. Yeraltından notlar, yeraltı ile başlar. Yazarın kendisi ve bizle olan paradoksal konuşması ile aklımızı açar ve okur. İlk bölümde açıkçası okur olarak neye uğradığımı şaşırdım. Bir masanın bir ucunda yazar, diğerinde ben, sorgulanıyordum. O kadar içine düştüm ki artık zihnimin okunduğunu hissediyordum. Kiminiz tasvirlerimi abartılı bulabilir baylar ! ama gerçek ancak içine düşüldüğünde bulur sizi ! Neyse... Oradan, muhteşem bir şiir ile, ikinci kısmına geçtik ve anlatıcının dostları ile olan münakaşasının nedenlerini anlamaya çalıştım. Hayatınızda mutlaka tadına baktığınız bir ilişki yumağında bulacaksınız bu öyküde. İstenmemenin ve ispat etme arzusunun kıyılarında dolaşacaksınız. Adına gurur, kibir, ne derseniz deyin. Finalde ise; anlatıcının, Liza adında genç bir kadınla olan delicesine konuşması o kadar vurucu ki, kitap kapandığında bir süre baka kaldım. Genç ve ümitleri olan bir kadına neden öyle şeyler söylenir ki ?! Biliyorum ne Dostoyevski'yi ne de eserlerini yorumlamak benim haddime değil ama bir kaç şey söylemeden geçemezdim. Kitap, Türkiye İş Bankası yayınları Hasan Ali Yücel Klasikleri serisinden olup, 139 sayfadır."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yildiz-tozu-neil-gaiman-2", "text": "Yine güzel bir Neil Gaiman kitabı diyerek başladım Yıldız Tozu'nu okumaya. Fakat aradan geçen bir kaç on sayfadan sonra bir şeylerin fazlasıyla uzadığını hissetmeye başladım. Evet kötü gitmiyordu tabiki de fakat dediğim gibi birşeyler olmamış ya da fazla mı olmuş bilemiyorum tadını yitirmeye başlamıştı. Bu tat kaçıran şeylerin birikmesinden sonra kitaptan hızlı bir soğuma yaşadım. Araya farklı kitaplar almak belki daha iyi olabilir diye düşündüm. Bu kitabı bitirdiğim sürede belki beş altı tane daha kitap bitirdim. İlerleyemiyordum. Okumak gelmiyordu nedense. Tabi bu kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyordu. Hikaye muhteşem, hayal gücü inanılmaz güzel fakat bu kadar uzatılmamalıydı ve bu kadar gereksiz ara pasajlar olmamalıydı gibi geliyordu bana. Dediğim gibi bu kitaba kötü demek değil. Sadece benim için olmayanları daha doğrusu beni soğutan nedenleri sıralamaya çalışıyorum elimden geldiğince. Umarım başarılı olmuşumdur nedeni söylerken. Dediğim gibi konu çok güzel, anlatım çok güzel ama gereğinden fazla uzun ve gereğinden fazla, fazla karakter giriyor hikayeye. Belki de hiç anlatılmasa olabilecek onlarca sayfa var. Bu sayfalar kitaptan soğumama neden olsa da kitabı bitirdim. Sizin için etkisi böyle olmayabilir. Bilemiyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yildiz-tozu-neil-gaiman", "text": "Yıldız Tozu'nun, üslup ve konu olarak, Gaiman'ın en farklı kitabı olduğunu söyleyebilirim. Daha önceki kitaplarındaki, bestseller kitaplarda görmeye alışkın olduğumuz anlatım tarzını bu kitapta pek göremedim. Yazar, daha çok Tolkien'i andıran masalsı bir anlatım şeklini tercih etmiş. Bence çok da başarılı olmuş. Çünkü Yıldız Tozu, adeta yetişkinler için yazılmış bir peri masalı gibi. Üstelik, Gaiman'ın diğer kitaplarında araya sıkıştırılsa da ciddi bir kavram olarak üzerinde durulmayan aşk konusu, Yıldız Tozu'nda çok daha fazla ön planda yer alıyor. Kitabın baş karakteri Tristan Thorn'un annesi bir peri, babası ise insandır. Babası Dunstan Thorn, bir cadıya köle olmakla cezalandırılmış periye tutulur ve bir başkasıyla evlenmeden önce bu peri kızla birlikte olur. Daha sonrasındaysa, bir köle olan periyle yollarını ayırmak zorunda kalır. Ne var ki Dunstan Thorn, başka bir kızla ihtişamlı bir düğünle evlendikten sonra, köyde üzerinde Tristan Thorn adının yazılı olduğu bir bebek bulunur. Tristan, babasıyla birlikte büyür fakat kendisinin olanlardan haberi olmamakla birlikte, bir insan olan annesini gerçek annesi sanmaktadır. Yaşadıkları köy ve tabiri caizse periler diyarı diyebileceğimiz dünya, bekçilerin koruduğu ve insanların diğer tarafına geçmelerinin önlenmeye çalışıldığı bir duvarla ayrılmıştır. Tristan herkes gibi normal bir hayat yaşamaktadır fakat gün gelip güzelliği ile nam salmış Victoria Forester'a aşık olduğunda işler değişir. Victoria, o gece gökyüzünden kayan yıldızı bulup kendisine getirebilirse, Tristan'ın istediğini ki Tristan'ın tek isteği Victoria ile evlenmektir gerçekleştireceğini söyler. Victoria, bunun imkansız olduğunu bildiğinden Tristan'ı reddetmek amacıyla böyle bir söz vermiştir ne var ki Tristan, bu sözü oldukça ciddiye alır. Böylelikle, Tristan'ın duvarın ötesine geçip, gökyüzünden kayan yıldızı aramaya başlamasıyla, bir dizi maceranın kapısı aralanmış olur. Kayan yıldızın düştüğünde ayağını kırmış son derece aksi bir kız olan Yvaine çıkması ise, işleri hiç de kolaylaştırmayacaktır. Kitabın konusunu kısaca özetlemiş oldum 🙂 Tabii işin içinde cadılar, ölüler, hükümdarlar, tek boynuzlu atlar vs. gibi bir dolu faktör de var. Üstelik henüz izleme fırsatı bulamasam da 2007 yapımı bir filmi de varmış."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yokyer-neil-gaiman", "text": "Aklınızdan Richard'ın öldükten sonra bir hayalet olarak dünyada kalmış olması gibi bir fikir geçebilir. Fakat durum böyle değil. Richard'ın da tahmin etmekte çok zorlanmadığı tek bir sebebi var bu durumun. Aşağı Londra'dan Door adında yaralı bir kıza yardım eden Richard, artık Yukarı Londra'nın bir parçası değildir çünkü. Richard, istese de istemese de Yukarı Londra'nın yarıklarından düşüp, şehrin altındaki var olduğunu hayal bile etmediği dünyaya geçmek ve kendi dünyasına geri dönmek için, gölgelerin ve karanlığın şehrinde yaşamayı öğrenmek zorundadır. Yukarı Londra ile pek de alakası olmayan fizik kurallarına alışmak zorunda bir yandan da. Uyum sağlaması pek kolay olmayacak gibi. Kitap gerçekten çok sürükleyici ilerliyor ve ayrı ayrı karakterleri seviyor, onların doğallığına hayran kalıyorsunuz. Yeri geldiğinde kendi dünyanızı, yargılarınızı, hatta kendi kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Aşağıtaraf mı? Yukarıtaraf mı? Richard'la bir olup, bir seçim yapmaya çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Zaten fantezi, gizem, macera, olmayan yerler, muazzam hayal gücü, bunlar size göreyse hiç durmayın hemen edinin bu kitabı."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yolun-sonundaki-okyanus-neil-gaiman", "text": "Neil Gaiman'ın okuduğum ilk romanı. İnternette birçok yerde yetişkinler için yazdığı ikinci roman ama iyi değil ya da daha iyileri oldu tadında yorumlara denk geldim. Peki bunları bile bile neden Neil Gaiman okumaya bu kitapla başladım? Bu kitabını beğenirsem diğerlerine hayran kalacaktım. Kitap severlere iki önerim var. Her zaman için beklentileri düşük tutmak ve internette her yazana inanmamak. Kitap oldukça sürükleyici ve güzel. Evet belki hikaye biraz havada kalmış gibi yani bir yerlere bağlanacak gibi hissediyorsunuz kabul ediyorum ama sonuçta sizi sıkmıyor. Tam olarak hissedilen; sanki üç kitaptan oluşan bir serinin ortadaki kitabını okuyormuş gibi oluyorsunuz. Belki bir devam gelecektir bilemiyoruz, keşke gelse diyoruz. Belkide Neil Gaiman tüm bu soruları kendi hayal gücümüzle tamamlamamızı istemiştir. Ben öyle düşündüm ve kendi kendime cevaplar buldum okurken. Bu cevaplara da inandım ve kitabı tamamladım. Bu sayede çok büyük keyif aldım kitabı okurken. Eleştirmek için yer aramaktansa keyif almak için yer aramış oldum ve başarıya ulaştım. Mutlu bir kitap deneyimi oldu benim için. Bu arada İthaki yayınlarına çok ama çok teşekkürler. Bizleri bu kitaplarla tanıştırdıkları yetmezmiş gibi çok büyük indirimlerle satın almamızı sağladı. Üsküdar Kitap Fuarı'ndan Neil Gaiman kitaplarını set olarak hem kendime hem yeğenime çok komik bir paraya almış oldum. Sanıyorum %60 üzeri bir indirim oldu. Kendilerinin büyük bir takipçisi olarak tekrar tekrar teşekkürler."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yuce-sultan-miguel-de-cervantes", "text": "Cervantes denildiğinde ilk akla gelen elbete Don Kişot'tur. Bu kez sizlere Cervantes'in farklı bir eserinden bahsetmek istiyorum. Yüce Sultan adlı tiyatro eserinden. Farklı bir konu, farklı bir bakış açısıyla sunulmuş. Her ne kadar klasik bir konu gibi gelsede aslında değil dikkat edilirse. En önemli farkı bu kadar büyük bir yazarın gözünden hem Osmanlı hemde İspanya'yı gözlemliyoruz. Tarihin çok büyük bir kısmında yer almış Osmanlı'nın, İspanya ile olan benzerlikleri ve aynı gözle bakmaları bazı olaylara çok güzel anlatılmış. Her ne kadar çok sürükleyici gitmese de güzel bir oyun olmuş. Konunun Osmanlı zamanında geçmesi ve bu zamandan karakterleri barındırması ise bizler için ayrı bir ilgi çekici durum olmuş. Aynı zamanda Cervantes'in üstü az kapalı az açık olarak, İspanyolların ve Osmanlıların hemen hemen aynı olduklarını daha doğrusu benzerliklerinin çok fazla olduğunu göstermesi çok önemli. Cervantes, sanki sadece sultandan ya da Osmanlı zamanı bir hikaye anlatmak değil, aynı zamanda bu iki milletin benzerliklerini ortaya koymak, belgelemek istermiş gibi. Cervantes'den güzel bir eser okumak isterseniz, Yüce Sultan sizleri bekliyor."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yufka-yurek-fyodor-dostoyevski", "text": "Dostoyevski benim için her zaman en farklı, en iyi ve en okunasıdır. O yüzden yazılarım biraz yanlı olabilir, kusura bakmayın. Şu ana kadar kötü bir öyküsü ya da romanına denk gelmedim. En acemice yazılmış denilen bu kitabı Yufka Yürek bile bana son derece dahiyane geldi. Tamam belki Suç ve Ceza kadar sürükleyici ya da Karamazov Kardeşler gibi akıcı gitmedi ama her paragrafta düşünerek ağır ağır sindire sindire okumamı sağladı. Yufka Yürek, Dostoyevski'nin ilk dönem öyküleridir. Dergilere yazdığı bir kaç öyküsü ile birlikte toplamda 9 öykü bulunur. Beyaz Geceler ve İkiz gibi uzun öykülerden önce yazdığı bu öyküler yazarın ilk dönem öyküleridir. Bu öykülerin arasında beni en çok etkileyenlerden biri Dokuz Mektuplu Roman oldu. Bir diğeri ise Ev Sahibesi. Oldukça farklı bir atmosfer çizen Dostoyevski size o anı en iyi şekilde veriyor. Kitabı okumuyor, sanki yaşıyorsunuz. Dostoyevski'nin genelde karakterlerinde kullandığı düzensiz ruh hali olan karakterler, uyumsuz kişilikler, deliliğin sınırında yaşayanlar, toplumsal konum ve mevki meselesiyle kavgalı karakterler, takıntısı yüzünden bazı şeyleri yitirmiş kimseleri bu öykülerde görebiliyorsunuz. Bu karakterleri ilerleyen romanlarında ve öykülerinde çok daha iyi kullanan Dostoyevski, acemiliğini sadece bir kitapla atlatmış ve sonrasında çok büyük eserlere imza atmış. Yufka Yürek her ne kadar acemilik desemde bakmayın. Bu dediğim Dostoyevski gibi bir yazar için acemilik. Her ne kadar Dostoyevski gibi bir yazarı değerlendirecek ya da yorumlayacak biri olmasamda, Yufka Yürek'teki öyküler için böyle düşündüm. Eğer Dostoyevski ile yeni tanışanlardansanız ve ilk okuduğunuz kitabı üzerinden değerlendirip, diğer kitaplarını okuyacaksanız Yufka Yürek ile başlamayın. Yok ben zaten tüm eserlerini bünyeye alacağım derseniz o zaman sorun yok. Zaten Dostoyevski gibi bir devden sonra okuduğunuz diğer tüm eserlerde o tadı arayacaksınız. Size tavsiyem edebiyatın devlerinde olan Dostoyevski'yi ayrı bir yere koyun ve asla kıyaslama yapmayın."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yuksek-satodaki-adam-philip-k-dick", "text": "II. Dünya savaşı A.B.D ve müttefikleri tarafından kaybedilse ve Nazi Almanyası ile Japonya galip gelseydi neler olabilirdi bir düşünün. Açıkçası kitabın karakter analizleri veya tam olarak ne anlatmaya çalıştığı üzerine bir şeyler söylemek istemiyorum. Anna Karenina romanından sonra bir hamleyle çok merak ettiğim bir kitap ve yazar olduğu için okumak istemiştim. Lakin roman yorgunluğundan mıdır bilmiyorum benim için çok verimli bir okuma olmadı. Genel atmosferde başka bir düzen, bir başka distopya unsuru var. Amerika'nın batısı, Japonya, doğusu Nazi Almanyası tarafından sömürülmüş, batıda Çin ve Japonya düzeni içinde yaşamaya çalışan karakterler var. Kitap ayrı birçok karakterin bölümlerinde oluşuyor. Juliana'da bunlardan biri. Kocası bir Yahudi ve el işçiliği yapan bir adam. Ortada bir kitap var ve bu kitap yasaklı bir kitap çünkü içeriği bizim şimdiki dünyamızı anlatıyor, yani savaşın Nazi Almanyasını ve Japonyayı bitirdiğini, kısacası savaşın ters koşullarını anlatıyor. Bu kitaptan etkilenen Juliana ise yanında bir başka adamla, yazarı bulmak için ki bu yazar yüksek şatodaki adam oluyor yolculuğa çıkıyorlar. Öte yandan Nazilerde bu yazarın peşinde ve Japonya ile iş birliği yapmaya çalışıyorlar. Alt metinlerde dediğim gibi, Juliana'nın kocası, Frank, Bay Tagomi, Bay Childan karakterlerinde birbiri ile olan bağlarını ve hikayelerini görüyoruz. Kitap AltıKırkBeş yayınlarından çıkma 429 sayfadır. Yalnız harfler küçültülmüş ve aslında iki katı sayfa okuduğunuzu hissediyorsunuz. Benim için yorucu bir okuma oldu. İleride belki bir daha okumayı düşünebilirim. Editöriyel tarafta ise belli imla kuralları eksiklikleri göze çarpıyor, bazı kelimelerde harfler eksik. Muhtemelen ikinci baski ile bunlar düzeltilir."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/yukseltin-tavan-kirisini-ustalar-j-d-salinger", "text": "Tüm Glass ailesi öykülerinde olduğu gibi Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar'da ikinci ağabey Buddy Glass yazardır. Buddy, II. Dünya Savaşı sırasında, ordudan izin alıp ağabeyi Seymour'un nikahına gelişini anlatır. Fakat nikah yapılmaz. Damat ortalıklarda yoktur. Gelinin akrabalarıyla bir arabada enteresan bir yolculuk geçirir. İlk başlarda Buddy'nin Seymour'un kardeşi olduğunu bilmemektedir. Nedimenin kocası Robert, Muriel'in babasının sağır dilsiz amcası ve Helen Silsburn adında orta yaşlı bir kadın. Daha enteresanı ise gelinin bu nadide ekibini evlerine davet eder. Çok sıcak bir gündür. Serinlemek ister herkes. O an orada olsam nasıl olur diye düşünemden edemiyorsunuz inanın. Çok tuhaf bir an ne denir ne yapılır bilemediğiniz o güzide anlardan. Fakat bu yaşananlar, abisi Seymour'un 1948'deki intiharına zemin hazırlamaktadır. Bunu o an oradaki kimse bilmez. Günlüğünü bulup, okuyan Buddy bile. İlk hikayenin başından sonuna sürekli olarak Seymour yerden yere vurulan, saygı yoksunu terbiyesiz bir insandır. Sürekli olarak kötülenen bir ağabeyin kardeşi olarak, tüm olup biteni izlemektedir Buddy. İkinci öykü ile ilgili ise birşey yazmayacağım. Okuyunuz ve siz yorumlayınız."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/zaman-makinesi-h-g-wells-2", "text": "Zaman Makinesi H.G. Wells'in, bilim kurgu klasikleri arasına giren eşsiz bir eseri. O kadar gerçekçi bir anlatıma sahip ki, acaba gerçekten yaptı mı? Diye içinizden geçiriyorsunuz bir an. Akıcı bir dilde ilerleyen kitap, bir yerden sonra sizi çok ileri bir tarihe götürüyor ve sanki oradaymışsınız gibi size orayı yaşatıyor. Wells'in kitaplarını bilenler zaten ne demek istediğimi anlıyorlardır. Ama bilmeyenler için şunu söylemek isterim ki bu kitap bilim kurgunun klasikleri arasında ve olmazsa olmazlarınız arasında olması gereken bir kitap. Zaten başladığınızda sizi içine alıyor, ve elinizden düşürmeden bitirmenizi sağlıyor. Beğenmeme ya da hikayeyi yaşayamama gibi bir şey mümkün gelmiyor bana. Tabi herşeye rağmen bu insandan insana değişir elbette ama eminim ki Wells sizi bir yerlerden yakalayacaktır. Neden bu kadar emin konuşuyorum? Çünkü Wells size tek düze bir anlatımla tek düze bir tür ile hikaye anlatmıyor. Sizi sadece konuyla başbaşa bırakmıyor neden ve sonuç ilişkisini de size sunuyor. İşin tekniğini öyle bir anlatıyor ki bir an geliyor ve evet bu olabilir dedirtiyor size."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/zaman-makinesi-h-g-wells", "text": "Zaman makinesi ve zaman yolculuğu fikirleri şu ana dek yüzlerce yönetmen veya yazar tarafından işlendi, filmlere ve kitaplara konu oldu, defalarca tartışıldı. Ancak bu fikri ilk kez ortaya atan Zaman Makinesi'nin yazarı H.G. Wells'den başkası değil. Açıkçası zaman yolculuğu ilgimi çektiği için bu kitaba büyük bir hevesle başladım. Bu hevese ve beklentiye rağmen en ufak bir hayal kırıklığı yaşamadım ve büyük bir hayranlıkla okudum. Bir kere kitap yalnızca zaman yolculuğu hikayesi değil. Aynı zamanda geleceği işleyen başarılı bir distopya, iyi analiz edilmiş ve çarpıcı şekilde işlenmiş bir öykü. Zaman Yolcusu, çok çok uzak bir geleceğe gittiğinde insan ırkının ikiye bölünmüş olduğunu görür; yukarıda yaşayanlar ve aşağıda yaşayanlar. Yukarıda yaşayanlar, günümüzün lüks ve refah içinde yaşayanlarıdır. Zayıflardır, boyları bir metre yirmi santimden daha uzun değildir. Sıkıntı nedir bilmediklerinden güç ve zeka gibi fonksiyonları körelmiş, narin ve savunmasız yaratıklara dönüşmüşlerdir. Aşağıda yaşayanlar, günümüzün işçi sınıfı olarak nitelendirilebilir. Bu insanlar karanlıkta kalmış ve güçlerini kaybetmemişlerdir. Bir yönüyle bu iki ırk, yönetici ve hizmet eden tarafın son hallerini oluşturmaktadırlar. Kitabın asıl çarpıcı ve tüyleri diken diken eden tarafı ise, bu iki ırkı birbirinden kopmaya iten asıl sebeptir. Zaman Yolcusu geri dönebilmek için, aşağıdakiler tarafından saklanan zaman makinesini bulmak zorundadır. Bu süreçte geleceği her yönüyle analiz edebilme imkanı bulur. Wells'in bu başarılı romanı, pek çok kurgu fikrinin alt yapısını sunduğu kadar çağdaş bilim kurguya da zemin hazırlamıştır. Bu nedenle de bilim kurgu severlerin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/zenciler-jean-genet", "text": "Zenciler, Jean Genet'in uzun zamandır okumak istediğim bir oyunuydu. En sonunda başlama frsatım oldu. Daha öncesinde yazarla tanıştığım için okuma zorluğu çok çekmedim. Çünkü yazarın tarzını biliyordum. Balkon kitabından sonra işin aslı biraz daha az sürükleyici gelse de kitabı sıkılmadan okudum diyebilirim. Kitap batı uygarlığının Afrika halklarına ve Afrika'ya olan bakış açısını ustalıkla bizlere sergiliyor. Kimi zaman bir opera eseri gibi gözlerinizde canlanan oyun, kimi zaman batının iki yüzlü pis oyunlarını çarpıyor suratımıza. Kimi zaman dalıp gidiyor, yaşanmış olabilecekleri düşünüyoruz zihnimizde. Medeni denilen batının yaptıklarını bir bir göz önüne getirmeye çalışıyor, yapmış olabileceklerini düşünüyoruz. Gerek konunun derinliği ve bende hissettirdiklerinden olsun, gerek kitabın değindiği konunun kurgusu olsun yazılacak çok şeyi beraberinde getiriyor. Fakat bu kadar kapsamlı bir yazı yerine ben size bu kitabı okumanızı tavsiye edip gitmeyi tercih ediyorum. Belki biraz daha detaylı araştırmak daha fazla okumak daha fazla farkında olmak lazım."} {"url": "https://www.kitapveyorum.com/zincire-vurulmus-prometheus-aiskhylos", "text": "Zincire Vurulmuş Prometheus, eski tragedyalardan biri daha. Bu kitapları okumayı çok seviyorum. O zamanları yansıtması olsun, eski olması olsun beni çok cezbediyor. İşin enteresan yanı bazı şeylerin hala aynı olması, hiç değişmemiş olması ise çok düşündürücü. Tanrıların arasında yaşanan anlaşmazlığı konu alan Zincire Vurulmuş Prometheus, bize o zamanlardan çok ince bir mesaj veriyor. Akl, fikre ve düşünceye önem verin diyo. Belki de elinizde olan tek şey bu demek istiyor. Tabi bizler bunu ne kadar görebilmişiz o ayrı. Ama Aiskhylos bizlere bu mesajı her şeye rağmen göndermiş. Güzel bir tragedya okumak isterseniz mutlaka hemen başlayın. Çünkü Zincire Vurulmuş Prometheus hem çok güzel bir tragedya hem de çok düşündürücü bir oyun."}