{"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zekat-ve-vergi-iliskisi-uzerine-bir-degerlendirme-k4571.html", "text": "Günümüzde, Müslümanlar zekat kavramı ya tam manasıyla anlayamıyor ya da içi boşaltıldığı için Müslümanlar bunun önemini kavrayamıyorlar. Müslüman bir birey şunun idrakinde olmalıdır ki zekat gönüllülük değil farz olan bir ibadettir. Müslümanlar arasındaki maddi uçurumlar zekat kavramı ile ortadan kaldırılabileceği gibi zekat ile sosyal yardımlaşma ve sosyal projelerde daha sistemli ve düzenli bir şekilde yapılabilinir. Eserin bütün bölümleri ayrı ayrı önem arz etmesine rağmen bize göre en önemli yeri günümüz devlet yapılanmasında zekatın kurumsallaşmasına ilişkin model önerisidir. Geçmiş dönemlerdeki gibi zekatın ülkemizde de kurumsallaşmasının gerekliliği yeni bir model önerisiyle ortaya koyulmuştur. Bu model bir biri ile bağlantılı sağlam ve sistemli bir organizasyon ile var olan zekat potansiyelinden ehil ellerle ve sağlam bir takip sistemi ile geniş kitlelerin pay almasını hedeflenmektedir. Direkt olarak devlet kontrolünde olacağı için şeffaf ve denetlenebilir olması da alan ve veren açısından güven duygusunu arttıracak olup farz bir ibadette devlet eliyle yerine getirilmiş olacaktır. Böylelikle devlet, zengin ve fakir arasındaki gelir farkının azalmasında ve yoksullukla mücadelede zekat ile daha etkin bir rol üstlenmiş olacaktır. Eserde bu sistem oldukça detaylı ve en ince ayrıntısı düşünülerek en küçük biriminden en büyüğüne kadar sistemin tüm detayları okuyuculara aktarılmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zekat-ve-vergi-iliskisi-uzerine-bir-degerlendirme-k4571.html", "text": "Günümüzde, Müslümanlar zekat kavramı ya tam manasıyla anlayamıyor ya da içi boşaltıldığı için Müslümanlar bunun önemini kavrayamıyorlar. Müslüman bir birey şunun idrakinde olmalıdır ki zekat gönüllülük değil farz olan bir ibadettir. Müslümanlar arasındaki maddi uçurumlar zekat kavramı ile ortadan kaldırılabileceği gibi zekat ile sosyal yardımlaşma ve sosyal projelerde daha sistemli ve düzenli bir şekilde yapılabilinir. Eserin bütün bölümleri ayrı ayrı önem arz etmesine rağmen bize göre en önemli yeri günümüz devlet yapılanmasında zekatın kurumsallaşmasına ilişkin model önerisidir. Geçmiş dönemlerdeki gibi zekatın ülkemizde de kurumsallaşmasının gerekliliği yeni bir model önerisiyle ortaya koyulmuştur. Bu model bir biri ile bağlantılı sağlam ve sistemli bir organizasyon ile var olan zekat potansiyelinden ehil ellerle ve sağlam bir takip sistemi ile geniş kitlelerin pay almasını hedeflenmektedir. Direkt olarak devlet kontrolünde olacağı için şeffaf ve denetlenebilir olması da alan ve veren açısından güven duygusunu arttıracak olup farz bir ibadette devlet eliyle yerine getirilmiş olacaktır. Böylelikle devlet, zengin ve fakir arasındaki gelir farkının azalmasında ve yoksullukla mücadelede zekat ile daha etkin bir rol üstlenmiş olacaktır. Eserde bu sistem oldukça detaylı ve en ince ayrıntısı düşünülerek en küçük biriminden en büyüğüne kadar sistemin tüm detayları okuyuculara aktarılmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/edebi-haz-agacina-tuneyen-baron-calvino-k5417.html", "text": "İlk okumaları aşmış, popüler ya da klasik nitelikli eserlere göz değdirip en azından on beş yaşına gelmiş ve bu süreçte edebiyata ilgisi günden güne artmış her genç için gerçek edebiyatla tanışma, onu iliklerine kadar hisstme fırsatı olabileceğini düşündüğüm bir eserin etkisindeyim. Bu etki üzerimdeyken Italo Calvino'nun \"Ağaca Tüneyen Baron\" adlı romanından mümkün olduğunca detaylıca bahsetmek istiyorum. Kitap değerlendirmelerimizi takip edenler fark etmiştir ki her eseri geniş bir özetle ele almaz, hikayeye ana hatlarıyla değindikten sonra metnin ve çizimlerin yapısından, dilinden, sonra da kitabın somut özelliklerinden bahsederiz. Ancak söz konusu eser bir başyapıt seviyesinde olduğunda, hakkını verememek kaygısı beni hikayeye mümkün olduğunca yoğunlaşmaya zorluyor. Dolayısıyla hikayeden ağzınıza parmak parmak bal çaldıktan sonra diğer irdelemelere geçeceğim. Baron bir baba, \"general\" lakaplı bir anne ve sadistmeşrep rahibe bir ablayla aynı aileyi paylaşan, bunlar yetmiyormuş gibi bir de ihtiyar bir rahibin öğretmenliğine ve çiftlik yöneticisi Şövalye Avukat'ın işgüzarlıklarına maruz kalan iki küçük çocuk, Cosimo ve kardeşi Biagio, isyan edilecek bir hayat yaşamaktadırlar. Cosimo, sofradan kovulduğu bir gün bahçelerindeki pırnal ağacına tırmanır ve bir daha inmeyeceğini söyleyerek asil bir isyana kalkışır. İşin garibi ve hikayenin temeli de budur ki Cosimo ömrünün sonuna kadar sözünü tutar. Hikayenin Cosimo ağaca çıkana kadarki başlangıç bölümü, çocukların içinde bulunduğu can sıkıcı durumları tüm detaylarıyla ve oldukça iç gıcıklayacı şekilde veriyor. Bireylerin huylarına dair olumsuz tahliller, ablanın mide bulandıran yemekleri, ebeveynlerin acımasız cezaları, çevredeki asaletin yapmacıklığı gibi unsurlar can sıkıcılığın onulmaz parçalarını oluşturuyor. Bu şeffaf ve ağdalı dil okuru isyanın içine çekmek üzere kurulmuş ve şüphesiz, amacına ulaşıyor. Devam eden bölümlerde, ağaçlardan oluşan yeni dünyasını keşfetmeye başlayan Cosimo'nun, önce komşu ve hasım çiftliğin kızı Viola ile, sonra da meyve hırsızlarıyla ilişkilerine tanıklık ediyoruz. Kahramanın yaşamaya başladığı yerüstü dünya yavaş yavaş kuruluyor. Hikayenin fiziki dünyası genişlerken düşün dünyasında da Viola'yla, ona Fettan Hanım ismini takmış olan meyve hırsızı çocuklar arasında bir çatışma başlıyor. Viola'dan hoşlanan ama aynı anda hırsız çetesiyle de kaynaşmaya çalışan Cosimo ilk ikilemini yaşıyor. Vahşi bir kediyle dallar üzerinde yaşadığı kapışmanın sonunda da ilk zaferini, \"acılı zafer\" hissi ile tadıyor ve böylece ilk ciddi sınavında ağaçtan inmeme iradesini pekiştirmiş oluyor. Ama Viola'nın yatılı okula gönderilerek dünyasından uzaklaştırılmasına engel olamıyor. Yaban hayatına iyiden iyiye nüfuz ederken ailesinden ve gündelik gereksinimlerinden de kopmayan Cosimo, ağaçlardan inmeden suya, süte ve yumurtaya ulaşmanın, avlanmanın ve tuvalet ihtiyacını gidermenin yollarını buluyor, Viola'nın çiftlikte unutulan köpeğiyle dostluk kuruyor. Amcası olduğundan şüphelendiği Şövalye Avukat Eneo Silvio ile bir süre işbirliği yapıyor. Ancak bu tuhaf ve tutarsız kişilik Cosimo için, insanlardan soyutlanmanın olumsuz sonuçlarını gösteren bir örnek olmaktan öteye gidemiyor. Şövalye Avukat Enea Silvio amcanın ölümüyle ilgili bölüm menfaatperestlik ve ihanet temalarını ve bu durum karşısında Cosimo'nun yaşadığı açmazı işliyor. Hikayenin başından beri Türkler ve müslümanlarla olan geçmişine değinilen, onlara benzeyen kılığıyla betimlenen bu karakter, sonunda onlarla işbirliği içerisinde olduğu ortaya çıkınca, her ne kadar kendince haklı sebepleri varmış gibi görünse de, hazin ve kaçınılmaz sonu yaşıyor, beklenmedik bir şekilde hikayeden ayrılıyor. Yazar, hikayenin dönemiyle ve o dönem Avrupa'sının Türklere bakışıyla ilgili tüm ipuçlarını bu karakter üzerinden aktarmış. Cosimo'nun bu karakterin ölümüne dair farklı zamanlarda farklı hikayeler anlatması, kardeşi Biagio'nun bu hikayelerdeki boşluklardan ve çelişkilerden bahsetmesi, yazarın anlatıcı üzerinden ana karaktere dair değerlendirmeler yaparak güvenilir anlatıcı konumuna geçmek istediğini gösteriyor. Bu sayede yazar, Cosimo'ya hak verdiği ya da vermediği durumlara dair daha nesnel yaklaşımlarda bulunma imkanına kavuşuyor. Amcanın ölümünden sonra baron babanın da ölümüyle Cosimo artık ağaçlarda yaşayan yeni baron olarak karşımızda. Ancak anlatıcımızın güvenilir konumundan bakılırsa Cosimo artık güvenilmez bir anlatıcı, çünkü serüvenlerine bolca abartı, uyduru kaydırı katmaya başlıyor. Toplumdan ayrışmayla delirme arasındaki bağın ilk ipuçları bu bölümde veriliyor. Cosimo bir başka bölümde daha yere inmekle imtihan ediliyor. Kral III. Carlos'la sürtüşüp İspanya'dan sürülen bir grup İspanyolun, Olivabassa topraklarına ayak basmaları yasak olduğu için mecburen ağaçlara çıkmak zorunda kaldığını öğrenen Cosimo, benzer bir kaderi paylaştığı bu insanları görmek ister ve oraya gider. Orada grubun liderinin kızına aşık olur ve evlenmeyi düşünür. Ancak o bunları düşünürken İspanyollar için af çıkar ve hepsi birden memleketlerine geri dönmek üzere yere inerler. Cosimo yine inmeyecektir! Yazarın bu bölümde Cosimo'yu \"Voltaire'ci\" olarak yaftalaması ve onun ağzından \"Ben sizden önce çıktım buralara beyler ve sizden sonra da kalacağım.\" (s.160) cümlesini sarfetmesi metnin temel bir göndergesini iyice açık ediyor: Cosimo Avrupa aydınlanmasını, yaklaşmakta olan ihtilali temsil etmektedir. Siyasi çekişmelerin üzerinde bir bilincin, yolundan dönmeyecek bir inancın, bir davanın simgesidir ve bu dava dünyevi arzuların gerçekten üzerinde tutulmaktadır. Cosimo'nun malıyla mülküyle ilgili işleri kardeşine devredişi bu olguyu pekiştirir. Hasta annesini gözden çıkarmaması, ona elinden geldiğince yardım etmeye devam etmesi ise yeni davanın geçmişle olan inkar edilemez bağına tekabül etmektedir. Eserin son çeyreğinde Fransız İhtilali ve sonrasındaki Napolyon dönemine dair, Cosimo ile Napolyon'un karşılaşmasını da içeren bazı detayları buluyoruz. Fransız Devrim Savaşları'nda, ormanda uyuşukluğa kapılan bir Fransız müfrezesini, askerlere pire atarak harekete geçiren ve onlara destek veren \"yurttaş\" Cosimo Napolyon tarafından ziyaret edilir. Cosimo ile Napolyon arasında tarihi meşhur bir diyaloğun zıttı sahnelenir. Büyük İskender'in \"Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?\" sorusuna \"Gölge etme başka ihsan istemem.\" diyen Diyojen'i hatırlatan bu sahnede roller değişir; Cosimo Napolyon'a aynı soruyu sorar ve o da Cosimo'dan, gözüne giren güneşi kesecek şekilde kendisine gölge etmesini ister. Yazar, ihtilal büyüsünü bozan Napolyon'a bu ironiyi kullanarak büyük bir ustalıkla sitem etmiş, aynı anda Cosimo'nun topluma değil de orduya dayanan bu hakimiyet karşısındaki çaresizliğine de hayıflanmıştır. Eserin sonunda ihtiyarlıkla birlikte deliliğe de düşmekte olan Cosimo, aklının son demleriyle yine halkın dertlerine çare olabilmekte, kiminlerinden alay kimilerinden saygı görmekte ve yavaş yavaş sahneden çekilmektedir. Ağaca Tüneyen Baron üst ve alt kurmacasıyla, diliyle, duygusuyla \"vay be!\" dedirten bir eser. On iki yaşında çıktığı ağaçlardan bir daha yere inmeyen bir delinin gökyüzünde kaybolarak sonlanan gerçeküstü hayatını baştan sona, tüm ayrıntılarıyla, ama dünyanın gerçekliğinden de kopmadan anlatmayı başarıyor. Gerçeküstüyle gerçeğin böylesine kaynaştığı pek az esere rastlanabilir. Cosimo'nun hikayesini kardeşi Biagio'nun anlatısından dinliyoruz. Yani yazar, olayların içinde olan ama hikayemizin baş kahramanı olmayan bir anlatıcı seçmiş. Olayları dışarıdan bir gözle, tanrı anlatıcı gözüyle de anlatmıyor. Cosimo'nun tarafında olan, onu karizmatik bulan ve fakat yeri geldiğinde zaaflarını da görebilen bu anlatıcı metni samimi kılıyor. Eserin ilk çeyreğinde, aslında her biri müstakil cümleler olmasına rağmen virgüllerle veya noktalı virgüllerle birbirine bağlanmış cümlelerden kurulu uzun pasajlar bulunuyor. Bu tip tek veya iki uzun cümleden ibaret çok sayıda paragraf var. Bazen üst üste iki noktalar ile seri şekilde bağlanmış cümlelere dahi rastlayabiliyoruz. Bu yapı zaman zaman yorucu/sıkıcı olabiliyor ama bazı bölümlerde de bağlamı koruma amacına hizmet ediyor. Bir tarz olarak benimsenmiş. Son bölümde de rastladığımız benzer pasajlar neyse ki ortadaki iki çeyrekte seyreliyor ve böylece aykırı bir tekdüzeliğe dönüşmüyor. Yazar, anlatıcının işini kolaylaştıran parantezlerden de sıkça faydalanmış. Çevirmen editör Filiz Özdem ünlem cümlelerini orijinal halleri ve hemen yanında Türkçe yinelemeleri olacak şekilde vermeyi tercih etmiş, böylelikle eserin orijinini canlı tutmuş. Calvino'nun dili kullanımı, etkileyici bir bestenin ruha akışı gibi. İspanya, Portekiz, İtalya menşeili eserleri içine kattığım Akdeniz edebiyatının beni yakalayan tarafının bu duygu yükü olduğunu düşünmüşümdür. Belki de \"zorluğu\" ifadesi yerine, bu okumaların faydasını vurgulayan \"zorlayıcılığı\" ifadesini tercih etmeliyiz. Zira Fransız İhtilaline zemin hazırlayan 18. yüzyılın bir özetini bize sunan bu eseri okumadan önce veya okurken yeri geldikçe, dönemle, bahsi geçen olay ve şahıslarla ilgili küçük araştırmalar yapmak belki okumamızı bölecek ve uzatacak ama büyük fayda sağlayacaktır. Bir tarih dersinde ezber metoduyla öğrene bileceğiniz süreçleri, içine keyifle girdiğiniz hikayenin parçaları olarak zihninizde birleştirmeniz çok daha kolay olur. Bu küçük araştırmaları yapmamanız halinde pek bir anlamı olmayacak olan metin, internetin imkanlarını kullanarak yapacağınız birkaç dakikalık yan okumalarla değerli bir birikime dönüşecektir. Eserin aslında bir yetişkin romanı olduğunu, çocuklar için değil ama başta da belirttiğim gibi yetkin genç okurlar için yeniden yapılandırıldığını tekrar vurgulamakta fayda var. Bazı değerlendirmelerde bu eserin çocuklar için yeniden düzenlendiği yazılmış ancak 15 altı yaş grubu ve 15 üstü olsa dahi henüz derin okumalara hazır olmayanlar için bir hayli ağır olur. Metin 26 bölümden oluşuyor ve bölümlere serpiştirilmiş birer tam sayfalık çizimler metne eşlik ediyor. Çizimler yazarın çağdaşı olan İtalyan sanatçı Maria Enrica Agostinelli'ye ait. Hem yazar hem çizer çocuk kitapları konusunda dolgun deneyime sahipler. Roman, öykü ve makaleleriyle dünya edebiyatında saygın bir yer edinmiş olan Italo Calvino'nun Türkçeye çevrilen kırktan fazla eserinin çoğunu bu seviyenin biraz daha altındaki çocuk kitapları oluşturuyor. İlerleyen süreçte bu kitapları da incelemeyi umuyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/garaudyye-kesilen-ceza-kimin-k1006.html", "text": "Garaudy Bir Fransız. Sartre gibi, Camus gibi, Le Pen gibi, De Guelle gibi. Ama onu farklı kılan özelliği: Müslüman ve yalnız bırakılmış olması; onun peşinden gidenlerin Nasrettin Hoca'yı yarı yolda bırakanlardan farksız olması diyebilirim. 20. yüzyılın resminde üzgün ama onurlu, başı dik bir Fransız. Komünist Parti'nin ileri gelenlerinden, senatör ve cumhurbaşkanı adayı. Cezayir kurtuluş savaşına şahit olan, ırkını desteklememiş bir Fransız. Kurşuna dizilmekten son anda kurtulan adam. Rus komünizminin asla komünizm olmadığını söylediğinden Fransız Komünist Parti'sinden ihraç edilen dürüst bir adam. 82 yılına kadar İslamiyet hayranı. 82 den sonra şehadet getirmenin ve dünyaya iltimas etmemenin gereğine inanmış güzel bir Müslüman. Ömrü, Batı'nın sahte ilerlemesi, komünizmin insanileştirilmesi ve siyonizm'in dünyayı ateşlere atacak olan iğneli fıçıdan fırlamış ifrit olduğu fikri üzerinde cenk ateşleri yakmakla geçti. Edebiyat denilince Kafka'nın anlam dünyasına ve varoluşçuluğun kemiklere dokunan sesine kulak verdi. Yaşayanlara -en sade- Çağrı'yı yapan, aksanı Fransız kendisi ademin oğlu olan yalnız bir adam Garaudy. Yalnız, çünkü Rusları eleştirdiğinde Fransız komünist dostları yanından kaçtılar; İsrail, mitler ve terör hakkında dilini sakınmadan \"uydurulmuş efsanelere\" yönelttiğinde Müslümanlar terk ettiler onu cenk meydanında. Garaudy çağın tanığıdır. 20 yy'ın şafağında doğmuş, bir savaşın ayak sesleri gelirken dünyaya gelmiş ve görmüştür ölmenin, öldürmenin, sömürünün, ihanetin, yalanın tarihini. Bu yüzden yalnızdır. Zira, tanık olmaktan korkanlara inat, o tanık olmuş ve itiraf etmiştir bizlere sömürünün sömürü olduğunu, soykırımın bir masal olduğunu, Avrupa'nın çokyüzlü olduğunu ve insanların gerçeği taşımakta ne kadar aciz olduklarını. O, Eflatun'un mağarasını terk eden adamıdır. Dışarıdaki güneşi görüp mağaradakilere \"dışarıda kocaman bir ışık var! Bırakın ateşe tapmayı\" dediği için ateşlerde yanmaya terk edilmiştir o adam. Yalanlara alışanlara hakikati anlatmanın bedeli canınız dahi olabilir. Zira, en zor değişen alışkanlıklardır. Yalana alıştıysanız eğer, hayatınız yalanı yaşama biçiminden öte geçmez! Mesela \"Hitler soykırım yapmadı!\" dese bir adem, başta Müslümanlar \"hadi canım!\" der alışkanlık ve manipülasyon sayesinde. \"İsrail'i Kuran Efsaneler\" adlı kitabı Fransa'da yasaklandı. O da yetmedi 2002 yılında Siyonistlere \"siyonizmin terörle kolkola gezdiğini \"söylediği için 33 milyon auro ceza verildi. Bir efsane olarak aramızda konuştuğumuz \"bir Arap şeyhi 10 milyon auro'yu vereceğini söylemiş\" söylentilerini hatırlıyorum da... Garaudy, vurduğu yerden ses getiren Avrupa'nın son entelektüellerindendi. O konuşunca, yazınca hatta susunca bile seviniyorduk. Zira, bir adam, hem de sömürgecilerin topraklarında kendini kurşunların önüne atıyordu. Avrupa'nın yüzündeki özgürlük maskesi yerlere düşüyordu o sırada. Bu da Garaudy'nin tezleri arasında vardı: Hıristiyanlık Yahudiliğin güdümüne girmiştir. \"Tarih algıları İbrahim'i Tevrat'ta nasıl anlatıyor ve vaad edilmiş topraklar kavramını nasıl yorumluyorlarsa, Hıristiyanlar da Yahudiler gibi yorumluyor,\" demişti. Yahudiler Garaudy'nin susmasını, susturulmasını istiyorlardı ve de Avrupalılar peygamberlerini öldürenlerin dediklerini yapmakta gecikmediler: Garaudy sustu! İşin tuhaf yanı ise, Türkiye'de bir dönem konferans sebebiyle bulunan Garaudy için bazı gazetelerde Garaudy'i küçümseyen yazılar çıkmıştı, özetle: \"İslam'ı bir Fransız'dan mı öğreneceğiz?\" yollu... Evet, aslına yabancılaşanlara belki İslam'ı Fransızca anlatmak daha evladır! Öyle ya kendinden olanı sevmeyene yabancılar hakikati söylediklerinde belki \"hac mevsimi bu yıl da kurban bayramına denk geldi\" gibi cehalet yüklü haberler yapmazlar. 30'lu yıllarda silahsız insanlara kurşun sıkmamak için silah bırakan bir manga Cezayirli askerin hayatına attığı vicdan kesiği, 60'lı yıllarda Senusileri tanımasıyla yeniden sızlayan adam, hiçbir kurum, parti ve cemaatin desteğini almadan yalnız başına cumhurbaşkanlığına adaylığını koyduğunda yüzbinlerce Fransız \"emin\" olduğunu bildikleri Garaudy'e oylarını verdiler. Fakat, Avrupa'da yükselen semitist lobiler Garaudy'i üniversiteye kapatmaya azmetmişti. Ekranlara ve kalabalıkların karşısına çıkmasına talepleri kırdırdılar. Yazmaktan başka çaresi yoktu ve adeta kaderini yazdı. Avrupa'nın ortasında Boşnaklar ne kadar yalnız ve gururlu iseler Garaudy de Boşnak kardeşleri kadar yalnız ve onurluydu. Garaudy, 20 yy da Avrupa'nın özgürlük yalanlarını, Semitistlerin uyutan efsanelerini başlarına çalan adamdır. Yalnız ve tarih kadar yaşlı. Haklı olanların kaderinde olduğu gibi kenarda kalmaya mahkum. \"Yaşayan sağlam delile dayanarak yaşasın!\" denilmişti. Garaudy'nin delili sağlam; benim delilim çürük olsa da güzel bir Fransız'ı sevmek ve Yaşayanlara Çağrı kitabına tekrar bakmak için bir engelim yok! \"Benim kitabım Müslümanlar için değildir. Bunu Müslümanlara akıl vermek için değil, kendi vatandaşlarıma İslam'ı duyurmak için yazdım. Hepsinin özü ise, İslam bizim geleceğimizdir.\" sözlerini söyleyen insan kibirli bir Fransız, oportünist bir Avrupalı ya da komünist değildir; tevazu sahibi bir Müslüman'dır ancak! Zeki Bulduk'a it bu yazı dunyabizim.com sitesinden alıntılanmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bizim-yunusa-bir-mektup-k5549.html", "text": "Bu mektubu yazarken hala aramızda yaşadığınız hissine kapılarak, yazdıklarınızı tekrar tekrar okuyor, anlattıklarınızı, çağı aşan sesinizi sizden asırlar sonra duymaya, dinlemeye ve anlamaya çalışıyorum. Geçmişe döndüğümüzde; 1241 senesinde batıya doğru yayılmış olan Moğol istilasıyla çok sayıda sanatçı, mutasavvıf, Türkmen ve bilim adamı Anadolu'ya göç etti. Siz de zulmün olduğu bu dönemde dünyaya geldiniz. Hoşgörü üzerine, halkı sevgiye davet etmek üzerine bir hayat yaşayıp bunu şiirlerinize de işlediniz. Yunus Emre, derviş olarak Anadolu'ya, Azerbaycan'a ve İran'a seyahat ettiniz. Şam, Şiraz, Tebriz, Maraş, Nahcivan, Kayseri, Sivas gibi çok sayıda kültürün merkezi olan şehirlerde bulundunuz. Moğol baskısı nedeniyle Anadolu'ya göç eden insanlarla birlikte burada ikamet edenler, büyük bir korku ve tedirginlik içerisindeydiler. Bu korku ve tedirginliği ise olaylara sizin gibi marifet nazarıyla bakan sufi zatların, teskin ve teselli, dirayetli ve inançlı olmaları yönündeki telkinleri ile halk bir nebze de olsa soluk almaktaydı. İyi ki ardınızda eser bıraktınız, bizlerin nasibine. Ahmed Yesevi'nin başlattığı tekke şiir geleneğini benimseyerek Anadolu'nun bağrına su gibi serperek serinlettiniz. Türk tasavvuf edebiyatının kendine has kurucusu oldunuz. Halk, tekke ve divan şiirini etkilediniz. Tasavvufla beslenen dizelerinizde insanın kendisiyle, nesnelerle ve Allah ile olan bağını işlediniz. Ölüm, doğum, yaşama bağlılık, ilahi adalet, insan sevgisini yoğurdunuz. Çağınızın düşünüş biçimini ve kültürünü dille, yalın, akıcı bir söyleyişle özümüze işlediniz. Yunus Emre'nin şiirleri, abdallar, dervişler aracılığıyla on dördüncü yüzyılda daha söylenip yazıldığı andan itibaren ezberlenip okunmaya başlanarak tüm Anadolu ve Rumeli coğrafyasına yayıldı. Şiirleriniz, aynı zamanda asırlardan beri Anadolu'da ve Rumeli'de faaliyet gösteren tarikatların ortak düşüncesi ve sesi haline gelerek, Alevi ve Bektaşi edebiyatı ile Melami ve Hamzavi edebiyatını meydana getiren halk edebiyatına kaynak oldu. Çağımızda, yeniden dikkatleri çektiniz ve yansıttığınız insan sevginiz değerli gözlerle ele alındı. Bu çağda doğan Yunus, Anadolu'da çok bulunana tasavvuf zümrelerince çağını ve kendini canlandırarak yaşatmaktadır. Medrese öğrenimi görüp görmediği, icazet alıp almadığı hususu açık değilse de siz iyi bir tahsil görmüştünüz. O devrin ilmi ve felsefi sistemlerine Yunus'un divanında yer yer belirli iz ve işaretler vardır. Sevgili Yunus, Hint ve İran, Yunan ve Roma, mitolojisinden Kur'an-ı Kerim'deki peygamberlerin kıssalarından, hususiyetlerinden, Uveys, Huseyn b. Mansur, İbrahim b. Edhem gibi erenlerden, Nasuh, Şeyh-i San'an gibi hikayelere kahraman kesilenlerden, sufi menkıbelerinden, Leyla ve Mecnun, Ferhad ve Şirin, Hüsrev gibi İslami klasik edebiyata geçmiş aşıklardan beyitlerinizde değinmişsiniz. Taptuk Emre'yi inançla, Mevlana'yı sevgiyle, Molla Kasım, Calinos, Lokman, Kralları ve Peygamberleri anmaktasınız. Hece ve aruz ile yazdığınız şiirler de vezni, devrinize göre kullanmaktasınız. Halk diline verdiğiniz önem ile birlikte Arapça, Farsça sözleri ve tamlamaları kusursuz dile getirmektesiniz. Bir halk rivayetine göre Yunus 3000 şiir söylemiş, daha sonra Molla Kasım adlı bir zahid bunları şeriata aykırı bularak 1000 tanesini yakmış, 1000 tanesini suya atmış, kalan 1000 şiiri okurken, \"Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme/Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir\" beytine rastlayınca pişman olup tövbe etmiş ve Yunus'un veliliğine inanmıştır. Bu inanışa göre yakılan şiirler gökte melekler, suya atılanlar balıklar, kalan şiirler de insanlar tarafından okunmaktadır. Yunus Emre'nin 417 şiirinden 138'i aruz, diğerleri hece vezniyle yazılmıştır. Ben bir kitap okudum kalem onu yazmadı / Mürekkep eyleyeydim yetmeye yedi deniz / Bu beyit bir ayettir. Beyitlerinde ayetlerden de alıntılar yapmaktasınız. Mesnevi ve Divan-ı Kebir'den beyitleriniz ve şiirleriniz de bulunmaktadır. Gezdiğiniz köylerde halk ile halk diliyle içli dışlı olmanız Anadolu'nun Türkçesiyle haşır-neşir olmaktı. Yerli olan Türkçe diğerlerini temsil etmekteydiniz. Yunus, bu yüzden Anadolu'da kurulacak dini ve tasavvufi, la ve dini Türk halk edebiyatının tükenmez tek kaynağı olmaktaydı. Tüm Anadolu sizi tanıdı. Her çağda varlığınızı bildik anladık. Birçok esriniz günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır. Herkes tarafından sevilen halk ozanısınız. Gönül tahtınızı çağlar boyu sürdürdünüz. İnsana dost diye sarıldınız. Beni en çok etkiyen yönünüz bu oldu. Mevlana ile en benzer üslubunuzda bu. İnsanlığa sarılınız, herkesi sevmeye sevilmeye ve sevginize layık görebilen gönüllere sahiptiniz. Biliyorum vebali ağırdır yargısız infazın. Yazık ki günümüz insanı sizleri okusun istiyorum. Sevgi ve dostluğu yargısız, sevgi dolu ve alçak gönüllü olmayı ancak ve ancak sizler öğretebilmektesiniz. Eserlerine hürmeten, kuşaklarca sevgi ve saygıyla anılacaksınız sevgili dostum Yunus, benim gönül tahtıma kurulmanızla müşerref oldum. Evet, size gönlümdeki yeriniz ve insanlığa kattıklarınızı anlatan bir mektup yazmak istedim. Şiirlerinizde, tasavvufun derin ve içli hoş görülüğüyle, bir melamet neşesine bürünerek aktarıyorsunuz. Divanınızda on iki şiirinde Taptuk'un adını anıyorsunuz. Biz şiirinizden aşkı anladık. Siz ismini anarken dahi biz sizden yola çıkarak insanı anladık. İnsana dair anlamlar biriktirdik, insana insanı anlatan sesiniz, şiirlerinizde büyüdü sevgi, çiçeğe bakıp seslenmeniz tabiatı düşünmemize sebep oldu, sevgiden, aşktan bahsettiniz bizlere bu çağda, sevgimizi, aşkımızı sorguladık, siz gönlünüze aldığınız şiirlerinizle yaslarken, onları pişirdiniz, ham söz söylemediniz, bu pişkin cümleleri, anlamları, bizim zihnimiz acaba ne kadar anladı ne derece anladı, nasıl anladı..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-sehir-kurmak-bir-gonul-almak-k5821.html", "text": "\"...üslup, inançlarımızın doğrudan bir yansımasıdır; zira inançlar ile ameller arasında kopmaz, saf, samimi ve mutlak bir ilişki vardır\" (Cansever, 2016). İnsanlık tarihi boyunca, insanın yaratılış amacı araştırılmıştır. Temel kitabımız Kur'anı Kerimde, insanın halife olarak yaratıldığı, yine aynı kitapta, yeryüzünde hemen her şeyin insanın hizmetine sunulduğu ifade edilmiştir (TDV, 2022). İnsanın diğer canlılardan ayrıldığı nokta; yaşadığı şartlar ve imkanlar içinde madde ile mana arasındaki bağı kurma kabiliyetidir. Varlığı oluşturan, insan ve mekan kavramları arasında kurulan bağ ise bizlere insanlık tarihi ile paralel şekilde gelişen mimarlık tarihi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Mimarlık tarihi, ilk insan ile birlikte gelişerek ilerlemiş ve tarih boyunca bizlere yaşam ve insana dair önemli tecrübeler aktarmıştır. İnsanın yalnız yaratılması ve ölmesi bir yana, sosyal bir canlı olması onu diğer insanlarla beraber yaşama durumunda bırakmıştır. Bu durum, topluluk halinde yaşama mekanları olan şehirleri ve beraber yaşama hukukunu doğurmuştur. Şehirlerde gelişen mimari ve beraber yaşamanın getirdiği kültürel birikim, biçim ile anlamın beraberce gelişmesini sağlamıştır. Şüphesiz bu birlikteliğin en güzel örneklerinden biri olan Medine şehri ile başlayan İslam şehir örnekleri, yüzyıllar süren fetihlerle genişleyip gelişerek, en güzel örneklerine belki de Osmanlı Devleti ile kavuşmuştur. Peki, bu şehirlerin doğuşunda ortaya çıkan temel fikir neydi? Bu şehirleri koruyan ve geliştiren devletin temel ilkeleri ve hukuku nasıl gelişti? İnsanlık tarihi ile gelişen şehirler, bugün niçin insandan bağımsız bir şekilde gelişmektedir? En önemlisi bugün şehirler kurarken, gönül alıyor, insana huzur veriyor muyuz? Eminim çoğu insan bir çırpıda buna \"hayır\" diyecektir. O halde bu sorulara cevap arayan bir ömür ile tanışmak gerekiyor. Turgut Cansever'in \"Bir Şehir Kurmak\" adlı eserine giriş yapmak isterim. Metnin giriş kısmında kısa da olsa insanlık ile beraber gelişen mekan kültürü, biçim ve anlamın birbiri ile ilişkisinden bahsetmek durumunda kaldım. Çünkü Turgut Bey'in tüm eserleri ve mimari bakış açısı, anlam ve biçimin birbirleri ile kaçınılmaz ilişkisine dayanmaktadır. Onun mimari bakış açısı ve eserleri şüphesiz derin bir felsefeye dayanarak, ete kemiğe bürünme çabasında olmuştur. Mimari ilkeleri, tekil yapıdan şehrin tamamına, bölge ve ülke planlamasına kadar uzanan bütünsel bir çabanın ürünü olma gayretindedir. \"Kubbeyi Yere Koymamak\" adlı eserinde uzunca üzerinde durduğu mimari ilkeleri kısaca; adalet, güzellik, tevhid, tutarlılık gibi kavramlarla huzuru yakalamanın yollarını ifade etmişti. Çoğu kitabında mimari felsefesi ile ilgili bilgi edinilebilir fakat \"Bir Şehir Kurmak\" adlı kitabı son derece spesifik bir konuyu ele almaktadır. Turgut Bey, mimarlık mesleğinin akademi ve uygulama kısmını beraber yürüttüğü ve uygulamada da belediyelerde bulunduğu için ülke problemlerini yakından deneyimleyebilmiştir. Bu kitap da üniversitede \"Mahalli İdareler ve Yerinden Yönetim Ana Bilim Dalı\" yüksek lisans ve doktora programlarında verilen seminerlerin kitaplaştırılmış halidir. Kitabı, bugün dahi, İç İşleri Bakanlığı, kaymakam adaylarına, ilçe yönetimlerinde karşılaşacakları problem ve çözüm önerilerine örnek olarak hediye etmektedir. Çünkü iyi bir şehir kurmak, mimariyi ilgilendirdiği kadar, kamu yönetimini ve şehrin idare becerisini de içermektedir. Osmanlı Devleti, güçlü bir devlet kültürüne sahiptir. Kuruluşundan, 19.yy'e kadar Osmanlı şehirlerinin ve mimari eserlerin güçlü örneklerini de vermiştir. Özellikle Erken Dönem'de önemli camiler, kervansaraylar, türbe örnekleri, Klasik Dönem'de önemli medreseler, camiler, yine Geç Dönem'de önemli saraylar, kamu binaları ve yenilikçi yaklaşımla pek çok cami yapmıştır. Tüm bu kamusal yapıların yanında sivil mimari örnekleri de İstanbul ve taşrada önemli eserler olarak şehirlerin yapılarını oluşturmuştur. Şehir mimari eserlerinin yanında, şehrin sağlıklı bir şekilde işlemesi için, iyi bir belediye hizmeti gerekmektedir. Bu hizmet, Osmanlı Devleti'nde 19.yy'e kadar kadılar ve vakıflar eliyle yürütülmektedir (Sunay, 2002). 19.yy' de kurulan Şehremaneti, ilk yerel yönetim olarak dikkat çekmektedir. Tanzimat Dönemi'nde yaygınlaşan ve pek çok vilayette kurulan hükümet konakları ve belediyeler, Cumhuriyet Dönemi'nde de gelişimlerini sürdürerek, kentsel idare, kentsel gelişim, toplu taşıma, çöp toplama gibi şehrin düzenliliği ile ilgili önemli görevler üstlenmiştir. Kitapta şehir kurulması ile ilgili biçimsel öneriler, şehirlerin merkezinin ne olması gerektiği, şehirdeki yapıların mimarisi gibi ayrıntı kısımlarından ziyade, iyi bir şehrin; mimari eserlerinin yanında iyi imar ve gelişim planları, halk katılımı, yönetim, idare, denetleme ile mümkün olabileceği ifade edilmektedir. Bu sebeple sekiz bölümden oluşan kitabın üç bölümü; \"Ev ve Mahallenin Kurulması ve Yönetimi\", \"Şehirlerde Fiziki ve Sosyal Örgütlenme\", \"Şehir ve Bölge Planlama\" gibi yerel yönetimlerin idari kapsamına giren başlıklardan oluşmaktadır. Bugün, mimari ve şehircilik üzerine halk katılımlı olarak yapılan pekçok seminer, söyleşi vb. etkinliklerde, yaşadığımız şehir, mahalle ve tekil olarak binalarımızdaki memnuniyetsizlik gündeme gelmektedir. Şüphesiz bir yapının oluşumunda, tasarımın çıkış noktasından ve felsefesinden başlayarak -felsefesizliğinden- bölge planlaması, nazım ve uygulama imar planları ve mimari uygulama planları -plansızlığı- bu memnuniyetsizliğin sebeplerini açıkça ortaya koymaktadır. Bu konuda imar planlarının karar mercii konumundaki belediyeler, şehir planlamacıları, mimarlar önemli sorumluluk üstlenmiştir. Fakat Turgut Bey'in de söylediği gibi, ortaya çıkan yaşam şeklimiz, inançlarımızdan ayrı bir sonuç değildir. Yaşantımız, talebimizdir. Taleplerimiz yaşantımızı oluşturur. Taleplere verilen belki de dayatılan sonuçlar, şüphesiz bizim yaşam şeklimizden beslenmektedir. \"Bir Şehir Kurmak\" adlı kitap ve yazarın diğer tüm kitaplarından yola çıkarak, yerel yönetimleri, şehirlerimizin tarihten bu yana meydana gelişlerini, şehrin felsefesini, Osmanlı Mimarisi'ni, Geleneksel Türk Evi'ni, gecekondulaşmayı ve bugünkü TOKİ'leri birkaç seri yazı ile anlatacağım. Botan, M. (2020). Çağdaş İslam Düşüncesinde Mekan:Turgut Cansever Mimarlığı Üzerine Bir İnceleme. Strateji Düşünce ve Analiz Merkezi. Cansever, T. (2015). Bir Şehir Kurmak, Klasik Yayınları, Cansever, T. (2016). İslamda Şehir ve Mimari. İstanbul: Timaş. Çelik, C. (2012). İslam Şehri'nden Şehir İslamı'na:Tarihsel Tecrübeden Sosyolojik Pratiğe Şehrin Medeniyet Kodları. Milel ve Nihal. Sunay, C. (2002). Belediyeciliğin Doğuşu Sürecinde Osmanlı Mirası. Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. TDV. (2022). Kur'anı Kerim Açıklamalı Meali. TDV. Tiryaki, M. E. (2014). Turgut Cansever'de Şehircilik ve Planlama Düşüncesi. Tez danışmanım değerli Aynur Atmaca Can'ın emeğinin de içinde bulunduğu bir başucu kitabı. Okuduğumda ben de etkilenmiş ve bir yazı kaleme almıştım. Kıymetli bir eser. Hakkında yazmanız ne güzel. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dergi-editorlugu-plan-program-ister-k5627.html", "text": "Dergi tarzı, tavrı, çizgiyi temsil etmeli. Dergi editörlüğü; dinamik, hareketli, güncel ve periyodik bir iş olduğundan farklı alanlarda yapılabilir. Dinamikleri bilip sektörle temas kurmak önemlidir, sektörü takip etmek ve reklam bulmak gerekir. Okur takip ettiği dergiyi ayın birinde almaya alışmışsa her ayın birinde stantta görmek ister. Her yeni editör, her yeni yayın yönetmeni dergiye değişim getirir, fontlar değişebilir. Bağımsız bir dergi çıkarmak hele bu dönemde gerçekten çok zor olduğundan bir yayınevinin finansal desteği normal ve gerekli olabilir. Alanında piyasanın tek ve en nitelikli dergileri 221B dergiye Mylos, Socrates'e Can Yayınevi'nin verdiği destekte olduğu gibi. Dergi editörlüğünde, daha çok insanla çalışılacağı için iletişim çok önemlidir. Kitap işi sakindir, çevre bellidir, bireyseldir ve bütün zamanlara hitap eder. Yayınevinde değişim daha zordur, uzun vadeli, zamanın ruhuna bağlı olarak değişimlere uyum sağlanır, satış teknikleri önemlidir. Buna karşılık dergi güncel odaklı olduğundan uzun vadeli düşünüp kalıcı olmak, dünyada neler olup bitiyor takip etmek gerekir. Kimi örnek alayım, kimi almayayım; kapak yalın mı olacak, karışık mı olacak tarzı sorular üzerine düşünmek gerekir. Dergi editörlüğünde manevra yapmak önemlidir çünkü dergi okurluğu alışkanlık işidir. İçerik oluşturmak başlangıçta zordur ama sistem zamanla oturur. Telif, bazı dergilerde bazı kişilere ödenir. Bazıları herkese öder, bazıları hiç ödemez. Başlangıçta olmasa da belli bir süre sonra telif ödenmesi gerekir. Düzenli yazanlara telif mutlaka verilmelidir. Öğrencilerin iyi niyeti dergi yöneticileri tarafından kötüye kullanılabilir. Çok yazı gelirse en iyileri seçilir. Dergide farklı kişiler de yazmalıdır, onların varlığı dergiyi dinamik tutar. Dergi editörü olarak yurt dışı ve yurt içi gelişmeleri çok iyi takip etmek gerekir. Kim ne yazıyor, gündem ne, kim hangi konuyla ilgileniyor sürekli takipte olmak gerekir. Dergiye uygun yazıları kim yazıyor, boşlukları kimler doldurur, bu sorular üzerine düşünmek gerekir. Araştırma ve takip önemlidir, dosya konusuyla ilişkili olarak yazarlara uzmanlık alanları doğrultusunda fikirler önerilebilir, yazı istenebilir, yakın ilişki kurmak iyidir. Yazarları takip etmek ve yakın insan ilişkileri kurmak gerekir; yazılarınızı takip ve sizi takdir ediyorum, bizde de yaz denebilir. Dergicilikte flat plan yani sürekli değişen plan yapmak gerekir. Yapıtaşı her zaman plandır, günceli yakalamak zordur. Dergi ve yayınevlerinin dosya değerlendirme kılavuzları var. İçerik ilginç ve özgün olmalı. Irkçı, cinsiyetçi, ayrımcı mesajlar olmamalı. Neyi nasıl anlatıyor? Tempolu, akıcı, yalın, sıkıcı, sanatsal... Dil ve anlatım önemli, dil özeni gerek, sözcük ve cümleler nasıl seçiliyor, sözcük çeşitliliği gerek. Düz, temiz, yalın, akıcı ve anlaşılır bir dil kullanmak ideal olmalı. Merak uyandıran, akıcı, düşündüren bir yapı da kurulabilir. Sen bu hikayeyi başkalarına anlatma ihtiyacı duyuyor musun? Bütünlük var mı? Kriterlerin yüzde yetmişini karşılıyorsa yayına alınabilir. İçerik günceli yakalamalı, yoksa olmaz. İlginçlik ve özgünlük önemli. Başlangıçta bütçe şart. Editör uzun yazıları kısaltır, kısa yazıları uzatır, yazı yazmayı bilir, spot yerleştirir. Üst başlık, ana ve ara başlıklar, görsel malzeme, spotlar, sayfaya aktarım, başlık önemli. Grafikerle birlikte çalışmak iyi olur. Fotoğraf yazı dengesi önemlidir. Yazıyı görselin yanından akıtmak en doğrusudur. Sert hatlar yanlıştır. Orta sayfanın bombe yapmaması için uygun bir çözüm bulunmalı. Farklı dergilere bakmak çözüm getirebilir. Başlık konusunda yazara danışılabilir, yazdıklarına dokundurmayan yazarla çalışmamak iyidir. Yazara çok müdahale etmeden danışılabilir, metne şüpheyle yaklaşılabilir. Dergi editörünün yabancı dil ve grafik eğitimi yoksa merakı ve ilgisi önemlidir. Tanıtım gerekirse sosyal medya elini rahatlatır. Reklamda dörde bir kuralını uygulamak iyidir, yirmi sayfalık bir dergide en fazla beş reklam olur. Sektör dergilerinde olabilir ancak edebiyat dergilerinde okur reklamı sevmez. Reklam az olursa ekonomik açıdan sıkıntı olur. Dergi editörü gerektiğinde matbaaya gider, işi takip ettiğini, bazı teknik terimleri bildiğini gösterir, kazık yememek için işi bildiğini kanıtlar. Çalışanlarla her daim sıcak iletişim kurmaya çalışır. Aralık ayı ajanda ayı olduğundan matbaalar sorun çıkarabilir, dikkatli olur ve işleri sıkı takip eder. Her şeyi sağlama almak için yazarlarla iletişimde olur, her ayın onunda derginin yeni sayısında, bir sonraki ay yayımlanacak yazılar elinde olur. yılın son ayı olan aralıkta ayında önündeki yılı planlar, bir önceki yılı gözden geçirip özeleştirisini yapar. Yazılar geldi ya da biz gittik aldık. Plan doğrultusunda sayfalara aktardık. Son okuma ve düzeltileri yaptık. Kapak çok önemli. Editör şunları yapar: kes, biç, şişir. Zorlu bir süreçtir. Bahaneler üretemez. Flat plan yapar. Bir dergi sayfası kaç vuruş? Yazarlara bilgi verebilir. Yazarlar sorun çıkarabilir, bu yüzden dergi editörünün her zaman yedekte yazıları olur. Dergide çok seslilik şarttır, yazarların yüzde sekseni sabit, köşeleri bellidir, yüzde yirmisi değişken olabilir. Ekibin bir sinerji yakalaması önemlidir. Her yazı iyi olamaz, bazı yazarlar kötü olabilir. Ters fikirler olabilir. Dergiyi dinamik tutmak editöre bağlıdır. Dergiye ayrıca çizimler, orijinal illüstrasyonlar, fotoğraf gereklidir. Sürekli aynı yaklaşım sıkıcı olur. Yazarlarla irtibat kurmak gereklidir. Bu ilişkiler derginin çevresini genişletir. Okurla yazar arasında bağ kurmak gereklidir, ben kimle temastayım sorusu önemlidir. Dergi çevresini editör oluşturur, yeri gelince yazarlarla yüz yüze iletişim kurar. İletişimde fazla yapışkan olmamak, saçmalamamak, abartmamak; sıcak, nazik ve incelikli olmak gerekir. Derginin dinamikliği için farklı yazarların birlikteliği en önemli meseledir. Dergicilikte tanıdıklar ve çevre de önemlidir. Editör okurla temas etmeli, yeri geldiğinde maillere yanıt vermeli, orta yolcu yanıtlar vermeli, sert yapmamalı. İyi okurlar zamanla dergiye yazar olur. Gündem önceden yakalanamasa bile farklı yerlerden bakmak güncelliği yakalamak için manevralar yapmak gerekir, editör gündemle ilgili gerektiği yerde beyin jimnastiği yapabilir. Duyurulması, ortaya çıkan eserin vitrine çıkması. Dergiler, belirli bir düzen ve büyük bir emekle her ay yeni fikirlerle ortaya çıkar. Her şey hazırlanıp, yazılar sayfalara yerleştirilip, görseller seçilip dergi nihayet okurun karşısına çıktığında, derginin farklı mecralarda duyurulması, bu sayının eski sayıların hem bir devamı hem de çok farklı olduğu, dikkat çekici bir şekilde, belirli bir standarda da oturtmuş halde sunulması gerekir. Dergi bültenleri, her yazara yer vermeli, dergideki öncelikli yazılar ön plana çıkartılarak sunulmalı, kapak görseli, kaliteli bir biçimde basın kuruluşlarıyla paylaşılmalıdır. Dergiler ayrıca yazısını yayınladığı yazarlara dergiyi ücretsiz olarak sunmalı, bu da yazı etiği karşısında yazarına verdiği önemi göstermektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dunya-muslumanlari-yayincilikta-birlesiyor-k1021.html", "text": "Kitap fuarı denince çok heyecanlanıyorum. Yeni kitapları incelemek, yazarlarla tanışmak, son teknolojileri ve sektördeki yenilikleri yerinde görmek beni cezbetmeye yetiyor. Hele bu fuar, hiç gitmediğim, ilk defa gideceğim bir şehirdeki fuarsa çok daha fazla umutlanıyor ve heyecandan yerimde duramaz hale geliyorum. Hiç hesapta olmayan bir şehir ve ülke çıkıyordu bu sefer karşıma: New York ve Amerika! Bugüne kadar en fazla 4 saatlik mesafelere, Londra ve Doha'ya uçuş yapmıştım. 10 saat uçmak, asla bana göre bir şey değildi, ABD benim için hep hayaldi! 1-9 Haziran 2012 tarihleri arasında İstanbul Ticaret Odası inceleme heyeti ile birlikte New York Kitap Fuarı'na gidecektik. THY'nin mükemmel uçak ve personelinin katkıları ile 10 saatlik rahat bir yolculuktan sonra Yeni Dünya'ya, ABD'ye ve \"uyumayan şehir\" New York'a vardık. Bizi sağanak yağmurlar karşıladı bu ışıl ışıl ışıklı şehirde! Times Square'da konaklayacağımız otele yerleştikten sonra jetlag olmamak için uyuduk ve erkenden kalktık. Fuar iki gün sonra açılacaktı, bu iki günü New York'taki müzeleri ziyaret ederek geçirmeye karar verdik. Metropolitan Müzesi ve Doğal Sanatlar Müzesi'ni gezmek bir günümüzü aldı. Metropolitan Müzesi'nin \"İslam Eserleri\" başlığı altındaki bölümünü ziyaret ettik. Koç Ailesi'nin maddi katkı yaptığı Metropolitan Müzesi'nin bir salonuna Koç Salonu adını verdiklerini gördük. Ertesi gün 1 Ocak 1892 ile 12 Kasım 1954 tarihleri arasında New York'a gelen yeni göçmenler için bir transit geçiş merkezi olarak hizmet veren Ellis Adası ve Özgürlük Heykeli'ni ziyaret ettik. Ardından New York Kitap Fuarı'nı inceleyip göreceğimiz 3 gün başlıyordu. Profesyonellerin akın ettiği bir fuar daha kapılarını açıyordu. Bu fuarın benim için en büyük özelliği bağımsız Amerikalı yayıncıları yakından görmek olacaktı. Tahminimde yanılmadım; ABD'deki büyük, küçük ve butik yayıncılar fuardaydı. 3 gün boyunca fuarı didik didik gezdim. Görüşmelerimi yaptım. Dikkatimi çeken özellikleri şöyle sıralayabilirim: Buradaki yayıncılar katalog yayımlamada dünyada bir numaralar. Türkiye'ye 35 kilo katalog ve örnek kitapla döndüm. Sayıları azımsanmayacak kadar çok depo kitapçıları var. Şöyle ki; depo kitaplarını pazarlıyorlar ve toptan fiyatına İngilizce kitap satıyorlar. Dünya kitap pazarının parasal hacminin 90 milyar dolar olduğu bugünlerde pazarın 25 milyar dolarını Amerikalılar ellerinde bulunduruyorlar ve sektöre yön veriyorlar. 25 milyar dolarlık klasik kitap pazarının %10'u dijital kitapların elinde yani 2.5 milyar dolarlık kısmı. New York Kitap Fuarı'nda Sharjah Kitap Fuarı yetkilileri ve Suudi Arabistan Yayıncılar Birliği Başkanı ile görüştük. Suudi Arabistan Yayıncılar Birliği Başkanı Abdul Rahman Al-Hamdan'ın İslam Ülkeleri Yayıncılar Birliği ile ilgili attığı adımlar karşısında çok heyecanlandım. Önümüzdeki günlerde bu konu ile ilgili yapacağımız görüşmeleri ve gelişmeleri sizlerle paylaşacağım. \"Basın Yayın Birliği ve Türkiye 7 kurucu ülke arasında yer alacak\" müjdesini şimdiden verebilirim. Türkiye'nin mutlaka katılmasını düşündüğüm New York Kitap Fuarı'nda Frankfurt Kitap Fuarı, Almanya, İspanya, Rusya, Umman, Sharjah Kitap Fuarı ve Suudi Arabistan stantlarıyla göz doldurdular. New York Halk Kütüphanesi, bazı filmlerin çekim mekanı da olmuş Amerika, 350 milyon nüfus barındıran bir ülke, bir uçtan diğer ucu uçakla 6 saat ve yaklaşık 3 saat farkı var şehirleri arasında. Sadece New York'ta 170 dil konuşuluyor. Metro 24 saat açık. Apple ve buna benzer bazı mağazalar 24 saat hizmet veriyor. Times Square sürekli hareketli ve her saat insan görmek mümkün. Caddeleri, sokakları, uzunluk ölçüleri, binaları, yemek porsiyonları ve ekonomileri çok büyük. Ölçekleri büyük bir ülke. İnsan düşünmeden edemiyor. Boşuna \"Süper Güç\" olmamışlar deyiveriyorsunuz. Central Park, Empire States, Soho, Chinatown, Little Italy, Harlem, Brooklyn, Upperwestside bölgeleri ve özellikle 5. Cadde görülmeye değer yerler arasında. Görülmesi gereken en önemli yerlerden birisi de New York Halk Kütüphanesi. Filmlerde zaman zaman rastlarız. \"Örümcek Adam\", \"Hayalet Avcıları\", \"Zaman Makinesi\" ve \"Seven\" filmlerinden bazı sahneler bu mekanda çekilmiş. Kütüphaneler bir şehrin aynasıdır bence. New York da kendine yakışanı yapmış ve böyle bir kütüphaneye sahip olmuş. Dünyanın en modern kentine yakışır bir kütüphane... Manhattan Adası üzerine kurulmuş, iki nehir ve bir okyanusla çevrili, güleryüzlü insanların dev gibi gökdelenlerde yaşadığı, fılmlerde gördüğümüz sahnelerin birebir yaşandığı, kitapların çok okunduğu, parkların ve yaşama alanlarının insanlara nefes aldırdığı, sinema ve tiyatronun devleştiği... Kısacası 24 saat yaşayan şehir, New York..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-can-ulgen-k5845.html", "text": "Tabii ki bahsedebilirim. 5 Ocak 2000 tarihinde İstanbul Beykoz'da doğdum. İlkokulu Çengelköy'de, liseyi Beykoz'da, üniversiteyi Üsküdar'da tamamladım. Doğma büyüme İstanbul, aslen Ağrı- Doğubeyazıt'lıyım. Görünmemeyi ve sessizliği seviyorum fakat her olgunun zıttı var olduğunda güzelleştiğinin farkındayım. Bu yüzden şu sıralar sesim daha gür çıkıyor diyebilirim. Hayatı herkesin anlamlandırdığı kadar ve yüklerinden kaçabildiği kadar yaşayabildiğine inanıyorum. Çocukluktan bu yana takındığım sessiz tavır, dinlediğim müzikler ve ısındığım her ses yokluğun getirdiği şeylerden ibaretti. Ben bu yokluklardan şiirle tanışarak çıktım. Eğer şiir yazmasaydım daha da yoksul olacağım için şiir benim kulağıma geldi sanırım. Çok sevdiğim bir ağabeyimin bu konuda bana bazı demeçleri vardı. Şiiri yazmak için yazmamayı, şiiri duyup onu söylemem gerektiğini ve hayatımda yaşadığım şeyleri bizzat şiirle iliştirmem gerektiğini söylemişti. Bu bağlamda hayatımın direkt şiirle bağlantılı olduğunu ve şiiri hayatımdan çekerseniz zaten yoksul birini daha da yoksul edeceğinizi bilmelisiniz. Şiir artık hayatımın tek odak noktası olmuş durumda. Fakat şiir olsun diye yazmıyorum, şiiri söylemeye ve klişeden, arabeskten uzakta tutmaya çalışıyorum. Umarım başarabiliyorumdur. Yani aslında şöyle şiirin şair tarafından yapıldığını ve belli bir bilinç ile söylendiğinin kanaatindeyim. Kelime köklerinde zaten birbiriyle bağlamı olan üç kelime şiir-şuur- şiar sizin de bildiğiniz üzere. Vücudunuzdaki doğma izi gibi kendinizden bir parçayı belli eden bilincin ortaya çıkmasıdır aslında şiir. Yine boğazınızdaki gıcık gibi rahatsızlık vermelidir. Bilincinizdekiler çıkmadan, kendi yapısallığınızla ses bulmadan rahat etmemelisiniz. Yani şuurunuz açık olmalı ki şiiri duyabilesiniz. Bu üçlünün arasındaki bağlantıyı da kendimce böyle tarif edebilirim. Ya bence önce şiir için bulunmak gerekiyor. Bir yerde bulunmayı fark ettiğinizde çevrenizi kuşatarak şiirin size etraftaki diğer seslerden koruyan bir kalkan gibi geleceğini düşünebilirsiniz. Şiir söylenen bir eylem olduğu için mekan ayırt etmeksizin bulunabilmek şiiri kılan şeylerden biri bu yüzden. Şiirimde ise bununla birlikte bir mekana sığınmam çünkü daha çok bazı yerlere sığamamak sürekli konfor alanından kaçmaya çalışmak beni şiire itiyor. Hatta size şöyle bir örnek vereyim kendi yaşantımdan; Bir gün, yağmurdan kaçarken ağaçların altına Asığınmış ve ağaçların Allah ile konuşabileceğini hayal etmiştim. Ertesi gün sahafa gidip rastgele bir kitap açtığımda Ahmet Güntan'ın bu yaşadığım olayı yazdığını görünce tüylerim ürpermişti. Ben de bu durumu şiire çevirdim. Yani ağaçların Allah ile konuşmasına inanmasam böyle bir şiir yazmazdım sanırım. Pek bulabildiğim söylenemez. Çünkü her yüzyılda böyledir. Çünkü her zamanın kendine has gereksinimleri vardır. Ben gerçek sanatçıların kaybolmaya yüz tutmasının sosyolojik bir durum olduğunu düşünüyorum. Yenilikçi ve sanat adına bir şeyler söyleyen herkes toplumların duymak istediklerini yine toplumun algılayış biçimlerine uygun söylemediği için herkes tarafından görülmez ve benimsenmez. Fakat değerleri en azından birileri tarafından bilinir. Ölüm bunun için iyi bir sebeptir. Ya da... İnsan kendi mayasında ekşiye de tatlıyı da bilendir. Ona göre oluşturur şiirin denklemini. Elbette ilham ya da esinlenme durumu olabilir fakat öncesinde şiir için bir altyapı oluşturulmalıdır. Şiir şairin oluşturduğu yorgun yoldur bana göre. Yol yorgunu olmadığını ama yollarının yorulduğunu bilir şair. Ondan sonrasına isterseniz epik isterseniz lirik diyin. Şiir artık yolunu bulmuş ve sesini edinmiştir. Biz toplum olarak aşırı olmayı seven bir milletiz. Başarı ve başarısızlığı göklere çıkardığımız gibi bir kez iyi şiir yazanı da göklerde tutar ve tabiri caizse tapar dururuz o şaire. Oysa şair her şiirini iyi yazamayabilir ve kendi belediyesi etrafında döndüğü için şiirinin gittikçe çukura battığını ve artık eskisi gibi yazamadığını fark etmeyebilir. Çünkü gelişmedikçe, çalışmadıkça, şiiri hissetmedikçe şiir sizden uzaklaşır. Böyle birçok kişiyi kendini şair zannedenleri tanıyorum. Sırf birkaç dergi etrafında döndükleri için şair oldukları kanısına varıyorlar. Oysa şairlik başka bir sıfattır, minnetle ve pohpohlamayla şair olunmaz. Eğer eleştiri kültürümüz var olabilseydi bahsettiğim müteşairler de artık şiiri bırakıp belki de başka bir edebi metinde kendini geliştirecekti. Bir bakın etrafınıza sorsanız herkes şair, herkes iyi şiir yazıyor. Ama nerede biz neden duyamıyoruz? Egoist olduğumuz için mi? Elbette hayır! İyi şiir siz kulaklarınızı tıkasanız da gelir bulur sizi. Fakat yine de bu durumun aksine iyi şiir yazanları, kendini bir çatı üstünde görmeyenleri duyuyor ve Türk Edebiyatı için verdikleri çabayı takdire şayan buluyorum. Her şeyin bir ömrü olduğunu düşünürsek yayımcılığın da bir ömrü olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer sürekli yeniliyorsa kendini bu yayımcılığın ömrünü elbette hesaplamak güç. Fakat günümüzde toplumca bilinen edebiyatın artık bir rant malzemesi ve klişenin etrafında dönen sermaye olduğunu düşünüyorum. Çoğu edebiyat dergisi bir şeyler söylemek için değil de okuyucunun duymasını istediği şeyleri yazıyor ve bundan para alıyor. Bizler bu durumun tamamen zıttında olup Türk Edebiyatı için gerekli olan çağdaş düşüncenin süregelmesi için çabalıyoruz. Nedir bu düşünce: Şöyle ki, şiirin ve edebi türlerin sadece yazınsal haline bakarak değil bütünüyle yeni bir imge yeni bir ses oluşturması ve bu işin klişeden ve ranttan uzak durması. Bu çok zor bir soru gerçekten samimi söylüyorum. Çünkü belirli bir şairde kalmak size tekrara düşmeyi gösterir ve şiiriniz artık ses halinde değildir. Ses, sürekli duyulan bir şey olacağı için duymak artık kısırlaşır bizzat kısır döngüye girer. Bundan dolayı sürekli değişkenlik gösteriyor okuduğum ve takıldığım şairler. Şu sıralarda; Enis Batur, Ergin Günçe ve Ahmet Güntan okuyorum. Aynı şekilde şiir için de geçerli dediklerim. Çok iyi yazdığınız bir şiir olabilir ya da çok sevdiğiniz ve artık hatmettiğiniz bir şiir olabilir fakat sürekli aynı yerde kalmak bir süre sonra sizi sağır yapabilir. Bu bağlamda şu sıralarda en çok kulağıma hitap eden üç şiir: M. Burak Çelik \"-\"Abi Park Etme Buraya Demokrasi Gelecek\", Kadir Tepe \"Düşakabin\" ve Deniz Schwarzwald \"I Ölü II Dolu III Ev II Dolu\"."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/filmi-olan-kitaplar-2-gunisiginin-yuregi-mutlulukla-doldurdugu-bir-hikaye-k5540.html", "text": "Filmi olan kitaplar serimize Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos'un Şeker Portakalı kitabıyla devam ediyoruz. Kitap Portekizce olarak 1968 yılında kaleme alınmıştır. 1983'te Şeker Portakalı ismiyle Türk okuyucuyla buluşmuştur. Kitap iki film uyarlamasıyla sinemaya aktarılmıştır. İlk uyarlama 1970 yılında ikincisi 2012 yılında izleyiciyle buluşuyor. 1970 uyarlamasını yaklaşık on yıl kadar önce izlemiştim ve çok beğenmiştim. 2012 versiyonunu yazı serisi vesilesiyle izlemiş oldum. Kitap beş yaşındaki Zeze'nin yaşadıklarını, ailesi ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi çocuğun iç dünyasını ön planda tutarak anlatıyor. Hikaye bizzat Zeze'nin anlatımıyla ilerliyor. Zeze altı çocuklu yoksul bir ailenin beşinci çocuğudur. Totaca, Zeze'nin abisidir. Aynı zamanda ailenin en büyük erkek çocuğudur. Totaca henüz ergenlik çağına erişmemiş bir çocuktur. Kitap boyunca Zeze'ye çeşitli nasihatlerde bulunur. Bu yönüyle abilik vasfı ön plandadır. Bir yandan da kendi işleri için Zeze'yi kullanmaktadır. Bu yaşlardaki kardeşler arasında zaman zaman görülebilecek durumlar kitapta güzel bir şekilde işlenmiştir. Jandira, Lala ve Gloria evin üç kızı. Jandira ile Lala büyük ablalar. Ergenlik çağını atlatmış bu ablalar olgunluklarına rağmen Zeze'yle çok sağlıklı bir iletişim kuramaz. Fiziksel şiddetin söz konusu olduğu cezalandırma yöntemleri ile Zeze'yi terbiye etmeye çalışmaktadırlar. Gloria en küçük abladır. Zeze'nin en sağlıklı iletişim kurabildiği ablasıdır. Anlayışlı, merhametli ve yaşına göre olgundur. Fiziksel olarak da Zeze ile birbirlerine benzerler. İkisi de evin sarışın çocuklarıdır. Luis evin en küçük çocuğudur. Zeze'nin ve ailenin geri kalanının gözbebeğidir. Zeze küçük kardeşiyle güzel bir ilişki kurmuştur. Çeşitli oyunlarla kardeşini eğitmek niyetindedir. Zeze'nin babası işsizdir ve annesi de bir fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. Kitapta annenin Kızılderili olduğu vurgulanır. Zeze annesinin Kızılderili olmasından gurur duyar. Daha büyük kardeşler ise bunun pek zikredilmesini istemezler. Diğer kardeşler de fenotipte daha çok annelerine çekmiştir. Anlatıda değinilen bu konular zamanın Brezilya'sında toplumun etnik kökenlere bakışını ortaya koyar. Baba uzun bir süredir işsizdir ve ilerleyen yaşı sebebiyle iş bulmakta zorlanır. Anne ise haftanın çoğu gününü -hatta bazı günler yatılı olarak- işte geçirir ve çocuklarına fazla vakit ayıramaz. Baba figürü bizim aile yapımızda sıkça rastlanan biçimde ön plana çıkar. Anne figürünün ise anneliğin beraberinde getirdiği duygusal, anlayışlı, anaç özellikleri yaşam şartları neticesinde bir miktar körelmiştir. Meselelere gerçekçi bakar. Küçük çocukları ve büyük çocukları arasında yaş farklarına uygun olarak bir muamele göstermez. Hepsi ergin çocuklarmış gibi davranır. Belki de Zeze'nin küçük yaşında bunca olgun olmasının sebebi annesiyle arasındaki bağdan ileri geliyordur. Edmundo Dayı, Zeze'nin en sevdiği ve güçlü bir duygusal bağ kurduğu akrabasıdır. Birçok bilgece sözü ondan öğrenmiştir. Zeze'nin ruhu olgun olsa da o da yaşıtları gibi hareketli bir çocuktur. Oyun oynamayı ve hayal kurmayı sever. Yaşıtlarından biraz fazlaca afacanlıklar yapar. Kitabın merkezindeki olaylardan biri de Zeze'nin afacanlıkları ve ailesiyle çevresinin onun bu hallerine yönelik tutumlarıdır. Burada dönemin Brezilya'sının aile ve toplum yapısı ön plana çıkar. Bir cezalandırma yöntemi olarak fiziksel şiddet tartışma konusu edilir. Kitap boyunca küçük Zeze'nin yetişkinlerle kurduğu ilişkileri, bu ilişkilerin Zeze'nin iç dünyasındaki karşılıklarını okuruz. Komşularıyla, arkadaşlarıyla, sınıf öğretmeni Cecilia Paim ile, sokak şarkıcısı Bay Ariovaldo ile ve Manuel Valadares ile kurduğu ilişkiler çocuğun hayal dünyasına ve ruhsal durumuna dair çok şey söyler bizim için. Kitapta ismi geçen \"Şeker Portakalı\" ise Zeze ve ailesinin yeni taşındıkları evin bahçesindeki küçük portakal ağacı fidanıdır. Zeze ağacına Xururuca diye hitap ediyor. Bu küçük fidan bir nevi Zeze'nin hayali dostudur. Bir gününü nasıl geçirdiğini, başından geçen maceraları, hayal ve gözlemlerini onunla paylaşır. Ağaç aynı zamanda Zeze'nin oyun arkadaşıdır. Kitabın başlarında hikayenin nereye bağlanacağını düşündüm. Bizim çocukluğumuzda da günler öylece geçiyordu. Bütün günler birbirinin aynısı gibiydi. Yine de o günlerden unutulmaz anılarımız olmuştur. Bir kitabın da öne çıkan bir hikayesi olması gerektiğini düşünüyorum. En nihayetinde Zeze'nin yolu Manuel Valadares ile -namı diğer Portuga- kesişti. Hikayenin en güzel yanlarından biri de Portuga'nın hikayeye dahil oluş biçimi. İlk başlarda ismi öylesine zikredilen, mahalleden sıradan bir yetişkin gibi gözüküyor. Kitapta zikredilen tüm karakterler hikayenin bütününe etki etmeseler de hepsi önemli özellikleriyle bilinir. Başta Zeze'de iyi bir izlenim bırakamayan Portuga, kitabın ilerleyen kısımlarında onun en yakın dostu haline gelir. Küçük -ayrıca yaşına göre çelimsiz- bir çocuğun hayatındaki zorluklara, yetişkin insanlardan gördüğü muamelelere şahit olduğumuz bu kitap zaman zaman bizi üzse de sevginin gücünü ön plana çıkarıyor. Küçük bir çocuğun hayal dünyası, onu sevindiren ve güldüren durumlar, yaşadığı zorluklara rağmen yetişkin insanlara sevgiyle bakabilmesi ve ayrıca onlarla empati kurması, en nihayetinde Portuga ile yaşadığı eşsiz dostluk deneyimi içimizi ısıtıyor. Kitap günümüzde severek okunuyor ve ülkemizde de zaman zaman çok satanlar listesinde kendine yer buluyor. Kitaptaki meseleler psikoloji ve sosyoloji alanlarının öne çıkan bazı konuları etrafında çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Kitaba dair birçok araştırma ve makale bulunuyor. Ayrıca kitap Eğitim Bilimleri alanında öğretim yöntemleri çalışmalarına konu edilmiştir. Romanın ilk film uyarlaması 1970 yılında aynı adla seyirciyle buluşuyor. Filmin yönetmeni Aurelio Teixeira. Filmin başarılı bir şekilde sinemaya aktarıldığını düşünüyorum. Karakterler kitaptaki aslına uygun oyuncu seçimleriyle iyi bir şekilde öne çıkarılmış. Filmde Zeze rolünde Julio Cesar Cruz'u görüyoruz. O zamanların çocuk oyuncusu rolün hakkını vermiş. Diğer oyuncu seçimleri de gayet yerinde. Filmin, kitabın ilk çıktığı dönemlerde çekilmesi dönemin havasını iyi bir şekilde yansıtmasına sebep olmuş. Portuga'yı yönetmen Teixeira'nın canlandırması filmin en dikkat çeken yönlerinden. Kitapla yine aynı adı taşıyan ikinci uzun metrajlı film 2012 yılında çekilmiştir. Filmin yönetmeni Marcos Bernstein. Filmde Zeze'yi Joao Guilherme Avila oynuyor. Kitapta Zeze'nin beş yaşında, yaşıtlarına göre zayıf ve çelimsiz olduğu zikrediliyor. Bu durumun hikayeye etkisi de önemli. Lakin filmde kitabı okurken zihnimizde canlanabilecek bir Zeze göremiyoruz. Biraz daha yapılı, yaşı daha büyük bir çocuk var. Bu hususta kitaba sadık kalınmasını isterdim. Filmde Portuga rolünde Jose de Abreu'yu izliyoruz. Ben özellikle Luis'i oynayan Leonidas Jose'yu çok sevimli buldum. Kitaptaki Luis karakteri de zihnimde neredeyse böyle bir çocuk canlandırmıştı. Filmde günümüze daha yakın bir anlatım var. Ayrıca flashback sahneler söz konusu. 1970 versiyonunda olduğu gibi doğrudan kitapta anlatılan hikayeyi görmüyoruz. Kitap, yazar Vasconcelos'un yaşamına dayanıyor. Romanın biyografik bir yönü de var. Ayrıca kitabın sonunda bir itiraf yazısı var. Anladığım kadarıyla yazarın hayatında da bir Portuga olmuş. Sanırım filmin 2012 versiyonunda bu durum ön plana çıkarılmak istenmiş. Şeker Portakalı kitabını muhakkak okumanızı ve iki filmi de izlemenizi tavsiye ederim. Küçük bir çocuğun gözünden anlatılan dünya eminim biz yetişkinlerin dünyasında bir yerlere de ışık tutacak. Tıpkı Portuga'nın Zeze'nin yüreğini gün ışığı gibi mutlulukla doldurduğu gibi, bu hikaye de bizim yüreğimize iyi gelecek."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ravi-eserinde-hadis-yolculugu-k4978.html", "text": "Ülkemizde hadis ve sünnetle ilgili birikimi olan olmayan herkesin yapacak bir yorumu vardır. Fakat yeterli ve doğru bilgiye sahip olmayışımız bizi sünnet ve hadisle alakalı ihtilaflarla karşı karşıya bırakıyor. Hadise karşı güvensizliğe ve dolayısıyla sünnetsiz, hadissiz bir toplum olmaya sürüklüyor. Aslında mesele sadece yeterli bilgiye sahip olmayışımız değil hadisin ehemmiyeti ya da bu konuların sistematiği hakkında da yeterli ve her tabakaya hitap eden kaynaklarımızın bulunmayışı. Girişteki sıkıntılı durum karşısında imdadımıza Muhammed Enes Topgül'ün Ravi adlı eseri yetişiyor. Kitap önce kapağıyla karşılıyor bizi. İslami bir mimari yapının soft renklerle resmedildiğini görüyoruz. Ancak bu kapak İslam dünyasının son iki asrını ifade edecek şekilde bombalanmış bir yapının tasviri. Eser kapağından itibaren okura hicri ikinci asırda bir muhaddisin ilim almak için çıktığı zorlu bir hadis yolculuğunu post-modern tarzda anlatıyor. Kendisi gibi hadis tarihini anlatan akademik kitaplar kadar ağır bir anlatıma da sahip değil. Dolayısıyla bilgisi olan olmayan bu konuya gönül vermiş herkese hitap ediyor. Akademi dilinin bu şekilde edebiyata ve bütün okuyucu kitlesine yaklaşıyor olması açıkçası beni heyecanlandırıyor. Bu kitapla Hadis Tarihi gibi anlaşılması karmaşık olan meseleleri anlamak ve anlatmak için hocamızın kendi sahasında çok önemli bir işe imza atmış olduğunu görüyoruz. Eser muhaddisimizin çocuk denebilecek yaşlarda çıktığı bu zorlu ilmi yolculuğu dönemin siyasi, coğrafi, kültürel ve dini boyutlarıyla oldukça kapsamlı bir şekilde ele alarak okuyucuyu da bu yolculuğa dahil ediyor. Güzel olan kısımlarından birisi de belki karakterin kim olduğunun paylaşılmaması, o muhaddis sizden biri, okur kimi istiyorsa o. Muhaddisimizin gittiği her şehirde görüştüğü ünlü alimler, onların ders halkaları, ders işleyiş tarzları ve hadis tarihi hakkında da bilgi vererek okura hadis sistematiğini zihinlerinde tahayyül etme fırsatı tanıyor. Mesela, TDV ansiklopedisinde, 198 yılında Ahmed b. Hanbel'in, Abdürrezzak b. Hemmam'dan istifade etmek üzere Yemen'e giderken maddi sıkıntılarından dolayı kervana deve bakıcılığı yaparak katıldığı anlatılıyor. Ravi'de de muhaddisimizin maddi sıkıntılardan kaynaklı Mekke'ye yapacağı bir yolculukta kervanın işlerini yapmak şartıyla bu kervana katıldığı anlatılıyor burada da görüyoruz ki yazar telmih sanatı kullanarak Ahmed b. Hanbel'in hayatına atıfta bulunuyor (s.121). Yazarın bu yolculuğu kimi zaman hakim bakış açısıyla kimi zaman da muhaddisin kendi gözünden anlattığını görüyoruz. Bazen seyahatname bazen roman bazen de günlük izlenimi veren bu kitaba tam olarak tür adı koyamamak bana oldukça tat verdi. Yolculuk sonu eve dönüşü, yaptığı evlilikle ilgili kesitler sunarak okuyucuyu hicri ikinci asırda yaşayan muhaddisin hayatının bir parçası haline getiriyor. Kitabın, bir tek hadisin doğruluğunu ispat için harcanan vaktin ne kadar meşakkatli ve büyük olduğunu da anlatarak bütünüyle yazılış amacına hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Bütün bunları okuyup hadis tarihi ve oturtulan sisteme hayran kalmamak elde değil. Kitapta, yolculuğun ve gidilen şehirlerin Faruk Erçetin tarafından hazırlanmış görselleri de bulunuyor. Farklı bir kültür ve kendi zamanının çok uzağında bir dert anlatırken bu karikatürize edilmiş görsellerin varlığı okura da zihninde canlandırma imkanı sunuyor. Kitabın son bölümüne geldiğimizde müellifin ilahiyat öğrencileri için örnek olması adına hadis tarihi dersi soruları, kitap bittikten sonra son bir gözden geçirme için yolcunun hayat kronolojisi, takip ettiği güzergahlar, görüştüğü kimseler ve şehirler isimli birkaç bölüm eklediğini görüyoruz. Son olarak ise kitabın en arkasında yolculuk boyunca muhaddisle beraber gittiğimiz şehirlerin olduğu bir harita görmek de bizi mutlu ediyor. Sonuç olarak herkesin fikir beyan ettiği bir konuda, o konunun asıl muhatabı olan bir kalemin yaptığı önemli bir çalışma ile karşı karşıyayız. Özellikle İlahiyat Fakültelerinde bir dönem anlatılan Hadis Tarihi dersinin Ravi'de edebi bir tür eserle anlatıldığını görüyoruz. Bu eserin önemi ilk olma özelliği. Umalım ki bu tür çalışmalar artsın. Bu konuda görüş belirtmekten kendini alamayan herkese, Ravi kitabını okumalarını önermek isterim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/saglikli-beslenme-hikayeleri-seti-5-kitap-bd46.html", "text": "5 Kitaptan oluşmakta olan bu sette şu kitaplar yer almaktadır. - Pancar Bey Mısır Adam'a Karşı - Havuç Kardeşliği - Kahramanlar Ne Yer - Gezegenleri Yedik Doymadık - Ateşbaz Dede'nin Çırakları Uzmanlar, bugünkü beslenme alışkanlıklarımızı devam ettirmemiz halinde, halihazırda diyabet ve obeziteyle mücadele eden çocuklarımızın henüz yirmili yaşlarında çok daha zorlu hastalıklarla tanışacağını öngörüyor. Onları, hayatlarının en güzel ve verimli çağında böylesine çetin bir yaşam mücadelesinin içine itmek yerine bir an önce ve hiçbir bahaneye sığınmaksızın yaşam tarzlarını değiştirmemiz gerekiyor. Bu bilinci oluşturabilmek ve sorunu temelden çözmek için konunun en önemli muhataplarına, çocuklarımıza hitap ederek Sağlıklı Beslenme Hikayeleri 5'li Set'i hazırladık. Gıda mühendisi yazarımız A. Erkan Akay'ın farklı tarzı ve özgün hikayeleri, öğretmenlerimize ve ebeveynlerimize kılavuz niteliği ile keyifli okumalar vaad ediyor. Çocuklarımızı faydalı lezzetlerle tanıştırıyor ve sağlıklı bir hayatın temellerini atıyor. - Doğal-koruyucu beslenme ve doğal-önleyici tedaviyle ilgili hap bilgiler. - Zararlı abur cuburların yerine sağlıklı alternatifler. - Yeme-içme adabı, paylaşım kültürümüz, yardımlaşma ve dayanışmanın önemine vurgu - İsrafla mücadele bilinci. - 60'dan fazla gıdayla çocuklar arasında çocukça bir ünsiyet. - Didaktik olmayan, doğrudan çocuğu kucaklayacak anlatımlar. - Anne-baba üzerinden çocuğa değil, çocuk üzerinden anne-babaya, ev-aile hayatına nüfuz edecek beslenme alışkanlıkları. - Suni kahramanlar değil her çocukta saklı kahramanlıklar. - Çocuğa dünyayı değiştirme görev ve sorumluluğunun verilmesi. - Batı hikayeciliğiyle değil, Feridüddin Attar Mevlana hikayeciliğiyle yerli-milli bilinç, birlik ve beraberliğin vurgulanması."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ne-varsa-eskilerde-mi-var-k4650.html", "text": "\"Sevgilimden Son Mektup\" Jojo Moyes'in aynı isimli romanından esinlenilerek beyaz perdeye uyarlanmış bir filmdir. Jojo Mayes Romantik Romancılar Derneği tarafından \"Yılın Romantik Romanı Ödülü\" nü iki defa alan birkaç yazardan biridir ve eserleri dünya çapında okur kitlesine sahiptir. Yönetmenliğini Augustine Frizzell 'in üstlendiği yapımın senaristleri; Nick Payne ve Esta Spalding 'tir. İngiliz romantik drama türündeki filmin oyuncu kadrosu; Felicity Jones, Callum Turner, Joe Alwyn, Nabhaan Rizwan ve Shailene Woodley 'dir. Bir saat 50 dakika süren yapımda Ellie 'nin mesleği gereği çalışanı olduğu gazetenin arşivlerinde yürüttüğü bir araştırmayla temelleri atılan bir konuya sahiptir. Bir dönem filmi olan \"Sevgilimden Son Mektup\" ta zaman 1960 'lardır. Film, görüntü yönetmeninin yakaladığı inanılmaz romantik sahneleriyle olduğu kadar akılda kalıcı cümlelerin ve izleyiciyi kalbinden vuran ifadelerin de adresidir. Okumakta olduğunuz bu yazıda kayda değer bulunan replikler sıralanacaktır. Bendenizin, Stefan Zweig 'in bir mektup ekseninde gelişen \"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu\" adlı novellasını okurken hissettiklerimin aynını bu filmi izlerken de hissetmem sebebiyle yazmaya değer bulduğumu belirtmek isterim. Bir fincan sıcak çay ve loş ışık eşliğinde izlenmesini şiddetle tavsiye ederken tavsiyeyi alacaklara şimdiden iyi seyirler dilerim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zihnin-otesindeki-gerceklik-simdi-k5677.html", "text": "Zamanda bir kurtuluş yoktur. Siz gelecekte özgür olamazsınız. Özgürlüğün anahtarı anda mevcut olmaktır, böylece siz ancak şimdi özgür olabilirsiniz. Geçmişin peşini bırakarak veya gelecek için endişelenmeden hayatınızın her anını şimdiki zamanda yaşadığınızı imgeleyin. Eckhart Tolle, kitabında, gelecek için endişelenerek veya geçmişten pişmanlık duyarak geçirdiğiniz her dakikanın, kaybedilmiş bir dakika olduğunu okuyuculara aktarıyor. Çünkü gerçekten yaşayabileceğiniz tek yer şimdidir; bu nedenle Tolle, her dakikayı olduğu gibi yaşamaya yönelik ve hayatınızda var olmak için eyleme geçirilebilir stratejiler sunuyor. Eckhart Tolle kitabına, \"aydınlanmasına\" yol açan koşulları ve deneyimleri paylaşarak başlıyor. Yazar, uzun yıllar hayatını kaygı ve hatta intihara meyilli depresyondan muzdarip bir şekilde geçiriyor. 29 yaşındayken, hayatının akışını değiştiren kişisel bir aydınlanma yaşıyor ve dönüşümünü ancak yıllar sonra anlıyor. Deneyimini ve yıllarca süren manevi çalışmalarını, keşiflerini bu kitapta bütünleştiriyor. Kitap, manevi aydınlanma hakkında sık sorulan soruları ele alan bir soru-cevap düzeneğinde ilerliyor. Yoğun bir şekilde Şimdi'de bulunduğumuzda, derin bilinçten cevap alır ve yaşamda kolaylıkla ve neşeyle akarsınız. Şimdi'nin Gücü, daha az acı çekmeniz ve daha fazla iç huzura sahip olmanız için şimdiki anı yaşamakla ilgilidir. Eckhart Tolle, geçmişin ve geleceğin sadece zihinsel benzetim olduğunu ve yaşamının her zaman \"Şimdi\" olduğunu söylüyor. Tıpkı egonuz gibi, \"zaman\" da pratik dünyada işlev görmemize yardımcı olmak için insan zihni tarafından yaratılan bir kavramdır. \"Saat zamanı\", randevuları planlamak ve bir toplantı düzenlemek gibi görevlerin yanı sıra geçmişten ders almak ve gelecek için hedefler belirlemek için kullanışlıdır. Ancak \"zaman\" gerçekten bir yanılsamadır. Bu andaki zaman basitçe \"Şimdi\"dir. Olmuş ya da yaratılmış olan her şey \"Şimdi\"de olmuştur. Gerçekten sahip olduğumuz tek andır. Yine de çoğumuz, zaman yanılsamasına hapsolmuş durumdayız. Enerjimizin büyük bir kısmını, geçmişi anarak veya daha iyi bir gelecek umarak harcıyoruz. Bu süreçte, sahip olduğumuz tek gerçek an olan \"Şimdi\"de yokuz. Daha da kötüsü, yargı ve/veya olumsuzluk yoluyla bilinçsizce olana direndiğimizde şimdiki zamanda acı yaratırız. Hayatımızdaki en büyük acılar gerçekten gereksizdir. Yaşadığımız tüm acılar kabul etmemekten, olanı reddetmekten kaynaklanır. Zihninizle ne kadar bütünleşirseniz, o kadar ruhunuz sıkışır. Halihazırda var olan bir şeye içsel bir direniş yaratmaktan daha beyhude, daha çılgınca ne olabilir? Hayata ve olana \" evet\" deyin ve hayatın birdenbire aleyhinize değil de lehinize işlemeye başladığını görün. Şimdinin gücüne erişmek için, elinizden geldiğince geçmişten veya gelecekten uzaklaşmayı amaç haline getirin. Hayal ettiğiniz gelecek, iyilik ve güzelliklerle doluysa size umut verir ya da beklenti içine sokar. Eğer hayaliniz kötüyse sizde endişe yaratır. Her ikisi de yanıltıcıdır. Var olmadığınızı anladığınız an, varsınızdır. Eckhart Tolle'a göre kendinize bir hedef belirler ve ona erişmek için çalışırsanız, siz saat-zamanını kullanıyorsunuz demektir. O birincil bir değere sahip olmadan, sadece geleceğe doğru bir yönelmeyi ifade eder. O zaman saat-zamanı, psikolojik-zamana dönüşür. Hayat yolculuğunuz bir şeye erişme, bir şeyi elde etme, \"onu yapma\" konusunda sabit bir fikre dönüşür. Artık etrafınızdaki çiçeklerin kokusunu fark edemiyor, yaşamın güzelliğinin ve mucizesinin idrakinde olamıyorsunuz. Zihninizle özdeşleşmeyi kaldırmanın ve içsel bedeninizle bağlantı kurmanın çeşitli yollarını çok özet bir şekilde aktardım. Mucizevi bir şekilde \"Şimdi'nin Gücü''nü okurken anda kalıyor ve kelimelerin derinliklerine iniyorsunuz. Dürtülerle kapanan benliğinizin ve egonuzun öz benliğe nasıl dönüşeceğini görmenin yollarıyla tanışıyorsunuz. Bu yolla Yaradan'a kapılar açılıyor ve aşk bu dünyaya geliyor. Varlığınızın derinliklerine indikçe ve kalıcı olarak bağlandıkça, kaynak ile dış dünya arasında bir köprü haline geliyorsunuz. Eckhart Tolle'nun deyimiyle bunun adı: Aydınlanmadır. Manevi dinginliğe ve kemale erişmiş insan olmanın yollarını Uzak Doğu'nun, Hint ve Hristiyan dünyasının spiritüel geleneklerinden hareketle bize örnekler sunan Tolle, kitabın çok küçük bir bölümünde Sufizmden bahseder ve Mevlana Celaleddin Rumi'nin sözüne yer verir: \"Geçmiş ve gelecek Tanrı'yı bizim gözümüzden saklar; her ikisini de ateşe atıp yakın\". Modern dünyada sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyor, gelecek ve geçmiş birbirine geçmiş bir şekilde zihnimizi işgal ediyor. Gönlümüzle iletişimi tamamen unutmuş durumdayız. Geçmiş kültürlere göre kendimizi \"gelişmiş\" olarak adlandırsak da, olduğumuz kişiden ve yaşadığımız hayattan memnun olmaktan çok uzağız. Mutsuzluğun ve acının içinde can çekişiyor gibiyiz. Para, bilgi, kariyer, popüler olmak artık bizi mutlu etmiyor Hiçbir şey, bize ihtiyaç duyduğumuz zihinsel dinginliği ve bütünün bir parçası olma deneyimini getirmiyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/heyulanet-kasim-2013-bulteni-k1470.html", "text": "heyula.net Kasım ayında yeni yazarların da katılımıyla edebiyat, sanat, kültür, tarih ve sinema alanlarında güçlü ve canlı yazılarla yenilendi. Lütfi Bergen; \"Allah Bilgiyi Vermek İçin İmani Bilinç Aramaz\" diyerek Kur'an'daki \"halifet'ül arz\" ifadesinin ışığında mutasavvıfların başvurdukları insan-ı kamil kavramını tartışıyor. Hayrettin Orhanoğlu; \"Aşk Mesnevilerinde Varlığın Görünümü\" başlıklı makalesinde manevi yolculuğun mesnevilerdeki seyrini inceliyor. Alper Gürkan; \"Anlatının Katmanları : Söz ve Söylem\" yazısında edebi bir metinde dilin kullanımından doğan ve okurun farkında olarak ya da olmayarak içinde dolaştığı katmanları yazıyor. Bilal Can; \"Rahatsız Denemeler-II\"de modern insanın kendi elleriyle oluşturduğu dünyadan duyduğu rahatsızlıklarını anlatıyor. Ekrem Sakar; \"Yamyami Divanında Kelle\" başlıklı yazısında divan edebiyatında motiflerin incelemelerinde kullanılan yöntem ve söylemleri eleştiriyor. Efe Bayram; \"Eğlendirerek Hükmetmek\"te kapitalist sistemin televizyon, reklam, spor ve turizm üzerinden kitleleri yönlendirişini çözümlüyor. Ayşe Yalçın; Suriye'li yazar Muhammed Rıdvan'ın Türk romancıları tanıtan \"Modern Türk Edebiyatında Örnek Olarak Roman\" başlıklı yazısını Türkçeye kazandırıyor. Özgür Özbey; \"İbadetin McDonaldlaştırılması: Kolay Kurban\" yazısında George Ritzer'in Toplumun Mc Donaldlaştırılması kavramından hareketle Kurban Bayramı'nın değişen anlamını sorguluyor. Yağız Gönüler; \"Nevzat Kösoğlu'nun Milliyetçilik Anlayışı Üzerine\" yazısıyla geçtiğimiz ay vefat eden yazar Kösoğlu'nu anıyor. Emek Erez; Yönetmen Hüseyin Karabey'in Gitmek: Benim Marlon ve Brandom filmini \"Estetiğin İçselliği, Çoğulluk ve Aşka Yolculuk\" yazısında inceliyor. Ali Hasar; Rus Yönetmen Andrei Tarkovsky'nin vefatından önce verdiği \"Filmlerim İfade Biçimi Değil Bir Duadır\" başlıklı söyleşisini Türkçeye aktarıyor. Gökhan Özcan; \"Hıristiyanlığın Kadim Günahı: Cinsellik\" başlıklı yazısında Batı'nın cinselliğe yaklaşımındaki dini temelleri sorguluyor. Cuma Tanık; Irak'lı Arap yazar Ali Ma'rufoğlu'nun \"Edebiyat ve Şiir\" yazısını Türkçeye kazandırıyor. 20 Kasım'da yayımlanacak \"Tasavvuf ve Kapitalizm\" başlıklı bir dosyanın da hazırlıklarının devam ettiği heyula.net; kültür, sanat, yayıncılık haberleri yanı sıra kitap tanıtım yazılarıyla her gün güncellenmeye devam ediyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedona-yontemi-uzerine-k3875.html", "text": "Kağan Bayraktaroğlu merkezi Amerika Sedona'da bulunan Sedona Method'un Türkiye temsilcisi ve Türkiye'de tek lisanslı koçudur. Sedona Method Worldwide Releasing Community'nin dünyadaki 36 lisanslı koçundan biri olarak Sedona Yöntemi çalışmaları yapan yazar Bilkent Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunudur. Kitap 13/21,5 ebadında 208 sayfa 3. Hamur olarak okuyucuya sunulmaktadır. Baskı kalitesi olarak vasatı geçememektedir, yazılar biraz daha büyük seçilseydi okuyucu açısından daha okunaklı hale gelebilirdi. Kağan Bayraktaroğlu Bırak Gitsin adlı kitabında Sedona Yöntemini örneklerle uygulamalı olarak anlatmaktadır. Sedona Yöntemi'nde kendinize üç tuzak soru soruyorsunuz ve tüm hayatınız bu üç soru ile değişiveriyor. Tüm duygularınızı bu üç soru ile serbest bırakabiliyorsunuz. Bu tekniğin temeli, öz benlik olarak adlandırdığımız \"gözlemcinin\" duygulardan ayrışması. Yani özne olarak \"gözlemci \"nesne olan duygulardan ayrışmaktadır ve bu ayrışma sonucunda duygu otomatik olarak dönüşmektedir. Sedona Yöntemi, serbest bırakmayla ilgilidir. Serbest bırakma, herkesin sahip olduğu doğal bir yetenektir, ancak çok az kişi bunu bilinçli ve sürekli kullanmayı bilir. Sedona Yöntemi bu etki için çok basit sorular kullanır. İlk soru \"Bunu yapabilir misiniz?\" anlamına gelir. İkinci soru ise \"Buna istekli misiniz\" anlamındadır. Eğer kendinizle mücadele ediyorsanız kendinize şunu sorun: \"Bu duyguya veya acıya tutunmayı mı yeğlerim? Yoksa bundan özgür olmayı mı?\". Özgürleşmeyi tercih ediyorsanız, göreceksiniz ki sadece özgür olmayı yeğlediğinizin farkına varmak bile sorunun kendiliğinden serbest kalmasına neden olacaktır. - Ne zaman? Şimdi Bu sorulara \"evet \" ya da \"hayır\" diye cevap vermeniz sonucu değiştirmeyecektir. Bunlar kişinin duyguyu fark etmesini sağlamak için hazırlanmış tuzak sorulardır. Siz bu soruları sormaya başladığınızda ister istemez duygu ile gözlemci arasında bir ayrışma meydana gelir ve duygu çözülmeye başlar. Yazar hayatımızda esas sorun yaratanın yaşadıklarımız değil yaşadıklarımızın yarattığı zihinsel yükleri bilinçaltında biriktirme alışkanlığımız olduğunun altını çizmektedir. Bu sorunun serbest bırakmak, Sedona Yöntemi ile çözümlenebileceğini uygulamaları ile anlatmaktadır. Eğer hayatınızda ne olursa olsun güçlü, cesaretli, dingin olmak ve amaçlarınıza ulaşmak istiyorsanız bu kitap size rehberlik edecek. Her şeyin karmaşık hale geldiği dünyamızda, etkisi Harvard Medical School tarafından onaylanmış son derece kolay Sedona Yöntemi uygulamalarıyla yıllardır bastırdığınız duygu ve düşünceleri serbest bırakmayı öğreneceksiniz. Tebrik ederim..., çok güzel yorumlamışsın, başarılarının devamını dilerim. Harika bir yazı olmuş gerçekten, ...... Yolun açık olsun sevgilerimle..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/istanbul-okur-gurubu-zaman-icinde-mekan-k5324.html", "text": "Kitap Haber İstanbul Okuma Hareketi'nin dördüncü toplantısını, Bilal Can'ın Hece Yayınları'ndan çıkan ve 2021 yılında TYB Şehir Kitabı ödülünü alan Zaman İçinde Mekan adlı eseri üzerine gerçekleştirdik. Eserin, İstanbul okur gurubu olarak toplantımız dopdolu, çok kazançlı, planlı, anlamlı, verimli, yararlı, ufuk açıcı, eleştirel görüşte, tarihi kökenlere ulaşılma gayretinde, günümüzle karşılaştırmalı olarak, geleceğe atılması gereken adımlara itki oluşturacak güçte ve bolca paylaşımlı bir organizasyon ile gerçekleştirildi. Bizi kırmayan yazarımızın bizlerle birlikte olmasıyla onur duyduk. Okurlarımıza konuğumuz Bilal Can'ı anlatarak söyleşimize başladık. Biz okurları için Bilal Can, olaylara dengeli bir biçimde görüş kazandırma gayretiyle Zaman İçinde Mekan adlı eseri üzerinden yeni ufuklar açtı. Yazarımızın Zaman İçinde Mekan üzerine düşünmemiz için tasarladığı fikirlerini, ele almak her okurun kazanımında olması gereken faydayı sağladı. Eleştirel ve sorgulayan okurlar olmamıza özen gösterdiği konulara dikkat çekti. Bilal Can, iletişim kurduğu toplumun her statüsünden bireylere karşı daima son derece nazik bir tutum sergilemektedir. Hayatta aldığı rollerde Bilal Can, Kitap Haber Genel Yayın Yönetmeni, Sosyolog, Editör, Yazar, Şair, Eleştirmen olarak yazım ve basım işlerinde gayretli çabaları ile bilinmektedir. Can, İstanbul Okur buluşmasında, eserin niyet okumasını katılımcılara aktarak, eserin arkaik planda nasıl yazıldığını, salt akademik bir metin olmadığını, bunun yanında akademik metinler, pasajlar içerdiğini, edebi yönüyle insanları sarmak, bütün kesime hitap edecek bir eser orta koyma düşüncesinin bir yansıması olarak bu ederi ortaya koyduğunu belirmiştir. Mekanın tüm insanları kapsayan bir olgu olması dolayısıyla, sosyolojinin de olay ve olgularla ilgilenmesi dolayısıyla ederin sosyolojik nazariyat ile ortaya konulmaya çalışıldığını aktarmıştır. Eser, birçok alt metni içerisinde barındıran ve okurları, mekanlar arası bir gezintiye çıkarttığı için Can, eserde ortaya konulan her metnin bilinçli bir biçimde yerleştirildiğini aktarmıştır. Can, konuşmasına çeşitli açılardan mukayeseler yaparak devam edip, eserin farklı boyutlarda anlaşılmasını sağlamıştır. Hayatta her şeyi deneyerek öğrenenlerden misiniz yoksa zaman ve mekana karşı normalde çekingen bir tavrınız mı var. Bu tavra örnek: mekanın tezatlığı Mustafa Kutlu'nun İstanbul ve taşra üzerinde farklı bakış açısı sergileyen tavrını örnekleyerek mekanın farklı mekanlar üzerine düşündürme etkisinden yararlanmak için eleştirel düşündürmektedir. Eleştirel düşünme noktasında akademik bilgiyi eğip bükmek mümkün olmayacağından edebi dil kullanmamın eleştirel bir öngörü kazandırmakta olduğunu belirtmiştir. Ayrıca akademik metinlere de yer verilmesi gerekmektedir. Akademiyle başlayan araştırma inceleme denemelerinden oluşan eser, edebiyat ile devam etmektedir. Çünkü ana rahminden mezara kadar bulunduğumuz Zaman İçinde Mekan'ın sosyoloji ve mekan felsefesi üzerine düşündürmek böylelikle mümkün olmaktadır. Bilmeliyiz ki: Mekan içre mekan olan bir varlığız. Eserde, varlığın anlamını çözen kilit, iki kelime ile kurulan bir cümle vardır desek o, cümle ne olurdu? Size yine sizin kendi elinizle yeni hayat, yeni dünya, yeni fikir sunan bir cümle bu eserde vardır desek. Evet, dedik bile. Peki o, cümle olsa olsa hangi cümle olurdu? Bu cümle benim seçimimle \"Mekanını Güzelleştir\" kelimeleriyle kurulan bu cümle olurdu derim. Sizi hayatta bir adım öne taşıyan psikososyal ve toplumsal değişime ve kendilik inşasına neden olan ve günümüz modern dünyasında zaman içinde yitirdiğimiz mekanların neden olduğunu söyleyerek bu, mekanların neler olduğunu düşünür müydünüz? Kapitalizm, kişileri mekana almak ve mekandan çıkarmak için mecburiyet duygusu kıskacında; teknoloji aracılığıyla popülerin peşinde kendini ve mekanı inciterek birbirleri üzerindeki etkilerini yitirmelerine sebep olmaktadır. Aydınlanmış kentlerin modern insanını tüketim kurbanı olmaktan alı koyacak bir ütopya nasıl olmalı? İstanbul, mekan üzerine düşünmek ve bilinç oluşturmak için şehir, belediyelerin eline bırakılmayacak kadar önemli olduğu her okurca vurgulanarak oluşan bilincin işlevselliği önemsenmektedir. Okur gurubu buluşmasında hem yazarının anlatımı hem de okurların karşılıklı olarak soru cevapla esere katkı sunması neticesinde, eserin farklı bakış açılarıyla değerlendirilmesi farklı zihinlerde farklı yansımalarının izlekleri ortaya konuldu. Soru cevaplarla zenginleşen söyleşiye katılım bir hayli yüksekti. Prezioisi'nin resimlerinde İstanbul bir rüyadan görüldüğü gibi aktarılır. Tablolarının zemini denizdir. Romantizmin etkisini doğa ile betimler. Sizi en iyi anlatan, zaman ve içinde bulunmak istediğiniz mekanı nasıl resmederdiniz? Diye sorsaydım eğitim alanında zaman içinde mekan bağlamımda gözünüze çarpan eksiklikleri sayar dökerdiniz. Coğrafya kaderdir. Evet kaderdir. İnsanlığın serüveni mekanların serüveni olarak okunur. Evet okunur. İnsan fıtratının dünya ile olan ilişkisi sorunlu hal almaktadır. Evet almaktadır. Geleceğe bakıldığında Zaman İçinde Mekan hayata şehir kitaplığı ile bir gelecek vaad eder. Kitap Haber, bu amacı geleceğe aktarmak için özveriyle hizmet etmektedir. Kütahya'nın sahip olduğu değerleriyle kurduğunuz, ünsiyetten anlaşılmaktadır ki, artık oraya aidiyet duygusuyla bağlısınız. Bunda Geleneksel Kütahya çinisinin deseni ve mavi rengin üzerinizde bıraktığı etki diye düşünmemek elde değil. Bu meyanda hobileriniz ve sizi tanımlayacak özelliklerinizi de Zaman İçimde Mekan size buldurmaktadır. Zaman içerisinde insan-mekan ilişkileri değişime uğramışken insanın dünyevileşmesi kaçınılmaz olmaktadır. Mağaradan rezidansa evrilirken aile yapıları insanlığın tarihsel serüveni endüstriyalizm ile bir saldırı altındadır. Mekanların aynılaşması, insanların aynılaşmasıdır. Mekan bir bilinç durumudur. Bilinç aynılaştığında yenilenler modern yapılar olarak dik duranlarsa özgün biçimde sui generis olarak durur. Özgün olan yapının bir ruh barındırdığı ve ruh, ayakta durdukça içinden gelip geçenlere aktarması, mekana doğması, başka bir mekana göçmesi, onun mekansız kalamayacağını gösterirken insanlığın Mekan Fobileri veya Hobileri oluşmaktadır. Drina Köprüsü, Mostar Köprüsü Kendi olmasını sağlayan mekanı tanımlayan özellikleriyle hala var olmaktadırlar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turgenyevin-babalar-ve-ogullari-k5881.html", "text": "Daha ilk insandan itibaren baba ve oğul çatışmasına şahit olmaktayız. Baba ve oğul çatışmasının temelinde de maneviyat ve maddiyat var. Adem manevi değerleri savunur, yitirdiği cenneti unutmaz; bu yüzden gelenekçidir; çünkü geleneklerde kaybettiği cenneti vardır. Kabil maddiyatı savunur, dünyaya inanır. Sahip olduğu tek şey olan dünyayı kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazırdır. Nitekim kardeşi Habil'i öldürmüştür. Evlat kendindeki babayı görmez, çocukluğunu yitirmiştir, Habil'i öldürmüştür. Evlattaki baba ile babadaki çocukluk arasındaki bağlantıyı sağlayacak olan Habil yitirilmiştir artık. Kan dökülmüştür, toprak kana bulanmıştır. Evladın da babanın da kanı toprağa dökülecektir. Adem'in de Kabil'in de kanı Habil'in kanına karışacaktır. Tanrı'dan gayrı kimse bunun önüne geçemeyecektir. Aradaki köprüler yıkılmıştır. Artın ne evlat gidebilir eskisi gibi baba ocağına ne de baba gönül rahatlığıyla evladını ziyaret edebilir modern evinde. Baba ocağı köhne bir hal almıştır bütün bir sadeliğiyle beraber, modern ev aşırı süslüdür bütün bir ihtişamıyla. Eğer baba ocağı ile modern ev arasında Habil'in denge unsuru mütevazı hanesi olsaydı, işler bu kadar sapa sarmazdı, zorlaşmazdı. Ne zaman ki Habil hanesini yitirdik, baba ocağı ile modern ev arasındaki bütün bağları yitirdik. Baba ocağı insanın geçmişe dönük yüzüdür, modern ev değişmek zorunda olan dünyada insanın mütemadiyen geleceği ve gelecekteki değişimleri talep eden yönüdür. Habil hanesi, geçmişteki baba ocağı ile geleceğin modern evini burada, şimdi yakalamak ve yaşamaktır. Habil hanesi olmadan insan geçmişi ve geleceği yakalayamaz, yaşayamaz. Habil hanesi geçmiş ve gelecek arasında olmazsa olmaz köprüdür. Geçmişin değerlerini muhafaza etmek isteyen Pavel ile gelecekteki değişimleri talep eden Bazarov ancak Habil hanesinde bir araya gelebilirdi. Dünya ve insan olarak ancak Habil hanesine bir araya gelip ayağa kalkabilirdik. Biz ne yapıyoruz? Habil hanelerin üzerine bombalar yağdırıyoruz. Habil hanelerin kökünü yeryüzünden kazımak için her şeyi yapıyoruz, meşru ve gayrı meşru her yola başvuruyoruz. Baba ocağı modernleştirebilir adabıyla, edebiyle. Modern eve baba ocağı vasıflara eklemlenebilir, bilim ve akılla. Babalar da oğullar da Habil hanesinde bir araya gelebilirler, konuşup anlaşabilirler. İnsana değer vermenin, dünyayı güzelleştirmenin yolu Habil hanelerinin sayısını ve kalitesini artırmaktan geçiyor. Sağ tarafta babalar, sol tarafta oğullar oturabilir ev sahibi sıfatıyla. Zaten Habil hane hep bir yeryüzü muştusu olmuştur geçmişten geleceğe uzanan, bir yer ve gök yurdudur buralardan ötelere açılan. Habil hanelerde sahiplik hissi ve vasfı hiç olmamıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-imran-sadai-k5792.html", "text": "Kaşgar'da doğdu. Bir gün cismi vatanından ayrıldı. O gün bugündür. Ruhuyla cismi bir birini bulamadı. İmran Sadai bir avuç arayış, bir avuç da belirsizliğe bürünmüş derin acıdan ibarettir. 6 yaşımda eğitim için ailemden ayrıldım. Babam uzaklara gönderdi. Gelecekte büyük adam olmamı istiyordu. \"Büyük Adam\" ne demekti o yaşlarda bilmiyordum. Açıkçası çok da düşünmüyordum. Tek bir amacım vardı. O da günleri çabuk bitirip bir an önce eve dönmek. Şiirle o günlerde tanıştım. Beni sadece şiir oyalıyordu. Şiirle güzel zaman geçiriyordum. Bir de etrafımda şiir ezberleyen, şiir okuyan kimselerin olmayışı da kendimi onlardan ayrıcalıklı hissetmemi sağladı. Ben de bu duygunun büyüsüyle gözüm kapalı bir şekilde şiirin peşinden gittim. Çok güzel bir soru. Öncelikle teşekkür ederim. Vesilenizle kendimi şiirsiz hayal ediyorum şuan. Çünkü daha önce tahayyülümde bile kendimi şiirden ayırmamıştım. Sabah kalkıp işe gider, akşam mesaiyi bitirip eve dönerim. Evde yeşil çayımı içerim. Eğer çok yorgun değilsem bir film izlerim veya biraz kitap okur, sonra uyurum. Sabah mesai başlayınca tekrar işe giderim. Akşam işten dönerim yine çay, kitap veya film. Sonra yine sabah... Nadiren arkadaşlarla buluşurum. Hayatımın görünen rutini budur. Peki şiir nerede? O görünmeyen, görünemeyen dünyamdaki hayatın tamamıdır şiir. İşyerine giderken, metroda, şirketteyken masamda, yani ben neredeysem o benimledir. Ben Şiiri zaman ayırıp ilgilenecek bir edebiyat dalı veya bir hobi yada bir ruhsal terapi olarak görmüyorum. Şiir benim hayatımda kendisini öyle bir yere konumlu ki, oranın adı artık benim iç dünyamdır diyebilirim. Şimdi \"şiiri hayatımdan çektiğimde\" demeyeceğim. Burada sorunuza minik bir revize veriyorum müsaadenizle. Şiir hayatımdan çekilirse ne olur? İç dünyam yıkılır, beni ben yapan, görünmeyen ve görünemeyen o dünyam yıkılınca da ortada İmran Sadai kalmaz. İlk ezberlediğim şiir Alişir Nevai'dendi. 11-12 yaşlarımda. O yaşlardan beri şiir okur ve şiir ezberlemeyi severdim ama hep klasik şiirler. Gazel, Kaside, Muammes, Muselles... Ama şiiri hiç tanımazdım. Şiirle tanışmam 17 yaşlarımda başladı. Ustam diyemem ama şiirin gerçek yüzünü görmeme ve tanımama vesile olan şairler o yıllarda Gocimuhammet Muhammet, Ahmetcan Osman, Turgut Uyar, Edip Cansever, Perhat Tursun, Küçük İskender, Nizar Kabbani, Mahmut Derviş, İsmet Özel bunlardı. O zamanlarda bu saydığım şairlerin yeri bende başkaydı. Gerçi hala hepsini saygıyla selamlıyorum. Fakat tek bir isim verip de bu benim şiirde ustamdır diyeceğim biri olmadı. Çünkü şairlerle kurduğum bağ dönem dönem değişkenlik gösteriyor. Bu biraz benim iç dünyamla alakalı bir şey olabilir. Bir araya geldiklerinde Şair'i yaratan bu üçlemeden birinde oluşan arıza ve eksiklik şair duruşunu ve tanımını yeniden ele almak gibi bir tekrara gebedir. Oysa şair için şiir bir kez doğar, tekrar her gün ölür. Çocukluğum şehirde geçti. Metropolden metropole göç ettim. Kasaba, köy, taşra bunlar doğrudan çok temas edebildiğim mekanlar değildir maalesef. Köye ve kasabaya hevesle bakıyorum. Özlem duymuyorum. En iyi bildiğim yer şehirlerdir. Şiirlerimde de şehre sığınıyorum, şehre kaçıyorum. Çünkü kalabalıktır. Tenhaya, uzağa, sessizliğe kaçamıyorum. Saklanacak olsam kalabalıklara saklanıyorum. Bana göre saklanacak olsa insan, kalabalıkların arasında en iyi yeri bulup saklanabilir. Tenhada saklanamazsınız. Orada kaybolursunuz. Ya da çabuk fark edilirsiniz. Ama bazen de metropolden de şikayet ediyorum. Şehre kızıyorum, fakat sığınmak için yine şehri seçiyorum. Çünkü başka yerim yok. Metropolleri sevmiyorum. Doğaya ve insan fıtratına aykırı biçimde gelişiyor buralar. Ama yine gidip metropolde saklanıyorum. Mecburiyetten diyelim. İştiyak ve ilgi mevcut orandan daha fazla olabilirdi. Hatta olması mutlu edici de olurdu. Ama maalesef oran düşük. O yüzden bu ilgi ve iştiyak konusuna yeterli ve yetersizlik açısından bakmayalım. Şiirin tarihten beri belli dönemlerde alıcısı az olagelmiştir. Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat bu durum şairleri yazım konusunda etkilemez. \"Çok şiir okuyucusu olan ülkelerde iyi şairler çoktur ve okuyucusu az olan yerlerde daha az iyi şairler vardır\" gibi bir analiz de söz konusu değildir. Şiirin müşterileri seçkin ve kaliteli okurdur. Şair de okuyucusunun sayısına ve ilgisine bakmaksızın şiirini yaratmaya devam eden kimsedir. Bana göre bu aksiyon biraz duruldu gibi. Ama Türk şiiri kendini poetik konuda çok başarılı bir yere taşıdı. Eğer bu konuda bir madalya takılacaksa bu madalyaların hemen hemen hepsini gençler alacak gibi geliyor. Bu beni mutlu ediyor. Ama eleştiri kültürümüzde beni üzen birkaç nokta var elbet. Onlardan biri de yeninin eskiyi eleştirirken saygı ihlalidir. Her şairin her şairi ve her şiiri kendi seviyesince eleştirme hakkı vardır. Ama kimsenin bir şiiri veya bir şairi eleştirirken ona aşağılayıcı kelimeler, küçümseyici cümleler kurma hakkı yoktur. Bu tavır, eleştirenin kendine karşı da büyük saygısızlıktır. X şair Türk şiirine çok kötü şiirler sunmuş olsa da, bu ona saldırma hakkı tanımaz. Ya da o X şairi okuyan okurları küçümseme veya yargılama hakkı da tanımaz. Yazı üzerinde bu çok belirgin bir biçimde olmayabilir ama şair sofralarında çok şahit oluyorum ve derin üzüntü duyuyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/vani-icinden-okumak-k3954.html", "text": "İlk çağlarda Hurri, Asur ve Urartular için son derece önemli olan ve bunlar arasında mücadeleye sebep olan Van'ın, medeni tarihini Urartularla başlatmak mümkündür. Van, Urartuların merkezi olmuş ve bu dönemde birçok imar çalışmasıyla kendi dönemi içerisinde bir şehir görünümü almıştır. XI. yy'dan itibaren Türkmen akınlarına maruz kalan şehir Selçuklular, Karakoyunlular ve Akkoyunlular'ın yerleşimine açılmıştır. Asıl hayati önemini ise Osmanlı-Safevi çatışmalarının kilit noktası konumunda olduğu coğrafyada bulunmasıyla sağlamıştır. Ve Kanuni Sultan Süleyman'ın 1534-35 Irak Seferi ile günümüze kadar sürecek olan Türk hakimiyetine girmiştir. İlk çağlardan itibaren coğrafi konumu ve önemli medeniyetlere ev sahipliği yapmış olması Van'ı son derece önemli kılmaktadır. Tarihi yönüyle daha çok ön plana çıkan Van'ın; kültürel, insan ilişkileri, geçmişten günümüze yaşadığı sosyo-ekonomik gelişimi pek belirtilmemiştir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Dr. Sait Ebinç tam da bu eksikliği hem de tüm yönleriyle- kapatmak için Mektepten Memlekete Bir Şehir Estetiği Van isimli eseri okuyucuların istifadesine sundu. Altı bölümden oluşan kitap, klasik şehir tarihi kitaplarından hem üslup hem içerik bakımından ayrılıyor. Kitap, geçmişten günümüze bir şehir yapısı sunarken, bunu taş ve beton duvarlarını tasvir etmekten çok, onların hissettirdiği ve bizzat yaşadığı ruhu okuyucuya sunmaktadır. Ebinç, şehrin farklı mekanlarında farklı zamanlarda yapılmış eserlerinin sanki hep aynı şarkının devamı gibi süregelen o kesintisiz ruhunu kitabın birinci bölümünde okuyucuya sunmakta. Üstü Bahçelerle Örtülmüş Şehir adını verdiği birinci bölümde, Akköprü'yü ve Akköprü çayını, akşam üzerlerinde türlü yemiş ağaçlarının bulunduğu bahçelerdeki çay sefalarını, Erek dağının sağ omuzu üzerinden yükselerek eski kerpiç Van evlerinin dikdörtgen pencerelerinden insanı yaşama çağıran o doyumsuz aydınlığını son derece sıcak bir üslupla anlatıyor. Kitabın ikinci bölümünü şehir latifelerine ayıran ve doğrudan Van ağzıyla yazdığı Men de Gün Gördüm Hani Mana Gelecağtın İtin Gızı Bizim İt Sizin Baltayı Getirmiş- hem eski zamanı tebessüm ettirerek gözler önüne seren, hem de nerede şimdi o eski zamanlar ve o zamanların eskimeyen insanları dedirten bir his bırakıyor okuyucusunda. Van'daki eski ramazanları, Hüsrev Paşa Camii ve vakfiyesi, soba etrafında geçirilen uzun kış gecelerini, Van'ın eski değirmenlerini ve değirmencilerini, yaşayan, onların içinden gelen ve dolayısıyla kendi zamanını bugünün insanına, sözcükleri adeta bir resmi meydana getiren renkler gibi kullanmış. Bu da geçmişi, bu günden canlı bir film gibi izlemenin zevkini veriyor. Bir Zevk-i Tahattur ismini verdiği kitabın dördüncü bölümü eski Van evlerine ayrılmış. İçinde gölgeleriyle adeta zamanı serinleten meşe ve servilerin bulunduğu bir bağ ve bağın en yüksek yerine kurulmuş bir ev. Bu ev sanki yüce Yaradan'ın sesini yalnızken duymak için tenha bir kırın ortasında Allah'la baş başa kalan çobanların münzevi ruhları gibi vecde benzeyen bir sükunete bürünmüştür. Diyerek hissettiklerini anlatan Sait Ebinç, daha sonra evin manzarasını, estetiğini, odalarını tek tek anlatıyor. Bu bölümde ayrıca eski Van evlerine ait bir çok fotoğraf var ki, bu da anlatılanın zihinde daha berrak şekillenmesi adına son derece önemlidir. Kitabın beşinci bölümünde Van'da icra edilen sanat ve sanatçıları, Van'ın eski zaman türkülerini, Van'a gelen ilk gramofonun öyküsünü, son derece naif ve akıcı bir üslupla aktarıyor. Ayrıca Van'daki ilk matbaanın nerede kimler tarafından kurulduğuna dair bilgiler ve görseller de şehrin tarihine ayna tutması açısından son derece önemlidir. Kitabın her bölümünden ayrı zevk alsam da bir tarihçi olarak son bölüm; şehrin tarihine, tarihi şahsiyetlerine ve tarihte nasıl konumlandırıldığına dair verdiği bilgiler açısından son derece müstefid olmamı sağladı. Çanakkale Savaşında şehit olan Vanlılar, Seyyid Abdülhakim Arvasi ve Başkale'deki medresesi, bu gün belki de Van'ın en kalabalık mahallesi olan Vanlı Hacı Bekir'in kimliğine dair verilen bilgiler son derece kıymetlidir. Ayrıca 1839 yılına ait nüfus sayımlarında ve vakıf evraklarında geçen Vanlı kadim ailelerin listesini sunması da kitabı son önemli kılmaktadır. - Amik Kalesi ve Amik Yerleşim Yerinin Tarihçesi - Yalçın Kitapçı - Kadir Dedenin Laikliği ve Hacı Babam - Van'da Eski Zaman Bahçeleri - Van'da Derviş-i Zındıka Tekkesinin Şeyhi Molla Hasan Mahdumu Mehmet Efendi ile Röportaj Vb. gibi birçok ilginç başlık işlenmiş. Kitap sadece bir Van tarihçesi anlatmıyor; aynı zamanda geçmişle bu günü birbiriyle mecz edip geleceğe de bir atıfta bulunuyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hangi-esref-k3845.html", "text": "Polat Safi'nin, \"Eşref Kuşçubaşı'nın Alternatif Biyografisi\" adlı eseri; üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, \"Eşref'i Yeniden Yazmak\" başlığı altında; Kuşçubaşı Eşref'in, yayım süreci ve Eşref profilini oluşturmak için büyük bir mücadele verdiği yayımları ile ilgili bilgiler mevcuttur. İkinci bölüm, \"Eşref'in Yeniden İnşa Etmek\" başlığı ile eşref hakkında bilinen birçok bilginin ve belgenin sorgulandığı, Eşref'in yaşadığı hadiseler yazarın araştırması ve fikirleri doğrultusunda okuyucuya sunulmuştur. Son olarak, \"Eşref'in Tahlili\" isimli son bölümde ise Eşref'in genel bir tahlili yapılmış olup aile hayatı, sürgünü ve yükselişi, Yunan saflarına geçişi ve Türkiye'ye dönüşü ele alınmıştır. Eseri bölümler üzerinde değil genel bir değerlendirme ve eleştiri şeklinde incelemeye çalışacağız. Polat Safi, eserinde Eşref'in sahte bir kahraman, narsistik kişilik bozukluğu olan ve kendini olmadığı gibi gösteren biri olarak tarif etmesi ve bu zamana kadar yazılan Eşref ile alakalı birçok eseri ve bu eserlerin gerçekliğini göz ardı ederek, yanlışları ve kusurları dahi olsa bir milletin zihninde ve kalbinde yer tutan birine bu şekilde ağır ithamlarda bulunmasının çokta iyi olmadığı kanaatindeyim. Yine Polat Safi eserinde kendine göre Eşref'in psikolojik durumunu ailesi ve çocukluğuna kadar götürmüştür. Ona göre; Eşref'in erkek kardeşlerinin en büyüğü olması, ondan sonra doğan küçük kardeşleri nedeniyle ailesinin onunla daha az ilgilenmesi Eşref'e daha az sevgi ve sıcaklık göstermeleri ve Eşref'inde bunu kişisel algıladığını söylemiştir. Ayrıca kardeşlerinin vefat etmesinin annesinde travmaya yol açtığı ve bu durumun Eşref'i olumsuz etkilediği ve duygusal olarak yeterince beslenmediğini öne sürer. Eşref'in kalabalık bir ailede yaşaması ve ölümlerin olması yazara göre Eşref'te duygusal yokluğa ve empati eksikliğine sebep olmuştur. Yazara göre Eşref'in kafasına estiği gibi davranması ve rahatça hareket etmesi, ilgisiz bir aile ve ekonomik durumun iyi olmasından kaynaklanıyordu. Bu ruh hali ve psikolojik durumunun yetişkinlik ve yaşlılık yıllarındaki davranış ve hallerinin temeli olduğunu söyleyen Polat Safi, fikrimce bu şartlarda yaşayan daha nice çocukların olduğunu göz ardı etmiş olmalıdır. Yine yazar, ailesinin bu durumunu anlatırken kullandığı ifadeler ile birebir olayın şahidi gibi görünüyor ve bizdeki gerçeklik kavramını sorgulatarak doğruluk payı ile birlikte güzel bir kurgu algısı yaratıyor. Bu şekilde bir tespit için öncelikle zamanın şartlarına ve kişisel durumlara göre konuşmak daha faydalı olacaktır. Unutmamak gerekir ki Osmanlı devleti Eşref'e denk gelen 19. Yüzyılda isyanlar, hastalıklar, göçler ve daha nice çetin durumlarla uğraşmaktaydı. Halkta bu durumdan en derin şekilde etkilenmekte idi. Peki bu çağda yaşayan ya da büyüyen bütün bireylere belirli bir tanı koymak gerekiyor mu? Bu fikirleri oldukça uç ve uçuk bulduğumu ifade ederek şunu belirteyim ki bazı zor durumlar ve zamanlar her daim kendi kahramanlarını diğer bir ifade ile kurtarıcılarını çıkartmıştır. Örnek vermeye gerek olmadığını düşünüyorum çünkü tarih zaten bunları anlatmaktadır. Eşref'in sözde kişilik bozukluğu için bu kadar derine inmek öncelikle iyi bir psikoloji eğitimini almayı gerektirir. Alanında uzman olan kişilerin dahi bu kadar iddialı konuşamayacağı fikrindeyim. Eşref'in yayın serüvenine bakacak olursak; 1903 yılından 1964 yılına kadar yazma faaliyetini sürdürmüştür. Zaman zaman yoğunlaşan bu yazma serüveni zaman zaman da yavaşlamıştır. Ama asıl önemli olan bu yazıları yayımlatmaktır. 1935'te Atatürk'e suikast teşebbüsü davasından beraat eden Eşref, bu seneden sonra yazılarını yayımlatma girişimlerine başlamıştır. Bu yayımlatma sürecinde eserde karşımıza Ziya Şakir, Cemal Kutay, Asaf Tugay ve Philip H. Stoddard isimleri çıkıyor. Esere göre Eşref bu isimlerin hepsi ile görüşmeler yapmış ve buradaki asıl amacı da kendisine biçtiği kahraman rolünü tanıtmaktır. Yazara göre Eşref buradaki isimlerin hepsiyle farklı durumlarda görüşmüş olsa dahi hedef hep aynıydı \"kahraman Kuşçubaşı\" İsmini ortaya çıkarmak. Hatta yazar, bazen bu ikili ilişkiler maddiyat üzerinden dahi ele almıştır. Ve bu isimlerin Eşref ile ilgili yazdıkları hep hatalı, eksik veyahut ta tamamen yanlış idi. Tabii olarak hata ve kusurların olması mutlaktır lakin hataların büyüklüğü ve genelliği önemlidir. Bir kişinin kendi hayatıyla ilgili verdiği bilgilerin tamamına yakınını kusurlu saymak için sağlam ve yeterli kaynak ile doküman gerektir. Eğer bunlar yok ise bir kişiye bu isnatlarda bulunmak tarihçilik açısından elem verici bir durumdur. Eserde Eşref'in hayatı ve icraatlarıyla ilgili verilen birçok bilgi olmasına rağmen detaya girmemek için genel bir yorumlamanın ve bazı bilgileri incelemenin daha uygun olacağı kanaatindeyim. Buna mukabil; eserde Balkanlar'dan gasp ettiği hayvanları çiftliğine götürmek üzere İzmir'e geçtiği bahsi vardır. Yazar, bu hayvanların; 15.000 koyun ve 5.000-6.000 sığır olduğunu ifade eder. Buradaki önemli husus şudur ki bir iki hayvan değil koca bir sürüden bahsediliyor ve bu sürünün kat ettiği mesafede oldukça fazladır. Sözde hırsız ve gaspçı olan Eşref bu kadar sığırı kimse görmeden ve kimsenin ekinlerine otlaklarına zarar vermeden nasıl İzmir'e getirdi? işte bu büyük bir soru işaretidir. Bu hayvanlar getirilirken hiçbir devlet yetkilisinin haberi olmadı mı? Bu hayvanların yolda beslenmesi nasıl oldu? Ve daha birçok sorulması gereken soru var. Ama yazar tarafından kastedilen açık kahraman bildiğiniz Eşref bir hırsızdı! Eserdeki diğer bir konu da, Eşref'in fotoğrafların fotomontaj ya da kendisine ait bir fotoğraf makinesiyle çekilmesidir. Yazar, Eşref'in bu fotoğrafları da yakınlık kurmak için gazetecilerle paylaştığını söyler. Fotomontaj konusu tartışmaya açık olup fotoğrafçılık ile alakalı tecrübeye ve bilgiye sahip insanların fikirleri daha belirleyicidir. Lakin diğer husus ise apayrı bir konu olup olayın temeli ile çatışmaktadır. Eşref'in kendi makinesi ya da başka bir makine ile Fotoğraf çekilmesi, Eşref ile alakalı nasıl bir olumsuz sonucu doğuruyor buna bakmak lazım. Bir stüdyo mu kurduruyor? hayır peki fotoğraflar ile olay örtüşüyor mu? evet o zaman burada Eşref'i karalayacak nasıl bir olumsuz durum var. Fotoğraflarının tamamını kendisi çektiğine dair bir belge dahi yokken (sayfa 114'de dipnot da \"Derne\" ile alakalı Eşref'in \"bizzat kendi aldığım fotoğrafların filmleri\" ifadesi bulunmaktadır) böyle bir ifade ve bu ifadeye getirilen açıklama oldukça sert ve acımasızdır. Polat Safi'nin Eşref ile Enver Paşa ilişkisini anlatır iken yine Eşref'i aynı seviyede olmadığı insanların nezdinde kendisini ayrıcalıklı göstermek isteyen biri olarak tarif ediyor. Eşref'in Enver Paşa ile ilgili bahsettiği \"kendisine itibar eden, kendisinin tavsiyelerini dinleyen biridir\" İfadelerine Safi karşı çıkmaktadır. Lakin Enver Paşa ile ilgili birçok kaynakta geçtiği üzere Enver Paşa Anadolu'ya geçemediğinde ve buna mukabil başlattığı Türkistan harekatında Eşref'in kardeşi Selim Sami'nin tavsiyelerine değer vermiş ve onu dinlemiş zaman zamanda tesirinde kalmıştır. Durum böyle iken Enver Paşa'nın, Eşref'in, kardeşinin fikirlerini dinlemesine mukabil Eşref'i de dinlemiş ve hatta itibar etmiş olması da çokta garip bir durum olmasa gerektir. Bununla ilgili birçok kaynak olup merak edenlerin Enver Paşa ile ilgili kitap okumaları naçizane tavsiyemdir. Ayrıca Polat Safi'de eserinde Enver Paşa ile Selim Sami arasındaki ilişkilere kısada olsa değinmiştir. Polat Safi'nin eserinde daha tartışılacak birçok konu olmasına rağmen gerisini okuyuculara bırakmanın daha uygun olacağı düşüncesindeyim. Bizim ele aldığımız konular herkesin az çok malumu olan ve az bir düşünce ve araştırma ile rahatça bir sonuca varılabilecek seviyededir. Eserde geçen bazı konuların tenkiti ise belge ve kaynak ile yapılacak olursa daha uygun olacaktır. Bizim şu anlık böyle bir görevimiz olmadığı için detaya giremiyoruz. Lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamladı. Teşkilat-ı Mahsusa'nın İngiliz işgali altındaki Mısır'a karşı Suriye, Libya ve Sudan'dan yürüttüğü faaliyetleri ele aldığı çalışmasıyla Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü'nden yüksek lisans diplomasını aldı. Çalışmalarına aynı bölümde devam ederek \"The Ottoman Special Organization Teşkilat-ı Mahsusa: An Inquiry into its Operational and Administrative Characteristics\" başlıklı teziyle doktora derecesini almaya hak kazandı. Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu'nda İstihbarat Tarihi dersi vermektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/modern-bir-dervisin-sorunlari-k4937.html", "text": "Eyyüp Akyüz'ün \"Dervişhane\" adlı kitabı, zarif yayınlarına ait bir kitaptır. Yazarın, \"Modern Bir Derviş Öyküsü\" tarifi eski zamanlara ait olan derviş kelimesi ile yeni zamanları tarifleyen modern kelimesinin ironisi ilgi çekici bir isme dönüşmüştür. Bu ilgi çekici durum aslında toplum için ilginç bir tespittir de... Kitap, modern zamanlarda sıkışan hayatlar ve sıkışıp kalan insanların soruları, yalnızlıkları, dağılmaları, kaybolmalarının dışa vurumudur. Kitapta; ilk insandan günümüze kadar gelen varlık sorgulamasını, zaman ve mekandan bağımsız olan birçok kavramı görmekteyiz. Kitabın genel konularının; insanın dünyadaki görevi, yalnızlık, mutluluk, hayat ve ölüm, özgürlük, bereket, dostluk gibi kavramlarda belirginleştiğini söyleyebiliriz. Kitap ve yazarı için teknik bir içerikle bilgilendirme yapmak son derece haksızlık olacak. Kitap içeriği ile ilgili bahsedilen kavramlar, öğretici bir dille değil, genç ve ihtiyarın diyaloğu ile akışkan bir şekle dönüşmüştür. Eyyüp Akyüz'ü tanıyanlar onun, önemli edebiyat dergilerinde şiir, öykü, söyleşi, kitap tahlilleri ve masal kitapları gibi geniş bir edebi tür yelpazesinin olduğunu bilmektedir. Türler arası zenginlik, Dervişhane kitabının öykü formuna da yansımış durumdadır. Kitap, genç ve ihtiyarın birlikte geçirdiği 30 günden oluşmaktadır. Genç ve ihtiyarın, birbirleri ile soru cevap yolculukları, Kur'anda geçen Hz. Musa ve Allah katından bir rahmet bahşedilmiş kişinin diyaloglarına benzetilerek, dini ve kültürel olarak aşina olduğumuz kıssadan hisse geleneğine selam göndermektedir. Genç ve ihtiyarın sohbetleri ve sohbetin içeriği, şüphesiz toplumun çoğunu temsil etmemektedir. Hayatı okumak, hayatın gidişinde insanın yönü, insanın varlık amacı, insanın mutluluğunun gerekleri gibi önemli tespitleri şüphesiz tarih boyunca halkların çoğu değil, çok az bir kesimi yapmaktadır. Bu durum ise hayatı sorgulayan ve nihayet kendine bir yol bulan insanları yalnızlaştırmaktadır. Kitapta da bu durum ifade edilmiştir. \"Bilgili fakat mutsuz olmak mı? Cahil fakat mutlu olmak mı?\" Bu iki cümle ile ortaya koyulan ikilem gerçek hayatta bu kadar net olmaya da bilir. Modern ritüellere bürünmüş insanların birçoğunun bugün Allah'a iman ettiğini ve kendisini Müslüman yani teslim olmuş kişi olarak tarif ettiğini bilmekteyiz. Fakat yine de içinde bulunduğumuz sistemin kelimeleri ile konuşmakta ve yaşamaktayız. Bugün, Müslüman insanların yaşadığı zemin; sekülerizm, globalizm, kapitalizm, moda, AVM, banka vb. fanuslardır. Bu fanusların içinde anlamları başkası tarafından doldurulmuş kelimelerle yaşamakta ve doğal olarak bir türlü mutluluğu bulamamaktayız. Bu tezatlığın farkında olan pek çok insan da bulunmaktadır. Fanusta konumlanan ama özgür ve ferah hayatı da gören, yine de bu çarktan çıkmaya cesaret edemeyen ve akıbetini yalnızca Allah'ın bildiği iyi kalpli insanlar da bulunmaktadır. Bu kitabın ve yazarın üzerinde durduğu soru ve sorunların farkında olan insanları düşünmeye sevk edecek, çok akışkan bir anlam ve üslupta olduğuna inanıyorum. Aslında diyaloğun sükuneti, kahramanların karşılıklı olarak birbirini anlaması ve sonrasında huzuru bulmaları da buna işaret gibidir. Çünkü huzurun, mutluluğun, başarının, gücün, bereketin ne olduğuna kitapta usulca değinilmektedir. Bu anlamların, modern insan kelimelerinden oldukça farklı olduğu da açıktır. Kitaptaki iki kahraman olan; genç ve ihtiyar pekala aynı kişinin dünya yolundaki farklı zaman kesitleri de olabilir. Bu diyalog, insanın içi ile yaptığı bir soru cevap olarak da düşünülebilir. Yine bu Dervişhane, insanın dünya hayatının ufak bir kesiti olarak da değerlendirilebilir. Geçirilen her bir gün, yıllara tekabül edebilir. Çünkü insan ömrü belli sorular üzerinde yıllarca kalarak, cevaplar aramaktadır. Hayat, ölüm, mutluluk, başarı gibi kelimelere nasıl ulaşılacağı insanın bir ömrünü almaktadır. Buna bir ömür bedel ödeyen insan, kelimeleri doğru anlamlandırmazsa başlangıçta ortaya koyduğu açısal sapma, onu hayatında merkezden bir hayli uzaklaştırmakla sonuçlanmaktadır. Kitabın üzerinde durduğu en önemli konu ile bitirmek isterim ki o da insanın nasıl mutlu olacağı bahsidir. Şüphesiz bu durumun ilk adımı mutluluk ve huzur kavramlarını birbirinden ayırmakla ve insanın dünyaya mutlu olmak için gelmediğini kavramakla başlamaktadır. Bugün bir tutku ve farklı bir put haline gelen konfor, tembellik ve mutluluk tutkusu insanın ulaşabileceği somut bir edinimle gelmeyecektir. Çünkü insanı Allah yaratmış ve yarattığı, anatomi ve zihin yapısını sonsuz bir hayatla tatmin olacak şekilde biçimlendirmiştir. Yine Allah Kur'an'da \" Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükunete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur\" buyurmuştur. Hepimiz, dünya hayatında zorluklar üzere yaratıldık. Bunun yanında pek çok güzellik, neşe ve muhabbet de insanlar içindir. Yine insanın yapmakla mükellef olduğu anlam arayışı da kalpleri tatmin eden en önemli yoldur. Malumat ile Allah'ın ilişkisini kuran kişi, ilim sahibi olan kişidir. Ancak hikmet sahibi kişiler bu bağı kurabilir. Allah kime hikmet verdiyse ona çok şey vermiştir ve Allah ancak talep edenlere ilim, hikmet ve gerçek mutluluğun kapılarını açmaktadır. Kitabın insana sükunet, huzur, umut veren yanı, tüm yazı boyunca beni sarmıştır. Kitabı okuyanları düşünmeye, okumayanları kitabı okumaya ve ardından yine düşünmeye çağırıyorum. Yazarına saygı, şükran ve hürmet ile... Kehf Suresi Meali, 65-69 ayetler (Diyanet İşl. Bşk. Kur'an Meali, Erişim: 2022). Bakara Suresi Meali, 30.ayet (Diyanet İşl. Bşk. Kur'an Meali, Erişim: 2022). (Tabersi Ebu Ali el-Padl b. Hasan (ö. 548/1153), MOC17l?'u'I.Beftıfi Tıf5&i.'I-Kuran, tash. Ebu'lHasan eş-Şa'cln1, Tahran 137; Esen, 2004). Rad Suresi Meali, 28.ayet (Diyanet İşl. Bşk. Kur'an Meali, Erişim: 2022). Kaleminize sağlık. Tam da bugünlerde üzerinde düşündüğüm bu konuyu sizin yazınızda buldum. İstifade etttim, teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bilim-tarihini-romanlastirmak-k5797.html", "text": "Charles Darwin'in evrim teorisinin, hikayeleştirilerek nasıl gerçekleştiği hakkında bizlere fikirler sunarak anlatılan bu edebi kurgu; Darwin'in evrim teorisinin ortaya çıkmasından elli yıl sonra 1906'da Jack London tarafından yazılmıştır. Eser, insanlık tarihine arkeolojik bir yaklaşım biçimi sergilemektedir. Tarihle bilim ve insanlık tarihiyle pozitivist bir anlayışla bakışın bir romanı olarak karşımızda durmaktadır en önemli arketipimiz olan Hz. Adem'den Önce. Karakterimizin, rüyalarında başından geçenler düşüncelerin hayallerle süslenerek anlatılışı mücadelenin, gaddarlığın, çatışmanın hayat mücadelesinde ilişkinin önemine dayandırılarak anlatılmış halidir. Tarih öncesi çağda Amerikalı çocuk karakterimizin değindiğine göre, üç ayrı insan türünün hayatta kalma maceraları vardır. Ateş İnsanları, gelişmiş türdür. Konuşma, alet yapma, alet kullanma, ateş yakma becerileri yanı sıra soykırımcıdırlar. Ağaç İnsanları, ilkel türdür. Konuşamazlar, alet kullanamazlar, ağaçlarda yaşarlar, hayatlarına korku yön verir ve ilkel görünüme sahipler. Halk insanları, ağaçtan yere inerek hayatta kalmayı başarmış insan türüdür. Mağaralarda yaşayan orta insan türüdür. Eser, üç insansı türün hayatta kalma mücadelesinde birbirleriyle kurdukları ilişki üzerinedir. Dolayısıyla bu eser evrim teorisi bağlamında kaleme alınan bir eserdir. Tarih öncesi çağlardan bugünü aydınlatmakta. Beni en etkileyen bölümleri genetik mirasımızın köklerimizden günümüze ışık tutarak açıklamaya çalıştığı bölümlerdi. Mesela karanlık, yükseklik, ölüm gibi hala en canlı biçimiyle hissettiğimiz korkularımızın tarih öncesi çağlardan beri bize eşlik etmesiyle korkularımız ifade edilmekteydi. Bu manada etkileyici olayların; tarih öncesi çağlardan günümüze bakmasıyla geleceğe çıkarımlar yapılması beklentisine sürükledi. Birkaç konu ile değinmesi daha çok beklenti oluşturduğu için kaynağı görememiş olmak biraz hayal kırıklığına uğrattı. Her şeye rağmen bekleneni karşılayan Jack London'ın diğer eserlerinde beklenenin fazlasına alıştırmış olmasını fark ettim. Dönemine ait kısıtlı bilimsel verileri hayal gücüyle zenginleştirerek insanın, evrilmesini Darwin'in evrim teorisiyle yakinen kurgulamış olması gelecek öngörüsündeki başarısının kanıtı olduğu için takdir edilmektedir. Modern insan, zamana ayak uydurmasına uydurdu da bu zamana gelene dek nasıl zorluklar çektiğini, mücadelesinde cehaletinin her an yakasına yapıştığını ve diğer canlılarla aramızdaki hakimiyet mücadelesinin ölçülerini birebir yansıtarak heyecanı ve çaresizliği hissettirmekle kalmaz London, mücadelenize güçte vermek istemektedir. Edebi, sade ve anlaşılır dildeki bu eser ihtivasıyla çabucak bitirme olanağı sağlıyor. Yani sıkmadan, sıkılmadan okuyabileceğiniz bir eser. Özellikle isimler eğlenceliydi ve Sarkıkkulak, Tezcanlı, Kocadiş'in kendilerini rahatlatmak için ritüelleri olan Car Car Meclisi gibi bir de çıkardıkları sesleri okumak farklı hissettirmekteydi. Sonuç olarak, 1906 ve 1907 yılları arasında yazan London, edebi kurgu ile önemli bir adım atmaktadır edebiyat dünyasına. Erken bir insansı canlı örneği yaşamı kurgulanmış eserde. Evrenin ilk halinin hayal gücü fotoğrafı çekilmiş gibi. Hikaye mağarada yaşayan Sarkıkkulak'ın dostluğunu, Ağaçta yaşayan Tezcanlı'nın sıcacık cazibesini, Ateş insanı Kızılgöz'ün şehveti size çarpıcı bir bağdaşmazlığın içinde carcar meclisleriyle sarp kayaların huzursuzluğunu dindiren serin mağara huzuru ile ağaçların acı ısırığını hiç tatmamışsanız okuyun diyorum. Mağara İnsanları, gelişmiş Ateş İnsanları ve daha hayvana benzeyen Ağaç İnsanları aynı zamanda soyu tükenen bir kedi gibi şu anda olmayan bazı geçmiş canlı türleriyle London, geçen 120 yılda çoğu şeyin değişmeyeceğini öngörmektedir. Bildiğiniz üzere sık paylaşılan erkek dişisini öldürür klişesi feminist bir cümle olarak paylaşılır. Şiddetin mağduru kadındır, erkekte şiddeti gerçekleştiren genellemesi fazla gayri samimi ve de realist durmamaktadır. Erkek de olsa, kadın da olsa insan iyi mi, kötü mü iyilikte taşı yoldan kaldırıyor mu ya da çöpünü çöp kutusuna atarak insanlığında iyiliğin bir adım ötesine geçebilmiş mi? Yoksa taşı görüp temizleyemeyenleri ifşa ediyor da yoldan alınan taşların temizliğine verilen emeği övemiyor mu? İnsanlığını hangi seviyeye taşıdı insan? Yola taş döşeyen mi, yoldan taşı alan mı, taşı ifşa eden mi? Hangisi insanlığın iyilik ya da kötülük seviyesi ayırt ediyor mu? Belki taşa yol aldıran ustalar bunu bilir. Levent Cinemre'nin çevirisini diğer çevirilere tercih ediyorum. Eserlerinde hataya yer yok. Eş anlamlı kelimeleri kullanımda zengin. Eser konu olarak okuru günümüzden üç milyon yıl öncesine götürüyor. Yazar yazdığı dönem olarak bir asır ötesine götürüyor. Bilgi tamamen edebiyatın bir parçası, olay yol haritası çizmesi konusunda eserlerine yansıttığı en belirgin özelliğidir London'ın. Bilimsel veriler ışığında döneminde sahip olduğu gelişmeler çerçevesinde bir yol haritası sunmaktadır London bu eserinde. Bilimin bu romana konu edinmesi ise yazıldığı çağ açısından gayet orijinal bir fikir olsa gerektir. Prehistoric Fiction adında ve Türkçemize de Tarih Öncesi Kurgu diye çevrilen yeni bir edebiyat akımı doğurması bakımından önem arz eden bir eser olmuştur. London'ın eserlerine yazdığım mektup dizimi bitirince yine bu kurguda öncü isimlerden olan H. G. Wells ile devam edeceğim. Rüya ve ilkel ataların bıraktığı miras bağdaştırması önemliydi. Kocadiş başkahramanımız, türler arasındaki geçişleriyle kendini geliştirebilen nadir bir insansıdır. Sarıkkulak'ta Kocadiş'in en yakın yol arkadaşıdır. Sandal ve yüzme gibi eğitimleri ilk olarak birlikte öğrendiler. Kızılgöz'de şiddete meyilli canavar vari bir insansıdır. En önemli mesaj; insanların savaş aleti bulduğu anda yaptıklarının öldürmek olması avcılık daha sonra gelmesiydi. Eserin, bu ilkel hayat kurgusunda atalarımız aynı şu anda da bizim yaptığımız şeyi seçerek insanlığı öldürüyor kısır döngü içerisinde olduğumuzu düşündürüyor. Olay örgüsünde evrim temasından bahsedilmiş. Toplumda cehaleti sürdürmeye devam eden türlerden süregelen ve çağımızda da devam eden insanlık dışı olarak kabul ettiğimiz davranışlar. İlkel insanların bilinçsizce diğer türleri ve uzaktan akrabalarını sistematik bir şekilde soykırımı konu edilmiş. Şimdiki zamanda da yine insanoğlu sistematik şekilde toplu katliamlar yapmaya devam etmekle, gücüyle korku salan ve çevresine göre daha hayvansı hareketleri olan Kızılgöz, halkına zulmüyle tiranlaşan diktatör, çevresine tecavüz eden, eşlerini öldüren kötülüğü temsil eden bir karakter. İnsanlığın atası Adem Peygamber, bilim tarihçileri kendilerine göre bir tarih yazarken, ilahi dinler; seni hep insanlığın atası olarak andı. Kimileri de senden önce ve senden sonra diye bölümlemeler yaptı. Biz, bize bildirilenler dışında senin hakkında çok şey bilmiyoruz ama genlerimizde senin izin var. Ruhuna üflenen ruhlarımız bir. Günümüzün farklı olması gerekirdi. Özür dileyerek insanlığımızın iyiliğini çoğaltamadık Sevgili Hz. Adem a.s., senin kurduğun insan ilişkilerini kurarak yaşamak umuduyla."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sophienin-dunyasina-31-yil-sonra-bakmak-k5054.html", "text": "Kitap değerlendirmesine başlamadan önce kitabın tarihi ile ilgili kısa bir bilgi vermek isterim. Bu kitap ilk olarak 1991 yılında H. Aschehoug and Co. tarafından \"Sofie's Verden\" başlığı altında Norveç dilinde yayınlandı. İngilizceye çevrilmiş bir versiyonu daha sonra Phoenix House tarafından 1995 yılında Büyük Britanya'da yayınlandı. Bu kitapla, batı felsefesinin başlangıcından 20. yüzyıla kadar yaklaşık 3000 yıllık tarihi bir yolculuğuna tanık oluyorsunuz. Sophie'nin Dünyası, içinizdeki çocuğu sevindirmeyi vaat eden, felsefe, gizem ve fantezinin büyülü bir karışımıdır. Sophie okuldan eve döner ve her biri onun için bir soru içeren iki isimsiz mektup bulur. Bu sorular Sophie'yi derin bir merak içinde bırakarak, sorgulayan zihnini sıradan doğayı yeni bir ışık altında görmeye açar. Bu sorular sadece başlangıç. Buradan itibaren, son 3000 yılda var olan, farklı felsefi düşünce ve ekollerle ilişkili ya da onları etkilemiş kültürler arasında gezinirken, felsefe tarihi yolculuğuna başlar. Sophie'yi en çok şaşırtan şey, bu mektupların nereden geldiği ve onları posta kutusuna kimin koyduğudur? Her şey, bu sefer felsefe tarihi hakkında daktiloyla yazılmış bazı sayfalar içeren bir sonraki posta teslimi geldiğinde ortaya çıkar. Gizemli postaya esas olarak, öğrenci Sophie ve öğretmeni Alberto Knox arasında bir felsefe kursu başlar. Alberto, köpeği Hermes'e tüm öğrenme materyallerini içeren zarfları Sophie'nin bahçesindeki gizli 'inine' teslim etmesini sağlar. Hikaye boyunca, tıpkı Sophie gibi, Alberto Knox'un felsefi öğretilerine öğrenci oluyoruz. Demokritos ve Sokrates gibi antik Yunan filozoflarından başlayarak, Platon, Aristoteles ve Rönesans döneminden geçiyoruz, ardından Romantizm, Marx ve Freud ile tanışıyoruz. Bu binlerce yıllık bilgi, yakında 15 yaşında olacak Sophie için kolay bir özet olarak geliyor. Sonuç olarak, günlük yaşamındaki merakını ve etrafındaki büyük, gizemli dünyayı ifade ediyor. Yolun yarısında, muhteşem bir bükülme içinde Hilde ile tanışıyoruz. Alberto Knox'un felsefe okulunda öğrenciler olarak yolculuğumuza devam ederken, hikayenin biraz farklı bir hal aldığını görüyoruz. Gerçek Gaarder tarzında, tabii ki, mistik sihir burada devreye giriyor. Bu, Jostein Gaarder'ın okuduğum ilk romanı. Bu kitabın yayınlanmasından bu yana neredeyse otuz yıl geçtiğine inanamıyorum ve onu daha yeni mi keşfettim? Geç olması hiç olmamasından iyidir, kaçırmadığım için memnunum! Romanda keyif aldığım şeylerden biri, mistik bir fantezi dokunuşuyla serpiştirilmiş eğlenceli karakterler ve olay örgüsü temaları ve bir sürü felsefe. Sophie'nin Dünyası yaratıcı, eğlenceli ve maceralı bir hikaye. Hikaye içinde bir hikaye. Bu kitap çocuklar için raflarda olsa da, keyifli doğasına tamamen kendini kaptırmış yetişkin tek kişi olmayacağımı biliyorum. Gaarder, bizi sonuna kadar tetikte tutmayı vaat eden yaratıcı bir konsept yarattı. Onun genç ve ilham verici karakterlerine ve onların dünya merakına hayran oldum. Bu, hayatımda giderek daha fazla ortaya çıktığını görebildiğim bir tema, bu yüzden bu konularla doğrudan bir ilişki hissediyorum. Yayımlanmasının üzerinden 31 yıl geçtiği düşünülürse, artık kendimizi 21. yüzyılda buluyoruz. O zamandan beri dünyada olan her şeye dayanan bir bölüm daha okumayı çok isterim. Açıkçası, dünya şimdi 90'ların başlarına kıyasla çok daha farklı görünüyor. Bazı bölümlerde Gaarder, ısınan gezegenimizin şu anda endişe verici eğilimlerine incelikle değiniyor. Sophie'nin Dünyası aracılığıyla bu resmi nasıl çizeceğini ve bu endişe verici zamanlara girerken felsefi mesajların ne kadar derinleşeceğini merak ediyorum. Eğer benim gibiyseniz ve yayınlanması otuz yılı geçmiş olmasına rağmen bu kitabı duymamış veya okumamışsanız, içtenlikle tavsiye ederim. Okul yıllarımda felsefe hakkında pek bir şey öğrenmedim, belki de hiç. Ama Alberto ve Sophie ile her gün ücretsiz bir felsefe dünyasına bir yolculuğa katılacağınıza garanti edebilirim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-nezahat-melis-eraydin-boyaci-k5468.html", "text": "Saklanmaya değer dendiğinde aklıma çocukken yaptığım çizimler geliyor, hayalimdekileri çeşit çeşit boya ve renkle çizmenin verdiği keyfi ve özgürlüğü hala hatırlıyorum ve çizer olarak o özgürlüğe ulaşmayı hedefliyorum. Bu resimler bilinçliydi ve sadece kişisel tarihim için kayda değerdi sanırım. Ne yazık ki yaptığım şeyleri saklama alışkanlığım yok, elimde sadece annemin sakladığı ilkokul 1.sınıftan bir resim defterim var. Üniversitede mimarlık okudum ve doğrudan resim yapmadığım zamanlarda dahi çizimle iç içe olma fırsatım oldu. Okuduğum okul eskiz kültürünün olduğu, el çizimlerinin desteklendiği bir yapıya sahipti ki bu benim için büyük bir şanstı. Projelerimi son ana kadar onlarca eskiz yaparak büyük bir keyifle çizerdim. Mesleğe atıldığım ilk birkaç yılın ardından çocuk atölyelerinde yürütücülük yapmaya başladım. İlk deneyimim olan TEGV Düşler Atölyesinde çocuklarla birlikte sanatsal üretimler yapmak çocukluğumdaki duyguları yeniden hissetmemi sağladı. O duygularla, resimli kitapları okurken bu dünyaya katılabilir miyim hayali beraberinde geldi. Yaptığım dijital çalışmaları portfolyo haline getirip yayınevlerine çizer başvurusu yapmaya başladım. Bunlar şimdi bakınca oldukça amatör çizimlerdi ancak çizim dilimi anlayan ve kendimi geliştirebileceğime inanan bir editör başvuruma geri döndü. İlk işbirliğimi çocuk edebiyatı alanında öncü yayınevlerinden biriyle yapmak benim için iyi bir referans oldu ve başka işbirliklerinin kapısını açtı. Çizdiğim bir kitabı elime aldığımda hissettiğim duygular o hikayeyle kurduğum ilişkiye göre değişiyor. Bazen sadece resimleri tanımlanan doğrultuda bekleneni en iyi şekilde karşılamış olmanın mutluluğu oluyor, bazen karakterlerden biri oluveriyorum ve kitabın içine giriyorum. Hayalim, bir film gibi düşünürsem, bir gün yönetmeni olduğum bir kitap resimlemek. İlk çalışmalarımda yapamamış olsam da bir süredir öncelikle hikayeyi okumak ve sözleşmeyi görmek istiyorum. Bana keyif veren bir edebi eser için çalışmayı önemsiyorum. Bağ kurabildiğim bir metinse yayınevi sözleşmesini inceliyorum. Çizer olarak haklarımı karşılayan bir içerikteyse çalışmayı kabul ediyorum. Kabul etmediğim şartlar maddi olarak emeğimi karşılamayan telif ücretleri, süresiz telif devri gibi konular. Ancak bunları da referans işler yapabilmek adına ilk çalışmalarımda göz ardı ettiğim zamanlar oldu maalesef. Çocuk edebiyatındaki gördüğüm sorunlar yazar ve çizerlerin pek çoğunun dile getirdiği maddi karşılığı alamama sorunu. Emek verilip uzun mesailer harcanan projeler maddi olarak dengeli bir karşılık bulamıyor çoğu zaman. Nitelikli projeler üretiliyor, kimi yayınevleri baskı ve kağıt kalitesinde bu projelere uygun üretimler yaparken kimi yayınevleri maddi zorluklarla bu kaliteleri yakalayamıyor. Okuyucu için tatmin edici okuma deneyimi sunabilecek kitaplar, baskı kalitesinin kurbanı olabiliyor. Kurduğum ilişkiler kişilere ve projelere göre değişiklik gösteriyor. Eğer yalnızca kapak ve vinyet resimlemesi gibi bir iş ise yayıneviyle iletişim halinde oluyorum, yazarla da yayınevi üzerinden iletişim kuruyorum. Kitap resimlemelerinde yazarla belirli aralıklarla görüştüğüm projelerde ortak bir hayali kurmanın verdiği bir yakınlık gelişiyor. Görsel olarak olmazsa olmazları olmayan, esnek yapıdaki yazarla çalışmak benim için çok kolay oluyor. Kesin tanımlamaları olan kişilerle çalışmak yaptığım resimle aramdaki bağı korumak açısından beni zorluyor. Son zamanlarda bu alanda kardeşimle üretim yapmaya başladık, hikaye ve resimlerin eşzamanlı ortaya çıktığı benim için farklı ve çok keyifli bir döneme girdim. Çalıştığım yayınevleri konusunda şu ana kadar şanslı oldum, editörler ile iyi ilişkiler kurduğum rahatlatıcı, öğretici süreçler geçirdim. Muhattabımdan netlik ve sınırlarıma saygı beklerim, eleştirilere açıklık ve gerekli durumlarda her türlü düzeltmeyi yapma gibi avantajlar sunarım. Çocuklarla bir arada olmayı çok seviyorum, birlikte kitap okumaya ve resim yapmaya fırsat bulduğum her an hayal güçlerini nasıl dışavurduklarını izlemeye ve anlamaya çalışıyorum. Üzerine çalıştığım projelerde hikayeyi okuyup fikir aldığım çocuklar oldu. Örneğin Bal Kız Kırmızı Elbise kitabında kapak için iki alternatif çalıştık ve çevremizdeki çocuklara sorarak en sevilen kapağı seçtik. Hedefim çocukların bağ kurabileceği, kendi hayal güçlerinden parçalar bulabilecekleri ve mizah anlayışlarında karşılık bulabilecek resimler yapabilmek. Didaktik ve sınırlayıcı hikayeler içinde yer almama konusuna dikkat ediyorum. Çocukların doğal gelişimini bozabilecek konularda kendimi sorumlu hissederim. İyi bir okur olduğumu düşünüyorum. Çizime başlamadan önce metni kendi seçtiğim bir edebi eseri nasıl dikkatle okursam öyle okuyorum, çocukluğumdaki bakışımı da hatırlamaya çalışarak. Sonrasında hikayeyi nasıl bölümlendireceğim, nasıl bir teknikle resimleyeceğime karar vermek için hızlı ve parçalı okumalar yapıyorum. Çocuk kitapları çizerken beni en çok zorlayan şey dışarıdan gelen müdahaleler oluyor. Değişen açılar, daha önce hayal etmediğim eklemeler beni tıkayabiliyor. Böyle durumlarda çizimden uzaklaşıp sevdiğim kitapları yeniden okuyup, izliyorum. Takip ettiğim, işlerini beğendiğim çizerlerin portfolyolarında geziniyorum. Evet her ikisi de oldu, didaktik ve eğlence unsuru olmayan metinlerin resimlemelerini yapmayı tercih etmiyorum. Tekrara düşen metinlerde de, düşen tempo motivasyonumu kaybetmeme sebep olabiliyor. Çocuk edebiyatı çok zengin bir dünya ve uzun bir yazar çizer listesi var nitelikli üretimler yapan. Bir kişinin ismini söyleyecek olsam Oliver Jeffers derim. Metinlerindeki, resimlerindeki derinlik ve mizah, sadelik beni çok etkiliyor. En büyük hayalim kardeşimle başladığımız eşzamanlı üretim sürecinden özgün ve nitelikli eserler ortaya çıkarmak. Çok beğendiğim ve imrendiğim işler yapan kişilerin kendi dünyasından çıkmış güzellikler, örneğin Bay Kılab'a ne kadar bayılsam da ben yapsaydım diyemiyorum, ben yapsam başka türlü olurdu ve şu anki tecrübemle o kadar eğlenceli ve dolu dolu olmazdı sanırım. İşimin geleceğine dair endişelerim var. Tam zamanlı bir vakit ayırıp çocuk kitaplarına odaklanamıyorum, maddi olarak bu üretimleri \"gerçek\" denilen işlerle desteklemem gerekiyor. Bu da zihinsel yorgunluğu beraberinde getiriyor, hedeflediğim özgünlüğe ulaşamamak arada bana kendini hatırlatan bir endişe."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/necla-dursun-ile-roman-ve-cografya-uzerine-soylesi-k5726.html", "text": "Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yerel Yönetimler Anabilim Dalı Küresel Şehirler ve İstanbul Araştırmaları Bilim Dalı 'ndaki eğitimimi \"Kuzguncuk Semt Tarihini İnsandan Okumak; Bir Seçki ile Şahsiyetler\" konulu yüksek lisans tezimle tamamladım. Finans sektöründe çalışıyorum. Eşim ve iki kızımla birlikte İstanbul'da yaşıyorum. Yazdıklarımın hassas, kırılgan ve naif ifadeler barındırdığını ve bir kadının kaleminden yazıya döküldüğünün aşikarlığı yorumlarını alıyorum. Bu durum bendenizi kadın olmamın cümlelerimde bir fark oluşturduğunu düşünmeye sevk ediyor. Özünde beni yazmaya yönelten unsur kalıcı bir şeyler yapmak isteğim. Esas olarak emek verilen bir şeyin özünü gönül vermenin oluşturduğuna inanıyorum. Sonrasıysa teferruattan ibaret oluyor. Yazmakta böyle bir şey. Bir yandan yazmak ciddi ve meşakkatli bir uğraş. Çokça da zaman istiyor. Daha da önemlisiyse istikrarlı bir fedakarlık içeriyor. Üstelik bunu sadece yazandan değil ailesinden de istiyor. Hele bir de araştırma/inceleme alanında üretmeye çalışıyorsanız bu eforlar ikiye katlanıyor. Tüm bunları göze aldığım an yani yazınsal miladım yüksek lisansımı yaptığım döneme isabet ediyor. Kanımca yazmak; bir düşünme, görme, etrafı algılama ve hayal kurma biçimi. Yazmanın roman ve coğrafya ile ilişkisiyse; romanın bileşenlerinden biri olan mekan vasıtasıyla coğrafya ile ilişki kurmasını anlıyorum. Romanın bütün disiplinlerle bağlantılı bir tür olduğu dikkate alındığında \"Balkanlar'da roman\" denilince oradaki coğrafyanın yaşantısının anlatıldığını görüyoruz. Ben de araştırma/inceleme türündeki \"Roman ve Coğrafya Edebiyat ile Balkanları Okumak\" isimli kitabımda bu hususu irdeledim. Araştırma/inceleme türündeki kitabımı tanımlarken \"selaset\" sıfatını kullanmanız beni mutlu etti. Evet, doğru söylediniz, yazmak olmazsa olmazım. Eğer yazmazsam hayatımda eksik bir alan olurdu. İlerlemeye gayret ettiğim kulvarda okumadan yazmak ne yazık ki mümkün değil. Okuduklarımı desteklemek için görmek/izlemek de gerekiyor. Bu, bir antik kenti gezip görmek, bir filmi yahut tiyatroyu izlemek olarak düşünülebilir. Dolayısıyla sırlamam kendiliğinden beliriyor; okumak/gezmek-görmek-izlemek/yazmak. Romanın nasıl okunacağı neden okunacağına verilecek cevapla aynı hamurdan kopartılmış parçalar gibidir. Kurgu veya gerçek ayırt etmeksizin çoğunlukla diğer hayatlardan kesitler görmek, neler yaşanıyor bilmek merakıyla roman okunabileceği gibi gerçek dünyadan uzaklaşmak için de okunur. İnsan daima aynı yaşta, konumda, durumda ve nitelikte hareketsiz duran bir varlık olmadığından okuma tercihleri ve okuma biçimleri değişebilmektedir. Bu sebeple, gerçekliğin küçülerek içine monte edildiği kendine has atmosferiyle romanların okunduğu zaman dilimi önem arz eder. Romanın nasıl, neden ve ne zaman okunacağının önemi konuşulurken eklenmesi gereken noktalardan biri de okurun altyapısının ve keşfetme isteğinin ehemmiyetidir. Çok veçheli bir fiil olan \"okumak\"; okumaya başladıktan sonra romanın okuyucu için çok şey ifade etmesi okuyucuda \"daha çok\" ve \"daha hızlı\" okuma isteği uyandırabilmektedir. İşte tam bu noktada okumada çeşitlilik baş gösterir. İnsana ve insani olan her şeye yakınlığı sebebiyle sosyal hayata olan sıkı bağıyla romanın kültürel bir yanı bulunduğu rahatlıkla dile getirilebilir. Hatta bir kültür taşıyıcı olarak da düşünebiliriz. İşte tam bu noktada; okuma çeşitliliği arayışı içindeki okurun rotası Balkanları gösterirse; romanlarda daha çok savaşlar, göç, hüzün, korku ve gelecek kaygısının yaşandığı dönemleri okuyoruz. Balkanlar konulu romanlarda coğrafyanın ve etkilerinin nasıl kurgulandığı, anlatıldığı, işlevlerinin neler olduğu çözümlenerek bazı sonuçlar elde etmeyi amaçladığım kitabımın arka planını Balkan coğrafyası oluşturuyor. Tüm boyutlarını birleştirerek bir bütüne ulaşan insan, mekanın etkinliğini arttırmakta ve onu dönüştürmektedir. Çeşitli tür ve tanımlarının yanında mekana kavramsal olarak bakıldığında; çıplak gözle görülen fiziksel/matematiksel mekan ve geçmiş tecrübeye dayalı fenomenolojik/yaşantısal mekan olarak ayrıştığı görülür. Sayısız miktarda farklı görsel düzenin etkisiyle çeşitli anlamlar içeren mekanlar ortaya çıkmaktadır ki; yaşayanlarca olguya dönüştürülmüş, tecrübeye ve yaşanmışlıklara dayalı mekan algısına \"fenomenolojik/yaşantısal mekan\" denilir. Duygusal boyutuyla sahiplenme ve aidiyeti beslemesi, insan ve mekan arasındaki ilişkiye duygusal bir nitelik eklemesiyle kendinde yaşam sürenlerin davranışlarını ve psikolojisini yönlendiren mekanlara Pierre Loti Tepesi örnek verebiliriz. Subay olarak geldiği İstanbul'u ülkesine döndüğünde unut mayan Pierre Loti'nin adını taşıyan İstanbul Eyüp'teki tepe, onun yazdıklarında fenomenolojik yani yaşantısal bir mekan olarak okuyucunun karşısına çıkmaktadır. Bence yazınsal anlamda coğrafyanın kalıcılığının kanallarından biri de budur. Yazınsal alanda olsun, görsel alanda olsun hatta sosyal medya platformlarında olsun Balkanlar'a ait her tür zenginliğin üstünün tozla kaplanmamasına müsaade edilmemesi lazım. Yeni nesle aktarılarak yaygınlaştırılması, mümkün olan her mecrada sergilenerek bilinirliğinin arttırılmasını gerektiğine inanıyorum. Kitabımı bir anlamda bu hususa olan derin inancım sebebiyle kaleme aldım. Bölge ülkelerinin hem tarihi hem de bugünü ile anlamlı bir ilişki kurulabilmesi için geçmişten gelen bağların güçlendirilmesi yönünde gereğince hareket edilmesi elzemdir. Bu çerçeveye edebi anlamda kitap, dergi, makale, analiz, röportaj; akademik anlamda panel, sempozyum, kongre; sanatsal anlamda müzik, film, tiyatro, konser; sosyal anlamda kültürel alışverişe zemin olacak çeşitli temalardaki organizasyonlar düzenlenmesi sığar. Tüm bunların yanında Türk yazarların eserlerinin Balkan dillerine, Balkanlardaki yazarların eserlerinin de Türkçeye çevrilmesidir. Sahip olunan ortak geçmişin manipülasyondan uzak, sıradan insanlar penceresinden gördüklerini okumayı sağlamak yerinde olacaktır. Bu bağlamda, kitabımın konu aldığı topraklardaki Balkan dillerine çevrilerek sırtındaki yükle yol aldığını söyleyebilirim. Balkanlar'ın doğası, yemekleri, giyim kuşamı, müzikleri, gelenek görenekleri ve etnik yapısıyla bir kültür sentezidir. Bu durumu \"Balkanlar'da yaşama kültürü\" olarak adlandırıyorum. Benim \"Balkan coğrafyam\" ise, işte tüm bu olguları yaşayanların olduğu yerdir. Kültürel miras, edebiyatçı sanatçıların odağı olurken özellikle şehir, şehir kültürü ve monografisiyle hikaye ve roman yazanlara esin kaynağı olmasını murat ediyorum. Türkiye ve Balkanlar arasındaki bağın ve ortak geçmişin konu edildiği eserlerin okunması ve korunmasıyla güçleneceği kanaatindeyim. Kitabımın son bölümünü oluştururken içimden bazı dilekler geçti. Bunların en önemlisi; Balkanlarla ilgi olan her şeyin zamana bırakılsa da unutulmaya terk edilmemesi oldu. Edebiyat başta olmak üzere tüm kültür aktarcılarının adaletli ve vicdanlı bir terazide tartılarak geleceğe intikaline fırsat verilmesi gerektiğine inanıyorum. Yeni nesil Balkan yazarlarının kitaplarının yayımlanması, okurla buluşmasının yanında önceki yazarların kitaplarının da basılmaya devam etmesi gerekiyor. Bu yönde çaba sarf ederek gündem içindeki sıcaklığını muhafaza tutumu sergileyenlerin taltifle teşvik edilmesi de gerekir. Böylece edebi eserler hem Türk hem de Balkan genç kuşaklarınca tanındığında gelecekteki temaslarında birbirlerini daha iyi tanıyor ve anlıyor olacaklardır. Yine aynı rotada çeşitli başlıklar ve konular altında çalışmalarımı sürdürmeyi düşünüyorum. Yazdıklarımdan ilk defa alıntı yapan da, \"Roman ve Coğrafya\" hakkında ilk yazılı söyleşiyi yapan da O oldu. Yazınsal yolculuğumdaki önemli hatıraların kahramanı değerli Ülker Gündoğdu'ya teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/eski-mezopotamya-tarihine-kapsamli-bir-bakis-k3834.html", "text": "Tarih, sadece belirli bir dönemi değil her dönemi kapsayan bir neden-sonuç ilişkileri bütünüdür. Bugün sıklıkla bahsettiğimiz popüler tarih ise, tarihi bu geniş bağlamdan çıkarıp, sadece malumatfuruşluk ve magazinsel bir noktaya indirgemeye çalışan bir görüntü sergilemektedir. Her ne kadar bu durum olumsuz görünse de, aynı zamanda neden-sonuç ilişkisini kurmaya zorlayan ve bütüncül okumalara kapı aralayan bir boyutu da bize sunmaktadır. Göbeklitepe gibi tarihin yeni sıfır noktalarının keşfi kadar, tarihsel sürecin özellikle Mezopotamya topraklarındaki seyri de araştırmalara eşlik etmesi gereken bir birikimi bünyesinde barındırıyor. İsmini Mesos ve potamos kavramlarının birleşmesinden alan, Fırat ile Dicle arasındaki bereketli toprakları ifade eden Mezapotamya, bugün Ortadoğu adlandırması ile hala dünyanın en gözde yeri olarak görülmektedir. Eski Mezopotamya Tarihi adlı eser, okuyucu ve öğrenci talepleri dikkate alınarak, bölgede yaşayan uygarlıkların tarihi sürecini tanıtmak amacıyla Kemalettin Köroğlu tarafından kaleme alınmış. Yazar, kronolojik bir şekilde, Pers dönemine kadar Mezopotamya havzasının tanık olduğu krallıkları, şehirleri, savaşları, kabartma ve çivi yazılarını, tapınak ve inanışları, yönetim biçimlerini oldukça sade bir anlatımla meraklılara sunmaktadır. Öncelikle Mezopotamya tarihini, ele alınan kaynaklar üzerinden tanıtan eser, tarihe tanıklık edeceğimiz bilgi birikiminin ne aşamalardan ve nasıl elde edildiğine dair bir arka plan sunmaya çalışır. Çivi yazısı, bu yazının geçirdiği evreler, kitabeler, papirüslerden edinilen bilgiler ve bu coğrafyada yapılan araştırmaları çok ayrıntılara boğmadan başlıklar halinde belirtir. Bölgenin uzak tarihi dönemlerdeki durumu; paleolitik , mezolitik ve neolitik dönemler ekseninde ele alınırken, özellikle neolitik dönemdeki mimari ve çanak-çömleklerin yapısı ve durumuyla da konunun derinliklerine ilerleniyor. Hassuna ve Samara ile başlayıp Halaf dönemiyle devam eden tarihi süreç sırasıyla Obeyd, Uruk, Cemdet Nasr ile Sümerlere uzanıyor. Sümerler bahsini geniş olarak ele alan yazar; devlet yönetimi, din ve mitoloji ile krallar üzerinden bir fikri yapı ortaya koyuyor. Bunu yaparken hikayemsi bir dil kullanmasa da, rahatsız etmeyen bir anlatıyla konuları belirli disiplin içinde vermesi eseri güçlü kılmaktadır. Sümerlerden sonra Akkadlar üzerinde aynı perspektif ile duran yazar, yeni göçlerle oluşan kent devletlerini de özetle hatırlatır. Sonrasında Orta Assurlar ile yeni bir dönemin oluştuğunu belirterek, ticaret seferleri ile daha geniş alanlara hükmetme vesilesiyle imparatorluk ideolojisinin filizlenmeye başladığını belirtir. Yeni Asur ve Yeni Babil krallıkları, artık geniş bir coğrafyaya hükmetmek için uzak yerlere seferler yapan kralların yönettiği, kent mimarisi noktasında kimlik oluşturan, devlet yönetimi hususunda yazılı belgeler üzerinden bir gelenek oluşturan ve yerleşik düzenin bütün kurallarını ortaya koyan yeni uygarlıkların oluşmaya başladığını gösterir. Eserde beklenildiği üzere harita, çizim, desenler, mimari ile ilgili öğeler ve fotoğraflar yer almaktadır. Elliye yakın görsel verinin bulunduğu eserde, harita anlamında daha fazla görsel eklenmesiyle anlatının somut zemininin güçlenebileceğini belirtmeliyiz. Eseri eski Mezopotamya tarihi noktasında bir mukaddime eseri olarak konumlandırabiliriz. Hikayeler ve efsaneler arasında kaybolmadan, derli-toplu ve bütüncül bir dürbün ile geçmişin yansımalarını okuyabileceğiniz bir eser."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/fikih-fetva-kitapligi-derleme-k4441.html", "text": "Eserin orijinal adı \"el- Alemgiriyye\" dir. Türkçe tercümesinin adı \"Fetaayı Hindiye\" dir. Mustafa Efe tercüme etmiştir. Türkçe tercümesi 16 cilttir. Hanefi mezhebinin fıkıh alanında temel kaynak kitaplarının başında gelir. \"Şah Cihan'ın Hindistan'da elli yıl kadar saltanat süren üçüncü oğlu Sultan Evrengzib'in (1658-1707) emriyle telif edilmiştir. Evrengzib adaletin tevziinde etkinliği artırmak için, fıkıh kitaplarında dağınık halde bulunan kuvvetli görüşlerin kaza ve fetvaya esas olacak şekilde tasnif edilerek düzenlenmesini emretmiş ve bu maksatla bir heyet oluşturulmuştur. Eser, Burhanpurlu Şeyh Nizam (ö. 1090/1679) başkanlığında onar kişilik birer ekiple çalışan dört yardımcısı Şeyh Vecihüddin, Şeyh Celaleddin Muhammed, Kadı Muhammed Hüseyin ve Molla Hamid'den meydana gelen alimler heyetinin ortak çalışmasıyla 1664-1672 yılları arasında kaleme alınmıştır. Bu çalışmaya katılanlar arasında Şah Veliyyullah ed-Dihlevi'nin babası Şah Abdürrahim de bulunmaktaydı. Saltanatı sırasında İslam esaslarını uygulamaya ve sünneti ihyaya çalışan, özel hayatında da muttaki bir zat olan Sultan Evrengzib'in çalışmalara bizzat nezaret ettiği ve eserin hazırlanması için 200.000 rupilik bir harcama yapıldığı kaydedilmektedir. Eser tamamlandıktan sonra sultanın emriyle devletin resmi makamlarınca uygulamaya konulmuştur. Hanefi mezhebine dair birçok muteber kaynaktan derlenen el-Fetava'l- Alemgiriyye'nin tertibinde Hanefilerin meşhur kitaplarından el-Hidaye örnek alınmıştır. Eserin telifinde, fetva için tercih edilen ve kuvvetli rivayetlere dayanan görüşler esas alınmış, zayıf rivayetlere dayanan görüşlere ise meselenin cevabı zahirü'r-rivayede bulunmadığı veya nevadir görüşün \"fetva işareti\"ni taşıdığı hallerde yer verilmiştir. Hükümler alındıkları yerlerdeki asıl metinleriyle ve kaynak zikredilerek verilmiş, zaruret olmadıkça metin değiştirilmemiştir. Alınan metnin değiştirilip değiştirilmediği mukaddimede zikredilen özel işaretlerle belirtilmiştir. Diğer mezheplerin görüşlerine yer verilmeyen eserde teferruat ve tekrardan kaçınılmış, bazı istisnalar dışında hükümlerin delilleri verilmemiştir. Kaynaklarda bir mesele hakkında iki ayrı hükmün bulunması halinde, her ikisi de tercih ve fetva işareti taşıyorsa veya hiçbirinde delilin kuvvetini gösteren bir işaret yoksa her iki hüküm de alınmıştır. el- Alemgiriyye'ye \"Fetava\" adı verilmiş olmasına rağmen eser Osmanlı fetva kitapları tarzında günlük hayattaki problemlerin cevabı mahiyetinde olmayıp genel fıkhi hükümleri ihtiva etmektedir. Hanefi mezhebinin fıkıh alanında temel kaynak kitaplarındandır. Ahmed Davudoğlu tarafından tercüme edilmiştir. Türkçe tercümesi 18 cilttir. Eser, Mehmet Keskin tarafından tercüme edilmiştir. Türkçe tercüme baskısı 4 cilttir. \"Bu eserin yazıldığı zamanla bugün arasında küçümsenemeyecek bir zaman ve mesele farklılığı vardır. Bunu hiçbir şekilde göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak yayınevi olarak bu eksiği de telafi yoluna giderek; zamanımızda telif edilmiş, tutulmuş ve beğenilmiş, güvenilir eserlerden yararlanıp; yeri geldikçe günümüz meselelerini de bu değerli esere dipnot olarak almış bulunuyoruz. Böylece çok sağlam bir klasik eserle, zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek maddeler de bir araya gelmiş ve eserin kıymeti daha da artmıştır. Esasen şunu da kabul etmek gerekir ki; fıkhın her mevzuunda yeni şeyler söylemeğe zaten lüzum yoktur, olmayacaktır da. Olması gerekenler de çok fazla teferruata dalmadan burada nakledilmişlerdir. Türkçeye Arif Erkan tercüme etmiştir. Hanefi mezhebi fıkhı kaynak kitaplarındandır. Türkçe tercümesi 4 cilttir. \"Bu eser, kısa ve özlü hükümleriyle adeta maddeler haline getirilmemiş bir kanun hüviyetindedir ve kadılar tarafından uzun yıllar resmi olmayan bir kanun metni gibi kullanılmıştır. Eserin Fatih Sultan Mehmed'e hediye edilen nüshası günümüze kadar gelmiştir. \"Halife Harunürreşid'in talebi üzerine hazırlandığı rivayet edilmekle birlikte kimliği zikredilmeyen bir halifeye yönelik bir hitapla başlamaktadır. Müellifin emirü'l-mü'mininin kendisinden haraç, uşur, sadaka , cevali gibi vergiler ve diğer hususlarda bilip uygulamakla mükellef olduğu kuralları ihtiva eden bir kitap hazırlamasını istediğine dair ifadelerinden halifenin vergi hukukunun kodifikasyonu arzusunu taşıdığı sonucu çıkarılabilir. Türkçeye Macit Bilge tercüme etmiştir. Türkçe tercümesi 20 cilttir. \"Hanefi mezhebinin hükümlerini, hadis-i şeriflerdeki delilleriyle anlatan bu kitap; et-Tehanevi tarafından 20 yıla yakın bir zamanda yazılmış, bütün İslam dünyasında kabul görmüş, ders olarak okutulmuş bir eserdir. Bu eser İmam-ı Azam Ebu Hanife Hakkında re'y ehlidir yani fıkhi konulara akılla çözüm buluyor hükümleri kitap ve sünnete dayanmıyor şeklinde yapılan eleştirilere; Hanefi fıkhının bütün hükümlerini en ince teferruatına kadar tamamıyla Resul-i Kibriya Efendimiz hazretlerine dayandırıldığını kaynaklarıyla ispat ederek en mükemmel şekilde cevap vermektedir. Ayrıca Kitap içerik olarak Hanefi mezhebi ve inceliklerini ve bu konular hakkında bize ulaşan hadislerin hem sened hem de metin olarak incelenmesi ve bu konular hakkında İmam-ı Azam 'in görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu beyan etmektedir. Türkçeye Mehmet Keskin tercüme etmiştir. Türkçe tercümesi 8 cilttir. \"Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı\" Abdurrahman Ceziri başkanlığında seçkin Mısır ulemasından oluşan bir komisyonun uzun ve titiz çalışmasının ürünüdür. Kitap temizlik, namaz, oruç ve hac gibi ibadet konularından başka hayatın hemen hemen bütün alanlarında karşılaştığımız problemlere, ehlisünnet mezheplerinin Kur'an, sünnet, icma ve kıyasa dayanan İslami çözümlerini toplamaktadır. Türkçeye Harun Ünal tercüme etmiştir. Türkçe tercümesi 7 cilttir. Yusuf el Karadavi fetvalar ve fıkıh anlayışı ile ilgili şöyle diyor eserin önsözünde: \"Ben sırf bir mezhebe ait fıkıh kitabına baş vurmaktansa Kuran ve sünnete baş vurmayı yeğlerim. Uzun yıllar süren kapsamlı çalışmaların neticesinde anladım ki, direk kitap ve sünnete müracaat etmek pek çok kolaylıklar ve rahatlıklar sağlamakta, zorluktan ve güçlükten uzaklaştırmaktadır. Maliki mezhebinin kaynak kitaplarındandır. Türkçe tercümesi 3 cilttir. \"Mezhepler arası karşılaştırmalı bir fıkıh kitabıdır. Fıkıh usulüne dair birkaç sayfalık mukaddimeden sonra \"Kitabü't-Tahare\" ile başlayıp \"Kitabü'l-Ak iye\" ile son bulan toplam yetmiş bölümden oluşmaktadır. Eserde Endülüs'te hakim olan Maliki mezhebi yanında Şafii ve Hanefi mezhepleri de esas alınmakla birlikte, incelenen her mesele üzerinde sahabe ve tabiinden itibaren müellifin asrına kadar gelmiş geçmiş müctehidlerin görüşleri ve bunların dayandığı deliller kaydedilmekte, zaman zaman müellif tarafından müstakil içtihat ve tercihler de yapılmaktadır. Türkçe tercümesi 2 cilttir. \"Bu eser, Hanbeli Mezhebi'nin fıkıh anlayışının, uygulama alanında istikrara kavuşmuş bir özetidir. Sadece tercih edilen ve güvenilir hadisçilerden irfan ve tashih ehlinin kesin olarak ifade ettikleri hükümlere yer vermiştir. Türkçeye Ali Arslan tercüme etmiştir. Türkçe tercümesi 4 cilttir. Eser, Şafii mezhebinin görüşlerini ve fıkhını ortaya koymak itibariyle kıymetli üç Şafii alimi tarafından kaleme alınarak hazırlanmıştır. Dili gayet açık ve sade olup, ele aldığı konular ise çok geniş bir sahayı ihata etmektedir. Hadis alimi İmam Nevevi'nin müellifi olduğu bir eserdir. Türkçeye Abdulhalık Duran ve Mithat Acat tercüme etmiştir. Türkçe tercümesi 2 cilttir. Şafii mezhebi fıkıh kitabıdır. Medreselerde okutulan bir kitaptır. Türkçe tercümesi 10 cilttir. \"Şafii mezhebinin önde gelen alimlerinden Hatib eş-Şirbininin ustalık dönemi eseri. Dilimizde Şafii fıkhına ait en geniş eser. Yazıldığı dönemden itibaren mezhebin vazgeçilmez başvuru kitaplarından biri. On binlerce fıkhi meseleyi detaylarıyla ele alan bir eser. Onlarca kaynak eserden doğrudan aktarılan bilgiler. Şafii mezhebinde ittifakla benimsenen ve ihtilaf edilen görüşleri tek tek ortaya koyan bir eser. Farklı görüşlerin söz konusu olduğu her bir meseledeki görüşlerin delilleri. Her konuda mezhepte doğru. Güçlü ve tercih edilen görüşlerin belirtilmesi. Mezhebin en muteber şahıslarından doğrudan alıntılar,"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/goc-uclemesi-uzerine-bir-inceleme-k3946.html", "text": "Bu düşünce çerçevesinde Türk sinema tarihinde birçok önemli filmlere imzasını atar. Onun hususiyetle üzerinde durduğu konulardan bir tanesi de Göç olgusudur. Bu konu onu durdurmayacaktır. Kolları sıvar ve kendisinin, Bu üç filmde, büyük kentlerimizi etkileyen, 1940 yılından bu yana, uzun ve aralıksız süren büyük göç olayından üç kesit vermeye çalıştım. Bu insanlar, eskinin mevsimlik göçlerle gidenlere hiç benzemiyorlar, bunlar 'yurt açan' cinsten, geliyorlar ve yerleşiyorlar. Kimseden bir şey beklemiyorlar. Kendi güçleri kendilerine yetiyor. (Akad, s. 571) diye ifade ettiği 'Gelin', 'Düğün' ve 'Diyet' filmlerini birer yıl arayla seyirciyle buluşturur. Başrol oyuncusu üç filmde de Hülya Koçyiğit olmakla beraber filmler birbirinin devamı niteliğinde değildir. Film, Hacı İlyas'ın küçük oğlu Veli'nin eşi Meryem ve oğlu Osman'la gelmesi, büyük oğul Hıdır'ın da onları ayrılıklara olduğu kadar yeni başlangıçlara da şahitlik eden bir mekanda, Haydarpaşa Gar'ında, karşılamasıyla başlar. Baba ve anne, büyük oğlu ve ailesiyle birlikte daha önce göçmüş, kendilerine yer edinmiş ve bir bakkal işletmeye başlamıştır, fakat gözleri yüksektedir bakkalla yetinmezler ve bir market açmak isterler. Bunun için ise daha fazla sermayeye ihtiyaç duyulur ve küçük oğuldan memlekette ne varsa satmasını sonra da ailesini de alıp yanlarına gelmesini isterler. Onlar da gelince aile tamamlanmış olur. İstanbul avlunun dışında, burası gene Yozgat toprağı, diyen aile geleneklerini, törelerini, ataerkil yapılarını bir taraftan yaşatmaya çalışırken bir taraftan da kapitalizmin dişli çarklarına kapılıp gider. Bu durum beraberinde yabancılaşmayı da getirir. Başından takkesini hiç çıkarmayan, ağzından duayı eksik etmeyen ve yeni açtıkları markete bereket getirsin diye dua asan baba Hacı İlyas oğlunun bakkalda açık şarap satmasına, yeni açılan markette de raflarda alkol satılmasına ses etmez. Veli, ilk başlarda bu durumu yadırgar gibi olsa da kısa sürede bu hülyaya o da kapılıp gidecektir. Hatta öyle bir kapılıp gider ki yanı başındaki oğlunun gün gün öldüğünün dahi farkında değildir. Meryem, oğlunun iki de bir nefesinin daralması ve baygınlık geçirmesi sebebiyle, memleketten tanıdığı Güler'le birlikte aileden gizli saklı hastaneye götürür. Gizli saklıdır çünkü aile doktora gidilmesine, hele ki bir kadının yalnız başına yanında kocası olmadan değil doktora kapının önüne bile çıkmasına karşıdır. Bunun da haricinde aile Güler'i hiç sevmez çünkü o fabrikada çalışmaktadır. Onların dünyasında böyle bir şey affedilmez bir suçtur. Fakat Meryem onlara aldırış etmez. Doktor, çocuğun kalbinde delik olduğunu ve bir an önce ameliyat olması gerektiğini söyler. Eve geldiğinde bunları söyler Meryem fakat değil kaale alınmak bir de azarlanır. Çocuğa maraz uydurduğunu, hiçbir şeyi olmadığını, nefes alamamasının ise okuyup üflemekle geçeceğini söyler kaynanası. Nihayetinde de çocuğa kurşun döktürürler. Fakat çocuk günden güne kötüleşmeye devam eder. Meryem'in tüm varı yoğu bileğindeki birkaç bileziktir onu da oğlu için bozdurur fakat ikinci iş yerinin açılmasından dolayı aile borçlanmıştır ve eşinin yüzümü kara ettin o bilezikleri babama vermemekle, Naciye kadar olamadın demesinin üzerine elindeki parayı da Hacı İlyas'a vermek durumunda kalır. Parayı vermesinin üzerine Hacı İlyas yumuşar ve gelinine parayı kısa zamanda tamamlayıp torununu ameliyat ettireceğini söyler. Aradan onca zaman geçer ve Hacı İlyas sözünde durmaz. Bugün yarın diyerek gelinini oyalar fakat artık çok geçtir. Para kazanma hırsları ailenin en zayıf bireyinin kurban verilmesiyle sonuçlanır. Osman hayatını kaybeder. Torununun ölümünden önce ona kurban olayını anlatan dede kurbanın yalnızca Allah rızası için olması gerektiğinin farkındadır ama o torununu kapitalizme kurban edecektir. Meryem canının yanmasıyla Hacı İlyas'ın bakkalına koşar ve istemeden de olsa orayı ateşe verir. Meryem'in sucuk kangallarını yere atarken etini koparsalar bu kadar acımaz diye yüzüne haykırdığı sahne ise babanın özelinde ailenin kapitalizmin çarklarına ne kadar kapıldığının da göstergesi gibidir. Yangından sonra Meryem kaçar ve yeni bir başlangıç için fabrikada çalışmaya başlar. Bunu öğrenen aile bu durumu namus meselesi olarak görür ve oğulları Veli'yi Meryem'i öldürmesi için peşinden gönderirler, fakat Veli onları dinlemeyecektir ve Fabrikada bana da iş var mı? diyerek eşiyle birlikte yeni bir yola adım atacaktır. Kadınlara söz hakkı tanımayan evlenmeden önce babasının, evlendikten sonra da kocasının malı muamelesi uygulayan ataerkil feodal sistem, kapitalizm hakim hale gelince daha bir acımasız olacaktır. Bu sistemde amaca giden her yol mübahtır, zayıfların ezilmesi gerekiyorsa amaç için yapılmalıdır. Böylece de kadınlara ve ataerkil aile hiyerarşisinin en alt basamağında bulunanlara yaşam hakkı tanınmamaktadır. Zira Veli' de en az Hıdır kadar çalışıyor olsa da aslan payını alan Hıdır'dır ve Veli hiyerarşide Hıdır'dan alttadır ağabeyi de olsa çekinmeden üzerine basarak yükselir. Bu açıdan bakıldığında film Hobbes'ın insan, insanın kurdudur sözünü de akıllara getirmektedir. Ama 'Gelin', Meryem, bu düzene başkaldıran isim olacaktır. Meryem' de büyük gelin gibi ataerkil bir ailede büyümüştür fakat o bu düzene başkaldırır. Kaynanası gelinini istediği gibi çekip çeviremeyince bunun başı biraz sert diye niteler. Üçlemenin diğer filmlerinde de görüleceği gibi, bu filmde de Meryem özelinde, kadın isyan edendir ve yeni bir hayatın peşine düşendir. O bu düzene başkaldırırken, büyük gelinin boyun eğmesi ve kayınvalidenin de bu ataerkil sistemi beslemesi, bu sistemin kadınlar yoluyla beslendiği noktasında dikkatlerden kaçmaması gereken bir husustur. Mekan olarak ise kapalı bir mekan seçilmiştir. Ev, evin avlusu ve dükkan arasında geçer film. Kent bir kez görünür o da yarım yamalaktır. Mekanın bu şekilde seçilmesi ise İstanbul avlunun dışında, burası gene Yozgat toprağı sözünü vurgular niteliktedir. Gelin filmine başlamak üzereyken, aynı konuyu, daha geniş ve ayrıntılı olarak Gani'ye açıyorum. İlk iş gününe kadar bir daha konuyu konuşmuyoruz. 'İlyas Sorgunlu Hacı İlyas... Biz bizi unutmuşuz. Alim Şerif Onaran ile yaptıkları söyleşide (Onaran, 1990) bu konu hakkında, ona düğünü bir daha izleme fırsatı bulursa, bu açıdan bakmasını rica eder. Bu da onun yenilikçi yönünü bir kez daha gözler önüne sermektedir. Artık bir kere yola çıkmışken şu göç hakkında içimde ne varsa dökmek zorunluluğunu duyuyorum. Şimdi sırada parasız, vasıfsız, birikimsiz, göç etmiş insanlar var... (Akad, s. 549) der Akad ve üçlemenin ikinci filmi olan Düğün'ü çekmeye koyulur. Urfa'dan göç eden aile, bir abla, iki büyük erkek kardeş, iki kız kardeş ve bir de küçük erkek kardeşten oluşmaktadır. İç ve dış çekimlerin 'Gelin' in çekimlerinin yapıldığı filmde daha fazla dışa dönüklük görülmektedir. Bu sefer aile göç eder ama ellerinde sermaye falan yoktur. Emeklerini satarak geçinmeye çalışırlar. Büyük abla Zelha lahmacun, içli köfte vs. yapıp kardeşi İbrahim'e verir. Seyyar satıcılık yapmaktadır. Ataerkil hiyererşinin üst basamağında bulunan büyük ağabey Halil ise sokaklarda takım elbise satmaya çalışır. Diğer iki kız kardeş, Cemile , ve Habibe ise fabrikada çalışmaktadır. Evin en küçüğü Yusuf'tur, bir tek o okumaktadır fakat sonrasında mecbur kalıp o da çalışmaya başlayacaktır. Ailenin ilk etapta kendi hallerinde bir yaşam sürdüğüne tanık olurken ilerleyen dakikalarda Halil'in ailesini nasıl sömürdüğüne tanıklık etmekteyiz. Halil'in bu duruma gelmesinde yine ataerkil feodal sistemin getirdiği bir üstünlük anlayışı görülmekle beraber, onlardan daha önce büyükşehre yerleşmiş ve kapitalizmin o dişli çarklarına sıkışmış, paranın kokusunu ve tadını almış olan amcalarının da etkisi büyüktür. Öyle de olacaktır, Halil durmayacaktır. Lahmacun satmaya gittiklerinde çıkan bir arbede esnasında İbrahim birini yanlışlıkla yaralar fakat suçu Yusuf üstlenir. Siz evi geçindirmelisiniz diye. Zelha bu duruma razı gelmese de ağabeyleri hemen kabul edecektir, ikisi de vicdanlarını bizim satış yapmamız gerek, diyerek rahatlatmaya çalışır. Bu da yetmez Halil'e. Gözünü diğer küçük kardeşi Habibe'ye çevirmiştir. Onun bir sevdiği olduğunu bile bile kardeşini kendinden çok daha büyük, çoluk çocuk sahibi birine yine yüksek bir başlık parası karşılığında satmaya kalkar., fakat bu bardağı dolduran son damla olur Zelha için. Daha önce Şu İstanbul ormanında kimseye diş geçiremeyince kardeşlerinin etini yemek kolay mı geldi? sözleriyle engel olamaya çalışmıştır fakat söz geçirememiştir bu sefer ise sadece sözle yetinmeyip canını da ortaya koyacaktır. Artık Halil'in yaptıkları Zelha'nın canına tak eder ve bu düğün bizim düğünümüzdür diyerek İbrahim de dahil bütün kardeşlerini alarak o düğünü terk ederler. İbrahim'de abisinin gerçek yüzünü görmüştür artık yaptıklarından pişman olmuştur ve Yusuf'u hapisten çıkarmak için polise gerçekleri anlatmaya karar vermiştir. Gelin filminde de, Makyavelizmin amaca giden yolda her şey mübahtır düşüncesi hakim olsa da bu düşünce Düğün filminde daha bariz hissedilmektedir. Bu sefer kalabalık bir aile yoktur karşımızda, baba, kızı Hacer ve torunları ile birlikte yaşamaktadırlar. Hacer'in kocası Almanya'ya gitmiş, yıllar haber alamamışlardır. Filmde Hacer'in diğer filmlerde kurtuluş olarak baktıkları fabrikada çalışmakta olduğu görülmektedir. Ataerkil feodal bir sistemden gelen kadın için kurtuluş o olarak görülmektedir fakat kapitalizmin çarklarının da ondan eksik kalır yanı yoktur. Zayıf olan her zaman sömürülmektedir. Bu yüzden denilebilir ki diğer filmlerden farklı olarak burada ataerkil düzen eleştirisinden ziyade yeni sistem eleştirisi ve onu kavramada yaşanan güçlükler mevcuttur. Akad için sinema düz bir aktarım aracı olmaktan çok daha ötedir. O derinlikli bir anlatımın peşindedir. Bu üçlemede bunun en güzel örneklerindendir. Ayrıca usta yönetmenin sinema dünyasına muhteşem vedasıdır. Akad, L. (2004). Işıkla Karanlık Arasında. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Onaran, A. Ş. (1990). Lütfi Ö. Akad. İstanbul: Afa Yayıncılık. Saydam, B. (2011). Sıradanlığın Derinliğinde Ö. Lütfi Akad Sineması. Hayal Perdesi. Sophokles. (1993). Antigone. İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kara-kapan-bd47.html", "text": "Biz... Bu ülkenin çocukları... Bir rüya gördük; ellerimiz birer Pençe idi. Kaleden taş çekmeye başladık. Dünyanın gidişatına yeni bir yön vermek istiyorsak önce bugünün düzenine çomak sokmalıydık. Bu uzun hikayenin sonunu ya biz yazacağız ya da adımız tarihin sayfalarından sonsuza dek silinecek. Çomak sokan ordusu böyle doğdu. Baki Yüzbaşı ve Yamak, Üsteğmen Serra, Kutay, Cem, Cömert ve sen... Nizam'ın mimarları... Antarktika'da bir bilinmez için savaşan Kuksa'lar ve Retro'lar... Biraz tarih, biraz teknoloji, biraz bugün, biraz gelecek, çok bilinmeyenli ama sonu gün gibi görünen bir denklem... Hepsi kurgu ama tüm kaçınılmaz kurgular kadar gerçek. Öğüten dünyadan kurtulabildiğin kadar parçası olacağın bir hikaye. Üç yüz yıldır herkesin inandığı bir çılgınlık karşısında bu uykudan uyanmaya niyetlenip kendi sözünü söyleyecek bir gençlik. Sensiz olmaz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/akdenizin-goz-bebegi-mayorka-adasi-k5458.html", "text": "Adaların kendine has bir yaşam tarzı, havası, ritmi olduğu kesin. İnsanı tedavi eden, hayatın koşturmacasından uzaklaştıran, kendimizle daha çok ilgilenmemizi sağlayan yönü olduğuna inanırım. Nasıl olduysa İspanya'nın Mayorka Adasına gitmeye karar vermiştik 2014 yazında. Uçakla Münih'e gitmiş hatta havaalanında bir geceyi banklarda geçirmiş, ertesi gün Mayorka uçağına binmiştik. Münih'ten iki saat süren uçak yolculuğu sonunda adaya inmiştik. Havaalanında bir süreliğine bavullarımızı kaybetmemiz moralimizi bozmuştu ama bulunca hızlıca merkezdeki otelimize gitmiştik. Balear adaları İspanya içindeki 17 otonom bölgeden biri, bayrağı ve yönetimi ile içişlerinde bağımsız ama dış işlerinde İspanya hükumetine bağlı. Başkenti \"Palma\". Palma, Mayorka, Minorka, İbiza ve Formentera adalarından oluşan Balear Adalarının başkenti ve Mayorka nüfusunun yarıdan fazlasının yaşadığı adanın en kalabalık şehri. Mayorka bilinen ilk tarihi adayı Romalıların keşfetmesine dayanıyor. Fakat adada milattan öncesine ait kalıntılar da bulunmuş. Uzun bir süre de müslümanların da egemenliğinde de kalmış. Adada tam bir hafta kaldık, birbirinden güzel koylarında denize girdik, şirin köylerini ziyaret ettik. Özellikle Valldemossa'dan bahsetmek isterim, öyle harika bir yer ki,gezerken kendimizi Akdeniz filmlerinden birinde hissettik. Chopin, arkadaşı George Sand'ın isteği üzerine 1838 kışını geçirmek üzere Mayorka Adası'na gitmiş. Paris'teki dostuna yazdığı mektupta \"Palmiye, sedir, zeytin, portakal, limon, narlar arasındayım. Seralarda görebildiğimiz ağaçlar çevremde. Deniz lacivert, dağlar zümrüt yeşili, hava cennetteki gibi ılık. Asmalı balkonlarda, Araplardan kalma kalede geceleri gitar sesleri, şarkılar yankılanıyor. Harika bir yaşam, çiçek açıyor gibiyim\" demiş. Beş ay kaldığı ölümsüz eserlerinden Prelüdler'i bestelediği adada kaldığı bu küçük köy Valldemossa... Biz de Chopin'in Palma'dan ayrıldıktan sonra yerleştiği Valldemossa köyüne gittik. Köy denizden yaklaşık 3, Palma'dan 17 kilometre uzaklıkta ve yüksek dağların eteklerinde. Adadaki son günümüzde denize gitmeyip bu tarihi köyü dolaşmaya karar vermiştik. Bestecinin 2.5 ay kaldığı Chartreuse Manastırı'nı gezdik. George Sand'ın çocuklarıyla kaldığı, Chopin'in çalıştığı odalar o günkü şekliyle korunmuş, odaları gezmek 8 euro idi o yaz.Chopin'in adaya binbir zorlukla getirttiği piyanosu da buradaydı. Burada yazdığı bazı eserlerin el yazmaları, 1800'lerden kalma, içinde ilaçlar bulunan bir kavanoz odada sergileniyordu. Valldemossa Chopin turizminin de etkisiyle küçük bir kasabaya dönüşmüş. Çok zengin Avrupalılar, yerel mimariye uygun evler yaptırmış, güzel pansiyonlar, kafeler açılmış. Her yaz Chopin müzik festivali düzenleniyormuş. 1930 yılından beri her ağustos ayında bu festival oluyormuş. Köyün her evi çiçeklerle bezenmiş. Tertemiz sokaklarda, saksı saksı çiçekler arasında dolaşmak çok güzeldi. Araba kiralamadan yerel otobüslere binerek koy koy gezip denize girdik. Palmanova, Cala Major, İlletes plajı gidip beğendiğimiz yerler. Denize dimdik inen kayalıkların tepesindeki Hermitaje Of Trinity kilisesinin manzarası, Soller köyündeki Jardines de Alfabia bahçeleri, en kuzey noktada yer alan Formentor Burnu, balıkçı kasabası Port D'Andratx tepelerinde Amerikalı ressam ve heykeltraş Barabara Weill'in atölyesi, insanların akın akın geldiği Playa De Palma plajı, Pequena koyunun güzelliği görülmesi gereken yerlerden..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/fatih-sultan-mehmet-han-ve-adalet-hayati-k5599.html", "text": "Türkiye Adalet Akademisi tarafından altmış yedi yıl sonra yayımlanan Fatih Sultan Mehmet Han'ın hayatını ve padişahlık dönemindeki hukuk sistemini tüm ayrıntıları ile anlatan eser özellikle tarih ve hukuk alanında meraklısı için kaynak niteliğinde. Kitap ilk olarak 1953 yılında İstanbul'un fethinin 500. yılında basılmıştı. Peki, altmış yedi yıl sonra bu kitabı tekrar bastıran sebep neydi? Türkiye Adalet Akademisi'nin Türk adalet sisteminin ilerleyişine katkı sağlamak ve bu alandaki yayın faaliyetlerine, düzenli olarak devam etme gayretlerinin bir sonucu olarak eser yeniden basıldı. 1882 yılının Ocak ayında dünyaya açar gözlerini. Babası Demircizade Osman Efendi Elbistan'da kadıdır o doğduğunda. Gerek aile içerisinde gerekse zamanın eğitim kurumlarında aldığı ilim ve terbiye onu babadan aldığı bayrağı taşıma yoluna düşürür. 1922'de Ankara Merkez kadılığına getirilen Berki, bir süre bu görevi sürdürdükten sonra istifa ederek ayrılmış sonrasında ise Eskişehir'de bulunan Temyiz mahkemesine üye ve hemen ardından İkinci Hukuk Dairesi'ne başkan olmuş ve bu görevden emekliye ayrılmıştır. Ancak emeklilik onu durdurmaz, Ankara Barosu'na kayıt olarak avukatlığını sürdürür böylece mesleki ve ilmi faaliyetlerine hız kesmeden devam eder. 24 Mayıs 1976 günü de ebedi aleme göç etmiştir. Berki ailesi üç kuşak hukukçu; baba Osman Efendi ile başlayan kadılık, oğul Ali Himmet Berki ile sürerken, Berki'nin \"oğullarından Osman Fazıl Berki ve Mehmet Şakir Berki Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde profesör olarak, Ahmet Saadettin Berki de hakim olarak görev yapmışlardır.\" Meslek ve mesleğin ilmi ile böylesine iç içe olan bu kıymetli şahsiyetin, Fatih Sultan Mehmet Han gibi önemli bir padişahın adalet ve hukuk sistemini kaleme alması elbette tesadüf değildir. Bilenlerin malumudur ki Fatih Sultan Mehmet Han bir peygamber müjdesidir bu dünyaya. Bu müjdeye mahzar olmak isteyenler İstanbul'u tam yirmi üç kez kuşatmış ancak almaya vakıf olamamıştır. Çünkü yirmi üç yaşında gözü kara, zeki ve adaleti terazisinde bir Türk bu iş için yaratılmıştır. Berki'nin bu eseri kaleme almadaki en büyük amacı ise bu fethin karışında duyduğu minnet ve mutluluk duygusudur. Ayrıca yeni nesle tarihindeki önemli kimseleri en doğru şekilde tanıtarak, bu işi Hristiyan kaynakların eline bırakmak istemez. Hele ki söz konusu Fatih Sultan Mehmet ise. Fatih, tüm yaşamında ilimle meşguldür ve basit bir hayat yaşamıştır. Sürekli okumuş ve büyük fetih için harp hazırlıkları içerisinde olmuştur. Eser Fatih'in adalet anlayışını altı farklı bölümde inceler, bu bölümler birçok alt başlığa ayrılır. Örneğin \"kaza\" müesseseleri önemlidir. Bu müessese halk ile saray arasında çıkan muhtelif krizleri çözmek için kullanılır. Böylece halk ve devlet arasındaki bağ pekiştirilmiş olur. Adaletin yegane sağlandığı yerdir kaza müesseseleri. Buradan da anlaşılacağı üzere kaza ve adalet divanları devletin en çok önem verdiği kuruluşlardır. Adalet müesseseni tesis eden birçok yer vardır; Divan, Şeri mahkemeler, İnzibat ve ihtisap müesseseleri. Bunlardan ayrı olarak şu yardımcı merciler de vardı: İfta ve Esnaf heyetleri . Görülüyor ki adaleti hakkıyla tesis edebilmek için, birçok birim aynı anda canla başla çalışmaktadır. Dönemin en önemli özelliği, ilgili kurumların adaletle uğraşırken padişahın da adalet işleriyle doğrudan uğraşmasıdır. Eserde Fatih dönemi öyle ince ayrıntılarla anlatılmıştır ki kurulan divanlardan görev alan kadılara, gayrimüslimlerin mahkemeleriyle Müslüman mahkemeleri arasındaki farka, hakimlerin hareket ve hasletlerine kadar birçok nokta ayrıntılı bir biçimde ele alınır. Eserin dördüncü bölümüne kadar genel olarak adli teşkilatın kurum ve işleyişlerinden bahsedilir. Dördüncü bölümle birlikte artık kanun ve hükümlerle ilgili bilgiler verilir. Osmanlı Devleti'nin her sahada İslami bir şuurla ilerlediği düşünüldüğünde elbette Fatih kanunnamesi ve devrinde yürürlükte olan kanunlar da bu düstura göre şekil almışlardır. Fatih devrinde kanunlar yediye ayrılır: Hususi Hukuk, Vakıf Hukuku, Arazi Hukuku, Ceza Hukuku, İdari Hukuk, Amme Hukuku ve Harp Hukuku. Fatih döneminin hukuk ve adalet anlayışını iyice kavrayabilmek için Osman Gazi'den bu yana yürürlükte olan kanunları iyi bilmek gerekir. Eserin altıncı ve son bölümünde Orhan Gazi, Birinci Sultan Murad-ı Hudavendigar, Sultan Yıldırım Bayezıd ve Sultan Çelebi Mehmed, İkinci Sultan Murad Han'ın devirleri ve yürürlükte olan kanunları incelenmiştir. Eserin en dikkat çekici kısmı ise Fatih Kanunnamesi'nin incelendiği ve kardeş katli ile ilgili olan kısımdır. Öncelikle Fatih Kanunnamesi denilen belgenin Osmanlı arşivlerinde mevcut olmadığı, Viyana kütüphanesinde olan nüshanın üzerinde resmi bir imza ya da mührün bulunmadığından bahsedilir. Berki bu nüsha için \"Bu Kanunname Fatih'in olsa idi kendisindekilerden sonrakilere devrolunması ve birer nüshasının da ulema ve devletin üst düzey yöneticilerinde bulunması ve zamanımıza da bu suretle ulaşmış olması gerekirdi.\" der, haksız da değildir. Dolayısı ile \"kardeş katlinin mübahlığına olan inanç bu bilgilerden sonra sekteye uğrar. 1902 senesinde doğan İhsan Efendi'nin çocukluk ve ilk gençlik yılları Yozgat'ta geçer. İlk tahsilini yine bu şehirde tamamlayan İhsan Efendi, kısa bir süreliğine İstanbul'a gider ve oradan da Kahire'ye geçer ve son nefesine kadar burada kalır. Anne tarafından soyu Hz. Osman'a dayansa da o, bu bilgiyi sorulmadıkça ulu orta hiçbir yerde beyan etmez. Mehmet Akif'le olan yakın dostlukları dikkat çeker. Akif'in yazmış olduğu Kur-an meali için kendisine başvurması Türkçesi kadar Arapçasının da iyi olduğunun bir göstergesidir. Geride bıraktığı mektup ve eserlerden de bu hakimiyet anlaşılır. Günümüze ulaşan ve bu yazının konusu olan, Ali Himmet Berki'nin Fatih Sultan Mehmet Han ve Adalet Hayatı isimli eserin Arapçası incelendiğinde de bu dile olan hakimiyeti anlaşılacaktır. Berki'nin de Arapçasının iyi olduğu düşünüldüğünde bu çeviriden her zaman büyük övgüyle bahsedecek ve İhsanoğlu'na yazdığı mektupta şöyle diyecektir: \"Aziz Üstad, tercüme bir şaheserdir. Benim noksanlarımı da ikmal ediyor. Seve seve birkaç defa okudum. Belagat-ı beyan ve metanet ve insicam-ı mazmun, her türlü tasavvurun fevkindedir. Tercüme, eserin tersi degil, tam yüzüdür. Var olunuz, lisan bakımından çok istifade edecegim...\" (Aktaran, Avarbek 2019, syf.50) Eserin Arapçası da 1953'te Türkçesi ile eş zamanlı olarak Kahire'de yayımlanmıştır. İhsan Efendi her ne kadar Kahire'de yaşamış olsa da dinine, diline ve kendi kültürüne bağlı bir isimdi. Kahire'de bulunduğu süre içerisinde kendisine birçok görev verilmiş ve o bu görevlerin hepsini Türk kültür ve medeniyetine olan bağlılığını ortaya koyarak ifa etmiştir. Kraliyet sarayında, Osmanlı arşivindeki evrakların Türkçe tasnifini titizlikle gerçekleştirmiş Kahire'de kurulan üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı kürsüsünü kurmuş, Türkoloji alanına birçok eser kazandırmıştır. Muhtemeldir ki Berki'nin ilgili eserini eş zamanlı olarak Arapça'ya çevirip yayımlanmasından, kendi medeniyet ve kültüründen çıkan kalemlerin yazmış olduğu kıymetli eserleri Arapça'ya kazandırarak yabancı bir memlekette Türk dilinin ve Türk müelliflerin gücünü sonsuza kadar yanacak bir meşalenin ateşini yakarak anlatmıştır. Not: Bu yazı Çare Dergisinin 14. Sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tuba-dere-ile-yeni-kitap-soylesisi-k5827.html", "text": "Uzaklara Giden Hükümdar üzerinde çok çalıştığım, uzun süre içimde taşıdığım bir öykü. Manas Destanı'ndan yola çıkarak kaleme almıştım. Kitaptaki en uzun öykü. 2020 yılında da Ümraniye Belediyesi'nin açtığı öykü yarışmasında dereceye girmiş ve ödül almıştı. Diğer öykülerin masalsı atmosferini de hissettiren bir ad olduğunu düşündüğüm için kitaba bu ismi verdim. Şiirsel ve masalsı anlatım derken tedirgin oluyorum aslında. Birçok öykü kitabında yazar üslubu, şiirsellik ve masalsılıkla tanımlanır oldu artık, yani bu ifadeler klişeleşti ve içi boşaldı. Ben Türk Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Eski şiir, halk edebiyatı, anonim anlatılar, şarkı ve türkülerimizle lise yıllarımdan beri ilgileniyorum. İyi bir müzik dinleyicisi olduğumu söyleyebilirim. Doğayı, insan ve hayvan davranışlarını gözlemlemeyi çok seviyorum. Bir yazarın ruhunu ve kalbini beslediği kaynakları metinlerine yansıtması zaten kaçınılmaz. Eski edebiyatı sevdiğimi söyledim. Ezberimde Baki'den, Fuzuli'den beyitler var. Klasik metinleri, Batılı anlamda ilk hikaye ve roman örneklerini gençlik yıllarımdan beri okurum. Hatta 80'li yıllarda radyoda Bir Roman ve Bir Hikaye adlı bir program vardı, sesli kitabın atası sayılır; oradan da çok eser dinledim. Ama bunların ötesinde aile büyüklerimin çoğunu gördüm, onlarla birlikte yaşadım. Dedelerimden biri hem eski hem de yeni yazıyla okur yazardı. Babaannemin belleğinde masallar vardı, anlatırdı. Anneannem yöresel atasözleri ve deyimler kılavuzu gibiydi. Velhasıl ailemdeki yaşlılar bu kelimeleri günlük hayatlarında kullanırlardı. Bana da sirayet etmiş, zihnimde yer etmiş, dilime yerleşmiş bu sözler, sözcükler. Hepsine aşinayım. Ne güzel. Bir yazar olarak kitabımın okurun iç dünyasında yankı bulması elbette beni çok mutlu eder. Zaten başında da belirttiğim gibi bu peşrevin yani kitabın ve öykülerin okurun kendi müziğiyle tamamlanmasını arzu ediyorum. Zira okurun dünyasında yer bulmayan her metin eksiktir kanaatimce. Bu anlam metni okuduğunuz yere, yaşa, kendi duygusal durumunuza göre de değişiklik gösterir. Siz bu metinlere kendi sesinizi ve yorumunuzu kattığınız zaman öykü gerçek anlamına kavuşmuş demektir. Kitabın kapağı arkadaşım, minyatür sanatçısı Ayşe Keskin Uysal'a ait. Sevgili Ayşe, Uzaklara Giden Hükümdar öyküsünü okuduktan sonra çalışmıştı. Karakterlerin öykünün anlattığı döneme ve coğrafyaya uygun olması için özen gösterdi. Ona güveniyordum ve güzel bir çalışma ortaya çıkaracağını biliyordum, öyle de oldu. Uzaklara Giden Hükümdar Manas Destanı'ndan ilhamla yazıldı. Eski Türklerde ve kültürümüzde kadının yerini, rolünü vurgulamak için uygun, bir kadim metin ararken Manas aklıma düştü. Öyküyü yazabilmek için bir süre destan hakkında okumalar yaptım. Semetey, Yüce Han Manas'ın oğlu. Destanın bir kolu aynı zamanda, yani doğumdan ölüme kadar Semetey'in hikayesi uzun uzun anlatılıyor. Ayçürök de Semetey'in eşi. Destandan yola çıkış noktam sadece isimler değil tabii. Kurgunun, karakterlerin, öykü atmosferinin destanın ruhuna, anlatıldığı çağa, coğrafyaya aykırı düşmemesi gerekiyordu. Bunun için de epey çaba sarf ettiğimi söyleyebilirim. Peki, yazarken olmazsa olmazınız var mı? Yazma sürecinize katkı sağlayacak şeyleri kastediyorum. Elbette önce okumak. Yazabilmek için edebiyat, sosyoloji, felsefe, psikoloji hatta hiç ilgisi olmayan alanlarla ilgili okumalar yapmak gerek. Yani küpünüzün iyice dolması şart. Yoksa akmayan, yapay metinler çıkıyor bence ortaya. Müzik, öykülerin başındaki şarkılardan da anlaşılacağı üzere beni kurguya sürüklüyor. Ama yazma zamanım, yazma ortamım gibi olmazsa olmazlarım yok. Aklıma bir fikir düştüğünde ya da bir duygunun tesiri altındaysam notlar alıyorum önce. Düzenli defter tutan biri sayılmam. Küçük kağıtlara yazarım, bazen kaybederim onları da. Sonra notlarımı bilgisayara geçerim ve düzenlerim. Bazen de bilgisayar başında olup bitiyor her şey. Bu konu yine yazarla değil okurla ilgili. Yazdıklarım okurun içinde nasıl bir his bırakıyor, ben bilmiyorum ki... Geçenlerde tatlı bir okur \"Sizin kaleminiz bana iyi geliyor.\" yazmış, çok mutlu oldum tabii. Umarım başkalarına da şifa olur. Aşk değil de tutku desek daha doğru, belki. Çünkü tutkuyla, ısrarla, vazgeçmeden bir şeyleri isteyen, üzerinde çok çalışan insanlara hayranlık duyarım. Öykülerde anlatmak istediğim de kadın ve erkek arasındaki ilişki ve yakınlıktan ziyade yaşama karşı duyulan, hayata tutunmayı, bağ kurmayı sağlayan heves ve tutku. Öykülerde elimden geldiğince farklı kadın tiplerine ve başka sorunlara yer vermek istedim. Alegorik kahramanlar olsalar da elbette dünyada, ülkemizde kadının yaşadığı sorunlarla baş etmeye çalışıyor benim öykümde de karakterler. Çünkü her şeyden önce kadın olarak ben o sorunlarla baş etmeye çalışıyorum. Mesela Mika ile Kami'de değerini bulmaya çalışan, değer görmediği için yaşamın anlamı yitiren bir kadın var bence. Kırk Kralın Sevgilisi'nde sınırlarını sorgulayan ve kendini hesaba çeken bir kadın. Alacaklı Sıçanlar'da, direnen, öncü bir kadın. Ama önce de belirttiğim gibi okur gözüyle nasıl görünüyorlar, bilemiyorum. Buna siz karar verin. Kitabı okuyup benimle söyleşi yapmak istediğiniz için çok teşekkür ederim. Sevgili Elif Mert, sayenizde bir yazar daha tanıdım. Sizin de, Tuba Dere'nin de emeğine, kalemine sağlık. Samimi, sarmalayan, derinlere götüren bir söyleşi icin tesekkurler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kismette-varsa-k4026.html", "text": "Siyaset bir ilim değil, bir sanattır. demiş Alman Devlet Adamı Otto von Bismarc. Türk Dil Kurumu'nun Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış tanımıyla siyasetin sanat olduğu hususunda her iki tarifin dayanışma içinde olduğu görülür. Siyaset Bilimi adıyla eğitim kurumlarında okutulmasının yanı sıra bana siyaset yapma gibi söylevlerle halk arasındaki konuşmalara da nüfuz etmiştir. Zaman zaman siyaseti icra edenlerde bulunması beklenen özelliklerin araştırıldığı görülür. Dürüst, şeffaf, güven veren, ahlaklı, yardımsever, sorun dinleyen, ruhsal dengesi sağlam gibi özelliklerin sıralandığı İyi Bir Siyasetçi Nasıl Olmalıdır? konulu kamuoyu araştırmalarına beyazcam da kayıtsız kalmamıştır. Siyaseti ve siyasetçiyi konu alan birçok film kayda alınmıştır. Bu yapımlardan biri ve yazımızın konusu Nasipse Adayız isimli filmdir. İstanbul Beyoğlu İlçesi'nin belediye başkanlığı için yarışan Dr. Kemal Güner'in bir gününü anlatan konusuyla filmde, izleyicinin TV dizilerinden ve sinema filmlerinden tanıdığı Ercan Kesal başroldedir. Esas mesleği doktorluk olan oyuncunun kısa süreli siyasi geçmişinin yanı sıra kaleme aldığı eserlerden bazıları; Peri Gazozu, Cin Aynası, Velhasıl, Nasipse Adayız, Aslında, Evvel Zaman dır. Ercan Kesal'ın Nasipse Adayız isimli kitabından uyarlanan filmin yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği, Türkiye-Sırbistan ortak yapımı olan film Adana Film Festivali'nde En İyi Film dahil 5 ödül ve İstanbul Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülünü almıştır. Kesal'ın geçmişte Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz ile çalışmalarının etkilerinin görüldüğü yapım otobiyografik özellikler taşımaktadır. Çalışmada diğer rolleri Selin Yeninci, İnanç Konukçu ve Ercan Kesal'ın eşi Nazan Kesal üstlenmektedir. Ercan Kesal'ın 2000'li yılların başında belediye başkanlığına aday olduğu dönemdeki tecrübelerinden kesitleri içeren kitabının uyarlaması olan filmde; başkan adayının maruz kaldığı beklenmedik gelişmeler karşısında takındığı tavırları, tepkileri, uyum çabalarını, vazgeçtiklerini ve geçemediklerini anlatmaktadır. Altı kalın çizgilerle belirginleştirilmiş olan nokta ise; karakterin güçlü iktidar talebidir. Büyük bölümü bir düğün salonunda geçen filmde mekan İstanbul Okmeydanı, zaman ise günümüzdür. Politik hesapların yürütüldüğü yolculuktaki düğünler, toplantılar, mevlitler, siyasi görüşmelerin gerçekleştiği yerler ise filmin diğer mekanlarıdır. Seçim için yürütülen yedi aylık koşuşturmacanın devamı olan günde; düğün salonundaki organizasyonda Dr. Kemal Güner'in resmi adaylığının bir numara olarak adlandırılan parti genel başkanınca açıklanmasının beklentisiyle yaşananlar izlenmektedir. Sabah başlayarak gece yarısına kadar uzanan süreç başrolün güçlü görünüşünün arkasındaki zavallılığı ortaya çıkarmaktadır. Bu tezahür ayrıldığı eşiyle olan diyaloğunda ve şoförü Naci'nin iyi niyetli çabalarına verdiği ağır tepkide açığa çıkmaktadır. Film başlarken gösterilen asansör sahnesinde ana karakterin kendisine bir mimik bulma çabası aslında kişiliğindeki karmaşayı ifade etmektedir. Senaryonun izleyici zihninde çizdiği başkarakterle uyuşmayan sahneler ise hayrete düşürücüdür. Bunu nasıl yapar?, Neden bu kadar ödün vererek bu sürece katlanıyor? gibi soruları akla getirmektedir. En çok soru sorduran sahne ise; Dr. Kemal Güner'in bir yayaya çarparak trafik kazası yaptığında arabasını ve çarptığı adamı kaza mahallinde bırakarak kaçtığı sahnedir. Hipokrat yemini etmiş bir doktorun, halkın canını ve malını kendisine güvenerek teslim etmesine adaylığını koymuş bir siyasetçinin ve her şeyden öte vicdanlı bir insanın yap mayacağı bir davranış türüdür sahnedeki. Parti genel başkanıyla görüşme fırsatını tuvalette yakalamayı umut etme girişimi ve seçim vaadi olarak tamir etmesi için Dr. Kemal Güner'in cebine sıkıştırılan takma diş sahneleri ise komik olduğu kadar düşündürücüdür. Bir günden alınan kesit olduğu için giriş-gelişme-sonuç şeklinde ilerlemeyen filmde, ana karakterin siyasete uygun bir kişilik olmamasından hareketler bir mesaj duyma beklentisine giren izleyicinin bekleyişi nafiledir. Bununla birlikte kamera önünde oyuncu ve arkasında yönetmen olarak efor sarf eden Ercan Kesal'ın İstanbul sokaklarında geçen sahnelerinin doğallığı yardımcı yönetmenlerin başarısına işaret etmektedir. Dr. Kemal Güner karakterinin içindeki kör noktaların açığa çıkmasıyla, temelde siyaset yapmaya uygun olmayan birinin \"tipik\" siyasetçi ahlakına dönüşümü gözler önüne serilmektedir. Ne kadar dürüst, güvenilir bir insan olunursa olunsun ikiyüzlü ve çıkarcı olmaya sürükleyen siyaset dişlisini anlatmasından hareketle, özellikle herhangi bir makama talip olanlar tarafından izlenmesi gereken bir yapımdır. Hem siyasetin hem de insanın karanlık yüzünü anlatan film bir anlamda kendini yazan ve oynayan bir siyasetçinin belgeseli gibidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-ozlem-kurt-ile-konustuk-k5808.html", "text": "Bu sorunun şümullü bir cevabı olmakla birlikte evet, kutsal anlatılar, kutsal metinler diyoruz. Güçlü bir teolojik zemine dayanan kutsi, mukaddes, mübarek vb. kadim anlatılar. Klasik Çağ'a kadar gidebiliriz. Mürekkebin değdiği her şeye edebi kutsallık atfedilebilir, bir nevi. Örneğin kurucu metinler, zamanla kutsal metinler olarak tanımlanmaya başlanabiliyor. Bu bağlamda konuya bakınca bir anlatı kutsal görev icra edebilir lakin kırmızı çizgileri belirleyebilmek yüksek ustalık ve mürekkep yalamışlık gerektirmektedir. William Blake ne demiş \"yaşayan her şey kutsaldır\", hakeza \"Mürekkebin değdiği her kağıt kutsaldır, yeter ki; iz bıraksın\" gibi söylemleri çoğaltabiliriz. Ancak bu kaleme alınan her metin için geçerli olmayabilir. Yazar, kurgusal metninde bütün imkanları kullanabilir. Tabii ki bütün imkanları kullanabilmek için öncelikle sınırlılıklarını iyi etüt etmesi lazım, öyle bir sınır varsa! Gereksinimlerini bilmesi gerekir. Ancak o zaman kurgusal metnine gerektiği şekilde katkı sunabilir ve etkileyici, üstün bir anlatı ortaya koyabilir. Aksi takdirde tarih içerisinde zaman zaman farklı eğilimler olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Meseleyi bir şablona dökmekten ziyade modern, postmodern vb. yaklaşımlardan yararlanmak gerekir ki zaten biz yazarlarda bunlardan faydalanmaktayız. Zamanın ruhu diye bir şey var. Bu durum biraz kişinin türlerle kurduğu ünsiyet ile alakalı sanırım. Ben kendi öykülerimde sorunuzdaki unsurlardan yararlanmaya çalışıyorum. Edebiyat dergilerinde öyküler yazıyorum, yazmanın da gerekli olduğu kanaatindeyim. Nihayetinde edebiyatçıyı canlı tutuyor. Lakin \"görünüyorum o halde varım\" manasında bir görünmenin taraftarı değilim. Ancak geleneksel manada düşünürsek dergilerde yazarların kendilerini göstermeleri, diğer yazarlarla irtibat kurmaları günceli yakalamaları adına önemli faydaları olduğu aşikar. Edebiyat sanatında dergilerde yazma geleneği maziye dayanmaktadır. O yüzden modern zamanlarda yaşayan fertler olarak bizler görünmeyi adeta yüceltmekte, kutsallaştırmaktayız. Çağımızda görünmek öne çıkmaktadır ve hatta bazen absürt bir hal aldığı durumlar da olabiliyor. Dergilerin elzem bir görev ifa ettiğini, yazarların bu mecrada kendilerini kamuya takdim etme noktasında faydaları olduğu da ortadadır. Bu hususta denge her zaman önemli gibi duruyor. Bununla beraber diğer uç nokta olan edebi inziva babında yazar kulesinden seslenen insan da olmamalıdır. Yazmayı tasarladığım metni öncelikle ana hatlarıyla bir şablona döküyorum, \"tahayyülümde\". Sonra sürprizlerle dolu bir yazım serüveni başlıyor. Daha sonrasında yazma eylemine başlayınca başkarakteri muhatap alıyorum ve böylecezaman zaman öne çıkardığım karakterlerim de oluyor. Bu değişkenlik gösteriyor haliyle. Bazen kendimide muhatap alarak maceraya sürüklüyorum. Genel itibariyle okuyucuyu da düşünerek ve hikayeye dahil ederek yazma eğilimim olduğunu söyleyebilirim. Öykü benim için günümüz dünyasında yaşanan bazı olayları kayıt altına almak ve bu yönde görüş belirtmek için edebi bir araçtır. Benim için bunu yapmazsam, eğer yazmazsam bu olaylara kayıtsız kaldığım anlamına gelmektedir. Bu yüzden öykülerimin çoğu zaman belirli bir konteksti vardır. Bendeki yazma eylemini sadece öykü ile sınırlandıramam. Okuma-yazma öğrendiğim andan beri yazıya karşı duyduğum iştiyak beni öykü yazmaya sürükledi. Bu gelişme akademik olarak yazıyla uğraştığım için akademinin ötesinde edebi bir dil oluşturan kurgusal metinlerle de meşgul olmaya, yazmaya savurdu diyebilirim. Yazı sanatının sihirli, büyüleyici bir yanı var. Ben bunu şimdilik bilimsel makalelerimle, öykülerle yapmaya çalışıyorum. Öykü günümüz için modern insan yapısına uygun bir tür olarak karşımıza çıkmakta, çok konuşulduğu yerlerde birilerinin de yazması gerektiği düşüncesindeyim. Balkanlar efsunlu bir coğrafya. Uzun yıllardır, Türkiye/Payitahtta ikamet ediyorum. Yazmak için çok fazla haklı nedenlerim mevcut. Un var, tuz var...şeker beklemekte, bunu harmanlamakla meşgulüm. Bu soru beraberinde başka soruları da getirmekte. Kapsayıcı bir yanıt mümkün mü? Bir deneyelim. Kışkırtıcı bir soru, ciddi bir yazar kaleme aldığı eserlerinde haliyle dikkat eden, çevresine, tabiata, insana, dünyada olup bitene dair duyarlı olan biridir diyebiliriz. O yüzden yazdığımız şeyler haliyle kendi ruh halimizi/psikolojimizi tabii ki etkileyebilir. Daha ilerisini şimdilik tecrübe etmedim. İlahi bir kudret ve güçlü bir irade üzerinden şekillenir ömür. Söylenilenlere nasıl dikkat ediliyorsa, yazılanlara da dikkat etmekte fayda vardır. Ben de \"Söz ola astıra koyunu bacağından\" diyorum. Bu bağlamda okurlarım, bazı öykülerimin ağlattığını ve yer yer de tebessüm ettirdiğini ifade ediyorlar. Yani bir düşünce ve eyleme teşvik anlamında fiiliyatı etkileyen öyküler olabilir. Fakat tam olarak nasıl ve ne kadar olduğu meçhul. Bu etkilenmenin bir boyutu, farklı boyutları da mümkündür. Sorunuza amaçlar ve sonuçlar açısından değil, araçlar açısından cevaplayacak olursak, bu meselede kullanılan dile ve alt katmanlarına bağlı gibi geliyor bana. Bununla beraber hangi roman ve hikaye sorusu da önemli. Bin bir çeşidi var. Gerçek bir hikaye mi, tamamen fantezi mi, geçmişte mi yaşanmış, şimdi mi, gelecekte mi yaşanacak. İnsanların karakterleri üzerine mi ağırlıklı olarak, yoksa olaylar mı? Allah, yaratıcı, Tanrı, konuları var mı, yok mu? Kader konusunun kendisi var mı yok mu? Böyle binlerce soru var. Olabilir de, olmayabilir de. Sorunun özü yazılan konuya, yazarın niyetine, öykünün içindeki kontekstlere ve kullanılan kelimelere bağlı gibi duruyor. Türk öyküsü iyi bir seviye yakaladı kanaatimce. Çağdaş manada birçok öykücü arkadaşlar, dostlar var. Onları okumaya gayret ediyorum. Bu aralar klasikler ve kuramsal eserler ile biraz meşgul oluyorum. Dünya klasiklerinden, Türkiye ve Balkan Edebiyatından okumalar yapıyorum. Uzun zamandır akademik meşguliyet vesilesiyle yazdığım öykülerin derlemesini ertelemiştim. Günümüz itibariyle kitap haline geldiler, görücüye çıkmış oldular. Bu da sevindirici, motive edici oldu. Özetle, kendimle yarış içerisindeyim. Burada Yahya Kemal'in vecizesi önemli bir işlev göreceği için hatırlamakta fayda var. \"Bizim romanımız türkülerimizdir\" söylemini genişleterek şöyle diyebiliriz: Vardar Ovası'nı anımsayalım. Rumeli veya Balkan Türküleri'nin bizim en büyük hikayelerimiz olduğunu rahatlıkla diyebiliriz. Türk kültür dairesine dahil olmuş önemli temsilciler, misaller var. Edebiyat tarihinde tahkiye-hikaye geleneği belli bir maziye dayanmaktadır. İnsanlığın ihtiyaçları ve dönemin koşulları kendi öykülerini her zaman doğurmuştur. Hikaye anlatıcılığının kadim bir \"meslek\" olduğunu varsayarsak hikayelerimiz hep vardı. Günümüz itibariyle öykülerimiz modern manada ön plana çıkarak mevcudiyetini sürdürüyorlar. Bir de Mustafa Kutlu'nun hikayesi var. Akademik literatürde ve hikaye kuramcıları arasında tartışmalar olsa da, nihayetinde anlatılar denilebilir. Öykü, öykünmek... ortak çağrışımlar etrafında dönmektedir. Modern zamanların insanı uzun hikayelerden ziyade küçürek-kısa öyküler okumayı tercih ediyor. Velhasıl hikaye ve öykü arasında farklılıklar, ince ayrımlar olduğu ortadadır. Balkan Türkleri sözlü olarak hikaye geleneğinden geliyor ancak farklı eğilimlerde söz konusudur. Yazılı kültürün çok güçlü bir etkiye sahip olması hasebiyle daima yeni yönelimler ve teşebbüsler doğurmaktadır. Bu soruya aslında yukarıda kısmen cevaplamış oldum. Evet, öykü okumaya çalışıyorum, seçici olmaya dikkat ediyorum. Edebi değeri güçlü olan, okunacak çok fazla eserler var. O yüzden daha dikkatli davranmakta fayda var diye düşünüyorum. Çünkü zamanımız sınırlı ve bir yandan akademik çalışmalarımı sürdürüyorum. Bu aralar Joyce okuyorum diyebilirim. Süreli yayınları belli bir derecede takip ediyorum. Halihazırda öykü yazdığım dergiler de var. Dergileri önemsiyorum, dergi sürekliliği sağlıyor, motive edici bir yanı var. Yazmaya dair teşvik edici, etken bir araç olarak düşünebiliriz. Onun dışında yeni çıkan kitaplarla tabii ki ilgileniyorum. Kütüphanelerde ve kitapçılarda zaman geçirmeyi seviyorum, bana hitap eden eserleri de satın alıyorum. Böylece beğendiklerimi alıp okumaya gayret ediyorum. Bu aralar ilgi odağım daha çok edebiyat teorisi, öykü teorisi alanı olduğunu söyleyebilirim. Sizlere teşekkür eder, okurlarınıza selam ve saygılarımı sunarım."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-ayse-ay-ile-konustuk-k5782.html", "text": "Hayaller ve şartlar kişinin yazma sürecindeki başarısını besleyip destekliyor. Yazmayı yüceltmek adına pek çok kişi yazmaya başlama nedeni olarak yaşama sürecini, yaşamın getirdiği zorlukları hatta mutsuzlukları gösteriyor. İyi bir gözlemci olduğu ve hayata dair insanların çoğunun kaçırdığı güzellikleri yahut insana dair \"giz\"leri yakalamayı başardığı için yazdığını söyleyenler oluyor. Hayal gücüne dayanarak yazdığını ifade edenler de var. Söyleşi okumayı ve dinlemeyi çok severim. Bu belki yanlış bir tespit ama ben yazan insanların çoğunun ruhunda korkunç bir hırs görüyorum. Tatmin olmak bilmeyen bir taraf seziyorum. Aslında gerçek anlamda var olduğumuzu hissetmek için yazıyoruz sadece. Tatmin olmak istiyoruz. Bir var olma çabası gibi. Hani kişisel gelişimle uğraşanlar \"kendini gerçekleştirme\" der ya... Bu ifade hafif kalıyor. Daha sert bir ifade gerekli belki de yeterince ifade edebilmek için. Ne kadar rahat ve öz güvenli görünse de yazan insanların, çok başarılı bulduğum pek çok yazarın ki edebiyat tarihinde de bunun pek çok örneği mevcut, ruhunda asla tatmin olamayan bir taraf seziyorum ben, korkunç bir hırs. Kendisiyle savaşmak gibi bir şey. Kendisiyle kanlı bıçaklı olmak gibi, her ne kadar farklı bir imaj sergilese de... Belki bende de böyledir. Gerçekten bilmiyorum. Niye yazdığımı bilmiyorum. Tek bildiğim yazmanın bana iyi geldiği. Bütün kutsal kitaplarda ve hatta bütün inanç sistemlerinde vurgulandığı gibi anlatının kutsal bir yanı var, buna katılmamak mümkün değil. Sözün, mantıkla açıklanamayan bir büyüleyiciliği var. Tanrı'nın insanlara kutsal kitaplarla ulaşması -kıssalar- ve bu yolla iletişim kurması da bunu gösteriyor zaten. Beni bu noktada rahatsız eden yazma eylemini icra eden kişinin o kutsallığı kendisinde görüp birkaç iyi kitap yazınca kendi iç aleminde kendisini tanrılaştırması. Kutsal olan sözdür, anlatıdır elbette anlatıcı değil. Gerekmez. Yazmak bireysel bir eylem. Yazar özgür olmalı. Şöyle yaz, böyle yaz diyemeyiz. Bu tür anlatılar beni hiç rahatsız etmiyor. Hatta iyi ki varlar. Bir anlatım olanağıdır. Arzu eden, seven kullanır. Ben şu an için tercih etmiyorum. Bu tür anlatıları bir deneme, bir arayış olarak değerlendiriyorum. Saygı duyuyorum. Okur istediği ve okumaktan zevk aldığı metne ulaşıyor zaten. Bu yalnız yazara değil okura da müdahale etmek olur. Yazara da okura da bir şeyleri dayatamayız. Neyi, nasıl yazarsa yazsın esas olan iyi yazmaktır. Bunun da belli kuralları yok. Olmamalı. Yazarken karşıma birini alıyorum. Hayali biri bu... Zor beğenen biri... Sadece o tek kişiye beğendirebilmek için yazıyorum. Korkarım ölçütüm o. Ne yazsam beğenmiyor, tatmin olmuyor hiç. Evde o beğenmediği için müsveddede kalan pek çok öykü var. Hatta önce beğenip onaylasa da bir müddet sonra kıyasıya eleştirmeye başlıyor öykülerimi. Hani Kurt VONNEGUT diyor ya \"Yalnızca tek bir kişiyi memnun etmek için yazın.\" Elbette öykülerinizin beğenildiğini işitmek çok güzel bir duygu. Olumlu ya da olumsuz, okuyan herkesin öykülerimle ilgili mutlaka bir görüşü vardır ama herkesin ne düşündüğünü önemsemiyorum ben. O kafamın içindeki tek kişi benim ölçütüm. O beğendiği zaman benim için o öykü, olmuştur. Haklı bir nedenim yok aslında. Yazan insanlar yazdıklarının muhteşem olduğuna, yazmazlarsa \"edebiyat dünyası\"nın batıp, bitip yok olacağına inanıyorlar sanıyorum çoğunlukla. Söylem ve davranışlarda bunu seziyorum. Ama kötü bir haberim var: Yazmazsak hiçbir şey olmaz. Dünya falan da yıkılmaz. Yazmamış oluruz!.. Edebiyat tarihinde \"İyi ki yazmış.\" dediğim onlarca başarılı yazar var. Hakikaten iyi ki yazmışlar. Bize çok şey kattılar. İnsanlığa çok şey kattılar. Fakat ayaklarımız yerden kesilmemeli. Kendimizi tanrılaştırmamalıyız. Sadece yazıyoruz. Bu kadar... Yazmasam ne olur? Kim ne kaybeder? Hiç! Sadece ben yazmaya ihtiyaç duyuyorum, yazınca daha iyi oluyorum. Benim buna ihtiyacım var. Yazarın bu noktada kalabilmesi, \"kibir\" adlı bataklığa düşmemesi gerekiyor, diye düşünüyorum. Bütün bunları söylerken yazarın içinde yaşadığı topluma ve insanlığa karşı bir sorumluluğu olmadığını düşündüğüm şeklinde anlaşılmasını istemem. Yazarın, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa karşı sorumlulukları vardır. Yazdıklarım birilerinin yüreğine dokunursa bu benim için ayrıca mutluluk vericidir. Böyle bir deneyim yaşamadım. Yazdıklarımın çoğu benim yaşamımın bir noktasında karşılaştığım bir anın, bir durumun kurgu ile geliştirilip zenginleştirilmesi; o olayın, durumun benim hayata bakışım ve deneyimim yoluyla yeniden var edilmesi ile ortaya çıkıyor. Hiçbiri tamamen gerçek de değil tamamen kurgu da değil. Hayata dair şeyler... Hisler, düşünceler, acılar, sevinçler... Öyle bahsettiğiniz gibi bir gizem yok. Yahut ben yaşamadım. Yaşanmış bir olayı, acıyı, hissi yeniden kurguladım... İstediğim gibi. Ya da gördüğüm gibi. Yazarken yaşadığım hayata kendi içimden bakıyorum. Bir gün öncelikle kendimi aşabilirsem onlar gibi olmak istediğim iki isim var. Biri Tomris UYAR. Onu çok beğeniyorum. Yaşadığı hayata, içinde bulunduğu muhite bakınca onun o müthiş ve şaşırtıcı gözlem gücü beni hayrete düşürüyor. Nasıl başardı diyorum?... Tomris UYAR hayatının hangi noktasında bu insanlarla karşılaştı, böyle bir hayatı gözlemleme imkanı buldu? İkinci isim de yaşayan yazarlardan Necip TOSUN. Onun kendini yazmaya adayışını seviyorum her şeyden önce. Başarısının en önemli nedeni bu. Edebiyatın bütün dedikodularından, hırslarından, sataşmalarından uzak durarak kendini okumaya ve yazmaya adamış Necip TOSUN. En doğrusunu yapmış. Bir öykü yazarı olarak onun dilini çok seviyorum. Keyif alıyorum öykülerini okumaktan. Bunun dışında Necip TOSUN öykülerini başarılı kılan bir diğer husus da onun öykülerinin daima bir mesele barındırıyor olması. Yalnız şiirsel dile dayanan, güzel, hoş cümlelerle akıp giden öyküler yazmıyor Necip TOSUN. Hani kendisi diyor ya karakter yeni bir hayat teklifi olmalıdır, diye... İşlenmiş bir yazın dilinin yanı sıra Necip TOSUN öyküleri, aynı zamanda yeni bir hayat teklifi. Bu ikisini aynı anda başarabilen çok az yazar var. Kuramsal bilgi, birikim ve deneyimi ile de en üst sırada. Bütün bunların ötesinde \"Mazharı feyz olamaz düşmeyicek hake nebat/Mütevazı olanı rahmet-i Rahman büyütür.\" beytinin ifade ettiği gibi davrandığını gözlemliyorum. Yazarlığın, iyi yazmanın dışında her şeyden önce bir insan olarak kendini yetiştirme, olgunlaştırma meselesi olması gerektiğine inanıyorum. Kibir yok kendisinde. Bu yüzden \"rahmet-i Rahman\" büyütüyor onu. Hem güçlü kalemiyle hem kuramsal birikimiyle hem de mütevazı davranışları nedeniyle onun gibi olabilmeyi isterim ben de. Yarışmak demeyelim ama örnek almak diyebiliriz. Günümüz hikayesi, klasik hikaye anlayışından farklı bir yolda ilerliyor. Öykü yalnız bir hikaye anlatma meselesi değil artık. Öyküyü öykü yapan şeyler dili, yarattığı atmosfer, öyküdeki ritim en çok. \"Öykü\" demek gerektiğini söyleyenler bunu belirtmeye çalışıyorlar. Bazen sert ifadeler sarf edenlere rastlıyoruz. Her ne kadar eski alışkanlıklara bağlı biri olarak bir süre ben de böyle düşünmesem de \"öykü\" demek gerektiğini söyleyenlere katılıyorum çünkü günümüz hikayesi artık evrildi. Başka bir noktaya geldi. Bu yalnız bir sözcük değişimi değil. Öykü, sözcüğünü kullanmak daha doğru. Bugünün anlayışında, geldiğimiz noktada hikaye, öykünün anlattığı olaydır. Öykü ise türün adı. Dergileri mümkün olabildiğince takip ediyorum. Dergi yayıncılığı da yaptığımız için. İyi bir öykü okuru olmaya çalışıyorum. Öykü benim için çok özel bir tür. Yeni çıkan öykü kitaplarını da merakla takip ediyorum. Esra KAHYA'nın \"BENİM RÜYALARIM HEP ÇIKAR\" adlı ilk öykü kitabı çıktı. Son çıkanlardan onu söyleyebilirim. Onun dışında kitapları yeni çıkmış olmasa da başarılı bulduğum pek çok yazar var. Tümünü burada saymam elbette imkansız. Zafer ÇARBOĞA'nın \"RA'DAN DÜŞENLER\"; İbrahim Halil ÇELİK'in \"KORKUNÇ BEYAZ\" adlı öykü kitaplarını çok başarılı buluyorum. Mehmet Fırat PÜRSELİM'in kalemindeki toplumsal hassasiyet çok güzel. Muhammet ERDEVİR'in LAV DENİZİNDEKİ ADA ve PRELÜT adlı öykü kitapları öykü dili bakımından bana göre çok başarılı, çok başka bir noktada. Kitap Haber'e ve size çok teşekkür ediyorum bana da yer verme nezaketi gösterdiğiniz için."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-merve-altinoz-k5497.html", "text": "Çizilen her çizim, atılan her çizgi, çizerler için çok kıymetlidir elbet. Benim kıymetlim ise Güzel Sanatlar Fakültesine hazırlanmak için başladığım resim kursunda çizdiğim ilk desen çizimim oldu. O çizime baktığım her an; çizdikçe, çalıştıkça nereden, nasıl bir noktaya geldiğimi hatırlatır bana. O çizimin çizildiği zamandan bu yana 14 yıl geçti ve bu kıymetli çizimi resim çantamın içinde hala saklıyorum. Yeteneğimi keşfetmeme yardımcı olan ilk kişi lisedeki resim hocam olmuştu. Onun yönlendirmeleri ile lise bölüm tercihimi \"Grafik ve Fotoğraf\" bölümü olarak yaptım. Daha sonraki süreçte üniversite sınavlarına hazırlanmak üzere resim kursu arayışım oldu. Ve çok kıymetli kurs hocalarımla tanıştım. Onların yönlendirmeleri ve bana kattığı bilgi ve tecrübeler ile birlikte Güzel Sanatlar Fakültesi Çizgi Film-Animasyon bölümü ve Eğitim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliği bölümünü kazandım. Tercihim Çizgi Film bölümünden yana oldu. Bu süreçte almış olduğum eğitim ile birlikte keyif aldığım, ilerlemek istediğim alanlar belirginleşmeye başladı. Karakter tasarlamak benim için çok keyifli bir süreç olmuştu her zaman. Yeni bir hikaye, o hikayenin kahramanları, kişisel fiziksel özellikleri beni çok etkilemiştir. Bu sayede çocuk kitapları beni evimde hissettiren bir alan oldu. Çizdikçe, çalıştıkça, ve geliştikçe piyasadaki yerimi buldum ve bulmaya da devam ediyorum. Çizdiğim bir kitabı elime alana kadar çok heyecanlı oluyorum. Projeye başladığım ilk andan itibaren kitabın basılı halini görmek için sabırsızlanıyorum. Çalışma süreci projeye bağlı olarak uzun soluklu olabiliyor ve gelen revizeler ile birlikte bu süreç ne yazık ki daha da uzuyor. Çizim sürecinden sonra mizanpaj ve baskı sürecini de unutmamak gerek. Ekrana yansıttığınız çizgilerin, renklerin ve karakterlerin elinize ulaştığı o an çok keyifli bir an oluyor. Sayfaları çevirdikçe yeni basılan kitap kokusu ile birlikte çizimlerimi görmek en mutlu olduğum anlardan bir tanesi. Film süreci bir ekip işi olarak nasıl ilerliyorsa kitap süreci de aynı şekilde ilerliyor. Çizer, yazar, editör bu sürece dahil olan herkesin bir görev alanı var. Ben kendi alanımda çizgilerimle başbaşa kaldığım zaman çizgilerimin yönetmeni olarak görüyorum kendimi. Projeye bağlı olarak değişkenlik gösteren durumlar dışında, projenin en baştan belirgin ve net olması benim için çok önemli. Benim çalışacağım alan için, metinlerin çizim yapılacak alanlar için ayrılmış olması gerekir. En başından temelleri sağlam olan bir proje her zaman tercihim olmuştur. Aslında yaptığımız iş bir yandan çok keyifli, bir yandan da zor. Kendi hayal dünyanda kurguladığın karakterleri, mekanları; yazarın, editörün isteğine göre şekillendiriyorsun. Ortak bir dil oluşturmak projenin sağlığı açısından çok önemli oluyor. Sorun her sektörde her iş alanında olduğu gibi bizim alanımızda da var tabii ki. Son zamanlar için konuşacak olursak benim gözlemim, her alanda olduğu gibi yetkin olan olmayan herkesin yazmaya ve çizmeye başlaması oldu. Piyasada sağlıklı olan çalışmaları, bilgileri ve kitapları ayıklamak, tabiri caizse süzgeçten geçire geçire, eleye eleye bulmak okur kitlesi için önemli bir nokta bana göre. Yaptığınız alanda çalıştığınız kişilerle iyi bir ilişki kurduğunuz takdirde yaptığınız işin gidişatı da ona göre şekilleniyor. Her zaman dile getirdiğim gibi sağlıklı bir ilişki, sağlıklı bir projeyi de beraberinde getirir. Olaya sadece yazar bazlı değil de ekip bazlı baktığımda ekipteki herkes her fikre, revizeye açık olmalı benim için. Tabii makul seviyede olmalı değişiklikler. Dediğim dedik, istediğim istedik kafasında olunduğu zaman ne siz yaptığınız işten keyif alıyorsunuz ne içinize sinen bir projeyi ortaya koymuş oluyorsunuz. Ekip uyumu bu noktada çok önemli bir. Bu konuyu karşılıklı yapılan bir alışveriş gibi düşünebiliriz. Beklentiler aynı zamanda ortak aynı zamanda da karşılıklı oluyor çünkü. İki tarafında birbirine karşı anlayışı, özverisi olması gerekiyor. Yönelmiş olduğum alan ve yapmış olduğum mesleğin de etkisi var diye düşünüyorum; içimde bir yerde hala büyümemiş bir çocuğun enerjisi var. Dolayısıyla çocuklarla aram çok iyidir. Yapmış olduğum işlerde yazar-çizer buluşmasına işlerim dolayısıyla henüz katılım sağlayamadığım için aktif olarak çocuklarla saha içinde buluşma fırsatım olmadı. Umarım bu fırsat en kısa sürede tekrar karşıma çıkar ve çocuklarla birlikte yaptığımız işleri beraber konuşma fırsatımız olur. Hedefim her zaman başarıya ulaşmak oluşmuştur. Başarı serüveninde başarıyı tetikleyen ve etkileyen birçok faktör var tabii. Bazen istediğiniz, düşündüğünüz hedefin karşılığını alamadığınız anlar olabiliyor. İşimi en iyi şekilde yapmak ve okurun çizdiğim görsellerden benim kadar heyecan ve keyif alması noktasında kendimi sorumlu hissediyorum. Verdiğim enerjinin karşı tarafa geçmesi, daha doğrusu geçebilmesi benim için çok kıymetli bir an. İşimin gerektirdiği kadar okurum diyebilirim. İyi bir okur henüz olmadım ne yazık ki. Belirli bir tarih aralığında bitirmeniz gereken bir iş var elinizde. Bu tarih aralığında kendi düzenimde sağlıklı ve hızlı bir şekilde o işi bitirmeyi hedeflediğim için okuma kısmı çizdiğim alanlar ile sınırlı kalıyor. Beni zorlayan... Aslında projeden proje bu durum değişkenlik gösteriyor. Çok gerçekçi karakterler benim için zorlayıcı bir unsur. Kendinize has oluşturmuş, oturtmuş olduğunuz bir tarzı gerçekçi nitelikte resmetmek gerçekten zor bir süreç. Tıkandığım noktalarda ise kendime, daha doğrusu çizgilerime yakın bulduğum kıymetli çizerlerden ilham alıyorum. Proje ilk elime geldiğinde projeyi okuyorum ve projeye başlamadan benim için uygun olup olmadığına karar veriyorum. Çizgi ve tarzıma uygun değilse o projeyi almıyorum. Bana uygun olmayan bir projeyi kabul ettiğim zaman açıkçası işkenceye dönüşebiliyor yaptığım iş. Çocuk kitaplarının yanı sıra çocuk dergilerine de çizimler yapmaktayım. Yaptığınız her iş en iyi işinizdir elbet. Benim için bende iz bırakan ve çok keyif aldığım en iyi işlerim \"Uçuk Ailemle Kaçık Maceralar\" serisi, \"Farkındalık Hikayeleri\" serisi ve son olarak bir çocuk dergisine çizmiş olduğum bir sayfa çizimi olan \"Tavuklar Nereye Saklanmış\" görseli diyebilirim. Yurt içi ve dışı olarak takip ettiğim sanatçılar var. Kendime yakın bulduğum sanatçıların işlerinden keyif alıyorum. Çocuk kitabı üzerine olmasa da, büyük bir projenin daha doğrusu bir sinema filminin altyapısında çalışmayı çok istiyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/herkes-icin-siyer-mekke-k4703.html", "text": "Ramazan ayı taşıdığı manevi rüzgarla ruhumuzu bambaşka bir mevsimin iklimine davet etmektedir. Bu ayda içinde rikkat, şefkat, mağfiret ve rahmet olan bulutlar, yüreklere neşe ve heyecan verecek olan ahdini daha yeni bozmuş yağmurlar gönderirler. Bu yağmurlara on bir ay boyunca hasret kalmış sineler, muştularla yüklü bu ayla birlikte dirilmeye başlar. Dirilmeyi yaşayabilmek için çoraklaşmayı da son noktasına kadar yaşamak gerekmektedir. Toplumda yaşanan haksızlıklar, yalanlar, iftiralar, fitnelerle ortaya çıkan samimiyetsizlik, güvensizlik ve itimatsızlıklar, bu çoraklaşmaya yol açan ciddi sebepler olarak tanımlanabilir. Bu sebepleri ortadan kaldırmak ancak yürekleri kendine getiren bir çağrı ile mümkündür. Bu çağrı elbette vahiydir. Vahye muhatap insanlık, vahyin inşa ettiği ve bizim için en güzel örnek olan Peygamberimizle ancak özüne tekrar kavuşabilir. Peygamberimizin yaşadıkları, tecrübeleri ve hayatı bir vahiy olarak okuma biçimi vücuda geldikçe ömür güzelleşebilir. Peygamber sevgimizin ramazan ayında daha da artması alemlere rahmet olandan nasiplenmemiz içindir. Bu nedenle Ramazan ayında peygamberimizi anlatan eserlere yoğunlaşıyor, onu anlatan programları izliyor, onun ahlakı olan Kur'an'la hemhal olmaya çalışıyoruz. Değerlendirdiğimiz eser bu iklimi evlerimize taşıyacak bir nitelik barındırıyor. Siyer konusunda oldukça yetkin bir alim olan Muhammed Emin Yıldırım hocaefendi ile sunuculukta çığır aşan Bekir Develi'nin geçen yıl youtube kanalında yaptıkları programın kitaplaşmasıyla oluşuyor. Herkes İçin Siyer serisinin ilk kitabı olan \"Mekke Dönemi\" eseri, ruhumuzun eksik yanlarına peygamber sevgisi tutturuyor. Böylece yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bir programdan, yine sohbet tadını bozmadan, herkesin anlayabileceği ve okurken bu muhabbetin bir parçasıymış gibi hissedebileceği bir eser oluşuyor. Bir solukta okunabilecek, bildiğiniz şeyleri dahi yeniden okurken farklı bir bakış açısını tadabileceğiniz bir eser... Kronolojik sıraya bağlı kalıp soru-cevap şeklinde oluşturulan eser, Peygamberimizin Mekke dönemini kırılma noktalarıyla birlikte ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. Fakat her şeyden önce Peygamberimizle ilgili yazılmış siyer kitaplarından eserin farkı ortaya konularak bir anlamda usul de belirlenmiş olmaktadır. Bu usul, Peygamberimizin yaşadıklarını günümüze taşırken bozulmaya tabi tutmadan hassasiyetle taşıma çabasıdır. Onun adına konuşmadan ve onun adına kararlar vermeden, içinde bulunduğu şartlarla günümüze getirmektir. Eser bu usulü ortaya koyduktan sonra Peygamberimizin hayatına odaklanmaya başlamaktadır. On dört bölümden müteşekkil eser, giriş kısmında belirtildiği üzere covid-19 kısıtlamaları nedeniyle konuların geçtiği yerlere seyahat mümkün olmadığı için sabit bir mekanda youtube programı olarak tasarlanmak zorunda kalıyor. Eser hazırlanırken bu durumun okuyucu zihninde bir eksikliğe sebebiyet vermemesi için karekodlar oluşturularak konuyla ilintili görseller ve tablolar sosyal mecradan kolaylıkla takip edilir bir forma dönüştürülmüş. Bu durum sanal-matbu birlikteliğini başka bir noktaya taşımış diyebiliriz. Peygamberimizle yolculuk şeklinde okunabilecek bu eserde; Halime annemizle seviniyor, Amine annemizin yokluğunda göz yaşı döküyor, Hatice annemizle evliliğine mutlu oluyor, Ebu Talib için dua ediyor, Mekke'nin ileri gelenlerinin yaptıkları zulümlere beraber direniyor, Taif'te taşlanan mübarek vücuduna kalkan olmaya çalışıyor, Miraç yolculuğunun gönle düşen huzuruna ortak oluyor, Yesrib'e hicretin heyecanını duyuyorsunuz. Eseri okurken Muhammed Emin Yıldırım'ın zarif üslubu ve Bekir Develi'nin meraklı mizacını zihninizde canlandırabiliyorsunuz. Genelde sohbet dili edebiyata aktarılırken sık yaşanan hataları eserde görmüyorsunuz. Ustaca sorulan sorular genellikle konuyu derinleştirirken, cevaplar ise detaylı ve konunun tam kavranılmasını sağlayacak şekilde veriliyor. Yine bir Ramazan ayında ama çıktıktan bir yıl sonra, gecikmeli de olsa istifade edebildiğimiz böyle bir eserle karşılaşmak oldukça güzel oldu. Her Ramazan yeniden okunabilecek bir şekilde eseri oluşturan Muhammed Emin Yıldırım hocamıza ve bunu alt yapı olarak hazırlayan, tasarlayan ve sunan Bekir Develi'ye ne kadar teşekkür etsek azdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/islam-alimlerinden-tavsiyeler-serisi-10-kitap-bd24.html", "text": "Sitemiz yazarlarından Ferhat Özbadem tarafından derlenmiş olan bu set son dönemin tanınmış İslam Alimlerinden ve Öncü Şahsiyetlerin dilinden tavsiyeler içermektedir. Eserlerin çokluğu ve dağınıklığı gerekli özeni göstermeye engel olduğu için Ferhat Özbadem'e ait Tavsiyeler serisini tek tek kitap olarak sitemize eklemek yerine alfabetik sırada tek kitapmış gibi sitemize ekleyeceğiz ve bağımsız olarak her kitaba ulaşabilmek için gerekli linkleri de paylaşacağız. - Aliya İzzetbegoviç - Fethi Yeken - Hasan El Benna - Hasan En Nedvi - Malcolm X - Mevdudi - Mustafa Meşhur - Said Havva - Seyyid Kutub - Yusuf El Karadavi Kitapları satın almak için kitapyurdu.com sitesini kullanabilirsiniz. - Aliya İzzetbegoviç - Fethi Yeken - Hasan El Benna - Hasan En Nedvi - Malcolm X - Mevdudi - Mustafa Meşhur - Said Havva - Seyyid Kutub - Yusuf El Karadavi Kendi çağının şahitliğini en güzel şekilde yapıp, Müslüman dava adamı sorumluluğunu yerine getiren Aliya bizlere düşünce ve fikir olarak büyük bir miras bırakmıştır. Bu mirasın en güzel şekilde korunup diğer nesillere teslim edilmesi ise bizim sorumluluğumuzdur. Bu sorumluluğun gereği olarak Tavsiyeler eseri ortaya çıkmıştır. Aliya'yı anlamak ve yolunu devam ettirmek Aliya'ya olan sevgimizin en belirgin ispatı hükmünde olacaktır. Aliya'nın yeryüzünün güzelleşmesi için verdiği mücadele ve ortaya koyduğu fikirlerin anlaşılmasına katkı sağlamak için Aliya'nın Tavsiyelerini dinlemek gerekiyor. Alimler yeryüzünü aydınlatan ilim, ufuk, düşünce ışıklarıdır. Alimi olmayan toplumlar karanlıklarda kalırlar. İnsanların en zor zamanlarda sığındıkları limanlardır onlar. Toplumların ıslah ve ihyası noktasında özel bir öneme haizdir alimler. Yağmur damlalarının çorak toprakları dirilttiği gibi, alimler de toplumların dirilmesine vesile olurlar.Tavsiyeler eseri, alim Fethi Yeken'in fikir bahçesinden derilen güller ile oluşmuştur. Sabır... Direniş... Gücünü arttırma... Karşı duruş... Başarıya odaklanmak... Aceleci olmamak... Sevdanın yükü altında mutlu olmak...Tavsiyeler eseri müslüman fertte olması gereken güzelliklere işaret etmektedir. Durmak geri gitmektir... Daima ileri git... Daima çalış... Tembellik ve pasiflik müslüman işi değil. Müslüman adam çalışkan adamdır. Daima yürüyüş halinde olan adamdır... Zinde ol... Işılda... Kendini yenile... Sürekli çalış... Elindeki bir işten yoruldun ya da bıktınsa başka bir işe geç...Tavsiyeler eseri, sürekli yürüyüş halinde olmana yardımcı olacak bir eserdir. Tavsiyeler eseri, sana yeni bir bakış açısı verecektir. Motivasyonunu yükseltecektir. Karanlıkta meşalen, çölde pusulan, uzun yollarda yol işaretin olacaktır. İçinde bulunduğumuz çağa damgasını vuran İslami davet önderi şehid imam Hasan El Benna hayatı ve mücadelesi ile çok güzel örneklikler ortaya koymuş alim bir şahsiyettir. Şehid İmam, iyi bir Müslüman olmanın yolu ve yöntemi ile ilgili olarak bir kısım tavsiyelerde bulunmuştur. Hemen bütün tavsiyeleri hayatın içinden olan ve ahiretimiz için çok faydalı olacak tavsiyelerdir. Şuurlu bir Müslüman evvela ve öncelikle dünyaya geliş gayesinin idrakinde olmak mecburiyetindedir. Müslüman, \"kulluk\" şuuruna erdiğinde, kendisi için dünyadaki tek önceliğin Allah olduğunu idrak eder. Şuurumuzun artması için Tavsiyeleri dinlememiz gerekiyor. Müminler adabı muaşerete çok dikkat eden insanlardır. İslam ahlakı bunu gerektirir. Müminler küçüklerine sevgi, büyüklerine saygı gösterirler. İnsanlara karşı kesinlikle hürmetsizlik etmez. Oturma kalkma adabına dikkat eder.Tavsiyeler eseri, bizlere adap kurallarını hatırlatmaktadır. Müminler okuma ve yazmaya çok önem vermelidirler. Bugün Müslümanların en büyük sorunlarından biri de az okumalarıdır. Okuma eylemini hayatımızın merkezine almak zorundayız. İlim olmadan Salih olmaz. İlim olması için de mutlaka okumamız gerekir. Teori olmadan pratik olmaz. Teori olması için mutlaka okumamız gerekir. Müminler her alanda en iyi olmak zorundadır. En iyi olmanın olmazsa olmaz şartı okumaktır.Tavsiyeler eseri okuma bilincimizin artmasına katkı sağlayacaktır. Yakın dönemin büyük islam alimlerinden olan Hasan en Nedvi'nin eserlerinden, günümüz dünyasının sorunlarına çözüm önerileri sunan ve gençliğin içinde bulunduğu bunalımlardan kurtulma yollarını gösteren tavsiyeleri yayın dünyamızda bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Öncü ve önder şahsiyetler tarih boyunca toplumları etkilemiş, ardından sürüklemiş ve yol göstermiştir. İnsanlık tarihinde birçok öncü şahsiyet ortaya çıktığı gibi İslam tarihinde de birçok öncü şahsiyet ortaya çıkmıştır. Zamanın şartları, sosyal, bireysel ve ekonomik buhranlar sürekli öncü şahsiyetlerin ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır. İşte yakın dönemimizde ilmi ve yaşantısı ile örnek ve öncü şahsiyetlerden biri de Hasan en Nedvi'dir. \"Yeryüzünü dolaşınız, milletlere, halklara bakınız; göreceksiniz ki, insanlık dünyanın her bölgesindeki çeşitli ırklarıyla tek bir buhranın ıstırabını çekmektedir: \"İman ve Ahlak Buhranı.\" Belaların belası, musibetlerin musibeti, insanların acı acı dert yandığı her problemin kaynağı budur işte. Kaybolan ve kaybı bütün dünyada musibete uğramamıza sebep olan tek şey, imandır. Sarsılan ve sarsılması fert, cemiyet, devlet ve hatta dünya çapında problemlerle karşılaşmamıza sebep olan tek şey ahlaktır.\" Diyen Hasan en Nedvi, imanlı ve ahlaklı bir neslin inşa olması yollarını yazdığı eserler ile ortaya koymuştur. Tavsiyeler eseri de Nedvi'nin eserlerindeki tavsiyeleri büyük bir okyanustan süzülen berrak sular gibi alarak okuyucunun istifadesine sunmuştur. Siyahi bir adam sözünde durarak cennete doğru yol alırken hem siyahilere hem beyaz adamlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öğretmişti. Bazı hayatlar edebidir, bazı hayatlar tiyatraldır, bazı hayatlar sinemasaldır, bazı hayatlar eylemseldir ve bazı hayatlar hepsi bir aradadır. İşte Malkolm X'in hayatı da böyle bir hayattır. Tavsiyeler eseri, bu doludizgin ve aksiyon dolu hayattan damıtılan fikirlerden meydana gelmiştir. Malkolm X'iayrıca seviyoruz. Bu sevgimizin ifadesi olarak Malkolm X'i en yakın çevremizden başlayarak ulaşabildiğimiz her insana tanıtmamız gerektiğine olan inancımızın bir sonucu olarak Tavsiyeler eseri ortaya çıkmıştır. Gökyüzüne bak, bulutlara bak, yıldızlara bak. Sonsuzluğu hisset. Gökten gelene bak. Anlamaya çalış. Göğe bakan gözün ışıldasın. Güneşe bak.Tavsiyeler eseri göğe bakmayı anlatan bir eserdir. 20. yüzyılın başlarında dünyaya gelen daha 17'sinde gazete çıkarmaya başlayan, yeni bir ülkenin doğuşu ve şekillenmesinde rol alan ve 20. yüzyılın sonlarında vefat eden bir şahsiyet olan Mevdudi, fıkıh, ekonomi, siyaset, tarih, siyer, sosyoloji, kültür tarihi ve Kur'an ilimleriyle ilgili önemli eserler yazdı ve bu eserleri dünyanın neredeyse bütün dillerine çevrildi.Tavsiyeler eseri, Mevdudi'nin bu eserleri analiz edilerek hazırlanan bir eserdir. Mevdudi'nin en önemli yönlerinden biri kendi çağını çok iyi okumasıdır. Çağın sorunlarına islami perspektif ile çözümler getirmesidir. Bu manada Mevdudi'nin kendi döneminde yaptığı çözümleme ve mücadele bugün için yol göstericidir.Tavsiyeler eseri, Mevdudi'nin fikirlerinin özünü barındıran bir eserdir. Müslüman gençliğin kendi çağının sahabe ufkunu yakalaması için Mevdudi ve diğer islam düşünürlerinin eserlerinden ve görüşlerinden istifade etmesi gerekir. Mevdudi'nin gençliğe yaptığı çağrı bu meyanda çok önemlidir. \"Ey gençler! Size nasihatim gelecek asrı İslam asrı kılmanızdır. Çünkü Batı medeniyeti çöküşün eşiğindedir. Komünizm de Kapitalizm de peyderpey çökecektir. Bu çöküşlerden sonra dünyada bir boşluk meydana gelecektir. Bu boşluğu da İslam'dan başka bir güç dolduramayacaktır.\" Tavsiyeler eseri, bu gençliğin donanımına katkı sağlamak için hazırlanmıştır. Mevdudi, seçkin bir alim, uzak görüşlü bir devlet adamı, gönülleri etkileyen bir hatip, ikna edici ve verimli bir yazar, bilgili bir hukukçu, birinci sınıf bir organizatör, korkusuz, boyun eğmeyen bir lider, iyi bir iktisatçıdır. Eserleri okunduğunda ilmi derinliği ve çok yönlülüğü daha iyi anlaşılacaktır. Tavsiyeler eseri, Mevdudi'nin eserleri ile buluşmaya vesile olacak bir çalışmadır. Allah için çalışacağız. Sevdamız göklere yükselsin diye çalışacağız. Daha çok insanın kalbinde iman gülleri açsın diye çalışacağız. Durmadan! Yorulmadan! Yılmadan! Korkmadan! Aşk ile çalışmaya devam edeceğiz...Tavsiyeler eseri bu çalışmalar için yol gösterici bir kitaptır. Güçlü olacağız... Kalbimiz güçlü olacak... Ruhumuz güçlü olacak... Aklımız güçlü olacak... Bedenimiz güçlü olacak... Fikren güçlü olacağız... Maddi olarak güçlü olacağız... Güçlü olmak zorundayız. Bu sevda çok güzel bir sevda bu dava çok büyük bir dava... Bu davanın amacına ulaşması için güçlü olacağız... Zayıf yanlarımızı onaracağız... Tavsiyeler eseri bizi güçlü kılmaya vesile olacak bir eserdir. Her şeyin bir vakti olabilir. Lakin iyi olmanın bir vakti yoktur. İnsan daima iyi olabilir. İyilik her zaman olduğunda bir anlam ifade ediyor. Daimi iyi olmanın yolu insanın iyi olmak konusunda istekli ve ısrarcı olması ile ilgilidir. İyilik arttıkça kötülüğe yer kalmaz. Bütün boşlukları iyilikle ile doldurmak gerekiyor. Tavsiyeler eseri, iyilik neferi olmamıza vesile olacak bir çalışmadır. Dünyayı değiştirmeye en yakınındaki kişiden, kendinden başla! Dünyada düzeltebileceğiniz, daha iyi yapmayı başarabileceğiniz ilk ve son önemli kimse kendinizsiniz. Bak sana önemli bir sır vereyim. Sen cehenneme gittikten sonra bütün insanların cennete gitmesi bir anlam ifade etmez! Bunu sakın unutma. İyileşmeye, düzelmeye, güzelleşmeye kendinden başla. Sonra başka insanların iyileşmesi, düzelmesi ve güzelleşmesi için çalış.Tavsiyeler eseri sana yol gösterecektir. Kısa sayılabilecek bir ömre yüzlerce kitap telifi sığdıran bir alim olan Said Havva'nın eserlerinden alınan bu tavsiyeler, günümüz insanının birçok sorununa çözüm getirmekte, insanların içinde bulundukları karanlıklardan aydınlıklara çıkmasına vesile olacak nitelikte tavsiyelerdir. Mücadele ve azim dolu bir hayat yaşayan Said Havva, islamın hem bu dünyaya bakan yüzünü hem de ahirete bakan yüzünü en güzel şekilde eserlerinde anlatan bir alimdir. Özellikle manevi donanım ve gelişim ile ilgili vermiş olduğu bilgilerde ayet ve sahih hadisleri merkeze alan Said Havva, güzel bir dünyanın kurulması için hayatını adamıştır. \"İslam ümmetinin iyi eğitim görmüş kültürlü bir kitleye ihtiyacı vardır. Bu iyi eğitimli ve kültürlü kitle oluştuğunda ve harekete geçtiğinde islam ümmeti için güzel günlerin gelmesi gecikmeyecektir. Namaz, nefsi arındırmada en sağlam sebeptir. Namaz, kulluğun, tevhidin ve şükrün anlamını gönle yerleştirmektir. Aklın olgunluğu için fikir ve zikrin bir arada olması gerekir. Zikir ve fikrin artması ise tefekkür ile mümkündür. İnsan, ancak Allah'ı gereği gibi tanıdığı zaman O'nun emirlerine sarılır.\" Gibi tavsiyeler ile yolumuzu aydınlatmakta, doğru yönü bulmamız için bize pusula olmaktadır. Hayatı, eserleri, mücadelesi ve şehadeti/şahitliği ile yüzyılımızın aydınlık çehresi olan aziz ve mümtaz bir şahsiyeti anlatmak, bu şahsiyetlerin biyografik ve kişisel yönlerinden ziyade, düşüncelerinin ve perspektiflerinin ele alınıp, analiz edilip, güncelleştirilmesi meşakkatli olmakla birlikte bir sorumluluk, bir vefa borcu, bir duruşun simgesel ifadesidir.Tavsiyeler eseri bu sorumluluğun gereği olarak meydana gelmiştir. Kutub, Kur'an neslinin oluşumunu ve bu neslin öncülüğünü toplumun ıslah ve felahı için olmazsa olmaz olarak görür. Bu neslin toplumdaki ifsadı sonlandıracağını ve islamın bu yol ile icra ve tatbik edileceği görüşünü savunur. Bu yönü ile toplumun ıslahının toplumsal arınma ile olacağı görüşünü savunur. Yani yukardan aşağı şekillenen bir değişim ve dönüşüm değil, aşağıdan yukarı doğru şekillenen bir yönetim anlayışına sahiptir.Tavsiyeler eseri, Kur'an neslinin oluşumuna katkı sağlamak amacı ile kaleme alınmıştır. Kutub'un düşüncelerini ve anlam dünyasını tam olarak idrak edebilmek için Kutub'un bütün eserlerini tek tek analiz edip birçok yönü ile örneklik teşkil eden hayatını da iyi bilmek gerekir.Tavsiyeler eseri Seyyid Kutub'un bütün eserleri analiz edilmek sureti ile ortaya çıkan bir eserdir. Tabuları yıkan, taasubu ortadan kaldıran bir düşünce anlayışı ile özgürlükçü, aksiyoner, özgün ve donanımlı bir neslin yani 'Kuran neslinin'' sorumluluğunu yerine getirmesi ile örnek bir İslam Toplumunun oluşacağını ve dinin/islamın böylece en güzel şekli ile fonksiyonunu icra edeceğini en güzel şekli ile Tavsiyeler eserinde bulacaksınız. Yusuf el Karadavi, aklı ikna eden, kalbi sarsan etkili bir hatip... Geçmişleri taklit etmeyen, kendi yazdıklarını tekrarlamayan asil bir yazar... Sağlam birikim sahibi ve orta yolu benimsemiş bir fakih... Nakli ve akli pek çok İslami ilimlerde yetkin bir alim... Doğuda ve batıda şiirleri gençler tarafından ezberlenmiş şair... Gelenekçilik ile yenilikçiliği bir arada barındıran ve İslam'ın değişkenleri ile sabitleri arasında dengeyi koruyan bir düşünür... Yusuf el Karadavi'nin \"İman ve Hayat\" adlı eserinden çıkarmış olduğumuz bu tavsiyeler büyük alim Karadavi'nin ne kadar büyük bir alim olduğunu ispat mahiyetinde bir durumla karşı karşıyayız. Onlarca eseri olan Karadavi'nin tek bir kitabından elli tavsiye çıktı. Her bir tavsiyesi bir zümrüt değerinde olan bu tavsiyeler gençliğin yol haritası olacak güzellikte tavsiyelerdir. \"Mümin Allah'a ibadet etmekle, haramlardan sakınmakla hiçbir şey kaybetmez; aksine hakka doğru istikamet, hayır üzerinde sebat ve şehvetten korunma imkanları kazanır. Bütün bunların ötesinde de ruhunda huzur, hayatında sükunet elde eder. Buna rahatlıkla şu cevabı verebiliriz: Huzurun tek bir kaynağı vardır; o da Allah'a, ahiret gününe imandır. Öyle derin doğru bir iman ki, şüphe onu bulandıramaz, nifak onu bozamaz. Gerçek hayat da bunu gösteriyor, tarih de bunu destekliyor ve basiretli, insaflı her insan da bunu kendi nefsinde ve etrafındakilerde fark ediyor.\" Tavsiyeleri ile insana huzur ve mutluluğun adresini gösteren Karadavi yolumuzun yaşayan aydınlık meşalelerinden biridir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hadislerle-evlilik-k4149.html", "text": "Evlilik, bir kurum olarak geçmişten günümüze önemsenen bir unsur olarak insanlığın fıtri özelliklerine vurgu yapmasının yanında birlik ve beraberliği, sağlıklı nesillerin yetişebilmesi için bütün peygamberler, özellikle de İslam Peygamberi Hz. Muhammed s.a.v.'in önem verdiği bir amellerden birisi olagelmiştir. Evlilik, insanları manevi yönden gelişmesine, olgunluk kazanmasına katkı sağlayan bir nimet olarak görülmüştür. Toplumsal yapının işlerlik kazanabilmesi için aile kurumunun oluşması, bu kurumun da oluşabilmesi ise evlilik ile mümkün olmaktadır. Evlilik; insanoğlunun yaratılışında mevcut olan ve fıtri özellikleri olan cinsellik ve birlikte yaşama/hayat arkadaşlığı duygusunun bir gereğidir. İnsanoğlunun sosyal bir varlık olması, onu diğer insanlarla bir arada yaşama gerekliliğine götürmüştür. İlahi dinler de bu birlikteliği özellikle kadın ve erkeğin birlikte yaşama biçimselliğini evlilik kurumu adı altında birleştirilmesinin uygun olacağını her daim savunmuşlardır. Ahlaki ve erdemli olanın bu şekilde bir yaşam biçimi olduğu ilahi dinlerin tamamında vardır. Evlilik; nefsin ve neslin korunmasına doğru atılan emin adımlardan biridir. Sürekli olarak bekar kalmak, yahut diğer dinlerdeki ruhbanlık gibi unsurlar gayr-ı ahlaki uygulamaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ferdi ve toplumsal bir takım hastalıklardan kurtulmak ve korunmak için evlilik müessesinin uygun ortam ve şartlarda gerçekleştirilmesi, özellikle kolaylaştırılması sağlıklı bir neslin oluşması için büyük önem arz etmektedir. Modernizmin bireyselliği ön plana çıkartması, günümüz insanında fıtri bozulmalara sebep vermekte, bu da farklı eğilimlerin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bireyselliğin sonucunda ortaya çıkan kaoitik ve şizofrenik durumlar, bireylerde çıkmazlara sebep olmakta, bu da bireyin felaketini getirmektedir. Bireyler içerisinde düştüğü yalnızlık girdabında farklı eşya veya unsurlara sarılarak bu durumdan kurtulmaya çabalamakta, sarıldıkları yanlış unsurlar da onları daha çok dibe çekmektedir. Modern insanın derdine çare olacak unsurların temeli dinde mevcuttur. İnsanın fıtri özelliklerine hakim olan inanç sistemi, bu dünya hayatının daha sağlıklı bir biçimde geçirmesine katkı sağladığı gibi iç huzurunu da sağlar. Hadislerle Evlilik adlı eser, evlilik müessesi hakkında İslam Peygamberi Hz. Muhammed s.a.v'in düşüncelerini kısa, öz ve anlaşılır biçimde sunan tematik bir eser. Küçük bir risale şeklinde hazırlanan bu eser, evlilik hakkında genel olarak sunulan hadislerin bir derlemesi niteliğinde olduğu gibi evlilik ve aile kurumunun önemi üzerine de uzman ekiplerce görüşler aktarılmaktadır. - Eş Seçimi - Evlenmek: Hayatı Paylaşmak - Nikahın Şartları - Sahih Nikah - Evlilik Merasimi - Peygamberimizin Eşleri - Neslin Korunması - Eşler Arası Özel Hayat - Boşanma Konuları dahilinde evlilik kurumunu ve aile yaşantısına değinmektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/polisiyeye-giris-kitabi-50-maddede-polisiye-edebiyat-k5676.html", "text": "Alper Kaya'nın son inceleme kitabı \"50 Maddede Polisiye Edebiyat\", geçtiğimiz aylarda Karakarga Yayınları etiketiyle okurla buluştu. 50 Maddede Polisiye Edebiyat bir polisiye indeksi değil öncelikle. Yalın ve akıcı bir dille yazılmış, türe ilgi duyan okurlar için her anlamda nitelikli bir giriş kitabı, hem öğretici hem eğlenceli hem de yarattığı merak duygusuyla yeni okumalar için heveslendiren bir tür kılavuz kitap var elimizde. \"50 Maddede Polisiye Edebiyat\", polisiyenin kuralları, suç ve polisiye ilişkisi, altın çağ dönemi ve meşhur dedektiflerden hareketle, okurların temel polisiye bilgilerini pekiştireceği detaylarla başlıyor; ardından Çin, İrlanda, İspanya, İtalya, Almanya, İskoçya, Fransa ve Güney Amerika ve İskandinav ülkelerinde polisiye türünün özgün görünümleriyle sürüyor; ağırlıklı olarak yerli polisiyeye ayrılan başlıklarla sona eriyor. Yüzü aşkın kaynakçadan yararlanılan kitapta, yüksek lisans ve doktora tezlerinden, yabancı web sitelerine ve hatta Türkiye'de gerçekleştirilmiş bazı konferanslara, söyleşilere kadar oldukça geniş bir arka plandan süzülen bilgiler var. Polisiye türüne dair ayrıntıların tıpkı bir film kurgusu gibi birbirlerine eklemlenerek ilerlediği bir akış söz konusu. Öte yandan Kaya, edebiyathaber'de yayımlanan söyleşinde belirttiği gibi ülkelerin polisiye edebiyat tarihlerinden bahsederken, polisiye türüne sansür uygulayan despot rejimler bakımından birbiriyle eşleşenlerini peş peşe koyarak okurun zihninde kıvılcımlar yaratmayı da ihmal etmiyor. 50 Maddede Polisiye Edebiyat, Alper Kaya, Karakarga Yayınları, 1. Baskı: Nisan 2023, İstanbul. 248 s."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ozgurluk-nimet-mi-lanet-mi-k5566.html", "text": "Çünkü özgürlük, onu daha bireyselleşmiş ve akılcı bir varlık haline getirmesine karşın aynı zamanda daha soyutlanmış ve dolayısıyla kaygılı ve güçsüz de kılmıştır. Bu anlamda özgürlüğün getirisi olumlu ve olumsuz olarak iki yönlüdür. Bireyselleşme öncesi- geleneksel toplumlarda sınırları belirli ve güvenlikli alanda rahat rahat yaşarken özgürlük aracılığıyla eski güvenli bağlardan kurtularak bireyselleşen insan, bir anda kendini güvensiz, kimsesiz ve güçsüz bir halde bulabilir. Törel anlamda soyutlaşan ve yalnızlaşan birey için özgürlük kaldırılması ağır bir yük haline gelebilir. İşte bu noktada insan özgürlükten kaçış yolları geliştirerek bağımlılıklara boyun eğmekte, bir kurtarıcının ya da bir diktatörün yönetiminde robot olmayı tercih etmektedir. Fromm, özgürlüğün doğuştan mı geldiği yoksa toplumsal bir sorun mu olduğu konusunda tek taraflı düşünmez. İnsanın özgürlüğünü hem doğuştan getirdiği özellikler hem de toplumsal şartlar belirler. Ona göre, insan sadece öz bilince sahip ussal bir varlık değildir, doğasında şeytani güçler de barındırır ancak bunu çağa veya döneme hakim olan toplumsal-siyasal koşullar değiştirebilir. Bu anlamda insanın değişmez bir benliği yoktur. Orta Çağ'da insan kişiliğinde görülmeyen bazı özellikler Rönesans döneminde görülmeye başlanır. Mesela Orta Çağ'da görülmeyen ün tutkusu, çalışma açlığı, rekabet, hırs ve doğa güzelliği anlayışı Rönesans ruhuyla beraber ortaya çıkmıştır. Burada asıl önemli olan insan doğasının nasıl işlendiği ve yapılandırıldığıdır. Erich Fromm'a göre sadece doğuştan getirdiğimiz içgüdülerimizin doyurulması yetmez, insan dünyayla tinsel bağlar kurmak zorundadır. İnsan doğuştan bütün insanlarda ortak bulunan açlık, susuzluk, cinsellik gibi temel dürtülerle doğar. Evet, bunlar temel ihtiyaçlardır, doyurulmalıdır ama bunların yanında sevgi, nefret, aidiyet, güç istenci gibi doyurulması gereken soyut gereksinimleri de vardır. Bunların doyurulması da en az doğal dürtüler kadar önemlidir. Eğer aile ve toplum tarafından uygun şartlar altında yeteri kadar doyurulmazsa boyun eğme ve kaçma mekanizmaları devreye girecek birey bu açlığı gidermek için başka yollar deneyecektir. İnsanın toplumsal tarihi onun doğadan kopuş tarihidir. Öz bilinç sahibi insan ölümün, hastalığın, yaşlanmanın, diğer canlılardan farklılığının bilincindedir. Çocuk anasından doğar doğmaz ayrı ve farklı biyolojik varlık haline gelir. Fakat gene de uzun bir süre annesine bağımlı olarak yaşar. İlerleyen süreçte yavaş yavaş, kademe kademe ilksel bağlarından kurtularak özgürlüğünü kazanır. Fakat öz bilinç sahibi insan özgürleşirken aynı zamanda evren karşısında ne kadar küçük ve değersiz olduğunun da bilincine varır. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Ya özgürlük ve bireyselleşmenin getirdiği bilinçle dünyayla yeni bağlar kurup olumlu yönde benliğinin gelişimini sağlayacak ya da kendinden daha üstün bir otoriteye boyun eğerek özgürlükten kaçış yolları geliştirecektir. - Orta Çağ'ın birçok düşünür tarafından karanlık dönem olarak görülmesi. - Gerici düşünürler tarafından idealize edilmesi. Birinci görüştekiler, Orta Çağ'da kişisel özgürlüğün bulunmadığına, büyük kitlelerin küçük azınlıklar tarafından yönetildiğine, baskı ve otoriteye, batıl inançlara vurgu yaparlar. İkinci görüştekiler de dayanışma duygusuna, insani değerlerin ekonomik işlerden üstün tutulduğuna, insan ilişkilerindeki samimiliğe, Katolik kilisenin evrenselliğine ve Hristiyanlığın insan sevgisine dikkat çekerler. Yazara göre bunların hepsinin doğruluk payı vardır. Ama Orta Çağ'ı modern çağdan ayıran en önemli özellik bireysel özgürlüğün bulunmayışıdır, saptamasını yapar: Eski dönemde herkes, toplumsal düzendeki rolüne zincirlenmiş durumdadır. (s-60) Kişi çağdaş anlamda özgür değildi ama yalnız ve soyutlanmış da değildi. Toplumsal düzen doğal düzen olarak algılanıyordu ve onun bir parçası olmak güven ve aidiyet duygusu veriyordu. Orta Çağ toplumunda kent ekonomik düzeni görece durağandır. Zanaatkarların ne üreteceğine, ne kadar satış yapacağına loncalar karar veriyordu. Rekabetten ziyade dayanışma vardı. Mala çok tamah etmek aç gözlülük ve oburluktan sayılırdı. Bunlar da çok büyük günahlar arasındaydı. Ekonomi toplumun her tarafını kuşatmamıştı, ekonomik çıkarlar erdem ve ahlaktan daha önemli değildi. Servetin tek elde toplanmasına engel olunuyordu. Servet insan için vardır, insan sermayenin efendisidir ilkesi geçerliydi. Kilise önemli bir kurum olarak insanın Tanrıyla ilişkisinde aracı rolünü oynuyordu. İnsanlara bir taraftan ilk günah doktrinini aşılarken diğer taraftan Tanrının sonsuz sevgi ve merhametini bütün insanlara koşulsuz sunduğu ve bu yüzden Tanrı tarafından sevildikleri ve bağışlanacakları umudunu yaygınlaştırıyordu. Dünya ve insan evrenin merkeziydi, cennet ve cehennem gelecekteki yaşam yeri, doğumdan ölüme dek yaşanacak olaylar Tanrı'nın takdiriydi. Orta Çağ'ın sonlarına doğru toplumsal, ekonomik ve siyasi koşullar değişince insanın kişiliği de değişmeye başladı. Ortaya çıkan yeni koşullar Orta Çağ toplumunun bütünleşik ve merkezi yapısını zayıflattı. Sermaye biriktirmek, bireysel ekonomik girişimcilik ve rekabet önem kazandı. Yeni bir sınıf olan burjuva ortaya çıktı. Kilisenin rolü zayıfladı, yeni ekonomik güçler ve kapitalistler toplumun patronu oldular. Geleneksel, dine dayalı insani ilişkilerin yerini paraya ve rekabete dayalı seküler ilişkiler almaya başladı. Tabii yeni ekonomik ve kültürel gelişmeler her sınıf için aynı etkiyi göstermedi. Değişim, zengin ve varlıklı kapitalistler için olumlu etki yaratırken aşağı orta sınıflar, işçiler ve köylüler için büyük olumsuz sonuçlar doğurdu. Yeni gelişmeler zengin ve güçlü sınıflar için güvenli bir dünya yaratırken zenginlik ve güçten yoksun büyük kitleler için güvensiz bir dünya anlamına geliyordu. İşte Orta Çağ'dan Yeni Çağ'a geçiş böyle bir güvensizlik, huzursuzluk ve fakirlik içinde gerçekleşiyordu. Dini alandaki yeni öğretiler zengin üst sınıflara değil, kentli orta sınıflara, kentlerdeki yoksullara ve köylülere hitap ediyordu. Çünkü kitlelerin yeni ortaya çıkan olumsuz koşullarla baş edebilmelerini sağlayacak öneriler getiriyordu. Reformasyonun iki önemli düşünürü Martin Luther ve John Calvin, dinde reform yaparak bu umutsuz kitlelere yeni durum karşısında dayanma gücü aşılamayı amaçladılar. Özellikle Luther, Hristiyanlık dinini Kilisenin tahakkümünden kurtararak bireyselleştirdi, insanın özgürleşmesi yolunda büyük adımlar attı. Fakat dinin öznel deneyime indirgenmesi ve kilise kurumunun ortadan kalkması bireyi güvenli alanın da dışına itmek anlamına geliyordu. Kilise her ne kadar bireyi kendi otoritesi altında tutsa da ona bir aidiyet duygusu ve güvenli alan sağlıyordu. Yazara göre Luther'in öğretileri tam tersi bir etki yaratmış insanın daha da güvensiz, yalnız ve kaygılı bir bilince sahip olmasına neden olmuştur. Başta da söylediğimiz gibi bireye güvenlik veren temel bağlar koparıldıktan sonra ortaya çıkan dayanılmaz güvensizlik, yalnızlık ve güçsüzlük duygusunu yenmek için bireyin önünde iki yol vardır: Ya ''olumlu özgürlük'' dediğimiz gelişmeyle birey, sevgi ve çalışma ile coşkusal, duygusal ve zihinsel yetilerini gerçekleştirerek dünyayla kendiliğinden bir ilişki kurar ya da geride kalarak, özgürlüğünü feda ederek ve bireysel beniyle dünya arasında oluşan boşluğu ortadan kaldırarak yalnızlığını yenmeye çalışır. İkinci yol aynı zamanda bir kaçış mekanizmasıdır. Bireyin varlığını tehdit eden bir korkudan kaçışın ifadesidir. Bu çözüm yolu görünüşte dayanılmaz kaygıyı bastırır ve paniğe kapılmayı engelleyerek yaşamı olanaklı kılar ama altta yatan gerçek sorunu çözmez. Kitapta ele alınan ilk özgürlükten kaçış mekanizması, bireysel benin yoksun olduğu gücü elde etmek ya da, başka bir deyişle, yitirilmiş bulunan temel bağların yerine geçecek yeni \"ikincil bağlar\" aramak için, kişinin kendi bireysel beninin bağımsızlığından vazgeçmesi ve kendi benini, başka birinin beniyle ortak yaşam içinde eritmesi şeklindeki eğilimler olacaktır. Bu kişilik yapısının belirgin biçimleri, boyun eğme ve egemenlik kurma isteğinde, ya da daha doğrusu, normal ve nevrotik kişilerde değişik ölçülerde var olan mazoşist ve sadist isteklerde görülmektedir. Yetkeci kişiliklerde, mazoşist eğilimlerden başka, bunun tam tersi yani sadist eğilimler de görülür. Birbirine az çok gömülmüş üç çeşit sadist eğilim vardır. Bunlardan biri, onları yalnız ve yalnız birer araç, \"yoğrulmak hamur\" durumuna getirmek üzere, diğerlerini kendine bağımlı kılmak ve onlar üzerinde kesin, sınırsız bir yetke uygulamaktır. Diğer bir sadist eğilimde, başkalarını yalnızca katı bir yetkeyle yönetmek güdüsü değil, onları sömürmek, kullanmak, onlardan çalmak, derilerini yüzmek, kısacası, yenecek yutulacak neleri varsa almak itkisi vardır. Bu istek kişinin verebileceği duygusal ya da zihinsel özellikler gibi maddi olmayan şeyler yanında maddi şeyleri de hedef alabilir. Sado-mazoşist isteklerle yıkıcılığın çoğu kez iç içe bulunsalar da birbirlerinden ayrı tutulmaları gerekir. Yıkıcılık, etkin ya da edilgin ortak yaşama ereğini değil, nesnesinin yok edilmesi ereğini gütmesi açısından farklıdır. (s-189) Ama o da bireysel güçsüzlük ve soyutlanmışlığın dayanılmazlığından kaynaklanır. Dışımızdaki dünyaya kıyasla güçsüz olduğum duygusundan o dünyayı yok etmekle kaçabilirim. Onu yok etmeyi başarırsam yalnız ve soyutlanmış olarak kalacağım, ama benimki, benim dışımdaki nesnelerin yenilmez gücü karşısında ezilmeme olanak tanımayan harika bir soyutlanmadır. Dünyanın yok edilmesi, kendimi, onun tarafından un ufak edilmekten kurtarmak için yapabileceğim son, nerdeyse umarsız girişimdir. Sadizm nesnenin kendisiyle iş birliği etmeyi, onunla bütünleşmeyi amaçlar; yıkıcılıksa nesnenin yok edilmesini hedef alır. Bu mekanizma, diğer mekanizmalar içinde en yaygını ve en kullanışlı olanıdır. Birey başkalarının kendisinden beklediği rollere bürünür ve fazla direnmeden sürüye uyum sağlar. Ben ile dünya arasındaki tutarsızlık ve onunla birlikte de bilinçli yalnızlık ve güçsüzlük duygusu da ortadan kalkar. Bu mekanizma, bazı hayvanların kendilerini korumak üzere renk değiştirmesiyle kıyaslanabilir. Onlar da kendi çevrelerine o kadar benzerler ki, çevrelerinden nerdeyse ayırt edilemezler. Kendi bireysel benliğinden vazgeçen ve bir robot haline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robotla aynı olur ve artık kendisini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir. Yunan mitolojisinden alınan bu pasajda şu hakikati ayan beyan görebiliyoruz: Özgürlük kaldırılması veya taşınması ağır bir yüktür. Karar vermek, düşünmek, bireysel sorumluluk almak, kendini geliştirmek ve benliğini gerçekleştirmek hiç de kolay değildir. Erich Fromm'un da belirttiği gibi insan özgürleştikçe bireyselleşir ve eski güvenli bağlarından kopar, artık hayatında tek başınadır. Bu dayanılmaz yalıtılmışlık, güçsüzlük ve kaygı halinden kaçmak için birtakım kaçış mekanizmaları geliştirir. Özgürlükten kaçışın ve kaçış için geliştirdiği mekanizmaların altında yatan temel psikolojik etmen budur."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/edebiyat-gemisinde-dusunce-adamlari-bd35.html", "text": "Tarih boyunca düşünürler umumiyetle edebiyat hassaten şiir ile ilgilenmişlerdir. Bu durumun rastlantı olması kesinlik ile mevzu bahis olamaz. Hakikat penceresinden bakıldığında bu durum, düşünme eylemi ile edebiyatın, düşünce metaforu ile şiir arasında var olan birbirini tamamlama gerçeği olarak ifade edilebilir. Düşünmek sanatsal bir eylemdir. Edebiyat sanatsal bir etkinliktir. Şiir edebi bir unsurdur. Nihayetinde düşünce, edebiyat ve şiir sanat ortak paydasında buluşuyor. Şiirdeki hikemiyat edebiyattaki hikmete tekabül eder. Sanatın bir nevi hikmet arayışı olduğunu var sayarsak; bu durumda düşünce eyleminin olmaması mümkün değildir. Düşünürlerin edebiyatçı kimliklerini araştırıp, topluma ifşa etmek ayrıca sanatsal bir sorumluluktur. Bu anlamda edebiyat yönü keşfedilmeyi bekleyen birçok isim tarih yaprakları arasında keşfedilmeyi bekliyor. Aynı zamanda düşünce ufkumuzu aydınlatan bu güzide insanlara karşı da sorumluluğumuzdur. Bir insanı her yönü ile keşfetmek kainatı keşfetmeye eşdeğer bir eylemdir. İnsanın edebiyat ve sanat yüzü keşfedilmediği takdirde önemli bir eksiklik ortaya çıkacaktır. Ve bu keşif kamil manada yapılan bir keşif olmayacaktır. Kemal manada eksik olan keşif ise, verilen emeğin zayi olmasına, yapılan çalışmanın meyvesiz olmasına sebep olacaktır. \"Edebiyat Gemisinde Düşünce Adamları\" kitabı genel olarak düşünce ve fikir yönleri ile tanınan entelektüel şahsiyetlerin edebi ve sanatsal yönlerini ön plana çıkaran bir çalışmadır. \"Edebiyat Gemisinde Düşünce Adamları\" adlı çalışmada edebi yönleri ön plana çıkarılan entelektüeller; Seyyid Kutub, Hayreddin Karaman, İhsan Süreyya Sırma, Mehmet Emin Akın, İmam Şafii, İmam Gazali, Ahmede Xani, Abdülaziz Rantisi, Elmalılı Hamdi Yazır, Ali ulvi Kurucu, Şule Yüksel Şenler, Emine Şenlikoğlu, İbn Hazm, Ömer Nasuhi Bilmen, Salih Mirzabeyoğlu, Mustafa Sabri Efendi, Hasan Basri Çantay, Ali Koçak ve Cemil Meriç'tir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-okuma-hareketi-besinci-okur-bulusmasi-k5525.html", "text": "Kitaphaber sitesi, kültür dünyasına zengin katkılarla on iki yılını geride bıraktı. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarının yanında şair ve yazarlarla yapılan canlı yayınlar ve söyleşilerle de kültür dünyamızı genişletmektedir. Kitaphaber ailesine destek ve emek veren bütün yazarlar bir birlik içinde titizlikle hareket etmekte ve yapılan bütün faaliyetler gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu güzel birlikteliği okuma alışkanlığı kazandırarak geliştirmek için de 81 ilde yüzlerce kişinin aynı kitabı okuyup düşüncelerini paylaşacağı bir birliktelik kurma fikri Kitaphaber ekip toplantısında doğmuştur. Ağustos 2022 itibarıyla başlayan harekette ilk toplantı 2022 Eylül ayı son haftası olarak kararlaştırıldığı gibi gerçekleştirildi. Geçirdiğimiz Asrın Felaketi Depremin ardından toplantılarımıza yeni yeni başladık. Biriken kitaplarımızı toplantılarımızla telafisini sağladık. Okuma kitabımız koordinatörlerce her okurun kazanımında olması gerekli eserler arasından seçilmektedir. Son toplantılarımızda: Müzeyyen Çelik K.'in Bütün Ağırlıklarım, Özlem Karapınar'ın Aynadaki Kadınlar, Viktor E. Frankl'in İnsanın Anlam Arayışı, Gurbet Lüy'ün Dünyayı Değiştiren İcatlar ve A. Erkan Akay'ın Kara Kapan adlı eserleri değerlendirildi. Ordu Okur Grubu; Mine Çalışkan koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi. Denizli Okur Grubu; Özlem Karapınar koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi. Kırıkkale Okur Grubu; Gurbet Lüy koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi. Kütahya Okur Grubu; Müzeyyen Çelik K. koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/siirden-saire-bd14.html", "text": "den değerlendiren okur, bunun için metnin kalbine nüfuz edebilmelidir. Bu sayede metni içselleştirebilir çünkü. Şiir değerlendirmeleri, şiir geleneği / birikimi ve eleştiri imkanları içindedir. Esas olan bu donanıma sahip olmaktır. Sözü edilen yüzleşme, metne nüfuz etme ve metni içselleştirme gibi ameliyelerle işlevsel hale gelir. Eleştiri, bir bilim kabul edilip teknik olarak ve eser temelli yapılmış, veriye dayalı şekilde eserin gerçek değerinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Çünkü bu sayede eserin değeri ortaya çıkar; şiir, iyi ve güzel olmayandan kurtulur, eserin darası düşülür. Şair; iyi / güzel / olgun eser için teşvik edilmiş olur. Eleştirinin rehberliği; okura, yazara ve yayın dünyasına kılavuzluktur. ''Şiirden Şaire'', yazarın önce bir okur olarak, şiir üzerine düşünme, metni anlama ve yeniden anlamlandırma yazılarından oluşan bir tür inşa faaliyeti esasen. Bu bağlamda; ''Şiirden Şaire'', okur ve şair için olduğu kadar, şiir üzerine düşünen, esere yaklaşım tarzı bulmaya çalışan herkes için de rehber niteliğinde."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ne-ararsan-bende-var-dukkani-k5751.html", "text": "Sokak müziği üzerine bir kitap arıyordum. Görevli; \"Stokta bir tane var, şu bölümde bulabilirsiniz.\" diyerek diğer müşterilere doğru yanımdan uzaklaştı. İşaret ettiği bölümdeki ilk rafa baktım, yok. İkincisine baktım, orada da yok. Üçüncü rafa bakarken bir kitap ilişti gözüme. Adı; Bozuk Müzik Kutusu'ydu. Şöyle küçük boyutlu, az sayfalı, kapağında notalar uçuşan bir çocuk kitabı. \"Allah Allah, çocuk kitabının ne işi var bu bölümde?\" diyerek kitabı incelemeye başladım. Yazarın ilk sayfadaki özgeçmişin başlığında Alkang 'dan sonra Kaplangı yazıyordu. Buna göre evlilik sebebiyle almış olmalıydı bu soyadını. Dikkat ve aceleyle özgeçmişi okumaya başladım. Okudukça \"maşallah\" dedim. Çocukluğu beş farklı ülkede geçmişti yazarın. Böyle hareketli ve renkli bir çocukluk, çocuk kitapları yazmaya yöneltmiş olmalı diye düşündürdü. İlkokulun bir bölümüm Gana'da, bir bölümünü Kosta Rika'da okumuştu. Ardından Amerika ve Latin Amerika'da geçen eğitim hayatından sonra artık Türkiye'de olduğunu, metin yazarlığı, reklam ve film müzikleri için söz yazdığını, çeviri yaptığını ve de çocuk kitapları yazdığını okudum. Yazar çok yönlü ve çok renkliydi. Eh bu saatten sonra kitabın bir sayfacığını açıp okumak şart olmuştu. Rastgele açtığımda 30.sayfa denk geldi. Zaten kitap toplam 47 sayfaydı. Resimleri oldukça büyüktü. Açtığım sayfada sadece altı cümleyle her iki sayfaya yayılan bir çizim vardı. Okuduğum cümlede: \"Satıcı alttaki dolaptan diğerlerine benzemeyen bir kutu daha çıkarmış.\" oldu. Haliyle yine merak ettim. Gizemli bir cümleydi okuduğum. Okusa mıydım kitabı? Nasıl olsa resimleri büyük, metni az bir kitaptı. Bir solukta okuyabilirdim. Kitabevinde okuma koltukları da vardı. Hatta cafe bölümü bile vardı. Fakat öyle yapmadım. Aradığım kitabın stok hatası nedeniyle aslında ellerinde olmadığını teyit eden görevliye bu kitabı alacağımı söyledim. Bozuk Müzik Kutusu nu aldım eve getirdim. Okumam birkaç dakika sürdü. Üzerine düşünmemse daha uzun. Aslında, hakkında yazmaya dahi karar verecek kadar uzun düşündüm. Kitabın konusundan bahsedecek değilim. Çünkü birkaç kısa cümle dahi yazsam güçlü ipuçları vermiş olurum. Bunun yerine iki konuya değineceğim. Biri kitabın çizeri, diğeri ise ben olsaydım kitabı çocuklarıma nasıl okurdum sorusu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunu Emine Bora'nın çizimleri eşlik ediyor yazara. Komik saç ve bıyıkları var karakterlerin. Bedenlerin üst kısmı geniş çalışılmış. Yetişkinlerin dişleri bile bir bebeğin süt dişleri gibi resmedilmiş. Renkler pastel tonlarda, hayal kurmaya davet ediyor. Ne Ararsan Bende Var adındaki dükkanın raflarıysa hayallerle dopdolu. Kitabın arka kapağında; ekranı kapat, kitabı aç yazıyor. Bu sloganı çok sevdim. Küçük yaşta kitap sevgisi vermeye çabalasak da zaman ilerlediğinde ekranlar hayatımızın bir parçası oluyor maalesef. Varsın olsun, çocuklarımızla küçük yaşta tanıştırdığımız kitap kokusu bir gün mutlaka onlara kendisini hatırlatacaktır. İnanıyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cennetin-yolu-bd39.html", "text": "İslami davet ve tebliğ çalışmaları ile ilgili yaklaşımların güncelleştirildiği bir çalışma olarak, bir sorumluluğu hatırlatma ve bu sorumluluğun ayrıntılarına inen bir kitap olarak \"Cennetin yolu\" her seviyeden insanın okuyabileceği çalışma. Davet ve tebliğ çalışması olan Müslümanların okuma programlarında başucu kitabı olarak bulundurabilecekleri bir eser. Davet ve tebliğ çalışmaları içinde hayatını idame ettiren bir yazarın kaleminden günümüz davet ve tebliğ çalışmaları için yol gösterici bir özelliği olan \"Cennetin yolu\", iyiliği emretme kötülükten sakındırma ibadetini hatırlatan bir eser olarak istifadenize sunulmuştur. Kitapta verilen ana mesaj; tebliğ et cennete git olarak özetlenebilir. İslam kardeşliğini isar bilinci ile ihya etmekten geçer. Ümmet olma kaygısı ile dua ve yardımlaşmadan geçer."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turk-edebiyatinda-siirin-dunu-bu-gunu-yarini-sohbetler-i-k5596.html", "text": "Arapça ş r kökünden gelen şi r \"sezgi, ilham, ilhama dayalı ifade\" olarak tanımlanan bir anlama sahip. Nişanyan ise İbranice şrr kökünden gelen şir \"1. dizi, zincir, gerdanlık, 2. manzume, şarkı, şiir\" sözcüğü ile eş kökenli görmektedir bu kavramı. Yaşar Çağbayır, Büyük Türkçe Sözlük'te şiiri; 1. İnce bir duyguya sahip olma. 2. Düz yazıya karşıt olarak zengin sembollerle, ritim ve ses uyumları ile süslenmüş yoğun duygu ve heyecan yansıtan dizeler halinde süslenmüş edebi anlatım biçimi. 3. Bir dönemin ya da bir şairin bu sanatı kullanma biçimi. 4. Şiir türü. 5. Dizeler halinde oluşturulmuş fazla uzun olmayan eser; manzume. 6. Mecaz. Şeklinde tanımlamıştır. TDK Sözlüğünde ise şiir; 1. isim, edebiyat Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan, hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan edebi anlatım biçimi, manzume, nazım, koşuk. 2. isim, mecaz Düş gücüne, hayale, imgeye, gönle seslenen, anı, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey. Şeklinde tanımlanmıştır. Dünya literatüründe de şiirin ne olduğu hususunda birçok tanımlama mevcuttur. Bunların en başında Aristo'nun Poetika adlı eseri gelmektedir. Bildiğiniz gibi Poetika, Aristo'nun şiir sanatı üzerine bir incelemesi olarak adlandırılmaktadır ve bu adlandırmadan sonra yapılan bütün şiir çalışmaları peotik çalışma adı altında literatüre girmiştir. Tarihte şiir sanatı özelinde yapılmış ilk çalışma olan bu eser, kendisinden sonra yapılacak bir çalışmaya da örnek olmuştur. Aristo, bu eser özelinde şiire baksa da genel olarak sanat alanına dair düşüncelerini de paylaşmış ve şiiri de sanatın bir kolu olarak aktarmıştır. Ben konuyu şimdi başka bir yazar özeline çekerek şiirin ne'liği konusunu biraz daha genişletmek istiyorum. 19. Yüzyıl entelijansiyası arasında önemli bir yere sahip olan İngiliz filozof John Stuart Mill'in What is Poetry? Adlı çalışmasına dikkat çekmek istiyorum. What is Poetry? Adlı çalışma, bir şair olmayan, fakat şiirin beslendiği sahayı iyi bilen, sosyolojiden felsefeye, ekonomiden iktisada, tarihten mantığa kadar birçok alanda çalışmaları olan Mill'in felsefik ve dünya görüşü çerçevesinde şiire yaklaşımını ortaya koyarken, şiirin de neler ile ilgili olabileceği hususunda ayrıntılı çözümlemeler sunmaktadır. Türkçeye Ceyhun Dikici tarafından çevrilen bu çalışma, Mill tarafından 1833 tarihinde başlamış, 1859 yılında tamamlanmıştır. Mill bu çalışmasında şiiri, bir sanat olarak ele almakta ve şiirin ilgi alanı nesnel meselden ya da bilimden oldukça ayrı bir konumda olduğunu ifade etmektedir. Yine aynı yazısında \"tüm dişe dokunur kurmacalarda şiir vardır\" ifadesi şiirin edebiyatın bir tür temeli olarak konumlandırılmasına neden olmaktadır. Şiirin ne'liği konusunda Mill, eğer şiir hakkıyla yapıldıysa hakikattir diyor. Bu da bizim şiirden anladığımızla uyuşmaktadır. Şiir, bir tür şuur, hakikati görme, anlama ve anlamlandırma biçimi olarak edebi türler arasından dili en çok esnetip geren bir usuldür. Şiirde çünkü kelimeler anlamlarını olabildiğine esnetir, genişletir. Şiiri anlamak için her şiir için diyemesek de- hakikat nazarıyla bakmak lazımdır. Yine Mill, \"şiirin hakikati insan ruhunu doğru bir biçimde resmetmektir\" yaklaşımıyla insanı bedensel bir kalıba hapsetmeden ruhla ilişkilendirmektedir. Dolayısıyla şiir de bu tinsel olana bir tür seslenme biçimi, tinsel olanla hakikat-sanal ayrımını yapabilme imkanı sunmaktadır. Şiirin etimolojisine dair söylemler herkesin katılmasını gerektiren bilgiler. Şiir nedir, sorusu da -malumunuzdur-, çağlar boyu sürekli şekilde cevaplanmaktan dolayı eskimiş ve yıpranmış bir sorudur, aynı zamanda da klasikleşmiştir. Ancak bu soru cevaplanmadan aşılıp geçilecek bir soru da değil. Dolayısıyla eski ve klasik bir soruya yine eski ve klasik bir cevap yakışacaktır. Şair nedir, sorusuna verilen klasik bir cevapla başlayalım isterim. Üstat Sezai Karakoç \"... bir kaza sonucu dünyamıza düşmüş, fizikötesi yaşantılı bir kazazede\" şeklinde tanımlamaktadır sanatçıyı / şairi. Bu en temelinde insana dair de bir tanımlamadır. Cennetten çıkarılıp, ana rahminden atılıp dünya denen cehenneme gelmek, başlı başına bir tür cezadır zaten. \"Dünya hassas kalpler için cehennemdir.\" demiş Goethe. Daha açık bir şekilde de Cahit Zarifoğlu ifade etmiş: \"Ben bu çağdan nefret ettim.\" Bu iki örnek, şairlerin öteli bir kimlik oluşuyla ilgilidir. Kazazede olan şairin, normlar dünyasında bir tip olarak yer edinebilmesi, oraya alışabilmesi neredeyse imkan dışıdır. Çünkü şairin davranışlarının daha çok dünyaya alışma telaşına yönelik olması ve bu telaşın ölene kadar bitmemesi, onun dünyaya alışmış olanlarla mücadelesini zorlaştırmaktadır. Şairin bir kazazede oluşu, dünyadaki varlığı açısından, yabancılıktan kurtulma serüvenidir. Dünyalı olmayı içselleştirmiş \"tip\" davranışlarını kabullenememesi dolayısıyla da \"karakter\" olmaya zorlanır. Dünyaya bir şekilde alışan hatta herkes kadar dünyalı olan şairler de tipe dönüşür. Bu bir tür şiiriyet kaybıdır. Şairin varlığının esbabı mucibesini sorgulama konusuna da yine üstadın açılımı üzerinden yaklaşalım: Çağlar boyunca hakikat ve ebediliği, Tanrıyı aramaktadır onlar. Bu arayış onları gerçekliğe götürür. Şair, gerçekle bağını koparmamalıdır. \"Mutlak\"la teması canlı olmalıdır. Şiirin hikmet çizgisinde olması çok önemlidir. Bu çizgiden çıkması demek \"şeytanın dil sürçmesi\" demektir. Üstaddan yaptığımız bu aktarımla konuyu şairden alıp şiire getirebiliyoruz. Şairin mutlak olanla temasının canlılığı ve hikmete ram olması onun şiirini şeytanın iğvalarından koruyacaktır. Dolayısıyla şaire üstad Karakoç'un yüklediği ya da var olduğunu bildiği için dillendirdiği misyon olan \"hakikat ve ebedilik\" arayışı şeklindeki anlatımı, sonraki bir cümlesinde daha güçlü ve açık olarak \"Tanrıyı aramak\" ifadesi şairin ve şiirin çerçevesidir. Çerçeveyi belirledikten sonra sanat eserini oluşturan direkt ya da dolaylı etkenlerin birbiriyle kenetlenmesi-bütünleşmesi için gereken bağlara da bakmalıyız. Yine üstada müracaat edersek o bunun sihirli bir bağ olduğunu anlatır. Oluşan / oluşturulan bu bağın \"sanat adamının iç realitesiyle ilgili\" olduğunu söyler. Sanat eserinin realitesinin \"dış realite\" ile güçlü ilişkisinden söz eder. Basitçe şairin iç dünyasıyla dünya gerçekliğinin karşılaşması... Bu karşılaşma elbette şiirin dış gerçekliğe esir olması demek değildir. Şiirin en temelde tabii-saf olan realiteyi başka şekillere sokup değiştirdiğine bakmak gerekir. Bütün bu aksiyon da yine şairin eylemidir. Çünkü şiir tam olarak şairin tabiat ve gerçeklikle ilişkisinden çıkar. Bu bir üretimdir, yaratış değildir. Üstadın Edebiyat Yazıları 1 eserinde bahsettiği üzere \"sanat eseri yaratışın taklididir.\" Buna Allah'ın insana ruh üflerken kendi sanatından zerre miktar insana geçtiği şeklinde bir tevil yapabiliriz. Yaratış değil ama yaratışı taklit olması, sürecin devingenliğiyle de açıklanabilir: Çünkü \"yaratma sürekli devam etmektedir.\" (Kuran, s. rahman 29). Unutmamamız gereken şey şiirden / sanattan önce sanatçının varlığı düşüncesidir. Bir kez açmaya kalktığımızda bunu yalnızca yaratılan her şeyden önce Allah'ın varlığı meselesi ile açıklayabiliriz. Şiir yalnız kendisi değildir. Bunun aksi söylemler ona kutsiyet atfetmeye kadar gidiyor. Onun manevi bir alem olarak insanın dünyasını zenginleştirme işlevine yönelmek gerekir, diye düşünüyorum. Şiiri ıskalayan bir manevi alem elbette düşünülebilir. Bu, şiirin manevi aleme açılan pencereden bakamamış bir halidir. Bu bir tür yoksulluktur hatta yoksunluk ve nasipsizliktir. Çünkü şair süfli olanı değil ulvi olanı aramaktadır / aramalıdır. Bu arayış hakikat ve ebedilik arayışıdır. Bu arayış aynı zamanda bir ahlakı gerektirir ve getirir. Bu ahlak da estetikle mezc olmuş bir ahlaktır. Bundan sonradır ki şair, sapmalardan ve çılgınlıklardan korunabilecektir. Burası oldukça önemli bir husustur. Şairler aldıkları ışığı doğru kullanmasını bilmeli, milleti aydınlatmak yerine o ışıkla yakmamalıdır. Buraya kadar dikkat edilmişse eğer şiirden çok şair üzerinden konuya yaklaşmaya çalıştık. Bunun da sebepleri var elbette. Bir sebepten bahsedelim en azından. Biraz önce kısmen değinmiştik. Şiir sadece kendisi değildir, hiçbir zaman da sadece kendisi olmamıştır. Etrafındaki parçalarla komplike ve bütünleşik bir yapıdır. Şiir bir iletişim şekli olması gerçeği bizi şiir için, topluma sesleniştir cümlesine götürüyor. Dolayısıyla asıl meselenin \"anlaşılmak\" üzerine kurulmuş olduğu açıktır. Şair aldığı ışığı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken şiiri tekrar tekrar üretir. Burada esasen anlaşılmak hem aynı zamanda şiiriyet ve estetikten vazgeçmemek vardır. Bu süreç büyük-geniş-derin bir sancılı süreçtir. Okura yönelen şiir üzerinden kendi yaşadığı süreci ve sürecin sancılarını da paylaşmaktadır aslında. Burada şairin ilk paydaşı önce diğer şair sonra okurdur. Dolayısıyla şairlerin birbirlerine dayanak olması gerekir. Bunun aksi, süreç paylaşımı yoluyla acının azalmaması, durumun daha da çetrefil hale gelmesine yol açar. Bu eksiklik üzerine, şairin kendini anlatma telaşı artar. Bu husustaki çabaları da çoğu zaman anlaşılmazlığı derinleştirir ve büyük bir hata ile şairin son okuru suçlamasına kadar gider mesele. Tuğrul Tanyol'un ya da Ataol Behramoğlu'nun siyaset üzerinden halka dönük tutumları o sanatçıların kendini anlatamama, acıyı paylaşamama gibi trajedilerinin belli bir ahlaki temele de yatkın olmayan şekilde ortaya çıkmasındandır. Şair çoğu zaman bunun ayırtında değildir. Bu döngü şair için bir cehennem azabıdır toplumu bu yüzden suçlar. Şairin kapsayıcı, anlayışlı olması şarttır oysa, bu vasıflar onun misyonunun alt metinleridir. Kendisiyle kavga eder şair. Başkalarıyla yapacağı şey de barıştır. Eğer tersini yapacaksa bile kavgaları yüce amaçlara yönelik olmalı, barışları fedakarlığa dayanmalıdır. Çünkü şair içtenliğinden yeni bir ruh biçimlendirmelidir. Aldırışsız zannettiği toplumla süfli amaçlar için kavga şairin şiiriyetini tüketir. Oysa toplum, şiiriyeti önemsemekte ve alkışlamaktadır ancak şiirin şiir, şairin şair kalması gerektiği şeklinde sınır çizer."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gokte-yapilip-yere-indirilen-sehrin-gundelik-yasami-uzerine-k4891.html", "text": "Eser; Kudüs'ün insan ve kurumlarıyla olan ilişkisine odaklanarak bir nevi insan-mekan ilişkiselleğinde tarihin olumlu/olumsuz etkisi üzerinde tekabül ettiği aşındırıcı süreci üzerine odaklanarak, tarihsel süreç içerisindeki değişim ve dönüşüm etkenini tarihçi gözüyle irdelemektedir. Eserin belki de en eksik yanı, disiplinler arası bir yaklaşımla konuyu irdelememesi. Çünkü insan-mekan ilişkisi tarihsel süreç içerisinde çeşitli açılardan değişim ve dönüşüme uğrar. Mekan, insan için etken ve edilgen bir durumdadır. Mekan, insanın kendi ontik sürecini tamamladığı kap, insanın bu dünyadaki sığınağıdır. Kendini emniyette hissettiği bu kap, kimi zaman çeşitli açılardan öneme sahip olabilmektedir. Bunlar; dini, ekonomik, kültürel, sosyal, siyasal olarak anlam dünyasında yer edinebilmektedir. Kudüs de semavi dinler için büyük bir öneme sahip dinsel bir mekan olarak konumlanmakta, sosyal, siyasal ve ekonomik etmenler ise daha sonra gelmektedir. Eser, çeşitli zamanlarda yazılmış makalelerden oluşmaktadır. Bu makalelerin ise odak noktası hep aynı yeredir: Kudus Filistin Vakıfları\". Tahrir defterlerinden bir nevi kazı çalışması yapılarak elde edilen bilgilerin/meselelerin tarihsel kökenlerine inerek bir nevi mekan monografisi şeklinde sunulmuştur. Eserdeki birinci yazı, evkaf tahrir defterlerinin önemi üzerinde durmaktadır. Özellikle 602 nolu Şam tahriri üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu deftere göre Şam merkezli vakıfların sayısının toplamı 1240 olup bu vakıfların 1106'sı erkek, 116'sı kadınlar tarafından kurulan vakıflardır. Ayrıca 18 tanesi de gayrimüslimler tarafından kurulduğunu aktarmaktadır. Eserin ikinci başlığında Osmanlı Devleti'nin Kudüs hakimiyeti dönemindeki vakıflar ve gündelik hayatın izleri üzerine odaklanmıştır. Gündelik hayatın kısmi de olsa sosyolojisinin okumasının yapıldığı bu bölümde, yaşam alanları, Kudüs'teki sosyal-siyasal ve ekonomik hayatın izlerini okumak mümkün. Örneğin; \"Bir Kudüslü vakıf imaretinde yemeğini yiyip, vakıf hamamında yıkanıp, bir vakfın yaptırdığı mescitte ibadetini yaptıktan sonra onun ruhuna (vakfı ortaya koyanların ) Kur'an cüzü tilaveti karşılığında günlük masrafını çıkarıp, başka bir vakıftan kiraladığı dükkanda zanaatını icra edip yine bir vakıftan kiraladığı evde hayatını sürdürebilmektedir\" (Güneş, 2020, s. 58-59). Bu alıntıyla Osmanlı'da hakim olan vakıf sisteminin ne kadar sistematik ve yoğun olduğunu, özellikle hem dini hem de stratejik açıdan öneme sahip mekanlarda vakıf sisteminin ne kadar etkin olduğunun okuması yapılabilmektedir. Böylesi yoğun bir vakıf sistemiyle örülmüş bir devlet yönetiminde, devletin yükü azalmakta, sosyal alanda yapılacak yatırımlar başka kanallara ikame edilmekte, toplumda yardımlaşma ve dayanışma faaliyetleri sıkı bağlarla perçinlenmekte, hatta teşvik edici bir hale bürünmektedir. Osmanlı'nın; şehri imar ederken gönülleri da abad etme sentezinin en büyük örnekliğini sergileyen şehirler, yüzyıllar boyu sürecek yaşam pratikleri geliştirerek toplumun bir arada durmasını sağlamak amacıyla çeşitli müteşekkiller geliştirmiş ve uygulamaya koymuştur. Bu müteşekkillerden en önemlisi vakıflar olmuştur. Şehirlerin oluşması ve alt birimlere ayrılması bir sistem dahilinde gelişmekteydi. Sistemin işlerliği noktasında vakıflar, büyük bir öneme haiz yapılardır. Sosyal hayatın hemen hemen her safhasında bir yaraya, bir eksikliğe, bir aksaklığa karşı set gibi çekilmiş bir vakıf yapısıyla karşılaşmak mümkündü. Vakıfların ise sürdürülebilir olması, temel kıstas olarak yazılı olmasa da- kabul edilmiştir. Çünkü vakfı kuranların genellikle talepleri, arkalarından hayır dua edecek, Kur'an okuyacak, bir ırmağın akışı gibi sürekli olacak \"sadaka-i cariye\" düşüncesine dayanmaktadır. Vakıf sisteminde toplumsal katılım, iştirakçilik ve paylaşma ruhu önemsenerek toplumsal huzur amaçlanmıştır (Bayartan, 2008). Bunun yolunun ise bireyin mutluluğundan geçtiği düşüncesi hakimdi. Yani bireysel mutluluk toplumsal mutluluğa kapı aralayacaktır. Dolayısıyla vakıfların yöneldiği bireyler, bu gün sosyal hizmetler alanındaki gibi, tematik konularda ihtiyaç sahibi kişilerin ihtiyaçlarını gidermeye yönelerek onların mutluluğuna vesile olmaktı. Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri. Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi. \"gökte yapılıp şehre indirilen\" şehir olan Kudüs. Tarihi milattan önce 2000'li yıllara dayanan dinsel, sosyal, siyasal, kültürel ve tarihi bir öneme sahip olan bir şehir. semavi dinler tarafından büyük bir öneme sahiptir. Kudüs, 1517 yılında Osmanlı tarafından himaye altına alınmış, (Güneş, 2020, s. 59) yeni bir döneme girmiştir. Bu tarihe kadar Kudüs'te birçok vakıf olmakla birlikte Osmanlı ile bu süreç daha işlevsel bir hale bürünmüştür. Bu vakıflar vesilesiyle Mescid-i Aksa ve Kubbettü's-Sahra'da imamet ve hitabet görevinde bulunanların devamlılığı sağlanmış, şehri bayındır hali muhafaza edilerek, huzurun temini önemsenmiştir. H. Hüseyin Güneş'in Bir Taşra Şehrinden İnsan Manzaraları adlı eseri, Kudüs özelinde vakıf müesseseleri bağlamında detaylı bir incelemeyi gözler önüne sermektedir. Vakıfların etkinlik alanları konusunda ve bunların gündelik ve toplumsal hayata katkıları bir tarihçi perspektifinde ele alınmıştır. Kudüs'ün Müslümanlar, Hıristiyan ve Yahudiler için büyük bir öneme sahip olması dolayısıyla buradaki vakıf çalışmaları, büyük hassasiyetle yerine getirilmiş, çalışanların/hizmetkarların sürekliliği önemle takip edilmiştir. Şehrin yapısı birçok dine mensup insanla oluştuğu için kozmopolit bir yapıdadır. Bu farklılıkların biraradalığının düzen ve huzur içinde sürdürülmesi için önlemler alınmış, huzur bozucu faaliyetlere asla göz yumulmamıştır. Eser, vakıfların ayrıntılı dökümünü ortaya koyarken medreselere de eğilmekte, vakıflar özelindeki çalışmaların gündelik hayata etkilerini sorgulamaktadır. Eserin üçüncü bölümünde geçmişin bir tahlili yapılmış, Filistin'deki vakıfların İsrail işgali neticesindeki durumunu da gözler önüne sererek İngilizler ile başlayan sürecin İsrail ile birlikte nereye doğru sürüklendiğini verilerle aktarmaktadır. İngilizlerin Filistin arazilerini işgal ederek Yahudi yerleşimine açması, burada bir Yahudi devleti kurma çalışmalarına imkan sağlamıştır. 1517 yılında başlayan Osmanlı hakimiyeti, 1917 yılında İngilizlerin işgali ile sonlanmıştır. Eser, İngilizlerin Kudüs'ü işgalinin ardından kurulan İsrail'in de kuruluş aşamasına ışık tutmaktadır. Bayartan, M. (2008). Osmanlı Şehirlerinde Vakıflar Ve Vakıf Sisteminin Şehre Kattığı Değerler. Osmanlı Bilimi Araştırmaları, 157-175. Güneş, H. H. (2020). Bir Taşra Şehrinden İnsan Manzaraları. İstanbul: Ketebe Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/okumak-ve-oynamak-arasinda-bir-dikkat-k5798.html", "text": "Ebeveynlerinden oyuncak isteyen çocuklar, asılında ebeveynlerin ilgisini istiyor. İlgi isteyen çocuklar, çeşitli şekillerde bunu ebeveynlerine duyurmak için çabalarlar. Kimisi ağlar, kimisi \"hayır\"cıdır, ne dense tersini yapar, kimisi nev-i şahsına münhasır bir direnç biçimi geliştirerek kendini göstermeye çalışır. Çocukluk sanki bizim yaşamadığımız bir evre gibi gelir büyüdükçe. Çoğu ebeveyn bir zamanlar kendilerinin de o evreden geldiğini unutuyor. Şimdi çocukluğunu hatırlamayan ebeveynlere kendi çocukluğunu hatırlatacak bir eser ortaya koyan Vildan Kınalı, çocukların oyuncak talepleri, yerli yersiz ya da olur olmaz isteklerin kaynağının çözümüne dikkatleri çekmektir Kasım Bunlar Çok Mu Lazım? eseriyle. Oyuncaklar alınır, paketi dahi açılmadan, oynanmadan bir sepete yığılır. Çocuklar, yeme içme gibi oyuna duyduğu ihtiyaç, ilgiyle öğrenme ihtiyaçlarından kaynaklanır. Çocuklarla her gün aynı zaman aralığında en az kırk dakikalık bir oyun kurguladığınızda oynanmamış oyuncak ve yersiz isteklerin sonunu getirmiş olur ebeveynler. Oynanmayan oyuncakların dili olsaydı neler anlatırdı neler. Çocuk kahramanımız Kasım'ın alıp oynamadığı oyuncakları değerlendirmeyi ve oynamayacağı oyuncaklarla israf yapmamayı öğrendiği çocuk kitabını kazandıran Vildan Kınalı, öğreten bir hikayeyi konu edinen bu eseri Vildan Kınalı'nın bir ebeveyn olarak israf ve çocuk eğitimi konusunda farkındalığı arttıracak bir eser. Kasım Bunlar Çok Mu Lazım? adlı kitabının alt metninde verilmek istenen ilgisizliği ve ana fikrindeki israfın neden olduğu fazlalığı arkadaş paylaşımına yöneltilerek çözüm üretilmektedir. Eserdeki resimler, renkler, yazı karakteri, dil ve anlatım yalın ve kavramlar anlaşılır. Anlatımında birinci sınıf itibariyle, yaş ve yaşam düzeylerine uygun kavramlar kullanılmaktadır. İlk sınıflarda uzun tümce ve paragraflardan kaçınılmalıdır. Konunun anlatımı çocuklara yakından uzağa etkileşimi ve somuttan soyuta kavramı anlamaları göz önünde bulundurulmaktadır. Kasım Bunlar Çok Mu Lazım? isimli eserin dil gelişimi ve zihinsel gelişime katkısına bakıldığında çocuğun örnek alma yeteneğini, anlama becerisini ve dili kullanma becerisini geliştirmesine katkılar sunduğu söylenebilir. Yazarın bunun bilinçli bir şekilde kurguladığı görülmektedir. Kelime dağarcığına katkısı, resimlenen şekilleri fark etmeye başlaması, unuttuğunu hatırlatmasıyla belleği güçlendirmesi, çevresine ve kendisine olan dikkatini geliştirmesi ve kavramları öğrenmesi açısından çocukların veya ebeveynlerin çocuklarına okutması veya okuması önemli faydalar sağlayacak bir eser kazandırılmıştır. Kelime haznesine katkı sağlamakla anlamayı kolaylaştırır. Bilimsel açıdan bakıldığında ebeveynlerin çocuklarına kitaplar okuması, çocukların beyinlerde olumlu gelişmeler sağladığı ispatlanmıştır. Okumak, beynin bağlantısını güçlendirmek demektir. Değerler eğitimi ile birlikte birçok unsurun yerleşmesine katkı sağlar kitaplar. Bu eserlerin belirgin özelliği basit meselelerin farkındalıklarını artırarak farklı kelime bağları, farklı deyim ve anlatım teknikleri zihinlerde kalıcı hale getirmektedir. Ebeveynler her halükarda zaten çocuklarına alacakları kitapları öncelikle kendileri okumalıdır. İçeriğini bilmediği besini çocuğun önüne koymak nasıl ki sorumsuz ebeveynlik ile ilişkilendiriliyorsa bu durum kitaplar için de geçerlidir. Konuşan bir oyuncağın düşüncesi ne olurdu? Diye düşündüğümüzde en güzel sözü oyuncağa söyleten yazar Margery Williams'ın, karakteri olan Kadife Tavşan'a sözü bırakmayalım ki; bakın kendisi ne diyor: \"Gerçek olmak, neden yapıldığına bağlı değildir,\" dedi Sıska At. \"Bu başına gelen bir şeydir. Bir çocuk seni uzun zaman çok severse, sadece oynamak için değil, Gerçekten çok severse, o zaman Gerçek olursun.\" Oyuncakların ve kitapların, çocuklara ne ifade ettiğini anlamak için çocuğunuzla her gün düzenli bir oyun ve okuma zamanı belirliyorsanız eğer, oyuncaklarınız canlanmaz belki ama oyunun ve kitapların çocuğunuza verdiği düşüncelerle zekası canlanır ve zihin gelişimini dahiliğe ulaştırabilecek adımlar atmış olabilirsiniz. Çocuğun odasında bir oyun yeri ve bir de okuma köşesi seçin ve beraber oyunlar oynayarak ve kitaplar okuyarak zaman geçirin. İzleyicileriniz ve dinleyicileriniz oynanmayan oyuncaklar olsun ve interaktif bir okuma yaşatın çocuklarınıza. Evinizde oyuncaklardan daha çok okunacaklarla doldurun. Çocuk kitaplarında kullanılacak harflerin, çocukların yaşlarına uygun olarak, gözü yormayacak, onların sözcükleri rahat okuması ve anlamlandırmasına olanak sağlayacak boyutlarda olmasına özen gösterin çocuklar için seçtiğiniz tüm kitaplarda olduğu gibi özen gösterin."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/the-last-vermeer-k5933.html", "text": "Sanat eleştirmeni Thore Bürger tarafından tekrar keşfedilene kadar ölümünün ardında iki yüzyıl boyunca unutulmuş Vermeer. Bürger'in makalesine göre onun 66 eseri var, günümüzde bu eserlerden yarısının ona ait olduğu kabul ediliyor. Hayatı hakkındaki tüm belirsizliklere rağmen netlikle söylenebilecek bir kabul var ki o da Vermeer'in Hollanda'nın hatta sanat dünyasının en önemli ressamlarından olduğu. Titiz çalışma tutumunun çıktısı az sayıda tablo yapması olmuş. Yılda en fazla üç tablo... Hal böyle olunca az kazanmış. Ailesi vefatını yazılı olarak açıkladığında yüksek mahkemeden borçların silinmesini de talep etmiş. Az üretmesinin sebeplerinden biri pahalı boya/malzeme tercihiymiş. Bir de malzemelerini cömertçe kullanması. Buna karşın onun ışığı çok iyi resmedebilmesi malzemelinin kalitesinden ve katmanlı kullanım tekniğiyle bolca tüketmesinden geliyor. Kumaş ticareti emekçisi babası vesilesiyle kumaşları çok iyi tanıması onun tablolarındaki kumaşların parlaklığının anahtarlarından biri olmuş. Yakaladığı sanat dilinin gerçekliği bakana sükunet verirken yaşarken değeri bilinmeyen, az üreten yoksul Vermeer sanat dünyasına zenginlik katmıştır. Kısa hayatı ve görece az sayıdaki eseriyle birçok yapıta konu edilmiş, ilham kaynağı olmuştur. Eserleri ile 17.yy Hollanda'sının sosyal hayatını bir anlamda gözler önüne seren ressam basit odadan zenginlerin lüks evlerine kadar her düzeyde insanın ve mekanın portresini çizdi. Eserlerine bakanda şiirsel bir zamansızlık hissi uyandıran ressamın Kuzeyin Mona Lisası olarak bilinen İnci Küpeli Kız tablosu onun en çok bilinen eseridir. Delft Manzarası adlı tablosunun Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı seri romanına, İnci Küpeli Kız ve Girl in Hyacinth Blue adlı tablolarının aynı isimdeki kitaplara konu olması gibi... Kitaplara olduğu gibi şarkılara güfte oldu Vermeer. Bob Walkenhorst'un Jan Vermeer isimli şarkısı bunlardan sadece bir tanesi. Devamındaysa operalara esin kaynağı oldu. Çeşitli mecralardaki varlığı beyaz perde de karşılık buldu. Sayısız yapıtın sinemaya kazandırılmasına vesile oldu. Bunlardan biri Jonathan Lopez'in The Man Who Made Vermeers kitabının bir uyarlaması olan The Last Vermeer adlı filmdir. Başrollerini Emmy ödüllü Guy Pearce ve Claes Bang'in paylaştığı film II. Dünya Savaşı'nın ertesinde geçiyor. Hollandalı sanat simsarı Han Van Meegeren'in Nazilere Vermeer tabloları satması konu ediyor. Nazilerin kaçtıkları bölgelerden birinde arkalarında bıraktığı eserleri bulan ve bu eserleri Nazilere kimin sattığını araştıran, çalıntı olduğunu düşündüğü eserlerin peşine düşen Joseph Piller in ucundan tuttuğu işi sonlandıran karakteriyle film, gerçek olaylara dayanıyor. Adında Vermeer olsa da aslında ünlü ressam Han van Meegeren'in hikayesi var filmde. Han'ın sanat sahtekarlığıyla suçlandığı film, savaş sonrası dönemdeki sanat dünyasını ustalıkla işliyor. Film tarihsel detayları ve etkileyici oyunculuklarıyla izleyenleri tesiri altına alıyor. Hollandalı eski direniş savaşçısı, II. Dünya Savaşı sonrasında Müttefik Yeniden Yapılanma Kuvvetlerinin subayı olan Joseph Piller, savaşta Nazi iş birlikçisi olduğundan şüphelendiği Han Van Meegeren hakkındaki araştırma yapmaya başlar. Çalışması zaman geçtikçe şaşırtıcı bir tarafa yönelir. Senaryonun yöneldiği süreç mili bir kahramanın doğuşunu adım adım gözler önüne sermekte. Toplumun, dolandırıcıların suç eylemlerini görmezden gelmeye istekli olduğuna bir defa daha şahit olduğumuz filmde, tarih sayfalarının defalarca tekrar eden bu durumun mantığını çözmeye olanak veriyor. Bonnie ve Clyde hikayesinde olduğu gibi. Hollandalı başarısız bir ressam olan Han Van Meegeren'in hikayesinde; Nazi işgali sırasında sanat düşkünü üst düzey Nazilere ünlü ressam Vermeer'e ait olduğunu iddia ettiği sahte tabloları satarak gelir elde eder. İddialara göre bu vasıtayla direnişe yardımcı olmuştur. Görünen buysa da hikaye bambaşkadır. Yüksek meblağlı ve yüksek değerdeki sanat satışlarıyla olası casusluk arasındaki bağlantıları araştırılması esnasında Vermeer'i Nazilere yani Hermann Göring'e sattığını doğrulayan Meegeren ilerleyen dakikalarda; \"O tabloyu ben yaptım.\" der. Tablonun kendisine ait olduğunu söylemesiyle kafalar iyice karışır. Aslında bu kolaylıkla açıklanacak bir sahtecilik durumu değildir. Han Van Meegeren'in derinliklerinde bir nefret ateşi yanmaktadır. Büyük sanat nedir? diye sorgulamaktadır. Bu soruya verilebilecek mantıklı cevap onun hayatı boyunca aradığıdır. Bazı ressamların neden usta, bazılarınınsa aşağılık kabul edildiğini sormuştur, nefes aldığı her gün. Van Meegeren bu noktada sanat eleştirmenlerini ve sanatla ilgili diğer uzmanları suçlar. Onaylarını kabul etmeyi reddettiği için ünlü bir ressam olma şansının elinden çalındığını iddia eder. O da en az usta ressamlar kadar iyi bir ressam olduğunu göstermek için başyapıtların sahtelerini yaparak kendisini kanıtlamayı bir bakıma teselli etmeyi seçer. Böylece \"Bakın ben de en az Vermeer kadar iyiyim.\" cümlesini haykırmaktadır. Bir tablonun değerini belirleyen nedir? Yapan mı? Yapanın ünü mü? Malzemesi mi? Tekniği mi? Yapıldığı çağ mı? Ona atfedilen anlam ya da biçilen değer mi? Sanat çevrelerinin ve bilirkişilerin hakkındaki yorumu mu yoksa yapanın bu çevrelere yakınlığı mı? Bu sorular sanat için belki yıllardır soruluyor. Cevaplamak için intikamı gerçeğe tercih eden gerçek hayattan bir sanatçının hayatı üzerinden kurulu hikaye sorulara şahsi kanaat oluşturmayı vaat ediyor. Gerçek olaylara dayanan senaryosuyla biyografik özellikteki yapımı daha ilginç hale getirmek adına mübalağalara başvurulduğu, gerçek hayattaki soruşturma subayının ailesi tarafından dile getirilmiştir. Filmde kendileri hakkındaki olayların çarpıtıldığını ve bundan rahatsızlık duyduklarını basına açıklayan aileye rağmen film değerinden bir şey yitirmemiştir. Resimlerinde boyayı tuval üzerine yumuşak ve tanecikli katmanlar halinde yayarak çizerken kusursuz bir yerleşim yakalayan Vermeer'ın tablolarında ön çalışmalara ait izler bulunmaz. Bu onun titiz çalışmasının göstergesidir. İç mekana, özellikle de duvarlara birden çok renkte ışık yansıtma konusunda oldukça başarılıdır. Bunun en önemli sebebi lacivert taşı gibi oldukça pahalı boya maddeleri kullanmasıdır. Yazımızın konusu olan film de tıpkı adını aldığı ressam gibi titiz bir çalışmanın ürünü. Derinlikli hikayeye birinci sınıf prodüksiyon tasarımı, nefis kostümler, oyunculukla emek verilmiş atmosfer eklenince sonuç tarih öğreten bir yapım olmuş. Bana The Dig 'i hatırlattı. Johannes Vermeer tüm zamanların en büyük ressamlarından, Han Van Meegeren de sanat tarihinin en büyük sahtekarı sayılıyor. Bu iki sıra dışı yeteneğin buluştuğu, prömiyerini 31 Ağustos 2019'da Telluride Film Festivali'nde yapan ve küresel salgın sebebiyle gösteriminde gecikmeler yaşanan filmi Netflix de izlemek mümkün."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/siraze-dergisinin-20-sayisi-yayimlandi-k5861.html", "text": "Dünya durulmuyor, gözyaşı dinmiyor, masumlar ve mazlumlar karanlıkta umut ışığı arıyor. Doğu Türkistan'dan Gazze'ye, Kırım'dan Arakan'a kadar Türk ve Müslüman coğrafya huzura ermek için güneşin doğuşunu bekliyor. Soydaşlarımızın ve kardeşlerimizin bir an önce selamete kavuşmasını niyaz ediyoruz. Son yıllarda yaşadıklarımız sebebiyle zor bir süreçten geçiyoruz. Savaşlar, göçler, salgın hastalıklar, ekonomik krizler, yıkıcı depremler hepimizi derinden etkiliyor. Yaşanan olumsuz hadiseleri biz de farklı bir açıdan dergi sayfalarımıza taşımak istedik. Dosyamıza katkı sağlayan değerli isimlere: \"İçinde yaşadığı cemiyetin bir ferdi olarak kalem erbabının da geçim derdi olduğu aşikar. Hal böyle olunca son yıllarda yaşanan savaş, göç, salgın, deprem, ekonomik bunalım gibi toplum hayatına tesir eden meseleler, esere nasıl yansımaktadır veya yansımalıdır?\" sorusunu yönelterek meseleyi iki yönüyle ele aldık. Zira şair veya yazar yaşadığı çağa tanıklık eden kişidir. Sorumluluk sahibi olması hasebiyle de toplumu ilgilendiren meseleler kalem sahibini de ilgilendirmektedir, diye düşünüyoruz. \"Yazarın Geçim/le Derdi\" adlı dosyamızın faydalı olmasını temenni ediyoruz. Yirminci sayımıza katkı sağlayan; Abdullah Kasay, Ali Bal, Ali Sali, Atabey Kılıç, Aykut Ertuğrul, Bestami Yazgan, Fatma Barbarosoğlu, Feyza Hepçilingirler, Hakan Yılmaz, Hüseyin Akın, İsmail Alper Kumsar, Kaan Murat Yanık, Kudret Ayşe Yılmaz, M. Sedat Sert, Mehmet Çağan Azizoğlu, Mehmet Fatih Birgül, Mehmet Narlı, Merve Sevde Selvi, Mukadder Gemici, Mustafa Özçelik, Necmettin Turinay, Nevzat Çalıkuşu, Onur Caymaz, Ömer Lekesiz, Özlem Sert, Sefer Göltekin, Selçuk Orhan, Tahsin Yıldırım, Taner Ay, Tuba Yavuz, Turgay Anar, Yakup Çelik, Yakup Öztürk, Yusuf Turan Günaydın, Zeki Gürel ve Zeynep Şenel'e ayrı ayrı teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Önümüzdeki sayıda görüşmek ümidiyle iyi okumalar dileriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/evlilikte-sevgi-dili-k4471.html", "text": "Her insanın bir sevgi dili vardır. Eşinizin veya arkadaşınızın birinci sevgi dilini anlamıyor iseniz, bu ilişkinin sağlıklı olması ve sorunların ortaya çıkması yüksek bir olasılıktır. Eğer beş sevgi dilini biliyorsak ilişkilerimiz problemsiz ve nitelikli olur. Kitabın yazarı, Dr. Gary Chapman, farklı karakterde insanların sevgilerini nasıl çeşitli şekillerde ifade ettiklerini ortaya koyuyor ve bunları şöyle sıralıyor: Onaylayıcı Kelimeler, Kaliteli Zaman, Hediye Alma, Hizmet Eylemleri, Fiziksel Temas. Sizin için çok önemli bir şey, karşınızdaki için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Ya da sizin gerekli bulduğunuz bir şeyi karşı taraf hiç umursamayabilir. İşte, bu kitap sizin ve karşınızdaki kişinin ihtiyaçlarını anlamanız ve ona göre hareket etmeniz için bir rehber. Dr Chapman, doğru adımları uyguladığınızda ve doğru dili kullandığınızda, kısa sürede sevginizi ifade etmenin ve karşılığında gerçek sevgiyi bulmanın mutluluğu yaşayacağınızdan bahsediyor. Yazar, sevgi dilini yabancı dil benzetmesi ile okuyucuya aktarıyor. En iyi iletişim kurduğumuz dil, kendi anadilimizdir. Anadilimizi konuşurken son derece rahatızdır ve hiç düşünmeden konuşabiliriz. Öğrendiğimiz bir yabancı dilde ustalaşmamız ve rahat etmemiz ise, o dili ne kadar kullandığımıza bağlıdır. Sadece anadilimizi konuşursak, anadilleri farklı olan insanlarla karşılaştığımızda iletişim kurmakta zorlanırız. Dolayısıyla beden dilini kullanmak, homurdanıp tuhaf sesler çıkarmak, resimler çizmek veya karşımızdakine saçma sapan görünebilecek pantomim çabalarıyla bir şeyler anlatmak zorunda kalırız. Belki iletişim kurarız, ama çok zorlanırız. Aynı şekilde konu, sevgiye geldiğinde de benzer bir prensipten hareket etmeliyiz. Kendi sevgi diliniz ve eşinizin sevgi dili arasındaki benzerlik, Çince ve İngilizce arasındaki benzerlik gibi olabilir. Sevginizi İngilizce ne kadar anlatsanız da eşiniz sadece Çince biliyorsa, birbirinize sevginizi asla anlatamayabilirsiniz. Siz sevdiğiniz insanla oturup konuşmak belki de dertleşmek istiyorsunuz, o size çiçek veriyor. Anlaşamamanız normal değil mi? Aynı dili konuşmuyorsunuz ve buna da \"sen beni sevmiyorsun\" adını veriyoruz. Endişelenmeyin sorun sevginizde değil sevgi dilinizde! Taleplerden çok iltifatlar, cesaret verici sözler ve ricalar eşinizin öz değerini onaylar, yakınlık yaratır. Yaraları tamir eder ve ilişkiyi güzelleştirir. Eşinize güzel sözler söyleyin ve onun ruhunu okşayacak, onu biricik kılacak bir dil oluşturun aranızda. Sözlü iltifatlar veya takdir sözleri sevgiyi güçlü bir şekilde iletir. Sevginin hedefi, istenilen bir şeyi elde etmek değil, sevilen kişinin saadeti için bir şeyler yapmaktır. Sözel iltifatlarda bulunmak, eşlere onaylayıcı sözleri ifade etmenin yalnızca bir yoludur. Paylaşarak, dinleyerek ve birlikte anlamlı faaliyetlere katılarak yaşanan nitelikli beraberlik, gerçekten değer verdiğimizi ve birbirimizden hoşlandığımızı anlatır. Bu da odaklanmış ilgi ile mümkündür. Nitelikli sohbet onay sözlerinden farklıdır. Onay sözleri söylenilenler üzerinde odaklanır. Oysa nitelikli sohbet işitilenler üzerinde odaklanmıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar; konuşurken göz temasının sürdürülmesi, dinlerken başka bir şeyle meşgul olunmaması, duyguların açığa çıkmasına özen gösterilmesi, vücut dilinin gözlemlenmesi ve konuşanın sözünün kesilmemesidir. Nitelikli sohbetin yalnızca anlayarak dinlemeyi değil, aynı zamanda kendini açıklamayı da gerektirdiği açıklanmaktadır. İster satın alınan veya elde yapılan objeler olsun. İster yalnızca eşinizin istediğinde orada olmanız olsun, hediyeler sevginin görsel ifadeleridir. Hediyeler, değer verdiğimizi sergilerler. İncelenen her kültürde, hediye verme, sevgi-evlilik sürecinin bir parçasıdır. Hediyenin kendisi hatırlama düşüncesinin bir sembolüdür. Birisine bir hediye vermek için onu düşünüyor olmak gerekir. Hediyenin kendisi bu düşüncenin bir sembolüdür. Hediyenin para ile alınıp alınmadığı önemli değildir. Önemli olan yalnızca zihindeki düşünce değil, hediyeyi fiilen alma ve onu bir sevgi ifadesi olarak sunma düşüncesidir. Hediyeler sevginin yükselişinin sembolleridir. Semboller duygusal değer taşırlar. Hediyeler ne pahalı olmak zorunda, ne de her hafta verilmek zorundadır. Bu öğrenilmesi en kolay sevgi dilidir. Bir sevgi jesti olarak fiziksel temas, varlığımızın derinliklerine ulaşır. Omuza en hafif bir dokunuştan tutkulu bir birlikteliğe kadar güçlü bir iletişimdir. Fiziksel temas sevgiyi iletme yollarından birisidir. Evlilikteki sevgiyi iletmek için de güçlü bir araçtır ve bazı insanlar için öncelikli sevgi dilidir. Bazı insanlar fiziksel temas olmadan sevildiklerini hissetmezler. Onunla sevgi depoları doludur ve eşlerinin sevgisi konusunda kendilerini güvende hissederler. Bir ilişkiyi yaratan da bozan da fiziksel temastır. Bu dil sevgiyi olduğu kadar nefreti de iletebilir. Beş Sevgi Dili kitabı bende anlamlı bir iz bıraktı. Evlilik üzerine yazılmış bir kitap olsa da tüm ilişkiler için harika bir kılavuz sunuyor. İnsanlarla nasıl iletişime geçeceğimizi anlatıyor. Bu kitap bir insanın evliliğini, annesiyle olan ilişkisini, çocuklarıyla olan bağını, arkadaşları ile olan ilişkisini harika bir hale getirebilir. Kitabın on üçüncü bölümdeki \" çocuklar ve sevgi dilleri\" ile içeriğin çok daha geniş bir kitleye hitap ettiğini gösteriyor. Çocuğa top almakla, topla oynamak arasında fark vardır. Çocuklarımızın sevgi ihtiyaçlarını karşılayacaksak, onların baskın sevgi dillerini konuşmayı öğrenmeliyiz. Kitabın sonunda, baskın sevgi dilinizin hangisi olduğunu bulmanıza yardımcı olacak bir test yer alıyor. Kendinizin ve eşinizin sevgi dilini bulma yolunda bu harika kitabı öneriyorum. Sevgiyle ilişki kurma biçimimizi ve sevme anlayışımızı kökten dönüştürüp zenginleştirecek, yazarın konusuna yaklaşırken gösterdiği heyecanın okura sirayet etmesine son derece özgün bu güzel değerlendirmeniz sevgiyle donatıyor üstelik. Gönlünüze sağlık. Değerlendirme için teşekkür ederim Ülker hanım."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/islamda-peygamberlere-iman-kitabina-dair-k4501.html", "text": "İnanç sistemimizde iki çeşit vahiyden söz edilir. \"Ehlisünnet\"e göre Kur'an'ı meydana getiren ayetlerin tamamına \"vahy-i metlüv\" denir. Bu vahiy, İslam'a göre Allah kelamıdır. İkinci vahiy çeşidi de tıpkı hadis-i kutsilerde olduğu gibi, hadislerle günümüze ulaşan, anlamı Allah'a, lafzı da Peygamber'e ait olan vahiydir. Buna da \"Vahy-i gayri metlüv\" deniliyor. Vahyin insanlıkla buluşması İslam'a göre peygamberler sayesinde olmuştur. Allah, Kuran'a göre, peygamber göndererek insanlığa lütufta bulunmuştur. Ancak insanlık tarihi içinde, bu lütfün insanlar tarafından hakkıyla değerlendirilemediği de açıkça ortadadır. Çünkü her seferinde yoldan çıkmıştır. Bu durumun da insani, sosyal, psikolojik, siyasi pek çok sebebi olabilir. Müslümanların, ilahi vahyin en son ve mükemmel şekline muhatap olmaları, hem avantaj hem de yüklenme bakımından ağır sorumluluklara kapı açar. Vahyin doğru anlaşılması ile bireye ve topluma fazlaca katkısı olabilmektedir. Nitekim İslam devletinin hangi şartlarda ortaya çıkarak nereye geldiği tarihi gerçekliktir. Bunun için sağlam bir metodoloji kullanılmış, metodoloji üzerinden naslara yaklaşılmıştır. Peygamber anlayışının gelişmesi Müslümanların bu kavrama, Kur'an'da öne çıkan şekliyle yaklaşması üzerinden metodoloji geliştirilmesiyle sağlanmıştır. Bu usulde ana tema peygamberin insani kimliğidir. \"İslam'da Peygamberlere İman\" adlı kitap, Diyanet İşleri Başkanlığı, Halk Kitapları serisinden 2019'da yayınlanmış. Bu kitabın yazarı Dr. Ferhat Gökçe. Küçük / cep boy olan bu eser, kuşe kağıda basılmış, 72 sayfa, verimli, sevimli bir eser. Kapakta kullanılan yeşilin güzel bir tonu. Bu ton kitaba ciddi bir hava katmış. Aynı renk kitabın değişik yerlerinde, dikkat çekici şekilde, öne çıkarılan bazı sözlerin gösterimi / sunumu için de kullanılmış. Kitaba girişte okuru karşılayan ilk metin \"Peygamberlere İman Etmek Ne Anlama Gelir\" başlığını taşıyor ve şu cümlelerle başlıyor: \"İslam'ın temel inanç esaslarından birisi Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara bildirmeleri için gönderilen peygamberlere iman etmektir. İslam'da Allah'ın varlığı, birliği, isim ve sıfatlarından sonra üzerinde en fazla durulan konulardan diğeri de peygamberliktir. İslam dini gerçekte Peygamberlik üzerine bina edilmiştir. Din, peygamberler aracılığıyla insanlara ulaştırıldığı, başta uluhiyet olmak üzere dine ait bütün meseleler tamamen nübüvvetle bilindiği için peygamberlik ve peygamberlere iman dinde oldukça önemlidir\". Bu cümleler daha en başta kitabın okura ne anlatacağının net göstergeleri. Hemen devamında da şu ifadeler geçiyor: \"Peygamberlik, akıl sahibi kulların dünya ve ahret işleri hakkında Allah ile kulları arasında yapılan elçiliktir\". Kitaptaki ikinci yazıda nübüvvet ve risalet kavramları, nebi-rasül ekseninde açıklanıyor. Bu açıklamada \"nebi\" verdiği haberin doğruluğundan şüphe edilmeyen haber , rasül ise yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderilen peygamber olarak ifade ediliyor. Yazar bu iki kelimenin birbirinin yerine ve ayrım gözetilmeksizin kullanıldığını da ifade ediyor. Üçüncü yazıda başlık, \"Niçin Peygamberlere İman Ederiz\" şeklinde. Bu yazı, imanın şartlarının da ifade edildiği Bakara suresi 285. Ayete atıfla peygamberimizin şu hadisi ekseninde oluşturulmuş: \"İman, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, ona kavuşmaya, peygamberlerine iman etmendir. Aynı şekilde öldükten sonra dirilişe iman etmendir\" (Buhari, İman, 37). Ayrıca kelime-i tevhit ve kelime-i şehadette Müslüman olmanın ilk şartında dahi peygamberin zikredilmesinin altı çizilmiş. Enfal Suresi 20. Ayette \"Ey iman edenler! Allah ve Peygamberine itaat ediniz\" emri, diğer yandan gayri metlüv vahiy konusuna açıklık getirmektedir. Tıpkı, tabiat olaylarından fizik kanunlarına dek her şeyin Allah'ın ayeti olduğu gibi. Peygamber ahlakının kuran olduğu, kuranın peygamber ahlakına uygulandığı vb pek çok husus peygamberlik kavramının altını doldurmaktadır. Esasen peygambere, sünneti seniyyeye ve hadislere karşı oluşturulmaya çalışılan cephe olaya dışarıdan bakanlar için doğrudan İslam dinine saldırı olarak okunmaktadır. Bu saldırılar, \"Peygambersiz İslam\" projesinin uygulama eylemlerinden başka bir şey değildir. Bu durumda net olarak görünen şey peygamberlere saldırı değil, İslam'a ve Hz Muhammed'e saldırıdır. Yazar da sözü buraya getirir sonraki yazıda. \"Diğer Dinlerdeki Peygamber İnancı\" adlı yazıda yahudi ve hristiyan inancında konunun incelenmesi yapılır. Allah'ın gönderdiği bütün dinlerin esasen İslam oluşu ve bütün peygamberlerin İslam inancında kabul edildiği de kitapta belirtilmektedir. Sonraki yazı da \"peygamberlere iman\" ekseninde bu yazının devamı olmakla, \"ayrım yapmadan bütün peygamberlere iman etmeliyiz\" ana fikrine sahiptir. Sonraki bölümlerde aslında kamuoyunda çokça soru / sorun haline getirilmiş olan meselelere açıklamalar getirilmektedir. Mesela \"Allah niçin peygamber göndermiştir?\", \"Peygamberler niçin insanlardan seçilmiştir?\", \"Peygamberlerin sıfatları\", \"Peygamberlerin dereceleri\" vb pek çok husus işlenmiştir. Peygamberlerin sayısı ile ilgili bölümde bir hadiste ifade edildiği şekilde 124 bin veya 224 bin peygamber olduğu, bunların 315 tanesinin resul olduğu ifade edilir. (İbni Hanbel, V, 266). Kuran'da 25 peygamber ismi zikredilir ancak Mümin 78'de \"durumlarını sana bildirmediğimiz\" şeklinde başka peygamberlerden söz edilmektedir. Kendisine verilen şeriatı anlatırken en çok kararlılık gösteren, en çok çile çeken ve fazileti en büyük olan; Hz Nuh, Hz İbrahim, Hz Musa, Hz İsa ve Hz Muhammed \"ülul azim\" olarak tavsif edilir. Hasılı, Peygambere iman hususunda Nisa suresi 80. Ayette \"Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur\" buyrulmaktadır. Meryem Suresi 96. ayette de \"İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahman onlar için bir sevgi yaratacaktır\" denilmektedir. Yazar bu ayette ve başka ayetlerde geçen \"Salih amel\" kavramına yeni bakış getirerek bu kavramı \"peygambere bağlılık, onu örnek alma\" olarak açıklamaktadır. Allahın rızasını kazanmanın yolunun Hz Muhammed'e imandan geçtiğini ifade eder."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gece-yarisi-kutuphanesine-gazzali-ile-bakmak-k5871.html", "text": "11.yüzyılda şu an bile adından söz ettirebilecek ve tıpkı 21. yüzyılda Batı medeniyetlerinin birinde fantastik olarak kaleme alınmış roman türünden bir eserle dahi ilişki kurulabilecek derecede akli ilimlerde ilerleyen Doğulu bir alim olan Gazzali, sadece akli ilimlerde değil, İslam alimlerinin adeti üzere önce nakli ilimlerde Nizamiye Medrese'sinde müderris olacak seviyede derinleşmiştir. Onun hayatının neredeyse her anı bir yazının konusu olma potansiyeline sahiptir. Zamanının ilimlerinde eser ortaya çıkaracak kadar zeka ve kavrayış sahibi olsa da, bunlardan öte olarak bu yazının konusu Gazzali'nin felsefesi özelinde kötülük teodisesi altında ortaya atmış olduğu bir düşünce olacaktır: İmkanda var olandan daha mükemmeli yoktur. Gazzali ne bu düşünceyi ilk ortaya atandır, ne de bu düşünce onunla birlikte son bulmuştur. Bununla birlikte gerek İslami ilimlere olan hakimiyeti ve gerekse konuyu daha sistematik biçimde ele almasından dolayı onun düşüncesinden yola çıkmayı uygun gördüm. Hocası Cüveyni'nin \"derin bir deniz\" olarak ifade ettiği Gazzali'nin teodisesine, dolayısıyla kötülük problemine bakmadan önce Gece Yarısı Kütüphanesi kitabının oluşumuna temel olduğunu düşündüğüm noktalara bir bakalım. Öncelikle bahsi geçen kitabın yazarı olan Matt Haig'in uzun yıllar boyu psikolojik rahatsızlıklar yaşadığını Gece Yarısı Kütüphanesi'nden sonra basılan, Rahatlama Kitabı olarak Türkçe'ye çevrilen kitabından anlıyoruz. Görünen o ki uzun yıllar anksiyete ve depresyon rahatsızlıklarından mustarip olan yazar, Gece Yarısı Kütüphanesi'nin temelinin felsefeye dayandırmıştır. Nitekim yazar kitabın pek çok yerinde felsefeye değinmiş. Ayrıca kitabın ana karakteri olan Nora Seed, olası hayatlarının birinde üniversitede felsefe dersleri veren bir akademisyen olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca bu hayatında evcil hayvanı olan köpeğe Platon adını vermesi de cabası. Bunun dışında yaşamakta olduğu hayatında ve Gece Yarısı Kütüphanesi'ne olan yolcuğunda da bir takım filozoflardan ve felsefe öğretilerinden iktibaslar görüyoruz. Gelelim Haig'in kitabın ana karakteri olarak seçtiği Nora'ya. Pek çok kişi gibi Nora da hayatında farklı alanlara ilgi duymuş ve bir şans mı, yoksa şansızlık mı bilinmez, neredeyse tamamında da başarılı olmuştur. Pek çok şeye potansiyeli olan bir insanın seçim yapmakta zorlanması tanıdık gelmedi mi? İşte pek çok alanda başarılı olma potansiyeli olan Nora, bunlardan hiçbirini seçmemiş olmanın pişmanlığını yaşadığı bir anda intihar etmeye karar verir. Bir şekilde ölmez ve kendisini Gece Yarısı Kütüphanesi'nde, yaşamakta olduğu hayatından tanıdığı Elm Hanım'ın karşısında bulur. Bu özel kütüphanedeki her bir kitap, Nora'nın potansiyeli olup da yaşamadığı hayatları temsil etmektedir. Bunları imkanda var olma potansiyeli olan diğer yaşamlar olarak düşünebiliriz. Neticede Nora tercih etmediği için pişman olduğu hayatlara birer birer yolculuk yapar fakat hiçbiri, istediği hayat değildir. Hatta en ideal olduğunu düşündüğü hayatında dahi kendini huzurlu hissetmez ve nihayetinde intihar ettiği geceye geri döner. İntiharı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Her şey aynı gibi görünse de Nora değişmiştir ve imkan dahilinde olan bütün hayatlarını gördükten sonra bu hayatının en iyisi olduğuna karar vermiştir: Yaşamakta olduğu hayatı olabilecek en mükemmel hayattır ve Nora eğer daha iyisini istiyorsa bedel ödeyip mücadele etmelidir. Şimdi tekrar imkanda var olandan daha mükemmeli yoktur düşüncesine dönelim. Bu düşünce; felsefe tarihi boyunca tartışılan ve kötülük probleminden hareketle yola çıkan bir teodisedir. Buna göre filozoflar şunu tartışmıştır: Her şeye gücü yeten Tanrı nasıl oluyor da kötülüğü yaratıyor veya olmasına izin veriyor? Buna göre ilk olarak kötülük nedir sorusunun cevabını açıklamak gerekmektedir. Kötülük genel itibariyle acı veren her şeydir. Filozoflar kötülüğü doğal, ahlaki ve metafizik kötülük olarak sınıflandırmış ve bu şekilde açıklamışlardır. Gazzali ise konuya daha çok bütüncül olarak bakar. Şöyle ki Gazzali kötülük ve iyilik kavramlarının göreceli olduğunu ve kötülüğün de iyiliğe ve olması gerekene dahil olduğunu savunur. Kötülüğün izafiliğini bir topluluğun topraklarını genişletmek için başka bir topluluğa saldırmasından örnek verebiliriz. Buna göre topraklarını genişletmek isteyen A toplumu, onların açısından bakıldığında iyi bir eylem gerçekleştirmektedir. Fakat sırf topraklarına toprak katmak için A toplumunun kendisine saldırdığı B toplumuna göre bu yapılan gerçekten çok kötüdür. Bu konuda örnekleri arttırmak mümkündür. Ya da ahlaki gelişim kuramlarında örnek olarak kullanılan Heinz dilemmasında, Heinz'in karısı için ilacı çalması bir takım açılardan iyi, bir takım açılardan ise kötü olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak Gazzali kötülüğün ve iyiliğin var olduğu, göreceli olduğu ve bunlara bütüncül bir açıdan bakmak gerektiği görüşündedir. Ona göre bir şeyin yaratılması, yaratılmamasından iyidir ve Allah'ın bizim anladığımız şekilde kötülüğü yaratması, iyiliğin anlam bulabilmesi için iyi ve gereklidir. Gazzali'nin imkanda var olandan daha mükemmeli yoktur düşüncesindeki kötülük meselesine insanın özgürlüğü açısından da bir açıklaması vardır. Bazıları şöyle der: \"Allah neden kötülüklerin işlenmesine engel olmuyor?\" Daha önceden bahsettiğimiz gibi, kötülük olarak atfedilen eylem başkasının iyiliği de olabilir. Buna göre Allah'ın insanın iyi-kötü bütün eylemlerine engel olması gerekir ki bana göre bu, anlamsız bir paradokstur. Bununla birlikte Allah'ın salt kötü olan bir eyleme engel olması da, insanın özgür iradesini sınırlandırmak anlamına gelir ki bu da Allah'ın dünya için koyduğu kanunlara aykırıdır. Nitekim Allah insana akıl ve özgür irade vermiştir. İnsan için yakıcılık niteliği bulunan ateşi var etmiştir. İnsan bu ateşle ısınıp yiyeceğini mi pişirecek, yoksa başkalarının evlerini mi yakacak, kendi tercihidir. Bu durumda doğanın dengesini bozup bir takım afetlere yol açan veya öyle görünmese de bir kötülük silsilesine neden olan insanın bütün eylemlerini yaratıcıya bağlaması ve \"Allah neden kötülüklerin olmasına izin veriyor?\" demesi oldukça toydur. Ayrıca burada dikkat çekici bir nokta daha vardır: Şöyle ki insanın her şey yolunda giderken değil de bir takım sıkıntılar anında yaratıcının varlığını hatırlaması da, onun kötülüğü yaratıcıya isnat etme içgüdüsünü ortaya koymaktadır. Her ne kadar insanın özgür iradesi konusunda bir takım görüşler ve bu görüşlerden doğan bir takım mezhepler olsa da, genel olarak şu düşünce hakimdir: Allah'ın kötüleri kötülükleri ile baş başa bırakmasına hızlan, iyilerin iyilikleri ile başarılı olması hakkındaki durumu ise tevfik olarak açıklanmıştır. Kelam ve felsefe ilimlerinin konusu olan bu tartışmalar oldukça derindir, bilgi sahibi olmak isteyenler için pek çok kaynak mevcuttur. Şimdi Gece Yarısı Kütüphanesine geri dönelim. Nora'nın yaşadığı kötülüklere, zorluklara; seçimlerinden dolayı duyduğu pişmanlığa hayatının tamamını içine alacak şekilde bütüncül olarak baktığımızda, bunların var olan en mükemmel hayatı için gerekli aşamalar olduğunu söyleyebiliriz. Zira bana kalırsa kitabın yazarı Matt Haig'in pek çok dile çevrilen ve çok satan romanlarını yazmasında, müstakil olarak bakıldığında kötü gibi görünen anksiyete ve depresyonun oldukça etkisi olmuştur, diyebiliriz. Yazarın Nora için var olma potansiyeli olan bütün o hayatları anlatmak için kullandığı kütüphane metaforunu da etkileyicidir. Nitekim dinlerde var olan kitap, yazgı gibi kavramları kullanan yazarın felsefe yanında dini kitaplardan etkilenip etkilenmediğini merak etmekteyim. Bana göre Matt Haig, eserinde başka felsefi öğretilerle birlikte imkanda var olandan daha mükemmeli olmadığı şeklindeki öğretiyi de işlemiştir. Onun felsefeye olan ilgisinden anlaşıldığı kadarıyla, Gazzali'den yüzyıllar sonra yaşamış ve bu fikri Batı'da savunmuş olan Leibniz'in \"Mümkün dünyaların en iyisi\" düşüncesinden etkilendiğini söylemek pek de isabetsiz olmaz. Hatta iyimserlik felsefesi olarak bilinen bu öğretiyi Platon'a dayandıranlar da mevcuttur. - Selahattin Akti/ Gazzali ve Leibniz Optimizminden Kant'ın Otantik Teodisesine Kötülük Sorunu - Uğur Ak/ Gazali'de Kötülük Problemi - Mehmet Fatih Elmas/ İyiyle Dönüşmek, İyiye Dönüşmek: Platon'da İyinin Yüksekliği Üzerine Bir İrdeleme - Prof Dr Hasan Özalp/ Gazali Düşüncesinde İlahi Adalet - Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün/ Allah Mutlak İyi İse Neden Dünyada Kötülüğe İzin Veriyor? - Prof. Dr. Ömer Türker/ Gazali: Kuşku, Yöntem ve Eleştiri"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/iz-sur-iz-birak-k4745.html", "text": "Sevdiğim bir hocamın kitabında yer verdiği kitap listesinde Mahmut Toptaş'ın Tanıdığım Ünsüzler kitabını görünce kitabın adı ilgimi çekti. Şifa Tefsiri'nden tanıdığım yazarın kitabını okumak istedim. Kitapta yazar, bizzat tanıştığı, isimleri meşhur olmasa da yaptıkları işlerden dolayı örnek alınmaya değer kırk tane dostunun hayatından kesitler veriyor. O dostlarının kendisinde bıraktığı izleri anlatıyor. Nice ünlü alim, kahraman vardır. Onların yetişmesinde yediği ekmeğin buğdayını üreten çiftçilerin de emekleri vardır. Ama biz ünsüzleri tanımadığımızdan dolayı onların eserlerini göremeyiz. Oysa o çiftçi de buğday üreterek bir eser ortaya koymuştur. Kim bilir belki de bu dünyaya sessizce gelip, sessizce yaşayıp, sessizce gidenlerin eserleri, gönüllerde bıraktığı izler; makam mevki sahibi olup, binlerce kişi tarafından bilinenlerin eserlerinden, bıraktığı izlerden daha fazladır. Rahmetle yad edilmek istiyorsak, bu dünyadan geçerken bir iz bırakmak istiyorsak iyi işler peşinde olmalıyız. Buna da bulunduğumuz yerde en iyi olmaya çalışarak başlayabiliriz. Öğrenci isek en iyi öğrenci olabiliriz. Öğretmen isek en iyi öğretmen olabiliriz. Biz çabalar, elimizden geleni yaparız. Gerisine karışmayız. Elinden hiçbir iş gelmediğini düşünenler de bir iz bırakabilir. Mütebessim olarak, moral vererek, olumluyu düşünerek bir iz bırakmak mümkün. Bunu da beceremiyorsak zarar vermeyiz. Zarar vermeyerek iz bırakırız. Akşam vakti bir televizyon kanalındaki haberi izlediğiniz zaman görürsünüz ki hırsızlar, dolandırıcılar, katiller gündemdedir. Tüm gün bu milletin hali ne olacak diye konuşan ama bir işin ucundan tutmayıp, yan gelip yatan insanları da görürüz, duyarız. Ama mahalledeki bakkala gidip, fakir bildiğin insanlara benden her gün beş ekmek ver deyip, parasını peşin ödeyen insanı gündem etmeyiz. Onu, ekmeği alan fakir bile bilmez. Ücretsiz dersler veren, ücretsiz tamir yapan, hiç kimsenin hakkını yemeden işinde çalışan, maaşını kedilerle paylaşan, öğrencilere yurt, burs ayarlayan, İslam'ı olduğu gibi anlayan, anladığı gibi yaşayan insanları konuşmayız. Oysa hırsızlar konuşulduğu kadar iyiliklerin, güzelliklerin de konuşulması gerekmiyor mu? Eğer gündemde konuşulanlar sizin yüreğinizi karartıyor ve iyi insanlarla karşılaşmak istiyorsanız bu kitabı okuyabilirsiniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/organizasyon-ve-lojistik-bir-ornek-1715-mora-seferi-k4158.html", "text": "Osmanlı, idari yapısı ile geniş bir coğrafyada, hakimiyetini asırlarca sürdürdü. Farklı din, dil ve ırktan yüzlerce unsuru toplumsal düzeni muhafaza ederek yönetmesi, benzersizdir. Tüm bu askeri örgütlenme, savaş becerisi ve fetih stratejisi başarılı bir örneği de 1715'teki Mora Seferidir. \"1715 Mora Seferi\" konusunu ele alan \"Sultanın Ordusu\" kitabı dört bölümle; ulaşım, erzak temini ve ordunun beslenmesi, seferberlik ve personel son olaraktan Mora Seferi'nin finansmanı ile organizasyon ve lojistik bir çalışma sunulmuştur. Anlaşılacağı üzere 1715 Mora Seferi'nin yapıldığı dönemin idari ve askeri faaliyetlerinin ekonomik yansımasının bir analiz okuması olacaktır. İnsan gücü ile elde edilen bir coğrafyanın ne kadar kar, ne kadar zarar edildiğinin bir hesabı ortaya konulmaktadır. Şayet dönemin ideolojik tavrı bir coğrafyayı ele geçirmek olması ile ekonomik etkisi ne olduğu da okurun anlaması yönünde yardımcı olacaktır. Osmanlı toprak fetihleri kuruluşundan beri Batı'ya yönelik olmuştur. Venedikler, denizlerde geri çekilince, Osmanlı Balkanlarda toprak fetihleri hız kazandı. Ancak 1683 ile 1699 yılları arasında on altı yıl süren \"Kutsal İttifak Savaşı\"nı Osmanlı;, Avusturya, Rusya, Venedik, Lehistan ve Malta'ya karşı kaybetmişti. İmzalanan Karlofça Antlaşmasıyla Mora'yı Venediklere vermek zorunda kaldık. Yirmi beş yıl sürecek olan Karlofça Antlaşmasını Venediklerin Karadağ İsyanına lojistik destek vermeleri ve Akdeniz'de Osmanlı menfaatlerine zarar vermeleri ile sulhu bozan en büyük sebepler olmuştur. Mehmet Yaşar Ertaş, kitabının giriş kısmında bu konu ayrıntısıyla ele alınmıştır. Kitaptaki analizler anladığımız kadarıyla Osmanlı himayesinde ki Karadağ asillerin isyanı ile coğrafi yakınlığı olan Venediklerin yardımları ile bu isyanın büyümesini ve kontrol edilmesi gerektiği acil bir durum olmuştu. Osmanlı'ya karşı Haçlı ittifakından biri olan Venedik, bu ittifakın en zayıf olan devleti olması, Osmanlı'nın Venedik'e son vermesi için büyük bir fırsattı. Bu amaçla Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması ile barış politikası sağlanmıştır. Böylece oluşa bilecek bir ittifak engellenmek amaçlandı. Tüm bu süreç 1699 ile 1715 yılları arasında oluştu. Osmanlı'nın Karlofça yenilgisine karşı yaptığı ilk faaliyeti, Mora'yı tekrar almak olmuştur. Bu faaliyetin ilk başarısı İstendil Adası'nın fethi olmuştur. Ertaş, Mora Seferi'nin askeri hazırlıklarını tüm ayrıntısıyla kitabında ele alır. Diyarbakır Valisi Kara Mustafa Paşa, beş günlük Gördüs Kale kuşatması başarıyla tamamlanır. Ertaş, ikinci kale kuşatması olan Anaboli Kalesinin kolay olmadığını ve Osmanlının daha çok kayıp verdiğini aktarır. Osmanlı'nın Mora Kuşatması dahilinde olan kalelerin fethedilmesi Haziranda başlayıp Ağustos ayının sonlarında Benefşe Kalesi haricinde hemen hemen adadaki tüm kaleler ele geçirildi. Ertaş, 24 Eylül 1715'te Mora Kuşatmanın tamamen tamamlandığını ve Osmanlı idaresinin yeniden kurulmasıyla Kara Mustafa Pasa serasker olarak Mora'nın muhafazasına tayin edildiğini aktarır. Ertaş, Mora Seferi'nin Serdar Damat Ali Paşa yönetiminde ki Osmanlı Ordusunun 1 Nisanda başladıkları hareketin 11 Kasım tarihinde İstanbul'a geri dönmeleriyle tamamlandığını aktarır. Böylece 245 gün süren askeri sefer başarıyla tamamlanır. Ertaş, \"Sultanın Ordusu\" kitabının temel anlatımı 1715 Mora Seferi'nin; ulaşım, ordunun beslenmesi, personel ve finansman konularıdır. Mora Seferi'nin menzil noktaları, fiziki coğrafya ve su kaynakları hakkında ayrıntılı bilgiler kitapta mevcut. Ertaş, yol düzenleme, tamir ve yeni yolların yapılması konusunda belgeler ışığında bilgeler verir. Bu seferin ulaşımı üç vasıtayla gerçekleşti: Arabalar, yük ve binek hayvanları son olarak gemilerle gerçekleşti. Mehmet Yaşar Ertaş, 1715 Mora Seferi konusu çerçevesinde ele aldığı organizasyon ve lojistik işleyişi Osmanlı'nın askeri seferlerini kavrama ve anlama yönünde aydınlatıcı bilgiler içermektedir. Başka bir tabirle Osmanlı seferlerinin organizasyon ve lojistik tarihini anlamlandırma, diye biliriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-omer-fatih-andi-k5870.html", "text": "Kendimi bildim bileli bir şeyler üretmeyi, sanatla uğraşmayı seviyorum. Henüz küçük yaşta bir çocukken elime aldığım kalemi halen bırakmadım. 2020 yılında ilk şiir kitabım Şark Köşesi çıktı. On yılı aşan süredir çeşitli dergilerde, edebiyat alanında yazılarım yayınlandı. Yakın gelecekte çıkmasını hedeflediğim çeşitli kitap tasarılarım var. Eğitim hayatıma gelecek olursak; Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okudum. Yeni Türk Edebiyatı alanındaki yüksek lisansımı \"Günümüz Türk Şiirinde (1990-2000) İmge Üzerine Bir İnceleme\" başlıklı tezimle tamamladım. Halen, akademik maceram sürüyor. Hikaye anlatmak ve şiir söylemek, çocukluğumdan beri ilgimi çekmiştir. O yıllardan itibaren zihnimde dönen hikaye tasarıları halen hafızamda diri ve olgunlaşarak çeşitli edebi türlerde kağıda dökülme zamanları yaklaşıyor. Çocukluğumdan bana miras kalan muhayyileyi de yitirmemek için çaba gösterdim. Çünkü bugün, en büyük sermayem, muhayyilem. Şiir yoluyla kelime, kavram ve imgelerin katmanlı bir anlam dünyasına sahip şekilde yeni bir gerçeklik içerisinde yeniden üretilebiliyor olması ve bu yeni gerçekliğin -buna şiirsel gerçeklik de denilebilir- okura yaşanılan gerçeklikle, yaşadığımız dünya ve hayatla ilgili berrak bir bakış sunabilmesi şiirin beni cezbeden tarafı olmuştur. Hayat, şiire ve imge dağarcığına katkı sağlıyor. Şiir ise, insanın iç dünyasıyla, yaşadığı fiziki dünya arasında bir köprü vazifesi görüyor. Ruh dünyası ile maddeler dünyası arasında bir tercüman. Lakin şiir de edebiyat da \"hayatın anlamı\" değil, anlam arayışının estetik şekilde ifade ediliş kanallarıdır. Asıl olan insanın iç dünyasını, yaşadığı dünyaya tercüme ederken en doğru ve iyi yolu seçmesi. Bütün sanatlar, aslında iç dünyayı dışarıya taşırmak ama bunu muhatap alınabilir incelikte yapmak gayretidir. Hayatımdan şiiri çeksem, geriye hayatım kalır. Ama iç dünyamı ifade etmede elsiz ayaksız kalırım. Muhtemelen böyle bir durumda yine de kendimi ifade etmekten geri durmam. Farklı bir ifade kanalı, belki başka bir sanat yahut edebiyat uğraşı ararım. Ama elbette şiirin kişisel yolculuğumdaki yeri ayrı ve özel olarak kalır. Sanatçı etkilenmelerle beslenir, etkileri dönüştürüp temellük ederek kendi yolunu çizer ve ortaya özgün bir şey koyar. Bu etkilenmeyi her zaman rol modellik bağlamında da düşünmemek lazım. Bazen bir metinlerarası gönderme, bazen bir yüzleşme bazen de saygıyla anma hali şiirde başka şairlerin izini içerir. Şiir yazım tekniği olarak benzeşmesek bile, düşünce dünyama etki etmiş ufkumu açmış bir isim olarak merhum Nuri Pakdil'i ve merhum Sezai Karakoç'u burada anabilirim. Her ikisinin vefatı da beni derinden üzmüştür. Şark Köşesi'nin dosyasını yayınevine teslim ettiğim tarihten sonra vefat etmiş olmasına rağmen, Nuri Pakdil'in vefatı üzerine yazdığım \"Karşıkaranlık\" adlı şiiri son anda kitabıma aldım. Belki de başka türlü ilk şiir kitabımın dosyasının kapanmasına gönlüm razı gelmedi. Çünkü özellikle lise yıllarımda büyük bir iştahla neredeyse bütün külliyatını okuduğum Pakdil'in bende yeri ayrıydı. Bir müddet sonra vefat eden Karakoç'a ise aynı hassasiyetle \"Büyükdağ\" isimli bir şiir yazdım, nasipse bir sonraki şiir kitabımda da bu şiir yer alacak. Ama dediğim gibi, bu isimlerin etkisi daha çok düşünsel birikimim üzerinden dolaylı yolla şiirime geçmiştir. Doğrudan şiirimin üslup ve tekniğini dayandırdığım bir usta yok. Şiirin duygusallıktan çok duyarlılıktan beslendiği fikrindeyim. Duygular, terbiye edilerek, işlenerek duyarlılığa dönüşür. Duygusal parlayışlar, şiirde havai fişek gibi gelip geçici bir etki yaratır, çünkü iç dünyamızdaki bir anlık bir dalgalanmadan beslenirler. İstisnalar hariç, bu parlayışlar; şiir inşası için sağlıklı bir zemin sunmazlar. Duyarlılık, duygunun fikirle yoğurulması, bir şuura dönüşmesi halidir. Duyarlılık hem şiir inşa eder, hem de kişinin poetik şiarının temelini atar. Şiir, çoğu kez yalnız duygunun ve fikir katışıksız hayalin emrinde bir serseri mayın gibi düşünülür, oysa bu yanlıştır. Şiirin ortaya çıkışındaki doğallık, okuru yanıltmamalı; şiir çokça zihinde dolaşmış ve olgunlaşmış fikir ve duyarlılıkların; bir anlık ilhamla su yüzüne çıkması gibidir. Ani duygusal parlayışların membası değildir. Yaşadığımız mekanın duygu durumumuza, bir şeyler üretmekteki hevesimize etkileri olduğu doğrudur. Ama toplumsal algıya yerleşen ve bir stereotip halini alan \"manzaraya bakıp içlenen şair\" portresinin, günümüz şiiriyle pek bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla şairin taşra ve tabiatla ilişkisi bu şekilde değerlendirilmemeli. Bir şairi tabiatın ortasına hatta Miyazaki ve Takahata'nın Heidi çizgi filmindeki nefis suluboya Alp dağları manzarasının ortasına bırakalım ve şaheserler üretmesini bekleyelim, muhtemelen hüsrana uğrarız. Çünkü şiir daha çok tezatların ve ikilemlerin yol açtığı kriz ortamından, ruhsal çatışmalardan beslenir. Bu bakımdan, ömrü metrolarda, aktarmalı toplu taşıma vasıtalarında insan kalabalığında boğulurken geçen bir insan belki de ömrü huzur ve dinginlikle geçen, her sabah nefis pastoral manzaralara uyanan bir şairden daha iyi bir şiir yazabilir. Bu, kurala şarta bağlanamaz, çünkü doğrudan manzarayla değil, sanatçının tabiatıyla ilgili bir durum. Sanatçının ilhamını ya da yazma eylemini tetikleyen şeyin ne olduğu sanatçıya mahsus öznel bir konudur. Şahsen, şiirlerimi yazarken bulunduğum mekan, evimin duvarlarından başka bir manzarası olmayan bilgisayarımın başıdır. Dümdüz beyaz Word sayfasına bakarım. Çünkü şiiri o anda sadece yazıya döküyorumdur. Kelimelere dökülenler, her an her mekanda; yaşadığım hayattan devşirdiklerimdir. Elbette ki, yaşadığımız çağ, bir hız çağı olduğundan; durup her bir kelimenin her bir imgenin üzerinde yavaş yavaş derinleşmenin hazzına kapılmamızı sağlayan şiir sanatı, günümüzün \"demode\" bir sanatı. Şiirin altın çağında yaşamadığımız da muhakkak. Ama bu şiir öldü demek de değil. Dergilerde çok iyi şiirler çıkıyor. Elbette, iyi okur bunları keşfetmekte zorlanmıyor. Sanatı da şiiri de ayakta tutan iyi okurun keşif gayretidir zaten. Gelenek. Ama küllere tapmak için değil, ateşi canlı tutmak için gelenek. Mahler'in dediği gibi. Diğer soruya gelirsek, yerine göre lirik yerine göre epik. Hangisi o an aktarılmak istenene tercüman oluyorsa. Ve diğer soru: Serbest ile yazıyorum, ama hece ve aruz da baştacı. Son soruya cevap olarak da ilham. Tüm sermayesi ilham olmamalı şiirin. Ama yine de şiir ateşini ilhamla tutuşturmalı. Eleştiri, ama art niyet barındırmayan yapıcı eleştiri, en büyük eksiğimiz. Yani derdi gerçekten şiir olan eleştirinin baş üstünde yeri var. Bir insanın yazdığınız metin üzerinde derinleşmesi, onu eleştirel bir gözle okuması çok kıymetli. Sizin de şiirinize dışarıdan bir gözle bakabilmenize veya bir başkasının sizin kaleminizden çıkan metni nasıl alımladığına şahit olma fırsatı sunar sıkı bir eleştiri size. Şiire mahsus deneyimleri zenginleştirir. Şark Köşesi ilk çıktığında hakkında yazılan bir iki eleştiri yazısı oldu, bunlar hakkaniyetli metinlerdi. Bazıları şiirlerimi eleştiriyordu ve ben özellikle bu şahıslara ulaşıp teşekkür ettim. Umulur ki, eleştiri kültürümüz zenginleşir ve Tarık Buğra'nın deyimiyle \"düşman kazanma sanatı\" olmaktan çıkar. Bu devirde inatla dergi çıkarmaya gayret eden insanlara saygı duyuyorum. Her şeyin dijitalleştiği ve görselleştiği bir devirde basılı edebiyatı ve genel manada matbuat hayatımızı ayakta tutmak gayreti, az buz bir iş değil. Teknolojik imkanları yadsıyalım demiyorum ama basılı edebiyat mecralarına da sırtımızı dönmeyelim. Bu mecralar şairlerin yuvası. Hepimiz dergilerin mutfaklarında piştik. Bizden önceki kuşakların şiir ve düşüncelerini basılı dergilerden altını çize çize okuyarak bugünlere geldik. Henüz 16 yaşındaki bir lise talebesiyken, ilk şiirimi yayınladığım İbrahim Tenekeci yönetimindeki İtibar dergisi, benim için okul gibiydi. Bu bakımdan, dergilerin şiir dünyamıza katkısı hayli zengindir. Mümkün olduğu kadar dergileri takip etmeye özen gösteriyorum. Yeni bir dergi çıkarma gayretinde olan dostları teşvik ediyor, elimden geldiğince destek oluyorum. Özellikle bir dosya konusu etrafında kendi gündemini ortaya koymaya gayret eden dergiler ilgimi çekiyor. Türk şiirinin en güncel verimlerini, dikkatle takip etmeye gayret ediyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijitopya-dosyasi-kitabin-kaderi-okura-mi-bagli-k5916.html", "text": "İbnü'l Heysem'e göre, dış dünyadan gelenleri algılama sürecimiz, düşünme yeteneğimizden kaynaklanan ve bilinçli olarak yapılan bir \"sonuç çıkartma\" eylemini içermektedir. Yani etrafımızda var olan görüntülerin, istem dışı şekilde beynimize ulaşması ile istemli bir şekilde \"görme\"yle başlayıp örneğin sayfa üzerindeki bir metni izlemek gibi- \"çözümleme\"ye ya da okumaya- uzanan eylem arasında net bir fark vardır. İlki \"salt duyum\" iken ikincisi \"algılama\"dır (Manguel,2010:50). Bu bilgi ışığında, \"okuma\" eylemi içim, 'herhangi bir görüntüyü, düşünce süzgecinden geçirerek, bilinçli bir şekilde çözümle ve sonuç çıkarma sürecidir' diyebiliriz. Daha spesifik şekilde \"okuma\", belirli bir metinden yola çıkarak, okuyanların deneyimlerine, bilgilerine, düşünce kalıplarına veya önyargılarına bağlı olarak farklı anlamların üretilebildiği bir süreçtir. Hatta bu süreç, sofist filozoflardan Gorgias'ın \"dinleyenin, konuşanın ağzından çıkan sözleri işiterek, konuşmacının düşündüğü şeyleri düşünebilmesi olanaksızdır çünkü aynı şey, aynı anda farklı yerlerde, farklı insanlarda olamaz, olsa bile farklı görünür\" (Cevizci,1999:533) diyerek açıkladığı, Protagoras'ın \"her şeyin ölçüsü insandır\" (Platon,2014:39-40) şeklinde özetlediği \"öznel\" bir süreçtir. O kadar özneldir ki, insanın kendini geliştirmesi doğrultusunda, bir gün önceki \"ben\"in okuması ile bir gün sonraki \"ben\"in okuması bile farklı olacaktır; çünkü \"iki günü eşit olan zarardadır\". Barthes kadar yapısalcı düşünmeyenler için bile, \"yazar-okur ikiliğinde etken öğe kim?\" sorusu bolca gelgitli tartışmalara gebe olduğu muhakkaktır. Şu anda okuduğunuz bu yazı dahil, her yazının okuyucusuna gönderilmiş açık bir mektup olduğunu ve asıl çözümleyici tarafın okur olduğunu düşünürsek, sanırım tahterevallinin \"okur\" tarafı çoğu zaman ağır gelmektedir. Yazar ne yazarsa yazsın, okuyucu onu kendi imgeleminde bambaşka bir şekle sokacak, okuduğunu artık o şekil olarak kabul edecektir. Her okuyucuda farklı biçimlerde zuhur edecek olan bu şekilleri yazar belli bir yere kadar yönlendirebilse de, okuyucunun zihninde oluşan sonuçlardan yazarın haberi dahi olmayacaktır. Bu sav birkaç örnekle de desteklenebilir. Mesela, Sartre, Larousse Ansiklopedisi'nden öğrendiği çeşitli hayvanların gerçeklerini Lüksemburg bahçelerinde gördüğünde \"hayvanat bahçesindeki maymunların daha az maymun, bahçedeki insanların daha az insan\" olduğunu fark ettiğini belirtmiştir. Yine Manguel, daha önce hiç görmediği ama Enid Blyton'un kitaplarından tanıdığı, gizem dolu bir yiyecek olan \"jöle\"yi gerçekte ilk yediğinde aldığı tadın, okurken aldığın doyumsuz lezzetin yanından bile geçmediğini yazmıştır (Manguel,2010:23). Sonuç olarak, -biraz da abartılı şekilde ifade etmek gerekirse- yazar, okuyucusunun zihninde çeşitli evrenler inşa eden ve o evrendeki her şeyin mutlak var edicisi olan bir \"tanrı yazar\"dan, zamanın - mekanın olmadığı, sadece hayaletlerden ve gölgelerden oluşan bir evrende, belirli bir takım göstergeleri kullanarak okuyucusunun tahminlerde bulunmasını sağlayan \"ortak imalatçıya\" dönüşmüştür. Okur ise bu göstergeleri okuyarak, yorumlayarak ve sonuçlar çıkararak bu gölge evreni, \"düşünüyorum o halde var ediyorum\" düsturuyla, tümüyle kendisinde var etmeye başlamıştır. Post-modern dünyada, simülasyon evreninde, pop kültürü kıskacında, ahir zamanda - siz nasıl tanımlıyorsanız- şu an içinde bulunduğumuz zaman da kitap -aslında kitabın içeriği- çok kolay ulaşılır bir meta haline geldi. Eskiye nispetle fiyatlar pahalı fakat artık her köşe başında, her meydanda, alışveriş merkezlerinde bir veya birkaç kitapçı mevcut, internette birçok içeriğe legal veya illegal ulaşılabiliyor, fuarlar çok şükür ki her geçen yıl biraz daha fazlalaşıyor, hiç yoksa bazı popüler kitaplar arkadaşlarımızın evinde ödünç alınmayı bekliyor, yayınevlerinde basılma sırası bekleyen kitaplarla dolu. Buna rağmen yapılan birçok araştırmaya göre ülkemizde okuma yüzdeleri çok düşük. Sizce bu nasıl açıklanabilir? Cevap net, \"okumaktan çok yazmayı seviyoruz\". Çarpıcı şekilde ifade edersek, \"okumadan yazıyoruz\". Alınan kitapların büyük kısmı okunmadan raflarda tozlanıyor, bir kısmı da yazın şezlongda, kışın kahve bardaklarının yanında fotoğraflanıp unutuluyor. Okunanların çoğunun kaderiyse beşinci ya da onuncu sayfasında kulağı kıvrılıp çantalarda heder olmaktan öte gidemiyor. Çünkü kitap artık istediğim an ulaşabileceğim, aman canım nasıl olsa ileride okuyabileceğim, aslında çok istediğim ve boş vaktim olunca başlayabileceğim bir \"şey\" haline dönüştü. Hele ki iki tuşla sonsuz bilgiye ulaşabilen ve sınırsız yaratıma sahip olabilen insan, kitap okuyarak \"beyninde yer kaplamak!\" istemiyor. Kitaplar fiziki olarak veya dijital ortamlarda varlıklarını sürdürseler bile, bilgiyi emeksiz, gayretsiz ve düşünmeden elde etmek insana okumak zül geliyor. Hiçbir gösterenin hiçbir gösterilene denk gelmediği günümüz de, en felsefi akıl yürütmenin \"bence böyle\" olduğunu düşündüğümüzde de tutarlı anlamlar üretmeye çalışmanın anlamsızlığını anlaşılabiliyor. Yaklaşık 2500 yıl önce Sokrates, Phaedrus ile diyaloğunda Tanrı Toth'un, Mısır kralına insanlara yardımcı olması için aralarında \"yazı\"nın da olduğu çeşitli hediyeler getirdiğinden bahseder. Kral, bütün hediyeleri kabul ederken yalnız yazıya karşı çıkar. Toth, yazının insanların hem akılları hem bellekleri için bir ilaç, bir öğrenme aracı olduğunu söyler. Buna karşın Kral, yazının ruhlara unutkanlık yerleştireceğini, insanların belleklerini kullanamayacaklarını ve sunulan şeyin gerçek akıl değil de onun bir görüntüsü olacağını iddia eder. Yazıya güvenen insanın, içinde olanı dışarıya çıkaramayacağını, pek çoğunun hiçbir şey bilmeden bilir gibi yapacağını, insanların bilge olmak yerine sahtekar ve ukala olacağını düşünerek hediyeyi reddetmek ister (Manguel:77-78). Sokrates bu mitle, yazıya karşı olan görüşünü desteklemek istemiş olsa da, günümüzdeki insanın durumunu da çok net şekilde tarif etmiştir. Yalnız bir fark vardır; günümüzde bu durumun sebebi yazmak değil, okumamaktır. Velhasıl kelam, kitabı vitrin süsünden, bardakaltlığından, dengesiz masaların ayakları altına konan takozlardan ayıran en önemli özelliği okurudur. Ve bir Latin atasözünün dediği gibi \"kitabın kaderi, okuyanın zekasına bağlıdır\". Çünkü ancak okurun, \"gerçek okur\" olduğu zamanlarda \"gerçek kitaplar\" mevcuttur. NOT: Kuran-ı Kerimde, \"Alak\" suresinin ilk ayetlerinde defaten \"oku\" emri tekrarlanmaktadır. Kalemle yazmaksa ancak sonra gelmektedir, bir ikram olarak. Cevizci, A. (1999), Felsefe Sözlüğü, Ankara: Paradigma Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yerli-fantastik-roman-cabulka-k5842.html", "text": "Yeni bir yerli fantastik roman dizisi denemesiyle karşı karşıyayız. Birinci kitabı 2023 Temmuz'unda okuruyla buluşan Cabulka, fantasya severleri hayal kırıklığına uğratan kitaplardan değil. Birkaç gerçeküstü öğeyle soslandırılmış sıradan hikayelerden olmayacağını da gerçeküstülüğe öykünürken kontrolden çıkan bir saçmalıklar silsilesine dönüşmeyeceğini de şimdiden hissettiriyor. 309 sayfalık ilk kitap, Cabulka evrenini keşfetmemizi, geniş karakter ağını zihnimizde oturtmamızı ve bir yolculuğa göz kırpan hikayenin yapısını anlamamızı sağlıyor. \"Yokluk Göğünün Kuşları\" alt başlığıyla başlayışından ve \"Yokluk göğünün kuşlarında kanat olmaz!\" cümlesiyle bitişinden de anlaşılacağı üzere Cabulka bir kuşlar evreni. Bu evren, kitaba başlamadan önce fazlasıyla soyut olacağından korktuğum ama aksine; anlaşılır ve kusursuza yakın bir dille kuruluyor. Kitabın başında ve sonunda \"Yüzüklerin Efendisi\" dizisinde benzerlerine rastladığımız yardımcı haritalar verilmiş. Ayrıca az sayıda siyah-beyaz grafik tasarımla bazı karakter, mekan ve doğa tasvirleri de yapılmış. Hikayeye başlarken Ornitüy Akademi'den mezun olan genç veliahtlarla tanışıyoruz. Şahin hanedanı prensi Naka, kartal hanedanı prensesi Quenca, bülbül hanedanından Banuti, pelikanlardan Pelin, Hüthüt hanedanından Holut, papağanlardan Papila ve aynı zamanda akademinin bilge hocası Agah'ın torunu da olan baykuş hanedanından Blewn... Her biri farklı mizaçlara sahip, farklı türlerden ve kral-kraliçe ebeveynlerinin niyetleriyle çevrelenmiş yedi genç kuş. Ardından fazla kafa karıştırmadan ilerleyen iki sarmal olay örgüsüne giriş yapıyoruz. Bunlardan ilkinde baba martı Silari, hasta ve öksüz yavrusu Sullivan'ı, kendilerine yardım eden dişi saksağan Anja ile birlikte Ornitüy Akademi'ye yetiştirmeye çalışıyor. Anja'nın patronu akbaba Qara Salwar da onları destekliyor çünkü birden bire ortaya çıkan bu garip hastalığın çaresine sahip olma ihtimali onun ticari güdülerini harekete geçirmiş durumda. İkinci izlek, şahin hanedanı kralı Gola ile kraliçesi Kandela'nın, Cabulka'yı felakete sürükleyecek bu yeni hastalığa karşı Başmeclis'i toplama çabalarını anlatıyor. Onlar samimiyetle çözüm peşindeyken Karga Kral Galas ve başdanışmanı Xala olaylarda art niyet aramakta, Karanlık Diyar'la Bilinen Diyar'ı savaştırmakta kararlı görünüyorlar. Kral Gola'nın Başmeclis'i toplama çağrısı maslahatgüzarlar yoluyla tüm hanedanlara iletilirken, Gola'nın başyaveri Sungur sorumluluğundaki karga maslahatgüzarının öldürülmesi ve dolayısıyla kargalar kralı Galas'ın meclisten haberdar edilememiş olması kargalar için savaşın bahanesi oluyor. Bu sırada, amansız bir hastalığa tutulan Cabulka diyarının derdine çare aramak üzere Başmeclis yedi hanedanın yedi genç veliahtını görevlendiriyor ve bu tecrübesiz yedi genç, Agah'ın çizdiği rotada, kimi aradıklarını ve ondan ne alacaklarını bilmeden, kendilerine bağlı aşiretlerden otuz kuşla birlikte yola çıkıyorlar. Akıllarından çıkarmamaları gereken otuz kuşun otuzunun bir kuş olduğu telkinine rağmen henüz yolun başında vazgeçişler başlıyor. İlk kitabın sonunda, karga maslahatgüzarının gizemli şekilde öldürüldüğü, hasta yavru martı Sullivan'ın yanındakilerle birlikte sığındığı, düğümlerin merkezi olacak gibi görünen Kakuna'nın hanında genç veliahtların Qara Salwar ile karşılaşması, hikayenin gidişatına ve Qara Salwar'ın henüz pek açık edilmemiş olan niyetine dair merakımızı dürtüyor. Diğer yandan hem karga hanedanının hem de şahin hanedanının geliştirmeye çalıştığı yeni gizli silahlar, Cabulka'daki Araf Diyarı'nın nelere gebe olabileceği, liderliğe gönülsüz gibi görünen Naka'nın nasıl sınanacağı, papağanların neden kargalara yakın durduğu gibi sorular da dizinin takip eden kitaplarında karşılaşacaklarımıza uç veriyor. Hikayenin bir geleceği olduğu gibi, yeri geldikçe açılacak eski defterlerinin de olduğunu seziyoruz. Cabulka'nın birinci kitabıyla, uzun bir serüvenin başlangıcında olduğumuzu anlıyoruz. Cabulka evreni zihnimizde şekillenmeye başlıyor. Feridüddin Attar'ın \"Kuşların Sohbeti\" isimli eserinden kaynak alan Cabulka'nın Ali Bektaş zihniyle nasıl bir şerhe dönüşeceği benim açımdan büyük merak konusu. Çünkü Ali Bektaş, geniş kitlelerce pek bilinmese de tanıyanı korkutan derinlikte bir zihne sahip, dünyaya düşüncenin kamçısını vurmaktan çekinmeyen, tasavvufla beslenmiş, Mevlana'nın eserlerine hakim olabilmek için Farsça'ya ve divan edebiyatı ile şiirini de kapsayacak şekilde Türkçe'ye hakimiyetini geliştirmiş, sayısız eseri ve hatırayı hafızasına almış, birçok dizi ve film projesinin danışmanlığını yapmış, TRT'nin seviyeli ramazan ve kültür programlarından yüzüne aşina olduğumuz bir sunum ve anlatı ustası. Kitabın diğer yazarı Cafer Sadık Şahin ise animasyon ve 3D modelleme gibi görsel alanlarda da çalışmalar yürüten, 20 yıla yakın süredir hizmet veren bir reklam ajansının sanat yönetmeni ve ortağı. Kitabın editörü Mehmet Koçak'ın da aynı şirketin ortaklarından olduğunu ve bu ekibin uzun yıllardır yenilikçi çalışmalara kafa yorduklarını biliyorum. Dolayısıyla bir fantastik romanla sınırlı kalmayacaklarını, uzun vadeli bir çalışmaya temel attıklarını, kitap dizisi tamamlandıktan sonra filme doğru bir gidişatı öngördüklerini sanıyorum. Şimdilik elimizde olanla yetinecek ve kitapla ilgili söyleyeceklerimizi toparlayacak olursak; kanımca dilinin çok temiz, seyrinin de gayet anlaşılır olması kitabın her yaştan okura ulaşmasını sağlayacaktır. Kitabın hacmine bakıldığında ihmal edilebilecek kadar az sayıda olan düzelti hatası da ikinci baskıda tamamen ortadan kalkacak ve metin kusursuzluğa kavuşacaktır. Kuşların zayıflıklarıyla, arzu ve istekleriyle, alışkanlıklarıyla mücadelelerini ve iradenin hakikatini günümüz insanı, genci, çocuğu için, gerçeküstülüğü kullanarak somutlaştıracağını düşündüğüm ikinci kitabı sabırsızlıkla bekliyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gamzeli-gezegen-serisi-k5496.html", "text": "Burak Çakır'ın daha önce müstakil bir kitap olarak basılan Gamzeli Gezegen kitabı bu defa üç resimli kitaptan oluşan bir seriye, serinin üçüncü kitabı olarak ismini veriyor. Seri 7+ yaş okuru hedeflemiş. Serinin ilk kitabı \"Tırtıl Efsanesi\" (31 sayfa) metin-çizim dengesi itibariyla 7 yaşa (2. sınıf) uygun olmakla birlikte ikinci kitap \"Sırnaşık Sarmaşık\" (63 sayfa) 8-9 yaş için, \"Gamzeli Gezegen\" (63 sayfa) ise 9+ yaş için uygun görünüyor. Zira 2. ve 3. kitaplarda hem metin ağırlığı artıyor hem de metinler uzuyor. Metinlerdeki konuşmalarda cümleler sözün sahibine göre renklendirilmiş. Örneğin anlatıcı metin gri iken bir karakterin konuşmaları kırmızı, diğerininki mor renkte yazılmış. Kitaplar beyaz kağıda basılarak bu renklerin kolay ayırdı sağlanmış. Bu, ilk okumalarını yapan okura yardımcı olabilecek bir özellik. Kitapların çizimleri yumuşak ve sade, kapakları parlak selefon kaplı. Tırtıl Efsanesi, kelebekler gibi uçmayı hayal eden bir tırtılın yaşam öyküsünü ele alan naif bir çaba hikayesi. Okura, yeterince emek verdiğinde mucizelerin de yardımına koşacağı fikrini aşılıyor. Sırnaşık Sarmaşık, çorak bir bahçeye düşen bir sarmaşık tohumuyla balkonda onun büyüyüp kendisine ulaşmasını bekleyen bir gül arasındaki özlemi anlatıyor. Her ikisi için de tatsız olan dünya bu buluşmayla renkleniyor, çiçekleniyor ve insanlar için de güzelleşiyor. Sarmaşığa yardımcı olan rüzgar, kuşlar ve bir de kedi ile onu önceleri sevmeyen ama sonra fikrini değiştiren apartman yöneticisi de yardımcı karakterler olarak hikayede yer alıyor. Yazar bitkiler arasındaki sıcak bir aşkı betimlenmiş, fark etmeyenler için ortaya çıkarmış desek hata etmiş olmayız. Gamzeli Gezegen ise Güneş Sistemimize giren tanımadığımız bir gezegenin tanıdığımız gezegenlerle tanışma hikayesi. Okurumuz hem gezegenleri tanıyor hem de Gamzeli Gezegen'in onlarla yaşadıklarına şahit oluyor. Bol diyaloglu, çizgisel ilerleyen, akıcı okuma idmanı niteliğinde bir metin. Diğer iki kitaptaki kadar açık bir mesaj içermiyor ancak merakının peşinde koşan bir gezegenin öğrenme serüvenine eşlik ediyoruz. Gezegenlerin kişileştirildiği bu hikayede son durak Dünyamız ve hikayenin sonunda Gamzeli Gezegenimiz bir çocukla karşılaşıyor. Çocuk okurun ilkokul boyunca her yıl bir tanesini okuyarak değerlendirebileceği bu serinin internet satış fiyatı 53 ila 85 TL aralığında değişiyor. Yazarın muadil bir diğer serisi de \"Tek Hikaye Kitapları 1 - RIFKI\" ismiyle okurlarına sunulmuş."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/uzuntuden-kurtulmanin-yollari-k5478.html", "text": "Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İbn Sina'dan İbn Hazm'a, Maverdi'den Ahmet Naim'e kadar pek çok muteber ismin eserlerinden müteşekkil \"Ahlak Klasikleri\" serisi ile \"asırların bilgeliği\"ni modern insanla buluşturarak fikir dünyamızda yeni ufuklar oluşturmaktadır. Ahlak Klasikleri serisinin dördüncüsü olan \"Risale fi el-Hile li-Def'il-Ahzan / Üzüntüden Kurtulma Yolları\" adlı risale, ilk İslam filozofu Ya'kub b. İshak el-Kindi (ö. 252/866) tarafından kaleme alınmıştır. Kindi aynı zamanda İslam dünyasında keder ve ölüm korkusunu ve bunlardan kurtulmak için alınması gereken psikolojik ve ahlaki tedbirleri ele alan ilk düşünürdür ve mezkur konularda kaleme alınan ilk eser de Def'u'lAhzan'dır. Eserin tahkik ve çevirisi Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI tarafından yapılmıştır. Kitabın ilk bölümünde müellifin kısaca hayatı, risalenin içeriği, kaynakları, bu risalenin ilham verdiği düşünürler ve incelemenin kaynakçasına yer verilmiştir. İkinci bölümde risalenin Arapçası ve çevirisi yer almaktadır. Eserde, takdimden sonra ilk olarak üzüntünün anlamı ve sebepleri üzerinde durulmuştur. Bilinmesi ve olgun bir ahlak için kendisinden kurtulunması gereken hüzün sevilen şeylerin elden gitmesi ya da hedeflerin gerçekleşmemesi nedeniyle yaşanan nefsani bir acıdır. \"Ahlak\" kavramını ruh sağlığı anlamında kullandığı görülen Kindi'ye göre \"üzüntü\", kaygı\", \"korku\" gibi duygular insanın ahlakını olumsuz etkilemektedir. Bu durumdan şifa bulmanın ilk adımı ise bu duyguların sebebinin bilinmesidir. Modern dünyada \"farkındalık\" olarak ifade edilen durum bu olsa gerektir. Kevn ve fesad alemi dünya hayatında her nimet geçici ve elden gitmeye müsait olduğu için insan kalıcı olan ahlaki erdemleri aramalı ve talep etmelidir. Risalede, insanın ihtirasları neticesinde ortaya çıkan pek çok geçici talebin karşılanmaması veya karşılansa da bir süre sonra elden çıkmasının insanda meydana gelen üzüntüler ve bundan kurtulma yolları ele almıştır. Kindi, yalan, kumarbazlık, eşkıyalık gibi birtakım olumsuz davranışların buna alışan insanlar nezdinde bir övünç ve haz sebebi olduğuna, bundan mahrum kalmanın ve esenlik halinin ise eksiklik ve musibet olarak görüldüğüne dikkat çekerek, bu haz duygusunun tabiatın ayrılmaz bir parçası olmadığını; bu kötü hasletlerin tekrar edilen davranışlar neticesinde edinilen kabul ve alışkanlıklar olduğunu belirtmektedir. Buradan hareketle bedenimizin sıhhat ve şifası için uğraştığımızdan daha çok ruhumuzun/ahlakımızın sağlığı için çabalayarak ruhumuz/ahlakımız için faydalı işlere kolay olandan başlayarak aşama aşama zora doğru ödev ve tekrarlar neticesinde olumlu ahlaki özelliklerle bezenmeyi tavsiye etmektedir. Def'ul-Ahzan'da ölüm korkusuna da değinilmiş, ölümün mahza kötü ve bir yok oluş anlamına gelmediği, bilakis ölümün gerçek ve asıl hayata geçiş, özgürlük ve yeni bir hayata doğuş olduğu ifade edilmiştir. Kindi'ye göre ölüm korkusunun temelinde yatan etken akıl yoksunluğu, kralları köleleştiren şehvet ve kontrolsüz duygulardır. İnsana düşen ise bu duyguları güzel alışkanlıkları artırarak terbiye etmek ve böylece iki dünya mutluluğuna kavuşmaktır. Ruh sağlığını \"ahlak\", psikolojiyi \"nefs\" olarak ifade eden bu risalenin genel yaklaşımının, insanın sadece negatif yönlerini düzeltmek değil aynı zamanda olumlu yönlerini vurgulayarak insanı desteklemek ve bu yeni ve müspet yönleriyle toplumu dönüştürmeyi hedefleyen pozitif psikolojiye benzediğini söylemek mümkündür. Ayrıca kitabı okurken modern psikologların sıklıkla vurguladığı \"farkındalık\", \"beklentiyi yüksek tutmamak\", \"olumlu kazanımlar için zinciri kırmamak\", kaliteli bir yaşam için \"geçmişe ve geleceğe takılmamak\" ve \"anı yaşamak\" gibi günümüzdeki bazı öneriler okurun kulağında çağrışmaktadır. Hakim bilge Kindi'nin asırlar evvel yazdığı bu risale, günümüz insanı için bir psikolojik güçlenme reçetesi olmasının yanı sıra, eserdeki konuların tanım, sebep, farkındalık, çözüm ve istikrar gibi derli toplu dizinimiyle çok sistematik, oldukça dikkat çekici ve hatta günceldir. Bu yönüyle Def'ul-Ahzan, aradan geçen asırlara rağmen eskimeyen bir hazine mesabesindedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bu-dunyaya-okumaya-geldik-k5502.html", "text": "Hayatımızın her anında, her safhasında duyu organlarımızla bize yansıyan; görüntü, koku, ses, tad veya his ile bu dünyaya dair unsurları çeşitli şekillerde okuyarak, zihnimizde işleyerek dünya günlerini tamamlıyoruz. Okuduklarımızı kimi zaman anlamlı bir bütünlük içerisinde zihnimizde işleyerek içselleştirirken kimi zaman da parçalar halinde, zihnimizde farklı parçalarla birleştirerek tümel-tikel, somut-soyut, olumlu-olumsuz gibi yaklaşımlarla tasnif ederek anlamaya çalışırız. Okuma biçimlerimizde biz fark etmesek de mantık biliminin yaklaşımları çerçevesinde bir işlem kendini göstermektedir. Okumak, doğayı, tabiatı, varlığı, kendini okumasını bilenler için her unsurda bir anlam-hakikat vardır ve bu hakikati-anlamı elde edebilmek için bir arının bal toplamak için gezintiye çıktığı çiçeklerinin hangisinin en verimli olduğunu bilmesi gibidir. Hayatımızın her safhasında sürekli olarak bir şeyleri okuruz. Son zamanlarda da sosyal medya aracılığıyla resimler okumayı özellikle epeyce arttırmış durumdayız. Resim okuryazarlığı için bir alfabe- bir dil farklı farklı binlerce kelime ezberlemenize de gerek yoktur nasılsa! Resimlerin görüntü kalitesinin-pixellerinin iyi olması, renklerin, sunumun, duyguların, düşüncelerin belirli bir kare içerisinde kurgulanarak vitrinleşmesi olan bu resimler, bazen onlarca sayfada anlatılmak istenilen bir olayı anlatabilmektedir. Ama bu hazır bir veri olduğu için zihinde bunun yansıması kanaatimce kitapta sayfalar dolusu bir anlatımla anlatılanlar kadar etkili olmayacaktır. Bir resim/fotoğraf ile sayfalar dolusu yazı aynı şeyi anlatabilir mi? meseleye bu yönden baktığımızda hem evet hem de hayır cevabını verebiliriz aslında. Evet, cevabını verdiğimizde örneğin bir çiçeğin fotoğrafı ile bu çiçeğin betimlemesini içeren yazı aynı şeydir denilebilir, ikisi de aynı sonuca eriştirir bizi küçük farklılıklarla. Hayır, cevabını verdiğimizde resim ile anlatılan aslında; donmuş bir zamana akan bir zamanla bakmaktır. Yazıdan bakmak ise akışkan-hareketli bir zamandan yine akışkan-hareketli bir sürece dahil olmaktır. Alberto Manguel, Gezgin, Kule ve Kitapkurdu eserinde okuru bir metafor olarak ele almakta, okurluğu farklı boyutlarda irdelemekte, okur olmanın izlerini kitaplarda sürmektedir. Ona göre dünya okunması gerekli bir kitaptır (Manguel, 2021, s. 10). Okuma biçimlerimizi çeşitli bilim dallarının imkanlarını kullanarak farklı bakış, biçim ve usullerde yapabiliriz. Evrenin çok çeşitli anlamlar barındırdığını belirten Manguel, bu anlamlara vakıf olabilmek için de bizim dünyanın kitabını okumamız gerekir. Okumak çeşitli şekillerde eylemsel bir harekettir. Harflerden kurulmuş anlamlar ülkesine dahil olabilmek için o anlamları bir araya getirecek, o anlamlardan verilmek istenilen anlamı anlayacak bir zihin kapasitesi ile kitaba yaslanmalıyız. Kitabı eline alan herkes bir okur kavramı içerisine dahil olur, kitabın vermek istediği mesaja kısa bir süre de olsa dahil olma biçimi okur olmak için yeterlidir. Bunun sadece iyi ve kötü biçimleri mevcuttur. Tahammül gösterip kitabın tüm mesajlarını baştan sona doğru alabilmeye çalışanlar iyi okur kategorisine girerler. Kitabın Tarihi adlı eserinde Albert Labarre, kitaba açıklık getirirken bunu hem resmi mecralarda hem de gayrı resmi mecralarda ne anlamlar taşıdığını ortaya koymaya çalışır. Kitap, yazının icadından sonra çeşitli şekil, biçim ve usullerde ortaya konulmuş, çeşitli şekillerde muhafaza edilmesi beklenilen, bilgi hazineleri olarak devasa yapıları kurmuş, kimi zaman kürsülere, duvarlara asılmış, kimi zaman masalarda genişçe açılmış şimdilerde ise ceplere bile sığmaya başlamış nesnelerdir. Malo-Renault'un 1931 yılında Art dulivre adlı yapıtındaki en eski tanımlardan biri kitabı, \"bir arada dikilmiş ve ortak bir kapak içine konmuş basılı defterler\" olarak tanımlamış, Grande encyclopedie ise \"bir metnin...taşınır bir biçimde açığa vurulmaya yönelik, yazılı olarak çoğaltılmışı\" şeklinde tanımlar. Kitap, genellikle bir meta değeri olarak irdelenmiş, anlamı ise okurların eline geçince büyümüştür. En iyi kitap öncellikli olarak okurun eline geçip okunmuş kitaptır. Kitap en başta harfler bütünlüğüdür. İ.Ö. 9. Yüzyılda Yunanlıların Fenike alfabesini benimseyerek ona eklemeler yaparak yazıyı soldan sağa yazmaya başlamalarıyla bu günkü modern Latin alfabesinin temelleri atıldı. Taşınır bir biçimde elden elde dolaşımı, kil tabletlerden papirüslere, kağıdın dünyada sürümünün artmasıyla katlanmış, dikilmiş ve erişiminin daha artmasıyla kullanım kolaylığı ile kitaplar da yaygınlık kazanmıştır. 6 ile 10 metre uzunluğundaki papirüslerden oluşan tomarlardan, bu günkü forma geçmesi kitap için değişim ve dönüşümün de zamanla ortaya çıktığının göstergesi olmuştur. Manguel de kitabı tanımlarken kitabın çağrışımdan yola çıkarak onun pek çok şeyi barındırdığını aktarır. Ona göre kitaplar anıların ambarı, zaman ve mekanın koyduğu kısıtlamaları (Manguel, 2021, s. 16) aşmak için bir tür kapsüldür. Kitaplarla hem kendi deneyimlerimizin hem de başkalarının deneyimlerinin farkına varırız, aydınlanır, kimi zaman mutluluk ve avuntu duyarız onlarla kimi zaman da geçmiş, gelecek, şimdi arasında çeşitli bağlar kurarız. Kitaplar kil tabletlerden papirüslere, hayvan derilerinden taşlar üzerine ve günümüzde kağıda, buradan da elektronik sayfalara doğru kayması, kitabın geçirmiş olduğu değişim ve dönüşümün, bize her daim bir şeyler anlatma isteklerinin bir sonucu olarak okunabilmektedir. Kitap her halükarda yazıyla oluşturulmuş bir anlamlı bütünlüktür. Barındırdığı düşünleri sembollere yaslar, simgesel işaretlerin hepsi anlam yüklüdür. Bu anlam yüklü simgeler okunduğunda zihnimizde kendilerini açan kapsüller niteliğindedir. Bu simgeler, zihnimize çeşitli anlamlar, kokular, renkler, görüntüler, sesler taşırlar. Şifreli bir hareket biçimidir evvela bu simgeler, bu şifreyi çözebilmek de o şifreyi çözme beceresine sahip okurlar tarafından gerçekleşmektedir. Bu dünyada okuması bilenler için her unsur bir tür kitaptır. Bunu görüp bunun peşinden gitmek Manguel'in tabiriyle; \"Dağlar ve vadiler artık bizim sırrını çözmemiz gereken ilahi dilin parçası oldular, denizler ve ırmaklar Yaratıcının sözünü taşıyordu\" (Manguel, 2021, s. 17) bize de bu sözleri uygun okuma biçimleri ile okumaktır. Burada da bu sefer okuma biçimleri meselesi çıkmaktadır. Manguel bunu da; \"yanıt verilmesi gereken sorulardan biri okurun hangi okumaya ne kadar önem verdiğidir\" (Manguel, 2021, s. 21) şeklinde tartışmaya açarak okumanın hem zihinsel hem de fiziksel bir hareket biçimi olduğunu ifade eder. Okumak çünkü belirli bir hareketi de kendisiyle beraber getirir. Ellerin, oturmanın, nefes almanın başın ve gözün çeşitli şekillerde hareket etmesi...okurken çünkü savrulmamak adına sabit bir yerde durmak, o sabitliğin güvencesi içerisinde kitaplarda açılan ülkelere, savaşlarla, olaylara, düşüncelere dahil oluruz. Hareketsizlik içerisinde hareketle okumanın dünyasına dahil olabilir. Bu yüzden belki de \"her okur oturduğu koltukta birer Crusoe'dur\" (Manguel, 2021, s. 23)."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yazmak-okuyan-herkesle-konusmaktir-k5928.html", "text": "Onu tanıdığımda yıl 2009'du. Yeşilçam yıldızlarına benzeyen yüz hatları, uzun boyu, dik duruşu ve tane tane konuşmasıyla özel biriydi. Yiğit, cesur, pehlivan anlamına gelen adıyla müsemma biriydi Neriman Hanım. Kısa zaman içinde aramızda kurulan ünsiyetle kızı ve torunu ile tanışma olanağı buldum. Daha sonra da damadıyla. Neriman Güray'dan bahsetmek istiyorum bu yazımda ve onun Yaşadıkça adlı kitabından. 1994 yılı baskısını okuduğum kitap adıma imzalı. Baskının oldukça eski olması ve imzalı olması kitabı benim içi özel kılan üç unsurdan ikisi. Üçüncüsü ise yazarı tabii. Okuyucunun kendinden izler bulacağı bir kitap Yaşadıkça. Yarım asırlık zaman dilimi içinde kendinden önce ve kendinden sonraki kuşakları kapsayacak şekilde değişen dünyamızı anlatmak isteyen Neriman Güray, bunu otobiyografik nitelikteki cümleleriyle mümkün kılmış. Kendinden öncesini tasvir etmek için aile büyüklerinin, içinde bulunduğu zaman diliminiyse kendi yaşantısıyla yazıya dökmüş. Geleceği ise; çok sevdiği iki evladı ve bir tanecik torunu vasıtasıyla. Kitap yer yer anı/günce, yer yer deneme özellikleri barındırıyorsa da ben otobiyografik özelliklerini baskın buldum. Bunun yanında yazarın anılarının bulunduğu bölümlerde tercih ettiği dönemin dilini ilgiyle okudum. Dönemin dilinden kastım sadece konuşmak ve kurulan cümlelerin yapısıyla kelimeleri olarak anlaşılmamalı. Bu dil; gidilen moda mekanlar, giyim kuşam, tatil anlayışı, eğitim/öğretim yaşantısı, gelişen ulaşım imkanları, tiyatro ve konserlerdir... Zaten yazar eserinin sunuş bölümünde bu hususa şöyle değinmiş: Bu, benim veya çoğumuzun duygularının kitabıdır diye düşünüyorum. Biraz nostalji, biraz bugün, belki biraz gelecek hepsini yaşamın içinden sizlere sunuyorum. Kitaptan söz etmeye başlamadan önce şunu belirtmek isterim. Neriman Güray, kitabında yer isimlerine ve kişi isimlerine yer vermemiş. Çocukluğunun ilk yıllarının geçtiği şehir olarak Erzurum'dan ve hayatını sürdürdüğü İstanbul'dan bahsetmişse de evlendikten sonra bir süre yaşadığı şehrin sadece baş harfini yazmış: \"Ç....\". Ben bunu Çorlu olarak anlarken bir başkası Çankırı olarak anlayabilir. Buna karşın kahve içmeye gittikleri bir günden bahsederken Beyoğlu'ndaki Lebon Pastanesi, sağlık kontrolleri için Şişli'deki Pakize Tarzi Kliniği, hayatının son yıllarında yaz aylarını geçirdiği Büyük Ada bahsettiği az sayıdaki yerlerden birkaçı. Ailesinden kimsenin adından söz etmemiştir örneğin. Defaatle çok sevdiğini belirttiği torununun adını bile öğrenemez okur. Sadece son sayfada erkek kardeşinin adının Halit olduğunu yazmış. Ben de yazarın bu tercihine saygı duyarak tanıdığım aile fertlerinin isimlerinin burada zikretmeyeceğim. Sadece birer cümleyle şunları söyleyebilirim; sanat eleştirmeni ve danışmanı olan kızı yaşantısını İstanbul ve Bodrum arasında sürdürmeye devam ederken, en son Leyla'nın Evi tiyatro oyununun başrollerinden birinde izlediğim başarılı tiyatro oyuncusu damadı üç yıl evvel ebediyete taşındı. Çok sevdiği torunu ise astroloji alanında ilerledi, bu konuda basın yayın kanallarında ve yazdığı kitabıyla danışanlarına ulaşıyor. Şimdi Neriman Güray'dan bahsederek devam edelim. Eşinin görevi sebebiyle Şam, Beyrut, Mekke ve Medine'de bulunmuş olan Güray'ın büyükannesi, eşinin vefatıyla üç kızıyla dul kaldığında daha otuz yaşında bile yokmuş. İstiklal Savaşı yıllarında eşinden kalan maaş ve bir miktar toprak parçasının icara verilmesinden gelenlerle geçinmiş aile. Yazarımızın annesi babasıyla uzaktan akraba olurlarmış ve birbirlerinin görmeden nişanlanmışlar. Babası teğmenmiş ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Üsküdar'da yaşamışlar. Yazarımız Edebiyat Fakültesi Güzel Sanatlar Akademisinde Türkoloji okumuş. Öğrencilik yıllarına dair aktardığı anekdotlar arasında Burhan Felek'in Fıkra nasıl anlatılır?, Selim Sırrı Tarcan'ın Görgü Kuralları konferanslarından, derslerine misafir olarak katılan Orhan Veli Kanık ve Sait Faik Abasıyanık'tan, onların nasıl konuştuklarından ve nasıl göründüklerinden bahsetmesi oldukça kayda değer. Hatta enstitünün kapısında yanlışlıkla Yahya Kemal Beyatlı ile çarpışmaları da... Farsça, Osmanlıca, Fransızca, Türk Dili derslerinden bahseden Güray'ın güzelliği ona bir sinema filminde başrol teklifini getirmiş. Kabul edilmeyen teklif şöyle dursun Neriman Güray, Madam Curie'nin hayatını okuduktan sonra onu kendisine rol model alarak böyle yüce bir hayata gıpta ettim, önümdeki yıllarımı ben de acaba insanların ruhlarını keşfetmek, onlara yararlı olmak için harcayabilecek miyim diye düşüncelere dalmış. Bodler'den yaptığı şiir tercümelerinin bulunduğu Elem Çiçekleri adlı bir kitabı bulunan Güray'ın kendisini yazı hayatına girmiş hissini veren bir diğer gelişme de Hareket Mecmuası'nda Yaşamak İstiyorum ve Akşam Bulutları adlı şiirlerinin yayınlanması olmuş. Üniversitelilerin çıkardığı Gençlik Gazetesinde tiyatro eleştirileri yazmış. Tıpkı yıllar sonra dünyaya gözlerini açacak ve sanat okuyarak bu işi meslek edinecek kızı gibi. Fransız Kız Lisesi'ni okuyan kızı daha sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü ile İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesini bitirecektir. Eşinin vefatıyla öğretmenlik yapmaya başlayan yazarımızın gençlik hayalleri arasında büyük bir yazar veya gazeteci olmak varmış. Aslında öğretmen olmayı da düşünmüş fakat bu düşüncesi diğerleri kadar uzun soluklu olmamış. Ancak hayat onu ortaokul öğrencilerinin öğretmeni yapmış hem de okulun en sevilen öğretmeni... Öğrencileri onu öyle çok sevmiş ki serbest konu seçilerek kompozisyon yazılacak bir genel sınavda birçok öğrenci kompozisyon konusu olarak onu seçmiş. İspanya, Mısır, Almanya, İtalya, Yunanistan, Fransa ve İsviçre gibi yurtdışı seyahatlerinden edindiği izlenimleri, Patrick Garland'ın Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda kitabından uyarlanan oyun gibi izlediği daha birçok tiyatro oyununu anlatmış. Şopen'den eserle dinlediği konserleri, dünyaca ünlü soprano Leyla Gencer ve Amerikan Caz'ın en iyi icracılarının konserlerini de. Kitabın son sayfaları sanat dolu. Özellikle bu bölümleri okumaya doyamadığımı belirtmek isterim ki ben kitabı 2010 yılında okumuştum. Bu yazıyı kalem almak için gözden geçirmek istediğimde güya kitaba şöyle bir göz atacaktım. Bu pek mümkün olmadı tabi. Oturdum yeni baştan, noktasına virgülüne bir daha okudum. Son sayfalarını ise daha bir dikkatle. Yazmak, okuyan herkesle konuşmaktır diyen Neriman Güray, yaşamlarında güvenmeyi ve karşılıklı sevgiyi yeğlemiş insanlar arasında yetişmek. Bizim mutluluğumuz buydu diyerek hayatındaki mutluluğun formülünü deşifre etmiş. Ailesinin ona tanıttığı bu mutluluğu çocuklarına nakletmiş. Onları sevgiyle yoğurmuş. Ardından öğretmenlik yaptığı yıllarda öğrencilerini çocukları gibi sevmiş. Annesiz babasız olanlaraysa biraz daha çok sevmiş. Onun sevdikçe genişleyen kalbi kitabın tüm sayfalarına sirayet etmiş. Küçüklüğünden beri kuşları özgürlüğün sembolü olarak gören, her Mayıs ayında yılın kalanına nazaran daha az yalnızlık duygusu yaşayan, Edmondo De Amicis'in Çocuk Kalbi kitabının hayatında ayrı bir yeri olan Neriman Güray'ın hayatı sevgi üzerine ve çocuklarıyla torunu üzerine kurulu geçmiş. Öğretmenlik anılarını yazdığı Sevgiye Çağrı kitabının ismi hayatının özeti gibi. Sözlerimi Neriman Güray'ın bir nasihati ile sonlandırmak istiyorum: Yaşamımızdaki en değerli şey olan zamanı yakalamayı bilmek ve her anını değerlendirmek gerek."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/fikri-iktidar-nasil-kurulur-k3761.html", "text": "Kültür tarihçisi ve yazar Dursun Gürlek, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı'nın hazırlayıp sunduğu \"Kültür Nöbeti\" programına konuk oldu. Kültür tarihçisi ve yazar Dursun Gürlek, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı'nın hazırlayıp sunduğu \"Kültür Nöbeti\" programına konuk oldu. Bıyıklı'nın yönetimini üstlendiği program, \"Dijital bir kütüphane\" mottosuyla 3 yıldır yayıncılığını sürdüren Mücerret Youtube kanalında yayınlandı. Gürlek, yakın dönemlerde özellikle gençler arasında tarih ve edebiyata merakın arttığını gözlemlediğini belirterek, bu ilgi ve merakın daha fazla olmasını arzu ettiğini söyledi. Osmanlı Türkçesi dersleri verdiğini ifade eden Gürlek, \"Osmanlı Türkçesi bilen adamın edebiyatı kuvvetlidir. Şiir dünyası zengindir. Tarih bilgileri kuvvetlidir. Çünkü Osmanlı Türkçesi'nin dalları çok geniş, çınar ağacı gibi her tarafa yayılıyor. Dolayısıyla gençlerin, dedelerinin lisanını muhakkak öğrenmeleri gerekiyor. Aksi takdirde Mehmet Akif'i, Fuzuli'yi, Elmalılı Hamdi Yazır'ı anlamazlar. Osmanlı Türkçesi öğrenmek bir vecibedir.\" dedi. \"Fikri iktidar, fikri gelişmiş insanlarla kurulur\" Fikri iktidarın nasıl ve kimler tarafından kurulabileceği konusuna da değinen Gürlek, şunları kaydetti: \"Fikri iktidar, fikri gelişmiş insanlarla kurulur. Bütün mesele insandır. Rol model olacak insanların olmasıdır. Fikri iktidar olmanın en önemli şartı sadece öğretmenlik mesleğine münhasır değildir, her teşekkülün başında olan insanları aynı minval üzere yetiştirmektir. Güzel insanların sayısını çoğaltmamız gerekiyor. \"Gürlek, Cemil Meriç'le olan dostluğunun kendisine çok geniş bir ufuk kazandırdığını belirterek, Cemil Meriç'ten birçok şey öğrendiğini dile getirdi. Osmanlı'nın eserleriyle yaşadığını, İstanbul'da, Bursa'da ve birçok şehirde geçmişin izlerinin kültürel olarak görülebileceğine işaret eden Gürlek, şöyle konuştu: \"İstanbul'da bir insan dikkatli gözlerle gezse, kitabeleri okuyarak, tarihi binaları seyrederek İstanbul'da dolaşsa üç beş ayda alim olur. Tabii bunun için bir altyapı gerekiyor. Benim tarihe, tasavvufa ve İslam büyüklerine olan muhabbetimin artmasında Münevver Ayaşlı Hanımefendinin çok büyük bir payı vardır. O İstanbul'a geldikten sonra vicahen de tanıştık. 1978'de kendisiyle bir mülakat yapmıştım. O mülakat Meşale dergisinde yayınlanmış ve çok da ses getirmişti. Hiç unutmam kendisinin edebi tanımlayışı şöyleydi: 'Edep, Edep ya Hu dedirtmemektir'. Münevver Hanım, tarihin içinden gelen bir hanım. Müthiş bir hafızası vardı. 'Gördüklerimi Bildiklerim, Duyduklarım' adıyla yayımlanan bir hatıratı var, gençlere tavsiye ediyorum. Medeniyetimizi, tarihimizi öğrenmek isteyenler Münevver Ayaşlı'yı okumalılar. Onun eserleri sadece bilgi vermiyor, ilgi de veriyor. \"Kültür tarihçisi ve yazar Dursun Gürlek, yaklaşık 1 saat süren programın sonunda, gençlere kitap tavsiyelerinde bulundu."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/psikoloji-ve-icsel-seruven-k3932.html", "text": "Psikolog Ceyda Subaşı Hacettepe Üniversitesi psikoloji bölümünde mezun olduktan sonra, klinik ve birçok özel kuruluşta danışmanlık yapmış, eğitim, spor, ticaret ve hizmet sektöründe, STIC ve AB projelerinde toplumsal farkındalık ve psikolojik destek amaçlı eğitim, seminer ve TV programları düzenlemiştir. Floransa'da bulunan Pallazzo Spinelli Enstitüsü'nde \"Kültürel Miras ve Kültürel Yönetim Üzerine\" yüksek lisans yapmıştır. \" İnsanın temas ettiği her alan terapiye temas eder \" diyerek psikoloji kadar felsefe, sanat, gastronomi, kültür dünyası, edebiyat, kadim öğretiler ve medeniyetlerden ilham alan bir sentez üzerinde çalışmalarını şekillendirmiştir. Yazar, kitabında insanın farkındalık ve aydınlanma yolculuğunda değişime engel olan direnen parçaları maddeler halinde açıklamaktadır. Değişime Engel Olan Parçaların ana başlığı altında sorumluluktan kaçma, büyümeyi reddetme, eylemsizlik alışkanlığı, drama bağımlılığı, mağduriyetten beslenme, garanticilik/ bilinmezlik çatışması, kontrol bağımlılığı alt başlıkları altında açıklamış ve örneklendirmiştir. Psikolog Ceyda Subaşı, Kalbinin Sesini Aç adlı eserinde zihinde kalmak / bedenleyememek bölümünde bir şeyi biliyor olmanın öğrenmiş olmak anlamına gelmediğini vurgulamaktadır. \"Bilimde teorinin uygulama olmadan ispatı olmadığı gibi, yaşamda da pratiğe dönüşmeyen, zihinde kalan her farkındalık somut sonuç getirmez.\" (s.50). Yazar günümüzde kişisel gelişim takipçileri arasında çok popüler olan anda yaşamak üzerinde de durmaktadır.\" Her şey AN'da yaşanır. AN'da deneyimlenir. Anda yaşamak geçmiş deneyimleri genellemekten özgürleşmek, her an yeniden sürekli güncellenmekte olan bir bakış açısıyla dünyaya bakmandır. (s.90) Kişisel gelişim kitaplarında anda yaşamak, anda kalmak tabiri tasavvuf literatüründe yüzyıllar öncesinden vurgulanmış, bilinen ve hal edinilen \"ibnü'l vakt \" kavramına karşılık gelmektedir. İlk dönemlerden itibaren ibnü'l vakt deyimini kullanan sufiler bununla bir vakitte yapılması en uygun işi gerçekleştiren ve belli bir zamanda kendisinden isteneni yapmakla meşgul olan kişiyi kast etmişlerdir. Geçmiş ve gelecek zaman dervişin umurunda değildir. Onun önem verdiği zaman içinde bulunduğu andır. İlahi irade ile yönetildiği ve her vakitte, vaktin gerektirdiği şeyleri yaptığı için ona ibnü'l-vakt denilmiştir. Psikolog yazar, Tabelanda Ne Yazıyor bölümünde insanın kendisi hakkında olumsuz düşüncelerinin başımızın üstünde bunların yazıldığı bir tabelada göründüğünü ve insanların o tabelada ne varsa onu okuduklarını söylemekte, bunun için olumlu etiketleme çalışmasını önermektedir. Her sabah kendimizle ilgili olumlu bir fikri beslemeye niyet etmemizin önemini vurgulamaktadır. Tebrikler... çok güzel bir yorum olmuş, kalemine sağlık. Başarılarının devamını dilerim.."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-ramila-aliyeva-gencoglu-k5354.html", "text": "Üniversitedeyken çok sevdiğim bir yazarın eserine illustrasyon çizmiştim. Viktor Hugo \"Notre Dame'ın Kamburu\". Eserin kahramanı Esmeralda'nın Quasimodo'ya eliyle su verdiği sahne... Şu an okuduğum üniversitenin arşivinde duruyor. Halen en çok sevdiğim eser ve çok etkilenerek çizdiğim bir sahne olarak kalıyor. Eğitimim devam ederken aynı zamanda Azerbaycan'ın bir çok yayınevleriyle çalışmaya başlamıştım. Digital çizime ilk adımlarımı da çalıştığım şirkette atmış oldum. Daha sonralar animasyon eğitimi için İstanbula geldim. Burada eğitimim devam ederken bir yayıneviyle çalışmalara başladım. Ve sonrasında her şey su gibi aktı. Sanki tüm sektor kollarını açmış beni bekliyormuş gibi hissediyordum: ) Harika insanlarla harika projelere imza attık ve atmaya da devam ediyoruz. Mesleğim benim için işten daha fazlasıdır. Yani projelerime daha çok duygusal yaklaşıyorum. Benim için ilk önce çalışacağım kişiler çok önemli. Nezaketli, konuşma üslubuna dikkat eden, ne istediğini net olarak belirten yazarlar ve yayıncılar olduğunda sorun olmadan çalışıyoruz. Ama metnin ruhuma hitap etmesi de çok önemli. Genelde olaylara bardağın dolu tarafından bakmayı tercih ediyorum. Ama tabii ki bu, sorunları görmediğimiz anlamına da gelmez. Yazarlar ve çizerler bir eserin oluşumunda emek veren başrol oyuncularıdır. Ve çizerler açısından baktığımda geri planda kalmaları sanırım en önemli eksidir. Birçok kitap kapağında isimlerinin yazılmaması, söyleşi ve imza günlerinde pek aktif olmamaları gördüğüm en büyük eksilerdir. Bir okur olarak ise pek sorun olduğunu düşünmüyorum. Bir kitabı hazırlarken projede yer alan herkesin dört elle işine sarıldığının bire bir şahidiyim. Sadece çocukları sanatla, müzik, resim vs. ile tanıştıracak hikayelere ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim. Ben mi çok şanslıyım bilemiyorum ama çalıştığım tüm yazarlarla hep manevi bir bağ kurabiliyorum. Çalışmanın dışında bile görüştüğüm, arkadaşlıklarından keyif aldığım yazarlarım var. İyi ki varlar. Hep üretsinler, ben de onlar ve minik okurlarımız için çizmeye devam edeyim. Yazar ve çizer ilişkisi çok önemli. Eserin muhteşem bir şekilde ortaya çıkması için yazarın ve çizerin ortak çalışmaları, bir birlerinin düşüncelerine ve yapacağı işlere güvenmeleri çok önemlidir. Kimi zaman yazar çizere, kimi zaman da çizer yazara önerilerde bulunmalı ve ortak bir karar alarak sorunsuz bir şekilde projeyi tamamlamaları gereklidir diye düşünüyorum. Çizerken sadece güzel bir görüntü ortaya çıkarmak yeterli değildir. Resimleri inceleyen çocuğa, hatta büyüklere bile küçük mesajlar verebiliriz. Sonuçta sanat evrensel bir dildir. Konuşmadan da anlatabilirsin kendini. Ben de hiç yüzlerini görmediğim binlerce çocuğun o minik kalplerine uzaktan da olsa dokunabiliyorum. Sınırsız hayal güçleri olması için çalışmak çok keyifli. Onlarla birlikte ben de o hayal dünyasına yolculuk edebiliyorum. Hayal edebildiğimiz her şey gerçektir demiş Pablo Picasso. Bu konuda onlara eşlik etmem beni mutlu ediyor. Belki de mesleğimi seçmemde en büyük etken kitap okuma sevdam olmuştur diyebilirim. Küçükken çok sakin ve kendi dünyasında kitaplarıyla yaşayan bir çocuktum. Hep okudum. En büyük hayalim de bir kütüphanemin olmasıydı: ) Hayal ettiğim büyüklükte olmasa da baktığımda mutlu olacağım bir kütüphanem var. Bir projeye başlamadan önce kitabı okumak tabii ki çok önemlidir. Ama bazen işlerin yoğun olmasından, kitabın sayfa sayısının çok olmasından ve işi zamanında teslim etmemiz gerektiğinden editör arkadaşlarımız bize yardımcı oluyorlar. Bizim işimizi kolaylaştırmak için okumamız gereken bölgeyi işaretliyorlar ve genel metinle ilgili gerekli notları özetliyorlar. Eksik olmasınlar. İyi ki varlar. Tarihi şahsiyetleri çizmek çok fazla araştırma gerektiriyor. Buna zorlanma diyemem. Sadece daha fazla zaman harcıyorum ama karşılığında yeni bilgiler ediniyorum. Maalesef az da olsa oldu. Bir türlü metinle bağ kuramadım. Karşı tarafı kırmak istemesem de uygun bir dille yapamayacağımı söyledim. Ama istemeyerek çizdiğim bir metin olmadı. Çizersem aynı duyguyu yansıtamam ve sonuçta hem kendime hem de karşı tarafa haksızlık etmiş olurum. Sizinle kendim yazıp, kendim resimlediğim bir hikayeyi paylaşayım o zaman. \"Gizemli Sandık\" kitabımın çizimlerini örnek olarak söyleyebilirim. Ama genel düşünürsem çok özenerek çizdiğim birçok kitap var. \"Annemin Yıldızları\", \"Çilek Veren Elma Ağacı\", \"Küçük Bostan\" vs. Böyle bir karşılaştırma yapmak istemem açıkçası. Her çalıştığım yazar benim için çok önemli, çok değerlidir. Her birisi kendi alanında, kendi tarzında çok emek vererek yeni bilgiler aktarıyorlar. Ben de onların ilk okurları olarak bu bilgilerden faydalanıyorum. Çizer arkadaşlarımızın da hepsi çok kıymetli. Severek takip ettiğim çizerler var. Resimlerine bakarken eğlendiğim, huzur bulduğum anlar oluyor. Hepsinin yolu açık, kalemi kuvvetli olsun. Anı yaşayarak mutlu olan insanlardanım. Endişelenmek yerine durmadan üretmeyi tercih ediyorum. Eserlerimi tüm dünyadaki insanlara ulaştırmak mesleğime dair en büyük hayalim. Her gün bir adım daha yaklaştığımı düşündüğüm bir hayal. Ne demiştik? Hayal ettiğimiz her şey bir gerçektir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitap-konusmalari-aerkan-akay-k5852.html", "text": "Yazım sürecimde insanların ilgisini çekecek bir rutinim sanırım yok. Benim için yazarlık sadece okurluğun küçük bir parçası gibi. Zamanımın çoğunu okumakla geçiriyor, okuduklarımdan, anılarımdan ya da yaşadıklarımdan bir itkinin yazmak için beni harekete geçirmesine ihtiyaç duyuyorum. O itkiyi bulup yazmaya başladığımda düzenli okumalarıma ara verip metnime yoğunlaşıyorum. Yazım aşamasında, metnimle ilgili kitaplara, notlarıma dönüşlerim oluyor veya metnimin akışı sekteye uğrarsa uzaklaşıp zihnimi sıfırlamak için farklı okumalar yapabiliyorum. Yeni bir fikirle geri döndüğümde yine akış başlıyor. Rutinim diyebileceğim tek şey çalışma saatlerim olabilir. Bugüne kadar mesai saatleri dışında pek yazmadım. Okumalarım da yazmalarım da her zaman mesai içerisinde olmuştur. Mesai dışında metinle ilgili bir şey zihnime düşerse ki genelde düşer, ne yapıyor olursam olayım onu düşünür, zihnimde şekillendirir, zihnimde defalarca yazar bozarım ama yazmaya oturmam. Ertesi gün mesai başladığında zihnimde birikenlerin hepsini metne boca ederim. Özellikle geceleri metnimle ilgili bir çözülme yaşadığımda bazen hikayem çorap söküğü gibi uzayıp gider ve ertesi gün yazacak belki beş, belki on sayfam zihnime kazınmış olur. Dünyaya dair düşüncelerimi hayal kırıklığından ziyade \"şikayet\" olarak tanımlayabilirim ama bu şikayetçi tavrımdan rahatsız olduğumu da belirtmeliyim. Etrafındaki bütün aksaklıkların farkında olmak belki birçok yazarın çektiği büyük bir eziyettir. Yazdığımda bundan kurtulduğumu hissetmiyorum. Yani \"yazmasaydım ölürdüm\" klişesini benimseyenlerden değilim. Yazıyorum ve yine öleceğim. Yazıyorum ama aksaklıklar devam ediyor. Mesele benim rahatlamamsa gidişat değişmediği sürece rahatlamıyorum. Gidişat değişmiyor dolayısıyla yazıyor olmak beni kurtarmıyor. Çünkü mesele benim kurtulmam değil. Şikayet ederek yaşamaktan usandığım için yazarak şikayet etmeyi de bir aşamadan sonra gereksiz bulmaya başladım. \"Sizin için yazmak nedir?\" sorusu bir kez daha sorulmuştu ve orada içimden gelerek verdiğim anlık bir cevabı üzerine düşündükçe daha çok beğenmeye başladım. \"Benim için yazmak arkadaşları oyuna çağırmaktır.\" demiştim. Ben çocuklara yazıyorum. Her kitabımda çocukken arkadaşlarımı oyuna çağırdığım ya da onların beni oyuna çağırdığı anlardaki heyecanı hissediyorum. Çaldığım kapı açılacak mı? Acaba kim gelecek? Kim oyuna katılacak? Oyundan ne kadar zevk alacağız? Oyun bana unutulmaz bir an yaşatacak mı? Çocuk okurlarım içimdeki çocuğun, çocuk benin arkadaşlarıdır. Onları oyuna çağırıyorum, katılırlarsa seviniyorum. Çünkü bence insan hayatının en güzel dönemi şüphesiz, arkadaşlarla oynanan en keyifli oyunlarla geçen günlerdir. Bunu on iki on üç yaşlarımdayken idrak etmiş, bir gece yazlıkta arkadaşlarla batak oynarken \"oğlum bir daha hiçbir zaman şu an olduğumuz kadar mutlu olamayız, bunlar en güzel günlerimiz\" demiştim. Bütün arkadaşlarım bir an dönüp bana bakmıştı. Şu an o tespiti yapan çocuğa sarılıyorum. Onun ellerinden, gözlerinden öpüyorum. Belki de o anı yakalamayı ve saklamayı başardığım için bugün çocuk kitapları yazabiliyorum. Yazmasaydım ölmezdim ya da yazdığım halde öleceğim ama yazdığım için o çocuk hala yaşıyor. Belki şimdi çok farkında değiller, henüz onu yeterince tanımıyor ve anlamıyorlar ama bir gün çocuklarım da -çocuk beni merak ettiklerinde- kitaplarımı tekrar tekrar okuyarak o çocukla tanışacak. Yazmaya bir ilgi ve küçük bir yetenek çocukluktan beri vardı ama eğitim sistemimizin altında kalıp tam aksi bir yöne doğrultuldum. Eğitimim baştan sona sayısal ağırlıklıydı. En iyi okuldan mezun bir mühendis oldum ve bunu neredeyse hiç kullanmadım. Bir boşluk döneminde okumaya tutunmuştum. Bu okuma dönemi içerisinde kardeşimin uzun yıllardır yazmak istediği ticari bir kitap gündeme geldi. O kitabın üzerine eğilmemle ilk kez bir yayıneviyle iletişimim oldu. Onlardan gelen \"çocuk hikayeleri yazmayı düşünür müsünüz\" sorusuyla küçük kızıma okuduğum çocuk kitapları üzerine düşüncelerim çakışınca bunu denemek için bir yol açıldı. Bu yolda bir nasibim varmış ki ilk denemelerim o yayınevinin değil ama bu alanda daha yetkin ve güçlü bir yayınevinin ilgisini çekti. Bu süreçte ilk destek de, devamlı destek de en büyük teşvik de hep eşimden geldi. Hayatımda eksikliğini hissettiğim, zamanında ve yerinde gelmeyen destekse bütün kompozisyon ve şiir yarışmalarına beni göndererek görevlerini yerine getiren ama yazmam konusunda bana en ufak bir katkıda bulunmamış olan Türkçe öğretmenlerimin esirgedikleridir. Üniversitede yazdığım İngilizce bir metni fark eden yabancı bir hocam bile onlardan daha fazlasını yapmıştı. Estağfurullah. Kendimi usta olarak hiç görmedim. Beni örnek alan, takip eden var mıdır onu da bilmiyorum. Varsa da benim bundan haberim yok. Eleştiri yazılarımızdan faydalananlar, teşekkür edenler olduğunu biliyor ve memnun oluyorum. Bir şey öğrenmek isteyen, soran olursa elimden geldiğince cevabımı verir, yardımcı olurum ama durup dururken ustalık olsun diye ortaya koyacağım bir donanımım yok. Ben sadece okuyorum ve yazıyorum. Yazdıklarımı okuyanlar keyif alırsa tatmin oluyorum. Bundan başkası talebim de değil, beklentim de değil, hakikatim de değil. Atölyeydi, dersti, hocalıktı, bunları samimiyetle söyleyeyim ki kendimden uzak görüyorum. Yazmakla ilgili böyle bir görüşüm yok. Başka bir iş bulur, çalışmaya devam ederdim. Ama okumasaydım o bulacağım işler belki de beni kendinden başkasına faydası olmayan, kimseye dokunamayan biri yapardı ve bu da bir süre sonra yıkıcı bir tatminsizlik getirirdi. Otuz beş yaşımdan itibaren yoğun bir \"nasıl faydalı olabilirim\" hissi altında ezildiğimi hissetmeye başladım. Bu his, doğru işi, doğru mecrayı, hayatına anlam katacak eylemi bulamayan yetişkin insan için çok ağır bir yüktür. Başarılı da olsanız, çok para da kazansanız mutlu olamazsınız. Okumak ve yazmak bana bu histen kurtulacak bir yol açtı tabii ama aksi halde iyi kötü başka bir iş edinirdim. Yazmakla mükellef değiliz nihayetinde, yaşamakla ve bu dünyadan iyi insan olarak geçmekle mükellefiz. Yola çıkana kadar Oblomov'um, yola çıktıktan sonra Frodo Baggins. Yahya Kemal'de de parçamı bulurum, Didem Madak'ta da. Herkeste kendimden bir şeyler bulabilirim ama kendime en yakın bulduğum diyebileceğim biri bir anda aklıma gelmedi, demek ki yok. Olmaması da yeğdir bence. Aksi halde özgünlüğüme güvenemem, günden güne ona yakınsarım. Diğer yandan hayatta böyle birine tek bir noktada ihtiyaç var; o da evde, eş olarak. Orada onu buldum. Kitaplarda bulmasam da olur. Evet benimki de dertle başladı. Yazmadan önce de olan, yazdıktan sonra da olacak dert tabii ki insanlara faydalı olabilmek, hepimiz için daha güzel, daha iyi bir hayat. Birliktelik, huzur, anlaşabilme. Bunu sağlayabilmek için elden ne gelirse... Birini kavgadan, karmaşadan, telaşeden çekip alabileceğiniz birkaç saat bile bu amaca hizmet eder. İnsan okuduğu süre içerisinde bütün kötülüklerden uzak durur. Okumak yerine başka işlerle uğraşırken, insanlarla mücadele ederken ister istemez etrafına vereceği zararları vaktini okumaya ayırdığında bertaraf etmiş olur. Burada kastım okuduğunuz kitaplardan öğreneceklerinizle daha iyi bir insan olacağınız değil. Sadece bir kitapla muhatap olduğunuzda kimseye zararınızın dokunmayacağı bir zaman dilimindesiniz demektir. Dünyadan ve dolayısıyla bütün tuzaklarından sıyrılırsınız. Ben ömrüm boyunca öfkemle mücadele ettim. Belki okumaya ayırdığım yıllarda başka işlerle uğraşıyor olsaydım birilerinin canını yakabilir ya da en azından sıkabilirdim. Şükür sıkmadım. Kitaplarla kendimi bundan alıkoydum, korundum. Evet, o bahsettiğim ilk yayınevim benden çocuk kitapları isteyince bildiğim bir konudan, kendi mesleğim olan gıda mühendisliğinden harekete geçmenin doğru olacağını düşündüm. Biraz da sağlıklı beslenmeyi, spor yapmayı, çağın bedenlerimize saldıran bütün zararlılarına karşı koymayı kafaya taktığım ve bu konu çocuklarımız için hayati önemde olduğu için, çocuklara ne yemeleri ve ne yememeleri gerektiğini farklı bir şekilde, hikayelerle anlatmak istedim. Yayınevine hikayelerimi gönderdikten sonra dönüt alamadım. Şaşırdım ve herhalde beğenilmedi diyerek pes ettim. O sırada eşim devreye girdi ve bu hikayeleri mutlaka başka bir yayınevine göndermem gerektiğini ısrarla tekrarladı. Ben de hikayeleri sağlıklı beslenme konularında yayınları da olan bir yayınevine gönderdim; sanırım iki saat sonraydı olumlu şekilde geri döndüler. Yayın yönetmeninin aklında böyle bir proje varmış, başını iki elinin arasına almış nasıl yaparız diye düşünüyormuş. Her işte bir hayır vardır sözünü böyle tecrübe ettim ve o günden beri buna imanım tamdır. Sonra bu yayınevi hikayelerin sayısını artırmam yönünde beni teşvik etti. Bu sayede çocuk yazınına 5 kitap ve 30 hikaye ile toplamda 400 sayfalık bir diziyle girmiş oldum. Ardından aynı yayınevi başka bir projelerini benim yazmamı istedi, deneyeyim dedim ve o da \"II. Abdülhamid'in Hafiyeleri\" adlı kitabı doğurdu. Halen en çok okunan kitabımdır. Sonra, okuduğum bir kitaptan esinle \"Kara Kapan\" adlı hikaye kafamda şekillenmeye başladı. Bu meseleyi bir şekilde çocuklara anlatmalıyım dedim. İlk gençlik romanım böyle geldi. O kitapta bugünün gencinin mutlaka farkında olması gereken konulara değinmenin tatminini yaşadım. Okurumu biraz zorlamayı göze aldım. Ama okuyup üstesinden gelebilenlerden de çok sevindiren geri bildirimler aldım. Ortaokullarda, liselerde, gidişatı değiştirmek isteyen gençlerle bu kitap üzerine derin sohbetler gerçekleştirdik. Ardından şu on iki on üç yaşımdaki çocukluğum vardı ya, hani sarıldığım öptüğüm; ona döndüm ve onun en güzel anılarını \"Helalühoş\" isimli bir çerçeve hikaye içinde topladım. Çocukluğuma en tatlı bir şekilde dokunan herkesi o kitaba kattım, ortaya okuyup okuyup ağlayabileceğim bir kitap daha çıktı. Yanlış anlaşılmasın; okurken ben ağlarım ama okurlarım yer yer biraz duygulansalar da genelde daha fazla güler, eğlenirler. Neşemin kitabını yazdım diyebilirim. Sonra yine bir proje kapsamında çevre bilinci konulu üç hikaye yazdım. Bunu bir kitap olarak planlamıştım ama yayıncı hikayelerin her birini ayrı kitaplar olarak basmaya değer bulunca üç kitabım daha oldu. Perdem Yelken Olsa, Sıfır Atık Seyir Defteri, Bambaşka Bir Dünya. Son olarak da kaplan sever oğlum eve kaplan almamızı isteyince kaplan alamayacağımızı ama onun için kaplanlı bir kitap yazabileceğimi söyledim ve \"Sundarban\" adlı resimli kitap doğdu. Sundarban'da anlattığım hikaye Hint Okyanusu kıyısındaki özel bir orman bölgesinde yaşayan kimi tanıdık kimi de biraz yabancı olduğumuz birkaç hayvandan, aslında onların görme duyularındaki farklardan faydalanarak farklarımızı değil benzerliklerimizi görme üzerine güzel bir kurgu içeriyor. Bir de bu kitapta ilk defa yapay zeka ile resimlendirmeyi denedik. Henüz yapay zekanın metinleri yorumlayıp görüntüler oluşturma kabiliyeti sınırlı olsa da özel çalışmalarla görüntüleri şekillendirdik ve çocuklar ilgiyle karşıladı. Son Konya fuarında kitabın çekiciliğini test etme imkanımız oldu ve sonuçlar çok sevindiriciydi. Bir kitaptan iş buralara nasıl geldi sorunuzun cevabı bir işe yoğunlaşmak ve ona kafayı takmakta. İnsan istediği, sevdiği, ilgisi ve yeteneği olan işi yaparsa ve bu işte sebat ederse bir şekilde kendisine bir yer buluyor. Edebiyat camiasına benim kadar uzak, hemen hemen hiçkimseyle bir bağı, bağlantısı olmaksızın, kendi dört duvarı arasından bu işe kalkışan birine yollar açıldıysa herkese açılabilir. Ama kolay ve kısa zamanda olmayacak; bunu da söylemeliyim. Oluyor elbette. Ruh halim çok değişkendir. Bir günü çok güzel, bir günü karanlık görebilirim. Kitaplarla çocukların dünyası değişir mi bilmiyorum ama çocukların güzelliğine, saflığına, temizliğine şahit oldukça benim dünyam değişiyor. Belki de çocuk kitaplarıyla, çocuklarla ilgilenen büyüklerin dünyası değişiyordur. Çocuk-yetişkin demeden her an olumluyu, iyiyi, güzeli, temizi, doğruyu, hoş olanı ararsak dünyamız değişecektir. Ben bunu yapmaya çalışıyor ve çabamı çocuklarla paylaşıyorum. Benim gibi düşünen ve bu işle uğraşan insanların da davranışlarında ve seçimlerinde diğerlerine göre daha hassas, daha bilinçli olduğunu görüyorum. Bizim dünyamız nispeten hala temiz ve güzel. Hayır, bunları çocuklara anlatmak hem daha kolay hem de aklın gereği. Yetişkinler için artık bu konularda iş işten geçmiştir. Örneğin Kara Kapan'da da faiz ve tüketim kültürü eleştirisi var. O konu için de aynı şeyi düşünüyorum. Kapana kısılmışlar için iş işten geçmiştir. Anlatacaklarımızı zaten biliyorlar ancak ellerinden bir şey gelmiyor. Biz çocuk kitapları yazarları, henüz yapacak bir şeyi olanlar, önlerinde uzun bir yol ve birçok seçimi olanlar için yazıyoruz. Onlarda umut var. Yetişkinlerde yok. Biraz daha ileri gideyim; yetişkinler bu temel meseleleri çözememişlerse daha büyük, daha derin meseleleri okumalarının da bir faydası olmaz. Bilgiyle kendilerini tatmin eder, yeri geldikçe bilgiçlik taslarlar ama iradeleri bilgileriyle çelişir, eylemleri kadük kalır. Eyleme dönüşmeyen okumalar hakkında söyleneni biliyorsunuz; eşek ve yükü hikayesi! Evet, Türkiye'de çocuk kitapları üzerinden bir okuma seferberliği yaşanıyor. Bu seferberlik ticari bir hamleden ibaret olarak kalmazsa, bu aşı tutarsa ve nicelik niteliğe dönüşürse okuma kültürü ve faydalı okur-yazarlık açısından birkaç on yıl sonra durum bugünkünden çok daha iyi olabilir. Buna emek verdiğim için genelde kötümser biri olmama rağmen bu konuya elimden geldiğince iyimser bakmaya çalışıyorum. En azından katkıda bulunmak elimden geliyor ve elimden geleni ardıma koymuyorum. Çocuk edebiyatına dair dile getirilen bütün sıkıntılar sanırım yaşanması kaçınılmaz, sürecin bir parçası olan sıkıntılardır. Geç girdiğimiz bir alanda bizden önce ilerleyenlerin de yaşadığı sorunları yaşıyoruz. Eleştiri yazılarımızda yeri geldikçe bu sorunlara dair nokta atışlar yapıyor, muhataplarımızın önlem almalarını, daha hassas olmalarını talep ediyoruz. Bunların hepsi aşılacak, zaman pürüzleri ortadan kaldıracaktır. O nedenle üzerlerinde çok durmayalım ve bu sıkıntıları en hızlı nasıl aşarızın formülünü verelim. Anne-babalar ve öğretmenler ne kadar çok çocuk edebiyatı okur ve okuduklarıyla ilgili fikirlerini de farklı mecralarda yazarlarsa o kadar geniş bir bilinç ağımız oluşur. Bugün kitaplar hakkında bildiklerimiz birkaç popüler kişinin görüşünün hızla yayılmasına dayanıyor. Çoğu göstermelik ve birbirinden kopya görüşler, değerlendirmeler. Okuma tercihlerimiz bunlara göre şekilleniyor. Oysa her çocuk farklı ilgi ve yeteneklere sahiptir, farklı okumalardan keyif alabilir, beslenebilir. Edebiyatın sınırlarını daraltmamak, çocukların okuma zevkine saygı duymak ve okumalarımızı paylaşmak gerekiyor. Filmleri beraber seyrediyoruz, müziği beraber dinliyor, bir sergiye beraber gidiyoruz ama kitapları beraber okumuyoruz. Çocuklarla beraber okumak ve okunanlar üzerine konuşmak ufuk açıcı olacaktır. \"Kitaphaber\" bu noktada ebeveyn ve öğretmenlerin yükünü hafifletecek bir iş yapıyor. Herkesin farkına varması gereken bir iş bu. Yazarlara, kalıplara uymamalarını, klişelere kulak asmamalarını, başkalarının çerçeveleriyle kendilerini sınırlamamalarını öneririm. Çünkü nicelik arttıkça eserler birbirine benzemeye başladı. Bugün kanunmuş gibi aranan bazı ölçütlerin belki bundan on yıl sonra sözü bile edilmeyecek. Dolayısıyla iyi bir hikayeniz varsa, nasıl anlatmak istiyorsanız öyle anlatın. Kimseye benzemeyin. Birilerine benzeyerek beğenilmektense kimseye benzemeyerek beğenilmemeyi göze alın. İyi metinler herkese hitap etmek zorunda değildir. Benim bir okurum var, her zaman onu ararım. Ne demek istediğimi anlayacak biri, orada bir yerde. Bir kitle, bir yığın değil. Bir çocuk. Ve beni bekliyor. Benim yazdıklarımı okuduğunda dünyası değişecek. Belki ömrüm boyunca böyle tek bir okurum olacak, belki de hiç olmayacak ama aradığım odur. Onun beni okuduğundan muhtemelen haberim bile olmayacak ama o, kitabımı okuduğuna çok sevinecek. Bir araya gelsek sabaha kadar sohbet edebiliriz onunla. Ya da bana okuduğu diğer kitaplardan bahsedebilir, dinlerim. İşte yazmak öyle bir dert anlatmak, denize atmaktır. O okura ulaşamasam dahi arayışım beni en iyi metnime taşıyacaktır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisinin-yedinci-sayisi-dunyalarin-meselesi-filistin-dosyasiyla-yayinlandi-k5943.html", "text": "Kitaphaber Dergisi Yedinci Sayısıyla \"Dünyaların Meselesi: Filistin\" Dosya konusu ile okurlarıyla buluşuyor. Filistin için, insanlık için bir şeyler yapmak... Zulme ve sömürüye, insanlık dışı olay ve olgulara, bir direnç, bir karşı duruş sergilemek, içinde insanlığa dair bir kırıntı kalan herkesin yapması gerekli bir davranış biçimi. Dünyanın giderek tuhaflaştığı ve bu tuhaflık boyutunun artarak devam ettiğine şahitlik ediyoruz. Alvin Toffler'un 1974 yılında yazdığı ve dilimize Gelecek Korkusu olarak çevirilmiş eseri, gelecek korkusunun insanlardaki yansımaları üzerine odaklanırken, değişimin yarattığı ikilemleri de ve tuhaflıkları da ön plana çıkartmaktadır. Toffler; yaşanan sürecin yabansı kişilikler oluşturduğunu, on iki yaşındaki çocukların yaşlarının gerektirdiği gibi davranmadığını, elli yaşındaki büyüklerinse on iki yaşındaki çocuklar gibi davrandığını, zenginlerin yoksul gibi davrandığını bunun aksine yoksulların da zengin gibi davranmaya başladığını, tanrı tanımaz papazların, Yahudi Zen Budistlerin ortaya çıktığını ifade etmektedir. Bu gün elli yaşındaki adamların on iki yaşındaki çocuk gibi nasıl da davrandığının bir örneğini Filistin'de gözlemlemekteyiz. İnsanlığın soykırım tarihine yeni bir çentik atıldığının şahitleriyiz. Kitaphaber olarak 16 Mart 2003 tarihinde yayına başlamamız hasebiyle \"Bu site, 16 Mart 2003 günü Filistin intifadasında can veren Rachel Corrie'ye ithaf olunur\" cümlesi ile insanlık onurunun ayaklar altına alınmaması için mücadele edenlerin yanında olduğumuzu belirtmiştik. Aynı dert ve aynı minval üzerine devam ediyoruz. Filistin'de neler olduğunu görmek, Filistin Meselesinin ve Yahudi Sorununun yayın dünyasındaki yansımalarını anlamak ve aktarmak adına 7.sayımızda \"Dünyaların Meselesi: Filistin\" dosyasına yer verdik. Bu çalışmanın yapılacak yeni çalışmalara vesile olmasını dilerim. Dosyaya emek verip katkı sağlayan tüm yazarlarımıza teşekkürler. - Giriş / Sunuş Yazısı: Bilal CAN - DOSYA: DÜNYALARIN MESELESİ FİLİSTİN Giriş Yazısı - Vildan KINALI - Jürgen Habermas ve Avenelerine Bir Reddiye - Bilal CAN - Gökten Gelen Ölüm - Nahide Rana CAN - Yeni İntifada İsrail'in Apartheid Politikasına Direnmek - Yiğit Hikmet BİRCAN - Hangi Filistin? - Rana ERDOĞAN - Bilindik Bir Hırsızlığın Hikayesi - Mustafa BUĞAZ - İsrail'in Kutsal Terörü - Ayşenur Okan ŞENGEL - İsyanın Adı Filistin - Ethem ERDOĞAN - Prof. Dr. Ahmet Türkan'la Söyleşi - Ethem ERDOĞAN - İşgalin Mimarisi Olur Mu? - Vildan KINALI - Yahudilikte Şiddetin Kaynağı - Dr. Erdinç İÇTEN - Filistin İsrail Barış Veya Irkçılık - Elif ATABAŞ - Yaşamla Ölüm Arasında Gazze Dünden Bugüne Filistin Sorunu - Nihat ÇINAR - 'Burası Cennet Olmalı': İşte Şimdi Evimdeyim! - Şerife Saliha BUĞA - Filistin Tarihi - Ülker GÜNDOĞDU - Tarihten Günümüze Boykot - Merve YURTSEVER - Göğe Çıkabilirsiniz Ama Yere Sakın İnmeyin - Mustafa Vakkas ATALAY - Asr-ı Saadet Döneminde Yahudiler - Murat DENİZ - Savaş Ekonomisi Ve İsrail-Filistin Çatışması - Yusuf Giray ATAN - Taşın Öfkesi, Kelimelerin Öfkesi Ve Gazze'de Sessizlik - Enes CAN - Filistin: Ümmet ve Devlet - Faik ÖCAL - Filistin Çocuk Edebiyatına Dair Birkaç Eser - Sait ALİOĞLU - UYARLAMALAR - - Yahudilerle İlgili Kaçınılmaz Birkaç Not - Salih BORA - Filistin'de Bir Ziyad - Gurbet LÜY"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hayat-guzeldir-filminin-yabancilasma-ekseninde-incelemesi-k4076.html", "text": "Kötülüğün kaynağının insan doğası mı olduğu yoksa toplumun mu kötülüğe yönlendirdiği sorusu uzun yıllar üzerinde düşünülen, tartışılan sorulardan birisi olagelmiştir. Psikiyatr Kemal Sayar bu hususta şu tespitlerde bulunur: Saldırganlık, büyük ölçüde öğrenilmiş bir davranıştır ve çoğu zaman da duruma özgüdür. (Sayar, 2020, s. 65) Normalde iç yasaklamalarla kısıtlanır. Kötülük, iç kısıtlamanın zayıfladığı, iç frenlerin tutmadığı durum ve zamanlarda ortaya çıkar. (Sayar, 2020, s. 64) ifadesini kullanır ve bu iç frenlerin normal şartlar altında ahlaklılık, erdem ve idealizm olduğunu ifade eder. Ancak insanın iç fren sistemlerinden birisi olması gereken idealizm, -maalesef ki tarihte de pek çok örneğine rastlanıldığı üzere- kıyıcı saldırganlıklara dahi sebebiyet verebilen bir anlayış olarak karşımıza çıkabilmektedir. Kısacası kişinin kendisi de bir nesne haline gelmiş, bundan kaçınamamıştır. Bu durumda ise her ne kadar kişi maddi açıdan yaşıyor görünse de manevi açıdan bir ölü olduğunu söylemekle mübalağa etmiş olmayız. Modern sanayi sistemi bir 'otomat' yaratmayı başarmıştır; artık kişi başta Tanrıya, tabiata ve insana olmak üzere kendisine dahi yabancılaşmıştır. Bu insanın yaşam güçleri, şeylere ve kurumlara dönüştürülmüştür; bu şeyler ve kurumlar ise birer put olup çıkmıştır. (Fromm, 2020, s. 34) Bunun neticesinde ise kişi artık kendisini, kendi kuvvetlerinin ve zenginliklerinin sahibi olarak değil, kendi canlı tözünü yansıtmış olduğu kendisi dışındaki başka şeylere bağımlı olan zavallı bir 'şey' olarak deneyimler. (Fromm, 2020, s. 34) ve edindiği putların sahip olduğu yaşam kuvvetlerini temsil etmesine müsaade eder. Bu durum ise Freud'un 'aktarım' olarak ifade ettiği olgunun neticesidir. Zira aktarımda kişi kendi etkinliklerini ya da deneyimlediği tüm şeyleri sevgi gücünü, düşünce gücünü- kendisi dışındaki bir nesneye aktarır. (Fromm, 2020, s. 22) Bu nesne bir kişi, ağaçtan yapılmış vs. şeyler olabileceği gibi kişinin mensup olduğu grup veya kabile/devlet de olabilmektedir. Yazımızın başında ifade ettiğimiz idealizmin normal şartlar altında bir iç fren olarak kullanılabilecekken yıkıcı saldırganlıklara dahi sebebiyet verebilecek tutum ve davranışlara dönüşebilmesinin altında yatan sebep de budur: Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde putperestçe bir yaşam süren yabancılaşmış modern insanın aktarım nesnesi olarak mensubu bulunduğu devletini/milliyetini seçmesi. Böyle bir durumda kişi, toplumsal duygularını devlette cisimleştirdiği için, devlete ve simgelerine tapar. Kendi güç, akıl ve cesaret duygusunu liderlerine yansıtır ve bu liderleri kendisine idol yaparak onlara tapar. (Fromm, 2020, s. 34) Mensubu olduğu kabileyi/milliyeti her şeyin üstünde tutan, onu putlaştıran zihniyet de yine aynı zihniyettir. Kişi aynı dili konuştuğu, aynı değerlere sahip olduğu kişilere karşı bir sevgi ve sorumluluk besler. Bu durum kulağa ilk etapta gayet normal gelmektedir fakat durum sadece bundan ibaret değildir: Olumlu duygular mensubu olunan kabileye aktarılırken kişinin kendindeki tüm kötülükler yabancıya yansıtılır. (Fromm, 2020, s. 66) Yabancıya yani kişiyle aynı kabileden olmayanlara. Öyle ki bazen aynı devlet bünyesinde yaşamak bile yeterli olamamaktadır. Böyle zihniyete sahip insanlar ahlaki değer sistemine de sahiptirler fakat bu değerler Nietzsche'nin sürü ahlakı olarak ifade ettiği moral değerlerin ötesine geçememektedir. Aynı kabileye mensup olmayan yabancı, tam bir insan olarak algılanmaz. (Fromm, 2020, s. 66) böylece de ona insanca davranılmasına gerek kalmaz! Kısacası insanın iç fren sistemlerinden olarak ifade edilen erdem ve ahlak da bu tarz durumlarda etkisiz kalmaktadır. Neticede ise normal şartlar altında olumlu bir etki yaratması beklenilen idealizm, erdem ve ahlak -en ufak bir açık bulunduğunda dahi- ifade ettikleri anlamlardan sıyrılıp, yabancılaşma dışavurumlarından özseverlik , ensest benzeri ortak yaşam ve nekrofiliye evrilebilmektedir. Ensest benzeri ortak yaşam ile kastedilen sorumluluğun, özgürlüğün, farkındalığın dayanılmaz ağırlığından kaçmak ve bedelini kendi insani gelişimine son vererek ödediği bir kesinlik bağımlılık durumunda korunup sevilmek için anneye ve onun eş değerlilerine -kandaşlara, aileye, kabileye- sımsıkı bağlı kalma (Fromm, 2020, s. 109) eğilimiyken özseverlik terimiyle ifade edilen durum, Dış dünyaya sahiden ilgi duymayı bırakmak, onun yerine, kendi kendisine, kendi grubuna, zümresine, dinine, milletine, ırkına vb. aşırı bağlanmaktır. (Fromm, 2020, s. 109) Devleti/milliyeti putlaştırma eğiliminin arka planında yatan, kişiyi yöneten şey de kendisine duyduğu bencilce ilgidir. (Fromm, 2020, s. 34) Böyle bir bağlılığın sonucunda ise akılcı yargı yetisinde ciddi çarpıklıklar meydana gelir. (Fromm, 2020, s. 109) Bu tarz çarpıklıklar ise dışavurumlardan bir diğeri olan nekrofili ile karşı karşıya gelmemize sebep olabilmektedir. İlk kez 1936'da Salamanca Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında, milliyetçi general Milan Astray'a karşı İspanyol düşünür Miguel de Unamuno tarafından kullanılan ölüsever terimi geleneksel anlamda sapkın bir hareketi anlatmaktan çok, bir karakter özelliğini belirtmek (Fromm, 2016, s. 423) niteliğini taşımaktaydı. Karakterbilimsel anlamda ölüseverlik, ölü, çürümüş, kokuşmuş, hastalıklı her şeye duyulan yığın ilgi; canlıları cansıza dönüştürme, sırf yıkım olsun diye yıkma tutkusudur; katıksız biçimde mekanik her şeye duyulan olağandışı ilgidir. (Fromm, 2016, s. 425) şeklinde tanımlanırken Fromm, teknik/tekniğe tapınma ile ölüseverlik arasında bir bağlantı olduğunun, bu durumun ise yaşama duyulan ilginin ve insanın sahip olduğu zengin işlevlerin yerini aldığı zaman ölüsever niteliğe büründüğünün altını çizer. Birinci Dünya Savaşı'ndan ziyade İkinci Dünya Savaşı bu bağlantının belirgin olması açısından dikkatleri celbetmektedir. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı'nda da uçaklar, tanklar vs. kullanılmış olsa da İkinci Dünya Savaşı'nda kullanılanlar kadar gelişmiş değildi. Binlerce insanın katledilmesine sebep olan bombalar bu uçaklardan atılmaktaydı. Fakat bombaları bırakanlar bunun pek ayırdında değillerdi. Daha doğrusu zihinsel manada farkında olmalarına rağmen duygusal açıdan bu durum onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Onların ilgilendikleri şey, inceden inceye hesaplanmış planlarla konulan kurallara göre karmaşık makinelerini doğru kullanmaktı.. Uçakların, gelişmiş savaş araçlarının açtıkları yıkım, hem işçinin hem de mühendisin emekleriyle yarattığı ürüne tümüyle yabancılaşmalarına yol açan çağcıl teknik üretim ilkesine uygun düşer. (Fromm, 2016, s. 443). Bu hususta soru sormazlar zira önemli olan tek bir husus vardır o da 'kazanç' sağlanıp sağlanmadığıdır ve ne kadar düşman öteki olan- öldürülürse o kadar kazançlıdır. Ölüsever bir karakterin öznel ya da dış koşullar kışkırtıcı olduğunda nasıl patlama yaşadığı, İkinci Dünya Savaşı özelinde, belgeseller, filmler, kitaplar vs. dikkatlice incelendiğinde kendisini gösterecektir. Bu karakterin yıkıcılığına tanık olabileceğimiz yapımlardan bir tanesi de orijinal ismi La Vita e Bella olan, Roberto Benigni'nin hem yönetmenliğini hem de Vincenzo Cerami ile birlikte senaristliğini üstlendiği aynı zamanda başrolde yer aldığı, 1997 yapımı Hayat Güzeldir filmidir. Daha iyi anlayabilmek adına filme kısa bir bakış atmakta fayda vardır. -Şu kulağın mükemmelliğine bakın! Sol kepçe ucunda asılı küçük bir zil. Bükülebilir. Bunlardan daha güzel iki kulak bulun, hemen bırakırım! Fransa'da bunların hayalini kuruyorlar!.. Dikkatinizi verin! Göbek deliği! şu göbek deliğine bir bakın! Ne bağ ama! Onu dişlerinizle bile çözemezsiniz! Şu ırkçı bilim adamları denedi. Ama ne mümkün!... Tam dans etmeye başlamıştır ki gerçek müfettişin sınıfa girişiyle pencereden atlamak suretiyle kaçmak durumunda kalır. Ama bir hakikati muhteşem bir ironi ile gözler önüne sermesi için bu, anlayana, yeter de artar bir süredir. Dora soru karşısında şaşakalır ve Buna inanabilmek mümkün değil! der, arkadaşı da aynı görüştedir fakat onun şaşkınlığı başka bir şeyedir; ona göre soru gayet normaldir anormal olan böyle zor bir sorunun üçüncü sınıflara çözdürülüyor olmasıdır. Erkek arkadaşı ise arkadaşı ile aynı görüştedir. Dora bu manzara karşısında dehşet dolu bakışlar sergilemekten başka bir şey yapamaz. Gecenin sonu ise yine bir sürprize gebedir, Guido'nun Dora'yı kaçırması ile neticelenir. -Bu yeni gelen. Hemen öğrendi. Kapıdaki kadın, ilk geldiğinde iyi görünüyordu. İçlerinden en kötüsü! der. Kampa Alman askerlerin çocukları gelmiştir. Çocuklar saklambaç oynuyorlardır, iş esnasında Guido bunu fark eder ve fısrattan istifade Giosue'yi kampta çocuk olduğuna ve bir oyunun içinde olduklarına bu oyunda da çocukların sürekli saklanmaları gerektiğine tam ikna edebilmesi için onları gösterir çünkü Giosue sürekli gitmek istemektedir, işin ucunda tank var diye kalmaktadır. Giosue, onları görünce ikna olur fakat o esnada askerler çocukları çağırmaktadır ve onu da diğer çocuklarla birlikte götürürler. Guido, önceden tanıdığı bir Alman doktor sayesinde orada garson olarak çalışmaya başladığından gece oğlunu oradan çıkarabilmiştir. Yatmak üzere giderlerken Guido'nun her şeyin rüya olduğuna dair söylediği sözler insanın yüreğine ince bir sızı yayar. Fakat ne yazık ki yürürken karşısına çıkanlar yaşanılan her şeyin gerçek olduğu gerçeğini bir kez daha en acı haliyle yüzüne çarpar: yakılmış ve üst üste yığılmış insan bedenleri. Andersen. (1953). Seçme Masallar-1. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi. Dağ, A. (2020). İnsansız Dünya Transhümanizm. İstanbul: Ketebe Yayınları. Fromm, E. (2020). İnsan Olmak Üzerine. İstanbul: Say Yayınları. Fromm, E. (2016). İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. İstanbul: Say Yayınları. Sayar, K. (2020). Yavaşla. İstanbul: Kapı Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/porselen-suratli-martineden-aysegule-cocuk-edebiyatinda-kayip-nesil-k5749.html", "text": "İlkokul birinci sınıfta \"okumayı ilk söken\" rütbesine erince öğretmenim ödül olarak kurdelalı kalem ve iki adet ödünç kitap vermişti. Verilen kitaplardan birinin yalnızca mizanpajını hatırlıyorum. Diğerini ise bilinçaltımın hiç unutmadığını seneler sonra fark ettim. Şu anda da hala satışta olan Ayşegül serisinden bir kitaptı. Sonrasında sınıf kitaplığından serinin diğer kitaplarını da muhtemelen ilkokuldan mezun olana kadar okuduk. Eğer Kemalettin Tuğcu, Ömer Seyfettin okuyup yorganın altında ağlamak istemiyorsak, Ayşegül okuyup hayal alemine dalmak daha cazip gelmiş olabilir. Zira Ayşegül'ün yaşantısı, porselen gibi parlayan kusursuz cildi, hayallerimizi süsleyecek kadar renkli hayatı neredeyse onu gözümüzde idol haline getirmiştir. Televizyonsuz, sobalı, çamaşır makinasının henüz girmek üzere olduğu bir evde annem çamaşır yıkamaktan benimle ilgilenemediği için sıkıntıdan patlamak üzereyken imdadıma ya gelinlikli bebeğim ya da Ayşegül yetişmiş olmalı. İlk olarak 1954'te Belçika'da yazılan Ayşegül'ün orijinal adı Martine. Her şeyiyle imrenilesi, kusursuz bir hayatı olan Martine çocuk edebiyatı alanındaki geç kalınmışlığı, yetersizliği gösterdiği gibi ülkemizdeki \"Batılılaştırma\" dayatmasını da gözler önüne seriyor. Kendi ülkesinde basıldıktan çok kısa süre sonra ülkemize gelmiş olduğunu düşünür ve ülkemizin dönemsel şartlarını göz önünde bulundurursak ne kadar tepeden inme bir yaklaşımla okul kitaplıklarında yer bulduğu anlaşılacaktır. \"Ayşegül Kuzenine Sürpriz Yapıyor\" Aslında biz çocukken kuzene kuzen denildiğini de yeni yeni öğreniyorduk. Dilimize İngilizce \"cousin\" kelimesinden gelmiş olan bu kelimeyi henüz şu anki kadar benimsememiştik. Sağ olsun Ayşegül'ün birçok konuda olduğu gibi bu konuda da emeği oldu. \"Ayşegül Vapurla Amerika'ya Yolculuk Yapıyor\" Bizim memlekette darbe yılları . Ayşegül yanında uslu köpeği mini elbisesiyle vapurdan el sallıyor. Amerika henüz biz çocukların lügatine girmemiş, çünkü Irak'a saldırmasına birkaç yıl var. Savaş başlayınca radyodan çokça duyacağız bu ismi. Ayşegül, Karakaçan'la arkadaş olmuş. Dedemin eşeği hiç bu Karakaçan'a benzemiyordu doğrusu. İnsan eşeğe sarılmaz, insan eşeğe binerdi bizim köyde. Hayatında her şey yolunda gidecek değil, Karakaçan yüzünden başı derde de giriyor tabii Ayşegül'ün ama Ayşegül bunun eşek arısı yüzünden olduğunu Karakaçan yüzünden olmadığını biliyor. Çocuk aklıyla anlıyor. Bunlar da yetmez gibi Ayşegül Bale Yapıyor! Hem eşekle arkadaş hem bale yapıyor. Bale ne demek öğreniyoruz. Ama eşekle arkadaş olan çocuklar aynı zamanda bale yapamıyor bizim buralarda hala. Ama oraların köyleri başka. Tezek de kokmuyordur sanmam. Alışverişe çıkmayı da ihmal etmiyor Allah'tan kahramanımız! O zamanlar anca köşedeki bakkaldan leblebi tozu almaya gidebiliyorduk biz. Külah şekline getirilmiş gazete kağıdında çekirdek de alabiliyorduk, cebimizde hala para kaldıysa. Biz bakkala gitmek için can ataduralım Ayşegül durduğu yerde durmuyor. Yelken açıyor, uçağa biniyor, trene biniyor, keman çalıyor, anneler gününde annesine sürpriz yapıyor. Arada bir de hastalanıyor tabii o da bir insan neticede ama hastayken bile çok başka. Bir yanında köpeği, bir yanında kedisi. Bizim \"bir kedimiz bile yok, anlıyor musunuz?\". Kedicilik furyası başlamadı henüz o zamanlar, daha ona çok var. Hele bir çiftlik macerası var Martine'nin. Samanların üstünde mini etekle oturması ve o samanların vücudunu hiç rahatsız etmemesi beni hep etkilemiştir. Ecnebilerin samanı bile bir başka. Nezle de yapmıyor sanırım. Geldiğimiz noktada çocuk edebiyatı alanındaki gelişmeler sevindirici. Fakat geriye dönüp baktığımızda bu kitaplarla büyümüş zavallı, koca bir nesil var. Yıllar sonra hafızam beni Ayşegül serisi okuduğum günlere götürdüğünde, okurken hissettiklerimi yeniden hissettim ve öfke ile karışık bir üzüntü duydum. Ayşegül'ün hayatını yaşamak istediğimizi balyoz gibi inen bir aydınlanma ile hatırladım. Memleketin ancak \"beyaz türkler\" dediğimiz sınıfına hitap edecek bir serinin taşra okullarındaki çocuklara okutulması hangi aklı evvelin işiydi bilmiyorum. Yıllar sonra bana \"bilinç altı temizliği\" kabilinden bu yazıyı yazdıran kafaya kızıyorum. Neyse ki çocuklarımız bu konuda şanslılar. Çeviri çocuk edebiyatının çocuk dünyasını uygarlaştırma işlevi katlanarak devam ediyor. Yazınız için kutlarım sizi. Harika bir yazı. Hem çok güldüm hem de bir zamanlar Ayşegül okurken hissettiklerimi, bana garip ama çekici gelen durumları hatırladım, üzüldüm. Kaleminize sağlık Vildan Hanım."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kuzey-makedonyadaki-sokagin-cocuklari-k5710.html", "text": "Üsküplü şair ve yazar Necati Zekeriya kitaplarını ve tüm yazılarını Türkçe kaleme almıştır. 1928-1988 yılları arasında Kuzey Makedonya'da yaşamış olan yazarın kitapları birçok dile çevrilmiştir. Şair, çocuk edebiyatı yazarı, gazeteci ve çevirmen olan Zekeriya, çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlattığı \"Bizim Sokağın Çocukları\", \"Yeni Sokağın Çocukları\" ve \"Bizim Sokağın Romeo ve Jüliyeti\" adlı üçlemesinin 122 sayfalık ilk kitabı \"Bizim Sokağın Çocukları\" bu yazımızın konusunu teşkil ediyor. \"Yaşlı postacı\", \"kırmızı balon\", \"beyaz bıyıklar\", \"iki kaşık reçel\" gibi dikkat çekici başlıklarıyla 35 adet kısa öykü bulunuyor kitapta. Sokaktaki asfalt çalışmasından bahsettiği \"Demedim mi ben size?\" adlı bölümde işçilerin yol yapımını \"Sokağımızın dişleri dökülmüş, ağzı bozulmuştu.\" diyerek tarifleyen yazarın satırlarında Balkanlıların ağzından çokça duyulan kelimelere eklene \"cık\" ekini duyuyoruz. Kitapta geçen \"dairecik\" kelimesi bu hususa bir örnektir. \"Yeşil Düzce'nin papatya dolu, kelebekli bahçelerinde, toprağın kendine özgü kokusunu ve sesini duyumsayarak\" büyüdüğünü dile getiren Saadet Ceylan kitabın çizeridir. Küçüklüğünde karınca yuvalarının başında bekleyerek bir karınca olduğunu hayal edermiş çizer. Şimdiyse resimlediği kitapların içini hayal ederek çizdiğini ve bu serüveninin 38 yıldır devam ettiğini söylemekte. Resim yapmanın dışında ebru ve seramikle ilgilenen Ceylan aynı zamanda da bir kedi sever. Bir çocuk kitabının böylesine çok yönlü ve hayal dünyası geniş bir çizerle resimlenmesi ona bir perspektif daha ilave etmiş. Kitaptaki çizimleri ve tercih edilen renkleri görünce ve özellikle çizimlerdeki karakterlerin gözlerindeki ifadelere odaklanınca yazar ve çizer anlamında doğu iki kişinin yan yana getirilmiş olduğuna çabucak kanaat getiriliyor. Kuzey Makedonya Debre kazasına bağlı Jupa Belediyesi'ne bağlı Türk köylerinden olan Kocacık'ın ilkokuluna adını veren Necati Zekeriya'nın \"Bizim Sokağın Çocukları\" adlı kitabının ve serinin kahramanı olan Orhan'ın 112.sayfadaki tekerlemesiyle yazımı sonlandırırken bir önceki yazımda sözünü ettiğim temennimi tekrar ediyorum; Dilerim ki Kuzey Makedonyalı çocuk yazarının kitapları Türkiye'de fazla okura ulaşır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-iyilesme-oykusu-bosluk-k5791.html", "text": "Ona bir şeyler oldu. Bir sabah uyandığında mutlu ve huzurlu hayatı, gülücükleri ellerinden kayıp gitti. Kimse ona ne olduğunu anlamadı. O ise içinde açılan koskoca boşlukla kalakalmış, ne yapacağını bilmez halde yalnız başına dolaşıyordu. O, Julia adında küçük bir kız çocuğu. Yüksek tepelerin birinde, ailesiyle birlikte köyünde yaşayan, masmavi elbiseli mutlu bir çocuk. Ama bir gün olanlar oluyor ve sahip oldukları ansızın yok oluyor. Ne olduğunu anlayamayan küçük Julia, içinde açılan anlamsız bir boşlukla yapayalnız kalıyor. Küçük bir kız çocuğunun baş edemeyeceği koskocaman bir boşluk! O boşluktan soğuklar giriyor Julia üşüyor hatta donuyor. Boşluktan bazı zamanlar canavarlar bile çıkıp onu korkutuyor. Boşluk öyle kuvvetli ki bir hortum gibi her şeyi içine çekip yutuyor. Julia bu boşluğu kapatmak için çareler arıyor. İlk iş olarak ona uygun tıkaçlar bulmayı deniyor. Denediği çeşit çeşit tıkaçlardan kimileri iyi ve sıcak. Kimileriyse ona zarar veriyor. Bazıları hileli. Bazıları da gerçekten tehlikeli tıkaçlar. \"Dört bir yanı araştırmayı bırak, kendi içine bak\" diyor ses Julia'ya. Bunun üzerine meraklanan Julia kendi içine bakınca boşluğun rengarenk halkalar boyu uzandığını görüyor. Ve küçük Julia içindeki boşlukta onu hayata bağlayacak muhteşem dünyalar ve onun gibi hisseden başka insanları bulunca hayata yeniden tutunmayı öğreniyor. Boşluk, bir iyileşme hikayesi. Bir kaybın ardından yas sürecine giren ve onun tüm çatışmalarını yaşayan, en sonunda da iyileşmeyi başaran bir kız çocuğu üzerinden ölüm ve yas gibi evrensel olduğu kadar zor konuları ele alıyor. Julia sıcak ve güvenli hayatı sürerken ansızın yaşadığı kayıp sonrası içinde açılan boşluğu soğuk ve ürpertici halde deneyimler. Boşluktan soğuk rüzgarlar geçer. Hissettiği korku canavarlarla betimlenir. Sonrasında Julia artık bu boşluğun yol açtığı güvensizliği engellemek için onu doldurmaya karar verir. Bunun için önce yemek yemeye yönelir. Sonra aşık olduğunu sanır. Telefona sarılır, saatler boyu televizyon izler, kedileri kucaklar ama boşluk bir türlü dolmaz. Julia'nın yaşadığı kasvetin boyutu öyle bir seviyeye gelir ki sanatçı bunu tek bir karanlık sayfayla resmederek bize anlatır. Julia en sonunda topraktan gelen bir sesle dışarıdan yardım alarak içindeki boşluğun ancak içeriden doldurulması gerektiğini anlar. Bu noktadan itibaren kahramanımızın iyileşme süreci başlamış olur. İspanyol yazar Anna Llenas tarafından yazılıp resimlenen bu kitapta resimler metne göre çok daha baskın bir yere sahip. Aynı zamanda sanat terapisti olan yazar, kaybın çocuk dünyasındaki yansımalarını benimsediği karton kolaj tekniğiyle dil ile anlatılmayan, göz ile görülmeyen, kulak ile duyulmayan spesifik bir konuyu oldukça gerçekçi bir bakışla ele alıyor. Bunların olması kitabı yas sürecindeki çocuklara rehberlik edenler için kullanışlı bir materyal haline getiriyor. Tek başına okunabileceği gibi bir ebeveyn, öğretmen ya da psikolog eşliğinde okunabilir. Hakkında sınırlı düzeyde eser bulunan sorun odaklı çocuk edebiyatının en iyi örneklerinden olan bu kitap, beş yaşın altındaki çocuğa anlatılması güç durumları edebiyat ve sanat yoluyla, duygu sömürüsü yapmadan, didaktizme kapılmadan, çocuk ruhunu örselemeden ve duyarlılıkları ihmal etmeden sunuyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hikayenin-ustu-ne-kadar-ortulmelidir-k5874.html", "text": "Her öykü yazarı geçmişte kalan, yaşanmış veya yarım kalmış hikayesine dair az veya çok bir şeyler söyler. İyi bir okur ise, metin ütopik veya distopik olsa dahi bu izleri görebilir satır aralarında. Yazarın bir derdi olabilir ve olmalıdır da, okur bununla ilgilenmez. Hikayenin nasıl aktarıldığına, dil ustalığına, olay örgüsünün nasıl kurulduğuna bakar. Soğukkanlı bir anlatım görmek ister. Yazmanın en zor olan kısmı da budur. Biz inandığımız bir şeyi aktarırken heyecan duyarız. İnsan olmanın doğal bir halidir bu. Fakat bizim duyduğumuz heyecan edebi bir değer ifade etmez. Eserin yarınlara kalmasına dair belirleyici unsur, anlatım dilindeki estetik ve derinliktir. Hikayenin aktarılmasındaki soğukkanlılık bu noktada öne çıkmaktadır. Okur, acıyı da mutluluğu da hüznü de satır aralarından kendisi bulup çıkarmak ister. Yüksek sesle söylenmiş olması acıyı duymamız için yetmez. Anlatıcının acıdan sesinin kısılmış olması yakalar okuru. Sesini zor duyduğumuz zaman derinden geldiğini biliriz. Aleksey acının nasıl örtüleceğine, kısık sesle nasıl aktarılacağına, çevredeki detayların anlatıma ne oranda katılacağına, metinlerarasılığın öyküye nasıl yedirileceğine dair güzel örnekler sunuyor. Anlatırken tırmalamıyor, anlatmaya çalışmıyor. Acının nerede olduğunu gösteriyor okura. Biz kahramanın çaresizliğini ruh halinden anlamaya çalışıyoruz. Yayladaki çatıdan sökülen bir hartama gibi eksik kalan çatıyı işaret ediyor. Unutmayalım diye hatırlatıyor ara ara. Çok sık söyleyip bunaltmıyor ama unutmamızı da istemiyor. Ev kalmamış, çatı kalmamış, önemli değil yazar için, mühim olan boşluk. Bir teyp kasetindeki kesilmiş sözler gibi. Boşlukta doz meselesi. Aleksey'de öykü dili ve anlatım olarak en dikkati çekici yönlerin sadelik ve soğukkanlılık olduğunu söyleyebiliriz. Az önce bahsetmiş olduğumuz doz konusunu bu açıdan değerlendirmek yerinde olacaktır. Anlatım dili ve sadelikte yükseğe çıkan metinde yazarın nasıl bir yol izlediğini anlamaya çalışalım. Geçmişin, boşluğun, psikolojinin fiziğe nasıl yansıdığını ve tedavi peşinde koşturduğunu işlerken de anlatıcı soğukkanlıdır. İlk yardım kurslarında kısmi tıkanma adı altında verilen eğitim gibi sakince anlatıyor yazar. \"Tam buramda dedim, nefes borumun orta yerini göstererek, bir şey var. Aldığım nefesi dışarı atmakta zorlanıyorum.\" (S.56) Nefesi dışarı atabilse yenisini alabileceğini sanmaktadır anlatıcı. Oysa bir sonraki nefes için de aynı zorluğu yaşayacaktır. Yazar daha farkında değilken okur olarak biz görürüz sorunun nerede olduğunu! Dünyaya sığamayıp yaylaya çıktığında asıl doktoru orada anılarıyla karşılar onu. Yıkık bir ev, yıkılmış anılar ve içerde kalan nefesle. \"Hem bu dünya öyle söylendiği gibi büyük bir yer olamazdı, eğer kocaman olsaydı sığardım ben de.\" (S.19) Belki öykücü de geçmişine sığamamış, nefes alabilmek için yükseğe çıkmak zorunda kalmıştır. Yoksa geç vakitte motorla neden çıksın yayla yoluna. Gelelim incelemenin başlığındaki miktar konusuna. Yazar geçmişine sıkı sıkıya bağlı mıdır. Geçmişinde kuvvetli izler olmadan yazamaz mı. Yazarken bu izler ne kadar yansıtılmalıdır? Hayal gücü kuvvetli ve edebi yetkinliği yüksek olduğunda yaşanmış gibi aktarabilir ve kuvvetli bir metin ortaya koyabilir. Ancak yaşanmış olan izler yenisini açmaktan daha sahici, inandırıcı ve kalplere dokunması kolaydır. Öykünün üzeri tamamen örtüldüğünde yazardan başkası bilemez ne anlatmak istediğini. Okur, ne oldu yani şimdi, der kendi kendine. Dil ve anlatım güzel ama metin bir yere bağlanmamış, ne anlatıldığı belli değil. Tam tersini düşündüğümüz zaman, her şey detaylı bir şekilde aktarılmış, okura zeki olma fırsatı bırakılmamış, baştan sona ses ve gürültü. Anlatıcı şehrin en kalabalık yerinde oturmuş, kimse duymuyor onu. Okur, metinler üzerinde bu kadar detaylı düşünür mü, birçoğu düşünmez ama iyi bir eser okuyup okumadığını ve kendinde bıraktığı etkiyi hisseder. Belki onu neyin yakaladığını bilemez ama yakalanmanın tadına varır. Bu anlamda değerlendirdiğimizde elimizdeki eser okuru yakalayan, iz bırakan ve iyi ki okumuşum dedirten bir öykü. Aleksey, metinlerarasılığın öyküde işleme yöntemiyle de dikkat çekiyor. Bir kitap veya filmden bir kahraman veya sahneyi alarak öyküde kullanıyor ve anlatımda bir aksama, olay örgüsünde bir kopukluk, başka bir ifadeyle dikiş izi belli olmuyor. Nitelik anlamında öyküye uyum sağlamasının yanında nicelik olarak da sık kullanıldığı halde, akışta olay örgüsünün dışına çıkmıyor. Tarkovski ve Kurosava yönetmenliğinden Cast Away filmine, Tatar Çölü'nden Mülksüzlere, Eskici Hasan karakterinden Raskolnikov'a kadar farklı kahramanlar öykünün bütünlüğü içinde kendine yer buluyor fakat eserin merkezine katlı sağlayacak kadar görünüyorlar. Kanımızca burada akışın bozulmamasının sırrının sonradan ilave edilmeyip, yazma süreciyle birlikte yazarın okuduklarıyla-izledikleriyle metni harmanlaması sonucu olduğunu düşünüyoruz. Dışardan karakterler metne dahil oluyor fakat yazarın anlatmak istediği hikayeye dokunup çıkıyorlar. Ne az ne de fazla, metnin gerektirdiği kadar. Kitabın adı Aleksey ama 38. Sayfaya kadar metinde hiç geçmiyor, sadece yabancı diye okuyoruz. Onun bile üzeri örtülmüş. İsmi geçtikten sonra yazarın dizmiş olduğu taşlar yerine oturuyor. Kahramanın çıkışsızlığı, kendini mülteciye, kopuk bir tespih tanesine, cennetten kovulmuş bir ademe, gayrimeşru bir çocuğa, dirençli bir akrebe benzetmesinin ardında hep Aleksey'i görüyoruz. Görüyoruz derken varlığını değil yokluğunu görüyoruz. Onun gidişi elinde kalan bütün varları bir boşluğa dönüştürmüştür. Marangoz Vehbi'nin kopuk kasetindeki eksik sözler gibi o gelse tamamlanacak şarkı. Belki geçmiş kelimesinin kökünde de etimolojik olarak yanlış tercihler olabilir. Sanki her şey olup bitiyor gibi bir anlam barındırıyor bu kelime. Bunun yerine arkada kalan, arkadan gelen, biriken, yeniden doğan, bizimle yaşayan veya buna benzer bir kelime kökü seçilmesi gerekirdi diye düşünüyoruz ister istemez. Aleksey bize bunları hatırlatıyor. Neden derseniz, yaşanan hiçbir şeyin geçtiği yok. Nefes almayı tıkayan yerde kısmi bir açılma oluyor o kadar. Biz farkında olsak da olmasak da hepsi bizimle beraber yaşamaya devam ediyor. \"İnsan görmezden geldiği şeylerin yok olduğunu sanıyor.\" (S.43) Hepsi bu."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kardelen-okulu-manisada-basladi-k5238.html", "text": "Kardelen Çocuk dergisinin \"Kardelen Okulu Projesi\", TDED Manisa aracılığı ile Kardelen Çocuk \"Edebiyat Mektebi\" olarak Manisa'da faaliyete başladı. Çocuk edebiyatı yazar ve şairleriyle alanında uzman eğitimcileri ortaokul öğrencileriyle buluşturacak olan yazarlık eğitimi beş hafta sürecek. Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği tarafından iki ayda bir yayımlanan, çocuklara Türkçe hassasiyeti kazandırmayı amaçlayan ve kısa zamanda büyük ilgi gören Kardelen Çocuk dergisinin okul projesi Konya'dan sonra Manisa'da uygulanıyor. TDED Genel Merkez tarafından hazırlanan Kardelen Çocuk \"Edebiyat Mektebi\", TDED Manisa şubesi tarafından Kardelen Çocuk Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Elif Tokkal ve TDED Manisa YK Üyesi Nilgün Hökenek Ürkmez tarafından yönetiliyor, Manisa Ahmet Yesevi İmam Hatip Ortaokulu'nda uygulanıyor. Beş haftalık programı içeren Kardelen Çocuk \"Edebiyat Mektebi\", çocukların edebiyata ait metin türlerini tanımalarını, hikaye, masal, şiir, resim ve karikatür gibi edebiyata ait türleri örnekleriyle tanıyıp analiz etmelerini, kelime hazinelerinin artmasını, karikatür ve resim alanında yeteneklerinin gelişmesini sağlamanın yanı sıra; öğrencileri yazarlar, karikatüristler ve şairlerle buluşturmayı, hikaye, masal ve şiir yazmaya özendirmeyi amaçlıyor. - \"Edebiyata Ait Metin Türlerinin Tanıtımı\" Mustafa Ali Öztürk - \"Hikaye Anlatımı\" Nilgün Hökenek Ürkmez - \"Masal Saati\" Nursevim Sözcüer Çeler - \"Tiyatro\" Tayfun Şengöz ve Bartu Kaan Şensoy - \"Karikatür Atölyesi\" İbrahim Atabey - \"Biyografi\" Muzaffer Yurttaş - \"Şiir Saati\" Şerif Ali Denizmen - \"Roman Tanıtımı\" Osman Özbaş - \"Türkçe Kelimelerim\" Elif Tokkal - \"Edebiyat Saati\" Eğitimleri veren eğitimciler, yazarlar, veliler ve öğrencilerin bir arada olduğu kapanış programı."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/otomatik-portakallastiramadiklarimizdan-misiniz-k5648.html", "text": "Dünya üzerinde yaşanılan gelişmeler neticesinde insanlar sadece iyilik yapabilir hale getirilseydi, kimse kimseye zarar veremeseydi, kötülük namına bir şey kalmasaydı; sadece iyilik var olabilseydi dünya nasıl bir yer olurdu? 'Bu da soru mu şimdi; çok güzel olurdu tabii ki. Keşke böyle bir şeyi gerçekleştirebilmek mümkün olabilseydi!' dediğinizi duyar gibiyim. Evet, bence de haklısınız gerçekten de kulağa çok güzel geliyor. Kim istemez ki savaşlar olmasın, katliamlar yaşanmasın, hırsızlık gibi olaylar son bulsun, çocuklar ağlamasın... fakat bu soru akabinde başka bir soruyu daha getiriyor ki o da şudur: O zaman insan 'insan' olur muydu? Yani dünya üzerinde yaşayan kötülükten azade, her daim iyilik yapmak zorunda bırakılan, bir seçim yapma hakkı elinden alınan bu varlığa 'insan' denilebilir miydi? Anthony Burgess'ın kurguladığı dünya ile tartışmalara sebebiyet vererek eleştiri oklarını üzerine çeken kült eseri Otomatik Portakal'ın kapağını kapatırken zihnimde dönmeye devam eden sorulardan sadece biriydi bu soru. Zira eserimizin esas çocuğu Alex tam da böyle bir dünyanın ortasında buluverecektir kendisini. Neden ve nasılı için isterseniz buyurun gelin esere kısaca bir göz atalım ve o soruların peşine beraber düşelim. Dönem insanların çocuklardan/gençlerden bıkıp usandığı, ailelerin dahi çocuklarına söz geçiremeyip onlardan korkup çekindiği bir dönemdir. Eserimizin esas çocuğu Alex tam da bu tanıma uygun bir çocuk olarak çıkar karşımıza. Ona eşlik eden üç arkadaşı da kendi gibidir ve oluşturdukları çete ile imza atmadıkları kötülük işlemedikleri suç kalmaz; henüz on beş yaşlarında olmalarına rağmen cinayet dahil pek çok suça bulaşmış vaziyettedirler. Daha önce ıslahevinde kalan Alex nihayetinde tekrardan yakalanır ve kendisini hapishanede bulur; on dört yıl ağır hapis cezası verilmiştir. İçerde kaldığı iki yıl süresince orda da rahat durmayınca yetkililer henüz deney aşamasında olan Ludovico Yöntemi'ni onun üzerinde denemeye karar verirler. Bu yöntem kötü bir kişiyi topluma yararlı iyi bir insan yapmayı amaçlayan bir yöntemdir. Bunun için önce Alex'in rızasını almaları gerekmektedir. Eğer bu deneyi üzerinde uygulamalarına izin verirse serbest kalacağını duyan Alex bunu, tüm saflığı ile seve seve kabul edecektir; tabii başına geleceklerden bihaberdir. Burgess, A. (2020). Otomatik Portakal. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Mengüşoğlu, T. (2017). İnsan Felsefesi. İstanbul: Doğu Batı Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/edebiyat-ise-yarar-bir-sey-midir-k5286.html", "text": "Bu sorular pek çok zihni meşgul etmiş, yine edebiyatla, sanatla, felsefeyle cevaplar aranmış; nice eserler ortaya konulmuştur. Yazımızın konusunu teşkil eden, 2017 yılında gösterime giren, senaristliğini Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı'nın üstlendiği, yönetmen koltuğunda da Pelin Esmer'in oturduğu İşe Yarar Bir Şey filmi ise tüm bu soruları odağına alıp beyaz perdeye taşıyan; sinemanın imkanlarını kullanarak bunlara cevaplar arayan ve nihayetinde de kıymetli bir yorum ortaya koyan başarılı yapımlardan birisi olarak durur karşımızda. Bu başarısıyla 24. Adana Film Festivali'nde En İyi Senaryo Ödülü'ne de layık görülen filmimizin nasıl bir yorum getirdiğine ise buyurun beraber bakalım. Film, bir avukat olan Leyla'nın aynı zamanda şair olduğunu öğreneceğiz- daha önce eşlik etmediği lise arkadaşlarının düzenlediği buluşmaya, yirmi beşinci yıl mezuniyet yemeği buluşması düzenlemişlerdir, katılmak üzere tren yolculuğuna çıkmasıyla karşılar seyircilerini. Leyla'nın herkesin her şeye koştur koştur yetişmeye çalıştığı, bir insanın yüreğine dokunmaya, bir çiçeği koklamaya vakit bulamadığı bir çağda on altı saat gibi uzun bir zamanını alacak olmasına rağmen neden treni tercih ettiği filmin daha ilk dakikalarından itibaren insana ve insanlığa yönelttiği ilgisi ile dikkat çeken kişiliği göz önünde bulundurulunca gayet manidar gelmeye başlayacaktır. Trene binmeden önce tevafukken tanıştığı Canan'ın kaderinde nasıl bir yer teşkil ettiğinden habersizdir ve yolculuğunu biraz okuyarak biraz yazarak yer yer de içindeki ilginin, merakın etkisiyle camdan izlediği insan manzaralarına dikkat kesilerek sürdürür. Trende yeniden Canan'a denk geldiğinde ise gen kızın konuşmalarından içinde bulunduğu durumu tahmin edecek; biraz üsteleyip olayı anlatmasını sağlayınca da kendisini bambaşka bir hikayenin ortasında bulacaktır. Canan hemşire adayı olmasına rağmen gönlünde oyuncu olma hayali yatan bir genç kızdır. Onun da hayatı felli olup boynundan aşağısı tutmayan ve bu yüzden de artık bu hayatı sürdürmek istemeyen ancak hayatına, engelinden dolayı, son veremediği için unu yapabilecek birisini aramaya girişen Yavuz'la kesişmiştir. Leyla, heyecan ve korku içinde bulunan genç kıza onunla birlikte gelmek istediğini söyleyince Canan her ne kadar ilk başta şaşırarak tepki gösterse de daha sonra Leyla'nın varlığından güç alarak bu teklifi kabul edecektir. Sadece Canan'la karşılaşmayı bekleyen Yavuz ise karşısında onunla birlikte Leyla'yı da görünce işin rengi değişmeye başlayacaktır. Öyle ki Leyla'nın şair olduğunu Yavuz'dan öğreniriz; o onun sıkı bir okurudur, ki ilerleyen dakikalarda Yavuz'un da bir şair olduğunu öğreniriz, Leyla'yı görür görmez tanır. Bunun üzerine aralarında ilgi çekici diyaloglar gelişmeye başlar. -Buraya meraktan geldiğimi mi sanıyorsunuz? Ben aslında lise arkadaşlarımla buluşmaya gidiyordum. -Eee merak sadece ölenlere değil, yaşayanları da merak ediyorsunuz. -Sadece uzaktan merak etmiyorum; yaşıyorum da. Hatta etkileniyorum da. -Etkileniyorsunuz, evet. Ama yazmak için. -Başka türlü dayanamazdım.\" der Ahmet Sarı kıymetli eserinde. Leyla'nın yaptığı biraz da bu değil midir; Yavuz'a bir hikaye verir, o da bu hikayenin ruhunda yarattığı etkinin neticesinde neden yolda olduğunu bir kez daha düşünmeye değer görür. Leyla edebiyatla bir insanın ruhuna dokunabilmiştir. Bizim de peşine düştüğümüz sorulardan bir diğeri daha cevap bulmuş olur: Edebiyat hayatına son vermeye karar vermiş bir insanın hayata yeniden tutunmasına vesile olabilecek kadar güçlü bir etki yaratabilir. Nihayetinde ise edebiyatla harmanlamış kıymetli yapı peşine düştüğü soruları sadeliğin de getirdiği şiirsellikle cisimleştirmeyi başarmış, etkili bir senaryo dahilinde biz izleyenlerini üzerinde uzun uzun düşünülesi konularla baş başa bırakmıştır. Hız toplumu/çağı olarak nitelendirilen bir zamanda bırakın yabancı bir insanın derdini merak edip onunla ilgilenmeyi en yakınlarımızın bile derdini dinlemeye zaman ayır mazken Leyla ne çok şey söylemektedir yaşamıyla sırf bunun üzerinde bile düşünmeye sevk etmesi yeter de artar bile. Kaldı ki film sırf yakaladığı şiirsel dil için dahi izlenmeyi fazlasıyla hak etmektedir hakkıyla idrak edebilmek temennisiyle... Ve son söz niyetine, kitapla, sanatla, felsefeyle kalın; göreceksiniz çok işe yarıyor! Felski, R. (2010). Edebiyat Ne İşe Yarar? İstanbul: Metis Yayınları. Sarı, A. (2020). Edebiyatın İyileştirici Gücü. İstanbul: Ketebe Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/platonun-hayat-degistiren-yedi-ogretisi-k4107.html", "text": "Yazar Taner Şanlıoğlu dördüncü kitabı olan insanın kendisini yenmesi en büyük zaferdir adlı eserde Platon'un görüşlerine sadık kalarak felsefeyi günümüz dünyasına uygun olacak şekilde okurlarına sunmaktadır. Platon'un diyaloglarını harmanlayarak yedi başlık altında bir araya getirmektedir. Platon veya Eflatun MÖ.428 ile 347 yılları arasında yaşamış Antik Yunan filozofu ve bilgesidir. Asıl adı Aristokles'di. Geniş omuzları ve atletik yapısı yüzünden Yunanca Platon lakabı ile anıldı ve tanındı. Yirmi yaşından itibaren ölümüne kadar yanından ayrılmadığı Sokrates'in öğrencisi ve Aristoteles'in hocası olmuştur. Dünyada üniversite düzeyinde ilk kurumlardan biri olan Akademi'nin kurucusudur. Yazar kitabının ikinci bölümü olan önce kendini sev, sonra başkalarını adlı bölümünde Platon'un aşk ve sevgi kavramlarının tanımlamalarından yola çıkarak gerçek aşkın ancak akıl eşliğinde bulunabileceğini sadece aklın bilgeliği sayesinde açığa çıkarılabileceğini öne sürmektedir ve Platon'un şu sözünü nakleder: \"Aşık iyi bir yol gösterici ve yoldaş olamaz. Çünkü o aşık olduğu kişiyi kendine benzetmeye çalışır.\" (s.28). Günümüzde ikili ilişkilerdeki birbirini sürekli alt etme ve kendilerini sürekli birbirine benzetmeye çalışan rakipler olarak ortaya çıkan eşlerin birbirlerini özgürleştirmeye değil köleleştirmeye çalıştıklarını vurgulamaktadır. Dünyada ve özellikle de ülkemizde yoğun şekilde meydana gelen kadın cinayetleri hakkında da bir durum tespiti yapmaktadır: \"...Ortaya çıkan aşk cinayetlerinin sebebi insanların daha kendilerini tanıyıp sevmeden, bir başkasını sevmeye kalkışmasından, birbirini gerçekten severek evlendiklerinden değil bedensel ve duygusal açıklıklarının sevgi ya da aşkmış gibi görünen yanılsamasından kurtulamamalarından doğar.\" (s.29). Platon da öncelikle kendini tanıyıp sevmeyen birinin bir başkasını gerçekten tanıyıp sevemeyeceğini ileri sürer. Ona göre aşkın ön koşulu kendini bilmek, tanımak ve sevmekten geçiyordu. Gerçek olan sevilmeli ve ona aşık olunmalıydı. Gerçek olan ise hakikatin bilgisiydi. Yazar kitabının dördüncü bölümüne bildiğini bilme, bilmediğini bil başlığını atmakta Platon'nun Akademi'nin girişine \"Geometri bilmeyen giremez\" yazdırmasının nedeni üzerine yorum yapmaktadır. Akademi'ye girebilmek için geometri bilgisini şart koşmasının nedeni zihinsel anlamda belli bir olgunluğa ulaşmış öğrencileri seçmek ve onlarla hakikat bilgisini paylaşmaktır. Geometri matematiksel ve soyut olanı elle tutulur gözle görünür hale getirerek somutlaştırmanın en güzel yöntemidir. Burada aslında \"Bildiklerini unutmazsan yeni bir şey öğrenemez ve sürekli eski bilgilerinin zincirine bağlı kaldığın için de özgürleşemezsin\" demenin bir başka yoludur. Öğrenciler en az iki noktayı birbirine bağlayıp matematiksel problemleri nasıl çözebiliyorsa, bu bakış açısıyla yaşamdaki her şeyin birbirleriyle bağlantılı olduğunu fark ediyor ve farklı görünen parçaları birbirine bağlayarak aslında hiçbir olayın doğanın bütününden ayrık olmadığını görmeye başlıyorlardı. Beşinci bölüm olan yönetilmek istemiyorsan yönetmeyi öğren bölümünde ise yazar Platon'un devlet anlayışını ele almıştır. Platon kendi hayatının yönetimini eline almayanları bekleyen en büyük cezanın bir başkasının yönetimine girmek olduğunu savunur. İyinin ve kötünün bilgisine sahip olmalıyız çünkü ancak bu yolla özgürleşebiliriz. Yapmamız gereken kendi hayatımızın yönetimini ele alabilmek için kendi yönetimimize girmektir. Bunun içinde doğru olanı kendi düşüncelerimizle tanımlamak ve hayatımızı böyle bir doğrunun üzerine kurgulamaktır işte Platon'un kendi kaderimizin hakimi olabilmemiz için tavsiye ettiği yol budur. Platon\" bir devleti akıllı yapan şey ne ise insanı akıllı yapan da odur\" demektedir. Devlette olması gereken dört temel değer bilgelik, yiğitlik, ölçü ve doğruluktur. Bu değerlerin devletin, toplumun en küçük yapı taşı olan insanın da ancak bu değerlere sahip olduğunda ideal toplumun kurabileceğini söyler. Eğer birey düzeltilebilirse toplumun zaten kendiliğinden düzeleceğine vurgu yapar ve asıl olanın insan olduğunu ileri sürer. Yazar Platon'un diyaloglarından yola çıkarak tıpkı onun yaptığı gibi felsefeyi üst sınıf uğraşısı halinden çıkarmakta günümüzdeki sosyal psikolojik durum ve olguları felsefenin ışığıyla mercek altına almaktadır. Felsefeyi kolay okunabilir ve anlaşılabilir hale getirmektedir. Bu nedenle felsefeye ilgi duyanların hatta ilgi duymayanların bile anlayabileceği sadelikte aktaran kitabı okunmaya değer. Bana göre bir eser de sen üret derim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kisaca-bir-musluman-ekonomi-ve-faize-nasil-bakmali-k4621.html", "text": "Beyan Yayınları'nın \"Bir Müslüman Nasıl Bakmalı?\" serisinden okuduğum ilk kitabın konusu ekonomi ve faizdi. Kitap başlangıç düzeyine ekonomi bilgisine sahip veya sahip olmak isteyen, özellikle İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrencileri için mini bir kaynak kitap bile sayılabilir. Şahsen üniversite yıllarında 1.sınıfta aldığım derslerde tam olarak anlayamadığım pek çok kavramı Necmeddin Güney'in kısa ve öz anlatımıyla kavrayabildiğimi fark ettim. Konuyla ilgili hem merakı hem ilgisi olanların kitabı okumasını tavsiye edebilirim. Ancak merakı olup da ilgisi ve yeterince sabrı ya da zamanı olmayanların merakını gidermek adına özetle temel kavramları, meseleleri aktaracağım. Batılı literatürde parayla, piyasayla ilgili mevzular ekonomi kavramıyla tanımlanıyor. Kelimenin sözlük karşılığı ise; \"mal ve hizmetlerin üretim ve bölüşüm faaliyetlerinin gerçekleştiği sistem.\" Üniversitede bu dersi İngilizce olarak aldığınızda transkriptinizde Economy yazarken, dersi Türkçe almışsanız İktisat yazacaktır. Aynı dersi ifade etmek için kullanılsa da kelimelerin sözlükteki manaları arasında fark görülmektedir. Ekonomiye karşılık olarak kullanılan iktisat kelimesi \"ölçülü davranmak adaletle hükmetme, aşırılıktan kaçma ve orta yolu bulma\" anlamlarına gelmektedir. Kelimeler zihniyetleri, zihniyetler ise sistemleri dönüştürmekte olduğu için olsa gerek ekonomi, iktisattan daha çok yer ettikçe hayatımızda, üretim ve bölüşüm, tüketim ve daha çok tüketim esas gündemimiz halini almaya başladı. İnsana, tüketime ve değişime bakış sistemlerin durdukları yere göre değişmektedir. Seküler sistemler için insan, homo economicus'tur yani onların tek amacı şahsi menfaatleridir. Böyle de olduğu için der Kapitalizm piyasaya kimsenin dokunmasına gerek yoktur, herkes kendi çıkarının peşine düşüp, satıcılar en karlı şekilde satmaya çalışacağı, alıcılar en uygununda almaya çalışacağı için adeta görünmez bir el piyasayı düzenleyecektir. Böylece liberal bir görüş ortaya çıkıp, devletin müdahelesine gerek yoktur efendim bırakınız alsınlar satsınlar ekonomiye can versinler demektedir. Birey mühimdir birey merkezdir. Kendi haline bırakılan birey ve piyasa teoride olduğu gibi refaha kavuşturmaz toplumu. Zira \"İnsan mal sevgisine aşırı düşkündür (Adiyat, 100/8)\" diye buyuran Allah bu homo economicus'a meyyal varlığı kendi haline bırakmayıp o malı kazanmak için ahlaki kurallar, malın paylaşımı için asgari şartlar, işçinin hakkı için koruyucu kaideler gibi pek çok sınır getirmektedir. Öte yandan seküler sistemin kendi haline bıraktığı insan Vahşi Kapitalizm'i doğurmuştur. Piyasa zenginlerin tekeline geçmiş, yoksunlar gittikçe fakirleşmiş, herkesin kazandığının kendinin olduğuna inanmaya başlayan bireyci yaklaşım sosyal yardımlardan dahi rahatsız olmaya başlamıştır. Üretmeyen, kazanamayan, mülteci, yaşlı ve dezavantajlı diğer insanları toplumun sırtına yük olarak görülmeye başlanmıştır. Vahşi Kapitalizm'in öldüresiye çalıştırdığı işçilerin ve gittikçe zenginleşen sermaye sahiplerinin arasında açılan makastan, adaletsizlikten rahatsız olanlar daha toplumcu sistemler tasarlamıştır. Ancak kapitalist sistemin yaptığı ifrat karşısında komünist-sosyalist sistemler çözüm olarak tefrit olarak tanımlanabilecek bir alternatif sunmuşlardır. Mülkiyetin tamamen kaldırıldığı, yoğun baskıların hatta zulümlerin olduğu, dinin reddedildiği bu sistemler insanların yaralarına merhem olmak yerine yaraları deşmiş, adeta uzuvları koparmıştır. Mücadeleleriyle işçilerin bir takım haklar kazanasına vesile oldularsa da verdikleri tahribat faydalarının yanında oldukça az kalmıştır. Arzu ve ihtiyaç arasındaki farkı idrak eden, sınırsız tüketimin, haz peşinde bir yaşamın insana ve dahi evrene zarar verdiğini fark eden pek çok batılı insan da bugün minimalist felsefeyi ve bilinçli tüketim yollarını benimsemektedir. Efendimiz'in kanaatin tükenmez bir hazine olduğu öğüdüne yaraşır hayatlar sürüp bunun belgesellerini çekip kitaplarını yazmaya başlamışlardır. Faizin tanımından sade bir vatandaş olarak benim anladığım şey; kar ile verilen borca faiz diyor oluşumuz. Faiz veren kişi ve kurumlar borç verdikleri kişinin verdikleri para ile ne yaptığı ile hiçbir şekilde ilgilenmeyip, bir ticaret yapılıyorsa, kar edip etmemesini zerre umursamadan, paraya ihtiyacı olanlara parayı verip belli bir süre sonra fazlasıyla geri almaktadır. Herhangi bir sebepten ihtiyaç duyulan nakitin karşılanması için İslam'ın önerdiği ve izin verdiği ilk uygulama 'karzı hasen'dir. Durumu iyi olanların borç vermesi Kuranı Kerim'de pek çok yerde teşvik edilmiştir. Ne yazık ki günümüzde insanlar arasında güven duygusunu sarsacak davranışların çoğalması, borçluların borçlarına riayet etmemesi, insan ilişkilerinin zayıflaması, zenginlerini paralarını daha karlı yatırımlarda kullanmayı tercih etmesi sebebiyle karzı hasen kurumu oldukça az tercih edilmektedir. İnsanların faizsiz bir şekilde ihtiyaçlarını karşılamaları, iş kurmaları için önerilen diğer yöntemler ise kooperatifler, iş ortalıkları ve taksitli satışlardır. Para transferleri, ödemeler, tasarrufları güvenli bir yerde muhafaza etme vs. ihtiyaçlarının artması ile bankalarla kaçınılmaz olarak muhatap olunması üzerine ülkemizde de Finans Kurumları gündeme gelmiştir. Faizsiz Bankacılık veya Katılım Bankası olarak bilinen bu kurumların ilki ülkemizde 1985 yılında açılmıştır. Bilinen bankalardan farkı paranın kullanılacağı yerin önemli olmasıdır, bu kurumlar nakit kredi vermezler. Güzel bir niyetin, çabanın ve titiz bir çalışmanın ürünü olan Bir Müslüman Ekonomi ve Faiz'e Nasıl Bakmalı' kitabı başlangıç düzeyinde bir kitap olduğunu zaten belirtiyor. Ancak yine de böyle bir kitapta en çok merak edilen bazı soruların cevaplarını aramadan edemedim. Yazarın kendinin de bir soru veya önerme olarak bahsettiği, Merkez Bankası araçlarının faiz unsurundan arınması için alternatif modeller geliştirilmesi ve finans kurumlarının İslami ilkelere uygunluklarının artması için gayret sarf edilmesi mevzuları ile ilgili sorulara cevap bulamıyoruz kitapta. Finans kurumlarının eksiklerinin, şüpheli durumlarının, teoride problem olmayıp uygulamada eksik kalan yanlarının ne olduğunu bilmek faydalı olacaktı. Eksik kalan bu bilgilere yazarın da bir cevabı olmayışından mı değinilmediğini yoksa kaynakçada referans verilen üst okumalara mı havale edildiğini öğrenmek adına, konunun meraklıları okuma yolculuğuna devam edebilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarihi-uclemenin-sonu-sultan-baybars-k5634.html", "text": "Tarihimizde her dönem ilgi çeken bazı tarihi olaylar ve kişiler vardır. Göç, İstanbul'un fethi ve istiklal savaşı gibi büyük olaylar ve Fatih Sultan Mehmet, Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi, Sultan Baybars ve Celalettin Harzemşah gibi isimleri bu bağlamda sayabiliriz. Bu isimlerin rakipleri genelde tek yönden gelen düşmanlardan oluşur. Ancak, Baybars'ın farklı bir konumu var. Önce Selahaddin Eyyubi gibi büyük bir moral eşik vardı. Sonraki 60 yılda bu eşik aşıldı ve aşındı. Dostlar saygıyı, düşmanlar korkuyu bıraktı. Bundan sonra devletin gücünü ve değerlerini yitirdiği psikolojik yıkım dönemleri yaşandı. Baybars, tarihin en büyük ve acımasız iki saldırısına dayandı. Hem Moğollara hem de Haçlılara karşı savaştı. İslam Dünyası'nın XIII. yüzyıldaki iki büyük düşmanına karşı verdiği mücadelelerin en büyük kahramanı oldu. Onun deşt-i Kıpçak'tan kaçırılması, köle olarak satılması, bir Memluk askeri olması sonra da komutanlığa ve sultanlığa uzanan macerasının muhakkak onda var olan bazı değerlerden kaynaklandığı açıktır. Bu değerler; yeteneklerinin farkında oluşu, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, etrafındakilere cömertliğidir. Bütün bunlar o çapta bir güç oluşturmak için elbette yeterli değildir. Onun stratejik düşünme biçimi, taktik dehası, düşmanlarına karşı özgüveni ve korkutucu tavrının üzerinde durulmalıdır. Bu melekeler onun bir nevi yetiştirilme tarzıyla, yaşadığı hayat biçimiyle ilgilidir. Baybars, bazen sahaya inerek, bazen sahaya bile inmeden savaşlar kazanmıştır. Ancak savaşa başlandığında ve iş başa düştüğünde cesaretiyle emrindeki askerlerine örnek olmuştur. Bu örneklik, askerine de aynı azmi ve mücadele gücünü vermiştir. Bu büyük komutanın kıymetinin halen bilinmediği kanaatindeyim. 2016 yılından itibaren hakkında bazı kitaplar çıkmış ve bu kitaplar küçük bir yekun oluşmuş durumda fakat bu da yetersiz. Literatürü tarayarak hakkında yazılmış kitaplara ve makalelere ulaşmak mümkün. Tanzimat'la başlayan roman maceramız içinde, yukarıda belirttiğimiz kişilerle ilgili eserlerin özellikle son on yıla sıkışmış olması bizi neredeyse kendi tarihi değerlerimizin görülmemesi için bir asır dolaylı ya da doğrudan bir karartma uygulandığı gibi bir sonuca götürüyor. Bunun örnekleri çoktur. İkisinden söz edelim. \"Yunan Mezalimi\" Kadir Mısıroğlu'nun çabasıyla ancak 1966'da gün yüzene çıkmış, Kut'ül Amare zaferi son on yılda öğrenilmiştir. Büyük değerler ise son dönemde yazarlarımızın dikkatle üzerinde durduğu, farklı bakış açılarıyla işlediği mevzulara dönüşmüş oldu. Baybars/Şark'ın Kalkanı, Alaz Kitap'tan çıkan Ali Emre kitaplarının dördüncü eseri. Bu tarihi roman, 466 sayfa. \"İçindekiler\", \"Haritalar\" ve Kaynakça\" bölümleri de yer alıyor kitapta. Eser, bir tarihi gerçekliği iyi bir anlatımla okurun karşısına çıkarıyor. Tarihi bir fenomeni tarihin sayfalarında değil, bizzat anlatıcı rolüyle ve kahramana yaslanmış bir eser olarak okurun karşısına çıkarıyor. On üçüncü yüzyılın ikinci yarısında İslam dünyası, sosyal yapısını koruyan istikrarlı bir yönetimden mahrum kalmıştır. Selahaddin Eyyubi'nin devletinde siyasi birlik yok olmuş ve küçük şehir emirlikleri türemiş durumdadır. Abbasi Hilafeti çökmüş, Haşhaşilerin son artıkları ortalıkta cirit atmaktadır ve İslam dünyasında didişme ve çekişmeler düşmanın işini kolaylaştırmıştır. Haçlılar bitmeyen bir enerji ve idealle Ortadoğu'ya geliyor, hem Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasını hızlandırıyor hem Akdeniz'i kana buluyor hem de Suriye ve Mısır kıyılarındaki Müslümanlara rahat vermiyor, Doğudan gelen istilacı Moğollarla da ittifak yaparak İslam dünyasına dehşet saçıyorlardı. Moğollar da Haçlılarla yarışırcasına girdikleri İslam yurtlarında taş üstünde taş bırakmıyorlardı. Buhara, Semerkant gibi pek çok belde harap edilmiş, Bağdat ve Şam'da yediden yetmişe herkes kılıçtan geçirilmişti. Büyük kahramanlar kaosun büyük olduğu zamanlarda çıkar, sosyoloji kuralı gereği bu korku ve cinnet ortamı içinde efsanevi bir kahraman ortaya çıktı. Kafkasya'dan Anadolu'ya getirilen ve Sivas'ta bir handa satılan mavi gözlü-sarışın köle, İslam dünyasının ve aslında bütün insanlığın kurtarıcısı oldu. Baybars, Moğolları on sekiz, Haçlıları ise yirmi kez yendi. Aslında bu icraatlar tarihin en büyük sultanlarıyla bir arada anılması için yeterlidir. Rükneddin Baybars, sadece yaşadığı yüzyılın değil, bütün insanlık tarihinin en önemli karakterlerinden. Hem de ne yapacağı bilinen bir sıra dışı kahraman. Ancak Baybars'ın düşman karşısında ne yapacağı biliniyordu. Dost ve düşmanları onu, o da dost ve düşmanlarını sürekli şaşırtan hamleler yapabiliyordu. Doğuştan ve doğal liderdi. Yüksek hedeflerin adamıydı. Zorluklar onu yıldırmadı. Zafer ve fetihlerin yanında büyük acılarla dolu hayatı. Memluk Devleti'nin beşinci sultanıdır Baybars. Zor bir coğrafyada, rakiplerini öldürerek sultan oldu. Ayn-ı Calut Savaşı'nda Moğollara tarihin ilk yenilgisini tattırdı. Ortadoğu'daki Haçlı nüfuzunu kırdı. Antakya'dan Akka'ya uzanan Akdeniz kıyısını Haçlılardan temizledi. Aynı bölgede yerleşmiş Haşhaşileri ortadan kaldırdı. Moğollar'ın yalnız Suriye'de değil Anadolu'da ilerlemesine de engel oldu. Şair-yazar Ali Emre; Kıpçak Türklerinin Ulubarlı boyu Borçalı kabilesi mensubu Baybars'ın hikayesini tarihi sıralamaya uygun şekilde ve güçlü bir kurguyla aktarıyor. Anlatının dört temel unsuru olan, olay, kişi, mekan ve zaman zengin bir anlatımla okuru karşılıyor. Roman sürekli zenginleşiyor. Sultan olduktan sonra çıktığı kırk seferin hiçbirinde yenilmeyen hem Frenkleri hem de Moğolları yok eden, ilim ve imara önem veren bir Memluk Sultan'ını bütün yönleriyle ve ilginç ayrıntılar eşliğinde anlatıyor. Romanda Fransa Kralı IX. Louis'nin yaptığı Haçlı Seferleri anlatılıyor. Bunlardan ilkinde esir düşen, rezil olan kral kendisiyle yapılan anlaşmalar neticesi serbest bırakılıyor. Papanın etkisinde olan motive edilerek ve intikam hırsıyla yeniden sefere çıkıyor. Zaten hasta olan Kral Louis çok acı çekiyor. Öldüğünde tarihte tek olmak üzere papalık tarafından \"aziz\" ilan ediliyor. İngiliz Plantagenet kralı Uzun Bacaklı Edward da Fransa Kralı IX. Louis'nin ikinci kez düzenlediği haçlı seferine katılıyor. Baybars'ın motive ettiği Haşhaşilerin suikastına maruz kalıyor. Hiçbir başarı kazanamıyor ve küçük düşüyor. Ülkesine döndükten sonra bütün komşularına savaş açıyor, Braveheart (1995) filmine kaynaklık eden olaylar yaşanıyor. İskoç direnişçiler William Vallace ve Robert Bruce'la uğraşıyor. Romanda anlatılan diğer güçlü izlek, Asya'yı kasıp kavuran, onlarca şehri yakıp yıkan, \"alınamaz, yıkılamaz\" sayılan Haşhaşi kalesi Alamut'u ve Bağdat'ı harabeye çeviren, Abbasi Hilafeti'ne son veren Hülagu Han ve daha sonra yerine geçen Abaka Han... Ayrıca diğer bir akış da Eyyubi tahtında oturan kadın sultan Şecerüddür, Sultan Kutuz, memluk önderleri Aktay ve Aybek, Baybars'ın anlayışına yön veren Zehra adlı Halepli bir kızın bulunduğu bir aşk hikayesi, Baybars'ın Anadolu'yu kurtarmak için yaptığı seferde ikili oynamaktan vazgeçmeyen Selçuklu veziri Muineddin Pervane, Anadolu seferi sırasında Elbistan'da, Kayseri'de, Sivas'ta, Konya'da yaşananlar, Karamanoğlu Mehmed Bey ve henüz çocuk yaştaki İbn Teymiyye... Ali Emre'nin bunca kişiyle ürettiği akışı belli bir düzlemde tutabilmesi de çok kıymetli. Baybars, toplanan paranın çoğunu şehit yakınlarına, fakirlere, evlenmek isteyen gençlere, mültecilere, sakatlara, medreselere, meczuplara, misafirlere, arayan talebelere , sokak hayvanı ve güvercin besleyenlere dağıttırır. Satın aldığı binlerce kitabı medreselere, mekteplere, önde gelen alimlere bağışlar. Kahire'deki saraylardan birini talebelerin ve misafirlerin konaklaması için tahsis eder. Fuhşu ve şarabı yasaklar. Moğolları perişan edip sultan olan ve yine Moğolları yendiği bir savaş sonrası vefat eden Sultan Baybars, ömrünün sonuna kadar Müslümanları koruyup kollamak için bir kalkan inşa etmiştir. Kafkaslarda Moğol saldırısına uğrayan bir ailenin çocuğu olan Baybars köle yapılır ve satılır. Baybars'ı satın alıp yetiştiren Emir Aytekin Bundukdari onu Kahire'ye götürür. Askeri bir sınıf olan Bahriyye Memlüklerine katılır Baybars. Savaşçılığı onu ön plana çıkarır ve Turan Şah zamanında komutan olur. Bu sırada bir haçlı seferi düzenleyen, Dimyat'ı ele geçirerek Mansure'ye kadar ilerleyen Fransa Kralı Louis Baybars'ın birliklerince bozguna uğratılıp esir edilir. Bu tarihlerde Ortadoğu'nun tamamı kaynayan bir kazan gibidir. 1243'teki Kösedağ yenilgisi ile Anadolu Selçuklu Devleti dağılma sürecine girmiş, 1258'de Abbasi Hilafeti yıkılmıştır. Bu iki yıkım da Moğollar eliyle olmuştur. Memlük devleti de zor durumdadır. İç karışıklıklar vardır. Emirler arası örtülü bir savaş söz konusudur. Baybars bunların ortasında kalır. Sultan Turan Şah'ın öldürülmesinde yer alır, Emir Aybek'in Memlüklerin öncü isimlerinden Emir Aktay'ı öldürmesi üzerine kaçmak zorunda kalır. Mısır tahtına Kutuz'un geçmesi ve Baybars'ın Kahire'ye dönüp onunla birlikte Moğollara karşı savaşması eserin kırılma noktasıdır. Yarım asır hiç yenilmemiş ve İslam dünyasına bir taun gibi yayılmış Moğollar ilk kez Ayn-ı calut Savaşı'nda Baybars'ın gayretiyle mağlup edilir. Savaş öncesi Sultan Kutuz, Baybars'a Halep emirliği sözü vermiştir. Ancak zaferden sonra sözünden cayar. Baybars, Kutuz'u av esnasında öldürür. Bunun üzerine içinden çıktığı Bahriyye Memlüklerinin önde gelenleri tarafından sultan ilan edilir. Kahire'de \"el-Melikü'z-Zahir\" unvanıyla 1260 yılında Mısır tahtına oturur ve ölene dek Doğu'nun ve Batı'nın vahşileriyle savaşmaya devam eder. Romanda iç içe geçmiş hikayeler kurguya zenginlik sağlıyor. Bazıları şöyle: kölelik dönemindeki aşkı Rukiye, yazar İbnü'l-Esir, Nureddin Zengi ve Selahaddin romanlarındaki kadın hoca Selma, Nurettin Zengi risalesi için toplanan gençler ve Cafer , vb. Şarkın Yıldızları serisinin de son tahlilde yaptığı hizmet, İslam tarihinin güzide isimlerini insanımızla tanıştırmasıdır. Geçmişin gelecek nesillere aktarılmasının geleceği kaybetmemek adına mecburiyeti vardır. Edebiyatçılar, bu mecburiyetin gönüllüsüdürler. Tarihçilerin verdiği bilgiyle hareket ederler ama. O halde tarihçinin verdiği bilgi neden edebiyatçının yaptığı örnekliği oluşturamaz? Çünkü edip elindeki bütün sosyolojik, antropolojik, ekonomik ve siyasi intibalara göre bir kurgu yapar. Ürettiği metin \"edebi metin\" olur. Edebi metni \"hakikat\" merkezli bir tartışmaya kurban etmek tarihin her devrinde olmuştur. Ancak tartışmayı yapan herkes ölmüş ve unutulmuş ancak edebi metin kalıcı olmayı başarmıştır. Bunu şunun için yazdım: tartışma, tamamlanmış bir mesele hiç olmamıştır. Tarih de \"yaşanılan tarih\" ve \"yazılan tarih\" kavramları arasına sıkıştırılmış durumdadır. Sonraki kuşağa bir örneklik ya da aktarım için edebi metin en doğru yoldur. İlk elde erozyona uğrayan tarihi bilginin tarihi roman sürecinde kurgu ile ikinci bir değişime uğradığı meselesi de bilimsel ya da objektifliğe zarar oluşturuyor. Dolayısıyla tartışması hiçbir zaman bitmeyecek bir konuda edebi metin en doğru aktarım yoludur. Esas olan temiz bir Türkçeyle, örnek şahsiyetlerin samimi şekilde anlatılmasıdır. Ali Emre'ye bunun için teşekkürler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sinema-ve-toplum-bd10.html", "text": "Sinema filmler aracılığıyla bize ne söyler? Filmler, bilinmeyen bir dünyanın ve tarihin mitolojik hikayesi, psiko/sosyal travmaların dramatik krizleri, ideolojik ve politik çekişmelerin perde arkasındaki veya perdeye yansıyan gerçekliği, anlam arayışının sanatsal ve estetik döngüsü, bir mağara alegorisi yanılsaması, gelecekte olması muhtemel bir dünyanın dijital evreni, ütopyaları mümkün kılan sıra dışı bir ekran deneyimi, toplumsal ve bireysel hafızayı yenileyen ortak bir değer veya bu hafızayı deforme etmeye çalışan bir tehdit olarak karşımıza çıkabilmektedir. Filmler, toplumun ve bireyin bilinçaltında gizlenen psikanalitik örgünün bilinçdışında ifade bulmasıdır. Çünkü insanlığın hikayesi aynı zamanda onun bilinçaltıdır ve filmler bilincin kendisi olarak görev üstlenirken aslında bilinçdışında fark edilmeyen birçok aktörün de gün yüzüne çıkmasını sağlar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/akil-oyunlarinin-edebi-versiyonu-deli-ve-dahi-k4007.html", "text": "Simon Winchester'ın 1998 yılında yayımladığı The Surgeon of Crowthorne isimli kitabından uyarlanan 2019 yapımı biyografik bir filmdir Deli ve Dahi. Eserin tüm hakları 1999 yılında Mel Gibson tarafından satın alınsa da beyazperdeye uyarlanması 20 yıl gibi uzun bir zaman sonrasında gerçekleşmiştir. İki sıra dışı karakterin yollarının kesiştiği gerçek bir hikayeye dayanan konusuyla bir dönem filmidir. Orijinal adı The Professor and the Madman olan filmin yönetmeni İran asıllı Farhad Safinia'dır. Usta oyuncular Mel Gibson ve Sean Penn başrolü paylaştığı yapımda zaman 1870'lerin ortası, mekan ise Britanya'dır. Ülkenin dünyaca ünlü üniversitesi Oxford'un yönetim kadrosunun İngiliz dilini kayıt altına almaya karar vermesini konu alan filmde, çetin ve uzun süreceği tahmin edilen görevi üstlenebilecek yetkinlikte birinin arayışı ve devamındaki gelişmeler anlatılmaktadır. Binlerce kelimelik sözlüğün hayat bulması için gerçek bir adanmışlık örneğinin sergilendiği filmde; özel efektler, muhteşem evler, son model arabalar, güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler bulunmamakla birlikte hayatın katmanları, insan ilişkilerinin boyutları, yüz ve mimik ekseninde bakışların manası çokça vardır. Yanı sıra bilgi üretmenin nasıl zahmetli bir iş olduğu, emek harcamaksızın, duygu ve düşünceleri tümüyle kanalize etmeksizin büyük işlerin ve başarıların meydana gelemeyeceği izleyiciye başarılı bir şekilde verilmektedir. Kuşkusuz ki bu başarıda en büyük pay oyuncularındır. \"Bir sözlük yazmak ne kadar zor olabilir ki? diye düşünülebilir. Ancak yapılması amaçlanan iş sadece sözcüklerin harf sırasına göre sıraya dizilmesi değildir. Dildeki tüm sözcüklerin kökleri, anlamları ve tarihçeleriyle tasnifi planlanmaktadır. Bu boyuttaki bir proje için lider bulmanın kolay olmayacağı tahmini doğru çıkar. Uzunca bir süre bu göreve talipli çıkmaz. İskoçyalı James Murray görevi üstlenmek istediğini beyan ettiğinde Oxford Üniversitesi Mütevelli Heyeti mensupları Murray'in dil konusundaki olağanüstü yetkinliğini, kültürel birikimini ve bildiği sayısız dili duyduklarında neredeyse küçük dillerini yutacak gibi olurlar. Şaşkınlık ve gıpta dolu bakışlara rağmen; üniversite diploması olmayan Murray'a, çeşitli çıkar çatışmaları ve kurum gelenekleri öne sürülerek önce olumsuz yanıt verilir. Uzun bir değerlendirme toplantısının sonunda; otodidakt kişiliğe sahip sıra dışı bu karakter oy çokluğu ile göreve atanır. Oy birliğinin oluşmasına engel olan üyeler, kendilerince bazı sebeplerle film boyunca sözlüğün oluşma çalışmalarını aksatmak çabası sergileyerek izleyicideki heyecan unsurunu tetikte tutan faktör olurken Murray kendisini bekleyen zorlu süreci şahsına münhasır tekniğiyle çözmeye çalışır. Bir anlamda iğneyle kuyu kazmak olan bu çalışma, ülke genelinde büyük çapta ilgi görür. Zaman içerisinde çalışmaya destek veren birçok gönüllü belirir. Ancak tüm bu gönüllüler içinde biri vardır ki o bambaşkadır. İlk etapta gönderdiği 10.000 adet kelimeyi kapsayan çalışması, çözülmenin eşiğine gelen proje ekibi için can suyu vazifesi görür. Arz etmek kelimesinde tıkanarak günlerce ilerleme kaydedemeyen ekip 10.000 kelimenin içinde arz etmek i görünce adeta bayram eder. Projeye katkı sağlayan bu gönüllü özel biridir. Amerikalı eski bir asker ve bir cerrah olan gönüllünün adı; William Chester Minor dir. Görev aldığı savaşın bitiminde akli dengesini yitirerek travma geçirmiştir. Daima kendisini takip eden birinin varlığına inanmakta, güvende olmadığı hissiyle yaşamakladır. Yine aynı sanrıya kapıldığı bir gece, kendisini takip ettiğine inandığı birini öldürür. Görülen mahkemede, akıl hastanesinde tedavi edilmesi yönünde karar çıkar. Minor'un tedavi süreci böylece başlar. Akıl hastanesi çalışanları kısa sürede yeni hastalarının sıra dışı bir olduğunu anlarlar. Film ilerledikçe Minor'un akıl hastanesi çalışanlarıyla kurduğu iyi ilişkiler senaryonun önemli sacayaklarından birini oluşturur. Hastane başhekiminin denenmemiş tedavi yöntemlerini üzerinde denemesine izin veren Minor'un suçluluk duygusu ile kalkıştığı bir fiil vardır ki o sahne izleyicinin gözlerini yuvalarından fırlatacak türdendir. Öldürdüğü adamın ailesi için yoğun şekilde vicdan azabı çeken Minor, dünya tarihinde yer almış gerçek bir şahsiyettir. Arama motorlarına adı yazıldığında fotoğraflarıyla birlikte hakkında genel bilgi ve Yale Üniversitesi'nde eğitim aldığı görülebilmektedir. William Chester Minor'un katkısı olmasa nihayetlenemeyecek olan sözlük yazımı konulu filmde, dönemin aile ilişkileri ve üniversitede dönen entrikalar oldukça iyi ele alınmıştır. Konusu itibariyle esasında beyaz perdeye uyarlamak risk almak anlamını taşımaktadır. Popüler kültürün getirilerine yatkın olan günümüz izleyicisi göz önüne alındında gişe kaygısı oluşturabilecek bir konusu olduğu bir gerçektir. Ancak, kaleme alınış tarzıyla ağır akan konusuna rağmen olayların ilişkili ve tutarlı ele alınması bu durumu saf dışı bıraktığı görülmektedir. Yavaş şekillenerek kendisini geç açığa vuran karakterler, senaryoyu zenginleştiren yan hikayeler filmin temposuna katkı sağlarken bir denge unsuru oluşturmaktadır. Film, ait olduğu dönemin panoramik atmosferini yansıtması bakımından çok başarılıdır. İzleyici 2 saat 5 dakika boyunca sanki İngiltere'nin 19.yy daki sosyal yaşamına yolculuk etmektedir. Bu durum döneminin ruhunu yansıtan platolar, kostümler, makyajlar için sanat yönetmeninin ayakta alışı hak ettiğinin kanıtı gibidir. Konusu sözcükler olan bir filmin Türkçe seslendirme montajı ve alt yazılarının özel önem arz ettiğini tahmin etmek zor değildir. O nedenle seslendirme ve alt yazılamaya emek verenleri tebrik etmek gerek. Filmin ve kelimelerin ruhunu bozmadan izleyiciye aktarmak ekstra çaba, dikkat ve kelime dedektifliği gerektirdiği aşikardır. Filmde layıkıyla ele alınan diğer bir konu ise; aynı dönem yaşamış ve iyi yetişmiş olmakla birlikte sosyal ve psikolojik durumları birbirinden farklı iki dahinin ortak çalışma sürecine olan bakışları ve bu işbirliğine dahil olma sebeplerinin ele alınışıdır. Bir taraf kendisini kanıtlamaya çalışırken diğer taraf kendisini affetme ve affettirmeyi hedeflemektedir. Hedeflenen gerçek olur; biri başarısını kanıtlayarak Oxford diplomasına sahip olurken diğer taraf ise affedildiğini hem görür hem de yaşar. Diğer yandan çift taraflı zaferin her iki hayatı nasıl yıprattığı da ustaca sergilenmektedir. Filme dair eleştirel bir yaklaşımda bulunulacak olursa, deli dahiyi tedavi eden doktorun tedavi yöntemine ait sahneler hakkındadır. Önceleri mülayim, anlayışlı ve tutarlı öngörülere sahip hastane başhekiminin bilinmeyen ve tedavi yeteneği ispat edilmemiş alternatif medikal yöntemleri Minor'a uyguladığını gösteren sahnelere ayrılan sürenin oldukça uzun olduğu söylenebilir. Bu konuya daha kısa süre ayrılmış olunsaydı buradan tasarruf edilerek süre Minor'un geçmişinin çözümlenmesine harcanabilirdi. Filmde eksik ne var? sorusuna verilecek yanıt; deli dahinin nasıl bu kadar delirdiğinin tam anlatılmamış olmasıdır. Minor'un geçmişine ait kesitlerin hayal mahsulü gibi anlatılması yerine açık ve net biçimde aktarılması yolu tercih edilseydi film için kilit taşı konumundaki karakter daha anlaşılır olabilirdi. Bu kadar eğitimli bir adamın nasıl bu hale geldiğini seyirci daha iyi kavrayarak empati kurabilirdi. Son olarak filmde kayda değer önemli bir noktaya değinilecek olunursa; filmin iki kadın başrol oyuncusundan söz edilebilir. Kadınlardan biri James Murray'nin eşi diğeri ise William Chester Minor'un yanlışlıkla öldürdüğü kurbanın eşidir. İki kadından biri mahkeme önünde diğeri ise bir heyetin önünde yaptıkları etkileyici konuşmalarıyla filmin ana temasını ve kelimeleri layıkıyla taşıdıkları söylenebilir. Bendenizin bu sahnelerin birini iki diğerini üç kez izlediğini belirtmeliyim. Delilik ve dahiliğin yapışık ikizler gibi olduğu bilinciyle, hangisinin deli hangisinin dahi olduğunu karıştırdığımız, başrol oyunculuklarının yanı sıra figüran kadrosunun da enfes bir iş çıkardığı filmde karakterler adeta canlı gibidir. Oxford kelimesini ulusal hafızamıza nakşeden \"Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık?\" cümlesi zihinlerimizde varlığını korurken, Oxford Sözlüğü'ne her başvuruşunuzda doğum anına şahitlik edilen bir bebeğin yetişkinliğini görmüş gibi olunacaktır. Akıl Oyunları: Nobel ödüllü Amerikalı matematikçi John Nash'in hayat hikayesini anlatan 2001 yapımı biyografik film."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/istemek-olmanin-yarisidir-k4303.html", "text": "1971 Yılında İstanbul'da dünyaya gelen Aykut Oğut, yazım hayatının yanı sıra tiyatro oyuncusu ve ses sanatçısıdır. Maddi durumu iyi olmadığı için Amerika'da kaldığı sıralarda pek çok iş sektöründe çalışan Oğut, 2000 yılında Amerika'nın tanınmış hayat koçlarından Danel Rutherford ile tanışmasından sonra hayatı tamamen değişmiştir. Önce kendi hayatında uyguladığı değişimleri giriş yaptığı kişisel gelişim sektörü ile diğer insanlara aktararak bu alanda kariyerine devam etmektedir. Yazar, 307 baskı yapan ilk kitabı Evrenden Torpilim Var isimli kitabının yanı sıra Keşke Kadın Olsam, Artık Zenginim, Aynalı Kitap, Bu Egoları Şişirsek de mi Saklasak kitaplarının yazarıdır. Bugüne kadar egonun yanlış anlatıldığını dile getiren yazar hep kurtulması gerekilen, kötü olan, başımızı derde sokacak bir şey gibi tanıtıldığını söylemektedir. Egonun aslında ben olduğunu ifade eden yazar küçükken yaşadığımız bir olay ve bu olay karşısında hissettiklerimiz yüzünden vardığımız sonucun ego için karar niteliğini taşıdığını ve o andan itibaren egonun hayatımızı o karara uygun şekilde yaşamımızı sağladığını ifade etmektedir. Ego, bizim kim olduğumuzu korumakla görevli mekanizmadır. Yazara göre biz egoya bir emir veririz o da bir asistan gibi bizim emirlerimize uyar. Ego, geçmişi ya da geleceği oyun alanı olarak seçtiğinden geçmiş ve gelecek ile ilgili her cümlemizin ona ait olduğunu bundan kurtulmanın yolunun anda kalmak olduğunu söylemektedir. Anda kalırsak egonun işini yapamayacağını bunun da yeni bir gerçekliğe adım atabilmemizin yolu olduğunun altını çizmektedir. \"Evren size istediğiniz her şeyi sağlamak zorunda. İstediğiniz şeylerin içine korkuyu kattığınızda kendi kendinize direnç göstermeye başlıyorsunuz ve evren sizin gösterdiğiniz dirence de saygı duymak zorunda. Anda olmadığınız her gün, dakika, saniye egonuzu dinlediğiniz için dominant duygunuz korku ve doğal sonucu olan direnç\" (s.81). Oğut, çözümün egomuzla ilişkimizi dostça bir hale getirmek olduğunu söylemektedir. Kitabın istemek ile ilgili bölümünde yazara göre elde etmek için istediğimiz şeye ait olduğumuzu düşünmeli ve öyle hissetmeliyiz. Evrenden bir şeyler istemekten bahseden yazar istediğimiz şeyin oluş sürecinde egoya yönelik negatif fikirler üretmemek gerektiğini söylemektedir. Evrene doğru mesajlar iletmek ve istediğimiz şeyi doğru bir şekilde almayı başından geçen olaylarla destekleyerek samimi bir şekilde anlatmaktadır. Ayrıca kitabında evrene gereken mesajı verebilmek için kullanacağımız egzersizler yer almaktadır. \"Şükretme\" egzersizi: Her sabah veya her gece uyumadan önce hayatımızda memnun olduğumuz şeylere şükretmek egzersizidir. \"Çatallama\" egzersizi: Hayatımızda memnun olmadığımız ve sürekli düşündüğümüz olumsuzlukları kafamızın içinden atabilme egzersizidir. \"Ego ile konuşma \" egzersizi: Egonun sizi ele geçirmeye başladığı sıralarda yalnız kalınabilecek ve kendi kendinize egonuz ile konuşup onu yatıştırma egzersizidir. \"İşleri asistanınıza yükleme\" egzersizi: Asistan diye bahsedilen kişi evrendir. Siz üstünüze düşeni yapın ve gerisini evrene bırakın. \"Yaratım panosu\" egzersizi: Yapmak istediğiniz şeyi kafanızda canlandırın, sanki gerçekten onu yapıyormuş gibi hissedin beyninizi ona yönlendirin. Bu teknik bilimsel yönden kabul edilmiş bir yöntemdir. \"Odak değiştirme\" egzersizi: Moralinizi bozan olaylardan kaçarak olayla hiç alakası olmayan bir iş yapın ve o sırada moralinizi bozan, enerjinizi düşüren olaydan uzaklaşın. Oğut'un kitabı klasik kişisel gelişim kitaplarından hoşlanmayanların bile ilgisini çekecek konular ve yazarın kendi yaşam hikayeleri ile bezenmiş, doğru bildiğimiz yanlışları düzelten ve uygulamalı egzersizlerle çözüm sunan okunmaya değer bir kitap."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-okuma-hareketi-dorduncu-okur-bulusmasi-k5422.html", "text": "Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eseri üzerine okuma grupları buluşmaları gerçekleştirildi. Kitaphaber sitesi, kültür sanat dünyasına zengin katkılarla on bir yılını geride bıraktı. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarının yanında şair ve yazarlarla yapılan canlı yayınlar ve söyleşilerle de kültür sanat dünyamızı zengin bir hale getirmektedir. Kitaphaber ailesine destek ve emek veren bütün yazarlar bir birlik içinde titizlikle hareket etmekte ve yapılan bütün faaliyetler gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu güzel birlikteliği okuma alışkanlığı kazandırarak geliştirmek için de 81 ilde yüzlerce kişinin aynı kitabı okuyup düşüncelerini paylaşacağı bir birliktelik kurma fikri Kitaphaber ekip toplantısında doğmuştur. Ağustos 2022 itibarıyla başlayan harekette ilk toplantı 2022 Eylül ayı son haftası olarak kararlaştırıldığı gibi gerçekleştirildi. Kasım ayı ilk haftası itibariyle il buluşmalarımızın ikinci etap toplantıları da gerçekleştirildi. Aralık ayı ilk haftası üçüncü okur kazanım toplantılar yapılmıştır. Ocak ayı ilk haftasında dördüncü etap toplantılarımızı gerçekleştirdik. Okuma kitabımız koordinatörlerce her okurun kazanımında olması gerekli eserler ve aramızdaki yazarların eserleri arasından seçilmektedir. Okuma Takvimi'mizin dördüncü kitabı Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eseridir. Kitabımızı okuduk ve okur gruplarımızla kazanımlarımızı paylaştık. Konya Okur Grubu Koordinatörü A. Erkan Akay, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserin kritiğinin hararetinden fotoğraf çekinmeyi unutturacak bir okur kazanımını gerçekleştirdi. Silifke Okur Grubu Koordinatörü Raziye Arslan Tuncer, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin okur kazanımını gerçekleştirdi. Online Okur Grubu Koordinatörü F. Sueda Kurt, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin okur kazanımını gerçekleştirdi. İstanbul Okur Grubu Koordinatörü Ülker Gündoğdu, yazarının konuk olmasıyla ufuk açan bir toplantıyı Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin donanımlı kazanımıyla gerçekleştirdi. Bursa Okur Grubu Koordinatörü Merve Yurtsever, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin okur kazanımını gerçekleştirdi. Denizli Okur Grubu Koordinatörü Özlem Karapınar, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin okur kazanımını gerçekleştirdi. Van Okur Grubu Koordinatörü Ömer Ertürk, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin okur kazanımını Bilal Can'ın telefon aracılığıyla toplantıya iştiraki ile gerçekleştirdi. Kütahya Okur Grubu Koordinatörü Müzeyyen Çelik K., Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin okur kazanımını Kütahya Milletvekilimiz İshak Gazel ve Bilal Can'ın kritiğinin tek toplantıya sığamayacağı kanaatiyle gerçekleştirdi. Gaziantep Okur Grubu Koordinatörü Betül Süslen Şevgin, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinin okur kazanımını gerçekleştirdi. Kırıkkale Okur Grubu Koordinatörü Gurbet Lüy, Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserin fotoğraf çekimi unutulacak hararette geçen okur kazanımını gerçekleştirdi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/limonata-kan-degildir-k4016.html", "text": "Yol filmi olarak nitelendirilebilecek sahnelere sahip olan Limonata nın çekimleri Türkiye, Makedonya ve Bulgaristan'da 2014 yılında gerçekleştirilmiştir. Bir saat 50 dakikalık süresiyle dram, trajedi ve komedi türlerinden izler taşımaktadır. İzleyicinin Leyla ile Mecnun isimli TV dizisinden tanıdığı Mecnun karakterine hayat veren Ali Atay'ın yönetmen koltuğundaki ilk filmidir. Senaryosu ise Ali Atay ve Ertan Saban imzası taşımaktadır. Film, Ali Atay'ın babasına ve Ertan Saban'ın eşi İnci'ye ithaf edilmiştir. Biri Türkiye'de diğeri Makedonya'da birbirinden habersiz yaşayan iki kardeşin tanışmasını anlatan filmde yardımcı rollerden biri 1976 model Doğu Alman malı Trabant marka araçtır. İzmir Çeşme'de hurda halinde bulunarak modifiye edilen aracın motor ve şasisi elden geçirilmiş, Amerika'dan getirtilen havalı amortisör montajıyla tüm parçalar birleştirilerek çekim için karavanla Makedonya'ya taşınmıştır. BT 1056 AB plakasıyla sarı Trabant, Bitola yani diğer adıyla Manastır şehrine kayıtlı olarak filmde önemli bir yere sahiptir. Önce kan limonata gibi akıtılacak ucuz bir madde değildir sloganından hareketle Kan Limonata Değildir isim olarak tercih edilmişse de sonra Limonata adında karar kılınmıştır. Ancak filmin bir sahnesinde anılan slogan bir evin duvarında duvar yazısı olarak yer almıştır. Farklı kültürlere ait iki kardeşin ve birbirinden çok farklı iki baba-oğul ilişkisinin ele alındığı filmde herhangi bir yan hikaye bulunmamaktadır. Makedonya'da yaşayan Suat eski bir tır şoförüdür. Yakalandığı hastalık sebebiyle oğlu Sakip'e vasiyet niteliğinde bir talepte bulunur. Uzun zaman önce İstanbul'da imam nikahıyla bir evlilik yaptığını, bu evlilikten bir çocuğu olduğunu ve bazı sebeplerle onları terk ettiği için bir daha görmediğini anlatır. Eğer hayattaysa İstanbul'daki çocuğundan helallik almayı arzu ettiğini söyler. Bir isim ve adres içeren kağıt parçasını Sakip'e vererek İstanbul'a gidip kardeşini bulmasını ister. Sakip babasının emektar arabasını alıp İstanbul'a doğru yola çıkar. Ölüm döşeğindeki babasının son arzusunu yerine getirmek için çeşitli sıkıntılar yaşasa da kardeşi Selim'i bulur. Selim, abisi olduğunu söyleyen kişiye önce inanmaz ve ondan kurtulmak için türlü türlü yollar dener. Ancak çetin ceviz Sakip galip gelir ve komedi yanı ağır basan sahnelerle film hız kazanır. Bir röportajında; Ben küçük ayrıntılardan hikayeler yazmak ve onlar nasılsa, hangi türdelerse o şekilde anlatmak istiyorum. diyen yönetmen Ali Atay; karakterleri oturmuş, artık orta yaşın eşiğindeki iki kardeşin sonradan öğrendikleri kardeşlik olgusu çevresinde yaşadıklarını beyaz cama yansıtmıştır. Filmdeki kıvrımlı ve ıssız yollar izleyene sonsuzluk hissi verirken uyumsuz iki kardeşi canlandıran oyuncu seçimlerinin yerinde olduğu gözlemlenir. İstanbul'da yaşayan kardeş Selim'i başarılı oyuncu Serkan Keskin canlandırırken Balkanlar'da yaşayan Sakip karakteri için Makedonyalı oyuncu Ertan Saban tercih edilmiştir. Ertan Saban Elvada Rumeli dizisindeki Aleks karakteriyle Türk izleyicisi tarafından tanınmaktadır ve Balkan Türkçesini doğal haliyle filme taşımıştır. Dayko , aco , pengir gibi nispeten çok bilinmeyen sözlerdeki doğal telaffuzuyla yapıma karakter katmıştır. Suriçi'ne kayıtlı 166 adet camiyi gezerek Selim'in izini süren Sakip, sık sık abdest alması nedeniyle ellerinin buruşmasına rağmen çokça namaz kılmasına sebep olduğu için duruma minnet duyduğunu söyleyen sahnelerle film, seyirciyi bir anda etkisi altına almaktadır. Arabasının içinde uyuduğu bir gece telefonu çalınınca memleketiyle olan bağlantısı kesilince kendisini oldukça yalnız hisseder. Devamında duygusallıkla harmanlanan komedi sahnelerinde küfürlü replikler önemli bir yer tutar. Çoğunlukla, yalnız ayakta kalmaya çalışan, ailesiz büyüyen Selim'in ağzından çıkan küfürler bir tür isyan olarak algılanabilir. Ebeveynlerin hatalarının, yanlış kararlarının, ailesiz büyüyen çocukların hayatında telafisi mümkün olmayan sonuçlara sebep olduğu dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Yanısıra farklı ülke kültürleri, gelenek ve görenekleri, sosyal çevre, inanç dünyası gibi faktörlerin de bu durumu etkilediği gözlemlenebilir. Filmde taşıyıcı ana kolon bu realite üstünden ilerlerken kendine has Balkan şivesi durumun en önemli göstergelerinden biridir. Meyhane sahnesi iki kardeşin birbirlerine içine döktükleri sahnedir. Sakip Bosna Savaşı'nda yaşadıklarını anlatarak, Avrupa'nın göbeğinde tüm dünyanın gözlerini sımsıkı kapadığı bir yangın yerinden seyirciye seslenir. O günleri hatırlatarak Saraybosna'yı çukur olarak betimler ve olanları özetler. Bosna Savaşı'nı anmak için senaryonun bir sahnesinin bu konuya uyarlanması bendenizin gözünden alkışa değerdir. Aynı sahnede Sakip'in amcası Fuat Aco'nun Makedonya Türklerinin duygularını, hüzünlerini, özlemlerini ve sevinçlerini göç etmeyerek orada kalanlar gözünden anlatması bakımından kayda değerdir. Söz konusu sahnede, fondaki piyano tınıları ise kalbe dokunan diğer yandır. Filmin kadrosunda bulunan Bulgaristanlı müzisyen Ciguli'nin 2014 de vefatının hemen öncesinde kayda alınan sahneleriyle önem kazanırken 2020 yılında vefat eden baba rolündeki Makedon oyuncu Zekir Sipahi ile 2021 yılının ilk çeyreğinde hayata gözlerini yuman Fuat rolündeki Makedon oyuncu Luran Ahmeti'den geriye kalan özelliği taşımaktadır. Üçü de nur içinde uyusun. Bir söyleve göre Türkiye'de on milyonun üstünde Balkan göçmeni bulunmaktadır. Bu rakam doğru mudur bilinmez ancak filmin her yaştan insana ve özellikle Balkanlardan göç edenlere daha tesirli edeceği güçlüdür bir tahmindir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijitopya-dosyasi-teknoloji-kitabin-kaderini-degistirir-mi-k5920.html", "text": "Sözlü ve yazılı kültür çatışmasına dair yazılı dili eleştirmiş olan beşinci yüzyıl alimler, sözlü dili savunmuşlar. Sözlü ve yazılı kültürün bir başka savunucusu Sokrates olmuş. Sokrates, harflerden oluşan bir eser bırakacağını ve harflerden kalıcı bir şeyler kazanacağını sanan kişileri saflıkla nitelemiştir. Yazı ona göre insan için tehlikeliydi. Beşinci asırdan itibaren İslam medeniyetinde kitabın tamamen yerleştiği görülmektedir. Günümüzde teknolojiye yenik düşme tehlikesiyle karşı karşıya olan sözlü kültür, yeni anlatı biçimleri ile farklı uygulamalar ile varlığını sürdürmektedir. Çünkü insanoğlu anlatmaktan vazgeçmemiş, şifahi anlatım her daim kendini ayakta tutabilmiştir. Kitabın tarihsel serüveni matbaa ile zirveye taşınmıştır. Bu durum karşısında bazı düşünürler matbaaya tepki göstermiş. İlk yerli matbaa İbrahim Müteferrika tarafından 1727'de İstanbul'da kurulmuştur Müteferrika, devrin şeyhülislamı Yenişehirli Abdullah Efendi'nin dini kitapların dışında kitap basımı için verdiği fetva ve Sultan III. Ahmed'in fermanı ile matbaayı kurabilmiştir. Osmanlı'da matbaa Avrupa'dan üç asır sonra gelmiş. Kamuya mal olan kitap, yirminci yüzyılın sonlarında e-kitap ve pdf ile birlikte biçimi değişmiş. Bu durum kitabın kaderine tehdit olarak düşünülmektedir. Kitabın tarihinde geçirdiği dönüşümlerle birlikte neye dönüşeceğini kestirmek zor olmasa gerek. Görsel kültürün gücünde ilerleyeceği kesin. Halk kitlelerinden uzaklaştırılarak kapitalist egemen burjuvazinin eline döneceği tarihsel öngörüsünden kaynaklanmaktadır. Umberto Eco: \"Kitap Ölmeyecek\" demiş. Ona göre bilgisayar bizi matbaa kültürüne daha çok bağlamış. Yazılı kültürün sözlü kültürü yok etmediği tersine kaydettiği için onu yaşattığı, dijital kültürün de hem sözlü hem yazılı kültürün kaydını tuttuğu, dolayısıyla onları koruyacağını ileri süren teknoloji savunucuları da olmalı. Sokrates'in, öğrencilerle gerçekleştirdiği sözlü diyaloglardan oluşan dersleri ve hayatının bazı kesitlerini kitaba aktaran öğrencisi Platon: \"Yazı düşünceyi öldürür.\" de demiş ama yazmaktan geri durmamış. Onun tarafından öğretmeni Sokrates'in düşünceleri kitaplaştırılmıştır. Karşı çıkan alimlerin Düşünceleri ve sözleri kitap teknolojisine teslim olmuştur. Artan rivayetler, ifadeleri farklılaştırınca hafıza ezberde yetersiz kalmış. Yazı, hafızanın önüne geçmiş. Matbaanın icadı medeniyetin gelişimini sağlamıştır. Bu bağlamda dijitalleşmenin vazgeçilmez oluşu da kaçınılmaz olmuştur. Kitabın dijitalleşmesi karşısında kağıdın zor temini ile gerekliliği tartışılır hale gelmiş. Kitabı ekrandan da okumaya alışılmıştır. Entelektüel ve manevi gelişmenin aracı olan yazı ve kitaba tepki gösteren Sokrates ise yazıyı hatırlatıcı olarak görmüş. Sözlü kültür, anlam, ses, tını, melodi, vurgu, ton ve ritim özellikleriyle canlı ve hareketli olduğu için etkileyiciliğini savunmuştur. Yazı, ölü bir ifade biçimiydi. Kelimelerin suskun olması eğitimin temeli olan diyaloğu öldürüyordu. Yazı hafızayı zayıflatıyordu. Yazı bilgi üzerindeki kontrolü yok ediyor, yazılan söylev rehbersiz bir şekilde her yeri dolaşıyor, ilgi duyanın da duymayanın da eline geçiyordu. Sokrates'in günümüzü görmüş olması derinden öğrenmeye dair kontrol teknolojinin eline geçmiştir. Artan e-kitap satışları son yıllarda fiziki kitap satışlarını sarsmıştır. Bu durum e-kitapların basılı kitapların geleceğini tehdit edişi olarak algılanmaktadır. Gelecekte kitaplar basılmayacak. Dünya, bu konuyu tartışa dursun. Okuma yazma ve düşünmeyi olumsuz etkileyeceğini veya tam tersi yazı tarihinin en önemli buluşunun sürekliği yön değiştirmektedir. Yazı teknolojisindeki gelişmelerle, manevi tutumlara olan etkisi düşünüldüğünde; sosyologlar gelenekselin değişeceğini belirtmekte. Dijital tesbih, Kur'an okuyan kalem, namaz kıldıran seccade gibi teknolojik araçlarla dolayısıyla teknolojinin girmeyeceği alanın olmayacağı anlamlarına bizleri ulaştırır. Okuma ve yazma da teknolojik yenilikler karşısında payına düşeni almıştır. Durum çeşitli handikapları beraberinde getirse de bazı yenilikler, bu teknolojilere uyum konusunda tereddütlü yaklaşımlarıyla birlikte hayatımızda yer edinmeye başladı bile. Sayfaların dijitalleşmesi özellikle araştırma yapan kesimin işlerini kolaylaştırmış, bilgiye erişim daha kolay ve hızlı bir hale bürünmüştür. Bunula birlikte bu bilgilerin doğruluğu konusu da sorgulanmakta, işin etik boyutu da tartışmalara sebep olmaktadır. Sonuç itibariyle teknoloji kitabın kaderini değiştirmese de kısmi olarak bir değişim ve dönüşüme neden olduğu okunabilmektedir. Yazı, kağıttan sayfalarda durabildiği gibi dijital ekranlarda da aynı anlam ile durmakta ve muhataplarına hitap etmeye devam etmektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ii-abdulhamidin-hafiyeleri-bd45.html", "text": "Akıl oyunlarıyla Osmanlı Devleti'ni ayakta tutmaya çalışan Abdülhamid Han ve kimsenin tanımadığı hafiyeleri hakkında yazılmış üç gizemli hikaye seni bekliyor... Tarihin sırlı sayfalarında hiç anlatılmamış hikayeler vardır. Nasıl yakalandığını hiç bilmediğimiz casuslar, onları gören ama kimseye görünmeyen gözler, en gizli fısıltıları duyan ama sesi hiç çıkmayanlar... Belki yanı başınızdalar ama haberiniz yok. Tarihin sırlı sayfaları aralanıyor ve kimsenin bilmediği, duymadığı, anlatmadığı hikayeler gün yüzüne çıkıyor. Binlerce yıllık tarihimizin derinliklerine doğru yol almaya başladığımız serinin bu ilk kitabında, cennet mekan Sultan Abdülhamid Han'ın kuşatılmış dünyasını renklendiren hafiyeleri tanıyacak ve onların sırlanmış maceralarına katılacaksınız. Yazarımız A. Erkan Akay gizemli olduğu kadar eğlenceli üç hikayesiyle okuyucularına heyecanlı serüvenler yaşatacak ve onları, ezberlenen değil merakla okunan ve hiç unutulmayan bir tarihle tanıştıracak. Serinin devamında farklı dönemlerden yine gerçek kahramanlar ve yine heyecan dolu sırlı hikayeler sizleri bekliyor olacak."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kulliyat-5-turk-mutfagi-kulliyati-k3316.html", "text": "Büyük medeniyetlere ev sahipliği yapan Anadolu, bu medeniyetlerin izlerini de üzerinde yaşayanlara aktarmıştır. Bu eser Türk Mutfağı'nın, Anadolu coğrafyası mutfağının tarihsel serüvenini merak edenler için önemli ayrıntılar içermektedir. Yemek kültürü ve yemekler üzerine birçok eseri bulunan Nevin Halıcı bu eseriyle Türk Mutfağının bilinmeyenlerine ışık tutmaya çalışıyor. Eser bir nevi Dünya Mutfağı'na Türk Mutfağını tanıtma amacıyla hazırlanmış gibidir. Türk Mutfağı üzerine yayınlanan en kapsamlı çalışma olan bu eser Kültür Bakanlığı Yayınlarınca hazırlanmış. Eser Türk Mutfağından örneklerin yanında Türk yemek kültürünün tarihsel serüvenini uzmanlar tarafından yazılmış makalelerle desteklemektedir. Yemek kültürü üzerine yayınlanan her eser bir nevi kendinden sonra yazılacak olan eserlerin hazırlığı gibidir. İlk baskısı 1961 yılında yapılan bu eser Anadolu mutfağına dair en çok kaynak gösterilen eserler arasındadır. Anadolu mutfağında pişirilen yemeklerin bir nevi derlemesi olan bu eser 700 civarı yemek tarifiyle zengin bir içerik sunmaktadır. Anadolu mutfağında pişirilen yemeklere meraklıysanız tarifleriyle bu eserde bulabilirsiniz. Türk Mutfağının tarihsel serüvenini inceleyen bu eserde diğer kültürlerin yemek kültürleriyle bizim yemek kültürümüz hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiş. Yemek tamamen bir kültürdür. Hazırlanışıyla, sunuşuyla, yenilişiyle. Bu kültür zaman içinde oluşan genişleyen ve artık yerleşen bir unsur olarak kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu eser Osmanlı yemek kültürünü oluşturan öğelerle birlikte Osmanlı mutfağından yemek tarifi örnekleri içermektedir. Anadolu mutfağı üzerine yazılmış sayısız kitaptan biri de bu kitaptır. Yöresel lezzetler peşindeyseniz ve hangi yörenin hangi yemekleriyle meşhur olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu eser sizler için tasnif edip yörelere göre ayırmış. Mutfaklar artık bu gün başlı başına bir dünya isim, terim, kelime içeren bir biçimine geldi. İsimlerle anlam bulan bizler bu yüzden seslendiğimiz şeylerin anlamlarını da bilmemiz gerekir. Bu sözlük de mutfakta anılan isimlerin anlamlarını, yemek kültürüne dair isimleri derleyerek bizlere sunmuş. Türk Mutfağı üzerine çok geniş araştırmalar sunan ve bir ansiklopedi şeklinde hazırlanan bu eserin 16. Kitabı kış hazırlıkları kitabı olarak Anadolu'nun çeşitli yörelerinde kış için yapılan mutfak hazırlıklarını anlatır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/imam-maturidi-kurani-kuranla-tevil-k4097.html", "text": "\"İmam Maturidi; Kur'an'ı Kur'an'la Te'vil\" adlı eser, ilahiyatçı yazar Ali Karataş'a ait olup \"Yesevi Yayıncılık\" tarafından 2014 yılında İstanbul'da yayınlanmıştır. Yazar, önsöz bölümünde kitabın gidişatı hakkında birinci ve ikinci bölümlerinde konuyu nasıl ele aldığı ve nasıl işlediği hakkında özet bir bilgilendirme yapmaktadır. Yazar, eserinin \"Giriş\" bölümünde, Kur'an'ın Kur'an'la te'vil babında, konuyu akademik bir silsile içerisinde maddeler bazında derinlemesine araştırma uğraşısına girişiyor. Bu bölümde, ana başlık sadedinde, ara başlıklar açarak; araştırmanın konusu ve önemi, araştırmanın amacı ve yöntemi, Maturidi'nin hayatı ve eserleri, düşünce sistemi ve Kur'an anlayışı, tefsir ve te'vil konularına ışık tutmaktadır. O, Kur'an ve diğer ilahi kitaplarla ilgili doğrusal bütünsel bir silsileye vurgu yapmaktadır; \"Ona göre Allah'ın kelamı olan Kur'an'ın bütünlüğü, kendi içinde bütünlük, Hz. Peygamber'le bütünlük ve geçmiş kitaplarla bütünlük açısından değerlendirilmelidir.\" (62) Yaklaşımını öne çıkarmaktadır. İmam Maturidi'ye göre; tefsir en başta Hz. Peygamber'e Sahabi'ye ve Tabiinn'e aitlir. Zira Kur'an'ın ilk mübeliği Hz. Muhammed olduğuna ve Onun vahyi, birçok açıdan açıkmama işinin ilk muhatabının da sahabi olduğu düşünüldüğünde, bir de buna bağlı Kitab'ın Sahabe tarafından açıklamalarını Tabii'ne ulaştırması söz konusu olmuşsa, bu silsilenin tutarlı ve birbiriyle uyumlu olduğu daha çok anlaşılmış olacaktır. Her ne kadar genel anlamda öteden beri tefsir olgusu içerik olarak onu yorumlayana atfediliyor olsa da, Maturidi, anladığımız kadarıyla, ilme olan saygısından dolayı mütevazı davranmayı tercih etmiştir. Dolayısıyla onun tefsiri, büyük bir emeğin ortaya konularak dirayet yöntemiyle ele alındığı ve bununla birlikte, o, Kur'an'ı tefsir etme işini, sırasıyla başta Hz. Peygamber'e , sahabeye ve tabiine; te'vili ise kendine layık görme suretiyle bir incelikte bulunmaktadır. Zaten anlaşıldığı kadarıyla onun alamet-i farikası, te'vili kendine, tefsiri ise, zaman açısından o mübarek insanlara uygun görmesi şeklinde tezahür etmiştir denilebilir. Bu sadece salt bir uygun görmekten ziyade, sahabenin Hz. Peygamber'in , Tabiin'in ise sahabenin dizi dibinde oturarak, makul bir silsile içerisinde bulunma esprisine dayandığı akla uygun düşmektedir. O, Kur'an'ın tefsirinde sahabiye ayrı bir önem verirken, özellikle de Abdullah b. Abbas olmak üzere Sahabiden nakillerde bulunduğu görülmektedir. Saydığımız bu unsurlar, Maturidi'nin \"Kur'an'ı temel anlama yöntemi\" çerçevesinde ele alınmaktadır. Biz, bu son saydığımız maddelerden birkaçına dair, kitaptan alıntılar yapmayı düşünüyoruz. Bunlar; nesh ve zorlamalı ilişkilendirme olarak ele alınacaktır. Maturidi'nin nesh anlayışına bakıldığında, onun din-şeriat ayrımı yaptığı dikkatlerden kaçmayacaktır. Ona göre, din Allah'ı birlemek ve yalnızca ona kulluk etmektir. O zaman, dinin değişmesi mümkün olmadığı gibi, onun bu değişmezliği, aynı zamanda sabite olguyla ilişkilendirilmeyi hak etmektedir. O zaman, bu sabite ve değişiklik olgusunu, hem Maturidi'nin, hem de asırlar sonra, temel değerlerde değil, temel değerlerin zihinsel planda anlaşılmasına katkı sunmasını düşündüğümüz dini düşüncenin inkişaf etmesini, onun alemet-i farikası olarak görebilirdik. O zaman, bu sabite ve değişiklik günümüzde, dini düşüncede atılım yapma amacıyla bir motto haline gelen \"sabit din, dinamik şeriat\" söylemi, her ne kadar, bu mottonun doğruluğuna işaret ediyor olsa da, yer yer tarihselci zevat tarafından da kullanımını kolaylaştırıyordu. Biz, ele alıp incelemeye çalıştığımız kitaptan hareketle, Maturidi'nin, tefsiri başta Hz. Peygamber olmak üzere Sahabi ve Tabiin'e, te'vili ise kendisine uygun gördüğünü belirtmeye çalışmıştık. Kur'an ilahi bir metin olarak, inanın yeryüzü serüveninde sürekli okunmayı, anlamayı, anlaşılmayı, anlaşılabilmeyi ve sonuçta da ondan elde edilecek olan yorumun/ yorumların yardımıyla Müslümanın hayatını inşa, ihya ve devam ettirmede bihakkın önemli bir yer tutmaktadır. Bir müfessir olarak Maturidi, tefsiri her ne kadar kendine tahsis etmiyor, onun yerine te'vili uygun görüyorsa da, sonuçta onu yaptığı hem tefsir ve hem de te'vildir. Haddizatında, her ikisi de aynı kapıya çıkmaktadır. Önemli olan bu yorumlama çabalarından, sistematik temele dayalı bir dünya görüşü ve zamanın şartlarında birçok değişikliğe uğrayacak olsa da, nu da yeni bakış açılarıyla tahkim etme suretiyle paradigmalar oluşturmak olmalı. Ki, bu paradigma işini, Maturidi, tefsir ve te'vil olgusu üzerinden yapmış bulunmaktadır. Bu onun bir alemet-i farikası olma suretiyle bir değere hamledilmektedir. Yeter ki, bu hamletme işini, dinde samimi olanlar üstlenebilsin."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/beyaz-adamin-karanligi-k5832.html", "text": "1878 yılında Almanya'nın Hamburg şehrinde doğan ve asıl mesleği ressamlık olan Erich Schermann, yirminci yüzyılın başlarında bağımsız Samoa Devletine bağlı Güney Büyük Okyanus'undaki adalar topluluğuna gider ve burada bulunan Tiavea Köyünde kabile şefi ile tanışır. Öğrenciliğini, Alman kökenli misyoner okulu Maris de tamamlayan Tuivaii, öğrencilik yıllarında \"aydınlanmış olarak görülen Avrupa'yı\" her köşesine kadar gezerek inceler. Tuivaii'yi kabile üyelerinden ayıran bir özelliği vardır ve bu özelliği doğal bir yalınlığa sahip olmasıdır. Bu özelliğinden dolayı Avrupa gezisinde düşüncelerine farklı gelen ve anlam veremediği şeyleri yazmaya karar verir. Tuivaii Avrupa'nın kültürel özelliklerini, örf ve adetlerini, düşüncelerini ve yaşam tarzlarını kendi yaşamından da yola çıkarak objektif bir şekilde değerlendirir. Değerlendirme sonucunda, bu düşüncelerini mektuplaştırmaya karar verir. Yazdığı mektubu, Güney Denizi yerlilerine ulaştırır. Mektubunda, birçok kişi için büyüleyici olan veya öyle sanılan Avrupa'nın ışıltılı bir yer olmadığını ve kendi karanlığına esir düşmüş bir yer olduğunu anlatır. Bu mektup, Göğü Delen Adam kitabı olarak karşımıza çıkar. Göğü Delen Adam kitabı bölüm bölüm ayrılarak bize farklı bakış açıları sunar. 'Palagi'nin Etini Örtmesi' başlıklı birinci bölümde, Tuiavii'nin eleştirdiği bir nokta vardır. O nokta ise, modern insanın manevi ilişkisinin değeri yerine tensel doyumu hedeflemesidir. Bu noktayı eleştirmesinin sebebi, insanın bedenini örtmeye çabalarken aslında bir o kadar gösterme arzusunda olması ve bunu da örtünme ahlakı ile saklama çabasına girmesidir. Tuiavii, 'Taştan Kutular ve Taştan Yarıklar' başlıklı ikinci bölümde, mekanın şekillendirilmesi ve başta caddelerin, sokakların, yaşadığımız evlerin kısacası yaşam alanlarımızın suni bir yaşam alanına hapsedilip doğadan koparılmasını eleştirir. Örneğin, giriş çıkış adı altında tek bir kapının olduğu bu hanelerde komşuların birbirleriyle karşılaşmamak ve konuşmamak adına yollar aramasını, böylelikle birbirlerine yabancılaşan insanların doğaya da yabancılaşmasını doğurduğunu ifade eder. Bu durum, doğayı benimsememelerine ve kabul etmemelerine yol açar. Üçüncü bölümde Tuiavii, 'Yuvarlak Metal ve Ağır Kağıtlar'la beyaz adamın gerek tanrısının yuvarlak metal ve ağır kağıt olan paradan başka bir kaygısı olmadığını, para uğruna insanların mutluluklarını ve vicdanlarını yitirdiklerinden paradan kötü ruh bahseder. \"Bir Avrupalıya sevginin tanrısından söz edecek olsan yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl yuvarlak bir metal ya da koca bir kağıt parçası uzatılacak olursa, gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salyalar akar.\" cümleleriyle de bu durumu betimler. 'Papalagi'nin Şeyleri Onu Yoksullaştırıyor' başlıklı dördüncü bölümde Tuivaii, Papalagi'nin sadece 'bir şeyi' sevmediğini dile getirir. 'Çünkü bir şeyden çok fazla üretebileceği makineleri varken o şeyi nasıl sevebilir? Nasıl değer verebilir?' diye sorar. Papalagi'ye göre büyük ruhun şeyleri işe yaramazmış da bir tek kendi şeyleri işe yararmış. Tuiavii, Papalagi'nin zaman anlayışı 'Papalagi'nin Zamanı Yok' başlığıyla beşinci bölümde eleştirir. Bu bölümde, zamanın Papalagi'ye hiç yetmediğini; hep daha fazlası olması için yakındıklarını ama içinde olduğu zamanı da içinden geldiği gibi kullanamadıklarını söyler ve birçoğunun zamanı doğru kullanmamasını eleştirir. Beyaz Adam Papalagi, 'Kaç dolunay geçtiğini sayar ve ölümün ne kadar yaklaştığını bilir. Ona göre bu durum, insanı mutsuz eder çünkü ölüme yaklaşan birinin mutlu olmayacağını düşünür. Altıncı bölüm 'Papalagi Tanrıyı Yoksullaştırmış' başlığını taşır ve Tuivaii, Beyaz Adam'ın mülkiyet anlayışına değinir. Ona göre mülkiyet kavramı yoktur. Her şey herkesin ve her şey tanrının anlayışını kabul ederler. Örnek olarak, bir ağacın dallarını tanrının ellerine benzetmesi ve tanrının eli benim elimdir demesidir. Bu durum, insanların dillerine de yansımıştır. Senin veya benim kelimesi ayrı ayrı olarak kullanılmıyor. Tek kelime, \"Lau\" kelimesidir. Anlamı ise sadece bir şeylere sahip olmak istediğini dile getirir. Tuiavii, 'Beyaz Adam, yaptığı makinelerle bir büyücü gibi mucizeler yaratır ve yere göğe dilediğince hakim olur. Ancak soğuk duygusuz makineler onu daha mutlu ve huzurlu kılmaya yetmez' değerlendirmesini 'Büyük Ruh Makineden Daha Güçlü' başlıklı yedinci bölümde ifade eder. 'Papalagi'nin Meslekleri ve Onun İçinde Yolunu Kaybetmesi' başlıklı sekizinci bölümde Papalagi, sürekli aynı işi yapmaya meslek sahibi olmak der. Daha çocuk denecek yaşta yapacağı mesleği seçerek sadece seçtiği işi yapar. Diğer işlerini yapmaktan aciz olmaktadır. Ancak Papalagi bu süreçte, hasır örmektense kulübe yapmayı sevdiğini ve aslında yanlış meslek seçtiğini fark eder. Tuiavii, hepsinin birbirinin mesleklerini kıskançlıkla ölçüp biçtiğini, hatta onun konuştuklarımı duysalar, kendini yargıç sanan bir deli yerine koyacaklarını dile getirir. Dokuzuncu bölüm, 'Yalancı Yaşamlar Mekanı ve Bir sürü Kağıda Dair' başlığını taşır. Tuiavii, bu bölümde Beyazların sinema dedikleri yalancı yaşamlar mekanında seyirci olduklarını ve hayatlarını duvardaki sahte suret ve yaşamın içine taşımaktan zevk aldıklarını söyler. Sonunda Beyaz Adam'ın kafası öyle bulanır ki kendini yoksulsa zengin; çirkinse güzel hissetmeye başlar. Hatta kendi yaşamında yapmayı düşünmediği şeyleri yapmaya yönelir. Meydana gelen her şeyden, insanların yaptıklarından, yapmadıklarından haberler veren gazetelerde Papalagi'ye nasıl düşünmesi gerektiğini söyler. Farklı düşüncelere karşı savaşarak bütün insanları tek bir düşünce altında toplar. Tuivaii 'nin mektuplarında sıkça \"Papalagi\" olarak bahsettiği \"Beyazlar ya da Yabancılar\" kelimesi aslında \"Göğü Delen Adam \"anlamına gelmektedir. Bu isim, okyanusların kıyılarına gelen gemilerin ufuk çizgisini yarıp geçtiği düşüncesiyle söylenmiştir. Tuiavii, düşünceleri ve farklı bakış açısıyla Papalagi'nin tanrılarını nasıl kendi elleriyle nasıl yok ettiğini ve yerine ölü tabular koyduğunu ortaya koymaya çalışır. Bu çabası dünyayı tanımamız için bize farklı bir açıdan bakabileceğimiz pencere aralar. Göğü Delen Adam; önce bizi yere sabit kılan ve üstümüze çökmüş, doğru bildiğimiz tabuların ağırlığından kurtarır, sonra sırtımıza çöken tüm yanlış bilgilerden arındırarak gökyüzüne hafiflemiş bir şekilde çıkartır. Gökyüzüne çıkartırken de o maviliğin arasından bizi bir delikten bambaşka bir yolculuğa çıkarır. Sanki tüm yüklerinden kurtulmak için açılmış bir kapıdır o mavi delik. Ama yeryüzüne indiğimizde ise bir diğer tabir ile yaşadığımız dünyada fark etmeden ruhumuzun üstünde kabuklar oluşur. Oluşan bu kabuklar, yaşadığımız dönemin değer yargılarıdır. O kabuklar bizi öyle çevreler ki doğal yapımızdan uzaklaştırır ve kim olduğumuzu unutturur. Yaşadığımız dönemi sanki dünya oluştuğundan beri devam eden bir olguymuş gibi algılatır. Bu algı ile bizler, \"İnsan nedir\" sorusuna cevap veremez hale geldik. Bu süreçte insanlık tarihinin ilerlemesine modern demiştik. Peki, \"modernlik nedir?\" Süslü tabiriyle altın kafesten mi ibarettir? Bize bunu özetleyecek yazar alıntısına bakalım. Bugün değerli görülen birçok şey gibi türetilmiş olan para, hepimizin hedefi haline gelmiştir ve herkesin derdi onu kazanmak için çabalamaktır. İnsanlık olarak gerçekte değeri olmayan değerler yaratıyoruz. Para, şöhret, statü, konum, konfor vb. değerler üretiyor, sonunda o ürettiğimiz şeylerin kölesi oluyoruz ve buna medeniyet diyoruz. - \"Bize ışığı getireceğimize inandırmıştınız.\" Oysa sizin niyetiniz, bizi de kendi karanlığımıza çekmektir.\" - Günümüzde bireysellik ön plana çıkmaktadır. Eşyalar, fikirler, eserler, sözler ve sınırlar hep sahiplidirler. Bizim kültürümüzde ve dünyamızda en insancıl yaklaşımlar bile sahip olduklarını koşulsuz paylaşmayı pek bilmezler, oysa yerli halkın şefi bakın ne diyor: \"Bizim dilimizde \"Lau\" benim demektir. Senin olan benim, benim olan senindir.\" - Doğru düşünseydi eğer, elimizle sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Ve tanrının büyük evini; herkes içinde kendine bir yer bulsun, mutlu bir yaşam sürsün diye verdiğini de görebilirdi. - Yalancı yaşamlar mekanı ve bir sürü kağıt Papalagi' yi bugün hak ettiği yere getirmiştir. Gerçek olmayanı sevip gerçek olanı ayırt edemez olmuştur. Yani suretini Ay'ın kendisi sanan yazılı hasırı yaşamın yerine koyan güçsüz kafası karışmış insanlar. - Eğer insan çok fazla şeye gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yeni-kitap-soylesisi-galip-cag-k5880.html", "text": "Evvela bahsettiğiniz yazarların belki tek işi yazmak. Bir yazma rutini oluşturmak öncelikle bu noktadan geçiyor biraz. Ancak henüz bir iki öykü ya da akademik metin yazma sürecinde iken oluşmayan rutinler zamanla artan yoğunluk ve yazmaya duyulan ihtiyaç ve iştiyakla oluşmaya başlıyor. Bu noktada ilk rutin bir gececi olmam. Nadiren gündüz yazarım. Çünkü yazmam için etrafımın hareketsizleşmesi şart. Seslerin kesilmesi de ya da en kötü ihtimalle sadece bana ait sesler olmalı. Belki kulağımda bir müzik gibi. İkinci rutin kalem ve kağıt. Yani yanımda kalem ve kağıdım olmalı ve aklıma düşen her hangi bir not hemen kaydedilmeli. Bir de tabi illa bir düzenli yazı yazma platformum olmalı. Örneğin şu anda iki farklı dergiye aylık ya da sayı olarak yazı yazıyorum, biri edebi diğeri ise biraz daha popüler tarih dergisi. Bu da ister istemez bir yazı rutini oluşturuyor. Rutinden kasıt örneğin günlük düzenle yazmak ise hayır böyle bir rutinim yok. Yani bazen günlerce nerede ise durmadan yazarken bazen hiç yazmayabilirim. Zaten bir yazarın günlük yazabilme rutinine sahip olabilmesi bu çağ için büyük lüks gibi geliyor bana. Buna verilecek her cevap şahsa münhasır bence. Ya da asla tek bir cevabı yok. Ya da üçüncü şık: Hepsi! Kendi adıma mutlu olduğumda da mutsuz olduğumda da hayal kırıklığına uğradığımda da yazarım. Hangisi en fazla etkili derseniz hayal kırıklığı/hüzün/iç dökme ihtiyacı biraz öne çıkar ama. Çünkü sosyal ağlar üzerinden bir sonuca varıldığında sosyal gibi görünsem de bence asosyalim. Bir kimsenin kimseyi tam manası ile anlayabileceğini düşünmediğimden dışa değil içe doğru konuşmayı tercih ederim. Öyle olunca da yazarak yaşamak daha çekici geliyor bana. Kaldı ki iyi eserlerin çok mutlu iken y da işler iyi gidiyorken ortaya çıkabileceğine de inanmak. Her iyi yazara bir trajedi şart! Burada mesleğim icabı iki yönlü cevap vermeliyim. Akademik manada yazma kısmı elbette yeterli yetkinliğe ulaştığını hissetmekle ve cüret etmekle alakalı. Ben bu konuda bir miktar cesur ve cüretkar davrandım ve daha lisans eğitimim başlarında kalemi elime aldım. Elbette şimdi olsam o kadar erken davranmazdım ama Nurettin Topçu merhumun da dediği gibi yazmak yazarak öğrenilir. Çoğu zaman kuramsal tavsiye ve yönlendirmeler ile ancak yazmanın yolunu öğrenirsiniz yazma eylemine sahip olmayı değil. Yani yazan olur ama yazar olamazsınız. İkinci kısım edebi yön. Bu konudaki karar ya da evet yazmalıyım hissi okuma ile ilinti gibi geliyor bana. Yani anlatılacak çok şey var ama onu anlatacak donanım yok ise örneğin kelime haznenizin genişliği- asla harekete geçemiyorsunuz. Ben o ilk anı tam hatırlamasam da nasıl öyküler yazmam gerektiğine dair kararı ne zaman verdiğimi hatırlıyorum. Ufak tefek yazma denemeleri, herkes gibi şiir olmayan şiirlerle başlayan şairlik hayallerini bir kenara bırakırsak 2011 ya da 2012 yılında aile büyüklerimizden birinin hikayesini dinlediğimde benim bunları yazmam gerek dediğimi hatırlıyorum. Aslen Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Annem ve Babam Makedonya doğumlular ve son büyük göç dalgası ile gelmişlerdi Türkiye'ye. Ben Adapazarı'nda doğdum büyüdüm ama muhitimiz hep bu göçmenlerden müteşekkildi. Kendi dede ve ninelerim haricinde çok fazla yaşlı insanla da beraber büyüdük. Bu en önemli zenginlik bence. Zira günümüz öykü yazarlarının özellikle de genç yazarların ısrarla kurmaca ve bunun türlerine yönelmeleri bu zenginlikten maalesef yoksun kalmaları. Sorunun son kısmına gelirsek başlangıçta bir teşvik edenim olmasa da bugün özellikle dört öykü kitabı ve onca edebi incelemenin devam etmesinde öğrencilerimin destek ve teşviki çok değerlidir benim için. Buna öncelikle estağfurullah diyerek başlamam lazım. Çünkü halen devam eden bir öğrencilik halim var. Ama tecrübelerimin bana da fayda sağlayan çıkarımları var ve bunların bir kısmını paylaşmakta beis görmüyorum. Evvela iyi yazarlığın bir kısa yolu yok. Var olan kısa yollar da sizi iyi bir yazar yapmaktan öte belki popüler bir yazar yapabilir. Yani okuyarak, yazarak, özellikle beğenilmeyerek sağlayabileceğiniz iyi yazar olma sürecini, bir muhite, popüler kanala, tanınır bir kalem ve çevresine endekslemeniz gelecekte asla sağlam kalmayacak bir konum sağlayacak sizlere. Sonu katiyen hüsran. İyi yazarlar çok okumalı. Hatta önce hep, yazmaya başladıktan sonra ise çok okumalı. Yani dolmalı. Karar verdiği tür ya da türler ne ise tanımalı bu alanı. Elbette yazmak yetenek işi ama tembel bir yeteneğin sonu da hüsran. Kendinize güvenin; sizi dizginleyen, durduran, cesaretinizi kıran her unsuru kendinizden uzaklaştırın. Yazabilirsiniz. Tatmin etmez belki sizi ilk başlarda ama yazabilirsiniz. Sonra gelişirsiniz. Yazmadan bunu bilmeniz zor. Dürüst ve mütevazı olmak şart. Neysek oyuz bence. Örneğin ben bir tarihçiyim akademide. Maziyi hep sevdim daha da seveceğim. Dolayısı ile yazabileceğimi bilmeme rağmen postmodern, deneysel ya da artık ne deniyorsa kurmacanın bu türünün benlik olmadığını biliyorum. Bu durum bana irtifa kaybettiriyor farkındayım da. Çünkü özellikle son yıllarda edebiyatın \"yeni\"nin peşinde geçirdiği evrim elitist/seçkinci bir suni ustalığı da beraberinde getirdi. Elbette genelleme yapmıyorum. İyi olan her şeyi okuyor ve seviyorum ama birçoğunu dürüst bulmuyorum. Hüseyin Rahmi'nin, Recaizade'nin eserlerinden bazen groteks düzeyde eleştirdiği Batılılaşma adına benliğini kaybeden Tanzimat sonrası tipleri anımsatıyor bana birçoğu. Çok konuşurdum. Yani yazmazken çok konuşuyordum aslen. Anlatmayı seviyordum belki. Yazmasam çıldırmam ama yazmadan da duramam artık. İlla yazmayacaksam da okurdum. Zaten bir söyleşide sormuşlardı, okumak mı yazmak mı diye. Düşünmeden okumak demiştim. Çünkü yumurta tavuktan çıkıyor bana göre, yazmak okumaktan yani. Bence her şeyin önünde. Yani bir meşgale olarak değilse de feragat edebileceğim bir şey değil artık. Hayat da izin vermiyor zaten ya aklıma anlatılacak bir hikaye düşürüyor ya da anlatmama gerekecek bir kayıp yaratıyor. O yüzden zaman zaman yazmaya küssem bile galiba ömür vefa ettikçe öykü yazacağım. Karışmak değil de birbirini etkiliyor aslında. Öyküden akademik olana doğru bir kayış var. Yani bütün olarak edebiyat akademinin kuru ve okunamaz tavrına bir nevi çeşni katıyor. Akademide halen eleştirilen tek tipliliğin aşılma yolu edebiyat. Öykü zaten bir yönü ile aktarma, hikaye etme. Ben akademik dilimi buradan dönüştürerek akademinin muktedirlerinin canını sıkan ama okuyucuyu rahatlatan bir üslup oluşturmaya çalışıyorum. Akademik düzen baskısı ile sürekli sınırlanan ve kısıtlanan genç akademisyen adayları için de bir yol gösterici olmasını istiyorum bunun. Üslup zihnin fizyonomisidir. Yazarken de yaşarken de. Üslup oluşturmanın yolu da özgürleşmeden geçiyor. Dört öykü kitabımda toplam 77 öykü var. Bunların muhtemelen ancak üçte biri anı öykü tamamı ile. Diğer üçte bir de anılardan esinlenilmiş olsa son üçte bir de tamamen kurgusal. Ancak aslında yukarıdaki sorulardan birine verdiğim cevapta da anlatmaya gayret ettim, benim bir suni ustalık, tamamen kuramlara bağlı görece \"yeni\" bir yazım tarzı benimseme gayret ve hedefim yok. Bazen sadece anlatmak ve sadece de dinlemek istersiniz. Ben anlatmak istiyorum bazen dümdüz, bazen içeriden. Böyle olunca da kafamda yazdığım öykü benim dünyamın öyküsü oluyor. Sokakta ördüğümüz bir adam, dedeniz, anneniz gibi. Bir de ben herkesin okumasını istiyorum öykülerimi. Mesela son kitabımı eniştemin okurken bir fotoğrafını göndermişti ablam. Çok mutlu oldum yani belki 5. Baskısının yapılacağını öğrensem bu kadar mutlu olmazdım. Hayatında kitaba yer olmayan birine kitap okutmak. Sıkmadan, keyif alarak hem de. Dediğim gibi bazı kriterlere uymak üzerinden sizin iyi bir yazar olup olmadığınıza karar veren edebiyat köşe başçıları için benim öykülerim değerlendirme dışı olsa da ben eskiden mahalle arası maçlarında defansta ya da kalede kendine verilen görevi saçma hareketler yapmadan yerine getiren küçük çocuk olmayı seviyorum. O tuhaf hareketlerle kendini büyük mahalle abilerine beğendirmeye çalışan tüm arkadaşlarım günün sonunda kaptırdıkları topları kurtarayım diye bana çok bel bağlamışlardı, iki taşın arasına kurulan kalede beklerken. Zifir öyküsü benim için çok özel zira gittiğim gördüğüm mekanlarda tanıdığım insanlardan esinlenerek ve özenerek kaleme almıştım. Kendi kahramanlarımdan birini seçeceksem sanırım Bisiklet Dağı'ndaki babamı yahut Leflef öyküsündeki babayı seçerdim. Tabi bu tamamen duygusal bir seçim ama bir yönü ile de bana en güçlü gelen öykü kahramanlarım onlar geliyor. Aslında ben bu ikisini birbirinden ayırmıyorum. Varoluşçu bir bakış ile bunun için varım diyorum. Zaman zaman akademi ile okuma/kitap etkinliğini birbiri içerisine sokuyorum. Eylem açısından hayır zorlanmıyorum ama bu çağ hele de büyük bir şehirde zamanın çok hızlı aktığı bir çağ. Öyle olunca iyi bir planlama şart. Bunu bazen geri çevirdiğim teklifler oluyor bu da belki dostlarımı kırıyor ama illa ki telafi ediyorum. Beni zorlayan kısım bu olabilir. Bu sorunun içerisinde bir de aile ve babalık var. Onu da düşününce evet işim zor. Var. Çok da istiyorum. Ne yazacağımı da biliyorum. Hatta tam olarak tarihi değilse de başlayıp yarım kalan bir romanım da var. Tabi tarihi roman mı tarih romanı mı bunu iyi düşünmek gerekiyor. Ben bugüne dek hiç yazılmamış bir dönem şahısla alakalı roman planlıyorum. Akademik yönüm ile belgesel bir hüviyeti de olsun istiyorum. Bakalım inşallah başarırım."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarihsel-bir-fenomen-selahaddin-eyyubi-k5492.html", "text": "Dünya tarihininbirçok büyük hükümdar gördüğü malumdur. Her biri ülkesi, milleti ve medeniyeti için önemli kararlar alan ve büyük başarılara imza atan seçkin isimlerdir. Hatta bazıları bilinen dünyanın büyük çoğunluğuna hükmetmiş efsane isimlerdir. İlk olarak \"Lider olunur mu yoksa doğulur mu?\" sorusuna değinmek gerekir sanıyorum. Amerikalı gazeteci ve halkla ilişkiler uzmanı Mihaela Lica'ya göre cevap \"evet\" çünkü ona göre lider olunur, lider doğulmaz. Doğuştan lider gibi bir tanımlama mümkün değildir. Bu sadece diğer insanları kolay etkileyebilen kişiler için kullanılan bir tanımlamadır. Herkes başkalarına yol gösterecek özelliklere zaten sahiptir ve lider olmak o kadar da zor değildir. Bu hedefe ulaşmak için eğitim ve öğretim, teori ve pratikbirlikte ilerlemelidir. Zihinlerde ve yüreklerde merak, heyecan gibi katkıları oluşturmak şarttır. Kişinin dünyadaki genel eğilimleri ve yerel dinamikleri bilmesi, vizyoner olması gerekir. Liderlik, organizasyon ve değişim yönetimi, motivasyon, insani ilişkiler liderlik için önemli vasıflardır. Kurumların stratejik öneme sahip önceliklerini yönetmek lidere düşer. Bu vasıflara sahip herkes efsane olabilir mi? Elbette hayır. O zaman ismi efsaneleşmiş büyük liderlerin bu seviyeye nasıl geldiklerine bir kapı aralamak lazım. Hanedan üyesi sultanlar sultan olmak için yetiştirilir ve diğer hanedan üyeleriyle mücadele ederler. Layık olan, hak eden sultan olur. Hepsi olmasa da büyük işler başaran, büyük fetihler yapan sultanlar vardır. Buna mukabil bir de hanedan üyesi olmayan, adeta sıfırdan başlayarak ve tırnaklarıyla kazıyarak büyük olan, efsane olankomutanlar, liderler vardır. Bunu görmek için tarih geniş bir imkan. İşte Selahaddin Eyyubi böyle bir komutan ve sultandır. Günümüzde yönetici ve lider arasındafarklar olduğu yaygın bir bilgidir. Meşruiyet kaynağı, yetki, güç ve bunların kullanım şekline göre fark ortaya konulur. Yönetici, planlama yapar ve çalışanlarla kaynaklarıkoordine eder. Lider ise, kişisel çekim gücü ve karizmasıyla üyelerini peşinden sürükler ve amaçlar doğrultusunda harekete geçirir. Güçlü bir lider iyi bir yönetici olamayabilir. Ancak iyi bir yönetici olabilmek için liderlik vasıflarına sahip olmak gereklidir. Esasen bu ikisi farklı olgulardır. Lider bazı işleri ve yetkileri yöneticileredevreder. Saydığımız özelliklerin tamamına sahip bir karakter ararsak, tarihin derinliklerinde kalmış ender şahsiyetlere gitmemiz gerekir. Eğitiminden görev ve yetki paylaşımına kadar her özelliği bulabileceğimiz kişi Selahattin Eyyubi'dir. En ayırıcı vasfı da şudur: Bilinen dünyanın bütün ordularına karşı savaşmış ve onlarla baş edebilmiş hatta onları yenmiştir. Haçlıların Kudüs'ü alıp 70.000 sivili öldürmesi (1099) üzerinden 70 yıl gibi bir zaman geçmiştir. Suriye'de Zengi'ler hüküm sürmektedir. Şam'da önemli bir konumu olan Necmeddin Eyyup'un kardeşi Şirkuh da Nureddin Zengi'nin en yakın komutanı ve arkadaşıdır. Necmeddin Eyyup'un oğlu Yusuf, Nureddin Zengi tarafından itinayla yetiştirilmiş, çok iyi bir eğitim aldırılmış ve \"şahne\" görevine getirilmiştir. İslam Ansiklopedisine göre, Şahnelik o dönemde kurulan bütün İslam devletlerinde bir şehirde \"emniyet ve asayişten sorumlu\" kişi demektir. Bu sırada Fatımi Devleti kriz içindedir. Ülke vezirler marifetiyle yönetilmekte ve iktidar sık sık el değiştirmektedir. Haçlılar da Nureddin Zengi de gözlerini Mısır üzerine dikmiştir. Mısır stratejik üstünlük demektir. Amcası Şirkuh'la beraber 1164, 1169 Mısır seferlerine katılan Selahaddin, usta bir komutan ve devlet adamı olarak öne çıkar. Daha önceki iki seferde vezir Şaver'in sözünde durmaması sebebiyle Şam'a dönmek zorunda kalan Şirkuh, üçüncü seferde Kahire'ye girer. Fatımi Halifesi, öldürülen Şaver'in yerine Şirkuh'u vezir tayin eder. Şirkuh iki ay sonra ölünce Fatımi Halifesi onun yerine yeğeni Selahaddin'i vezir tayin eder. Selahaddin hem Mısır yöneticisi hem de Zengi ordusunun komutanı olur. Selahaddin, NureddinZengi'nin izniyle ve onun naibi sıfatıyla Mısır'ı ve Mısır'a bağlı yerleri müstakil bir hükümdar gibi yönetmeye başlar. Selahaddin Mısır'a hakim olunca, Fatımiler, onları destekleyen Haçlılar ve Bizanslılarla mücadeleye girişir. Fatımilerin isyanını bastırır. Haçlılar ve Bizanslılar Dimyat'ı kuşatır ama Selahaddin karşısında başarı elde edemez. Mısır'a tam anlamıyla hakim olan Selahaddin orduyu yeniden teşkilatlandırır. Sünni medreseleri ve yeni kurumlar açar. Fatımi bürokrasisini tasfiye eder. Nihayet Nureddin Zengi'nin emri üzerine 1171 Fatımi hilafetine son verir. Hicaz, Yemen, Libya ve Tunus seferleri yapar. 1174'te Nureddin Zengi'nin ölümü üzerine, bazı komutanları 11 yaşındaki oğlunu tahta çıkarıp Halep'e götürür. Bu bir gelenek olan Atabeylik sisteminin uzantısıdır. Bu sırada Mısır'da hem ayaklanma hem İskenderiye'de Norman kuşatması vardır. Şam komutanları Selahaddin'i davet eder. Normanları yenip ayaklanmayı da bastıran Selahaddin harekete geçer. İki hedefi vardır: Nureddin'in devletinin dağılmasını önlemek, Haçlıların elinde olan Kudüs'ü ve diğer toprakları kurtarmak... Bu iki amacına da ulaşmıştır. Selahaddin bu amaçlarına ulaşınca tabi olarak tepki Avrupa'dan gelir. Haçlı cephesinde de durum şöyledir: Selahattin Eyyubi'nin Kudüs'ü tekrar alması üzerine Alman İmparatoru Barbarossa Macaristan ve Bizans yoluyla Anadolu'ya girmiştir. Eşzamanlı olarak Fransa kralı II. Filip ve İngiltere kralı Richard ise Akdeniz üzerinden 'Akka' ya gelmiş ve şehri kuşatmışlardır. Aslan yürekli İngiliz birçok kez Kudüs'ü ele geçirmek için uğraşmışsa da Selahattin Eyyubi'nin başarılı taktikleri ile bu taarruzları sonuçsuz kalmıştır. Kudüs'ün Müslümanlarda kalması, Selahaddin'in ne kadar zeki bir komutan ve büyük bir lider olduğunu dünyaya kanıtlamıştır. Şair ve yazar Ali Emre'nin tarih üçlemesinin ikinci eseri olan bu roman 2018 yılında okurla buluştu. Nureddin Zengi / Şarkın Kandili romanından sonra Selahaddin / Şarkın Kartalı anlatısındaki tarihi seyir ve tiplerdeki bazı kesişmeler üzerinden okurun bir nehir roman dizisiyle karşı karşıya olduğu hissediliyor. Roman, Şam muhafızlarından Şahinşah anlatımıyla başlıyor. Haçlıların Şam'ı kuşatması üzerine Necmeddin Eyyub'un büyük oğlu Şahinşah destansı bir direniş yapar ve şehit olur. Aile ve bütün sevenleri bu şehadetin acısıyla yüzleşmektedir. Kardeşi Yusuf bu durumu algılamaya ve sindirmeye çalışmaktadır. Henüz onlu yaşlarındadır. İleride en yakın silah arkadaşlarından olacak olan ağabeyinin oğlu Takıyyeddin'i de alıp oradan uzaklaşır. Bu kitabın ilk sahnesine dair anlatımı, romanın tüm aşamalarının bu kıvamda ilerlediğine bir ön bilgi olması için yaptım. Kitaptaki sahnelerden fazlaca anlatmak niyetinde değilim. Çünkü bu anlatıların acı ve keskin tarafları çok güçlü. Ali Emre'nin şair kalemi bir mızrak gibi okuru etkiliyor ve yara bere içinde bırakıyor. Dolayısıyla okurun zihnini şekillendirmek istemiyorum. Ancak şu kadarını ifade edebilirim: Yazarın kadrajını çevirdiği dönemde geçen savaşlarçok iyi anlatılmış. Savaşın öncesi ve sonrası canlı bir oyun gibi, bir tiyatro sahnesi gibi bariz şekilde gösterilmiş. Mesela Şahinşah'ın atı saplanan oklarla adeta \"dev bir kirpiye dönmüştü\" den sonra Şahinşah'la birlikte attan düşüyorsunuz. Enli kılıcıyla ve küfrederek gelen haçlı Şahinşah'ın değil sizin üstünüze geliyor. Yeğenini terkisine bindirip ortamdan uzaklaşan Selahaddin değil siz oluyorsunuz. Hac kafilelerine saldırıp yağma yapan ve Müslümanları öldüren haçlı kontu Reynald'a karşı Selahaddin'in yaptığı cezalandırma harekatını adeta siz yönetiyorsunuz. Romanın değişik kısımlarında Selahaddin'in insani yanlarının ve zaaflarının nasıl avantaja dönüştüğünü görmek mümkün. Kendisine suikast düzenleyen ve canlı yakalanan haşhaşiyi affedip serbest bırakması da haçlı kontlarından Raymond'la yardımlaşması da ilk etapta tepki çekse de sonradan ne kadar faydalı hareketler olduğu ortaya çıkıyor. İnsanın zaaflarıyla insan olduğu, bu zaaf sayılabilecek özelliklerin zamanla avantaja dönüştüğü açıkça görülüyor. Çünkü Selahaddin mücadelenin ne kadar uzun soluklu ve çok aşamalı olduğunun farkında. Sultan Selahaddinyalnız ve mahzun bir insan. Aynı zamanda kişisel özellikleri etrafındaki herkese derinlemesine nüfuz etmesini sağlıyor. O önce kurucu, sonra koruyucu ve rehber. Nureddin Zengi'den tevarüs ettiği \"birlik\" fikrini incelten ve çevredeki bütün Müslüman emirliklerden karşılık alan, Van Gölü civarından Yemen'e kadar her bölgeyi birlik içinde eriten ve ayakta tutan bir sultan. Romanda Sultan Selahaddin'in hayatı boyunca süren mücadele, zengin ayrıntılar ve hikayeler üzerinden aktarılıyor. Nureddin Zengi'nin emri üzerine amcası Şirkuh'la birlikte Mısır'a üç sefer yapan Selahaddin Mısır'ı yönetirken Zengi'nin ölümü sonrası Suriye'ye gelir. Devleti ayakta tutması gereken ve beklenen doğal liderdir. Ancak uzun bir süre Müslüman emirleri bir araya getirmeye çalışır.Müslümanların birlik olup ayağa kalkmaları, fikri ve fiili uyanış için şarttır. Çünkü İslam beldesi olan Kudüs ve sahildeki bazı şehirler haçlıların elindedir. Sabırla ilmek ilmek örülen bir çaba... Selahaddin Eyyübi Kudüs'ün fethi için fetih öncesi 52 beldeyi fetheder. Böylece Kudüs'ün fethi için uygun ortam ve birlik sağlanarak Kudüs haçlılardan alınır. Sonra kıyamet kopar. Üçüncü haçlı seferi başlar. Üçüncü haçlı seferi Sultan Selahaddin Eyyubi'yi tarihi perspektifinde tanımamızı sağlayan önemli bir gelişmedir. Ağabeyi Şahinşah'ın şahadeti karşısındaki çocukça tavırlardan, Avrupa'nın bütün ordularına karşı adım adım bütün İslam beldelerini savunan, geri adım atmayan ve anlaşma yapmayan büyük bir strateji dehasına dönüşen bir lider var karşımızda. Avrupa'nın bütün orduları sözünü açalım; Alman ordusu, Fransız ordusu, İngiliz ordusu... Ayrıca İspanyol şövalyeler, Avusturyalı askerler, Ceneviz ve Venedik donanmaları... Son aşama olan Kudüs savunmasıyla Selahaddin Eyyubi efsane komutan seviyesine çıkar. Bu büyük mücadeleye girerken bütün İslam beldelerine, Bağdat'taki halifeden Endülüs'teki Muvahhidlerin halifesine kadar yardım talebinde bulunmasına; ordusunun Akka kalesi ve sahil savaşında askere ihtiyaç duyduğunda diğer devletlerden gönüllüler hariç- yardım gelmemesine rağmen; halifenin askeri yardım yerine küçük bir miktar para göndermesi gibi hatta İslam aleminde birliğin olmaması etkenlerinin hepsine karşı Selahaddin'in büyük bir direnişle haçlılara karşı koyup onlara karşı zafer kazanması onu efsane yapıyor. Bu bağlama, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan'ın oğullarıyla süren taht kavgaları, Anadolu'dan geçen Alman ordularının durdurulamaması vb sebeplerden dolaylı da olsa Ortadoğu'daki kavgaya destek olamamasını da eklemeliyiz. Başka bir anlatı daha var aslında haçlıların attığı bir ok gibi yüreğimize saplanan... Selahaddin'in kızı ile karşılaşma sahnesi. Yıllarca cepheden eve gelemeyen, ailesine, çevresine vakit ayıramayan bir sultandır Selahaddin. Kızı ile karşılaşınca bir an kızını hatırlayamaması, sonra aralarında geçen konuşma ve kızı Munise'nin gözyaşları çok can yakıcı. İslam için adanmışlığın nasıl yapıldığını / yapılması gerektiğini gösteriyor. Bu minvalde, savaş bitince memleketine dönen bir grup mücahidin, bir aşiret düğününe tesadüf etmeleri üzerine yaşananları da anmak gerekiyor. Günümüz gerçeklerinden birisi de \"tarih\" kelimesinin yalnız ilmi bir alan adı olmadığının nihayet anlaşılmış olmasıdır. Tarih artık, insanların dünyasında olup biten olayları; insanların değişik zamanlarda yapıp ettiklerini, kültürel, politik, dini, sanatsal hareketleri; özetle insanla ilgili her türlü faaliyetleri, özetle sebep ve sonuçları dile getirmektedir. Tarih kelimesinin belki de asıl anlamı budur. Çünkü bir bilim olarak tarih, insanın zengin ve karmaşık geçmişini olduğu gibi bilmeyi gerektirmektedir. Paradigmatik tarih paradigmatik yalan demektir. Resmi olanın dışına çıkmak da zorlu bir yolculuktur. Diğer yandan tarihi bilgilerin birçok defa kesintiye uğramış olduğu, tevarüs edilemediği de açıktır. Bu kesintinin başı Nuh Tufanı ise mesela, son sıraya da devrim tarihini alabiliriz. Çünkü bütünü, bütünlüklü bir bakış açısıyla görmek, mihver meselelere derinlemesine nüfuz edebilmenin de yöntemidir. Ali Emre, üçlemenin ikinci romanı olan Şarkın Kartalı / Selahaddin eserinde de tarihi gerçekliğe uygun bir kurgu oluşturmuş, bu kurgunun karakteri olan Yusuf-Selahaddin'i örnek-model bir mücahit olarak sunmuştur. Kahraman arayışı için ideal bir karakterdir Selahaddin. Bu çalışma bütünlüklü bir profil, geniş çaplı portre oluşturmuştur. Bu eserin dili geniş ve sahici bir Türkçedir. Sahici Türkçe, uydurmacılıktan uzak bir dili imliyor. Ali Emre'nin üslubu sıcak ve samimi, yer yer okuru o atmosferi yaşamak zorunda bırakacak kadar canlı, acı ve keskin tarafları ise bir mızrak gibi okuru yara bere içinde bırakacak denli güçlü. Kendi metinlerimize, kendi hikayemize dönme, hasılı kendimize gelme yolunda büyük bir adım bu eser. Okuma faaliyetlerinin gediklisi olması gereken bir eser. Bu faaliyetleri önemseyenlere duyurulur."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/muallim-naci-uzerine-bir-degerlendirme-k5620.html", "text": "Asıl adı Ömer olan Muallim Naci 1850 yılında İstanbul Saraçhanebaşı'nda dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini Fatih'teki Fevziye Mektebinde başlamıştır. Bu eğitiminde önce Kur'an-ı Kerim'i hatim etmiş daha sonra da sülüs yazı öğrenmiş ve evde de ağabeyinin yardımıyla çeşitli ilmihal kitaplarıyla beraber İmam-ı Birgivi'nin \"Birgivi Risalesi\" gibi bazı Türkçe eserler okumaya çalışmıştır. Naci, henüz 7 yaşındayken 1857 yılında babasını kaybetmesi üzerine ailesi ile Varna'da bulunan dayısının yanına göçmüşlerdir. Burada bir müddet mahalle mektebine devam edip Kur'an'ı tecvitle okumayı ve sülüs yazıyı öğrenmiştir. Ağabeyi Mehmet Selim Efendi'nin yönlendirmesi ile Hattat ve Müderris Müftizade Abdülhalim Efendi'den Arapça ile sülüs ve nesih dersleri almaya başlamıştır. 1867 yılında Varna'ya Rüştiye mektebi açılmış ve buraya hocası Abdülhalim Efendi muallim olarak tayin edilmiş ve Naci'de bu okula hocasının yanında II. muallimliğe getirilmiştir. Yine bu esnada Celiloğlu Halil Efendi'den Arapça, Hoca Hafız Mahmut Efendi'den Farsça dersleri almış, hocasıyla Gülistan'ı ve Hafız Divanı'nı okumuştur. İşte bu esnada tesadüfen eline geçen Giritli Ali Aziz Efendi'nin \"Muhayyalet'ındaki Kıssa-i Naci Billah ve Şahide\" hikayesinde geçen Naci'yi çok beğendiği için bu adı kendisine mahlas olarak almıştır. Büyük bir gayret ve azimle adım adım edebiyat dünyasının içine girmiş olan Naci, kısa bir sürede çevresindekilerin dikkatini çekmiştir. Yine bu dönemde Kavalalı Hüseyin Efendi'den telhis ve aruz dersleri alarak aruzun her bahrinde bir beyit söylemek suretiyle hocasının takdirini almıştır. Bununla yetinmeyen Naci, fırsat buldukça Varna da hükümet tercümanlığı yapan Kamyano Efendi'den Fransızca derslerde almaktaydı. Üst düzeyden kendisine sahip çıkıp, himaye eden yol gösteren ve rehberlik yapacak bir yakını olmaması nedeniyle bir müddet toplumdan uzaklaşarak inzivaya çekilmiş, ancak daha sonra eserlerinin yayımlanmaya başlayıp kabul görmesiyle bu durum sona ermiştir. O günlerde Rusçuk'ta çıkmakta bulunan Tuna gazetesine gönderdiği bazı makale ve şiirleri kabul görmüş ve yayınlanmıştır. Bağdatlı Ruhi ile Ziya Paşa'nın aynı adlı manzumelerine nazire olarak yazmış bulunduğu Terkib-i Bend'i Tuna Vilayet Matbaası tarafından risale şeklinde yayımlanmıştır. 1876 yılında Sait Paşa'nın Varna iline mutasarrıf olması ile Naci'nin hayatında da dönüm noktası olmuştur. Sait Paşa, Varna rüştiyesinde ders vermekte olan genç ve kabiliyetli Muallim Naci'yi özel katibi olarak yanına almıştır. Daha sonra divan şiirinin son ve en güçlü temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Yenişehirli Avni Bey ile tanışmış, resmi görevinden ayrılarak İstanbul'a dönmüştür. Sait Paşa Anadolu müfettişliğine tayin edilince Naci'yi tekrar yanına almıştır. Bu esnada Naci, bir fırsatını bularak Tercüman-ı Hakikat gazetesinin sahibi Ahmet Mithat Efendi ile mektuplaşmaya başlamıştır. Naci bu gazeteye bazen imzasız, bazen de Ahmet Mes'ud, Bir Hane-Berduş, Bir Firkatzede ve Naci imzasıyla \"Kuzu\" \"Şam-ı Gariban\", \" Nusaybin Civarında Bir Vadi\" gibi bazı şiirlerini yayınlamıştır. Bu şiirleri onun edebi şahsiyetinin tam manasıyla oluştuğunu, teşekkül ettiğini gösteren başarılı çalışmalarının örnekleri olmuşlardır. Muallim Naci'yi bazen Naci, bazen de Mes'ud-ı Harabati müstear adlarla yazdığı ve Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımladığı eski tarzdaki şiir ve bu tarzda şiir yazan şairleri övücü mahiyetteki makaleler ve Fransızca'dan yaptığı manzum ve mensur tercümeler, aynı zamanda bazı divan şairlerinin Naci'nin gazellerine nazireler söylemeleri de şöhretin zirvesine ulaşmasını sağlamıştır. Bir sene sonra da Ahmet Midhat Efendi'nin kızı Mediha Hanım'la evlenmiştir. Daha sonra Saadet gazetesinde yazmaya başlayan Naci ile Recaizade Ekrem Efendi arasında edebiyat tarihine de geçecek olan meşhur tartışmalar çıkmıştır. Naci, önce III. Zemzeme (1885) mukaddesinde üstü kapalı bir şekilde, daha sonra da Takdir-i Elhan (1886) adlı risalesi ile açıkça kendisine sataşan Recaizade Ekrem'e Saadet gazetesinde Demdeme başlığı altında makaleleri ile ağır cevaplar vermiş ve durumdan rahatsız olan hükümet bu duruma müdahale ederek yayına 1886 yılında son verilmiştir. Muallim Naci 1887 yılından itibaren tek başına Mecmua-i Muallim'i yayınlamaya başlamış, bu dergi toplam 57 sayı neşredilmiştir. 1889 yılında Stockholm da VIII. Müsteşrikler Kongresi tarafından Türkçeye hizmetleri nedeniyle altın madalya verilmiştir. 1890 yılında Mürüvvet gazetesinde başmakaleler yazmış, 1891'de ise Osmanlı Devleti'nin kurucusu Ertuğrul Gazi'nin hayatını anlatan, adeta destanlaştıran uzunca bir manzumesini padişaha takdim etmiş ve bunun üzerine Naci, Sultan II. Abdülhamit tarafından \"Tarih-nüvis-i Selatin-i al-i Osman\" ünvanıyla taltif edilerek kendisine rütbe ve nişanı verilmiş ve saraydan da maaşa bağlanmıştır. Uzun süredir maddi sıkıntıları olan Naci, bu maddi imkanın rahatlığıyla çalışmakta olduğu işinden ayrılarak zamanın büyük bir kısmını Osmanlı tarihini yazmaya ayırmıştır. Ancak hedeflemiş bulunduğu, bütün Osmanlı padişahlarının manzum menkıbelerini kaleme almak gayesini maalesef gerçekleştirememiştir. Bu amacını gerçekleştirmek için 1892 yılında Şeyh Vasfi ile birlikte, yazmayı düşündüğü Osmanlı Tarihi için Söğüt, Bilecik, Bursa ve İzmit gezilerini gerçekleştirmiştir. Naci 12 Nisan 1893 yılında son günlerini geçirmekte olduğu Fatih'teki mütevazi evinde, 65 yaşında kalp krizi geçirerek hayata gözlerini yummuştur. Cenaze masrafları padişahın emriyle Hazine-i Hassa'dan karşılanmış ve Ayasofya Camii'nde kılınan namaz sonrası Divanyolu'nda bulunan Sultan II. Mahmut türbesinin bahçesine defnedilmiştir. Mezar taşında ise kendisine ait olan şu beyit yazılmıştır. Muallim Naci, Mes'ud-ı Harabati mahlasıyla bazı şiirler yazmıştır. Yazdığı şiirleri eski edebiyatcılar taraftarlarını harekete geçirmiştir. Bu dönemde şairler arasında eski ve yeni tartışmaları baş göstermiş ve kamplaşmalar meydana gelmiştir. Böyle bir tartışma ortamında Muallim Naci, bir yandan yeniyi kavramaya çalışmış, aynı zamanda moda rüzgarına kapılmamak için gayret etmiş, bu tutumuyla da takdir edilmiştir. Ömer Naci, zamanında yeni edebiyat taraftarlarının eskiyi tamamen terk etmek istemelerini, diğerlerinin de eskiyi ayniyle yaşatmak istemelerini yanlış bulmuştur. Naci, hem eski edebiyattan hatta ona kaynaklık eden Arap ve Acem edebiyatlarından hem de Batı edebiyatlarından nazar-ı milli'den uzaklaşılmadan her ikisinden de yararlanılmasını savunmuştur. Ne yazık ki, uzun süre İstanbul dışında kalmış olması ve yabancı dili geç öğrenmiş olması, aslında şairlikte Ekrem'den ve Hamid'den geri kalmayan, hatta onlardan daha iyi olduğu düşünülen Naci'nin şanssızlığıdır. İşte bu nedenlerle O, diğer Tanzimat edebiyatı sanatçılarının aksine Batı edebiyatını daha geç tanımıştır. Ancak tanıyınca da ondan faydalanmayı ihmal etmemiştir; Hugo, Lamartine, Musset ve Voltaire gibi Fransız şairlerden yaptığı ve Ateşpare adlı eserinde yayımladığı çeviriler ile bunu ispat etmiştir. Muallim Naci, Tanzimat şiirinin önemli isimlerinden olup, hem eski şiir zevkiyle hem de Batı'nın şiir zevkiyle sanatını oluşturmuştur. Eserlerini bu anlayışla estetik değere sahip bir şekilde kaleme almıştır. Bir dönem eski edebiyat taraftarlarının lideri gibi görülüp insafsızca eleştirilmiş olsa da aslında Naci, eski edebiyat zevkini inkar etmeden ancak ondan farklı yeni bir edebiyat kurmayı amaçlamıştır. Şiir konusundaki görüşü; ne bütünüyle eskiyi olduğu gibi devam ettirmek ne de körü körüne bir Batı hayranlığına kapılıp kendi edebiyatımızı tümden unutmak taraftarı olmamıştır. Bu bağlamda Naci, Şerif Aktaş'ın kullandığı tabirle tam bir 'mutavassıtın'dir; yani ılımlı ve orta yolu tutan sanatçılardandır. Naci, bilhassa edebi hayatının ikinci devresinde yani Şerare ve Füruzan adlı kitaplarını yayımladığı dönemde daha çok Divan edebiyatı tarzındaki şiirlere yönelmiştir. Özellikle de gazel üzerinde yoğunlaşmıştır. Mehmet Akif Ersoy daha 14-15 yaşlarında şiire ilgi duymuş ve o yıllarda beğendiği ve etkisi altında kaldığı şairlerin başında Muallim Naci gelmektedir. Bu yıllarda Ersoy, daha ziyade Muallim Naci'nin klasik şiir estetiğini sürdürdüğü gazel tarzında kalem ürünlerini devam ettirmiştir. Bu dönemin etkisiyle Akif'in şiirlerinde, Arap ve Fars dili kurallarına göre kurulmuş isim ve sıfat tamlamalarının çokluğu görülmektedir. Arapça ve Farsça kelimelerin oranları, manzumeden manzumeye değişmekle birlikte %60-65'lere kadar çıkmıştır Ancak Akif 'in manzumelerindeki bu dil yapısı çok uzun sürmemiş, daha sonra da sade bir üsluba dönüşmeye başlamıştır. Naci, Tanzimat Dönemi'nin sadeleştirmeyi savunan önemli şair ve yazarlarındandır. Mehmet Akif, daha on beş yaşında iken Doğu ve Batı olarak iki cephe vardı. Tanzimatçıların takipçileri olan, yeni yetişen nesil; Muallim Naci taraftarlarıyla fikir yönünden çarpışma halinde olmuşlardır. Muallim Naci, Mehmet Akif'in mülkiyeden hocası olması nedeniyle Mehmet Akif, Muallim Naci'nin tarafını tutmuştur. Ersoy, yeni olduğu halde, yenilik isteyenler tarafında yer almamıştır. Yaşadığı çevre ve görmüş olduğu eğitim hayatı onu doğal olarak Muallim Naci'ye bağlamıştır. Naci, gazel havzasında, yeni tarzda birtakım güzel şiirler ortaya koymuştur. Mehmet Akif de, Muallim Naci'nin yalnız gazel havzasındaki şiirlerini taklit ederek o şekilde şiirler yazmaya başlamıştır. Ancak daha sonraları bu ilk yazılarını beğenmeyerek yayımlamaktan vazgeçerek yırtıp atmıştır. Durum böyle olmakla beraber bir türlü hocasının tesirinden de kurtulamamıştır. Öyle ki Akif, İstanbul Darülfünununa hoca olduğu zamanda da Muallim Naci'nin \"Tevhid\" adlı şiirini talebelerine yazdırarak bütün bir ders dönemi bu şiiri açıklayıp Muallim Naci'ye olan bağlılığını ve hayranlığını tescillemiştir. Muallim Naci, gerek şiir dilinde gerekse standart dilde yenilenme yolunu aramıştır. Naci Arap ve Fars dilleriyle olan etkileşime temkinli yaklaşarak, milliliğin önemini dile getirmiş ve sahiplenmiştir. Gelenek ve yenilik arasında dengeli bir tutum sergilemiş olmakla beraber kendine has bir \"yenilik metodu\" oluşturmaya çalışmıştır. Naci, edebiyatta Doğu-Batı ayrımına gitmeksizin her iki tarafında örneklerinin seçilerek alınması gerektiğini ifade etmiştir. Bununla beraber asıl model alınması gerekenin milli ahlaka uygun olması gerektiğini savunmuştur. Seçkide esas olması gerekenin \"güzellik\" ve \"gereklilik\" olduğunu, bu bağlamdan olarak öncelikle ana kaynak olan doğu edebiyatının okunması ve varsa eksikliklerin tespit edilerek bunların Batı'daki gerek sanat ve gerekse edebiyattan seçilerek alınmasını ileri sürmüştür. Bu alıntılarında sanatsal ve işlevsel olarak yüksek değere sahip olması gerektiğini ifade etmiştir. Naci, sadece edebiyatta değil müzik, tiyatro ve dilde de milliğe ehemmiyet vermiş ve bu doğrultudaki milli edebiyatçılara yakın olmuştur. Milli edebiyat cephesini öncelediği için eserlerini de buna bağlı olarak vermiştir. Naci'ye göre her hangi bir konu hakkındaki görüşler bulundukları coğrafyaya göre değil, asıl farklı görüşler bu görüşlerin yorumlanma sürecinde ortaya çıkmaktadır. O'na göre her milletin kendine özgü değerleri vardır. Belirli fikirler-düşünceler de kendi süzgecinden ve tarihsel deneyimlerinden geçirilmek suretiyle işlenmektedir. Bu nedenle Naci'ye göre edebiyatın içeriği, muhtevası evrensel ancak muhtevasının işlenmesi, yorumlanması ise millidir. A.Yalçın-A.Hayber. (1985). Muallim Naci, Islahat-ı Edebiyye. Ankara: Akabe Yayınları. Korkmaz, Z. (2005). Mehmet Akif Ersoy ve Türkçe. Türk Dili Üzerine Araştırmalar, II, 44-45. Tarakçı, C. (1994). Muallim Naci Efendi Hayatı ve Eserlerinin Tedkiki. Samsun: Sönmez Ofset Matbaası. Uçman, A. (1998). Muallim Naci. İstanbul: Timaş. Uçman, A. H.-H. (1997). Muallim Naci'nin Şiirleri. Ankara: MEB Yayınları. Ünsal, N. (2016). AKIF'I ETKILEYEN ŞAHISLAR VE ŞAIRLER. \"AKİF'İ ANMAK ASIM'I YAŞAMAK\" BILDIRILER KITABI (s. 95-98). Burdur: BURDUR MEHMET AKİF ERSOY ÜNİVERSİTESİ. Vatandaş, C. (2022). Mehmet Akif Ersoy Hayatı- Düşünceleri-Eserleri. (s. 725). Ankara: TBMM Basımevi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/basra-korfezinde-bir-inci-doha-k5931.html", "text": "Şöyle bir şehir düşünün ki; Louvre Piramidinin mimarı tarafından tasarlanmış harika bir müzesi, sizi Venedik'te hissettirecek Quartier Kanalı, etnik çarşısı Souq Waqif, kilometrelerce uzayan Corniche denilen sahil şeridi, Mannathan benzeri devasa gökdelenleriyle West Bay, şahin hastaneleriyle her gününüzün dolu dolu geçeceği bir şehir var desem. Adını televizyon haberlerinde duyduğum Doha'ya gitmeye karar verdiğimizde 2015 yılının şubat ayıydı. Türkiye'de havanın buz gibi olduğu zamanlarda birkaç saat uçuşla sımsıcak yerlere gitmeyi seviyorum. Her ne kadar dağ, doğa tatillerini daha çok sevsem de insan eliyle yapılmış eşsiz binaları ve yapıları görmek de ilgimi çekiyor. Bu yüzden hakkında fazla bir şey bilmediğimiz Doha üzerine birkaç hafta araştırma yapıp yola çıktık. Doha bildiğiniz gibi Katar Emirliğinin başkenti. Katar 1971 yılında bağımsızlığını ilan etmiş olsa da Doha'nın geçmişi 1825 yılına dayanıyor. Toplamda iki milyon nüfusa sahip Katar'ın 1.4 milyonu Doha'da yaşıyor. 132 kilometre karelik ülkenin her yerinde inşaatlar vardı biz gittiğimizde. Havaalanına geldiğimizde sıcak bir hava bizi sarıyor kış günü. Montlarla geldiğimiz ülkede hemen kısa kollu giyeceklere geçiyoruz. Yaklaşık on kilometre yol giderek otelimize giriş yapıyoruz. Hemen bavullarımızı bırakıp çok merak ettiğim yapı olan İslam Eserleri Müzesine gidiyoruz. Bu güzel yapının mimarı Pritzker Mimarlık Ödülü sahibi yüz yaşında ki Çin asıllı Amerikan I.M. Pei. Müzenin içini de geziyorum. Anadolu İslam eserlerinden de örnekler olduğunu görüyorum. Bahçesi zaten yemyeşil, kocaman. O zaman 11 yaşında olan kızım mutluluktan çimenlerde takla atıyor. Doha'da her yer tertemiz ve çiçeklerle donatılmış. Güneşin etkisiyle mutluluğumuza diyecek yok, zamanımız nasıl olsa bol, her yeri sindire sindire gezeceğiz. Doha'ya gelenler daha çok aktarma yapacak olan yolcular, fazla zamanları yok genelde bu yüzden hızlıca şehri turluyorlar. Buradan Katara Kültür köyüne geçiyoruz. Bilet alıp eski Katar halkının yaşamına ait eşyalara bakıyoruz ama bizim Anadolu kültürü kadar katmanlı olmadığından basit buluyoruz. Sahile de yakın olduğundan o altın gibi kumsalda yürüyoruz. Hava çok güzel. Özellikle Corniche denen sahil şeridinin manzarası harika. West Bay bölgesinde ki gökdelenler bizi büyülüyor. O bölgeye akşam gidiyoruz, her bina ışıl ışıl, muhteşem. Quartier kanal bölgesi insan eliyle yapılmış binalar, mağazalar, kanal üzerinde gezen gondollar ile sanki Venedik. Villagio Mall büyük bir alışveriş merkezi, içinde zengin mağazalar var. Üzeri kapalı ama gökyüzü gibi yapılmış, havadar gözüküyor. Mağaza gezisi sevmesem de buradan hoşlanıyorum. Sahil kısmında bir de The Pearl var yani inci heykeli. Ülkenin inci avcılığı yaptığı zamanları simgeliyormuş, biz de anı olsun dedik ailece fotoğrafımızı çektik burada. Neredeyse tüm Arap ülkelerinde olan yöresel çarşıya sıra geliyor. Souq Vaqif.. İçeri de birçok dükkan var, çeşit çeşit kıyafetlerin, kumaşların, eşyaların satıldığı. Canlı hayvan satan yerlerde çok, nargile içilen kafeler, arap yemekleri yapan lokantalar da var. Kızımın eline süslü kınalardan yaptırıyoruz çarşaflı bir kadına. Gün boyu sıkılmadan geziyoruz. Bize çok ilginç gelen bir şeyle de karşılaşıyoruz; şahin hastanesi. Dışarıdan içeride ki bir sopa üzerine tünemiş büyük kuşlar görüyor, neden burada tutulduklarına anlam veremiyoruz ilk önce. Sonradan Arap kültüründe şahin yetiştiriciliğinin önemini öğreniyoruz. Onların bakımını sağlayan hastaneymiş burası. Dolu dolu gezdiğimiz beş gün yaşadık Doha'da. Biz yapmadık ama çöl safarisi de yapabilir, yalancı Maldivler denen Banana adasına da gidebilirsiniz. İhtişam, güneşli ve sıcak iklim, deniz bize farklı bir tatil yaşattı. Çok bilinen Dubai'den farklı bir alternatif olarak tavsiye ederim. Aynı tarihin kaderini yaşayan yani başımızdaki bir çöl coğrafyasına, bir kaç günlüğün tasvirini hoş bir seda olmuş bir yazı. Bakış açısına bir ufuk mahiyeti olmuş. Kaleminiz dert görmesin."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/siyeri-yasayarak-okumak-k4459.html", "text": "Okunan kitapların, ağırlık verilen kitap türlerinin kişiden kişiye değişen pek çok tercih sebebi vardır. Kişinin alanı gereği okuması gereken kitaplar, zevk aldığı için okuduğu kitaplar, gündemde çok yer etmesi sebebiyle merakını celbeden kitaplar, son yıllarda yaygınlaşan bir sebep olarak, okuma gruplarında belirlenen kitaplar, şeklinde uzatılabilecek bir liste hazırlamak mümkün. Siyer benim için düzenli olarak yaptığım okumalar arasındaydı. Her daim devam ettiğim bir siyer kitabı olur, günde 1-2 sayfa da olsa devamlı okumaya gayret ederdim. Fakat üzüldüğüm bir husus vardı ki Efendimiz'e olan muhabbetimden bağımsız olarak, siyeri arzu ettiğim iştiyak ve merakla değil bir vazife olarak okuyor ancak siyer okumalarımın ilgi alanı kategorisine çıkmasını arzuluyordum. Ta ki Fatma Bayram Hoca'nın siyer derslerini dinleyene kadar... Fatma Hoca'nın önünde ortalamadan çok farklı, sıra dışı bir kitap yoktu; ancak hoca kitabı 'okuma yaparak' okuyordu. Bir vakıa o gün sahabeye ne diyordu, bugün bizlerin hayatında nereye temas ediyor? O gün o hadisede kazananlar nasıl kazanmış, kaybedenler neden kaybetmiş? Gibi soruları da kapsayan geniş açılımlar yapıyordu Fatma Hoca. Hocamın derslerini, bir siyer dersi takip edeyim diye düşünüp yine vazife olarak dinlemeye başlamıştım ancak bir sonraki bölümü merakla, istekle beklediğimi fark edişim şükür ve mutluluk sebebi oldu benim için. Celaleddin Vatandaş'ın Hz. Muhammed'in Hayatı ve İslam Devleti kitabının Medine dönemini anlatan 2.cildini okuduğum sürece denk gelmişti bu açılım ve kitaptan istifademin bu vesile oldukça arttığını fark ettim. Celaleddin Vatandaş tarafından yazılan kitabın oldukça özenli hazırlandığı her bir sayfasında belli oluyor. Öncelikle kitap sistematik bir şekilde ilerliyor, isabetli başlıklar altında, gerektiğinde çizimlerle desteklenerek, konuyla ilgili derli toplu bilgileri edinebiliyoruz. Ufak tefek birkaç hata dışında yazım yanlışı, anlatım bozukluğuna rastlanmayan oldukça temiz bir dili var. Kitabı belki farklı ve yüksek nitelikli kılan özelliği hocanın kaynaklardan bolca istifade etmiş olması. Yazımı 13 yılda tamamlanmış kitap, kaynakçasında 236 kitap barındırıyor. Teknik bilgiler bir tarafa kitabı okuma sürecinde nasıl hislerle ilerlediğime ben de neler bıraktığına dönüp bakmak bu okuyuşun esas gayesine ulaşıp ulaşmadığını bilmek açısından önemli bir kıstas oldu. Efendimiz'in hayatına dair olaylar İslam tarihi açısından son derece önemliyken, olaylar esnasında sergilediği tutum ve davranışlar toplumsal ve kişisel ilişkiler için birer ufuk olması hasebiyle çok kıymetli. Örneğin Medine'ye hicret ettiklerinde mescit inşa etmesi bir olay; ancak evinde misafir olduğu ailenin, Efendimiz'in yanına çok sık misafir gelmesi sebebiyle, zorda kalmaması, rahatsız olmaması adına bu süreci çok hızlandırması bir hassasiyet zirvesidir. Hanımlarının kendi aralarında yaşadığı ufak çekişmeler sebebiyle bir gün Efendimiz'e bal şerbeti içtiğinde ağzının koktuğunu söylemeleri üzerine, O , anında bundan sonra içmeyeceğini söylüyor. Eşlerinin balın ağız kokuttuğu iddiasına anında inanmasına sebep olan saflığın zirvesi. Öte yandan en ufak rahatsız edici bir kokuyu, kiri üzerinde barındırmaktan imtina eden temizliğin zirvesi. Hz. Osman yanında vefat ettiğinde hüzünlenip ağlarken hassasiyetin zirvesi; ancak aynı anda 'Ey Osman Allah'ın sana ikramda bulunacağına şahitlik ederim' diyen sahabeyi uyaran, 'Onun için hayır dilerim ama Allah'ın ona ne yapacağını ben bile bilmiyorum' diyen itidalin zirvesi. 'Ben hüzünlerin peygamberiyim ve hüzün benim ayrılmaz arkadaşımdır.' diyen peygamberimizin hayatını okuyup hüzünlenmemek, gözyaşı akıtmamak pek mümkün değil. Bu siyer yolculuğunda beni en çok etkileyen anlar Efendimiz'in insanlar karşısında çaresiz kaldığı, haksızlığa uğradığı anlardı. Büyük emeklerle yetiştirilmiş 40 sahabesini kendilerine dini anlatması için öğretmen talep eden kabileye gönderdikten sonra şehit edildikleri haberini aldığındaki ciğer sızısını hissetmemek mümkün değildi. Bedir Savaşı'nın Ramazan ayına denk gelmesi sebebiyle oruçlu olan sahabelere savaş esnasında güçlü olmaları gerektiği için oruçlarını bozmalarını söylediğinde bunu tavsiye olarak düşünüp ısrarla oruca devam eden sahabeyi, sıcağın, yoğunluğun, yolculuğun, gerginliğin ve belki korkunun arasında bir de ikna ile uğraşmak zorunda kalmanın getirdiği zor halde bile 'Ey söz dinlemeyen topluluk orucunuzu açın.' şeklinde sitemle hitap ederken bakışlarımı yere indirip özür dilemek istedim. Özellikle ganimetlerin çok olduğu savaşlar sonrası, biraz daha pay almak isteyenler, sesini yükseltenler, Efendimiz'i neredeyse haksızlık yapmakla itham eden ağırlığı münafık olanlar mescide geldikçe yerin dibine girmek, kulaklarımı kapatmak istedim, O'nun zaten bildiği ve söylediği gibi 'Bilmiyorlar ey Allah'ın Rasulü, üzülme.' demek istedim. Ah... Hudeybiye... Çıkmak zorunda oldukları vatanlarına, umre yapmak üzere yola çıktıkları Mekke'ye, meşakkatli uzun bir yolculuğun ardından ulaşmış, ihramlarını giymiş tam manasıyla kendilerini hazırlamışken giremeyeceklerini öğrenen, antlaşma maddelerini sindiremeyen, umre yapmadan dönmeyi kabullenemeyen sahabe ve onlar karşısında Efendimiz'i okurken zorlandım en çokta... Havaalanından uçağa binip, indiğim yerde geri dönsem bile yaşayacağım hayal kırıklığıyla kıyaslanamayacak şartlar içerisindeki sahabeden biri olsaydım sergileyeceğim tavırdan emin olamadım. Celaleddin Vatandaş'ın siyerinde haddim olmadığını düşünsem de belirtmeden geçemeyeceğim tek bir itirazım var. Hoca belki de insanların akıllarını kullanmasını teşvik, dini hassasiyetlerinin kullanılarak kendilerinin kandırılmasına mani olunması ve hurafelerden arınmak adına sorgulamaya ve itiraza teşvik edici bir yaklaşım tercih ediyor. Bunu yaparken sahabenin Efendimiz'e 'Bu ayet mi, senin görüşün mü Ey Allah'ın Resulü?' diye sordukları, 'Hayır' dedikleri yerleri örnek gösterip, 'Bakın peygambere bile itiraz edilmiş, O dahi sorgulanmış' şeklinde, olumlayan bir yaklaşımla sunmuş bu durumu. Aklın devreden çıkarılmasını, sonsuz itaati kabul etmeyen bir okur olmakla birlikte Allah ve Resul'ünün bu durumun istisnası olduğu kanaatindeyim, pek çok büyüğün de ifade ettiği gibi... Kaldı ki siyer boyunca karşılaştığımız itiraz sahnelerinin ekseriyetle sonu hüsran oluyor, itirazı edenler pişman oluyor, özür diliyor veya ciddi bir sonucu olmuşsa tevbe ediyor. Hiçbir yerde 'İtiraz etmekle iyi ettiniz, sonucu güzel oldu.' onayı alan bir ayet, hadis zikredilmiyor, Efendimiz'e rağmen yapıldıktan sonra sonu bereketli olan bir iş örneği görmüyoruz. Öte yandan Allah ve Resul'ü daha iyi bilir diyenler övülüyor. Çok hoş, samimi bir aktarım olmuş. Teşekkür ederiz..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/islama-gore-kisisel-gelisim-vedat-aydin-k878.html", "text": "Mehmet Burhan, Kitaphaber için kaleme aldı. Kişisel gelişim insan hayatında düzenin ve istikrarın en iyi biçimde uygulanması anlamına geliyor. Yirminci yüzyılla birlikte gelen modern çağ insanı şehirleşme kültürüyle yaşamaya başlamıştır. Şehirleşme kültürü ise insan yaşamına etkilerini bir çok yönde göstermiştir. İntaharlar, boşanmalar, şiddetli geçimsizlik, savaşlar bunlardan sadece birkaçıdır. Aslında Kuran'ı Kerimde bunların yolu açık bir dille gösterilmiştir. Ancak günümüz insanı bir nevi popüler kültür haline gelen kişisel gelişim kitaplarına tapar olmuştur. Vedat Aydın ise bu sorunu Kuran'ı Kerim'in ışığında incelemiş ve bir çok aksaklık farketmiştir. Bulduğu yanlışlıklarıda bu kitapta toplamıştır. Kitapta en çok dikkat çeken şey, kişisel gelişim kitaplarının insanları bencilliğe yönlendirmesidir. Aslında bir kaç kişisel gelişim kitabını incelediyseniz bunu göreceksinizdir. Vedat Aydın ise bu duruma Kuran'ı Kerimden ayetlerle cevap vererek göstermektedir. Kişisel gelişim kitaplarının çürümesini ortaya çıkarırken hepsini ayet ve hadislerle sabitleştiren yazar, doğru insan tasvirinide Kuran'ı Kerim'e göre yapmaktadır. Doğru insan tasviri ise kişisel gelişim kitaplarındaki insan tasvirine hiç benzememektedir. Kuran'ın gözünden insanı tanımlaması ise şöyledir. 3- İnsanın iyilik ve kötülük kailiyeti vardır. 6- Sabır ve Tahammül bakımından zayıftır. 9- Musibet verilince ümitsiz olur, nimet verilince yüz çevirir. Yukarıda insanın Kurandan yansıması görülmektedir. Kişisel gelişim kitaplarında ise insan yücedir ve istediğine sahip olmalıdır düşüncesi yer almaktadır. Bu düşüncesini desteklemek için belirli kriterleri geçmesi gerekmektedir. Bu kriterlerin belirlenmesinde ise başkalarının hakkını gözetmeksizin bencil bir davranış takınmasını ön görmektedir. Bunu yenebilmesi için ise kişisel gelişim kitabı yazarı Kuranın bütün tefsirlerini okuyup hayatında tatbik etmesi gerekmektedir. Kişisel gelişim kitaplarını yazanlar genelde kendilerini en üst seviyede görürler. Bu onların hiçbir hata yapmayacağını gösterir. Oysa Kuranda insanın acizliği açık bir dille gösterilmiştir. Aciz olan insan hata yapar ve bu hatalarından af dilemezse yanlışa sürüklenir. Hata yapan insan normaldir hata yapmayan insan anormal olur. Hata yapmayan insan olmaz çünkü melekler hata yapmazlar sadece. Kitabın dili sade ve keskindir. Kişisel gelişim kitabının aslında Kuran'ı Kerim'in olduğunu belirten yazar bütün açıklığıyla kişisel gelişim kitaplarının çöküşünü göstermektedir. Hayatımızı gerektiği şekilde yaşamamız için mutlaka yüce yaratıcının dediklerine uymamız şarttır. Anne ve babaların mutlaka okuması gereken kitaplardan birisidir. Çocuk terbiyesinde önemli rol üstlenecektir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/uskuplu-yazar-necati-zekeriya-k5673.html", "text": "1928 yılında Makedonya'nın Üsküp şehrinde doğan Necati Zekeriya ilk orta ve yükseköğrenimini aynı şehirde tamamladı. Felsefe öğreniminden sonra öğretmenlik ve gazetecilik yaptı. Şair olarak tanınansa da çocuklar için kısa hikayeler yazdı. Altmış yıllık ömründe deneme ve eleştiri başta olmak üzere çok sayıda çevirisi yayınlandı. Sevinç, Tomurcuk, Kuş adlı çocuk dergilerini yönetti. 1989'da hayata gözlerini kapatan yazar çocuklar için çok sayıda antoloji yayınlandı. Kitapları Baklanlarda konuşulan diller de dahil olmak üzere diğer dünya dillerine çevrildi. Çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlattığı ve Türkçeye çevrilen \"Bizim Sokağın Çocukları\", \"Yeni Sokağın Çocukları\" ve \"Bizim Sokağın Romeo ve Jüliyeti\" adlı üçlemesinin 96 sayfalık ikinci kitabı Yeni Sokağın Çocukları'nda bulunan 25 kısa öykünün sondan bir önceki hikayesinden bahsetmek istiyorum sizlere. Kuzey Makedonya'daki Türk köylerinden olan ve aynı zamanda bendenizin de köyü olan Kocacık'ın ilkokuluna adını vermiştir. Şimdi gelelim kitabın kahramanı Orhan'ın kısa öykülerinden biri olan \"Orhan'la İlgili yirmi dördüncü öykü ya da Orhan'ın bir dakikalık tembelliği\" adlı öyküye. Kanımca üşengeçliğin sebep olacağı durumları çocuklara anlatmak adına oldukça değerli bir anlatı. İki buçuk sayfadan oluşan kısa öyküyü buraya olduğu gibi naklediyor ve Kuzey Makedonyalı çocuk yazarının kitaplarının Türkiye'de daha çok okura ulaşmasını temenni ediyorum. \"Belki inanmazsınız ama Orhan bu sabah bir gözünde sevinç, bir gözünde de acıyla uyandı. Sevinçliydi, çünkü birkaç gün sonra okullar kapanıyordu. Doludizgin koşacak, oynayacak, oynayacaktı. Acılıydı, çünkü annesiyle babası tatile gidecek; o, ninesiyle, dedesiyle kalacaktı. Orhan şimdi yalnızdı evde. Babası okula, annesi işine, babaannesi sütçüye, büyük babası da pazara gitmişti. Telefon çaldı. Orhan yerinden kalkmadı. \"Herhalde biri babamı arıyor\" dedi. Oysa babası onu arıyordu, onu da tatile götüreceklerini söyleyecekti. Tekrar telefonu çaldı. Orhan gene yerinden kalkmadı. \"Herhalde biri annemi arıyor.\" dedi. Oysa annesi onu arıyordu onu da tatile götüreceklerini söyleyecekti."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/avusturalyada-turk-isi-dondurma-k4725.html", "text": "Yukarıdaki açıklamanın yazılı ve sesli görüntüleri eşliğinde başladım \"Türk İşi Dondurma\" isimli filmi izlemeye. Bir dönem filmi olma özelliği taşıyan yapımın çekimlerinin İstanbul Kemerburgaz'da, yedi bin metrekarelik büyük bir platoda kayda alındığını yazılı basından takip etmiştim. Gerçek bir hikayeye dayanan kurgusuyla başkarakterlerden birinin seyyar dondurma satmasından mütevellit \"Türk İşi Dondurma\" ismiyle 2019 yılında gösterime giren filmin yönetmenliğini Can Ulkay, yapımcılığını Mustafa Uslu, senaristliğini Gürkan Tanyaş üstlenmiştir. Başrollerinde; Ali Atay , Erkan Kolçak Köstendil , Şebnem Bozoklu bulunmaktadır. Köklerinde Makedon göçmenliği olan biri olarak filmi izlememdeki temel sebebin \"Üsküplü Dondurmacı Mehmet\" olduğunu belirtmeliyim. Sonrasındaysa, Ali Atay 'ın Balkan göçmeni rolündeki başarısının altını çizmeliyim. Role uyumlu fiziksel özelliklerinin desteklediği yerinde şive telaffuzuyla rolünün hakkını teslim etmiştir. Film hakkında bir şeyler söylemeden önce önemli not olarak şu hususu belirtmekte fayda bulunmaktadır: Bazı kaynaklarda, Türk olup olmadığı hakkında çeşitli iddialar olan filmin kahramanlarının Osmanlı vatandaşı olmakla birlikte Afgan ve Hint asıllı mülteciler olduğundan bahsedilmektedir. Hint Müslümanı olduklarına değinilen bu kişiler için sarf edilen söylevin dayanak noktasının her iki ülkenin İngiliz sömürüsü altında olmasına ve esir olarak bulundukları gemiden Avusturalya 'ya kaçtıklarına işaret edilerek açıklama getirilmektedir. Okumakta olduğunuz yazıda bu türde bilgilere değinilmeyerek, yapımcının gerçek bir hikayeden kurgulandığını deklare etmesi noktasında sabit bir duruş sergileyerek sıradan bir seyircinin penceresinden yapım değerlendirilecektir. Filme mekan olan kentteki sinema salonlarının reklam panolarına devlet eliyle \"Çocuklar buraya gelin, sizi istiyoruz!\" afişlerinin asıldığı, Avusturalyalı ailelerin çocuklarını gözyaşlarıyla ve hıçkırıklarla cepheye uğurladığı anlarda savaş karşıtı bir kısım halkın \"No war! \", \"Stay ar home! \" sesleri birbirine karışmaktadır. İlgileri olmadıklarını düşündükleri bir savaşa evlatlarını göndermek istemeyen anne babaların sesleri cılız bir \"barış\" çağrısı olarak kalmaktaysa da filmde yer alması, izleyene az da olsa umut vermektedir. \"Ayla\", \"Naim\", \"Çiçero\" ve \"Müslüm\" filmlerinin yapımcısı Mustafa Uslu 'nun tarihi olayları kayda alma tutumunun ürünü olan filmin yönetmeni, \"Ayla\" nın da yönetmenliğini yapan Can Ulkay 'dır. Vatansever iki Türk 'ün savaştan haberdar olunca ülkelerine dönmek isteği hissetmeleri olağan karşılanabilir bir durum iken olağan dışı olanın yaşam sürdükleri koskoca ülkeyi karşılarına alma cesareti göstermeleridir. Takdir edilesi bu süreci müthiş bir yapım olarak izleyeceğimi sanma süresinin bir-iki dakika devam etmesi hayal kırıklığına neden oldu. Oysaki, bahsi geçen bir-iki dakikada oldukça yoğun duygu yaşatarak izleyeni derin bir muhakemeye sürükleyen filmin ilk sahnesinde beklenti arşa çıkar nitelikteydi. Şahsi fikrimce filmin konusuysa \"nefis\" ti. İzledikçe \"Daha iyi kayda alınsaydı keşke.\" dedim üzülerek. Yapımda en çok eğreti olanın espri yapmaya gayret ettirilen, \"eksik akıllı\" izlenimi veren ve kafası karışık karakterler oldu. Daha derinlikli karakter çözümlemeleri olsaydı ve bu karakterlerin kimlikleri, geçmiş yaşantıları, hayat görüşleri aktarabilseydi çok başka bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Avustralya 'ya nasıl geldikleri, aileleri, doğdukları yer, savaşa neden bu kadar çok gitme isteğinde oldukları anlatılsaydı. Çok değil sadece birkaç dakika sürecek olan bu yatırım filme çok katkı sağlayabilirdi. Böylece seyircinin derinlik beklentisi karşılıksız kalmazken film ve konusuyla içselleşme ve daha evrensel bir bakış mümkün olabilirdi. Mevcut haliyle tüm bu sorular soru işareti olarak kalmakta, karakterleri bu eyleme sürükleyenin ne olduğu bilinmez olarak kalmaktadır. Film ilerledikçe; bir filmin ruhunu izleyiciye derinden hissettirmekte aracı görevi üstlenen yakın çekim sahnelerin göz ardı edildiği izlenimi uyanmaktadır. Yüz ifadesi ve duygu aktarımlarında ayrıntılara zum yapıldığında; izleyen filme uzaktan bir katılımcı değil hikayenin içindeymişçesine kendisini merkezde hissetmektedir. Filmde bu noktaya odaklanılmış olsaydı; kahramanlardan birinin eşiyle yeni doğmuş bebeğini diğerinin ise gülüşüne hayran olduğu konuşma ve işitme engelli sevdiğini Avustralya'da bırakmak gibi zor bir kararı verirken hissettikleri daha anlaşılır olabilirdi. Verilenin ne kadar zor bir karar olduğunu, gidip de dönememe ihtimalinin gölgesinde karakterlerin gelgitlerine yer verilseydi bu gelgitlerin ne kadar doğal ve insani olduğu ve neden kendilerini gitmek zorunda hissettikleri da gözle görülür ve hissedilir olurdu. Ne yazık ki şu haliyle izleyen bunu hem görememekte, hem hissedememektedir. \"Madem gidemiyoruz, biz de düşmanla burada çarpışarız.\" diyen bu iki kişiyle izleyen arasında bir iletişim kanalı açılmış olabilirdi. Böyle bir oyuncu kadrosu ve bu kadar güzel bir hikayeyle büyük bir başarı elde edilebilirdi. Montaj hatası olarak değerlendirilebilecek bir örnek vermek gerekirse; Deveci Ali 'nin eşinin ve çocuğunun cansız bedenini kucakladığı anlarda Dondurmacı Mehmet 'in birden arkasında belirivermesi gösterilebilir. Oldukça duygu yüklü bu sahnede karakterin yüzüne odaklanan seyircinin gözünü tırmalayan bir görüntü olmuş o an. Mantık hatalarından bahsedecek olunursa iki örnekleme yapılabilir. Örneklerden ilki; Dondurmacı Mehmet 'in sevdiklerinin öldüğünü gördüğü anda şöyle bir kapıdan bakıp gitmesi, sevdiği kadın oracıkta ağlarken o yokmuş gibi davranması duygusal bir sahne için biraz garip durmaktadır. \"O manzara karşısında hiç mi etkilenmedi yani?\" diyecek kadar da hayrete düşürücüdür. Bir mantık hatalarının ikincisi ise; konuşma ve duyma engelli Maria ın onca insan yanı başında öldürülürken vazoya çiçek koyduğu sahnedir. Bir veya birden fazla duyusunu kullanamayanların, diğer duyularının gelişkin olduğunun bilimsel olarak kanıtlanmış olmasından ötürü; söz konusu sahnede çok sayıda kurşunun hızını, titreşimini, havada oluşturduğu akımı Maria nasıl hissetmez? Diyelim ki hissetmedi en azından son anda bir farkındalık anı kayda alınabilirdi. İşin özü; bu sahne daha başka olmalıydı. Tıpkı Dondurmacı Mehmet 'in cansız bedenler başında şöyle bir kapıdan bakıp gitmek yerine, doğal refleks olarak o anda ağlamakta olan sevdiceği Maria 'ya sarılmasının beklendiği gibi. Bir eleştiri olmamakla birlikte, karşılık bulmayan bir beklenti defilmin müzikleri üzerinedir. Fahir Atakoğlu 'nun müzikleri tartışmasız harika, diyecek söz, orası net. Ancak, gurbette olan iki vatan sevdalısı Türk 'ü konu alan yapımda bir parça memleket tınısı duymak istedi bu kulaklar. \"Çanakkale İçinde\" uygun görülen enstrümanlarla yine uygun görülen uyarlamayla kısacık da olsa verilebilirdi örneğin. Ya da; nereli olduğu sorulduğunda göğsünü gere gere \"Üküpliyım ben.\" diyen dondurmacı Mehmet 'in ön planda olduğu sahnelerde inceden inceye \"Bir Fırına Tuttu Bizi\" işitilebilirdi. Filme dair belki de en temel bilgi olan \"Bu Türkler nasıl Avusturalya 'ya gitti?\" sorusu yanıt bulmamakla beraber yapımın emek istediği aşikardır. Bu gerçekliğe rağmen, çekim kalitesi ve yeni inşa edildiği çok belirgin olan plato mekanları göz önüne alındığında filmin \"aceleye gelmiş\" bir hali olduğu çıkarımında bulunulabilir. Biraz daha üzerinde çalışılmış olsaydı; savaşın bir kazanım olamayacağı, kahramanların neden cepheye neden bu kadar çok gitmek istedikleri, savaşın cereyan ettiği yere binlerce kilometre uzaklıkta birbirini tanımayan insanların arasında beliren düşmanlığın yersizliği ve anlamsızlığı daha iyi anlatılmış olurdu. Evrensel bir iş çıkartılması ihtimalinin kaçırılmış olduğu filmin; akıcı, izleyeni sıkmama güzelliği ve ülkenin sembolü kanguru görseline rağmen plato filmi olduğu söylenebilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kuran-kitapligi-degerlendirmeleri-k4368.html", "text": "Çocuklar ve gençler için hazırlanmış öykü-hikaye tadında bir anlatımı olan bir eser. Peygamberler tarihinin çocuklar için olanı olarak ifade edersek hata etmiş olmayız. Nedvi, Arapça olarak bu eserin bir ilk olma özelliği taşıdığını ifade ediyor. Bu kitabın yazılış hikayesi ile ilgili Nedvi, yeğeninin sürekli hikaye kitabı okuduğunu fakat okuduğu hikayelerin dini içerikli olmadığını, peygamberlerin hayatını anlatan hikayeler aradığını, bulamayınca da kendisinin yazdığını ifade ediyor. \"Birinci bölümde, hidayet ve iman ilişkisini ele aldık. Yaratılmada hiçbir fonksiyonu olmayan insanın hidayet ve iman ilişkisindeki fonksiyonunu ve gayretini, Allah'ın, kulun bu gayretine nasıl karşılık verdiğini ve bunu Kur'an'ın nasıl açıkladığını belirlemeye çalıştık. İkinci bölümde, ibadet ilişkisini inceledik. Bu ilişkide Allah ile kul arasındaki karşılıklı bağların nasıl tecelli ettiğini, ibadet ve dua ile Allah'a yaklaşan kulun ulaştığı ve elde ettiği sonuçların neler olduğunu ve Kur'an'ın bunu nasıl anlattığını belirtmeye çalıştık. Üçüncü ve son bölümde Allah'ın kulu ile olan \"rububiyyet\" ilişkisini açıklamaya çalıştık. Bir ismi de \"Rabb\" olan Allah'ın terbiye edici vasfının kulları ile olan ilişkisi nelerdir? Allah bunu Kur'an'da bize nasıl açıklamıştır? Allah-kul ilişkisinin en son noktası olan Allah'ın kullarına olan ebedi mükafatını, cennet, nimet, sevgi, muhabbet, rıza ve saadetini Kur'an'ın açıklamalarıyla anlatmaya çalıştık. Kur'an, insan, kadın, iman, salih amel, maruf ve münker, emri bil maruf nehyi anil münker, iblis-şeytan, ahiret, vahiy, peygamberlik ve Kur'an'da dinler kavrsamsal olarak ele alınıyor. \"Günümüzde ilgi odağı haline gelen beden dili, herkes gibi bizim de dikkatimizi çekti. Bu konuda yaptığımız araştırmalar bizi Kur'an metnini beden dili açısından incelemeye itti. Modern dilbilim ışığı altında Kur'an metnini dilbilimin farklı bilim dalları açısından değerlendirmeye tabi tuttuk. Gördük ki ta 7. asırda Kur'an, hayvanların da bir dilinin olduğunu örneklendirerek; mesajını sunarken sözlü dili, semiyolojinin konusu olan evrendeki tabiat işaretlerini, sembol dilini ve beden dilini mesaj aracı olarak kullanmada eşsizliğini ortaya koymuştur. Kur'an'ın günümüze kadar yapılan yorumlarında O'nun, beden dilini mesajlarında araç olarak kullandığına dair üç-beş kelimeyi geçmeyen ve bilinçsizce yapılan açıklamalar dışında fazla bir bilgiye rastlanmaz. Sosyal bilimler alanında dilbilim ve onun bilim dallarından biri olan beden dilinin farkına geç varılması, bunda etken olabilir. \"Bir düşüncenin anlaşılmasında kavramların çok büyük bir önemi vardır. Bu nedenle anlaşılarak yaşansın diye indirilmiş olan Kur'an'ın, söz konusu bu anlaşılma süreci içerisinde öncelikle kullandığı kavramların anlaşılması gerekmektedir. Kavramlar doğru anlaşıldığında muhakkak ki düşünce de doğru anlaşılacaktır. Yaşayan her şey gibi kelime ve kavramlar da zamanla değişmekte, yeni anlamlar kazanmakta ve eski manalarından bir kısmını ya da tamamını kaybedip başka bir anlamda kullanılabilmektedirler. Bu nedenle Kur'an bağlamında bir kelime ya da kavramın şu anda hangi anlama geldiğinden çok, vahyin o kelime ve kavramı kullandığı anda söz konusu kelime ve kavramın hangi anlamlan ihtiva ettiği daha önemlidir. Çünkü vahiy, kavramı, o günkü manasında kullanmıştır. Başka bir ifade ile Kur'an, kullandığı kavramları, anlam sahalarını arka planlarını dikkate alarak kullanmıştır. Bunu tespit etmenin önemli bir yolu da Kur'an'ın ilk muhatabı durumundaki insanlardan bize kalan yazılı ve sözlü kültürün iyiden iyiye incelenmesidir. Kur'an'da insanların uyması veya kaçınması istenilen inanç, söz ve davranışların, Allah'ın istediği şekilde oluşabilmesi, bu kavramların iyi ve doğru anlaşılmasına bağlıdır. Eğer Kur'an'da kullanılan kavramlar yanlış anlaşılırsa uygulama da yanlış olur. Bu takdirde istenilen sonuca ulaşmak mümkün olmaz. Bu sebeple Kur'an kavramlarının çok iyi anlaşılması, izah ve tahlil edilmesi gerekir. \"Çocukla ilgili bahislerin tespiti maksadıyla Kur'an-ı Kerim'e atf-ı nazar edince, gerçekten gördük ki, O, \"mübin bir temel Kitap\" olma vasfına uygun şekilde, çocukla alakalı ana bahisleri, mühim meseleleri açık seçik olarak beyan etmekte, problemleri hail ü fasl eylemektedir. Ayrıca, çocukla alakalı o kadar çok meseleye yer vermektedir ki, bunlardan sadece bir tanesinin hakkıyla işlenmesi bir tebliğin hacmini fazlasıyla taşır. Bu sebeple, başlatılan çalışmayı bir tebliğin dar sınırları içinde tutmaktansa, tabii seyrinde serbest bırakarak, konunun normal bütünlüğünü sağlamayı tercih ettik. Böylece bu çalışma ortaya çıktı. Şunu da belirtelim ki, çocuk mevzuunu çok yönlü olarak ele almış bulunan Kur'an-ı Kerim, her mevzuda takip ettiği metoda uygun olarak, burada da meseleleri her seferinde doğrudan ele almamış, çoğu kere dolaylı olarak temas etmiş geçmiştir. Bu sebeple mevzu, üzerinde tekrar tekrar duruldukça zenginleştirilip genişletilecek mahiyettedir. Bu mevzuun müstakil ilmi bir araştırma konusu henüz yapılmamış olması da gelecekte konunun ne kadar zenginleşeceğinin bariz bir delili olmaktadır. Biz bu çalışmada fazla teferruata ve detaya inmeden ilk bakışta nazara çarpan ana meselelere parmak basmaya çalıştık. Ayetlerin açıklanmasında zaman zaman hadislere ve alimlerin yorumlarına başvurduk. Yer yer dikkatimize çarpan inceliklere de kesin bir hüküm maniasında olmaksızın başlıklar halinde dikkat çektik. Ana başlıklar ve bunları takip eden tali başlıklar her seferinde tam bir mantıki teselsül ihtiva etmeyebilir. Çocukla alakalı bahislerin Kur'an'daki zenginlik ve renkliliğini göstermek maksadıyla değişik ve imkan nispetinde çok sayıda başlıklara yer vermeye çalıştık. Böyle yapmaktaki gayelerimizden biri de \"Kur'an'da Çocuk\" bahsinin terbiye, psikoloji, hukuk gibi muhtelif ihtisas dallarına mensup kimselerce, farklı nokta-i nazarlardan tetkik konusu yapılabileceğini göstermektir. \"Çalışmamızda astronomik, jeolojik, insan fizyolojisi ve psikolojisi; ferdi, içtimai, siyasi, iktisadi, hukuki, dini ve ahlaki sahalardaki dengelerin Kur'an'daki yer ve ehemmiyetini sergilemeye çalıştık. Çalışmalarımız neticesinde bulduğumuz bilgilerin bize tuttuğu ışık altında, uçsuz bucaksız gibi görünen evrende, her münasebetin bir denge prensibine muhtaç olduğuna tanık olduk. Buna bağlı olarak da Yüce Allah'ın evrendeki dengelerin daha çok boyutlu ve evrendeki kadar mükemmelini, beşeriyetin hür iradesine kurdurtmak istediğini anladık. Hatta öyle ki insanlığa yüklenen İlahi tekliflerin, beşeriyetin fert ve cemiyet; madde ve ruh planında birtakım dengelerini kurmaya müteveccih olduğu intibaına varmaktan kendimizi alamadık. Bu itibarla bize, İnsanlığın asli vazifelerinden biri daha tecelli etmiş oldu. Bu yüzden bizde, insan-ı kamil'in alemlerde biricik ve temel denge unsuru olduğu kanaati uyandı. Ve biz, neticede bütün evreni kuşatacak olan \"kozmik felaket\" yani kıyamet, İnsan-ı kamilin dünyayı terk edişini takip edecektir, kanaatine vardık. Böylece bu çalışmamızla biz hem denge olgusunun ehemmiyetini ve hem de insan-ı kamilin denge kanunuyla olan çok hassas münasebetini sergilemeye çalıştık. Dolayısıyla insan ve kainat İlişkisine daha farklı bir bakış açısı kazandırmış olduk. Birinci bölümde, Velayet ve Adavet kelimelerinin lügat ve terim anlamları, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim'de kullanılışları ve Kur'an-ı Kerim'de aynı anlama gelebilen kelimelerin tahlilleri yapılmaktadır. İkinci bölümde, söz konusu terimlerin nitelikleri, Şeytan, Müşrik, Ehl-i Kitap ve Münafıkların durumları incelenmiştir. Üçüncü bölümde. Kur'an-ı Kerim'de gerçek dost olarak belirtilen Yüce Yaratıcı, Hz. Peygamber ve inananlar ele alınmaktadır. Dördüncü bölümde, İslam'ın muhatap kabul ettiği insanların karşılaştırılması yapılır. Kur'an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddesin ele aldığı konuların bir değerlendirilmesi yapılarak, neticeye gidilmeye çalışılır. Bunlara ilaveten, Müslüman ve inanmayan insanların karşılıklı ilişkileri Kur'an açısından değerlendirilerek dostluğun oluşması hedeflenir. \"Kur'an'da duanın sabır ve namazla birlikte, salih amellerle takviye edilerek yapılması gerektiğine ilişkin sık rastlanan vurgular; çalışmamızın gayesinin oluşumunda bize rehberlik etmiştir. Bu gayeyi şöyle özetlemek mümkündür: \"Duanın kuru kuruya söylenmiş sözler yığını olmayıp hayata çekidüzen veren, varoluşumuzu anlamlandıran eylemler olduğu\"nu her fırsatta vurgulamak; gönüllerimizi ve davranışlarımızı dua ile anlamlandırmak... Bir başka deyişle Allah'ı anmayı hayatın gayesi olarak gören; Allah'ın da kendilerini dünyada ve ahirette salihler içinde anacağı müminlerden olabilmek... \"Bu çalışmamızda Ehl-i Kitab olan Yahudi ve Hıristiyanların Kur'an-ı Kerim'de yer alışlarını müspet ve menfi yönleriyle ele alacak ve onların ehl-i necat, yani Müslümanlar gibi cenneti hak eden kurtuluş ehlinden olup olmadıklarını ortaya koymaya çalışacağız. Zira bu konuda bazı kimseler mesnetsiz birtakım iddialarda bulunmaktadırlar. \"Kitabı hazırlarken şu yöntemi kullandım: Kur'an'da Musa ve Firavun kıssasıyla ilgili yerleri tespit ettim. Daha sonra bunları, Üstad Mevdudi'nin \"Tefhimul-Kur'an\"ından tercüme ettim. Üstad'ın zikrettikleriyle, İbni Kesir, Şevkani, Beyzavi ve Alusi'nin tefsirlerinde anlatılanları karşılaştırdım. Kitabı kaleme alırken mekik dokuduğum bu ülkelerde ancak bu kadarını yapabildim. Büyük Şeytan Emperyalizm ve modern fitne odakları, Misyoner hareketler, Mason cemiyetler, Yehova şahitleri, Siyonizm, Oryantalizm, Gizli istihbarat teşkilatları, batıl ideolojilerde resmi din kurumları modern fitne odakları olarak anlatılıyor. \"İnsanlar için hak ile batılın ne olduğunu öğrenmeleri, her iki dünyadaki saadet ve başarının yasalarını öğrenmek anlamına gelir. Hak için çalışan bir topluluğun bulunması, en az güneş ve havanın varlığı kadar önemlidir. Bundan dolayı olacaktır ki, İnsanların haktan uzak kalmamaları ve batılın pençesine düşmemeleri için Allah her asırda hakka davet edecek bir topluluk halk etmiştir. Kavram kargaşasının olan gücüyle kızıştığı günümüzde, hakk ile batılı tanımak isteyenlere bir nebze de olsa yardımcı olabildikse kendimizi bahtiyar addederiz. Hakkı bilmeden onu anlatmanın ve ona çağırmanın imkansız olduğu bilinen bir gerçektir. Allah'ın hak olması, Kitabının hak olması ve hak ile indirilmesi, Resulullah'ın bir isminin hak olması, ahiretin, cennet ve cehennemin hak olması, bütün peygamberlerin de hak için mücadele veren birer hak öncüleri olmaları; küfür, şirk, şeytan, cehalet, zulüm ve günah gibi tüm kötülüklerin de batıl kavramı altında toplanmaları, Müslüman için bu iki kavramı öğrenmenin ne derece gerekli olduğunu ortaya koymaya yeterli olur kanısındayız. \"Bilgi çağı\" olarak adlandırılan 21. yüzyılın başlangıç yıllarını idrak ettiğimiz şu günlerde, her zamankinden daha fazla Kur'an'ın ve onun insanlığa tebliğcisi Hz. Peygamber'in evrensel mesajını ve bu mesajın her alanda çağımıza dönük yüzünü tespit eden özgün çağdaş araştırmalara şiddetle muhtacız. Kur'an'da Hz. Peygamber'e Sorulan 13 Soru adıyla kaleme aldığı elinizdeki bu kitabında Kadir Canatan, Kur'an'da yer alan ve çağdaşlarının Hz. Peygamber'e sordukları 13 önemli soruyu sosyolojik ve antropolojik perspektifle incelemektedir. Böylece bugüne kadar müstakil olarak araştırılmamış bir konuyu modern bir üslupla dikkatimize sunan Canatan'ın bu kitabı, sahasında bir ilki temsil etmekte ve son yıllarda nitelikli örneklerini gördüğümüz \"konulu Kur'an tefsiri/et-tefsiru'1-mevdui\" çalışmalarına da önemli bir katkı özelliği taşımaktadır. \"Biz bu çalışmamızda, yüce Rabbimizin Kur'an'da bize ibadeti nasıl tanıttığını, \"Allah'a ibadet\" ile Allah'tan başkalarına ibadetten ne kastettiğini anlatmaya çalıştık. Günümüz insanı, \"ibadet\" deyince namaz, oruç, hac gibi belli sayıda görevleri ifa etmeyi anlıyor. Kur'an'ın iman, ibadet, ahlak, muamelat gibi kısımlara ayrılması, her birinin diğerinden bağımsız gibi algılanmasına sebep oluyor. Halbuki Kur'an, bunları bir bütün olarak sunuyor; hepsine \"din\", \"İslam\", \"şeriat\", \"sırat-ı müstakim\" diyor. Namaz kılmak ibadet olduğu gibi Kur'an'ın herhangi bir emir ve yasağına uymak da ibadettir. Yani Kur'an, \"Allah'a ibadet\" kavramı ile sadece belli sayıda görevleri değil, iman, ahlak, salih amel, evlenme, boşanma, miras, ticaret, helalinden rızık kazanma, çalışma, temizlik gibi bütün İslami görevleri kastediyor. İbadet mefhumunun, yaşanılan hayatın ayrıntı olarak düşünülebilecek tarafları dahil tüm yönleriyle olan ilgisini tespit ettikten sonra şunu söyleyebiliriz: Birçok insan, bilerek veya bilmeyerek \"Allah'tan başkasına ibadet\" ediyor; böylece şirke düşüp, hüsrana ve ziyana uğruyor. İnsanın, yaratılışının biricik gayesi olan \"ibadet\"' görevini hakkıyla yerine getirebilmesi için \"ibadetin ne olduğunu iyi bilmesi gerekir. Bu küçük eserde \"Kur'an'ın bize ibadeti nasıl tanıttığı\"nı ortaya koymaya çalıştık. \"Araştırmamızın birinci bölümünde önce ihsan'ın lügat ve ıstılah manalarını ele aldık. Sonra bu kavrama yakın manada olan diğer Kur 'ani kavramları inceledik. Daha sonra Allah'ın her şeyi ihsan üzere yaratması üzerinde durduk. Hemen akabinde ihsan'ın nasıl ve kimlere yapılması gerektiğini açıkladık. Yine bu bölümde bu kavramın hadislerde nasıl geçtiğini, muhaddis ve mutasavvıfların bunu nasıl anladıkları üzerinde durduk. \"Elinizdeki bu kitap, \"Kur'an'da İmtihan\" adıyla yapılmış bir doktora çalışmasıdır. Çalışmanın orijinalliğini bozmamak için kısmi şekil değişikliği dışında aynen yayınlanmasını istedik. Her düşünce sistemi, hayatı kendi bakış açısıyla yorumlar ve anlamlandırır. Vahye inanan insanlar olarak bizim hayata bakışımız ve onu yorumlayışımız Kur'anidir. Kur'an, hayatın \"insanın imtihanı\" için yaratıldığını bildirir. Dolayısıyla evrene imtihan olunan yer, insana da imtihan olan varlık misyonu Kur'ani bir misyondur. Biz, Kur'an'ın yüklediği bu misyonu çalışmamıza konu edindik. \"Biz araştırmamızı bir giriş ve dört bölümden oluşturduk. Girişte infakla ilgili özet bilgiler vererek içeriği konusunda genel bir tasnif yapmaya çalıştık. Birinci bölümde infak ve tasaddukta göz önünde bulundurulacak hususlar maddeler halinde anlatılmaya çalışıldı. İnfak ve müesseseleri üzerinde duruldu. İslam Tarihi'nin ilk dönemlerinden günümüze kadar kurulan müesseseler ve bu müesseseleri ayakta tutan unsurlar hakkında genel bilgiler verilerek, bu müesseseler örneklerle tanıtılmaya çalışıldı. Ayrıca bu müesseselerin sosyal hayatımızı çekip çeviren müesseseler oluşları bakımından da ehemmiyetleri üzerinde duruldu. İkinci bölümde infakın çözümlediği problemler değerlendirildi. Üçüncü bölümde insanın yaratılışına uygun maksadı gerçekleştirebilmesi için gerekli olan donanıma sahip olabilmesi bakımından onun sosyal güvenliğe olan ihtiyacı üzerinde durulmuştur. Bu da infak-iktisat, infak-yatırım, infak-üretim ilişkilerini ele almayı gerektirmiştir. Dördüncü bölümde infakla ilgili ayetler ve kısa yorumlarını anlattık. \"Biz de şimdi bu naçiz eserimizle, tevhid kelimesindeki sıraya uygun olarak önce İslami tevhid bakımından zihinlerde ve gönüllerde olmaması gerekeni tanımaya ve tanıtmaya çalışacağız. Böylece öncelikle Allah'tan başka ilahları reddetmenin yollarını arayacağız. Çünkü olmaması gereken sahte ilahları kabul edenler kafirler ve müşriklerdir. Çalışmamız, Kur'an'ın ışığında bunları ve yollarını tanıma, kimliklerini tespit etme ve böylece gerçek mümin kimliğini bulma gayesine yöneliktir. Maksadımız, bu tespit ve teşhisi kolaylaştırmak, tevhidi çizgiye ulaşabilmektir. Dayanağımız, kitap ve sünnet ile onları iyi anlayan alimler; metodumuz, Allah Resulünün ve peygamber varisi alimlerin tebliğ metodudur. \"İnsan, varlık şartlarının bir icabı olarak bilinmeyene, görünmeyene, esrarlı olana karşı hep iştiyak içinde olmuştur. İnsanın önüne geçilmez bu arzusu onu, sürekli olarak görünenin ötesiyle bir şekilde ilgilenmeye itmiştir. Filozof, \"gayb\"ı bir varlık ve bilgi problemi olarak görmüş, kelamcı bu problemi yine varlık ve bilgi açısından vahyi verilerin sınırları içinde çözümlemeye çalışmış, mistik ise bize göre onu, genellikle bir varoluş gerçeği olarak algılamış, gaybi bilimlerle uğraşanlarsa onunla bilgi alış verişi içinde olmaya çalışmışlardır. \"Bu çalışmada öncelikle kalb kavramının, İslam öncesi, yani cahiliye dönemi ile İslam sonrası dönemdeki kullanışları üzerinde durulacak, bu kavramın uğradığı anlam kaymaları ya da kazandığı anlam içerikleri tespit edilmeye çalışılacaktır. Ayrıca Kur'an'da kalb sözcüğünün anlam alanı irdelenecek, kalbin akıl, sorumluluk, irade, vahiy, iman, nifak, duyular, fuad, sadr ile olan ilişkisi araştırılacak, kalp katılığı, kalp kirliliği, kalp körlüğü, kalbin mühürlenmesinin sebepleri üzerinde de durulacaktır. Yine Kur'an'ın büyük bir önem atfederek üzerinde hassasiyetle durduğu sağlıklı kalbin nasıl olması gerektiği hususu da üzerinde yoğunlaşacağımız konulardan birisi olacaktır. \"Girişte, insan ve insana mahsus temel kuvvetleri tanıtmaya ve bunların genel bir çerçevesini çizmeye çalıştık. İnsan kavramı, diğer bütün kavramların temel noktası ve merkezidir. İnsanın, İnsan hakkındaki görüşü, insanın kendine bakış ve yorumlayışı, onun bütün diğer kanaat ve görüşlerini temellendirecek ve onları derinden etkileyecektir. Bu sebeple diğer bütün prensiplerin çözüme kavuşması, insanın kendi kendini çözmesine bağlıdır. Bu açıdan biz, giriş bölümünü az da olsa geniş tutmaya çalıştık. Birinci bölümde, konumuzun temelini oluşturan kavramlar üzerinde durduk. Nankörlükle anlam yakınlığı olan kavramları, nankörlükle zıt anlamlı olan kavramlar arasındaki ilişkileri ve nankörlüğü oluşturan sebepleri izah etmeye gayret ettik. İkinci bölümde nimetin mahiyetini, maddi ve manevi açıdan nimetin kısımlarını ve nimet-şükür ilişkisini inceledik. Zira Küfran-ı nimet yani, nimete karşı nankörlük söz konusu olunca ilk önce akla gelen nimetlerdir. Nimet-şükür ilişkisinin bu bölümde ele alınmasının nedeni de bu münasebetten kaynaklanmaktadır. \"Girişte nefs kelimesinin sözlük ve terim olarak taşıdığı manalar üzerinde durduk. Birinci Bölüm'de Kur'an-ı Kerim'de nefs'in kullanılış biçimlerini incelemeyi uygun gördük. Nefs'in Allahu Teala ve diğer ilahlar hakkında kullanılması, ruh, kalp, gönül, insanın iç dünyası, bedeni, bedenle birlikte ruhu, kötülüğü emredici özelliği, zat, cins, tür gibi manaları ifade edişi ile nefs'in diğer kullanılış şekillerini bu bölümde sunmaya çalıştık. Bu ilk kısımda Kur'an'da bizzat geçen ayet-i kerimeleri ön plana çıkartmaya gayret ederek ileriki bölümlere ışık tutmayı ve zemin hazırlamayı amaçladık. İkinci Bölüm'de ise nefs'in değişik ilim dallarınca nasıl algılanıp yorumlandığını; felsefe, kelam ve tasavvuf ekollerince nefs'e ne tür anlamlar yüklendiğini, sıfat ve özelliklerinin neler olduğunu, kısacası mahiyetini; nefs'in beden, kalp, akıl, şeytan ve ruh ile ilgisini, sıfat ve özelliklerini incelemeye çalıştık. \"Çalışmamız üç bölüm halinde ele alınmıştır. Birinci bölümde nesihle ilgili temel bilgilere işaret edilmiş, delillere, tartışmalara, müspet-menfi görüşlere, istisna-tahsis ilişkisine, neshin şartlan ve kısımları konularına değinilmiş, bu konularda hakkında özlü bilgiler verilmeye özen gösterilmiştir. İkinci bölümde, farklı kaynaklarda neshi ileri sürülen ayetler ele alınarak, objektif kriterler ölçüsünde neticeye gidilmeye çalışılmıştır. Kur'an'da neshin olduğunu ispatlamaya çalışan bir eser. \"Peygamberlere karşı tavırları ele alışımızın amacı, bu konuda Kur'an-ı Kerim'in kendi bütünlüğünü anlamaya çalışmak, daha sonra da özelde, kıssalar ile verilmek istenen ilahi mesajın, onun taşıyıcılarının rolünü ve önemli bazı üslup özelliklerini kavramaya ulaştıracak bir çalışma ortaya koymaktır. Hareket noktamızı, \"Kur'an-ı Kerim'in indiriliş gayesi, peygamberlerin toplumlarıyla ilişkilerinde somutlaşan mücadeledir\" şeklinde formüle edebiliriz. Kur'an-ı Kerim'in bütün üslup şekilleri için geçerli olan bu prensibe göre, kıssaların amacı; merak gidermek, eğlendirmek, bazı tarihi olayları hikaye şeklinde anlatmak değildir. Bilakis kıssaların amacı, Kur'an-ı Kerim genelinde insanlığa anlatılmak istenen ilahi mesajı, tarihi gerçeklik içinde daha çarpıcı ve inandırıcı bir üslupla muhataplarına sunmaktır. Kur'an, bin dört yüz küsur sene önce en büyük hedefinin insanların barış ve huzur içinde yaşayabileceği bir toplum meydana getirmek olduğunu ilan etmesiyle, yeniden dünya gündeminde ilk sırayı almıştır. O, kendisinin hakkıyla anlaşılması şartıyla insanların bütün dertlerine deva olacağını garanti etmektedir. Müslüman toplulukların tarihinde, Kur'an'ın va'dettiklerinin gerçekleştiği dönemlerin varlığı, onun verdiği bu garantinin bütün zamanlar için geçerli olduğunun delilidir. Bu nedenle Kur'an'ın, insan ve toplum olguları, bunların yapıları ve özellikleri için söylediklerini anlamaya çalışmak, büyük önem taşımaktadır. Kur'an, daha önce yaşamış ve helak edilmiş kavimlerin hayatlarından kesintiler sunmaktadır. Yükselme ve çökmelerini hazırlayan hastalıkların neler olduğunu haber vermektedir. Şüphesiz bundan amacı, insanların bu olaylardan öğüt alarak aynı yanlışları tekrarlamamalarıdır. Şirkin tanımı Kur'an'ın ışığında kesin bir şekilde açıklığa kavuşturulmuştur. Bu araştırma, karanlık şirk okyanusunun çağlar boyunca, Kur'an'ın belirttiği insanlara nüfuz eden birçok sebeplerini de içine almaktadır. Şirkin insan hayatı üzerine yaptığı etkiler, sayılamayacak kadar çoktur. Bu araştırmanın diğer önemli bir konusu da ameli şirktir. Olaylar kendi zıtlarıyla daha iyi muhakeme edilir. Bu amaçla önce Araplar arasındaki şirkin bütün özelliği incelenmiş ve onu oluşturan faktörler ortaya konmuştur. Dünyanın çeşitli kısımlarındaki şirk'e, Kur'an'ın, onların köklerini kazıyacağı açısından bakılmıştır. \"Bu mütevazı araştırmamızda. Kur'an'ın nasıl bir tevhid eğitimi öngördüğünü araştırmaya çalıştık. Bilindiği gibi İslam, tevhid esasına dayalı bir dindir. Aynı zamanda bütün peygamberlerin insanlığı çağırdığı yol, yine tevhid yoludur. Tevhid, Allah'ın varlığına, rablığına, ilahlığına, güzel isimler ve yüce sıfatlara sahip oluşuna, uluhiyet ve rububiyette ortağının olmayışına, zatında, sıfatlarında ve isimlerinde denginin bulunmayışına inanmak ve bunların gerekli kıldığı davranışları gerçekleştirmektir. Tevhidin dünyadaki gayesi, kalbe hak üzere istikamet kazandırmak ve onu yaratıklara boyun eğmekten kurtarmaktır. Ahiretteki gayesi ise, cehennemde ebedi kalıştan kurtarmak ve cennete sokmaktır. Tevhid İslam inancının özüdür. Çünkü bu inançta yaratma, hükümranlık, dönüş, hesap sorma, her işi evirip çevirme, sadece Allah'a aittir. Onun için tevhid, küfredip nankörlük edilmeye ve isyana değil; itaata layık bir tanrıya imandır. Kuran'da tevhid sağlam delillerle ortaya konmuş, selim aklın ve fıtratın inkar edemeyeceği boyutta takdim edilmiştir. Kur'an'ın sunduğu tevhid ilme ve akla dayanır. Çünkü insan, önce bilir, sonra da bu bilgisini inkar etmemesi gerektiğini düşünür, yani akleder ve daha sonra da inanır. Zaten iman, ilmi ve akli esaslara dayanmazsa, sübjektif bir kanaatten öteye geçemez. \"Çalışma, bir giriş ile üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında, genel olarak zaman hakkında yapılan tanımlar, diğer dillerde zaman anlamında kullanılan kelimeler, varlık ve zamanın tabiatı gibi konular özet olarak ele alınmıştır. Birinci bölümde, felsefe ve bilim açısından zamanla ilgili problemler ele alınarak sorgulanmıştır. İkinci bölümde, Kur'an'da etimolojik yapı ve semantik analiz, zaman açısından incelenmiş, zaman ifade eden kelimeler ise ifade ettikleri zaman ölçümüne göre tasnife tabi tutularak, kozmolojik zaman ifade edenler, biyolojik zaman ifade edenler ve süresizlik ifade edenler diye üç başlık altında işlenmeye çalışılmıştır. Bu bölümde ele alınan ayetler, lügat, tefsir, hadis, kelam, felsefe, fizik, tıp ve jeolojiden elde edilen bilgilere, kavram, semantik, dil ve anlambilimle ilgili çalışmalardan elde edilenler de katılarak, bir bütün olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. \"Tarih boyunca insanlar doğru ile yanlış, başka bir ifadeyle hak ile batıl arasında dolaşmışlardır. İnsanlardan bazıları Allah'ın kendisine indirdiğini kabul edip ona uyarak doğruya, hakka uymuşlar; bazıları ise fıtratlarının gereğini yerine getirmekten kaçınıp, yaratılışlarının özgünlüklerinden kendilerini sıyırmağa çalışarak, yani batılı seçerek zulüm yoluna yönelmişler, kendilerine ve başkalarına emrolunduklarının dışında tekliflerde bulunarak bu dünyada, yok olanı, gereksizi seçmişlerdir. Kısaca insanların hayat tarzlarını şu iki esasa göre değerlendirmek lazımdır; hak ve batıl. Biz, araştırmamızda gerek sözlük gerek Kur'an terminolojisi yönünden 'batıl' kelimesinin yerine, özdeş anlamda olan \"zulüm\" kelimesini kullanacağız. Bu durumda: insanların yaşayış biçimlerini gene iki tarzda değerlendirmek mümkün olacaktır; \"Hak\" ve karşıtı \"zulüm\"."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yeni-kitap-soylesisi-mehmet-narli-k5872.html", "text": "Bunlara benzer bir rutinim yok. Ama yazının türüne göre değişen alışkanlıklarım veya davranışsal eskizlerim var. Mesela şiir yazacağım süreci hissediyorum, o anlarda dalgınlığım artıyor, diğer işler, görevler, beni o şiir halinden koparacak diye korkuyorum. İnceleme veya eleştiri yazacaksam, kitap veya yazı olmasına göre değişir. Kitap ise ortalama bir yıl konu ve yan okumalarla sürer, eskiden not alırdım şimdi işaretlediğim çalışmaları çalıştığım ortamda bulunduruyorum. Önce iskeleti çatarım; yani kitabın planını kurarım; sonra her bölümde neyin üzerinde duracaksam onu esas alan ham bir metin oluştururum. Sonra yazmaya başlarım. Birkaç sayfalık bir yazı ise problem bir süre kafamda dolaşıp durur, esas olarak ne söyleyeceğimi yani yazının ana fikrini oluşturmaya çalışırım. Sonra sıvası boyası falan gelir. Ama bir balkon yazarı olduğumu söyleyebilirim. Kitaplarımın çoğunu oturduğum evlerdeki balkonlarda yazdım. Alışkanlık oldu şimdi çalışma odama girip yazmak beni sıkıyor. Her ikisi de değil daha doğrusu eleştiri metinleri yazarken çok aklı başında bir adam olmaya çalışıyorum. Şiir konusu farklı tabi. Ama o da hayal kurma veya hayal kırıklığının dışa vurumu falan değil. Bir iç yaşama biçiminin ses, anlam ve söz olarak dilde biçim bulmasıdır. Bu yaşantı elbette herkesin görüp bildiği dışsal yaşantım değildir. Ama şiirdeki imgelerin, simgelerin bütün mecazların sosyolojik, bir kültürel, siyasal ideolojik yaşantımla da örtük bağları vardır. Bilincimiz, kişisel yaşantılarımız ve duyarlık biçimlerimiz şiire sinerler. Başka bir deyişle, yaşantı ve duyarlığımızın içinde, üretim ve hareket yeteneği kazanmış olan bilinç, dilde farklı bir kök salarak şiire dönüşür. Yazar olmalıyım değil de edebiyatla uğraşmalıyım şeklindeki kesin hükmüm başka bir fakülteyi okurken oluştu ve o fakülteyi bırakıp edebiyat bölümüne geçtim. Beni yazmaya teşvik eden asıl şeyin kimliğim karakterim olduğunu kabul ediyorum. Yaşadığım, duyduğum, hayal ettiğim, inandığım, rüyasını gördüğüm bir hasıladır; hayatın içerdiği, umut, acı, hayal, korku, iyilik, kötülük yani bütün insan yüküdür beni yazmaya götüren arka plan. Yazmak için bana yol gösteren bir kişi olmadı ama yazmaya başladıktan sonra özendiğim imrendiğim yazar ve şairler oldu. Yazar olmak isteyenler genellikle kendilerine bir usta seçip onun önerilerini kılavuz bilir. Sizi usta bilen yazar adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir. Kişiler değil de daha çok iyi metinler/iyi eserler benim ustam oldular. İyi romanlar, iyi hikayeler, iyi şiirler, iyi eleştireler, esaslı türküler hatta. İyi olduklarını nasıl anlıyorum derseniz; içimde yazma, söyleme, konuşma arzusu uyandırıyorlar. Dediğiniz gibi beni usta bilenler varsa onlara da aynısını tavsiye ederim. 20'li yaşlardan beri yazmadığım zaman olmadı; bu yüzden yazmasam ne olurdu hiç bilmiyorum. Ama zaman zaman yazamamak korkusu duymadığım söylenemez. Evet, yakınlık duyduklarım oldu. Ama zaman içinde bu yakınlıklar değişti galiba. Yakınlık da demeyelim belki. Bir yanınızı bulduğunuz kurmaca veya gerçek kişiler. Mesela bir ara Tutunamayanlar'ın Tututanamayan'ı, bir ara ilginç bir şekilde Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Hayri İrdal'ı. Şiiri İsmet Özel gibi idrak ediyorum dediğim de oldu; Tanpınar'ın geç kalma takıntısı hepimize sirayet etmiş dediğim de oldu. Rasim Özdenören'in sükuneti beni hep etkilemiştir mesela. Çok fazla insan çok fazla etki.. öyle diyelim. Şair olarak derdim ne olabilir? Kapitalizmin klişelerine ayartıcılığına teslim olmamaya çalışmak; öfkeyle, susmayla, bazen de ironiyle kendimin, ahalimizin ve yeryüzünün haytalıklarını ve zalimliklerini eleştirmek; ruhumun tutunduğu, tutunamayıp kaydığı duvarları yazmaya çalışmak; dünyaya gelmekle açılan insanoğlunun ömürlük yarasını söylemek... Elbette şiirin bütün derdi insan. İnsanın arayışları, buluşları, kaybedişleri, korkuları, kavrayışları, yanılgıları vs. İnsan, zamanın ve mekanın merkezindedir doğru ama bu, hadsiz bir genişleme değildir. Tersine insan, zaman, mekan ve eşya hadlerini kendinde bulduğu zaman merkez olabilir. Yazan da okuyan da şiir dediğimiz metaforik ezgide suyu, toprağı, anasını, babasını, yurdunu, her nesnede her mekanda her türküde her yüzde yuva kuran dili, insanın onurunu duyabilirse meşru ve adil bir merkezlilik durumundan söz edebiliriz. Bunun gibi şeyler işte. Edebiyat eleştirisi olarak edebiyatın içinden geçerek, içine girerek, onu vasıta kılarak insanı anlamak. Bütün metinleri biz de bir şeyler söyleyelim diye okuruz. Gördüklerimi paylaşmak isterim; kör okumaların, koşullu okumaların görme ve algılama gücümüzü fena daralttığını hissetmek ve hissettirmek gibi şeyler söyleyebilirim. Kitabın önsözünde değindiğim gibi edebi eleştiri metinlerini, kültürün ve siyasetin değişme tarihi eşliğinde, yenilenme paradigmasının kapattığı anlam aralıklarını açmaya çalışarak, metinlerle ilgili nakledilip durulan bazı hükümleri bir süreliğine devre dışı tutarak yeniden okumayı önermek istedim. Yazılarda değindiğim bazı yanlış ve eksik hükümlerin düzeltilme imkanını, bu metinlerden yeni ilkeler ve nitelikler bulabileceğimizi göstermek istedim. Kitaptaki yazılar, Tanzimat yıllarından itibaren yaygın edebiyat ortamlarında ve akademik edebiyat eğitiminde sık sık atıf yapılan bazı eleştiri metinlerini yeniden okumak dolayısıyla yeniden anlamak amacıyla yazıldılar. Bu amacın arka planında, seçtiğim eleştiri metinlerinin, atıf yaptığım çevrelerde okunmadığına veya kör okumaya tabi tutulduğuna dair endişelerimin bulunduğunu söylememe gerek yok sanırım. Elbette bu endişelerimin yerindeliğini destekleyecek gerekçeleri ve kanıtları da göstermeye çalıştım. Atıf yapılan birçok metnin aslında hiç görülmediğine, bugünkü eleştiri kavramları kullanılmadığı için o metinlerde roman, şiir, tiyatro eleştirisi bağlamında birçok şeyin söylenilmemiş olduğu kabulünün yaygın olduğuna tanık olmak çok da zor değildir. Evvelemirde şunu söyleyelim: Bir edebi metinle ilgili her yorum, her tahlil her beğeni kısaca metinle ilgili söylenen her söz veya takınılan her tavır edebiyat eleştirisidir. Ancak bunların eleştiri sayılması için basit ama olmazsa olmaz bir şart var: Samimi olmak. Okunmadan yapılan, edebiyatın kendi estetik yapısına veya insanın metinle karşılaşmasına bağlı olmayan; bir yığın başka hesaplarla gösterilen her yaklaşım sahtedir. Edebiyat eleştirisinin kuramsal ve yöntemsel gerekliliği başka bir konudur ve çok ciddi eğitimler, öğrenmeler ve uygulamalar süreci ister. Görgüsüz modernleşmemizin başka bir görünüşü olan \"al yöntemi uygula\" tutumu, gerçekte o metnin iç ve dış yapısı hakkında hiçbir şey söylemediği gibi edebiyatla insan arasındaki derin ve kuşatıcı ilişkiyi de işaret edemez. Yazarın olduğu gibi eleştirmenin de \"kim\"lik ve \"ne\"lik bağlamındaki konumunu, aidiyetini, sorumluluğunu kendi dil varlığının imkanları ve mucizeleri içinde kurma zorunluluğu vardır. Bu kimlik ve nitelik yoksa yazarın da eleştirmenin de tanıklığına ve eylemlerine güvenilemez. Yazarın olduğu gibi eleştirmenin de dili elbette sadece kendisinindir ama kendisinin olan bu dilin milletin dili olmadığını söylemek mümkün mü? Dilde ve iradede yurdu olmayan eleştirmen bir hayalettir. Kendi epistemolojik varlığının içinde olamayan; bilincinin sürekliliği içinde görünmekten ve tanınmaktan imtina eden yazarın da eleştirmeninde edebiyatını kavraması imkansızdır. Çetrefilli bir yol olduğu kesin. Türü ne olursa olsun bir metni okumak, onunla ilgili yazılanları okumak, metne göre sosyolojik, siyasal veya kuramsal çevre okumaları yapmak, oradan kendi bakış açınızı, yönteminizi oluşturmak zor ve sıkıntılı gerçekten; bir romanı, bir şiiri, bir denemeyi, bir eleştiri metnini yukarıdaki bağımlılıklardan kurtularak okumaya benzemiyor. İlgi görmek konusuna gelince... bence roman ve kültür okumaları diyebileceğimiz edebi tür okumalarının dışında kalan bütün okumlar ve yazmalar da edebi eleştiri gibi ilgi görmüyor. Bu, genel anlamda okuma, bilme ve duyma vasatının oluşmuş olmaması ile ilgili. Ben niye seçtim? İşim bu diyebilirim ama sanki yukarıda söylediğime benzer şunları da söyleme isteğim var: Kendi epistemolojik ve kültürel varlığının süreği olmayan, onun içine girmeyen, kendi bilincine bir yer ve süreklilik oluşturmayan yazarın da eleştirmeninde edebiyatı ve aslında hatamızı kavraması imkansızdır. Birileri görmüş diyorum; duruma göre, demek ki derdimi söyleyebilmişim veya iyi anlatamamışım diyorum. \"Roman Sevdaları\" ile \"Edebiyat ve Delilik\" eserlerini büyük bir ilgiyle okumuştum. Mehmet Narlı 'nın araştırmalari, cümlelerine kattığı düşünceleriyle takdir ettiğim bir kalem. Sahip olduğu tüm kimlikleriyle l, onlardan süzülerek gelenlerle yazmayı sürdürmesini temenni ederim. Ve kendisiyle röportaj yapılmasından duyduğum mutluluğu Tuba Yavuz 'a özellikle belirtmek isterim. Onu tanımamiza olanak verdiği için bir okuru olarak teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sendromlara-karsi-tubitak-kitaplari-k5416.html", "text": "Bilim ve Teknik Dergisi'nin çocukluğuma kattığı heyecandan olsa gerek TÜBİTAK'ın Popüler Bilim Kitapları hala ilgimi çekmektedir. Rastladığım yerde incelemeden, sayfalarını karıştırmadan duramam. Mühendis hamurundan olan çocuğu bu kitaplara olan ilgisinden tanırsınız. Bilim sınıfında çocuk kitapları hemen her yayınevinin gamında olmasına rağmen işin ehli olan TÜBİTAK'ın yayınladıkları ayrı bir yerdedir. Zaman zaman edebi kurgu ve dile ağırlık verilmemiş olduğunu hissettirirler ancak bu kitaplar teknik açıdan doyurucudur ve bu yönleriyle zihni sinir tipleri cezbeder. Diğer yandan son dönemde özel durumları olan çocuklarla ilgili kitaplara ilgi de artmakta. Dolayısıyla bugünkü incelememize TÜBİTAK'ın sendromlara yönelik bir serisinden girip değerleri odağına alan ikinci bir serinden çıkacağız. Sendromlarla ilgili altı kitaplık seride otizme dair iki kitap, obsesif kompulsif bozukluğa, astıma, kansere ve tourette sendromuna dair birer kitap bulunuyor. \"İnci'nin Büyük Yarışı\", astımlı İnci'nin yılda bir kez düzenlenen koşu yarışına hazırlanma sürecini anlatıyor. Arkadaşları ve büyükleri tarafından koşu yarışı yerine turta yeme yarışmasına katılması telkin edilen İnci, doktorunun da onayıyla koşu yarışında ısrar ediyor, hem fiziksel hem zihni hazırlığını gereğince yapıyor ve yarışı kazanıyor. Bu hikayede kulaktan dolmacı ve kolaycı büyükler için de dersler mevcut. Serinin elimde olan \"Elimde Değil\" isimli ikinci kitabı ise tourette sendromuyla ilgili. Biz bu sendromu daha çok \"tik\" olarak biliyoruz. İster istemez yaptığımız garip ve yersiz hareketler. Çocuklarda da sıklıkla görülen bu sendrom hikayenin kahramanı Kağan'ı ele geçirmiş durumda ve Kağan sürekli değişen tiklerle etrafındaki herkesi şaşırtıyor. Bir süre sonra dayanamayıp doktora gidince, göz kırpma, burun çekme, başını omzuna değdirme, garip sesler çıkarma, tükürme gibi farklı hareketlerle seyreden bütün bu tiklerin, beynin vücuda fazlaca komut vermesinden kaynaklandığını ve bunları kontrol etmenin yollarını öğreniyor. Tabii bu süreç yine ailesinin ve arkadaşlarının desteğiyle yürüyor. Özellikle yakın arkadaş desteğinin önemi vurgulandığı için bu tür kitapları sadece sendromlu çocukların değil, onların arkadaşlarının da okuması sorunun çözümüne yardımcı olabilir gibi görünüyor. \"Elimde Değil\" 8+ yaş grubuna hedeflenmiş ve oldukça gerçekçi çizimler içeriyor. \"İnci'nin Büyük Yarışı\" ise 7+ yaş grubuna hedeflenmiş ve çizimleri daha klasik. Her iki kitapta da metin-resim dengesi sağlanmış durumda, yani çok az metin içeren resim kitaplar sınıfında değiller. Tamamı resimli ama metin hacmi de olan kitaplar. 7-8 yaş çocuğunun ilk okumalarına eşlik edebilecek, onları bir 15-20 dakika kadar oyalayabilecek kitaplar. Hayatlarında bu kitaplarda anlatılan durumlardan izler bulan çocuklar konuya çok daha fazla nüfuz edecek, edindiği uzmanlığın tatminini yaşayabilmek için ilgili davranışlarına mutlaka şekil verecektir. Değerlerle ilgili dört kitaplık diğer bir seri ise çabalamak, dinlemek, ölçülü olmak ve sabretmekle ilgili kitaplardan oluşuyor. Seriden bir örnek olarak elimde bulunan \"Sabretmeye Değer\" isimli kitabın ilk iki sayfası yetişkinlere bir sunuş niteliğinde olmasına rağmen, bu açıkça belirtilmemiş olduğu için kitaba başladığınızı düşünebilirsiniz. Oysa 5+ yaş dinleyicimiz için hikaye bir sonraki sayfadan başlıyor. Miniklerde sabırsızlığın kendini en çok gösterdiği araba seyahatlerinden işe başlanmış; manzaranın kıymetine dikkat çekiliyor. Sonra iki tekerlekli bisiklete geçmek, kendi başına giyinebilmek, kitap okumak, resim yapmak, kardeş sahibi olmak, langırt oynamak, trafik ışoklarını kullanmak, klasik müzik konseri dinlemek, güzel bir akşam yemeği yemek, çiftçilik yapmak, meyvelerin mevsimini, yağmurun dinmesini beklemek gibi anlarda sahip olmamız gereken sabır, o anların fark etmediğimiz güzellikleri ve faydaları üzerinden anlatılmış. Çocuğa, kendisine \"hayır\" dendiğinde sabretmesi gerektiği göndergesi, bir köpeğin tuvalet eğitimi üzerinden verilmiş. Köpeğin yapması gerekeni öğrenerek elde ettiği ömürlük kazanım ve kolaylık ortaya konmuş. Tüm bu sabır anları aslında bizi oluşturan, geliştiren anlar olarak irdelenmiş. Çizimler sade, renkli ve sempatik. Sabır duygusunu destekleyen yumuşak renkler ve çizgiler seçilmiş. Bu kitabın diğer ikisine kıyasla biraz daha yeni bir tavrı var. Her üç kitapta da, başta ya da sonda, yetişkinler için hazırlanmış kılavuz sayfalar bulunuyor. Bu yapı unsurunu önemsiyorum zira özellikle bilim ve davranış temalı kitaplarda ebeveynin ön hazırlığı hem kendisi için hem de dinleyici çocuğa yapacağı katkılar için bir temel oluşturuyor. Bu kitapların yetişkinler için önemli bir diğer avantajı da fiyatları. TÜBİTAK, kitaplarını kaliteden ödün vermeksizin muadillerine kıyasla oldukça uygun fiyatlarla satışa sunuyor. İncinin Büyük Yarışı. Yazar: Theresa Martin Golding. Çizer: Margeaux Lucas. Çeviri: Mine Özyurt Kılıç. TÜBİTAK Yayınları. 2020, Ekim. 36 sayfa. Elimde Değil. Yazar: Holly L. Niner. Çizer: Meryl Treatner. Çeviri: Mine Özyurt Kılıç. TÜBİTAK Yayınları. 2020, Ekim. 34 sayfa. Sabretmeye Değer. Yazar: Aleix Cabrera-Vinyet Montaner. Çizer: Rosa M. Curto. Çeviri: Onur Dizdar. TÜBİTAK Yayınları. 2020, Ekim. 38 sayfa."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tulu-kitaptan-abdurrahman-ekin-uclemesi-k5781.html", "text": "Bugün, Kitaphaber'in en önemli görevlerinden biri olarak gördüğümüz genç yazar, çizer, şair ve yayınevlerini destekleme görevimizi bir kez daha yerine getiren bir yazıyla, sizleri hem yeni bir yayıneviyle hem de yazarla tanıştıracağız. Önce Tulu Kitap'tan başlayalım. Edebiyat öğretmeni Enes Celep yönetiminde, gelecek neslin inşasında samimi çabası olan yazarları çocuklarla buluşturma niyeti taşıyarak, özenli bir editöryal çalışmayla ortaya çıkardıkları kitapları, son derece kaliteli çizimler ve çizimlerin hakkını veren bir baskı kalitesiyle okura sunuyor Tulu Kitap. Ankara merkezli yayınevi İstanbul ve Orta Anadolu öncelikli olmak üzere yoğun bir pazarlama hareketine girişmiş durumda. İlgi gören kitapların çevirilerini yaptırarak yurt dışına açılmak gibi kısa vadeli bir hedefleri de bulunuyor. Ve bütün bunlardan önemlisi, sizlere dosya incelemeye açık bir yayınevinden haber veriyoruz. Belirli yazar kadrolarının dışındaki yazarlara kapalı olan yayınevlerinin her geçen gün çoğaldığı çocuk edebiyatı ortamında Tulu Kitap'ın bu geniş bakışı genç ve yeni yazarlar için büyük bir fırsat barındırıyor. Geniş bir editör ağıyla, gelen dosyaları mutlaka okuyacaklarını belirtiyorlar. Okunan dosyalarla ilgili muhataplarına olumlu ya da olumsuz dönüşlerin ihmal edilmemesi gerektiği konusundaki hassasiyetimizi de kendileriyle paylaştık ve aynı fikirde olduklarına sevindik. Bugün üç kitabından bahsedeceğimiz Abdurrahman Ekin ise doktora yapmakta olan bir Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Şiir, öykü ve denemeleri yayımlanmış bir yazar; yani yazarlığı yeni değil ama öğrencilerini ve üç kızını saymazsak çocuk okurla tanışma faslında olduğunu söyleyebiliriz. Yazarın kitaplarını tanıtmaya ismiyle ilgimi çeken kitaptan başlamak isterim. Her şehrin boş laflarını toplayan birileri olduğunu hayal etmiş Abdurrahman Ekin. Çöpçülerin evlerde biriken, sokaklara atılan çöpleri topladığı gibi boş laf ustaları da el ayak çekilince insanların gün boyu sarf ettiği kırıcı, üzücü, anlamsız, gereksiz kelimeleri ve harfleri topluyorlar. Bu hayalle ilgili girizgahtan sonra, şehrinin boş laf ustasıyla karşılaşan bir çocuğun hikayesi başlıyor. Bir gece sabaha karşı su içmek için uyanan çocuk şehrin boş laf ustasını görüyor ve biraz ürkse de bu gizemli adamı çok merak ediyor. Siyah paltosu ve fötr şapkasının karanlığına gizlenmiş boş laf ustası bisikletiyle uzaklaşırken kelimerle dolu torbalarından birini düşürünce, çocuk göğe yükselen boğucu kelimeleri görüyor ve ustanın sırrına ortak oluyor. Artık o da her an etrafa saçılan boş sözleri fark etmeye başlıyor. Bir sonraki gece boş laf ustası ile çocuk yine uçan kelimeler yoluyla tanışıyorlar ve böylece usta yeni çırağını bulmuş oluyor. Tıpkı çocukluğunda kendi ustasıyla tanıştığı ve boş sözleri iyileriyle değiştirme görevini üstlendiği gibi... Günün büyük insani sorunlarından birine, ilgi çekme güdümüzün kontrolden çıkışına değinen bir hikaye. Yaptığı garip hareketlerle yeterince ilgi çekemeyen, ya görmezden gelinen ya da yadırganan bir genç çareyi durmaksızın uzamakta bulur. Eve sığmayacak kadar uzayınca kolları bacakları pencerelerden dışarı taşar. Polis, gazeteciler, halk evin etrafında toplanmıştır. Artık bütün ilgi tamamıyla gencin üzerindedir ama ne o kendini anlatabilmekte ne de kimse onu anlamaktadır. Şehir gencin devasa vücuduna göre yeniden planlanır, onu görmeye gelen turistler sayesinde turizm canlanır. Ama bu kontrol edilemez vücut artık bazı sorunlara yol açmaya da başlamıştır. Kimileri onun ayaklarının koktuğundan, kimileri ulaşımı aksattığından şikayet eder. Hakkında olumlu ya da olumsuz söylenen bir sürü şeyle, görüp görebileceği en büyük ilgiyi görmüştür ama yine de mutlu olamamıştır. Çünkü o artık NESNE'dir. Seçimleri, duyguları, yaşadıkları önemsiz bir malzemedir sadece. Yalnızlığını giderememiştir. Ayağa kalkıp gövdesini saran bir kıyafet gibi taşıdığı eviyle birlikte uzaklara gitmekten başka çare kalmamıştır. Abdurrahman Ekin'in bu seferki hayali, şehrin merkezine düşüp gencinden yaşlısına, kedisinden köpeğinden kuşuna kadar şehrin bütün ahalisini peşine takan ama içerdiği onca leziz yiyecek içeceğe kimseyi dokundurtmayan bir sofra. Neyse ki herkesten kaçan sofra bir yerde duruyor ve anlaşılıyor ki sofranın kilidi hatıralarda saklı. \"Annemin ekmeği, işte o ekmek!\" diyen bir çocuk çözüyor bu kilidi. Eski sofraların bereketini, muhabbetini, lezzetini hatırlayan herkes sofradan istediğini alıyor. Kimsenin kaybetmek istemeyeceği bu sofrayı elde tutmanın şifresiyse yaşlı bir teyzeden geliyor; \"çok şükür bugün de doyduk\" der demez sofra toparlanıyor ve yine göğe yükselip bir sonraki öğün için şehrin merkezine konuyor. Unutulmaya yüz tutan değerlerimizi çok hoş bir yordamla hatırlatan, birlikteliğin, beraberliğin, tatlı dilin, güler yüzün, nimetin, hatrın hikayesi olmuş \"Gökten Düşen Sofra\". Bizi yeniden huzurlu bir sofranın etrafında toplamaya çalışıyor. Modern masal olarak da tanımlayabileceğimiz bu üç gerçeküstü hikaye Abdurrahman Ekin'in özgün tarzını apaçık yansıtmış. Üzerinde çokça tepinilen genel konulardan ziyade ince düşünce ve hassas bakış sahibi kişilerin yakalayabileceği konuların seçilmiş olması farklı okumalar peşinde olanlar için oldukça cezbedici. Kitapların metin-resim ağırlıkları dengeli, dolayısıyla bu kitapları resimli kitap sınıfında değerlendiriyorum ve 8+ yaşa hitap edeceğini düşünüyorum. Kitapların her birinde farklı çizerlerle çalışılmasına rağmen yazarın tarzı üç kitapta da çok başarılı şekilde desteklenmiş ve bir bütünlük sağlanmış. Tüm çizimler oldukça detaylı ve özenli. Soyut kavramlarla okurun ruhuna hitap etmeye çalışırken kitabı üreten yetişkinlerin psikolojilerinin etkisiyle birçok çocuk kitabının kapıldığı kasvet girdabına bu kitapların yazarı da çizerleri de editörü de kapılmamış. Renkler yumuşak ve canlı. Yazarın isimleriyle öne çıkarmadığı karakterleri çizerler tarafından da fazlaca vurgulanmadan karikatürize edilmiş ve böylelikle hikayeler karakter hikayesi değil, kavram-olgu hikayesi olarak vücut bulmuş. Her üç konu da çocuk okurun zihin dünyasında mümkün olabilecek en somut ve sevimli görünüme kavuşturulmuş. Üçü de otuz yaşın altında olan çizerler çocuk edebiyatımızın geleceğine dokunacaklarını şimdiden hissettiriyorlar. Metinler hatasız, akıcı ve muhatabına uygun. Dolayısıyla yazarın buluş kabiliyeti ve yumuşak dili kadar çizerlerin ve editörün uyumunun da takdiri hak ettiğini düşünüyor ve yazımın sonuna iliştirdiğim künyelerde isimleri yer alan bu değerli edebiyat emekçilerine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Tulu Kitap otuzdan fazla okul öncesi ve ilk okumalara uygun kitapla bugünlerde önce küçük okurlarıyla buluşacak. Ortaokul-lise düzeyinde romanları da kısa vadede yayımlanmak üzere hazırlık aşamasında. Yoğun ve ince işlenen bir üretim sürecine şahit oluyoruz. Hayırlı yollar açılsın, iyi kitaplarıyla iyi okurlarının bağı günbegün sağlamlaşarak daim olsun dileriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kebikec-bd2.html", "text": "Uzun zamandır kitaplar üzerine eleştiri, değerlendirme yazıları yazan, kitaphaber.com.tr'nin kurucularından Genel Yayın Yönetmenimiz Bilal CAN'ın \"kitaplardan kitaplara baktım\" sözüyle aktardığı \"Kebikeç\" adlı eser İzdiham Yayınları arasından okuyucularla buluştu. Eser, kitap eleştirisi ve değerlendirmesi üzerinden hareketle 4 bölüme ayrılara sunulmuştur. Eleştirinin işlevi ve görevi üzerinden hareketle Roman, Öykü/hikaye, şiir, deneme türlerini ayrı ayrı bölümler halinde ele alan Can, eleştiri kültürünün ülkemizde gittikçe ortadan kalktığını, özellikle eleştirinin olumsuz yanına dair anlamın gittikçe yaygınlaştığını da aktarmaktadır. Kebikeç, kitapları koruduğuna inanılan kitap perisi, kitap meleği olarak mitolojik bir unsur, kültürel bir değer olarak kullanıla gelen bir isim olarak yayın dünyasında sıkça ismi zikredilen bir olgu haline dönüşmüştür. Bilal CAN da \"Kebikeç\" i eleştirmenlik kurumuyla bağlantı kurarak aktarmaktadır. Ona göre Kebikeç, iyi kitapları koruyan, kötü kitapları ortadan kaldıran bir olgudur. Eleştirmenliğin de tıpkı Kebikeç gibi bir işlev görmesini, iyi kitapları mümkün mertebe koruması, insanlara ulaşımını kolaylaştırmasını, kötü kitapların ise bir amme hizmeti olarak ortadan kaldırılması görevleri olduğunu aktarmaktadır. Kebikeç adlı eserinde CAN, 4 bölümde ele aldığı türlere dair kitap değerlendirmeleri ve eleştirileri de ortaya koyarak bu için uygulama alanında nasıl yapılması gerektiğini de gözler önüne sermektedir. Bu kitap ayrıca örneklerle gösterildiği üzere, bir kitabın düz bir okumayla okunmanın eksik okuma olduğunu da gözler önüne sermektedir. Örneğin Mustafa Kutlu'nun eserlerindeki kültürel unsurların ve George Orwell'ın eserlerinde kavramlara boğmadan aktardığı oligarşik yapılanmanın edebi eserlerde nasıl işlendiğini, nasıl aktarıldığını gözler önüne sermekte, ayrıca edebi eserlerin salt bir edebi ürün olmadığını, onu ortaya koyan yazarın, müellifin zihin dünyasına göre farklı anlamlara da gelebileceğini göstermektedir. CAN, ayrıca bu eserinde birçok yazar ve şairin eserlerini ele alarak, salt vitrinde duran, sürekli tüketim nesnesi haline getirilen kitapları değil, ayrıca iyi eserler olup pek gözükmeyen eserleri de gözler önüne sermektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-2-k5837.html", "text": "\"Bir tür eşya sembolizmini dile getiren Leke Adlı şiir kitabı nedeniyle eşyanın şairi olarak\" (Kollektif, 2010:1057) tanınan Sedat Umran'ın Leke adlı şiir kitabı nedeniyle İlhan Berk; bu kitap dili bakımından \"şiire karşı bir şiir deneyi\" olarak değerlendirmede bulunmuştur (Kollektif, 2010:1057). İlk eserinden son eserine kadar aynı his, düşünce ve metafizik kavrayışla eserlerini ortaya koyan Sedat Umran'ın ilk eserleri 1943'ten itibaren Yedigün dergisinde yayınlanmıştır. Daha sonra Varlık Dergisi, Büyük Doğu, Yelken Dergisi, Çağrı Dergisi, Hisar Dergisi, Türk Dili Dergisi, Yeditepe Dergisi, Diriliş Dergisi, Soyut Dergisi, Güney Dergisi gibi dergilerde yazdı ve Almanca'dan çeviriler yapmıştır (Kutlu, 1998:459). Ahmet Haşim etkisiyle başlayan şiir serüvenini gittikçe özgünleşerek kendi dilini kurmayı başaran Sedat Umran, eşyanın metafiziğini sorgulayan şiirler yazmıştır. Metafiziğe bu kadar önem vermesi ve bu uğurda uzun çalışmalar koymasındaki amacı Şiirde Metafizik Gerçek adlı eserindeki ilk denemesinde uzun uzun şu şekilde aktarır. Bu yazısını uzun bir alıntıyla aktarılması Umran'ın şiirdeki metafizik gerçekliği nasıl algıladığı ve nasıl algılanması yönündeki düşüncelerini ifade ederken ona göre metafizik dünyamız dört duyu alanın dışında kalan yerdir, dört duyu alanından alınan malzemeyle şiirini işleyen şair sadece hoş ve güzeli eline alır fakat onu aşan, cismani alemden ruhani aleme/manevi aleme geçiş yaparak ilahi gücün farkına varır ve onunla bir bağ kurarak gerçeği, metafiziksel gerçeği elde eder (Umran, 2004:9-10-11). Umran'ın eşyayla ilgisi felsefesi olan bir yaklaşımla kendini gösterir. O makineleşen, maddileşen insana dair bir reddiye halinde şiirlerini yazar. Eşyayla ünsiyetler kurarak, insana dair duygu ve düşünceleri eşyaya yükleyerek metafiziksel olgulara işaret eder. Umran, bu düşüncesini temellendirirken etkilendiği bir çok yazar, düşünür ve filozof vardır. Almanca'dan Türkçe'ye çevirdiği Sri Aurobindo'nun \"İnsan Gelişiminin Devridaimi\" adlı eserinde geçen; akıl çağının sona erdiğini, artık manevileşme çağının başladığına dair sözü Umran'ı çok etkilemiş, ben ve benlik üzerine düşünmeye sevk etmiş Nietzche'nin vitalizm düşüncesi ile Bergson'un \"elan vital\" düşüncesini önemiş, ona göre \"bir şair ancak kendini aştığı, beş duyunun dışındaki metafizik gerçeği eline geçirdiği oranda değerli, yani kalıcı olabilir\" (Umran, 2004:9-10-11). \"60 yıllarda Mehmet Eygi'nin çıkardığı Yeni İstiklal gazetesinde \"Mayın Tarlası\" başlığıyla taşlamalar yazan Abdullah Öztemiz'in hiçbir şekilde toz kondurmadığı sadece üç şair vardı: Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Sedat Umran; onun defterine yeni şairlerden bu üç isimden başka hiçbir şair girememiştir\" (Uçman, 2010:83). İlk şiiri 1943 yılında Yedigün Dergisi'nde yayımlanan Sedat Umran'ın şiirle olan bağlantısı bir ömür sürecek ve asla bitmeyecektir. Son anlarına değin şiirle olan ünsiyetini koparmayacak, yayınlanmasa da şiirlerini defterlere yazmaya devam edecektir. İlk eseri 1949 yılında yayınlanan ve içinde 61 şiiri barındıran Meşaleler kitabıdır. İkinci kitabı olan Leke ise 1979 yılında 30 yıllık bir arayla yayınlanır. Şiirle olan bağının güçlü olması, şiirle irtibatı asla koparmamasına rağmen bu kadar uzun arayla eser vermesinin farklı biçimlerde okumaları yapılabilmektedir. Leke adlı eserinin ilk baskısı Soyut Dergisi Yayınları arasından yayımlanmıştır. Eserlerinin kitap olarak okuyuculara sunulması bu iki kitabından sonra hızlanmış ve peş peşe eserler vermiştir. Bunlar; Gittin Taş Atarak Denizlerime, Kara Işıldak, Aynada Gün Doğumu, Parmak Uçlarımdaki Yangın, Altın Eşik gibi şiir kitaplarıdır. Şiirlerinin birçoğu daha sonra toplanarak Sonsuzluk Atı ve Aşkın Kaması eserlerinde yayınlanmıştır. Umran, şiirin yanında ayrınca çeviri eserler de yapmış bir isimdir. Batı Felsefesinden ve Alman şairlerinden yaptığı çevirileri de önem arz etmektedir. Bu çevirilerin sayısı kırk beşi bulmaktadır (Hancıoğlu, 2014). Sedat Umran'ın sanat ve edebiyat hakkındaki görüşleri şiirinde direkt olarak okunabildiği gibi, kaleme aldığı düz yazılarından da anlaşılabilir. Umran'ın hece ölçüsüyle ve serbest olarak yazılmış şiirlerine bakıldığında güçlü bir ahengin ve akıcı bir anlatımın varlığı dikkat çekicidir (Hancıoğlu, 2014). Bununla beraber şiirinin kendine özgü yönünü belirleyen temel yaklaşım onun eşya ile kurduğu ünsiyettir. Bu ünsiyet onun sanat anlayışında metafiziğe uzanan güçlü bir ilişkinin yansımaları olarak okunabilir. Sanatını, insan hayatının trajedilerini incelemek amacıyla kullanır, kendi ifadesiyle şiiri, \"trajik benin iç dünyasını ve sonsuzluk boyutunun şiirlerini yazdığını söylemektedir\" (Hancıoğlu, 2014). \"Tabi ki, zamanla bir yere varıyor insan. Fakat, kendini şiire hasretmek, şiire adamak zor bir şey. Enerjiyi tek bir konuya yöneltmek. Eğer şairin poetik birikimi çok kuvvetli ise büyük uğraşın sonunda bir yere varıyor. Ama şiir fedakarlık isteyen bir hadise. Şair günlük hayatın rutin işleriyle uğraşamaz. Çünkü onun kafasında farklı ve büyük düşünceler vardır. Bütün enerjisini yazdığı esere verir ve hep kalıcılığa yönelir. İnsan zamanla gelişen bir çizgi çizer. Şiir cevheri her ne kadar kuvvetli ise O kadar kalıcı olur\" (Umran, 2004:289-290). Hancıoğlu, H. (2014). Sedat Umran'ın Şiirlerinde Terzilikle İlgili İmgeler. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 139-163. Uçman, A. (2010). Fatih'te Geçen Kırk Yılın Hikayesi. İstanbul: Heyamola Yayınları. Umran, S. (2004). Şiirde Metafizik Gerçek. İstanbul: İz Yayıncılık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hangi-salgin-kimin-tarihi-ne-ile-tedavi-k3941.html", "text": "Son zamanlarda covid-19 pandemisinin sağlıktan tarihe, edebiyattan kültüre, sinemadan müziğe birçok alanda var olan etkisini gün geçtikçe daha net görmeye başlamaktayız. Hemen her alanda yeni bir bakış açısıyla harmanlanan düşünceler, pandemi sonrası olacaklarla ilgili ön görüler ve yeni pandemilerin gerçekleşme durumu da sıklıkla karşılaştığımız gündemler olarak göze çarpmaktadır. Elbette pandeminin yarattığı kaygı ve belirsizlik, aynı zamanda salgınlar tarihinin dikkat çekmesine ve yapılabilecek araştırmalara da bir zemin hazırlamaktadır. Tarihin tozlu sayfalarındaki salgın türleri, bir tecrübe olarak sağlık alanında varlığını sürdürse de; toplumun kültürel, sosyal ve psikolojik varlığında tesirlerini neredeyse hiç göremeyeceğimiz bir yoklukta asılı durmaktadır. Erhan Altunay tarihteki salgınlara ışık tutarak, onlarla yeni bir iletişim kurmayı denediği, nazar-ı ibret cihetiyle olaylara bakmayı önerdiği ve bu arada gizemli bazı noktaları da aydınlattığı bir eser kaleme almaktadır. Tarihin akışını değiştiren, kimi zaman savaşları bitiren, insanlığın yoklukla imtihanı olan salgınlar; bireysel kırılmalarla birlikte toplumsal kırılmalara da yol açıyor. Altunay daha çok bireysel olandan dışarıya çıkarak, toplumsal yankılar ve yaşananlar üzerine tarihsel vesikalar ve resimlerle bir çerçeve sunmaktadır. Öncelikle eseri iki kısma ayıran yazar, gizem kısmına genişçe bir alan ayırmaktadır. Öncelikle komplo teorileri ile başlayan eserde, üst akıl ve bunlarla ilintili diğer teoriler üzerinde durulmaktadır. Nüfusu artan toplum, kısıtlanan kaynaklar ve bunlar arasındaki ilişkiler salgın tarihinin süregelen varlığını başka bir bakış açısıyla okuma imkanı sunuyor. Kutsal kitaplardaki kehanetler, kıyamet teorileri ve Türkiye özelindeki kehanetlerin tehdit boyutları da incelikle ele alınmaktadır. İnsan nüfusunun fazlalığı, ihtiyaçların çoğalması ve tüketim toplumu haline gelen dünyada sınırlı kaynakların olması bu kehanetlerin gerçekleşmeye yakın olduğunu da akla getirmektedir. Tom Hanks'in hastalıkla ilgili kullandığı semboller ve en son CORONA daktilosu, yine Trump'un beyzbol şapkası ve Madonna'nın albümünün arka kapağında yine Corona daktilosunun bulunması tüm bu yaşananların bir tesadüf olarak görülmesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Öncelikle Anadolu'da gerçekleşen salgınlarla başlayan yazar, Yunan ve Roma uygarlıklarıyla devam ederek Bizans ve Osmanlı döneminde yaşanan salgınlardan bugüne doğru uzanan bir tarihsel akışla konuyu ele almaktadır. Hitit döneminde başlayan salgın tarihi, bu dönemde tıp biliminin çok gelişmiş olmaması nedeniyle toplumda kırıma yol açan salgınları beraberinde getiriyordu. Bir toplumu topyekun yok eden salgınlardan korkan halk, Tanrı'ya adaklar adar ve dua ederek salgının geçmesini beklerdi. Atina Vebası ise, Helenistik dönemin en önemli salgını olarak göze çarpmaktadır. Metinlerde anlatılan vebanın bugün ile birebir aynı seyirde gerçekleştiğini görmekteyiz. Tabi kanalizasyon sistemi gibi gelişmiş bir atık sistemi olmadığı için, hastalığın yayılmasının oldukça hızlı olması da bu dönemin en büyük problemi olarak göze çarpmaktadır. Her dönemin kendine göre salgın hastalıklar cihetinde artı ve eksileri vardır. Modern dünya teknolojik ve bilimsel gelişmelerle çok yol kat etse de, dünyanın artık büyük bir kent haline gelmesi ve yolculuk sürelerinin kısalması salgının kısa sürede dünyayı sarmasına neden olmaktadır. Geçmişte ise bir yerden bir yere ancak ticaret gemileri ile taşınan hastalık, tıp bilimlerinin çaresizliği ile bulaştığı toplumda büyük yıkımları da beraberinde getirmektedir. Salgınlar sadece toplumları yok etmeye yönelik bir tehdit içermesi yanında, güçlü olanın bir anda zayıflamasını da getiren bir tarihi akışa da yol açmaktadır. Sparta karşısında çok güçlü bir imparatorluk kuran Atina'nın, karşılaştığı veba salgını neticesinde yüz bin kişiyi ve hakimiyetlerini kaybetmesi bunun en önemli örneğidir. Yine Roma'nın 162 yılında Perslere karşı yaptığı seferde karşılaştığı veba hastalığı neticesinde yirmi yıl bu hastalıkla boğuşmuş ve on beş milyon insan kaybedilmiştir. Bizans döneminde oluşan salgında ise İmparator Justinianus bile bu salgından etkilenmiş ve yerine bir yıl karısı Theodora yetkilendirilmiştir. Osmanlı döneminde, Timur ile karşılaşan Yıldırım Beyazıt'ın ordusunun yenilgi almasının yanında Timur ordularının getirdiği hastalık tüm Anadolu'yu baştanbaşa kırıp geçirmişti. Yine İstanbul'un fethinden sonra gerçekleşen iskan politikalarına müteakip oluşan veba salgını toplumda büyük bir tedirginlik oluşturmuştu. Hatta Fatih'in İstanbul dışına seferlere çıkmasında, salgın döneminde yer değiştirmek zorunda kalmasının da önemli etkisi olduğu iddia edilmektedir. 1800'lü yıllara gelindiğinde karantina fikri ve karantina evlerinin oluşturulması hastalık seyrinin kontrol altına alınmasını daha da kolaylaştırıyordu. İspanyol Gribi ise yakın dönemde karşılaştığımız büyük bir salgındı. 1918 yılında Birinci Dünya Savaşı'nın gölgesinde yayılan salgın, savaş nedeniyle sansürlenen rakamlara rağmen elli milyonu aşkın kişinin vefatıyla sonuçlandı. Yirmi milyon kişinin vefat ettiği birinci dünya savaşından bilanço oldukça ağırdı. Salgınları, dün olduğu gibi bugün ve yarın da karşılaşabileceğimiz bir olgu olarak görerek, alınacak önlemler ve toplumsal duyarlılık için çalışmaların gerekliliği şu son pandemide de açıkça görmüş olduk. Salgınların tarihi seyri değiştirdiği gerçeğinin ışığında, savaşlarda hasta cesetlerin mancınıklarla düşmana fırlatılarak kullanıldığı dönemlerden, laboratuvar ortamında üretilmesi muhtemel virüslerin varlıklarıyla karşılaştık. Bütün bu süreci değerlendirdiğimizde salgınlar tarihinin önümüzü aydınlattığı, bizi gerçeklerle yüz yüze getirmesiyle karşılaşıyoruz. Teknolojik imkanlar ve bilim ne kadar ileri olursa olsun kırılgan bir zemine sahip olduğumuz hakikatiyle yüzleşmenin, geçmişte imkansızlıklar içinde karşılaşılan salgınlardan teknik anlamda farklı olmadığını da idrak ediyoruz. Eser bütün bu sürece ışık tutmasıyla değerliyken, hacimce küçük ve özet bir tarih perspektifi sunduğunu da belirtmeliyiz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarih-okumak-cok-yonlu-kazanclar-saglayabilen-bir-olgu-k4582.html", "text": "Prof. Dr. Ahmet Şimşek ile yeni çıkan kitabı Tarih Ne İşe Yarar? Bağlamında tarihin neliği ve tarih eğitiminin işlevselliği üzerine konuştuk. Evet, haklısınız. Tarihin çokça tanımına rastlamak mümkündür, çünkü çok zengin bir çalışma alanı. Her bir tarihçinin süreç içinde geliştirdiği metodolojisi çerçevesinde öne çıkardığı bazı unsurlar, tanımlarında belirleyici olabiliyor. Bu karşın bu tanımlarda tarihin modern bir araştırma ve yazım alanı olarak ortaya çıkmasıyla birlikte genel olarak benimsediği argümanların öyle ya da böyle yer aldığını görmek mümkün olabiliyor. Örneğin, geçmiş, yer, zaman, topluluk, belge , neden-sonuç , toplulukların yaşamları, birbirleriyle olan ilişkileri vs. gibi unsurlara büyük ölçüde, öyle ya da böyle yer verdikleri görülür. Dolayısıyla her bir tarihçi farklı tarih tanımı yapıyormuş izlenimi oluşsa da aslında tanımlarda kaçınılmaz olarak pek çok ortaklık yer alır. Şahsen bendeniz, tarihin bir tanımını yapmaktan öte yapılan işi açıklama taraflısıyım. Her tanım, belli bir formülasyonu içermesi yönüyle belki kolaylaştırıcı görülerek cazip bulunabilir. Ancak unutulmaması gereken diğer bir nokta ise her tanımın kaçınılmaz olarak bir \"indirgeme\" içerme ihtimalinin yüksekliğidir. Bu çerçevede tarif etmem gerekirse tarih, geçmişe ilişkin bir araştırma sürecidir. Şimdiki zamanda yaşayan bizlerin, yaşadığımız dönemin zihniyeti çerçevesinde geçmişe ilişkin önemli bulduğumuz olay, durum, kişi ve kurumları konu olarak seçmemizle başlar. Bu araştırmayı belli bir formasyon almış ve profesyonel beceriler geliştirmiş tarihçi yapar. Tarihçi, hem okuyup anladığı literatürde gördüğü eksiklikleri , hem de kendi kişisel deneyimleri ve yorumları çerçevesinde araştırılacak bir sorun tanımlar, genelde daha önce kullanılmış ve kabul edilmiş kaynak türleri üzerinden araştırır. Araştırma süreci sonunda konusuna uygun kanıtlara ulaşır. Kanıtları okur, inceler. Bunlar sonucunda elde ettiği verileri araştırma amacına uygun biçimde bir araya getirir. Bunları, varsa sorunsalına cevap oluşturabilecek biçimde değerlendirir. Bu süreçte başarılı bazı tarihçiler, elde ettikleri verileri, çalıştıkları dönemin şartları ve imkanları çerçevesinde geliştirdikleri bir tahayyül ile zihinlerinde tasarlar. Sonra da alışık oldukları bir tarzda anlatı kurarak metin oluştururlar. İşte bütün bu süreçlere tarih araştırması, bunun sonucunda ortaya çıkan bilgiye tarihsel bilgi, bu çalışmaların yapıldığı alana da tarih adı verilir. Sanırım bu sorudaki kilit sözcük olan tarafsızlığı nasıl tanımladığımızla ilgili bir açıklama öncelikli görünüyor. Öncelikle modern tarihçilikte \"resmi belgelerin filolojik incelemesine dayalı bir nesnellik\" ile kastedilenin tam olarak ne olduğunu belirlemek gerekiyor. Ya da modern tarihçilik, gerçekten nesnel eserler ortaya koyabildi mi? Sorudaki nesnellikten, sadece ortaya çıkan bilgiye hiçbir kişi öznelliğinin tabiri caizse \"bulaşmamasını\" mı anlamak gerekiyor? Tarih araştırması süresince tarihçinin toplumsal bir tutum sergilemesi bunun için yeterli midir? Zira resmi belge, devletin tasarrufunda gelişen, iktidarın doğrudan ya da dolaylı yönlendirmelerini içeren, kaydedenlerin meşreplerinin de etkili olduğu bir obje. Diğer yandan her ne kadar ve karar verilmiş ve açıklanmış bir filolojik inceleme süreci var olsa da bunu uygulayan tarihçinin de insan olduğunu unutmamak gerekiyor. Burada tarihçi araştırmasını, aidiyet hissettiği ya da yaşadığı toplumu öne çıkaracak bir süreç takip ettiğinde kişisel değil de toplumsal davrandığı için nesnel mi kabul edeceğiz? Tarih, konunun belirlenmesi, kanıtların belirlenmesi ve bunlardan niteliksel incelemelerle anlam üretilmesi ve en sonunda da bu üretilen anlamları bir anlatı çerçevesinde metinleştirme süreçlerini içerdiği için bir hayli nesnellik dışı süreçleri kaçınılmaz olarak içerebiliyor. Bütün bunlara rağmen işini yaparken tarihçinin, gerek yararlandığı kaynakları tespit ederken, gerek bunları çözümlerken, gerekse bunlardan anlam üreterek metinleştirirken olabildiğince işe karışabilen \"öznelliği\"ni bir yana bırakılması haklı olarak bekleniyor. Tarihçinin aynı nesnelliği, kendi toplumuyla ya da başka toplumlarla ilgili araştırma süreçlerinde de isteniyor. Zira buna \"meslek etiği\" deniyor. Tarihçi elbette ki bir robot gibi nesnel araştırma ve yazma süreçleri sergileyemese de hem kaynak kullanırken, hem de bu kaynaklardan yararlanarak metin oluştururken en azından \"hakkaniyetini\" ve \"vicdanını\" çalıştırabilir. Yoksa yapılan işin, ulaşılan sonucun, herhangi tarafgirane bir anlatımından hiçbir farkı kalmaz. Öyle bir durumda tarihsel araştırma, üzerinde \"soğukkanlı\" incelemelerin ve değerlendirmelerin yapıldığı bir alan olmaktan çıkarak, şimdilerde tv kanallarında çokça şahit olduğumuz gibi her şeyi bilen, her konuda \"uzman\" olduğunu iddia edenlerin gündem belirlemeye çalıştığı, bütünüyle \"kavga edilen bir alan\"a dönüşüverir. Bu sebepten her bir tarihçinin \"yaptığı işin namusu\" gereği hakkaniyetli davranmaya dikkat etmesi öncelikle beklenir. Tarih Okumak, çok yönlü kazançlar sağlayabilen bir olgu. Malum olduğunuz üzere insan hayatı çok kısa ve dünya çok büyük. Yaşadığımız dünya ve ülkedeki gelişmeleri daha sağlıklı çözümleyebilmek, karşılaşılan toplumsal sorunlara daha akılcıl cevaplar bulabilmek için tarih okumaları yıllardır salık verilir. Biz buna bireysel düşünme becerilerinin kazandırılması için tarih derslerinin bir fırsat sunabileceğini de eklemek istiyoruz. Günümüz pedagojisinde düşünme becerilerini geliştirerek, bireylerin çok daha akılcıl ve doğru çıkarımlarda bulunabilmesi için tarih okumak verimli bir yol kabul ediliyor. Tarihle ilgili her konuda kronolojik düşünebilen, araştırabilen, yorumlayabilen, karar verebilen, empati kurabilen bireylerin yetiştirilmesi tarih dersleriyle mümkün görünüyor. Diğer yandan tarih okumak, hiç şüphesiz entelektüel bir süreç. Okuyanı çok daha tecrübeli, birikimli ve derinlikli yapabilir. Bu da toplumdaki diğer bireylere göre fark yaratılmasına katkı sağlayabilir. Üstelik tarih okumak hikaye okumak gibi çok keyifli bir süreçtir, zira her hikaye gibi iyi bir tarih anlatısı da bizi ruhen rehabilite edebilir. Tarih okurken dikkat edilmesi gereken belki başlıca husus, ilgi duyulan konuda yayınlanmış başarılı örnekleri \"çaprazlama\" okumaktır. Yani mukayese ederek... O zaman görülecektir ki tarih okumak, harika bir şeydir. Tarihçilik, zihniyetteki genel gidişata göre biçimleniyor. Bu kaçınılmaz, zira her tarihçi kendi döneminin insanı olarak var oluyor ve üretiyor. Yaşadığı dönemdeki beklentileri aşabilmiş tarihçi bulmak oldukça zor. Buna rağmen bazı tarihçiler yaptıkları çalışmalar ve ortaya koydukları eserlerle kendi çağlarını aşarak sonraki dönemin tarihçilerini de etkileyebilirler ki bunların sayısı oldukça azdır. Bugünün dünyası ve Türkiye'sindeki tarihçilik yönelimleri, bir süredir devam edegelen post-modern ve post-truth yaklaşımların gölgesinde gerçekleşiyor gibidir. Post-modernistler, bilindiği gibi tarihyazımında makro incelemelerin yerine mikro, ulusal yerine yerel, insansız anlatımın yerine insanlı , cazip bir dille edebi çekiciliğe sahip yaklaşımları öngörmüşlerdi. Bu belki de tarihin daha insani bir yön kazanması bakımından olumlu bir gelişim seyri gibi görüldü. Ancak süreç bununla kalmadı, malumunuz. Her gün yeniden tanımlanan tüketim toplumu ve kitle iletişim araçlarıyla empoze edilen popüler kültür, bireysel yaşamlarımızı belirlediği gibi yaşadığımız toplumsal yapıyı da bir tür yapı-bozuma uğrattı. Toplumsal ve ulusal değerlerin son derece aşındırıldığı, bireyin bir tür \"ego patlaması\" yaşadığı, gerçeğin gerçeğimsiye dönüştürüldüğü, \"her şeyin aceleye getirildiği\" bu dönemde tarihyazımının da bunlardan etkilenmemesi beklenemezdi. Bu durum geleneksel medyadan sosyal medyaya kadar geniş bir yelpazede bambaşka boyutlara taşındı ve taşınabiliyor. Bütün bunlarla birlikte dijital araştırma ve yazma imkanlarının son derece arttığı, networklerin sadece yerel ya da ulusal değil, uluslararası da olduğu böyle bir dönemde yapılan tarihçiliğin daha çok niteliksel olması beklenir. Eski kuşak tarihçilerin alametifarikası makro konulara odaklanmaları ve çokça \"arşiv tozu yutarak\" yetişmiş olmalarıydı. Modern tarihçilik, arşiv çalışmalarını önceliyordu. Bu ampirik çalışma biçimi olmaksızın tarih yazmak da mümkün olamayacaktı. Usta-çırak ilişkisinin çok belirgin ve yoğun yaşandığı bu dönemlerde yetişen tarihçilerin genelde tarihçiliği, arşivcilikle eş değer görmeleri gibi bir sorun hep olagelmiştir. Eski kuşak tarihçi hocaların, işin zorluklarını çekerek yetişmiş olmalarına karşın, tarih düşüncesi bakımından zamanın ruhunu takip edemeyip, genellikle eser ve konuşmalarında 19. yüzyılın geç kalmış romantik ulusçu refleksiyle hareket eder görünümleri çokça eleştirilmiştir. Bugünün tarihçisi olabilmek için nostaljik biçimde anlatılara konu olan \"arşiv tozu yutmak\" artık çok gerekli görünmemektedir. Buradan arşiv çalışmalarının önemsizleştiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Zaman değişmiş, tarihçilik imkanları artmıştır. Örneğin, eskiden sadece arşivlere gidilerek elde edilebilecek pek çok belgeye, dijital imkanlar çerçevesinde evlerimizden ulaşılabilmek bugün mümkündür. Bugünün tarihçiliğinin kaynak imkanları oldukça artmıştır. Genç tarihçi arkadaşların bunun farkında hareket ettiklerini söylemek mümkündür. Onlar dahil oldukları uluslararası networklerin sunduğu imkanlardan daha iyi yararlanmakta, bu da gerek tarihçilik düşüncelerinde gerekse tarihçilik süreçlerinde fark edilir yenilikleri sunmalarına imkan sağlayabilmektedir. Bu bağlamda genç tarihçilerin çok daha farklı kaynaklarla çalışarak, çok daha yeni yaklaşım ve yöntemler kullanarak Türkiye'deki tarihçiliği daha da zenginleştireceklerini söylemek mümkündür. Okullarda tarih, maalesef yıllar yıllı çok kötü planlandı, öğretildi ve öğretiliyor. Eskiden beridir, sadece vatandaşlık eğitiminin bir parçası olarak görülen tarih dersleri, yapılan araştırmalarda \"en sıkıcı\" ve \"işe yaramaz\" kategorisinde yer almıştır. İlginç olansa bu sonuçların sadece Türkiye'ye has olmamasıdır. Yani dünyanın diğer ülkelerinde de durum bundan çok farklı sayılmaz. Diğer dünya ülkelerinde de tarih dersleriyle ilgili benzer sorunlar varsa o zaman akla iki ihtimal geliyor: Tarih dersleri ya diğer dünya ülkelerinde de tatmin edici ve cezbedici bir öğretimle sunulamıyordur ya da tarih dersleri gerçekten işe yaramaz olmalıdır. Bunu tarih eğitimcileri yıllardır, çeşitli araştırma ve tartışmalarıyla çözmeye ve çalışırlar. Bazı yeni öğretim yaklaşım ve teknikleriyle işlenen tarih derslerinde sorun, bir parça çözülmüş görünse de genelde devam eder görünmektedir. Öğretim yaklaşımlarının zenginleştirilmesi dersi daha ilgi çekici hale getirmesine karşın, hala \"ne işe yarar\" sorusuyla yıllardır karşı karşıya kalınır. Yıllardır tarih eğitimi ve tarihyazımı alanlarında çalışan biri olarak bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. İlkinin, tarih derslerini programlarken maalesef çok fazla bürokratik süreç ve siyasi değişkenin işe karışması, daha çok vatandaşlık eğitiminin bir parçası olarak görülen tarih derslerinin içeriğinin öğretmenlerce tayin edilebilmesine imkan verilmemesi, üstelik yayınlanan müfredatların Türkiye'nin tüm bölgelerinde ve yörelerinde aynı biçimde uygulanma beklentisiyle yakından ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Buna bir de merkezi sınavlara hazırlık kaygısı eklenince, tarih derslerdeki içerik de kaçınılmaz olarak kalıplaşmakta, hatta bir tür seviyesizleşmekte, \"işe yarar\" olmaktan çok \"sınava yarar\" hale gelmektedir. Diğer bir sebep ise tarih derslerinin, genelde öğretmen merkezli bir anlatı süreciyle işlendiği için her zaman \"anlat anlat heyecanlı oluyor\" kıvamında eğlenceli görülmese de gerçeklikten uzak ve çoğu zaman sıkıcı bulunmasıdır. Dijital imkanların bu derece arttığı, görsel, audio daha başka web araçlarının her yerden erişilebilir olduğu bu dönemde, tarih derslerinin çeşitli öğretim materyalleriyle zenginleştirilmesi öğrencilerin sıkıcılık eleştirilerinin önüne geçebilecektir. Oysa öğretmenlerimizi hakkıyla yetiştirdikten sonra mesleki yeterliliklerini geliştirme yönünde çok hassas davranabilsek, süreçte onlara gerçekten güvenebilsek, böylece bir özerklik tanımlayabilsek ve gerektiğinde rehberlik yapabilsek öğretim için var olan müfredatın çok da bağlayıcı olmayacağını sanırım tahmin edebiliriz. Tüm eğitim kademelerinde ve alanlarında olduğu gibi tarih öğretmenlerinin yeterliliklerinin geliştirilmesi ve özerkliklerinin arttırılmasının yollarını planlamamız gerekiyor ki konuyla ilgili, refah düzeyi gelişmiş batı ülkelerindeki öğretmenlerin özerkliklerine bakmanın fikir vermesi bakımından yararlı olacağını düşünüyorum. Tarih bilinci, içeriği genelde göreceli doldurulan bir kavram. Herkes tarih derslerinin bir tarih bilinci kazandırması gerektiğini dillendirir, ama herkesin kastettiği \"bilinç\" aynı olmayabilir. Tarih derslerinde bu beklenti ulus devlet tarihi ve değerleri çerçevesinde bireyin milli bir bakış açısına sahip olması biçiminde özelleştirilir. Ya da daha reel bir anlatımla bu bilinç, dönemin tarih müfredat kurgusunu yapan iktidarın vazettiği, \"kahraman\" ve \"hainleri\" bilmelerini de kapsar. Bu da dönemden döneme, iktidardan iktidara farklılaşabilir. Oysa tarih bilinci, geçmiş-şimdi-gelecek akışında insanın yaşadığı zamana göre kendini konumlandırabilmesidir. Her bir bireyin yaşadığı zamanı kavrayabilmesi için tarih bilincine son derece ihtiyacı vardır. Tarihsel dizi ve filmler bunu sağlayabilir mi? Sağlayabilir görünmüyorlar. Dikkat edilirse tarih bilinci, daha çok bireyin sahip olduğu zihniyeti çerçevesinde anlam kazanabilir, gibi. Tarihsel diziler ve filmler ise üretenin, yayınlayanın bilincini izleyene bir anlamda empoze ediyor. Tabi tarihsel dizi ve filmler buna rağmen, tarihin belli bir döneminin giyinişini, konuşmasını, yaşam alanlarını, gündelik yaşamını olabildiğince gerçekçi resmettiği ölçüde bireyin geliştirmeye çalıştığı bilince olumlu katkı sağlayabilir, ama hepimiz biliriz ki filmlerde ve dizilerdeki olaylar, kişi kadrosu genelde oldukları gibi değil de gösterilmek istendikleri gibi resmedilir. Tarihsel dizi ve filmlerin tarihsel gerçekliğe uygun olmasını beklemek doğru olmayacaktır. Zira film ve diziler artık sanatsal bile değil, genelde eğlence amacına yönelik üretilen, içinde pek çok güncel siyasi mesajı da içeren kültür endüstrisi ürününe dönüşmüş durumdadır. Bunlardan bir \"tarih öğrenilmeyeceğini\" herkes kabul eder, ama izleyenler, bu dizilerin ve filmlerin izleyenlerin tarihi belirlemeye yönelik ciddi bir etkisinin olduğu da inkar edilemez. Bu durumda kültür endüstrisinin bir ürünü olarak piyasaya sürülen tarihsel içerikli dizi ve filmlerin gerçek bir tarih bilincinin gerçekleşmesine katkı sağlamak yerine iktidarın seslendirdiği \"kahraman\" ve \"hainleri\" göstermek ya da çeşitli tarihsel olaylar ve kişiler üzerinden bir tür propaganda yapmak gibi bir işlevinin var olduğu söylenebilir. Bu da açıkçası bireylerin tarih bilincine olumlu katkı sağlayamayacağını gösteriyor. Akademik tarihçilikte ilerlemek isteyen genç arkadaşlarımın öncelikle akademik kültürü olan bir üniversitede alanında ismi temeyyüz etmiş bir danışman akademisyenle öğrenme süreçlerini planlamalarını tavsiye ederim. Öğrenme kavramını kullanmam burada bilinçli bir tercihtir. Zira akademik yaşam, ucu açık bir öğrenme sürecidir. Lisansüstü dersler ise \"geçilmesi gereken\" değil, bu sürecin bir parçası olarak ortaya çıkan \"tecrübe ve birikimden\" yararlanma sürecidir. Bu nedenle lisansüstü derslerin lisans gibi değil de öğrencilere uygun biçimde planlanmış araştırmalara dayanması beklenir. Bütün bunlara rağmen her bir öğrenci bu süreci kendisi inşa eder. Genç arkadaşlarımın tecrübeli hocaların birikimlerinden olabildiğince yararlanmaları, mümkünse onlarla ortak çalışmalar yapmaları akademik gelişimleri bakımından son derece önemlidir. Biliyorum, Türkiye'deki tarihçilik alanında ortak çalışma yapma fikri yaygın kabul görmüş durumda değildir. Ancak dünya değişti, tarihçilik eğitimi de farklılaştı. Akademisyenlik \"iş üzerinde\" öğrenilir. Yani, araştırma olmaksızın sadece teorik bazı kazanımlar elde etmek yeterli değildir. Adayların okudukları her şeyi eleştirel okuma alışkanlığı kazanmak, işin abc'si sayılabilir. Aktarmacılık yerine mevcut imkanlar içinde bir analiz ve değerlendirme yaparak eksikleri ve hataları yakalamak iyi bir başlangıçtır. Bunun yanında genç arkadaşlarımın yaptıkları işi anlamlandırabilecekleri kadar felsefe, toplumlarının gelişimlerini anlayabilecekleri kadar sosyoloji okumaları yapmalarını da son derece önemli buluyorum. Örneğin sosyal teorileri iyi öğrenmek, ilerde yapacakları araştırmalardaki bakış açılarını çokça zenginleştirecektir. Tarih kuramında derinleşmek kadar işin öğrendiklerini özellikle pratikte test etmek metodolojinin akılda yer etmesini sağlayacaktır. Tabi bu arada çalıştıkları alanın filoloji gereksinimlerini de karşılayabilmek adına gerçekçi planlar yapmaları ve uygulamaları da çok önemlidir. Ve roman okumak, sinema takip etmek, tarihçi tahayyül imkanlarını zenginleştiren unsurlar olarak olmazsa olmazlardan. Dijital ortamlarda neyi nerede nasıl arayacağını ve bulacağı bilecek kadar Dijital becerilerini geliştirmiş genç tarihçi arkadaşların diğerleri arasından kolaylıkla sıyrılarak fark yaratmaları mümkün olabilecektir. Görüldüğü gibi başarılı bir tarihçi olmak için edinilmesi gereken pek çok beceri, kazanılması gereken ciddi bir birikim vardır. Genç arkadaşlarımızın bunları yaparak, Türk ve dünya tarihçiliğine önemli katkılar sunabileceklerini düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/islamda-guzel-ahlak-uzerine-k4500.html", "text": "Bilirsiniz; Aliya İzzetbegoviç'in \"İslam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adıdır\" şeklinde kulaklara küpe bir ilke sözü-mottosu vardır. İslam, güzel ahlak esaslarını içeren bir bütündür. Allah'ın insanlığa gönderdiği en son din olan İslam, önce iman sonra ibadet ve ahlaktan mürekkeptir. Din adamlarından defaatle işittim. İslam dinini meyveli bir ağaca benzetirler; bu ağacın kökü ve gövdesi İman, dal ve yaprakları İbadet, meyvesi de güzel ahlaktır. Zira güzel ahlakı oluşturan yapının temelden tavana kadar sıkı bir örgüyle kuşatıldığını görürüz. Altyapıda sağlam bir iman, çatıda ihlaslı ibadetler vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 2019'da yayınladığı \"İslam'da Güzel Ahlak\" adlı eser Dr. Bayram Köseoğlu tarafından yazılmış. Küçük ve cep boy olan bu eser, kuşe kağıda basılmış, 72 sayfa, sevimli, okunası bir eser. Kapakta \"Rüzgar mavisi\" ile \"turkuvaz\" arası bir renk kullanılmış ve bu renk kitaba müthiş bir hava katmış. Aynı renk kitabın değişik yerlerinde, dikkat çekici şekilde, öne çıkarılan bazı sözlerin gösterimi / sunumu için de kullanılmış. Kitap ahlak ve edep tanımlarıyla başlıyor. Ahlakın tanımı yapılıp çerçevesi çizilirken konu \"nefis\" kavramıyla ilişkilendiriliyor. Nefisle mücadelenin, esasen ahlakı çerçeve içine aldığını gösteriyor yazar. Ahlakla ilgili tanımlara değinen yazar, İmam-ı Gazali'nin cümlelerine de yer veriyor. \"Nefiste iyice yerleşmiş bulunan bir özellik, kabiliyettir ki, bu özellik sayesinde davranışlar herhangi bir zorlamaya ihtiyaç kalmaksızın kendiliğinden kolayca ortaya çıkar\". (İhya, 3, 125). Bu çerçeveyi oluşturan bağlam; nefsin terbiye ve tezkiyesini de kapsıyor kanaatimce. Naçizane Rad Suresi 28. Ayetle tamamlamak isterim: Kalpler ancak Allah'ı zikir ile mutmain olur. Yine kitaba dönersek; ahlakın kişinin nefsine-özüne yerleşen ve onun kişiliğini kuşatan ve ondan ayrılamaz bir yetenek oluşu, davranışların bu yetenekle kolayca ve adeta otomatik olarak yapıldığı ifade ediliyor. İlginç tarafı şu; \"Ahlakta asl'olan davranıştan ziyade o davranışın hangi amaçla yapıldığıdır\". (S. 8). Yazar bu ifadeye açımladığında da şu yargılara ulaşıyor: \"korku ve baskı altında yapılan davranışta ahlak aranmaz. Davranışın ahlaki olması özgür iradeye bağlıdır\". Günceli ifade için de şu cümleleri kuruyor: \"Kanun, anne-baba, öğretmen ve toplum baskısıyla yapılan davranışlar güzel ahlak örneği kabul edilemez\". Bu cümlenin gerekçesi de, Gazali'nin tanımında yer alan ve kısaca \"özümseme, içselleştirme\" diyebileceğimiz konudur. Edep bahsinde, ahlakla yakın anlamlılık vurgulanıyor. Öne çıkarılan husus, gündelik hayattaki görgü kuralları edep hususunda. Toplumda görgü kuralı olmayı başarmış olan, örf, adet, anane gibi iyi tutumlar, takdire değer davranışlar bu kapsamda. Yazarın çıkarımı şöyle: \"edepli olmak güzel ahlakı elde etmeye vesile olacağı gibi hem Allah'ın rızasını hem de insanların sevgisini ve takdirini kazanmaya vesile olacaktır\". (S. 11). Yazar, ahlakın kısımlarını incelediği bir bölümde; ahlakın sınırlarını da çiziyor. Buna göre; ahlak hem iyi hem de kötü davranışları ifade eder. Mesela, cömertlik, utanma duygusu, sabır, hoşgörü, kanaatkarlık, şüpheli şeylerden uzak durmak, yumuşak huylu ve ağırbaşlı olmak olumlu; yalan, iftira, tamahkarlık, israf, haset vb davranışlar olumsuz; hepsinin birlikte ahlakı bütünleyen davranışlar oluşu ifade ediliyor. Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır. Ahlakın kaynağı ile ilgili, düşünce tarihi boyunca, pek çok tez ileri sürülmüş ve hemen hepsinin de birbiriyle çatıştığı görülmüştür. Bu konudaki düşünceler ya bir dine veya din dışı bir alana indirgenerek açıklanmaya çalışılmıştır. Mesela E. Kant, her türlü öznel duygu, bedensel istek ve arzuyu, aklın ve ödev buyruğunun egemenliği altına sokulmaları gereken şeyler olarak kabul ederken; Hüseyin Hatemi, \"Hukuk ve ahlak kuralları ortaktır hepsinin de kaynağı ilahi sevgidir\" der. Hadislerde bu konu çokça işlenir. İki hadis almak istiyorum: \"Müslümanların iman yönünden en olgunu, ahlakı en üstün olanlarıdır\", \"Ben, ahlakın en güzelini tamamlamak için gönderildim\". Dinin tanımını yapanlar, genelde ahlaka vurgu yapar. İmanın tanımında da ahlak vardır. Buna bağlı olarak edep tanımında da aynı husus vardır. Hatta \"Utanmazsan dilediğini yap\" hadisi vardır. Peygamberimiz, bu sözün ilk insanlardan beri söylendiğini de ifade eder. Bu kapsamda bir kombinasyonla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Din, iman, ahlak ve edep... Bu dörtlü yapı birbirinin hem içinde hem de birbirinin kaynağıdır. Yazar, bu bahiste, ahlakın kaynağının ilk insanlardan itibaren hep \"din\" olduğu-kabul edildiği üzerinde durur. Tevrat ve İncil'den örnekler de verir. \"Ahlakla dini birbirinden ayırmak, insanı iç dünyasından ayırmaktır, oysa insan, iç dünyasıyla bir bütündür.\" (S. 16). Müslüman ahlakı ise, ilk kaynağımız Kuran-ı Kerim'in çerçevesini çizdiği şekildedir. Hayatın bütün yönleri ayetlerde bildirilmiştir. \"Kuran'ın içerdiği hükümler iman, ibadet ve ahlak olmak üzere üç ana konuda toplanır\". (S. 16). Tin Suresi 4-6 arası ayetlerde, insanın en güzel biçimde yaratılması, diğer canlılardan üstün kılınması ama kötü huy ve davranışlarıyla en değersiz konuma düşeceği ifade edilir. İman eden, bunun gereğini yaşayan insan ise istisna kılınır. Ayrıca istisna için ecirden söz edilir. Bu anlatımlarda insan davranışlarının ahlaka dayalı oluşu, ahlakın da inanç gereği açıkça ortaya konulmaktadır. Yazar 18. Sayfada epigraf şeklinde bir cümleyi öne çıkarır, bu cümle imanla ahlakı bir potada eritmektedir: \"İman yaratıcıya verilen bir sözse eğer, yaratıcıya iman etmek de onun istediği gibi davranmayı gerektirir\". Kitapta bu kısımdan sonra, ahlak bahsinin açılımları olarak; peygamberin güzel ahlakı, bireyin ahlakı, davranış güzelliği, ailede güzel ahlak, toplumda güzel ahlak, çevreye karşı güzel ahlak, güzel ahlakın elde edilmesi gibi konular işleniyor. Bir Müslüman'da Bulunması Gereken Ahlaki Özellikler bahsi açılıyor. Bu bahiste Mevlana'nın meşhur 7 öğüdündeki tavsiyeler sıralanıyor. Bunlar 1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. 2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. 3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol. 4. Hiddet ve öfkede ölü gibi ol. 5. Tevazuda toprak gibi ol. 6. Hoşgörüde deniz gibi ol. 7. Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol. Mevlana'nın tavsiyelerinden sonra bir Müslüman'da ya da Müslüman bir sistemde bulunması gereken değerler tek tek açıklanıyor. Bunlar da şöyle: sadakat ve dürüstlük, adalet, tevazu, sabır, hoşgörü, cömertlik, iffet, merhamet... Kitap bir makale gibi \"sonuç\" bölümüyle bitiriliyor. Bu bölümde, bir Müslüman'ın sahip olması gereken ahlaki özellikler sıralanıyor. Bu kitap içeriği kadar, dili, anlatımı, baskı kalitesi ve rengi ile de albenisi olan bir yapıya sahip. Bir Müslüman'da bulunması gereken ahlaki her şey anlatılmış. Bendeniz anlatırken zorlayan, teknik bilgileri adeta vermek istemeyen bir üslubu olan kitaplarda geriliyorum. Oysa böyle derli toplu, sözlük karıştırmadan okuyabildiğim, beni itmeyen, kendine çeken, terim ve kavramlarla şişirilmemiş kitapları seviyorum. Siz de seversiniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/caga-ilham-olan-sistem-k5697.html", "text": "Toplumlar varlıklarıyla ne kadar büyük bir etkiye sahiplerse yokluklarıyla da o denli ıssız bir boşluk oluştururlar. İnsanlar gibi toplumlar da doğar, büyür ve yaşlanır. Her toplumun yaşadığı olaylar kendine has ve biriciktir. Ancak \"Tarih tekerrürden ibarettir,\" sözünü de unutmamak gerekir. Bu bakımdan cemiyetlerin süreçleri benzerlik göstermektedir. Ayet-i Kerime'de geçen: \"...Biz o günleri insanlar arasında döndürür dururuz...\" beyanı da bu duruma işaret etmektedir. Nasıl ki zifiri karanlık yaşanmadan güneş doğmuyorsa toplumlar için de sancılı dönemler olmadan kurulum sağlanamamaktadır. Çağ ve İlham dörtlemesinin ilk kitabında \"Metafizik Gerilim Şartı\" derken bundan bahsetmektedir Karakoç. Bu gerilimi anlatırken önceki toplumları ve \"izm\"leri incelemekte bunların cemiyetlere olan yan/etkilerini anlatmaktadır. Çağın kötülüğünden uzun uzun bahsedip şikayet etmektense yazar, bu kötülüğü gözler önüne serip çözüm arayışına girmeyi yerinde bulmuştur. İlk kitapta yapılan durum analizlerinden sonra umuda dair ışık yakan yazar İkinci kitabında \"Sevgi Devrimi\"yle değişimin ayak seslerini duymamızı sağlıyor. Karakoç: \"Ruhumuzun içinde bir kurtuluş savaşı sürüp gidiyor.\" (Çağ ve İlham 2/ s.82) cümlesiyle özgürlük için \"Bitmeyen savaşımızı,\" anlatıyor. Ruhunda bu sıkıntıyı yaşamayanlar yenilenme ihtiyacı duymayanlardır. Oysa üzerimizdeki ölü toprağı aşikar içimizdeki diriliş ihtiyacı ise kaçınılmazdır. Gelecek Zamanın Karşısında, Değişme, Devriliş, Dönüşüm gibi başlıklarla cemiyetlerin yapısını incelemeye devam eden Karakoç reçeteyi Sevgi Devrimi olarak sunmuştur. Yazar: \"Yüreğinde aşk ve sevgi taşımayan insanlar yeni bir dünya kuramazlar.\" (Çağ ve İlham 2/ s.153) cümlesiyle bu devrimin ne kadar elzem olduğunu ifade etmektedir. Fakat her eserinde olduğu gibi burada da kavram kargaşasına sebebiyet vermek istemeyen Karakoç aşkı ve sevgiyi kendi cümleleriyle yeniden tanımlıyor. \"Tanrı için sevmektir asıl sevgi. Bunun dışındakiler, egonun, nefsin açılımları... Nefs şımartma sevgi olamaz. (Çağ ve İlham 2/ s.154). Dönemin kişisel gelişim algılarının tersine Karakoç: \"Evet! İnsan, gerçek sevgiye ulaşabilmek için, önce kendini sevmekten vazgeçmek zorundadır. (Çağ ve İlham 2/ s.155) ifadesine yer verirken \"Sevgi aptallık değildir; zekayı aşan bir zeka, duyguyu aşan bir duyarlıktır\" (Çağ ve İlham 2/ s.156) cümleleriyle de sevginin durumunu ortaya koymaktadır. Yazgı Seçişi kitabında Sevgi Devrimi'ne uygun sistemin İslam olduğundan bahsediliyor. Karakoç \"izm\"lerden ve göstermelik sistemlerden sıkıldığını eserlerinde şu cümlelerle ifade ediyor: \"Umutsuzluğu umut, çaresizliği çare olarak sunuyorlardı.\" (Çağ ve İlham 2/ s.172) \"Çağımızda ise, insan, ideolojiler için ancak bir obje olabilirmiş gibi düşünülüyor ve davranılıyor.\" (Çağ ve İlham 2/ s.210) İster hümanizm ister feminizm olsun insanın nesnesi olduğu bu sistemler kimseyi mutlu etmiyor bilakis yeni sorunlara gebe bir halde toplumu ifsat ediyorlar. Dörtlemenin son kitabı \"Kuruluş\" başlığıyla okurlara sunulmuş. Bu kitapta diğerlerinden farklı olarak bir devletin unutmaması ve yabana atmaması gereken hususlar özetlenmiş Ortadoğu'ya dair iki yazı Avrupa ve Biz isimli değerlendirme ve sonrasında da siyasi pek çok noktaya değinilmiş. Siyasi konulara girmeden önce \"Varolma Sancıları,\" isimli yazısıyla Karakoç: \"Bunalım sadece siyasi olmadığından, çözüm içinde sadece siyasi önlemler yeterli değildir.\" (Çağ ve İlham 4/ s.21) diyerek siyasetten önce yapılması gerekenleri dörtlemesin ilk üç kitabında gözler önüne sermiştir. Bir devletin küllerinden yeniden doğabileceğine inanan yazar: Geçmişi göz ardı etmeden ve İslam'a sarılarak yeni düzenin kurulabileceğini ve sürdürüleceğini delilleriyle ispat etmektedir. Çağa ilham olan düzen ve hayat sistemi İslam'dan başkası değildir. Ondan gayrı hangi sistemi aradıysak hüsranda oluşumuz hep bu nedenledir. Yazı sahibi öz'leri fark etmekte başarıdır. Yazının başındaki \"boşluk\"teması, izleği gibi.."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/siddet-ve-erdem-iliskisi-k4624.html", "text": "Eser, müellifin Suriye savaşı sebebi ile Anadolu'ya göç etmesi sonrasında Diriliş Postası gazetesi için kaleme aldığı makalelerin derlemesinden oluşuyor. Tercümesi Fethi Güngör'e ait. Eserin belki de en can alıcı ve etkili yazısı ilk makale diyebiliriz. Müellifin ana fikrini bir çerçeve olarak ifade ettiği yazısı... Rejimleri şiddet yoluyla değiştirme düşüncesi nebevi bir çağrı değildir. Nebevi çağrı, insanları ve yöneticileri doğru yola çağırmaktır. Müslümanların içinde bulundukları kaostan kurtulmalarının tek yolu ilim ve bilgi yolunda yürümektir. Silah ve şiddet yanlısı olanlar kaybetmeye mahkumdur. İnsanlar üzerinde baskı kurarak insanları hakka çağırmak yanlış bir anlayıştır. İnsanlar baskı altına alınmadan hakka davet edilmelidir. Hakkı mı üstün tutuyoruz gücü mü? Bu soruya vereceğimiz cevap bugün İslam dünyasının yaşadıklarını daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Yaşadığımız birçok sorunun arka planında gücü kutsallaştırma ana sebeptir. Müellifin Kurani kavramları yorumlarken/eşleştirirken yeni yaklaşımlar ortaya koyduğunu görüyoruz. Güç ve gücün kutsallaştırılması ile ilgili yaklaşımı buna en iyi örneklerden biri olabilir. Şöyle yaklaşıyor müellif: Hak olmadan güç tek başına bir tağuttur, iblistir. Gücün kutsallaştırılması, güç olmadan hakkın yenileceği düşüncesi büyük bir yanılgıdır. Müslümanlar varlıklarını ibadet ile devam ettirmektedirler. İbadetler varlığı koruma sebebi olduğu gibi Müslümanlar arasında birleştirici bir unsur aynı zamanda. Her insan Kur'an'ı anladığı dilde anlayarak okumalıdır. Gelenekçi ve modernist ekoller arasındaki kadim tartışmalardan uzak durarak şunu ifade etmek yerinde olacaktır. Kur'an, okumak, anlaşılmak ve yaşanmak içindir. Bu açıdan baktığımızda müellif güzel bir yaklaşım ortaya koymuştur. Toplumsal krizlerin asıl suçlusu entelektüellerdir. Çok yerinde ve doğru bir tespit. Yaşadığımız toplumda entelektüel olarak tanımlanan kişilerin kaçı toplumcu ve prangasızdır tam emin olamıyoruz. Batı dünyasında da Doğu dünyasında da yaşanan sosyal ve siyasal krizlerin en büyük suçlusu o toplumun entelektüelleridir. Toplumu bilinçlendirme ve yöneticileri ikna etme konusundaki tembellikleri ve hassasiyetsizlikleri krizleri içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. Maalesef bugün entelektüellerin en büyük sorunu egolarını putlaştırmış olmaları ve kapitalistleşmeleridir. Cihad ve barışçıl yöntemler konusunda yıllardır üzerinde tartışılan cihad kavramını anlam olarak değil fakat yöntem olarak/tercih olarak ikinci planda tutmadığını şöyle ifade ediyor müellif. Barışçıl yöntemler cihadı terk etmek değildir. Sadece şiddeti ret etmektir. Zamanınızı, paranızı, enerjinizi İslam'ın anlaşılması ve yayılması için harcarsanız cihad etmiş olursunuz. Siyasi ve ekonomik yeni modeller üretilmelidir. Bir ara cümle olarak müellif bunu ifade ediyor. Her alanda yeni modellerin üretilmesi belki de bugün İslam dünyasının en önemli konularından biridir. Siyasal ve ekonomik alanda ortaya konulacak her yeni model değerlidir ve önemsenmelidir. Nebilerin asıl gönderiliş amacı adalet ve eşitliği sağlamaktır. Nebilerin gönderiliş amacı ile ilgili farklı düşünür ve ekollerin farklı görüşleri vardır. Müellif adalet ve eşitlik olarak görüşünü ortaya koyuyor. Şirkin en büyük zulüm olduğu anlayışı ile baktığımızda müellifin adalet vurgusu yerindedir. Bütün nebiler yeryüzündeki zulmü/şirki ortadan kaldırmak ve adaleti, tevhidi ve özgürlüğü tesis etmek için çalışmışlardır. Köle düzenlerini ortadan kaldırıp insanların özgür ve eşit olması için çabalamışlardır. Öteki ile ilişkilerin iyilik ve fedakarlık merkezli olması gerektiği vurgusu var. İslam düşmanlığı yapmayan fakat inançsız olan insanlara iyilikle muamele etme ve insani ilişkileri geliştirmekte bir sakınca yoktur. Erdemli ve örnek bir davranış ile bu insanların vahiy ile İslam ile tanışmasına ve iman etmelerine de vesile olabilirler. İnsanlara nezaket ve güzellik ile muamele etmek İslam ahlakındandır. Müellif geleneğin bir kısım görüşlerini terk etmek adına bazen uç görüşlerde serd etmekte. Müslüman olmayan birinin Müslüman toplumunda yönetici olabileceğini ve değişen dünyada kadınların da yönetici olabileceğini savunmaktadır. Bu iki görüşün de arka planında müellifin demokrasiyi içselleştirmesi ve demokratik haklar konusundaki yaklaşımı vardır. Kadının yönetici olması konusunda hiçbir kural ve ilke beyan edilmeden tek cümle ile savunulması tartışmaya sebebiyet verebilecek bir görüştür. Hangi zeminde ve şartlarda kadının yönetici olabileceği ilkeler ve kurallar çerçevesinde ortaya konulduktan sonra elbette yönetici olmasında bir beis görülmeyebilir. Erkek yöneticilerin yönetici olabilmesi için nasıl ki bir kısım ilke ve kurallar vardır, aynı şekilde kadınlar için de aynı durum geçerlidir. Müslüman olmayan kişinin Müslümanlara yönetici olabilip olamayacağı konusu ilk dönem alimler arasında da tartışılmıştır. Yine bu konuda da ilke ve kurallar ile bir çerçeve çizilmeden düz cümle bir savunu olması tartışmaya sebebiyet verecektir. Kişisel kanaatim Müslüman bir toplumu kesinlikle adil Müslüman bir yönetici yönetmelidir. Celal Nuri'nin ittihadı İslam kitabını okuduğunu ve etkilendiğini, Müslümanların birliğinin çok önemli olduğunu ifade ediyor müellif. Kitabın Osmanlıcası 1913'te Arapça tercümesi ise 1920'de yayınlanmış. Celal Nuri, Batıcı ve modern cumhuriyet yanlısı bir düşünür. İstişare kültürü, affetme kültürü, düşünme ve öğrenme kültürü, tarih ilminden yararlanma yolları, barış, güven ve huzurun nasıl elde edileceği, Tevhid ve Şirk, din ve akıl Haricilik, Sünnilik ve Şiilik konularını şiddet karşıtlığı teorisi üzerinden güncel örneklemeler ile okuyucu ile paylaşılıyor. Cevdet Said'in son dönemlerdeki fikir ve düşüncelerini merak edenler için istifade edilebilecek bir kitap. Cevdet Said'in ele aldığı konular henüz üzerinde yeterince tartışılmış ve neticelendirilmiş konular değildir. İslamcı düşünce adamları bu konuları biraz daha öncelediklerinde sahada yaşanan birçok sorunun önünü alabileceklerdir. Sosyal ve siyasal alanlarda yöntem sorunu aşılması gereken en önemli sorunlardan biridir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/iletisim-kitabi-dogru-iletisim-icin-44-fikir-k3707.html", "text": "Mikael Krogerus, 1976 doğumlu, Das Magazin'de editördür. Daha önce, New York'taki Chat the Planet adlı televizyon gençlik programı ve Zürih'teki NZZ Folio için çalışmıştır. Roman Tschappeler, 1978 doğumlu 2003 yılında film, kampanya ve trans-medya kültürel projeleri tasarlayıp ürettiği stüdyo Guzo'yu kurmuştur. Kitapta önemli iletişim teorilerine yoğunlaşılmış, görsel olarak desteklenmiş ve günümüz zorluklarına uygulanmıştır. Yazarlar ayrıca bu teorileri, pratik ipuçları ve yararlı metotlarla genişletmektedirler. Doğru iletişim için 44 yol belirlenmiş ve teorilerle desteklenmiştir. Bu kitapta, daha iyi bir iş toplantısı yapmanın inceliklerinden kafanızdaki düşünceleri geliştirmeye ya da kaliteli dinleme becerileri artırmanın yollarından, muhabbet etmenin altın kurallarına kadar çeşitli iletişim alanlarından teorik bilgilerin ve iş tavsiyelerinin mizahla birleştirilip pratiğe döküldüğünü göreceksiniz. İş, kişisel iletişim, ilişkiler ve dil gibi konularda öne sürülen fikirlere yalnızca iletişimde neyi geliştireceğinizi değil, nasıl geliştireceğinizi de öğrenmiş olacaksınız. Kitabın dili akıcı bunun yanında çizimlerle desteklenmiş olması da kitabın bir çırpıda okunmasını sağlıyor. Kitaptaki konulara ait kaynakçada teorilerin sahiplerinin gösterilmesi de bilimsel altyapısının olduğunu göstermektedir. Kitabın baskı kalitesi kitabı kolay okunur hale getirmekte ve yanınızda, çantanızda kolaylıkla taşınıp okunabilecek olması da artı bir özellik. Kitabın içeriğindeki bir bölümde modern zamanların sosyal medya bağımlılığının nedenleri üstünde de durulmaktadır. Yazarlar, FOMO adını verdikleri teoriye göre insanlar birebir iletişimden çok Facebook gönderileriyle ya da Whats App grubu kurarak iletişim kurduklarının tespitini yapmaktadırlar. Gerçekte aradığımızın başkalarının bizi görüp onaylamasını istiyoruz. Bu durumun, teorinin belirttiği gibi gerçekte önemli bir şey kaçırdığımıza dair hissettiğimiz duygular ile ilgili olduğu belirtilmektedir. İletişim Kitabı okuyucunun iletişim becerilerini geliştirecek bir rehber niteliğinde keyifli okumalar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/purdikkat-odaklanmak-uzerine-k5004.html", "text": "Pürdikkat Cal Newport'un odaklanma üzerine yazdığı bir kitap. Onun tanımlaması ile öğrenmeye bir eylem olarak bakmanın adıdır ''Pürdikkat çalışmak.'' Bir konuda çok uğraştığımız zaman ilgili nöronların etrafında daha çok miyelin birikiyor ve bu beceriyi ileten elektrik akımı daha kolay ve etkin ateşleniyor imiş. Bu işi öğrenme safhasında yoğun bir odaklanma başarılırsa da tekrar tekrar elektrik akımını ateşlemeye zorlamış oluyoruz. Peki, bu bilgi güzel. Ancak güzel olduğu kadar zor olan ne? Tabi ki 21. yüzyıl insanı için: Odaklanmak. Yaptığımız neredeyse tüm işleri düşük konsantrasyon ile aynı zamanda yaptığımız iş dışında muhakkak bir ekrana bakarak, bir sese kulak vererek, sürekli bildirim kontrol ederek yaptığımız için gelişi güzel yapılan ateşlemeler istikrarlı ve işe yarar bir ateşi meydana getirmekte zorlanıyor. \"Bu sebeple öğrenmelerimiz oldukça zor ve kalıcılık süresi oldukça kısa olabiliyor. Örneğin A işiyle ilgilenirken ara verip B işine geçtiğimizde esasında tam olarak B'ye geçmiş olmuyoruz. Dikkatimizin bir kısmı A'da kalmaya devam ediyor,\" diyor Newport. Ancak şahsi kanaatimce A, eğer üzerine düşünülen bir işse, yazı, ezber, proje vs. gibi, bu durum A'nın faydasına olabilir, zira diğer işle meşgulken bir yandan zihinde bilgi işlenmeye devam ettiği için bir nevi demlenmiş olabilir. Cal Newport'a göre ise bir işte başarılı olup hakkını vermek için, uzun periyotlarla, sadece tek bir işe odaklanarak ve dikkat çelici uyaranlardan uzak olarak çalışmak gerekiyor. Bu pek çoğumuz için elbette lüks. Birtakım şanslı azınlık dışında, sadece belli bir işe ayırabilecek uzun zamanlarımız yok. Yine de az da olsa elimize kalan vakitleri yönetme konusunda dikkat kesilmekte fayda var. Örneğin görünürde hiçbir maliyeti olmayan sosyal medya; zaten kısıtlı olan vaktimizi faydasız şekilde ona verdiğimizde, işimizin verimini azaltıp, ibadetimize, dersimize, çalışmamıza odaklanmamızı zorlaştırıyor, uyku kalitemizi düşürüyor ise, esasında bize epey pahalıya patlıyor demektir. Herkesi günlerin yoğunluğundan, meşguliyetlerin çokluğundan, zamanın yetmeyişinden şikayet etmeye iten güdünün sorgulanması için güzel bir kavramı var Newport'un ''verimliliğe eşlik eden meşguliyet.'' İnsanlar yaptıkları işin değerli ve verimli kılacak aleni göstergelerin olmadığı durumlarda başkalarının göreceği şekilde bir sürü işle uğraşmaya başlarlar. Sosyal medyada özellikle fikri manada işler üreten insanların \"şimdi 73. çizimimi yapıp 40. yazımı gönderdikten sonra 2 kitap bitirip 1 toplantıya katılıp sonra vakit kalırsa size soru cevap yapacağım\" diye sürekli işlerini saymaları bundan olabilir... Bunca \"yoğunluk\" ve iş sonucu ortada hala telaşla gezinen fikir işçisinin huzursuzluğunu ise, el becerisi ile nesnel yoldan bir şeyleri var etmenin sağladığı tatmin duygusunun insanı sakin, huzurlu ve ağır başlı bir karakter kazandırırken zihin emeğinde bu işlerin epey bulanık oluşu ile açıklıyor yazar. Esasında öz olarak sahip olmamız gereken şey ise ulvi bir iş değil yaptığımız herhangi bir işe karşı ulvi bir yaklaşım geliştirmek diyen yazar, Aydınlanma ile nizam ve kutsiyet kavramlarının kaybolması ile bir çözülme yaşandığını düşünüyor. Her şeyin boşverildiği, dillerde gezen söylemlerin \"sal biraz\", \"koyver gitsin,\" \"rahatla,\" gibi toptan bir gevşekliğe sevk ettiği dünyada biraz toparlanmak, kendimize gelmek ve hayatı takıntı haline getirmeden ciddiye almak odaklanmayı ve dolayısıyla nitelikli ve verimli meşguliyetlerimiz olmasını kolaylaştıracaktır. Kitap, sanki insanları gün içinde en meşgul eden şey sürekli maillerine bakmalarıymış gibi iyimser ve iş odaklı bir yaklaşıma sahip olması dışında konuyla ilgilenenler için faydalı olabilecek bir kaynak. Yazarın bu kitaptan sonra çıkardığı Dijital Minimalizm kitabı ise, bu kitabın tesiri geçip tekrar koyverilmeye başlandığı bir zamanda hatırlatıcı olarak okumak üzere listeye eklenebilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sulh-adamin-bir-kimlik-insasi-denemesi-ademin-oglu-habil-gibi-ol-k4663.html", "text": "Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Habil ve Kabil kıssası Kur'an-ı Kerim'de bu kadar, özlü bir şekilde nakledilir. Başka ayette geçmez. Ve isim de belirtilmez. Gerek 'İsrailiyyat' menşeli tarih ve tefsir kitaplarında, gerekse kısas-ı enbiya türünden eserlerde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Belki haddimizi zorlayarak Merhum Cevdet Said'e , süper kahraman adı gibi \"Sulh Adam'' dedik başlıkta. Dedik, çünkü elimizdeki kitabı, konferans ve seminerlerinin mihverinde \"sulh\" ve \"saldırmazlık\" ilkesi ağır basar. Suriye'de iç-savaş başlayınca, bu tutumundan dolayı \"dilsiz şeytan\" suçlamasına maruz kalmıştır. Daha sonra da terk-i diyar eyleyerek, İstanbul'a yerleşmiş ve geçtiğimiz günlerde İstanbul'da vefat etmiştir. Esere bol miktarda bap-başlığı açılan İslam ilim geleneğine tabi olur. Usulü kadim ancak üslubu yeni olan, saldırmazlık ilkesinin merkezde olduğu, kendisinin \"Habil'in Mezhebi\" dediği, yeni bir yol/mezhep kurmaya çalışır. Klasik fıkıh mezheplerinin hilafına, Habil'in mezhebinde insanı felaha ve helake götüren, ihya ve imha eden: Rüşd-ğayy, tezkiye-tedsiye, adalet-zulüm, hidayet-dalalet, fesad çıkarıp kan döken-ıslah edip sulhu sağlayan vd. kavram çiftleri esastır. Şiddet karşıtlığı hayat felsefesidir bu mezhebin. Görünen o ki, kendi çevresinde yalnız kalmıştır. \"Kendi çevresinde\" dedik, çünkü yakın tarihte Said'den bağımsız olarak, Mısır'da, şiddet, mahpus ve zulme rağmen, İhvan-ı Müslimin Teşkilatı mensupları da saldırmazlık ilkesini benimsemiştir. Hindistan'da da, Gandhi ile mücessemleşen, saldırmazlığın Sanskritçe ifadesi olan \"Ahimsa\" ilkesine hem hayatiyet kazandırılmış hem de epeyce taraftar bulmuştur. İsimlendirme, \"Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol!\",Tirmizi ve Ebu Davud'da geçen sahih bir hadistir. Kitabın önsözündeki düştüğü tarih 1996. Ancak 245. sayfada 2001'deki New York'ta DTM'ye yapılan kamikaze saldırısını zikreder. Demek ki ilerleyen baskılarda kimi eklemeler yapılmış. - \"Bilgi ve İktidar\" isimli birinci bölümde ilgisini ilim ve yönetime yoğunlaştırır; - \"Bilgiden Korkma\" isimli ikinci bölümde bilgiyi kuşanmayı ve özgüveni aşılar; - \"İki Farklı Kur'an Okuma Biçimi\" bölümünde Allah'ın yaratmasını anlamaya çalışarak, insan ihtiyarının sınırlarını çizer; - \"'Öteki' Kavramı ve 'Büyük Delilik'\" bölümünde Fransız filozof Faucault'nun fikirlerini misafir eder. Kimilerine katılır, kimilerini eleştirir; - \"İnsan ve Tarih\" bölümünde ise tarihsellik bilincinin, dilin, doğru anlamanın ve birliğin önemine dikkat çeker. Pakistanlı Muhammed İkbal ile hocası Cezayirli Malik Bin Nebi'nin üzerindeki büyük etkisini teslim etse de, fikirleri taklit değil, özgündür. Ele aldığı bütün konuları, menşei Kur'ani olan kavram çiftleriyle ifade eder: Allah-tağut; rüşd-ğayy; nur-zulumat; tezkiye-tedsiye vb. gibi. Celaleddin Rumi, Muhammed İkbal, Malik Bin Nebi eserlerinde kendileriyle konuştuğunu aktarır. \"Ben de kendimle konuşurum,\" diyerek, hem bir türedi değil, açılmış bir izlekten, gelenek üzere yürüdüğüne işaret eder, hem de peygamberlerin suçlandığı \"mecnun/delilik\" hırkasını giymekten müftehirdir. Habil'in Kabil'le diyaloğunu, kitapta serdettiği fikirlerle harmanlayarak sunar. Bütün ayet, hadis ve iktibaslardan yaptığı referanslar, ikrahsızlığı hakim kılıp, rüşd yolunu yapmak, ğayy yolunu yıkmak üzere kurgulanmış. Raşid Halifelerden sonra ümmet, istibdat yönetimine düşmüş ve çıkamamıştır, Said'e göre. Kullandığı dil, teoloğun ivazsız ve tavizsiz dili değil, bir sosyoloğun ihtiyatlı dilidir. Ezeli düşman fikrinden, inanç kibrine kapılarak, ötekilerin hepsinin batılda olduğu düşüncesinden vazgeçip, güzel olanı örnek almamızı salık verir. Ezen ve ezilen döngüsünden, rüşd ve eşitlik hayatını kurmaya çalışır. Habil-Kabil kıssası, ümmet tarafından Kitabımıza hapsedilmiş görünüyor; Said'in yaptığı onu hür bırakma çabasıdır. Kaosa gark-olmuş kavramları tefrik edecek peygamber varisi ulemayı arar. Antişiddeti, saldırmazlığı nakzeden cihad ve kıtal ayetlerini ve hadislerini müteşabih hükmünde görür. Habil'in yolunu onaylayan ayet ve hadisleri ise muhkem hükmünde değerlendirmektedir. Kur'an'ın sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için bir yol gösterici, insani marazlara bir reçete olduğu düşüncesi hakimdir. Kur'an'a göre tefekkür ve tezekkür daha üstün bir amacı gerçekleştirmek için başvurulan ulvi bir araçtır; bunun farkındadır Said; bu zihin ameliyesine biteviye başvurur. Rasulullah'ı kocaltan ayetler, ümmeti kocatmıyorsa, okumada büyük sorun var demektir. Öyle okumaya çağırır. Dünyaya ahiret merkezli bakmanın yanında, ahiret cenneti için, dünyayı da cennete çevirmeyi şart görür. Köpük ve faydalı olan ilkesi, rüşd ile ğayy'ı ayırdetme, düşüncesinin mihverindedir. Rüşd ile ğayy: Kur'ani bir terim olup \"doğruluk ile eğrilik\" demek. Kur'ani köpük yasası şöyle: \"İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.\" Zebed/köpük yasasını, her umutsuzluk pompalayan ifadesinin ardına, bir can simidi gibi uzatır. Fikri mikropların, ümmetin vücuduna yatılı olarak yerleştiğini düşünür. Yaptığı, bir çare ve aşı çalışmasıdır. Eşitlik ilkesi üzerine kurulduğunu düşündüğü AB'ye gıpta ile bakar. Avrupa Birliği'nin kuruluş vetiresi çok sıkıntılı olayların akabinde olmuştur. Kendi aralarındaki Otuz Yıl Savaşları, Dünya Savaşları vb. gibi elim azabı gördükten sonradır ki, tabiri caizse Yunus Aleyhisselam'ın kavmi gibi helaktan önce iman etmişlerdir. Müslümanların da böyle bir birlik kurmalarını can-ı gönülden diler. Ümmeti, tarihsellik bilincini kuşanarak, Müslümanların bir tek adam öldürmediği Mekke Dönemindeki tavrı ihyaya davet eder. Bunu mütercim de okusa hiçbir şey anlamayacaktır muhakkak. Böyle anlamsız cümle epeyce var kitapta. Her baskıda binlerce kişiye ulaştığı düşünülürse, bu hataların asgariye indirilmesi, hatta sıfırlanması elzemdir. Şahsen imla bazında sıfır hatalı çalışmalara şahit olduk. İslam mezhepler tarihindeki kurucusuyla muammer mezheplerden biri gibi; birr, rüşd ve takva yolunda bir çığır açmak için ömür tüketen Cevdet Said'in fikri/mezhebi de, sahibi ile vefat etmiş görünüyor. Kitapları durduğu sürece, fikirleri; mezhebin nüvesi de duracaktır. Kim bilir, yaklaşık iki yüz sene sonra Endülüslü hakim, fakih ve mütekellim olan İbn Hazm tarafından filizlenen, Davud el-İsbehani'nin kurduğu ve kendisi ile muammer olan \"Zahiri Mezhebi\" gibi; \"Habil'in Mezhebi\" de, fikre gönül vermiş müstakbel bir ilim ve aksiyon adamı ya da adamları tarafından filizlenebilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kalbin-fazileti-takva-duygusu-k4614.html", "text": "İnsanın şahsına ve topluma karşı iyilik ve doğruluk duruşu göstermesi, hayatın anlam derinliğini geliştirmektedir. Hayatın anlam derinliği, erdemli ve şahsiyetli insan olmaya götürmektedir. Hayatın anlam derinliğine ulaşabilmek için her çağın kendi şartları içinde çaba ve mücadelesi olmuştur. İslam'da erdemli ve şahsiyetli bireyleri fazilet sahibi olması için takva duygusu ve Allah korkusuna sahip olmayı gaye edinmiştir. Kalpte Allah korkusu ve takva duygusu yerleşmesi için ölçü ve dengeyi korumaları prensibi tavsiye edilmiştir. M. Ü. İlahiyat Fakültesi'ni bitiren, Hadis Anabilim Dalı'nda yüksek lisans yapan ve akabinde doçentliğe kadar gelen Seyit Avcı; Hadis İlmi, Sufilerin Hadis Anlayışı, İbn Arabi'den Hadis Yorumları gibi kitapların yazarıdır. \"Allah Katında ki Değer Ölçümüz Takva\" kitabında; Takva kavramı, Takva sahiplerinin özellikleri, Takva yolundaki tehlikeler, Takva önderleri, Takvanın kazandırdıkları ve Takva sahiplerinin mükafatı ile altı başlık bulunmaktadır. İnsan doğası gereği kendini ve değer verdiği tüm canlıları 'koruma' duygusuyla hareket eder. Diğer canlılarda da kendini ve başka canlıları bir tehlikeye karşı koruma dürtüsü vardır. İslam inanç değerinde ise 'koruma' kavramı 'Takva' ile ifade edilmektedir. Arapça, \"vikaye\" kökünden gelen takva kelimesi; koruma ve esirgeme anlamına gelmektedir. İbadet ve taat konusunda takva; ihlas, günah ve masiyetler konusunda da terk ve sakınma manası anlaşılır. Başka bir yönüyle şüpheden uzak durup, netliğe kavuşmaktır. Takvanın anlam olarak arınma ve saflaşma sürecinde berrak ve netlik kazanma halidir. Allah ile kul arasındaki ilişki belli ölçütlerle değerlendirilir. Bunlardan önemli olanı \"takva\"dır. İnsanların renklerine ve şekillerine bakmayan Yüce Allah; gözlerindeki ışığa, gönüllerindeki saygıya bakar. Başka bir deyişle kullarını takva değer yargısıyla değerlendirir, kıymet biçer. Müminin iç ve dış dünyasının değer ölçüsü takva'dır. Takva'nın getirdiği disiplinle hal ve hareketlerin kontrol edilmesine, söz ve fiillerinin denetim altına alınmasına yardımcı olur. İnsanı gözetleyen ve denetleyen takva duygusu; onu çevresine güven ve emniyet veren teslimiyet ehli yapar. Takva sahibi olmak, peygamberler başta olmak üzere bütün mü'minlerin en büyük gayesidir. Fahri Kainat Efendimiz: \"Allah'ım! Senden hidayet ve takva isterim.\" Duasıyla takvayı arzulamıştır. Takvanın bu özel yönüyle Avcı, kitabında takva sahiplerinin özelliklerini altı başlıkla açıklar. Bunlar: şüpheli şeylerden kaçınma, nefsi hesaba çekme, sabretme, adalet sahibi olma, affetme ve diğer özelliklerdir. Takva ruhunun incelik ve hassasiyetlerine sahip olabildiğimiz gibi bunun aksi durumları da vardır. Zamanın geçmesiyle şekillenen ve değişen şartlarda takva bilincini diri tutabilmemiz için bazı tehlikelerin farkında da olmak gerekmektedir. Kitabın \"Takva Yolundaki Tehlikeler\" başlığı dünyanın hem nimet hem de külfet yeri olduğuna dikkatleri çekmektedir. İnsanın nimetlere gark olması; hayır ve mutluluk bulurken, kötülüklere dalan bir insanın; bedbaht ve mutsuz olması iki ayrı gerçektir. Takva yolundaki tuzak ve tehlikeli duraklardan oluşan birçok etkeni Avcı, başlık yaparak anlatmıştır. Kısacası: dünya, zulüm, cimrilik ve diğer tehlikelerdir. İnsan iradesinin bir kimliği olan takva mefhumunun timsali olan insanlar vardır. Takva özelliklerini hayatının inceliklerinde bir bütün yaşamış ve temsili olmuş insanların, liderlik, örneklikleri önemli bir yer tutar. Avcı, \"Takva Önderleri\" konusunda şu başlıklarla ayrıntılı anlatır: Peygamberler, Ashab-ı Kiram, Tabiin, Tebe-i Tabiin ve Sonrakiler. İslam medeniyetinin birey ve toplum ilişkisinde takva mefhumunun örnek şahsiyetlerinin yaşayışları, alışkanlıkları ve toplumdaki konumlarını açıklamaktadır. Takvanın toplum içinde vücut bulmuş halinin nesiller boyu bir yansıması olan takva önderleri, birey ve toplum için birer kılavuzdur. Nesillerin salihleri, zühd ve takva önderleri Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu arayarak yaşadılar. Takva bilincinin sahipleri, yasayışlarıyla ortaya çıkardıkları deneyim ve bilgi ile topluma verdikleri birçok etken vardır. Takva mefhumunun birey ve topluma kazandırdıkları özellikleri Avcı, şu başlıklarla anlatır: İlahi Dostluk ve Yardım, Sıkıntıdan Kurtulma, Anlayış, Rızka Kavuşma ve Cehennemden Kurtuluş. Takvanın bu kazanç dayanaklarını yazar Kur 'an delilleriyle anlatarak konuya açıklık getirmektedir. Allah katında olan değer ölçümüz takva, dünya ve ahiret hayatında doğru ve mutlu olmanın anahtarıdır. Allah'la olan bir iletişim yoludur. Seyit Avcı, \"Allah Katında ki Değer Ölçümüz Takva\" kitabında insan niteliklerinin inceliklerini ayrıntılı bir yol haritasıyla Allah'a yaklaşmanın istikametini, varacağı hedefi anlatmaya çalışmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarih-ne-ise-yarar-k4935.html", "text": "Toplumumuzda tarih ile alakalı uzman olsun ya da olmasın herkesin söyleyecek bir sözü mutlaka vardır. Tarih ile hiç alakası olmayan kişiler dahi söz konusu tarih olduğu zaman kırk yıllık profesörlere taş çıkaracak nitelikte olurlar. Bu da gösteriyor ki toplumumuzun tarihe olan ilgisi oldukça fazla ama bu ilgi temeli çürük bir binaya benzemektedir. İşte bu temelin güçlendirme projesi de Ahmet Şimşek'e ait olan \"Tarih Ne İşe Yarar?\" adlı eserdir. Eserin dili oldukça sade olup, soru-cevap şeklinde olması kitaba sohbet havası katmaktadır. Özellikle eserde verilen örnekler ve aktarılan konular okuyucuları gündelik yaşamdan koparmamakta aksine yaşanan olaylara farklı bakış açısı ile bakmalarını sağlamaktadır. Eser, giriş bölümü hariç iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, Tarih Aslında Nedir? Sorusu ile başlayarak altından farklı birçok soruya cevap verilmektedir. İkinci bölüm ise Tarih Bir İşe Yarar mı? Sorusu ile başlayarak ilk bölümde olduğu gibi farklı sorulara cevaplar verilmektedir. İlk bölümü biraz açacak olursak; burada tarihin konu alanı, tarihin kapsamının ne olduğu ve tarihin tanımı okuyucuya aktarılmaya çalışılmıştır. Bu bölümde birçok farklı başlık olsa da daha önemli gördüğüm iki soru bulunmaktadır. Bunlar Nesnel Tarih de Ne Demek? ve Benden Tarihçi Olur mu? sorularıdır. Çünkü bu sorular özellikle tarih ve sosyal bilimler alanında ilerlemek isteyenler için büyük önem arz etmektedir. İlk sorusu ile yazar aslında bir tarihçinin nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır. Yazara göre, tarihçi en başta cesur olmalı, inceleme yaptığı toplumun zihniyetini kavramalı, empati yapabilmeli ve eleştirel bir bakış açısına sahip olmalıdır. Yine yazara göre tarihçi, olgulara mutlak anlamda mümkün olmasa da olgular üstü bir konumdan bakmaya çalışmalıdır. İçinde yaşadığı topluma ait olan kültürün, ekonomik koşulların, ideolojik ve siyasi tercihlerin kendisini etkilemesine karşı boyun eğmemelidir. Nesnel tarih de ne demek? Sorusunun cevabı olarak yazar; belgelerin güvenilirliği, tarihçi ve tarih kitaplarının taraf tutması ve tarih ideolojiyi aşabilir mi? Gibi konuları ele almıştır. Yazar, tarihçilerin bu kaçınılmaz yanlılığını bir özdeyişe şöyle ifade eder; \"insan, yaşanan tarih ölçüsünde değil, insan ölçüsünde tarih yazabilir.\" Ama bu sorun, tamamen yanlı, gerçekten uzak ve işe yaramaz olduğu anlamına gelmediğini de ifade etmektedir. Belgelerin güvenilirliği noktasında ise yazarın özellikle şu tespiti oldukça önemlidir. \"İstanbul'un 29 Mayıs 1453'te Sultan II. Mehmet komutasında ki Osmanlı ordusu tarafından ele geçirildiği bilgisi herkesçe kabul edilebilecek, tarihsel bir olgu hakkında nesnel bir tespittir ancak II. Mehmet'in İstanbul'a hakim oluşu Türk tarihçilerine göre fetih, batılı tarihçilere göre ise istiladır. Yazarın bu ifadeleri bize gösteriyor ki belgeler dahi olaya hangi taraftan baktığımıza göre şekillenmektedir. Eserin ikinci bölümünü irdeleyecek olursak; devletlerin tarihten beklentileri, tarihin topluma kazandırdıkları ve neden tarih öğrenmemiz gerektiği gibi konular işlenmiştir. Özellikle devletler tarihten ne bekler sorusunu yazar, Ferhan Şensoy'un Soyut Padişah isimli oyunuyla açıklar. Müellife göre oyunda ki bazı sözler iktidarın meşruiyetini nasıl pekiştirmeye çalıştığının ve bunun için neleri araç olarak kullandığının bir göstergesidir. Buradan da anladığımız üzere tarihçiler tabi oldukları devletlerin veya iktidarların tarihini yazmanın yanı sıra bu iktidar sahiplerinin de güç ve otoritelerini de pekiştirmektedirler. Yine yazarın ifadesiyle modern dünyanın sorunları çözülemez görülebilinir anacak tarihçiler nadiren bu zorluklardan şikayet ederler. Onlar geriye dönüp baktıklarında eski uygarlıkların da modern uygarlıktaki gibi çeşitli sorunlarla karşılaştıklarını görürler ve yine tarih ile hem geçmiş hem de şimdiki dünyamızı şekillendirebilirler. Tarihte olup bitenlere karşı güçlü bir anlayışa sahip olmak şu anda olup bitenleri bilinçli bir şekilde anlamamıza yardımcı olabilir. Sonuç olarak incelediğimiz eser, gerek ele aldığı konular gerekse bunları işleyiş tarzı ve üslubuyla oldukça dikkat çekicidir. Eserin dili, yazar ile sohbet ediyormuşçasına samimi ve sade. Bir çırpıda okunacak ve okuyucuya çok şey katacak bir eser olduğunu düşünüyorum. 1997 yılında Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümünden mezun oldu. Gazi Üniversitesi'nden 2000 yılında yüksek lisans, 2006 yılında doktora tezlerini, tarih eğitimi alanında verdi. Yüksek lisansta \"Tarihsel Hikayeleri\", doktorada ise \"Tarihsel Zaman Kavramının Öğrencilerde Gelişimini\" çalıştı. 2010'da tarih eğitimi doçenti, 2016'da ise profesör oldu. Gazi, Ahi Evran, Marmara, Sakarya, İstanbul üniversitelerinde çalıştı. Yazar som 12 yıldır tarih yazımı ve metodolojisi alanında ağırlıklı olmak üzere tarih eğitiminde yayın üretmeye devam etmektedir. Halen, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesinde Prof. Dr. Olarak çalışmaya devam etmektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bosna-hersekin-kalbinden-gecen-bosnia-express-k5640.html", "text": "Avrupa'nın en eski tramvay hatlarından biri Bosna-Hersek'in başkenti Saraybosna'dadır. Başta Viyana'daki tramvayların test hattı olarak kullanılmak suretiyle şehrin doğusu ve batısı arasında sefer yapmıştır. Avrupa'daki ilk tramvay seferini yapan bu hat, 1878'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idaresindeki Bosna Hersek için oldukça önemlidir. Ülke geneline yaygınlaştırılacak ray projesinin halk tarafından kabul edilmeyeceği yahut planlandığı gibi gerçekleşmeyeceği endişesiyle yetkililer tarafından alınan karar gereği test sürüşleri Viyana yerine Saraybosna'da yapılmıştır. 1884'de başlayan ve bir yıl süren çalışmalar sonrasında ahşaptan yapılan ve atlar tarafında çekilen \"ilk\" tramvay 28 Kasım 1885'te \"ilk\" seferini yapmıştır. On yıl sonrasındaysa Saraybosnalılar elektrikli tramvayla tanışmıştır. Günümüzde İlidza-Başçarşı arasındaki 20 kilometrelik mesafede hizmet veren tramvay yolcularını bir zaman kapsülü gibi adeta tarihin sayfalarında gezintiye çıkarmaktadır. İstanbul'da sahnelenen bir tiyatro oyununa mekan olan tramvay şu günlerde Netflix'te yayınlanmakta olan Bosna Ekspresi-Bosnia Express adlı belgesele konu edilmektedir. Belgeselin anlatıcısı; yapımın odak noktasının bölgedeki dinler olduğunu, savaştan sonra ülkeye geri döndüğünü, dönüş sebebinin Bosna Savaşında büyük tek tanrılı dinlerin rolünü araştırmak olduğunu söylemektedir. Bu şehre bir daha dönmeyeceğine dair kendisine söz verdiğini de anlatımına ilave eden anlatıcının açıkladığı konuya rağmen belgeselde daha çok Bosna Hersek'in doğal bir kültür mozaiği olduğu görülmektedir. Siyah-beyaz görüntülerle eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olan Tito'yu ve Bosna'nın o dönemdeki günlük yaşantısından görüntülerin de bulunduğu belgesel hakkında basında; Eylül 2021'de İtalyan uzun metrajlı film yarışmasında 7. Milano Dünyasından Belgesel Vizyonlar Festivali'nde ön izleme olarak sunulduğu, 2022 Ocak ayında başkent Fiulano'da düzenlenen 33. Trieste Film Festivali'ne yarışma dışı olarak katılım sağladığı, aynı yıl 1 Şubat'ta Torino'da başlayan turnede yoğun ilgi gördüğü bilgileri yer almıştır. Kadınların önemli bir yer tuttuğu yapımın anlatıcısı erkektir. Birbiri ardınca ve aralarındaki ilintiyi kurmakta zorluk çekilen kurguda anlamayı kolaylaştıran anlatıcı biteviye konuşsa da; her sahne Balkan atlıkarıncasında kaybolmayı vaat etmektedir. Karmaşık çekimlerle aklı iyice karışan izleyicinin zihni, samimi bir yaşantının yanına trajedi ve ironiyi de alarak metaforlarla dolu bir öyküyü anlamaya çabalar. Yer yer lirik bir şiir olsa da soru işaretlerinin puntosunu belirginleştiren yapım Trieste 'de bir gazete kupürünün görülmesiyle başlarken ileride 33. Trieste Film Festivali'ne katılım davetiyesine işaret eder gibidir. Tramvay batı simgesi olarak nitelenmişse de verilen görüntülerde genel olarak doğu şehrine benzerlikler öne çıkmaktadır. Bakır işçiliği görüntüleri, kunduracılar ve yumurta satıcısının saman zeminli sepeti doğu şehri anlatımını olduğu yere sabitlemektedir. Başçarşı için anlatıcının \"Bosna 'nın doğu kalbi\" benzetmesinde bulunması da düşüncelere ses elbisesini giydirmektedir. Miljacka Nehri çevresinde konumlanan, Dinar Alpleriyle çevrili Saraybosna Vadisi içerisindeki dini çeşitlilikle tanınmaktadır. Müslüman, Katolik, Ortodoks ve Musevi... Tarih boyu bir arada var olagelmişlerdir. Tam da bu sebeple Saraybosna Avrupa'nın Kudüs'ü gibidir. Nitekim bazı sekanslarda cami ve kilise çanı aynı karede görüntü vermiştir. Kiliselerin, camilerin ve sinagogların komşuluğu belgeseldeki siyah beyaz eski görüntülerde de mevcuttur. Anlatıcı hem bu duruma hem de durumun doğurduğu sonuçlara yaklaşımını şu cümlelere sığdırmaktadır: \"Bosna Hersek farklı malzemelerle dolu yapraklardan oluşur. Bosna katlandı ve fırına verildi fırından çıktıktan sonra üzerine her tür şurup döküldü, bazen acı ve yabancı olanlardan. İçi nefret ve zehir dolu.\" Anlatımda açıklıkla dile getirilen ülkenin coğrafi ve sosyolojik özelliklerin her biri her şeye rağmen bir bütünün parçasıdır. Belgeselde yer alan ana sınıfının duvarındaki her bir yaprağı başka renkteki ağaç gibi. Belgeselde sanat önemli bir yer kaplamaktadır. Müzik, tiyatro, dans... Akordeonun diğer enstrümanları temsiliyle Mostar Rock Grubu'nun önderliğinde Balkan Müziği kulakları şenlendiriyor. Bale özelinde dans görsel estetik tozunu serpiyor. Saraybosna Savaş Tiyatrosu'nun varlığıyla Mostar Tiyatrosu her koşulda sanatın nasıl benimsendiğini elle tutulacak kadar gerçek kılıyor. Sanatın her dalı Bosna 'ya göklerden gelen umut gibi resmediliyor. İlk dakikalarda dünyanın en eski tramvayı Başçarşı'ya gidiyor. Koltuklarının renginin kırmızı mı turuncu mu pek anlaşılmadığı eski, yıpranmış koltuklarına yazılar yazılmış. \"Bosna Ekspresi\" adının tercih edilmesine rağmen 70 dk boyunca vagonları oldukça az görüyoruz. Güzergahı çizilen rota özelinde şehirlerarası yolculukta hareket ve varış istasyonlarının kayda alınması beklentisiyse boşa çıkıyor. Son sahnedeki araç yolculuğu da yapımın adıyla müsemma olabilmesini teminen bir otomobilde değil de bir vagonlarda olması beklentisinin boşa çıkması gibi. Anlatının bir sonuca varmasını bekleyen izleyeni bir sonuçsuzluk kucaklıyor. Her seyirci seyrinin sonucunu kendisi yazsın der gibi bir son karşılıyor izleyeni. Seyirci farkına varıyor ki Mostar 'da yaşam süren gençlerin sistemi mümkün olduğunca görmezden gelerek yaşamaları bu bölgede yaşamanın kapılarını açan bir maymuncuk anahtarıdır. Yazımızı yapımda yer alan bir duvar grafitisindeki \"Gerçek kazananlar galipler değildir asla pes etmeyenlerdir.\" cümlesiyle ve \"Saraybosna'da mesafeyi korumak zor: yukarıdan bakarsam savunmasız insanlara vuran nişancıya rastlarım diye korkuyorum. Aşağıdan bakarsam; kurbanlarının mahremiyetini ihlal ederim.\" anlatısıyla bitirirken şunu ilave edelim: işte bu yüzden Bosna 'yı anlatmak dikkat istiyor, çünkü dengeler hassas. Tabi bunun vicdan sahibi olanlara ve tarafsız değerlendiricilere özgü bir durum olduğunu da belirtmek gerekir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/duvarin-ardinda-ne-var-k4589.html", "text": "Distopya genellikle yetişkin edebiyatı alanında okuduğumuz bir tür. Her yetişkinin severek okuduğu ya da okumayı tercih ettiği bir tür de değil üstelik. Anlatılanların karanlık yapısından, orada yaratılan dünyanın kötü olduğunun düşünüldüğünden midir bilinmez herkes bu türe pek yanaşmak istemiyor. Ancak ben distopya yazarlarının öngörülemez bir hayal güçleri olduğunu düşünüyorum. Normal bir kurguyu birçok yazar rahatlıkla ele alabilirken distopyada bambaşka bir dünya yaratmak ve kurgunuzun her ayrıntısını bu dünyaya uyarlamak zorundasınız. Karakterleriniz, mekanlar, olaylar hepsi oluşturduğunuz dünyaya hizmet etmeye mecbur. Ne zaman bir distopya okusam orada anlatılan dünya ile gelecekte karşılaşabilme ihtimalimizin yüksek olduğunu ya da çoktan o dünyanın içinde yaşadığımız hissine kapılırım. Bu yüzden de okunması için mutlaka bir şans verilmesi gereken ve hayal gücümüzü destekleyecek bir tür olduğu kanısındayım. Tuğba Coşkuner bu alanda yerli edebiyatımızda ilklerden olan bir çalışmaya imza attı ve çocuk edebiyatı alanında bir distopya yazdı, Duvarın Ardı. Kitapta bir grup insan yaşadıkları nükleer savaş sonrası bir yaşlı bakım merkezine sığınıyor ve orada hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Merkezi Hugo ve askerleri yönetiyor. İnsanların duvarın ardına geçmelerinin kesinlikle yasak olduğu dünyada tüm hayatlarını Hugo'nun buyruklarını yerine getirerek geçiriyorlar. Evde yemek yapmalarının bile yasak olduğu, yemeklerinin yönetim tarafından belirlendiği, kitapların ya da saant eserlerinin olmadığı bir dünyada yaşıyorlar. Ancak böyle bir dünyadan rahatsız olmuyor, olanları yaşamaları için gerekli görüyorlar. Hugo da bu durumu kullanarak farklı planlar peşinde koşuyor ve her şeyi kendi çıkarına uyacak şekilde düzenliyor. Tek amacı oradaki insanların sorgulamadan, düşünmeden sadece kendisine hizmet etmelerini ve yarattığı dünyada kalmalarını sağlamak olan Hugo, bunun için insanların anılarını silmeye çalışacak kadar ileri gitmekte bile sakınca görmüyor. \"Hiç kimse geçmişi olmayan bir insan kadar savunmasız değildir. Kim olduğunu hatırlamazsan, herhangi birinin istediği herhangi biri gibi olmak çabuklaşır.\" (sf 76) Ancak işler planladığı gibi gitmiyor ve Pika ile arkadaşları olayların seyrini değiştirecek bir maceraya atılıyorlar. Kitap sadece türünde ilklerden olmakla kalmıyor aynı zamanda kuvvetli alt metinleriyle okuyucuyu derin bir sorgulamaya itiyor. Neden yöneticiler insanların kitap okumasına izin vermiyor? Neden evlerinde yemek pişiremiyor onların verdiklerini yemek zorunda bırakılıyorlar? Neden etrafta sürekli askerler geziyor ve insanların her anı kayıt altına alınıyor? gibi onlarca soru zihninizde oluşuyor ve cevapları bulabilmek için art arda sayfaları çevirme bir taraftan da durup düşünme ihtiyacı hissediyorsunuz. Çocuk edebiyatı eserleri birçok konu hakkında çocuklarınızla sohbet edebilmeye vesiledir. Distopya gibi bir konu hakkında konuşmak, oradaki insanların hayatını değerlendirmek, arkadaşlık, dostluk, aile gibi kavramları tartışabilmek için bu kitap en güzel örneklerden bir tanesi. Ayrıca çocuklarınızla zihninizde oluşan soruları paylaşabilir birlikte bu sorulara cevaplar arayabilirsiniz. Ya da çocuğunuzun zihninde oluşan sorulara yanıtlar bulmasına yardımcı olabilirsiniz. Kendisi böyle bir dünyada yaşasaydı nasıl hissederdi, neler yapardı, anıları olmayan bir insanın hayatı nasıl olurdu üzerine hayaller kurabilirsiniz. Yönetilmenin ne demek olduğunu, iyi ya da kötü yöneticilerin özelliklerini tartışabilirsiniz. Tuğba Coşkuner'in muazzam betimlemeleriyle süslenmiş, yeni meslekler, yeni kelimeler öğreten, birçok bitki ismini araştımanıza vesile olan üstelik Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2021 Çocuk Edebiyatı Ödülü'nü almış olan bu şahane kitabı 9 yaş ve üzeri herkese tavsiye ederim. Önce yetişkinler sonra çocuklar mutlaka okumalı. Hatta okullarda okuma kulüpleri kurup bu kitabı öğrencilerle tartışabilmek ne güzel olur. Ayrıca kitabın devamının da geleceğini bildirmek isterim. Hugo yarattığı dünyada kitaplara yer vermemişti. \"Oysa karşındaki insanın yok olup giden bir hiç olmasını istiyorsan bombalardan daha etkili bir şey vardır: Onu kitapsız ve hayalsiz bırakmak.\" (sf 191) Sizin dünyanızda kitaplar da hayalleriniz de eksik olmasın. Kitapla kalın."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turkiyede-kuran-islami-arayislari-k5398.html", "text": "İslam'ın farklı yorumlanma şekilleri ile ilgili tezler ve eserler yakın zamanda biraz daha artmaya başladı. İslam düşüncesi alanında ele alınan konular ile ilgili çalışmalar biraz daha hız kazanmaya başladı. Bunun sosyo-politik ve sosyo-psikolojik sebeplerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu meyanda neşredilen yeni eserlerden biri de Kur'an islamı konusunu merkeze alan bir tez/eser olan \"Türkiye'de Kur'an islamı arayışları\" adlı kitaptır. Kur'an'a yaklaşım ile ilgili bakış açılarının ilk dönemden modern zamanlara kadar tarihi süreci ele aldıktan sonra birbirine benzeyen fakat özünde farklı olan üç tanımlama üzerinden duruluyor. Kur'an İslamı, Kurancılık ve mealcilik. Bu anlayışların İslamcılık ile ilgisi ve İslamcıların yaklaşımları da ele alınıyor. İslam dünyasında Kur'an'a farklı yaklaşımlara değinildikten sonra Türkiye'de bu konudaki ilk yaklaşımlara yer veriliyor. Kur'an İslam'ı söyleminin Yaşar Nuri Öztürk tarafından popülerleştiğini öğreniyoruz. Türkiye'de Kur'an İslamcılığının etkilendiği iki unsur olarak Oryantalistler ve İslami hareketlerin yaklaşımları üzerinde duruluyor. Burada şöyle küçük bir eleştiri yapabiliriz. Oryantalist etki ve İslami hareketlerin etkisi farklı/bağımsız başlıklar olarak ele alınıp, oryantalist etki üzerinde biraz daha detaylı durulabilirdi. Kur'an İslamı anlayışının gelişmesi ve yayılması konusunda oryantalistlerin eserleri çok fazla etkili olmuştur. Tez/yazar kişi ve ekolleri kategorize ederek konunun daha net anlaşılmasına katkı sağlıyor. Kur'ancıları üçe ayırıyor. İslamcı Kur'ancı, modern Kur'ancı ve modernistler. Bu başlıklara göre kişi, dergi ve kurumlarda tasnif ediliyor. Bu çalışmanın en önemli özelliği, yapılan saha çalışmasıdır. Türkiye'de Kur'an'cı, mealci, Kur'an İslamı söylemini savunan tanınmış birçok yazar ve düşünür ile yapılmış olan mülakatlar belki de ilk defa bir arada toplanmış bulunmakta. Kur'an İslamı görüşünün temel konulara bakış açıları o fikrin savunucularının dili ile okuyucuya sunuluyor. Gelenek, tasavvuf, Risale-i Nur eleştirisi ilk göze çarpan eleştiriler. Kur'an İslamı savunusu yapanların ekserisinin İslamcı görüşlerden de uzaklaştığı tespiti önemli bir tespit. Katılımcıların laiklik ve demokrasi ile ilgili yaklaşımları birbirine çok yakın. İslamcılığın muhafazakarlığa evrilmesi ile ilgili yorumlar da üzerinde durulması gereken bir konu. Milliyetçilik sosu arttırılmış Türk İslamı söylemi de üzerinde kısaca durulan konulardan biri. Kur'an İslamı savunucularının kendi fikriyatlarının temelleri olan konuları ele alışı mülakat yapılan katılımcılar üzerinden okuyucular ile paylaşılıyor. Bu görüşlerin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz. Kur'an, dinde tek otorite ve tek kaynaktır. Kur'an'da nesh yoktur. Kur'an'ın bütün ayetleri muhkemdir. Kur'an anlaşılırdır. Kur'an'ı, okuyan herkes anlayabilir. Kur'an devrimcidir. Kavramlara yeni anlamlar yüklemiştir. Sıradan insanlar, Kur'an'ı doğrudan anlayabilir ve yorumlayabilir. Kur'an İslamı, Kur'ancılık, modernist İslam gibi konulara ilgi duyan ve bu konuda derli toplu bir eser arayanlar için istifade edilebilecek bir eser."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ennolara-teselli-ebeveynlere-ders-k5612.html", "text": "İnsanoğlunun, kusurları başkasında görme \"mahareti\" vardır. Anne babamızla tartışırken, çocuğumuzdan yakınırken, ilişkilerimizde kırıcı tavırlar takınırken kendimizi dışarıdan göremez ama aynı hali en yakınlarımızda dahi gördüğümüzde onları ayıplar, kınar, çekinmeden uyarırız. Çocuklarının beğenmedikleri hallerine devamlı olarak maruz kalan anne babalar, onların bu hallerini kabullenmektense kendi buyurgan ve uyargan hallerini kabullenip günbegün benimseyerek sonunda çekilmez insanlar oluverirler. Niyet iyi, amel yanlış, sonuç felakettir. Ezilen çocuk kendine güvenini yitirir, sevgi görmediği halde başka çaresi olmadığı için ailenin ve evin içindeki konumunu korumaya devam eder ancak ruhen ve zihnen yavaş yavaş oralardan uzaklaşmaktadır. \"Enno ya da asfalttaki karahindiba\" isimli kitabımızın kahramanı Enno da böyle, annesinin beklentilerini karşılayamadığı için suçluluk ve eksiklik duygularıyla boğuşan, sakarlığı, iş bilmezliği, derslerindeki başarısızlığı ve hepsinden kötüsü; bunlardan sürekli şikayet eden annesi yüzünden karıncalara, salyangozlara, karahindibalara karışmak isteyen, bir yandan da varlığına inandığı Hayalistan gezegenindeki dedesi ve gerçek ailesi hakkında hikaye yazan bir garip çocuk. Mükemmel bir eğitim sisteminde karşımıza bilinçsiz ebeveynin bu hatasını düzelteceğini, aileyi yönlendireceğini umduğumuz bir ya da birkaç öğretmen çıkabilir ancak Enno öyle bir eğitim sisteminin çocuğu değil ki öğretmeni de ona bu konuda destek olamıyor, onu kazanmanın bir yolunu aramıyor. Aksine annenin şikayetlerini körüklemekten hoşlanıyor. Dolayısıyla Enno kendisinden üstün bir çocuk olduğunu kabul ederek arkadaşı Olsen'e ve hayallerine sığınıyor. Neyse ki Olsen onun hayallerinin, zihninin ve kişiliğinin değerini anlayan bir dost ve ondaki cevherin ortaya çıkmasına önayak olacak kadar da aklı başında bir çocuk. Enno üstün zekalı arkadaşı Olsen'in, arkadaş ortamlarında bir karizmaya sahip olmasını sağlamaya çalışırken üstün zekalı ve özel yetenekli çocukların neler yaşadığını bilen Olsen de Enno'ya kendisininkine benzer bir yol çizmeye çalışıyor. Ellerini nereye koyacağını bilemediği için resim yaparken insanların kollarını ve ellerini çizmeyen Enno (S. 56), başarısız çocuk olmanın yüklerini taşırken ablası Elena'dan, babasından ve Olsen'in annesinden de küçük ama cansuyu niteliğinde destekler görüyor. Enno'nun hikayesi, onunkine benzer hayatlar yaşayan çocuklar için bir teselli ve umut taşıyor. Ancak o çocukların ailelerine ulaştırdığı dersler çok daha önemli. Başarısız çocuğun içindeki kırılmaları duyamayan anne babalara dokunabilir. Pedagoji kitaplarından edinilemeyen düsturları, duygusuyla gönüllere nakşedebilir. Ve bir muhasebeye çağırabilir yetişkin okurunu. Olsen Uslucan küresel ısınmanın durdurulabileceğine dair yaptığı bir hesaplamayla, Enno ise evi tutuşturup yangın çıkardığı için gazeteye çıkmış çocuklardır. Enno'nun kardeşi Elena da \"Bambaşka\" soyadını hak etmeyecek kadar normal, kusursuz hatta süperdir. (S. 25) Çocuklar arasındaki ayırdı dile getirerek başarısız olanı başarılı olana özendirebileceğini düşünen yetişkinlerin hataya düştüğünü aşağı yukarı hepimiz biliriz ama aynı kıyas imkanına sahip olduğumuzda bu hatadan ne kadar kaçınırız? Çocuğumuzun bir konuda, çoğunlukla derslerinde, başarısız olduğundan yakınmak ve bunu koz haline getirmek yerine onun başarılı olduğu bir alanı aramak ve günyüzüne çıkarmak için ne kadar çaba sarf ederiz? Enno'nun Hayalistan'ındaki katil balıklar aslında katil balıklar değillerdi, onlara yanlışlıkla ya da şaka olsun diye bu ismi takan bir yavru göbekli balık yüzünden böyle anılmaya ve bir süre sonra da isimlerinin hakkını verecek kadar korkutucu davranmaya başladılar. Bu sorunu, Alimler Meclisi'ne katılan Enno'nun önerisi çözdü. Bu çok basit bir çözümdü. Karina balıklarıyla konuşup neden böyle davrandıklarını öğrendiler ve sonra göbekli balıkların onlardan özür dilemesini sağladılar. Onlar da bir daha katil sıfatını benimsemedi ve etrafa korku salmadı. Dilbilgisi dersi zayıfın da altında olduğu halde kendi bildiğince yazmak isteyen Enno, Akran zorbalığıyla birleşen öğretmen ve ebeveyn gafletinin çözümünü vermiş bize hikayesinde. Damdan düşenin halinden anlıyor. Ve dahası; farklı olmanın, bütün farkları eksiklerinden ibaret bir \"farklı\" olmanın düşündürdükleriyle karşı karşıya getiriyor bizi defalarca. Çocuğu istediğimiz gibi düşünmeye zorlayarak onu iteceğimiz tehlikeli bataklığı apaçık gösteriyor. Ama endişelenmeyin; sonunda Enno için bir çıkar yol bulunuyor! Tıpkı çocukluğumuzdan beri etrafımızda olan onlarca \"başarısız\" çocuğun kendilerine bir yol, bir meslek, bir iş, bir eş bulduğu gibi. Şimdi hep birlikte sınıf arkadaşlarımızı hatırlayalım! Bu satırları okuyan nadirler arasında başarısızlar kulübünden birileri olduğunu sanmıyorum ancak mutlaka başarısız yaftasıyla yaftalanmış arkadaşlarımız vardı. Onlar da bir iş, meslek, eş sahibi olmadılar mı? Çoğu oldu elbette. Bazıları en başarılılarımızdan daha mutlu bile olabilir. Kendilerine uygun birer yol buldular. Ama bu yolda ailelerini geri de mi bıraktılar yoksa birlikte mi yürüdüler. İşte Enno bize \"birlikte yürüyelim\" diyen çocuk! Onun bu teklifini kabul etmemiz gerekiyor. Olsen'in çaktırmadan yarışmaya gönderdiği Hayalistan hikayesiyle \"Umut Vadeden Genç Yazar Ödülü\"nü kazanamasa da kitabı yayımlanmaya değer bulunan Enno'nun dilinin çok zayıf olduğunu Almanca öğretmeninden biliyoruz.:) Peki ya kitabımızın dili nasıl? Yazarımız Astrid Frank, anlatıcı Enno ile yazar Enno'yu birbirinden ayırmış. Enno'nun anlattığı ve gövde metni oluşturan kısımlar siyah yazı rengiyle ve usta bir yazara yakışır şekilde. Enno'nun Hayalistan hikayesini yazdığı kısımlar ise kırmızı yazı rengiyle ve dilbilgisi-imla açısından acemi bir yazarın elinden çıktığını belli edecek, konuşma doğallığında. Her iki kısmın çevirisi de gayet başarılı ve yalın. Verim: (1) Çalıştırılan, işletilen, bakılan bir şeyin verdiği sonuç veya bu sonucun niceliği, mahsul, randıman. (2) Ortaya çıkan, istenilen, beklenilen sonuç, semere (3) Elde edilen ürün, hizmet vb.yle onu elde etmek için harcanan iş arasındaki oran. Verimli: Verimi iyi ve bol olan, bitek, randımanlı, mahsuldar, mümbit, müsmir, verimkar. \"Verimlilik\" kelimesini \"verimliliği artırmak gerekiyor\" ifadesinde kullandığımızda bir insanın ya da işletmenin verimini artırmak gerektiğini mi kast ediyoruz, yoksa verimli insanların, işletmelerin sayısını artırmayı mı kast ediyoruz. Bu ayırdı yapmaksızın her yerde \"verimlilik\" kelimesini tercih ediyoruz gibi görünüyor. Bu fazladan ek kullanımları o kadar yaygınlaştı ki çoğumuz \"sorum\" diye bir kelime olduğunu unuttuk, \"sorumluluk\" tek seçeneğimiz oldu. \"Gerek\" ya da \"gereği\" yerine \"gereklilik\" ya da \"gerekliliği\" gibi kullanımlara sıkça rastlamaktayız. Bundan sonra metinlere bir de bu gözle bakacak olursanız sadeliğin güzelliğine varabilir ve en azından kendi tercihinizi değiştirebilirsiniz. Ve zaten tüm köklü değişimler böyle başlar. Biz bu köklü değişimleri yapmadan, dili süt emer gibi emen genç okurlarımızı sağlıklı beslemiş olamayacağız. Değerlendirmemizin sonunda kitabımızın özellikle 5-6. sınıflar olmak üzere ortaokul seviyesine uygun, keyifle okunabilecek bir eser olduğunu belirtelim. Kitabımız, bazıları bölüm başlarındaki imgeler, bazıları tam sayfa sahne alıntıları olmak üzere seyrek bir dağılımla, az renkli, bu yaş grubuna uygun hoş çizimler içeriyor. Kitap 13,5 x 19,5 cm ölçülerinde, seyahat okumaları için birebir. Anne-babalara ve öğretmenlere mutlaka okumalarını, çocuklarıyla bu konuları tartışmalarını, benzer maruziyetlerin çözümlemesi için bu kitabı aracı kılmalarını tavsiye ettiğimizi tekrar ve önemle vurgulayalım. 2017 Zürih Çocuk Kitabı Ödülü aldığını da hatırlatalım."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dikkati-calinan-yetiskinlere-sekiz-saniyelik-masallar-k5748.html", "text": "Günümüzde maalesef sosyal medyada yaşamını sürdüren, son derece sabırsız ve dikkat süresi bir hayli kısalmış tüketici insan tipinin duyguları neyse ki hala sağ. Üstelik sanata ve güzelliğe dair o gizli hayranlıklar da devam ediyor. Hal böyle olunca üreticilerin muhataplarına sunacakları içeriklerde dikkat edecekleri hususlar da bu istikamette şekilleniyor. Tek kurşunluk bir eseriniz varsa seyircilerin ilgisini çekmek için yalnızca sekiz saniyeniz vardır. 2019 yılında ressam Charlie Mackesy tarafından hem yazılan hem de çizilen \"Çocuk, Köstebek, Tilki ve At\" kitabı 2022 yılında kısa bir animasyon filme dönüştürülerek çok daha fazla insana ulaştı. İçeriğinde birçok anekdot bulunan kitap, film versiyonundaki video kesitlerle sosyal medyada arkasında büyük bir hayran kitlesi bırakarak tanınmaya devam ediyor. Bu yazımızda kitabı konuşurken aynı zamanda Saint Exupery'nin ünlü eseri Küçük Prens'i de ancak, filmi ve kitabımızı bu benzerlikten yakalamaya çalışacağız. Büyük Alman filozof Heidegger'e, \"20. Yüzyıl edebiyatının en büyük eseri nedir?\" diye sorduklarında o, \"En büyüğü Saint-Exupery'nin Küçük Prens'idir.\" diye cevap verir. Filozofun bu sözü ardından yapmış olabileceği herhangi bir yazılı açıklama elimizde ne yazık ki bulunmasa da günümüzde kutsal kitaplardan sonra en çok basılan, en çok okunan, 300'den fazla dile çevrilerek yediden yetmiş yediye herkesin bildiği bu gizemli kitap ününü ve gizemini korumaya devam ediyor. Exupery'nin hikayesi, çölün ortasında uçağı arızalanan bir pilotla başka bir gezegenden gelen adı \"Küçük Prens\" olan bir çocuğun karşı karşıya gelmesiyle başlar. Bu hikaye aslında birbirine sorular soran iki kahramanın çıktıkları yolculuktur. İçlerinden birisi sorulara cevap vermeye pek gönüllü olmasa da... Fakat biliriz ki tüm muhteşem hikayeler iki türlü başlamaktadır: Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. Bu kitapta bizi her ikisi de karşılıyor: Uçağı arızalandığı için yolculuğa ara vermek zorunda kalan bir pilot ile yıldızlara bakıp geride bıraktığı Gül'ünü özleyen küçük bir adam. Yazarın ithafındaki gibi Küçük Prens, yetişkine adanan bir çocuk kitabı. Diğer bir değişle, yetişkin romanın içerisinde onunla bütünleşmiş bir çocuğun hikayesi. İşte bu noktada zihnimizin kıvrımları bizi yazımızın asıl konusu olan kitaba, yani \"Çocuk, Köstebek, Tilki ve At\"a götürecek. Buradaki hikayemiz de benzer şekilde evini arayan, bu kez de ormanda kaybolmuş esas kahramanımız çocukla başlar. Çocuk ilk olarak köstebekle karşılaşır. Bu ikili saf ruh haliyle birbirlerine sorular sordukları, duyguların konuşulduğu yeni bir yolculuğu başlatır. Çocuğa yolculuğunda sembolik bir anlatımla eşlik eden üç hayvanın her biri simgesel değere sahip. Köstebek, çocuğun en yakın arkadaşı, ona yarenlik ediyor. Tilki, yabani biri ve hayat onu incittiği için temkinli. At ise yeteneklerini bastırmış, var olan potansiyelini kullanamamış bir başka sadık dost. Hikayedeki çocuk aslında biziz. Hayatın belli dönemlerinde hassas, fırtınalarla mücadele etmiş bunun sonucunda belki biraz katılaşmış, kimi zaman sahip olduğumuz becerileri kullanmaktan çekinmiş ama her daim gelişen, bazen fırtınanın dinmesini sabırla bekleyen, hayatta durduğu yerle ilgili kimi zaman şüpheye düşen bizler. Yazar ise okura her birimizin özel olduğunu, bu dünyada bir yuvamızın olduğunu hatırlatıyor. Aslında bu temel mesajlar bir olay örgüsü içerisinde de pekala verilebilir. Fakat bu kitapta birbiri ardına gelen anekdotlarla, olay örgüsüne oturtulmadan dolayısıyla herhangi bir geçiş kullanılmadan sayfalara yerleştirilmiş. Bu haliyle kitap istenildiği sayfasından okumaya başlanmasına, belki tersten bile okunmasına imkan veriyor. Film versiyonunda ise doğrudan bu anlatımı benimsemek mümkün olmayacağından basit bir kurguya sahip. Kitapta sanatçının dolma kalemle çizdiği, yer yer sulu boyayla renklendirdiği çizimler hakim. Bazı sayfalarda farklı boyama teknikleri uygulanmış. Bazen bir bardağın sayfada bıraktığı iz ona hayranlıkla baktığımız kocaman bir Ay'a dönüşmüş. Kimi sayfalar ise okuyucunun yorumuna açık metinsiz halde kitapta kendine yer buluyor. Kahramanlarımızın suretleri belirgin resmedilmemiş. Ya yandan ya da mesafeyi koruyarak uzakta arkalarından bakarak izliyoruz onları. Bu şekilde aslında yazar bizi sadece izleyici kılıyor. Bilinçli bir tercih olan bu görsel anlatımla okuyucu olarak bizler çocukluğumuzu ve o uzak hatıraların tamamlayıcısı hassas anlarımızı yetişkinliğe kısa bir mola vererek sadece seyrediyoruz. Genel kanıya uyarak bu kitabı bir çocuk kitabı olarak kabul edersek yetişkin okur her çocuk kitabında olduğu gibi burada da bir çocuk gibi okuma şansı buluyor. Dünyanın hala muazzam bir yer olduğu, her gün yeni şeyler keşfettiğimiz, hayal gücünün o kadar da çekiştirilip törpülenmediği, kalıplara oturtulmadığı ve bir çocuk kitabı okurken ayıplanmadığımız o eski günlere dönme fırsatı veriliyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/niyete-niyet-etmek-k4504.html", "text": "Huzur, mutluluk, sağlık, kimseye muhtaç olmadan yaşamak. Ne istediğini bilememek, neden mutlu olacağını tespit edememek, hayatın anlamını bulamamış olmak, hayatın cana can katan tatları, huzur, öz ile buluşma, huzurun yarattığı konfor, özgürce kullanılan zaman, yaratıcılığı doğru kullanma muhtaçlığı. Para bir ihtiyaç değildir, ihtiyaçlarını karşılamanın aracıdır. Mülk bir ihtiyaç değildir, güç sahibi olma isteğidir, barınma bir ihtiyaçtır. Yazar, Meltem Reyhan, eseri ile niyet etmek ile dilek ve duanın arasındaki ilişkiyi çok sade bir dille okuyucuyla paylaşıyor. Dua ederken, bırakmak istediklerimizi ve buluşmak istediklerimizi söyleyelim. Biz ne istersek verilir, yeter ki tam olarak istediğimizi yani kalbimizin hissedişini dile getirelim. İstek ve arzu olarak da tanımlanan dilek kelimesinin taşıdığı enerjide istek ve arzunun içerdiği keskin enerjiler bulunmaz. İstemekte ısrarcı olmak vardır. Arzulama hali hakimdir. Sonunda egonun tatmini söz konusudur. Dilekte serbest bırakmak vardır, olsa da olur, olmasa da ama olursa iyi olur. Niyet etmeye gelince, bir şeyi yapmayı hayal etmek ve dile getirmektir. Aslında maksadımızı söylememiz ve hayalimizin nereden başlayıp nerede son bulduğudur. O niyet gerçek olduğunda ise ne olacağını beyan edersin. Kitapta yazarın anlattığı en önemli konu; niyetin senin bir şeyi elde etmenden çok hayatında bir dönüşüm yaratabilmen için kendi iradenle aldığın kararlarla bir dönemi, yaşayışı bitirip yeni bir dönem başlatabilmendir. Seni olumsuz bir hale taşıdığını düşündüğün ve içinden çıkamadığın olayların tekrar eden döngüsünden çıkabilmen için kendine, olan bitene ve ifade ettiklerine, talep ettiklerine ve çevrenle olan ilişkilerine odaklanmalısın. Bazı niyetlerim neden oluyor, bazıları neden olmuyor? Konusunu irdeliyor. Yazarın beklenti içinde olduğumuz niyetlerimizin olmadığına dair görüşü var. Beklenti içinde olmak ne demek? Benim dediğim gibi olsun düşüncesi, eyleme geçmekten herhangi bir konuda gelen bir fırsatı yakalamaktan bizi alıkoyuyor. Engellenmiş eylem enerjisi öfkeye dönüşüyor. Öfke adeta ateşin bir duman çıkartması gibi hayatımıza bulutsu dumanlar çıkarıyor. Ve bu önümüzü görmemizi engelliyor. Öfke, korku enerjisi ile birlikte bir kardeş gibi hareket ediyor. Öfke hayatımıza girdiği andan itibaren teklif edilen her ne olursa olsun sanki inat artıyor ve \" benim dediğim gibi olacak\" dayatması başlıyor. Bu neyi getirir? \"Benim dediğim gibi olsun\" demek kötü müdür? Biz benim dediğim gibi olsun dediğimizde, olmayacak diye bir şey yok. Oluyor; ama bunun karşılığında acaba ne yok oluyor? Çünkü kainat sadece yaratmak üzerine bir sistemden oluşmuyor, sürekli bir varoluş ve yok oluş evreni içinde yaşıyoruz. Yani bir şeyi biz kendi irademize doğru çektiğimizde bir alanda bir boşluk yaratılıyor. Bir şey var olurken, bir şey yok oluyor. Bunu kainatı seyrederek kendimizde fark edebiliriz. Birçok nesilde, geldiğimiz soyda birçok kişi öldü ve yenileri doğdu. Biz de öleceğiz ve yenileri doğacak. Bunun gibi bir akış ve bir sistemin içerisindeyiz. Bu sebeple katman katman farklı sonuçlara, etkilere götüren niyetlerin, o niyetlerin bizi taşıdığı hallerin içinde yaşıyoruz. Aslında beklenti içinde olmanın içerisindeki ifadeye birlikte bir daha bakalım: Beklenti... yani, beklemek. Beklemek ne demek? Durağanlaşmak, durgunlaşmak, sabitlenmek demektir. Beklentiden nasıl çıkabiliriz? Ya da beklentiden çıkarsak ne olur? Beklentiden çıkarsak kainatın şahane tekliflerine açık hale geliriz? Peki, beklenti içinde çıkmak için ne yapmalıyız? Harekete geçmeliyiz, eyleme geçmeliyiz. Yani birisinin gelip kapıyı çalıp, \"siz bir ev istemiştiniz, buyurun tapusu\" demesini bekliyorsak, yanılıyoruz. Çalışarak, hesap yaparak, didinerek bir ev almayı hayal ediyorsak da yanılıyoruz. Bir gün birisinden miras kalacağının hesabı içerisindeysek, beklentisi içerisindeysek de yanılıyoruz. Kalpten gelen niyetler bizi mutlu ediyor. Bunu kimi zaman başkasına yardım için yapıyoruz aslında. Hiç hesapsızca adım atıyoruz, harekete geçiyoruz ve kendimiz olmayı kabul ediyoruz. Onaylanmayı, beğenilmeyi, birileri tarafından \"haa iyi yapmışsın\" demelerini bekliyoruz. Kendimizden kendimizi onaylıyoruz, evet bu işi bırakıyorum ve sevdiğim işi yapacağım. Çünkü sevgiyle yarattığım enerjinin parası, kazancı çok daha bereketli olur. Sevginin içerisinde oluyoruz, mış gibi yapmayı bırakıyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turk-ordusunun-ilk-tanki-t-26-b-k4243.html", "text": "TANK deyince muhtemelen aklınıza çok fazla görsel gelebilir. Mesela türk medyasında çalışan ve konuya uzmanlığı olmayan bir editörseniz gördüğünüz her paletli aracı tank zannedebilirsiniz. Veya biraz daha meraklı bir kişi iseniz TANK denilen aracın bir namlusu olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak her türlü namlulu aracı tank zannedebilirsiniz. Doğrusu şudur ki ilk tankların ortaya çıkışı tahmin ettiğiniz gibi İkinci Dünya Savaşı zamanlarına dayanmaz! Aynı şekilde ilk tanklar da Alman tankları değildir! Lakin tankları savaş meydanlarına bağımsız bir birlik olarak sürenler İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar olmuş ve Blitzkrieg ismi verilen Yıldırım Harbi denilen savaş doktrinini geliştirmiştir ve İkinci Dünya Savaşında kullanmıştır . Türklerin tanklarla ilk karşılaşması Filistin cephesinde olmuştur . Son karşılaşması ise 15 Temmuz darbesi gecesi meydanlarda milletin üstüne tankların sürülmesi ile olmuştur. Allah'ın izniyle o gece 251 şehide rağmen ülkemiz FETÖ denilen terör örgütünün eline düşmekten kurtulmuş ve iki binden fazla insan yaralanmış ve gazi olmuştur. T-26 B Seyyar Çelik Kale üst başlığına ve Türk Ordusu'nun ilk Tankı: T-26 B alt başlığına sahip kitabın yazarı Abdullah Turhal. Kuşe kağıda basılmış olan kitap 200 sayfa. Kitap FNSS sponsorluğunda ve FNSS'in özel gayretleriyle yine FNSS tarafından ücretsiz olarak Aralık, 2020 tarihinde yayımlanmış. Kitabın İllüstrasyonları Ertekin Tokur tarafından hazırlanmış. \"Herhangi bir ticari amaç veya kar amacı gütmeksizin hazırlanmıştır. Para karşılığı satılamaz\" uyarısı kitabın dikkat çeken özelliklerinden birisi oluyor. Kitabın üçüncü bölümünden en dikkat çeken kısım \"T-26 B'lerin Envanterden Çıkartılışları\" ile \"Tank Fabrikası Konusu\" oluyor. İlaveten Dördüncü bölüm başka hiçbir yerde bulamayacağınız \"Türk Ordusu'nda Zırhlı Birlikler Albümü (1935-1942)\" pek çok özgün görseli, her birinin detaylı kaynağını vererek okuyucularıyla buluşturuyor. Kitap \"Bitirirken\" isimli bir sonsöz ve çeşitli ekler, sözlük, notlar ve kaynakça içeriyor. İtiraf etmek gerekir ki bu kadar güzel ve 100'ü bulan özgün görsele sahip kitaba küçük bir eleştiri getirmek durumunda kalıyoruz. Bu da kitabın sonuna itilmiş olan dipnotlar sebebiyle oluyor. Maalesef dipnotların kitabın sonuna konulmuş olması sebebiyle dipnotlardan gereceği gibi faydalanmak mümkün olmuyor. Kitabın şahsıma ulaşmasını sağlayan FNSS firmasına ayrıca teşekkür etmek istiyorum. İleri Okumalar için lütfen savunmasanayist.com sitesindeki şu iki habere bkz. 1 , 2 . T-26 B Seyyar Çelik Kale Türk Ordusu'nun İlk Tankı: T-26 B, Abdullah Turhal, FNSS Özel Yayın, sayfa 30. Mustafa Salih Köksal'a tankın müzedeki görselleri için teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/burc-insan-mi-mo-mu-yoksa-inmosan-mi-k5560.html", "text": "Yerli fantastik kitaplara bir göz atayım fikriyle internetteki listelerden kitapları belirlemeye kalkınca karşıma çıkan kitaplardan biri \"Mo'nun Gizemi\" oldu. Yirmiye yakın öne çıkan kitap arasından onu bana seçtiren de tabii ki yazarının Gülten Dayıoğlu olmasıydı. Akranlarımın ilk okuduğu kitapların yazarı olan, bizden öncekilerin ve bizden sonrakilerin de okuduğu, dolayısıyla üç neslin yazarı olarak bilinen Dayıoğlu'nu uzun zaman sonra yeniden okumak ve çocuk edebiyatımızı şekillendiren bir duayenin renkli yazın hayatından bir kez daha feyz almak cazip geldi. Aynı zamanda yazarın 1999'da tamamladığı ve 75. baskısını yapmış olan bu gençlik romanı, eserlerinin içinde en çok satanlardan da biriydi. Yazıma fantastik eser vurgusuyla başladığım için geç olmadan belirtmeliyim ki eser bilim-kurgu macera türüne daha yakın. Hikayenin kahramanları, zaman ve mekan katmanları oldukça belirgin olduğu ve hepsinin de ayakları gerçek dünyaya bastığı için hikayeyi fantezi sınıfına sokmak pek mümkün değil. Metinde bir efsaneye atıf olması tek başına yeterli olmuyor zira efsanenin içinde kaybolmuyor, sadece efsanenin gerçek hayattaki uzantısını kovalayan bir ekibin macerasına dahil oluyoruz. Zaten yazarın bu eseri kurgularken, yayıncının da yayımlarken fantastik roman sınıfına sokma niyeti taşıdıklarını sanmıyorum. Bu, olsa olsa başarılı fantastik eser sayımızın az olduğunu fark eden listecilerin işidir ve yüzeysel kitap tavsiyelerinin, üstünkörü hazırlanmış listelerin hemen hepsinin yaptığı gibi okuru yanıltabilir. İlaveten okur yorumlarını incelediğimde bazı yetişkin okurların, bu kitabın çocuksu bir dille yazılmış olduğundan yakındıklarını da gördüm. Bazı didaktik ve açıklamalı bölümler nedeniyle haklı olabilirler ancak belki de yazarına dikkat etmeden kitabın cazibesine kapılacak okurlar için, eserin çocuk ve gençlik kitapları yazarı olan Gülten Dayıoğlu'nun yazdıkları arasında en üst yaş grubuna hitap eden eserlerden olsa da satış kanallarında zaten gençlik romanı sınıfında satışa sunulduğunu belirtmekte fayda var. Gülten Dayıoğlu, hikayesini bir uçak seyahatinde tanıştığı tuhaf yol arkadaşının kendisine anlattıklarına dayandırmış. Böylece okurun aklına hemen \"bu gerçek bir hikaye mi?\" sorusu geliyor. Ama aramızda kalsın; yazarların amacı da zaten bu soruyu okurun aklına düşürmektir. Yazar hikayesinin gerçekçiliğini artırmak için anlatının başına uzunca ve sonuna da kısaca uçakta tanıştığı Burç adlı gençle olan anısını eklemiş. Elbette bu anı gerçek olabilir ama kurgu da olabilir. Okur da her zaman bu açmazda kalır ve depreşen merakıyla satırları ardı ardına kovalar. Kovaladığımız hikaye, Burç isimli gizemli gencin yolculuktan bir süre sonra Gülten Hanım'a gönderdiği kasetlerdeki ses kayıtlarının romanlaştırılmasıyla ortaya çıkmış. Bu genç 16 yaşındayken annesiyle birlikte Maldivler'e bir tatile gidiyor, orada 15 yaşında Daphne isimli Amerikalı bir kızla tanışıyor ve tatillerine biraz heyecan katmak için takip ettikleri dört şüpheli tatilci yüzünden genç çiftimizin başlarına beklenmedik işler açılıyor. Kendilerini, önce Maldivler'de efsaneleşmiş ve 2500 yıl önce ortadan kaybolmuş olan Mo isimli üstün özelliklere sahip bir canlı türünün peşinde, sonra da bu canlılarla insanların genlerinin birleştirilmesi üzerine çok gizli yürütülen bilimsel çalışmaların içinde buluyorlar. Bu çalışmaları yürüten biri Çinli diğeri Japon eski karı-koca iki bilim insanının ölümüne rekabetinde ölümlerden dönüyor ama genlerine aşılanan Mo genleri sayesinde de bu çalışmaların en önemli parçası haline geliyorlar. Hikaye bu kitapta açık bir sona kavuşmuyor. Macera iki devam kitabıyla sürüyor. Yani uzun soluklu okumalara sabrı olan genç okurları üç kitaplık bir serüven bekliyor. Yazarın genetik bilimi üzerine düşüncelerinin ve sorgulamalarının bu eseri doğurduğunu anlayabiliyoruz. Genetik bilimi de diğer bilimler gibi kötüye kullanılacak mı, insanlık kendini geliştirebilecek mi yoksa faydadan çok zarar mı görecek, insan fıtratından uzaklaşacak mı, insan kopyalanmalı mı, yoksa çoktan kopyalandı mı, kopya insanlardan nasıl faydalanılabilir, onlardan korkmalı mıyız, onların da hakları olacak mı gibi hem teknik hem etik/ahlaki sorular yazarın boğuştuğu ve okuru da etkisi altına alan sorular olarak karşımıza çıkıyor. Tabii soru olan yerde cevapların olmaması düşünülemez. Bu bağlamda yazarın konuyla ilgili bir hayli araştırması ve dolayısıyla okura akan bilgiler metnin kazanımlarını oluşturuyor. Bunlarla birlikte inanç-örf-adet-gelenek ekseniyle bilim ekseninin, Türk ve Amerikan aile yapılarıyla toplumlarının, sığ bir modernite bağlamında değil, daha içkin şekilde, biraz da ters köşe yapılarak karşılaştırılabildiğine şahit oluyoruz. Yazar önyargılardan ari bir bakışa kavuşmamıza, mutedil kıyaslar yapabilmemize yardımcı oluyor. Bilime bakışını sosyolojik bir bakışla yoğuruyor. Eserin geneline sirayet eden bir sorun olarak cümle yapılarında gereğinden fazla virgül kullanılması dikkat çekiyor. Bu hayallerden birinde, akşam yemeği için, şık giysilere bürünmüş olarak, odasından çıkarken, birden o delikanlı, kapının önünde beliriyordu (S.42). Bu cümlede 2. ve 4. virgüllerin kesinlikle gereksiz olduğunu, diğerlerinin kullanılmamasının da önemli bir sorun yaratmayacağını söyleyebiliriz. Tatil köyünün yemek salonları, öylesine kalabalıktı ki! Açık büfelerin önünde, uzun kuyruklar oluşmuştu. Burç, önce çorba içmek istedi. Annesi, soğuk mezeler büfesinin önünde, sıraya girmişti (S.45). İyi ki, buraya gelir gelmez, evlerin ön ve arka kapılarına, güvenlik kameralarını yerleştirmişiz (S.96). Cümlenin tüm öğelerini birbirinden ayırmaya, tamlamaların arasına girmeye varan bu virgül kullanımları kısa cümleler hariç hemen her cümlede tekrarlanınca akışı kesintiye uğratıyor. Bu tarz, Gülten Hanım'ın mı yoksa editörün tercihi mi sorusu aklıma gelince göz atıyor ve görüyorum ki kitabın künyesinde redaktör, editör, yayın yönetmeni isimleri yer almıyor. Tam sorumluluğu yazara yıkacakken yayınevinin kütüphanemdeki diğer kitaplarına bakmam gerektiğini hissediyorum ve görüyorum ki onlarda da redaktör, editör, son okur isimleri yer almıyor. Köklü bir yayınevi olan Altın Kitaplar elbette bu işlerden kaçınıyor olamaz ancak sorumluluğu alan kimsenin olmamasına şaşırıyorum. Bu önemli bileşenlerin eksikliği ya da zayıflığı nadir de olsa yazım hatalarında, hatalı cümle dizilerinde, farklı seçenekleri olan bazı söz kalıplarının tekraren kullanılmasında kendini gösteriyor. Tom içinden, çok zeki bir genç. Zaten öyle olmasa, Çinli Yuen onunla işbirliği yapar mı? Herhalde babası da Yuen'in adamıdır. Yeni arabanın Türkiye'de üretim hakkını aldığına göre, çok önemli çıkar ilişkileri içinde olmalılar, diye geçirdi (S.92). Zihin kütüphanemde yetişkin romanlarına geçmeden önce okunacak kitaplar rafına yerleştirdiğim bu kitabın, güncel rakiplerinin gölgesinde kalabileceğini söylemeliyim. Hacimli bir kitap olmasına rağmen seyri yavaş, heyecan dozu düşük ve ucu açık kalmış olması hikayenin zayıf yönleri, bilim-kurgu meraklılarını cezbedecek düşün sıçramaları ve Burç ile Daphne arasındaki aşka sıkça dokunuyor olması ise genç okurun duygularını harekete geçirecek kuvvetli yönleri olarak görülebilir. Tabii çeyrek asırı devirmek üzere ve 75 baskısıyla okur kabulüne ulaşmış böylesi bir hikayeyi/diziyi güncel muadilleriyle kıyaslamak haksızlık olacaktır. Diğer yandan usta bir yazarla genç okur, bir nesille bir başka nesil arasında köprü görevi gören bu kitapları okumanın, bilgi ve edebi haz aktarımının yanı sıra bağları kuvvetlendirici bir faydası olduğunu da unutmamak gerekir. Hayal dünyası, geçmişten geleceğe aktarılan düşleri taşımakla, onları yeniden inşa etmekle mükellef olan okurların ve yazarların birlikte inşa ettikleri ve içinde yaşadıkları bir dünyadır. Gerçek dünyanın üstesinden gelmenin en iyi yoludur ve birbirini onaran insanların bulduğu eşsiz bir tedavidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/duygularin-siri-cini-k5513.html", "text": "Geleneksel Türk el sanatının önemli bir unsuru olan Çini, on ikinci yüzyıldan bugüne bir serüvenin parçasıdır. Hamur haline getirilmiş \"killi toprağın pişirilmesiyle yapılan, çeşitli renk ve motiflerle süslenmiş sırlı seramik ev eşyaları veya duvar panolarına \"çini\" denilmektedir . Çini süslemelerinde genellikle kozmik düşünceleri ve inançları simgeleyen geometrik şekiller, bitkisel süslemeler ve hayvan figürleri değişik renk kompozisyonları ile kullanılmaktadır. Renk kompozisyonlarında beyaz veya lacivert fon üzerine kırmızı, kobalt mavisi, turkuaz ve yeşil renklerin kullanımı geleneksel çinilerin karakteristik özelliğidir. Bu tarz çiniler günümüzde pompalama denilen yöntemle boyanmaktadır. Fabrikasyondur ve kapitali temsil eder. Dolayısıyla bu yönüyle modern çini örneğidir. Fırça ile yapılan boyama ise geleneği temsil eder. Sabrı, dengeyi ve duyguyu barındırır. Şekiller ve renkler sanatsal ve öznel olmaktadır. Çünkü gelenek kökü ve kuşağa aktarımı temsil eder. Bu anlamda muhafazakar bir tutum sergilenmektedir. Çini kültürel mirasın taşıyıcılarındandır. Üretim süreci emekle yoğrulmuştur. Çini salt estetik anlayış dışında toprak bilgisi isteyen bir sanat türüdür. Tarihsel bağlamda hem sanat hem de zanaat olarak günümüze kadar ulaşmış önemli bir Türk el sanatı örneğidir. Türk kültürü çini sanatıyla kültürel motif ve sembollerini yüz yıllar boyunca aktara gelmiştir. Çini süslemeleri ve işlenen semboller tarih boyunca dönem şartlarının aynası niteliği taşımıştır. Eşya bize nasıl şekil verir, duygularımıza nasıl yön verir, yaşam şeklimize ne derecede dokunur? İnsanoğlu hikayesinde yaşam alanını daha etkin kullanmak, yaşadığı mekana daha fazla hakimiyet kurabilmek için eşyanın gücünü kullanmış, doğal olanı kurgulayarak yapay fakat kullanışlı bir hale getirmiştir. İlk eşyalar, bunlara form da diyebiliriz, genellikle bir amaca yönelikti. Fakat daha sonra insanoğlu yaptığı eşyalara anlamlar, duygular, farklı amaçlar yükleyerek onu bir tür obje haline getirmiştir. Duygu durumuna göre farklı renkler, farklı desenler ve işlemeleri de işe katarak zanaat ve sanat noktasında eşyayı tahakküm altına almıştır. Eşya, \"cansız varlıkların tümü; nesneler, şeyler/ değişik amaçlarla kullanılan, taşınabilir, insan yapısı nesneler/bir evde döşemeden mutfak gereçlerine kadar gerekli olan her şey\" olarak belirginlik kazanır. Genel kanı da \"insan yapısı nesneler\" olarak kabul görmektedir. Eşya örneği olan Çini etimolojik olarak, \"Çin'de üretilen/ Beyaz kilden yapılmış, bir yüzü sırlı, kaplama malzemesi/ Banyo, mutfak gibi zeminlere döşenen fayans; seramik\" olarak tanımlanmaktadır. Geleneksel Türk el sanatının önemli bir parçası olan çini, kültürle hemhal olmuş ve iç içe geçmiş bir durumdadır. Kültürle olan serüveni Çini'yi köklere götürmektedir. Bu durum çini sanatını özgün ve yerli kılan temel faktörün kültürel bir formasyondan gelişiyle ilintilidir. Çini demek kültür demek, gelenek demek ve muhafaza etmek demektir. Dolayısıyla çiniyi tanımak istiyorsak öncelikle geleneğe ve tarihe sadık olmak gerekir. Çünkü çini sanatı köklerine bağlı bir estetik kaygıyı barındırdığı için özü itibarıyla geleneksel olandır. Çini, hızla tüketilen bir nesne olmaktan öte geleneğe ne kadar bağlı olduğu durumuyla anlam kazanmaktadır. Bu yönüyle çini sadece topraktan ve şekilden ibaret değildir. Çini bir bilinç ve toplumsal bellektir. Geçmişten bugüne Türk toplumunun sanat tarihi hafızasında önemli bir aktör olmuştur. Türk kültürü açısından simge niteliğinde olan çini, tarihsel süreçte yüzyıllar boyunca toplumun sanat anlayışını, sosyal hafızasını gerek motifleriyle gerek renkleriyle yansıtarak bugüne kavuşturmuştur. Çini, yaşamın bir parçasıdır. Her şeyden uzaklaştıran, bir çocuk gibidir. Onu besleyerek, ona anlamlar yükleyerek her desen her çizgi bir duygunun, bir düşüncenin yansımadır. Çini yapan ustalar ona bir ömür adayarak bir arkadaş, bir yaren gibi yaklaşır. Hamurunda emek ve özveri vardır. Topraktan gelen insana toprağa döndürülecek düşüncesinin yansımasıdır. Çini ustaları ortaya koydukları eserlere fısıldar. Onunla konuşur. Çamura ellerini bastırdıklarında onun nasıl bir eser olacağını bilir. Çünkü çamur, insanın özüdür. Tıpkı insan gibi. Mayasında ne varsa insanın ortaya o çıkar. Çamurun da özünde ne varsa o eser ortaya çıkar. Bu bazen bir vazo olur, kimi zaman bir obje, kimi zaman bir tabak. Çini, maddi kaygılardan uzaklaştıkça sanat eserine yaklaşır. Çünkü naiftir, narindir, çocuk gibidir. Hangi amaca hizmet edeceğini bilir çini. Emek ister, alın teri ister, bir düşünce, bir mefkure ister. Salt para kaygısı ile yapıldığında çini, sırrını ortaya dökmez. Sanatın amacı da burada ortaya çıkar. Maddi kaygılardan ziyade estetik kaygılarla ortaya konulur en iyi eserler. Çini, hem rızka bir vesile hem de duygunun ve düşüncenin yansımasıdır. Ortaya konulan her eser, onu ortaya koyan kişinin duygularının sırrını belirler. Kimi sanatçıdır kimi zanaatçı. Çini sanattır ve bu sanat bir mirastır. Nesilden nesle aktarılır. Usta çırak ilişkisi, tadili erkana riayet edilerek yerine getirilir. Ustaya saygı önemlidir. Her çini ustası kendi tarzını ortaya koymayı amaçlar. Hayat ağacı, karanfil, aile deseni, lale, nergis gibi çiçek motifleri çinilerde yoğunlukla kullanılan motiflerdir. Anlatılamayan duygu ve düşünceleri çininin üzerine işleyerek aslında geleceğe bir mektup gönderir çini ustaları. Kağıt eskir, yazısı bozulur, mürekkep akar fakat çinide desenler sırlanarak geleceğe, silinmez izler bırakır, kırılmadığı sürece asırlarca süren sırlanmış bir mesajdır çini. Sabır, emek ve hayal Çini'yi insanla buluşturan sır. Ve çamura sırlanmış hayatlar. Bazen bir çeşme bazen bir namazgah bazen de dükkan duvarının süslemesidir çini. Tarihte padişah himayesi de görmüş bu sanat dalı insanın toprakla ünsiyetinde rızıkla beraber yol arkadaşlığı ve sırdaşlığı görevini de ifa etmiştir. Çini gelinlik kızların, bıçkın delikanlıların ve erenlerin sırlarıyla sırlanmıştır. Cami mihrabından seslenmiş kahve fincanında şifa olmuştur çini. Günümüzde kurslar ve üniversite eğitimleriyle devam ettirilen bu tarihi sanatı daha çok mimari eserlerde, dini yapılarda ve evde kullanılan eşyalarda görmekteyiz. Bu eserler değerlerimizi, dünya görüşümüzü, yaşam şekillerimizi ve sanatsal kaygılarımızı yansıtmaktadır. Öte yandan Çini, kültürel kimliğin bir parçası ve sanatçının estetik yaklaşımının özgürce sunumudur. Kimi ustasından el alarak başladı kimi atasından. Kimi rızık için kimi sanatını, duygularını ve hayallerini nakşetmek için çıktı bu yola. Bu sanat bir göz musikisidir. Bu musikinin notaları: laleler, karanfiller ve sümbüllerdir. Çini asırlarca kuşaktan kuşağa muhafaza edilerek bugünlere gelmiş bir sanattır. Dolaysıyla çini Türk İslam tarihinde vazgeçilmez bir geleneğin aktörü ve belleği durumundadır. Ahmed ŞAHİN ve oğlu Faruk ŞAHİN, Murat Şevki Şahin Arşivi. Azim Çini, Murat Şevki Şahin Arşivi. Mehmet Gürsoy çini sanatçısı UNESCO yaşayan insan hazinesi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/donemsel-ayaklanma-hareketleri-k3910.html", "text": "Osmanlı Devleti'nde Kızılbaş ayaklanmalarını anlatan bu eser iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Anadolu'daki Kızılbaşlardan bahsedilmekte olup; Kızılbaşlık kavramı, Kızılbaşların yaşadığı yerler ve Osmanlı Devleti'nin Kızılbaşlara yönelik politikası ele alınmıştır. İkinci bölümde ise 16.Yüzyılda yani II. Beyazid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve III. Murad döneminde ortaya çıkan ayaklanmalar işlenmiştir. Günümüz Anadolu Aleviliğinin tarihsel köklerinin ulaştığı ya da bununla ilgili birçok malzemeyi oluşturan tarihi olay 16. Yüzyıldaki Osmanlı-Safevi mücadelesidir. Özellikle bu tarih ve olaydan sonra Anadolu'daki Türkmenler arasında yeni bir dini ve siyasi yapı oluşmuştur. Oluşan bu yapı \"Alevilik\" ya da \"Kızılbaşlık\" olarak ifade edilmektedir. \"Kızılbaşlık\" kavramı özellikle İslamiyet'e yeni geçen konargöçer Türkmen boylarının kıyafetlerinden ortaya çıkmıştır. Şeyh Haydar'ın ve müritlerinin Şia'nın temel inançlarından olan on iki imamı temsil etmek amacıyla başlarına taktıkları on iki dilimli kızıl taç ve her dilimde bir imamın adının yazılı olmasından dolayı \"Kızılbaş\" olarak anılmışlardır. Anadolu'da ve Anadolu toprakları dışında Kızılbaşlar büyük bir nüfus oluşturmaktadır. Bu nüfus Osmanlı Devleti'nin merkezi gücü ve resmi düşünce yapısına ters düşmekte ve siyasi iktidara tehdit olarak görülmektedir. Yine eserlerde; II. Beyazid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve III. Murad dönemleri tarihsel süreç olarak ele alınmıştır. Bu dönemde isyanların çıkma sebepleri sosyal-siyasal ve dini olarak aktarılmış ve dönemlerdeki Kızılbaş hareketlilikleri ve tarikatları incelenmiştir. Eserde incelenen Kızılbaş ayaklanmaları; Karamanoğlu Mustafa, Şahkulu, Nur Ali Halife, Bozoklu Şeyh Celal, Süklün ve Baba Zünnun, Donuzoğlu ve Beyce, Mustafa Oğlu Veli Halife, Zünnun Oğlu Halil, Şah Kalender, Seydi Bey ve İnciryemez, Düzmece Şah İsmail ayaklanmalarıdır. 10.Yüzyılda İslamiyet'i kabul etmeye başlayan Türkmenlerin bir kısmı Safevilerin dini propagandaları sonucunda Kızılbaşlık kavramı ve düşüncesini benimsemişlerdir. Bu Türkmenler Osmanlı-Safevi mücadelesinin odağında olmuşlardır. 16. Yüzyılda ortaya çıkan ayaklanmalarda bu dini ve mezhebi söylemler ile ayaklanmaların liderleri etrafında belli bir kitle oluşturmuş ve bu kitleleri de bu söylemler ile motive etmişlerdir. Bu söylemler aslında sadece bir araç olup asıl amaç siyasidir, Osmanlı iktidarıdır ve Osmanlı da buna karşılık dini bir temellendirme ile müdahalede bulunmuştur. Eserde, Özellikle Yavuz Sultan Selim'in tahta geçmesiyle birlikte dönemin ileri gelen alimlerinden alınan fetvalar ile birlikte bu düşünceye ve taraftarlarına karşı harekete geçilmiştir. Bu fetvalar ile birlikte Safevilere karşı düzenlenecek olan savaşın zemini hazırlanmıştır. Ve bu fetvalar sonucunda da Anadolu'da yaşayan Kızılbaşlar ciddi bir kapanışa ve soyutlanmaya geçmişlerdir. Kızılbaşlar ile alakalı eserde geçen diğer önemli noktada dini ve mezhebi söylemleridir. Hurufiliğin Kızılbaşlığa etkisi sonucu ortaya çıkan ve Ayaklanma liderlerinin kendini \"Tanrı\" gibi görme ve gösterme düşünce ile \"Mehdicilik\" fikri sahip oldukları otoriteyi daha da güçlendirmiş ve bağlılarının sayısını artırmıştır. Sonuç olarak eserin genel bir değerlendirmesini yapacak olursak; bugün dahi tartışılan ve özellikle belli gruplardan tarafından kimi Osmanlı Padişahlarına karşı düşmanlığın dahi temeli olan bu mücadeleler eserde güzel bir şekilde işlenmiştir. Kızılbaş ayaklanmaları sonucunda akan masum Sünni İslam'a mensup bireylerinde varlığından söz edilerek tek taraflı bir yargılamanın önüne geçilmiştir. Ayrıca Kızılbaşların nasıl bir dinsel yapı içinde oldukları ve İslam kaideleri içinde nasıl bir sapıklık içinde oldukları zamanın kaynakları ile incelenerek Osmanlının verdiği mücadelenin İslami açıdan önemi dolaylı şekilde ele alınmıştır. Eser iyi bir araştırma ve sağlam kaynakça bilgisiyle akademik duruş göstermektedir. Eksikleri ve söylemsel hataları olsa dahi konuya ilgi ve alakası olanların okuması gereken bir eser olduğu kanaatindeyim. Ümit ERKAN, 30 Ekim 1981 tarihinde Rize'de doğdu. İlk (1993), orta (1996) ve lise (1999) tahsilini İstanbul'da tamamladı. 2003 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi'ni bitirdi. 2005 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde İslam Tarihi ve Sanatları bölümüne Araştırma Görevlisi olarak atandı. 2007 yılında \"1509 No'lu Rize Şer'iyye Sicili Işığında Rize'de Sosyal Hayat\" adli çalışmasıyla Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 2008 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktora eğitimine başladı. 2014 yılında \"16. Yüzyılda Osmanlı'da Kızılbaş Ayaklanmaları\" adli teziyle doktora eğitimini tamamladı. Halen Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı'nda Öğretim Üyesi olan ERKAN, evli ve üç çocuk babası olup, Arapça ve İngilizce bilmektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hayallerin-karin-doyursun-bd44.html", "text": "Bir girişimcinin aklına restoran-kafe işletme fikri düştüğü andan işletmenin siftah edeceği güne kadar her adımda yol gösterecek bir rehber kitap, bir canlı kılavuz. Teknik bilgiyi detaylarıyla açıklarken yaşanmış eğlenceli hikayelerle de konuyu kitabi olmaktan çıkarıp akışkan hale getirmiş. Bir işletmecinin karşılaşacakları damdan düşe düşe öğrenenlerin kaleminden aktarılıyor. Resmi dairelere ne için, ne zaman baş vurulacağından, yaşanacak aksaklıklara, işveren-işçi ilişkilerinin insani boyutlarından, yatırım-kazanç-kar çıkmazlarının duygusal yansımalarına, mobilyadan ekipmana, ham maddeden tabelaya, konunun her virgülüne, noktasına, ünlemine değinilmiş. Gerçek kişi ve kurumların doğruları ve yanlışları, çağrışımlı müstear isimlerle işaret edilerek örneklendirilmiş. Başarılı ve başarısız örnekler çözümlenmiş, geçmişleri anlatılmış, geleceklerine dair öngörülerde bulunulmuş. Sektörün dilinden bazı betonlaşmış kabullerine kadar bir çok klişeye çarpıcı itiraz ve reddiyeler yapılmış. Geleceğin işletmeleri, küreselleşmeye teslim olmayan yerel ve milli bir bakış üzerinden yeniden kurgulanmış. Önce kişisel sonra toplumsal çöküntülere zemin hazırlayan büyüme hedeflerinin karşısına, işletmecinin hayatı haline gelen işini huzurla, sağlıkla yaşamasının yolları koyulmuş..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisi-3-sayisi-bd49.html", "text": "\"2021 yılında başlattığımız Kitaphaber Kitap ve Eleştiri Dergisi, kitaphaber.com.tr çatısı altında yeni bir proje olarak sunuldu. Bu güne kadar birçok derginin gerek kuruluş gerekse de yayım sürecinde mutfakta olan biri olarak tedirginliklerle bu işe girişmiştik. Fakat derginin hibrit olması ve Türkiye'nin bu kulvardaki bir ilki olması dolayısıyla heyecanlanarak bu işe başladığımızı itiraf etmeliyim. 2011 yılında başlattığımız kitaphaber.com.tr'nin 10 yıl sonra bir dergi olarak okurun karşısına çıkması, tamamen sorumluluk bilinciyle oluşmuştur. Bu güne kadar sürdürdüğümüz \"temiz yayıncılık\" ilkesini sürdürerek nice 10 yılları aşma temennisi taşıyoruz. Her sene 2 sayılık hibrit dergi ile de bu çalışmamızı dergi yayıncılığı kulvarında da devam etme niyetindeyiz. 2021 yılı birçok zorluklarla birlikte geçerken, 2022'nin güzellikler getirmesini temenni ederken yaptığımız çalışmaların kamuoyuna nasıl yansıdığını da görmek istiyorduk. Bu yansımalardan biri olarak Türkiye Yazarlar Birliği'nin her sene çeşitli dallarda verdiği Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülleri kapsamında kitaphaber.com.tr'nin yılın Elektronik Yayıncılık Ödülünü alması oldu. Aldığımız bu ödülün sevincini yaşarken bir yandan da yükümüzün arttığının farkındaydık. Bu bakımdan yaptığımız işlere daha da ciddi sarılarak bu ödülü motivasyonumuzu arttırıcı bir unsur olarak gördük. 2022'nin ilk, toplamda üçüncü sayımızı çıkartırken, yeni bir dosya ile okurların karşısına çıkıyoruz. Bir kitap dergisi olarak belki de bu güne kadar hiç yapılmamış bir işi sayfalarımıza taşıdık. Teori köşesinde Ethem Erdoğan, Modern Türk Şiirinin Muhtasar Hikayesine Giriş yazısıyla teori yazılarına devam ederken; 15'likler bölümünde Ülker Gündoğdu, 15 Maddede Peyami Safa, Portre bölümünde Tuba Yavuz, İçinde Sesler Olan Çocuk: Abdullah Harmancı, Sinema bölümünde Şerife Saliha Buğa, Don't Look Up: Olumluluk Toplumuna Bir Eleştiri, Belgesel bölümünde Sümeyye Ergün, Bir Belgesel Okuması: Honeyland, Edebiyat ve Hastalık yazı serisinde Mustafa Atalay, Bir Virüs Nasıl mı Pandemi Oluşturur? Yazıları derginin sayfalarında yer edinen yazılarımız. Giriş Yazısında Ömer Ertürk, Şehadetinin 100. Yılında Enver Paşa, Prof. Dr. Tuncay Öğün, Enver Paşa'nın Sarıkamış Günleri, Beyzanur Sarıboğa, Enver Paşa Bibliyografyası yazılarıyla Enver Paşa yazılarıyla geniş bir şekilde hazırlanarak okuyucuların ve araştırmaların ilgisine sunulmuştur. Resul Bulama, Amerikan İç Savaşından, Günümüze Karaborsa Dersleri, Yunus Özdemir, İslam'da Aşk Tasavvuru, Gülnaz Eliaçık Yıldız, Hallaq'ın Belleğinde Taha Abdurrahman Ve İslami Modernite, S. Çelebi, Ömer'ini Arayan Yüzyıl, Mustafa Buğaz, Frankenstein Ya Da Modern Prometheus yazılarıyla kitap eksenli yazılarla katkı sağlanmıştır. Çocuk Edebiyatı Bölümünde iki önemli isimden çocuk edebiyatı alanına dair önemli tespitler içeren iki yazı; A. Erkan Akay, Çocuklar İçin Yazmak, Gurbet Lüy, Çocuklar Ve Kitaplar, Resim Okumaları bölümünde, Ülker Gündoğdu, Picasso'nun Ayna Karşısındaki Kız 1932: Aşk Bozumu tablosunu dergimiz için yorumluyor. Arka Kapak Yazısında ise gümüş sakal olarak bilinen Nusret Özcan'dan bir anektod bulacaksınız. Dergimiz A4 ebatlarında, pdf formatında hazırlanmıştır. Piyasada satılmaz ama siz evinizdeki yazıcınızdan bir kopyasını ücretsiz ve özgür olarak çıktı alabilir veya pdf formatında sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz. Kitaplardan kurduğumuz dünyaya sizleri de davet ediyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hale-seval-ile-kitaplar-ve-yazma-uzerine-k5856.html", "text": "Edebiyat alanındaki çalışmalarım okul yıllarına dayanır. Hayatımın ilk beş yılı Urfa /Suruç'ta -babamın görevi dolayısıyla- diğer yarısı Liseyi bitirene kadar Yalova'da geçti. Yalova'da aile evimiz durmaktadır. O zamandan şiir ve roman denemelerim vardı ama kimseye göstermezdim. Yıllar sonara Attila İlhan'ın öğrencisi olma şansım oldu. Emeklerini hiç unutamam. Her hafta ödevler vererek yazmamı geliştirdi, yönlendirdi. Tabii bu arada asistanı Belgin Sarmaşık'ı da anmadan geçemeyeceğim. O, Attila İlhan'ın nerelerde neden düzelti yaptıklarını detaylı bir şekilde anlatırdı, bazan ödevler yeniden yazılırdı. Attila İlhan 6 ay gibi bir sürenin sonunda birkaç öykü ve şiirimi seçerek, bunlar dergilere gidebilir demişti. Ben, dergilerde yazarak edebiyata başladım. Hala da dergiler hayatımda önemli bir yer tutar. Önce edebiyat dergileri, mimarlıktan sinemaya, ev dekorasyonuna kadar çeşitli dergileri takip ederim. İlk öykümü de rahmetli Hikmet Altınkaynak yayımlamıştı. Ve tabii rahmetli Hami Çağdaş Gösteri Sanat dergisinde tüm gönderdiklerimi yayımladı. Ortaokul yıllarımda Guy de Musappant ve O Henry'nin öykülerini zevkle okurdum. Varlık Yayınlarından ödemeli istediğim Türk Nesir, Macar ve Çekoslovak Hikayeleri Antolojisinden okuduğum kısa öyküler edebiyat alanındaki çalışmalarımın temelini oluşturdu. Türk Nesir Antolojisi, hikaye ve romanın yanı sıra diğer nesir türlerinde gerçekten ustalık göstermiş başlıca yazarlarımızın en güzel örnekleri olan küçük boyutlu bir kitaptı. Kimlerden örnekler yoktu ki içinde; Ahmet Rasim, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Halide Edip ve diğerleri... Macar Hikayeleri Antolojisinde yer alan öyküler ise geceler boyu uykusuz kalmama yetmişti. Özellikle Macar Dezsö Kosztolanyi'nin \"Banyo\" isimli öyküsünde; küçük çocuğun uzun, sıcak bir yaz günü ölümünü işlemesi, yaşam ve ölüm arasında bağın kısalığını anlatmıştı bana. Hiç unutamadığım bir cümle ile giriyordu öyküye; \"Güneş, her şeyi yakıp kavuruyordu\". Öyküden o kadar etkilenmiştim ki, o günden itibaren hep kısa hikayeler yazmak istedim. Bir de Çekoslovak yazar Nezval'ın \"Güllü Kadın\" isimli hikayesi, yine aynı ülkenin yazarlarından Ludvıg Askenazy'in \"Mart\" adlı öyküsü. \"Mart\" öyküsünde bir parkta eski sevgiliyle karşılaşmayı anlatır. Oktay Akbal'ın çevirisinden okuduğum bu öykü beni kısa ve öz cümleler ile vurucu anların nasıl anlatılacağına dair bir örnek oluşturmuştu. Girişindeki \"Bir gün baharın geldiğini anlayıverdik\" cümlesi ve sarı fuların günlerce etkisinde kalmıştım. Ve devamında lise yıllarında, bir inşaattan düşerek ölen doğulu işçi ve etrafında toplanan kalabalık beni çok etkilemişti. O'nun hayatını roman olarak yazmalıyım diyerek eve gelmiştim. Belki de bu ilginin kaynağı, çocukluğumun ilk yıllarının babamın görevi nedeniyle, Urfa'nın Suruç kasabasında geçmesiydi. Bunlardan etkilenerek yazdığım denemelere, benim edebiyat alanındaki ilk karalamalarımdı diyebiliriz. İktisat öğrenimi görmem ve finans sektöründe yaptığım çalışmalarım uzun süre iyi bir kitap okuyucusu kimliğini taşımamı sağladı. Attila İlhan şiirleriyle girerken hayatıma, Türk öykücülerinden Sait Faik, Selim İleri'nin öykülerinden etkilendim. Nedim Gürsel'in öyküleri benim yeni odaklara yönelmemi sağladı. Onun çizdiği Paris- İstanbul rotasına yeni bir yol eklemek isteği, sürekli gidip geldiğim Cambridge ve yaşadığım İstanbul şehrinin kaleme alınış yolunu açtı. Arduvaz çatılı Paris'e karşılık olarak İngiltere'nin kırılgan kuleli şehri girdi öykü dünyama. Şavkar Altınel'in gezi izlenimlerinin içinde yer alan öykülerde gerçek ve kurguyu aramam, okuma ve yazma boyutumu farklı yöne taşıdı. Ayrıca Altınel'in şiirlerini, düz yazılarını -ki roman olarak nitelediklerim de var, yeni kitabı Wisconsin, 1963 bence felsefi bir roman. Biri hakkında yazmamadan yola çıkarak onun hakkında yazmak gibi...- çeşitli açılardan inceleyebilmem edebiyat çalışmalarıma derinlik kazandırdı. Rus klasikleri ve daha sonra İngiliz edebiyatına bir yönelme oldu. Özellikle Virginia Woolf, Irish Murdock ve İrlandalı yazar Samuel Beckett... Irish Murdock'dan etkilenmemim nedeni karmaşık ilişkiler içindeki çok sayıdaki kişilerin romanlarında yer alması. Anglo-Amerikan edebiyat tarzını benimsememiş olması. Romanlarını iki ana karakter üzerine kurmamasıydı. Woolf'ta ise, romanda konu diye bir şey yoktu. Her duygu düşünce romana en uygun anlatı, bilinç akışı yöntemiyle taşınabiliyordu. Birçok yazar öykülerinde, romanlarındaki mekanları gerçek yerlerden seçerler. Ya da bir kısmını alırlar. Thomas Hardy'de bunun daha da ileri gittiğini gördüm. Romanlarındaki kişilerin yürüdüğü yollar, evler, tepeler öyle gerçekti ki, gittiğimde o kentte, o yeşilliklerde kahramanların yürüdüğü yolu, kopardığı çiçeği bulabilecektim. Bizde de Yaşar Kemal'in Çukurova'nın ayrı bir dilini, coğrafyasını yarattığını unutmamak gerekir. Bu konuda genişletilecek bir çalışmam bulunmakta. Cambridge gidip gelmeler aynı zamanda bana Grantchester yolunu açtı. Grantchester, Cambridge yakınlarında küçük bir köy. Virginia Woolf, Keynes, V. Bell, Rupert Brooke'nun bir edebiyat grubu oluşturdu Cam nehrinin kıyısındaki meyve bahçesi. Bu gidiş-gelişler beni Rupert Brooke'un şiirlerine yönlendirdi. Sanat kavramı geniş bir kavram. Farklı yaklaşımlar hep olmuştur. Sanat, sanat için mi yoksa halk için mi? Sanat, en dar anlamıyla duygu ve düşüncenin dış dünyada hayat bulmasıdır. Çizgi, resim, yazı, heykel vs... Ben hep sanatı ve/veya tüm kültürel faaliyetleri bizim çocukluktan gelen örselenmiş taraflarımızı iyileştirici bir yapısı olduğunu düşünürüm. Hepimizin kırılganlıkları vardır. Bu kırılganlıkları sanatla iyileştiririz. En çıkmaz anımızda bir şiir o kadar dokunur ki bize, işte dersin yaşamak bu! Veya bir roman okusun, bir hikaye alır götürür seni. Sanatçı, eserlerindeki üslubuyla kendini var eden kişidir. Resme bakarsın, imzayı görmeden bu onun eseri dersin. İşte sanatçıyı sanatçı yapan budur. Ara Güler fotoğraflarına bakarsınız, o bakış açısındaki üslup öyle oturmuştur ki bu onun çektiği fotoğraf dersiniz. Kentlerin dokusunu, insan dokunuşlarıyla gerçek ve kurgu ekseninde okuyucuya taşıyorum diyebilirim. Yazarlar olarak, çaldığımız yüzleri, hayatları yazıyoruz. Yolda gördüğün bir kadına bir hayat yakıştırıyorsun, olmasını istediğin hayat, tüm kurgu böyle başlıyor. Bir anlamda, olabilecek olanı gösteriyoruz. Kitaplarımın adlarından belli olacağı üzere, yazma sebebim kentlerdir. Belki de var olma duygumu en çok bu şekilde besliyorum. Ortaokul ve lise yıllarında elbette şiir, roman -novella- yazma girişimlerim vardı ama bunları saklardım. Evimizde kitap okunurdu, bu yüzden ben de kitap okuma alışkanlığı edindim. Ben çocukken çok fazla hastalanırdım ve hep yatağımın başucunda bir kitap bulunurdu. Belki daha önce ailemle, babamla paylaşsam, yazma eylemim çok önce profesyonellik kazanacaktı. Çocukluğum Yalova'da geçti. Her ay, babam beni iskeledeki bayiden dergi fasikülleri almaya yollardı. Aslında kendi alabilirdi ama bu eylemi bana yaptırmış olması, benim hala dergilerle sıkı bir ilişki içinde olmamı sağladı. Hala dergi alır, okurum. Tabii ki yaşadığım çağda, değerler, haklar kavramının yitirilmiş olmasından memnun değilim. Nezaketin, saygının, onurun yerini hiçbir şey alamaz. Yapay zekanın konuşulduğu, kullanıldığı günümüzde bütün bu değerler yok olmuş durumdadır. Cengiz Aytmatov'un güzel bir sözü vardır \"her gün insan olabilmek/ kalabilmek\". Derin düşündüğünüzde ne kadar zordur. Tıpkı Aristoteles'te Phronesis kavramı gibi... Takiyettin Mengüşoğlu, İoanna Kuçuradi'nin söylemlerini hatırlarsak bir arada yaşamanın temelini oluşturan değerler, etik ve insan haklarıdır. Ne yazık ki günümüzde birçok ülke insanı, her yeni doğan günde savaşa gözlerini açmaktadır. İnsanlar göç etmeye zorlanmakta, önce, insan olmaktan, yurttaş olmaktan çıkarılmaktadır. İnsan, sistemin, yaşadığı yurdun dışına itiliyor. Hiçbir yerde yeri yok. Ne sağlık bakımı ne eğitim-okul, ne ev, kimliksiz, işsiz insan yaratılıyor. Yurttaşlıktan çıkarılıyor. Yığın insan kitlelerine dönüştürülüyor. Zalimlik, zulüm, aşırı şiddet her yerde. Haklı savaş yoktur. Karşı şiddet anlaşılır ama meşru değildir. Estetik benim için önemlidir. Eserlerim de öykücü olduğumdan ve öykü yazımının genel kuralı olarak bir kerede yazıldığından, öykülerimi tek oturuşta bitiririm. Elbette devamında düzeltmeler oluyor. Demlenmesini bekliyorsun, sözcükler yer değiştiriyor... Hiçbir yazar yazdıkları için tamam oldubitti demez. Eksik kalan bir yer bir sonraki kitabın habercisidir. Masamın üzerinde bulunan, çeşitli ülkelerden aldığım objeler vardır. Onların kaybolmasını istemem. Uğur olarak inanmam. Orhan Pamuk eserleri üzerine hem yüksek lisans tezimi hem de doktora tezimi yazığımdan, takip ettiğim bir yazardır. Ayrıca Şavkar Altınel ve Nedim Gürsel ki ikisinin kitapları üzerine de yoğun çalışmalar yapan biri olarak ne yazdıklarını takip eder, okur ve hakkında yazarım. Acı Limonlar, Yaseminler Tüter mi Hala? İlhan Berk'le Şiirin Anayurdunda, Beş Şehir, Beşir Ayvazoğlu'nun biyografi çalışmalarını dönerek okurum. İran sinemasına ait özel bir ilgim var, Abbas Kiyarüstemi olsun, Ashgar Farhadi olsun üzerlerine yazılmış kitapları da özellikle okuyorum, alıyorum ve tabii bir de Walter Benjamin üzerine yazılmış kitaplar. Özel ilgim olarak yazarlar, şairler, filozoflar arasında yapılmış olan mektuplaşmaları alırım. Çünkü orada başka bir yerde göremeyeceğiniz bir naiflik yakalarsınız, bir ipucu. Birkaç dosyam var. Akademik hayatım boyunca edebiyata yönelemedim, o dosyalarımı toparlamaya çalışıyorum. Daha önce bahsettiğim gibi Attila İlhan'ın öğrencilerindenim. Uzun dönem çalıştım onunla. Yazdıklarımı okur, çizer, düzeltirdi. Aylardan sonra bir gün, \"artık dergilere gidebilirsin\" demişti ve eklemişti, birkaçı dergilerde yayımlanabilecek düzeyde. Dergilere çalışmalarımı ondan sonra götürdüm. Tabii yayımlananlar, geri döneneler oldu. İlk dergi yazımı rahmetli Hikmet Altınkaynak yayımlamıştı. Attila İlhan'dan sonra Şavkar Altınel'in adını anmadan geçemeyeceğim. Bana çok geniş bir okuma dünyası kazandırdı. Yazdıklarımı eleme, tekrar okuma alışkanlığını edindirdi. Onunla yazışmak her zaman yeni bir şey öğrenmekti. Hem İngiliz hem de dünya edebiyatı üzerine. Kendisine gönülden teşekkür ediyorum. Tabii yazarlar üzerine çalışmak sadece yazmakla kalmayan bir edebiyat düşüncem var. Bir yazar, şair, denemeci edebiyatın hangi alanında eser verirse versin size yeni ufuklar açıyor. Nihat Behram'ın şiirlerinde geçen limon ağacı Lorca'nın şiirlerine uzandırır insanı. Nedim Gürsel ki hakkında iki kitabım var, o da edebiyat alanı hakkında en azından neyin ne olduğunu öğretmiştir. Örneklemek gerekirse, bir dergiye yazı gönderdiğinde takip et derdi. Üç kere beş kere ara ne oldu ne zaman yayımlanacak, hangi sayıda diye sor. Sen etmezsen onlar atlar derdi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitap-konusmalari-mustafa-ucurum-k5854.html", "text": "Yazmayı bir ihtiyaç olarak görürüm ben. Her gün yapılması gereken bir sosyal aktivite gibi. Hiç olmazsa bir cümle de olsa mutlaka her gün yazarım. Şiir için geçerli değil bu kural belki ama deneme, öykü, kitap yazıları ya da dergiler üzerine yazdığım notlar bu rutinin bir parçasıdır. Yazmadığım zaman elim soğuyacak gibi hissediyorum. Elimde kalem, not defterime yazdığım bir cümle benim kendime gelmemi sağlayan bir iyilik aşısı gibi oluyor adeta. Ben iç dökme seansı olarak görüyorum yazmayı. Önce kendi kendime bir dertleşme, daha sonra da bunu herkesle paylaşma. İçim o kadar karmaşık ki dışa nelerin döküleceğini ben bile bazen kestiremiyorum. Bazen öyle metinler ortaya çıkıyor ki okuduğumda hayret ediyorum bunu ben mi yazmışım diye ama ne olursa olsun içimin sesine her zaman kulak veriyorum. Çünkü bu ses hiç yanıltmadı beni. 7.sınıftaki öğretmenim bir şiir yazmamı istemişti. Okulun kütüphanesiyle ben ilgileniyordum. Çok kitap okuduğum için öğretmenim bu görevi bana vermişti herhalde. Bir gün bana, \"Mustafa, yarın bir şiir yazıp getir.\" demişti. Yazdım. Verdim öğretmenime. Beğendi. Onun beğenmiş olması çok değerliydi benim için. Daha sonra Sait Faik hikayeleri ile tanıştım. Ben de böyle hikayeler yazabilirim dedim ve yaşadıklarımı hayal dünyamda süsleyerek yazmaya başladım. Yazdıklarımı okuyan öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın beğenileri beni yazmaya teşvik etti. Ben bir şeyler yazmaya başlamadan önce sayısız kitap okudum. İlk yıllarda kitap çıkarma derdinde hiç olmadım. İlk şiirim 1994 yılında bir dergide çıktı. İlk kitabımı bundan on iki yıl sonra çıkardım. İlkokul hayatım hep okumakla geçti. Televizyonun olmadığı yıllar. Hayatımızı renklendiren sadece kitaplar ve sokakta oynadığımız oyunlar vardı. Ortaokulda da öyle. Kütüphanede görevli olduğum için her yanım kitapla doluydu. Yani yolumu kitaplar açtı. Yazmak isteyenler önce iyi bir okur olmalı. Yazarlık atölyemizin adı, okur-yazar mektebi. Önce okuyacağız, sonra yazmaya başlayacağız diyerek yola çıkıyoruz. Yazmadan okumak rotasız bir yolculuğa çıkmaktan başka bir şey değil. Hangi alanda kendini geliştirmek istiyorsa bir genç, o alanın başyapıtlarını mutlaka okumalı. Ne yazacağını, nasıl yazacağını usta kalemlerin yazdıklarından görecek önce. Ayrıca, eleştiriye açık olacak. Kendisine tavsiyede bulunanlara itibar edip onların uyarılarını dikkate alacak. Temrinler yapacak. Elinde kalem ve silgi, silip silip yazacak. Ta ki en iyiyi bulanan kadar devam edecek bu alıştırma. Kendime baş tacı yaptığım sözlerden biridir Sait Faik'in bunu çağrıştıran efsane sözü. \"Haritada Bir Nokta\" hikayesi buna benzer çılgınca ifade ile biter. \"Yazmasam deli olacaktım.\" der yazar. Tam da böyleyim işte. Yazmak benim olmazsa olmazımdır. Yazdıkça ruhumun yenilendiğini hissediyorum. Kendime geliyor tüm hücrelerim. Bir de elimdeki yazının, şiirin bitme anı var ki hakemin bitiş düdüğünden önce atılan galibiyet golü gibi bir rahatlama. Tam bir keyif hali. Edip Cansever'i şair olarak kendime çok yakın buluyorum. Şiire bakışı ve yaklaşım tarzı benim şiirle olan mesafemi de hep yakın tutmuştur. Özellikle; Mendilimde Kan Sesleri şiirine benim şiirim diyebilirim. Dünyaya bir ses bırakmaktır gayem. Siz sözünüzü söyleyin, gün gelir karşılığını bulur inancıyla yazıyorum hep. Dünyanın çok uzak köşesindeki yalnız bir kalbe ses olmak. En çok da mazlumlara. Yazdıklarımın hesabını vereceğim günü biliyorum. Bu yüzden de direnci bilemek için cümleler kuruyorum. Boş sözden şeytandan kaçar gibi uzak duruyorum. Gün gelir belki benim yazdığım bir cümle birinin kalbine ilham olur diyerek cümleleri yükleniyorum sırtıma. Şiirler yazdım ilkin. Bir dergide ilk olarak şiirim yayınlandı. İlk kitabım yine şiirdi. Kendimi en çok da şiirle ifade ettiğime inanıyorum. Bu yüzden önce şairim derim hep. Bir şiiri bitirince yaşadığım huzuru başka bir şeyde bulamadım. Bu da beni şairlik sıfatına daha yakın tutuyor. Yüzümün Haritası, benim hayata tutunduğum dalların bir serencamı. Edebiyata, hayata, müziğe, şehre tutunuyorum. Bu tutkunluklarım yüzümün haritasını meydana getirdi. Acılar ve sevinçler önce yüzüne yansır insanın. Oradan ele veririz kendimizi. Ben Yüzümün Haritası'nda herkesin kendini bulabileceği bir rota çiziyorum. Bir yerden tutunmak gerek hayata. Bu şiir olur, müzik, resim ya da şehrin sokakları. Bir yol arkadaşlığı sunuyor okura Yüzümün Haritası. Yazdıklarımda arabeskin etkisi yoktur ama ben yazarken fonda mutlaka bir müzik olmalı. Bu benim daha rahat yazmamı sağlıyor. Müziğin her notası benim tuşlarıma eşlik ediyor. Şehir insanın bir parçasıdır. İnsan hem şehre hem de yaşadığı sokağa aittir. Tabi bunu hissederek yaşarsa işte o zaman o şehir ve sokak ondan bir parça olur. Bizim çocukluğumuz hep sokakta geçti. Sokak; dostluk, arkadaşlık, paylaşma demektir. Biz böyle duyguları yaşayarak büyüdük. Şimdiki çocuklar dört duvar arasında dijital kuşatma altında ömürlerini tüketiyor. Kimse yok yanlarında. Arkadaşları bir ekranın arkasında. Paylaşmak denen o yüce duyguyu yaşayamıyorlar. Bu da yıllar sonra buhranlı bir hayatın kapısını açıyor onlara. Sokaklarda nefes almalı çocuklar. Ruhlarını daraltan ekranları bir kenara bırakıp toprağa değdirmeliler ellerini. Ayaklarına Hayat, şehrin sokaklarında öğreniliyor. Sanal dünya sadece büyük bir aldatmadan ibaret. Dergiler elbette hür tefekkürün kalesi olduğu zamanları yaşamıyor. Dergiler çıkıyor. Evet, yeni dergiler de çıkmaya devam ediyor. Her dergide onlarca isim var. Her ay yüzlerce şiir, deneme, öykü yayınlanıyor. Tüm bunlar edebiyatın canlı yüzünü ifade ettiği için önemli çalışmalar. Geriye kalan en önemli nokta; bunları takip etmek. Böyle bir ortam var mı? İşte bundan çok emin değilim. Özellikle gençler sadece dünyayı kendi etraflarında dönüyor sandıkları için bir başkasını göremiyorlar. Kendi yazdıklarıyla avutuyorlar avare gönüllerini. Böyle bir ortamda ben dergileri okuyarak, beğendiğim, altını çizdiğim satırları paylaşarak dergilerin görünür olmasına katkı sağlamaya çalışıyorum. Gençler ulaşabildikleri dergileri okusalar, bunlar yazdıklarına da katkı sağlayacaktır. Dergiler bir mektep gibi çalışıyor. Yeter ki okuyanlar olsun. Dergiler çıkmaya devam ediyor. Dijital çarkın dişlileri ne kadar keskin olursa olsun üç yüz, dört yüz, beş yüz, altı yüz sayı çıkan dergilerimiz var. Tüm bu dergiler umudu diri tutmak için raflardaki yerini almaya sürdürüyor. Bir gün kendilerine dokunacak genç bir yüreği bekliyorlar. Bizim vefamız öldükten sonra işlemeye başlıyor. Asım Gültekin öldükten sonra tüm dergilerin kapağında arzı endam etti. Mevlana İdris de öyle, Bülent Parlak da. Eğer bu arkadaşlar çok değerliyse yaşarken bunlar söylenseydi şımaracaklar mıydı? Hiç sanmıyorum. Öldükten sonra gösterilen vefanın çok da kıymeti harbiyesi olduğuna inanmıyorum. Bunun yanında birçok dergimiz yaşayan usta isimleri sürekli sayfalarına taşıyarak vefanın nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil adına yaşarken de özel sayılar hazırlanmıştı. İşte vefa budur. Muhit, Yediiklim, Karabatak gibi dergilerimiz yaşayan isimleri sayfalarına taşıyarak, onlar adına dosya konuları belirleyerek güzel bir vefa örneği gösteriyor. Örneğin; Yediiklim dergisinin ekim sayısında Hüseyin Atlansoy dosyası vardı. Hece dergisi Ocak 2024'te İsmet Özel sayısı çıkaracak. Daha ne olsun. Hayatımda edebiyat olmasaydı, sevda yüklü kervanların ardına düşüp diyar diyar dolaşan bir seyyah olurdum. Umutsuzluğa hiç düşmüyorum. Yeni kurduğum bir cümle, içime düşen bir dize, yeni çıkan bir kitabım ve şimdi sizin gönderdiğiniz sorular beni hep diri tutuyor. İşte bunlar hep şiir deyip okumaya, yazmaya devam ediyorum. İncelikli sorularınız için ben de çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/menar-tefsiri-uzerine-genel-bir-degerlendirme-k5229.html", "text": "Kendisinden sonra neşredilen birçok tefsiri etkilemiş olan Menar tefsiri üzerine elimizde çok fazla kaynak bulunmamaktadır. Bununla birlikte yakın zamanda Türkçeye tercüme edilmesi Anadolu'daki okuyucular için önemli bir gelişmedir. Muhammed Abduh'un başlatmış olduğu tefsir çalışmasını ondan sonra Reşid Rıza devam ettirmiştir. Akli tefsir ekolünün son dönem/modern çağda ilk örneği olarak kabul edilir Menar tefsiri. Bir yönü ile dirayet tefsirinin modern çağda ilk örneği olarak da ifade edilebilir. Malum olduğu üzere akli tefsir ekolü ilk olarak Mutezile alimleri tarafından başlatılmıştır. Menar tefsiri, özellikle de Reşid Rıza tarafından hazırlanan kısmı daha çok İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el Cevzi etkisinde olduğundan Mutezile ekolü etkisi çok azdır. Menar tefsirinin öne çıkan en belirgin özelliği; \"el-Menar'ın en önemli özelliği, hatta diğer tefsirlerden belki en belirgin farklılığı ilmi incelemelere ağırlık vermesidir. Bu noktadan hareketle Reşit Rıza'nın zaman zaman Abduh'un fikirlerini de eleştiriye tabi tuttuğunu, sahih hadisler konusundaki derin bilgisiyle üstadının bazı görüşlerini \"Belki onun yanılmasıdır\" cümlesiyle edepli bir şekilde reddettiğini görüyoruz. \"Toplumsal yasa anlamına gelen sünnetullah, Reşid Rıza'nın Kur'an ve yorum anlayışındaki en temel kavramlardan biridir. Bu kavramı, \"Allah'ın insan/toplum ve kainata ilişkin değişmez yasaları\" anlamında kullanan Reşid Rıza'ya göre ümmetin selamete erip esenlik bulması için Allah'ın değişmez yasalarını çiğnemekten vazgeçmek gerekir. Menar tefsiri ve Reşid Rıza'dan etkilenen, Anadolu'daki düşünce, fikir ve hareket adamı Mehmet Akif konusuna da değinmek gerekir. Her ne kadar merhum Sezai Karakoç, Akif'in Menar ekolünden etkilenmediğini ifade etse de Safahat'taki birçok şiirde ve Akif'in Sebilür Reşad'daki yazılarında bu etki çok belirgin bir şekilde görülmektedir. Akli/dirayet tefsiri olan Menar tefsiri bazı konulardaki yaklaşımı sebebi ile eleştirilebilir ve tartışılabilir bir tefsir olmakla birlikte farklı yorum ve teviller ile tefsir ilmine meraklı insanların düşünce dünyasına katkıları olan bir çalışmadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/okayin-kagit-medeniyeti-eseri-uzerine-bir-degerlendirme-k5806.html", "text": "Kitap yürekli insanlar biliriz, ömürlerini kitap sevdasına adayan, gönülleri kelimelerle çiçeklenen insanlar. Medeniyetimizin inşası için karılan harç olurlar, taş taşırlar göz nuruyla... Kağıt Medeniyeti kitabıyla bizlere yeni ufuklar açan Orhan Okay hocamız da kitap yürekli adamlardadı. Kağıt deyip geçmemek lazım. Ehli çok iyi bilir ki; güzel bir yazı yazmak, iz bırakan bir şiire imza atmak, yankısı yıllarca sürecek bir hikaye, kahramanını örnek aldığımız bir roman yazabilmek için üç şeye ihtiyaç vardır. Gümrah ırmaklar gibi çağlayan bir yürek, şahidimiz olacak yeminli bir kalem ve yüreğimizden dökülenleri zapt edecek bir kağıt... Bunlardan biri olmazsa yazdığımız her ne ise eksik olacak, boynu bükük kalacaktır. \"Kağıt Medeniyeti\" isabetle düşünülmüş güzel bir kitap adı her şeyden önce. Kitaba hiçbir zaman hak ettiği ilgiyi göstermemiş olmamız yaşadığımız hayattan da belli değil mi? 1950'li yıllarda kitabın iki ila beş bin arasında basıldığını anlatıyor yazar ve ekliyor: \"Tirajlar hakkında vermiş olduğum rakamların bazı istisnaları birçoklarının aklına gelecek. Bir kere boyalı-poşetli basın, konumuz dışındadır. Bazı ciddi görünen yayınların da parti, cemaat gibi tenasüt grupları yoluyla veya özel pazarlama usulleriyle... yüksek tirajlara ulaştıkları bilinmektedir.\" (s.30) Ne kadar doğru bir tespit. Gerçek kitabın talibi her devirde az maalesef. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mısırlı dostuna Şekspir külliyatı hediye ettiği zaman \"Ben kitap okumam\" diye cevap vermesi karşısında şaşırmamak, \"gülelim mi, ağlayalım mı?\" diye düşünmemek elde değil. İflah olmaz kitap hastalarını anlatırken Afyon Ziraat Bankası Müdürlüğü de yapmış olan Fahri Bilge'nin dillere destan kütüphanesi ve vefatından sonra Erzurum'daki üniversiteye verilmek istenmesi, rektörün bütçeden tahsisat ayıramayacağını \"Ziraat Fakültesi için bir inek ahırı\" yaptıracaklarını söylemesi üzerine aynı üniversiteden bir tarih profesörünün dayanamayıp \"Rektör Bey, sizin için ahır ne kadar mühimse bizim için de kütüphane o kadar önemlidir\" (s.52) demesini ibretle okuyor ve bir kere daha acı gerçeğimizle yüzleşiyoruz. Karıncaların kapitalist olduğunu düşünmüş müydünüz hiç? La Fontaine'in fablını biliyorsunuz. Peki, Bernard Shaw'ın Ağustosböceği ve Karınca hikayesinden kaçımız haberdarız acaba? \"Kış gelince karnını doyuran karıncanın canı sıkılır ve ağustosböceğinin kapısını çalarak 'Ne olur biraz saz çal!' der.\" (s.136) Orhan Okay hoca güzel de bir yorum yapıyor; \" Karınca endüstriyi, ağustosböceği sanatı temsil eder.\" Bir de bu açıdan baksak hikayeye. Gül Ahmet Paşa zamanında yaşanan bir olayı okurken şairin kıvrak zekasına şahit oluyor ve Gül Ahmet'in nasıl Kel Ahmet olduğunu öğrenince epeyce tebessüm ediyoruz. \"Kağıt Medeniyeti\" uğruna bir ömür vermek... Dile kolay \"Elli Yıl\", Yarım asır. Dağarcığınıza çok şey katacak, size yepyeni ufuklar açacak bir kitap. Bu vesileyle Orhan Okay hocayı rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun. OKAY, M. Orhan.(2013) Kağıt Medeniyeti. Dergah Yayınları. İstanbul."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/derya-ve-meczupa-dair-k5776.html", "text": "Milat Gazetesindeki köşesinde \"Kitap Molası\" başlığı altında nice şairi, yazarı konuk etti. Bizleri o güzel yüreklerle tanıştırdı. Kitap okuma aşkını uyandırdı içimizde. Biz de bir sürpriz yapıp onun Derya ve Meczup kitabı üzerine düşüncelerimizi paylaşalım istedik. Bazı eserler yazarlarıyla bütünleşir adeta ruhu eserine yansır. Kendine, üstüne başına benzer. Yapmacık değildir, seslenişi, samimi, sözü hikmetlidir. Hançeresinden değil, yürekten söyler sözünü. Belki de onun için kalplerde konaklar. Nuray Alper \"Önce Zambakları Çaldılar Uykularımızdan\" kitabıyla seslendi bize. Zambaklardan sonra daha neleri kaybedecektik acaba? Zambak Bosna'nın da sembolüydü. Şairimiz Bosnalı Müslümanların dramını unutmayalım diye mi bu adı seçti bilmiyorum ancak güzel bir tevafuk olduğu belli. Oktay Akbal'ın yıllar önce bir öykü kitabını okumuştum \"Önce Ekmekler Bozuldu\" diye. Nuray Alper'in şiir kitabı da aynı sıcaklığı, aynı tadı barındırıyordu. Nuray Alper'in edep mevsiminde, haya semtinde yaşadığını ilk kitabından biliyoruz. O çok konuşmaktan yana değil, tam tersine sükut sevdalısıydı. Hal diliyle konuşanı susarak dinlemeyi ne güzel anlatmıştı ilk kitabında. Vuslatın mezarda başlayacağını, rükuunda mahşer kalabalığının yürüdüğünü, kor alevler içindeki sıratı belki de uykuları çalındığı için fark ediyordu. Aradan on yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra ikinci şiir kitabı \"Derya ve Meczup\" yayınlandı. Bu bile şairimizin şiire verdiği önemi ve saygıyı anlatıyor aslında. Kitap yayınlama isteğiyle kitap yayınlamanın aynı şey olmadığını bir kere daha anlıyoruz. Uykularınızda zambaklar çalınınca bir derviş misali yolunuz ulu deryalara düşüyor haliyle. Nuray Alper'in şiirlerinin zemini muhkem. Tutunduğu dallar sağlam. Daha çok hece hakim şiirinde. Geleneksel kaynakları önemsediği, öncelediği belli. Yaşadığını yazıyor ve O'nun rızasını arıyor şiirlerinde. Belki de \"Sahaflar sokağından meczuplar yokuşundan/ Bulduğumuz ilk değil durağından izimizi\" (s.15) diyerek insanlık maceramızın peşine düşüyor. \"Çiçeğine küs\" mevsimlerden sükutun olduğu bir vahaya gitmek istemesi, \"Sora Sora Son Bahar\"ı araması, geç kalan sabahı beklemesi boşuna değil elbet. Bu arada \"Sancı ve Yalnız\" kitaptaki dikkat çeken şiirlerden birisi. \"Kalbim Sana Emanet\" şiirinde ümmetin acısını bölüşüyor şairimiz. Taif, Musul-Kerkük, Bağdat, Arakan, Gazze, Doğu Türkistan, Batı Şeria ve Kudüs geçiyor gözlerinizin önünden. Aylan bebeğin hüznü çörekleniyor içimize. Şairimiz \"Şehr-i Aşkta Bir Fasıl\" şiiriyle bize hem güzel İstanbul'u gezdiriyor, hem de tarihin kulağından sesler getiriyor. Lamartine'nin sözü, Roma'nın hüsranı yanında pek çok gönül adamının, tarihi şahsiyetlerin izini sürüyor. İçinizde derviş olma duyguları depreşiyor. \"İsra İlinde Kan Sızdı Ellerin\" şiirinde cinas çok güzel kullanılmış. \"kan/sızdı, vicdan/sızdı, yar/sızdı, haya/sızdı\" örneklerinden hareketle bir hoyrat dökülüyor dudaklarınıza. Bazı dizelerde kelime içinde özellikle büyük harfler kullanılmış. Belli ki mecaz yapılmış. Onu da yazan bilir. Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Yusuf Atılgan, Nigar Hanım, Sabahattin Ali, Karakoçlar, Oğuz Atay ve Müzeyyen Senar \"Yeni Tabir\" şiirinde konuk oluyorlar kitaba. Bu da şairimizin başucu kaynaklarına işaret ediyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turk-tarih-suurunun-imtihani-k4064.html", "text": "Tarih, üreten ve yeni keşifler yapan insanların tarihi nasıl değiştirdiklerini her zaman yazar. Toplumların kurumsallaşmasıyla üretim ve keşifler söz konusu olduklarında ileri ve geri kalmış iki toplum meydana gelir. Uzun sürmeden bu iki toplum arasında çatışma başlar. Akabinde iç değişim ve dönüşüm ayak sesleri çıkar. Bu durum tarih boyunca devam etmektedir. Osmanlı tarihi alanında uzman, yüz yaşını tamamladığı 2016'ya kadar okumaları ve araştırmalarıyla yol gösteren Merhum Halil İnalcık, onlarca kitap, yüzlerce makale ile tanık olduğu Osmanlı'nın son yüzyılını ve Türkiye tarihini değerli bilgilerini miras bıraktı. Bu değeri ölçülemeyen, sarsılmaz mirasın küçük bir örneği de \"Atatürk ve Demokratik Türkiye\" kitabıdır. Merhum Halil İnalcık Hoca, ilk makalesi millet, vatan ilişkilerini varlık ile yokluk arasındaki tarihi bir dönemin yaşandığı milli mücadele dönemini anlatmaktadır. Lloyd George, Türkleri Amerikan yerlilerine benzeterek, Anadolu'yu tamamen boşaltmaları gerektiğini ilan ediyordu. Milli mücadele döneminde ki düşman tarafı olan ihtilaf devletleri ile Amerika ve Avrupa'nın zihin yapısı ve arzu ettikleri buydu. İnalcık, milli mücadele hazırlık öncesindeki Batı'nın Anadolu toprakları üzerindeki niyet ve emellerini anlatarak, Mustafa Kemal'in faaliyetlerini haklılık bir zemine oturtturmaktadır. Bu makalesini Atatürk ve Atatürkçülük diye iki bağlamla ele alan İnalcık, bir liderin yeni bir toplum inkılaplarını ilan etmesi ile bunun sonucunda ortaya çıkan sürecin Atatürkçülük oluşumunu anlatıyor. Milli ve seküler bir cumhuriyetin ortaya çıkmasının mimarı olan Mustafa Kemal, batının hayat felsefesini, bütün sembollerini ve değer-hükümleriyle topluma benimsetmek için bir dizi değişimlere imza atmıştı. İnalcık, İnkılapların oluşmasına zemin hazırlayan ve kaynağı olarak gördüğü 1890 ile 1914 yılları arasındaki aydınlanma cağı olduğunu söyler. II. Abdülhamid'in Batı fikrine karşı olmakla beraber, kültür ve eğitim alanlarında ki büyük atılımlar önemli temeller olmuştur. Eğitimde ve dünya görüşünde pozitif ilmi egemen kılmak, devleti halk egemenliği temeline oturtmak, toplumu sınıf kavgasından azade bir halk ve bütün insanları eşit görmek gibi fikirler Mustafa Kemal'in gençliğinde etkilenmiştir. Modernleşme, birey ve toplumun kurumsal işleyişini çağın ihtiyaçlarına uyum sürecidir, diye anlamlandıra biliriz. Kitabın üçüncü kısmı \"Modernleşme Problemi\"'ni 1922 Lozan Konferansına zaferle gidilmesine rağmen, Batılı devletler Türkiye'yi geri kalmış, gördükleri için müzakerelere eşit hak varmıyordular. Modernleşme bahanesiyle eşitsizlik muamelesi Batılı devletler tarafından her zaman gösterilmiştir. Yaşanan bu trajedi, bu başlığın ilk dikkat çektiği konusuyla modernleşme probleminin birazda devletlerin politik çıkarları etkili olduğunu gösteriyor. - Halkın çoğunluğunun ihtiyaçları çok çeşitli, hayat standardı ve nüfus başına gelir miktarı, okuyup yazma nispeti yüksek; - İş bölümü ve sosyal farklılaşma ilerlemiş olduğu gibi sosyal hareketliliği en yüksek derecede ve bunu sağlayan haberleşme, ulaştırma araçları çok gelişmiş; - İlme dayanan teknoloji bütün üretim kollarını kontrol ediyor, insan ve hayvan gücü yerine tabiat kuvvetlerinin istismarı gelmiş; - Emek karşılığı üretim nispeti yüksek, lüzumsuz emek ve servet israfı önlenmiş. Bu maddelerle gelişmiş modern bir cemiyet kriterleri ortaya konmuştur. Buna karşılık gelişmemiş geleneksel cemiyet kavramı ortaya çıkmıştır. Gelişmemiş geleneksel cemiyetin bu başlığa göre en göze çarpan vasfı; yüksek nüfus artışı nispetine karşı yetersiz gelir artışı ve bunun neticesinde daima fakirleşmedir. - İki toplum modernleşmeyi Batılılaşma şeklinde anlamışlardır. - İki toplum program ve eğitimle modernleşmeye çalışılmıştır. - Her iki toplumda radikal hamleleri muhafazakar tepkiler ve gerilemeler takip etmiştir. - Modernleşmeler askeri teknikle başlamış, sivil ve askeri bürokrasi devlet içinde üstün duruma gelmiştir. - Batılılaşmada Japonlar Almanları, Türkler ise Fransızları örnek almışlardır. - Japonlar, modernleşmede geleneksel müesseseleri geliştirmek için yapılırken, Türkiye'de ise gelenekleri ret ederek modernleşmeyi seçmiştir. Bu tespitlerle İnalcık, iki toplumun modernleşme süreçlerini bu kitabında değinmiştir. Kitabın son başlıkları ise Türk Tarih Şuuru, Ziya Gökalp, Helenizm, Megali İdea'sı konuları işlenmiştir. Halil İnalcık, on başlıklı makalelerinden oluşan \"Atatürk ve Demokratik Türkiye\" kitabında tarih şuuru hakkında bazı kavramları anlaşılır hale getirmeye çalışan bir serencam sunar. Türk tarihinde değişim ve dönüşüm yaşanmasının zihin dünyasında ki sebepleri üzerinde duran Halil İnalcık, cumhuriyet ve beraberindeki inkılapların arka planını ve uzantısını anlatmaktadır. Modernleşme sürecinin işlevini Japon Modernleşmesiyle karşılaştırarak olumlu olumsuz sebepleri ortaya çıkartmaya çalışmaktadır. Kitabın son kısmında ise Türk tarih düşüncesi ve fikrine karşı olan Megali Idea'sı hakkında bilgi vererek tezlerini çürütmeye çalışmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kadriye-macit-ile-son-sinif-uzerine-bir-konusma-k5907.html", "text": "Kadriye Macit ile Nemesis Kitap etiketiyle okurla buluşan ilk romanı \"Son Sınıf\" hakkında konuştuk. Kitap okuyarak kitap yazmaya başladım diyebilirim. Lisede harika bir edebiyat öğretmenim vardı ve bize sürekli kitap okuma ödevleri verir, derslerde kitaplar hakkında konuşarak farklı bakış açıları kazandırırdı. Onun sayesinde kitap okuma alışkanlığı kazanarak romanların büyülü dünyasına da adım atmış oldum. Şu anda da bunu devam ettiriyorum, her türlü kitabı okumayı çok seviyorum. Aslında ilk yazdığım yazılar direk roman değildi, şiirler ve denemelerdi. Çok fazla karaladığım şiir ve deneme yazıları mevcuttur. Didem Madak, Nurullah Genç, Tezer Özlü ve Nilgün Marmara gibi kendi nezdimde gözde şair ve yazarları okumak bana birçok kere ilham vermiştir. Roman yazma serüvenim ise okuduğum kitaplarda, neden yazar bu şekilde ilerletmedi veya karakter bunu yapmayabilirdi gibi çok fazla eleştiride bulunurken \"O zaman, ben kendi hayal dünyamda istediğim gibi olayları şekillendirebilirim\" aydınlanmasını yaşamamla beraber başladı. Yazdığım ilk roman Son Sınıf değildi, Lise Günlüğü isimli bir romandı. Yazdıklarımı ise internette paylaşarak okurlarla buluşturuyordum. Böylece onların fikirlerini alarak nasıl ilerlemem gerektiğini öğrenebiliyordum. Şu anda da devam ediyorum paylaşmaya ve daima öğrenmeye. Son Sınıf ise benim için yeri çok özel ve basılmış ilk romanımdır. Onun okuyucularla basılı şekilde buluşması en büyük hayallerimden biriydi. Bunun için çok mutluyum. Damla Yılmaz kitaptaki bölümleri ağzından okuduğumuz ana karakterimiz, aslında doktor olmak isteyen sıradan bir lise öğrencisidir. Babası polis, annesi ev-hanımı ve ailesi ile beraber yaşamakta, evdeyken sürekli çatışma halinde olan bir de küçük yaramaz erkek kardeşi vardır. Kalabalık bir arkadaş grubuna sahiptir, neşeli bazen sakar ama kendi halindedir. Kitap okumayı sever, arkadaşlarıyla vakit geçirir genelde. Dış görünüş olarak da güzeldir, en dikkat çekici özelliği ise mavi gözleridir. Savaş'ın kendisine taktığı isimle Damla Sakızı'dır. Beyza Demir, Damla'nın en yakın arkadaşıdır arkadaş grubundan. Damla ile aynı sınıftadır. Normale göre biraz fazla uzun ve zayıftır. Mantığını ön planda tutar. Komiktir ama sadece çevresine, dışarıya karşı soğuk bir mizacı vardır. Aşkta korkan taraftır. Sorunlarından konuşmayı pek sevmez. Metin'in deyimiyle Barbie'dir. Arda Kum, Damla'nın en büyük platoniğiyken şu anda eski sevgilisidir. Damla ile farklı sınıf ama aynı alandadır. Yakışıklı yüzü, uzun fiziği, açık teni ve mavi gözleriyle okulun popüler çocuklarındandır. Kızların ilgisini çok sever ve bu yüzden sürekli sevgili değiştirir. Damla ile lise üçte sevgili olmuştur ama yaz başlamadan ondan ayrılmıştır. Basketbolu çok sever, okulun basketbol takımındadır. Aynı zamanda futbolda da iyidir, sürekli kasabada halı sahaya gider arkadaşlarıyla. Damla gibi Arda da kalabalık arkadaş grubuna sahiptir ve aralarındaki en esprili komik çocuklardandır. Babasının üzerinde çok fazla baskısı vardır. Savaş Erdem, Damlaların yan komşularının oğullarıdır. Tek çocuktur. Damla'nın ailesiyle çok yakınlardır ama genelde Savaş kaçamaklarla bu görüşmeleri atlatmakta oldukça başarılıdır. Arda ve ekibiyle her zaman olmasa da sık sık takılırlar. Basketbol takımında ve halı sahada onlarla beraberdir. Genelde Metin ve sevgilisi Tuğçe ile vakit geçirir. Metin'le ayrılmaz ikili gibidirler. Damla ile farklı alan ve sınıftadır. Zeki ve başına buyruktur. Bunun içindir ki adı Kural İhlali Çocuk olarak çıkmıştır. Okul kurallarını dinlemez ve hep sivil gelir okula. Yakışıklıdır ama bu serseri tavırları ve sevgilisi Tuğçe'nin fazla sahiplenici özelliği yüzünden kızlar ona kolay kolay yaklaşamaz. Savaş'ı gördüğümüzde mutlaka elinde bir sigara vardır. Metin Vural, Savaş'la bitirim ikiliden diğeridir. Aynı sınıftadırlar ama aslında bir yaş büyüktür. Beyza'ya deli divane aşıktır, bunun içindir ki bir yıl sınıfta kalmıştır. Beyza gibi normalden biraz fazla uzundur, yakışıklıdır ama Savaş'la beraber serserilik peşindedir. Savaş'a göre fazlasıyla eğlenceli ve komiktir. Laf ebeliğinde ustadır, sadece Beyza'ya olmak üzere çok kibar ve romantiktir. Basketbol takımındadır ama asla sahaya çıkmaz, hep yedeklerde oturur. Beyza'nın ona sinirlendiğinde seslendiği Taş Herif'tir. Bu kitabı okuyan herkes iddia ediyorum kendini lise sıralarında bulabilir. Saydığınız dertler tamamen hayattan ve günlük yaşamımızda sürekli gördüğümüz dertler aslında. Size yabancı olmayan duygular ile sayfalarda bazen kendinizi görebilir, anılarınızı hatırlayabilirsiniz. Hepimiz meslek seçiminde kararsız kalmışızdır, sınava çalışırken birçok kez dersten kaçmışızdır. Okulda arkadaşlarımızla bazen eğlenmiş bazen sorunlar yaşamışızdır. Böyle bizi yormayan sıradan dertler ile kitabın akıcı bir şekilde okunmasını hedef aldım. Asıl vurgulamak istediğim araya serpiştirdiğim gizem ve polisiye ile beraber romantik ilişkilerdi. Son Sınıf'ı yazmaya başladığımda aklımda polisiye veya gerilim ögeleri yoktu. Fakat yazarken zorlandığımı ve karakterlerle iletişim kuramadığımı gördüm. Sadece mutluluk, aşk veya hüzün gibi duyguları aktaramıyordum. Araya değişik olaylar eklemem gerektiğine karar verdim ve en güçlü duygulardan korkuyu seçtim. Korkuyu gizemle birleştirmek istedim ve bunu esrarengiz cinayetlerle yapabileceğimi düşündüm. Böylece seri bir katile ihtiyacım olacaktı. Ama bu seri katilin de kendine has özellikleri, ardında bırakacak ipuçları için bazı prensiplere sahip olmalıydı ve kendini belli etmeliydi. İşte burada Mehdi'yi tasarladım. Normalde kurtarıcı olarak bilinen Mehdi, romanımda da kendisini kurtarıcı olarak görerek cinayetler işler. Aslında direk aklıma bu tarz sorularda Didem Madak geliyor ama kendisi şair. Üç şiir kitabı da başucu kitabımdır, şiirlerini nerde görsem tanıyacak şekilde ezberimdedir. Pulbiber Mahallesi favorimdir. William Shakespeare'ı da atlamadan, su gibi akıcı kitaplarını her zaman tekrar dönüp okumak isterim. Roman türünde ise son günlerde Sarah J. Maas, başucu yazarımdır. Güller ve Dikenler serisi ile kendisiyle tanıştıktan sonra yazdığı her kitaba hayran kaldım. Son günlerde fantastik ve kişisel gelişim kitapları okuyorum. Yerli fantastik kitaplardan bir seriyi çok beğendiğimi söyleyebilirim, onun üçüncü kitabını bekliyorum. Yabancı yazarlardan ise sürekli birbirinden güzel kurgular çıkıyor, yakalayamıyorum resmen. Kişisel gelişimi ise kitap okuma grubumla beraber her ay bir kitap seçerek okuyoruz. Şu anda da Doğan Cüceloğlu'nun Var Mısın? kitabını okuyorum. Önümüzdeki dönem yeni kitaplar olacak, evet. Aklımda farklı türlerde kurgular var, yazmamı bekliyorlar. Önceliğim \"Son Sınıf\" için final kitabını yazmak. İki kitaplık bomba bir seri yapmayı planlıyorum, şimdiden ikinci kitap için bile çok heyecanlıyım. Aslında Son Sınıf, yazacağım final kitabının sonu gibi olacak. Şaşırtmayı ve insanları düşündürmeyi çok seviyorum. Sonrasında ise fantastik kurgular yazmak istiyorum, bir kurguya başlamıştım bile. Onun da bölümlerini internette paylaşıyorum. Konunun özüne inen özgün sorular, diyebilirim. Serkan Beyi tebrik ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dunya-masallari-kizilderili-masallari-k4311.html", "text": "\"Bir kızılderili hiçbir zaman acelesi varmış gibi görünemezdi.\" Kitap, kızılderililerin özelliklerinden bize ilkin yansıttığı sabır ve sükunetin, okurun da ihtiyaç duyacağı erdemlerden olacağını hissettirerek başlıyor. Çerçeve metin, kızılderililer arasında yaşayan bir \"solukbenizli\" ailesinin çocuklarının kızılderili bakıcısı Mary'nin çocuklarla yaşadıklarını ve yeri geldiğinde anlattığı masalları kapsıyor. Bu bakıcı, şikayet ve cezalandırmaya karşı, olumlu yaklaşıma dayalı kendince bir disiplin anlayışı olan ve bundan taviz vermeyen bir kızılderili. Sorunları konuşarak çözmeyi hedefliyor; bunu başaramadığı zamanlarda ise sadece uzaklaşıyor. Çocuklar onun masallarını beğenmediklerinde veya yetersiz bulduklarında kabilenin ihtiyar masalcılarına başvuruyor ve daha eski masalların peşine düşüyorlar. Masalcıları kızıştırmaktan keyif aldıkları da söylenebilir. Kitabın kahramanı olan aile, kitabın yazarı metodist misyoner bir öğretmen olan Egerton R. Young'ın ailesinin bir yansıması. Dolayısıyla kızılderili masallarını bir kızılderili yazardan değil de hayatının bir kısmını onların bölgesinde geçirmiş, masalları Büyük Şef Canoe'den dinleyip derlemiş bir beyazdan okuduğumuzu bilelim. Masallarda doğadan esinle oluşturulan imgeler insan davranışlarıyla ve sonuçlarıyla örtüştürülüyor. Pasaklıların insanlara sivrisineklerin musallat olmasına sebep olması, dedikoducuların sürekli sallanan ve sesi kesilmeyen kavak ağaçarına dönüştürülerek cezalandırılması, rakunların kuyruklarındaki halkaların, yalıçapkınlarının göğüslerindeki lekelerin işledikleri suçlarla ilişkilendirilmesi gibi... Tanrı temsilcilerinin yaşlı bir dilenci olup ziyarete gelerek insanların merhametini test etmesi gibi uzak olmadığımız kişileştirmelere de rastlıyoruz. Masallar doğaüstü söylemlere ve mitolojik öğelere başvururken çerçeve metinde doğrudan hayattan ve doğadan alınma öğretici örnekler de mevcut. Doğayla barışık, doğaya saygıda en yüksek inceliklere sahip kızılderililik algısı bu kitapta baskın değil. Aksi hareketlerinden, doğaya, eşine ve çocuklarına yeteri kadar değer vermeyen kızılderililerden de bahsediliyor ve bunlarla ilgili ağır yaptırımlar yerine çekimserliğin görüldüğü masal bile var. Erdem odaklı bir anlatıdan ziyade varoluşu anlamlandırmaya çalışan bir mitolojiye daha yakın bir eser. Güllerin dikenlenmesi, tavşanların gözlerinin güçlenmesi ve tüylerinin kışın beyazlaması, yılanlara çıngırak verilmesi, volverinin cüssesinin değişmesi, çekirgelerin tütün kokması gibi oluşumlar sebeplendiriliyor. Nuh tufanı benzeri bir tufan hikayesi mevcut ve bu da aynı özellikte. Bazı erdem masallarının doğadaki izlerle bağdaştırılması, dinleyenin hafızasında yer etmeyi, o izi her gördüğünde masalı ve ilgili erdemi hatırlamasını hedefliyor. Masalların ana kahramanı olan mitolojik Nanahboozhoo karakteri, insanüstü güçlere ama aynı zamanda insani zaaflara da sahip biri. Yardım ederken sinirine hakim olamamak, adaleti sağlarken hileye ve hırsızlığa başvurmak gibi huyları var. Yazar onun bariz hatalarını dinleyici çocukların kabullenmeyişiyle yumuşatmış. Bu kitapta takıldığım kelime \"mebzul\" oldu. Bol bol, yeteri kadar, fazlaca, fazlasıyla gibi ikameleri yerine sürekli olarak \"mebzul miktarda\" ifadesinin tekrarlanması hoş olmamış. \"Salt Okur\"un Dünya Masalları Serisi kitaplarını yorumlamaya bu kitaptan başlamış oldum. Diğerlerini de incelemeye çalışacağım. Kültürler arasındaki farkları yakalamanın dünyayı ve yabancıları anlamada insana merhale kazandırdığını, geniş bakabilmeyi öğrettiğini biliyorum. Kıyas ancak okumalar tamamlandığında yapılabilecektir ancak \"Kızılderili Masalları\"nı okumadan önce, belki de bugüne kadar oluşmuş algımız nedeniyle, beklentimin daha büyük olduğunu itiraf etmeliyim. On üzerinden altı verelim ve sıradaki kitapla buluşmak dileğiyle diyelim..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/fizikte-tasavvufu-gorme-k4418.html", "text": "Temel yasalardan etki-tepki yasası gereği, her şey karşılığını bulur. Hiçbir etki tepkisiz kalmaz. İnsanoğlu, değerli ve biricik varlıktır. Sonsuz boyutlara uyum ve esneklik sağlayacak yapı ve özellikte oluşu nedeniyle, evrensel bilinçle bütünleşme ve tekliği algılama imkanına sahiptir. Daha doğrusu bunu fark etmesi bile çoğu kez yeterlidir. Çünkü öz itibariyle mikrokozmos dediğimiz insan, makrokozmos dediğimiz büyük evrenin bir parçasıdır. Gerek \"makro\" diye nitelendirdiğimiz, gerekse \"mikro\" diye nitelendirdiğimiz tüm evren, aynı sistemin aynı kanunlarına sahiptir. Etki- tepki yasası da en belirgin yasalardan biridir. \"Ne ekerseniz onu biçersiniz.\" şeklindeki söz, hep buna işaret eder. Bilgi ve düşüncelerden başlayan süreç devam eder hayat boyu. Yazar Yalkın Tuncay, kitabında kuantum düşünce tekniği ile tasavvuf düşüncesi arasında ilişki kuruyor. Tasavvuf ve kuantum teorisinin birçok ortak noktası bulunmaktadır. Örneğin, fizikçilerle tasavvuf ehlinin dünya görüşleri birbirine çok yakındır. Klasik fiziğe ve akla ters gibi görülen kuantum fiziğinin, mistisizmle özellikle de tasavvufi söylemlerle bazı bakımlardan oldukça benzerlik gösterdiği görülmektedir. Mekanik dünya görüşünün aksine, tasavvuf, evrendeki her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu, aynı mutlak gerçeğin farklı cilveleri, tezahürleri olduğunu düşünür. Gerçeğe erişmek, varlıktaki tekliğin ve karşılıklı ilişkinin farkına varmak, benliğini aşmak ve kendisini mutlak gerçeklik içinde tanımlamaktır. Tüm dünyada Dr. Kuantum olarak bilinen ünlü ABD'li fizikçi Dr. Fred Alan Wolf, tasavvufi düşünce ile kuantum fiziği mekaniği arasında büyük benzerlikler olduğunu iddia ediyor. Kuantum fiziğini parçacık fiziği teorileri haricinde, spiritüel açıdan da yorumlamasıyla tanınan Dr. Wolf, makalelerinde kuantum fiziğine göre varoluşu ve dünyayı yorumlarken, direkt olarak tasavvuf inanışındaki kavramların adlarını kullanmasa da vahdet-i vücut, ayna ve misal alemi gibi kavramlardan söz ediyor. Kitabın \"Hayal Alemler\" isimli bölümünde, fiziksel nesneler olarak algılananların, aslında inanılan renkte ve şekilde olmadığı, örneğin; göz ile algılanın nesnenin aslında, o nesnenin gözün retina tabakasına düşen imgesi olduğu anlaşıldığından bahseder. Yani görüntüler beyinde oluşmakta ve bu noktada holografik yapıdan bahsedilmektedir. Beş duyu ile algılanan bütün uyarı ve dürtüler, elektrik akımı ve elektriksel dalgalar olarak beyne iletilmekte ve bu duyular aracılığı ile dışarından alınan bilgiler, bizim var zannettiğimiz alemleri meydana getirmektedir. Yazar eserinde, insanların sosyal paylaşım ağları aracılığıyla her türlü bilgiye ulaşabildiklerini bununla birlikte kişiler ya tamamen bilimsel verilere göre hareket edip değerlendirme yapıyor, ya da bir kısmı işin sadece felsefesinde kaldığını aktarıyor. Bu kitapla, bazı tasavvufi konulara farklı bir yaklaşım getirebilmeyi amaçlıyor, işin aslı; tayyi mekan, rabıta ve benzeri pek çok konunun günümüzde kuantum teorileri ve atom altı boyutla da izahlarının mümkün olabileceğini açıklıyor. Yani kuantumu en iyi evliyaların bildiği gerçeğini bir ölçüde de yansıtıyor. Kuantum düşünce tekniği ile birlikte yazar; çekim yasası, insanların buyruğuna verilen yıldızlar, yıldız haritanız ve kader ilişkisi, elementler ve letaifler, sema ve yıldızlar, Yusuf Peygamber ve 11 Yıldız, müzik terapi ve astrolojik akort konularında da evren ve atomun yapısının hayatın temel dokusunu teşkil ettiğini örneklerle açıklar. Gerek fizikçilerin, gerek mutasavvıfların elde ettikleri bilgi için \"keşf/ keşf etme\" terimini kullanırlar. Aslında sıradan bir tesadüf gibi görünen bu terim, bize fizikçilerin de tasavvuf ehlilerinde var olmayan bir şeyi değil, Allah'ın evrene yerleştirdiği kural ve prensipleri tespit ettiklerini anlatmaktadır. Aralarındaki fark, bilimin ancak bazı vasıtalarla çok uzun zaman zarfında keşf edebildiği kuralı, mutasavvıfın riyazet ve mücahede sonucu ilm-i ledün ile ve araç gereç kullanmadan Allah'ın bir lütfu olarak daha kısa zamanda keşf etmiş olmasıdır. Kuantum fiziğindeki sonsuz olasılıklar kaosu, tasavvufta kabul edilen son manevi makam olan Hayret Makamı'na denk geliyor diyebiliriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hikayesi-yarim-kalan-afrikalilara-k4282.html", "text": "Sahra Çölü'nün uçsuz bucaksız manzarası ve Beşir'in bu cümleleri ile başlıyor \"Tenere\" belgesel filmi. Beşir'in anlatımına göre Tenere eskiden suyun olduğu tek bölge. Hayatta kalmak için oradan geçmek, o kuyuyu bulmak zorundasınız... Hasan Söylemez \"Tenere'nin\" Tuareg dilinde \"Çöllerin Çölü\" anlamına geldiğini söylüyor. Sahra Çölü'nde bir bölge ve 400 bin metrekarelik bir alandan oluşuyor. Belgeselde bu yolculukları organize eden Muhammed de var. Atalarının zamanında topraklarından zorla çıkarıldığını, Avrupa'ya götürülüp köle olarak satıldığını, ağır işlerde ucuza iş gücü sağladıklarını anlatıyor. Şimdi geçinmek için gitmek istediklerinde ise buna imkan verilmediğini ve yollarının kapatıldığını söylüyor. Bir şekilde kaçak olarak gitmek isteyen göçmenler de yine bir şekilde bu çölü aşıp hayatta kalsalar da daha önlerinde uzun bir yol var ve ölüm kalım mücadeleleri devam ediyor. Not: Hikayesi yarım kalan Afrikalılara adanmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sehir-ve-kultur-dergisi-aralik-113-sayisi-cikti-k5941.html", "text": "- Kudüs ve Mescid-i Aksa Sevdamız -2- / Prof. Dr. Süleyman KIZILTOPRAK - Ebabil -şiir- / Kamil UĞURLU - Türkler, Kudüs'ün Sahibi Değil Koruyucularıydı / Prof. Dr. Nazif GÜRDOĞAN - Gazi ve Gazi Terbiye / Dr. Kamil UĞURLU - İstanbul'da Tünel ve Metro Han / Mehmet Kamil BERSE - Mevlana ve 750. Vuslat Yıldönümü / Prof. Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU - Buğday -şiir- / Can CEYLAN - Kırgızistan / Dr. İsrafil KURALAY - Berse, Şehirlerle İnsanları Anlatıyor! / Muhsin İlyas SUBAŞI - Yılbaşı Çiçeği / Bilal ARIOĞLU - Londra Yazıları -4- Yedi Kız Kardeş: Seven Sisters / Ülker GÜNDOĞDU - Kırkağaç / İmdat AKKOYUN - Afrika'nın Şehirleri -38- Gat / Dr. Serhat ONUR - Beşiktaş Tramvay Römizi / Akın KURTOĞLU - Doğunun Serhat Şehirlerinde Kültür Kervanı -1- / İsmail BİNGÖL - Hafız Mustafa Sabri Küçükaşcı Hocamızın Ardından -2- / Zülgaip AKKUŞ - Sen ki Ey Kudüs... / Şifanur Özçelik ŞİRİN - Filistin'de Kadın Olmak Ateşten Gömlek Giymektir / M. Nihat MALKOÇ - Gazze'de Kıyamet Günleri! -1- / Sabri GÜLTEKİN - Musahip / Dr. Ömer Faruk AKINCI - Ah Şu Kapalıçarşı -2- / Mehmet Sermet MOLU - Dünya Küçüldü, Şehirler Yakınlaştı / İbrahim YASAK - Özgen Gürbüz ile Müzik Üzerine Sohbet -2- / Söyleşi: Oğuz ÇETİNOĞLU - Bir Yolda İki Yolcu: Kanaat ve Bereket / Canan COŞAR - Bekir Sıddık Soysal ile Söyleşi / Söyleşi: Leyla YILDIZ - Trabzon'un Ortasında Üç Hisar / Mehmet MAZAK - İstanbul'un Tarihinden Mozaik Hikayesi / Hülya GÜNAY - Kalbimizin Sesi Mustafa Kutlu / Mehmet Nuri YARDIM - Kurtuluş Parkı / Memiş OKUYUCU - Vefa, Filizlendiren Mektep 151, Mehmet Akif Ersoy 150 Yaşında / Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ - Şişli'deki \"Papa Roncalli\" Sokağının Hikayesi -1- / Necla DURSUN - Balkanlardan Esintiler Sırbistan'ın Başkenti Belgrad -1- / Prof. Dr. H. Ömer ÖZDEN - Hititlerin Başkenti: Hattuşaş / Elif MERT - Güle Güle Giden Adam / Muhsin DURAN"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yurdundan-gocup-gelen-tum-cocuklara-k5593.html", "text": "Yaz gelirken tatil hayalleriyle karneyi kapıp eve koşan minikler için bol bol; deniz, kum ve tatil hazırlığı kokan kitaplar elimizden tekrar geçecek gibi görünüyor. Çocuğa hayatı ve hayatın öteki cephelerini tanıtmaya çalışırken deniz ve kum her zaman güzel ve ışıltılı bir hayatı çağrıştırmıyor ne yazık ki. Aylan ve Muhammed bebeklerin ardından \"ailesiyle birlikte seyahat eden çocuk\" imgesi bizlere; savaşı, acıyı ve ölen bebekleri hatırlatıyor. Göç temalı çocuk kitapları, yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan insanların karşılaştıkları korkunç durumları anlatmanın yanı sıra; yerleştikleri yeni yer ve topluma alışma sürecini, kaybolmuşluğu, kültürel kodlardaki farklılıkları, saygıyı, arkadaşlığı ve umudu içerir. Kitabımız Gümbür Gümbür'deki kahramanlar için de benzer bir durum geçerli. Göç onlara; iyi bir dost, sığınılacak liman, yaslanılacak bir omuz hediye ediyor. Gümbür Gümbür çok yönlü bir yazarın eseri. İspanyol asıllı Amerikalı yazar David Ouimet; sokak sanatıyla, sinemayla, müzikle ve çocuk kitapları resimleme gibi farklı alanlarda çalışıyor. Ouimet, 2019 yılında çıkan Suspus kitabından tanıdığımız içine kapanık ve çekingen kız çocuğunu bu devam kitabında bizimle yeniden buluşturuyor. Fakat postmodernist resimli anlatıların esnek okuma olanakları sayesinde, örneğin; hikayenin doğrusal devam etmemesi, metnin son sahneden ilk sahneye tersten okunabilmesi, herhangi bir kısım çıkarıldığında bağlamın bozulmaması gibi özellikler Suspus'u okumayan ve Ouimet'i ilk kez bu eserden tanıyacaklar için hiçbir bir sorun teşkil etmiyor. Kitapta başarıyla bütünleşmiş iki metin karşılıyor bizi: Görsel ve yazılı metin. Şiirsel metindeki olaylar birebir çizilmek yerine görsel tadı en iyi verecek şekilde yeniden ele alınıp tasarlanmış. Yazının anlatamadığını resim, resmin anlatamadığını yazı anlatmış. Böylece kitap boyunca birbirlerine olan katkılarını sürdürerek yapıtı yükseltmişler. Bu yönden bakınca çocuk kitabı resimlemenin hiç olmadığı kadar revaçta olduğu şu dönemde resimsel dili yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Çocuk, görsel sanatlara dönük ilk etkileşimini kitaplar aracılığıyla alır. Özellikle okul öncesi dönemde okuma yazma bilmeyen çocuklar için resim; metnin sadece tamamlayıcısı görevinde değil, nesne ve varlık görüntülerini kavramlarla eşleştiren, anlatım sorumluluğunu üstlenen güçlü bir faktör. Çocuğun dış dünyaya dair estetik bakış kazandığı kitaplardaki resimlemeler, ancak sanatçı duyarlılığıyla yapıldığında etkili bir yaşamsal karşılık bulur. Kitabı da beklediğimiz nitelikli konuma yerleştirir. Kitap tercihlerinde sanatçıya özgü görsel sanat elemanları kullanılan ve özellikle kompleks içeriğe sahip resimli kitaplar, okunan metnin üzerine daha çok konuşabilmeyi sağlar. Bu yönüyle hemen bitip tükenecek ve anlamını yitirecek eserlerden ayrılarak ebeveyn ya da öğretmenle yapılan keyifli sohbetlere, dolayısıyla zengin bir kelime hazinesine kapı açar. Kitabımız bir kız çocuğunun arkadaş edinmesini ve ardından yaşadığı yerden göç etmek zorunda kalmasıyla yeni bir hayata adapte olma sürecini anlatıyor. Bu kız çocuğunu ilk kez, tek başına uçurtma uçururken görüyoruz. Arka plandaki havayı fark etmemek imkansız. Çünkü kamerayı yere koymuşçasına göğe kadar yükselen kurşuni renk dev binalar üzerimize geliyor. Sayfadaki tek sıcak renk uçurtmanın tatlı kırmızısı. Kız çocuğunun bile elbisesi soluk, bakımsız. Pencereler kapalı, hiçbirinin önünde havanın tadını çıkaran, balkondan bakan, çiçeklerini sulayan insanlar yok. Tek canlılık alameti küçük bir kız ile yanına konmuş güvercin. Sonra okuyucu olarak bulunduğumuz yerden ve kahramanımızdan uzak düşüyoruz. Bu sefer köprünün uzunluğu ile şehrin yapısı daha anlaşılır. Köprü üzerinde nokta gibi küçücük kalmış kızın yanından insanlar geçiyor. Hiçbirinin yüzü net değil. Aksine karanlık. Sanki onlar da şehirle bütünleşmiş gibi kurşun renklerine boyanmışlar. Şehir karanlığa ve sulara gömülüyor. İnsanlar şehri terk ederken gökyüzünü sis kaplıyor. Artık ailelerinin yanına dönmüş karakterlerimiz endişeli ve korkmuş bir halde. Biçim olarak sayfaların şimdiye kadarki formunu sanatçımız burada tamamen değiştiriyor: Çizimde sadece kurşun kalem kullanılmış. Siyah beyaz kareler içinde kayıklara binerek bilinmezliğe açılan insanları adım adım takip ediyoruz. Bu gibi sayfalarda yazılı metin kullanılmamış. Sonrasında anlarız ki kayıklar hedefteki adaya ulaşmış. Ve dost orada bizi sabır ve umutla bekliyor. Kucaklaşırlar. Artık onları yeni olduğu kadar bilinmezlikle dolu bir hayat bekliyor. Yanlarına alabildikleri çanta ve eşyalarla bir köprü daha aşarak yabancısı oldukları şehre girerler. Köprü, her şeyiyle yeni başlangıçların ve değişimin sembolü. Yeni hayatlarına uyum sağlamaya çalışan kahramanlarımızın düştükleri \"öteki\" durumu iyi bir benzetmeyle sunulmuş: Yan yana dizilmiş güvercinlerden ayrı, birbirine sokulmuş iki güvercin. İlk sayfada gördüğümüz güvercin kadar yalnız olmadığı için bu kez sevinçliyiz. Sonrasında yeni okullarında yan yana oturdukları, bahçede sadece ikisinin birlikte oynadıkları resimler. Bir yandan buruk, bir yandan da yalnız olmamaları huzur verici. Bu kısa ama derin öykü bizi çiçekleriyle uğurluyor. Akşam olup da sokaklar kararırken ışıklarını son kez şehre gönderen güneş, kahramanlarımızın penceresinde parlıyor. Çiçek açmış pencere önlerinden birbirlerine uzattıkları iple bağlı ve her şeye rağmen umutlular. 6-12 yaş grubuna hitap eden Gümbür Gümbür, ortaokul 5 ve 6. sınıf öğrencileri için de Türkçe dersi şiir konusunda güzel bir ders planı yapmaya uygun."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/uc-ingilizce-resim-kitap-k5820.html", "text": "Resim kitaplar Türkçe öğreniminde olduğu kadar İngilizce ve diğer yabancı dillerin öğreniminde de çocuklarımıza yardımcı olabilir. Bir dili öğrenmenin en iyi yolu onu doğru konuşanların yanında bulunmak ve doğru yazanlardan okumaktır. Adana'da İngilizce öğretmeni olan Elife Kasnık da öğrencilerini İngilizceye ısındırmanın eğlenceli bir yolunu aramış ve çareyi kitap yazmakta bulmuş. Dionysos Yayın Group tarafından yayımlanan üç kitabın görselleri -yayınevinin ifadesiyle- profesyonel yapay zeka programları kullanılarak oluşturulmuş. Çocukların aşina olduğu ve sevdiği animasyon filmler tarzındaki görüntüler çok canlı ve çekici. İkinci ve üçüncü kitapların bazı bölümlerinde bu görüntülere grafik tasarım yoluyla eklenmiş nesne ve kavram çizimleri eşlik ediyor. Her üç kitap da ilkokul 2. sınıf seviyesinde, geniş zaman kipinde cümleler kullanılarak, Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun şekilde hazırlanmış. \"Farm Trip\" adlı kitap, kahramanımız Ela'nın bir çiftlik gezisinde karşılaştığı hayvanlar ve onların özellikleri üzerinden okurumuzun İngizlice dağarcığını geliştiriyor. Detaylı ve gerçekçi olduğu kadar sevimli de olan hayvan görüntüleri ile örtüşen metinler hedef kitleden daha küçük yaştaki çocukları bile konuya bağlayabilecek nitelikte. \"English Fun\" isimli ikinci kitap, nesneler, renkler, çevre ile ölçme, kesme, çizme, boyama ve benzeri el işi fiillerinin İngilizce karşılıklarına ve bunlarla ilgili cümle kalıplarına odaklanmış. \"The Funny Cat Bonie\" ilk iki kitabın devamı niteliğinde başlayıp yeni bir kahramanla, Kedi Bonnie ile devam ediyor. Rüyasında kedi Bonnie'nin peşine takılan Ela, her sayfada başka bir hayvanla karşılaşıyor. Kitapların fiyatları yerli resim kitaplarınkilere eş değer durumda. Dolayısıyla ithal lisanslı muadillerine göre uygun olabilir. Kitaplar yayıncının sanal mağazasında ve birçok kitap sitesinde set olarak satışa sunulmuş durumda. Elife öğretmenin emeğini daha fazla öğrenciyle buluşturma ve yayınevlerine sıkça sorulan \"İngilizce hikaye kitabınız var mı\" sorusuna da bir cevap verebilme niyetiyle değerlendirmelerinize sunarız."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hermann-hesse-evi-k5709.html", "text": "İlk kez yirmili yaşların başında Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu'nu okumuş, bir yazar nasıl olur da bu kadar farklı ve aykırı bir karakteri böylesine güzel anlatır diye şaşırmıştım. Kendimi bulma yaşlarında içinde bulunduğum kötümser, ürkek ve yabani duygularımı o bu kitapta bir kurt olarak tasvir ediyor, insanların tek bir ruhunun olmadığını söyleyerek bana destek çıkıyordu. Sonrasında Hermann Hesse kitaplarını alıp büyük bir iştahla okumuştum. Şimdi okusam bu kadar etki yaratır mı bilmiyorum. Şu bir gerçek ki benden kitap tavsiyesi isteyenlere tereddüt etmeden verdiğim bir isim, Hermann Hesse. Yıllar sonra bir Akdeniz ülkesine yaptığım seyahatte bir süprizle karşılaşacaktım. Çok sevdiğim yazarın müzesine denk geldim. Planlayarak gitmemiştik, sokak aralarında karşıma çıkmıştı. Her yazarın farklı yerlerde farklı evlerde geçirilmiş zamanları oluyor. Doğduğu şehir Cawl , öldüğü şehir Montagnola , Bodensee ve bir süre yaşadığı şehir Ticino'daki evleri müze yapılmış. Montagnola'da gittiğim Hermann Hesse Evi Almanya ile İsviçre arasında bulunan Constance Gölü'nün kıyısında bulunuyor. 2004 yılında restore edilmiş. Bu ev de yazar ailesiyle birlikte 1907-1931 yılları arasında yaşamış. Göle yakın evler arasında gezerken büyük palmiyelerin arasında küçük bir şatoyu andıran Hesse evini görünce çok heyecanlanmıştım. Hangi yazar olursa olsun onlara dair izlerin peşinde koşmayı çok severim. Yaşadıkları evler, zaman geçirdikleri bahçeler, yürüdükleri yollar, hele yazı yazdıkları odaları görmek, zamanda yolculuk yapmak, hayal etmek ne güzeldir. Hesse Evine girmek için bahçesine geçerken durup ağaçlara, bitkilere baktım. Bir zamanlar yazarın ve eşinin ellerini üzerlerinden çekmedikleri, büyük bir keyifle vakit geçirdikleri bahçe işte burasıydı. Hermann Hesse bahçeyle ilgilenmeyi, çiçek yetiştirmeyi çok severmiş çünkü.Yüzyıllık evin kapısına gelince duvarda ki muzip resmine baktım,yuvarlak gözlüklerin arkasından öylece bakıyordu. Belli bir ücret karşılığında evi gezebiliyorsunuz. İçerisi oldukça mütevazi. En etkileyici olan pencere önüne konmuş bir masa ve üzerinde ki daktilo. Yeşile bakan bir pencere önünde, Lugano gibi cennetten köşe bir şehirde yazmak hiç zor olmasa gerek. Yazdığı kitapları düşününce dış çevreden çok içsel yaşantısının daha etkili olduğu görülüyor. Yaşantısına ait objeleri inceliyorum, neler yok ki. Dolmakalemler, kitaplar, mühürler, gözlükler, giysiler, kitaplar.. Sizi hayallere daldıran bir çok şey.. Katlara çıkıp etrafta gezdikçe başka bir çağa gittim sanki. Güzel bir şehirde aniden karşıma çıkan, neşeli bahçesiyle kapılarını açan, anılarla yüklü eviyle beni hüzünlendiren saatler çabucak geçmişti burada."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bursali-kitapseverler-nerede-k409.html", "text": "Büşra Nur Karaarslan, kitaphaber için haber eyledi. - Ben... Yoksulların ve şairlerin kitabı. Sayfalarıma 7/18 yaş deli/kanlıların dokunmasını özledim; bu tozlu raflar arasında içindeki mabede, dışındaki dünyayı konuk edecek kalpleri bir de. - Ben... Yoksul ve şair. Aslında şair bile değil. Üç-beş kırık harfi bir arada tutmaya çalışan sefil. Ordasın işte elimi uzatsam kapağına dokunur mu yüreğine parmaklarım? - Tablo, deklanşörümün pinokyo burnuna değiyor, çekiliyor bir fotoğraf, peynir yerine kitap deyip gözlerini kısıyor kitap ve sefil. Ve bir parıltı. Ve karmaşa. Ve yoğunluk. Ve Fatma Karabıyık. Ve Münib Engin Noyan ve Metin Önal Mengüşoğlu. Ve İstanbul hikayelerinden fırlayan Muhtaç ile Aziz. İlle de keşmekeş, ille de İskender Pala. Kuyruk. Yüzlerce insan, ucu sonu olmayan. Tarık Tufan ortalarda görünmüyor, bir yandan gözlüklerini silip, ıslanmış başörtüsünü düzeltmeye çalışırken bir yandan da O'nu arıyor sahibem. Gelemeyeceğini öğrendiğinde hayal kırıklıklarının en büyüğünü yaşıyor, buğulanmış gözlük camlarını silmekten vazgeçiyor. Sonra benim gözlerim kamaşıyor, yoruluyorum tablo kusmaktan. \"Biraz hava almalıyım\" diyorum; Engin Noyan gülümsüyor: - Hadi nefes al, diyor bana. Birlikte mescide geçerken tebessümün sadakalığını konduruyor yüzüme. Sahi insanlara İslam ne de çok yakışıyor. Bir kadın hararetli bir koşturma ile \"heyy! Evlat bir bakar mısın?\" diye sesleniyor elimden tutan hanım ablaya. - Buyur teyze, diyor sahibem. - Ahmet Maranki nerdeymiş; sen de ona geldin değil mi? Masum sorularına tebessüm sunuyor sahibem, yol gösteriyor sonra kokoş ablaya; \"sana yüzde yüz doğal ilaçlarınla ve estetik kaygılarınla mutluluklar!\" diye geçirip içimden, el sallıyorum... Geçelim bunları azizim, geçelim. Hoş ve naif hatıraların en güzeli, fuar mescidinde yaşanıyor. Velhasıl; bu yıl 9.su düzenlenen Bursa Kitap Fuarı tüm ihtişamı ile açılıyor... Fısıltı gazetesinden duyup sonra fuarın resmi internet sitesinden öğrendiğimiz kadarı ile 225 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen Bursa 9. Kitap Fuarı'nda söyleşi, şiir dinletisi, panel ve çocuk etkinlikleri gibi 65 etkinlik gerçekleştiriliyor, e siz hala oturup bu yazıyı mı okuyor musunuz, haydi buyurun Bursa'ya."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/roman-ve-cografya-uzerinden-yazarina-bir-mektup-k5636.html", "text": "Her \"roman\", gerçeklik alanına yerleştirilen ideal bir düzlemdir. Dolu dolu bir kültür muhakemesinin ürünü, aktüel şartlarla entelektüel manayı geliştiren çabanın bir kadına akseden anlamını aktarmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitaphaber'in bize sunduğu olanak ile yıllardır birlikte kitaplar üzerine yazıyoruz. Aynı minvalde coğrafyanın şehir kültüründeki etkisine gönül verdiğimiz için söz tüketmekteyiz. Bu iki uğurda zengin birikimini bir eserde toplamanı salık veren yönetmenimiz Bilal Can'ın Zaman İçinde Mekan adlı eserinde: \"Mekanlar kimi zaman aile saadetinin yaşandığı bir sahne, kimi zaman düşmanlardan koruyan bir kale, kimi zaman kalabalıktan kurtulmak için sığınılan bir liman, kimi zaman ise azaplı bir bekleyişin yapıldığı, yalnızlığın için için kemirmeye başladığı bir yer olarak anılır.\" (Can, 2021, s.20) Aynı uğurda emek verenlerle bizi birbirimize gönül bağıyla bağlayan mekanlar, düşünebileceğimizden çok daha önemlidir. Ortak mekanımız Kitaphaber, eleştirel düşünceyle zihni etkili kıldığı için daima orijinal fikirlerimiz ile var olabildiğimiz bir mekanımızdır. Bizi hep ileri adım attırma çabasında olan değerli Yönetmenimiz Bilal Can'a bu, çabanın karşılığını eseriniz ile verebildiğiniz için ayrıca tebrik ediyorum. Gayeniz, inancınız ile birlikte biz okurlarınıza güç verdiği için canı gönülden emeğinizi buradan da alkışlamak istiyorum, değerli dost Necla Dursun. \"Roman başka bir şekilde mümkün olmayan özü yakalar\" der Paul Theroux. Bizler siz, değerli kalemler aracılığıyla kültürel hayatı ve dönemini aktaran eserlerin süzgecinizden geçerek öz ile yoğruluyoruz. Çünkü \"Roman yazmak acıdır. Diyor ya George Orwell. Yoğrulmadan olmuyor. Yazma tarafı okuma tarafına nazar çok daha acı vermekte. Ve bu nedenle olsa gerek: \"Roman korkmayan insanlar tarafından yazılır.\" Diyebiliyor, George Orwell. İşte tıpkı siz yazarların sahip olduğu vasıflarla gerçekleşmekte bir eser. Kitaphaber sayesinde hayaller ve eserler üzerinden kültürün değerini büyüttük, birlikte. İnsanlığın asırlara tanıklığının özverisi eserinizin dilinden anlatan okur ve yazar ile daha ileri taşınacaktır. Siz bu değeri görerek özenle taşıma gayretine girmektesiniz. Günümüz okuru çok kıymet vermediği eserleri ve kültürünün değerini karşıdan beklemekte. Üsküdar Kitap Fuarı'nda geçirdiğim zaman ile okurun yazardan, yazarın okur ve yayınevinden, yayınevinin yazar ve okurdan, beklenti içinde olduklarını anlamanın üzüntüsüne kapılmamak elde değildi. Yayınevi, yazar ve okur ayağından bakıldığında ana fikri: Şule Yayınları Pazarlama Müdürü Çetin Öğüt'ün, görüşünde buldum. Değerlerin kuşatıcısı kültürün umudu ve umutsuzluğunun denklemini kurmaya çalıştığımızda işin özünü şöyle dile getirdi Öğüt, \"Eseri sahibi büyütür.\" Ne okuru ne yayınevi. Değerin özünü kapsayan tüm gayret eserin sahibinde olmalıdır. Tabi eserin payı daha büyüktür. \"Harika romanlar her zaman yazarlarından biraz daha zekidir\". Tam da bu yüzden söylemiştir belki de Milan Kundera. Eseriniz; atalarınızın yurdu Balkanlar'ın tarihini ve coğrafyasını yeniden gözden geçirme olanağı tanımaktadır. Balkan halkının geçmişinin üzerindeki etkisinin coğrafi yapısına nasıl yansıttığı hakkında fikir vermektedir. Eserinize konu aldığınız romanlar tür ve ihtiva olarak yaşayan kültürü farklı bir göz ile okumanın sırrını da ihtiva etmektedir. Roman üzerinden kültürü nasıl okumalı ve nasıl anlamalı alanlarına heyecan katan düşüncelerin doğuşuna neden olmaktasınız. Çağdaş Balkan Edebiyatçıları üzerinden zengin bir hayat kültürü anlatısı buldum eserinizde. İvo Andriç Eserlerinde Coğrafya ve Kim Mehmeti Eserlerinde Coğrafya üzerinden mekan-edebi eser yaklaşımınız bir orijinallik içermektedir. Bir ülkeyi ve insanlarını onların üç yüz elli yıllık tarihine tanıklık eden Drina Köprüsü'nün dilinden Bosna ve köprü metaforunu değerlendirmektesiniz. Geçmişten günümüze imgesel mekanların toplumsal hayatta nasıl okunması üzerinden değerin anlaşılmasını sağlamaktasınız. Edebiyat ve Coğrafya birbirini önemli derecede etkileyen iki ayrı bilim dallarıdır. Edebiyat insanı konu almaktadır. İnsan da coğrafya ile bütünleşmiştir. Siz değerli Necla Dursun, köklerinizin yaşadığı coğrafyanın edebiyat ile aktarımını en iyi sağlayan iki yazar seçtiniz. Ve o iki yazarın iki eseri ile roman ve coğrafya ilişkisine perspektifler sundunuz. İvo Andriç romanları; Drina Köprüsü ve Travnik Günlüğü, Kim Mehmeti romanları; Kuyu ve Üsküp Dilencileri üzerinden Balkan Coğrafyası'nı konu alarak Atalarınızı yad etmeyi seçtiniz. Çünkü babanıza ithafen adadığınız eseriniz ile geçmişinizden teslim aldığınız bayrağı kültür değerlerinizi ortaya koyarak geleceğe teslim etmek istediniz. Ancak ve ancak neslini geleceğe aktarmaya duyarlı bir yazar, yaşadığı coğrafyayı edebiyatla tasvir edebilirdi. Çünkü değerlerin anlaşılmasıyla eserlere yansımasında köklü bir gönül coğrafyasına sahip olmak gerekmektedir. Balkanlar'da yaşayan halkların, paylaştığı hayatın Osmanlı yönetimi altında; Türk, Bulgar, Pomak, Tatar, Rumen, Çingene, Ortodoks, Hanefi, Bektaşi çok farklı kültürlerin bir arada; nasıl yaşadığını resmeden Balkanlar değerlerin din, dil, ırk, mezhep gözetmeksizin öylesine zengin bir miras almışsınız ki; o ölçüde koruyup kollayarak günümüz ile beslemişsiniz ki hayranlığıma gark ettirdiniz. Yazarın okur, okurun eser seçtiği kısır bir döngünün içinde kaybolmaya mahkum oldukları ne yazık ki çıplak gözle görülüyor. Gerçek şu ki; \"Doğaya hoyratça davranan toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler de hoyratça oluyor.\" Coğrafyayla ilişkimizi John Bennet'in gönül coğrafyasında görmek mümkündür. İstemediğini kendine hoyratça yapmaktan ibarettir insan. Okurunuzu kucaklamanızla okurunuzun da mürekkebinizi koyulaştırdığı kanısındayım. Sıkı bir okurunuz olarak, sığamadığım sözcükler var, eserinizle içimde bir meşale ateşlendiğinizi söylemek istiyorum. Roman ve Coğrafya hem hazinelere sahip hem de o hazineleri keşfetmemize olanak sunan bir define haritası. Kaptanı olan okurun pusulası, Balkanlar'ın, tarihi, kültürü, coğrafyasıyla birlikte sosyolojisini yeniden anlamlandırarak özümsetmektesiniz. Mektubumu sonlandırırken, eserin ilk bölümü roman, kültür, anlatım, dil, insan, duygu, coğrafya, Balkanlar ve edebiyat üzerine genel ve doyurucu bilgiler vermektedir. Akabindeki eserlere yaklaşımınız ve bunu belirli isimler özelinde irdelemeniz ortaya koyduğunuz eserin hem akademik mecrada hem de kültür sanat alanında bir kaynak olarak kullanılmasına imkan sunmaktadır. Bu vesileyle eserinizin yeni eserlere vesile olmasını dilerim. Çok değerli Ülker Gündoğdu, İnsanlık var olduğu günden bu güne dek kendisine uyan haberleşme yöntemini aradı durdu. Kah ateş yaktı, kah taşlara şekiller çizdi. Ancak en çok sevip bağlandığı iletişim aracı \"mektup\" oldu. Zamanın şartlarına göre bazen bir güvercinin ayağında bağladı mektubunu bazen zarfına pulunu yapıştırıp postaya verdi. Buluşma mekanımız :) Kitaphaber'in 27.06.2023 tarihli sayfasında, size özgü modernize edilmiş iletişim şeklindeki mektubunuzu az evvel aldım, okudum. Hem de her bir satırını gözlerimi dört açarak okudum. Kitabımı babama ithaf ettiğimi belirttiğiniz satırları okuma adedimi ise sayamadığım kadar çok. Kıymetli sözlerle bezediğiniz değerlendirmeniz için, Roman ev Coğrafya'ya yoğun olduğunu bildiğim okuma listenizde yer verdiğiniz için, ömrünüzden saatler ayırarak kalem oynatmaya değer bulduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir gün sizin kitabınızı da okuyup mürekkebini koyulaştırmayı umut ettiğimi belirterek zengin anlatımınız için tekrar teşekkür ederim. Pusulamızın daima evrensel insani değerleri göstereceği sözüyle... Yazımı yayınladığı için kıymetli yol arkadaşım Kitaphaber'e yürekten teşekkürü bir borç bilirim. Yürekten çok teşekkür ediyorum, yol arkadaşım Kitaphaber iyi ki varsınız. Minnetle. Kıymetli Necla Dursun, eserinizle özünüzü okurunuza aktarıma gayretiniz ve ince düşüncelerinizle ufuk açtığınız için size, yürekten teşekkür ediyorum. Dilerim, nice eserlerinizi okurum. İyi ki dostluğunuza nail oldum. Var olunuz. Kıymetli Resul Bulama, değerli ve en anlamlı noktalardan güç veren desteğinizin mahcubiyetiyle; manayı karşılayabilmeyi diliyorum. İyi ki varsınız. Varlığınıza yürekten teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/william-goldingin-sineklerin-tanrisi-k5883.html", "text": "Her çocuk cennetten gönderilmiş bir tohumdur yeryüzüne gönderilen. Eğer anne-babalar akıl eden bir kalple çocuklarını yetiştirirlerse onlar cennet ağaçlarından bir ağaç olur. Ne zaman ki anne-babalar, aklı devre dışı bırakıp kalbi ihmal ederler, o zaman Sineklerin Tanrısı'na dönüşür cennet tohumu. Her şey elimizde, her şey bize bağlı. William Golding, Sineklerin Tanrısı romanında bunu çok iyi dile getiriyor. İyiliğin sembolü Ralph daha güçlü bir iradeye, akıl eden bir kalbe sahip olsaydı Domuzcuk olmadan dahi adada demokratik bir düzen kurabilirdi, faşizmin ve despotluğun sembolü Jack ve kabilesinin ortaya çıkmasını engelleyebilirdi. Ama Ralph, Batı uygarlığı gibi ağır darbe almıştı, iki dünya savaşı arasında milyonlarca evladını yitirmişti, üçüncü dünya harbine ramak kalmıştı. Zaten çocuklar üçüncü bir dünya savaşının gölgesinde hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Kendi kendini kurban etmişti Ralph ve onun demokratik uygarlığı. Jack ve onun kabileye dayalı diktatörlüğü daha iyisini mi yapmıştı ya da daha iyisini mi yapacaktı? Hayır. Ama Simonlar ölüyordu, Rogerlerin gözü önünde. Sineklerin Tanrısı'nın rehberliğinde insan çok fena bir yola girmişti. Golding gerçeği görmüştü ve alegorik kitabında dile getirmişti: Kötü olan insan değildi, kötü olan zayıf irademizdi, güçsüz demokrasimizdi, egoist insanlığımızdı, sabit bir noktası olmayan iyi niyetimizdi. Çocuklar ailelerinin mirasını olduğu gibi adaya taşımışlardı. Ailelerinin korkularını ve sevinçleri adayı ele geçirmişti. Kendinden korkanlar Jack'ın kabilesinde yerini almıştı, sevinci zayıf ve dağınık olanlar Ralph'ın demokratik düzeninde yerini almıştı. Sosyalist ya da kapitalist olmanın bir önemi yoktu. Karanlığın ağırlığı ve kuşatıcılığı, aydınlığın hafifliği ve rehaveti vardı. İyi Ralph, çoğu zaman burnunun dibindeki Simonları görmez, kötü Jack çok uzaklardaki Rogerleri hemem seçer ve görür. Bu mutlak manada Ralp'ın iyi, Jack'ın da kötü olduğu anlamına gelmez. Sadece Ralph Jack'teki iyiliği yitirmektedir, Jack de Ralph'teki kötülüğe kapılmaktadır. Simonlar göktedir ve göğe bakarlar her zaman. Rogerler yerdedir, yerde hüküm sürerler her zaman. Olan kendi elleriyle yarattığı demokratik ya da despotik sistemlerin kurbanı biz insanlara olmaktadır. Ralph'ın demokrasisi güçsüz ve yetersiz olduğu için Jack'ın despotizmi ortaya çıktı; Jack kendi sözünü söyleyecek imkan ve ortamı bulamadığı için zira Jack'de liderlik ruhu vardı, o da doğuştan bir liderdi- kendi despotluğunu yarattı. Hakikat güneşinin altında çürüdü tohum, toprağa kök saldı kararmış hayatlar, karartılmış yaşamlar. Cesetlerimizin üzerinde uçuşup duran sinekler leşlerimizi yemeden gitmeyecekler. Kana bulandıkça çoğalıyor sinekler, azalıyor kurtarıcılar. İnsan Ralph ve Jack'in toplamından başka bir şey değildir; biri olmadan diğeri yaşayamaz, biri olmadan diğeri kendini tamamlayamaz. Kendimizi iyileştirmemiz, güçlendirmemiz lazım. Her kese sözünü söyleyecek ortamı yaratmamız lazım. Aksi takdirde meydan sineklere kalır, meydanda sadece sinekler olur."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/her-sey-seninle-baslar-mumin-sekman-k726.html", "text": "Ferit Genç, Kitaphaber için kaleme aldı... Mümin Sekman, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun. Fakat kendini mezun olduğu bölümden daha ziyade kişisel gelişim ve sosyal başarı türlerinde geliştirmiştir. Ayrıca Sekman'nın başarılarının içinde bir dönem \"Çocuklar duymasın\" dizisinin senaryo danışmanlığını da yapmıştır. Türkiye'de \"kişisel gelişim uzmanı\" titrini kullanan ilk kişi olan Mümin Sekman, dünyanın metrekaresine düşen başarılı insan sayısını artırmaya yönelik bir kişisel misyon taşımak istediğini söylemektedir. Bu hedefini yayınladığı bu kitap ile yüzlerce kişi tarafından okunmasını sağlamıştır. Bütün kişisel gelişim kitaplarının ana fikri aslında kişinin psikolojik yönde kendisini yapacağı işe motive etmesini önermektedirler. Ve bu tür kitapların hepsi genelde bir örnek üzerinden yola çıkarak yapılması gereken işin başkalarının yaptığı işten örnek alınmasını önermektedirler. Kitaplardaki örnekler günlük hayatımızda hep aşina olduğumuz konulardır. Mümin Sekman, bu kitabında önemle vurgulamak istediği 2 konu vardır. Birincisi ataerkil olmak ikincisi ise kişinin öğrenilmiş çaresizlikten şikayetçi olmasıdır. Atalet'in kelime anlamı kişinin \"eylemsizlik halidir\" burada kişinin kendine bir plan yaptığı halde onu eyleme dönüştürecek psikolojiyi bir türlü yakalayamadığı savunur. Bu herkesin hayatında hep karşılaştığı bir durumdur. Kişi düşünceyi hazırlar ama eyleme dönüştürecek bir harekette bulunmaz ve bunu sürekli değişik bahaneler uydurarak sürekli ertelemektedir. Her insanın çevresinde mutlaka bir atalet kişiye rastlamak mümkündür. Bu ya ailemizde ya da çevremizde mutlaka karşılaştığımız bir durumdur. Atalet halinde yaşayan kişiler çevrede çok değişik davranış hallerinde bulunmaktadırlar. Bir nevi yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmezler. Üzerlerinde ölü toprak serilmiş bir ruh haline bürünürler. Tembellik, ümitsizlik, yılgınlık, kötümserlik, miskinlik, bezginlik, şevksizlik gibi karakteristik özellikler taşırlar. Yapacakları bir işi sürekli ertelemektedirler. Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, reaktif ve kaygılıdırlar. Bu nedenle yaşa sevinçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür. Yazarın değindiği diğer bir konu ise kişinin \"öğrenilmiş çaresizliktir.\" Burada bir kişinin defalarca denediği halde istediği sonuca ulaşamaması sonucunda, bir sonraki denemesinde başarısız olunacağını beklemesinden dolayı, bir daha o işi yapma cesaretini kaybedip hiçbir şey yapmamasıdır. Kişi bir sonraki işi deneme şevkini kaybeder. Burada zihne takılı bir psikolojik durum söz konusudur. Yazarında bahsettiği gibi bir işi denediğimiz zaman kazanabilir ya da kaybedebiliriz, ama denemediğimiz zaman kesinlikle kaybetmiş oluruz. Burada yine kişinin eski azmini ve şevkini tekrardan bulması gerekir. Afrika'ya iki ayakkabı pazarlamacısı gönderilir. Hiç kimsenin ayakkabı giymediğini görürler. Örnekten de anlaşıldığı gibi bazen kişilerin bir işi yaparken o işe başlamadan önceki bakış açıları çok önemlidir. Bu başarılı ve başarısız olan insanların arasındaki en önemli farklılıklardandır. Bunun gibi bir sürü örnek çeşidine rastlamak mümkündür. Her başarı, kişinin psikolojinde yapabilirim düşüncesi yatar. Akıl düşünür, psikoloji eyleme dönüştürmesine izin verir. Burada öğrenilmiş çaresizlikle başa çıkmak için kişinin psikolojik açıdan kendi kendine \"daha iyisini yapabilirim.\" Diye düşünerek kendisini motive etmesi gerekir. Bazen gelebileceğiniz en iyin yerin bulunduğunuz yer olmadığını bilmek gerek. Çünkü insanoğlunun yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Yaptıklarımızdan daha iyisini yapabilecek seviyede olduğunu düşünmek gerekir. Bu kitabı okumayın hiçbir şeye yaramıyor. zaman kaybı."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/milli-mucadeleden-bir-kesit-k4746.html", "text": "1.Dünya Savaşı, büyük yıkımlar ve ölümlerin yanında büyük kırılmaları da getirmiştir. Bu kırılmaların büyüklüğünü ifade etmek için \"bir milletin komple değiştirilmesi\" ön yargılı cümlesini kullanmak zorundayız. O yıllar büyük fikir akımlarının da furya yıllarıdır. Mesela; Türk Ocağı'nın kurucusu Askeri Tıbbiyeli gençler \"190 Tıbbiyeli Türk Evladı\" imzalı mektuplarıyla, kendilerince Türk milletini yok olmaya götüren durumu tespit edip ona karşı çıkmışlardır. Bu meyanda tarım, ticaret ve sanayinin bağımsızlığını, toplumsal egemenlik sayarlar. Kuru bir siyasi egemenlik önemli değildir onlara göre. Bu kapsamda milli bir devrim özlemleri vardır. Bu devrimi beklemek yerine harekete geçmek gerekir. Buyurun! Bu esnada köylünün reel politikle hiç ilgilenmediği, yiyip içip keyif yaptığı Dr. Fazıl Doğan'ın Kütahya, Tavşanlı ve Emet anılarına yer verdiği ve Kurtuluş Savaşı Yıllarının canlı şekilde anlatıldığı \"Milli Mücadele Hatıralarım\" kitabında geçer. Bu kitabın Emet Belediyesi tarafından yeniden bastırılarak öğrencilere dağıtılmış olduğu bilgisini pozitif bir haber olarak alıp devam edelim. Devam edelim ki bu kitap nedir, ne değildir, Emet belediyesi acaba kimin kitabını dağıtmıştır anlaşılsın. Kurtuluş Savaşı yıllarıyla ilgili yazılmış olan hatıraların ayrı bir önemi var. O tür eserler bize, milletin imkansızı nasıl mümkün hale getirdiğini gösteriyor. Geçen bir asırlık süreç, bize tarih yapmanın yazmaktan farkını da anlatıyor. O noktada çıkarımda bulunma zorunluluğu var: İmkanın sınırlarını zorlamak kahramanlıktır. İmkansızı mümkün kılmak kahramanlıktır. O mücadele tarihinin içinde, kahraman Türk doktorları da var. Dr. Fazıl Doğan, onlardan sadece birisi. 1892 Midilli doğumludur. İstanbul Darülfünun Tıp Fakültesinde okur. Okulun ve 1. Dünya Savaşının bitişi aynı dönemdir. Osmanlı ağır bir mağlubiyet almıştır. Vatan toprakları, paylaşım planları için masaya yatırılmıştır. Fazıl Doğan Darülfünunda öğrenci iken Türk Ocaklarında yetişen gençlerin oluşturduğu bir cemiyete girmiştir. Bu cemiyetin başkanı da, Halide Edip Adıvar'dır. Bu cemiyet Mart 1919'da kurulan \"Köycüler Cemiyeti\"dir. Amaçları, sağlık ve eğitim alanında köylerde hizmet vermektir. Dr. Reşit Galip, Dr. Hasan Ferit Cansever, Dr. Mustafa Alp ve Dr. Fazıl Doğan bu idealin önemli simalarıdır. Bu kapsamda Fazıl Doğan Emet'e gider. Emet ve köylerinde başta sıtma olmak üzere, çeşitli hastalıklarla mücadele eder. Halkla, köylüyle sıkı temasa girip kalıcı dostluklar kurar. Bu dostluklar ilerleyen aşamada vatan savunması şeklinde vücut bulacaktır. Emet'teki mücadeleyi ve mücadelenin şekil değiştirmesini şöyle anlatır: Gençliğimizden beri Anadolu köylerinde çalışmak için sarsılmayan bir emelimiz vardı. Bu gaye uğrunda ne geleceğimizi, ne parayı düşünüyorduk. Biz köylerde çalışma aşkıyla yanarken, memleketin düşman istilasına uğraması söz konusu değildi. Çalışma yönümüz artık değişmişti. Her şeyden evvel vatanın düştüğü girdaptan kurtulmasına bütün gücümüzle gayret etmeliydik. 15 Mayıs 1919'da, İzmir'in işgali üzerine, kendisini Kuva-yı Milliye içinde bulur. Halkın örgütlenmesi, bölgenin savunulabilmesi için bir direniş meydana getirmeye çalışır. Emet Milli Müfrezesini kurar ve kumandayı üstlenir. Kütahya Gediz muharebelerinde, Simav-Demirci- Gördes civarlarında Dr. Fazıl Doğan ve arkadaşları, kahramanca mücadele verir. Bu mücadele dönemi içinde Emet-Cevizdere muharebesine özel bir önem vermiştir yazar. Emet halkının işgal birliğine saldırıp yok etmesi, Kütahya'dan gönderilen destek Yunan birliğini de Cevizdere mevkiinde pusuya düşürüp yok etmesi anlatılır. Sonunda Yunan kuvvetleri Emet'i işgal altında tutmaktan vazgeçmiştir ki bu bilgi Kütahya ve civarının işgal altında olmasına rağmen Emet'in işgalden kurtulmuş olması bakımından oldukça kıymetlidir. Bunun sonrasında yazar şu önemli tespit ve değerlendirmeleri yapmıştır: Türk milletinin bu kutsal mabedinde tek bir Yunan neferi kalmadı. Bütün ev ve barklarının yanmasına rağmen 'Toprağımızda tek bir Yunanlı bırakmadık' diye candan sevinen Emetlilerin bu büyük kahramanlığını, istila altındaki başka yerlerde gösterseydi, düşmanın birçok kaleleri alarak Anadolu içlerine girmesi bir hayal olurdu. - Hisarcık köylülerinin Yunan kuvvetleriyle Simav'da işbirliği yapmasının anlatıldığı kısım oldukça enteresan. - Milli kuvvetler aleyhine yapılan faaliyetler ve Dr Fazıl'ın cezalandırmaları anlatılıyor. - Aynı şekilde Çerkes Ethem ve kardeşlerinin Kuvayı Milliyeye ihanetlerini ilk öğrenip İsmet Paşaya ileten Fazıl Doğan'dır. - Yanlışlıkla doğru kişiye, Fazıl Doğan'a gelen mektuplar... - Kütahya'nın ileri gelenleriyle yapılan sazlı sözlü içkili görüşmede memleketin haline üzülüp gizlice oradan ayrılması... - Kırsal kesimde ağalık sisteminin batıda da işliyor oluşu... Özetle, okunmasında faydalar olan bir kitap. Özellikle milli mücadele yıllarındaki, sosyal-siyasal-ekonomik hatta psikolojik şartların görülebilmesi ve mücadelenin hangi şartlarda sürdürülüp kazanıldığına dair önemli bir kaynak."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kulturun-bunalimindan-bunalim-kulturune-k5202.html", "text": "Postmodernite, kendisini üzerine inşa ettiği temel ilkelerinin çökmesiyle bunalıma giren modernizmin oluşturduğu belirsizliğin kaosu olarak ortaya çıkan durum. Sinemanın icadı da bu kaotik döneme denk gelir. Dil ve resim üzerinden oluşmuş gerçeklik algısı resimlerin hareketlenmesiyle değişir, dönüşür. Sinemayı diğer sanat dallarından ayıran diğer özelliği de teknoloji ile göbekten ilişikliği. Sinema aparatlarındaki yenilikler, diğer teknolojik gelişmeler bu kaçınılmaz ilişikliği pekiştiriyor. Sinema ve teknoloji birlikte gelişiyor, dönüşüyor ve insanı da bu değişim, dönüşümün ortağı kılıyor. Teknoloji, insan icadı olsa da iradesi üzerindeki etkisiyle insandan bağımsız, insanı aşan ve insana rağmen müstakil bir güç olarak her geçen gün daha fazla hayatlarımıza giriyor. Modern çöküşten postmodern kaosa savrulan insan, artık belirleyici, ideal özne/tanrı olarak vücut bulan teknolojinin iradesi üzerindeki etkisinin telmihlerine ayamayacak kadar da bıkkın ve zeminsiz. Postmodern kaosla ortaya çıkan yeni gerçekliğin her alanda ürettiği bunalımın entelektüeller için muazzam veriler sunduğu muhakkak. Lakin bu verilerin tezahürleri de bir o kadar bunalımı derinleştiriyor. Prof. Dr. Rıdvan Şentürk'ün sinema ve tarihiyle ilgilenenler için kaynak niteliğindeki \"Postmodern Kaos ve Sinema\" kitabı, modernliğin etik-estetik, psikolojik, söylemsel-entelektüel evreninin postmodern dönüşüm süreçlerini ilgili filmler üzerinden derinlemesine analiz ederek pekiştirirken, postmodern figüratif estetiğin açmazlarını da ortaya koyar. İlahiyat, felsefe, tiyatro, müzik, şiir, sinema alanında eserler veren Rıdvan Şentürk'ün, \"Postmodern Kaos ve Sinema\" adlı eseri ilk 2007'de Almanya, 2011'de de ülkemizde yayınlanır. Yazarın düşünce evrenini anlamak için şu bir kaç başlığı vurgulamak doğru olur: Postmodernitenin modernizmin devamı, karşıtı ve çöküşünün müsebbibi olarak ortaya çıkmadığını, teorik bir yapısı olmadığından \"izm\" olarak adlandırılamayacağını, postmodernitenin, sanat teorisyenlerinin, sanatçıların ve filozofların icadı değil, yaşadığımız dünyanın ve gerçekliğin bir durumu olduğunu, sinemanın sürekli değiştiği için bir kimlik ve gelenekselliği olmadığını ve ancak teknolojik gelişmelere bağlı olarak geleceği hakkında tahminlerde bulunulabileceğini söyler. Kitapta; klasik-gerçekçi, söylemsel sinemanın sürdürülemez olan yaklaşımının yarattığı bunalımı, postmodern figüratif estetiğin imkanlarını, bu imkanların berhava oluşunun izlerini süren yazar, postmodern anlayışın ruhuna uygun düşecek şekilde nasıl olmalı'ya dair filmler üzerinden örneklendirmelerde bulunmaz. Kitap evvela modernizmi mercek altına alır. Modernizm projesinin üzerine kurulduğu ilkelerin nasıl kendi içine doğru çökerek bir bunalıma evrildiğini, öznenin modern söyleminin, özneyi önce bölünmeye, sonra tamamen ortadan kaldırmaya, postmodernitenin ise bu durumu olgu olarak kabul edip, kendi estetiğine temel dayanak yapmasını oldukça detaylı anlatır (Şentürk, 2011, s. 25). Yazar, modern söylemin belirleyici iki figürünün üzerinde durur: Erken modernizmin ana vasfını belirleyen tabiat ilimlerinin ayrıştırılma sürecinin aklın toplumsal, bilişsel ve kültürel nesne üzerinde güç kullanımını sembolize edişinin mimarı olan Galileo. Ve aklı, farklı bilgi ve tecrübe alanlarına bölmesiyle ayrıştırmayı derinleştirerek, bunun günümüzde tecrübe ettiğimiz öznenin bölünmesini getireceğini sezemeyen İ.Kant (Şentürk, 2011, s. 42) olduğunu söyleyerek, modern bunalımın başlangıç temeline işaret eder. Yazar, modernizmin karakteristik yapısını oluşturan iki amentünün çöküşüne dikkat çeker: Tabiatın hakimiyet altına alınmasını içeren tarihi ilerleme fikri ve insani evrim konsepti. Bunun, tabiat ilimlerinin ilkelerine olan inancı sarsan diğer keşiflerle birlikte gerçeğin karakterinin değişmesinin sebep-netice ilişkisinin geçerliliğini sınırlaması, tarih şuurunu oluşturan tasarım ile gerçeklik, şuur ile eylem arasındaki interaktif ilişkinin gerçeklikle anlamlandırma arasındaki dengeyi kaybetmesiyle oluşan süreci üzerinde durur (Şentürk, 2011, s. 48). Algı, düşünme, kavrama ve dilin teknolojik gelişmeyle erişilen hız ve taleplere yeniden uyum sağlamak zorunda kalışı ve sayısız biçimler, semboller, gösterge ve gösteren, iletişimler, haberler ve resimlerin mütemadiyen ve aynı anda bize ulaşarak, kendimizi yönlendirebileceğimiz, bir sanat eserinin farklı bakış açılarını kendisinden hareketle belirleyebileceğimiz bir nispet noktası bulmayı imkansızlaştırmasının çıktılarına değinir (Şentürk, 2011, s. 50). Hızın, insan vücudunun ve şuurunun dayanma gücünü aşması ve zaten sınırlı olan kabiliyetleri zorlaması karşısında öznenin nesne gibi işleme tabi tutulmasının (Şentürk, 2011, s. 51) yani vücudu, ruhi veya toplumsal olanın bir mekanı olmaktan çıkarıp içerden ve dışardan gözetim altında tutulabilen, kodlanabilen ve teknik minyatürleşmiş organizmalarla nüfuslandırılabilen bir yapı haline getirilmesinin dillendirilmesini yazar şu soruyla kışkırtır: \"Evrim, eğer teknoloji insan vücudunun içine girerse, ortadan kalkmıyor mu?\" (Şentürk, 2011, s. 58). Enformasyonun mekan-zaman-madde bağıntısına eklemlenmesi, tabii ve bütünlüğü olan algılarımızdan oluşan çevrenin yanına elektromanyetik verilerin çevresinin yerleştirilmesi ve bu taşınabilir olan çevrenin gerçek mekanın geleneksel perspektiflerini gerçek-zaman ve simülasyon perspektifleriyle bölüp parçalaması ve virtüel mekanın gerçek mekandan ayırt edilememesini virtüel gerçekliğin bütün bakış açılarını sunan 1992 yapımlı The Lawnmower Man filmi üzerinden analiz eden yazar, filmin, modern ideallerin insanlığı nereye sürüklediğine dair sorulara sevk etmesine değinir (Şentürk, 2011, s. 61-65). Yazar, televizyon programları üzerinden de gerçek olanın nasıl hiper gerçekliğe dönüştüğünü çözümler (Şentürk, 2011, s. 74-75). Algıda yaşanan ve yepyeni bir dünya anlayışına yol açan dönüşümü anlamadan çağımızı anlamanın mümkün olmadığını dile getiren yazar, bakış ve algının yani gerçeğin görüntüsünün toplumsal çeşitlendirilmesinin günlük hayat düzenini, ritmini niteliksel bir biçim ve tarzda belirlemesiyle gözlemcinin kendisi sürekli daha da pasif, durgun, bakışın ise daha hareketli daha virtüel hale geldiğini söyler (Şentürk, 2011, s. 75-78). Sinematografinin doğuşu yani gerçeğin filmsel gösterimiyle, bakışın hareketliliğinin de lüzumsuzlaştığını, çünkü, göze sadece gösterileni görebilecek bir işlev yüklendiğini ve nihayetinde şuurun bir kolaj, görmenin bir montaj haline geldiği söylemlerinin izini sürer (Şentürk, 2011, s. 80-81). Yazar, farkında olarak ya da olmayarak modernizmin temeli olan öznenin inhilaline yol açan, modernizmin çöküşünün mimarı ve de postmodernitenin figüratif estetiğine ilham ve imkan sunan Freud'un merkezi düşünce çizgisinin izlerini özellikle sinema tarihi ve filmler üzerinden sürer. Freud, 1923 ile 1933 yılları arasında geliştirdiği Ruhi sistemini eski ve yeni mekansal tasavvuruna göre revize ederken şuur-dışı sistemini artık Ben'e yabancı ruhi bir bölge olarak tasavvur etmez. Freud öznenin merkezi konumunu yitirdiğini ve topyekun inhilalini önlemek için ben-şuurunun güçlendirilmesi gerektiğini \"Nerede O/Id varsa, Ben olmalı!\" sloganıyla dillendirir. Bununla gerçeklik ilkesinin vekili Ben, azgın zevklerin temsilcisi O/Id'i bir psikanalizci edasıyla çocukluktan yaşlılığa kadar süren bir rehabilitasyona sokar. İfadelerini kullanırken, postmodern estetiğe malzeme olan Freudyen söylemi bilhassa sinemada alabildiğine süflileştiren ve büsbütün özneyi değilleyen aktörlerin Freud kadar pervasız olduklarında beis yok. Freudyen sistem doğrultusunda şekillenen klasik-gerçekçi estetiğin sürdürülemez gidişatı bir karşıtlığa evrilir. Sinemada izlerini gördüğümüz psikanalitik anlayış ile postmodern estetiğin temel tavrı arasındaki bu karşıtlık, gerçeklik ilkesini içeren tali süreç yani Ben ile şuur-dışı sistemi, zevk ilkesini içeren iptidai süreç yani O/Id ile ilgili. Modern kültür, söylemsel olana, gerçeklik ilkesine tekabül ederken, arzunun postmodern estetiğine malzeme olan O/Id ise figüratif olana tekabül eder. Bu tekabül ya da kabul postmodern estetiğin dayanağı olurken, salt şuur-dışı çıktılarının hakim olduğu filmlerle de desteklenir. ifadeleriyle özne-merkez ve arzunun postmodern tezahürünü irdeler. Modernizmin ayrıştırma sürecinin tersine işleyen postmodern estetiğin, farklılıkları saydamlaştıran ana vasfının postmodern estetiğin diğer sınır aşımı, metinlerarasılık/dil oyunları, özdönüşümsellik, dekonstrüksiyon, gösterilemez olanın gösterimi ve iç patlama gibi bakış açılarının temelinde bulunduğunu söyleyen yazar, bunu ilgili filmlerle detaylı örneklendirir (Şentürk, 2011, s. 106-107). Yazar; modernite ve postmodernitenin temel vasıflarını, ana kavramlarını ortaya koyduktan sonra, bu vasıflara haiz filmler üzerinden sinema tarihindeki gelişmeleri, dönüşümleri büyük bir titizlikle analiz eder. Bu meyanda, Lumiere kardeşlerle başlayan, öyküsüz, kısa, tabii algıyı taklit eden hareketli resimlerin etkisini şöyle dile getirir: \"Sinematografinin hakiki gücünün nerede olduğunu gösteriyorlardı: Kameranın gözü, var formu içinde vuku bulan hadiselere şahitlik ediyordu\" (Şentürk, 2011, s. 203). Griffith (1875-1948), sinemada klasik-gerçekçi anlatımı yerleştirirken bu anlatım yapısını geliştiren, reforme eden veya buna direnen anlatım ve gösterim biçimleri ortaya çıkar. Bu akımlar Ekspresyonizm, Sürrealizm, Neorealizm, Film Noir ve Godard'la özdeşleşen, klasik-gerçekçi ve öykülemeci estetiğe ciddi muhalefet gerçekleştiren, modern şuurun bunalımını yansıtan estetik-söylemsel modern sinema. Bu akımlar, klasik temsile karşı duruşları ve gerçekliğin tek bir anlatım tarzı olamayacağı üzerinden hareket ederler. Şeklindeki ifadesiyle bilhassa figüratif-postmodern filmlerde tebarüz eden, hiç'in varlığa içkin bir öz olarak ortaya çıkışının arttığını belirtir (Şentürk, 2011, s. 377). Tüm bu mülahazaların son sözünde yazar, halihazırdaki bunalımın çıkış noktasına yani bütün bilgi alanlarının söylemleştirilerek çoğaltımının etik ve ahlaki temelden yoksunluğunun yarattığı bunalıma değinir: \"hakikatin ve gerçek olanın gerçekliğinin belirlenmesinde mutlak ölçü olarak kabul edilen öznenin iflasına yol açan modern bunalımın oluşmasının en önemli sebeplerinden biri hakikate ilişkin söylemlerin izafileştirilmesidir\" (Şentürk, 2011, s. 490). Bu izafilik, bunalımın tarih-sonrasına kaos olarak yansırken, postmodern anlayış, hazır bulduğu ve olgu olarak gördüğü bu kaotik durumdan beslenmektedir. Esasen tüm bu anlatılagelenlerin, yani postmoderniteyle bunalımın kültür haline gelmesi, sinemanın postmodern estetiğinin buna katkısı, teknolojinin hem beden hem de iradesini zaptettiği, modernizmin tanrısı insanın, postmoderniteyle esfel-i safilin haline dönüşünün hikayesi. Şentürk'ün \"Postmodern Kaos ve Sinema\" adlı eseri sonuç olarak; geniş bir çerçevede sinemayı ana tema olarak ele alırken sinemanın anlam durumuna dair dönemsel bir yaklaşımı da göz önüne sererek ayrıntılı bir çözümleme örneği sunar. Modernizmin etik-estetik, kültürel, psikolojik, söylemsel kalıplarının sinemadaki izdüşümlerinin, postmodern figüratif estetik tarafından dönüşümünü filmler üzerinden çözümlerken, dijitalleşmeyle ivmelenen bu karşılıklı dönüşümün sinemanın geleceğini gitgide belirsizleştiren ufkuna da dikkatleri çeker. Film sanatı ile ilişkili meselelerin, özne, nesne, varlık, zaman, mekan, gerçeklik, şuur ve şuur-dışılık veya ilim, teknoloji, tarih, etik-ahlak, estetik, kültür, tabiat vb. gibi varoluşsal problemlere ilişkin temel kavramlardan arınık tartışılmasının mümkün olamayacağının altını çizerken, insan olmanın en asli vasfı olan şuurun, varlığa müteallik bu kavramlara yabancılaş/tırıl/masının, halihazırdaki kaotik durumla başa çıkma gücünü insanın elinden alma tehlikesi ana mesele/ruh olarak kitap boyunca kendini hissettirir. Şentürk, R. (2011). Postmodern Kaos ve Sinema. İstanbul: Avrupa Yakası Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/butun-agirliklarim-bd17.html", "text": "Müzeyyen Çelik, Kamu Baş Rüyacısı ve Omzumda Biri adlı başarılı iki öykü kitabının ardından yeni bir kitapla selamlıyor okuyucusunu: Bütün Ağırlıklarım. Müzeyyen Çelik'in öykülerinin asıl gücü, hayatı kendi doğallığı, yalınlığı ve derinliği içinde yakalaması ve dili kendi olağan akışı içerisinde kuşatarak aktarmasından geliyor. Anlatımdaki ritim, yalınlık, duruluk ve dobra söyleyiş okuyucuyu hemen teslim alıp olaya dahil ediyor. Çelik, uzun uzun anlatarak sözü çoğaltmıyor, yormuyor, bilgiçlik taslamıyor, akıl ve öğüt vermiyor ama kısa, keskin ve net çizgilerle ördüğü sahici ve tanıdık yaşam kesitlerinden sızan coşku, tutku, aşk, acı ve çaresizlik sizi de kuşatıyor. Konularını daha çok güncelin içinden alıyor. Bazen mahallenin en gösterişli kızı Hülya'nın akıttığı şar şar su sesinden, bazen annelerinin ölümü üzerine hayata tutunamayan üç kardeşin siyanürle intiharından, bazen arabanın arkasında olduğunu fark etmeyerek beş yaşındaki oğlunun ölümüne sebep olan babanın dramından, şiddet mağduru kadınlardan ve sık sık kulağımıza çarpan kadın ölümlerinden yola çıkan bu öykülerde, hemen her gün haber bültenlerinde dinleyerek kanıksadığımız sıradanlaşmış olayların izleri ve yansımaları var. Yazar, ısrarla aynasını oralara tutuyor ve aslında oralarda ne olduğuna dair zihnimizde bilinç ışıkları yakarak olanı göstermeye ve bilincimizi uyandırmaya kapı aralıyor; evlerdeki büyük yangınlara işaret ediyor. Daha çok kadın, çocuk, aile içi ilişkiler, aşk, tutku, pişmanlıklar özelinde tematik bir bütünlük gözetilerek yazıldığını düşündüren bu öykülerde, Müzeyyen Çelik, büyük bir içtenlikle sıradan ve olağan gibi görünenin arkasındaki şiddete, örselenmeye, yok sayılmaya dikkatimizi çekiyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/eyyup-akyuz-masallari-k5796.html", "text": "Eyyüp Akyüz, toplum inşasına kafa yoran, bu yolda öğretmenliğini sosyoloji yüksek lisansı ve doktorası ile pekiştirmeye gayret etmiş bir yazar ve şair. Topluma eğilen, toplumla dertlenen bir edebiyatçının eğer çocukları da varsa çocuk edebiyatının fırsatlarını değerlendirmesi adeta bir mecburiyet oluyor ve bu doğal akış da bizi onun masallarıyla karşılaştırıyor. Elime ulaşan beş kitaplık dizisinde, yazarın toplum sorunlarını odağına alan denemelerini masal çerçevesinden okuyoruz demek hata olmaz. İlk kitaplarındaki masalları geleneksel tarzda, son yazdıklarıysa modern masal havasına bürünmüş, kısa ve dolaysız yapılarıyla bugünün çocukları için cazibesi artırılmış metinler olarak görünüyor. Akyüz, özellikle yeni masallarında, insanın seçim, karar ve davranışlarını etkileyen temel kavramları çocuk diline indirgeyerek somutlaştırmaya çalışıyor. Kahraman-olay odaklı bir akışı değil kavram-mesaj odaklı sahneleri kullanıyor. Öğüdünü kestirmeden giderek vermekten kaçınmıyor. Her biri için farklı renk ve simge seçilmiş olmakla beraber yumuşak ve tatlı bir tarzda buluşan kapaklarıyla okurun estetik algısına çıpa atan kitaplar Zarif Çocuk Yayınları tarafından yayımlanmış. Metinler siyah-beyaz gerçekçi çizimlerle desteklenmiş. Farklı yazı tipleri kullanılarak tekdüzelik aşılmış, sayfalar hareketlendirilmiş. \"Enfes Masallar\" kitabındaki beş masal, insanın imkanlarını kullanma şekline dair eleştiriler içeriyor. Dünyanın En Güzel Müziği, Bay Göz ve Koca Kulak masalları gözün, kulağın, kalbin yanlış kullanımından başlayan eleştiriyi, hakikati gösterme çabasıyla birleştiriyor. Değeri bilinmeyen doğaya, yozlaşan erdemlere, kaybolan bilince, görünenin ardındaki anlama göndermeler yapıyor. Madde peşindeki hırsın sarıp boğduğu muhabbet gün yüzüne çıkarılmaya çalışılıyor. Eskici masalı, insanların birbirinden sadece maddi kazançlar umduğu bugünün dünyasında maneviyat alışverişine, İstifa Eden Korkuluk masalıysa işini severek yapmanın ve sorumluluklarını yerine getirmenin önemine dikkat çekiyor. \"Kalp Tamircisi\"nde yazarın eleştirisi insanlığın içine düştüğü politik açmazlara yönelmiş. Yazar, yönetenlerin bencilliğini ve gönülle desteklenmeyen aklın insanları huzura kavuşturmadığını okura göstermeye çalışıyor. Dünyayı Yöneten Kral masalı bugün dünyayı yöneten zihniyetin insanları nasıl kontrol altına aldığını okura sezdirme niyetini taşıyor. Yöneticilerde zeka ile bencillik birleştiğinde diğer insanlar için dünyanın çekilmez hale geleceğini anlatmaya çalışan kurgusuyla Üç Ülke masalı da aynı düşünceyi tamamlar nitelikte. Bu kitap da beş masal içeriyor. Kalp Tamircisi şükürden uzaklaşanların korkuyla imtihanı şeklinde gerçekleşen kadim düzeltmenin bir yansıması, Mücevherlerini Saklayan Adam ve Tartışma masalları erdem-hazine bağını kuruyor ve görünmeyen değerlerin önemini işliyor. Sonraki baskılar için bir küçük düzeltme notu düşmek gerekirse \"Anneler vefakar, bilginler cefakar olurmuş. (S.55)\" cümlesinde, eziyet eden anlamına gelen \"cefakar\" kelimesi yerine eziyeti göze alan, eziyete katlanan, eziyet çeken anlamlarına gelen cefakeş kelimesi kullanılmalıydı. Dünyayı Yöneten Kral masalının ilk çizimiyle ikinci çiziminde tek tek yer alan iki muhatap karakterin birbirine fazlasıyla benzemesi de biraz kafa karıştırıcı olmuş. Yazarın hedef kelimeyi kullanmadan mesajını verişine dair iyi bir örnek olarak \"Gökten Düşen Masallar\" kitabındaki Uçan Çocuk masalını verebiliriz. Burada kibir konusu, bulutundan inmeyen, dolayısıyla arkadaş edinemeyen bir çocuk üzerinden anlatılıyor. Aynı kitaptaki Masalcı Dede masalında toplumu bir araya getiren geleneğin korunması, nesilden nesile aktarılması salık veriliyor. Bu masalda 22. sayfadaki çizimin doğru yerde olmadığını, 29. sayfadaki çizimde de genç masalcının karakter tasarımının metinle örtüşmediğini görüyoruz. Dünyayı Yöneten Kral çizimindekine benzer bir karakterler benzeşmesi var. Çocuk okurların en küçük detaylara takılan gözü bunları atlamayacağından düzeltmelerin ihmal edilmemesinde fayda olacaktır. Kitaptaki diğer iki masal elindekine razı olmakla, bir masalsa kaderin gayrete bağlı olmasıyla ilgili, gök temasında buluşan masallar. \"Uyandıran Masallar\" kitabı halkını uyutmak isteyen bir padişahın kaybedişine dair. Bu masalda bilgeliklerine rağmen padişahın art niyetine hizmet eden yardımcılar, bize tekrar kalple desteklenmeyen aklın hezimetini örnekliyor. Zorluklarla mücadele ederek bir makamı hak etmenin hikayesini anlatan Ters Köşe masalını da okuyunca bu kitabın, yazarın henüz geleneksel masal tarzından pek uzaklaşmamışken yazdığı iki masal kitabından biri olduğunu kolaylıkla anlayabiliyoruz. Örgüler daha uzun, doğaüstü öğeler daha klasik ve tanıdık, sebep-sonuç bağlamı daha dolaylı. Yer yer tekerlemeler de kullanılmış. On Giren Bir Çıkar masalında, bu defa televizyon-kitap geçişi kullanılarak, uyanış teması tekrar kurulmuş. Büyük Ödül masalı mutsuzluğun nedenlerini sıralıyor, bu nedenleri insanın kendi kendine ürettiğini, insanın bu kuruntularından eksiklerini tamamlayarak değil, beklentilerini gözden geçirerek kurtulabileceğini anlatıyor. İncelememizi kitapların yazım sıralamasının tersine bir sırayla yapmış olduk. Değineceğimiz son kitap, yazarın ilk masal kitabı olan \"Masal Kuyusu\". Bu kitapta on masal bulunuyor. 50. sayfadaki çizimde yine çizerin metindeki detayı kaçırmasına bağlı küçük bir hata var. İlaveten bazı masallar çocukları zorlayıcı bağlamlar içeriyor. İlk iki kitabı olan \"Masal Kuyusu\" ve \"Uyandıran Masallar\" kitaplarında yazarın bir dil ve tarz arayışında olduğunu, sonraki kitapları olan \"Enfes Masallar\", \"Gökten Düşen Masallar\" ve \"Kalp Tamircisi\"nde aradığı özgün dili ve tarzı bulduğunu düşünüyorum. Masal anlatıcılığı mesleğinin revaçta olması nedeniyle, aslında komada olduğu halde hayatta tutulmaya çalışılan geleneksel masalların acilen ve özenle güne uyarlanmaları gerektiği iddiamı, tüm itirazları göze alarak bir kez daha ifade etmiş olayım. Eyyüp Akyüz, masalları güncellemek niyetiyle önemli bir adım atmış görünüyor. Son masallarında yeni masal kurgusuna ve diline yaptığı katkının devam etmesini ve diğer masal gönüllülerince de örnek alınmasını diliyorum. Göz-kulak-kalp/gönül-merak-bilgelik kavramları üzerinden, her insanın doğuştan sahip olduğu ancak doğru kullanmadığı hazinelere dair mesajları ve kral-padişah-vezir-zenginler-otorite-zulüm-halk eksenindeki eleştirileriyle toplumu düzeltmeye yoğunlaştığı bu masalları, çocuk dünyasının dertlerine ve hoşluklarına daha fazla eğilen, biraz daha neşeyle tatlandırılmış yeni sürümler takip ederse, Akyüz üzerine konuşacağımız çokça eseri çocuk edebiyatımıza ve kültür dağarımıza kazandıracaktır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-melike-dadak-k5602.html", "text": "Ortaokulda Çanakkale zaferi hakkında bir yarışmada birinci olmuştum. Bu benim ilk anlamlı, öne çıkan ve benim için yeri ayrı bir çalışma idi. Okulda kalmıştı, tabii yıllar geçti üzerinden hayatta kaldığını sanmıyorum. Çocukken başlayan bu serüven büyüdükçe kendini gerçekleştirme ihtiyacı duydu. Başka birşey yapamayacağımı hissettiğim anda, lisede bu adımı attım. Ardından bir sene bilfiil yetenek sınavlarına yoğunlaştım. Nasip oldu üniversitede güzel sanatlar grafik tasarım bölümüne hak kazandım. Çocuk kitapları ile yolum, stajımı yaptığım yayınevinde kesişti. İlk çocuk kitabımı orada ne yaptığım hakkında fikrim olmadan çizmiştim. Çünkü ne suluboyayı kullanmayı biliyordum ne de bu alanda bir şey üretmiştim. O sırada gönüllü olarak Yediiklim, Beyazbulut, Edebifikir gibi mecralara illüstrasyonlar yapıyordum. Buralar benim için çok kıymetli idi. Daha sonra bu mecralar sayesinde iş ağım oluştu. Bir proje önüme geldiğinde evvela editör ile görüşüp olabildiğince kendisi ile iletişim içinde oluruz. İlk başta net şekilde beklentilerini dinler, o aşamadan sonra eskiz - temiz çizgi - renklendirme - ışık gölge aşamalarını onay alarak aşamalı şekilde ilerlerim. Ve her aşama onaylandıktan sonra elzem bir durum yoksa, bir daha geri dönüşüm yoktur. Adımızın bit kadar kenara köşeye yazılması. Bu aslında ufak bir detay olsa bile, çizerin emeğinin bir tık pasifize edilmesi ile ilgili diye düşünüyorum. Bir metni elbette ortaya koymak, onun için mesai harcamak gerçekten zor. Bazen ben de kendim yazıp çizmek istiyorum. Ama çıkmıyor.:) Ama aynı şekilde bir yazar eğer aynı zamanda çizer değilse bir kitabı resimleyemez. Bu noktada herkesin hakkının verilmesinin gerektiğine inanıyorum. Örnekse okuma yazma bilmeyen çocuklara kitap okunurken sadece resimler dikkatini çeker. Hatta siz kitabı okurken lafınızı bölüp o resimlerdeki ufak detaylar hakkında sohbet başlatır. Onu hayal dünyasında geliştirir. Elbette metinler olmasa bu resimler olmayacaktı. Fakat bu resimlerde olmasa bu metinler de kendi kitlesi için ilgi çekici hale gelmeyecekti. Ve bir de yazarlara verilen çizerlere verilmeyen telifler. Aslında bu noktada yazarların bir sorumluluğu yok. Sanki yazarlara savaş açmışım gibi bir şey algılanmasın söylediklerimden. Bu dengeyi yayınevlerinin sağlaması gerekir. Aslında çoğu halkımızdan ya haberimiz yok ya da bazı şeylere mecbur kalıyoruz. Yazarlarla aranın iyi olması için kıymetli editörlerin tampon olması bu noktada çok önemli. Onlar kitapların görünmez kahramanları. Tırnak içinde yazarla çizer kitabın resimlenmesi sürecinde ne kadar az iletişime geçerse, o kadar sağlıklı sürdürülebilir bir iletişim olacağını düşünüyorum. Ama bu asla iletişime geçmemek değil. Kendi hayal dünyasında kurguladığı sahneleri karşı taraftan birebir bekleyen yazar ile çalışmak zordur. Bir metin çizerin hayal gücüne bırakıldığında olabildiğince özgür sinematik düşünmek ister. Yazarlar da haklı olarak metni yazarken kendi zihinlerinde bir sahne, akış oluşturur. Herkesin hayalinde canlandırması farklıdır. Birebir akıldan geçeni resimlemek mümkün değildir. O yüzden kitaba başlamadan önce netlik çok önemlidir. Ama bunlar benim için çok nadir yaşanan şeyler. Emeğimin karşılığını bekler, karşılığının üstünde bir performans sergilerim. Sektörün içinde bulunduğu zamandaki dezavantajları düşünerek ve kendi ihtiyaçlarımı da düşünerek beklentilerimi o düzeyde tutarım. Çocuklar ile aram pek iyi değildi. Çocuk edebiyatı sayesinde onlarla iç içe olunca olaylar gelişti. Onların farklı, ters köşe, temiz zihinlerini seviyorum. Çocuklar ile temas içinde olmadan verimli olunacağını zannetmiyorum. Çizime başlamadan önce metni bir kez okurum. Daha sonra bir süre düşünürüm. Daha sonra elime kağıt kalem alıp çizilecek sahneleri okudukça ilk aklıma gelenlerin eskizini çizerim. En son tekrar bir ara verip eskizleri tekrar analiz ederim. Biraz toparlayıp onaya gönderirim. Zamanı yönetemiyor olmak. Evde çalışıyor olmanın handikapları...: ) Tıkandığım zamanlar bir süre ara vermek, kendi rutinime dönmek, motive olmak için çocuk kitaplarının içine yumulmak. Teknikleri sahneleri incelemek... Yazarlar: Jenny Molendyk Divleli, Bülent Ata, Özkan Öze, Tuğba Coşkuner, Sıddık Yurtsever, Behiç Ak, Asa Linda... Kendi kitabımı yazıp resimlemek... Bunun için bir kendi kabuğuma çekilmek, uzun uzun okumalar yapmak ve korkusuzca yazacağım bir dönem hayal ediyorum. Birkaç kere kalem sallamışlığım var. Tekrar cesaret etmek istiyorum. Geleceğe dair endişem \"Yapay zeka\". Yersiz bir endişe belki de. Bilinmezlik ve sürekli yeniliğe ayak uydurmak artık yorucu. Bu hızla baş edebilen ve çözümleyebilenler bunun altından kalkacaktır. Ama kendimde o enerjiyi bulamıyorum. Belki bir nekahet dönemi yaşar bunu aşarım.: ) Her dönemde bu tür endişeler muhakkak olmuştur ama bilinmezlik bu tür endişeleri de beraberinde getiriyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-mumin-ali-k5789.html", "text": "Türkçenin Balkan coğrafyasında bulunan temsilcilerinden biri olarak kendimi bahtiyar addedebilirim. Genel olarak Makedonya ve Balkanların farklı şehirlerinde çocukluk ve gençlik yıllarım geçti diyebilirim. Lisans eğitimimi Makedonya'da, Yüksek Lisansımı İstanbul Üniversitesinde, \"Çağdaş Makedonya Türk Edebiyatına Katkısı Bakımından Köprü Dergisi'nde Çıkan Şiirler Üzerine Tematik Bir İnceleme (2002-2017)\" adlı tezimle tamamladım. Hakeza doktora eğitimimi İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalında \"Balkan Türk Edebiyatının Dijital Medyada Görünümü Üzerine Bir İnceleme\" başlıklı çalışmamı başarılı bir şekilde tamamlayarak Bilim Doktoru unvanı aldım. \"EMANET - Kelimeler Ötesi\" şiir kitabım 2019 yılında neşredildi. İkinci kitabım \"Köprü Dergisi Ekseninde Teşekkül Eden Makedonya Türk Edebiyatı\" adıyla bilimsel bir çalışma olarak 2022 yılında yayımlandı. Yakın zamanda ikinci şiir kitabım olan \"Güneşi İpe Astık\" çıktı. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü-Ansiklopedisinde madde yazarlığı yaptım. Balkanlar üzerine ve farklı disiplinlere dair TV, radyo, sempozyum ve konferanslara konuşmacı olarak katıldım. Köşe yazarlığı ve farklı dergilerde şiirler, düşünce yazıları kaleme alarak eş zamanlı yerel ve uluslararası bilimsel/hakemli dergilerde makaleler yayımladım. Bazı dergilerde alan editörlüğü yapmamın yanında YTB-Heybe TV YouTube kanalı dijital içerik üreticisi ve program sunuculuğu yaptım. Halihazırda şiir sanatıyla meşgul olmakta ve bir araştırma kitabımı da yayın sürecine hazırlamaktayım. Çalışma sahası ve verdiğim konferanslar: Balkan Türk Edebiyatı Balkanlarda Türkçe, Türkoloji çalışmaları vesaire. Modern, Postmodern edebiyat, şiir, roman, öykü, dijitalleşme ve yazılı basın üzerine çalışmalar yapmaktayım. Şiirlerim Modern Balkan Türk Edebiyatının örneklerini taşımaktadır. Birçok Balkan şairi gibi biz de \"Güneşi İpe Astık.\" Fakat küçük bir not olarak şunu söylememe müsaade edin, ipe herhangi bir şey asabilmek için belli düzeyde meşgul olduğun konuyla ilgi bilgi ve bilinç sahibi olmanız gerektiğini belirtmek isterim. Bu minvalde her Balkan Türk Edebiyatı neferi bölge coğrafyasını ve insanını, suyunu, yemeğini, hatta hayvanını ve otunu iyi tanıması gerekiyor. Bu soruya aslında anlatabileceğim uzun bir hikayem var ancak özet olarak ifade etmeye çalışayım. Benim şiir sanatı ile olan yakınlığım sözlü gelenekten başlayarak daha sonra yazılı bir boyut kazanmıştır. Çocukluk yıllarımda halk ozanı olarak ifade edebileceğimiz kişilerden ciddi manada sözlü edebiyat unsurları, halk şiirleri dinleme fırsatım oldu. Sadece şiirleri dinlemekle kalmayarak, şiirlerin yazım hikayelerini de yer yer dinleme şansı yakaladım. Lise yıllarında kimse ile paylaşmadığım ve sadece kendim için yazdığım şiirlerimin yer aldığı bir defterim vardı. İlk şiirlerimi oraya karaladım. Sonra bir de baktım ki dergilerde şiirler yazıyorum. Bu meşguliyet hala devam etmektedir. Kelimelerle kurduğum ünsiyet beni her zaman şiire doğru itmiştir. Edebiyat tahsili gördüm. Edebiyat sanatının yanında edebiyat ilmi ile de haşır neşir olmuş bulundum. Bu da şiir ile olan bağımı her zaman harlı tutmam noktasında motive edici bir etken olmuştur. Edebiyat tahsili görmeye başlamadan önce de şiir hayatımda hep vardı, edebiyat eğitimimle birlikte hem teorik olarak hem de bir sanat dalı olarak bir potansiyeli gerçekleştirme sürecine girdiğimi ifade edebilirim. Sanatı hayattan koparmanın mümkün olmamasıyla beraber, teorik olarak mümkün olduğunu var sayarsak, yaşamdan sanatı çekince \"mekanik bir hayat\" elde kalır diye düşünüyorum. Farklı sanatlar insanoğluna yeni keşifler yapması ve yeni vizyonlar kurgulaması için olanaklar oluşturur. İlgi alanım özelinde bahsedecek olursam edebiyat, sanatı evreni anlamlandırmak, derinleşmek ve çoğalmak niyetinde olanlar için burçlardan şehri seyretme imkanı sunan bir ilimdir. Daha da özelde edebiyatın zirvesi olarak tanımladığımız şiir, benim için çok hususi bir meşguliyet sahasıdır. Tahmin ediyorum ki şairlerin birçoğu için bu durum geçerlidir. Başka bir deyişle şiir huzur içinde olan yalnızların limanı ve çilegahıdır. İç dünya inşasıyla beraber, şiir ile meşgul olan bireyler kendi dillerine karşı şuurlu bir yaklaşım ve duyarlılık oluştururlar. Şairler daha katmanlı bir hayat yaşarlar ve kelimelerin bir hikayesi olduğunu bilirler. Vefasız, savruk tavırlardan kaçınırlar. Şiirle uğraşanlar dillerine kompleksli yaklaşımlardan kurtulurlar. Şiir yolculuğumda farklı şair-yazarlarla gıyaben eserleri aracılığıyla yollarımız kesişti. Birçok şairle tevafuk yolu ile dost olduk. Eğitim hayatıma başladığım ilk andan doktoraya kadar hem şairler ile sıkı yakınlığım oldu, buna akademik camia da dahil. Merhum şairimiz, Sezai Karakoç ile şiir ve şiir sanatı üzerine üç defa uzun uzun sohbet ettim. Ancak burada herhangi bir isimden ziyade her birinin farklı ufuk açıcı metinlerinden hem teorik manada hem de uygulamalı olarak istifade ettiğimi söyleyebilirim. Dünya, Türk ve Balkan Türk Edebiyatından birçok temsilci ile soylu akrabalıklar kurdum. Çok sayıda yerli ve yabancı şair dostum var, zaman zaman şiir üzerine derin münazaralarımız oldu ve olmaktadır. Üçü de etimolojik olarak Arapça kökenli, hikayeleri ve mazileri olan kavramlardır. Her biri kendi özelinde derin anlamlar taşımaktadır. Şuur zamanlarında şiir susar derler. Halbuki şair diye isimlendirilen şahıs bediiyat ilmine duyarlı olandır. Şiir köken itibariyle farklı duyguları, düşünceleri, sembolleri, imajları bir araya getirerek ve adeta harmanlayarak daha önce yan yana gelmemiş sözcüklerden yeni dünyalar inşa eden sanattır. Şair, edebi eserini belli bir şuur, ilke, ustalık ve yenilikçi metotlar doğrultusunda estetik bir forma dökendir. Şair, eşyanın inceliğini sezen, kavrayan ve belli teknik bilgiye vakıf olan kişidir. Eserini harmoni ve ölçülü bir bütünlük içerisinde okura sunar. Velhasılıkelam, \"Usul olmadan, vusul olmaz\"! genel kabuldür. Farklı hallerde şiir yazanlar olmasıyla beraber, ana çerçeve bu bağlamada vuku bulmaktadır. Yaratıcılığın tetikleyicisi olarak birçok edebiyat sanatı erbabı marjinal ve aykırı tutumlara sarılmaktadır. Bu yaklaşımın yeni fikirlerin ortaya çıkmasında önemli yeri olmakla birlikte sürdürülebilir yöntem olmadığı görülmektedir. Kısa süreliğine tetikleyici unsur olarak kullanılabilir, lakin bir hayat tarzı olarak tercih edenler az sayıdadır. Nitekim edebiyatta bu tarz teşebbüsler her zaman olmuş, ancak tesir alanları sınırlı kalmıştır. Şi'r \"bir şeyi inceliklerini kavrayarak bilmek, sezerek vakıf olmak; uyumlu, ölçülü ve ahenkli söz söylemektir.\" \"Seziş, hissediş, sezgiye dayanan bilgi; duygu ve heyecandan kaynaklanan uyumlu, ölçülü ve ahenkli sözdür.\" Bu nedenle şuursuz şiirin olmayacağı, şiarsız bir eserin kaleme alınmayacağı aşikardır. İstisnalar veya farklı görüşler tabii ki mümkündür. Ancak şiir meselesi ciddi bir ince işçilik isteyen, dilin surlarının dışında gezinen beyinler için bilinçli bir meşguliyet sahasıdır. Şiir, nesir dediğimiz düz yazıya kıyasen dağıtma değil, toplama ve bir araya getirme, dizme işlemidir. Şehrin ve benliğin iç dünyasıyla ilgili şiirler yazdığım gibi, bütün insanlığının içtimai meseleleri de yoğun olarak gündemimdedir. Kısaca ekseriyetle toplumsal, evrensel/kozmik bir şiir yazma uğraşı içinde olduğumu ifade edebilirim. Uzun yıllardır İstanbul'da ikamet ediyorum. İstanbul, Balkanlar ve birçok medeniyetin büyük şehirleri mekanım olabiliyor. Fakat edebi anlamda nihayetinde benim sığındığım mekan, mekansızlığın kendisi olduğunu söyleyebilirim. Şiir dışında edebi türlerde veya roman ve hikayelerde mekan önemli bir rol üstlenmektedir. Şiirde ise mekan daha öznel ve spesifik bir hale bürünebilmektedir. Taşra, kasaba, köy veya ana kentten ziyade şair duyarlılığına sahip olan her sine kendi dünyasının sınırlarında ve aklının uç noktalarında bütün bu mekansal formlarla şiirini besleyebilir. Belirleyici olan unsur ise kişinin eşyaya, çevresine ve tabiata karşı duruşu ile hayat felsefesidir. Şair, şiiriyle metafiziksel bir alana doğru da yelken açabilir. Zaman ve mekan ortadan kalkabilir. Kapı eşiğinde bekleyerek zorlamalarda bulunulabilmektedir. Bana göre, \"şiir, kişinin kullandığı dilin sınır kapısıdır.\" Sınır kapılarına şahıslar çok fazla uğramaz. Fertler gümrük kapılarına ayda yılda bir, seyahate giderken ancak yolları düşer. Şiir kişinin kendi ülkesinin sınırları dışına seyahate çıkma teşebbüsüdür. Yüksek zevk ve estetik gerektiren güzel sanatlar için de aynı durum geçerli olabilir. Tiyatro, görsel sanatlar... İnsanoğlunun tarih serüveninde de bu durum pek farklı değildir. Şiire her devirde belirli bir tabaka alaka, iştiyak göstermiştir. Bunun birçok farklı müşahedeleri vardır. Şiir, kendi gerçekliği cihetinde bir tecrübe, duygu ve gözlem sonucu estetik duyarlılığa sahip olan her hangi bir sinede vücut bulabilir. Unutmamak gerekir ki her fert kendi gerçekliğini inşa ve ihya etmektedir. İnsanın anlam ve hakikat yolculuğu farklı şekillerde tezahür eder. Bu müşkül çağda şiire tutunmak ise frene basma uğraşıdır. Biraz yavaşlama, kalbin ritmini yakalama çabasıdır. İlham ise sadece şiir yazmak için değil, şiir sanatını anlamak için de Tanrı'dan bir armağandır. Bu lütuf eşikte bekleyenlere bahşedilebilir. Israrcı olmak gerekir. Şiir çok sübjektif bir sanattır. Toplum, bireyler garipseyebilir, hatta kişilere yabancı gelebilir, hitap etmiyor olabilir. Nitekim edebiyatın tarih sahnesinde ortaya çıkma çabaları olan bazı vakalar mevcuttur. Edebiyat tarihinde bazen büyük yankıları, tesirleri olan topluluklar, hareketler ve gruplar çıkmış lakin ekol olamamışlardır. Örneğin ironik, marjinal, metinler arasılık, protest şiirler bazı dönemlerde ilgi çekici olmuş, iştiyak duyulmuştur, ancak kalıcılık sağlanamamıştır. Gelenek olarak adlandırılan kavram moderne kaynaklık eden ve daha üst perdeye taşıyan besleyici bir membadır. Bireyin en yalnız olduğu anlarda bile kültür çatısı altında bulunan unsurlar kişilere yoldaşlık eder. Lirik yahut epik bir bütünü oluşturan tamamlayıcı parçalardır aslında. İlla ikisinden birini seçmek şiiri besleyen bir yaklaşım değil, aksine kısırlaştıran bir bakış açısı olma ihtimali yüksektir. Yerine göre fenomonolojik yaklaşımlar sergileyerek kişilerin tercihleri minvalinde tutumları gelişir. Aruz vezni, hece ölçüsü nihayetinde birer araç, enstrüman veya serbest şiir kendi iç ahengini, müzikalitesini kurguladığı sürece sorun yok. Hatta bazen formlar sınırlayıcı olabilir. Asıl mesele serbest veya hece şiirde harmoniyi yakalamaktır. Bir bütün, uyum ve ahenk içinde bir akışkanlık olmasıdır. Şiir kişilerin kendi gerçekleri ve deneyimledikleri uğraşlar doğrultusunda estetik bir form kazanabilir. İlham Tanrı'nın bahşettiği bir ihsandır. Makul olan yeni keşifler için sürekli denemektir. Ancak unutmamak gerekir ki kişilerin meşrepleri, uğraş alanları, meslekleri bazen onların bu konularda tercih yapmasına etki etmektedir. Her şairin zaman içerisinde kendine has bir poetikası oluşmaktadır. Bu da ayırıcı bir özellik olarak farklı tarzları benimsemeleri açısından olağandır. İnsanoğlu doğası gereği aslında eleştiriyi sevmez, fakat sadece eleştiri ile gelişebilir. Bu yüzdendir ki tahkir içermeyen edepli ve edebi eleştiriler bir edebiyatçının temel gelişme gıdasıdır. Ancak eleştiri, korkulan, çekinilen yadırganılan bir hale gelmiş ve geliştirilmesi gereken bir kültür olarak karşımızda durmaktadır. Eleştiri kavramı, kelime çağrışımı olarak insanlara olumsuz gibi geliyor. Ancak kabaca ifade edecek olursak, yapılan bir işin daha iyi yapılması için yol gösterici bir işaret fişeği görevi görmektedir. İşlerin daha iyi yapılması için kritik şarttır. Eleştiriyi gerektiği gibi yapabilmek için ciddi poetik ve teknik, hatta ansiklopedik bilgiye sahip olunması gerektiğini de belirtmek isterim. Bununla beraber, salt yergi üzerine eleştiri inşa edilmemelidir. Üslup, adap gözetilmelidir. Sabırla üzerinde çalışılması gereken, geliştirilmesi elzem olan bir husus olduğu açıkça ortadadır. Dergi kelimesi, Eski Türkçe'de \"tir-gi\" sofra manasında geçmektedir. Günlük olmayan belli periyotlarda neşredilen ve bir amaç doğrultusunda seçkin mevzularda nevi metinleri içeren süreli yayın olarak nitelendirdiğimiz mecmualardır. Misal, \"bilim dergisi\", \"edebiyat dergisi.\" Kısaca dergiler belirli bir zümreyi hedef alarak muhatabına seslenilen mecralardır. Sofra bize farklı lezzetler sunar, çeşitlidir ve besleyicidir. Dergiler sadece şiir için değil, bütün disiplinler için taze kan üretme işlevi görmektedir. Bu alanda uğraş veren çoğu sanatkar ilk eserlerini bu mecralarda okuruna sunma imkanı elde eder. Çevremizde yazıyla uğraşan birçok kişiye şu soruyu sormuş olsak: \"Yazı hayatınıza nasıl başladınız ilk edebi ürünlerinizi nerede yayımladınız?\" dergi veya gazeteler aracılığıyla diye cevap vereceklerdir muhtemelen. Edebiyat sanatına katkıları büyüktür. Dergileri aktif olarak okuyorum. Akademik olarak da dergiler ve şahsım özelinde dijital dergiler çalışma alanlarımdan birisidir. Bu açıdan özet babında günümüz itibariyle birçok edebiyat dergisinin dijital çağa ayak uydurduğunu gözlemlemiş ve tespit etmiş bulunmaktayım, ancak gidilecek daha çok yol var gibi duruyor. Bir dergiyi sadece sosyal medya ve dijital platforma taşınmasıyla yetinmeyerek, adeta yeni dijital edebiyat kültürü oluşturmayı hedeflemek gerekmektedir. Hülasa, dergilerin artık gömlek değişim sürecine girdiği söylenebilir. Bu pek iyi bir hak değil, haksızlık olurdu. İyiler sıralanmaz. Hepsi ayrı birer müze, gökyüzünde birer yıldız. Özür kabul edin lütfen. Teşekkür eder, Balkanlardan okurlarınıza, dostlarımıza selamlarımı takdim ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/eflatunun-magarasindan-disari-cikmak-acik-ufuk-k4929.html", "text": "Bizi Eflatun'un mağarasından kim dışarı çıkarabilir? Duvarda gördüklerimizin, gerçek değil, yalnızca gölgelerden ibaret olduğuna, bizi kim inandırabilir? Yol denilen şey nedir ve bizi nereye götürmektedir? Yolcu vardığı yerde mutlu olabilecek midir? Önemli bir soru daha ekleyelim. Yolcunun istekleri aslında kendi istekleri midir? Bu zor sorularla düşünce iklimine girme cesaretinde bulunalım. Öyle ki, bu \"hiper modernite\" çağında, bu sorulara cevap vermek, hayattan bir anlam devşirebilmek ve bu sayede yaşama tutunabilmek bir zorunluluk olmaya devam etmektedir (Özcan, 2016). İnsanın yolu ve yolculuğu kendine has, bol renkli, yolları çeşitli ve gayesi tektir. İnsanın gayesine ve sorduğumuz sorulara insanlık tarihi boyunca cevaplar aranmıştır. Bu sorular felsefe, din, edebiyat vb. bilim dallarında belli metotlarla da halen aranmaya devam etmektedir. Bilim dalındaki bu araştırmalar, şüphesiz bilimin en temel vazifesi olan insana hizmet etmek için yapılmaktadır Varlığın açıklanması ve dünyanın yaratılış amacı, bu sayede insanın amacı hayatı niçin yaşadığımızı ortaya koymaktadır. Ontolojik sorular ve bu sorulara verilen cevaplar insanların yaşam şekillerini yani dinlerini ifade etmektedir. Ben kimim? Nerede yaşıyorum? Neden dünyaya gönderildim? soruları zamansız sorular olmaya son gün gelene kadar devam edecektir. Bu sorular çerçevesinde gelişen kitap; aslında çoğumuzun tanıdığı İbrahim Kalın tarafından yazılmıştır. \"Açık Ufuk\" kitabı, insan yayınlarından 2021 yılında çıkmış bir kitaptır. Kitap, kaynakça ve dizin hariç 6 temel bölümden oluşmaktadır. Kitabın üzerinde durduğu konular; varlığın keşfi, akıl, bilgi, hikmet kelimeleri, hayatın anlamı, kendini bilmek ve kendini bulmak konularında birleşmektedir. Özellikle günümüz çağını hiper modernite olarak tarifleyen Kalın; hayatın anlamını bulmada düşünmenin çileli bir yol olduğunu ifade ederek başlar. Düşünmek sözcüğü tüş-mek kökünden türemektedir. Yani o anlamın içine düşmek ve o anlamda derinleşmek...(Kalın, 2021). Derinleşmek ise bedel ödemeyi çabalamayı beraberinde getirmektedir. Kitap modern zamanlarla, zamansız hakikatlerin insan zihnindeki tasavvurlarını sık sık karşılaştırarak ilerlemektedir. Bilgi güvenliğinin büyük bir sorun olduğu günümüzde, hakikate ulaşmak için çabalamanın gerekli olması, modern insanı ürkütmektedir. Oysa \"Tarihin akışını değiştiren bütün büyük düşünceler, bedel ödenerek ortaya çıkmıştır. Bedelini ödemeye hazır olmadığınız şey, sizin değildir.\" ifadesi düşünmenin ve hakikatlerin gereğini açıkça ortaya koymaktadır (Kalın, 2021). Aynı başlıkta ve kitabın tümünde hakim olan, hayata yüklenen anlam ve bu anlamın insan davranışlarına olan yansıması irdelenir. Modern insan, varlık meselesinde bazı kaçış noktaları oluşturmuştur. Dünyanın varlığında insanı özne olarak konumlandırması, onu yer yer Hümanist bir tavırla insanı tanrılaşma mertebelerine ulaştırmıştır. Öte yandan günümüzde, insan önemsizleştirerek robotlar, kurgusal ve sanal evrenler kutsanarak insan yok edilmektedir. Ayrıca hiper modernitenin günümüz insan değerleri ile bir anlaşmazlığı yoktur. Modernizm; dini değerler, vatan millet sevgisi, ırkçılık, kariyerperestlik, hayvan severlik gibi çeşitli değerlerin hepsini onaylar. Bu değerleri metalaştırarak bir tüketim evresine dahil edecek bir malzeme olarak görür. Bunun yanında insanlara tercih hakkı sunularak, onların değerli hissetmesi sağlanır. Semavi dinlerin -geleneğin de- koruduğu değerler yerine bugün, insanın mutlu olmak için yaptığı seçimlerin meşruiyeti insana özgürlük hissini doyasıya yaşatmaktadır Kitaptaki bu tespit aslında hayatın anlamı nedir? sorusunun hiper modern insan tarafından çok vahim o cevabını verdirmektedir. Hayatın anlamının mutluluk oluşu. Mutluluğun tanımı ise bireyin seçtiği anlık hazlardan bir haz çeşidi olarak sınırlanmaktadır (Karatoprak, 2017). Günümüz dünyasında; bu mutluluk penceresi oldukça zengindir. İçinde alkol, madde bağımlılığı, sex ve pornografi bağımlılığı, dizi-film bağımlılığı, alışveriş tutkusu ve bağımlılığı yine ekleyebileceğimiz; tembellik tutkusu da bu pencerenin en vahim manzaralarından biridir. Bu sayede hiper modern insan günü kurtarır ve düşünmekten kaçar. Çünkü varlığa yüklediği anlamda insana biçilen nihilist cevaplar, insanı yok edecektir. Bu durum bir kaçış kağısı olarak \"Carpe diem!\" tabirini üretmiştir. Bu bakış açısı, bugün halen en önemli hayat felsefesi olarak beyinleri uyuşturmaya devam etmektedir. Oysa insanın sadece neden ve nasıl yaratıldığı cevabını bulmaya ihtiyacı vardır. \"Var olmak ciddi bir iştir. Düşünerek ve hesap vererek var olmak ise daha ciddi bir iştir. Emek ister, dikkat ister, sabır ister\" (Kalın, 2021). Bu kitap ile bu ciddi işin mahiyeti ve manası açıklanmaya çalışılmıştır. İnsan inandığı gibi yaşamaktadır. Bugün insanın inandığı kavramlar, küresel güçlerin hayata yüklediği anlamlar çerçevesinde şekillenmektedir. Bu anlam, insanın davranışlarını belirlemektedir. En temel mesele ve ilk soru neden yaratıldığımız sorusudur. Bu hayatın anlamının ne olduğu şüphesiz tek dünyası olanları rahatsız eden bir anlamdır. Bunun için kendini Allah'ın kaidelerine teslim eden her müslüman, Kur'an'ın cevaplarına muhtaçtır. İnsan neden yaratılmıştır? sorusuna Kur'an'ın cevabı \"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.\" (Erişim: 2022, Diyanet İşleri Bşk, Zariyat, 56). şeklindedir. Yine dünya hayatının tarifi Kur'an'da \" bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!\" (Erişim: 2022, Diyanet İşleri Bşk, Ankebut, 64) ayeti ile açıklanmıştır. Modernizme göre dünya hayatının anlamsız olduğunu kabul etmek ancak aklın uyuşması yahut bu sorudan kaçmak ile aşılabilir. Bu durum, Batı dünyasında da pek çok yazar tarafından ortaya konulmuştur. Örneğin; Tolstoy'un kahramanlarından Levin, en mutlu zamanlarını \"..hayatın anlamı hakkında düşünmediği zamanlar\" olarak tarif eder (Kalın, 2019; Tolstoy, 2019). Bu kronikleşmiş düşünmekden kaçma hali şüphesiz sorumsuzluğu, bencilliği yani ahlaki değerlerin hiçe sayılmasını da beraberinde getirmektedir. Bugünün mutluluk ve başarı tanımında insanın özne oluşu, Allah'ı dünyanın işleyişinden uzaklaştırmaktadır. Modernizme göre insanın çok çalışması, çok başarılı olmasının ve çok kazanmasının ön koşuludur. Çok tüketmesi kendisine bir saygınlık kazandırmakta ve onu benzerlerinden ayırmaktadır. Oysa \"Allah dilediğine rızkı bolca bahşeder, dilediğine de sınırlı ölçüde verir. Fakat inkarcılar, bu gerçeğin farkında olmadıkları için dünya hayatı ile sevinip şımarırlar. Oysa ahiretin sonsuz nimetleri yanında dünya hayatı azıcık, değersiz ve geçici bir geçimlikten ibarettir.\" (Erişim: 2022, Diyanet İşleri Bşk, Rad, 26) ayeti yine bir cevap niteliğindedir. Allah'ın kurallarına teslim olmamış insanlar için çok üzgün olduğumu ve doğruyu bulmalarını, bu sayede bilmenin güzelliği ve konforunda bulunmalarını temenni ederim. Üzgün olduğum asıl husus, bugünkü müslümanların bedbahtlığıdır. Tembelliğin konforu, anlamın da peşine düşmemizi engellemektedir. Verilmiş cevapları okumamak, bugün bizleri akletmekten, bilgi ve hikmetten alıkoymaktadır. Bu durum ise kitabın önemli bir diğer kısmını oluşturmaktadır. Akıl, bilgi, hikmet ve kavramlardan yola çıkılarak insanın kendini bilmesi ve bulması. Kalın, İ. (2021). Açık Ufuk. İstanbul: İnsan. Kalın, İ. (2011). MOLLA SADRA. DOGU'DAN BATl'YA, 1147. KARATOPRAK, H. İ. (2017). DESCARTES VE BACON BAĞLAMINDA MODERN BİLİNCİN EPİSTEMOLOJİK ÇIKMAZI OLARAK RASYONALİZM VE AMPİRİZM. Electronic Turkish Studies, 12(31). İbrahim Kalın'ın eğitim hayatı, ilgi alanları ve İslam düşüncesini merkeze alarak açıkladığı mutluluk, hayatın anlamı, özgürlük, iyilik, kötülük vb. konuları anlattığı videoları izlemek için; https://www.youtube.com/watch?v=poBUMQ5pTFU&list=PLns7Jmm7BK800_o8ih_ryGUd3nf1--LKO ( 12 videoluk)seriyi izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cevaplarini-yolunda-ilerleyerek-veren-k5825.html", "text": "Sinema üzerine en çok kafa yoran ülke İran desek yeri. Devrim sonrası savaş, ambargo, tecrit, şeytanlaştırma gibi zor süreçlerden geçen İran'ın en şaşırtıcı ve beklenmedik yanı kuşkusuz sinemasının inkişafı olur. İran sineması sadece sinematografisi ile değil, çok zor şartlarda karşı konulamaz, görmezden gelinemez bir boyuta gelmesiyle de kendinden bahsettirmeyi sürdürüyor. Entelijansiyanın yanı sıra, ulemanın da büyük çoğunlukla destek verdiği devrim sonrası sinema, devlet himayesinde adeta bir seferberlik ruhuyla sahiplenilir. Bu meyanda Ayetullah Humeyni'nin sinemanın önemini kavrayan söylemleri bir meşruiyet zemini yaratarak ulemanın sinemaya bakışında kırılmaya yol açarken, ulemanın menfi ve müspet eleştirilerinin sinemaya aktarımını sağlamıştır. Sadece sinema/sanat bağlamında değil her konuda devlet himayesi, ulema desteği, milli mücadele gibi sözlerin bazı çevrelerin tüylerini diken diken ettiğini bilmez değilim. Lakin bu destek ve algılayışın doğru yönlendirilmesi ve kullanılmasıyla İran sinemasını şahlandıran neticesine bakıldığında bir durup düşünmek gerekiyor. Bir ulusun savaş, tecrit, ambargoya rağmen ısrar ve sebatla sinema kanalından, üstelik nitelikli yapıtlarla kendini ifade etmesi ve bunu başarması ilgiyi hak ediyor. Elbet bu başarının halen devam eden ve yenileri eklenen çok fazla sapakları da var. Bugün halkın siyasi, ekonomik boyuttaki sorunlardan kaynaklanan buhranını ülkenin devrim yorgunu olmasına bağlayan analizler yapılırken, rejimin toplumsal, bireysel itirazlara yaklaşımındaki baskıcı tonun karşı devrim söylemleri ürettiği yönünde görüşler de mevcut. İran sinemasının bir önemli özelliği de bu sorunları filmlerle işleyebilmesi. İran sinemasının, müslümanların modernizmle sürdürdükleri tartışmalarda ertelenen veya ihmal edilen soruların yüksek sesle sorulduğu bir tartışma ve yeniden kurma zemini durumunda göründüğünü düşünen (Aktaş, 1998, s.9) yazar Cihan Aktaş, 1998 yılında kaleme aldığı \"Şark'ın Şiiri İran Sineması\" adını taşıyan kitabında İran'ın sinema deneyimini ele alırken, sinema etrafında oluşan tartışmaları da irdeler. Kiyarüstemi'nin \"Dostun Evi Nerede?\" filminin bir sahnesini kapak resmi olarak kullanan yazar, 1992 yılından 1997 yılına kadar İran filmlerinin siyah beyaz fotoğraflarının olduğu bir seçkiyle zenginleştirir \"Şark'ın Şiiri İran Sineması\" kitabını. Yazar, sinemayı konu edinen Şark'ın Şiiri İran Sineması kitabını yazmasının nedenini İran'da sinemanın, başka pek çok konuyu açıklayıcı bir yanı olduğunu fark etmesine bağlar. Bu fark ediş etrafında gelişen soruların kitabın düşünsel/entelektüel boyutunu yükselttiği görülüyor. Devrimden kısa bir süre sonra, Batı menşeili bir sanat dalının hem siyaseten sahiplenilmesi hem de halkın teveccühünü kazanması, star değil yönetmen merkezli bir tutum geliştirmesi, dünya pazarında öne çıkması, dini propagandaya yönelmemesi, devlet destekli olduğu halde sinemanın devrim ihracı adına araçsallaştırılmamasına yapılan ısrarlı vurgu yazarı tetiklerken, tüm bunların ardındaki mücadeleyi ve fikri, dini tartışmayı da sahaya inerek ele alır. Yazarı sahaya inmeye iten ise devrim sonrası İran sinemasının gelişimini anlatan kaynakların yetersiz olması. Bir yandan İran filmleri üzerinde yoğunlaşırken, ilgililere yönelttiği sorularla da kavramsal açılımlar elde eder. Aktaş, devrim sonrası İran sinemasının siyaset aracı olarak kullanılamayacağı yönündeki yerleşik kabule rağmen, sinemanın hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadığı ve ülkedeki siyasal değişikliklerden fazlasıyla etkilendiğini müşahede eder. Sinemanın, siyasetçiler tarafından etkilenen değil, ülkenin siyasal gidişatını etkilemeye başlayan bir güç kazandığının 1997'de Hatemi'nin cumhurbaşkanlığı ile sonuçlanan seçimde görüldüğünü, bu seçimin ardından İran sinemasında sansür ve denetim mekanizmaları gibi konularda sorgulamaların hızlandığını belirtir (Aktaş, 1998, s.15). Sinemanın ülkenin siyasal gidişatını etkileme gücü kazanmaya başlaması tespiti kitabın yazıldığı tarihi kesit için doğru görünürken, bugün yine siyasi sebeplerle bunun yerleşik hale gel/e/mediğini görüyoruz. Yerleşik olan ve devrim sonrası İran sinemasının başarısını da açıklayan parametre hangi siyasi görüş iktidara gelirse gelsin biçim ve yöntem değişse de muhteva olarak sinemaya atfedilen önemin kesintisiz bir biçimde devam etmesidir. Yazar, halkın sinemaya olan teveccühünü sinemanın, batıdan yönelen kültürel hücuma karşı İran'ın en renkli ve faal kültürel zeminini oluşturması ve bunun da devrim sonrası dünya ülkelerinden tecrit edilmek istenen İranlılar için dünya ile yeniden ilişki kurmayı sağlaması bakımından en kestirme ve çekici yol olmasıyla açıklar (Aktaş, 1998, s.11). İran sinemasını diğer ülke sinemalarından ayıran bir yanı da sinema etrafında yapılan tartışmaların bazılarının nevi şahsına münhasır olması. Bu tartışmalar kitabın bütününe yayılır. Sinemanın ne'liği, dini, örfi ve hatta siyasi boyutu etrafında sürdürülen tartışmalardan daha az yer kaplar. Ama sinemanın ne olduğu üzerine yapılan tartışmalar yazarın bu kitap için araştırma yaptığı ve yazdığı zamanda halen devam edegelen tartışmalardır. Kitap bu tartışmaları okura sunarken toplumun her kesiminin bir şekilde bu tartışmaların içinde ya da yabancısı olmadığı görülür. Bu tartışmaların kimi zaman handikap, kimi zaman zihin, yol açıcı olması İran sinemasının yönünü belirlemesinde etkili olduğu gözleniyor. Ama ne yöne evrilirse evrilsin, muhalif de olsa kendi kültürünün içinden konuşuyor İran sineması. Yazar \"Sinema, düşünce özgürlüğünden siyasal ve kültürel kurumların yapısına, sansürün ölçülerinden sivil topluma, emri bil maruf nehyi anil münker'den hicaba varıncaya kadar bir dizi kurum ve kavramın tartışılmasının zemini oldu\" derken, devrim sonrası sinemanın kültürel bir kurum olarak telakki edilmesinin İran sinemasında yaşanan dönüşümü ve ardından gelen başarıyı açıkladığını söyler (Aktaş, 1998, s. 300- 301). Sinemanın kültürel bir kurum olarak görülmesi İran sinemasını dönüştürürken, halk ve ulema nezdinde de zihinsel bir dönüşüme kapı araladığı kitap boyunca örneklendirilir. Yazar, devrim öncesi İran sinemasının geçirdiği aşamaları ve devrim akabinde yaşanan dönüşümü önce tarihsel boyutuyla ele alır. Ülke ve toplumun geçirdiği süreçlerin filmlere yansıları üzerinden yapılan bu sinema tarihine yaklaşım metodunun çok isabetli olduğunu söylemeliyiz. Yazar, bu yansıları filmler üzerinden örneklendirirken filmlerin teorik çözümlemelerini yapmaz. Yazarın böyle bir iddiasının olmaması ve araştırmanın yapıldığı dönemin İran sinemasının film dilinin daha yeni yeni kendini gösterdiği bilgisi düşünülünce, kitabın hacmini kat kat aşacak ve zamansal olarak büyük mesai gerektirecek böyle bir çalışmanın ilk ama çok önemli bir nüvesi olarak yaklaşılmalı \"Şark'ın Şiiri İran Sineması\" kitabına. Bu tarihi süreçlerin sinema sektörüne etkileri, mevcut İran sinemasının neşet etmesini sağlayan çalışmalar ve derinlikli, çok boyutlu tartışmalar bilinmeden İran sineması hakkında fikir yürütmek eksikli bir tutum olacaktır. Bu sadece İran sineması değil, başka ülkelerin sineması için de geçerli bir durum. Kanaatim odur ki, bu arka plan bilinmeden yazarın tespit ve analizleri bağlamsal kopukluk ihtiva edeceğinden havada kalacaktır. 1928'den 1944'e kadar bağımsızlık yanlısı Musaddık'ın siyaset dönemi. Özgün bir film örneğinin olmadığı bu dönem film piyasası Batıya, Amerikan ve İngiliz şirketlerine bağlıdır. 1941'den 1960'a kadar olan dönemde nispeten iyi filmler yapılırken, Farsi film açmazı baş gösterir. 1962'den sonra Üçüncü Cephe Sinemacıları denilen çoğu sol görüşlü entelektüel sinemacılar sosyal gerçekçi denilen filmler yapmaya yönelir. Fakat dışarıdan gelen özellikle seks ağırlıklı filmlerin sektöre damga vurması rekabet için bu alana yönelen yerli sinemacıları ortaya çıkarır. Yabancı film sultası ve seks filmlerine kapı açılışı hem halkın sinemadan uzaklaşmasına hem de yerli sinemanın ekonomik ve kültürel gelişimine izin vermez. Buna sansürün kuşatıcılığının nefes aldırmaz hale gelmesi de eklendiğinde sektörün çöküşü kaçınılmaz olur. Devrime kadar olan sürede 1300 kadar film üreten İran sinemasının ancak yüzde üçlük bir kısmı kayda değerdir (Aktaş, 1998, s. 23-24). Devrime kadar olan sürede farsi film ve entelektüel film akımlarının her ikisinin de halka yabancı olduğunu söyleyen İslamcı sinema eleştirmenleri, sistemi sorgulamayan entelektüel sinemacıların halkın milli ve dini değerlerini kolaylıkla sorguladıklarını iddia ederler (Aktaş, 1998, s. 47). Yine de entelektüel sinemacıların ve yapıtlarının devrim sonrası İran sinemasının dönüşümündeki katkıları yadsınamaz. Devrim öncesi sinemasının açmazlarını, çöküşünü ve halkın sinemadan uzaklaşmasının nedenlerini sunan yazar, yeni bir sinema hayalinin kıvılcımlarının görüldüğü devrim sonrası sinemasına uzanır. Devrimden sonra Film ve Sinema Şurası'nın öncülüğünde ilk aşamada araç, hammadde, uzman temini, teknik ve ekonomik problemler çözümlenir. İkinci aşama (1985) uzun vadede kültürel, sanatsal ve nitelikli bir sinemanın gerçekleşmesini sağlayacak çalışmaların başlatılması. Üçüncü aşama teknolojide gelişmenin, estetik tecrübe edinmenin ve kültürel akımları tanımanın amaçlandığı niteliksel gelişme dönemi olarak tarif edilir. Yani özgün bir sinema ortaya koymak ve buna uymak, bir sinema dili oluşturulması gibi (Aktaş, 1998, s.57). 1985'e kadar hasar tespitle geçen ikinci aşama yeni bir sinema hayalinin baş gösterdiği devrim sonrası sinemanın motor gücü olan Farabi Sinema Enstitüsü'nün kurulmasıyla belirgin olarak başlamış olur. Bu ekip, milli sinema altyapısı oluşturulduktan sonra yönetimin rolünün yol gösterme, finansal destek gibi katkılarla sınırlı kalmasını ister. Farabi kurumu tarafından hedeflenen sinemanın niteliksel gelişmesi 1987'den sonra fark edilmeye başlanır. İran filmlerinin uluslararası festivallere katılması da bir çok engelle karşılaşır. Savaş ortamında dahi sinema çalışmaları devam ederken Farabi kurumu ısrarlı bir şekilde festivallere film gönderir. Propaganda filmleriyle karşılaşmayı düşünenleri şaşırtan ise, şiddet ve seksin olmadığı, kadının metalaşmadığı, üstelik devrim sonrası ve savaş şartlarında dar bütçeyle kotarılan ve ödüle hak kazanan bu filmlerin başarısını nasıl adlandırabilecekleri. Fakat Farabi'nin politikaları sonucu İran'ın dışa açılımında öncü olan ve ödüllerle taltif edilen festivallik filmler, ticari başarı sağlayamadıkları, haddinden çok festivallik film yapıldığı, halkın bu filmlere yeterince ilgi göstermediği ve bunun İran sineması için tehlike kaynağı olduğu gibi itirazlarla karşılaşır. Ama en derin ve bugüne de uzanan itiraz bu filmlerin gizli ajandaları olduğu yönünde olur. Yönetmen Tehmine Milani \"Batı'da bize gerici veya rejimin adamı damgasını vuruyorlar, İran içinde ise garpzede!\" (Aktaş, 1998, s. 169) diyerek yaşadıkları tutarsızlığı dile getirir. Yeni bir sinema arayışının çetin mücadelesine başlı başına bir mevzu olarak sinemada kadın konusu eklenir. Bir süredir örtünme zorunluluğuna karşı protestoların yarattığı kargaşa ile gündeme gelen İran'da bir vakitler Hicapla Mücadele Kanunu (1936) çerçevesince kamuya örtüyle çıkmak yasaktı. İki uç arasında salınan İran'ın en görünür olduğu alan olan kadın mevzusu farklı nedenlerle devrim öncesi olduğu gibi devrim sonrası sinemanın da tartışma konularından biri hatta başlıcası olagelmiştir. Yazar Sinema ve Kadın konusuna dair tartışmaları uzun bir bölüm halinde işlerken, devrim sonrası sinemanın kadını kamusal alana dahil edişi ama öte yandan bu dahil ediş etrafında yapılan tartışma ve ortaya çıkan kısıtların sinemanın kadın mevzusundaki handikabını da ortaya koyduğunu belirtir (Aktaş, 1998, s.205). Aktaş, İran sinemasının devrimden sonra gösterdiği başarıya cevap arayarak başladığı kitabına bu sinemanın din ile olan ilişkisini irdeleyerek devam eder. Sinemanın bir tebliğ aracı olarak kullanılabileceği şeklindeki politik istek dini sinema şeklinde bir ayrımı getirirken, ortaya çıkan şekilci filmler 1997 yılına gelindiğinde sektörü tıkanmaya götürür. Sinemada kadın mevzusu gibi dini sinema hususunda da yoğun ve oldukça verimli tartışmalar yapılır. Bu tartışmalar bitmez ama baskın eğilim İran şartlarında yapılan bir filmin velev ki yönetmeni gayrimüslim olsun din dışı veya din karşıtı olamayacağı yönündedir (Aktaş, 1998, s. 303). İran sineması de facto olarak, filmlerde seks ve şiddet sahnelerinin olmaması gibi, doğrudan ya da dolaylı olarak Peygamberleri, imamları, Velayet-i Fakihi, İslami Şura Meclisini ya da müçtehitleri aşağılamanın ve İslamiyet ya da diğer dinlerde kutsal sayılan değerlere küfredilmemesi gibi kuralları içerir. Ayrıca ticari gayeyle yapılan ucuza getirilmiş kalitesiz ve sanatsal değeri olmayan filmler, izleyicinin beğenisini olumsuz etkilediği gerekçesiyle yasak kapsamına alınır. Bu kuralların bazı entelektüel sinemacıları sembolik anlatımlara yönelttiği söylenirken, tersini de iddia edenler çıkar. Yazar, İran sinemasının arka planındaki kadim geleneklerin sinemadaki etkileşimine de değinir. İran'da sinema alanında yaşanan coşkunun kökenlerine bakarken, köklü bir dini nümayiş sayılan taziyenin sinemaya temel oluşturduğundan bahseden araştırmacıların görüşlerini aktarır. Yazar, \"taziye, bir oyun geleneği olarak sinemaya bir zemin hazırlamış olsa bile, sinema taziyenin bir devamı olarak görülemez\" (Aktaş, 1998, s.292) derken doğru bir yerden bakar. Burada ilham vermesi gereken unsur, sinema özelinde söyleyecek olursak kadim mirasın sunduğu zeminden, literatürden istifade etmenin zenginleştirici yönüdür. \"Merkez Sinemacıları\" diye anılan ve devrim öncesi faaliyetlerini Farabi'nin katkısıyla devrim sonrasında da sürdüren ekolün en önemli aktörü olan merhum Abbas Kiyarüstemi , İran'ın günümüzde dört şey ihraç ettiğini söylemiştir: Halı, fıstık, petrol ve sinema... İran sinemasının köklerini İran kültüründe aramak gerektiğini düşünen Kiyarüstemi'ye göre, bu sinemanın imtiyazlarından biri, şairane özelliğidir; hayata şairane bakışıdır (Aktaş, 1998, s.187). İran sineması, İran şiirinin bir devamı gibi de görülüyor. İran sinemacıları bu sinemanın ürünlerinin Batı'da, Şark şiirinin devamı olarak beğeni topladığını düşünüyorlar. Doğuşundan itibaren sinema daha kadim sanatlara nispet edilmiş ve devamı gibi tarif edilmiştir. Sinema yeni bir medyum olması hasebiyle bir gelenek birikimi taşımıyor. Sanatlar içinde sinema en çok şiir sanatına yakın görünse de tıpkı taziye gibi bir devam ya da nispet odağı değil, beslendiği kaynak olabilir. Ayrıca sinemanın teknoloji ile yapısal ilişikliğinin ereksel ilişikliği de kapsar hale gelmesiyle sinemanın dijitalleşme yolunda hızla ilerlemesi bu nispetsizliği derinleştirirken bambaşka soru/n/ları önümüze getiriyor. O yüzden sinema sadece kendine atıf yaparak ilerliyor. Sonuç olarak İran sinemasının halen devam eden ve edecek gözüken sorunları, tartışmaları, mücadeleleri olacağı su götürmez bir gerçek. Yazar Cihan Aktaş \"Şark'ın Şiiri İran Sineması\" kitabında İran sinemasının dönüşümünü tarihi ve sosyo-politik boyutuyla ele alarak yaptığı analizlerle bu alanda bir açığı kapattığı söylenebilir. Aktaş, İran Sineması ile ilgili sorularının tam cevaplandırılamadığını söylerken, İran sineması hakkında konuşanların da bazı sorularına henüz cevap alamadığını ve aslında İran sinemasının, cevaplarını yolunda ilerleyerek verdiğini söyler (Aktaş, 1998, s.15). Yazardan okur olarak İran sinemasının bugününe projeksiyon tutan bir kitap beklediğimizi de şuraya iliştirelim. Aktaş, C. (1998). Şark'ın Şiiri İran Sineması İstanbul: Nehir Yayınları.,"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/arapca-kitap-ve-kultur-gunleri-basladi-k3760.html", "text": "Ana teması, \"İlim Membaı Maveraünnehir\" olarak belirlenen \"5. Uluslararası Türkiye Arapça Kitap ve Kültür Günleri\" başladı. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen etkinliğin açılış programı Kuran-ı Kerim tilavetiyle başladı. AK Parti Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay açılışta yaptığı konuşmada, \"Amellerin hayırlısı devamlı olanıdır. Süreklilik oluştuğu zaman artık bir gelenekten bahsetme hakkı da elde etmiş oluyoruz. Bu etkinliği 5 defa yapabilmiş olmak Allah'ın izniyle bundan sonra nice yıllar daha yapılacağının işaretidir.\" dedi. İbn Haldun'un görüşlerine değinen Aktay, asırlarca bütün dünyaya nizam veren fikri ve ahlaki bir medeniyetin dahi çöküş sürecine girebileceğini ifade ederek, \"Davanızı unutup kendi derdinize düşerseniz Allah da sizi savar ve sizin yerinize iyiliği emretmekten kötülüğü savmaktan çekinmeyen birilerini getirir.\" diye konuştu. - \"Her yıl yüzlerce kitap Türkçe'den Arapça'ya çevriliyor\" Kitap fuarları ve çeviriler sayesinde Türkçe'den Arapça'ya aktarılan düşüncelerin de etkisini arttırdığını dile getiren Aktay, \"Her yıl yüzlerce kitap Türkçe'den Arapça'ya çevriliyor. Bir kısmı da bana nasip oldu. Düşüncenin bir toprağa bağlanması caiz değildir. Çünkü düşüncenin gezgin ve göçebe olması tabiatına en uygun olanıdır.\" ifadelerini kullandı. Aktay, kültür alanında Arap dünyasından istifade etmenin verimli sonuçlar getireceğini belirterek, etkinliği hayata geçirenlere ve katkıda bulunanlara teşekkür etti. - \"Arap dünyasıyla kültür köprüleri kurmayı amaçlıyoruz\" TYB İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı, 7 gün sürecek programla Türkiye ile Arap dünyası arasındaki kalın duvarları eritmeyi ve kültür köprüleri kurmayı amaçladıklarını söyledi. Kültür günlerinin her yıl bereketlenerek kurumsallaştığını anlatan Bıyıklı, geleceğe dair umutlarının da giderek arttığını bildirdi. TYB İstanbul şubesinin faaliyetlerine değinen Bıyıklı, \"TYB olarak bundan sonraki faaliyet alanlarımız içerisinde farklı ülkelerin aydınlarıyla ve yazarlarıyla buluşmayı kendimize hedef olarak koyduk. Medeniyetin 3 ayağı ilim, fikir ve güzel sanatlardır, bunlar ihmal edildiğinde başka medeniyetlerin esiri olunur. Arapça bizim için herhangi bir dil değil, herhangi bir milletin değil, bir medeniyetin dilidir yani ana kaynağımızdır.\" şeklinde konuştu. - \"Kültürle kitabın birleşmesi her zaman için çok anlamlı\" İstanbul Milli Eğitim Müdürü Levent Yazıcı ise sürecin içerisinde bulunmaya gayret ettiğini belirterek, \"Kültürle kitabın birleşmesi her zaman için çok anlamlı. Zaten birbirinden ayrılmaması gereken iki temel unsur. O nedenle kitap ve kültür bir araya geldiği zaman mutlaka çok büyük faydalar çıkması beklenir.\" değerlendirmesini yaptı. AK Parti İstanbul Milletvekili Hasan Turan da programın Türkiye'den ve Arap dünyasından münevver ve mütefekkirlerin buluşmasına vesile olduğunu söylerken, AK Parti İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı ise bu yöndeki çalışmaları çok faydalı bulduğunu ifade etti. Daha sonra TYB İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı; AK Parti Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay ve İstanbul Milli Eğitim Müdürü Levent Yazıcı'ya portre resimlerinin yer aldığı tabloları hediye etti. - Arapça Kitap ve Kültür Günleri Bu yıl beşincisi düzenlenen \"Uluslararası Türkiye Arapça Kitap ve Kültür Günleri\", 12 Kasım'a kadar çeşitli etkinliklerle devam edecek. \"İslam dünyasından alimler ve akademisyenlerle geleneğimizin izinde çevrimiçi buluşuyoruz!\" sloganıyla gerçekleştirilen ve ana teması, \"İlim Membaı Maveraünnehir\" olarak belirlenen program, çevrimiçi olarak takip edilebilecek. İslam dünyasının dört bir yanından ilim adamları ve akademisyenlerin katılacağı seminer, konferans ve paneller sosyal medyadan ve \"www.arapcakitapgunleri.com\" üzerinden canlı yayınlanacak. Anadolu Ajansı kaynaklı bu haber için bir alıntı kaynağı malesef bulunamamıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/edebiyat-ve-patates-kabuklu-turta-k4008.html", "text": "İnsanları en çok ne bir araya getirir? sorusuyla bir anket yapılsa çok çeşitli yanıt alınır. Yanıtlar arasında yüksek ihtimalle ilk sıralarda yemek cevabı olacaktır. Peki, diğer yanıtlar arasında yazı yer alabilir mi? Alabilir diyorsanız, kitaplara ve edebiyata da ilgi duyuyorsanız, garip ismine rağmen Edebiyat ve Patates Kabuklu Turta Derneği isimli filmi izlemelisiniz. Film, Mary Ann Shaffer ve Annie Barrows'un yazdığı The Guernsey Literary and Potato Peel Pie Society isimli kitabın uyarlamasıdır. Yönetmenliğini Mike Newell'ın üstlendiği yapımın oyuncu kadrosunda ise Lily James, Michiel Huisman, Jessica Brown Findlay, Tom Courtenay, Matthew Goode yer almaktadır. Film, 1941 yılında II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın işgal ettiği İngiltere'nin Guernsey Adası'nda açlığın ve yokluğun hüküm sürdüğü günlerden birinin gecesinde bir grup arkadaşın sokağa çıkma yasağı uygulandığı saatlerde Nazi askerlerine yakalandığı sahne ile başlamaktadır. Grup üyeleri dışarıda bulunma sebeplerini, adını o anda ayaküstü uydurdukları bir kitap kulübünün toplantısından dönüyor olmaları şeklinde izah ederler. Çünkü açıklanan kurallara göre herhangi bir derneğe üye olanlar sokağa çıkma yasağından muaftır. Grubun en yaşlı üyesi ve adanın posta görevlisi Eben Ramsey 'in kendi yaptığı patates turtasından esinlenerek o dakikada uydurduğu dernek adı: Edebiyat ve Patates Kabuklu Turta Derneği olur. Böylece bir gece vakti, ansızın, korku tohumlarıyla da olsa bir edebiyat derneği fidanı dikilmiş olur. Ertesi gün derneğe resmiyet kazandırmak gerektiğinden tescil işlemleri yaptırılır. Akabindeyse düzenli olarak toplanarak kitap okumaları ve değerlendirmeleri yapmaya başlanır. Cennet gibi manzarası, büyüleyici doğası ve deniziyle, savaşın yokluğu beraberinde getirdiği adada; haşlanmış patatesin üzerine kabuklarıyla kafes şekli verilerek turta görüntüsü kazandırılmaya çalışılmasından esinlenilerek adlandırılan bu dernek, birbirleriyle ortak geçmişe sahip olsa da belli bir mesafe dahilinde temasta olan insanların bir araya gelmesine ve bir aile gibi hissetmelerine sebep olur. Filmin tüm akışı derneğin etkin üyesi Elisabeth Mc Kenna etrafında dönmektedir. Onun insanların kalbindeki yeri, anıları ve Nazi askerleri tarafından götürülüşünden sonra umutla geri dönmesinin beklenmesi ve arkasında bıraktığı küçük sarışın kız çocuğu odaktadır. Ancak Londra'da bir kadın yaşamaktadır adı: Juliet Ashton dir. II. Dünya Savaşı bittikten sonra, savaş esnasında yaşananları konu alan bir kitap yazma amacında olan yazar Juliet bu dernekten haberdar olur. Çünkü derneğin üyesi Dawsey Adams ona bir mektup yazmıştır. Juliet mektupta yazanlardan etkilenir. Dernek üyelerini ve Guernsey Adası'nı merak eder. Yeni kitabı için katkı sağlayacağı düşüncesiyle adaya gitmeye karar verir. Ancak işler beklediği gitmez. Savaş yıllarında ve o yılları takip eden yıllarda anlatılacak hikayeler, dramlar, trajediler yaşanır. Hem savaş esnasında hem de sonrasında insanalar bezgindir. Yaşamak onlar için katlanılmaz noktaya ulaşır. Filmde bu şartların yaşandığı bir dönemde insanların bir araya gelerek kitaplar okuyup edebiyat konuşması çok sıra dışı ve değerli bir şeydir. Elbette ki bir yazar olarak Juliet bundan etkilenmiştir. Onu o küçük adaya götüren sebebin gücü yani yazının gücüdür. Yokluktan ve olanaksızlıklardan dolayı Eben Ramsey'in Aman canım, bana ne! demeden turta özlemini tek malzemesi olan patatesle dindirmeye çabalaması savaş zamanlarının çaresizliğini gözler önüne sererken benzer durumların savaşın olduğu tüm coğrafyalarda yaşandığına dikkat çekmektedir. Tıpı Kurtuluş Savaşı'nda ülkemizde şeker bulunmadığından ikame olarak üzüm tüketilmesi gibi. Ana fikri, edebiyatın ve kitapların insanları birleştirme özelliğine sahip olması olan filmde diğer bir birleştirici faktör olan yemek yemenin de etkisi ele alınmaktadır. Kitap, edebiyat ve yemeğin yanı sıra; savaş, yokluk, sevgi, gizlenen sırlar, çekilen acılar ve aşk filmde ele alınan diğer temalardır. Filmde en çok dikkate mazhar olan husus ise savaş esansında işgalleri altındaki bir ülkede Nazilerin kültürel çalışmalara nasıl olup da izin verdiğidir. Tematik konularda müteşekkil vakıf, dernek gibi sivil toplum kuruluşlarının her türlüsüne hak ettiği önemin verilmediği günümüzle karşılaştırınca bu uygulamanın arkasındaki mantaliteyi merak etmemek elde değil. Bir an için, aldığı bir okuyucu mektubundan etkilenerek adaya giden yazarın bu gün yaşadığı hayal edilse sosyal medya çıktı mertlik bozuldu durumunu yaşadığımız şu günlerde geçmişin önemli kavramların içinin boşalması nedeniyle yazar bu gün o adaya gider miydi? Muhtemelen hayır. Öncelikle şu noktada mutabık kalmak lazım; günümüzde mektup yazma diye bir fiil kalmadığından okuyucudan yazara mektup değil mail gelirdi. Yazar da maili okuduktan sonra önce derneği, sonra bulunduğu adayı en son da kendisine mail yazan kişiyi arama motorlarında veya sosyal medyada aratır ve fikir sahibi olmayı denerdi. Akabindeki gelişmelerde adaya bizzat gider miydi, bu seçenek çok göreceli. İsmi ucuz bir komedi filmini çağrıştırsa da esas olan yapımın seviyeli bir edebiyat uyarlaması olduğudur. Kitaplar aracılığıyla kurulan bağın, getirdiği dostluğun, sevginin, paylaşımın ele alındığı film bittiğinde neden daha önce izlenmediğine hayıflanılırken kitabını okuma isteği duyulabilir. Akılda karmaşaya sebep olmayan, Vay be, ne film yapmışlar ama! naraları attırmayan ancak düşünceye sevk ederken ardında huzuru miras bırakan türde bir filmdir Edebiyat ve Patates Kabuklu Turta Derneği."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/anne-olunca-anlasilan-seylere-dair-bir-kitap-k4993.html", "text": "Damdan düşenin halini damdan düşen, hastanın halini hekimin değil çekenin bildiği malum. Bazı haller yaşanmadan bilinemiyor. Elbette bizim kadim kültürümüz hemhal olmayı, başkalarının derdiyle dertlenmeyi önemser. Modern toplumların empati diye feryatları da bundandır. Fakat ne kadar anladığımızı, empati kurduğumuzu iddia edersek edelim bir yere kadardır inanın insanı anlaması. Büyüyünce anlarsın, anne olunca anlarsın, evlenince anlarsın, şurada yaşarsan anlarsın, bu işte çalışırsan anlarsın cümlelerindeki koşullar uzayıp giderken bakarız ki anne olmuşuz, baba olmuşuz, büyümüşüz ve daha iyi anlamışız. Yapmam dediklerimizi yaparken bulmuşuz kendimizi, yaparım dediklerimize zaman bulamamışız. Klinik Psikolog Merve Özen Dursun da anne olup anlayanlardan anneliği. Mesleği gereği insanları dinleyen, pek çok vaka ile karşılaşan yazar elbette anne olmadan evvel de farkındadır anneliğin temel sorunlarının. Fakat yaşayarak hem tecrübelerin getirdiği öğretilerle hem de doğal ortamda gözlemleme avantajını kullanarak bebeklik ve çocukluk döneminde annelerin sıklıkla yaptığı hataları, en çok karşılaştıkları sorunları, bu sorunlar karşısında yapılması gerekenleri anlatmış. Velhasıl Anne Olunca Anladım adlı eserinde anne olunca anlaşılan şeylere dair yazmış Merve Özen Dursun. Eseri incelemeye geçmeden evvel okuduktan sonra bende hissettirdiklerinden biraz bahsetmek istiyorum. Bir anne olarak böyle bir kitabı okumak çok kolaydı. Kendime ayna tutmuş gibi hissettim. Her annenin yaşadığı benzer tecrübelere satırlarda rastladıkça ferahladım. Herkesin annelik serüveni ne kadar da benziyor dedim. Fakat bir yandan da şunu düşündüm. Eseri hep anneler ya da anne adayları mı okuyacak acaba? Kitapta evet en çok annelerin yaşadıkları tecrübe ve zorluklara değiniliyor. Fakat daha önemlisi bu süreçte annenin hemen yanındaki babalar, dedeler, amcalar... Yani kadına destek olacak diğer kişiler okumasın mı? Kitapta Merve Özen Dursun sıklıkla onların da bu süreçte neler yapması yahut neler yapmaması gerektiğine yer vermiş. O nedenle hemen yazımın başında belirtme ihtiyacı duyuyorum ki kitabı bence babalar, baba olunca anlayanlar, dedeler, dayılar da okumalı. O nedenle çok çarpıcı olan kitap isminin yanıltıcı olduğunu belirtmekte fayda var. Kitabın içeriğine geçmeden evvel bir de kapak tasarımından bahsetmek istiyorum. Kapakta beyaz fon üstünde anne ve çocuk var. Anne de çocuk da pembe. Yine kitabın içinde seçilen görsellerde de benzer durumla karşılaşıyoruz. Kız çocuk ve anne fotoğrafları ağırlıkta. Yazarımız bir kız annesi olduğundan belki kendisini ve kızını sembolize etsin diye düşünmüş olabilir. Yine de sadece kız çocuk anneleri için değil erkek çocuk annelerinin de dikkatini çekecek bir renk mi seçilseydi diye düşündüm. İşin en önemli kısmına yani eserin içeriğine geçelim lafı dolandırmadan. Merve Özen Dursun kitabını üç ana bölüme ayırmış ve onları da kendi içinde kısa kısa sınıflandırmış. Birkaç sayfadan oluşan ve çarpıcı başlıklarıyla dikkat çeken küçük kısımlar hem okurken kolaylık sağlıyor hem de birbiriyle çok bağlantılı olmadığından okura istediği yerden okuma imkanı sunuyor. Kitabın başından sonuna iki kişiyle birlikte yürüyor okur. Bir anda sıcak, doğal bir anne üslubu, bir yanda da bizi iyi anlayan profesyonel bir psikolog üslubu. Üç bölümün ilkinde hem anne hem psikolog kimliği ile ikincide sadece anne olarak, son bölümde ise sadece psikolog olarak anlatımını oluşturmuş yazarımız. Anne Olunca başlığında topladığı bu ilk bölüm yazarın kızıyla olan anılarını, tecrübelerini, ona dair gözlemlerini içeriyor. Bu gözlemleri aktardıktan sonra da psikolog olarak genel yargılar, zor durumlar karşısında yapılması gerekenleri sırayla izah ediyor. Bu madde madde aktarılan bölümleri sayfalarda daha dikkat çekici olması bakımından çerçeve çizilerek aktarılmış. Kitabı elinize alıp sayfalarını karıştırdığınızda hemen bu çerçeveli maddeler ilgi çekici oluyor. Bence okurun kitaba dair ilk izlenimlerinde bu bölümler etkili olacaktır. Kendi anne kız ilişkilerini, ailesini aktarırken yazar, zaman zaman öz eleştirilerde bulunuyor. Genellikle anne gözüyle baktığı sorunlara çözüm önerileri getirirken psikolog kimliğini kullanıyor. Bu noktalarda benim dikkatimi çeken yazarın soru cümlelerini durum tespitlerinde ve çoğunlukla çıkarımda bulunmadan evvel sıklıkla kullanması oldu. Mesela; \"Siz de kendinizi yorgun ve tükenmiş hissediyorsanız neler yapabilirsiniz?\", \"Bebeğinizin/çocuğunuzun ağlamalarını duymanın size zor geldiği anlarda ne yapabilirsiniz?\", \"Kendinize zaman ayırmak için neleri farklı yapabilirsiniz? gibi soruları okura yöneltip önerileri art arda sıralıyor. Kızıma Mektuplar başlığıyla yazarın adlandırdığı ikinci bölüm Merve Özen Dursun'un kızına yazdığı altı mektuptan oluşuyor. Bu bölüm oldukça kişisel anlatımlar içeren duygusal bir anne sesiyle yazılmış. Yazar burada psikolog yönüyle değil sadece anne kimliği ile günlük, mektup türünde kızına seslenen yazılar kaleme almış. İlk bölüm okuru gerek verilen bilgiler bakımından gerek psikolojik manada kendini yalnız hissetmeme durumu açısından oldukça tatmin ediciydi. Bu ilk bölümün ardından yazılan kısa mektuplar okuru boşluğa düşürmüş olabilir. Bu bölüme gerek var mıydı, bilemedim. \"Hayatın seni ne kadar yorduğunu biliyorum ve senin kendini ne kadar tükenmiş hissettiğini... Umudunun tükenmeye başladığını, geriye dönüp bir şeyleri değiştirmek istediğini ama geriye dönemediğin her an, değiştiremediklerine sahip çıkışını anlayabiliyorum. Bu giriş, yazarın hem anne olunca anneleri anlamasından hem de mesleği gereği empati kurma becerisinin sonucu. Oldukça içten ve pek çok okuru içine çeken cümleler. Bu bölümde kadın hikayelerini yine bir kadın yazardan dinlemenin verdiği hüzün çöküyor okurun içine. Yazarın çalışma hayatında karşılaştığı kadın danışanların hikayeleri, gördüğü vakalar, toplumda hepimizin bildiği ama belki fark etmediği pek çok sıkıntıyı okurla paylaşmış Merve Özen Dursun. Bu hikayeleri anlatırken kendi yorumunu hatta yorumunu demek doğru olmaz kendi hislerini de içtenlikle yazmış. Bu samimi tutum yazarla okur arasındaki mesafeyi kaldırmış. Merve Özen Dursun'un bu bölümde anlattığı olayları çok detaylandırmaması, kısa birkaç sayfalık hatta bazıları birkaç paragraflık notlar gibi aktarması bir yönüyle iyi bir yönüyle de eleştiriye açık bir durum. Son yıllarda psikolojiye olan ilginin arttığı aşikar. Popüler kültürle birlikte sıklıkla psikologların anılarını yazmaları hatta senaryolaştırmaları insanların bu tür vakalara ilgisini yöneltiyor. Bu nedenle daha detaylı, uzunca bir anlatım tercih etmemesi bu furyaya dahil olmaması bakımından bence önemli. Fakat öyle trajik vakaları bir iki paragrafla anlatmak okurun olayları anlamasını da zorlaştırabiliyor. Belki danışan gizliliği gibi başka sebeplerden bu kadar yüzeysel anlatılmıştır bilemiyorum. Daha uzun, daha detaylı anlatılsaydı sadece bu bölümden bir kitap çıkabilirdi diye de içimden geçirmedim değil. Bölüm bölüm değerlendirmeye çalıştığım Anne Olunca Anladım'a dair genel birkaç tespitle sonlandıracağım yazımı. Esere yazarın ilk kitabı ve mesleğinin edebiyat olmaması bakımından yaklaşınca bazı kusurlar görmezden gelinebilir. Fakat beni rahatsız eden kitapta emojilerin noktalama yerine ara ara kullanılması. Sosyal medyada zaten emoji istilasına uğrarken kitaplarda gülen yüzlere, kalplere rastlamak yerine noktalama işaretlerinin kullanılmasını tercih ederim. Kitapta ilk bölümün özellikle yeni anne olanlara, henüz yolun başında panikleyenlere, daha çok endişe duyanlara, kendini çaresiz ve yalnız hissedenlere iyi bir kılavuz olduğunu düşünüyorum. Hatta bana kalırsa yazarın kızı büyüyüp okula başladığında ve sonra ergenlik dönemine girdiğinde bu kitabın devamı da olmalı. Ergenlikte ve okul döneminde bir anneyi neler bekler kendi tecrübeleri ve mesleki bilgileriyle aktarması ne güzel olurdu. Anlatımı temiz, sade, içten Merve Özen Dursun'un. Hatta son bölümde yer yer şiirsel üslubu var yazarın. Kitabın görsellerle desteklenmesi, yazarın annelere önerilerinin çerçevelenerek verilmesi yine okura kolaylık sağlayan olumlu yanlardan. Okurken evet, öyle oluyor, haklı, tam da böyledir diye sıklıkla geçirdim içimden. Yaşananları gözlemleme yeteneği, annelerin ve genel manada kadınların ağır sorumluluklarını hissetmesi ve bunlara getirdiği sade çözümlerle Merve Özen Dursun bana kendimi iyi hissettirdi. Taze annelerin ya da anne adaylarının okuması da endişelerini hafifletecektir diye düşünüyorum. Bir anne olarak kitabı ben de okumak istiyorum. Güzel yazınız için çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yeni-kitap-soylesisi-huseyin-hakan-k5830.html", "text": "Doğrusu, yaptığım şeyin bir rutin olup olmadığı üzerine düşünmemiştim bu yüzden doğrudan \"Evet, bir rutinim var.\" veya \"Hayır, herhangi bir rutinim yok.\" demek istemiyorum. Düşününce, yazarken sıkça tekrarladığım şeyin neyden kaynaklandığını daha iyi anlayabiliyorum. Konunun biraz da yazma eylemine yüklediğimiz anlamla ilgisi var. Örneklerini verdiğiniz Hemingway, Balzac, Milton gibi Elwyn B. White, Murakami, Hosseini, Vonegut, Jacobs gibi isimleri de hatırladım, onların da rutinleri var. Murakami tekrara inanır mesela. Çalışmaya ara verince koşmak, yüzmek onun için sıradanlaşmıştır. Ya da Vonnegut, ara verince şınav çeker, Jacobs koşu bandında yürürken yazar. İlginç gelebiliyor ama bunlar temelde yazarların yazma eylemine yüklediği anlamla yakından ilişkili. Ve elbette hala üzerinde uzlaşamadığımız \"ilham\" meselesiyle. Her yazar için yazmanın anlamı başkadır. Tabi bunu söylerken her eylemin kendisine özgü bir doğrusu var gibi bir önermeyi savunmuyorum, bu yazıyı ciddiye almamak demek olur. Genel bir izahla, Doğu'da Sadi ya da Firdevsi için yazmak özelde başka kollardan akar ama sonuçta Doğu için yazmak eylemi aynı yere birikir. Ya da Batı için Woolf'ta ve Borges'te yazmak başka anlamlar taşısa da sonuçta aynı yere birikir. Bana gelince, bir şeyi yazmaya karar verdiğimde kitapların arasına girer, yazmadan önce gözden geçirmem gereken ilgili notları okumak için onlarca kitabı masaya yığarım. Pasajları yeniden okur, aldığım notları dikkatle tarar, yazdıklarımı okurum. Bazen günlerce okur, birkaç saatte yazarım. Bunun bir rutin olup olmadığına emin değilim derken bunu kast ediyordum: yaptığım şeyi sırf yazabilmek için değil, doğru şeyleri yazabilmek için yaptığımı düşünüyorum. İlhamla ilgisini de bu yüzden kurdum. Oturup bir şeyler yazmayı beklemek, doğru zamanı ve koşulları bekleyip yazmak için itici güç aramak beni de en az Marksistler kadar üzer. Biliyorsunuz, onlar tarihin seyrini değiştirmekten yanalar, oturmak haz edecekleri bir şey değil. Ben de gözlemden, gözü dört açmaktan, sıkı bir okur olmaktan ve yazmam gerektiğinde oturup yazmaktan yanayım. Bunun için de yazmaya başlamadan hemen önce ilgili ne kadar kitap varsa indirip günlerce süren bir yeniden-okumaya girişirim. Durduğum yeri belirginleştirmek, aldığım mesafeyi veya düşünceye dair yeni izlenimlerimi saptamak için. Yazacaklarımın bir hikayesi olsun için. Okura kur yaparken metinle yapabilmek için. Bu sürece bir rutin dememiz gerekirse evet, böyle bir rutinim var. Bir makale üzerinde çalışırken 1825'te yazılmış bir eseri taramam gerekti. Satirleri tararken, Romalı bir şair olan Horatius'un hicivlerinden bir dizeye denk geldim. Tabi farklı okumalarımda sıkça aynı cümleyle karşılaşıyordum fakat kaynağından okumak heyecan vericiydi. Şey diyordu, \"Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.\" Yani niye gülüyorsun? İsmini değiştir, anlatılan senin hikayendir. Yazarken bu ifadeyi, özellikle de \"Anlatılan senin hikayendir\" ifadesini aklımdan çıkarmıyorum. İlk soruda kısmen değindiğim gibi, yazmaya yüklenen anlam her yazar için başka, fakat coğrafyalar için ortaktır. Dolayısıyla yüklenen tekil anlamların çok da büyütülmemesi gerektiğini, illa büyütülecekse yazıya yüklenen ortalama değerin büyütülmesi gerektiğinde yanayım. Bakıyorsunuz, yazı dediğimiz şey bugün romantikleştirdiğimiz metadan çok daha fazlası. Suhuflar indirilmiş, çivilerle tabletlere, taşlara, duvarlara kazınmış; resimlere, imgelere işlenmiş, harflere indirgenip ortak bir iletişim aracı olarak işte bugünkü haline kadar uzunca bir yoldan gelmiş silsileden bahsediyoruz. Dolayısıyla kimisi acıdan, kimisi coşkunluktan, kimisi varsıllıktan, kimisi yoksulluktan yazmış. Bunlar değişir ve hangi yazarın ne için yazdığı bizim için bilgi bazında değerlidir, sonucu mühürlemek için asla değil. Yazı, hepimizi birilerimizin ağzından anlatacağı hikayenin kendisidir. Benzer şekilde, birilerimizin hikayesi de hepimiz tarafından bir şekilde yaşanıyor nasılsa. Benim için yazmak inanılmaz bir huzursuzluk. Başkasına anlatmayı beceremeyen, bir derdi olduğunda sır gibi içine sinen, ortalardan kaybolan bir karakterim var. Yapım bu. İçerideki inanılmaz huzursuzlukları sansürleyerek, başka hayatlarla ortak noktasını bularak, bir şekilde içimden atmak zorunda olduğumu bilerek yazıyorum. Aslında tekil deneyimlerimi kavramlar ve cümleler sayesinde genelleştirip onu aynı cemiyetin üyesi olmak isteyenlere sunuyorum. Durum bu. Son yayımlanan öyküde anlattığım gibi, \"Kuyu Ben\" Hangimiz değiliz ki? Yazarken aynı kuyuya eğilip geçmişin biriken çöplerini koklamam istendiğinde içeriye eğiliyorum, kokluyorum ve yukarıya seslenip \"Evet, en az sizinkiler kadar kokuyor.\" diyorum. Bu da bizi bir araya getiriyor. Bu yüzden yazıyorum. Henüz bu denli içeride değilken, biraz daha dışarıda, yani sesimin kısık çıktığı zamanlarda yazarken ileride bir gün yazar olacağımı düşlerdim. Doğruya doğru. O dönemlerde fanzinler çıkarır, bloglarda yazardım ve yazdıklarıma iltifatlar edilince aynı düş gelip yakama yeniden yapışırdı. Yazar olacaktım fakat yazarlık nedir, nasıl olunur, bir meslek midir, mesaisi mi var yoksa Orhan Pamuk gibi bir ofis kiralayıp bütün gün kağıtların arasında vakit mi geçiririm, belki de adımı anons ettiklerinde burnu dik şekilde yürürüm, telefonlarım susmaz program üstüne program yaparım gibi düşüncelere kapılırdım. Tabi yaşım daha genç, yirmi ikilerimdeyim ve durmadan büyük yazarları davet edip programlar düzenliyorum başka kurum, kuruluş, markalar için. Ahmet Ümit geliyor, İsmail Kılıçarslan gidiyor, Tarık Tufan geliyor, Yusuf Genç gidiyor, Murat Menteş geliyor, Kahraman Tazeoğlu gidiyor derken dönemin çığlık attıran isimlerini bir bir ağırlayıp duruyoruz. O günlerde yazar olmak istediğimi itiraf edebilirim, fakat zamanla o dünyanın içine girince tartının ayarında değişmeler oldu. Uzaktayken görülen ile içeriden yaşananlar arasında büyük farklar var. Alanlar, stratejiler, köşe kapmacalar, başka lokmalara tamahlar, cenahçılık, bizden olmayanlar, bizden olanlar ve daha birsürü şey var. Şikayetçi miyim, elbette hayır. Fakat artık gür bir sesle hayal kurmakta zorlanıyorum. Bu üzücü bir durum. Daha önceki söyleşilerimde de belirttiğim gibi, ilkokul öğretmenim Leyla Aydemir'in emekleriyle başladım yazmaya henüz çocukken. Zamanla üstüne koymalar, birikerek ilerlemeler derken asıl kırılmayı Bülent Parlak sayesinde yaşadım. O kısık sesle didindiğim zamanlarda bana İzdiham dergisinde köşe ayırması, ikaz ve teşviklerle geliştirmesi sonraki adımları getirdi. Zamanla onlarca, yüzlerce yazar-şairle tanıştım, ağırladım, muhabbetler kurdum vesaire. İstediğim yerde miyim? Hayır. Ama şaşırtan, beklediğimin üzerinde gelişmeler olmaya da devam ediyor. Bu soruyu en sona bıraktım. Üzerinde düşünebilmek, doğru olanları söyleyebilmek istedim. Tavsiyelere karşı defansif bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. \"Lütfen şu filmi izle, çok iyi!\" diyen birisi o filmi imkanı yok heyecanı sönmeden izletemez, \"Bu kitabı okumalısın!\" diyen birisi o kitabı aldırır, hediye eder veya emanet eder fakat okunmadan geri alır, \"Falanca müziği dinlemeni tavsiye ederim\" diyen birisi karşılığında genellikle uygun bir vakitte dinleyeceğine dair geri dönüşler alır. Ve çok azı sözüne sadık kalıp okur, izler, dinler. Dolayısıyla ben tavsiye vermeyeceğim, sadece eteğimdeki taşları dökeceğim, herkes durduğu yeri kendisi belirlesin. \"Mutlaka okuyun.\" diyeceğim, ama öncesinde eğer yazar olmak isteyenler varsa dahil olacakları alana dair fikir edinmelerini beklerim. Her alanın olduğu gibi edebiyat dünyasının da kendine özgü kuralları, gerçekleri, yer kapmaları, stratejileri, iyileri, eksikleri, hayal kırıklıkları, sevinç çığlıkları var. Bunlarla romantik değil, gerçekçi şekilde yüzleşmek gerekiyor. Aslında bu beklentimin detaylarını Ruhsatsız dergisinin sayılarında cesurca tartışıyorum. Alanın sosyolojisini, kritiğini yapıyorum. Dileyenler oradan okuyabilirler teferruatını. Devamla, benim yazmak isteyenlere söyleyebileceğim şeyler hayreti bol bir okuma, klişelerden uzak durma ve kararında bir egoyu cepte taşımak olur. İzah edeyim. Okumaya dair öyle klasik, hayati önem atfeden ifadeler kurmayacağım. Okumak, hayatı anlamlı kılan araçlardan bir araçtır. Yokluğu öldürmemekle birlikte varlığı yaşama inanılmaz kalite sağlar. Okumaya dair yazmak istediklerim sayfalarca olacağından bu konuyu buraya sıkıştırmakta zorlanıyorum fakat okusunlar, iyi kitapları, iyi yazarları, iyi muhabbetleri gördükleri gibi hayret duygusuyla okusunlar. Okudukları karşısında hayretleri, merakları, sorgulamaları diri olsun ve bu merak duygusu onlara yeni şeyler söyletsin. Pasif bir okur olmak yerine okuduğunu eleştiren, onunla tartışan, yeni şeyler katabileceğine inanan okumalar yol aldırır. Ve evet, kıvamında bir egoyu cepte taşısınlar. Çünkü bu alanda mütevazılığın dozu artığında yok sayılmak, küçümsenmek, bahsettiğim stratejilere ve köşe kapmalara kurban gitmek an meselesi. Bunun yerine okumalarına ve yazdıklarına güveniyorsa yazar olmak isteyenler, doğru bağlantıları kovalamaktan vazgeçmesin. Kibir ile kıvamında ego arasındaki farkı anlatmama gerek yok, birisi başkalarını küçümseyip civarın delikanlısı gibi takılmaktır, öteki ise dik durmak fakat eğilecekse kalbini eğmektir. Kesinlikle çıldırırdım. O kadar huzursuzum ki. Herhangi bir roman kahramanı yok. Daha doğrusu tastamam kendimi onunla özdeş tuttuğum bir kahraman yok. Hemen her roman karakteri bir yönüyle yakın, diğer yönleriyle uzak kalıyor. Mesela en son dördüncü kez okuduğum, yine olsa yine okuyacağım Kanlı Topraklar romanındaki Kantarcı Mustafa gibi bir hayatımın olduğunu, bu yüzden iki sene öncesine kadar onun gibi ehil, kuralcı, fazla mütevazı, vur ekmeğine başını al bir hayat yaşadığımı hatırladığımdan iki sene öncesine kadar onu kendime yakın hissederdim. Rahatsızlık duya duya. Ama zamanla yaşadıklarım, çıkardığım dersler sayesinde aynı romanın Topal Nuri'si gözüme daha haklı gelmeye başladı. Bilenler bilir, Nuri kurnaz, kendisini yedirmeyen, egosu kıvamında bir karakter. Yine de ne Nuri ne de Mustafa tamamen yakın hissettiğim karakterler olmadı. Raskolnikov'un adalet tartışmasındaki duruşu özellikle okuduğum dönemde onu kendime yakın bulmama sebep olmuştu, fakat sonradan fark ettim ki Dostoyevski'nin hayattan tokat yiyip hınçlanan tüm karakterleri biraz da olsa hepimize yakın zaten. Yerlatı Adamı başkalarının gözünde bir sinek kadar değeri olmayandır mesela, e hangimiz böyle bir dönem yaşamadık ki? Ya da Golyatkin yeraltında kaybolmak ister. Ortadan kaybolma hissi hepimize uğramaz mı? Oğuz Atay'ın karakterleri de bir dönem çok yakındı, ne zaman Kafka okusam onun zamana direnen karakterleri de böyle. Ama henüz tamamen bu karakter bana yakın diyebileceğim bir isim veremem. Bir şiir verebilirim ama. Çok çok uzun yıllar önce duyduğum, ezberlediğim, yaşarken elimden geldiğinde o dizeleri aklıma getirdiğim bir şiir. Pusula gibi, öğüt gibi. Rudyard Kipling'in Eğer şiiri, umarım röportajı okuyacak okurların gözünden kaçmaz ve açıp okurlar. Tabi benim tavsiyem, arama motoruna \"Rudyard Kipling\" yazdıklarında çıkan sonuçlar içerisinden \"Şiir Sitesi\" diye geçen web sitesindeki çeviridir. İçime atmaktan, atıp yorulmaktan, huzursuz olmaktan, hem huzursuz olup hem içime atmaktan ve bunları yaparken yeniden yorulmaktan uzaklaşma imkanını yazmak sunduğu için devam ediyorum. Çünkü kendimden yola çıksam da başka hayatları anlatabilme imkanını, başka huzursuzlukları dürtme, onlarla bir araya gelebilmek ve bu sayede oradaki hayatlara dokunabilmek fırsatı buluyorum. Yani şunu demek istediğim için yazıyorum, de te fabula narratur. Hem sosyolog hem de edebiyatla ilgilendiğim için yaşadığımız yer kabuğunda olan bitenler karşısında kayıtsız kalamazdım. Kalabilirdim belki de fakat o zaman da bir süre sonra geriye hiçbir şey bırakmadan yok olup giderdim. Bunun yerine bilinmek, güzel hatırlanmak, fayda vermek ve gerçekte bir saksıyla, duvarla, avareyle aramda fark olsun istedim. İnsanlar metinleri okurken kendilerini dahil edebileceklerse etsinler, alıp sahiplensinler, anlatımın gücü ve alanın ciddiyeti sayesinde ortalama bir duyguyla tanışabilsinler istedim. Biraz mizahi olacak ama mesele şarkı sözüyle biraz oynayınca ortaya çıkıyor aslında: Ben sevdim, eller alsın. Borges yüzünden. Üç yıl önce Borges'in meşhur Alçaklığın Evrensel Tarihi'ni okurken kitapla ve dolayısıyla orada olmayan Borges'le uzun uzadıya tartıştım. Ben derkenarla vuruyorum, Borges kahramanlarıyla savunuyor; Borges kahramanlarıyla saldırıyor, ben derkenarla savunmaya geçiyorum. Kitap bitince, Borges'in kahramanları olan sahtekarlar, tüccarlar, fahişeler, serseriler, eşkıyalar, avareler, kabadayılarla oturup aynı anda hem toplumun ötekileri, kötüleri olup hem de kitap boyunca talihleri yaver gidenler olabilmelerini tartıştık. Tamam, Borges'in alçakları da zaman zaman ölüyor, afişe oluyorlar veya maskeleri düşüyor, kabul, fakat onun alçakları kabul görüyor. Bu çok ilginç geldi. Düşününce, sadece kitapta değil, insanlık tarihinde de durum böyleydi. Alçaklık, tarih boyunca kendisine kaçacak delik bulmuş, kabul edilmiş, talihleri de bal gibi yaver gitmişti. Kaldı ki yazdığım metinlerin ekseriyetinde toplumsal kırılmaları işlediğimden, üstü kapalı da olsa bu mesajı zaten veriyordum. Neden bunları derli toplu, sebepli sonuçlu şekilde yazmayayım? Neden kötülüğün hazzını, estetiğini, filolojisini, arkeolojisini tartıştığımız ülkemiz literatürüne kötülüğün kronolojisini ve sosyolojisini de eklemeyeyim? Kitap, buradan çıktı. Çok sıkı bir okur olduğuma inanıyorum. Karar verince, okumalara başladım. İzlediğim filmleri, belgeselleri, metinleri yeniden gözden geçirdim, aldığım notlara eklemeler-çıkarmalar yaparak uzun süren bir hazırlığa giriştim. Özellikle Zeynep Sayın'ın bu süreçte inanılmaz katkıları oldu. Onun Kötülük Cemaatleri kitabını defalarca okuyup işin kavramsal kısmını destekledim. Ve diğer onlarca kitap... Amacım hem kötülüğün tarihini, tarifini yapmaktı hem de ilk kitaba nazaran olabildiğince basit bir anlatım yoluyla alçakların ve alçaklığın neden işleri rast gidiyor, bunu okura sunmaktı. Üç yıllık sürecin sonunda ortaya iyi bir iş çıktı. Fabrik Kitap'la anlaştık, kitabı bastık. Kitabın iki buçuk yıl boyunca adı Alçaklığın Evrensel Talihi'ydi. Amacım Borges'in tarihi kurcaladığı yerde eksik bıraktığı şeyi yapıp o tarihteki talihi de kurcalamaktı. Bu yüzden isim uzun süre boyunca başkaydı. Daha sonra değiştirme kararı aldık ve Diğer Alçaklar Gibi olsun dedik. Çünkü içerikte onlarca alçağa örnek var ve hepsinin de işi rast gidiyor, tıpkı diğer alçaklar gibi. Netice. Hep söylediğim gibi ben sevdim, eller alsın. Bu farkın görülmesine, üstelik \"ciddi bir fark\" olduğunu söyletebilecek kadar aşikar olmasına sevindim. Amaçlarımdan birisi buydu. Bize Bir Mağara Çizin, ilk göz ağrım. Farklı dergilerde yazdığım, bazen kendi tercihim bazen de yazılması istenen konularda yazdığım bir dönemin ürünü. Zaten ilk kitabın bir bölümüne de Ev Ödevi adını verdim. Ödev titizliğiyle yazdıklarımı oraya topladık. Edebiyatta ilk kitapların ortalama akıbetleri bellidir: ya başından itibaren yazarını şaha kaldırır ya başından itibaren giderek söneceğinin sinyallerini verir ya da onu bir muammanın ortasına bırakıp kaderini sonraki çalışmalarına teslim eder. Tabi bu üçlemenin arkasında bir sürü izah da var ama daha fazla uzun uzadıya anlatıp okuru da sıkmak istemem. Yalnızca şunu söylemek isterim ki ortalama bir ilk kitabın yazarına sunacağı seçenekler saydıklarımdır, yine de giderek değişen piyasa koşulları ve anlayışı edebiyatta da tahribatlara neden oldu. Bu da ilk kitapların, yazarlarını yepyeni problemlerle ve/veya sürprizlerle burun buruna getirebileceğini gösterdi. Yayıncılık sektörü, el yazmalarıyla başlayıp açık bir kapitalist mantığa dönüştü çünkü. Atina'da, Roma'da ve dönemin bütün Scriptoria'larında eserleri yeniden basan, tüm işlemleri kendisi yapan atölyeler vardı. Zamanla, teknik işler basımevlerine , mali işler kitabevine ve reklam işleri de yazarlara kaldı Bunları neden söylüyorum, çünkü Bize Bir Mağara Çizin, Bülent Parlak'ın net ve saygıyı hak eden duruşu sayesinde kendisini pazarlamayan, öne çıkarmayan, reklamı yapılmayan bir kitap oldu. Buna rağmen geri dönüşler sevindiriciydi. Sadece, dil ve anlatım konusunda ortak bir itiraz alıyordum. Evet cesurca metinlerdi, evet konuya yaklaşım biçimi özgündü, evet sorun ve çözüm iç içeydi fakat akademik bir dil hakimdi. Gerçi iki kitapta da edebiyat ve sosyoloji iç içe, fakat cümleleri süzgeçten geçirdiğim doğrudur. Bu eleştirileri değerlendirmek, geri dönüşü ona göre yapmak için Diğer Alçaklar Gibi'yi olabildiğince törpüledim, akademik analizle edebi ifade gücünü daha uygun biçimde bir araya getirebilmeye gayret ettim. Sizin bahsettiğiniz \"ciddi fark\" buradan kaynaklanıyor. İlk kitap derleme metinler ve müsveddelerden bir araya gelen cüretkar, sağlam fakat kişisel fikirleri ön planda olan kitaptı; ikincisi yine cüretkar, yine sağlam fakat ortalama bir ifade biçimini tutturan kitap oldu. İki kitabın da yerini anlatamam. Defalarca açıp okuduğumu bilirim. Aynı noktadan yaklaşabileceğim bir soru. Evet, tespitleriniz yerinde. İkinci kitapta, ilkine nazaran törpülenmiş bir dil tercih ettim. Bunun da sebebi, ilk kitabın estirdiği rüzgarı yer yer kesintiye uğratan ciddi dilin kendisidir. O dönemlerde akademinin içinde, yoğun bir programın ortasında olduğumdan akademinin ciddi, yargıya yaslanan ve kısaca söylenebilecek bir şeyi uzun uzadıya söyleyen marifetli dilinden etkileniyordum. Diğer yandan edebiyatın yeniden-üretim imtiyazını, ifade gücünü, anlatım kudretini de son kuruşuna kadar kullanmaktan yanaydım. Yüzlerce sayfa kitap okuyor, makaleler yazıyordum ve sonra düzenli olarak edebi metinler yazıp dergilere gönderiyordum. Bu iki alan arasında git geller ister istemez dile de yansıyordu. Pişman mıyım, asla. Bugün hala akademik metinler yazıp paylaşıyorum, aynı zamanda edebi metinleri de aynı çalışkanlıkla üretmeye devam ediyorum. Çünkü anlatmam gereken hikayeler devam ediyor ve bunu bazen ciddi bir dille bazen de kurgunun diliyle anlatmam gerekiyor. Edebiyatta esas olan da sanırım bunu yakalayabilmektir, yani ortak bir maksadı farklı yollarla kovalamak. Diğer yandan hem kitaplarımda hem de yazdığım öykülerde, dergilere gönderdiğim yeni metinlerde ortalama bir dili tutturduğumu görebiliyorum. Elbette, bu zamanla kendisini daha fazla düzeltecek, geliştirecek bir deneyim. Bize Bir Mağara Çizin üzerine sizin yazdığınız kapsamlı ve gayet yerinde incelemeyi okurken öyküyle ilgili bir ifadeniz vardı. Orada, neden öykü yazmayı denemediğime dair bir eleştiri, yaklaşımınız vardı. Tabi o sıralarda öyküler de yazıyordum fakat genel kanı benim bir deneme yazarı olduğum üzerine şekillendiğinden öyküleri ortaya çıkarmaya pek de cüret edemiyordum. Üstelik ciddi bir öykü okuru olduğum da cabasıydı. Geçen sene çok değerli bir yazarımızla, aynı zamanda önemli bir derginin de genel yayın yönetmeni, telefonda görüşürken deneme yazarlarının öykü yazmak konusunda bazen başarısız olduklarını, böyle bir niyetim olacaksa bu noktaya dikkat ederek çalışmalarıma yön vermemi söyledi. Aslında beni öykü konusunda harekete geçiren de bu oldu. O görüşmeden sonra zaten kafamda dönüp duran, benimle birlikte her yere gelen, gözlemlediğim, anlatmak istediğim, kendimi içerisinde gizleyip paylaşacağım ve çok insanın kendisini ait hissedeceği metinleri yazmaya başladım. Kıymetli dergilere gönderdim, kabul edildiler. Hala yazmaya devam ediyorum ve şaşırtıcı biçimde keyif aldığım, rahatladığım bir alan daha keşfettiğimi görüyorum. Geliştirmek, daha iyi işler yapmak için çalıştığımı eklemeliyim. Tabi öykü dosyasını da hazırlamayı ihmal etmiyorum. İçime sindiğinde -ki uzun sürmeyeceğini düşünüyorum- ilk öykü kitabını da okurun takdirine sunacağız. Yeni projeler demişken, halihazırda bir deneme kitabı daha gelecek. Ardından, söyleşilerin derleneceği yeni bir kitap çalışması var. Maksadımı ifade ederken bile paradoksal bir cümle kuruyormuşum meğer bu soruyla farkına vardım. Sorulduğu zaman, \"ben hiçbir şey anlatmak zorunda olmayan çok güzel cümlelerin peşindeyim\" diyorum. Anlatmak zorunda olmayan. Yani arkasında bir hikayesi olan, derdi, maksadı olan fakat didaktik olmak zorunda olmayan kıvrak, çok yönlü, zekice cümlelerin peşindeyim. Zeka ürünü cümlelere aşığım. Bazen öyle kitaplar okuyor, öyle cümlelere denk geliyor, öyle metinler okuyorum ki gıpta etmeden duramıyorum. İyi cümlelere karşı zaafım var. Yazarken de cümlelerin üzerinde dolaşmaktan, kurcalamaktan, anlamını zedelemeden ilgilenmekten keyif alıyorum. Sorduğunuz sorulara verebilecek cevaplar belliyken, kendimi tutamıyor, cümlelerin arkasından sürüklenip gidiyorum. Beni edebiyata bağlayan şeyin de bu olduğuna inanıyorum, anlatımın gücü. Kitaplarımda da bu tarz cümlelerin sayısı çok fazla. Kitaptaki paradokslar maksatlı ve hissedilen cümlelerin ürünü. Hem güzel görünsün hem hakikati anlatsın diye kurduğum paradokslar. Gerçekten de alçak olanlar hile yaparak yol alırlar ve bu kurala sadık kalırlar. Dolayısıyla dürüsttürler verdikleri sözlere karşı. Nihayetinde hileli bir alçak, dürüsttür ifadesi ortaya çıkıyor. Diğer cümleler de böyle düşünce süreçlerinin ürünleri."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitap-uyarlamasi-bir-film-bozuk-kan-k5036.html", "text": "2021 Sırbistan yapımı \"Bozuk Kan\" tür itibariyle dram, kostümler ve plato itibariyle bir dönem filmidir. Senaryosu Sırp yazar Borisav Stankoviç 'in aynı adlı romanının uyarlamasıdır. Kayıtlarda 1996 yılında da filme alındığı yer alan kitabın mekanı İmparatorluk merkezine uzak bir şehir, zamanı ise 19. yy sonlarıyla 20. yy başlarıdır. İç içe geçmiş, acı dolu ve acılarını gözyaşlarına sığdırmanın ötesinde ellerinden bir şey gelmeyen kadınların ağırlıkta olduğu hikayelerden oluşan senaryoda; inanç, namus ve töre gibi folklorik ve tarihi detaylar konu edilmektedir. Çokça sahnesinde Türkçe konuşulan dönem filminin mekanı Köstendil Sancağı, konu aldığı zaman dilimi Osmanlı İmparatorluğu 'nun son dönemleridir. Sancağa bağlı İvranye de Hıristiyan topluluğunun önde gelenlerinden biri olan Hadji Trifun ekseninde gelişen olaylar anlatılmaktadır. Tek çekim yapılarak ikiye bölünen bir sahne filmin hem ilk hem de son sahnesi olarak tasarlanmış. Bu sahnede; iki ucundaki kemerli taş kapılar bulunan bir geçitin kasvetli ve umut söndürücü yetersiz ışığıyla, gece vakti ve yağmurlu bir havada kehanet niteliğinde sözler fısıldayan ve yürümekte güçlük çeken bir adam vardır. Böylece yapım; az ışık, çok gizem ve sağanak yağmur sesiyle seyirciye \"merhaba\" demektedir. İlk gerçek sahne ise bir meydandaki pazaryeridir. Satılan meyve sebzeler ya yerlerde ya da yan yana sıralanmış sepetlerin içindedir. Arapça harfli yazıların göze çarptığı bu sahnedeki plato bir Anadolu kasabasında bulunulduğu hissini vermektedir. Toprak ve tozlu yollar, küçük kırmızı kiremitli Anadolu mimarisindeki kerpiç ve ahşap evler, kireç boyalı duvarlar, at arabaları... Gürültünün hakim olduğu bu sahnede en baskın ses minareden yayılan ezan sesidir. Ek olarak insan sesleri, atların nal ve mahmuz şıkırtıları, toprak zemine basan ayakların ezdiği küçük taşların sesine insanların arasından koşarak ilerleyen afacan bir köpeğin nefesi karışmaktadır. Trifun sıklıkla barıştan yana olduğunu \"Tanrı barıştan yanadır\" ve \"Ben barış istiyorum\" gibi cümlelerde dile getirse de merkezi otoriteyle çatışma olasılığına rağmen neleri göze aldığını, kişisel çıkarlar uğruna sürüklenilen yönü anlatan filmde; Osmanlı hakimiyetiyle tarihi arka plan yoğun bir şekilde verilmektedir. Bölge ahalisinin birbirleriyle olan hesaplarının yeri geldiğinde mafya denilebilecek bağlarla çözümlenmeye çalışılması, eril bakışın çıkarları, verilen sözler ve yerine göre keyfiyetle uygulanan törelerde kadınların sadece bir nesne olmaktan öteye geçemediği görülüyor. Filmin başkarakteri Trifun 'u gördüğümüz ilk sahnede giyinmek için eşinden destek alan, beline kuşağını sarmasana yardım eden eşine zarifçe teşekkür eden bir karakter olarak verilmiş olsa da bu tutumun devamı gelmiyor. Beyaz gömleği aydınlığı ve barışı simgeleyen bir yapım izleneceğine atıfta bulunulduğuna yorumlansa da bu beklenti boşa çıkıyor. Hatta bir sahnede, eşinin haklı uyarıları hoşuna gitmeyen toprak ağası Trifun kolayca ve tereddütsüz şekilde eşine \"Seni şuracıkta kırbaçlarım.\" diyebiliyor. Padişahın iradesinin elçisi Muhterem Cafer Bey 'in bu uzak imparatorluk şehrindeki düzen içindeki görevi; padişahı temsil etmek, halkın dirlik ve düzen içinde yaşaması için sevk ve idarede bulunarak sosyo-ekonomik anlamda güçlü ve söz sahibi olan yerli ailelerle doğru olanı yapma çemberini sağlamaktır. Bir anlamda; eğer gerekli olunursa, yörenin karanlık işlerini yürüten mafyayla dahi temas kurabilmesi söz konusu olan elçi bir bıçağın sırtında yol alır gibidir. Filmde folklorik ögeler, dini ritüeller, gelenekler ve adetler ön planda verilmiş. Örneğin; yas tutma geleneği doğrultusunda eşini kaybeden bir kadının tamamen karanlık, gece ve gündüz perdeleri kapalı bir evde oturması, özel ve dini seramoniler dahil kiliseye dahi gidememesidir. Bir diğer örnekte dini inanış gereği sosyal düzen içinde, evliliklerde, aile içi sıkıntıların giderilmesinde, alınacak kararlarda Piskoposun önemli bir yere sahip olmasıdır. Filmde değinilen bir husus da; geleneklerin, adet ve törelerin kişiye göre uygulandığıdır. Trifun 'un dul kız kardeşi Cona 'ya dul gelini Taşana 'dan farklı ve ayrıcalıklı davrandığını Trifun 'a şu cümleyle söyleyen Piskopos: \"Kız kardeşinize davrandığınız gibi gelininize davranmıyor, töreleri uygulamıyorsunuz.\" olsa da sonuçta değişen pek bir şey olmuyor. Geleneklerin soylu ve varlıklı aileler içi esnetildiği fakat sıradan halk için en ağır bedellerin yerine getirilmesinin beklendiğine dikkat çeken birçok sahne ve replik bulunuyor filmde. Karakterlerin nargile içtiği görülen filmin dili Sırpça. Filmi izlerken aniden Türkçe konuşulmaya başlanmasıyla oluşan şaşkınlık sonrasında neredeyse tamamı Türkçe konuşabilen karakterleri görmek seyircideki şaşkınlık seviyesini artırıyor. Aksağanlı da olsa Türkçe konuşulması ve hatta Sırpça konuşmaların için çok sayıda Türkçe kelime geçmesi iki lisanın girift yapısını gözler önüne seriyor. İzlerken tespit ettiğim bu kelimelerden bazıları: haydi, maşallah, yallah, budala, pencere, aman bre , bekle, sarhoş, dost, efendi dir. Bu hususa eserlerinin son sayfalarında yer veren İvo Andriç 'in Türkçe-Sırpça ortak kelimeler dizininde rastlamak mümkün. Hatta \"Drina Köprüsü\" adlı eserinin son sayfalarındaki dizinde \"pencere\" ve \"efendi\" bulunuyor. Bu iki kelime Türkçe ve Sırpça 'da bulunan çok sayıdaki ortak kelimeden sadece iki tanesi olduğunu söylemek gerek. Son olarak filmdeki müzikler hakkında birkaç söz söylemek yerinde olacaktır. Filme serpiştirilmiş ezgiler öylesine tanıdık ki. Bazen filmdeki karakterlerin çaldığı yaylı bir halk çalgısı eşliğinde seslendirilen, bazen de film müziği olarak verilen parçaların arasında \"Üsküdar 'a Giderken\" şarkısının melodisini duymak seyirciye, Türkçe konuşulan sahnelerin ilkindeki şaşkınlığın benzerini yaşatıyor. Düğün sahnesindeki müzikler; aynı melodilerin tesiriyle yerine göre eğlenip yerine göre hüzünlenildiğinin sesli ispatı niteliğindedir. İmparatorluğun bu uç şehrindeki yerli toprak sahibinin ve ailesinin başına gelenler; aşılmaya çalışılan siyasi krizler, şirazesi kayan güç dengeleri, günahlarla bezeli ahlaki olaylar, hayatta kalma ve daima kazanan olma mücadelesini konu neden film, Tük izleyicinsin çok aşina olduğu dinamiklerle öne çıkmaktadır. Anlatıldığı dönemdeki İmparatorluk haritasına göre kuzeyde bulunan Vranja 'deki varlığı ve etkisi düşüşle karşı karşıya kalan zengin Sırp Hıristiyan ailesinin evi ve evin avlusunu, Sırplar, Türkler ve Arnavutlar 'ın gündelik işleri, giyim kuşamı, aşkları/yasak aşkları, tutukluları, güç savaşları, intikam-dostluk-düşmanlık üçgenindeki tutumlarını izlerken; entrika, cinayet, görücü usullü evliliklerle anlatılan dönemde kadınların toplumdaki yerini ve değerini anlamaya fırsat vermektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/mehmed-alagas-kitapligi-derleme-k4433.html", "text": "Eser daha çok konulu meal çalışması olarak değerlendirilebilir. Müellifin belirlediği başlıklar ile ilgili ayetlerin mealleri tasnif edilerek okuyucunun istifadesine sunulmuş. Esere son şeklinin 1997'de verildiği göz önünde bulundurulursa bu alanda yapılmış ilk dönem çalışmalardan biri olarak değerlendirilebilir. \"Herhangi bir çalışmadan faydalanabilmemiz için öncelikle söz konusu çalışmayı yeterince tanımamız gerekir. Bu nedenle araştırılan her konunun tasniflerinde karşılaşabileceğiniz bazı genel başlıkların ne anlama geldiğini kısaca tekrarlamamızda fayda vardır. Cahili yaklaşımlar: Araştırma konumuzla ilgili olarak yapmaktan nehy edildiğimiz yanlış tavır ve yaklaşımları ifade eder. Bu başlıkta yer alan yaklaşımlar, bütün Müslümanların sakınmaları gereken yanlış ve batıl yaklaşımlardır. Rabbani yaklaşımlar: Araştırma konumuzla ilgili olarak yapmakla emredildiğimiz doğru tavır ve yaklaşımları ifade eder. Bu başlıkta yer alan yaklaşımlar, bütün Müslümanların güçleri nispetince yerine getirmeleri gereken doğru ve hak yaklaşımlardır. Özel Rabbani yaklaşımlar: Ayeti kerimelerde hemen fark edebileceğimiz tekil yaklaşımlarla ifade edilen ve öncelikle Resulullah 'i muhatap alan bu yaklaşımlar, daha sonra Efendimiz 'i kendilerine örnek almaları gereken imamları ve günümüzde de İslami çalışmalara ve Müslümanlara vaziyet eden öncü ve ehil Müslümanları muhatap alan yaklaşımlardır. Bu başta yer alan ve belli kimliğe, yeterli bir ehliyete gerek duyan bu tavır ve yaklaşımlar, hayırlarda yarışmak isteyen müslümanların kendi kapasitelerine göre kısmen, ehliyete haiz olan öncü ve ehil Müslümanların ise tamamen yerine getirebilecekleri hak tavır ve yaklaşımlardır. Müellif eseri Said Hakim müstear ismi ile 1987 yılında yayınlamıştır. O dönemde İslamcılar arasında popüler olan konulara kendi penceresinden yaklaşımlar sergileyen müellif özelde \"Sünnetullah\" kavramını merkeze alıyor. \"Bu çalışma kütüphane raflarını doldurması için değil, ortak meselelerimizi anlamamız, bu meselelerdeki Rabbani hükümleri idrak ederek bir nebze uyanmamız ve çevremizdeki insanları da uyarmamız için kitap haline getirilmiştir. Ayrıca şu hususu da önemle belirtmek isteriz ki, bu kitap çerçevesinde verilen birçok mesele sadece Türkiye'de bulunan Müslümanları değil, dünyadaki bütün Müslümanları yakından ilgilendiren meselelerdir. Müstebirler ve İslam düşmanlarını şeytanın modern dönem dostları olarak sunan müellif, Kur'an merkezli bir bakış açısı ile konuları ele alıyor. \"Şeytan ve dostları\" adını taşıyan bu kitap çalışması, mevcut statükoyu meşru gören, geleneksel anlayışları alkışlayan, neyi muhafaza ettikleri açıklık kazanmayan muhafazakarları müjdeleyen, İslam dinine nispet edilen bidat ve hurafeleri yine din adına kutsayan bir kitap çalışması değildi. Edebiyatımızın mektup türünü İslam'ı anlatma aracı olarak gören bir yaklaşım ile kaleme alınan bir eser. Doksanlı yıllarda topluma İslam'ı anlatmak için hemen her yol denenirdi. Müellif mektup türü ile tebliğ yapmak niyeti ile eseri kaleme almıştır. Müellifin gezdiği mezarlıklarda aldığı notları okuyucu ile paylaştığı bir eser. Ölüm ve ölümden önce dikkat edilmesi gereken hususlar merkeze alınmış. Öykü tadında kısa metinler derin ve etkili mesajlar vermekte okuyucuya. 1990 yılında yayınlanan eser dönemin İslamcılar arasında en popüler olan konularının ele alındığı bir eser. İran devriminin etkisi, İslami hareket, inkılap gibi birçok konu makale şeklinde okuyucu ile paylaşılıyor. Yazıların bir kısmı İnsan dergisinde yayınlanan yazılar. Deneme türünde kaleme alınan eser, fıkra, nükte ve latifeler üzerinden okuyucuya mesajlar veriyor. 1990 yılında yayına hazırlanan eser İslam'ı tebliğ için deneme türü ile kaleme alınan bir eser. Eser, Hz. Ebubekir ile Resulullah arasında geçen bir nükte ile başlıyor. Sosyal, kültürel, felsefi ve siyasi birçok konuda yazılmış makalelerden müteşekkil bir eser. \"İlk bölümde yer alan \"Sorgulama yazılan\", yakın geçmişten günümüze uzanan olayları ve bu olaylarla gelişen din vakıasını genel bir sorgulamayı amaçlamaktadır. Nitekim bu yazı önyargılardan uzak bir muhasebe anlayışıyla okunduğu zaman, umut ediyoruz ki geliş sürecimiz ve içinde bulunduğumuz durum bir nebze de olsa aydınlanmış olacaktır. İnsanlık tarihinde dinin yeri, Türkiye'de dinin anlaşılma şekli, İslam'ın evrenselliği, mezhep konusu ve dinin sentezlenmesi başlıklarının ele alındığı bir eser. \"Din gerçeğinin yaşadığımız toplumun da dikkate alınarak gündeme getirilmesi, dine yapılan saldırılardan, dine isnat edilen batıl görüşlerden yaşadığımız toplumdan da örnekler verilmesi bu gerçeklerin kendi insanımız tarafından anlaşılabilmesi için açık bir gerekliliktir. Şirk ve tevhid kavramları çok yönlü olarak derinlemesine izahlar ile okuyucu ile paylaşılıyor. 1991 yılında yayına hazırlanan eser o dönem için güncel denebilecek örnekler üzerinden kavramları ve toplumdaki yansımalarını ele alıyor. \"Tevhid ve şirkin güncelleşmesi, yaşanılan coğrafyalarda müşahhas bir hale getirilmesi, İslami davet için açık bir gerekliliktir. Özellikle şirk meselesi, insanların zihninde geçmişten örneklendirilen meselelerdir. Çağdaş şirkin her türlüsüyle iç içe veya yüz yüze olan insanlarımıza şirk denilince, her nedense sadece Mekke müşriklerinin taptıkları bazı putlar akla gelmektedir. 1992yılında yayına hazırlanan bir eser. Okuyucu kitlesi olarak İslam'ı kendisine dert edinen, İslam için çalışan ve didinen insanları hedef alan bir eser. \"Türkiye'de yaşayan Müslümanların ne yapması gerekir?\" sorusuna da teori düzlemindeki genişliklerden sakınarak, pratik düzlemde genel cevaplar verilmesi gerekmektedir.\" İfadesinden de anlaşıldığı gibi \"ne yapmalı\" sorusuna cevap arayan bir eser. Kur'an'ı tanıma ve Kur'an okuma bilinci ile ilgili kaleme alınmış bir eser. Kur'an'ı Kur'an'dan tanıma şeklinde ayetler ile konular ele alınıyor. 1993 yılında yayına hazırlanan eser İslam'a/Müslümanlara göre kadın ve hakları konusunu irdeleyen ilk dönem eserlerden biri. Kadının gerçek değerini İslam ve İslami hareket içinde yer alarak bulacağını izah eden bir çalışma. 1993 yılında yayınlanan eser daha çok İslami çalışmalar içinde yer alan insanlara yönelik bir kısım uyarılar ve mesajlar içeren bir çalışma. İslami gelişim karşısındaki senaryolar, İslami gelişimin genci değerlendirilmesi, Şiddete dayalı çözüm taslakları, Değişim ve İslamizasyon, Putkıran Putperestler, Bireysel Müslümanlığın sorunları, Müslümanın değer kaybı, Ekonomi sorunu, Kimlik erimesi, İslami gelişmenin sorunları, Tevhidi düşüncenin pratik açmazı... Gibi konular irdeleniyor. \"Toplumsal değişim üzerine düşünmekten, toplumun muhasebesini yapmaktan, kendi muhasebelerini yapmayı unutan ve toplumdan ziyade kendileri değişen birçok arkadaşımız vardı. 1994 yılında yayınlanan eser doksanlı yıllarda tartışılan konularda müellifin bakış açısını ortaya koyuyor. Hızır konusunun nasıl anlaşılması gerektiği, resmi görev almanın cevaziyeti, imamların arkasında namaz kılınması konusu dönemin şartlarında ele alınıyor. 1994 yılında yayınlanan eser Müslümanlık, laiklik ve demokratlık konularını irdeliyor. Eserin giriş kısmında Resulullah bugün bu topluma gelse neyle karşılaşır ve nasıl karşılanır sorularına cevap arıyor müellif. \"Kimlik Tercihi\" isimli bu kitap çalışması, laiklerin veya demokratların illa Müslüman olmalarını değil, söz konusu kimliklerin iğdiş edilmemesini ve bu kimliklerin kendi kulvarlarında değerlendirilmesini amaçlamaktadır. İslamcı çalışmalara ve İslamcılara mesajlar veren bir özeleştiri kitabı diyebiliriz. Dönemin şartlarında görülen sorunlara çözümlemeler getiren bir çalışma. Öykü roman arası bir tür ile diyaloglar üzerinden İslami bilinç vermeye çalışan bir eser. Olay örgüsü ve işleyiş gayet sürükleyici. Verdiği mesajlar bugün bile güncelliğini koruyan konular. Bir arayış ve kendini bulma serüveni diyebileceğimiz bir roman. Gerçek hayattan pasajların yoğunlukta olduğu bir genç adamın iç dünyası ve zihin dünyasını mercek altına alan bir çalışma. Eser 1998'de yayınlanmıştır. Müslümanlar arası birliği ifade eden vahdet olgusunu çok yönlü olarak ele alan bir çalışma. Bugün de güncelliği ve gerekliliği ön planda olan bir olgu olan vahdet konusunda farklı bir açıdan bakan bir çalışma. 1999 yılında yayınlanmış bir eser. Müellifin Hac esnasında yaşadığı duyguları bir yağlı boya çalışması tadında okuyucu ile paylaştığı bir eser. Hac bilinci de diyebileceğimiz bir eser. Hac nedir ve Hac insana ne yapmalıdır sorularına cevap veren bir eser. Gençlere vermek istediği mesajları roman türü ile bir roman karakteri üzerinden veren bir eser. Dönemin sosyo-kültürel kodları ile ilgili de ipuçları barındıran bir çalışma. Müellif fikir ve düşüncelerini roman türü ile okuyucu ile paylaşıyor. Anti kapitalist yaklaşımların bir roman ile ele alındığı bir eser. Sekülerleşme ve sonrası ile ilgili okuyucuyu iğneleyen ve uyandıran bir eser. İslam, ateizm, gençlik, sorunlar, çözümler... Çok yönlü, farklı bir örgüsü olan bir roman. Bir insanın istediğinde ve çabaladığında neleri başarabileceğini anlatan bir eser. Bir divane üzerinden toplumun yanlışlarını sorgulayan bir roman. \"Bizler için en önemli mesele, \"La ilahe illallah\" ifadesiyle anlam kazanan tevhid gerçeğinin anlaşılması ve tüm tağutları inkar eden bir yaklaşımla, tevhide dayalı bir kulluğun yaşanmasıdır. Otuz yıldır bıkmadan-usanmadan tekrarladığımız tevhid ve kulluk gerçeği, gündemimizin başköşesinde yerini korumakta ve kıyametin kopacağı son ana kadar da korumaya devam edecektir. Zaten kıyamet öncesi tecelli edecek olan bütün ayet ve alametler de dünya insanlarının tevhidi anlaması ve tevhidi bir inançla Allah'a dönmesi, Allah'a kulluk etmesi içindir. Meseleyi böyle gördüğümüz ve böyle değerlendirdiğimiz için, söz konusu sıra dışı olayların veya tecelli edecek olan ayetlerin, Allah'a kulluğumuzu etkilediğini veya etkileyeceğini söyleyemeyiz. Çünkü bizler tecellisi beklenen bu ayetleri görmesek de bütün Müslümanlar gibi Allah'a inanmış ve O'na teslim olmuş insanlarız. Kıyametin kopacağı son ana kadar tevhide dayalı bu kulluğumuzu onurla yaşamaya ve tevhidi davetimizi ısrarla sürdürmeye devam edeceğiz. Ancak bizim özelimizi, özel kulluğumuzu etkilemeyecek veya değiştirmeyecek olan bu muhtemel tecelliler, genel düzlemde çok önemli tecelliler olacak ve öyle umuyoruz ki karanlık dünyalarında bir çıkış yolu arayan yüz milyonlarca insan, bu tecellilerle hidayet bulacaktır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/edebi-eserlerde-cografya-olgusu-k5520.html", "text": "Edebiyat, ele aldığı meseleler ve unsurlar bakımından birçok konuda veriler sunan ve bunların incelenmesine imkanlar veren çok katmanlı metinlerdir. Edebi eseri ortaya koyan zihin, birçok kaynaktan beslenerek bunu estetik bir süzgeçten geçirerek, tematize ederek, olaylar, karakterler ve mekanlar arasında birbiriyle çeşitli bağlar kurarak ortaya koyar. Edebi eserlerin bu zenginliği, onun çok katmanlı yapısının bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan bir roman sadece bir roman değildir. Bir şiir sadece edebi bir türe hapsedilecek düşünceler ve duygulanım alanları sunmaz, bir hikaye belirli bir konu ekseninde sınırlandırılmış anı geçirme unsuru değildir. Edebi eserin çeşitli açılardan incelenebilir olması, o çok katmanlı yapısının katman katman ayrılıp irdelenmesiyle çözümlenebilir. Bu çözümlemenin yapılabilmesi için kimi zaman analitik, kimi zaman fenomenoloji, kimi zaman disiplinlerarası bir yaklaşımı, kimi zaman da metinlerarasılık bağlamında irdelemeyi mümkün kılmaktadır. Edebi eserler genellikle imgesel olana vurgular taşır. Bu imgesel olana vurgu zihinlerde çok farklı açımlamaları beraberinde getirerek bir renk cümbüşünü ortaya çıkartır. Her zihinde okunan metinlerin gerek rengi gerekse de anlamı farklı olabilmektedir. Bu da edebi eserlerin zengin bir dil ile kurgulanmasından kaynaklanmaktadır. Çeviri eserlerde de durum böyledir. Farklı dillerden çevrilen eserlerin aynı tad ve dokuyu okurlara sunması, birebir yaşatabilmesi, o hissi uyandırması ve zihinde canlandırması da yine dilin zenginliği ile mümkündür. Edebiyatta mekan unsuru çok çeşitli boyutlarda ele alınabilir. Mekan başlı başına bir olgu iken bunun edebiyat çatısı içerisinde ele alınıp irdelenmesi var/mekan ile yok/mekan arasındaki kıyası ortaya koyması, gerçek-kurgu arasında bir irdelemeyi de beraberinde getirir. Mekan, gerçek/hakiki anlamda insanlığın varlığını bulduğu, kendini gerçekleştiği, içerisine doğduğu ve anlamın künhüne vakıf olduğu bir olgudur. İnsan mekandan muaf olamadı şuana kadar. İnsan, her daim bir mekan içerisinde varlığını sürdürme zorunluluğu içerisindedir. Bu zorunluluk onu çeşitli açılardan mekanı sorgulamaya itmiştir. Bu sorgular neticesinde de anlatacağı bütün unsurlar ve düşünceleri de mekan eksenli bir anlatımla yapmak zorunda kaldı. Edebi eserler de bu mekansal zorunluluğu kendi içerisinde kurarak olay ve kahramanları bu zorunluluğa yaslayarak aktarmıştır. Edebi eserlerdeki mekan unsuru, mekanın değişim ve dönüşümüne, onun anlamına, tarihi ve kültürel yansımalarına, simgesel durumlarına varıncaya kadar işlemiştir. Bu işleme biçimi tarz, üslup ile çok çeşitlilik arz etmektedir. Necla Dursun'un Roman ve Coğrafya adlı eseri de edebi eserlerden romanlar üzerine mekan sorgusunu masaya yatırarak bu durumu da Balkanlar üzerinde sınırlayarak ele aldığı bir inceleme eseri olarak okurların ilgisine sunulmuş. Coğrafya Blij'in ifadesiyle; \"mekansal\" şemsiyenin altında süreçleri, sistemleri, davranışları ve mekansal boyut içeren sayılmayacak kadar fazla başka olguyu incelediğimiz ve analiz ettiğimiz, çeşitlilik barındıran bir disiplin\" (Blij, 2019, s. 31) olarak anlam bulur. Blij, bu devasa anlatım içerisinde coğrafyanın bir nevi yaşanılan dünya mekanına, bu dünyanın bugününe ve geleceğine bakma eğilimi taşıdığını da belirtir. Yine Blij, \"coğrafya, karmaşık dünyamızı anlamanın harika bir yoludur. Coğrafya, iklim değişikliği ile tarihi olaylar, doğal olaylar ile siyasi gelişmeler; çevre ile davranış arasındaki, diğer alanların öngöremediği bağlantıları bir şekilde kurar\" (Blij, 2019, s. 17) ve bu bağlantılar ekseninde geleneklerin irdelenmesini, hayata tutunma biçimlerini ve teknolojik unsurların temelini oluşturan düşüncenin ortaya çıkması bu mekansal inceleme neticesinde ortaya çıktığını belirtir. Coğrafya gerek başlı başına bir bilim dalı olarak ele alınsın gerekse de disiplinlerarası yaklaşımla diğer bilimlere katkı sağlasın, tamamen mekanla ilgili bir bilim dalıdır. Bu bilim dalının ortaya çıkardığı yansımaların izlekleri edebi eserler üzerinden de görülmektedir. Roman ve Coğrafya, edebi eserlerdeki mekansal unsurları çeşitli açılardan tasnif ederek, belirli bir coğrafyaya yönelerek, bu coğrafyanın edebi eserlerdeki izleklerini irdeleyen tematize edilmiş bir eser. Dursun, bu eserin amacını açıklarken, bir nevi eserin niyetini de şu şekilde belirtir \"Balkanlar konulu roman ve öykülerde anlatılan coğrafya ve etkilerinin kurgusunu yorumlamak, işlevlerini çözümlemek ve bazı sonuçlara ulaşmak\" (Dursun, 2023, s. 12) eserin bu sonuçlar bağlamında da başkaca çalışmalara bir nevi katkı sunacağının da altını çizmektedir. Çünkü ele alınan iki yaklaşım sözkonusudur: edebiyat ve coğrafya. Roman ve Coğrafya adlı eser, öncelikli olarak romanı bir çerçeve içerisinde irdeleyerek, onun kurgusunu, oluşum aşamalarını dil, kültür, insan, duygu, coğrafya bağlamında masaya yatırır. Ardından coğrafya konusunu işleyerek Balkan coğrafyasına yönelir. Bu coğrafya içerisinde de yetişmiş yazarları anarak, onların çalışmalarına değinir. Bununla birlikte Balkanların sosyal, siyasal ve kültürel bir analizini yaparak bu coğrafyanın anlatımını öncülemiş eserlerden İvo Andriç, Kim Mehmeti gibi edebiyatçıların eserleri bağlamında coğrafik unsurlar için bir nevi kazı çalışmasına girişir. Eserin sonunda ise Balkan Edebiyatındaki Yazarların Odak Noktası başlığıyla bir durum değerlendirmesi yaparak yaptığı çalışmayı sonuca bağlar. Roman ve Coğrafya, hem edebiyatın hem de coğrafyanın sağlamış olduğu imkanlar açısından edebiyat sosyolojisi açısından da üzerinde durulması gerekli bir eserdir. Edebiyatın sosyolojik imkanları dahilinde, edebi eserler üretildiği yahut ele aldığı coğrafyaya ait sosyal, siyasal, ekonomik, tarihi, kültürel, sosyolojik veriler sunarak bir nevi gelecek kuşaklara o coğrafyada yaşayanları anlatır. Bu anlatım biçimi estetik bir kurgu ile sunulduğu için de tarihin eskiticiliğine yenik düşmeden, diri bir dil ile varlığını sürdürür. Bu bakımdan olayların, durumların, kişilerin ve mekanların edebi eserler çerçevesinde ele alınması büyük önem arz etmektedir. Çünkü bir edebi eserde ele alınan bu unsurlar, zihinlerde her daim taze bir biçimde kalarak kendi varlığını sürdürür. Blij, H. D. (2019). Coğrafya Neden Önemlidir? Ankara: Hece Yayınları. Dursun, N. (2023). Roman ve Coğrafya. İstanbul: Okur Kitaplığı. İlk kitabım \"Roman ve Coğrafya - Edebiyat ile Balkanları Okumak\" için yazdığınız kıymetli değerlendirme için çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tastim-sektim-battim-k5562.html", "text": "Bizleri pek çok şeyden alıkoyan hayat telaşına rağmen, sosyal varlıklar olmamız hasebiyle üzerine düşündüğümüz dahası düşünmenin zorunluluk haline geldiği bazı kolektif konular vardır: Var olma çabası, benlik arayışı, yabancılaşma, aidiyet, sosyal beklentiler, birey-toplum çatışması, normallik algısı... Kitaplar -doğrudan yahut dolaylı- insanlığın bu ortak paydasına temas ettiği ölçüde Proust'un bahsettiği gerçekliğe ulaşır. Zira okunan artık kitap değil, okurun kendisidir. İşte tam da bu konulara mercek tutarak okuru için bir çeşit görme aygıtı işlevi üstlenen ve onları içgörüye yönelten bir kitap ile beraberiz: Taş Sektirme Ustası. Değerli okur ve yazar Resul Bulama'nın emektar kaleminden bizlere ulaşan, toplamda 22 öykü barındıran bu tematik öykü kitabında zannımca en çok dikkat çeken noktayla başlamak istiyorum incelememe. Yani kitabın profesyonel sadeliğiyle! Her türlü aşırılıktan bir heykeltıraş titizliğiyle törpülemiş adeta eserini yazar. Gülümsetiyor ama kahkaha attırmıyor, hüzünlendiriyor fakat ağlatmıyor. Öyle ki varoluşsal sancıların dahi bir ölçülülüğü söz konusu, intihara meylettiriyor lakin en nihayetinde yaşama arzusunu galip kıldırıyor. Arka fonda özenli bir araştırma ve ön hazırlığın yapıldığı aşikar olsa da göze batırırcasına hissettirme çabasına maruz bırakılmamış okur. Bu nedenle 'profesyonel sadelik' tabirini kullandım. Kapağıyla, konusuyla, karakterleriyle ve üslubuyla TRT dizisi softluğunda bir kitap. Gelgelelim Kierkegaard'ın da dediği gibi, \"Herkesin daima fazladan küçük bir aykırılığı olmalıdır.\" Yazarımız da bu aykırılığı, gidemeyen ama bulunduğu yerde de kalamamanın arafında savrulan kayıp bir başkarakterle koyuyor meydana. Öyle kayıp ki karakterimiz, bir ismi dahi yok! Kitap boyunca Selim Bey'in oğlu veya Taş Sektirme Ustası olarak anılıyor. Taş sektirmedeki mahareti, isminin önüne geçmiş bir usta. Cümle ahalinin işsiz güçsüz bellediği kahramanımızın \"usta\" olarak addedilmesinde de bir ironi olduğu aşikar. Selim Bey'in oğlu olarak anılmasının hikayesi ise çok daha derindir fikrimce. Kim bilir, toplumumuzda evlatların ille de ebeveynlerinin istek ve beklentilerinin gölgesinde yaşama mecburiyetine bir dokundurmada bulunmayı niyetlemiştir belki de yazar. Nitekim ustamız ve babası arasında da bir türlü aşılamayan manevi uzaklıklarla ve ulaşılamazlığın hamuruyla yoğrulmuş yaralı bir ilişki söz konusu. \"Ki her insan bir miladı yaşar, bir yerde hayatının.\" der bir şiirinde Ahmet Erhan. Kitabın \"İnsan Taşa Benzer Mi!\" adlı ikinci öyküsünde, Taş Sektirme Usta'sının babasıyla yaşadığı olumsuz bir çocukluk anısından bahsedilir. Kahramanımızın sürekli deniz kenarına \"sığınmasının\" miladı, bahsedilen bu olumsuz anı olabilir belki. Zira kitabın \"Taş da Bir, Kum da Bir\" adlı öyküsünde (s. 91) babasıyla konuşamadığı için deniz kenarına gittiğini söyler kahramanımız. Yaşamda anlam arayışı, insan davranışlarına yön veren temel ve sürekli bir güdüdür. Her birey, kendi anlamını kendi bulmakla yükümlüdür. Bu arayış ketlendiği zaman, insan kendini okyanusun ortasındaki başıboş bir konserve kutusu misali hayat çalkantıları içerisinde oradan oraya yalpalarken bulabilir. Taş Sektirme Ustası da kitap boyunca bir öz arayışı içerisindedir. Bundandır ki kimi zaman kendini denizin ortasında kalmış küreksiz bir kayıkla tasvir ederken kimi zaman uçuşan toz zerrelerine benzetir kendini. Bir bakarsınız diplere batan bir taş ile özdeşleşir, beri yanda delinin biriyle bağdaşım kurarken yakalarsınız onu. Benzetmelere özel bir ilgi duyduğu bu konudaki maharetinden de anlaşılan yazarımız, kahramanın öz arayışını \"Toz ve Gölge\" adlı kitabın en sevdiğim öyküsünde çok güzel tasvir etmiş. Bu öyküde kahramanımızın duvardaki gölgede gördüğü \"denizin ortasında kalakalmış küreksiz ve biçimsiz bir kayık\" yansıması, bizzat kendisini temsil eden muazzam bir metafor. Modifiye gölge konusunda da ayrı bir hünere sahip olan ustamız akabinde, kendisi gibi ortalık yerde kalmasın diye parmaklarıyla yelken yapıp nefesiyle rüzgar oluyor gölgeden kayığa. \"Sevdiğimiz insanlar, her zaman açıkça seçemesek de peşinde koştuğumuz bir hayali özlerinde barındırırlar.\" der Proust. Kim bilir sevdiklerimiz hangi hayalimizi temsil ediyor ve kim bilir bizler, sevildiklerimizin hangi hayaliyiz peşinden koştuğu? Peki Taş Sektirme Ustası'nın sevdikleri onun hangi hayallerini barındırıyordu özlerinde? Çocukluk arkadaşı olan muhtarın oğlu mesela, gidebilmenin ta kendisiydi belki de! Anıları, beklentileri, serzenişleri, gelecek kaygılarını ve daha nicelerini ardında bırakarak kalamadığı yerden çekip gidebilmenin... Aralarında bir \"gibilik\" farkın kaldığı köyün delisi Memet mesela, mutlak İzolasyon haddine varabilmenin aşkınlığı değil de nedir dostlar? Umursamaktan feragat ederek yadırganmamaya erişebilmiş bir adam. Bu mertebeye ulaşabilmenin yegane yolu, akıldan ve gerçeklikten azade olabilmektir belki de. Kıymetli yazarımız Resul Bulama'nın pek sevdiği Don Quijote kitabında Cervantes görebilen için hikmetler içeren bir soru yöneltir, \"Söyler misiniz, acaba kim daha delidir, elinden başka türlüsü gelmediği için deli olan mı, bile isteye deli olan mı?\" Ustamızın hangi kategoride yarıştığını kestirmek zor. Madem söz taşa değdi sözün burasında Safir'e de özel bir parantez açmak isterim. Hayır, değerli bir taş olduğundan değil! Bilakis yazarın kaleminde değerin göreceliliğini vurguladığından. Usta, Safiri denize atıp sıradan taşlarla bir tutarak değerin, atfedilen manadan ileri geldiğini gösteriyor bizlere ve en değerli olanın dahi bir sekimlik canının olduğunu. Safir pek çok sırrı gizliyor bağrında. Değil mi ki batmadan evvel son bir defa dönüp \"Kimseye anlatma!\" demişti... Sözü daha fazla yormadan nazar boncuğu niyetine birkaç eleştiride bulunup tamamlayacağım incelememi. Kitabın ikinci öyküsünde, daha önce de söz ettiğim üzere kahramanımız ile babası arasında geçen ve -yazar bunu açıkça belirtmese de- kahramanımızı etkileyip hayatının şekillenmesinde önemli rol oynayan olumsuz bir anıdan bahsedilir. Her insanın hassasiyet ve duyarlılık eşiğinin farklılık gösterebileceği fenomenini de dikkate alarak söylemek isterim ki söz konusu olumsuz anının, bir insan üzerinde bu denli bir etki yaratacak güçlülüğe sahip olmadığı düşüncesindeyim. Yazarın sade ve ölçülü biçeminden, çocuğun ayaklarından tavana asılıp kırbaçlandığı arabesk bir hikaye bekliyor değilim elbette. Bununla birlikte daha güçlü bir anı sunulabilirdi fikrimce. İkinci eleştirim ise Taş Sektirme Ustası'nın, kitabın ikinci yarısında birdenbire Resul Bulama'ya dönüşmesi. Kahraman, ilk yarıda kendi halinde bir kasaba sakiniyken ikinci yarıda -herhangi bir ön hazırlık yahut ara fon olmaksızın- radikal bir biçimde entelektüel bir insana geçiş yaparak okura yadırgatıyor kendini. En azından bir yerlerde eline bir kitap tutuşturulduğuna şahitlik etseydik, böyle gafil avlanmazdık hiç değilse. Son olarak da gelelim Jung materyaline. Materyal ifadesini kullandım çünkü içerikte işlenme yönüyle ele alacağım Jung'u. Naçizane yazara da Jung'a da az buçuk aşina olan bir okur olarak söyleyebilirim ki yazar, Jung'u tam manasıyla özümseyememiş ve özümsetememiş. Aksi halde Resul Bulama gibi incelikli bir yazarın, Jung gibi mistik derinliğe sahip olan bir materyali öyküleriyle çok daha nitelikli bir biçimde harmanlayıp harikalar yaratabileceğini biliyorum. Taşın en nihayetinde hamura tekamül ettiği bu kitapta, bir çeşit \"hamdım, piştim, yandım\" düsturuyla bilmekten bilememeye evrilen bir seyir uzanıyor sözcüklerin saklısında. \"...sanatsal değere sahip bir yazı için bir uyumsuzluk olmalı yazarda. Ya hayalleri uzakta kalmalı, ya da yaşadıklarında onu rahatsız eden bir şey. Yoksa yazmak çekilesi değil.\" demiş yazar KitapHaber'de verdiği röportajında. Yazmayı kendisi için çekilesi kılan bu ilk eser, yazarın uzakta kalmış hangi hayallerinin veya duyduğu hangi rahatsızlıkların bir neticesidir bilinmez. Fakat uyumsuzluklarını daima böyle güzel eserlerle yüceltmesini temenni ederim. Yazın yolculuğunda kalemine taş değdi, ayağına taş değmesin... - Cervantes, M. (2021). Don quijote 1. . Yapı Kredi Yayınları. s. 535. - Erhan, A. (2015). Burada gömülüdür 1. Kırmızı Kedi Yayınları. 94. - Kierkegaard, S. (2010). Baştan çıkarıcının günlüğü. . Ayrıntı Yayınları. s. 17. - kitaphaber.com.tr. (2023). https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-resul-bulama-ile-konustuk-k5401.html - Proust, M. (2020). Yakalanan zaman. . Yapı Kredi Yayınları. s. 148, 218. Keskin ve adil kılıcınızla kitaba değer kattınız Sümeyra hanım. Öykülerimde elimden geldiğince olanların, olmayanların, olacakmış gibi yapıp yarım kalanların peşine düşmeye çalıştım. İncelemenizi okuyunca isim yazmasa da kılıcınızdan tanırdım sizi. Birikiminiz ve öznel bakış açınızla siz de bu olanların, yarım kalanların incelemesini deneme tadında yazmışsınız. Kitap Haber'de hep yazmanız temennisiyle. Teşekkürler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/eve-donmek-istegi-uzerine-notlar-k5409.html", "text": "Günlükler; teknik olarak birinci kişi anlatımına dayalıdır. Bu anlatım, kişisel tecrübelerin yazıya yansıması ve öznel-sübjektif yargıların yoğun şekilde yazıda yer alması anlamına gelir. Günlükler çoğunlukla belirli bir zaman çizgisi üzerinde ilerleyen yazılardır. Bir bakıma hatıra türünün günü gününe, sıcağı sıcağına yazılmışı ve tarih düşülmüş şeklidir. Günlüklerin farklı sebepleri ve sonuçları oluşur. Bu yazarın tavrı ve tarzına göre farklılık göstermektedir. Çünkü kişisel ve mahrem bir alandır çoğunlukla söz konusu edilen. Bazı duygu-düşünceler, hiç kimseye ifade edilmez. Günlük bu tarz metinlerden oluşuğunda başka insanlara aktaramazsınız. Diğer insanların, birinin günlük tuttuğuna dair bilgiyi kullanmak istemeleri kaçınılmazdır. Böyle kişisel ve özel metinlerden yola çıkarak yazarının karakterini veya anlattığı olayların o kişinin bakış açısına göre nasıl şekillendiğini anlama eğilimi vardır. Bu tecessüs merakı bütün dünyadaki magazin merakının bir yansımasıdır. Bu bakımdan günlüklerin gizli ve kişiye özel yapısı, okur üzerinde okuma motivasyonu oluşturacak bir psikolojik etki oluşturur. Günlüklerin okuma motivasyonuna yönelik bu tür bir etkisinin yanında yazarları için de farklı etkileri ortaya çıkar. Öğrenme alanlarının üç ana alandan çıkarak çok çeşitli alt alanlara ayrıldığı malumdur. Okuma ve yazma ilgili yapılan çalışmalar sonucu, günlük tutmanın yazma yeteneğini geliştiren olumlu bir ilişki olduğunu açıklamaktadır. Özellikle orta öğretimde günlük tutmayan öğrencilerin, günlük tutanlara göre daha fazla tutukluk yaşadığı bilinmektedir. Çünkü günlük tutan öğrencilerin kendine güveni, tutmayanlara göre yüksektir. Öğrencilerin günlük tutmakla, yazılı ifade becerilerini geliştirdiği, olaylara daha analitik bakabildiği bilinmektedir. \"Muhammed, hayatımın akışına adeta müdahale etmişti. Anlattıkları ve küçücük yaşında başına gelenleri dinledikçe küçüldüm, ufalandım, mahcubiyetten yok oldum. Birkaç gün sonra beni evlerine götürmesini istedim. Ailesinden izin alıp böyle bir şey yapabileceğini söyledi ve o gün geldi... İşte \"Muhacir Günlüğü\", hayatımın olağan akışını değiştiren bu olağan karşılaşmanın ürünüdür. Bu sadece Muhammed'in hikayesi değil, onun gibi savaştan göçüp gelmiş, kendine güvenli bir liman olarak İstanbul'u seçmiş çok sayıda mültecinin de hikayesi. Muhammed sayesinde tanıdığım başka muhacir ailelerin trajedileri de kitabın sayfaları arasında sizleri bekliyor. Arka kapağa alınan yukarıdaki kısım oldukça çarpıcı. Etkilenmemek mümkün değil. Ön kapakta da keza, Şakir ağabeyin mülteci çocuklarla çekilmiş bir fotoğrafı var. Şakir ağabey kitabın giriş kısmında, ilginç bir karşılaşma yaşadıktan sonra, \"bu hacimce küçük ancak taşıdığı anlam itibariyle bütün mültecilerin kalplerine dokunmaya çalışan\" Muhacir Günlüğü kitabının bu karşılaşmanın bir ürünü olarak yazılmaya başlandığını aktarıyor. 9 Mayıs 2022 Günlüğü: Son günlerde muhacir kardeşlerimizle ilgili hoş olmayan yayınlar yapılıyor, konuşmalar sergileniyor. Nu konuda konuşanların da yazanların da çok dikkatli olmaları gerekiyor. konu hassas bir konu. Yürekleri incitmemeliyiz. Duyarlı davranan, hassasiyetini dile getiren dostlarımızın yazılarını gördükçe yüreğimiz serinliyor. Dün sayfasında Mücahit Kaymakçı dostumuzun yazdıklarını okuyunca da böyle serinledi yüreğim. Bazı günlüklerin toplum yararı özellikleri vardır. Önemli sanatçıların, siyasetçilerin günlükleri bu kapsamda değerlendirilmelidir. Şakir Kurtulmuş'un Muhacir Günlüğü kitabını da böyle değerlendirmek gerekiyor. Toplumun duyargalarını canlı tutan, harekete geçiren bu günlüğü fiili dua ile destekleyen bir çalışma. Teşekkürler Şakir Kurtulmuş."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/170-bin-ogrenciye-170-bin-kitap-k2720.html", "text": "Milli Eğitim Müdürlüğünün 'Nitelikli Eğitime Kararlı Adımlar' projesi içinde yer alan 'Batman Her Yerde Okuyor' projesi kapsamında 170 bin öğrenciye 170 bin kitap hediye edilecek. Batman İl Milli Eğitim Müdürlüğünün başlatmış olduğu ve halen devam eden 'Nitelikli Eğitime Kararlı Adımlar' projesi içinde yer alan 'Batman Her Yerde Okuyor' projesi kapsamında ilimizde ilk ve orta öğretimde okuyan 170 bin öğrenciye toplam 170 bin kitap hediye edilecek. Hediye edilecek 170 bin kitapla ilgili konuşan İl Milli Eğitim Müdürü Mahmut Kurtaran; Hedefimiz okuma kültürü kazanmış bir nesil yetiştirmek dedi. İl Milli Eğitim Müdürü Mahmut Kurtaran; \"Nitelikli Eğitime Kararlı Adımlar\" ana projemiz içinde yer alan \"Batman Her Yerde Okuyor\" projesi ile sayın valimizin desteğiyle 170 bin öğrencimize 170 bin kitap hediye ediyoruz. Hedefimiz öğrencilerimize okuma alışkanlığını kazandırmak ve bu sayede okuma kültürünü kazanmış bir nesil yetiştirmektir. Öğrencilerimize vereceğimiz bu kitapları öğrencilerimizle birlikte aileleri de okuma imkanı bulacak.\" dedi. Aynı zamanda 15 yazar, Mart ve Nisan ayları içerisinde Batman'da öğrencilerle buluşacaktır. İlimize davet edilen yazarlar belirlenen program kapsamında ilimize gelerek okullarda öğrencilerle bir araya gelecekler. Amacımız; ilimizin öğrencilerini, okudukları kitapların yazarlarıyla buluşturuyoruz diyen, İl Milli Eğitim Müdürü Mahmut Kurtaran; \"Nitelikli Eğitime Kararlı Adımlar\" ana projemiz içinde yer alan \"Yazarlar Okurlarla Buluşuyor\" projemiz kapsamında yazarları okurlarla buluşturmaya devam ediyoruz. Bu proje sayesinde okuyan, düşünen, düşündüğünü ifade edebilen, eleştirel bakış açısı kazanmış öğrencilerin yetiştirilmesi, bir yazarda olması gereken özellikleri öğrenmelerinin sağlanması, ileride kendilerinin de birer yazar olabilecekleri bilincinin aşılanmasını amaçlıyoruz. Bu kapsamda bu güne kadar bazı yazarları öğrencilerle buluşturduk. Bu proje de planlanan şekilde 27 Mart'tan başlayarak 22 Nisan tarihine kadar 15 yazarı ilimizde ağırlayarak öğrencilerle buluşturacağız.\" diye konuştu. Aynı zamanda Şair-yazar olarak tanıdığımız proje yürütücüsü Behçet Gülenay'dan aldığımız bilgiye göre; ülkemizin saygın yazarları arasından çocuk edebiyatı, hikaye, roman yazarı, şair, kişisel gelişim gibi farklı alanlarda yazan birbirinden önemli yazarların öğrencilerle bir araya geleceği öğrenildi. Gülenay'ın açıklamasına göre; \"Batman milli eğitim olarak amacımız bu alanda topluma mal olmuş örnek şahsiyetlerle öğrencilerimizi bir araya getirerek hem okuma kültürünü yaygınlaştırmak, hem öğrencilerimizin okuduğu kitabın yazarını yakından tanımalarını sağlamak. Böylelikle kendilerine yakın buldukları alanlara ilgilerini artırarak bu vesileyle Allah'ın biz insanlara bahşettiği en nitelikli iki atölye olan zihin ve kalb atölyelerini harekete geçirmek suretiyle şuurlu bir nesil yetiştirmektir. Mehmet Doğan, Nurullah Genç, Sadık Yalsızuçanlar, Metin Önal Mengüşoğlu, Vehbi Vakkasoğlu, Mustafa Özçelik, Bilal Tırnakçı, Ali Erkan Kavaklı, Bestami Yazgan, Behçet Gülenay, Müştehir Karakaya, Yusuf Dursun, Nehir Aydın Gökduman, Murat Soyak ve Vural Kaya'nın katılacağı bildirildi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/nurettin-topcunun-gozunden-mehmet-akif-ersoy-k5695.html", "text": "Mehmet Akif Ersoy, eserleriyle, düşünce, inanç ve eylemlerini birleştirme becerisini göstererek ortaya koymuş son derece teori - pratik tutarlılığı ve sürekliliği olan büyük bir mütefekkir ve dava adamıdır. Akif'in ana karakteristik özelliklerinden birisi, yaşamı boyunca aynı inanç ve düşüncelere sahip olması ve mücadelesini bu doğrultuda vermesidir. Öyle ki zamanın değişmesi veya toplumun değer yargılarının, isteklerinin değişmesi bile Akif'i ilkelerinden saptırmamış, bilakis inançları doğrultusunda toplumu yönlendirici rol üstlenmiştir. Tarihsel süreçlerde bazı insanlar daha üretken, zeki olup ilkeli duruş ve iradelerine sahip olmaları hasebiyle diğer insanlardan ve toplumlardan üstün olarak topluma liderlik yapmışlardır, işte Akif de bunlardan birisidir. Ersoy, mensubu bulunduğu ve sağlam bir şekilde yapıştığı İslam terbiyesi ve inancı rehberliğinde, iradesini kontrol altında tutmuş ve korumuştur. Akif'te, birçok büyük düşünürlerin maruz kaldığı yalnızlığı yaşamıştır. Akif, devletten veya başka güçler tarafından gelecek her türlü mevki, makam ve mali müesseselerden uzak durmayı tercih etmiştir. Akif'in yaşadığı dönemle günümüz arasında yüz yıllık bir süre geçmiş olması nedeniyle O'nun düşünce dünyasını tam olarak anlayabilmemiz, değerlendirip takdir edebilmemiz için geçmişe doğru bir yolculuk gerekmektedir. Ancak bu tür yolculuklar sayesinde Akif'in gerek hayatı gerekse eserlerine ilgiyi, aynı zamanda ileride de yeni Akiflerin yetiştirilmesi, onun mesajlarının gelecek nesillere taşınması mümkün olabilir. Nurettin Topçu, Cumhuriyet döneminde yetişmiş olan en önemli hareket ve düşünce adamlarındandır. Ülkemizde ahlak alanında ilk doktora tezini yapmış olan Topçu, Bergson'un sezgiciliği ile Blondel'in hareket felsefesi ile Anadolu-İslam tasavvufu anlayışını sentezleyerek ahlak felsefesi sistemini inşa etmiştir. Aynı şekilde Topçu, sanat, ahlak, iktisat ve dine kadar çok geniş bir alanda oldukça coşkulu görüşler ortaya koyarak; tasavvuf, demokrasi, milliyetçilik, varlık, irade, aşk ve mistisizm çerçevesinde bir düşünce dünyası inşa etmiştir. Topçu, Anadolu'ya ve onun müktesebatına, yaşattıklarına derin muhabbet beslemiş ve bunlara da sonuna kadar bağlı kalmış bir Anadolucudur. O, bununla da kalmayıp istikrarlı ve kararlı bir şekilde Anadolu'daki insan-tabiat-Allah ilişkisinin fıtri yaşama uygun olarak bozulmadan saf halinin devam edilmesi için bu yaşamı hem fiiliyatında hem de eserlerinde idealize ederek ortaya koymuştur. Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) ile Nurettin Topçu (1909-1975) arasında doğum tarihleri itibariyle 36 yıllık fark bulunmaktadır. Bu sürede bir nesle karşılık gelmektedir. Nurettin Topçu'nun gençlik çağında (1924) Akif'in aktif yazarlık ve mücadele dönemi maalesef durağan bir sürece girmiş ve sona ermiştir. Bu sebeple Topçu'nun Akif'i tanıması ve ondan faydalanması O'nun yazarlık ve mücadele dönemindeki aktivitelerinden değil, ancak eserlerini okumak, kişilik ve mücadelesini araştırarak benimsemek suretiyle olmuştur. Topçu 1928 yılında altı yıllık bir süreliğine Avrupa'ya gitmiş ve 1934'de dönüşünden bir sene sonra (1935) Galatasaray Lisesi'nde Felsefe öğretmenliğine başlamıştır. Bir sene sonra, yani Topçu'nun yurda dönmesinden sonra iki yıl gibi bir sürede, 27 Aralık 1936 tarihinde Mehmet Akif Ersoy İstanbul'da vefat etmiştir. Topçu, Hareket dergisinin Aralık 1947 sayısında \"Mehmet Akif' başlıklı, Aralık 1969 sayısında da \"Akif'te Sanat ve Cemiyet\" başlıklı yazıları yazmıştır. Topçu, Hareket Dergisi'ndeki bu yazılarına ilaveten Yeni İstiklal Dergisi'nin 107. Sayısında da \"Mehmet Akif', 108ve 109. sayılarında da \"Hürriyet Kahramanı Mehmet Akif' isimli makalelerini kaleme almıştır. Hilal Dergisi'nin 12 Ocak 1960 tarihli sayısında ise \"Mehmet Akif'in Büyük Eseri\" ve Sebilürreşad Dergisi'nin Aralık 1957 sayısında da bu çerçeve yazıları yayımlanmış, Hasan Basri Çantay'ın \"Akifname\" (İstanbul 1966) isimli eserine yazmış olduğu takdim yazısı yazmış olup, Ersoy'un vefatının 20. yıldönümü münasebetiyle Milliyetçiler Derneği'nin düzenlemiş olduğu anma programında yaptığı konuşmasını da kaleme almıştır. Böylece Topçu'nun Akif hakkında yazdığı yazılarının sayısı 10'u bulmuştur. İşte Topçu'nun Milliyetçiler Derneğinde yapmış olduğu Mehmet Akif Ersoy'la ilgili bu yazı ve konuşmalar 1957 yılında kitaplaştırılmıştır. Dergah Yayınları, Topçu'nun Akif'le ilgi bahsi geçen yazılarını bir araya getirmiş ve Ekim 1998 tarihinde \"Mehmet Akif\" ismiyle kitap olarak yayımlamıştır. Topçu, kitabında, Mehmet Akif'in hem hayatı, karakteri hem de eserleriyle ilgili şümullü bir karakter analizi ortaya koymuştu. Kitap'ta, Akif'in hayatında yaşadığı dönüm noktalarını ve bu dönüm noktalarındaki düşünsel dönüşüm ve gelişimlerini de ele alarak incelemiştir. Topçu'ya göre Mehmet Akif, üstün ahlaki özelliklere sahip bir kişi olup halk arasında mütevazı olarak yaşamış, kibirlenmemiş, mürşitlik taslamamış ve yüksek mevkilere çıkma yönünde bir hırsa da sahip olmamıştır. Dahası Akif, asrın nerede ise tamamen kaybetmiş olduğu büyük insan karakterini yaşatmaya çalışmıştır. Tam bir fazilet ve hamiyet kahramanı olarak yaşamıştır. Kitapta Topçu, Ersoy'un karakterindeki öne çıkan özellikleri ortaya koymuş; Akif'in sözünün eri dürüst, ilkeli, kararlı, tutarlı ve idealist bir karakter sahibi olduğunu vurgulamıştır. Akif'in büyük bir şahsiyet olmasını, İnançlarına ve düşüncelerine olan bağlılığı, cesareti ve özgürlük mücadelesi vermesinin sağladığını ifade etmiştir. Akif'in kendine özgü üslubunu ele alıp, Akif'in kendine özgü dil ve üslubunu vurgulamıştır. Topçu, Akif'in hayatındaki dönemler ayrıntılı bir şekilde ele almış, Akif'in hayatının dönüm noktalarına ve düşüncelerindeki değişikliklere odaklanmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak Topçu'nun karakterinin şekillenmesinde bu olay ve kişiler ile bunlarla ilişkileri önemli bir rol oynamıştır. Topçu, Akif'in İslam'a bağlılığını, inancının hayatı boyunca en önemli referans noktası olduğunu, bu referansın, gerek toplumsal gerekse siyasi her alanda ve konuda aktif olarak belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Topçu kitapta, Akif'in içsel yolculuğu doğrultusunda, çeşitli dönemlerdeki düşünce ve duygularını da incelmiş ve Akif'in hayata bakışı kişiliği, kişisel gelişim ve felsefesini anlamaya yönelik ışık tutmuştur. Bütün bu nedenlerle, Mehmet Akif gerek şahsı, gerek mücadelesi, davası gerekse eserleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen herkes için önemli bir kaynak olması hasebiyle mutlaka okunması gereken bir eserdir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/16-egitimde-edebiyat-semineri-ve-zeynep-cemali-oyku-yarismasi-odul-toreni-k5819.html", "text": "\"Eğitimde edebiyat\" buluşması 14 Ekim'de Nişantaşı'nda! Günışığı Kitaplığı'nın her branştan ve düzeyden öğretmenler, kütüphaneciler ve eğitim yöneticileri için düzenleyeceği 16. Eğitimde Edebiyat Semineri, 14 Ekim 2023 Cumartesi günü İstanbul'da! FMV Işık Okulları'nın desteğiyle Nişantaşı yerleşkesinde gerçekleşecek seminer, Türkiye'nin dört bir yanından gelen eğitimcileri edebiyat çatısı altında buluşturacak. Okuma kültürünün gelişmesine emek veren yüzlerce eğitimci, öğrencileri edebiyatla buluşturmanın yeni yollarını keşfetmek ve paylaşmak için bir araya geliyor. 2010 yılından beri düzenlenen seminerin bu yılki kapanış konuşmasını usta şair, yazar Haydar Ergülen yapacak ve \"Yüz Yıllık Cumhuriyet Sevincimiz\"i dillendirecek. Ödüllü öykücü Yekta Kopan hem yazarlık hem de sanat yolculuğundan süzdüğü deneyimiyle seminerin açılış konuşmasını yapacak. \"Eyvah Kitap!\"ın yazarı, yayıncı Mine Soysal; çağdaş İtalyan edebiyatının ödüllü yazarlarından, psikanalist Luigi Ballerini; ülkemizin dijital medya alanındaki deneyimli isimlerinden İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Esra Ercan Bilgiç ve \"iklim iletişimi\" uzmanı Damla Özlüer özgün içeriklerini eğitimcilerle paylaşacak. Öğrencileriyle yaratıcı okuma uygulamaları gerçekleştiren öğretmenler, deneyimlerini meslektaşlarına aktaracak, yeni ve etkili yollar örnekleyecekler. Zeynep Cemali Öykü Yarışması'nın 2023 kazananları da seminer kapsamında düzenlenecek törenle ödüllerini usta edebiyatçıların elinden alacak. Yarışmanın proje başkanı, editör Müren Beykan, 6, 7 ve 8. sınıfların katıldığı yarışmanın 13. yılını değerlendirecek ve \"sevinç\" temalı öykülerin yansımalarını aktaracak. Dijital Medya, Çocuklar, Haklar ve Fırsatlar..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zarifoglu-siirlerinin-cocuga-donuk-yuzu-gulucuk-k5694.html", "text": "Ben daha sorularıma yanıt veremeden Ketebe Çocuk, Zarifoğlu çocuk kitapları dizisini yeniden, özgün bir biçimde yayınladığı haberini vererek alternatif cevabını sunmuş oldu. Bununla birlikte bizim için aynı şiir üzerinde iki farklı yayınevinde ve farklı zamanlarda çalışmış sanatçıların çizgisel yorumunu değerlendirme imkanı doğdu. Cahit Zarifoğlu'nun yazarlık serüveninin son demlerinde çocuk edebiyatına yönelik verdiği eserler şairin doğal olarak ustalık dönemine rastlar. Zarifoğlu, vefatından birkaç ay önce tamamladığı, içinde çocuklar için yazdığı şiirlerin yer aldığı Gülücük'ü yayınlatması için Mustafa Ruhi Şirin'e emanet eder. Vefatının ardından 1989 yılında Beyan Yayınları tarafından basılan ve editörlüğünü M. Ruhi Şirin'in üstlendiği kitap aynı zamanda Zarifoğlu'nun çocuk kitapları dizisine adını vermektedir. Gülücük'te bizi karşılayan şiirlerin öznesi çocuktur. Günlük hayattaki üzüntüleri, sevinçleriyle hepimizin yakından tanıdığı bir çocuk. Öbür tarafta giderek yalnızlaşmakta olan, modernleşen çekirdek ailenin içinde anne babasıyla daha fazla vakit geçirememekten şikayetçi, gün içinde ebeveynlerine derin özlem duyan, hayat tarzına çocuk diliyle sitemi olan bir çocuk. Zarifoğlu, \"çocuk safiyetini giyinmek\" olarak tabir ettiği çocuk kitabı yazmayı; çocuğun o saf haline yakın, hayatımız boyunca aklımızdan çıkaramadığımız masumiyeti, güzelliği, çocuk neşesini, çağrışımlara açık imgeleriyle yetişkin okura da seslenen bir kanaldan yapıyor. Yıllar boyu yalnızca \"belirli gün ve haftalar\" ile sınırlı olduğunu zannettiğimiz dünyanın çok dışında, yapmacık kelime ve uyaklardan arınmış, kıpırtılı oyun diliyle çocuğa yorum fırsatı veren, nefes alan şiirler kurulmuş Gülücük'te. Bu noktada \"Şiir çocuk için neden önemlidir?\" sorusunu sormak hakkımızdır. Şiir, edebiyat yani sanat; en sıradan anları bile şölene dönüştüren, gerçeklik ile duyularının ötesinde keşfedilmemiş dünyalar arasında anlamlar taşıyan bir köprü vazifesi görür. Çocuğu algılarının ötesindeki bir dünyaya doğru yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk hızını; çocuğun yaşamından, kendi çevresinden, meraklarından aldığı ölçüde ancak çocukta estetik duygular uyandırabilir. Yazarın eserlerini verirken kurduğu oyunlu dil ise çocuk için davettir. İyi şiir ile karşılaşan çocuk; dilini daha iyi kullanır, okumayı sever, anlam dünyasını zengin bir birikimle kurma şansına erişir. Süslü sözcükler ve karmaşık kavramlarla örülü şiir ise çocuğa seslenemez. Ölçülü kullanılmış ses oyunları ezberlemeyi kolaylaştırıcı ve eğlendirici unsurlardandır. Gülücük'ün çocuğu yormayan, nefes aldıran, içinde nükteyi barındıran şiirleri bu noktada dengeyi koruyor. Etkinlik için seçilecek dört gönüllü öğrenciye rolleri dağıtılır. Okuyacakları metin hazırlanır. Kısa bir ön hazırlık için zaman verilir. Sonrasında sınıfın yapısına göre sahnede canlandırmaları beklenir. -Kim var orada -Devemi arıyorum Gülücük, Ketebe Çocuk'ta Cemile Ağaç Yıldırım'ın çizgisiyle yeniden yorumlanıp renklenmiş. Güzel de olmuş fakat bazı şiirlerin görselleri şiir bağlamından koparak istenen derinliği vermede yetersiz kalmış. Örneğin Atom Bombası şiiri. Şair kitabına atom bombasından bahseden bir şiir koymakta sakınca görmemiş. Politize etmeden atom bombasını mantar benzeterek üzüntülü bir durumu çocuk gerçekliğine aktarmış. Beyan Yayınları'nda Ender Dandul resimlemesinde metnin bu gibi can alıcı imgelerini kavranarak görsele aktarılmış. Fakat öbür yanda Cemile Ağaç Yıldım çizgisinde yine aynı şiir yanında çizilen; sevimli ayıcıklar, kitaplar ve müzik notaları yanında resmedilen neşeli kız çocuğuyla metin ile görsel arasında ciddi duygusal tezat oluşuyor. Söz konusu şiir de olsa bir çocuk kitabını görsellerden ayrı düşünebilmek pek mümkün değil. Görseller ise yapıtın kalitesine göre metne çok katmanlı bir boyut katarak anlaşılmasını kolaylaştırır. Yıldırım'ın çizgisinde şiirde önemli bir yeri olan mantar imgesi ıskalanmış. Rengarenk sayfalar ve sıcak çizimler çocuğun kalbine doğrudan dokunuyor. Fakat bireysel tercihlerden ziyade yazılı metni esas alan detaylar kullanmak kitap için hayati öneme sahip. Bu açıdan şiir türü dahil tüm çocuk kitaplarındaki resimlemeler küçük okuyucularını görsel sanatların güzellikleriyle tanıştırmanın en kestirme yollarından birisi olduğunu söyleyebiliriz. Kıpırtılı dile eşlik eden sanatçıların özenli çizimleri de bu doğrultuda en az yazılı metin kadar kalıcı ve önemlidir. Gülücük; sevimliliğiyle dikkati çeken, kalbe işleyen, bir göz açıp kapama yahut biraz daha uzun sürede okunabilen fakat asla bitmeyen bir kitap."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-bayram-zivali-k5706.html", "text": "Almancayı yeni öğrendiğim dönemde kursta konuşma pratiği adı altında yaptığımız konuşmalarda bizden, önce kendimizi tanıtmamız istenirdi. Benim gerçekten çok zorlandığım bir mesele bu. Yani ne desem ve ne kadar kendimden bahsetsem yeterli olacak bilemezdim. Şimdi de aklıma o geldi. İsmimi biliyorsunuz zaten ben biraz daha genişleteyim. İsmet Özel bir konuşmasında söylemişti onun isminin de normalde Bayram olması gerektiğini çünkü benim gibi Bayram gününde doğmuş. Ama ne olmuş olmuş ismini İsmet koymuşlar. Soyadım ise Giresun'da bir belde olan Zıva'dan gelmekte. Bu ismin ne anlama geldiğini bilemiyorum. Düşüncem o ki; Zıva denilen yere biz Çepni Türkleri yerleştiğinden bölgeye de adını onlar getirmiştir, belki de Çepnilerin Zıva diye bir kolu vardı bilemiyorum. Bizimkiler de oradan ayrılma bir grup olduğu için Zıva'dan olan anlamında Zıvalı soyadını almışlar. 25 yaşına kadar Giresun'daydım. Orada Master dönemimin son aşamasında iken evlenip Almanya'ya geldim. Kısaca Karadeniz'den Karaorman'a geldim diyorum muhabbet sırasında soranlara. Karaorman ise şu Grimm Kardeşler Masalları'nın geçtiği mekan ve de Heidegger, Hermann Hesse gibi efsane isimlerin memleketleri. Daha ne diyeyim bilmiyorum. Bir Online satış firmasında büro çalışanıyım. Çalışmaktan nefret ediyorum aslına bakılırsa. İşime her gün trenle gidiyorum bu iyi, araba kullanmayı hiç istemedim bu da iyi. Rahatsız kitapları okumayı, hasta eden filmleri izlemeyi ve kafası değişik insanlarla konuşmayı seviyorum. Gerisi Çin işkencesi. Neyse bu kadar yeterli sanırım. Ha unutuyordum Olağanhiçç adlı eseri ben yazdım. İyi de ettim. Şimdi birkaç kitaba aynı anda çalışıyorum, tıpkı bir anda birkaç kitabı okumaya başladığım gibi. Ve henüz yeni bir çeviri kitap yayımladık Arthur Schnitzler'den . Belki popüler biri olurum da çalışmak zorunda kalmam. Bilmem ki nasıl. Çocukluğumdan beri anlamadığım şeyler okumayı çok sevmişimdir. Tabii okudukça anlıyor ya da kendinde bir anlama getiriyordum bunları. Ve yazmak da hep ilginç gelmiştir bana. Önceden yazılan her şeye kutsal ve hatasız bir şey gibi bakardım, hatırlıyorum. İnsan yeterince bilmediği şeyleri kutsallaştırabiliyor. Üniversite döneminde hayran olduklarım vardı mesela Dostoyevski, mesela Kafka, mesela Cemal Süreya, mesela bir İsmet Özel, Edip Cansever. Sokakta onlarla yürürdüm hep. Onlarla konuşurdum, çay içerdim, bir şeyler yazmak için her şeyi malzeme olarak görürdüm. Ne güzel günlerdi anlatamam. Yazmak için gerekli böyle yaşam heyecanları. Sonrasında okuya - yaza, sile - yaka bu zamana geldim. Artık yazdıklarımı denize atmıyorum ya da yakmıyorum. Bu sebepten korkar oldum kötü bir şey yazmaktan, çok çok az yazmaya başladım. Bu açığımı ve açlığımı çeviri ile gidermeye çalışıyorum. Hiç kalır. Şiiri çekmesek de hiç kalır. Yani şiir yazmamış olsaydım daha sağlıklı biri olabilirdim. Başka 'saçma' şeylere zaman ayırırdım çevremdeki insanlar mutlu olurdu bu standart iyiliğimden. Şiir! ile hayatımı daha da mahvedeceğimden korkmuyor değilim. Ama bu korku daha da büyük bir istek doğuruyor. \"Ölsem mi Şiir mi yazsam?\" arasında bir yerlerdeyim yani. Belki anlarsınız. İyi şiirler!, iyi filmler, iyi kitaplar, müzikler, duygular vs. zaman zaman bende çok etkili olmuşlardır. Etkilendiğim birçok unsur var böyle ama tüm bunların merkezinde iki ana unsur var: Ben ve Tanrı. Bunlardan başka ustaları çok etkili ve gerekli görmedim. Belki bunlar da yoktur. Bu üç kelime ile de pek anlaşamam. Yani gerçekten benim olan kelimeler olamadılar hiç. Evet, şiir kelimesi Arapça bir kelime; sezgi, ilham, ilhama dayalı ifade ya da etkili bir şey anlamına geliyor en basitinden . Yani bir şey ama açıklaması pek mümkün değil. Bu sebepten şiir kelimesini ve şair kelimesini kullanırken hep bir eksiklik hissettim. Şuur kelimesini de bilinç olarak ele alacaksak bazen pek de bilinçli olduğumu söyleyemeyeceğim. Yoksa şiir yazmak çok da mümkün olamaz. Ya da yazılan o şey her neyse işte. Şimdi neden şiir yazıyorsun diyen olabilir. Bir ara dönüyordu bu soru da etrafta hatta . Bilmiyorum. Yazmamak için yeterli bir özrüm yok. Yazmak içinse çok fazla iç kaşıntım var. Kimseyi de alakadar etmez. Ben nedense şairlerin en azından önemli bir süre şehirli olmaları gerektiğini düşünen biriyim. Sonrasında köyde kasabada vs. olabilir bir iç dinginliği ve önceki birikimlerin sonucunda bir felsefe oluşturma amacıyla. Sürekli taşrada olmak bence dünyayı tek bir pencereden seyretmek gibidir. Ben yaşadım ondan biliyorum. Karadeniz'in o dik yamaçlarında oluştu benim dünyam ama şehirlerde üslup kazandım diyebilirim. Şiir, sanat gibi şeyler ne de olsa genel olarak şehir hatta metropol endişelerinin, ihtiyaçlarının yansımasıdır. Ne demek istediğim biraz olsun anlaşılıyordur umarım. Yani sanırım mekan olarak şehirci olduğum anlaşılmıştır. Tabii bu demek değildir ki bazı eserlerimde \"doğanın felsefesi\" ağırlıklı değil. Karadeniz'de büyüdüğümden ama şehirlerde yaşıyor olduğumdan dolayı kendimi iyi bir ölçekte görüyorum. Kafamız günümüz dünyasında pek de dingin olamıyor. Zaman ve hayat ile büyük problemlerimiz var. Zihnimiz karmakarışık ve şiirler pek de bu dünyayı silkelemiyor. Ya da bence kitap okumaktan haberimiz yok . Tıpkı birçok şairin şiir yazmaktan haberi olmadığı gibi. Bazen denk geldiğim kısa da olsa farklı bakış açıları var ama bunlar da pek sistemli ve arkası gelecek-dolacak olan eleştiriler değiller ya da henüz olamadılar. Bu aralar dergilerde ya makale formatında ya da deneme şeklinde bir şeyler okuyoruz eleştiri adı altında. Yukarda değindiğim gibi önce iyi bir okuma gerekli. Sonrasında eleştiri gelecektir. Sonuçta eleştiri eserden çok okuyucuya yazılan bir tür. Bu konuda son sözlerim şunlar: Ben en çok kendime eleştirmenim, kendime okuyucuyum ve tabii kendime şairim. Bu konuda eksikliğimi kapatıyorum. Ve belki de esasen her şey buradan başlar. Almanya'da olmama rağmen Türkiye'de olup da benim kadar dergi takip eden, okuyan maalesef çok çok azdır diye düşünüyorum. Her yeni sayısında en az 10 dergiyi inceleme fırsatı bulabiliyorum. Bu konuda harika bir çevrem var. Yeni sayılarla heyecanlanan biriyim. Ama dergilerdeki eserleri görünce de nerdeyse her defasında hayal kırıklığı yaşamıyor değilim. İyi şiirlere denk gelince hemen şairine ulaşmak ve tebrik etmek istiyorum. Ayrıca ben, Ruhsatsız adlı yeni bir edebiyat dergisinin yayın kurulundayım. Değişik kafalarda, istekli ve edebiyat sanat alanında hep bir şeyler yapma endişesinde olan bir grup arkadaşız orada. Böyle ortamlar insana farklı bakış açıları kazandırabiliyor. Bunu diğer dergiler ve ortamları için de söylemek mümkün. Beni okurken heyecanlandıran dergilerde eser yayımlamak, o dergilerin çok değer verdiğim şairleri-editörleri ile muhabbette olmak harika bir şey. Bunun yanında yeni çıkan özellikle şiir ve öykü kitaplarını da gündemime / takibime hemen alabiliyorum. Almanca dergilere şimdilik değinmeyeyim. Ama yok eğer bundan sonraki yaşamımda üç şiir okuma hakkım olacaksa bu elbette yazacağım şiirlerden bir üç şiir olsun isterim. Çünkü geçmişte okuduklarım zaten okundu. Onları tekrar okumasam da olabilir. Çünkü onlar zaten etime, kemiğime, bütün ruhuma işlediler. Ama gelecekte yazılacak şeyler her zaman daha heyecanlı geliyor bana."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ali-seriatinin-yalnizlik-sozleri-k5663.html", "text": "Hayatta öyle kitaplar vardır, bir kez okundu mu ömür boyu unutulmaz; çünkü ruha tesir etmiştir jilet kesiğiyle. Ali Şeriati'nin Yalnızlık Sözleri de bu kitaplardan biridir. \"Sizi rahatsız etmeye geldim\" diye başlar Yalnızlık Sözleri'ne Ali Şeriati. Rahatsız olmak, aslında dünyada geçici bir konuk olduğunu idrak etmiş bir ruhun kendini dışavurumudur, Şeriati'nin külliyatında. İşte tam da burada Yalnızlık Sözleri kendini gösterir. Kendi içinde dünyaya ve insana söylenmiş itiraflar olarak. Nedir Yalnızlık Sözleri? Hakikate ram olmuş bir ruhun, dur durak bilmeksizin kendini sorgulamasıdır, kah şark kapısında kah garp ellerinde. Güneşin doğduğu yerden dünyaya gelmiştir Şeriati, sonra güneşin battığı diyarlara gitmiştir. Bu yüzden Yalnızlık Sözleri bütün bir insanın hikayesidir. Yollara düşülür ansızın, mihmandarımız Şeriati, \"Hubut\" denilir, konuşur uzak zamanların dilinden hilkatin dört atlısı, \"İnsanın Dört Zindanı\". Sonra \"Kevir\"de çığlık çığlığa kalınır. Çünkü Şeriati, çoğu zaman Hazreti Ali demektir ve hiç çıkmamıştır Ali'nin kuyusundan. Denilebilir ki Yalnızlık Sözleri, Hazreti Ali'nin kuyusundan yeryüzüne atılmış keskin ve münzevi çığlıklar silsilesidir. İşte evinin kapısının önünde durup içeriye gitmeyi unutmuştur aile reisi Şeriati. Babasının merhametinde gözyaşlarına boğulmuştur evlat Şeriati, Mezinan Köyü'nde. Tahran'da bir yoksul kapısıdır muallim Şeriati. Hafız'ın Divan'ında, \"Uzak bağlarda öten esir bir kuştur, kış vaktinde\" veya Savak'tan amansız bir kaçıştır Şeriati. Yani çoklukla ve çoğu zaman hüzündür Şeriati, yolunu bulmamış. Yalnızlık Sözleri ne tam manasıyla otobiyografik bir eserdir ne de sıradan yaşantıların anlatıldığı günlüklerdir. Hakikatin kokusunu almış bir faninin pervasız çırpınışlardır; kah tarih atlasında, kah medeniyetler havzasında, kah ideolojiler sağanağında, kah bilimler sahasında. Yalnızlık Sözleri'ni tam anlamak için Şeriati'nin kahramanı Ebuzer'i bilmek, tanımak, dahası yaşamak gerekir. Ve çok sevmiştir, çok beğenmiştir Şeriati, haksızlıklara karşı çıkan ve sürgünde ölen Ebuzer'i. Yalnızlık Sözleri'nde kendini, kendindeki Doğu ve Batı insanını anlatmıştır Şeriati. Yalnızlık Sözleri, Şeriati'nin kendi içinde inşa ettiği gerçek dünyasıdır. Şeriati, her şeyiyle, söyledikleriyle, söylemedikleriyle, çığlığıyla, suskunluğuyla Yalnızlık Sözleri'nde vardır. Geçen yüz yıla tutulan hakiki bir aynadır Şeriati'nin Yalnızlık Sözleri. Bu aynada iki kelime ön plana çıkar aydın duyarlılığıyla, Müslüman kimliğiyle: Vicdan ve sorumluluk."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tasavvuf-isiginda-oze-varim-k5537.html", "text": "İnsanın kendini bulma serüveni yaşamı boyunca devam eder. İnsan daima gelişen bir varlıktır dolayısıyla yaşadıkları, duygu durumunu ve tepkilerini oluşturur. Herkes bunu kendini bulma yolculuğu olarak adlandırmasa da bilinçli veya bilinçsiz bu yolculuğun içindedir. Kendini bilme, anlama çabası antik çağlardan günümüze kadar var olmuş ve insan yaşadığı sürece var olacak felsefi, sosyoloji, psikoloji gibi bilimlerin konusu olan bir olgudur. Sonu olmayan bir süreç. Kimi zaman sancılı, kimi zaman keyifli ve her zaman huzur verici. İnsan kendini tanımlarken olumlu ifadeler kullanır. Bencil ya da kıskanç olduğunu söyleyebilecek çok sayıda insan yoktur. Üstün olma, değerli olma, sevilip takdir edilme arzularıyla birlikte bu, kendiyle yüzleşmekten kaçıştır bir nevi. Dr. Mustafa Merter'in Dokuz Yüz Katlı İnsan kitabında onun kaçış ve buluş serüvenlerine şahitlik ediyoruz. Kitabın adı Mesnevide bulunan; \"Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin. Sen, bir alemsin! Sen, derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insanı kamil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır. Dibi, kıyısı olmayan denizdir.\" Kısmından esinlenerek konulmuş. Dr. Mustafa Merter, psikolojiyle tasavvufu harmanlayarak sunmuş okurlarına. Yazar, uzun yıllar yurt dışında yaşamış bir psikiyatr. Kendini bulma ve anlamlandırma çabası daima var olan, bunu bilinçli olarak yönetebilen bir uzman. Bu yolculukta birçok deneyimlerde bulunmuş. Uzun yıllar meditasyon yapmış, tasavvufla tanıştığı vakit ruhu huzura varmış. Kitap aslında Mustafa Merter'in kendisi üzerinden psikolojinin insanda ki iç yolculuğunu arayışını, tasavvufa varana kadar nasıl yoğrulduğunu anlatan bir eser olmuş. Yazar kendi yolculuğunu derin bilgileriyle anlamlandırarak oldukça dürüst anlatmış diyebilirim. Dokuz Yüz Katlı İnsan kitabı batı psikolojisinin öncülerinin geniş özetiyle başlıyor. Sigmund Freud'dan Jung'a; Adler'den Anna Freud'a; Melanie Klein'dan Karen Horney'e; William James'den Abraham Maslow'a; Charles Tart'tan Kevin Wilber'e; Irving Yalom'dan Erich Fromm'a kadar bu isimlerin psikoloji alanına kattıklarıyla birlikte yetersizliklerini de sunuyor. Dr. Mustafa Merter batı psikolojisinin nefsin üst katmanlarından habersiz olduğunu söylüyor. Kitabında insan bilincinin ve nefsin derinlemesine analizlerini yapıyor. İnsan özünün kaybını batı dünyasının dini değerlerden kopmasıyla bağdaştırıyor. \"İlahi rabıtasından kopan Avrupa insanı pusulasız, rehbersiz açıldığı bu uçsuz bucaksız insan nefsinin okyanusunda bir yön bulmaya çabalıyordu. Öncelikle yanıt bulunması gereken acil soru, \"kendi kendine yabancılaşma\" sorunuydu. Psikanaliz, bu \"fırtınalı sulardan\" rasyonel akıl bularak çıkmaya çalıştı.\" Kendisinin de böyle bir yolculuktan geçtiği ve tasavvuf çerçevesinde özüne vardığını anlatıyor. Mevlana ve ibn Arabi etkisiyle tasavvuf ve Transpersonal psikolojisini Kur'an-ı Kerim'den de ayetlerle destekleyerek anlatıyor. Konuların özünün kavranması adına kendisi ve arkadaşlarının deneyimlerinden de kitap bütününde oldukça sık söz ediyor. Kitapta anlatıları desteklemek amacıyla yer verilmiş şemalar biraz kafa karıştırıcı gibi gelebilir. Şemalara çok fazla kafa yormadan geçmek buna çözüm olabilir. Yerinde metaforlar ve izahlarla zaten konu anlaşılır hale geliyor. Buna rağmen yine de anlayamadığınız noktalar da olabiliyor kitapta. Art arda kurduğum cümlelerde bir tezatlık olduğunu düşünebilirsiniz ancak değil. Şöyle ki; anlamadığınızı düşündüğünüz yerlerde bile bilindik bir his doluyor insanın içine. Tanımlanamayan bir şeyler tanıdık geliyor. Bu tanıklığı okurken en çok kendini anlıyor insan şeklinde ifade edebilirim. Ayrıca bir kez okumanın yeterli olmayacağı kanaatindeyim. Bir süre sonra tekrar okunması taşları daha net yerine oturtacaktır diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/lili-k4233.html", "text": "Necip Tosun'a ait bu yazıyı Sezai Karakoç'un vefatının ardından alıntılıyoruz. Sanatlar arası ilişkiler, sanat dünyasının her zaman en çetrefilli konularından biri olmuştur. Edebiyat-sinema, müzik-şiir, fotoğraf-resim, tiyatro-sinema ilişkileri pek çok yönden ele alınıp tartışılmıştır. Bu tartışmalar sonucunda, her sanatın kendine özgü bir dili olduğu ve başka bir dile çevrilemezliği görüşü ağırlıklı görüş olarak ortaya çıkmasına karşın, pratik bir gerçek olarak sanatlar arası ilişkiler de, bu tartışmalar da halen sürmektedir. Hiç kuşkusuz bu tartışmaların odak noktasında sinema sanatı durmaktadır. Aslında bunda şaşılacak bir yan da yok. Çünkü bütün sanatları bünyesinde barındırdığı ve yirminci yüzyılın sanatı olduğu belirtilen sinema, tarihsel serüveni içerisinde pek çok sanatla yoğun ilişki içerisinde olmuştur. Ne var ki, sinema ilk dönemlerde pek çok çevrece sanat olarak görülmüyor, daha çok teknolojik bir imkan olarak nitelendiriliyordu. Hatta içlerinde sinemanın diğer sanatları bozacağına dahi inananlar vardı. İşte sinema bu ilk dönemlerde hem bu endişeleri gidermek, hem de kendini ispatlamak için diğer sanatlarla ilişki içerisine girmiştir. Sinema öncelikle tiyatro ile ilgilenmiş ve pek çok tiyatro eserini kendi diline aktarmıştır. Daha sonra sinema-edebiyat ilişkisi başlamış, doğrusu bu ilişki çok daha görkemli ve etkili olmuştur. Çünkü \"hikaye anlatma\" ortak özelliği nedeniyle edebiyat, sinema için bulunmaz bir kaynaktı. Sinema da bu kaynağı doyasıya değerlendirmiştir. Özellikle roman ve hikayenin başyapıtları peş peşe sinema diline aktarılmıştır. Sinema ile edebiyat arasındaki bunca yoğun ilişkiye rağmen aralarında hep ciddi sorunlar yaşanmıştır. Bu da beraberinde edebiyatçı-sinemacı çatışmasını doğurmuştur. Esere sadık kalınmaması, atmosferinin yeterince yaratılamaması, sinemaya yöneltilen eleştiriler olarak sıkça tekrarlanmıştır. Sinema-şiir ilişkisi ise bütün bunlardan çok daha problemli ve tartışmalı bir konumda durmaktadır. Temel soru şudur: Sinema, şiiri nasıl değerlendirebilir, onu kendi doğasına nasıl katabilir? Bu o kadar da kolay değildir. Şiir bir kere roman gibi, hikaye gibi sinemanın kullanacağı somut malzemeler içermez. Kabaca söylersek, şiirin \"hikaye\", \"entrika\" gibi malzemeleri yoktur . Yani \"Tüm sanatların bireşimi olarak tanımlanan sinemayı bu sanatlara böldüğümüzde kalan sıfır olmuyordu hiç: Şiir artıyordu\". Evet, şiir artar. Ama sinemacılar bu \"zor ilişki\"ye rağmen onu da sahiplenmekte gecikmediler. Hatta kimileri işi daha da ileri götürerek şiirin asıl sinemada var olabileceğini ileri sürdüler. Onlara göre: \"Sinema insan gözünün gerçeğe pek fazla sadık kalmayan retinasına göre çok daha zengin bir üstün insan gözüdür. Bu nedenle ruhun insanüstü boyutu olan şiiri yalnızca o aktarabilirdi.\" Franz Kafka da sanki bu görüşü teyit ediyordu: \"Çağdaş ozanın saz telleri, sonsuz selüoit şeritleridir\". Evet, görüntü, sinema, bu denli güçlüydü işte. Elbette şiir de \"burada\" mümkündü. Şiirsellik peşindeki sinemacılar, 1930-1945 yılları arasında gözlenen bir sinema akımına da imzalarını attılar: \"Şiirsel Gerçekçilik\". Jean Reoir, Rene Clair, Jean Vigo, Jacques Feyder, Julien Duvivier ve Marcel Carne gibi yönetmenler bu akımın öncüleri olarak sivrildiler. İlginçtir, kimi şairler de bu \"sinemadaki şiir\"e destek verdiler. Şairler bazen bizzat yönetmen olarak , bazen oyuncu olarak , bazen de senarist olarak sinema-şiir ilişkisinde taraf oldular. Artık pek çok yönetmen \"şiirsel sinema\"dan, \"sinemada şiir\" yazdığından söz ediyor, eleştirmenler filmleri \"şiir gibi\" buluyorlardı. Ne var ki, sinemadaki bu \"şiir\"in ne olduğunu kimse tam olarak ifade edemiyordu. \"Gibi\" ve \"şiirsellik\" tanımlamaları ile adeta top taca atılıyordu. Ama Rus biçimcileri işi biraz somuta indirgiyor, özellikle edebiyat eleştirmenlerinin katkılarıyla, sinemadaki kurgu aşamasında şiir tekniğinden yararlanılabileceğini iddia ediyorlardı. Kimi yönetmenlerce de zaman zaman kahramanların sözlerinde şiirselliğin yakalanmaya çalışıldığı gözleniyordu. Bu karmaşa ünlü yönetmen Pier Paola Pasolini'ye kadar sürer. Kendisi de bir şair olan Pasolini \"sinemada şiir\" konusu üzerine ciddiyetle eğilip bu konuda ses getiren görüşler ileri sürüyordu. Filmlerin düzyazı dili ile mi yoksa şiir dili ile mi yazıldığını tespit etmek için filmler üzerine araştırmalar yapıyor, \"şiir sineması\" görüşünü temellendirmeye çalışıyordu. \"Nesnelerin doğrudan fiziksel üretimlerini sağladığı için sinema özünde şiirseldir,\" diyen Pasolini şu fikirleri savunuyordu: \"Şiir sineması, bir şairin dizelerini yazarken kullandığı gibi özel bir teknik uygulayarak yapılan sinemadır. Bir şiir kitabını açtığınızda kafiyeler, üslubu... hemen görürsünüz; bir araç olarak dili görebilir, bir dizenin hecelerini sayabilirsiniz. Şiir metninde gördüklerinizin eşdeğerini sinemada kamera hareketleri ve montaj aracılığı ile görürsünüz. İşte bu nedenle film yapmak, şair olmaktır\". Görüldüğü gibi Pasolini kamera hareketleri ve montaj aracılığı ile sinemada şiir yazılabileceğini iddia ediyordu. \"Sinemadaki şiir\"e, \"şiirsel sinema\"ya, bir dönem şairlerinin yoğun desteğine rağmen, şairlerin genelde hiç de iyi gözle bakmadıklarını görüyoruz. Bu şairlerin önemli bir bölümü, şiirin kendisinden başka bir dille ifade edilemeyeceğini belirttikten sonra, şiirin diğer sanatlarca \"kullanılmasını\" doğru bulmadıklarını ifade ederler. Bizde Sezai Karakoç şiir için: \"Bütün sanatlar onun ateşini çaldı,\" derken, İsmet Özel; \"Başka bir etkinlik içinde şiir aramak fanteziden öte anlam taşımaz,\" görüşündedir. \"Sinemada şiir\" kavramı etrafında süren bu tartışmalar daha uzun bir süre devam edeceğe benziyor. Aslında bunda garipsenecek bir yan da yok. Çünkü sinema ve şiir gerek imkanları, gerek dilleri, gerekse ifade biçim ve kaynakları birbirinden oldukça farklı iki ayrı sanat dalı. Şiir daha kişisel ve ben'in ifadesi, sinema ise kolektif bir çalışmanın ürünü. Şiir kelimelerle, imgelerle oluşurken; film karelerle, planlarla oluşmakta. Sinema-şiir ilişkisinde işte problem de burada başlamaktadır: Sinemanın dili ile şiirin dili farklıdır. Şiirin dili sözcük, imge iken, sinemanın dili görüntüdür. Biri görüntüyle hayatiyet kazanırken diğeri sözün gücüyle hayatiyet kazanır . Bu nedenle \"sinemada şiir\" kavramından söz eden sinemacılar bu kavramın içini tam dolduramıyorlar. İleri sürdükleri her fikir yeni bir tartışmaya kapı aralıyor. Örneğin bir filmin, Pasolini'nin iddia ettiği gibi, düzyazı dili ile mi yoksa şiir dili ile mi yazıldığını tespit etmenin zorluğu yanında, buna ölçü olarak kullanılan materyallerin sıhhati de tartışılır. Ama bütün bu problemli ilişkiye rağmen, şiirin sinemacılara kimi kalkış noktaları, kimi hedefler, anlatım ve ritim için kimi ipuçları ve malzemeler verebileceği gerçeği de gözden uzak tutulmamalıdır. Bu anlamda \"kamerayla şiir yazdıklarını\" söyleyen yönetmenlerin bu sözleriyle, en azından yaptıkları işin sanatsal boyutunu vurguladıklarını ve filmlerinin vurucu, akıcı, derinliği, yoğunluğu olan emek işi ürünler olduğunu ifade etmeye çalıştıklarını anlamak gerek. Buraya kadar hep \" sinemadaki şiir\"den söz ettik, yani \"şiirsel sinemadan\". Şimdi olaya bir de tersinden bakalım. Yani \"şiirdeki sinema\"ya, \"sinemasal şiir\"e.. Peki nedir \"sinemasal şiir\" ya da sinema şiirin neresinde? Öncelikle sinemasal şiirden, sinemadan yola çıkılarak oluşturulmuş şiirleri kastettiğimizi belirtelim. Yani kaynağını sinemasal malzemelerden alan, sinemanın doğasının etkilediği, belirlediği şiirler. Sinema sanatının içinde bulunduğumuz yüzyıla damgasını vurduğuna kuşku yok. İnsanların giyim kuşamlarını, yaşam biçimlerini etkileyen sinemanın başka sanatları etkilemesi kadar doğal bir şey olamazdı. Öyle de oldu. Sinema, diğer pek çok sanattan etkilenmesi yanında şöyle ya da böyle diğer sanatları etkilemiştir. \"Çağdaş sanata ritim ve gerilim unsuru olarak zaman kavramını,\" getiren sinema, roman, hikaye, tiyatro, resim gibi pek çok sanatı etkilemiştir. Özellikle Amerikan romanlarında bu etkiyi görmek mümkündür. Bu anlamda John Dos Passos ve Ernest Hemingway'i anabiliriz. Yine \"Yeni Roman\"cıların eserlerindeki sinema öğesi bilinen bir durum. Bizde ise Attila İlhan, Orhan Kemal, Tarık Dursun K. ilk akla gelen isimlerdir. Örneğin Tarık Dursun K.'nın \"36 Kısım Tekmili Birden\" adlı hikaye kitabı tam anlamıyla bir sinema kitabıdır. Kitapta yer alan 12 hikayenin tamamı 12 ayrı filmden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Hikayelerin isimleri de film isimleridir zaten: \"Kamelyalı Kadın\", \"Üç Silahşörler\", \"Unutulmaz Şarkı\" vb. Attila İlhan ise romanlarındaki sinemanın etkisini bizzat kendisi dile getirir. Peki tarihsel süreç içerisinde sinema, şiiri hangi durumlarda ve nasıl etkilemiştir? Şiir, sinemanın malzemelerini, birikimlerini nasıl değerlendirmiştir? Yani \"şiirdeki sinema\" nerede durmakta? Tabii burada \"şiirde sinema\"dan, \"sinemasal şiir\"den sadece içinde 'sinema' geçen, 'film' geçen şiir değil, daha çok bir anlatım, bir doğa, bir birikim olarak sinemadan etkilenen şiirin anlaşılması gerekir. Bilindiği gibi bir filmde görüntüden görüntüye, sahneden sahneye, belli bir ritim ile gidilir. Film, durmaksızın gösterir, anlatır ve mekan sınırı tanımaz. Aynı anda hem göze hem de kulağa hitap etme avantajı nedeniyle de dünyasını kolay kurar ve muhatabını kolay inandırır. Bütün bunlar pek çok şairi etkilemiştir. Bu anlamda elindeki kalemi bir kamera gibi kullanan ve durmaksızın \"gösteren\" şairlerin sayısı hiç de az değildir. Sinema-şiir ilişkisinin başladığı ilk dönemlerden itibaren Jean Cocteau, Jacques Prevert, Paul Eluard, W.H. Auden, Rafael Alberti, Ppilippe Saupoult gibi yazarların \"sinemasal şiir\"ler ve yazılar yazdıkları söylenir. Prevert'in şiirlerini değerlendiren Gaeten Picon'un şu sözleri, bize \"şiirdeki sinema\", \"sinemasal şiir\" konusunda önemli ipuçları vermektedir: \"Edebi poetik imgedense, onun şiirlerinde sinemanın poetikasını düşünürüz. Ve Prevert'in \"bir sinema adamı\" olduğu bilinmektedir; senaryo veya tiyatro argümanına ait olan özel bir yazına alışmış biridir o. Çehre değişimi, görünür gerçekliği değiştiren yalıtılmış görüntü şeklinde ortaya çıkmaz. Fakat imgeleri art arda geçişlerle zuhur eder, şiirsel eylem burada, bakışın her yerde olmasıyla, kendine verili olan şart tanımaz güçle karışır. Şiir yol yöntemdedir . Eylemde bir görüntüden bir görüntüye, bir nesneden bir nesneye gidilir; şiir genelde bir montajdır, sinematografik bir çevirim senaryosudur\". \"Sinemanın şiir üzerinde bir etkisinin olduğunu yadsımak güçtür,\" diyen Enis Batur ise bu konuda şunları söyler: \"Gerçeküstü hareket ile birlikte, şiirde görselliğin öneminin gitgide artmış olmasında sinemanın dolaysız rolü olmuştur. Öte yandan öğelerin yoğunluk kazanışının yanında kurgunun ve ritmin arst poetica'ya usul usul mühürlerini vurdukları da apaçık ortadadır: Aragon'un şiirleri hızla döndürülen bir makarayı andırır, Saint-John Perse'in gözü panoramik bir seyirle dalgaları ve rüzgarları ölçer, Dylan Thomas'da sanki bir sahneden ötekine geçilir durmadan\". Bizdeki \"sinemasal şiirler\"e gelince. Kuşkusuz bu apayrı, ciddi bir araştırma konusudur. Bu anlamda burada anacağımız isim ve malumatları bir kişisel izlenim olarak değerlendirmekte yarar var. Yönetmen Metin Erksan, Abdülhak Hamid'in 1923'te yayımlanan bir şiirinden söz eder. Daha doğrusu senaryo-şiirinden. Adı: \"Sinema Şiiri\". \"Üsküdar, İskele/Herkeste tehacüm, acele.../ işte vapur haykırıyor hiddet ile,\"diye başlar senaryo-şiir. Bu senaryo-şiirin sonunda da \"bu manzumenin mevkii neresidir bilmem,\" diye not düşen Hamid, şu anda tartıştığımız sinema-şiir adlı çetrefilli konuyu sanki çok önceden fark etmiş gibidir. Nazım Hikmet'in \"Kuvayi Milliye\"si baştan sona bir senaryodur. Kahramanlar, eylemleri, mekanlar tam olarak çizilmiştir. Attila İlhan'ın romanlarında olduğu gibi şiirlerinde de \"sinema\" ağırlıklı olarak yer alır. Onun şiirlerinde sinemasal tekniklerin bütün açınımlarını görürüz adeta. Objektif açılır, bir görüntü karşımıza çıkar. Hafif bir kararma ile diğer bir görüntüye geçilir. Bazen de çarpıcı görüntüler peş peşe sıralanarak sonunda bir bütüne ulaşılır. Attila İlhan bir zamanlar bu yaklaşımları bir suçlama olarak kabul ediyordu: Örneğin \"Yağmur Kaçağı\"nın önsözünde şöyle der: \"Beni bir sinema şiiri yazmakla suçlamıştır.\" Ve İlhan Berk. \"İşte Kurşun Kubbeler Şehri İstanbul'dasın\" dizesiyle başlayan \"İstanbul Kitabı\" tamamen sinemasal görüntülerden oluşur. Ülkü Tamer ise hepten sinemaya aşık bir şairdir. \"Gary Cooper İçin Bir Şiir\"i hatırlayalım. \"İçimden geçenleri bilemezsin/taşıtların, sinema görüntülerinin/ve keman seslerinin çoğalttığı,\" diyen Ahmet Oktay acaba neye vurgu yapıyor? Ece Ayhan'ı da kayda geçirelim. İsmet Özel'in \"Amentü\" şiirini \"flash-back\" tekniğiyle oluşturulmuş bir şiir olarak görenler acaba ne kadar yanılıyor? Ya Ataol Behramoğlu'nun şu dizeleri: \"Kadın ve adam oturuyorlardı/Uzakta beyaz dağlar vardı/Gara girmek üzereydi Barselona-Madrit treni\" Bir filmin girişini çağrıştırmıyor mu? Refik Durbaş ise gün boyu amatör kamerasıyla tespit ettiği görüntüleri akşam deşifre eder gibidir dizelere. Durbaş'ın \"Çaylar Şirketten\" şiiri tipik bir kısa film senaryosudur. Ama \"şiirde sinema\" dendiğinde özel bir parantez açmamız gereken şair Murathan Mungan'dır. Mungan'ın \"Yaz Sinemaları\" adlı şiir kitabının tamamı sinema üzerine yazılmış şiirlerden oluşur. Şair kimi zaman bir filmin kendisinde bıraktığı izlenimleri, çağrışımları, kimi zaman sevdiği yönetmenleri kimi zaman da sinemanın bir problematiğini şiirleştirir. Mungan, plan, bindirme, balıkgözü kullanımı, ağır çekim, donan kare, uzun plan, ayrıntı çekim gibi sinemanın teknik terimlerini şiirine sokmaktan çekinmez. Hatta sinema afişi üzerine bile bir şiiri vardır Mungan'ın. Bu arada Cahit Yeşilyurt, Enis Batur, Osman Konuk, Cafer Turaç, Küçük İskender, Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş, Süleyman Çelik, Selim Erdoğan'ın şiirlerindeki 'sinema tadı'ndan söz edebiliriz. Bu soruların cevabını bulabilmek için, bu konuya iyi bir örmek olan Sezai Karakoç'un \"Liliyar\" adlı şiirini ele alalım. \"Şiirler III\" de yer alan \"Liliyar\" şiirine, yönetmenliğini Charles Walters'ın yaptığı, başrollerini Leslie Caron, Mel Ferrer ve Jean Perre Aumont'un oynadığı \"Lili\" filmi kaynaklık etmiştir. Hikaye ise Paul Callıco'ya aittir. Karakoç, \"Lili\" filminden yola çıkarak, orijinal, güzel bir şiire ulaşmış sonuçta. Fransız yazar ve senaryocu Lois Gardel ortaya şöyle bir soru atmıştı: \"Aslında bugüne kadar yapılmayan bir şey var, ben onun yapılmasını çok isterdim: O da romandan uyarlanmış film seyrediyoruz, ama filmden uyarlanmış roman okumuyoruz.\" Sezai Karakoç, filmin romanını değil ama şiirini yazmıştır. Karakoç bu şiiriyle \"sinemanın şiiri olur mu?\" sorusuna da ilginç bir örnek vermiştir. Şiirin yazılış tarihi: Bahar, 1954. Şimdi \"Lili\" filmine ve bunun nasıl şiire dönüştüğüne bakalım. Görüldüğü gibi yönetmen, karakterleri, çatışmaları, mekanları oluşturup görüntünün imkanlarını kullanırken, şair olayın ruhunu, özünü yakalayabilecek imgelere, çağrışımlara başvurarak kelimenin gücünden yararlanıyor. Yönetmenin görüntüyle elde ettiği etkiyi, o sözle yakalıyor. Filmin görüntü ve eylemlerini kendi duygu dünyasında yoğuran şair, bunu dilin gücüyle birleştirip bir başka güzelliğe ulaşıyor. Bu nedenle filmdeki pek çok tema, vurgu, şairin duygu dünyasında yepyeni, derinlemesine bir anlama ulaşıyor. Şair bir filmden yola çıkıyor ama sonuçta bir başka güzelliğe, bir başka sanatsal orijinaliteye ulaşıyor. Artık bu şiirin bir anlamda filmden bağımsız bir başka şeyi temsil ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü artık bu şiirden, filme ulaşmak çok zor. \"Görüntü\" ve \"söz\"ün avantaj ve dezavantajları konuşulurken kaçınılmaz olarak \"muhayyile\" konusu gündeme gelmekte. Bu anlamda özellikle muhayyile açısından şiirin görüntüye nazaran daha avantajlı bir konumda olduğu söylenebilir. Çünkü görüntü, herhangi bir tipi, karakteri, mekanı vs. tanımlıyor, çerçeveliyor. Açıkçası adını koyuyor. Her kimden ve neden bahsediyorsa onu karşımıza çıkartarak, düş gücümüzü donduruyor, sınırlıyor. Şiir ise, kişiyi, olayı, mekanı tanımlamaz sadece bize ondan söz eder. Dolayısıyla okuyucu, onu, onları zihninde dilediğince tanımlar, çoğaltır, üretir. Böylece şiirin gündemi, sınırsız bir anlam çeşitliliğine ve zenginliğine ulaşır. Her insan, yüreğindeki, kafasındaki çerçeveyi buraya oturtur. Böylece özel dünyalarda şiir yeniden, yeniden üretilir. Görüntü ise bir şeyin adını koyarak çoğaltımı engeller. Örneğin \"Lili\" filmindeki kızı biliriz: Sarışındır, aptalcadır, nasıl yürür, nasıl konuşur vs. Kuklacıyı da: Yaşı kaçtır, nasıl yürür, neye sinirlenir vs. Böylece artık onları çoğaltamayız. Çünkü tıpkı gördüğümüz gibidirler. Ama şiirde böyle olmaz. Her okuyanda bu iki tip ayrı karakterler olarak canlanır. Herkes dilediği gibi ve düş gücü oranında o tipleri \"kendine has\" olarak üretir. Bütün bunlara rağmen görüntünün gücü ve imkanları ile şiirin gücü ve imkanlarını karşılaştırıp birinin lehine bir sonuca ulaşmak çok zor. Çünkü bu iki olgunun başarısı, var olan imkanlardan çok, bunları kullanan insanların, sanatçıların birikimlerine, estetik bilinçlerine bağlı bir olay. Bu konuda sonuç olarak belki şu söylenebilir: İster sinema şiirin birikim ve doğasından yararlansın, ister şiir sinemanın imkan ve anlatım tekniğinden yararlansın, soy sanat nereden beslenirse beslensin, sonuçta \"eser \" kendi özgün dünyasını yeniden kuruyor ve bu haliyle de bambaşka bir gerçekliği ve güzelliği temsil ediyor. Hasan Aydın, Sine-i Edebiyat, Kinema Dergisi, Sayı 1. Pasolini, Hepimiz Tehlikedeyiz, Şehir Yayınları, s.34, 1992, İstanbul. Gaeton Picon, Seçme Şiirler , Yön Yayıncılık, s. 13, 1993, İstanbul. Enis Batur, Kameranın İçindeki Şair, Ve Sinema, Sayı 2. Şiiri dinlemek isteyenler için İsmet Özel'in sesinden Liliyar şiiri."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/moton-bir-yeniceri-hikayesi-k5724.html", "text": "Moton kelimesi İtalyanca'da \"Coron\"Yunanca' da \"Koroni\" karşılığına gelmektedir. Moton; Mora yarımadasının güneybatısında Kalamata bölgesinde bir liman şehridir. 1500 yılında Venedik Devleti'nin hakimiyetinde olan Moton Osmanlı ordusu tarafından fethedilerek, Osmanlı Devleti'nin müstahkem bir şehri haline gelmiştir. Eser, Sultan II. Bayezid döneminde gerçekleşen Moton Kuşatması Osmanlı ordusunda olan bir yeniçerinin serüveni ve zorluklara rağmen pes etmeyen bir toplumu ele almaktadır. Bu eserde bir yeniçerinin yaşamı, savaşta yaşadığı olaylar okura sunulmuştur. Eserde, olaylar kronolojik bir sıra ile kurgulanmıştır. Eserdeki olay akışı şu şekildedir; Sırp köyünde yaşayan bir ailenin, iki erkek çocuğundan biri olan Vuşka, Osmanlı ordusuna alınarak Moton Seferine katılır ve macerası başlar. Moton Seferinde Osmanlı ordusunda yer alan Vuşka ve onun dostu olan Dragon etrafında cereyan eden olaylar ve Venedik yöneticileri tarafından haksız yere öldürülen Aleksia ve Balıkçı Manolis'in Aleksia'ya karşı beslemiş olduğu sevgisini gibi konular eserde yer almaktadır. - Giriş - Sefer ve İsyan - Kuşatma - \"Ol Marko kafirini daha koman!\" Birinci bölümde yukarıda bahsedildiği gibi iki Sırp kardeşten küçük olan Vuşka'nın Osmanlı ordusuna katılarak, Saka bölümünde görev yapması ve hayat mücadelesi dile getirilir. İkinci başlıkta ise; Sultan II. Bayezid'ın Moton seferi hakkında bilgiler edinmesi ve av sırasında oku domuza fırlatırken yanlışlıkla Çakırcıbaşı'nı vurması ve ardından Saray Baş cerrahı olan İbrahim Efendi'ye yeni bir vazife vermesi İbrahim Efendinin uzun soluklu bir macerası konu edilir. Üçüncü bölümde Moton Kalesi'nin kuşatılması ve Osmanlı- Venedik donanma savaşları, Moton Kalesi'nin içinde yaşananlar işlenmiştir. Yazar, Moton hakkında yazılan şiirlere de yer vermiş ve sadece bir Osmanlı-Venedik mücadelesi ile eseri sınırlamamıştır, aynı zamanda bir dönemin sosyolojik yapısını da ele almıştır. 1967 senesinde Ankara'da dünyaya geldi. Niksar Danişment Gazi İlkokulu, Niksar Ortaokulu ve İzmir İnönü Lisesi'nde okudu. 1983 senesinde ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandı. 1999 senesinden beri Tokat Devlet Hastanesi'nde Kalp ve Cerrahi Uzmanı olarak çalışmaktadır.2005 senesinde ise yapımı unutulmuş geleneksel Türk yayının ihyası üzerine çalışmalara başladı. Bu çabalarının sonucunda 2008'de Güney Kore'nin Busan şehrinde yapılan International Seminer of World Tradational Archery Festival'de \"Computerized Tomography of Turkısh Ancient Bows: A New Aspect for Turkısh Bow Making\" adlı makalesini sunup Bilgisayarlı tomografinin Türk yaylarının yapısının incelenmesinde çok kullanışlı bir metot olduğunu ortaya koydu. Takip eden yıllarda Türk yayı yapımı ve Türk okçuluğu hakkında birçok yurt içi yurt dışı seminer vermiştir. 2014 senesinden beri tarihi Türk atlı savaş sanatları üzerinde çalışmalar yapmakta olan yazar kurucu başkanı olduğu Danişment Gazi Atlı Okçuluk ve Spor Kulübü'nde lisanslı atlı okçu olarak ulusal ve uluslararası yarışmalara katılmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/uygarlik-manifestosu-nasil-uretmeli-tuketmeli-yasamali-k5646.html", "text": "Kapitalist üretim biçimlerinin ve paradigmalarının egemen olduğu bir dünya için gelinen nokta bir krizin varlığı... Başkaya'nın eserine bu krizi saptayarak ve serencamını ortaya dökerek başlaması aslında neye itiraz edeceğine ve nasıl itiraz edeceğine dair işaretleri taşıyor. Mevcut paradigma XIII. yüzyıl ve Kolomb macerasına kadar götürülebilecek olduğu gibi asıl başlangıç noktası şu iki devrimdir: Sanayi Devrimi (1784, Buhar Makinesi) ve Fransız Devrimi (1789). Bu iki devrimin birbiri ile olan kesişimi Başkaya'ya göre geçerli kapitalist paradigmanın taşıyıcısı olmuştur. Ancak Başkaya önemli bir söylem olarak ortaya bu paradigmanın sürdürülebilirlik yitimi yaşadığı için iflas etmiş olduğunu öne sürüyor. Daha sonra çeşitli başlıklandırmalar ile kapitalist paradigmanın mahiyetine ve tezahürlerine dair tahliller gerçekleştiriliyor: Meta fetişizmi, işçinin emeğine yabancılaşması, mülksüzleştirilme ve sermaye birikimi, saçma ihtiyaçlar hiyerarşisi gibi çokça aşina olduğumuz kominst-marksist söylemler yoğunluk kazanıyor. Mesele üretmek değil üretirken aslında tüketmek ve beraberinde biraz da tükenmek... Başkaya'nın temel de ele aldığı ve varıp söylemek istediği de bu. Bu yüzden kitap bir \"nasıllık\" soruşturması. Bu bölüm ise: Üretimin nasıl olması? Tabii bazı şeylerin ise asla üretilmemesi gerek, öyle düşünüyor yazar. Tüketmeye dair ve bunun bir kültür haline gelişi çokça ele alındı. Foucault, Baudrillard, Chul-Han, Bauaman vb... Başkaya'da üretimi ele alıyor, üretim toplumuna dair tahliller yapıyor. Üretim toplumu aslında şeyler mi üretiyor yoksa ürettiği şeyler ile şeyleşmiş-bir-üretilen mi oluyor... Kendi kendisini üretiyor, kendisini sunuyor aslında belki de. Başkaya en çok buna dertleniyor. Üretelim ama üretirken üretilen biz olursak. Bu işte büyük tehlike. Günümüz performans toplumu aslında özünün tüketicilik ve özünün üreticilik olduğu bir başkalaşmaya evrilmiştir. Başkaya için üretim ilişkilerini rayından çıkaran bizim neyi üreteceğimizin ve nasıl üreteceğimizin sorulmaması ile aslında bir ihtiyaç ve üretim arasındaki bağın tahrip edilmesidir. Üretim için ihtiyaçtan fazlasının üretilmesi, temel ihtiyaçları karşılamayan üretim, doğan bir şey eksilten üretim, daha çok lüks ve gereksiz şeylerin üretimi söz konusudur. Bunlar üretim ve tüketim arasındaki ilişki için ihtiyaçlar sorununu doğurmuştur. Kapitalist çağın paradigması en önce zaten ihtiyaç kavramının içini boşaltmıştır diye düşünüyor Başkaya. İhtiyaçlar teorilerinden hiyerarşi olarak bilinen meşhur açıklamanın aslında bir eşitsizlik sistemi doğurduğunu düşünüyor. Çünkü bu hiyerarşi her tabakanın kendisinin ihtiyacını nasıl karşıladığını gösterir, ihtiyacının ne olduğunu değil. Bu yüzden bu tür şeyler insana olan saygının ve onun kendisini gerçekleştirmesinin aşındırmasına matuftur. Bu bölümün nasıl üretmeli tartışması bu çerçeve ile geliştikten sonra üç alandan örnek vererek durumu somutlaştırıyor. İklim Krizi ve Kapitalizm: Çağlar boyu hep bir enerji biçiminin ve kullanımın söz konusu olması ile aslında egemene uygun enerjiler çağları olmuştur. Örneğin en basitinden nükleer enerji. Nükleer enerji aslında çağa uygun olan, üretilmesi gereken bir enerji değil Başkaya için. Bu çağın egemenlerinin enerjinin ne olmasına karar verdiği bir enerji. Ve gayet net bu nokta itibari ile Başkaya: Üretilmemeli! Çözüm: Enerji tasarrufu. Bu bölümde nasıl üretilmeliyizi tartıştıktan sonra ikinci sorusuna geçiyor Başkaya. Gandi'den bir epigraf ile başlıyor: \"Sade yaşa ki başkaları da sade bir yaşam sürdürebilsinler.\" Başkaya'ya göre bu çağ zenginliğin hortladığı bir çağ... Baudrillard'da nitekim eşitsizliğin ölüm karşısında bile hala çok büyük olduğunu vurgulamıştı Tüketim Toplumu (Ayrıntı, 2019, s.33) eserinde. Baudrillard ile baya hem fikir Başkaya. Baurdillard ile hem fikir olmakla kalmıyor çokça çeşitli veriler, rakamlar vererek tabloyu resmediyor. Sözünü reklamlara da getirmeden durmuyor. Reklamlar durdurak bilmeden her geçen gün tüketimi artırıyor: \"tüketiyorum öyleyse varım\". Reklam için harcanan masraf, broşür vs ise milyonlarca ağacın katline sebebiyet veriyor. Sözün kısası: Doğaya verilen zararın haddi hesabı yok, ne için tüketmek için. Çare: tüketimi ivedilik ile kısmak. Önce egemenler, önce oligarşiler. Tüketimi kısmaya bunlardan başlanılmalı. Yoksa gönüllü tüketimlere ikna edilecek gönül falan kalmaz. Bunun için de söz radikal bir devrime dayanıp geliyor. Yaşamak için bir birliktelik elzem. Müşterek olmamız gerek bütün haklarımız ile. Bunun için işte özel mülkiyeti gündemine alıyor Başkaya bu bölüm içerisinde. Ve tabi özel mülkiyet ile devlet ilişkisi. Özel mülkiyet bir tabu. Sınırları: nerede başladığı nerede bittiği belli olmayan bir tabu. Bu tabunun bir de dini var: para. Din bugünün dünyasında artık paradır diyor Başkaya. Paraya indirgenen, merkezlenen bir dünya. Ve paraya sahip olan bu dinin tanrıcıkları oluyor. Kendisine kullar yaratmaya başlıyor. Bu kulluk/kölelik ilişkisinin ise lağvedilmesi gerekiyor. Buna ise özel mülkiyetten başlamak en öncelikli Başkaya için."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/oykude-kendi-sesini-bulmak-k4447.html", "text": "Hikaye anlatıcılarının özgün bir dil oluşturmaları için yazılmış eserlerin iyi analiz edilmesi, bu eserlerde hakim olan anlatım tekniklerinin çözümlenmesi, üzerinde önemle durulması gereken bir husustur. Bu amaçla elimde bulunan kitapların birçoğunu okuma sırasına göre sıralarken rastlantı eseri gözüme çarpan bu kitap; zihnimde yeni bir pencerenin açılmasına olanak sağladı. Hayat bu kadar hızlı ve bizim bu kadar az zamanımız varken, kitap okumanın da seçici bir disiplinle yapılması gereken bir uğraş olduğu gerçeğinin farkındayım. Üstelik son zamanlarda odaklanma konusunda çok büyük uğraşlar vermeme rağmen çoğu öykü kitabının içinde boğulmaktan ve ilerleyememekten mustaribim. Ancak bu kitabın akıcı ve kendine has dili, konuların ele alınışındaki incelik sizi ilk birkaç sayfada bile içine alıyor. Betül NURATA; Öykü ve yazılar birçok dergide yayınlanmış, ilk öykü kitabı Yüzümü Tanı ile 2017 Necip Fazıl İlk eserler ödülünü almış, Paşa Durmasam Olmaz mı? (2017) çocuk kitabının da yazarı. Uzun zamandır yazdıklarımın hangi türe uygun, hangi anlatım tekniğine yakın olma durumuna bakmadan yazıyordum. Anlatım ve cümle yapısı bozukluklarına aldırmadan, kurgusal düzenden epey uzak olarak biriktirdiğim şeylerin aslında tür olarak hikaye anlatıcılığına yakın olması, beni bu alanda yazılmış eserleri daha dikkatli okuma yapma zorunluluğuna itti. Bu zorunluluk klasik edebiyatın güzide eserlerinin yanında, güncel eserlerin takibiyle mümkün olmaktaydı. Ancak son zamanlarda bu alanda yaptığım okumalardan çıkardığım sonuç; neredeyse çoğu kitabın aynı iç sıkıntısı, aynı konuların genişletilmiş kurgusu ve neredeyse aynı dille aktarılan iletileri ele almaktaydı. Bu durum beni kısır bir döngüyle içine almış ve zihinsel kabz haline sokmuştu. Bu hal, sadece okuduklarımla sınırlı değil, yazmaya çalıştığım metinlerde de kendini gösteriyor. Belirli kalıpların ve kabukların etrafında sınırlandırılmış bir anlatım biçimi ve konular... Betül NURATA'nın eseri böyle bir zamanda elime geçti. Kitabın tam da bu zamanda yaşanması çok muhtemel olayları sade ve içten anlatımıyla ortaya çıkardığı derinlik, özgünlüğün aslında çok da uzakta bir yerlerde olmadığı kanaatimi güçlendirdi. Yazar bu eserinde, kendi sesine uygun bir anlatım tekniği kullanarak sizi olayların içine çekerken, lirizmin artık cıvıklaşmış kalıplarıyla değil de küçük ama etkili dokunuşlarla sizi etkisi altına almayı başarabiliyor. Hayata, yaşanmışlıklara kendi penceresinden bakarak; 'çocuk, anne, baba, eş, komşuluk, sorumluluk...' gibi temaları içten, yer yer ince esprilerle eleştirirken, yer yer de sağlam cümlelerle tokatlayan bir anlatım biçimiyle kasılmadan ve kasmadan aktarıyor. 11 kısa hikayenin arasında dolaysız olarak beni içine alan hikaye 'Orda Kal' hikayesi oldu. Çocuk büyütürken bir babanın kurduğu dünyayı, hayata bakışı anlamlandırmamız daha kolayken, bunu bir annenin dünyasıyla anlamlandırmada hep eksik kalabiliyoruz. Bu hikayede çocuk büyütürken aslında kendi de büyüyen annelerin, bir dayanak ve dinlenecek bir liman ararken yüzleştiği yalnızlığın derinliğini hissedebiliyorsunuz. Bu hikaye dışında diğer hikayelerde ortak olan yegane şey, yazarın anlatımda sadeliğin aslında genel anlamda derinliğe engel olmadığı gerçeğini size uygulamalı olarak göstermesi gerçeği. İlk hikayede karşılaştığınız anlatıcı sesi, sizi son hikayede de bozulmadan ve şekil değiştirmeden karşılıyor. Betül NURATA, bu son eseriyle iyi bir dil yakalamış, hikayede kendi sesini bulmuştur."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hayalinizi-yorganiniza-gore-uzatin-k1272.html", "text": "Fatma Güven, Kitaphaber için kaleme aldı. Her şey inanmakla başladı. Ama biz istemenin kulağını çektik ilkin. Hayaller sıralandı devamında. Olduramadık birçoğunu. Ne istediysek tersi oldu sanki. Kıt kanaat geçinen günler sırtlandı sanrı duvarlarını. Herkesin geçimsizliği sararken etrafı duygular görünmezleşti. Yitik bir kalabalığın en ön safında duran köylüler şehre kaçma planı yaparken, arka kapıda bekleyen hakikat yığıldı hayalden ördüğü umudun içine. Bin pişmanlık sararken ovaları, akarsular akmaya akmaya yavaşlattı bakışları. İnanmak gelir içimizden bu defa. Her şeyin en güzeline layıksın sen diyen bir yığın geçimsiz tenhalıklar sarar suratları. Ağlamanın sırası değil zannedip boşuna güldüğünü zanneder yalnızlıklar. Bizim için örtüsüne bürünen incecik papatyalar, fallara kalmamalıdır. Her şey yerli yerinde ve uykudan uyanmak zorlaşmamalıdır. Ayağını yorganına göre uzat diyen atalarımız, hayalinizi yorganınıza göre uzatın diyen Prof. Dr. Acar Baltaş'ı duymuş olsaydı, ne düşünürdü bilemem ama ben bu cümlenin üstüne pirelere saygımdan hayal için yorgan yakma taraftarıyım. Başarmak için tek başına aynalara ihtiyacımız yoktur. Defalarca aynadaki yüzünü süzen gözler, düz aynadaki görüntünün gerçek olmadığını bilir. Bunun için elimize bir çukur ayna alırız ve odak noktasından uzaklaştıkça görüntümüz ters olur ama gerçekleşir. Bu sefer çorba içmek için değil kendi kendinizi keşfetmek için çukur ayna şeklindeki kaşığı alın elinize ve gözlerinizdeki enerjiyi yeniden keşfedin. Düş tek başına başarıyı tetiklemez. Lakin hayal kurmadan gerçekleştirmek diye bir tabir de kulllanılamaz ne yazık ki. Bizim tutumumuz her ne olursa olsun, gücümüzün farkında olmalıyız. Ve devamında karakter analizimize uygun bir hayal kurma yoluna adım atmalıyız. Saygı gerektiren işler, popüler Dünya'nın uçlaşmış köylerinde kemikler toplarken, isteklerimizi sıraladığımız her alanın savunmasız korucusu olabiliriz. Yeterli görünmeyen siyah renkli kara taşlar elimizde un ufak edilecek kıvama geldiğinde, başarmak için ant içmiş bir kaç kişi kaldığını görebiliriz. İşte bu ve daha birçok sorunun cevabını, kişisel gelişim kitapları çıkarıp psikolojik danışmanlık yapmış olan Baltaş, bu kitabında yaşam koçu adı altında insanları yönlendiren kesimlerin yaptığı hataları mercek altına yatırarak tek tek cevaplıyor. Kitap dört ana başlık ve giriş gelişme ve sonsözden oluşan alt başlıklar içeriyor. Uygun gördüğü başlıkların altında ünlü kişilerin özlü sözlerine yer veren yazar önemli gördüğü cümlelerini siyah kalın puntolu harflerle göstermeyi ihmal etmiyor. Kitapta birçok maddeler sıralanmış. İkili ilişkilerden, iş hayatına, hayal dünyasından, reel dünyaya kadar bir çok konuda yazar,'olguyla anlaşabilmek', 'iletişimi kuvvetlendirmek', 'düşüncede yenilenme' gibi daha bir çok konuda okuyucuya taktikler veriyor. Kitabın daha başında eleştiriye maruz kalan The Secret kitabı için yazarımız şöyle söyler:\"Sır kitabında gerçekte büyük bir sır yok. Kitaptaki temel ve tek mesaj 'düşüncelerin evreni kontrol ettiği'dir.\" (s:19) Peki düşüncelerimiz evreni kontrol etmiyorsa neyi kontrol ediyor? Her insan bir birey olarak kontrol mekanizması içerisindeyse neden sürekli başarısızlığını kontrol altına alamıyor? Yazara göre hayal edilen başarıya ulaşmak ki bu para, güç, güzellik olabilir herkes için her seferinde geçerli olmayacağıdır. Ki kumarda her kaybeden aşkta kazansaydı ya da aşkta her kaybeden kumarda kazansaydı etraf aşkkolik ya da parakoliklerden geçilmez olurdu. Yazara göre iyi olan düşünceler kurmak ve devamında elinde beş kuruş yokken varmış düşünmek başarılı olmak için yeterli değildir. Sürekli ben iyiyim demek, deliliğin tescili olabilir. Deliye her gün bayramdır zira. Bunun yerine önce kötü düşünce içindeyken düşüncelerinizi tek tek akıl süzgecinden geçirin. Sonrasında akıl kavramının sağduyusuna içtenliğinizi yerleştirin. Her şey unutulmak istenen duygularla perçinleşmeden ayağa kalkar ve siz topallamadan yürüyüşe devam edersiniz. İstersek başarır mıyız? Kilit bir sorudur. Ve yazar bu soruya karşı şöyle bir cümle kurar:\"Hiç şüphesiz bu beklenti kişiye kısa bir süre için umut verir. Ancak bir süre sonra yaşanan, büyük bir hayal kırıklığıdır\"(s:22)Yani istemeye istemeye mi ulaşacağız hedefimize? Ya da benden adam olmaz diye diye büyük konuşmanın vebali altında kalıp hedefe ulaşmak için ajitasyon mu yaratacağız kendimize? Bence iki soruya da hayır cevabını verdikten sonra yapacağımız liste şöyle sıralanmalıdır: Hayal et, hayal sınırlarını zorla, çalış-çabala, sabret, başar, mutlu son. Zira bilinen en ünlü sözlerden biri olan ve Yaradan için söylenen 'vermek istemeseydi, istemek vermezdi' sözüdür. Ben bu cümleye katılıyorum. Yazarsa şu cümleyle düşüncemi genişletiyor: \"İsteyenlerin başarılı olması için, başarabileceği alanlara yönelmesi ve bütün enerjisini o alana odaklaması gerekir.\"(s:23) Gerçekleşsin veya gerçekleşmesin 'istemek' herkesin ağzında sakız olmuştur. Kimisi o sakızı belli bir süre sonra atmıştır ağzından kimisi ise yutmuştur. İşte başarılı olanlar korkusuzca yutanlar olmuştur. Yazara göre her isteyen başarılı olamaz ama yürekten adanan, tutkulu, hem özgüven hem de özsaygısı olan, stresten uzak, kendi duygularını yönetebilen, yakıcı kzıgınlıktan yapıcı kızgınlığa geçmiş, günü değil yarını yakalayabilen insan modeli başarılı olmak için seçilmiş kaftandır. Kendi gerçeklerini fark eden ve onların peşinden giden insanlar er ya da geç başarıyı ulaşmıştır. Örneğin bence şairlik doğuştan gelen bir yetenektir ama şairi başarılı kılan çok okuyup gözlemci olmasında yatar. Şair kendi yeteneğinin farkındadır ama bunu tek başına sırtını almaz. Aynı zamanda binbir kitap okuyarak, defalarca şiir yazıp yazıp yakarak istenilen başarıya ulaşır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/benlik-ve-derinlik-kalplerin-isigi-k4661.html", "text": "Müslüman birey ve toplumunun iki cihanda huzur ve mutluluğu yakalamak için Kur'an ve Sünnet rehberliğinde kendilerine has kültürel ortamlarında dünya hayatı sürdürmüşlerdir. Kültürel bir etki ve birikimle Tasavvuf teşekkülü; birey ve toplum algı, hedef ve eğitim sürecinin bir yansıması olmuştur. Hint asıllı asıl adı İmdad Hüseyin olan İmdadullah Tehanevi (1818-1899); 1833 yıllarında Delhi'de kelam, hadis ve hat derslerini aldı. Tasavvufa ilgi duyan İmdadullah; Çiştiyye tarikatının Sabiriyye kolu şeyhlerinden Miyanciyu Nur Muhammed Cihencehaveni'ye biat etti ve hilafet aldı. 1843'te Hicaz'a gitti. 1845'te tekrar Hindistan'a dönerek irşad faaliyetlerine yöneldi. Hindistan'ı işgal eden İngilizlere karşı mücadeleye girişen Tehanevi, 1859 yılında tekrar Hicaza yerleşti ve 1899 yılında burada vefat etti. İmdadullah Tehanevi, eserlerini başta Urduca olmak üzere, Arapça ve Farsça yazmıştır. İrşad-ı Mürşid, Vahdet-i Vücud, Gıza'ey Ruh, Gülzar-ı Ma'rifet gibi ondan fazla te'lif eserleri vardır. Çiştiyye, Kadiriyye ve Nakşibendiyye tarikatlarının seyr-i süluküne dair yazılan ve \"Kalplerin Işığı\" anlamına gelen \"Ziyau'l-Kulub Tercümesi\" hakkındaki inceleme ve değerlendirmelerle dört bölümden oluşmaktadır. Müellif İmdadullah Tehanevi, mütercim Mehmed Es'ad Dede ve müstensih Ahmed Avni Konuk ile üç şahsın hayatı, tahsili, hizmetleri ve fikirleri özet bilgilerle kitabın birinci bölümünde anlatılmaktadır. \"Ziyau'l-Kulub Tercümesi\"nin muhtevası hakkında genel bilgiler yanında dört bab ile tarikatlardaki süluk adabı bilgilerle ikinci bölüm anlatılır. Zikrin Kur'an, Sünnet ve mutasavvıfların görüş ve düşünceleri istikametinde tasavvuf, kaynak, zaman ve fazilet ile dört başlıkla üçüncü bölüm tamamlanır. Dört bab ve altı fasılla dördüncü ve son bölümde eserin Osmanlı Türkçesi'nden günümüz alfabesine aktarımı bulunmaktadır. Benlik yolumuzun, çevresel faktörlerin etkileşim halinde olduğumuz ve her an muhasebe halinde olduğumuz bir gerçektir. Benliğimizin değişim halini bilmek, anlamak, farkında olmak gibi bilincin kabiliyetlerini ne kadar kullandığımızla alakalı bir meseledir. İnsan benliğinin yolu, tarihsel süreç içinde farklı kültürlerdeki insanların kavram, imgem ve inanç gibi özel birer teşekkül olmuştur. İslam kültürünün Kur'an ve hadis kaynaklarından benlik yolu, arayışı ve bulma teşekkülü varlığını ve dinamikliğini her zaman korumuştur. Uzun asırlar boyu müslüman kültüründe varlığını ve dinamikliğini göstermiş, kanıtlamış tasavvuf teşekkülü; birey ve toplum huzur ve düzenini tesis etmiştir. İslam dininin iki temel kaynağı Kur'an ve hadislere dayanarak, Hak Teala'nın ma'rifetine, ahlak-ı hamideye ve tasavvufun tanınmasına vesile olabilecek niteliğe haiz olan \"Ziyau'l-Kulub Tercümesi\", okunup incelendiği zaman; zikrin faziletine, çeşitlerine, tarikatların temel ilkelerine, süluk ehlinin terbiyesine, Kur'an tilavetine, namazların edasına, mütefekkir amellerin yerine getirilmesine, hal ve makamların hususiyetlerine yönelik, çok kıymetli bilgiler ihtiva etmektedir. Tasavvuf eğitiminde birey ve toplumun ahlak ve İslami değerleri elde etmesi, önemli bir hedeftir. Bu hedefin birçok basamağı yanında irşad ve terbiye konusunda çirkin hareketlerin güzel davranışlara dönüşmesi, temel hedeftir. Bununla beraber Allah'a ulaşmanın yollarından bir tanesi de İmdadullah Tehanevi, iman ehlinin maksuda ulaştıracak yolları üç grupta inceler: tarik-i ahyar, tarik-i ebrar ve tarik-i şuttar'dır. Bu yollardan tarik-i şuttar; süluk ehlini en kısa zamanda Allah'a ulaştıran aşk ve cezbe yolu olduğu ifade edilir. Bunun da on ilkesinden bahsedilir ki, bu kriterler aynı zamanda tasavvufun temel ilkelerini teşkil etmektedir. Bunlar: tövbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, Allah'a teveccüh, sabır, rıza, zikir ve murakabe'dir. Tasavvuf esaslarının teorikten pratiğe dönüştüğü tarikat ortamında, birey ve toplum kesimlerinin huzur ve güvenin tesisinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu yönüyle müellif kitabının ikinci bölümünde mensubu olduğu Çiştiyye tarikatından başlayarak, Kadiriyye ve Nakşibendiyye tarikatlarının süluk adablarını ele alır. Çiştiyye tarikatının süluk adabını ezkar, eşkal ve murakabelerine ayırır. Ayet ve hadislerle zikrin fazileti anlatılarak, usul ve üslubu üzerinde durur. Nasuti, Melekuti ve Ceberuti olmak üzere zikrin üç mertebesi hakkında bilgi verir. Kadiriyye tarikatının adab ve sülukunu; ezkarın şuglu, ism-i zat'ın şuglu, devre-i Kadiriyye ve murakabenin eşkali ile dört alt başlıkla bu konuyu işler. Nakşibendiyye tarikatının istihare, zikir çeşitleri, letaif, murakabe, nefy ve isbat kısımlarını ele alır. Zikir, mürid ve mürşid münasebetlerini; doktor, ilaç ve hasta üçlüsünün birbiriyle olan ilgi ve münasebetleri noktasında değerlendiren Tehanevi; kitabın Kur'an ve Sünnet ışığında zikir ve tasavvuf, zikrin kaynakları, zikir ve zaman, zikrin fazileti konularıyla ele alır. Zikir; anmak, hatırlamak ve yad etmek anlamına gelip tasavvufta; Allah'ı anmak, hatırlamak ve gaflet halinde olmamaktır. Birey ve toplum bağlamında huzur ve saadetin iki cihanda elde edilmesi istenilen ve yapılan bir uğraştır. İlim ve irfan vasfına sahip olmak, Müslümanların arzu ettikleri önemli makamdır. İmdadullah Tehanevi, \"Ziyau'l-Kulub Kalplerin Işığı\" kitabında ehl-i sünnet akaidini ve İslam fıkhının sınırlarını zorlamadan bir mürşidin ta'lim ve terbiyesi altında, onun tavsiye edeceği üslub ve ölçüler içerisinde, ifrat ve tefride kaçmadan; sufinin istidat ve kabiliyetini dikkate alarak ilahi terbiyeye ermenin, kamil bir mü'min olmanın tasavvufi ilkerini anlatmaktadır. İnsan Yayınları, 1. Baskı, 2007, 168 sayfa."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-okuma-gruplari-toplantida-k5779.html", "text": "Kitaphaber Okuma Grupları 2023 / 2. Kitap Listesi'ni Değerlendiriyor. Kitaphaber sitesi, kültür dünyasına zengin katkılarla on iki yılını geride bıraktı. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarının yanında şair ve yazarlarla yapılan canlı yayınlar ve söyleşilerle de kültür dünyamızı genişletmektedir. Kitaphaber ailesine destek ve emek veren bütün yazarlar bir birlik içinde titizlikle hareket etmekte ve yapılan bütün faaliyetler gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu güzel birlikteliği okuma alışkanlığı kazandırarak geliştirmek için de 81 ilde yüzlerce kişinin aynı kitabı okuyup düşüncelerini paylaşacağı bir birliktelik kurma fikri Kitaphaber ekip toplantısında doğmuştur. Geçirdiğimiz Asrın Felaketi Depremin ardından toplantılarımıza yeniden başladık. Biriken kitaplarımızı toplantılarımızla telafisini sağladık. Okuma kitabımız koordinatörlerce her okurun kazanımında olması gerekli eserler arasından farklı türlerden seçilmektedir. Kitaphaber Okuma Grupları 2023 /1. Kitap Listesi'ni okudu. Yılın ikinci yarısının listesini okuyor. Toplantılarında okuduğu eserleri değerlendiriyor. Kütahya Okur Grubu; Müzeyyen Çelik K. koordinatörlüğünde, eserleri değerlendirdi. Bursa Okur Grubu; Merve Yurtsever koordinatörlüğünde, eseri değerlendirdi. İstanbul Okur Grubu; Ülker Gündoğdu koordinatörlüğünde, Doğan Kecin'in sunumuyla eseri değerlendirdi. Ankara Okur Grubu; Sümeyye Özer Doğan koordinatörlüğünde, eseri değerlendirdi. Denizli Okur Grubu; Özlem Karapınar koordinatörlüğünde, eseri değerlendirdi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/halil-cibranin-kum-ve-kopuku-k5653.html", "text": "Bir adam kıyıdaki kumun üzerine şu sözleri yazar: \"Sadece büyük bir acı ya da büyük bir sevinç ortaya çıkarabilir senin hakikatini. Ortaya çıkmak istiyorsan bütün varlığınla, çıplak dans et ya da çarmıhını sırtında taşı.\" (Sayfa; 30). Bu adam Kum ve Köpük kitabının yazarı Halil Cibran'dan başkası değildir. Cibran kuma, denizin dalgalarına kurban olacağını bile bile acısını ve sevincini çiziktirir. Her şey köpük olmadan güneşin altında çıplak dans edilecektir ki bu sevinçtir ya da çarmıh sırtta taşınacaktır ki bu da acıdır. Ama biri olmadan diğeri olamaz. Cibran gölgesiyle barışıktır. O sadece sırtını güneşe çevirdiğinde güneşini görebildiğinin farkındadır. Geceyi ve gündüzü bir bütün olarak algılar. Platon'dan mağara idesini ödünç almıştır. Gecenin bir kısmında bedenini dinlendirmek için mağarasına çekilir. Sonra yine dans ve çarmıh arasında, kum ve köpük içinde, gel-gitlerle yaşamın ağlarını örmeye devam eder. Cibran çokluktaki tekliği, teklikteki bütünlüğü görmüştür. Her insanın bir denizi vardır. Ya denizlerimizde yüzmeyi öğrenip başka denizlere açılırız ya da kendi denizimizde boğuluruz bir başımıza. Bu bakımdan Kum ve Köpük \"Kendi Denizinde Bir Başına Yüzme Kılavuzu\"dur. Kılavuzunu alacaksın ve sessizce okuyacaksın. Kelimeleri içinde yaşayacaksın. Her kelimenin hakkını vereceksin. Anlamsız ve içi boş kelimeler köpük olur yaşam kıyılarımızı dolduran kumlarda. Her kelimenin ruhu vardır. Kendi ruhunla kelimelerin ruhu arasındaki bütün engelleri kaldıracaksın. Konuşan sessizlik olacak, konuşturulan yalnızlık. Kaynağı ve dökülecek okyanusu olmayan bir nehirdir Cibran. İşaret taşlarına hiç ihtiyaç duymaz Cibran'ın nehri. Çünkü nehrin bir yere varmak, birine kavuşmak gibi bir gayesi yoktur. O sadece ve kendiyle akmak için vardır. Kendince ve özgürce akmaktan başka bir şey istemez Cibran'ın nehri. Kum ve Köpük bir daha bize gösterir ki Cibran kavmini terk eden bir münzevi, müridi olmayan bir mürşit, sahabesiz bir Muhammedi, havarisiz bir İsevi, cemaatsiz bir Musevi, tapınaksız bir Budisttir. Cibran hem köpüktür denizin dibinde hem kumdur kıyının uçurumunda. Denizin şarkısını ve toprağın türküsünü birlikte söylemiştir. O vahiysiz bir peygamber, ekolsüz bir filozof, tanıksız bir sanatkar ve huzursuz bir gezgindir. Modern dünyayı mağarasına taşımıştır, Platon'a ve onun idesine rağmen. Bu da onun farkıdır. O Büyük İskender gibileri talebeliğe kabul etmeyen çağdaş bir Aristo'dur. Cibran köpükte denizi görmüştür, denizde köpüğü solumuştur. Böylelikle sonsuzluğa uzanmıştır. Cibran kumda kıyıyı yaşamıştır. Kıyıda kumu kuşanmıştır. Bu sayede toprağın derinliğine kavuşmuştur. Gök hep başının üzerinde, mağara ayaklarının dibindedir. O kendisiyle yalnızlığı arasına kimseyi almamıştır. Mağarasında bir Yalnızlık Ülkesi inşa etmiştir. Yalnızlık Ülkesinde sadece Cibran vardır ya da hiç kimse yoktur. Yalnızlık Ülkesinde kavmine ait olmak ile kavmini terk etmek arasında hiçbir fark yoktur. Yalnızlık Ülkesinde akıl veren ile akıl alan arasında bir ayrım yoktur. Akıl kendi silahıyla kendini ebediyen susturmuştur. Yalnızlık Ülkesinde ne bilginin gücü vardır ne de cehaletin yeri vardır. Yol yolcuda kaybolmuştur, yolcu yolda sukuta gark olmuştur. Zaman ve mekan arasındaki mesafeler, menziller kalkmıştır. Ne geçip giden bir zaman vardır ne de üzerine çökecekmiş gibi duran bir mekan vardır. Hakikati dile getirecek bütün araçların yetersizliği ve eksikliği kesinleşmiştir, yalanla hiçbir yere varılmayacağı açık ve net olarak anlaşılmıştır. Karanlık, sırlarını geceden almaktan ümidini kesmiştir, mum ışığı ince parmaklarını gün ışığına uzatmaktan vaz geçmiştir. Denizdeki köpük ile kıyıdaki kum arasında bir fark olmadığı gün gibi aşikar olmuştur. Yalnızlık Ülkesinde iyilik kuma yazılmıştır, kötülük köpükle uçmuştur."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yazar-okulu-acildi-k5904.html", "text": "Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2000 yılından beri düzenlediği Yazar Okulu\"Yazarlığa Hazırlama Seminerleri\" 18 Kasım 2023 Cumartesi günü saat11.00'de açılış programı ile başlıyor. Bu dönemde D. Mehmet Doğan Yazarlığa giriş-Yazı Atölyesi yanında Sanat ve Tenkit, Din ve Düşünce ve Siyaset Teorisi ve Felsefesi dersleri verilecek. Yazar okulunda ders verecek yazar ve akademisyenlerin isimleri ve konu başlıkları ise: D. Mehmet Doğan: Yazarlığa giriş-Yazı Atölyesi, Necmettin Evci: Sanat, Estetik ve Tenkit, Prof. Dr. H. Yücel Başdemir: Din ve Düşünce ve Prof. Dr. Kudret Bülbül: Siyaset Teorisi ve Felsefesi. Yazar Okulu'nun bu dönemi Cemiyet/İlim-Kültür-Sanat Eğitim Merkezi ilemüştereken yapılacak. Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2000 yılından beri düzenlediği Yazar Okulu \"Yazarlığa Hazırlama Seminerleri\" 18 Kasım 2023 Cumartesi günü saat 11.00'de açılış programı ile başlıyor. TYB ilk 1991 yılında seminer şeklinde Yazar Okulu uygulamasını başlattı. İlk seminerler hikaye ve senaryo alanlarında idi. Senaryo seminerinde Muhsin Mete \"sinema nedir, senaryo film ilişkileri\", Rasim Özdenören \"sinema edebiyat ilişkileri\", Ragıp Karcı \"kamera, ışık, ses\", Süleyman Baydili \"görüntülü anlatım\", D. Mehmet Doğan \"Senaryoda temel kavramlar\" başlıkları altında faaliyete katkıda bulundular. 1992 Ekiminde \"Yazar Okulu\" adlandırması da kullanılarak uygulama genişletildi. Yazar Okulu uygulaması için 2000 yılı başında yeni ve sistemli bir başlangıç yapıldı. Alt başlığı \"yazarlığa hazırlama seminerleri\" olan yeni dönemde hafta arası dört akşam ikişer saat ve hafta sonu öğleden sonra dört saatlik bir program uygulanmaya başlandı. Temel yazarlık dersler yanında felsefe ile düşünmek, din ve düşünce, siyaset teorileri ve felsefesi, edebiyat ve iletişim, hukuk ve toplum, sanat ve tenkit gibi günümüz yazarının düşünce arkaplanı ile ilgili konulara yer veriliyordu. Hafta sonunda iki saat yönlendirme dersine ayrılmıştı. Bu derse ülkemizin tanınmış yazarları, ilim ve fikir adamları, yöneticileri, siyasetçileri davet ediliyordu. Dersler sahasında ünlü yazarlar ve ehil üniversite hocaları tarafından veriliyordu. 2000'de başlatılan Yazar Okulu bir nevi \"Serbest üniversite\" uygulaması idi. \"TYB'nin Yazar Okulu ülkemizin seçkin yazar, fikir ve bilim adamlarının serbest kürsüsü\" cümlesi şiarımızdı. Üniversite 28 Şubatçılar tarafından ideolojik bir cihaz haline getirilmiş, örtülü kız öğrencilerin devamı imkansızlaştırılmıştı. TYB'nin Yazar Okulu gerçek yüksek tahsil zeminine sahip bir uygulama olduğu için büyük rağbet görüyordu. Yazar Okulu'nun açılışı ve kapanışında yapılan belge dağıtım törenleri büyük salonları dolduracak kalabalıkla icra ediliyordu. Yazar Okulu'nun türünün seçkin bir örneği olan afişi bütün dikkatleri üzerinde topluyordu. \"Türkiye'yi ve dünyayı doğru okuyup yazmak için Yazar Okulu\". İki binli yıllarda her yıl iki dönem ve onar haftalık uygulamalar Yazar Okulu'nu yazarlığa hevesli gençler gözünde ilgi odağı haline getirdi. Hocalarımız istekli öğrencilerle birlikte olmaktan heyecan duydular. Yüzlerce genç Yazar Okulu'nun güzel ortamında bulunmak, ufuk açıcı dersleri dinlemekten mutlu oldular. Geleceğin yazarları günümüzün ünlü yazarlarıyla tanıştılar. Bu ilgi elbette bütün basın yayın ve yazarlık alanında dikkat çekti. Birileri \"üç ayda garantili yazar yetiştirilir\" cinsinden kurslar açmaya, bu yolla para kazanmaya yöneldiler. Yazarlık öğretimi kişisel gelişim programlarına dönüştürüldü. Halbuki TYB, Yazar Okulu'nun alt başlığını \"Yazarlığa hazırlama seminerleri\" olarak tesbit etmişti. Gençleri yazarlığa hazırlıyorduk, heyecan duyan, kabiliyeti olan ve emek sarf edenlerin yolu açıktı. Nitekim, Yazar Okulu'na devam eden nice kalem sahibi bugün edebiyat alanında kendini gösteriyor. Yazar Okulu uygulamalarını son yıllarda haftada beş günlük dersin ağırlığı karşısında atölye şeklinde dönüştürüldü. D. Mehmet Doğan'ın on haftalık atölye uygulaması yazarlığa giriş mahiyetinde dersler yanında ünlü yazarların kendi alanları ile ilgili tecrübe paylaşımı şeklindeki konferanslarıyla çeşitlendiriliyor. 24. dönem Yazar Okulu \"D. Mehmet Doğan ile Yazı Atölyesi\" 22.02.2020 tarihinde açılış dersi ile başladı. Fakat menhus kovid salgını yüzünden evlere kapanmak zorunda kalındığı için tamamlanamadı. Şimdi hem yeni bir dönem başlatılacak hem de yarım kalan 24 dönem tamamlanacak. Yazar Okulu'nun yeni dönemi, 18 Kasım 2023 Cumartesi günü açılış dersi ile başlıyacak. Bu dönemde D. Mehmet Doğan Yazarlığa giriş-Yazı Atölyesi yanında Sanat ve Tenkit, Din ve Düşünce ve Siyaset Teorisi ve Felsefesi dersleri ile 3 güne yayılıyor. Cumartesi günleri Yazarlığa giriş-Yazı Atölyesi , Sanat, Estetik ve Tenkit , Din ve Düşünce ve Siyaset Teorisi ve Felsefesi . Yazar Okulu'nun bu dönemi Cemiyet/İlim-Kültür-Sanat Eğitim Merkezi ile müştereken yapılacak."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/erosun-istirabi-ve-askin-olumu--k5353.html", "text": "Aşk öldü mü? Genel bir anlayışa göre öldü. Sınırsız tercih özgürlüğünün, seçeneklerin çeşitliliğinin ve mükemmellik zorlamasının kurbanı oldu diyenler var. Her şeyin rasyonelleştiği, tüketim nesnesi haline geldiği, ticari akışın hızlanması için farklılıkların ortadan kaldırılıp her şeyin aynılaştığı bir dünyada aşkın ölmesi de kaçınılmazdı. Fakat günümüz filozoflarından Byung Chul Han aşkın ölümüne dair yazdığı ''Eros'un Istırabı'' isimli kitabında yukarıda sayılanların yanında erosun yaşadığı ıstırabı anlamak için çok önemli bir sebebin daha bilinmesi gerektiğini iddia ediyor: Başka'nın aşınması, Başka'nın ortadan kaybolmasıdır asıl aşkı öldüren sebep. Çünkü eros tam anlamıyla Başka'yla ilgilidir. Başka'sının olmadığı, aynılık cehenneminin hakim olduğu günümüz performans toplumunda eros büyük bir ıstırap yaşıyor diyebiliriz. Peki nedir bu Başka? Başka, bu dünyada olmayan, üstüne konuşulamayan, dile getirilemeyen, mekanı olmayan bir negatiflik halidir. Bizim dışımızda, bize yabancı olan, bizimle aynı olmayan Başka bir benliğin alanıdır. Aşkın , sarsıcı, öldürücü, dönüştürücü bir güçtür Başka... Her şeyin sayılar ve veriler aracılığıyla aynılaştığı günümüzde tecrübe edilemeyen, ele geçiremeyen aşkın bir olguya yer kalmamıştır maalesef. Tüketim toplumunda her şeyin tüketilebilir olması gereklidir. Bu yüzden her şey düzleştirilir ve pürüzsüzleştirilir. Yani aynılaştırılır. Bu da depresyona, bir aynılık cehennemine yol açar. Halbuki narsist özneyi kendi benliği içinde boğulup depresyona düşmekten kurtaran, Başka'yla kurduğu ilişkidir. Her şeyin aynı olduğu bir yerde Başkalık kalmadığından dünya narsist birey için hep bir kendiliktir. Nereye gitse hep kendisiyle karşılaşır. Adeta dünyada tek başına kalır, Başka tarafından terk edilir. Evet, aşk belası selamet getiren bir beladır. Bundan dolayı aşık, bu beladan hiç kurtulmak istemez. Yazara göre Eros'un ortaya çıkması için performans yani başarı toplumu uygun değildir. Çünkü performans toplumunda yapabilirsin yani becerebilirsin baskısı vardır. Modern özne, başarı ve performans baskısı altındadır. Halbuki eros, Başka'yla başarının ve becerebiliyor olmanın dışında kurulan ilişkidir. (s.19) Aşkın olduğu yerde beceri yoktur, becerisizlik/başarısızlık vardır. Aşk bir imkan değildir, bir imkansızlıktır. Bilinçli, rasyonel bir tercihin sonucu olarak ortaya çıkmaz. O, bilinçdışı arzuların, irrasyonalitenin, aşkın olanın, atoposun alanıdır. Bir anda gelir, çarpar, incitir, sarsar ve yaralar: \"Aşk bir imkan değildir, bizim inisiyatifimize bağlı değildir, bir temeli yoktur, bize aniden gelir ve bizi incitir.\" (s.21) Başarı toplumunda performans öznesi başarıya odaklı olduğundan onun böyle ağır, sarsıcı, derin mevzularla ilgilenecek vakti yoktur. Çünkü bunlar birer duygusallık yani zayıflık belirtileridir. Performansı düşürür. Aşkın içine düştüğü bir başka handikap da onun bir haz formülüne dönüştürülerek pozitifleştirilmesidir. Ondan her şeyden önce haz verici duygular uyandırması beklenir. O, bir anlatıya ve drama sahip olmayan, insanda hoş duygular uyandıran, haz verici bir uyarım olmalıdır sadece. Pozitifleştirilmiş aşk, yaralanmanın, aniden gelişin veya düşüsün negatifliğinden yoksundur. Oysa gerçek aşka düşmek fazlasıyla negatiftir. Böyle bir zamanda pornografinin yaygın olması çok manidardır. Pornografi gösterime açılan çıplak yaşamdır. Eros'un hasmıdır. (s.35) Anlatısallığı ve gizemi öldürür. Dolayısıyla aşkı da öldürür. Kapitalizm, her şeyi metalaştırıp onları sergilediği ölçüde toplumun pornografikleşmesi sürecini hızlandırır. Eros'u pornoya dönüştürerek kutsallığını bozar. Aşk imgeleme dayanır. O yüzden enformasyondan yana kıt olmalıdır. Halbuki bugün bunun tam tersidir. Byung Chul Han güzel bir tespitte bulunarak şöyle der: ''Enformasyon eksikliği birine abartılı bir şekilde değer vermeye, bir artı değer atfetmeye veya onu idealleştirmeye yol açıyordu. Buna karşın bugün hayaller, dijital iletişim teknolojisi sayesinde enformasyon yüklü bir hal almıştır.'' (s.41) Yani diyor ki hazret, enformasyon yüklü imgeler aşkı öldürür. İmgelem/muhayyile kısıtlılık/mahrumiyet durumunda ortaya çıkar. Her şeyin bilinebilir, hesaplanabilir, ulaşılabilir olduğu yerde aşkın gizeminden ve büyüsünden söz edilemez. Ayrıca yazara göre, imgelem olmazsa arzu da ölür. Çünkü arzu bilinçdışından kaynaklanır. Rasyonelleştirilmiş bir arzu yapaydır. Tercihlerin sınırsızlığı ve bilinçli seçimin olduğu bir dünyada birey artık arzu etmemeye başlar. Günümüzde yaşanan muhayyilenin ölümü ve körleşme krizinin sebepleri de daha anlaşılır hale geldi sanırım. Her şeyin enformasyonun ve şeffaflığın etkisi altına girdiği günümüzde böyle sonuçlarla karşılaşmak kaçınılmazdı. Daha da kötüsü kriz sadece bunlarla da sınırlı kalmaz. Erosun ölümüyle birlikte yaratıcılık da ölür düşünce de. Hesaplayan ve veri güdümlü düşünce, gerçek düşünceyi de yaratıcılığı da öldürür. Çünkü verileri analiz ederek, veriler arasında tespit edilen ilgi veya bağıntılardan yola çıkarak belli örüntüler elde etmek gerçek düşünce olamaz. Enformasyon sadece malumat verir, hakikat üretmez. Hiçbir şeyi değiştirmez, açıklamaz, yaşantı üretmez, sarsmaz, değiştirmez, herhangi bir sonuca götürmez. Enformasyon, gerçek düşünceyi yani ayak basılmamış olan atopik Başka'yı öldürür. Bu yüzden Başka olmayınca aynılık cehenneminde debelenip durur modern benlik. Aşkı modern dünyaya tekrar nasıl getiririz? Bilemiyorum. Ama bir süre daha aynılık cehenneminde yanacağımız kesin!"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/japonlarin-ikigaisi-k4073.html", "text": "İkigai kitabının yazarları Hector Garcia ve Frances Miralles'e göre ikigai kabaca \"hep meşgul kalarak mutlu olma \"olarak çevrilebilir. İkigaimiz içimizdeki derinliklerde saklıdır ve onu bulmak sabırlı bir arayış gerektirir. Okinawa'da, yani asırlık insanların en fazla bulunduğu adada doğan insanlar yeni bir güne başlama nedenimizin ikigaimiz olduğunu söyler. Garcia ve Miralles eserlerinde morita terapisinden de bahsetmektedirler. Psikoterapist olmanın yanında Shomo Morita bir Zen Budist'iydi ve terapisi Japonya'da kalıcı iz bıraktı. Morita terapisinde hastalarına duygularını kontrol etmeye çalışmadan kabul etmeyi öğretmektedir. Morita terapisinin temel prensipleri; duyguları kontrol etmek, yapmamız gerekeni yapmak ve hayatımızın amacını keşfetmektir. Yazarlar ayrıca ikigaide akışta olmanın önemini vurgularken akışı şöyle tarif etmektedirler. \"Akış; insanın kendini her şeyden üstün tuttuğu bir etkinliğe kendini kaptırma halidir. Akışı yakalamanın temel koşullarından birisinin tek bir göreve yoğunlaşmak olduğundan bahsederler. Modern insanın çıkmazlarından biri olan birden fazla işi birlikte yapmanın verimli bir yol olmadığını belirtmektedirler. Modern insanın etrafında o kadar dikkati dağıtıcı şey vardır ki e-posta yazarken YouTube'daki videoyu izliyoruz o arada sohbet penceresi açılıyor ve onu yanıtlıyoruz. Cep telefonu cebimizde titreşiyor, o mesaja cevap verirken Facebook'a bağlanıyoruz bir yandan gelen e-posta ile ilgileniyoruz. Yazarlar, her seferinde bir tanesine yoğunlaşmak, tek bir işe odaklanmak için dikkat dağıtıcı ortamdan uzak kalmak ve yaptığımız şeyi sürekli kontrol etmek gerektiğini çözüm yolu olarak sunmaktadırlar. Bireyselliğimizin ön plana çıktığı, her birimizin bir diğeri ile yarıştığı günlük yaşantımızda, sabah yataktan kalkmak için sebebimizi yavaş yavaş kaybediyoruz. İkiganizin ne olduğunu bulmak için; Hangi işte iyisiniz? Size ne için para ödeniyor? Neyi seviyorsunuz? Dünyanın neye ihtiyacı var? sorularına verdiğimiz cevapları gözden geçirmeliyiz belki ortak bir cevap bulabilir ve bu da bizim hayat enerjimizin kaynağı olabilir. Keyifli okumalar..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisi-1-sayisi-bd41.html", "text": "Kitaphaber olarak çıktığımız yolda ilk sayımızı sizlere sunmaktan gurur duyuyoruz. Sunuş yazısında Derginin Genel Yayın Yönetmeni Bilal Can; derginin seyrini ve misyonunu özetleyerek genel bir değerlendirmede bulundu. Düşün/Felsefe köşeleri Sulhi Ceylan, Uğur Cumaoğlu ve Feyzettin Aytepe tarafından kaleme alınırken; Resul Bulama hem Aydın Hız'ın son romanı üstüne kaleme aldı hem de yazar ile mülakat yaptı. Teori köşesinde Ethem Erdoğan, Portre köşesinde Tuba Yavuz okurlarıyla buluşurken İnce Bakış köşelerinde Enes Can ve Ayşe Bağca okuru selamladı. 15'likler köşesini Ülker Gündoğdu kaleme aldı. Necla Dursun ise Müzisyen/Besteci Mehmet Özkaya'yı konuşturdu. Dünya Edebiyatında Sabri Ünal İngilizce, Japonca, Türkçe kaynaklardan derlediği Haruki Murikami denemesi ile okuru dipnot yağmuruna tutarken S. Çelebi Bir Kitapla Yolculuk köşesinde okurları uzun ve güzel bir yolculuğa çıkarıyor. Sinema köşemiz Şerife Saliha Buğa'ya emanet edildi ve Tarih köşesinde Yunus Özdemir ve Ömer Ertürk yer aldı. Hassas Miyar Mustafa Buğaz tarafından terazi edilirken İlahiyat için Ferhat Özbadem seferber oldu. Necla Dursun, Mustafa Atalay, Şerife Saliha Buğa ve Sueda Kurt Kitap yazılarıyla dergimizi şenlendirdi ve son olarak Elif Dursun ve Zeynep Dursun Genç Kalemler köşesinden bizlere seslendi. Dergimiz tarihten bir Alıntı ile son buldu. Dergimiz A4 ebatlarında, pdf formatında hazırlanmıştır. Piyasada satılmaz ama siz evinizdeki yazıcınızdan bir kopyasını ücretsiz ve özgür olarak çıktı alabilir veya pdf formatında sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz. Kitaplardan kurduğumuz dünyaya sizleri de davet ediyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/mithat-cemal-kuntayin-gozunden-mehmet-akif-ersoy-k5783.html", "text": "Türk milli mücadelesinin her aşamasında rol almış büyük bir şahsiyet olan İstiklal şairi Mehmet Akif aynı zamanda Türkiye'nin içtimai ve siyasi hayatında da önemli bir rol oynamıştır. Ersoy sadece şair olarak değil, aynı zamanda şahsiyeti, kimlik ve kişiliğiyle de dikkat çekmiştir. Büyük bir şahsiyet olan Ersoy ile ilgili olarak birçok araştırmalar yapılmış, bazı romanlarda roman kahramanı olarak geçmiştir. Tarık Buğra'nın Küçük Ağa ve Mithat Cemal'in Üç İstanbul adlı eserleri bunlardandır. Kuntay'ın Mehmet Akif isimli esri ise Ersoy'un hayatını birçok cepheden ele alan monografik çalışması oldukça ehemmiyetlidir. Akif'le ilgili yazılmış olan ilk monografi Kuntay'ın bu eseridir. Kuntay'ın yazdığı diğer monografiler olan Namık Kemal: Devrinin İnsanları ve Olayları Arasında ile Sarıklı İhtilalci Ali Suavi ismindeki diğer eserleri arasında ciddi bir fark bulunmaktadır. Şöyle ki bu iki eserde oldukça zengin bir belgeye başvurulmuşken, Mehmet Akif Ersoy kitabında daha ziyade kişisel tecrübe ve hatıralara yer verilmiştir. Bununda asıl sebebi Kuntay'ın Akif'e duyduğu aşırı yakınlık, dostluk ve sevgisi olsa gerek. Kuntay yalnızca Akif'i bir dost olarak sevmiyor, başkalarının da onu sevmesini istiyordu. Kuntay'ın Akif'le ilgili yakın dostluğu İbnülemin Mahmut Kemal'in yazı odasında 1903 senesinde başlamış ve önceleri sadece haftalık Cuma günleri buluşmaları şeklinde iken daha sonra kalıcı, ölüme kadar sürecek bir dostluğa dönüşmüştür. Mithat Cemal'in daha ilk günlerde Akif'de farkettiği; O'nun mütevaziliği, mahcubiyeti, iyi ve sıkı bir dostluğu olmuştur. Zaman zaman Ersoy'la kavgalar yaşayan Kuntay'a göre Ersoy, büyük bir adam olup, onunla dostluğun adeta demirden leblebi olduğunu ifade etmektedir. Kuntay bu dostluğunu eserinde detaylıca anlatmaktadır. Mehmet Akif Ersoy'la 1903 yılında tanışmış olan Kuntay, Ersoy'un Mısır'dan dönüşünden vefat günlerine kadar da yakınında bulunmuş vefalı bir dosttur. Bu dostluk Kuntay'ın kendi kaleminden de yansımıştır. Asıl mesleği noterlik olan Kuntay'ın şiirlerinde Akif'in etkisi açıkça görülmektedir. Ersoy'da Kuntay'ın dostluğuna son derece ehemmiyet vermektedir, öyle ki Mısır'da iken dostlarına yazdığı mektuplarda;; \"Mithat Cemal Bey ile görüşmeyi ihmal etmeyin.\" şeklinde uyarılarda bulunmuştur. Kuntay'ın \"Mehmet Akif Ersoy\" isimli oldukça kapsamlı ve hacimli eseri alanında yazılmış en önemli kaynak eserlerden birisidir.. Kuntay'ın Akif'le tanışmasından sonra aralarında büyük bir dostluk başlamıştır. Bu da Kuntay'ın bütün eserlerinde görülmektedir. Kuntay, bu durumu izah ederken her adamın kendi bakış açısı ve anlayışına göre başka bir Akif olduğunu ifade ederek onu arkadaşlarının gözünden anlatmıştır. Kuntay için Akif; kendi ifadesiyle \"Bir de benim Akif'im var. Bu Akif, hayatımın 33 senesidir. Bu 33 senede o, bir tek defa bayağı olmadı. Onun iç yüzüne baktığım vakit gökyüzüne, denize bakar gibi ferahlardım. Sonra onun 63 senelik hayatını öğrendim; bu ne berrak 63 senedir, siyah ve pis tek bir dakikası yoktur\" şeklindedir. Mithat Cemal ile Akif arasındaki dünya görüşü farklılığı dostluklarına herhangi bir halel getirmemiştir. Bilindiği gibi Mehmet Akif Safahat'ın dördüncü kitabı olan Fatih Kürsüsünde'yi Mithat Cemal'e atfettiği gibi, Kuntay'la beraber yazdıkları şiir olan \"Acem Şahı\" Safahat'a almıştır. Bununla beraber Ersoy, İstibdat şiirini \"Kardeşim Mithat Cemel'e\" ithafıyla yayımlamıştır. Bir insanın \"kardeşim\" dediği kişiye karşı olan mesafesi oldukça yakın olduklarının karinesidir. İki şairin birbirlerine olan mesafenin en belirleyici göstergesi birbirleri için yazdıkları ve ithaf ettikleri esrelerdir. Mithat Cemal Akif'le olan dostluğunu anlatırken, Ersoy'un yüz kahramana yetecek kadar ahlak ve seciyeye sahip olduğunu, ancak yine de sıradan bir insanmış gibi mütevazı yaşadığını ifade etmiştir. Bu ahlak ve seciyeye Kur'an sayesinde sahip olmuştur. Kuntay, Cevdet Paşanın, Kur'an'ın nasiri, Akif'in ise şairi olduğunu ifade etmiştir. Ancak Kur'an-ı Kerim Cevdet Paşanın yalnızca kültürünü oluşturmuş iken, Ersoy'un hem kültürünü hem de seciyesini oluşturmuştur. Kuntay, Akif'in zamanının sosyo-politik olaylara bakışını irdelerken de onun Kur'an- ı Kerim'i hayatın prensiplarını tanzim eden bir kitap olarak algıladığını ve bu anlayış doğrultusunda yaşantısını sünnet inancıyla süsleyerek sürdürdüğünü ifade etmiş ve durumu, \"Akif'in Müslümanlığı bazen çok şahsileşir: Onun dini 'beşik dini' değil. Müslüman doğmakla kalmadı, Müslüman olmaya muvaffak oldu. Dinine, kendi mizacını da ilave eder. Mesela o, felaketlerini bile tatlı bir tevekkül mevzuu yapan görenek Müslümanlarından değildir; milli felaketlerde kandil gecelerini manevi saadetini bile kafi görmez \" şeklinde ortaya koymuştur. Ersoy'a göre, sanat mutluluk temine etmelidir. Bu saadeti sağlayan sanat anlayışında da tamamen ahlakçılık yer almaktadır. Ersoy'a göre sanat ahlaksız olamaz, taklitçi olmamalı, mazmuncu olmamalı ve sırf İstanbul ile sınırlı kalıp sadece İstanbul'u dillendirmemelidir. Kuntay'ın Ersoy'la ilgili olarak dikkat çektiği bir diğer konuda, Ersoy'un şiirlerinde hiciv ve mizah konusudur. Kuntay, Ersoy'un şiirlerindeki mizahı \"istihza\" kavramıyla anlamış ve açıklamıştır. Kuntay'a göre Ersoy, kendi kişiliğinin derinliklerinde, her şeyle alay etmekte hatta öyle ki kendisiyle bile dalga geçecek kadar tarafsız olan \"müstehzi\" bir yapıya sahiptir. Ersoy'da istihza konusu kesinlikle fertler olmayıp, ferdin sosyal hayatı, cemiyeti olumsuz etkileyen tarafları olmuştur. Ersoy'un dindarlığı, şiir ve yazılarında, hicvin sınırlarını belirleyerek, müstehziliği insanlığının faydasına olacak şekilde ortaya koymuştur. Bu nedenle mizah anlayışının temelinde merhamet anlayışı yer almıştır. Bunu da Kuntay, \"Akif'in istihzası, ucundan haset damlayan dişlerin yırttığı perişan dudaklı tebessüm değildi.\" İfade edere Safahat'taki mizahi üslubu anlamamızı kolaylaştırmıştır. Kuntay eserinde Ersoy'un, hiçbir zaman rahat ve huzurunu düşünmediğini; bilakis rahat etmekten kaçındığını ve utanan bir kişiliğe sahip olduğunu ifade etmiştir. Zira Ersoy, saadeti, faziletin bir semeresi olarak değil, faziletin bizzat kendisi olarak görmekte ve şahsi çıkarları için zillete düşenlerden de nefret etmektedir. Akif'le otuz beş yıllık dostluğa sahip olan Kuntay onun için \"ona menfaatinizi, ailenizi, sırrınızı, mukaddesatınızı emanet edebilirsiniz\" diyerek Akif'in emin ve nasıl bir vefalı kimliğe sahip olduğunu belirtmiştir. Akif'in biyografilerindeki ortak görüş, onun azimli, sabırlı, cesur ve kararlı birisi olup, savunduğu, söz verdiği, olması gerektiğini ileri sürdüğü, inandığı her şey için mücadele etmiş, umutsuzluğu küfre yakın görmesi nedeniyle hiçbir zaman ve hiçbir şartta kesinlikle umutsuzluğa düşmemiş olmasıdır. Akif, bütün bildikleri ve inandıklarını karakteri haline getirmiştir. Az konuşmayı tercih eder, meramını birkaç cümle ile ifade edip, toplantılarda genellikle susmayı tercih ederdi. Ahmet Mithat Akif'in sükutunu beş başlık olarak özetlemiştir; Bitmeyen sükut: Kendisine takdim edilen adamdan hoşlanmadığında, Hakaret olan sükut: İnandığı şeylere uymayan bir sözün karşısında tavır alması, Sevimli sükut: Kendisine biri bir çalışmasını okuması halinde, İbadetli sükut: Bir müzik eserini dinleme anında, Utanan sükut: bilen bir tavırla bilinmeyen şeylerin anlatılması halindeki sükutu dur. Kuntay, \"Hayatı\" başlığı altında, Akif'in çeşitli durumları, özellik ve hayatının kimi safhalarını ele almıştır. Bu bölümde Akif'in hayatını, kronolojik bir özetten ziyade, bazı küçük anekdot ve hatıralarla sınırlı bir panoramasını çizmeye çalışmıştır. Çizilen bu panorama Akif'in farklı yönleriyle tanınması bakımından çok yararlı olmuştur. Kuntay bu bölümde, öncelikli olarak Ersoy'un dine bakışını ele almıştır. Onun dine bakışı herkesçe bilinmekle beraber, Hz. Peygamberi babası gibi görmekte hatta babasından bile ileri kabul etmekte olduğunu da yaşantı ve tavrıyla ortaya koymuştur. Bunun en açık örneği olarak; daha önce övgüyle bahsettiği Tevfik Fikret'in hakkında menfi düşünceler, kızgınlık ve kavga yaşamış olmasıdır. \"Zangoç ve Molla Sırat\" başlıklı bölümde, Akif'in Fikret'e olan kızgınlığı dile getirilmektedir. \" Fikret'in Tarih-i Kadım\" deki ifadeleri Akif'i çok kızdırmıştır. Hz. Peygamber'e son derece bağlı olan Akif,, Fikret'in bahse konu şiirindeki bazı mısralarını Hz. Peygamber' e hakaret olarak kabul ettiği için ona karşı ağır ifadeler kullanmış ve onu affetmemiştir. Bu öfke ve tavrını da hem söz, hem tavır ve hem de yazılarıyla göstermiştir. Kuntay'ın Fikret le Akif'in arasını bulmak için yaptığı teşebbüse karşı da Ersoy, \"babama hakaret edilmiş olsaydı affedebilirdim, ancak Peygamberime yapılanı asla affetmem\" şeklinde kararlı duruşunu ortaya koymuştur. Kuntay'ın bu eseri Ersoy'un sanatı, sanat anlayışı hakkında zamanında yapılmış olan değerlendirmeleri ele aldığı gibi, Ersoy'un karakterinin oluşması ve yetişme tarzıyla ilgili de çok yararlı bilgiler içermektedir. Vefatının üzerinden 87 yıl geçmiş bulunan \"İstiklal Marşı\" şairimizin özellikle gençler tarafından gerçek anlamda, bütün yönleriyle anlaşılmasına ihtiyaç vardır, bu kitap da onun daha yakinen tanınmasına ve doğru bir şekilde anlayıp, anlaşılmasına imkan vereceğini düşünerek okunmasını tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yagmur-gozlu-kadinlarin-cocuklari-k5515.html", "text": "-Merhaba, kaydınızı almaya başlıyorum. -Evet, tabii, hangi bilgiler gerekli? -Başvurunuzda Saraybosna Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu olduğunuz yazıyor, doğru mu? -Evet, doğru. -Mezun olduğunuz bölüm başvuru yaptığınız iş ile uyumlu olduğuna göre nüfus kayıt bilgilerinizi teyit ederek devam edebiliriz. Adınız kodlar mısınız? -A-j-n-a J-u-s-i-c. -Babanızın adı nedir? -x Hayatın doğal akışı içinde birinin size babanızın adını sorması olağandır. Hele ki resmi bir işlem sırasında sorulmasına sık rastlanır. Cevaplamaksa kolaydır. Babanızın adını söylersiniz olur biter. Peki ya babamızın adını bilmiyorsanız... Ajna Jusic gibi Bosna Hersek'in Zenica ilinde doğmuş ve annenizin Bosna Savaşı 'nda tecavüze uğraması neticesinde dünyaya gelmişseniz bu soruyu cevaplamak mümkün olmayacaktır. Bosna Hersek Savaşı 'nın en büyük mağdurları kadınlar olmuştur. Bosna Hersek'te savaş esnasında tecavüze uğrayan 50 bin civarında kadın bulunduğu tahmin edilmektedir. Ajina Jusic doğduğunda annesi henüz 22 yaşındaymış. Aynı kaderi paylaşan hemcinsleri gibi tecavüz edilmek kendi seçimi olmadığı üzere dünyaya getirdikleri çocuklara bakıp büyütmeleri konusunda büyük zorluklarla karşılaşmışlar. Tecavüze uğrayan kadınların bazıları çocukları kabul ederken bazıları devletin çocuk bakım yurtlarına ve başka ailelere evlatlık olarak vermişlerdir. \"Savaş çocukları\" olarak dünyaya gelen çocuklar ve annelerinin hikayeleri bazı sanat dallarına konu olmuştur. Fransız-Suriyeli fotoğrafçı Sakher Almonem'in çektiği fotoğraflar buna bir örnektir. Fotoğraflar ilk olarak \"Breaking Free\" adıyla 2019 'da Tuzla, Saraybosna ve Srebrenitsa 'da, sergilenmiştir. Sonrasında Ubuntu Festivali kapsamında İtalya'nın Gualtieri Belediyesi 'nin ardından Sırbistan 'da Enjio Hub Gallery-Belgrad'da sergilenmiştir. Bosnalı savaş çocukları sergisi insan elinin ne kadar büyük acı ve trajedilere yol açabileceğini anlatırken savaşta cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz kalan kadınların seslerinin güçlendirilmesi amaçlanmıştır. (BirBalkanEsintisi, 2022) Sergi, Bosna Savaşı sonucunda doğan çocukların hakları için kampanya yürüten Unutulmuş Savaş Çocukları Derneği adına Ajna Jusic ve Mirna Omer Causevic tarafından hazırlanmıştır. Dernek, bu çocukları Bosna Hersek 'te yasal olarak sosyal yardım hizmetlerine hak kazanmak isteyen savunmasız bir grup olarak nitelerken \"yasal olarak tanınmadıklarını ve görünmez kabul edildiklerinin\" dile getirerek bu durumu ortadan kaldırmak için çalışmalar yürütmektedir. Sesi gittikçe duyulur hale gelen bu girişimin ana karakteri savaş mağduru kadınları ve savaş çocuklarına duyarsız kalmayan sanat dallarından biri de sinemadır. \"Annemin Yarası\" isimli film bu konuyu ele alan en iyi örneklerden biridir. 2015 'da Türkiye ve Balkanlarda kayda alınan filmin çekimleri Makedonya, Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Sırbistan'da gerçekleştirilmiştir. Balkanlarda geçen hikayede 18 yaşına geldiğinde tanımadığı ailesini bulmak için yollara düşen Salih 'in yolculuğuna eşlik eder izleyici. Yetimhaneden ayrılan Salih 'in elindeki kağıt parçasında bir köyün adı ve bir isim vardır. Zenica Yetimhanesi Müdürü Sadık Baba \"Aileni bulmak için önce bu köydeki ayakkabı tamircisini bul!\" demiştir Salih 'e. Köyün adı Simin Han 'dır. Wikipedia 'daki günümüz bilgisine göre; Simin Han, Bosna-Hersek 'in Tuzla kentinin doğusunda bir kasabadır. Bir okulu, bir camisi ve bir genç futbol antrenman merkezi olan köyün komşu kasabaları Gornja Tuzla ve Slavinovici 'dir. Köyün girişindeki tabelayı gösteren sahnede köyün adının Türkçe olarak Latin harflerle yazdığı görülürken Kiril alfabesiyle yazan köyün adı tam olarak okunmaz çünkü üstü karalanmıştır. Müşterisiyle hasbihal ederken \"İki tam bir yarım yaşayıp gidiyoruz.\" diyerek cevap veren ayakkabı tamiri Mirsad Seydic 'e selam vererek aradığı kişiyle ilk diyalogunu kurar Salih. Bosna Savaşı 'na katılan ayakkabı tamircisinin bir ayağı aksamaktadır. Atölyesi duvarları sıvasız evinin saçağındadır. Gri renkli harçla birbirine tutturulan kırmızı tuğlalar yarım kalmış hayatları temsil eder gibidir. İnşaatı devam eden yapı görünümündeki evin içiyse ocakta fokurdayan çaydanlığıyla bir \"yuva\" dır. \"Burada hayat var\" diye haykıran evi çevrelemiş rengarenk çiçeklerin olduğu saksılar \"her şeye rağmen ben hayattayım\" der gibidir. Mirsad 'ın aklı karışmıştır. Yetimhane müdürü neden adreslerinin versin ki bu genç adama? Mirsad 'ın annesi Mevlide Hanım kolladığı uygun anı yakalayınca aradığı yerin orası olduğunu söyler Salih 'e. Fakat hatırlatmaya geldiği şeyi unutmak için 15 yıldır uğraş verdiklerini, orada kalamayacağını, bulmaya çalıştığı fizyolojik annesinin gelini Nerma olduğunu söyler. Fakat gelininin bazı sağlık problemleri sebebiyle yoğun şekilde ilaç aldığını ve geçmişi de dahil olmak üzere bir çocuk dünyaya getirdiğini hatırlamadığını söyler. Oğlu Mirsad ile gelini Nerma 'nın yeni bir hayat başlattıklarını, oğulları Vedad ile huzurlu bir yaşam sürdüklerinin sözlerine ilave eder. Ardından kulaklarındaki altın küpeleri çıkartıp Salih 'in avucuna bırakır; \"Al bunları ve buradan git.\" dediği sahne filmin en duygusal sahnelerinden biridir. Öğrendiği gerçeklerin akabinde Salih annesine bunu kimin yaptığını merak eder ve Mevlide Hanım 'a ismini sorar. Mevlide Hanım genç adamı korumak için \"Neden öğrenmek istiyorsun belki ölmüştür.\" dese de Salih çoktan yola koyulmuştur bile. Salih arık annesine tecavüz eden kişiyi aramaktadır; göğsünde kartal dövmesi olan \"Lazar\" takma adlı Borislav Miliç 'i . İşte daha filmin ilk dakikalarında anlatılan bu hikaye üzerine kuruludur senaryo. Ülkede Borislav Miliç ismindeki kişileri telefon rehberinden tespit eden Salih, doğru Borislav 'ın bulmak için birkaç adrese gitmişse de sonuç alamaz. Sıradaki adres bir çiftliktir. Salih, \"Çocukken bir bisikletin olsa her şey çözülecek gibi olur sonra bir bisikletin olur ama yol biter.\" diyen Marija ile kendisine \"Dürüst müsün salak mısın?\" karar veremedim diyecek olan Borislav 'ın Prijador 'daki çiftliğinde işe başlar. Yine Wikipedia 'nın günümüz bilgilerine göre çiftliğin olduğu yer olan Prijador, Bosna-Hersek'in Kuzeybatısında yer alan ve yaklaşık 110.000 nüfuslu bir şehirdir. Bosna-Hersek'e bağlı Sırp Cumhuriyeti'nde ve Bosanska Krajina Bölgesi 'ndeki Prijedor bu gün Sırp Cumhuriyeti'nin en büyük ikinci, Bosna-Hersek'in ise altıncı şehridir. 1992'de Sırp askeri ve siyasi liderlerin sivil Bosnalılara karşı giriştiği savaş suçlarından biri olan Prijedor Katliamı 'nın gerçekleştiği yer olması nedeniyle Borislav Salih 'e mesafeli yaklaşır. Fakat üzerindeki t-shirtte kızıl yıldızı görünce ikna olur ve işe başlatır. Borislav 'ı ikna eden kızıl yıldız Sırbistan'ın başkenti Belgrad merkezli futbol takımını temsil etmektedir. Filmin gidişatından anlaşıldığı üzere bu t-shirt Salih 'in bilinçli bir tercihi değildir. Doğru kişi olup olmadığının tespiti aşamasında geçen zaman diliminde Salih, Marija ve Borislav 'ın hayatını gözlemleme fırsatı bulur. Birbirini seven çiftin basit bir hayatı vardır. Bu hayatın içinde en kayda değer olan şey Prijedor Yetimhanesinde gönüllü olmalarıdır. Kendi çocukları olmayınca bütün sosyal hizmet çocuklarını kendi çocuğu addetmeleri Salih 'i çok etkiler. Salih 'e \"Hayat güzel, aşık olmak lazım.\" diyen Marija hümanist bir kişiliğe sahiptir. İlgi alanlarından biri avlanmak olan Borislav ava çıktığında acımasız bir avcı olurken, civarda çıkan bir yangında cesurca alevlere dalan bir yardımsevere dönüşmektedir. Yangında can kurtarırken avda can alan Borislav 'ın kişiliği Salih 'in aklını karıştıran temel unsurdur. Borsilav 'ın Salih 'i ilk gördüğünde \"Tuhafsın yani, benim kadar tuhaf.\" dediği tüm replikler gölgesinde Salih 'in mütereddit, ürkek ve bir yuvaya ait olma isteği izleyicinin yüreğini burkmaktadır. Salih 'in bir düşüncesi daha vardır ki o da; kendisini annesinin yarası olarak görmesidir. Filmde müzik önemli bir yere sahip. Salih trompet, Borislav akordeon çalmakta, Marija ise şarkı söylemektedir. Hatta öyle güzel söylemektedir ki filmin ikinci yarısındaki bir kutlama gecesinde Amerikalı müzisyen Natalie Merchant 'ın \"The Dancing Bear\" adlı şarkısıyla hem oyuncuları hem de ekran başındaki izleyiciyi coşturur. Hayatları kesişen insanların trajik öyküsünü izlediğimiz filmin ilk sekanslardaki Salih 'in odasında; albümleri çok satan romantik sesli Yugoslav ses sanatçısı Miroslav İliç 'in plağı görülür. Daha ilk dakikalarda kulağa gelen yerel şarkılar ve ezgiler kuşatır izleyiciyi. Melodisi tanıdık, ezgisi aşina, sözleri yabancı olsa da; trompet, akordeon, mandolin, gayda, gitar, klarnet, darbuka, davul gibi Balkan Müziğinde yoğun kullanılan enstrümanların ağırlığı hemen hissedilmektedir. O coğrafyada müziğin varoluşunun hayatın çok içinden olduğu net biçimde görülür. Çünkü Balkanlar; çok dilli, çok sesli, çok enstrümanlı ve çok makamlıdır. Müzikler bana Cahit Berkay 'ı anımsattı yer yer. Hatta \"Selvi Boylum Al Yazmalım\" filminin ezgilerini çağrıştırdı desem abartmış olmam. Borislav ve Marija 'nın çiftliğine geldiği ilk sahnede Salih 'in etrafında uçuşan kavak ağacı pamukçukları rüya görüyor hissini veriyor izleyiciye. Eğer izleyen \"yok ben gayet uyanığım\" derse kar yağıyor sanılabilir. Böyle masalsı bir başlangıcı olan film kültürümüze çok yakındır. Bir çiçeğin nazardan koruduğuna inanılması, kahvenin böcekleri uzaklaştırması, yola çıkanın ardından su dökülmesi, piknikte yakan top oynanması gibi nüanslar coğrafyaya yakınlık duyma güdüsünü gün yüzüne çıkartıyor. Marija 'nın \"The Dancing Bear\" adlı şarkıyı söylediği gece çiftlikteki yemek sahnesinde inatçı olan ırkın hangisi olduğunun tartışıldığı sahne filmin en önemli sahnelerinden biri. Ülkedeki etnik karışıma eğlenceli bir bakış sunarken \"hepimiz insanoğlu değil miyiz neticede\" diye düşündürmektedir. Oyuncular: Ozan Güven, Meryem Uzerli, Belçim Bilgin, Okan Yalabık, Bora Akkaş."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kadinlar-ve-cadilar-k5125.html", "text": "Çocukluğumuzda cadı denince, uzun düz saçlı, çok sivri burunlu, uzun zayıf parmaklı yaşlı bir kadın canlanırdı hayal dünyamızda. Sivri dişleriyle, büyük ağzıyla, uzun parmaklarıyla, sivri uçlu, siyah bir fötr şapkasıyla, vahşi görünümlü bir kedinin eşliğinde uzun bir süpürgeye biner gökyüzüne uçardı. Görünüşü ve gülüşü ürkütücü bu kadın imajının yarattığı korkuyla geceleri karanlıktan çok korkar, tek başımıza sokağa çıkamazdık. Çizgi filmlerde karşımıza çıkan kötü imajın arkasında büyük bir trajedinin yattığını yıllar sonra okuduğum bir kitapta daha iyi idrak edecektim. Cadı kavramı ilk defa Orta Çağ'da ortaya çıkmış değildir. Antik Çağ'a kadar uzanan bir geçmişi vardır. Yalnız Antik Çağ'da cadılar daha çok kahin veya büyücülerle özdeşleştirilirdi. Olumsuz anlam taşımıyorlardı. Çünkü eski Yunan'da büyücüler, şifa dağıtan ve insanların müşküllerini çözen gayet iyi niyetli ve iyiliksever insanlar olarak bilinirdi. Özellikle bitkilerden ve sudan şifalı ilaçlar yaparlar, kadınların sağlıklı doğum yapmasını sağlar, insanlara zenginlik ve refah getirirlerdi. Gelecekten haber verir, insanlara yön gösterirdi. Hayırseverdiler ve toplumda saygın bir yerleri vardı. Cadı, kendini şeytana hizmet etmeye adayan kişiydi artık. Orta Çağ'daki cadıların imajı aşağı yukarı, çirkin, yaşlı, kırışık yüzlü, kamburu çıkmış veya dişleri dökülmüş titrek kollarıyla ve bacakları ile yürüyen bir kadın profili oldu. Üstüne üstlük çocukları öldüren, insan eti yiyen, salgın hastalıklar yayan, insanları büyü yoluyla hayvanlara dönüştüren, yine büyü yoluyla yağmur yağmasını engelleyerek ülkeye kıtlık getiren bir canavar algısı da eklendi bu kötü imaja: ''Yaygın anlamıyla cadı, çocukları öldüren, insan eti yiyen ve geceleri geziye çıkan dişi bir hayalettir. Ancak bu kelimeleri kapsayan hayalet, sihir veya büyü yapan olağandışı varlıkları kapsamasa da insana benzeyen bir varlık oluşu da dikkat çeken bir özelliğidir.'' (sf-25) Bunların yanı sıra bu büyücülerin ruhlarının bedenlerinden ayrılması sonrasında süpürge ile uçarak toplantılara gittikleri yerlerde buldukları sopa, balta, orak ve diğer bazı nesnelerle birbirleri le bağırıp ağlaştıkları ve ardından evlerine tekrar uçarak geri dönüp derin bir uykuya daldıkları söylenir. Orta Çağ'da cadılar üzerine yazılan önemli bir kaynak kitap olan Mallevs Maleficarvm göre cadılar, karanlığın tanımıydılar. Gecenin kraliçeleri idiler. Tanrı onlara güç verdiği zaman, dünyevi olan her şeyi kontrol altına alabilirlerdi. Ve onlar, büyü ile herhangi bir bağlantısı olmayan bağımsız olan bilgiyi de açığa çıkarabilirlerdi. Su Testi: Cadılıkla suçlanan kadın üzerine kaynar su dökülürdü, yaralar çabuk iyileşirse zanlı suçsuz, geç iyileşirse cadı demekti. Bazen ırmak ve dereye atılır eğer su yüzüne tekrar çıkarsa cadı olduğu anlamına gelirdi. Ateş Testi: Ateşe atılan bir nesneye dokunması istenir, açılan yaralar tez iyileşirse kadın masum sayılırdı. İğne Testi: Kadının vücudundaki benler, siğiller, lekeler... vb işaretler cadılık alameti olarak kabul edilirdi. Buralara iğne batırıldığında zanlı acı hissediyorsa masum hissetmiyorsa cadı olarak kabul edilirdi. Gözyaşı Testi: Cadıların ağlamadığına inanılırdı. İşkence sonucunda kadın ağlamazsa cadı olarak kabul edilirdi. Kantar Testi: Kantar üzerine koyulan ağırlığa denk gelmeyen zanlı cadı sayılırdı. Tabut Testi: Suçlu olduğu düşünülen kişi kendi büyüsüyle öldürdüğü düşünülen bir cesede dokunduğunda bir değişiklik olursa cadı sayılırdı. Yüzdürme Testi: Kıyafetleri çıkarılıp nehre atılan zanlı batmazsa suçlu, boğulursa suçsuz kabul edilirdi. Bu dönemde cadı avının kadınlara yönelmesindeki en önemli etken de Orta Çağ'daki kadın algısını yaratan paradigmalardır. Erken Orta Çağlarda kadınlar, uğursuzluk kaynağı, doğaüstü güçlerle kurdukları etkileşim yüzünden doğal afetlerin tetikleyicisi, depremler, hayvan ölümleri, kıtlık, açlık ve hastalıkların dolaylı nedenlerinden biri olarak görülürlerdi. Bu felaketler için ne zaman günah keçisi aransa kadınlara yapılan suçlamalar anında işleme konulurdu. Genel anlamda cadıların ve bu konuyla ilgili davaların engizisyonun temel odak noktası haline gelmesi için gerekli zemini hazırlayan unsurlar, İncil ve Tevrat'ta kadınlarla ilgili olan bölümlerdir aslında. Cadı avının başlamasında sadece dini kaynaklı unsurlar yoktu. Aynı zamanda sosyal karmaşa, kimlik çatışmaları, ekonomik krizler, bilge kadınların -ki bunlara sıklıkla ''Weise Frauen''denilirdi- yok edilmek istenmesi, korku teorileri ve her türlü felakete bir suçlu bulma çabası gibi faktörler vardı. Kutsal kitaplara ve ayetlere bakacak olursak kadınların günah işlemeye erkeklerden daha yatkın olduğu ifade edilmeye çalışılmıştır. O yüzden kadın-cadı-şeytan üçgeninin oluşumunda büyük öneme sahip oldukları söylenebilir. Orta Çağ'da kadınların cadı olarak hedef alınma sebeplerini kısaca özetlersek: Kadınların büyücülükle erkeklere oranla daha fazla ilgilenmeleri, doğa üstü güçlere sahip oldukları için şeytanla iş birliği yaptıklarına dair inancın yaygınlık kazanması, dini inançların kadınları günaha daha yatkın bir doğaya sahip olarak görmeleri, Ortaç Çağ'da ortaya çıkan sosyal buhran ve heretik akımların kilisenin otorite kaybetmeye başlamasına sebep olmaları, bu yüzden kilisenin otoritesini tekrar kurmak için günah keçisi olarak kadınlara yönelmeleri gibi etkenler etkili olmuştur diyebiliriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sinirlenmeyin-ama-ofkelenin-k5833.html", "text": "Mücadele etmek için çok haklı sebepleri olduğunu söyleyen Hessel, yaşadığı dönemin acılarına tanıklık ettiğini ve haklının yanında yer almaya özen gösterdiğini anlatıyor.\"Cezayir'in bağımsız olması gerekiyordu, kesin bir şeydi bu.\"(s.37) diyor. Fransız yazar Jean-Paul Sartre'ı ağabey olarak gördüğünü anlatan Hessel, onun Bulantı ve Duvar kitaplarından çok etkilendiğini, \"Birey olarak sorumlusunuz\" düşüncesini Sartre'den öğrendiğini vurguluyor. 94 yaşında olmasına rağmen bugün duyduğu en büyük öfkenin Filistin, Gazze şeridi ve Batı Şeria'yla ilgili olduğunu vurgulayan Hessel, Gazze'yi \"Bir buçuk milyon Filistinlinin bulunduğu bir açık hava hapishanesi\" (s.43) olarak tarif ediyor. Stephane Hessel'in bu kitabının bizim için kıymeti ne? Ne anlam ifade ediyor? Tepkisiz bir toplum haline geldiğimiz/ getirildiğimiz bu çağda uyanmamız için illa Batı'dan bir sesin yükselmesi, Hessel gibi kafaların bizi uyarması mı gerekiyor? Oysa öylesine muhteşem bir hazineye sahibiz ki, yeter ki bunun farkında olalım. Haksızlığa uğrayan mazlumun diline, dinine, rengine bakılır mı? Hangi dinden olursa olsun, hatta ladini bile olsa mazlumsa eğer ona sahip çıkmak, hakkını aramak en temel görev olmalıdır bizler için. Adı bile rahmet olan insanlığın son sığınağı güzeller güzeli peygamberimiz \"Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Unutmayın ki bu da imanın en zayıf derecesidir\" buyuruyor. HESSEL,Stephane (2011) Öfkelenin. Cumhuriyet Kitapları, İstanbul."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisi-2-sayisi-bd43.html", "text": "Kitaphaber olarak çıktığımız yolda ikinci sayımızı sizlere sunmaktan kıvanç duyuyoruz. Sunuş Yazısında derginin Genel Yayın Yönetmeni Bilal Can; \"okuma ekseninde\" bir giriş yazısı ile kitapların birer \"anlam kapsülü\" olduğunu ve \"kitapların zihnimizde bir tür renk patlaması, hayal inşa edici, hakikat telaşı büründürücüsü\" üzerine odaklanarak bir giriş yazısı ile okuru selamlayıp 2021 yılında 2 sayısını tamamlamış bir dergi olmanın sevincini yaşadıklarını ifade etmiştir. Düşün/Felsefe konusu Sulhi Ceylan tarafından kaleme alındı. Teori Köşesinde Ethem Erdoğan ve Gülnaz Eliaçık Yıldız, Portre köşesinde Tuba Yavuz okuruyla buluşurken, Dünya Edebiyatı bölümünde Roald Dahl ve Çocuk Romanları başlığıyla Sabri Ünal, dünyaya çocuk gözünden bakış sağladı. Sinema ile Şerife Saliha Buğa okuru selamladı. 15'likler köşesini Ülker Gündoğdu kaleme aldı. Müzisyen/Besteci Zekayi Tunca söyleşisi ile Necla Dursun müziği konuştu. Tarih Köşesinde Ömer Ertürk, okurla yeni çıkan önemli bir kitabın değerlendirmesini sundu: İstanbul'un Eski Bağımlıları. Seyahat bölümüyle Murat Deniz ve F. Sueda Kurt okuru uzaklara uzun ve güzel bir yolculuğa çıkartıyor. İlahiyat bölümünde Ferhat Özbadem Bilginin İslamileştirilmesinden Düşüncenin İslamileştirilmesine konusunu kaleme aldı. Kitaphaber 2. Yazısı ile dosyalara başladı. İlk dosyamız \"Tarihin Edebiyatı\". Feyzeddin Aytepe'nin Editörlüğünde hazırlanan dosya Giriş Yazısı ve Dönem Okuması ile başlıyor. Ortaçağ'da Felsefe üzerine bir okuma ile Furkan Soylu, Göçmene Bakış ile Zeynep Hiçdurmaz, Victoria Dönemini Selva Yılmaz, Aşkın Terbiyesi ile Şeyma Balıkçıgil okuru selamlıyor. Kitaphaber Kitap ve Eleştiri Dergisi'nde ayrıca İspanyol Gribi ve Hakka Sığındık ile Mustafa Atalay, İçten Dışa İnsanın Eğitim Serüveni ile Yunus Özdemir okura yön verdi. Resim Okumaları ile sanata ince bir bakışı okura Ülker Gündoğdu sundu. Çocuk Okurlar Dede Korkut Hikayeleri ile Ece Karaca genç kalem olarak yer aldı. Arka Kapak Yazısı İhsan Fazlıoğlu okuma keyfi ile dergimiz son buldu."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kulliyat-8-dunya-tarihi-kulliyati-k3320.html", "text": "İnsanlığın düşünsel ve yerleşim aşamalarındaki değişimi, dönüşümü sadece Batıyı ele alarak konuyu sınırlı tutmadan Batı kadar Batı dışındaki diğer kültürlerin de dünya tarihine katkılarını ele alarak incelemektedir. Ders kitabının sıkıcılığından uzak bir biçimde konu anlatımıyla dünya tarihini kronolojik olarak okuyuculara sunmaktadır. İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar dünyada olup bitenleri önümüze seren bu eser insanlığın son 5 yüz yıllık serüveni üzerinde ağırlıklı olarak hem günümüzün hem de geçmişin şekillenmesinde kimlerin sorumlu olduğunu aktarmaktadır. Bu eser insanlığın uygarlık alanında yaptıklarını toplu olarak aktarmaktadır. Orta Asya'dan başlayarak Çin, Japonya, Mezopotamya, Asurlular, Finikeliler, İnkalılar gibi dünyanın birçok yerinde kurulmuş uygarlıklar ele alınarak etraflıca incelenmiştir. Romanesk bir havadan uzakta bizlerin davranış biçimlerini ve gündelik hayatta kullandığımız kelime ve kavramların tarihsel süreç içerisinde nasıl şekillenip ortaya çıktığını okuyabileceğiniz önemli bir eserdir. Haçlı Seferleri sadece bir Hristiyan seferler zinciri değil ayrıca Doğu ve Batı arasındaki mücadelenin de en çarpıcı olayların yaşadığı süreçler zinciri olarak tarihte yer edinmiştir. Bu eser Haçlılar'ın gözüyle savaşın durumlarını yansıtması bakımdan önemlidir. Bütün Arap Halkları ve Ortadoğu hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için genel bir bakış sunmasının yanı sıra Kuzey Afrika'yı kapsayan kavimleri inceleyen eser tarihin sadece savaşlardan ibaret olmadığını kültürün de aynı derecede önemli olduğu vurgusunu okurlara paylaşmaktadır. Dünya tarihine farklı bir biçimde ülkelerin coğrafik özelliklerini de dahil ederek aktaran bu eser ele aldığı konular bakımından da diğer dünya tarihi kitaplarından ayrılmaktadır. Farklı kültürel özellikleri de ayrıntılı olarak aktarması kitap için ayrıca bir ekstra olarak görülebilir. Almanya Tarihi Profesörü Fulbrook tarafından yazılan bu eser Almanya'nın tarihini farklı bir perspektifle ele alırken tarihsel sentezin de nasıl yapılacağını ortaya koymaktadır. Farklı olaylar arasındaki ilişkileri incelemesi ve kendine özgü yorumu tarih okumalarını ilgi çekici hale getirmektedir. Bu eser Roma İmparatorluğunu sadece tarihsel bir düzlemde değil de bir canlı gibi ele alır. Roma'nın siyasal, askeri, toplumsal ve gündelik yaşam biçimlerini ortaya koyarak okuyucuların ilgisine sunulmuştur. Çeviri konusunda sorunları olsa da başlangıç için iyi bir kitap olabilir. Halil İnalcık tarafından dilimize kazandırılan bu eser, Amerika'nın keşfiyle başlayıp İkinci Dünya Savaşıyla birlikte sonlanmaktadır. Amerikan tarihine giriş niteliğinde olacak bu eser ile İrlandalıların, Yahudilerin, Flemenklerin bu yeni kıtaya neden yerleştiklerini daha iyi anlayacaksınız. İnka Uygarlığı çoğu bilim insanın uykusunu kaçıran eserleriyle sürekli araştırma konusu olmuştur. Ortaya koyduğu eserlerle dikkat çeken bu uygarlığın bilim insanlarına nasıl yardımcı olduğunu bu kitapla göreceksiniz. Gençlerin seveceği görsellerle dolu bu eser İnka Uygarlığı hakkında bilinmeyenleri de sayfalarında gizlemektedir. Eski Mısır tarihi alanında uzman olan Erik Hornung tarafından yazılan bu eser akademik bir dil ile okuyucu karşısına çıkmaktadır. Eski Mısır tarihini beş bölüme ele alarak inceler. Arkaik Dönem, Eski Krallık, Orta Krallık, Yeni Kırallık ve Geç Dönem. Beş kıtanın son beş yüzyıllık sömürge yarışını eleştirel bir bakışla okumak isteyenlerin için önemli bir eser. Yeni kıtaların keşfi, Sanayisini tamamlamış Batılı ülkelerin bu durum karşısındaki iştahını ve aç kuşlar gibi nasıl saldırıya geçtiklerini izleyeceksiniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/felsefi-bilimkurgu-distopya-beyaz-odadaki-cocuk-k5490.html", "text": "Çocukluğumuzda korku-gerilim filmleri, hikayeleri, romanları vardı. Bunlar, anın içindeki bilinmeyene karşı duyduğumuz korkudan beslenen eğlencelerdi. Evet garip ama korkunç da olsa eğlenceydiler. Farklı ve heyecanlı vakitler geçirmek için başvurduğumuz oyalayıcılardı bu eserler. Bugünün distopyaları ise o birkaç saatlik eğlencelerden farklı olarak, geleceğe dair korkularımızı ve endişelerimizi tetikliyor, karşımıza çıkacağını tahmin ettiğimiz ama üstesinden nasıl geleceğimizi bilmediğimiz tehditleri daha düşük dozlu ama akut bir korku-gerilim sürekliliği içerisinde zihnimize işliyor. Ve distopyalar filmler kadar kitaplar arasındaki yoğunluğunu da günden güne artırıyor. \"Beyaz Odadaki Çocuk\" distopya özelliklerini taşımakla birlikte gerçekçi teknoloji kurgusu ve felsefi yaklaşımı ile üç sacayağı üzerine oturan bir eser. Hikaye, ana karakter olan Manuel isimli çocuğun altı yüzeyi de ekranlardan oluşan beyaz bir odada, hemen hemen hiçbir şey hatırlamadan uyanmasıyla başlıyor. Dolayısıyla hikayenin temeli, uyandığı andan itibaren kim olduğunu ve nerede olduğunu sorgulamaya başlayan Manuel'in içinde bulunduğu sanal dünyadan çıkma mücadelesine oturuyor. Bir nevi Matrix'ten kaçış. Ancak Manuel'in her kaçışı gerçek dünyaya değil yeni bir sanal katmana oluyor. Yani Manuel her seferinde bir Matruşka bebeğinden çıkıyor ama onu bir büyüğü bekliyor. Tabii bu durumu okur da Manuel'le birlikte fark ettiği, hatta zaman zaman birlikte bu kaçışların hiç bitmeyeceği düşüncesine kapıldıkları için, üst üste binen ve sonu gelmeyecek gibi görünen sanal dünyalar her ikisini de büyük bir karamsarlığa itiyor. Manuel vücudunu kullanamayan ama beyni yaşayan bir çocuk mu yoksa bir yazılım mı sorusu hikayenin sonuna kadar çözüme kavuşmuyor. Manuel'in bir ailesi var mı, yoksa etrafındakilerin hepsi onu kandıran kişiler ya da yazılımlar mı? Manuel'e oyun oynayan kendi beyni mi? Bu sorulara hikayenin sonunda cevap bulabiliyor muyuz yoksa yeni bir soru sormak zorunda mı kalıyoruz? Yapay zeka gerçek dünyayı ele geçirdiğinde ve inşa etmeye başladığında bizim için sanal dünyalar kurup bizi beyaz odalara hapsedebilecek mi? Yoksa bu çoktan oldu mu? Şu an içinde yaşadığımız gerçek bir dünya mı? Gerçek nedir, var mıdır? Bunun gibi onlarca soru eserde Descartes'in varoluş felsefesi eşliğinde karşımıza çıkıyor. Manuel, Alice'in harikalar diyarına da sık sık gidip geliyor, kendisini sanal dünyalardan çıkaracak şifreleri Lewis Carrol'le yardımlaşarak çözüyor. Walter Isaacson'un \"Geleceği Keşfedenler\" adlı kitabında geniş bir kronolojisi verilmiş olan iki yüz elli yıllık donanım-yazılım geliştirme süreçlerinin özü eserin son bölümünde birilerinin bildiği ama çoğumuzun aklının ermediği konularda zihinlerimizi açıyor. Bu yönüyle \"Beyaz Odadaki Çocuk\" birkaç esere birçok kez derinlemesine atıflar içeren, metinlerarası boyutuyla nitelikli okurları dahi zorlayabilecek bir kitap. Özellikle \"Alice Harikalar Diyarında\" adlı kitabın önceden okunmuş olması neredeyse bir ön şart gibi. Descartes felsefesi ile Alan Turing'in matematiksel biyoloji temelli bilgisayar bilimi çalışmalarının bağlantısı hikayenin sonunda vücut buluyor. Dolayısıyla önemli bir şerh düşeyim ki birçok okulun okuma listesinde bulunmasına rağmen bu eser için bir ortaokul çağı kitabı diyemeyiz. İyimser bir yaklaşımla, bahsettiğimiz bu üç alanda asgari düzeyde birikimi ancak lise düzeyinde ve o düzey ortalamasının da üstündeki okurlarda bulabileceğimizi sanıyorum. Elbette bir ortaokul çocuğu da bu kitabı okuyabilir ve belki bilimkurgu ilgisi nedeniyle keyif alabilir ancak tam anlamıyla meseleye vakıf olamayacaktır. Yazar Karl Olsberg, Descartes'ın ruh-beden ikiliği sorgulamasını eserinin odağına almış. İnsanı insan yapan bilincin beden dışı bir kavram olduğunu göstermeye çalışıyor. Bedenden ayrılan bilinci zaten kabul ediyor ancak bunun bir makineye taşınıp taşınamayacağını, makineye aktarılan bilincin onu insan yapmaya yetip yetmeyeceğini, bu bilince sahip makinenin diğer makinelerle dost mu yoksa düşman mı olacağını tartışıyor. Diğer bir deyişle, insan mı makine mi olduğunu bilmediğimiz bir bilinci makine ile insan arasında bir seçim yapmaya zorluyor. Bu sırada Manuel'e birkaç kez tanrıya inanmadığını söyletmiş olması ilginç. Bunlardan birinde insanların makineleri yarattığı, hikayenin sonuna tekabül eden 2057 yılında makinelerin artık yönetimi tamemen ele geçirerek tanrı mesabesine yükseldiği ve dolayısıyla insanların kendi tanrılarını yaratmış olduğu anlatılırken, Manuel de küçümser bir tavırla \"İnsanlar şimdiye kadar hep kendi tanrılarını yaratmamış mıydı?\" diyerek cevap veriyor (s.279). Oysa hikayenin sonunda Manuel'in, aktarılan bilinçle, kaybedilen hafızanın geri gelmesiyle veya buna benzer akılcı bir açıklamayla açıklanamayacak insani bir algı düzeyine sahip olduğunu, bu algıdan güç alarak makine mi yoksa insan mı olduğuna özgür iradesiyle karar verdiğini görüyoruz. Bu kararın Manuel'in tanrı ile olan ilişkisini güncellemiş olması muhtemel ancak belli ki yazar bu kısmı örtülü bırakmayı tercih etmiş. Belki de kastedilen, insanın hakikat arayışı içerisinde aslolana ulaşamadıkça ancak sahte tanrılar üretmiş olacağıdır. Yazarın baş kahramanıyla birlikte aslolana yönelen amansız arayışı bu sezgiyi destekliyor. Kitap oldukça zihin açıcı, varoluş üzerine düşünmeye sevk eden, sorgulamaya zorlayan, kapsamlı, beşer yıllık aralıklarla tekrar tekrar okunabilecek bir eser. 31 bölümden oluşan hikayenin akışı çizgisel olmasına ve fazla karakter içermemesine rağmen iç içe geçişler nedeniyle yeterince karmaşık. Neyse ki çeviri ve düzenleme karmaşayı artırmıyor. Metinde harf eksikliğinden ibaret, ihmal edilebilir üç-dört küçük yazım hatası bulunuyor. Kitap çizim içermiyor. Kapak grafik tasarımı çok basit olmasına rağmen kitap ismiyle birebir, hikayeyle büyük ölçüde örtüştüğü ve siyah-beyaz karşıtlığının çarpıcılığından faydalandığı için ilgi çekiyor. Bu arada yazarın henüz Türkçeye çevrilmemiş olan, Manuel'in odaya girene kadarki hayatını anlatan \"Boy In a Dead End\" ile bir devam kitabı olmayan ama aynı hikaye dünyasında geçen \"Girl In a Strange Land\" adlı eserlerinin de okurumuza sunulması ve bu üç kitabın bir seri filme uyarlanması da hiç fena olmazdı. Geçtiğimiz günlerde okudum ben de bu kitabı. Kapağını kapattıktan sonra zihnimde onlarca soru işareti kalmıştı. Metninizi okumak iyi geldi. Emeğinize sağlık. Çocuklar konusunda da sizinle aynı pencereden bakıyorum. Sadece maceraya odaklanabilirler belki ama felsefi temelleri anlamlandırmaları pek kolay olmayacaktır. Üstelik çocukların görmek istediği netlik de yok metinde. Kimin ne olduğu kim olduğu karmaşık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gercek-mutlulugun-ve-basarinin-sirri-yurekten-inanmak-k5541.html", "text": "Toplum bilimciler, bireylerin kendi benlik algılarını keşfetmeleri için pek başarılı sonuçlar ortaya çıkaramadı. Hayatı bir mahkum gibi yaşıyoruz, tutsaklığımızın farkında değiliz, kendi yarattığımız bir hücreye kapatılmış ve sıkışmışlıktan kaçışımızı planlama yeteneğinden yoksunuz. Murphy, bu eseriyle bu sanrıları gün ışığına çıkarmak için okuyucuya kılavuzluk yapıyor ve bize dayatılan sosyal kısıtlamaları ve normları sorgulamaya zorluyor. Söylemeye gerek yok, kafamızın içinde dönüp duran gizemleri çözmek olabildiğince zor. Bu da kişinin onları gerçekten anlamak için atması gereken çetin yolculuğun bir kanıtı. Bu kitapta, iç dünyamızı yerle bir edecek ve daha yüksek bir bakış açısına ulaşmanıza yardımcı olacak, hayat değiştiren birçok teoriyle karşılaşacaksınız. Murphy'nin görüşüne göre bilinçaltı, insan ruhunda günlük yaşamda görüntülerin asla gösterilmediği karanlık bir alan gibidir. Bilinçli zihin, ne olduğunu hatırlamakla görevliyken, bilinçaltı ne olacağını tahmin etme işini yapar. Bilinçaltı insan alışkanlıklarına ve düşüncelerine tepki verir. İnsanlar genellikle istemeden olumsuz düşüncelerin bilinçaltına girmesine izin verirler; ancak bir gün bunun hayatlarında, deneyimlerini ve ilişkilerini etkilediğinde şaşırırlar. Aslında, katkıda bulunmadığımız şeylerin olması çok nadirdir. Düşüncelerimizi kontrol ederek kendimizi kolayca yenileyebiliriz: Bu, Murphy'nin okuyucunun bilinçaltı üzerinde büyük bir etkiye sahip olan, özgürlüğün anahtarı olarak kabul edilen yararlı tavsiyelerle donatılmış olan kitabın ana konusudur. İnsan, bilinçaltının bir fotoğrafçıya benzediğini anlayarak olumsuz duygularını ortadan kaldırabilir. Çünkü bu kitap sayesinde kafamızdaki birkaç mevcut görüntüyü yenileriyle değiştirerek, kendimizi olumlu yönde değiştirmenin aslında çok kolay olduğunu keşfediyoruz. Evliliğinizde mutluluğu keşfetmek, alkolizm veya asansör korkusunun üstesinden gelmek, kayıp bir eşya bulmak gibi onlarca konuda başarıya ulaşmak, bilinçaltını olumlu düşüncelerle bolca beslenmekten geçiyor. Bu anlamda Murphy, okuyucuya amaçlarına ulaşabilmesi için teknik tavsiyeler veriyor. Sürecin dayanak noktası, onun bilimsel dua dediği şeydir. Bilimsel çünkü Murphy bize \"bilinçaltınız bir ilkedir ve inanç kanununa göre hareket eder\" diyor. Bilinçaltına ne yazdırırsan, hayatınızda kendini ifade edecek bir koşul, bir deneyim ve bir olay olarak geri döner. Bu yoğun bir inanç, derin bir inanç gerektirir. Bu nedenle şüpheyi ortadan kaldırmak gereklidir. Murphy, akşamları, uyumadan önce veya sabahları uyanırken dua etmeyi tavsiye ediyor. Murphy, dinden başlayarak, Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Budist vb., hatta ateist olsun, insana döner. İnanmasını istemez, kendi bilinçaltından başka bir Tanrı'ya dua etmesini istemez. Murphy'nin sözleriyle bilinçaltı, bireyin tüm hayallerini gerçekleştiren Tanrı'dır. Duaya icabet eden ve onu gerçekleştiren O' dur. Murphy, ister dini ister felsefi olsun, en eski insan bilgeliğiyle beslenir. Mutlu yaşamak için bir kişisel gelişim yöntemi belirler; ama dahası, başka bir yansıma düzeyine, olumlu düşünme ve uyumlu bir varoluş vizyonuna ulaşır. Onda mutsuzluğa, nefrete ve şüpheye yer yoktur. Eseri, yaşam kalitesinin iyileştirilmesini, bireyin tatmin edilmesini, her bireyin arzularının arttırılmasını savunan kişisel gelişimin çok daha biçimli bir hali olarak tanımlayabiliriz. Günlük hayatımızı etkileyen birçok soruna çözüm sunacağına yürekten inanıyor, bu mutlu yaşam felsefesini özümsüyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ilber-ortayliya-gore-dogru-secimler-ve-dogru-bir-hayat-icin-50-oneri-k5661.html", "text": "1-Şahsi hırslarınızdan kurtulunuz. Dengeli ve sağlıklı beslenme ile birlikte spor yapınız. Sakinleştirici okumalar yapınız. 3-Ömrünün hangi döneminde ne yapmak gerektiğini bilmelisiniz. 4-Batı ve Doğuyu bir arada öğreten İsrail'de eğitim ve öğretim yapabilirisiniz. 5-Eğitimde yanlış imajlara kapılıp yanlış tercihler yapmayınız. 6-Kimsenin gelip seni keşfetmesini bekleme, iyiyi ve güzeli sen kendin keşfet. 7-Hayatında bir gayesi olan insanlardan ol ve 25-40 yaşları arasında da hayatının eserlerini ortaya koy. 8-Kırkına kadar insan yaşam heybesine ne koyarsa, hayatının geri kalanında onları kullanır, onlardan istifade eder. Yaşam heybesi dolu olan bilge olur, yaşam heybesi boş olan olduğu gibi kalır. 10-Yetmişine kadar doğru yöntemlerle, uygun hafıza temrinleriyle mükemmel eserler ortaya konulabilir. Yine de her şey vaktinde güzeldir. İyi eserler, hafızanın güçlü, bedenin sıhhatli olduğu dönemlerde verilir. 11-Başkalarından tavsiye alınabilir ama özel hayat başta olmak üzere kendi yolunu kendin çizmelisin, son kararı sen kendin vermelisin. 12-İşe göre değil, adamın kişisel özelliklerine, ilgi alanına, durduğu ve varmak istediği yere bakıp tavsiye verenlerin tavsiyelerini alınız. 13-Yüzlerce yıl sonrasına ne bırakmak istiyorsun? Ona yoğunlaş. Onu gerçekleştirmeye çalış. 14-Size değer katacak kişileri, ortamları, mekanları arayıp bulunuz. Değerli olmak, hayattan ne istediğini, geride ne bırakmak istediğini, ölünce nasıl bir insan olarak anılmak istediğini bilmektir. Şansını ve başarıyı kendin ortaya koyabilirsin. 15-Size bir şeyler katacak, seni sürekli yenileyecek, ufkunu açacak, kaliteli paylaşımlarla hayatını derinleştirecek bir evlilik yapınız. . 16-Evlilikte sevgi-zeka-denge önemlidir. . 18-Çocuklarınızı, torunlarınızı sevgiyle büyütünüz. Sevgiyle büyüyen insanlar iyi insan olur. Kötülük yapan insanlar, sevgisizliğin kurbanıdırlar. 19-Hayatı dolu dolu, rengarenk yaşayan insanların yüzü de manalı olur. İzsiz ve sözsüz yaşayanların yüzü de ifadesiz olur. Hayatı doğru yaşayanların yüzü manalı ve ifade sahibidir. 20-Kendi ilgi alanının dışına çıkıp başka ilgi alanlarını da hayatınıza katınız, hayatınızı zenginleştiriniz. 21-Bir dil ile yaşama devri bitti. Yirmi birinci yüzyıl, birden fazla dille yaşama çağıdır. Zamanın ruhunu yakalamak için birkaç dil bilmek lazım. Kendi anadilini bilmeyen, zamana yenilmeye mahkumdur. Sadece anadilini dilen ayakta durur. Birden fazla dil bilen hem kendini hem de başkalarını aydınlatır. 22-İnsanlar arasındaki sıcaklığı ve derinliği görmek için Venedik, Kahire, İstanbul, Napoli ve İskenderiye şehirlerini yaşamak lazım. Şehri yaşamayan insanı tanıyamaz. 23-Entelektüel olmanın şartları: Birkaç dil bilmek, Doğu ve Batıyı bilmek, ilgi alanın dışında başka alanlarla da ilgilenmek, kültür ve medeniyet şehirlerini yaşamak, hukuk bilmek. 25-İşini yapmayan, işini yapmasını bilmeyen ya da iş yapıyormuş gibi gözüken ama gerçekte iş yapmayan insanlardan uzak durunuz. 26-Sabahları okumak ve yazmak için en ideal vakittir. 27-İyi düşünmek için yalnız kalmasını bilmek gerekir. Yalnız kalmak, kendiyle baş başa kalmasını bilmektir. 28-Başta akıllı telefonlar olmak üzere teknolojinin doğru ve sağlıklı düşünmenizi engellemesine müsaade etmeyiniz. 29-Bu çağın en önemli özelliklerinden biri de yeri ve zamanı geldiğinde kendini her keslerden ve her şeylerden soyutlamasını bilmektir. İstediği zaman hayata karışıp istediği zaman hayatın kıyısında durmasını bilmeyen bozguna uğramaya mahkumdur. 30-Hayatınızda yeni bir pencere açma ihtimali ve imkanı hep olmalıdır. Her zaman için hayatında yeni bir pencere açmak isteyenler, kaybetmeyi göze alan cesur ve yürekli insanlardır. 31-Her şeye ilgisi ve bilgisi olan her yerde her kesin dikkatini çeker. 32-Dolu, zengin, renkli ve cevval bir beyin her zaman için iş görür. 33-Kendi dünyanı ancak sen kendin yerinden oynatabilirsin. Yerinden oynatılmayan dünyalar bozulur, kokar. 34-Başarılı olmak için eğitim hayatının planlanması şarttır. 35-Teknolojiyle beraber dünya hızla değişiyor. Bu değişime ayak uydurmak, çağın gereklerini bilmek, kendi düşüncesini yeni araç ve gereçlerle ifade etmesini bilmek gerekir. 36-Bir şehre karışmadan o şehri tanımış olmazsınız. Şehrin kalbine yürümek lazım, bir başına ve bütün şehir ahalisiyle birlikte. 37-Bir şehri okuyarak anlayabilirsiniz, gezerek tanıyabilirsiniz. Okuma ve gezme işini birlikte yapmak gerekir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Şehrin ruhunu yakalamak, gerçekliğine nüfuz etmek, geleceğini görmek okuma ve gezme işlerini birlikte yapmakla mümkündür. 38-İran'ı anlamadan Türkiye'yi anlayamazsın. Türkiye'yi anlamak için İran'ı tanımak şart. 39-Okur-yazar kesiminin mutlaka ziyaret etmesi gereken şehirler: Petra, Antakya, Palmira, Efes, İskenderiye. 41-Ölmeden evvel mutlaka görülmesi gereken şehirler: Londra, Semerkant, Buhara, Kudüs, Roma, Floransa, Kahire, Şam, İsfahan. 42-Modern dünyayı kavramak müzik, matematik ve filolojiden geçer. 43-Köklü kültüre yatırım yapmak gerekir. Kültür: Toplumdaki insanların zamanları ve mekanları avuçlarının içinde tutmasıdır. 44-Eğitim insanın yeniden üretimidir. Bu işte en önemli unsur kendini yetiştirmiş kaliteli öğretmenlerdir. Yani seçkin okullarda öğretmenlik yapacak nitelikli, donanımlı, işinin ehli öğretmenler. 45-Kabiliyetleri tespit eden, çocukları ona göre yetiştiren bir sistem kurmak gerekir. Türkiye eğitim sisteminin en büyük sorunu elit eğitimin olmamasıdır. 46-Kasaba siyaset anlayışı eğitim sistemimizin önündeki en büyük siyasi engeldir. 47-Eğitim insanların doğuştan gelen kabiliyetlerine göre olmalıdır. 48-Öğretimin temeli ezber ve tekrardır. İnsan önce ezberler, tekrar eder, sonra anlar. 49-Cinsiyetinin gereği: Erkek sorumluluk sahibi olmalıdır, kadın diline hakim olmalıdır. 50-Çocuğunuzu bizzat kendiniz gelecekteki zorluklara göre yetiştiriniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-fatma-icyer-ile-konustuk-k5790.html", "text": "Bu sorunun cevabı her yazara göre farklılık gösterecektir, çünkü çok kişisel bir süreç. Birisi çok okuyordur öyle bir yere gelir ki okuduklarına benzer ya da daha iyi şeyler yazmak isteyebilir. Ya da öyle çok hayal kuruyordur ki artık hayallerini kafasında tutmak zorlaşmıştır ve yazmaya başlar. Bende şöyle oldu: Varoluşsal olarak yazmaya karşı çok küçük yaşlarımdan beri ilgi duyuyordum ve bunu ne yapsam da bastıramıyordum, en sonunda bir daha bırakmamak üzere yazmaya başladım. Anlatının kutsal bir yönü yok bana göre. İnsana dair herhangi bir şeyin kutsallaştırılıp bir nevi araçsallaştırılarak hayattan dışarı itilmesini doğru bulmuyorum. Çünkü bir şey kutsallaştırıldığında ulaşılmaz oluyor. Halbuki anlatmak o kadar çok hayatın içinden bir şey ki kutsallaştırmanın anlamı yok. Hepimiz bir hikayenin içindeyiz ve bunu bir şekilde anlatıya dönüştürüyoruz. Ben yazarak yapıyorum bir başkası bunu enstrüman çalarak da yapabilir. Kimi bu hikayeleri sanata dönüştürür kimi ise yaşayarak hayata katar. Biri diğerinden üstün değil sadece kulvarları farklı. Eğer dil dediğimiz şey hiç değişmeyen, dönüşmeyen, her yirmi-otuz yılda bir kendi kuşağını yaratmayan, durağan yapıda bir şey olsaydı bu konuyu da bir şablona oturtabilirdik. Ama vaka öyle değil. Metin söz konusuysa, ben her şeyin denenebileceğine, yapılabileceğine inanıyorum. Başarılı olur olmaz ayrı bir mevzu. Yazar romanında metinler arası atlamalar yapabilir, üst kurmacayı da kullanabilir, değişik anlatıcılar deneyebilir, hiç denenmemiş şeyler bulabilir, her şey mümkün. Önemli olan bunu sahici bir şekilde yapmak, dil duyarlılığını yüksek tutmak, iyi bir kurguya yedirmek. İyi metin iyi metindir, iyi bir okuyucu iyi metni hemen tanıyabilir, yani ideal olan tanımasıdır. Yazdığımız absürt bir şey bile olsa inandırıcı olmalı, o iyi metnin içine dahil olmalı. Bu konuda edebiyat eleği zamanla çalışan bir hakemdir. Eninde sonunda hakemin dediği olur. Edebiyat meclisine ilk girişim Dergah dergisinde Döngü'nün yayınlanmasıyla oldu. Sonra başka dergilerde de öykülerim yayımlandı. Sonuçta eğer metnimizi kamuya sunmayacaksak neden yazıyoruz? İlk zamanlarda kendi eleğimiz olsa da bir \"otoritenin\" yazdıklarımızı onaylamasına ihtiyaç duyuyoruz. Daha önce hiç katılmadığımız bir toplantı düşünün, ilk kez orada dans pistine çıkacaksınız, sosyete tanıtılacaksınız kendi kıyafetlerinizle ama birisinin sizin elinizden tutup salona sokması lazım. Dergilerin işlevi tam olarak bu bence. O balo salonuna girdikten sonra nasıl dans edeceğiniz size kalmış, zaten dergiler size önden edebi görgüyü veriyor. Bir dergide öyküsünü görmek henüz kitabı olmayan bir yazar için büyük bir sevinç kaynağı. Bu bağlamda nerede öykümüzün yayımlandığı kadar hangi editörün elinden geçerek öykümüzün yayımlandığı da ayrıca önemli. Sadece dergiler bizim öykümüzü seçmiyorlar, aslında biz de eserimizi o dergiye göndererek metnimiz için editör atamış oluyoruz. Bir miktar dergi terbiyesinden geçtikten sonra yazar çokça okuyarak ve yazarak kendi çıtasını yükseltmeli ve bir dergide görünmekten daha öte bir amaç taşımalıdır. Özgür düşünebilmek ve yazabilmek için de bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu yap mazsa eğer yazar gerçek bir sanatçı olabilir mi emin değilim. Sürekli aynı yerde kalmak, aynı eleştirileri ya da pohpohlanmaları dinlemek yazarı ileri taşımaz. Lakin dergilere bir eser gönderirken hiçbir cevap alamayacağımızı, bazen de yazdığımız ne kadar iyi olursa olsun metnimizi orada yayımlamayacaklarını unutmamalıyız. İdeolojik sayıklamalar iyi metinlerin önüne geçebiliyor, kötü metinler dergilerde boy gösterebiliyor, iyi bir metin ise kendine hemen yer bulamayabiliyor. Keşke her şey metin üzerinden ilerlese ama öyle değil maalesef. Bu kayıtsızlık karşısında yazar dik durmalı, kendi metninin hakkını kendisi takdir edebilmelidir. Bu yüzden tarihin karşısında bir özne olduğumuzu, iyi yapılan bir işin boşlukta kaybolmayacağını, bir gün hakkının teslim edileceğini, tarihin onu yokluğa kurban etmeyeceğini, tanıyacağını, olması gereken yere koyacağını hatırda tutmalıyız. Normal zamanda kafamın içinde sürekli konuşan, fikir belirten, benimle tartışmalara giren bir sürü varlık var. Fatma'nın değişik formları, çok sevdiğim romanların karakterleri, bir filmden kopup gelip kafamın içinde kamp kuranlar, ruh eşi olduğuma inandığım bazı yazarlar, çok sevdiğim sanatçıların şarkıları, tınılar, resimler... Bu yüzden yazarken salt yalnızlığı, sessizliği tercih ediyorum, sadece klavyemin sesini duymalıyım. Kafamın içinde konuşan bu arkadaşları odalarına gönderiyorum ve çıkmasınlar diye kapılarını kilitliyorum. Yazacağım şeyin içinde var olmak isterlerse, kapı kilitli olsa da oradan çıkabiliyorlar. Bu yüzden yazarken karşıma başka birilerini alabilmem mümkün değil çünkü yeterince kalabalığız. Bir de Ülker yıldızım, canım 'Süreyya' oluyor masamın üzerinde; kafasını okşatmak, göbeğini öptürmek ya da yanımda uyumak istediğinde. Beş yaşından itibaren kafasının içinde kurgu yapan, duvarlara parmaklarıyla hayali şeyler yazan ve yazmayı varoluşsal addeden bir insan olarak 29 yaşıma kadar yazmayı bir meslek olarak yapmamak için direndim ama başaramadım. Karışık bir kariyer geçmişim var; öğretmenlik, rehberlik, tercümanlık, çevirmenlik, cami hocalığı vs... Yazmayı da rüzgarına kapıldığım anlarda peşinden gittiğim bir şey gibi görüyor, onu hak ettiği yere koyamıyor, merkeze alamıyordum. En sonunda hayat kendi koyduğum ilkelerden, içinde tutku barındırmayan isteklerimden ve işlerimden daha baskın çıktı. Yazamasaydım anlatacaklarım içimde çürür, benimle beraber mezara giderdi. Çünkü yazmak benim için başka türlü bir anlatma biçimi bilememenin diğer adı. Başka bir meslekte ya da sanat dalında daha iyi anlatabileceğimi bilseydim onu yapardım. İnanmamaya çalışırım diyelim. İnşallah etkilemez, etkilemesin. Teyzeler ve Maymunlar'la ilgili bir okurdan şöyle bir yorum almıştım \"Okurken sadece şunu düşündüm: bir insan bu kadar duyguyu yaşamış olamaz. Ama yaşamadan da bu kadar güzel nasıl anlatabilir?\" Bu yorum beni sevindirmişti. Otobiyografik yazan bir yazar değilim ama zaten de edebiyatın gücü buradan geliyor. Çünkü yazar kurgusunu oluştururken o karaktere bürünmesi, onun gibi hissetmesi, onun baktığı pencereden bakabilmesi lazım hayata. Karakterin sahiciliği için bu çok gerekli. Ama metin bittikten sonra yazar o karakterin ruh halinden çıkmasını da bilmeli. Kendine dönmesi lazım ki başka karakterler yazabilsin. Benim kırmızı bir düğmem var ona basınca tekrardan Fatma oluyorum. Sanki öykü bitince o karakterden çıkmazsak kaderimiz de etkilenir gibi geliyor. Ben yarışmayı sadece Monopoly'de severim. Bir gün beni ilk kez Monopoly oynarken gören bir arkadaşım şey demişti \"Fatma seni tanıyamadım, bu ne hırs bu ne oyuna kendini kaptırmak.\" Bir şeyin özünde yarışmak ve kazanmak varsa insanoğlu her şeyi yapabilir, pisleşebilir ve kaybettiğinde bedbaht olabilir. Lakin edebiyat böyle bir şey değil, özünde bir yarış yok, o bir emlak kazanma oyunu da değil. Zaten böyle bir duyguyla iyi bir şeyler yazılamaz. O yüzden çağdaşlarımdan kimseyi kıskanmıyorum. Kimseyle de bir yarış içinde değilim. Benim için tek kıstas bir önceki yazdığım metindir. Atlamam gereken eşiği o belirler. Ve tabi ki iyi yazılmış her metin benim dimağımı zenginleştiren yol arkadaşlarıdır. Ben bu konuyu en basit şekliyle düşünüyorum, bu konudaki tartışmalara da girmiyorum. Hikaye Arapça bir kelime, bir şeyler anlatmak, konuşmak anlamına geliyor. Yani özünde bir olayı aktarma var. Öykü dediğimiz şey bu anlatılanın metne dökülmüş hali. Bu ikisi birbirini destekleyen şeyler. Nasıl ki her öykü içinde iyi bir hikaye barındırmıyorsa her hikaye de yazıldığında iyi bir öykü olmayabilir. Bu dediğim anlamda ya da bazen ikisini de birbirinin yerine kullanıyorum. Sanırım iyi bir öykü okuruyum. Özellikle tür olarak öykü yazmaya başlayınca daha çok okumaya başladım. Türk Edebiyatının usta isimlerinin yazdığı öyküleri dikkatlice okuyorum bir yandan da ben de bu zamanda yazıyorum, çağdaşlarımla aynı potada eriyeceğim için onları da elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Takdir edersiniz ki hepsine yetişebilmem mümkün değil. Her yıl hem çok fazla öykü kitabı yayımlanıyor hem de uzakta olmak kitap teminini zorlaştırabiliyor. Dergiler noktasında ilkesel olarak okumadığım bir dergiye eser göndermiyorum. Bazen çok sık bazen dönüşümlü olarak takip ettiğim dergiler var. Ne olmuş bitmiş, neler çıkmış, nasıl eleştiriler var bakıyorum. Anlatma becerisini ve dilini çok başarılı bulduğum çağdaşlarım var, mesela Mehtap Gül'ün Muteber Günler'i. Su gibi akan dili ve sağlam bir kurgusu var. Uğur Nazlıcan'ın Bir Dükkanı Beklemek kitabı da farklı kurgusu ve kaleminin kıvraklığıyla aklımda yer etti. Mustafa Aplay'ın Neden Bıçkın Bir Delikanlı Olamadım kitabını da anmadan geçmeyeyim. Öyküler bir anın fotoğrafını çekiyor en olağan haliyle, karakterlerin duygularına inanıyorsunuz, sade ve temiz bir Türkçe'si var, gereksiz ayrıntılardan temizlenmiş bir dil ilk bakışta göze çarpıyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-sami-ulug-k5705.html", "text": "İlk, orta ve lise tahsilimi Kırıkkale'de tamamladım. Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi mezunuyum. Memleketin farklı illerinde öğretmen olarak çalıştım. Halen mesleğimi İstanbul'da yapmaya devam ediyorum. Çocukluğumda çobanlık, gençliğimde esnaflık yaptım. Toprak işlerinden de anlarım. Ortaokul yıllarımda kafiyeli dizeler yazardım veya söylerdim. Bunlar dörtlük şeklinde olurdu ve unutulur giderdi. İlk ve ortaokulu köyde okumuştum dolayısıyla ders kitaplarından ve 'Cin Ali' serisinden başka kitap görmemiştim. Lisede ilk kez para verip bir kitap almıştım. Aldığım kitap Necip Fazıl'ın Çile'siydi. Günlerce Çile'yi okuduğumu hatırlıyorum. Benzer şiirler yazmaya çalıştım. Sonra lise ikinci sınıfta edebiyat dersimize Cahit Yeşilyurt isimli bir öğretmen geldi. Birkaç ders sonra şair olduğunu öğrendim. Evet, merhum şair Cahit Yeşilyurt'la vefatına kadar şiir hakkında çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Allah rahmet eylesin. Üniversite yıllarımda takip ettiğim bazı yerel ve ulusal dergilere şiirlerimi gönderdim. Gönderdiğim şiirlerden bazıları Türk Edebiyatı, Kırağı, Öncü Edebiyat ve Martı gibi dergilerde yayınlandı. Aslında siz bu soruyla birazda şiir poetikamı sormuş oluyorsunuz. Ben şiir veya şairlik serüvenimi iki döneme ayırırım. Bu iki dönem arasında bir tane bile şiir yazmadığım koca bir on yıl var. Ama şiirden ve edebiyattan asla kopmadım. Yine dergileri takip ediyordum. Birinci dönem şiirlerim söz sanatlarının ön plana çıktığı; aşk, sevgi, hasret, ayrılık, acı, ölüm gibi duygusal konuların işlendiği şiirlerdi. Bu şiirlerimi 'arabesk şiir' olarak da isimlendirebilirim. Daha fazla tekilliğe ve bireyselliğe kaçan bir şiir. O zamanlar beslendiğim kaynaklar ki bunlar; okuduğum kitaplar, dinlediğim şarkılar, baktığım kişiler, gezdiğim arkadaşlar, yaşadığım toplum, paylaştığım ailem vb. tüm bunlar şiirin böyle yazılması gerektiğini söylüyorlardı sanki. Oysa şimdi bugünden o günlere baktığımda iki şey bu tür şiir yazmamı sağlıyormuş: Bir, sezgide zayıflık; iki, yazmada kolaylık. İlk şiir kitabımın ismi de bunu doğrular niteliktedir: 'Sana Şimdi Aşk Yazamam'. Bu kitaptaki şiirlerime kötü şiirler demiyorum ama 'sıkı şiir'ler de değiller. Hayatımdan şiiri çekip aldığınızda geriye şairler kalır. Şairleri dinlemek, onları yakından veya uzaktan takip etmek kalır. Bunlardan arta kalan zamanlar da ise roman kalır, hikaye kalır ki bunların da çoğu kurgudur. Kurgu üzerine bir hayat sürüp gidersiniz. Oysa şiir gerçektir. Yukarıda bir başka soruda buna kısmen de olsa cevap vermiştim ama biraz daha açmakta fayda görüyorum. Merhum şair Cahit Yeşilyurt benim şiir hakkında bire bir fikrine başvurduğum büyüğümdü. Ustam denilebilir mi? Tam manasıyla evet, diyebileceğim bir usta çırak ilişkimiz yoktu. Lise ve üniversite hatta mesleğimdeki ilk yıllarımda sık sık buluşur başta şiir, edebiyat olmak üzere lüzum görülen her konuda sohbetler ederdik. Önerdiği kitapları okur tavsiyelerine uyardım. Katkısı elbette olmuştur. Şiirlerimi okuyup acımasızca eleştirdiğini hatırlarım. Şiirin; kafiyelere ve edebi sanatlara boğulmaması, bir önermesinin olması gerektiğini uzun uzun örneklerle anlatırdı. Şiir hakkında kulağıma şu küpeyi de o takmıştır: 'Şiirde kelime israfı yapma.' Mekanı cennet olsun. Bu üç kelime de 'şair' kelimesinde birleşirler, buluşurlar. Şimdi bu üç kelime kullanılarak derin manalar içeren birden fazla cümle kurulabilir. Ben birini söyleyeyim, gerisini size ve okuyucuya bırakayım. Kendisine erdemi şiar edinmiş şuurla şiir yazan kişidir, şair. Ömrünün yarısını taşrada geçiren biri olarak sorunuza cevap veriyorum. Taşra, yazan insanı beslemez; taşra, çöl gibi verimsizdir. Köy, kasaba hakeza böyledir. Bedenen ve ruhen daha yalnızsınızdır taşrada. Bunun yanında büyük şehirler, metropoller ise her türden insanın ve olayın yaşanabileceği yerlerdir. Daha canlıdır. Daha fazla görsel zenginlikleri vardır. Taşrada bir ömür görmeyeceğiniz olayları metropollerde bir günde görür, yaşarsınız. Bu çeşitlilik sizin şiirinize de yansır. Elbette benim de şiirlerimde ekseriyetle yaşadığım şehrin izlerini görürsünüz. Özellikle ikinci dönem şiirlerimde. Caddeler, sokaklar, binalar, AVM'ler, inşaat alanları, ATM kuyrukları, banka faizleri, işçiler, patronlar, travestiler, işportacılar... Özel, kamu, sosyal hayatın bize kattığı ve bizden alıp götürdü ne varsa onları yazmaya çalışıyorum. Sadece yaşananlar bakımından değil şehir, mekanları aynı zaman da dili de zenginleştiriyor. Somut mekanlardan daha somut şiirler çıkar. Ben demiyorum ki taşrada edebiyat, şiir olmaz. Zenginlik bakımından şehirler edebiyat için daha verimlidir. Bildiğim ve söylediğim budur. Taşrada köpek beslemenin anlamı ile Nişantaşı'nda köpek beslemenin anlamı farklı olduğundan taşra ile şehrin şiiri de farklı olacaktır. Harika, bu sorduklarınız benim şiir serüvenimin cevabı aslında. Daha önce de söylediğim gibi ben şiir serüvenimi iki döneme ayırıyorum. Birinci dönem yazdığım ve 'Sana Şimdi Aşk Yazamam' isimli kitabımda topladığım şiirlerim; gelenekçi, lirik, hece ölçülü, ilham beklenilerek veya alınarak yazılan şiirler diyebilirim. Oysa ikinci dönem yani on yıl sonra yazdığım şiirlerimin çoğu modern, epik, serbest ve deneye dayalı şiirlerdir. Bunların içerisinden şiir yazarken yaslanmayacağım tek şey 'ilham'dır. Diğerleri az veya çok şiirlerimde yer bulabilirler. Ya da: Neoepik, ironik, nesirşiir şiirler de yazılabilir. Şiir eleştirecekseniz eğer önce kendi görüşlerinizi çok net olarak ortaya koymalısınız. Okuyucu senin hakkında gelgitler yaşamamalı. Sonra şiirin teknik, biçim, kelime işçiliği ve mana bakımından eleştirisi yapılmalıdır. Kullanılan imgelerin yerli yerinde olması, söz örgüsünün disipline edilip edilmediği, kelimelerin ifade kuvveti, işçiliğin gerekli seviyede olup olmadığı ve tüm bunların şiirin manasına kattığı derinlik tek tek eleştirel olarak ele alınmalıdır. Günümüze dönüp bakıldığında şiirin çok, eleştirinin ise buna oranla çok az olduğunu görüyoruz desek yanlış olmaz. Eleştiri azaldıkça şiir nicelik olarak daha da çoğalacaktır. Bir de iyi eleştirilerin iyi şairlerce yapılacağını düşünüyorum. Türkiye'de hangi alanda, hangi konuda olursa olsun eleştiriyi ve eleştirilmeyi beceremiyoruz. Genelde eleştirenin dayanaksız, eleştirilenin ise hazımsız olduğunu söyleyebilirim. Mecrasına göre eleştiri değil sanatına, şiirine göre eleştiri gelişmedikçe eleştiri kültüründe bir yol alamayız. Ya büyük bir hınçla eleştirip öldürüyoruz, ya da büyük bir övgüyle eleştirip şişiriyoruz. Lise yıllarımda aylık olarak takip ettiğim iki dergi vardı. Dergiler o yıllarda daha çok gazete bayilerinde satılırlardı. Takip ettiğim dergilerin biri Varlık, diğeri ise Türk Edebiyatı'ydı. Varlık dergisinin dili o yaşta bana ağır gelmesine rağmen takip ederdim. Türk Edebiyatı dergisi ise nispeten biraz daha anlayarak okuduğum ve kendime dolayısıyla şiirime daha yakın hissettiğim bir dergiydi. İlk şiirim Türk Edebiyatı dergisinin 'son iki sayfasında yer alan 'Genç Kalemler' diye bir bölüm vardı, orada yayınlanmıştı. Sonra imkan buldukça yeni dergiler takip ettim. Kimisi kapandı, kimisi hala yayın hayatına devam ediyor. Kapanan dergilerin yazarları, şairleri bir araya gelip yeni dergiler çıkardılar. Bunlar arasında Atlılar'ı ayrı bir yere koymalıyım. Atlılar'ın yeni sayısını sabırsızlıkla bekler onu bulabilmek için Ankara'nın Kızılay ve Sakarya çevresindeki bilinen tüm kitapçıları gezerdim. Güzel ve heyecanlı günlerdi. Edebiyat dergileri, edebiyata ilgi duyup yazanların çoğunlukla isimlerini ilk kez duyurdukları, yayınlanan eserden sonra tekrar heyecanla bir sonrasını yazmaya teşvik eden mecralar diyebilirim. Şimdi bazen görüyorum hiçbir dergide ne bir hikayesi ne bir şiiri yayınlanmamış yazarların kitapları basılıp satışa sunuluyor. Bunlar yazan için ego tatmini, kitabı yayınlayan için ise tamamen ticari olan şeyler. Okuyucu olarak da dergilerin önemi bir başka. Geçmişine, ismine, genel yayın yönetmenine ve yazar kadrosuna bakarak okunan, takip edilen dergiler var. Var olsunlar da. Issız bir adaya da gidecek miyiz? Bu sınırlayıcı bir soru dolayısıyla cevabı da sınırlı olacaktır. Vereceğim cevap, vermeyeceğim cevaptan daha büyük ve önemli değildir. Cumhuriyet dönemi şairlerinin yaklaşık yüz yıllık süre içerisinde farklı akımlar ve poetikalar oluşturduklarını görürüz. Bu süreci kronolojik olarak bilmek, Türk şiirinin izini sürmek önemlidir. Dönemsel olarak seçmek isterdim ama o zaman da erken veya geç doğmuş şairin suçu ne, diye kendime sorardım. Sadece üç şairi okuyarak kendinize ait şiirinizi, sesinizi inşa etmeniz mümkün görülmemektedir. Velev ki öyle olsun istiyorsanız -ki öyle istiyorsunuz-okuyacağım üç şair; Sezai Karakoç, İsmet Özel ve Hakan Arslanbenzer olurdu. Nedeni ise sorduğunuz sorunun bana sunduğu hak gibi görünse de aslında bu biraz da adını andığım şairlerin hakkı. Okuyacağım üç şiir ise bunda pek zorlandığımı söyleyemem çünkü beğendiğiniz şiir veya şiirler sizin iç dünyanızla bağ kuranlardır. Dördüncüsü benim yazdığım şiir olması kaydıyla; Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak, İstiklal Marşı ve Karacaoğlan'ın Üryan Geldim Yine Üryan Giderim şiirleri. Değerli Sami Hocam şiir ve edebiyata susamış insanlar için sen değerli bir kaynaksın. İyi ki varsın. Selam ve saygılar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/londra-kitapcisinda-bir-turk-basbakan-k2190.html", "text": "Şimdiye kadar kimi başbakanlarımızı kırık burunla basın karşısına geçmiş demeç verirken hatırlayan ihtiyarlarımız için de bu haber süpriz oldu; ilginç bir hatıra da olacak. İnsan cidden nereden nereye diye düşünüyor. Tabii ben de şahsen acaba hangi kitabı aldı, ismi ve konusu neydi; Türkiye'de satışı var mı, veya Tercümesi var mı diye merak ediyorum. Dear sabri, Thank you for taking the time to get in touch with us here at Waterstones. I am unfortunately unable to find out and disclose this information. Kind regards, Güncelleme 2: Sayın Başbakan'ımızın aldığı kitabın \"The Silk Roads - A New History of the World. Peter Frankopan\" olduğunu öğrendik. İpek Yolu ismiyle Pegasus Yayınları tarafından 2018 yılında kitap tercüme edilip ülkemizde de yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yirmi-birinci-yuzyilda-atilan-ciglik-ilgi-manyagi-k5765.html", "text": "Değer vermek, sevme/sevilebilme yeteneğine sahip olmak insanı diğer canlı varlıklardan ayıran en önemli unsurlardan birisi olarak durur karşımızda. Ancak günümüzde kapitalist zihniyetin, makyavelist görüşün egemenliğinde olan modern toplumların sebebiyet verdiği insan ilişkilerinde hakiki sevgilerin yerine her geçen gün çıkar ilişkilerinin -ve çıkar için sergilenen sahte sevgi gösterilerinin- geçtiği gözlemlenmektedir. Daha da üzücü olan bu hastalıklı toplum zihniyetinin toplumun en küçük birimi olan aileye de sirayet etmesi. Herkesin her şeye geç kaldığı, hiçbir şeye ve hiç kimseye vakit ayıramadığı bir çağda son sığınak olarak görülen ailede bireyler arasında yaşanan iletişimsizlik, ebeveynlerin çalışma hayatlarından dolayı çocuklarına vakit ayıramaması; bireylerin anne ve babalarından hak ettikleri sevgiyi, değeri görememesi; aile sıcaklığını onun verdiği güveni hissedememesi ise zaten kalabalıklar içinde kendini yalnız hisseden bireyin yalnızlığını daha da katmerleştirmektedir. Oysa Fromm'un da ifade ettiği üzere, \"İnsanlar arası birliğe duyulan istek, insandaki en şiddetli duygudur. Bu onun temel isteğidir, insan soyunu, kabileyi, aileyi, toplumu bir arada tutan güçtür. Bu birliğin elde edilmemesi delirmek ya da yok olmak -kendi kendini ya da başkalarını yok etmek- anlamına gelir. İnsanlık sevgisiz bir gün bile yaşayamaz.\" (Fromm, 2013, s. 28) Öyle de olmaktadır! Nevrotik rahatsızlıkların her geçen gün artma eğilimi gösterdiği günümüz toplumlarında bireyler ilgi çekebilmek, görünür olmak adına her yola başvurmaktan geri durmamaktadır; hayatını tehlikeye atma ya da hayatına son verme dahil. Yazımızın konusu olan, geçtiğimiz yıl vizyona giren, o andan itibaren de isminden söz ettirmeyi başaran Norveç yapımı İlgi Manyağı filmi de odağına aldığı narsisist karakter bünyesinde böyle bir yaşantıya sahip bir insanın neler yapabileceğini, ne kadar ileri gidebileceğini göstermektedir. Hatta tabir-i caizse, göstermekten öte bu gerçekliği tokat gibi çarpmaktadır yüzlere. İsterseniz buyurun sözü daha fazla uzatmadan filmimize geçelim ve yazımız elverdiği ölçüde bu etkileyici yapıma yakından bir göz atmaya gayret edelim. \"-Bunu yaparken hiç utanmadın mı? Bu korkunç. Sen delirmişsin. -Senin için söylemesi kolay. Ama evet, benim bir sorunum var... -Yani burada kurban sen misin? -Evet bir bakıma öyle. Özgür iradeyle olan bir şey değil bu. Kimse psikopat olmak istemez. Ben öyleyim demiyorum ama kimse de kendini mahvetme içgüdüsü yoktur. -Ne yatığının farkında mısın sen? - O yüzden ağlıyorum, sana içimi döküyorum. -Hayır sen kendine acıyorsun. İtiraf ettiğin bu şey çok korkunç. Bu kadarı da fazla.\" Yabancılaşma hastalığının önüne geçilemez bir hızda yayıldığı günümüz toplumlarında yalnızlaşan insan, bu yalnızlığın etkisiyle, kaygılı ruh halinden sıyrılamamaktadır. Gerçek alemde sevilme, saygı görme gibi insani duygularına karşılık bulamayan bireylerin soluğu sosyal medyada aldığı ortadadır. O ortamda beğenilmek, daha doğrusu beğenilsin ya da beğenilmesin olumlu-olumsuz ne şekilde olursa olsun fark edilebilmek, adına absürt yollara başvurmaktan, hayatlarını dahi tehlikeye atmaktan kaçınmamaktadırlar; Signe gibi! İnsanlığın içinde bulunduğu hal neticesinde başvurdukları bu yollar ise Edward Munch'un Çığlık tablosunu getiriyor hatırıma. İlgi Manyağı'nı izledikten sonra da zihnimde bu tablo canlandı hep ve filmin Norveç yapımı olması ile Munch'un Norveç vatandaşı olması dolayısıyla acaba film Borgli'nin bu tabloyu sinema sanatının imkanlarından yararlanarak yorumlama gayreti sonucunda mı ortaya çıktı diye de düşünmeden edemedim. Zira, Munch'un insanın kaygılarını, varoluşsal bunalımlarını, bunlar karşısında çaresizliğini, korkusunu anlattığı bu tablo her ne kadar 19. yüzyılda yapılmış olsa da günümüzün modern, ama hasta, toplumlarında kendisini yapayalnız, çaresiz ve kaygılı hisseden insanoğlunu en iyi yansıtan sanat eserlerinden bir tanesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Erbaş, Ş. (2012). Bütün Şiirleri 1. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. Fromm, E. (2013). Sevme Sanatı. İzmir: İlya İzmir Yayınevi. Geçtan, E. (2019). Hayat. İstanbul: Metis Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/the-two-fridas-tablosu-uzerine-k5932.html", "text": "Frida Kahlo hepimizin hafızalarında saçlarına taktığı güller, birleşik kaşları, Meksika'ya özgü elbiseleri ve tabii ki Diego Rivera'ya olan büyük aşkı ile yer alır. ''Senden niye vazgeçtim Diego?'' Diye başlayan ve çoğu kadının hislerine tercüman olan vazgeçiş mektubunu hepimiz biliriz. Bu tabloda Frida, Diego'dan boşanması sırasında yaşadığı duygusal acıyı, kan temasıyla da fiziksel ıstırabı, kadınlık ve doğurganlık temalarına da vurgu yapmıştır. Resme ilk baktığımızda, iki Frida görürüz, aynı yöne bakıyorlardır ve el ele tutuşmuşlardır. Kasvetli, bulutlu bir havanın önündelerdir. Her iki Frida'da tabloda eşit alan kaplamaktadır. Biten evliliğini ve sağlık durumunda ki acılarını dağılmamış bulutlarla tasvir eder. Her ikisinin de kalbi dışarıdadır. Kalbi savunmasız ve herkesin görebileceği gibi resmedilmiştir. Zira kimseden saklayacak bir durumu yoktur. Kalbindeki her şeyi gösterir. Eserin solundaki Frida batılı Avrupa Tarzı Viktorya dönemi dantelli beyaz elbisesiyle oturmaktadır. Eserin sol tarafında yer alan Frida ise geleneksel Meksika renkleriyle Tehuana elbisesi içerisindedir. Kompozisyonun solunda yer alan figürün elinde makas, sağda oturan figürün elinde Diego Riviera'nın çocukluk portresi vardır. Avrupalı giyinmiş Frida'nın kalbi yarımdır. Yarısı Diego'da kalmıştır ve o kalbi besleyen damarı makasla keser, eteğinde kan lekesi oluşmuştur. Ancak öyle güzel bir renklendirmedir ki neredeyse etek uçlarında ki desenlere eşlik eder. Meksikalı Frida ise elinde \"o benim her şeyimdi\" dediği Diego Riviera'nın çocukluk portresini tutuyordur. Doğumundan itibaren sağlık açısından yaşadığı şanssızlıklar neticesinde çocuğu olmamıştır ve bundan sonrada olmayacaktır. Çocuk özlemini resmederken dahi Diego'ya olan aşkını dile getirmiştir. İki bedeni, el ele tutuşmalarının yanı sıra birbirlerine kalplerin damarları da bağlamaktadır. Bu genel bakışta bile Frida'ların gözlerinden depresyonuna ortak olmak durumunda kalıyoruz. Yazımızın başında bulutlardan, gri tonlardan bir kasvet ve bunalım durumunu hissettirdiğini belirtmiştik. Kocasından boşanmış Avrupalı Frida tarafında Diedo'nun yokluğu hissediliyordur. Aynı zamanda akan kan ve makas onun hayatı boyunca yaşadığı cerrahi müdahalelerin ve çektiği ıstırapların göstergesidir. Bir başka bakış açısıyla ise Avrupa'da bulunduğu ortamdan memnuniyetsizliğini cerrahi bir müdahaleyle kesmiştir. Onu besleyen Meksikalı Frida'dır. İki Frida da resimde boyut olarak eş alan kaplıyorlardır ve ikisi de birdir aslında. Meksikalı Frida'nın üzerindeki giyisinin Diego'nun en sevdiği elbise olduğu bilinmektedir. Damarın dolandığı kolu ve elinde tuttuğu resim, boşanmış olmalarına rağmen eski kocasıyla bağının bitmediğini göstermektedir. Frida öyle çok seviyordur ki; çocuğu olsa en fazla bu kadar sevebilir. Bazı eleştirmenler tarafından ise Diego'ya benzeyen bir çocuğu olmasını ne kadar çok istediğini bu şekilde vurguladığı söylenmektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/anlatinin-bilimi-yahut-nasil-anlatmaliyim-k4627.html", "text": "Modern ve geleneksel anlatım tekniklerinde anlatıcının genel geçer yöntem ve teknikler hakkında sahip olduğu birikim, metni güçlü kılan en önemli işlevlerden biridir. Anlatıcı, anlattığı hikayenin hangi türe uygun olduğuna bakmaksızın o türün var olan tekniklerini nasıl kullandığıyla paralel olarak sağlam eserler verebilmektedir. Bu bağlamda anlatmanın da bir biliminin olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Bir anlatıyı oluşturan şeyler nelerdir? Anlatının, anlatı sayılabilmesi için neler gerekir? (Jahn, 2015, s. 12) gibi soruların cevabını bulmak için ulaşabilecek kaynaklar bu kadar sınırlıyken, bu eserle karşılaşmış olmak benim için büyük bir şans oldu. Anlatıcılığın hakim süren kalıp yargılarının temellendirildiği ve bir anlatı da bulunması gereken neredeyse tüm öğelerinin geniş açıklamalarla açıklandığı bu eser, bu alanda belki de büyük bir boşluğu kapatacak etkiye sahip. Sayısız öykü anlatım biçimleri vardır ama en çok başvurulan yöntemlerden bir kaçına değinilen kitapta, anlatımın derinleşmesi ve farklı boyutların ele alınması için verilen başlıkları örnek metinlerle desteklenmektedir. 'Hikaye içinde hikaye ve onun içinde hikaye' karmaşık durumları genel bir çerçeveyle sunmak için başvurulacak yöntemlerden biridir. (Jahn, 2015, s. 55) Hikaye içinde hikaye anlatısını temsil eden matris anlatısı, içinden başka bir şeyin türediği anlatım anlamına gelmektedir. Bu anlatım tekniğinde başvurulan yöntemler, asıl itibariyle her hikayenin bir hikayesinin olabileceği, o hikayenin de başka bir hikayesi olabileceği gerçeğini göz önünde tutmaktadır. Bu da biten bir öykünün aslında yeni bir öykünün başlangıç cümlesi olduğu anlamına gelmektedir. Metinde 'kim konuşuyor? Metindeki anlatım sesi kime aittir? 2 sorunun cevabı anlatıcının seçtiği anlatıcı sesini kim olduğunu bize gösterir. Açık anlatıcı; kendine birinci şahıs kullanarak gönderme yapan, dolaylı ve dolaysız olarak dinleyene hitap eden, öyküye müdahale eden anlatıcı sesi türüdür. Kapalı Anlatıcı: bunun aksine ne kendine gönderme yapar ne de herhangi bir dinleyiciye hitap eder, neredeyse nötr, bir sese ve üsluba sahiptir (Jahn, 2015, s. 63-64). Metinlerde bu sese ne kadar yaklaşabilirsek aslında okuyucuyla aramızda oluşabilecek o sessiz duvarı aşabilir ve onu anlatım ile baş başa bırakabiliriz. Ayrıca Bakthtin'e göre anlatıya dayalı bir metnin esas özelliğini ortaya koyan iki temel ses etkisi vardır: bunlar monolojizm ve diyalojizm'dir. Monolojizmde, bütün sesler sanki tek bir ses gibi geliyorsa bu etki yaratılmış demektir. Diyalojizm ise metnin anlatıcıya karektere ve duruma göre sürekli farklı sesler içerdiği bir etki söz konusudur (Jahn, 2015, s. 67). Metinlerde temel olarak dört odaklanma biçiminden söz edilebilir: Sabit odaklanma: Anlatısal olgu ve olayların, tek ve sabit bir bakış açısıyla sunulmasıdır. Değişen odaklanma: öykünün farklı bölümlerinin farklı odaklayıcıların gözünden sunulmasıdır. Çoklu odaklanma: bir olayı her seferinde başka bir iç odaklayıcının gözünden tekrar tekrar sunma tekniğidir. Ortak odaklanma: çak sayıda anlatıcı sesinin biz anlatıcısı vasıtasıyla sunulmasıdır (Jahn, 2015, s. 70). Anlatı durumları dört başlık altında toplanabilir: Biz-anlatısı; Anlatıcının kendi tecrübe ve yaşantıların odaklandığı anlatım durumlarıdır. Sen-siz-anlatısı; başkahramana ikinci şahısla atıf yapılan anlatıdır. Eş-zamanlı anlatma; anlatıcının öykü anlatırken aynı zamanda öyküdeki olayların da eş zamanlı olarak ilerlediği bir anlatı biçimidir. Kamera gözüyle anlatma; olayların tamamen dışsal ya da davranışçı tarzda yansıtılması, kamera tarafından yapılmış bir kaydın kopyası gibi anlatılması biçimidir (Jahn, 2015, s. 81). Anlatı türü içerisinde yer alan ve geçmişteki meddahlıktan, günümüz modern türlerin çoğunu oluşturan bu türün, bir bilim olarak adlandırılması zor ve emek isteyen bir uğraştır. Bu uğraşın aslında tür olarak neredeyse edebiyat, müzik, tiyatro, sinema gibi birçok sanat dalının içinde kendine yer edinmiş olmasından kaynaklanıyordu. Anlatıcı anlattığı öykünün hangi türe uygun olduğunu seçerken kendi tecrübelerinden ve kendi kurduğu dilin çizdiği yoldan ilerlemektedir. Ancak diğer birçok alanda olduğu gibi anlatının da teorik olarak kurallar ve sistemsel bir temeli olduğu gözlerden kaçırılmaması gereken önemli hususlardan biridir. Bu amaçla dilimize kazandırılmış bu eser, bu alanda kendinin geliştirmek isteyen herkesin dikkatle okuması gereken bir eser olma özelliğine sahiptir. Bu alanda ulaşılabilecek kaynakların bu kadar az olduğu göz önünde tutulursa dönüp tekrar okunup ve altı çizilen yerlerin birden çok tekrarla üzerinden geçilmesi gereken bir eser. İçeriğinde onlarca terimin açıklaması örneklendirmelerle beraber verilirken, sizi yönlendirdiği kaynakçalarla da doyuracak bir eser. APA: Jahn, M. (2015). Anlatıbilim. İstanbul: Dergah Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/eskader-2022-kultur-sanat-odulleri-belli-oldu-k5264.html", "text": "Türkiye'nin önemli kuruluşlarından Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği 'nin düzenlediği \"ESKADER Kültür Sanat Ödülleri\" belli oldu. 2022 yılı için 24 dalda 27 kişi ve kuruma ödül verildi.Titiz araştırma ve inceleme döneminden sonra tespit edilen mükafatlar, yıl sonunda açıklanıyor ve Nisan ayında da törenle sahiplerini buluyor. Yapılan seçimler sonucunda. \"Üstün Hizmet Ödülleri\"ne Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Mertol Tulum ve Dr. Aydın Yüksel, \"Özel Ödül\" için ise Prof. Dr. Ramazan Şeşen seçildi. Dr. Necmettin Turinay, Prof. Dr. Nazım H. Polat, Ali Bal, Ahmet Köseoğlu, Ebubekir Erdem, Prof. Dr. Savaş Çevik, Ender Doğan, Fahri Tuna ve Ahmet Murat, farklı kategorilerde ödül alan isimler arasında. Şiraze, \"Yılın Kitap Kültür Dergisi\" seçilirken sinemada \"En İyi Film\" olarak Tay belirlendi. \"Şehir ve Kültür\" dalında Balıkesir Belediyesi ve Millet Kütüphanesi ile Ahmet Kot, \"Kitap Kültürü\"nde Anadolu Mektebi ve kurucusu Prof. Dr. Sami Güçlü ödüle değer bulundu. Yılın \"Yayınevi\"si Post, \"Kurum\"u ise Türk Kültürüne Hizmet Vakfı. - Araştırma-İnceleme: Üç İsim Dört Mevsim, Dr. Necmettin Turinay, Ketebe Yayınları. - Armağan Kitap: Prof. Dr. Nazım H. Polat Kitabı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. - Biyografi: Mehmet Genç Bir Alimin Hayat ve İlim Serencamı, Prof. Dr. Abdullah Mesud Küçükkalay, Ötüken Neşriyat. - Çocuk Yayınları: \"Kardeş Şehirler Seti\", Diyanet Vakfı Yayınları. - Deneme: Seslerden Uzakta, Prof. Dr. Mustafa Kurt, Çolpan Kitap. - Dergi: Şiraze - Düşünce: Avrupa Türkleri Üzerine Düşünceler, Veyis Güngör, Çizgi Yayınları. - Gazete Köşe Yazarlığı: Ali Bal, Milat Gazetesi. - Gezi: Kendini Arayan Şehir, Ahmet Köseoğlu, Çizgi Yayınları. - Hatıra: Cağaloğlu'nda Bir Yayıncı Portresi, Ebubekir Erdem, ErdemYayınları. - Hikaye: Hasar Raporu, Özlem Metin, Şule Yayınları. - Kitap Kültürü: Anadolu Mektebi - Prof. Dr. Sami Güçlü. - Kitap Yayıncılığı: Post Yayınları. - Klasik Türk İslam Sanatları: Prof. Dr. Savaş Çevik - Kurum: Türk Kültürüne Hizmet Vakfı. - Müzik: Ender Doğan İrfan Türküleri. - Portre: Kırklanmış Portreler, Fahri Tuna, Hece Yayınları. - Roman: Ben Gönen'de Doğdum, Salim Nizam, Ötüken Neşriyat. - Sinema: Tay filmi. - Şehir ve Kültür: Balıkesir Belediyesi ve Millet Kütüphanesi ile Ahmet Kot. - Şiir: Yer Çok ve Adımlarımız, A. Samet Atılgan, Dergah Yayınları. - Televizyon Programcılığı: \"Edebiyat Söyleşileri\" Ahmet Murat, TRT2. - Üstün Hizmet Ödülleri: Prof. Dr. Abdullah Uçman, Prof. Dr. Mertol Tulum, Dr. Aydın Yüksel - Özel Ödül: Prof. Dr. Ramazan Şeşen"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yazinsal-bir-tur-olarak-kisa-oyku-k5197.html", "text": "Roman türünün tarihsel değişim ve dönüşümü iki yüz yıllık bir zaman dilimini kapsarken, kısa öykünün tarihçesi oldukça uzundur (Bates, 2013). Yazınsal bir tür olarak öykünün ne zaman ortaya çıktığıyla ilgili birçok tartışma olsa da bazı yazarlar, kısa öykü türünün sanatsal bir değer olarak bu yüzyılın bir ürünü olarak kabul etmektedirler. Ancak insanlık tarihi kadar eski bir konu alanı olan anlatıcılığının, sözlü aktarım vasıtasıyla büyük değişimler gösterdiği bilinmektedir. Efsaneler, destanlar, kıssalar, deyişler v.b türlerin, hikaye edici dilinin varlığı bu türün temelde ne kadar eskiye dayandığının birer delilidir. Bu bağlamda bugünkü haliyle kısa öykünün tarihçesine, tanımına ve temsilcilerinin yetkin eserleriyle irdeleyerek, karşılaştırarak inceleyen bu eser, okuyucuya geniş bilgi birikimi sağlamaktadır. Yazarın bu alanda derinlemesine yaptığı araştırma, bu alandaki okumalarının ne kadar geniş olduğu konusunu gözler önüne sermektedir. Yazar hakkında dilimizde yapılan aramalarda bir bilgiye ulaşamamak beni oldukça üzdü. Çeviri kitabı olmasına rağmen yazarın alana hakim okumaları ve sahip olduğu sağlam bir dil anlatım yetkinliğine rağmen, dilimize çevrilen tek bir kitabının olması düşündürücü. H.E. Bates olarak bilinen Herbert Ernest Bates (16 Mayıs 1905 - 29 Ocak 1974), bir İngiliz yazardır. En iyi bilinen eserleri; Lydia'ya Aşk, Mayısın Sevgili Tomurcukları ve Amcam Silas gibi eserlerdir (https://en.wikipedia.org/wiki/H._E._Bates, 2022). Bates, edebiyat hayatına çok küçük yaşlarda başlamış ve uzun denilebilecek hayatında 21 roman, neredeyse 100 bulan kısa öyküler ve onlarca deneme ve çocuk öyküleri sığdırmıştır. Ayrıca alan dışı verdiği kitaplarla verimli ve üretken bir yazar olduğunu göstermiştir. Dilimize çevrilen bu tek kitabının orijinal adı 'Modern Kısa Öykü' kitabıdır. Kitap on bölümden oluşuyor. Birinci ve ikinci bölüm, kısa öykünün geçmişine dair genel bir bakışı ele alıyor. Modern öykünün başlangıcını Gogol ve Poe'ye dayandıran yazar, İngiliz ve Amerikan edebiyatına olan hakimiyetinin de etkisiyle, bu ülkelerdeki yazarların eserlerini daha çok irdeleyerek karşılaştırıyor. Ayrıca Çehov, Maupassant, Tolstoy, Wells, Kipling, Katherine Mansfield ve Coppard gibi yazarlar en çok değindiği ve ele aldığı yazarlardır. Kısa öyküyle ilgili tanımları irdeleyen yazar, son otuz yılda kısa öykünün betimsel olmaktan çok, dramatik öğeler taşıdığını ve sinematik etkilere daha yakın olduğunu öngörmektedir (Bates, 2013, s. 13). Kısa öykünün babası olarak anılan Poe, 'tüm komposizyonlar içinde, gerek doğrudan gerek dolaylı bir biçimde, daha önceden tasarlanmış tek bir sözcük bile öyküde bulunmamalıdır' diye üzerinde durduğu konuyu Çehov, 'bir öykünün başlangıcı ve sonu olmamalıdır.' diyerek açıklamıştır' (Bates, 2013, s. 9). Yazar, birbirinin çağdaşı sayılan Gogol ve Poe üzerinde özellikle durmuş ve modern öykünün iki büyük ustasını çeşitli yönlerden karşılaştırmıştır. '' Ne kadar ustaca gizlenmiş olursa olsun, atmosfer ve keskinlik, kısa öykü sanatının iki önemli unsurudur ve bunların Poe'nun en önemli uzmanlık alanı olması da dikkate değerdir. Poe kısa öyküye, daha üstünü asla edilemeyen teknik kusursuzluk kazandırmasaydı, bu büyük değişim asla gerçekleşmezdi.'' (Bates, 2013, s. 22-23). Yazar geniş bir okuma disiplinine sahip olduğunu, kitabın bütününde ele aldığı yazar eser karşılaştırmaları ve incelemeleriyle kendini gösteriyor. 'Fransa'nın Balzac'ı vardı; Amerika'nın Poe'su, Rusya'nın Gogol ve Turgenyev'i...' (Bates, 2013, s. 24). 'Maupasant, okuyucuyu uyutup onu dalgın olduğu ilk anda yakalayıveriyor. Ancak bu tıpkı salon oyunlarında olduğu gibi bir kereye mahsus yapılacak bir şey. Bir kişiyi iki kere aldatamazsınız' (Bates, 2013, s. 45). 'Amerikan yazınının en seçkin kısa öykülerini yazan Stephen Crane'in dehası tamamen sezgiseldi. Yazdığı birkaç düzine öyküyle Crane, zamanının, aslında tüm zamanların kısa öyküsünü şiirsel bir ironiyle tanıştırdı. Crane yapay olarak birbiriyle karıştırılmış durumların yerine ilk elden aktarılan yaşamı koyan yazarların öncüsüydü. Amerikan kısa öyküsünün bu döneminde Crane ile karşılaştırılabilecek bir yazar çıkmamıştı' (Bates, 2013, s. 48-53). Yazar Çehov ve Maupassant'a ayrı bir bölüm açmış, 1850 ve sonrası için çağdaş sayılan bu iki yazarı, kısa öykünün iki temel dayanak noktası olarak saymıştır. Ortak yönleri ve tamamen ayrılan yönleriyle edebiyatta sonradan gelen öykücülerin tümünde Çehovcu ya da Maupassantçı anlayışın izlerinin görüleceğini öngörmektedir. 'Bence Maupassant'a göre Çehov, her zaman için az bir farkla da olsa daha ileri ve daha zor bir yazardır. Maupassant, Çehov'a göre daha doğrudandır ve Çehov'da bulunan karmaşık ve üzeri örtülü bir anlam örgüsü yoktur' (Bates, 2013, s. 55). İngiliz ve Amerikan yazın hayatının yanında, Rus edebiyatı da yazarın üzerinde en çok durduğu diğer alan olmuştur. ''Tolstoy bana göre, dünyanın en iyi öyküsü olarak tanımlanan 'İvan İliç'in Ölümü'nden daha iyi bir öykü yazamayan Çehov ve Maupassant'ın en iyi standartlarını geçmiştir'' (Bates, 2013, s. 75). Yazar İngiliz edebiyatında Wells ve Kipling Üzerinde ayrıca durmaktadır. ''Jane Austen, Samuel Butler, Hall Caine, Thomas Carlyle, John Clare, A.E Coppard, Stephan Crane, Anton Çehov, Charles Dickens, George Gissing, Nicolai Gogol, John Hadfield, Ernest Hemingway, O. Henry, Rudyard Kipling, Katherine Mansfield, Guy de Maupassant, Edgar Allan Poe, Marcel Proust, Tolstoy, H.G. Wells, Virgin,a Wolf''."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-sena-nur-toslak-k5469.html", "text": "Bu sorunuzu yanıtlamaya anneme teşekkür ile başlamam gerekiyor o halde. Çünkü üniversite sınavına hazırlandığım dönemdeki kitap ve defterlerimi halen saklıyor. O kitap ve defterlerin üzerinde pek çok çizimim bulunuyor. Dolayısıyla kayda değer ilk çizimlerimi, en azından beni mesleğime yönlendiren ilk çizimlerimi üniversite sınavına hazırlanırken ders çalışmamak için çizdiğimi söyleyebilirim. Grafik Tasarım mezunuyum. Üçüncü sınıfta \"Çocuk Kitabı Resimleme\" adlı bir ders aldım. Dersimizin hocası Ali hocam bu alana ciddi yeteneğimin olduğunu ve mutlaka bunun üzerine eğilmem gerektiğini söylerdi. Sağ olsun, emeği bende büyük. Bitirme tezimi de çocuk kitabı resimleme üzerine bir tez ile yaptım. Yani çocuk kitapları resimleme fikri bu şekilde doğmuş oldu. Piyasayala ilişkim mezun olduktan sonra hazırladığım portfolyomu işlerini sevdiğim yazar ve yayınevlerine göndererek başladı. İlk geri dönüş aldığım kişi sevgili Hatice Özdemir Tülün oldu. Yayınlanan ilk kitabım da onun yazdığı \"Kuş Çocuk\" kitabıdır. Bu sebeple \"Kuş Çocuk\"un bendeki yeri hep ayrı olacak. Yazarlarla ilişkim gayet iyidir. Çalıştığım yazarların hepsini çok sevdim. Genel olarak yazmak benim için zor bir iş. Günlük hayatta sağ elini kullanan birinin sol elini kullanmaya çalışması gibi bir şey benim için çizmek yerine yazmak. Bu yüzden yazabilen insanlara saygım çok büyüktür. Yazdığı şeylerin görselleştirmesini kafasında bitirmiş ve birebir buna benzer çizimler bekleyen yazarlarla çalışmak diğerlerine göre biraz daha zor diyebilirim. Çünkü tam manasıyla yazarın hayal dünyasıyla çizerinkini birleştirmeye çalışmak imkansıza yakındır. Farklılıklara saygı... En önemsediğim noktalardan biridir bu. Bitirme tezimde resimlediğim hikaye de farklılıklara saygı üzerineydi. Mesela hikaye gereği birkaç farklı karakter çalışacaksam muhakkak esmer, sarışın, gözlüklü, tombul, zayıf vs. farklı özelliklerde karakterler çalışırım. Bu benim için çok önemlidir. Metin elime gelince öncelikle sessizce tüm metni okurum. Sonra sesli bir şekilde bir çocuğa okuyormuşcasına okurum. Daha sonra metni çizilecek sayfalara göre bölerim ve çizeceğim sayfanın bir köşesine eklerim ki çizim yapmaya devam ederken de okuma fırsatım olsun. İyi bir okur olduğumu söylemem, fakat bu alanda çalışmak şüphesiz çocuk kitabı okurluğumu arttırdı. Geniş bir kitaplığım yok ama koca bir çocuk kitabı kitaplığım var. Kendimi sık sık çocuk kitabı okurken buluyorum. Zaten çocuk kitaplarının biraz da yetişkinlerin içindeki çocuklar için yazıldığını düşünüyorum. Şaka bir yana böyle zamanlarda en önemli şey bunun sürecin bir parçası olduğunu unutmamak ve çalışmaya devam etmek. Bu bilinçle masanızın başına yeniden oturduğunuzda daha önce çizemediğiniz projeyi birkaç saat içinde çözmüş oluyorsunuz. Hiç böyle bir olay yaşamadım. Hep değerli yazarların güzel metinlerini resimledim çok şükür. En büyük hayallerimden biri çocuklara iyi gelecek bir kitap yazıp resimlemek. Bir çocuğun benim kitabımı eline alıp \"en sevdiğim kitabım bu!\" demesi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/evhadiye-hareketi-ve-seyh-evhadud-din-hamid-el-kirmani-k5625.html", "text": "Yukarıya aldığımız başlık, günümüz Anadolu Selçuklu dönemi tarihçisi Mikail Bayram'ın, konuya dair yayınlamış olduğu kitabının da adıdır. Bundan önce adı geçen tarihçimizin, birbiriyle bağlantılı birkaç konuyu içeren birden fazla eserini okuma imkanımız olmuştu. O eserleri büyük oranda, kendi tespitlerine göre Nasreddin Hoca olarak da bilinen Ahi Evren, yani Şeyh Nasırü'd-din Mahmud b. Ahmed El-Hoyi'nin üzerinden Ahilik teşkilatının mahiyeti, şeyhin İslam ve dolayısıyla tasavvuf anlayışı, o alanda çalışmaları ve muarızlarına karşı vermiş olduğu mücadeleleri içeriyordu. O eserlerde, Ahi Evren'e dair verilen bilgilere göre, onun şeyhinin Evhadü'd-din Hamid El-Kirmani olduğunu; onun Ahi Evren'in aynı zamanda kayınpederi olduğu da belirtiliyordu. Bir kıyaslama yaparsak; nasıl ki Mevlana'nın şeyhi Şemsi Tebrizi iken, Ahi Evren'in şeyhinin de Evhadü'd-din Hamid El-Kirmani olduğunu, o bilgilere bakarak öğrenmiş oluyoruz. Yani, kısacası, gerek Mikail Bayram'ın, Ahi Evren, onun mücadelesi ve aynı zamanda bir tarikat olan Ahilikle ilgili olarak ortaya koymuş olduğu bilgiler ve gerekse de bu eser üzerinden konuya ilgi duyan biz okuyuculara sunmaya çalıştığı bilgilerden harekette Anadolu Selçuklu dönemi Konya'sında, Evhadiye hareketi adlı ve büyük oranda Türkmenlere yönelik maddi ve manevi destek sağlamak adına oluştuğu bilinen vev kendine özgü birçok yönü bulunan bir tasavvuf hareketinin varlığına şahit oluyoruz. Tasavvuf ve tarikat konusu hep tartışmalı olarak gelmiştir. Onu mahiyetine dair birçok görüş ileri sürülmüş olup bugünde devam etmektedir. Bazılarına göre İslam'la hiçbir alakası olmayan mistik anlayışın birer eseri iken, bazılarına göre de \"şeriatla birlikte yürüyen/yürümesi gereken ve insanın iç zenginliğine katkı sunan\", oradan da hareketle insanının toplumsal planda iyi birer Müslüman olmasını sağlayan bir yol, yöntem ve anlayış olarak karşımıza çıkmaktadır. Tasavvuf, Araplar dahil birçok Müslüman toplum için hep önemsenir olmuştur. Sadece, burada bir istisna yaparak söylersek, tasavvuf düşüncesi Şiilerde, özellikle de İran'da \"irfan\" olgusu ile ele alınır. Bu düşünce ve yaşam biçimi Türklerde de ilk günden bugüne önemli bir yer etmiş bulunmaktadır. Türklerin itibar ettiği ilk tarikat Hace Ahmed Yesevi'nin kurucusu olduğu bilinen Yesevilik tarikatıdır. Evhadiye tarikatını da Türk lerin Anadolu sahrasında varlık göstermeye başlaması ile onlara yönelik maddi ve manevi çabalar içeren bir hareket olduğunu bilmekteyiz. Bu hareket salt bir tarikat olmaktan ziyade, kendisi Azerbaycan Türklerinden olan Kirmani'nin, 16 yaşlarında ilim öğrenmek için gittiği Bağdat'ta, üzerinden epey bir zaman geçtikten sonra dönemin Abbasi Halifesi Nasır li Dinillah'ın tavsiyesi sonucu, Anadolu'yu mesken tutmuş ve büyük oranda göçebe bir hayat yaşayan Türkmenlerin hem peyderpey şehirlileşmelerini ve hem de bir meslek sahibi olmalarını sağlamaya yönelik çabaları içermekteydi. Zira Anadolu'da yaşayan halkın ezici çoğunluğu Rum, Ermeni ve güneyde de Süryani Hıristiyan idi. Bunların büyük bölümü şehirli ve şehre uygun, medeniliği içeren birçok meslekte erbap idiler. Müslüman Türklerinde Anadolu coğrafyasında, İslam'ın emrettiği veçhile Müslümanların \"dünyayı imar etmelerine yönelik\" çabaları ortaya koyabilmeleri için meslek sahibi olmaları devrin halifesi tarafından uygun görülmüştü. Halife Nasır Lidinillah bu işi, Şeyh Evhadü'd-din Hamid El-Kirmani'nin yapabileceğine kanaat getirmiş ve iş için onu görevlendirmişti. Öyle görülüyor ki, dönemin anlayışı gereği, bu iş bir ekip işi olmakla birlikte, gerek maddi ve gerekse de manevi anlamda bir tarikat yapılanması içerisinde olabileceği düşüncesi çeşitli açılardan uygun düşmüş olabilir. Bu iş, hem bir düşünüş yolu olarak tasavvuf felsefesi de denilebilir- formu ve hem de o form içerisinde, ilkelerini, İslami esasa bağlı kalma şartıyla ilkelerini büyük oranda kurucusunun belirlediği Evhadiye hareketi/tarikatı bünyesinde yapılmıştı. Her şeyin yozlaşmış şekline bakıp onun, o durum üzerinden değerlendirildiğinde; ideolojiden dine kadar birçok anlatının elde sadece salt çıkar, yani menfaat yönünün öne çıktığı görülür. Yukarıda \"felsefi düşünüş\" içerisinde de değerlendirilebileceğini öngördüğümüz tasavvuf formu ile ilgili \"dini\" alanda birçok tartışmanın yapıldığı gerçeğinden hareket ettiğimizde, bu formu baz mülahazalarla tamamen gayr-i İslami olarak görüldüğü kadar, onda var olduğu düşünülen/görülen/mütalaa edilen yanlışların ayıklanmasıyla birlikte özellikle de şeriatla uyumlu hale getirildiğinde- İslam'ın buna cevaz verebileceği de düşünülmüştür. Demek oluyor ki, halife Nasır Lidinillah, fütüvvet olgusu üzerinden Anadolu'da kurulmasına karar verdiği teşkilat için bir tasavvuf ehli tarikat pirini/şeyhini uygun görmüştü. Bunu da zamanının ruhu ile değerlendirmek daha doğru olur kanaatindeyiz. Esere dönersek; yazar Mikail Bayram, işin uzmanı sıfatıyla kaleme almış olduğu bu eserde birçok konuya açıklık getirmektedir, Eser, bölümleri anlatma sadedinde \"ana\" başlıkların delaletiyle, konuya binaen birkaç \"ara\" başlık altında mevzuyu okuyucusu için izah etmeye çalışıyor. Eser, içerik olarak; \"kısaltmalar, önsöz, 3. Baskıya önsöz ve giriş kısmı\" ile birlikte dört ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler \"Evhadü'd-din Hamid el- Kirmani'nin Hayatı; 2- Evhadiyye Tarikatı; 3- Şeyh Evhadü'd-din'in Halifeleri; 4- Evhadü'd-din-i Kirmani'nin Eserleri\" bölümleri ile \"Belgeler, Kaynakça, Yazarı Bilinmeyen ve Belli Olmayan Eserler ile Kısaltmalar\" bölümünden oluşmaktadır. Mikail Bayram, eserin kaleme alınma gerekçesine yönelik; \"Anadolu'yu kültürel yapısı ile tanımak, hiç şüphesiz Selçuklular zamanındaki dini zümreleri çok iyi tahlil etmeye ve tanımaya bağlıdır. Bu alanda bazı değerli çalışmalar yapılmıştır. İşte bu gayete ma'tuf olarak bu çalışmada \"Evhadiyye hareketi\" ve bu hareketin kurucusun Evhadü'd-din Hamid el-Kirmani tanıtılmaya çalışılacaktır. Böylece Evhaddiye hareketi ilk defa ele alınmış ve tanıtılmış olacaktır..\"(1) ifadelerini kullanmaktadır. Tarihe göz atıldığında, bazı toplumlarda kültürden dine doğru bir seyir çizgisinin takip edildiği görülür. Özellikle de pagan toplumlarda, bir ilaha tapınma ihtiyacı, onları hemen her şeyden put yapmaya sevk eder ve bunların yapıp ettikleri daha sonra putçuluk halinde bir dine, inanışa dönüşür. Bir de İslam'a olan bağlılıktan kaynaklanan, dine uygun olduğu halde daha sonraki süreçlerde birer kültüre dönüşen durumlarda söz konusu olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken konu, bazı olguların tarihsel süreçlerde her ne kadar kültüre dönüşse de işin temelinde İslam, Allah rızası ve \"hak adına halk için çalışma, çaba ve mücadele varsa\" o iş kültür olarak varlığın sürdürüyor olsa da, olumlu anlamda var olan kültürün din ile bir bağının henüz kopmamış olduğunu söyleyebiliriz. İşte, yüzlerce yıl önce oluşmuş bulunan ve fütüvvet içre toplumsal ve dini karakteri bulunan Evhadiye hareketinin ve onun devamı sayılan Ahilik kurumunun, sembolikte olsa kültürel bazda varlığını sürdürmesi, geleceğin İslam'a uygun bir iktisat toplumunun oluş abileceğini de bizlere göstermektedir. Bu eserin ana temasına yönelik şunlar söylenebilir; \"Anadolu Selçukluları devri fikir hareketleri bakımından çok renkli ve çeşitli; bu devirde Anadolu'da en güçlü ve yaygın olan fikir hareketinin Evhadü'd-dini Kirmani'nin başlattığı Evhadiye hareketi; olduğu ve o dönemde Ahilerin ve Türkmenlerin bu hareketin içerisinde oldukları; Anadolu Selçukluları zamanındaki Türkmen hareketlerinin ve diğer sosyal ve siyasal mücadelelerin fkri ve kültürel temelinin büyük ölçüde \"Evhadi\"liğe dayandığı; bu bakımdan bu devirdeki sosyal, siyasal ve kültürel olayların mahiyetinin kavranması için bu tarikatın bütün yönleriyle bilme zaruretinin önemli olduğu anlaşılacak ve kavranılacaktır. ) Evhadiye Hareketi ve Şeyh Evhadü'd-din Hamid El-Kirmani, Prof. Dr. Mikail Bayram, Nisan-2019 1.Baskı Çizgi Kitabevi, Konya, Evhadiye Hareketi ve Şeyh Evhadü'd-din Hamid El-Kirmani, Prof. Dr. Mikail Bayram, Nisan-2019 1.Baskı Çizgi Kitabevi, Konya,"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ali-celepin-ilk-siir-kitabi-k5581.html", "text": "\"Harp Çantası\" KDY 'tan Çıktı! Şair-Eleştirmen Ali Celep, hiçbir kuşağa, bir kliğe, gruba, topluluğa veya şiirsel cemaate mensup olmayan kendine özgü bir edebi kişiliktir. İşbu toplamdaki şiirler, Ali Celep'in 23 yıllık titizlik ve özen gerektiren olağanüstü emeğinin bir verimidir. Harp Çantası, aşk ile başlayan, milletçe devam eden ve aşk ile sona eren, çağıltılı, özge, değişik, yiğitçe ve erkekçe söylenmiş şiirlerin sıkı ürünleridir. Harp Çantası, milletin inanç temelli çizgisinde teşekkül eden, millet eksenli ve millet merkezli, manasını milletinin dünyasında bulan-buluşturan modern epik karakterde şiirlerden oluştuğu gibi, modern lirik öznenin incelikli bir aşka yaklaşımıyla da nitelikli ve mevcut vasatın oldukça üstünde seyreden harbi, hasbi ve sahih/sahici şiirlerden oluşmaktadır. Harp Çantası, bu yapay ve naylondan çağda \"kurban kemiğiyle şiir yazmanın\" inanç özünü sunmaktadır. Harp Çantası, şiirin mahalle dayanışmasına heba edildiği bir zamanda, şiirsel esasa, milletin aslına ve aşkın özüne yönelik içtenlikli çağrısıyla, bütün mümkünlerin kıyısında, mensubu olduğu milletinin yanında/yöresinde yer almaktadır. \"Harp Çantası büyük Türk şiirine gönül borcunu ödeme niyetiyle yazılmış şiirlerden oluşmuştur. Modern epik duyarlığın açtığı gerilimle ataların geleneğine duyulan saygıdan doğan duygusal ciddiyet arasında hem kafaya hem gönle konuşan bu şiirler, dünyayı gerçekten görmek isteyen okur için 23 yılda kaleme alınmıştır. Şiirlerin kendi kendine yeterli bir görgüye ulaşması ve Türk şiirindeki payının meraka değer bir görünüme kavuşması adına hayli uzun bir zamanı katetmesi bir yana, şiiri bilhassa şiir okuyarak anlamaya çalışan okurlar için sürekli doğum halinde olanı keşif yolunda atılmış mütevazı bir girişim sayılsa yeridir. Evet, iyi bir şiir okuyan, okuması bittikten sonra gidip daha iyi en az iki şiir okumak ister. Ve iyi bir şiir pek çok kötü başka şeylerin okunmasına ve bir süre de olsa kötülüğün yayılmasına mani olur."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ipek-kobaner-ile-son-cikan-kitabi-uzerine-konustuk-k5934.html", "text": "İpek Kobaner ile Nemesis Kitap etiketiyle okurla buluşan tarih kitabı \"Yağma Yağmur Doğma Güneş Kudüs Düştü\" hakkında konuştuk. İpek Hanım, yeni tarih kitabınız \"Yağma Yağmur Doğma Güneş Kudüs Düştü\" geçtiğimiz günlerde Nemesis Kitap etiketiyle okurla buluştu. Kurgu türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve yeni kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim. Serkan Bey, ilk romanım \"Göbeklitepe'nin Gizemi\" bir kurgu romandı. İçinde tarihi olaylara ve bölgenin gizemli ezoterik anlatımlarına yer vermiştim. Henüz yayınlamadığım bir diğer kurgum da aynı şekilde tarihi olayları hikayenin içinde anlatır. Ben tarih aşkımı edebiyat aşkımla birleştirmeyi seviyorum. Okuyanın da tatlı bir macera içinde tarihi hissetmesini önemsiyorum. Ancak \"Yağma Yağmur Doğma Güneş Kudüs Düştü\" kitabımda tamamen tarih yazdım. 1. Haçlı seferini; kişilere, tarihlere ve yer isimlerine boğmadan akıcı bir macera gibi aktarmaya gayret ettim. Dönemin insanının duygularına, hırslarına, inançlarına, kurnazlıklarına yer verdim. Benim penceremden bakıldığında tarihin asla sıkıcı olmadığını, aksine gerçek bir macera, aksiyon silsilesi olduğunu hissettirmek, beni heyecanlandırdığı gibi okuyanı da heyecanlandırmasını istedim. Anlatacağım konu beni heyecanlandırıyorsa çalışmak kolay. Her kaynağa ulaşırım, hepsini tek tek okurum, konuyla ilgili kim ne demiş bakarım, antik kaynaklardan başlayıp üniversite tezlerine ve basılmış kitaplara kadar her şeyi uzun bir süre araştırır okurum. Bu meşakkatli bir süreçtir. Öğretici ve yol göstericidir. Ondan sonra olayı içselleştirir öyküsünü çıkarırım. Anlatacağım dönemin sosyolojisini, felsefi akımlarını, ekonomisini, psikolojisini hatta iklimini ve üretimini bile olayın kendisi kadar incelerim. İşte o zaman dönemin tarihi hikayesi ortaya çıkar. Bu aşamadan sonra tek yaptığım terminolojiye boğmadan sade ve anlaşılır bir dille anlatmaktır. Hepimizin yakındığı sıkıcı tarih algısını değiştirebilmeyi isterim. Geçmişte yaşananlardan feyz almak ders çıkarmak hepimizin hakkı. Her yanlışı birebir yapıp ondan sonra öğreneceksek, bilelim ki o kadar uzun bir yaşamımız yok. Evet çok doğru söylediniz, görünen yüzü din ancak arka planda çok neden gizliydi. Dönemin Kutsal Roma Germen İmparatorunun aşırı zenginleşen Papa ile hükümranlık anlaşmazlığına düşmesi sonucunda yaşanan olaylar, sonradan Papa olacak olan Urbanus'un ön plana çıkmasına neden olur. Bilhassa halkı galeyana getiren ünlü Clermont konuşmasında Kudüs'ü kafirlerin elinden almak için herkesi bu sefere davet eder. En önemlisi de gidenlerin bütün günahlarının affedileceğini söylemesidir. Bilirsiniz bir Hristiyan için günahsız ölmek çok önemlidir. Ancak Papa Urbanus bu seferin hiçbir yerine katılmaz, kendini destekleyen Normanlar ve diğerlerinin katılmasına müsaade etmez. Halk zaten çok zor durumdadır. Onları idare eden baronların acımasız ve adaletsiz yönetiminde, fakirlik içinde yaşarlar. Salgın hastalıklardan kurtulamazlar. Çoğu otuzu, kırkı göremeden ölür. Açlık sefalet kol geziyordur. Umudu dinleri uğruna yola çıkmakta görürler. Asiller için ise durum farklıdır. Onlar bir kralın ikinci üçüncü çocuğudur. Ancak unvan, toprak, asker birinci çocuğun olduğundan bu prensler, kontlar, dükler asil olmakla beraber topraksız, askersiz ve parasızdırlar. Zengin doğu kentlerinin başına geçme fikri çok cazip gelir. Sonuçta herkes kendi içindeki sebebi bilerek ama görünürde inanç uğruna yola çıkar. Haçlıların bu sefer sırasında çok aç kaldıkları özellikle Antakya önlerinde mezarlardan taze cesetleri çıkarıp suda haşlayarak yediklerini dönemin kayıtlarından biliyoruz. Ancak Maarratünnuman şehrinde işi pervasızca yamyamlığa döktükleri bir gerçektir. Hırsızların kralı Tafur önderliğinde büyük bir grup \"Müslüman eti domuz etinden tatlıdır,\" diyerek sabahtan sanki ava çıkarlar. Ele geçirdikleri bebek ve çocukları ateşte kızartarak, büyükleri ise haşlayarak yediklerini hem Avrupa tarihçileri hem de Arap tarihçileri yazarlar. Bu korkunç konu duyulunca Papalık makamı Haçlı baronlarını sözde sorgular, onlarda açlık nedeniyle, diye bir açıklama yaparlar, konu kapatılır. Fakat bu vahşeti doğulu vakanüvislerden ayrıntısıyla okuruz. Feodalizm gücünü köle gibi kullanılan insandan almaktaydı. Ancak bu insanların sefere katılması sistemin çökmesini başlatıyor, feodalitenin tamamen kalkması ise Sanayi devrimine kadar sürüyor. Büyük bir çelişki, insanlık dışı davranışlarıyla korkunç vahşet uyguluyorlar. Ortodoks Hıristiyanları bile tanımıyorlar oluk oluk kan akıtıyorlar. Kudüs'e girdiklerinde bir hafta boyunca herkesi kesiyorlar ta ki kendileri dışından bir tek canlı kalmayıncaya kadar... Vakanüvisler, şehirde dizlere kadar varan kan gölü oluştuğunu yazarlar. Doğru, daha Urbanus ilk konuşmasını yaparken Müslüman ve Arapların adlarını pek anmayarak hepsini Türkler olarak adlandırır. Sonuçta Anadolu Selçukluları Kılıçarslan önderliğinde büyük mücadele verirler. Sonrasında Türkler birleşip onların büyük krallarını ve ordularını Anadolu'dan geçemez hale getirirler. Daha o zamanlarda Avrupa'da Türklerle ilgili karikatürler, tasvirler yapılmaya başlanır. Günümüzde de zaman zaman gördüğümüz haddini aşan çizimlerin ilk örnekleri yüzlerce yıl önce yapılmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yirminci-yuzyila-dogru-kayan-patenler-k4082.html", "text": "Oldukça eski bir tarihe sahip olan buz pateni sporu en estetik ve zarif spor dallarından biridir. Artistik buz pateninin olimpiyat yarışmalarındaki yerinin ayrı olduğu bilinir. Tıpkı benim kalbimde olduğu gibi. Bu sporu yapmak büyük bir özveri ve sabır gerektirir. Vücut esnekliği kazanılması bakımından küçük yaşta başlanması ise diğer bir gerekliliktir. Günümüzde spor, sanat ve hobi olarak icra edilen buz pateni aslında ilk olarak bir ihtiyacı gidermek amacıyla kullanılmıştır. Yerkürenin soğuk kuzey bölgelerinde yaşayanların donmuş göller ve nehirler üzerinde yolculuk yapabilmek için geliştirdiği araçlardan biridir. Yazımıza konu olan filmde de patenler bir ulaşım aracı olarak kullanılmaktadır. Mary Mapes Dodge'un 1865 tarihli aynı isimli romanından uyarlanan Gümüş Patenler filminin senaryo uyarlaması Roman Kantor'a aittir. Daha önce animasyon ve sinema filmi olarak izleyicinin beğenisine sunulan eserin bu defaki versiyonunun yönetmeni Michael Lockshin'dur. İlk gösterimi Ekim 2020'de Moskova Film Festivali'nde gerçekleşen Rus yapımı film Aralık 2020'de Rusya'da vizyona girmiştir. Üstü buz tutmuş nehrin dronla çekilmiş görüntüleri ile başlayan filmin dekoru karlı ve buzlu St. Petersburg sokaklarıdır. Filmde zaman 1900 yılbaşının hemen öncesi, mekan ise yılbaşı heyecanının sardığı 20.yy arifesindeki St. Petersburg'dur. Filme konu zaman diliminin en önemli olayı olan yeni bir yüzyılın başlama heyecanı sadece Rusya'yı değil tüm dünyayı sarmıştır. Kutlamalar için Eiffell Kulesi'nin elektrikle aydınlatılacağı haberi gazetelerden okunur. Yeni asrın gelişi partilerle, süslemelerle, ışıklandırmalarla ve meydanlarda kurulan pazarlarla kutlanmaktadır. Filmdeki ana karakter Matvey Saint Petersburg'da yaşamaktadır ve bir fırında pasta dağıtıcısı olarak çalışmaktadır. Patenleriyle hızlı hareket ettiğinden gözde bir personeldir ve zorlu hava koşullarına rağmen 30 dakikada pasta teslim etmesiyle ünlüdür. Ancak bir gün soylu birinin geçmesi için yaya geçişine kapatılan köprüde beklemek zorunda bırakıldığı için teslimatı geç yapar. Bu sebeple müşteri şikayeti oluşur ve işinden kovulur. İşsiz kalan Matvey, babasının verem hastası olduğunu ve tedavinin Almanya'da bir klinikte yapılabileceğini, tedavinin oldukça pahalı olduğunu öğrendiğinde ne yapacağını bilemez. Tam o günlerde kolay ve çabuk para kazanmak için Alex isimli gencin liderlik ettiği bir çeteye katılır. Buz panayırında cüzdan ve köstekli saat çalan çete, yaptıkları işi yeni ortak girişim olarak tanımlarken bir anlamda kamulaştırma yaptıklarını telaffuz etmektedirler. Matvey ise babasına yeni işini yeni bir endüstri olarak tarifler. Tüccarlar, asiller kendilerinin olmayan varlığa sahipler diyen bu çeteye üye olan Matvey zenginlerden çalarken bir gün bu zümreden birine kalbini çaldıracağını tahmin dahi edemez. Devlete bağlı Toplum Düzen ve Güvenlik Departmanı nın buz pateninde mahir, o dönem için ilk kez kullanılan jop lu jandarma birlikleri ise oyunu bozan aktör olacaktır. Aristokrat Nikolai'nin kızı Alissa okuyan, yazan, araştıran, sorgulayan biridir. Bilime takıntı derecesinde ilgi duyduğu bir kurbağanın gövdesini incelediği sahne üzerinden anlatılmaktadır. Okuduğu gazetenin adı dahi: Bilim ve Yaşam dır. Ancak talihsizlik şudur ki anılan dönemde Rusya'da kızların üniversitede okumaları babalarının veya eşlerinin iznine tabidir. Alissa'nın babası muhafazakar görüşleriyle üniversiteleri özgür düşünceli, sorun çıkaran insanların yeri olarak görmekte ve saygın biri olarak kızının üniversitede bulunamayacağını savunmaktadır. Bu sebeple baba-kız arasındaki sürtüşme bitmez. Astral olaylara ve tematik davetlere meraklı üvey anne ise bu duruma son vermek için evliliğin çözüm olduğunu gündeme getirir. Zengin kız fakir oğlan aşkı temalı filmlerde bulunması gereken tüm yan bileşenlerin olduğu filmin mıknatıs gibi kendisine çeken bir yanı olduğu aşikardır. Klasik aşk hikayesinin etrafındaki zengin-fakir dünyasına paralel suç dünyası ile halk ve devlet ilişkileri olan yapımda, kısmen Sovyet devrimine giden yol tarif edilmektedir. Grand dükün alarus temalı balosuna ülkenin en ünlü tiyatro kostümcüsünün elinden çıkan elbiseleriyle giden aristokratlarla ekmeği süte banarak karnını doyuran halkın görüntüleri Sovyet devriminden açıkça söz edilmese de zeminini anlayabilmek adına dikkatli gözlerden kaçmamaktadır. St. Petersburg'un buz tutmuş sokaklarındaki çekimler oldukça zor bir çekim macerası yaşandığına işaret etmektedir. İklim koşullarının zorluğu ile birlikte ilk sahneden son sahneye kadar patenlerin ön planda olduğu her kare oyuncuların ve çekim ekibinin emeğini ispat etmektedir. Oyuncu seçimi hususunda yerinde tercihlerin yapıldığı gözlemlenirken, arkadaşlık olgusunu değişik bir açısıyla ele alındığı, bireyler arasındaki uçurumun, kadınlar için fırsat eşitliğinin, sosyal hayattaki zıtlık ve zorluklarla zengin/fakir yaşantısının etkileri buz pateni sahneleri eşliğinde verilmektedir. Baba: Hiçbir şey şans eseri olmaz, hepsi kaderdir. Sosyal medyada sıkça karşılaştığımız en iyi Noel pazarları destinasyonu konulu seyahat rotalarındaki fotoğrafların canlı halini izleme şansı veren filmdeki ışıltı, parlak renkler ve halk pazarı tezgahlarındaki yeni yıl armağanlarına sinmiş yeni başlangıç heyecanı izleyiciye de sirayet etmektedir. St. Petersburg'un kış manzaralarıyla süslenen hikayenin, soğuk kış mevsimini resmetse de iç ısıtan bir yanı bulunmaktadır. Filmde bir tutam roman tadı, bir tutam teatral bakış, bir tutam buz kokusu, bir tutam ihtişamlı hayat müziği olmak üzere bir karışım elde edilerek izleyiciye sunulmuştur. Film, zengin kız fakir oğlan aşkı bahsinde dünya çapında tanınan diğer bir film olan Titanik i hatırlatmaktaysa da; masalsı görüntüler eşliğinde bir buz dansı izliyormuşçasına akıcıdır. Altı doldurulmuş sorgulamalarla birlikte senaryonun dayanağı Gümüş Patenler isimli kitap iken ondan rol çalan bir kitap daha vardır yapımda. Marx'ın Kapital isimli kitabıdır sözü edilen. Bu filmin kitap okumayı ve kitap uyarlamalarını sevenler için ideal olduğu söylenebilir. Ancak benim tercih nedenlerimde ilk sırayı patenler teşkil ettiğini yazmadan edemeyeceğim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dunden-bugune-islami-hareket-bd34.html", "text": "İslami hareket konusu son yüzyıl içinde en önemli ve en etkili konuların başında gelen bir konu olmasına rağmen konu ile ilgili telif ve tercüme eser sayısı çok az olan bir konudur. Değişen dünya şartları ve buna bağlı olarak genel olarak İslam düşüncesinde özel olarak ise İslami hareket ile ilgili değişim ve gelişmelerin doğal sonucu olarak İslami hareket ile ilgili bakış açılarının ve eserlerin de güncellenmesi kaçınılmazdır. Buna bağlı olarak genel olarak son yüzyıl içinde özel olarak ise son çeyrek yüzyıl içinde, İslami hareketin değişim, gelişim ve dönüşümü ile ilgili analizler ve tespitleri işleyen Dünden Bugüne İslami Hareket adlı bu çalışma İslami hareket ile ilgili en güncel olma özelliği taşıyan bir çalışmadır. Dünden Bugüne İslami Hareket kitabı; İslami Hareket'in tanımını yapan, İslami Hareketin tarihsel sürecini işleyen, İslamcılık hakkında kapsamlı bilgiler veren, İslami Hareket'in Bireyden topluma, Dinden ideolojiye, Fırkadan ümmete yönlerini irdeleyen, İslami Hareketin vizyon ve misyonu ile ilgili yeni bir bakış açısı ortaya koyan eser İslami Hareket'in sorunları ve bu sorunların çözüm yolları ile ilgili detaylı bilgi vermekte. Türkiye'nin dönüşüm sürecinde İslamcıların sistemle bütünleşme sorunsalı başlığı kitapta en fazla dikkat çeken ve konu ile ilgili çözümlemeler ve tespitleri ile gündem oluşturacak bir başlık. Anadolu İslami hareketlerinin genel olarak içinde bulunduğu zihinsel karmaşaya işaret eden ve bu sorunun çözümlenmemesi durumunda olabilecekler ile ilgili ipuçları verilen bir konu olarak okuyucunun bu konuda fikir sahibi olmasına ve kritik yapmasına katkı sağlayacak bir konu olarak dikkat çekmekte. Dünden Bugüne İslami Hareket kitabının en son ve en detaylı bölümü İslami Hareket ve bilgi donanımları başlığını taşıyor. Ele alınan konular ve konular ile ilgili kitap analizleri özellikle dikkat çekmekte. Bu başlıkta okuyucunun ilk defa karşılaşacağı ve çok detaylı bir şekilde işlenen bir başlık yüksek ihtimal okuyucunun beğenisini kazanacaktır. Bu başlıkta; \"Siyaset felsefesi\" başlığı adı altında \"Seküler siyaset felsefesi\" ile \"İslami siyaset felsefesi\" karşılaştırmalı olarak işlenmektedir. Kendi alanında belki ilk olma özelliği taşıyan bu konunun işleniş şekli kitaba artı bir derinlik katmaktadır. Okuyucuyu İslami Hareket konusu ile ilgili doyuracak seviyede birçok konuyu detaylı bir şekilde ele alan kitap, bundan sonraki süreçte konu ile ilgili bilgi edinmek isteyenler için bir başucu/başvuru kitabı olma adayı bir çalışmadır. Dünden Bugüne İslami Hareket, uzun süreli gözlem ve değerlendirmeler neticesinde yapılan kritiklerin, analizlerin ve çözümlemelerin bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Bu açıdan ele alındığında reel ve güncel olma özelliği ağır basmaktadır. Dünden Bugüne İslami Hareket kitabı, İslami hareket ile ilgili bilgi sahibi olmak isteyenler, İslami hareket içinde yer alanlar ve İslami hareket ile ilgili çalışma yapan insanlar için yüksek derecede istifade edilebilecek bir kitap."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zeytince-biliyor-musun-k5876.html", "text": "Cin fikirli bir yazarın yeni kelimeler icat ederek, iki de bir hikayenin arasına girerek, bir kitaptan kalkıp başka bir kitaba konarak, arada bir havada kalarak, havada bir arada kalarak, konuşur gibi yazarak ürettiği bir dilden bahsediyorum. Zeytin Aydoğmuş'un \"Zeytin dili ve edebiyatı\" dediği dilden. Ben bu dilde bir kitap okudum ve seninle paylaşmaya karar verdim. Çünkü bu kitap kitap okumayı sevdirmek için yazılmış; ben de okudum ve sevdim. Paylaşmazsam okudum ve sevmedim anlamına gelebilir. Kim gelebilir? Onu ben de bilmiyorum, gizli özne dedikleri böyle bir şey olsa gerek. \"Dikkat! Sadece Kitap Okuyan Çocuklara Bulaşır\" isimli kitabın konusu, adından da anlaşılacağı gibi kitap okuyan çocuklara bulaşan bir salgın hastalık. Ama bu hastalık öyle her çocuğa ve her kitaptan bulaşmıyor. Kimlere ve nasıl bulaştığını ise kitabımızın kahramanları Sare, Çınar, Özüm ve İsmail çözüyor. Tabii bunu çözmek için her birinin bazı kitaplara girip çıkması gerekiyor. Onlar kitaplara girip çıktıkça kitapların ve okurların ortak noktaları belirginleşiyor. Yine de şüphelerini doğrulamak ve hastalığı tümden çözmek için hep beraber bir kitaba girip çıkmaları gerekiyor. Onu da yaptıktan sonra geriye bütün çocukları bu salgından kurtarıp Eğitim Bakanı'nın teşekkürlerini kabul etmek kalıyor. Ha eğer şu salgına yakalanmaktan korkup da kitabı okumamaya karar verecek olursan diye belirteyim; hastalığın basit bir çaresi var. Biraz su! Yüzüne şöyle bir iki damla fışratıyorsun, hastalıktan kurtuluyorsun. Olmadı kitabın üstüne bir bardak su içersin. Yani anlayacağın; korkacak bir şey yok. Korkunçsuz bir kitap bu. Sana yazarın dilinin etkisindeyken anlatmaya çalıştım. Biraz dile geldim galiba. Umarım böyle kalmam. Biliyorsun her yazarın özgün bir dili olmalıdır. Zeytin ablanın var. Benim de var. Vardı yani, hala bozulmadıysa... Aaaa işe bir de iyi tarafından bakalım: Zeytince konuşabiliyorum galiba! Sen de bir an önce başla, konuşamasan bile anlarsın. Anlarsın anlarsın. Kesin anlarsın. Hem yazar bu eğlenceli kitabının sonunda tüm çocuk kitabı severlere bir de soru bırakmış. \"Acaba çocuklar sadece neşeli kitaplar mı okumalıdır, hüzün bu işin neresinde?\" diyor. Bence düşünmeye değer. Çünkü ben de tıpkı onun gibi düşünüyorum. Bakalım sen de bize katılacak mısın..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/fahreddin-er-razi-hayati-ve-eserlerine-genel-bir-bakis-k5366.html", "text": "Fahreddin er Razi 25 Ramazan 543 (6 Şubat 1149) tarihinde Rey'de doğdu. Bekri, Teymi ve Kureşi nisbelerinden anlaşıldığına göre soyu Arap asıllı bir aileye dayanır. Şafii ve Eş 'ari kaynaklarında \"İmam\" unvanıyla anılır. Begavi'nin yanında yetişen ve kelam ilmine dair Gayetü'l-meram adlı eseriyle tanınan babası Ömer, Fahreddin'in ilk hocasıdır. On altı yaşında iken babasının vefatı üzerine Simnan'a giderek burada Kemaleddin es-Simnani'nin derslerine devam etti. Bir süre sonra Rey'e döndü ve İşraki filozofu Sühreverdi el-Maktul'ün hocalarından olan Mecdüddin el-Cili'den kelam ve felsefe tahsil etti. Cili ile birlikte gittiği Meraga'da da ondan ders almaya devam etti. Üstün zekası ve azmi sayesinde kısa zamanda kendini yetiştirdi. İbn Rüşd el-Hafid, Muhyiddin İbnü'l-Arabi, Abdülkadir-i Geylani, İzzeddin b. Abdüsselam gibi meşhur alimlerle çağdaş olan Fahreddin er-Razi'nin üne kavuşmasında yaptığı ilmi seyahatlerin büyük payı vardır. Cürcan, Tus, Herat, Harizm, Buhara, Semerkant, Hucend, Belh, Gazne ile diğer Hint beldeleri uğradığı belli başlı ilim ve kültür merkezleri arasında yer alır. Harizm'de iken Mu'tezili alimlerle yaptığı münazaralar sonunda bazı olayların çıkması üzerine orayı terkedip Rey'e dönmeye mecbur kaldı. Daha sonra medreselerinde, kendi eserleri olan el-Mebahisü'l-Meşrikıyye ve Şerhu'l-İşarat gibi bazı eserlerinin okutulduğu Maveraünnehir beldelerini dolaştı. İlk olarak Serahs'a uğradı ve orada meşhur tabip Abdurrahman b. Abdülkerim ile tanışıp dostluk kurdu. İbn Sina'nın el-Kanun adlı eserini onun için şerhetti. İran, Türkistan, Afganistan ve Hindistan bölgesindeki bazı şehirleri dolaştıktan sonra Herat'a yerleşti (600/1203). Hayatının geri kalan kısmını Herat'ta geçirdi; bir yandan eserlerini telif ederken öte yandan sayıları 300'ü aşan talebe yetiştirdi. Razi 1 Şevval 606'da (29 Mart 1210) Herat'ta vefat etti. Kerramiler'ce zehirletilerek öldürüldüğü de nakledilir (Sübki, VIII, 86). Üstün zekası, güçlü hafızası, etkili hitabetiyle tanınan ve VI. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Fahreddin er-Razi kelam, fıkıh usulü, tefsir, Arap dili, felsefe, mantık, astronomi, tıp, matematik gibi çağının hemen bütün ilimlerini öğrenip bu alanlarda eserler vermiş çok yönlü bir alimdir. Bundan dolayı \"allame\" unvanıyla da anılmıştır. İmamü'l-Haremeyn el-Cüveyni'nin eş-Şamil'ini, Gazzali'nin el-Müstasfa'sını ve Ebü'l-Hüseyin el-Basri'nin el-Mu'temed fi usuli'l-fıkh'ını çocukken ezberlemesi güçlü hafızasının delili olarak zikredilir. Eserleri ve talebeleri vasıtasıyla görüşleri yayılmış, tesirleri çağını aşmıştır. Razi asıl dini ilimler alanında üne kavuşmuştur. Fıkha dair görüşlerini Gazzali'nin el-Veciz'ine yaptığı şerhte bir araya getirmişse de bu eser zamanımıza ulaşmadığından fıkhi görüşleri kısmen Münazarat'ından ve Mefatihu'l-gayb'ından öğrenilmektedir. Usulde ve füruda Şafii mezhebini savunmuştur. Usul-i fıkha dair yazdığı el-Mahsul adlı eseri Gazzali'nin el-Müstasfa'sı, Cüveyni'nin el-Burhan'ı, Kadi Abdülcebbar'ın el-'Ahd'i ve Ebü'l-Hüseyin el-Basri'nin el-Mu'temed'ine dayanan bir ihtisar kabul edilir (İbn Haldun, III, 1020, 1065). Şafii mezhebine bağlı olduğu halde nasların zahirine göre hüküm vermeye meyletmiş, Kur'an-ı Kerim'in kıyasla değil haber-i vahidle tahsis edilebileceğini savunmuştur. Ona göre haram olduğu hakkında nas bulunmayan her şey mubahtır ve Ebu Müslim el-İsfahani'nin benimsediği gibi Kur'an'da nesih yoktur (M. Salih ez-Zerkan, s. 42-46). Dini ilimler içinde Razi'nin daha çok temayüz ettiği alanlar tefsir ve kelam ilimleridir. Tefsirinde dirayet metodunu başarıyla uygulamış ve kendisinden sonra gelen hemen bütün müfessirlere kaynak olmuştur. Kur'an'ı tefsir ederken döneminde mevcut bütün ilimlerden faydalanıp ilmi tefsir hareketine öncülük yapmıştır. İbn Sina'nın etkisinde kalarak tefsirinde dünyanın yuvarlak olduğunu belirtmekle birlikte dönmediğini söylemesi (Mefatihu'l-gayb, XX, 9), devrindeki ilmi anlayışın tefsirine yansıması olarak görülmelidir. Ona göre akli bir muhale götürmedikçe naslar zahiri manalarına göre anlaşılmalı; sarih akılla sahih nakil arasında çelişki bulunmadığından zahiri manaları itibariyle aklın ilkelerine aykırı görünen ayetler müteşabih kabul edilip bütün ihtimaller dikkate alınarak aklın ışığında ve dil kurallarına uygun şekilde tevil edilmelidir. Razi genellikle dirayet metodunu kullanmakla birlikte ayetlerle ilgili rivayetleri, nüzul sebeplerini ve kıraat farklılıklarını zikretmeye de önem vermiştir. Ancak bunlar arasından birini tercih ederken tercih edilen anlamın ayetlerin ruhuna uygun olmasına dikkat etmiştir. Ona göre en doğru tefsir Kur'an'ın yine Kur'an'la yapılan tefsiridir (Muhsin Abdülhamid, s. 83-159). İbn Teymiyye, Mefatihu'l-gayb'da tefsirin dışında her şeyin, yani çağının bütün ilimlerinin mevcut olduğunu söyleyerek eseri eleştirmiş, Sübki ise onda tefsirle birlikte dönemindeki ilimlere dair her şeyin bulunduğunu belirterek Razi'yi savunmuştur (Safedi, IV, 254). Ayrıca M. Reşid Rıza da hadis ilmini bilmeden Kur'an'ı tefsir ettiği ve Kur'an'daki bazı tabirlere onun semantiğiyle bağdaşmayan manalar verdiği için Razi'nin tefsirciliğini tenkit etmiştir (Tefsirü'l-Menar, V, 301; XI, 376). Razi en çok kelam alanında eser vermiştir. Ona göre kelam bütün ilimlerin en şereflisidir. Zira Kur'an-ı Kerim başından sonuna kadar peygamberlerle kafirler arasındaki itikadi mücadeleleri anlatır. İslam akaidini kesin delillerle kanıtlayıp muhalif görüşleri reddetmeyi peygamber mesleği olarak gören Razi (Mefatihu'l-gayb, II, 90-98; XVII, 195-218), Gazzali'nin yaptığı gibi İslam filozofları karşısında Eş'ariyye'nin kelam sistemini savunmuş, Gazzali'ye nispetle eserlerinde felsefi konulara daha geniş yer ayırmış, özellikle tabiat ilimlerine ait konularda İbn Sina'nın etkisinde kalmış ve felsefe ile kelamın konularını birleştirip felsefi kelam dönemini başlatmıştır (İbn Haldun, III, 1083, 1146). Genç yaşından itibaren kelam ve felsefe ile meşgul olmasına ve bu sahaların otoritelerinden biri olarak ilim tarihine geçmesine rağmen kaynaklar onun ömrünün sonuna doğru, kelam ve felsefenin uyguladığı yöntemlerle akaid konularında insanı kesin bir tatmine ulaştıramayacağı kanaatine vardığını ve herkesi Kur'an'ın yöntemine dönmeye davet ettiğini kaydeder (Sübki, VIII, 91). Ölümünden önce öğrencisi İbrahim b. Ebu Bekir el-İsfahani'ye yazdırdığı vasiyetinde kaynakların bu tespitini doğrulayıcı bilgiler mevcuttur (M. Salih ez-Zerkan, s. 638-643). Felsefe, mantık, astronomi, tıp ve matematik konularında da eserler yazan Razi ilimler tarihi araştırmalarına konu olmuştur. Felsefe ve tabiat ilimleri alanında geniş ölçüde faydalandığı İbn Sina'dan etkilenmesine rağmen atom nazariyesiyle feyiz ve sudur teorisi başta olmak üzere bazı konularda onu eleştirmiştir. İbn Haldun'a göre, kelam alimleri içinde mantığı bir alet olmaktan çok bağımsız bir ilim dalı kabul eden ilk alim Fahreddin er-Razi'dir (Mukaddime, III, 1140-1141). Onun kuvvet, hareket, ışık ve ses konularındaki görüşleri önemli bulunmuş, matematiğe dair eserleriyle devrinin matematikçileri arasında sayılmıştır (M. Salih ez-Zerkan, s. 41-53). Arap dili ve edebiyatı alanında Hz. Ali'ye nispet edilen şiirlerle Ebü'l-Ala el-Maarri'nin şiirlerinden etkilenen Razi, Şerif er-Radi'nin eseri Nehcü'l-belaga'yı şerhetmiş, belagatta Abdülkahir el-Cürcani'ye ait Dela'ilü'l-i'caz ile Esrarü'l-belaga adlı eserleri birlikte ihtisar edip yeniden düzenlemiş, Zemahşeri'nin el-Mufassal'ını şerhetmiştir. Ayrıca orta seviyede Arapça ve Farsça şiirler yazıp nahve dair eser de vermiştir (Safedi, IV, 248-249). \"Bir kelamcı olarak Razi'nin felsefi konulara ilgisi onun biyografisini yazan müellifler tarafından genellikle vurgulanan bir konudur. Genel kabul Razi'nin bir Eşariyye kelamcısı olduğu yolundadır, ancak, İbn Teymiyye onu İbn Sina'nın izinden giden ve felsefe yapan bir kelamcı olarak nitelerken, Taşköprizade onu filozof olarak görmektedir. \"Razi'ye göre iman, kalbin tasdikinden ibarettir ve kalbin fiilidir. Eğer Haricilerin iddia ettiği gibi amel imandan bir cüz, ameli yapmayan kafir olsaydı ya da Cehmiyye'nin dediği gibi iman Allah, peygamber ve ondan gelen bütün haberler konusunda kişide kesin bir bilginin meydana gelmesi, inkar ise bu bilginin teşekkül etmemesi olsaydı Allah birçok ayette iman edenler için cennete ileten fiilleri zikretmezdi. Bir yerde de Razi imanı; Hz. Peygamber'in getirdiği zorunlu olarak bilinen her nesneye inanmak şeklinde tarif eder. Felsefe ve Mantık alanında: el-Mebahisü'l-Meşrikıyye. el-Mülahhas fi'l-hikme ve'l-mantık. Şerhu'l-İşarat ve't-tenbihat. Lübabü'l-İşarat. Aksamü'l-lezzat. Ta'cizü'l-felasife. Şerhu 'Uyuni'l-hikme. el-Ayatü'l-beyyinat fi'l-mantık. en-Nefs ve'r-ruh ve şerhu kuvahuma. el-Mantıku'l-kebir. Tefsir alanında: Mefatihu'l-gayb. et-Tefsirü'l-kebir diye de bilinir. Esrarü'l-Kur'an. Mefatihu'l-'ulum. Esrarü't-tenzil ve envarü't-te'vil. 'Aca'ibü'l-Kur'an. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh alanında: el-Mahsul. el-Müntehab fi usuli'l-fıkh. el-Burhanü'l-Baha'iyye. el-Kaşif 'an usuli'd-dela'il. Tıp, Astronomi, Matematik alanında: Cami'u'l-'ulum. Şerhu'l-Kanun. et- ıbbü'l-kebir. er-Ravzü'l-'ariz fi 'ilaci'l-mariz.et-Teşrih mine'r-re's ile'l-halk. el-Eşribe. er-Riyazü'l-munika. Risale fi 'ilmi'l-hey'e. Arap Dili ve Edebiyatı alanında: Nihayetü'l-icaz fi dirayeti'l-i'caz. Şerhu Nehci'l-belaga. el-Muharrer fi'n-nahv. Şerhu Sakti'z-zend. Muhassal fi şerhi'l-Mufassal. Biyografi alanında: 1. Menakıbü'l-İmami'ş-Şafi'i. eş-Şeceretü'l-mübareke fi'l-ensabi't- alibiyye. Feza'ilü'l-ashab."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/elestiriler-dergisi-ilk-sayisi-kitaphaber-bulteni-bd42.html", "text": "Eleştiriler dergisi kitaphaber.com.tr için denediğimiz ilk dergi çalışması olup kitaphaber.com.tr sitesindeki yazılardan seçilmiş ve 2012 yılında yayımlanmıştır. Kapakta kullanılan görsel Fransız sanatçı Cyril Rolando imzalıdır ve tasarımcısından izin alınarak kullanılmıştır. Kullanılan diğer görseller Flickr.com sitesinden alınmıştır ve Creative Commons temelli lisanslara sahiptir. E-dergimiz LibreOffice yazılımı ve Zemberek dil denetim eklentisi kullanılarak hazırlanmıştır. Görsellerin işlenmesinde Gimp yazılımı kullanılmıştır. Standart.fm yayınları, Kaybedenler Kulübü tripleri ve Libre Ajans ofis ortamını terk etmeyen uçak gürültüleri eşliğinde ilk sayımıza merhaba derken; bundan senin payına düşen; kendine çay söylemen ve dergimizi okumandır sevgili okuyucu. - Taşrada Yeni Bir Soluk: Kün Edebiyat Dergisi / Gülnaz Eliaçık - Murakami ve 1Q84 ile Olan Sevgi ve Nefret İlişkim / İçten Keskin - Bir Arayış Risalesi / Enes Yaşar - Darbeye Şahit Gerek / Fatmanur Demir - Ay'da Buluşalım / Yakup Çak - Eyvah Elmanın Yarısı Tükendi / Sabırsız Çalakalem - Öteki Diyarlar / Şüheda Hüsna - Dua ve Zikir / Ferhat Özbadem - Futbol Ateşiyle Yanan Çocuklar / Serkan Parlak - İstanbul Benim Gizli Sevdam / Ersin Kendir - Abdullah Harmancı: Öykü Bizim Parça Bölük Hayatımıza Uygun Düşüyor / Söyleşen: Yakup Çak - Neslihan Nur Türk: \"Asırlara Uzanacak Bir Sadaka-i Cariye\": Yazmak! / Söyleşen: Ersin Kendir - Musa Yolda Kalmadan / Seher Ortaöner - Sevilmek Tutuşmak Demektir / Fatma Fidan - Hayal Aynasında Yaşam Gerçeği / Gülnaz Eliaçık - Sözümüz Söz'dür! / Zehra Erbay"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitap-okumak-ve-anlamak-k5481.html", "text": "Her kitap ayrı bir anlamın peşinde ayrı bir hayali ve düşünmeyi sayfalara yaslayan bir meta olsa da sayfalarında taşıdığı düşünce kapsülleriyle insanlığın her daim hizmetindedir. Ona başvurulduğu takdirde, sayfalarını çevirme zahmetine katlanıldığında size kendi zamanından kendi mekanından kendi duygu ve taşıdığı düşüncelerinden hisseler sunar. Yeter ki sayfalarını çevirme zahmetine girişilsin ve sayfalarda neler anlatıldığının peşine düşülsün. Kitap o zaman bir canlı organizma gibi önce gözlerinizden sizi yakalamaya ardından zihninizi ardından da kalbinizi ve tüm bedeninizi sayfalara çekerek ayrı bir zaman, ayrı bir mekan, ayrı bir renk ve koku içerisinde sizi dolaştırıp durur. Bu eşsiz seyahatte size sundukları önce bilinmez bir aksiyonla sizi kendine çekerken, merakınızı büyütür, büyütmelidir de, bu merakla sizi sayfalardan ayırmadan gezdirip durur. Harflerden, kelimelerden, cümlelerden rengarenk, binlerce ayrı kokuyu, ayrı görüntüyü ve kişiyi bir anda odanıza, etrafınıza doldurur. Siz bunca şey arasında sessizce onlara dahil olurken hayretle asıl meseleye tutunmak için çabalarsınız. Bazen bir kokunun peşine takılıp bunun hangi bahar ülkesinde ortaya çıkmış bir çiçeğin kokusu olduğunu düşünürsünüz, ya da kimin kokusu olduğunu merak edersiniz. Bazen çok tanıdık gelen bir sese kulak kesilirsiniz, bazen de bir yüze. Evet bir yüze... bu yüz belki de rüyalarınızda peşinde koştuğunuz bir sevgilinin yüzüdür. Kitaplar, evet, yokzaman, yok mekan içerisinde zaman içinde mekanı ve mekan içinde zamanı size bir potada eriyik halde sunar. Siz bir seyyah gibi dolaşıp durursunuz sayfalarda. Kitaplar çeşit çeşittir. Manguel'in Okuma Günlüğü adlı eserinde belirttiği üzere; \"Kitaplar vardır, bir sayfadan öbürüne geçerken unutarak keyifle gözden geçiririz; bazılarını, hamfikir olmaya ya da karşı çıkmaya kalkışmadan saygıyla okuruz; bazıları yalnızca bilgi sunar bize, yorum beklemez bizden; yine bazılarını, nicedir, nasıl büyük bir aşkla sevdiğimiz için, sözcüğü sözcüğüne tekrarlayabiliriz, çünkü tam anlamıyla ezberimizdedirler\" (Manguel, 2020, s. 11). Bu çeşitlilik içinde hangi tarza, usule ve neye yaslanacağımıza biz karar veriri. Sonsuz seçenek arasında bize sunulan bu çeşitlilik içerisinde yine kendimiz kalırız sabit olarak. Bu sabitlikte hangi renge tutunmuşsak onunla bakarız tüm renklere. O rengi okuma telaşımız bize binbir tonunu sunar o rengin. Okumak, şerh edilen anlamları dinlemektir. Okuma Günlüğü eserinde Manguel, bir senelik okuma serüvenini aylık periyotlara bölerek, bunu da gün gün işleyerek izlenimlerini aktarır. 2002'nin Haziran ayında başlattığı okuma günlüğü serüvenine Adolfo Bioy Cesares'in Morel'in Buluşu adlı eseriyle başlar. Bu eser bilimkurgu türü ve gerçeküsü yapısıyla hayaletlerin istila ettiği bir adaya düşen bir adamın hikayesini anlatır. Manguel, bu kitap izinde Haziran ayının günlerini aktarır. Görüşlerini, düşüncelerini hislerini ve o gün içerisinde yaşadıklarını işler Manguel. Bu durum, kitapla yaşanan günlük- belirli bir zamanlık- izleri görmek açısından değerli. Okuma Günlüğü, bir okuma periyodu içerisinde okura aslında kitaplarla yaşamanın sırrını da vermektedir. Kitapla hayatı birleştirmenin, hayatla kitap arasında bağ kurmanın, kitaptaki olaylarla gerçek hayattaki olayları kıyaslamanın, gerçekte yaşanan olayların kitaptaki olaylara etkisi üzerine karşılıklı bir düşünme egzersizi şeklinde sürdürülebilir. Manguel, Okuma Günlüğü eserinde ayrıca Dr. Moreau'nun Adası, Kim, Mezar Ötesinden Hatıralar, Dörtlerin Simgesi, Gönül Yakınlıkları, Söğütlükte Rüzgar, Don Quijote, Tatar Çölü, Yastıkname, Yüzeye Çıkış, Bras Cubas'ın Ölüm Sonrası Hatıraları kitaplarını da ele alarak okumalar üzerine notlarını paylaşır. Okuma Günlüğü, bu kitaplar ekseninde hareketle işlense de kitaplar kitapları açar ve devasa bir kitaplık külliyatla okurun karşısına çıkar. Her kitap bakaca kitaplarla da ilgilidir, başkaca kitapları da kapsar, içinde eriyik halde sunar yahut diğer kitapların kapılarını açar. Duygular, düşünceler, benzetmeler, renkler... bir rengin peşinden gidildiği zaman, onun farklı gözlerde farklı zihinlerde yansımalarını görme isteği... kitaplar, birbirine çeşitli ruhlarla bağlı olduğu gerçekliğiyle karşımızda durmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dusuncelerinizi-degistirirseniz-yasaminizi-da-degistirirsiniz-k4958.html", "text": "Hayal kırıklığınız her zaman sizin gerçekçi olmayan beklentilerinizden ortaya çıkar. Hayatınızın amacının ne olduğunu bulmanın gerçekten bir yolu var mı, yoksa gerçekten önemli mi? Ve önemli olsa bile, amacımızı öğrenirsek ne yaparız? Belki de günümüzün materyalist dünyasında bu pratik değildir. İyi haber şu ki, kaygı, suçluluk, karamsarlık, erteleme, düşük özgüven ve depresyonun diğer \"kara delikleri\" uyuşturucu olmadan tedavi edilebilir. Seçkin psikiyatrist David D. Burns, \"İyi Hissetmek\" kitabında; moralinizi hemen yükseltecek ve hayata olumlu bir bakış açısı geliştirmenize yardımcı olacak olağanüstü, bilimsel olarak kanıtlanmış teknikleri özetliyor. Eğer onlardan biriyseniz, \"İyi Hissetmek\" odağınızda olması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Zihinsel sağlığı iyileştirmede en yaygın kullanılan kanıta dayalı uygulama olan bilişsel-davranışçı terapiyi dünyaya temel olarak tanıtan kitaptır. İyi Hissetmek kitabı dünyada psikoloji ve psikiyatri alanında tüm uzmanların tavsiye ettiği bir kitap haline gelmiş, milyonlarca kez satılmıştır. Yazar David Burns, \"İyi Hissetmek\" isimli kitabında, depresyondan mustarip bir bireyin bu durumla mücadelede kullanabileceği bazı bilişsel teknikleri özetliyor. İyi Hissetmek kitabının giriş paragrafını okuduktan sonra okuyucunun edindiği izlenim, şiddetli depresyonun tedavi edilmediği takdirde kaçınılmaz olarak intiharla sonuçlanacağı şeklindedir. Bir kişide depresif bozukluk varsa bunun intihara yol açacağını ima etmek, zaten umutsuz hisseden bir kişi için tehlikeli ve verimsiz olabilir; bu onların umutsuzluk ve bozukluğun kaçınılmazlığına olan inançlarını yeniden doğrulayabilir. Hep Ya Hiç Düşünme: Teknik olarak \"ikiye dayalı düşünme\" olarak bilinen ya hep ya hiç düşüncesi, kendinizi siyah veya beyaz terimlerle tasvir ettiğiniz zamandır. Bir şey mükemmel değilse, değersiz olduğu açıkça doğru değildir. Aşırı genelleme: Bir kere başınıza bir şey geldiyse, bu bir daha başınıza geleceği anlamına gelmez. Ve iki kez başınıza gelse bile, üçüncü kez çekicilik olabilir! Zihinsel Filtre: \"Seçici soyutlama\" olarak da bilinen zihinsel filtreleme, A almanıza rağmen sınavda kaybettiğiniz puandan dolayı mutsuz olmak anlamına gelir. Büyütme ve Küçültme: Bu, ömür boyu itibarınız için endişelenmeye başladığınızda, çünkü herkes bu sabah kahvenizi gömleğinize döktüğünüzü gördü. Biraz bilimsel olmayan ama oldukça yerinde bir şekilde \"felaket edici\" olarak da bilinir. Duygusal Karar Verme: Olumsuz hislerinizin aslında gerçeği yansıttığına inanırsanız: \"Hissediyorum o halde gerçek olmalı\". Sonuç olarak, kendinizi aptal gibi hissediyorsanız, bu bir aptal olduğunuz anlamına gelmez. Meli- malı cümleler: Bu, \"Bunu yapmalıyım\" veya \"Bunu yapmamalıyım\" diyerek kendinizi uygunsuz bir şekilde motive etmeye çalıştığınız zamandır. Etiketleme: \"Kişisel etiketleme\", \"hatalarınıza dayanarak tamamen olumsuz bir öz imaj yaratmak anlamına gelir. Yanlış etiketleme, bir olayı yanlış ve duygusal olarak yüklü kelimelerle tanımlamayı içerir. Kişiselleştirme: Kişiselleştirme, kanıtlara aykırı bir olay için kişisel sorumluluk üstlenmek anlamına gelir. Burns bu çarpıtmaya \"suçluluğun anası\" diyor. \"İyi Hissetmek\" kitabını okurken beni iyi hissettirdi mi? Kitapta çok fazla gerçek vakalara yer veriliyor ve nasıl çözüldükleri bilimsel kanıtlarla açıklanıyor. Bu vakalar bir parça bana ağır geldi ve kendimi biraz üzgün hissettim, akabinde kendime bazı temel dersler çıkardım. Son olarak da bu kitabın, alan uzmanı olan psikolog ve psikiyatriler tarafından okunmasının daha kıymetli olacağı kanaatindeyim. - Duygularımız düşüncelerimiz tarafından yaratılır; o anda nasıl hissettiğiniz, aslında şu anda düşündüğünüzle aynıdır - Depresyon, sürekli olumsuz düşüncelerin yarattığı duygusal bir hapishanedir - Olumsuz düşüncelerimizin çoğu doğru değildir, yani bilişsel çarpıtmalardır. David Burns 1942 yılında Amerika Minneapoliste doğmuştur. Psikoloji alanında bilime yaptığı katkıları ile dünyanın konuştuğu bilim insanlarından biridir. Panik Atak ve İyi Hissetmek kitapları ile ülkemizde çok satanlar listesine girmiş olan David Burns çağın en sık görülen hastalığı olan depresyona İyi Hissetmek kitabı ile farklı bir bakış açısı getirmiştir. Psikoloji alanını halka sevdirmesinden dolayı bilim çevrelerinde büyük saygı kazanmıştır. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdikten sonra Pennsylvania'da psikiyatri alanında uzmanlaşmıştır.Aynı zamanda okuduğu üniversitede Psikiyatr Ana Bilim Dalında uzman olarak görev yapmaktadır. İnsanları iyileştirmek için adadığı hayatında bu güçlü ülküsü ile her zaman övünmektedir. David Burns ses kayıtları ve terapi araçları ve kitapları ile ruh sağlığı uzmanları ve hastalar için hayatı kolaylaştırma çalışmalarına halen devam etmektedir. Üretken ve başarılı akademik yaşamının yanı sıra alanında pek çok kitaba da imza atmış üretken bir yazardır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijital-cagin-yeni-tekno-dini-dataizm-bd81.html", "text": "Sanayi Devrimi ile başlayan teknolojikleşme süreci enformasyon çağı ve teknolojileri ile yeni bir seviye atlamıştır. Bu devrimin bir üst seviyesi olan enformasyon çağı, üretmiş olduğu iletişim teknolojileri ile bir enformasyon yarışının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Enformasyon teknolojileri, geliştirilmiş bilişim sistemleri sayesinde ve neredeyse her alanda otomasyona geçişin de kapılarını açmıştır. Buna bağlı olarak oluşan enformasyon ekonomisi aynı zamanda bir enformasyon toplumu da meydana getirmiştir. Her şeyin enformatik bir düzlemde ilerleyip geliştiği süreç, özellikle 21.Yüzyılda geliştirilen dijital teknolojilerle yeni tanımlamaların da zeminini hazırlamıştır. Enformasyon çağının yeni versiyon süreci olan içinde bulunduğumuz dijital çağın yeni düzeni, dijital teknolojilerin hakimiyeti altındaki dijital toplumdur. Bu toplumda her şey data/veri olarak tanımlanmakta ve data her şeyin ölçütü olarak kabul gördüğünden giderek 'kutsal' bir zemine oturtulmaya çalışılmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan ideoloji olan dataizm de datayı kutsallaştıran ve insanlığı ikna etmek için teknolojinin durmadan gelişen gücünü argüman olarak sunan ve bunu tüm insanlığa kabul ettirmeye çalışan bir ideolojidir. Dataizm, dijital çağın bir sonucu olan dijital toplumu ikna etmek için, başta Tanrı olmak üzere, tüm dinleri yok sayarak bunu inandırıcı kılmaya çalışmaktadır ve dataizmin kullandığı teori ise var olan her şeyin data/veriden oluştuğu ve bir süre sonra öngürülen teknolojik düzeye ulaşıldığında da bu teorinin haklı çıkacağıdır. Dataizm, dijital argümanlar kullanarak kendini ifade eden yeni bir inanç veya tekno-dindir. Bu bağlamda elinizdeki çalışma da, giderek dijital bir inanca dönüşmeye başlayan dataizmi verinin kutsallaşmasının insanlık için doğuracağı muhtemel sonuçlarıyla incelemektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/fatihin-edebiyat-duraklari-hafiza-ve-miras-k5911.html", "text": "İstanbul, Antik Çağlardan günümüze medeniyet hazineleriyle bezenmiş bir şehirdir. Suriçi ise bünyesinde koruduğu büyülü bileşkenin bugün hala yaşayan detaylarını bir su berraklığında, dupduru yansıtır. Bir baştan bir başa yarımadayı içine alan şehir silueti Ahmet Hamdi Tanpınar'ın deyimiyle, hünerli Türk`ün ahenkli sesler veren çekiciyle benzersiz bir estetik forma ulaşmıştır. Gerçekten de İstanbul, şehrin içlerine doğru kıvrılan sokaklarıyla insanı içine çeker. Şehrin kültür mirası büyüklü küçüklü diziler halinde maddi ve manevi beklentilere karşılık verecek zenginlikte ziyaretçilerini ağırlar. Köşe başlarını tutan çeşme ve sebilleriyle, irili ufaklı külliyeleriyle, canlılığın hiç kesilmediği çarşılarıyla şehirler antolojisinin bercestesi olmayı hak eder. İstanbul, şehrin havasıyla suyuyla ruhunu beslemiş, anlam ve güzelliğini derinden idrak etmiş sanatçıların eserlerinde kendini en iyi şekilde ifade etme olanağı bulmuştur. Osmanlı döneminden itibaren Suriçi İstanbul`u, özellikle edebiyatın, söz sanatlarının bir merkezi olmuştur. O dönemlerin popüler mekanları bir edebiyat mahfili niteliğinde kuşaktan kuşağa devreden bir sohbet geleneğini yaşatmıştır. Bu mekanlar sayesinde edebiyatımızın klasiklerini oluşturan değerli birçok şair ve yazar yetişmiştir. Şehrin fiziki unsurlarını, maddi mirasını var eden düşüncenin iyi anlaşılmasında sanatçı ve edebiyatçılarımızın payı büyüktür. Onların estetik dokunuşları, şehirleri binaların yükseldiği durağan bir yapı olmaktan çıkartır, bir hafıza inşasıyla birlikte önümüzdeki şehirle hakiki bir ilişki kurabilmenin yolunu açar. Fatih`in Edebiyat Durakları, İstanbul`u İstanbul yapan şahsiyetlerin, edebiyatçıların ve onların bıraktıkları izlerin peşinden gidiyor ve bizi Suriçi`nde keyif veren bir yolculuğa çıkarıyor. Bir medeniyetin hafızası o milleti inşa eden fikirde, eylem birliğinde ve en önemlisi onun kültür ve sanatında gizlidir. Fatih; tarihi, mimari, estetik zenginliğe sahip olmakla birlikte bu özelliklerini edebiyatla harmanlayabilmiş, ona zemin oluşturarak estetik anlamlarını daha görünür hale getirmiş ve mekansal açıdan onu derinleştirmiş bir ilçedir. \"Edebiyat durakları'', edebiyatın geçmişte ve günümüzde var olduğu mekanları, eserleri, isimleri ve buralardaki edebi faaliyetleri, birlikleri ve sohbetleri merkeze alan bir içeriğe sahiptir. Bu duraklar en geniş anlamda kullanıldığı ve edebiyatçıların metfun olduğu hazireler de eserde sunulmuştur. Eserin içeriğine bakıldığında yalın, akıcı bir dil ve üslup kullanılmıştır. Ayrıca eserde anlatımı kuvvetlendirmek ve canlı tutmak adına çeşitli tarihi mekan fotoğraflarından çok miktarda okuyuculara sunulmuştur. Eser, İstanbul' da olup göremediğimiz ya da farkına varamadığımız eserleri gün yüzüne çıkartarak bir farkındalığa vesile olmuştur. Birinci bölümde Şehzadebaşı- Vezneciler güzergahındaki kabirleri, külliyeleri, şairlerin zaman geçirdiği kıraathaneleri, konakları dile getirilir. İkinci bölümde ise; Beyazıt Meydanı konu alınarak civarındaki yapılar, havuzlar, kahvehaneleri, sahafları, çarşıları, önemli edebiyatçıların zaman geçirdiği yerleri konu edinir. Üçüncü bölümde Aksaray da ticaret alanları, kahvehaneleri, tarihi konak ve evler konu edilmektedir. Dördüncü bölümde ise Süleymaniye' den başlayan tur Draman'a kadar gider. Burada camilerin yapısından, konaklara, anıtlara, kütüphanelere, kabirlere, hanlara, sokaklara değinilmiştir. Beşinci bölümde ise; Gedikpaşa'dan başlayarak Sultanahmet Meydanına kadar giden bir serüven bizi karşılar. Konaklara, enstitülere, müzelere, medreselere, vakıflara, tiyatro binalarına, hanlara, hazirelere, dergi merkezlerine, sarnıçlara yolumuz düşer. Son bölüm olan Altıncı başlık da ise; Babıali Sirkeci- Cibali güzergahında basın yayın yerleri, medreseler, dernekler, yayıncılar, sıbyan mektepleri dile getirilmiştir. Fatih' in edebiyat duraklarını bilmek, onları tarihsel süreç içinde tanıyıp günümüzde de görüp fark etmek okurların yaşanan şehirle kurdukları iletişimi son derece artıracak, onlara farklı pencereler açacaktır. Bu aynı zamanda bir şehri pek çok farklı boyutta tanımak ve onun zenginliklerine kendi evrenimizi taşımak anlamına da gelir. Eser, tarihi, estetik ve kültürel zenginliğe sahip Fatih ilçesinin aynı zamanda edebi derinliğini de ortaya koymuştur. Sizler de okurken kendinizden gezip gördüğünüz yerlerden ve okuduğunuz eserlerden bir şeyler bulabilirsiniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijitopya-dosyasi-siir-tanimlanamaz-siir-yasar-siir-yasatir-k5921.html", "text": "Şiiri tanımlamak şiir kadar zordur. Edebiyat içinde bambaşka bir yere oturur şiir. Platon, şiir için \"Büyülü söz\" demiştir. Haklılığı, şiirin büyülü atmosferine kapılan herkesçe doğrulanır. İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu isimli kitabında; \"Şiirden yoksun bir edebiyat ortamının kofluğunu hiçbir dahiyane açıklama gideremez. Bu yüzden şiirin dolaylarında dönüp duran düşüncelerin hiçbiri bir tek şiirin başaracağı işin üstesinden gelemeyecektir.\" İfadelerini kullanır. Bunların üzerine şiir edebiyatın kalbidir çıkarımı yanlış değildir. Esasen durup düşününce insan tüm eserlerin özünde şiirsel bir taraf görebilir. Birçok sanat eserinin damarlarına şiir sızarken şiirin içine başka hiçbir şey sızamaz. Şairler dahi şiirin tanımını yapmakta zorlanır. Öyle ki Ahmet Hamdi Tanpınar şiiri şiir ile anlatmıştır. Fransız sembolist şairlerden Valery ise şiir için, \"Dil içinde başka bir dil kurmaktır.\" demiştir. Bir nevi şiirin özel bir dil biçimi olduğunu vurguluyor diyebiliriz. Baudelaire şiir için \"Sınırlı içinde sınırsızın ifadesidir.\" şeklinde açıklama yapmıştır. Edebi eserler bütününde üstü örtülü birçok anlamı taşır. Verdiğimiz örneklerden de yola çıkarak bu özelliği en çok şiirin barındırdığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla anlam ve içerik bağlamında da en çok şiirlerin irdelendiği aşikardır. Gerekliliği ise tartışma konusudur. Şiiri düzyazıdan ayıran birçok özellik vardır. En önemlilerinden birisi de dolaylı anlatım biçimidir. Düz yazıda derin okumalarla farklı anlamlar çıkarılabilse dahi bu herkesi benzer sonuçlara götürür. Oysa şiir okuyana özgü bir anlama bürünür. Öyle ki şairin ifade etmek istediğinden çok başka noktaya dahi gidebilir. Platonun bahsettiği büyülü yanlarından biri de bu olsa gerek. Şiir bu büyülü yanı imgelerle oluşturur. Cahit Sıtkı Tarancı, şiir için \"Kelimelerle güzel şekiller kurmak sanatı\" diyerek açıklamıştır bu durumu. Şiir dili, günlük dilin kelimelerini kullanarak derin anlamları ifade eder. Belli bir düzen çerçevesinde kurulur şiiri oluşturan kelime zincirleri. Öyle ki içerisinden bir tanesinin çıkarılması halinde o büyü bozulur kelime dizeleri anlamını yitirir. Şiir ahengini kaybeder. Zira şiiri şiir yapan bu kelimelerin ahenkli birleşimiyle insan zihninde uyandırdığı çağrışımlardır. Şiirin ahenkli yapısını; Voltaire, \"ruhun müziği\", Alfred de Vigny ise \"billurlaşmış coşku\" olarak ifade eder. Şiirimize halk kültürünün değerlerini getirmeye, bu değerlerle şiir dünyamızı zenginleştirmeye gayret eden Ahmet Kutsi Tecer de şiiri \"dilin tam anlamıyla bir ses haline gelmiş ve hayal unsurlarından dokunmuş şekli olarak tanımlar. Onun nazarında şiir bir \"transpositon\" dur. Şiirin konusu sınırsızdır. Bununla birlikte içerisinde toplumsal sorunları dile getirmek, sosyolojik çözüm yolları üretmek, bir düşünceyi dikte etmek ya da bilgilendirme havasına bürünmek gibi amaçları barındırmaz. Elbette ki şiirin fikir ve düşünceleri vardır. Kimi şairler, şiirlerinden belli bir fikrin anlaşılmasını isterler ancak şiirin ana unsurunu bu oluşturmaz. Bununla birlikte şiir için bir düşünme eyleminin gerekliliği olduğu da aşikardır. Şiir okurken imgelerin, betimlemelerin veya dizelerin diziliş biçiminin bizde uyandırdığı çoğu zaman adını koyamadığımız bir giz oluşur. Kelimelerin özüne inmeksizin, herhangi bir çözümlemeye ihtiyaç duymadan o insani duygularımıza değer. Bu onu düz yazıdan ayıran en önemli noktalardan biridir. Şiir, şairle ayrı özdeşleşir, okuyan her bireyle ayrı. \"Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan beşeri bir alanın sanatıdır. Düzyazıdan beklenilen hiçbir görev şiire yüklenemez\" demiştir İsmet Özel. Şiirde mantık arama yoluna girmek yanlış olur. Zira şiir kişisel bir zihin algısıdır. Kelimeler insanın bilinçaltında şekillenir ve anlamını bulur. Böylece şiir ve insan bütünlük sağlar. Esasen şiire atfedilen ulviyet budur. Ahmet Haşim, Piyale isimli eserinin önsözünde yer alan makalesinde Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar başlığıyla; \"Şair ne bir hakikat habercisi,, ne bir güzel ve etkileyici konuşan insan, ne de yasa koyucudur. Şairin dili, \"düzyazı\" gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere var olmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir.\" demiştir. Bunun üzerine, şiirde, açık ve anlaşılırlık aramanın şiir mantığına aykırı olduğunu söyleyebilir. Şiir anlamını kendi üreten bir dildir. Bununla birlikte şiirin anlamlanabilmesi yolunda okuyanın ruh hali, bulunduğu ortam, mevsim, çevresel faktörlerde önemlidir. Anlam bunlarla bütünleşerek okurda yer edinir. Ayrıca şiiri hakkıyla okumak için zengin bir zihne sahip olmak gerekir. Şiirin insanla anlamlanması kişinin o şiirin içine girebilecek donanıma sahip olmasıyla ilişkilidir. Zira şiir bir hayal ürünü bir kurgu değil gerçekliğin kelime oyunlarına bürünmüş halidir. Bu yüzden de şiir en az okunma oranına sahiptir. Bu durum şiir kadar şiir okuyucularının da özel olduğunu gösterir. Türkiye İstatistik Kurumu'nun yaptığı araştırmada % 33,7 lik bir oranla roman ilk sıraya yerleşmiş, %27,1 ile öykü ikinci sırada yer almış ve %10,2 gibi az bir miktar şiir okuyucularını temsil etmiştir. Araştırmanın içeriğinde en çok kitap okuyan grubun 7-14 yaş arası olduğunun belirtilmesi de çocukların kitap okumadığı yönündeki tezi çürütürken, geleceğimiz olan genç beyinlerin şiirden mahrum yetiştiği gerçeğini de gözler önüne sermektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir için \"Musiki giydirilmiş zamandır.\" der. Bu bağlamda düşündüğümüz zaman önceki dönem şiirlerini anlamakta zorlandığı için okumak istememeleriyle birlikte, günümüz şiirlerinin gençliğe hitap etmediği anlamı da çıkarılabilir. Zira yaşadığımız teknolojik çağda gençlerimiz zorlanmadan bilgiye ulaşmaya alışmışken böyle bir zahmete girmeye gerek görmedikleri açıkça ortadadır. Bu durumda şairlerin poetikalarını genç neslimize çekici bir halde aktarması kadar, ebeveyn ve öğretmenlerin de şiire olan ilgi ve merakı perçinleyecek eylemler yapmaları şiirin hak etiği gibi daha üst sıralara yerleşmesini sağlayabilir. 2013 yılında Exeter Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre şiir okumanın insan hafızasında bir gelişim meydana getirdiği açıklanmıştır. Yapılan araştırmada katılımcıların birçok farklı türde eserlerin yanında en sevdiği şiirin okunması istendi ve bu doğrultuda beyinlerinde oluşan değişimler fMRI ile görüntülenmiş. Çıkan sonuçta katılımcıların en sevdiği şiiri okurken beyinlerinde diğer türlere göre hafızayla alakalı olan bölgede kayda değer bir hareketlilik olduğu ortaya çıktığı bildirilmiştir. Tüm bunların ekseninde şiir okumaya her yaş grubundan insanın daha çok önem vermesi gerektiği ortadadır. Şiir okumanın kelime dağarcığını ve dolayısıyla düşünceyi, hayal gücünü, bakış açısını ve estetik zevki geliştirdiği, insani duygulara da hassaslaştırdığı gerçeğinin de altını çizerek bir Sezai Karakoç şiiriyle herkesi şiir okumaya davet etmek isterim. Zira şiir tanımlanamaz... Şiir yaşar... Şiir yaşatır..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-oguz-erturk-k5888.html", "text": "Kocaeli'nin müdavimi, iyi mısra ve iyi şiirin izinde, kutsallığı azalsa dahi öğretmenliğe inancı olan, Türk evladına söz vermiş, garip Yunus'un izinde ve kız evladı olan bencileyin. 99 Marmara depremi beni şiirle tanıştırdı. Mistik bir hikaye değil hakikat. Belki de bu yüzden şiire olan hissiyatım büyük. Daha sonrası ise lise yıllarında okuduğum şiir kitapları. Derken sözcüklerin büyüsüne kapıldım ki iyi söz antik çağdan yakın çağa kadar büyü olarak anılmıştır. Yakın çağ devrik krallar kanlı devrimler şiirden uzaklaşan medeniyet. Hayat benim dünyamda iki unsuru çok iyi besler. Bunlardan biri şiir diğeri ise komedi. Şair içinde var olduğu toplumu ve coğrafyayı iyi bilmeli, \"şairsin elindeki taş da ne\". Şairin otobüste olmasına şaşıranlar var ama şiir o otobüsün içinden çıkıyor. Bir şiirimde şöyle demiştim \"halkın partisi yoktur otobüsü vardır\". İlk ustam Selahattin Ensar KOMUT oldu. Şiirlerimin biçim olarak şekillenmesinde etkisi büyük. Son yıllarda eşim Ayşe ERTÜRK'ün eleştirileri yön veriyor, kendisi iyi bir okur ve iyi bir eleştirmen. Mekan yalnız şiir için değil hayatın her alanında mühimdir. Antik çağlarda mekanı coğrafya şekillendirmiştir. Mekan dediğimiz şey aslında bir kültürün etki alanıdır. Bugün mekanların özellikle modern mekanların insana hitap ettiğini söylemek gülünç olur. Modern mekan bizi bir kafese sürüklemekten başka bir şey değil. \"Bir tabure ile çıkabilirdik fethe\" demiştim, insanı boğmayan ona hudut çizmeyen mekanları seviyorum. Bu yüzden modern zamanların otağı olarak diyebilirim ki taburelerden minberlere oradan da dünyaya açılabiliriz. Şiir ve mekan için Cengiz Bektaş hoca mutlaka okunmalı. Günümüzde okur sayısı giderek azalıyor. Bir dergide yer alan kişi dahi yalnız kendi yazdığı dergiyi sosyal medya üzerinden paylaşıyor fakat yazdığı dergiyi bile alıp okumayabiliyor. Belki genelleme yapmak bu noktada yanlış ama öncellikle yazar olabilmek için iyi bir okur olmak gerekli. Şiire çoğunluğun yazmaya teşebbüs ettiği ama çok azımızın okuduğu bir alan diyebiliriz. Şiirin ilk kısmı ilham gerisi çalışmadır demiş bir hocamız katılıyorum. İlk söz tetikten çıkar gerisi ise ivmeyi ayarlamakla alakalı. Ne tür yazıyorsanız yazın iyi bir emek vermeniz gerekir. Ben toplumsal şiirleri daha çok seviyorum. Eleştiriyi hakaret olarak algılıyoruz. Fakat yapıcı eleştiri mühimdir. Eleştiri kültürümüz yok ki eleştirim olsun! Dergiler güncel edebiyatı yahut ilgi alanımızı takip edebildiğimiz önemli mecralardır. Dergiler iyi şairin ocağı olur gelişmesine fayda sağlar. Fakat son dönemlerde popüler ve görünürlük denilen bela iyi şiiri ve iyi dergiyi görünemez hale getirdi. Dergiler elbette kıymetini koruyor, çağdaşımız şairlerin sesleri bizim için kıymetlidir. Nazım Hikmet, Sezai Karakoç ve Alper Gencer okumak isterdim. Üç şiiri seçmem çok zor. Diğer tüm iyi şiirlere yanlış yapmış olurum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/iki-sair-ayni-kavga-kapkiner-ve-huseyin-ferhad-k5834.html", "text": "Salt gidişin uyandırdığı terk ediliş; öyle ki şiirinde hem gidendi o hem de terk edilen. Bir şeyler olurdu ona veya hiçbir şeyler... Beni can evimden vuran dilemması da buydu Kapkıner'in. Kendisini bir paradoksta cem edip kendi ceminde ortadan kalkıyordu. Geriye kalan ise ''bir çift müennes gözdü'' ya da ''En çok İsa'ydı, beni İsrail'i Kızıldenizden geçirdi...'' İsa gibi gidiyordu ama kendi meselinden ozanlığın meseline naklolmuş şekilde -ki, bana tümüyle Kaygusuz Abdal'ı hatırlatır, Kitab-ı Maglata eserinde birbirlerinin yerine geçen mesel kahramanlarını, -misal orada da İsa Firavun ile muhatap olur- bilinen efsaneler birbiri içine geçer ve yeni bir anlatı ormanı yaratılır. Kapkıner, kaygan ve akışkan/revani üslubunda bir inci tanesi kadar ağırdır da, olduğu yeri işgal eder. Okurken insanın boğazına bir yumru takılır. Kısa satırların, tekli kelimelerin efendisidir, kelimeleri art arda sıralarken devamlıdır, süreklilik arz eder, hemen bitirmez, bitirdiği yerde de gerçekten bitmesi gerektiği için bitmiştir şiiri, bir şey ekleyip çıkarmanız imkansızdır. Böylece, kendi mamur labirentlerini kurgular, çözülmenin daim olduğu imkansız orduların saflarında bir haykırıştır, çözülür; çözüme en uzak çözümsüzlüğe en yakın muhitte. Ne zaman Kapkıner'i düşlesem, paradokslardan mülhem, aklıma soyut halkalar gelir, gök katlarından yeryüzüne doğru süzülen, yaldızlı goblen sicimlere bağlı yeryüzünü tavaf eden halkalar, saydam şafakları yalayıp geçen ve ufka doğru gözden yiten haleler... Bilmiyorum, ne zaman kendisinin bir resminde mahzun gözlerine baksam bu manzarayı tutuşturuyorum dimağımda, vardır bir manası diyorum, varsın saklı kalsın. Tüm bu delirmiş imgelem koridorlarında Türk Şiirinin iki kutuplu zirvesinden birisini teşkil ediyor benim için, diğer isim ise Hüseyin Ferhad, bir şaman. Ben i İsrailogullarini Kizildenizden geçiren Musa değil mi.."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/farkli-dillerde-yazilan-bir-kitap-ahlakim-k4252.html", "text": "Eser, İslam dininin temel esaslarından olan ahlak konusu üzerinde duruyor. İnsanların din konusundaki bilgilenme ihtiyacını, hurafelerden uzak, sahih dini bilgiyle karşılamayı, onları inanç, ibadet, siyer ve ahlak konularında aydınlatmayı amaç edinen Diyanet İşleri Başkanlığı, çağdaş ve bilimsel verileri de göz önüne alarak \"Temel İslam Bilgileri\" adlı bir seri planlamıştır. Bu eser de serinin dördüncüsü olan \"Ahlakım\" adlı eser olup, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bir komisyon tarafından oluşturulmuştur. Birçok dile çevrilmiş olan eserin bende ki hali Fransızca olup, Fransız dilinde \"ma foi\" yani ahlakım anlamına gelmektedir. Ahlak ve İnsan, İslam'da Ahlak, İslam Ahlakının Öngördüğü Örnek İnsan, İslam'ın Temel Haklara Yaklaşımı, Görev ve Sorumluluklar, İslam Ahlakında Sevgi, Örnek Şahsiyetlerden Davranış Modelleri olmak üzere yedi üniteden oluşan eserde, ahlak kavramını tüm yanları ile alıyor. Yukarıda belirtilen üniteler İslam profesörleri tarafından detaylıca ele alınmıştır. Doç. Dr. Celal Türer Doç. Dr. Süleyman Akyürek Prof. Dr. Erdoğan Pazarbaşı Doç. Dr. Ali Kuşat, kitabın yazılmasında emeği geçen değerli hocalardan oluşuyor. Konular bir ders kitabı niteliğinde ele alınmış olup; örnekler, ara başlıklar, ünitenin özeti, düşünelim etkinliği ve değerlendirme soruları ile bilgilerin pekişmesi sağlanmaktadır. Beşinci ünitede yer alan konu; sorumluluklarımız ve görevlerimiz başlığından oluşmaktadır. Ünite, toplumsal ve kişisel ödev ve sorumluluklarımızdan bahsediyor. Çocukların ailelerine karşı, eşlerin birbirlerine karşı, büyüklerimize karşı sorumluluk ve ödevlerimizi bulunmaktadır. İnsanın sosyal bir varlık olduğu, ilişkilerimizi sakin, dengeli ve olumlu bir şekilde kurmamız gerektiğini, devletimize, çevremize, topluma, komşulara, yakın akrabalarımıza karşı görev ve sorumluklarımızı eşit bir şekilde yerine getirmemiz gerektiğinden bahseder. Eserin son bölümünde, kültürel mirasımızın gelişiminde önemli rol oynayan, örnek alabileceğimiz tarihimizde bazı ünlü isimlerden örnekler paylaşılıyor. Türk dünyasının manevi hayatını etkilemiş Ahmet Yesevi, Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsü olan ünlü tasavvuf ve halk şairi Yunus Emre, hoşgörü ve barışın sembolü Mevlana, Anadolu'nun manevi kurucularından Hacı Bektaş-ı Veli ve ülkesini bağımsızlığı için varlığını büyük kısmını savaşta geçirmiş, vatan sevgisi ile dolu Mustafa Kemal Atatürk birer rol model olarak sunulur. Bu eserdeki hedef insan olduğu için, bu eserin, insanın yaşadığı hayatı aydınlatacak tarzda sürekli kendini yenilemesi, İslam öğretileri ile hayatına anlam katması, ahlak kavramının akıllarda ve gönüllerde tazelenmesi, bilgiyle hayat arasında dinamik bir bağın kurulmasını sağlayan bir yol haritası olarak düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/akdenizde-mucadele-osmanli-ispanya-k4162.html", "text": "Osmanlı, 16. Yüzyıl'da Karadeniz'i hakimiyet altına almayı başarırken, bu dönemde Akdeniz'de ise durumlar farklı biçimde gelişmektedir. Bu dönemdeki Osmanlı'nın Akdeniz politikası, Avrupa'da dost liman olarak Fransa'yı, Kuzey Afrika'da liman fetihleri yönünde bir güç mücadelesi elde etmeyi istemiştir. Ancak, tüm imtiyazlara rağmen ege kıyılarının dibinde rahat durmayan Venedikliler, Papalık ile İspanya'yı Osmanlı'yla karşı karşıya getirmesi sonucu kaçınılmaz Osmanlı Haçlı donanmalarıyla savaşlar, yıkımlar meydana getirmiştir. Bu dönemde Hint Okyanusuna kadar açılan Osmanlı donanması İnebahtı yenilgisiyle büyük bir hasar almıştı. Osmanlıyla Akdeniz'de güç mücadelesi yapan İspanya, yönünü Atlas okyanusuna çevirerek İspanya denizcilik tarihinin seyrini değiştirmiştir. Hüseyin Serdar Tabakoğlu, \"Akdeniz'de Savaş\" kitabıyla Osmanlı İspanya Mücadelesini mercek altına alıyor. Bu kapsamda kitabını beş bölümden oluşturuyor. Bunlar: \"Denizgücü'nde Rekabet\", \"Akdeniz'de Filolar\", \"Kadırgalar\", \"Akdeniz'de Savaş\" ve \"İnebahtı Deniz Savaşı 1571\". Tabakoğlu, hocası İdris Bostan teşvikiyle kendisinin \"16. Yüzyıl Akdeniz Dünyası Tarihi ve Osmanlı Deniz gücü\" konusuna yöneldiğini söyler. 16. Yüzyılda Osmanlı'nın Akdeniz'de Haçlı ittifakıyla mücadele etmesiyle geçmiştir. Okurların bu konuyla ilgili okuma ve araştırma eksiğini tamamlayan bu kitabın başka önemli bir özelliği de yazarın İspanya'da Simancas Arşivi ve Madrid Deniz Müzesi Arşivinde araştırmalar yapılarak hazırlanmış olmasıdır. 16. yüzyılda Akdeniz'de Osmanlı İspanya rekabetiyle ilgili bürokratik ve askeri teşkilatı faaliyetlerinin dokümanları konuyu aydınlatan etkenler olmuştur. Tabakoğlu, mühimme defterleri çalışmasında ele aldığı Cerbe Savaşı, Malta Kuşatması, İspanya, Venedik ve Papalık'ın Osmanlılara karşı bir ittifak oluşturmasına neden olan Kıbrıs Seferi, akabinde gerçekleşen İnebahtı yenilgisi ve bununda akabinde yapılan donanma hazırlıkları ve Tunus Seferi ile ilgili geçen kayıtları incelemiştir. Bunun yanında Katib Çelebi, Selaniki Mustafa Efendi gibi kişilerin eserleri konuya aydınlık getiriyor. Kitabın hazırlığında ve kaynak tarama konusunda Osmanlı ve İspanya arşivleri önemli olmuştur. - Coğrafi konum, - Fiziki çevre, - Bölgenin genişliği, - Nüfus ve devletin karakteri. Deniz gücü olgusunu kitabın konusu olan 16 yüzyıl Osmanlı İspanya deniz politikaları için kullanmak istediğimizde, Tabakoğlu, İspanyollarda \"deniz hakimiyeti\" ifadesi kullanıldığını söyler. Bu ifade; denizlerin tam ve mutlak kontrolünden ziyade güçlü bir donanma sahibi olarak, denizlerde hareket özgürlüğüne sahip olmayı kastedildiğini söyler. Osmanlı deniz gücü konusunda kitap, birçok tarihçinin bakış açısını aktarmaktadır. Genel bir kanıya varırsak Osmanlı, kara ve deniz de güçlü bir devlet olmaya çalışırken, ticarete çok önem verdiği gibi Hint Okyanusu gibi uzak yerlere de seferler yapmıştır. Tabakoğlu, 16 yüzyılda ki Osmanlı ve İspanya donanmalarını yönetim ve merkezleri konusunu geniş bir çalışma sunar. Dönemin iki donanma gücünün işleyiş ve konum tespiti tarihsel süreci anlamaya yardımcı olmaktadır. Teknik işleyişin bir tarihini bu kısımda okumaktayız. Kitabın orta kısımları denizcilikle ilgili en geniş kavram olan \"filolar\" hakkında bahsedilirken, \"kadırgalar\" kavramıyla da işleyişin en küçük yapılarından bahsediliyor. 16 yüzyıl döneminin Osmanlı ve İspanya filolar ile kadırga hakkında genel bilgiler, karşılaştırmalar yapılmıştır. Kitabın son iki başlığı ise Osmanlı ve İspanya'yı karşı karşıya getiren sebepler dairesinde gerçekleşen sefer, kuşatma saldırıların neler olduğu konusu işlenmiştir. Osmanlı ile İspanya ve haçlı birlikleri arasında Tunus'un Cerbe adasında gerçekleşen savaşı Osmanlı kazanmıştı. Tabakoğlu, kitabında alt başlık olarak sırasıyla 1560 Cerbe Savaşı, 1563 Vehran ve Mers-el-Kebir Savaşı, 1564 Penon de Velez Savaşı, 1565 Malta Kuşatması ve en önemli son savaş olan 1571 İnebahtı Deniz Savaşı geniş ayrıntılarla analiz eder. İnebahtı Deniz Savaşı, kitabın en geniş konusu diyebiliriz. Bu savaştan sonra oluşan Akdeniz kuvvet dengesi, Osmanlı donanmasının yeniden inşa edilmesi, 1572 Harekatı ve 1573 1574 Tunus Seferi kitabın son konularıdır. Osmanlı'nın bu dönemde Haçlı ittifakına karşı aldığı en büyük yenilgi olan İnebahtı Deniz Savaşı olmuştur. Kitap, Osmanlı ve İspanya'nın Akdeniz'deki güç mücadelesi ve İnebahtı Deniz Savaşı'nın sonuçları hakkında önemli bir anlatım sunmuştur. Osmanlı Akdeniz olgusunun bir parçası olan \"İspanya Denizciliği\" tarihini araştırmanız, Osmanlı denizcilik tarihinin önemli yönlerini keşfedecektir. İki denizcilik tarihi bize karşılaştırmalı bir okuma sunarak konun bilgi sağlamlığını kuvvetlendirmektedir. Osmanlı Akdeniz tarihi; Venedik, Ceneviz, İtalya, Fransa ve İspanya ülkelerinin Akdeniz'de ki çıkar ve denge politikalarıyla bir bütünlük arz etmiştir. Hüseyin Serdar Tabakoğlu, kitabın ilk başlığında stratejik bir politikanın sürecini Osmanlı ve İspanya politikalarıyla ele alıyor. Konusu olan Akdeniz hakimiyet mücadelesini teknik ve işlev mekanizmasını oluşturan filolar ve kadırgalar konusunu ele alarak iki devletin sayısal verilerini, teknik donanımlarını karşılaştırmasını yapıyor. Böylece kitabın son iki konusu olan Osmanlı ile İspanya'nın Akdeniz'de ki savaşlarının teknik yeterliliği anlaşılmasına yardımcı oluyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/insan-iddiasini-neden-yitirdi-k5853.html", "text": "Uğur Cumaoğlu'nun İnsan Tasarlanan mı Tasarlayan mı? başlıklı kitabının içeriği hakkında incelemeye geçmeden önce, kitaba ismini veren 'insan' kavramı hakkında birkaç hatırlatma yapmak gerekiyor, özellikle bu çağın insanına. Yaşamaya gayret ettiğimiz bu çağda malumdur ki insan ismi ile müsemma olmak yerine artık insan olduğunu unutmak istiyor. Bu vesileyle \"insan\" kavramının etimolojik kökenine baktığımız zaman Arapçadaki kimi dil ekollerine göre 'unutan' anlamına gelen -ins- kökünden türediği, bir diğer yaklaşıma göre ise 'cana yakın, uyumlu' anlamına gelen -üns- kökünden türediği, ifade edilmektedir. Kitabın girişinde yazarımızın da belirttiği gibi \"çıkış noktası varış noktasını belirler\" ölçüsünce insanın biyolojik vakasını ele alarak onu bir üst-hayvan olarak tanımlayan anlayışın varacağı nokta da elbette ki bu tarz indirgemeci bir yaklaşımdan farklı olmayacaktır. Bugünkü anlayış ise geçmiştekinin bir devamı niteliğinde diyebiliriz. Hakim paradigmanın güncel tartışmalarına göre, gelişen bilim ve teknoloji ile insanın evrimindeki nihai sıçramasının vaktinin yaklaştığı, bu vesileyle insanın artık biyolojinin sınırlarından azat olunacağı ve ölümsüz bir varlık hüviyetine sahip olacağı heyecanı içindeler. Esasında biyolojinin sınırlarından kurtulup sınırsız bir yaşama kavuşma fikri aşkın ve fıtri bir gayrettir lakin sorunun tebarüz ettiği nokta sonsuzluğu sınırlı olanla araması, canlı ve organik bir organizmayı terk edeyim derken cansız ve programlanmış enformatik bir mekanizmayla hapishanesini daha da aşılmaz hale getirmesidir. Bu hatırlatmalar ışığında kitabımızın içeriğine geçecek olursak, kitap, bugünkü bilim-teknolojinin belirlenimi altında kalan insanlığın, değişen ve aşınan psikolojik ve sosyolojik dönüşümünü ele almaktadır. Bu dönüşüme öncülük etmek isteyen -transhümanizm- ideolojisinin, toplumda tasarım aracı olarak kullanıldığı sinema mecrasındaki kurgu-tasarımı olan insanın, gerçek hayatın öznesi olan insan üzerinde ki tahakkümü farklı konu ve başlıklarla ele alınmaktadır. Bu bahisler içinde kitabın kıymetli sorularında biri: \"İnsan, beynini ve bilincini bilgisayara aktardığında yüklenen beyin ve bilince yine insan diyebilecek miyiz?\" sorusuydu. Kitapta söz konusu edildiği gibi buna birçok özellik sayabiliriz, lakin bu özelliklerden biri bariz bir esrara ve taklidi mümkün olmayan bir mahiyete sahiptir ve söz konusu bu özelliğe toparlayıcı olması açısından \"Subjektifleşme\" diyebiliriz. İşte bugünkü transhümanist gayretlerin kanaatimce en çok ıskaladığı kısım da burası. Onlar insanın bütün genlerini ona göre dizayn edilmiş prototiplere aktarıp bu prototiplere enerji verince 'can'a geleceklerini sanmaktadır. Halbuki insandan onun prototipine aktardığın şey onun bizatihi varlığı değil enformasyonu oluyor ve bu enformasyon ise tıpkı doğadaki diğer nesneler gibi -öz-ü itibari ile 'objektif'tir. Esere göre şimdi kadim ve kutsal olan insandan bahsediyor olsaydık bu objektivite onun idrakinden geçip varlığına katılarak subjektif bir hüviyete sahip olacaktı ve bu nokta da 'İnsan Denen Mucize'nin yeryüzündeki 'Emsalsiz Varoluş'u kainata şayan olurdu. İşte bu objektif 'bilgiyi' subjektif bir 'değere' dönüştüren \"hayat-hamlesi \" insan mucizesinin ayırıcı mahiyetidir. Hasılı bütün bu teknolojik müdahalelerden sonra \"insan yine aynı insan olur mu?\" sorusuna cevaben şunu diyebiliriz: İnsanın düşüş hikayesini sürdürdüğü her seferinde, yüce olanı bırakıp teknolojinin ayartmasın kapılması sonucu insandan söz edebilmemizin yolları da kapanıyor. Artık insan yok, çünkü artık insan öldü ve onu öldürdük. Kitapta sık sık ve bol bol analizlerle üzerinde durulan kısımlardan biri ise sinema. Şöyle ki yazar \"bireyin tasarlanmasını isteyen için en önemli ve verimli alanlardan biri şüphesiz sinemadır\" diye belirtmektedir. Sinemanın özellikle bilim-kurgu sinemasının \"teknolojiyi vazgeçilmez kılarak, insan olmayı daha da anlamsızlaştırma gayreti içinde olduğunu belirtmektedir. Bugünkü teknolojik-sanallaşmış evren bizden gerçek-hayal dikotomisini alıp yerine simülakrların bulanıklığını geçirmiştir. Artık gerçeği var eden besleyen hayal yok, onun yerine onun rolünü çalan ve onu tahrip ederek özünden koparan simülasyon var. Bunun insandaki bahsine gelirsek, belli bir süre sosyal medyaya maruz kalırsanız, kendi gerçekliğinizden kopup fenomen simülakrın görüntüleri üzerinden işinizden, ailenizden, yaşayışınızdan, kısacası gerçekliğinizi kaale almak yerine görüntüleri esas alarak nasıl yıprandığınızı fark edersiniz. Dışarda bunun bir sürü örneğini görebilirsiniz. Aslında onun gerçekliğinde hiç ona uygun olmadığı halde, başka birileri üzerindeki imajı onda havalı bir izlenim bıraktığı için imajı kendi gerçekliğine tercih ederek yanlış meslek seçen milyonlarca öğrenci bunun en genel örneği olarak verilebilir. Toparlayacak olursak yazar, farklı veçhelerle ele aldığı ve geleceğin 'transhuman'ına giden yoldaki serüvende, \"Transhümanizm\" ideolojisinin insanın doğaya ve kendine dair anlayışları sorgulamasına neden olduğunu ve insanı bir \"eser\" olmaktan çıkarıp bir \"tasarım \" haline getirdiği görüşündedir. Çünkü transhümanizm, insan olmanın anlamını boşaltmış ve insanı bir \"şey\" haline getirmiştir. Artık insan kendi varoluşunun \"öznesi\" değil, bilim ve teknolojinin nesnesi haline gelmiştir. 'İnsan Tasarlanan mı Tasarlayan mı?' adlı çalışma, transhümanizm, bilimkurgu sineması üzerinde oldukça kapsamlı kitapları ve yazıları olan Uğur Cumaoğlu'nun kaleminden süzülmüş kaliteli bir eser. Özellikle konunun yeni yeni ısınan bir konu olması ve gerekse bu alanda ki çalışmaların azlığı ve niteliği düşünülecek olursa konu hakkında yazılmış toparlayıcı ve doyurucu bir eser."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-ayse-adem-k5753.html", "text": "Merhaba. 10 Aralık 1991'de Gümülcine'de doğdum. Batı Trakya Türklerindenim. Doğduğum topraklardan olsa gerek tarihe fazlaca meraklıyım. Bilenlere ve daha fazlasını merak edenlere Batı Trakya'nın tarihini anlatıyorum. Eskiden, hiç duymamış olanlara ve merak etmeyenlere dahi anlatmaya çalışırdım, fakat artık onlarla ilgilenmiyorum. Tıbbiyeli şair. Üniversite yıllarımda bu tabir oldukça hoşuma giderdi, şairane bir ifade olarak görürdüm, halen daha öyle görüyorum. Son sınıfı, fırsat buldukça, ev arkadaşıyla sabahlara kadar edebiyat geceleri tertipleyerek geçirmiş biri olmaktan son derece memnunum. Tıp okuyor ve edebiyatla, bilhassa şiirlerle yatıp kalkıyorduk. O günleri çok özledim. Fakültenin bulunduğu şehirde, edebiyat anlamında tüm imkansızlıklar içinde, birbirimize imkan olmuştuk. Bu fevkalade güzel bir tevafuktu ve elbette mühim sebepler üzerine halk edilmişti. Son olarak; hiç tanımadığım insanlar -ki bu insanlar halen hayatta da olabilirler, yüzyıllar öncesinde de yaşamış olabilirler-, kitaplar, sanat eserleri ve tabiatla bağ kurmayı seviyorum. İnsanın kendisinden bahsetmesi üzerine düşünüyorum. Cevabı en zor olan soru bu olsa gerek. Oldukça zorlandım. Şiir ile ünsiyetimin gelişmesinde ve ilk bağımın oluşmasında Yunus Emre hazretlerinin \"Sordum Sarı Çiçeğe\" isimli kasidesinin önemi çok büyük. İçimde hali hazırda var olanı, erken yaşlarda keşfetmemi sağlayan, şiire hızla yaklaştıran ve beni şiirle tanıştıran kişi annem oldu. \"Sordum Sarı Çiçeğe\" hayatımda karşılaştığım ilk şiir. Bu yüzden şiirin hayatımda, anadilimi edindiğim zaman dilimlerine kadar geriye gittiğini düşünüyorum. Devamında yine annemin söylediği başka başka kasideler ve okuduğu pek çok şiir geliyor. Annemin çok erken yaşlarda, içimdeki şiir sevgisini ve cehdini ortaya çıkararak, kişisel yolculuğuma büyük bir katkı sağladığını düşünüyorum. İlkokulda çok şiirler okur ve ezberlerdim. Şiir ezberlemek en az bir saklambaç oyunu kadar keyif verirdi bana. Anne ve yağmur temalı yazmış olduğum şiirler de yine o döneme denk geliyor. Ortaokul ve lise dönemimde Türk edebiyatının yanında Yunan edebiyatı ve eski Yunan edebiyatını bir arada görmek, içimde var olan müziği farklı enstrümanlarla yeniden yorumlamama vesile oldu. Böylece, sağolsun, her dönem farklı farklı suretlerle tekrar tekrar ortaya çıkan şiir, hayatımdan hiç eksik olmadı. Şiir içinizde akan bir nehir gibidir. Hangi kollardan geldiği ve hangi kollara ayrılacağı kısmen size bağlı olsa da, özünüzde var olanla iç içedir ve çok daha büyük bir nehrin parçasıdır. Yıllar geçtikçe şiir içimdeki varoluş sancısına ve hakikat arayışına denk geldi ve bu arayışa mekan sundu, çok geniş bir mekan. Şiiri bir başkaldırı biçimi olarak görüyor, Necip Fazıl Kısakürek'in \"mutlak hakikati arama işidir\" dediği noktadan bakıyorum. Şiir; kutlu bir dava bilinci oluşturma, bu davayı sahiplenme, harekete geçme ve \"tohum saçma\" olarak karşıma çıkıyor. Şiiri hayatımdan ancak korneaya yapışmış bir demir parçası gibi kazıyarak çıkartabilirim. Hasar miktarı derinliğine bağlı olarak değişir. Ne derece hasar bırakır bilemem ama elbette izi kalır, puslu görme sebebim olur, bunu yapmak istemem. İnsan çoğu zaman çok acı çekse de hiçbir şey olmamış gibi davranan garip bir varlıktır. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilir miydim şu an bunu düşünüyorum. Sanırım edemezdim. Şiir yazmak bir yolculuğun başlangıcıysa eğer; bu yolculuktaki ilk durağım, annem. Çocuklar annelerinin göz aydınlığı olabildiği gibi anneler de çocuklarının göz aydınlığı olabilirler. Hayatımda bir göz aydınlığı olarak annemin varlığına ne kadar şükretsem azdır. Bizim daima pirimiz, büyüğümüz, Türkçemizin büyük atası Yunus Emre'dir . Tasavvuf edebiyatında ve Klasik Türk edebiyatında etkilendiğim; usta, üstat ve büyüğüm olarak kabul ettiğim pek çok isim var. Büyük bir nehrin kolları gibi. Öz kaynaktan gelir, kollara ayrılır ve herkes kendi yolundan deryaya dökülerek, orada birleşirler. Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu; bu üç isim de hayatımda son derece önemli yer kaplar. Şiir yazmayı size kimse öğretemez. Zorla güzellik gibidir, olmaz. Öte yandan ustasız da olmaz, şiiriniz tabiri caizse kemale ermez. Ustanız, dilinden anladığınız vakit -şayet o dil sizde çözüldüyse- bir kuş da olabilir bir ağaç, bir çiçek de. Lakin ustasız olmaz. Şiirde ne yapmanız gerektiğini; şiir görgüsü kazanarak, ciddi okumalar yaparak, bilinçli bir şiir tavrı geliştirerek, kendi şiirinizi ve etki alanınızı başka şiirlere açarak ya da tam tersi kapatarak, yolunuzu kendiniz bulursunuz. Klasik Türk Şiiri'nden Modern Türk Şiiri'ne değin uğramanız gereken menziller vardır. Gerçek bir usta; tek başına yürüdüğünüz bu yolda, ihtiyacınız olduğu vakit yolunuzu aydınlatan bir ışık, yönünüzü kaybettiğinizde pusulanız olur. Nasıl yazmanız, ne şekilde yazmanız gerektiğini öğreten değil, nasıl yazmamanız gerektiğine dikkat çeken kişidir. Hatalarınızı gösteren bir ayna misali. Sizi daima taklitten uzak tutan, alıkoyandır. Sizinle aynı dönemde yaşayan, şu an hayatta olan bir ustanız varsa çok şanslısınız demektir. Benim için bu usta Ali Ayçil'dir. Şuur ve şiar birlikte, aile içinde temelleri atılan iki kavramdır. Sonradan da gelişebilir, geliştirilebilirler elbette ama sağlam temelin öneminin çok büyük olduğunu düşünüyorum. Şiir sonradan gelir ya da gelmez. Şayet, şiir bir gün gelip bu kervana dahil olursa başı o çeker. Diğerleri ona dahildir. Şiir, şuursuz ve şiarsız olamaz. Bunda hepimizin hemfikir olduğunu düşünüyorum. Ezcümle şiiri hak ve hakikat davası olarak görüyorum. Bu elbette şuurunuz ve şiarınızla doğru orantılıdır. Son olarak şunu söylemek istiyorum; bir şiiriniz olmayabilir, fakat şuurunuz ve şiarınız olmalı. İnsan bir şehrin onda bıraktığı anıya da sığınabilir, bir ağacın gölgesine de. Yalnızca bir defa gittiği bir şehre ya da her gün yaşadığı evine. Bir denizin, fırtınanın etkisiyle kabarmış kapkara sularıyla, gökdelenlerin vadettiği karanlık bir değildir. Gökdelenlerin iç'i karartma ve insanı öz'ünden uzaklaştırma gibi huyları vardır, bunun dışında bir işe yaradıklarını düşünmüyorum. Metropollerin, halen daha gökdelensiz kalan, o şehrin karakterini oluşturan ve ona şahsiyet kazandıran tarihi dokusu, estetik mekanları ve samimi mahalleleri mevcutsa eğer, oradan sağlam şiirler çıkabilir. Köy, taşra veya kasaba; sizin onlara hangi gözle baktığınıza, hangi değeri biçtiğinize bağlı olarak şiirinizi o oranda geliştirir, o oranda da köreltirler. Tarkovski filmlerini andıran Olympos'un eteklerindeki köyleri dolaştım bir yıl boyunca. Tesalya'yı karış karış gezerek Osmanlı'dan geriye kalan izleri aradım. Burada pek çok başka yerler ve başka dağlar da sayabilirim. Konya'yı uzun uzun anlatmam gerekir mesela. Bu noktada Rilke'nin, hayatının bir dönemini, Duino Şatosu'nda geçirmesini ve oradan \"melekler katına\" seslenişini düşünebiliriz. Ya da onu şatoda tutan o arayışın adını. Tamamen kurgusal bir yer ya da gerçekte var olup yazarın kendi kurgusuyla anlattığı bir yer de ilham kaynağı olabilir bazı şiirler için. Mesele görebilmekte. Daha önce Rusya'da hiç bulunmadım. Anlatılanların gerçekte var olanla ne derece alakalı olup olmadığı tartışma konusu olsa bile, Petersburg'u, Neva Nehri ve civarını Dostoyevski'nin anlatımıyla ve anlattığı kadarıyla ezbere bilmek bu ilhama dahil. Cevaba gelecek olursam; şiir yazarken köy ya da şehir fark etmeksizin, bir yeri karış karış yalnız dolaşmanın verdiği o müthiş hisse sığındığımı düşünüyorum. Bu sebeple dağ başı ve metropol arasında bir fark gözetmiyorum. İç sesime sağır olmadığım her yer şiir için güzel yer. \"Ah, kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya\". Belki de her dönem böyleydi. Yalnızca şu an hızlandırılmış versiyonunu yaşıyoruz. Fotoğrafını çekip paylaşmak için yaşadığımız hayat ne kadar bizimdir?! Önce bunu konuşmamız gerekmekte. \"Keşfedilmemiş bir gezegen kadar uzaksın kendinden\" diyor E.M. Cioran Çürümenin Kitabı'nda. İnsan kendinden yani özünden uzaklaştıkça neye/ nereye yaklaşır?! Ve \"kendimizin\" kaç kilometre uzağındayız?! Asıl cevap bekleyen, ilk olarak cevaplandırılması gereken soruların bunlar olduğunu düşünüyorum. Küçük bir azınlık dahi olsak, sevgili Gülten Akın'ın bahsettiği o kimselerden değilsek, o vakit bizde varsa şayet, durup düşünelim. Yoksa yapacak bir şey de yok demektir. Nefs odaklı yaşam tarzına sahip olan, önceliği her ölçekte nefsani tatmin olan insan, şiire ne kadar duyarlı olabilir. Çok kalabalık bir caddede, yere bir şiir kitabı ya da her hangi bir kitap bıraksak; dönüp bakacak, eline alıp okuyacak kaç kişi mevcut, en azından kitabı kaç kişi yerden alıp kaldırır. Bu tip sosyal deneyler hep ilgimi çekmiştir. Tüketim ve haz çağı. Ne acı ve ne yazık ki; dillerimize pelesenk olmuş haz ve hız ikilemesinin içinde bizler de kaybolup, eriyip gidiyoruz. Fakat tüm bunlara rağmen, yine de bu kadar ilgi ve iştiyak var ise yeterli olmasa dahi, yeterlilik kıymetlilik ölçüsü olmadığından, bu iştiyakın çok kıymetli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bakış açımızla doğru orantılı, nereden baktığımıza bağlı olarak değişkenlik gösteren bir soru - cevap. Gelenek ulu bir çınar. Bu ulu çınara yaslanmadan, gölgesinde nefeslenmesen şiir yazabileceğimi hiç düşünmedim. Belki de soru içerisinde göz kırpan ya da sorusunun cevabı olacak verdiğim cevap. Şiirde bir yanıyla gelenekte sabit kalarak, geleneğe yaslanarak -ki bu tabiri çok seviyorum ve daha isabetli buluyorum- diğer yanıyla bahsi geçen türleri deneyimlediğimi, denediğimi ve denemeyi sürdürmek istediğimi söyleyebilirim. Büyük Türk Şiiri'ne olabildiğince katkı sunma gayreti ve çabasıyla. Eleştiriyi kötücül düşünceden ayırt edecek seviyeye ulaşmak lazım ki, bu işi hakkıyla yapan isimler diğerlerinden ayıklanabilsin, bu isimlerin hakkı teslim edilebilsin. Bir yandan \"al gülüm ver gülüm\" furyasını diğer yandan da eser odaklı olmayıp sırf kişilerin fikirleri odaklı kötü eleştirileri dışarıda tutarsak, umut veren, bu işi layıkıyla yapmaya çalışan isimler mevcut elbette. Onların daha çok okunması ve çalışmalarının desteklenmesi, kadir kıymet bilinmesi gerekmekte. Bu minvalde okurlara da çok iş düşmekte. Sapla samanı ayırt edebilecek kıvamda olan okurlar, bu işin olması gerektiği noktaya doğru gitmesine yön verebilirler. Eleştiri önü açık bir alan, ne var ki bir kısım görüşler oldukça sığ ve kapalı. Arthur Schopenhauer'un, \"Görüş, etki ve temas alanımız ne kadar darsa, o kadar mutluyuzdur: Bunlar ne kadar genişse, o kadar ıstırap çeker, ürkeriz. Çünkü, bununla birlikte kaygılar, arzular ve korkular da çoğalır ve büyür. Bu yüzden körler bize ilk bakışta göründüğü kadar mutsuz değildir.\" sözü geldi aklıma. Bizler hem okurlar hem de yazarlar olarak eleştiri kültürümüzün geldiği bu noktayla ne kadar mutlu ne kadar ıstırap içindeyiz ona bakmamız lazım. Edebiyatla yakından ilgilenmeye başladığım ilk zamanlarda, imkanlarım el verdiğince, uzun yıllardır okul görevi üstlenmiş olan üç farklı dergiyi, düzenli olarak takip etmeye başladım. Burada şiirlerimin yayımlandığı Dergah ve Yedi İklim'den ismen bahsetmek istiyorum, onların bendeki yeri çok ayrı ve çok özel. Zaman ilerledikçe takip ettiğim dergi sayısı süratle arttı ve bu kervana pek çok yeni dergi eklendi. Yeni sayı eski sayı bakmaksızın Türkiye'ye her gittiğimde elim boş dönmüyor, kendim gidemediğim zamanlarda arkadaşlardan rica ediyorum. Altyapısı sağlam dergilerde, şiirleriniz genel yayın yönetmeninden editörüne çok ince bir süzgeçten geçer. Belli bir seviyeye ve olgunluğa ulaşmadan yayımlanmaz. Kişi en azından bu seviyeyi yakalayabilmek adına en başta kitap okumalarını güçlendirir. En basit tabiriyle neyin ne olduğunu fark ettiğiniz yerlerdir dergiler. Ve bu farkındalık oluştuğu takdirde, o şiir anlayışını kazandığınız andan itibaren şiir ve edebiyat anlamında derin bir uykudan uyanmış olursunuz. Her şiir niyetine yazılan şiir değildir ve amiyane tabirle \"bir şiir yazdım oldu\" kafasından çıkarsınız. Ayrıca bir derginin tezgahından geçmek o dergiyle farklı bir bağ kurmanızı sağlar. Aidiyet duygusu hisseder ve o dergiyi eviniz olarak görmeye başlarsınız. Aynı zamanda, hiç tanımasanız bile derginin sayfalarını paylaştığınız, tabiri caizse edebiyat komşuluğu yaptığınız pek çok isimle karşılaşır, dergiler sayesinde tanışırsınız. Onların şiirlerini, kitaplarını okumak da daha farklı bir anlam kazanır, şiir ve yazılarınızı çoğu zaman olumlu yönde etkiler. Genel anlamda, dergilerin geldikleri bu noktada, kişisel şiir ve edebiyat yolculuğuna eşlik ettiklerini ve katkı sağladıklarını düşünüyorum. Şairlerin pek çok şeyi sır olarak saklamak gibi bir huyları vardır. Bunu kendimden de biliyorum. Şairler içinden üç şair seçemem, şiirler içinden üç şiir de. İnanın bu çok zor. Fakat hiç düşünmeden tek bir şair ve tek bir şiir söyleyebilirim. Bunu sır olarak saklamayacağım. Hiç düşünmeden gönlüme gelen isim Yunus Emre hazretleri . Ve hakikat özünün saklı olduğu o şiir \"İlim İlim Bilmektir\"."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/anlam-derinligi-ve-hidayet-k5155.html", "text": "İnsanın hikmet dünyasına sahip olması; akli ve kalbi tüm yönlerini geliştirmesiyle alakalıdır. Akli ve kalbi hissiyatla faktörlerin değerlendirilmesi, yorumlanması bilinen ve görünen yüzlerini görünmeyen tarafının anlamlandırma kabiliyetini verir. İnsanın hayatının böyle bir yönü olması, onu keşfetmesi, geliştirmesi hayatın asıl anlamı olmalıdır. Aslen faslı bir Yahudi olan Samuel b. Yahya el-Mağribi(1130-1180); hicri VI. yüzyılın tıp, geometri, matematik, felsefe ve astronomi alanların önde gelen bilginlerindendir. Hayatına dair bazı bilgilerde anne-baba sevgisine mazhar olduğu gibi bilgin olan anne ve babası tarafından iyi eğitildiği ve rehberlikte bulunmuşlardır. Yahudi olarak doğan Samuel, ömrünün en verimli yıllarında Müslüman olmakla şereflenmiştir. Yahudi iken Müslüman iken de ilim ve bilimle uğraşmış ve hizmet etmiştir. Yahudi, Hristiyanlık ve yeni bir din olan İslam'ın birlikte yaşandığı Ortadoğu coğrafyasında çok disiplinli bir eğitimle Yahudi dinini öğrenen Samuel, çevresi sayesinde İslam'ı tanıma ve öğrenme imkanı yakalamıştır. Bilim için aldığı eğitim ile öğretmek ve uygulamak için Irak, Şam, Azerbaycan ve Kuhistan'da bulunmuş, görev almıştır. Samuel, bilimsel çalışmalarını kitap haline getirmesi yanında Müslüman olduktan sonra iki kitap daha yazmıştı: \"İfhamu'l-Yehud ve Kıssatu İslam-ı Samuel ve Rü'yahu'n-Nebi\" ile hayatını ve Müslüman oluşunu anlattığı \"Bir Rüyanın İzinde\" diğeri ise \"Bezlu'l-Mechud fi İfhamu'l-Yehud\" \"Yahudiliği Anlamak\" adlı kitabıdır. Bir müddet Bağdat'ta kalan Samuel; İran'a gitmiş, Azerbaycan'da yaklaşık 1174 ya da 1180'de ölmüştür. İlmi çalışmalarıyla birtakım tarih kitapları vasıtasıyla öğrendiği Hz. Muhammed'in hayatından oldukça etkilenen ve Kur'an araştırmalarını yaparak Müslüman olan Samuel b. Yahya; babası ve çevresinden çekindiği için Müslümanlığını gizli tutar. Hal böyle iken rüyasına Hz. Muhammed'i görür. Rüyasında Hz. Muhammed'in kendisine yönelik öğüt ve uyarılardan dolayı hakikatı gizlemenin anlamsızlığına hükmeder. Bu durum karşısında Samuel b. Yahya, İslam'a girişini, rüyasında Hz. Peygamberi görme olaylarını anlatarak kitabın birinci bölümünü tamamlar. Yahudi ve Hristiyanların akli deliller sunmak, kendi metoduyla neshi ispat etmek, kabulünü sağlamak ve başka açıdan ispat etmek, son olarak Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in peygamberliklerini kabul zorunluluğuyla kitabın ikinci bölümü anlatılır. Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini gösteren Tevrat belgeleri, Allah'ın Yahudileri sevdiği yolundaki iddiaların geçersizliğini, Yahudilerin İslam hakkındaki inançları konularıyla kitabın üçüncü bölümü tamamlanır, Samuel'e bir mektup ve cevabı ile kitap tamamlanır. Samuel b. Yahya anne ve babasının soyu ve eğitim durumundan bahsederek kitabına giriş yapar. Genç yaşta tıp, matematik, astronomi gibi ilimlere vakıf olan Samuel b. Yahya, tedavi ettiği ve tedbirini almayan hastaları diğer doktorlar gibi hor görmediğini söyleyerek ahlaki karakteri hakkında da bilgiler verir. İlim ve bilime çok meraklı olması, verimli bir çalışmayla yeni bilgiler öğrenmesi onu İslamiyet'le tanışmasına vesile oldu. Bu yönüyle Kur'an'ın hakikatı ve doğruluğunu anlayan ve kabul eden Samuel, Berzeveyhi't-Tıybi ile Kelile ve Dimne kitaplarını da referans aldığını anlatır. Tüm bu süreçle Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'e kalbi bir imanla Müslüman olmuştu. Hal böyle iken \"Hidayet saati geldi çattı!\" diye anlattığı birinci rüyasını anlatır. Rüyasında geniş bir çölde olan Samuel, doğu tarafında büyük bir ağacın altında Şamuil Peygamberin oturduğunu ve insanların ona koştuğunu görüyor. Uzun bir diyalogdan sonra Faran dağlarına ineceği va'dedilen kişinin peygamberliğini işaret eden Tevrat ayetinin tefsiriyle, rüyası tamamlanır. Bu rüya Samuel için bir uyarı ve öğüt olmuştu. Bilmediği düz yoldaki bir evde oturan Samuel, bu ikinci rüyasında derviş giyimli birinin kendisine \"Resulullah'a cevap ver\" diyerek başlar. Böylece Samuel, Resulullah'ın arkasında yürüdüğünü ve bir mecliste otururken ona nasıl selam vereceğini anlatır. Hal böyle iken Samuel, Resulullah'a selam verir, kerim ellerine sarılarak şehadet getirerek Müslüman olur. Bunun üzerine Resulullah: \"Gamdan'a gazveye bizimle gelmek için hazır ol.\" Diyerek Samuel'i gazaya çağırır. Böylece ikinci rüya bu şekilde biter. Bu olaydan sonra Samuel, açık bir ifadeyle Müslümanlığını ilan eder, o vakit Azerbaycan'dadır Cuma namazı için cumaya gider, cemaat halkı sevinç içindedir. Allah'ın o gece hidayet ile uyanıklıkla kuvvetlendirdiğini söyleyen Samuel, Yahudi'leri susturacak kanıtları araştırmaya başlar ve \"İfhamu'l-Yehud \" bu kitabı yazar. Samuel b. Yahya, iki sebepten dolayı gördüğü iki rüyayı dört yıl geçinceye kadar kimseye anlatmadığını, söyler. Birinci sebep: Rüyasında gördüğü bilgilerin kanıtlanması imkansız olduğu için bunu yalanlayanların olacağı, inanmak için kimi kimseler kanıt isteyebilirlerdi. İkinci sebep: Samuel ilmi sayesinde İslam'ı seçmiştir. Art niyetli kimseler rüyayı öğrendiklerinde iki rüyadan dolayı dinini değiştirdi, rüyalara aldandı, diyerek ayıplanma ve rezillik yoluna gideceklerini bildiği ve ikinci sebep oldu. Samuel, ilmi çalışmalar, vicdani muhasebeler yaparak İslam'ı seçmişti. Hikmet nazarıyla iki rüya görmek şeref oldu. Bu yaşadıklarını Musul'da bulunan babasına mektup yazarak ayrıntılı anlatmıştı. Babasıyla Musul da buluşacakken ansızın bir hastalıkla babası Musul da öldü. Bu sürece kadar kitabın birinci bölümünde anlatır. Akli ve ilmi deliller ile Yahudi, Hristiyanlık görüşleri yanlış ve eksik olan bilgileri Samuel b. Yahya kitabın ikinci bölümünde nasıl çürüttüğünü anlatır. İkinci bölüm üçüncü bölümün derin ve uzun konularının halidir. Yahudilik eleştirisi ikinci ve üçüncü bölümleri kapsamaktadır. Yahudi ve Hristiyanlıkta ki bazı hükümlerin yanlışlarını, eksiklerini delillerle ortaya çıkartırken İslam inancıyla da karşılaştırma yapmaktadır. Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in Peygamberliklerini kabul zorunluluğu, bunu gösteren Tevrat belgeleri, Allah'ın Yahudileri sevdiği yolundaki iddiaların geçersizliği ve Yahudilerin İslam hakkındaki inançları anlatılmaktadır. Faslı Yahudi asıllı Samuel b. Yahya el-Mağribi, ilim sahibi iken çevresindeki tüm insanlara faydalı olması yanında araştırmalarıyla İslam hakkında derin bilgilere sahip olması, basiretli duruşuyla ve öğrendiklerini sorgulayıp hakikati aramasıyla Müslüman olmakla şereflendi. Tarihin eski dönemlerinde basiret sahibi ilim ehli bir insanın ta ki Yahudilik inancından Müslümanlığa geçmesinin deneyim, araştırmaları ve dayanaklarını \"Bir Rüyanın İzinde\" kitabıyla anlatılmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijitopya-dosyasi-e-kitap-teknolojisi-ile-yazi-dunyasi-k5922.html", "text": "Kitabın yeniden tarifini yapmak için tarihçesini yazmak, kitabın tanımını mümkün kılabilirdi belki. Ben bu tarifi; düşünce, hayal, geçmiş, gelecek, bilinmezlik, dokunmak, hissetmek, koklamak... gibi tariflerle sıradanlaştırabilirdim belki. Lakin; kitabın tarifinin mümkün olmadığını biliyorum. Yazının, kitap olarak tanımlanabilmesi için bir dayanağa sahip olan metni muhafaza ederek, yayılmasını mümkün kılması gerekmektedir. Yeniden yapılandırılarak aldığı \"E-kitap\" ismi kitabın yeni formunu tanımlamakta. \"E-kitap\" terimindeki kitap formunun, geleneksel kitabın özellikleriyle sınırlı olduğu algılanabilmektedir. Dijital ortamdaki kitapları elektronik kitap olarak niteliyor olsak da aslında çeşit çeşit e-kitap mevcut. Bunları sahip olduğumuz teknolojilere uygun hale geliştirebildikleri için Blackberry'nin PlayBook'u, Motorola'nın Xoom'u ve Apple'nin iPad'i gibi ikinci nesil teknoloji ile üretilen tabletler ve e-kitap okuyucu platformlarının illaki birine sahibizdir. Yeni ve göz alıcı özelliklere sahip olması e-kitaplar için yeni nesil uygulamaların geliştirilmesine fırsat sunmuştur. Böylece kitabın kendi doğası yeniden değerlendirilmeye alınmaktadır. E-kitaplar bundan sonra video, animasyon, hareketli metinler kinetik tipografi, köprü bağlantılar, coğrafik konum bilgileri gibi özellikleri içerebilir hale getirilmiştir. Özelliklerin artık çizgisel bir anlatım yerine, öykü katmanlı bir yapı ile sunulabilmekte, bir başlıktan diğerine çizgisel olmayan bir şekilde geçiş mümkün olmaktadır. İçeriğin sürekli güncellenebilmesi, gelişmiş arama yapılabilmesi, yazı boyutunun ayarlanabilmesi, hatta yazıyı sese dönüştürebilmesi, sadece kendi içinde değil web sitelerine köprü bağlantılar içermesi, bazı tür e-kitaplarda ise yazının altını çizmek, metni renk ile vurgulu hale getirmek, sayfa boşluklarına notlar almak gibi basılı kitaplardaki gibi çalışma imkanları sunulması ve hatta e-kitap üzerine alınan notların çevrimiçi olarak kitabın diğer okuyucuları ile paylaşılabilmesi gibi daha önce örneği olmayan imkanlar ile e-kitaplar sadece basılı yayınların basit elektronik versiyonları olmanın çok ötesine geçmişler. E-Mürekkep yani e-ink ekran, e-kitap okuyucularda e-book ve reader kullanılan yeni bir ekran teknolojisidir. SiPix teknolojisi de bilinen e-ink teknolojilerinin en yenisidir. E-Ink teknolojisi uzun süreli görüntülemelerde göze zarar vermeyişi, düşük batarya kullanımı, çevreci yapısı ve tüm ortam ve açılarda görüntüleme olanağıyla şimdi eBook reader'larda ve diğer elektronik cihazlarda sıklıkla kullanılmaktadır. \"Neden kitabın sayfaları siliniyor?\" biliyor musunuz? Kağıt, cilt, baskı maliyetleri dijital kitaplarda olmadığı için siliniyor. Dijital kitaplar basılı kitaplara göre çok daha ucuz olduğu için siliniyor. İnternet üzerinden dağıtılabildikleri için istenen dijital kitaba dakikalar içinde sahip olunabildiği için kitabın sayfaları siliniyor. Basılı kitapların karşılaştığı dağıtım ve sergilenme imkanı bulma sıkıntıları olmadığı için kitabın sayfaları silinmiyor aslında dijitalleşiyor. Depolanması ve taşınması kolay olduğu için kitabın sayfaları silinmiyor dijitalle daha çoğalıyor aslında. Dijital kitap içinde sözcük taraması kolayca yapılabilir. LIT Microsoft Reader, Microsoft'un geliştirdiği bir elektronik kitap biçimidir. Şu anda sadece Windows ve PocketPc için geliştirilmiş sürümleri mevcuttur. Ücretsiz olarak elektronik kitap oluşturma imkan tanıdığı için çokça kullanılan bir e-kitap dosyası oluşturma sistemidir. Mobi, küçük paket cep bilgisayarlarında e-kitap okumasına olanak sağlayan dosya sistemidir. Epub Apple iPad, iBooks, Nook, Sony Reader, Kobo ve çoğu e-kitap okuma cihazının kullanmış olduğu Kindle ve uygulamaları benzeri cihazlar tarafından okunabilen sayfalar şeklinde geniş ekranlı e-kitabı okumanıza olanak sağlamaktadır. Dijital devrimin kitapları dönüştürmesi kitabın tanımını değiştirmiştir. Tasarımı, içeriği, sunuluşu, saklanması ve dağıtılması değişen kitap ortamının gelişime ve değişime açık ortamındaki bilgi stoğunun dijital bir parçası haline gelmiştir. Fiziksel özellikleri günümüze kadar değişerek gelen kitap için geldiğimiz noktada sayfaları silinerek fiziksel özelliklerinden arınıp dijital özelliklere bürünen kitabın, bundan sonraki evrimine nasıl devam edeceğini düşündünüz mü? Chip olarak enjekte edileceği süreci görecek olan nesli kıskanmadım desem yalan olur. E-kitap olarak yeni bir tanım bulan kitabın sayfaları imzalanabilecek mi? İmza günleri tarihe mi gömülüyor? Bu üzücü işte. Bir de dijital koku yerine kitap kokusunu özlerim çok. Kitabın, her yeni biçimin öncekine nazaran önemli değişimi ele alındığında; okuma alışkanlıklarının ve okuma ortamını değiştirmesi de kaçınılmaz. E-okuma alışkanlıklarına bir geçiş olarak okumanın biçimleri zincirin sadece bir parçasıdır. Daha çok okuma ortamı ve kolaylığı sunması açısından dikkat çekmekte. Ekranlarla başlayan kitabın serüveni bugün bir milimetreden daha az kalınlığa sahip kağıt gibi katlanıp sarılabilen ekranlar aldı. Gerçek kağıt üzerine mürekkep ile yazılmış gibi görünen elektronik kağıt ve yüksek çözünürlükte görüntüleme sağlamakta. Teknolojiler ile basılı kitabın belki de en büyük avantajları olarak öne sürülen kıvrılabilmesi, dış ortamda konforlu okuma sunması, yüksek kontrast ve kaliteli baskı çözünürlüğü özellikleriyle ipi göğüslemiştir. Şu an sayfaları silinen kağıdın yerine geçecek olan geliştirilmiş yeni nesil e-kağıtların kullanımı bambaşka bir boyut almıştır. Çok değişken ekran boyutları ve e-kitap formatlarına hitap etme zorunluluğu ve formatların çok farklı özellikleri desteklemesiyle kitap tasarımı her cihazın görüntüleyebileceği tasarım özellikleriyle yayınlanabilmektedir. Görsel dehanın gelişim alanı da sağlanmakta. Kitabın ilk biçimiyle Sümer ve Asurluların kil tabletlerindeki yazı biçimiyle ipek, kumaş, papirüs gibi farklı malzemeler üzerine yazılmış metinlerin yazı tiplerinin farklılaşması; yazının üzerine yazıldığı malzemenin özelliklerine göre şekil aldığının göstermekteydi. Metin dijital ortamda el ile yazılmıyor. Klavye kullanılıyor olsa da dijital alanda en iyi okumayı sağlayan yazı tiplerinin yeniden değerlendirilerek bu ortama uyarlanmasıyla gelecekte tanınmayacak bir değişim geçirecektir. Ağ erişimi olan herhangi bir konumdan çevrimiçi bir kütüphaneye veya teknoloji ile kendi kütüphanenize erişim, günümüzde sıradan bir imkan olarak nitelendirilmektedir. Dijital çağda bilgi paylaşımı ve iletişim imkanları öylesine çeşitlenmiştir ki; bir e-kitap üzerine alınan küçük notların kitabın diğer okuyucuları ile zahmetsizce paylaşımı gibi çok daha spesifik imkanlara erişim mümkün hale getirilmiştir. Var olmuş tüm kitap biçimlerine şahitlik eden her bir nesil, kitabı bir sonraki ve daha iyi haline taşımayı başarmıştır. Kitabın dönüşüm serüveninde, basılı kitaptan elektronik kitaba geçiş ve e-kitabın gelişiminin ilk evrelerine ise bugün şahit olunmaktadır. E-kitap daha gelişmiş biçime ulaşması, halen varlığını koruyan basılı kitabın da arşivi ve koleksiyonu var olmaya devam edecektir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-3-k5848.html", "text": "Sedat Umran, sanatında metafizik bakış açısını önemser içeriğini buna göre düzenler. Metafiziksel durumu sadece eserlerinde işlemekle kalmamış ayrıca bu alanda çeviriler yaparak Türk Düşünce Tarihine katkı sağlamıştır. Onun metafiziksel düşünü şairliğinin getirmiş olduğu ince bakış açısıyla entelektüel bir boyutta olmuştur. Hece Dergisi'nin Şiir Özel Sayısında Şiir ve Sanat Görüşüm adlı yazısında sanat ve edebiyata dair görüşlerini açık, anlaşılır bir biçimde ortaya koyduğu kısa bir yazısı yayınlanmıştır. Yazısına başlarken insan-metafizik ilişkisini ele alarak şiirin insanı anlatabilmesi için metafiziksel bir derinlik taşıması gerektiğini ifade etmiştir, ona şiir salt olaylardan yola çıkarak kaleme alınmamalıdır, olayın güncelliği geçince şiirin hem estetik değerleri ikinci plana atılmış olur hem de şiir gözden düşmektedir (Umran, 2001). Sedat Umran için şiir, insanın yaşantısından doğar, yaşantının ise şiir olarak değerlendirilebilmesi için estetik yaşantıya dönüşmesi gerekliliğinden bahseder, bu da içgüdüler ve beyine kabuklaşarak duygulara dönüşür ve bu değişim sonucunda sanat eseri denilen bir değere ulaşır (Umran, 2001). Şiirin tablolaşması, onun için bir bedene bürünmesi, nesnelleşmesi ile eşdeğerdir. Ona göre şiir etik kaygıdan uzak kalınarak örülmeli, zaten estetik değerlere ulaşan şiir ahlaksız olmaktan çıkar. Ona göre modern çağda sanat ve felsefeyi ahlakın emrinden kurtarma denemesi Nietzsche tarafından yapılmıştır (Umran, 2001). Aynı yazının devamında şairin fizyolojik yapısı farklı olan insan demek olduğunu belirten Umran, şairin tutkularla dolu olduğunu, bu tutkuları oranında şiirinin güçlü olduğunu, fakat tutkularının esiri olmadığını, onların zararları etkilerinden kendini kurtarmayı başarır (Umran, 2001). Umran'a göre şairin özelliği şiiri her şeyden çok sevmesidir, şair bu sevgi ile ayakta kalır, bu özelliğin doğuştan kazanılan bir özellik olduğunu belirtir (Umran, 2001). Eğitim şairin doğuştan sahip olduğu özelliğe katkı sağlar, şiir cevherinin şairin içinde güçlü olması, eğitim vesilesiyle daha da güçlü olur, Umran'a göre şairin doğuştan sahip olduğu bir \"içsezi\" olduğunu, bu bir meleke olarak baktıklarını bütün olarak görme imkanı sağlar (Umran, 2001). Umran'a göre \"şiir organik bir canlılık ve bütünlük arzeder, yarım şairler dizileri birbirine ekleyerek çalışma ile şiirlerini bütünlerler. Onların şiirleri bu yüzden bütünlükten yoksun, soğuk ürünlerdir, okuyucusu ile ilinti kuramazlar, şiirleri belleğe nakşolmaz\" (Umran, 2001). Şiirdeki esin konusuna da değinen Umran, Nietzsche'nin düşüncesinden yola çıkarak buna açıklık getirmeye çalışır, Nietzsche'ye göre esin \"bilinçaltının hazırlığıdır\" (Umran, 2001). Sedat Umran'ın sanat görüşlerini oluşturan çevre birçok farklılıklar arz etmektedir. Şiirinin ilk oluşum evrelerinde daha çok okuyarak elde ettiği bu yaklaşım biçimi daha sonra farklı yazar ve şairlerle olan dostluklarıyla genişlemiş, yazdığı dergiler aracılığıyla genişlemiştir. Şiiri için daha önce dediğimiz gibi herhangi bir ideolojik akımın söz konusu olmadığı Umran'ın arkadaş çevresi de bu minval üzere oluşmuştur. Fakat Özellikle Necip Fazıl Kısakürek ekseninde geliştirmiş olduğu düşünsel evresini, Sezai Karakoç ile devam ettirmiş, bu gibi büyük isimlerden nasiplendiğini her meramda ifade etmiştir. Hasan Akay ile birlikte yoğun bir çalışma içerisine giren Umran, Akay ile Cumhuriyet Dönemi Şiirimizin Altın Sayfaları adlı bir antoloji hazırlamış ve bu eserin girişinde şiir ve şairlik ile ilgili açıklamalarda bulunmuştur. \"Evet trajik ben'in iç dünyası ve sonsuzluk boyutunun şiiri. Bunun en güzel örneklerini Necip Fazıl yazmıştır ve ben açıkça itiraf ederim ki Necip Fazıl olmasaydı, ben de olmazdım! Fakat zamanla şiirim, Necip Fazıl'dan ayrılarak başka bir boyuta ulaştı. Bu da, insan ruhu ile makinenin birleştirilmesidir. Bir şair ne kadar geç tanınırsa, eserini o kadar olgunluğa ulaştırır. Genç yaşta gelen bir ün, o şairin etrafında bir hayranlık havası oluşturur ve artık şair kendi iç ben'inin derinliklerinden filizlenecek şiir yerine zorlama şiir yazar. Oysa şiirin saflığı korunmalı, kendi tabii doğuşu engellenmemelidir...\" (Yazıcı, 1993). Sedat Umran'ın şiire bakışı şiirin farklı bir yanını ortaya koymuştur. Şiir serüveni ilginç bir biçimde oluşmuştur; şairler genellikle ilk şiirlerine aşk şiirleri ile başlarken Umran, ilk şiirlerinden itibaren kendini, eşyalar üzerinden ifade etmeyi seçmiştir (Serin, 2014). Bu bakımdan sembolist bir anlayış sergileyen Umran, Türk Edebiyatındaki Sembolist anlayıştan farklı bir anlayışla şiire yaklaşmaktadır, bu fark da konu yönünden kendini göstermektedir. Bu bakımdan denilebilir ki; \"Ahmet Haşim ne kadar duygu insanıysa, Umran da o kadar akıl insanıdır. Umran, şiirlerini bir yapı ustası gibi akılla, mantıkla inşa eder. Ama bu, onun duyguları ihmal ettiği anlamına gelmez elbette\" (Serin, 2014). Şiirini örerken herhangi bir sanat akımına bağlı kalmadan, kendi şiir anlayışına göre şiirlerini örer, her ne kadar sembolist manada şiirler kaleme alsa da şiirinin diğer şairlerden ayrışan pek çok yanı bulunmaktadır. E., Ö. F. (2015, Eylül). Sedat Umran: Balkonlar Adımlarıdır Evlerin Ya da Merhabalarıdır Birbirlerine Karşı. Mostar Dergisi(127), 34-36. Umran, S. . Sanat Görüşüm. Hece Dergisi, 2001. Yazıcı, O. (1993). Sedat Umran ile Röportaj. Türkiye Gazetesi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/eskader-kultur-sanat-odulleri-sahiplerine-veriliyor-k5139.html", "text": "Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği Kültür Sanat Ödülleri iki yıl aradan sonra sahiplerine veriliyor. Salgın dolayısıyla 5 Nisan 2020'de yapılamayan tören ile 2021 yılı ödülleri, 5 Kasım Cumartesi günü Zeytinburnu'nda düzenlenecek programla sahiplerini bulacak. ESKADER Başkanı Fatma Ersem Yargıcı'nın açış konuşmasıyla başlayacak olan tören, Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi'nde 5 Kasım Cumartesi günü saat 14.00'te başlayacak. Kültür Bakanlığı İstanbul THM koro şefi Uğur Kaya'nın konseri ile devam edecek. Spiker ve program yapımcısı Harun Yöndem'in sunacağı törende, 17 dalda verilen \"ESKADER 2019 Kültür Sanat Ödülleri\" ile 11 dalda verilen \"ESKADER 2021 Kültür Sanat Ödülleri\", sahiplerine takdim edilecek. - H. Yıldırım Ağaoğlu - Nazif Tunç - Neyzen Sadrettin Özçimi - Sedefkar Enis Türk - Yeditepe Yayınevi - Ali Ayçil - Canan Olmak Koç - Caner Çaylak - Bedri Gencer - Beyhan Kanter - Sinan Akyüz - Kadir Ünal - Mehmet S. Fidancı - Ali Işık - Necati Tonga - Gültekin Yıldız - Mustafa Koç - Cemal Kurnaz - Ahmet Emre Ateş - Yücel Öztürk - Mehmet Samsakçı - Duygu Orak - Sultan Polat - Sait Ebinç - Fatma Aksu - Süheyla Karaca Hanönü"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/irkciliga-karsi-irkcilik-k5803.html", "text": "Abdullah Kibritçi'nin Katmandu'ya Yol Arkadaşı Aranıyor kitabını okurken zihnimde mülteci meselesine dair de pek çok pencere belirdi. Bu tür kitapları okuduğumda hayatta hiçbir şeyin o kadar da uzak olmadığını hatırlıyorum. Bugün vatanında mutlu mesut yaşayan bir insan yarın mülteci konumuna düşebiliyor... Sözlükte \"mülteci; dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm gören veya göreceği korkusu ve endişesi taşıyan, bu sebeple ülkesinden ayrılan/ayrılmak zorunda bırakılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen, iltica ettiği ülke tarafından endişeleri haklı bulunan kişi.\" demektir. Ülkemizde ise bu kavram küfreder gibi ağzı dolu dolu \"Suriyeli,\" diyerek ifade ediliyor. Zihnimizin anlamlandıramadığı ve anlamak istemediğimiz bazı noktalar mevcut; bu hususlardaki bakış açımızı değiştirmedikçe ırkçılık, ayrımcılık, eşitsizlik ve adaletsizlik sorunları daha fazla gündeme gelmeye başlayacak. Ve insanların birbirine olan nefreti artmaya devam edecek. Anlamadığımız ilk husus \"empati,\" olmaktadır. Bir Kızılderili atasözüne göre empati; \"Kendi ayakkabılarını çıkartıp karşındakinin ayakkabılarını giymek ve onunla bir müddet yürümektir.\" Böyle olmadığı taktirde hislerimiz karşımızdakine bir müddet acımak sonra da durumuna alışmaktan öteye geçmeyecektir. Kitapta bu husus şu cümlelerle güzel bir biçimde ifade edilmişti: \"Yaşadığımız o evden çıkmakla başlarız \"başka hayatlar\" görmeye. Sonra o semtten, o şehirden, o ülkeden taşmakla.\" Bu olmadığı taktirde başkalarının yaşamları hakkında kolayca ahkam kesmeye ve \"ülkelerine dönüp savaşsalar ya\" diyerek gevşek gevşek yorum yapmaya hak görürüz kendimizde. Oysa gerçeği bilip anlamaya çalışsak aslında ülkelerinde kendilerini savunacakları pek çok haktan ve alet edevattan da mahrum olduklarını; her yeni gün farklı bir ölüm senaryosuyla yaşadıklarını anlamış oluruz. Yine de bütün çabamıza rağmen o duruma düşmedikçe bir insanın adının mülteci olması anlayamayacağız sanırım. Ayrıca insanlar aslında birleşseler müthiş derecede iyi işler yapacak olanların birbirlerine düşman edilerek birilerinin ekmeğine yağ sürdüklerini neden görmezler. Yapılan en büyük hatalardan biri de genellemedir. Oysa genelleme insanlığa yapılmış büyük bir zulümdür. ...lar kötü kokuyorlar, ...çok pisler,...lere güven olmaz. Hayatta yaptığımız o kadar çok genelleme var ki! Bunu bir kul hakkı olarak görmüyor olmanın verdiği rahatlıkla başka milletler ve topluluklar hakkında kolayca ahkam kesebiliyoruz. Oysa ülkemin sokaklarından geçen biri sigara izmaritlerini ve yere her gün atılan çöpleri görüyorsa atanların bir kısmının da bu ülkenin vatandaşları olduğunu unutmamalıdır. Özetle her ülkede iyi insan ve kötü insan, masum ve suçlu gibi kesimler vardır ve olmaya da devam edecektir. Bize düşen ifadelerimizde bir ırkı, topluluğu, kesimi genellemeden hataya düşman olmaktır. Kibritçi, Katmandu'ya Yol Arkadaşı Ararken aslında bize minik pencereler açarak insanların farklı şartlar altında da olsalar insan olduğuna vurgu yapıyor. Gittiği yerlerde şaşkınlığını gizleyemeyen yazar: \"İçimden bağırmak geliyor: 'Sayın yolcular, hayat çok garip ve ben ona hayret ediyorum.\" (s. 127) cümlesiyle ifade ediyor serüvenini. Ruanda'dan Afganistan'a, Çad'dan İstanbul'a Haiti'den Burundi'ye, Yemen'den Suriye'ye pek çok ülkeyi, insanı temaşa etme imkanı buluyor böylece kitapta isimleri geçen Cavit'in, Ahmet'in, Vildan'ın, Edip'in aslında bize ne kadar yakın hikayelerinin olduğunu da keşfetmiş oluyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sezai-karakocun-kutlu-millet-ideali-bd51.html", "text": "\"Sezai Karakoç, fikir ve şiir alanında, Türk düşünce ve edebiyatına kendine özgür bir bakış açısı ve yeni bir soluk katmıştır. Bu düşüncelerini kimi zaman şiir ve düz yazıyla kimi zaman dergi çıkararak ve kimi zaman da siyasi bir parti kurarak yaymaya çalışmıştır. Eserlerinde bazen yoğun bir Batı eleştirisi yaparken bazen de bu eleştiri oklarını Türk-İslam aydınına çevirerek birtakım hatalar tespit etmiş ve bu hatalara çözüm önerileri getirmiştir. Diriliş düşüncesi de bu noktadan hareketle şekillenmiş ve bu düşüncenin ilk hedefi; İslam dünyasının yeniden bir çatı altında toplanması olsa da o, aslında bütün bir insanlığın, savunduğu İslam düşüncesiyle kurtulabileceği görüşünü savunmaktadır. Sezai Karakoç'un sanat ve fikir hayatındaki izlerin takipçilerinden biri olan Ömer Ertürk'ün titiz çalışması sonucunda ortaya konan bu eser, Üstad'ın hayatına farklı yönlerden bakmayı mümkün kılarken onun \"fikirde öncü nesli\" yetiştirme gayesini ve bıraktığı mirası şiir, medeniyet, İslam ve millet anlayışı üzerinden anlatıyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turkiyede-ilk-defa-arapca-kitap-fuari-k2205.html", "text": "Türkiye'de en çok satılan ve okunan İhya, Mesnevi, Gülistan, Kuşeyri Risalesi, Mektubat-ı Rabbani gibi eserlerle bağımız asırlara dayanıyor. Bu eserlerin büyük bölümü Arapça ve Farsça klasiklerin dilimize tercümelerinden oluşuyor. Bu kapsamda yıllar öncesine dayanan Türkçe ile Arapça arasındaki güçlü bağların yeniden canlandırılması amacıyla Türkiye'de ilk defa Arapça Kitap Fuarı düzenlenecek. Türkiye Yazarlar Birliği ve Haşimi Yayınevi'nin birlikte düzenlediği Arapça Kitap Fuarı 12 -21 Şubat 2016 tarihleri arasında Cağaloğlu'ndaki Kızlarağası Medresesi'nde gerçekleştirilecek. Türkiye'deki fikir ve sanat dünyasının tarihi köklerinin günümüz Müslüman coğrafyasından koparılamayacağının bilinciyle Türkiye Yazarlar Birliği ve Haşimi Yayınevi organizatörlüğünde Arapça Kitap Fuarı düzenlenecek. Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Lübnan, Ürdün, Fas, Kuveyt gibi ülkelerden yayınevlerinin katılacağı Arapça Kitap Fuarı'nı 10 binden fazla kişinin ziyaret etmesi bekleniyor. Katılımcı ve ziyaretçileriyle tam bir kültür şölenine dönüşecek olan fuarda Yusuf Kaplan, Bedri Gencer, Ebubekir Sifil, Kamil Büyüker, Ahmet Turan Arslan, Cahit Baltacı, Kemal Yıldız, Ali Sözer, İbrahim Aydemir, SariyeRifai, KureyyimRacih gibi yazarlar da okurlarıyla bir araya gelecek. Organizasyonun Türkiye'deki katılımcılarının başında gelen Semerkand Yayın Grubu İşletme MüdürüCezmi Akgül, fuarla ilgili olarak, \"Dinimize, tarihimize, kültürümüze dair pek çok eser Arapça veya Farsça kaleme alınmıştır. Bizim için Arapça, Farsça, Kürtçe hiçbir zaman yabancı dil olmamış, bu diller Türkçe ile iç içe yaşamıştır. Günümüzde de dünyanın Müslümanların mirasından faydalanabilmesi ve Müslümanların kendi miraslarını fark edebilmesi için bu kardeş dillerin yeniden kaynaşmasına ihtiyaç vardır. Türkiye'nin milyonlarca Suriyeli misa r etmesi ve Müslüman ülkelerde düzenlenen uluslararası kitap fuarlarına ülkemizden katılımın artması neticesinde bu ihtiyaç iyice açığa çıktı. Aslında Arapça Kitap Fuarı da aynı ihtiyacın tetiklediği yoğun talep üzerine tertiplendi\" diye konuştu. Medrese klasikleri başta olmak üzere Arapça, Kürtçe, Farsça yayınlarıyla mirasımızı koruyan Haşimi Yayınevi Erbil, Doha, Kahire, Beyrut, Tahran kitap fuarları gibi Arapça ve Farsça eserlerin ağırlıkta olduğu pek çok fuara katılarak büyük ilgi görüyor ve bu ilgiyi ülkemize davet ederek Arapça Kitap Fuarı'nı organize ediyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kislik-sebze-ve-meyveler-k5826.html", "text": "Kış mevsimine girdiğimiz şu günlerde hangi sebzeleri nasıl tüketmeliyiz ki, sağlıklı bir şekilde bahar aylarına ayak basalım sorusuna yanıt arayacağız. Mevsiminde yetişen sebzenin de meyvenin de tazeliğiyle tadı bir başka güzel oluyor. Mevsiminde tüketilen sebze meyve vücudumuz için bir anlamda hem vitamin hem de mineral kaynağı. Bu nedenle sebze ve meyvelerin mevsiminde tüketilmesi insan sağlığı için oldukça önemli. Kış mevsiminin sebzeleri denilince brokoli, lahana, turp, havuç, kereviz, ıspanak, pırasa ve karnabahar ilk akla gelenler. Meyveler arasında ise portakal, mandalina, greyfurt, elma, nar ve ayvayı sayabiliriz. Kış hastalıklarından, özellikle de gribal enfeksiyonlardan korunmak için C vitamini alımına özen göstermeliyiz. Sebzelerden brokoli, karnabahar, pırasa ile meyvelerden portakal ile mandalina yüksek miktarda hem C hem de D vitamini içerir. Daha yüksek fayda sağlamak için özellikle sebzeleri iri parçalara ayırarak pişirmeliyiz. Kışın birçoğumuz meyve yemek yerine, meyve suyunu içmeyi tercih ediyoruz. Meyveler, vitamin ve lif deposu olduğundan suyu yerine yiyerek tüketilmesi önerilir. Çünkü vücudumuz için en faydalı olan lifler posadadır. Sebze yemekleri pişirdikten sonra tüketilmeli, en fazla bir gün bekletilmelidir ki besin değerleri düşmesin. Ispanak, demir, protein ve E vitamini içerir. Pişirilerek tüketilecekse içine ısırgan otu da eklenirse müthiş bir bağışıklık sistemini güçlendiricisine dönüşecektir. Salatalarda da tercih edilebilir. Karnabahar, sofralarımızda çok çeşitli tarifleri bulunan sebzelerden biridir. Pişmiş olarak tüketmeye alışılmış olsa da çiğ tüketilirse C ve B1 vitamini ile protein kaynağına dönüşür. Brokoli, potasyum, A vitamini ve folik asit açısında zengin bir sebzedir. Brokoli yemeği önümüze geldiğinde çoğumuz dudak büker. Fakat kış aylarında sıkça yenilmesi gereken sebzelerin başındadır. Brokolide bulunan vitaminlerden faydalanmak istiyorsak çiğ tüketilmeli. Ya da buharda 5 dakika pişirerek tüketilirse vücudumuza ilaç gibi gelecektir. Kabak, potasyum ve folik asit kaynağıdır. Kızartma yerine pişirilerek tüketilmesi önemlidir. Hafif buharda pişirilerek üzerine sarımsaklı yoğurt dökülerek de tüketilebilir. Nasıl tüketirsek tüketelim önemli olan kabuğunu soymadan tüketmektir. Böylece içindeki magnezyum ve potasyumdan maksimum faydalanılmış olur. Lahana, potasyum, demir, kalsiyum, bakır açısından zengin bir sebzedir. Ayrıca içindeki vitaminler bağırsakları da çalıştırır. Beyaz lahanayı salatalarda çiğ olarak tüketebilirsiniz. Havuç, kış aylarının vazgeçilmezlerindendir. İçinde A, B, C, D vitaminler ve lifler bulunan havucun çiğ tüketilmesi önemlidir. Eğer pişmiş olarak tüketirsek beta karoten üretir. Beta karoten, sebzelere ve meyvelere renklerini veren bir pigment olup, insan sağlığı içinde oldukça faydalıdır. Sarı, turuncu ve kırmızı rengin kaynağı beta karoten vücuda alındığımda gözler için önemli bir mikro besin olan A vitaminine yani retinole dönüşür. Hücre gelişiminden kalp, akciğer ve böbrek gibi organların normal sağlığının korunmasına kadar pek çok faydası bulunan bu bileşik, hafızayı ve bilişsel fonksiyonları iyileştirir. Bu sebeple beta karotenin faydalarından yararlanmak için havuç tüketilmelidir. Birde yemeklerimize lezzet katanlara göz atalım.Yemeklerin vazgeçilmezi soğan. Çok güçlü bir antioksidan kaynağı olup hem salataların içinde, hem balığın yanında çiğ yahut pişmiş olarak tüketilebilir. Yediğimiz zaman kokusu dayanılmaz olsa da içindeki zengin mineraller sebebiyle pek çok hastalığı yenebilir. Aynı soğan gibi yendiği zaman dayanılmaz kokusu olan sarımsak herkesin bildiği gibi doğal antibiyotiktir. İçinde yok yoktur. A, B, C, P vitaminleri, kükürt ve sülfür içeriği zengindir. Çiğ olarak tüketildiği zaman hastalıklardan koruyucu olduğu bilinmektedir. Çorbalarda, yemeklerde salatalarda her yerde her zaman kullanılan Maydanoz... A ve C vitamin kaynağı olup, taze ve çiğ olarak tüketilebilir. Kışın salatalarda ve balıkların yanında değişmez sebze nedir dersek cevap turp olur... Potasyum kaynağı turpun içinde E, A, C, B6 vitaminlerini bolca bulunur. Ülkemiz turunçgiller yani portakal, mandalina ve greyfurt yani C vitamini deposu meyveler bakımından oldukça zengindir. Yukarıda da yazdığımız gibi meyve suyu olarak da tüketilebilir ama biz gene de içindeki zengin liflerden dolayı meyve suyuna dönüşmeden tüketmekten yanayız. Türküsü bile olan ayvanın içindeki A ve B vitaminleri ile özellikle solunum yolları rahatsızlığı çekenlere birebirdir. Yüksek oranda A ve C vitamini içeren elma da yüksek lif kaynağıdır. Kışın meyve suyu dendiği zaman ilk portakal nar akla gelir. Nar folik asit, magnezyum, fosfor, selenyum, A vitamini içerir, kışın vücudun bağışıklık sistemine katkısı büyük olur. Sevgili dostlar yukarıda değindiğimiz sebze-meyveler vitamin ve mineraller bakımından zengin olması nedeniyle vücudun bağışıklık sistemini kuvvetlendirerek pek çok hastalıktan koruduğunu tekrarlarken sağlıklı bir kış mevsimi dilerim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hacimce-kucuk-anlamca-buyuk-bir-eser-islamda-aile-k4480.html", "text": "Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarının toplumsal hayatı, hayatın gelgitleri içinde sarsılan yapıları tamir mahiyetinde önemli yayınları var. \"Dini yayın\" alanındaki boşluk olmasa da açığı, önemli eserlerle kapatmaya çalışan takdir edilesi bir gayret var. Yayın politikasının bir gereği olsa gerek; en önemli hususlar seçilip, güzel bir baskı ve kaliteli kağıt kullanılarak hazırlanan, hacimce küçük ancak anlamca büyük eserler var. Değişen sosyal yapıyı yakalama azmi olan yayınların, modernleşen toplum ve değişimler dikkate alınarak, özellikle gençlere yönelik olduğunu görüyor ve mutlu oluyoruz. Bu eserlerin çeşitlenmesi ve özellikle de deizm, ateizm, agnostisizm konuları üzerinde aydınlatıcı ve cevaplar oluşturucu şekilde sürmesi gerekiyor. \"İslam'da Aile\" 2019'da yayınlanmış. Dr. Fatma Bayraktar Karahan tarafından yazılmış. 60 sayfa, renkli, kaliteli ve cep boy bir baskısı var. Kitabın arka kapak tanıtımında şu ifadeler var: \"Toplum içinde yaşayan insanın dünyadaki yalnızlığını giderebilmesi, fiziki ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi aile kurması ile mümkündür. Doğduğu andan itibaren aile ortamında bulunan insan, belli olgunluğa eriştikten sonra yeni bir aile kurma ihtiyacı hisseder. Bu, onun yaratılıştan getirdiği bir özelliği olduğu gibi aynı zamanda toplumunda kendisinden beklentisidir. Çünkü kurulacak bu yeni aile, neslin ve toplumunda devamlılığını sağlayacaktır\". İslam'da Aile kitabının ilk yazısı \"Kadın ve Erkek: Aynı Özden İki Farklı Cins\" adını taşıyor. Bu yazının da ilk cümlesi \"İnsanın yaşamı boyunca ihtiyaç duyacağı emir, yasak ve tavsiyelerin en temel kaynağı Kur'an, kadını ve erkeği ilk önce insan olarak kabul eder\". Bu cümle esasen Allah'ın öncelikle cinsiyet değil \"insan\" olma vasfıyla muhataplık kabul ettiğinin göstergesidir. Erkek de kadın da onun kuludur. Fark olmaksızın bütün insanlığı kendisine inanamaya davet eder. İnsanın, kadın-erkek cinslerinden ve boy-kabile şeklinde yaratılmasının hikmeti de Hucurat 13'te açıklanmıştır. Onun emirlerine uyup Salih amel işlemek rızasını kazanmak demektir. Bunun sonucu da hem dünyevi hem uhrevi mutluluktur. Al-i İmran suresinde bunun müjdesi verilmiştir. Yazar, aynı yazıda kadının özgürlüğü için de ilginç olan bakış açısını yansıtmaktadır. Kadının özgürlüğünü tesis etmede tesettürün önemli bir rolü olduğunu açıklar. Tesettürü, kadının toplum içinde olmasının gerekçesi, delili sayar. \"Çünkü tesettür, kadının mahremleri arasında değil, dış dünyada ve toplumda uyacağı ve uygulayacağı bir hükümdür\". Bu ilginç açıklamadan sonra da, kadının kendi karakteri ve kişiliğini ortaya koyabilmesinin tesettürle olabileceğini açıklar. Burada şu notu da iletelim: Tesettür emri, farklı şekillerde hem kadın hem de erkek içindir. Kitapta anlatıldığı şekilde, İslam'da sosyal hayat içinde kadın ve erkek birlikte var olmuştur. Yazar bunun en güzel örneğinin peygamberimizin Medine'de oluşturduğu medeni toplumda olduğunu açıklar. Yazar, Kur'an'da kendisinden bahsedilen kadınlar Ümmü Gülsüm Binti Ukbe, Havle binti Salebe vb.- üzerinden de, Hz. Peygamber zamanında kadın sahabelerin ilim, ticaret alanları da dahil hayatın her alanında aktif olarak yer aldıklarını ifade etmektedir. İslam'da Aile Kurmanın Önemi\" adlı yazıda; kadın ve erkeklerin özelliklerinin farklı olmasını onların \"birbirini tamamlamaları\" için olduğunu açıklar. Rum 12'de anlatıldığı üzere \"Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi O'nun delillerindedir\". İnsanın tek başına olmayıp, toplumla yaşamasının sırrı da yaratılış sırrıyla aynı doğrultudadır. Aile şartının arka planında fiziksel ve duygusal ihtiyaçların karşılanması da vardır. Kurulacak her ailede, neslin ve toplumun devamlılığını da sağlayacaktır. Peygamberimizin evliliğe verdiği önem açıkça ortadadır. Gençlere, seslendiği hadislerinde evlilikle ilgili; \"Evleniniz, çünkü evlenmek, gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur\", \"Kul evlendiği vakit dininin yarısını tamamlamış olur\", \"Nikah benim sünnetimdir\" gibi tavsiyeleri olmuştur. Bunun temelinde, İslam dininde ruhbanlık olmaması ve doğal ihtiyaçların terk edilmemesi vardır. Ailenin önemi \"Evlilik Kararı\" adlı yazıda açıklanmıştır. Bu yazıda, ailenin birçok sorumluluğun paylaşıldığı güçlü bir yapı, olduğu anlatılır. Yine bu meyanda, kadın ve erkeğin hayat karşısında ve kulluk görevleri yapılırken birbirine destek olacağı, gerçeği ile eş seçimini doğru yapmak gerektiği ifade edilir. Buradaki doğru yapmak ifadesi, değişmeyecek ölçüler üzerinden açıklanıyor. Nikah bahsinde, ayet temel alınarak, \"sağlam ve güçlü bir sözleşme\" (Nisa-21) olarak nitelendirilir. Dolayısıyla hiçbir şekilde gizli ya da geçici nikah olamaz. Şahitler huzurunda yapılmak zorundadır. Kitaptaki bütün yazılara değinmek mümkün değil. Ancak şu kadarını söylemek mümkün: dini meseleleri öğrenmek günümüzde çok kolay. Çünkü dijital imkanlarda en geniş zamanlardan geçiyoruz. Ancak, internet bilgilerinin çoğunun güvenilir olmaktan uzak olduğu da malumdur. Dolayısıyla en doğru ve en güzel yol; Diyanet İşleri Yayınlarının kitaplarıdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-sadi-karademir-k5674.html", "text": "1990 yılında Erzincan'da dünyaya geldim. Şiir konuşulan, samimi ve fedakar bir ailede yetiştiğim için şanslı hissediyorum kendimi. Gerek annem ve babam gerekse kardeşlerim sanatın her alanındaki faaliyetlerim için daima teşvik etmiştir beni. İlk ve ortaokulu Erzincan'da, liseyi İstanbul'da Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladım. On dört yaşımda Kuleli ile başlayan İstanbul serüvenim yirminci yılına varmak üzere. Tam sekiz yıl, boğazın en güzel kıyılarından seyrettim İstanbul'u. Bu yüzden kendimi İstanbullu bir şair olarak görüyorum. İstanbul Üniversitesi'nde İnşaat Mühendisliği okurken, Deniz Ulaştırma İşletme Mühendisliğinde çift anadal eğitimimi devam ettirdim ve Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde de lisans eğitimimi tamamladım. Devamında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Proje Yönetimi alanında yüksek lisans yaptım. On yıllık yurt hayatımda, tüm renklerini en yakından tanıma fırsatı buldum Türk insanının. Erzincan ve İstanbul arasında geçen otobüs yolculuklarımda Anadolu bir film şeridi gibi geçmiştir gözlerimin önümden. Halen Marmara Üniversitesi'nde doktora eğitimim tez aşamasında devam ediyor. Lise yıllarında asker, lisans eğitimi yıllarında müzisyen, çalışma hayatında mühendis ve bürokrat olarak katıldım hayatın oyununa. Çok yönlülüğümün odak noktası ise şairlik. Tüm unvanların üzerinde görüyorum şairliği. Tüm sanat dallarında olduğu gibi, şiir yeteneğinin de doğuştan geldiğine inanıyorum. Şairlik kumaşı Tanrı'dan, bu kumaşın tasarımını, stilini, rengini ve terziliği yapıyoruz şairler olarak. Bu kumaş ne kadar benzersiz şekilde düzenlenebiliyorsa o derecede de belirlenebiliyor şairlik mertebemiz. Çok erken yaşlarda başlıyor şiirle ünsiyetim. Başta şiirin ses ve ahenk unsurları çocukluk yıllarımda cezbetmişti beni. Devam eden yıllarda, fikir, anlam ve imgedeki yaratıcılık unsurlarını keşfettikçe, buldukça, kullandıkça, kısacası şiir denizinin dibine daldıkça yükseldi şairliğim. Üniversite yıllarımda şiir ve müzik arasında kalmış, hangi sanat dalında ilerleyeceğime şöyle karar vermiştim. Yalnız kaldığım bir an, gözlerimi kapatıp en çok hangi sanat dalına ait hissediyorum, diye sordum kendime. Gözlerimi açtığımda kararımı vermiştim. Elbette şiir olacaktı bu. Şiir. Her şeyden önce şiir. Yaşadığınız hayattan şiiri çekerseniz, şiir burada bir şey kaybetmez. Kaybeden, hayatın anlamı, güzelliği, yaratıcılığı olur. Heykelden taşa, müzikten gürültüye, Taç Mahal'den mağaraya olan dönüşüm gibi keskin bir ilkelliğe götürür insanlığı. Düzen içerisinde hareket eden insan görünümlü robotlar yaratır şiirsizliğin ortamı. Kapitalist despotizm, tüm dünyaya zaten bu durumu reva görmedi mi? Ben sosyal buluşçu şiir düşüncemle; iyiyi, güzeli, doğruyu, yeniyi, fikri, aklı, kalbi, sezgiyi, estetiği, aşkı, kavgayı, barışı, isyanı şiirin içerisine dahil ediyorum. Düşünce yönünden sosyal adaleti, sanat yönünden ise buluşçu imgeyi öne çıkararak oluşturuyorum eserimi. Okurken de yazarken de daima büyük şiirin peşinde koştum. Bu koşu, büyük şairlerle aynı pistte koşacak kadar geliştirdi şiir nefesimi. Şiiri yazdığım o sihirli anda özümdeki şair berraklığına erişebildiğimi düşünüyorum. Şiirle meşgul olmadığım anlarda, şiiri değil daha çok -şiirime ters düşmeyen- bir şairaneliği yaşıyorum hayatta. Daha önce çeşitli dergilerde yayımlanan poetik metinlerimde de ifade ettiğim gibi, kendi şiirim için hiçbir şairi kendime usta olarak görmüyor, benden daha genç hiçbir şairi de çırak olarak kabul etmiyorum. Usta-çırak ilişkisi zanaatta işe yarayabilir muhakkak ama sanatta bazen olumsuz sonuçlar da verebiliyor. Etrafımız, kendini usta sayanların etrafında toplanan küçük kendine göre 'bir liderimsi etrafında cemaatleşmiş' yapılarla dolu. Böyle gruplarla; şöhret, para, reklam vb. kazanımları kimileri elde edebilir. Ama henüz bu tarz oluşumlardan gerçek bir şiirin/şairin çıktığını görmek mümkün olmamıştır. Taşları Yemek Yasak'ta \"Türkiye düşünce dünyasına uşak olarak değil de öğrenci olarak girebilmiş olsaydı hem öğrenciliğin sona erdiği bir zaman gelecek, hem de bütün öğrendiklerini kendi özgün düşünce sistemi içinde bir yere oturtabilecekti.\" diyor İsmet Özel. Bu sebeple kültür emperyalizminin uşaklığını reddederek, yirmili yaşlarımda doğu şiirinin de batı şiirinin de öğrencisi olmayı tercih ettim. Geniş çaplı okumalarda, yüksek algı düzeyiyle, ön yargısız bir yaklaşımla her kesimden, dünyanın tüm dillerinde yazılan şiirlerden şiir hakkında edindiğim bilgi kendi sesimi oluşturmamda faydalı oldu. Tabi, bilginin yorumlanması da şairliğin vasıflarından. Türk edebiyatında da dünya edebiyatında da sevdiğim şairler ve yazarlar muhakkak var. Yaşamakla, Türk ve dünya şiirinden devraldığım mirası daha ileriye taşıyabileceğimi düşünüyorum. Bu üç kavram, şair vasfı taşıyan bir Türk aydınında bir arada bulunmalı elbette. Ama sadece şairlik üzerinden bir değerlendirme yaparsak bu üç kavram birbirinden ayrışabilir. Söz gelimi şiir, şuurun üstünde bir seviyede. Bu konuda, şiirde aklın bilerek aşılması gerektiğini düşünüyorum. Şiar kavramına gelince bu hususta şiarın hangi kavramı işaret ettiğini düşünmek gerekir; ülkü mü, yoksa ayırıcı özellik mi? Şair benimsediği bir ülküye hizmet edebilmek için yeni şiirler yazabilir. Ama tek başına bir ülkünün benimsenmesi kişiyi şair yapmaz. Şairlik, -hiçbir ek şart aranmaksızın- 'şiir içi' ispatla mümkün. Mekanlar şaire yeni alanlar açabileceği gibi şairin şiirine ket vurabilir de. Bu durum şaire göre de değişebiliyor. Bazen zıtlıklardan, baskılardan da beslenilebiliyor sanatta. Kasaba ve köy sanat filmlerinde kaldı artık. Bu sözü kasabayı veya köyü aşağılamak için söylemiyorum. Doğrusuyla, -çoğu zaman- yanlışıyla köyden kente göçle sosyal bir dönüşümü yaşadı Türkiye. Özellikle metropollerde kimlik ve kişilik karmaşasının yüksek seviyede olduğu mutant bir dönüşüm söz konusu. Kendi adıma köylüleri de kentlileri de öldürmeye gerek yok diye düşünüyorum şiirde. Yine de şehrin insanı olduğumu söyleyebilirim. Tabiatı seven, anlamaya, anlamlandırmaya ve işlemeye gayret eden biri olarak eserlerimin şehirli bir şairin kaleminden çıktığını belirtmeliyim. Türkiye'de de dünyada da şiire olan ilgiyi asla yeterli bulmuyorum. Bu durumun başlıca sebebi, sadece bir ekonomik sistemi değil, aynı zamanda tekilleşmiş bir hayat tarzını da insanlığa dayatan KAPİTALİZM'dir. Kapitalizmle hesaplaşmadan fikir ve sanat yönünden yapılan hiçbir eleştiriyi yeterli bulmuyorum. Türkiye'de eğer vatanınızı seven bir aydınsanız, içinde yaşadığınız topluma ve insanlığa karşı sorumluluk duygunuz varsa, hangi görüşten olursa olsun muhakkak bir sentez arayışında oluyorsunuz. Doğu ile Batı, akıl ile kalp, sanat ile bilim, şiir ile felsefe, kültür ve teknoloji arasında kurduğumuz bağlarla yeni yorumlar getirebiliyoruz topluma. Kendimi, geleneği bilen modern bir şair olarak görüyorum. Şiir her türlü duygu-durumdan türeyebilir. İster hece ile yazılsın, ister serbest ölçü de olsun şiirde muhakkak ahenk ve iç ahenk unsurunun bulunması gerekiyor. İlhamla gelen, deneyle -şiir işçiliği gerçekleştirilerek- dönüştürülebilir. Ama tek başına deney, şiiri oluşturmaya yetmez. Sanat düşüncem, poetik iddiam kısa bir süre önce yayına hazırladığım ikinci kitabımda belirtilen 'sosyal buluşçuluk' üzerine kuruludur. Kıymetli okurlar bu kavramın detaylı açıklamasını ikinci şiir kitabım yayımlandıktan sonra görebilirler. Bizde eleştiri kültürü yoktur maalesef. Bu yüzden, Türk şiiri dünya şiirinin ileri ucunu temsil edebilecek bir potansiyele sahipken, belki de Batı'ya göre tek ve en belirgin geri kaldığı alanlardan biri olmuştur eleştiri alanı. Türkiye'de övgü ve sövgü -bilerek yergi demiyorum- birbirini kovalar. 'Faydasız bir kavga ortamı' da sürüp gider böylelikle. Okul ve akademi kısmını bir kenara bırakın, bu gün şiirleri ve kitapları basılan insanlardan şiirin ve sanatın gerçek anlamını bilen sahi kaç kişi var? Mevlana'yı Batılı eleştirmenler sayesinde tanıdı Türk sanat kamuoyu. Yunus Emre'nin dahi gerçek değerini anlayabilmek için Batılı eleştirmenlerin yazılarını bekleyen aydınlar var bu ülkede. Eser üzerinden vasatı reddedebilen / dehayı fark edebilen bir eleştiri aklının özlemini yaşıyoruz daima. Ve yıllar geçtikçe bu özlem, yerini giderek koyulaşan bir karanlığa bırakıyor. On yıl geçti edebiyat dergilerinde yazmaya başlayalı. Edebiyat dergileri, kaliteli editörleri, genel yayın yönetmenleri bulunduğu, güçlü sosyal ve sanatsal etkileşim ortamı yarattıkları, eser odaklı özgün ve tarafsız bir yayın politikası izledikleri müddetçe edebiyatımıza ve şiirimize katkıları daima olumlu yönde olmuştur. Varlık ve Dergah dergisi gibi geleneği olan dergileri önemli buluyorum. Dergah dergisi ile başlayan edebiyat dergileri maceramda çok farklı dergilerde şiir ve yazılarım yayımlandı. Dergah dergisi dışında, Türk Edebiyatı, Dil ve Edebiyat, İzdiham, Söğüt gibi başka dergilere de şiir ve yazılarımla katkıda bulundum. Dergah dergisi hem bir okul hem de bir ekol görevini gördü. Bu sebeple dergi birçok şairi ve yazarı da edebiyat dünyasına kazandırdı. Bu hususta büyük hikayeci Mustafa Kutlu'nun eser yayımlamadaki seçiciliğinin, harcadığı zamanın, emeğin, sanat görüşünün de önemi büyük. Keza, sanat ortamımızdaki çoraklık göz önüne alındığında Türkiye'de para kazanmadan edebiyat üzerine uzun yıllar emek harcanması da ayrıca takdire şayan. Tüm bu sebeplerden dolayı her ne kadar edebiyat dergilerini sıklıkla eleştirsem de varlıklarını değerli buluyorum. Yeter ki hakkaniyetli bir edebiyat eleğini, yayın politikasını oluşturabilsinler. Zihnimde kalabalık bir şair ordusuyla geziniyorum şiirin koridorlarında. Bu sebeple kimseye haksızlık etmemek adına, bu soruya cevap verebilmem mümkün değil."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/vesikalar-isiginda-tarih-okumasi-k4063.html", "text": "Sosyal Bilimlerin en önemli alanlarından biri olan Tarih, geçmişin izini sürerek geleceğe rehberlik etme işlevine sahiptir. Geçmişe dair her türlü vesikayı okuma ve analiz etmek, şimdinin ve geleceğin yol haritasını çizmeye yardımcı olacaktır. Geleceğin yol haritası toplumların istikrarı için elzemdir. Yakınçağ bölümünde doktorasını tamamlayan, Ankara Üniversitesi, Chicago Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde Osmanlı tarihi alanında ders veren Merhum Halil İnalcık, ömrünün sonuna kadar Osmanlı Tarihi hakkında çalışmalar yaparak onlarca kitap, yüzlerce makale miras bıraktı. Yüzlerce makalelerinden on tanesinin bir araya toplanıp kitaplaştırılmasıyla \"İmparatorluktan Cumhuriyete\" kitabı ortaya çıktı. Halil İnalcık, \"İmparatorluktan Cumhuriyete\" kitabıyla Osmanlı tarihçiliği, toplumsal yapısı, çift-hane sistemi ile konu başlıklarıyla Osmanlıya dair bilgiler verir. Yerel araştırma konusunda 1467 ve 1519 tarihleri arasında arşiv vesikalarına göre Dibra ve Akçahisar bölgeleri hakkında bir çalışma mevcut. Osmanlı milletleri hakkında arşiv belgeleriyle bir çalışma başlığı yanında farklı bir din ve ırk olan Sefarad Yahudileri hakkında da bir başlık var. Kitabın son dört başlığı ise günümüze daha yakın konular işlenmiş. Bunlar: Modern Avrupa'nın gelişmesinde Türk etkisi, Osmanlı toplum yapısının evrimi, Avrupa ve Ortadoğu arasında Türkiye ve Hilafet ve Atatürk İnkılabı. Osmanlı altı asırlık bir ömür yaşadı. Osmanlı tarihçiliği kavramının zengin bir argümana sahip. Halil İnalcık, kitabın ilk makalesinde bu konuyla ilgili Yahşi Fakih, Ahmedi, Aşıkpaşazade, Anonim Tevarih, Oruç ve Sarıca Kemal gibi tarihçilerin yazma eserlerinin konu, dönem ve diğer şartlar dahilinde etkilendikleri süreci ele almaktadır. Makale, Osmanlı da hangi tarihçi bir biriyle nasıl etkilendikleri ve argümanları nasıl olduklarını isim semalarıyla anlaşılır bir biçimde anlatılmıştır. - İlk grup: Belirli bir teorik model seçen ve bu modele göre Osmanlı ampirik tarihçilerinin bulgularını yorumlamaya çalışanlardır. Bu grup, Osmanlı toplumunun feodal üretim tarzı veya Asya tipi üretim tarzını veya patrimonyal devleti temsil edip etmediği konusundaki tartışmayı ele alır. - İkinci grup: Karl Marx ya da Max Weber ya da daha az sıklıkla diğer modellerde öne çıkan temaları araştırma konusu olarak ele alan ve bunları tarihsel kaynakların ışığında incelemeye çalışan tarihçilerdir. Toprak mülkiyeti ve tarımsal ilişkiler, şehir ve kır arasındaki sosyo-ekonomik entegrasyon, nüfus baskısı, fiyat devriminin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkisi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kapitalist dünya ekonomisindeki yeri gibi konularda ampirik araştırma yapmaya yönelmişlerdir. Bu iki temel yaklaşım çerçevesinde İnalcık, toplumsal formasyon meselesi, Balkan Tarihçiliği, Asya Tipi Üretim Tarzı, Annales Okulu ve Ampirik Araştırma başlıklarıyla Osmanlı toplum yapısı hakkında bilgiler vermektedir. Üçüncü makale Osmanlı kırsal toplumun sistemini temsil eden çift-hane mekanizmasıdır. Devletin toprak ve reayayı çiftlik vergi ile bir arada tutma ve yönetme sistemiydi. İnalcık, çift-hane sisteminin aile çiftliği birimi ve vergilendirme kavramları üzerindeki işlevini anlatıyor. 1385'te Savra Muharebesiyle Arnavutluk'un Osmanlı hakimiyetine girme süreciyle sancak beyi ve kadı tayin edilmesiyle idari bir yönetimin başlaması oldu. Resmi belgeler ışığında İnalcık, bu makalesinde 1467 ve 1519 yılları arasında Dibra ve Akçahisar bölgelerindeki idari yapılanmayı inceler. Tahrir defterleri ışığında demografik verilere ulaşır. Kitap, Osmanlı himayesindeki gayrimüslimlerin toplumsal hayatları ve fiili hukuki durumlarını besinci ve altıncı makalelerde ele almaktadır. 1641-1651 dönemlerine ait bir Piskopos Mukataası defterine dayanarak, Rum Ortodoks Kilisesinin yetki alanı ve işlevini ele alırken, 1992 tarihli bir konferansta sunulan bir tebliğ ile Sefarad Yahudileri ile ilgili bilgiler vermektedir. Böylece kitabın, Osmanlı toplumu içindeki farklı dini inançların devlet ile olan münasebetlerinin ne olduğu, arşiv vesikalarıyla bir çalışma örneğini gösterir. Kitabın son dört makalesi ise Osmanlı son dönemi ve Yeni Türkiye'nin ilk dönemlerini kapsayan ve Avrupa ile olan münasebetlerini incelemektedir. Halil İnalcık, \"İmparatorluktan Cumhuriyete\" on makaleden oluşan bu kitabı, Osmanlı'da sosyal tarih hakkında arşiv çalışmaları ışığında bir okuma sunarken, Osmanlı'da gayrimüslimlerin durumları hakkında analiz yapmaktadır. Kitabın son başlıklarında ise Osmanlı'nın yerini bıraktığı yeni Türkiye hakkında değişime uğrayan siyasi, sosyal ve ekonomik meseleleri ele almaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/101-romanen-kurdi-sirove-rexne-u-nirxandin-cild-1-bd60.html", "text": "Rexne, nirxandin u şiroveyen zanisti li ser romanen kurdi zede nehatine kirin. Ev berhem berhemeke ku di qada xwe de yekem e ku bi renge şirove, rexne u nirxandina romanen kurdi hatiye kirin. Berhem ji du cildan pek te. Ev cilda yekem e u ji 376 rupelan u 50 romanan pek te. Niviskar bi re rebazen zanisti berhema xwe amade kiriye u bi wi rengi peşkeşi xwineren xwe kiriye. Niviskar tevi rexne, nirxandin u şiroveyan, di dawiya her romana hatiye nirxandin de, puan dide ziman, editori, estetik, honandineditori, weşanxane u hwd. Xwiner hem bi wan puanan hem rexne, nirxandin u şiroveyan, der bare romane de digihije agahiyeke gelek baş. Ji bo nasina romanen kurdi ev berhem berhema heri baş e ya ku heta niha hatiye çapkirin."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-mete-karagol-ile-konustuk-k5823.html", "text": "Anlatı eğer alıcısını buluyorsa kutsal sayılabilir. Günümüzde pek çok metin yazılmakta. Bunların hepsini bu bağlamda değerlendiremeyiz, diye düşünüyorum. Ben edebiyat -dolayısıyla sanat- eserini sınırlandırmayı doğru bulmuyor ve yazarın hayal gücüne, anlatısına karışılmasını istemiyorum. Bize gelen yazılarda da önce yazarın tekniğine saygı duyuyoruz, sonra başlıyor editoryal süreç. Zaten şu ana kadar gördüğüm: bu dediğiniz katmanlar türün doğasını kaybetmeden uygulanıyor yazar tarafından. Tercih ettiğim bir şey değil ama belki de eskisi kadar üretken olmadığım içindir, son zamanlarda Mahal Edebiyat ve Edebiyat Burada dışında bir yerde yazı yayımlamadım. Çok eskiden de KE ve Öykü Gazetesi. Tabii bir de küçük ve yerel mecralarda vardım. Dergilerde görünmek yazarın reklamı anlamına gelir. Dolayısıyla görünmek gerekir. Günümüz edebiyat dergileri olumlu anlamda iyi işler yapıyor. Hem online hem matbu iyi dergilerimiz var. Umarım daha iyi işler yaparlar. Ve umarım birinin başarısıyla diğeri de övünmeyi bilir. Kıskançlık kötü bir şeydir. Karanlık bir odada, kendim ve kedimle baş başa kalıp yazmaktan hoşlanıyorum. Evet, kaderimi etkileyeceğine inanıyorum. Böyle bir deneyim yaşadım. Ama bundan söz etmek istemem. Şunu anlatabilirim bunun yerine. Oluşturduğum ilk iki karakterim, hem ilk öykü kitabımda bir öyküde, hem de ikinci öykü kitabımda bir öyküde varlar. Ve zaman zaman da karşıma çıkıyorlar. Sadece karakterler değil, bazen ilk pasajlarım da bir anda yeni kurgularda kendilerine yer buluyorlar. Daha da olacağa benzer. Hikaye: derdimiz, anlattığımız şey. Öykü ise formun adı. Şiirin, öykünün, romanın, tiyatro eserinin, filmin, dizinin, şarkının... Hepsinin bir hikayesi vardır. İnsanın, yaşamın bir hikayesi vardır. Yük Edebiyat, Edebiyat Burada, Daima Edebiyat, İshak Edebiyat takip ettiğim dergilerden. Yeni çıkan kitapları da bittabi almaya, takip etmeye çalışıyorum, yayınevine dikkat etmeksizin... Kendisi yeni bir öykücü değil ama... Barlas Özarıkça'nın Hay isimli kitabını tavsiye edebilirim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/huzunle-anilan-ulke-endulus-k3976.html", "text": "Hikayesini bildiğiniz, verilen emeğe şahitlik ettiğiniz kitaplarla buluştuğunuzda adını koyamadığınız bir duygu kaplıyor ruhunuzu. Abdulvehap Ballı, Endülüs medeniyetini, Endülüs ufkunu, Endülüs güzelliğini bize tanıtmak için Endülüs'e gittiğinde bu eser çok iyi bir eser olacak diye düşünmüştüm. Sonrasında Abdulvehap Ballı, Endülüs'ten döndüğünde bu eseri meydana getirmek için kendisini bir odaya kapattığında bu eser çok iyi bir eserden çok daha iyi bir eser olacak diye düşündüm. Eserle buluştuğumda yanılmadığımı gördüm. İberya , fethedilirken Müslümanlarla Yahudiler ve Vizigotlar ittifak yapıyorlar. İberya fethedildikten sonra Endülüs adını alacaktır. Puvatya savaşının yapıldığı yere Belatuşşuheda yani şehitler düzlüğü deniyor. İlimde derinleşen alimlerin çabası ve alime değer veren devlet ricalinin çabaları ile Endülüs inşa edilir. Devlet adamlarının tasavvur dünyası; insanların, şehirlerin ve ülkelerin kaderini de etkiler. 1031 yılında Kurtuba'da Endülüs hilafeti ilga edilir. Bu tarihte Ümeyyeoğulları Endülüs'ten sürgün edilir. Böylelikle Endülüs Emeviler dönemi biter. Emirlikler dönemi başlar. Sonrasında Hristiyanlara karşı ittifak için Murabıtlar çağırıldı. Hristiyan tehlikesi bertaraf edildikten sonra 1040 yılında Murabıtlar dönemi başladı. 1170 yılında Muvahidler dönemi başladı. 1238 yılında Beni Ahmer dönemi başladı. 1492 yılında Endülüs yıkılır. Eserde Endülüs kelimesinin kökeni ve bugünkü adıyla İspanya'nın tarihine derinlemesine bir değerlendirme yapılıyor. Dördüncü asırdan itibaren o bölgede Yahudi, Hristiyan ve Vizigotların yaşadığı taht kavgalarından dolayı, Müslümanları davet ettiklerini, Müslümanların bu coğrafyaya gelmesi ile esenlik ve barışın geldiğini görüyoruz. Belki de Endülüs'ü en kıymetli kılan yönü budur. Esenlik ve barış yurdu olması. Anlatılarda ve bir kısım kitaplarda yer alan Tarık bin Ziyad'ın gemileri yakması olayının olmayabileceği görüşü üzerinde mülahazalar yapılıyor. Endülüs seferi bir medenileştirme/medineleştirme seferidir. Ziryab'ın Endülüs medeniyetinin oluşumuna katkıları ayrıntılı şekilde ele alınıyor. Müzik ve yemek kültürü konusundaki katkılarına yer veriliyor. Ziryab aynı zamanda dönemin moda tasarımcısı ve uzmanı olarak da bir kısım yenilikler getiriyor. Endülüs'ün Murabıtlara bağlanması için fetva veren İbn Arabi ile Gazali'nin Bağdat'ta görüştüğünü öğreniyoruz. Muvahidler hareketinin lideri Muhammed bin Tumert, Gazali ile görüşüp duasını aldıktan sonra Gazali'nin de desteği ile harekete geçer. Gazali ile görüşmesinden sonraki dönemde bir kısım fikri sapkınlıklar neticesinde Tumert kendisini Mehdi ilan ediyor. O çağın masum imamı olduğunu ilan eder. Murabıtlara çok zarar verir. Endülüs devletinin yıkılışı ve Moriskolar ile ilgili kısım çok duygusal bir dil ile ele alınıyor. Endülüs'ün bilgeleri bölümünde bilgelerin önemi ve işlevi ile ilgili müellif şöyle diyor: Devletler tarih sahnesinden çekilse bile varlıklarını inşa ettikleri medeniyetlerle devam ederler. Medeniyetlerin görünen yüzü şehirlerse görünmeyen yüzü de bilgelerdir. Unutulmamalıdır ki devletleri liderler ve komutanlar yönetir. Onları sonraki nesillere bilgeler aktarır. Tüm yaşanmışlıklara da şehirler şahitlik eder. Kitabın son bölümünde Endülüs gezisi izlenimlerine yer veriliyor. İspanya'nın 17 özerk bölge 50 şehirden oluştuğunu öğreniyoruz. Müellif Toledo şehrini çok seviyor. İnsanlarla ünsiyet kuran şehir olarak tanımlıyor Toledo'yu. Gezi esnasın şahit olunan güzellikler fotoğraflarla belgeleniyor. Toledo İstanbul'a Diyarbakır'a Mardin'e benzetiliyor. Kurtuba güzellemesi okuyoruz. Ve eser son buluyor. Hemen her yönü ile mükemmel ve etkileyici olan bu eser, gezi kısmına daha fazla yer verilseydi mükemmel ötesi olabilirdi. Endülüs, islam medeniyetinin erken koparılmış çiçeği. Avrupa kıtasının Akdeniz'e uzanan üç yarımadasından biridir. İber Yarımadasında İspanya ve Portekiz devletleri yer almaktadır. Yarımadanın en güneyinde yer alan Cebelitarık, Birleşik Krallık'ın idaresindedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/akaid-kitaplari-listesi-k4298.html", "text": "Bu dünyada müslümanlar için en önemli mesele iman/akide meselesidir. Bu konuda sahih ve derinlemesine bir bilgi sahibi olması gerekir. Bu konuda araştırma yapan, bilginin gücüne inanan, ilmi çalışmalar yapacak arkadaşlara kapı aralayıp yol göstermesi gayesi ile Türkçe telif ve tercüme eserleri kısaca tanıtmaya gayret ettik. Bu kitapların birçoğunu tetkik etmek ile birlikte bir kısmına bir vesile göz gezdirmiş biri olarak, akaid konusunda farklı alimlerin eserlerinden istifade edilmesi gerektiğini söyleyebilirim. Fıkhı Ekber'in Hanefi fıkıh ekolü kurucusu İmamı Azam Ebu Hanife olarak bilinen Numan bin Sabit'e aittir. Kitabı değerli ilim adamı AIiyyul-Kari şerh etmiş olup İmam Azam'ın \"el-Vasıyye\" adlı kitabı ile diğer kitaplarda bulunan İmam Azam'a ait düşünceleri bir araya getirerek ve Razi, Taftazani, Konevi, gibi Ehl-i Sünnet tarafından tanınmış alimlerin fikirlerinden de istifade ederek şerh etmiştir. Tercümede anlaşılır ve sade bir dil kullanılmış. Mütercimi Vehbi Yavuz'dur. Aliyyül-Kari, kitabın sonunda inanç esaslarına ilave edilen diğer görüşleri de zikretmiş ve küfür sözleri ile ilgili bütün fetvaları bir araya getirerek bugün müslümanlar için inanç bakımından tehlike arz eden söz, düşünce ve davranışları kaynaklarından naklederek bir araya getirmiştir. Tahavi şerhi, selef ekolü usulü ile şerh yapan imam Tahavi'ye aittir. İbn Ebi'l-İzz ed-Dımeşki el-Hanefi şerh etmiştir. Beşir Eryarsoy Hoca tercüme etmiştir. Bu eserin farklı baskıları mevcuttur. Metin ve şerhi şeklinde olan şekli ile birlikte sorulu cevaplı olan şekli de vardır. Roman boy şekli de vardır ciltli şekli de vardır. Arş'a istiva konusunda selef ekolü görüşü izah ediliyor. Ehlisünnet ekolünde itikadi iki koldan biri olan Maturidiye kolunun kurucusu İmam Maturidi'nin eseridir. Maturidiye ekolüne bağlı olanların temel kaynak kitabıdır. Tarihi süreç içinde birçok şerhi yapılmış ve reddiyesi yazılmış bir eserdir. Maturidiye Akaidi, Nureddin es-Sabuni'nin el-Bidaye fi usuli'd-din isimli kitabıdır. Müellif Önce el-Kifaye adıyla hacimli bir eser yazmış, sonra bunu hulasa ederek el-Bidaye'yi meydana getirmiştir. Bu sebeple kitap takdire şayan bir itina ve dikkat mahsulü olmuştur. Okunduğunda da kolayca anlaşılacağı üzere klasik Kelam kitaplarının hemen bütün bahislerini ihtiva eden eserin dili sağlam, tertibi güzel, ifadesi açıktır. Müellif, kitabında Ehl-i sünnet ve Maturidiye görüşlerini ispat ve izah ettikten başka tarafların fikirlerini kısa ve öz olarak nakletmiştir. - el-Fıkhu'l-Ekber: Ebu Hanife'nin oğlu Hammad'ın babasından naklettiği en şöhretli eseridir. Ayrı silsilelerle zamanımıza kadar gelen birbirinden kısmen farklı üç nüshası vardır. Bu eser başta Ebu Mansur el-Maturidi olmak üzere birçok alim tarafından şerh edilmiştir. Müteaddit defalar Türkçeye çevrilmiştir. Ehl-i Sünnet akidesini, kısa, özlü ve son derece ihatalı bir şekilde ifade etmektedir. - el-Fıkhül-Ebsat: Bu eser, oğlu Hammad, öğrencisi Ebu Yusuf ve Ebu Muti' b. Abdillah el-Belhi tarafından rivayet edilmiştir. Sual-cevap tarzında olup yazma nüshaları Kahire Kütüphanesi VII/353'de olan bu risale, Ata el-Cürcani tarafından şerh edilmiştir. - el-Alim ve'l-müteallim: Bu risalede, öğrencisi Ebu Mukatil'in sorduğu sualler Ebu Hanife tarafından cevaplandırılmaktadır. Bu eser de Kahire Kütüphanesi VII/553'de kayıtlıdır. el-Pezdevi de \"Usul'ünün mukaddimesinde eserin Ebu Hanife'ye ait olduğunu belirtmektedir. - er-Risale: Bu eser, Ebu Hanife tarafından Basralı alim Ebu Osman el-Betti'ye gönderilmiştir. Kendisi hakkında Mürcie'den olduğu hususundaki ithamları reddetmektedir. Eser yukarıda belirtilen rivayetlerle el-Pezdevinin aynı yerdeki şahadeti ile imama nisbet edilmektedir. Yazma nüshaları Kahire Kütüphanesi VII/203, 553'de kayıtlıdır. - el-Vasıyye: Avrupa kütüphanelerinde ve Kahire Kütüphanesinde (V/264) muhtelif nüshaları bulunan bu eserin Molla Hüseyin b. İskender el-Hanefi, Ekmelüddin el-Baberti ve el-Hadimi tarafından yazılmış şerhleri mevcuttur. el-Baberti şerhinin Nuru Osmaniye, Ayasofya, Bayezid ve Selim Ağa kütüphanelerinde yazma nüshaları mevcuttur. Tam 30 yıllık bir birikimin meyvesi olarak istifademize sunulan bu eser, Türkçe telif akaid kitapları içinde bir numara olma özelliği taşıyor. Alim şahsiyet Hasan Karakaya Hocaefendinin irfan dolu titiz çalışmaları sonucu yazdığı eser görselliği ile dikkat çekiyor. Lüks kapak, sarı şamua kağıt ve özenli baskısı ile hak ettiği kalitede basılmış. Eserde takip edilen yöntem; konu başlığı verildikten sonra, konu ile ilgili lügavi ve ıstılahi tanım verildikten sonra, farklı görüşlerdeki ekol ve şahısların delilleri ayetler ve hadisler olarak verildikten sonra müellif kendi kanaatini beyan ediyor. Günümüz şartlarını göz önünde bulunduran müellif anlaşılır bir dil ve yöntem takip ediyor. Verilen bilgi ve delillerin hepsinin sayfanın alt tarafında dipnot olarak belirtilmesi araştırmacılar için bulunmaz bir güzellik. Dipnotların sayısına ve kaynakların çeşitliliğine bakınca eserin meydana geliş sürecinde verilen emekler daha iyi anlaşılıyor. Tevhid ve iman ile ilgili her konuda delil olarak ayet ve sahih hadis veren eser, konuların izahında selef alimlerinden yaptığı alıntılar ile dikkat çekiyor. İmanın şartlarını ayrıntılı bir şekilde ele alan bir çalışmadır. Yazar, takip edilen usul bölümünde, İslami ekoller için kadim tartışma konularından biri olan \"ahad hadisler itikadda delil midir?\" tartışmasından \"ahad hadisin itikada delil olamayacağı\" görüşünü ortaya koyuyor. \"İtikad bu\" bölümünde; imandan sonra gerekli olan öncelikli amellerin namaz ve infak olduğu şeklinde izah edilmesi, yazarın o günden bugün savunmuş olduğu \"mülk-adalet-infak\" fikir hikemiyatının alt yapısı olduğuna işaret ediyor. Kur'an'da nelere iman edileceği, nasıl iman edileceği ile ilgili ayetler ard arda sıralanıyor. Yalnız, konuyla ilgili mütevatir hadisler ele alınmıyor. Kader konusu ile ilgili olarak; Kur'an'daki kader-kaza ile ilgili ayetlerden dolayı iman edilmesi gerektiği, Allah'ın kazaları takdir etmesinin var olduğu lakin kaderin ne olduğu ve nasıl cereyan ettiği konusunda tartışmalar olduğunu, ilerde buna değinileceği beyan ediliyor. Merhum ve mücahit Şehit Hasan El Benna hazretlerinin Müslüman Kardeşler mecmuasında islam akaidine dair eşsiz ve nadide tefrikalarını yayınlamıştı. O, bu makalelerini islam topluluğuna ithaf etmişti. El Benna'nın akaid ile ilgili makalelerini derleyen ve bu eseri istifademize sunan Muhammed Rıdvan'dır. Eser, 1972'de Abidin Sönmez tarafından tercüme edilmiştir. Bir kısım imla hataları olmak ile birlikte, mana tercüme diyebileceğimiz tarzda tercüme edilmiştir. Eserin makalelerin derlemesi olduğu gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak, El Benna'nın akait ilmini en baştan ele almaya başladığı fakat şehadeti vesilesi ile bu çalışmanın yarım kaldığını görüyoruz. Bu akide Şeyhu'l-İslam'ın baş taraflarında da söylediği gibi hem Vasıtıyye, hem de Vasatiyye bir akide olmak özelliğindedir. Büyük ilim adamı Muhammed Halil Herras'ın \"Vasıtıyye Akidesi\"ne yaptığı şerh açık seçik ve özlü olmak gibi bir özelliğe sahiptir. Nitekim Allame Abdu'r-Rezzak Afifi'nin de belirttiği gibi bu şerh \"şerhlerin en nefisi, en açık ve anlaşılır olanı, bununla birlikte en kısalarıdır. Eserin baş kısmında müellif İbn Teymiye ve fikirleri ile ilgili bir girizgah mevcut. Akabinde besmele, hamd ve şükür kavramları ile birlikte ibadet ve şehadet kavramları izah ediliyor. Salat, selam fırkayi Naciye ve ehlisünnet kavramları izah edildikten sonra imanın esasları izah ediliyor. Eserde dikkat çeken husus müellifin kendi görüşlerine nerde ise yer vermemesidir. Her konuda mutlaka ayet ve sahih hadisler ile izah ediyor olmasıdır. Klasik ehlisünnet yaklaşımı olarak değerlendirebileceğimiz bir yaklaşım ile kaleme alındığını ifade edebiliriz. Müellifin eğitim camiasından geliyor olmasının da etkisi ile kitap pedagojik eğitim tekniklerine dikkat edilerek yazılmış. Ders kitabı olarak okunup okutturulabilecek, ders yapılabilecek bir formatta hazırlanmış. Genel kültür bilgisi olarak tartışmalı olan mezhepler konusu hakkında bir başlık açılmış. Muhammed Ebu Zehra'nın mezhepler tarihi adlı eserinin muhtasar hali diyebileceğimiz tarz ve kalitede mezhep konusu hakkında bilgiler verilmiş. Özellikle itikadi mezheplerin çıkışı konusu akaid ilmi ile ilgili araştırma yapanlar için giriş bilgisi olarak alınabilir. Eser, bir akide/iman esasları kitabı olmaktan ziyade, iman bilincini ele alan eserlerdendir. Fikri ve düşünsel anlamda var olan birçok yanlış görüşü, tarihsel alt yapısı ile birlikte, ekoller arası mukayeseli bir şekilde irdeliyor. Beş farklı yönü ile ele alınan Tevhid konusu, yol göstermesi bakımından bütün ana başlıkları ele almış gibi. Tevhid; Kevni Tevhid, siyasi Tevhid, içtimai Tevhid, ferdi Tevhid ve nazari Tevhid. Gördüğünüz gibi hemen her yönü ile ele alınan bir Tevhid algısı. Tevhidin ele alınış şekli, İsmail Faruk Er Raci'nin Tevhid algısı ile çok benzeşiyor. Mana ve ruha önem veren yanı ile sufi yaklaşımı, siyasal yönü ile devrimci yaklaşımı, içtimai yönü ile sosyolojik yaklaşımı, ferdi yönü ile insan merkezli yaklaşımı, nazari yönü ile de kalbi yaklaşımı içinde barındıran şümullü bir Tevhid anlayışı. Günümüz alimlerinden Yusuf el Karadavi'nin, Allah'a iman ve şirk konusunu derinlemesine ele aldığı küçük bir risaledir. Özellikle şirkin zararları bölümü önemli ve ilgi çekici bir bölümdür. Klasik akaid kitaplarından farklı olarak sorulu cevaplı şekilde kaleme alınan eser, güncel örneklemeler ile her seviyeden insanın anlayabileceği bir eserdir. Alptekin hocanın hazırlamış olduğu bu eser ders kitabı olarak değerlendirilebilecek bir eserdir. Günümüz alimlerinden Mehmed Göktaş hocamızın net ve anlaşılır bir dil ile makale-deneme tarzında iman, tevhid ve şirk konularını izah ettiği eserdir. Günümüz iman ve şirk temsilcilerine ve uygulamalarına vurgu yapan eser iman bilincinin oluşmasına katkı sağlayacak bir çalışmadır. Ehlisünnet alimlerinden Ömer Nesefi'nin eseridir. Türkiye'de en fazla tanınan akaid kitabı diyebiliriz. Tercümesi sade ve anlaşılır bir dil ile yapılmış. Ömer Nesefi'nin akaid metninin şerhidir. Ömer Nesefi Maturidi'dir. Taftazani ise Eşaridir. Bu yönü ile eser farklı ve önemlidir. Taftazani, Maturidilerle Eşariler arasındaki bazı ihtilaf noktalarının lafza ve şekle ait olduğunu, mesele derinleştirildiği zaman arada önemli bir farkın bulunmadığını savunur. Yüzyıllardır medreselerde ve farklı eğitim kurumlarında okutulan akaid derslerinde başucu kitabıdır. Tasavvuf ekolü akaid kitaplarındandır. Metni İbrahim Hakkı'ya aittir. Şerhini Ahmet Efe yapmıştır. Vahdet vakfı eğitim kitapları içinde yer alan çalışma ders kitabı formatında hazırlanmış bir eserdir. Klasik ehlisünnet ekolüne bağlı kalınarak yazılmış bir çalışmadır. Bölüm sonlarında verilen sorular ile pedagojik yönü dikkat çekiyor. Selef ekolü akaid kitaplarındandır. Müellifi günümüzün genç yazarlarındandır. Kitabın dili sohbet ortamında anlatılan derslerin kitaplaştırılmış şekli gibi açık ve anlaşılır bir dildir. Örneklemelerin güncel olması konuların daha iyi anlaşılmasına vesile oluyor. Selef ekolü akaid çalışmalarındandır. Küçük bir risaledir. Tasavvuf ekolü akaid kitabıdır. Dili anlaşılır ve konular özet olarak ele alınmıştır. İman, ahlak ve ibadet konularını ele alan yakın dönemde kaleme alınmış bir çalışma. Tevhid ve iman bilinci üzerinde duran, dili anlaşılır bir kitaptır. Kur'an'ın gölgesinde iman anlayışı üzerinde duran, tevhid konusunu derinlemesine ele alan bir çalışma. İman bilinci ile ilgili Türkçeye kazandırılan son dönem eserlerdendir. Yemenli İslam alimi Abdulmecit Zindani'nin ayet ve sahih hadisler ışığında akaid konularını anlattığı eserdir. Selef ekolü akaid çalışması olarak değerlendirilebilecek bir çalışmadır. Klasik ehlisünnet akaid kitaplarındandır. Dili sade ve anlaşılırdır. Müellifi İstanbul'da ikamet etmekte olan ilahiyatçı bir yazardır. Son dönem telif akaid kitaplarındandır. Avama yönelik yazılmış bir çalışmadır. Klasik ehlisünnet ekolü akaid çalışmalarındandır. İmam Gazali'nin iman ile ilgili görüşlerini ihtiva eden eserdir. Farklı baskıları vardır. birçok şerhi yapılmıştır. Ehlisünnet ekolü çalışmalarındandır. Tasavvuf ekolü etkisi vardır. Selef ekolü akaid çalışmalarındandır. İman esaslarından ziyade daha çok ihtilaflı ve müşkil konular ile ilgili yapılan izahları ihtiva eden bir çalışmadır. Suriyeli yakın dönem İslam alimlerinden biri olan Said Havva'nın hazırlamış olduğu beş ciltlik akaid eseri bütün konularda sahih hadisleri delil olarak getirerek ayrıntılı bir şekilde izahta bulunuyor. İlgili ayetler üzerinden iman ve şirk konusunu ikna edici bir dil ile ele alan eser verdiği örnekler ile dikkat çekiyor. Gören bir göz için Allah'ı inkar etmenin mümkün olmadığını delilleri ile izah ediyor. Değerli alim Beşir Eryarsoy Hoca'nın eskimeyen eserlerinden biri. Bir mümin için en önemli mevzu olan iman mevzuunu olması gereken şekli ile izah eden ve anlaşılır bir dil ile herkesin istifade edebileceği bir eser. İman insana tavrı aldırır. İman insanı hareketlendirir. İman insanı adam eder. Bu eserde bunların hepsinin izahı var. Sufi meşrep yaklaşımların ağırlıkta olduğu bir eser."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turk-edebiyatinda-siirin-dunu-bu-gunu-yarini-sohbetler-ii-k5908.html", "text": "Elbette. Şiir sadece kendisi değildir. Aksi halde şiiri olması gerekenden \"olduğu\" hale indirgemiş oluruz. Dolayısıyla da şiirin etik ve estetik hinterlandını daraltmış oluruz. Çünkü hiçbir sanat ve özelde de şiir kendi hacmi kadar yer kaplama lüksüne sahip değildir. Sanatın temel işlevi de buna müsait değildir zaten. Şöyle de söyleyebiliriz sanırım: sanatın salt kendi olması onun üretim ve yaratımının zemini hatta zihniyetini oluşturan şeylerden koparılması demektir. Özele indirirsek, şiirin salt şiir olması, onu bağlantılı olduğu diğer tüm şeylerden bir anda koparmak demektir. Oysa şiirin zemini oluşturan bir hayat vardır. Bir yönüyle o hayatın gelgitlerinden bir kaçma, diğer yönüyle de o hayatın bir çıktısıdır şiir. Dolayısıyla söylediğiniz şekilde etki ve desibel artırımı hayatla ilişkisinde düğümlenmiştir. Burada belki de iyi şiir büyük şiir ikilemine doğru bir yaklaşım sunmamız gerekir. Konuyu tartışmak yerine örnek verelim. Üstad Necip Fazıl'ın \"Kaldırımlar\" şiiri iyi şiirdir ama \"Sakarya Türküsü\" büyük şiirdir. Üstad Sezai Karakoç'un \"Kapalı Çarşı\" şiiri iyi şiirdir ama \"Sürgün Ülkeden Başkentler Kentine\" şiiri büyük şiirdir. Etki etme meselesi, şiirin toplumun sanatla ilgili kısmını aşıp genele ulaşması vb durumlarla birlikte ele almak gerekiyor. Sözü değerli kılmak ah evet. Yaşadığımız hatta yaşamak zorunda kaldığımız bir yüzyıl için lüks sayılacak durumu geldi değil mi? Hızlı bir modern hayat, bütün gün aptal bir koşuşturmaya mahkum insanlar var artık. Batının böyle yeni bir huy edindiğinden de söz etmemiz lazım. Önce hayatı yaşanmaz hale getirdiler sonra da insanlara buradan çıkış yolu gösteriyor, onu kutsamaya çalışıyorlar. Slow city kavramı var ve belli çevreler bunu fazlaca önemsiyor misal olarak. Ancak burada da bir mesele var. Modern hayat tarzından bıkan insanlar kaçmaya çalışıyor, kırda bayırda, köyde kasabada kendince makul ve küçük bir hayat kurmak istiyor. Ancak modern hayatı dayatan batı alternatifi de üretiyor. Oysa ana akım bir tarz-ı hayatın antisi de kendisinden bir çıkma olmuş oluyor. Bu durum panoptikon üzerine yeniden düşünmeye sevk etme eğiliminde bizi. Kısaca hatırlayalım. Panoptikon hapishane meselesinde en önemli husus \"hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması\" idi. Slow city kavramını bu gözle de irdelemek gerek belki. Öte yandan \"yeni dünya\"da hiç de azımsanmayacak kadar aile metropollerdeki modern hayat şartlarından kaçarcasına Alaska ormanlarına sığınıyor ve kulübelerde yaşamayı tercih ediyor. Tabii olana meyil insanda fıtri bir durumdur. Kendimiz için de durum böyle. Bir köyümüz var, senede bir-iki gün gideriz, ama biliriz son kertede sığınabileceğimiz bir yerimiz vardır. Buraya şu açıdan da geliyoruz: metropolde söz tükendi. Zaman tükendi çünkü. Gerçekler tükendi en nihayet. Ya da insani öz tükendi deyip bağlayalım. Bireysel hayat, mesaiden önce ve sonra iki saate varan yolculuklar, sosyal hayata zaman ayıramama... Gerçekler bu profili yeterince irite ediyor zaten. Bu profil için gerçekler değersizleşiyor ve yerini magazin alıyor. Zaman darlığı da bunda önemli bir etken. Bir meseleye ait gerçekliği uzun uzadıya incelemek yerine reels videoları izlemeye zorlanmaktadır bu profil. Mesaideki ast-üst ilişkilerinin ve iş yerindeki ilişkilerin söze değer atfetmeyi zorlaştırması da cabası. Bütün bunlara bakınca sözün nerede olduğu da ortaya çıkıyor. Söz metropolde kıymetsizken kırsalda önemini koruyor. Mesela orta boy bir Anadolu şehrine, bir kasabaya gidin, bir cami etrafında kümelenmiş yapıların kenarında tahta veya hasır taburelerde oturup sohbet eden insanlara rastlayabilirsiniz. Oradaki sözün değerini kafeterya ortamında müziğe benzeyen şeylerin gürültüsünde yapacağınız görüşmelerle kıyaslayamazsınız. Meselenin çok fazla çıkması-uzaması var elbette. Bazı yönlerine bakmak yukarıda tasvir edilen hayatı ve bu hayatın da sanattaki-şiirdeki değişiminin izlerini takip etmek dönem zihniyetinin etraflıca tespit edilebilmesi bakımından çok önemlidir. Sizin de ifade ettiğiniz, aktardığınız üzere, anlatımı bir fenomen olarak aldığımızda yaşanan halihazır-son dönemin sanat ön şartına ilk bakışta uygun olduğunu görüyorum. Çünkü anlatım kısa, görsele dayalı ve aforizma tadında. Bu durumda sizin \"Her anlatım ima yoluyla yer edinir şiirde. İma etmek, gösterilmek istenileni başka açılardan yansıtmak... Borges bu konuda şunu aktarır: \"anladığım kadarıyla ima edilen bir şey, bildirilen bir şeyden çok daha etkilidir.\" aktarımınızın sanat-şiir açısından yerini bulması gerekirdi. Çünkü tasvir ettiğimiz yaşantı biçimi sözü kısaltan-azaltan ve değerini yadsıyan bir yapı arz ediyor. Belki deneysel şiir tarzındaki mevzi çalışmalar yaşantı ile şiir tarzı paralelliğine örnek verilebilecektir. Ancak bunun spesifik olma özelliği henüz ortadan kalkmış değil, görünen o ki, bu durum stabil devam edecek. Bu durumla aktarımınızı bütünleştirmeye çalışıyorum elbette ama şiirin en temel ve genel-geçer kurallarından olan \"az kelime çok anlam\" dizgesi üzerinde bir kırılma oluşuyor. Bu dizge sözü ötelememek adına en azından \"az kelime\" olarak kalmak zorunda çünkü. Sözü, kendisinden çok \"dolayımında\" bulunan anlamlara yönelik olması hasebiyle değerlendirmekten vazgeçemeyiz. Anlatımın ima yoluyla şiirde yer edinmesi aktarımınızı bir \"an\" ya da bir \"görünüm\" donması bir fotoğraf karesi gibi şiirize edilmesini sağlamak olarak alıyorum. Yani im ge... İşte Borges'i de o kanaate ulaştıran şey bu. Hatta Mehmet Özger'in ifade ettiği gibi. Yaklaşık olarak şöyle idi: sözü kalıcı kılma yolu onu imge ile anlatmaktır. Kutsal kitaplar bundan dolayı imgesel anlatıma başvurmuştur. Bu açılım bize birçok değerli şeyi bir arada gösterme gücünü veriyor. Borges'in \"anladığım kadarıyla ima edilen bir şey, bildirilen bir şeyden çok daha etkilidir.\" İfadesindeki ayrıntıya da ayna tutarsak, özellikle modern insan ve \"z kuşağı\" açısından ilginçtir. Modern insan denilen ve belli tanımlarla kategorize edilen varlık, peşin peşin her şeyi bildiği zehabındadır zaten. Ona yapılan diğer bildirimlerin, aktarılan bilgilerin değeri yoktur. Çünkü modernizm bilimsel saydığı her şeyi belli kalıp ve şablonlara oturtmuştur. Verileri bile tasnif etmiştir. Bunun harici şeyler bilimsel kabul edilmez vs. Bu veri şablonu dışında kalan tonlarca bilgi, geleneksel aktarım, sezgi ile tevarüs edilenler vb. önemi yoktur. Ona ezberletilen şeyleri de ona bildirmeye zaten ihtiyaç ve gerek yoktur. \"Z kuşağı\" ise yetişme tarzından kaynaklı olarak bildirime kapalıdır. Borges'in imayı öne çıkarması çok önemli. En azından aklıyla gönlü arasında sorular olacaktır. Zaten esas olan da sorudur. Biri nasılsa cevabı bulur. Anlam bazen boşlukta salınım halindeymiş gibi duruyor izlenimi verirken arka planında güçlü sembolizme sahip olabiliyor. Örneğin Haşim'in Merdiven'i. Yekten \"ağır ağır çıkacaksın\" ifadesiyle giriş okura ilk olarak serbest salınım hissi verebilir. Bazen salkım ve öbek halinde yaklaşık nesne ve ifadelere yönelik gibi dururken ters köşe yapabiliyor. Klasik şiirimizdeki tenasüp ve leffü neşir örneklerinde olduğu gibi. Bazen de hırçın ve uçarı bir dağınıklığı, misal merkezsizliği yani post moderni bütünlüklü şekilde hatta bir paket halinde görmeyi sağlıyor. Bunu da günümüz edebiyat dergilerinde görmek mümkündür. Durumun en iyi açıklaması \"kosmozun kaosu\" belki. Küçük bir deneme yapalım: Kaos bir alan bir düzlemdir, sınırsız bir evrendir. Kaosta her şey saf potansiyeldir. Hayat bir yanıyla öngörülemez yani kaotik bir süreçtir, kestiremeyiz. Güzelliği de buradadır. Aslında kaos da organizedir hatta bu organizasyonun kendisi de kaotiktir. Yani kuralların olduğu bir kuralsızlık... Uzatmadan özet geçelim: düzen ve kaos birbirinin besinidir ve bu çağlar boyunca hep böyle olmuştur. Siyaset denilen şey de bütün olarak bunun üstüne kuruludur. Üstad Necip Fazıl'ın \"Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın\" mısraları tam olarak bunu anlatır. Bu kısmı da hayat-şiir ekseninde okumamız lazım. Hatta bu da yetmez, anlatma-ima etme bağlamında da görmemiz gerekir. Burada konuyu şiir ve metafor eksenine getirelim. Temelde bir şeyi başka bir şey ile anlatmak anlamı verilir metafor için. O zaman şeytanın avukatı soru sorsun: bir şeyi neden kendi dışında başka bir şey üzerinden anlatmak gereksin? Her şeyin kendi kapsamıyla kendi üzerinden anlatılması hem daha doğal hem daha doğru olmaz mı? Hatta şu soru: okuru bu bilmeceyi çözmeye neden mecbur bırakalım? Bu akıldane sorulardan elbette bir yere varmayı planlamıyorum. Şiir ve şiiri ifade şekli çağlar boyunca pek çok hususu özleştirme ve özgünleştirme yöntemi olmuştur. Aynı zamanda bir öğretim tekniği olarak kullanılmıştır. Çünkü şiirin ezberlenebilir özelliği vardır. Sorulardan devam edersek, bir şeyi olduğu gibi reel hatta natürel anlatmak bir yönüyle pornografidir. Toplumların hepsinin belli değerler sistemi vardır. Apaçık anlatmak o anın kırıcı, yıkıcı bir eylemine, anarşiye yol açabilir. Zaten uç siyasi örgütlerin marşlarını dikkate alırsak o kapalı yapıyı motive eden ve harekete geçiren bir söz-şiir pornografisi görürüz. Diğer yandan düz anlatım uzun ve yorucu, bıktırıcı-yıldırıcı bir süreçtir. Anlatıcı kişi özellikle şair, ima-imge kullanımıyla hem kırıcı yıkıcı olmayan bir yol bulmuş olur, hem de yazdığı mısralar imge üzerinden kalıcılığın kapısını aralar. Bir de şair milleti biraz tembeldir. İllaki bir kısa yol bulacaktır. . Akıldane sorulara cevap mahiyetinde söylediklerimizin de bir dayanağı var elbette. Metaforlar düşünce ve dili serbest salınımdan kurtaran, şekillendiren, güçlü bir yapıya kavuşturan unsurlardır. Metaforların dil yönü bu anlamda asla ikinci plana itilmemelidir. Bu olduğunda otomatik şekilde kavram yönü öne çıkartılır. Metaforun kavram yönü öne çıkmaya başladığında oradaki şiir tası tarağı toplar. Çünkü kavramların özelliği olarak ele alınır metaforlar. Bu noktada da estetik kaygı ortadan kalkar, belli kavramların daha iyi anlaşılmasına yönelik bir imkana dönüşür metafor. Özellikle siyaset bu açığı ışık hızıyla kullanılır. Sizin ifade ettiğiniz \"Bu bağlamda bizim dünyayı algılama biçimimiz ile dünyanın bize karşı konumu arasında şiiri nereye sıkıştıracağız?\" cümlesi tam burada ilginç bir soru olma hakkı kazanıyor. Biz dünyayı algılarken metaforik yaklaşıp, yaşarken platonik \"takılıyoruz.\" Açalım mı? Evet, dünya geçici-fani, üç günlük-ikisi geçmiş, kefen almaya gelinen yer vb. Peki yaşarken nasıl? Bir ihtiras abidesine dönüşmüyor mu insanlar... Kerli ferli şuara taifesinin birbirlerine yaptıkları şeyler, yerlerini mi yersizliği mi gösteriyor? Bu cümle bizim konumumuzdur! O sebeple siz benim gibi yapmayın! Sözün buraya gelmesine, transparan bir kisveye bürünmesine izin vermeyin. Dünyanın bize karşı konumu bir şey ifade etmez. Bizim ona karşı durumumuz bir şey ifade edebilir. Anlamı sözde aramak bir tür cinayettir. Onun yerine şiiri, şiir imkanı olmak bakımından en verimli alanı olan söyleyişi öncelemek gerekiyor. Mesela, \"dilin bütün imkanları kullanılmış olsa bile\" cümlesi anlamsızdır. Çünkü yaratma devam ediyor. Söyleyiş de devam edecek. Devamlılığı sağlayan şey de metafor. İşte bizim şiir ülkesinde konumumuz burası. Dolaysıyla sorunuzu buraya cevap olarak alıyorum: metaforlar bizim dünyaya karşı savaşımızın ve anlamlandırmamızın ürünü olmasa bile imkanıdırlar. Buyurun aşk ile: \"Yunus bu sözleri çatar / Sanki balı yağa katar / Halka metaların satar / Yükü gevherdir tuz değil.\" Cevabı Yunus verdi. Sözü çatmak... Savaş budur. Metafor silahtan başka ne olabilir. Şiir tarihi bu silahı kullanan çok şairi yazmıştır. Sözle yapılan savaş candan yapılır. Silahla yapılan cedel canla oyun oynamaktır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-ozden-sayin-k5376.html", "text": "Aslında anlamlı ilk çizimim 3,5 yaşındayken çizdiğim boynunda stetoskopu ile bir doktor ve kucağında bebek olan bir hemşire resmiydi. Anneciğimin benim için saklayıp sonradan bana verdiği o resimler, çizdiğimi hatırlamasam da \"İlk resminiz neydi?\" diye sorulduğunda aklıma ilk gelenler. Resimler şu anda çalışma masamın üzerinde çerçeve içinde bana ilham olmaya devam ediyor. Yeteneklerimiz biz daha küçücükken kendini belli ediyor aslında. Anne-babamız ve öğretmenimiz iyi birer gözlemci ise yeteneklerimizi keşfedip doğru meslek alanına bizi yönlendiriyorlar. Ama bazen akan suyun yola girmesinin uzun sürmesi gibi gerçekte ne yapmak istediğimizi kendimize sesli olarak söylememiz, yıllarımızı alabiliyor. Ben de yeteneklerim ve ilgi alanlarım doğrultusunda bir meslek seçmek isterken kendimi diş hekimi olarak buldum. Sonrasında esas yapmak istediğim işin ne olduğunu sordum kendime. Bu çok zor bir karardı çünkü zorlu bir eğitim sürecinden geçiyorsunuz diş hekimi olmak için. Ardından yakın çevrenizin sizden bir beklentisi oluyor. Bu aşamalarda iç sesimi dinleyerek yoluma devam ettim. Ailemin ve özellikle eşimin desteği ile şu an çok severek yaptığım çizerlik alanında çalışmalarıma devam ediyorum. Sorunuza cevaben, sürekli çizerek geliştiğimi görüyorum. Yeteneğiniz olsa bile derinleşmediğiniz her konuda köreliyorsunuz. Ama ilgilendiğiniz alanda sürekli çalışmak sizi hem besliyor hem de geliştiriyor. Yazmak ve çizmek benim için kendimi ifade ettiğim iki alan. Birinde kelimelerin dünyasından kendi dünyanıza bir kapı aralayıp oradan kendinizi seyredersiniz. Diğerinde de çizgileri ve renkleri kullanarak kendinizi ifade edersiniz. İç dünyanızın çeşitli yansımalarıyla bazen kelimelerin kanadına tutunursunuz bazen de çizgilerden kendinizi okur ve okutursunuz. Çocuk kitaplarına çizgilerimle dahil olmak fikri ve fırsatı ilk olarak Güvenilir Çocuk Dergisi ile oldu. Genel Yayın Yönetmenliği görevi ile birlikte aynı zamanda yazıp çizeceğim sayfalar ile bu alanda çalışma fırsatı bana verildiğinde işin mutfağında buldum kendimi. Aylık bir dergi çıkarmak, sizi sürekli geliştiren bir çalışmadır. Her sayıda kendinizi yenileyerek ve geliştirerek yolunuza devam edersiniz. Bende de böyle oldu. Çalışırken insan eksiklerini de görmeye başlıyor. Bilmediğim ama sonrasında öğrenmek için can attığım birçok konu ile karşılaştım. Çok sevdiğim bir söz vardır \"Göç yolda düzelir\" diye. Ben de bu alanda yola düşünce önüme birçok imkan çıktığını, güzel insanlarla yollarımın kesiştiğini gördüm. Akabinde kendimi geliştireceğim birçok atölyeye katıldım. Hala da katılmaya devam ediyorum çünkü öğrenmek ömür boyunca devam edecek olan harika bir süreç. Öğrendiklerimizi uyguladığımız, dergi ve kitap çalışmaları da bu anlamda çok kıymetli. Her alanda olduğu gibi çalışmalarınız ile kendinizi kabul ettiriyorsunuz. Çalışma disiplininiz, özgünlüğünüz ve çizginizden sizi belli eden tarzınız, çizer olarak sizi görünür kılıyor. Eserin içinde hissederim. Özgürce çizgilerin içinde dolaşan, nefes alıp veren, onu yaşayan bir karakter olurum. Aksi halde duyguyu hissetmeden o hissi çizgiye tesir edecek şekilde dökemez insan. Hissetmeden çizilen her şey, görselden yazıyı okuyana yavan gelir. Çizerken ise yazarın yazmayıp devamını okuyucunun hayal dünyasına bıraktıklarının bir kısmıyla benim dünyamda şekillenen kısmını kompoze ederek hikayeye dahil olurum. Proje önüme geldiğinde bunun gerçekten güvenilir bir kanaldan gelmesi yani bir editör veya yayınevinin benimle irtibata geçmesi, benim için en önemli birinci şart. Projenin içeriği, benden istenenler, çalışmak için bana verilen süre ve sözleşme maddeleri. Bunların hepsi bir işi sağlıklı şekilde yürütmenin basamakları. Bunların her hangi birinde uyuşmazlık olursa projeyi kabul etmiyorum. Çocuk edebiyatı çalışma açısından bence titizlik gösterilmesi gereken en önemli alan. Yazılan ve çizilen her şey, insanların kabul ettiğinin de ötesinde bir etkiye sahip bence. Yazılanın görünür hale gelmesinde elbette ki çizerin iç dünyası, kaleminin tarzı ve yorumlaması metni çok farklı yerlere taşıyacaktır. Bu anlamda yazı ile çizginin uyumu önemli. Her metni her çizer yorumlayabilir ama en etkili, en farklı ve en özgün şekilde onu resmedecek olanı seçmek önemli bir karar. Bu anlamda yazar ve çizer arasındaki bağı kuran editörlere büyük görev düştüğü kanaatindeyim. Proje için en uygun çizgiye sahip çizeri bulmak, eserin okunur olmasında çok önemli bir paya sahip. Yazar, editör, çizer, grafik tasarımcı ve sanat yönetmeni ne kadar uyumlu şekilde çalışırsa ortaya çıkan eser o kadar kalıcı oluyor bence. Dergilerde çizdiğim köşelerin yazarları ile irtibatım oluyor. Ama çizdiğim birçok kitapta yazar ile editörlerim vasıtasıyla iletişimde oldum. Yazarın da çizerken benden beklentisi benim için önemli. Onun dünyasından metne bakmak ve istediği sahneleri çalışmak önceliklerim arasında. Ama çok fazla müdahale ve tekrarlanan revizeler biz çizerleri zorlayan unsurlar. Özellikle eskiz aşamasında onaylanan ve sonrasında renklendirme yaptığımız sahnelerin revize olması yıpratıcı. Bu anlamda projenin onaylı şekilde ilerlemesi önemli. Çalıştığım yayınevleri ile hiçbir problem yaşamadım. Sözleşme maddelerine karşılıklı olarak uymak, işin her iki taraf açısından da güzel şekilde neticelenmesine katkı sağlıyor. İşe başlamadan önce tarafların şeffaf bir şekilde şartlarını dile getirmesi ve anlaşması önemli. Bu anlamda muhatabımdan anlaşmanın gereğine uymasını beklerim. Ben de aynı şekilde projeyi vaktinde, en güzel şekilde teslim ederim. Çocuklarla aram çok iyidir. Onların bu dünyadaki varlıkları yaşama sevincimiz, umut kaynağımız. Onlardan çok şey öğreniyoruz. Onların tertemiz dünyalarından olayları yorumlamaları, hayata dahil olmaları, fikirleri, hayalleri, oyunları, üzüntüleri, sevinçleri, kavgaları, kaygıları, çabaları... Hepsi bizi bize anlatıyor. Yeri geliyor en büyük öğüdü onlardan alıyoruz. Çizdiğim bazı sayfaları özellikle de kapak çalışmalarını önce kendi çocuklarıma gösteririm. Onların fikirleri benim için çok önemli. Eğer yorumları benim çizmek istediklerimle örtüşüyorsa, çalışmama onay veririm. Değilse çalışmaya devam ederim. Çizerken hedefim: Okurun, metni görsellerden okumaya devam etmesini sağlayacak şekilde çizmek, onu sınırlandırmamak, hayal etmesini desteklemek. Detay çalışmayı seviyorum ama okurun yorumlamaya devam etmesine yardımcı olmak için çizgiyi bir yerlerde bırakmak gerekiyor. Her şeyi çizmek okuyucuyu sınırlandırır. Onu merak ile resme çekmek ve resimde kendi dünyasından izler bulmasına yardımcı olmak, bir çizer olarak istediğim bir şey. Çizgilerimle düşünmeye ve yorumlamaya bir yol açıyorsam kendimi mutlu sayıyorum. Kalemin ve çizginin gücünün farkındayım. Sayfalarca anlatılan bir konuyu tek bir çizgiyle anlatabilmek büyük meseledir. Evet, iyi bir okurum. Siz elbette kitapları kastediyorsunuz ama kitap dışında da okuduğum şeyler var. Kendimi okumak, doğayı okumak, insanları okumak. Bu bağlamda yazıya dökülen kitaplarda, oldum olası okuma hususunda hassas tercihlerim vardı. Okuduğum her şey beni bana anlatmalı. Bana bir şey katmalı. Kendimi tanıma ve kendimi keşfetme yolcuğumda bana ışık olan her kitabın yeri bende ayrı, bu anlamda seçici bir okuyucuyum. Çizime başlamadan önce metni birçok defa okurum. Okumalar esnasında zihnimin sade olması, çalıştığım ortamın sessiz olması önemlidir. İşim bitene kadar çok kez okuduğumu bilirim aynı metni, metindeki bir cümleyi. Çalıştığım sahnenin öncesini ve sonrasını da tekrar okurum, ayrıntıları yakalamak ve en etkili sahneyi çizmek için metinle ve özellikle karakterle çok zaman geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Bu işi yapmak okuma alışkanlıklarımı değiştirdi tabii. Çocuk edebiyatını çok daha yakından takip ediyorum. Bu alanda çalıştığımdan beri kütüphanemi zenginleştirmeye devam ediyorum. Sanırım en büyük yatırımım bu alan. Böylece metinleri ve görselleri daha detaylı inceliyorum. Bu da çok zevkli bir süreç. Üzücü sahneleri çizmek yerine olayın akışında yer alan ve insanın yüzünde tebessüme sebep olan bir sahneyi çizmek tercihimdir. İlk çizdiğim çocuk kitabı 5'li bir seriydi. Ve içinde çocuğun yaşadığı üzücü bir olay vardı. Annesini kaybediyordu. Çocuğu bu hüzünlü hali ile değil akabinde annesinden hatıra kalan kedisine sarılırken çizmiştim. Üretmekte zorlandığım, tıkanıklıklar yaşadığım, ilham perimin uğramadığı vakitler oluyor elbette. O zamanlarda çizimden azıcık uzaklaşıp başka alanlarda çalışarak dinleniyorum. Bol bol gözlem yapıyorum. Bunlar insanı besliyor. Tekrar işimin başına döndüğümde daha rahat ilerleme kaydediyorum. Evet, bu sene metni okuduğumda asla içinde adımın geçmesini istemediğim bir proje oldu ve uygun bir dil ile işi geri çevirdim. Çalışmak istemediğim, içime sinmeyen bir işi kabul etmiyorum. Hayatta elbette ki her şey zıttı ile kaim. Elbette olumsuz durumlar, acılar da var hayat içinde. Ama bu büyük bir ustalıkla anlatılmalı. Okuyan umutsuzluğa düşmemeli. Olumsuzun, yanlışın reklamı o kadar çok yapılıyor ki, sanki güzellikler yokmuş, dünyada hiç iyilik kalmamış gibi. Halbuki her ikisi de var ama neyi anlatırsanız orası çoğalıyor insanların zihninde ve kalbinde. İyinin, güzelin ve olumlunun çoğalması için hep bir güzellik bulmak zorundayız anlattıklarımızın içinde. Hepinizin bildiğidir, Peygamberimizin ölü bir köpek gördüğünde sergilediği tutum. Dişlerinin güzelliğine dikkat çekip, yayılan o kokudan bahsetmeden hemen gereğinin yapılıp onun gömülmesi. Sosyal sorumluluklarımız da böyle. Bir güzelliği büyütüp, üzerimize düşeni insanlığımıza yakışır şekilde yapmak. Benim tercihim daima yapıcılıktan yana. Bu bağlamda da sanatta ve edebiyatta vurguladığınız temalar güzelden yana olmalı. Çünkü ne ile alakalanırsanız orayı büyütürsünüz. Olumlu mesajlar veren, ustalıkla yazılmış metinler, çizim ile dahil olmak istediğim işler içinde ilk sırada. Aslında her işim bir öncekinden daha çok içime siniyor. Çünkü sürekli çizmek, insanı geliştiren, yerinde saymasına engel olan ve onu besleyen bir eylem. Bu anlamda dergi çizimlerinden kendimi çok net izleyebiliyorum. Güvenilir Çocuk Dergisi'nde yazıp çizdiğim bir köşem var; \"Kuşların Dilinden\". Bu köşeyi söyleyebilirim. Son olarak kendi yazıp çizdiğim ve baskıdan yeni çıkan kitabım \"Hikaye Kumbaram\". Çocuk edebiyatı dalında Ayşe Sevim, Ayşe Gül Gürbüz, Yaşar Koca, Tuğba Coşkuner, Melih Tuğtağ, Şermin Yaşar, Bestami Yazgan, Merve Safa Likoğlu ilk aklıma gelenler. Hem yazıp hem çizen Nur Dombaycı, Elif Yemenici. Çizerler arasında da M. Ahmet Demir, Hüseyin Sönmezay, Fatma Betül Alp Yıldız, Hilal Dağ Avşar, Ümran Aşkın Aydın, Özlem Güneş, Hüma Kaya, Aynur Erol Özbay, Sıdıka Tasa, Feyza Yorulmaz, Nurdan Fenerci, Gökhan Özdemir, Zeynep Begüm Şen, Ayşe Betül Abiş İşeri, Rümeysa Abiş, Rabia Özcan, Rubeyya Yalçın, Ayşegül Uyan, Tekmile Gedikoğlu, Esra Uygun. Çalışmalarını sevdiğim daha birçok çizer var ama hepsi çok uzun bir liste olur sanırım. Kalıcı bir eser bırakmak en büyük dileğim. Ben yapsaydım dediğim bir iş olmadı ama bunu yapmalıyım, dediğim işler var. İşimizin geleceğine dair endişe taşımıyorum. İnsan var olduğu müddetçe kitaplar bir şekilde var olacak. Bilinmeyen ile ilgili olasılıklar üretmek ve gereksiz kaygı duymak enerjimizi soğuran bir durum. Değişen her şart beraberinde yeni alternatifler getiriyor. O yüzden işimizin geleceğine dair kaygım yok, şu ana odaklanıp işimi en güzel şeklide yapmaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/en-nadide-hayvan-beyaz-kaplan-k4009.html", "text": "Hindistan'ın sosyal yaşantısı hakkında çok sayıda film çekilmiştir. Ana hatlarıyla Hint filmlerinin olmazsa olmazları; renkli kostümler, danslar, dini ritüeller, belli başlı mimari eserlerin sergilenmesinin yanı sıra oldukça çeşitli ve birbirinden farklı hikayeleri konu almasıdır. Yazımızın konusu olan film son zamanların en çok tavsiye edilen Hint filmlerinden biri olan The White Tiger Beyaz Kaplan dır. Başrolleri Adarsh Gourav, Rajkummar Rao ve Priyanka Chopra Jonas'ın paylaştığı filmin yönetmeni İran asıllı Ramin Bahrani'dir. Yapımcısı ise Netflix 'dir. The New York Times tarafından en çok satanlar listesinde gösterilen aynı adlı romandan uyarlanan filmde, Balram Halwai isimli Hintli bir gencin içinde bulunduğu sisteme karşı benimsediği duruş ve kendi yolunu seçme hikayesi anlatılmaktadır. Akıllı ve hırslı bir genç olan Balram Halwai, fakir bir ailenin çocuğudur ve köyde yaşamaktadır. Despot büyükannesinin himayesindeki geniş ailesinde okuma yazmayı öğrenen tek çocuktur. Köyden ayrılıp büyük şehre gitme hayallerini gerçekleştirecek mesleğin sürücü belgesi alarak şoförlük yapmak olduğuna kanaat getirdiğinde, sürücü belgesi alma maliyetini ödemesi için büyükannesini zor ikna eder. Dediğini yapar, sürücü belgesini alır ve yaşadığı bölgenin ağasının Amerika'dan dönen oğlu Ashok ve eşi Pinky'nin şoförü olarak işe başlar. Dünyada iki numaralı uşağın bir numaralı uşağa duyduğu nefret gibisi var mıdır? söylevini benimseyen Balram bir numaralı uşağın ayağını kaydırdıktan sonra tüm iş gezilerinde patronunun şoförlüğünü yapar. Patronu sayesinde bilmediği hatta hayal bile etmediği bir dünya ile tanışır. Bu dünyaya ilgi duyan Balram, adaletsiz bulduğu ülke sisteminde var olabilmek için tüm cesaretini toplayarak kendi yolunu çizer. Hindistan'ın Silikon Vadisi olarak adlandırılan Bangalore şehrinde kendi deyimiyle ünlü bir girişimci olmasını Hindistan'a resmi bir ziyaret için gelen Çin Başbakanına iş bağlantısı için mail yazmaya başlayarak geçmişini hatırlarken iç sesinin konuşmasıyla ilerleyen film, flashback'lerle beslenerek devam eder. Milletimizin içme suyu, elektriği, kanalizasyon sistemi, toplu taşıması, hijyen anlayışı, disiplini, dakikliği yok ama girişimcileri var. diyerek öz eleştiride bulunan Balram, halkın sevgi saygı besleyerek her seçimde oy vererek seçilmesini sağladığı Büyük Sosyalist olarak adlandırılan kadın siyasetçinin rüşvet almasına ettiği tanıklığı anlatırken yaptığı sert Hindistan eleştirisiyle ülkede isim yapmanın yolunun iki mecradan geçtiğini vurgulanmaktadır: suç ya da siyaset. Bollywood filmlerinin olmazsa olması dans sahneleri bu filmde bulunmamaktadır. Olmamasını yapımcı şirketi Netflix. Filmde dikkat çeken diğer bir nokta ise Oscar ödüllü Bollywood yapımı Slumdog- Millionaire isimli filmle benzerlikler taşıyan senaryosudur. Balram'ın suç hikayesi eşliğinde; din, sosyo-politik sınıflaşma, ekonomik uçurumlar, sefalet ve aşırı zenginliğin paradoksal varlığının resmedildiği filmde bir insanın açgözlülüğünün nankörlükle birleştiğinde neler olabileceği izlenmektedir. Başrolün karakter değişimi oldukça dikkat çekicidir. 2021 yılı Ocak ayında gösterime giren dram türündeki filmde hiçbir imkanı olmayan hatta doktoru bile olmayan ahır denilebilecek kadar bakımsız bir hastanede babasını yitiren Balram'ın Hindistan gerçeğini bir kez daha gözler önüne seren şu repliği oldukça dikkat çekicidir: Seçim vaatleri bana özgür bir demokraside fakir olmamanın ne kadar önemli olduğunu öğretti. Film, gündelik rutin ilişkiler içerisinde sosyolojik analizlerle birlikte gündelik hayatın ilişki biçimlerini de gözler önüne seren bir yapıya sahiptir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/filmdeki-saraybosna-k4194.html", "text": "Avusturya ve Almanya TV Kanallarının ortak yapımcılığı ile I. Dünya Savaşı'nın 100. yılına ithafen çekilen bir filmdir \"Sarajevo-Saraybosna\". Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand'ın suikastını konu alan filmde, kendilerini devrimci olarak niteleyen Sırp işbirlikçisi milliyetçi fedailerden Sırp Hükümetinin desteklediği \"Kara El\" adlı aşırılık yanlısı grubun adına ulaşılsa da suikasttan bir ay sonra I. Dünya Savaşı patlak verir. Dört yıl boyunca birçok cephede devam eden l. Dünya Savaşının fitilini ateşleyen bu suikast, dünya tarihi açısından oldukça önemlidir. 2014 yılında kayda alınan film senaryosu ve oyuncuları özelinde ödüllere layık görülmüştür. Bosna-Hersek eyaletinin başkenti Saraybosna'da Avusturya-Macaristan taht varisinin suikasta kurban gitmesi 100 yıl önce 28 Haziran 1914'te gerçekleşmiştir. Bu nedenle filmin bir korteji bekleyen halkı göstererek başlar. İkinci sahnede bir patlama sesi duyulurken ardından iki el silah sesi gelir. O esnada izleyicinin gördüğü oradan oraya kaçışan insanlar ve bisiklet kullanan bir adam olur. O sabah; kahverengi takım elbisesiyle bisikletinin pedallarına asılan Leo Pfeffer , her şeyden habersiz işe giden genç bir yargıçtır. Patlayan bombanın Arşidük ve eşine hafif şekilde zarar vermesiyle amaçlanana ulaşılamamasından kısa süre sonra Browning marka silahtan ateşlenen iki kurşunla nihai sonuca erişildiğinde, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand ve eşi aldığı ölümcül kurşunlarla suikasta kurban giderler. Hanedan kortejinin Sırp bayramı olan Aziz Vitus Gününe denk getirilmesi, güzergahın gazetelerde ayrıntılarıyla halka duyurulması, yol boyunca görevlendirilen polis sayısının yetersizliğinden kaynaklanan gevsek güvenlik tedbirleri, bombalı saldırıdan hafif yaralarla kurtulan hanedan üyelerinin kısa süre sonra ikinci kez aynı güzergahtan geçirilmesi emrinin neden ve kim tarafından verildiği gibi sorular vakayı inceleyen yargıcın aklını kurcalarken filmin senaryosunu oluşturmaktadır. Yargıç Pfeffer'in önderliğindeki soruşturmada henüz bir sonuca varılamamışken, sorgulamalar ve araştırmalar devam ederken tüm gazetelerde savaş manşeti atılması kararı çoktan verilmiş olan I. Dünya Savaşı'na doğru giden süreci başlatır. Suikastı araştırarak dosyasını oluşturmakla görevli olan sorgu yargıcı Leo Pfeffer, inandığı doğrular için çabalar. Bu çabalar süresince, detaylıca planlanmış, onayı verilmiş, suikast görünümünde bir cinayet olduğu şüphesi yargıcın ve izleyicinin zihninde belirir. Franz Ferdinand'ın ölümüyle pimi çekilen olaylar silsilesini durdurmak için çabalayan Yargıç Leo Pfeffer'in etrafında dönen senaryo, filme biyografik özellikler katmaktadır. Film boyunca yargıcın söyleyeceklerinin hiçbir hükmünün olmadığı görülse de yazacağı rapora atacağı imzaya oldukça önem atfedilmiştir. Film, dünya çapında bir savaşı başlatacak önemdeki vakayı değil de bir cinayeti aydınlatmaya çalışan titiz bir dedektifi konu alır nitelik taşımaktadır. Ancak burada \"aydınlatma\" kelimesi kullanılmışsa da karartma yapıldığı söylenebilir. Olayla ilişkili her delil, konuşulan her tanık gerçekten uzaklaş mak üzerine kurgulu olunduğunun altını çizmektedir. Kurguyu bozacak her kişiden, nesneden ve bulgudan hoşnutsuzluk duyan çok sayıdaki muhatap ise izleyicinin neyin ne olduğuna dair soru işaretlerini arttırmaktadır. Zekası, dürüstlüğü ve çabuk karar verebilme özellikleriyle yargıcın aklını karıştıran etken ise güzel oyuncu Melika Foroutan'ın canlandırdığı Marija Jeftanovic karakteri olur. Orduya malzeme ve iaşe satarak zengin olmuş babasıyla beraber yaşayan Marija bir Sırptır. Kağıt üstünde evli olsa da Fransa'daki eşinden ayrı yaşayan güzel kadın, yargıcın duygularıyla ve araştırdığı etkisi büyük suikastla aynı anda uğraşmak zorunda bırakır. Diğer yandan bir filmin olmazsa olmazı duygusal içerik ayağını tamamlamakla mükellef olan bu hususun senaryoda oldukça sakil kaldığını ve belki de sonradan eklemlenmiş olabileceğini düşündürmektedir. Yapımda kullanılan kostümler, objeler ve mekanlar filmin ait olduğu dönemi yansıtmaktadır. Etnisite bakımından oldukça çeşitli olan ülkede bu durumun sokağa yansıması halkın giyim kuşamındaki farklılıklarla teyit edilmiştir. Erkeklerde fötr şapka, melon şapka, fes ve sarık çeşitleriyle, hanımlarda pullu payetli modern şapkalarla, tülbent ve etol başörtülerin olması bu konudaki belirgin nüanstır. Arnavut kaldırımlı sokaklar, ellerdeki ahşap sepetler, gözümüzün aşina olduğu şehir içi küçük köprüler, filmin platosunun bir Anadolu kasabası olduğu hissini uyandırmaktadır. Yanı sıra Dük ve Düşesin kostümleriyle ordu mensuplarının kostümleri oldukça başarılı dizayn edilmiştir. Renkli ve canlı detaylar filme farklı bir enerji katmaktadır. İç mekan çekimlerinin birçoğunda karanlık, loş bir çekim tekniği benimsenirken bazı sahneler oldukça aydınlıktır. Hatta bazılarında günışığı gözleri kamaştırmaktadır. Filmdeki ışıklandırmanın sahneye göre değişiklik göstermesi sorgu yargıcının karanlıkta olanları aydınlığa çıkartma çabasını içeren senaryo izinin takibini lanse eder gibidir. Konvoyu karşılayan coşkulu kalabalığa karışmış olan genç görünümlü adamların yüzlerine yansıyan korku dolu endişelerin görüntü yönetmenince kameraya yansıtılmasına eşlik eden müzikler önemli bir rol oynamaktadır. Tercih edilen müzik büyük bir olayın gelmekte olduğunun habercisidir olur. Siyasi gerilimli filmde, hanedan üyelerini gerçekte kimin vurduğu, sebebi, bürokratların gerçekten de böyle organize olup olmadığı, filmin tümünde boy gösteren yargıcın gerçek olup olmadığı soruları yapıma gizem katmaktadır. Gizemin içindeki komplo teorisi ise; liberal görüşlü arşidükün etnik gruplara daha fazla özerklikle haklar vermek istediği ve bu yüzden gerici güçlerin onun tahta çıkmasını engel olduğudur. Planlı bir ölüm olduğunun altı belirgin olarak çizilen filmde Sırbistan'a savaş ilan etmek isteyen iştahlı Alman bürokratlarla insanlık tarihinin en geniş çaplı savaşlarından birine giden yola çıkılmasının ardında Avusturya-Macaristan ve Almanya komplo teorisini iyi anlatan bir filmdir Saraybosna. Gideni garip hissettiren hüzünlü bir fotoğraf gibidir Bosna. Kenarları yıpranmış, yer yer sararmış, büyük bölümüne kan sıçramıştır. En azından ben gittiğimde yoğun bir şekilde tam da böyle hissettim. Film I. Dünya Savaşı'na ilgi duyanlar için iyi bir seçim olabilir. Çok sayıda insanın ölümüne yol açan büyük bir savaşın başlatılmasının pamuk ipliğine bağlı olduğunu, genç yargıcın gidişatı değiştirme şansına sahip olamayışı, çıkarlarının peşine takılmış son sürat giden bürokrat güruhu izleyicinin içini burkabilir. Sinematografi ve filmin izleyicide bıraktığı etki açısından değerlendirmenizi güzel bulduğumu ifade etmeliyim. Sonuç bölümü biraz daha genişletilebilirdi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zolanin-germinali-baglaminda-arap-dunyasinin-krizleri-k5794.html", "text": "Emile Zola'nın en iyi eseri kabul edilen Germinal romanında olaylar, Fransa'nın madenci şehri Montsou'da geçer. 1800'ler Fransa'sının ekonomik düzeninde ezilen, çok zor şartlarda çalışan ve yaşayan maden işçilerinin dramını konu alır. Yoksulluk ahlaksızlığı da beraberinde getirir ve henüz ergen bile olmadan bakireliklerini kaybeden genç kızlar tren itici olarak çalışırlar. Cinsellik halkın tek avuntusudur. Bu yüzden de çocuk sürülerine her gün yenisi eklenir. Doğacak çocukların akıbeti bellidir; maden ocağında çalışmak. Bir gün bu şehre Etienne adında bir genç çalışmak için gelir. Fakat onun narin vücudu için maden ocağı koşulları çok ağırdır. İdealist bir genç olan Etienne bu çalışma koşullarını sorgulamaya başlar. Sürekli sol görüşlü kitaplar okuyan Etienne işçiler arasında gittikçe yayılan bir grev fikrine liderlik eder. Hayat şartları günden güne çetinleştikçe bu fikir işçiler arasında kabul görmeye başlar. Sonunda çok büyük bir isyan patlak verir ve korkunç sahneler yaşanır. İsyancılara müdahale eden polis sonunda galip gelir ve olaylar son bulur. Fakat bu isyan halka çok pahalıya mal olmuş, birçok aile reisi ölmüş, halk çaresiz bir biçimde maden ocağında çalışmaya geri dönmüştür. Şartlar eskisinden de ağırdır artık. Etienne şaşkındır. Çünkü onun grevden kastettiği şey bu şiddet gösterileri değil, daha köklü ve kalıcı bir bilinçlenmedir aslında. İşçiler onu anlamamıştır. Etienne olanlardan çok üzgündür. Üstelik aşık olduğu kızı da bu olaylara kurban vermiş, kız çok acı bir şekilde ölmüştür. Kendisi de aylarca komada kalır ve iyileştikten sonra Motsou'yu terk eder. Germinal'deki Fransa tablosuna baktığımızda, dikkat çeken kısımlardan biri de fabrikanın grevle birlikte Belçika'dan işçi getirme kararıdır. Maden işçilerinin öfkesi bu defa Belçikalı işçilere yönelir. Kötü gidişattan, işsizlik ve yoksulluktan onları sorumlu tutacak noktaya gelirler. Hep söylediğimiz gibi ekonomik koşullar ne kadar kötü ise göçmene bakış o kadar kötüdür. Germinal'de de maden işçileri bir anlık işverene tepki göstermeyi bırakıp dikkatlerini Belçikalı işçilere çevirirler. Emile Zola buraya kadar anlattığımız her şeyi gerçeklerden yola çıkarak yazar. Bu gerçeklerden yaklaşık iki yüz yıl sonra yaşadığımız coğrafya benzer hadiselere tanıklık etti ve etmeye devam ediyor. Ekonomik sıkıntılar, baskı, adaletsizlik ve zulüm uzun yıllardır Ortadoğu halklarının kaderi. Birçok Ortadoğu ülkesi diktatörler tarafından yönetildi. Sonunda Tunus'ta bir seyyar satıcının kendisini yakmasıyla başlayan ve dalga dalga yayılan gösteriler iç savaşa dönüştü ve diğer Ortadoğu ülkelerine sıçradı. Görünene göre olay baskı ve fakirlikten bunalan halkların başkaldırısıydı. Kendi içinde çok farklı katmanları olsa da en azından biz bu yazıda o kısımla ilgileneceğiz. Gelinen noktada sular hala durulmadı. Önceden beri süregelen bir yaklaşım olsa da bu durum bölgenin aydınlarını, bütün olup biteni Arap-İslam kültürüne bağlamak ve Batı'ya hayranlık duyarak kendi ülkesine daha fazla cephe almak gibi bir yanılgıya düşürdü. Tunus'lu entelektüel Prof. Dr. Muhammed Munsif Merzuki bu konudaki istisnalardan. \"Arap Dünyasının Krizleri\" kitabının mütercimi Zahide Tuba Kor'dan öğrendiğimiz şekliyle Merzuki, Fransız kültürüyle yetişmiş olmasına rağmen meselelere hem içeriden hem de dışarıdan bakabilen bir aydın. Psikoloji ve tıp eğitimi alan Merzuki aynı zamanda bir siyasetçi. Tunus'un demokrasi ile seçilen ilk cumhurbaşkanı. \"Diktatörlük ve Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri\" kitabında Merzuki'nin yaşanan devrimlerle ilgili düşünceleri bize Germinal'deki Etienne'nin hayal kırıklığını hatırlatıyor. Etienne başını çektiği grev hareketinden sonra yaşanan trajediye çok üzülür ve perişan haldeki insanlara bakarak \"Benim yapmak istediğim bu değildi ki \" diye geçirir içinden. Çünkü o bir gecelik yakıp yıkan bir devrim düşlememiştir. Ağır ağır, kararlı ve kalıcı bir devrimdir hayalindeki. İlki yıkıcı ve geçici diğeri ise yapıcı ve kalıcıdır. Bu anlamda Merzuki'nin yalnızca fikirleri değil hayatı ve mücadelesi de aslında bize bir model sunuyor. Darbe, devrim ve ayaklanmaların hiçbir şeyi çözmediğini, ancak yıllar süren kararlı mücadelelerle kalıcı çözümlere ulaşılabileceğini kendisinden öğreniyoruz. Bu bilmediğimiz bir şey değil aslında. Fakat Avrupa'da eğitim görmesine rağmen \"ülkemin bana ihtiyacı var\" diyerek geri dönen, Afrika'daki çocukların sağlığıyla ilgili ve insan hakları alanında çalışmalar yapan, siyasete girmek zorunda kalıp bu sebeple hapis yatan, son tahlilde hala ümidini yitirmemiş birinden bunu duymak çok daha kıymetli. Merzuki için devrimlerin değişmez kanunları var. Bunlardan bir tanesi devrimlerin hedefine ulaşmasının çok uzun zaman alması. Şiddet ve ayaklanmayla başlayan bir devrimin yıllarca sürmesinin maliyeti ise çok ağır. Diğer bir kanun ise \"her devrimin bir karşı devrimi olması\". Bir diktatör veya iktidar devrilse bile onun artıkları yok olup gitmiyor yani. Onlar da devrime karşı devrim hevesiyle yerlerini koruyorlar. Üçüncü değişmez kural \"devrimlerin meyvesini yiyenler devrimciler değildir\" kuralı. Fedakar insanların gayretleriyle gerçekleşen devrimler sonunda yine burjuva kesimine yarıyor. Olan gene garibana oluyor diyebiliriz. Bozulma yukarıda, ıslah aşağıda başlar. Böylesi daha sağlıklı olsa da zaman ve sabır gerektiriyor. Haliyle daha iyi daha adil bir dünyanın kurulması için çok uzun yıllara ihtiyaç var. Merzuki de mevcut tablo hakkında konuşmak için çok erken olduğunu söylüyor. Fakat konuşurken de halk reaksiyonlarını göz ardı etmiyor. Çok yönlü bir bakış açısıyla olayları değerlendirdiğini görüyoruz. Merzuki, M. (2019). Diktatörlük ve Devrim Arasında Arap Dünyasının Krizleri. İstanbul: Küre Yayınları. Zola, E. (2010). Germinal. İstanbul: İş Bankası Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-kubra-ceylan-k5526.html", "text": "İlk değil ama sanırım ortaokul zamanımdan bir çizimimi hatırlıyorum. Bir poşetin üzerine basılmış ayıcık ve kucağında kocaman bir çiçek buketi vardı, ona bakarak bayağı detaylı bir çizim yapmıştım, sonra da onu sınıf arkadaşıma hediye ettim. Sonra ne oldu nasıl olduysa o resim bana geri geldi. Sanırım babamın kütüphanesinde bir dosya içindeki ilkokul resimlerim arasında duruyordur. Eğitim hayatım çizimle, resimle pek alakası olmayan bir yönde ilerledi. Bu alanda bir üniversite eğitimi almadım. Sonrasında meslek hayatım da başka bir alanda gelişti. Ama bu dönemlerde de elime geçen kağıtların, defterlerin kenarlarına sürekli bir şeyler çizerdim, derslerdeki not defterlerim böyle karalamalarla doluydu. Üniversite eğitimim sırasında çizimle alakalı bazı kurslara katıldım, kısa süreli de olsa eğitimler aldım. Ama bunlara katılırken çocuk kitabı çizme düşüncesi aklımda yer edinen bir fikir değildi. Başlangıçta arkadaşlarımın yönlendirmesi ile dünyama girdi diyebilirim. Tanıdığım, çok sevdiğim ve ressam olan bir ablam bana bir gün böyle bir teklifle geldi. Bir proje var, masallardan oluşuyor, sen çizer misin dedi. Olur dedim ve böylece ilk kitabımı çizmiş oldum. Sonrasında \"Bilge Üçgen Kendini Tanıyor\"la devam etti. Bir süre sonra Ötüken Çocuk Yayınları ile çalışmaya başladım. Yani biraz kendimi bu işin içinde buldum. İyi ki de buldum. Kostüm ve sahne ekibi veya kameraman diyebilirim. Çünkü yazılı bir hikaye var fakat bu metnin bir mekan içerisinde karaktere bürünüp görsel hale gelmesi çizer sayesinde oluyor. Aynı zamanda çizer nereye vurgu yaparsa yani kameranın açısını nasıl tutarsa hikaye de bazen o yöne evrilebiliyor. Öncelikle şunu söylemeliyim, sizi tanıyan ve sizin de güvendiğiniz bir editörle çalışmak metin seçiminde de çok büyük kolaylık sağlayabiliyor. Size gelen metinler zaten öncesinde belli bir süzgeçten geçmiş oluyor. Ben bana gelen metni önce bir defa okurum. Hoşalanmadıysam zaten devam etmek istemem. Ama böyle bir nahoşluk yoksa metni farklı zamanlarda defalarca okumaya çalışırım. Okurken zihnimde hem metnin ana temasını hem karakterleri oturtmaya çalışırım. Çok düz mesaj içeren, aşırı didaktik metinleri tercih etmemeye gayret ederim. Aynı zamanda sınırları çok belli çizim beklentileri de beni korkutur. Zaman da bir işi kabul edip etmemekte önemli bir etken oluyor. Yayınevi kısa bir sürede istiyorsa ve benim vaktim başka işlerden dolayı kısıtlıysa kabul edemiyorum. Ve çoğunlukla da zaman benim açımdan kısıtlayıcı oluyor. Bu zamana kadar yazarlarla iletişimim kitaba göre değişiklik gösterdi. Bazı çalışmalarda yazarla sürekli iletişim halinde oldum, çizimler üzerinde fikir alışverişinde bulundum. Bazen yazım aşamasında yazarla birlikte bulundum. Ama bazı kitaplarda yazarla hiç tanışmadım, editör ile iletişim kurdum ve fikir alışverişlerini onunla sağladım. Çizerin önünü açan, kendini ve söylemek istediklerini anlatıp geri çekilen yazarlarla çalışmak daha kolay olabiliyor. Buna karşın yazı ile birlikte aklında görseller de hazır bulunan yazarlarla çalışmak biraz daha zor olabiliyor çünkü bu durumda hikayenin benim zihnimde oluşturduğunu değil de yazarın aklında var olan halini çizmeye çalışmak durumunda kalıyorum. Bu da pek mümkün olmuyor. Çok farklı yayınevleriyle çalışmadım. Ama şimdilik iyidir diyebilirim. Ben disiplinli çalışan bir insanım, elimden gelenin en iyisini zamanında yapmaya gayret ederim. Karşıdakini iyi anlamaya çalışırım, onlardan da benzer şeyler beklerim, bir de netlik. Çocuklardan her zaman fikir alırım ama \"Bunu çizdim sence nasıl olmuş?\" tarzında olmaz. Günlük hayatta çocukların ilgilerini nelerin çektiğine, nelere güldüklerine, neleri merak ettiklerine dikkat ederim. Yetişkin arkadaşlarım kadar çocuk arkadaşlarım var diyebilirim. Hadi tamam bu sefer çocukları anladım dediğimde yepyeni bir şekilde karşıma çıkıyorlar. Çok değişik bir bakış açıları var. Anladıkları ne okuduklarıyla, ne gördükleriyle ne de duyduklarıyla sınırlı kalıyor. Bu açıdan çocuklarla vakit geçirmeyi severim. Çocuk kitaplarında çizim yazının tamamlayıcısı niteliğinde olduğu için çizerin de bir şekilde hikayeye dahil olduğunu düşünüyorum. O yüzden hem bir tat hem bir anlam kalsın isterim bakanda da okuyanda da. Çizime başlamadan önce metni defalarca okurum. Bu süre bazen üç sayfalık bir metin için oldukça uzun olabiliyor. Farklı zamanlarda, farklı ruh halleri içerisinde okumaya çalışırım. Metni okurken kafamın üstünde dolaşmaya başlayan görüntülerin hangi satırlarda oluştuğunu işaretlerim, hem yazı hem çizim şeklinde notlar alırım. Metindeki konuyla alakalı başka çocuk kitapları varsa onları incelerim. Aynı zamanda metin tarihi karakter, mitoloji, coğrafya vs. hangi alanda ise o konuyla ilgili araştırmalar yaparım, ansiklopediler karıştırırım. Çizmeye başlamadan önce denemeler yaparak karakterleri tanımaya gayret ederim. Sonra elimdeki metnin havasına uygun olduğunu düşündüğüm karakteri oluştururum. Ve önceden karar verdiğim sahneleri çizerim. Bu sırada ara ara metni baştan tekrar okurum. Besleyen şeylere gelirsem, esasında beni her şey besler: sokak sokak gezmek, hayvanları, çiçekleri incelemek, müzeleri ziyaret etmek. Okumak. Ama sadece çocuk kitabı değil tarih, coğrafya, şiir okumak. Bazen bir çizim için akademik makaleler okuduğum da olur.: ) Ve tabii ki çokça resim, çizim karıştırmak. Okuyup çizmemeyi tercih ettiğim metinler oldu tabi. Hem üslup hem muhteva yönüyle çok didaktik olan metinler olabiliyor. Bu tarz metinleri okumak ve çizmekten kaçınıyorum. Bir yayınevi ve editörle çalışmanın bu bakımdan da faydası oluyor. Hem beğendiğin metin tarzını hem çizim tarzının ona uygunluğunu önceden değerlendirip ona göre metni sana sunabiliyor. Bunun dışında okuduğum metin bittiğinde hoş bir tatla birlikte içimde bir anlam da kalsın isterim. Olumsuz içeriği yoğun metinleri çizmeyi tercih etmem. Sert, vahşi, tehlikeli şeylere de az da olsa bir şirin üslup katmayı tercih ederim. Çizimler açısından en iyi değildir belki ama benim için \"Görklü Kelimeler Ormanı: Bir Yunus Emre Kitabı\" kitabının ayrı bir yeri var. En büyük hayalimi henüz kurmamış olabilirim.: ) Arkadaşımla ve çocuklarla yazıp çizdiğim bir çalışmam olsun istiyorum. Daha yolun çok başındayım, birçok yeni şey öğrenmeyi ve bu alana daha fazla vakit harcamayı umuyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/en-sevdigim-kitap-almarpanin-gizemi-k5756.html", "text": "Çok eğlenceli, serüvenli ve gizem dolu bir kitap. Bir şey okuyorsun ama okuduğun yerden anladığın şey sayfalar sonra yanlış çıkıyor. Sıradan bir gemi hakkında okumak bu kadar eğlenceli olamazdı. Ben polisiye oyunlarına, dizilerine ve filmlerine bayılırım. Amaaaa... Bu kitabın yeri ayrı. 4 Çocuk + 1 Kaptan = Müthiş. Tam benim sevdiğim türden polisiyesi var. Bir de okuyorum ama bitmesini istemiyorum. Ben hem gizemli hem de içinde çocuklar olan kitapları severim. Hem kendi yaşımdaki kişiler kocaman gizemler çözünce benim de çözesim geliyor. Sanki ben de yapabilirmişim gibi geliyor ve eğleniyorum. Çok spoiler vermeyeyim dedim ama demeden edemeyeceğim. Ben hayvanları da severim. Ve aslında kitaptaki gizem hayvanlarla ilgili. Ben bu kitap sayesinde yeni bir ağaç, yeni bir antik kent ve bir kuş türü öğrendim. Sığla ağacı, Kaunos antik kenti, Albatroslar. 10 yaşındaki çok genç bir okurun okuduğu kitabi aklında ölçüp tartması, hakkındaki düşünceleri yazması ve diger genç okurlarla onların ailelerine fikir vermesi harika. Benim için güzel bir referans. Dilerim ki yazmaya devam edersin Sn. Kerem Erez. Beğendiğin kitaplara ait değerlendirme yazılarını takipte olacağım. Kaleminin mürekkebi yazdıkça koyulaşsın genç kalem... 10 yaşında bir çocuğun kitap ile bu kadar güzel bağlar kurması ,yorumlaması ve bunu başarılı bir şekilde yazıya dökmesi çok güzel. Tebrik ediyorum kerem ."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijitopya-dosyasi-k5914.html", "text": "Ticari kayıtları tutmak isteyen Asurlular, yazının ve kitabın icadının bir arada olduğunu düşündürmektedir. İlk baskı kitap, matbaanın ilk kez kullanılmasıyla Uzak Doğu'da başlamıştır. İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş, ilk basılı gazete de MS 700'de Pekin'de çıkmıştır. Dokuzuncu yüzyılda, Çin'de ilk basılı kitap, şu an dünyanın en büyük kitap koleksiyonuna sahip İngiliz Maughan Kütüphanesi'nde bulunan 11 Mayıs 868 tarihli Diamond Sutra adlı yapıttır. Sonraki basılanlar, eski Yunan Felsefesi ile filozofların düşünceleri yazılarak kitaplaşır. Kutsal kitaplardan İncil'in yazılması ile kitabın anlamı artık kavramsallaşır. Kitap medeniyetten medeniyete taşınır. Kitap, insanlığın gelişimini hızlandırır. Dijitalleşmenin önü alınamasa da kitap her daim olacak, olmalıdır da. Yirminci yüzyılda bilgisayarların gelişimi ve yaygınlaşması çok hızlanır. Gazete, dergi ve kitap bilgisayarda yazılır ve tasarlanır hale gelinir. Günümüzde ise doğrudan dijital halde basılmaktadır. Üretim süreci ve basım süreci dijitalleşmiştir. Baskı eser biçimseldir. Okura fiziki şekilde ulaştırılması gerekmektedir. Dünyanın kitap e-ticaret satış sayfaları dijital mecralarda bu ihtiyacı karşılamak adına açıldı. Artık okurun kitabı alması için kitapçıya gitmesine gerek kalmadan e-satış yapan platformlarda kitaba erişim çok kolaylaştı. Bu iş modeli dünyada yaygınlaşarak artmaya devam ediyor. Fakat kitap halen fiziki bir nesne olarak varlığını devam ederken, taşıma, saklama, muhafaza etmek gibi çeşitli külfetleri beraberinde getirmektedir. Bunu külfet olarak görenler olsa da bu durum kimileri için nimetten sayılmaktadır. Artan teknolojik imkanlar neticesinde kitapların da dijitale taşınması söz konusu olmuş bunun için çeşitli uygulamalar ve cihazlar kullanıma sunulmuştur. Bu uygulamalardan biri Kndle e-kitap okuma cihazı geliştirip piyasaya sundu. Kitapları internet üzerinden alıp okumak için fiziki kopyasının gelmesini de beklemiyorsunuz artık. İnternete bağlı olan okuyucunuza, satın aldığınız e-kitap anında indiriliyor ve hemen okumaya başlayıveriyorsunuz. Bugün bu durum öylesine yaygınlaştı ki; kitap okuma deneyimi tümüyle dijitalleşti. Bu cihazın ve uygulamanın sevilen yanı, kütüphanenizi yanınızda taşımanız. Kurduğunuz kütüphanenizi her yerde yanınızda taşıyabiliyor olmak, binlerce kitabı bir cihaz içinde taşımak.. Bir düşünün dilediğiniz tüm kitaplar okunmaya bir dokunuş hızında. Seyahate giderken kitapsız kalmamak için bir valiz kitap götürmeniz yerine dijital kütüphanenizle her yere gidebilirsiniz artık. Kitaplarınızı arkadaşınızla paylaşabiliyorsunuz. Altını çizip silebiliyorsunuz. Kaldığınız sayfayı unutmamak için köşesinden kıvırdığınıza üzülmüyorsunuz. Dijital okuyucunuz, kaldığınız sayfayı unutmuyor. Bu cihazların tek sıkıntısı ise şarjının bitmesi. Oysaki fiziki kitapların hiç şarjı bitmiyor. Kitap kokusu yok, sayfaları arasına ayraç koymanıza gerek yok. Sayfalar arasında gül kurutamıyorsunuz, sevdikleriniz için not bırakamıyorsunuz, hatırlamak içi not tutuşturamıyorsunuz. Elinizden bırakamıyorsunuz. Zaman içinde tamamen dijitale dönüşen kitap, çevrenin duyarlılığı açısından son derece yararlı olması çok sevindirici. Okuma öğrenme izleme alışkınlıkları değişti. Kitabın dijitalleşmesi, değer getirdiği imkanlar bakımından üstün bir mecra olarak konumlandı. Kitabın insanlığı geliştiriciliğinin hızı bu noktaya getirdiyse dijital kitabın geliştirici hızı insanlığı hangi noktaya götürmektedir? Kitaphaber olarak kitapların bu değişim ve dönüşüm sürecini izlemek adına yaptığımız bu dosyada genel olarak kitabı ele alacağız. Dosyaya katkı sunan tüm yazarlarımıza teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/oz-guven-mi-oze-guven-mi-k5167.html", "text": "Özgüven tam olarak; bir bireyin içinde bulunduğu ortamdan bağımsız olarak, kendine duyduğu saygı, kendi potansiyelinin farkındalığı, bilme, karar alma, seçme ve harekete geçme konusundaki becerileri ve kararlılığı, bu eylemler sonucunda ortaya çıkacaklar hakkında sorumluluk üstlenme ve çevreyi değiştirme becerisi ya da potansiyeli gibi konulardaki kendine ilişkin algılamalarının tamamıdır. Diyor sevgili Nurdoğan Arkış. Ne kadar öz ne kadar net bir tanımlama. Bilmek; çocuğumuzun ben bilebilirim algısını geliştirmek. Doğruyu, yanlışı, ideallerini, hedeflerini bilebilmesi, ona sen bilebilirsin mesajını vermek. Yapmak; çocuğumuza \"Ben yapabilirim\" algısı vermek. Onun harekete geçmesine, çabalamasına, emek vermesine ve kendine inanmasına zemin hazırlamak. Beyin öyle bir organ ki hangi yaşta olursak olalım bizim vereceğimiz komutlara göre kendini yine yeniden şekillendirebiliyor. Tıpkı şu şarkı sözlerindeki gibi: \"Hadi beni yine sev, beni yine yeni sev, beni yine yeni yine yeni yine yeni yeniden sev\". Biz kendimizi ve o muhteşem beynimizi, nöronlarımızı sevdikçe özgüven sahibi olmak her zaman mümkün. Tabi \"Önce can sonra canan\" atasözümüz de burada yerini alsın, çünkü ebeveynler olarak biz kendi özgüvenimizi inşa edemez isek çocuklarımıza bu özgüvenin harcını temin etmemiz pek mümkün olmaz. Özgüvenin gelişmesi için güven ve sevgi ortamının çok önemli olduğunu vurgulamış Nurdoğan Hoca. Yani çocuğumuza önce biz güveniyor muyuz? \"Anne sana çay getirebilir miyim?\" diyen yavrumuza \"Olur mu kız! Elini kolunu yakarsın şimdi. Ben alırım, sen büyü öyle getirirsin\" mi diyoruz? Yoksa \"Tabi yavrum, yalnız ben de seninle geleyim, çünkü su sıcak, sana destek olmam gerekebilir\" mi diyoruz. Birinci tavır \"Sen beceremezsin\", \"Kendine zarar verirsin\", \"Senin yerine başkası yapar\", \"Cesaret etme\", \"Çabalama\", \"Sonuçlarını öngöremezsin\" mesajı verirken; ikinci tavır, \"Sen yapabilirsin, \"Ben sana inanıyorum\", \"Sen bu yeteneğe sahipsin fakat bazen desteğe de ihtiyacın olabilir ben yanındayım\" mesajı verir. Hayatta doğru mesajlar almak, kişinin kendini inşasında doğru harcı kullanması, karakterinin de sağlam olması sonucunu doğurur. Ve sarsıntılar onu sallar ama yıkamaz. Nurdoğan hoca kitabının son kısmında özgüveni geliştirmek için bizlere bazı kısa öneriler vermiş. Çocuklarınızın olumlu yönlerine odaklanın, onları cezalandırmayın cesaretlendirin, ödüllerle değil ilişkinizle teşvik edin, övgüleriniz davranışa yönelik olsun, gerçekçi bir ilişki kurun, siz de öğrenmeye istekli olun, bol bol oynayın, koşulsuz sevin, çabalayın, kendi özgüveninizi de geliştirin ve en önemlisi mükemmel olmaya çalışmayın sadece 'iyi' olun. Rabbimiz her şeyin tohumundan serpmiş bize. İyi de var kötü de, merhamet de var acımasızlık da, bencillik de var diğerkamlık da, mütevazılık da var kibir de. Her şey zıddıyla mevcut... Önemli olan içimizde hangi tohumu ekiyor, suluyor, bakıyor ve büyütüyoruz. Elbette bilmek gerek. Ne yaparsak ne yeşerir, ne yapmazsak doğru olur. İşte kitaplar burada devreye giriyor. Doğru olanı öğrenmek ve uygulamak için. Nurdoğan hoca bu kitabıyla çok değerli bir tohum bırakıyor elimize. Eker büyütürsek ne elde edeceğimizi de açıklıyor. Yani bize kalan tek şey birazcık gayret ve özen. Emanetlerimiz bunu elbette hak eder. Çok sevdiğim bir büyüğüm anlatmıştı bir insanın ruh sağlığı için kendine güvenmesi şarttır. Kişi kendine güvenmelidir. Bundan kasıt kendindeki 'öz'e güvenmektir. Yani yaratılış amacına, Allahtan gelişine, onun içine bıraktığı öze güvenmelidir. Hepimiz kusursuz bir şekilde yaratıldık. Ebeveynlerimiz, büyürken bulunduğumuz ortam, kararlarımız bugünkü biz olmamızı büyük ölçüde şekillendirdi. Fakat yaşadığımız süre boyunca zaman zaman kendimize aynada bakıp samimi bir şekilde değişmeye ve dönüşmeye niyet edersek bunu başarabiliriz. Yeter ki içimizdeki o öz'ü görelim, çocuklarımızdaki o öz'ün kıymetini bilelim ve onun ışığını söndürmeden büyümelerine rehberlik edelim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/seyyahin-gozunden-turkistan-k3909.html", "text": "Arapça \"gezmek, gezi\" anlamındaki seyahat ile Farsça name kelimelerinden oluşan seyahat-name \"gezi mektubu, gezi eseri\" manasına gelir. Buna Fars edebiyatında sefer-name adı da verilir. Arap edebiyatında \"seyahat\" ve \"seyahatname\" anlamında daha çok rihle kelimesi kullanılır. Seyahatnameler, konu olunan bölgeler açısından oldukça büyük önem arz ederler. Seyyahlar gittikleri ülkelerin halkının hayatı ve adetleri ve bölgenin ekonomik, stratejik durumları hakkında sundukları bilgiler o bölge ile ilgili incelemeler açısından oldukça değerlidir. Her seyahatnamenin ortaya çıkış öyküsü aynı olmamaktadır. Devletler, hakkında bilgi edinmek istedikleri ya da kendi politika ve düşüncelerini yaymak istedikleri bölgelerin durumunu ve özelliklerini de öğrenmek için seyyahlar görevlendirilmiştir. Bunlar aslında bir ajan konumundadırlar. İnceleyeceğimiz eserde işte tamda bu muhtevaya sahiptir. Timofey Stepanoviç Burnaşev'in Türkistan'a ait vermiş olduğu bilgilerin, Murat Özkan tarafından bize ulaştırıldığı bu kitap toplam üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm; Buhara Hanlığı ve Çarlık Rusya başlığı altında; Rusların Türkistan'da yayılması ve askeri politikaları, Buhara'da Rus ticareti ve Buhara-Rusya diplomasisi, XVIII. Yüzyıl'da Buhara Hanlığı'nda siyaset ve yönetim gibi alt başlıklardan oluşur. İkinci bölüm; Türkistan'ı keşif ve Buhara'ya seyahat ana başlığı altında; seyahatnamenin genel özellikleri ve seyahat serüvenini işlenmektedir. Üçüncü ve son bölümde ise; Burnaşev ve seyyahların Buhara tasvirleri ana başlığı altında; Buhara'nın tarihi, coğrafi, demografik, idari, ekonomik ve gündelik hayat gibi bilgilerine yer verilmiştir. Özkan, kitapta Buhara ile ilgili detaylı bilgiler vermiş ve yapılan seyahatlerin temel sebeplerini okuyucuyla paylaşmıştır. Buhara günümüzde Özbekistan sınırları içinde kalan, geçmişten günümüze yalnız Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen ve Uygur gibi Türk milletlerinden değil Fars ve başka milletlere de yurt olan bir ilim, kültür ve ticaret merkezi olarak önemini korumaktadır. Yazara göre işte bu özelliklerinden dolayı Buhara her zaman ilgi odağı olmuştur. XVI. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla kadar bölgenin süper gücü olmak isteyen Rusya içinde İpek Yolu üzerinde bulunan, zengin yer altı kaynaklarına sahip ve stratejik konumda olan Buhara oldukça önemliydi. Esere göre bölgede otoritesini güçlendirmek isteyen Rusya sadece toprak alma değil; ekonomik sebepler ve Hıristiyanlığı yaymak gibi dini bir görevde üstlenmişti. Türkistan bölgesine tamamen hakim olmak isteyen Rusya buna mukabil bir keşif seferine başladı. Temel gaye ekonomik güç kazanarak sıcak denizlere açılmaktı. Bu hedef doğrultusunda Rusya bölgeye elçi ve seyyahlar göndermeye başlamıştır. Çünkü her keşif bir bilgi anlamı taşıyordu. Bu seyyahlar sıradan birileri değil kendini geliştirmiş zeki ve çalışkan kişilerden oluşuyordu. Burnaşev dahi bir maden mühendisidir. Eserin bütün bölümlerin kendine has önemi olmasına karşılık özellikle üçüncü bölüm Buhara'nın tasvirini içermesi açısından ayrı bir öneme sahiptir. Yazar, bu bölümde verdiği bilgiler ile zihnimizde bir Buhara profili şekillendirmeyi başarıyor. Bu bölümde Buhara'nın coğrafi özellikleri, etnik ve dini yapısı, idari ve askeri yapısı, ekonomik olarak; ticareti, madenciliği, ziraatı, hayvancılığı ve evlilikten, ölüm ve define kadar akla gelebilecek bütün gündelik hayat ile ilgili konular aktarılmıştır. Bu bölümdeki bazı konulardan kısaca bahsedecek olursak; esere göre Buhara'da en yaygın dinin İslamiyet olmasının yanı sıra farklı dine mensup olanlarda azımsanamayacak sayıdaydı. İslam dinene mensup olanlar dinin gereğine göre yaşayarak emir ve yasaklara dikkat ediyor ve diğer dinlere mensup olanlara da hoşgörü ile yaklaşıyorlardı. İslamiyet'ten sonra Buhara'da en fazla nüfusa sahip olanlar Yahudilerdi. Yine esere göre Buhara'nın bir Yahudi toprağı olduğuna savunanlara karşın Burnaşev buranın dil, gelenek ve görenek bakımından böyle olmadığını söyleyerek buna karşı çıkmaktadır. Bununla birlikte Buhara'nın hukuk sisteminin de İslam hukukuna yani şeriat kaidesine dayandığı zikredilmektedir. Yine yazara göre; Asya ve Avrupa arasında önemli bir ticari konumu olan Buhara'nın ticarette kurumsallaşamamasına karşılık ticarette oldukça sert kural ve kaideleri bulunmaktadır. Alışverişte tüccarlar arasında aldatma, hile ve dolandırıcılık yapılırsa bunların karşılığında verilen cezalar çok ağırdı. Ve diğer önemli noktada müşteri satılan herhangi bir malı beğenmediği takdirde bir hafta veya daha fazla sürede iade etme hakkına sahipti. Bu gibi durumlar Buhara'nın konum olarak değil ahlaken ve sistem olarak da ticaretin merkezi olduğun delilidir. Eserdeki diğer bir ilginç ve önemli konu da aile ve evlilik konusudur; İslam her ne kadar çok eşliliğe müsaade etse de Buhara'da tek eşlilik yaygındı. Çok eşli ailelerde eşler arasından sürekli ortaya çıkan tartışmalardan dolayı çok eşli olan erkekler genelde hor görülürdü. Yazar, bu bölümde Buhara'daki kadın hakları noktasında da önemli bir noktaya değinir. Bu eserde de ifade edildiği üzere İslam şeriatının kadınları koruduğu ve Buhara'da bunun uygulandığı dönemde şuan sözde kadın hakları savunucu olan Avrupa'da kadın haklarının sözü dahi telaffuz edilmiyordu. Konuya gelecek olursak; Buhara'da eğer bir koca karısına karşı sorumluluklarını yerine getirmiyorsa kadın rahatlıkla din adamlarına veya kadıya bu durumu anlatabilirdi. Kadıya giden kadınlar sağ ayaklarında ki pabucu çıkarıp, tabanını üste gelecek şekilde ters çevirirlerdi. Kadı buradan durumun ne olduğunu anlardı ve durumu çözmek için çabalardı. Eserde anlatılan bu konu oldukça zarif ve hassas olup yasalar ile kadınların korunduğunun da işaretidir. Bu eserle ilgili sonuç olarak şunu söyleyebilir ki; seyahatnameler zaten bir dönemin aynası olup o dönemin genel itibariyle her türlü özelliği ve durumu hakkında bize bilgiler sunmaktadır. Ve bu bilgiler seyahatname okuyucuların anlayacağı üzere kelimeler ile resim yapmak gibi okuyucuya o dönemin izlerini ve hislerini sunmaktadır. Bu eserde verdiği bilgiler ve güzel anlatımı ile oldukça kıymetli ve okunması gereken bir eserdir. 1986 yılında Gebze'de dünyaya gelen Murat Özkan, aslen Erzurum ilinin İspir ilçesindendir. İlk, orta ve lise öğrenimini Kocaeli'nin Darıca ilçesinde tamamlayan Özkan, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Ordu Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden 2009 yılında mezun oldu. Aynı yıl Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Genel Türk Tarihi Bilim Dalında Yüksek lisans eğitimine başladı. 2011 yılında Ordu Üniversitesi Tarih Bölümüne Araştırma görevlisi olarak atandı ve 2012 yılında \"87/5 Numaralı Rusya Ahkam Defteri'nin Transkripsiyonu ve Değerlendirmesi\" adlı tez çalışmasıyla yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında Sakarya Üniversitesinde \"Çarlık Rusyası'nın Türkistan'ı İşgalinde Bir Rus General: Mihail Dimitrieviç Skobelen\" adlı teziyle doktora eğitimini tamamladı. Halen Ordu Üniversitesi Tarih Bölümünde görev yapmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/iliskilerde-balayi-etkisi-k4923.html", "text": "Kuantum fiziği bilimin en geçerli ve doğru biçimidir. Birincil ilke bilincin yaşam deneyimini meydana getirmesidir. Sorun şu ki iki zihin vardır: Bilinçaltı zihin ve bilinçli zihin. Beyni bir bilgisayar ve bilinçaltını sabit disk olarak düşünün. Yaşamın ilk yedi yılında programlar bilinçaltına indirilir. Bu programlar diğer insanları gözlemlemekten gelir. Bu programların % 70'i güçsüzleştiricidir ve kendi kendini sabote etmektedir. Ayrıca % 95 oranında bilinçaltı programları çalıştırıyoruz. Geriye kalan % 5'in sadece bilincindeyiz. Bilinçli zihin düşünmeye ve dikkatini vermemeye kapıldığında bilinçaltı programları devreye girer ve gösteriyi yürütür. İstediğimiz hayatları yaşamıyoruz, programlanmış olduğumuz hayatları yaşıyoruz. Kurban olmaya programlandık, biyolojimiz ve hayatımız üzerinde hiçbir gücümüz olmadığına inanıyoruz. Yine de kuantum fiziği bize bu hayatı bizim meydana getirdiğimizi hatırlatmaktadır. Kurban yok, hepimiz bunun mimarıyız. Ancak bilinçaltı programlardan koptuğumuz bir zaman vardır: Aşık olmak. Aşık olduğumuzda düşünmeyi bırakır ve dikkatli oluruz. Bir ilişkinin bu balayı döneminde programlamayı bırakırız ve hayatımız istek ve arzular tarafından oluşturulur. Bu yeryüzündeki cennet deneyimidir. Güzel olan kısım programları unutabilmen ve yaşamın üzerindeki gücü alabilmendir. \"Bizler yaşamlarımızı inançlarımızla yaratırız ve bu inançları etrafımızdaki enerji atmosferine yayarız. İlişkilerimizi biz yaratıyoruz ve bu bilgiyle dilediğimiz türde ilişkiler yaratma özgürlüğünü sahibiz.\" (s.57). Bunun yanında Lipton her iki zihnimizle kendimizi sevmiyorsak başka insanların bizi sevme olasılıklarının çok düşük olduğunu çünkü bilinçaltı zihnimizin bizim sevilmeye değer olduğumuza inanmadığını, burada önemli olanın kendimizi sevilmeye değer bulmamız olduğuna dikkat çekmektedir. % 95 oranında aktif işlev gören bilinçaltı \"sevgiye layık olmama \" programları farkında olmadan sözlerinize ve sergilediğiniz ama gözlemleme diğiniz davranışlarda kendini gösterir der. Daha da önemlisinin işlev bozukluğu gösteren inançlarımızın enerji alanımıza yansıdığını ve bilinçli zihnimizin çaresizce aradığı türden ilişkiyi yaratma gayretlerimizi sabote edebileceğini söyler. Peki çare nedir? Bilinçaltı zihni yeniden programlamak. Yazar bu bölümde çözüm önerilerini maddeler halinde sunmaktadır. Bir ilişkide aradığımız şeylerin bir listesini yapmamızı ve bunu yaparken aklımıza gelen tüm ayrıntıları eklememizi tavsiye etmektedir. \"Tanımızın dışında kalan ayrıntılar bilinçaltınız tarafından doldurulacaktır ve emin olun, kendi haline bırakıldığında bilinçaltınız bu boşlukları ailenizin veya toplumunuzun iyi bir ilişki ideali doğrultusunda dolduracaktır. \" (s.101) Ne kadar çok ayrıntı eklersek zihnimiz için arzu ve dileklerimizi yerine getirmek o kadar kolay olacaktır. Bunun için istediklerimizi şimdiki zaman kullanarak sanki halihazırda ona sahipmişiz gibi yazmamız gerekmektedir. Bu başlıkta Dr. Bruce Lipton bilinçli ve bilinçaltı zihinlerimizin farklı öğrenme yollarının olduğunu anlamanın çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. İki zihin birbirinden ayrı varlıklar olarak hareket eder ve aynı şekilde öğrenmezler. Bilinçli zihni eğitmek otomatik olarak bilinçaltını yeniden programlamaz. Bilinçaltı öncelikli olarak ya hipnoz ya da alışkanlıkların oluşmasıyla öğrenir. Bilinçaltının öncelikli öğrenme kaynağı alışkanlıklardır. Örneğin çarpım tablosunu nasıl öğrendiniz? Sayı dizelerini defalarca tekrar ederek sonunda kalıbı öğrendiniz ve artık farkında olmadan tekrarlayabilecek duruma geldiniz. Tekrarlama alışkanlıklara yol açar ve bu bilinçaltı davranış kalıpları programlama için esas mekanizmadır. Kendinizle iyi bir konuşma yapmak, bir kişisel gelişim kitabı okumak ya da küçük notlar yapıştırmak gibi bilinçli zihin çabaları düzenli tekrar edilmezse arzu edilmeyen bilinçaltı programları değiştirme konusunda etkisiz kalır. Dr. Lipton balayı etkisi yaratmak için çiftlerin derin bir seviyede iletişim kurmayı öğrenmelerinin şart olduğunu ve bunun her iki tarafın aynı farkındalık seviyesine sahip değillerse bu tip bir iletişimin mümkün olmadığı görüşündedir. Dr. Bruce Lipton kitabında anlaşılır ve kimi zaman mizahi bir dille aktardığı bilimsel verilerin yanında kişisel yaşamına dair detayları da samimiyetle yerleştirmektedir. Bu sayede okunması, anlaşılması, bağ kurulması kolay bir eser olarak ortaya çıkmaktadır. Hayatına sevgi dolu bir ilişki katmak ya da halihazırda var olan ilişkisini korumak isteyen herkes için okunmaya değer bir kitap."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/roger-garaudy-hayatini-kaybetti-k996.html", "text": "Türkiye'de ve bütün dünyada tanınan ünlü düşünür Roger Garaudy, Paris'te 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. Garaudy 18 Haziran Pazartesi günü Paris'te toprağa verilecek. Roger Garaudy , Fransız Komünist Partisi'nde en yüksek düzeyde görev yapan ve dış dünyaya Fransa'nın yüz akı olarak takdim edilen bir düşünürdü. Charles de Gaulle, Stalin, Castro, Picasso, Aragon, Gaston Bachelard, Jean-Paul Sartre, Romain Rolland gibi dünya çapında lider ve sanatçılarla yakından görüştü. 1982 yılında Müslüman olan Roger Garaudy , İslam'la ilgili önemli eserler de verdi. Roger Garaudy 'nin \"Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum\" ve \"İnsanlığın Medeniyet Destanı\" başta olmak üzere dilimize 30 kadar eseri çevrilmiş bulunuyor. Roger Garaudy, 17 Temmuz 1913'te Marsilya'da doğdu. 1952 yılında Sorbonne Üniversitesi'den edebiyat dalında, 1954 yılında da SSCB Bilimler Akademisi'nden bilim dalında doktor unvanını aldı. Bir ara Marksist İnceleme ve Araştırmalar Merkezi müdürlüğü yaptı. Fransız Parlamentosu'nda milletvekili, Millet Meclisi Başkan Yardımcısı, Milli Eğitim Komisyonu Üyesi ve Senatör olarak görev yaptı. Fransız Komünist Partisi'nde zirveye tırmanmışken yaptığı tenkitlere kulak asılmadığı için bu kuruluştan koptu. Üniversitedeki profesörlüğüne döndü. Emekliye ayrıldıktan sonra telif çalışmalarına hız verdi. Her biri dünya çapında yankılar uyandıran eserleri yayınladı, pek çok ülkede konferanslar verdi. Basın yayın kuruluşlarında yayınlanan bildirileriyle milletlerarası siyaset ve yanlış tutumlar konusunda görüşlerini sık sık kamuoyuna duyurdu. Çağımızın yetiştirdiği dev düşünürlerden Roger Garaudy, İslam'ı seçip Filistin halkının haklarını İsrail'e karşı savunmaya başladıktan sonra, pek çoğu İsrail taraflısı sermayenin elinde olan Batı basın-yayın organları ve büyük yayınevlerince dışlandı. Avrupa ve Amerika kitle iletişim araçları kendisini tam bir sükut ambargosuna tabi tuttu. Kendisinden tek satırla, tek kelimeyle dahi bahsetmez ve kendisine söz hakkı vermez oldu. Roger Garaudy , seçkin ve çok kültürlü bir kesime hitap etmesine rağmen, kırkı aşkın dile çevrilen eserleriyle, dünya aydınları arasında çok geniş bir kitle tarafından tanınıyor ve okunuyor. Roger Garaudy, Müslüman oluşunu \"Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum\" kitabında şöyle anlattı: \"Okudukça Kur'an, bana daha çok yaklaştı. Sanki bugün yazılmıştı ve doğrudan bana sesleniyordu. Bizzat yerin, Kıyamet günü, sarsıntısıyla birlikte, insanların eylemlerine ve hatalarına şahitlik edeceğinin anlatıldığı Deprem suresini okurken, ayaklarımın altındaki toprağın homurdandığını hissediyorum. Sorumluluğun bu uyanışını ben, hiçbir zaman çok çarpıcı bir mesel olan İsra'yı okurken ki kadar güçlü yaşamadım. O gece Hz. Peygamber rüyasında, dünyayı ve insanları toptan temaşa etmek üzere, bir insanın çıkabileceği en son nokta olan Yüce Allah'ın yakınlarına kadar yükselerek bütün göklerin katlarını dolaşır. Nitekim bu sure Dante'ye, onun dini destanı olan İlahi Komedya'sını ilham etmiştir. Eşi Hz. Ayşe'nin bildirdiğine göre, Hz. Muhammed bu sureyi her gece okurdu. Mirac, her ibadetin ruhudur. Çünkü o an, eylemlerimizin her birini ferdin bakış açısı olmayan bir bakış açısı içine oturtmayı denemek üzere, gündelik meşguliyetlerden kurtulunduğu andır. Ben merkez değilim. Allah'tır merkez. O zaman, yer Kıyamet Günü'ndeki gibi titrer ve yeni bir mücadelenin saati çalar. Cenevre'de, 2 Temmuz 1982'de, İmam Buzuzu'nun önünde Müslümanlığa girişin anahtarı olan \"Allah'tan başka ilah yoktur ve Hz. Muhammed O'nun elçisidir\" kelime-i tevhidini söylediğimde demek ki, kendimi bu karara tamamıyle hazır ve bunun bütün sorumluluğunu üstlenecek durumda hissediyorum. O gün, hem iç tedirginliği veren bir kopuş, hem de sükunet verici bir bağlanış duygusu içindeyim. Bir dünyadan, benimkinden, bundan böyle beni reddedecek olan Batı dünyasından kopuyorum. Ama aynı zamanda, bende her zamanki inancımdaki devamlılık duygusu da var. Bendeki bu iman, Kur'an'ın, numunesini Hz. İbrahim'de ve onun Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyetinin belirtisi olan kurbanında gösterdiği bu iman sade ve güçlü, köklü ve ilk imandır. Bu yazı Edebi Fikir sitesinden alıntılanmıştır. Kaynak: Malesef etkin bir bağlantı bulunamamıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kisisel-gelisim-ve-tasavvuf-k4475.html", "text": "Kişisel gelişim yazarları gücün aslında içimizde olduğunu, potansiyel enerjimizin farkına vararak mutluluğa kavuşmanın yollarını aramamızı öğütlemektedirler. Başarıya ve mutluluğa Rumi'nin ifadesi ile padişahlığa giden dönüşüm yolunun ilk adımı sizin kendinizi değiştirmeniz ve geliştirmeniz gerektiğine karar verdiğiniz an oluşmaktadır. Bu konuda ihtiyaç duyduğumuz kaynağı ise Mevlana bize şöyle hatırlatmaktadır: \"Sen kaynağı kendi içinde ara. \",\"Sende, senden başka bir sen gizli gerçek varlığını görebilen kişiye kul köle olayım ben.\" Bir rubaisinde ise \"Canında bir can var, o canı ara beden dağında bir mücevher var, o mücevherin madenini ara... A yürüyüp giden sufi gücün yeterse ara ama dışarıda değil aradığını kendinde ara.\" demektedir. Vitale'ye göre duygularımız düşüncelerimizden gelir. Düşüncelerimizi değiştirirsek duygularımızı da değiştiririz. Bizi sınırlandıranın kendi zihinlerimiz ve sınırlarımız olduğunun tespitini yaparken şöyle diyor: \"...Zihin kendisine ilişkin algısıyla sınırlı olarak çalışır. Neye inanmayı seçerseniz zihninizi de o kavram yönetir.\"(s.46) \"Arzu ettiğiniz şeye ulaşmaya engel olan tek şey kendinizsiniz\"(s.64) Kitaptaki makalelerin yazarlarından biri olan Alan Bechtold her şeyin bir oluş nedeni vardır demekte ve eklemektedir: \"...Hiçbir şey tesadüfen gerçekleşmez gerçekleşen her şey karmaşık bir şekilde daha büyük bir resimle bağlantılıdır.\" Öyleyse başımıza gelebilecek en trajik olaylar sadece daha büyük şeylere giden basamaklardan ibaret. Eğer hepimizin önüne serilmiş olan bu görünmez plana uymak ve büyümek istiyorsanız sınavlara yalnızca dayanmakla kalmamalı, onlardan fayda sağlamayı da öğrenmelisiniz.(s.71). Bunun için hayatı olduğu gibi kabul etmemizi bu yapbozun içinde sadece küçük bir parçanın üzerinde kontrolümüz olduğunu ve bu küçük parçayı büyük resme oturttuğumuz zaman bütün her şeyin hayrımıza olduğunu fark edeceğimizi işte o zaman hayatın verdiği her şeyde huzur ve tatmini bulacağımızı öne sürmektedir. Tebrik ederim. Ancak bu yol ivedi olarak sana kendi eserini açma ve yazma yolu olsun Sen de bunun gereğini yapacak bir birikim var. Bunu harekete geçirebilirsin. Bu süreçte başarılar diliyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tuhaflar-kulubu-k5619.html", "text": "Kekeme Hugo ile disleksili Bernardo, zorba akranlarının baskılarına birlikten kuvvet doğar düsturuyla karşı koymak için bir Tuhaflar kulübü kurarlar. Kulübü büyütmek niyetiyle kendilerine yandaş ararken Miyop Matilde, Çilli Laura, Şişman Ricardo, kısa boylu Maria, koca burunlu Carlos, kepçe kulaklı Patricia, Sıska Teresa, düztaban Miguel, demir çene Carolina, çarpık bacak Esperanza, diyabetli Eduardo derken sınıftaki yirmi bir kişiden on üçü bir araya gelir ve çoğunluğu ele geçirirler. Sınıfın en güzeli olan Andrea da kusursuz olmasına rağmen başından beri Hugo'nun yanındadır. İri yarı zorba Vicente'nin davranışları artık sadece kulübün üyelerini değil, sınıfın geri kalanını da rahatsız etmektedir. Sınıfta kusursuz görünen, güzel ve yakışıklı çocuklar, yani \"seçkinler\" bile Tuhaflar Kulübü'ne katılmak için kimsenin bilmediği kusurlarını ortaya dökmeye başlarlar. İşler tam anlamıyla tersine dönmüştür. Sonunda Vicente kulübün dışında kalan tek çocuk olur. Sene sonunda okula misafir gelen kekeme, disleksili, kepçe kulaklı, kısa ve şişman yazarın söyleşisi ona vurulan son darbe olacaktır. Artık Vicente sınıfın yalnız ve en tuhaf çocuğudur. Dolayısıyla o da Tuhaflar Kulübü'ne başvurur... Yazarımız dokunaklı hikayesinin kahramanlarına Tuhaflar Kulübü'nü kurdururken okurunu da yalnız bırakmıyor. Dünya çapında başarılara ulaşmış kekeme, disleksili, miyop, çilli isimleri sıralayarak onun etrafını da kalabalıklaştırıyor. Kendisi de kekeme olan ve çoğu kekeme gibi bu sorunu aşmanın bir yolunu bulan yazar Jordi Sierra i Fabra, bize kendi hikayesini anlatmış. O da, diğer tuhaflar gibi, başarıya ulaşmış, yazdıklarıyla onlarca ödül almış. Herkeste mutlaka öyle ya da böyle bir tuhaflık olduğunu ve kendi tuhaflığıyla barışık olmanın en kolay, keyifli ve rahatlatıcı çözüm olduğunu söylüyor bizlere. Ve göz kırparak bir de ipucu veriyor: Kekemeler çocuklarla, köpeklerle ve kız/erkek arkadaşlarıyla konuşurken kekelemezlermiş. Dışarıdan bakıldığında Günışığı Kitaplığı'nın önceki incelemelerimizde ele aldığımız kitaplarına benzer görünen bu kitabın küçük bir farkı var. Bu metin ortaokul grubunun bir yaş altına, ilkokul 4. sınıflara da gayet uygun görünüyor. 135 sayfa olmasına rağmen metin yoğun da ağır da değil, sevimli ve yumuşak çizimlerle desteklenmiş. İyi okurluğu erken yakalayan çocuklarımıza emanet edebileceğimiz türden, bir solukta okunacak, yaz tatilinin başladığı şu günlerde kısa yolculuklara eşlik edebilecek bir kitap."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-sehir-kurmak-bir-gonul-almak-ii-k5910.html", "text": "-İslam ve Avrupa Medeniyetinin Şehir Üzerine Yansıyan Farkları- \"Doğru, kişinin durumuna bağlıdır\" (Zweig, 2016). Kişilerin ve toplumların kendine has doğruları vardır. Bu doğrular; hayatın algılayışını biçimlendirerek fiziksel yaşam koşullarını oluşturur. Kişilerin yaşam koşullarının biçimlenmiş en temel ve mahrem hali; meskenlerdir. Toplumlar ise meskenlerin bir araya gelmiş halleri ve kamusal alanların birleşimi ile şehirleri oluşturur. Şehirlerin kurulumu, şüphesiz toplumların kültür, inanç ve bunlara bağlı olarak gelişen yaşayış şekillerine göre farklılık gösterir. Her biçimlenme, şüphesiz bir felsefenin ete kemiğe bürünmüş halini temsil eder. Bu felsefi arayışlar, yüzyıllardır devam etmektedir ve medeniyetler arasında farklılıklar gösterebilir. İnsanlık ile paralel olarak gelişen mimari de bu arayışlardan payını almaktadır. Günümüz mimarisini ve yaşam şekillerinin anlamına yoğunlaşmak, günümüz sorunlarını tespit etmek için oldukça önemlidir. 21. yy'ye geçişte yaşanan önemli kırılmalar, insanlık üzerinde etkili olan ciddi paradigma değişikliklerini beraberinde getirmiştir. Bir önceki yazımız olan \"Bir Şehir Kurmak Bir Gönül Almak I\" de, şehir kurmanın iyi bir yönetimle ilişkili olduğunu belirtmiştik. Peki, şehirlerin oluşumunu etkileyen etmenler nelerdir? Şehirlerin biçiminde, medeniyetlerin farklılığını görebilir miyiz eğer öyle ise bugünkü aynılaşmanın sebebi nedir? Bu yazımızda genel olarak bu sorulara cevap aranacaktır. İnsanlık tarihine genel olarak bakıldığında, şehirlerin kurulumunda, ilk çağlarda tarımın önemli bir etken olduğunu söyleyebiliriz (Cansever, 2017). Tarımla şekillenen pazar yerleri, ticaret akışını sağlamıştır. Ticaretle beraber gelişen hukuk kuralları -borç ve borçluluk ilişkilerinin düzenlenmesi- şehirlerin; kişilerin hukuki haklarının korunmasında önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte dini hayatın mimari yapılarda ve kamusal mekanların doğmasında önemli bir yeri bulunmaktadır. İnancın şekillendirdiği yapılar, dinsel törenlerin yerine getirilmesi, dini ve kamusal mekanları doğurmuştur (Güler, 2018). Şehirlerin yapısını oluşturan bir diğer önemli etken ise savunmadır. Günümüzde yaşayan pek çok kentte sur ve kalelerin bulunması buna örnek teşkil etmektedir. Yerleşik hayat tecrübesini yaşayan insanın, şehirleşme sürecinde bu temel etmenlere dayanarak Ortaçağ kentlerini doğurduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında inanç, coğrafi etkiler ve siyasi olarak şehirleşme kültüründe ayrışma kısımları da bulunmaktadır. Avrupa ve İslam şehirlerinin oluşmasında ortak yanlarla birlikte ayırıcı noktalar da bulunmaktadır. Avrupa kentlerinde kilisenin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Bu etkiyi, dini inancın şehirler üzerindeki biçimlenişi yerine, siyasi bir güç gösterisi olarak görmek, İslam şehirlerinin sadeliğini anlamada da önemlilik gösterecektir. Bunun ispatını ve kilisenin insan dünyası üzerinde tahakküm edici gücünü Ortaçağ mimarisi olan Gotik Mimari'nin insafsız ölçülerinde görmekteyiz. Nitekim Rönesans ve Reform hareketleriyle kiliseye büyük bir tokat atan Avrupa, toplumsal hayat ve mimaride de büyük bir kırılmayı beraberinde getirmiştir. İslam şehirlerinin kurulumuna bakıldığında tarım toplumundan ziyade ticaret ve fetihlerle genişleyen bir ufukta, kendine has bir biçimlenme görmekteyiz. Şehirlerin, ticaretin gelişimi ile her türlü alışverişin, borçluluk sistemlerini ve beraber yaşama kültürünü düzenleyen islam hukuku ile geliştiğini de söyleyebiliriz. Medine kelimesininin kökü olan deyn; ödünç almak ve ödünç vermek anlamlarına gelmektedir ki islam şehirlerinde kişilerin haklarının güvence altına alındığı hukuk sistemi güvenli şehirlerin de özünü oluşturmaktadır (Aydın, 1994). Yine şehirlerin merkezlerinde bulunan ve cemaatin toplandığı cami ve mescitler kamusal alanların, eğitimin de merkezini oluşturmaktadır. Bu şehirlerin en güzel örneklerine, İslam ordularının Şam Bölgesi'ni fethederek Anadolu'ya girmesi ile Bizans mimari kültürü ve İslam kültürünün buluşmasında rastlayabiliyoruz (Bahadır, 2011). Ortaçağ'dan 19.yy'ye kadar yaşamın merkezi, kamusal hayatın özü, toplumsal kutlama, bayram, asker uğurlamaları, zafer vb. kamusal hareketlilik, cami çevresi ve meydanında gerçekleşmektedir. Şehirlerin merkezleri, camiler ve ticari hayatın sürdüğü çarşı dışında kamusal yapıların da eklemlenmesiyle oluşmaktadır. Nispeten merkeze uzak birimlerde de sivil yapıların bulunduğu gözlemlenmektedir. Tüm dünyada şehirlerden yeni ismi toplumsal yaşam mekanizmaları diyeceğimiz kentlere evrilen mekan, oldukça incitici dönüşümler geçirmiştir. Son iki yüzyılda gerçekleşen üç önemli kırılma bugünün insanını, mekanı ve zamanı yorumlamak adına önemlilik gösterecektir. Bunlardan birincisi; 18.yy'de gerçekleşen ve 19.yy'de etkisini tüm dünyaya başta demiryolları ile yaymaya başlayan Sanayi Devrimi'dir. Tüm şehirlerin alt ve üst yapılarını değiştiren bu dönüşüm, sömürge faaliyetlerini de beraberinde getirerek kitleleri köyden kentlere sürüklemiş, şehrin dokusunu ve insan oluşumunun yapısını pek çok açıdan bozmuştur. İkinci büyük kırılma, II. Dünya Savaşı sonunda kıtaların sürüklendiği büyük buhranlardır. Üçüncüsü ise 1990'larda büyük etkisi görülen ve iki kırılmanın sürüklediği teknolojik gelişmelerin internet ile yaygınlaşmasıdır (Yıldız, 2014). Avrupa'nın varlığı anlamaya dair kuralcılık ve mükemmelliyetçilik tohumları, Antik Yunan felsefesinin kusursuz beden ve mimari takıntısından süregelmiştir. Aynı yaklaşım dini, bir tahakküm aracı olarak kullanarak Gotik Mimari ile insanı ezmeye çalışmıştır. Mimarinin otorite savaşı aracına dönmesi, Avrupa'ya has bir tavır iken, İslam şehirlerinin anası olan Mekke ve kutsal mescidimiz Kabe'nin taştan sade yapısı, birebir zıt iki zihinsel yapıyı ortaya koymaktadır. Müslümanlar, kainatın insana hizmete sunulduğunu, kendi asli görevlerinin ise onu imar etmek olduğuna inanmaktadır. Yine Allah'ın insan iradesini özgür bırakmadaki tutumunun, şehirlerin yapılaşmasındaki organik tavır ile son derece uyumlu olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa kültürü ise kendisini doğaya nizam ve ayar vermeye çalışan bir otorite olarak görmektedir. Modernizm süreci ile başlayan ve 19.yy ile devam eden Avrupa kent dokusu, çoğunlukla tarihi dokuyu silerek kentlerini ticari bir kaygı dışında hiçbir referans tanımaksızın kurmaya teşebbüs etmiştir. Bunun yanında İslam şehirlerinde, mekan insana dokunmaz, insan mekana insafla dokunur. Önce insan mekanı işler, sonra da mekan insanın huylarını işler. Bir önceki yazımızda değindiğimiz Turgut Cansever'in şehrin yapılanmasında gerekli olan şehir kurma ilkeleri; insanlık tarihinin tecrübelerinden ve İslam inanç ilkelerinden faydalanarak gelişen son derece sade ve adalet ilkesine dayanan yaklaşımlardır. Bu konuda İslam şehirlerinin en güzel örneklerini veren Osmanlı şehirlerinin ise huzur veren yanı mimari gelişimin yanında şüphesiz mahalli yönetimlerin de başarısına bağlıdır. 19.yy'de başlayarak kurulan belediyeler kamusal yapılarla beraberce büyümüş ve gelişmiştir. Bu yüzyıl, bir yandan da Osmanlı Devleti'nde başlayan küresel etkilerin, cami merkezli yaşamın kamusal yapı merkezli yaşama döndüğü, yüzyılın sonunda ise önemli bir değişimle, yönetim sisteminin değiştiği, yeni bir mimarinin dayatıldığı, betonun kullanmaya başlandığı ve büyük ekonomik buhranla, köyden kente göçe zorlanan garip bir geçiş öyküsünün başlangıç yüzyılıdır. İslam şehirleri ve Avrupa şehirlerinin kurulum ve gelişim aşamalarını ve farklarını anlatmaya çalıştım. Şüphesiz bugün, küreselleşmenin etkisi ile pekçok şehrimiz temel oluşum felsefesinden uzaklaşmıştır. İnsanımız da bu mutsuz gidişten payını almakta ve almaya devam etmektedir. Yine şüphesiz çağımız, yeni yaşam felsefesini, zamanı ve mekanını arayarak insanını kurtarmaya muhtaçtır. Ticarete dayalı ilişkilerin sonuçlarını kentlerde yaşadığımız, belediyelerin ve kentlerin birer pazar haline geldiği günümüzde, bir sonraki yazıda kentlerdeki Neoliberal etkileri ve dönüşen belediyeciliği anlatarak \"Bir Şehir Kurmak\" adlı kitaptan esinlenerek kentlerimizin durumunu açıklamaya devam edeceğim. Bahadır, G. (2011). ORTAÇAĞ ANADOLU'SUNDA TÜRK-İSLAM MEDENİYETİNİN OLUŞMASI. Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cansever, T. (2017). Bir Şehir Kurmak. İstanbul: Klasik. Güler, H. (2018). ORTAÇAĞ'DA KENT BİRİMİ OLARAK ROMA: EKONOMİK VE SOSYO-KÜLTÜREL YAPI. AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ. Yıldız, Ö. T. (2014). ANLAM KAVRAMINI 21. YÜZYIL MİMARLIĞI ÜZERİNDEN OKUMAYA YÖNELİK BİR YAKLAŞIM. Uludağ Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü. Zweig, S. (2016). Avrupa'nın Vicdanı. İstanbul: Zeplin."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/baskalarini-etkilemede-beynin-gucu-k5015.html", "text": "Günümüz dünyasında, insanların kendilerini ve hayatlarını iyileştirmelerine yardımcı olduğunu iddia eden çok sayıda kitap var. Bu kitaplar, sihirli düşünme, kendi kendine telkin ve \"eğer inanırsan, o olabilirsin\" gibi akılda kalıcı mantraları içerir. Ancak bu kişisel gelişim kitaplarının çoğu, insan doğasının gücünü değişmeye ne kadar dirençli olduğunu hafife alıyor. \"Başkalarının Aklı\" isimli kitapta, sinirbilimci Tali Sharot bizi etkinin doğasına dair heyecan verici bir araştırmaya götürüyor. Hepimizin sınıftan toplantı odasına ve sosyal medyaya kadar başkalarını etkileme görevi var. Fakat bu rolde ne kadar yetenekliyiz ve daha iyi hale gelebilir miyiz? Görüşleri şekillendirmek için gerçeklere ve rakamlara güvenmekten, diğerlerinin yanlış olduğu konusunda ısrar etmeye veya kontrol etmeye çalışmaya kadar pek çok içgüdümüzün etkisiz olduğu ortaya çıktı; çünkü bunlar insanların zihinlerinin işleyişiyle uyumsuz. Sharot bize bu tuzaklardan nasıl kaçınacağımızı ve insan beynini yöneten temel unsurlarla uyumlu olduğunda inançları ve eylemleri değiştirme girişiminin nasıl başarılı olduğunu gösteriyor. Sharot, duygunun etkilemedeki kritik rolünü, verilerin zayıflığını ve merakın gücünü ortaya koyuyor. Sinirbilim, davranışsal ekonomi ve psikoloji alanındaki en son araştırmalara dayanan kitap, iyi ve kötü etkinin karmaşık gücüne büyüleyici bir bakış açısı sağlıyor. \"Önceki\" inançlarımız ilk temel unsur, etkili iletişimin anahtarıdır. İnançlarımızı kolayca değiştirmek istemediğimiz için, çoğunlukla bu inançlarla uyumlu olan iletişimlerle ilgileniriz. Ayrıca, eğer bir anlaşmazlık olursa, tartışma eğilimi gösteririz ve internet gibi kaynaklardan gelen yeni verilerle inancımızı desteklemeye çalışırız. Yazar Sharot, yalnızca görüşümüzü destekleyen gerçekleri ve rakamları sunmanın ve başkalarının argümanlarındaki hataları sergilemenin en iyi strateji olmadığını savunuyor. Bunun yerine, herhangi bir iletişimde başkalarını etkilemek için ortak zeminler oluşturmanın gerekli olduğunu öne sürüyor. Gerçekler tek başına insanların fikrini değiştirmediğinden, Sharot insanların anında, düzenli ve bilinçsizce diğerlerinin \"duygularından\" etkilendiklerini ve bunun ikinci temel unsur olduğunu savunuyor. Sharot, görüşlerimizi olumlu bir şekilde çerçevelemenin olumsuza kıyasla daha güçlü olduğunu vurgular. Yukarıdaki görüşü tamamlayan Sharot, üçüncü temel unsur olan özellikle ödüllendirilen veya \"teşvik eden\" olumlu duyguların gücünü yeniden vurgular. Anında olumlu ödülün, daha sonraki bir tehditten daha iyi çalıştığını öne sürüyor. İlginç bir şekilde yazar, amaç birinin bir şeyi yapmamasını sağlamak olduğunda, olumsuz sonuçlara karşı uyarıda bulunmanın ödül vaat etmekten daha etkili olabileceğini ima ediyor. İnsanlar başkalarını kontrol etme eğilimindedir. Kontrol duygusu veya \"eylem\", Sharot'un kitabının dördüncü temel öğesidir. Yazar, başkalarının kontrol duygusunu ortadan kaldırmanın veya azaltmanın öfke, hayal kırıklığı ve direnişe yol açtığına ve böylece herhangi bir etki olasılığını azalttığına şiddetle dikkat çekiyor. Öte yandan, insanların sunulan seçenekler üzerindeki kontrol duygusunu geliştirmek onları daha memnun, motive ve uyumlu hale getirir. Bize göre, daha fazla güven ve sorumluluk duygusu inşa eder. Hepimizin temel bir içgüdüsü var: Beşinci temel unsur olan \"Merak\" duygusuyla bize umut veren bilgileri aramaya ve bizi umutsuzluğa sürükleyen bilgilerden kaçınmaya meyilliyiz. Sharot, başkalarına bilgi aktarmadan önce, öncelikle bilgilerindeki mevcut boşluğu vurgulamamız ve bu bilgiyi bilmenin dünyalarını nasıl daha iyi hale getireceğine inanmalarını sağlamamız gerektiğine dikkat çekiyor. Birini etkilemek için, Sharot'un altıncı temel unsuru olan o kişinin mevcut \"zihinsel/duygusal durumuna\" da dikkat etmemiz gerekir. Örneğin, stresli/tehdit edici bir durumda , hayatta kalmak için tüm zihinsel kaynakları kullanırız (Mendl, 1999), başkaları tarafından verilen mesajı işlemek için hiçbir kaynak bırakmaz, dolayısıyla herhangi bir etki şansını ortadan kaldırırız. Sharot, birini etkilemek için en iyi stratejinin diğer kişinin sakin veya rahat olması olduğunu vurgular. Genel olarak, bu kitap, öncelikle klinik bir bakış açısıyla yazılmıştır. Bu nedenle, daha önce benzer kitapları okumuş veya bilişsel önyargılar üzerinde çalışmış biri, birkaç kavram ve argümanı gereksiz bulabilir. Ancak kitap, pratik noktalarla bilgilendirici, eğlenceli ve ilgi çekici. Sonuç olarak kitap, başkalarının tutumlarını ve eylemlerini değiştirmenin neden zor olduğunu yanıtlamaya çalışır. Ancak Sharot, olumlu duyguların gücünü vurgular. Olumlu bir yaklaşım kullanarak başkalarını etkili bir şekilde etkileyebiliriz; çünkü ödüllere doğru ilerlemeye ve acı ya da cezadan uzaklaşmaya eğilimliyiz. Duygu bilimi araştırmalarında çoğunlukla olumlu duygular üzerine yapılan çalışmalar ihmal edilmiş ve ağırlıklı olarak olumsuz duygulara vurgu yapılmıştır. Sharot'un kitabı da dahil olmak üzere son zamanlarda yapılan birçok araştırma, olumlu duyguların günlük hayatımızdaki önemini göstermektedir. Sadece davranışlarımızı, inancımızı, karar vermemizi etkilemekle kalmaz, aynı zamanda sağlığımızı ve refahımızı da optimize eder. Mevcut ihtiyaç, olumlu ve olumsuz duyguları incelemeye eşit önem vermektir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/orta-italya-seyahati-k5051.html", "text": "Uçakla Milano'ya öğle saatlerinde indiğimizde hava oldukça sıcaktı. On gün sürecek İtalya seyahatimizin başında ellerimizde bavullar, cebimizde haritamız ve gidilecek rotayla heyecan içindeydik. Her seyahatimiz gibi bunda da kendi yol planımızı hazırlamış, kızım ve eşimle uçaktan mutluluk içinde inmiştik. Milano'da üç gün kalıp sonrasında Floransa'ya geçecektik. Merkezi tren istasyonunun bulunduğu Staz Centrale F.S caddesi yakınlarındaki üç yıldızlı bir otelde kalmak üzere yerimizi ayırmıştık. Temiz, sakin, merkezi bir yerde olması nedeniyle günlük gezilerimizde kolaylık sağladı. Şehir gezimize herkes gibi Milano'nun kalbi Duomo'dan başladık. 135 kubbesiyle bu eşsiz katedrali gece ve gündüz olmak üzere uzun uzun seyrettik. Meydan turistler, satıcılar ve güvercinlerle oldukça kalabalık oluyor. Katedralin hemen solunda kraliyet sarayı, sağda Vittorio Emenaule II adlı galeri var. Süslü vitrinleri, restoranları, mimarisiyle oldukça güzel bir yer. Galeri 1878 yılında açılmış, zemini bol mozaikli, kubbeleri camdan. Tam ortasında bulunan mozaikte bir tur dönerseniz tekrar Milano'ya geleceğinize inanılıyor. Çıkışta Leonardo Da Vinci' nin heykelini görüyorsunuz. Tam karşısında Scala Operası var. Sıcakta olsa sabahtan akşama kadar devamlı gezdik. Gezilecek yerlerin başında Sforzesco Şatosu yer almaktadır. Kentin en eski yerleşim bölgesinde yer alan şato, 1368 yılında yapımı tamamlanıp daha sonra yıkılan askeri yapının yerine 15. Yüzyılda dikilmiş. I. Francesco Sforza tarafından yaptırılan şato iki yüzyıl kadar genişletilmeye devam etmiş. Şato tamamen bittiğinde Avrupa'nın en büyük şatolarından birisi haline gelmiş. 19. Yüzyıla gelindiğinde ise şatonun büyük bir bölümü yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. 1891 yılında başlayan restorasyon çalışmaları 1905 yılında tamamlanabilmiş. Milano'dan Floransa'ya geçip tarihi bir meydan olan Piazza SS. Annunziata meydanında neoklasik bir binada ki otelimize giriş yaptık. Floransa'da dört gün kalacaktık, kaybedecek zamanımız yoktu. Bu yüzden hemen sokaklarda gezmeye başladık. Floransa tarih ve estetiğin buluştuğu şehirlerin başında geliyor. Zaten gezerken geçmişe dair hayal kurmadan edemiyorsunuz. Düşünsenize Michelengelo'nun, Da Vinci'nin hatta Dante'nin dolaştığı sokaklarda dolaşıyorsunuz Zaten 300 metre ilerde meşhur Floransa Katedrali Duomo'yu gördük. Flippo Brunelleschi tarafından 1926 yılında yapılmaya başlanmış. Önünde uzun kuyruk her saat oluyor. Sıcakta beklemeyi göze alamadığımızdan çevresinde bu eşsiz binayı gezerek, insan seline katılarak o büyüsüne kapıldık. Floransa'nın kalbinde yer alan Santa Maria del Fiore yani İtalya'nın en meşhur kiliselerinden Floransa Katedrali, Floransa şehrinde yer alan en meşhur ve en önemli yapılardan biri ve en yüksek yapısıdır. Floransa Piazza Della Signoria Meydanı; bu meydan tam bir açık hava müzesi gibi. Meydanda birbirinden etkileyici ve güzel heykeller yer almakta. Heykelleri görünce siz de çok etkileniyorsunuz. Gelmeden bu heykellerin hepsinin kendine has bir de hikayelerini öğrenirseniz daha iyi olur. Neptün çeşmesi, Davud heykelinin kopyası ve daha birçok büyüleyici heykel ve Palazzo Vecchio bulunuyor. Senyörler Meydanı yani \"Piazza della Signoria\" Floransa'nın en güzel meydanı. Duomo'dan yürüyerek kısa sürede buraya ulaşmak mümkün. Bir yanda Palazzo Vecchio yani Eski saray, Medicilerin ilk sarayı. Bir yanda dünyanın en büyük Rönesans sanatı kolleksiyonu Uffizi galerisi, bir yanda sokak sanatçıları, bir yanda güzel kafeler. Bir o kadar da kalabalık yaşayan bir şehir. Floransa'da beni en mutlu eden şey sokak grafittilerdi. Daha önceden öğrendiğimiz ünlü muralcilerin çizimlerini Floransa'da sokak sokak aradık. En sevdiğimiz Exit/ Enter grafittilerini bulmak için tüm gün yarıştık. Uffizi Müzesi kesinlikle görülmesi gerekenlerden. Ama ne yazık ki burada da uzun kuyruklar oluyor. Sabırla beklemek gerekiyor. İçeride Leonardo, Michelengelo, Raffaello, Caravaggio, Goya, Botticelli ve daha birçok ünlü sanatçının eserlerini görebilmeniz mümkün. Uffizi, 1560 yıllarında, çalışma ofisleri olarak Vasari tarafından yapılmış. Meydan yine birçok sanatçının da heykelleri vardı. Sütunlara yerleştirmişler. Ponte Vecchi; yani eski köprü. 1345 yılında inşa edilmiş ve halen ayakta. Manzarasıyla harika bir köprü. 2. Dünya savaşından kalan tek köprü. Ponte vecchio tarafından yaptırılmıştır. Köprünün yapılış amacı ise oldukça ilginçtir. O dönem halk tarafından pek de sevilmeyen Medicilerin Arno nehri üzerinden bir saraydan diğer saraylarına geçmeleri için bir tür gizli geçit olması nedeni ile yapılmış. Üzerinde ve yanı başında dükkanlar, satıcılar, turistler yine her yerde. Arno nehri gün batımında ayrı bir güzel. Floransa Loggia del mercato nuovo çarşısı; Son derece ünlü ve çok eski bir çarşıdır. Çarşı 16. Yüzyılda yapılmış ve o zamandan bu yana kadar aktif olarak kullanılmaktadır. Çarşı Rönesans mimarisi örneği. Yapıldığı dönem çarşı ipek ve bazı değerli ürünlerin satıldığı bir yermiş. Çarşının içinde Piglet Çeşmesi yer almakta. Turistlerin bu çarşıya aslında daha çok bu çeşmeyi görmeye geliyorlar. - Gusta Pizza'da odun ateşinde birbirinden güzel pizzalar... - All'Antico'da birbirinden güzel sandviçler... - Rivoire kafesinde macchiato... - Ditta Artigianale, şehrin en iyi kahve dükkanı... - Venchi 'de dondurma... Buradaki sayılı günlerimiz bittiğinde istikametimiz trenle 90 dakika uzaklıktaki Pisa kenti oldu. Pisa tabi ki Floransa'ya göre oldukça küçük bir yer. Ama biliyorsunuz ki insanların akın akın gelmesinin nedeni o muhteşem eğik bina Pisa Kulesi. Zamanında okul kitaplarında gördüğümüz yapıyı göreceğimiz için çok heyecanlıydık. Tren istasyonundan başlayarak meşhur Corso caddesinden 25 dakika kadar yürüyorsunuz. Cadde üzerinde çeşitli meşhur dükkanları izleyerek, Piazza del Vittoria Emanuella ve Piazza del Garibaldi gibi ufak meydanlardan geçtik.Nerede bu Pisa diye söylene söylene ilerlerken bir köprüye geldik. Pisa Kulesi'nin inşası 1173 yılında başlamış. İlk iki kat eğik değilmiş. Ancak 3. kat inşa edilirken 1178 yılında kule eğilmeye başlamış. Kulenin eğildiği 1185 yılında mimar tarafından fark edilmiş. Pek çok çözüm denendiyse de önüne geçilememiş. Çünkü kulenin inşa edildiği toprağın yapısı elverişsizmiş. Bu dönemde Floransa ile Pisa şehri arasında savaşlar nedeniyle kulenin inşası bir yüzyıl kadar sekteye uğramış. Pisa Kulesi bulunduğu meydanda yalnız değil; yan yana bir katedral ve bir vaftizhane bulunuyor hemen arka tarafta ise mezarlık var. Kuleye çıkış mümkün fakat çok önceden internet üzerinden online rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Üç şehiri yaklaşık olarak on günde gezdiğimiz bir seyahat olmuş, İtalya'ya ikinci gelişimizden de çok memnun kalarak ayrılmıştık. Pisa Kulesi bulunduğu meydanda yalnız değil; yan yana bir katedral ve bir vaftizhane bulunuyor hemen arka tarafta ise mezarlık var. Kuleye çıkış mümkün fakat çok önceden internet üzerinden online rezervasyon yaptırmak gerekiyor ve kişi başı 18 ödemeniz gerekiyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/2020yi-intro-gibi-yasatan-bir-yil-2021-k4484.html", "text": "2021 geldi de geçti bile. Güneş 365 defa doğdu, gün 365 defa battı. Öyle hızlı geçti ki; henüz 11 yaşında olan kızım bile 2021 için \"hayatımın en hızlı geçen yılıydı\" yorumunu yaptı. Henüz hayatından 11 yıl yaşamış bir çocuk için ifade ettiği buyken yetişkinler için ve dünya için 2021 nasıl geçti diye soracak olursak \"buyurun buradan yakın\" derim. Sıklıkla yaşattığı korkular ve ara sıra yaşattığı sevinçlerin senaryolu skeçlerle servis edildiği \"çok yakın\" tarihimizin son bir yılını konu alan, \"Netflix özel komedisi\" olarak lanse edilen, gerçek görüntüler eşliğinde mizahi yaklaşımı ve efektleriyle alışılmışın dışında \"motor\" diyen \"Death to 2020- Bit Artık 2020\"den sonra; \"Death to 2021- Bit Artık 2021\" isimli devam yapımı geçen hafta bekleyenleriyle buluştu. Zira Aralık ayı yapımın yayın tarihinin öğrenilmesine yönelik bi' dolu soru işaretiyle geçmişti. Netflix orijinal yapımı \"mockumentary - sahte belgesel\" türünde hayata geçirilen yapımın ikincisinde değme dizi yapımcı ve senaristlerinin bile aklına gelmeyecek felaketlerle dolu geçen 2021'i anlatılıyor. Bu bölümde yine şaka gibi gerçekleri izlemeye devam ediyoruz. Jim Carrey'in ünlü filmi \"Turuman Show\" un içinde olduğumuzu sanacak kadar kötü geçen 2020 ve 2021 seneleri tüm dünyaya çok çektirdi. Hayali/temsili görüntüleri, sesleri ve röportajları gerçekleriyle harmanlayarak izleyiciye sunan yapımda, ilkinde olduğu gibi yine derine inmeden basit ve gerçekçi yaklaşımda bir üslup benimsenmiş. Yetişkinlik düzeyi +16 olan yapımın başlangıç cümlesi ise son iki yılın özeti gibi: \"2020'yi giriş bölümü gibi bırakan bir yıl: 2021\". Gerçekten de izledikçe bu kanaate varıyor izleyici. İzlerken, \"tarihçi\" rolündeki İngiliz oyuncu Hugh Grant'in yüzünde zamanın acımasız elinin marifetini görmeye devam ederken gözlerimiz Samuel L. Jakson'ı arasa da bu arayış nafile bir sonuç veriyor. \"Sıradan vatandaş\" rolündeki Diane Morgan bu bölümde yine öylesine gerçekçi ki, basit bir günlük sohbetin gizli kamerayla kayda alındığını düşündürmeye devam ediyor. Aklı bir karış havada laborant rolündeki Samson Kayo'nun geçen yılki bölümden akıllara kazınan \"floss dansı\" nın muadili olarak yine film müzikleriyle ilintilenen skeçinde mimiklerini konuşturmaya devam etmiş. Geçen yıl yapımın ilk sahnelerinde Avusturalya'daki yangına yer verilirken bu defa dünya çapında gelişen olaylardan bir kolaj yapılmış. Geçmiş yıllara nazaran çok daha fazla kıyameti andıran bir yıl olduğunun altı çizilerek: küresel salgında ölenlerin mezarlıklarından aşı karşıtı gösterilere, dönme dolaba binmiş radikal dinci Afganların kahkaha krizlerinden fareli pizzaya kadar birçok görselden karışım yapılmış. Devamında; tahmin edilemez ve tuhaf olaylarla canlı yayınlarda yaşanan absürt durumlar sıralanmış. Geçmişte eşi görülmemiş şekilde basında yer alan akademisyenlere, gazetecilere, TV sunucularına, milyarder teknoloji devlerine, kültür yorumcularına, internet fenomenlerine ve sıradan vatandaşa ulaşarak yayınlar yapıldığı ifade edilirken bu dikkat çekme neyin gerçek neyin kurgu olduğunu anlayabilmek adına seyirciyi tetikte tutan bir unsur olmuş. Eski başkan Trump'ın hileli seçim iddiaları devamında Washington'daki protesto gösterileri ve bunu destekleyen kurgusal medya çalışanlarının \"Just asking questions! Sadece soru soruyorum!\" cümlesini sıkça tekrar ederek iddiaları gündemde tutma yolu tercih edilmiş. Gerçeklerin şakayla karıştırılarak servis edildiği filmde enteresan karakterlerden biri de yine bu dönem yapıma dahil olan TV sunucusudur. Sürekli \"sadece soru soruyorum\" diye programını bitiren sunucu bir anlamda antipatik gerçek karakterlere atıfta bulunur gibidir. ABD seçimleri, protestocuların ABD Kongre Binasını basmaları, uzaya yapılan özel seyahatler, gecikmeli yapılan olimpiyatlar, Afganistan kaosu, aşı, yeni virüs varyantları gibi konulardaki, değinilerle; iyimser bir havayla ve beklentiyle başlayan 2021 in umutları boşa çıkardığını gözler önüne sermektedir. Bastırılmış bir travma olarak betimlenen aşılanmaya özellikle vurgu yapılırken \"genç, deli fişek siyasetçi Joe Biden\" olarak anons eden dış sese eşlik eden yürümekte güçlük çeken Biden'dir. \"Aciz!?\" görüntülerin eşliğinde işitilenle görülenin zıtlığına şahit olunmaktadır. Yapımın bu dakikaları; \"bölünmüş\" olarak nitelediği ABD'nin iyileşmesinin bu \"hasta\" izlenimi veren kişi tarafından mümkün olacağını sübliminal bir mesaj gibi zihinlere yerleştirmek niyeti olarak yoruma açıktır. Barışçıl bir destek için ABD Kongre Binası baskınına katılım sağladığını söyleyen \"sıradan ABD vatandaşı\" rolündeki Cristin Milioti geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yapımda riyakarlıkta zirveye oynamaktadır. Anlamını dahi bilmediğini itiraf ettiği, \"ifade özgürlüğü\" nü kullanan bir vatandaş olduğunu, yanlış zamanda yanlış yerde olduğunu, bunu adına açılan davada yargıca söylediğini ve onun da kendisine inandığını söyleyen karaktere aslında durumun böyle olmadığının ispatı olan ayak bileğindeki elektronik kelepçe hatırlatıldığında, onun kalp ritmini ve tansiyonunu ölçen bir cihaz olduğunu söyleyecek kadar riyada sınır tanımamaktadır. O anda çay içtiği mugun üstünde \"best mom - en iyi anne\" yazısı ise oldukça dikkat çekicidir. Bu bahiste belki de hiciv dozu en yüksek, incitici ve düşük seviyeli olan case - durum ise bir diğer sıradan vatandaş Gemma rolündeki Diane Morgan'a aittir. Kongre Binası baskınını; ülkenin bir süre başkansız kalmasını isteyen halkın isteğini dile getirme şekli olduğunu, bunun normal karşılanması gerektiğini söylemektedir. Gemma, ne yapılması gerektiğine karar verilene dek işleri yürütsün diye yaşlı bir bakıcı tutulduğunu söylemektedir. Bu durumda \"yaşlı bakıcı: Biden\", \"bakıma muhtaç bebek: ABD halkı\" olmaktadır. Fakat tüm bunları izlerken ve işitirken bu yapımın gerçekle kurmacanın karamelize edildiği bir komedi yapımı olduğunu hatırlayınca izleyici rahat bir nefes alsa da dış sesin yorumları nedeniyle yapıma hakim olan kişilerin Trump taraftarı olup olmadığı sorusunu güçlü bir şekilde sordurmaktadır. Yapımın yeni katılımcılarından biri olan Stockard Channing, \"Penn Parker\" adlı bir kültür yorumcusuna hayat vermiş. Onun kısa fakat enteresan yorumları izleyeni güldürürken düşündürmektedir. 93.Akademi ödülleri covid protokolleri ve salgına uygun kıyafet kuralları nedeniyle oldukça kasvetli ve sıkıcı geçtiğinden dem vurulmaktadır. \"Squit Game\" dizisi de anlatımda yerini alırken geçen yılki yapımda sıra dışı multi milyoner teknoloji şirketi CEO'sunu andıran benzer bir karakterin kendisine ikram edilen suyu \"Dünya suyu mu?\" diye sorması ve içmeyi reddetmesi narsistlikte liste başı gibidir. İlk yapımda Trump dönemini TV dizisi zannederek izleyen sıradan vatandaş Diane Morgan'ın bu defa \"çevrimiçi flört\" ünü anlattığı anlar ise oldukça komiktir. Üzüntülü hali iç burksa da çöpçatan sitesinden uygun adayları belirlerken virüs bulaşmasın diye profil fotoğrafı maskeli olanları tercih ettiğini söylemesi virüs tedbirlerini kendince uyguladığına işaret etmektedir. Bendenizin geçen yıl en çok güldüğü \"your majesty\" hitabını duymayınca soruları da duymazdan gelen Kraliçe Elizabeth tiplemesi bu dönem yapımda yer almayınca Diane Morgan'la teselli buldum. İzleyecek olanların merakını ve ilgisini azaltmamak adına yazımızda son olarak dünya gündeminden düşmeyen aşı hususuna değinmekte fayda bulunmaktadır. Aşılanma oranlarını yine sadece ABD çerçevesinde değerlendiren yapımın geçen yılki bölümünde yıllık 16 mio USD kazancı olduğunu beyan eden influenceri canlandıran Joe Keery 'nin aşı şirketlerinin kendisine reklam vermediğini söyleyerek kendi aşısını üreten bir \"butik aşıcı \" ile yaptığı işbirliğini dinlerken gerçek olmadığını bilse de insanın gözleri yuvalarından fırladığını belirtmeden edemeyeceğim. Karantina dönemi uzadıkça dizi ve film izlemeye yönelenlerin film platformlarına olan ilgiliye ayrılan bölüm en ironik bölüm olmaktayken yapımın büyük bölümünün yine Amerika'ya ve seçimlerine, Minnesota eyaletine bağlı Minneapolis 'te beyaz bir polis tarafından siyah George Floyd'un öldürülmesi gibi vakalara ayrılması, dünyada gerçekleşen diğer olaylara yeterince yer verilmemiş olması geçen yıl yapılan eleştirilere kulak tıkandığının ispatıdır. Yüksek dozda hiciv içeren yapımda dünyanın kalanında yaşananlara da değinilseymiş daha kapsayıcı bir nitelik yakalanmış olacağı kanaati güçlüdür. Sürekli ABD 'den bahsedilmesinin izleyiciye bıkkınlık verdiği bir gerçektir. Bu hususta bir tüme varıma gidilecek olursa o da bu belgeselin dünyadaki olayların etkisiyle sadece Amerika'da yaşananlara ait bir yapım olduğudur. Siyasilerin TV 'de Z Kuşağını aşıya ikna etmek için fast food yemesi, Krispy Krem isimli gıda zincirinin aşı olanlara ülke genelinde bedava donut ikram etmesi ve bu girişimlerin tip-2 diyabetine yol açacağı söyleviyle dile getirilirken sanırım \"biz\" yani dünyadaki diğer ülkelerin vatandaşları bu anlatılanları merakımızdan izliyoruz. Simüle edilmiş bu ironik drama, çok sayıda yetenekli oyuncunun canlandırdığı kurgusal karakterin aralıklı arşivlenmiş çekimleri ve yorumları eklenince Türkiye versiyonunun çekilebileceğini geçen yıl düşünmüş hatta yazmıştım. Ancak Ocak ayının ilk yarısını geride bıraktığımız şu günlere kadar yayımlanan bir çalışma olmadı. \"Keşke olsa\" diyorum hala. Bu husustaki tek tesellim yapımın 13.dakikasında nefis bir İstanbul Boğazı manzarasını görmek oldu. 2020 yılında yaşanan ve derin izler bırakan olayların üzerinden bir yıl, 2021 'in ise henüz günler geçmemişken gelecekte tekrar tekrar izlendiğinde hayrete düşürücü özelliğini koruması sebebiyle arşivlik bir yapım olan \"Death to 2020- Bit Artık 2020\" ve \"Death to 2021- Bit Artık 2021\" serisi gelecek yıllarda da devam ettirilmelidir. Netflix'in \"hatırlamak istemediğimiz yılda asla unutmayacağımız bir komedi\" olarak tanıtımlarını yaptığı geçen yılki belgeselin ardından ilkini bir intro gibi nitelediğini beyan ettiği serinin ikincisi: \"Yılı başladığı gibi bitiriyoruz. Kutuplaşmış ve bölünmüş halde. İlericilere karşı muhafazakarlar, aşılılara arşı aşısızlar, bilime karşı bilimle zıtlaşanlar. Bazıları bir kültür savaşı yaşadığımızı söylüyor, bazıları buna katılmıyor. Ama hala umut var. Her şeyi normale döndürememiş olsalar da aşılar bizi yeni normalin en normale benzeyen haline döndürdü. Yaşamak, öğrenmek ve hatta aşık olmak için bir şans verdi.\" değerlendirmesinde bulunmaktadır. Yapımın sonundaki bu cümlelere ek olarak sıradan ABD vatandaşı Gemma'nın evinin duvarındaki \"live laugh love - yaşa gül sev\" yazısı aynı umut dolu mesajı veriyor izleyene. Tıpkı karakterlerine olmadık dramı yaşattıktan sonra mutlu sonla biten filmler gibi. \"2021 den neler öğrendiniz?\" sorusuyla final yapan yapımda karakterlerden farklı farklı yanıtlar alınmaktadır. Kafamızın içindeki sesi duyabilecek kadar az sosyalleştiğimiz 2020 'den, sıkıntıdan patlayanların evin dışına akın ettiği 2021 'ye kadar geçen süreçte tüm dünyanın öğrendiği bizlere sorulacak olsa yegane cevap: yeni varyantlarıyla virüsün trend topic 'te ilk sırada kalmaya devam edeceğidir. Onu izleyen ise; baş etmekte güçlük çektiğimiz hayat pahalılığı olacaktır. Üçüncü bölümü görmek nasip olursa daha iyi şeyler yazmayı dilemek üstüne olsun."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/orpheus-soneleri-uzerine-bir-sone-k5844.html", "text": "Geçmişin, şimdinin ve geleceğin akışkan bir ak kan senfonisine, ayın kristal yüzünden süzülen bir sıvı aynaya dönüşmesi nasıl gerçekleşebilir? Ya da o sıvı aynanın okuyucu için meleksi hayaletler formunda imgelere ve seslere bürünmesi neye işaret eder? Rilke'nin Orpheus'a Soneler kitabına. Rilkeleşmiş gerçek bir şair için, kurulan imgeyle simge arasında bir fark yoktur. Zamanın/Şiirin akışındaki tüm 'an'lar sonsuzlaşarak tansır ve sesin içeresinde yankılanır/yansır. İşte tam da bu durum Rilke'nin tüm sanat hayatı boyunca üstüne basa basa durduğu 'dönüşüm' konseptinin kristalize olmuş halini ele verir bize, mercan bir kıvılcım suretinde. Biz, geçip gidenler olarak ki öyleyiz, sonsuz olanın içerisinde tarumar olmadan evriliriz. Mitin başkahramanı olan Orpheus ise, artık bu evrimin merkez noktasıdır Rilke için, sarsılmaz bir orjin, çivi çakılmaz bir tau haçı... Uçmak, gelmek, gitmek... Bu devri daim içerisinde zamanın unutulmuş ve tozlu raflara kaldırılmış titrek adımlarına dönüşmüştür. Rilke, artık dünyayı yenmiştir. Kader, Rilke'nin dizleri önünde eğilmiştir bir çöl tapınağı suskunluğunda. Yine bizler, hem dal hem balta olanlar yerden biraz yüksekte- yarı yukarıda, gülüşlerin uçlarındayızdır. Böylece olgunlaşırız verimli meyveler gibi saçaklı bir gizemle. Ölüleri iyi tanırız, ağaçlarımızın kökleri onları ölümsüz dansa kaldırır yağmurlar çağladıkça. O ağaçlara melekler konar, örerler filizlenen sevdamızı. Her meşk sessiz bir çocuktur da yoktur önümüzde beşerden engeller. Alevin sesini duyarız ve akıl almaz kutsallığa eğeriz kulağımızı, Rilke ateşin içinden konuşur. Başlar tüm yağız döngüler, afife serencamlar. Sedef bir mühür yüzüğünün duldasından ulaşırız yaşamı kucaklamaya ve tüm kucaklar bizimdir notalar arası turkuaz ongunlukta. Acı çekmek sütlü üzümler gibi mayalamıştır bizleri ki şaraba dönüşürüz gencecik kanımızın ormansı damarlarında. Tüm bunlar olup biterken gülleri yapraklarla peçeleyen beden örtüsü de ortadan kalkmıştır, artık ışıktan başka bir şey yoktur şiirin uçkusal mihrabında. Sessizlik ışır ardımızda bıraktığımız tüm vedaların doruklarında, unutulmuş bir hatıranın mühürlenen suratında, geçmişin buzdan rahiyalarında. Şüphesiz ki, Rilke ile Orpheus arasında bir fark kalmamıştır artık. Ki kitap yayınlandıktan kısa süre sonra Rilke'nin ölmesi bunu ispatlar. Tıpkı Orpheus'un karısından sonra ölümü gibi. Umberto Eco, Foucault Sarkacı'nda şöyle demişti \"Bazen yazarın söylemek istediğini ispatlaması için ölmesi gerekir.\" Orpheus ve Rilke öldü, ama biri imgelerin diğeri seslerin en zirvesiydi, böylece kendilerini şiir ve müzikte ölümsüz kıldılar. Ses ve imge altın bir kozada çiftleşip sanatı yarattılar. Sanatsa her an doğayı besliyor, doğa sanatla şarkı söylüyor... Sular hızla akıyor ve Rilke, \"ben varım\" diyor bağrındaki gökyüzünün sağrısında. Gidiyor, gidişi var oluştur, hep alır götürür kendini ve hep bir başka kurtuluşun burcudur girdiği hakikatin mosmor kanatlarının alnacında, -Buraya Rilke için yazdığım bir şiir bırakıyorum- Tansır: benzemenin zerafeti olarak anlam bulmakta."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-can-acer-k5690.html", "text": "Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliğini bitirdim. Edebiyat öğretmeniyim. 2014'ten bu yana çeşitli dergilerde şiir, öykü ve yazı yayımlıyorum. Demirin Demiri Kesme Sesi adlı şiir kitabım 2021 yılında Ketebe Yayınları'ndan çıktı. Hiç tanımayan okuyucu için bunlar yeterli sanırım. Şiire nasıl başladığımı hatırlamıyorum. Başlangıçlar hayatımızdaki en belirsiz alanlar zaten. Mesela bilincimizin uyandığı anı ya da kadınlık ve erkeklik farkındalığımızın başlangıcını bilemiyoruz. Uzak geçmişimizdeki başlangıçlara gitmeye de gerek yok bu belirsizliği görmek için. Birine aşık oluruz ama bunun başlangıcını o kişiyi tanıdığımız belirli süre içinde dahi tespit edemeyiz. Bir uyurgezer gibi kendi hayatımızın içinde yürüyoruz. Kafamızı bir yere çarptığımızda ise uyanıyoruz. O yer aşık olduğunu fark etmek ya da şiir yazma arzusu duymak olabiliyor. Nasıl başladığımı tam olarak fark edemesem de şiire ilgimin nasıl derinleştiğini hatırlıyorum. Lisede okul kütüphanesinden Zühal Tekkanat'ın hazırladığı Papirüs Şiirleri Antolojisi'ni okumuştum. Orada Cemal Süreya, Turgut Uyar, İsmet Özel, Zarifoğlu, Dağlarca, Eloğlu, Ahmet Oktay gibi isimler vardı. Her birinden birkaç şiir olsa da bu kadar büyük ismi art arda okumak şiirin ciddiyetini fark etmemi ve o dünyaya girmemi kolaylaştırdı. Şiirin bütün jestlerine uzak bir hayat yaşıyoruz. Buradaki çıkışsızlık şiirsel gerilimin biriktiği alan oluyor. Ahlakın peşinden getirdiği poetik imkanların biriktiği bir hareketsizlik. Eyleme şiirle dönüşüyor. En azından şair için böyle. Şiir olmasaydı bunu ne ile yapardım bilmiyorum. Kökten karşı olduğum ya da kökten bağlandığım bir isim ya da poetik tavır olmadı. Her poetik tavır sanatçının mizacının bir aşırılığına işaret eder. Bu aşırılığın yetenekle buluştuğu yerde sanat için her zaman taze bir imkan oluyor. Gerçeği kuşatma arzusu ve metnin konuşmaya cehd etmesi şairlerle kurduğum ilişkide belirleyici oldu. Platon'un yazdıklarına bakalım, Sokrates'in orada kendi başına düşünmekten çok başkalarıyla konuşmayı sevdiğini görürüz. Filozof konuşuyor, şairin de ödevi bu. Yüzüme bakıp benimle konuşan her metinden etkilendim. Diğer şairler de mutlaka temas etti bana, ama en çok bu doğrudanlık etkiledi beni. Turgut Uyar, İsmet Özel, Edip Cansever bu tavırla karşılaştığım ilk şairler. Burada konuşkanlıkla siyasi bir tavır kastetmiyorum sadece. Mesela Cansever'in siyasi tonu düşüktür hatta siyasileştiğinde çoğu zaman yapaylaşır da. Ama şiiri konuşur. Cevdet Karal lirizm içinde o konuşkan damarı yakalamıştır. Neoepik bu bağlamda geniş bir hançere oldu Türk şiiri için. Hakan Arslanbenzer, Osman Konuk, Ahmet Güntan, Enis Akın, Ahmet Murat, Yücel Kayıran yukarda bahsettiğim iki hasleti çeşitli açılardan fark etmemi sağlayan isimler oldu. Sanat bunu yapmalı. Acının şuursuz belirsizliğinden bilinç alanına yükseldiğimiz yerdeki büyük gerçeği bize gösterebilmeli. Kendi bedenimizdeki acıyı fark ettirmeli, acıyı değil uyuşturucuyu dindirmeli. Belki bu yerden bir şair çıkar. Taşradan ya da merkezden olduğumuzu unutturacak temel insanlık durumlarını yakalamak için yazıyorum. Tanrı'nın bakışı altında herkes birbiriyle eşittir. Şair de biraz böyle, anlattığı her özneyi aynı eşitlikte birleştirir. Sanatçı taşrada ya da merkezde olsun kendini çemberin ortasında gördüğü için sözünü dünyanın merkezine koymaya gayret eder. Taşra-merkez bağlamında Türk şiirinde özel bir durum olduğunu düşünüyorum. Taşra, şairlerin ekseriyeti taşralı olmasına rağmen şiirimiz için bakir bir alan. Taşrayı güçlü şekilde anlatan her şiirin klasikleşmesi bu mevzuda Türk şiirinin bir zaafına ve okuyucunun arzusuna işaret ediyor. Taşrayı bilmeden insanın bütüncül görüntüsünü ıskalarız. Şehir hayatı kendi klişelerini doğurdu. Bugün bohemi yazmak şiir için ne gibi bir tazelik vaat edebilir? Etmiyor da. Ama hem toplumcu açıdan hem de varoluşsal açıdan taşradaki bir muhtarın evreni karanlık bize. Kitaptaki şiirlerin neredeyse tamamı Ankara'da yazıldı. Ankara nereye denk geliyorsa benim şiirimde taşra-merkez açısından oraya sığınmıştır diyebilirim. Her toplum klasiklerini okur. O yüzden yakın ve uzak dönemin klasikleşmiş şairlerinin okunması bizi yanıltmamalı. 25 yaşındaki bir şair kaç okunuyor, ona bakmalıyız bu soruyu cevaplarken. Güzel bir Arap atasözü var: Nadir olan şey yok gibidir. Güncel şiire ilgi o kadar az ki bu ilginin toplumsal hiçbir dinamiği harekete geçiremeyeceğini söyleyebiliriz. Bu durumun temel nedeni, basmakalıp bir cevap olacak ama nesneyle kurduğumuz ilişkide saklı. Marx, kapitalist üretimin düşünceye ilişkin üretim dallarının bütününe, özellikle de sanata ve şiire düşman olduğunu söylüyor. Burada şiire ayrı olarak değinilmesinin sebebi, şiirin diğer sanatlardan farklı olarak nesne ile ilişkisinin kısıtlı olması, dolayısıyla meta olarak sunulamaması. Bugün şiirin sorunu milyon dolarlık resimler, heykeller gibi kapitalizm tarafından dönüştürülmüş olmak değil. Şiirin sorunu, iktisadi ilişkiler ağının dışında kalmak başarısını toplumsal ilişkiler ağının içine girmekle tamamlayamaması. Sorunun sonuna \"ya da\" koyarak aslında bunlar arasına sıkışmamak gerektiğini ima ediyorsunuz. Ama ben oyunu bozmayıp cevaplayacağım. Sondan başlayayım. İlham, çünkü bazı şiirlerimi okuduğumda bunları hakikaten ben mi yazdım diyorum. Yazarken bir yoğunluk, kendi gölgemin dışına çıktığım bir an oluyor, o anın hatrına ilham diyorum. Kötü bir hece şiirinin kötü bir serbest şiirden daha kötü olacağını düşündüğüm için tercihimi serbest şiirden yana kullanıyorum. Epik, çünkü büyük hikayemiz toplumla, tarihle, sokakla vs. kavgamızın olduğu yerde duruyor. Lirik ise eve dönerken işimize yarayacak, çünkü kaybedecek gibi duruyoruz. Gelenek ve modern arasında kararsızım. Biri yeterince ölmedi, diğeri yeterince doğmadı. Çinli devlet adamına \"Fransız Devrimi'nin sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?\" diye soruyorlar. \"Sadece iki yüz yıl geçti, kesin bir şey söylemek mümkün değil.\" diyor. O yüzden bu soruyu boş bırakıyorum. Türkiye'de eleştiri Hüseyin Cöntürk-Eser Gürson hattından değil Nurullah Ataç-Mehmet Fuat hattından yürüyerek büyük bir imkanı yitirmiştir. Öznellik, ispat sunma ihtiyacı duymama, ortamcılık, izlenimcilik bugün de eleştirinin temel problemleri. O günün şartlarına sosyal medyanın sanatın kaldırmayacağı demokrasisini de ekleyelim. Eleştirinin belirleyiciliğinin olmadığı kaygan bir zemindeyiz. Dergiler hür tefekkürün kalesidir, desem klişeye düşer, çok bir şey söylemiş olmam herhalde. O zaman şöyle diyeyim, dergiler bir şeylerin kalesi olmanın yanında, vitrinidir de. Vitrinde tamamlanmış, son halini almış metaların olmasını bekleriz. Edebiyat dergisinin herhangi bir vitrinden ayrılan yanı onun yarım, oluş halindeki edebi durumların sunulduğu yer oluşu. Her vitrin gibi edebiyat dergileri de insanlara sunduğu şeyi daha parlak, alımlı göstermek ister. Bu günümüz dergiciliği için oldukça geçerli. Bu yüzden dergilerin sıcağı sıcağına heyecanlı bir takibi bizi bir illüzyonun içine çekebilir, eksik bir yargıya sebep olabilir. Soğukkanlı, uzaktan bir eleştiri gerekiyor. Dergilerden başka yuvamız yok. Hem orada olup hem eleştiri mesafesini korumak zor. Yayıncılık her geçen gün merkezileşirken edebiyat ve şiir dergiciliği merkezi yitiriyor. Artık merkezi dergiler yok. Bu şiirin dolaşımdan uzaklaşması demek. Geçmişte merkez olmuş bugün de yayına devam eden birkaç sebatlı dergiye de okuyucu ve genç kuşak o payeyi vermiyor. Merkezin olmamasını ben genel kanının aksine olumlu bulmuyorum. Eleştiri merkezden doğmaz ama merkeze doğrudur. Dolayısıyla belli başlı odak noktalarının olmaması karmaşayı doğuruyor. Eleştirinin olmadığı yerde bu karmaşa nitelik kaybı demek. Kolaya kaçacağım: Turgut Uyar, İsmet Özel, Sezai Karakoç. Üç şiiri de son zamanlarda daha çok okuduğum şiirlerden seçmek istiyorum: İsmet Özel- Kürek Sesi, Enzensberger- Her Şeye Tıpatıp Uyan Ve Her Şeyi Çoktan Bilenlerin Şarkısı, Hakan Arslanbenzer- Yaş Otuz Şiiri."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-talanin-sevinci-bd78.html", "text": "\"Cesedimin gömüleceği bir ağaç gölgeliği bile bulunmaz burada, kanımın süzülüp aktığı kaldırım taşları yüzünü buruşturacak, bir kova su dökecekler oraya, izime bile tahammülü kalmayacak kimsenin. Kocaman dünyada işgal edeceğim yere sığmam için kolumu önceden kesmişlerdi zaten. Sonunda bedenim de temizlendi. Oysa herkes incinirdi biraz eli havada kalınca, bu yüzden kimseye elimi uzatmadım. Sıkılmış bir elim olması yetmişti, fazlası zaten bana göre değildi. Bir isim, bir rakam, bir eşya, bir nefes, bir sözle dirilip ölen canlar. Kopmak ve kopamamak arasında devinen bağımlı ruhlar. Doldurulmayı bekleyen fakat boş kalmaya devam eden sisli alanlar. Fikir kıyılarını aşındırmaktan yorulmayan duygu dalgaları. Çocuklar, kadınlar, adamlar; göz hizamızda ama görmediğimiz insanlarımız. Gülnaz Elaçık Yıldız, öyküleriyle sokuluyor kalplerine bilgece. İncitmeden geziniyor damarlarında. Resimlerini pencerelerimize kırık bir aynayla yansıtıyor. Perdeyi çekelim o halde. Türk edebiyatının yeni öykücüsünün ilk kitabı \"Bir Talanın Sevinci\"yle tanışma zamanı."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisi-4-sayi-bd50.html", "text": "Kitaphaber Dergisi Dördüncü Sayısıyla \"Transhümanizm Dosyası\" ile okurlarıyla buluşuyor. Dergi çıkartmak bir muhayyileyi gelecek kuşaklara aktarmanın işidir. Sözü kalıcı hale getirmek, tesirini arttırmak ve zamana karşı bir direnç sağlaması için sayfaları bir mektup gibi kullanarak sürdürmenin adıdır dergi. Bu dergi sayfalarında çağa şahitlikler söz konusudur. Çünkü her yazar, yaşadığı çağın bir temsilcisi olması nedeniyle çağı sorgular, çağın olumlu ve olumsuz yanlarına ayna tutarak çağını yansıtır. Yaşadığı çağın tedirgin ve sorgulayıcı kişileridir yazarlar, bu bakımdan ortaya koydukları eserler de çağın anlaşılması açısından büyük öneme sahiptir. Bu eserler bir şiir olabileceği gibi bir poetik mesele de olabilir, bir düşünce yazısı olabildiği gibi bir resim yazısı da olabilir. Her kelimeye, her cümleye bir tanıklık sığar. Bu tanıklık gelecek kuşakların bu çağı anlamasında anahtar role sahiptir. Her yazan kişi için dergi süreci çok önemli bir süreçtir. Ortaya konulan eserin dergilerde görünmesi, bir nevi yazarın da vitrine çıkması demektir. Eser ile birlikte yazarın da okurun karşısına çıktığı bu vitrinler, dergilerde hem heyecanlı bir sürecin ismi hem de tedirginliğin ismi olabilmektedir. Çünkü bu vitrine çıkabilmek için belirli aşamaları geçmiş olmak gerekiyor. Dergi, bu yüzden yazarlar için yazma serüvenin bir mihenk noktası, bir paye edinme yurdudur da. Kitaphaber olarak internet ortamında matbuyu aratmayacak, hatta kimi zaman matbu sektörden daha da dikkat ve titizlikle eserleri inceleyerek neşrettik. Her yazıyı editöryal inceleme ve son okuması yapıldıktan sonra okurun karşısına çıkarmayı amaç edindik. Buradaki temel niyetimiz; verilmek istenen mesajı açık bir biçimde okurun karşısına çıkartmaktı. Kitaphaber Kitap ve Eleştiri Dergisi'nin 4. Sayısıyla okuru selamlamanın sevinci içerisindeyiz. 6 aylık periyotlarla 2 sene önce başlattığımız dergi serüvenimizin istikrarlı bir biçimde ilerlemesi gerek okurlarımızın gerekse de yazarlarımızın teveccühleri ile gerçekleşti. Dergicilik bir gönül işidir. Matbu olarak çıkan bir dergi olmasa da her sayı basılabilecek şekilde hazırlanmaktadır. Önemli dosya konularını geniş perspektifte ele alan yazılarla amacımız okurların düşünce dünyasına katkılar sunmaktır. Kitaphaber Kitap ve Eleştiri Dergisi 4. Sayısında transhümanizm dosyasıyla okurun karşısına çıkıyor. Yeni Bir Çağ Mı Yeni Bir Akım Mı? Transhümanizm dosyasıyla meseleyi ayrıntılı bir biçimde masaya yatırdık. Dosyanın editörlüğünü Uğur Cumaoğlu yaptı. Birçok yazarın katkıları ile meseleyi sinemadan felsefeye, sosyolojiden tarihe disiplinler arası yaklaşımlarla irdeledik. Çağı anlama ve anlatma derdiyle hareket ederek gündemde olan bir kavramı ve bu kavramın yol açtığı/açacağı meselelerin ele alındığı ayrıntılı bir dosya hazırlandı. Yine kitap eksenli yazılar ve artık yerleşmiş bölümleriyle dördüncü sayımızın muhatabını bulması dileğiyle. - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - Dergimiz A4 ebatlarında, pdf formatında hazırlanmıştır. Piyasada satılmaz ama siz evinizdeki yazıcınızdan bir kopyasını ücretsiz ve özgür olarak çıktı alabilir veya pdf formatında sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz. Kitaplardan kurduğumuz dünyaya sizleri de davet ediyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-merve-nur-maden-k5918.html", "text": "Elbette. Ben Tokat'ta doğdum fakat aslen Orduluyum. İlköğrenim ve ortaöğrenim sürecimi de Tokat Niksar'da tamamladım. Orada Anadolu Öğretmen Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünden mezun oldum. Vakit kaybetmeden yüksek lisans eğitimime başladım ve yüksek lisans eğitimimi de Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Anabilim Dalı, Türkçe Eğitimi Bilim Dalında tamamladım. 2022 yılında ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Dili Anabilim Dalına doktora öğrencisi olarak kabul edildim. Şu anda doktora eğitimi sürecim devam etmektedir. Aynı zamanda özel bir üniversitede öğretim elemanı olarak görev yapmaktayım. Tabii bu bahsettiklerimin büyük bir kısmı eğitim hayatımla ilgili. Ancak ben çiçeği burnunda heyecanım olan Onulmaz'ımla bilinmeyi arzu ederim. Onulmaz, adından da anlaşıldığı gibi iyileşmeyecek olan anlamına geliyor. Hangimizin kalbinde iyileşmeyecek olan bir yara yok ki? Onulmaz da böyle bir yaranın bu dünyada kalemimizde vücut bulduğu bir yansıma. Bu öyle bir yara ki iyileşmedikçe güzelleşiyor, derinleştikçe manası çoğalıyor. Her geçen gün Onulmaz'la aramızdaki bağın daha da güçlendiğini hissediyorum. Telmih Kitap ailesi olarak Onulmaz'ı artık sevgili okurlarımıza emanet etmemize az kaldı üstelik. Yani artık o, yalnızca benim yaram ve benim gönül sancım olmaktan çıkacak. Bu sebeple diliyorum ki bir vakit sonra \"Onulmaz'ın yazarı\" olarak zikredile adımız... Esasen şiir ile ünsiyetimin nasıl geliştiğine dair bir zaman aralığı tayin edemiyorum. Çünkü dönüp geçmişe baktığımda okula başladığım andan itibaren şiire, hatta daha genel olarak ele almak istersek sanata hep büyük bir ilgi duydum. İlkokuldan bugüne, başta kıymetli ailem olmak üzere, bunu fark eden veya paylaştığım hocalarım da ellerinden geldiğince desteklemeye çalıştılar, sağ olsunlar. Bugüne kadar okuduğum, okurken idrak etmeye çalıştığım bütün üstadların her birinden aldığım haz ve doyum birbirinden farklı ve özel bir yere sahip. Zaten tahmin ediyorum ki büyük bir çoğunluğumuz, kendimizi ve kendi yazım tarzımızı keşfedene kadar bahsi geçen kıymetli üstadlara öykünüyoruz. Onlar bize bu konuda gerek haberdar olarak gerek haberdar olmadan rehberlik etmiş oluyor. Bu sorunuz vesilesiyle Türk şiirine büyük katkılar sunan ve şu an aramızda olmayanlara rahmet, olanlara ise selamet temenni ediyorum. Şiirin şiarı, şairin şuurundan geçmektedir diye düşünürüm daima. Bu üç ifadenin birbirinden ayrı değerlendirilmesinin de mümkün olduğunu düşünmüyorum bu sebeple. Bir şair nasıl ki bir şiire hayat veriyorsa, bir şiir de bir şaire aynı ölçüde hayat veriyor. Dolayısıyla tüm bunların da şuursuz ve şiarsız olduğunun düşünülmesi de oldukça zor. Hepimizin ruhunun soluklandığı bir mekan vardır muhakkak. Bu bazen sabit bazen ise değişkenlik gösterir. Yani demem o ki, bazen bir insan ömrü boyunca tek bir şehirden koca bir külliyat çıkarabilir. Ya da tam tersi... Bazen şehirler, kasabalar veyahut köyler değişebilir ama aslolan sizin o mekana karşı olan hisleriniz ve orada ne arayıp ne bulduğunuzdur. O arayıp bulduğunuz veya bulamadığınız her neyse aynı ölçüde şiirinizde de boy gösteriyor. Ne yazık ki bulmuyorum. Çünkü her şeyde olduğu gibi edebi türlerde de insanlar artık daha kolay tüketebilecekleri ürünlere yöneliyorlar. Baktığımızda, sözüm meclisten dışarı, insanların derin bir sanat yolculuğunu algılayabilecek istekleri yok. Tabii bunun yanı sıra ısrarla davasından şaşmayan, benimsediği sanatsal geleneği sürdüren bir grup da var, hepsine selam olsun. Yine de biz umutlu olalım. Her bir anlayışın, yani gerek geleneksel gerek modern anlayışın kalpte oluşturduğu birbirinden bağımsız tınılar var. Asıl mesele bu tınıları duymakla kalmayıp dinleyebilmekte. Bir ürün ortaya koyarken elbette bir gelenek benimsenebilir ve bu oldukça olasıdır. Ama okumaya geldi mi, işte orada biraz daha farklı düşünüyorum. Çünkü her anlayışın, her geleneğin ufkumuzu açmada inkar edilemez bir paydaya sahip olduğunu düşünüyorum. Aynı şey hece ölçüsüyle yazılan veya serbest yazılan şiirler için de geçerli elbette. Zaten serbest ölçünün de bir ölçüsü vardır öyle değil mi? Hece ölçüsü veya biraz daha eskiye gidecek olursak aruz ölçüsü yalnızca ahenk bakımından çok daha göze ve kulağa yansıttığı ritimle dikkatleri üzerine çekmektedir. Serbest ölçünün ise gönülde oluşturduğu etki daha başkadır. Bu yüzden serbest ölçüyü \"Kim ne der?\" diye düşünmeden yaşamaya benzetiyorum biraz da. Naçizane yazdıklarımda serbest ölçüyü tercih etsem de, ulaşabildiğim ve yararlanabildiğim tüm anlayışlardan faydalanmaya çalışıyorum. \"İlham mı, deney mi?\" sorunuza gelecek olursak birini birinden ayırmak ne yazık ki pek de mümkün görünmüyor. Ancak şairin şiire ve sanata yaklaşımını da dikkate almakta fayda var elbette. İlhamsız olmaz bu konuda hemfikiriz diye düşünüyorum. Bence büyük ölçüde tecrübesiz de bir sanat eserine ruh verebilmek de oldukça zordur. Ancak takdir edersiniz ki bize ait olmayan bazı sevinçleri, acıları, galibiyetleri, mağlubiyetleri, gözyaşlarını tıpkı bize aitmiş gibi hissederiz ve kalemimize de aynı şekilde yansır. Çünkü bazı şeylerin yaşamadan da doğuştan kalbimize nakşedildiği görüşündeyim. Yeterli ölçüde eleştirilmesinden ziyade doğru bir şekilde, doğru bir üslupla eleştirilip eleştirilmemesiyle daha çok alakadar oluyorum. Çünkü eleştirilere şöyle bir baktığımızda çok sayıda eleştiri görebiliriz. Ancak eleştirinin içeriğinden ziyade niteliğiyle ilgilenmek icap etmektedir. Ne yazık ki herkesin her konuda her türlü fikre ve bilgiye sahip olduğunu zannettiği bir çağda yaşıyoruz. Bu yüzden biraz eleştiri konusunda da hem hakkaniyetli olmak gerektiğini hem de daha zarif bir üslup kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Aslında yukarıda da bahsettiğim gibi herkesin her şeyi bildiğini düşündüğü bir çağda bu oldukça zor ama belki de öğrenmemiz gereken şey, haiz olmadığımız bir konuda bazen ahraz da olmamız gerektiğidir. Kültür, sanat ve edebiyat dergileri yıllardır dünyamda barındırdığım çok özel ve güzel bir yere sahip tabii ki. Günümüz edebiyatında bilindik isimlerin yeni eserlerini takip edebilmenin yanı sıra kalemini yeni keşfetmeye başlayan gençlere de bu doğrultuda fırsat tanınması hem yelpazemizi genişletmekte hem de birçok kişiye umut meşalesi olmaktadır. Halihazırda yayın hayatına devam eden birçok dergiyi elimizden geldiğince takip etmeye çalışıyoruz. Her biri muhakkak kıymetli ve birer emek ürünü... Ancak hem yazar hem editör olarak yer aldığım Telmih Dergisinin, koruduğu edebi çizgisi, içerik niteliği ve genç yazarlara yeni ümitler olma noktasında oldukça ciddi bir gayret içerisinde olduğunu söylemek oldukça yerinde olacaktır. Belki de yanıtlaması en zor soru bu. Çünkü çok sevdiğim her birinde beni bambaşka duygularla diyardan diyara götüren şairler ve şiirler var. Ama yine de bir seçim yapacaksak bu üç şair Fuzuli, Sezai Karakoç ve bugün hala aramızda olan, Allah kendisine uzun ve sağlıklı bir ömür ihsan eylesin, Nurullah Genç olurdu. Üç şiire gelince onlar ise; Adil Erdem Bayazıt'ın Bulmak adlı şiiri, Cemal Safi'nin Telefonda Sen adlı şiiri ve Yavuz Bülent Bakiler'in Şaşırdım Kaldım İşte adlı şiirleri olurdu. Çok güzel bir eser üzerine yine çok güzel bir söyleşi olmuş. Aynı zamanda aydınlatıcı. Öğrencim Merve Nur Hanım'la gurur duyuyorum. Kendisini çok tebrik ediyorum. Çok yönlü bir sanatçı olduğunu övünerek söylüyorum.."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kanatlari-kirik-yenik-serce-sarkisi-beyaz-k5882.html", "text": "Bir aşk gelip beni vuracak, adı Şarkısı Beyaz olacak. Sonra o eski yaram kanayacak. Sen görmeyeceksin, bilmeyeceksin, duymayacaksın. Adını hiç unutmadım. Adını eski yaramdan hiç ayrı tutmadım. Eski yaramın yarısı sendin, anısı bendim. Ruhumsa hep sanık bütün bir varlığımla. Aşk unutulmazmış, eski yaralar sadece kabuk bağlarlarmış, içeride bir ailenin istenmeyen çocuğu ağlarmış. Geldin ve kabuk bağlamış yaramın bütün mevsimlerini yerle bir ettin. Ben Şarkısı Beyazım diyeceğim ölü bir şairin kelimeleriyle, sense ruhu mevsimsiz sanık, diyeceksin. Unutmadım seni Şarkısı Beyaz. Diyarbekir'in her sokağında seni aradım. Yağmurlar daha mı ıslak, sen yoksun diye. Her köşe başında bir vurulmuşluğum, bir kaybım. Belliydi hayatımı benden ç/alan failler. Sen aldın, onlar çaldı. Sen gittin, onlar kaldı. Sen Şarkısı Beyazdın, ben ruhu dahi sanık mevsimsiz, yersiz yurtsuz. Acıların ve yoksulluğun varlığına büyük geliyordu. Şarkısı Beyazımdın ama hayat içini paramparça etmişti. Kendini korumak için etrafını duvarlarla çevirmiştin. Dikenli, soğuk ve manik depresif duvarlar. Dışarı çıkmak istemiyordun, dışarıdan birilerinin içeriye girmesine izin vermiyordun. Yalnızdın; yalnızdım. Ziyadesiyle şehrime benziyordum. Dilimin ucunda Diyarbekir'in yıkılmış, yakılmış mahalleleri. Ben sende acılarımı görmüştüm, kendimi sevmiştim. Mekan hep aynıydı: Surların Şehri. \"Sevmek\" dedim, senin kelimen. Seninle hayatıma girdi. Şarkısı Beyazımdın, Cemal Süreya'nın şiirindeki gibi. Hiç kimseler bilmeyecekti seni, hep saklımda kalacaktın, yeni imgelerin imbiğinden geçirecektim seni, yeni kelimelerin mizanına vuracaktım. Yadımda ölesiye yitirecektim seni. Kimseler duymayacaktı şarkımızı ve sızlayan kalplerimizi. Sen benim kanadı kırık yenik serçemdin. Bırakmayacaktım seni kötü rüyalara, kötü adamlara, kötü zamanlara. Sen benim gençliğimin en kırılgan tarafıydın, beyaz ve saydam. Sen geldin olanca saflığınla, karanlık hayatıma ışık oldun. Sen Şarkısı Beyaz kanadı kırık yenik bir serçesin, \"kendini martılarla bir tutma, senin kanatların kırık, düşersin, yorulursun, beni koyup gitme, ne olursun\" dedim, beni dinlemedin ama. Duyuyor musun beni? Sen başkalarının denizinde uçacak bir martı değilsin, sen kendi ömrünün küçük dağlarında uçmaya alışmış bir serçesin. Martılar uzun yaşarlar kısa ölürler aynı denizlerde. Serçelerin ömrü birkaç yıldır ama derin yaşarlar; çünkü sadece kalpleriyle duyarlar. Serçelerin minnacık kalplerinde yeryüzünün bütün çizgileri vardır. Şarkısı Beyaz olan serçeler kalplerinde yeryüzünün bütün çizgilerini birleştirmesini bilirler. Sen benim Şarkısı Beyaz kanadı kırık yenik serçemsin ve hep de öyle kalacaksın. Sen yanımda olsan ben \"taş yürekli şehirlerin mağlup insanlarına\" rağmen yaşayabilirim, sana dilimin altında sakladığım faili meçhullerle Şarkısı Beyaz şiirler okuyabilirim, kırıldığım yerlerden hayata tutunabilirim. Yoktun ama, hiç olmadın; avuçlarımda minyatür kanadı kırık yenik bir serçeydin, parmaklarımda ayrılık halkası. Seni \"kocaman ellerimle sevdim.\" Dünya kirletilmişti ziyadesiyle, insanlar zalimdi haddinden fazla ama yaşayacaktık \"taş yürekli şehirlerin mağlup insanlarına\" rağmen. Bir başkasına Şarkısı Beyaz demeyecektim, senle başlayan bu şarkı seninle sessizliğin toprağına gömülecekti. Ben seni, sadece seni sevdim. Senin Şarkın Beyazdı Cemal Süreya'nın şiirindeki gibi, benimse kalbim yaralı, ruhum sanık, fikrim yasak. Bütün esmerliğimle sana geldim. Benim şarkım esmer, suratım gibi, ömrüm gibi, hayallerim gibi. Sen olmasaydın esmerliğimle barışmayacaktım belki de. Belki çok yoruldum, kendimi kızdığım zamanlar ömründen çok oldu ama senden hiçbir zaman vaz geçmedim, kalbime söz geçiremedim. Şiirler hep aynı şeyi söyler: Bir aşk insandan güçlüyse o aşkın hikayesi de olur. Bir aşk nedensiz gelmişse bütün bahaneleri silip süpürür. Ben seni nedensiz sevdim. Sen esmer şarkımın aydınlık yanısın, kendine uzak bana yakın, kendine isyan bana yaran, kendine kement bana kanayan. Her gece bir başıma kaldığımda, seni geceleri bir başımıza yaptığımız yolculuklarla hatırlayacağım, hep aynı şehirde, Diyarbekir'de. Sen ağlamak için çıkardın, bense ağlamamak için direnirdim. Ben alışıktım direnmelere, ne de olsa şarkısı esmer olan bir insandım. Senin ağlamak için çok nedenin vardı. Tarumar edilmişti çocukluğun, kırılmıştı serçe kanatların. Bu yüzden sevmiştim seni, esmerliğimi beyazlığında susturmuştum, bütün gençliğime kan kusturma pahasına. Ben gidersem gözlerin peşimden gelir, sen gidersen bütün bir ömrüm ardından gider. Sana kal diyemem Şarkısı Beyaz, biliyorum gitmek zorundasın; hiç ait olmadın bana, benim şehrime, buralara. Sen uzaktın hep kendine, bana ve şehrime. Ama hep gençliğimin kanadı kırık yenik serçesi olarak kalacaksın. Bana verdiğin sözü tutmayacaksın, çocuksuzluğunun acısını unutmak için kendini martılarla bir tutacaksın, göz göre göre kendini inciteceksin. Bu benim gerçekliğim, diyeceksin. Ben bu acının ve yıkımın içinde gözlerimi dünyaya açtım, çocukluğum kuş ölüsü, diyeceksin. Yüzünü görsem bütün bir varlığımı ardımda bırakıp gideceğim, Şarkısı Beyaz bir aşkın gölgesinden çıkamayacağımı bilerekten. Yüzün yoktu hiçbir yerde, şehrim bomboştu kalbimden ölüp düşen yaşlı çınarlarla bir. Ben bir başka zaman dilimini özlüyordum, bir başıma ölmek becerisi kazanmak için. Siyah bir keder çökmüştü gençliğimin üzerine, simsiyah gözlerinden gücünü alan siyah bir keder. Esmer şarkımı okuyacağım hiç kimsem yoktu. Karartma gecelere ısmarlıyordum bütün gençlik düşlerimi. Bir başıma ölemiyordum, ayakları kırılmış gençliğime intihar temrinleri yaptırıyordum. Yüzünü özlüyordum, yüzüne bakıp ölmek istiyordum; yoktu yüzün. Yüzüme gömdüğüm kederlerin, gidişlerin, yoklukların haddi hesabı yoktu. Hayat bana bir yaşam borçluydu, bedelini Şarkısı Beyaz acılarla ödediğim. Esmer gülüşlerime bağlamıştım bütün yarınlarımı. Yar demiştim sana, yara olmuştun kalbime. Can demiştim sana, kan kusturmuştun bembeyaz gençlik düşlerime. Geride kalan parçaları toplayacak kimseler yoktu, sen yoktun, yüzün yoktu, ismin yasaktı. Aklıma getirmemeye çalışıyordum ismini. İsminden kaçtıkça yüzünü daha çok arıyordum, yüzün hiç olmamış gibi. Sadece kanadı kırık yenik bir serçeydin, Şarkısı Beyaz bir çocuktun, hep de öyle kalacaktın. Bu senin sırrındı ya da cezan; aşkın intikamı. Biliyorum, kalbimin kaçak bölgelerinde hep kanayan bir yara olarak kalacaksın. Ne sana sözüm geçti ne de kalbime. İki ayrı hikayenin kör noktasında karşılaşmıştık gayri nizami zamanlarda. Ben şarkısı esmer bir adamdım, sense Şarkısı Beyaz bir kadın. Geldin ve gençliğimin bütün ormanlarını yaktın, göğümün bulutlarını koparıp attın, yollarını kapattın. Bir karabasan gibi çökmüştün üzerime. Aşk diyorlardı bunun adına ya da bir yanlışlık. Gücünü ve anlamını yanlışlıklardan ve yanılgılardan almayan kaç aşk vardır, hiç bilemiyorum. Sen biliyor musun? Hiç bildin mi, kanadı kırık yenik bir serçe olarak girdiğinde hayatıma? Ben hiç bilmedim. Bildiğim benim şarkımın esmer olduğu, senin şarkının da beyaz olduğu. Yanlışlarımızı ve yanılgılarımızı, aşkımızın esmerliğini ve beyazlığını bir araya getirmeye gücüm yetmiyordu. Ben yorgundum, sen yaralı. Ben aşıktım, sen kırılgan. Ben müdavimdim, sen misafir. Sadece sınırlar değil ayrıca aramıza mekanlar, insanlar, şehirler ve hikayeler de girmişti. Sen bir başka yolun yolcusuydun, Şarkın Beyaz, ömrün ziyan; bense bir başka düşün bozgunuydum, esmer şarkısı Diyarbekir surlarına kazılan. Kalbimde hep yaralı ve yenik bir serçe olarak çırpınıp duracaksın Şarkısı Beyazım. Bunu unutma, hiç unutma. Ben unutmayacağım. Aşk unutturmaz zaten. Aşk insana rağmen kendini hatırlatandır. Aşk acısına rağmen yaraya tuz basmaktır. Aşk, Şarkısı Beyaz, Şarkısı Esmer iki imkansızın göğünde uçmaktır, hem şarkısıyla hem şiiriyle, hem yalnızlığıyla hem sürgünlüğüyle, hem sessizliğiyle hem umuduyla."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/jack-ma-kimdir-ve-bize-ne-kendisinden-k4882.html", "text": "Jack Ma Kimdir ve Bize Ne Kendisinden! Jack Ma ile ilgili Türkçe yayınlanmış 3 kitap bulunmaktadır. Kitabın orijinal adı \"Alibaba: The House That Jack Ma Built\" olup İngilizce olarak ilk defa 2016 Nisan ayında yayınlanmıştır. Kitap 2019 yılı Şubat ayında dilimize Mehmet Gürsel çevirisiyle kazandırılmıştır. Kitap Jack Ma'nın öğrencilikten öğretmenliğe uzanan ilk yaşam öyküsüyle başlıyor. Kitabın son bölümü Alibaba sitesinin %12 hissesinin 21 Milyar Dolar'a Halka Arz edilmesini içeren son bölüm ile bitiyor ve kitabın sonunda 2015 yılı sonu itibariyle Alibaba'nın yaptığı yatırım ve satın almalardan kısaca bahsediliyor. Jack Ma üstüne okuduğum ilk kitap olup çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. 64 sayfa bir çocuk kitabı olarak görünüyor ve yorumlarda yazana göre \"Jack ma'nın belli başlı internette dolanan sözlerinden derleme\" olduğu yorumu yapılmış. Kitap, Maviçatı yayınlarının Elon Musk, Bill Gates ve Steve Jobs gibi girişimcilerin hayat hikayelerinin anlatıldığı bir serinin parçası olarak hazırlanmış. Serideki tüm kitaplar Ahmet Seyrek imzası taşıyor. Kitap, adı koyulmamış bir serinin parçası olarak derlenmiş. Derleyen ve Hazırlayan olarak Serkan Karakoç görünürken kitabın Doğakan Bal tarafından çevrildiği belirtilmiş. Kitapta Jack Ma tarafından nerede ve ne zaman, hangi ortamda söylendiği belli olmayan ve hiçbirinin kaynağı belirtilmemiş 267 özlü sözden uzun paragraflara alıntı bulunuyor. Çoğu alıntı direk Alibaba sitesi ve işleyişiyle ilgiliyken kimi alıntılar çok daha iş hayatına yönelik. Jack Ma sözlerinin ve açıklamalarının bulunduğu bu kitabın yayınevini bulamadım. Kitaba Z Library'de rastladığım için nereden satın alınabilir de emin değilim. Maalesef elimde olmadığı için içeriğinden emin olamadığım, Jack Ma'dan yapılmış 199 alıntı içeren bir kitap. Bu kitap diğer derlemelerden çok farklı olarak Jack Ma'nın Çin basınında yer alan Çince demeçlerinden ve röportajlarından derlenerek hazırlanmış. - \"Başkalarının başarılarından öğrenmek yerine, onların hatalarından ders alın. Başarısız olan insanların çoğu ortak nedenini paylaşır, oysa başarı çeşitli farklı nedenlere bağlanabilir.\" - \"Eğer vazgeçmezsen, hala bir şansın var. Vazgeçmek En Büyük Başarısızlıktır.\" - \"Bir lider, daha yüksek bir azim ve azim sahibi olmalı ve çalışanların dayanamadıklarına dayanabilmelidir.\" - \"Rakibinizden öğrenmeli ama asla onları kopyalamamalısınız. Kopyalarsan ölürsün.\" - \"Sahip olmanız gereken en önemli şey sabırdır.\" - \"Dünya söylediklerinizi hatırlamayacak ama yaptıklarınızı kesinlikle unutmayacak.\" - \"Rakiplerinizi unutun, sadece müşterilerinize odaklanın.\" - \"Ya büyük oyna ya da hiç oynama. Aksi takdirde gençliğinizi boşa harcarsınız.\" - \"Yerde dokuz tavşan varsa ve birini yakalamak istiyorsan, sadece birine odaklan.\" - \"Bugün acımasız. Yarın daha acımasız. Ve yarından sonraki gün çok güzel olacak.\" - \"Hiç denemediysen, bir şansın olup olmadığını nasıl bileceksin?\" - \"İki ilkeye inanıyorum: Tutumunuz yeteneklerinizden daha önemlidir. Benzer şekilde, kararınız yeteneklerinizden daha önemlidir!\" - \"Bir lider vizyoner olmalı ve bir çalışandan daha fazla öngörü sahibi olmalıdır.\" - \"Dünü takdir ediyoruz, ancak daha iyi bir yarın arıyoruz.\" - \"Herkesi düşmanın olarak görürsen, etrafındaki herkes senin düşmanın olur.\" - \"Hiçbir zaman devletle iş yapmayın. Onlara aşık olun fakat asla onlarla asla evlenmeyin.\" - \"Bu dünyadaki en güvenilmez şey insan ilişkileridir.\" - \"Sabah 8'de işe gidip akşam 5'te eve dönerek yüksek teknoloji şirketi olamayız ve Alibaba asla başarılı olamaz. Eğer 8-5 arası şartlanmış bir ruha sahipsek, gidip başka bir şey yapmalıyız.\" - \"Müşteri sizi seviyorsa, hükümet de sizi sevmek zorunda kalacaktır.\" - \"Ayakta kalan son kişi ol.\""} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/karakocun-cikis-yolu-uclemesine-bakis-k5743.html", "text": "İçinde bulunduğumuz günlerden, yaşanılan zorluklardan hep bir çıkış yolu ararız. Bilhassa bu gibi durumlarda birilerinin bize yol göstermesini, tecrübelerini aktarmasını isteriz. Böyle olduğu taktirde daha hızlı yürümüş oluruz. Tecrübe edilmiş tecrübe etmeyiz. Karakoç \"Çıkış Yolu\" üçlemesinde bizlere bu imkanı veriyor. Konferanslarından derlenen bu eserlerde ilk olarak \"Ülkemiz 'in Geleceği\" temasını işleniyor. Bu sırada ülkenin içinde bulunduğu durumu tahlil ettikten sonra bir çözüm yolu sunan yazar üçlemenin öteki kitaplarına da zemin hazırlıyor. Tarihi ve sosyolojik bakış açısının yer aldığı kitapta durum tahlilleri ve çözüm yolları ile okura kolaylık sağlanıyor. Marks'ın materyalist veya günümüz tarihi materyalist görüşlerin aksine Karakoç fikir ve ruhu temel alt yapı olarak düşünür. Zira ruhunu öncelememiş ve fikri zemini oturmamış milletler dağılmaya, ideolojiler yıkılmaya mahkumdur. Ekonomi, maddi yapı, siyaset hep bu temellerin üzerine oturtulur. - Doğruluk: Bilim - İyilik: Ahlak - Güzellik: Sanat şeklinde sıralanır. Çıkış Yolu üçlemesinin ikinci kitabında \"Medeniyetimiz'in Dirilişi\" teması işlenir. Muhtevasında dört konferans barındıran kitabımız \"Diriliş Çağı\" başlıklı ilk konferansta hayat ve ölüm, zulüm ve adalet gibi kavramlar işleniyor. Karakoç: \"Şartlar ne denli elverişsiz olursa olsun, zulümle mücadeleye girişilebilir ve o er geç yere serilebilir. Ama bunun için, her şeyden önce, ruhumuz diri olmalı. Şuurlu olmalıyız. Sonra da azimli olarak mücadeleye devam etmeliyiz.\" (s. 33/ c. 2) cümlesiyle ruhtaki atılımla diriliş çağında yaşanabileceğini bizlere söylemektedir. - Aydınlar öne düşecekler, organize olacaklar - Hiç bir zaman insanın insana kulluğunu kabul etmeyecekler - Geçmişten gelen büyük sistemin bir anda yıkılıp gitmesine razı olmayacaklardır. - Her zaman geçmişi hatırlayacaklar - Geçmişe mahkum olmayacaklardır. Burada Karakoç'un kastettiği geçmiş geçmiş tecrübeler ve İslam Medeniyetin 'in köklü birikimidir. Üçüncü konferans kitaba alt başlığını veren \"Medeniyetimizin Dirilişi\" dir. Önce ruh sonra şekil diyerek iki noktayı da unutmamamız gerektiğinden bahseder bu konferansta ve son olarak \"Kaybolan Hakikat\"le yitirdiğimiz kimliğimize değinir Karakoç. Kaybetme sürecimiz örnekleriyle incelenirken kaybettiğimiz hakikatin İslam olduğu vurgusu daha net ve tavizsiz verilir. Çıkış Yolu üçlemesinin son kitabı olan \"Kutlu Millet Gerçeği\" dört meydan konuşmasından oluşmaktadır. Karakoç'un diğer eserlerini okumuş olanlar bu üçlemedeki konuşma dili ve diğer kitaplardaki yazı dili farkını detaylı bir şekilde hissedeceklerdir. Hızlı bir şekilde okunmasına sebep olan bu dil aynı zamanda üçlemenin hafif bir üslubunun olmasına sebep olmuş. Geçen konferanslar diğer iki kitabın tekrarı niteliğinde olup bilhassa son konferansla okkalı bir tokat atıyor Karakoç: Batı ve Biz diyerek başlanan konuşmada Batı'nın girdiği yerlere mutsuzluk ve sorundan başka çok da bir şey getirmediğine değinen yazarımız Batı'yı şu cümleleriyle özetliyor. Çünkü: Batı medeniyetinin kökü, özü, ideali, hakim olmaktır. İnsanlara hakim olmak tahakküm denilen ve tabii, zulme kapı açan psikoloji. Onların mantığınca, başkalarını hor göreceksiniz, başkalarını sizden aşağı göreceksiniz ki, onlara hakim olasınız. Eşit görme, insanı insan görme fikri yoktur Batı'da.\" (s. 151/ c. 3) Bu gibi ağır eleştirilerine karşın Karakoç körü körüne yeren bir bakış açısından ziyade Yiğidi öldür hakkını yeme düsturunca Batı'da olan ve bizim de yitirdiğimiz iki gerçekten bahseder Biri: Organizasyon, İkincisi: Disiplindir. Görüldüğü üzere bu hususlar kapatılamayacak açıklar olmayıp çaba ve çalışmayla giderilebilir maddelerdir. Karakoç'un Çıkış Yolu'na genel bir yorum yapacak olursak bir dava adamının ülkesini, milletini ve dahi ümmetini dert edinmesi sonucu kayda geçen birkaç kelamdır desek yanılmış sayılmayız."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cocuktan-ogren-aski-akasyali-meydanin-cocuklari-k5230.html", "text": "Orda bir köy vardı uzakta ve o köy bizim köyümüzdü. Ziyaret sıklığı yılda birden birkaç yılda bire ya da on yılda bire düşen, belki de artık hiç gitmediğimiz, aile büyüklerinin hatıralarından hayal meyal görünen, her geçen gün hafızalarımızdan biraz daha silinen köyümüz. Köyümüzle bağımız hızla zayıflıyor, çoğumuz için koptu bile. Son dönemde çocukla doğa arasındaki bağı kuvvetlendirme niyeti taşıyan eserlerin çoğu dahi artık köye başvurmuyor. Köylerimizin doğallığını kaybettiğine ya da artık orada yaşayan kimsemiz kalmadığına dayanarak avunmaktayız. \"Akasyalı Meydanın Çocukları\" ise bize köyden naif bir yaşam öyküsüyle yaklaşıyor. Hatice Demir, köyün meydanındaki akasya ağacını merkeze alarak, onun etrafında oynaşan çocukların hayatı üzerinden Mustafa Amca'nın ömürlük aşkını hikaye ediyor. Yirmi kısa bölümden oluşan bu yüz sayfalık kitapta kızlı oğlanlı köy çocukları, hiç konuşmayan, biraz da sert mizaçlı Mustafa Amca'nın, onu suskunluğa mahkum eden geçmişini yavaş yavaş keşfediyorlar. Bu pek kolay bir keşif olmuyor elbette. Bir fırtına köy meydanındaki akasya ağacını yıkınca geçmişe bir kapı aralanıyor. Parçalara ayrılarak taşınacak olan ihtiyar ağacın gövdesinden bir baston çıkıyor ve böylece ancak köyün eskilerinin bildiği hikaye çocukların da ilgisini çekmeye başlıyor. Zamanında, çocukken bir kızı sevmiş Mustafa Amca. Hem de çok sevmiş. Öyle sevmiş ki utancından onun yanında bir kelime bile edememiş. Gel zaman git zaman yollar ayrılıp da kız uzaklara gidince, ona derdini anlatamayan Mustafa Amca artık kimseye dert anlatmaz olmuş. Bir daha konuştuğunu duyan olmamış. Kitap, okuruna bu içte kalmış aşk duygusunu öyle yaşatıyor ki okumanız için elimden geleni yapmak istiyorum. Belki küçük ama çok dokunaklı bir sahneyi canlandırabilirsem bunu başarabilirim. Hayal edin şimdi; Mustafa öğreniyor ki kız okumak için teyzesinin yanına, şehre taşınacak. Küçük Mustafa ona en sevdiği çiçeklerden, akasya ağacının çiçeklerinden bir taç yapıyor, evinin önüne gidecek, tacı ona hediye edecek ve gitme diyecek. Kız bahçe kapısından görününce Mustafa telaşlanıyor, tacı arkasına saklıyor. O anda heyecandan bütün söyleyeceklerini unutuyor. Mustafa susunca kız okula kaydının yapıldığını, sabah erkenden yola çıkacaklarını söylüyor. Bakın şimdi yazarımız çocuk Mustafa'nın halini nasıl anlatmış. İşte böyle bir ömür düşmemek için o taca tutunup bekliyor Mustafa. Yaşlanıyor. Aşkını bir tek o kızla birlikte iyileştirdikleri akasya ağacıyla paylaşıyor. O ağaç da Mustafa ile birlikte yaşlanıyor. Ve yıllar sonra fırtınada yıkılıyor. Ağaç yıkılıyor ama Mustafa Amca'nın aşkı ölümsüz. O da yeni bir ağaç dikiyor. Köyün çocuklarıyla birlikte. Bu sefer dedesinin bastonunu değil kendi bastonunu destek yapıyor diktiği fidana. Ve o ağacı hayalinde büyütüyor. Altına oturuyor; bu defa genç Mustafa'yı bir kez daha o kızla buluşturuyor. Diyeceğini dedirtiyor ona. Anlayamadığımız insanlar arkalarında hep kendilerine ait bir engel saklarlar. Onları anlayamamızın asıl sebebi budur. Onları anlayamadıkça hayatın anlaşılmazlığını kendimize yük ediniriz. Bu hikayede o yüklerden bir bir kurtuluyoruz. Yukarıdaki son iki paragrafımda yazarın diline uyum sağladığımı hissettim ve eserin dili hakkında size canlı bir örnek sunmuş oldum. Metin zaman zaman çocukların konuşmalarıyla hayata dönen ama çoğu zaman tatlı, sıcak, naif anıların aktarımından oluşan mutlu-akıcı bir dile sahip. Yazar hikayeyi bize köydeki çocuklardan biri olan Ayber'in ağzından anlatıyor. Ayber'in içinden geçirip söyleyemedikleriyle Mustafa Amca'nın suskunluğu arasında bir köprü kurduğunu hissediyoruz. Ayber de Efe'nin yanında susuyor zaman zaman. Arkadaşlarının tepkilerine, sözlerine, hareketlerine anlam veremeyen çocuklar bu eser sayesinde davranışların arka planındaki duyguları fark edecek ve bir hayli rahatlayacaklardır. Mustafa Amca'nın hayatına mal olan suskunluğu gibi, çocukken birçok davranışımız isteğimizin dışında gelişir. Bu açmazdan kurtulmanın tek yolu bazen ne pahasına olursa olsun içimizden geldiği gibi davranmak, rezil olmaktan, tepki görmekten, ayıplanmaktan korkmamaktır. Bunu tavsiye ederken çocuğun ölçüyü kaçırmasını elbette istemeyiz ancak eserimiz bu anlamda en ufak bir risk barındırmıyor. Hatta işin öğreti kısmını vazife bile edinmiyor, sadece Mustafa'nın ve Ayber'in hallerini, diğer çocuklar arasındaki konumlarını okuruna sunuyor. Okur buradan alacağını alacak, duygularını yönetmeye ve doğru davranışlara dönüştürmeye dair ipuçlarını değerlendirecektir. Eserin metni ile çizimleri arasında tam bir örtüşme var diyebiliriz. Cem Bilge'nin, bastonunu bacaklarının arasına almış sandalyesinde oturan ihtiyar çizimi rahmetli dedemi kitabın sayfalarına yerleştirivermiş. Köyün çocukları ile ihtiyarlarının bir arada olduğu sahneler hoş. Kara kalem çizimlerin her biri çok özenli ve ince işlenmiş. Her iki kapakta da yumuşak renkler tercih edilmiş. Ön kapakta köy meydanının hikayenin başındaki hali, arka kapakta ise sonundaki hali resmedilmiş. Çocuk aşkının yüceliğine, çocuk duygusunun temizliğine, insanı ayakta tutan daimi çocukluğa sıkı sıkı sarılmış bir okur olarak Hatice Demir'e özel bir teşekkür ediyorum. Maceranın, gizemin, bilimin, dil oyunlarının yanında has duyguların kıymetini ortaya koyan eserleri de gündeme almamız, günün çocuğunu belki de en çok bu temiz duygularla beslememiz gerektiğini düşünüyorum. \"Akasyalı Meydanın Çocukları\" ailecek okuyacağınız, okurken ortak ve yoğun duygulara dalacağınız, kısacası hayat bulacağınız bir hikaye. 9 yaş ve üstü her okur bu kitabı bitirir bitirmez evin diğer bir bireyinin eline tutuşturacaktır. Elinizde paralansın."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-fatma-betul-alp-yildiz-k5529.html", "text": "Ailem ve arkadaş çevremde hatırlanan en eski, saklanmaya değer bulduğum çizimim muhtemelen kardeşimin severek biriktirdiği pokemon tasolarından birinin üzerine çizdiğim charmander karakteriydi. Tasonun orijinal resmi silinmişti. Amacım sadece kardeşimin üzüntüsünü gidermekti. Çizimim neredeyse orijinal çizim olup olmadığını sorgulatacak derecede güzel olmuştu. Benim de beklediğim bir sonuç değildi. Fakat herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştı. Muhtemelen 12-13 yaşlarındaydım. Hala bahsi geçer. Aslında küçük yaşlarımdan bu yana iyi çizim yaptığım hep bilinen bir şeydi. Bu konuda kimse beni yönlendirmemişti. Ortaokul yıllarımda şehir ve ülke çapında düzenlenen iki resim yarışmasına katılmıştım. Her ikisinden de birincilik ödülü aldım. Bununla birlikte iyi resim yapabiliyor olmam resmiyetle taçlanmıştı. Bu yıllarda seri hikayeler çizer, haftalık köşe olarak sınıf panomuzda paylaşırdım. Okul dergileri ve basılı yayın çalışmalarında hep bir yerim vardı. Bu konuda bir eğitim almamıştım fakat tabiri caiz ise alaylı olarak kendimi yetiştirmeyi başardığımı düşünüyorum. Hobi olarak gördüğüm \"sürekli çiziyor olmak\" durumu bir yerden sonra bu piyasada yazan çizen tayfa tarafından fark edilmeye başlanmamı sağladı. İlk iş teklifini de üniversite öğrencilerinin kendi bütçeleri ile fotokopi dergi olarak çıkardıkları Çıt Mizah dergisinde yer alan çizimlerimden sonra aldım. Bu teklifle beraber zaten ilgi duyup sürekli kurcaladığım photoshop programında kendimi çizim yaparken buldum. Her yeni durumda olduğu gibi dijital çizim sürecimde de bana büyük katkıları olan abim Muhammed İkbal Alp'e teşekkürü borç bilirim. İlk kitabımın çıkması ile birlikte, yeni kapılar yeni iş teklifleri oluştu. Böylece sürekli gelişerek ve yeni şeyler öğrenerek çizerliğe devam ettim. Her iş bir sonraki için referans olmuş oldu. Tabi 13 yıllık çizerlik hayatımda birçok kez farklı teknikler üzerine eğitimler alarak işimi desteklemeyi de ihmal etmedim. Bu konu özellikle alaylı çizerler için ihmal edilmemesi gereken bir konu diye düşünüyorum. Özellikle çocuk kitapları söz konusu olduğunda görsellik gerçekten ön plana çıkıyor. Temelde bir kurgu ve metne göre çizim yapıyor olsak bile aslında çok özgür ve kritik bir görevimiz olduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman bir sahne yönetmeni gibi, yazarın yazdığı metindeki duyguları çizdiğimiz karakterlere giydiririz. Yeri geldiğinde bir sahne dekoru tasarımcısı gibi sahnelerin ışık gölge oyunlarına kadar dekorlarını yaparız. Kimi zaman oyuncu seçimi bize kalır. Kimi zaman kostümcü oluruz. Velhasıl bir kitap çizimi yaparken birden fazla kritik görevi yöneterek kendi işimizin yönetmeni de oluruz. Ben çizdiğim bir kitabı elime aldığımda birden fazla role sahip olduğumu düşünürüm. Ve her eser bir sonraki işimde daha iyi yapabileceklerim listesinin dökümünü oluşturur. Yaptığım işi bir meslekten çok daha fazlası olarak görüyorum. Bence herkes yaptığı işi ruhuna taşıyabilmeli. Bunun bereketi ve hazzı çok başka oluyor. O sebeple sevdiğim, takdir ettiğim bir yayıncı ile, metnin hakkını verdiğini düşündüğüm bir yazar ile çalışıyor olmak iş verimliliğini artıran en önemli konu. Bence sanatsal alanlarda çalışan herkes bu konularda seçim yapabilmeli. Bunun dışında iyi, deneyimli, nezaketli bir editörle çalışıyor olmak pastanın kreması. Tüm bu şartlar sağlandığında yayıncı tarafından önünüze iyi bir sözleşme metni gelir. Ya da iyi bir editör gereksiz revize isteklerini size taşımadan çözer. İşin işleyişini hızlandırır. İyi bir yazar yenilik ve değişim fikirlerine açıktır. Önüme bir iş geldiğinde bu şartların sağlanmış olması, işi benimsememe ve ilerlerken keyif almama sebep olur. İşin yetişmeyeceği belli olan bir tarihte teslim edilmesinin istenmesi veya çizimde hiç inisiyatif alamamak gibi konular kabulü mümkün olmayan konuların başında geliyor. Bu gibi durumlarda yayıncı ile ortak bir yerde anlaşamıyorsam işi kabul etmem. Ya da milli ve dini değerlere zarar verdiğini düşündüğüm içerikteki bir eseri de resimlemek istemem. Yazar, çizer ve editörün uyumu kesinlikle kitaplara yansıyan bir enerji. Bu konuda işini iyi yapan yazar ve editörle çalışıyor olmak sorunları minimuma indiriyor. Ben genellikle eserlerin yazara mal edilmesi konusuna takılıyorum. Evet metni yazarın yazması eseri eser yapan şey muhakkak. Fakat özellikle çocuk kitaplarında yazardan daha etkin biri varsa o da çizerdir diye düşünüyorum. Bir çocuk kitabı almaya kalktığımızda hepimizin ilk dikkatini çeken, o kitabı diğerlerinden ayrı kılmayı sağlayan şey nedir? Bu aşamada henüz kitabın metni hakkında bir fikre sahip değilken bile, kitaba karşı yakınlık ve hayranlık besleme sebebimiz görsel lezzet değil midir? Demem o ki eserler yazarın olduğu kadar çizerin de emeğini taşır. Bu aşikar olduğu halde hala yazarın isminin yanına çizerin ismini aynı puntolarla yazmayan yayınevlerinin olması gerçekten büyük bir sorunun göstergesidir. Umarım bunları dile getiriyor olmamız, bu sorunların çözümüne katkı sağlar. Çocuk edebiyatı alanında çok boşluklar olduğunu düşünüyorum. Çocuk şiirlerinin, farklı sanat dallarının, kültürel miraslarımızın, evrensel bir dil yapısı ile, standart kalıpları aşarak çocuk edebiyatının bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Bazı yayıncıların bu konular üzerine çalışmaya başladığını görmek çok güzel. Zamanla bu çalışmalar raflara taşınacaktır. Anlaşamadığım bir yazarla hiç çalışmadım. Sanıyorum bu sebeple çok şanslıyım. Ama kritik noktanın, yazar ve çizer arasında köprü vazifesi gören editör olduğunu düşünüyorum. Editör işinin ehli olduğunda ve proje yönetimini iyi yaptığında esnek ya da değil, her yazarla bir şekilde uzlaşılacağını düşünüyorum. Çalışırken zorlanacağımı düşündüğüm yazar tipi muhtemelen kendi kurguladığı görseli birebir çizmem için bana dayatmada bulunacak, asla esneme payı bırakmayacak tipte yazardır. 13 yıldır çok farklı yayınevleri ile çalışma fırsatı bulmuş bir çizer olarak pek sorun yaşadığım yayınevi olmadı. İşimi olması gereken özenle yaparım. Planlıyımdır. Kitabın taslağından itibaren çalıştığım yayınevinden onay alarak ilerlerim. Bu sebeple revizeler işin sonunda değil işin ilerleme kısmında zaten halledilmiş olur. Sizin özenli çalışmanız her zaman yeterli olmayabiliyor maalesef. Yayıncı sizin işinize olan özeninizi ve özverinizi görmediğinde, takdir etmediğinde yaptığınız işe karşı kırılmalar yaşanabiliyor. Muhatabımdan emeğimi görmesini, değer vermesini, saygı çerçevesinde bir ilişki kurmasını bekler aynı özenli davranışları ben de muhatabıma gösteririm. Muhatabım güven verdiği sürece işin işleyişi konusunda yaşanılan aksaklıklarda esnek davranabilirim. Bunun iş ahlakına uygun bir davranış olduğunu düşünüyorum. İki çocuk annesiyim. Ayrıca geçmişte öğretmenlik yaptığım beş yıl var. Formasyon almış, çocuk pedagojisinden anlayan insanların çocuk ile ilgili alanlarda etkin olmasını olumlu buluyorum. Ben de çocuklarla buluşup çizim atölyeleri ve sanatsal faaliyetler yapmayı seviyorum. Çocuk tarafımızı kaybetmemek bu işin en önemli motivasyonu. Metinde geçen sevinci, hüznü, yine çocuk tarafımızla karşılayabilmeyi, orada özümseyip süzgeçten geçenleri kağıda aktarmayı gerekli buluyorum. Çocukların arasında kalarak çocuk yanımızı kaybetmemek çok daha kolay. Çocuklardan sıklıkla besleniyorum. Genel hedefim çocuklar tarafından sevilen, benimsenen, fark edilen bir eser ortaya çıkarabilmek. Bunun dışında şahsi hedeflerim arasında daha önce çizdiğim eserlerden daha nitelikli çizimler yapabilmek de var. Bu konuya genel bir bakış yaptığımda çizimlerimin, geleneksel desenler barındırması, milli ve dini dokular taşıması, bizim içimizden bizim yaşantımızdan parçalar barındırması, okuyucuya yabancılık hissi yaşatmaması konularında kendimi sorumlu görüyorum. İyi bir okuyucu olduğumu düşünüyorum. Metinlerle ve kelimelerle aram iyidir. Yakın bir vakitte kendi yazıp çizdiğim kitabım da raflarda okurlarına kavuşmayı bekliyor olacak. Aslında çizerlik okurluğu, okurluk çizerliği besleyen iki dal. İkisini birbirinden ayırt edemiyorum. Bu meslek bana bir metni tek defada nitelikli bir şekilde okuma alışkanlığını kazandırdı diyebilirim. Çünkü metni bir yandan okuyor, diğer yandan da görsel tasarımını hafızamda oluşturuyorum. Aslında metni çizime aktarma kısmının ilk adımı, metni ilk okuduğum zaman gerçekleşiyor. Çizimine başladığım metni, her yeni bölüme geçişimde tekrar okuyorum. Böylece çizimi yapılan her bölüm birden fazla, hatta epeyce fazla okunmuş oluyor. Bu işi uzun süre yapan çizerlerin, inceliklerini bilmeseler bile bir metni eleştirebilecek kadar uzmanlaştığını düşünüyorum. Sonuçta metinlerle bütünleşiyoruz. Hayal dünyamızı metinle süsleyip kağıda geçiriyoruz. Metinle bu kadar içli dışlı bir ilişki kurmuş olmak elbette okuma alışkanlığımı çok değiştirdi. Metni samimi ve sıcak bulmadıysam, benimseyemediysem elbette çizime aktarma konusu zorlayıcı olabilir. Sevmediğiniz bir yemeği yemek gibi düşünebilirsiniz. Her lokma ağzınızda büyür, büyür.. Nihayetinde yutamayacağınız bir hal alır ve tıkanırsınız. Bu sebeple sevip benimsediğim bir metni çalışmak daha ideal ve olması gereken bir seçimdir. Seçebilmeliyiz. Okuyup çizmeme kararı verdiğim metinler oldu. Değerlerime aykırı bulduğum, kendimden ödün veriyor hissettiren ya da kendimden bir parça bulamadığım metinleri çizmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Benimseyemediğim bir metni çizmenin geride hiç bitmeyen bir sancı bıraktığını biliyorum. Henüz işin başındayken istemeden çizdiğim metinler olmuştu. Bunun doğru bir yaklaşım olmadığını yaşayarak öğrenmiş oldum. Açıkçası bütün kitaplarımı severek çizdiğim için böyle bir ayrımı düşünemiyorum. Fakat her yeni kitap bir öncekinden daha iyi daha verimli çizilmiş oluyor muhakkak. Birkaç kitap ismi vermem gerekirse TDV Yayınlarından \"Arkadaş Arayan Köpek\" ilk kitaplarım arasında en sevdiğim. Yine Türkiye Yazarlar Birliği 2020 Çocuk Yayınları Ödülünü kazanan set içinden \"Hapşıran Tıksıran Kedi\", \"Dolan Biber Ağlayan Kek\", \"Şemsiye Olmak İsteyen Kız\" kitaplarım benim için kıymetlidir. Erkam Yayınlarından çıkan oyun seti \"Haydi Oyuna\", çizimlerini yeni yaptığım, henüz raflara konmamış olan Torun Yayınları bünyesinden çıkacak olan \"The Lion Cub and Its Hiccups\" kitabımı da görmenizi isterim. Elbette metinlerini okumaktan keyif duyduğum yazarlar, çizimlerinden beslenip ilham aldığım çizerler var. Herkesin yetkin olduğunu düşündüğüm farklı alanları var. Mesela karikatür dendiğinde başka bir çizer, çizgi roman dendiğinde bambaşka bir isim verebilirim. O sebeple burada kimisinden söz edip kimisini unutmuş olmak bana çok doğru gelmiyor. Sanatsal bir alanda binlerce hayal kurulabilir. Belli kalıpları ve çerçeveleri yok ne de olsa. Bu işi yaptığım sürece hep daha iyi daha verimli çalışmak isteğim var. Bu çalışmaları daha iyi şartlara taşıyabilmek her çizer için geçerli bir hedef. Ama asıl hayalim animasyon alanında ilerleyip dijital kitap çerçevesinde, kitapları iki ya da üç boyuta taşıyabilmek. Bu konuda da çalışmalarım devam ediyor. Ben yapsaydım dediğim bir iş olmadı. Ben nasip kavramına inanan bir insanım. Nasibimde olanı heyecanla bekler, aynı heyecanla karşılar ve uğurlarım. Ama yapılan işlerden çok sevdiğim takdir ettiğim işler muhakkak vardır. Mesleğime dair kaygılarım yok. Bence her yeni dönemde çizerlik başka boyutlar kazanacak meslekler arasında. Ama bundan daha önemlisi, sanatçı kimliği taşıyan insanların genelde birden çok dalda kendini geliştirmeye yatkın olması. Bu sebeple nasibimizde ne varsa onu yaşayacağımızı bilerek geleceğe bakmak gerektiğine inanıyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-umit-koksal-ile-konustuk-k5645.html", "text": "Genel bir tanım yapmak yanıltıcı olur. Yazmaya meyletme serüveni farklılık gösterir. Sadece bir etkenle de ifade edilemeyebilir. Onlarca parçanın bir araya gelerek yazmaya dair devamlılığı sağlaması, anlatmaya karşı da diriliği bağladığı söylenebilir. Tek bir etkenle hareket edildiğinde, o etken ortadan kalktığı sırada yazmaya dair meyil de yok olur. Unutulmamalıdır ki, yazmak zamanla ana dili olur yazarın, kendini yazdıklarıyla anlatır. Anlattıkları etkenlerin toplamıdır. Anlatmanın öğretici yanı olduğu kanısındayım, anlamın kuytu yanlarını çıkarmaya fırsat tanır. Bu anlatı kişinin kendi menkıbesini keşfetmesi, dinleyicinin/okuyucunun bir hisse kazandırmasını merkeze alarak devam eder. Hikaye anlatmak, sanki bütün ekmeği parçalara ayırmayı, üzerine marmelat sürmeyi, öğüterek yiyebilmeye imkan tanır. Türlerin birbirini beslediğini görmezden gelemeyiz. Zamanın anlatı dili, yeni yöntemlerin belirlenmesi, görselliğin ön planda olması gibi birçok etmen anlatıyı da şekillendirdi, odak noktasını değiştirdi. Buna tür takıntısıyla yaklaşanların, muhafaza etmekten öteye gidemeyeceğini, yaşadığı zamanın diline uzak kalacağını kabul etmesi gerekir. Yazarlığın ilk yıllarında kendimi tanıtmak, hatırda tutmak maksadıyla edebiyat dergilerinde görünürde olmayı tercih ediyordum. Zamanla belirli bir okur kitlemin oluştuğunu gördüm. Dergilerin formatı gereğince yazardan istediği sınırlı sayfada öyküyü bitirme talebi doğrultusunda öykü dinamiğinin bozulduğu oluyordu. Etraftaki hikayeler bu taslakta öyküye dönüşüyordu. O sınırı öykülerimden uzaklaştırdığımda öykünün uzadığını, ama sünmediğini fark ettim. Bu süreçle oturuyor. Yazar, zaman zaman öyküleriyle dergilerde görünebilir, yalnız zihnini oraya kiralamaması gerekir. Karakterim haftalarca yanımda dolaşıyor. Bazen birkaç kelime fısıldıyor. Not alıyorum. Yazmak, yaşamın bir tezahürüne dönüşüyor. Yaşadıkça yazabiliyorum. Yaşadıkça da karakter bana olması gerekenleri söylüyor. Bu hayali bir durum değil, yazmanın bıraktığı tecrübe birikimi de bunu şekillendiriyor. Karakterim bazen bir olay da olabiliyor. Yaşamakla ilgili derdim var. Yaşamaya dair derdim azaldığında yazmaya dair yönelimimin azaldığını gördüm. Ne zamanki yaşamakla ilgili derdim biter, yazmayı da bırakacağımı düşünüyorum. Açıkçası bu konuda bir hadise başıma geldi. İlk öyküsünü beş yıl önce yazdığım Yüzümde Kaybolan Gölgeler eserim, karakterin dumansız alevle anlaşması sonucunda farklı coğrafyalarda hikaye dinlemeye başlama serüvenini anlatıyor. Birçok ülkeyi dolaşıyor. Eserin çıktığı vakitle, işimden istifa edip Zanzibar'a yeni hikayelere tanık olmaya geldiğim vakit aynı zaman dilimine denk geldi, üstelik yaşadığım bölge dumansız alevle bağlantısı olan insanlarla dolu olduğunu sonradan öğrenince, yazmanın kimi zaman yaşamaya da bir şekilde tezahür edebileceğini gördüm. Benim derdim kendimle. Her bir yarışta kendimi geçmek istiyorum. Güncelde bildiğim çok güzel yazarlar var. Bilirim ki, onlar da bunu isterler. Hikaye ve öykü üzerine birçok mütefekkir yazılarında açıkça bunlardan bahsetti. Uzun uzadıya ifade etmeye gerek yok. Benim anlam dünyamda kullandığım manaları, hikayeyi tahkiye kökeniyle düşünürüm, filmin-öykünün- tarihin-hayatın-herhangi bir nesnenin hikayesi diyerek geniş bir alanı ona tanırım. Öyküye ise belirli teknik özellikler yükler, yeni dönem anlatıyla ilişkilendiririm. İyi bir öykü okuru olmak için güncel eserleri alıyor, üzerine düşünüyor, sorular hazırlıyor, Nasıl Yazılır adlı bir podcast programıyla eserin yazarıyla birlikte eserini inceliyoruz. Bu anlatının ve hikayenin peşinde olduğumu da gösteriyor. Dergileri son dönemde takip edemiyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-romandan-fazlasi-davasi-ve-sevdasiyla-sarkin-kandili-nureddin-zengi-k5411.html", "text": "Edebiyatın diğer bilimlerle ilişkisi, kendisinin güzel sanatlardan olması dolayısıyla şayan-ı dikkattir. Edebiyatın aynı zamanda oluşturduğu-ürettiğidiğer sanat dallarının da kurallarını koyması ve ürünlerin teorik kısmı dolayısıyla da bir bilim dalı olarak da değerlendirilir. Özellikle Edebiyat Tarihi, Estetik gibi alt dallar bilimdir. Bir de üretim ve değerlendirme açısından başka bilim dallarıyla ilişki geliştirilir. Edebiyatın başka bilim dallarıyla ilişki geliştirirken ilk uğrağı da tarih olmuştur. Edebiyat ile Tarih arasındaki ilişki farklı yönlerden incelenebilir. Edebi metinlerin bir sosyal olgu olarak içinde oluştuğu bir dönem vardır. Edebimetinlerin istisnasız tamamında bu tarihi dönemlerin izlerigörülmektedir. Hiçbir yazar da bu bağlamda döneminin sosyal olgularından ve dil anlayışından bağımsız yaklaşamaz. Edebiyat-Tarih ilişkisi kadim tarihlere dayandırılır çoklukla. Tarihi meselelerin edebiyata malzeme ve ilham olduğu açıktır. Aynı şekilde edebi eser ve şahsiyetler de tarihin farklı dallarına konu olabilir. Ancak edebi eserlerin de tarih için ender durumlarda belge değeri taşıdığından söz edilebilir. Örneğin destan dönemindeki tarihi bir olay için belge yoktur. Esatir-söylence bu durumda kaynak kabul edilir. Edebiyat ve tarih arasındaki ilişkiedebiyat tarihçileri ve eleştirmenler arasındaki en önemli tartışma konularından biri olmuştur. İşin realitesinde olan şudur: geçmiş, gelecek nesillere bir tarihçinin notlarıyla aktarılır. Tarihçi bu işi yaparken dili kullanır ki bu önemli bir bağdır. Edebiyatçı da tarihçinin ilettiği bilgiyi döneminin bilinen diğer bilgi ve gözlemleriyle edebi metne dönüştürür. Burada önemli husus, yazarın tarihi olayın kendi gerçekliğine ne kadar yaklaştığı kadar, romanda nasıl işlediği meselesidir. Yine bu durum, tarihçiler açısından tamamlanmış görmek temelli bir mesele iken, o gerçeği yorumlama temelli bakış yazara mesele olur. Müslümanlar devlet olup fetihlere başlayınca dönemin iki süper gücünden biri olan Sasani İmparatorluğunu tarih sahnesinden sildiler. Bütün Sasani topraklarını alıp Türk ve Çin sınırlarına ulaştılar. Diğeri süper güç olan Bizans'ı da Anadolu ve Batı topraklarına sıkıştırdılar. Böylece bilinen dünyanın büyük bir kısmına hükmetmeye başladılar. Hıristiyan dünyasında bu duruma tepki verildi. Önlemler alınmaya başlandı. Haçlı seferleri mesela... Haçlı seferleri başladığında hedef olan iki bölgede durum aşağı yukarı şöyledir: bu savaşlar Anadolu Selçuklu Devleti'nin sınırları Marmara Denizine ulaşınca başlamıştır. Ancak siyasi birlik yoktur Anadolu'da. Selçuklunun her komutanı bir bölgede hüküm sürmektedir. Danişmend, Saltuk, Artuk vb. Ancak Haçlılar karşısında birlikte hareket etmektedirler. Ortadoğu'da da benzer şekilde siyasi bir dağınıklık vardır. Irak ve Suriye'de Selçuklu Atabeyleri, Mısır ve Kudüs'te ise Fatımiler hüküm sürmektedir. İlk seferde Anadolu'daki savaşlarda haçlı sürülerinin tamamı da öldürülememiştir. Antakya, Urfa, Mardin, Trablus kontlukları ve Kudüs krallığı kurulmuştur. Haçlılar Kudüs'ü ele geçirdiğinde yaptıkları ise tarihin en büyük utançlarındandır. İslam dünyasını birleştirip, Müslüman izzeti ve şerefini ikame edecek lider arayışının söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Büyük Selçuklu' da taht kavgaları vardır. Mesela Fatımiler Kudüs'ü Selçukludan almış, Antakya'ya yardıma gönderilen ordunun bazı birlikleri savaşmadan meydanı terk etmiş ve Selçuklu ordusu burada yenilmiştir. Irak ve Suriye atabeylikleri de birlikte hareket etmemiştir. Ayrıca Akdeniz üzerinden Ceneviz ve İngiliz gemileri destek malzeme getirmiştir. Bu şartlarda haçlılar bölgede tutunabilmiştir. Ali Emre'nin ödüllü bu kitabı, yukarıda iki bölümde söz ettiğimiz iki farklı meselenin birleştiği bir kavşağı işaret ediyor bize. Kitapta iki hikaye birbirine ekleniyor ve iki farklı nehir akışı olarak karşımıza çıkıyor. Birinci hikaye, Nureddin Zengi'nin hayat zorluklarla dolu hikayesi. İkinci hikaye ise Nureddin Zengi'nin hayatına paralel şekilde bir genç kızın, nişanlısı Haşhaşiler tarafından öldürülen ve kendini ilme adayan Selma'nın hikayesi. Zengi öldükten sonra, onun yaptıklarının unutulmaması için yazılan bir risale üzerine çalışarak bu kitabın geliştirilmesi için çabalayan gençlerin Selma ile birlikte yaptıkları ilmi sohbetlerden oluşuyor bu hikaye. Selma, nişanlısı Haşhaşiler tarafından şehit edilince, Zengi tarafından himaye edilmesine karşılık ona vefa borcunu ifa etmeye çalışıyor. İki hikayenin kahramanlarının kesişmesi bir istisna dışında söz konusu değil. Selma'nın gençliğinde düğünü için davet edildiğinde gelen Nureddin Zengi ile nişanlısının cenazesinde karşılaşması. Bu bağlamda Selma'nın babasının Nureddin'in askeri olması dışında pek kesişme yok. Dolayısıyla anlatıda kahramanlar değil hikayeler kesişiyor denebilir. Ali Emre, bu kitabında bu büyük mücahidin nasıl yaşadığını ve nasıl öldüğünü işlemiş. Onun samimiyeti, hizmetlerine yansımış. Nureddin Zengi, ömrü cihat meydanlarında geçmiş bir komutan olmasına rağmen 56 yaşına nispetle 56 medrese yaptırdığı gerçeği onun bakış açısı için açık bir göstergedir. Bu gösterge onun ilim-irfan konularına yatkınlığını, kendisinin de hafız olması hasebiyle nasıl bir profile sahip olduğunu ifade etmektedir. Yaptırdığı medreselerde İslam dünyasının büyük alimlerini istihdam etmesi, halkına bakışı, bütün İslam dünyasına bakışı ve ömür boyu süren mücadelesi onun hem nasıl duyarlı hem de kabına sığmayan coşkulu bir lider olduğunu ortaya koymaktadır. Haçlı seferlerinin sürekli devam etmesi ile Frenkler bölgeye yerleşip dört devlet kurarlar. Bunlardan biri de Urfa Kontluğudur. İslam alemi darmaduman olmuştur. Nureddin Zengi'nin babası İmadüddin Zengi bir büyük olayı başarır. Urfa'yı fetheder. Hem Müslüman aleminde hem de Batı'da büyük yankılar uyandırır. Frenklerin yenilebileceği, kovulabileceğine dair düşünceler ilk kez filizlenir. Kudüs'ün ve bütün bölgenin geri alınabileceğine dair bir umut doğar böylece. Nureddin'in hikayesi, babası İmadüddin Zengi'nin Caber'de hadım bir Frenk köle tarafından hançerlenmesiyle temellenir. Ordu dağılır. Birlik tekrar bozulur. Yerine oğlu Nureddin geçer. Her şeye yeniden başlar. Bir yıldırım harekatıyla Urfa kurtarılır. Bütün dünyanın dikkatini çeker üzerine. Yeni bir haçlı seferi başlar bu olay üzerine. Bir savaş öncesi, Nureddin Zengi'nin bir askerle yaptığı muhabbetle başlar sahnemiz. Muhammed Suresi 7 ve Ali İmran Suresi 160 ayetlerinde geçen \"Siz Allah'ın dinine yardım ettiğinizde, Allah da sizi yüzüstü bırakmaz\" ilkesi doğrultusunda hareket eder. Bir asırdan fazla bir zamandır bölgede olan Frenklerin yaptıkları melanetlere müdahale edilir. Onlarla her zeminde çarpışır. Asla siyasetin dolaylı yollarına sapmaz. Tevazuu şahsiyetin bir parçası haline gelmiştir. \"Allah'ım! Zaferi sen İslam'a nasip et! Mahmut kopuğu kim ki zaferi hak etsin?\" diye dua eder. Romanda başka bir yerde de kendisinden \"Mahmut köpeği\" diye bahsetmektedir. Mezarlıklar kendisini vazgeçilmez zannedenlerin cesetleriyle doludur, diye bir söz var. Tarihin neredeyse bütün büyük komutanları bu vehme düşmüştür, en azından hayatının bir evresinde. Nureddin ise askerlerine şöyle demektedir: \"Allah, dinini korur. Biz başaramazsak, yerimize başkaları gelir. İslam, bizim üzerimize kayıtlı değil.\" Aynı zamanda ileri görüşlü bir lider olan Nureddin, Selahaddin Eyyubi ile özel olarak ilgilenmiş ve onu yetiştirmiştir. İslam beldeleriyle savaşa girmekten hep uzak durmuş, yaptığı gazalara da o İslam beldelerinin askerlerini davet ederek onları da cihada teşvik etmiştir. Nureddin öncelikle ordusunu yetiştirmeye gayret etmiş ve kolay kolay yenilmeyen bir birlik kurmuştur. Bu birlik; Türkmen, Kürt ve Arap mücahitlerden oluşmaktadır. Rahmetli Erbakan hocanın dediği gibi Türk-Kürt ve Arap bir olduğunda bölgede başaramayacağı şey yoktur. Bu ordu da her savaşta farklı taktikler uygulayarak düşmanı şaşırtmış ve kendisinden daima fazla olan Frenk ordularını bozguna uğratmıştır. Elbette komutan gerçeğini unutmadan meseleyi düşünelim. Birleşen Frenk ordularını parçalamak için Trablusa, Kudüs önlerine ve Antakya civarına farklı birlikler çıkararak düşmanı tedbir almaya zorlamıştır. Urfa'nın fethiyle onun cihadı başlar. Avrupa'da bunun üstüne yeni bir haçlı ordusu kurulur. Bu haçlı ordusu önce Anadolu Selçuklularıyla savaşır. Anadolu'dan kurtulanlar yine bölgeye gelir. Coğrafyamıza bulunan Frenklerin mantar gibi bitmesinin arka planında aslında İslam birliğinin kurulamaması, Anadolu'da bu gücün durdurulamaması da vurgulanıyor. Bir yerden Frenk tehdidi, diğer yandan haşhaşi tehlikesi, öte yandan kardeş münakaşaları ve kavgası... Bu neviden cümleler güncele de işaret edebilir durumda. Hacca giden Nureddin Zengi, kendi ülkesinde yaptığı konuşmalarda yaptığı yürekleri titreten haykırışları kutsal topraklarda da yapıyor. Kudüs'ün düştüğü bir devirde caka satmaya devam edenlerin, gururundan taviz vermeyenlerin yakalarına yapışarak konuşuyor. Kitapta Nureddin'e söyletilen şu sözler; zaman belirtilmese günümüz mazlum coğrafyasındaki herhangi bir Müslüman'ın söyleyebileceği suratlara tokat gibi çarpacak sözlerdendir. Sosyal ve siyasal şartların zulmet-karanlıkla dolu olduğu bir çağda olmazı olduracak liderlere ihtiyaç vardır. Bu zora talip olmaktır. Çünkü kolay olan, karanlığa sövüp saymaktır. Bedbin ve bitkin olmak, kabullenmektir. Zora talip olmak, öğrenilmiş çaresizlik pençesine düşmemek ve etrafı aydınlatacak bir kandil gibi doğmak üzere bir azim-gayrete girişmektir. Tüm yalnızlığına rağmen davayı göğüslemektir, yıkılmak üzere olan ümmete diriliş soluğu üflemektir, herkesin kendine gelmesine vesile olmaktır. Nureddin Zengi bunu başarır... Yazar bu sebeple, ona Şark'ın Kandili demektedir. Nureddin Zengi zoru başardıktan sonra yaptıkları kolay olanlardır. Bazılarını sıralayalım: Urfa Kontluğu'nu ortadan kaldırması, Antakya Haçlılarını sindirmesi, İsmaili-haşhaşilerin ürettiği tehlikenin ortadan kaldırılması. Halep-Musul-Şam çizgisinde kendi ülkesini, Fatımi devletine son vererek Mısır'ı alması, Haçlıların ve haşhaşilerin kabusu olması... Fetihlerden önceki barışçı tavır ve imar faaliyetleri, fetihten sonra da vergileri kaldırarak halka refah sağlaması, fethettiği yerlerde han, hamam, medrese inşa etmesi, ilim ehline hürmet etmesi, halkın gönlünü kazanmasını da sağlamıştır. Bu durum Nureddin Zengi'nin çok yönlü bir lider olduğunu gösterir. Tarih, ilgili parçaların birbirine eklenmesidir bir bakıma. Sonuçta o bütüne tarih denir. Bu bütünü, bütünlüklü bir bakışla algılamak gerekir ki meselelere derinlemesine nüfuz edilebilsin. 12. Asırda İslam dünyasında büyük bir çözülme yaşandığı gerçekliğini kabullenmekle bozulan düzeni yeni bir ceht ile kuracak güçlü bir lidere ve topluluğa ihtiyaç vardır. İşte burada Nureddin Zengi, bu vasıfları barındıran bir toplum ve medeniyet kurmuştur. Haşhaşi-İsmaili düşünce tarzı, saf Müslüman camiayı etkisi altına alır ve hatta meşru bir inanç sistemi gibi görünmeye çalışırken Nureddin buna karşı Kur'an ve sünnete sarılmayı bilmiş, buna yönelik olarak medrese ve dergahların kurulmasına önayak olmuştur. Roman tarihi gerçekliği eğip bükmeden, birbirine eklenen gerçeklik cüzleriyle bütünlüklü bir profil, portre oluşturmuştur. Bunu yaparken kullanılan dil aynı zamanda bir şair dilidir. Yeterince geniş ve zengin bir Türkçedir. Üslup ise sıcak ve samimi, yer yer okuru o atmosferi yaşamak zorunda bırakacak kadar canlıdır. Kendimize, kendi metinlerimize dönmek bir gerekliliktir ve bu roman buna açılan bir yoldur. Okuma faaliyetinin bir şekilde içinde, yanında, arkasında, kenarında bulunanlar; stk ve resmi kurum-kuruluşlar uyanık olmalı, bu eseri listelerine dahil etmelidirler. Bunca yokluk içinde bu varlıklı metni üreten Ali Emre hocamıza, okumanın da sorumluluk ve bilinç hali olduğunu düşünen bir okur olarak teşekkürler!"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/besir-roman-serisi-6-kitap-bd26.html", "text": "Bu roman serisi şimdilik 6 kitaptan oluşmaktadır. - Beşir ve Sultan Abdulhamid - Beşir ve Fatih Sultan Mehmet - Beşir ve Gazali - Beşir ve İbn Haldun - Beşir ve Osman Bey - Beşir ve Selahaddin Eyyubi - Beşir ve Sultan Abdulhamid - Beşir ve Fatih Sultan Mehmet - Beşir ve Gazali - Beşir ve İbn Haldun - Beşir ve Osman Bey - Beşir ve Selahaddin Eyyubi \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Abdulhamid\" romanında, kahramanımız Beşir, genç bir delikanlıdır. Düşlerinde tarihsel süreç içinde yolculuk yapmaktadır. İslam tarihinin örnek şahsiyetleri ile tanışmakta, bilimsel ve sanatsal gelişmelere şahitlik etmektedir. Çocukların ve gençlerin zihin dünyalarının İslam kültür ve medeniyetine uygun şekilde genişlemesi ve güzelleşmesine katkı sağlayacak olan romanımız farklı olay örgüleri ile okuyucusunu bazen heyecanlandırmakta bazen de düşündürmektedir. Düş ile gerçek arasında gezinti yapan kahramanımız Beşir, Sultan Abdulhamid dönemine gitmekte, Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Theodor Herzl ve Enver Paşa ile tanışmakta ve birçok macera yaşamaktadır. Okuyucu Beşir'in yaşadığı maceraları okurken hem soluk soluğa kalacak hem meraklanacak hem de birçok yeni bilgiler edinecektir. Sade bir dil ve akıcı bir üslup ile kaleme alınan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Abdulhamid\" adlı romanımız her yaş grubunun okuyabileceği ve düşünce ufkunu açacak bir romandır. Kahramanımız Beşir bazen düşünde yaşadıkları ile günümüz gelişmelerini karşılaştırırken bazen de düşten uyanıp günümüze gelmekte ve düşünde yaşadıklarını günümüz gelişmeleri ile kıyaslamaktadır. Bu olay örgüsü okuyucusuna yeni bir bakış açısı kazandıracaktır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin kendi tarihlerini ve medeniyet köklerini tanımalarına katkı sağlayacak olan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Abdulhamid\" romanımız kültür dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracak bir eserdir. \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Fatih Sultan Mehmet\" romanında, kahramanımız Beşir, genç bir delikanlıdır. Düşlerinde tarihsel süreç içinde yolculuk yapmaktadır. Tarihimizin örnek şahsiyetleri ile tanışmakta, bilimsel ve sanatsal gelişmelere şahitlik etmektedir. Çocukların ve gençlerin zihin dünyalarının islam kültür ve medeniyetine uygun şekilde genişlemesi ve güzelleşmesine katkı sağlayacak olan romanımız farklı olay örgüleri ile okuyucusunu bazen heyecanlandırmakta bazen de düşündürmektedir. Düş ile gerçek arasında gezinti yapan kahramanımız Beşir, Fatih Sultan Mehmet dönemine gitmekte, Molla Gürani, Akşemseddin, Çandarlı Halil Paşa ve Drakula ile tanışmakta ve birçok macera yaşamaktadır. Okuyucu Beşir'in yaşadığı maceraları okurken hem soluk soluğa kalacak, hem meraklanacak hem de birçok yeni bilgiler edinecektir. Sade bir dil ve akıcı bir üslup ile kaleme alınan \"Düş ile gerçek arasında Beşir ve Fatih Sultan Mehmet \" adlı romanımız her yaş grubunun okuyabileceği ve düşünce ufkunu açacak bir romandır. Kahramanımız Beşir bazen düşünde yaşadıkları ile günümüz gelişmelerini karşılaştırırken bazen de düşten uyanıp günümüze gelmekte ve düşünde yaşadıklarını günümüz gelişmeleri ile kıyaslamaktadır. Bu olay örgüsü okuyucusuna yeni bir bakış açısı kazandıracaktır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin kendi tarihlerini ve medeniyet köklerini tanımalarına katkı sağlayacak olan \"Düş ile gerçek arasında Beşir ve Fatih Sultan Mehmet \" romanımız kültür dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracak bir eserdir. \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Gazali\" romanında, kahramanımız Beşir, genç bir delikanlıdır. Düşlerinde tarihsel süreç içinde yolculuk yapmaktadır. İslam tarihinin örnek şahsiyetleri ile tanışmakta, bilimsel ve sanatsal gelişmelere şahitlik etmektedir. Çocukların ve gençlerin zihin dünyalarının İslam kültür ve medeniyetine uygun şekilde gelişmesi ve güzelleşmesine katkı sağlayacak olan romanımız farklı olay örgüleri ile okuyucusunu bazen heyecanlandırmakta bazen de düşündürmektedir. Düş ile gerçek arasında gezinti yapan kahramanımız Beşir, İmam Gazali dönemine gitmekte, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ile tanışmakta ve birçok macera yaşamaktadır. Okuyucu, Beşir'in yaşadığı maceraları okurken hem soluk soluğa kalacak, hem meraklanacak hem de birçok yeni bilgiler edinecektir. Sade bir dil ve akıcı bir üslup ile kaleme alınan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Gazali\" adlı romanımız her yaş grubunun okuyabileceği ve düşünce ufkunu açacak bir romandır. Kahramanımız Beşir bazen düşünde yaşadıkları ile günümüz gelişmelerini karşılaştırmakta bazen de düşten uyanıp günümüze gelmekte ve düşünde yaşadıklarını günümüz gelişmeleri ile kıyaslamaktadır. Bu olay örgüsü, okuyucusuna yeni bir bakış açısı kazandıracaktır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin kendi tarihlerini ve medeniyet köklerini tanımalarına katkı sağlayacak olan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Gazali\" romanımız kültür dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracak bir eserdir. \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve İbn Haldun\" romanında, kahramanımız Beşir, genç bir delikanlıdır. Düşlerinde tarihsel süreç içinde yolculuk yapmaktadır. İslam tarihinin örnek şahsiyetleri ile tanışmakta, bilimsel ve sanatsal gelişmelere şahitlik etmektedir. Çocukların ve gençlerin zihin dünyalarının İslam kültür ve medeniyetine uygun şekilde gelişmesi ve güzelleşmesine katkı sağlayacak olan romanımız, farklı olay örgüleri ile okuyucusunu bazen heyecanlandırmakta bazen de düşündürmektedir. Düş ile gerçek arasında gezinti yapan kahramanımız Beşir, İbn Haldun dönemine gitmekte, Timur, Uluğ Bey, Cemşid ve Sultan Muhammed ile tanışmakta ve birçok macera yaşamaktadır. Okuyucu, Beşir'in yaşadığı maceraları okurken hem soluk soluğa kalacak, hem meraklanacak hem de birçok yeni bilgiler edinecektir. Sade bir dil ve akıcı bir üslup ile kaleme alınan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve İbn Haldun\" adlı romanımız her yaş grubunun okuyabileceği ve düşünce ufkunu açacak bir romandır. Kahramanımız Beşir bazen düşünde yaşadıkları ile günümüz gelişmelerini karşılaştırmakta bazen de düşten uyanıp günümüze gelmekte ve düşünde yaşadıklarını günümüz gelişmeleri ile kıyaslamaktadır. Bu olay örgüsü, okuyucusuna yeni bir bakış açısı kazandıracaktır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin kendi tarihlerini ve medeniyet köklerini tanımalarına katkı sağlayacak olan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve İbn Haldun\" romanımız kültür dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracak. \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Osman Bey\" romanında, kahramanımız Beşir, genç bir delikanlıdır. Düşlerinde tarihsel süreç içinde yolculuk yapmaktadır. Tarihimizin örnek şahsiyetleri ile tanışmakta, bilimsel ve sanatsal gelişmelere şahitlik etmektedir. Çocukların ve gençlerin zihin dünyalarının islam kültür ve medeniyetine uygun şekilde genişlemesi ve güzelleşmesine katkı sağlayacak olan romanımız farklı olay örgüleri ile okuyucusunu bazen heyecanlandırmakta bazen de düşündürmektedir. Düş ile gerçek arasında gezinti yapan kahramanımız Beşir, Osman Bey dönemine gitmekte, Ertuğrul Bey, Dündar Bey, Şeyh Edebali ve İbn Batuta ile tanışmakta ve birçok macera yaşamaktadır. Okuyucu Beşir'in yaşadığı maceraları okurken hem soluk soluğa kalacak, hem meraklanacak hem de birçok yeni bilgiler edinecektir. Sade bir dil ve akıcı bir üslup ile kaleme alınan \"Düş ile gerçek arasında Beşir ve Osman Bey\" adlı romanımız her yaş grubunun okuyabileceği ve düşünce ufkunu açacak bir romandır. Kahramanımız Beşir bazen düşünde yaşadıkları ile günümüz gelişmelerini karşılaştırırken bazen de düşten uyanıp günümüze gelmekte ve düşünde yaşadıklarını günümüz gelişmeleri ile kıyaslamaktadır. Bu olay örgüsü okuyucusuna yeni bir bakış açısı kazandıracaktır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin kendi tarihlerini ve medeniyet köklerini tanımalarına katkı sağlayacak olan \"Düş ile gerçek arasında Beşir ve Osman Bey\" romanımız kültür dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracak bir eserdir. \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Selahaddin Eyyubi\" romanında, kahramanımız Beşir, genç bir delikanlıdır. Düşlerinde tarihsel süreç içinde yolculuk yapmaktadır. İslam tarihinin örnek şahsiyetleri ile tanışmakta, bilimsel ve sanatsal gelişmelere şahitlik etmektedir. Çocukların ve gençlerin zihin dünyalarının İslam kültür ve medeniyetine uygun şekilde gelişmesi ve güzelleşmesine katkı sağlayacak olan romanımız farklı olay örgüleri ile okuyucusunu bazen heyecanlandırmakta bazen de düşündürmektedir. Düş ile gerçek arasında gezinti yapan kahramanımız Beşir, Selahaddin Eyyubi dönemine gitmekte, İbn Rüşd, Çakır el-Kurdi, Sühreverdi, El-Cezeri ve Sultan Melik ile tanışmakta ve birçok macera yaşamaktadır. Okuyucu, Beşir'in yaşadığı maceraları okurken hem soluk soluğa kalacak, hem meraklanacak, hem de birçok yeni bilgiler edinecektir. Sade bir dil ve akıcı bir üslup ile kaleme alınan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Selahaddin Eyyubi\" adlı romanımız her yaş grubunun okuyabileceği ve düşünce ufkunu açacak bir romandır. Kahramanımız Beşir, bazen düşünde yaşadıkları ile günümüz gelişmelerini karşılaştırmakta bazen de düşten uyanıp günümüze gelmekte ve düşünde yaşadıklarını günümüz gelişmeleri ile kıyaslamaktadır. Bu olay örgüsü, okuyucusuna yeni bir bakış açısı kazandıracaktır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin kendi tarihlerini ve medeniyet köklerini tanımalarına katkı sağlayacak olan \"Düş ile Gerçek Arasında Beşir ve Selahaddin Eyyubi\" romanımız kültür dünyamızda büyük bir boşluğu dolduracak bir eserdir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/buzdokuz-dergisinin-20-sayisi-yayimlandi-kasim-aralik-2023-k5859.html", "text": "Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılında Buzdokuz, 20. sayısıyla okur karşısında. \"Tutanak\" ve \"Tanık\" belgeleri ile açılıyor dergi. Buzdokuz, Gazze doğumlu şair, öykü ve deneme yazarı Mosab Abu Toha ve ailesinin İsrail bombardımanı esnasında kampta yaşadıklarını anlattığı bir metin hazırladı bu sayı için. Gazze'de yaşananları iri laflara yaslanmadan olduğu gibi aktaran bu öznel metin, insanlık, görüntülere karşı giderek duyarsızlaşırken yazılı bir tanıklık belgesi olması nedeniyle önemli. Yazıyı Rıdvan Temiz Türkçeye çevirdi. Mevcut şiirin sınırlarını zorlayan ESC bölümünde bu kez M. Fatih Kutlubay, Hasan Bozdaş, Serdar Süalp, Angela Caporaso, Elif Altıntaş, Mert Özden, Hakan Şarkdemir, Esra Aydan, Nagihan Coşkun var. CTRL+A şairleri: Murid Bergusi + Hasan Bozdaş + Dilara Elitaş + Şura Aykan + Emre Söylemez + Yener Çetin + Sinan Ulakcı + Rafet Arslan + Ozan R. Kartal + Yasin Ertaş + Bayram Tayyip Yaslıca + Kadir Yıldız + Özgür Asan + Burak Demirtaş + Deniz Schwarzwald + Doğu Kaşka + İbrahim Demir + Süreyya Altunkara + Atakan Yavuz + Stelios Mafredas. Bu sayıda bir \"bakış deneyi\" var. Wallace Stevens'ın \"Bir Karakuşa Bakmanın On Üç Yolu\" şiirini dört ayrı çeviriden okuyacak okur. Atakan Yavuz, Merve Yalçın Pelit, Ertuğrul Rast ve Hasan Bozdaş birbirlerinden habersiz olarak aynı metne bakıp kimi zaman aynı kimi zaman farklı şeyleri gördüler. Metni yorumlarken kendisi de bir çevirmene dönüşen okuru da bu \"bakış deneyine\" dahil ederek çeviri pratikleri ve \"görme biçimleri\" üzerine birlikte düşünelim istiyor Buzdokuz. YouTube kanalımızdaki söyleşi programımız \"Başlat Buzdokuz\"un konuğu şair, eleştirmen Mehmet Can Doğan. Programdan bir bölüm dergi için deşifre edildi. Söyleşinin tamamını seyretmek için dergideki QR kodu okutulabilir veya doğrudan kanala gidilebilir. Moderatörlüğünü Hayriye Ünal'ın yaptığı söyleşide ayrıca sorularıyla Hakan Şarkdemir, İsa Koyuncu ve Leyla Arsal yer aldı. Eleştiri odaklı CapsLock'un ilk yazısı, Mehmet Can Doğan'a ayrıldı. Hayriye Ünal, şiirleri ve poetik tutumuyla 1993'ten bugüne edebiyat sahnesinde olan Doğan'ın şiirlerini inceledi. Gökçe Özder, Ahmet Haşim'den Edip Cansever'e karanfilin şiirsel yolculuğunun izini sürerken Cengizhan Genç Didem Madak'ın \"Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım\" şiirini yakın okumaya tabi tuttu. Güncel şiir incelemelerinde Ertuğrul Rast, Kukafaru kitabını, Şeyma Sarı İnsanın Madde Olmayan Kısmı kitabını yazdı. derginin Prt Sc bölümünde. Pause bölümünde Leyla Arsal, etnografik bir aktivizm hareketi olarak \"belgesel şiir\"in soykütüğünü çıkararak dünyada ve Türkiye'deki bazı örnekleri inceledi. Buzdokuz 20'de altıncısı yayımlanan Harici Bellek, Burak Ş. Çelik tarafından hazırlanıyor. Bölümün \"eleştiri.net\" köşesinde Çelik, Musab Kırca'nın kitabı hakkında yazdı. \"Şairler Sözlüğü\"nde Melike Kılıç, Dursun Göksu, Koçer Avcı, Ulaş Karadağ, Kemal S. Sayar, Tuba Kaplan maddeleri var. Çelik, \"Kablosuz Mikrofon\"da Sena Türkmen ile şiire dair konuştu. Cengizhan Genç'in Okan Yılmaz ile Dudağım Politik'e dair yaptığı söyleşi ise End'de okunabilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sezai-karakocun-gozunden-mehmet-akif-ersoy-k5741.html", "text": "Sezai Karakoç'ta ana merkez bir medeniyet düşüncesidir. Karakoç' ta \"diriliş\" düşüncesi bir medeniyet çerçevesi içerisinde yol almaktadır. Gerek şiirleri gerekse nesirlerinde asıl hedefi hep bu merkezde yani medeniyet düşüncesinin oluşumu doğrultusunda olmuştur. Bu bağlamda Karakoç'un yolu iki şairle kesişmiştir; Yahya Kemal ve Mehmet Akif Ersoy. Her iki şair de medeniyet şairi olup, Yahya Kemal, geçmiş medeniyeti kültürel açıdan ele alıp yeniden yorumlarken, Ersoy ise, kendi inançları doğrultusunda yeni bir medeniyet düşüncesinin izini takip etmiştir. Yahya Kemal'de kaybolan bir medeniyetin hüznü hissedilirken, Ersoy'da ise bir inanç medeniyetinin çığlığını duyulmaktadır. Adeta icma ile kabul edilmiştir ki; Mehmet Akif Ersoy, bu topraklarda yaşamış olan en büyük şairlerden birisi olup, her türlü gösteriş ve debdebeden uzak bir hayat sürmüştür. Bununla beraber herkes Ersoy hakkında farklı görüşlere sahip olmuş ve farklı açılardan ele alarak değerlendirmişlerdir. Seza Karakoç'ta bu düşünürlerden birisidir. Karakoç'a göre de iyi bir düşünce adamı olan Akif, çaresizlik içinde çabalayan bir milleti, düşünce, eylem ve yazılarıyla ayakta tutarak yol göstermeye çalışmıştır. Akif, adeta uçuruma doğru yol almakta olan bir arabaya yol ve yön gösteren bir levha olmuştur. Karakoç'a göre Akif, sadece geçmişin, mazinin değil, bilakis şimdinin ve geleceğin adamı olup, geçmişi mukayese ve ders alınacak bir zaman dilimi olarak örnek alarak, yaşanmakta olan sıkıntıların çözülmesine gayret etmiştir. Karakoç, Akif'in hayatını sadece biyografik olarak değil, O'nun inanç, düşünce eylem ve verdiği savaşımını da ele almıştır. Üstad, Akif'in \"Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek\" mısrasında tezahür eden sağlam karakterine de vurguda bulunmuştur. Karakoç, kitabında Ersoy'un gözlerini açtığı siyasi, kültürel ve coğrafi ortamı, büyük Osmanlı devletinin çöküş sürecindeki durumu tasvir etmiştir. Osmanlı'nın Balkanlardaki bir kısım uzuvlarını bırakarak, bir medeniyetin Rumeli'de nasıl sona ermekte olduğunu anlatmıştır. İşte Mehmet Akif o yıllarda imparatorluğun gözbebeği olan İstanbul'da Buharalı bir anne ile Rumelili bir babanın evladı olarak dünyaya gelmiştir. Karakoç'a göre Akif, Doğu ve Batı İslamlığı ile merkez İslamlığının sentezi olan bir çocuk olup anne cihetinden, \"duyarlığı, sağduyuyu, bir ülküye adayışı, şairliği\" baba cihetinden ise \"ataklığı, yılmaz ve her vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamını, gözü pekliği...\" almıştır. Karakoç, Akif'in düşünce dünyasını ele alarak, Abdülhamit'in eğitim planından geçerek yetiştiğini belirterek, genel olarak Abdülhamit'in eğitim programını ve devletin o zamanki genel tablosunu çizmiş ve Ersoy'un içinde yetiştiği içtimai şartlara irdelemiştir. Karakoç, Akif'in hayatını iki safha şeklinde ele almıştır. Bunlardan birinci birinci dönemi \"klasik okul kültürü dönemi\", ikinci dönemini ise \"çağdaş entelektüel kültür dönemi\" olarak adlandırmıştır. Akif'in asıl kimliğini, şahsiyetini ve özünü bu birinci dönemde kazandığını vurgulamıştır. Karakoç, Akif'in gençlik heyecanıyla zaman zaman Abdülhamit'in protestolarına katıldığını ancak tahttan indirildiği dönemden sonra ise oldukça tereddütler, endişeler duyduğunu ifade etmektedir. Zira Akif, Sultan Hamit'in devrilmesi sonrasındaki devleti yönetecek kadroların acemi ve yetersiz olduğunu ve birçok devrimde olduğu gibi bu devriminde düşünsel altyapısının olgunlaşmasının gerçekleşmediği kanaatinde idi ve bu kanaatinde de yanılmamıştır. Karakoç, Akif döneminde hakim olan düşünce akımlarına da temas etmiş ve bunların Türkçülük, Batıcılık ve İslamcılık olduğunu, Akif'in de İslamcı akımının içerisinde, merkezinde yer aldığını ifade etmiştir. Akif'in de işte böyle bir siyasi ortamda, dergi kurarak \"eski\" diye damgalanmış olan İslamcı düşünceyi yeni şartlara adapte etmenin derdiyle mücadele ettiğini belirtmiştir. Karakoç, bu konuda Muhammed Abduh, Ferid Vecdi ve İkbal gibi düşünürlerle Mehmet Akif arasında kurulan etkileşim ve ilişkiye dikkat çekmiş, Akif'in bu düşünürlerin kayıtsız şartsız taraftarı veya savunucusu, taklitçisi olduğunu veya sanki Türkiye şubesi gibi olduğunu düşünülmesinin tamamen bir yanılma olduğunu ifade etmiştir. Karakoç'un vurguladığı önemli bir konu da, birçok kişinin diline doladığı Ersoy'un Mısır ekolleri düşünürlerinden aşırı etkilendiği ve bu etkilenmenin de mübalağa edildiği konusudur. Karakoç, sadece mevzuya değinmekle kalmamış, bunu da tarihi, siyasi, İslami ve hem de felsefi gerekçelerle ispatlayarak konu hakkında, tam bir bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olan kişilere karşıda güzel bir cevap vermiştir. Sonuç olarak Akif'in tek derdi, mücadelesinin esası, özü, İslam'ı çağın maddi ve teknik güçleriyle donatarak hem içimizde hem de dışımızda ihya etmektir. Karakoç'a göre ise problemlerin asıl kaynağı dışsal değil içseldir. Asıl sorun insanın kendisindedir, insan derin bir yara almıştır. Durum böyle olunca da medeniyet ancak insandan başlanılmak kaydıyla kurulabilir. Bunun içinde ilahi hakikatle insanın kendi gerçeği ile yüzleşmesi gerekmektedir. Bu yüzleşmeden amaçlanan ise, insanın kendi özüne dönüşü sağlanarak gerçeğin katı yapısının hakikatin esnek ve güçlü nefesiyle yenileştirerek yumuşatılmasıdır. Bu nedenle Sezai Karakoç'da umutsuzluk yoktur ve bizleri de hiçbir vakit umutsuzluğa sevketmemiştir. Bu ihya hareketinin gerçekleşmesi için Akif'in hem teklif hem de tenkitleri olmuştur. Akif problemleri sadece görerek, tasvir ederek ortaya koymamış aynı zamanda çözüm yollarını da göstermiştir. Akif'in şiirlerinde ortaya koyduğu sosyal problemler, cehalet, tembellik, kör kadercilik modern ilimlere uzaklık veya düşmanlık, mesleksizlik ve disiplinsizlik, tefrikacılık, ümitsizlik, münevverle ahali arasındaki iletişim kopukluğu biçiminde görülmektedir. Bu problemlerin giderilmesi için ileri sürdüğü teklifleri ise ilim ve eğitime ehemmiyet vermek, milli birlik ve beraberliği sağlamak, çok çalışmak, ahlakı yüceltmek, zulme karşı gelmek, ideallere sahip olmak, aileyi güçlendirmek, halkla münevverler arasındaki uçurumu kaldırmak şeklinde özetlemek mümkündür. Karakoç, \"Akif kadar hayatı şiire, şiiri hayata sokmuş şair yoktur\" diyerek Akif'in şiirinin sosyolojik imkanına vurgu yapmıştır. Aynı şekilde Karakoç, Ersoy'un şiirlerinin adeta bütün bir toplumun günlüğü olduğunu ve gerek şiir gerekse nesirlerini tamamen halkın, hayatın içinden ve güncel olduğunu ifade etmektedir. Karakoç'a göre Safahata bakıldığında \"savaş olmadığı zamanlar toplumun günlük hayatından tablolar çizilir. Camiler, kahvehaneler, alıcılar ve satıcılar, meyhane, içki ve kumarın açtığı yaralar, yetimlerin, dulların, yoksulların içinde bulunduğu acı problemler, idarenin bozukluğu, rüşvet felaketi, faiz faciası... her yönüyle cemiyet, enstantaneler, çizgiler ve tablolar halinde bir çöküşün umumi görünüşünü verirler. Bunlar, yani cemiyetin alelade vakitleri ve halleri anlatılırken, şiir, daha çok tasviridir, objektiftir, bir ilim vesikası çekmek isteyen bir metoda sahiptir ve bir anket sadakati içinde\" olduğu görülecektir. Bir kitap ne kadar tanıtılıp yazılsa ve anlatılsa da kesinlikle hiç biri tam olarak onun okunmasının yerini tutmaz. Daha derin analizler ancak kitabın okunmasıyla anlaşılabilir. Bilhassa aynı düşünceyi paylaşan bir münevver şairin gözünden başka bir münevver şairi okumak, o görüşlerin daha yakinen anlaşılmasını sağlayacaktır. Bilhassa Mehmet Akif Ersoy'u anlamak ve araştırmak isteyenler için okunması gereken çok önemli bir eser olduğundan muhakkak okunmasını tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/editorun-isleri-gucleri-beslenme-kaynaklari-k5843.html", "text": "Kitap tanıtım ekleri, her türlü kitap ve dergi, kitapçılar, satış siteleri, sergiler, kataloglar, etkinlikler, dedikodular, internet siteleri, ödüller, podcastler, youtube kanalları... Editörün yararlanabileceği yabancı kaynaklara örnek olarak Brainpickings, Floverwire, Vice, Huffington Post, New Yorker, Guardian Books, New York Times Books, İndependent Books ve Telegraph verilebilir. Hepsi okunmasa da kitap ekleri, dergiler, gazetelerin kültür-sanat sayfaları özellikle yeni çıkan kitaplar hakkında genel bir fikir edinmemizi sağlar. Bakış açısı değiştikçe nitelik yükselir. Peki, bakış açısı nasıl oluşur ve gelişir? İşin içinde olmak, etkinlikleri sürekli takip etmek, dünyadan haberdar olmak önemlidir. Piyasanın popüler dergileri okunmasa da kapakları ve içindekiler bölümü incelenebilir. Yerli ve yabancı yayınevlerinin nitelikli üretimler yapan güncel blogları takip edilebilir. Kitle ve dergiler değişebilir ancak mantık aynıdır. Bakış açısı, disiplinler arasılık ve uzmanlaşma her zaman önemlidir. Oxford Sözlüğü'nün o yıl seçtiği kelime, diziler ve yeri geldiğinde saçma bir aksiyon filmi bile yeri geldiğinde fikir verebilir. Editörün masasına başlangıçta hemen her konuda kitap gelebilir. Bakış açısı oluşturmak için araştırmalar yapmak gerekir. Yazarın biyografisi, otobiyografisi, eserleri araştırılabilir. Editör neyi değiştirir? Öncelikle duru, yalın, özlü, akıcı ve temiz bir metin hazırlar. Yoğunlaştırma yapar, fazlalıkları ayıklar. Noktalama işaretleri, yazım kuralları ve anlatım bozukluğu gibi problemlerini halleder. İmla için Ömer Asım Aksoy, Nijat Özön ve Necmiye Alpay'ın kitaplarından yararlanılabilinir. Editör, bölümler arası bağlantılar kurarak bütünlük sağlar. Cümleleri elden geçirir. Hazırlanan metnin yayına gitme tarzı önemlidir, bu aşamada kişisellik kesinlikle olmamalıdır. Özellikle son dönemde modern sanat ve tipografinin de etkisiyle kitaplar değişti, nesneleşti. \"Tam Benim Tipim\" adlı kitap mutlaka okunmalı, çünkü fontlar önemli. Güncel grafik-tasarım programları öğrenilebilir, yayına hazırlanan kitabın tasarıma da müdahale edilebilir. Döneme uygun yaklaşımlarla doğru içerik ve tasarım üretilebilir. Tasarım konusunda başlangıçta profesyonellerden destek alınabilir, uzun vadede yarar getirir. Editörün belli bir alanda uzmanlaşması gerekir. Belli konuları bilmiyorsa öğrenmek için çaba göstermeli. Yayınevi notasyonu ve düzelti bilgisi şart. Düzelti yapılıp sayfa tasarımcısı işini bitirdikten sonra, son bir kontrol ve okuma daha yapılması gerekir çünkü gözden kaçan şeyler mutlaka olacaktır. Editör dosyayı okurken ön kapak, bülten, arka kapak ve tanıtım metni için notlar alır, eleştiri-inceleme yazısı yazacakmış gibi çalışır. Metnin dili nasıl, konusu nasıl ele alınmış, okurken ilginç kareler yakalamaya çalışır. Bu arada, sadece arka kapak yazısı yazan uzman editörler olduğunu unutmayalım. Orta yolu tutturularak kitabın içeriği ve biçimi soğukkanlı ve düzgün cümlelerle anlatılmalı, az da olsa süsleme yapılabilir. Bu arada, bestseller kitaplarda arka kapak yazıları süslü olabilir, soğuk cümleler bu tarz kitaplarda iyi durmaz, bu aşamada yayınevinin tavrının önemli olduğunu unutmamak gerek. Yayınevleri; toplumsal fayda, kültür hizmeti veriyor ancak sürdürülebilirlik, şirket ve kurumsallaşma için satış gerek. Beş civarı bestseller olması iyi olur, yayınevinin devam etmesi için para gerekli çünkü. Sürpriz çoksatar kitap bulunabilir ancak yayınevi değerlerinden ve yayın anlayışından sapma olmamalı. Kapaklarda yeni yaklaşım kareli, minimalist, deneysel gibi çok farklı tarzlarda olabilir. Editörün burada kendi açısından düşünmesi gerekir. Yayınevleri bazen puntoyla oynayabilir. Bu durum hoşa gitmeyebilir ancak aslında hata yoktur, editör ve grafikerin bilinçli seçimleri söz konusudur. Editör yeri geldiğinde bülten de hazırlar. Basın bültenleri gazete, dergi, internet mecraları ve kitap satış sitelerine yollanır. Bültende teknik bilgiler olur. Ön sayfası tanıtım, arka sayfası kategori ve sayfa sayısı gibi teknik bilgilerden oluşur. Bülten hazırlanırken spot kullanılabilir. Olan biten kısa, özlü ve yalın biçimde yazılır. Bültende süsleme amaçlı bilgiler yer almamalı, sayfada boşluk olmamalıdır. Burada amaç bültenin gönderildiği kişilere yayınevi, kitap-yazar ismi, kitabın kategorisi ve yalın bir özet üzerinden yol göstermek olarak düşünülebilir. Yayınevlerinin sosyal medya sayfalarını iyileştirmek için de editörlük yapılabilir. Hesapları iyileştirme, içerik oluşturma önemli ve gereklidir. Yayınevinin sayfası yoksa mutlaka açılmalıdır. Butik yayınevleri ilan vermiyor olabilir ancak güçlü ağları var. Sosyal medyada amaç bu zaten, oluşturduğun tarz doğrultusunda yayınevini takip eden çekirdek bir çevre oluşturmak. Dil, görseller, yaratıcı fikirler ve tartışmalarla etkili olmak bu dönemde çok revaçta. Kitaplara slogan bulmak, animasyon ve video yapmak yayınevinin devamlılığı için gerekli, bu tarz yeni gelişmelere olumsuz yaklaşmak yanlış olur, denemek gerek. Düzeltmenin işinin kolaylaştırılması, tanıtım tarzı işlerinin ilgili kişiyle düzenlenmesi, çevirmen haklarının korunması her daim dikkat edilmesi gereken hususlardır. Yayın olmadı diyelim, kitap boşta kaldı, bu durumdaki kitaplara yayınevi bulunması gerekir. Çevirilerde kitap adına genellikle çevirmenin karar verdiğini de unutmamak gerek. Çeviride dili uyarlama önemli, yeri geldiğinde döneme ve tarza uygun sözcükler kullanılabilir. Editör olarak kendini sürekli geliştirerek olup bitenden haberdar olmak iyidir. Uygun zaman ve fırsat bulunduğunda eser danışmanlığı, yazarlara geliştirici editörlük, kitap yayıncılığı, yayınevlerine proje bazlı işler, hayalet yazarlık, yazar-yayın-metin danışmanlığı, son okuma yapılabilir ve değerlendirme raporu hazırlanabilir. Birikimlerin getirdiği esneklikle yeniliklere uyum sağlamak ve becerileri yeni mecralarda kullanmak gerekir. Türkçeye çevrilemeyen kelimeler üzerinden geçmişte kalmış bir kitabın yeni basımına yeni editörün notunu eklemek şık olur. Teliften çıkan kitapları yeni bir buluşla, farklılık yaratarak uygun fiyatlarla okura ulaştırmak iyi bir yaklaşımdır. Eleştirel bir bakış, gerekirse itiraz, dosyayı kitap olarak sunarken farklı neler yapabiliriz sorusu üzerine ekip olarak düşünmek, sanatın öteki kollarıyla disiplinler arası ilişkiler kurmak gerekir. Editör, kitabı yayına hazırlarken nasıl ilgi çekebileceğini araştırmalı, onu heyecanlandıran dosyayı nasıl daha iyi yapabilirim meselesi üzerine düşünmeli, işin ticari yönüne yapılan vurguyu asla hafife almamalı. Kitabı çok sayıda okurla buluşturmak en temel hedeflerinden biri olmalı. Bazı genel yayın yönetmenleri aşırı kontrollüyken, bazıları editöre inisiyatif verir. Editör yazar-okur-kitap-piyasa arasında bir köprüdür ve sektörle ilgili hemen her şeyi bilmesi gerekir. Editör olarak yayınevinin çalışma tarzını öğrenmek iyi bir yöntemdir. Aynı kategoride kitap yayınlayan iki yayınevinin prosedürleri farklı olabilir. Başlangıçta en iyi yöntem nitelikli bir editör yardımcısı olmayı hedeflemek ve çalışmaktır. Bir yerden başlamak en doğrusudur aslında. Yeni çıkanları, çok satanları, dergileri, kitap eklerini ve yurtdışı kaynakları düzenli olarak taramak gerekir. İyi bir editör olmak için ön hazırlık, metin geliştirme, grafik-tasarım, tanıtım, bülten hazırlama ve derleme çalışılıyorsa yazıları sıralama gibi birçok şeye hakim olmak için çalışmalı. Acele etmeye gerek yok, hızlıca yükselme kaygısı olmamalı, iki ay stajyerlikle büyük işler yapılamaz. Gerektiğinde kitap taşınır, fotokopi çekilir. Şöyle ki, bir kitap çıkınca her yazara on kitap yollanır, bu çalışmaların bazı getirileri olur. Yazara kitap gönderdiğinde, bilgi verdiğinde, aranızda yavaş yavaş iletişim başlar, zamanla arkadaşlık, dostluk kurulur. Yeni başlayan bir yazar için ünlü bir yazardan arka kapak yazısı istemek, okurun dikkatini çekmek için kullanılan etkili bir yöntemdir. Arka kapak yazısını kimin, nasıl yazacağını bulmak da editörün işidir. Tanınmış yazarı arka kapak yazısı için ikna etmek gerekebilir. Yayınevine proje geliştirirken dışarıdan alanında uzman, bağımsız yazarlarla da çalışılabilir. Birçok yayıneviyle bağımsız olarak çalışan editörler var. Yayınevi yetiştiremediği işleri, dışarıdan çalışan editörlere verir. Buna karşılık dışarıdan yapılan düzeltmenlik yayınevinde çalışmaya göre daha zordur çünkü verilen işle çok uğraşmak gerekir. Genel eğilime her ne kadar ters olsa da bir alanda mutlaka uzmanlaşmak gerektiği unutulmamalı. Editörlükte uzmanlaşma ve proje geliştirme çok önemlidir. Belli bir alanda kendini iyi yetiştirip, o doğrultuda çalıştığında önüne yeni kapılar açılabilir. Dışarıdan çalışılabilir, deneyim önemli. Sevdiğimiz ya da boşluk olduğunu gördüğümüz bir alana -antropoloji, beslenme, uzay çalışmaları, siyasi polisiye romanlar gibi- ya da okumalarımızdan hareketle dolaylı olarak da olsa girdiğimiz bir alanda -otobiyografi, biyografi, anılar- devam etmek ve o alana yoğunlaşmak en doğrusudur. Bu alanlarda akla ilk gelen beş kişiden biri olmayı hedefleyebilirsin. Gerçekten boşluk varsa ilgi görürsün, avantajın olur. Büyük yayınevlerinde editör olmak için İngilizce, Fransızca, Almanca ve farklı diller bilmek gerekir. Astronomi, kişisel gelişim, popüler tarih gibi çeşitli kurgu dışı alanlara yoğunlaşılabilir. Kendini disipline ederek bir süre sonra farklı bir alana geçiş de yapılabilir. Her yayınevinin atmosferi, tarzı farklıdır, genel çerçeveden hareketle kendi yolunu çizmeye çalışabilirsin. Genel yayın yönetmeni, yayın koordinatörü, editör, redaktör, grafiker olmak gibi. Başlangıçta alt yapını kurabilir, ardından kendi yoluna devam edebilirsin. Usta çırak ilişkisi en iyisidir. Zamanı geldiğinde kendi yolunu çizersin. Kendine örnek alabileceğin iyi editörler olsun: Tuncay Birkan, Yankı Enki, Tanıl Bora gibi. Bir editörün bir kitap nasıl seçilir, telifi nasıl alınır, yazarla nasıl çalışılır, taslak dosya kitaba nasıl dönüştürülür gibi konulara hakim olması gerekir. Teknik işler de önemli: yoğunluk, fiil kipleri, yazım ve anlatım sorunları, kurgu nasıl başlamalı, nasıl gelişmeli, nasıl bitmeli gibi. Fantastik, bilimkurgu ya da manga gibi tür editörleri okurlarla yakın ve sıcak ilişki kurar. Bu arada ajanslardan iş alınabilir, akademisyenlerin çalışmaları yayına hazırlanabilir. Yüksek lisans ya da doktora dosyaları güncellenir, ortalama okur için okunabilir hale getirilir ve yayına gider. Bazı kitapların mimari, akademik tarzlarda ikinci bir editörü daha olur. Bu uzman editör ilgili alandan olur ve teknik bilgilerin nasıl çevrildiğini kontrol eder. Bazı önemli kitapların yayını sonrası editörden tanıtım yazısı istenebilir. Günümüz editörlüğü hakkında \"Çeviri, editörlük, düzelti... İçerikle ilgili standartlar belirlendikten sonra sürecin yürümesi için disiplin şart. Bunun için herkesin belli bir saatte belli bir yerde olması gerekmiyor, ama işlerin net tanımlanması, takvimlerin oluşturulması ve sıkı takibi temel koşul. Bu da yeni iş bölümleri, yeni görevler, iş birlikleri ve çalışanlar anlamına geliyor,\" diyor Everest Yayınları genel yayın yönetmeni Saadet Özen. Bazı kitapları uygun zaman diliminde basılması çok önemli, Da Vinci Şifresi, Ejderha Dövmeli Kız örnek olabilir mesela. Kitap fuarları, uluslar arası, ulusal ve yerel ödüller takip edilmeli, Booker ödülü çok önemli. Kazanan belirlenmeden önceki on kitaplık liste önemli, altı ay boyunca bu on kitap konuşuluyor. Ulusal Booker İngilizce yazılmış, Uluslararası Booker ise İngilizceye çevrilmiş kitapları seçer, listeye giren on kitaba yayınevleri hemen talip olur. Sen editör olsan bu on kitaptan hangisinin yayın haklarını alırdın, seçimin önemli. Faik, Haldun Taner, Vedat Türkali ödüllerinde de artık liste açıklanıyor. Türkiye'de ödüller önemsiz, yurt dışında çok önemli. Ödül alındığında yayın kolaylaşıyor özellikle. Editörlükte örnek alabileceğin bazı kitaplar olmalı. Örneğin J. Campbell'ın, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. Doğu ve Batı'da yolculuklar farklıdır. Batı'da yolculuğa çıkaran bilge bir kişi var, doğuda ise kişi kendisi karar veriyor. Yolculuk sonunda dönüşüm oluyor. Benzerlik ve farklılıkları çok iyi veren bir kitap olduğu gibi kalıpları da kavrıyoruz. Enis Batur'un Modernizmin Serüveni. Temel metin seçkisi, resim-mimari-edebiyat gibi türler iç içe geçmiş, harmanlama yapılmış. Bakış açısı önemli, disiplinler arasılık var. Sonuç olarak editörlük sahada öğrenilir. Hatalar olabilir ancak pratik yaparak kendini geliştirmek önemlidir. Editör olarak yazardan ve yazdığı kitaptan daha iyi olman gerek. Yazar, Türkiye'yi biliyorsa sen Dünya'yı bil. Fark yarat. Yazı, Ceyhan Usanmaz'ın editörlük derslerinden yararlanılarak geliştirilmiştir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/icimizden-bir-dis-ses-olan-kitap-okul-evde-baslar-k5090.html", "text": "Günümüzde çoğu ebeveyn büyüyen, gelişen, değişen bireylere nasıl eşlik edeceğinde tereddütte düşüyor. Bu da endişe ve paniğin esaretinde yanlışları doğuruyor. Geçmişte anne baba olmak daha kolaydı belki de. Sıkça bizim zamanımızda... Diyerek başlanan cümlelerle kıyas yoluna gidiliyor. Zaman ve zamanın ihtiyaçları değişti. Bizler anne babasından gördüğünü çocuklarına uygulamakta çok zorlanmayan ebeveynlerle büyüdük. Ancak her şeyin bizim çocukluğumuzdaki gibi olmadığı ve genç ebeveynlerinde büyüklerin tecrübelerine aldırmadığı şimdinin gözle görülür gerçeği. Herkesin her şeyi çok bildiği şu dönemde, bilginin cehaletine kurban edilmemeli çocuklar. Alışagelmişin dışına çıkmanın bir tehdit unsuru olmadığı, kimi zamanda bilinen kadim yöntemlerin geçerliliğinin devam ettiğini kabul etmek gerek. Bu yüzden bilinen gerçekleri hayata geçirmenin gerekliliğini sunan bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Uzman psikolojik danışman Dr. Fatih Kalkınç \"Okul Evde Başlar\" isimli kitabıyla aile kavramının öneminin altını renkli kalemlerle çizmeye çalışıyor. Çocuk eğitimi ve aileyle ilgili yazılan çok sayıda kitap olduğu aşikar. Okul evde başlar kitabını onlardan ayıran ise Türk kültürüne göre yazılmış olması. Yazar aile ve öğrenci danışmanlığı yaptığı sayısız tecrübelerini bizlerin aile yapısına uygun olarak kaleme almış. On beş bölümden oluşan kitabın ilk bölümü çarpıcı bir cümleyle başlıyor. \" Dünyada, kıskanmadan insanın kendisinden daha iyi olmasını istediği tek varlık, kendi çocuğudur.\" Üzerinde düşünülesi bir cümle gerçekten. Dr. Fatih Kalkınç, insanın benliği dışında önem verdiği tek varlık olan çocuğunun, sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamda var olmasına bilinçli ve en önemlisi uygulanabilir katkılar sunmaya çalışıyor devamında. Günümüzde yaşanan kuşak çatışmalarının özünün, empatik yaklaşımlarla aşılabileceğinin örneklerini, birçok ailenin \"an\" larına şahitlik ediyormuşçasına ve kimi zaman kendimizden bir parçaya rastladığımız, içimizden bir dış ses olarak sunuyor bizlere. Davranışlar ve sonuçlarını detaylı bakış açılarıyla anlaşılır kılmayı amaçlıyor Dr. Fatih Kalkınç. Çocuğu çocuk yapanın aile olduğu dolayısıyla yolunda gitmeyen akışın ancak ailede düzelebileceğini vurgulayan bölümleriyle ebeveynlerin başucu kitabı olma niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Hatta anne baba olmadan önce okunmasının, kendi kültürümüze yabancılaşmadan bilgi sahibi olmamızı ve avantajlı olarak yola çıkmayı sağlayacağını belirtmek istiyorum. Okul Evde Başlar, her bölümünde sorunu ele alıyor, anlayıp kabullenmeyi sağlıyor ve belki de en güzel yanı birçok kitapta olanın aksine çözüm yollarını bizlere sunuyor. Hepimiz sayısızca bizim sıkıntılarımızı bize anlatan kitaplar okumuşuzdur. Bu kitaplarda ya sorunların nedeninden bahsederek anlaşılır kılmaya çalışılır. Anlaşıldığını hisseden bizler bir çıkış yolu umuduyla sona geliriz. Önümüzde gayet anlaşılır sorunumuz durmaya devam eder. Ya da yabancı kaynaklı çevirilerin bizlerin yaşam tarzına uymayan önerileri arasında şaşkına döneriz. Oysa okul evde başlar bizim içimizden ve çözüm odaklı bakış açısını körükleyen bir kitap. Bu yüzden kitapta özellikle alkışlanması gereken noktanın bu olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu kitap bizlere yazarın değimiyle \"sadece yetkili değil, etkili ebeveyn\" olmanın yollarını açıyor. İsminin de öne sürdüğü gibi eğitimin ilk basamağı ailedir. Tahammül sınırlarını zorlayan hayat şartlarında çocuklarımız için basit ve etkili yöntemlerle anlayışın doğurduğu bir tahammül yüklemesi yapıyor. Her anne baba çocuğuna olumlu etkilerle dokunmayı hayal eder. Hayalden ötesi için harekete geçmek gerekir. Okul Evde Başlar kitabı harekete geçiren motivasyon kaynağı niteliğindedir. Bizlerin kültüründe misafir gidilen eve eli boş gidilmez. Kitabı ilk okuduğumda tanıdığım tüm ailelere hediye etmek istemiştim. Misafir olduğum evlere baklava, börek yerine huzurun tadına varacaklarını düşündüğüm bu kitapla elim dolu gittim. Okuyanların bana hak vereceklerine hiç şüphem yok. Okuyacak olan herkese keyifli yolculuklar diliyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gelecegi-sekillendirmek-insansiz-ordular-k3881.html", "text": "İnsan geçmişi düşündüğü gibi geleceği düşünme yeteneğine de sahiptir. Geçmişin yaşanmışlıkları, geleceğin yaşanacaklarına yol gösterebilir. Geçmiş ile gelecek arasındaki anı iyi değerlendirmek için her iki olguyu da iyi kullanmak gereklidir. Geçmişin birikimiyle geleceği yönlendirme çabası bir bütündür. Savaş teknolojisi hakkında Yeni Amerikan Güvenlik Merkezi kıdemli üyesi ve Teknoloji ve Ulusal Güvenlik Programı'nın direktörü Paul Scharre, \"İnsansız Ordular\" kitabıyla savaşın geleceğini kurgulayan önemli bir çalışma. Teknoloji ve savaş konularında gelecekte bizi bekleyen olumlu olumsuz tüm yönleriyle aydınlatıcı bir kitap. - Katil Robotlar: Robot, elektro mekanik bir cihaz olup önceden programlanmış, algılama yeteneğine sahip olan, programlana bilinen, canlıların işlevlerini ve davranışlarını taklit edebilen, fiziksel yeteneklere ve yapay zekaya sahip mühendislik ürünleridir. Robotun alt biriminden biride savaş robotlarıdır. Scharre, bu kavramı \"katil robotlar\" olarak bahseder. - Otonom Silahlar: Otonom, her hangi bir birimin kendi kendini yönetmesi, anlamına gelir. Sahip olunan çeşitli sensörler yardımıyla çevresini algılaya bilen insan müdahalesine ihtiyaç duymadan bağımsız bir şekilde hareket edebilme yeteneğine sahip olunmasıdır. Scharre, otonom özelliği olan silahlar, füzeler, drone'lar ve robot sürüleri hakkında bilgiler, gelişmeler ve fikirlerden bahseder. - Makine Savaşları: Otonom robotlar ve silahların ortaya çıkarttıkları yıkımın genel adıdır. Scharre, \"İnsansız Ordular\" kitabı altı başlıktan oluşuyor. Bu altı başlığın alt başlığıyla yirmi bir başlık mevcuttur. İlk başlık \"Robokıyamet Zamanı\" ismiyle kitaba aşinalık kazanmak için ön bilgiler yer alıyor. Ayrıca insan ile makinenin uyum ve çatışma hali konusunda bir anlam arayışı içindedir. Bu anlam arayışına iki örnek vermektedir. 26 Eylül 1983 tarihinde ABD ile Rusya'nın Soğuk Savaşı'nın zirve noktasındaydı. Bu tarihte Sovyetlerin Oko adı verdikleri bir uydu erken uyarı sistemi ciddi bir uyarı verdi, bu uyarıya göre ABD, Sovyetler Birliği'ne bir nükleer füze ateşlemişlerdi. Bu durum karşısında görevli Yarbay Stanislav Petrov görevi gereği fırlatılan füzeyi emir komuta zinciri dahilinde üstlerine bildirmekti. Ancak Petrov, \"fırlatıldı\" komutu veren uyarıya karşı emin değildi. Çünkü Oko, yeni bir sistemdi ve bu fırlatmanın bir arıza, sistem hatası olabileceğinden şüphelenip, bekledi. Bu bekleyiş devam ederken erken uyarı sisteminin ekranı 5 tane füze atıldığını gösteriyordu ve \"fırlatıldı\" uyarısı \"füze saldırısına\" dönüşmüştü. Petrov, bilgi ve zamana ihtiyaç vardı. Saldırının gerçek olduğuna inanmayan Petrov, mantık ile görevi gereği telefon açıp Sovyet komuta kademesine nükleer füzelerin fırlatıldığını söyleyecekti. Şayet görevi gereği emir komutaya haber verseydi milyonlarca insan ölecekti. III. Dünya Savaşı'nın başlamasına da sebep olabilirdi. Petrov hislerine güvendi ve üstlerini arayarak onlara sistemin hata verdiğini söyledi. Haklıydı, çünkü ortada bir saldırı yoktu. Bulutların tepesine yansıyan Güneş ışınları Sovyet radarlarını şaşırtmıştı. Bu bilgileri veren Scharre, insanlığın olası bir kıyametten dönmesinin bir insan sayesinde olduğunu söyler. Otonom sistemler hakkında Scharre şu soruyu sorar: Petrov yerinde bir makine olsaydı ne yapardı? Cevap belli: Makine eylemlerinin sonuçlarını anlamadan programlandığı şeyi yapardı. Yani füze saldırısı gerçekleştiğini uyarısı yapardı. Scharre, ikinci örneğini 2004'te Afganistan'da görevliyken, Taliban militanlarını gözetlerken, bir köyde beş-altı yaşlarında bir kız çocuğunun yanlarına yaklaştığını gördü. Kızın telsiz sesi duyulunca bu kızın Taliban için Amerikan askerlerini gözlediğini anladı. Bu bilgileri kız çocuğu Taliban'a verdikten sonra ayrıldı yerine Taliban militanları geldi. Bu olayı anlatan Scharre, savaş hukuku hakkında kazayla mevziimize girmiş bir sivili vurmak savaş suçu sayılırken, davranışlarıyla o küçük kızın muharip olduğunu göstermesi ve hedef alması meşruydu! Ahlaki olarak yanlış, savaş hukukunda meşru olan bu durumun o anda tartışılması ve insani duygularla hareket edilmesi gerçeği yanında bu askerlerin yerinde bir makine olsaydı ne yapardı? Sorusunu Scharre sorar. Şayet; meşru düşman muhariplerini vurmaya programlanmış olsaydı küçük kıza saldırırdı. Bu karşılaştırmayla Scharre, şu sonuçları söyler: Bir çocuğun kaderi savaşta ölüm kalım kararının hafife alınmayacağını, çatışma kargaşasında savaş hukuku ile angajman kurallarını ancak bir askerin kararların sınırlarını çizeceğini, bütün bunların sonucunda sağlam bir muhakeme yeteneği gerekli olduğunu söyler. Scharre, yıllara göre gelişen silah teknolojisinin ve buna paralel olarak politik karaların hangi yönde şekillendiğini örneklerle anlatıyor. Bütün bu gelişmelerin sonucunda silah teknolojisinin otonom olma yönünde olduğunu gösterir. - Yarı Otonom İşletim : Sez, Karar Ver ve Uygula konutları vardır. Makine bir görevi yerine getirir ve ardından devam etmeden önce insan kullanıcının harekete geçmesini bekler. - Denetimli Otonom İşletim : Sez, Kara Ver ve Uygula konutları vardır. Makine kendi başına sez, karar ve uygula döngüsünden geçer. İnsan kullanıcı işleyişi denetler ve istediği takdirde müdahale eder. - Tam Otonom İşletim : Makine sez, karar ver, uygula döngüsünden kendi başına geçer. İnsan bu sürece zamanında müdahale edemez. Scharre, geleceğin bugünden inşa edildiği üç alansan bahseder: Otonom füzeler, drone'lar ve robot sürüler olduğunu söyler. Sonuç olarak; Paul Scharre, okuyucuya \"İnsansız Ordular\" kitabında mesleği ve görevi gereği deneyimlerinden örnekler vererek, konuya hakim bilgisiyle geleceği şekillendiren günümüzün makine teknolojisini bir çok yönüyle anlatıyor. İnsan toplumları içinde geleceği belirleme ve şekillendirme konusunda çalışan ve varlığını hissettirmeyen bu toplumların atmosferini soluklandırıyor. Ve insana gidilecek çok uzun bir yolun olduğunu gösterirken, bu yolu yok edebilecek bir hatanın kabul edilmeyecek kadar hassas olduğunu da anlamlandırıyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turkiyenin-okuyan-kesmi-neokurcomda-birlesiyor-k1340.html", "text": "Türkiye'deki okuyan kesmi bir araya toplamayı amaçlayan neokur.com 25 Haziran'da ilk üyelerini almaya başladı. Yurtdışındaki örnekleri baz alarak yola çıkan ekip, hızla okurların tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir sistem hazırlamaya çalıştıklarını, her gün yeni bir özellik ekleyerek hataları ve eksikleri giderdiklerini belirtiyor. Asıl amacın ise sadece okurları birleştirmek değil, yeterince okumayan kesmi de daha fazla kitap okumaya yönlendirmek olduğu belirtiliyor. Şu an için sadece Facebook hesabıyla veya e-mail adresi ile üye kabul eden site çok yakında kullanıcılarına Twitter ve Google hesapları ile de giriş yapabilme imkanı sunacak. Bu sayede tekrardan profil oluşturma zahmetinden kurtulan kullanıcılar kolayca sanal kütüphanelerini oluşturabiliyor, diğer okurlarla paylaşımda bulunabiliyor ve site içerisindeki diğer aktiviteleri kullanabiliyor. Yazarlar, yayınevleri ve çevirmenleri de unutmayan neokur.com, özelleştirilmiş sayfalar ile edebiyat emekçilerinin ve sanatçıların okurlarla buluşmasını sağlıyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kayip-kitaplar-kutuphanesi-k5936.html", "text": "Ernest Hemingway 1923 ilkbaharında Türk-Yunan sorunlarının görüşüldüğü Lozan konferansında Toronto Daily Star gazetesi adına muhabirlik yapmış. (Pechmann, 2015: 24) Boşuna değil \"Çanlar Kimin İçin Çalıyor?\" demesi. Puşkin birkaç arkadaşıyla Trigorskoye'den Mihaylovskoye giderken önlerinden bir tavşan hoplayarak geçer. Siyah kisvesiyle bir papaz görür. Bunlar Rus batıl inançlarına göre hayra alamet değildir. Puşkin yolculuğunu erteler ve çiftliğe döner. Böylece yapılan baskında yakalanmaz. \"Bir tavşanın onu, bir papazın da Rus edebiyatını korkunç bir kayıptan kurtardığını günleri sonra öğrenir.\" (s.138) Puşkin'in \"en sevdiğim öyküm\" dediği \"Maça Kızı\" ve \"Yüzbaşının Kızı\" kitaplarıyla Yevgeni Onegin bu olaylardan sonra yazılmıştır. Bir taraftan kayıp kitapların izini sürelim sürmesine de bizi misafir etmek için sessizce bekleyen kütüphanelere yolumuzu düşürmeyi de ihmal etmeyelim. Kitaplar da kütüphaneler de bin yaşasın. PECHMANN, Alexander. (2015) Kayıp Kitaplar Kütüphanesi. Can yy., İstanbul."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/filmi-olan-kitaplar-1-fareler-ve-insanlarin-ters-giden-hikayesi-k5339.html", "text": "İrlanda asıllı Amerikan yazar John Steinbeck'in kaleme aldığı tüm hikayeler kült eserler arasında zikredilir. Aynı zamanda birçok eseri sinemaya da uyarlanmıştır. Filmi olan kitaplara dair bir yazı serisi planladık. Bu serinin ilk durağı Steinbeck'in meşhur Of Mice and Men romanı. Aslında belki bu çalışma \"filmi olan kitaplar\" ve \"kitabı olan filmler\" olarak kendi içinde ayrılabilir. Kendinden söz ettiren iyi edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlaması yapılıyor. Bu işin maddi kazanca dayalı boyutu işinin ehlinin gündeminde olabilir. Biz edebiyatseverleri ilgilendirense sanırım karakterleriyle yoldaş olduğumuz, hikayesini zihnimizde canlandırdığımız bu eserlerin bizim için daha somut hale gelmesi. Bir de bazı çok izlenen filmlerin daha sonra kitapları yazılıyor. Bir edebiyat eserinin sinematografik bir yönü bulunabilir. Yazılmış olan bir eserin -yazarı hayattaysa kendisiyle de iletişime geçilip- filmi çekilebilir. Bu süreçte rastlanan, daha çok, senaryonun işleyişinden, karakterleri canlandıracak oyuncuların seçimine kadar yazarın fikrine de başvurmaktır. Filmlerin daha sonra kitaplaşması ise çok daha başka bir olay. Edebi türde eser vermeye devam eden benim için hayal gücünü fazlasıyla sınırlandıran bir durum gibi gözüküyor. Bu konuda sizin de düşüncelerinizi öğrenmek bizi oldukça mutlu eder. Bu yazı serisinde olabildiğinde hikayenin gidişatından bir şey sezdirmeden -evet, spoiler da diyorlar- kitabı ve filmi birlikte değerlendirmeye çalışacağım. Fareler ve İnsanlar ilk kez 1937'de yayımlandı. Kitapta açıkça ifade edilmese de Büyük Buhran hikayenin temelini oluşturuyor. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, Kuzey Amerika ve Avrupa başta olmak üzere sanayileşmenin olduğu tüm ülkelerde kendini gösterdi. Açlık, giyim ve barınma ihtiyacının sağlanamaması gibi temel ihtiyaçlara dair büyük yoksullukların yaşandığı sefalet döneminde bu krizden en çok etkilenenler işçiler ve aileleri oldu. Steinbeck de Fareler ve İnsanlar'da, Kuzey Amerika'da bir taşra kasabasındaki iki mevsimlik işçinin hikayelerinden yola çıkarak bir buhran dönemi panoraması çiziyor. Hikayenin başkahramanları Lennie Small ve George Milton. Lennie akli dengesi bozuk, saf ve çocuksu bir karakterken George görmüş geçirmiş diyebileceğimiz hayatın yükünü omuzlarında hisseden bir karakter. Bu yüke deyim yerindeyse bir de kendi başına hayatını idame ettirmekte zorlanan Lennie'nin yükü ekleniyor. Steinbeck kurgusunun gerçekle olan ilişkisine New York Times'a verdiği röportajda değiniyor. Hikayenin geçtiği kasabada kendisinin de işçi olarak çalıştığını, Lennie'nin de gerçek bir insan olduğunu, şu anda Kaliforniya'da bir akıl hastanesinde müşahede altında bulunduğunu belirtiyor. Büyük Buhran dönemi için \"I was a bindle- stiff myself for quite a spell\" ifadelerini kullanıyor. Hikayede Büyük Buhran döneminin sefalet sorunun yanında bazı insanlık sorunları da çok iyi bir şekilde işlenmiş. Ten renginden dolayı insanlar arasında ayrımcılığa gidilmesi çiftlik uşağı Crooks'un hikayesi ekseninde anlatılıyor. Amerika'da dönemin insanları yaşlılara ve kadınlara da değer vermiyordu. İhtiyar Candy çiftlikte köpekleriyle beraber yaşıyor. Candy artık yaşlandığı için çok fazla iş yapamıyor. Candy'nin kendi gibi ihtiyar olan bir de köpeği var. Çiftlikteki işçiler köpeğin ihtiyarlığı üzerinden çeşitli söylemlerle Candy'nin ihtiyarlığına işaret ediyorlar. Kendisini artık çiftlikte istemediklerini bir psikolojik şiddet biçimiyle ifade ediyorlar. Curly'nin karısı ise genç ve güzel bir kadındır. Kendisi dışında başka bir kadının olmadığı çiftliğe getirilmiştir. Curly karısının kimseyle iletişim kurmasına izin vermiyor ve onu sınırlandırıyor. Lennie ise anlamlı farkı olan özel bir insan. Akli seviyesi diğer normal sayılan insanlardan farklı olan Lennie ise bu durumundan dolayı ötekileştiriliyor. Yazar anlatısında bu türden ayrımcılıkları da es geçmemiş. Lennie ve George merkezinde diğer karakterlerle birlikte, yazar insanların birbirini anlayamamasından şikayetçi. İsteği de bu hikaye ile birlikte insanların birbirini anlayabilmesi adına bir ilham kaynağı olmak. Sinemaya ise ilk kez 1938'de uyarlanıyor. Hatta bu film Oscar'a aday da olmuştur. Yalnız film, dönemimin sinema anlayışı sebebiyle hikayeyi olduğundan daha duygusal bir hale getirmek için abartıya kaçan bir anlatımı olduğu yönünde eleştirilir. Gary Sinise, esasen tiyatro oyuncusu. Aynı zamanda yönetmenlik yapan Sinise, Forrest Gump filmindeki Teğmen Dan Taylor rolüyle tanınıyor sinemaseverler tarafından. Sinise filmin yönetmeni ve aynı zamanda George karakterini canlandırıyor. Partneri John Malkovich ise Lennie karakterine hayat veriyor. İkili aynı zamanda filmin yapımcı ortakları. Gary Sinise hem filmin yönetmenliğini yaparak hem George'a hayat vererek harika bir iş ortaya koyuyar. Malkovich ise zor bir rolün, akli dengesi bozuk ve çocuksu bir karakterin hakkını veriyor. Steinbeck'in betimlemeleriyle birlikte filmde işlenen betimleme çok anlamlı. Yemyeşil, ağaçlarla ve dağlarla çevrili harika manzarası olan bir ortam söz konusu. Ortamın kendisi çok huzurlu olsa da film boyunca huzuru hissedemiyorsunuz. Steinbeck'in anlattığı yalnızlaşma, ayrımcılıklar, dönemin sorunları filmde oldukça başarılı bir şekilde aktarılmış. John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar. Sel Yayıncılık. Beşinci Baskı. Eylül, 2014. - https://books.google.com.tr/books?id=mY98rl2LiuEC&pg=PA9&lpg=PA9&dq=\"Lennie+was+a+real+person.+He%27s+in+an+insane+asylum+in+California+right+now.\"&source=bl&ots=FbVSEvS1Fi&sig=2gIHRcAIoGaFEC-4sMo0rb24ZTE&hl=en&sa=X&ei=QetZVbSjErWLsQTfsYL4Ag&redir_esc=y#v=onepage&q=\"Lennie%20was%20a%20real%20person.%20He's%20in%20an%20insane%20asylum%20in%20California%20right%20now.\"&f=false - http://www.dramacritics.org/dc_pastawards.html#1938 - https://www.mentalfloss.com/article/64095/15-things-you-might-not-know-about-mice-and-men - TRT 2. Film Önü, 27. Bölüm - TRT 2. Film Arkası, 27. Bölüm"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-6-k5863.html", "text": "Sedat Umran'ın şiire yaklaşımı çeşitli zamanlarda yazdığı yazıları Şiirde Metafizik Gerçek ismini koyduğu eserinde derlenip toplu bir biçimde sunulmuştur. Bu eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Şiirde Metafizik başlığı altında şiirdeki metafiziksel durumun nasıl oluştuğunu, kendisinin şiir ve metafizik anlayışa dair duygu ve düşüncelerini anlattığı bölümdür. Bu bölümde şiire de çeşitli biçim ve usullerde tanımlar getirmiştir. Metafizik dünyamız Umran'a göre dört duyu alanımızın dışında kalan dünyadır. Algılanamaz, görülemez, hissedilemez, tadılamaz, duyulamazdır. Ona göre \"beş duyu alanıyla yetinmeyen, aklı aşan daha doğrusu ruhun derin katmanlarına nüfuz etmekle bir şair hoş güzelden yüce güzele uzanır\" (Umran, 2004:9). Şiiri, ilahi bir unsurmuşçasına ilham ile bağlantılı olarak ele alan Umran, onu din ile kıyaslar. İkisinin de metafiziksel ortaklık gösterdiğinden bahseder. Şiir nasıl yazılır? sorusuna cevap ararken Umran, şiir yazarken kafamızda ve gönlümüzde başka isteklerin olmaması gerektiğini ifade eder, şairin mizacının şiir yolunun en kestirme yolunu tercih ettiğini, şiiri içten fethetmek için çabaladığını vurgulamaktadır (Umran, 2004:18-19). Umran, örneğin bir aşk şiiri yazıldığında bunun için muhakkak bu serüvenin riskli yanlarını da göze almak gerektiğini söyler, fakat şairin enerjisini hangi yöne sevk edeceğini bilme ve yönlendirme beceresine sahipse bunda korkulacak bir şeyin olmadığını ifade eder (Umran, 2004:18-19). \"Şiirimize getirdiği değişik hava ve yeni boyutlar yanında şiiri imgelere ve birtakım deformasyonlara boğmak suretiyle kötülük eden İkinci Yeni denen akımın kalıntıları şiirimizde hala sürüp gitmektedir, eline kalemi alan her genç şair adayı, ya da eskilerden bazıları şiir atmosferinde belirsizliği öne çıkararak şiirdeki amacına varabileceğini tevehhüm etmekte ve şiirin lirik akışını, her şeyden önce bir söz sanatı olan şiirin mahiyetine ters düşen bir tavırla tıkamaktadır ve şiirin psikolojiye sıkı bağlantısını ve duyguların analizini gözardı etmektedir\" (Umran, 2004:25). Şair gözlem gücünü kullanırken ruh tabakalarının derinliklerini de sondajlamak iradesini göstermelidir. Böylece insan varlığının bilinmeyen bir köşesi daha aydınlığa kavuşturulur. Bu açıdan bakıldığında şairi şiiri insanı anlamak denemesidir. O bunu dil içinde bir ikinci dil olan şiir diliyle yapar; bu şiir dilinin kurulması gerçek şairin sözcüklere olan sempatisiyle mümkün olur\" (Umran, 2004:258-259). Şiirde metafizik yaklaşımı savunan Umran, şiirini kurarken temellendirdiği unsurlar nesnelerdir. Umran'ın nesnelere bakışı da metafiziksel boyuttadır. Şiirde metafiziksel yaklaşım sadece Umran'ın bulduğu ve uyguladığı bir yaklaşım biçimi değildir. Türk edebiyatında bunun uzun süreli bir geçmişi vardır. Çıkla, Türk Edebiyatında Manzum Poetikalar adlı eserinde Metafizik Hakikat başlığında Tanzimat'tan bu yana şiirdeki metafizik duyuşlara, dini tema ve söylemlere her şairin farklı biçim ve miktarda yer verdiği gözlemlenebilir bir durum olduğunu aktarmıştır (Çıkla, 2010:138). Metafiziksel yaklaşımla dini hassasiyetleri ön plana çıkartan ve büyün şiirini büyük oranda bu temel üzerine koyan ilk kişinin Mehmet Akif Ersoy olduğunu belirten Çıkla'ya göre daha sonra Necip Fazıl gelmektedir. Bu iki ismin dışında ise dinin önemli bir yer tuttuğu diğer isimler ise Yahya Kemal Beyatlı, Arif Nihat Asya, Asaf Halet Çelebi, Ziya Osman Saba gibi isimleri sayarak devam etmektedir (Çıkla, 2010:138). \"eşyanın ötesini de daha çok insan beninin alınyazısı bakımından düşünmekte ve mutlak hakikati bulma kaygısıyla eşyanın ve evrenin gizlilikler perdesini aralamaya çalışmaktadır. Sembolizm, soyutçuluk ve mistisizm, kimi zaman bir araç, kimi zaman bir ruh hali, kimi zaman da bir unsur olarak, \"ben\"in var veya yok olma, yani ekzistansiyel bunalımının nağmeleri ve makamları gibi, Necip Fazıl şiirini bürürler. Şiir, aslında, Necip Fazıl'da sürekli olarak, \"ben\"in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve belki de tek silahıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan. Zamanın raksı ne içindir? Bir son vardır; bu \"ben\", bu sorunların etrafında dönüp durmaktadır. Şair, mutlak hakikati arayıp durmaktadır. Kelimeler, sesler, musiki, imajlar onu belli bir anlama ve yoruma götürmektedir, ama bunlar da hemen arkasından yetersizliklerini ona duyurmaktadır. Başlangıçta, daha çok denebilirse, durgun bir mistikle, bir eşya yorumuyla dünyaya ve varoluşa bakan şair, gittikçe bunlara kanmaz olur. Daha ötesini arar. Yaşayışla hakikat arasındaki mutlak bağı tam gerçeğiyle tespit etmek ister\" (Karakoç, 1997:87-88). Bu yaklaşım biçimi şiirdeki metafiziksel yaklaşımın bir tür özeti niteliğindedir. Sedat Umran da Necip Fazıl'ın şiir anlayışından etkilendiği için bu görüş kapsamında kendi görüşlerini oluşturarak ortaya koymuştur. Umran'ın ayrıca Henrich Zimmer'in Hint Felsefesi ve Meister Eckart'ın Tanrı ve İnsan adlı eserlerini Türkçe'ye çevirmesi Metafizik'i önemsediğinin bir başka göstergesi olarak okunabilmektedir. Umran, metafiziği sadece şiirsel amaç için kullanmaz ayrıca felsefesini de yaparak bunun gerekliliğinden bahseder. Çıkla, S. (2010). Türk Edebiyatında Manzum Poetikalar. Ankara: Akçağ Yayınları. Karakoç, S. (1997). Edebiyat Yazıları II. İstanbul: Diriliş Yayınları. Umran, S. (2004). Şiirde Metafizik Gerçek. İstanbul: İz Yayıncılık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yuregin-pedagojisine-dair-bir-degerlendirme-k5002.html", "text": "Brezilyalı eğitimci, filozof ve eleştirel pedagojinin etkili kuramcılarından biri olan yazar, Paulo Freire ile ilk defa bu kitap ile tanışıyorum. Kitabı okumadan önce etkileyici, proaktif, siyasetten eğitime, umuttan diyaloğa pek çok konuda net ve etkin bir şekilde ifade etmiş söylemlerinden oluşan yaşam öyküsünü okuduktan sonra kitaptaki denemeler daha anlaşılır hale geliyor. Bu nedenle değerlendirme yazıma Freire'nin hayata bakış açısı ve felsefesi ile başlamak istiyorum. 1997 yılında vefat eden Paulo Freire, çağdaş bir eğitimci olarak uluslararası üne sahiptir. Kitapları birçok dile çevrilmiş ve Brezilya, Şili, Fransa, Almanya, Endonezya, İsrail, İtalya, Japonya, Kore, Hollanda ve İspanya dahil olmak üzere birçok ülkede yayınlanmış. En son üç eserinin İngilizce olarak yayımlanması, Freire'nin teorilerini ve uygulamalarını eğitim alanında bu kadar öne çıkaran diyalojik pedagojiyi anlamanın yeni yollarını sunmaktadır. 1988 yerel seçimlerini Sao Paulo'da kazanmasıyla beraber eyalet düzeyindeki eğitimden sorumlu bakanlığın başına getirilmiş. Böylece Frerire, 654 okul, 700 bin öğrenci ve yetişkinlere yönelik eğitim programlarından sorumlu bir kişi haline gelmiş. Bu, dünyaca ünlü radikal bir eğitim kuramcısı ve filozofu olan Freire'nin düşüncelerinin uygulamaya geçirilmesi ve sınanması için inanılmaz bir fırsattı. Okuma- yazmayı sadece sözcükleri okumak ya da okuma- yazmanın mekaniğinin öğrenilmesi olarak görmek yerine hem sözcükleri hem de dünyayı okumak olarak gören Freire, bunu eleştirel bilinçlenme sürecinin bir parçası olarak ele alır. Freire, eğitimin insanlarda toplumsal bilinci ve eleştirel düşünme yeteneğini geliştirip toplumsal katılımı kolaylaştıran ve gerekli kılan bir olgu olarak görülmesi gerektiğini, aksine insanı yok sayan, sessizlik kültürünün devamını ve insanların evcilleştirilmesini hedefleyen bir süreç olarak asla düşünülmemesi gerektiğini ifade eder. Bunun için \"bankacı eğitim\" anlayışına karşı \"sorun tamamlayıcı\" eğitim anlayışını savunur. Yaşadığı dünyayı eleştirel bir biçimde algılamak için kendini gerçekleştirir. Böylece insan, içinde yaşadığı dünyayı durağan bir gerçeklik olarak değil, tersine değişim süreci içinde bir gerçeklik olarak görür. Paulo'nun bu kitaptaki içeriği, günlük hayatından, duygularından, düşüncelerinden ve Brezilyalı olarak dünyada yaşadığı deneyimlerinden oluşuyor. Frerire'nin eğitim anlayışını bilmeden kitaplarında bir anlam bulmak çok zorlaşabilir. Freire'nin kaderci konumlara karşı mücadelesi, özellikle kaderciliğe karşı asi bir tutkuyla yazdığı Yüreğin Pedagojisi'nde görüyoruz. Dramatik bir şekilde, Freire Brezilya'daki bu kaderciliğin tehlikelerini bizzat yaşadı. Yüreğin Pedagojisi'nde, kişisel ve entelektüel yörüngesini anlatıyor, kendi okullarında ve yaşamlarında kaderciliğin yayılmasına direnmenin yollarını bulmanıza yardımcı olacak örnekler ve düşünceler sunuyor. Bu nedenle, bu kitap eğitimcilerin dönüştürücü teoriler ve uygulamalar geliştirmeleri için olasılıkların sınırlarını çiziyor. 1980'de, on beş yıllık sürgünden sonra Brezilyalı eğitimci, orada ortaya çıkan sosyal ve demokratik dönüşümlere sıkı bir bağlılıkla ülkesine döndü. 1989'dan 1992'ye kadar Sao Paulo'da eğitim sekreteri olarak çalışmak gibi birçok başka insanla ve birçok farklı mekanla coşkuyla katıldı. Yüreğin Pedagojisi'nde Freire, bu deneyimleri anlatıyor, ancak aynı zamanda yıllarca süren mücadeleden sonra, bir zamanlar dönüştürücü bir seçeneği savunan bazı entelektüellerin kaderciliğe düştüğünü üzülerek fark ediyor. Freire, kadercilikten kaçınmanın ve yeni dönüştürücü bakış açıları geliştirmenin yollarını öneriyor. Örneğin, demokratik yönetim için, komiteler ve müzakere prosedürleri aracılığıyla düzenlenen bir okul konseyini teşvik etmek veya Eğitim Bakanlığı'nın önerilerini ve eylemlerini popüler mitinglerde tartışmak gibi somut eğitim önlemleri öneriyor. Aslında, Freire bu önerileri Brezilya'da devlet okullarını daha demokratik ve popüler ve daha az otoriter ve seçkinci olacak şekilde dönüştürmeye yönelik daha geniş bir hedefin parçası olarak uygulamaya alıyor. Bu kitapta, mevcut eşitsizliklerin titiz bir analizini sunuyor, ancak bunun ötesinde, otuz üç milyon Brezilyalının açlıktan öldüğü bir durumun devam etmesine izin veren entelektüel veya siyasi pozisyonlara uymuyor. Böylece, \"gerçekliği tanıyorum, engelleri tanıyorum; ama sessizce boyun eğmeyi ya da egemen söylemin yumuşak, utangaç, şüpheci bir yankısına indirgenmeyi reddediyorum\" diyor. Öğretmenlik mesleğinin değer kaybetmesi, öğretmenleri şefkatli teyzeler, anneler veya bebek bakıcılarıyla özdeşleştirir. Freire, bu kitapla eğitim alanını, bu tür çağrışımların sonuçlarının ne kadar tehlikeli olduğu ve yalnızca bakım konularını ele alan bir pedagojinin öğretmenin rolünü ve mesleğini nasıl değersizleştirebileceği ve baltalayabileceği konusunda uyarıyor. Brezilya'daki baskın ideoloji; öğretmenliği annelikle eşitleyerek, öğretmenlerin çalıştıkları ve öğrencilerinin vatandaş olarak mümkün olan en iyi eğitimi alma haklarından mahrum bırakıldığı adaletsiz koşulları düzeltmek için greve gitmeye cesaret etmelerini imkansız kılıyor. Yüreğin Pedagojsi'nde, yeni yüzyılda geliştireceğimiz dönüştürücü eğitim teorileri ve uygulamaları için benzersiz bir temel buluyoruz. Ancak dahası, daha iyi bir dünyayı teşvik eden eğitim önerilerini hayal etme ve yaratma olasılığına dair bir kanıt da buluyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tas-sektirme-ustasi-bd54.html", "text": "Bir tek safiri gördüm, kıyıda yalnız yatan. Suya en yakın yerde, benim gibi yorgun. Renginin parlaklığı gitmiş. Sırtı bana dönük, denizi seyrediyor. Belki o çevirdi onları. Geride başka iz yok. Safiri alıyorum elime. Biliyorum ne istediğini. Gidenlerin peşinden fırlatıyorum onu da. Denize kavuşmaktan mutlu, sekerek kayboluyor gözden. Suya dalmadan önce son bir defa bana bakıyor. Hiç kimseye anlatma diyor bunları. Ben de batan bir taş gibi içimde tutuyorum. Taşları nasıl da basite alıyoruz. Bazen neşeyle yürürken önümüze çıkan çakıl taşını bir tekmede uçururuz. Bazen soluklanmak için ilişiveririz bir taşın kenarına. Tarlada sınır olur, mezarlıkta sınırsızlık. Hepimiz çocukluğumuzda alıp elimize, suya fırlatmışızdır birini. Çocukluk geride kalıp büyüdükçe taşlarımız katılaşmış ama görünmez olmuştur. Kolay değildir artık taşıdığımız yükü indirmek, onları sakin bir kıyıda sektirmek, yüzeye dokunup dokunup kaybolmasını izlemek... Bir kasabada sıkışmış bu adam, çocukluktan yaşlılığa taşların sektiği ve battığı anları yaşıyor. Bu ustalıklı işin zarif işlenmiş öyküleri Taş Sektirme Ustası'nda."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/azrail-39in-secde-ettigi-adam-erdal-demirkiran-k716.html", "text": "Meryem Betül Altuntaş, kitaphaber okurları için kaleme aldı. İlk anda kulağa hoş bir merakla düşen bu kitabın ismi ile, aslında insanlık tarihinin ibtidası olan önemli bir hadiseye değini amaçlanmış. Yazar, meleklerin Hz. Adem'e secde etmesi olayı ile, Azrail'in de bir melek olduğuna ve biz insanların da Ademinoğlu olmamıza temas etmiş ve kapaktaki \"ADAM\" sözcüğünün ters gölgesinde \"ADEM\" yazarak bu fikrini ispat ve izhar etmiş. \"Kur'anı roman diliyle anlatması bakımından tarihe geçecek ilk kitap olması\" iddiasına rağmen, kitabın ismi ile içeriğinin, yine kitabın içeriği ile Kur'an'ın arasında bir kopukluk var gibi. Zira; konunun Kur'an olduğu düşüncesi akla Hz. Adem'i değil, Hz. Muhammed'i getirir. Bu da tabiatıyla, fikren en münasip olandır. Ayrıca yazımda değineceğim gibi, kitap geneli itibarıyla yalın olarak Kur'an'ı değil, yazarın Kur'an'dan anladıklarını konu alıyor. Zira, kanaatimce Kuran'ı anlatıyor ifadesi, ilk olarak kitabın ya meal, yahut tefsir konulu olduğunu zannettirir. Şahsını ilgiyle takip etmediğim halde neredeyse bütün kitaplarını okumuş olduğum yazarın fikirlerine yabancı değilim. Kendisini \"Dünyanın En Akıllı İnsanı\" ilan eden yazar, bunu yeterli görmemiş ve noter'e de tasdik ettirmişti. Kendi kuruluşu olan \"Kashna Dahi Fabrikası\"nda dahi yetiştiren yazarın, bu güne kadar okuduğum kitaplarının ana fikri: gelecek, özgüven, hedef, barış, liderlik, cesaret gibi kişisel gelişim tekniklerine dayalı iddialardı. Fakat bu son kitabı (aynı zamanda 9. kitabı) olan Azrail'in Secde Ettiği Adam'ın bir de anısı var. Zira; \"Cuma'ya ayıp olmasın diye gidiyordum, tek olsam sanırım oruç da tutmazdım\" diyerek kitabına başlayan bir yazarın, müfessir tabirinin içini ne kadar dolduracağını düşünmemek işten bile değil! Aklıma, Hasan el-Benna'nın \"Gençliğe 20 Tavsiye\"sinde değindiği \"Arapça öğrenin, çünkü Kur'an en güzel şekilde Arapça ile anlaşılır\" öğüdü geliyor ve Es- Sabuni'nin \"et-Tibyan fi Ulumi'l-Kur'an adlı eserinde de geçen müfessirde aranan 7 şart harici, en azından temel klasik bilgilerle donanımı gereksinimi bir hayli düşündürüyor. Kitap; hastane odasında bir gencin son anları ile başlıyor. 23 yaşındaki Golgota ölümün gölgesinde nefeslerini sayarken, annesi ulvi bir şefkatle klasik duayı tekrarlıyor: \"yavrumu alma, beni al\" Ve canını almaya gelen Azrail'i karşısında ayan beyan gören Golgota ölüme direniyor. Ölmek istemiyor. O anda, -nasıl oluyorsa- annenin duası kabul oluyor ve Azrail annenin canını almak için ona yöneliyor. Bu esnada ölümden dönen Golgota'nın Azrail'i görme sinyali açık kalıyor ve annesiyle Azrail'in boğuşmasını görüyor. Boğazından Azrail'i çekmek niyetiyle, annesinin boğazına sarılıyor, daha doğrusu saldırıyor. Bir yandan kan revan boğuşurken, öte yandan ısrarla tek bir cümle haykırıyor: \"Azrail'i gördüm!\" Bu cümle üzerine sevki akıl hastanesine oluyor. Arada geçen 3 aylık zamanın ardından can almak için akıl hastanesine uğrayan Azrail, Golgota'yla konuşmak için izin alıyor ve Azrail'in rehberliğinde Golgota'yla Kur'an dersi serüveni başlıyor! Erdal bey'in daha önceki kitaplarında da arka fonda temas edilen \"herkes gibi düşünmeme, hep en farklısını iddia etme\" olgusu bu kitapta da bariz.. Kitap, eski usule, gelenekçiliğe, 1400 küsür yıllık otoriteye karşı hayli farklı fikir ve iddialarla ve çocukluk yıllarında İslam adına yazarda kötü bir izlenim bırakmış olan din hocasına çatarak ilerliyor. Arka planda ziyadesiyle bir rasyonalizm hakim. Yazar Kur'an'dan anladıklarını yazarken, aklına uymayanlar üzerinde direkt yoksaycı bir yaklaşımda bulunmuş. Salt mantıkla ve matematiksel yaklaşan yazar hiç bir mesned vermeye ihtiyaç duymadan silip atabiliyor. Mesela \"big bang olayının, ruhun ve kabir azabının\" olmadığı yorumu gibi.. Yine, Japonyadaki bir santralin radyasyon sızıntısından dolayı patlama ihtimalini durdurmak için, kanser olma pahasına orada çalışan 300 budist japonun sadece müslüman olmadıklarından dolayı şehit olamamasının saçma olduğunu savunuyor. Bunu, hırsızlık için girdiği evde doğalgaz patlasa ölen müslüman şehit oluyorsa, insanlık adına ölen budistte şehit olmalı mantığıyla öne sürüyor. Kitap sürerken bir ara Hristiyan ve Yahudileri cennete koyan yazar (syf 193) birkaç sayfa sonra, \"Kim İslam'dan başka din ararsa onunki kabul edilmeyecektir\" ayetiyle (syf 200) koymaktan vazgeçiyor. Demem o ki: bağnaz biri değilim. Eski alimlerden de isabet edememişler olabilir, yeni bakış açılarına da açığım. Yalnız; \"Açıktır ki, Sünnet'in yol göstericiliğine başvurmaksızın Kur'an'ı, muradullaha uygun tarzda anlamak mümkün değildir. Kaderi inkar eden, büyük günah işleyen müminlerin cehennemde ebedi olarak azap göreceğini ileri süren, kabir azabını, şefaati, sıratı inkar eden anlayışlara sahip kimse ve kesimlerden sahih bir dini tutum beklemek elbette mümkün değildir\" diyen Dr. Ebubekir Sifil gibi düşünüyorum. Geneli Ehli Sünnet inancında olan okuyucu kitlesine mesnedsiz ve delilsiz iddiaları hoş bulmadım. Fakat ihkak-ı hakk olsun diye değindiğim hususlar haric, kitap akıcıydı. Edebiyatının ve 11 ay sandalye başında uğraşıların hakkını vermek ve ciddi bir emeğin ürünü olduğunu da belirtmeden geçmemek lazım. Çok güzel bir özet yapmışsınız. Tebrik ederim. Ancak ön yargılı olmaktan kendinizi alamamışsınız. Hala atalarınızın dediklerinden eminmiş gibi davranıyorsunuz. Oysa Allah emin olmayın diyor. Namaz yok, vay çorbanın tarifi yok gibi saçma sapan bir itirazda bulunmazsınız herhalde:) Allah diyor ki her şeyi anlattık. O halde HER ŞEY var demektir. Daha uzar bu konu da yeter bu kadar anlayana. BEN DE OKUDUM KİTABI ve ARIZA BULAMADIM. ARIZA YOK DEMİYORUM AMA BEN BULAMADIM. AMA ATALARIMIZLA MUKAYESE EDERSEK ARIZA BULABİLİRİZ. Akletmez misiniz? diyerek sizi akıllı olmaya davet ediyor. Aklı hafife almayın zira Allah akıllılara hitap ediyor davarlara değil! gereken tek doğru bakış' şeklinde sunmasını eleştirdik. temellerine göre ve üzerinde iki ay boyu durarak değerlendirdik. Öyle olsa bile, yeri burası değildir. Arkadaşlar lütfen her yazılana inanmayalım, çoluğumuzu çocuğumuzu bu tip şeylere göre yetiştirmeyelim. Bize doğru yolu gösterecek tek kitap Kur'an-ı Kerim'dir. Müslüman olmayan hiçkimse ama hiçkimse cennete giremez, budistmiş, hristiyanmış, yahudiymiş... Müslümanlar dışında bütün din mesuplarının kitapları değiştirildi, sadece Kur'an-ı Kerim İlk yazıldığı gibi kalmıştır. Allah biz kullarına ''Sen bana dua edip bağışlanmanı istediğin müddetçe günahlarını bağışlarım. Ey Ademoğlu ! Günahların yerle gök arasını dolduracak kadar çok olsa da, affını istersen yine affederim. Ey Ademoğlu ! Şirk koşmamış olarak, yeryüzünü dolduracak kadar çok günahla huzuruma gelsen , sana mağfiretimle mukabele eder, affederim.\" buyurmuştur İşte Allah biz kullarını bu kadar çok seviyor... Neden bu sevgiye layık olmaya çalışmıyoruz değerli kardeşlerim? Yapacağımız tek şey namazımızı kılmak, orucumuzu tutmak, zekatımızı vermek... İnanın bana bunları yaptığınız andan itibaren kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz. Allah biz insanları onu tanıyalım, ona secde edelim diye yarattı, (egosunu tatmin için değil, Haşa... Allah'ı bütün eksik sıfatlardan tenzih ederim ki onun böyle şeylere ihtiyacı yoktur...) Hz. Muhammed olmasaydı bizi de yaratmayacaktı. Öyleyse Hz. Muhammed'e de bolca selam salavat getirelim, bizim cehennem azabından kurtuluş yollarımızdan biri de onun şefaatiyle olacaktır değerli kardeşlerim. Allah hepimize dayanma gücü versin, ve bütün mümin kardeşlerimize mağfiret eylesin... Ben de okudum daha önceki kitapları. İtikadım bozulmasın, bilinçaltıma yalan yanlış şeyler dolmasın diye bunu okumayacağım. Bu adamın işi kabul etmese de kişisel gelişim. İlahiyat yok, imam hatip yok, doğru dürüst kuran kursuna bile gitmemiş. Almış eline kuranı, en sahih hadisleri bile yok sayarak tefsir yazmaya kalkmış. Kaldı ki mealden tefsir de yazılmaz, Kuran'ı anlamak için yeterli Arapça donanımına sahip olduğunu da sanmıyorum. Kendisinin cennete girmesi kesin değilken -bunu ancak Allah bilir çünkü- elin budistini Hristiyan ını cennete sokmaya kalkıyor. Herkes din alimi olamaz, ancak günümüzde herkes bildiği iki kelamla islam profosörü oldu çıktı. UNUTMA: Kuran TÜM ZAMANLARA hitap eden bir kitaptır. Kuran'ı belli bir zaman dilimindeki bilgi ve ilimle değerlendirmek yanlış sonuçlar vermektedir. Her insan Kuran'dan belli bir ölçüde ilim alabilir, yazarın bu konudaki açıklamaları da kendine göre bir bilgi paylaşımıdır. Türk insanı olarak herşeye çamur atmaya bayıldığımız için yazarın algısını sorgulamak yerine siz Kuran'dan ne alıyorsunuz asıl soru bu. Çok değerli bir eser olmuş kutlarım, herkesin okumasını öneririm. Duvarda asılı ve dolap üstünde duracak bir kitap yerine okunması gerektiğini anlatan güzel bir eser olmuş. Zaten Kur'anı-Kerim 'in ilk emri \"OKU\" dur. Sizde okuyun. Saygılarımla... Pardon da yahudi ve Hristiyan dinleride islam dinini kapsar. ben imam hatipliyim.kitap o kadar farklı ama gerçekçi/mantıklı bakış açısına sahip ki beni çok olumlu yönde etkiledi.o nedenle konuyla ilgili yakınlarıma da okuttum. Yazarına Adana kitap fuarında imzalattığım kitap en son bir genç arkadaşta kaldı.Yazar müslümanlarda kemikleşmiş birtakım inançların kuranda olmadığını ve bu inançların da batıl/saçma/hurafe şeyler olduğunu çok akıcı bir dille anlatmış.Yazarı bütün iyi niyetinden ve insanları aydınlatma çabalarından dolayı kutlarım."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/aydinlatan-islam-ve-farukinin-gorusleri-k4900.html", "text": "Yafa'lı İsmail Raci el-Faruki, ilk ve orta öğrenimini St. Joseph Koleji'nde, lisans öğrenimini Beyrut Amerikan Üniversitesi'nde tamamladı. Eğitim hayatından yöneticilik görevine hızlı bir geçiş olmuştu. Üç yıl sonra, yani 1945'te dört yıl Celile şehrinin valisi olarak görev yaptı. Bu dönemi, eğitim hayatının en hareketli yıllarında, yönetim sorumluluğu ile taçlandı. Filistinli olmanın bir ömür boyu bedeli vardır. Faruki, bu bedeli bu dönemde vermeye başlamıştır. Yahudilerin her türlü baskısına güçlü bir irade göstermişti. Tüm imkanlarıyla Filistin davasını temsil etmişti. 1948'de İsraillin kurulması, Filistin'in işgal edilmesi, Faruki'nin valilik görevini bırakması ve vatanından ayrılıp Amerika'ya göç etmesine sebebiyet vermişti. Faruki'nin Amerika'ya gitmesiyle felsefe alanında yüksek lisansa başladı. Doktorasını 1952'de tamamladı. Bu tarihten sonra üç yıl Şer'i ilimleri Mısır'daki Ezher Üniversitesinde tamamladı. Bu süreç Faruki'nin Dinler Tarihinde otoriter bir konuma zemin hazırlamıştı. Öyle ki 1959'da Fulbright doktorasından sonra Mc Gill Üniversitesi'nde Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında dersler verdi. Bu durum, 1961'e kadar sürdü ve Faruki bu dönemde kırk yaşındaydı. Faruki, \"İslam\" dünya dinleri arasında ki yerini ve potansiyelini izah ederek, \"İslam Aydınlatıyor\" kitabına giriş yapar. Dünya dinleri arasında en genç olan İslam, 14 asır boyunca fikri planda ve savaş meydanlarında mücadele eden, tek dindir. Tüm dinlerle irtibatlandırılan, bu gün Batı emperyalizmine karşı dünya çapında bir mücadele başlatmak için tüm manevi çabasını seferber eden tek dindir. Faruki'nin analizleri sonucu; İslam'ın hala kazanmaya devam ederek, Müslümanların sayısı, tebliğ ve ihtida yoluyla diğer bütün dinlerden daha büyük bir hızla artmayı sürdürüyor olmasıdır. Bu yüzden, onun, en çok düşmanı olan ve dolaysıyla en yanlış anlaşılan din olmasında bir gariplik yoktur. İnsan, yapısı gereği düşünce eylemleriyle sorgulayan, tenkit eden varlıktır. Bu varlıkla bütünleşecek bir inancın en temel yapısı aklın mekanizmalarına uygun olmalıdır. Bu durumda İslam, kendisini, aklen kesin ve ikna edici gördüğü iddialar üzerine bina eder. Hiç bir şekilde cehaleti, zannı, ihtimaliyatı, akıl-dışılığı, tenkid edilemez görüşü ve paradoksu uygun görmediği; kendisininki de dahil dinle ilgili tüm iddiaların tenkidi tahlile ve akli düşünceye tabi olmasını istediği su götürmez bir gerçektir. Faruki, bu akli bilgi formatını İslam'ın kendi iddia ve tekliflerinin kamuya açık tenkidi tahlil ve teşrih masasına yatırılmasına hazır olduğunu işaret ederken, tüm diğer dini iddia ve tekliflere de aynı işlemin yapılmasını talep edilmesi gerektiğini söyler. Burada insan, hakikati ve hakikate dair bilgiyi, idrak melekelerini kullanarak elde edebileceğinin yolunu gösterir. 1969 yılında yayınlanan \"The Great Asian Religions\" adlı kitabın içinde yer alan İ. R. Faruki'nin hazırladığı \"İslam\" bölümünün müşterek bir çalışmasıdır. Genel çerçevede Bilgi, Din ve Dinler, Vahiy Tarihinde İslam'ın Yeri, Allah, İnsan ve Toplum konularını Kur'an-ı Kerim'den ve diğer kaynaklardan izahlarla ele almaktadır. Entelektüel faaliyetlerindeki teşkilatçı ve aktif özelliğiyle Faruki Pakistan, Hindistan, Güney Afrika, Malezya, Libya, Suudi Arabistan ve Mısır'daki İslami araştırma kurumlarına da proje, uygulama ve danışmanlık seviyesinde önemli katkılarda bulundu. Faruki ve eşi Luis Lamia, 27 Mayıs 1986'da Pennsylvania Wyncote'taki evlerinde sahur vaktinde bıçaklı bir saldırıya uğrayarak öldürüldüler. Olay Amerikan basınında ısrarla göz ardı edilmesine rağmen İslam dünyasında geniş yankılar uyandırdı. İsmail Raci el-Faruki, İslam Aydınlatıyor, çev., Abdullah Davutoğlu, İnkılab Basım Yayın, Araştırma Dizisi: 53, Haziran 2008, İstanbul. 176 sayfa."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ruhu-sagaltici-mekanlardan-bir-tanesi-limon-kutuphanesi-k5390.html", "text": "Ayrılık, ölüm gibi durumlar üstesinden gelmesi zor durumlardır. Çoğu insan bu durumlarla baş etmekte zorluk yaşar. Yetişkinlerin dahi zorlandığı bu sürecin çocuklarda daha büyük etkiler yaratması, onların bu durumları kabullenememeleri ise gayet anlaşılır bir haldir. Hele ki kaybedilen kişi anne veya baba ise bu daha büyük bir yıkıma sebep olabilmektedir. Böyle durumlarda çocuğun en yakınlarından destek görmesi büyük önem arz ederken yeterli olunamadığı takdirde profesyonel destek alınması içinde bulunduğu durumu, görece, kolay atlatabilmesi ya da en azından bu duyguyla başa çıkabilecek bir noktaya gelebilmesi açısından yerinde bir karar olacaktır. Fakat bu, ne yazık ki, her zaman böyle olmamaktadır; çocuklar böyle bir destekten mahrum bırakılabilmektedir. Hatta bırakın geride kalan ebeveynden destek görmeyi onlara anne/babalık yapma durumunda bile kalabilmektedir çocuk. Sizlere bahsetmek istediğim eser, Limon Kütüphanesi, de böyle bir vaziyet içinde olan, beş yaşındayken annesini kaybetmiş, küçük Calypso'nun hayatını odağına almaktadır. Calypso'nun tepkisi nasıl olmuştur? Bu durumla küçük yüreğiyle başa çıkabilecek midir? Acısını hafifletmek için tutunduğu dal ruhunu sağaltabilecek midir? Nasıl bir sığınak kurmuştur kendine? Tüm bu soruların cevapları için buyurun eserimize beraber bakalım. Eserimizin başkahramanı, henüz on yaşında olan, küçük Calypso beş yaşında iken annesini kaybettiği için babası ile tek başlarına yaşamaktadırlar. Babasından başka da ne bir gidebileceği akrabası ne de oturup konuşabileceği, koşup oynayabileceği arkadaşı vardır. Hayatta olan akrabaları başka ülkelerde yaşamaktadır ve aralarında hem maddi hem de manevi mesafeler vardır bu yüzden onlarla iletişim kurabilme imkanı yoktur fakat arkadaşının olmamasında babasının ona sürekli 'Kendinin en iyi arkadaşı olmalısın, kimseye ihtiyacın yok. Üzülmek iyi bir şey değil, sana nasıl güçlü olacağını gösteriyorum. İçindeki manevi gücü bulmalısın!' minvalinde söylediği sözlerin etkisi çok büyüktür. Öyle ki Calypso babasının bu yaklaşımı yüzünden annesinin yasını bile tutamamış her şeyi içine atar olmuş; bir çocuktan ziyade bir yetişkin gibi davranmaya başlamıştır. Daha doğrusu buna mecbur kalmıştır, çünkü babası bu sözleri Calypso'ya söylerken kendisinin de hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı olmadığını kanıtlamak istercesine ne evle ne de Calypso ile pek ilgilenmemektedir. Bir düzeltmendir; kendisini, eşinin vefatından sonra, tamamen kitaplara verip onlarla yatıp onlarla kalkar olmuştur ve aynı zamanda 'şaheserim' diye nitelediği Limonun Tarihçesi isimli kitabı yazmaya adamıştır. Hatta öyle bir adamıştır ki kendini bu işe çalışma alanı olan kütüphaneyi bir 'Limon Kütüphanesi'ne çevirmiş, her tarafı limonlarla doldurmuştur; eşinden Calypso'ya kalan kitapları kaderine terk etmek pahasına! Bu yüzden de ev işleri, yemek, babasının yemek yiyip yemediğini kontrol etmek vs gibi tüm işlerle Calypso ilgilenmektedir. Babasının böyle davranmasına bir türlü anlam veremeyen Calypso bu duruma çok üzülür fakat yine onu hayal kırıklığına uğratmamak için hiçbir şey belli etmemeye çalışır. Peki, o yaşına rağmen tüm bunlara dayanabilmesini sağlayan tek şey babasını hayal kırıklığına uğratmama düşüncesi midir? Calypso yaşam mutunu nasıl sağlayabilmiştir? Necip Tosun'un Gidilmemiş Yerlerin Türküsü isimli öykü kitabında yer alan bir öyküsünde, \"Allah acılarla kıvranan insana mutlaka tutunacağı bir şey veriyordu; bazen iyi bir hikaye bazen iyi bir türkü bazen de büyük bir sabır.\" (Tosun, 2021, s. 22) diye bir ifade geçer. Küçük kız öyle bir dal bulabilmiş midir? Evet, bulmuştur; o dal kitaplardır. 2300 sene önce \"Ruhu sağaltıcı mekanlar\" (Sarı, 2020, s. 42) İskenderiye Kütüphanesi'nin üzerinde bu ifade yazmaktadır- olarak nitelenen kütüphaneler dün olduğu gibi bugün de o güce sahip olabilmekte; insanların ruhunu sağaltmasına yardımcı olabilmektedir. Öyle ki küçük kız annesinden kalma kütüphanesini, Calypso'nun babasının kütüphanesi haricinde kendine ait bir kütüphanesi vardır, sığınağı olarak niteler ve ondaki yerini şu sözlerle ifade eder: \"Bu oda benim sığınağım. Oturup etrafımı çevreleyen görünmez hikayeleri soluyorum. Bu hikayelerdeki karakterler birileri o kelimeleri okuduklarında özgürlüklerine kavuşuyor. Kitaplar sizi gerçek hayatta hiç gidemeyeceğiniz yerlere götürüp hiç tanışamayacağınız insanlarla tanıştırır.\" (Cotterill, 2022, s. 122) Kitapların insana hikayeden fazlasını verdiğine inanan Calypso yaşam mutunu onlar vesilesiyle elinde tutabilir. Küçük kızın hayatı böyle sürüp gitmektedir; ta ki Mae ile tanışana kadar! Mae, okula yeni gelen kızdır. O da Calypso gibi okumayı çok sevmektedir. Aralarındaki bu benzerlik Calypso'nun içini ısıtır ve bu durumu şu sözlerle açıklar: \"Mae'in kitap zevki benimkine çok benziyordu. Bu benzerlik içimi ısıttı. Hayatı hikayelerden ibaret olan bir ben varım sanıyordum. Hayali dünyayı gerçek dünyaya tercih eden tek kişiymişim gibi...\" (Cotterill, 2022, s. 38) Bir arkadaş edinmek çoğu insan için basit bir süreç olabilir ama kitapları insanlara tercih eden Calypso için çok büyük bir şeydir. Bu dostluk küçük kızın hayatında büyük rol oynayacaktır. Artık kitaplarını okuduktan sonra üzerine konuşabileceği, en önemlisi de dertleşebileceği birisi vardır. Bu süreçte tam her şey, bir nebze de olsa, güzel gidiyor derken ona annesinden kalan ve büyüyünce okuması için babasının kütüphanesinde duran kitapların babası tarafından kaldırılıp kaderine terk edildiğini, raflardaki yerlerini limonların aldığını görmesi Calypso için bardağı taşıran son damla olacak ve bu durum büyük tepki göstermesine neden olacaktır. Onun bu halini gören Mae'in annesi, öğretmenlerin de yardımıyla, küçük kız ve babasının psikolojik destek alması konusunda girişimlerde bulunur. Peki, bu adım bir şeylerin değişmesine vesile olabilmiş midir? Küçük kızın babası hatalarının farkına varabilmiş midir? Bu soruların cevapları için sizleri eserin sayfalarını çevirmeye davet ediyorum sevgili okur. Ahmet Sarı'nın Edebiyatın İyileştirici Gücü isimli eserinde şöyle bir ifade yer almaktadır: \"Bibliyoterapi sadece güzel sözlerle tedavi eylemine girişmez, ruhundaki oyuğa denk gelen bir sorunsalın kitaplardan karşılığı bulunarak sağaltım sürecine gider.\" (Sarı, 2020, s. 52). Calypso da, babasının kaderine terk ettiği annesinden kalan kitapları konuldukları yerden çıkarttırdıktan sonra hangilerinin okunamaz hangilerinin okunabilir durumda olduklarına bakarken dayanamayıp Bronte'nin Jane Eyre'sini okumaya başladığında Jane'in her iki ebeveynini de kaybetmiş birisi olduğunu öğrenir. Bu durum onun, farkında olmasa da, böyle bir sağaltım sürecine girmesine yol açar. Bunu şu sözlerinden de anlamak mümkündür: \"Zavallı Jane! O, her iki ebeveynini kaybetmişti. Hikayelerdeki karakterlerin çoğu sevdikleri için yas tutuyordu. Bu durum bir açıdan rahatlatıcı, yani yalnız değilim.\" (Cotterill, 2022, s. 156) Bu açıdan bakıldığında eserimiz de içeriğiyle gerçek hayatta böyle durumlarla başa çıkmak durumunda kalan insanlara tutunulacak dal uzatmaktadır. Nasıl ki Jane Eyre'yi okuyan Calypso yalnız olmadığını anladıysa Limon Kütüphanesi de okurunu Calypso gibi düşünmeye sevk edecektir. Nihayetinde sevgili Gurbet Lüy'ün kaleme aldığı inceleme yazısında \"neredeyse bir klasik\" (Lüy, 2022) olarak nitelediği eser değindiğimiz tüm bu noktaların yanı sıra pek çok kitaba da yönlendirmektedir. Umulur ki hem Limon Kütüphanesi hem de yönlendirdiği eserler edebiyatın iyileştirici gücünü keşfetmemize ve ruhu sağaltıcı mekanların kıymetini anlayıp her evde böyle bir mekan kurmaya gayret göstermemize vesile olsun. Hakkıyla idrak edebilenlerden olabilmek temennisiyle... Kitapla kalın. Cotterill, J. (2022). Limon Kütüphanesi. İstanbul: Timaş Yayınları. Sarı, A. (2020). Edebiyatın İyileştirici Gücü. İstanbul: Ketebe Yayınları. Tosun, N. (2021). Gidilmemiş Yerlerin Türküsü. İstanbul: Ketebe Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-muharrem-harmandar-k5721.html", "text": "1996, 8 Şubat doğumluyum. Kışın doğdum ama en çok kışı sevdiğim söylenemez. Okuduğum okullar kendimi bulma arayışım içinde sadece bir aşamaydı. Ama illaki adlandıracak olursak iki lisans ve Türkçe Öğretimi üzerine tezli yüksek lisans mezunu oldum. Bu süreçler şiirimin gelişmesine de oldukça katkı sağladı. Şiirin etkisini ilköğretim 3. sınıfta sezinledim. Satırlardan bir tat. Sonrasında uzunca bir zaman sonra liseye giderken sınıfımın önünde okuduğum bir şiir ve yazma sürecim... Hep üzerine koyarak ilerlenen bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Sonrasında da şiirle ilişkili olan insanlarla tanışıyorsunuz. Hayat size sizin istediğinizi bir yerde mutlaka sunuyor. Siz bu sunumdan ne kadar faydalanmak için çabalıyorsunuz burası önemli. Şiirle ilişkili olan hayatım yine şiirle ilişkili insanlarla tanışmama vesile oldu. Şiirle olan kan bağım şiirle ilişkili olan insanlarla da bağ kurmama vesile oldu. Yani başka bir deyişle şiiri çıkarırsan şair kalmaz, şair olmazsa şiir keşfedilmez. Usta denemez. Şiir benim içimde hep yakınlık duyduğum bir noktaydı. Bu yakınlığın geliştiğini, hangi noktada geliştiğini sonra sonra fark etsem de neticede bu farkındalığa sahip olduktan sonra insanın kendisi insana usta da oluyor yani. Ama kimi kendinize yakın görüyorsun derseniz, çoğu zaman yazış tarzımız belli yönlerden benzemese de Orhan Veli derim. Çünkü hayatı anlamaya çalışan herkes mutlaka onu okumalı. Yine bu ifadeye kendi kitabım üzerinden yola çıkarak yaklaşmak istiyorum. Bu arada bu sorularla kitabım basıldıktan sonra karşılaştım. Şiirlerimde şehirleri kullandım, bir dağ kasabasındaki çadırları ve köyleri de kullandım. Bu bir bütünlüktür. Parçaları birbirinden ayırırsanız geriye şiir kalır mı? Mekan her şeyden önce insanın bakış açısıdır aslında. Bütüne nasıl baktığı, parçayı nasıl gördüğüdür. Tüm bu saydıklarınızın katıksız katkısı vardır diyebiliriz. Yazar her şeyden önce ne için yazdığını bilmeli. Bunu şundan dolayı diyorum; kişi şair olabildiği yerde okuyucu da olabilmelidir. Asıl bundan sonra yazma amacı kendini ortaya koyar. Amaca ulaşmak yalancı okuyucu kitlesi edinmekten çok daha önemlidir. Kendi şiirimize okuyucu olabilirsek diğer okuyucularında mutlaka bir yerde ilgisi ve alakası kendini gösterebilecektir. Bu evet mi hayır mı gibi bir soru tipi. Bir hocam evet hayır gerektiren sorular tehlikeli sorular derdi. Ben de bu sorulara öyle bakıyorum. Şiiri kısıtlamak doğru değil. Bu sorulara hem hem bağlacını koyarak cevap vermek doğru olur. Ama her şeyden önce insanın kendini keşfetmesi önemlidir ki şiirine yön verebilsin. Yahut şiir şaire ulaşsın. Eleştiriyi her şeyden önce kendime yaptım. Diğer şair ve yazarlar bunu başarabilirse, kendi şiirine mesafe koyabilirse yeterlilik ölçütünü değiştirebilir bunu sadece eleştiriliyor mu eleştirilmiyor mu bu sorulardan daha öteye taşıyabiliriz. Uzun yıl diyebileceğim ölçüde Telmih Dergisi yazarı ve yazarı olduğum derginin okurluğunu gerçekleştiriyorum. Bunun dışında çeşitli dergilerde yazdım. Dergileri dijital ortamda takip etmek benim de yaptığım bir şey. Ama onlara dokunmak, dergilerin ruhuna ulaşmak için somut olarak tutmak gerekiyor. Kemikleşmiş dergiler bence kendini ve şiirimizi geliştiremiyor. Çünkü insan bedeni bile sadece kemikten oluşmuyor. Orhan Veli, Hüseyin Nihal Atsız ve Melih Cevdet Anday derim. Bedava şiiri, Geri Gelen Mektup şiiri ve Olsun da Gör şiiri..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/neden-kitap-degerlendirme-yazisi-yazariz-k5829.html", "text": "Son zamanlarda üst üste benzer soruları farklı kişilerden duymaya başladım. Üstelik sorular içinde, merak değil eleştiri barındırıyor. Öncelikle belirtmek isterim ki bizler her şeyden önce birer okuruz. Okurluk yazarlıktan önce gelir. Ben aslında kitap değerlendirmesi yazanlara bu tür soru ve eleştiriler yöneltilmesini son dönemde yazarlığa olan rağbete bağlıyorum. Yazarlık sevdasında olanlar, değerlendirme yazılarına da bu pencereden baktıkları ve geleceğini parlak görmedikleri için eleştiriyorlar. Başka bir deyişle \"buradan iş çıkmaz\" mantığıyla ele alıyorlar konuyu. Fakat gerçek bir okurun zaten böyle bir beklentisi olmaz. Eğer bir okurun serüveni yazarlıkla devam ederse bu, işin çeşnisi olur. Kitap okumayı seven insanlar onları okumakla kalmaz, onlar hakkında konuşmayı da severler. Fakat okuma alışkanlığının az olduğu bir toplumda, bu konuda kafa dengi birilerini bulmak oldukça zor. Gelişen teknolojik imkanlar bizim de işimizi kolaylaştırdı ve insanlar birbirlerini yüz yüze yakalayamasalar da dijital platformlarda bulmaya başladılar. Konuşarak anlatamadığımızı yazarak anlatıyoruz bir bakıma. Ve bu anlatım \"sevdim\" ya da \"sevmedim\" demekten daha derin oluyor. Bu işi beklentisiz olarak, sadece sevdiğimiz için yaptığımızı söyleyebiliriz. Kitapseverlerin evlerinde oluşan kitap yığınları ciddi bir mesele haline gelmeye başlıyor. Kitap sevmek git gide mekansal bir problem haline geliyor. Buna, artan kitap fiyatları da eklenince okur daha da seçici olma ihtiyacı duyuyor. Bir kitabı satın almadan önce hakkında etraflı bir araştırma yapmak gerekiyor. Bu konuda fikrine güvenilen birinin o kitap hakkında yazdığı yazı referans teşkil ediyor. Bu da \"Bu yazıları okuyup kitap satın alan oluyor mu?\" sorusunun cevabı. Yazmak, pek çok yönüyle farkındalık geliştiren bir eylem. Hatta bir konuda yazarken fikrinizin değişmesi bile ihtimal dahilinde. Bir kitap hakkında yazarken, okuma esnasında fark etmediğiniz şeyleri keşfediyorsunuz. Yeni yorumlara, fikirlere kapı açılıyor böylece. Kaldı ki ben bu yazıların deneme türünde metinler olduğunu düşünüyorum. Eleştirel yönü ve bakış açısını geliştirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Aynı zamanda yazarak, kayıt altına almış oluyorsunuz ve bu, kitabın hafızanızda daha kalıcı bir yer tutmasını sağlıyor. Edebiyatçılar, ülkemizde eleştirmenliğin bittiğini söylüyorlar. Yazılan yazılar aslında değerlendirilen eserlerin müellifleri için de birer geri bildirim. Dikkate alıp almamak onlara kalmış. Eleştirel düşüncenin her alanda zayıf olduğu bir toplumda kitap değerlendirmelerinin bu alana bir katkı olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kahramanligin-derinindeki-aci-deli-nehir-k5536.html", "text": "Felaketlerden, kazalardan, ıssız bir adadan, sonsuz bir ormandan, önünde sonunda yalnızlığın ve doğanın elinden kurtuluş hikayeleri, hem yetişkin hem genç edebiyatının ve hem de sinemanın sıkça ele aldığı verimli bir kaynaktır. Çokça sürümünü okumuş, izlemiş olsak da dönem dönem tekrar karşımıza çıkar ve genellikle ilgimizi yeniden cezbetmeyi başarırlar. Çünkü insan, başını her daim yeni belalara sokmaktan, sonra da soktuğu yerden çıkarmaktan zevk alan, bunun hikayesiyle övünen bir canlıdır. Ama bu övüncün altında birçok izler yatar, o gizli ve acı izler çoğu zaman kurtuluşun kahramanları dışında kimse tarafından bilinmez. \"Deli Nehir\" de böyle bir kurtuluş hikayesi. Ne sebeple olduğu bilinmeksizin seçilmiş, birbirlerini tanımayan çocuklar, başlarında iki ünlü rehberle bir rafting gezisine katılırlar. Planladıkları yerde umdukları debiyi bulamadıkları için rafting yapacakları nehri değiştirirler ama telefonları çekmediği için bu durumdan kimseyi haberdar edemezler. Gece kampta oldukları sırada, bulundukları vadinin diğer ucunda kurulu olan baraj yıkılır ve başlarındaki iki yetişkin rehber sele kapılıp giderken onlar da canlarını zor kurtarırlar. Deke, Imani, Mia, Tony ve anlatıcımız Daniel. Bu dört çocuk ormandan kurtulmaya çalışır ve aynı zamanda kendi aralarında bir liderlik mücadelesi de verirler. Doğa karşılarına önce bir heyelan, sonra bir puma çıkarır ve sonrasında liderlik tartışması yüzünden grup ikiye bölünür. Fiziksel gücü nedeniyle lider olmak isteyen, diğerleriyle sürekli dalga geçen Deke, Tony ile birlikte yiyeceklere el koyarak gruptan ayrılır. Çelimsiz Daniel ile iki kız, Mia ve Imani artık oldukça güçsüz kalmışlardır. İki grup arasındaki çekişme düşmanlığa varır. Deke'nin gücüyle Mia'nın aklı savaşmaktadır. Bu savaş bir çatışma sırasında Deke ile işbirliği yapan Tony'nin feci şekilde ölümüyle kırılır. Ölüm Deke'nin suçlanmasına sebep olur ve bir yargılamayı zorunlu kılar. Akran zorbalığının yargılandığı bu bölümde okur için bir muhasebe imkanı ve zorbalığın doğası hakkında dersler bulunuyor. İlaveten üç kişilik jurideki Imani'nin sırrı da bu yargılamanın karar anında ortaya çıkıyor ve böylece dört kişi kalan çocukların serüveni yeni bir seyirle son dönemecine giriyor. Son bölümde bir cankurtaran ve hatasını telafi etmeye çalışan Deke'nin sayesinde bir de ayıyı alt eden kahramanlarımız maceranın karmaşık duygular uyandıran sonuna varıyorlar. Eser, okurunu kısa bir girişle çabucak çocukların hayatta kalma mücadelesine sokuyor. Şimdiki zaman kipiyle, kayıp çocuklardan biri olan Daniel'ın ağzından aktarılan anlatı oldukça akıcı ve olaydan neredeyse hiç sapmıyor. Anlatıcımızın arada bir aklına gelen ikincil konu babasının ruhsal bozukluğu oluyor ancak tek cümlelik hatırlamalar dışında konuyla ilgili fazla detay verilmiyor. Diğer karakterlerle ilgili geri bildirimler de akışı bozmayacak nitelikte, kısa ve öz atıflarla yapılıyor. Hikayenin sonu da başı gibi hızla ve apaçık şekilde bağlanıyor. Bu teferruatsız hızlı akış, yazarın anlatısı için seçtiği biçimin bir gereği. Bir hatırat biçimini benimseyen yazar bu seçimiyle hikayesini benzer maceralardan çok daha gerçekçi kılmış. Gizem peşinde koşturmak yerine anın çarpıcılığını yansıtmayı hedeflemiş. Hikayenin gövdesiyle meşgul edilen okur \"bu gerçek bir hayat hikayesi mi?\" sorusunu sormadan edemiyor. Bu biçimle, karakterlerin yaşadıkları hisler de daha kolay ve etkileyici şekilde ortaya konabilmiş. Dört arkadaş kurtuluştan sonra, aslında hoş olmayan bir hareketi nedeniyle feci şekilde ölen Tony'i bir kahraman gibi uğurlamakta mutabık kalıyorlar. Onun anılarda böyle yaşamasını tercih etmeleri, pişman olan Deke'yi başkalarının yanında suçlamamaları ve Imani'nin sırrını saklamaları da yine aynı tercihin, gerçekle-doğru arasındaki tercihin dışavurumu olarak okurun yargısına sunuluyor. Amerikan genç edebiyatının cazibesi Hollywood filmlerinin cazibesini andırıyor. Özellikle bu eserdeki sinematografik anlatım, okurun olayları gözünde neredeyse birebir canlandırabilmesini sağlıyor. Kitabın kapağında bir çizim yerine bu yaklaşımı destekleyen, daha gerçekçi, fotoğrafik bir tasarım kullanılmış. Kitabın tam ortasından bir sahne kapağa taşınmış. Eserin yazarı Rodman Philbrick birçok ödüllü macera, polisiye roman ve film senaryolarında imzası olan bir isim. William R. Dantz ve Chris Jordan takma adlarıyla bilim-kurgu romanları da bulunuyor. Bu eser dışında Türkçe'ye çevrilmiş üç kitabına erişebiliyoruz: \"Acayip Güçlü\" , \"Genç Adam ve Deniz\" , \"Evrendeki Son Kayıt\" . Eğer genç okurlarımız bu tür maceralardan hoşlanıyor ve fakat okumalarını bir üst seviyeye taşımak da istiyorlarsa önce \"Robinson Crusoe\" ve \"Hayy Bin Yakzan\"ın sadeleştirilmiş sürümlerini, birkaç yıl sonra asıllarını ve daha sonra da \"Sineklerin Tanrısı\" gibi eserleri okuma listelerine alabilirler. Böylece kurtuluş heyecanı felsefi bir boyuta açılacak, insan-toplum ilişkisinin inceliklerine dair irdelemeler katmerlenecek, doğa ile mücadelenin yanına duygu, düşünce ve inançların muhasebesi eklenmiş olacaktır. Doğa bütün tehlikelerine rağmen insanı cezbetmeye devam edecektir. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır ve günden güne uzaklaştığımız doğaya kendimizi aramak için mutlaka döneriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-4-k5849.html", "text": "Ve uyku uzatıyor sükun dolu tasını...\" (Umran, 2006:9). \"Leke, Umran'ın 1969 yılında masraflarını üstlenerek Soyut Yayınları arasında yayımlattığı bir şiir kitabıdır. Şairin 25-48 yaş arasında yazdığı 168 şiiri içermektedir. Birinci baskısı tükendiğinden otuz yıl sonra\" 2. baskısı yapılmış eserin basımı Birey Yayıncılık tarafından 1999 yılında gerçekleştirilmiştir. Leke adlı şiir kitabı şairin 20 yıllık ürünlerinin toplamıdır. Eserdeki şiirlerin çoğu, farklı dergilerde yayınlanmıştır. \"İlhan Berk, bu kitabı dili bakımından \"şiire karşı bir şiir deneyi\" olarak\" (Kolektif, 2010:1057) değerlendirmiştir. Sedat Umran, bu eseriyle duyulmuş ve \"eşyanın şairi\" olarak anılmaya başlanmıştır. Bir araya getirip yapıyorum ona denk\" (Umran, 1990:9). - gölgeler - ölümün ölümü - mücevher gemi - kara tehlike - eşya şiirleri - trajik ben şiirleri - akşam ve gece şiirleri - kış dörtlükleri - kırkayak - çeşitli konular çünkü çıkmayan canları var\" (Umran, 1993:11). Sedat Umran'ın bu eseri 1995 yılında İz Yayıncılık tarafından yayınlanmış olup eserde kırkı aşkın ayna şiiri mevcut olup şairin elli yıllık şiir çalışmalarının ürünüdür. Eserdeki ayna şiirinden yirmi kadarı daha önce yayımlanmış olan Meş'aleler, Leke ve Kara Işıldak adlı şiir kitaplarından alınmıştır. Eserdeki Garip Aynalar bölümündeki yirmi iki şiir ise 1994 yılında yazılan şiirlerdir. Umran, bu eserine uzun bir önsöz ile başlamaktadır. Bu önsözünde aynaların giz dolu dünyalarına nüfuz edebilmek için onları bir yaratış sürecinden geçirmek gerektiğini, şairin de bunu başarabilmesi için yaratıcı gücü ve düşüncesini bu aynalar üzerine yoğunlaştırması gerektiğini ifade eder ve şairin \"kendi ruh momentlerini aynaların her an değişen ruh durumlarıyla özdeşleştirerek, aynaların kimliğinde dışa vurmaya yönelmesi ve bunu yaparken gözlem gücünü kullanması\" gerekliliğini vurgular (Umran, 1995:7-10). Umran, Aynada Gün Doğumu adlı eserini anlatırken bu eserki 40'ı aşkın ayna şiirini 50 yıllık süreç içerisinde ortaya koyduğunu, bu 40 şiirden 20 tanesi daha önceki eserlerde yayınlandığını, Garip Aynalar bölümündeki 22 şiirin ise 1994'ün Haziran ve Temmuz aylarında yazdığını belirtmiştir (Umran, 1995:7-10). Umran, bu kitabında \"ayna\"nın Divan şiirlerinde de zaman zaman remiz olarak kullanıldığını belirtmiş, özellikle Naili, Baki, Şeyh Galip gibi isimlerin bu remizden istifade ettiklerini belirtmiştir, şairlerin şiirlerini canlı bir organizma diriliğinde söyleyebilmelerinin sırlarının eşyaya yönelik canlı bakışlarında, eşyayı ve olayları bütün şekilde arka planlarıyla verebilmelerinde olduğunu belirten Umran, şairin bakış açısının diğer insanların bakış açılarından farklı olduğunu vurgulamıştır (Umran, 1995:7-10). Umran'ın aynaya olan ilgisini şiirleri üzerinden çalışmamızda aktarmaya çalışacağız. Onun aynaya ilgisi, salt bir heves değil, bir çalışma, bir hazırlanma dönemiyle kendini gösterir. Alandaki diğer şair ve şiirleri de inceleyen Umran, ayna özelinde kimlerin bu konuda şiirler yazdığını da az çok bilebilen biridir. Özellikle Rainer Maria Rilke'nin Orfe'ye Soneler adlı eserini Türkçe'ye çevirmiş, aynayı bütün olarak konu edinen bu şiirin kendisinde özel bir yeri olduğunu vurgulamıştır. Aynanın Türk şiirinde de yer yer konu edildiğini vurgulayan Umran, Cahit Sıtkı Tarancı'nın \"ayna\" üzerinde duran şairlerden olduğunu, daha sonra Hilmi Yavuz'un ismini anmış ve şiirleri hakkında genel bilgiler vermiştir (Umran, 1995:7-10). Eser 1995 yılında Birleşik Dağıtım-Yayıncılık tarafından basılmıştır. Eserde toplumda 46 şiir olup, bu şiirlerin geneli aşk üzerinedir. Eserdeki şiirler, Kara Işıldak adlı eserindeki şiirlerine yeni şiirler eklenerek yayınlanmıştır. Eser, Ötüken Yayınları tarafından 1995 yılında yayınlanmıştır. Bu eser, daha önce farklı kitaplardan seçilmiş şiirlerden oluşmuştur. Eserde toplamda 152 şiiri mevcuttur. Eserin ilk şiiri \"Meş'aleler\"dir. Akşam Şiirleri adlı eser 1998 yılında Kırkambar Yayınları tarafından yayınlamıştır. Eserde toplamda 37 şiiri mevcuttur. Altın Eşik adlı eser, Sedat Umran'ın 1994-1998 yılları arasında yazmış olduğu, 61 şiirden oluşmaktadır. Eser, 1999 yılında İz yayıncılık tarafından basılmıştır. Eser, Yaba Yayınları tarafından 2000 yılında basılmış olup, eserde toplamda 76 şiir bulunmaktadır. Eserde genellikle aşk şiirleri bulunmaktadır. - Meş'aleler (1943-1949) - Leke (1949-1970) - Gittin Taş Atarak Denizlerime, Kara Işıldak ve Diğer Şiirlerinden Seçmeler (1970 1992) - Şiir Kitaplarına Alınması Unutulmuş Olan ve Son Birkaç Yılda Yazdığı Şiirleri (1988-2000) - Altın Eşik (1994-1998) - Aynada Gün Doğumu (1991) - Gittin Taş Atarak Denizlerime (1974-1989) - Parmak Uçlarımdaki Yangın (1995) - Sedat Umran ve Şiiri Üzerine Yapılmış Eleştiri ve Değerlendirmeler Işıklı bir tas içinde sun!...\"(Umran, 2000:10). Kendini geçmek için girdiğin her yarışta!...\" (Umran, 2000:11). \"Kış Bayramı'nda da pek çok kadına şiirler var. Bunları üç kümede gördüm: 1- Aşık olunan bir insana yazılanlar. 2- Arzulanan kadınlara yazılanlar. 3- Bir de vazo gibi görünen güzel kadınlar için yazdıklarınız var\" (Umran, 2002) sorusuna karşılık Sedat Umran şu cevabı vermiştir: \"Şiirde yer alacak kadın diğer kadınlardan farklı olacak... güzelliği ile, saflığı ile ayrı bir özelliği olmalı... Şiirin maddi atmosferini kuran bu farklılıklardır\"(Umran, 2002). - Brahmanizm , Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1977 - Epigramlar , Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1979 - Roman Kuramı , Say Yayınları, İstanbul, 1985 - Büyük Kurtuluş , Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1988 - Edebiyat ve İhtilal , Milliyet Yayınları, İstanbul, 1989 - Hint Felsefesi , Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1990 - Felsefenin Arka Merdiveni , İz Yayınları, İstanbul, 1993 - Zen Yolu (2.Bas.) , Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1993 - Yay ile Ok Atış Sanatında Zen , Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1994 - Yüzyıl Büyük Alman Şairleri, Birleşik Dağıtım-Yayıncılık, İstanbul, 1995 - Diyaloglar , Berfin Yayıncılık, İstanbul, 1995 - Felsefenin Küçük Okulu , Birleşik Dağıtım-Yayıncılık, İstanbul, 1995 - İnsanın Gelişiminin Devr-i Daimi , Birleşik Dağıtım-Yayıncılık, İstanbul, 1995 - Uçuş Korkusu , Önel Yayınları, İstanbul, 1997 - Çanakkale Savaşı Bir Alman Subayının Anıları , Timaş Yayınları, İstanbul, 1998 - Kötülük Problemi , Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2000 - Büyük Alman Şairleri , İz Yayıncılık, İstanbul, 2003 - Almanca Manzum Çevirileriyle Ünlü Türk Şiirleri , İz Yayınclık, İstanbul, 2003 - Gundi-Şapur Akademisi Aritoteles Doğu Yolunda , Yaba Yayınları, İstanbul, 2008 - Modern Dinin Filozofu Henri Bergson , Birey Yayınları, İstanbul, 2005 - Aforizmalar , Birey Yayınları, İstanbul, 2000 - Edebiyat Kuramı , Yaba Yayınları, İstanbul, 1994 - Güç İstenci/Bütün Değerleri Değiştiriş Denemesi , Birey Yayınları, İstanbul, 2002 - Tanrı ve İnsan Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1990 - Almanca Manzum Çevirileriyle Ünlü Türk Şiirleri , İz Yayıncılık, İstanbul, 2003 - Büyük Alman Şairleri , İz Yayıncılık, İstanbul, 2003 - Ünlü Şairlerin En Güzel Aşk Şiirleri , Birey Yayınları, İstanbul, 1999 - Cumhuriyet Döneminde Bilinen Bilinmeyen Şaheserler Antolojisi, , İşaret Yayınları, 1994 - Cumhuriyet Dönemi Şiirimizin Altın Sayfaları , Hat Yayınevi (2. Baskı), İstanbul, 2010 - Şaheser Çocuk Şiirleri Antolojisi , İşaret Yayınları, İstanbul, 1995 - Şiirde Metafizik Gerçek, Sedat Umran, Timaş, İstanbul, 1996 Sedat Umran'ın deneme kitabı diye adlandırılan tek kitabı mevcuttur. O da \"Şiirde Metafizik Gerçek\" adlı eserdir. Eser toplamda 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde \"Şiirde Metafizik\" başlığında şiir ve metafizik düşüncesi üzerine yazmış olduğu yazıların toplandığı bölümdür. İkinci bölüm \"Türk ve dünya şiiri üzerine düşünceler\" başlığı taşımakta, bu bölümde ise şiir anlayışına dair yazıları topladığı ve etkilendiği şair ve yazarları anlattığı bölümdür. Üçüncü bölüm ise \"Söyleşiler\" başlığı altında Sedat Umran ile çeşitli radyo ve dergilerde yapılmış söyleşilerin aktarıldığı bölümdür. Eserin birinci baskısı Timaş Yayınları tarafından 1996 yılında yapılmıştır. İkinci baskısı İz Yayıncılık tarafından 2004 yılında yapılmıştır. Kollektif. (2010). Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (Cilt 2). İstanbul: YKY. Umran, S. (1990). Gittin Taş Atarak Denizlerime. İstanbul: Akabe Yayınları. Umran, S. (1993). Kara Işıldak. İstanbul: İz Yayıncılık. Umran, S. (1995). Aynada Gün Doğumu. İstanbul: İz Yayıncılık. Umran, S. (1995). Parmak Uçlarımdaki Yangın. Birleşik Dağıtım Yayıncılık. Umran, S. (1995). Sedat Umran'dan Seçmeler. İstanbul: Ötüken Neşriyat. Umran, S. (1998). Akşam Şiirleri. Kırkambar Yayınları. Umran, S. (1999). Altın Eşik. İstanbul: İz Yayıncılık. Umran, S. (2000). Kırık Ayna. Yaba Yayınları. Umran, S. (2000). Sonsuzluk Atı. İstanbul: İz Yayıncılık. Umran, S. (2001). Kış Bayramı. Si Yayınları. Umran, S. (2004). Akşamın Kaması. İstanbul: İz Yayıncılık. Umran, S. (2006). Meş'aleler. İstanbul: İz Yayıncılık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-muhammet-durmus-k5704.html", "text": "92'de doğdum. Öğrenmeyi, bağlam kurmayı ve anlatmayı severim. Kilo almaya yatkınım. Yedi sene önce saçlarımı İstanbul'da bırakıp memleketime, Trabzon'a döndüm. Misafir gelmek isteyen varsa ağırlarım. İlk etkileşimim ablamın şiir kasetleri sayesinde oldu. Sonrasında ise lisede bir arkadaşımın ezberden okuduğu birkaç şiirle. Ve lise bitmeden ben de yazmaya başladım. Çok yeni bir ifade biçimiydi benim için. Bir sanat değildi. Yıllar önce, yazmayan bir insan nasıl yaşayabilir diye soruyordum kendime ve mana veremiyordum. Şimdi ise yazan bir insan nasıl yaşayabilir sorusu zihnimi kurcalıyor. Hayatımdan şiiri çektiğimde kiracısı evden çıkan bir mal sahibi gibi gülümsemeyi ümit ediyorum. Henüz öyle bir noktada değilim. Şiirle ilişkimi edilgenden etkene çevirme gayretindeyim. Yıllarca, şiire dair neredeyse hiçbir şey okumadan yazdım. Duyduklarımla yazdım. Belki on şair bile sayamazdım o dönemlerde. Bir usta-çırak ilişkisine inanmıyorum. İlhami Atmaca ağabeyim, \"zihninde bir düşünce tasarlarken oldukça cesur davranabilirsin\" dediğinden beri ustaya inanmıyorum. Cesaret, şahsa aittir. İlhamın ve çalışmanın bir eski kalıptan mülhem ortaya çıkışı ilk başta sorun oluşturmaz. Sonrasında kendi üslubuna ulaşan kimse için daha faydacı bir katkı imkanı mevcuttur. Ve usta işi her şiir faydalıdır. Senden daha iyi yahut karşılaşmadığın biçimde kurulan bir inşa keyif verir, ilham verir, kamçılar. Olan budur. Hasılı, birlikte çalışmaktan keyif aldığım isimlerden bahsedebilirim sadece. Bir şiir yazınca ilk paylaşmak istediğim isimlerden. Serdar Aydın ve M.Tuğrul Çolak'tan. Daha iyi yaşama gayretindeyim. Bakış açım nasıl? Şu an bilmiyorum. Sığındığım bir mekan yok fakat rahatlıkla söyleyebilirim ki İstanbul'dan uzak olmak tek başına besleyici bir unsurdur. Yıllarca orada yaşadıktan sonra ayrılmak bir tür azat edilmişlik getirdi bana. Münhasır hayatlar ve hatalar popülizmin merkezinden uzaklaşmakla mümkün. Asgari geçim şartları ne kadar rahat karşılanırsa sanat alanına ilgi o kadar çabuk oluşmaya başlayacaktır. Sanatçı için zaman zaman hayati olsa da düşük gelirli insan için mesele edilmeye değmez bir şeydir şiir yahut herhangi bir sanat eseri. Çünkü keyfi bir ilgi alanı gibi gelir. Kaldı ki tüketicileri için öyledir denebilir. İlgi şu an gayet makul. Dediğim gibi, ekonomik durumu iyileşen bir Türk halkı bir nesil sonra sanata daha çok ilgi duyacaktır. Evander Holyfield mı Riddick Bowe mu? Boks. Daha çekişmeli, daha estetik maçlar. Eleştirinin olmadığına inanıyorum. Belli bir nüfuza ulaşan isimler için ortaya metin koyulabilir tabii bu daha normal duruyor fakat eser değil de ismin kitlesi odağa alınıyor sanıyorum. Şu şiir gündem oldu gibi bir durum hatırlamıyorum desem yeridir. Oysa imkanlar yirmi sene öncesine göre bambaşka bir seviyede. Ha, eleştiri yok diyoruz da eleştiriye tahammül var mı, bunu da sormak gerekiyor. Bir şairin ilk eleştirmeninin en yakınındaki diğer şair olması gerektiğine inanıyorum. Dergilerin hala daha ciddiyetini koruyan ortamlar olduğuna ve yayın hayatına devam etmeleri gerektiğine inanıyorum. Sosyal medyadaki eski paylaşımlar beni çok ırgalamaz lakin kitaplığımdaki eski sayılara döner döner bakarım. Aynı zamanda iyi bir şairle iyi bir editörün buluşma alanı da dergilerdir. Okul olma özelliğini ancak şiire dair bolca etkileşimle kazanabilir. Muhatapların arasında kalan, kamu malı olmayan bu etkileşimle. Enis Batur, İsmet Özel ve Edip Cansever; Teknenin Ölümü , Şair'e , De Gülüm . Fakat bunlar bugünün açıklamaları, yarın yahut daha sonra vereceğim cevap değişebilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zaman-akisiyla-bilinc-akisini-butunlestirmek-k5802.html", "text": "Zaman, tarih boyunca üzerinde çok düşünülen, konuşulan bir unsur olmuştur. Zaman kavramını; tam açıklayıcı olmamakla birlikte, insanın yaşamını düzenleyici sistem olarak genel çerçevede tanımlayabiliriz. Newton'a göre zaman, her insan için sabit ve değişmezken, Einstein ve Hawking gibi fizik kuramcıları buna katılmamıştır. Einstein; \"Güzel bir kızla oturan bir adam için geçen süre ile aynı adamı sıcak bir fırının üzerine oturttuğunuzda geçen zaman aynı değildir, işte bu da Rölative kuramıdır.\" örneğiyle bunu açıklamıştır. Felsefede zamanı, tüm var olanların birbirlerinin yerini alarak oluşturdukları zincirlerdeki sonsuz süre olarak anlamaktayım. Lancaster Üniversitesi'nin profesörlerinden, İngiliz toplum bilimci John Urry'nin, Mekanları Tüketmek kitabında \"Zaman, toplum açısından sadece değişim için değil, durağanlık ve istikrar, hatta düzen için de merkezi bir öneme sahiptir; zamansal bir düzen olmaksızın toplumda düzen olması düşünülemez\" sözlerinden sosyolojideki zamanı; toplumun, toplumsal hayatın kaderi olarak algılayabilmek mümkündür. Psikolog Goncagül Kemancı'nın makalelerinden ise Psikolojide zamanı; bireyin bir olayda geçen süreyi o anda hissettiği olumlu ve olumsuz duygularına göre yorumlaması olarak anlayabiliriz. Mitolojinin Kronos'u ise zamanın simgesi durumundadır. Aristoteles zamanın değişim olmadığını söyler. Tüm bunlar bağlamında zaman üzerinden disiplinlerarasılığın ustaca kullanıldığı bir kitap okuduğumu söyleyebilirim. Tüm bu disiplinlerden esintiler taşıyan Recep Kayalı'nın, Bilinen Tüm Zamanlar kitabı Aristoteles'in haklılığına zihnimizde bir gönderme yapmaktadır. Bilinen Tüm Zamanlar, kitap ismi ve kapağıyla en başta etkileyici ve ilgi çekici bulduğumu söylemeliyim. Kitabın sayfalarında dolaşmadan önce kapağını okumayı seviyorum. Zira içeriğine dair ipuçları orada gizli. Bilinen Tüm Zamanlar adlı eseri elime aldığımda; yazarın, zamanda değişmeyen düzenlerle değişmeyen kaderleri ya da kederleri işlediğine dair bir öngörüm oluştu. Kitap kapağındaki bordo renginin çarpıcı değil de silikleştirilip uçuk bir bordoya dönüştürülmüş olması bunu çağrıştırıyordu. Bordo özgüveni temsil eden bir renktir. Üzerinde taşıyana özgüven verir. Rengin üzerine kondurulmuş noktalar yaşamın anlarının iz düşümü gibiydi. Kapakta gördüğüm silikleşmiş bordo bireylerin zamanla olan savaşlarında silikleşseler de dik durma çabalarını hissettirdi. Zamanın ontolojik boyutlarında dolaşacağımı düşündüm. Okuduktan sonra ise kapağın içerikle oldukça başarılı özdeşleştirildiğini gördüm. Kapak tasarımını yapan Zeyd Karaaslan'ı tebrik etmeden geçemeyeceğim. Göze batmayan lirik bir dili var yazarın. Finallerini mısralar halinde yaptığı öyküler ayrı bir hava katmış kitaba. Recep Kayalı duyguların dengesini düzeyli bir biçimde ortaya koymuştur bu eseriyle. \"Kara Ulak Ensar'ı Tüketen Şeyler\" isimli öyküsünde, hikayenin yoğun duygularıyla sona geldiğimde okuduğum bu mısraların bana ferahlık kattığını söyleyebilirim. Tüm hikayeleri sevmiş olmakla birlikte özellikle ilk iki öyküyü çok başarılı bulduğumu da belirtmeliyim. Oldukça sıra dışı kurgulanmış ve etkileyici sahnelerle benzenmişler. Sanıyorum ki özellikle bu iki hikayeye ara vermeden devam edebilecek öykü okuyucusu yoktur. İlk hikaye olan \"Kara Ulak Ensar'ı Tüketen Şeyler\" başlığı altında ölümün soğukluğuna ve çeşitli hallerine, kimsesizlikler perdesinden şahitlik ediyorsunuz. Eğer okur Recep Kayalı'nın cümlelerinin derin anlamlarını irdelerse uzun süre bir cümlede takılı kalabilir. Benim takılı kaldığım; \"Duvarlara, tavana, perdelere yerleşmiş ölümün kokusu. Salon buz gibi. Yine de dağılmıyor betona sinmiş ruh artığı.\"(S.18) cümlelerinden birisidir. İyi bir kitap okuyacağımı biliyordum ancak itiraf etmeliyim ki bu kadarını beklemiyordum. Öyküye doyduğumu hissettim diyebilirim. Kitabın bitmesini gerçekten istemedim. Bir solukta okunabilecek bir kitapken araya başkalarını alarak zamanı uzattım. Çok beğenip de sindirmeden, merakla devamına koştuğum kitaplar vardır. Ancak burada her öykü öylesine güçlüydü ki sindirilmeden geçilmesi büyük haksızlık olurdu. Aralarda başka kitaplarla hemhal olsam da zihnim Bilinen Tüm Zamanlar kitabında en son okuduğum öykünün tadını çıkarıyordu. Öyküleri ve edebiyat yazıları İzdiham, Mahalle Mektebi, Edebiyat Ortamı, Heceöykü, Edebiyatist ve Palto Öykü Fanzin'de yayımlanan Recep Kayalı, rahatça öykü yazabilmek hayaliyle yüksek lisans eğitimini yarıda bırakmıştır. Bilinen Tüm Zamanlar adlı eserinden önce, Dip (2013), Taşın Dediği (2019), Kamburuma Üç Sebep (2020) isimli eserleri yayımlanmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/rasim-ozdenorennin-gul-yetistiren-adami-k5665.html", "text": "Rasim Özdenören'in Gül Yetiştiren Adam'ıyla tanıştım, kaybettiklerimizi düşündüm, garip bir hüzne kapıldım. Yenildim mi, yenildik mi? Gülün dikenlerini kalbimde hissettim. Anlatılan bizim hikayemizdi, biz böyle olmamalıydık, biz böyle değildik. Neden böyle köklerimize yabancı bir yola girdik, güllerimizi toprağında değil de içeride, dört duvar arasında yetiştirmeye mecbur bırakıldık. Ustalıkla karılmış kelimelerin çatısı altında sallanıp durdum bir müddet. Sevgili Peygamberimin çok sevdiği güllere neler yapmıştık biz böyle. Sandım ki fötr şapkasını buruşturup atmak isteyen cemaatteki Müslüman benim. Onun yerinde olmayı hiç istemezdim, ama değişik şekillerde onun yerinde olabileceğimi de düşünmedim değil. Çünkü güllerin kokusuna hasret kalmıştım, Gül Yetiştiren Adam ile tanışınca ne kadar hasret kaldığımı anladım, sarsıldım, yandım... Her şey Gül Yetiştiren Adam'ın, torununun isteğini geri çevirememesiyle başlar. Adam, torunuyla sohbet etmesini pek sever, söz dönüp dolaşıp namaza gelir. Torununa, namaz kılıp kılmadığın sorar. Çocuk ise, okuldayken pek kılamadığını; ama okul dışındaki zamanlarda kıldığını söyler. Adam, pek üzülür bu yanıta, torununa, \"namazını sürekli kıl\" diye nasihat eder. Çocuk, dedesine, dışarıya neden çıkmadığını sorar, \"birlikte camiye gidelim\" der. Adam, o günün geldiğini anlar. Yüzleşme günü, yarım asır sonra, muhasebe... Bir sonraki gün sabah namazı için camiye giderler. Yarım asır sonra dört duvar arasından çıkıp yabancısı olduğu dışarıya, sokağa çıkmıştır Gül Yetiştiren Adam, pek sevdiği torunuyla. Modern zamanlara avdet etmiştir, dondurduğu eski günlerinden. Pek şaşırtıcı bir tecrübe Gül Yetiştiren Adam için, çünkü her şey değişmiştir ya da hiçbir şey bıraktığı gibi kalmamıştır. İşte her yerde biten oteller ve bankalar, pek arsız, hadsiz hesapsız, modern dünyanın vazgeçilmez köşe taşları. Sonra hayatına girip çıkan isimlerin yabancısı olduğu bu dünyaya ait olduğunu görür. Pekiyi, kendisi nerede olmalı? Yeri neresidir? Bunu düşünür. Aklına evi gelir. Ev olmamalı, hele bu vakitten sonra. Zaten imkanı da yok. Görmezlikten gelme, deve kuşu sendromu, bir çeşit hastalık. Dışarıda gürül gürül akıp duran bir dünya, yabancısı olduğu... Dışarıda, yerini arayan bir adam, gülleri seven... Gül, peygamber demektir. Elinde bir imge olduğunu biliyor adam, geçmişine götürüp, geleceğe taşıyacak olan. Caminin içindeler dede-torun. Adam ayakkabıların üzerinde fötr şapkayı görünce dehşete düşüyor; çünkü vakt-i zamanında bu nesneyi başına almamak için savaşmıştı birileriyle, oysa o nesne şimdi kutsal mabedinin içinde, hem de baş tacı edilmiş vaziyette. Fötr şapkanın başındaki sarığın yerini almasındaysa, ölmeyi tercih eden kendisi değil miydi? Oysa yarım asır sonra ne olmuştu, \"öteki\" medeniyetin sembolü olan fötr şapka, \"bizim\" medeniyetin sembolü olan sarığın yerini almıştı. Hem de kutsal mabedimiz olan caminin içinde, cemaatten birinin başı üzerinde... Yıkılmıştı Gül Yetiştiren Adam bu manzarayı gördüğünde. Avuçlarımı sıktığımda, fötr yalnızlığı... Neler kaybettiğimizi hatırladım, hicap duydum. Gül kokmasaydı Peygamberimiz, nice olurdu halimiz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sinemaya-uyarlanan-yabanci-romanlar-k4758.html", "text": "Biz de elimizden geldiğince, okurun/izleyicinin bu iki ayrı sanat dalını bir arada değerlendirmesi için beyaz perdeye uyarlanan eserleri bir liste halinde bir araya getirmek istedik. Listede yer alan bazı uyarlamalarda eserin aslına sadık kalarak görsel anlatımla zenginleştirilmiş çok başarılı örnekler bulabilirsiniz. Uzun soluklu bir çalışmayla oluşturduğumuz listeyi istifadenize sunuyoruz. - Kitap Adı, Yazar, Yönetmen, Film Adı, Yıl - Açlık, Knut Hamson, Henning Carlsen, Hunger, 1966 - Açlık Oyunları, Suzanne Collins, Gary Ross, The Hunger Games, 2012 - Adınla Çağır Beni, Andre Aciman, Luca Guadagnino, Call Me by Your Name, 2017 - Ağla Sevgili Yurdum, Alan Paton, Darrell Roodt, Cry, The Beloved Country, 1995 - Akıl Oyunları, Sylvia Nasar, Ron Howard, A Beautiful Mind, 2001 - Akıl ve Tutku, Jane Austen, Ang Lee, Sense and Sensibility, 1995 - Alacakaranlık, Stephenie Meyer, Catherine Hardwicke, Twilight, 2008 - Alaycı Kuş, Suzanne Collins, Francis Lawrence, Mockingjay, 2014 - Alice Harikalar Ülkesinde, Lewis Carroll, Tim Burton, Alice in Wonderland, 2010 - Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Philip K. Dick, Ridley Scott, Blade Runner, 1982 - Anna Karenina, Tolstoy, Joe Wright, Anna Karenina, 2012 - Anne Frank'ın Hatıra Defteri, Anne Frank, George Stevens, The Diary of Anne Frank, 2009 - Aşk ve Gurur, Jane Austen, Joe Wright, Pride and Prejudice, 2005 - Aşktan ve Gölgeden, Isabel Allende, Betty Kaplan, Of Love and Shadows, 1994 - Ateşi Yakalamak, Suzanne Collins, Francis Kawrence, Catching Fire, 2013 - Ay'a Yolculuk, Jules Verne, Byron Haskin, From the Earth to the Moon, 1998 - Ay Işığı Sokağı, Zweig, Dagmar Damek, Leporella, 1991 - Aynı Yıldızın Altında, John Green, Josh Boone, The Fault in Our Stars, 2014 - Baba, Mario Puzo, Francis Ford Coppola, The Godfather, 1972 - Baragan'ın Dikenleri, Panait Istrati, Louis Doquin, The Thistles of the Baragan, 1957 - Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, Ransom Riggs, Tim Burton, Miss Peregrine's Home for Peculiar Children, 2016 - Bayel Ağıtçıları, Gulam Huseyin Saedi, Daryuş Mehrcui, Gav , 1969 - Ben, Efsane, Richard Matheson, Francis Lawrence, I am Legend, 2007 - Ben Robot, Isaac Asimov, Alex Proyas, I Robot, 2004 - Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro, Mark Romanek, Never Let Me Go, 2010 - Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi, F. Scott Fitzgerald, David Fincher, The Curious Case of Benjamin Button, 2008 - Betty Blue, Philippe Djian, Jean- Jacques Beineix, Betty Blue, 1986 - Beyaz Diş, Jack London, Randal Kleiser, White Fang, 1991 - Beyaz Geceler, Dostoyevski, Luchino Visconti, Le Notti Bianche, 1957 - 1, George Orwell, Michael Radford, Nineteen Eighty Four, 1984 - Bir Düş İçin Ağıt, Hubert Selby, Darren Aronofsky, Requiem For A Dream, 2000 - Bir Kadının Portresi, Henry James, Jane Campion, The Portrait of a Lady, 2019 - 2001: Bir Uzay Efsanesi, Arthur C. Clarke, Stanley Kubrick, A Space Odyssey, 1968 - Boleyn Kızı, Philippa Gregory, Justin Chadwick, The Other Boleyn Girl, 2008 - Boyalı Kuş, Jerzy Kosinski, Vaclav Marhoul, The Painted Bird, 2019 - Boyalı Peçe, Somerset Maugham, John Curran, The Painted Veil, 2006 - Bülbülü Öldürmek, Harper Lee, Robert Mulligan, To Kill a Mockingbird, 1962 - Büyük Balık, Daniel Wallace, Tim Burton, Big Fİsh, 2003 - Büyük Defter- Kanıt- Üçüncü Yalan, Agota Kristof, Janos Szasz, A Nagy Füzet, 2013 - Canavarın Çağrısı, Patrick Ness, Juan Antonio Bayona, A Monster Calls, 2016 - Carlito's Way, Edwin Torres, Brian De Palma, Carlito's Way, 1993 - Cehennem, Dan Brown, Ron Howard, Inferno, 2016 - Cennetin Doğusu, John Steinbeck, Elia Kazan, East of Eden, 1955 - Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Roald Dhal, Tim Burton, Charlie and the Chocolate Factory, 2005 - Cinnet, Vladimir Nabokov, Rainer Werner Fassbinder, Despair, 1978 - Çizgili Pijamalı Çocuk, John Boyne, Mark Herman, The Boy in the Striped Pyjamas, 2008 - Danimarkalı Kız, David Ebershoff, Tom Hooper, The Danish Girl, 2015 - Da Vinci Şifresi, Dan Brown, Ron Howard, The Da Vinci Code, 2006 - Denizler Altında Yirmi Bin Fersah 1. Cilt, Jules Verne, Richard Fleischer, 20.000 Leagues Under the Sea, 1954 - Dersu Uzala, Vladimir Arsenyev, Akira Kurosava, Dersu Uzala, 1975 - Doktor Jivago, Boris Pasternak, David Lean, Doctor Zhivago, 1965 - Doktor Moreau'nun Adası, H. G. Wells, John Frankenheimer, The Island of Dr. Moreau, 1996 - Don Quijote, Miguel de Cervantes, Terry Gilliam, The Man Who Killed Don Quixote, 2018 - Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde, Albert Lewin, The Picture of Dorian Gray, 2009 - Döşeğimde Ölürken, William Faulkner, James Franco, As I Lay Dying, 2013 - Dövüş Kulübü, Chuck Palahniuk, David Fincher, Fight Club, 1999 - Dracula, Bram Stoker, Gary Shore, Dracula Untold, 2014 - Dune- Çöl Gezegeni, Frank Herbert, David Lynch, Dune, 1984 - Duvar, Marlen Haushofer, Julian roman Pölsler, The Wall, 2012 - Duyguların Rengi, Kathryn Stockett, Tate Taylor, The Help, 2011 - Dün, Agota Kristof, Silvio Soldini, Brucio Nel Vento, 2002 - Dünyalar Savaşı, H. G. Wells, Steven Spielberg, The War of the Worlds, 2005 - Dünyanın Merkezine Seyahat, Jules Verne, Henry Levin, Journey to the Center of the Earth, 2008 - Düş Yakamdan Şeytan, Donald Ray Pollock, Antonio Campos, The Devil All the Time, 2020 - Ecinniler, Dostoyevski, Andrzej Wajda, Les Possedes, 1988 - Ejderha Dövmeli Kız, Stieg Larsson, David Fincher, The Girl With the Dragon Tattoo, 2012 - Esaretin Bedeli, Mark Kermode, Frank Darabont, The Shawshank Redemption, 1995 - Fahrenheit, Ray Bradbury, François Truffault, Fahrenheit, 1966 - Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck, Lewis Milestone, Of Mice and Men, 1939 - Forrest Gump, Winston Groom, Robert Zemeckis, Forrest Gump, 1994 - Frankenstein ya da Modern Prometheus, Mary Shelley, James Whale, Frankenstayn, 1931 - Gazap Üzümleri, John Steinbeck, John Ford, The Grapes of Wrath, 1940 - Geceyarısı Çocukları, Salman Rushdie, Deepa Mehta, Midnight's Children, 2012 - Geçmişi Olmayan Adam, Robert Ludlum, Doug Liman, The Bourne Identity, 2002 - Genç Bir Doktorun Anıları, Mihail Bulgakov, Alex Hardcastle, Robert McKillop, A Young Doctor's Notebook, 2012 - Göçebe, Stephenie Meyer, Andrew Niccol, The Host, 2013 - Görünmez Adam, H. G. Wells, James Whale, The Invisible Man, 1933 - Grinin Elli Tonu, E. L. James, Sam Taylor- Johnson, Fifty Shades of Grey, 2015 - Guguk Kuşu, Ken Kesey, Milos Forman, One Flew Over the Cuckoo's Nest, 1975 - Gülün Adı, Umberto Eco, Jean- Jacques Annaud, The Name of the Rose, 1986 - Günden Kalanlar, Kazuo Ishiguro, James Ivory, The Remains of the Day, 1993 - Güneş İmparatorluğu, J. G. Ballard, Steven Spielberg, Empire of the Sun, 1987 - Hamlet, William Shakespeare, Kenneth Branagh, Hamlet, 1996 - Harry Potter ve Felsefe Taşı, J. K. Rowling, Chris Columbus, Harry Potter and the Philosopher's Stone, 2001 - Hayata Röveşata Çeken Adam, Fredrik Backman, Hannes Holm, En- Man- Som- Heter- Ove, 2015 - Hayvan Mezarlığı, Stephen King, Mary Lambert, Pet Sematary, 1989 - Her Şeyin Teorisi, Stephen Hawking, James Marsh, The Theory of Everything, 2014 - Hiroşima Sevgilim, Marguerite Duras, Alain Resnais, Hiroshima Mon Amour, 1959 - İbni Sina'nın Talebesi Hekim, Noah Gordon, Philipp Stölzl, The Physician, 2013 - İhtiyarlara Yer Yok, Cormac McCarthy, Ethan Coen, Joel Coen, No Country For Old Men, 2008 - İmkansızın Şarkısı, Haruki Murakami, Tr n Anh Hung, Norwegian Wood, 2010 - İnci, John Steinbeck, Emilio Fernandez, La Perla, 1947 - İnci Küpeli Kız, Tracy Chevalier, Peter Webber, Girl with a Pearl Earring, 2003 - İngiliz Hasta, Michael Ondaatje, Anthony Minghella, The English Patient, 1997 - Inherent Vice, Thomas Pynchon, Paul Thomas Anderson, Inherent Vice, 2014 - İntihar Dükkanı, Jean Teule, Patrice Leconte, The Suicide Shop, 2012 - Jane Eyre, Charlotte Bronte, Cary Fukunaga, Jane Eyre, 2011 - Jaws, Peter Benchley, Steven Spielberg, Jaws, 1975 - Kafes, Josh Malerman, Susanne Bier, Bird Box, 2018 - Kağıttan Kentler, John Green, Jake Schreier, Paper Towns, 2015 - Kaptan Grant'ın Çocukları, Jules Verne, Robert Stevenson, In Search of the Castaways, 1962 - Karamazov Kardeşler, Dostoyevski, Richard Brooks, The Brothers Karamazov, 1958 - Karanlığın Elli Tonu, E. L. James, James Foley, Fifty Shades Darker, 2017 - Kardeşler Takımı, Stephen E. Ambrose, Steven Spielberg, Band of Brothers, 2001 - Kayıp Kız, Gillian Flynn, David Fincher, Gone Girl, 2014 - Kazaklar, Tolstoy, George W. Hill, The Cossacks, 1928 - Kefaret, Ian McEwan, Joe Wright, Atonoment, 2007 - Kelebek, Henri Charriere, Franklin J. Schaffner, Papillon, 1973 - Kemikler Şehri, Cassandra Clare, Harald Zwart, The Mortal Instruments: City of Bones, 2013 - Kış Masalı, Mark Helprin, Akiva Goldsman, Winter's Tale, 2014 - Kızıl Nehirler, Jean- Christophe Grange, Mathieu Kassovitz, The Crimson Rivers, 2000 - Kızım Olmadan Asla, Betty Mahmudi, Brian Gilbert, Not Without My Daughter, 1991 - Kız Kardeşim İçin, Jodi Picoult, Nick Cassavetes, My Sister's Keeper, 2009 - Kilimanjaro'nun Karları, Ernest Hemingway, Henry King, The Snows of Kilimanjaro, 1952 - Kirpinin Zarafeti, Muriel Barbery, Mona Achache, Le Herisson , 2010 - Kitap Hırsızı, Markus Zusak, Brian Percival, The Book Thief, 2014 - Koca Gringo, Carlos Fuentes, Luis Puenzo, Old Gringo, 1989 - Koku, Patrick Süskind, Tom Tykwer, Perfume: The Story of a Murderer, 2007 - Kolera Günlerinde Aşk, Gabriel Garcia Marquez, Mike Newell, Love int the Time of Cholera, 2007 - Kon- Tiki, Thor Heyerdahl, Joachim Ronning, Espen Sandberg, Kon- Tiki, 2012 - Kopyalanmış Adam, Jose Saramago, Denis Villeneuve, Enemy, 2013 - Köpek Kalbi, Mihail Bulgakov, Vladimir Bortko, Heart of a Dog, 1988 - Körlük, Jose Saramago, Fernando Meirelles, Blindness, 2008 - Kral Lear, William Shakespeare, Richard Eyre, King Lear, 2018 - Kurtlar İmparatorluğu, Jean- Christophe Grange, Chris Nahon, L'Empire des Loups, 2005 - Kurtlarla Dans, Michael Blake, Kevin Costner, Dances With Wolves, 1990 - Kuzuların Sessizliği, Thomas Harris, Jonathan Demme, The Silence of the Lambs, 1991 - Küçük Kadınlar, Louisa May Alcott, Greta Gerwig, Little Woman, 2019 - Küçük Prens, Antoine de Saint-Exupery, Stanley Donen, The Little Prince, 1974 - Lizbon' Gece Treni, Pascal Mercier, Bille August, Night Train to Lisbon, 2013 - Lolita, Vladimir Nabokov, Adrian Lyne, Lolita, 1997 - Lujin Savunması, Vladimir Nabokov, Marleen Gorris, The Luzhin Defence, 2000 - Madde, Joseph Heller, Mike Nichols, Catch-, 1970 - Malcolm X, Alex Haley, Spike Lee, Malcolm X, 1992 - Malina, Ingeborg Bachmann, Werner Schroeter, Malina, 1991 - Man On Fire, A. J. Quinnell, Tony Scott, Man On Fire, 2004 - Marslı, Andy Weir, Ridley Scott, The Martian, 2015 - Martin Eden, Jack London, Sidney Salkow, The Adventures of Martin Eden, 1942 - Maşenka, Vladimir Nabokov, John Goldschmidt, Maschenka, 1987 - Maymunlar Gezegeni, Pierre Boulle, Tim Burton, Planet of the Apes, 2001 - Medea, Euripides, Pier Paolo Pasolini, Medea, 1969 - Medusa Darbesi, Robert Ludlum, Paul Greengrass, The Bourne Supremacy, 2004 - Medyum, Stephen King, Stanley Kubrick, The Shining, 1980 - Melekler ve Şeytanlar, Dan Brown, Ron Howard, Angels & Demons, 2009 - Mesaj, Carl Sagan, Robert Zemeckis, Contact, 1997 - Moby Dick, Herman Melville, John Huston, Moby Dick, 1956 - Monte Cristo Kontu, Alexandre Dumas, Kevin Reynolds, The Count of Monte Cristo, 2002 - Morgue Sokağı Cinayetleri, Edgar Allan Poe, Robert Florey, Murders in the Rue Morgue, 1932 - Motosiklet Günlükleri, Ernesto Che Guevara, Walter Salles, The Motorcycle Diaries, 2004 - Mucize, R. J. Palacio, Stephen Chbosky, Wonder, 2007 - Muhteşem Gatsby, F. Scott Fitzgerald, Baz Luhrmann, The Great Gatsby, 2013 - Müfettiş, Gogol, Henry Koster, The Inspector General, 1949 - Nietzche Ağladığında, Irvin D. Yalom, Pinchas Perry, When Nietzche Wept, 2007 - Okuyucu, Bernhard Schlink, Stephen Daldry, The Reader, 2009 - Oliver Twist, Charles Dickens, Roman Polanski, Oliver Twist, 2005 - 12 Yıllık Esaret, Solomon Northup, Steve McQueen, 12 Years a Slave, 2013 - 13. Savaşçı, Michael Crichton, John McTiernan, The 13th Warrior, 1999 - Oblomov, Ivan Goncharov, Nikita Mihalkov, Neskolko dnei iz jizni Oblomova, 1980 - Onca Yoksulluk Varken, Romain Gary, Edoardo Ponti, The Life Ahead, 2019 - O Güzel Atlar, Cormac Mccarthy, Billy Bob Thornton, All the Pretty Horses, 2000 - Operadaki Hayalet, Gaston Leroux, Joel Schumacher, The Phantom of Opera, 2004 - Otomatik Portakal, Anthony Burgess, Stanley Kubrick, A Clockwork Orange, 1971 - Otostopçunun Galaksi Rehberi, Douglas Adams, Garth Jennings, The Hitchhiker's Guide To the Galaxy, 2005 - Oyun, Stephen King, Mike Flanagan, Gerald's Game, 2017 - Oz Büyücüsü, L. Frank Baum, Victor Fleming, The Wizard of Oz, 1939 - Ölü Ozanlar Derneği, N. H. Kleinbaum, Peter Weir, Dead Poets Society, 1990 - Öteki, Dostoyevski, Richard Ayoade, The Double, 2014 - Özgürlüğün Elli Tonu, E. L. James, James Foley, Fİfty Shades Freed, 2018 - Pal Sokağı Çocukları, Ferenc Molnar, Zoltan Fabri, The Boys of Paul Street, 1969 - Persepolis, Marjane Satrapi, Marjane Satrapi, Vincent Paronnaud, Persepolis, 2007 - Pi'nin Yaşamı, Yann Martel, Ang Lee, Life of Pi, 2012 - Pinokyo, Carlo Collodi, Steve Barron, The Adventures of Pinocchio, 1996 - Piyanist, Wladyslaw Szpilman, Roman Polanski, The Pianist, 2002 - Piyanist, Elfriede Jelinek, Michael Haneke, La Pianiste, 2001 - Prestij, Christopher Priest, Christopher Nolan, The Prestige, 2006 - Rebecca, Daphne du Maurier, Alfred Hitchcock, Rebecca, 1940 - Resimli Adam, Ray Bradbury, Jack Smight, The Illustrated Man, 1969 - Renklerden Moru, Alice Walker, Steven Spielberg, The Color Purple, 1985 - Romeo ve Juliet, William Shakespeare, Carlo Carlei, Romeo and Juliet, 2013 - Ruhlar Evi, Isabel Allende, Bille August, The House of the Spirits, 1993 - Rüzgar Gibi Geçti, Margaret Mitchell, Victor Fleming, Gone With the Wind, 1974 - Quo Vadis?, Henryk Sienkiewicz, Mervyn LeRoy, Ko Vadis, 1951 - Saatler, Michale Cunningham, Stephen Daldry, The Hours, 2003 - Sadist, Stephen King, Rob Reiner, Misery, 1990 - Safir Mavi, Kerstin Gier, Felix Fuchssteiner, Katharina Schöde, Saphirblau, 2014 - Sakindi Oranın Şafakları, Boris Vasilyev, Stanislav Rostotsky, A zori zdes tikhie, 1997 - Saksı Olmanın Faydaları, Stephen Chbosky, Stephen Chbosky, The Perks of Being a Wallflower, 2012 - Sapık, RobertBloch, Alfred Hitchcock, Psycho, 1960 - Sarı Odanın Esrarı, Gaston Leroux, Bruno Podalydes, The Mystery of the Yellow Room, 2003 - Savaş ve Barış, Tolstoy, King Vidor, War and Peace, 1958 - Schindler'in Listesi, Thomas Keneally, Steven Spielberg, Schindler's List, 1993 - Seçilmiş Kişi, Lois Lowry, Phillip Noyce, The Giver, 2014 - Sefiller, Victor Hugo, Tom Hooper, Les Miserables, 2013 - Seksen Günde Dünya Gezisi, Jules Verne, Michael Anderson, Around the World in 80 Days, 1956 - Senden Önce Ben, Jojo Moyes, Thea Sharrock, Me Before You, 2016 - Sevgili, Marguerite Duras, Jean- Jacques Annaud, The Lover, 1992 - Dörtlerin Yemini - Sherlock Holmes, Arthur Conan Doyle, Peter Hammond, The Sign of Four, 1987 - Sherlock Holmes - Kızıl Dosya, Arthur Conan Doyle, Guy Ritchie, Sherlock Holmes, 2009 - Sineklerin Tanrısı, William Golding, Harry Hook, Lord of the Flies, 1990 - Siyah İnci, Anna Sewell, Caroline Thompson, Black Beauty, 1994 - Soğuk Deri, Albert Sanchez Pinol, Xavier Gens, Cold Skin, 2017 - Solaris, Stanislaw Lem, Andrey Tarkovski, Solaris, 1972 - Sol Ayağım, Christy Brown, Jim Sheridan, My Left Foot, 1990 - Son İstasyon, Jay Parini, Michael Hoffman, The Last Station, 2009 - Son Ültimatom, Robert Ludlum, Paul Greengrass, The Bourne Ultimatum, 2007 - Şato, Dönüşüm, Dava, Kafka, Steven Soderbergh, Kafka, 1991 - Şeker Portakalı, Jose Mauro de Vasconcelos, Marcos Bernstein, Meu Pe de Laranja Lima, 2012 - Şeytanca- Artık Orada Olmayan Kadın, Pierre Boileau, Jeremiah S. Chechik, Diabolique, 2003 - Şeytanın Gizli Yüzü, Matthew Gregory Lewis, Dominik Moll, The Monk , 2010 - Taras Bulba, Gogol, Lee Thompson, Taras Bulba, 1962 - Taş Meclisi, Jean- Christophe Grange, Guillaume Nicloux, Le Concile De Pierre, 2006 - Tatar Çölü, Dino Buzzati, Valerio Zurlini, The Desert of the Tartars, 1976 - Tek Başına Bir Adam, Christopher Isherwood, Tom Ford, A Single Man, 2010 - Teneke Trampet, Günter Grass, Volker Schlöndorff, Die Blechtrommel, 1983 - Tess, Thomas Hardy, Roman Polanski, Tess, 1982 - Tiffany'de Kahvaltı, Truman Capote, Blake Edwards, Breakfast at Tiffany's, 1963 - Toskana Güneşi, Frances Mayes, Audrey Wells, Under the Tuscan Sun, 2003 - Trainspotting, Irvine Welsh, Danny Boyle, Trainspotting, 1996 - Trendeki Kız, Paula Hawkins, Tate Taylor, The Girl on the Train, 2016 - Ucuz Roman, Dana Polan, Quentin Tarantino, Pulp Fiction, 1995 - Uçurtma Avcısı, Khaled Hosseini, Marc Forster, The Kite Runner, 2007 - Uğultulu Tepeler, Emily Bronte, Andrea Arnold, Wuthering Heights, 2011 - Umut Işığım, Mathew Quick, David O. Russell, The Silver Linings Playbook, 2013 - Unknown Soldiers, Vainö Linna, Aku Louhimies, The Unknown Soldier, 2017 - Utanç, J. M. Coetzee, Steve Jacobs, Disgrace, 2008 - Uyanışlar, Oliver Sacks, Penny Marshall, Awakenings, 1990 - Uyumsuz, Veronica Roth, Neil Burger, Divergent, 2014 - Uyuyana Kadar, S. J. Watson, Rowan Joffe, Before I Go to Sleep, 2014 - Vahşetin Çağrısı, Jack London, William A. Wellman, Call of the Wild, 1935 - Vampirle Görüşme, Anne Rice, Neil Jordan, Interview with the Vampire, 1995 - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Milan Kundera, Philip Laufman, The Unbearable Lightness of Being, 1989 - Venedik Taciri, William Shakespeare, Michael Radford, The Merchant of Venice, 2004 - Vertigo, Pierre Boileau, Alfred Hitchcock, Vertigo, 1961 - Vişne Bahçesi, Anton Çehov, Richard Eyre, The Cherry Orchard, 1981 - V for Vandetta, Alan Moore, James McTeigue, V for Vandetta, 2005 - Yabana Doğru, Jon Krakauer, Sean Penn, Into the Wild, 2007 - Yakut Kırmızı, Kerstin Gier, Felix Fuchssteiner, Rubinrot, 2013 - Yaşamak, Yu Hua, Yimou Zang, To Live, 1994 - Yedinci Mühür, Ingmar Bergman, Ingmar Bergman, The Seventh Seal, 1957 - Yeşil Yol, Stephen King, Frank Darabont, The Green Mile, 1999 - Yol, Cormac Mccarthy, John Hillcoat, The Road, 2009 - Yürüyen Şato, Diana Wynne Jones, Hayao Miyazaki, Hauru no ugoku shiro, 2004 - Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini, Louis de Bernieres, John Madden, Captain Corelli's Mandolin, 2001 - Yüzüklerin Efendisi- Yüzük Kardeşliği, J. R. R. Tolkien, Peter Jackson, The Lord of the Rings, 2001 - Zaman Makinesi, H. G. Wells, George Pal, The Time Machine, 1960 - Zaman Yolcusunun Karısı, Audrey Niffenegger, Robert Schwentke, The Time Travelers' Wife, 2009 - Zindan Adası, Dennis Lehane, Martin Scorsese, Shutter Island, 2010 - Zorba, Nikos Kazancakis, Mihalis Kakoyannis, Zorba The Greek, 1970 - Zümrüt Yeşil, Kerstin Gier, Felix Fuchssteiner, Katharina Schöde, Smaragdgrün, 2016 - 22/11/63, Stephen King, Bridget Carpenter, 22/11/63, 2016 Izleyecek film seçimi yapılırken başvurulacak kaynak olması hasebiyle çalışmanız çok değerli. İzlediğim fakat bir kitaptan uyarlandigini bilmediğim yapımlar hakkında bilgi sahibi olmami sağladınız için teşekkür ederim. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turkiye-yazarlar-birliginin-2022-yili-yilin-yazar-fikir-adami-ve-sanatcilari-odulleri-sahiplerini-buldu-k5301.html", "text": "TYB, yeni yılın ilk gününde Ankara'daki genel merkezinde 41'incisini düzenlediği \"Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülleri\" sahiplerini düzenlenen basın toplantısı ile duyurdu. Toplam 29 kategoride ödül alan isimleri açıklayan TYB Genel Başkanı Musa Kazım Arıcan, Türkiye Cumhuriyeti'nin 100'üncü yılında kültür, sanat ve edebiyat etkinlikleri düzenleyeceklerini söyledi. 2023 yılında gerçekleştirmeyi planladıkları faaliyetleri anlatan Arıcan, \"Kamu, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler ve özel sektörler ile iş birliği yaparak ülkemizin dört bir yanında binlerce yıllık tarihi ve kültürel birikimimizin sonucunda oluşan kültür, sanat ve edebiyat etkinlikleri düzenleyeceğiz. Özellikle 'Cumhuriyetin 100 yılında Balkanlar'dan Orta Asya'ya Türk Edebiyatı' ve 'Kuruluşunun 100. Yılında Edebiyatın Yüzüncü Yılı' temalı uluslararası bilgi şölenleri için tüm hazırlıklarımızı tamamladık\" dedi. 2022 yılında da Türkiye'de yaşanan kültür, sanat ve düşünce hayatındaki gelişmeleri yakından takip ettiklerine değinen Arıcan, \"45 yıllık birikim ve tecrübe ile yıl içinde yönetim kurulumuzun kapsamlı araştırmalarının yanı sıra ülkemizin seçkin gazeteci, yazar, çevirmen, editör, şair ve eleştirmenlerinin görüş ve önerilerinden de yararlanarak eser sahibinin dünya görüşü ve ideolojisine bakılmaksızın yılın yazar, fikir adamı ve sanatçılarını belirliyoruz. Ödüllerin kalıcı, geleneksel ve değerli olması için TYB Yönetim Kurulunda görev yapan arkadaşlarımızın ve seçici kurul üyelerinin eserleri değerlendirmeye alınmamaktadır. Ayrıca aynı dalda bir kişiye üst üste ödül verilmemektedir\" diye konuştu. - Hikaye dalında Ali Işık, Üç Günlük Dünyanın İkinci Günü - Şiir dalında Atakan Yavuz, Düşerken Söylenecek Şarkılar - Roman dalında İsmail Özen, Karlı Bir Gece Vakti - Deneme dalında Ahmet Edip Başaran - Edebi tenkit dalında Servet Şengül, Epik Damar - Fikir dalında Taşkın Tuna, Var Olmak Ya da Olmamak - Araştırma dalında Mustafa Çipan, Pir-i Sani Divane Mehmet Çelebi - İnceleme dalında Murat Bozkurt, Sinema ve İdeoloji - Dil dalında Hüseyin Rahmi Göktaş, Kökses Teorisi Türkçenin Geleceği - Hatıra dalında Şerif Aydemir, Yaşamak Geçti Başımdan - Gezi dalında Kemal Kahraman, Zamanın Ayak İzleri (2 cilt) - Şehir dalında Mehmet Çayırdağ, Kayseri Tarihi Araştırmaları (2 cilt) - Tercüme dalında Dr. Mehmet Yazgan, Mahatma Gandi - Tiyatro dalında Kudret Ayşe Yılmaz, Hayat Gibi- Bir Dram Bir Komedi - Biyografi dalında Fazıl Gökçek, Ahmet Mithat Efendi Çalışmaya Vakfedilen Bir Hayat - Çocuk edebiyatı dalında Melih Tugtağ, Masallar, Kuş Jokeyleri/Gerçeği Godiklayan - Basın/kültür dalında Adnan Öksüz - Basın/fikir Abdullah Muradoğlu - Dergi dalında Karabatak Dergisi - Türk Müziği dalında Dr. Gönül Paçacı, Karar Perdesi (TRT2) - Halk kültürü dalında halk kültürüne katkılarından dolayı Ahmet Şenol - Elektronik yayıncılık - TV programı dalında Aklıselim - TV belgesel Diyanet TV, Bir Sahaf Bin Dünya belgeseli - TYB Özel Ödülü, Fatih Belediyesi, Kültürel Belediyecilik. - Kamu Yayıncılığı ALBARAKA Yayınları - Özel Yayıncılık dalında KADİM Yayın Grubu - Yayıncılık Özel dalında Türk Kültürüne Hizmet Vakfı - Üstün Hizmet Ödülü ise bu yıl kültür sanat hayatına uzun süreli katkılarından dolayı Dr. Nazif Öztürk, Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli, Amir Ateş."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-umran-askin-aydin-k5649.html", "text": "Einstein'in noktalama yöntemi ile yaptığım bir portresi vardı. Benim açımdan kayda değer ilk çizimim odur sanıyorum. Hala saklıyorum. Profesyonel anlamda çizerliğe 2018 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı için çizdiğim \"Mesele Varsa Eğer Ömer Tamçözer\" isimli çocuk kitabıyla başladım. Benim için gerek ilk oluşuyla gerekse konusu ve metniyle yeri hep ayrıdır. O yıllara kadar özel sektörde tam zamanlı olarak grafik tasarım sorumlusu olarak görev yapıyordum. Web sitesi ve grafik tasarımı alanlarında çalışıyordum. 2016 yılımda ikinci çocuğumun doğumuyla izne çıktığımda yıllardır tutkum olan ama tam zamanlı çalışma serüvenim dolayısıyla harekete geçemediğim çizim alanına yöneldim. Başta dijital çizimden uzak durdum bir buçuk sene kadar. Karakalem ve suluboya çalışmalar yaparak başladım. Geleneksel çizim, boyalar, kağıt, kısacası önce \"hissederek\" çizmeyi tercih ettim. Direkt dijitalle başlarsam çiğ kalacağını düşündüm bir şeylerin hep. Yaptığım çizimleri sosyal medyada paylaşmak büyük mutluluk veriyordu bana. Zaten ilk işime de çizdiğim bir eskiz üzerinden aldığım teklifle başladım. Realistik bir çizimin karaktere çevrilmesi ve çocuk kitabı haline getirilmesi istendiğinde duyduğum heyecanı hala hissediyorum. Bu noktada bizlere çok büyük görev düştüğünü düşünüyorum. Harika metni olan bir kitap için çizimler ve grafik tasarım büyük ölçüde tamamlayıcı rol oynar. Okuyucu kitabı eline ilk aldığında görsel kısmından etkilenir çünkü. Ve inceleyip incelemeyeceğine bile bazen bunlarla karar verir. Özellikle çizgi roman ve 4-6 yaş tamamı resimli kitaplarda çizerin ve çizimlerin etkisi yadsınamayacak ölçüde büyüktür diye düşünüyorum. Bu mesleğe ilk başladığım günden beri en hassas olduğum nokta metnin nitelikli olması, içimde bazı mekanizmaları harekete geçirmesi ve bende çizme isteği uyandırması. Öncelikle hep bu amaçla örnek metin isterim. Bazen de metin çok iyi olabilir, beni heyecanlandırır ama tarz olarak uygun değildir. Buna da önem veririm. Bu noktada editörlerin hangi metin için hangi çizerle çalışılması gerektiğini çok iyi analiz etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bundan sonra projenin süresini çok önemserim. Çok sıkışık olan projeleri genellikle kabul etmiyorum. İçime sinmeyen çalışmalar olması kuvvetle muhtemel oluyor çünkü. Bunların dışında yayınevinin ve editörün yaklaşımı ve projeye gösterdikleri önem de benim için belirleyici unsurlardandır. Bu zamanların en büyük probleminin çok fazla projenin basılması olduğunu düşünüyorum. Özellikle sosyal medya görünürlüğü doğrultusunda oluşan bir yazar ve çizer sektörü mevcut. Bu da maalesef çoğu zaman niteliksiz çalışmaların hayata geçiyor olması demek. Bunun dışında didaktik eserlerin ağırlıkta olduğunu düşünüyorum. Tabii ki didaktik eserler de olmalı. Ama çocukları okumaya teşvik edecek, hayal dünyalarına hitab eden, eğlendiren, \"özgün\" eserleri daha çok görebilmeyi isterdim. Yayınevi editör aracılığıyla bize ulaşıyor ve çalışma boyunca editörle muhatap oluyoruz. Ama bazen yazar da dahil olabiliyor. Onun fikirlerini almak, hayalindeki karakter ve mekanları öğrenebilmek benim için her zaman artı mahiyetinde. Yazar eğer çok yönlüyse bu daha da keyifli bir hale geliyor ve beyin fırtınası yapıp en güzeline ulaşabilme şansı doğuyor. Yayımladığı kitaplara gerçekten \"eser\" gözüyle bakan yayınevleri benim için çok değerli. Ve onlar tekrar yeni projelerle geldiğinde gerçekten heyecanlanıyorum. Çünkü bu şekilde düşünüyorsa yazara, çizere, editöre gereken alanı açıyor, anlıyor ve destekliyor. Daha önce de bahsettiğim gibi sürenin makul, önceliğin çıkacak eserin en güzel şekilde hayata geçmesi olması çok önemli. Yaptığımız çalışmalara sadece ticari gözle bakılmadığını bilmek çok büyük bir motivasyon sağlıyor. Kendi çocuklarım hariç sürekli olarak çocukları gözlemlemeye bayılıyorum. O kadar kendilerine has, sade ama ilgi çekici halleri var ki. Bazı olaylardan da o kadar etkileniyorum ki çizime dökmeden uyuyamıyorum. Çalışırken çocuklara denk geldiğimde çok ilgilerini çekiyor. Beğenileri ve önerileri benim için çok değerli. Çizim sırasında sohbet etmekten ve fikirlerini almaktan büyük mutluluk duyuyorum. İlk amacım her zaman onların hayal güçlerinde etki bırakabilmek. Kendilerinden bir şeyler bulmaları çizimlerimde. Zihinlerinde bir pencere açabilmek. Sonrası zaten devamında mutlaka oluyor... Bir şeyler öğretmek, yönlendirmek vs. yani.. Ben proje geldiğinde mutlaka örnek metin isterim. Genelde de metnin tamamı gelir zaten. O aşamada okurum. Sonra eğer çalışma konusunda anlaştıysak tekrar okur ve üzerine notlar alırım. Karakterler, sahneler vs. ile ilgili zihnimde beliren detaylarla ilgili. Çizim sırasında da ilgili bölümleri ve notlarımı mutlaka tekrar gözden geçiririm. Metinde kafamda oturtamadığım şeyler varsa zorlanırım. Önce metnin beni içine alabilmesi lazım yani. Bir diğer tıkanma sebebi de keskin çerçevelerle belirlenmiş çizim notları. Öneriye her zaman açığım ama eğer öneri varsa bile serbest bırakılıp metnin bana hissettirdiği şeyleri çizmek isterim. Anime, animasyon ve çizgi film izlemeyi, çocukları gözlemlemeyi, nitelikli çocuk edebiyatı eserlerini okuyup incelemeyi çok besleyici buluyorum. Geleneksel çizim yapan sevdiğim sanatçıları çalışmaları esnasında izlemek benim için çok heyecan verici anların başında gelir. Okuyup bana hitap etmediği için çizmediğim çok fazla metin oldu. Editörle aramdaki ilişkiye göre açıkça söylediğim zamanlar da oldu bu durumu. İstemeyerek çizdiğim işler oldu. Ama çok çok az gerçekten de. Metinden dolayı bazen de ekip uyumuyla alakalı sorunlar olduğu zamanlardı bunlar. Sanırım bu konuda \"şu\" diyebilmem çok zor. Çizim yaparken üzerinde haftalar hatta bazen aylarca çalışıyoruz. Ve gerçekten bir bağ oluşuyor. Ama teknik anlamda \"Ekşimen\", \"Kafama Takıldı\", DİB'den yayımlanan 6 kitaplık set ve bir de şuan yurt dışında bir yayınevi için çalıştığım set beni tatmin eden çalışmalardı. Daha büyük yaşlara hitap eden Timaş İlk Genç Yayınlarından yayımlanan \"Yok Artık Pelin\" de elime her aldığımda keyif verici bulduğum bir kitap. Ayşegül Şahin Gürbüz'ün metni geldiğinde yerimde duramıyorum. Kendisiyle ilk kitabımı ve toplamda da üç kitap çalıştık. Gelen metni okurken hem yeni şeyler öğreniyor hem de kendimi kıkır kıkır gülerken buluyorum. Şule Kala ile \"Kafama Takıldı\"dan sonra birkaç kitap daha çalışmak istedik ama şartlar oluşmadı. Onun metinlerine de bayılıyorum. 10 kitaplık seti üzerinde çalışırken tatlı bir dostluk kurduğumuz Hatice Kübra İpek'in ismini anmadan da geçemeyeceğim. Kendisi İslam Alimleri hakkında araştırmalar yapmakta ve çok faydalı eserler vermeye devam etmekte. Shaun Tan, Adilson Farias, Sid Meireles, Shima Zarei, Marco Bucci severek takip ettiğim sanatçılar. Reza Hemmatirad çok yönlü muhteşem bir usta ve tabii ki Hüseyin Sönmezay'ın renkleri, dokuları ve kompozisyonları ilgiyle takip ettiğim eserlerin başında geliyor. İşimle alakalı hayallerim gerçekleşerek değişiyor, gelişiyor ve tekrar tekrar yeni hayaller oluşmaya devam ediyor. Stabil bir hayalim var mı diye düşündüğümde metin anlamında da katkımın olduğu belki çizgi roman tadında bir esere imza atmak hoş olurdu sanırım. Endişe kısmında geleneksel çizime olan meylim sebebiyle her şeyin bu kadar fazla dijitalleşmesi keyifsizlik veriyor. Her şey dijitalleşmeye bu kadar evrilmişken ben geleneksel anlamda fırsatlar yaratmaya çalışıyorum kendime. Kağıdın ve gerçek boyaların çok keyifli ve değerli olduğunu düşünüyorum. Endişe duyduğum şey de çoğunlukla işlerimin yoğunluğundan kaynaklı kağıttan ve boyalardan çoğunlukla uzak kalıyor olmam diyebilirim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/japon-sana-soyluyorum-turk-sen-anla-devletin-haysiyeti-k5875.html", "text": "Kendimiz olmaktan uzaklaştıkça tek tipleşiyor, küreselleşiyor ve bize sunulan kalıplara hevesle uyum sağlayan haysiyetsiz bireylere, toplumlara, devletlere dönüşüyoruz. Bu dönüşüm, kendimizden uzaklaşma hızımıza, o da yaşama hızımıza yani yaşımıza paralel ilerliyor. Dolayısıyla bu durumun gençler üzerindeki etkileri daha görünür oluyor. Gençlere serzenişimizin gerekçesi farkında olmasak da çoğunlukla bize benzemekten uzaklaşmalarıdır. Birçok açından bize benzemekten uzaklaşmalarında sakınca yokmuş gibi görünebilir ama sabitelerin, ortak noktaların ve değerlerin kaybı söz konusu olduğunda telafisi mümkün olmayacak şekilde aramız açılır. \"Biz\" olmaktan çıktıkça haysiyetimizi kaybettiğimizi hissederiz. Lifler atar, toplum ve devlet dokusu çözülür. Bu çözülme üzerine düşünen Fujiwara Mashaiko \"Devletin Haysiyeti\" adlı eserinde Japon geleneğinin çöküşünü her şeyin paraya bağlandığı ekonomi modelinin benimsenmesine, ekonomik reform adı altında para odaklı bir yaşama geçilmesine bağlıyor (S.17). Tüketim kültürü ile gençleri hedef alan ve yazarın Amerikanlaşma olarak tabir ettiği bu geçiş yine yazarın özgün ifadesiyle Japonların duyumsama ve ölçülülük özelliklerini zedelemiş. Mashaiko duyumsamadan kastını eskiye-iyiye duyulan özlem ve hüznün güzelliği gibi eğitim ile olgunlaşan duygular, ölçülülükten kastını ise Buşido denen savaşçılık ahlakından gelen erdemli davranışlar olarak açıklamış (S.16). Zihnimizde töre ve ahilik çağrışımlarıyla karşılık bulan bu tanımlara da ortaya konan soruna da Türk toplumu olarak hiç yabancı değiliz. Bu değerlerin kaybıyla meydanı kapitalizmin yayılma ve istilasına bırakmış oluyoruz. Kitabın ilk bölümünde yazar, 5. ila 10. yüzyıllar arasında geri kalmış olan Avrupa'nın sanayi devrimiyle hakim duruma geçişine, ardından ortaya çıkan komünizm ve kapitalizm sistemlerinin temel sorunlarına değiniyor. Teorisi ile pratiği arasındaki farkları aşikar olan her iki sistemin de dünyayı iyi bir yere götüremediği sonucuna çoktan varmış durumdayız. İlgi çekici tezler ise kitabın ikinci bölümüyle başlıyor. \"Tek Başına Mantık Dünyanın Sonunu Getirir\" başlıklı bölümde yazar, Batı'nın hem benimsediği hem de dayattığı, sadece mantıktan ibaret bir hareket tarzının beklenen sonuçları vermediğini ispat etmeyi amaçlamış. A'yı B'ye, B'yi C'ye, C'yi D'ye bağlayan bir mantık silsilesinin pratikte A'yı D'ye bağlayamayacağını, ilaveten A çıkış noktasının da herkes ve her toplum için değişeceğini gösteriyor. Konuya, İngilizlerin daktilo ve Japonların da yabancı dil öğretmek gerektiğine inanmalarının ana dil öğretiminde olumsuz sonuçlandığını göstererek giriş yapmış. Yıllardır savunduğum, ilkokulda yabancı dil öğretmenin gereksiz olduğu tezini yazar bir milletin yıkımı noktasına taşıyarak ortaya koymuş ve asıl önemli olanın kişiye sadece bir araç olan dili değil konuşmanın özünü teşkil edecek içeriği kazandırmak olduğuna dikkat çekmiş. Yaşlı Japonların İngilizce bilmedikleri için yurt dışında saygınlıklarını koruduğunu, genç Japonların ise çok iyi İngilizce bildikleri için her konuştuklarında bomboş olduklarını açık ettiklerini söylüyor. Kendi kültüründen habersiz, bir İngiliz'in Japon edebiyatı ile ilgili sorduğu sorulara cevap veremeyecek düzeyde olan bir Japon'un İngilizce konuşamamasını yeğliyor (S.48, 146). Bu bölümde verilen bir örnek daha yanlış çıkış noktasıyla kurgulanan mantık işletiminin zararını gayet ilgi çekici şekilde ortaya koyuyor: Erken yaşta bilgisayarla tanışan ve kendini bilgisayar oynamaya kaptıran çocukların yetiştiği Japonya'da iyi yazılımcı çıkmazken, sefalet içinde yetişen, ilkokullarında kağıt bile bulamadığı için taş tabletlere yazan çocukların bulunduğu Hindistan'da dünyanın en iyi yazılımcıları yetişiyor. Çünkü Hindistan \"erken yaşta bilgisayara erişen çocuk büyüyünce iyi yazılımcı olur\" gibi hatalı bir mantık kurmak yerine çok iyi matematik eğitimi veriyor. Çocuklar çarpmayı diğer ülkelerdeki gibi 9x9 tablosuyla değil, 19x19 tablosunu ezberleyerek öğreniyorlar. Böylece Hindistan'ın pejmurde sokak satıcıları dahi çok hızlı ve hatasız hesap yapabiliyor. Bölümün sonunda yer alan ve mantıkla ilgili aynı tezi bir kez daha, bu kez bezdiri konusundaki çok yerinde bir tespitle örnekleyen kısmı incelemeyi okura bırakıyorum zira kitabı fazlasıyla faş etmiş olmaktan korkuyorum. Ancak bu örnek belki de en önemlisi. Özetle yazar bu bölümlerde birilerinin kendi çıkarları için kurduğu mantığın diğerlerinin zararına çalıştığını göstermeye çalışıyor. Üçüncü bölüm yazarın Batı dayatması olan özgürlük, eşitlik ve demokrasi sorgulamalarını içeriyor. Özgürlük ve eşitlik kavramlarının sahteliği herkesin malumu olduğundan olsa gerek bunlar üzerinde fazlaca durulmamış ancak demokrasi kavramının sahteliği üzerine yazarın kilit bir önermesi mevcut. Halk egemenliği \"halk olgun bir hüküm verebilir\" ön koşulu ile geçerli olabilir diyor ve fakat bu ön koşulun sağlanamadığını 1. ve 2. Dünya Savaşı tecrübeleri ile gördüğümüzü hatırlatıyor (S.79-80). Halkın neredeyse tam desteğini alan Hitler örneği, Platon'un Devlet adlı kitabında ifade ettiği \"sınırsız özgürlüklerin sağlandığı demokrasiler diktatörlüğü getirir\" teziyle bir bakıma örtüşüyor (S.81). Amerikan kamuoyunun Irak savaşı öncesindeki ve sonrasındaki farkı da halkların olgun hüküm veremediği sonucunu bir başka zaman ve olayda tekrar tescil ediyor (S.82) dolayısıyla aslında zaten mevcut olmayan ama iktidarların zaman zaman halka tattırmakta olduğu demokrasilerin teorisinin bile hatalı olduğunu söyleyebiliyoruz. Halkların olgunlaşamayacağını kabul ettiğinde yazarın sığınağı aydınlar oluyor ve toplumu dengeye getirebilecek yetkinlikteki aydını işaret eden iki koşullu tanımı oldukça açık: 1) Pratik kullanım alanı olmayan genel kültürü bolca edinmiş, bu sayede halkla karşılaştırılamayacak kadar geniş görüş açısına ve bütünü görerek hüküm verme yetisine sahip olmuş, 2) gerektiğinde devlet ve millet için canını seve seve verebilecek yüreklilikteki kişi. Yazar bu aydın tipinin Japonya'da tükenmiş olduğunu ifade ediyor (S.86). Aydınlıkla malumatfuruşluk arasındaki çizgiyi çeken ikinci koşulu sanırım bizim aydınlarımızın bir kısmı da hamaset olarak tanımlayacaktır. Yazarın \"Japonya'nın tekrar canlanıp da Amerika'ya kılıç çekemeyecek bir ülke haline getirilmesi\" olarak ifade ettiği Amerikan politikası bizim \"dış mihraklar\" tedirginliğimizle birebir örtüşüyor. Tam bu noktada İsrailli stratejist profesör David Passig'in \"2050\" adlı kitabında detaylandırdığı A.B.D ile Japonya-Türkiye ittifakının çatışacağı öngörüsünü hatırlıyorum. Her iki ülkenin de geleneklerine dönmesi ve ideallerini gerçekleştirmeye çalışması halinde A.B.D'yi gücünden edecek ve dünyayı ondan kurtaracak bir ittifakın doğması gerçekten oldukça olası görünüyor. Ancak öncelikle işaret edilen kayıpların telafi edilmesi, yozlaşmanın durdurulması ve haysiyetin geri kazanılması gerekiyor. Devletin haysiyetli ve saygın bir konuma yerleşmesi konusunda mantığın ve akılcılığın yetersiz olduğunu kendince ispatladığına ve bu dayatmalara uymaya çalışırken devletin haysiyetini kaybettiğini belirttiğine göre \"yazarın çözümü ne?\" sorusu aklımıza geliyor. Bu noktada tekrar duyumsama-ölçülülük ikilisine ve yumuşak oluşumlarla katı oluşumların birlikte çalışmasına geliyoruz. İlkin doğaya karşı duyarlılık, çay sanatı, çiçek sanatı, güzel yazı sanatı, koku sanatı, dövüş sanatı, geçicilik inancı, sıla özlemi gibi kavramlarla Japonların estetik ve saygı içeren, ince ve derin dünya görüşleri, diğer milletlerden fazla olduğu düşünülen duyumsama yetenekleri vurgulanıyor. Aile, memleket, vatan, insanlık sevgisi zincirine, ülkeseverlikle vatanseverlik arasındaki farka dikkat çekiliyor. Çözümün ikinci basamağı olan, \"Buşido\" ifadesinde saklı samuray ahlakı, merhamet, dürüstlük, sabır, adalet, cesaret, şefkat, onur ve ayıp bilincinin toplamını ifade ediyor. İfade ediyor etmesine ama bugünlerde daha çok \"fakir ama gururlu bir genç\" tanımına tekabül ediyor. Yazar 2. Dünya Savaşı sonrasında bu ahlak anlayışının terk edilmesiyle Japonya'nın ahmakça ve alçakça eylemlere sürüklendiğini ifade etmekten çekinmiyor (S.121). Mazlumdan yana olmak ve ölümü göze alarak yaşamak yönleriyle Buşido'nun da paylaştığımız bir dünya görüşünün Japon sürümü olduğunu söyleyebiliriz. Yazar, bu ahlakın zorla da olsa, bir mantığa dayandırılamasa da kabul ettirilmesi gerektiğine dayanıyor. Bir çocuk için \"alçaklık\" tanımı yapıldığı ve bu kavram bir mantığın çıkış noktası olarak kabul edildiği zaman insanın kurallara uyacağını ve bundan karlı çıkacağını düşünüyor. Altıncı bölüme başlarken değinilen bir konu çok değerli. Son yüzyılda coğrafi ve ekonomik gücünü kaybetmesine rağmen dünyadaki saygınlığını koruyan İngiltere'nin bunu parlamenter demokrasi, Shaekspeare, Dickens, Newton, Maxwell, Darwin, Keynes gibi evrensel değerler üretmiş olmasına borçlu olduğunu ifade ediyor. Ekonomik olarak İngiltere'den iki kat güçlü olan Japonya'nın bunu başaramadığı sürece katbekat güçlü olsa bile İngiltere kadar saygı göremeyeceğini belirtiyor. Dehayı ve dahileri ortaya çıkartan ortamlara ayrı bir bölümde değinen yazar, bu ortamın koşullarını güzel bir çevre, diz çöken bir gönül, maneviyata değer veren atmosfer olarak sıralıyor ve bu koşulların zamanında Japonya'da sağlandığını ancak artık kaybedilmekte olduğunu söylüyor. Bu bahislerde yazarın Amerika-İngiltere karşılaştırmaları, geleneklerine bağlı saygın bir İngiltere'yi Amerikanlaşmanın karşıtı olarak konumlandırması dikkat çekiyor. Diğer yandan yazar devletlere saygınlık kazandıran evrensel değerlerin buluşlarla sınırlı olmadığını, yaşlı anne-babaya bakmak, yer yatağı kullanmak, yerel bir yemeği Dünya geneline yaygınlaştırmak, doğaya saygıyla baş eğmek, sıla özlemi, dini inançlar gibi toplum özelliklerinin de sıkı bir duruşla sergilendiğinde bu bağlama sokulabileceğini tespitlerine eklemiş. Bağımsız ve başına buyruk, yüksek ahlaklı, güzel bir kırsala sahip, dahiler yetiştiren bir Japonya, parayı her şeyden üstün gören ülkelerle arasına bir çizgi çekip onurlu yalnızlığını koruyarak Dünya'yı kurtaracaktır (S.188-189). Görüldüğü üzere soyuta odaklanmış bir tezle karşı karşıyayız. Yazarın bu tezi biraz hayalci hatta ütopik bulunabilir. Ancak dünya hep bir elden aksini uyguladığında gördük ki geldiğimiz nokta bir distopyadan başkası olmadı. Sade, anlaşılır, akıcı ve esprili diliyle, bir matematikçi olmasına rağmen güçlü maneviyatı ve yazar ebeveynlerinden aldığı yetenekle, Amerika'da geçirdiği yılların izlenimleriyle Fujiwara, gidişatı tersine çevirmenin yolunu kendince böyle bulmuş ve anlatmış. Eserin çevirmeni Vaner Alper de Fujiwara kadar renkli bir kişilik. 25 yıldan fazla Japonya'da yaşamış Vaner Alper. Geçimini farklı işlerle sağlamış ama kitaplarla yaşamış, poliglotluğunu da kullanarak bizlere birçok dilden, en çok da Japonca'dan çeviriler kazandırmış. Çocukluğundan beri bırakmadığı, özel harf işaretleri kullanma alışkanlığını bu kitapta da devam ettirmiş. Japonya'da Türkiye'yi, Türkiye'de Japonya'yı tanıtmaya çabalamış. İki millet arasındaki şaşırtıcı benzerlik her sayfada karşımıza çıkıyor. Sonuç olarak Vaner Alper bize pek oturan bir kitabı düşün dünyamıza sunmuş. Hatta kitabın bir pasajında \"21. Yüzyıl Yerelleşme Çağı Olacak\" başlığını görünce şahsi bir örtüşmeden sebep iyice sevindim. Çünkü yeme-içme sektörüyle ilgili bir kitabımızda, hemen hemen tüm sektör aksini iddia ederken bunu öngörmüş ve işletmecilere \"franchising\" denen sömürgen belaya bulaşmak yerine yerel niteliklerini koruyan bağımsız işletmelerini kurmalarını salık vermiştik (Akay ve Akay, 2017). Küreselleşmeye karşı bu etkin bir tavrı, hayatımızın her anında karşımıza çıkan küçük-büyük seçimlere yansıtmayı gerektiren medeniyet tasavvurumuz ve bunu uluslararası siyasete, insanlığın selametine taşımayı hedefleyen devlet politikamız Fujiwara'nın Japon hükümetlerinden beklediği politikayla birebir örtüşüyor. Ancak düğüm sözle değil eylemle çözülüyor ve tıpkı Japonya gibi biz de o eylemden uzaklaşmaktayız. Kalkınma devriminden sonra hiç vakit kaybetmeden bir ahlak, adalet, kültür ve estetik devrimine ihtiyaç duyduğumuz çok açık. Bu idrakin bir an önce genele yayılması, benimsenmesi ve işletilmesi dileğiyle... - Passig, D. (2011). 2050. İstanbul: Koton Kitap. - Akay, A. & Akay A.E. (1997) Hayallerin Karın Doyursun. Konya: Çizgi Yayınevi. - Platon, (2019). Devlet. . İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kokenleri-ve-romayla-iliskisi-germenler-k3975.html", "text": "Günümüzdeki Avrupa coğrafyası millet yapısının mayası antik cağdan ilk cağ dönemlerindeki toplumsal göç ve istilaların hareketleriyle oldu. Bu değişim yeni toplumları kaynaştırıp günümüzün Avrupa kıtasında ki milletleri ortaya çıkarttı. \"Germen Halkları\" bu değişim olgusunun en etkili kavimleriydi. Orta Çağ Tarihi profesörü Herwig Wolfram, Erken Dönem halkları ve Orta Çağ Tarihi konularında çok sayıda çalışma yaparak kitap ve makaleler yayınlamıştır. Bunun bir örneği ise \"Germenler\" adlı kitabıdır. Wolfram, ilk başlığında Germenler hakkında bilim dünyasında ve tarih araştırmalarında bu konuyla ilgili genel, özel fikirler, peşin hükümler ve mukayeseler aktarıyor. Yazar, bu başlıktaki aktardığı bilgileri etnografya ve etnografik metotlara dayandırır. Bu konuda ki en önemli fikirler ve bilgileri veren, Roma İmparatoru Sezar'dır. Galya Savaşı \"Notlar\"ının kısmında Germenler hakkında çok önemli bilgiler aktarır. \"Germenler Galyalılar'a hiç benzemez.\" cümlesi iki halkın etnografik özünü gösterir. Wolfram, şöyle aktarır: Germenler, Galyalılar'a göre daha iri yarı, daha vahşi ve daha kültürsüzdürler. Germenlerin itaatlerinin kıymetsizliği bununla açıklanır. Geleneklerine bağlı ve kanaatkar Berberilere kıyasla, Afrika Vandalları ise daha disiplinsiz ve zayıftırlar ve bu durum günümüze değin, çöküşlerinin sebebi olarak görülmüştür. Wolfram, Germen kavminin kökeninin İskandinavya' ya dayandığını aktarır. Bununla birlikte Gotlar, Geyatlar ve Lombardlar da anavatanı İskandinavya olduğunu ekler. Bu durum şöyle bir soruya zemin hazırlar: İskandinavya neden \"halkların ocağı veya soyların rahmi\" olarak görülüyordu? Yazar, bu soruya karşılık: İskandinavya insanlarının sağlıklı yaşamaları, erkekler altmış ve kadınları ellisinde hala anne-baba olma potansiyeline sahip olmaları gibi sebeplere bağlar. Bu sebepler nüfusun hızlıca artmasına buna bağlı olarak Avrupa'nın farklı bölgelerine göç etmeleriyle sonuçlanmıştır. Wolfram, ikinci başlığı Germenler ve Kökenleri ile soy, inanç, krallıklar, iktidar ve klan, tebaa ve ordu konularını inceler. Germenlerin Got'lar ile Roma İmparatoru Arius ile bağlantısını Büyük Germen Kabilelerin Ortaya Çıkış başlığıyla konuyu inceler. Burada Marcoman savaşı Romalıların Germenlere karşı savunma olduğunu aktarır. Wolfram, son başlığı ise \"Germen Kavimlerinin Göçü Ya Da Roma Dünyasının Dönüşümü\" ile Gotlar, Vandallar, Burgonlar, Lombardlar, Franklar ve Anglosaksonlar alt başlıklarını inceler. Wolfram, Germenler hakkında tarih bilimi çerçevesinde etnografya bilimine dayanarak bir ırkın varlığını sorgular. Bu çerçevede farklı dönemlerde oluşan fikirlerin kritiğini yaparak konuya sorgulayıcı bir hava katar. Germenler, kendi cağlarında en güçlü kavimdiler, Roma'yı bile dehşete düşürdüler ve antik dönem ile eski cağın en etkin aktörü oldular. Sözlü iletişimle kahramanlıklarını nesilden nesille aktardılar. Küçük kabilelikler kurarak krallık sistemini geliştirerek, modern Avrupa krallıklarının temellerini oluşturdular. Herwig Wolfram, dört başlıkla Avrupa halklarından biri olan Germenler hakkında bilinen ve bilinmeyen birçok bilgiler ile dönemin diğer halklarının birbiriyle etkileşimlerini anlatıyor. Kitabın en önemli aktörleri olan Germenler, Avrupa Tarihindeki tarih sahnesindeki rolünü ayrıntısıyla aktarılıyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/muhurlenmis-zaman-kitap-notlari-k4543.html", "text": "Yapmış olduğu filmlerle sinema dünyasında farklı bir yere sahip olan Rus yönetmen Andrey Tarkovski'nin sinema ve sanat üzerinden başlayarak kendi dünya görüşünü de tutarlı bir bütünlükle okurlarına aktardığı önemli bir eser Mühürlenmiş Zaman. Kendi filmleri, çalıştığı aktör ve kameramanlara varana kadar sanat ve sanatçıdan neler beklediğini örneklerle okurlarına aktarıyor Tarkovski. Sanatçının özgürlüğü, filme yaptığı katkı ve senaryoya hakim olup olmaması gerektiği gibi konular üzerinden aktörlüğü sorguladıktan sonra sanatta imgenin kullanımı ve kendi film anlayışı konusunda farklılıklarına vurgu yapıyor. Bunlardan daha önemlisi iki ayrı sorgulama göze çarpıyor kitapta. Birincisi, ticari sinemayla ilgili ve sinema seyircisini hafife almaya ve sanat zevkini köreltmeye yönelik eleştiriler dikkat çekiyor bu bölümlerde. İkincisi ise yine sanatın ticarileşmesiyle bağlantılı olsa da daha çok materyalizm ve pozitivizme yönelik eleştiriler, insanların bencilliği ve dünyayı daha yaşanılmaz hale getiren insanoğlu."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/konusan-tarih-4-k3849.html", "text": "Tarih, bir ilim olmasından ziyade bir \"bilinç/şuur\" alanıdır aslında. Tarihin öznesi olan insan, onu okuyup öğrenirken aslında kendisini öğrenir, geçmişiyle yüzleşir. Geride bıraktığı zaman dilimi içinde yaşadığı galibiyetleri, müthiş başarıları, büyük acıları ve keskin mağlubiyetleri bu yüzleşme durumunda fark eder. Bu açıdan tarih, bizim en güzide öğretmenlerimiz arasındadır. Eğer değilse de mutlaka olmalıdır. Çünkü kendi tarihini okuyup yazamayanlar, başkalarının kendileri ile ilgili yazdıkları yalan yanlış tarihi okurlar. Nasıl ki insanların hafızası varsa toplumların da bir hafızası vardır ve bu hafıza \"tarih\" ilmidir. Hafızası olmayan insan, 60-70 kiloluk bir et yığınına dönüşür. İnsanı bahsettiğimiz bu et yığını olmaktan kurtaran şey ise tarih ilmidir dersek abartmış olmayız. Zira tarihimizin keşfi ile kimliğimizi, kişiliğimizi, kadim değerlerimizi ve o değerleri bize ulaştıran kişileri, eserleri, coğrafyaları kısacası her şeyi keşfederiz. Bu açıdan bakıldığında kendi tarihini öğrenmekte nakıs kalanlar, başka toplumlar üzerinden tarihlerini okumaya kalktıklarında, o toplumların etki alanına girerler. Kısacası hafızası güçlü toplumlar, hafızası zayıf olan toplumları kendi cazibe merkezlerine çekerler. Belki de son iki asırdır yaşadığımız en büyük hastalıkların ana nedeni bu eksikliktir. Osmanlı'nın son yüzyılında başlayan modernleşme hareketleri, Batı dünyası karşısında yaşanan yenilgi ve eziklik psikolojisinin altında da bu gerçek yatıyor aslında. Mazisini tüm gerçekliğiyle hatırlayamayan yeni kuşaklar, mazideki şanlı sayfaları bilmedikleri için başka coğrafyalarda, başka toplumların göz kamaştıran tarihleriyle avunmaya, kendilerini de bir şekilde o tarihe yaklaştırmaya çalıştılar. Ya geçmişin zaferlerini yad ettik ya da yaşadığımız mağlubiyetleri unutmak için romantik bir tarih anlayışına sığındık. Aslında bu iki tavır da tarih ilmiyle bağdaşmayan gerçekler taşıyordu. Toplumlar, belki de zaferlerden daha çok yaşadıkları mağlubiyetlerle kendilerini gelecek yüzyıllara taşırlar. Zira o dönemlerde yapılan müthiş hataları görmek, onlardan gereken dersi çıkarmak, ileriye yapılacak sıçrama için en önemli itici güçlerden bir tanesidir. Meseleye bu açıdan baktığımız zaman tarihimizi bir bütün olarak zaferleri ve galibiyetleriyle yeniden keşfetmemiz gerektiği gerçeğini kabullenmek zorundayız. Eğer bize ne yapıldığını bilmez ve bu bilgiyi tarih ilmi vesilesiyle elde etmezsek ne yapmamız gerektiğini de bilemeyiz. Konuşan Tarih serisinin dördüncü kitabı, bu düşünceler ışığında okuyucusuyla buluşuyor. Bazen Batı dünyasına, bazen kendi tarihimize bazen de uğradığımız ihanetlere kapı aralamak istedik bu kitapta. Düşmanı tanımanın bizi güçlü kılacağını bildiğimiz için içerde ve dışarıda uğradığımız ihanetleri yeniden hatırlamak gerektiğini düşündük. Bunun yanında tarihin nasıl okunması ve anlaşılması gerektiğiyle de ilgili sözümüzü söylemeye çalıştık. Umut ediyoruz ki, \"Konuşan Tarih\" serisinin dördüncü kitabı da diğer kitaplar gibi okuyucunun teveccühünü kazanır. Cumhuri yet dönemi nde gazete ve dergi ler yazarlariyla kapatilirdi! Her Bulduğunu Yemi yorsan Her Bulduğunu Da Okumayacaksin!"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kendini-arama-yolculugu-k4510.html", "text": "Ayperi Ferda Oral, Ahsen-i Takvim Yolda Bulursun Aradığını isimli kitabına bir ayetle başlıyor: \"Muhakkak ki biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık.\"(Tin Suresi 4.ayet). Peki, bu tabir ne anlama gelmektedir? Ahsen-i takvim; yani insan zulmet ve nurun birleştirilmesiyle zıtların birleştirilip uyuşturulmasıyla dengeli bir şekilde yaratılmıştır. Böylece iki alem arasında bir vasıta, ikisini kapsayan bir özellikte var edilmiştir. Yaratılışı düzgün ahlakı ve sureti güzel kılınmıştır. Bunun anlamı insanın, en dengeli mizacına, en kamil varlık türüne ve en üstün yaratılışa sahip kılındığıdır . Yazar, ayrıca içinde yaşadığımız illüzyon dünyasını şöyle tarif etmektedir: \"Nefes alır biliriz ya kendimizi ölüyüz biz fiziksel bedenimizde hayal içinde hayal rüya içinde rüyadayız aslında. \" Ama zaten hayatı rüya ile karşılaştırmak çok daha eskilere giden bir düşünce. Örneğin Hindistan ya da Çin'de de görülüyor. İ.Ö. 350 yıllarında yaşamış olan Çinli bilge Chuang-Tzu kendini kelebek olarak görmüş rüyasında ve uyanınca sormuş kendi kendine: \"Acaba ben rüyasında kelebek olan bir insan mıyım yoksa şimdi rüya görüp kendini insan sanan bir kelebek mi? \"Yazar bu illüzyondan, ego merkezli dünyadan kurtularak letafetimize geri dönmemiz gerektiğini, beşeriyetimizin zincirini altında olduğumuzu, hakiki manaya ise nefsi emarenin hükmü altındaki duygularımızı eğitmekle adım atacağımızı söyleyerek bunun yolunu şöyle ifade etmektedir: \"Bir yol ehli ile buluşup yola çıkmaya meyledeceğiz yolun usulü ve edebini ondan öğrenip kendimizle buluşacağız \" (s.30) Burada bizce tasavvuf terminolojisindeki mürşid-i kamile işaret edilmektedir. Peki, kimdir mürşid-i kamil? Sırat-i Müstakim'i gösteren delaletten hidayete sevk eden kişidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/suyun-anlamina-ve-yolculuguna-dair-k5129.html", "text": "Ne Yak Dedi, Ne De Yan! Arka kapak yazısında Kemal Sayar, Tasavvufta su nasıl okunmalıdır? sorusuna; bilim ve tasavvufu harmanlayarak insanın tekamül yolculuğunu bir su damlasının döngüsü üzerinden anlatmaktadır. Küçük bir hidrojen taneciğinin başka hidrojenlerle de birleşerek ve oksijen ile bir araya gelerek oluşan suyun, yaradılışından bize hangi yollardan ve nasıl bir serüvenden geçtiği üzerinde durur eser. Burçak Yüce, Su'dan bahsederken aslında insan ruhuna çağrışım yapmaktadır. Her birimizin içinde yakmak ve yanmak eylemlerinin etkilerinin gerçekleştiği yaşam, ancak ruhumuzun sonunda bir 'su' gibi temiz ve ferah olarak huzur bulabileceğini anlatma gayretidir. Su çünkü temizleyendir, su temizliğin simgesidir. Eserde ilk kez karşılaştığım bir şey var; yazar, editör ve yayınevi iş birliği içerisinde ilk kez bir yöntem denenmiş. Bu yöntem şöyle; önemli görülen cümlelerin altı çizilmiş. Bugüne dek okuduğum hiçbir kitaba bir tırnak işareti veya bir çizik atmaya kıyamadım. Defterime not alarak çalıştım. İlk altı çizili cümleyle karşılaşınca parmağımı üzerinde gezindirme ihtiyacıma yenildim. Ve kim, benim kitabımı okuyup üstelik bir de cümlenin altını çizmiş olabilir ki diye düşündüm. Benim için vurgulanan bütün cümleleri daha da dikkatli okumaya çalıştım. Çünkü sayfayı çevirir çevirmez diğer cümlelere odaklanamıyordum. Önce çizili cümleyi okuyup sayfaya öyle başlıyordum. Altı çizili cümleler hakkında şöyle bir eleştiri getirmek istiyorum. Otuz yıldır hemen hemen her gün okuyan bir okur olarak; bu tarz seçilmiş cümleler; olumlu anlamda eserin odak noktasının daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. Olumsuz yanı ise okurların okuma biçimlerini kesintiye uğratmaktadır. Çünkü altı çizili cümleler \"ilkin beni okumalısın\" anlamına gelmektedir. Bir yandan da yazarın bu cümleleri benim için çizdiği gerçekliğine kapıldım. Bu kolaylığı için yazarımıza detaya önem veren bir okur olarak çok teşekkür ediyorum. Artık kişisel gelişim okuyamıyorum. Bu önyargımdan kaynaklı değil bu tarafımı okurluğum çoktan bertaraf etti. Lakin öyle kitaplar ile karşı karşıya geliyorum ki, merakımı gidermez hale gelmiş durumda. Şu dönemde suyun önemine dair okuduğum: Masaru Emoto, Tristan Gooley, Muhyiddin Şekur ve Burçak Yüce diyor ki su, Yaradan'dan size doğru akan yaşam kaynağı, sizin ruhunuzu, karanlıkların pasından temizleyerek Yaradan'ı bulduran marifet yoludur. Niyetin aslını Şeyh Attar şöyle ifade etmektedir: \"Gözlerin hep kör kalmayacak sen kapıyı ara.\" kapının su olduğunu daha da bir anlar hale geldik. Suyun ihtivasının mana ile aktif olması gerektiğini aktaran Burçak Yüce, eseri üzerinden hayatı daha da iyi hale getirmenin yollarını da aktarmaktadır. Küçük bir hidrojen taneciğinin hayatın kaynağı olmasını ve bilinçli bir yol alarak Yaradan'a kavuşmasını fizik, metafizik, tasavvuf, manevi gelişim ve inanç üzerinden akıcı, anlaşılır bir biçimde aktarmaktadır Burçak Yüce. Su, bir serüvendir, bu serüven, suyu oluşturan elementlerin bilinç haliyle anlaşılabilir. Allah'ın bu elementlere bir bilinç vererek bir araya geleceği unsurları belirtmesi, o elementlerin kaderinde suyun olacağı gerçekliğini kader olarak imlemiştir. Kader, iki hirojenin bir oksijenle teması neticesinde suyun oluşmasını sağlamıştır. Bu durum yaratıcının mükemmel bir izidir ve ayetidir. Su bir ayettir çünkü. Onda varlığın özü, hakikatin anlamı, yaratıcının izi vardır. Suyla Allah'a ulaşabilir. \"Su\"yu oluşturan hidrojen ve oksijen atomlarının Allah'ın \"ol\" demesiyle oluşumu... Peygamberler tarihinde suyun önemi, Zemzem suyu, Hz. Adem, Süleyman, Musa, İbrahim, Yusuf peygamberlerin suyla olan kıssalarındaki hikmetler... Kuran'da geçen su ayetleri geçen eser yedi konu başlığı altında aktarılmaktadır. Yazar hakkında, Su, Giriş, Hiçliğin Ardından..., Su Olmak İçin Yanan Hidrojen, Eşini Bulmak İçin Yakan Oksijen, Saflığın Hali \"Su\", Su'yun Can Buluşu, Su'yun \"İnsan\" Hali, Varış! Ve Teşekkürler bölümüyle eser suyun yolculuğunu kıyamete kadar devam edeceği serüveni aralamaktadır. Bu sınırsız bir döngüyü aydınlatma çabası bir eserdir. İnsan ruhunu hakimiyetine alan suyun hakimiyetini almayı cezbeden mistik anlatımdır. Emoto, M. (2015). Suyun Gizli Mesajı. İstanbul: Kuraldışı Yayıncılık. Lipton, D. (2007). İnancın Biyolojisi. İstanbul: Kuraldışı Yayıncılık. Yüce, B. (2021). \"Su\"yun Yolculuğu. İstanbul: Destek Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kafama-takilanlar-k4479.html", "text": "Yayın dünyasında dini içerikli eserlerin çoğunun geleneksel olduğu malumdur. Okur kitlesi değişimi dikkate alınarak sözü edilen klasik eserlerin gözden geçirilerek yeni baskılarının yapılması da bir meseledir. Bu meseleyi ehline bırakalım! Diyanet ve bağlı kuruluşların \"dini yayın\" hususunda alanın önemli bir kısmını ihata ettiği gerçeği var artık. Yayın politikası ve ürün çizelgesi içinde, geniş bir süreli yayın yelpazesi oluşturmuşlar. Bu kapsamda aile, çocuk, edebiyat içerikleri kadar; telif kitaplar da var. Hali hazırdaki çalışmalarının vites artırılarak, modernleşen toplum ve sosyal değişimler dikkate alınarak, özellikle gençlerde bulaşıcı bir hastalık, pandemi gibi ortaya çıkan ve yayılmış olan deizm, ateizm, agnostisizm sapmalarına da cevaplar oluşturacak şekilde sürmesi gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz kapsamda bir kitap var söze konu etmek istediğim: \"Kafama Takılanlar\". Bu kitabın 2020 yılında yapılan 3. Baskısı var elimde. 136 sayfadan ibaret. Kitap Prof. Cağfer Karadaş tarafından yazılmış. Resmiyetin okura hücum ettiği turuncu bir kapağı var. Keşke turuncu zemin üzerindeki kitap ve yazar adı başka bir renk mesela asker yeşili- olsaydı. Okuması kolay bir kitap. Yazı fontu hoş ve basit, puntosu yeterli. Kitapta özellikle din ve inançla ilgili konularda sorulmuş ve dolaşımda olan 21 temel soru etrafında cevaplar verilmiş. Bu cevaplama, soru konusu genişletilerek, etrafı-çerçevesi oluşturularak yapılmış. Kitapta sadece sorulara cevap verilmemiş, ayrıca son bölümde; ateistlere, deistlere ve bilime din gibi inananlara da 51 soru sorulmuş. Kitapta din ve inançla ilgili her türden soru var. Bazı soruları ve verilen cevapları örneklem olarak aşağıda paylaşacağım. Arka kapak tanıtım yazısında, yazar şu açıklamayı yapmış: \"Burada amacımız cevabı olan sorulara cevap vermeye çalışmak, olmayanların nedenini söylemek, saçma olanların ise saçmalık yönlerini göstermek. Bir başka amaç ise zihinde yeni ve anlamlı sorulara kapı aralamak. Çünkü yeni sorular üretme çabasına girmek, anlamak ve çözüme odaklanmaktır bir bakıma\". Yazarın amacının da okuru çözüme odaklamak olduğu, çözümün aslında her insanın kendinde olduğunu göstermeye yönelik. Bu noktada da İslam'ın akılla bağdaşıklığını öne çıkarmak ve insanların potansiyelini zorlamak gibi bir amaç olmalı. Yazar bu noktada beklentisini açıklıyor: \"Bizim temennimiz aklınızın işlek, zihninizin açık, zekanızın keskin, yolunuzun düz, yönelişinizin düzgün olması\". Yazarın önsöz niyetiyle kaleme aldığı ve kitaba yumuşak bir giriş sağlayan metinde de ilginç yaklaşımlar var. Esasen bir usul-metodoloji veriyor okura. Soru nedir, nasıl sorulur, nasıl cevap verilir, konularını açımlıyor. Sorunun tanımını yaparken \"Nedir soru?\" sorusundan başlıyor yazar. Klasik cevap: Soru sormak sanattır. Fakat her soru soranın da sanatçı olmadığı aşikardır. Soruyu soranın da sanatçı titizliği içinde soru metnini oluşturması gerekir. Bu titizlik en azından incelik gerektirir. Devamında insanların neden sorduğuna değiniyor yazar. Cevapta ise, soru soranın da cevap verenin de amacı çeşitli olsa da esasen karşısındakine bir değer verdiğini ifade ediyor. İnsanın \"öngörülemeyen varlık\" oluşundan yola çıkarak soru soranın amacının da kestirilemeyeceğini anlatıyor. Bu noktada da \"mukteza-i hal\" kavramını, ortam-bağlam gerçekliğini hatırlatıyor. Bu kitap bundan sonra daha iyileri için bir örneklem elbette. Diyanet ve bağlı kuruluşlarının bu yayınlarını MEB ve Kültür Bakanlıklarıyla da paylaşması ve sonuçta gençlere ulaştırılması gerekiyor. Sonuçta gençler hepimizin!"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/manevi-hitabin-aynasi-k4835.html", "text": "Doğu metafiziği alanında uzman, Doğu gelenekleri araştırmacısı alim Rene Guenon (Abdülvahid Yahya 1886 1951); geleneğin ışığıyla modern bir duruş geliştirmiş, manevi ölçüleri İslam hakikati rehberliğinde yorumlamıştır. Varlığın Mertebeleri, Manevi İlimlere Giriş, Alemin Hükümdarı ve Maddi İktidar, Ruhani Otorite gibi kitapların müellifi olan Rene Guenon; insanlığın manevi mirasının kaşifi, müslüman bir alimdir. İslam medeniyetinin şeriat, tarikat ve hakikat değerlerinin yön ve tayinlerinden biri olan İslam inisiyasyonunun değer ve yaşayışı hakkında geniş bir bakış açısı sunmaktadır. Bu bakış acısının; İslam Ezoterizmi, Tevhid, Fark, Ruh, Yaratılış ve Zuhur konularıyla İslam Maneviyatını ele alırken; Taoizm ve Konfüçyanizm konularıyla da Uzak Doğu Medeniyetinin manevi değerlerini ele alarak on başlıkla anlatmaktadır. Kur'an ve hadis temelinde İslam'ın insana ve topluma bakış açısı; birçok hayati dinamiği özünde barındırır. Kur'an ve hadis'in ikaz ve hükümleri birey ve toplumu karakteristik yönlerini şekillendirmiştir. Bu durumun manevi hayatın karakteristik dinamikleri oluşmuş ve çeşitlilik kazanarak süre gelmiştir. Fransız asıllı Rene Guenon ömrünü, İslam'ın manevi kökünü keşfederek yeniden filizlenmesine çaba göstermiştir. Bu çabanın bir ürünü de \"İslam Maneviyatı ve Taoculuğa Toplu Bakış\" eseridir. Eserin bizi karşılayan ilk başlığı: \"İslam Ezoterizmi\"dir. İslam öğretisinde ezoterizm kavramı \"batınilik\"dir. Bu kavrama karşılık egzoterizm yani \"zahirilik\" kullanılır. Ezoterizm kavramının anlamı: içe yönelik anlam, olmakla beraber belirli kişilerin içselliği ile sınırlanmış öğretilerdir. Guenon, egzoterizm ile ezoterizm bu iki kavramı şöyle ifade eder: şeriat, herkese açık iken; hakikat, yani iç gerçek ki seçkin bir zümreye özgüdür. Herkesin aynı niteliklere ya da yeteneklere sahip olmadıkları için hakikat bilgisi, sınırlı ve özel kalmaktadır. Guenon bu iki kavramı; dışsal ve içsel ya da kabuk ve öz karşılığını kullanarak; yasal ve toplumsal öğelerin tümünü şeriatla mümkün olduğuna dikkat çekerken, yüksek ve derin anlamla hakikatin \"saf bilgi\" olduğunu söyler. Guenon, batı geleneğiyle büyüdüğü, İslam inancını benimseyip kendini geliştirdiğinden olacak ki \"İslam Ezoterizmi\"ni doğu ve batı görüşlerini karşılaştırma yaparak, analizlerde bulunur. Ezoterizmin hakikati içermesi yanında ona ulaşmanın vasıtalarını da kapsamaktadır. Guenon, bu vasıtaların tümüne tarikat, yani insanı şeriat'tan hakikat'e götüren \"yol\" demektedir. İslam öğretisi hakkında birçok çıkarımlarda bulunan Guenon, Batılıların İslam tasavvufunu belirtmek için kullandıkları \"sufizm\" kelimesinin yanlış olduğunu anlatır ve konuyu etraflıca ele alır. Kitabın ikinci başlığı bu konunun devamıdır. Ezoterizm ve egzoterizm iki kavramı \"Kabuk ve Öz \" tabirini Muhyiddin İbn Arabi referans alarak geniş ve derin bir analizi yapar. \"Kabuk ve Öz\" tabiri, İslam öğreti geleneklerinden \"İslam Ezoterizmi\" konusunda Muhyiddin İbn Arabi'nin görüş ve sistemidir. Şeriat halka hitap eden ancak tarikat yoluyla hakikat'e ulaşmaktır. Hakikat, zahir ve batın ayrımının ötesinde olup bütün noktaların en iç noktası olarak \"tevhid\" içinde çözülerek kaybolur. Böylece Allah, tüm hakikat O'ndadır; çünkü O, bizzat Mutlak Hakikat'tir. O, Hak'tır! İnsanlığın sürdürülen öğreti ve algı yapısı \"Tevhid\" inancın gerekliliğini ve ihtiyacını ortaya çıkartmıştır. Çeşitli coğrafyalardaki öğreti ve algı yapısı ezeli ve ebedi kapsayıcı tek kuvvet ve kudret sahibi Allah'a bağlı ve gerekli ihtiyacını ortaya çıkartmaktadır. İslam öğretisinin temel dayanak noktasından biri olan tevhid öğretisini Guenon, bir başlıkla ele alarak; her türlü varlığın varoluş ilkesinin öz olarak 'bir' olduğunu doğrulamak, olduğunu ifade eder. Her yerde ve her zaman \"tevhid öğretisi birdir\", çokluktan ve değişkenlikten uzaktır. Bu başlıkta; farklı medeniyetlerin tevhid öğretisinin algılayış tarz ve çeşitliliğinden dem vurularak İslam tevhid öğretisinden bahsedilmektedir. İslam öğretisinde manevi idrak ve anlam kazanmak hususunda \"er-Ruh\" ile \"en-Nur\" önem ve anlamını bilmek gerekmektedir. \"Allah'ın buyruğuyla\" Evrensel Varoluşun, Külli Ruh'un ortaya çıkması; \"ilahi buyruk\" bütün eşyayı var ediyor. Bütün eşya ona göre \"düzene giriyor\". Manevi idrak ve anlamın derin bir serzenişi, \"er-Ruh\" konu ve mahiyetini Guenon, \"Ruh\" başlığıyla ele almaktadır. Ruhlar aleminde ilk, zuhur aleminde son tanımlamasıyla \"Hatemü'l-enbiyai ve'l-mürselin\" bu dünyada bütün hepsinin sonuncusu ve \"mührü\" olarak, Hz. Muhammed 'i tabir ve tasvir eder. Guenon, devamında \"Evrensel İnsan\" \"insan-ı kamil\" isim ve sıfatıyla kendisinde varlığın bütün derecelerini bir arada toplandığını, ifade eder. \"Taoizm ve Konfüçyanizm\" kitabın bu son başlığına geçmeden müellif; harfler ve sayılar ilmi, İslam ezoterizminde \"Kef İlmi\" ile İslam öğretisinin derin konularını işlemektedir. Bunun akabinde gelen başlıkla İslam Medeniyetinin Batı'daki etkisi, konusuyla geniş bir bakış acısıyla ve karşılaştırmalı tarih bilgisi sunmaktadır. Uzak Doğu kıtasının inanç, kültür temellerinin kalıcı ve sistemli öğretilerle sürdürülmüştür. Tüm bu yapının kendine has karakteristik özellikleri aşikardır. Uzak Doğu'nun Çin geleneği, nesillerin genetik kodlarının yapısının birer iz düşümü olan \"Taoizm ve Konfüçyanizm\" Guenon, kitabın son konusu olarak anlatmaktadır. Çin geleneğinin din ve felsefe öğretilerinin yerel inancı olan bu iki öğreti, birey ve toplumun ahlaki ilişkilerini bir sistem kurarak geliştirmişlerdir. Geleneğin ilkelerini tespit eden Fo-hi, \"Yüce Metafiziksel Birlik\" ile gökyüzü ile yeryüzü arasında olan insana değerler ilkesi yüklenmektedir. Guenon, Çin medeniyetinin bu iki yerel inancın tarihsel süreçlerini anlatırken, ikisinin birbirinden ayıran özellikleri de anlatmaktadır. Batılı araştırmacıların bu iki yerel inancın yorumlanmasında yanlış kanıları da tespit etmesi yanında güzümdeki Taoizm ve Konfüçyanizm inançlarının yaşayışlarını geçmişle kıyas yaparak çıkarımlarda bulunmaktadır. Bu kitabın \"Ek Bölüm\"ünde kitap ve dergi tanıtımlarında İslam Ezoterizmi ve Taoizm hakkında referans eleştiri yazılarında pasajlar verilmiştir. İnsanın manevi değerler ilkesi, hayatın zorluklarına karşı duygusal dayanaklar olarak temsil edilir. Nesillerin bıraktıkları duygusal mirasların tümü manevi birer vecibelerdir. Manevi değerlerin bir kaşifi olan Rene Guenon ; İslam Ezoterizmi, kabuk ve öz, tevhid, ruh, Taoizm ve Konfüçyanizm konularıyla \"İslam Maneviyatı ve Taoculuğa Toplu Bakış\" kitabını yazmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/arkas-sanat-merkezindeki-tum-sergiler-bir-tik-otenizde-k3493.html", "text": "Arkas Sanat Merkezi'ndeki Tüm Sergiler Bir Tık Ötenizde! Kültür sanat faaliyetlerine verilen zorunlu ara pek çok müzenin kapılarını kapatmasına neden olunca sanatseverler sanal müzelere yöneldi. Uçak bileti, giriş veya üyelik ücreti istemeyen sanal müzeler evde sanatla vakit geçirmek isteyenlere bulunmaz bir fırsat sunuyor. Arkas Sanat Merkezi de sanatseverleri, açıldığı 2011 yılından bu yana ev sahipliği yaptığı sergileri görmeye bekliyor. Ziyaretçilerin 3 boyutlu sanal gerçeklik farkıyla gezebileceği Arkas Sanat Merkezi internet sitesinde. \"Arkas Koleksiyonu'nda Post Empresyonizm\", \"Batılının Fırçasından Ege'nin Bu Yakası\", \"Sessizliğin Yankısı\", \"O, Bir Yıldızdı\", \"\"Asker Ressamlar\", \"18. Ve 19. Yüzyıllarda İzmir; Batılı Bir Bakış\", \"Galle Daum Lalique... Camın Şairleri\", \"Hoca Ali Rıza\", \"Arkas Koleksiyonu'nda Osmanlı Halı Sanatı\", \"İzmir: Yarınlara Bir Miras\", \"Antik Anadolu'nun Tanıkları\", \"Üç Denizin Arasında Osmanlı ve Fransız Boğaz Haritaları\", \"Anadolu Seyahatleri\", \"Arkas Koleksiyonu'nda Işığın Ustaları\", \"Victor Vasarely\", \"Arkas Koleksiyonu'ndan Su Manzaraları\", \"Renk Işık Titreşim\", \"1001 Gece\", \"Arkas Koleksiyonu'nda Post-Empresyonizm\", ve ziyaretçi rekoru kıran \"Pıcasso: Gösteri Sanatı\" ile birçok farklı konseptte toplamda 20 sergiye ev sahipliği yapan Arkas Sanat Merkezi, evde sanatla vakit geçirmek isteyenlere bilgisayar ya da telefonlarından sanal müzesine davet ediyor. Arkas Sanat Merkezi'nin internet sitesinde yer alan Sanal Müze sayesinde geçmiş sergiler 360 derece 3D sanal tur ile sanki oradaymış gibi gezilip, izlenebiliyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turk-askeri-kulturu-eseri-uzerine-bir-degerlendirme-k5775.html", "text": "Bir Latin, dünyaya geldiği zaman surun içinde, sivil alanın içinde doğar. Bu yüzden \"her Latin sivil doğar\" iken, etrafı surlarla çevrili olmayan ve her yerin askeri bölge, her bireyin de asker olduğu bozkırda \"her Türk asker doğar\". Bu sözün ortaya çıkma sebebi bu durum olup, Türklerde tam anlamıyla \"asker-millet\" tir. Alman İktisatçı Fritz Neumark; \"Türkler pek farkında değil ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadır. Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir şey kalmaz\" sözü bize Türklerin tarihin her döneminde ve dünya coğrafyasının her yerinde kalıcı iz bıraktığını göstermektedir. Doğu'dan Batı'ya geçmişte iz bırakan, gelecek planlarında kendisinden söz ettiren bu necip milletin en büyük karakteristik özelliği onun tüm bedenine ve ruhuna hükmeden askeri yönüdür. Bu özelliğini Orta Asya'nın bozkırlarından Avrupa'nın göbeğine kadar kendisi ile getiren bu millet sonuç olarak zamanla kendine has bir askeri kültür teşkil etmiştir. Türklerin askeri alandaki yetenekleriyle askeri ustalığı, cesaretleri, doğup büyüdükleri bozkırların doğal şartları sonucu ortaya çıkan askeri geleneklerinden kaynaklanmaktadır. Gerek otlak mücadelesi gerek Çin ile olan mücadeleler Türkleri doğal bir savaş ustası yapmıştır. Bu savaşçı özelliği devlet yönetiminden, devletin her bir mensubuna yayılmaktadır. Devlet yönetimleri dahi askeri unsurlardan oluşmaktadır. Hunlar ile başlayan bu askeri güç diğer devletlere karşı bir üstünlük sağlamıştır. Kendisinden sonra gelen Türk devletleri de bu sistemi daha da güçlendirerek yollarına devam etmişlerdir. Türklerin bu savaşçı yönü diğer devletlerinin de ilgisini çekmiştir. Araplar, \"Gulam\" ve \"Memlük\" adı altında Türklerin olduğu ordular teşkil etmişlerdir. Bunlar zamanla Arap asıllı orduların erimesiyle devlet içerisinde daha da güçlenmiş ve ileride o bölgelerde hepimizin isimlerini bildikleri Türk devletlerini kurmuşlardır. Türkleri savaşlarda üstün kılan bir güçte \"At\"dır. Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügati't Türk'te, \"Kuş kanadıyla, er atıyla\" ve \"At Türk'ün kanadıdır\" ifadesini kullanır. Türkler, at ile yoldaş olmuş ve savaşlarda da en büyük yardımcısı atlar olmuştur. Türkler, atı üzengi sayesinde bir savaş aracı haline getirmişlerdir. Türkler, atın üzerinde ok, yay, kılıç, mızrak, gürz ve topuz gibi çeşitli silahları kullanarak birçok askerin güç olarak önüne geçmiştir. İşte geçmişte Türk'ün kanadı olan atın yerini günümüz savaş sisteminde siha, füze ve tanklar almıştır. A.Sefa Özkaya'nın editörlüğünde ortaya çıkan \"Hunlar'dan Günümüze Türk Askeri Kültürü\" adlı bu eser, alanında uzman kişilerce ele alınana konular yönünden Türk askeri kültürünün tarihçesi açısından oldukça mühim ve kıymetlidir. Eserde, A. Sefa Özkaya, Abdulkadir Özcan, Abdülhamit Kırmızı, Ahmet Taşağıl, Ali Fuat Örenç, Burak Gani Erol, Cevat Şayi n, Cüneyt Kanat, Emrah Safa Gürkan, Erhan Teki n, Erkan Göksu, Feridun M. Emecen, Hakan Kılıç, İdris Bostan, İlber Ortaylı, Kahraman Şakul, M. Hanefi Palabıyık, Mahir Aydın, Mehmet Mert Sunar, Mehmet Yaşar Ertaş, Mesut Şen, Metin Gürcan, Metin Tuncel, Nil Sarı, Ömer Soner Hunkan, Saadettin Yağmur Gömeç, Salim Koca, Selahattin Öztürk, Sevgi Parlak, Yasin Şehi toğlu, Yunus Uğur, Zekeriya Türkmen gibi isimler; Hunlardan başlayarak Kök-Türkler ve Uygurlar, Karahanlılar, Gazneliler, Memluk Devleti, Büyük Selçuklu Devleti, Türkiye Selçuklu Devleti, Osmanlı Devleti'nin savaş stratejisini ve tekniklerini detaylı başlıklar şeklinde ele alınarak günümüz ordu stratejisi ve gelecekteki ordu ile savunma sistemleri gibi konuları en iyi şekilde ele almışlardır. Eseri birkaç bölüm üzerinden ele alacak olursak; Ahmet Taşağıl, \"Türk Askeri Tarihinin Başlangıcı: Hun Ordusu\" adlı bölümde; Türk askeri sisteminin tarihçesini gelen olarak ele almıştır. Mo-tu tarafından kurulan düzenli ordu sistemi, savaş araç ve gereçleri, askeri eğitim, spor, taarruz ve savunma sitemleri bu bölümün temel konularıdır. Özellikle bu bölümde bahsedilen taarruz yöntemlerine kısaca bakacak olursak; esere göre eski Hun-Türk savaşlarının başlıca taarruz örnekleri; yıldırma ve yıpratma, sahte geri çekilme, pusuya düşürme ve imha etmedir. Yıldırma ve yıpratma hareketi Türklerin savaşa sadece silah ve bedensel güç ile bakmadıklarının psikolojik üstünlüğe de önem verdiklerini göstermektedir. Bu hususta Türkler savaşa başlamadan önce kendileri hakkında müthiş derecede ürpertici söylentiler yayıyor ve savaştan önce psikolojik gücü ele geçiriyorlardı. Bu durumda savaş meydanında karşısındaki ordunun tereddütlü davranmasına sebep oluyordu. Diğer bölüm ise; Mehmet Yaşar Ertaş'ın kaleme aldığı \"Osmanlı Ordusunun Savaş Hazırlıkları ve Sefer Organizasyonu\" dur. Bu bölümde yazar savaş hazırlığını belirli bir sırala ile okuyucuya aktarmaktadır. Bu hazırlıklar; diplomatik girişimler ve sınır güvenliğinin sağlanması, ordunun toparlanması, ulaşım hizmetleri, menzillerin düzenlenmesi, ordu iaşesinin temini, silah ve teçhizat hazırlıkları olarak sıralanmaktadır. Konulardan da anlaşıldığı üzere savaş belirli bir sistem üzerine kurulmuştur. Sadece meydanda olan bir hadiseden ziyade önü ve arkası düşünülen sistemli bir olaydır. Osmanlıda bu olayın bu kadar detaylı ve sitemli olmasının sebepleri; geçmişten almış oldukları tecrübe ile birlikte varlıklarını sürdürdükleri coğrafyanın etkisidir. Söğüt-Domaniç yöresinde bir küçük beylik olan ve sonrasında cihan devleti olan Osmanlı, Selçuklu ve İlhanlı tecrübelerinin yanı sıra Bizans ve Avrupa devletlerinin birikimlerinin den istifade etmiştir. Bu yetenekte Osmanlıya büyük zaferler getirmiştir. Sonuç olarak eser ile alakalı bir değerlendirme yapacak olur isek, alanında uzman birçok yazar ve akademisyenin yazılarından oluşan bu eser konusu ve konuları işlenmesi açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Her bir yazı bir makale kıvamında ve kendine has dokusuna sahip. Konular kronolojik bir sıralama gözetilerek ve belli bir bütünlük ile ele alınmış ve okuyucuya sunulmuştur. İslamiyet öncesi Türk tarihinden başlayarak günümüze kadar belli konular ele alınmıştır. Okuyuculara Türk askeri kültürü ile alakalı temel noktalarda faydalı olacak bir eser konumundadır. Konu ile alakalı merakı olanların daha detaylı okuma yapmalarında fayda vardır. Ayrıca bir hususta eserin bütünlüğü açısından olumsuz bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Bu da kitabın özellikle son bölümleridir. Bu bölümlerde günümüz ve günümüze yakın dönemler ele alınmıştır. Özellikle otuzuncu bölüm olan füzeler ile alakalı konuların anlatıldığı başlıkta, ilk konulara nazaran işleyiş üslubu tamamen değişiklik göstermektedir. Konu kısmen de olsa dağılmıştır. Bu durumu göz ardı edecek olsak genel anlamda faydalı bir eserdir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-a-samet-atilgan-k5617.html", "text": "Kendi halinde bir yorgunluk besleyip bunu doyurmayı bir türlü başaramayan, adımların sıklaştığı bir çoklukta arayışın patikalarını aşındırmayı seven. Bir sesin peşinden gitmekle başladı. Bir ses bulup o sesi nasıl genişletip geliştirebilirim diye bir merakım ve arayışım oldu hep. Bunun geçmişini çocukluğuma kadar götürebilirim. Çocukluğumda az ama doyurucu bir sesin içerisindeydim. Zaman geçtikçe ses aralıkları belirginleşmeye başladı. Bu gün geldiğim noktada çok sesli bir ortam var. Bu çok sesliliği, hem besleyici hem ayıklayıcı bir kuvvet olarak görüyorum. Çünkü sesin olgunlaşması diye de bir şey var. Olgunlaşan ses, ister istemez seçicidir. Dünyaya geldiğimiz anda, hayata dair kaygılarımızın başladığı bir gerçektir. Hayatla olan ilişkimiz ise eksiklikler ve boşluklar üzerine kurulu. Eksik olmanın büyük hayretini ve tamamlanmayan boşluğunu ancak şiirle tanır ve ancak şiirle anlamlandırabiliriz. Şiir, bir yandan faniliğimizi ilan ederken bir yandan da bize varlık oluşumuzu yeniden hatırlatır. Dünyaya alışamadığımızın dışavurumudur şiir. Bu yüzden, şiir, insana dünya üzerinde durabileceğimiz en kritik mevzilerden birini sunar. O mevziiden bakınca insanın hangi savaş alanına düşebileceğini görebiliyorsunuz. Dolayısıyla hayatımdan şiiri çekersem bir mevzii kaybına uğrayabilirim. Şairleri ve şiirlerini her zaman bir bütün olarak gördüm ve o şekilde okudum. Kendim için bir usta veya zirve hiçbir zaman belirlemedim. Sadece öncelediklerim vardır. Görmeyi başarabilirse bir yazar veya şairin en büyük ustası aslında yine kendisidir. Kendine çizdiği yol, belirlediği alan ne ile sınırlıysa ustalığı da onunla çerçevelenmiştir. Şiir, şuur ve şiar kavramlarıyla kendine alan açar. Şiarın yol hakimiyeti, şuurun bilinç kabiliyeti şiiri diğer şeylerden koparır. Sandığımız gibi şiir bizi birleştirmez. Şiirin biricik özelliği ayırmaktır. Bize sürekli kim olduğunuzu sorgulatıp hatırlatan bir ayırma. Şiirin varsa bir birleştirme gücü bu safhadan sonra başlar. Günümüzün küresel dünyasında bu mekanlar arasında son derece hızlı bir geçişkenlik var artık. Ayrıca bizi bir yerde toplamayı arzulayan bir merkezileşme dönemi de yaşıyoruz. Ben tam aksine coğrafyanın her noktasından şiire bakmayı tercih ediyorum, mekansal bir ayrım yapmadan. Her mekanın kendine has dinamikleri var. Onları görmeye ve yakalamaya çalışıyorum. Metropolde yeşerebilen kaos birlikleri, bir köydeki çiftçinin bahçeleri bölen dalgınlığı, taşrada farklı kollara ayrılabilen dinginlik aşıları... Kısacası, keşfini merak ettirten her mekan sığınağım olabilir. Yeterli bulmadığımı söyleyeceğim ama yaptığımız iş de bir arz-talep dengesi gözetmeye uygun bir şey değil. Bir şiir yazıyoruz ve onun talep görmesini bekliyoruz. Karşımızda bir meta ilişkisinde olduğu gibi hazır bir kitle yok. Çünkü şiir bunu daha en baştan reddeden bir ilişki düzenine sahip. Böyle düşündüğümde, şiire karşı hiç de azımsanmayacak bir ilginin olduğunu söyleyebilirim. Şiir yazımı anlamında normalin üstünde bir ilgi olduğu zaten bildiğimiz bir gerçek. Okuma ve okuduğu şiir üstünde düşünme anlamında düşük seviyede bir ilgi olduğu da başka bir gerçek. Ayrıca şiir, diğer türlere göre tüketime açık bir yapıya sahip. Deneyeni, deneyip bırakanı, aşık usandıranı nispeten biraz fazla. Yeterliliğe tekrar dönecek olursak beklentiye girilen her şeyin karşılığı zamanında verilmiş midir? Sanmıyorum. Bahsettiğiniz şey bir sanat eseriyse öncelikle kendi kendinize yetmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Sonrasında eğer bir marifetiniz varsa birileri çıkıp sizi zamanın eleğinde sallanmaktan kurtarıyor. Şiir, tek bir alana en son sıkıştırılabilecek türdür bana kalırsa. Saydıklarınızın hepsi şiir için bir imkan ve hepsi şiir için bir açılım vaadi taşıyor. Ve sanırım hepsi için şu ölçüt geçerli: Bu imkanların kendi kılınarak şiir sahasına sürülmesi ve sürülürken ortaya konulan bilinç düzeyi. Şiir eleştirisi anlamında yeterli olmadığımız bilinen başka bir gerçek. Fakat bu durum sadece şiire has değil. Genel olarak bir eleştiri kültüründen yoksunluk var aslında. Edebiyatımızda her dönemde, belli isimler öne çıkıp kendi döneminin eleştiri açığını büyük oranda kapatmışlardır. Şiirde de böyle olmuştur. Mesela; Nurullah Ataç, Mehmet H. Doğan kendi dönemleri için böyle isimlerdi. Günümüzde sıklıkla övgünün öne çıktığı tanıtım ve değerlendirme yazılarına tanıklık ediyoruz. Eleştirinin keskin uçlu tarafı teğet geçilip söz dışı bırakılıyor. Ya da sadece bir kişiyi karalamak adına eleştiri metinleri kaleme alınıyor. Oysa bir iddiası olan ve bu iddiasını da temellendirebilen bir eleştiri anlayışına vakit kaybetmeden dönmemiz gerekli. Sanat ve edebiyat birikimine, iddiasına inandığım dergileri takip etme konusunda hem okuyucu hem de yazar olarak özenliyimdir. Eğer kalpazan bir ilişki yumağına kurban gitmemişse bir yazarın dergilerde gösterdiği kalem iradesi en bağımsız olanıdır. Bu yüzden dergiler, yazarın kendini sınadığı, test ettiği bir sıçrama basamağıdır. Ancak her dönem kendi edebiyat ortamını oluşturur. Edebiyat dergileri de bundan nasibini alır ister istemez. Günümüzde bir dergiye ulaşmak, bir eser göndermek bir e-postaya bakıyor artık. Dergiler avucumuzun içinde dolanıyor adeta. Bu kolaylık, yazarın kalemine de sirayet ettiğinde ucuz bir üretim ortaya çıkıyor. Zira buna kapı aralayan dergiler mevcut. Şiir, teşnecilik üzerinden bir furyaya dönüşmemeli. Bir yazar adayının bağımsız kalem iradesini koruma altında tutabilmesi için her türlü tektipleştirici iğva hareketlerini çökertebilmelidir. Bağnazlığın bulaşmadığı \"kendilik\" çıkışları her zaman ayırıcı ve belirleyici olmuştur. Okumayı bir şeylerle sınırlamayı ve sınırlandırmayı doğru bulmuyorum. Şiirin hapsolmaya gelmeyen büyüleyici bir tarafı var. Bunu ancak bütünü kapsayan bir şiir evreni içinde görebiliriz. Bu evrene klasik şiirimiz ne kadar dahilse Batı şiiri de o ölçüde dahildir. Ayrım gözetmiyorum. Dönem dönem belli şiirleri ve şairleri tekraren okuyorum. O anki ruh halime göre raftan bir şiir kitabını indirip sayfalarında saatlerce kaybolduğum da oluyor. Bu kadar geniş ve değişken bakış açılarına uzandığımız bir alanda, bu soruya yanıt vermek indirgeyici bir yaklaşım olur benim için."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cocuk-gozuyle-filmler-harry-potter-film-serisi-notlari-k4019.html", "text": "Harry Potter film serisi aynı adlı bir kitap uyarlamasıdır ve 8 bölümden oluşmaktadır. Tüm seriyi ard arda izledim. Bir tanesi 2.5 saat sürdüğü için oldukça uzun geldi ve parçalar halinde izledim. Bazı günler yarısını izliyordum, kalanını ise sonra. Bazılarını evde bazılarını tatilde olacak şekilde farklı yerlerde de izleyerek seriyi tamamladım. Çok defa izlerken kendimi filmin içinde gibi hissettim. Film oldukça duygu içerdiğinden dolayı kendimi bazen eğlenip gülerken bazen de ağlarken buldum. Yer olarak çoğunlukla Hogwarst Cadılık ve Büyücülük Okulu adlı bir okulda geçmektedir. Slytherin, Gryffindor, Hufflepuff, Revenclaw adlı dört bölmeden oluşan bir yerdir. Okulun geniş bir bahçesi ve büyük bir yemek salonu vardır. Yemek salonu uzun uzun dört adet masa ile düzenlenmiş. İki yatakhanesi vardır; biri kız biri erkek öğrenciler için. Odalarda üç yatak var ve iki bölmeye ayrılmışlar. Binada çok sayıda merdiven var ama merdivenlerde sihir sebebiyle yer değiştirdiği için odaları bulmak oldukça zorlaşıyor. Bazen komedi bazen de dram olmasına rağmen oldukça güzel seri. Ancak kesinlikle bilim kurgu sevmeyenlere önermem çünkü her şey sihirle çözümleniyor. Örneğin nesneler havada uçabiliyor. Örneğin; duvarlardaki tabloların konuşması beni çok ama çok güldürmüştü. Bir de spor bir müsabakaları vardı, altın bir topu yakalamaya çalışıyorlardı. Bunu havada süpürgeleriyle uçarken yapıyorlardı. Ayrıca öğrencilerin girmesi yasak olan bir orman vardı ve orada unicornları yerseler sonsuza kadar kötü bir insan olsalar da ölümsüz oluyorlardı. Harry'i koruyan birde küçük küçük yaratıklar var ve onlara filmde Cin deniliyordu. Bir tanesinin adı 'Doby' ve birkaç bölüm sonra sırf üç kişiyi koruyabilmek için kendi canını feda eden iyi kalpli bir Cin o. Filmdeki kötü karakterin isimi ise Voldemort. Ona orada ismi lazım olmayan deniliyor çünkü geçmişte her yeri harabeye çevirmiş. Zaten gelecekte de bunu yapmaya çalışıyor. Harry ailesini kaybettiği için evlatlık verilmiş. Onu alan aile oldukça kötü ve Harry'e de kötü davranıyorlar. Yalnız Harry her ne kadar özel biri olsa da sihir konusunda o kadar iyi değil. Onun yerine sürekli kitap okuyan arkadaşı Hermonie her sihri biliyor ve yapıyor. Onları seyretmek çok keyifli. Bu serinin devamının gelmesini çok isterim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/mizaclar-uzerinden-ebeveyn-cocuk-iliskileri-k4516.html", "text": "Mizaç; doğuştan gelen ve değişmeyen kişilik özellikleri, insan ilişkilerinin kadim araştırma konularından olmuştur. Dönem dönem geleneksel yaklaşımların konusu olarak karşımıza çıkan mizaç tiplerinin bilim insanlarınca, bilimsel araştırmalar çerçevesinde incelendiğini, kadim temellerin kuvvetlendirilerek üzerine yeni katlar çıkıldığını görmek psikolojiye ilgi duyanları ve çocuklarıyla iletişim sorunlarını aşmanın somut yollarını arayanları memnun edecektir. Henüz ön sözü ve girişinde \"ne yapsak olmuyor\" diyen ebeveynlerin derdine çare olmaya çalışacağını anladığım kitap, okuma şevkimi iyice artırıyor. Genel ve standart psikoloji-pedagoji uygulamalarının sorun çözmekte yetersiz kaldığı anlaşıldığından beri bireye özel yaklaşım üretmenin yollarını gösteren kitaplara ilgi artmakta. Milli Eğitim eski bakanımız Prof. Dr. Ziya Selçuk ve Prof. Dr. Enver Demirel Yılmaz da bu ihtiyaca binaen kapsamlı bir eser hazırlamışlar. Kitabın başında ailenizdeki bireylerin mizaç tiplerini belirlemenize yardımcı olacak bir karekod ile karşılaşıyorsunuz. Ben kitabı tamamen okuduktan sonra bu yönlendirmeyi kullanıp ilgili uygulamaya eriştim ve tiplerimizi belirleyip ilgili bölümleri tekrar okudum. Bu yöntemi izleyebileceğiniz gibi, sonuca daha hızlı ulaşmak isterseniz önce mizaç tiplerinizi belirleyip sonra doğrudan ilgili bölümleri okumayı da tercih edebilirsiniz. Bu size zaman kazandıracaktır ancak uygulamanın mizaç tiplerinizi belirlemedeki isabetini ve kitabın da bu mizaçlarınızla yürüttüğünüz ilişkilerinizi onarmak için size önerdiği yöntemlerdeki isabeti görünce muhtemelen diğer bölümleri de okuyarak tüm mizaçlar hakkında bilgi edinmek isteyeceksiniz. Hocalarımız iyi yetiştirilmiş çocuğu tanımlarken olumlu mizaç özelliklerini baskın kullanan çocuğu işaret ediyor. Diğer bir ifadeyle, olumlu ve olumsuz mizaç özellikleri taşıyan her bireyin bu özellikleri davranışa dönüştürme tercihleri onların karakterini ortaya koymuş oluyor. Ebeveyni rahatlatan ama aynı zamanda da sorumluluğunu fark ettiren bu tanımı çok önemli buldum. Çocuğun mizacını belirlemenin veya değiştirmenin mümkün olmadığını öğrenmek ebeveynin üzerinden ağır bir yükü kaldırıyor. Ona yüklenen sorumluluk ise çocuğunun mizaç özelliklerini bilmek, ihtiyacını anlamak ve buna uygun yanıtlar vermek. Bu yanıtları oluşturmak için ihtiyaç duyulan analiz yöntemi \"Dokuz Tip Mizaç Modeli\" olarak adlandırılmış. Dr. Enver Demirel Yılmaz'ın kariyerini üzerine bina ettiği bu model, psikiyatr, eğitimci, nörolog, psikolog ve danışmanlardan oluşan geniş bir ekiple daha geniş kapsamda ele alınmış, hatta bu bölümlerin öğrencileri ve danışanlar da işin diğer ucundan tutmuş, tüm bu çalışmaları yürüten bir dernek kurulmuş. Konuya derinlemesine girmek isteyenler dokuztipmizacmodeli.org adresinden detaylı bilgi alabilirler. Kitabın ana gövdesi bu dokuz mizaç tipinin tek tek ele alınmasından oluşuyor. Her birinin kişilik özellikleri detaylıca açıklanmış, yardımcı mizaç tiplerinin özellikleri eklenmiş, olumlu potansiyel özellikleri, olumsuzluğa açık yönleri irdelenmiş, eylemsel, duygusal, düşünsel özellikleri, baskı altında ve rahat durumlarında sergiledikleri tavırlar örneklenmiş. Mizaç tipine göre ebeveynin nasıl davranması gerektiği yönünde verilen telkinler somut ve uygulanabilir görünüyor. Her mizaç tipi için desteklenmesi, dengelenmesi, baskılanması, kazandırılması gereken kişilik özelliklerini içeren birer tablo oluşturulmuş. Alınması gereken oyuncaklar, oynanmasında fayda olacak oyunlar anlatılmış. İlaveten ebeveynin çocuğuna uygun davranış şeklini uygulayıp uygulamadığını test edebilmesi için her bölümde dört beş soruluk testler bulunuyor. Takip eden bölüm çocuğunun mizaç tipini belirleyen ebeveynin bu defa kendi mizaç tipini belirlemesine yardımcı olacak nitelikte. Yine her tiple ilgili bölüm sonlarında yedişer soruluk testler bulunuyor ve buradaki sorular üzerinden ebeveyn puanınız hesaplanıyor. Puanınıza göre uyarı ve öneriler sunuluyor. Kitabın sonunda mizaç tiplerinin kısa birer özetine yer verilmesi isabetli olmuş çünkü gövde metindeki detaylı anlatım küçük kafa karışıklıklarına sebep olabiliyor. Farklı mizaç tiplerinden özellikler barındıran bireylerin hangi mizaç altında değerlendirileceğinde karar kılmak kitabın verimliliği açısından kritik bir öneme sahip olduğundan bu özetler yardımcı olacaktır. Tespiti kolaylaştırmak niyetiyle kitabın başında bir de karekod yönlendirmesi bulunduğunu belirtmiştim. Telefondan veya web sitesi üzerinden ücretsiz şekilde testi yapabiliyorsunuz ve bu sayede eğer varsa tereddütünüz ortadan kalkmış oluyor. www.mizactesti.com adresinde her yaş için ayrı algoritmalarla çalıştığı anlaşılan testi yapma imkanı sunulmuş olması takdire şayan bir uygulama olmuş. Detaylı test sonuç raporunun kişilik özellikleriyle örtüşme oranı oldukça yüksek. Kitabı okurken sadece çekirdek ailemin değil bir üst kuşağımızın mizaç özellikleriyle bugün yaşadıklarımızın ilişkisini kurmaya da çalıştım. Çocuklarımıza etkimizi tahlil ederken ister istemez ebeveynimizin bize etkisini de tahlil ediyoruz ve bu bize kendi yetişme ortamımızı bir yetişkin gözüyle tekrar değerlendirme imkanı sunuyor. Önce kendimize, sonra çocuğumuza ve son olarak anne-babamıza dışardan bakabilmek, o bilince ulaşmak bu ilişki ağının kilit noktası gibi duruyor. Dolayısıyla bu kitabı anne-babalardan sonra onların anne-babalarının da okuması ve böylece mümkün olan en geniş bakışla son kuşağa uygun davranış tarzının ortaya çıkarılması çok faydalı olabilir. Yaşayan üç kuşağın uyumlu hareketini hem geleneğin aktarımı hem de bağların kuvveti açısından önemsiyorum ve kitabın buna katkı sunacağını düşündüm. Bu aynı zamanda önceki kuşakların erişemediği rehberliği, \"hiçbir zaman geç değildir\" yaklaşımıyla telafi etme imkanını da büyüklerimize sunacaktır. İlişkileriniz sağlıklı, bağlarınız kuvvetli, geçiminiz hoş olsun."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dort-mevsim-bes-vakit-huzun-bd57.html", "text": "İnsanın kendisi Dört Mevsim Beş Vakit Hüzün değil midir, bir sonbahar sabahı ansızın dünyada gözlerini açan yahut bir ikindi yağmurunda hayat yolculuğuna başlayan. İnsan ilkbahardır kimi zaman, sabah kuşlarını iç cebinde taşıyan. Kimi zaman da yazdır öğle sıcağında Asr'a tutulan, dehrinde unutulan, bir garip vakti hazan. Ve hitamında kıştır insan bütün yaşanmışlıkları, hayalleri eksik ve yarım bırakarak yolculuğunu noktalayan. Bir yaz sabahı indirmişimdir başımı göçerlerin dengine, siyah benekli kuzumla, yol alıyorumdur iç dünyamdan ötelere, hep 1980'li yılların başında. Ama bir ayrılık gelecek uzak beldelerden, ayıracaktır kuzumu benden. Çobanlar ömürlerini demliyorlardır uzak dağ başlarında, köz ateşinde pişirilmiş bir çayın buğusunda. Mahzun olan isim mi? Fako! Yani eyvanında bir umut, uzun yaz gecelerinde, sabahlara yakılmış bir türkünün içinden kopup gelen. Bizim türkümüzdür Fako, okunup durulan. Ben dinledim ve kaydını tuttum. Ya Kendal! Bir yıldız kaymasıdır o, Dört Mevsim Beş Vakit Hüzün."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/arzu-ozdemir-ile-kitaplar-ve-yazma-uzerine-k5877.html", "text": "Bulunduğum çağdan memnun değilim aslında. Belki memnuniyetsizliğimin nedeni şükreden bir kul olamayışımdır. Sonuçta Allah adil... Beni bu çağda dünyaya getirdiğine göre ona göre de programlamıştır. Çok hızlı değişen bu çağ, benim başımı döndürdü. Buna engel olamadım. İletişimin az, zor ama kıymetli olduğu zamanlarda yaşasaydım daha mutlu ve huzurlu olabilirdim gibime geliyor. Alternatifler çok ama insanlar yapayalnız. Bir yerde, bir kişide, bir zamanda derinlemesine kalamıyoruz. Bu da hasletlerimizin körelmesine neden oluyor. Her şeye rağmen bunun üstesinden gelebilmeyi hatta krizi fırsata çevirecek gücü ve donanımı kendimde bulabilmeyi isterdim. Gariptir ki aynı cümle depresif zamanlarımda da aklıma hücum ediyor. Yazma yolculuğum okuma-yazmayı öğrenmeden başladı desem yalan söylemiş olmam. Bildiğim harfleri yan yana getirip babama ne yazdığımı sorardım. Zannederdim ki harfler yan yana gelince muhakkak anlamlı bir sözcük çıkacak. Babam hiçbir şey yazmamışsın dediğinde hayal kırıklığı yaşardım. Hayal kırıklığım öylesine derin olurdu ki babamın şaka yapma ihtimalini düşünür, kendimi teselli ederdim. Evet, illa ki harfler bir araya geldiğinde bir sözcük, bir cümle çıkmalıydı. Aksi mümkün olmamalıydı. Sözün büyüsüne inanışım bu dereceydi. Küçürek öykü; birçok uyarıcıya maruz kalan, işi kolaylaşan ve fakat buna ters orantılı olarak zamanı daralan çağımız insanın içine düştüğü cendereyi kısa ama etkili biçimde anlatan bir tür. Ramazan Korkmaz'ın ifadesiyle bir \"çığlık.\" Ona göre bu çığlık ne kadar kısa ise o kadar tiz ve keskindir. Ben 2000'li yılların başında yüksek lisans yaparken tanıştım bu türle. Danışman hocamın Ramazan Korkmaz olması en büyük şansımdı. İlk yazdığım öyküleri ona okutmam ve derslerde yaptığımız küçürek öykü analizleri büyük bir kısmetti benim açımdan. Buna rağmen o yıllarda yazdığım öyküleri yayımlatabilmek ancak on dört yıl sonraya nasip oldu. Başlık öykünün kapısıdır. Buradan yola çıkarsak kitap ismine de \"cümle kapısı\" demek yerinde olur. Ben başlıklar üzerine çok kafa yorarım. Çünkü başlık sayesinde öykümü daha çok kısaltma imkanı bulabiliyorum. Ayrıca öyküden muradımın daha net anlaşılabilmesi için bir nevi şifre olarak kullanıyorum başlıklarımı. Dil Sürçmesi öyküsü Freud'un lapsuslar üzerine yaptığı yorumlardan yola çıkarak yazılmıştı. Dil sürçmeleri rüyalar gibi bizi ele verir, bilinçaltımızı gözler önüne serer. İlk kitap benim için yıllarca sakladıklarımı paylaşmak olacaktı. Mahzenimi açacaktım. Cengizhan Genç'in tavsiyesiyle bu ismi koyduk, zaten kitaptaki bir öykünün de ismiydi. Kısa Devre'ye gelince küçürek öykülerin şok ediciliğine ve hacminin küçüklüğüne bir gönderme olarak seçildi. Evet, şiire yakın bir tür. Küçürek öyküde bir olay ya da durum vardır, şiirde duyguların anlatımı/aktarımı. Küçürek öyküde bir an anlatılır genelde. Yazar bizi sarsan o \"an\"ı fotoğraflar. Az sözcükle çok şey anlatmak yönüyle benziyorlar. Çok zor beğenirim, çok zor içime siner. Bu yüzden defalarca okurum yazdığım öyküyü. Hissederim sözcük fazlalığını, sesli okuduğumda özellikle. Genellikle hislerim doğru çıkar. Bu olmadı, bu öyküye tekrar dönmeliyim demişsem birkaç gün sonra tekrar okurum. Hem öykü demlenmiş olur hem benim zihnim dinlenmiş... Birkaç gün önce bulamadığım o fazlalığı garip bir şekilde rahatlıkla bulurum. Evet, özellikle küçüklüğümde çok hayal kurardım. O zamanlar hayatımızda bu kadar uyarıcı yoktu zaten. Hayal kurabilmek için vaktim boldu, çocuk saflığının hediyesi her şeyin kolaylıkla olabilirliği inancı vardı içimde. Gece olacak, ben yatağıma gideceğim, sessizliğe ve kimsenin giremeyeceği dünyama kavuşacağım. Bana engel olan tek şey hayal gücümün sınırlarıydı. Şimdi eskisi kadar hayal kurabildiğim söylenemez. Hem sorumluluklarım arttı, hem günlük hayatta yapacak işlerim. Hem de kırk dört yıllık tecrübemle dünyanın hep daha kötüye gittiğini gözlemledim. Bu şartlar altında hayal kurmanın gerçeklikten tamamen kopmak anlamına gelebileceğini üzülerek düşünüyorum. Adalı kadın yazarlar olarak bir araya geldiğimizde bunu konuşmuştuk seninle. Bu sene aldığım bir eğitim kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Allah her insanı belli bir mizaç üzerine yaratıyor. Benim Enneagram'a göre mizaç tipim 4, kanadım da 5. Tip 4'lerin en önemli özelliği, yaşamdaki onları harekete geçiren en güçlü motivasyon kaynağı kendini tanımak, kendi varoluşunu keşfetmek. Bu sebeple otoriteyi sevmez hatta buna başkaldırırlar. Sanırım bu öykü de Enneagram tip 4 bireyi anlatan iyi bir örnek olmuş. Hem otoriteye karşı çıkış hem kendini bulma arzusu. Hayır, yok. Zaten küçürek öykü yazdığım için saatlerce bilgisayarın başında kalmam gerekmiyor. Öyküyü kafamda taşıyorum. Zihnimde gezdirip son haline ulaşmaya çabalıyorum. Bu, yemek yaparken de olabilir, yürürken de... Bisiklet sürerken hatta uyumaya hazırlanırken bile. Uykusuz geçlerde yatağımın içinde dönüp dururken şöyle söylendiğim de çok olmuştur: Allah'ım ne olur bana katından bir öykü yolla. Küçürek öykü türünde en sevdiğim yazar Eduardo Galeano. Öldüğü için yeni kitabını merakla beklemek söz konusu olmuyor. Bunun dışında Ferit Edgü'nün çıkardığı kitapları takip etmeye çalışırım. TYB Sakarya olarak projelerimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Sağ olsun başkanımız Fahri Tuna proje üretmek konusunda pek mahir. Sakaryalı ya da Sakarya'da yaşayan kadınlar olarak bizi bir araya getirmesi takdire şayandı. Önümüzdeki günlerde ortak kitabımız \"Kelimeler ve Şeyler\"i Karasu'da tanıtacağız. Bunun dışında Allah nasip ederse baharda Karasu'nun ev sahipliği yapacağı bir projemiz de olacak. Kültürel, sanatsal faaliyetlere önem veren Sayın Belediye Başkanımız İshak Sarı her zamanki gibi bize destek olacağını yineledi. Hiçbir şey yaratılmadan önce söz vardı. Allah \"Ol!\" deyince oldu her şey. Yuhanna İncil'inin başlangıç satırları edebiyatın kutsiyetine, kıymetine işaret etmesi bakımından ne kadar derinlikli."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/siddetin-estetize-edilmesi-zamaninda-islam-k4575.html", "text": "Fikirlerin kanatları vardır. Her zaman için konacakları bir yer bulurlar. Kondukları yer hoşlarına giderse veya onları sahiplenirse orada mukim olurlar. Sahiplenilmez veya hoşlanmazlarsa uçar başka bir dimağa giderler. Cevdet Said'in fikirleri de bu minval üzere yıllardır uçmakta, kimi zaman mukim olmakta kimi zaman da kanatlanıp yolculuğuna devam etmekte. Cevdet Said'e göre Ademoğlunun ilk mezhebi nedir? Sorusunun cevabı net olarak şiddet karşıtlığı ve anti militaristliktir. Bu sebepten olsa gerek bütün eserlerinde ana mesaj şiddet karşıtı yöntemin önemi ve gerekliliğidir. Kitap, Habil ve Kabil kıssasını işleyen ayet ile başlıyor. Kabil'in Habil'i öldürme teşebbüsüne karşı Habil'in tavrının önemine ayetle dikkat çekiliyor. Cevdet Said'in bu fikrini farklı yönleri ile tartışmaya açabiliriz. Habil ile Kabil kardeşti. Kabil kardeşi Habil'e karşı şiddet uyguladı. Habil buna karşı şiddete başvurmadı. Cevdet Said şiddet yöntemine karşıtlığı kardeşler arası sorunlar için savunuyorsa bu ayet meali ile giriş yapması gerçekten çok etkileyici ve yerinde bir yaklaşım olmuştur. Eğer şiddet yöntemine karşıtlığı bütün insanlar arasındaki sorunlar ile ilgili ele alarak bu giriş yapılmışsa iki ihtimal vardır. Birincisi insanların bir atadan gelmesi hasebi ile sonuç itibari ile insan kardeş olduğu fikrine sahiptir ve bu sebepten böyle bir giriş yapmıştır. İkinci ihtimal ise Habil ile Kabil'in biyolojik kardeş olduğu fakat hak ile batıl temsilciliği noktasında karşıt kişiler olduğunu düşünüyordur. Bu sebeplerden şiddet yöntemi karşıtlığını Habil üzerinden inşa etmektedir diyebiliriz. Şiddetsiz direniş teorisi üzerinde bir ömür boyu duran Cevdet Said, fikrine delil teşkil eden hadislere de yer vermekte. Fitne zamanlarında kişinin kılıcını kırması gerektiğini savunmaktadır. Buna delil olabilecek hadisleri kitabın hemen girişinde işlemektedir. Metnini paylaştığı son hadis ise nasıl mücadele edileceği ile ilgili bir hadis olan \"En büyük cihad, zalim sultana hakkı haykırmaktır\" hadisidir. Cevdet Said muhtemelen içinde yaşadığımız dönemi fitneler dönemi olarak telakki etmektedir. Teorisine zemin oluşturan bu argüman çok yönlü olarak önemlidir. Fitne zamanında şiddetin fitne odaklarının işine yarayacağı öngörüsü üzerinden fikrin tuğlaları üst üste konuyor. Yaşadığımız döneme fitneler dönemi gözü ile bakmasaydı bu teorisini bu şekilde derinlemesine işleyemezdi sanırım. Öyle ki, fikrine delil olarak sunduğu hadisler fitne dönemi ile ilgili hadislerdir. Şiddetsiz direniş teorisi fikrini kitaplaştırmasının nedeninin, kendisi gibi düşünmeyenleri ikna etmek olmadığını, kendi savunduğu yöntemi ilan etmek olduğunu ifade ediyor. Savunduğu yöntemin tartışılacak yönlerinin olduğunu, zamanla olgunlaşacağını ve ileriki süreçte son şeklini alacağı ifadesi sonraki kitaplarında ele aldığı konuların bu yöntem üzerine inşa ve yöntemin gelişimi olduğunu göstermektedir. Yakın zamana kadar Cevdet Said dışında bu konuya derinlemesine yaklaşan eser veya kişilere tesadüf etmiyoruz. Yaptığım kısa araştırmalar sonucu son dönemde yazar Ümit Aktaş'ın Mahatma Gandi ve Abdulgaffar Han üzerinden konuyu ele aldığı ve iki eser ortaya koyduğunu gördüm. Bir kitabında çok yönlü olarak \"Cihad ve şiddet dışı direniş\" konusunu diğer kitabında ise \"Mahatma Gandi ve Abdulgaffar Han\" ın hayatı fikirleri ve mücadelesi üzerinden bu yöntemi irdelediğini gördüm. Şiddet karşıtı hareket yöntemini savunurken gelebilecek eleştirilerden biri olan Kur'an'da yer alan cihad ve kıtal ayetlerini nasıl değerlendiği ve yorumladığı ile ilgili cevap Cevdet Said'in yaklaşımının tedrici bir yaklaşım olduğunu gösteriyor. İdeal anlamda bir Müslüman toplumun oluşması sürecinde asla şiddete başvurulmaması gerektiğini savunuyor. İdeal anlamda bir Müslüman toplum oluştuğunda ise o zamanın gerekleri üzerinden yeni yaklaşımlar olabileceği izlenimi vermektedir. Bu yaklaşım şöyle bir kanıya sebep olmamalı. İdeal bir Müslüman toplum oluştuğunda şiddet meşru bir yöntemdir demiyor Cevdet Said. Bir anlamda şöyle diyor. O dönem geldiğinde duruma bakılabilir fakat ben o dönem ile ilgilenmiyorum. Ben toplumun oluşum süreci ile ilgili bir teori inşa ediyorum. Sonrası ile ilgili henüz bir yaklaşımım yok. Bunun böyle olduğunu kabul edersek Cevdet Said'in yöntemi ve yaklaşımı daha net anlaşılabilir. Bazı konuları ele alırken Sünnetullah/Fıtrat üzerinde durması gerçeklikleri kendi bakış açısı ile bir çerçeve etrafında disipline ettiğini söyleyebiliriz. Cevdet Said'in savunduğu yöntemi eleştirirken spesifik ve lokal olaylar üzerinden değil teorik zeminde eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o savunduğu yöntemi teorik zeminde ilan etmekte ve olaylara indirgememektedir. Cevdet Said'in ilginç ve iddialı bir tespiti var. Genel manada Müslümanların şiddet dışı yöntemi benimsediklerini fakat farklı gerekçeler ile bunu dillendiremediklerini savunmakta. Kitabın yazıldığı dönem için bir nebze haklılık payı olsa da kitabın yazıldığı zamandan sonraki elli seneye baktığımızda durumun pekte öyle olmadığını net bir şekilde görebiliyoruz. Belki de bugün itidalli, Rabbani ve Nebevi yöntemi önceleyen Müslümanlar şiddetsiz yöntem yanlısıdır dense biraz daha isabetli olabilir. Şiddet kullanılarak yapılacak bir inkılabın da yanlış olduğu düşüncesine sahip Cevdet Said. Müslüman entelektüellerin zaman zaman tartıştığı fakat bir türlü neticelendiremediği konulardan biri olması hasebi ile o dönem gündeme taşınmış olması önemli bir durum. Bugün için de baktığımızda şiddeti bir yöntem olarak kabul edenlerin bir sonuç alamadığını, Müslümanlara ve İslam'ın yayılması/gelişmesi sürecine büyük zararlar verdiklerini söyleyebiliriz. Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Musa, Hz. Şuayb, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ile ilgili ayetler üzerinden bu yöntemin tek yöntem olduğu ifade ediliyor. İslam toplumu kamil manada oluşana kadar, tebliğ ve davet döneminde hiçbir surette şiddete başvurulmadığı tezi savunuluyor. İslam toplumu kamil manada oluştuktan sonra da ceza ve had konusunda bir hukukun inşa ve icra edilmesi üzerinde duruluyor. İslam'ın tebliğinin açık olması gerektiği hiçbir surette gizli olmaması gerektiği fikri savunuluyor. Bu konuda en fazla eleştiri aldığı noktanın Resulullah'ın davetin ilk yıllarında gizli tebliğ yaptığı gerçekliğine aykırı bir fikri savunuyor olması olacaktır. Cevdet Said bununla ilgili bir şey söylemiyor. Konuyu ele aldığı şekli \"bugün\" üzerinden olduğundan bu eleştiri boşa düşebilir. Şiddeti bir yöntem olarak kabul etmemek, İslam düşmanları tarafından Müslümanların terörize edilmesini ve yaftalanmasını da engeller diyor Cevdet Said. Bu önemli bir ayrıntı. Hele ki son çeyrek asırda emperyalistlerin Müslümanlara yönelik yaftalamaları ve bazı kesimleri terörize etmesini göz önünde bulundurursak, Müslümanların bu konuda çok dikkatli olmaları gerektiğini daha iyi anlarız. Savunduğu fikir etrafındaki şüpheleri şu başlıklar altında irdeleyip şüpheleri ortadan kaldırmaya yönelik izahlar yapıyor Cevdet Said. Konu etrafındaki şüpheler: Cihadın devre dışı kalışı, değerini bilmeyen insanlar arasında güzel ahlakın/bu yöntemin fayda vermeyeceği, kuvvet desteği olmayan hak sözün hiçbir tesirinin olamayacağı, şiddet kullanılmadan Hakk'ın tebliğ edilemeyeceği, sadece tebliğ metoduyla cihad ruhunun söneceği, bu metodun korku kaynaklı olduğu, bu metodun sorumluluktan kaçma olduğu, bu metodun Müslümanları pısırıklaştırdığı şüpheleri. Savunulan tebliğ metodunun pratiğe yansıyan özellikleri üzerinde de durmak gerekiyor. Cevdet Said bu yöntemin faylarını özet olarak şöyle sıralıyor. Bu yöntem sağlıklı bir ortam oluşturur. Bu yöntem tek kişi olarak da uygulanabilir topluluk olarak da uygulanabilir. Bu yöntem hem tebliğ edene hem de tebliğ edilene faydalı olur. Açık ve net bir tutum oluşmasına, şeffaf olunmasına vesile olur. Hapis ve işkenceden korkmamaya vesile olur. Muhaliflerin islama attıkları iftiraları boşa çıkarır. Geçmişte denenmiş yöntemlerin özünü barındırması hasebi ile az hata yapmaya sebep olur. İçtihat ruhunu canlandırıp, taklitten uzaklaştırır. Toplumun değişiminin nasıl olacağı ile ilgili tezini bireyin değişmesi ile toplum değişecektir görüşü üzerine bina eden Cevdet Sait, fertlerin tekil olarak iyi ve erdemli olmasının en sağlam yol olduğunu savunmakta. Toplumsal değişimin gerekliliği ve yöntemleri üzerinde kadim bir tartışma vardır. Şiddet karşıtları genel olarak ferdi değişimi merkeze alırken şiddeti de yöntemler içinde bir yöntem olarak kabul edenler gücü ele geçirmek sureti ile toplumsal değişimin sağlanabileceğini savunmaktadırlar. Yaşanan kötü durumların ferdin iç dünyası ile direkt ilgili olduğu görüşünü savunmakta Cevdet Sait. Dış dünyada yani ferdin dışında ne oluyorsa hepsi ferdin iç dünyasının yansıması veya etkisiyledir diye düşünüyor. Ferdin iç dünyası önemli bir etken olabilir ama tek başına bir etken değildir. Bir yerde bir kötülük varsa o kötülüğün nemalananları da vardır. O kötülüğün olması için özelde çaba gösterenler de vardır. Ve neticede o kötülüğün ağına düşen insanlar vardır. \"İslam'ın kendi görüşü ile Müslümanın sahip olduğu görüş birbirine karıştırılmamalı\" diyor Cevdet Said. İlk etapta kulağa çok hoş gelen bu yaklaşımın mümkünlüğü üzerinde biraz durmak gerekiyor. Eğer kastedilen şey Kur'an ve sahih sünnetten beslenmeyen, kaynağı, delili olmayan, nefsi veya iblisi görüşler ile Kur'an ve sahih sünnet çizgisindeki görüşlerin karıştırılmaması ise bu mümkündür ve gereklidir. Yok, eğer kastedilen şey vahyin/ayetlerin farklı yorumlanmasında bir yorumun alınıp diğer yorumların terk edilmesi ise o zaman \"hangi yorum\" sorusunu sormak gerekir ve içinden çıkılmaz bir durum vuku bulur. Cevdet Said muhtemelen Kur'an'a zahirine ve ruhuna aykırı olan bir kısım yorumların İslam'ın hakikati olarak algılanmasına itiraz etmekte ve eleştirmekte. \"İndirilen İslam -İcad edilen İslam\" ayrımını ilk olarak Muhammed İkbal'in yaptığını ve Cevdet Said'in de bu fikirde olduğunu öğreniyoruz. Cevdet Said, icad edilen İslam'ın, İslam düşmanlarının bir projesi olduğunu ifade etmekte. Müslümanların en büyük sorununun Kur'an'dan uzaklaşmak olduğu vurgusu o dönem için de bugün içinde önemli bir tespit. Toplumun değişim sürecinde şiddeti öncelemenin fikri üretim ve zenginliğe ket vurduğu tespiti bugün daha net görülmektedir. İslam düşüncesinin kaos ve savaş süreçlerinde üretim yapamadığını, yeni fikir ve düşünceler üretilmediği için de birçok sorun ve sıkıntıya kalıcı çözümler bulamadığımızı daha net görüyoruz. Kaos ve savaşın olduğu yerde fikir ve düşünce üretilemiyor, üretilemez. Toplumsal bir değişim ve dönüşüm olacaksa bunun ancak İslami esaslara dayalı bir yöntem ile olabileceğini ve gayri İslami esaslara dayanan yöntemlere başvurmanın yanlış olduğu üzerinde duruyor. Toplumsal değişimin siyasi güç ile veya siyasal inkılap ile olabileceğine de inanmıyor Cevdet Said. Bu yaklaşım sahiplerinden endişe duyduğunu ifade ediyor. Tek çözüm yolunun fertlerin değişmesi olduğuna yine vurgu yapıyor. Özeleştiri kültürünün Müslümanlar arasında eksik olduğunu ve bunun aşılması gereken önemli bir sorun olduğu üzerinde duruyor Cevdet Said. Özeleştiri ayıp ve yanlış değildir diyor. Açık yüreklilikle özeleştiri yapılıp hataların düzeltilmesi gerektiği üzerinde duruluyor. Müslüman fertler ve İslami kurumlar gelişmek ve ideallerine kavuşmak istiyorsa her vesile ile özeleştiri yapmalı. Özeleştiri yapılmayan yerde yanlışların düzeltilmesi çok zor ihtimaldir. Özeleştiri yoksa hakikat de yoktur, değişim de yoktur, gelişme de yoktur. Özeleştirinin olmadığı yerde fikrin ve düşüncenin putlaşması söz konusudur. Şiddeti asrın hastalığı olarak ifade eden Cevdet Said asıl meselenin yeryüzünün halifesi olarak dünyayı güzelleştirmek sorumluluğuna vurgu yaparak, firavunlaşmama uyarısı ile eseri neticelendiriyor. Cevdet Said'in şiddet karşıtlığı fikrine katkı olması ve farklı yönlerini de izah bağlamında şöyle de yaklaşılabileceğini düşünüyorum. Şiddet genel olarak amaç değil araç olarak varlığını ortaya koyar. Bu aracı kullananlar ise genel olarak güç odakları veya sermaye sahipleridir. Savaşların olduğu coğrafyalara ve bu savaşların arka planına baktığınızda bunu net olarak görebilirsiniz. Kaos içinde olan toplumlara baktığınızda arka planda şiddeti öne çıkaran ve şiddeti tek çıkış noktası olarak öne çıkaranlar yine egemen güçlerdir. Şiddetin ahlakiliği önemli bir husustur. Kutsal bir amaçta dahil herhangi bir amaca yönelik hedefe ulaşmak için yöntem olarak şiddetin kullanılması meşru mudur sorusu şiddetin ahlaki olup olmadığı sorusunun da cevabını içerir. İstenerek uygulanan şiddet ahlaki değildir. Bütün yöntemlerin sonuç vermemesi neticesinde savunma amaçlı ve şiddeti engellemeye yönelik şiddet yöntemi belki ahlaki bir yön taşır. İyi amaçlar için ortaya konacak yönteminde iyi olması gerekir. İnsanların barış ve esenliğini sağlayacak uygulamaların yöntemi mutlaka hukuka uygun olmalı. Hukuk, insanın yaratıcısı tarafından belirlediği evrensel kural ve ilkelerdir. Evrensel hukuk her anlamda şiddetin yanlışlığına işaret eder. Hukukun olduğu yerde şiddet varlık gösteremez. Şiddetin olduğu yerde de hukuk yok hükmündedir. Şiddetin işlevselliği ve bir amaca hizmet edip etmemesi üzerinden şiddetin gerekliliğine vurgu yapılması şiddete meşruluk kazandırma çabasına yönelik bir yaklaşımdır. Doğurduğu sonuçlar üzerinden meşruluk kazandırma çabalarına karşı görünürde fayda sağlayan şiddet anlayışının birey ve toplum üzerinde görünmeyen olumsuz etkilerine bakıldığında yine şiddetin bir amaca yönelik kullanılsa bile iyi bir yöntem olmadığı anlaşılacaktır. Şiddet için yararlı şiddet ve zararlı şiddet ayrımına gitmek şiddete meşruluk kazandırma çabasıdır. Yararlı şiddet olarak ifade edilen gerçeklikler şiddet dışındaki yöntemler uygulanmadan kabul gördüğünde şiddet kendisine zemin bulmuş olacaktır. Şiddetin insan fıtratında ve doğanın varoluşunda olduğu tezi ile şiddetin sonradan insanlar ve otoritelerin ürettiği bir olgu olması tezi arasında kesin ve net bir şık belirleme imkanımız yok. İki tezin de doğrularının olabileceği ön kabulü ile şunu diyebiliriz. İnsanın ve doğanın yaratılışında şiddete meyyal olma durumu olsa bile bu insanın şiddete yönelmesinin doğruluğunu ve şiddetin meşruluğunu göstermez. İnsan, yaratılışında kendisine kodlanan yönelimlerini kontrol etmek ve bu yönelimleri kullanıp kullanmama konusunda irade sahibidir. Bir kısım yönelimleri kullanma tercihinde bulunurken diğer bir kısım yönelimleri kullanmama tercihinde bulunabilir. Şiddet yönelimi insanın kullanmama hakkı ile kullanmayacağı bir yönelim olabilir. Diğer taraftan sonradan üretilmiş bir olgu olarak şiddetin var olduğu düşünüldüğünde, yine insanın kendisinin var ettiği olguyu yok edebileceği gerçekliği üzerinde durmak gerekiyor. Ezen ve ezilen arasındaki ilişki üzerinden ezenlerin baskı ve dayatmalarının ortadan kaldırılması için şiddetin bir yöntem olarak kullanılabilme düşüncesi yine ezenlere fayda sağlayacaktır. Ezenlerin ellerindeki imkanlar ve gösterilen şiddete dayalı tepki üzerinden uygulayacakları aşırı şiddet kendi açılarından bir meşruluk kazanacaktır. Bu durumda ezilenlerin her ne gerekçe ile olursa olsun ezenlere karşı şiddete dayalı yöntemler ile mücadele etmesi sonuç getirmeyecektir. Ezenlerin gerekçeli ya da gerekçesiz şiddet uygulamaları zaten insanlık dışı bir uygulamadır. Güç, otorite, erk her zaman için bilinçaltında en iyi yöntemin şiddete dayalı yöntem olduğunu düşünür. Ezilenlerin bu gerçeklik üzerinden şiddete dayalı yöntemlere karşı şiddet içermeyen yöntemler üretmelidirler. Şiddetin estetize edilmesi ve bir retorik olarak her türlü şiddetin yanlış olduğu savunusu ile birlikte imkan ve fırsat bulduğunda şiddeti bir meşru yöntem olarak algılayan anlayışlar farkında olmadan karşı olduklarını ifade ettikleri güçlere fayda sağlamaktadırlar. Estetize edilmiş olsa da şiddet şiddeti getirir. Ve bu şiddet netice itibari ile karşıt olanların işine yarayacaktır. Gerçekte şiddet yanlısı olup görünüşte şiddet karşıtı olmak ise ilkesizlik ve çok yüzlülük olduğu için doğuracağı sonuçlar üzerinden bakıldığında hiçbir açıdan tutarlı ve ahlaki bir yaklaşım değildir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tanks-and-other-fighting-vehicles-k4244.html", "text": "Elimde, Türkiye'de sadece konunun uzmanı olabilecek bir hediye kitap var. Lakin kitap İngilizce ve ben kitabı tanıtmak ve bu vesileyle belki de kitabın tercüme edilmesi yönünde bir farkındalık üretmek istiyorum. Hadi bakalım! İngilizce kitap hakkında Türkçe tanıtım yazısı yazalım! Türk Savunma Sanayii konusunu bu sefer biraz daha genişletip biraz daha yönümüzü batıya çeviriyoruz. Savunma Sanayii konusunda derli toplu bilgi veren ve bu konuda henüz dilimize kazandırılmamış olan bir kitabı kısa tanıtım yazımızın merkezine alıyoruz. Diğer bölümler sırasıyla şu başlıkları taşıyor: \"Coming of Age\", \"The Tank proves itself\", \"The Essential Weapon\", \"Global Influences\", \"The Fighting Vehicle comen into its own\", \"Modern Russian tanks and their derivatives\", \"International tank desing\", \"The Gulf War\", \"Leclerc, Leopard 2, Challanger and Abrams\", \"Modern Fighting Vehicles\". En son \"Spesification\" görsel tabloları yer alıyor. Modern Savunma Sanayi ürünlerini olduğu kadar bunların tarihine de vakıf olmak için genel olarak güzel bir kitap. Bizim açımızdan tek eksiği dilinin İngilizce olması ve kitabın Türk yayıncılar tarafından çevrilecek kitaplar listesinde yer almamış olması. Umarım bir gün kitap içerdiği çizimlerin ve görsellerin hakkı olan ilgiyi görür ve dilimize de kazandırılır. Okuduğum kitapların sonuna okuma tarihimi yazmak gibi kötü bir huyum var. Türkçesi: Birinci Dünya Savaşında Zırhlı Arabalar. Türkçesi: Birinci Dünya Savaşında İngiliz Tank Gelişimi. Türkçesi: İngiliz Tankları: Savaş ve Uzman Rolleri. Tanks and Other Fighting Vehicles, Ray Hutchins, Bounty Books, 2005, Londra, Sayfa 18."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hadis-kitapligi-derleme-k4415.html", "text": "\"Hadis ilimleri hakkında genel bilgi verecek ve değişik seviyedeki aziz okuyucularına hitap edecek bir eser, sayfa tahdidi de söz konusu olunca, ister istemez kısa ve öz olarak kaleme alınacaktır. Elinizdeki kitap, böylesine çok amaçlı bir düşünce ile yazılmıştır. Hadis ilimleri ve hadis tarihi'nde, dinimizi ve onun kültürel ve manevi değerlerini yeni öğrenmeğe başlayacaklar için başlangıç bilgileri sunulurken; lisans düzeyinde ilahiyat tahsili yapan gençlere de rehberlik hedefimiz olmuştur. Nihayet bu çalışma, İslam ilimlerini ve özellikle hadisi ihtisas dalı olarak seçenlerin kıymetli tenkitlerine arz olunmaktadır. Takdimini Abdulkerim Zeydan'ın yaptığı tercüme bir eser. Klasik Hadis tarihi kitaplarından farklı bilgiler ve başlıklar da içeren ilmi bir eser. \"İlimler tarihinin müstakil bir bilim dalı haline gelmesiyle ilimlerin literatürünü tümüyle tespit ve tanıtma faaliyetleri yoğunluk ve hız kazanmıştır. Kültür kökenlerinin araştırılması açısından da bu tür tetkik ve tanıtmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Hadis Edebiyatının tanıtılması, bütünüyle dini edebiyatın kaynak ve metot olarak dayandığı ilmi zemini gözler önüne sermek anlamına geleceği için ayrıca ve fevkalade önemi haizdir. Zira Kuran ilimleri ile ilgili eserler incelendiği zaman, bunların baştan sona hadislerle, daha doğrusu sünnete ait verilerle dolu olduğu görülecektir. Tarih olarak daha sonraki dönemlerde müstakil bir hüviyet kazanmış olan Fıkıh, Kelam, Tarih vs. ilimlerin de hadislerle beslenmiş oldukları açıktır. Hadis ilminden önce, mesele olarak ortaya çıkan Kur'an ilimlerinden, en son istiklalini kazanmış bilim dallarına kadar tüm ilimlerin literatürü kaynak olarak hadislere dayandığı kesindir. Hadis Edebiyatının oluşum safhalarına ayırdığımız Girişten sonra, birinci bölümde Tasnif Devri Hadis Edebiyatını özellikleriyle birlikte tanıtmaya çalıştık. İkinci bölümde, Tasnif Dönemi Hadis Edebiyatını esas alan, onlar üzerinde vücut bulan eserleri meşhur ve muteber örnekleriyle ele aldık. Hadis Usulü Edebiyatım ise, üçüncü bölümde müstakil incelemeye çalıştık. Dördüncü Bölümde de hadis, ıstılah ve rical bulmakta Hadis Edebiyatından faydalanma usul ve eserlerini inceledik ve örneklendirdik. \"Hadis İlmi baştan sona bir terimler ve deyimler ilmidir. İlk eserlerden günümüze bütün kaynaklar, usul kitapları ve konuyla ilgili öteki çalışmalarda bunlardan değişik örneklere rastlamak mümkündür. Uzun zaman alan geniş çerçeveli bir kültür birikiminin sonucu olan söz konusu terimler ve deyimler, İslam Dini'nin ilim dili olan Arapça kökenlidir. Bununla birlikte, yer aldığı kaynak eserin diline göre Arapçanın yanısıra Osmanlıca olanlarına da rastlanmaktadır. Son birkaç yılda kimi eserlerde Türkçeleştirmeye çalışıldığı da görülmektedir. Değişik devirlerde değişik alimlerin aynı yerde aynı anlama kullanıldığı bazı terimler ve tabirlerin bir arada bulunuşu, yerine göre de aynı manayı ifade etmek için değişik tabirlerin kullanılmış olması ve benzeri sebepler, özlü ansiklopedik bilgiler veren sözlük tipi çalışmalara ihtiyaç göstermektedir. Biz bu düşünce ile uzun yıllar İmam-Hatip Liseleri'nde ve İlahiyat Fakültesi'nde Hadis dersleri okutmanın sağladığı birikimden faydalanarak Hadis Usullü ilminde kullanılan terim ve tabirleri açıklayıcı bir eser hazırlamaya karar verdik. Sonunda bu çalışma ortaya çıktı. Metot olarak, ele alman konu itibariyle Hz. Peygamber 'in hadisleri odağında oluşanlarla birlikte onunla ve Hadis ilmiyle ilgili birkaç konuda oluşan belli başlı terim ve tabirleri, harf sırasına göre ele aldık. Her birinin Arapça asıllarını verdik. Kaynaklardan özetlediğimiz bilgileri ekledik. Konuyla ilgili alimlerin görüşlerini özetledik. Bunu yaparken alimlerin yaşadıkları devirleri göz önüne aldık. Böylece bir alimin bakış açısını yansıtmaya çalıştığınız gibi hangi alimlerin görüşünün etkisinde kaldığını, o görüşe katıldığı veya ayrıldığı noktaların neler olduğunu belirtmeye çalıştık. Burada eklemek gerekirse terimle kastettiğimiz, sözlük anlamından çok kere farklı olarak kullanılan ilmi anlamıdır. Deyimden kastımız ise bütün alimler tarafından birlik halinde kullanılmayan yahut değişik alimlerin birbirlerinden farklı anlamda kullandıklarıdır. Bir diğer deyişle, bütün alimlerin ortaklaşa aynı anlamda kullandıkları \"terim\", bir veya birkaç alim tarafından, diğerlerinden farklı olarak kullanılan ve değişik anlama gelenleri ise \"deyim\" sayılmıştır. \"Çalışmamız, bir giriş ile iki bölümden teşekkül etmektedir. Giriş 'de Hz. Peygamberin İslami teşri'deki yeri ve otoritesi üzerinde durulmuş, neshin geçen asırlarda ele alınışına ve nesih literatürüne temas edilmiş, çalışmanın vuzuha kavuşması için de hadis ile amel ve ona tesir eden amillere kısaca atıflar yapılmıştır. Böylece konuya temel olacak karakterdeki fikirler üzerinde okuyucuya kanaat verecek bilgiler sunulmuştur. Birinci Bölüm'de neshin mahiyeti ile usulcü ve hadisçilerin meseleye bakışları ele alınmış, mümkün olduğu kadar kaidelerle örnekler arasında irtibat tesisine çalışılmıştır. Neshin pek çok problemi bu bölümde incelenmektedir. Hadis ilimleri ve muhtevası ile ilgili yazılmış derinlikli bir eser. Yaşar Kandemir tarafından tercüme edilmiştir. \"Tarihi bir incelemeyle talebu'l-hadis için yapılan seyahatleri, tahammülü' l-hadis usullerini tetkik ettik. Bunları birbiriyle karşılaştırarak aralarında mukayeseler yaptık. Muhtelif hadis ilimleri mevzuunda yazılan belli başlı eserleri kısaca gözden geçirdik. Ravilerde aranan şartlara temas ederek, kıymeti her devirde kabul edilen bu şartlardaki insani ölçüleri göz Önüne serdik. Sonra hadisin çeşitlerine geçerek, hassas hadis ıstılahlarını, en sağlam ve muteber kitaplardan faydalanarak inceledik. Şunun için de hadis ıstılahları mevzuunda ilk olarak yazıldığı kabul edilen eserinden başlayarak, Şam'ın allamesi merhum Cemaluddin el-Kasımi'nin KavaHdu't-tahdis'irce varıncaya kadar birçok usal-i hadis kitabını tetkik ettik. Hadisin hukuk, lügat ve edebiyattaki yerine tahsis ettiğimiz holümde, sünnetin hukuki bütün mevzularda nasıl hakimiyet tesis ettiğini anlattık. Haberleri isnatlarıyla birlikte rivayet etmek keyfiyetinin İlk defa müslümanlar tarafından kullanıldığını gösterdik. Muhaddislerin icat ettiği bu isnad sisteminin, edebiyat ilimlerine ne derece tesir ettiğini inceledik. Lügat ve nahivde hadisle İhticac etmek istemeyenleri reddederek, sahih ve fasih sözleri nakletmek hususunda muhaddislerin kullandığı ölçülerin, lügatçilerden daha hassas olduğunu belirttik. \"Girişte, başlangıçtan müsned ve musanneflerin yazılışına kadar sünnetin tedvinini, hadisin lafzan mı manen mi rivayet edildiği, hadis uydurmanın başlangıç ve sebepleri, son asırlarda hadisler hakkında zayıf ve sahih hükmü verilip verilemeyeceği, isnad ve metnin birbiriyle ne derece irtibatlı olduğu, metin hakkında sahihlik hükmü verilirken isnattan müstağni olunup olunamayacağı, senedin sahih olmasının metnin sıhhati için yeterli bir delil kabul edilip edilmeyeceği konularını özet olarak tetkik ettik. Birinci bölümde, bizzat sahabe döneminde metin tenkidinin başladığını arz edeceğiz. İkinci bölümün konusu, muhaddislere göre tenkit ölçüleri olacaktır. Bu bölümde muhaddislerin tenkit ölçülerini tespit amacıyla, onların metni esas alarak tenkit ettikleri birçok hadisi bir araya toplayıp, bunlardan onların faaliyetlerini ortaya koyan esaslar ile, söz konusu hadisleri tenkitte kullandıkları ölçüleri çıkarmaya çalıştık. Üçüncü bölümün konusu fakihlere göre tenkit ölçüleridir. Bir kısmına Malikiler de katılmakla birlikte bu ölçüleri çoğunlukla Hanefilerin kullandığını göreceğiz. Bu ölçülerin tespitinde bizzat onların eserleri esas alınmıştır. Bu araştırmada farklı görüşleri münakaşa ettik ve bunlarla ilgili hadislerden örnekler verdik. Bazı alimlerin, daha güçlü olanları reddederken meşhur olduğunu ileri sürerek onunla Kur'an'daki umumi bir lafzı tahsis ettikleri hadisler arasında mukayeseler yaptık. \"Sünnet ve Bidat konusu, üzerinde çok konuşulan bir konu olmasına rağmen belki de en az anlaşılan konulardan biridir. Toplumun her kademesinde hemen her yerde gündeme gelmekte fakat bu iki kavramın mahiyeti tam olarak anlaşılmadığı için çok kere yanlış yorumlanmaktadır. Hatta o derece ki sıhhatinde şüphe edilmeyen bir konu, bakıyorsunuz bidat olarak algılanıyor veya bidat olan bir şey, dinin bir rüknü, bir şartı gibi hüsnü kabul görüyor. Anlayışların bu kadar karmaşık olduğu bu iki kavram üzerinde söz söylemek de bir o derece daha zordur. Hadislerin uydurulması konusunda anlaşılır bir dil ile ele alınan derinlikli bir eser. Giriş bölümünde telifat açısından hadis tarihim değerlendirmeye çalıştık. Her tür eserin ortaya çıktığı dönemi esas alıp, mümkün olduğu kadar, ilk ve meşhur örneğini vermeye çalıştık. Ancak nadiren de olsa meşhur örneğini verirken dönemin dışına çıktık. Öncelikle 1997'ye kadar yapılan çalışmaları, akademik olsun veya olmasın, tespit etmeye çalıştık. Araştırmamızı hadisle sınırlı tutmacımıza rağmen, hadisçiler tarafından yapılmayan bazı çalışmaları da konu itibariyle hadisle ilgili olması nedeniyle aldık. Yapılan akademik çalışmaları kısa bir özetini vermek suretiyle tanıttık, ancak basılmış çalışmaların, ulaşımı daha kolay olur düşüncesiyle, matbu nüshasını esas aldık. Tanıtımda da mümkün olduğu kadar araştırmacının ifadelerini kullanmayı tercih ettik. Akademik çalışmaların dışında yapılan telifatı tespit ederken, Türkiye Bibliyografyası ve Dr. Osman Öztürk ile Bekir Topaloğlu tarafından telif edilen 1973'e kadar yapılan çalışmaların bibliyografyasını, her esere bizzat ulaşma imkanımız olmadığı için, kaynak olarak kullandık. Gerek kaynakta gerekse bibliyografyadaki bilgi eksikliği nedenleriyle verdiğimiz referanslarda bazı bilgi eksiklikleri bulunabilmektedir. \"Neylü'l-evtar, Şerhu Meani'1-Asar gibi ahkam hadislerini bir araya getiren kıymetli eserlerin yanında Buhari ve Müslim'in şerhleri, diğer hadis kitaplarıyla müsnedlerden; Kurtubi, Alusi, Lübab ve benzeri tefsirlerden; dört mezheple ilgili birçok kaynak kitaplardan yeterince yararlanmaya çalıştım. Naklettiğim her konu ve meselenin kaynağını sahife cilt numarasıyla birlikte dipnot olarak belirttim. Eserim tamamlandıktan sonra, istifade ettiğim kaynakları müelliflerin ismiyle, baskı tarih ve yerleriyle birlikte belirteceğimi hatırlatmak isterim. Eserimizi, fıkıh kitaplarında uygulanagelen tertibe göre düzenleyerek okuyucularımıza büyük bir kolaylık sağlamış olduk. Ayrıca hemen her konu ve meseleyle alakalı hadisleri ve rivayetleri naklederek araştırıcılara geniş çapta malzeme vermeye çalıştık. Böylece hem mezhep imamlarının dayanak seçtikleri, ya da kıyasa mesned edindikleri hadisleri belirlemiş olduk, hem de birbirine muhalif gibi görünen hadisler arasındaki farklı mana ve hikmetin tespiti cihetine giderek yanlış yorumlara sapılmasını önledik. Hadisler ile İslam fıkhı diyebileceğimiz eser, konu başlıklarında anahtar konumunda olan kavramı izah ettikten sonra, hadisler ile fıkıh boyutunu ortaya koyuyor. İslam fıkhının delilleri ile bilinmesine büyük katkı sağlayan bir eser olduğunu ifade etmek gerekiyor. Eserin müellifi İbn Hacer'in kısaca tanınması eserin değerini anlamamıza katkı sağlayacaktır. \"Süyuti yetmiş bir hadis kitabını Cem u'l-Cevami adıyla bir araya toplamaya başlamış, fakat buna ömrü yetmemiştir. el-Cami u' - ağir, tamamlanamayan bu büyük eserin bir çeşit muhtasarıdır. İmam Buhari ahlaka dair hadis-i şerifleri topladığı kitaba el-Edebü'l-Müfred adını koymuştur. Hadislerin sebeplerini, kime, nerde, ne gerekçe ile söylendiğini merkeze alan bir çalışma. \"İbn Hacer kitabında pek çok ilme yer vermiştir. Bunlar arasında, hadis tenkitçilerini ve hadis İlimlerinde uzmanlaşanları ilgilendiren; hadis rivayet yollarının toplanması, İlletlerin açıklanması ve rivayetlerin karşılaştırılması gibi ilimler de bulunmaktadır. Bu bilgiler hadisten elde edilen fıkhı hükümler ve hadiste yer alan kelimelerin anlamları ile iç içe bulunmaktadır. Yine bunlar tarihi rivayetlerle, kimi zaman da edebi ve dille ilgili ilimlerle karışmaktadır. Hafız İbn Hacer'in bu ansiklopedist yaklaşımı, kitabını okuyan kişiler açısından büyük bir zorluk doğurmaktadır. Çünkü bu haliyle kitabı okumak, içinde bulunduğumuz uzmanlaşma çağında ilim ehlinden çok azının elde edebileceği farklı ilimleri bilme özelliğini gerektirmektedir. Altı sahih hadis kitabı. Hadis mecmualarının en sahihleri kabul edilen; Buhari ve Müslim'in el-Camiu's-Sahih'leri ile Ebu Davud, Tirmizi, Nesai ve ibn Mace'nin Sünen'leri; hadis tasnifinin altın çağı olan Hicri üçüncü yüzyılda telif edilmiştir. Mümkün mertebe sahih hadisleri ihtiva etmek, konulara göre tasnif edilmek ... gibi ortak özelliklerinden dolayı, daha sonraki asırlarda Kütüb-i Sitte: Altı Kitap, ortak adıyla şöhret bulmuştur. Türkçe tercümesi 5 cilttir. \"el-Metulib ul-aliyye ile meşhur Altı Hadis Kitabı ile Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde bulunmayan hadislerin bir araya getirilmesi kastedilmiştir. Bu da toplam sekiz Müsned'in muhtevasından seçilerek yapılmıştır. Hanefi fıkhına kaynaklık yapan hadislerin cemedildiği bir eser. Ebu Hanife'ye atfedilen bu eserin farklı nüshaları vardır. Buhari ve Müslim'in ittifak ettiği hadislerin derlendiği bir eser. İmam Malik'in hadis kitabıdır. Türkçe tercümesi 4 cilttir. Tek cilt, dört cilt ve sekiz cilt şeklinde farklı baskıları vardır Türkçede. \"Bu kitapta gerçekten asılsız uydurma hadisler ele alındığı gibi; halk arasında veya ilim dünyasında \"Hadis\" olmadığı halde çeşitli sebeplerle \"Hadis\" diye nakledilen sözler de ele alınmaktadır. Dolayısıyla bu kitabın muhtevasına en uygun başlık belki de \"Hadis diye nakledilen meşhur sözler\" olabilir. Bir kısmı mana itibariyle doğru olan, büyük zevata ait güzel sözler, zaman zaman halkın dilinde ya da bazı eserlerde, yazarlarının derinliğine inceleme imkanı bulamamaları sebebiyle olsa gerek, hadis olarak nakledilmiştir. \"Hadis alimlerimizden Ömer Ziyaeddin efendi, bu büyük kitabı özetleyerek mükerrer hadisleri ve hadis ravilerini çıkararak bir zübde hazırlamıştır. \"Ahmed b. Hanbel'e nisbet edilen Kitabüz-zühd adlı eserdeki rivayetlerin tamamı onun kendi rivayeti değildir. Ahmed b. Hanbel'in Kitabü'z-zühd'il \"ale'l-Esma\", yani şahıs isimleri esas alınarak meydana getirilmiş bir eserdir. Bu arada şu noktayı da hatırlatmakta fayda vardır: Kitapta mevcut olan rivayetlerin hepsi sağlam ve sahih haberler olarak telakki edilmemelidir. Genel İslami prensiplere çelişki arzeden içerikte rivayetlerin varolduğu da bilinmelidir, Özellikle Cenab-ı Hak hakkında antropomorfik imajlar içeren rivayetlere rastlanmaktadır. İsrailiyata dair haberler rivayet etmekle şöhret bulmuş Vehb b. Münebbih vb. kişilerden çok sayıda rivayetler vardır ki bu haberler ihtiyatla karşılanmalıdır. \"Bidatlere karşı Kitap ve Sünneti savunan, bidatin mahiyetine ve tehlikelerine işaret eden ve halk arasında yayılan hurafe ve bidatleri açıklayıp tedavi yollarını gösteren kıymetli bir eserdir. Sahih oldukları halde manaları arasında zıtlık bulunduğu sanılan hadislerin cem ve telifi hadis ilminin önemli konularından birini teşkil eder. Bu alanda yazılmış bir eserdir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/islami-mucadelede-guc-irade-ve-eylem-kitabinin-dusundurdukleri-k4784.html", "text": "\"İslami Mücadelede...\" Bu terkip bir maksadın ifadesidir: İşlenen konunun şer'i ve uhrevi boyutu olduğunu imler. Yani buradaki \"güç, irade ve eylem\"i işlemekteki gaye, bunlarla besin elde etmek, eğlenmek veya evlenmek değil, daha yüce değerler olan Dini ve uvrevi değerlerin hizmetine sunmaktır. Cevdet Said, insanın, vahşiden medeniye doğru bir tekamül seyri izlediği görüşündedir. Öyle ki, 2/Bakara 30-32. ayetlerinden hareketle, istikbalde insanlığın kan dökücülüğe son verip, mahza sulhu sağlayacağına kanidir; eseleri, bu ideal için atılmış birer mütevazi adımdır. Eserimiz yayınevince kısa spoiler yazısı şeklinde hazırlanan \"Sunuş\" ile amaç ve usulünün belirtildiği \"Önsöz\" haricindeki beş bölüme ek olarak, \"sonuç & değerlendirme\" yerine, kitaptaki terimlerin hülasası olan \"Kitapta Yer Alan Temel Fikirler\"den müteşekkildir. Birinci Bölüm: Konunun Terimleri. Yazarımızın bu bölümdeki bütün uğraşı, \"Eylem\"e geçmeden önce, \"İrade\" , \"Kudret\" , \"Vesile\", \"Gaye\" vs. terimlerinin muhtelif boyutlardaki tanım ve kullanımlarıyla zihni hazırlamaktır ki, üzerine bina edeceği \"Eylem\"in temeli kavi olsun. İkinci Bölüm: Eylem . Eylemin sadece ne olduğunu değil, ne olmadığını; siyak ve sibakını, eylemi oluşturanları ve amacını irdeler. Üçüncü Bölüm: İrade. İradeyi, koklama, işitme, görme gibi duyu organları ile mukayese ederek anlatmaya, muharriki ve sınırlarını anlamaya çalışır. Bireysel ve toplumsal veçhelerine ışık tutar. Dördüncü Bölüm: Kudret. Kudret tanımının yanında, daha doğrusu, evvelce yaptığı tanımı hatırlatmasının akabinde; enerji, hareket ve fiil ekseninde kudretin sınırını çizmeye çalışır. Akli kudretler ve maddi kudretler diye ikili tasnife tabi tutar. Beşinci Bölüm: Uygulamalar. Uygulama alanında ümmetin bir gaflet halinde olduğunu tespit eder ve bu gaflet uykusundan uyandırmak için cehd eder. \"İrade\" : Herhangi bir şeyi arzulamak ve onu elde etmek konusunda samimi olmaktır. \"Kudret\" : Gerçekleştirilmek istenen şeyin nasıl gerçekleşebileceğini bilmektir. Kudret iki düzeye sahiptir: Maddi enerji düzeyi ve akli enerji düzeyi. \"Vesile\": Ele geçen imkanların isabetli bir şekilde kullanılmasıdır. \"Gaye\": Yapılan şeyin maksat ve muradı. Diğer deyişle: İhlasın ulaşmaya çalıştığı hedeftir. \"Teshir\" : Sözlükte, bila-ücret yapılan iş. Ele geçirme, zapt etme. Hizmete amade kılmaktır. Müellif bu eserinde, \"Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol\" eserindeki gibi \"evrensel bir düşünür\" kimliğiyle değil, \"İslam davetçisi\" kimliği ile yazar. Kronolojik olarak eserimiz, \"Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol''a göre kalfalık eseridir. Yazılarındaki değişmez temel rehberi Kur'an'dır. Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol'da başvurduğu ayetler saldırmazlıkla birlikte rüşdü emir ve tavsiye eden ayetler iken; bu eserde başvurduğu ayetler irade, kudret ve eylem ile bunların sayesinde gerçekleşen teshiri ihtiva etmektedir. İçeriden, içeriye yönelik bir tenkid, teklif, teşvik ve tebliğdir bu eser. Ötekine karşı ise daveti, en güzel ve kamil biçimde ulaştırma cehdindedir. Ancak \"bu böyle işine gelirse!\" vari üstenci ve hakikat-bendeci bir tavırla değil, sevdirip, hakikatini öğreterek. Hakikatin, insanlığın ortak değeri olduğu bilinciyledir. Ufak bir tenkid: Kitabın zayıf tarafı, tekrar tekrar tekrara düşmesidir. Kıyaslama yapılacak olursa: Bu yönüyle, yüz sayfalık kitabının ikinci elli sayfası, ilk elli sayfasının tekrarı olan Atasoy Müftüoğlu kitaplarını andırıyor. Eserimiz 252 sayfa, ancak meramını anlatmaya 150 sayfa bile fazlasıyla kafi gelirdi. Kitap, eylem ile hareketin, anlama ile açıklamanın özlü bir teşrihi olan, Adil Çiftçi'nin \"Anlayıcı Yaklaşım...\" kitabıyla birlikte okunmalıdır. Bu kitapta Cevdet Said kaliteli eylem için, kaliteli söylem üretmiştir. İyi de üretmiştir. Ancak, yer yer kendisinin de aczini itiraf ettiği gibi, bu söylemleri eylem planına alıp uygulamaya; kimi zaman evrensel, kimi zaman bölgesel, kimi zaman çevresel, kimi zaman da bireysel faktörler engel olmaktadır. İrade ve kudret olsa da, eylem, yazıldığı kadar kolay ol mamaktadır. Yazılanlar okundukça, okuyanlar çoğaldıkça, eylem de gerçekleşecektir biiznillah."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/milada-horakova-ideoloji-ve-ozgurluk-k5426.html", "text": "Milada Horakova (1901-1950) hayatı filmlere, kitaplara, konferanslara konu olmuş bir kadındır. Çok cesur ve katıksız bir özgürlük savaşçısıdır. Bu yüzden hayatını feda etti. Tek başına iki koyu diktatörlüğe kafa tutan büyük bir insan hakları aktivistidir. Ölümünün üzerinde 70 küsur sene geçmiş olmasına rağmen, hala insana ve insan özgürlüğüne inanan herkesin örnek aldığı, saygı duyduğu, takdir ettiği bir isimdir. Burada üzerinde durmak istediğimiz nokta özgürlük adına ortaya çıkan ideolojilerin kısa bir sürede nasıl zıddına dönüştükleri ve bu durumu görüp buna karşı çıkan katıksız özgürlük savaşçısı bir kadının hikayesidir. 1938-1945 tarihleri arasında Çekoslovakya Almanların lideri Adolf Hitler tarafından işgal edilir. Zaten işgalden önce de Milada Horakova Nazi karşıtı faaliyetlerde yer almış, direniş hareketinin öncülerinden biri olarak ön plana çıkmaktadır. Naziler Prag'ı da işgal edince, Milada'nın beş yıllık toplama kamplarındaki hapis hayatı başlamış oluyor. Almanlar 2. Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkınca, bu sefer Stalin'in SSCB'i ve resmi ideolojisi komünizm Çekoslovakya'yı tahakkümü altına alıyor. Kısa bir sürede de bu sefer komünizm diktatörlüğü başlıyor. Komünistlerin tek taraflı demokrasisi karşısında pes etmek zorunda kalan Milada, en sonunda da idam ediliyor. Külleri dahi ailesine verilmiyor. Bu ibret verici hayat hikayesinden iki kelime karşımıza çıkıyor: İdeoloji ve özgürlük. İdeolojiler neden özgürlüklere tahammül edemiyorlar? İdeolojiler idraklerimize giydirilmek istenen deli gömlekleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu deli gömleklerine karşı çıkan özgürlük savaşçıları ise vatan haini diye yaftalanıyorlar ve ideologlar onları ortadan kaldırma hakkını kendinde görüyorlar. Milada Horakova örneğinde gördüğümüz gibi. Nazizm bir ideolojidir; çünkü Alman ırkının üstünlüğüne inanan insanları etrafında toplamış ve buna karşı çıkanları ortadan kaldırmış bir Alman ideolojisidir. Zamanında bu ideolojiye inanan büyük Alman filozofları da olmuştur Martin Heidegger (1889-1976) gibi, bu ideolojinin bilfiil içinde yer almış büyük Alman edebiyatçılar olmuştur Günter Grass (1927-2015) gibi. Bir gerçektir: Günümüzde hala Nazizm'e inanan çok sayıda Alman var. Komünizm de adalet ve eşitlik için ortaya çıkmış çok eski bir ideolojidir. Belki de insanlık tarihinin en eski ideolojilerinden biridir; çünkü eskiden beri insanlar hep komün halinde yaşamışlardır. Ayrışmalar, farklılıklar hep sonradan ortaya çıkmıştır. Bir bakıma asıl ve saf komünistler insanlığın en eski kolektif düşüne dönmek isteyen idealist insanlardır. Onlar istiyorlar ki bütün insanlar eskisi gibi bir arada eşit ve kardeşçe yaşasın. Barış ve huzur olsun. Ama eski günler geride kalmıştır. Eskiyi istemek, eskiye dönmek bir düş sadece. 20. yüzyılda da bu düşün peşinde koşan komünistler oldu. Bir bütün olarak, Bolşeviklerin Ekim 1917'de yaptığı devrim sonucunda bu düşün pratik hayata dönüştürüldüğü yer SSCB oldu. Liderleri de Vladimir Lenin'dir. Lenin ve Bolşevikler her şeyin çok güzel olacağına inanıyorlardı. Komünizm ile dünyayı cennete çevireceklerdi. Mülkiyeti devlete ait olan Kolhoz ve sohvozlarda her kes emeğine göre, her kes yeteneğine göre kazanıyordu ya da öyle gözüküyordu. Marks ve Engels'in düşü gerçekleşmişti, Alman topraklarından çok uzaklar da olsa. Fakat Lenin'in zamansız ve erken ölümü ile Sovyet liderliğini ele geçiren Stalin, 'çelik iradesi' ile bir kabus gibi çöktü geniş Rus coğrafyasının ve Asya bozkırlarının üzerine. Çünkü Lenin'in içinden sadece bir despot olan Stalin çıkmıştı. Stalin, yani çelik irade, demir pençesiyle çok kısa bir sürede koskoca SSCB'nin avuçlarının içine almıştı, öyle bir sıkmıştı ki kimse nefes alamaz, kimse bir başkasının gözlerinin içine bakamaz olmuştu. Stalin, 5 Mart 1953'teki ölümüne kadar kendi komünist düşüne karşı çıkan milyonlarca insanın ölüm emrini gözünü kırpmadan vermiştir. Komünizme inanan büyük düşünürler SSCB'deki Stalin tecrübesinden sonra hemen Stalin'in komünizmini eleştirmeye başladılar. Eleştiriler önce içeriden geldi. Tolstoy ve Bulgakov, Soljenitsin ve Pasternak gibi. Sonra dışarıdakilerden Sartre ve Gide gibi. Bizim asıl dikkat çekmek istediğimiz husus bu iki hastalıklı egoya karşı çıkanın cesur ve özgür bir kadın olmasıdır. Yani Milada Horakova. Bu isim tek başına Çekoslovakya'da cesaret ve özgürlüğün sembolü olmuştur. Belki genç yaşında hayatının kaybetti, ailesiyle birlikte olamadı. Ama o insanlık ailesine özgürlük ve adalet, iyilik ve güzellik, barış ve huzur, sevgi ve hoşgörü gibi evrensel değerlerin önemini ve kıymetini bir daha hatırlatmak için kendi ailesinden feragat etmiş gerçek bir anne, gerçek bir insandır. O, mücadelesi ile sadece özgürlük için yaşanması gerektiğini ortaya koymuştur. Milada Horakova bize göstermiştir ki hiçbir ideoloji insan özgürlüğünden daha önemli, daha kutsal, daha büyük değildir. İnsan özgürlüğünü göz ardı eden ideolojiler rengi fikri ne olursa olsun yok olmaya, yenilmeye mahkumdurlar. İdeoloji ve özgürlüğü iki ayrı tarafa koymanın bir anlamı da yoktur. İnsanların özgür olduğu ideolojiler, hem yaşarlar hem de yaşatırlar. Çünkü onlar gerçektirler, hakikatten yanadırlar. Her insan kendi göğünde özgürce uçma hakkına sahiptir. Hiçbir ideoloji başkasının göğüne müdahale etme hakkına sahip değildir. Hiçbir ideoloji başkasının göğünü kapatamaz, karatamaz. Milada Horakova'dan öğrenilecek çok şey var. Belki de o, bu dünyada özgürlük ide'sinin ete kemiğe bürünmüş, yaşam bulmuş yegane halidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tyb-istanbulda-balkan-siir-gecesi-duzenlendi-k3757.html", "text": "Kuzey Makedonya Kültür Bakanlığının desteği, Köprü Kültür, Sanat ve Eğitim Derneği ile Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi'nin organizasyonuyla \"Balkan Şiir Gecesi\" etkinliği düzenlendi. Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi'nin faaliyetlerini yürüttüğü tarihi Kızlarağası Medresesi'ndeki etkinliğe, Kuzey Makedonya'nın İstanbul Başkonsolosu Aktan Ago, Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği Genel Başkanı Hüsrev Emin, Köprü Kültür, Sanat ve Eğitim Derneği Başkan Vekili Mehmed Arif ve TYB İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı'nın yanı sıra Balkan coğrafyasından farklı milletlere mensup yazar ve şairler katıldı. Şair Seyhan Yakupi'nin sunuculuğunu üstlendiği etkinlikte konuşan Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği Genel Başkanı Hüsrev Emin, Balkanlar ve Türkiye arasında şiirle ve şairlerle yeni köprüler kurmayı amaçladıklarını belirterek, 6 yıldır Üsküp'te \"Türkçe Şiir Gecesi\" düzenlediklerini, İstanbul'da ise ilk kez \"Balkan Şiir Gecesi\" yaptıklarını söyledi. Emin, Türk edebiyatının önemli şairlerinden Yahya Kemal'in Üsküp doğumlu olduğunu vurgulayarak, \"Gönül coğrafyamızın başkentliğini yapmış İstanbul'a Balkanlar'dan gelerek şiirler okuyarak kaynaşmayı hedefliyoruz. Osmanlı'dan kalan birlikteliğimizi, samimiyetimizi şiirlerle ve edebiyatla daha da geliştirmek için böyle bir etkinlik yaptık. Kuzey Makedonya Kültür Bakanlığına ve Türkiye Yazarlar Birliğine desteklerinden ötürü teşekkür ediyorum.\" ifadelerini kullandı. \"her ne kadar salgın dolayısıyla mesafeli olmamız söylense de Edebiyatın mesafeleri birleştirme rolü var. Bugün bizi burada şiir birleştirdi, buluşturdu, tanıştırdı ve kaynaştırdı. İnşallah, bundan sonraki zamanlarda da ortak faaliyetlerle buluşmaya devam ederiz. Köprü Kültür, Sanat ve Eğitim Derneğini ve Köprü dergisini yıllardan beri takip ediyoruz. Gerçekten Balkanlarla Türkiye arasında köprü vazifesini hakkıyla yürütüyor. Bu vesileyle emek verenlere şükranlarımı sunuyorum. Balkanlar bizim edebiyatımızda çok canlı bir şekilde işlenmiş ve işlenmeye de devam ediyor. Özellikle Yahya Kemal edebiyatımıza Balkanların ruhunu nakış nakış işlemiştir. Günümüz şairleri de Yahya Kemal'in izinden giderek o ruhu daima diri tutacaktır. Buna yürekten inanıyoruz. Balkanlar bizim bir parçamız. Biz aynı medeniyetin çocuklarıyız. Birbirinden ayrı düşürülmüş bağları koparılmaya çalışılmış olsak da kültürle sanatla aramızdaki köklü bağları yeniden kavileştireceğiz. Türk milletinin kalbi Balkanlarla birlikte atmaktadır. Anadoludaki bir anne dünya gözüyle hiç görmediği Rumeli'nin türkülerini dinlerken gözyaşlarını tutamaz. Bu mübarek duygular bizim kardeşliğimizin ebedi ezeli olduğunun göstergesidir. \"Balkan Şiir Gecesi\" etkiliğinde, şairler Baco Nikolovski, Lira Bojku, Sadi Karademir, Sevdija Abdulova, Leyla Şerif Emin, Suada H. Aydarpasiç, Mümin Ali ve Mehmet Arif şiir okudu. Etkinlikte ayrıca, Uluslararası Balkan Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Seyhan Murtezan İbrahimi, Türkçe, Makedonca ve Arnavutça olarak \"Balkan Edebiyatı\" başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Yaklaşık 2 saat süren program, şiir okuyan şairlere hediye takdimi ve toplu fotoğraf çekiminin ardından sona erdi. Anadolu Ajansı kaynaklı bu haberi Anadolu Ajansı haber sayfasından alıntılıyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/felsefeyi-karanliktan-kurtarmak-aydinlanma-felsefesi-ve-encyclopidie-k5715.html", "text": "Aydınlanma olarak adlandırılan 18. yüzyıl entelektüel/felsefe hareketi, Descartes sonrası oluşan felsefenin yeni yolunu daha ileriye götürmek istemiştir. Aydınlanma hareketi içerisinde gerçekleştirilen birçok önemli çalışma yanında Diderot ve d'Alembert'in editörlüğünü paylaştığı ve içerisinde önemli philosophe simaların bulunduğu Ansiklopedi ya da Bilimler, Sanatlar ve Zanaatlar Açıklamalı Sözlüğü kurucu bir önem taşımaktadır. Bu inceleme de Ansiklopedi'nin Öndeyiş'inin okumasını yapmaya ve kitabı tanıtmaya çalışacağım. Modern döneme kadar gelebilmiş olan en kadim fikirlerin ve skolastik tutumun eleştirisini kendisine ilke edinen Aydınlanma filozofları yıkıcı/devrimci bir karakteri kendisine benimsemiştir. Aydınlanma filozoflarının felsefe tasavvuruna dair merkezi noktayı bilgide ve politikada otoritelerin eleştirilmesi oluşturmuştur. Kendi aklımızı kullanmamız gerektiği ve dogmatizme dair yürütülen söylem, Aydınlanma Nedir? makalesi ile Kant'ta en yüksek ve güçlü sesini bulmuştur. Felsefenin kendisi artık eleştiren, yıkan; her türden dogmatizme, batıl inanca/hurafeye reddiye yapan; geleneksel otoriteleri reddeden bir şekle bürünmüştür. Aydınlanmanın kendisine belirlediği bu misyonu ise onun politik ve kamusal alanda hakimiyeti eline alma arzusunu doğurmuştur. Felsefenin kamusal alan kazanması ile kafeler, salonlar gibi kurum/kuruluş ağlarında her türlü bilginin, haberin serbest dolaşımı sağlanmıştır. Politik alana dair eleştiriler yürütülerek Aydınlanma için gerçekleştirilmesi gereken misyon organize edilmiştir. Aydınlanma bütün bu yapmak istedikleri ile kendisini adeta güneşe yakın bir aydınlığa kavuşturmayı istemektedir. Aydınlanma hareketi, modernlerden aldığı bilgi ve birikimi akıl ile aydınlanmaya taşıma olan misyonunun örneğini Ansiklopedi çalışmasında göstermiştir. Ansiklopedi editörlüğünü paylaşan Diderot ve d'Alembert yanlarına aldıkları philosophe'lar ile bir devrime adım attıklarının kuşkusuz farkındaydılar. Böyle bir eseri ortaya koymadaki en büyük düşünceleri kendilerine yolu açanların bilgilerini toplamak ve skolastik dünyayı güçlü bir şekilde arkada bırakmak olarak okunabilmektedir. d'Alembert kaleme aldığı Önsöz ile baharı getiren/başlatan çiçekler olarak; Bacon, Descartes, Newton ve Locke'u anmış, onların aşılması gereken körlükleri aşan dahiler olarak değerlerini dile getirmiştir. Leibniz ise kendisinin şüphe edilmesi gerekenlere dair yönlendiriciliğinin önemi yanında kendisinin monadlar görüşü duyumcu bir çizginin sıkı takipçisi olan Ansiklopedistler açısından kabul edilebilir değildir. Newton ve Locke kadar olmasa da verdiği bilgiler önemli görülmektedir. Aydınlanma yolunun öncülerinin bize bıraktığı bilgilerin/bilimlerin sistemli bir şekilde serimlenmesinin yapılması ve bilimlerin bir soyağacı içerisinde sunulması yoluyla fikirlerin kökenine ve türeyişine kadar inilecektir. Toparlanan olguların doğal bir düzen içine sokup düzenlenmesi ve en temel unsurlarının tespit edilmesi ile bilimlerin bu olgulara indirgenme çabası görülmektedir. Akla olan güveni ve bilimle ilerlemeyi sağlamak için bilgilerimizi sonraki kuşaklara aktarmak isteği de yine bu hareketin temelini oluşturan saiklerden birisidir. Aydınlanma'nın dinamikliğini istemek böyle bir çalışmayı kazandırmaktan geçmektedir. Ansiklopedi ile bilimlerin alt dallarının ve kavramlarının olabildiğince özüne indirgenerek zihnin öğrenimini kolaylaştırmak hedeflenmiştir. Fizik, matematik, geometri, cebir, mantık, gramer gibi bilimleri Önsöz ile ele alarak d'Alembert bu bilimler ve sanatlara dair maddelerin nasıl sistemleştirileceğini de anlatmaktadır. Ele alınan bilimlerden bazılarının Skolastik Ortaçağ Felsefesi söz konusu olduğunda hatırladığımız \"Yedi Özgür Sanat\" üzerinden yapıldığı söylenebilir. Özellikle Ortaçağ Skolastik düşüncesi açısından önemli olan Retorik'e, d'Alembert \"aklın sesini susturan\" şeklinde eleştiri yapmış ve bu eleştirisini daha ileriye götürmüştür. Duyumcu bir çizginin sahibi olan Ansiklopedistler için bütün bilgilerimiz; doğrudan ve düşünülmüş olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğrudan bilgilerimizin tamamını eninde sonunda duyuma dayalı olarak düşünmektedirler. Böyle bir tutum ile ele alınan bilimlerin değerlendirmeleri de buna göre şekillenmektedir. Bütün bu dalların sayılıp-dökülmesi Felsefe adı ile birleştirilen bilimlerin ortaya konulmasını gerçekleştirmiştir. Bu dalların artık altlarını sayıp dökmeyi d'Alembert Önsöz'ün değil Ansiklopedi'nin amacı olduğunu vurgular. d'Alembert'e göre bütün bu çabanın sonucunda aklın ışığına verilmiş olan bilgiler toplanmış olacak ve kendimize dair bilgilerimizin sınırlarına ulaşmış olacağız. Kendimize dair bilgilerimizin sınırları ile biz artık her şeye gücü yeten bir Varlık bilgisine ulaşacağız ve temel ödevlerimiz ne olması gerektiğine dair bir fikir yürütmeye başlayabilecek hale gelmiş olacağızdır. Buraya kadar anlatılanların neticesinde Aydınlanma hareketini karakterize eden hususların Ansiklopedi ile müşahhas tecessümüne kavuştuğunu görmekteyiz. Bütün bu philosophelar için ortak olan görev/ödev; aydınlanma için akla, bilime sadık kalmak; dogmatizme, skolastik eğitime, geleneksel dine, hurafelere amansızca eleştiri oku ile ilerlemektir. Bu tür sıkı bir karşıt-tutum Ansiklopedi maddelerinde kendisini göstermiştir. Örneğin; Diderot'un, Ansiklopedi için yazdığı \"Skolastiklerin Felsefesi\" maddesine bakmak bunun için yeterlidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/basari-engel-tanimaz-nofer-ciftcioglu-k600.html", "text": "Özgür Atasoy, kitaphaber okurları için kaleme aldı. Geleceğe ışık tutacak bireylerin yetişmesine katkı niteliğinde bir eserdir. İster lise ister üniversite... vs öğrencisi olun hayatınızda daima karşılaşacağınız sınavların varlığından söz etmek mümkün. Her türlü öğrenciye yönelik analizleri ile karşımıza çıkan yazarımızın başarı engel tanımaz adlı eseri çıra yayınları tarafından yayın hayatına kazandırılmıştır. Eserde özellikle bu uzun dönemi kapsayacak olan süreçleri aşamalar şeklinde ifade ediyor. Eseri okurken tıpkı tepeden bırakılan bir kartopunun nasıl ki hızlanması ve büyümesi kaçınılmazdır. Eserin son sayfalarına yaklaştıkça da bu süreç nasıl anlamlı hale gelir veya başarı nasıl sağlanabileceği konusunda iyi bir bilgi birikimine sahip olması da o denli kaçınılmazdır. Kitap size en uygun koşulları, en verimli teknikleri öğretmeye çalışıyor. Ancak eserde de vurgulandığı üzere her şey size bağlıdır. Kişisel gelişiminizi sizden başka kimse yapamaz. Başarının elde edilebilmesi için kişinin hobilerinden, zevklerinden ödün vermesinin kişinin yararına olacağını gösteriyor. Bu da şu noktaya işaret eder: kişinin başarıdan sonrasına verdiği önem. Eğer cidden başarı hedefleniyorsa ilk önce cefa çekmek sizi olgunluk mertebesine ulaştırır. Sefa sürmek takdir edersiniz ki bu kadar kolay bir süreç değildir. Bir öğrencinin karşılaşabileceği her türlü soruna değinerek akıllarda soru işareti kalmasına mahal vermemiş. Öğrencilerin hangi derse nasıl çalışmaları gerektiğini, neler yapılırsa daha verimli olacağını... bunları tahlil ederek izah etmiş. Soluksuz bir şekilde okunacak, uzun yaşamımız boyunca karşılaşılması muhtemel sınavlardan sizi teknikler ile rahatlığa kavuşturmayı amaçlayan bir eserdir. Sorularda turlama tekniğinin her türlü öğrencinin bilmesine rağmen veya her öğrencinin bir plan dahilinde hareket etmesi gerektiği konusunda hemfikir olmasına rağmen öğrencilerin uygulamadıkları bir sınav stratejisidir. Yapılaması muhtemel olan şeylerin başında özellikle plan yaparak zamanı iyi değerlendirmesi gerektiğini her sayfada okuyucuna hatırlatıyor.Sınavın sadece sorulardan ibaret olmadığına, ders çalışacak uygun ortamların da sağlanması gerektiğine ve bireyin motivasyonunu arttıracak hikayelere sıkça rastlıyoruz. Bu uzun süreçte beslenme, sağlık konularına da yer vermiş. Beslenme konusunda tıpkı bir doktoru andırır gibi bir anlatım tarzı kullanmış. Sona yaklaştıkça tam unuttu diyeceğimi duyar gibi ailelere önemli görevler düştüğünü belirterek eserin kalitesini onaylıyor. Ders çalışmayı planlayan bir bireyin karşılaşacağı durumlardan öyle bahsetmiştir ki yıllar önce yaşadığım durumları bir bir gözümün önünde canlandığını hissettim. Sınava hazırlanan öğrencilere en büyük desteği sağlaması gereken ailelere büyük sorumluklar düşüyor. Ailenin bu sorumlulukları almayıp bütün sınav sorumluğunu öğrenciye mal ederse ciddi sonuçlar ile karşılaşmaları muhtemeldir. Birçok öğrencinin ailesinde de bulunan bir sorunun altını çiziyor. Ailenin maddi olarak destek sağlayıp gerisini öğrenciye havale etmesinin yanlış olduğunu konusunda önemli bilgiler içeriyor. Sınav ve hayatı bir kordidor olarak görmek gerekir. İlerdeki ışık ile hayatınız şekillenip ve bu ışığın hayatınızı olumlu yönde etkileyeceğini kendinize inandırırsanız bu sınavı başarmamanız olağan dışı olur. Sınavlara hazırlanırken kaygıyı kontrol etmek gerekir. Her insanda kaygı olağan bir şey... Ancak bu kaygının gereğinden fazla olması bireye başarıdan çok başarısızlığı getirir. Kaygılanmamak da öğrencinin başarması için uygun imkanı vermez."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisi-5-sayi-bd63.html", "text": "Kitaphaber Dergisi Beşinci Sayısıyla \"Manevi Vatan Türkçe\" Dosya konusu ile okurlarıyla buluşuyor. SUNUŞ Türk dili, 13. yüzyıldan günümüze değin geniş bir coğrafyada hakimiyet sürmüş, kendi yaşam alanını kurarak bir birlik ve bütünlük içerisinde devam etmiş, zaman içerisinde de farklı kollara ayrılarak büyük kitlelere hitap etmiş bir dil olarak birçok yönden irdelenmeyi gerekli kılan unsurlarla bezelidir. Dil, Heidegger'ın yaklaşımıyla \"varlığın evi\"dir. Chomsyk ise dili bir üretici olarak görür. D. Mehmet Doğan ise dildeki değişme bağlamında \"Dil, geçmişten geleceğe uzanan bir varlıktır. Onu millet yapar, yaşatır. Milletin konuşan, yazan evlatları dili hem yaşatır, hem geliştirir. Binlerce yıl içinde dilin çeşitli sebeplerle değişmeler yaşadığı bilinir. Bunların en mühimi, din değiştirmek, medeniyet değiştirmektir. Yeni bir medeniyet dairesine girmek, dilde ciddi değişikliklere yol açar\" ifadesini kullanır. Bu güne kadar dil üzerine sayısız inceleme, sayısız araştırma yapılmış, bu çalışmalar ve araştırmalar halen de sürmektedir. Bir dilin zenginliği, o milletin zenginliğidir. Bir milleti millet yapan temel unsurlardan biri dildir. Bu yüzden Cemil Meriç \"kamus namustur\" ifadesini kullanır. Dilini korumak ve dilini sahiplenmek her milletin asli vazifelerinden biridir. Dil üzerine konuşmak, bir millet üzerine konuşmaktır. O milletin kültürü, ekonomisi, düşünce biçimi, yaşam biçimi yani sosyolojisi, içsel serüveni yani psikolojisi üzerine konuşmaktır. Bu bakımdan bir milleti millet yapan temel unsur olarak dil üzerine çalışmalar yapmak, o milleti tanımak ve tanımlamaktır. Kitaphaber olarak 2011'den bu yana kültür, sanat ve yayın hayatına katkı sağlama çabalarımızı 2021'de hibrit dergi çalışması ise taçlandırdık. 2023 yılında da yılda 3 sayı çıkartma kararı alarak, toplumsal meseleler ile birlikte kültür, sanat ve düşünce dünyamıza dair meseleleri dosya konusu olarak dergimize taşıma gayreti içerisindeydiz. Bu bağlamda 2023 yılının ilk sayısında \"Türkçe\"yi sayfalarımıza taşıyarak \"Manevi Vatan: Türkçe\" dosyasıyla konunun irdelenmesini istedik. Dosyanın editörlüğünü Ethem Erdoğan üstlendi. Dosyanın editörlüğünü üstlenen Ethem Erdoğan'a ve yazılarıyla katkı sağlayan kıymetli yazarlarımıza teşekkür ediyoruz. Dergimizin yeni sayısını tamamlayıp yayına sunacakken Kahramanmaraş merkezli olan ve 10 ilden milyonlarca insanı etkileyen deprem dolayısıyla elimiz, kalbimiz ve zihnimiz tutuldu. Bu felaket karşısında yapılacak en iyi işin bölgedeki insanlara yardım etmek için elimizden geldiği ölçüde destek olmaktı. Acı ve bu acıları tanımlamak için kelimelerin yetersiz kaldığının farkındayız. Bu yüzden iyiliklere sarılarak enkaz altında kalan yüreğimiz ve zihnimizi yeni bir umutla, bir dirilişle ayağa kaldırmaya ihtiyacımız var. İyiliklere sarılarak, ağrısına ve acısına sahip çıkarak... Bu yüzden normalleşemeyeceğiz. Asla normal değildik, olmayacağız da... Bunun için de bir çabamız olmayacak. O acı ve ağrıyla yaşamasını bilen bir milletiz, bu coğrafyadaki acının ve ağrının farkındayız. Bu acı ve ağrının bizi biz yaptığını da biliyoruz. Acımıza ve ağrımıza sarılıp ayağa kalkacağız. Acımızı sahiplenip ağrımızı bağrımıza basacağız. Yarın için mavi düşler kuracağız. Mavi Vatan dediğimiz gibi, mavilikler içerisinde bir umut besleyeceğiz... - Giriş / Sunuş Yazısı: Bilal CAN - Dosya: Manevi Vatan: Türkçe - Dosya Editörü: Ethem ERDOĞAN - Dil Üzerine Sosyolojik Bir Deneme - Bilal CAN - Düşünce ve Dilin Diyalektiği: Türkçenin Felsefesi, Felsefenin Türkçesi - Faik ÖCAL - Varlık, Düşünce, Dil İlişkisi ve Wittgenstein - İbrahim BAKIR - Çeviri Dili Üzerine Bazı Tespitler - Serap ATİLA - 15 Maddede D. Mehmet Doğan - Ülker GÜNDOĞDU - D. Mehmet Doğan'la Mülakat - Ethem ERDOĞAN-Bilal CAN - Yeni Lisan Hareketi, Yansımaları Ve İtirazlar - Gülnaz ELİAÇIK YILDIZ - \"Eş'ar-ı Kadim\"e Karşı Yunus Emre - Ali SALİ - Türkçenin Günümüzde Sanat Dili Olarak Kullanımı - Yunus Emre ÖZSARAY - Mehmet Akif'in Dili ve Dile Yaklaşımına Dair - Nihat ÇINAR - Necip Fazıl'ın Dil Anlayışı Üzerine Bir Değerlendirme - Recep AYIK - Dil Devriminin Evrimleri - Ethem ERDOĞAN - Nurullah Ataç: Ataç'ça - Mustafa BUĞAZ - Sözlük Meselesi - Salih BORA - Mehmed ARİF Röportajı - Necla DURSUN - Kenan Evren'in Yasaklı Kelimeleri - Müzeyyen ÇELİK KESMEGÜLÜ - Modern Çağda Edebiyatın Dili - Mustafa UÇURUM - Dijitalleşen Dil ve Değişen Anlam - Enes CAN - Dil ve Konuşma Gelişiminde Teknolojinin Etkisi - Necla DURSUN - Türkçe Meselesi - Ayşe BAĞCA - Necmiye Alpay Kılavuzluğunda Türkçenin Sorunları - A. Erkan AKAY - Sözcüklerin Peşinde Bir Ömür: Deli ve Dahi - Şerife Saliha BUĞA - Dil ve Kültür İlişkisinin Türkçe Açısından Değerlendirilmesi - Murat DENİZ - Ömrünü Türkçeye Adamış Bir Mücadele İnsanı: Oktay SİNANOĞLU - Tuba YAVUZ - 1/7: Bir Soru Yedi Cevap - Genelge Savaşlarının Gölgesinde Türkçe - Ethem ERDOĞAN Dergimiz A4 ebatlarında, pdf formatında hazırlanmıştır. Piyasada satılmaz ama siz evinizdeki yazıcınızdan bir kopyasını ücretsiz ve özgür olarak çıktı alabilir veya pdf formatında sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz. Kitaplardan kurduğumuz dünyaya sizleri de davet ediyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-ayse-bagcivan-ile-konustuk-k5702.html", "text": "Sorunun cevabı her ne kadar kişiden kişiye değişse de değişmeyen ve yazmakta en etkili olan sebep bana göre kişinin baş edemediği duygularını bir bakıma dışa vurma isteği, hiçlikten varlığa ulaşma çabası ile birlikte varlığın ruha nükseden sancıları, ruhun bu devinimdeki nidalarıdır. Ve fakat elbette gelişen şartlar da bir bakıma önemli bir etken. Bende etkisini gösteren en önemli etken ya da öykü yazmanın beni cezbeden yanı özgürlük hissi ile birlikte dinamizmi. Her çağdaki hareketliliği ve durmaksızın insanlıkla birlikte konularının gelişmesi. Biraz daha açacak olursak, dinamizmini, en önemli malzemesi olan insanın duygularından ve yaşantısından alması. İnsanı etkileyen ya da olgunlaştıran ya da aksi olarak aczini açığa çıkaran her eylemini yine insanın sahip olduğu tüm renklerle birlikte dışa vurması. İnsanı sadece yaşayan sosyal bir varlık olarak ele almaması tüm duygularını, duyguların insan üzerindeki tüm etkilerini ortaya koyarak ele alması. Kısacası anlatmanın anlamlandırmaya olan etkisi. Anlatmak ilk insan ve peygamber olan Hz. Ademden günümüze kadar insanın yaşadıklarıyla gelişerek, duygu dünyasında biriktirdikleriyle sürekli kendini yenileyerek gelen eylemlerden belki de en önemlisi. İnsana ciddi bir değer ve önem atfeden Allah, anlatmak fiilini ilk insan Hz. Adem ile başlatır. Kur'an'da geçen bir ayetle de örneklendirmek gerekirse Bakara suresi otuz birde \"Allah, Adem'e bütün isimleri öğretti.\" ayeti yazar. Yani hayvanların, eşyanın, bitkinin ve görebildiği her nesnenin ismini öğretti. Hz. Adem öğrendiği bu isimlerle, gördüklerini, etrafında olup biteni, kendini duygu ve düşüncelerini ifade etti. Yine öğrendiği bu isimlerle cennetten dünyaya ilk düşüşte pişmanlığını hikaye etti. Hz. Adem'den çoğalan insanoğlu onun Rabbi tarafından öğrendiği isimleri yaşantısıyla birlikte geliştirdi. Duygularını, günlük yaşamlarını bu kelimelerle ifade etti. Hatta ilk çağlarda dahi insan kendisine yük olan ya da içinde taşıyamadığı her sevinci anlatmak için edebileştirme yoluna gitti: Olanı ya da olmasını istediklerini -hayalleri, arzuları, bazen de içten içe eriten bir hüznü,- bazen tiyatral bazen şifahi gelenek ile anlattılar. Yine Hristiyanların kutsal kitabı Yuhanna İncili de \"Başlangıçta söz vardı.\" şeklinde başlar. Her ne kadar Söz'den kasıt Hz. İsa olsa da vahyin yani kelimenin kendisini Hz. İsa olarak gören inanırların, peygamberlerini maddi haline ulaşmadan önce onu kelime-söz olarak gördüklerini özellikle belirtmek isterim. Yani buradaki durum bizim kitabımızda geçen Allah'ın Hz. Adem'e kelimeleri öğretmesi gibi değil. Bu bağlamdan yola çıkarsak evet, bir bakıma anlatmak fiilini menşei açısından 'kutsal' kabul edebiliriz. Ben her ne kadar dini terimlerin gündeliğe ve eylemlere indirilmesini hoş karşılamasam da belki kökeni itibariyle kutsaldır diyebiliriz. Yani evet, elbette anlatmak, insanı ve yaşadıklarını hikaye etmek oldukça kıymetli ve önemli ancak bunun için 'kutsal' kelimesi ne kadar doğru bir tabir olur emin değilim. Bundan dolayı ilk çıkış yeri olarak belki kutsaldır denebilir. Evet, Hece Öykü dergisinde yazıyorum. Edebiyat dergileri duvarsız okullardır. Yeni yazmaya başlayanlar için öğretmen, yazmanın büyüsüne kapılmış yazarlarımız için de kalemini her okuyuşunda açan ve şekillendiren birer atölyedir. Edebiyat gündemini takip edebilmek adına önemli olduğunu düşünmenin yanı sıra gelecek kuşaklara da dönem hakkında detaylı bilgiler sunan arşivler olarak görüyorum. Tıpkı Türk Edebiyatını, dönemin edebiyat dergilerinden en güzel şekilde takip ettiğimiz gibi gelecek kuşakların da bizim dönemimizdeki ayrıntıları bulabilecekleri önemli arşivler olduğunu düşünüyorum. Dönemin önemli olaylarını, bilimsel ya da sanatsal bir gelişmenin insanlar üzerindeki etkilerini en güzel şekilde yansıtan süreli yayınlardır. Çünkü gelişen ya da değişen herhangi bir olgu önce insanın duygu dünyasında daha sonra hareketlerinde kendini gösterir. İnsanı ve duygularını gözlemleyen her yazar da bu duruma mutlaka eserinde bir şekilde yer verir. Nitekim Tanzimat Dönemi ve Servet-i Fünun Dönemi dergilerini yakından incelediğimizde bunu görmekteyiz. Yine bunun yanı sıra her gün gelişen ve anlattığı konular ve yöntem bakımından değişen edebiyatımızın yakından takipçisi olma fırsatı da veriyor. Mesela yazım dünyasına yeni giren kalemleri ve o kalemlerin gözlemleyip ruh ve zihin süzgecinden geçirerek özenle yazdıkları her bir metnin ilk okurları arasına katması gibi. Genellikle muhatabım karakterin tam olarak kendisi oluyor. Karşımda değil nefesini hissedecek kadar yanımda oluyor. Bir olay çerçevesinde birini anlatmak şüphesiz o karakterle tam olarak bir olmayı, aynı düşünceye sahip olmayı bazen de direkt karakterin ruhuna girmeyi gerektiriyor. Sonuçta ele aldığınız karakterin olaylara karşı tavrını ve hissiyatını bilmezseniz kurgunuz gerçeklikten ve histen uzak bir anlatıya dönüşebiliyor. Gerçeklikten ayrılmadan bir kurmaca yazabilmek için ele aldığınız karakterin en sevdiği renkten gözlerini uzaklara daldıran düşüncelerine kadar her duygu ve eylemine vakıf olmanız gerekir. Ben de tüm bu sebeplerden ötürü bizzat yazacağım karakterin tamamen ruhuna bürünebilmek onu eksiksiz ve tam bir karakter görünümüne sahip kılmak için tamamen o karakterin ruhuna bürünmeye çalışıyorum. Ki zaten bu bürünme tam olarak gerçekleştiğinde yazacağınız karakter de kendini size bir şekilde anlatıyor. Biraz önce de dediğim gibi nefesini hissettirecek kadar yanınızda oluyor. Kalp atışlarının melodisinden hüznünü ya da sevincini yakalayabiliyorsunuz. Elbette kurmaca bir yakınlık ama ne var ki kurmacayı yazarken siz kurmacanın içine girebiliyorsanız yazdığınız öykü kendi manasına bürünebiliyor. Yazacağım karaktere sadece zihnimdeki kurgunun getirisi olan kişilik özelliklerini yükleyemem bu karaktere haksızlık, kaleme de sadece yük olur. O karakteri sadece kendi zihin dünyamdaki haliyle de besleyemem. Onu gerçek hüviyetine dönüştürmeden onunla tam bir uyum sağlayamam. Hani karanlıkta yalnız başınıza başka bir karanlığa doğru ilerlerken ve korkunuz tüm damarlarınızda sizi titretirken küçük bir mumun ışığı karanlığınıza yol olur ya ben de zihnimi aydınlatan ve rahatlatan bir yol olarak gördüm öyküyü. Şüphesiz yazmasam da hayat kendi akışı içinde yine devam eder. Ne dünya dönmekten ne de gece siyahı yırtıp gündüze dönmekten vazgeçer. Her şey olması gerektiği gibi kendi düzeninde işleyişine devam eder. Ben daha çok kaderimizi etkileyen olayların kurguya dönüştüğünü gördüm. Böyle bir deneyim yaşamadım. Açıkçası ben yaşamımın hiçbir alanında yarış ya da birini geçme kaygısı taşımadım. Gerek içinde bulunduğum derginin kıymetli yazarlarını gerek tüm çağdaşım olan kıymetli yazarları sanatlarının emekçisi ve muhteremi olarak görüyorum. Fakat çağdaşlarımdan geçmek demeyelim de hani aynı kulvarda dahi olsam onur duyacağım bir isim elbette var: Hocam Vural Kaya. Onun gibi olmayı çok isterdim. Bu isteği uyandıran en önemli etken Vural Hocanın, sanatın hemen her dalına hakim olan ender edebiyatçılarımızdan oluşudur. Ve çağının gerek problemlerine gerek yeniliklerine gerekse yeni çıkmış her yapıtına son derece hakim ve bilgi-fikir sahibidir. Konuşmasından oturmasına kadar her eyleminde sanatını icra eden ve edebiyatı sadece yaptığı iş olarak değil yaşam şekli olarak gören bir edebiyatçımız olduğu için çok samimi bir itirafla ben onunla aynı kulvarda olmayı çok isterdim. Fakat bu sadece olması çok istenilen bir hayal. Yoksa Vural hoca ile aynı kulvarda olamayacağımın gayet farkındayım. Yani bir kalem düşünün ilhamın gelmesine gerek duymadan size teknik ve duygusal anlamda etkileyici bir anlatı ya da şiir çıkarsın. Ve sahip olduğu donanımla yetinmeyen sürekli okuyan ama durmaksızın okumaya ve izlemeye ve üretmeye devam eden biri. Sürekli en yeninin peşinde, sürekli araştıran ve yazmaktan, okumaktan asla yorulmayan bir kalem. Onun gibi sadece kendi alanıma değil sanatın tüm alanlarına vakıf olmayı ve edebiyatın tüm türlerini yakından takip edebilmeyi isterdim. Bir de onun gibi kısacık cümlelere uzun manalar yükleyebilmek isterdim. Evet, kesinlikle aynı kulvarda olmayı çok istediğim kişi Vural Kaya. Hikaye, her ne kadar Türk edebiyatına, Tanzimat Dönemi'nde girmiş olsa da Türk toplumu, anlatı türüne yabancı değildi. Şamanların, meddahların anlattığı hikayeleri ilgi ile takip etmiştir. Ancak Tanzimat Dönemi ve sonrası değişen ve gelişen yaşam şekli, okur-yazar oranı, halkın içinde bulunduğu siyasi ve sosyal ortam, batıda hızla gelişen eğitim-öğretim, bilim-sanattaki yenilikler gibi unsurların da etkisiyle zaten yüzyıllardır var olan bir edebi tür yepyeni ve daha çarpıcı daha şekillenmiş daha teknikleşmiş bir anlamda edebiyatımıza girdi. Her ne kadar ilk dönemler hikaye- öykü olarak adlandırılsalar da daha sonraları sanki biraz da mecburi bir ayrıma gidildi. Bana göre de bu iki anlatı türü çok ince ve keskin farklarla birbirinden ayrılıyor. Hikaye daha geleneksel, kısmen okuru şaşırtma hedefi bulunan, bir başlangıcı ve sonu olan anlatı türlerinin genel adı. Öykü ise şaşırtma amacı gütmeyen, bir başlangıca ve sona bağlı kalmayan daha gerçekçi, daha modernist, modern bir kılıfı bulunan anlatı türü. Elbette kurgu her iki tür için de önemli olmakla birlikte öyküde daha esnekleştirilebilir. Direkt giriş bölümünden değil de gelişmeden başlayabilir bir öykü. Ya da hiç giriş ve gelişme olmadan sadece sonuç bölümünden başlar ve ilerler. Mesela bir adamın içinde bulunduğu buhranı anlatırken öncesini kurcalamaya çok fazla ihtiyaç hissetmez öykü. Adamın o buhrana düşünceye kadarki evrelerinden bahsetmeden, direkt içinde bulunduğu anı yazabilir. Hatta tüm bunları da adamın sadece bir eliyle ince belli çay bardağını ağzına doğru götürürken diğer eliyle de sigarasını kül tablasına basarken anlatır. Küçücük bir zaman aralığına bir insanın en büyük ruhsal sıkıntılarını sığdırır. Ve olayı tam olarak bitirmeyi de kendisine görev bilmez. Öykünün sonunu okura bırakabildiği gibi karakterin üzerinde de noktalayabilir. Nitekim olay öykülerinde de yazar için durum çok farklı değildir. Ele aldığı karakterin duygularını, davranışlarını gerçeğe en yakın şekilde ele aldıktan sonra sonunu okura bırakabilir. Yani hikaye daha çok kendi içinde kalıpsal bir anlatı türüyken öykü daha modernist ve daha özgür anlatım yollarını yazarına sunuyor. Açıkçası son zamanlarda iyi bir okur değilim. Her ne kadar eskisi kadar fazla okuyamasam da okumak için tüm fırsatları kolluyorum, vakit buldukça okuyorum. Okuduğum öykülerin paragraflarında gezinmeyi seviyorum. Elimden geldiği kadar dergileri takip ediyorum. Hatta özellikle bir sonraki öykülerini merakla beklediğim, teknik anlamda takdir ettiğim öykücüler var. Yine ilk öykülerini dergide yayınlayan yazarları da özellikle takip ediyorum. Ve çoğunu da başarılı buluyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kardelen-okulu-konyada-basladi-k5214.html", "text": "İlk sayısından itibaren büyük ilgi gören Kardelen Çocuk dergisinin \"Kardelen Çocuk\" ve Kardelen Genç\" okulları Konya'da faaliyete başladı. Çocuk edebiyatı yazar ve şairleriyle alanında uzman eğitimcileri ortaokul ve lise öğrencileriyle buluşturacak olan yazarlık eğitimi 21 Aralık'a kadar sürecek. Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği tarafından iki ayda bir yayımlanan, çocuklara Türkçe hassasiyeti kazandırmayı amaçlayan ve kısa zamanda büyük ilgi gören Kardelen Çocuk dergisinin çocuk ve genç okulu Konya'da başladı. TDED Genel Merkezi organizasyonuyla Kardelen Çocuk Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Elif Tokkal'ın yönetiminde yürütülen \"Kardelen Çocuk ve Genç Okulu Projesi\", ilk defa TDED Konya Şubesi tarafından Konya Şehir Koleji'nde uygulanıyor. Yazar Abdullah Harmancı'nın \"Hikaye ve Hikaye Kurgulama\" başlıklı dersiyle başlayan ve TDED Şube Başkanı Muammer Ulutürk'ün \"Görsel Yazarlık\" dersiyle devam eden etkinlik, dopdolu bir eğitim programı içeriyor. Ortaokul ve lise öğrencilerini kapsayan faaliyet, öğrencilerin kendi yaş dönemlerine uygun edebi eserleri tanımasını, hikaye ve masalları yerli kültürel zenginliği içinde anlamlandırmasını, kelime hazinelerinin ve hayal güçlerinin gelişmesini, çocuk edebiyatı yazarlarıyla buluşmalarını, yazmanın incelikleri konusunda bilgilendirilmesini amaçlıyor. Çocuk edebiyatı yazar ve şairleriyle alanında uzman eğitimcileri öğrencilerle buluşturan yazarlık eğitimi, 21 Aralık'ta tamamlanacak. - \"Hikaye ve Hikaye Kurgulama\" Abdullah Harmancı - \"Benim Kelimelerim\" Elif Tokkal - \"Suçlu Kim Polisiyesi\" Meryem Uçar - \"Yapay Zeka\" Ahmet Melih Karauğuz - \"Görsel Metin Yazarlığı\" Muammer Ulutürk - \"Hikaye Kurgulama\" Abdullah Harmancı - \"Evvel Zaman İçinde\" Elif Tokkal - \"Bizim Hikayelerimiz\" Ali Güney - \"Görsel Yazarlık\" Muammer Ulutürk"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cocuk-edebiyatinin-sinirlarinda-ucan-sinif-k5722.html", "text": "Bu eser beni, okuma alışkanlığının önemli bir parçasına değinmeye ve hatta yazıma da böyle başlamaya zorluyor. Çünkü yazar kitabına iki bölümlü güzel bir önsöz ile başlamış. Okurların hep merak ettiği bir konudur bu. Bir kitap nasıl, nerede, ne zaman yazılır? Erich Kastner önsözünde bu kitabı annesinin zoruyla, bir yaz günü sıcağında Noel hikayesi yazmak zor olacağı için karlı bir dağın zirvesine çıkarak nasıl yazdığını anlatmış. Bu önsözü okumaya üşenip kitaba başlarsak muhtemelen yazarın duygularına erişemeyecek, eserden onun istediği tadı alamayacağız. İşte önsözleri okumanın gereği böylece kendini gösteriyor. Bir eser nasıl bir ruh haliyle, hangi dönemde, hangi amaçla yazılmıştır, yazanın o güne kadar yaşadıkları nelerdir; bunları bilmek okumamıza değer katacak, onu anlamlı kılacaktır. Hele ki çocuk-genç kitaplarında bir önsöz varsa orada mutlaka bilmemiz gereken detaylar, önemli duygular ve yaşantı izleri de vardır. Bu kitaptaki kadar edebi ve eğlenceli olanını her zaman bulamayabilirsiniz ama emin olun ki önsözleri görmezden gelmemeli, kitabın her satırına gereken değeri vermeliyiz. İki okulun öğrencileri arasındaki düşmanlığa varan rekabeti anlatan bir hikaye \"Uçan Sınıf\". En son Calvino'nun \"Ağaca Tüneyen Baron\" (Edebi Haz Ağacına Tüneyen Baron; Calvino - Çocuk - A. Erkan AKAY adlı eserinden aldığım edebiyat zevkini Kastner'in cümlelerinde de buluyorum. Her bölümün başına koyduğu özet paragraflarıyla dahi bir tarzı olduğunu hissettiriyor. On iki bölümlük hikayenin ilk beş bölümü, \"Çelik Birlik\" grubu yatılı öğrencilerinin rakip grubun elinde rehin tutulan bir arkadaşlarını kurtarmasını anlatıyor. Bu bölümlerin sonunda, kitabın tam ortalarına gelmişken, okulun anlayışlı müdürü Johann Bökh'ün ve çocukların akıl hocası \"Sigara İçmez\" lakaplı yalnız adamın dokunaklı geçmişleri ortaya çıkıyor. Çocukların ölesiye sevdikleri bu iki adamın o sevgiyi hak etmek için birlikte geçtikleri yol aslında yazarın önsözünde vurguladığı fikirle örtüşüyor: Çocukluk tatlı anılardan ibaret, her günü neşeyle geçen bir dönem değildir. Bunu böyle göstermeye çalışmak çocukların duygularını görmezden gelmek, onların hayatlarını hafife almaktır. İşte hayatın ağırlığını tıpkı öğretmenleri gibi yaşayan bu çocuklar hikayenin ikinci yarısında birbirlerinden habersiz iki eski dostu; Johann Bökh ile Sigara İzmez'i bir araya getirmeye çalışıyorlar. Her biri birbirinden farklı dramlara ve kişilik özelliklerine sahip bir grup çocuğun sevgi, adalet ve aidiyet kavramları etrafında birleşen bu hikayesi, yazarın tıpkı önsözleri gibi yine hikayenin bir parçası olarak kaleme aldığı sonsöz kısmıyla son buluyor. Bu kısımda yazar, hikayeyi tamamlamasından birkaç yıl sonra hikayesinin kahramanlarından Johnny Trotz ve onu bir baba gibi sahiplenen kaptanla karşılaştığını ve onlara yazdığı kitaptan bahsettiğini anlatmış. Ama kim olduğunu söylemiyor. Belki de sevgili okurumuz hikayeyi okuduktan sonra tüm bu çocukları, hatta Bökh ve Sigara İçmez'i de tanıyan yazarın kim olduğu hakkında bir fikir yürütebilir. Çocuk Kalbi ve Palm Sokağı Çocukları gibi kült romanların bir benzeri diyebileceğimiz ama hem dilinin kalitesiyle hem de romanın sınırlarını cesurca kullanmasıyla en az onlar kadar keyif veren \"Uçan Sınıf\" ortaokul 7-8. sınıf düzeyinde okunması gereken bir kitap. Kapağında biraz sert bir düello sahnesi, iç sayfalarında ise on renksiz çizim bulunuyor. Hitap ettiği düzeye uygun, çocuksuluktan uzak çizimler. Benzerleri olarak yukarıda andığım iki kitabı okuyanların aşina olacağı dramatik gerçekçilik anlatının genelinde mevcut ve cesaretten kastım da bugünkü pedagojik yaklaşımın sınırlarını biraz esneten olayları anlatmaktan kaçınmamasıyla ilgili. Yazarın 1899 doğumlu olduğunu göz önünde bulundurursak okuduğumuz eserin bugünkü kabullere göre yazılmadığını ve fakat bugün de Alman edebiyatının önemli bir parçası olarak değerini koruduğunu, dünya genelinde kabul gördüğünü ve hala çok satanlar arasında olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısıyla bu çarpıcı örneklerden yola çıkarak sadece okumalarımızda değil, genç okurlara yönelik yerli roman yazımı çalışmalarımızda da onların hayatının gerçeklerinden uzak olduğumuzu açık eden aşırı bir hassasiyet göstermekten kaçınmak ve edebiyatı pedagojiyle sınırlamak yerine edebiyatın sınırlarını en verimli şekilde kullanmak gerektiğini belirtmekte fayda görüyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ogrencilikten-mezun-olmayi-reddeden-sisman-kiz-tombul-teyze-k5752.html", "text": "Kurumsal hayat içinde sayısız eğitim aldım. Bu eğitimler sayesinde; mesleki gelişmeleri öğrendiğim de oldu etkili konuşma ve duygusal zeka hakkında bilgilendiğim de. Süreç içinde çok sayda eğitmenle tanışma fırsatı buldum. İş hayatının başında ticari hayatta çek ve çek kanunu konusunu Cemile Sarıkaya'dan dinlemiştim. İlk etkilendiğim anlatıcı olmuştu kendisi. Sonrasında Prof. Dr. Kerem Alkin'in ve sosyolog yazar Polat Doğru'nun seminerleri aklımda yer edenlerden. Listemde üst sıralara oynayan biri var ki onun adını sona sakladım; Tülay Üstündağ. Ondan aldığım eğitimde yıl 2019'du. İtiraf etmeliyim ki ondan ders aldığım iki günün ilkinde, sabahın 09:30 unda üstelik bir Pazar sabahı sınıfa girdiğimde enerjik ve cıvıltılı bir sesle bunu duymak \"eyvah, çattık, uslu uslu dinleyip evimize gidemeyeceğiz bu gün\" demiştim. Hatta \"iki gün böyle mi geçecek şimdi?\" diye de eklemiştim. Tülay Üstündağ sabah ilk ders için kapıdan giren her bir katılımcıya hitaben söyledi bu sözleri. Hem enerjikti hem hafızası sağlamdı. İki günlük programda çeşitli başlıklar varsa da en sevdiğim yaratıcı drama dersi oldu. Daha önce böyle bir eğitim almamıştım. Şimdi anlıyorum ki bu eğitimi pirinden almakmış sevmeme sebep. Çünkü bu alanda eğitim alan akademik dersler veren eğitmenimiz Yaratıcılığa Yolculuk ve Yaratıcı Drama Öğretmenimin Günlüğü adlı iki de kitap yazmış. O tam anlamıyla işinin ehliydi ve Ben bu işin kitabını yazdım. diyordu az çok. Belli ki verdiği her eğitimle katılımcılarına kitaplarını raftan alıp hem okuyor, okutuyordu. Yaratıcı drama demek; belli bir konuyu merkeze alarak rol yaparak doğaçlamayla canlandırmak demek. Spontane olarak gelişen ve durumu anlatırken onu yaşıyormuşçasına yani moda tabirle miş gibi yapmak olarak tarifleyebiliriz. Bir gazete haberi, bir karikatür, yarım kalan bir edebi metin, bir fotoğraf konu edilebilir yaratıcı dramaya. Bu eğitim; insanlar kendisini tanıma, iletişim kurabilme, hayal gücüne ve estetik gelişimine katkıda bulunuyor. Yarım gün ayrılan yaratıcı drama dersi için üçerli gruplara ayrıldık. Her grup, bir masanın üzerinde ters çevrilmiş kartpostallardan birini seçti. Görevi; seçtiği kartpostaldaki görüntüyü sadece kendi grup üyelerine göstermek ve bedenleriyle resmetmekti. Çoğu grubun elindeki kartı resmetmesi zor olmalıydı zira herkes offlamaya başlamıştı. Bizim gruba raylarda ilerleyen bir tren fotoğrafı çıkmıştı. İçinde hiç insan ya da canlı varlık yoktu. Sonradan öğreneceğimiz üzere yanımızdaki gruba kahvehanede bir masadaki kül tablasında sigarasını söndüren bir adam, diğerine ise dantelli perdeleri olan ahşap evinin camından dışarı bakan yaşlı bir köy kadını resmi gelmişti. Bizim grubun lokomotif şekline girmeye çalıştığı anlarda \"çuf çuf\" diyebilsek hemen anlaşılmış olacaktık fakat dersteki en önemli kural ses ve mimik yapmamaktı. Görseldeki nesneleri resmederken bir arkadaşımızın kül tablası kalığına girmeye çalışırken bedeninin aldığı şekillerle, sandalye olmaya çalışan diğerinin görüntüleri bizi gülme krizine sokmuştu. Aslında bu yazı bir anı metni değil. Buraya kadar sanki öyle olduysa esasında ben kitabı da yazarını da çoktan anlatmaya başladım. Çünkü bahsedeceğim kitabı ve yazarını anlatabilmek için yazar, eğitmen Tülay Üstündağ'ın ne kadar işinin ehli olduğuna şahitlik ettiğimi aktarmalıydım. İlk derste kendini tanıtıp bizi tanıdıktan sonra ilginç bir şekilde isimlerimizi aklında tuttuğunu gördüm Tülay Hanım'ın. Üstelik adlarımızı sadece bir defa söylemiştik. Kendisinden bahsederken öyle mütevazıydı ki bir yazar olduğunu söylemedi bile. Dakikalar ilerledikçe görgü ve kültür birikimiyle bizi sarıp sarmaladı. Okuduğu tüm kitapları birer birer okur gibi verdi eğitimini. Kitabın türü anı ve araştırma. 173 sayfadan oluşan kitabın 44 bölümü bulunuyor. Meslek hayatı ona çokça seyahat ettirmiş. 81 ilde gitmediği il kalmamış. Çokça da insan tanımış, hem de çeşitli mesleklerden ve sektörlerden. O da bunları öz yaşam öyküsü olarak anılarından yaptığı seçkilerle harmanlamış kitabında. Gezdiği yerleri, tanıştığı kişileri, başından geçen ilginç olayları... Her birini itinayla ve ayrıntısıyla fakat tekrara düşmeden, okuru daraltmadan anlatmış. Kitabın adı rahmetli babasının Tülay Üstündağ'a seslenmesinden geliyor. Annesi de babası da terzi. Hele rahmetli babası ehil bir kürk terzisi imiş. Evlerinin yanındaki atölyede anne ve babası birlikte çalışmışlar. Ankara 32 ve 55.sokaklardaki çocukluğu ve 30.sokaktaki babaanne evi çocukluk yıllarının unutulmaz anılarına zemin olmuş. Çocukluk hatıralarının koku ve tatlarını Rusya'da Volga Nehri boyunca yaptığı gezilerde bulan yazar çocukluğunun reçellerine, Rus yemek ve oyuncaklarına da elini uzatmış yıllar sonra. Çünkü baba tarafı da anne tarafı da göçmen ve kültür aktarıcıları kodlanmış onun benliğine. Demlenmekte olan çaya sabun katan, yarım teneke zeytinyağını mutfak zeminine dökerek fış fış kayıkçı oynayan, sokak yoğurtçusunun arabasını yokuştan aşağı iten oldukça haylaz bir çocukluk yaşamış Tülay Üstündağ. Henüz beş-altı yaşlarında yaşadıklarını nasıl hatırlıyor acaba diye düşünüyor insan. Örneğin ben hiç hatırlayamıyorum o yaşlarımı. Bu hususu kendisine sorduğumda Tülay Hanım şöyle demişti: Olayı netlikle hatırlamasam da bende bıraktığı duyguyu hatırlıyorum Görsel olarak anıyı muhafaza edememiş olsam da duygusu bana onu hatırlatıyor. Birilerine ve hayata rehber olma özelliği o henüz 5 yaşlarındayken sinyal vermiş. Gönüllü rehberliğinde sokağın çocuklarını yanına alıp sokaklar ve caddeler geçerek anneannesinin evine gitmesi, Annen nerde? diye sorulunca Annem evde. Ben çocukları alıp sana geldim anneanne. demesi ilginç geldi bana. Çünkü küçük bir çocukken kendi yaşıtın birine güvenip de yollara düşmek pek imkan dahilinde değil. Annesinin çocukluğunu anlatırken; Bütün mahalleyi idare ederdin. demesi eğitim verdiği sınıfa olan hakimiyetini açıklar nitelikte. Ankara'da başlayan kitap ülke sınırlarını aşıyor. Nerelere gitmiyor ki? Eğitimle yolunu bulan bir yaşam var kitapta. Necip Fazıl'ın \"Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur.\" sözünü doğru çıkartırcasına tomurcuk derdinde olan bir eğitmen var sayfalarda. Eğittikçe çoğalan, öğrettikçe nefes alan, aktardıkça şenlenen, ilettikçe çiçek açan bir sevdalı yürek var. Bu yazı bir kitap değerlendirmesinden çok bir portre gibi oldu, frakındayım. Tülay Hanım'ın anılarını ve hayatını yazdığı kitap yöneltti beni bu türlü yazmaya. Ne de olsa ben de onun öğrencisiyim ve öğretmenimin hayatını öğrenmek yazıma da niteliğine de yön verdi. Öğrencisiyim diyorsam da esasında Tülay Üstündağ'ın vazgeçilmez sevdasının öğrencilik olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bir de gönüllü olarak çalıştığı sivil toplum kuruluşları var ki bu onun diğer sevdası. Hayat boyu öğrenirken ömür boyu öğretmeye çalışan bir yazarın kitabına ait değerlenme yazımı onun Lefkoşa'da ders verdiği üniversite öğrencilerinin kendisine yazdığı bir mezuniyet günü pankart sloganıyla bitirelim: Okulumuzda yarı zamanlı, kalbimizde tam zamanlı."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dogan-cucelogluna-gore-guclu-bir-yasam-icin-40-oneri-k5431.html", "text": "1-Sorumluluğu geliştirme bilincine sahip olmak için birey olmak gerekir. Birey, ekiple iş tutmasını bilendir. Birey, ayağını yere basıp göklere bakmasını bilendir. Birey, zamanın sunağından yaşamın özsuyunu içmesini bilendir. Birey, ne içeride eksilen ne de dışarıda kalandır. 2-İnsan olmanın sırrı özüne dönmekte. Ne yaparsan yap, bir an önce özüne dön, sözüne dayan, kendini bul. Özüne dönemeyen hep dışarıda kalır. Özüne dönemeyen başkalarının cehennem kapılarını üzerine kapatır. Özüne dönemeyen hikayesinin öznesi olamaz. 3-Bilinci açık tut. Her zaman için, her kesi ve her şeyi gözle. Herkesten ve her şeyden öğreneceğin bir şey vardır. Oralarda, bir yerlerde seni bekliyorlardır. Bakarsın ve görürsün. Varlık, içindeki tekliğini gören \"gözlemleyen bilinç\" sahibi olmaktır. Tekliğini keşfeden ömür tespihini güzel ve anlamlı hatıralarla zenginleştirir. Tekliğini keşfeden sonsuzluğun bütün kapılarını sonuna kadar açar. 4-Hayatımız bir orman. Hepimiz hayat ormanında farklı bir ağacız. Hepimizin ayrı özellikleri, ayrı var oluş sebepleri var. Hepimizin başkalarında bir ben'i var. Eğer bu ben'leri görürsek hayat ormanını daha da güzelleştirir, anlamlaştırırız. Yok, kendimizi kendi benimize hapsedersek en küçük bir kıvılcımla hayat ormanının yakılıp yok olmasına sebep oluruz. Çoğu zaman küçük bir kıvılcım da hazırda bekliyordur. 5-Yüz yaşına gelse de insanın içinde çocukluktan kalma bir çocuk vardır. O çocuk korkutulmuş olabilir, içimizin mahzenlerinde saklanıyor olabilir. O çocuğu içimizdeki mahzenlerden bulup çıkarmak bizim görevimiz. Bunu yapmak zorundayız. Yeniden insan olmak, aslımıza dönmek, özümüzün şarkısını okumak için içimizdeki çocuğun ellerinden tutup dışarı çıkarmak zorundayız. Aksi takdirde bir tarafımız hep eksik kalır. İçindeki çocuğu bulup çıkaramayan insan olamaz, kendi olamaz, özgür olamaz. İçindeki çocukla oyun oynamayan gerçek bir baba olamaz, kimseyle doğru dürüst iletişim kuramaz. 6-Hüznün kadar insansın. Hüznün kadar kendine yakınsın, kendine uzaksın. Hüznün kadar kendini tutabilirsin, başkalarına dokunabilirsin. Hüzünlenen insan kendi payına düşen toprağın kokusunu alabilir, göklerdeki şarkısını duyabilir. Hüzünlenin ve toprak atınızı gökyüzüne şahlandırın. Hüzün yağmurlarıyla ıslanmayan, toprak atını şaha kaldıramaz. 7-İnsan hem faildir hem de şahittir. İyi bir fail ol, iyiliklere şahit ol. Niyet her şeyi belirler. Niyet, faile ve şahitliğe şekil verir. İyi niyetliysen güzel fiiller yaparsın, şahitliğin güzel olur. Kötü niyetliysen kötü fiiller yaparsın, kötülüklere şahitlik yaparsın. Ruhuyla konuşan insanlar iyi niyetli olur, bedenin tahakkümü altında olanlar ise kötü niyetli olur. 8-Kayık benliğini terk edip biz gemisine binmek gerekir. Böylece hayat denizinde payımıza düşen her şeye ulaşabiliriz. Ben kayığı, ben'i hep kıyılarda tutar. Onu ya boş hayallerle oyalar ya da kof korkularla korkutur. Ben kayığında olanlar asla kendi yolculuğunu yapamazlar. Biz gemisinde olanlar başkalarıyla beraber olduğu için evvela mutlu olurlar; çünkü insan kardeşleriyle beraberdirler. Sonra da kendi yolculuklarına devam ederler, hem başkalarıyla hem de başkaları olmadan. Ben kayığı kıyıya vurmadan, bir an evvel biz gemisine geçmek gerekir. 9-İnsanın zihin dili ve gönül dili arasında bocalamasının nedeni \"yüce bilinç\"ten kopukluktur. Kendi olan ve özveriyle yaşam süreçlerini takip eden insan zihin dili ile gönül dili arasında bir bütünlük, bizlik meydana getirir. O zaman insan bilinci ile yüce bilinç arasında bütün bağlantılar kurulmuş olur. Her şey olması gerektiği gibidir: Sade ve asude. 10-Başkalarının bize dayattığı her şeyi bir kenara bırakmalıyız. Kendi insani değerlerimizi ve yaşama sebeplerimizi inşa etmeliyiz. Umut içeriden doğar, umutsuzluk dışarıdan empoze edilir. Umudun kaynağı biziz, umutsuzluğun sebebi başkaları. O zaman yapmamız gereken, umudumuzun kaynağını keşfetmek, umutsuzluk bataklığının kökünü kurutmak. 11-1440 dakikalık zaman trenini yakalamak ve yaşamak için 20 dakikalık tefekkür durağında durup düşünmek gerekir. 1440 dakikanın sadece 20 dakikasını tefekküre ayırırsak hayatı daha anlamlı ve kaliteli yaşamaya başlarız. Akıl eden bir kalbe ve hisseden bir akla sahip olanlar 1440 dakikanın 20 dakikasını tefekkürle geçirirler. Bunu yapmazsak ne olur? Zaman treninin altında kalakalırız. Paramparça olur bütün bir hayatımız, varlığımız. 12-Her daim hayatımızda yeni pencereler açmalıyız. Bizi biz yapan, bizi bizden alıp kainatın mükemmel ahengine uyduran saf ve içten pencereler. İçeriden dışarıya açılan, gözle görülmeyen, kalple hissedilen pencereler. İnsan açtığı yeni pencereler vardır ve yeni pencerelerden gördüklerimiz ve hissettiklerimiz kainatın kalbine yaptığımız yolculukta hep bizimle olacaklardır, bize yol göstereceklerdir. 13-Düşünsel ve duygusal yolculuğundan geri kalmamak için aklı her zaman için yeni soru/nlarla bilemeli, kalbi farklı iklimlerde yeşertmeli. Aklen ve kalben diri olan, hakikat evinde kendi yerini bulur ve varlığın asıl yapı taşlarından biri olduğunu fark eder. Aklı çarpık olanlar, kalbi bozuk olanlar yolda kalırlar, asla hakikat evine varamazlar, varlığın tozu dumanı olarak varlığa karışırlar. 14-Her insanın büyük resmi olmalı. Büyük resim insanı bir arada tutar, büyük uçurumlardan, derin bunalımlardan, dipsiz yarıklara düşmekten korur. Niçin yaşadığını bilen insan büyük resmi zaman ile mekanın kesiştiği yere oturtur. Nasıl yaşaması gerektiğine karar veren insan büyük resmi sevdiği renklerle boyar. Başkaları için değil, kendi için yaşamak gerektiğine karar veren insan büyük resmi sonsuzluğun kalbine yerleştirir. 15-Sohbet etmek, kalbi ellerinde, aklı yerde kendini muhatabına sunmaktır. Sohbette hiyerarşi, kıdem, derece, sınır, mesafeler yoktur. Bedenler ruhun gölgesinde kalmıştır. Zamanın elleriyle suskunluk toprağı bedenin üzerine serpiştirilmiştir. Sözle kalbin kapısından girilir, sükutla oturulur içeride. İçeride ne vardır? Herkesin yol hikayesi vardır. Sohbet etmek muhatapların karşılıklı olarak yol hikayelerini birbirine anlatmasıdır, aynı sözlerle, farklı çağrışımlarla. 16-Ne olursa olsun her zaman için içinin tanıklığına baş vur. İç tanıklığın seni yanıltmaz, elini boş bırakmaz. İç tanıklığın seni geçmişten alı buraya getirir, yarınlara taşır. İç tanıklığınla içindeki denizleri ve çölleri, gülleri ve külleri, ölüleri ve dirileri birbirine kavuşturabilirsin. İç tanıklıkla içindeki Kızıldenizleri yarıp karşı tarafa geçebilirsin. İç tanıklığın yoksa dışarıdan gelen Firavunlara yenilmen işten bile değildir. Firavun'ün varlığı, iç tanıklığın yokluğudur. 17-Sırtımızı dayadığımız dağ gibi insanlar olmalı hayatımızda. Bunun için de muhatabımıza bütün bir yüzümüzle dönmeliyiz. Kalbinde boşluk olan, aklında başkasının gölgesi olan, hayatında başkasının etkisi olan muhatabını tek bir yüzle dinleyemez. Bir yüzü olan dağlaşır, dağ gibi büyür muhatabının gözünde. Heybetli olur. Yüz ve dağ arasında ne korku ne kaygı ne de yeis olur. Yüzünü kendi dağına dön ki dağda kendi sesini yankılasın muhatabının yüzüne. 18-Kendi kendimize de mentor olabiliriz. Bunun için de içimizdeki çocuğun bize ayna tutması gerekir. İçimizdeki çocuğun bize tuttuğu aynada kendimizi görüp, hayata, insanlara ve doğaya dair en güzel, en anlamlı sözleri söyleyebiliriz, zaman ve mekan üstü içsel bir sohbet yapabiliriz. Aynada ne başkalarının gölgesi vardır ne de başkalarına ait sözler. Ayna içimizdeki yoldur. İçimizdeki çocuk da tek yol arkadaşımızdır. Sadece kendimize yürürüz, ben'imizin üzerindeki bütün yasakları kırarız. 19-Her insan bir sözle doğar. Söz varlık ağacında kendi yerini bulmaktır. Kendine güvenen insanlar yola çıkarlar ve varlık ağacındaki sözünü bulurlar. Kimimiz damardaki uzanıştır, kimimiz kökteki kuvvettir, kimimiz daldaki destektir, kimimiz yapraktaki asalettir, kimimiz çekirdekteki devri daimdir. Sözümüzü bulup varlık ağacını taçlandıracağız kendi başarı hikayemizle. Yazık o insanlara ki sözünü keşfetmeden yolculuğunu bitirenlere. 20-Eğitim, niyetimizi saf tutmaktır. Asıl bilgelik içsel yolculuğumuzda kendimizi bilmektir. Kendini bilen be bulan insan, nerede ne yapması gerektiğini bilir. Bir filozofun içinde bir çiftçi yapamaz ya da bir çiftçiyle felsefe konularını konuşamazsın. Bilgelik hangi toprağa hangi ürünü ekeceğimizi bilmek, eğitim de bu işi hakkıyla yapmaktır. 21-Fıtrat eğitmeni olmalıyız. Fıtratında ne var? Allah bizi hangi fıtrat üzerine yaratmış? Fıtratımıza uygun işler nelerdir? Kim, nasıl fıtratımıza hizmet edebilir, fıtratımızı geliştirebilir? Gibi sorulara doğru cevaplar vermek için fıtratımızı tanımak zorundayız. Fıtrat, bizde doğuştan var olan özelliklerdir. Bu özelliklerden bir tanesi bizi diğerlerinden ayırır, bizi biz yapar. Fıtrat eğitmeni olursak bizi diğerlerinden ayıran bu özelliğimizi buluruz ve o yoldan yürürüz. Fıtrat eğitmenleri içindeki yeteneği çıkarır. Bu kolaydır aslında. Samimiyet ve dürüstlükle, çalışma ve gayretle bu işin üstesinden gelebiliriz. 22-Cinselliği sadece bedenlerin birleşmesinden ibaret görenler, bir zaman sonra bedenlerin altında kalakalırlar Bedensel boşluklar ve uçurumlar kişiyi kuşatır, mahveder. Cinselliği beden ve ruhun birlikteliği olarak görmek gerekir. Akıl ve kalbin içindeki bütün engeller kalkmıştır. Taraflar özgürdür ve gerçek mutluluk ve huzur ortaya çıkmıştır. Mutluluk bedenin mutmain olmasıdır, huzur ruhun sükuna gark olmasıdır. Bunlardan bir tanesi eksik oldu mu mutsuzluk ve huzursuzluk baş gösterir. Bu da ölümcül bir kaçışla olur. 23-Sakın var oluşun beş boyutu arasında bir ahenk ve denge kurmadan bir başkasıyla hayat yolculuğuna çıkma. Bunlardan biri eksik oldu mu düşmek, daha fenası düştüğün yerden kalkamamak kaçınılmaz olur. Bir başkasına tutunarak kalkamazsın. Bir başkasının duygularıyla hareket edemezsin. Bir başkasının zihinsel sürecini kendine uyarlayamazsın. Bir başkasının sosyal yaşantısı ile kendininkini değiştiremezsin. Bir başkasının aşkınlığı ile yüce değerlerini toplayamazsın. Beş boyutunu tamamlayan altıncı boyuta geçer ve \"ruh ikizi\"ni bulur. Sadece ruh ikizleri aynı şarkıları sonsuza dek dinleyebilirler, aynı şarkıdan sonsuz manalar çıkarabilirler, aynı şarkıyla sevecen ve bağışlayıcı olabilirler. Altıncı boyut: Kendi şarkını ruh ikizinle okumaktır, tek bir yürekte, ebediyen. 24-Ne zaman ki dünyanın Doğusuyla ve Batısıyla bizim dünyamız olduğunu anlarız, o zaman kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan bir bütünün iki parçası olduğunu anlarız. Biri olmadan diğeri var olamaz; biri olmadan diğeri kendini gerçekleştiremez. İnsan kadın ve erkek olarak bir bütündür. Asıl mesele kadın ve erkeği bütünleyerek insan olabilmekte, insan kalabilmekte. İnsanları öldürenler, kadın ya da erkek fark etmez bir tarafı sakat olanlardır. Kadın ve erkek, bunlardan biri eksik oldu mu, insan insana kıyar, insan insana zulüm eder. Kadın ve erkeği birlikte tut ki insan olasın, insan kalasın, insan gibi yaşayasın. 25-Sevmek, karşısındaki insanın kendine yaptığı yolculukta kendini bulmasına yardımcı olmaktır. Bunu yeri geldiğinde \"geride kalarak\" yeri geldiğinde de \"iler çıkarak\" yapar. Biz ne geride kalmasını biliyoruz ne de zamanı geldiğinde ileri çıkıyoruz. Tek mesele, zamanlama. Her şey mükemmel bir zamanlamaya bağlı. Taraflar açık ve cesur olursa tam zamanında yola çıkılır. Kapalı ve korkak olmak, tarafları yiyip bitirir, içsel yolculuğu görünmez bir zindana çevirir. Böyle olursa taraflar bir ömür boyu birbirlerini zindanlarda beklerler, bir ömür boyu birbirlerine gardiyanlık yaparlar. 26-Eşler ne yapıp edip evliliklerinin kutup yıldızını, inanç sistemlerine, değerler sistemine, kültürel benzerliklere, ortak kişisel beğenilere, insani paylaşımlara göre bulmalara gerekir. Kutup yıldızı olmayan bir evlilik er-geç yıkılmaya mahkumdur. Böyle bir durumda eşlerin her ikisi de maddi manevi büyük zararlar görürler. Taraflar evlilikten önce kutup yıldızlarını bulmadan yola çıkmasınlar. Kutup yıldızının en az şu beş özelliği olmalıdır: İnanç sistemi, değerler sistemi, kültürel benzerlikler, ortak kişisel beğeniler, insani paylaşımlar. 27- Öyküsü olmalı her ilişkinin, her insanın, her kitabın. Öykü anlam bütünlüğüdür. Öykü dünyayı kendi gözlerinle görmek, kendi bakış açınla anlatmaktır. Öykü içindeki nehirlerin akışını duyup müziğini yakalamaktır. Öykü zamanı asli ve değerli hedeflerin için kullanmaktır. Öyküsüz insanlar öksüz, amaçsız, hedefsiz insanlardır. Öyküsüz insan herkesten ve her şeyden kopuktur. Öyküsüz insan Hayat Defteri'ni boş işlerde kullanmıştır. Öyküsü olan insan kalbinin kuşunu göğün uçsuz bucaksız diyarlarına uçurmasını bilir. Sonuç: Öyküsüz insan esirdir, öyküsü olan insan hürdür. 28-Sürekli bir keşif halinde olmak lazım. Kendimizi ve başkalarını keşfederek hayat yolculuğunu güzelleştirip derinleştirebiliriz. Keşfetmek için de rahatlığı bir kenara bırakıp zorlukları göğüslemek gerekir. Kendi ben'ini keşfedemeyen, başkalarındaki biz'e ulaşamaz, kainattaki Bir'e katılamaz. 29-Gençliğinin hayallerinden ihtiyarlığın tecrübelerine, ihtiyarlığın tecrübelerinden gençliğin hayallerine mektuplar yaz, gönder. İnsan gençlik ve ihtiyarlık arasında hayat hikayesini yaşar ve yazar. Neredesin ve nerede olmak istiyorsun? Gençliğin hayallerini ve ihtiyarlığın tecrübelerini kayıt altına alırsan, nerede olduğunu ve nereye gideceğini bilirsin. Böylelikle her zaman için bir çıkış yolu bulabilirsin. 30-Hayatımızın her alanında kendi kendimizin rakibi olmalıyız. Ötekilerini, başkalarını kapsamı alanı dışında bırakmalıyız. Kendi kendimizin rakibi olursak eksiklerimizi görüp gideririz. Gözümüz dışarıda oldu mu içerideki noksanlarımızı göremeyiz. Başkalarının sırtından inip kendi ayaklarımızla yürümeliyiz. Kendi ayaklarımızla yürürsek önce izler oluşur ardımızda, sonra izler yola dönüşür en kısa zamanda. İçsel yolculuk izlerin hikayesini sürmektir. İçsel yolculuk yalnızca kendimizi dinlemektir. İçsel yolculuk elinden gelenin en iyisini yapma gayretidir. 31-Tiyatro insana karanlıkta kalmış farklı karakter özelliklerini gösterir. Farklı karakterlerle sahneye çıkarız. Belki karanlık karakterleri deneriz. Tiyatro bize kendi karakterimizi bulmamıza yardımcı olur. Tiyatro ve tiyatro kültürünü önem vermek gerekir. Tiyatroyu ihmal etmeyenler, kolay kolay karanlık karakterlerin tuzağına düşmezler. 32-Asıl işimiz dışında, kendimizi dinlendireceğimiz, zamanımızı eğlenerek geçireceğimiz en az bir hobimiz olmalı. Hobisiz insan, diri diri mezara giren insandır. Hobisiz insan, bedenin mesleğiyle ruhunun eğlencesi arasındaki bağ ve bağlantıları yitiren insandır. Hobisiz insanlar işkoliktir, yaşam tüccarlarıdır, insan fukaralarıdır. 33-Pareto ilkesi önemlidir. Zira hangi mesleği seçmiş olursak olalım, önemli olan o meslekte üzerine düşeni yapmaktır. Yani kendine uygun mesleği seçeceksin ve mesleğinde en iyi olmaya bakacaksın. Bahçesinde her çeşit sebze ve meyveyi en iyi şekilde yetiştirip onlardan iyi ürün elden bahçıvan, elindeki öğrencilerden iyi öğrenciler çıkarmayan öğretmenden daha iyidir, daha üstündür, daha kutsaldır. 34-Para yaşamın vazgeçilmez bir aracıdır. Kendini bilen insanlar parayı bir araç olarak görürler. Hayatının dümeninde para, parasal güç ve değerler değil, kendimiz olmalıyız. 35-Geri kalmış ülkeler devirir, gelişmiş ülkeler değişir. Özü ile evrensel hakikat arasındaki bağları güçlendiren insanlar ve milletler, hep iyiye, olumluya, güzele doğru değişirler; fakat özü ile evrensel hakikatten kopuk olan insanlar ve milletler hep kaos içinde olurlar, yıkarlar, yakarlar. Yapmamız gereken basit: Öze dönüp evrensel hakikate yürümek, değişimin önündeki bütün engelleri kaldırmak, duvarları yıkmak. 36-Var olan her şey kutsaldır. Varlığı kutsallaştıran da insandır. Hangi insan? Birey olan, bireyselliğini kazanmış olan, ben bilincine sahip olan, kısacası kendi olan insan. Birey ne çobanın koruyuculuğuna ne de sürünün kalabalık güvenliğine muhtaçtır. Birey kendiyle yaşar. Onu kutsal kılan da bu özelliğidir. İnciyi kömür taşından ayıran tekliği, kişiyi de kuru kalabalıklardan ayıran da bireyselliğidir. 37-Bağlı ve bağımlı olmak, içindeki meraklı çocuğu öldürür. Hep yerini ve yurdunu değiştir. Sürekli yeni bilgilerle, şaşırtıcı keşiflerle, meraklı çocuğu diri tut. Kendi hayatının kahramanı mı olmak istiyorsun? Yapman gereken çok basit: İçindeki meraklı çocuğu özgür bırak. 38-Kutsal olan emektir, alın teridir. Alın terinin açmayacağı kapı, yumuşatmayacağı kalp, çatlatmayacağı taş, söndüremeyeceği ateş yoktur. Çünkü helaldir. Alın teri kişiyi kötülüklerden de korur, kişiye kalkan olur. Alın teriyle ıslanmamış yüze leke de çalınamaz, çamur atılamaz, çamur atılsa dahi kalmaz, izi dahi silinir. Alın teri temizdir, temizler bütün kirleri pasları. Alın teri arındırır günahlardan, pişmanlıklardan. Alın teri kurtarır azaplardan, uçurumlardan, bunalımlardan. Alın teriyle ıslanmış göz hep doğruya bakar, gerçeği yakalar ve hakikati görür. Alın teri emeğin kanıtıdır, helal emeğin tanıklığıdır. 39-Başkalarına ulaşmak için önce kendimize ulaşmamız gerekir. Saf bir niyetle kendimize ulaşabiliriz. Saf niyet: Kökü üzerinde büyümek. Köküne sadık olan muradına erer ve saf niyetli damarlarıyla başkalarına ulaşabilir. Sevgi ve merhametle, hak ve adaletle, samimiyet ve dürüstlükle, fedakarlık ve yardımseverlikle kökünü güçlendir, damarlarını çalıştır. 40-Yolculuğumuzun hakkını vermek için hayat algoritmamızı çıkarmamız gerekir. Bu da okumakla, araştırmakla, sorgulamakla, farklı kültürleri tanımakla, sanat filmlerini izlemekle, ruhu özgürleştirici müzikleri dinlemekle olur. Aklını, kalbini ve ruhunu özgürleştirenler hayat algoritmalarını çıkarabilirler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ozletme-kendini-yine-bekleriz-k5847.html", "text": "Günümüzde hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki, kimsenin durup düşünmeye, etrafında olan biteni izlemeye, ayrıntılarda takılıp kalmaya vakti yok. Hepimizin gözünde bir at gözlüğü takılı. Büyük bir hırsla sadece ileriye bakıyoruz sanki ne kadar yolumuz kaldığını görüyoruz gibi. Halbuki hayatı güzelleştiren ve yaşanmaya değer kılan şeyler, dönüp bakmadığımız o ayrıntılarda saklı. Birine yaptığımız küçük bir iyilik, içten gelen bir gülümse, bütün aile üyeleriyle aynı sofrada oturup yapılan muhabbet. Aslında bu dünyadaki amacımız yürüdüğümüz yolu güzelleştirmek, birbirimizin yüreğine iyi gelmekti. Yaşadığımız çağa; yavaşlayıp etrafımızdaki güzellikleri görmenin, arada çocukluğumuzu hatırlayıp saf duygularımızı tekrar kazanmanın, nerden geldiğimizi unutmadan yolumuza devam etmenin gerekli olduğunu, büyük bir ustalıkla yazdığı Yine Bekleriz öykü kitabıyla bizlere hatırlatıyor Selim Erdoğan. 1962 doğumlu olan Selim Erdoğan, ilköğretimini ve liseyi Elazığ'da tamamladıktan sonra Makine Mühendisliği bölümünden 1984'te mezun oldu. 1986'da ise Ankara Orman Genel Müdürlüğünde kamu görevine başladı. 1982 yılından itibaren Aylık Dergi, Mavera, Türk Dili, Hece, Hece Öykü, Dergah, İtaki, Edebiyat Ortamı, Melamet, Yitik Söz, Mızmız ve Geçerken gibi birçok ulusal edebiyat dergisinde şiirleri ve öyküleri yayınlanmaya başladı. Hece Yayınları'ndan 2005'te Sis, 2016'da ise Şeb-i Yelda adlı şiir kitapları ile 2019'da Sekerat adlı öykü kitabı yayımlanmıştır. 2023 yılında ise Yine Bekleriz adlı ikinci öykü kitabını okurlarına sunmuştur. Şair için şiirin ortaya çıkmasında en önemli unsur \"bir fotoğraftan yola çıkmak, onun ardını kurcalamak\" olmuştur. Birçok fotoğrafın yan yana gelmesiyle de öykülerini kaleme almıştır. Öykülerinde ana caddede yürürken modern yaşama geçmeden önceki dönemin samimiliğine vurgu yapmak için ara sokaklara da dalmıştır. Yazarın, \"rüzgarın duvarlarına çarparak sustuğu tepede kurulu kerpiç bir evin cumbalı olan şu üst katında geçti\" dediği çocukluğunu tüm samimiliğiyle öykülerinde görmekteyiz. Yazar, çoğu öyküsünde yaşadığı kasabadan, ailesinden, komşularından, yaşadığı yerin doğal güzelliklerinden bahsetmektedir. Öykülerini okudukça kullandığı betimlemelerle ve yazı dilinin doğallığıyla kendinizi olayın içinde hissediyorsunuz. Yazar; öykülerinde ayrılık, ölüm, aile, doğa, yalnızlık, aşk gibi temaları kullanarak hayatın tam olarak içinden beslenen olay örgüleri kurgulamıştır. Aynı zamanda \"çisenti, kar sesi, istasyon, marşandiz ve ezan sesi\" kavramlarını öykülerinde sıkça kullanmaktadır. Yazarın hayatında \"anne ve baba\" büyük bir yer kaplamaktadır. Anne babasıyla olan yakınlığını ve aldığı öğütleri öykülerinde okurlarıyla paylaşmaktadır. Uyursan Geçer adlı öyküsünde \"Annem 'uyursan geçer' derdi, uyurdum geçmezdi.\" ifadesi bunun bir örneğidir. Yazar, babasının şu sözü üzerine yağmurun sırrını bir bir anlatmaya karar vermiştir: Ey oğul, künhüne varmak için yaşamın sırtında bir sahtiyan kırbadan daha fazlasını taşıma, ilişme hiçbir şeye, sadece rüzgara boynunu eğen başakların sesini işit, keşke mevsimi geldiğinde biçilecek ekini düşünmekle kalsan, eve girerken henüz avludayken yorgunluktan yığılarak yere, uyusan başının altında buğday çuvalı, sırtında tarlan, üzerinde kar döken gök ve kulağında yankılanan o ezanlarla. Sonuç olarak, Selim Erdoğan yazdığı öykülerle hayatımızın belli anlarında çocukluğumuza dönüp o güzellikleri hatırlayıp, özümüzü unutmadan yolumuza devam etmemizi bizlere söylüyor. Geçmişimizde yolculuk yaptıktan sonra şuan yaşadığımız hayata dönerken kapıyı aralık bırakıp bizlere \"yine bekleriz\" demeyi de unutmuyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/duygularin-alfabesi-var-mi-k5738.html", "text": "Değerlendirmeme ilk önce eserin adı ile başlamak istiyorum. Alfabenin ilk harfi, A'yı Fenike yazı sistemine göre öküzün temsil edildiği söylenmektedir. Sözellikte imla hatasının olmadığı ve bu eser ile sözelliğe geri dönme çabası aktarılmakta. Sanders, sözlü kültür üzerinden anlatı üzerine yoğunlaşmakta ve dil üzerine çıkarımlarda bulunmaktadır. Barry Sanders'a göre okuryazarlığın temelleri çok daha erken bir dönemde, anne kucağında atılır. Anneyle iletişim biçimi ilkin emzirmekle mümkün olabilmektedir. Öküzün A'sı, sözellik ile okuryazarlık arasında doğal bir süreklilik olduğunu ve ancak sağlam sözel köklere sahip insanların gerçek okuryazar olabileceğini savunmakta. Okuryazarlığın gelişimini alfabenin bulunmasından günümüze kadar mitoloji, teoloji, tıp, eğitim ve edebiyat gibi çok farklı alanlardan verdiği örneklerle sergileyen Barry Sanders, günümüzde okuryazarlığın karşı karşıya olduğu sorunları geniş bir bağlamda ele almaktadır. Çocuklar evde aileye, özellikle de her an başrolü üstlenmesi zorunlu anneyle aralarındaki bağların gevşemesinden dolayı gerçek sözelliği ve dolayısıyla okuryazarlığı yaşayamadığına dikkat çekilir. Toplumsal doku değişirken sokak çeteleri çarptırılmış yeni bir kabile düzeni kurarak ailenin yerini ne yazık ki almıştır. Okuryazarlığa başkaldıran gençler, yeni fakat farklı bir sözellik sürecine giriyor. Çete gençliğinde okuryazarlığın yarattığı benliğin ayrılmaz birer parçası olan vicdan ve pişmanlık gibi duygular bulunmadığından çok daha kolay suç işleniyor. Barry Sanders tarafından 1994 yılında yazılan inceleme türündeki Öküzün A'sı, Ayrıntı Yayınları tarafından 1999 yılında Türkçe'ye çevrilerek okura kazandırılmıştır. Eserin \"Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin yükselişi\" şeklindeki başlığı, içeriği hakkında net fikirler vermektedir. Barry Sanders'in diğer eserlerine bakarsak; insan ve toplum, kültür ve toplum, sosyoloji ve dilbilim alanlarıyla ilgili çalışmalarına ve eserlerine rastlamaktayız. Sözel kültürün ve yazılı kültürün kayboluşu, okuma oranının düşüklüğü, iletişim sorunları, kapitalist sistemin yavaş yavaş insanları kontrol altına alması ve son olarak tüm bu yozlaşmadan, karmaşadan etkilenerek kendilerini sokaklarda harcayan çocuklara dikkatleri çekmektedir. Tam olarak böyle bir dönemde, yaşanan sorunlara, sorunların nedenlerine ve nasıl çözülebileceğine değiniyor Barry Sanders. Bunu çeşitli kültürlerin eserlerinden ve akademik çalışmalardan anekdotlar vererek işlemektedir. Her bir konu somut örneklerle net bir şekilde anlatılmakta. İşlenen konular kimi zaman ağırlaşarak ciddileşmekte ancak yazarın bu konuları literatüre çok fazla girmeden anlaşılır şekilde dile getirmesinin temel nedenini anlam karışıklığını önlemektir. \"Okuryazarlar, düşüncelerini sözlü kültüre ait insanların asla yapamayacağı bir biçimde ifade edebilme gücüne kavuşurlar. Bu kitabın konusu, okuryazarlıktır. İnsanı son derece güçlü bir bilince taşıyan o gizemli, anlaşılması zor kuvvet.\" (s.14) Sanders tarafından da belirtildiği gibi, okuryazarlık konusu eserin ağırlığını oluşturarak büyük bir süreci kapsamaktadır. Sanders, döneminin toplumdaki pek çok sorununa değinmekle birlikte, özellikle okuryazarlığın nasıl gelişeceğini ve bu gelişimden toplumun nasıl etkileneceğini detaylı bir şekilde açıklamakla yetinmez. Okuryazarlığı sihirli dünyalara aralanan bir kapı gibi betimlemektedir. İnsanlar iletişim kurarken; okuryazar olmadan önce sözel iletişimin ses ve hafıza gücünden kaynaklandığına güvenmektedirler. Bu sayede bilgi ve duygu durumuyla oluşan kültür ve değerler sözlü iletişimin denetimindedir. Bu sözellik toplumun tam olarak ortak bilincini oluşturmaktadır. Okuryazarlık ile birlikte, insanlar ortak bilincin gücünü kalıcı halde yazıyla mümkün kılar. Bilgiler artık kalıcı olarak somut malzemeler üzerine yazılarak saklanmaktadır. Sözellik nedir? Değerler kültürünün hakim olduğu sözel iletişimi aktarma biçimidir. İnsanların beş duyusunun ikisi aracılığıyla seslerle ve görüntülerle yani somut olanla ilgilendikleri alandaki yaşama biçiminin göstergesidir. İlk insanlardan günümüze okuma ve yazma öğrenmeden önce sözel yaşamaktaydılar. Bu dönemde anne ile iletişim çok daha fazlasıyla önemliydi. Bebekler anneyi gördükçe, dokundukça ve annesinin sesiyle yaşama bağlanarak kendilerini dünyada güvende hissetmektedir. Her yetişkin birey çocukken duygusal yeterliliğini ve sözelliğini annesinin sesiyle kazanmıştır. Çocuk anne asallarıyla yetişkinliğe ulaşır. Yetimhanelerde büyüyerek bunları hiç yaşayamayan çocuklar, ya da daha az ilgi gösterilerek yetişen çocuklar; sözellikten okuryazarlığa geçerken okumadan uzaklaşırlar. Dile, sözelliğe ve okumaya dair ilgi, istek ve sevgileri oluşamamaktadır. Söz konusu uzaklık, insanın ömrü boyunca her yerde karşısına çıkmaktadır. Okuryazar kültürü için geçmek içinse sözellikten ayrılmak gerekmektedir. Çocuk sözellikte bağlı olduğu sesleri birer harf ile bağdaştırmaya çalışmakta. Böylece somut olandan soyut olana geçiş gerçekleşmekte. Bu süreçte okumaya doğru yönlendirilemeyen, sözellikte kalamayıp aynı zamanda okuryazarlığa da tam olarak geçemeyen kişi, dünyayı eksik algılarken bazı şeylerden noksan yaşamaktadır. Okuryazarlığın insana kattığı bilinçten mahrumdur. Öz farkındalık ve sözelliğin getirdiği kültür, duygusal zeka olarak içselleştirilememiş demektir. Dijital medya araçlarıyla yaşam istila altındadır. Ailelerin akşam saatini ayırdıkları televizyon, çocuklar için tehlikelerin en önemlilerinden biri olarak ele almaktadır Sanders. Çocuklar, televizyonun dijital sesi, reklamları ve kurgularıyla büyümektedirler. Eserde bu, bir çeşit \"programlanma\" olarak vurgulanmaktadır. Uzun uzun ve tekrar tekrar çocuğun bilinçaltına gönderilen sürekli mesajlar, etkileyici olmaktadır. Televizyon programları ister çocuğa hitap etsin ister etmesin bilinçli ya da bilinçsiz olarak özellikle çocukları sözellikten ayırmaktadır. Televizyonda olmayan ama dilin doğasında olan ses tonu ahengi duyguya dayanmaktadır. Söz, kesilme aracılığıyla taşıdığı duygu değerinin taşınmasına dayanmaktadır. Televizyonlarda bu söz konusu değildir. Programlar duygusuz bir tonda kurallarla ve sınırlarla aynı bilgileri tekrar etmekteler. Hiç değişmeyen ses tonuna maruz kalan çocuklar bu sese duyarsızlaşmakta. Sözelliğin doğallığından uzaklaşmakta. Televizyonda tek yönlü bilgiler, tanıtımlar, reklamlar ve eğlenceler çocukları belirli şeylere yönlendirmektedir. Televizyonda gördüğü şeylerin dışında kalan hayatta; bir durumla karşılaşan çocuk bocalamaktadır. Algılaması değişmektedir. Dijital dünyanın olumsuz etkisi budur. Küçük yaşlarda sözellikle büyümeyen, televizyonun yapay verileri ile bilinci programlanan çocuklar, dünyayı ve hatta kendilerini anlamakta sorunlar yaşamaktalar. Aileleri ve toplumun tamamı kısacası yaşam ile bir çatışma içerisindedirler. Sevgisizliğin dayanağı duygusal yoksunlukları ve okuryazarlıktan mahrum olmaları bilinçli olmaya erişemedikleri için benliklerinin farkında değillerdir. Okuryazarlığın en önemli kazancı insana kendi üzerine düşünme olanağı sunmasıdır. Bu imkanı bulan çocuk insan olduğunu anlayabilmektedir. Kendine dışarıdan bir gözle bakmaya olan bulan insan ise eleştiri becerisini geliştirmektedir. En önemlisi doğruyu yanlıştan ayırmaktadır. \"Oku\" emri yerine getirilmediğinde; Okuryazarlık soyut bir kavrayış olarak yetersiz kalacaktır. Sözelliğin duygusal bilinci, bu çocuklarda tamamlanamamaktadır. Bu nedenle çeteye veya bir örgüte mensup çocuklar, kendilerini birer özne olarak görmemektedir. Onlara göre her şey kendi kontrolü dışındadır. Sadece robot gibi uyumludurlar. Öldürmek bile cinayet olarak algılamamaktadırlar. İnsan hayatı ya da o insana bağlı olanların yaşayacakları acı, çete çocuklarının düşüncesinde bile yoktur. Birini öldürmek bilgisayar oyununda tuşa basmak gibi basit bir eylemdir. Toplumda yükselişte olan şiddetin temeli duyarsızlığa alıştırılmış insanlardan kaynaklanmaktadır. Televizyonlar, gazeteler ve diğer medya araçları yoluyla empoze edilen şiddet haberleri insanları hayrete düşürmemektedir. Bu durumun etkilerinden kurtulmanın yolları şu şekildedir: İlk adım ailede başlamaktadır. Aileler çocukları ile kaliteli vakit geçirmelidir. Bu vakitlerde onlarla iletişim kurarken ve sözlü kültürü duygusal anlamda geliştirecek şekilde ilgilenmelidirler. Sonrası okul ortamı ile devam etmektedir. Çocuklara doğrudan dil bilgisi ve sıkıcı gramer verilmemekten kaçınılmalıdır. Dillerin oyuncu, bilmeceli ve eğlenceli tarafları da çocuğa aktarılmalıdır. Özellikle temel eğitimde çocuğun dili sevmesi mutlaka sağlanmalıdır. Okulda kitaplarla ilgili destekleyici çalışmalar da mutlaka yürütülmelidir. Hem ailelere hem de gençlere şiddet olayları ile ilgili kamuca bir bilinç kazandırılmalıdır. Okuryazarlık oranını artırmakla birlikte henüz çeteye karışmamış ancak karışma tehlikesi olan çocuklar korunmuş olurlar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/el-mevakif-uzerine-bir-deneme-k5935.html", "text": "İsimsiz, öylesine isimsiz ki tüm isimlerin hiyeroglifine dönüşen bir katre billur mürekkep, çöldeki şafak, elifbanın kıvılcım çemberi: Abdülcebbar en-Nifferi. Kendisine ait bilgi yok denecek kadar az, ne bir tarikat, ne bir mürit ne bir şeyh yürüdüğü yolun ufuk çizgisinde. \"Mevakıf'' kitabının yazarı. Kitap duraklardan (77 durak) ve şehadet anlatılarından oluşuyor, seyr-i süluk boyunca, duraklarda ''durduruluyor'' en-Nifferi, bu kısım önemli çünkü durmak, hiçbir yerdedir; durdurulmak ise her yerde. Hiçliğe şehadet ise, sadece hiçlikte vuku bulur. Durduran, Allah'ın kendisidir. Böylece hiçbir şey durmaz, duran, durdurulamaz. Şehadet, paradoksların paradoksuna şehadettir, paradoksun şehadeti hüvel baki. Vakfe, el-mevakıf kitabının etrafında döndüğü temel düsturdur, tasavvufi anlamı bakımından yolcunun bir mertebeden bir başka mertebeye geçişi esnasındaki alaca aydınlık bölgeyi simgeler, alaca aydınlıktır çünkü Allah'ın sonsuz ışığının gölgesi tarafından kuşatılmıştır, \"haram'' kılınmıştır. Işık ve gölge, doruk ve uçurum arasındaki analojinin merkez noktasıdır vakfe. Dogmanın namzetidir. Mühr-ü Yusuf'tur, Kıyametin yosun tutmuş kuyusudur. Gitmekte olanın yakınlığıdır, geldikçe uzaklaşan turkuaz pembe bir şayaktır. Bu hasletten mürekkep, en-nifferi'nin konumu düşünülürse, ona atfedilebilecek en uygun sıfatın \"ricalü'l gayb'' olduğu görülür. Gizi kendisine- kendisi gizine tanık olandır. El- mevakıf, Allah'ın ilk elden kelamı üzerinde oluşturulmuş bir kitaptır, incecik ve keskin bir setredir; öyle ki çok sert ahlaki yükümlülükler talep eder. Nifferi, bu yükümlülükleri bir bir yerine getirir, yerine getirdikçe halis olanın ''ferahlama'' olduğu ortaya konulur. Öyle ki Allah, \"Ben ferahlamayı severim'' der. Kitap, tabiri yerindeyse \"esmer diyalektik'' üzerine kuruludur; bundan kastım, çelişkilerle ilerleyen, çelişkilerin aşılmasıyla bir ontolojiye-varlık sahasına evrilen bildiğimiz diyalektikten çok farklı bir noktada karşıtlıklar çatışkısının kurulmasıdır, öyle ki \"çelişki'' amorf ve bucaksız bir putlar sofrasının/masmavi bir çölün, buz kızılı bir arş uçurumuyla aynı anlama gelmesini simgeler artık, diyalektiğin felsefece tarif edilen soyut ve tek katmanlı geometrik mekanizması yerle yeksan olmuştur. Bütün bir kitap, \"Zilzaldır''/metafizik entelekheianın depremidir. İnsan, duraklar boyunca ''Ne oluyor buna?'' diye sormadan edemez, en-Nifferinin yolculuğunda. Nifferi bildirir ki çölün her bir kum tanesi puttur ve putlar hiyeroglif harf girdaplarında çözülür: Harf, iblisin ecelidir. Huruf, huruçtur, hicret, harf-i tariftir. Hicran diye bir şey ise yoktur. \"Benimle olduğunda zıtlıkları ve kendisine zıtlıkların gösterildiği kimseyi görürsün. Bu durumda batıl seni ele geçiremez, hakikat ise zayıflatmaz.'' Kitaptaki bu ifadede basit görünen ilginç bir nüans vardır: \"zıtlıkların yapısının dışlaşması/dışarıya yansıtılması'' bu bir uzaklık/yakınlık üst diyalektiği kurar gözlemci ile gözlenen arasında, diyalektiğin içindeki dışarıya açılan/ dışından içeriye kapanan kapı-başlı başına ''gören tarafından içselleştirilir'' Böylece bir muvazene nüvesi ortaya çıkar: denge içinde denge vardır: denge, kendi içerisinde kendisine denktir- girdapsa seraptır. Duraklar arasında hıfz edilen \"haram/sariya'' budur. En-nifferi, giderken kalandır. Kalırken Aksa'yı tavaf eder. Yanındadır ve karşındadır, zamanı saçmış ve cem etmiştir, gözlerini açar ve kapatır, soluğu alır ve verir. Kalbi atar ve çehresi hicret eder. Kirpikleri kutsal kasedir. Ateştir, içinde sıvı gökkuşağı ışır. Son saattir, omurilik sıvısıdır, zamanın taktığı yeşil türbandır. Mor ırmaktır, serçe parmaktaki süt damlasıdır, mürekkep ve civanın tutuşmasıdır, beyaz kaplandır. Çöl biter, inanılması güç olsa da, çöl yürüyerek bitirilir, uçarak değil. Nifferi'nin kanatları yoktur ve bilinen anlamıyla bir ''sufi'' değildir. Cübbesiz ve dabbesizdir, seyreyler. Çölde havada asılı ve adımlayan bir su damlasıdır, habbe ve lirazdır. 12 köşeli felsefe taşıdır, ardına kadar açılmış dinginlik ve merhamet kapısıdır. Mekanını bildin; fakat Bana delalet etme. O'nun her şeyi perdelediğini ve her şeye vasıl olduğunu gördüm. Perdelenene eşlik et ve mevsulü terk edip Bana izin olmaksızın dahil ol; eğer izin istersen, seni perdelerim. Bana dahil olduğunda, izinsiz huruc et; eğer izin istersen, seni hapsederim. Zira benim izhar olduğum her şeyi bir iğne olarak ve setrettiğim her şeyi de iplik olarak görürsün."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/melody-ile-tekrar-karsilasmak-k5576.html", "text": "Sharon M. Draper bu söylediklerini aynı zamanda yaptıklarıyla ve yazdıklarıyla ispatlayan birisi. Öğretmen olan yazar 2000 yılında kendini tamamen yazmaya adayabilmek için öğretmenliği bırakmış. Onun öğretmenlik yolculuğu sıradan bir yolculuk değil. 1997 yılında \"Yılın Ulusal Öğretmeni\" seçilmiş. Özellikle gençlerle ve onların okuduklarıyla oldukça ilgili. Kitaplarını yazmasının en büyük amaçlarından birinin de gençlere ulaşmak ve onları nitelikli eserlerle tanıştırmak olduğunu dile getiriyor. Onların, Draper'in seçtiği gibi, bazı zor konuları okuyarak hayatlarında karşılaştıkları sorunlarla rahat başa çıkabilmelerini sağlamak istediğini söylüyor. Ülkemizde Draper'in tanınırlığı İçimdeki Müzik kitabıyla gerçekleşti. Beyin felci geçiren ve vücuduna hükmedemeyen Melody'nin yaşadıklarının analtıldığı kitap binlerce okuyucuya ulaştı, ulaşmaya ve konuşulmaya da devam ediyor. Farklı insanlara bakış açımızı sorgulamamıza vesile olacak bu eser özellikle çocukların empati kurabilmeleri ve farklılıklara sygı duyabilmeleri konusunda derin alt metinler barındırıyor. Olayların anlatımını Melody'nin kendisinden dinlediğimiz için metnin etkileyiciliği de artıyor. Melody bir arkadaş grubuyla vakit geçirebilmek için yanıp tutuşurken kütüphanede bir broşürle karşılaşır. Tıpkı kendisi gibi farklı olan çocukların dahil olduğu bir kamp programı vardır. Oraya gidebilmek için elinden geleni yapmaya karar vermiştir. Kitabın devamında biz Melody'nin kampta neler yaşadığını yine Melody'den dinliyoruz. Kendisi gibi bir gruba dahil olmanın keyfi ya da zorlukları, içinde yaşadığı çetrefilli süreç, kabul görememe korkusu, ilk defa ailesinden uzakta olmanın verdiği üzüntü ve korku... Hepsini karakterimizden ayrıntılarıyla öğreniyoruz. Tüm olayları Melody'den yani birinci kişiden okumak inandırıcılığı artırıyor ve okuyucunun karakterle daha kolay empati kurabilmesine yardımcı oluyor. Onunla birlikte üzülüp onunla birlikte sevinebiliyorsunuz. İnsanların acımasızlığına kızıp bundan sonraki yaşamınız için radikal kararlar alabiliyorsunuz. Metin bunu başarıyor. Aldığı kararları uygulayıp uygulamamak ya da devam ettirebilmek okuyucunun elinde. Yazar üstüne düşeni yapmış ve bizlere bu tarz kararlar alabilmek konusunda yardımcı olmuş. Bunları yaparken de nitelikli cümleler kullanmış. Ayrıca zorbalığa, merhamet ya da merhametsizliğe, sevgiye, anne baba tutumlarına, öğretmen davranışlarına da dair üzerine düşünmeniz gereken onlarca alt metin sizi bekliyor. İçimdeki Müzik kitabı gibi bu kitapta da herhangi bir çizim kullanılmamış. Her iki kitap da heyecanla okuyabileceğiniz sürükleyici eserler. Sadece İçimdeki Melodi kitabıyla ilgili bir ayrıntıyı söylemek zorunda hissediyorum. Genç kız olma yolunda ilerleyen Melody ve bir erkek arkadaşı arasında bazı duygusal durumların yaşandığını görüyoruz kitapta. Çok minik ayrıntılar ancak bilinmesinde fayda var. Okuyup okumayacağınıza ya da çocuğunuzun kaç yaşında okuması gerekitğine dair konularda karar verebilmeniz için bilinmesi gereken bir durum olarak değerlendiriyorum. Genel olarak kitabı 11 yaş ve üzeri çocuklara ve yetişkinlere tavsiye ediyorum. Kitapla kalın. Emeğinize sağlık. Çok açıkayıcı ve tam da merak ettiğim konulara değinmişsiniz. İçimdeki Müzik kitabından çok etkilenmiştim. Anladığım kadarıyla İçimdeki Melodi de beni etkileyecek."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarihe-zafer-eksenli-bir-bakis-kutulamare-k3885.html", "text": "Mücahit Balıkçı, Kitaphaber için kaleme aldı... 1916 yılında Irak cephesinde kazanılan Kutulamare Zaferi; Osmanlı Devleti'nin, 1. Dünya Savaşı'nda Türk tarihinin en şanlı sayfalarının yazıldığı Çanakkale Zaferi'nden sonra, kazanmış olduğu ikinci büyük ve anlamlı zaferidir. Irak Cephesi'nde 4,5 aylık bir kuşatma sonucunda, 29 Nisan 1916' da Kutulamare ' de bulunan 5'i general 481 subay ve 13.300 kişilik İngiliz ordusu esir alınmıştı. Kutulamare ' de kuşatılan kuvvetleri kurtarmak için harekete geçen Irak İngiliz ordusunun verdiği kayıplarla birlikte İngilizler bu cephede 40 bin askerini kaybetmişti. Çanakkale Zaferi'nin üzerinden daha 4-5 ay geçmişken İngilizlere karşı kazanılan bu ikinci büyük zafer, İngilizler için bir moral bozukluğu olmuşken, Osmanlı ordusu ve İslam alemi için büyük bir sevinç ve moral kaynağı olmuştu. Teslim alınan 13 bin kişilik İngiliz ordusu bütün dünyada geniş yankı uyandırmıştı. Önemi ve büyüklüğü şüphesiz olmakla birlikte Kutulamare'de kazanılan zafer, aradan geçen 100 yıl boyunca maalesef tarihin tozlu sayfaları arasında unutulup gitmiş, layık olduğu şekilde hatırlanmamştır. Ta ki 100. Yılına kadar. Kutulamare Zaferi'nin 100. Yıl dönümünde resmi ve sivil kuruluşlar tarafından yoğun bir şekilde ülkemizde Kutulamare ve kahramanlarının yeniden hatırlanarak, layık oldukları şekilde hatıralarının yad edilmesi hususunda ciddi ve önemli faaliyetler yapıldı. Kutulamare Zaferi 1916 eseri; Irak cephesi ve Kutulamare Muharebeleri üzerine yazılmış ciddi ve kaynak değeri taşıyan askeri tarih kitapları ile konuyu; çeşitli yönleriyle ele alan eserler yanı sıra, savaşa bizzat katılarak tanıklık etmiş askerlerin hatırat ve günlüklerinden istifade edilerek okuyucuya sunulmuştur. Kitapta, 1914 yılı kasım ayından; Mayıs 1916'ya kadar Irak cephesinde Osmanlı- İngiliz orduları arasında cereyan eden muharebeleri ortaya koyarken, hemen akabinde çeşitli hatırat ve günlüklerden derlediğimiz, muharebelere katılmış askerlerin dilinden ayrıntılı ve canlı anlatımlara yer vermiştir. Böylece yazar, okuyucuyu kuru bir harp tarihi anlatımı yerine, daha anlaşılır ve insani duyguları daha çok öne çıkaran bir kitap sunmuş oldu. Tam 100 yıl önce Irak cephesi gibi Osmanlı coğrafyasının uzak bir köşesinde imkansızlık ve yokluk içinde, karşılarında bulunan her bakımdan donanımlı, zamanın tekniğinin getirdiği bütün silahlarla donatılmış İngiliz ordusunu mağlup eden 13.300 İngiliz askerini esir alan Osmanlı ordusuna mensup diğer bütün subay ve neferleri, kahraman şehit ve gazileri anmak bizlere düşen mukaddes bir görev ve dahi borçtur. Kutulamare Zaferi, Osmanlı ordusu için büyük bir moral kaynağı olurken, bütün Osmanlı vilayetlerinde sevinçle kutlanmış, Başkumandanlığa tebrik telgrafları yağmıştı. Zaferi tebrik edenler bununla sınırlı değildi; Osmanlı Devleti'nin müttefiki olan Almanya ve Avusturya Devletleri hükümdarları; dönemin Osmanlı padişahı V. Mehmed Reşad'ı tebrik ederken Berlin ve Viyana'da; '' Kutulamare Zaferi kutlamaları yapılmıştı.Binbaşı Mehmed Emin Bey, Kutulamare ile ilgili ''Plevne'nin bir eşi ve Çanakkale'nin bir zeyli'' der. Eserin içeriğine bakılınca akademik ve yalın bir dil üslubu kullanılmıştır. Eserde zaman zaman anekdotlar; hatıralar ve alıntılar sunulup anlatım kuvvetlendirilmeye çalışılmıştır. Güçlü bir kaynakçaya sahip olan eser, sunmuş olduğu bilgilerin yanı sıra kitabın son kısmında yer alan harita, fotoğraf ve krokiler ile Kutulamare Savaşı hakkında farklı açılardan sunulup okuyucunun dikkatini celb etmiştir. Zaferin en önemli faktörlerinden biri ise Halil Kut Paşa'dır. Kendisi ''Kutulamare Amare Kahramanı\" olarak da bilinir. Kut'un alınmasından sonra Irak askeri valiliğine getirildi. İngiliz birlikleri 1917 yılı başında askeri yığınaklarını tamamlayıp taarruza geçtiler. Harbiye Nazırı Enver Paşa, Halil Paşa'nın birliklerinin bir kısmını İran cephesine kaydırılmasını emretmişti. 11 Mart 1917 tarihinde General Maude yönetimindeki İngiliz birlikleri Bağdat'a girerken, Halil Paşa'nın komutasındaki Osmanlı askerleri Bağdat'ı boşaltmak zorunda kaldı. Bağdat' ı ele geçirmeyi hedefleyen ve bu gayeye ulaşmak için cüretkar bir şekilde hareket eden; İngiliz ordusunun proje ve hayallerini söndüren, 13 bin kişilik İngiliz ordusunu kayıtsız şartsız teslim alan 6.Türk Ordusu'nun muzaffer komutanı Halil Paşa, Kutulamare'nin teslim alınmasının hemen ardından, bu büyük başarının kahramanı olan ordusuna hitaben bir mesaj yayınlamıştı. Halil Paşa, şehit olanları minnetle anıp, gazileri tebrik ettikten sonra, zafer gününü bayram ilan etmişti. Kutulamare savaşı tarihe, Birinci Dünya Harbi'nin genel sonucunu değiştirmemekle beraber, güçlü İngiliz ordusuna ağır bir darbe vurulduğu ve mağrur İngilizlerin esir edildiği bir başarı hikayesi olarak geçti. Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden Osmanlı Devleti, Ortadoğu'nun çoğunlukla Arapların yaşadığı bölgeden çekildi. Fakat ortaya çıkan boşluk bir türlü doldurulamadı. Ne bölgeyi mandater bir yöntemle idare eden İngiltere ve Fransa, ne de bölge üzerinde faaliyet gösteren diğer güçler Ortadoğu' da çatışmaların çıkmasını önleyemediler. Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Kafkasya' da olduğu gibi, Ortadoğu' da da öyle bir barış ortamı oluşturmuştu ki, geri çekildiği andan itibaren eksikliği hissedildi ve bu bölgelerde sürekli huzursuzluk yaşandı. Aradan bir asır geçmesine rağmen de, hiçbir güç buralara istikrar getirmeyi başaramadı. Selman-ı Pak' ta, Felahiye' de, Sabistepe' de, Garraf'ta, Kutulamare'de, Osmanlı vatanının bu uzak köşelerinde kahramanca muharebe etmiş olan şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle yad ediyoruz. Ruhları aziz ve şad olsun."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/liderin-takim-cantasi-cem-kozlu-k641.html", "text": "Ceyda Aniateş, Kitaphaber için kaleme aldı... Cem Kozlu' nun kaleme aldığı lideri takım çantası adlı kitabı elinize aldığınızda göze çarpan ilk şey kitabın çarpıcı başlığı olsa gerek. Kitabın ilginç başlığıyla okuyucunun kafasında merak uyandıran ve asıl amacı kişinin düşünmesini sağlayan kitap \"takım çantası\" gibi teorikten ziyade pratik bilgi ve tecrübelerden oluşmakta. Buna giriş kısmında değinen Cem Kozlu, kitabın ismini seçme nedenini açıklarken takım çantasıyla kurduğu benzetmeyle liderin olayları çözümcü ve pratik yaklaşımla değerlendirmesi gerektiğini vurguluyor. Kitap ince olmakla birlikte 2 bölümden oluşmakta. İlk bölüm liderin durum karşısındaki tutumunu şekillendirmek adına hatasız, kaliteli ve verimli bir iş akışı için gerekli olan prensipleri içeriyor. Kişisel kontrole checklistle başlıyor. Checklist; kişinin durumlar hakkında tuttuğu notlarla işte atlama, unutma, eksik uygulamayı engelleyerek hatasız sonuç için işin kontrollü yürütülmesini sağlayan liste. Liderin durum hakkında veri toplaması piyasa nabzını müşteri- tüketici odaklı tutabilmesi açısından önemli. Bunun için yapılan piyasa araştırması ve kişisel gözlemler ile toplanan veriler kritik kararların verilmesine olanak sağlar. Toplanan veriler ışığında bulguların raporlara dönüştürülüp öneriler şeklinde yorumlanması esas amaçtır. Öneriler sayesinde alternatif çözümler üretilir. Linus Pauling \" İyi fikir üretmenin yolu pek çok fikir oluşturmaktan geçer.\" Der. Farklı ihtimalleri tartışmak en azından olası gelişmelere zihinsel olarak hazırlık sağlar. Böylece muhtemel bir kriz durumunda kurumun seri tepki vermesi kolaylaşır. Önerileri sunulmasından sonra bunu karara bağlayacak olan yöneticidir. Burada yöneticinin fırsatları kaçırmadan ve aceleci davranmadan doğru kararı verebilmesi kurumun sürekliliğini sağlar. Karar alındıktan sonra iş için uygulama planı oluşturulmalıdır. Uygulama planı, uzun dönemli iş planları ve yönetim uygulamaları ile geniş bir çalışmayla kurumun amacını yansıtır. İş takibi, olumlu ve yapıcı bir üslup ile yapılırsa çalışanların moral ve motivasyonu arttır. Liderin çalışanlarla beraber operasyonda yer alması, kendini görünmez kılmaması, çalışanla olumlu iletişimi işe teşviki sağlar. Peter Drucker \"iletişimde en önemli yaklaşım söylenmeyeni duymaktır.\" diyerek bu konunun önemini vurgulamaktadır. Kitabın 2. Bölümünde iyi bir liderin nasıl olacağı üzerinde duruluyor. Burada lider ve yönetici arasındaki farklara değinilmiş. İyi bir lider olabilmenin şartı iyi bir yönetici olmayı gerektirir. Yöneticilikte bilgi,disiplin ve çalışma esas alınır. Vizyon, misyon ruhu, tutku ve motivasyonla takviye olan liderlik yetkinlik kazanır. Yönetici ve lider arasındaki farklılıklardan biri de, liderin ona inanmış takipçilerinin bulunması ve onları peşinden sürükleyebilmesidir. -Risk alabilmesi, -Esnek olması, -Konfor bölgesine çekilmeyip operasyonda yer alabilmesi, -Hatalarından ders alması, -Düşünmeye zaman ayırması, -Uzman ve danışmalardan fikir alsa da kararı kendisi verebilmesi, -İvme oluşturabilmesi, -İletişimi çift yönlü kurması, -Korku ve endişeyi yönetebilmesi, -Güven duygusu oluşturabilmesi gerekir. Kitap genel olarak değerlendirildiğinde teoriğe girmeden pratik olarak birçok tecrübeden yararlanılmış ve birkaçı Cem Kozlu'nun kişisel deneyimlerinden aktarılan örneklerle okuyucuyu sıkmadan liderlik anlatılıyor. Yönetim ve liderlik alanına ilgi duyuyorsanız \"Liderin Takım Çantası\"nı okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cermenler-ve-gocebelikleri-k3974.html", "text": "Toplu halde yaşama biyolojisine sahip olan insan, hiç şüphe yok ki ilk çağda temel geçim kaynakları elde etmek için mücadele etmiştir. Bu mücadelesini doğaya ve türdaşı olan insana karşı yapmıştır. Elinde delici ve kesici gibi aletleri olup, hayvancılık ve tarımın yeni başladığı, yeryüzünde ki insan toplumun yarısından fazlası göçebe hayat tarzında yaşadığı bu çağda düzenin olmadığı kargaşanın olduğu bir devirdi. İlkçağ toplumların en kadim yerleşme bölgeleri Mısır, Mezopotamya ve Uzak Doğu idi. Bu merkezi coğrafyalar ilk yerleşim yeri olduklarından, toplumsal bir çalkantı yaşandığında en yakın coğrafyalara göç ve istila şeklinde insan hareketleri başlardı. Göç sonucu yerleşim olursa düzen, istila olunca kargaşa olurdu. Doğanın insana hükmettiği bu dönemde, insan hayatta kalmak zorundaydı. Bahsettiğimiz bu merkezi ilk yerleşim bölgelerinde o dönemde dünyanın tek kıtası olan Asya, Afrika ve Avrupa'dan ibaretti. Bu bölgeler Avrupa kıtasının uzak ve gizemli oluşu, dikkatleri çekerek iklim şartlarının uygun olmasına cazip haline geldi. Avrupa Tarihi alanında uzman John B. Bury, Barbarların Avrupa'yı İstilası başlığıyla ilkçağ döneminin Avrupa kıtasının kimliğini, oluşum sürecini ana hatlarıyla anlatıyor. Britanya Tarihçiliği denildiğinde akla gelen günümüzün en önemli tarihçilerinden John Bagnell Bury, Barbarların Avrupa'yı İstilası çalışması on beş seminerden oluşur. Bu çalışma Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinden başlayarak ve Cermen krallıklarını tek tek ele almaktadır. Hunlar, Vandallar, Vizigotlar, Franklar, Lombardlar, Alamanlar gibi çok sayıda krallığa ayrı başlıklar halinde değinilmektedir. Bu krallıkların hukukları, idari sistemleri, yapıları gibi hususlar ayrı ayrı anlatılmaktadır. Bury, çalışmasına Cermen tarihiyle başlar. Batı Cermenler ile Doğu Cermenler iki ayrım yapar. Bu ayrımı iki Cermen ırkının tarihi rolleri olduğu için yapar. Batı Cermenler yerleşik bir hayat tarzı yaşarken, Doğu Cermenler göçebeydiler. Bury'nin eserdeki asıl vurgusu Roma İmparatorluğunun Cermenleşmesi üzerinedir. Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerde ordu komutanları Cermenlerin eline geçmiş ve Stilicho, Aetius gibi meşhur komutanlar Cermenlerin içerisinden çıkmıştır. Bury de bu gerçekliğe dikkat çekmektedir. Ancak burada başka bir gerçeği de vurgular. İmparatorluk Cermenleşirken Cermenler de Romalılaşmıştır. Yıllarca Roma şehirlerinde eğitim alıp Roma hukukunu ve idari sistemini öğrenmişlerdir. Bury bu bakımdan Cermenleri gelişmeye yazgılı gibi görmektedir ve onları diğer milletlerden, örneğin Türk bozkır halklarından ayırmaktadır. İlkçağ Avrupa'sının siyasi ilişkilerini ayrıntılı bir biçimde bahseden Bury, bunun en dikkat çekeni ise Atilla'nın Galya ve İtalya saldırısıdır. MS 445'ten 450'ye kadar Atilla gücünün zirvesindeydi: Avrupa'daki saygınlığı ve etkisi muazzamdı. Bu dönemde Hunların kırsal olması ve halende tarım yapmayı öğrenmemeleri yanında nasıl olurda bir siyasi güç oldular. Bury, kitabında bunun sebebi olarak Atilla'nın siyasi yeteneği ile birlikte Roma İmparatorluğu'nun doğu yarısındaki eyaletlerde fazladan yıllık ödeme almalarıdır. Hunların Bu dönemde Roma üzerindeki siyasi üstünlükleri ve yaşanan olayları ayrıntısıyla anlatır. Bury, dikkat çektiği bir husus ise Cermen tebaanın Hunlar üzerindeki nüfuzu olmuştur. Bir örnek olarak, Hun krallarının Cermen adı taşımalarıdır. Rugila, Muncuk ve Atilla'nın adları Cermen olmasıdır. Aynı durum Roma'lıların da Cermen nüfuzuna girmiş olduklarıdır. John B. Bury, on beş seminer olarak verdiği İlkçağ Avrupa Tarihi konusu, Barbarların Avrupa'yı İstilası başlığıyla dönemin istilaları ve savaşlarını anlama konusunda zengin bir kitaptır. John B. Bury, Barbarların Avrupa'yı İstilası, çev. İslam Kavas Yusuf Akbaba, Kronik Kitap, 1. Baskı, Haziran 2020."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yazin-kitaplardan-uzak-duranlara-kopek-adam-k5711.html", "text": "Hadi itiraf edelim; yazın sokağa ya da bahçeye çıkıp oyun oynamak varken kitap okumak pek azımızın hoşuna giderdi. Hele dışarıda oynayanlar varken bunu yapıyor olsaydı çocuğumun sağlığından ya da sosyal gelişiminden şüphe bile edebilirdim. Çocuk olsaydım ben de oyunu tercih eder, evin dışındaki hayatı yaşamak isterdim. Öyle de yaptım ve hiç pişman değilim. Bugün yazdıklarım, o günlerin zihnime bıraktığı güzellikleri yaşatma, onların içinde kalma çabamdandır. O günlerde kurduğum dünyayı hala çocuk kitaplarında ararım. Dolayısıyla bir çocuğun o dünyayı önce gözünün önündeki cıvıltılı hayatta araması, eğer bulamıyorsa kitaplarla avunması bana daha gerçekçi geliyor. Ama yaz günlerinin çekiciliğine karşı koymak zor olsa da en azından ortalarda kimsecikler yokken, dinlence zamanlarında ya da yolculuklarda, onlarla bağımızı koparmamak için kitapların gölgesinde soluklanabiliriz. Tabii bu durumda \"sıkıcı\" kelimesinin tam karşısında duran bir kahramana ihtiyacımız olacak. Sıkıcılıkla savaşan dost canlısı bir köpek ve de adam! Yani hem köpek, hem adam. Basbayağı Köpek Adam! Kötü kedi Petey'in bombalı tuzağı sonucunda vücudu ölen bir köpekle kafası ölen bir polisin sağ kalan parçaları hastanede birleştirilir ve ortaya Köpek Adam çıkar. Bu ne garip bir hikaye diyecek olursanız kesinlikle katılırım çünkü her sayfası ayrı gariplikler, hatta saçmalıklar içeren bir çizgiroman komedisi okuyoruz. Daldan dala atlayan, olaylarda, kişi ve kurumlarda mantık aramayan bir hikaye bu. Eğlencesi de bu dağınıklığından geliyor. \"Naber sayın valim?\" diyebilen bir polis şefi ya da zorlu olayları çözdükten sonra şefin ofisine pisleyen bir Köpek Adam kaç kitapta bulunabilir? Üstelik çizimler ve yazımlar da oldukça çocuksu. Bilinçli ve özenli şekilde özensiz ve basit görüntüsü verilmiş, adeta bir çocuğun karalamalarına benzetilmiş. Kötü karaktere Dr. Pislik adını koyacak kadar cesur ve dümdüz bir anlatı. Tam da bir çocuğun olayları anlatışı gibi. Eğer bu muzip ve muzır doğrudanlık sizi korkuttuysa çocuğunuzdan önce kitabı siz okuyabilirsiniz. Olur da ona okutmamaya karar verecek olursanız biraz eğlenmiş olursunuz. Sekiz kitaplık \"Köpek Adam\" serisinin üreticisi Dav Pilkey aslında filmi de yapılmış olan bir diğer meşhur serisi \"Kaptan Düşükdon'un Maceraları\" ile tanınıyor. Her iki eserin içeriğinden anlaşılabileceği gibi yazar dikkat eksikliği, hiperaktivite, davranış bozukluğu, disleksi sendromlarından muzdarip bir çocukluktan geliyor ve değişmişe de pek benzemiyor. Onu bu kadar ilgi gören eserlerin üreticisi yapan da bu özellikleri olsa gerek. Eserleri, herkesin hoşlanmayacağı ama hoşlananların müdavim olduğu tipte yapıtlar gibi görünüyor. Kaç yaşa hitap eder diye soracak olursanız -espri tarzına dayanarak- ergenlik öncesi yaşlar diyebilirim. Soğuk esprileri ısıtabilen dili ve tabii bu dilin dünyaya yayılmasını sağlayan çeviri sistematiği bu serilerin başarısında büyük rol oynuyor. Kitabın sonunda çizim meraklıları için karakterlerin çizimlerinin kolaylıkla nasıl yapılabileceğini gösteren alıştırmalar mevcut. Önce Köpek Adam, Burger Kafa ve Petey'i, sonra da farklı duyguları yansıtan yüz ifadelerini çizmeyi öğretiyor. Ve son sayfada da açılıp koparılabilen bir poster hediyesi var. Cazip değil mi? Çılgın bir şeyler arıyorsanız denenebilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/rakamlarin-izinde-golgenin-pesinde-k5850.html", "text": "Verilen örnek ilkel çağlarda bir savaş sonrası tazminat istenmesinin canlandırmasıdır. Günümüzdeki şekliyle sayı saymayı bilmese de başkan vücudunun parçalarını kullanarak savaş sonrası düşmanlarından alacağı tazminatı bu şekilde belirleyebilmektedir. Günümüz sayılarıyla açıklanacak olursa başkan, düşman kabileden ölen her bir savaşçı için 10 inci kolye, 12 kürk, 17 sepet yiyecek istemektedir. Ayrıca ölen savaşçıların sayısını belirleyebilmek için de çakıl taşlarını kullanırlar. Seferden önce her asker yığına bir çakıl koyar, her sağ dönen de bir çakıl geri alır; öyle ki, geri kalan taşlar tam olarak savaşta verilen kayıpların sayısına karşılık gelir. Bu da verilen örnek için günümüzdeki karşılığıyla 16 sayısına eşittir. Böylece başkan her ne kadar günümüzdeki modern çarpma işleminden haberdar olmasa da düşmanlarından 1016=160 adet inci kolye, 1216=192 adet kürk, 1617=272 sepet yiyecek almayı başarabilmiştir. Bir gölgenin peşinde, Georges IFRAH adlı matematik öğretmeninin öğrencilerinin sorduğu ''rakamlar nereden geliyor? \"0\"ı kim icat etti?\" gibi sorulara cevap verememesi ve aslında bunlarla ilgili daha öncesinde de bütünsel ve detaylı bir çalışma yapılmadığını fark etmesi üzerine yaptığı 20 yıllık bir çalışmanın sonucu olan ve ilk kez 1994 yılı başlarında Fransa'da yayımlanan ''Rakamların Evrensel Tarihi'' adlı eserin Tübitak Yayınları tarafından çıkarılan 9 ciltlik serisinin ilk eseridir. Eser günümüzde Alfa Yayınları tarafından 2 cilt halinde yayımlanmaya devam etmektedir. İlk yayımlandığı günden beri dünya genelinde 38 dile çevrilerek, American Scientist'in 20. yüzyılı biçimlendiren 100 kitap listesine girmiştir. ''Büyükler rakamları sever. Onlara yeni bir dostunuzdan söz ettiğinizde, size hiçbir zaman önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: ''Sesinin tonu nasıl? Hangi oyunları sever? Kelebekler biriktiriyor mu?'' diye sormazlar size. Hep '' Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası ne kadar kazanıyor?'' diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere'' pembe tuğladan, pencerelerinde sardunyalar, çatısında güvercinler olan... güzel bir ev gördüm'' derseniz, bu evi bir türlü gözlerinde canlandıramazlar. Onlara: \"Yüz bin franklık bir ev gördüm'' demeniz gerekir. O zaman haykırırlar: ne hoş''. Bazı kitaplar, bazen bu bir film ya da şarkı da olabilir, okunmadığında ya da dinlenmediğinde bir şeyleri ıskalamışız gibi bir his bırakırlar. Yıllar öce okuduğum üniversitenin kütüphanesinde bu serinin devam kitaplarından olan ''Çakıl Taşlarından Babil Kulesine'' adlı eseri görüp merak etmeme rağmen yıllar sonra okumaya başlayabildim. Eser, rakamların tarihsel gelişiminin felsefeden, dil bilimi ve edebiyata, dinler tarihinden, sosyal bilim ve iktisadi bilimlere varan geniş bir çerçevede insanlık tarihini ne kadar geniş bir ölçüde etkilediğini hissettiriyor. İnsanın sayısal düşünme evrelerinde bedeninden ve etrafındaki maddelerden faydalanarak somut düşünme aşamasından bugünkü şekliyle soyut düşünme aşamalarına geçişi etimolojik kökenlerinden ve arkeolojik bulgulardan faydalanarak tezlerini savunuyor. Atalarımızın tarihte bazen kemikleri ve tahtaları kerterek bazen de ipleri düğümleyerek yapmış olduğu sayısal kayıtları müze bulgularından görsel olarak sunarak bu tezleri güçlendiriyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/wall-e-bir-medeniyet-meselesi-k4852.html", "text": "Kültür, Kubbealtı Lugat'ta, \"Bir milletin inanç, fikir, sanat, adet ve geleneklerinin, maddi ve manevi değerlerinin bütünü, hars\" şeklinde tanımlanırken medeniyet şu şekilde tanımlanmaktadır: \"Milet ve toplumun maddi ve manevi varlığına ait üstün niteliklerden, değerlerden, fikir ve sanat hayatındaki çalışmalardan, ilim, teknik, sanayi, ticaret vb sahalardaki nimetlerden yararlanarak ulaştığı bolluk, rahatlık ve güvenlik içindeki hayat tarzı, yaşama biçimi, medenilik, uygarlık.\" Tanımlardan da anlaşılacağı üzere kültür insanlığın daha çok manevi boyutu ile alakalı iken medeniyet maddi boyutu ile alakalıdır. Bu iki boyuta Aliya İzetbegoviç Doğu Batı Arasında İslam isimli eserinde şu ifadeleri ile dikkat çeker: \"Kültür 'semadaki prolog' ile başlamıştır. Dini, sanatı, ahlakı ve felsefesiyle kültür her zaman, senadan gelen insanın sema ile ilişkisi ile uğraşacaktır. Bunun aksine medeniyet, zoolojik ve tek boyutlu yaşayışın, insan ve doğa arasındaki madde alışverişinin devamıdır.\" (İzetbegoviç, s. 89) Bu durumda kültür, \"dinin insana etkisinden veya insanın kendisine etkisinden ibaretken, bütün medeniyet zekanın doğaya, dış dünyaya etkisi anlamına gelmektedir.\" (İzetbegoviç, s. 89) Ancak, ne yazık ki, bu etki her zaman olumlu neticeler doğurmamaktadır. Öyle ki medeniyetlerin olmazsa olmazlarından olan şehirlerin inşasında, daha modern olmasını sağlamak amacıyla, o şehirlere binalar, alışveriş merkezleri, yüksek yüksek gökdelenler inşa etme sevdası doğa üzerinde hakimiyet kurma düşüncesi ile birleşince artan bir oranda katledilen doğa ile karşı karşıya kalınmasına sebep olmaktadır. Medeniyetin gelişmesinin ön şartlarından birisi olan üretim ve tüketim döngüsünü aksatmadan sürdürebilmek kaygısı ise tüketim çılgınlığına sebebiyet vermektedir; zira bu döngü ihtiyaç üzerine değil 'sahip olmak için sahip olmak' düşüncesi üzerine işlemektedir. Bilhassa sanayi devriminden sonra makineleşmenin artmasıyla birlikte seri üretime geçilmesi, o günden bugüne pek çok şeyin kolayca ulaşılabilir olması tüketim çılgınlığına yol açmış ve Rönesans'tan bu yana modern toplum olarak nitelenen toplumun diğer bir yandan da tüketim toplumu olarak nitelenmesine sebebiyet vermiştir. Önüne geçilemeyen bir boyuta ulaşan bu tüketim çılgınlığının elbet ağır faturaları olacaktır; gezegenimizin çöplerle dolması bu faturalardan sadece bir tanesidir. Tüm bunlar ise ister istemez meşhur Kızılderili atasözünü hatırlara getirmektedir: Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaktır. Peki, o zaman ne yapacağız? Bugün koloniler kurmak için çabaladığımız uzay derdimize çare olabilecek midir? İnsanoğluna yuva olabilecek midir? İşte 2008 yılında gösterime giren Pixar yapımı animasyon filmi Wall-e de bu sorulardan yola çıkarak olası bir senaryoyu gözler önüne seren kıymetli yapımlardan bir tanesidir. Yönetmen koltuğunda Andrew Stanton'un oturduğu film izleyenlerini keyifli bir müzik eşliğinde uzaydan görüntülerle karşılar. Ancak hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı mesajını daha en baştan vermek istercesine yavaş yavaş dünyaya kayan görüntüler izleyenleri çöp yığınları ile karşı karşıya koyar. Dünya üzerinde yaşayan tek bir canlı kalmamıştır; insanlar yedi yüz yıl öncesinden dünyayı terk ederek uzaya gitmiştir geriye kalan ise kum fırtınalarına maruz kalan, çöp yığınları ile dolup taşan bir gezegendir; bir de çöpleri temizlemek amacıyla ürettikleri robot Wall-e'dir. Wall-e kendisiyle aynı amaç doğrultusunda üretilen diğer robotların aksine onca yıl hayatta kalmayı başarmış ve bunun da haricinde dünyada kendisine, çöplerden bulduğu hoşuna giden eşyaları toplayarak bir konteynırın içinde, düzen kurmuştur. Vaktini çöpleri toplamakla geçiren robotumuzun bir taraftan bu çöpleri gökdelenler şeklinde istiflemesi dikkatleri çekerken diğer taraftan bu çöpleri toplamak için gittiği yollarda paraların her tarafa dağılmış olması Wall-e'nin bu paraları ayakları altına alması, hoşuna giden eşyaları toplarken karşısına bir kutu içinde pırlanta yüzük çıkması ama onun yüzük yerine sadece kutusunu değerli görüp yanına alarak yüzüğü kaldırıp atması filmin medeniyet ve onun çıktılarına yönelttiği oldukça etkili eleştiriler olarak dikkatleri celbetmektedir. O günlerden birinde ise bulduğu küçük bitkinin hayatında nasıl bir rol oynayacağının farkında dahi değildir. Wall-e'nin günleri böyle geçerken bir gün hiç beklemediği bir şey olur: bir uzay gemisi gelir ve başka bir robotu -Eve sondasını- dünyaya bırakıp geri döner. Bu andan itibaren ise sevimli robotumuzun yaşamı artık eskisi gibi olmayacaktır; zira Wall-e onu görür görmez ondan hoşlanır ve tüm hayatı ondan ibaret olur. Bu durum ise onun maceradan maceraya sürüklenmesine sebep olacaktır. Eve'in Wall-e'nin deyişiyle Eva'nın- görevi dünyada bir yaşam belirtisi olup olmadığını araştırmaktır. Wall-e ile geçirdiği günlerin ardından Eva aradığı şeyi bulur; Wall-e'nin bulduğu küçük bitki dünyadaki yaşam belirtisinin kanıtıdır. Bulduğunda ise kendisini kapatıp sinyaller göndermeye başlar. Bu sinyaller neticesinde kahramanlarımız kendilerini uzay gemisi Axiom'da bulurlar. Ne seyahattir ama! Burada kahramanlarımızın serüvenlerine kısa bir ara verip bu gemiye ve geminin yapılış amacına bir bakmakta fayda vardır zira en başta yönelttiğimiz sorulardan olan 'Uzay derdimize çare olabilecek midir ve bizlere yuva olabilecek midir?' sorusuna cevap teşkil edebilecek anekdotları bünyesinde taşımaktadır. Öyle ki insanoğlu uzay bilimlerinde epey yol kat ederek devasa gemiler inşa etmiş ve dünyanın çöple dolup taşması, doğanın katledilmesi neticesinde mavi gezegenin yaşanmaz bir yer haline gelmesi ile de \"Evinizin içi çöple mi doldu? Uzayda yeterince yer var! BnL Yıldız Gemileri her gün uzaya çıkıyor. Siz burada yokken, biz etrafı temizleyeceğiz.\" sözleri doğrultusunda uzaya göç etmişlerdir. Bu gemi dünyadaki beş yıldızlı otellerden daha fazla donanıma sahiptir; zira bir şey yapmak için adım bile atmanıza gerek yoktur. Siz özel tasarlanmış koltuklarınızda otururken robotlar sizin için her şeyi yapmaya hazır bir vaziyette beklemektedir. İletişim ve sosyalleşme ihtiyaçlarınızı yine bu koltuklarda bulunan özel ekranlar sayesinde karşılayabilirsiniz. Size kalan sadece o koltuklarda oturup içeceklerinizi yudumlamak, istediğinizde hemen elinizin altında beliriveren yiyeceklerinizi afiyetle tüketmek, uykunuz geldiğinde de kendinizi uykunun kollarına bırakmaktır. Ne kadar da rahat ve güzel bir hayat değil mi? Peki, gerçekten öyle mi? Belirttiğimiz gibi hiçbir şey göründüğü gibi değildir! Gemide bulunan tüm bu insanlar her ne kadar yaşıyor görünseler de aslında bu yaşamları bir bitkinin yaşamından farksız değildir. Hiç kimse o ekranlar vasıtasıyla eriştikleri şeylerden zevk almamakta hepsi de aynı şekilde sıkıldıklarını ifade etmekte ama yine de başını kaldırıp etrafa dahi bakmaya yeltenmemektedir. Dört bir yanı reklamlarla çevrili bu gemide pasif hale getirilen insanlar totaliter rejime bile ses çıkarmaz haldedir. Kısacası uzay o insanlara yuva olamamış, yaşayan ölüler haline gelmelerine yol açmıştır. Sevimli kahramanlarımızın gelişleri ise orada bulunanlar için de büyük bir değişimin ilk adımı olacaktır. Wall-e ve Eva nihayet bitkiyi geminin kaptanına getirmeyi başarır; bu eve yani dünyaya dönüş anlamını taşımaktadır. Aşırı bir heyecana kapılan Kaptan hemen süreci başlatmak ister fakat hesaba katmadıkları bir şey vardır: Oto. Bnl'nin sahibi, doğanın katledilmesi neticesinde, dünyadaki oksijen miktarının iyice azalması ile artık dünyanın tamamen yaşanamaz bir yer haline geldiği bilgisini insanlardan saklamış ama bu bilgiyi Oto ismi verilen robota bildirmiş ve onu Kaptan'ın yanına yardımcı kaptan olarak yerleştirip olası bir dünyaya dönme durumunun oluşması halinde dönülmesine engel olma emrini uygulaması için görevlendirmiştir. Ancak isyan bir kere başlamıştır! Başta: \"Evimiz orada bir yerlerde. Evimiz Oto ve şu anda başı dertte. Burada öylece durup hiçbir şey yapmadan oturamam. Şimdiye kadar yaptığım tek şey buydu! Bu kahrolası gemideki herkesin yaptığı tek şey bu! Koca bir hiç! Hayatta kalmayı değil yaşamayı istiyorum!\" sözleriyle isyanını haykıran Kaptan olmak üzere kahramanlarımız sayesinde birbirlerinin ve etrafta olan bitenlerin farkına varmaya başlayan tüm insanlar bunun için ayağa kalkacak ve nihayetinde geri dönüp dünyayı yenide 'yuva' kılabilmek için kolları sıvayacaktır. İzetbegoviç, A. (2021). Doğu Batı Arasında İslam. İstanbul: Ketebe Yayınları. Çok duru ve akıcı bir üslupla yazılmış. Sonuç bölümündeki tespitler çok gerçekçi olmuş bence. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-7-k5864.html", "text": "Sedat Umran, bir çok eşya üzerine şiirler yazmış ve bu eşyaları içselleştirerek onların insan ile olan ilişkisine dair açıklamalarda bulunmuştur. Umran'ın eşyaya dair şiirleri, eşyaya dair bakış açısının genişlemesine, onlarla bir ünsiyet kurmamıza yardımcı olmaktadır. Eşya, kelime anlamı olarak: \"cansız varlıkların tümü, nesneler, şeyler\" (Çağbayır, Büyük Türkçe Sözlük, 2016, s. 1891) anlamına geldiği gibi \"değişik amaçlarla kullanılan, taşınabilir, insan yapısı nesneler\" (Çağbayır, Büyük Türkçe Sözlük, 2016) anlamına da gelmektedir. Eşya ile olan ilişkimiz, ilk üretim biçimiyle ilişkilendirilebilir. İnsanoğlunun dünyevileşme serüveninde kendine yaşanabilir mekanlar üretmeye geçmesi eşya ile olan ilişkisiyle olmuştur. Eşyayı yerinde ve belli bir amaç için önce icat etmiş ardından kullanmıştır. Bu bakımdan eşyanın serüveni aslında ihtiyaç temelli bir seyir izlemiştir. Bu serüven içerisinde kültürün oluşması ile insan-eşya münasebeti özel bir değere sahiptir. Narlı'nın belirttiği üzere, evren hakkındaki bütün tasarım, ideal ve sosyal ilişki ve örüntülerden hayatın gündelik pratiklerine değin her şeyin eşyayı tanımada ve kullanmada belirleyici olduğunu, insanın eşya ile olan ilişkisi kendisinin ve dünya tasavvurundaki ihtiyaç hedeflerine ve başkalarını anlamlandırmada etkili olduğunu ifade etmektedir (Narlı, 2002). Medeniyet tarihçilerinin bazılarının kültürün oluşmasında çevre ve insan ilişkilerini öne çıkarır, bu yaklaşıma göre medeniyetin aynı düzlemde hayatiyet kazanmaları tesadüfi bir olay değil, bu olay ve olguların oluşabilmesi yani insanın dünyevileşme serüveni olan medeniyet kazanımının şekillenmesi, insan ile eşya arasındaki anlamı belirler (Narlı, 2002). İnsanın eşya ile kurduğu bağ, işlevsel bir biçimde kendini geliştirmiş ve göstermiştir. Narlı, eşyanın farklı dillerdeki farklı imgelerden oluşturduğunu belirterek \"eşyanın kültürler arasındaki transferinin artması, bu imgesel alanı benzeştirmekte ise de yeni gelen eşyanın dil içinde bir karşılığı olmadığı için, imgenin toptan nakli de mümkün olmamaktadır\" (Narlı, 2002) ifadesini kullanmakta, bu bakımdan eşya, kültür oluşumuna büyük katkılar sunmuş, kültürler arasındaki transferi hızlandırmıştır. Eşya insan ilişkisi çok yönlü olarak incelenmeye uygun ve gerekli bir alan olarak kendini göstermektedir. Eşya, nesne ya da üretim alanındaki ismiyle \"meta\", Marksist düşünceye göre kapitalist toplumların ayırt edici bir özelliği olduğunu ve toplumların \"meta birikimi\" adıyla bu oluşuma dahil olduklarını belirtir. Edebiyatın bir çok alanında kullanılan eşyalar, özellikle roman türünde ağırlıklı olarak işlevsel bir biçimde kullanılmış, Roland Barthes nesnelerin temel olarak roman türünün hammaddesi olduğunu ve kullanım amaçlarının ise gerçekliği etkisini arttırma ile açıklanabileceğini ifade etmiştir. İnsan eşyalar ile bu dünyayı tanır ve dünyasını yine bu eşyalarla yaşanır kılar. \"İnsan bir boyutuyla kendisini var kılan dünyayı eşyası ile tanır, kavramlar ve terimler üretir. Diğer bir boyutuyla da kendi var oluş algısını kattığı eşyayla dünyaya uyum sağlar\" ((Koçyiğit, 2013, s. 173). Eşya kullanım amacına göre bir değer, bir anlam kazanabilir. \"Toplumsal açıdan eşya, kullanıldığı alanla sınırlı olarak günlük tanımlara sahip olduğu gibi siyasi, sosyolojik ve dini mesajlara da sahiptir\" (Koçyiğit, 2013, s. 174). Her eşya, insanın gündelik bir işini kolaylıkla yerine getirebilmesini sağlarken ayrıca bir de bağ kurulmasına neden olmaktadır. Hatta bazı durumlarda eşyanın insanı esir aldığı da gözlemlenebilir. Özellikle bilişim çağında bir eşya olarak akıllı telefonların durumu bu duruma örnek olarak gösterilebilir. İnsanoğlunun dünya serüveni mekanlar içerisinde anlam kazanmıştır. Yaşanılabilir alanlar üreten insan, bu alanları da kendi yaşam biçimine, düşüncesine, zevkine göre tasarlayıp düzenlemiştir. Yaşadığımız mekanlar bu bakımdan bizi, duygu ve düşünce biçimimizi yansıtır. İçimizdeki aidiyet hissimizi bu mekanlar dahilinde açıklama gereği duyarız. Bu mekanları da çeşitli eşyalarla, nesnelerle doldururuz. Hayatımızda önemli bir yeri olur bu eşyaların, kimisiyle duygusal bir bağ, kimisiyle sorunlu bir ilişkimiz vardır. Fakat tüm bu eşyaların bizler için var olduğu gerçeğini unutmayız. Sedat Umran da şiirlerinde eşyaya ağırlık vererek hayatımızdaki eşyaların önemini hissederek, onlarla olan bağımızı sorgulayarak edebiyatımıza bu alanda katkılar sunmaktadır. Onun eşyaya olan ilgisini hemen hemen bütün şiirlerinde görmek mümkündür. Biz bu çalışmamızda Umran'ın tüm şiirlerini ele alarak kullandığı eşyaları ortaya koymaya çalışırken ayrıca eşyaya dair düşüncelerini de şiirlerden yola çıkarak yorumlamaya çalışacağız. Çağbayır, Y. (2016). Büyük Türkçe Sözlük (Cilt 3). İstanbul: Ötüken Neşriyat. Koçyiğit, D. (2013). Safahat'ta İnsanın Zaman, Mekan ve Eşya ile İlişkisi. İstanbul: Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı. Narlı, M. (2002). Araba Sevdaları. Türkbilig Türkoloji Araştırmaları Dergisi, 19-28."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sehirli-bir-kimligin-dogayla-hesaplasmasi-k4283.html", "text": "\"Şehir hayatından bunaldım, istifa edip bir sahil kasabasına yerleşip bahçemde domates yetiştirmek istiyorum.\" cümlesini son yıllarda oldukça sık duyar olduk. Dile getirenler ise daha çok \"beyaz yakalı\"lar olarak tanımlanan; profesyonel, yönetsel ve idari işler yapan ofis çalışanlardır. Cümlenin alt okumalarında; şehir hayatından bitkin düşen ve anlam arayışına girenlerin yaşadıkları tükenmişliğin tedavisinde doğayla temasın reçete olacağı saklıdır. Daha sakin ve kendine yeten bir hayatı düşleyenler bir kuş gibi kanat çırparak göçmek istedikleri o hayatta; \"Bir çiftliğim olsa.\", \"Zeytinyağı üretsem.\", \"Ceviz ağacı tarlam olsa.\", \"Peynirimi-sütümü ahırımdaki hayvanlardan üretsem.\" gibi düşüncelere dalarlar. Düşünceler hayallere dönüşür ve bir müddet sonra hayallerin peşine düşenleri eş dosttan duyar, TV de ve sosyal medyada görürüz. Aldıkları karara ait yaptıkları değerlendirmelerde bulunan bu kişilerin durumlarını tüm yönleriyle ve gerçekliğiyle aktardığına emin olunamasa da; doğayla ve iklimle uğraşmanın kolay iş olmadığı açıktır. Tarım yapmak ise ekstra zor, uğraş ve bir anlamda tecrübe gerektirir. Hal böyle olunca; şehirli kimliğe sahip biriyle doğal yaşamda gözlerini açmış birinin tabiatla kurduğu ilişki arasında büyük farklar bulunur. Eylem Kaftan tam da bu konuda ulusal kanal için \"Bir Çiftlik\" adıyla belgesel çeken bir yönetmendir. Belgesel çekimlerinden edindiği tecrübeler, tanıştığı kişilerle kurduğu temas ve görsel olarak zihninde yer bulanlarla yazımıza konu olan \"Kovan\" filminin senaryosunu yazmış ve yönetmiştir. Kovan, Kaftan'ın ilk uzun metrajlı filmidir. İnsanoğlunun doğal dengeye müdahalesinde yaşanan ölümcül sonuçları ele alman filmin yönetmeni Eylem Kaftan, eseri için; \"zamanın ruhunu yakalayan\" bir yapım olduğu vurgusunda bulunmuştur. Bunun oldukça yerinde bir tespit olduğunu söyleyebiliriz. Zira filmin gösterim tarihi küresel salgın sürecine denk gelmiştir. İçeriği ise salgının çıkarımlarıyla örtüşmektedir. Kovan; virüs vaka sayılarının en üst seviyeye ulaştığı, tüm dünyada tam kapanmanın uygulandığı, insanların sınırlı tüketime yönlendirildiği ve doğaya verilen zararın sorgulanmasıyla paralel bir senaryoya sahiptir. Kovan'ın merkezinde; \"Ayşe\" karakterine hayat veren Meryem Uzerli bulunmaktadır. Artvin-Borçka'ya bağlı Macahel köyünde çekilen film bir bakıma tehdit altında olan doğal kaynakların modern insana direnişini gözler önüne sermektedir. Eylem Kaftan, belgesel çekimi için bulunduğu Ardahan'da tanıştığı bir arıcı kadından esinlenerek yazıp yönettiğini beyan ettiği filminde; doğal hayatın zenginliği, iklim çeşitliliğinin gündelik yaşama yansımalarını anlatmıştır. Yaban hayat hakkında dilden dile dolaşan hikayelerden en bilineni doğal yaşamın önemli aktörlerinden ayılarla insanların karşılaşmalarıdır. Bu hikayeler esin kaynağını besleyen diğer bir etkenler olmuş. Ayılarla karşılaşma hikayeleri özellikle Doğu Karadeniz'de oldukça yaygındır. Hatta Google 'da bu kelimelerle arama yapıldığında karşımıza çıkan sayısız haberlerle; bir ayıyla özçekim yapmanın itibar göstergesi olarak kabul edildiği yorumunu yapmak mümkündür. Şehir insanının belgesellerde ve fotoğraflarda gördüğü ayılar kır hayatının bir parçasıdır. İnsanların yaşadığı yerlerin onları bir mıknatıs gibi çeken unsurlarından biri arı kovanlarıdır. Et yiyen bir tür olan ayıların bal gibi tatlı yiyeceklerden hoşlandığı çizgi filmlere de çokça konu edilir. Son yıllarda izlenme oranı artış gösteren \"Maşa ile Koca Ayı\" çizgi filminde fıçılara doldurulmuş ballar en güncel örneklerden biridir. Doğal arıcılıkta; doğal koşulların zorluğu kadar arılıklara dadanan vahşi hayvanlara karşın önlem almayı, eylem planı yapmayı gerektirir. Dolayısıyla yöre halkının arılarını ve kendilerini korumak için çeşitli savunma yöntemleri geliştirdikleri görülür. Filmde arıcılık yapan bir kadının arılığına musallat olan bir ayıyla karşılaşması konu edilmektedir. Ancak mevzu bahis olan kadın modern yaşantının içinden gelmiş bir şehir kadınıdır. Ancak bu şehirli kadının, asri gelişmelere ve kendi zekasına güvenerek doğayla kurduğu temasın karşılığında aldığı sert cevap onun için oldukça yıpratıcı olacaktır. Filmin çekildiği yerin zor bir coğrafya olmasının yanında Ayşe karakterine eşlik eden gerçek arıların ve gerçek ayıların çekimin zorluk seviyesini yükselttiği kolaylıkla tahmin edilebilir. Ayı ile Ayşe'nin arasındaki bağı kameraya yansıtmanın maharetle gerçekleştiği yapımda, hayvanlarla çalışmanın zor yanlarının kolaylıkla eritilmiş olduğu görülür. İzleyene \"Efekt mi acaba?\" dedirten sahnelerde arılar da ayılar da gerçektir. Yapım ekibinin arılar tarafından defalarca sokulduğu ve çekim süresince ayı ve arıların yaşam alnında konaklama yaptıkları dikkate alınırsa icra edilen işin zorluk derecesi daha iyi idrak edilebilir. Medyada özenli makyajı ve alımlı kıyafet seçimleriyle yer alan ve filme ait röportajlarda arı korkusu olduğunu beyan edilen Meryem Uzerli 'nin başrolde olması oldukça ilginçtir. Uzreli'nin, Almanya'da doğa okulunda eğitim görmesinden aldığı güçle Ayşe karakterini oynamaktaki kararlılığı yönetmeni rolü ona teslim etmesi hususunda ikna ettiği basına yansıyan bilgiler arasındadır. Film boyunca şehirli Ayşe'den adım adım Gürcü Kızı Ayşe'ye dönüşen Uzreli, Artvin'in dağlarının mekan olduğu zor rolünün hakkını teslim etmiştir. Uzun zaman önce Almanya'ya giden Ayşe annesinin vefatı ve bıraktığı vasiyet üzerine yabancılık hissetmesine rağmen anne yadigarı arılığı işletmeye karar verir. Güçlü ve zayıf yönleriyle seyircinin karşınsa geçen Ayşe karakteri, üst üste yaptığı hatalarla ve aldığı yanlış kararlarla bir dönüşümün içine girer. Yaşadığı dönüşüme aile bağları ve aileden kopuşlar da dahildir. Arılıkta ilk yaptığı; kraliçe arıyı ölüme terk edip yerine yabancı fakat daha verimli başka bir kraliçe arıyı dahil etmek olur. Ayşe'nin bu yaptığı; kendisinin Almanya'dan Artvin'e gelip annesi yerine bir \"yabancı\" olarak geçmesiyle özdeşleştirilebilir. Ayşe, bu hamlesinin arıların doğasına uymayacağını söyleyen yardımcısı Ahmet'in uyarılarını dikkate almaz. Ardından \"Hamsi\" ve \"Fındık\" isimlerinde yavruları olan yaban ayısı \"Kestane\" yi öldürmesi, ablası Mine ile olan yüzleşmesi, öldürdüğü ayıyı belgesel yapmaya çalışan İlker 'le olan bağı filmin ilişki ağını örmektedir. İlker Kafkas Ayılarını daha yakından tanımak için bir proje yürütmekte ve Kestane'nin boynuna astığı kamerayla onu ve iki yavrusunu kayıt altına almaktadır. Şehirli modern insan Ayşe her şeyi tek başına yapabileceğine inandığından doğal yaşama ait kararları tek başına verir ve hüsrana uğrar. Arıcılıkta sona gelen ve pes eden Ayşe şehir hayatına geri dönmek için yola çıkmışken mevsimi olmamasına rağmen arı kovanlarından birinin oğul vermesi kararından dönmesine sebep olur. Akabinde başkalarına da kulak vermenin, tecrübelerinden faydalanmanın, özelliklerinden dersler çıkarmanın, tavsiye almanın ne kadar işe yaradığını kabullenir. Feyyaz Duman'ın canlandırdığı \"İlker\" karakterinin, \"İnsanlar biraz da hayvanların gözünden dünyaya baksın istiyorum.\" cümlesi filmin ana temalarından biridir. Filmin sonlarına doğru dumanlar içinde aniden karşımıza çıkan keçilerin gözünden dünyaya bakmak sığmıştır bu cümleye. Esasında o sahnedeki dumanlar buluttur. Çünkü Borçka'da rakım hayli yüksektir. \"İnsan doğanın neresindedir?\", \"Hayvanların gözünden dünyaya bakabiliyor muyuz?\" gibi sorular sorduran bu sahne başta olmak üzere tüm yapımda değerli ipuçları bulunmaktadır. Doğaya dönüş hikayesi olarak nitelenebilecek film basit olanı anlatırken basitin içindeki derinliği kayda almıştır. \"İşi gücü bırakıp köye yerleşelim.\" diyenlerin doğada yaşamın güçlüğünü görmesi adına önemli bir yapım olarak izlediğim film bana \"Bal Ülkesi\" isimli Kuzey Makedonya yapımını hatırlattı. Biri \"Hatice\" değeri \"Ayşe\" olmak üzere her iki yapımın başkahramanının kadın olması ve hayatlarında \"anne\" figürünün büyük yer kaplaması benim için en büyük çağrışım oldu. Bir başka önemli çağrışım ise; başkahramanların arıcılıkla ilgilenmeleridir. \"Bal Ülkesi\" için kaleme aldığım ve 29.04.2020 tarihinde kitaphaber.com.tr'de yayımlanan yazım için yaptığım araştırma ışığında çok sayıda husus dikkatimi çektiyse de okumakta olduğunuz yazıda üç adedi yer alacaktır. Bu hususların ilki; Dünya tanıtımlarında \"Avrupa'nın son kadın arı avcısı\" olarak lanse edilen Kuzey Makedonya yapımı \"Honeyland-Bal Ülkesi\" nin Hatice'si artık unutulmaya yüz tutmuş yayla arıcılığını adeta bir sanatmışçasına icra etmesiyle, \"Kovan\" ın Ayşe'sinin geleneksel bal üretim tekniğini benimsiyor olmasıdır. Gerçi Ayşe'nin bunun için oldukça uzun bir yol kat etmesi gerekecektir. Bu bahiste şunun ayırdına varmak gerekir ki; Kovan'ın Ayşe'si acemilikten doğayla uyuma ilerlerken, Bal Ülkesi'nin Hatice'si ise \"Ayşe gibi olan insanları\" doğayla uyum içinde yaşamaya yönlendirmeye çabalamasıdır. İkincisi; Makedonyalı yönetmenlerin Makedonya'nın Köprülü ile İştip kentleri arasındaki Bekirli Köyü civarında bulunan nehre odaklanarak kısa bir doğa belgeseli çekmeyi amaçlarken çevreyi tanımak üzere yaptıkları keşif gezisinde yabani bal arılarının kovanları ve Hatice Muratova'yla tanışırlar. Yaşlı annesiyle sürdürdüğü yaşamının tek geçim kaynağı doğal yollarla yaptığı arıcılık olan Hatice ekibi oldukça etkiler ve film böylece ortaya çıkar. Kovan filminin yönetmeni de belgesel çekimleri için geçmişte bulunduğu Anadolu şehirlerinde tanıştığı kişilerden, olaylardan ve hikayelerden esinlenerek film yazıp yönettiğini beyan etmesi benzerliğin yapım ekibi penceresinden olanıdır. Değineceğim son konu ise; \"Kovan\" da arılığa dadanan ayı ile \"Bal Ülkesi\" nde köye yerleşen istilacı ve doğal düzene saygısı olmayan göçebe aile faktörünün benzeşmesidir. Doğal yaşam şehrin ışıklarından uzaktır. Orada ışık görmek için gökyüzüne bakmak gerekir. Eğer bakan şanslıysa bir yıldız kaymasına şahit olabilir. Ya da ışık görmek için ağustos böceklerinin sahneye çıkmasını beklemelidir. Peki; şehir hayatından kaçış sebeplerinin tümünü veya bir bölümünü \"default setting\" inde yani varsayılan doğal ayarlarında barındıranlara ne demeli? Bu gruba dahil gençlerden birini ele alırsak; bağ-bahçe ve yaban hayat sevgisi kalbindeyken dünyaya merhaba demiş bu gencin kendisini yaşlı doğmuş gibi hissetmesi muhtemeldir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/edebiyatla-cografyayi-okumak-k5480.html", "text": "İnsanoğlu yeryüzündeki varlığına, inancı, değerleri, hayata bakışı gibi yaşadığı coğrafya / mekan / toprak üzerinden de anlamlı katkılar yapmayı başarmıştır. Varlığının ise en uç ve en anlamlı hali o coğrafyada devlet olmaktır. Bu bir ütopya değil görevdir de. Bir devletin kurulabilmesi üç temel unsura dayanır çünkü: toprak, millet ve hakimiyet... Bir toprak parçasına aidiyet duymak, yaşadığı o toprak parçasını vatan yapmaktır. İnsan ve vatan arasındaki ilişki en geniş kapsamıyla kültürde görülür. Bu ilişki, insanın tüm etkileşimlerinin toplamı olan kültürü tanımlar. Medeniyetin nüvesi de işte o kültürdür. İbrahim Kafesoğlu'nun yaklaşımına göre, medeniyeti meydana getiren kültürel değerleri üreten \"coğrafi çevre, insan unsuru ve cemiyet\" olmak üzere başlıca üç değişken rol oynar. Medeniyet tanımında istisnasız olarak \"kültürlerin toplamı\" ifadeleri bulunur. Medeniyetin ortaya çıkışı, zeminin bir kültürel birikime bağlı olmasıyla açıklanabilir. Dolayısıyla coğrafya, insan, devlet unsurları hem bir milletin temel dinamikleri hem de bir medeniyet için zemin teşkil edecek kültürün çıkış noktasıdır. Edebiyatımızda vatan sevgisi ve özlemi temalarını içeren pek çok şiir vardır. Vatan bazen sevgiliye benzetilir, bazen de dert dinleyen bir anaya. Bu neviden kurulacak bütün cümleler bizi coğrafyaya götürür. Bu noktada edebiyatın coğrafya ile kesişmesine kısaca bakmak gerekiyor. Edebiyat-Coğrafya ilişkisinde ilk baktığımız husus, anlatma esasına dayalı metinlerdeki temel unsurlardan biri olan mekandır. Anlatının üretildiği ve anlatıdaki olayın geçtiği bir yer-mekan vardır. Olaylar, bir mekanda ortaya çıkar ve o mekanın özellikleri metne yansır. Bazı edebi metinler belli bir coğrafyayı öne çıkarmak ve tanıtmak gibi bir yazılış amacıtaşır. Gezi yazıları, egzotik romanlar bu türden eserlerdir; bunlar coğrafya ve edebiyat bilimleri için önemli kaynaklardır. Hikaye veya romanın akışı içinde, yazar isterse hayal ürünü isterse gerçek mekanlardan söz edebilir. Dolayısıyla coğrafya mekan kurgusunda kendini göstermektedir. Betimleyici anlatımla o coğrafyayı bize aktarır ki gözümüzde canlandıralım. Olaylar anlatılırken o bölgenin coğrafi özellikleri de esere yansır. Çünkü olaylar o bölge içinde tasarlanmıştır. Sait Faik metinlerinde sahil köyleri-kahveleri, deniz ve denizcilerin sıkça karşımıza çıkması bu meyandadır. \"Edebiyat ile Balkanları Okumak\" alt başlığı ile çıkan Necla Dursun'un ilk kitabı Roman ve Coğrafya, Okur Kitaplığı'ndan araştırma kategorisinde bu yılın Ocak ayında çıkmış. Yeşilin iki tonuyla süslenen güzel bir kapak karşılıyor okuru. Sol alt köşede bir pusula var. Pusulanın görmek ve bulmak istediğiniz yeri, yönü gösterme özelliği kapağın yeşil tonu altında silüet halinde bulunan, güneyde mora yarımadasından kuzeyde Karadeniz kıyılarına, batıda Avrupa içlerinden doğuda Marmara ve ege kıyılarına uzanan balkanlar var. Bu altyapının üstünde belli çizgiler-rotalara bağlı uçan kitaplar kelebeğe dönüşüyor. Sembolizm çok hoş. Tek negatif yön, kelebeğin ömrü. İnşallah kitabın ömrüne aksi yönde yansır. Bu illüstrasyon oldukça anlamlı. Bu kapak kompozisyonu kitabın içeriğine dair güçlü işaretler veriyor. Necla Dursun'un bu eseri ile ilgili arka kapakta yer alan Bilal Can'a ait spesifik bir tespitle başlamak isterim: \"Mekan ekseninde bu güne kadar pek yapılmamış olan Balkan coğrafyasının edebi eserler içindeki izlekleri üzerine çalışması, mekanı hem coğrafi bir olgu olarak değerlendirmekte hem de edebi bir unsur olarak yansımalarını gözler önüne sermesi açısından önemlidir.\" Mustafa Uçurum bu konuyu daha genel anlamda ele almış bloğunda yazdığı yazıda: \"Hem roman üzerine hem de Balkanların romanda işlenmesi üzerine ele alınmış kapsamlı bir çalışma.\" Biz Bilal Can'ın tespitini çalışmanın ilk olmasına yapılan vurgu anlamında, Mustafa Uçurum'un tespitini de roman-mekan işleyişinin genişliğine vurgu yapması anlamında alıyoruz. Bu eserin ilk bölümünde romanla ilgili ayrıntılı bilgiler verilmiş. Roman türünün kesiştiği hemen hemen bütün alanlar tek tek incelenmiş. Roman ve kültür, roman ve anlatım, roman ve dil, roman ve insan, roman ve duygu konuları ayrıntılı şekilde işlenmiş. Yazar çerçeveyi oluşturduktan sonra meseleyi ana eksene, \"roman ve coğrafya\"ya getiriyor konuyu. Coğrafyanın Romanda hangi zemin ve şartlarda yer aldığı, kullanım şekillerinin romanlarda karşılık bulma yol ve yöntemleri işleniyor. Kitabı okurken, romanlarda Balkan coğrafyasının işleniş şekillerini, Balkan edebiyatı yazarlarının Balkanları nasıl ele alındığını ayrıntılı bir şekilde anlatmak yazar Necla Dursun'a kitabı yazdıran sebeplerden. Sebeplerden dememin anlamı, asıl sebebin kendisi de köklerini o coğrafyada bulan bir yazar bir isim olmasıdır Necla Dursun'un. Kendisi kökü Balkanlarda olan bir evlad-ı fatihan. O kendi geçmişine gidiyor, okuru da bu yolculuğa ortak ediyor. İyi ki de böyle yapıyor, çünkü önümüze açılan bir cennet vatan var artık. Bu vatan kültürü, hayatı, edebiyatıyla bütünlüklü bir memleket... Resmi olarak bir devlet eksik. Yüz sene öncesine göre eksiğimiz devletimizin orada olmayışı. Başlangıçta saydığımız üç husus vardı, onlardan eksik kalanı devlet. Ancak bugün artık, Makedonya, Kosova, Arnavutluk ve Bosna Hersek gibi \"bizim\" diyebileceğimiz devletlerimiz var şükür. Birinci bölümün son kısmında yer alan \"Çağdaş Balkan Edebiyatçılarından Bir Seçki\" başlıklı metnin özellikle önemli olduğunu düşünüyorum. O kısımda yedi edebiyatçı anlatılıyor. Bu edebiyatçılarla ilgili bilgiler verdiği kadar üretilen edebi ürünlerle ilgili de bilgiler veriyor. Bu bilgilerin ortalama okur açısından bendeniz de dahil- ve özel bir ilgi alanı olması hasebiyle yeni bilgiler olduğunu da ifade etmek gerekiyor. Bu metinde yazar meseleyi tarihi perspektif üzerinden de okura gösteriyor. Osmanlının çekilmesinden sonra ortaya çıkan \"göç\" realitesi, ortaya çıkan yeni yetme güçlerinin hak ve hürriyetleri kısıtlaması, edebi bir daralmanın başlaması, göç etmeyenlerin bile \"göç\" temasına kalıcı şekilde yerleşmesi gibi gerçekleri anlatıyor yazar. Hayatiyetini sürdürme gayreti içinde olan yazarların yaşadığı çağa tanıklık sonucu eserlerini anlatıyor. Kitabın ikinci bölümü; \"Balkan Edebiyatında Coğrafya\" başlığını taşıyor. İlk metne Balkanlar ve Tarihi Perspektif adı verilmiş. Yazılan eserlerin özellikle savaş ve göç temalarının etrafında şekillendiğini aktarıyor yazar. Kitabın bu bölümünde; İvo Andriç'in \"Türk Zamanı\" kavramı etrafında Balkan Savaşlarına kadar süren Osmanlı hakimiyetinden, göç ve sürgünlere; balkanlardaki örf ve adetlerden yemek ve giyim şekillerine kadar Türkiye ile aynı özellikler göstermesi anlatılıyor. Kim Mehmeti'nin romanlarında işlenen Balkanlar, İvo Andriç'in; Drina Köprüsü, Travnik Günlüğü romanlarındaki Balkan coğrafyası, iklimi,, sosyo-ekonomik hayat, sanat konularını görmek mümkün. Kitabın son bölümü, \"Edebiyat ve Coğrafya İlişkisi\" başlığını taşıyor. Bu bölümün ilk metninde yazar, coğrafya genelinde aslında romanın mekan-yer unsuruna geniş açıdan bir bakış atıyor. \"Çevreyi algılama ve tanıma çalışmaları geçmişte kültür coğrafyacıları ve mimarların ilgi odağındayken günümüzde sosyolojiden edebiyata, psikolojiden siyasete kadar birçok disiplinin ilgisine mazhar olmaktadır\" (S. 178) ve \"insan-mekan ilişkisi zaman içerisinde mekanda değişiklikler meydana gelmesine sebep olmuştur\" gibi ifadelerle aslında baktığı geniş açıyı insanın değişken parametrelerine göre gördüğünü de ifade etmiş oluyor. Buradan bir çıkış cümlesi de biz okurlar için şudur: her ne kadar mekan olarak bir coğrafya temel alınmış olsa da bu çalışmada esas unsur insan ve ona dair sosyal değişimlerdir. Necla Dursun bu bölümde ele alınan iki yazar ve dört esere dair inceleme ve değerlendirmeler yapılıyor. İvo Andriç'in Drina Köprüsü, Travnik Günlüğü; Kim Mehmeti'nin ise Kuyu ve Üsküp Dilencileri adlı eserleridir. Yazar eser seçiminde yazarların o bölgeyi temsilde en uygun kişiler olmasıyla açıklamaktadır. Roman ve Coğrafya kitabı iki yazar ve dört roman üzerinden Balkanları, Balkanlarda oluşmuş ve halen sürmekte olan bir ortak kültürü anlatıyor. Özellikle savaş zamanı gözümüzün kulağımızın Bosna'dan gelecek haberlere endeksli olduğu günleri savaş ve göç teması bağlamında görme şansımız oluyor. Sonrasında gelişen şartlarla beraber, ülkemizin yüzünü oralara dönmesi ve yeni kurulan dost-kardeş devletlerle birlikte zihinlerdeki boşluk doluyor, bu coğrafyaya ait pazıl parçaları yerine oturuyor. Bölgedeki yaklaşık beş asır süren birlikteliğin neredeyse her etnisiteyi birbirine yaklaştırdığı şartlarda pek çok ortak paydaya rağmen Almanya , Rusya gibi ülkelerin siyaseten ayrılıkları körüklediğini biliyoruz. Ancak yazarın \"etnik karışım öylesine derindir ki Radovan Karadziç ve yandaşlarının yaptıklarının \"kültürel sınır\" kavramı etrafında olduğu bilgisini aktarmaktadır. Hatta \"Saraybosna Blues\" kitabından Bosna şehir telefon rehberinde Karadziç soyadı taşıyan 21 kişiden onunun Müslüman olduğunu, dolayısıyla kültürel sınırı belirlemenin de imkansız olduğunu anlatır. Her şeyin o bölgede bu kadar iç içe girmesinin bizce meçhul bir sırrı olduğu muhakkak. Ez cümle bu kitabı okumaya ihtiyacımız var. Sınırların başlangıcı ve bitiminin fiziki olmadığını anlamaya ihtiyacımız var. Gönül coğrafyası tanımını yapmaya ihtiyacımız var. Hatta sınırımızı belirlemeye hem hakkımız hem de ihtiyacımız var. Bilinçlenmeye de ihtiyacımız var. Yazara teşekkür ediyorum. Yayıncıya da teşekkür ediyorum. Edebiyatın gücü tam da burada... Yazarın bir iddiası varsa bile iddia etmediği halde, okurun aklını sürat ettirmediği halde bilinçlendirdiğini, bilinçlendiğimi söylüyorum. Benzer bir Ortadoğu çalışması yapılması gerektiğini de bu vesileyle ifade etmiş olayım. Ilk kitabim Roman ve Cografya'yı okuyup değerlendirmede bulunmanız benim için çok değerli Ethem Bey. Her bir sözcüğünüz için onlarca teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-bayram-tayyip-yaslica-k5691.html", "text": "''Bahsetmek'' için uzun konuşmak gerek. Biz meselenin kısacasına bakalım: Bayram Tayyip Yaslıca dendiğinde; tanrısına bozuk atmaktan hoşlanan, babasının yeniden yaratılacağına inanan, cenazelere alışkın bir adam geliyor aklıma. Çocukluğumdan itibaren lise yıllarıma kadar hatıralarımı şöyle bir düşündüğümde aklıma gelenler arasında şiire dair bir şey yok. Şiir bizim ailemizde gündelik elbiseler kadar bile yoktu. Liseden mezun olduktan sonra hayata dair bir yer edinme çabasına girdim. Sonradan sonraya üzerinde yaşadığım toprakların ne anlama geldiğini bilmekle yükümlü olduğumu fark edince şiiri bir eylem planı olarak görmeye başladım. Hala öyle görüyorum. Evet, eylem planı. İçinde yaşadığımız toplumun ekopolitik, sosyopolitik, ruhsal ve çoğulcu yapısına karşı ne ile kuşanmamız gerektiğini şiirle belli ediyorum. Okudukça, yazdıkça, konuştukça bu eylem planını genişlettiğimi düşünüyorum. Diğer yandan şiirin sınır tanımazlığı, azgınlığı, taşkınlığı ruh halimin yansısı. Bu da başka bir sohbetin konusu olsun. Şiirin hayatımdan çekilmesi demek gündelik bir elbise kadar bile dünyada yer edinememekle eş değer. Yani benim ipe' sapa gelmez bir pantolon kadar bile değerim varsa bunu şiirden alıyorum. Ben buradayım demenin, şahidim demenin özgür ve sert yolu şiirden geçiyor. Şahitlik demişken atlamak istemem; şiiri şahitlik üzerinden değerlendiriyorum sadece. Mesela koca İslam dinin bir mensubu olmak için dahi söylemeniz gereken kelimenin başı şahitlikten geçer. İsmet Özel bir şiirinde \"her şey ben yaşarken oldu bunu bilsin insanlar'' diyerek şahitliğini belli eder. Ben de Köpek Merakı kitabına \"Oradaydık'' isimli şiirimle başladım. Oradaydık! Yani gördük, biliyoruz, şahidiz! Küçük büyük ayırt etmeden yaşamaya dair bütün detayları şiire dahil etmenin benim kanadımdaki yolu buradan geçiyor. Ölümün kepazelik çıkaran yaygarasına kadar sürmesini dilerim. Küçük hesapların insanı olmamakta fayda gördüm hep. Ama insan bir masanın da şahidi olabilir. Altı masanın da. Zaman. Benim en büyük ustam zaman. Yetiştiren, öğreten, pataklayan. Yine de eli ayağı olanlardan bahsedecek olursak Ali Ayçil'in gölgesinde çokça serinlemişimdir. Ben arada bir diş gıcırtıları duyarım mesela. Öyle sanıyorum ki bir yerlerde bana gelmek için can atan sağır- dilsiz- kör bir ustam daha var. Ha bu arada; acemilikten hoşlanmam. Yürünecek bir yol varsa istikamet üzere olmak neredeyse imkansızdır. Yolsuzluk bu noktada kurtarıcı. Yolsuz olmakta fayda görüyorum. Neredeyse 1950' li yılların başından itibaren Türkiye'nin belirli aralıklarla yaşadığı siyasi ve ekonomik buhranlar insanların zihin panolarına eğri çizgiler çizdi. Aşık olmayı bile bilmiyoruz artık. Bu eğriliğin yapıcılığını fark eden bütün insanlar kurtuldu. Burada yolsuzluktan şiiri, yapıcılıktan ise şuuru kastediyorum. Bu kadarıyla yetinmiş olayım şimdilik. Şiar meselesine dair ise düşüncelerim hep bir kafes içinde. Bu kadar içi dolu bir meseleye kavramsal açıdan ''şiar'' denmesi canımı sıkıyor. Hoşlanmadığım kelimelerin içeriğiyle ilgili bir şeyler yorumlamaktan kör şeytana sığınırım. Allah'ı çok seviyorum. Yalın ve anlaşılır bir şekilde ifade edeyim: Yeterli. Fakat kusurlu bir yeterlilik bu. Körü körüne. Yapay algının galibiyetidir, bir nevi kazığı ya da. Şiiri okuyanın o şiirde yumuşak besinler aramasından fazlasıyla rahatsızım. Bir meselenin çözümüne dair kaç kişinin şiir okuduğunu sanıyorsunuz? Eylem planı demiştik ya, kaç kişi bu planın bir parçası? Yoksa şiir bu büyük çoğunluk için yalnızca ''duyguları anlatma sanatı'' mı? Bu cehalet çokça acınası. Sanat işaret eder, okşamaz. Okşadığını sananların ülkesi burası. Bu konu hakkında daha fazla konuşursam sinirlenebilirim. Bundan hoşlanmıyorum. Ya da. Eğer ki enstrümanınızda bir tel eksikse, bir yırtıklık ya da kopukluk varsa çaldığınız şarkılar ancak sağırları mest edecektir. Gelenekten tamamen sıyrılmış moderniteyi böyle görüyorum. Bir kulağından Necati ile giren diğer kulağından Orhan Veli ile çıkmalı. Bu çizgi aynı zamanda lirik-epik ayrışmasından kuvvetli bir ortaklık çıkarabilir. Şunu söylüyorum: Şiir bir hükümdarın yağlı kalçaları kadar geniş ve iniltili topraklara uzanmak zorunda değil, mekanik bir işçilik hiç değil. Bu sebeple ona kendi öz anlamı dışında anlamlar yüklemek istemiyorum. Bu konuda şu düşünür şunu söylemiş, falanca eleştirmen şunu yazmış gibi örnekler de vermek gelmiyor içimden. Zaten bir sonuç elde etmiş olsalardı bilmem kaç yıldır süren safsataları son bulurdu. Onları okumaktan da sıkıldım. İlhama ise inanmıyorum. Şiir senin içinde bir cenaze evi; gir oyna, çık ağla. Girdikçe oynuyorum, çıktıkça ağlıyorum. Şiir beni buluyor. Taşra şiir için talihsizliktir demiştim. Sebebi tam olarak bu. Günümüz şiir eleştirilerinde türkçe konuşan üç-beş kişiden başka kimse yok. Eleştirdikleri şeyin insana, ülkeye, içe dair olduğunu unutarak bize bilmem ne ülkesinde yaşayan bilmem ne adamının şiir hakkındaki felsefi buluşlarından bahsediyorlar. Eşek bile ağlar buna. Seni biz anlıyoruz evet. Bahsettiğin ses olanaklarını, mısra düzlemlerini, kurmacayı, reddi. Şımarık bir metropol çocuğu olarak seni biz anlıyoruz. Ama elinde kara sabanla sabahtan akşama alın teri döken insanlar seni anlamamakla kalmayıp ayıplıyor da. Sürekli kara sabandan bahsettiğimin farkındayım. Olsun. Kara saban. İlle de kara saban. Yunus Emre'yi, Pir Sultan'ı düşündükçe bu çemberden çıkamıyorum. Şiir eleştirilerini bu bakımdan yapıcı değil yıkıcı buluyorum. Eleştirirken sahanın içine çekmek gerekir. Hiçbir antrenör futbolcusunu eleştirirken saha dışına atmaz. Aksine sahada tutar, uygulatır. Eleştirmenlerin doğrudan doğruya şairi hedef almalarını doğru ve olağan karşılıyorum. Şair hedef alınandır daima. Fakat yeterli değil. Bizdeki şiir eleştirilerinin muhatap kabul ettiği kitle çok sınırlı. Şiiri tanıyan ama hayatında tek satır okumamış, yazmamış olan yığınla insanı dışarıda bırakarak yaptığın şiir eleştirisi sadece o şiiri yazanı ve okuyanı ilgilendirir. Asıl kitle geriye kalandır oysa. Dersimiz sosyoloji değil. Neyse. Aklıma gazetelerde ya da haber bültenlerinde sürekli gördüğümüz cinayetler geldi. Piyasa dediğimiz alengirli camianın göz alıcı şıklığı edebiyat dergilerinin sonu oldu neredeyse. Ticaret unsuru olarak bir edebiyat dergisi tamı tamına çeyrek öküz eder Oturdular yediler. Türkiye'nin hafızası diyebileceğimiz dergilerin bazıları kendi içinde çeteleşti, bazıları kavgayı yarıda bırakıp kaçtı, kepenk indirdi. Örnekler arttırılabilir. Yine de Büyük Tür Şiiri ve Edebiyatı için dergileri son derece önemli buluyorum. Her sanatçı gibi ben de dergiler çerçevesinde yetişerek şiiri ve şiire dair imkanları tanımaya başladım. Bu yürünmesi gereken bir yoldur. Yürümeye devam ediyoruz. Edebiyat dergilerini bir teleskop olarak görebiliriz. Baktıkça koca ülkenin kuytularında yer alan aydın yürekleri görmek mümkün olabiliyor. Ha bir de: Alınyazısını merak eden edebiyat dergilerini okusun. Benim baş şairim Metin Eloğlu'dur. Onun yanına öyle sanıyorum ki yalnızca ben yakışırım. Üçüncüye şimdilik gerek yok. Üç şiir konusuna gelirsek; bu çok zor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/samed-behrenginin-kucuk-kara-baliki-k5656.html", "text": "Hiç kimse benim aklıma girmedi anne. Siz benim aklımı bozdunuz. Ben küçük kara bir balığım. İçgüdülerim sağlam ve kullanmaya hazır aklım var. Sizin gibi olmayacağım. Ölmek var, dönmek yok yolumdan. Boş boş yaşamaktansa kendim gibi ölmeyi tercih ediyorum. Yaşam ırmağının sonuna kadar gidecektim, başkalarının denizinde ölmeyecektim. Pelikanlardan hiç korkmadığım için güvenli sularını terk ettim. Balıkçıl'ı öldürüp kendimi var edecektim, sözümü ebedileştirecektim, kendime karşı hep dürüst kalacaktım. Benim ebediyen var olmam Balıkçıl'ın ölümüne bağlı. Balıkçıllar her yerdeler ama ben onların gücünü nerden aldıklarını biliyorum. Onlar gücünü bizim sığ sularımızdan alıyorlar. Sığ suları terk edip başka denizlere kulaç açıyorum. Özgürlük gibisi yok anne. Sen hiç özgür olmadın ki beni anlayasın. Ya özgür olacaksın ya da hiç var olmayacaksın. Bu kadar açık ve net, kesin ve keskin. Balıkçılların özgürlüğümü ellerimden almalarına izin vermeyeceğim. Pelikanların yolumu kesmelerine müsaade etmeyeceğim. Alıp başımı gideceğim uzak denizlere. Hep bir adım ötede olacağım. Bir gözüm, bir kulağım, bir yüzgecim hep dışarıda olacak. Aklım ve kalbim bana yeter. Ben başka dünyaların olduğunu biliyorum anne. Başkalarının dünyasında da yaşamak istemiyorum. Beni anlıyor musun anne? Sadece kendi dünyamda yaşamak ve ölmek istiyorum. Sadece bana ait bir dünya ama her kesin rengine çalan. Sadece bana ait bir deniz ama her denizden su alan. Sadece bana ait bir yol ama bütün yollara açılan. Kendi hikayemi bir başıma yaşarken başkalarının hikayelerini dinlemek istiyorum. Senin hiç kendi hikayen oldu mu anne? Hiç sanmıyorum. Kendi hikayen olsaydı beni anlardın, şimdi benimle olurdun ya da ben seninle olurdum her neresi olursa olsun. Ben başka nehir yataklarının derinliğini, uzunluğunu, rengini, kokusunu merak ediyorum, onları kendim görmek ve yaşamak istiyorum. Sen tek bir nehir yatağında doğdun, o nehir yatağında öleceksin anne. Beni anlamazsın. Keşke beni anlasaydın. Keşke seninle başka nehir yataklarında yüzseydim. Hayatımda hep pelikanlar, balıkçıllar olacaktı. Olsun. Ama ben Küçük Kara Balık'tım ve hep öyle kalacaktım. Yani sürüsünü terk etmeye cesaret eden binde birin Bir'i. Farkım bu anne. Sen ve onlar hiç bunu anlamadınız. Beni binin içine katmak için elinden geleni ardınıza koymadınız. Önüme iki seçenek koydunuz. Ya sizin gibi sıradan olacaktım binlerin içinde kaybolup gidecektim ya da sıra dışı Bir'i olacaktım kendi yolunda giden. Ben bana yakışanı yaptım, ikinci seçeneği tercih ettim, sizin sığ sularınızı terk ettim, başka nehirleri keşfetme yoluna girdim bir daha dönmeyeceğimi bile bile. Tek bir suda yaşamak züldü bana. Anlamadınız beni. Sizin sularda boğuluyordum, nefes alamıyordum. Görmüyordunuz. Ben başka sularda yüzerek özgürlüğümü kazanabilirdim. Buna çok uzaktınız. Bu yüzden beni dışladınız. Hiç şikayetçi olmadım halimden. Zaten başka suları görmek istiyordum. Nihayetinde olup olacağı buydu. Başıma gelecekleri biliyordum. Çünkü kendi görüşüm vardı. Şahların devrildiğini gördüm rüyalarımda. Şahlar devrildikçe yola çıkma isteğim arttı, özgürlük tutkum had safhaya ulaştı. En yakınımdakilerin dayatmalarına, aldatmalarına, tehditlerine, yalanlarına boyun eğmedim. Ben Küçük Kara Balık'tım. Dünyaya bir defa gelmiştim ve bütün ırmakları tanımadan dünyayı terk etmeyecektim. Bütün aşk vadilerinden geçecektim, aşılmadık korku dağı bırakmayacaktım. Sizlerin suyu kokuşmuştu anne. Yerim yoktu yanınızda. Ruhum daralıyordu. Kalmak istemiyordum hiçbir şekilde. Ruhum özgür olmak istiyordu. Ruhumu özgürleştirmek istiyordum. Özgür olmam, Balıkçıl'ın ölümüne bağlıydı. Ben de öldüm, ölümden medet ummayarak. Balıkçıl'ı öldürdüğümde mutlak manada özgür olacaktım. Mutlak manada özgür olmak ile sonsuzluk aynıdır anne. Öldüğümde anladım. Ölümüm bir çocuk masalı gibiydi ama hakikatin gerçek bir parçasıydı. Zira ölümüm ve özgürlüğüm içe içe geçmişti. Ölümüm ve özgürlüğüm birbirini tamamlamıştı. Ölümüm ve özgürlüğüm arasında hiçbir şey, hiç kimse yoktu. Ölümüm safi özgürlüktü."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/iki-dunyanin-hesaplasmasinda-sanatci-profili-k5878.html", "text": "Ekol haline gelmiş bir edebi dönemin, öne sürdüğü fikirler kadar, asıl-mihenk olmuş kişiler/sanatçılar üzerinden bu gerçekliğe ulaştığını da söylemek gerekir. Bu gerçekliğin ortaya çıkabilmesinde, ekolün oluşması ve çıkmalarıyla sanat dünyasında varoluşunu sürdürebilmesinde kişilerin edebi gücünün yanında, hayatı algılama ve kuşatma anlayışları da etkilidir. Bu ekollerden birisi de Mavera çevresidir. Mavera çevresini halihazırda var olan bir fikir çevresi içinde değerlendirmek gerekir. Çünkü arka planda Mehmet Akif-Necip Fazıl-Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil çizgisi söz konusudur. Ancak Mavera çevresini bir ekol haline getiren bu çevre içinde bulunan şair ve yazarlardır. Bu kişilerden biri de, yazar Ersin Nazif Gürdoğan'dır. Onun realiteyi kuşatan geçmiş ve gelecek arasında köprü kuran denemelerini herkes okumuştur. Okumayanlar için bir giriş kapısı açmak adına bismillah! \"İki Dünyanın Hesaplaşması\" eserinin tanıtım cümleleri ile kitabın geneline dair özet cümlelerle başlayalım: \"Sınırların önemini yitirdiği, küresel bir hayatın başladığı yeni çağda, mücadelenin silahlarla mı olacağı, yoksa kitaplarla mı olacağı sorusunun cevap arayışıdır bu kitap. Batı ve Doğu medeniyetleri masaya yatırılıyor ve iki zihniyet karşılaştırılıyor. Kazanan olmak için eksikler neler, yapılması gerekenler, kaçınılması gerekenler neler?\" Bu tanıtımdan yola çıkarak da metni kurmak mümkün ancak bu kitabın ilk metni bir dibace hüviyetinde ve benim her zaman ilgimi çeken bir mesele olma vasfıyla sanat-sanatçı odaklı. Aynı zamanda sanatın metafizik-kozmik alemle bağını kuran bir metin. Dolayısıyla bu metni temel alarak tıpkı yazarın bu temeli attıktan sonra diğer metinleri bu metnin açılımı gibi yazması şeklinde biz de sanat-sanatçı temelli tespitleri yazarın yazdığı edebi portreler üzerinde göstermek istiyorum. Ersin Nazif Gürdoğan'ın \"Ruhun ölümsüzlüğü anlatılmadan insanın ölümsüzlüğü anlatılmaz.\" (S. 8) tespiti çok önemli. Dünyadaki hemen her türlü şey olumlu-olumsuz fark etmeksizin bu gerçeğe bağlı. Sanata yaklaşım da bu noktadan itibaren kıymetli oluyor. Sanatı kendisi için kurgulayan herkesin ilk yanılgısı da buradan başlıyor. Aynı zamanda bu durum sanatçının iç ve dış dünyasının da birbirini ötelemeyen-dışlamayan bir bütünlüğe bağlı olduğunun açıklamasıdır. Yazar bu durumu ruhun fıtrat olarak erdeme yatkınlığıyla açıklıyor olmalı. Çünkü \"uçlara dokunmasını bilen sanatçı\"nın 'hayatın canlılığının erdem ve tutkuların bir arada olmasından kaynaklandığı' bilincine dayandırdığı yüzüyle anlatır. \"Bilinen dünyaya bilinmeyen dünyanın ışığını yansıtmak\"tan söz ediyor yazar. Bu anlamda hayatın bütün yönleriyle bir oyun olduğu bilincinde bahisle \"...dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir\" (Ankebut 64) ilahi uyarısına atıf yapıyor. Hemen akabinde ise tasavvuf kültürünün derinliğinden kotarılan şu cümleler geliyor: \"Görünen her varlığa bir dünya, yaşanan her günü son bir gün olarak algılamadan, sanatın derinliklerine inilmez.\" Bu ifadeler yüce önderimiz Hz Muhammed'in \"İki günü eşit olan ziyandadır\" hadisine bir açıklamadan sonra sanatın künhünü anlamaya girişilebileceğine değiniyor. Yine bunun akabinde \"sanatın yol göstericiliğine yakalanmak\" kavramını ortaya atıyor. Bu kavramı da \"sınırlı alanda sınırsızlık\" şeklinde açıklar. Yani sonu, sınırı olan bir bağlamı \"sanatın yol göstericiliğiyle\" aşarak \"ölümsüzlüğün peşine düşme\"nin imkanına sözü getiriyor. Daha basit ifadeyle \"kalıcılık\"... Bunun ön şartı olarak da metafiziğe açık bir kapıdan geçmek sunuluyor. Bu eser ve yazar-şair için ölümsüzlük / kalıcılık demek. Yazar hayatı ve sanatı iç içe geçirerek değerlendirirken \"ırmak\" imajını kullanıyor. Zamanın geçerken ırmak akışının sürekliliğini ifade ediyor. Akışın geçmişten geleceğe doğru rutininde devam ettiğini söylerken aynı zamanda değişimin de akışın bir parçası olduğu gerçeği var. Bu ilk bakışta çelişki gibi görünse de yazar değişenin sadece biçim olduğunu sanatsal özün aynı olduğunu anlatıyor. Neticede ırmak denize akıyor. Sanatın da denize açılan kapıyı bulmak olduğunu ifade ediyor. \"Sanatçı değişende değişmeyeni yakalayandır.\" Yazara göre sanatsal özü değişmeyen boyutları- yakalama şartı \"değişen boyutların bilincinde olmak\" şartına bağlanıyor. Değişmeyen dünyayı kavramanın yolu da yazara göre \"hayatın akışında değişen dünyayı kavramak\" şartına bağlı. Bunların üstüne gelen aforizma cümlesi şu: \"hayatı yaşanır kılanlar değişmeden değişmesini bilenlerdir. Yazar, sanatçının 'değişmiyor gibi değişerek, süreklilik içinde yenilenmesine' ve 'her zaman yeni' kalmasına bağlıyor. Hatta \"insanın çok boyutlu dünyasında kendisine sağlam bir yer edinebilmek için, her şiirinde, her hikayesinde, her romanında, her denemesinde yeniden doğmasını başarmak zorundadır\" cümlesiyle de kalıcılık şartlarından birini sunuyor. Valery'nin \"ilk dizeyi Allah yazdırır\" cümlesinden hareketle \"ilk denemeyi Allah yazdırır, gerisi çorap söküğü gibi gelir\" diyor. Bu noktada bana ulaşan iki çağrışım oldu. İlki yazarın \"hayatı yaşanır kılanlar değişmeden değişmesini bilenlerdir\" cümlesi analojik olarak bir Cemil Meriç aforizmasını çağrıştırdı: Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır. Diğeri de 'değişmiyor gibi değişerek' ifadesi de üstad Sezai Karakoç'un \"yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum\" mısraı. Yazar ilk metnin son kısmında kalıcı sanat ve kalıcı sanatçı eksenine odaklanıyor. Ona göre \"kalıcı sanat hayatın bütün boyutlarında ölümsüzlüğü yakalayan\" sanattır. Sanatçı ise \"yalınlık içinde derinliği yakalayan\"dır. \"Çatışan doğruların dinamizmini kavrayan sanatçı hem ölümlüdür hem ölümsüz.\" Diyen yazar ölümlü oluşu madde boyutunda, ölümsüzlüğü de eserin kalıcılığıyla açıklar. Yazar bu hususu biraz daha somutlaştırır: Ölümsüz sanat ölümlü hayattan kaynaklanır ona göre. Bu tespitlerin yansımasını kitaptaki iki portre üzerinden göstermeye çalışacağım. Kitaptaki diğer portre ve denemelerin değerlendirilmesi yerine okunmasını tavsiye edeceğim. Kitabı ana hatlarıyla ikiye ayırmak mümkün. İlk bölümde yukarıdaki tespitlerle dolu metinden sonra edebiyat ve düşünce dünyamızın önemli sanatçılarının portrelerini yazdığını görüyoruz Ersin Nazif Gürdoğan'ın. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Fethi Gemuhluoğlu, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören gibi şair ve yazarların edebi portrelerini çıkaran yazar ikinci bölümde ise önemli denemeler yazmış. Bazılarını burada zikredelim: Mavera Dergisini etrafıyla beraber anlatmış, şiirin ölümlü olanı ölümsüzleştirmesini, bilgeliğin şiirini, özgünlüğü, bilgeliğin şehirlerini vb işlemiş. Belirttiğimiz şekilde ilerleyelim: yazarın sanat-sanatçı tespitlerinin yazdığı portrelerde yansımasına değinmeye çalışalım. İlk olarak Mehmet Akif portresine bakalım. Yazar Akif'i devletin ve milletin geri çekilme döneminin sancılarını en derinden hisseden bir şair olarak görür. Bu duruma çözüm arayışı da maalesef \"batı kültürünün değerleri\" içinde olmuş ve \"geçmişinde benzeri olmayan bir yabancılaşma süreci\" başlamıştır. \"Anadolu insanının köklerinden koparılma sürecini sorgulama\" hassasiyeti taşıyan aydınların başında Akif gelmektedir. O Anadolu insanının her alanda yoksullaşırken şiirle zenginleştirmeye çalışmaktadır. Ersin Nazif Gürdoğan uzun yıllara baliğ bir yazı hayatı olan, önemli tanıklıklara sahip kıymetli bir büyüğümüz. Bu kitap bir önceki cümlenin açılımı gibi. Bütün birikimi görmek, bakış açısı kazanmak ve kültür dünyamızda bir seyir için önemli bir eser. Bu eserde sadece sıraladığım kişi ve konular değil Türk edebiyatının önemli diğer şahıslarıyla kesişimler de var. Bu kesişimler için kendisi de önemli bir başvuru kaynağı. Okumayanları bu kitaba davet ederken, okuyanları da tekrar etmeye çağırıyorum. Yitik Cennet, Sezai Karakoç, Diriliş Yay. Ruhun Dirilişi, Sezai Karakoç, Diriliş Yay."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/beni-sessiz-de-sevebilir-misin-kitabina-bir-bakis-k5588.html", "text": "Tüketim çağında yaşıyoruz. Hızların, hazların, insanın ve insanla birlikte tonlarca şeyin tüketildiği ve tükendiği bu zamanda sevgi de bundan nasibini aldı. Aşk ve sevginin bu kadar dillendiriliyor oluşu onun bizde eksik olduğunun delili değil de nedir? İnsan kendinde olmayanı arar... Kemal Sayar \"Beni Sessiz de Sevebilir Misin?\" kitabında bizi, okuru direkt muhatap alıyor. Kitabı bitirdikten sonra kıymetli bir psikologdan birkaç seans terapi görmüş gibi rahatlıyoruz. Okudukça Tolstoy'un \"İnsan Ne ile Yaşar?\" sorusunun cevabını pekiştirerek alıyoruz. Sessizlik zamanla bize dinlemeyi ve duymayı öğretecek bir vesile olur. Başta kendi sesimiz olmak üzere insanların ve kainatın seslerini duymaya başlarız. Kayıtsız kalamadığımız sedalar iç dünyamızda bir yankı oluşturmaya başlar. İşte insan böyle adım adım, yavaşça ve incitmeden sevmeyi öğrenir. Ve sevgi böyle fiile döküldüğünde daha soylu bir mana ifade eder. Sessiz sevebilmek için bazı özelliklerden bahsediyor yazar: Tevazu, cömertlik, elindekiyle yetinme ve utanma gibi bulunduğu yeri, şahsı güzelleştiren hasletler... Sessiz sevmenin herkese nasip olmayan bir meziyet olduğunu anlıyoruz. Bir şeyleri göstermeden, sergilemeden yapmanın aynı zamanda o şeye emek ve zaman harcamanın meyvesinin ayrı tadı olduğunu hissettiriyor yazar. - Elde ettiğin her şeyi emeğinle elde et ve bundan gurur duy. - İnsanları zaman kaybı olarak görme, onları anlamaya ve onlarla anlaşmaya çalış... - Sürekli öğrenebilmek için hayat üzerine düşün ve var olmak için daha iyi yollar bul kendine... - Dünyaya ondan aldığından daha fazlasını vermeye çalış... - Aldığın her nefeste kainatın sahibine şükret ve sana bağışlanmış olanı kardeşlerinden, dostlarından, başka insanlardan esirgeme... - Dünyada parasız yapabildiğin her türlü güzelliğin tadını çıkart... - Bir şeyleri başarmana izin ver ve dünyayı bulduğundan daha iyi bırakmaya çalış... Böyle baktığımız taktirde dünya bizim için daha yaşanılabilir bir yer olacaktır. Ne yazık dünyayı yaşanmaz bulanlara ve ne mutlu dünyası yaşanılabilir olanlara."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hollywood-ruyasinin-sonlarina-dogru-k5331.html", "text": "Sinemanın ne olduğu değil ama ne olmadığını Hollywood Sineması üzerinden örneklendirmek gelenek haline gelmişse bunda elbette bir gariplik ya da yanlışlık yok. Zira Hollywood, sinemayı araçsallaştırarak var olageldi. Bu araçsallaştırmanın ürettiği stereotipler ile düşünmeye maruz bırakılmamızın en temel amacı ise, Amerikan Rüyası denilen illüzyonu yaratmak ve yaşatmaktı. Bir yaşam tarzının, dünyayı yorumlayışın, öteki kültürlere yaklaşımın taşıyıcılığını üstlenen Hollywood, önce Amerikan halkını Amerikan Rüyası'na uyumlamak, sonra da, ilanihaye olabilmesi için tüm dünyayı bu rüyaya biat ve hizmet eder hale getirmek misyonunu sinema üzerinden gerçekleştirdi. Bu rüyanın ürettiği yıkım, acı, gözyaşı savaş zayiatından sayılırken, ganimetleri toplayan ise sanayi ve ticari yığışımlar oldu. Elbette Hollywood eliyle. Yazar Alev Alatlı \"Hollywood'u Kapattığım Gün\" kitabı ile Hollywood'un bu perde arkasındaki bileşenlerini, araçsallaştırılan sinemanın yarattığı illüzyonların etkilerini ele alıyor. Yığışımlar, politika, gizli servis, basın işbirliğinden müteşekkil Hollywood'u kapatmadan önce, Hollywood'un suç dosyasını torunu Kaan için açıyor. Konuşma formatında, soluksuz, ara başlığın olmadığı, ele alınan her mevzu açılan pencerelerle derinleştiği için \"buraya nerden gelmiştik?\" diye sordurtan kitap, kurduğu şaşırtıcı bağlantılarla yazarın tarzına alışkın olmayan okur için zorlayıcı olabilme özelliği taşıyor. Hollywood zihniyeti ve bu zihniyeti oluşturan unsurların adeta hücrelerine kadar sızan yazar, Hollywood'u kapatma nedenlerini ikna edici argümanlarla ortaya koyuyor. Ama bu kapatmanın bir delete değil, re-boot olduğunun da altını çiziyor. Resimlerle zenginleştirilmiş, orijinal dipnotlarla gelebilecek itirazların önünü kesen yazar, kitabın son elli sayfasını yeniden yapım işlere ayırırken, muzip bir başlık seçiyor: \"Yaratıcılık mı\" Dediniz, Yok Canım! Yazar, bu dünyanın turistleri olarak gördüğü Amerikalıların, bu turistik hallerinin kendilerini ve dünyayı maruz bıraktıkları yıkımın sebebi olduğunu Alatlı'ca bir üslupla anlatır. Bunun, toptancılığa, indirgemeciliğe, malumatfuruşluğa tenezzül etmeyen ve \"türdaşlarımızla paylaşmadığımız niteliğimiz yoktur\" bilincinden hareketle oluşmuş bir üslup olduğunu kitap boyunca görürüz. Alatlı'nın turist gibi yaşamaktan kastı, yatağını toplamadığın, sofrayı kaldırmadığın, çöpü dökmediğin bir yasam tarzı. Bir fotoğrafçı edasıyla gözünün gördüğü an ile yetinmek, süreçlerinden bağımsız olmak. Hayatla hayatının arasına mesafe koymuşluk hali. Yazarın ifadesiyle \"Tarihi, kültürleri, sanatı, edebiyatı, müziği, inançları, dinleri, ideolojileri, hatta savaşları, soykırımları, BM toplantılarını turist gibi turlamak, gördüklerini hediyelik öteberiye dönüştürüp tüketmek için varlar\" (Alatlı, 2009, s.1-2). Hediyelik öteberi dediği ise, iyi paketlenmiş sakil duygusallıklar ki, Amerikalıların masum bir kültürün iyi yürekli çocukları oldukları şeklindeki öz izlenimlerini zedelemeden idamesini mümkün kılar. Alatlı, Hollywood'un coğrafi ve sosyolojik tarihinden başlar. New York'ta doğan ve iki üç yıl içinde kalıcı olarak Kaliforniya eyaletinin Los Angeles kentine göçen Hollywood'un tarihçilerin, politikacıların ve sinema sektörünün yok saydığı gerçeklerini irdeler. Kaliforniya'nın aslında Kızılderililerin memleketi olduğu, İ.Ö 15.000'lere kadar giden ve hayli gelişmiş medeniyetler kuran yerlilerin, Kolomb'dan hemen sonra, İspanyollar ve Katolik Kilisesi ile beraber katledilmelerini, 1849'da altına hücum furyasıyla hem can hem de geçim kaynaklarının yok olmasını tarihi vesikalarıyla ortaya koyar. Yazar, Amerikalıların toplumsal sorumlulukları üzerinde düşünmeyi reddetmelerini kolaylaştıran, ulusal masumiyetlerine ısrarla yatırım yapmalarını sağlayan Teddy Bear'in doğuş hikayesindeki uzlaşmaz çelişkileri ortaya koyar. 1847'de açlıktan kırılan İrlandalılar'a onca yoksulluklarına rağmen yardım elini uzatan Çoktav kabilesinin hikayesinden alır, ABD Başkanı, Sultan Vahidettin'in yaşıtı, Kızılderililer için \"en aşağılık kovboydan bile daha ahlaksızlıklardır\" diyen (Alatlı, 2009, s.20), akıllara ziyan sözlerin daha da beterlerini sarfeden namı diğer cowboy, Theodore Roosevelt'ten devam ettirir. \"Şiddet bir erkeklik ayinidir\" (Alatlı, 2009, s.37) söyleminin içini doldururcasına 1909'da Afrika seyahatinde 11,397 hayvanı öldüren, dönüşte Norveç'e 1906'da kazandığı Nobel Barış Ödülü'nün parasını almaya uğrayan Roosevelt, 1902 yılında Mississippi ve Louisiana eyaletlerinde kara avına çıktığında eli boş kalınca, kendisine eşlik edenler ona yavru bir ayıcık bulup, vursun diye ağaca bağlarlar. Başkan \"bağlı bir hayvana ateş etmem!\" deyince Teddy Bear efsanesi doğar. Başkanın ismini alan oyuncak ayı Teddy koleksiyonlarına kucakla anlamında hug adını verirler. Sosyal psikologlar, Amerikalılarda mazbut aile çağrışımı yaptığını, kız ya da oğlan çocuklar aradıkları şefkati Teddy Bear'larda bulduğunu iddia ederler. Teddy Bear, büyük, küçük, kız, oğlan meraklılarının gözünde adam gibi erkektir (Alatlı, 2009, s.39). 1995 Oklahoma City bombalama olayında, olay yerine doluşan Amerikalıların göğüslerine sıkı sıkı bastırdıkları Teddy Bear'in toplumsal bir yas totemi şeklindeki işlevine daha sonra 11 Eylül'de tanık oluruz (Alatlı, 2009, s.41). Yazar, bu ruh halinin filmler, müzikaller, dizilerde de görüldüğünü, Hollywood'un turistik tutumunun, Amerikan halkının dünya görüşünü bir biçimde şekillendirmeyi başarmış olup, oyuncak ayılar, peluş tavşanlar gibi, hemen her olayın ardından dikilen anıt müzeler, kupalar, plaketler, madalyalar, protest tişörtleri, dövmeler, flamalar, butonlar, sticker'ler gibi, halkın gazını alan, yatıştıran ve hatta teselli eden tüketim nesneleriyle, Amerikan kültürünü yeniden tanzim ettiğini, Amerikan halkına bir yandan dünyevi politikalara bulaşmamışlık duygusu verirken, öte yandan da, mezheplerinin adamakıllı genişlemesine neden olduğunu söylerken (Alatlı, 2009,s.41-43), bilmenin yüklediği sorumluluktan kaçınmanın, görmezden gelmenin iç huzursuzluğunu bastırmanın Amerikan toplumu için handiyse bir refleks haline gelmiş olmasının fecaatlığını da gözler önüne serer. Yazar, Hollywood'u kapatma nedenlerinden en önde gelenin, bir Hollywood terimi olup, belirli bir şahsa, örgüt ya da olaya özgü imza ya da işaret olarak tanımlanan, Hollywood stüdyolarında imal edilerek, halkları, bireyleri, olayları, hayata kendi iradeleriyle attıkları sahici imzalardan mahrum bırakan idiografi olduğunu söyler. Gerçeği silahsızlandıran ve Hollywood'un varlık sebebi olan idiografikleştirme üzerinde ısrarla durur. Bu meyanda, Hollywood tarihinin all American erkeği/idiograf'ı yaratma tarihi olduğunu, Tarantino'nun atası, eski asker, avcı, Kızılderili kasabı, Roosevelt muharebelerini sahneleyen, show business sektörünün ilk prototiplerini sergileyen şovmen Buffalo Bill'in show business + siyaset + işdünyası+ medya işbirliğinin sembiyotik ilişkisi üzerinden anlatır. Hollywood'un ilk western mega starı Tom Mix'in, ABD'ne iki büyük katkısından biri Reagan, diğeri CIA'nın içinde kurulan Sinema Dairesi ile doğrudan işbirliği içinde olan John Wayne olurken, Tom Mix'in ABD'ne asıl hediyesi \"Amerikalı\"nın ta kendisi olmasının süreçlerine değinir (Alatlı, 2009,s.80). Yazar, Hollywood'u kapatma nedenlerini sağlam temellere oturmak noktasındaki ciddiyetini bu sembiyotik ilişkiler ağına yaptığı tarihi seyrüseferle gösterir. Bu ilişkiler ağına dair tespitleri resmin bütününü görme açısından okura doneler verecektir. Bir kaç tadımlık örnekle değinecek olursak, mesela, Reagan'ın da oynadığı, 45 yıl kadar süren 532 episodluk ve insan mühendisliğinin en başarılı örneklerinden Death Valley Days projesinin aldığı ödülün nedenini yazar şöyle açıklar: \"Amerikalıların ırksal kimliklerine ilişkin güvensizliklerini, dilerseniz ikircikliklerini, gidermeye yönelik bir manken oluşturmuş olması. istatistiki bir anlamı yok, bu mankenin. Sahici bireylerle birebir örtüşmediği de muhakkak. Hele de Amerika gibi toplama bir ülkede toplumun somut koşullar karşısında ne tür tepkiler verebileceğini kestirmemize yardımcı da olamıyor; ama şunu yapıyor: all American dedikleri idiograf'ı oluşturuyor. Fevkalade önemli olması da bundan\" (Alatlı, 2009,s.74). Ve çok önemli bir bağlantı, aynı tornadan çıkmışçasına bir örnek olan all American'ın, Reagan'la ete kemiğe bürünen geniş cephe neo-con harekatının ilk kıpraşmaları olarak da görülmesi ki, idiografiklestirmenin ardındaki sabrı, ince ayarı göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Diğer bir örnek ise, 2004'te, seçim kampanyası yapan George W. Bush'un babasının ismindeki W harfinin peşini bırakmaması. Çünkü 1987'de Newsweek babasını tek kelime ile bir wimp, yani renksiz, kararsız, ağlak olarak kapağa çekmiştir. Danışmanlar hemen ön alır, kamuoyunu başkanın ismindeki W harfinin John Wayne'in \"Wayne\"i olduğuna inandırırlar (Alatlı, 2009,s.79). Zira John Wayne, erkekliğin şahikası, bir savaş kahramanı, bir kovboy, the asli American icondur! Ama tabii ki Hollywood'un yarattığı hayal dünyasında. Yazar, Anglosakson dilinde \"acıya hakaret eklemek\" denen durum tanımlamasının içini dolduran Hollywood'un bu hayal dünyasının, 26 madalya ile taltif edilen Stallone'nin canlandırdığı Vietnam gazisi Rambo serisinde de karşımıza çıkmasını \"Acı savaş idiyse, hakaret, Sylvester Gardenzio Stallone olmalı\" sözleriyle kınar (Alatlı, 2009, s.178). Acının gerçeklik kaybına, duyarsızlık kalkanına çarpıp ufalandığı en çarpıcı örnek, dudaklarından sarkmış sigarası, donuk bakışları, yüzü yara bere içindeki Amerikan askerinin \"The Marlboro Man Felluce'de!\" başlıklarıyla Felluce'nin yüzü olarak lanse edilmesi. Kamuoyu tepkisi ise ağzında sigara olan bir resmin seçilmiş olmasınadır, sebep olunan yıkıma değil. Felluce'nin yüzünü bir surete indirgeyen sanatsal mazereti ise \"fotoğraf olsun, film olsun, olgunun siyakını sibakını bırakır, deklanşöre bastıkları o \"an\"da takılır kalırlar. Sonra o \"an\" gerçeğin bütünüymüş gibi olur, olguyu isimlendirir\" diyerek sanat ve dokunulmazlık arasındaki iş ve suç birliğine, sanatsal mazeretin meşrulaştırıcı rolüne dikkati çeker (Alatlı, 2009,s.184).Yazar, uzlaşmaz çelişkilerden mürekkep, gerçeği tahrip eden, başarılı bir piarla halkları manipüle eden, olguyu sabitleyip tüketime sunan, acılar üzerinde tepinen bu zihniyetin paketleyip sunduğu doğrularının hiç üşenmez peşine düşer. Yazar, dünyanın gelmiş geçmiş en uzun soluklu, yaratıcı, radikal ve başarılı kadın hakları savaşını veren Amerikalı kadınların Hollywood için yan ürün olmasının dikkat çekiciliğine vurgu yapar. Amerikalı kadın 1896'da Thomas Edison'un filminde erotik/pornografik konu mankeni olarak yer bulurken, 1909-1914 Amerikan orta sınıfının true woman'dan new woman'a geçişin sancılarının yaşandığı dönemdir. Ama new voman, Amerikan erkeğinin ne gönlüne ne de aklına hitap eder (Alatlı, 2009,s.222). Hollywood, Yeni Kadın'ın cinsel özgürlük talebini arkasına alır, 1908'de kadın çıplaklığını sergileyen ilk film çekilir. 1916 yılları Femme fatale, namıdiğer, sexual wampiress tipolojisi kurgulanır. Rüzgar Gibi Geçti filmiyle ev hizmetçisi, çocuk bakıcısı devasa bedenli, anaçlık gibi la-cinsel imajlı karaderili kadın ikonografı oluşur (Alatlı, 2009,s.261). Sinema, 50'li yıllara kadarki süreçte Amerikan kültürünün lokomotifi olurken, Amerikan Rüyası'nı diri tutmak misyonunu başarıyla ifa eder. 1929 finansal kriz, on yıl içinde Amerika'nın çehresini değiştirirken, sanayi ve ticaret yığışımlarının kontrolü altındaki Hollywood'un çehresi hiç değişmez. Ama halkın gazını almak vazifesini de üstlenir. Mesela Büyük Çöküş'ün sefaletini yaşayan Amerikan halkı ile sokak çetelerini aynı ideolojide buluşturan gangster filmleri yapılır. Özellikle 1931 yapımlı The Public Enemy filmi önemli bir prototiptir (Alatlı, 2009,s.239). Amaç, düzenin sorgulanmasına izin vermemek, sistemi, çetelerin oluşumundaki sorumluluğundan sıyırıp halkın meselesi olarak pazarlamak. Daha önemli ve esas amaç ise sanayi ve ticaret yığışımlarının çıkarlarını korurken Amerikan Rüyası'na halel gelmesinin de önünü almak. Yazar, Büyük Çöküş'ün yaşandığı yıllarda, sarışın bomba ibaresinin filmler aracılığıyla yerleşmesiyle standardizasyonun başlaması, Esguire adlı ilk erkek dergisinin çıkışı, Amerikan kültüründe seks, şiddet ve motorlu araçların iç içe girmişliği gibi başlıklarla, cinselliğin insani işlevlerinden kopması, porno kültürünün olduğu yerde Guantanamo'nun mutlaka olduğu, objectification'ın yabancılaşma denilen psikopatoloji ile aynı kapıya çıkması bağlantılarını özellikle film ve starlar üzerinden kurarken, kitabın yazıldığı tarihlerde yeni başkan olan Obama'nın ilk başkanlık konuşmasında, aynı tas aynı hamam görüntüsü sergilemesiyle Hollywood'u kapatma işlemini şu sözler ile tamamlar: \"Oysa ona ulusça sevilmeme nedenlerinin diplomatlarının münasebetsizliklerinden, hatta silahlı kuvvetlerinin yerli yersiz müdahalelerinden çok, başta Hollywood, Amerikan medyasının kurguladığı \"Amerikalı\" imajından kaynaklandığını anlatmaya hazırlanıyordum. Hollywood sinemasının evil Araplarının bir yanılsamadan ibaret olduğunu halkınıza anlatabilirseniz, Ortadoğu sorununu bile çözebilirsiniz! diyecektim. 11 Eylül felaketinin bizi neden fazla sarsmadığını açıklayacak, tepkisizliğimizi faciayı bize hayatın sanatı taklit ettiği garip bir film gibi sunan Amerikan medyasına borçlu olduğumuzu anlatacaktım\" (Alatlı, 2009,s.299). Sonuç olarak Alev Alatlı \"Hollywood'u Kapattığım Gün\" kitabında; Sinemanın çıktığı günden günümüze değin sanayi ve ticari yığışımlar, politika, gizli servis ve basın işbirliğinden müteşekkil Hollywood elinde aldığı şekli, kullanılma biçimini, ürettiği kültürü, yarattığı etkileri kontekst bir şekilde ele alır. Özelde Amerikan halkını genelde ise tüm dünyayı etkisi altına alan Hollywood'u, mistifike etmeden tüm boyutlarıyla ele alırken, kurduğu çarpıcı bağlantılarla görünenin perdelediği dip kurguyu/asıl amacı açığa çıkarır. Aynı adı taşıyan kitabına atıf yaparsak \"Hadi, Baştan Alalım!\" ve yetinmeyip sonra ne oldu? doğrultusunda fikri takibi bir refleks olarak edinme kültürünü, bilincini gerek Hollywood'u Kapattığım Gün, gerekse tüm kitaplarında öne çıkaran Alev Alatlı, mizah duygusunu, merhameti ve \"çıkmadık candan ümit kesilmez\" düsturunu yedeğinde taşıyan üslubuyla aydın sorumluluğunun hakkını verir. Alatlı, A.(2009). Hollywood'u Kapattığım Gün İstanbul: Everest Yayınları. Alatlı, A.(2009). Hadi, Baştan Alalım! AKLIN YOLU DA BİR DEĞİLDİR. Ankara: Destek Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bilbaoyu-bilir-misiniz-k5804.html", "text": "Bir şehir barındırdığı bir müze sayesinde binlerce insanın ziyaret ettiği yer olabilir mi? Evet oluyor... Biz de o müzeyi görmek için 2016 yılının soğuk şubat ayında dört saatlik bir uçuşla İspanya'nın Bilbao şehrine gittik. Buraya gidiş nedenlerimizden biri de muhteşem Guggenheim Müzesini görmekti. Bilbao, İspanya'nın kuzeyinde ki Bask Bölgesinde bulunan gelişmiş bir sanayi şehri. Avrupa'nın endüstri kentlerinden herhangi biriyken Guggengeim Müzesi yapıldıktan sonra kaderi değişmiş ve yılda 20 milyon turistin geldiği turizm kenti olmuş. Müze Nervion Nehri kıyısında yer alıyor. Biz de gittiğimizde müzeyi yakından gören Hotel Miro'da kaldık. Bavullarımızı otelin dördüncü katına çıkarıp odamıza koyar koymaz pencereye gidip müzeyi gördüğüm o ilk dakikayı unutamıyorum. Kış güneşi müzenin devasa titanyum kaplaması üzerinde parlıyor, bina tüm ihtişamıyla karşımda duruyordu. Amerikalı Guggenheim Vakfı'nın New York ve Venedik'ten sonra ki üçüncü müzesiymiş. Ünlü Mimar Frank Gehry tarafından tasarlanan müze 1997 yılında tamamlanmış. \"Onu ilk gördüğümde aman Tanrım, ben bu insanlara nasıl bir şey yaptım böyle dedim. Tasarladığım bir yapıyı ilk gördüğümde böyle oluyor, battaniyenin altına saklanmak istiyorum.'' diyen Gehry aslında dış cephe kaplamasında kurşun ve bakır karışımı bir alaşım kullanmak istemiş ama birçok ülke de bu malzemenin yasaklanmış olmasından dolayı titanyumu seçmiş. Titanyum yağmurda altın rengi alıyor. Nehre bakan yüzeyleri titanyum ve çinko alaşımından levhalarla kaplanması uygun görülüyor. Kavisli titanyum yüzeyler güneş ışığını yansıtarak cephenin dalgalanmasını ve içeride bulunan galeri alanlarına giren ışık ve havanın kontrolünü sağlamakta. Bu sürreal yapının sadece çevresini gezerken bile başınız dönebilir.1997 yılında İspanya'nın en önemli sanayi şehirlerinden biri olan Bilbao'da inşa edilen Guggenheim Müzesi'nin önünde Jeff Koons'un anıtsal heykeli \"Puppy\"ve Louise Bourgeois \"Mother\" adlı örümcek heykeli de bulunmakta. Çiçeklerden oluşan meşhur \"Puppy\" de şehrin önemli simgelerinden biri haline gelmiş. Yılda iki defa değiştiriliyormuş bu çiçekli örtü. 1997'de bahçıvan kılığındaki 3 ETA'lı, müzeyi havaya uçurmak üzere bu heykele bomba yerleştirmeye kalkmış. Neyse ki bir polis tarafından durum önlenmiş. Bu meydana da olayda hayatını kaybeden bu polisin soyadı verilmiş. Müzenin iç mimarisi de dışı kadar ilginç. Müzenin lokantası Michelin yıldızlıymış ama biz göremedik. Müzenin önünde Mama adlı dev bir örümcek var ve bu örümcek anneliği temsil ediyormuş. Bir araya gelmiş 73 çelik küre de ilginç bir görünüme sahip. Dünyanın faniliğini, gelip geçen zamanı simgeliyormuş bu küreler. Aynı zamanda yedi renkli lale de ayrı bir güzellik vermiş müzeye. Müzenin güzelliğini otelde bulunduğumuz her saat seyretmek bir ayrıcalıktı ama şehri de keşfetmenin heyecanını içimizde artarak duyuyorduk. İlk gün dinlenir dinlenmez dışarı çıktık ve üç gün süren Bilbao gezisi yaptık. Bilmediğimiz bir şehre geldiğimizde yavaş yavaş sokaklara açılarak gezmeyi, ayaklarımız şişene kadar yürümeyi çok seviyorum. İlk olarak merkezdeki yapıları keşfediyoruz. Bilbao'da Unesco miras listesinde bulunan Zubizuri Köprüsü şehrin ortasından sakin sakin akan nehrin üzerinde. Köprüden sonra meydan da birbirinden değerli sanatçılara ait eserler var, sanki burası açık hava müzesi. Barok tarzında inşa edilen Belediye binasını görerek yolumuza devam ettiğimizde Punta Del Arena köprüsünden karşıya geçerek 1890 yılında yapılan Teatro Arriaga varacaksınız. Karşısında ise barok kilise bulunuyor. Şehrin böyle tarih dolu sokaklarını gezerken küçük mekanları da fark ediyorsunuz. Buralarda tapa denilen atıştırmalıklar yeniliyor. İspanyolca Pincho, Baskça Pintxo deniyor. Birbirinden lezzetli deniz ürünlerinden çoğunlukla yapılan tapaları hiç unutamadım. Cafe Bilbao, Victor Montes ünlü yerlerde. 1930 yılında inşa edilen sonrasında renkli cam ve fayanslarla yenilenmiş kapalı yemek pazarı Mercado de la Ribera içinde dolaşmaktan çok keyif aldığımız bir yer oldu. Bilbao sanayi şehrinden çok daha fazlası. Bizde şehirde dolu dolu üç gün gezip sonrasında yakın beldelerine gidip seyahatimize devam etmiştik. Kış aylarında gitmemize rağmen birçok şeyi yaptığımız gezi oldu. Beklediğimizden fazlasını veren bu şehirden tatlı anılarla ayrıldık. Bir müze, bir şehrin kaderini değiştiriyor... Guggenheim olmasaydı gezginler Bilbao'yı görmek ister miydi bilmiyorum. Ne iyi yapmışsın gitmekle ve ne güzel yapmışsın burada da şehrin sende bıraktığı izleri anlatmakla... Daha nice gezilere!"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/onderlerden-mesajlar-serisi-15-kitap-bd27.html", "text": "Önderlerden mesajlar serisi, Ferhat Özbadem tarafından hazırlanmış olup 15 müslüman önderden derlenmiş olan mesajları içermektedir. - Ali Fuat Başgil - Aliya İzzetbegoviç - Cemil Meriç - Fethi Yeken - Hasan El-Benna - Hasan En-Nedvi - Malcolm X - Mehmet Akif Ersoy - Mevdudi - Mustafa Meşhur - Necip Fazıl Kısakürek - Nurettin Topçu - Said Havva - Seyyid Kutub - Yusuf El-Karadavi Kitapları satın almak için kitapyurdu.com sitesini kullanabilirsiniz. - Ali Fuat Başgil - Aliya İzzetbegoviç - Cemil Meriç - Fethi Yeken - Hasan El-Benna - Hasan En-Nedvi - Malcolm X - Mehmet Akif Ersoy - Mevdudi - Mustafa Meşhur - Necip Fazıl Kısakürek - Nurettin Topçu - Said Havva - Seyyid Kutub - Yusuf El-Karadavi Son devrin yetiştirdiği en önemli ilim ve fikir adamlarından biri olan Ali Fuat Başgil, yazdığı eserler ile donanımlı bir gençlik yetişmesi için elinden geleni yapmıştır. Mesajlar eseri, Başgil'in eserlerinden damıtılan öz hükmündedir. Zamanının aydınlık çehresi Ali Fuat Başgil, yaşadığı dönemde ortaya koyduğu fikir ve düşünceleri ile bugüne ışık tutan bir düşünce adamıdır. Engin tecrübeleri ve hazine değerindeki birikimi eserleri ile bir gül bahçesi kuran Başgil anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Mesajlar, Ali Fuat Başgil'i anlama ve anlatma çabasıdır. Kendi çağının şahitliğini en güzel şekilde yapıp, Müslüman dava adamı sorumluluğunu yerine getiren Aliya, bizlere düşünce ve fikir olarak büyük bir miras bırakmıştır. Bu mirasın en güzel şekilde korunup diğer nesillere teslim edilmesi ise bizim sorumluluğumuzdur. Bu sorumluluğun gereği olarak Mesajlar eseri ortaya çıkmıştır. Aliya'yı anlamak ve yolunu devam ettirmek Aliya'ya olan sevgimizin en belirgin ispatı hükmünde olacaktır. Aliya'nın yeryüzünün güzelleşmesi için verdiği mücadele ve ortaya koyduğu fikirlerin anlaşılmasına katkı sağlamak için Aliya'nın Mesajlarını dinlemek gerekiyor. Akıp giden bir nehir gibi durmadan ilerleyen zaman içinde bilgi aşığı, düşünce emekçisi, fikir işçisi şahsiyetler yeryüzünü nadir olarak süslemektedirler. Edebiyat alanında saklı güzellikleri farklı biçimlerde ortaya koyan, sosyoloji alanında mevcudu aşan bir bakış açısı ortaya koyan, düşünce alanında yeni ufuklar açan bu nadir insanlardan biri de Cemil Meriç'tir. Mesajlar eseri, ufuk açan bir eserdir. Cemil Meriç, hem sosyolog hem edebiyatçı hem düşünce adamı hem de sanatçıdır. Sanatçı yönü eserlerindeki düşünceleri ifade etme tarzını güzelleştirirken, edebi yönü ise eserlerinde kullandığı dil de çok açık şekilde görülmektedir. Mesajlar, Cemil Meriç'in medeniyet çağrısıdır. Yaşadığı dönemin en iyi fikir harmanlayıcısıdır Meriç. Sahip olduğu bilgi birikimi ve keskin zekası ile farklı uygarlıkların ve ekollerin fikirlerini analiz etmek sureti ile harmanlayarak yeni fikirler ortaya koymak konusunda çok maharetlidir. Mesajlar, harmanlanmış fikirlerin harmanlanmasıdır. Düşünmek, Meriç için hayatın tek anlamıdır neredeyse. Düşünmek ve üretmek için tefekkür pınarında fikirlerini bir kelebek kanadı güzelliğinde örgüleştiren Meriç son dönem düşünce dünyamıza çok büyük katkılarda bulunmuştur. Mesajlar, Meriç'in fikir ve düşünce pınarından akan sudur. Alimler yeryüzünü aydınlatan ilim, ufuk, düşünce ışıklarıdır. Alimi olmayan toplumlar karanlıklarda kalırlar. İnsanların en zor zamanlarda sığındıkları limanlardır onlar. Toplumların ıslah ve ihyası noktasında özel bir öneme haizdir alimler. Yağmur damlalarının çorak toprakları dirilttiği gibi, alimler de toplumların dirilmesine vesile olurlar. Mesajlar eseri, alim Fethi Yeken'in fikir bahçesinden derilen güller ile oluşmuştur. Sabır... Direniş... Gücünü arttırma... Karşı duruş... Başarıya odaklanmak... Aceleci olmamak... Sevdanın yükü altında mutlu olmak... Mesajlar eseri müslüman fertte olması gereken güzelliklere işaret etmektedir. Durmak geri gitmektir... Daima ileri git... Daima çalış... Tembellik ve pasiflik müslüman işi değil. Müslüman adam çalışkan adamdır. Daima yürüyüş halinde olan adamdır... Zinde ol... Işılda... Kendini yenile... Sürekli çalış... Elindeki bir işten yoruldun ya da bıktınsa başka bir işe geç... Mesajlar eseri, sürekli yürüyüş halinde olmana yardımcı olacak bir eserdir. Mesajlar eseri, sana yeni bir bakış açısı verecektir. Motivasyonunu yükseltecektir. Karanlıkta meşalen, çölde pusulan, uzun yollarda yol işaretin olacaktır. İçinde bulunduğumuz çağa damgasını vuran İslami davet önderi şehid imam Hasan el Benna hayatı ve mücadelesi ile çok güzel örneklikler ortaya koymuş alim bir şahsiyettir. Şehid İmam, iyi bir Müslüman olmanın yolu ve yöntemi ile ilgili olarak bir kısım Mesajlar vermiştir. Verdiği bütün Mesajlar hayatın içinden olan ve ahiretimiz için çok faydalı olacak Mesajlardır. Şuurlu bir Müslüman evvela ve öncelikle dünyaya geliş gayesinin idrakinde olmak mecburiyetindedir. Müslüman, \"kulluk\" şuuruna erdiğinde, kendisi için dünyadaki tek önceliğin Allah olduğunu idrak eder. Şuurumuzun artması için Mesajları dinlememiz gerekiyor. Müminler adabı muaşerete çok dikkat eden insanlardır. İslam ahlakı bunu gerektirir. Müminler küçüklerine sevgi, büyüklerine saygı gösterirler. İnsanlara karşı kesinlikle hürmetsizlik etmez. Oturma kalkma adabına dikkat eder. Mesajlar eseri, bizlere adap kurallarını hatırlatmaktadır. Yakın dönemin büyük islam alimlerinden olan Hasan en Nedvi'nin eserlerinden, günümüz dünyasının sorunlarına çözüm önerileri sunan ve gençliğin içinde bulunduğu bunalımlardan kurtulma yollarını gösteren Mesajları yayın dünyamızda bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Öncü ve önder şahsiyetler tarih boyunca toplumları etkilemiş, ardından sürüklemiş ve yol göstermiştir. İnsanlık tarihinde birçok öncü şahsiyet ortaya çıktığı gibi İslam tarihinde de birçok öncü şahsiyet ortaya çıkmıştır. Zamanın şartları, sosyal, bireysel ve ekonomik buhranlar sürekli öncü şahsiyetlerin ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır. İşte yakın dönemimizde ilmi ve yaşantısı ile örnek ve öncü şahsiyetlerden biri de Hasan en Nedvi'dir. \"Yeryüzünü dolaşınız, milletlere, halklara bakınız; göreceksiniz ki, insanlık dünyanın her bölgesindeki çeşitli ırklarıyla tek bir buhranın ıstırabını çekmektedir: \"İman ve Ahlak Buhranı.\" Belaların belası, musibetlerin musibeti, insanların acı acı dert yandığı her problemin kaynağı budur işte. Kaybolan ve kaybı bütün dünyada musibete uğramamıza sebep olan tek şey, imandır. Sarsılan ve sarsılması fert, cemiyet, devlet ve hatta dünya çapında problemlerle karşılaşmamıza sebep olan tek şey ahlaktır.\" Diyen Hasan en Nedvi, imanlı ve ahlaklı bir neslin inşa olması yollarını yazdığı eserler ile ortaya koymuştur. Mesajlar eseri de Nedvi'nin eserlerindeki Mesajları büyük bir okyanustan süzülen berrak sular gibi alarak okuyucunun istifadesine sunmuştur. Siyahi bir adam sözünde durarak cennete doğru yol alırken hem siyahilere hem beyaz adamlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öğretmişti. Bazı hayatlar edebidir, bazı hayatlar tiyatraldır, bazı hayatlar sinemasaldır, bazı hayatlar eylemseldir ve bazı hayatlar hepsi bir aradadır. İşte Malkolm X'in hayatı da böyle bir hayattır. Mesajlar eseri, bu doludizgin ve aksiyon dolu hayattan damıtılan fikirlerden meydana gelmiştir. Malkolm X'i ayrıca seviyoruz. Bu sevgimizin ifadesi olarak Malkolm X'i en yakın çevremizden başlayarak ulaşabildiğimiz her insana tanıtmamız gerektiğine olan inancımızın bir sonucu olarak Mesajlar eseri ortaya çıkmıştır. Gökyüzüne bak, bulutlara bak, yıldızlara bak. Sonsuzluğu hisset. Gökten gelene bak. Anlamaya çalış. Göğe bakan gözün ışıldasın. Güneşe bak. Mesajlar eseri göğe bakmayı anlatan bir eserdir. İstiklal şairi, fikir ve hareket adamı Mehmet Akif Ersoy'un Mesajları Safahat kitabındaki şiirlerinden öğüt, tavsiye, nasihat içerikli olan şiirler içinden seçilmiştir. Yaşadığı dönemde günümüze ışık tutan ve ilmi ile tecrübesi ile bizlere yol gösteren Akif, derdi, davası, mefkuresi olan bir şahsiyettir. Yaşadığı dönemde birçok sıkıntılar çekmiş olması ile birlikte asla yılmamış, yorulmamış ve yürüyüşünü devam ettirmiş. Mesajlar, bir yürüyüşün adımlarıdır. İçinde yaşadığımız günler diğer zamanlara göre Akif'in fikir ve düşünce dünyasının güzelliklerine daha çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdir. Akif'in yaşadığı dönem ile bugün arasında birçok benzerlikler vardır. Akif, bütün yaşanan dert ve sıkıntıların çaresinin Kur'an olduğunu, İslamın özüne dönmek olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir. Bugün yaşadığımız dert ve sıkıntıların çaresi de Kur'an'a uymaktır, İslamın özüne dönmektir. Mesajlar, bir öze dönüş çağrısıdır. Mehmet Akif için sadece bir şairdir diye yaklaşmak Akif'e yapılan büyük bir haksızlıktır. Akif, iyi bir şair olduğu gibi iyi bir düşünce adamıdır. İyi bir baba olduğu gibi iyi bir mücadele adamıdır. İyi bir dava adamı olduğu gibi iyi bir sanatçıdır. İyi bir dost olduğu gibi çok cesur bir şahsiyettir. Akif, çile adamıdır, dava adamıdır, mücadele adamıdır, büyük ruhlu bir adamdır. Kendi döneminde İslamın sesidir, İslamın askeridir. Mesajlar, Akif'in seslenişidir. Bu mütevazi çalışma Akif'e bir vefa borcudur. Akif'in açmış olduğu yolda yürüme güzelliğine nail olmanın borcunu ödemektedir. Yeni nesillerin Akif'i ve fikirlerini anlamasına katkı sağlaması amacıyla kaleme alınan Mesajlar eseri Asım Nesli'nin Akif'e hediyesidir. 20. yüzyılın başlarında dünyaya gelen daha 17'sinde gazete çıkarmaya başlayan, yeni bir ülkenin doğuşu ve şekillenmesinde rol alan ve 20. Yüzyılın sonlarında vefat eden bir şahsiyet olan Mevdudi, fıkıh, ekonomi, siyaset, tarih, siyer, sosyoloji, kültür tarihi ve Kur'an ilimleriyle ilgili önemli eserler yazdı ve bu eserleri analiz edilerek hazırlanan bir eserdir. Mevdudi'nin en önemli yönlerinden biri kendi çağını çok iyi okumasıdır. Çağın sorunlarına islami perspektif ile çözümler getirmesidir. Bu manada Mevdudi'nin kendi döneminde yaptığı çözümleme ve mücadele bugün için yol göstericidir. Mesajlar eseri, Mevdudi'nin fikirlerinin özünü barındıran bir eserdir. Müslüman gençliğin kendi çağının sahabe ufkunu yakalaması için Mevdudi ve diğer islam düşünürlerinin eserlerinden ve görüşlerinden istifade etmesi gerekir. Mevdudi'nin gençliğe yaptığı çağrı bu meyanda çok önemlidir. ''Ey gençler! Size nasihatim gelecek asrı İslam asrı kılmanızdır. Çünkü Batı medeniyeti çöküşün eşiğindedir. Komünizm de Kapitalizm de perdeypey çökecektir. Bu çöküşlerden sonra dünyada bir boşluk meydana gelecektir. Bu boşluğu da İslam'dan başka bir güç dolduramayacaktır.'' Mesajlar eseri, bu gençliğin donanımına katkı sağlamak için hazırlanmıştır. Mevdudi, seçkin bir alim, uzak görüşlü bir devlet adamı, gönülleri etkileyen bir hatip; ikna edici ve verimli bir yazar, bilgili bir hukukçu, birinci sınıf bir organizatör, korkusuz, boyun eğmeyen bir lider, iyi bir iktisatçıdır. Eserleri okudğunda ilmi derinliği ve çok yönlülüğü daha iyi anlaşılacaktır. Mesajlar eseri, Mevdudi'nin eserleri ile buluşmaya vesile olacak bir çalışmadır. Allah için çalışacağız. Sevdamız göklere yükselsin diye çalışacağız. Daha çok insanın kalbinde iman gülleri açsın diye çalışacağız. Durmadan! Yılmadan! Korkmadan! Aşk ile çalışmaya devam edeceğiz... Mesajlar eseri bu çalışmalar için yol gösterici bir kitaptır. Güçlü olacağız... Kalbimiz güçlü olacak... Ruhumuz güçlü olacak... Aklımız güçlü olacak... Bedenimiz güçlü olacak... Fikren güçlü olacağız... Maddi olarak güçlü olacağız... Güçlü olmak zorundayız. Bu sevda çok güzel bir sevda bu dava çok büyük bir dava... Bu davanın amacına ulaşması için güçlü olacağız... Zayıf yanlarımızı onaracağız... Mesajlar eseri bizi güçlü kılmaya vesile olacak bir eserdir. Her şeyin bir vakti olabilir. Lakin iyi olmanın bir vakti yoktur. İnsan daima iyi olabilir. İyilik her zaman olduğunda bir anlam ifade ediyor. Daimi iyi olmanın yolu ile insanın iyi olmak konusunda istekli ve ısrarcı olması ile ilgilidir. İyilik arttıkça kötülüğe yer kalmaz. Bütün boşlukları iyilikle ile doldurmak gerekiyor. Mesajlar eseri, iyilik neferi olmamıza vesile olacak bir çalışmadır. Dünyayı değiştirmeye en yakınındaki kişiden, kendinden başla! Dünyada düzeltebileceğiniz, daha iyi yapmayı başarabileceğiniz ilk ve son önemli kimse kendinizsiniz. Bak sana önemli bir sır vereyim. Sen cehenneme gittikten sonra bütün insanların cennete gitmesi ifade etmez! Bunu sakın unutma. İyileşmeye, düzelmeye, güzelleşmeye kendinden başla. Sonra başka insanların iyileşmesi, düzelmesi ve güzelleşmesi için çalış. Mesajlar eseri sana yol gösterecektir. \"Dava tektir ve İslamı örmek, bilmek, anlamak ve pazarlıksız benimsemekten ibarettir\" diyen Büyük Doğu fikriyatının kurucusu Necip Fazıl Kısakürek sadece bir şair değildir. Fikir ve hareket adamıdır. Mesajlar eseri, Necip Fazıl'ın fikir ve hareket yönünü anlama çabasıdır. Bir fikir adamını, sadece şairliğe mahkum etmek, o fikir adamına yapılabilecek en büyük zulümdür. Hayatının her anı hareket ve mücadele ile dolu olan, birçok konuda irfani ve düşünsel fikirleri olan, onlarca eseri olan mütefekkir bir insanın sadece şairlik yönünün ön planda olması üzücü bir durum. Mesajlar eseri, bu üzücü duruma son vermek için kaleme alınan bir eserdir. Necip Fazılı sadece şairliği yönü ile öne çıkarmanın yanlış bir uygulama olduğunu, fikir ve düşünce adamı olma konusunda, irfani tespitlerinden istifade edilmesi gerektiğini düşünen vefalı her ferd, Üstadı her yönü ile gündeme taşıması bir memuriyet, mesuliyet ve mecburiyettir. Mesajlar eseri bir vefa borcunun ödenmesidir. Felsefesi hareket olan, Nurettin Topçu bir fikir ve hareket adamıdır. \"Bizi Hakka götüren bir yol, aydınlığa açılan bir kapı lazım. Bugünkü mektep insanın ruhunu yüceltmek için değil, makineye esir olarak midesinin saltanatını yaşatmak için açılmış bir kapıdır. Mektep artık gençliğe karakter mayası aşılamıyor\" tespiti söylediği günden bugüne geçerliliğini koruyan bir tespittir. Mesajlar eseri, Nurettin Topçu'nun eserlerinden damıtılmış, gençliğe vurulacak karakter aşıdır. \"Amerika'nın insanlığı sürüklediği ufuklar karanlık gözüküyor. Ruhların selameti, her milletin çocuklarının, Amerika'dan gelecek bütün zehirlere karşı koruyucu iktidarı şuurlandırmaları ile kabil olacaktır\" Mesajlar, her türlü fikri zehire karşı panzehir fikirler barındırır. Kısa sayılabilecek bir ömre yüzlerce kitap telifi sığdıran bir alim olan Said Havva'nın eserlerinden alınan bu Mesajlar, günümüz insanının birçok sorununa çözüm getirmekte, insanların içinde bulundukları karanlıklardan aydınlıklara çıkmasına vesile olacak nitelikte Mesajlardır. Mücadele ve azim dolu bir hayat yaşayan Said Havva, islamın hem bu dünyaya bakan yüzünü hem de ahirete bakan yüzünü en güzel şekilde eserlerinde anlatan bir alimdir. Özellikle manevi donanım ve gelişim ile ilgili vermiş olduğu bilgilerde ayet ve sahih hadisleri merkeze alan Said Havva, güzel bir dünyanın kurulması için hayatını adamıştır. \"İslam ümmetinin iyi eğitim görmüş kültürlü bir kitleye ihtiyacı vardır. Bu iyi eğitimli ve kültürlü kitle oluştuğunda ve harekete geçtiğinde islam ümmeti için güzel günlerin gelmesi gecikmeyecektir. Namaz, nefsi arındırmada en sağlam sebeptir. Namaz, kulluğun, tevhidin ve şükrün anlamını gönle yerleştirmektir. Aklın olgunluğu için fikir ve zikrin bir arada olması gerekir. Zikir ve fikrin artması ise tefekkür ile mümkündür. İnsan, ancak Allah'ı gereği gibi tanıdığı zaman O'nun emirlerine sarılır.\" Gibi Mesajlar ile yolumuzu aydınlatmakta, doğru yönü bulmamız için bize pusula olmaktadır. Hayatı, eserleri, mücadelesi ve şehadeti/şahitliği ile yüzyılımızın aydınlık çehresi olan aziz ve mümtaz bir şahsiyeti anlatmak, bu şahsiyetlerin biyografik ve kişisel yönlerinden ziyade, düşüncelerinin ve perspektiflerinin ele alınıp, analiz edilip, güncelleştirilmesi meşakkatli olmakla birlikte bir sorumluluk, bir vefa borcu, bir duruşun simgesel ifadesidir. Mesajlar eseri bu sorumluluğun gereği olarak meydana gelmiştir. Kutub, Kur'an neslinin oluşumunu ve bu neslin öncülüğünü toplumun ıslah ve felahı için olmazsa olmaz olarak görür. Bu neslin toplumdaki ifsadı sonlandıracağını ve islamın bu yol ile icra ve tatbik edileceği görüşünü sonlandıracağını ve islamın bu yol ile icra ve tatbik edileceği görüşünü savunur. Bu yönü ile toplumun islahının toplumsal arınma ile olacağını görüşünü savunur. Yani yukardan aşağı şekillenen bir yönetim anlayışına sahiptir. Mesajlar eseri, Kur'an neslinin oluşumuna katkı sağlamak amacı ile kaleme alınmıştır. Kutub'ub düşüncelerini ve anlam dünyasını tam olarak idrak edebilmek için Kutub'un bütün eserlerini tek tek analiz edip birçok yönü ile örneklik teşkil eden hayatını da iyi bilmek gerekir. Mesajlar eseri Seyyid Kutub'un bütün eserleri analiz edilme sureti ile ortaya çıkan bir eserdir. Tabuları yıkan, taassubu ortadan kaldıran bir düşünce anlayışı ile özgürlükçü, aksiyoner, özgün ve donanımlı bir neslin yani 'Kuran neslinin' sorumluluğunu yerine getirmesi ile örnek bir İslam Toplumunun oluşacağını ve dinin/İslamın böylece en güzel şekli ile Mesajlar eserinde bulacaksınız. Yusuf el Karadavi, aklı ikna eden, kalbi sarsan etkili bir hatip... Geçmişleri taklit etmeyen, kendi yazdıklarını tekrarlamayan asil bir yazar... Sağlam birikim sahibi ve orta yolu benimsemiş bir fakih... Nakli ve akli pek çok İslami ilimlerde yetkin bir alim... Doğuda ve batıda şiirleri gençler tarafından ezberlenmiş şair... Gelenekçilik ile yenilikçiliği bir arada barındıran ve İslam'ın değişkenleri ile sabitleri arasında dengeyi koruyan bir düşünür... Yusuf el Karadavi'nin \"İman ve Hayat\" adlı eserinden çıkarmış olduğumuz bu Mesajlar büyük alim Karadavi'nin ne kadar büyük bir alim olduğunu ispat mahiyetinde bir durumla karşı karşıyayız. Onlarca eseri olan Karadavi'nin tek bir kitabından elli Mesaj çıktı. Her bir Mesajı bir zümrüt değerinde olan bu Mesajlar gençliğin yol haritası olacak güzellikte Mesajlardır. \"Mümin Allah'a ibadet etmekle, haramlardan sakınmakla hiçbir şey kaybetmez; aksine hakka doğru istikamet, hayır üzerinde sebat ve şehvetten korunma imkanları kazanır. Bütün bunların ötesinde de ruhunda huzur, hayatında sükunet elde eder. Buna rahatlıkla şu cevabı verebiliriz: Huzurun tek bir kaynağı vardır; o da Allah'a, ahiret gününe imandır. Öyle derin doğru bir iman ki, şüphe onu bulandıramaz, nifak onu bozamaz. Gerçek hayat da bunu gösteriyor, tarih de bunu destekliyor ve basiretli, insaflı her insan da bunu kendi nefsinde ve etrafındakilerde fark ediyor.\" Mesajları ile insana huzur ve mutluluğun adresini gösteren Karadavi yolumuzun yaşayan aydınlık meşalelerinden biridir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-f-mert-erdogan-ile-konustuk-k5769.html", "text": "Sanırım daha çok kalıcı olmak ve kayıt oluşturmak amacıyla yazıyorum. Zamanı dondurmak tıpkı sinemadaki gibi bambaşka kodlarla edebiyatta da var. Aynı zamanda yazı diline sinen tecrübeleri başkalarıyla paylaşmak isteğinden... Kişinin ruhunu başkalarına açabilmesinin birçok yolu vardır, sanat bu işin aracıdır ve yazmak da bir yöntem sonuçta... Büyülü bir yöntem çünkü kelimelerin ruhu var. Ben de yaşadıklarımı bu ruh yoluyla aktarma yoluna gittim. Hikaye anlatıcılığının tarih öncesi çağlara dayandığını biliyoruz... Bu hem çocuk olmak hem de bilgelikle ilgili arkaik bir durum sanırım. Yani hem bir dinleyen, hem bir dinleyicinin olduğu bir durum. Bir hekim olarak mesleğime kutsallık atfedildiği kadar hikaye anlatıcılığının da bununla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum... Sanırım iki insanı birbirine bağlayan, aynı zamanda iyileştiren, şifalandıran bir süreç olmasından ileri geliyor... Çünkü bir şeyler anlatmanın dahi insanın beyin yapısı içerisindeki nöronlar arasındaki gerilimi açığa çıkardığından bahsedilir... Ben dinlemeye çok önem veriyorum. Bu sürecin dahil olduğu her süreç kutsaldır bana kalırsa, tabii kutsallıktan herkesin ne anladığına bağlı olarak değişir. Değişip dönüşebilen bir çağda yaşıyoruz, her çağda olduğu gibi ve türlerin, biçemlerin bize ne getirdiğini, neler getireceğini bilmiyoruz. Bir bilinmezliğin içinde her şeyin kabul görmeye başladığı bir dönemdeyiz, o nedenle her türden esere şans tanınması gerektiğini düşünüyorum. Hem şiir hem düzyazı, ya da her ikisi birlikte bir eserde neden olmasın? Yeni bir destan bile yazılabilir. Görünme isteği daha yazıya başlamadan insanın kafasında gidip gelen bir düşünce... Okunmayacaksak neden yazalım? Görünmemiş olmam, görünmez olmak istediğim anlamına gelmiyor, görünür hale gelmem de görünmezlikle ilgili fikirlerimi tetikleyebilir. İnsanın kendini içerden tanıması kadar dışardan tanıması da önemli sanırım ve bunun için bir süreç gerekiyor. Daha çok yeni olmamla alakalı bir durum sanırım. Dergiler de bu yüzden var. Yazarken saf imge dünyası içinde oluyorum genelde, kendimi dışarıdan pek gözleyebilen biri değilim. Yazma işi bittikten sonra yeni bir boyut kazanıyor yazdıklarım, akıl süzgecine girmeye başlıyorum sonradan, düzenliyorum, kendi kendime editör sıfatı takınıyorum. Bu da kendimi daha çok tanımamı sağlıyor, kendimle olan muhatabımı güçlendiriyor. Öykü yazmak en temelinde anlaşılmak, sevilmek arzularıma ve dünyayı anlamlandırmama, sevme isteğime dayanıyor. Dolayısıyla bende derin ve kadim anlamları olan ve içten gelen bir sese kulağımı tıkayamazdım. Öykü dışında senaryo da yazıyorum ve bilinçsiz de olsa yazdıklarım bir süre sonra bilinç alanına giriyor. Bu daha çok zamanla ve hazır olmakla alakalı bir durum sanırım, çünkü duygular düşüncelere, düşünceler zaman içinde eylemlere dönüşürler. Yalnızca biz fark etmeyebiliriz. Kendi kendimin rakibiyim, bir önceki anlatılarımı aşmak ve düşüncelerime, üslubuma yeni anlamlar kazandırmak da kendimle ilgili bir yarış sanırım. Geçmeyi hedef belirlediğim bir kimse yok. Hikaye ve öykü etimolojik olarak farklı kökenleri çağrıştırsa da anlam bazında bana aynıymış geliyor. Daha çok hikaye anlatıcılığı tabiri kullanılır mesela, öykü ise daha çok \"tür\" olarak kitap kapaklarında gördüğüm bir isim. İkisi de kulağa hoş geliyor, böyle bir ayrıma gidecek kadar dile hakim olmayabilirim. Ben biraz geriden gelen hızlı bir yazarım. Henüz okumalarımda günceli yakalayamadım ama güncel bir eser verdim aynı zamanda. Çehov, Borges, Poe, Sait Faik gibi öykücüleri okuyorum. Okumayı istediğim birkaç yeni öykücü ve öykü kitabı var. Edebiyat dergilerini ise sosyal medya üzerinden takip ediyorum, söyleşileri bazen açıp okuyorum. Barlas Özarıkça'nın \"Hay\" isimli öykü kitabını öneririm. Metinlerarası Kitap'tan çıktı. Öykü ve şiir kitaplarını ilgiyle okuyor, takip ediyoruz, devamını dileriz. Başarıların daim olsun."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kentle-kavga-mustafa-kutlu-oykuculugunde-mekan-bd1.html", "text": "Kentle Kavga, Mustafa Öykücülüğünde Mekan alt başlığıyla İzdiham etiketiyle yayınlanarak satışa sunuldu. Eser, Mustafa Kutlu'nun eserlerindeki mekan unsurunu gelenek-modern karşıtlığı içerisinde ele alarak Kutlu'nun mekana anlayışını gözler önüne sermektedir. Mustafa Kutlu, Anadolu'nun tüm renklerini tüm olağanlığıyla eserlerine işleyen bir nevi \"toplumsal gerçekçi\" bir yazar olarak içinde yaşadığı toplumu gözlemleyerek eserlerini kaleme almaktadır. Bazı yazarlar gibi fildişi kuleden toplumu izleyerek değil, toplumla bizzat nüfuz ederek, gezerek, izleyerek, konuşarak toplumu ele almaktadır. Her edebi eserin sosyal bir olgu olduğu gerçeği doğrultusunda Mustafa Kutlu'nun eserlerinde yaşadığımız toplumun nüvelerini görebiliriz. Bilal Can, sosyolojik imkanlar doğrultusunda Türkiye'de pek yapılmayan bir yöntem ile Mustafa Kutlu'nun eserlerini inceleyerek çalışmasını ortaya koymuştur. Edebiyat Sosyolojisi ve Mekan Sosyolojisinin sağlamış olduğu imkanlar bağlamında Kutlu'nun eserlerinin derin analizlerini yaparak onun Kente bakış açısını gözler önüne sermektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-mine-mutlu-k5565.html", "text": "Çocukluğumdan bu güne kadar yazmak ve çizmek beni hep rahatlatmıştır. Lisedeyken karekterler çizer, onlara kıyafetler, kostümler tasarlardım. Hayalim stilist olmaktı ve oldum. Bundan yaklaşık on sekiz yıl once aldiğim eğitim süresince yaptığım tasarımları annem saklıyor. Kızım doğduktan sonra ona sürekli kitaplar alıp okuyordum. Kanada'ya taşındıktan sonra o büyülü dünyanın daha da çok içine girdim ve harika çocuk kitaplarıyla tanıştım. Her hafta kütüphaneleri ziyaret edip kızım ve kendim için pek çok çocuk kitabı alıp bu kitaplari inceledim. İllüstratör olmaya karar verdim fakat koleje devam ediyordum. Kolej bittikten sonra tasarım bölümüne başvurdum ve kabul edildim. Fakat kolejde harcayacağım vakti eğitimlerle tamamlayabileceğimi düşündüm ve eğitimler alıp kendimi geliştirmeye başladım. Hala eğitimler almaya, sergi ve fuarlara katılmaya devam ediyorum. Daha öncesinde zaten stilistlik yaptığım süreçte de dijital programlarda çizim yaptığım için bu dünyaya geçişim beni çok zorlamadı, kolay adapte olabildim. Özgünlüğünüz, tarzınız, renk paletiniz, hayal dünyanız, yaşanmışlıklarınız, hepsi çizgilerinize yansıyor ve sizi diğerlerinden ayırıyor. Gökyüzünde uçan neşeli hayalperest bir karakter gibi hissederim, yani bir oyuncu gibi. Değişik kostümler ve kıyafetler tasarlayan kostüm tasarımcısı da diyebiliriz. Çizer; hem yönetmen hem grafiker hem kameraman hem oyuncu aslında. Çizer film setindeki ışık gibidir. Tasarımın ekip işi olduğunu, herkesin bu ekipte bir görevi olduğunu biliyoruz. Çizer burada yapbozun önemli parçalarından bir tanesi. Önce metni sessizce okurum, sonra sesli okurum, aklımda bir şeyler canlanmaya başlayınca küçük notlar alırım ve küçük eskizler yaparım. Storyboard sayfası oluştururum. Sahneler canlanır, tasarladıkça yeni yeni şeyler canlanır zihnimde. Uzun süren sancılı eskiz süreci, detaylı çizim, renklendirme, gölgelendirme ve ışıklandırma. O yüzden işin hayal gücüme bırakılması hoşuma gidiyor fakat editör veya yazarla birlikte hareket etmek de güzel oluyor. Harcadığı emeğin karşılığını almak istiyor insan . Bazen manevi doyum sağlamak için; bazense harika bir ekiple çalışmak için bir projeye başlanabiliyor da. Editöre çok büyük sorumluluk düşüyor. Kitaba, metne uygun çizer bulmak çok zor. Çünkü bir kitabı temsil edenlerden biri çizerdir. İnsanlar yazarına veya çizimlerine bakarak bir kitabı alıyorlar. Çizerlerin arka planda kalması kitabın en büyük eksisidir. Çünkü bir kitabın alınmasında ve çok satmasında yazar kadar çizerin de etkisi çok fazladır. Ben şahsen alacağım kitabın önce çizimlerine bakarım. Renkleri beni heyecanlandırıyorsa, konusu güzel işlenmişse tercih ederim. Önemli sorunlardan diğeri ise çizerin tatmin olmasıdır. Sanatçı takdir edildikçe daha güzel şeyler ortaya çıkarıyor. Bir şey için emek sarf eden herkese teşekkür etmek gerekir. Kitap sadece yazarın değildir; çizerin, editörün, yayınevinin ve pek çok kişinin bir kitap üzerinde emeği vardır. Diğer bir eksiklik, sert kapaklı ve kaliteli kağıda basılmış kitap bulmak çok zor. Yurtdışında kitaplar sert kapaklı ve kaliteli kağıda basılıyor. Ben direkt yazarlarla da çalışıyorum, editörlerle de. Saygı çerçevesinde yayıneviyle çalıştım ve hiçbir sorun yaşamadım. Çizerin hayal dünyasına bırakıp ona güveniliyorsa, karşılıklı anlaşma şeklinde adım adım ilerleniyorsa sonuç güzel oluyor. Merve Gülcemal Hanım'la hiç iletişime geçmedim. Yayıneviyle çalıştığım için sadece editörle iletişimde oldum. Editörün tutumu çok önemli; yazar ve çizer arasında doğru iletişimi sağlamak. Şu an yazarlarla birebir çalışacağım projeler de beni bekliyor. Okuduğumda hikayeyi beğeniyorsam o işi alıyorum, o yüzden kafa yapılarımız yazarla ya da yayıneviyle aynı oluyor. Kendi çizgilerime uymayan işleri kabul etmiyorum, bu konuda bazı kurallarım var. Aram iyi çok şükür, bu konuda çok seçiciyim. Her şey saygı çerçevesinde ilerliyorsa güzel demektir. Metni sahiplenir, kendi projemmiş gibi üzerinde titizlikle çalışırım. Çizer olarak hayalim; yaptığım işlerle tanınır olmak. Bunun için elimden gelenin en güzelini yapmaya çalışırım. Karşı taraftan beklentim de bununla doğru orantılı ilerler. Emeğe saygı duyulmasını beklerim. Moral çok önemli çünkü çizimlere yansıyor ve kararlı olmalarını beklerim. Benden yaptığım işin en mükemmelini bekliyorlarsa ben de onlardan en iyi baskıyı ve en kaliteli kağıdı kullanmalarını beklerim. Ayrıca, ücretsiz deneme çizimi isteyenler olduğunda bunu emeğe saygısızlık olarak görüyorum. En önemli detay ise yazar ve çizerin adının yan yana büyük harflerle yazılması. Çünkü yazar kadar çizer de emek veriyor. Kanada'da da sadece kitabın kapağını yapan çizerin adı dahi en üste yazılıyor. Çünkü çoğunlukla okumadığımız ya da adını duymadığımız bir kitabı bazen sadece kapağına bakıp almıyor muyuz? Kitabın metni iyiyse, süre yeterliyse, sözleşme hakkaniyetliyse, bütçe tatmin ediciyse ben de üzerinde emek vererek çalıştıysam, baskıda da kaliteli bir kağıt kullanıldıysa eser beni mutlu ediyor. Ben birçok yönden şanslıydım çünkü profesyonel bir yayıneviyle çalıştım . Yeni çizerlere küçük bir notum olacak; bedava ya da düşük ücretlerle çalışmasınlar, haklarını alsınlar. Bazen telif hakkı verilmiyor, o zaman iyi bir ücrete çalışsınlar. Güzel iş yapan her zaman emeğinin karşılığını alıyor fakat burada sabırlı olmak gerekiyor. Yüksek hedeflere ulaşmak için maddi ve manevi yüksek motivasyon gerekiyor. Çocuksu kalabilmeyi ve içimdeki çocuğu çok seviyorum. Bana güzel hayaller kurdurup, hayal dünyamı genişletiyor. Çocuklarla aram iyi, hatta onlara kitaplar hediye etmek ve gözlerindeki mutluluğu görmek beni heyecanlandırıyor. Kızım ilham kaynağım, yedi yaşında ve onun fikirleri benim için çok değerli. Bir çizim yaptığımda yorumlarını alırım ve değerlendiririm. Çocuklar en iyi sanatçılar; görsel zekaları çok yüksek ve çok zevkliler. Onlar bizim göremediğimiz şeyleri fark edip, farklı açıdan değerlendiriyorlar. En önemlisi çocuğa kitapları sevdirecek sevimli ve modern karakterler kullanmaya dikkat ediyorum. Cinsiyet ve ırk ayrımı yapmamaya çalışıyorum. Kendi sessiz kitabımda da buna çok dikkat ettim. Birçok ırktan, farklı boyda, farklı kiloda, farklı renkte, farklı tarzda insanlar koyuyorum. Tıpkı illüstrasyonlarını yaptığım \"Tefekkürü Seven Peygamberim Hz. İbrahim\" kitabında olduğu gibi. Amacım, okuyanın kendisiyle bir şeyleri bağdaştırabilmesini sağlamak. Ayrıca, metinde yazılanlarla bire bir örtüşen değil, çocuğun hayal dünyasını genişleten illüstrasyonları tercih ediyorum. Okuduğum kitaplar konusunda seçiciyimdir; hayal dünyama ışık tutup beni geliştirmeli ve kendimi keşfetmemi sağlamalı. Resimli kitaplar okumayı ve dinlemeyi çok seviyorum, hatta bazen okurken sadece resimlerine dalıp gidiyorum. Her şeyi okurum, kendimi, doğayı, insanları ve hayvanları... Ama en çok kainatın kitabını okumayı seviyorum. Doğa gezileri bu konuda bana çok şey katıyor. Makale ve söyleşileri okumayı da severim. Ayrıca, birilerinin hayatını merak edip araştırmayı da seviyorum. Ailecek okuma saatimiz de var. Hikayeye başlarken araştırma ve karar verme aşaması beni biraz zorluyor. Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Beni besleyen doğa yürüyüşleri, gökyüzüne bakmak, motivasyon konuşmaları, çocuk kütüphanelerini gezmek, güneşin doğuşunu ve batışını izlemek. Gözüm bir fotoğraf makinası gibi, ne kadar çok poz yakalarsam o kadar çok ilham topluyorum ve elim o kadar gelişiyor. Bazen tıkanıyorum, o zaman ara veriyorum ve döndüğümde biriktirdiğim hazinelerimle zihnimi boşaltıyorum. Profesyonel bir fotoğraf makinam var ve bundan dokuz yıl önce fotoğraf eğitimi almıştım. Bol bol doğa fotoğrafı çekmek ve sonra onların içinden en iyisini seçmek bana iyi geliyor. Yeni yerler keşfetmek, farklı şarkılar dinlemek, yeni yollar denemek, farklı kültürleri ve insanları tanımak beni zenginleştiriyor. Kısaca, güzel olan her şeye bakmak. Neyle uğraşırsak o yönde hayatımıza tesir edeceğine inanıyorum. O yüzden gelen her projeyi kabul etmiyorum. Bu yüzden neşeli ve heyecanlı sahneleri çizmeyi daha çok seviyorum. Proje beni heyecanlandırıyorsa ve maddi olarak beni tatmin ediyorsa kabul ediyorum. Metinle aramda bir bağ kuruyorum ve onu sahiplenip, yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Tabi burada verilen zaman da önemli bir faktör. Merve Gülcemal'in yazdığı ve benim de illüstrasyonlarını yaptığım Tefekkürü Seven Peygamberim Hz. İbrahim kitabı yaptığım en iyi kitap diyebilirim. Özellikle bazı sahnelerinde çok severek çalıştığım illüstrasyonlar oldu. Üzerinde 150 saatten fazla çalıştığım ve çok emek verdiğim bir projeydi. Fakat her geçen gün daha iyisini yapmak için çizmeye ve kendimi geliştirmeye devam ediyorum. İşini kaliteli yapan herkes. Fakat genelde yabancı çizerlerden ilham alıyorum. Oliver Jeffers mesela çocuksu çizgilerle muhteşem detaylar yakalıyor. Yaptığı esprilerle biz ebeveynleri dahi metnin içine sokup, bize kitabı sevdiriyor. Çocuk alanında çeviri kitaplar okuyorum, İngilizce ya da Fransızca kitaplar inceliyorum. Mutlu ve sevimli yüzlerle, yumuşak çizgilerle, güzel bir renk paletiyle hayal kurduran ve umut veren çizimleri seviyorum. Çocuk kitabında yazdığım ve çizdiğim yarım projelerim çok fazla. Bunları bir gün ayağa kaldırmak ve pek çok dile çevrildiğini görmek hayalim. Böylece, insanlığa faydalı ve güzel kalıcı eserler bırakmanın da hayalini kuruyorum. Bologna Fuar'ına, London Fuar'ına katılmak ve bu fuarlarda pek çok kitabımın sergilendiğini görmek. Yurt dışındaki yayınevleriyle çalışmak. Sessiz kitap veya bebek kitabı yapmak. Ayrıca, \"Çocuk Köstebek Tilki ve At\" ve ya \"Küçük Prens\" kitaplarını yazıp çizmeyi de çok isterdim. Yapılan versiyonu çok güzel fakat bu hikayeyi ben de yazmayı çok isterdim. Küçük Prens kitabında da minik çizimler insanı heyecanlandırıyor. Yetişkin de olsak kitapta vinyet tarzı sürpriz çizimlerle karşılaşmak mutlu ediyor bizleri bence. Çizimlerini yapmayı istediğim, tarzımı daha kolay ifade etmemi sağlayacak pek çok kitapla karşılaştım. Özellikle doğada geçen hikayeleri resimlemek isterdim. Bu tarz hikayeler kendimi daha özgür ve sınırsız hissetmemi sağlıyor. Endişelenmek yerine olumlu düşünüp, geleceğe bakıp kaliteli işler yapmayı hayal ediyorum. Hayal edebiliyorsak gerçekleşeceğine de inanıyorum. Adım adım hayallerime yaklaştığımı da düşünüyorum. Anı yaşayıp mutlu ve umutlu bakmayı tercih ediyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-8-k5865.html", "text": "Eşya şairi Sedat Umran, ilk şiirlerini Ahmet Haşim etkisiyle kaleme almış, daha sonra özgünleşerek ortaya orijinal şiirler koyabilmiştir. Meş'aleler kitabı, Umran'ın vitrine çıktığı ilk eseridir. 1949 yılında Askerlik görevini yerine getirirken basılan eser 2006 tarihinde yeni baskısını yapar. Kitaba ismini veren Meş'aleler adlı şiirde Umran; meş'ale, perde, cam, nesnelerine vurgu yapmaktadır. Baş nesne olarak şiire ismini veren meş'alelerdir. Meş'alelerin parıldayan camlarda titrediğinden bahsederek ışığın ışıkla raksına vurgu yapmaktadır. Işığın olmama durumuna karanlık deriz. Şiirde meş'alelerin yansıttığı ışığın ay ışığıyla pencerelere yansıması anlaşılmakta, perdelerin kişileştirme yoluyla nefes alıp verişleri ve fısıldamaları ile bu anı yansıtıp haberler taşıdığını aktarmakta bu durumun da uykunun en derin safhasına vurgu yapmaktadır. Kitabın ikinci şiiri olan Akşam şiirinde kullanılan belirli nesneler lamba, tül ve camdır. Bu şiirinde Umran, gurup vaktiyle tüllerini indiren zamanın akşam saatleri olduğunu ve bu durum karşısındaki camların tüllerini indirerek ev içinde olanları dışa kapatılmasından bahseder. Saatler şiirinde Umran, müptelası olduğu belki de sığındığı liman olan geceyi mesken edinerek bunu şiirine işlemiştir. Bu şiirinde zaman temasına vurgu yapan Umran'ın bu şiirinde Ahmet Haşim etkisi gözlemlenmektedir. Kullanılan nesneler; perde, saat, ayna. Rüzgarın etkisiyle havalanan perdelerin duvardaki gölgeleri şair için resimlerden bir seri halini almış ve onu hayal dünyasıyla işlemiştir. Gecenin sabaha doğru uzayan halinde şair, sabahı karşılayarak bunu falı okunan avuç benzetmesiyle açıklamaktadır. Bu şiirinde belirgin nesne olarak ayna ve onun nesne-insan karşısındaki durumu ayrıntılı olarak resmedilmektedir. Şiirin teması zamandır. İnsanın zaman karşısındaki durumu aynanın insan karşısındaki durumuyla kıyaslanarak açıklanmıştır. Mendil şiirinde Umran, mendili kişileştirerek, onunla bütünleşerek ele almaktadır. Şiirin teması \"trajik ben\"dir. Mendile bir kişilik yükleyerek onun da kendisi gibi hazin bir durumda olduğunu aktarmaktadır. Oysa bendil sevgili gibidir onda, sevgili gibi uzak, sayısız davetle dolu bir duygu durumudur. Bu şiirinde kısa ve öz bir anlatımı yeğleyen Umran, gök kapılarını tutan yıldızları birer kilit olarak yansıtmış, herkesin vakti geldiğinde o kapılardan geçerek öleceğine vurgu yapmaktadır. Bu şiirinde net olarak bir tema gözükmemektedir. Başında ne bir dost, ne bir akraba.\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 22). Dünya şiir literatüründe soba ve bir sonraki şiirine konu olan soba borusunu ele alarak işleyen başka şair var mıdır bilemiyoruz. Fakat kanaatimizce yoktur. Umran, hayatımızda kullanageldiğimiz çoğu eşyayı şiire dahil ederek, hakkında şiir yazılmaz diyebileceğimiz şeylere şiirler yazmış bir şairdir. Soba adlı şiirinde sobayı kişileştirerek borularını kollara benzetmiştir. Sobanın sıcaklığı insanları başına toplarken soğuk halinin ise hiç cazip gelmediğini bu yüzden de başında kimselerin olamayacağından bahsetmektedir. Bu şiirdeki tema \"yalnızlık, çaresizlik\" olarak durmaktadır. Hasta boruların can çekişmesi...\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 23). Şiirdeki tema \"yalnızlıktan duyulan çaresizlik\" olarak görünmektedir. Şair, yalnızlığını ve bu hal karşısındaki çıkmazlarını eşyalara yükleyerek şiirler yazmaktadır. Soba Boruları isimli şiirinde insanın bir hastalık karşısında düştüğü çaresizliği ve ateş halini aktarmaktadır. Bir garip fıskiyeden içime dökülüşün...\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 31). Kendisiyle yapılan bir söyleşide Umran, \"şiir kişinin içindeki yalnız yanına seslenen bir sanattır. Nasıl kendini dünyadan ve hayattan uzun bir süre tecrit etmeden bir dünyasını oluşturmak imkanı mevcut değilse, şiir okuyucusu da böyle bir süreçten geçmeden şiire kendini hazırlayamaz\" (Umran, Sedat Umran: \"Şiir, insanı robotlaşmaktan korur.\", 2015)ifadesiyle şiire dair görüşlerini özetlemiştir. Fıskiye şiiriyle de eşya ile bütünleşen bir şairin ve onu kendi yalnızlığına dahil eden bir şair haleti ruhiyesi vardır. Sevgiliyi bir suya benzeten ve onsuz kurak bir halde olduğunu, ancak semadan yağarak gönlünün huzur bulacağını, böylelikle serinleyebileceğini ifade etmiştir. Bu şiirinde aşk ve özlem temalarını işlemiştir. Dinmiyor ya Rabbi! hiç uğultusu...\" (Umran, Meş'aleler, 2006, s. 32). \"Şiirin alışkanlıklarımızı yenerek bizi bencilliğimizin ve mantığımızın ve pratik hayata yönelik zihnimizin egemenliğinden kısa bir süre için de olsa kurtararak bunu başarmak gibi bir görevi vardır\"(Umran, Sedat Umran: \"Şiir, insanı robotlaşmaktan korur.\", 2015) ifadesi Umran'ın şiirden beklentisinin bir özeti niteliğidir. Hayatımıza temas eden ve onu değiştirip dönüştürmesi gerektiği yönünden bir beklentisi vardır. Umran, Değirmen şiirinde zaman temasına yoğunlaşarak insanların zaman karşısında değirmende ezilen buğday taneleri gibi ezildiğinden bahseder. Anlatırız derdimizi...(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 36). Hayatını yapayalnız....\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 37). Umran, \"ayna\" kelimesi üzerinde en çok duran şairlerdendir. Ele aldığı şiirlerinde \"ayna\"nın özel bir yeri, özel bir anlamı vardır. Kendi mevcudiyetini kendi görüntüsüyle ispata yeltenen bir şairin tavrı vardır Umran'da. Görüngüler dünyasının biricik yansıtma aracı ayna, insana kendisinin bir yansımasını sunar. Ayna ile sürekli haşır neşir olma kendini beğenmişlik ile düz orantılıdır. Ayna, olanı olduğu gibi aktarır. Hiçbir şekilde yalan söylemez. İnsanı fiziksel olarak bütün kusurlarını da gösterebilme kapasitesi aynanın ortaya konulma amacındandır. Umran, bu şiirinde aynaların aktardığı anlamlar dolayısıyla ona şair sıfatı yüklemektedir. Bu şiirinde de \"yalnızlık\" teması üzerinden bir nesnenin kullanımı söz konusudur. Bir akisten ibaret kaldı bütün sözleri...\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 38). Bu şiirinde de yine \"ayna\" üzerinden hareketle, aynaların bir ressam gibi eşyayı yansıtmasını aktarmaktadır. Ayna bir ressam gibi gördüklerini tuvaline, yani yüzeyine yansıtır. Gördüğünü resmeden bir ressamdır ayna, Umran'a göre. Bu şiirinde de \"yalnızlık\" teması ağır basmaktadır. Unutup giderdim manken olsaydım\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 41). Burada bahsedilen vitrinlerde kıyafet sergilemek için kullanılan manken olduğu için bir eşya olarak kabul edilmiştir. Bu şiiri, \"mankenlerin yalnızlığı\" şiiriyle aynı anlam ve temaya sahip olması, şairin aynı eşyaları farklı zamanlarda aynı duygu durumunu aktarmakta kullanması şairin bir özelliğidir. Eşyaların şiirde kullanımı, Umran'da maddeleşen insana bir tür cevabı niteliğindedir. Diğer şiirlerinde kullandığı eşyalar ile birlikte bu şiirindeki \"manken\" gibi Umran, bir çok nesneyi kullanırken modern insanın çıkmazlarına cevaplar aramıştır. Maddeci düşünce biçiminin insanı bir süre sonra çıkmaza sürüklemektedir. Her şeyi materyalist anlayışla çözümlemeye çalışılması insan fıtratına uygun olmayan bir yaklaşım olarak kabul edilmektedir. İnsan, duygu ve düşünceleri ile insandır ve materyalizmin es geçtiği yönü budur. Umran, eşyayı şiirde işleyerek insanın materyaller karşısındaki duygu durumunu çözümleyerek sezgisel bir yaklaşım sergilemektedir. Umran, bu şiirinde \"trajik benin yalnızlığını\" işlemiştir. Yaşamak! Allahım! en müşkülü bu\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 44). Umran, bir söyleşisinde \"şiirin amacı kendi içindedir. Şiirin bir dünya görüşüne bile ihtiyacı yoktur. Şiir bizi çocukluğumuzun masal ülkesine götürmek ve zamanın ve mekanın daraltıcı kalıplarından kurtarmakla görevini yerine getirmiş olur\" (Umran, Sedat Umran: \"Şiir, insanı robotlaşmaktan korur.\", 2015) ifadesiyle şiirin amacını açıklamıştır. Bu da şiirinin hangi minvalde değerlendirilmesi gerektiği yönünden ip uçları sunmuştur. Salıncak şiirine salıncağı bir ömüre benzetmiştir. Bazen durağan bazen ise hızlıca akıp giden... Şiirde tema olarak zaman üzerinde durulmuştur. Bırakır oyununu camlar yarıda..\" (Umran, Meş'aleler, 2006, s. 46). Akşam, üzerine uzun uzun duran Umran, tıpkı Ahmet Haşim gibi akşamı bütün yönleriyle ele alarak onu gergefine dahil ederek bakış nakış işlemiştir. Camları kişileştirerek, birbirleriyle anlaştıklarını, ışığın binbir aksi karşısında girdikleri durumların insanı hayretler içerisinde bıraktığından bahseder. Şiirde tema olarak akşam olgusu üzerinde durulmuştur. Bigane gamına ve sevince...\"(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 66). Şair içerisindeki acı ve hüznü farklı eşyalara yükleyerek onlarla bütünleşmektedir. Her eşyanın ona göre ayrı bir kişiliği ayrı bir tavrı vardır. Şiiri de günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olarak kabul eden Umran'a göre bu kişiliği ve tavrı şiir diline çevirmek şairin de kişiliğini ele verir (Umran, Sedat Umran: \"Şiir, insanı robotlaşmaktan korur.\", 2015), bu bakımdan şiir dilini kuramayan şairlerin de şairlik güçlerini tam olarak ispatlayamacaklarını belirtir. Mangal şiirinde acı ve hüznün farklı şekilde yansımaları gözlemlenmektedir. Bir daha, bir daha çalmamak üzre(Umran, Meş'aleler, 2006, s. 67). Zaman, hem dert hem de ilaçtır, bunu ölçen eşyayı ele alan Umran, çalar saat ile zamanı hayat ve ölüm ekseninde değerlendirerek ele alır. Umran, S. (2006). Meş'aleler. İstanbul: İz Yayıncılık. Umran, S. (2015). Sedat Umran: \"Şiir, insanı robotlaşmaktan korur.\". S. D. Hasan Sutay içinde, Kaybolan Şiir Şairlerle Şiir Soruşturması (s. 91-94). Ankara: Cümle Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-ozlem-acar-k5335.html", "text": "Özlem Hanım çocuklara hem yazar hem çizer olarak hitap eden, çocuk edebiyatına hem siyah hem renkli kalemleriyle dokunan ilk konuğumuz olarak soruşturmamıza hoş geldiniz. Öncelikle yazar Özlem Açar'a sorularımızla başlayalım. Beni heyecanlandıran konuları, hayallerimi yazmak zihnimi duru tutuyor. İçimdeki çocuğun okumak istediği hikayeler var. En çok da onun için yazıyorum. Hikayelerimin çocukların dünyasında heyecan yaratması tarifi olmayan bir keyif veriyor bana. Bu hazzı hep yaşamak istediğim için yazıyorum belki de. Daha zor mudur kolay mıdır bilemiyorum. Çünkü ben çocuklar için yazarken zorlanmıyorum. \"Olmazsa olmaz\"ım, kendime hatırlattığım en önemli kriter şu \"Sakın didaktik olma. Buyurma, öğretmeye çalışma.\" Kitabımı okuduklarında keyif almaları, kıkır kıkır gülebilmeleri, sanata ilgi duyabilmeleri ana hedefim. Elbette takip ediyorum. Dünya genelindeki çocuk edebiyatı ürünleri tabiri caizse almış uçmuş zaten. İnanılmaz eserler yaratılıyor. Görsel olarak da ziyadesiyle doyurucu kitaplar var. Gıpta ile izliyorum bu eserlerin doğuşunu. Ülkemizdeki çocuk edebiyatının gelişimini heyecanla izliyor ve bu gelişimi umut verici buluyorum. Sanatsal yönü baskın olarak üretilen pek çok kıymetli kitabımız var. İlgi ve heyecanla takip ettiğim yazarlar elbette var. İlaveten çizerler de var. Ne yazarsa, ne çizerse düşünmeden, içeriğine bile bakmadan kitaplarını edindiğim sanatçılarımız var mesela. Edebi kurgu ve dil; kesinlikle sanat. Eğitim okullarda fazlasıyla veriliyor zaten. Ben hissettirmek istediğim duygu ve inançları sanatın içine hafifçe yedirmeyi tercih ediyorum. Çocuk edebiyatı hakkında genel kabul görmüş ama katılmadığınız klişeler var mı? Rahat olabilirsiniz biz bizeyiz. Didaktik, buyurgan bir üslup. \"Değerler eğitimi\" adı altında sıkıcı metinlerin kitaplaştırılması mesela. Değerler eğitimi verilmesin, aman çocuklarımız bunu okumasın demiyorum ama daha yaratıcı, daha keyifli bir üslupla da sunulabilmeli diye düşünüyorum. Birinci yoksunluk maddi güç bence. Sert kapaklı, büyük boyutlu daha çok kitabımız olabilmeli bence. Kağıt sıkıntısı ve maliyet sektörde en büyük sorun bence. İkinci sorunuza gelince... En rahat basamağı söylesem? Boş bir kağıdın üzerinde harf ve kelimelerimin dansı en rahat aşama mesela. Metnimi dinlendirip, sayısız kez okur, ufak tefek müdahalelerde bulunurum. Metin yayınlanmaya hazır hale geldikten sonra engelli koşu parkurunda koşar gibi hissediyorum. Şu yazma eyleminin kendisi başlı başına bu denli zevk veriyor olmasa, önümdeki basamakları çıkmak iç güç bulabilir miydim bilmiyorum. Yazdıklarınızla çocuklara erişebilmenin bir ön şartı var mıdır? Çocuk sevmek, çocuk sahibi olmak, çocuklarla iyi anlaşmak gibi. İçinizdeki çocuğu yaşatabilmeniz ve çocukları iyi anlıyor olabilmeniz gerekir bence. Birtakım ideolojilerin çocuklara dayatılmaya çalışılması beni rahatsız eder. Hayatın gerçeklerinden olan olumsuzluklarla kitaplarımın arasındaki dengeyi şöyle kurarım; var olsan sorunu dillendirmemeye gayret ederek sorunun etrafında dolanarak okura sezdirmeye çalışırım. Bu soruya net bir cevap veremem. Çevremde gördüğüm çocukları kitap okusun diye fazlasıyla çabalayan ebeveyn ve öğretmenler de var, herhangi bir çabada bulunmayanlar da var. Genel olarak yanıtlayacak olursam işler bizim çocukluğumuzdaki gibi değil. Toplumun büyük çoğunluğu, çocuk gelişiminde kitapların öneminin farkında bence. Çocuk kesinlikle yönlendirilmeli tabii ki. Çocuğun okuyacağı kitapları önce biz yetişkinler okumalı, o kitaptan keyif alabilmeliyiz. Çocuğu iyi kitaplarla tanıştırmalıyız. Bu demek değildir ki sadece iyi kitapları okusun. Kötü kitaplarla da tanışacaktır çocuk. Sadece kitap okuma alışkanlığı oturana kadar iyi kitaplarla haşır neşir olmalıdır. Hikayelerime, söyleşime aktif katılım sağlayan, gözlerindeki o heyecan pırıltısını gördüğüm çocuklar karşısında çok heyecanlanıyorum. Onlardan beklentim, \"kitap okumayı\" boş zaman eylemi değil de hayatlarının \"olmazsa olmaz\" bir parçası olarak kabul edip sevmeleri. Seksenlerde doğmuş, doksanlarda çocuk olmuş; ikibinonlu yıllarda da anne olmuş biri olarak feci şekilde iki arada bir derede kaldığımı söylesem. Örselenen çocuklar büyüdü, ebeveyn oldu. Çağımızda, modern pedagojinin de katkılarıyla yan baksak çocuğumuzda travma yaratmaktan korkar hale geldik... El yordamıyla, en az hasarla çocuklarımızı hayata hazırlamaya gayret ediyoruz. Geleneksele biraz, azıcık daha yakınım sanki. Evet, geleceğe kalıcı eserler bırakacak yazarlarımız var. İsim vermek istemiyorum çünkü atladığım bir başkası olur, ona haksızlık ederim gibi geliyor. Mümkün değilse de anlamaya çalışması, çabalaması, ayak uydurması gereklidir. Aksi halde hedef kitlesi olan çocuk okuru yakalayabilmesi çok zor. Tek dünya fikri ütopik bir fikir gibi geliyor bana. Durdurulamayan bir değişim halindeyiz. Korkutmaz olur mu? Okumak, günümüz koşullarında zaten ciddi bir lüks haline gelmiş durumda. Markalaşan yazarlar var evet. Bu da sektöre kazandırılan kitaplardaki edebi niteliğin düşmesine neden olabiliyor ne yazık ki. Bu hesapları iyi analiz etmek lazım. Bazıları ticari amaçla paylaşım yapıyor. Yayınevlerinden ya da yazarlardan bedelsiz olarak temin ettikleri kitapları paylaşıyorlar. Ben bu tarz hesapların tavsiyelerini dikkate almadığım gibi, yönlendirmeyi de doğru yaptıklarını düşünmüyorum. Fakat bazı hesaplar var ki, onların tavsiye ettikleri kitapları düşünmeden alıyorum. Hiç birinde de hayal kırıklığına uğramıyorum, şaşırtmıyorlar yani beni. Sosyal medyada titizlikle takip ettiğim böyle birkaç hesap var. Şimdi sıra Çizer Özlem Açar'dan öğrenmek istediklerimize geldi. Evet çizimi de, o çizimi nerede, nasıl, hangi düşüncelerle çizdiğimi de hatırlıyorum. 2001 ya da 2002 yılıydı. Ünlü bir ressamın üç kız çocuğunu resmettiği tablosunun karakalem röprodüksiyonunu yapmıştım. Lisede resim atölyesinde çalışmıştım. Kültür Merkezinde sergilenmişti o resmim. Şu an nerededir hiç bilmiyorum, sergiden geri almamıştım. 2017 yılında kalem, kağıt ve boyaları elime bir aldım, bir daha da bırakmadım. 2017 yılından beri uzun yol seyahatinde ya da hasta değilsem çizmediğim tek bir gün dahi olmadı. Yani her gün, saatlerce çizim yaparak yeteneğimi geliştirdim. Çizdim derken şimdi vereceğim detay çok önemli; yirmi bir ay arayla iki evlat sahibi oldum. İki küçük çocuk ve ev işleriyle ilgilenirken çizim yapabilmek için bulabildiğim zaman kırıntılarının tamamını değerlendirdim. Bebeğimi emzirirken, kızımı uyutmak için ayağımda sallarken, mutfak tezgahının üzerinde soğan doğrarken gece ev halkı uyurken ya da sabah herkes uyurken uykumdan feragat edip çizimler yaptım. O günler benim için çok kıymetliydi. 2015 yılında kızım için ilk hikayemi yazdım. (2019 yılında İnci'nin Düşü ismiyle basıldı.) O hikayeyi resimleme arzusuyla çıktığım bu keyifli yolda gözümü açtığımda kendimi çizer olarak buldum. Çizimlerim görüldükçe yayınevlerinden teklifler gelmeye başladı. Birinci şartım, o projenin beni heyecanlandırmasıdır. Beni heyecanlandırıyorsa eğer daha okurken sahneler gözümün önünde canlanmaya başlar. Hikayeyi sevemediysem ya da tarzıma uygun bulmadıysam çizmek istemem. Benim tarzıma uymadığı gerekçesiyle metinleri reddettiğim olur. Benden bir başkasının tarzında çizmem istendiğinde ya da ilgili metne, karşı tarafın belirttiği sahneler çizmem istendiğinde kabul etmiyorum. Özgürlüğümün kısıtlanacağını sezdiğim dosyaları da almıyorum. Bu kriterlerim tamamsa, maddi şartlar devreye girer. Her iki tarafı da üzmeyecek şekilde anlaşabilirsek dosyayı alırım. Çizer açısından çok ciddi sorunlar söz konusu. Hangi birini dile getireyim ki? Telifsiz çalışmak zorunda bırakılmak, çizimlere gereksiz müdahalelerde bulunulması , sanki bir düğmeye basınca tüm sayfa çiziliyormuş, hiç emek harcamıyormuşuz gibi bir haftada dosyayı teslim etmemizin istenmesi, kitap kapaklarında adımızın yazılmaması ya da küçücük kenara köşeye iliştirilmesi ilk aklıma gelenler. Ben genellikle editörlerle iletişim halinde oluyorum. Bana güvenen, dosyayı hayal gücüme teslim eden kişilerle çalışmayı çok seviyorum. Çizimlerime ve renklerime hiçbir dayanağı olmayan, gereksiz müdahalelerde bulunmayan kişilerle çalışmanın tadına doyum olmuyor. Burada ismini minnetle anmasam olmaz. Necdet Neydim ile çalıştım. Hem kendisinin kitaplarını resimledim hem de editörlüğünü yaptığı başka kitapları resimledim. Necdet Hoca ile çalışmak inanılmaz keyifliydi. Bana gelen dosyayı, kendi metnimmiş gibi sahiplenir, titizlikle çalışırım. Sağlık açısından herhangi bir sorunum olmaz ise, taahhüt ettiğim sürede dosyayı teslim ederim. Tez canlı biri olduğum için hızlı çalışırım. İyi bir ekip arkadaşıyımdır. Çocuklarla aram iyidir. Bir araya geldiğimizde kıkır kıkır gülecek bir şeyler buluruz. Metnin hakkını verebilmek, çizimlerimle kelimelerin gücünü arttırabilmek birinci sorumluluğumdur. Elbette... Zaten kitap okumak, nefes almak gibi elzem bir eylemdir benim için. Resimlemem için bir dosya geldiğinde bir kere not almadan hızlıca okurum. Bu ilk okumada bile bazı sahneler sivrilir, not almam ama aklımın bir köşesinde dururlar. İkinci okuyuşumda çizeceğim sahnelerin notlarını ala ala okurum. Çizmeye başladığımda da okumalarım devam eder. İlgili sahneleri çizerken metnin o bölümlerine tekrar geri dönerim. Hayal gücü ve yaratıcılığa yer veremediğim, sanatsal olmayan net çizimler beni çok zorluyor. Mümkün olduğunca kaçınıyorum bu kompozisyonlardan. Mesela bir sınıf içinde oturan öğrenciler ve onlara ders anlatan öğretmen kompozisyonu gibi sahneler. Bir defa istemeye istemeye çizdiğim bir dosya oldu. Hissettiğim şey şu oldu; \"Eğer bu şekilde resim yapmaya devam etmek zorunda kalsaydım, resimden soğurdum.\" Metni sevememiştim ama gönül hatır için çizmek zorunda kalmıştım. Çizerken sıkıntıdan patlayacak gibi olmuştum. Eh, ben bu işi beni mutlu ettiği için seçtim, kendimi bunaltmaya gerek var mı? Bu nedenle bağ kuramadığım, sevemediğim hiçbir metni almıyorum. En büyük hayalim, yurt dışı pazarına açılmak. Ben yapsaydım dediğim bir iş var evet. 2022 yılında bir hikayemle, bir yarışmada birincilik ödülü aldım. Maalesef şartname gereği o hikayemi resimleyemeyeceğimi öğrendim. O kitabımı resimlemeyi çok isterdim. Vakit ayırıp her iki soruşturmamıza da katkıda bulunduğunuz için teşekkür ederiz. Renkleriniz hiç solmasın dileriz. Kocaman bir maşallah. Sektördeki sorunlara da güzel değinmis."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/icinizdeki-cocuk-nedir-ve-onlari-tanimaniz-neden-onemlidir-k4991.html", "text": "Yazar, Doğan Cüceloğlu; \"İçimizdeki Çocuk\" isimli kitabıyla aile, okul, genel kültür ortamı gibi etkenlerin çoğu kere çocuğun sağlıklı gelişmesini engellediğini, bireyin bedenen büyüdüğünü; fakat içimizdeki çocuk bu durumda psikolojik anlamda sağlıksız kaldığından bahseder ve bunun için çözüm önerileri sunar. Kişi, normal bir çocukluk geçirerek sağlıklı bir aile yaşamı içinde büyümüşse İçindeki Anne- Baba, İç Çocuğu duyar ve ikisi arasında bir denge kurulur. İçimizdeki Çocuğu Tanıyor musunuz? Başlıklı bölümde okuyucuya özbenlikle ilgili sunulan test, kitabı okumaya başlamadan önce iç çocuğunuzu tanınmanıza yardımcı oluyor. Bu da kitaptan verim almanızı sağlıyor. Psikoloji alanı ilgimi çektiği için kitabı zevkle okudum ve özümsediğim içerikleri sizler için derledim. Yetişkin olmak eğlencelidir. İstediğin yere gidebilirsin, paranı istediğin gibi harcarsın ve artık anne babandan izin almak zorunda değilsindir. Ama hayatında sık sık bir şeyler mi oluyor? Belki bir iş arkadaşınız size olumsuz bir yorum yapar ya da bir partnerinizle tartışırsınız ve aniden tekrar yedi yaşındaymışsınız gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Tüm bunlar olduğunda ortaya çıkan \"içinizdeki çocuk\" olabilir. Çocukken duyduğumuz ve duymadığımız mesajlar, daha sonra kim olacağımızı gerçekten etkileyebilir. Diyelim ki, anne babanız siz çocukken rekabete çok önem verdi. Belki de sizi sürekli kardeşlerine veya akranlarına karşı eleştirdiler. Bir yetişkin olarak, hiçbir zaman gerçekten \"yeterince iyi\" olmadığınız, bir şekilde kusurlu veya yetersiz olduğunuz hissine kapılabilirsiniz. Geçmişinizin yaralarını iyileştirmek istiyorsanız, kendi kendinize şefkat ve nezaketle konuşmalısınız. Çocukken duymak istediğiniz mesajları kendinize söylemelisiniz. Kendinizin daha genç bir versiyonunu hayal etmek için bir dakikanızı ayırın. Ardından \"Senin için buradayım.\" \"Seni seviyorum.\" \"Benimle güvendesin\" gibi ifadelerle onları rahatlatın. Biraz aptalca görünebilir, ancak bu onaylama sözleri size çok fazla rahatlık ve huzur getirebilir. Düşüncelerinizi yazmayı bile deneyebilirsiniz. Yazar, kitapta nerede olmak ve ne yapmak isterdiniz? Sorusunu kendinize sorarak aklınıza ilk gelenleri A sütununa, listedeki her bir ifadenin gerçek yaşamda sorumlu bir insan olarak sizde uyandırdığı düşünce eve duyguları B sütununa yazmanızı ister. İki listeyi karşılaştırarak içinizde çocuk hakkında bir fikir edinebileceğinizden bahseder. Esasen, içimizdeki çocuk, hayatı hala çocukken hisseden ve deneyimleyen bağışlayıcı, özgür ruhlu parçamızdır. Ancak çocuk olmanın olumlu yönlerini, taşıdığı gibi geçmişimizin yaralarını da taşır. Bu yaralar, örneğin fiziksel veya duygusal istismar, zorbalık veya parçalanmış bir ailede büyümekten kaynaklanabilir. Ve ortaya çıkan acının hayatımızın geri kalanında bizimle birlikte yaşadığını ve bazen en beklenmedik anlarda ortaya çıktığını görebiliriz. Burası, içinizdeki çocuğa \"yeniden ebeveynlik\" yapmanın harikalar yaratabileceği yerdir. Geçmiş deneyimlerimizin izini sürerek, mevcut korkularımızın, fobilerimizin ve yaşam kalıplarımızın ardındaki bazı nedenleri keşfedebiliriz. Ve onları anlamaya ve oldukları gibi görmeye başladığımızda, o zaman iyileşme gerçekten başlayabiliriz. Geçmişinizin yaralarını iyileştirmek istiyorsanız, kendi kendinize şefkat ve nezaketle konuşmalısınız. Çocukken duymak istediğiniz mesajları kendinize söylemelisiniz. Düşüncelerinizi yazmayı bile deneyebilirsiniz. İçinizdeki çocuğun bakış açısından bir bilinç akışı yazabilirsiniz. En içteki endişelerinizi ve acınızı dile getirebilirsiniz. Bu sizi nasıl hissettiriyor? Bazen iyileşmek için ihtiyacımız olan tek şey duyulduğunu ve görüldüğünü hissetmektir. Çocukkken çoğu zaman sadece eğlence için bir şeyler yapma şansımız oldu. Yapmak zorunda olduğumuz şeyler değil, yapmak istediklerimiz. Kar etmemiz gereken bir şeyden ziyade bize neşe getiren faaliyetler. Kaç tane aktiviteyi sırf \"çocukça\" olduğu için veya \"büyüdüğün için\" yapmayı bıraktın. Utançtan veya \"işe yaramadıkları\" için kaç kişiden daha vazgeçtiniz? Şimdi onları bir kez daha denemenin zamanı geldi. Yetişkinler olarak, genellikle ciddi ve olgun olmamız gerektiğini hissederiz. Ama ister kaykay, sanat ve el sanatları ya da drama olsun, çocukken sevdiğiniz aktiviteleri tekrar gözden geçirmek kadar canlandırıcı bir şey yoktur. Geçmişinizin izini sürmek ve içinizdeki çocuğu iyileştirmek bazen mantıksız görünebilir. Ancak bazen, olumsuz bir sarmalın içinde sıkışıp kaldığımızda, bir adım geri atmak, iyileşme yerine ilerlemenin en iyi yoludur. İçinizdeki çocuğu ayrı bir kişi veya kişilik olarak görmek yerine, onu geçmiş deneyimleri ve duyguları görselleştirmenin bir yolu olarak düşünmek en iyisidir. İçinizdeki çocuk, bugün olduğunuz kişi olmanıza yardımcı olan şeydir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/5-kendimce-kultur-sanat-ve-edebiyat-odulleri-k5265.html", "text": "Hüseyin Akın'a ait bu yazı Milli Gazete'de yayınlanmış ve Kitaphaber tarafından müsadeleriyle alıntılanmıştır. - ŞİİR: Ali Seyyah-Yarım Ağız Türkü - HİKAYE: Ali Başhan-Melekler Mezarlığı - DENEME: Erol Erdoğan-N'apsak Bu Gençleri - ANI: Şerif Aydemir-Yaşamak Geçti Başımdan - İNCELEME-ARAŞTIRMA: Nurullah Ulutaş-Salgın ve Edebiyat - ROMAN: Şule Köklü-Mavi Koza - HATIRA: Sezai Karakoç-Hatıralar - EDEBİYAT-ELEŞTİRİ: Osman Özbahçe-Çevrimdışı - SÖYLEŞİ: Abdülmelik Fırat-Mezopotamya'da Hüzün - ÇOCUK EDEBİYATI: Gökhan Akçiçek-Kalbinden Öpülen Nilüfer - YILIN YAYINEVİ: UZAM YAYINLARI - YILIN DERGİSİ: GEÇERKEN - BİYOGRAFİ ESERİ: Beşir Ayvazoğlu-Erken Kayan Yıldız: Erol Güngör - YILIN KÖŞE YAZARI: Gökhan Özcan - YILIN KİTAP İSMİ: Gövdesi Hakkında Konuşan Kelebek - YILIN ÖZLENENLERİ: Hüseyin Karaca, Hüseyin Karacalar, Kamil Yıldız - YILIN EN ÇALIŞKAN YAZARI: ALİ URAL - EN ÇALIŞKAN GAZETECİ: Mustafa Kurdaş - ELEKTRONİK DERGİ: insicam.net - KÜLTÜRE KATKI KURUMSAL ÖDÜL: ALBARAKA TÜRK KÜLTÜR YAYINCILIĞI - GEZİ-ŞEHİR KİTAPLARI: Cemal Kurnaz-Toroslarda Bir Köy - DİL: Hüseyin Rahmi Göktaş-Türkçenin Mantığı - EN GÜZEL YAZAR İSMİ: Aziza Rüya-Liman Mehmetcihat - NİTELİKLİ OKUR: Bayrampaşa Hali Martin Heidegger Cumartesi Okuma Grubu. - ÖZEL MÜZİK ÖDÜLÜ: Aykut Kuşkaya - ÖZEL FİKİR ÖDÜLÜ: Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/selfless-gilgamistan-posthumana-k5017.html", "text": "İnsanoğlunun karşısındaki en büyük bilinmezliktir belki de ölüm. Kimisi bilinmeyenin verdiği korkuyu taşır yüreğinin derinliklerinde, kimisi yok olup gideceği ile taşıdığı bu korkuyu katmerleştirir. İşte bu korkudur, dünya sürgünündeki insanın ilk yazınsal ürünü olarak nitelenen destanı Gılgamış Destanı'nda sergüzeştine tanık olduğumuz, Büyük Alanlı Uruk Çobanı Gılgamış'ı yollara düşüren. Fakat bu arayış sadece onunla da kalmaz pek çok kültürde, mitte çıkar karşımıza; kimisi için felsefe taşıdır adı kimisi için gençlik çeşmesi, gençlik adası... İsimler değişse de niyet aynıdır; ölümsüzlük arzusu sürükler peşinden. Bu arzu insanın yaratıcısı karşısındaki acizliğini kabullenememesiyle birleştiğinde ise isyan ateşi yüreklerde yanmaya başlar. Rönesans ve beraberinde gelen sanayi devrimiyle ivme kazanan teknik-bilim alanlarındaki gelişmeler ve fikri boyutta kendini gösteren hümanizm akımının etkisi ile bütün marifeti kendisinde gören insanoğlu kibri ile besler isyanının ateşini ve köklerini Pagan inancına dayandırarak Prometheus gibi başkaldırır Tanrı'ya. Nihayetinde ise bir kez daha yasak elmanın cazibesine kapılmaktan kendini alamaz. İsyanın ismi bu kez de transhümanizm olarak geçecektir literatüre. Bu soru pek çok zihni meşgul etmekle birlikte edebiyat ve sinemada da, elbette, çeşitli boyutlarıyla ele alınmış ve konunun gittikçe artan popülerliği ile de alınmaya devam edeceği aşikardır. İşte, 2015 yapımı, bilimkurgu türündeki Self/less filmi de bu sorudan yola çıkan oldukça etkileyici bir yapım olarak durur karşımızda. Nasıl bir yorum getirdiğine buyurun yakından bakalım kısaca. Yönetmen koltuğunda Tarsem Singh'in oturduğu filmimiz kanserden muzdarip olan, hayatının son demlerini yaşayan ki hastalık tüm vücuda yayılmış vaziyettedir ve bir çare bulunamamaktadır- varlıklı iş insanı Damian karakterine ilişkin ipuçları yakalayabileceğimiz sahneler eşliğinde bir maceraya konuk eder seyircilerini. Öyle ki iş dünyasında oldukça başarılı olan Damian, hem iş hem de özel yaşamında sergilediği kibirli tavırları ile dikkatleri çeker. Filmin ana konusu bakımından böyle bir başlangıcın, her şeyin insanın kibri neticesinde başladığı vurgusu şeklinde okunabileceğinden, oldukça manidar bir giriş olduğu düşüncesine sahip olduğumu belirtmek isterim. Hastalığına çareler arayan yaşlı adam bu tavrını ise ölüm karşısında sürdürmeye devam ederek ölümsüzlüğü yakalayabilmek adına, son çare olarak gördüğü, yeni uygulanan bir yöntem olan 'deri değiştirme' olarak nitelenen yönteme başvurmaktan geri durmaz. Onun bu adımı kendisini içerisinden çıkılamayacak olaylar zincirinin ortasında bulmasına sebep olur. İnsan zihninin bilgisayarlara aktarılması ile bedenin sınırlarını aşıp ölümlülüğünden kurtula bilineceğini bu sayede de posthumana ulaşılacağını ileri süren, mind-uploading terimi ile ifade edilen bu yöntem filmimizde zihnin bilgisayar yerine bir insan bedenine aktarılması şeklinde tezahür eder. Filmde transhümanizmin babası olarak gösterien Dr. Francis Jensen bu durumu şöyle özetler: \"Gelecekten söz ediyorum. İhtiyarlar kendi bedenlerini çıkarıp atabilecekler. Öyle bir gelecek ki sağlıklı vücudun kaderi öylece zayıf bir vücudun kaderiyle belirlenmeyecek.\" Anlaşılan odur ki doktorun bahsettiği gelecek uzak bir gelecek olmaktan çıkarak can bulmuştur. Tedaviyi yürütecek olan doktor ise gizemli halleriyle dikkat çekerken Damian'a bu vücutların laboratuar ortamında üretilen canlı dokular olduğunu söyler fakat çok geçmeden işin aslı ortaya çıkar. Ancak bu süreçte kahramanımız yeni ve genç vücudunun sağladığı imkanların tadını çıkarmaktan geri durmaz. O günlerden birinde alması gereken ilaçları almayınca gerçeklerle yüzleşmeye başlar; görmeye başladığı görüntüler sebebiyle de bir arayış içerisine girer. Ulaştığı sonuç ise kan donduran cinstendir. Ona söylenen her şey yalandır; zihinlerin transfer edildiği vücutlar laboratuarlarda üretilmemiştir gerçek insanlara aittir. Bu insanlar ise paraya ihtiyaç duyan, aileleri için kendilerini feda etmeyi göze alan insanlardan oluşmaktadır. Günümüzde başta medya olmak üzere dört bir yanımız fark etsek de etmesek de- bu 'izm'in yansımaları ile çevrilmiş vaziyettedir. Önce kapitalizm ve sömürgecilik ile dünya üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan ve nihayetinde de bunu büyük oranda başaran güç sahibi, kendisini ayrıcalıklı olarak görme eğiliminde olan kesim artık bununla da yetinmeyi istememekte Tanrıcılık oynama arzusu gütmektedir. 'Genç kal!' sloganı ile insanları manipüle edip algılarıyla oynamak suretiyle yola çıkıp pek çok insanı gönüllü denekleri haline getirmekte de bir beis görmemektedirler. Bu amaçlarına ulaşıp ulaşamayacakları büyük bir muamma iken o amaca ulaşmak adına yaptıklarıyla, başta insanın kendi bedenine, özüne yabancılaşmasına sebep olmaları, insanlığın manevi dünyalarına ne kadar büyük bir tahribata yol açtıklarının göstergesidir. Transhümanizm çalışmaları çerçevesinde yapılan protez vb. çalışmalar elbet tüm insanlığın yararına olduğu vakit kıymetlidir; ancak insan Tanrıcılık oynamaya soyunduğu vakit bu uğurda yapacakları/yapabilecekleri endişe verici bir vaziyet almaktadır. Atamız Hz. Adem'in karşı koyamadığı ve cennetten çıkarılmasına yol açan ebedilik arzusu dünya üzerindeki serüvenimizin her köşe başında, Gılgamış'tan günümüz posthümanizm düşüncesine kadar, boy göstermeye devam etmektedir. Ancak unutulmaması gerekir ki, buyrulduğu üzere, Hz. Adem'in tövbesi affa mazhar olmasını sağlamıştır. Damian'ın önündeki iki seçenek gibi bizlerin de önünde iki seçenek vardır; ya atamız Adem gibi tövbe edeceğiz ya da isyanımıza devam edeceğiz. Dünya denilen bu oyun sahnesinde hangi rolü alacağı insanın kendisine kalmıştır. Edman, E. D. (2019). Transhümanizm ve Karşılaştırmalı İzdüşümü. İstanbul: Kastaş Yayınevi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-hasan-bozdas-k5809.html", "text": "1990 Diyarbakır doğumluyum. Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra 6-7 yıl kadar Kayseri ve Ankara'da serbest avukatlık yaptım, bu süre zarfında sivil toplum kuruluşlarında faaliyet yürüttüm ve şimdi akademide hukuk dersleri veriyorum. İnsan hakları üzerine çalışıyorum. Şiire ilişkin farkındalığım çok geç oluştu belki ama çocukluğumda babamın kitaplığında Sezai Karakoç'un kitaplarını anımsıyorum ve bazı şiir kasetlerini... Marmara FM'i çok dinlerdim, fazlaca şiir seslendirilirdi. Tabi o dönemin ezgilerini de unutmamak gerek, birçoğu şiirlerden bestelenmişti. Bütün bunlar şöyle ya da böyle bende şiirsel bir karşılık bulmuştur. Ama benim gerçek anlamda şiirle tanışmam henüz ortaokul zamanlarında bir komşumuzdan \"Su Kasidesi\"ni dinlememle olmuştur, bir anda kendimi ne anlama geldiğini bilmediğim yüzlerce sözcüğün ortasında Fuzuli'ye hayran bir çocuk olarak, Fuzuli'yi taklit ederken buldum. Bana divan şiirleri okuyan, eğlenceli şekilde şerhlerini yapan genç bir komşumuz vardı, eski edebiyatta asistandı. Üzerimdeki emeği çok çok fazladır. Ne anlama geldiğini bilmediğim \"Su Kasidesi\"ni ezberletti bana, ne zaman ki bazı beyitlerin ne anlama geldiğini öğrendim, edebiyat derslerini bir dersten öte görmeye başladım. Sonraki zamanlarda Fuzuli'nin diğer gazellerini de öğrendim, Fuzuli ile ilgili her şeyi çok sevdim. Lisede bu yönelimim, edebiyat kitaplarında yer alan şairlerin kitaplarına uzandı. Mesela lisede Faruk Nafiz'i çok okurdum ve Han Duvarları tanıdık bir coğrafyada geçtiği için başucu kitaplarımdan biriydi, o sırada Kayseri'deydik. Lise son sınıfta yerel edebiyat dergileri ile tanıştım, şiir kitaplığım genişledi ve ilk şiirlerimi yayınlamaya başladım. Üniversite ise Ankara dergileri ile tanışmamı sağladı. Aşağı yukarı şiir duyarlılığım bu aşamalardan geçti. Şiiri bir varlık sahası olarak görmek, bir keşif ya da deney alanına benzetmek ya da şiiri oyunlaştırmak... Bunların hepsi mümkün. Ben ise düşünce biçimim diyorum şiire, şiirle düşünüyorum ya da şiir olarak düşünüyorum. Bunun böyle ifade edilmesi gerektiğini öğrendim, bu bir felsefi eylem değil. Bu; insanın, dili varlıkla irtibatlandırabildiğini anladığı bir süreç, şiir kendi kendini inşa ettiğinde orada insan bir nesne olarak kaldığını dahi hissedebilir. Şiir varlık sebebim mi, hayır, belki varlığımı şiirle anlamlandırıyor, daha doğru bir yere konumlandırıyorum ama varlık sebebim değil, bununla birlikte kendimi anlamlandırmada payı çok büyük. Şiir, yaşadığım hayatın en tartışmalı alanı belki çünkü kendim bir mesele olarak şiirin elinden geçiyorum. Belki Turgut Uyar gibi bakacaksak meseleye: şiirin çıkmazı, insanın da çıkmazı, o yüzden hayatla sıkı sıkıya bağlı. Şiir bir anlayış mı yerleştiriyor insana yoksa insan o anlayışın bir sonucu olarak mı şiir yazıyor, bunu bilmiyorum. Eğer şiir yazmak bir sonuçsa ve hayatımdan şiir çıkacak olsaydı pek bir şey kaybetmezdim. Ama eğer şiir bir şeylere neden oluyorsa ki ben gri alanlarda yürümeyi, griye bakmayı, gri sesleri duymayı biliyorum bu sayede, o zaman şiir gittiğinde ben de gitmiş olurum. Şiir yazımını rahle ile ilişkilendirmek istemiyorum. Şiir elbette bilgi, keşif ve daha pek çok şeyle irtibatlı ama onun, belirgin sınırları, formülleri, katı biçimleri olan bir şeye dönüştürülmesi doğru değil. Usta, bir şaire ne yapar? Usta, bir şairden ancak kendisinin minyatürünü yapar. O yüzden herkes kendi sesiyle, kendi öz hikayesiyle, kendi varlık anlayışıyla ve biricikliğiyle buradadır. Özellikle modern şiir gibi uzlaşmacı olmayan ve şairin kendi sesine sıkı sıkıya bağlı ve biçimciliği ortadan kaldıran bir gerçeklik karşısında bir ustanın bir şair yetiştirmesi pek de mümkün değil. Usta, ancak bir şaire kendi kendisine yetebileceğini öğretebildiği ölçüde ustadır. Usta, arayışı öğretir, belki aramaya yardımcı olur, nasıl şiir yapılacağını değil belki nasıl yapılmaması gerektiğini öğretir. Benim ustam olmadı, benim çok okuduğum şairler ve çok fazla şiir konuştuğum arkadaşlarım oldu. Şiiri divan şiiri ve Sezai Karakoç'tan öğrendim, sonrasında Edip Cansever ve Turgut Uyar'ı okudum. Faruk Nafiz'i anmıştım, İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu'nu, Behçet Necatigil'i, çok okudum. Sohrab Sepehri'yi ana dilinden, Rilke'yi çok kötü tercümelerden de olsa sevdim. En çok da İlhami Çiçek okudum belki. Ve aynı dönemi paylaştığımız şairler... Kendi çağdaşlarımı da ihmal etmemeye çalıştım. Tercümelerden Batı şiirini tanıma uğraşında oldum ve kopamadığım kitaplar var. Dergileri uzun soluklu takip ettim, yeni çıkan şiir kitaplarını mutlaka satın aldım ki bu alışkanlıkları Ertuğrul Rast'a borçluyum. Ve arkadaşlarımla şiir okuyup şiir konuşmaya çalıştım. Nergihan Yeşilyurt, Ertuğrul Rast, Ahmet Sezikli ve Fatih Kutlubay. Yazdığım her şiir üzerine konuşmuşuzdur, dosyalarımı okumuşlar, eleştirilerini yapmışlar hatta didik didik etmişlerdir. Hayriye Ünal ve Zeynep Arkan'ın da iyi birer okuru olmak bir yana, poetik her anlamda onların görüşlerine başvurup şiirlerime geri dönüşlerini önemsemişimdir. Şiirin oluşması sizinle ilgili ama şiiri biçimlendirmek retorik ki bu durumda tecrübeye, bilgiye, estetiğe ihtiyaç duyuyorsunuz; bunlar da okumalarınızın ve şiir ortamının katkısıyla oluşabilecek bir şey. Ama birinin çırağı olmayı kabul ettiğinizde, size dayatılan onun biricik şiir anlayışının dışına çıkmak ve özgünleşebilmek mümkün mü bilmiyorum. O yüzden şiirlerin evetleri için değil ama hayırları için bir usta bulunabilecekse ne ala. Şiir derken kavram üzerinde öncelikle uzlaşmamız gerekir. Poiesis anlamında bir üretimden bahsediyorsak başka bir şey, Arapça köken itibariyle şiirden bahsediyorsak başka bir şey anlatıyoruz aslında. Bugün bu ayrışma biraz daha belirginleşti. Şiire poiesis anlamında bir üretim olarak yaklaşan Batı kökenli sanat teorisyenleri ve eleştirmenler; çağdaş sanatlar, görsel sanatlar ve şiir arasında sınırların şeffaflaştığını öne sürüyorlar ki bu da türlerin biraradalığı anlamına geliyor ve bu noktada poetik bir bilinç olması kaydıyla üretilen her şeye şiir değeri veren bir yaklaşım oluştu. Bu da tipografi barındırmayan görseller de dahil olmak üzere çağdaş sanat içerisinde anlam dogmasına sığınarak her şeyin şiir olabileceği anlamında bir tür artistik kaos oluşturdu. Ben şiiri hala söz olarak anlıyorum, sözün başka enstrümanlardan yararlanabileceğini kabul ediyor ama başka hiçbir şeyin sözün yerine geçebileceğine inanmıyorum. Şiir ve dili bir bütün olarak görüyorum; ikisi de birbiri olmadan işlevsiz. Bu yüzden de görsel çalışmalara doğrudan şiir olarak yaklaşmaktan ziyade; arkaplanlarında poetik bir bilinç dahi olsa, onlara onların söze mesafesi kadar mesafe koyuyorum. Bu ayrımı ortaya koyduktan sonra, modern şiirden bahsetmeliyim. Modern şiir öncesinden konuştuğumuzda şiirin temsil ettiği değer daha çok sanatsal bir boyut iken modern şiirin insan ve insan meselelerini taşıması sebebiyle daha politik bağlamlı bir sanatsal etkinlik haline geldi. Şiire sadece retorik olarak bakanlar açısından şiir, şuur ve şiar açısından bir bağlantı yoktur çünkü onlar şiiri şuur ürünü olarak değil manzume olarak görürler. Ben şiiri bir varlık etkinliği gibi görüyorum. Bu yüzden de bir şuur ürünü. Formüllerin ardına saklanmak, terimlerin boca edilmesi, gıcırtıların taklit edilmesi sözdeki varlığı açığa çıkarmıyor. Söz açığa çıkmak için şaire muhtaç ama benim gündemim sözün gündeminden başka. Ben onun gündemini sınırlandıramıyorum. Bu yüzden de apaçıklaştığında her şey, yani bir nesir gibi mantık altına ve metodoloji altında toplandığında, söz şiir olmaktan çıkıyor belki. Bu yüzden de varlığın kendisini bulma/ifade etme tarzı gibi bir etkinlik şiir. Bunu dille yapıyoruz, konuşma diliyle, kelimelerle... Eğer şiire yan yana getirilmiş ahenkli güzel kelimeler nazarıyla bakarsak şiiri retoriğe indirmiş oluruz. Oysa benim içselleştirdiğim şiir, sınırlama olmaksızın, anlam ve biçim dayatılmadan bir arayışı ifade ediyor. Şuur konusunu da doğru konumlandırmak lazım. Güncelin dayatıldığı, formülizasyona sıkışmış bir şiir; belki şairin şurunu yansıtır ama dili bir varlık sahası olarak konuşacaksak varlığın formülde açığa çıkma imkanı yoktur. Bir de konuşmada başka bir açılım yapayım, çünkü bu konuda ihmal edilmiş bir hadis şöyle der: \"Sözün bir kısmı büyüdür ve onda hikmet vardır.\" Büyü derken, sözün madde aleminde değişiklik yapma gücünü hafife almayalım. Ben neredeysem şiirim oralı değil mi? Mekanın şiire doğrudan dokunan bir tarafı yoktur ama mekan insanı inşa eder, insan şiir söyler, böyle dolaylı bir ilişki belki. Toplumsal süreci yakından gözlemlemek gerek. Şehirlileşme, metropol ve taşra zihin dünyamızın neresinde? Metropollerin, sizi öteki ile bir araya getirme fonksiyonu var, medeniyet böyle bir şey, öteki ile bir arada yaşayabilmek fikri... Bununla birlikte bir akış var, bu akış bir kültür akışı aynı zamanda, buna maruz kalmamak mümkün değil. Toplantılar, söyleşiler, konferanslar, konserler... Bazı filmlerin galalarına dahi katılabiliyorsunuz, bunun sağladığı kültürel konfor benzersiz. Her şeyden önemlisi bir edebiyat kulisi oluşturabiliyor, polemiklere dahil olabiliyorsunuz. Mekanın şair özne açısından böyle bir katkısı var. Böyle olunca daha hızlı bir şiir, daha akışta imgeler oluşuyor belki, taşrada bu kadar hızlı bir şiire imkan olmayabilir. Günümüz şiirinin birkaç büyük handikapı var, bunlardan biri şairin aleladeleşmesi ya da çağdaş/popüler olanın getirdiği bir tür konformizm. Bu aynı zamanda seyirciyi/okuyucuyu kısmen uzaklaştıran bir şey. Bir diğeri anlam dogması. Bir diğer sorun da okura direnme. Bugün için şiire biçilmiş rol, şiirin hafife alınmasına, herhangi bir etkinlikmişçesine değerlendirilmesine yol açıyor. Şiir herhangi bir şeydir ve herkes şiir yazabilir; bugün dayatılan tam olarak bu. Burada karşı çıktığım şey, şiiri ya da şairi kutsallaştırmak değil. Şiirin bir sürecin sonucu olduğunu bilmek. Poetik bir zihin ve poetik bir altyapı gerektiren bir eylem olarak, dili bilen ve dili bozan/kuran/yıkan bir ustalık olarak görmek. Bu ustalık dilde yeni bir gerçeklik inşa eder, imge yapar ve var olan dilin yanında yeni bir gerçeklik yaratır. İlham ya da keşif; her ne denirse densin, bunun işlenebilmesi için dil bilim, şiir olması için de poetik zihin gerekir. İnsanı yapay zekadan ayıran şey onun poetik zihnidir. En çok kafa yorduğum şeylerden biri, yapay zeka bir sanatçı özne olabilecek mi? Bu tam olarak şiire yüklediğimiz anlamla ilgili. Özellikle çağdaş sanatın kaçtığı kolaycılık, şiirde de benzer sonuçları olması açısından önemli. Her deneyin, her çabanın bir poetik ürün olarak dayatılması; her tabağın şiir olarak sunulması... Eleştiri kültürünün yokluğu bunu beraberinde getiriyor, dergiler eleme fonksiyonunu icra edemedikleri gibi şiirin aleladeleşmesine zemin hazırlıyorlar. Popüler edebiyata mal olmuş şiire yeterli bir iştiyak olsa da günümüz şiiri çok kısıtlı bir ilgi ve okur ağına sahip; belki birkaç bin kişinin ancak dikkatini üzerine çekiyordur. Benimki sadece bir varsayım, toplum olarak işitsel hafızamız güçlü ve işitsel olarak aslında şiire yatkınız. Toplumcu veya duygusal temalara hapsolmamış bir şiirin ne okunması ne de işitilip toplumda bir karşılık bulması ihtimali olmadığından belki kabul görmekte zorlanıyor modern şiir ama zaten doğasında bu olmalı, değerli bir azınlık, değerli bir yalnızlık. Sıra gecelerinde divan şiirinden gazeller okunuyor, türküler ve türküleşmiş şiirlerimiz var, bestelenmiş şiirler var... Modern toplum ise şiire yatkın bir toplum değil. Artık modern toplum hatta postmodern toplum bile değiliz. Post truth, post human çağında kaç kişi, duraklayabiliyor ki nefes alabilmek için; şiirle, varlıkla, sözle temas kursun. Söz kendisini en iyi nasıl açığa çıkarıyorsa. Bütün bunları şiirin bir gerekliliği saymak zaten şiirden vazgeçmek demektir. Modern, geleneği bilmeden olmaz. Modern şiirin teması, biçimi, sınırları da olmaz. Modern şiir lirizmi de, epiği de, deneyi de işleyebilmiş, sindirebilmiş olmak demektir. Aynı zamanda hangi çağda konuştuğunuz, şiirinizin hangi dille nasıl konuşacağını da belirliyor. Şiir bugün müzikten/retorikten imaja dönmüş durumda, müzik bir çağın gerekliliği idi; bugün belki görüntü ve gösteri bu çağın gerekliliği; sesten imaja, retorikten imgeye bir zorunlu dönüşüm var. Yarın tekrar şiirin işitsel ya da biçimsel zorunluluklarının olmayacağının bir garantisi yok. O yüzden şiir çağının şiiridir. Hüseyin Cöntürk, Eser Gürson ya da Memet Fuat gibi isimler Türk şiirinin eleştirisine çok önemli mesai harcadılar ve değerli eserler bıraktılar. Bahsettiğim isimlerin dönemleri açısından da güncel poetik ortam açısından da yeterli bir eleştirel ortamın olduğunu söylemek güç. Bunun ilk ayağı, şiir incelemelerini eleştiri sanmamız, bugün çok fazla modern şiir incelemesi yapılıyor ya da deneme denilebilecek metinler yazılıyor. Ama doğrudan eleştiri kategorisinde sayabileceğimiz çok az metin var, bunu söylemek lazım çünkü eleştirinin bir teorisi ve usulü var. İkinci olarak da, güncelin dikkate alınmaması konusu önemli. Her nasılsa edebiyat tarihinden bir türlü günümüze gelemiyoruz, bunu genç yazarlar kırıyor bir nebze ki o da yetersiz. Bugün yazılan şiiri ciddiye alan ve son 20 yılda yazılan şiir üzerine kafa yoran yazar sayısı az, yazanlar içerisinde bugüne odaklananı da bulmak güç. Bu yüzden de genç şairden aynı zamanda yazı yazması, eleştiri yapması bekleniyor, bunun bir taraftan gerekli olduğunu düşünüyorum, bir taraftan da dayatma olacağı için şairin önceliğinin iyi şiir olmadığı durumlarda eksen kayması yaşayabileceğini göz önünde bulundurmak gerekli. Elbette bir şair şiir üzerine kafa yormalı, bu; şiirini doğru bir zemine oturtabilmesi açısından gereklidir; şiir eleştirisi yapabilmeli ki bu da kendi şiir algısını tanımlayabilmesini sağlayacaktır, ama diğer taraftan bunu yapmak zorunda kalmamalı. Bugün için Necmiye Alpay, Hayriye Ünal, Mehmet Can Doğan, Yücel Kayıran, Ali K. Metin, Osman Özbahçe, Gökhan Tunç, Leyla Arsal gibi isimlerin eleştiri ve şiir incelemelerinin yanında Musa Günerigök, Mikail Söylemez, Burak Ş. Çelik, Ümit Güçlü gibi daha genç şairlerin de inisiyatif alarak eleştiri ortamında bulunduklarını görebiliyoruz. Önemli metinler yayınlandı ama şiir eleştirisinin yine şairler tarafından yapılmak zorunda olması edebiyat ortamımızın bir rutinine dönüştü. Ben şiirle bağımı edebiyat dergileri aracılığıyla pekiştirdim. Uzaktan şiir göndererek değil bizzat mutfakta olma fırsatını elde ettiğim için, müktesebatıma doğrudan bir katkıları olduğunu, edebi anlayışımı geliştirmede ve konumlandırmada büyük pay sahibi olduklarını söyleyebilirim. Hece olmasaydı belki ilk kitabım, Buzdokuz olmasaydı ikinci kitabım olmayabilirdi. Bu sebeple dergileri birer atölye olarak görüyorum, popüler edebiyat ve kültür edebiyatı arasındaki çekişmede bizi kültür edebiyatına yaklaştıran mekanlar, dergiler. Bir anlamda edebiyatı meşru kılan hatta üreten yerler oralar. Atılımlar çoğunlukla dergilerde, kararlı bir grup sanatçının öncülüğüyle yapılmıştır. Ben dergi ortamlarından çok şey öğrendim. Çağdaş şiiri, çağdaş poetikayı, çağdaş teorileri ancak o mecralardan takip etmek mümkün. Çağdaş dünyada neler olup bittiği ancak dergilerde derli toplu bir şekilde izleyebiliyoruz. İnsan bugün kendi içine hatta kendi toplumuna kapanamayacak kadar sosyal ve küresel bir varlık artık, şairin dünyaya kendini kapatmasını bekleyemezsiniz. Bu yüzden dergilerin oluşturduğu edebi atmosfer ve şairin çağdaş dünyada yapılan sanatla kurmasını sağlayacağı bağ bana paha biçilemez geliyor. Böyle sorulardan kaçıyorum, ne şekilde açığa çıktığına göre değişiyor şiirler ve şairlerle kurduğum bağlar. Ama değişmeyenlerden ikisi; Suyun Ayak Sesi ve Satranç Dersleri."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarihselcilik-bir-yanilgidir-k3956.html", "text": "Fazlurrahman, Pakistan'ın kuzeybatısında yer alan Hezare şehrinde dindar bir ailenin çocuğu olarak 21 Eylül 1919'da dünyaya geldi. 26 Temmuz 1988'de vefat etti. Kur'an'ı tarihsel okuma ekolünün kurucusu olarak kabul ediliyor. Anadolu'daki tarihselcilerin genel olarak savunduğu bir kısım eleştirilebilecek fikirleri şunlardır: Kur'an'da geçen kıssaların yaşanmadığını, sembolik olduğunu, bir nevi masal olduğunu savunmaları. Kur'an'da ahiret ile ilgili anlatımların, özellikle de cennet tasvirlerinin o dönem Araplarının zihin dünyasına hitap ettiğini, gerçekliğinin tartışılabileceğini savunmaları. Kur'an'da emir sigası ile emredilen yapılması gerekenlerin o dönemdeki insanların yapması gerekenler olduğu, bu zamanın insanları için yapılamayabileceği fikrini savunmaları. Önsöz'de; Kur'an hükümlerinin tarihte kalması, Allah'ın emirlerinin bu çağa hitap etmemesi, Kur'an'ın bir ahlak kitabından ibaret olması gibi iddiaları içeren Kur'an'ın tarihselliği düşüncesi... ifadesi tarihselci anlayışa eleştiri oklarının sıralanacağını haber veren ifadeler olarak okuyucuya işaret veriyor. Her ne kadar tarihselciliği savunanların itiraz ettiği bu tür ifadeler gerçeklik yönü ağır basan ifadeler. Eser Tarihselcilik, Tarihsicilik , Evrenselik, Hermaneutik kavramlarını izah ile başlıyor. Akabinde Oryantalizm ve Tarihslecilik ilişkisi irdeleniyor. Oryantalizm ile ilgili alıntılarda Meryem Cemile alıntıları özellikle dikkat çekiyor. Modernizm konusu irdeleniyor. Tarihselciliğin doğuşu, İslam coğrafyasında tarihselcilik konularına kısaca değiniliyor. Anadolu'da tarihselcilerin iki grup olduğu; Ömer Özsoy, İlhami Güler, Hayri Kırbaşoğlu gibi tarihselcilerin zamanın değişmesi ile hükümlerin değişebileceği görüşünü savunan tarihselciler olduğunu, Mustafa Öztürk gibi tarihselcilerin ise vahyin mana olarak indiğini, Kur'an cümlelerini Hz. Muhammed'in kendisinin oluşturduğunu savunan tarihselci grup olduğu bilgisini veriyor. Bu bilgi bağlamında, Mustafa Öztürk dışında ismi geçen ilahiyatçıların kendilerini tarihselci olarak görüp görmedikleri teyide muhtaç bir bilgidir. Anadolu'da disipline olmuş, bir ekol olarak tasnif edilebilecek bir tarihselci ekol yok aslında. Tarihselciliği farklı yorumlayan ilahiyatçılar var. Bir de son dönemlerde kendi tarihselci anlayışımızı, yerli tarihselcilik veya Anadolu tarihselciliği diyebileceğimiz bir anlayışı oluşturalım diye ses verenler var. Bu arkadaşlara mesajımızı şudur: Batı dünyasının ürettiği bir yöntem ile ne Kur'an ne de islam, doğru anlamlandırılamaz ve anlaşılamaz. Tarihselcilerin en çok delil olarak kullandıkları, Hz. Ömer'in Muelefetul Kulub'a zekattan pay vermemesi ve Hatıb bin Belta'nın hırsızlık yapan kölelerine had uygulamaması meseleleri ele alınıyor. Bunların tarihselciliğe delil olamayacağı savunuluyor. Meselelerin arka planı irdelenerek bir hükmün iptal edilmediği izaha çalışılıyor. Kitabın ikinci bölümünde, Tarihselci anlayışın, Tarihselciliği Kur'an'a uygularken delil getirdiği Kur'an ilimlerine yer veriliyor. Nasih-Mensuh, Esbabı nüzul, kıssalar ve gerçeklikler ele alınıyor. Kur'an'daki kıssaları mitoloji olarak gören, sembolik anlatımlar olarak ele alan tarihselci anlayış, bunu yaparken Batı aklını ya da ayarı bozulmuş modern insan aklını ikna etme çabası gösteriyorlar. Tarihselciler açısından sıkıntı şu ki, ne yaparlarsa yapsınlar o aklı ikna edemeyecekler. Çünkü o akıl ikna olmak istemiyor. Nasih-Mensuh konusu ele alınırken, Kur'an içi bir neshin olmadığı, nesh ayetlerinin, önceki ilahi kitapları nesh ile ilgili olduğu ifade ediliyor. Bu çalışmanın bir tez olma ihtimali kuvvetle muhtemel. Konuların ele alınış şekli, kaynakça vs. bunu gösteriyor. Kitap, sonuç itibari ile şu mesajı veriyor: Tarihselcilik bir yanılgıdır! Kur'an'ın anlaşılma çabası olan her eser değerlidir. Her emek önemlidir. Bu eser, Tarihselcilik konusunda bilgisi olmayanlar için veya bu konuda kafası karışık olanlar için bir fikir verecek ve kafa karışıklığını giderecektir. Tahsin Görgün, Tarihsellik ve Tarihselcilik Üzerine Birkaç Not, Kur'an-ı Kerim Tarihselcilik ve Hermenötik, İstanbul 2003, s. 118. Şevket Kotan, Kur'an ve Tarihselcilik, İstanbul 2015, s. 147. Tarihsicilik terimi bugüne dek değişik anlamlarda kullanılagelmiştir. En bilinen anlamıyla tarihsicilik, toplumsal değişmenin evrensel yasaları olduğunu ve sosyal bilimlerin bunları ortaya çıkartmakla yükümlü bulunduğunu ileri süren her türden sosyal bilim anlayışını kapsamına almaktadır. Başka bir ifadeyle tarihsicilik, tarihin evrensel yasaları olduğu, tarihin zorunlu olarak belli bir ereğe, bu anlamda da bir sona doğru aktığı görüşüdür. Yani, totalitarizmi, determinizmi ve hatta kaderciliği örtük olarak içeren evrenselci tarih görüşünün adıdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/farukinin-gorusleri-ekseninde-tevhid-ilkesi-k5029.html", "text": "İnsanın karşılaştığı her türlü etki ve durumu anlamlandırma yeteneğine sahiptir. Şuurun güçlenmesi için anlamlandırdığı kavramları her zaman değişim/dönüşüm halinde tutar. Kabiliyetlerini keşfeder ve geliştirir. Tüm bu süreci kapsayan inanın merkezi haline gelen iyi/kötü değerler vardır. İslam'ı benimseyen bir birey içinde \"Tevhid\" kavramı vardır. İslam'ın en önemli değeridir. Tevhid, \"Allah'tan başka ilah yoktur\" ifadesine inanmak ve tanıklık etmektir. Tevhid, genel bir geçerlilik, hakikat, dünya, zaman ve mekan, insan tarihi ve kader görüşüdür. Yafa'lı İsmail Raci el-Faruki, \"Tevhid\" kitabında Müslüman ile Allah arasındaki bağın şehadet ile İslam inancın ikrarıyla temellendirir. Müslümana ait her yerde, bütün hareket ve düşüncelerinde Allah'ın merkezi konumu olmalıdır. Benimseme ve kabul etme bir bütün halde bir ömrü tamamlamalıdır. Dini tecrübenin özünde Allah vardır, yaşayışta \"Tevhid\" olmalıdır. Faruki, İslam'ın Allah'ın birliği fikrini ve mutlak aşkınlığı üzerinde üç ilahi dinin karşılaştırması yapar. İslam'ın Allah ile baba, aracı, kurtarıcı, oğul gibi kelimeleri asla kullanmadıklarını belirtir. Başka bir deyişle; insanların yaşamı için zorunlu ve yol gösterici olan tek Allah vardır. Faruki, bilginin kaynağını ilkesini sorgular. Tevhid boyutunda bilginin ilkesi, Allah'ın gerçek ve Tek olduğu şüphe götüremez olmasıdır. Her türlü tartışmanın ve şüphenin O'na havale edildiğini; hiçbir iddianın, sınama ve kesin yargılamanın dışında olmadığını gösterir. Bu görüşün farklı bir boyutu da \"İman\" ile kavramaktır. Faruki'ye göre şöyledir: bilginin ilkesine ihtimal, tahmin ve belirsizlik şüphesinden mutlak şekilde bağımsız olarak \"inanmaktır\". İman bir davranış, bir karar, doğruluğu bilinmeyen bir şeyi kabul etme veya ona güvenme önergesi; yani doğruluğu bilinmeyen, talihini şu veya bu sebeple bağlayacağı bir bahis değildir. İman; hakikat ya da bir nesnenin gerçekliği, yüzüne vurduğunda ve kendisini kesin bir biçimde ikna ettiğinde insanın kalbine gelen bir şeydir. İslam'daki iman, Hıristiyanların inancından farklı olarak, insanın safiyetine değil de, aklına verilen hakikattir. Eleştirel, akla uygun şeyler İslam'daki iman doğruları ve önermelerini kapsar. Faruki, son olarak imanı İlmi bir kategoriye sığdırmaya çalışır. Şöyle: bilme ve idrak etmekle; bilgi ve önermenin doğruluğuyla bütünleştirir. Şöyle bir işlevle: teklifinin içeriğinin yapısı mantığın ve bilginin, metafiziğin, ahlakın ve estetiğin ilkesi olduğu için insanın içinde her şeyi aydınlatan bir lamba gibi faaliyet gösterir. Gazali'nin de tanımladığı gibi iman bütün diğer verileri ve gerçekleri doğru bir şekilde anlaşılmalarına uygun ve bunun için gerekli bir çerçeveye yerleştiren bir görüştür, der. Faruki, Gazali ile desteklediği bu fikrini, iman evrenin akılcı bir şekilde yorumlanmasının temelini teşkil ettiğini vurgular. Gerçekte o akliliğin ilk ilkesidir. Faruki, dinler arası diyalog uzmanı olması hasebiyle, Dinler Tarihi ve İslam Tarihi anlatırken belli konularında tarihsel süreç, manevi durum ve karşılaştırmalı analizlerde bulunur. Tevhid, iki özle anlaşılması için bu kitapta bahsedilir. Dini tecrübenin özündeki Tevhid, tüm dini inançların konuları dahilinde açıklamalarda bulunulur. Faruki, burada farklı inançlarda ki tevhidin anlam ve bakış açısını anlatır. İkincisinde İslam'ın özünde Tevhid nedir, sorusuna ve önemine değinirken, İslam'ın dünya kültürüne özel katkısı olan tevhidi bu bağlamda da bilgi verir. Sırasıyla tarih, bilgi, metafizik ve ahlak ilkeleri konu ve bağlamlarında \"Tevhid\" anlayışını bu başlıklarla anlatır. Bu teorik kısmından sonra pratik kısmı olan; toplumsal düzen, ümmet, aile, siyasal ve ekonomik kısımlara değinir. Okuyucu insan ve toplumu ilgilendiren tüm bu konularda bilgi sahibi olurken, Faruki'nin Tevhid kaidesi ile ilişkilendirerek konuyu anlamlandırır. Tüm bu konuların sonunda \"Dünya Düzeni İlkesi\" başlığıyla evrensel kardeşlik düşüncesinin nasıl ortaya çıkacağını anlatır. İsmail Raci el-Faruki, Tevhid, çev. Dilaver Yardım Latif Boyacı, İnsan Yayınları 4. Baskı 2006 İstanbul."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kissalardan-gunumuze-yunus-mese-uyarlamalari-k5831.html", "text": "Son dönemde Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları genç ama ehil editörlerin desteğiyle yenilikçi yazar-çizerlere fırsat veriyor ve böylelikle doğrudan didaktik telkinlere başvurmaksızın, hikayelere seyreltilerek nüfuz ettirilmiş değerleri ve dolayısıyla dinin özünü okuruna ilgi çekici şekilde aktarmayı başarıyor. Yunus Meşe'nin üç kitaplık dizisi de bu kapsamda tanımlayabileceğimiz uzun hikaye kitaplarından oluşuyor. Yazar, detaylara boğulmayan seyriyle sıkılgan okurlar için bire bir metinler oluşturmuş. Olay ve duygu odaklı hikayelerinde oldukça yüksek bir tempoyla ilerliyoruz. Yazar \"Ceza Sahasında\" isimli kitabında baş kahramanı Cavit'in futbol sevdasıyla Hz. Adem'in tövbesini bir hikayede buluşturmuş. Derslerle arası pek hoş olmayan Cavit hem içindeki yeteneği ortaya çıkarmak hem de ailesine kendini gösterebilmek için okulun futbol takımına girmek ve şampiyonluk maçının yıldızı olmak istemektedir. Bu yolda takım kaptanı Furkan'la bir rekabete tutuşur ve bu rekabet onu yanlış yollara sapmaya iter. Yanlıştan dönüşe -tövbe seçeneğinin bulunmasına- yardımcı olan ise Cavit'in sık sık rastadığı ama rastlaşmalarına anlam veremediği bir meczuptur. Bireysel yeteneklerin yanısıra takım çalışmasının, iş birliğinin önemine dair vurgular metnin ikincil göndergesi olarak verilmiş. Yazarın temposunu biraz pürüzlendiren bir durum olarak devrik cümlelerinin fazlalığını işaretlemeliyim. Bazı bölümlerde (S. 51-52) anlatıcının devrik cümleleri arasında karakter konuşmalarının da devrik cümlelerle seyrettiğe dahi rastlayabiliyoruz. Metinlerin geneline yayılmış bu devrik cümle silsilelerinin biraz daha ince bir elekten geçirilmesi dili doğal akışına kavuşturacaktır. \"Bizim Olan Uzaklar\" isimli eserinde Yunus Meşe, taşınma-yeni okul-aşırı disiplin dizgesiyle Kudüs'e bir çağrışım, oradaki zorunlu göç-hapishane ülke-zulüm olgusuna bir benzeştirme yapmaya çalışıyor. Belediye başkanının öğrencilere hediye ettiği Kudüs gezisi sonrasında maruz kaldıkları aşırı disipline boyun eğmemeye karar veren Alber ve kardeşi Remon, tıpkı Hz. Musa ve Hz. Harun gibi arkadaşlarını da yanlarına alarak \"Hiçbir Şey Yapmayanlar\" kulübünü kuruyorlar. Bir şey yapmak için hiçbir şey yapmıyor gibi görünmek zorunda kalan bu kulüp tek hamleyle karanlık işlere bulaşmış olan okul yöneticilerini alt etmeyi başarıyor. Başarının huzurla, mutlulukla, insani ve ölçülü hazlarla desteklenmediğinde tek başına yeterli olmayacağını, maddi kazançları hedeflerken hayatı kaçırmamak gerektiğini de hissediyoruz. \"Biraz Daha Uzağa\", annesini kaybetmiş olan Elif'in babasıyla birlikte kurdukları bilinmeyen ada hayalinde ısrar edişlerini, Elif'in kan kanseriyle mücadelelerini ve Eyyüp peygamberin sabrını harmanlayan bir hikaye. Hikayenin sonu da elbette selametle bitiyor. Elif'in hikayeciliğiyle babanın masalcılığı, birlikte inanmanın gücüne ve -annede gizlenmiş- ortak geçmişe çıpalanan öğeler olarak görünüyor. Bu hikayede temponun gereğinden biraz fazla arttığı bölümlere rastlıyoruz. Bazı anlar birbirlerini kovalamadan, birkaç cümleyle daha desteklenerek yer edinmeyi hak ediyorlar. Çizer Merve Karlı'nın her üç kitabın da ifadesine büyük güç kattığını söylemeliyim. Soyutla somutu ustalıkla buluşturan ve seyrek şekilde bölümlere serpiştirilmiş her bir kara kalem çizime uzun uzun bakmak istiyorsunuz. Bunu sağlayan sır detaylarda gizli olsa gerek. Kitapların kapaklarında da seçme çizimler çok şık şekilde kullanılmış. Beyaz arka plan üzerinde tatlı renklerle desteklenen sade yazı tipi ve altındaki çizimlerle yakalanan sadelik oldukça yumuşak bir çekiciliğe sahip. Kısa arka kapak yazıları editörün mü yoksa yazarın mı başarısı bilmem ama kitapları çok iyi özetliyor ve tanıtıyor. Bu dizide birçok farklı yazardan peygamber kıssalarının güncel yansımalarını bulabiliyoruz. Dinin özü günün çocuğuna bu eserlerle ulaşıyor. Sözün eyleme dönüştüğünü, hayırlı amelin bugün de ve herkes için mümkün olduğunu gösteren anlatı, öğüdün yerli yerine ulaşmasını sağlayacak yegane araç olmaklığını koruyor ve güncellenerek yaşamaya devam ediyor. Genç yazar ve çizerlerimize, eğitimciliğini mesleğinin dışında alanlara taşıyan, farklı disiplinleri de deneyen, günceli yakalayan, kendini ve toplumu geliştirmeye zihin yoran öğretmenlerimize \"kaleminize bereket\" diyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yasama-sanati-toltek-bilgeligi-k5357.html", "text": "Kadim Toltek bilgeliğine dayanan \"Dört Anlaşma\" isimli kitabında, yaşamlarımızı hızla yeni bir özgürlük, gerçek mutluluk ve sevgi deneyimine dönüştürebilen güçlü bir davranış kuralları sunuyor. Toltek; bilgi insanı anlamına gelen Toltek'ler günümüze ışık tutan bilgelikleri ile bize kadim öğretiler bırakmışlardır. Esrarengiz bir biçimde tarihten kayboldukları ileri sürülen Toltek Uygarlığı Amerika uygarlıklarından birini oluşturan halk olup Meksika'daki Aztek öncesi üç kültürden biri olarak kabul edilirler. Meksika topraklarında ilk insan topluluklarına ait izler yaklaşık 20.000 yıl öncesine dayanır. Bıraktıkları eserlerin toprak üstüne çıkarılan kısmı gelişmiş bir medeniyetin izlerini taşır ve özellikle yine karşımıza piramitlerle çıkan birtakım gizemler içerir. Ruiz eserinde hepimizin bir rüyada yaşadığımızı açıklayarak başlıyor. İçinde yaşadığımız dünyayı, yeryüzünde bir tür cehennemde yaşamak olarak tanımlıyor. Hiç bitmeyen bir ceza olarak değil, kişinin ruhunu hazırlamak için bir tür ıstırap olarak belirtiyor. Şu anda zihnimiz uyanık haldeyken biz rüya halindeyiz. Baştan aşağı hepimizin birleşik hayali dünyayı yaratan şeydir: Hukuk, din, kültür, sanat, aile, ilişkiler rüyaları... Toltekler onları hep birlikte yarattığımız bir rüya olarak görür. Kendi sözleriniz konusunda kusursuz olun, olayları kişisel algılamayın, varsayımlarda bulunmayın ve her zaman elinizden gelenin en iyisini yapın; Bu dört sözü yerine getirmek zordur. Yine de, bu dört vaadin farkına vardığınızda işler olumlu yönde değişmeye başladığını görürsünüz. Biz çocukken, bir tür ceza ve ödül sistemi bize belirli şekillerde hareket etmemizi ve davranmamızı öğretti. Bu, nereye gidersek gidelim bizimle birlikte gelen bir inanç sistemi yaratır. Bu inanç sistemi, doğru olduğunu kabul ettiğimiz ve içselleştirdiğimiz binlerce olmasa da yüzlerce 'anlaşmadan' oluşur. Kendimizi nasıl değiştireceğimizi ve ne yaptığımıza, neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermeyi öğrenerek sonunda kendi \"evcilleştiricilerimiz\" oluruz. Bunu, bize damgasını vurduğumuz inanç sistemine göre yapıyoruz ki bu, açıkça kendimizin seçmediği bir şey. Bu inanç sistemiyle, Ruiz'in \"kanun kitabı\" olarak adlandırdığı şeyi kafamızın içinde yaratırız ve bunun için aynı zamanda \"iç yargıç\" olarak hareket eder, günde birçok kez hükümler ve cezalar veririz. Kişisel gücü daha fazla kazanmak ve hayatlarımızla daha fazlasını yapmak, kendimize izin vermek için bu anlaşmaları bozmalı ve yenilerini yapmalıyız. Ruiz'e göre hepimizin yaratıcı gücü var ve sözcükleri kullanma biçimimiz, bu gücü dünyaya aktararak, konuşulan her sözcükle hem olumluluk hem de olumsuzluk yaratıyor. Ruiz, kelimeleri tohum fikrine benzetiyor ve onlar bir inanca, inançlar ise gerçeğe dönüşecek. Ruiz, gerçekliklerimizi ektiğimiz kelimelerle programladığımız sonucuna varıyor. Bu anlaşmanın temeli, insanların size lafta söylediklerinin sizin hakkınızda söylendiği ama aslında tamamen onlar hakkında olduğu fikrinde bulunur. Şöyle ifade edeyim: İnsanların sizin hakkınızda söyledikleri o andaki duygusal durumlarının bir yansımasıdır. Ruiz buna \"kişisel önem\" diyor. Kavram, kendimizi evrenin merkezi olarak gördüğümüz fikriyle ilgilenir. Özellikle bilinçaltında. İnsanlar inanıyor, olan her şey onlarla ilgili, başkalarının yaptığı hiçbir şey gerçekten bizimle ilgili değil. Ruiz, varsayımların, olayları kişisel algılamanın yanı sıra dedikodunun da dünyada cehennem yaratmaya yol açtığını belirtir. Bu sorun için oldukça kolay bir çözüm olduğunu öne sürüyor: Kafanızda kurduklarınıza inanmak yerine açıklama isteyin. Ruiz'e göre her zaman elimizden gelenin en iyisini yapmamızın nedeni basit: Elimizden gelenin en iyisini yaptığımızda, artık kendimizi suçlayamayız. Suçlamayı bıraktığımızda, acı çekmeyi de bırakırız. Yapabileceği her şeyi yapan birini suçlamaya gerek yok.Elinizden gelenin en iyisini yapmak aynı zamanda şu anda, burada ve şimdi harekete geçmek anlamına gelir. Eğer yapmazsan, gerçekten yaşayamazsın. Ruiz, dört anlaşmayı alışkanlık haline getirmemiz için bizi teşvik ediyor. Bunu bir hedef haline getirin ve bunun bizim için çok fazla çaba gerektireceğini anlayın. Dört anlaşmaya göre yaşayamayacağımız zamanlar olacağını kabul ediyor. Süreç boyunca öğrenin ve kendinize karşı dürüst olun. O anlarda yeniden başlayın. Suçlamayın veya yargılamayın. Başarısızlığın dönüşümün bir parçası olduğunu bilmemiz gerekiyor. Düşersen, geri kalk."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisi-7-sayi-bd80.html", "text": "Filistin için, insanlık için bir şeyler yapmak... Zulme ve sömürüye, insanlık dışı olay ve olgulara, bir direnç, bir karşı duruş sergilemek, içinde insanlığa dair bir kırıntı kalan herkesin yapması gerekli bir davranış biçimi. Dünyanın giderek tuhaflaştığı ve bu tuhaflık boyutunun artarak devam ettiğine şahitlik ediyoruz. Alvin Toffler'un 1974 yılında yazdığı ve dilimize Gelecek Korkusu olarak çevirilmiş eseri, gelecek korkusunun insanlardaki yansımaları üzerine odaklanırken, değişimin yarattığı ikilemleri de ve tuhaflıkları da ön plana çıkartmaktadır. Toffler; yaşanan sürecin yabansı kişilikler oluşturduğunu, on iki yaşındaki çocukların yaşlarının gerektirdiği gibi davranmadığını, elli yaşındaki büyüklerinse on iki yaşındaki çocuklar gibi davrandığını, zenginlerin yoksul gibi davrandığını bunun aksine yoksulların da zengin gibi davranmaya başladığını, tanrı tanımaz papazların, Yahudi Zen Budistlerin ortaya çıktığını ifade etmektedir. Bu gün elli yaşındaki adamların on iki yaşındaki çocuk gibi nasıl da davrandığının bir örneğini Filistin'de gözlemlemekteyiz. İnsanlığın soykırım tarihine yeni bir çentik atıldığının şahitleriyiz. Kitaphaber olarak 16 Mart 2003 tarihinde yayına başlamamız hasebiyle \"Bu site, 16 Mart 2003 günü Filistin intifadasında can veren Rachel Corrie'ye ithaf olunur\" cümlesi ile insanlık onurunun ayaklar altına alınmaması için mücadele edenlerin yanında olduğumuzu belirtmiştik. Aynı dert ve aynı minval üzerine devam ediyoruz. Filistin'de neler olduğunu görmek, Filistin Meselesinin ve Yahudi Sorununun yayın dünyasındaki yansımalarını anlamak ve aktarmak adına 7.sayımızda \"Dünyaların Meselesi: Filistin\" dosyasına yer verdik. Bu çalışmanın yapılacak yeni çalışmalara vesile olmasını dilerim. Dosyaya emek verip katkı sağlayan tüm yazarlarımıza teşekkürler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/uc-farkli-zaman-anlayisi-icerisinde-zamanin-kokusunu-almak-k5297.html", "text": "Herkes günümüzde zamanın hızlandığından, günlerin ayları, ayların yılları hızla kovalayıp geçtiğinden bahsediyor. Halbuki Güney Koreli Filozof Byung Chul Han böyle düşünmüyor. Ona göre bir zaman hızlanmasıyla değil tam anlamıyla bir zaman kriziyle karşı karşıyayız. Zamanın krizi hızlanma değil, zamanın atomlaşması, birbirinden kopuk noktalara ayrılması, bir süremden ve anlatıdan uzaklaşmasıdır. Bir başlangıcı ve bitişi, takip ettiği bir istikameti olmayan, hiçbir zaman tamamlanmayan ve sürekli parçalı ve bütünlükten yoksun bir zamanın yaşandığı dünyayla karşı karşıyayız. Byung Chul Han buna noktasal zaman adını veriyor. Peki, nasıl oldu da insanlık böyle bir zaman kriziyle karşı karşıya kaldı? Bu durumu anlamak için Byung Chul Han'ın üzerinde durduğu üç farklı zaman anlayışını karşılaştırmamız gerekiyor. Han, insanlığın yaşadığı üç farklı zaman anlayışını şu şekilde sınıflandırır: 1. Mitolojik Zaman 2. Tarihsel Zaman 3.Noktasal Zaman. Mitolojik Zaman: İnsanlığın tarih öncesi çağlarda yaşadığı mitik zamanı anlatır. Mitik ya da mitolojik zaman döngüsel bir zamandır. Tanrı zamanın efendisidir. Tanrı zamanı dengeleyen unsurdur. Süremi olan, sonsuz bir şimdiyi sağlar. Mitolojik zamanda anlatısal bir gerilim vardır. Tanrı insana bir anlatı sağlar, onu çepeçevre kuşatır. İnsan bu anlatı sayesinde hayatına bir anlam katar. O yüzden zamanın geçişi ve ölüm insan için çok da korkunç değildir. Hayat döngüsel bir şekilde kendini yenileyecektir. Fakat modernite sonrasında ya da şimdiki adlandırmayla postmoderniteyle beraber bu seküler anlatı da önemini yitirdi. Artık tarihin bir teleolojisi yok. Her şeyi kapsayan bir ufuk, her yeri saran ve her şeye düzen veren büyük bir anlatı olmayınca avarelik ve aylaklık ortaya çıkar. Ama bu avarelik ve aylaklık rahatlık ve huzur getirmez. Tam aksine insan önceki dönemlerden daha telaşlı, sinirli ve huzursuzdur. Noktasal zaman aynı zamanda bir uygunsuz zamandır, insanı olgunlaştırmaz, anlama ve bütünlüğe götürmez. Burada bir hikayenin yarım kalması söz konusu değildir, çünkü ortada bir hikaye yoktur. Bu yüzden insan zamanında ölmez. Çünkü böyle bir zamanda insan yaşadığını hissetmez. O yüzden ölüm de aniden ve davetsizce gelir tıpkı bir hırsız gibi: ''İnsan doğru zaman anlayışını tamamen yitirmiş durumda. Doğru zaman uygunsuz zamana boyun eğdi. Ölüm de bir hırsız gibi uygunsuz-zamanda geliyor.''(S- 12) Ölüm yaşamı uygunsuz bir zamanda sonlandırır. İnsan hep vaktinden önce öldüğü hissine kapılır. Başı ve sonu olmayan, hedeften yoksun anlamsız bir zaman diliminde kısacık insan yaşamı bir hiçtir. İnternetin ortaya çıkmasıyla beraber uzam kavramı da ortadan kalkar. Çünkü internet uzamı gerçek uzamdan birçok yönden farklıdır. Gerçek uzamın bir yönü varken internet uzamı yönsüz bir uzamdır. Birbirinin aynısı bağlantılardan ve linklerden oluşur. Seçenekler arasında bir öncelik ve ardışıklık yoktur. Bağlamdan kopuktur. Her şey yüzer gezer durumda tutulur. Belli bir istikamet olmadığı için belli bir hareket formu da yoktur. Yani gerçek bir mekan değildir. Burada sadece rastgele sörf veya tarama yapılır. Bir anlamda otlanma mekanıdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/pavlovun-becerikli-elleri-k4028.html", "text": "Bilim dünyasının en tanınmış isimlerinden olan Pavlov'u ünlü \"klasik koşullanma\" deneyi ile tanırız. Yazar'ın Pavlov'un Becerikli Elleri isimli kitabı ile, Pavlov'un hayatından yola çıkarak, hayatındaki kesitler, önemli olaylar, karakteri, mizacı ile Pavlov'u daha yakından tanıyor, başarı ve motivasyon için iyi bir referans taşıyor. Kitap, Pavlov'un çocukluğundan başlayarak hayatını bize heyecanla aktarıyor. Pavlov'un hayat hikayesini merkeze alsa da kitap, okuyucu için bir motivasyon niteliğini taşıyor. Çocukluğu ile başlıyor hikaye. 8 yaşında geçirdiği bir kaza nedeniyle 11 yaşına kadar okula gidemeyen Pavlov, vaftiz babası tarafından hem tedavisi hem de eğitimi ile ilgileniliyor. Manastırda vaftiz babasından son derece disiplinli eğitim alan Pavlov, hayatı boyunca tutku ve çalışkanlığın temelini burada atıyor. O kaza olmasaydı ve vaftiz babası onu özel bir şekilde eğitmeseydi, hayatları ellerinin arasından kayıp giden onlarca insandan hiçbir farkı kalmayacaktı. Hangi ortamda ve kim tarafından yetiştirildiğin çok önemliydi; geleceğe atılan tohum yıllar sonra güçlü bir şekilde filizleniyordu. Pavlov, 1860 yılında çok popüler olan I. M. Seçenenov'un Rus fizyolojisi üzerindeki görüşlerinden çok etkilendiği için onun izinden gitmeyi tercih ederek dini eğitimden fizyoloji eğitimine yöneliyor. Yazar burada hemen okuyucuya yönelerek \"sizin ilham aldığınız kişi kim?\" diye sorarak okuyucuyu da bir farkındalık yaratmaya çalışıyor. Pavlov, babasının ve çevresindekilerin baskıları ve okudukları kitapların etkisiyle tamamen bilime adıyor kendini. Başımıza gelen her şey bize değerli şeyler öğretir; Pavlov'un hayatında başına gelen en güzel şey: Şerefima ile evlilik. Her başarılı erkeğin ardında bir kadın vardır sözü, bu kitapta daha da anlam kazanıyor. Çok yoksul olmalarına rağmen mutluydular. İlham verici kitaplar arasında yer almalı Pavlov'un Becerikli Ellleri. Bir başarı hikayesi. Hayatında yaşamış olduğu tüm acılar Pavlov'un yaşamında bir eğitim aracı haline gelmiş ve bu durumda onu pozitif yönde ilerletmiş. Bahçe işleriyle uğraşan, yüzen, bisiklete binen, romanlar okuyan, her iki elini de kullanan, dinlenirken bile devamlı aktiviteler yapan, kadın haklarına saygılı, yardımcılarına güzel hitaplarla \"becerikli ellerim\" diyen, ekip çalışmasına inanan, koşullu refleks buluşuyla hepimizin hafızasından yer eden Pavlov, yazar Mine Şule Enhoş'un kalemiyle okuyucuya eşsiz bir lezzet sunuyor. İkinci dileğim; mütevazı olunuz. Asla her şeyi bildiğinizi düşünmeyiniz. Size ne kadar değer verseler de \" Ben bir cahilim \" deme cesaretini gösteriniz. Mine Şule Enhoş, İnsan ve Toplum, Kişisel Gelişim kategorilerinde eserler yazmış bir yazardır. Ra'nın Sırrı İle Şifa Anahtarları kitabının yazarıdır. 29 Nisan 1973'te İstanbul'da doğdu. Tamamlayıcı tıp ve koruyucu hekimlik üzerine parapsikoloji, aroma terapi, fitotreapi, biyoenerji, kinesiyoloji, reiki, metafizik ve psiko-akustik eğitimleri aldı. El refleksolojisi ve inversion yöntemi ile kişilerdeki dimetilt maddesini artırarak hastalıkları engellemeye yönelik çalışmalar yapmaktadır. Özellikle eller uzmanlık alanı olduğu için bu kitabı yazmak istemiştir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-oktay-ferik-k5930.html", "text": "Efendim, 1986 yılı Aralık ayının 19'u karlı bir Cuma gününde validemin ifadesiyle tam namaz vakti Bursa ilimizin Yenişehir ilçesinin Günece Köyü'nde gözlerimizi dünyaya açmışız. İlkokulu Günece Köyü ilkokulunda tamamladıktan sonra ortaokulu ilçede taşımalı sisteme geçilmesinden mütevellit Tahir ağa İlk Öğretim Okulunda ikmal ettim. Lise tahsilimi ise Bilecik Ertuğrul Gazi Lisesinde bitirdim. Yüksek Öğrenim Anadolu Üniversitesi Sosyoloji mezuniyetim ile itmam edip Yüksek Lisansım ise Bandırma On Yedi Eylül Üniversitesi Tarih Bölümünde nihayete ermek üzeredir. 2013 yılından itibaren Adalet Bakanlığı bünyesinde devlet memuru olarak kamu görevi icra etmekteyim. Evli ve bir kız evlat babasıyım. Şiir ile ünsiyetim ilk olarak lise çağlarımda başladı. Şehrin tantanasından uzak bir Anadolu köyünden ilk defa şehir hayatı ile tanıştığım lise dönemim bu fakirin hayatında gerçekten müessir bir iz bırakmıştır. Fikir ve düşünce ufkumuzun kıvam aldığı, hayatı anlamlandırma ve bu anlam üzerine bir hayat inşa etme eşiğimiz lise yıllarımızdır. O sıralarda mülaki olduğumuz ocak merhum Akif'in; \"Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son, Ocak!\" mısraında tavsif ettiği Ülkü Ocaklarıdır. Ülkü Ocakları ile başlayan fikri serencamımız bizleri mütefekkir, münevver ve muharrir bazı şahsiyetlerin kitaplarına ulaştırdı. Akif Bey'in nazmında, İstiklal, istikbal, İslam ve hali pürmelalimizi; Namık Kemal'in dizelerinde, vatan ve hürriyet cephesini; Necip Fazıl'ın satırlarında; Sakarya ruhu ve varlıktan yokluğa geçişi; Atsız Bey'de, kahramanlığı, fedakarlığı, Türklüğü ve tarihi şuurla okumanın ehemmiyetini idrak ettik. \" Bırak beni haykırayım susarsam sen matem et, Dizeleri bendenizin şiire karşı yaklaşımımı ve düşüncelerimi en doğru ifade eden şeklidir. Şairler bir milletin uyanışına, uyarılmasına, hakikat aşkına, inancına, imanına, irfanına, ilmine, görgüsüne, beşeri aşkına, tutkusuna, zaaflarına, fikirlerine hatta tutkularına dair en fasih ve beliğ cümleleri bir araya getiren mümeyyiz insanlardır. Bizlerde ocak ateşiyle, ocak közüyle yüreğimizi dağlayıp şiir vasıtasıyla Türk milletinin istikbal ve istiklaline; his ve fikir alemine dair kalem cephesinde böylece yerimizi aldık. Şiir, sözün en müessir halidir. Orada his ve fikrin izdivacı vardır. Yani duygu ve düşüncenin evliliği... Hayata şiir gibi bakmak tabirini yerinde kullanmayı severim. Çünkü şiir ruhlu insanlar için gözün gördüğü müşahhas alem görülmek için değil temaşa etmek için vardır. Görmek biraz yavan bir ifade kalır. Temaşa ise alemi zevkle, hayranlıkla seyretmektir. Hikmet nazarıyla müşahede etmektir. Görmekten ziyade temaşa, gözlemden ziyade müşahededir şairin bakışı... İşte o bakış şiir ile nakışa dönüşür. Bir de mavera vardır. Görülen alemin ötesi... His, inanç, iman oraya tekabül eder. Ve insan o mana cihetiyle tekamül eder. Şimdi bu mana deryasından şiiri çekersek ne temaşa kalır, ne müşahede... Temaşa ve müşahede sebep ise şiir sonuçtur. His ve fikir sebepse şiir sonuçtur. Şiir bir nevi kıymet hükmüdür. Bir derdin, ıstırabın, çilenin mahsulüdür. Şiir ve şuur etimolojik olarak aynı kökten gelen kavramlar. Şiiri his ve fikrin izdivacı diye tarif etmiştik. Şuur da o his ve fikrin farkında olmaktır. Günümüz tabiri ile bilincine varmaktır. Hatta o his ve fikri beslemektir. Yeri geldiğinde tımar etmektir; sulamaktır. Şiar ise yine aynı kökten gelen bir kavram... İz, işaret, düstur gibi anlamların yanında bir şeyi benzerlerinden ayıran özellik manasına da karşılık gelir. Burası mühim. Bir şeyi benzerlerinden ayıran özellik? Yani insanı tarif ediyor. İnsan bir varlık. Mevcudat içinde berhayat olan diğer varlıklardan ayırıcı şiarı aklı ve şuuru... O, yaşadığı zaman ve mekanın farkındadır. Şuur, insanı insan yapan vasıf. Kalabalıkları topluluk; toplulukları halk; halkları millet yapan da yine şuurdur. İnsanda var olan ferdi şuur, millette var olan kolektif şuurdur. Şiir, şuurun yansımasıdır. Çiçeği gördüğünde ruhunda karşılık bulan estetik, güzellik, hikmet her neyse onun söze yansımasıdır. O sebeple şiir şuurdan akıp gelen bir pınardır. Şiar ise insanı bu vasfı ile mümeyyiz kılan işarettir. Misal doğum ve ölüm bahsi... Arada mukayyet ve münhasır bir hayat. Beşik ve mezar iki konum arası mesafenin adı hayat. Taşra, kasaba, köy hepsi bizim ama şu metropol bize ait değil maalesef... Şiir olması için bir kere estetik olması gerek. Estetik için ise ruh... İnsanların nasıl ruhu varsa ve ruh esasında cansız olan tene nefaset katıyorsa mekanlarında ruhu vardır. Şehirlerinde ruhu vardır. Bugün hala İstanbul'u seyredip şiir yazabilenler varsa şüphesiz bu göklere erişmek için birbiriyle yarışan gökdelenlerden ilham alınarak yazılmıyor. Ruhsuz, cansız moloz yığınlarının kapladığı, insanın az önce bahsettiğimiz şuurlu birlikteliğinden kopup yalnızlaştığı asri tabirle bireyselleştiği, kuş cıvıltılarının korna seslerinin gölgesinde kaldığı \"metropol\" lerin şiire katkısı yoktur. Tartıda eksisi vardır. Ancak bir köyde, kasabada duvarları çatlak, kapıları meşe ağacından, pencere kenarlıkları zamanın ince nakışları ile çevrili, önünde mimarisi ile mütenasip çiçeklerle bezeli bir ev gördüğünüzde ruhunuz harekete geçer. Şuur, mekan ve zamandan haberdar olmak dedik ya işte şuur harekete geçer. Ruhunuza o evden bir sıcaklık gelir. Kaleminizle o güzelliği resmeder, dizelerinizle tasvir edersiniz. Bu mana da mesela Süleymaniye'de Bayram Sabahı Yahya Kemal'in muazzam eseridir. Bir sabah namazında acizleri de Bursa Ulu Cami'de \" Ulu Cami'de Sabah Namazı\" şiirini kaleme alarak mekandan zamana bir yolculuk yaparak tasvir ve tasavvur muhakemesini icra etti. Tarihin eşsiz hatıraları canlanıyor şu semtte. Şiire ilgi var ancak iştiyak maalesef yok. Burayı biraz açayım müsaade edersen kardeşim. Eskiler ilgiyi temayül, şevk, arzu gibi kelimelerle ifade ederlermiş. İlgi söz dağarcığımıza girdikten sonra bu halet ne bileyim böyle cansız kansız kaba saba bir ruh haline dönüştürdü bizi. Ne hissediyorsun? İlgim var. İlgin var da bu ilginin bir derinliği yok mu? Arzu mu? Heves mi? Şevk mi? İstek mi? Cevap yok... Ama ilgiliyim. Resmi yazışmalarda ilgi tutulur cevabi yazıysa ilgiye atıfta bulunarak yazılır. O tarz bir şekil içinde kaldı bu kavram. Şiire de ilgili olanın ancak o yazı da olduğu gibi bir resmi prosedür biçiminde ilgisi var. Yani asla iştiyak çapında değil. Çünkü şiirin o çapta meraklılarının olması için şiir gibi bir ruh ve düşünce dünyalarının olması gerekir. Ruh ve düşünce dünyasını ne şekillendiriyor. Yalnızlığımızdan tutun da, inancımıza; kitaplardan tutun da yaşadığımız eve, şehre ve en önemlisi değerlerimize kadar pek çok şey... Bunlardan canlı olarak elimizde ne kaldı. Biz yaşayan kelimelerimizi bile öldürdük. 100-150 kelime ile konuşan bir neslin şiire ancak ilgisi olur iştiyakı olamaz. \"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın\" şiarıyla devlet kuran bir milletiz. Bakın şiar dedim, çünkü Türk milleti yakıp, yıkmayı, tahrip etmeyi değil inşa etmeyi, yaşatmayı, mamur kılmayı tasavvur eder. Şiarımız yani ayırıcı vasfımızdır bu bizim... Bunun için şiir gibi yürek lazım. Bakın bizim geçmiş devlet büyüklerimize, cenk meydanlarının korkusuz ve cesur savaşçılarına hepsi birer şiir üstadıdır. Medeniyet dediğimiz umman ancak böyle inşa edilir: İştiyakla... İlgi kılıç ve kınının bağlantısı kadar. İştiyak ise kalem ile kağıdın derinliği kadar rabıtalıdır. Artık bu sorunun bir önemi kalmadı. Derdin varsa nasıl daha müessir nasıl daha faydalı nasıl daha dokunaklı ve öğretici anlatıyorsan öyle anlatmalı insan... Şiirin elbette bir formu var. Ölçüsü var, kaidesi var. Çerçevesi tarifi var. Ancak zamanla bu kaidelere ilaveler yapıldı formda da değişiklikler meydana geldi. Atsız bey ki ben gerçekten çok severim. Şiirin tarifi olduğunu ifade ediyor ve vezin ile kafiye ile yazılabileceğini söylüyor. Şayet vezin yoksa kafiye yoksa bu düz yazıdır buyuruyor. Bunun adının nesir olduğunu nazım olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak son zamanlarda nesir tarzı şiir yani serbest şiir yaygınlaştı. Benim de serbest şiir şeklinde yazdığım birkaç şiirim var. Hatta en iyi şiirim olarak şiir tahlili yapan üstatların ifade ettiği \"Ulu Cami'de Sabah Namazı\" şiiri serbest ölçüyle yazılmıştır. Ancak ekseriyetle şiirlerimi hece ölçüsüyle yazarım. Hecede de 7-11-14 ölçüleri tercih ettiklerimdir. Sanki benden içeri benden öte yerdensin. Artık şuna bakıyoruz, biri var dertli ama müşterek ama münferit fakat dertli biri... Bırakın yazsın kardeşim. Tenkit etmeği bilmediğimiz için nicelerini daha şiir kapısının eşiğinde tahkir ederek boğazlıyoruz. Niceleri bu üslupsuzluk yüzünden kalemine sünger çekiyor. Buna hakkımız yok. Sanat icra edeceksek tenkit muazzam bir yol göstericidir. Ama tahkiri tenkit sanıp buna tahammül edemeyenleri saf dışı bırakmayı marifet zannedenlerle işimiz gerçekten zor. Derginin bence en önemli vazifesi fırından yeni çıkmış bahsettiğimiz onca olumsuzluklara rağmen iştiyakını kaybetmemiş genç kalemlere istinatgah olmasıdır. Niceleri dergilerde yayımlanan şiirleri sayesinde bugün altından anlayan kuyumcular eline kavuştular. Çokları bu nimetten mahrum keşfedilmeyi bekliyorlar. Bir kısmı mahalle aralarına sıkıştı. Orada kaldı. Dergiler bu açıdan bence mukaddes bir vazifenin mihveri konumundadır. Şiirde zirve \"İstiklal Marşı\"dır. Ama onu bir dereceye tabi tutmaktan haya ederim. Türk'ün asırlara manifestosu olan o muazzam eser zirvenin şeriksiz sahibidir. Akif'in \"Çanakkle Şehitleri\" manzumesi ve Karakoç'un \"Mihriban\" adlı muazzam eseri sırayı takip ederler. Bizlere bu kıymetli sohbet imkanını tanıdığın için çok teşekkür ederim Hüseyin kardeşim. Seninle olan rabıtamız ne kadar güçlü biliyoruz. Ve her daim kalemin gücünü temsil ettiğin edebi mücadeleni takdir ve tebrik ediyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/romain-rollandtan-siyasi-bir-biyografi-denemesi-mahatma-gandhi-k5436.html", "text": "Bir \"beyaz şehir\" olan Porbandar'da 1 Ekim 1869'da doğan Gandhi, içindeki kan dökücü vahşi hayvanı terbiye edip kontrol etmek için yola çıktı. Haksızlığı ve zulmü kabul etmeyen vicdanın sesine kulak verdiği için yola çıktı. Ayrımcılığı, aşağılanmayı kabul etmediği için yola çıktı. O Hindistan ülkesinin gerçek bir aşığıydı, bu yüzden yola çıktı. Ülkesi, vatanı, idealleri için yola çıktı. O bilgi ve aşkı keşfettiği için yola çıktı; çünkü o Mahatma idi. İlhamı kalbinden ve aklından alıyordu. Kalbi ve aklıyla \"pasif bir kahraman\" olmayı seçmişti. Pasif bir kahraman da kişiye, duruma ya da olaylara göre etmezdi. O bütün bir varlığıyla hakikate bağlıydı. Hakikatin sesi ve sözü olmak için yola çıkmıştı. O Tolstoy'un Rusya bozkırlarında başlattığı yürüyüşü Hint topraklarında devam ettirmek için yola çıktı. Belki Tolstoy aktif bir anarşistti mülkiyetin her türlüsüne karşı çıkmasıyla, Gandhi pasif bir anarşistti sömürünün her türlüsüne silahsız karşı koyduğu için. Sonuçta ikisi de hak ve adalet için yola çıkmıştı. İkisi de sömürü düzenine son vermek için yola çıkmıştı. Tolstoy devrimci bir edebiyatçıydı, Gandhi halk lideriydi. O her şeyiyle bağışlanma ve sevgi doktrinine inandığı için yola çıktı. Onun kalbinde zerre miskal kin ve nefret yoktu. Onun kalbinde sevgi kuşu bağışlanma yuvasını kurmuştu. Sevgi kanat çırptıkça bağışlanma yuvası büyüyordu. O \"bilinçli muhalif\" olduğu için yola çıktı ve Eylemsizlik Hareketi'ni başlattı. O neyi, niçin istediğini biliyordu. Yıllarca İngiliz zincirleri altında esir tutulan Hint halkını ayağa kaldırmak ve Hint halkını özgürlüğüne kavuşturmak için yola çıktı. O gerçek manada yüce gönüllüdür. Ne içerideki kast koruyuculara göz yumdu ne de dışarıdaki muhterisleri görmezlikten geldi. Hem parya sistemine karşı çıktı olanca iradesiyle hem de sömürge güçlerine karşı koydu pasif direnişiyle. O toprak yürekli bir insandı. Topraklarındaki demir yürekli İngilizleri çıkarmak için yola çıktı. İngilizler makineleriyle Hint Hint halkının topraklarını ele geçirmiş, bedenlerini kirletmiş, emeklerini sömürmüştü. O gücünü Hindistan gerçeğinden ve evrensel hakikatten alan bir toprak yürekliydi. Makineler altında ezildi ama pes etmedi. Yaralandı ama ayağa kalkmasını bildi ve yürüdü. Yolundan hiç geri kalmadı. O acıyla dost olduğu için yola çıktı. Yanında sadece cesur ve iradeli yoldaşları vardı. Acı çekmekten, ölmekten hiç korkmadı. Kaybedeceği hiçbir şeyi yoktu ama kazanacağı özgür bir Hindistan'ı vardı. Terazinin bir kefesine bütün acılarını, bütün ölümlerini, bütün kayıplarını koydu; öbür kefesine özgür Hindistan idealini koydu. İkinci çok ağır bastı. Gandhi insanları iyileştirmek, insanlığı güzelleştirmek için yola çıktı. O hiçbir zaman \"kılıç doktrini\"ne itibar etmedi. O sadece sevgiye inanıyordu. Bütün peygamberlerden ve filozoflardan, bütün düşünürlerden ve bilge kişilerden sevgiyi almıştı. Gandhi sevginin evrensel bir dil ve din olması için yola çıktı. Sevgi ile konuşmak, sevgiye inanmak. Onun yolunda, onunla beraber ancak sevgiye inanlar yürüyebilirdi. Gandhi halkına asli değerlerini göstermek, halkının boynundaki Avrupa kültürü boyunduruğunu çıkarmak için yola çıktı. O gerçek bir öğretmendi. Her şeyi önce kendisi yapardı. Onun hayatında söyleyip de yapmadığı bir şey yoktur. O bir kök savaşçısıdır. Yabancı unsurların kökünü kurutan bir kök sökücüdür. Halkının zihnini özgürleştirmek için kök şarkıları okurdu. İlk adımı hep kendisi attı. Arkasında birilerinin gelip gelmediğine bakmazdı. Çünkü o Hint köküne inanmıştı, kendini adamıştı. Onun hayatına, mücadelesine \"köklü bir öğretmenin kendini halkına adayışı\" da diyebiliriz. Onun yaşam öyküsünde kökler ve küller birbirine karışmıştır. Bu yüzden köklerden küllere, küllerden köklere her zaman için bir geçiş yolu vardır. Gandhi yeni ruhuyla, duruşuyla, bakışıyla, işiyle, gücüyle, yaşantısıyla, hayalleriyle ve umutlarıyla yeni bir Hint insanını yaratmak için yola çıktı. Amacını ve hedefini dünyanın tuzuyla yıkadı ve kutsadı, öylece yola çıktı. Attığı her adımda dünyanın tuzuna bulanmış kan ve gözyaşı damlaları döküldü. O manasını Hint geçmişinden ve gerçeğinden alan kan ve gözyaşlarıyla insanlık tarihine damgasını vurdu. O yeni Hint insanıyla birlikte yeni gerçekler, yeni kanunlar yazdı. Hindistan tarihini, Gandhi'den önce ve Gandhi'den sonra diye ikiye ayırabiliriz. Gandhi çağ dönüştürücüdür, devir değiştiricidir. O Hindistan tarihiyle birlikte bütün dünyayı değiştirdi. Ölü küller altında unutturulmaya çalışılan sömürgeci ve köleleştirici İngiliz zincirlerini halkına gösteren ve halkını ayağa kaldırıp esaret zincirlerinden kurtulmasını sağlayan da odur. Onun iki dini dayanağı vardır: Hinduların Dharma'sı ve Müslümanların İslam'ı. Her kesin bir arada kardeşçe yaşaması gerektiğini gösterdi. Hindistan, Hindistan yapan bütün dinlerdir, farklı dillerdir. Hindistan zengin bir dinler ve diller mozaiğidir. Gandhi bu mozaiğin korunması ve gözetilmesi gerektiğini gösterdi. O kadınlara değer verdi. Kadın ile erkeğin eşit olduğunu söyledi. Onurunu koruyan, onurunu korumak için ölümü göze alan kadının yanında oldu. Kadının sezgisine güvenmek gerektiğini söyledi. Kadının sezgisi ile erkeğin bilgisi birleşirse Hindistan'ın dev bir güç olarak ayağa kalkacağını gösterdi. Onda bütün peygamberlerde bulunan samimiyet, dürüstlük ve alçakgönüllülük vardı. Her ne kadar o kendini aziz olarak görmese de o gerçekten de kendini bütün insani zaaflardan arındırmış fevkalade bir şahsiyettir. Yaratıcıdan bir vahit almamıştır ama hep içindeki sese, vicdanına kulak vermiştir. O bir ayağı Hindistan'da, diğer ayağı dünyanın her yerinde olan büyük bir insandır. Hindistan'dan çıkıp bütün dünyaya yürümesini bilmiştir. Fikirleriyle, görüşleriyle bütün insanlığın gönlünde taht kurmuştur. Hiçbir zaman kırıcı, kan dökücü olmamıştır. Hiçbir zaman kimseyi incitmek istememiştir. Hindistan halkıyla beraber insanlığın kutsal kitabını yazmıştır. Gandhi Hindistan halkındaki ilahi ruha olan inancını ortaya çıkarmak için yola çıkmıştır ve amacına da ulaşmıştır. Onun mücadelesiyle Hint insanındaki ilahi ruh gün yüzüne çıktı, ete kemiğe büründü. İlahi ruh insandan asla umut kesmemektir. İlahi ruh yaratıcı ile yaratılan arasındaki bütün bağları yeniden onarmaktır. İlahi ruh her insanın kendi ayaklarıyla sonsuzluğun kalbine yürümesidir. İnsan buradadır ve her yerdedir. Gandhi Hint halkının beşer aynasını ilahi ruha tutmuştur naif elleriyle, saf ruhuyla. O bütün hayır kapılarını sonuna kadar açmak için yola çıktı. Şer odaklarından, olumsuzluk salgılayanlardan, şiddeti kutsayanlardan hep uzak durdu. Sadece iyiye ve güzele, olumluya ve barışa, birlik ve beraberliğe inandı. Dünya her kese yeterdi. Hepimiz dünyanın çocuklarıydık. Kardeştik. Hepimizin kendine yolculuk yapma ve başkalarını tanıma hakkı vardı. Kimseler bu hakkı bizden alamazdı. O bütün dünya kültürlerini Hindistan'a taşımak için yola çıktı. Bunu yapmak için çok ağır bedeller ödemesi gerekti. Bu uğurda hayatını feda etti. Ölümüyle davasında samimi ve haklı olduğunu gösterdi. Önyargı duvarlarını kırmak, şiddet hapishanelerini yıkmak, bağnazlık çitlerini söküp atmak için hep ilk adımı o attı. Ülkesindeki önyargı duvarlarını hoşgörü kültürüyle, empati duygusuyla, yüksek anlayış gücüyle yıktı. Şartsız koşulsuz sevgi anlayışı ile, tüm canlı varlıklarına yönelik şefkatiyle şiddet hapishanelerini yıktı. Yeni bilgilerle bağnazlık çitlerini kökünden söküp attı. Gandhi alın teriyle kazanılan ekmeğin kutsallığını göstermek için yola çıktı. Ona göre kendi el emeğimizden daha güzel bir şey yoktur. İnsan sadece kendi el emeğini yemelidir. İnsanı kendi Dharma'sında tutan kendi el emeği, göz nurudur. Başkalarının el emeğini sömüren başkalarının Dharma'sında kaybolup gider. Kendi el emeğimiz bizi kaderimizde tutar. Kendi el emeğiyle yazılmış alın yazılarını kimse bozamaz, kimse değiştiremez. Sonuç olarak 79 yıllık hayatında, 1893'ten 1948'te fanatik bir Hindu tarafından suikast ile öldürüldüğü ana kadar, yarım asırdan fazla süren siyasal mücadelesinde Gandhi kendi olmak için yola çıktı. Tek gayesi kendisiyle beraber Hindistan halkının da özgürleşerek kendisini gerçekleştirmesiydi. Gandhi'nin bu amacına ulaştığını görüyoruz. Gandhi hem kendini gerçekleştirdi hem de Hindistan halkının kendisini özgürleştirerek gerçekleştirmesine vesile oldu. Fakat şunu da söylemesek eksik kalır bütün yazdıklarımız. Gerçek manada Hint halkı Gandhi'yi anlamadı, onun mirasına sahip çıkamadı. Gerçekten de Hint halkı Gandhi'yi anlamış olsaydı, evvela Gandhi fanatik ve bağnaz bir Hindu tarafından suikast ile öldürülmezdi. Sonra Hindistan'dan Pakistan (1947), Bangladeş (1971) gibi ülkeler ortaya çıkmazdı."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/butun-cevirmenler-hain-degildir-k5828.html", "text": "Öncelikle bu başlığa tıkladığınıza göre -hangi açıdan olduğu fark etmeksizin- konu ile ilgilendiğinizi varsayıyorum. Çeviri alanında henüz bir senelik tecrübesi olan taze bir çevirmen olarak sizlere bu konudan biraz bahsetmek istiyorum. Çeviri denilince akla sadece dilden dile aktarım gelmemeli, dille birlikte kültürü de içerdiği bilinmektedir. Bundan dolayıdır ki alana çokça katkısı olan Hans g. Hönig çeviriyi şu sözlerle tanımlar: \"Satranç nasıl taşların yerini değiştirmekten ibaret değilse, çeviri de sözcüklerin yerini değiştirmekten ibaret değildir.\" Absürdizm akımının savunucularından olan Albert Camus ise şöyle der: \"Çevirmenler, Babil Kulesi'ne saldıran korkusuz savaşçılardır.\" Bahsi geçen Babil Kulesi, Çeviri Tarihi literatüründe oldukça bilinen bir efsanedir. Takdir edersiniz ki bu efsane başlı başına bir yazının konusudur. Bu girişten sonra daha sistematik olması adına konuyu üç başlık altında açıklamayı hedefliyorum. Bu başlıkların çeviri konusunda çok yetkin ve yeterli olduğu iddiasında değilim. Sadece konuya ilgi duyan ve mümkün olan en yalın haliyle bir fikir edinmek isteyenlere bu şekilde aktarmak arzusundayım. Çeviri, bir dilden başka bir dile; başka bir deyişle kaynak dilden hedef dile yapılan aktarımdır. Çeviri kaynak dil ve hedef dil arasında tarafsız ve üçüncü bir dil alanı gibi görülebilir. Nitekim Bernhard Waldenfels çeviri dilinin hiç kimsenin hakim olmadığı bir ara bölgede bulunduğu görüşündedir. Çeviri dili kaynak ve hedef dilden bir yönüyle farklı olmasına karşın, bir yönüyle de ondan izler taşımaktadır. Çevirmen türü fark etmeksizin yazar ile karşı taraf arasında köprü görevi gören bir kişidir. Her ne kadar çeviri ediminin özü aynı kalsa da, hayatın her alanında olduğu gibi bu alanda da teknoloji bir takım yenilikleri beraberinde getirmiştir. Bundan dolayı çeviriyi kişi ile sınırlamak doğru olmaz. Yapay zeka çevirilerini de göz önünde bulundurduğumuzda \"köprü görevi gören bir araçtır\" demek daha doğru olacaktır. Her ne kadar romantik yazarlar çeviriyi özgün bir metin yazmaktan daha üstün tutsalar da çeviri ediminin gerçekleşebilmesi için çeviriye konu olan bir metne ihtiyaç vardır. Bu metni üreten kişiye \"yazar\" diyelim. \"Yazar\" özgün olsun veya olmasın metnini ortaya koyduktan sonra \"çevirmen\" sürece dahil olur. İnsanoğlu tabiatı gereği kıyas etmeye meyillidir. Bu durumda çoğunlukla yazar ve çevirmenin kıyaslandığını görürüz ki bu oldukça gereksiz bir kıyastır. Nitekim yazar ile çevirmenin rolü farklıdır. Dolayısıyla onları bir tutup kıyaslamak mümkün değildir. Şöyle ki yazarın çevirmenden ayrıcalık kazandığı en büyük nokta \"özgün olarak bir metin üretmesidir.\" Çevirmen ise yazarın metnini duygu ve formunu bozmadan yeniden yorumlayan kişidir. Çevirmen, çeviri kimliği ile her ne kadar özgün olarak bir metin üretmiyor olsa da, özgün olarak üretilen bir metni türüne göre erek dile yetkin bir şekilde aktarmak, takdir edersiniz ki oldukça çaba gerektiren bir iştir. Söz gelimi uluslararası tanınırlığı olan, sizin de çok sevdiğiniz bir yazar var. Yeni kitabını heyecanla bekliyorsunuz. Nihayet kitap çıktı. Yazarın kitabını yazdığı dile hakim olanlar çoktan okudular bile. Çok beğenildi, üzerine yorumlar yapıldı. Övüldü, hatta bu senenin Nobel Edebiyat Ödülüne aday olacağı iddia ediliyor. Gelelim kitabın takipçisine, kültürlerin bu kadar iç içe geçtiği bir dönemde takip ettiği bütün yabancı yazarların dilini bilmesi pek de mümkün değil. Büyük bir heyecanla kitabın \"çevrilmesini\" bekliyor. Evet! Bu sürece işinde yetkin bir çevirmen dahil olmadığı müddetçe, okuyucunun anadildeki kadar edebi ve etkili bir formda kitabı okuması mümkün mü? Yapay zeka çevirileri her geçen gün ilerlese de, edebi metinler gibi alanlarda cümle düşüklükleri, kullanılmayan kelimeler ve bunun gibi hatalara düşmemesi şu an için imkansız görünüyor. Daha sağlıklı olması açısından alanımdan yakın zamanda da şahit olduğum bir örnek vereyim: Her ne kadar Arap Dili ve Belagatı olsa da bu alanda yazılan yüksek lisans ve doktora tezlerinin Türkçe olması beklenir. Ülkemizde yüksek lisans yapan ve anadili Arapça olan öğrenciler, günlük konuşma dilinde kendilerini yeterli olarak ifade edebilseler de konu akademik yazın olan tez meselesine gelince çoğunlukla- yeterli seviyede olamıyorlar. Bu durumdaki bir öğrenci tezini Arapça yazıyor, daha sonra biraz kendisi büyük miktar makine çevirisi ile tezini Türkçe'ye aktarıyor. Şayet bu çeviriye iki dilde de yetkin bir insan eli değmediyse, alana hakim olmayan biri bile metindeki cümle düşüklüklerini ve yaygın olmayan kelime kullanımlarını kolaylıkla fark edebilir. Bunu eleştirmekten ziyade farklı bir bakış açısı olarak ifade ettim. Söylemeden geçemeyeceğim, tıp-hukuk-banka konulu belge çevirilerinde dahi makine çevirisinin bir yerde patlak verdiğine ve kendini belli ettiğine çokça şahitlik ettim. Şöyle ki bu çeviriler proofreading işlemi için başka bir çevirmene sunulduğunda \"yapılan çeviri\" karşısında dehşete düşecektir. Hal böyleyken bir müddet daha edebi, akademik ve dini metin çevirisinde sadece yapay zeka çevirisinin yeterli olmayacağını söyleyebiliriz. Çeviri edimi oldukça kapsamlıdır. Çok genel bir bakışla çeviriyi yazılı ve sözlü; görsel ve işitsel olarak incelemek mümkündür. Edebi bir içerik veya dini bir metin dışında neredeyse her içeriğin dijital ortamda, çeviri araçlarıyla elbette elle müdahalede bulunarak- çevrilebildiğinden bahsetmiştik. Bu başlıkta işin dijital çeviri girmeyen kısmını; geleneksel çeviriyi esas alacağım. Çeviri salt dilsel bir aktarım olmadığı için bir takım kuram ve yöntemleri de bünyesinde barındırmaktadır. Bundan da önce çevrilebilirlik-çevirilemezlik, serbest çeviri-bağımlı çeviri, eşdeğerlik gibi ifadelerle sıkça karşılaşmaktayız. Çeviri hakkında dil odaklı, işlev odaklı ve söylem odaklı yaklaşımlardan bahsedilebildiği gibi; yabancılaştırma, öykünme, kültürel ödünçleme ve açımlama gibi stratejilerden ve erek odaklı, skopos ve bağıntı odaklı kuramlardan da bahsedilir. Bu kavramlar konu hakkında ilerlemek ve işin ilmini öğrenmek isteyenler için muhakkak öğrenilmesi gereken bilgilerdir. Fakat bu yazı akademik kaygılarla ele alınmadığı için isimleri ve kavramları tek tek, açıklayıcı bir şekilde ele almayacak; belli başlı bilgilerle yetineceğim. Çevirinin devingen karakteri sebebiyle zaman ve şartların değişmesine göre farklı kuramlar ortaya çıkmasına müsait olduğu kanaatindeyim. Bununla birlikte çevirmen çeviri edimini hangi normu göz önünde bulundurarak gerçekleştiğinin bilincinde olmalıdır. Bu soruya cevabım hem evet, hem de hayır. Şöyle ki söz konusu çeviri eylemi ön kabulleri ve kesin sınırları olan matematik, fizik, kimya gibi bilimlerde ve bir takım ezbere dayalı hukuk ve tıp gibi alanlarda yapılacaksa doğru ve yanlışlarının olduğunu düşünebiliriz. İki atasözünde de yazıya konu olan maddenin iki milletin farklı kültürlerinden olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Zira daha çok kurak ve kumlarla dolu çöl ikliminde yaşayan bir toplum için kum neyse, yerleşim yerlerini suyun kenarına kuran ve tarım ile uğraşan bir toplum için de su o manadadır. Bir de Çeviri Atölyesi kitabında ele alınan şu örneği zikredelim: Bir grup öğrenciden \"Here we are\" şeklindeki İngilizce başlığı Türkçe'ye çevirmeleri istenir. Birebir çeviride \"İşte Buradayız\" olarak aktarılan bu başlık için hoca \"İşte Nihayet\" ve \"Sonunda\" \"Gözümüz Aydın\" gibi başlıkları da bir yere kadar geçerli bulur. Bu durumda çeviriye konu olacak metnin türü ve çeviriye nasıl bakıldığı da önemlidir. Örneğin akademik bir çalışmada yapılan şiir çevirisinde anlamı bozmamak ve birebir aktarmak ön plandayken, edebi şiir çevirilerinde şiirin ruhunu yansıtmak ve kafiyeleri gözetmek adına metnin temeline zarar vermeden bir takım esneklikler yapılabilir. Muhtemelen \"Çevirmenler haindir.\" atasözü de bu esneklik payından olsa gerek. Dolayısıyla esneklik payının genel olarak var olduğunu düşünüyorum. Fakat daha önce de değindiğim gibi hukuk ve tıp gibi çeviriler bunlardan müstesna tutulur. Hatta Çeviri Sanatı: İncelikleri ve Zorlukları isimli seminerde Prof. Dr. İlyas Karslı, çeviriye başlarken bu konuya dikkat çekmiş ve yeni başlayan bir çevirmenin roman, hikaye ve şiir gibi eserlerle başlangıç yapmasını daha uygun gördüğünü belirtmiştir. Nitekim o konularda yapılan hataların da dönüşü insan hayatını etkileyecek sorumluluklar almayı gerektirir. Son olarak şunu belirtmek istiyorum: Skopos kuramının sahibi Hans J. Vermeer çevirinin olası olumsuz bir tepkiye neden olmadan çevrilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu durum her zaman böyle olmasa ve baskıcı iktidarlar dönemlerinde farklılık gösterse de genel olarak çevirmen üstlendiği görevle topluma karşı büyük bir sorumluluk almıştır diyebiliriz. Çevirinin tarihini insan varlığının başlangıcına kadar götürmek mümkündür. Bu konuda inançlara bağlı olarak farklı görüşler ortaya atılmıştır. Nitekim dillerin ayrılmasının başlangıcı olarak görülen Babil Kulesi efsanesi de bunlardan biridir. Semavi din inanışlarında var olan Zülkarneyn'in de bazı topluluklarla çevirmen aracılığı ile konuştuğunu biliyoruz. İslam kaynaklarına baktığımızda Hz. Muhammed Yahudilerle yaptığı görüşmelerde kendisine çevirmenlik yapmasını için Zeyd b. Sabit'ten yabancı dil öğrenmesini istemiştir. Çeviri edimi genel olarak müstakil bir alan olarak görülmemiştir. Önceleri kutsal metinler, edebi metinlerin ve milletler arası yazışmalar ile sınırlı kalmıştır. Bundan dolayı çeviri ve çevirmene özgü bir bilim dalı meydana gelmemiştir. Çeviri dilbilim ve edebiyat bilimin ikincil bir alanı olarak görülmüş ve araç olarak görülmüştür. Velhasıl çeviribilimin sistematikleşmesi oldukça yakın bir tarihe, yirminci yüzyıla denk düşmektedir. Bir dilden başka bir dile çeviri için sadece birebir kelime aktarımı yeterli değildir. Bilakis iki dile ve iki dilin kültürüne de hakim olmak gerekir. Sözcükleri birebir aktarmamak, onlara takılmamak gerekir. Günlük dilde kullanılan kelimeler kullanmak, metnin türüne göre yalın ve okuma zevki veren bir formda aktarmak gerekir. Bu durumda çevirmenin kendi dilinde de yetkin olması beklenir. Kitap çevirmenliği konusunda ne yazık ki belli başlı çevirmenler hariç çevirmene genel olarak yeteri kadar değer verilmediğini görmekteyiz. Bir yayınevinin çevirmene verdiği değeri elbette öncelikle telif ücretinde, daha sonra okuyucunun çevirmeni görüp hakkında bilgi sahibi olacağı şekilde kitabın kapağında adının yazmasından, kitabın başında küçük bir özgeçmişten ve türüne göre çevirmene ait bir önsöz yazısından anlayabiliriz. Bazı yayınevlerinin birden fazla kitabını çeviren çevirmenleri için imza günleri düzenlediğini görmek bu konudaki umudumu yeşertiyor. İlk olarak kaynak dili bilmeyen okurlar, bu tür okurlar serbest bir çeviriyi yadırgamaz. Bu şekilde çevrilen metin okurun merakını tatmin edecek seviyededir. Onu düşünme zahmetinden kurtarır, kolayca okumasını sağlar. İkinci tür okur ise yabancı dili öğrenmekte olan okurdur. Bu okur diğerlerinden farklı olarak sadık çeviriden yanadır. Bu tür çeviriler okura öğrenmekte olduğu dilin farklı cümle kuruluşlarının anlamlarını anlamaya yardım eder. Az alışılmış kelimelerin doğru kullanılışlarını gösterir. Üçüncü tür okur ise yabancı dili daha önce öğrenip o alanda eskisi kadar iyi olmayan okur profilidir. Bu okurlar eski bilgilerini anımsatmasına önem verdikleri için çeviri kokan metinleri yeğlemektedir. Suçin, Mehmet Hakkı: Öteki Dilde Var Olmak 2007. İnce, Ülker-Dizdar, Dilek: Çeviri Atölyesi 2017. 1995 yılında Konya'da doğdu. Küçüklüğünden itibaren okumaya ve dillere merakı oldu. Yine küçük yaşlardan itibaren Arapça'ya merak saldı. Hafızlık ve İlahiyat eğitimi de bunu pekiştirdi. Farklı alanlarda ruhu besleyecek eğitimler almayı ve her geçen gün dünyaya farklı bir bakış açısı ile bakmayı hedefliyor. Kitaplarla birlikte insanları okumak da oldukça ilgisini çekiyor. Evli, üç çocuk annesi. Çocuk ve yetişkin kitap çevirilerinin yanı sıra freelance olarak mütercimlik yapmakta. Şu aralar Arap Dili ve Belagatı yüksek lisansını tamamlamak ve çocuk edebiyatı ile ilgilenmekle meşgul. Dil Odaklı Yaklaşım: Çeviriye dilsel düzeyde bakan yaklaşımdır. Bu tür yaklaşımlar dillerin yapı ve anlamlarına odaklanmıştır. İşlev Odaklı Yaklaşım: Dil Odaklı Yaklaşımın statik olması gerekçesi ile geri plana atılması ile ortaya çıkan yaklaşımdır. Çeviriye işlevsel düzeyde bakmaktadır. Söylem Odaklı Yaklaşım: Söylem çözümlemesi ilişkin ortaya atılan bu yaklaşım, dil ve işlev odaklı yaklaşımın yetersiz kaldığı alanları doldurmaktadır. Yabancılaştırma Stratejisi: Kaynak dilin kültürel özelliklerinin hedef metinde alabildiğine hissettirilmesidir. Öykünme Stratejisi: Bir takım ifadelerin yabancı dilden olduğu gibi veya bir bölümünün çevrilerek aktarılmasıdır. Bu tür ifadeler artık hedef dile yerleşmiştir. Kültürel Ödünçleme Stratejisi: Bir kelimenin kaynak dilden alınarak hedef dile olduğu gibi yerleşmesidir. Açımlama Stratejisi: Kaynak metin ile hedef metin arasında bir takım kelimelerde meydana gelen boşluğu doldurmak için çevirmenin ek bilgiyi metin içine dahil etmesidir. Erek Odaklı Kuram: Çevirinin erek yani hedef kültür göz önünde bulundurularak gerçekleştirilmesidir. Skopos Kuramı: Oldukça meşhur olan bu kuram beraberinde bir takım tartışmaları da doğurmuştur. Bu kurama göre çevirideki amaç, metinlerin belli bir hedefe yönelik olarak aktarılmasıdır. Bu kurama göre çeviri metni özgün metne aykırı olmayacak şekilde esnetilebilir. Bağıntı Kuramı: Bu kuramda çevirmen çeviri sürecinde aldığı kararları amaca bağlılık açısından kaynak metinle sınırlı tutmaz. Çeviri metnini ortaya koyarken hedef metinle bağlantılı olmasına dikkat eder."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dunya-masallari-isvec-masallari-k4386.html", "text": "Eskimo, Norveç, Viking masallarından sonra yakın komşu İsveç'teyiz. İsveç masalları daha yalın bir dille başlıyor. Knös adlı kahramanı anlatan güç, cesaret, gücünün yeteceklerinin farkında olma hikayesini \"Lasse, Esirim!\" adlı, beklenti-yetinme-tamah üçgeninde dengeyi bulmaya çalışan klasik metinlerden biri takip ediyor. Küçük yaş grubunu muhatap alan bir metin ve açık bir öğüt. Lund Katedrali'nin inşası ile ilgili kısa bir efsane bizdeki Aya Sofya gizemlerine dair söylentileri anımsatıyor. İnsanların yapılardaki anlam veremedikleri detaylarla ilgili hikaye uydurma eğilimi her kavimde ortak anlaşılan. \"Skalunda'nın Devi\" masalı da Stommen bölgesindeki bir çukuru anlamlandırmak üzere nesilden nesile aktarılmış. Burada dikkatimi çeken devlerle kilisenin yan yana zikredilebilmesi oldu. Pagan inanıştan Hristiyanlığa geçen bu toplumda, muhtemelen Hz. İsa'ya da etfedilen insanüstülük bugüne dek ortadan kalkmadığından bu birlikteliğe rastlıyoruz. Biz ise doğaüstü ile inanç unsurlarımızı somutlaştırıp yan yana koymaz, dönemlerini ayrı tutarız. \"Noel Hayaletleri\" masalı sanırım zamansız yapılan işlerden sakındırma niyeti taşıyor ancak kurgu zayıf, korkutma öğeleri yersiz. \"Silverwhite ve Lillwacker\" masalında Knös'ün hikayesinde anlatılan prensesi trolden kurtarma bölümü aynıyla yer alıyor. Ama bu masaldaki detaylar ve hikayenin devamı \"Knös\" masalındaki boşluğu dolduruyor. Foyası meydana çıkana kadar cesur görünen korkak ve tekrarlanan hilelere karşı gözü açılan kahraman olgusuyla tekrar karşılaşıyoruz. Masalın sonuna, düşünmeden yapılacak hareketlerin pişmanlıkla sonuçlanacağını anlatmaya çalışan kısa bir bölüm iliştirilmiş ancak bu üstünkörü ve aceleci bir ilave olmuş. Bu acele çocukta telafinin gerçek hayatta da bu kadar kolay olacağı zannına sebep olabilir. Söz dinlemeye dair \"Genç Kız ve Yılan\" masalında öğüdün veriliş tarzı yetersiz. Kurbağa, yılan ve benzeri her çirkinliğin olumlu davranış karşısında güzelliğe, yakışıklı prense/prensese dönüşeceği fikri aşırı ve desteksiz kullanıldığında çalışmıyor. Oysa biraz ilerleyince aynı öğüdün \"Kurtadam\" masalında daha cazip bir şekilde verildiğini görüyoruz. Norveç masallarıyla birebir örtüşen karakter ve olaylar bir hayli fazla. Bu şaşılacak bir durum değil ama tekrara düşen iki kitaptan birini tercih etmek isteyecek olanlar için belirtmemizde fayda var. \"İlk Doğan Önce Evlenir\" masalı söze sadakatin, zor da olsa ahde vefanın ve sebatın masalı. \"Topal Köpek\" ise kibrin karşısına koyulan alçak gönüllülüğü, gözü yüksekte olmamayı, söze sadakati, sevgiliye bağlılığı övüyor. Ancak masalların, eğer küçüklere hitap edeceklerse bugüne uyarlanması gerektiğini ispat eden şu cümleye dikkat! \"Ama eğer kader bana bir koca verirse, verdiği koca topal bir köpek bile olsa, onu olduğu gibi kabul etmek beni memnun edecektir.\" Tahmin edersiniz ki çağırılan kader geliyor ve yine prenses-çirkinlik büyüsüne çarpılmış prens ikilisinin baş rolde olduğu bir \"cefaya tahammül sefa getirir\" masalıyla karşı karşıyayız. Değinmeye hacet olmayan birkaç masaldan sonra önceki masallarda defalarca okuduğumuz \"bağışlamaya müteakip gelen yardım\" ve \"korkak sahtekar kahramanlar\" öğelerini bir kez daha yine metin içinde de bol tekrarlı şekilde \"Turna Kraliçe\" masalında okuyoruz. Bir masal derlemesinde çeşitliliği düşüren bu tekrarlar o kavmin masallarında sığlık, kısırlık hissine sebep oluyor. Bazı bölümler, bu kitabı serinin okunmasına gerek olmayan kitapları arasına sokuyor. Adeta Norveç ve Viking Masallarının kapsamı içinde bir köşede debelenmiş. \"Zavallı Şeytan\" masalından alıntılanan ve başlığın altına iliştirilen cümle dikkat çekiyor: \"İşler yolunda giderken tanrıya şükrederler ama ne zaman kötü bir şey olsa benim suçum olur.\" Şeytan tarafından söylenen bu sözün aksine aşinayızdır; bize işler yolunda giderken Allah'ı unuttuğumuz, ne zaman dara düşsek ondan yardım istediğimiz hatırlatılır. Bu kısa masal, kötü kaderi şeytandan bilip, onu bizzat eliyle düzelten şeytan yerine de tanrısına şükrederek şeytanı ikinci kez çileden çıkartan bir köylü komedisi. Smaland ve Schonen diyarlarının yaratılışını anlatan sıradaki masalda da şeytan bizim için içinden çıkılmaz işler yapıyor. Can verme gücünün olması bunlardan biri. \"Şeytan ve Kitta Grau\" şeytanın başrolde olduğu üçüncü masal. Kitta Grau ise şeytana pabucunu ters giydirebilen bir kurnaz. Sonlara doğru şeytan hikayelerini korku öğeleriyle öne çıkan, kısa ölüm meleği ve hayalet hikayeleri takip ediyor. Dini öğeler de içeren bu masallarda din adına makul bir önerme, öğüt ya da telkine rastlayamadım. Kitabın 156. sayfasında, sonraki sayfada başlayan hikayeden bir paragraf unutulmuş. Muhtemelen düzenleme sırasında taşınmak üzere oraya konan bu paragraf sehven orada kalmış. Bu kısma yaklaşırken peşpeşe üç dört yazım hatası da yakaladığım için düzeltmeyle ilgili bir ihmal olduğunu, baskı öncesi işlerin aceleye geldiğini düşünüyorum. Eğer bütçeniz kısıtlıysa serinin bu kitabını pas geçin derim. Bu ve değerlendirmelerimde işaret ettiğim bazı kitaplar ancak masallar üzerine araştırma niyetiyle yapılacak okumaların nesnesi olabilir. On üzerinden dört ile bu kitabı da kapatalım ve masallarda incelik, erdem, tarih, coğrafya, dil, estetik, ilahiyat, insaniyet, çocukluk aramaya devam edelim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-sanatcinin-genclik-portresi-k5923.html", "text": "Sanatçının Gençlik Portesi, tüm otoritelerce dünyanın en iyi öykü kitaplarından biri kabul edilen Dublinliler ve en çok tartışılan, çığır açıcı romanlarından olan Ulylsses'in yazarı James Joyce'un otobiyografik romanıdır. Çocukluğundaki öğrenim hayatını Cizvit okullarında yatılı olarak, koyu Katolik bir eğitim alarak geçiren James Joyce, bu yıllarda yaşadığı bocalamaları anlatısının merkezine alır. Çocukluğunun erken dönmelerinden itibaren babasının çalkantılı iş hayatı ve maddi durumu dolayısıyla, sık sık şehir değiştirmek zorunda kalarak eğitim hayatlarını farklı Cizvit okullarında tamamlamıştır. Kitapta, Katolik eğitimin katılığıyla gerçek dünyanın uyumsuzluğu arasına sıkışan genç Dedalus içindeki sanatçıya tutunur ve temayülün aksine din yolunda gitmekten vazgeçer. Yazarın otobiyografik ayrıntılara bağlı kalma isteği, pek de heyecanlı geçmeyen çocukluk ve gençliğinin sıkıcı tekdüzeliğinden bir olay örgüsü çıkarmasına engel olmuş. Anılar zamansal anlamda atlamalı şekilde birbirlerine iliştirilirken okuma keyfi sürekli sekteye uğruyor. Serbest dolaylı anlatım ve iç monologlarla kahramanın zihnine pek yakın bir noktadan okura hitap eden yazar, kahramanının çocukluktan ergenliğe ve sonrasında gençliğe geçişini daha çok psikolojik-zihinsel bir süreç olarak işliyor. Aşırı dindar annesiyle, dünyevi hazların adamı babası arasında bocalaması kitabın genel konusu. O yıllarda İrlanda bağımsızlık hareketleri zirvede ve Joyce'un babası azılı bir Parnell taraftarı. Joyce/kahramanımız o yılların gözde lideri Protestan eğilimli, seküler fraksiyonları temsil eden bu Parnell figürüyle; gelenekleri, katı Katolikliği, dindarlığı temsil eden annesiyle halası arasında kalıyor. Yazar kitabın yegane gerilimini bu iki kutbun ortasına yerleştirmiş. İrlanda, Cizvit, Hristiyan mezhepler tarihinden; şiir ve mitolojiden yoğun bir şekilde faydalanılması okurun işini daha da zorlaştırıyor. Yazar ayrıca başka yazarlara sürekli metinlerarası göndermeler yapıyor. Eserin bütünüyle sindirilerek okunması bu şartlarda çok mümkün görünmüyor. Bütün bunlara rağmen genç Dedalus ne zaman dünyaya bir göz atsa, doğayı, ışık olaylarını, yüzleri incelese ve kafasından daha somut, daha dünyevi bir şeyler geçirse tam bir edebiyat şöleni başlıyor, Joyce'un müthiş dehası ortaya çıkıyor. Bu denli mecazlara karışmış tasvirlerin gücü, sersemletici ve baş döndürücü vaziyette dalga dalga üzerimize yığılıyor. Yazarın felsefe, teoloji ve edebiyat merkezli çok katmanlı düşünce biçimi okuru algısal anlamda acze düşürüyor. Buna rağmen takip edilebilir, kafada sağlam bütünlük kazanan bir anlatımla karşı karşıyayız. Yazar, en büyüklerde var olan o yazında kendi evrenine sahip olmak, kendi dilini vücuda getirmek gibi meziyetlerini okuru ezmek için kullanmıyor. Joyce bu sorulara bir yanıt ararken okurunu da İrlanda sokaklarından dışarıya pek götürmüyor. James Joyce'un, genel olarak İrlandalı olmaya karşı olumsuz bir bakış açısı geliştirmiş olsa da İrlanda'nın kendine ait bütün kültürel özelliklerinin korunmasını arzu ettiğini söyleyebiliriz. Edebiyat dünyasına bıraktığı büyük bombası Ulysses de bu arayışların ve yanıtların zirvesidir. Çevirmen Fuat Sevimay, İrlanda kültürüne ve tarihine ait, o dönemin şatlarına has birçok ayrıntıyı dipnotlar düşerek metnin okura mesafesinin artmasını engellemiş. Yine de kurgu ve konu olarak ortalama okura pek iç açıcı şeyler vaat etmeyen bu eseri James Joyce dehasını özellikle merak edenlere ancak önerebiliriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/op-o-kurbagayi-k3727.html", "text": "Brian Tracy, 1944 yılında Kanada'nın Vancouver şehrinde dünyaya gelmiştir. Erken yaşta okuldan ayrılmış ve 20 yaşında seyahat etmeye başlayıncaya kadar bir işte çalışmıştır. Öğrenmeye olan devingen yaklaşımı ABD'de, Kanada'da ve dünyadaki 55 ülkede toplam 5 milyon kişiyi etkilemiştir. Brian Tracy, iktisat, kişisel gelişim, tarih ve iş felsefesi gibi çeşitli alanlarda okumuş ve birçok alanda uzmanlaşmıştır. Aynı zamanda dünya çapında binden fazla şirkete yönetici danışmanlıkta yapmıştır. Brian Tracy, eğitimlerinin sonucu olarak çok kısa zamanda binlerce kişiye hedeflerine ulaşmasında yardımcı olmuş ve birçok dile çevrilen yazdığı 45'in üstünde kitabı ile saygı duyulan bir yazar haline gelmiştir. Brian Tracy'nin \"aslında duygularımızın sorumluluğunu alabilirsek onları kontrol de edebiliriz.\" gibi bir prensibi var. Ayrıca \"kendinizi adadığınız hedefleriniz hakkında net olmalısınız; duygularınızın kararlarınızın üzerini örtmesine veya başarıya ulaşma yolunda olumsuz düşüncelerinizin bunu engellemesine izin vermemelisiniz.\" gibi önemli öğütler de veriyor. \"Olumsuz duygularınız, beyninizin verimli çalışmasına engel olur ve bu doğrultuda yanlış kararlar alıp yanlış değerlendirmelerle karşılaşırsınız.\" diyor Brian. Kitap çoğumuzun bildiği ve kitaba adını veren bir peri masalıyla başlıyor. Yakışıklı bir genç, hain bir cadı tarafından çirkin bir kurbağaya dönüştürülmüş. Bu zalim büyü, sadece kurbağa bir prenses tarafından öpülürse bozulabilirmiş. Güzel prenses bir gölün kenarında çirkin bir kurbağaya rastlamış. Kurbağa, prensese aslında yakışıklı bir prens olduğunu ve prenses onu öperse, daha önce olduğu yakışıklı prense geri dönüşebileceğini anlatmış. O zaman prensesle evleneceğine ve onu ölene kadar seveceğine söz vermiş. Bu fikir prensese çok saçma gelse de, büyük bir isteksizlikle tüm cesaretini ve inancını toplamış ve kurbağayı dudaklarından öpmüş. Kurbağa daha önce anlattığı gibi hemen yakışıklı prense dönüşmüş ve söz verdiği gibi prensesle evlenmiş ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşamışlar. Yazar, bu masaldan yola çıkarak hayatımızın mümkün kıldıklarına ulaşabilmek için hangi \"kurbağayı öpmemiz\" gerektiğini soruyor. Eğer \"kurbağayı öpmeyi\" öğrenirseniz ve her tecrübenin içerisinde olumlu ve değerli olanları aramayı ve bulmayı bir alışkanlık haline getirirseniz, başarınız için gerekli olan potansiyelinizin kilidini kırarsınız. Kendiniz hakkındaki düşünceleri değiştirebilirseniz hayatınızı da değiştirirsiniz diyor. Yazar, mutlu ve dengeli kişilerin en önemli özelliklerinin sorunların ardına, yani çirkin kurbağalarının yüzüne bakabilmeleri olduğunu, değiştirilemez geçmişimizi kabullenip, dersleri çıkartıp hayatlarımızla ve işlerimizle meşgul olmamızı tavsiye ediyor. Tracy, evrende kontrol edebileceğimiz tek şeyin zihnimizin içeriği olduğunu, bizi mutsuz eden olumsuz düşünceler yerine, olumlu olan \" sorumlusu benim\" düşüncesine bağlı kaldıkça, sadece saniyeler içerisinde olumlu, iyimser ve tamamen kontrollü bir insan haline gelebileceğimizi iddia ediyor. Çoğumuz mutlu bir ilişki, iyi bir iş veya sağlam bir maddi durumumuz varsa ve bunları bir nedenden dolayı kaybedersek, kendimizi kedere ve pişmanlıklara batmış halde buluruz. Bu durum, çoğu zaman aylarca veya yıllarca sürebilir. Yazar böyle bir durumda ne olursa olsun bunu kabullenmemizi, buna direnmek veya karşı koymayı reddetmemiz gerektiğini vurgulamaktadır. Tracy, affetme sanatının geleceğimize açılan kapının anahtarı olduğunu söylemektedir. Hayatımızda bizi mutsuz eden bir kişinin bize yapmış olduğu hataları ve verdiği acıları hatırlamak yerine, onu kutsayın, onu affedin ve bırakın gitsin önerisini sunmaktadır. Bu şekilde davranmayı alışkanlık haline getirirseniz kişiliğinizin hızla daha iyiye doğru değişim gösterir diyor. Pozitif kendinle konuşma: Duyguların yüzde 95'inin kendinizle nasıl konuştuğunuza bağlı olarak gelişir. Eğer kendinizle bilinçli olarak pozitif ve yapıcı şekilde konuşmazsanız, zihniniz, oluşan boşluğu sizi endişelendiren, korkutan ve mutsuz eden düşüncelerle doldurur. Pozitif görselleştirme: Olayları zihninizde görsel olarak canlandırmak ve hedeflerinizi bu şekilde hayal edebilme yeteneğiniz vardır. Kendinizi içinizde nasıl görürseniz dışarıya da öyle yansırsınız. Pozitif insanlar: Başarılı insanlarla, pozitif insanlarla, mutlu ve iyimser insanlarla ve hayatlarında belli bir yolda ilerleyen insanlarla birlikte olmaya karar verin. Negatif insanlardan uzak durun. Negatif insanlar hayatınızdaki birincil mutsuzluk kaynağıdır. Pozitif zihinsel besin: Kitap okuyun, dergi okuyun, bilimsel, teknolojik veya motive edici ve ilham verici makaleleri okuyun. Zihninizi, yapıcı ve sizi mutlu eden ayrıca kendinize ve dünyaya daha gerçekçi bakmanızı sağlayacak bilgiler ve fikirlerle besleyin. Pozitif olma çabaları ve gelişmeler: Kendinizi öğrenmeye, gelişmeye ve düşüncelerinizde ve hareketlerinizde daha iyi ve daha etkili olmaya odaklarsanız, hayatınızın kontrolünü ele alır ve daha üst seviyelere yükselişinizi inanılmaz derecede hızlandırırsınız. Pozitif sağlık alışkanlıkları: İyi, sağlıklı ve faydalı beslenin, tutumlu ve dengeli yiyin. Dengeli beslenmenin duygularınıza ve düşüncelerinize inanılmaz pozitif bir etkisi vardır. Bizi her türlü negatif duygulara sevk eden bazı faktörler: Kötü beslenme alışkanlıkları, yorgunluk, hareketsizlik ve aşırı çalışmadır. Hayatınızdaki dengeyi sağlayın. Pozitif beklentiler: Beklentileriniz, kehanetleriniz haline dönüşebilirler. Beklentileriniz her ne olursa olsunlar, inançla devam ederseniz, gerçek olurlar. Başarılı olmayı bekleyin. Yeni insanlarla tanıştığınızda, beğenilmeyi bekleyin. Büyük hedeflerinize ulaşmayı ve muhteşem bir hayat yaratmayı bekleyin. Sürekli iyi şeyler beklerseniz, hayal kırıklığına uğramazsınız. Okudum. Akici buldum. Daha ilerisi için kendin özgün bir kitap yazımına başlama zamanın geldi. Yeni girişimin kanimca öyle de olmalıdır.."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-betul-unlu-k5336.html", "text": "Aslında kendimi bildim bileli çizim yapıyorum diyebilirim. Anaokulundan beri ressam olmayı hayal eden biri olarak çizilebilecek her yere muhakkak bir şeyler karalardım. Ailemin ressamlığa meslek anlamında çok sıcak bakmadıklarından dolayı onları ikna etmek için odamı sergi salonuna çevirmiş çizim yaptıkça duvara asmıştım. Odama astığım ilk çizimim de Kız kulesi olan bir İstanbul manzarasıydı. Genellikle önce yayınevi veya yazarın beklentilerini sorarım, isterlerse örnek bir çizim yapar uyuştuğumuz noktada projeye başlarım. Her zaman daha keyifli bir süreç olması adına çizeceğim projenin tarzıma uygun olmasını önemserim. Kabul etmediğim projeler genellikle tarzıma uygun olmayan projeler oluyor. Bu anlamda kendimi hep şanslı hissetmişimdir zira çok kıymetli yazarlarla çalışma fırsatı buldum. Ortak bir eser üretmenin verdiği duygusal bağla da olsa gerek çoğu zaman iş arkadaşlığından öteye geçti ve çok güzel dostlar kazandım. Yayınevinden beklentim tabi ki maddi ve manevi anlamda emeğe saygı duyulmasıdır her zaman. Karşılıklı olarak çıkarların gözetilmesi, beklentilerin karşılanması bu işin olmazsa olmazıdır. Bu süreçte demoralize olmak kesinlikle çizimlere ister istemez yansıyor. Aslında işin özünde çocuklar için çalışıyoruz onların dünyasını anlamaya çalışıp onların dilinden konuşmaya çabalıyoruz. Çocuklardan her zaman öğrenecek çok şey olduğunu düşünüyorum, yetişkinlerden daha özgür ruhlular ve tabii ki çok masumlar bu yüzden çocuklara ve onların dünyasına hayranım, ruhumun da hep çocuk kalması için çabalayanlardanım. Kitabın hikayesini, kahramanlarını, hangi zamanda geçtiğini, dönemin kıyafetlerini ve kültürünü çok iyi özümsemek gerekiyor ki bunu çizime yansıtabilelim. Bu anlamda iyi bir araştırmacı olmak da gerekiyor kesinlikle. Okumak en az çizmek kadar önemli benim için, hatta resim kursuna gittiğim dönemde hocalarımız iyi bir imgesel çizmek istiyorsanız çok kitap okumalısınız derlerdi. Başta bir anlam verememiştim ama okudukça hayal dünyasını inanılmaz geliştirdiğini farkettim ve elbette çizimlere de yansıdı bu durum. Çizmeye başlamadan önce bütün metni okur, karakterleri betimler daha sonra gereken araştırmaları yapıp kompozisyonların eskizlerini oluştururum. Renklendirme aşamasında tekrar okur, metnin ruhuna uygun renkler kullanırım. Kitap bitene kadar okumam devam eder. Çizmek ve okumak bir bütün diyebilirim. Aslında her çizeceğim projede daha iyi nasıl olabilir kaygısı yaşadığımdan hiç bir zaman en iyi işim bu oldu diyemiyorum maalesef. Ama sevdiğim çizimleri sosyal medyadan paylaşırım."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kresten-kampuse-kirsaldan-kumsala-pratik-gida-sandvic-k5687.html", "text": "Sandöviç... Sandaviç... Sandıviç... Sandivici... Sandövüç... Sandeviçi... Sandawici... Sandwiçi... Yok mu bunu doğrusu? Var tabii, olmaz mı? Eminim ki bu kelime en fazla yazım yanlışı yaşanan kelimeler içinde ilk sıralarda yer alıyor. Eğitim hayatına adım attığımız anaokulundan mezun olunan üniversite kampüsüne, mavi yolculuktaki teknenin mutfağından mavi göklerde süzülen uçağın first class'ının sunumlarına kadar ayaküstü atıştırmanın birinci seçimlerinden bu yiyeceğin Türk Dil Kurumu'na göre doğru yazılışı \"sandviç\" dir. Yani sandiviç ya da sandüvüç gibi değişik şekillerde okunsa dahi yazımı okunduğu gibi olmamaktadır. Metropolden varoşa her mekanda, her tür sosyal sınıfın yaşam biçimine uygun dolgu malzemesiyle hayatımızda önemli bir yere sahip olan sandviç; ki ekmek dilimi arasına yerleştirilen peynir, domates, marul, et ve çeşitli soslarla yahut yöreye özgü başka gıdalarla hazırlanılan yiyeceğin tarihi büyük olasılıkla çok eski olsa da ona \"sandviç\" adının verilmesi o kadar eski değil. Hazırlanması son derece kolay bir o kadar da popüler bu yiyecek hakkında Wikipedi'de yer alan bilgide; 18.yüzyılda Sandwich 4. Kontu John Montagu kumar oynarken yemek için ara vermek istemediğinden masasına dilimlenmiş et ve ekmek getirildiği, zamanla bu şekilde beslenmenin moda olduğu ve kontun adıyla tanımlanarak diğer dillere ve kültürlere yayıldığı yer alıyor. Adına dair bu anlatının yan ısıra gastronomi tarihine göre çok eskiden beri insanların muhtemelen bu şekilde beslendiği fakat kayda geçirilmediği yer almaktadır. Ekmeğin dünya çapında tüketilen en yaygın gıda olduğu dikkate alınırsa bu önerme oldukça akla yatkın gelmektedir. Elle ve hiçbir ritüele bağlı kalmaksızın çabucak tüketilebilen, lezzetin kumar masasından kalkmayı zaman kaybı olarak gören bir soyludan bu global yiyecek artık bir endüstri şeklini almıştır. Hazır yemek sektöründe oldukça önemli bir yere sahip olan sandviçle beslenmek birçok yerde gündelik yaşamın parçasıdır. Hatta yeryüzünün bir parçasıdır desek yanlış olmaz. Çünkü Kaptan James Cook Büyük Okyanus'ta 18 Ocak 1778'deki keşfettiği bu gün adı Hawai Adaları olan topraklara ilk ayak bastığında yakın arkadaşı Kont John Montagu Sandwich'in beslenme alışkanlığına atfen \"Sandwich Adaları\" adını vermiş. Amerika'ya adı 18.yüzyılda gitse de kendisi bir yüzyıl sonra gitmiştir. Sandviçin bu yolculuğu çıkartan İngilizler olmuştur. Amerika'ya göçen İngiliz seçkinlerinin Britanya'yı hatırlatması sebebiyle sıklıkla sandviç tüketerek özlemlerini gidermişlerdir. Kısa yolculukların, yetersiz bütçelerin, zamandan tasarrufun bir numarası sandviçin belki de en ilginci adı \"Hot Dog\" olanıdır. Hamburgere ilham verdiği bilinen \"Hot Dog\" adını bir okul kampüsünde sosisli sandviç satan seyyar yemek arabasından almıştır. 19.yüzyıl sonlarına kadar insanların yaygın biçimde sosisleri \"köpek\" olarak adlandırması ve aynı yıllarda satılan sosislerde at ve köpek etinin kullanıldığına dair yaygın söylenti nedeniyle bu ismi alan sandviç, dış mekanda olduğu kadar evlerde temel besin kaynağı olarak servis ediliyor. Hatta 13 Kasım günü John Montagu Sandwich'e atfen \"Ulusal Sandviç Günü\" olarak kutlanıyor. Sandviçin sadece günü değil festivali, fuarı, kitapları, eğitimleri olduğu gibi İngiltere'de derneği de bulunuyor. Yiyecek-içecek eğitimiyle olsun, usta-çırak ilişkisiyle olsun sayısız hazırlama tekniğiyle tasarımı da gündeme taşıyan bu küresel yiyecek; görsel sanatların da üzerine en çok çalıştığı, en çok çizimini yaptığı yiyecektir. Squishy Toy ile mutfaktan çocuk odasına yol alan sandviç hayatımızın her yerinde desek yanlış olmaz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/mustan-afrikaya-uzanan-bir-hayat-k5777.html", "text": "Deneyimler, hayatımızın en değerli hazinelerindendir. Bu deneyimleri biriktirerek paylaşmak ise, toplumsal hafızaya ve insanların hayatına önemli katkılarda bulunur. Bu değerli hazinelerden birini oluşturan, çok yönlü birinden bahsetmek istiyorum: Hasan Söylemez. O, sadece bir yazar, yönetmen ve gazeteci değil, aynı zamanda tutkulu bir seyyahtır. Söylemez, yaşamı boyunca edindiği deneyimlerle sıradan bir gazeteci veya yazarın çok ötesine geçmiştir. Yolculuğa, keşfe ve öğrenmeye olan tutkusuyla, onun hikayesi hem etkileyici hem de büyük bir ilham kaynağıdır. Söylemez, Muş'ta doğup büyüdü. İstanbul Üniversitesi'nde Grekçe ve sosyoloji okudu. Daha sonra gazetecilik dünyasına adım attı. Star TV, Kanal D ve Milliyet gazetesi gibi büyük medya kuruluşlarında çalıştıktan sonra, kendi yoluyla yürümeye karar verdi. 2006 yılında Türkiye'nin en büyük bölgesel haber gazetesi olan Şark Haber'i kurarak, yerel haberlere odaklandı. Ancak onun gerçek macerası burada başlamıyordu. Söylemez, \"yolcu\" olarak kendini tanımlıyordu ve hayatı boyunca bu tanımın hakkını vermeye çalıştı. İlk yolculuk deneyimini ilkokul 5. sınıftayken evden kaçarak yaşadı. Ancak asıl büyük yolculuklar daha sonra gelecekti. Hayatının sıradanlığından tatmin olmadı, 11 Temmuz 2010'da yanına tek bir kuruş dahi almadan Türkiye'yi bisikletiyle 8.5 ay boyunca dolaştı. Bu yolculuk, onun hayatına yepyeni bir perspektif kazandırdı. Yolculuğunun izleri, onun bakış açısını, düşüncelerini ve hatta dini düşüncelerini değiştirdi. Bu deneyimi 2015 yılında \"Hayata Yolculuk\" adlı kitabında paylaştı. Söylemez'in macerası sadece Türkiye ile sınırlı kalmadı. Afrika'ya olan ilgisi, onu kıtanın derinliklerine götürdü. Afrika'nın farklı yerlerinde 20'den fazla yerel dilde belgesel ve film çalışmaları yaptı. Afrika'da yaşayan insanların ne tür hayaller kurduğunu araştırarak, Afrika'nın \"Hayal Arşivi\"ni oluşturan Söylemez, \"Hayallere Yolculuk\" adlı belgesel serisiyle dünya çapında tanındı. Onun yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği \"Tenere\" adlı belgesel filmi de Afrika'da çekildi. \"Tenere\" Nijer'in Agadez şehrinden yola çıkarak Libya ve Avrupa'ya ulaşmak için ölümcül çölü geçmeye çalışan Afrikalıların bilinmeyen hikayesini anlatıyor. Kürtçe, Türkçe ve İngilizce bilen Söylemez, şu anda Fransızca, Arapça ve bazı Afrika yerel dillerini öğrenmekte. Afrika'daki çalışmalarını yirmi yerel Afrika dillerinde yapan söylemez, Afrika'da çektiği belgesel ve film çalışmalarını İngilizce ve Türkçe alt yazı ile yayımlamakta. Bu adımları takip ederek, sınırları aşmanın ve yeni ufuklara açılmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Onun deneyimleri, insanlarla iletişimin ve doğayla temasın ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Onun izinden giderek, sınırlarımızı aşabilir, yeni yerler keşfedebilir ve hayatın anlamını daha derinlemesine anlayabiliriz. Söylemez' in hikayesi, sadece bir yazarın değil, aynı zamanda bir hayatın ve deneyimlerin hikayesi. Onun yaşamı, gözlerimizi dünyanın farklı köşelerine açan bir pencere. Onun izinden gitmek, hayatın sadece bir mekanla sınırlı olmadığını, aynı zamanda deneyimlerle şekillendiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Onun hikayesi bize, hayatın kendi maceralarımızla ne kadar zenginleşebileceğini hatırlatıyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/agidi-yakilmamis-cocuklar-icin-bir-agit-kitabi-yahut-yakin-tarihle-hesaplasma-k4657.html", "text": "Mito-politik söylem olarak bir yakın tarih anlatısı olarak karşımıza çıkan Yüzleşmenin Kişisel Tarihi adlı eser Selçuk Küpçük'ün 2008 yılında Yolcu Dergisi'nin 51. Sayısında yazmaya başlayıp 2011 yılında 63. Sayıya kadar sürdürdüğü yazılarının belirli bir tema ekseninde toplanıp genişletilmesinden oluşan bir eser. Yüzleşmenin Kişisel Tarihi, Küpçük'ün tarihe tanıklık olarak kendi hayatı ekseninde fakat belirli argümanların açılımlarını da dahil ederek irdelediği ve kendi kişisel tarihinde yer edinen unsurların toplumsal tezahürlerini irdelediği yoğun anlatımlı bir eser olarak durmaktadır. - Ülkücülüğün Mito-politik Taşıyıcıları: Ergenekon, Bozkurt ve Kürşat - Ana Gövdeden Zorla Atılan Çocukların Dergisi: Bizim Dergah - Unutulmak İstenen Ütopya: Esir Türk İlleri - Kutsanmış Devletin Zimmetli Urganlarında Soluklanan Hayal Kırıklığı: 12 Eylül ve İdam Edilen Ülkücüler - Bir Kuşağın 12 Eylül İşkencehanelerinde Biten Öyküsü - Muhsin Yazıcıoğlu ve Devlet Aygıtı İle Hesaplaşan Ülkücülük - Ağıdı Yakılmamış Çocukların Ozanı: Hasan Sağındık Başlıkları etrafında \"ülkücülük\" olgusunu odak noktası olarak seçmiş alt başlıklarla da bunu desteklemiştir. Bunu yaparken ilkin ülkücülüğü tarihsel zemine oturtarak tarihsellik-mitolojik olarak irdeleyerek başlamıştır. Yüzleşmenin Kişisel Tarihi adlı eser, ilginçlikler ve ele aldığı konulara yaklaşım biçimi olarak belirli bir orijinallik taşımaktadır. Küpçük'ün olay ve olguları ele alış biçimi, ne tam tarihsel ne de sosyo-politik olarak durmaktadır. Eser, hem sosyolojik hem tarihsel, hem psikolojik hem de sosyo-kültürel bağlamda odağına aldığı \"ülkücülük\" olgusunu detaylı bir biçimde irdelemektedir. Geniş bir literatür taramasıyla karşımıza çıkan eser, milliyetçilik kavramı üzerinden sosyal bir fenomen ve sosyal bir hareket biçimi olarak karşımıza çıkan \"ülkücülük\" olgusunu irdelemekte, bunu yaparken de bu hareket içerisindeki kişilere, olaylara ve belirli temalara değinerek \"ülkücülüğün\" tarihsel ve sosyolojik durumunu gözler önüne sermektedir. Eser, sosyal bir fenomen olarak \"ülkücülüğü\" ele alarak, bunu sosyal, siyasal, kültürel, ideolojik ve mitolojik yönleriyle açımlarken faillerin yaşantısına dair de çözümlemelerde bulunarak dönemin bir tür analizini yapmaktadır. Politik eleştirilerle birlikte sosyolojik bir okumayı da beraberinde getiren dönem araştırmaları, tarihi bir vesika olarak toplumların anlaşılmasında büyük öneme sahiptir. Küpçük de bu eseriyle bir tür mikro dönem tarih çalışması yapmış, sosyolojinin ve sosyal psikolojinin sağlamış olduğu imkanları da göz önünde bulundurarak 12 Eylül döneminin kaotik ortamını analiz ederek ülkücülük hareketini irdelemiştir. Eserin birinci bölümünde büyük oranda edebiyat sosyolojisinin imkanları bağlamında Hüseyin Nihal Atsız'ın daha önce Bozkurtların Dirilişi ve Bozkurtların Ölümü isimleriyle yayınlanmış olan daha sonra tek kitap olarak yayınlanan Bozkurtlar eserini değerlendirirken olay ve olgularla birlikte okunduğu dönemin toplumsal izleklerini kıyaslayarak sunmaktadır. Küpçük, Bozkurtlar adlı eseri ele alırken bu eserin \"mitik anlatılarından beslenen 70'lerin Ülkücüleri üzerinde dönemsel bir görev \" ifa ettiğini belirterek (Küpçük, Yüzleşmenin Kişisel Tarihi, 2012, s. 18) eserin kültürel bir kod olarak toplumsal bellekte yer edinen unsurlara yaslanması açısından simgesel bir anlam taşıdığını aktarmaktadır. Bunu ifade ederken de \"bence \"Bozkurtlar\" bize ait bir edebiyat geleneği içerisinde varolmadığı gibi, gelenek-bugün sürekliliği bakımından da sorunludur\" (Küpçük, Yüzleşmenin Kişisel Tarihi, 2012, s. 19) eleştirisiyle eserin değerlendirmesini \"geleneksel olan\" ile temasını ele almış, gelenek ve tarih unsuru üzerine yoğunlaşmış, bunun kültürel bir kod olarak sahiplenildiğine vurguda bulunmuştur. Atsız'ın \"Bozkurtlar\" adlı eserini değerlendirirken ülkücülüğün mitolojik bir zemin arayışının bir sonucu olarak, eserin değer kazandığını göstermektedir. Mehmet Kaplan'ın arketipleştirilmiş ilk prototip olan Oğuz Kağan'ın akabinde Atsız'ın \"Kürşat\" figürü ile ülkücülerde uyandırdığı duygu durumu ve hayal durumu ile eserin bir işleve büründüğünü ifade etmektedir. Türkiye'deki milliyetçilik akımının zihinsel kodlarını ele alırken bunun Batılı kodlarla ortaya konulduğunu ifade eden Küpçük, milliyetçiliğin bir fenomen olarak kendi mitik anlatısını ortaya koyarken de yine Batıdan kaynaklı paradigmalarla bunun ortaya konduğunu değerlendirmektedir. Jung'un 4 temel arketibi üzerinden hareketle Atsız'ın da Bozkurtlar adlı eseriyle \"Kürşat\"ı bir arketip olarak sunması, Türklük açısından bir tür mitik kökenlere yaslanma yahut arayışın bir sonucu olarak okunabilmektedir. Küpçük, Resmi Türkçülükten Sivil Türkçülüğe Ülkücülüğün Köken Kazısı başlığında Türk'ün simgesel ve olgusal açılımı üzerinden geliştirdiği milliyetçilik orjinli yazısında Türk'ün varoluş kökeninin mitoslarla açıklanmasının seküler bir bakışın ürünü olduğunu ifade eder. Daha sonra Selçuklu/Osmanlı temelli bir temellendirmeyle açıklanması ise İslami bir köken arayışının sonucudur. Küpçük, Türklüğün köken arayışında mitsel unsurları birçok kaynaklardan kıyas ederek açıklana gelen tablolardan farklı bir tablo sunmaktadır. Ergenekon Destanı üzerinden bir anlatımla bu güne kadar ayrıntılı bir biçimde önümüze sunulan efsanenin bilinenin aksine farklı bir anlatım taşıdığı yaklaşımı bu alanda mayınlı bir arazi olarak kendini göstermektedir. Küpçük'ün farklı kaynaklarla birlikte ele aldığı bu tartışmalı konu algı ve imaj ile simgesel bir anlama bürünerek aktarılmaya devam etmektedir. 40'lar ve 70'ler döneminin ülkücülük hareketini karşılaştırmalı olarak ele alan Küpçük, hareket olarak aynı isimlendirmeyle anılsalar dahi içerik olarak farklılıklar taşıdıklarını, bunda en önemli etmenin dönemlerin konjönktürel yapısındaki farklılardan oluştuğunu ortaya koymuştur. Selçuk Küpçük, Türkiye'deki dergicilik alanında önemli işlere imza atmış, dergilerin seyrini iyi takip edip, dergi alanında önemli bir arşive sahip olan biri. Ortaya koyduğu Türkiye Edebiyat Dergileri Atlası, Türkiye'nin farklı yerlerinde çıkan dergiler üzerinden 1980'den 2000'lere uzanan süreci kültür dünyası izleğinde edebi muhitleri de içerisine alarak ele aldığı kapsamlı bir çalışma ortaya koymuştur. Gerek Yüzleşmenin Kişisel Tarihi, gerekse de dergiler üzerine yaptığı çalışmalarla Küpçük, sosyal, siyasal ve kültürel tarihin izleğinde Türkiye'nin geçirmiş olduğu değişim ve dönüşümü farklı parametreler üzerinden okumakta, bunu da ortaya koyarken geniş bir perspektifle sunmaktadır. Sonuç olarak; Küpçük, 70'lerden günümüze uzanan siyasi ve sosyal bir hesaplaşmayı ayrıntılarıyla ortaya koyarken ara ara kişisel bir dille tanıklıklarını da aktararak ortaya kaynak niteliğinde bir eser çıkartmıştır. Yakın tarihin bilinmeyen, gizli kalmış yahut unutulmaya yüz tutmuş kaotik durumunu irdelemek açısından önemi bir eser olan Yüzleşmenin Kişisel Tarihi, ağıdı yakılmamış bu coğrafyanın çocuklarının gelecekte de anılması için tarihe bir not düşürmüştür. Eser, 12 Eylül darbesi neticesinde devlet argümanlarıyla hareket eden darbeci yönetimin kendi halkına reva gördüğü baskıları, sindirmeleri ve işkenceleri gözler önüne sererken darbe yönetiminin nasıl olduğunu da unutanlar için bir anımsama, bilmeyenler için şaşırtıcı ve acı bir tecrübe şeklinde sunmaktadır. Küpçük, Yüzleşmenin Kişisel tarihi adlı eserinde olaylar ve o dönemin önemli isimleri üzerinden hareketle tarihle bir nevi hesaplaşma içerisine girer. Bu hesaplaşma, bir nevi darbelerle yönetilen dönemlerin bir sonucu olarak genele yayılabilir. Darbe yönetimi, her şekilde insanlığın baskı unsurlarıyla sindirildiği, hakim görüşten olmayanların ortadan kaldırıldığı yahut sindirildiği, insanilikten ve vicdanilikten uzak bir yönetim biçimi olarak kendini göstermektedir. Küpçük, S. (2012). Yüzleşmenin Kişisel Tarihi. İstanbul: Granada Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/garaudynin-hatiralari-yuzyilimizda-yalniz-yolculugum-k5666.html", "text": "Bir insanın \"onlara\" rağmen neler yapabileceğinin fevkalade hikayesi. Batıl itikatların içinden çıkmış fıtratını asıl yurduna iade etmek için yola sürülmüş ilginç bir serüven: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum. 1913-2012 yılları arasında ömür sürdüğü 99 hayatıyla birbirine zıt mecralardan geçmiştir Garaudy, ama sonunda hakikati bulmuştur. Denilebilir ki, yaşadığı her bir yılda Allah'ın bir ismi azam-ı tecelli etmiştir. Cesaretiyle, dürüstlüğüyle, açık yürekliliğiyle her bir ismin hakkını verip saadete erenlerden olmuştur Garaudy. Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum kitabında tek bir mesaj verilmiştir: Hakikat arayışında hiçbir kulunu yalnız bırakmaz Rahman. Cesur ve azimli bir hakikat arayıcısı olan Garaudy, uzun hayatı boyunca insanın her veçhesinden geçmesine karşın, hak boyasıyla boyanmasını bilmiştir. Hıristiyan olarak Fransa Komünist Partisi'ne girmiştir. Sonra bir elinde İncil, bir elinde Kapital, Müslüman olmuştur. Aynı hakikatin gölgesinde hem de: Yönünü değiştirmeden ama cemaatini değiştirerek. Aslında şunu demeye getiriyor Garaudy: Hep İslam fıtratı üzerindeydim, yanlış yerlerde ömür sürmüş olsam da bir süreliğine. Yanlış yerler, böyle bir hayat hikayesinde nasıl bir anlam ifade eder? Ya da böylesine cesur ve dürüst bir fıtrat neden nasıl 'yanlış yerlerde' durmuştur? Bu soruların cevabını almak için Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum kitabına bakmak gerekir. Nereden nereye gelmiştir Garaudy? Görülecektir, apaçık, aşikar, sansürsüz. Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Çıraklık Yılları'nda nasıl bir çevrede yetiştiğini anlatır Garaudy. İkinci bölümde, komünizmle geçen yıllarını, komünizm için yaptıklarını anlatır. Hep sıra dışıdır, hep bir adım dışarıdadır, hep sorguluyordur Garaudy. Üçüncü bölümde, yeni bir proje ile ortaya çıkar Garaudy. Hayatı değiştirmek, seçerek; yaşayanlara uyarı niteliğinde... Aslında Garaudy, Fransız sömürgesi Cezayir'de üstlerine itaat etmeyen Müslüman askerler sayesinde son anda kurşuna dizilmekten kurtulmayı hiç unutmamıştır. Ve görülür ki bütün bir Garaudy ve hayatı hep bu hadisesinin etrafında dönmüştür, bu hadiseyle şekillenmiştir. Dahası, 'Batılı' bütün cesur ve dürüst fıtratlar gibi. Hayatının bütün gereklerini yerine getirmekte tereddüt etmez Garaudy. Japonya ve Çin'e gider, bilgisayarinsan'a savaş açar, siyasi Siyonistler tarafından ablukaya alınır, kitaplarının yayımlanmasına müsaade edilmez. O ise ne istediğini biliyordur, hakikat arayışının gölgesinde, hırçın ve ısrarlı. Dördüncü bölümde, hep nasıl İslam fıtratı üzerinde olduğunu, aslında bütün bir hayat hikayesinin fıtratının üzerindeki Batı'l araçları kaldırmaktan ibaret olduğunu anlatır. Bu açıdan ilk konferans başlığının, \"İslam Peygamberi Hz. İsa\" olduğuna şaşırmamak gerekir. Hz. İsa'nın hakiki yerini ve gerçek değerini görmüştür Kur'an'da, Garaudy. Bu yüzden Müslüman olmuştur, İslamiyet'e dönmüştür bütün Batı'l araçlardan sıyrılarak. Selamete erenlerden olmuştur. 99 yıllık hayatının her bir senesinin her bir ismi azma karşılık geldiğini gösterircesine. Bütün bir hayatı \"varlık felsefesinden eylem felsefesine geçmek\" olan Roger Garaudy'nin denizini duymak demek; hayata, dünyaya, insana ve İslam'a yepyeni bir bakış açısıyla bakıp, cesur ve dürüst bir fıtratın neler yapabileceğini görmek demektir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarihin-akisini-degistiren-kosovali-casus-cicero-k4499.html", "text": "\"İstihbarat\" oldukça eskiye dayanan bir geçmişse sahiptir. Genel olarak askeri ihtiyaçtan ortaya çıktığı söylenmektedir. Zaman ilerledikçe dünya geneline yayılmış, askeri sebepler dışında siyasi ve ekonomik nedenlerle icra edilir olmuş, milli menfaatlerle ifa edilen görev olmaktan çıkarak meslek olarak benimsenmiştir. Tarihi kaynaklar en eski istihbarat teşkilatının İtalyanlara ve İngilizlere ait olduğunu yazarken tahminen 650 yıl kadar mazisi olduğunu da yazmaktadır. Günümüzde \"istihbarat\" devletler için zaruri hale gelmiş; bu gün \"güçlü devletler\" olarak nitelenenlerin inkar edilemeyecek boyutta casusluk faaliyeti sürdürmekte olduğu, birçok işi kurdukları gizli servisler aracılığıyla çözüme kavuşturdukları bilinmektedir. \"Bilgi çağı\" olarak nitelenen yaşadığımız zaman diliminde; sınır içinde ve dışında, güçlü ve etkili olabilmek, öyle olmayı sürdürebilmek için casusluk faaliyetleri kilit konumdadır. Bir casusun hayatı yalanlardan oluşur. Bu gereksinimin en temel ihtiyacı kuşkusuz yalanlardan inşa edilmiş bir hayat hikayesidir. Sahte kimlikler, sahte eğitim, sahte aile ve iş bilgileriyle donatılmış hayat hikayelerinde; neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmek oldukça güçtür. Arama motorlarına \"casusluk\" kelimesi yazılarak aratıldığında \"dünyanın en ünlü casusları\", \"dünyanın en ünlü kadın casusları\", \"casusluk tarihi\" başlıklarının varyasyonları şeklinde birçok sonuç çıkmaktadır. Bu başlıklardan herhangi birini seçerek okunmaya başlanırsa hayal gücünü zorlayacak seviyede inanılmaz \"gerçek\" casus hayat hikayeleriyle karşılaşılır. Bu konuda akademik çevrelerce yapılmış araştırımalar ve best seller olmuş kitaplar bulunmaktadır. Yazılı olmanın yanında akıllara kazınmış filmlere ve dizilere de ilham olmuşturlar. Sırlarla ve yalanlarla dolu casusların hayatını kayda alındığı birçok film bulunmaktadır. Bu tür film tutkunlarının oldukça yüksek farkındalık eşiğine sahip olması; senaryo oluşumunun sıkı bir araştırmayı gerektirmesi ve hatasız bir yapımın hedeflenmesi zaruretini doğurmaktadır. Elbette yalan ve sır dolu bir hayatta gerçek tek olmayacaktır. Bundan ötürü bazı konu ve durumlar yapımlarda kendilerine kurgusal olarak yer bulmaktadırlar. \"Dünya çapında ün kazanmış efsane kadın casus kimdir?\" diye sorulursa tüm listelerde ilk ismin \"Mata Hari\", aynı soru erkek casuslar kategorisinde sorulursa tüm listelerin çoğunun ilk sırasında Arnavut asıllı, Kosova doğumlu \"Çiçero\" nun bulunduğu görülmektedir. Erdal Beşikçioğlu ve Burcu Biricik'in başrollerini paylaştığı sinema filmi \"Çiçero\" vesilesiyle \"Çiçero kimdir?\" sorusunu google da arayanlar, tarihin akışını değiştirmiş gerçek biri casus olduğunu ve filminin onun hayat hikayesine dayandığını görürler. \"Ayla\" ve \"Müslüm\" filmlerinin de yapımcısı olan Mustafa Uslu imzasını taşıyan melodram ağırlıklı duygusal öyküyü izlemek isteyenler için söz konusu film bu yazımızın konusu olacaktır. 1. Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin gizli belgelerini Almanlara satarak tarihin yönünü değiştirmiş bir casustur Çiçero. Bu sebeple onu \"yüzyılın casusu\" veya \"efsane casus\" olarak isimlendirenler olmuştur. Kod adını Latin kökenli Romalı devlet adamı, bilgin, hatip, felsefe öğretmeni ve yazar Marcus Tullius Çiçero'dan alan casus Elyesa Bazna - İlyas Bazna, tıpkı dünya çapında en çok bilinen 007 James Bond gibi lükse, paraya, iyi yaşamaya ve kadınlara düşkün bir şahsiyettir. Hayatı filmlere, kitaplara ve tiyatro oyunlarına konu edilmiş olan Çiçero'nun yaşadıkları ilk olarak, II. Dünya Savaşı Sırasında Almanya Büyükelçiliği'nde görev yapan Ludwig C. Moyzisch'in kitabından \"Five Fingers\" adlı filmle beyaz perdeye aktarılmıştır. Yazımıza konu olan \"Çiçero\" adlı film ise 2019 yılı Türkiye yapımıdır. Senaristleri Gürkan Tanyaş ve Meriç Aydın'ın hangi kaynakları baz aldığına dair bir tespit bulunmamakla birlikte II. Dünya Savaşı esnasında Ankara'da yaşananlara odaklanan bir dönem filmidir. 1904'de Priştine'de başlayıp Ankara'ya kadar uzanan gerçek bir hayat hikayesinin ana hatlarının ve belli başlı dönüm noktalarının süreğinde bir senaryoya sahiptir. Türkçe, Hırvatça, Fransızca, bir miktar Yunanca ve Almanca bildiği kayıtlara geçen, bariton sesiyle aryalar okuyan Çiçero, evvela Yugoslavya Krallığı büyükelçiliğinde işe girmiştir. Ardından, II. Dünya Savaşı sırasında Ankara'da Alman büyükelçiliğinde çalışırken özel evrakları okuduğu anlaşılınca işten çıkartılmıştır. Sonrasındaysa güzel sesi ve operaya olan tutkusuyla öne çıkan Çiçero \"kavas\" yani özel uşak göreviyle İngiltere Ankara Sefiri/Büyükelçisi Hugge Knatchbull-Hugessen'in yanında çalışmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu'nun II. Dünya Savaşı politikasının savaşa katılmayarak tarafsız kalmak üzerine kurulması, başkent Ankara'yı casuslarla kaynar duruma getiren bir faktör olmuştur. Almanya'nın da İngiltere'nin de Türkiye'yi yanlarında görmek arzusu casusların birbirinden bilgi sızdırma girişimlerine dahi sebep olduğu bilinmektedir. Film, 1904 Kosova-Priştine doğumlu İlyas Bazna'nın 1918 yılında Sırplar'ın Priştine işgali sonrasında İstanbul'a göç etmesinin hemen öncesindeki Priştine sahneleriyle başlamaktadır. Henüz bir çocuk olarak savaş sırasında yaşadığı travma, gösterdiği cesaret, düşmanlarını kandırabilme, onları zararsız olduğuna ikna edebilme yeteneği bu sahnelerde rahatlıkla izlenebilmektedir. Aynı zamanda bu ilk sahneler, Çiçero'nun babasının ölümünden sorumlu tuttuğu İngilizlere duyduğu nefretin temellerinin atıldığı anlardır. Büyükelçiyi uyku haplarının marifetiyle, aryalar söyleyerek ve masajlar yaparak uyutan Çiçero, onun çalışma masası çekmecesinden, çantasından ve özel kasasından elde ettiği \"çok gizli\" belgeleri fotoğraflayarak büyük bedeller karşılığında Almanlara satmıştır. Önceleri Almanların inanmayarak gerçekliğinden şüphe duyduğu İlyas Bazna'nın akıttığı bilgi ve belgelerin sahiciliği ispat edilince her getireceği yeni belge dört gözle beklenmiş ve ücreti katlanarak artmıştır. Bu güven inşasında kırılma noktası; 1944'te Sofya'nın bombardımana tutulacağını söyleyen Bazna'ya inanmayan Almanların ciddi kayıplar vermesi olmuştur. İlyas Bazna'nın kendi hayat hikayesini yazdığı, \"I was Cicero\" isimli eseri Türkçe'ye \"Ankara Casusu Çiçero\" olarak çevrilmiştir. Elyesa Bazna adıyla basılan otobiyografik kitabında Çiçero; evli ve dört çocuk sahibi olduğunu, ailesinin İstanbul'da yaşadığını, onların maddi ihtiyaçlarını giderdiğini, casusluk hizmeti karşılığı aldığı paraları sefaretteki küçük odasının halısı altına sakladığını, hayatında başka kadınların da olduğunu, pahalı parfümlere ve giysilere düşkünlüğünü dile getirmektedir. Bu vesileyle o, tehlikenin getirdiği heyecanlı yaşamı seven biri olarak yorumlanmaktadır. Hayati tehlike içeren casusluğu sadece lüks hayat için göze almadığı, askerliğini Çankaya Köşkü'nde Atatürk'ün yanında yaptığı, yegane görevinin genç Türkiye'yi dünyayı yangın yerine çeviren bu kirli savaşın dışında tutmak olduğu ve bizzat Atatürk tarafından görevlendirildiği iddiaları bulunmaktadır. Devamındaysa; Çiçero'nun İngiliz sefaretinden elde ettiği gizli belgeleri Türk istihbaratının kontrolünden geçirdikten sonra Almanlara teslim ettiği, onun çift taraflı çalışan bir casus olduğu, gizli belgeleri bilinçli olarak sızdırdığı argümanlarının gerçek olup olmadığı halen gizemini korumaktadır. Alman elçiliğinde sekreter olarak görev yapan Lena Kapp'ın Amerikan ajanı çıkmasıyla Bazna'nın, kazandığı paralarla Arjantin'e kaçtığı da söylentiler arasındadır. Resmi kaynaklara göre; Cicero'nun İlyas Bazna olduğunu anlayan İngilizlerin büyük bir şok yaşadığı, hatta İngiliz büyükelçi Hugesson \"O ajan olamaz, bir kere çok aptal, ikincisi bir kelime dahi İngilizce bilmiyor'.\" dediği yer alsa da onun Arjantin'e kaçıp orada lüks bir hayat sürdüğü filmde yer almamaktadır. Almanların savaş boyunca İngiliz ekonomisini çökertmek için bastığı sahte sterlinleri hizmeti karşılığında kendisine ödeyerek şahsını kandırdıklarını öne süren Bazna'nın Almanya'yı mahkemeye verdiği ve bir miktar tazminat almayı başardığı bilinmektedir. Bu dava ve yine 1950'de, İngilizlerin bu casusluk olayını resmi olarak açıklamasıyla öğrenilen durumun devamında kaleme aldığı \"I was Çiçero-Ben Cicero\" adlı kitabından iyi bir kazanç elde ettiği bir diğer söylentidir. Tüm kanıtlanmamış iddialara rağmen Çiçero Almanya'nın Münih kentinde yoksulluk içinde, işsizlik maaşı marifetiyle 66 yaşına kadar yaşamış, 1970 yılında vefat ettiğinde Münih Friedhof Perlacher Forst Mezarlığı'na defnedilmiştir. Biyografik filmlerin çoğunda \"gişe\" nin gerçeklere karşı hassas olduğunu söylemek zordur. Sinema yazarı, araştırmacı, tarihçi ve senaristler biyografik filmleri kadayıfın tellerini ayırır gibi ince eleyip sık dokuyarak aslına ve doğru olana uyumlandırsalar da, seyirci daha çok filmin kendisine yaşattığı duyguyu önemsemektedir. Bu nedenle bu tür yapımların tarihi gerçeklere aykırılığına dem vurularak yapılan değerlendirmeler için izlenenin bir belgesel değil kurgulanmış bir film olduğunu unutmamayı gerektirmektedir. \"Ayla\" ve \"Müslüm\" gibi trajedi unsurunun ağır bastığı, gişede başarılı olan yapımlara imza atan Mustafa Uslu'nun biyografik filmlerde bir handikap olan hukuksal süreçlerle yüz yüze geldiği bilinmektedir. Basına da yansıdığı üzere \"Müslüm\" filminden sonra Müslüm Gürses'in eşi Muhterem Nur haksızlığa uğratıldığını söyleyerek Mustafa Uslu'ya dava açmıştır. Yine benzer bir durum \"Naim\" filmi için de yaşanmış, halter spor tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Naim Süleymanoğlu'nun hayatını konu alan \"Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu\" filminden sonra sporcunun çocukları izinleri alınmadan filme alınan babalarının yaşam hikayesinin haksız kazanç sağladığını ve senaryonun bazı bölümlerinden duydukları rahatsızlıktan dolayı dava açmışlardır. Adına açılan bu davaların bir benzeriyle Elyesa Bazna'nın çocukları ile de yaşayan yapımcının tüm bu olumsuz gelişmelere ve oluşan zor koşullara rağmen; önemli karakterleri tarihte sadece bir isim olmaktan çıkartarak günümüze taşımasını ve onları tanıtacak yapımlara imza atmasını diliyorum. Filmin yönetmeni Serdar Akar 'ın ve Kosova Mitrovica doğumlu Mustafa Preşeva'ın tüm sahneleri özenle kurgulayıp kayda aldığı görülmekte olan filmin odağını kaybetmeden ilerleyen bir akışa sahip olduğu söylenebilir. Bu akış içinde mekanlar, şahsiyetler ve olaylar yoğun bir şekilde ardı ardına verilmektedir. Bu durumun izleyende bir parça dağılmaya neden olduğu, daha az sahne ve olaya yoğunlaşışlaydı belki daha iyi olabilirdi seçeneğini akla getirmektedir. Karakterlerin derinlikli olarak çalışıldığını ve kameraya aktarıldığını söylemenin pek mümkün olmadığı yapımda, başkahramanlar öncelikli olmak üzere onların gerçek isteklerini, amaçlarını ve ne için savaştıklarını anlatan bir iç ses, dış ses, anı defteri, hatıra vb gibi kanallara başvurulmadığı için izleyenler karakterlerle özdeşleşememektedir. Bu da filmin temelde verdiği duyguyu tam olarak hissedememeye ve bu halin filmin sonuna kadar devam etmesinin yolunu açmaktadır. Bu bağlamda başlıca karakterler üzerinden bir çözümleme yapılacak olunursa başrol Erdal Beşikçioğlu özelinde birkaç hususa söylenebilir. Bunlardan birincisinin filmin ilk sahnesi ile alakalı olduğudur. Ankara'daki ilk sahnede İlyas Bazna , opera aryaları söyleyerek izleyici karşısına çıkmaktadır. Sesi İngiltere Büyükelçisi Sir Knatchbull-Hugessen etkiler etkilemesine ama o sesin Erdal Beşikçioğlu'ndan çıktığına inanmak izleyici açısından pek mümkün ol mamaktadır. Palyback için oyuncunun görüntüsüyle uyumlu başka bir ses olmalıydı diye düşündürmektedir. Aynı çizgide bir husus da şudur ki; büyükelçi ve istihbarat üyelerinin gerçek hayattaki resmi görüşlerine göre \"biraz safça hatta aptal olarak nitelenen, İngilizce bilmeyen, kendi halinde bir hizmetkar\" olarak tanımlanan Bazna'yı canlandıran Erdal Beşikçioğlu'nun edası, cüssesi, karizmatik tavırları ve iletişime açık halleri nedeniyle pek de böyle olmadığı görülmektedir. Bu durumla uyumlu bir oyunculuk sergilenebileceği akıllara gelirken Erdal Beşikçioğlu ve Tamer Levent'in sahnelerini izlemek ise keyif vericidir. İlyas Bazna'nın duygusal ilişki yaşadığı Alman Konsolosluğu personeli \"Cornelia Kapp\" ı canlandıran Burcu Biricik 'in ise tam anlamıyla Alman bir kadın rolüne ve görünümüne büründüğü söylenebilir. İki başrolün dans sahneleri hem eğlencelidir hem de dönemim ruhunu yansıtmaktadır. Hitler dikkate alınmazsa filmin kötü adamı Almanya Büyükelçiliği'nde görev yapan \"Ludwig C. Moyzisch\" karakteri olduğu aşikar olan filmde; Moyzich karakterini canlandıran Murat Garipağaoğlu'nu hem oyunculuğu hem de düzgün Almanca grameriyle filmin diğer oyuncularından rol çaldığını söylemek yanlış olmayacaktır. İngiliz Konsolosluğu'nda \"Wellington\" karakterini canlandıran Makedonyalı oyuncu Ertan Saban'ın Kosova'da başlayan bu gerçek hayat hikayesinde kendi doğal şivesini kullanarak yeteneğini sergileyeceği başka bir karakterde olması daha iyi olabilirdi. Yani filmde lokomotif görevi görecek, belki de bir miktar komedi tozu serpecek, onun tabii özelliklerini sergileyeceği Arnavut asıllı bir başka karakter kurgulanabilirdi. Özellikle Churchill, Hitler ve Atatürk'ün kısa sürelerle gösterilmesi filmin diğer ayrıcalıkları arasında olsa da Hitler 'in gerçeğine göre daha uzun ve cüsseli bir oyuncu tarafından, İnönü'nün ise ona hiç benzemeyen bir oyuncu tarafından canlandırılması izleyiciye hayal kırıklığı yaşatmaktadır. Son olarak filmin başında ve sonunda yoğunluklu devamında ise aralıklı olarak tüm film boyunca down sendromlu - özel gereksinimli çocukların yer aldığı bölümlerde görev alan masum tebessümlü çocuk oyuncuların oldukça başarılı olduğu söylenebilir. Dekorları 1940 'ların Türkiye'si ile uyumlu, özenli hazırlanmış giysileri, arabaları, objeleriyle yüksek bütçeli bir yapım olduğu anlaşılan film; ele aldığı tarih, siyaset, aşk ve milliyetçilik konuları itibariyle savaşlarda kazanan olmadığının altını çizer gibidir. İlyas Bazna'nın hikayesi oldukça şaşırtıcı ve etkileyici olurken gerçek hayat hikayesi olması filmin merak uyandırmasına neden olmaktadır. Melodram ve kaliteli dram arasında dengeyi yakalayamamış olduğunu üzülerek ifade edeceğim yapım, nefis bir tarihi kişiliğin tarihsel şuurumuzun gelişimine katkı sağlamak gibi bir katma değeri oluştururken bazen bir TV Filmi izlendiği hissini yaşatmaktadır. Filmin kapsama alanı ve anlattığı konu itibariyle \"uluslararası\" olma özelliği taşıdığını unutmayarak içim rahat olmadan yaptığım bu \"yapıcı\" eleştirilerime rağmen oldukça emek verilerek hazırlanmış bir casus filmi olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Henüz Atatürk Orman Çiftliğinin olduğu, kocaman ve yeşil bahçeleriyle büyükelçilikleri, nezih, şık ve takım elbiseli beylerin, saçları özenle toplanmış, şapkalı ve döpiyesli hanımların kaldırımlarda yürüdüğü günlerdeki Ankara atmosferini layıkıyla gözler önüne serdiği için tebrik edilesi bir yapımdır. Beyaz perdeye aktarılması için yapımcıların dikkatini çektiği gibi kitaplaşması için başka yazarların da dikkatini çeken Çiçero vakası, yazar Richard Wıres 'in kaleminden \"Kod Adı Çiçero\" adıyla \"II. Dünya Savaşı'nın En İlginç Casusluk Vakası\" tanıtım cümlesiyle kitaplaştırılmıştır. Meraklısına bu kaynak da önerilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sevgi-dolu-bir-aile-gercek-mutluluk-kaynagidir-k4018.html", "text": "Güneşin ayrı bir aydınlık verdiği, gürül gürül sularının yemyeşil doğasından kendine yollar bularak pırıl pırıl aktığı, Balkanlar'ın soğuk hava dalgasının sımsıcak insanların üstünü örtmeye gücünün yetmediği bir filmdir Bal Kaymak. Makedonya'daki Lazarapole Köyü' nde, UNESCO tarafından koruma altına alınan cennetten düşen bir damla olarak tariflenen gölüyle ünlenmiş şehri Ohrid'de ve İstanbul'da çekimleri gerçekleştirilen filmin süresi 90 dakikadır. 2018 yılında gösterime giren yapımda Tarık Ünlüoğlu, Sabina Toziya, Beren Gökyıldız, Kenan Çoban, Filiz Ahmet, Yunus Emre Yıldırımer ve Melissa Yıldırımer rol almıştır. Yönetmen Onur Tan'ın 10 yıllık senaryo çalışmasının ardından yönetmenliğini de üstlendiği filmde oğlu Ömer Tan ana karakterlerden biri olarak yer almıştır. Başrol oyuncularına eşlik eden yardımcı rollerden birinde, tıpkı bir diğer Balkan filmi Limonata daki sarı renkli Alman Tarabantı gibi bu filmde de sevimli bir köpek bulunmaktadır. Adı Dobro olan Saint Bernand cinsi köpek çekimler için Amsterdam'dan getirilmiştir ve Avrupa'nın En Güzel Köpeği unvanına sahiptir. Yaşadıkları köyü ikiye bölen inatlaşmalarıyla bir Adem ve Havva filmidir Bal Kaymak. Bir gün, Adem ile Havva nın yanına Bade adında bir melek gelir. Bade'nin kalbindeki temiz duygular, inatçı kavgaları başka bir dünyaya aitmişçesine yok varsaymaktadır. Annesi ve babası vefat eden Bade, teyzesi Sezen'le birlikte yaşamak zorunda kalmıştır. Zorunlu bir seyahat sebebiyle teyzesi Bade'yi babası Adem'in yanına bırakır. Ancak ninesi Havva da torununun kendisi ile kalmasını istemektedir. Bunun üzerine, ayrı evlerde yaşayan ve birbirlerine adeta düşman olan bal üreticisi Adem ile kaymak üreticisi Havva arasındaki gerginlik ve rekabet tırmanır. Çalışkan arılarıyla ve kocaman köpeğiyle dünyanın en iyi balını üreten huysuz dedesi Adem ile şirin keçileri ve oğlaklarıyla dünyanın en iyi kaymağını üreten kızgın ve küsmüş ninesinin arasında kalan Bade, arkadaşı Ömer'in yardımıyla dedesi ve ninesi arasında kalmışlığına son vermeye çaba sarf eder. Onun hayata olan umut dolu bakışı, gülmeyi ve yaşamayı sevmesiyle olaylar başka yöne doğru yol alır. Küçücük gövdesine kocaman bir kalp sığdıran Bade sevmeyi ve sevilmeyi bilmeyen ninesiyle dedesinin arasına mutluluk tohumları eker. Bade'nin içindeki umut, izleyiciyi çocukluk yıllarına doğru yolculuğa çıkarmaktadır. Balkan göçmenlerinin ise artık sisler arakasında kalan uzak çocukluklarına olan yolculuklarına Makedonya'nın muhteşem doğası, yöresel kostümleri, yemekleri, adetleri, köy hayatı ve karakteristik Balkan şivesi eşlik etmektedir. Filmin oyuncularından Melissa Yıldırımer ve Yunus Emre Yıldırımer'in 5. evlilik yıldönümlerini çekimlerdeki düğün sahnesiyle aynı güne denk getiren yönetmen Onur Tan'ın setinin nasıl huzur ve incelik dolu olduğunu tahmin etmek zor değildir. Başrol oyuncusu Tarık Ünlüoğlu film gösterime girdikten bir yıl sonra vefat etmiştir; nur içinde uyusun. Filmin diğer başrol oyuncusu Makedonyalı Sabina Toziya'nın ise 2021 yılı başında beyninde tümör tespit edildiğinden Makedonya Sağlık Bakanı Venko Filipce tarafından ameliyat edilmiştir. Günümüzde tedavi süreci devam etmekte olan sevilen oyuncuya sağlık diliyoruz. Küçük oyuncuların oluşturduğu büyük heyecan olarak nitelenebilecek filmde internetsiz bir köy yaşamı ve iyimserlik mevcuttur. Eski Türk filmlerindeki samimi, neşeli, eğlenceli ve duygusal aile atmosferinin izlerini taşıyan yapım, bir parça Heidi'yi anımsatırken, turşu suyunun limonla mı yoksa sirke ile mi yapıldığı hususunda fikir birliğine varamayan Neşeli Günler'in Adile Naşit'ini ve Münir Özkul'unu da çağrıştıran keyifli bir seyirliktir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/siir-kutuphanesi-k2177.html", "text": "Kendi alanında çok özel bir iddiaya sahip olan Nilüfer Şiir Kütüphanesi, konusunda ihtisaslaşarak koleksiyonunda Türkçe'deki şiire dair her tür bilgi belge ve malzemenin yer alması hedefiyle kuruldu. Kütüphanenin koleksiyonunu, Türkçede yayımlanmış şiir ve çeviri şiir kitapları, şiir antolojileri, şiir inceleme ve araştırma kitapları, şiir ya da şair hakkında hazırlanmış tezler, şiir ve edebiyat dergileri, şair mektupları, şair el yazıları, ses ve video kayıtları ile çeşitli afişler, fotoğraflar ve broşürler oluşturuyor. Açık raf usulüne göre çalışan kütüphanede şiir kitapları ödünç verilmekte ve araştırmalara kaynaklık edebilecek eserler sayısallaştırılıp çevrimiçi olarak da paylaşıma sunulmaktadır. Gerek yayınevlerince basılıp dağıtılmış, gerekse şairlerin kendi çabalarıyla yayımladıkları şiir kitaplarının tümünü toplama kararlılığında olan Şiir Kütüphanesi, bu konuda ilgili örgütlerin yanı sıra şairlerin kendilerinden de destek alıyor. Yıl boyunca çeşitli etkinliklere evsahipliği yapacak olan Şiir Kütüphanesi'nde okumalar, söyleşiler, atölyeleri ve şiir konulu sempozyumlarla paneller düzenlenecek. Nilüfer Belediyesi Nazım Hikmet Kültürevi içinde 600 m2'lik alanda konumlanan Şiir Kütüphanesi'nde internete erişim olanağı, şiir sergileri ve çocuk bölümleri de bulunuyor. Kütüphane hafta içi 10.00 - 21.00 hafta sonu 10.00 - 18.00 saatleri arasında hizmet vermektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/tarihe-bir-sisin-icinden-bakmak-uzerine-k5131.html", "text": "Taha Akyol bir yazısında \"iktidarı sınırlama\" kavramı üzerinde duruyordu. Bu kavram etrafında \"Hak ve hürriyetlerimizin, yargıda adaletin ancak iktidarın sınırlandırılmasıyla mümkün olacağı fikri köklü değildir, yaygın da değildir.\" Yorumunu yapmıştı. (02. 03. 2017, Hürriyet). Bu yorum ve çıkarımların geniş zamana yayılmış bir bakış açısıyla oluştuğu açıktır. Yönetimi bir şekilde almış olan her kişi ya da grup gücü teksif etme derdine düşer. Bunu da değişik argümanlarla halka anlatmaya, yönetiminin devamı adına sunar. Bu bilgilendirme olabileceği gibi, yıldırma, korkutma gibi baskıcı yöntemlerle de olabilir. Tarih, millet olarak bakmayı sevdiğimiz alanlardan birisi. Oğuz Kağan'dan beri, hem geçmişe dönük bir gurur kaynağı, hem de geleceğe yönelen ilham olma tarafı var çünkü. Tarihe, tarihsel figürler ve olayların ötesine geçerek bakmak, güç denetiminin yalnız ahlaka bırakılmadığı, kurumsal yapının gerekli hukuk kurallarını oluşturma kapasitesi ve kurulan dengeyi görmek olduğunu, bütün açıklığıyla ifade edebilmek anlamına gelir. Bu anlam, aklın önündeki perdenin aralanması demektir. Büyük ve geniş bir ufuk o zaman açılır. Bu anlam bir arayış değilse, sisler içinden bakarak gerçeği görmeye çalışıyoruz demektir. Özellikle de hatalı, eksik ya da yanlış yazıldığı, ülkemizde büyük bir kesim tarafından düşünülen ve adına \"yakın tarih\" dediğimiz dönemle ilgili olarak. Bu yazının sebebi de, yakın tarihimize, \"resmi tarih\" dışında açılan pencerelerden birinden bakabilme adınadır. Bu yazı için temel aldığım eser, \"Bütün Açıklığı İle İnönü Savaşları\" adlı, 1967'de Cevat Rıfat Atilhan tarafından yazılan eserdir. Yazarımız yirmi civarı madalyası olan bir askerdir. İstiklal Savaşının zaferle noktalanması üzerine ordudan ayrılmıştır. Bir yazar, aktif siyasetçi ve yetmişten fazla kitabı olan, düşünce tarihimizin önemli kalemlerinden biridir. Bugün şu cümleyi rahatça kurabiliriz: Cevat Rıfat Atilhan (D. 1892, İstanbul - Ö. 4 Şubat 1967) değeri bilinmeyen, bildirilmeyen, gerçeğin üstündeki örtüyü aralamaya çalışan bir şahsiyettir. Bosna-Hersek beylerinden Hurşit Paşa'nın torunu, Şam Mutasarrıfı Hasan Rıfat Paşa'nın oğludur. Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu mezunudur. I. Balkan Savaşı'nda Edirne müdafaasında gösterdiği kahramanlık ve cesaret Bulgarlar tarafından bile takdir edildi ve esir tutulduğu Sofya'da kendisine \"Bulgar İmtiyaz Madalyası\" verilir. Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin cephesinde görev alır. Birinci ve İkinci Gazze savaşlarına katıldı. İkinci Gazze Meydan Savaşı'nda üç yüz elli kişilik müstakil bir müfreze ile İngiliz ordusuna yaptığı taarruzla savaşın Türkler lehine gelişmesinde büyük rol oynadı. 1916'da Yahudiler tarafından kurulan ve Filistin Cephesi'nde İngilizlere istihbarat sağlayan NİLİ adlı casusluk teşkilatını deşifre ederek çökertilmesini sağladı. Mütareke döneminde Mersinli Cemal Paşa tarafından Konya'da gerçekleştirilen Milli Mücadele faaliyetlerine katıldı. Milli Mücadele'de Fransız işgalindeki Zonguldak Bartın-Ereğli bölgesinde milis komutanı olarak savaşır. Ankara'yı işgale gelen Fransız birliklerini durdurmayı başarır. Gösterdiği başarıdan dolayı kendisine madalya verilir. Kitapta İsmet Beyin Çerkez Ethem'i kıskandığı, Yunan kuvvetlerinin Bursa üzerinden hareket ettiği esnada bile Kütahya'da beklediği, savunma hattı olan İnönü'ye gitmediğini, dört gün sonra trenle hareket ettiğini anlatıyor yazar. Savaş hattı ile ilgili olarak da; ilk ateşe maruz kalan 24. Tümene taktik bildirmediği, bu tümenin hücum taburlarını Eskişehir'de beklettiği, Geyve boğazı kahramanı Yarbay Atıf bey tümenini de savaşa sokmadığı, 126. Alayın dağılmasını ve esir düşen askerilerimizin sorumluluğunun da İsmet beye ait olduğunu belirtir. İşin en ilginç yanı da, İsmet beyin üç tümene (ki en az 30.000 askerdir.) \"güpegündüz ricat emri verdi\"ği anlatılır. Askeri terminoloji açısından bu gündüz ricati ölümcül bir emirdir ve yazara göre harp tarihinde benzeri yoktur. Nitekim bazı birlikler bu emre itaat etmemiş ve gece karanlığına dek mevzilerinde kalmışlardır. Düşmanın üzerlerine gelmemesi üzerine, gece yarısından sonra emir uygulanmıştır. Burası oldukça ilginçtir. Yani düşmanın, çekilen üç tümeni takip etmemesi... Çünkü benzer şartlarda Yunanlılar da tasarladıkları \"baskın\"ın ya da \"keşif taarruzunun akim kaldığı\" yani başarısız olduğu düşüncesiyle aynı anda ricat etmişler ve Bozüyük'ü yakarak İnegöl'e doğru çekilmişlerdir. Albay İsmet ertesi gün bir köylüden öğrenmiştir düşmanın vaziyetini. Garip şekilde de Ankara tarafından generalliğe yükseltilir. İkinci İnönü muharebelerinde ise Tuğgeneral İsmet Bey, yazara göre daha büyük hatalar yapmıştır. Hatta Mareşal Fevzi Çakmak tarafından divanı harpte yargılanmak ve kurşuna dizilmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu kısımları elbette kitabı okuyunca görmenizi istiyorum. Kitap özel kütüphanelerde, sahaflarda falan bulunabiliyor. Ben Cevat Rıfat Atilhan kitaplarını nerde bulsam alıyorum. Özetle, tarihe bakarken \"hakikat\" arayışına, hakikatin üzerindeki örtülerin kaldırılmasına ve millet olarak son asır tarihinde var olduğuna inanılan yanlışların, eksiklerin ve hatta yönlendirmelerin kişisel boyutta ortadan kaldırılmasına yönelik bir yaklaşım bu kitap. Dönemsel tanıklıklar, benzer uygulamalar ve savaş tarihinden kıyaslamalar yapılarak yazılan önemli bir kitaptan söz ediyorum. Yazılmasının, yaşananların üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçtiği göz önüne alındığında, kitabın yazılmasının üzerinden de bir o kadar geçtiği gerçeğiyle birlikte ve serinkanlılıkla olaylara bakabilmek için uygun bir zemin olduğunu düşünebiliriz. Kitabı bulun ve okuyun, hatta durun, Atsız'ın \"Z Vitamini\" adlı metniyle koordineli şekilde okuyun ki eğlenceli de olsun! Elbette tarihin üzerindeki sis ve kasvet dağılsın isterseniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hay-bin-yakzanin-kayip-adasi-k5667.html", "text": "İçimdeki adada kayboldum ve aklımı kullanarak içimdeki kayıp adayı bulacağım. Ben Hay Bin Yakzan. Allah'ın Hayy ismiyle hayat bulmuş hakikat arayıcısı. Kimseler yoktu. Absal'ın içimdeki kayıp adaya düşmesine daha zaman vardı. Üzerimde annemin ölümünün gölgesi. Hiçbir yere gidemeyecektim ya da gittiğim her yerde içimdeki kayıp adanın yansımalarıyla karşılaşacaktım. Buydu benim hakikatim. Bir başkasının suretinde kendimi görecektim. Aklım bütün varlık aynalarını kırmıştı. İnsanlar karanlıktı. Bir kadının ellerinin sıcaklığını hissetmek yasaktı. Aklımla içimdeki kayıp adayı bulmaktan başka çarem yoktu. İnsanlar baskılıyordu ruhumu. İçsel geçişlerden geri kalıyordum. Sağ elimde peygamberlerin kalbi, sol elimde filozofların beyni, bir başıma yürüyordum ve kayboluyordum. Bir türlü cennetimin çatısını kuramıyordum, cehennem alevlerini tanımlayamıyordum. Ben Hay'dım; Allah'ın Hayy isminden hayat bulmuştum. Ceylanlar düşerdi gözlerimdeki uçurumlardan. Bir başıma ağlardım. Gözyaşlarım azar azar yalnızlığımı büyütürdü. Gözyaşlarım yalnızlığıma dayelik yapardı. İçimdeki kayıp adayla birlikte kaybolmamak için aklıma savaş açardım. Olmazdı. Aklım dur derdi, bu çılgınlığıma. \"Yegane sermayeni kaybetmene göz yumamam.\" Durmak zorunda kalırdım. Bir kadının ellerinin sıcaklığını özlerdim. Ceylan derisiyle kefenlenip gömülmek isterdim. Aklımın toprağında çürümeyen tek dua tohumum bu olurdu: Ceylan derisiyle kefenlenip gömülmek. Absal gelince hayatım değişti. Kendim ile Hayy olan ben arasındaki bağlantıyı kurdum. Absal yeni bir başlangıç oldu benim için. Aklımın vadisinde özgürlük şarkılarımı okumaya başladım. Bir başkası güzeldi. Bu gölgesi ve aşkı olmayan Absal olsa da. Hakikat ışığıyla içimdeki kayıp adayı aramaya başladık. Ben önde Absal arkamda. Kaç tane sonsuzluğu yitirdiğimizi bilmeden yürüdük. Aradık. Uzak değildi içimdeki kayıp ada. Akıl ile aşkın karşılaştığı yerde buldum içimdeki kayıp adayı. Korktuğum başıma gelmemişti. Aklım yerini ve göğünü kaybetmemişti. Sütunsuz bir kıbleye asılmıştı bütün bir geçmişim ve geleceğim. Hatıralarımın hükmü ve karşılığı yoktu. İçimdeki bütün ceylanlar intihar etmişti aşksızlık yüzünden. Aşkın hamuru ekşimişti, bozulmuştu. Aşk hamurundan aşk kuşları yapamayacaktım. İnsanın üç yüzünü öğrenmiştim içimdeki kayıp adayı bulduğum yerde. İnsan karanlıktı, insan zalimdi, insan zindandı. Ve hep kendime hüsran olarak kalacaktım. Duyuyor musun anne? Beni hep kendine hüsran olmak için büyütmüşsün. Şimdi içimdeki tek kişilik adada senin ölümün ve kendi hüsranımın bekçiliğini yapacağım, ölene dek. İnsanlar beni hakikat arayıcısı sanacak. Ben hakikati bulamadım anne. Hakikat beni yuttu içimdeki tek kişilik adada. Yitirdiğim sonsuzluk kadar yalnızım. Absal teselli vermiyor anne. İstediğim gibi başka adalara da geçiş yapamıyorum. Akşamlar ölüme yatmış bir ceylanın yalnızlığıyla iniyor tek kişilik adamın üzerine. Bana bıraktığın miras bu oldu. Hatıra diyemiyorum zira geçmişimi hatırlayamıyorum. Gece ile sabah arasındaki yolları yitirdim. Kalbimin toprağındaki dua meyveye durdu: Ceylan derisiyle gömülmek uzak bir ihtimal değil artık. Gitmek sonra içimdeki adayla bir başına. Yepyeni sonsuzluklara karışmak. Dibacesi, elifbası, hitamı, yankısı ve gölgesi olmayan sonsuzluklar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-orhan-ates-k5514.html", "text": "Gerçekten zor bir soru. Çocukluk yıllarımdan beri hep bir şeyler çizmişimdir. Şimdi birini seçip söylemem gerekince tıkandım bir an. Küçükken referans alarak, daha doğrusu bakarak çizim yapmayı çok seviyordum. Okul çantamın üzerinde He-Man ve kaplanı Titrek'in olduğu bir sahne vardı. O sahneyi resim defterime yapmıştım ve bunun için çok uğraşmıştım, gören herkes de çok beğenmişti. Uzun süre yanımda taşımıştım o çizimi, gelen geçen her tanıdığa göstermek için. Şimdi nerededir bilmiyorum, keşke yine görebilsem. Okul yıllarımda sergilere katılması için benden resim yapmam istenmesi dışında öğretmenlerimden ve çevremden ne yazık ki herhangi bir yönlendirme almadım. Bu nedenle çizim yapmak benim için çok uzun süre bir hobi olmanın ötesine geçmedi. Üniversite yıllarımda bu hobim karikatür ağırlıklı yön almaya başladı. Hocalarımızın, arkadaşlarımın karikatürlerini çizmeye, yaşadığım ya da tamamen hayali sahneleri karikatürize etmeye başladım. Öğretmenlik yıllarımda ki hala öğretmenim, bir karikatür kursuna katıldım. Bu kursta ulusal ve uluslararası düzenlenen karikatür yarışmalarından haberdar olmamla birlikte bulduğum her fırsatta bu yarışmalara katılmaya başladım. Yarışmalardan ulusal ve uluslararası dereceler alıp sergilere ve albümlere seçilme mutluluğunu yaşadım. Artık karikatür benim için sadece bir hobi değildi, bunun da ilerisine geçmişti. Bir süre sonra bir öğretmen arkadaşım yazdığı çocuk kitabını resimlememi isteyene kadar çocuk kitaplarına yönelik çizimler yapmak yoktu aklımda. İlk çalışmam olan o kitap basılmadı ama benim için yeni bir başlangıç oldu galiba. Çocuk Kitaplarına yönelik yaptığım ve beğendiğim çizimlerimi sosyal medya hesaplarımda paylaşmaya başladım. Kitabını resimletmek isteyen kişiler ve yayınevleri bana ulaşmaya başladılar. Hayretle ve heyecanla takip ettiğim bir başlangıç olmuştu. Bundan cesaret bulunca ben de yayınevlerine portfolyomu yollamaya başladım. Kitaplar, kutu oyunları, pazıllar, dijital platformlar derken kendimi bu sektörün içinde buluverdim ve bu süreci hala büyük bir keyif ve heyecanla yaşıyorum. Çocuk kitaplarında çizerlerin etkisi ve yeri har zaman çok önemlidir. Kitabın özelliklerine göre kendi rolümü farklı hissettiğim zamanlar oluyor tabii ki. Özellikle çizimlerin kitabın büyük bir bölümünü kapladığı küçük yaş gruplarına hitap eden projelerde kendimi başrol oyuncularından biri olarak görüyorum. Aslında rolüm ne olursa olsun bir parçası olmaktan büyük keyif aldığım bir süreç olarak tanımlayabilirim. Aslında söylenecek gerçekten çok şey var ama bunlar benim kişisel saptamalarım olduğu için çocuk kitapları piyasası için ne kadar geçerli olur bilemiyorum. Yine de bir örnek verebilirim. Bazı yayınevleri çocuk kitabının kapağında yalnızca yazarın adının yazmasını istiyorlar ve çizerin o kitabın çok büyük bir parçası olduğunu unutuyorlar. Yazar kadar çizerin de o kitapta hakkı olduğunu ve kapakta kesinlikle isminin yer alması gerektiğini düşünüyorum. Kitap eğer bana yayınevi aracılığı ile geliyorsa genelde yazarlarla iletişimim pek olmuyor. Editör ağırlıklı oluyor iletişimim. Ama editör, yazar, çizer toplantıları yaptığımız projeler de oluyor. Kitap yazarı bana bireysel olarak ulaşıyorsa yazarla iletişimimiz tabii ki kitap çizimleri boyunca devam ediyor. Şu ana kadar çalıştığım yazarlarla herhangi bir problem yaşamadım, her seferinde ortak bir dil bulmayı başardık. Umarım böyle de devam eder. Şimdiye kadar büyük bir sorun yaşamadım yayınevleriyle. Sözleşme kurallarına karşılıklı uyulduğu ve iyi niyetli olunduğu sürece de bir problem olacağını sanmıyorum. Benim sunduğum en büyük avantaj, işimi hakkıyla ve sözleşme kuralları kapsamında yapmak olacaktır ki bu bir avantaj değil sadece doğru olandır aslında. Karşı taraftan da tek beklentim budur. Bu konuda çok avantajlı olduğumu düşünüyorum çünkü ben bir sınıf öğretmeniyim. Çocukları çok seviyorum ve onlarla iyi bir iletişimim var. Onların her hallerine, tepkilerine, mimiklerine şahit hatta dahil olma şansını yakalıyorum. Çizimlerimi ilk görenler hep öğrencilerim oluyor. 2,5 yaşında bir oğlum var, çizdiklerime bakmayı çok seviyor ben de verdiği tepkileri çok seviyorum. Yazarın anlatmak istediğini kendi hayal gücümle harmanlamaya, hem çocuklara hem büyüklere hitap edecek eğlenceli ve farklı bir dünya oluşturmaya çalışıyorum. Büyükler de kesinlikle çocuk kitabı okumalı. Bu nedenle onları da belirttim. Çizimlerde beni çok zorlayan bir şey olmuyor ama benim de tıkandığım yerler oluyor. Tıkandığımda bir süre daha, doğru sahneyi hayal etmeye çalışırım eğer olmuyorsa bir süreliğine başka şeylerle uğraşırım. Siz başka bir şeyle uğraştığınızı sansanız da beyin o problemi çözmeye çalışmaya devam ediyor ve bir noktada evreka! Sahne canlanıveriyor. Sınıf öğretmeni olduğum için çocuklardan ve oğlumdan etkilendiğimi düşünüyorum. Düzenli olarak çocuk kitapları alıyorum ve inceliyorum. Kitaplardaki çizimlerin beni ne kadar beslediğini bilmiyorum ama çocuk kitapları okumak ve incelemek inanılmaz keyif veriyor bana. Bir de küçüklüğümden beri iyi bir anime fanıyım. Çizimlerim anime tarzı olmasa da hayal gücümü zenginleştirdiğini düşünüyorum. Evet oldu. Çocuklar için uygun bulmadığım içeriklerin olduğu metinler geldiğinde reddediyorum. İstemeye istemeye çizdiğim de oldu. Tabii bu da göreceli bir durum ama bana göre metinde çok daha iyi sahneler varken çizilmesi için farklı sahnelerin seçildiği kitaplar oldu. Çok istemesem de en iyi şekilde yansıtmaya çalıştım tabiki. Klasik bir cevap olacak ama hepsi çocuklarım gibi derler ya, evet aynen öyle. Son çizimlerim diğerlerinden daha iyi görünse de şu çizimim aralarında en iyisidir diyemiyorum. Bu soruya isim isim cevap vermek istersem alanın yeterli olacağını zannetmiyorum. Yazar ve çizer olarak işlerini çok beğendiğim ve yakından takip ettiğim hem yerli hem de yabancı birçok isim var. Kendi yazdığım kitapları resimlemeyi çok istiyorum. Bunun için yazmaya başladığım ama bir türlü sonlandıramadığım iki hikayem de var. Bir gün onları oğluma okuduğumu düşünmek bile heyecanlandırıyor beni. Umarım en kısa sürede gerçekleştiririm bu hayalimi. Yapay zeka çizimlerinin inanılmaz hızlı gelişimi sektör açısından endişelendiriyor beni. Yazılım, referans olarak sizin, benim, aslında bütün çizerlerin eserlerini kullandığı için ortada büyük bir telif sorunu da var. Sürecin nasıl ilerleyeceğini merakla takip ediyorum ben de."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/jorge-luis-borges-kum-kitabi-shakespearein-bellegi-k5944.html", "text": "Arjantinli yazar Jorge Luis Borges'in 1975 yılından yayımlanan Kum Kitabı ve 1983 yılında yayımlanan Shakespeare'in Belleği son öykü kitaplarıdır. Bu iki kitap Can Yayınları baskısında bir araya geldi. Kum Kitabı'nda yer alan öykülerde özellikle İskandinav mitolojisinin, tarihin, kitapların ve yazarların arasında geziniyorsunuz. Öykü kitaplarında pek görmediğimiz şekliyle eserin sonunda yer alan sonsöz de Borges'in okura yaptığı bir sürpriz. Kum Kitabı'nın başında yer alan \"Öteki\" öyküsüyle Shakespeare'in Belleği'nin başında yer alan 25 Ağustos 1983 öyküleri birbiriyle kardeş metinler. Her ikisinde de Jorge Luis Borges'in bir başka Borges'le karşılaşmasını görüyoruz. Ulrike, Borges'in sonsözde dediği gibi onun edebiyatında nadir karşılaştığımız bir aşk öyküsü. There are More Things öyküsünde Borges'in H.P. Lovecraft'a öykünmesini görüyoruz. Bu metin kitabın en gizemli atmosferine sahip öyküsüdür diyebiliriz. Shakespeare'in Belleği kitabıysa yalnızca dört öyküden oluşuyor. Bu öyküler biri hariç daha önce İletişim Yayınları'ndan çıkan Dantevari Denemeler kitabının peşine eklenmişti. Ayrıca Borges'in Babil Kitaplığı dizisinden çıkan 25 Ağustos 1983 ve Diğer Öyküler kitabında da \"Shakespeare'in Belleği\" haricinde kalan öyküler bulunuyordu. Bu kitapta yer alan öykülerse tıpkı Kum Kitabı'na adını veren öyküde olduğu gibi gerçeküstünün baskın olduğu metinler. Özellikle William Shakespeare'in belleğinin bir adamın zihnini ele geçirişinin anlatıldığı kitaba da ismini veren öykü muazzam. Kısacası bu iki kitapta yer alan öykülerde Borges'in karanlık, gizemli, mitolojik, tarihsel, gerçeküstü öykü dünyasını bulabiliyoruz. Bu anlamda oldukça doyurucu iki eser olduğunu söyleyebilirim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sevgi-ve-var-olusun-hakikatine-dair-bir-okuma-askin-halleri-k4383.html", "text": "Bu yazımızda incelemesini yaptığımız kitap, kalplerde zuhur eden sevginin ve varoluşumuzun hakikatine dair bir okuma olup; geleneğimizde yer edinmiş bazı isimlerin sevgi ve aşk üzerindeki tanımlarına yer verilmiş ve \"aşk\" hakkındaki görüşleri biz okuyuculara aktarılmıştır. - Sufilerin Görüşü: Aşk Allah'tan neş'et eder ve mahlukatın yaradılışının temel sebebidir. - Filozofların Görüşü: Aşkı felsefi bir düstur olarak kabul eden ve varoluş hiyerarşisini düzenleyen bir esas olarak gösteren görüştür. - Ehli Hadisin Görüşü: Bu kısımda da Serrac'dan görüşler aktarılarak aşka dair ince görüşlerden ziyade yaşanmış hadiseler aktarılmış. Daha çok beşeri aşkın üzerinde durulmuştur denilebilir. Kitapta on müstakil isme, topluluk olarak da İhvan-ı Safa'nın görüşlerine yer verilmiştir. Görüşlerine yer verilen isimlerin önce biyografilerine yer verilmiş, böylece İslam düşüne tarihinde bu isimlerin hangi döneme denk geldiklerini okuyucunun anlaması kolaylaştırılmıştır. Bu isimlerin görüşlerini kısa bir şekilde aktarmaya çalışacağız. Tasavvuf tarihinin ilk mutasavvıflarından olan Muhasibi \"Allah Sevgisi\" üzerinde durmuş bu sevginin şartlarını ve gereklerini dört madde halinde anlatmıştır. İslam filozofları arasında anılan bu grup 52 risaleleriyle \"ilk ansiklopedistler\" olarak bilinirler. Kitapda da bahsedildiği gibi \"Aşk Risalesi\" psikoloji bölümünde yer almaktadır. Dolayısıyla \"aşk\" ve \"psikoloji\" kavramlarını ilişkilendirmişlerdir. İhvan-ı Safa düşüncesinde varlık hiyerarşisi önemlidir. \"Aşk\" kavramı da bu hiyerarşi de alt mertebedekini üst mertebeye çıkaran hareket ettiricidir. İncelediğimiz kitapta kısa biyografisinden anlaşıldığı üzere Mes'udi döneminin şartlarına rağmen pek çok ülkeye seyahat etmiş 10. Yy İslam medeniyetine dair pek çok veri toplamıştır. \" Aşk\" kavramı üzerine düşüncelerine de \"Mürucu'z-Zeheb\" adlı eserinde yer alan bir tartışmadan ulaşmaktayız. Şahit olduğu tartışmadaki görüşleri bize aktaran Mes'udi geçmiş ve çağdaş düşünürlerin sevginin ortaya çıkışında farklı görüşler ileri sürdüğünü söyler ve Hipokrat'ın görüşlerini aktarır. \"Aşıkların Güreş Meydanları\" isimli eserinden seçilip alınan bu kısımda aşk ve aşıklara dair hikayeler anlatılmaktadır. Kitapta yer verilen kısmında da aşık kimselerinin şaşırtıcı halleri aktarılmıştır. Biyografisinden anlaşıldığı üzere mutasavvıf olarak karsşımıza çıkan Ruzbihan Bakli, tasavvuftaki bin bir makamdan bahsettiği Meşrebu'l Ervah isimli eserinin aşk makamı bölümü tercüme edilerek aktarılmıştır. Asıl bilgiye sezgi ve keşf yoluyla ulaşılabileceğini söyleyen İbn Arabi \"aşkın metafiziksel doğası\" üzerinde durmuştur. Müellifin nakledilen eserinin üç bölümüne yer verilmiştir. Birinci kısımda aşk hakkındaki görüşleri inceleyerek farklı zamanlarda yaşamış düşünürlerin tanımlarını aktarmış, ikinci bölümde aşkın insanda zuhuru irade ile mi irade dışı mı olduğu incelenmiş, üçüncü kısımda ise aşk sarhoşluğu ile ilgili analizleri bulunmaktadır. Vahdet-i Vücut taraftarı olan müellifin de aşk hakkındaki görüşleri yukarıda zikrettiğimiz eksende olup buraya alınan risalesinde sevginin hakikati, dereceleri ve kısımları üzerinde durulmuştur. Müellifin aşk hakkındaki görüşlerine geniş bir yer verilmiştir. Eserinde aşkın mahiyeti anlatılmış, dünya sevgisi yerilmiştir. Allah sevgisi üzerinde durulmuştur. Kitap bahsettiğimiz isimlerden ziyade eserlerin içerisinde yer alan geçmiş zamanlarda yaşamış olan düşünürler ve filozofların da aşk tanımlarına yer verdiği için geniş bir yelpazeden okuyucuya bakış açısı kazandırmaktadır. İlgilileri asıl kaynaklara yönlendirmesi açısından da güzel bir kaynakça olarak kendisini okuyucuya sunmuştur. Çoğunlukla mutasavvıfların Vahdet-i Vücut, filozofların varlık hiyerarşisi ekseninde aşk ve sevgi kavramlarını tanımladıklarını gördük. Hadis ilmiyle meşgul olan müelliflerin de risalelerindeki yaşanmış hadiselerin aktarılmış olması da konuyu anlaşılır kılmıştır. Sadık Yalsızuçanlar ve Mehmet Fatih Birgül tarafından hazırlanan eserin yazımızın başında verdiğimiz yazılış gayesine ulaşmış olduğunu söyleyebiliriz. Yazımızı nihayete erdirmeden konuyla alakalı olduğunu düşündüğümüz bir deneyi aktarmak istiyoruz. ABD'de 40 tane bebek üzerinde yapılan bu deneyde, bebeklerin yirmi tanesi normal şartlar altında büyütülüyor. Tüm fiziksel, psikolojik ve sosyal ihtiyaçları karşılanıyor. Kalan yirmi tanesi ise sadece fiziksel ihtiyaçları karşılanarak büyütülüyor. Bakıcılar onları doyuruyorlar, temizliyorlar bunları yaparken de gereğinden fazla dokunmuyorlar, gözlerine bakmıyorlar. Dört ay boyunca sadece bu şekilde iletişim kurdukları ikinci gruptaki bebekler fiziksel bir hastalıkları olmamasına rağmen teker teker ölmeye başlıyorlar. Deney hemen durdurulsa da vazgeçme dönemine giren tüm bebekler ölüyor. Bu akıl almaz deney maalesef çok acı bir şekilde insan gelişiminde ve yaşamını sürdürebilmesinde sevginin önemini gözler önüne sermiştir. Tüm ihtiyaçları karşılanmasına rağmen sevgi gösterilmeyen bebeklerin ölmesi \"sevgi\" faktörünün yaradılışın özünde ve var oluşun temelinde olduğunu bize gösteriyor. Bahsedilen deneyin asıl kaynağına ulaşamamakla birlikte farklı internet sitelerinde ilgili konuyla alakalı örneklendirme olarak ulaşılmıştır. Günümüze kadar birçok mutasavvıf ve düşünürün görüşlerine yer vermeniz bilgilendirici olmuş.Ve bize göre de aşk varoluşun temelidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitap-okuyan-cocuklar-projesi-k1462.html", "text": "Ersin Kendir, kitaphaber okurları için soruşturdu. Bildiğiniz üzere hep tekrarlanan klişe bir cümle vardır \"Türkiye olarak çok az kitap okuyoruz\". Hatta istatistik çıkarılır kişi başına düşen kitap okuma oranı yılda 1-2 gibi filan çıkar. Buna istinaden elini taşın altına koymak isteyen, çabalayan birçok oluşumun varlığı da inkar edilemez. Bu noktada durup düşünmek gerek neden az okuyoruz, nasıl okuma oranı artar, sorun nerede düğümleniyor diye. Bu oluşumlardan biri de \"Kitap Okuyan Çocuklar\" grubu. Öncelikle söyleşimizi kabul ettikleri için çok teşekkür ediyoruz, daha fazla uzatmadan sözü kendilerine bırakalım. Ben Burçak Salungan Dinç. 3 yaşında bir kız çocuk annesiyim ve Kitap Okuyan Çocuklar Projesinin Gönüllüler İletişim Koordinatörüyüm. Bu yola önce sadece kızıma kitap okuyarak ve onunla kitap okumaya yeniden aşık olarak çıktım. Sonra üye olduğum bir grupta çocuklara kitap okumaları yapmaya başladım. Bu sıralarda Kitap Okuyan Çocuklar Proje Koordinatörü Esra R. Akçay Duff ile tanışıp kendisinin projesinin tüm Türkiye'yi kapsayan çok daha kapsamlı bir proje olduğunu görünce bu proje kapsamında onunla birlikte çalışmaya karar verdim. Şimdi bu projeyle Türkiye'nin her yerine ulaşmak, tüm il ve ilçelerimizde yerel belediyeler kapsamında çocuk kütüphanelerinin açılmasına önayak olmak ve bütün çocuklarımıza kitap sevgisini aşılamak maksadımız. Projemiz esas olarak Türkiye'nin her yerinde okul öncesi ve sonrası çocuklara kütüphane alışkanlığı ve kitap okuma sevgisi kazandırmak amacını taşımaktadır. Bunun için de şu an farklı semtlerde çeşitli parklarda kitap okuma çemberleri ve çeşitli etkinlikler yapmaktayız. Bu noktada 'gönüllüler'imizin yadsınamaz bir önemi var. Örneğin İstanbul'da her Çarşamba Özgürlük Parkı'nda, her Cumartesi Şişli Organik Pazarda, her Pazar da Kartal Organik Pazar'da gönüllü annelerimiz kitap okuma çemberleri düzenliyorlar. Bu etkinlikler ve kitap okuma çemberleri sayesinde çocuklar hem sosyal bir ortamda sosyalleşmeyi öğreniyor hem de kitap okumanın ne kadar keyifli bir şey olduğunu görüyor ve hatta yaşıyorlar. Bu çemberleri projemizde bir nevi ilk adım olarak görebiliriz, bunun devamında Türkiye'nin her yerinde çocuk ve çocuklu aile dostu kütüphaneler kurulmasını amaçlıyor ve bunun için tüm yerel belediyelerle görüşmelerde bulunuyoruz. Projenin ortaya çıkışı ise 2012'nin son günlerinde, proje koordinatörümüz Esra R. Akçay Duff'ın üyesi olduğu 'Emziren Anneler' adlı bir anne grubunda diğer annelerle \"Türkiye'de neden çocukların kitap okuyabileceği mekanlar yok? Bu konuda bir şeyler yapmalıyız.\" diye konuşurken, Esra'nın 'Elele verirsek yapabiliriz' diye düşünmesiyle olmuş. Çok klasik bir cevap olacak ama gerçeği o kadar açık ve net ifade ediyor ki söylemeden edemeyeceğim: \"Çocuklar bizim geleceğimiz.\" Kitap okumanın faydalarını söylememe zaten gerek yok. Bir ülkenin geleceğini düşünüyorsanız, herşeyin eğitimle ve doğru bilgiyle olacağını düşünüyorsanız bunun yolu kitaplardan geçer. Ne yazık ki okumayı sevmeyen hatta kimi zaman okumaktan korkan bir toplumuz, bunun değişmesi gerekiyor ve bir yerden başlamalıyız. Çocukların beyni verilen bilgileri bir sünger misali emiyor, o yüzden onlara bilgiyi nasıl verdiğimiz de çok önemli. Bu noktada interaktif kitap okumaları yapmak, ayrıca çeşitli deneylerle çocukların araştırmaya ilgi duyma potansiyellerini geliştirmek ve de sorgulayarak öğrenmeye yönlendirmek mümkün. Bu sayede ezberle değil ama araştırarak öğrenmeye hevesli çocuklar yetiştirmek de mümkün. Biliyoruz ki kütüphane alışkanlığı kazanan, kitap okumayı ve araştırmayı seven bir çocuk eğitim hayatında da başarılı ve mutlu olacaktır. Son dönemde çocuk kitapları çok değişti. Çocukların gelişiminde her noktaya dikkat ediliyor artık, psikolojik açıdan olsun, kitabın hangi yaş aralığına yönelik olduğu olsun daha dikkatle hazırlanıyor kitaplar. Bu özenin daha da artacağına inanıyoruz. Bu noktada önemli bir konu ise sağlam bir edebiyatla yazılmış Türkçe kitapların azlığı. Piyasada varolan kitapların çoğu çeviri metinler, o yüzden edebi özelliklerinin, ses tekrarlarının birçoğu kaybolmuş durumda. Bir diğer konuysa hem okuma hem görsellik bazında kitabın çocuğa nasıl sunulduğu. Malumunuz okul öncesi çocukların okuma-yazması yok; onlar desenle, kitabın yüzeyiyle , içerdiği renklerle okuma yapıyorlar. O yüzden umut ediyoruz ki yeni çıkacak kitaplar hem çocuklar için daha interaktif hale gelsin hem de Türkçe yazılmış metinler olarak edebiyatı; aliterasyon, kafiye gibi teknikler açısından daha zengin olarak hazırlanmış olsun. İşte tam da bu noktada yeniden gönüllülere getirmek istiyorum konuyu çünkü bu proje gönüllülük esasına dayanıyor. Türkiye'de herşeyin özellikle de çocuklara yönelik etkinlik ve faaliyetlerin yüksek fiyatlarla ailelere dayatılması zaten yeteri kadar kötüyken bizler gönüllü aileler olarak aslında bunun böyle olmak zorunda olmadığını göstermeye çalışıyoruz. Kitap okuma çemberlerimizde dönüşen oyuncaklar yapıyoruz, deneyler yapıyor ve bunlar hakkında çocuklarla sohbetler ediyoruz. Aslında eğlencenin ve öğrenmenin para vermeden de yapılabileceğinin kanıtı bu ve amacımız bunların herkes tarafından yapılabileceğini göstermek. Projemize destek vermek isteyen herkese kapımız açık. İsteyenler gönüllü anne-baba-teyze-amca olup kitap okuma çemberlerimizde kitap okuyarak katkıda bulunabilir ya da çevresindeki çocuk kütüphanelerine gidip inceleme yapıp iyileştirme çalışmaları için bizimle irtibata geçebilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-vildan-kulahli-tanis-ile-konustuk-k5929.html", "text": "Mesele yazmak olunca bunların hepsi aynı potada eriyor sanki. O itki tek bir nedene bağlanamayacak kadar derin geliyor bana. Sırrı kendinden mülhem bir yolculuk hali gibi. Açıkçası yazmaya başladığım ilk zamanlar bunu daha fazla düşünüyordum. Neden yazıyorum? Cevapları sürekli değişen, bulduğu her cevabı her seferinde akla ve kalbe daha yatkın bulan bir ben vardım. Fakat bu kadar devinim yaşayan yanıtlar belki de dediğim gibi tek bir yanıtımın olmamasından kaynaklanıyor. Belki yeni bir sebep aramaya devam ederim. Bulduğumu zannederim ve sonunda yine, yeniden yazabildiğim için yazıyorum derim. Yapılan ve yaşanan hiçbir şeye kutsallık yükleme taraftarı değilim. Bu sadece yazmak üzerine değil. Annelik, kadınlık, öğretmenlik, yazarlık her ne ise. Bu kutsal atfetme durumu bana biraz da tehlikeli görünüyor. Kutsallık bütün hatalardan azade bir çemberin içine sokuyor sanki bizi. Ve o çemberin içinde kendini görmek, yaptığın işi en objektif haliyle görebilmek mümkün mü sorusunu doğuruyor. Kutsallık haresiyle etrafımızı saran her şeyin, bir gün o harenin içine bizi hapsedeceğini düşünüyorum. İnsanız. Ve insan olmanın eksikliği, hamlığı, sorunsallığı içindeyken yazmak nasıl kutsal atfedilebilir bilmiyorum. Benim nazarımda yapabileceği en güzel yemeği yapmış biriyle, elinde kalem tutan biri arasında bir fark yok açıkçası. Metinlerarasılık postmodern edebiyatın sevdiğim imkanlarından biri. Çizgide Bir Kukla'da da kullanmaktan keyif aldığım, dahası okurla buluştuktan sonra onlarda da karşılık bulduğunu gördüğüm öykülerim var. Hayatın içinde de bir kapının başka bir kapıyı açması, yeni bir kapı açamasa da en azından bir pencere aralamasını seviyorum. Bir metnin sizi başka bir metne sızdırması, okurun da bu yolculuğa dahil olması hoş geliyor bana. Yazarla okur arasında gizli, örtük bir anlaşma gibi. Bir şablona oturtma meselesine gelirsek ben hiçbir edebi türde kesin çizgilerin, tanımların, taslakların keskinliğine inanmıyorum. Bir gün öyle bir metinle karşı karşıya kalırız ki oluşturduğumuz bütün şablonlar tepetaklak olur. Edebiyat gücünü bence tam da bu damardan alan bir alan. Kitabım çıkmadan evvel yaklaşık 4-5 sene işin mutfağında vakit geçirmiş biriyim. Dergileri ve orada yer almayı, kitaptan evvel küçük bir okur kitlesi oluşturmayı ve yazdıklarınıza dair onlarda bir fikir oluşturma yönünü seviyorum. Elbette bu yolu tercih etmeyenler de olabilir. Bu benim izlediğim bir yoldu. Artan maliyetlerle birlikte dergilerin fiyatlarındaki yükseliş onlara erişebilirliğimizi kısıtlasa da mümkün olduğunca takip etmeye çalışıyorum. Bir dergide şahane bir öykünün başında daha önce rastlamadığım bir isme rastlamak beni heyecanlandırır mesela. Ya da henüz kitabı olmayan ama dergilerden ismine aşina olduğum bir ismin metnine şahitlik etmek. Bunlar da benim küçük dünyamın mutlulukları: ) Kapanan, zora düşen her derginin de canımızı acıttığını belirtmek isterim. Dilerim var olan ve yola henüz başlayan ya da başlayacak olanların yolu uzun olur. Yazamasam ne olurdu, belki daha rahat bile ederdim. Yazmak bitmek bilmeyen bir zihin işçiliği. Bir şeyler izlerken, birilerini dinlerken, önünüzdeki işi yaparken akıl hep başka yerde. Ve bu çok yorucu. Belki biraz da deli işi. Çocukların banyosunu yaptırmış, yarınki giysilerini ütülemiş uyumak için henüz biraz vakti olan birinin iç huzurunu çoğu zaman yaşayamıyorum. Fakat içimdeki boşluk da yazmak dışında başka bir şeyle dolmuyor. Yazarın dediği gibi dolmayan boşluklar ve atılamayan fazlalıklar arasında salınıp gidiyoruz. Kurguların kaderimi etkilediğimi söyleyemem belki ama yazmaya başladıktan sonra insanlara, olaylara bakış açımın oldukça fazla değiştiğini söylebilirim. İnsanın ne kadar çetrefilli bir varlık olduğunu daha net görmeye başladım. En yapmam dediklerimizi ne olursa yaparız, ne yaşarsak bir daha aynı kişi olamayız, neyle karşılarsak içimizde o hep bastırdığımız ama açığa çıkmak için fırsat kollayan diğer kimliğimizi görünür kılarız... Bütün bunların cevabı insana dair daha geniş bir pencere açıyor bana. Haliyle yazdıklarımız yazgımızı etkiliyor mu? Doğrudan olmasa bile dolaylı olarak evet. Ben kavramlara sınırlara çok fazla takılan biri değilim. İsteyen hikaye der isteyen öykü. Öykü dediğimiz türün bile bin farklı tanımını yapabiliriz. Bu öyküdür, değildir dediğimizde bile onlarca tez- antitez üretebiliriz. Fakat kişisel tercihime gelecek olursak ben öykü demeyi tercih edenlerdenim. Hikayenin öyküleştirilerek bir tür haline geldiğini düşünüyorum. Yaşamımızdan onlarca yüzlerce hikaye gelip geçerken bunlardan öyküleştirilecek olabileceklerin kaleme alınmaya değer olduğuna inanıyorum. Her yazarın söylediklerinin kendini bağladığını düşünürsek sanırım benim tanımım, tercihim de bu. İyi bir öykü okuru olmadan iyi bir öykücü olmak mümkün mü? Hatta biraz daha genelleyip iyi bir okur olmadan iyi bir yazar olmak mümkün mü? Kendimi bu konuda hep yetersiz hissederim. Evde okunmamış onlarca kitap, sepetimizde bekleyen kitaplar, sepete atılmak için ekran görüntüsü alınmış kitaplar, arkadaşlardan \"ben bunu okuyup sana veririm\" diye alınmış kitaplar... Bütün bunlar varken iyi bir okurum demek bana biraz iddialı geliyor. İyi bir okur olmaya gayret gösteriyorum diyebilirim. Çağdaşları mutlaka takip ederim. Yeni çıkan kitaplardan haberim olur. Sepetime eklerim: ) Her ay farklı bir dergiyi almaya çaba gösterir isimlere dikkat kesilirim. Son dönemde Elvan Kaya Aksarı'nın Vacilonda Yayınları'ndan çıkan Saatçi İbrahim Efendi adlı novella diyebileceğimiz uzun öykü kitabı ve yine aynı yayınevinden çıkan Pandispanya Gazetesi son dönem ilgimi çeken, beğenerek okuduğum kitaplardan."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/seans-odasindan-uzanan-sefkat-eli-k5510.html", "text": "Nimet beraberinde külfeti de getirir imkanlarıyla beraber. Sanal dünyanın erişim kolaylığı; sağlı-sollu, inişli-çıkışlı, zehirli-şifalı kulvarlarında, vakitsiz ve sınırsız yürümemize olanak sağlıyor. Kuytu köşelere ısmarladığım içe dönüş saatinde, \"karşı ya da karşıt bir ses\" beklentisi içinde olmadan edememiş, bu çatışmalı olanaklar arasında çıktım arayışa aylar evvelinde. Bazen yetişmez. İç dünyanıza gelmesi beklenen sese bazen, kitap, şiir, mizah, film yetişmez. Asi dünyanız yorgunluğunu itiraf eder ve der ki: \"Bana nasihat ver ey nerede isen güzel insan!\" İşte böyle bir süreçte YouTube kanalında Beyhan Hocayı tanıdım. Olasılıkların şifahi yanına denk gelişim ayrıca motive ediciydi. Nasihate susamış gibi kaptırmıştım kendimi. Ve merakla peşi sıra gelen kitaplarına doğru yolculuğum başladı. Okuma sıralaması ters başlangıç olsa da hissimin ve ihtiyacımın göstergesiyle seçtim Senin Suçun Değil kitabını. Genel gözlemim; yazarların pek çoğunun, yazı tınısı ile konuşma tınısının uç noktalarda seyrettiğidir. Kitabında akıp gittiğiniz bir yazarı dinlemenin bir dakikası bile işkenceye dönüşebilir. Beyhan hocamız bu genel gözlemimde istisna yerini alanlardan oldu. Sadece bununla sınırlı kalmadı. Bir iki noktada da ayrıcalıklı yerini aldı hocamız. Yetersiz, eksik hissettiğim yerlerde sımsıkı sarıldığım kişisel gelişim kitapları ile aramdaki mesafe baya açılmış olsa da, kıyas yapabilecek kadar anın kokusu gelebiliyor psikoloji tabanlı \"Senin Suçun Değil!\" kitabıyla. Her şeyi yapabileceğimize inandıran kitaplardan nasibini alanlardan biri olarak, \"Kişi iddiasından vurulur!\" deneyimiyle öğrenmişliğim olsa da, iç dünyamızın köken bilimi, bize bambaşka bilgilerin kapısını aralayarak şaşırtma kudretiyle karşımıza çıkıyor. Dünya gerçeğini, insani özellikleri- yaşadığı ortam ve koşulları görmezden gelmeden, ayakları yere basan, bilim, tecrübe, gözlem destekli bilgilerini paylaşırken, insanı mutlu sabahlara uyandıran hayallere destek olmaktan da geri durmuyor Beyhan hocamız. Bir dönem çıkışıyla birlikte binler satan kişisel gelişim kitaplarındaki \"İçindeki gücü keşfet, her şey olabilirsin-yapabilirsin. İste yeter!\" gibi bir iddiası yok. \"Uçamazsın, çünkü sen insansın! İstediklerini kendi gerçekliğinde değerlendir ve dünya gerçeğini hafife alma ama senin ve dünyanın; kendini gerçekleştirme sürecine, engel olmasına da müsaade etme!\" diye örneklendirebilirim yaklaşım tarzını. Yaşam koçları ile psikologlar arasındaki çatışma her iki alanın ehlilerince, kesişme noktası yakalayabiliyor ve bunun; yazınsal, sözel anlatıma yansıması oluyor. Yazım tarzında yazar-okur resmiyetini kaldırıyor. Sen-ben samimiyetini kullanmayı tercih ederek; doğru bir tercih yaptığını, \"Hadi başını omzuma koy, halledemesekte halleşelim!\" diyen, şefkat hissini verişiyle görmek mümkündür. Çok bizden, çok içimizden, havaya uçmayan, yerin dibine saklanmayan, kimi zaman kendi hayatından kesitlerle verdiği örneklendirmeleri, yalnızlığı hafifletiyor. Çaresizliği kış uykusundan uyandırıyor. Pasif okuyucu olmanızı istemiyor, ara ara ödevler veriyor. Çoğu gelişim eserleri bunu yapıyor olabilir. Bütünüyle kıyas yapmak tarafımca uzun yıllara çarpacaktır ancak okunanlardan yola çıkarak; \"kürsüden ders anlatan hoca- halka karışan hoca\" ayrımını yapmak çok zor olmuyor. Kendisinin de vurgulamak istediği gibi, \"Hazır olan içindir vazife. İyileşmeyi istemekten evvel, iyileşme sürecine hazır olmakla başlıyor iş. Hazır olanlar için sıkı bir ruh detoksu tarifi veriyor, soru ve ödevlerle. Kitabı okumak bir - iki - üç güne maloluyorsa, okur üzerindeki işlevi hazırlık sürecinden iyileşme sürecine geçene kadar devam edecektir. \"İnsan kendini nasıl tarif eder, evren her geçen gün genişlerken?\" diye yazmıştım yıllar önce. Biter gibi görünen tekamül yolculuğumuzun son nefese kadar devam edeceğini anlamakta, vakti gelince oluyor. Her yeni insanla birlikte kazandığımız, kendimize dair yakaladığımız dipnotlar... Evrenin genişlemesi kadar dehşet ve muhteşem bir şey. Bilinmezlerimiz... Bizi ürküten derin dünyamız... Bilmek istiyoruz tıkandıkça. Çözmek istiyoruz bulanıklık arttıkça. Yapmanın nasıllığı, yapmanın kestirme yolu. İlim ehlileri der; \"Usulsüz vusul olmaz!\" Ve bu sebeple olsa gerektir; \"beni bana getirecek yine benden bir kişi\" ye muhtaçlık haliyle, yol ehli arıyoruz. Beyhan hocamız elindeki veriler ışığında bir abi gibi bir dost gibi gösteriyor okuruna kestirme yolu \"Senin Suçun Değil!\" diyerek. Çıkışıyla çok satan kitaplar arasında yerini alması, \"popüler olanın her zaman verimsiz olmayacağı\" istisnai durumunu kazanımlarıma ekledim. Beş bölüme ayırdığı kitabında; \"ailenin bıraktığı derin izler\" den başlangıç yapıyor. \"Aile dışı etkenler\", \"Sık karşılaşılan sorunlu ilişkiler\", \"Zihinsel virüsler\" diye devam edip \"Geçmişin hasarlarını onarmak\" bölümü ile nihayete erdiriyor. Sezen Aksu'nun söylediği, \"Masum değiliz hiçbirimiz\" sözlerinin yankısı oluyor kendimizi gerçekleştirme aşamasında. Saldırarak savunmaya alan yanımızın duvarlarını kırıyor ve suçlu olmanın masum olmak kadar insani olabileceğini tekrar tekrar anlatıyor Beyhan hocamız; suça teşvik etmeden, masumiyeti kutsallaştırmadan. Suçumuz olmayışını bilmek iyi geliyor. Suçlu olduğumuzu görmek can sıkıcı ama hafifleten etkisi olabiliyor. Hikayesini dinleyince herkesin masum olabileceğinin mümkün olduğunu görmekse; öfkemizi frenliyor, anlayışımızın vitesi arttırıyor. Yüklü ama bir o kadar tatlı bir yolculuktu bu kitapla tanışmak. Ödevlerle birlikte kırk adet soru cevaplanmak üzere defterimde beni bekliyor şimdi. Orhan Baba'nın \"Ben kendim bir alemim şu alemin içinde\" sözlerinden gelen yankıyla; Suçumuzdur ya da değildir. Kendimizi seyre çıkmışız gafletten beri. Vurgun yediğimiz yerde tedrisat kurarız alem içre el alemden beri."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kuklalarin-kukla-olmakligi-k5873.html", "text": "İnsan da bir anlamda kukladır. Tek fark bir özgürlük yanılsaması içinde olmasıdır. Yani bir bilince sahip olduğuna inanır. Kendi iplerinin başkasının elinde olduğuna inanmaz. Materyalistlere göre insan, evrimsel kazaların sonucunda özfarkındalık edinmiş kukla benzeri bir yaratıktır: \"Bilimsel materyalizmin en iddialı biçimlerine göre insanlar gerçekten de kukladır: Evrimsel bir kaza sonucunda özfarkındalık geliştirmiş, genetik iplerin oynattığı birer kukla.\" (s-14) Özgürlük kazanmış üstün bir kukla olarak insan, iplerinden kurtulduğunu zanneder. Bu tam anlamıyla bir yanılsamadır. Gnostikler dünyayı iyi bir Tanrının yarattığı tezini reddederler. Onlara göre böylesine kötü bir dünyayı yaratan bildiğimiz Tanrı olamazdı. Bu dünyayı kötü, beceriksiz, delirmiş, bunamış ya da çoktan ölmüş bir demiurgos yaratmış olabilirdi. İnsan maddi dünyada hapsolmuş, karanlık kosmosta kıstırılmış, gerçek durumlarından habersiz biçimde yaşayıp gidiyordu. Zaten hatalı tasarlanmış, kötü üretilmişlerdi. Eksik varlıklardı. Bu kölelikten ancak özel bir bilgi edinerek kurtulabilirdi. Gnostikler, geleneksel bilginin tersine, insanın cennetteki Bilgi Ağacı'nın meyvesinden yiyince özgürlük kazandığına ve kölelikten kurtulduğuna inanır. Fakat özgürleşince aynı zamanda evrende yabancı olduklarını keşfettiler. Bu noktadan sonra da kendi kendileriyle ve dünyayla savaş halinde oldular. İnsanın hikayesiyle robotların hikayesi arasında paralellik kurarsak bittabi zamanla robotlar da özgür iradeye sahip olabilirler. Robotbilimin öncüleri Norbert Wiener ve John von Neumann, yapay zekanın ya da özfarkındalığı yüksek bir türün evrimsel bir kaza sonucu gelişmemiş insan düşüncesini aşabileceğine inanıyorlardı. Nasıl ki kendine özgü bir zekaya sahip doğadan pay alan insan, zamanla bilinç kazanarak doğaya başkaldırıp onu hakimiyeti altına almışsa, insan yapımı makineler de insan doğasından birtakım özellikler taşıyacağı için zamanla özbilinç kazanıp insanları hakimiyeti altına almaya çalışabilirdi: \"Wiener ve Neumann düşünen makinelerin kontrolden çıktığı veya yaratıcıları tarafından anlaşılmaz hale geldiği durumlar tahayyül etmişlerdi. Örtük biçimde, makinelerin doğal seçilim yani amacı ve yönü olmayan bir süreç yoluyla gelişeceğini fark etmişlerdi. Kendi yarattığı makineler insanı eninde sonunda yerinden edebilirdi. Artan bilgi ve gelişen icatlar, sonunda pekala insanı gereksiz kılabilirdi.\" (s-72)... Makinelerin son birkaç yüzyılda kaydettiği olağanüstü gelişmelerin, doğal dünyanın yaşadığı değişimlerin ne kadar çok ilerisinde olduğunu düşündüğümüzde çok yakın bir gelecekte mekanik bilincin neye dönüşeceğini kestirmekte zorlanabiliriz. Ama kesin olan şu ki geçmişte ürettiğimiz alet ve makinelerin günümüzde üretilen yapay zekalı robotlara göre ne kadar basit kaldığını fark ettiğimizde makinelerin bilinç kazanma ihtimallerinin imkan dahilinde olduğunu söyleyebiliriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bekir-sitki-erdogan-vefat-etti-k1699.html", "text": "Türk şiirinin yaşayan değerli isimlerinden Bekir Sıtkı Erdoğan'ı kaybettik. \"Hancı\" ve \"Kışlada Bahar\" isimli şiirleriyle tanınan Bekir Sıtkı Erdoğan dünyaya veda etti. 1926 doğumlu olan Erdoğan 88 yaşındaydı. Haydarpaşa GATA Hastanesi'nde dört gündür komada olan Bekir Sıtkı Erdoğan, 24 Ağustos 2014 Pazar günü saat 18.00 civarında hayata gözlerini yumdu. Şair Bekir Sıtkı Erdoğan'ın cenaze namazı 25 Ağustos Pazartesi günü ikindi namazını müteakip Üsküdar Çiçekçi'deki Selimiye Camii'nde kılındıktan sonra memleketi olan Karaman'a götürülecek. Bekir Sıtkı Erdoğan, 1926 yılında Karaman'da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi ve Kara Harp Okulu mezunu idi. Kıta subaylığı yaptı. Bu arada Ankara Üniversitesi, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi'ni bitirdi. Heybeliada Deniz Lisesi, İstanbul Alman Lisesi ve Marmara Koleji'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aruz, hece ve serbest vezinle şiirler yazdı. Şiirlerinden bazıları bestelendi. Rubai türündeki şiirleri başta Hisar, Türk Edebiyatı, Yüzakı ve Kubbealtı Akademi Mecmuası olmak üzere bir çok dergide yayımlandı. Kitaphaber olarak yakınlarına ve şiire baş sağlığı diliyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-ayla-burcin-kahraman-ile-konustuk-k5595.html", "text": "İnsanı yazmaya yönelten etkenler nelerdir? Bu soruya cevap olabilecek onlarca cümle kurulabilir şüphesiz. Yaşadıklarını yeniden kurgulayarak anlatmak için, yaşayamadıklarını yaşamış gibi anlatmak, keşkelerini veya pişmanlıklarını itiraf etmek için. Bambaşka bir dünya hayal edip yarattığı bu sanal gerçekliğe inanmak için. Üzgün olduğu için. Aşık olduğu ya da olamadığı, nefret ettiği, kıskandığı, sevindiği, belki hayal kırıklığına uğradığı için. Belki de yazmasa deli olacağı için... Beni yazmaya yönelten tek etkense ilkokul sıralarından beri içinde bulunduğum okur olma halinin bana yetmemeye başlaması. Anlatmak her şeyden önce bir ihtiyaçtır. Sözlü iletişimin başladığı ilk günden itibaren insanlar masallarla, efsanelerle anlatı ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmışlardır. Bireysel tesirlerinin yanı sıra özellikle toplumu etkilemesi bakımından da anlatılar çok önemli bana göre. Toplumun zaman içinde değişen sosyal yapısı, zevkleri, dünya görüşleri ve eğilimleri anlatılarla kuşaktan kuşağa aktarılır. Buradan yola çıkınca anlatının kutsal bir yanı benim için de vardır diyebilirim evet. Hiç gerekli değil inanın. Kendini ifade etmek, gizinde kalsın istemediklerini anlatmak için kalemi eline alıyor yazar. Hiç kimsenin, şu akıma dahil olayım veya şu tekniğin imkanlarını nasıl zorlasam ki diyerek masaya oturduğunu düşünmüyorum. Hikaye aklınıza geliyor ve kağıda inerken herhangi bir şablondan bağımsız olarak kendi yolunu buluyor. Edebiyat dergileri, edebiyatla ilgilenen herkesin yolunun bir şekilde geçtiği bir mutfak. Sizi okurla buluşturmaktan daha önemlisi öykülerinize dışarıdan bir gözün bakmasına fırsat tanıyan bir mecra aynı zamanda. Yollayıp olumsuz cevap aldığınız bir metin üzerinde yeniden düşünüyorsunuz, bazen metni tamamen değiştiriyorsunuz, bazen de silip yeniden yazıyorsunuz. Bakın ne çok ivme kazandırıyor yazma rutininize. Bunların dışında kabul alıp yayımlanmışsanız da yaşattığı mutluluk azımsanmayacak kadar çok. Güzel işler çıkarmak için mutfakta vakit geçirmek gerekir diye düşünüyorum. Dergiler canımızdır. Yazarken aslında tek muhatabım sözcükler. Birisine anlatır gibi değil de zihnimde yarattığım bir olayı daha önce yaşamışım gibi hatırlamaya çalışarak kağıda geçiriyorum, kendimi içinde hissettiğim sahneyi kelimelerle resmediyorum. Bunun için karşıma kimseyi almaya ihtiyaç duymuyorum, yalnız sözcüklerle iletişim kuruyorum. Benimki gök kubbede hoş bir seda bırakma gayesi, bir çeşit varoluş sancısı belki. Şu koca dünyadan geçmiş ve geçecek milyonlarca insan arasında zerre kadar da olsa yer edinme çabası. Yazmasam ne olur? Deli olmam mesela. Bana seda olacak başka bir araç bulurum kendime. Makrome örmeyi öğrenirim belki, resim yapmaya merak sararım, kaligrafi kurslarına kaydolurum, çalmayı başarabileceğim bir enstrüman peşine düşerim. Bu soruyu birkaç ay öncesinde sormuş olsaydınız hiç düşünmeden, ne ilgisi var canım, diye cevaplardım muhtemelen. Fakat yakın zamanda yaşadığım bir olayda İjala'nın Paşası adlı öykümde anlattığım bir sahne, gözlerimin önünde birebir yaşandı. O an dehşete düştüm ve o günden beri yazdıklarımı mı yaşıyorum sorusu zihnimde dolanıp duruyor. Yazma süreci her şeyiyle bir yolculuk benim için, yolda olma hali. Gerçekten bir yarış gibi düşünmek istemiyorum bu yolculuğu ben. Şakadan da olsa istemiyorum. Geçmek istediğim değil düşe kalka, sevine üzüle ama hep yan yana, omuz omuza beraber yürümek istediğim arkadaşlarım var. Şiddeti zaman zaman artan bu hararetli fikir ayrılığında tarafsızlığını koruyabilenlerden değilim maalesef. Hikaye ve öykü sözcüklerinin tarihlerinden ve kökenlerinden anlatmaya başlarsam söz Tanzimat Dönemi'ne hatta Türklerin İslamiyet'i kabulüne kadar gidecek. İşin içine Nurullah Ataç girecek, yeni bir tartışma başlayacak. Sait Faik demesem ayıp olacak. Divan-ı Lugat-it Türk'ten söz etmesem içime sinmeyecek. En iyisi ben size en kısa şekliyle öykü ve hikayenin bendeki farkını söyleyeyim. Hikaye, ele alınacak olay veya konunun sözlü olarak anlatılan haliyken öykü, hikayenin belli bir disiplinle sistemli bir şekilde kağıda geçmiş halidir. Evet, öykü yazıyorum ve öykü okumalarını önemsiyorum ama sıkı bir roman okuruyum aynı zamanda. İlgiyle takip ettiğim ve abone olduğum edebiyat dergileri de var. Hatta onları yıllık olarak biriktirip arşivlemek gibi bir alışkanlığım bile var. Bunların dışında, yeni çıkan kitapların isimlerini yazdığım ve satın aldıkça üstlerini çizsem de alta doğru uzayıp giden bir alınacaklar listem hep yanımdadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cennetin-anahtari-bd38.html", "text": "Müslümanlar her gün \"La İlahe İllallah\" kelimesini ezanlarında, kametlerinde, hutbelerinde konuşmalarında defalarca söylerler. Şehadet kelimesi; yer ve göklerin kendisi ile kaim olduğu, bütün mahlukatın onun için yaratıldığı, Allah'ın nebi ve rasullerini kendisiyle gönderdiği, kitaplarını onun için indirdiği, şeriatini onun için koyduğu bir kelimedir. Bu kelime gereğince yaratıklar, mümin ve kafir, iyi ve kötü diye iki sınıfa ayrılırlar. Bu kelime; yaratılışın gayesi, emir ve yasakların, sevap ve cezanın kaynağı, mahlukatın kendisi için var edildiği, sorgu ve yargılamanın kendisi hakkında yapıldığı kelimedir. Sevap ve ceza onun üzerine kurulur. Kıble onun üzerine temellendirilmiştir. Din o kelime üzerine tesis edilmiş, cihat kılıçları onun için sıyrılmıştır. Bu Allah'ın bütün kullar üzerindeki hakkı olan kelimedir. O İslam'a giriş kelimesi, selamet yurdu olan Cennetin anahtarıdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/ademoglunun-ilk-mezhebi-siddet-karsitligidir-cevdet-said-k4574.html", "text": "- 1931 yılında Suriye'nin Golan bölgesindeki Bi'ri Acem köyünde doğdu. - Çerkez asıllı, Adigelerin Abzeh kabilesinin Tsey sülalesine mensup bir ailenin çocuğudur. - Ezher Üniversitesi'nin orta bölümünü okudu. - Ezher Üniversitesi'nin Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nden mezun oldu. - 20'li yaşlarında başlattığı yazma, araştırma, inceleme ve konferans verme faaliyetlerini bir ömür boyu devam ettirdi. - Cezayirli büyük düşünür Malik Bin Nebi'nin öğrencisi ve takipçisidir. - Fikir ve mücadelesi sebebi ile Suriye'de 14 yıl hapis yattı. - 2012 yılının Kasım ayında, ailesi ile birlikte Türkiye'ye hicret etti. - \"Bireysel ve toplumsal değişmenin yasaları\" isimli kitabı ilk olarak İnsan Yayınları tarafından dilimize çevrilerek 1984 yılında yayınlandı. - Pınar yayınları bütün eserlerini neşretmeye devam ediyor. - 30 Ocak 2022 yılında İstanbul'da vefat etti. - Cevdet Said, şiddet karşıtı bir teorisyendir. Teorisinin kendi içinde bir disiplini vardır. - Kur'an ayetlerine geleneksel yaklaşım dışında yorumlar getirir. Bununla birlikte modernist değildir. Geleneği farklı yorumlar denirse daha isabetli olur. Hadis ve sünnet karşıtı değildir. - Fikirleri \"ılımlı\" kesim tarafından sahiplenilir. Fakat bu durum Cevdet Said'e haksızlıktır. Cevdet Said, ılımlı değil anti militaristtir. - Hak batıl mücadelesinde gerçek mücadele yönteminin fikir mücadelesi olduğunu savunur. - Fikirleri ve duruşu için temel kaynak olarak vahyi merkeze koyan bir anlayışa sahiptir. - İnsanları Kur'an'ı anlamaya yönlendirmek temel amacıydı diyebiliriz. - Muhammed Esed, Muhammed İkbal, Malik Bin Nebi, Mevdudi, Arthur Herbert Wilde, Martin Heidegger, Michel Foucault istifade ettiği ve kitaplarında referans verdiği isimlerdir. - Çağrısı bir öze dönüş çağrısıdır. İslam düşüncesinin sorunlarının vahiy ile fikri ve felsefi yenilenme ile aşılabileceğini savunuyor. - Kitaplarında merkeze aldığı konular başlıca şöyle sıralanabilir: İslam düşüncesinin yenilenmesi ve düzeltilmesi, şiddetsiz direniş modeli, toplumsal değişim, ferdi değişim, afaki ve enfüsi ayetlerin okunması, birlikte yaşam modeli. - Fikirlerinin izahında delil vermeye önem veren bir düşünürdür. 1.Düşüncede Yenilenme: Cevdet Said ile yapılan röportajlardan derlenen bir eserdir. Kitaptaki başlıklar: Düşünce dünyasıyla tanışma, kavramlar, Müslüman dünyanın kronik sorunları, aktüel siyasi gelişmeler. 2. Değişim Rüzgarları: Cevdet Said'in kendi köyünde yaptığı sohbetlerin/derslerin derlenmesi ile meydana gelen bir eserdir. Diyalog, hoşgörü, kanun hakimiyeti, çoğulculuk, silahlı mücadelenin tenkidi, Batının üstünlüğünün kabulü başlıkları işlenmektedir. 3. Ademoğlunun İlk Mezhebi: Cevdet Said'in neşredilen ilk eseri olma özelliği taşıyan eser, şiddet karşıtlığı ve şiddetsiz direniş fikrinin ana başlıklarını içermektedir. Kitapta verdiği ana mesaj; şiddet yöntemi kaybettirir, şiddetsiz yöntem başarıya götürür. 4. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları: Fert ve toplumun değişiminin imkanı üzerinde duran eser, değişimin kaynağının fert ve toplumun kendisi olduğunu savunur. 5. Güç, İrade, Eylem: Cevdet Said'in fikri mücadelenin önemini ve yöntemini ortaya koyduğu eseridir. Fikri mücadele dışındaki mücadele türlerini eleştirdiği bir eserdir. Cevdet Said üzerindeki Malik bin Nebi etkisinin en net görüldüğü eserdir. 6. Adem'in Oğlu Habil Gibi Ol: Savunduğu bütün fikirlerin ilk kaynağı olarak Habil ile Kabil arasındaki mücadelede Habil'in duruşu ve yaklaşımı olduğunu ortaya koyduğu eserdir. 7. Din ve Hukuk: Toplumların yaşadığı sorunlardan sorumlu olanların başında aydınların geldiğini savunan eser, demokrasi rejimini öven ve gerekli olduğunu savunan bir eserdir. \"Cevdet Said Hayatı ve Düşünceleri\" adlı belgeseli Youtube'da ayrı ayrı- Arapça, Türkçe ve Çerkesçe olarak izlemek mümkün."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/rasim-ozdenorene-gore-muslumanca-yasamak-nasil-olmalidir-k5662.html", "text": "Müslümanlar ve modernizm ya da modern dünyada Müslümanca yaşamak... Rasim Özdenören her geçen gün bizim olmaktan çıkan dünyada, Müslümanca nasıl yaşanır, dahası dünya nasıl İslam kılınır, sorunlarını Müslümanca Yaşamak kitabında inceliyor. Evvela Özdenören, Müslümanca Yaşamak'ta düzlemini sağlam bir muhakeme üzerine kuruyor: Tesir etmek. İnancını samimi yaşayanlar, 'ötekini' etkiler. Müslüman inancında samimiyse, sorun yoktur, er-geç dünya bizim kılınacaktır, bu haliyle ötekini etkilemesi kaçınılmazdır. Ama samimi değilse Müslüman... İşte Özdenören tam da bu noktaya dikkat çekiyor. Özdenören, bizi Müslüman'ın Kur'an merkezli zihin haritasını çıkarmaya davet ediyor. Kitabında kendi çıkardığı haritayı okuduğumuzda, özellikle birkaç hususun/kavramın altını kalın çizgilerle çiziyor. Bunlar, yaşama tarzını belirlemek, bilinçli müdahale etmek, yerinde ve zamanında eylemde bulunmak , samimi olmak, sabırlı olmak, azmetmek, bütünlükçü düşünmek, İslam'ın evrenselliğini yakalamak. Sonra Müslümanların eksiklerini sıralıyor Özdenören, ruhun muştusunu veren yedi güzel adamdan birinin acısını yüreğimizin derinliklerinde hissederken. Madem Hazreti peygamber buyurmuş, dünya ahretin tarlasıdır, ahreti kazanacak bir başka zemin yoktur; o halde bu zemini neden sekuler hale gelmesine müsaade ediyoruz, zemini tepeden tırnağa İslamlaştırmıyoruz. İslamiyet, ne Hıristiyanlık gibi ruhbanlık taşır içinde ne de Yahudilik gibi cenneti yeryüzünde inşa etmeye kalkışır. İslamiyet, dünyayı ahreti kazanma yeri/vesileler yurdu/sebepler dairesi olarak görür. Kitaptan hareketle kendimize soralım: Neden bu zemine sahip çıkmıyoruz, zemine kapılmadan? Neden bu zemini İslamlaştırmıyoruz, özümüzden sapmadan, hakikatimizden taviz vermeden? Dahası ve vahimi, neden zemini amaç haline getirmişiz, araç yapmamız gerekirken? İki noktada Hıristiyanlara ve Yahudilere benzeme yoluna gidiyoruz ve Özdenören'den uyarılar alıyoruz. Zemini hiçe saymak Hıristiyanlar gibi, zemine taparak Yahudiler gibi... Oysa İslamiyet, muvazene dinidir. Yine Hazreti peygamberin kutsi sözüyle ifade edersek, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışmak gerekirken. Hazreti peygambere tabi olmak demek, dünya-ahret dengesini sağlamak demektir. Müslüman'ın zihin haritası onlar tarafından belirlendiği ve şekillendirildiği için dünya-ahret dengesi sağlanamıyor. Bizim ne yapıp edip bir an evvel kendi kelimelerimizle, kavramlarımızla Kur'an merkezli zihin haritamızı çıkarmamız gerekir. Ki böylece muvazeneye kavuşup, ayağa kalkalım. Müslüman yaşamak demek, Müslümanca ölmek, Müslümanca dirilmek demektir. İlginç olan husus şudur ki, Müslümanca düşmeyen Müslümanca kalkamaz düştüğü yerden. Müslümanlıkla alakası olmayan, dahası yeminli İslam düşmanlarının istediği biçimde düşüyoruz yere. Bu yüzden secdelerimizde garip siluetler görünüyor, yabancısı olduğumuz sesler kulaklarımıza çalınıyor, soğuk sular ayaklarımızın altından akıyor. Bu yüzden mi Rabbimizin razı olacağı şekilde belimizi doğrultamıyoruz? Kıyamdayken, onların buyurduğu, öngördüğü, tanzim ettiği dünyevi meşgaleler 'film şeridi' gibi geçiyor gözlerimizin önünden, içimizden, kalbimizden. Çünkü ayaklarımızın altındaki zemin ziyadesiyle profan/sekuler. Çünkü kederlerimiz ziyadesiyle dünyevi, düşlerimiz ziyadesiyle uzun, kaygılarımız pek pervasız, ruhumuz dağınık, fikirlerimiz izole ve fundamantalist. İşte Müslümanca Yaşamak bütün bunlara karşı bir uyarı niteliğindedir ve ne yapılması gerektiği konusunda da fani dünyadan baki ahrete yolculuk yapan Müslümanların kaza yapmaması için (ğayrilmağdubi aleyhim ve leddallin; Fatiha: 7) Ku'ran merkezli hakiki bir yol haritasıdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-okuma-grubu-altinci-okur-bulusmasi-k5675.html", "text": "Kitaphaber sitesi, kültür dünyasına zengin katkılarla on iki yılını geride bıraktı. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarının yanında şair ve yazarlarla yapılan canlı yayınlar ve söyleşilerle de kültür dünyamızı genişletmektedir. Kitaphaber ailesine destek ve emek veren bütün yazarlar bir birlik içinde titizlikle hareket etmekte ve yapılan bütün faaliyetler gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu güzel birlikteliği okuma alışkanlığı kazandırarak geliştirmek için de 81 ilde yüzlerce kişinin aynı kitabı okuyup düşüncelerini paylaşacağı bir birliktelik kurma fikri Kitaphaber ekip toplantısında doğmuştur. Geçirdiğimiz Asrın Felaketi Depremin ardından toplantılarımıza yeniden başladık. Biriken kitaplarımızı toplantılarımızla telafisini sağladık. Okuma kitabımız koordinatörlerce her okurun kazanımında olması gerekli eserler arasından farklı türlerden seçilmektedir. Kitaphaber Okuma Grupları 2023 /1. Kitap Listesi'ni okudu. Denizli Okur Grubu; Özlem Karapınar koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi. Kırıkkale Okur Grubu; Gurbet Lüy koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi. Bursa Okur Grubu; Merve Yurtsever koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi. Kütahya Okur Grubu; Müzeyyen Çelik K. koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi. İstanbul Okur Grubu; Ülker Gündoğdu Koordinatörlüğünde, eserlerin kazanımı gerçekleştirildi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/muhammed-mursi-bd28.html", "text": "Muhammed Mursi'nin evinde gergin bir bekleyiş vardı. Evinin etrafında sevenleri bir set oluşturmuşlardı. Oğulları yanından ayrılmıyordu. Mursi teslim olmayı düşünmüyordu. Oğulları da onunla birlikte şehit olmaya hazır olduklarını söylüyorlardı. Cunta askerleri Mursi'yi tutuklamak için geldiklerinde büyük bir kalabalık onlara engel oldu. Cuntanın sözcüsü Mursi ile görüşmek istediğini söyledi. Tek başına Mursi'nin yanına gitti. - Efendim aldığımız emir üzerine buraya geldik. - Ben sizin meşru Cumhurbaşkanınızım. Aldığınız emir geçersizdir. Yapmanız gereken şey, darbeyi yapanları tutuklamanızdır. - Aldığımız emir sizi canlı ya da cansız buradan götürmek. - Allah yolunda şehid olmak benim için şereftir. Beni ölümle korku- tamazsınız. Ben her şeyi göze alarak Cumhurbaşkanı oldum. Bir gün bütün darbeciler hesap verecek. Ve siz de hesap vereceksiniz. Git ve sana emir verenlere de ki Mursi teslim olmuyor. - Eğer teslim olmazsanız, aileniz ve burada bulunan herkesi kurşunlatırım. Beni bunu yapmaya mecbur etmeyin. - Alçak herifler. Çık dışarı. Çık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kaderin-sectigi-arkadas-kardes-k4227.html", "text": "Genel bir tanımla aynı anne babadan olana kardeş denilir. Bazı hallerdeyse tanımın değiştiği görülür. Bu hallerin en başında miras çekişmesi gelir. Miras kavgasıyla araları açılan kardeşler birbirleri için; varlığı bir dert yokluğu yara lafını sarf eder dururlar. Ne onunla ne de onsuz diyen bir diğer grup vardır ki bu sözün alt okumalarından; arkadaş, sırdaş, destekçi, kan, can gibi sıfatlar bulunur. Kardeşlerin büyük veya küçük oluşu da birçok anlam taşır. Mesela; büyük kardeşe küçüklerine örnek olma misyonu yüklenir. Ön teker nereye arka teker oraya sözü gereği büyük kardeş ön tekerdir, küçük tekerlere yol göstermek durumundadır. En küçük kardeşlerin korunup kollandığı, kayırıldığı, şımartıldığı sıklıkla ifade edilir. Eeee Bu anlatımda ortanca kardeş yok mu? diyecek olunursa ona da çoğunlukla arabulucu, buz kırıcı, ortam yumuşatıcı vazifesi yüklendiği görülür. Bu genellemeler biraz cılız bir sesle dile geldiği için elbette bütüne yaymak mümkün değildir. Konuşmaya, tartışmaya, savunmaya veya yok saymaya müsait bir bahistir. Yazımızın konusu olan Kız Kardeşler filmi de adından mütevellit bu olgu üzerine kuruludur. İzleyenine kardeş olmanın anlamını, hatta aynı cinsten kardeş olmanın manasını düşündürtmektedir. Dünya hakları, The Match Factory'e ait olan filmin yapım yılı 2019, türü dramdır. Yönetmenliğini ve senaristliğini Emin Alper'in üstlendiği yapım Reyhan, Nurhan ve Havva kardeşlerin hayatından bir kesiti ekrana taşımaktadır. Beş parmağın beşi bir olmaz sözünün canlı hali olan kardeşlerden Reyhan'ın cinselliğe bakışı, Nurhan'ın aksiliği ve Havva'nın uyumlu tavırları ana karakterlerin belirgin özellikleridir. Bir de; beş dakika önce kıyasıya tartışılsa da olası bir tehditte birbirlerine siper olabilen kardeşlik kavramını anlatmaktadır. Filmdeki mekan; yaşamsal faaliyetlerin minimuma indiği, terkedilmiş izlenimi veren bir dağ köyüdür. Mekanın atmosferinin senaryoyu oldukça destekleyecek şekilde, üstünde düşünülerek seçildiği daha film başlar başlamaz kendini açığa çıkartmaktadır. Köyün etrafını saran kayalık dağlar ve kenarı uçurum kıvrımlı yollar doğanın haşmetini ve insanın ne kadar küçük ve güçsüz olduğunu ima etmektedir. Mesafe olarak köyün şehre yakın olduğu ancak sarp dağ yolları ve iklim koşullarının olumsuzluklarıyla karşı karşıya kalındığında mesafenin birdenbire uzak oluverdiği anlatılır. Hele bir de yoğun yağan karın yolları kapatmasıyla coğrafi yakınlığın hiç bir anlamı kalmaz. Yakınlar ıraklaşır. Köyün zor fiziki yaşam koşulları sakinlerinin çoğunun şehre gitmek istemesine yol açmaktadır. Meczup olarak nitelenenlerin bile. Filmdeki karakterler izleyicinin görmeye alıştıklarının dışına çıkmaktadır. Bu duruma her konuda konuşabilen kadın karakterler örnek gösterilebilir. Çoğunlukla cıs olarak bilinen, hakkında konuşulup soru dahi sorulmayan konularda rahatlıkla konuşabilen karakterler, seyircinin sahip olduğu tüm yargıları bir köşeye bırakarak izlemesini gerektirmektedir. İlk on dakikada akılda oluşanların dışına çıkıldığının farkına varmak seyircide şaşkınlığa yol açmaktadır. Beslemelik Anadolu'da oldukça yaygındır. Kısaca ev işlerinde çalıştırılan kız olarak ifade edilen beslemeler Türk Sinemasının çokça işlediği konulardan biridir. Filmlerdeki beslemelerin fevkalade değişen görünüşüne, yaşam tarzına veya uğradıkları haksızlıklarla istismarlara yönelik senaryolaştırıldığı görülür. Yazımıza konu yapımda da genel olarak aynı konular ele alınmışsa da onu farklı kılan birçok faktör bulunmaktadır. Besleme olarak verilen üç kız kardeşin anlatıldığı filmde, kardeşlerden ikisi aynı eve hizmet etmişlerdir. Hizmete konu ev, şehirdeki doktorun evidir. Annelerinin ölümünden sonra kendilerine çizilen yoldaki değişikliklere intibak sağlamaları kolay olmayan kardeşlerden Havva dışındakilerin uyum dönemini iyi atlattıkları söylenebilir. Nurhan ve Havva'nın birkaç gün arayla köye dönüşüyle başlayan filmin kendine has bir anlatım rotası bulunmaktadır. Büyük kardeş Reyhan'ın köye dönüş hikayesine belli aralıkla yer veren senaryo, bir yapbozun parçalarını biriktirerek birleştirmekle görevlendirdiği seyircisini Nurhan ve Havva'nın hikayeleri için fazla yormaz. Reyhan'ın yolculuğunda seyirciye yansıtılan; besleme olarak bulunduğu evde kendisini evin hanımı gibi hissetmesi, bunu evin beyine hissettirerek onunla temas kurması, ardından yaşananlardan sonra bulunduğu yerin yine köydeki evlerinin oluşu, döngünün kız kardeşler üzerinden devamındaki önemli yol ayrımlardan biri olduğudur. Karakterlerin kendi yaşam çizgisini çizmek için bireysel olarak hayal kurduğu filmde dikkat çekilen bu nokta; günümüz bireyselliğinin mekandan bağımsız olarak yaşandığına, bunun içinde bulunulan çağın bir getirisi olduğuna yorumlanabilir. Bu noktada nankörlük kavramının irdelendiğini gördüğümüz filmde, repliklerdeki namkörlük ile sıkça yüz yüze gelir izleyici. Koşullarını değerIendiren karakterlerin kendini köy yaşamından kurtarmak için plan yapması, hayal kurması ne kadar nankörlük olur orası tartışmalı olsa da son tahlilde; yaşananlara rağmen birbirine sarılabilen kardeşler vardır filmde. Birisi aynı eve uzun zaman önce gidip dönmüş, birisi yeni dönmüş, diğeri de gitmeye çalışmakta olan. Gittikleri yerden köylerine, her şeyin başladığı yere gelen karakterlerin başlangıç noktasına geri gelmeleri bazı yüzleşmeleri de beraberinde getirmektedir. Nurhan'ın baktığı çocuğu dövmesi, Havva'nın baktığı çocuğun hayatını kaybetmesi köye gelmelerine sebep olsa da senaryo asıl Reyhan'ın durumu etrafından ivme kazanmaktadır. Çünkü Reyhan köye döndüğünde hamiledir, bebeğin babası muallaktır ve köye döndüğünde akli dengesi yerinde olmayan Veysel'le evlendirilir. Esasında bebeğin babası Doktor Necati Bey'dir fakat kendisi varlıklı, mesleği ve sosyal konumu itibariyle saygı duyulan biri olduğu için güçlü şüphelere rağmen hedef gösterilmemektedir. Deli Veysel ve Deli Hatice 'nin senaryo gereğince ciddiye alınmayışına, çığlıklarına kulak tıkanmasına rağmen, yaşananların gerçekliğini haykıran yegane karakterler olduğu dikkatli gözlerden kaçmaz. Hatice hiç konuşmayıp yamaçlardan taklalar atarak, Veysel ise bağıra bağıra söyler diyeceklerini. Veysel köydeki erkek nüfusun gelecekteki hali olmasa da Hatice üç kız kardeşin geleceklerini resmettiği düşünülebilir. Bu sebeple; kardeşler tekrar şehre dönmek için bir rekabet içine girmişlerdir. Filmin son sahnesinde baba ve kız kardeşlerin mütevazı köy evindeki sohbetlerine ve bitmemeye kurgulu masal anlatımına şahit olur izleyici. Baba karakteri olan Şevket'in, Size bir masal anlataverem mi? sorusuna cevap olarak kardeşlerin verdiği cevapları tekrar ederek ... demekle olmaz. Size bir masal anlataverem mi? demelerini duymak bendenizi çocukluğuma götürdü. Rahmetli babam da bu masalı bize sık sık anlatırdı. Her söyleneni tekrar eden papağan misali olan masal; filmin sonunun mutlu son mu, geçici bir ağrı kesici iyiliğinde mi olduğuna soru işareti bırakmaktadır. Belki de filmdeki bitmeyen döngüsel anlatımın özetidir. Artvin in Yusufeli ilçesinin Morkaya Köyü'nde çekilen film, sözün tam anlamıyla yerli ve milli dir. Yapımın yönetmen Emir Alper bir röportajında final sahnesinin ilk yazdığı sahnelerden biri olduğunu söylemiş. Bu nokta kendimi yönetmenle içselleştirdim. Ben de yüksek lisan tezimin son cümlesini ilk cümlesinden önce yazmıştım. Ağırlıklı olarak kapalı mekanlarda çekilen sahnelere rağmen izleyiciye Of daraldım, kamera bi' dışarı çıksa da gün/güneş görsem dedirten türden değildir. Kasvetli, dramatik ve melankolik olay dizilimine rağmen seyirci filmi izlerken sıkılmaz. Baba karakterine ve Veysel karakterine eklemlenen mizah unsuru dengeyi koruma vazifesini üstlenmiştir sanki. Film hakkında söylenebilecek önemli şeylerden biri güçlü oyunculuklar ve Giorgos ve Nikos Papaioannaou imzası taşıyan müziklerin üstün niteliğidir. Karakterlerin geçmişlerini ve geleceklerini bilmeden izlenen film; Anadolu'daki baba-kız ilişkilerine farklı bir pencereden bakmaktadır. Yapımını; Yunanistan, Türkiye, Hollanda ve Almanya olmak üzere dört ülke üstlenirken Anton Çehov'un tiyatroya uyarlanan Üç Kızkardeş ve İclal Aydın 'ın Üç Kız Kardeş kitaplarını anımsatan bir ismi vardır. Köyün meçzupu Hatice üzerinden senaryonun anlatmaya çalıştığı; onun her taklasının, bir günü veya bir haftayı ifade ediyor algısıyla dünyanın sürekli döndüğü, yaşam döngüsünün sürdüğüdür. Sofya En İyi Balkan Filmi ve Saraybosna Film Festivali En İyi Yönetmen payeleriyle tescillenen Kız Kardeşler, İstanbul Film Festivali'nde de çok sayıda ödülü kucaklamıştır. Kanımca aldığı her ödülü bileğinin hakkıyla elde edenler kategorisindedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bazi-insanlar-neden-daha-basarili-olur-k3107.html", "text": "Malcolm Gladwelll, Kanadalı asıllı ve New York'ta yaşayan, araştırmacı, gazeteci ve yazar. ABD de her kitabı ses getirmiş özellikle de Çizginin Dışındakiler adlı kitabı uzunca bir süre çok satanlar listesinin başlarında yer almayı başarmış bir eser. Kitabın alt başlığı sizi yanıltmasın, popüler kişisel gelişim kitaplarından çok farklı olduğunu belirteyim, Gladwelll, nasıl başarılı olabileceğinizi size öğretmeye çalışmıyor. Sadece, çok başarılı kişilerin hayatlarını ve başarı hikayelerini, kurduğu bir çerçeve içerisinde değerlendiriyor ve tezini doğrulamaya çalışıyor, bunu yaparken de aslında herkesin bir yer de aklında geçmiş olan soruları yanıtlıyor. Kuvvetli gözlem ve delillerle sebep sonuç ilişkileri üzerinden giderek çözümlemeci bir yaklaşım sunuyor. Okurken çok şey öğreneceğiz elinizden bırakamayacağınız akıcılıkta bir kitap. Öncelikle dahi olarak kabul ettiğimiz insanların, zengin ve güçlü avukatların, rock yıldızlarının ya da dünyaca ünlü programlamacıların, başarılarını takip ettiğimiz, hayranlıkla izlediğimiz kişilerin başarılarını \"bireysel\" olarak ifade eden genel başarı algısının hatalı olduğunu tezini ispatlamaya çalışıyor. \"Başarı, bireysel değildir ve ancak doğru şartların bir araya gelmesiyle oluşabilir''. Bu şartlardan pek çoğu kişinin kendi kontrolünde olan şeyler değildir. Örneğin doğacağınız, zamanı, toplumu çevrenizi, ailenizi, imkanlarınızı, seçebilecek şansı olan var mı? Olsa olsa bir bakıma o başarıyı hazırlayan şartların içine doğarız. Bir başka örnek verecek olursak da bir ''ormandaki en uzun meşe kendi kararıyla en uzun meşe olmamıştır. Diğer ağaçlar onun ışığını kesmediği için altındaki toprak zengin olduğu için, hiçbir tavşan kabuğuna dadanmadığı için hiçbir ormancı vakti gelmeden onu kesmediği için o en uzun meşe olmuştur kendi kararıyla değil kendi seçimiyle değil onu en uzun meşe yapan toplum olmuştur. Olay sadece kişisellik veya bireyin üstün zekalı olması üstün yeteneklere sahip olması değil, uzun zaman ve emek isteyen çalışma saatleri ve doğduklarında kendilerini içinde buldukları aile başta olmak her türlü ortam ve zaman hatta ve hatta doğduğunuz yıl doğduğumuz ayın bile yaşamımızda etkisi olduğunu söylüyor. Dokuz bölümden oluşan kitabın ilk beş bölümü \"Fırsat\" başlığı altında, geri kalan dört bölümü ise \"Miras\" başlığı altında toplanmış. Fırsat kısmındaki bölümlerde başarılı kişilerin, nasıl fırsatlar dünyasına doğdukları inceleniyor. Miras başlığındaki bölümlerde ise atalar ve aileden gelen kültürel yapıların, başarıda oynadığı rol ele alınıyor. Size kitaptan bahsedeceğim son sorular ise Asyalılar neden daha zeki? Matematikte nasıl daha başarılılar? Neden bu kadar çok çalışıyorlar? Sorularına ise dil kodlarının farklılığı üzerinden yanıtı veriyor Yüzyıllar boyunca, çok dar alanlarda ve çok dikkatli ve zahmetli çalışmalarla pirinç yetiştiren insanların kültürü ile dillerinin, o topraklarda matematiksel zekanın gelişimini nasıl kolaylaştırdığı ele alınıyor. Bir cümlede özetlemek gerekirse, \"başarılı insanlar yoktur, başarılı toplumlar vardır\" fikrini savunmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/altin-kiraz-k4083.html", "text": "Edip Cansever Kaçışına Uğrayan Çiçek adlı şiirinde kirazı baharla ve çabucak bitenle özdeşleştirir. Gülten Dayıoğlu ise hayatının baharındaki Kiraz karakterine hayat verir Yeşil Kiraz adlı kitabında. Baharın müjdecisi kiraz çiçekleri dalında pek uzun kalamazlar. Narin pembe yaprakları kısa sürede dökülüp toprakla buluşur. Japon felsefesi ve edebiyatında sakura olarak adlandırılan kiraz çiçeği daha en güzel halindeyken yaprak dökerek köklerine geri dönemsiyle ölümle yaşamın birlikteliğini ifade etmektedir. Yaşamın kısa sürenlerini tariflemesinden ötürü adında ve karakter isimlerinde kiraz olan bir kitap, şarkı, tiyatro veya sinema filmi; ilkbaharı, başlangıçları, yenilikleri ve hızla bitivermeleri çağrıştırır. Belki de bu çağrışımı teyit etmek için söz konusu eseri görmek, okumak, dinlemek veya izlemek ihtiyacı hissedilir. Türk ve Makedon oyuncularının birlikte görev aldığı Acı Kiraz adlı film adından mütevellit böyle bir kategoriye kendiliğinden yerleşmektedir. Kuzey Makedonya Kültür Bakanlığı Sinema Ajansı desteğiyle, tümüyle Kuzey Makedonya'da çekilen film; çocuğunun kanser hastası olduğunu öğrenen ve onu için elinden geleni yapmaya çabalayan bir babayı merkeze almaktadır. Filmde bazıları yerel, bazıları bölgesel, bazıları uluslararası olmak üzere çeşitli sorunların ana konuya eklemlenerek beyazperdeye aktarıldığı görülmektedir. Serdar Akar'ın yönetmenliğini yaptığı \"Acı Kiraz\", birbirinden farklı ve zorlu hayatların kesiştiği bir senaryoya sahiptir. Kiraz yetiştiricisi yaşlı bir çiftçiyi, çiftçinin onaylamadığı karanlık işlere bulaşan oğlunu, karanlık işlerin diğer üyelerini, borca batmış yalancı ve düzenbaz nakliyeciyi, umuda yolculuklarında aldatılan göçmenleri, eşinden şiddet gören eğitimli bir kadını, kızı için olmadık yollara başvuran genç bir anneyi ve lösemi hastası çocuğunu hayata bağlamak için çırpınan bir babayı anlatmaktadır. Yazımızın giriş bölümünde değinilen beklentiyle izlenmeye başlanan filmin vaatkar bir jeneriğe sahiptir. Adeta Dur hele, film başlasın sana daha neler izletip ne duygular yaşatacağım. diyen başlangıçla yüksek beklenti içine giren izleyici heyecanla karakter tanıtımlarını ve olay kurulumunu bekler. İlk 15 dakika geride kaldığında beklentinin ışığı yavaştan sönmeye başlasa da yapımın uluslararası niteliğe sahip olmasıyla durum sürprizlere açık bir bekleyişe dönüşür. Ancak beklenen ne yazık ki gerçekleşmez ve izleme keşke lerle dolu bir hale bürünür. Tıpkı aşağıda sıraladığım gibi. Naçizane tespitlerimi sıralarken Makedon göçmeni bir aileye mensup olan bendeniz için bu noktaları yazmanın oldukça zor ve hüzün dolu olduğunu belirtmek isterim. Gökyüzünden kayda alınan görüntülere sahneler arası geçişlerde yer verilmiştir. Kuzey Makedonya'ya ait bu görüntüler, coğrafya hakkında bilgiler verirken keşke daha fazla olsaydı dedirtmektedir. Caddelerden, insanlardan, trafikten, sokak kedilerinden, esnaftan ya da doğal güzelliklerden alınan kareler eklenseydi izleyicinin Makedonya'nın gündelik hayatına nüfuz etmesi sağlanırken geleceğe bir arşiv olarak miras bırakılabilirdi. Ayrıca Türk izleyiciler arasındaki Makedon göçmenlerinin memleket özlemi bir nebze olsa teskin edilebilirdi. Kumar tutkunu sahtekar nakliyeci Patron Pano nun kumar masası başındaki görüntüsünün hemen öncesinde, Üsküp şehir meydanındaki çemberle çevrelenen aslan heykelinin gökyüzünden alınan görüntüsünün biraz bulanıklaştırılarak rulet masası tekerleğine dönüşmesi animasyon filmi tadında güzellik katmış. Keşke akış içinde benzeri başka formlarda birkaç tanesi daha olsaydı. Keşke tümü Kuzey Makedonya gibi çok kültürlü ve çok dilli bir ülkede kayda alınan filmde ülkenin realitesi olan dillere de yer verilseydi. En son resmi sayımlara göre ülke nüfusunun yaklaşık olarak %3 ünün Türk olduğu ülkede çekimlerde görev alan herkesin Türkçe konuşuyor olması garip olmuş. Makedonca konuşan bir resepsiyonist, Arnavutça konuşan bir hemşire veya Boşnakça konuşan bir krupiye olsaydı, altyazı ile desteklenecek bu sahneler yapımın uluslararası bir iş olduğuna atıfta bulunan bir faktör olabilirdir. Ayrıca izleyenlere Makedonya hakkında fikir verebilirdi. Dr. Panova , aşık olduğu ancak sonrasında tamamıyla evrim geçirerek nahoş bir karaktere dönüşen nakliyeci eşiyle mutsuz evliliğini sürdüren bir onkoloğu canlandırmaktadır. Keşke ailevi yaralarını kanser hastası bir çocuğun iyileşmesiyle iyi etmeye çalışan bu eğitimli kadının şiddet dolu veliliğini sürdürme sebeplerini anlatmada çareler aransaydı. Dr. Panova ve kanser hastası çocuğun babası Antonio nun eskiden gelen bir tanışıklıkları olduğu repliklerden anlaşılırken keşke bu tanışmanın kaynağına açıklık getirilseydi. Çünkü bu bağlantı açıklanmadan mutlu sonda yer alan bu iki ana karakter film bittiğinde akılda kalan sorulara bir tanesini daha eklemektedir. Keşke filmin ikinci yarısında birkaç kez karanlık ve anlaşılmaz görüntüler halinde gösterilen iki çocuğa bir tabak içinde kiraz ikram eden erkek elinin neyi ifade ettiği açıklansaydı. Eğer o iki küçük çocuk karakterlerden ikisinin çocukluk halleri ise flashback yardımıyla bu bağlantı izleyiciye verilerek geçmişin izleriyle bu günün olayları arasında köprü kurulabilirdir. Filmde kiraz üreticisi Afrim ün oğlu Gajur un yasa dışı işlere girme nedenine değinilmemiştir. Babasıyla sürekli bir çatışma halinde olan filmde her tartışmada benim de bildiğim bir şeyler var, ne olur bana biraz güvensen baba diyen Gajur'un bildiği her ne idiyse keşke seyirciye de bildirilseydi. Film bittiğinde bu cümleler izleyicinin zihninde açığa kavuşmamış bir klik olarak kalmaktadır. Karakter gelişimlerinde yoksunluğun söz konusu olduğu söylenebilecek filmin dramatik ana öyküsü etrafındaki aksiyon sahneleriyle filme hız verilmeye çalışılırken yoğun şekilde küfür kullanılması bir noktadan sonra rahatsız edici boyuta ulaşmıştır. Keşke dozu ayarlanabilseydi. Uluslararası bir problem olan göçmenlere çok yüzeysel bir anlatımla ve görüntülerle yer verilen filmde aynı durum kadına şiddet, organ nakli, kumar, alkol ve cinsellik gibi konular için de geçerlidir. Keşke bu kadar çeşitli konuya gelişigüzel değinmek yerine bir veya ikisi seçilerek daha tafsilatlı ve derinlikli bir anlatım yolu seçilseydi. Stoka rolündeki Makedonyalı oyuncu Ertan Saban başta olmak üzere rollerinin hakkını veren tecrübeli oyuncu kadrosunun sırtlanmaya güçlerinin yetmediği senaryosuyla filmde güzel olan tek şeyin hasta çocuk Martin'in kurtulması ve filmin mutlu sonla bitmesidir. Konu kurulumu, karakter çözümlemeleri ve tüm bunların birbiriyle bağlantısı daha net ve anlaşılır olabilseydi ortaya unutulmaz görüntüler eşliğinde unutulmaz bir eserin çıkacağı kuşkusuzdur. Yapımın adındaki kirazın acı sının mahiyeti izleyenlerce anlaşılamazken durum bir bakıma giz olarak kalmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yusuflar-ruyalar-ve-saraylar-k5471.html", "text": "Adına dünya denen, her anı sırlı, imtihanlarıyla meşhur bu genişçe meydanda kendimize biçilmiş rollere bürünür, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine doğru koşturur dururuz. Kimi koyunlarının peşinde meraya çıkan çoban olur, kimileri başını yastığa koyduğunda huzurlu bir uykuya muhtaç hükümdardır. Kimisi diyarları dolaşan seyyah, kimisi memur, kimisi de her sabah dükkanını açıp rızkını bekleyen esnaf rolünde. Kimileri döşeğinde sakin bir hayat sürerken imtihanı olan bir kuru canıyla uğraşır. Kimilerinin imtihanı ise daha çetindir: görünmez bir el tarafından halden hale girer de başına gelenlerin hikmetini bir türlü çözemez. İşte bizim Manavoğlu Yusuf'un halleri de bu saydıklarımız arasında son sınıfa giriyor. Dünyaya gözlerini açtığı Ukrayna'daki köyünden köle pazarlarına, oradan manav tezgahına ve başına devlet kuşu konmasıyla Yusuf'u saraya götüren bir öyküyle karşı karşıyayız. Tarih öğretmeni olan Zehra Aygül, çocuklara yönelik yazdığı tarihi kitaplarıyla tanınan bir yazar. Çocuklara tarihi sevdirmeyi ve bir tarih şuuru kazandırmayı hedefleyen yazarımız dört kitaplık Hafiye Yusuf serisiyle karşımıza çıkıyor bu defa. Serinin ilk kitabı Patates Suratlı Korsan'ın Osmanlı Döneminde geçen, tarihi kişiliklerin hayatlarının pek bilinmeyen yönlerine dayanan hikayesi kitabı ayrıca ilginç kılan bir özellik. Aslı, kökü Ukrayna olan kahramanımız Alexi, küçücük bir çocukken köyüne yapılan korsan baskınıyla ailesinden koparılarak köle pazarına götürülür. Onu satın alan Manav Yakup, çocuğun güzel çehresinden adını Yusuf olarak değiştirir ve onu oğlu gibi sevgiyle büyütüp yetiştirir. Huzurlu hayatları sürerken bir yandan mektebe giden Yusuf bir yandan da dükkanla ilgileniyordur. Bazen de arkadaşlarıyla sahile inip türkü söyleyerek sandalla dolaşmaya bayılır. Bu sandal sefalarının birinde kıyıya yanaşmış yabancı bir gemiyle hayatı değişir. Çünkü ay ışığı altında abus çehresiyle tayfasına emir yağdıran kaptan, ailesinin katili olan korsandır. 12 yaş ve üzerine hitap eden kitabımızın dili gayet keyifli. Özenle metne yerleştirilmiş merak unsurları akıcılığı pekiştiriyor. Yerinde kullanılan deyimlerle metnin dilini zenginleştirmiş. Örneğin; \"kambersiz düğün olmaz\", \"kaşık sallamak\", \"postu deldirmek\", \"can ciğer kuzu sarması\" vb. Bununla birlikte metinde yer alan; kudsiyet, munis, mütelezziz, kabil gibi kelimler okumayı ve anlamayı zorlaştırıcı seviyede olmasa da yer aldıkları sayfaların altında, dipnot şeklinde anlamlara yer verilmesi çocukların daha az efor sarf ederken öğrenmelerini ve aşinalık kazanmalarını kolaylaştıracaktır. Yine metindeki eşya ve kavramlar için aynı şekilde bilgilendirici dip notlar merakı güdüleyecek şekilde kullanılabilir; ahar, usturlab, subaşı, diş kirası gibi. Kitabın içerdiği resimler gayet hareketli, dikkat çekici. Tarz olarak çizgi romanı anımsatan bir havası var. Çizerimiz Hüseyin Penekli'nin yayınlanan ilk işi olması kitabı özel kılıyor. Bir bakıma güçlü hikayesi de düşünüldüğünde çizgi film olma potansiyeli taşıdığını da söyleyebiliriz. Yusuf'un geçirdiği değişimlerle Kur'an'da \"kıssaların en güzeli'' şeklinde adlandırılan Hz. Yusuf'un kıssasıyla metinlerarası bir ilişki içinde olan Hafiye Yusuf serisi Zehra Aygül'ün güzel çabasının bir ürünü. Çocuklarla birlikte ebeveynlerin de okumaktan/dinlemekten keyif alacakları bir kitap. Şimdiden iyi okumalar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-busra-akbulut-k5341.html", "text": "Güzel sanatlar lisesindeyken çalıştığım ilk reprodüksiyon çizimim benim için çok heyecan vericiydi. Siyah arka planlı sıralanmış objeler, ressamının ismini hatırlamadığım tipik bir Rönesans eseri. Kitaplarla ve çizimle aram hep iyiydi. Çocuk kitaplarına çizmek benim için zamanla ortaya çıkan, bu ikisinin bileşeni gibi bir durum halini aldı. Ayrıca çizgi filmleri de çok sevdiğim için oradaki renkli dünyanın da etkisi büyük. Resimleme için ilk yıllarımda ben yayınevlerine ulaşıp derdimi anlatmaya çalışırken, ilerleyen yıllarda çizimlerimin de gelişip daha kendini gösterir hale gelmesiyle yayınevleri tarafından görünürlüğüm artmaya başladı. Bir işi sevip üzerine çalıştıkça gelişim zaten kaçınılmaz. Ve resimlediğim her kitap küçük dahi olsa bana yeni bir şeyler katmaya devam ediyor. Ben kendimi işin hep mutfak kısmında görmüşümdür. Kitap boyunca kendini gösteren estetik hoş sahneler ve çekici karakterler önemli olsa da bunların oluşumu, tasarlanması ve ortaya çıkarılması tempolu yoğun bir çalışma süreci. Neyin nerde nasıl gösterileceğinin tasarlanması görsel kalite kadar önemli, dolayısıyla hoş çizimlerle bir baş rol oyucusu demekten ziyade bu önemli planlamalar ve bir sonraki sayfayı merakla çevirtecek, dinamik hikaye akışını sağlayacak çizimlerin öneminden dolayı burada kendi rolümü bir yönetmen olarak tanımlayabilirim. İçeriğin bana hitap edip etmemesi dışında genelde bütçe ve zaman takvimi konusunda anlaşabilmek adına iletişimim oluyor. Daha önce çalışmadığım, ismini duymadığım kurum yada kişiler söz konusu ise ön ödeme, sözleşme gibi konularda ısrarcı olabiliyorum. Sonrasında metin okuma, düşünsel olarak en çok kafa yorduğum eskiz süreci ve peşinden detaylı çizimleri yaptığım bir çalışma sürecim oluyor. Henüz çok fazla eser üretmiş biri olamasam da eski yıllara nazaran şu anda çocuk kitaplarının gerek içerik gerek görsel bakımdan daha geliştiğini düşünüyorum. Teknolojinin üreten ve tüketen kitleye sunduğu avantajlar da çok fazla. Çocuk kitabı resimleme üzerine eğitimin yaygınlaşması, ulaşılabilir kaynakların artması, gelişmiş çeşitli teknolojik olanaklarla artık bir ilkokul öğrencisi bile bu işe dair teknik bilgilerden haberdar olabilir. Ama bu durumların getirdiği dezavantajlı durumlar da var bence. Bir çok şeyin kolaylaşması ile denetimsiz içerik ya da görsel bakımdan kötü çalışmalar da piyasada çok fazla mevcut. Mesela günümüzün sunduğu teknolojiyle her an çok kısa süreler içinde çalışmalarımızı, düşüncelerimizi insanlarla paylaşabiliyoruz. Özellikle görsel içerik üretenler için iyi bir şey. Bu durumda iyiler kadar acemice üretim yapanların da, sadece bir kitap yazıp çizmeyle kendilerini yazar/çizer olarak etiketleyenlerin de olduğunu görüyoruz. Bu işlerde oldum diyebilmek, pişebilmek adına katedilecek uzun yolların olduğunu düşünüyorum. Yazarı ile hiç iletişime geçmeden yaptığım projeler oldu . Sadece yazarla ya da daha kalabalık ekip ile çalıştığım projeler de oldu. Çok müdahaleci veya tutarsız olabilen bir yazarın hayal gücünü yakalamaya çalışmak ortaya iyi bir iş çıkmasını engellemese de yıpratıcı bir çalışma süreci olabiliyor. Kendini çizerin kalemine bırakan yazarlarla yaptığım işler ise bana göre daha özgün ve bir o kadar da keyifli bir çalışma süreci ile ortaya çıkan, benim için daha heyecan verici işler olmuştur. Bu noktada top editörde bence; yazar ve çizer arasında dengeli bir köprü görevi görmesi gereken editörün tutumu çok önemli. Yazara olduğu kadar çizere de değer verenleri öncelikli tercih ederim. Ücretsiz deneme çizimi istenmesini genel olarak çizere ve emeğe saygısızlık olarak düşünüyorum. Şu zamanda birçok sosyal platformda hemen hemen herkes çizimlerini paylaşıyor. Bu örneklere bakılacak çizerin istenen çizimi ne şekilde yapabileceği ya da yapamayacağı kısmen anlaşılabilir. Elbette istisnalar kaideyi bozmaz; yeri geldiğinde çok farklı bir içeriğe sahip ya da kişinin o konuda hiç çizim yapmadığı bir durum söz konusu olabilir. Veya portfolyosu zayıf, yolun çok başında olan bir çizer söz konusu olabilir. Bu gibi durumlarda deneme çizimi istenmesine kesinlikle karşı değilim. Bir başka konu emeklerin maddi karşılığının yetersizliği. Çok dengesiz bir ücret skalasının olması. Zaman planlamasının iyi yapılamaması, çizere çoğunlukla acil diyerek ulaşılması da ayrı bir sorun. Şartlar içime sindiğinde üst seviye özenli ve titiz çalışma süreci sunarım. Çocuk kitaplarına çizebilmek çocuksu olmayı, çocuğun gözünden bakabilmeyi gerektiriyor. Yeri geldiğinde çocuklarla haşır neşir olmakta sorun yaşamam ve onlardan fikir almayı da severim. Okuyucunun görsel estetik algısını arttırmaya ve hayal gücünü desteklemeye yardımcı olabilecek eserler ortaya çıkarmaya çalışırım. Çizimdeki karakterin duruşu, kıyafeti, üzerindeki aksesuarlarından etrafında şekillenen dünyasına kadar bir çocuğun gözünden, ona en çok hitap edecek şekilde oluşturulmalı. Kitap okumayı sevdiğimden bana gelen bir metni ilk okuyuşum çoğu zaman bir okur gözüyle başlar ve ilk okuyuşta sahneler de zihnimde yavaş yavaş belirir. İkinci okuyuşta önemli kısımları işaretlemeye başlarım. Metin içerisinde yer alan detayları gözden kaçırmamak ve sahnelerde bütünlüğü de sürdürebilmek adına çizimler bitene kadar metin içeriğine sık sık göz atarım. Çok yoğun içerikli, kalabalık kompozisyonlu sahneleri çok sevdiğimi söyleyemem. Yakın planda detaylar çalışmayı her zaman daha çok sevmişimdir. Müzikler, film ve diziler, rüyalar beslenecek çok fazla şey var. Tıkandığım zamanlarda yapılmış işlere göz atmak, referans olabilecek görselleri incelemek etkili oluyor. Çizmeyi istemeyeceğim şekilde bir metin bu zamana kadar olmadı ama maddi karşılığı çok yetersiz sunulan ve insanlıktan pek nasibini almamış işverenlerden kaynaklı olarak da istemeyerek ve sevmeyerek yaptığım işler oldu. Çoğu çalışmamın bende yeri ayrı olsa da en son yayınlanan güncel çalışmam ''Sincap mısın Sinbad mısın?'' diyebilirim. Hikaye karakterlerini çok benimsediğim, keyifle resimlediğim bir projeydi. Çocukluğum İpek Ongun, Gülten Dayıoğlu, Kemalettin Tuğcu gibi isimlerin kitaplarıyla geçti. Bu yazarların yeri bende çok başkadır. Ayşegül serisindeki çizimler de görsel anlamda içimin gittiği resimlerdi. Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun çizimlerini de küçüklüğümden bu yana çok sevmişimdir. Günümüz isimlerinden ise adı bilinen bir çok çizerin yanı sıra sosyal mecrada hiç adını duymadığım ama çizgisini beğenip takip ettiğim çok fazla kişi var. Geçmiş yıllarda yurtdışına çizdiğim bir süreç olmuştu. Gösterilen saygı, iş profesyonelliği gibi durumlardan dolayı çok huzurla çalıştığım bir iş deneyimi olmuştu. Yeniden yurtdışına projeler üretmeye hayır demezdim. Şu anda iki yaşında bir kızım var. Onun için bilhassa bebeklik dönemi kitaplarından üretebilmeyi isterdim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/fevziye-abdullah-tanselin-gozunden-mehmet-akif-ersoy-k5811.html", "text": "Fevziye Abdullah Tansel, 23 Şubat 1912 tarihinde Muş'ta dünyaya gelmiştir. Babasının görevi nedeniyle bulunduğu Elazığ'da özel hocalardan Kur'an okuma, Türkçe, Tarih ve Coğrafya dersleri almıştır. Anne ve babasını kaybetmesinden sonra ise İstanbul'a yerleşerek tahsil hayatına burada başlamış, ilkokulu Fatih'te ortaokul ve liseyi ise İstanbul Kız Lisesi'nde okumuştur. Akabinde de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne kaydolmuş ve 1935'de mezun olmuştur. Öğretmen olarak önce Konya'da daha sonra ise uzun bir süre Ankara Atatürk lisesinde çalışmıştır. Çeşitli üniversitelerde hocalık yaptıktan sonra 1973 yılında emekli olmuştur. Tansel 1985'te Türk kültürüne yaptığı üstün hizmetler nedeniyle yılın yazarı seçilmiştir. 4 Ağustos 1988'de hayata gözlerini yummuştur. Fevziye Abdullah Tansel'in ilk ciddi araştırma-inceleme kitabi olan Mehmed Akif Hayatı ve Eserleri adlı çalışma, \"Tenkidli Bibliyografya\" eserin ilk baskısı 1945 yılında Kanaat Kitabevi tarafından İstanbul'da basılmıştır. Ayrıca 1973 ve 1991 yılında da Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfınca basılmış olan eser Ötüken Neşriyat tarafından 2021 yılında tekrar basılmıştır. Kitabı önemli kılan ise Akif ile ilgili yazılmış olan bibliyografyalar arasında açıklamalı olan tek bibliyografya olmasıdır. Kitapta, Ersoy ile ilgili olarak yazılmış olan eser, broşür, dergi ve özel sayılar ile ilgili bilgiler verildiği gibi, Ersoy'un eserleri ile ilgili bibliyografik notlar ile yazmayı planladığı eserleri ile ilgili bilgilerde içermektedir. Son bölümünde Ersoy'un Safahat'a almadığı şiirlerine yer vermiştir. \"Akif hakkındaki neşriyat umumiyetle, onu, yenilikleri benimseyemeyen bir mutaassıp veya fazilet timsali, mukaddes bir varlık olarak tanıtır. Olduğundan fazla, hatta peygamber seviyesine yükselten dostlarının yazılarıdır; aleyhinde neşriyat ise, yine şahsi tesirler neticesindedir. Fevziye Abdullah'ın ifade ettiği gibi, Mehmet Akif, hayatının her anında halkının ihtiyaçlarını öncelemiş, bu doğrultuda düşünmüş, yazmış, mücadele etmiş ve yaşamıştır. Bu tutumunda son derece tutarlı, kararlı ve azimli olmuştur. Söylem ve eylemindeki bu tavrı yazı ve şiirlerine de aynen sirayet etmiştir. Kendisinden daha edebi değeri yüksek şiirler yazmasını bekleyenlerden biri olan Midhat Efendi'nin, Ersoy, her zaman halkını uyandıracak, onlara faydalı olacak şekilde yazmayı öncelemiş, tercih etmiştir. Ersoy, sanata da bu zaviyeden bakarak, estetiği değil faydayı önceleyen eserler ortaya koymuştur. Zira \"Edebiyat\" başlıklı yazısında da, şiir ve edebiyat için 'süs' diyenlerin bulunduğunu, bunun ancak karnı tok, sırtı pek olan milletler için geçerli olduğunu ifade etmiştir. Zira şu anda bizim toplumumuzun, öncelikle süsten, çerezden ziyade yiyecek ve giyeceğe ihtiyacı olduğunu, 'sanat' sanat içindir, sanatta amaç yine sanattır, edebiyatta edebiyattan başka bir gaye aramak sanatı takyid etmektir' gibi yüksek nazariye ve söylemlerin bizim idrakimizin çok üstünde olduğunu ifade etmiştir. Fevziye'nin de vurguladığı gibi, Ersoy'un yetiştiği dönemde, Batı edebiyatının etkisinde kalan Servet-i Fünun devrinde hüküm süren realizm akımı öne çıkmıştır. Ersoy'un klasik şekillere bağlı olması, vezni ve dili belli kaidelere uygun olarak kullanması bakımından daha çok Parnasizm akımına yakın olduğu zaman daha ziyade Mısır öncesi kaleme aldığı şiirler için söylemek mümkündür. Halbuki ki Mısır'da bulunduğunda kaleme aldığı şiirleri, daha ziyade duygu yüklü şiirler olduğu görülmektedir. Mısır'da yaşadığı süre zarfında dini-didaktik manzumelerin yerini dini-lirik şiirler almaya başlamıştır. Tansel'e göre zaman içerisinde Akif'in şiirleri gerek üslup gerekse içerik olarak değişmiştir. Buna göre Akif'in 1945 Hilvan'da de yazmış olduğu \"Gece\" adlı şiir ile \"Hicran\" ve \"Secde\" adlı şiirlerinde, Vahdet-i Vücut felsefesini şiirleştirerek mistik şahsiyete bürünmüştür. Bu şiirlerinde Allah'a olan özlemini, hasretini dile getirerek adeta kavuşamadığı bir sevgili şahsiyeti vermektedir. 1926 yılının Ocak ayında kaleme aldığı bu üç şiiriyle lirizmde zirveye çıkmıştır. Mehmet Akif, Mısır'a gelmeden önce, Ankara'dan İstanbul'a dönünce büyük bir hayal kırıklığına uğramış ve artık cemiyet içerisinde içtimai bir mücadele sürdürmenin imkanının ortadan kalktığını görmüştür. Bunun üzerine mücadelesini Türk edebiyatına yeni eserler vererek gerçekleştirmeye karar vermiş ve bu düşüncesini de Eşref Edib'e şu sözleriyle ifade etmiştir. Ersoy'un manzum hikayeleri yapı olarak ortak özellikler taşımaktadır. Bu hikayelerde genelinde tahkiye, tasvir ve diyalog değişmez öğelerdir. Bununla beraber hikayelerdeki durum ve olaylara tanıklık yapan bir anlatıcı da bulunmaktadır. Bu anlatıcı zaman zaman birinci ağız olurken bazen de üçüncü şahsın ağzından hikaye aktarılmaktadır. Ersoy, şiir ve manzum hikayelerinde Türkçeyi başarılı bir şekilde kullandığı görülmektedir. Mehmet Akif Ersoy, tefsir yazılarını da hem mensur hem de manzum olarak yazmıştır. Ersoy'un tefsir konusundaki yazılarında, çalışmanın gerekliliği, tembelliğin kötülüğü, ilmin değeri ve cehaletin kötülüğü, münafıkların tanımlanması, yanlış kader ve tevekkül anlayışı, ümitsizlik, milliyetcilik, umumi azap sebepleri, işlerimizde dürüstlük ve doğruluk, salih amel, taklitçilik, tarihten ders çıkarılması, afaki ve enfüsi ayetler, dinde orta yol, sabır, düşmanlara karşı kuvvet hazırlamak ve teceddüt gibi konuları işlemiştir. Fevziye Abdullah'ın bu eseri; Ersoy ile ilgili olarak yazılmış olan bibliyografyalar içerisinde açıklamalı tek bibliyografyadır. Tansel bu esrinde, o ana kadar Ersoy hakkında yazılmış bulunan eserler, broşür, makale, dergi ve özel sayılar, Akif'in kendi eserleriyle ilgili bibliyografik notlar ve hatta yazmayı planladığı eserleriyle ilgili bilgileri de içermektedir. Her ne kadar daha sonra çok kapsamlı araştırmalar yapılmış, daha geniş kapsamlı çalışmalar olsa da, Ersoy la ilgili yapılmış ilk, yayınları hakkında oldukça değerli, kıymetli bir rehber olması hasebiyle Akif'i anlamak isteyen herkes tarafından okunması gereken bir eserdir. Banarlı, N. S. (1983). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi. Doğan, D. M. (1988). Sessizce Giden Biri. Türk Edebiyatı, 46. Edib, E. (2011). Mehmed Akif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharrririn Yazıları (2.Baskı b.). İstanbul: Beyan Yayınları. Kısakürek, N. F. (2018). Edebiyat Mahkemeleri (7.Baskı b.). Büyük Soğu Yayınları. Tansel, F. A. (2021). Mehmet Akif Ersoy (4.Baskı b.). İstanbul: Ötüken Neşriyat. Yazgıç, K. (1940). Ahmet Midhat Efendi Hayatı ve Hatıraları. İstanbul: Tan."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/44-ciltlik-islam-ansiklopedisini-ucretsiz-hediye-ediyoruz-k1596.html", "text": "44 Ciltlik İslam Ansiklopedisini Ücretsiz Hediye Ediyoruz! 44 ciltlik İslam Ansiklopedisini cilt cilt, ücretsiz ve yasal olarak bilgisayarınıza Pdf olarak indirebilirsiniz. TDV İslam Ansiklopedisi kamuoyunun doğru bilgi edinme ihtiyacını karşılamayı hedefleyen, aynı zamanda dini ve sosyal bilimlerde araştırma yapmak isteyenlerin başvurabileceği ciddi, kapsamlı ve kuşatıcı bir kaynaktır. Ansiklopedide titizlikle uygulanmaya çalışılan temel ilke, bütün maddelerin güvenilir kaynaklara dayanması ve doğru bilgiler ihtiva etmesidir. Bunun yanı sıra maddelerin yazımında gerek muhteva gerekse kaynaklar açısından araştırmacıların akademik beklentileri ile kültür seviyesi birbirinden farklı okuyucuların bilgi edinme ihtiyaçları göz önünde tutulmuştur. 1983 yılında hazırlık çalışmalarına başlanan ve ilk cildi 1988 yılında neşredilen TDV İslam Ansiklopedisi tamamen telif bir eser olup İslami ilimler, İslam ülkelerinin tarihi, coğrafyası, kültür ve medeniyeti gibi alanları kapsayan madde listesi orijinaldir. İlgili ilim kurulları tarafından yaklaşık 500 temel kaynaktan taranarak tespit edilen bu liste 15.226 maddeden oluşmakta, bazı maddelerin farklı ilim dallarınca yazılan alt bölümleri de eklenince rakam 16.855e ulaşmaktadır. Ansiklopedi, İslami ilimlerle İslam kültür ve medeniyetine ait kavramları, sahalarında eser vermiş ilim ve sanat erbabını, geçmiş İslam devletleri ve yöneticilerini, önemli tarihi olayları, dini ve sosyal hayatta etkili olan akımları, tarihi, ilmi ve kültürel müesseseleri, önemli yerleşim merkezlerini, diğer dinleri, müslüman olmadığı halde İslam dini, kültürü ve medeniyeti ile ilgisi bulunan şahsiyetleri madde dizinine dahil etmiştir. Aşağıdaki adresten 44 Ciltlik İslam Ansiklopedisini ücretsiz indirebilirsiniz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hasani-basri-tefsiri-k5367.html", "text": "Daha çok zühd ve hadis ilmindeki derinliği ile tanınan büyük İslam alimi Hasan Basri aynı zamanda çok büyük bir Kur'an müfessiridir. Yazmış olduğu tefsir günümüze ulaşmamış olsa da, kendisinden sonra yazılan tefsirlere etkisi göz önüne alındığında tefsir alanında çok derin ve donanımlı bir alim olduğu görülmektedir. Özellikle ilk dönem tefsir kitaplarında geçen Hasan Basri'nin tefsir görüşleri bir araya getirilerek iki cilt olarak Türkçe yayınlandı. Kültür ve düşünce dünyamıza büyük bir katkı olan bu eser Yüksel yayıncılık tarafından okuyucunun istifadesine sunuldu. İmam Maturidi, İmam Taberi, İbn Kesir, İbnul Cevzi, İmam Suyuti, Fahreddin er Razi, İmam Alusi ve İmam Şevkani'nin eserlerinde geçen Hasan Basri'nin tefsir görüşleri bu eserde cem edilerek eser meydana getirilmiştir. Eser, tür olarak meal-tefsir olarak değerlendirilebilecek bir eserdir. Meal verildikten sonra kısa tefsir yorumları dipnot olarak verilmekte. Eseri yayına hazırlayan Tuğrul Sopran, meal kısmının Elmalılı Hamdi Yazır, Abdulbaki Gölpınarlı, Süleyman Ateş, Muhammed Esed, Ali Bulaç, Ahmet Varol, Diyanet vakfı ve Hayrat vakfı meallerinden esinlenerek hazırlandığını ifade ediyor. Bu yönü ile baktığımızda aslında yeni bir gerekçeli meal olarak da eser okunup, istifade edilebilir. Hasan Basri, miladi 642 yılında Medine'de dünyaya geldi. On iki yaşında Kur'an hafızı oldu. Yaklaşık 100 sahabeyi gördü. Kadılık, vaizlik ve katiplik yaptı. Gençliğinde birkaç sefere katıldı. Onlarca talebe yetiştirdi. Tabiin neslinin önde gelen alimlerindendir. Onlarca eser kaleme almıştır. Fakat bu eserlerin çoğu günümüze ulaşmamıştır. \"Hasan-ı Basri tabiin müfessirlerinin önde gelenlerindendir. Ömrünün büyük bir kısmını Basra'da geçirdiğinden Basra tefsir ekolünden sayılmıştır. Tefsir ve kıraat ilminde İbn Abbas, Ebu Musa el-Eş'ari ve Enes b. Malik başta olmak üzere pek çok sahabeden istifade etmiştir. Kendisi de camide tefsir dersleri vermiş, bu derslerinde Kur'an tefsiri yapmış ve talebelerinin Kur'an'la ilgili müşkillerini halletmiştir. Katade b. Diame ve Amr b. Ubeyd gibi isimler, onun tefsire dair rivayetlerini daha sonraki nesillere aktaran talebeleri arasında yer almıştır. \"Hasan-ı Basri, günlük yaşantısında Kur'an'la yakın temas içinde olan, çeşitli vesilelerle halka Kur'an okuyan ve sohbetlerinde Kur'an'ın tefsirini yapan bir kimse idi. Kur'an'ı sahabe sözleri ile tefsir eder. Gerekçeli meal veya meal-tefsir olarak adlandırabileceğimiz bu tefsir türü hem hızlı bir şekilde Kur'an'ı okuma-anlama yönü ile değerlendirilebilir hem de topluluk olarak yapılan Kur'an'ı anlama çalışmalarında istifade edilebilir. Tefsirin derlenmesinde, basılmasında emeği geçen herkese ve değerli alim Hasan Basri'yi ve eserini tanıttığınız için size çok teşekkür ederiz hocam."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/coldeki-ferahlik-k5070.html", "text": "Günümüz İslam dünyasında, İslam tarihi dendiğinde her Müslümanın aklına, efendimiz ve cahiliye döneminin çilesini çeken, İslam'ın kabulü noktasında yapılan işkencelere göğüs geren sahabeler gelir. Onlardan biri de sadece bir müezzin değil aynı zamanda her daim Allah resulünün sözcüsü; ilk müezzin Habeşli Bilal'dir. Çağrı ve Çöl aslanı filmlerinin senaristliğini de yapan H.A.L Craig tarafından yazılmış olan bu eser, İslam'ın ilk yıllarını, Bilal-i Habeşi'yi merkez alarak ve onun gözüyle çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Eserin öncelikle kapağıyla tanışıyoruz. Kapakta kara kalemle çizilmiş eli kulağında olan bir Bilal figürüyle karşılaşıyoruz, bu da bize okuma yolculuğumuz boyunca Bilal'in hayatının günlük ve otobiyografik tarzlarda eşlik edeceğini gösteriyor. Eserin İslam'ı ve coğrafyanın İslamlaşma sürecini, Hz. Bilal'in gözünden, dilinden yine Bilal'in kölelik yıllarından başlatarak akıcı bir şekilde, efendimizin vefatına kadar anlatmayı sürdürüyor. Bu şekliyle eser, bir nevi efendimizin hayatını ve coğrafyanın İslamlaşma sürecini anlamak adına bizim için o dönemin aynası olma görevini ifa ediyor. Fakat esere ayna gözüyle bakarken tercüme bir eser olduğunu göz önünde tutarak yolculuğa dahil olmakta fayda var. Çünkü yer yer çeviriden kaynaklı anlam hatalarıyla karşılaşmak mümkün. Eser, köle Bilal'in çocukluğunu, doğduğu aileyi, köleliğini ve sahibini anlatarak başlıyor. Kölelikten kurtuluş, Bilal'in efendisine isyanı sonrası, ölümüne beş kala sadece umut ve tanımadığı rabbine olan imanıyla \"güneşten daha büyük olan Allah'ın,\" Hz Ebubekir'i Bilal'in kurtuluşuna elçi etmesiyle gerçekleşiyor. Eserde Bilal kendisini \"ilk ashabın en düşük sınıfından biri\" olarak tanımlar. Bu vesileyle aynı zamanda eserde sınıfsal ayrımın psikolojiye etkisini de görmekteyiz. Çünkü İslam'da siyahın beyaza, beyazın siyaha üstünlüğü ve sınıf ayrımı yoktur. Devamında Bilal'in sonraki hayatında sözcüsü olacağı Allah resulüyle karşılaşması ve her daim İslam için ilk zulüm acısı çeken Müslüman olduğundan bahsedileceği müjdesini alması anlatılır. Bilal o dönemin sosyal yapısından da bahsederken peygamber kadınlara hakkını vermezden evvel onların, erkeklerin taşınır malları ve sarnıçları olduğunu söyler. Yani eserde coğrafyanın İslamlaşması, bu süreçte Müslümanların uğradığı zulümler anlatılırken aynı zamanda dönemin sosyolojik yapısı da okuyucuya satır aralarında aktarılmaktadır. Eser Bilal'in perspektifinden peygamber efendimizin hayatını da anlatması hasebiyle siyer özelliği de taşımakta. Çünkü Bilal'in hayatı ona adanmış, onun izinden yürünmüş bir hayat. Bunun yanı sıra eser siyer özelliği taşımakta ve bu tarz kitaplarda peygamber efendimizin nübüvvet öncesi yaşantısına da yer verilmesi beklenir fakat bu eserde şahit olamadığımız bir durum. Eserde yer verilen bizim de günlük hayatta karşılaştığımız durumlardan bir tanesi de Bilal'in efendimizden bir şey aktarırken imtina etmesi ve \"Bugünlerde Peygamber'in dediğini söylediğimizde bu din oluyor.\" Şeklindeki eleştirisidir. Dinler tarihindeki iki büyük yolculuktan biri olan göç, hicret. Burada da hicret sonrası efendimizin kendisini misafir etmek isteyen Medine halkını kırmadan nasıl kalacağı yere karar verdiği anlatılır. Hamza'nın tabiriyle Musa'nın beşiği gibi olan mescidin yapımı akabinde sıra gelir Habeşli Bilal'in ilk müezzin olacağı, Abdullah Bin Zeyd'e gösterilen rüya, Bilal'in İslam'a verdiği hediye, Ezan. Eserde o sözleri ilk nasıl söylediğini \"sıralamayı peygamber verdi ve şekli bilirseniz, sözlere yolun yarısından daha yakınsınızdır\" şeklinde anlatır. \"Allah'ı yücelt, Resulünü ilan et, namaza teşvik et, Allah'ı yücelt.\" Sonrası Bedir, Uhud, Hamza'nın şehadeti, Hendek, Mekke'nin fethi ve Kabe'nin temizlenişinde ezan. Özellikle Hendek ve Mekke'nin fethine parantez açmam gerekirse eğer öncelikle Hendek savaşında efendimizin yine azat edilen İranlı köle Selman'ın tavsiyesine uyarak savaşa ismini verecek hendekleri kazdırması onun istişare konusundaki hassasiyetini bir siyer özelliği olarak bize göstermektedir. Eserde şaşırtan noktanın Mekke'nin fethinde ise çarpışma olmadan şehrin putlardan temizlenmesi beklenirken, Kabe'nin temizlenişinin sembolünün de Bilal'in ezanıyla olmasıdır. Efendimizin vefatı sonrası keder Bilal'i suskunlaştırır ve ezan okumaz. Anlatılan odur ki birinde bir kereye mahsus Kudüs'te halkın isteği ve Hz. Ömer'in ricasıyla ezan okumuştur. Sonra yine yoldaşı, sözcüsü olduğu Allah resulünün kabrini ziyarette son ezanı okuması için ricada bulunan onun pek kıymetli torunları Hasan ve Hüseyin'i reddedemeyeceğini hissettiği için okumuş ve Medine sokakları ağlayan insanlarla dolmuştur. Demem o ki, İslam tarihini, şahit olan bakışla ve başka bir gözle okumak isteyen herkese \"Ben Bilal'i\" gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/-yasam-seruveninde-son-durak-olum--k5408.html", "text": "-Yaşam Serüveninde Son Durak: Ölüm- \"Kentleri ateşe verin, insanları kırıp geçirin her şeyi kökünden kazıyın, bu çürümüş dünyadan hiçbir şey geriye kalmadığı zaman yerine daha iyisi biter belki.\" (Zola, 2019). Ölüm, pek çok yazarın üzerinde derinlikle durduğu bir konudur. Bazı yazarlar; ölümün bir son olma halinden söz eder. Bazıları, ölümü bir kutlayış olarak görür. Bazı yazarlar, hayattayken cesaretsiz olanları, ölüler kategorisinde sayar. Bazıları, ölümü, yeni bir evreye geçiş olarak değerlendirir. Bazı yazarlar, ölüm haline coşku ile bakar. Zola: \"Ne müthiş bir serüven artık, yaşayıp yaşamadığımızı bile bilmiyoruz\" diyor o muhteşem eseri \"Gerçek\" adlı kitabında. İnsan ömrünün evrelerinde belki de son durak olarak gözüken ölüm; aslında bizim inanç ve kültürümüzde de farklı yaklaşımlarla tariflenmektedir. Örneğin kutsal kitabımızda: \"Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın\" (Erişim: 2023, Neml suresi,80) ayeti ya da \"Dirilerle ölüler de bir değildir. Doğrusu Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen, kabirlerde olanlara işittiremezsin\" (Erişim: 2023, Fatır,22) ayetleri, bizlere ölüm kavramının gerçek ve mecaz anlamlarını birarada sunmaktadır. Ölüm halinin hayattayken de yaşanabileceği ve kişiyi gerçeklerden habersiz kör ve sağır halde bırakması, Zola'nın tespiti olan yaşayıp yaşamadığını anlamama hali ile benzerlik göstermektedir. Kutsal kitabımızda geçen ölüm tariflerinin tersine, dirilik halleri de yine ölüm kavramı ile açıklanabilmektedir. Örneğin, \"Allah yolunda öldürülenlere sakın \"ölüler\" demeyin. Çünkü onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz\" (Erişim: 2023, Bakara, 154) ayeti de bizlere, ölü olsa dahi yaşamaya devam etme halinden söz eder. O halde ölüm, aslında bizleri gereçk yaşamdan ve yaşamın nasıl olması gerektiğinden de konuşmaya mecbur bırakmaktadır. Ölümün ilk ve ilk anlamı sonrası mecaz anlamları üzerine yaptığımız birkaç açıklamadan sonra, Emile Zola'dan ve \"Nasıl Ölünür?\" adlı kitap çerçevesinde, ölümden söz etmeye devam etmek istiyorum. Emile Zola, Fransız bir yazar. 1840-1902 yılları arasında yaşamış olan yazar, yaşadığı dönemde çığır açan bir edebi akıma da mensup olarak, çok sayıda değerli eser üretmiştir. 19.yy, Sanayi Devrimi'nin ardından, pekçok ülke için sanayileşme yarışına girişildiği yılları ifade etmektedir. Sanayi Devrimi'nin etkisi ve artan demiryolu faaliyetleri ile başta İngiltere olmak üzere, Batı Avrupa, Kuzey Amerika ülkeleri, Japonya gibi ülkeler aynı hızla ekonomik ve toplumsal dönüşüm içine girmiştir. Şüphesiz bu toplumsal dönüşümde, köyden kente göçün artması ve kentlerdeki aksaklıklar, emek sömürüsü ve bu durumun insanlar üzerindeki olumsuz etkileri, edebiyatta da uzun uzun işlenmiştir. Zenginleşen burjuvazinin köksüzlüğü bir yandan da idealizmi, sayıca artan işçi grubu ve emek sömürüsünün artması, yine toplumun problemlerinin incelenerek edebiyata taşınmasında önemli ayrıntılar olarak belirginleşir. Bugüne kadar Klasizm ve Romantizm ile kurgusal eserlerin oluşumu, arsitokratların zengin ve gösterişli hayatları, yerini Realizme bırakarak toplumsal konuların öne çıkmasını sağlamıştır. Bu konuda şüphesiz en etkileyici eserleri veren yazarların başında Emile Zola gelmektedir. \"Germinal\", \"Nana\", \"Meyhane\", \"Medan Geceleri\", \"Nasıl Ölünür?\", \"Hayvanlaşan İnsan\" gibi önemli eserleri, onun toplumsal gerçeklikleri, toplumsal sınıf farklarını, kırsal ve kent hayatının farklılıklarını, dünyanın adaletsiz düzeninde insanın düştüğü farklı durumları zihinsel ve fiziksel yönleriyle anlatmaktadır. Eserlerinde, kurgusallıktan uzak, olan şeyleri net bir tavırla ortaya koyması onu Reazlim akımının mensuplarından yaparken, özellikle onun insan sorgulamaları, insanların içinde bulunduğu ruh hallerini ve durum betimlerini yapması, onun bu akıma farklı bir yorum getirmesini de sağlamıştır. Bu sebeple Zola, Naturalist olarak da bilinmektedir. Kurgusallıktan uzak, akıcı ve duru dili, aynı zamanda toplumsal açıdan tabu olan bazı konuları açıkça ifade etmesi onu dönemi içinde farklı bir konuma getirmiştir. Eserlerinden en önemlisi \"Germinal\" ve \"Nana\" olarak bilinse de \"Nasıl Ölünür?\" adlı eseri, eserlerinin çoğunda bahsettiği ölüm ve yaşam sorgulamalarının yoğunlaştığı önemli bir diğer kitabı olarak bahsedilmeye değerdir. \"Nasıl Ölünür?\" birbirinden farklı beş öyküden oluşan, Türkçe çevirisi ile 42 sayfa süren bir kitaptır. Öykü kahramanlarının her biri, farklı sosyal sınıfa mensup kişilerden meydana gelmektedir. Kahramanlar, farklı yaşam şartları, farklı alışkanlıklar ve farklı inançlara sahip olsa da ortak bir zeminde buluşarak eşitlenirler. Bu evre, ölüm evresidir. Her kahraman, ölüme yakın olduğu esnada, aslında hayata bakış açısını, ölümle burun buruna kaldığı o son saatlerde ölüme de bakış açısını ortaya koyar. 19.yy Avrupası'nda, henüz küreselleşme etkilerinin yaygınlaşmadığı, dini bir hayatın bulunduğu da sezilir betimlemeler ve sosyal hayat tariflerinden. Kırsalda ya da şehirde yaşayan, zengin ya da fakir, aynı ölüm ve cenaze ritüelleri devam eder. Ufak farklılıklar bulunmaktadır. Ekonomik olarak daha iyi durumda olanların, cenaze törenleri daha özenli olur. Bazı kahramanların sevenleri vardır, bazılarının yoktur. Bazıları ölüme yalnız gider, bazılarının ardından sevenler birkaç yaş döker. Çoğu zaman, ölümden sonra kaldığı yerden devam eder hayat. Bazı kahramanlar, zaten geldiği yerin toprak olduğunu bilerek, ölümü sakince beklerler...Din halen toplumu belli düzeyde bağlayabilmektedir. Cenaze törenlerini gören halk, birkaç dakika da olsa halen ölümü ve varlığını düşünebilmektedir. Zola, bu kısa kitabında farklılıkları, dünyada sadece ölümün eşitleyebileceğini anlatmaktadır. Kitaptan yapılacak etkili, alıntılarım yok. Fakat bütünsel olarak bakıldığında bu etkili kitap, halen insanı terbiye edebilecek tek gerçeğin ölüm olduğunu açıkça ve sade bir dille ortaya koymaktadır. Ölümün insanlar arasında evrensel bir gerçeklik olması, kitabı da tüm kültürler için önemli bir hale getirmektedir. Yaşadığımız büyük felaketin peşisıra okuduğum bu kitap ile farklı bir burukluk yaşıyorum. Şüphesiz inancımız gereği, ölüm bizler için bir cenaze ritüelinden ibaret değildir. İnsan ölümü her saniye hücrelerinde tecrübe ettiği gibi, ölümün verdiği derslerle ruhen yeniden ve yeniden dirilebilmektedir. Bu durum, ölümü bizler için rijit bir hal olmaktan çıkarıp hayatla iç içe devamlı akışkan bir hale dönüştürür. İnancımızda, ölüm ve diri olma hali ilk anlamı dışında katman katman genişleyebilmektedir. Üstelik Hay, yani daima hayatta olma hali bizler için yalnızca yaratıcımızın bulunduğu bir özellik olarak kabul edilmektedir. İnsanlar için ise dosdoğru yolda olma hali gerçekte yaşamak ile ilişkili tek haldir. Dünya yolculuğu uzun bir yol ve ancak ölüm hali ile ahiret evresine geçilebilmektedir. Ölüm bir son değil, evre değiştirerek insan hikayesinde bir devam dönemeci aslında. Üstelik dünya hayatında yaşanan zorlukların, bizleri gerçek yerimize ulaştırmada belki de en doğru duraklar olduğunu söylemeliyiz. \"...bu çürümüş dünyadan hiçbir şey geriye kalmadığı zaman yerine daha iyisi biter belki\" diyen Zola'nın bilmeden bir cennet tarifi yaptığı anlaşılıyor. Öyle ya, insanın başka türlü bir mekanda mutlu olamayacağı en büyük gerçeklik. Deprem sebebi ile vefat eden tüm kardeşlerimize Allah'tan rahmet, kurtarılarak birer çiçek gibi topraktan biten depremzedelere acil şifa, ailelerine sabır, görerek etkilenen bizlere ise büyük ibretler ve dönüşümler diliyorum. Fırıncıoğlu, S. (2016). Gerçekçilik Akımı, Akımın Yöntemi, Türleri ve Gerçekçi Akım İçinde Erich Marıa Remarque. Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, P. D. (2020). Kur'an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir. TDV Yayınları. Oda, O. A. (2018). EMİLE ZOLA'NIN NANA KARAKTERİNDE ÇEVRE VE UNSURLARI. Research Article. Zola, E. (2019). Germinal. İstanbul: İş Bankası. Zola, E. (2020). Nasıl Ölünür? İstanbul: Karbon Kitaplar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/suleyman-nazifin-gozunden-mehmet-akif-ersoy-k5621.html", "text": "Bir kitabı, şahsı veya eseri önemli kılan bazı faktörler vardır. Bunlar; ilk olma, özgün olma, kitabın içeriği, yazanın, icra edenin yetkinliği, yazanla yazılanın ilişkileri, tutarlılığı, karakteri vb. dir. İşte bu kitabı ve yazarını da önemli kılan birçok sebep vardır. Yazar'ı önemli kılan öncelikle iyi bir yazar, şair ve düşünür olasının yanı sıra yazının konusu olan Mehmet Akif Ersoy'la olan zaman, fikir, eylem ve aksiyon birliği içerisinde olan, aziz dost ve arkadaş olmalarıdır. Aynı zamanda en önemli özelliklerden biriside Milli Şairimiz Ersoy'un hayatında, kendisiyle ilgili yazılan ilk ve tek kitap olmasıdır. Her ikisi de ülkenin büyük felaket yaşadığı o zaman da aynı his, ıstırap ve hicranı duymuşlardır. Duymakla kalmayıp bunun mücadelesini vermiş, milletin değerlerine bağlı olarak, bayrak ve vatanına sahip çıkarak aşık olmuş aynı iman ve ideal doğrultusunda hem fikri hem de fiili mücadele etmişlerdir. Nazif için Ersoy'un dostluğu o kadar önemlidir ki Akif'in dostu olmakla iftihar eden Süleyman Nazif, kitaba, Akif'le kendisini tanıştırdığı için Mithat Cemal'e teşekkür etmekle başlamıştır. Süleyman Nazif'in yazdığı bu kitap, Akif hakkında yazılmış olan ilk kitaptır, 13 Eylül 1919'da bitirilmiş. Ancak, Süleyman Nazif'in Malta'ya sürülmesi, araya başka olayların da girmesi nedeniyle yayımına fırsat olmamıştı. Eser yayımlanmadan önce, 1919 yılının Temmuz ile Eylül aylarını kapsayan iki aylık süreçte Servet-i Fünun Dergisinde tefrika halinde yayımlanmıştır. Nazif tefrikayı kitaba dönüştürürken kendi ifadesiyle esere \"birkaç sayfa daha ilave etmiştir.\" Bu birkaç sayfadan kasıt da, devrinde \"Asım\" hakkında kaleme alınan çok az değerlendirmeden biri olan \"Bir Mucize Şiir\" adlı yazıdır. Nazif, bu kitabı ve \"Bir Mucize Şiir\" adlı yazısıyla Akif literatüründe önemli bir yere sahip olmuştur. Hem kitap hem de yazı, devrinden sonra yapılan Akif ile ilgili çalışmaları ciddi anlamda etkilemiş ve şairle ilgili verilen/verilecek olan birçok hükmün kaynağını da oluşturmuştur. Süleyman Nazif. 1919'da kitabı bitirdiği zaman da Mehmet Akif'in ilk beş kitabını inceliyordu. Asım 1924'de yayımlandığından, Süleyman Nazif, bunu da incelmiş ve kitabının sonuna bu incelemeyi eklemiştir. Asım şiiri yayımlanıp ta karşı basının ilgisizliğinden yakınan Süleyman Nazif \"Bir iki gazete yalnız intişarını haber verdi ve galiba bir ikisi de bir iki cümle-i takdir ilave eyledi.\" tespitinde bulunarak \"İstikbalin daima onunla meşgul olacağına eminim.\" şeklinde kanaatini ifade etmiştir. Tanzimat sonrası modern Türk edebiyatçıları birçok biyografi ve monografiler kaleme alarak, eserleriyle edebiyat tarihine yardımcı oldukları gibi, geniş kesimlerin, hakkında yazılan şair ve yazarların daha iyi tanınmalarına ve anlaşılmalarına oldukça ciddi katkılara vermişlerdir. Süleyman Nazif'in bu kitabı da onlardan bir tanesidir. Nazif, Akif'in portresini çıkarmış, şairimizin şiirlerini, fikirlerini ve dünya görüşünü ayrıntılı bir şekilde ele alarak okuyucuya tanıtmıştır. İlk baskısı 1944 yılında yapılmış olan eser bu zamana kadar birçok yayınevi tarafından yayımlanmış olan Mehmet Akif kitabının beşinci baskısı Mihrabad Yayınları tarafından basılmıştır. Bu eserde iki mümtaz şahsiyet ve aziz dost buluşmuştur. Her ikisi de aynı duygu, inanç ve ideallere sahip yazar, şair ve birer aydın olarak; vatan ve millet söz konusu olduğunda uyanan, dirilen, bununla kalmayıp çevresindekileri de uyandırmayı, bilinçlendirmeyi vazife addeden idealist aydınlarımızdır. Süleyman Nazif ve Mehmed Akif iki yakın dostlardır. Nazif, aynı zamanda nesirde de üstattır. Nazif, Akif'i gönül gözüyle sevip hayatından muhtelif kesitleri ele alarak kitabında şairimizin şiirlerini, fikirlerini, eserlerini ve dünya görüşünü ayrıntılı biçimde ele alarak okuyucuya anlatmıştır. Süleyman Nazif, önce Akif'in bir sanatkar olarak portresini ortaya koymuş ve onun bir insan olarak meziyetlerini de dile getirmiştir. Süleyman Nazif, Akif'i bizimle sohbet ediyormuşçasına gayet samimi bir şekilde, lafı dolaştırmadan, eğip bükmeden olduğu gibi anlatma yoluna gitmiştir. Akif'in yetiştiği çevreyi, o dönemin edebiyat alemini, fikir muhitlerini, şairin duygu ve düşüncelerini, zorlu mücadelelerini özlü biçimde aktarmıştır. Nazif, bir bakıma, iyi düşünülmüş, üstünde çalışılmış ve hakkı verilmiş bir Akif portresi çizmiştir. Bugün de halen İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu problem ve yaşanılan sıkıntıları gerek Süleyman Nazif gerekse Mehmet Akif Ersoy gibi birçok münevverimiz yüz yıl önce görmüş ve Müslümanlara ne yapılması gerektiğini ikaz etmişlerdir. Nazif'de aynı kaygılarla gerekli uyarılarda bulunmuş, ancak maalesef bu ikazlara karşı Müslümanlar gereğince kulak vermediklerinden aynı problem ve sıkıntılar aynen devam etmektedir. Bu esrin okunması Safahat'a, Mehmet Akif'e daha farklı ve gerçekçi yaklaşılmasını, bu da büyük şair ve eserin verdiğ mesajlarının daha iyi anlaşılmasını ve haberdar olunmasını sağlayacaktır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-konfor-hali-olarak-deizm-k5342.html", "text": "Yapılan bir araştırma sonucunda, gençleri deizme yönelten 21 önemli soru tespit edilmiş. Bu sorular, soruyu soran genç beyinler için açıklanması veya anlaşılması zor veya bu nedenle popüler görünen sorular. Ne var ki hiçbir soru cevapsız değildir ve cevapsız bırakıldığı için de hep popüler kalması beklenemez. Ancak günümüz dünyasında, popülerliği belirleyen ölçüt kalabalıklar olduğu için o güruhun bir parçası olmak popülerliğin kendisi olarak işlev görür. Zaten kalabalıkların oluşmasını sağlayan da hakikatinden kaçan insanların sayısal çokluğudur. Zira kalabalıkların hakikat için bir araya geldiği tarihte görülmüş bir şey değildir ve hakikatin tarafında olanlar her zaman azınlıkta olmuşlardır. Nitekim deizm için bunca yaygarayı koparanlar da bundan vareste değildir. Soru sormak çoğunluğa göre büyüleyici bir eylemdir. Fakat onun cevabını aramak ve bunun zahmetine katlanmak da asıl faziletli olan davranıştır. Yeter ki soru için de cevap için de kişi kendini tek ve vazgeçilmez ölçüt olarak görmesin. Çünkü kendini otorite olarak görme bedbahtlığına kapılmış bir kişiyi tanımlamak için, sonu izm'le biten hiçbir kavram yeterli olmayacaktır. Burada bizi ilgilendiren mesele ise insanı hakikatinden koparmaya çalışan ideolojilerden biri olarak, deizmin neden ve nasıl bir salgın haline gelip bulaştığı ve bu salgının tedavisinin ne olduğudur. Ancak bundan önce ilgilenilmesi ve çözülmesi gereken asıl sorun, salgına yakalanan kişinin tedaviyi isteyip istemeyeceğidir, çünkü deizm bir konfor ideolojisidir ve bu nedenle ihtiraslarını konfora dönüştürenler için bu dönüşüm bir tehdittir. Yine de hakikat tedavi edici ve uyandırıcıdır, lakin herkes daldığı derin uykudan da uyan mak istemez. Değerli alim Emrah Demiryent tarafından kaleme alınan 21 Soruda Deizm başlıklı çalışma da yukarıda bahsettiğimiz 21 soruya cevap vermekle yetinmiyor, aynı zamanda bu problem üzerine Müslümanca düşünmenin imkanı üzerine bir alan da açıyor. Deizmin tanımı, tarihçesi ve onu gündemde tutan temel nedenler üzerine açıklamaların olduğu giriş bölümüyle başlayan eser, birinci bölümde deizmin aklı önceleyen iddiasına da aklın tarifi ve mahiyeti üzerine asıl bilinmesi gereken bilgiyi okuyucuya aktararak cevap veriyor. İkinci bölümde, 'yaratıcı inancı' başlığı altında yaratıcının varlığı ve onun varlığının zorunluluğu problemi tartışılırken, din felsefesinin de konusu olan 'akli deliller ışığında Allah'ın varlığının ispatı', imkan, hudus, hareket, illet ve metafizik deliller ışığında güçlendiriliyor. Bu delillerden ayrı olarak Allah'ın sıfatları olan Hayat, Kudret, İlim, İrade, İşitme, Görme ve Kelam detaylı olarak aktarılıyor ve deizmden çıkış yolunun da ancak Allah'ı iyi tanımakla mümkün olacağı dile getiriliyor. 'Peygamber inancı' başlıklı üçüncü bölümde, yaratıcı dışında bir şey kabul etmeyen deistlere karşı peygamberliğin ve yaratıcı tarafından peygamberlere gönderilen tüm ilahi mesajların, dinin ve bunların gerekliliğinin ispatı yapılıyor. Deizmin asıl kaçış alanı olan bu bölüm, insanlığa yüklenen kulluk görevinden onu inkar ederek kaçmanın hakikati ortadan kaldırmadığını ve peygamberlerin hepsinin insanlığa bu amaçla bir uyarıcı ve uyandırıcı olarak gönderildiğini delilleriyle açıklıyor. Son bölümde ise başta bahsettiğimiz, deizmin oluşturduğu zihinsel konforun sorduğu ve deistler için çok cazip görünen 21 soru, hem mantık hem de kelam ilmi ışığında ayrıntılı, açık ve anlaşılır bir şekilde ve teker teker cevaplandırılıyor. Gerçek manada ikna olmak isteyenler için eserdeki her şey gayet net bir şekilde ifade edilmiş. Eser, cevap verme konusunda yeterli ilme, ikna kabiliyetine ve cesarete sahip. Okuyucudan beklenen ise zihinsel konforunu terk etmek için yeterli cesarete sahip olmak. Çok güzel bir değerlendirme yazısı olmuş hocam. Özellikle, \"kalabalıkların hakikat için bir araya geldiği tarihte görülmüş bir şey değildir,\" sözü acı ve değerli bir tespit. Nasıl oluyor da aklına bu kadar güvenen insan hep yanlış üzerinde mutabakat sağlıyor diye düşündürdü bana. Bu da bir nevi konfor demek ki. Eylemlerinin sonuçlarını yok sayma konforu. Başka bir ifadeyle deve kuşu konforu."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dusunmeyi-yeniden-kesfetmek-yahut-dusunmeye-baslamak-k5799.html", "text": "Dünyanın giderek tuhaflaştığı, her şeyin giderek anlamdan yoksun bir hale getirildiği, hazzın ve hızzın temel kazanım olarak sunulduğu, doyumsuzluğun giderek arttığı, düşünmenin bir lüks, okumanın bir vakit kaybı, entelektüel faaliyetin amaçsız bir uğraş olarak kabul görmeye başladığı çağda, söz üzerine, anlam ve hakikat üzerine konuşmak akıntının tersine göre kürek çekmek demektir. Ama her halükarda çağa ve insanlığa karşı bir sorumluluk bilincinde olanlar bu zor işten vazgeçmeyerek yine insanlık adına çabalamaktan geri durmadılar, vaz geçişler olsaydı insanlığın alacağı durum kaotik ve bir o kadar da grift bir hale bürünecekti. \"söz artık anlam taşımaya ihtiyaç duymaz; çünkü anlam verdiği şeyden kopartılmıştır\" (Ellul, 2021, s. 264) yaklaşımı, günümüz dünyasında ortaya çıkan iletişim biçimleri üzerinden genel bir değerlendirmeyi ortaya koyar. Söze ihtiyaç duymadan, sözle bağını kesen büyük bir kitle ile karşı karşıyayız. Ortada dolaşan söz, içerikten, anlamdan yoksun bir hale girerek sadece belirli bir hedefe yönelik, fabrikasyon bir mamul olarak değerlendirilmektedir. Sözün duyguyu ve düşünceyi taşıma evresi, görselliğe yenik düşmüş gibidir. Zamanın insanları, söz ile anlatmak yerine göstererek anlatma yolunu seçmiştir. Günümüz dünyasında düşünmek, zihinsel konforu bozmak ile eşdeğer bir durumdadır. Zihinsel konforu bozmak, bedensel konforu da beraberinde getirecek, dolayısıyla devasa boyuttaki sistemin o kişi için bozulması durumu ortaya çıkacaktır. Bu bakımdan sistem, düşünmemek için bütün imkanlarını seferber etmiştir. Bu sistemi de ortaya koyan insanlarsa bunun nasıl bir paradoks olduğunu, insana rağmen insan düşüncesinin neye hizmet ettiği giderek bulanıklaşmakta, ama öz itibariyle çarklar arasında kalan bir akıl ve vicdan durumu ortaya çıkmaktadır. Düşüncede Kayboluş, Zena Hitz'in \"düşünmeyi\" odak noktasına alarak, günümüz dünyasında anlamdan yoksun bir mutluluk arayışı içerisinde kendini konumlandıran insana, asli mutluluğa dair bir çağrıyı dillendirirken, hakikatin ve anlamın peşinden neden gidilmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır. Hitz, ortaya koyduğu çalışma ile entelektüelliği de sorgulamakta, bununla birlikte bu yolda yürürken çekilecek çileyi de bir nevi göstererek acının her zaman mevcut bir gerçeklik olduğunun altını çizmektedir (Hitz, 2023, s. 23). Bilginin ve öğrenmenin sorgulamasını yaparken bilgiyi ne için elde etmeyi amaçlıyoruz. Sosyal dünyamızda daha eğlenceli işler mevcutken, saatleri masa başında, kütüphane köşelerinde, kitapçılarda, ekranlar karşısında harcamamız neden? Bunu yapabilmek için temel motivasyon kaynağımız nedir? Evin temizliği, ormanda yürüyüş, sonbahar yapraklarından toplayıp kataloglamak, eski zarflar üzerindeki pulları bir defterde biriktirmek, eski paraları masa üzerinde sergileyip üzerini şeffaf bir cisimle kapatmak, çöp sepetini boşaltmak, kapının önünü temizlemek, yola düşmüş bir taşı kaldırmak... gündelik hayatımızın bir parçası olan bu unsurlar genellikle daha çok huzurlu, daha temiz ve sağlıklı bir iç yaşantı için yapılır. İbadet etmek, müzik dinlemek, sanat ile uğraşmak da başka dünyayı anlamlı hale getirmenin farklı eylemleri. Tüm bunlar ele alındığında insanın birçok işi yapabilme yetkinliğine sahip olduğunu, fakat zamanla sadece belirli bir eyleme, belirli bir işe yönlendirilip rutin ve makineleştirilerek bu özelliğinden gittikçe uzaklaştırıldığı ortadadır. Çalışmak, bir şeylerle uğraşmak, belirli ve düzenli bir tekrarda yapılan her iş, her daim insanları kaygıdan ve stresten uzaklaştırırken makineleştirmemeli, ona kendisi ile olabileceği, kendisi olarak kalabileceği, serbest zamanı da vermeli. Serbest zaman, insanlık tarihi boyunca en verimli ve en iyi zaman biçimi olarak hep anılagelmiştir. Çünkü bu anda, insanlar, bir iç sorgusu, ilgi duyduğu alanlara dair bir girişim, farklı dünyaları görme için bir vesile elde eder. Serbest zamanında yaptığı tüm şeyler insanda onarıcı bir unsur olarak yer edinir. Hitz, \"entelektüel yaşam, özellikle de acılarla dolu bir dünyada neden önemli olsun. Toplumlarımızın kırık parçalarını onarmada ya da sınırlarındaki karanlığı geri püskürtmede nasıl bir rol oynayabilir ya da oynamalıdır?\" (Hitz, 2023, s. 34) sorusunu sorarak bu sorulara cevaplar aramaktadır. Aradığı cevaplar bütün insanlığın aslında peşinde olduğu, bir öğrenme merakının neticesinde sığındığı limanları da gözler önüne sermektedir. Öğrenme merakı, kişide içsel bir serüvenle kendini gösterir. Bu da düşünmekle kendini gösterir. Düşünmek, tefekkür etmek, onun üzerine yoğunlaşmak insan olmanın bir gerekliliğidir. Düşünmek, tefekkür etmek bütün ilahi kitapların odağında olan temel bir uyarıcıdır. Dolayısıyla öğrenme merakını tefekkürle elde etmek ve asli unsurun bu tefekkür halini gündelik hayatımızda da sürdürebilmektir. \"Eğer para için çalışıyor, yaşam için gerekli temel ihtiyaçlara para harcıyor ve hayatımı çalışmak etrafında organize ediyorsam, o zaman hayatım anlamsız bir uğraş uğruna çalışma sarmalından ibarettir. Bu, dondurma alıp hemen paraya çevirip satmaya ve sonra da elde edilen geliri yine dondurmaya harcamaya benzer. Para için çalışmak ve maaş çekini nakde çevirmeye giderken düşen bir örs tarafından ezilmekten daha az trajik değildir. Faaliyetler tatmin edici bir şeyle sonuçlanmadıkça değerli değildir.\" (Hitz, 2023, s. 45). Dünya, geldiği süreç itibariyle vahşi kapitalist süreç içerisinde. Yerel bir tabirle, ekmek artık aslanın ağzında değil midesinde. Gündelik hayatını ikame etmek için gittikçe daha çok çalışmak zorunda kalan insanlar, yapay tüketim unsurları ile sisteme bağımlı birer tüketici, kimi zaman kullanıcı, kimi zaman müşteri olarak anılır. Serbest zaman günümüzde eğlence ile birlikte anılan, keyfin sürdürülebilmek adına, konforlu bir yaşam olarak lanse ettirilir. Kapitalist süreç, günümüz insanının \"serbest zamanını\" da sömürülecek bir alan görmekte ve bu serbest zamanını ona sunduğu tüketim unsurlarıyla doldurmaktadır. Hitz, bu duruma bir itiraz getirir. Ona göre serbest zaman, yeniden çalışmaya başlamadan önce rahatlamak ya da dinlenme zamanı değil, eğlence için harcanacak zaman ise hiç değildir. Serbest zaman, tamamen içsel bir alandır, tefekkür etme ve dünyayı olduğu gibi anlama ve anlamlandırma sürecidir (Hitz, 2023, s. 45). Kapitalist süreç, her bir bireyi modern bir Martin Eden formuna bürüyerek ağır çalışma koşulları altında ezmeye devam ederken araya serpiştirdiği \"serbest zamanlar\" ile Martin Edenlere bir lütuf ihsan etmekte. Bu zamanlarda da \"yorgunluk toplumu\" (Han, 2019) haline gelmiş insan yığınları, bu anları tamamen dinlenmeye yahut eğlenmeye harcayarak bu zamanları çok verimli kullanamamaktadır. Hitz, bu duruma da bir eleştiri getirerek; şu anki hizmet sınıfının efendilerinin dahi boş vaktinin olmadığını, dolayısıyla köle, kölenin kölesi konumuna eriştiğini ve bu köleler yığınının en tepesinde ise \"makaleler yazan, hayvanları inceleyen ve politikanın doğası üzerine spekülasyonlar yapan sömürücü bir çiftçi beyefendi bile değil, daha yüksek bir sosyal kademede başka bir köle\" olduğunu ifade eder (Hitz, 2023, s. 50). Serbest zamanlar ve içerisinde bulunulan koşullar, bazen bir imkan olarak da görülebilir. Hitz, bunu birkaç çalışma üzerinden örneklendirmektedir. Jhon Baker'in uzun yıllar boyunca Essex'teki Otomobil Derneği'nin ofisinde çalışırken serbest zamanlarını belirli bir sistematiğe oturtarak The Peregrine isminde, bu gün belgesel dünyasına ilham olan ve alanında saygın bir yere sahip olan dünyaca bilinen eserin ortaya çıkmasını sağlamıştır (Hitz, 2023, s. 50). Başka bir örnek Şair Wallece Stevens'ın bir sigorta acentesinde çalışırken şiirler yazması ve şiirlerinin dikkat çekici bir biçimde çok iyi olmasının nedeninin yine belirli bir sistematik içerisinde serbest zamanını şiirle doldurmuş olmasına bağlamaktadır. Netice Wallece Stevens, Pulitzer Şiir Ödülü ile birlikte şiir dalında birçok ödül alan bir şair olmuştur. Bir başka örnek; Alice Kober adında bir öğretmene ait. Alice Kober, çizgi yazısı/çivi yazısı olarak bilinen Lienar B'yi çözmek için iş dışındaki bütün vaktini buna harcamıştır. Dilbilimciler için çözülmesi imkansız olan bu eski dili çözmek için yaşadığı sıkıntılara rağmen-bunların başında yaşadığı dönem itibariyle kağıt sıkıntısı da vardı- bu dili deşifre etmeyi başarmıştır (Hitz, 2023, s. 51). En zorlu koşullarda içsel yoğunluğun önemini Victor Frankl'ın Auschwitz'de mahkum olduğu dönemleri anlattığı İnsanın Anlam Arayışı kitabında görebiliriz. Bunun gibi birçok örneği sıralayan Hitz, öğrenmenin çeşitli şekillerde bir yoğunlaşmaya ihtiyaç duyduğunu, dolayısıyla serbest zamanın bu öğrenme sevgisi ile doldurulmasının önemini ortaya koyar. Ona göre \"Öğrenme sevgisi insanlar arasında geneldir ve çeşitli şekillerde ve derecelerde sürdürülür. Ancak tabiat sevgisinin aksine, onu her zaman fark edemeyiz\" (Hitz, 2023, s. 57). Öğrenme ve entelektüel yaşam sadece akademisyenlerin alanı değildir, bütün insanlığın istifade edebileceği, kendini keşfetmek isteyen herkesin kullanımına açık bir alandır. Ellul, J. (2021). Sözün Düşüşü. İstanbul: Paradigma Yayınları. Han, B.-C. (2019). Yorgunluk Toplumu. İstanbul: Açılım Kitap. Hitz, Z. (2023). Düşüncede Kayboluş Entelektüel Bir Yaşamın Gizli Zevkleri. İstanbul: İz Yayıncılık. Ritzer, G. (2021). Toplumun McDonaldlaştırılması. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Jack London'un romanı. Başkarakter Martin Eden, parası bittiği için bir çamaşırcıda haftanın 6 günü günde 14 saat çalışması gerekli bir işe başlar, bu işe başlamasıyla okuması için gerekli olan konsantrasyonunun buharlaştığını söyler- bu durum ağır ve yorucu işlerde çalışan herkes için geçerlidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/selcuklulara-dair-kapsayici-bir-eser-k4655.html", "text": "Türkler, tarih boyunca farklı coğrafyalarda muhtelif devletler kurmuşlardır. İsimleri farklı olsa dahi bu devletler birbirinin devamı niteliğindedir. Bu devletlerden biriside milli tarihimiz açısından büyük bir öneme sahip olan, Büyük Selçuklu Devleti'dir. Selçuklular; Oğuzların, Kınık boyuna mensup olup İslam dininin Türkler arasında hızlı yayıldığı bir dönemde, ismini de aldığı Selçuk Bey zamanında İslam dinini kabul etmişlerdir. Selçuklular, İslam'ın mensubu olduktan sonra bu şevk ve İslami nizam ile büyüyerek, Halifenin kurtarıcısı ve İslam'ın sancaktarı olmuşlardır. - Kuruluş Devri - Yükselme Devri - Fetret Devri - İkinci Yükselme Devri - Selçuklu Devleti'nin Başlıca Çöküş Sebepleri Kuruluş devri adlı ilk bölümde; Selçuklu hanedanının soyu ve mensup olduğu boy hakkında bilgi verilmiş ve Selçuklu Devleti'nin ismini aldığı Selçuk Bey'in ordu komutanlığından bahsedilmiştir. Ayrıca eserde Gazneli ve Selçuklu Devleti arasında gerçekleşen Dandanakan Savaşının Selçuklu Devletinin bağımsızlığına etkisinden bahsedilmiştir. Savaş sonucu eserde, \" Selçuklular artık Horasan'da tamamen müstakil bir devlet kuruyorlar ve büyük bir imparatorluk için ilk adımlarını atıyorlardı.\" Cümleleriyle ifade ediliyor. Ve yine eserde, Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra Selçuklu beyleri toplanarak Tuğrul Bey'i \"Horasan Emiri\" ilan ettikleri sonrasında ise Sultan Tuğrul Bey'in Anadolu fetihlerine başlayarak, ordusuyla birlikte bugünkü Muradiye kalesi olarak bilinen yeri almıştır. Anadolu seferlerini hızla sürdürmeye devam eden Tuğrul Bey, Malazgirt önlerine kadar gelip ordusunu üçe ayırarak bu yeri muhasara etmeye başlasa da kış mevsiminden dolayı muhasarayı kaldırarak ordusunu bu bölgeyi terk etmiştir. Eserde ifade edildiğine göre; Sultan Tuğrul Bey Bağdat'tan Rey'e döndükten sonra hastalandı ve (4 Eylül 1063) 'da vefat etti. Öldüğü şehirde yani Tahran civarındaki Rey'de defnedildi. Bugün de varlığını koruyan türbesi Burc-ı Tuğrul olarak anılmaktadır. Sultan Tuğrul Bey kaynaklarda adaletli, dindar olarak zikredilmektedir. İkinci bölüm Yükselme Dönemidir. Bu bölümde, Tahtın varisi olan Alp Arslan'ın kardeşleriyle girişmiş olduğu taht mücadelesi ve bu mücadeleyi kazanarak Selçuklu tahtının sahibi ve ülkenin sultanı olması ele alınarak verilen başarılı mücadeleler ile Selçukluların topraklarını ve güçlerini daha da artırmaları ele alınmıştır. Bu bölümün en önemli konusu Malazgirt Savaşıdır. Anadolu Türk tarihi açısından oldukça önemli olan bu savaş eserde şu ifadeler ile ele alınmaktadır; \"Bizans İmparatoru Romanos Diogenes, modern müelliflerin 100.000 ila 200.000 kişi arasında tahmin ettikleri büyük bir ordu ile İstanbul'dan harekete geçmişti. İslam kaynakları bu ordunun, sayısı hakkında 600.000'e varan rakamlar veriyorlarsa da bunların mübalağalı olduğu anlaşılıyor. Bizans ordusunun ağırlıklarını 2400 araba taşıyordu. Savaş aletleri arasında 1200 asker tarafından çekilen ve 10 kantar( 1 kantar 5600 kilo) taş atabilen bir mancınık da dikkati çekmekteydi. Bizans ordusunun tertibi oldukça karışıktı. Bu ordu Balkanlardaki Peçenek, Uz , Kıpçak, Bulgar gibi Türk boylarından, Slav, Alman, Franklar, Ermeni ve Gürcüler ile birçok eyaletten toplanmış askerlerden meydana geliyordu. Selçuklu ordusunun Malazgirt savaşında 40.000-50.000 kişilik bir kuvvet olduğu tahmin ediliyor. 26 Ağustos günü savaş sabahı Sultan baştan aşağı beyazlar giymiş \"ölürsem kefenim bu olsun\" demişti. Ayrıca ölürse yerine oğlu Melikşah'ın geçirilmesini vasiyet etmişti. Cuma namazını askerleriyle beraber kılan Sultan onları coşturucu bir konuşma yaptı. 26 Ağustos günü sabah iki taraf savaş düzenine geçti. İmparatorun bizzat merkezde yer aldığı Bizans ordusunun sağ kanadında Uz askerleri ile General Aliates , sol kanadında Rumeli askerleri ile Nikephoros Bryennios bulunuyordu. İhtiyat kuvvetleri ise Andronikos Dukas adlı bir kumandanın iradesinde idi. Selçuklu ordusu ise Türk savaş sistemine göre düzenleniyordu. Alp Arslan ordusunu ikiye ayırmış, kendisi az bir kuvvet ile düşmanın karşısında yer alırken, diğer büyük kısmı ise tepelerde pusuya yatıyordu. Savaşa ilk olarak Sultanın idaresinde bulunan Selçuklu kuvvetleri başladı. İmparator az sayıdaki bu Selçuklu ordusunu yok etmek için karşı taarruza geçti. Alp Arslan ve emrindeki kuvvetlerin muvaffakiyetle tatbik ettikleri sahte ricat hareketine inanan imparator Türkleri takip için karargahından uzaklaşmıştı. Bu arada Bizans ordusundaki Uz ve Peçenekler de soydaşları Selçukluların safına geçtiler. Bu durum Bizans ordusunun sağ kanadının bozulmasına sebep oldu. Alp Arslan ise Bizans ordusunun pusudaki kuvvetlerine kadar yaklaştığını görünce Selçuklu askerlerine genel bir hücum emri verdi. Bu hücum karşısında hatasını anlayan imparator geri çekilmeğe çalıştı ise de kanatlardan sarkan Türk süvarilerinin dar çemberi içine girdiğinden artık çok geç kalmıştı. İhtiyat kuvvetleri kumandanı Andronikos'da ordunun bozguna uğradığını ilan etmiş ve daha da gerilere çekilmişti. Bu durumu haber alan Ermeni kıtaları da savaş alanından uzaklaştılar. Akşam olduğu zaman savaş Bizans ordusunun tam bir mağlubiyeti ve imhası ile sonuçlanmış, imparator da yaralanarak esir edilmişti.\" Bu savaş Bizans'ın aldığı ağır bir yenilgiyle sonuçlanmış ve Türklere Anadolu'nun kapısını açmıştır. Diğer bölümleri genel olarak ele alacak olursak; Eserde, Selçuklu Devleti'nin duraklamasının başlıca sebeplerinde birisinin taht kavgaları olduğu ve bunun yanı sıra özellikle Sultan Muhammed Tapar döneminde Batıniler zararlı faaliyetleri ve bunlar ile mücadelelerinde devleti zora soktuğu ele alınmıştır. Çöküş döneminde de yine duraklama ile aynı durumlar olup, topraklarının genişlemesi ve merkezi otoritenin zayıflığı ile Türkmenlerin devlete küsmeleri diğer sebepler olarak ortaya konulmuştur. Ayrıca, Batıniler, değerli devlet adamlarını ve emirlerini öldürerek, yetenekli ve tecrübeli isimlerden devleti mahrum bırakmıştır. Erdoğan Merçil'in, Selçukluların siyasi tarihini ele aldığı bu eser alanında oldukça önemli olup sade dili ve kronolojik aktarımı ile Anadolu'nun Türk yurdu olmasının ilk basamaklarını akademik üslup ile okuyuculara aktarmaktadır. Özellikle akademik tarih okuyucuların fazlasıyla istifa edebilecekleri bir eser olup, tüm tarih okuyuculara faydalı olacağı kanaatindeyim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/nasil-seri-katil-oldular-k5788.html", "text": "Çocukluk dönemi, bireyin benliğinin ve kişiliğinin temellerinin atıldığı, aynı zamanda çevresel etkilerin en yoğun olduğu bir dönemdir. Bu dönem, bireyin çevresine en açık olduğu ve ailesine en bağımlı olduğu bir zaman dilimidir. Bu bağımlılık, annemizin, babamızın ve ailemizin sevgisine, merhametine, korumasına, bakımına ve ilgisine olan ihtiyacı içerir. Bu dönemde, içinde doğduğumuz çevrenin dini inançları, kültürel değerleri, düşünce tarzları ve davranış kalıplarını benimseriz, bu da hayata bakış açımızın genel çerçevesini oluşturur. Ancak, bu kritik dönemde karşılanamayan veya eksik karşılanan maddi ve manevi ihtiyaçlar, bireyin hayatının ileriki aşamalarında derin izler bırakabilir. Bu izler, yanlış kararlar alma veya kimlik çatışması yaşama şeklinde kendini gösterebilir. Bu tür olumsuzluklar, ruhsal bunalımlara, tutarsız davranışlara ve bir türlü kendisi olamama durumlarına yol açabilir. Daha da önemlisi, çocukluk döneminde yaşanan travmalar, bireyin ileriki yaşamında sadece kişisel sorunlara değil, aynı zamanda topluma yönelik ciddi tehlikelere de yol açabilir. Örneğin, bu dönemde yaşanan ağır travmalar, bireyin potansiyel olarak bir seri katil olmasına zemin hazırlayabilir. Bu karanlık olasılığı detaylı bir şekilde inceleyen bir bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Söz konusu kitap Jack Rosewood'un \"Nasıl Seri Katil Oldular?\" adlı eseridir. Kitap, seri katilleri detaylı bir şekilde ele alıyor. Her bir katil, kendi başlığı altında inceleniyor, bu başlıklar altında ise katillerin resimleri, geçmişleri ve ayırt edici özellikleri yer alıyor. Aynı zamanda, cinayet yerleri, kurban sayıları ve cinayet metodları da ayrıntılı bir şekilde işleniyor. Yakalanma ve dava süreçleri gibi konuların yanı sıra katillerin aldıkları cezalar ve diğer ek bilgiler de kitapta yer buluyor. Kitap, katillerin öldürmeye başladıkları zamanları ve yakalandıkları tarihler gibi önemli zaman dilimlerini de içeriyor. İdam cezalarının uygulandığı yerler ve cezaların gerçekleşme tarihleri gibi detaylar da kitapta eksiksiz bir şekilde yer alıyor. Bu sayede, okuyucular katillerin karanlık dünyalarına daha yakından bakma fırsatı buluyor. \"Yalnız Kalpler Katili\" lakabıyla tanınan Nannie Doss, 4 Kasım 1905'te, kontrolcü ve baskıcı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Asıl adı Nancy Hazel'dir. Babası, onu okula göndermek yerine çiftlikte çalıştırmayı tercih etti, bu yüzden Doss düzgün bir şekilde okuma ve yazma öğrenemedi. Ancak bu, onun annesinin romantik dergilerine olan ilgisini engelleyemedi; hatta hayatının ilerleyen dönemlerinde yalnız kalplerle ilgili köşe yazılarını okumaktan kendini alıkoyamadı. Babaları, Doss ve kız kardeşlerini sıkı bir şekilde kontrol eder, onları yaşıtları gibi giyinmeye zorlar, makyaj yapmalarına ve dansa gitmelerine izin vermezdi. Doss, dört kocası ve annesi dahil olmak üzere 8 ila 11 arasında cinayet işlediği bilinen bir seri katildi. Lösemi hastalığına yenik düşerek 2 Haziran 1965'te hayatını kaybetti. Diğer bir örnek ise 31 Ocak 1939 doğumlu Jerry Brudos,\"Ayakkabı Fetişi Katili\" olarak bilinir. Doğduğunda annesini hayal kırıklığına uğratmıştı çünkü annesi bir kız çocuğu istiyordu ve bir erkek çocuğunu bir türlü benimseyemedi. Bu nedenle, annesi ona sürekli kız çocuğu kıyafetleri giydirdi. Annesi tarafından cinsiyeti nedeniyle aşağılanan ve önemsenmeyen Brudos, kadın ayakkabılarına karşı bir fetiş geliştirdi. Hapiste olduğu sırada bile, Brudos bu takıntısını mektuplar yazarak sürdürdü. \"Hapisteyken Brudos ayakkabı satan şirketlere mektup yazıp katalog kopyalarını talep etmişti.\" 2006' da karaciğer kanserinden hayatını kaybetti. Bireysel Psikoloji'nin kurucusu Alfred Adler, Brudos'un çocukluk dönemini ve çevresinin ona olan etkilerini şöyle açıklıyor: \"Çocuk, doğumundan sonra kendisini bir çevre içinde bulur; çocuktan bir şeyler alır, ona bir şeyler verir çevre, çocuğa bir takım istekler yöneltir...\" Bu açıklama, Brudos'un yaşadığı çocukluk travmalarının ve çevresinin, onun suç işlemeye yönelmesinde ne kadar büyük bir rol oynadığını gösteriyor. İnsanlara korku salan bu katiller, birçok yazarın, sanatçının ve sinema yönetmeninin de dikkatini çekti. Bu nedenle, birçoklarının hayatı filmlere, dizilere, belgesellere ve şarkılara ilham kaynağı oldu. Örneğin; Ed Gein, baskıcı bir ailede büyüdü ve annesinden aşırı derecede etkilenmiştir. Her öğleden sonra mutlaka İncil okurdu. Cinayet, ilahi adalet ve ölüm konularına merak sarmıştı. Gein, birçok edebiyatçı ve sinemacının dikkatini çekti. \"- Ed Gein, 'Sapık' filmi ve romanındaki Norman Bates karakterine ilham kaynağı oldu. 'Teksas Testere Katliamcısı'ndaki Deri Surat karakteri de insan ganimetlerini toplamada Gein'den esinlenmiştir. Seri katil denildiğinde, doğal olarak insanları büyük bir korku sarıyor. Çünkü bu insanların işlediği suçlar, bir insanın yapmaması gereken davranışlar arasında. Normal insanların da alışık olmadığı bir durum bu. Ancak bu korkunç insanların, edebiyatla, müzikle ve sanatla ilgilenen bir yönleri de var. Bu ilgi, bazen korkunç düşüncelerini ifade etmelerine olanak sağlar. Karanlık dünyalarına baktığımızda, blog sayfaları açıp düşüncelerini ve fikirlerini paylaşan, şiir yazan, kitaplar kaleme alan, yağlı boya tablolar yapan, müzik grubu kuran kişileri de görebiliyoruz. Bu tür çalışmalar, düşüncelerini ve karanlık dünyalarını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin; John Wayne Gacy, hapiste yağlı boya tablolar yapmakla meşguldü. 7 Cüceler, Disney karakterlerini, Michelangelo'nun Pieta eserini ve Palyaço Pogo olarak kendi otoportresini çizdi. İdamından sonra tabloları büyük bir ilgi gördü. Film yönetmeni John Waters ve aktör Johnny Depp, onun tablolarına sahip ünlü kişiler arasında. Başka bir örnekte; Antone Charles Costa, hapisteyken \"Resurrection\" adlı bir kitap yazdı ve bazı cinayetleri işleyen kişinin kendisi değil, arkadaşı Carl olduğunu öne sürdü. Diğer bir örnekte; Joseph E. Duncan III, genç bir çocukken cinsel saldırıya uğradı. 15 yaşındayken ilk cinayetini işlemişti, kurbanlarını çekiçle vurarak öldürüyordu. Tutuklanmadan önce \"Fifth Nail\" adında bir internet sitesinde görüş ve fikirlerini paylaşıyordu. Bu ismi siteye vermesinin nedeni ise oldukça ilginçtir: Ona göre, İsa'yı çarmıha germek için kullanılan dört çivi dışında, Romalılar tarafından gizlenmiş beşinci bir çivi daha vardı. İnsanların canını acıtmaktan zevk alan bu sadist ruhlu insanlardan normal davranışlar beklemekte saflık olur. Bunlar, tuhaf ve tüyler ürpertici takıntılar ve düşüncelere sahip kişilerdir. Bu takınlar ve düşünceler aynı zamanda onların aileleri ve çocuklukları ile ilgili önemli ipuçları taşıyor. Luis Gravito, Kolombiya'da doğdu. Çocukken babasından duygusal ve fiziksel şiddet gördü; cinsel istismara uğradı. 2006 senesinde televizyon sunucusu Pirry ile röportajında, istismara uğramış çocuklara yardım etmek için siyasete atılmayı düşündüğünü söyledi. Buna ek olarak; sık sık keşiş ya da rahip gibi davranırdı. Diğer bir örnekte ise 1941 doğumlu seri katil Roger Kibbe, onu sıklıkla döven dominant bir anneyle büyüdü ve onun gözünde annesi onu hiç sevmiyordu. Çocukken altını ıslatıyordu ve ağır kekeme olduğu için okulda kendisiyle dalga geçiliyordu ve zorbalığa maruz kalıyordu. Kendisiyle yalnız kalıyordu. Yalancı biriydi, hırsızlık alışkanlığı vardı ve 15 yaşına geldiğinde soygundan tutuklandı. Annesine benzeyen bir kadınla evlendi Kibbe. Karısı da annesi gibi acımasız ve dominanttı. Kibbe' ye, çocukken annesinin ona davrandığı gibi davrandı. Daha sonra Kibbe, karısının davranışları sonrası kadınlara olan öfkesi kat be kat arttı. Örneklerde de görüldüğü gibi iki katilinde verdiği kararlarda geçmiş yaşantılarının büyük bir etkisi var. Seri katiller, çoğu zaman kendilerine has lakaplar kullanırlar. Bu lakaplar bazen güvenlik birimleri tarafından, cinayetlerde gözlemlenen belirgin işaretler ve özellikler temel alınarak belirlenir. Bu durum, hem katille ilgili bir profil oluşturur hem de soruşturmaları yönlendirmeye yardımcı olur. Bazen de bu lakaplar, katiller tarafından belirlenir. İşledikleri suçlara bir tür kişisel imza bırakmak amacıyla kullanırlar. Bu onların egolarını tatmin eder ve aynı zamanda bir nevi sanat eseri yaratma arzusunu gösterir. Seri katiller, çeşitli motivasyonlarla bu tür korkunç suçları işlerler. Kimi zaman bu eylemleri zevk almak için gerçekleştirirken, kimi zaman da kafalarındaki seslerin yönlendirmesiyle hareket ederler. Bu katiller, işledikleri suçların ciddiyetinin farkında mı, yoksa kendilerini kaybetmiş mi, bu konuda farklı teoriler bulunmaktadır. Örneğin, seri katil Caroll Edward Cole 'nin sözleri, bu karanlık dünyanın ne denli dehşet verici olduğunu gözler önüne seriyor: \" Hayatımı o kadar kötü bir şekilde altüst ettim ki devam etmek istemiyorum\" Bu tür itiraflar, seri katillerin kendi içlerindeki karanlığın farkında olduğunu ve belki de bu yüzden toplumdan tamamen kopuk olduklarını gösteriyor. Peki, seri katiller ne gibi özelliklere sahipler? Ortak özellikleri var mı? Birçok seri katil, manipülatif ve şiddet eğilimli kişilik özelliklerine sahiptir. Zekaları ve manipülasyon yetenekleri, onların suçlarını uzun süre gizli tutmalarını sağlar. Aynı zamanda, birçoğu antisosyal kişilik özellikler gösterir; bu da onların empati eksikliği yaşamasına ve diğer insanların duygularını ve haklarını görmezden gelmesine neden olur. Seri katiller, genellikle bazı belirgin ortak özelliklere sahiptirler. Bu özelliklerden biri, travmatik bir çocukluk geçirmeleridir; bu, hemen hemen hepsinde en yaygın rastlanan özelliktir. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, cinsel sapkınlıklar ve takıntılı davranışlar, diğer yaygın ortak noktalarıdır. İnsanlar, dünyaya masum birer birey olarak geldiklerinde, nasıl bu kadar zalim ve acımasız olabiliyorlar? Bu duruma gelmelerinde kimler sorumlu? Anne mi, baba mı, arkadaşlar mı, yoksa kendileri mi? Seri katillerin yaşam öykülerini incelediğimizde, aile ortamının ve ebeveynlerin bu konuda önemli bir role sahip olduğunu görebiliyoruz. Yanlış ebeveyn davranışları, çocukların yaşamlarında derin yaralar açabiliyor ve travmatik bir çocukluk geçirmelerine neden olabiliyor. Ebeveyn tacizine maruz kalan, dövülen, ihmal edilen, istenmeyen ya da evlatlık olarak başka ailelere verilen bireyler, zamanla sapık ve korkunç yaratıklara dönüşebiliyorlar. 1940 yılında dünyaya gelen Lawrence Sigmund Bittaker, çocuk sahibi olmak istemeyen bir ailede dünyaya geldi. Kimsesiz bir çocuk gibi büyüdü ve daha sonra evlatlık olarak bir aileye verildi. 'Alet Çantası Katili' olarak nam saldı. Toplamda beş kurbanı olan bir seri katil haline geldi. Zeki bir çocuk olmasına rağmen, okulu hiç sevmedi ve 12 yaşında soygunculuğa başladı. Tüm bu hırsızlıklarını, ailesinin kendisine gösterdiği ilgi ve sevgi eksikliğine bağladı. Freud'un Psikoanalitik Kuramı, bu tür davranışların kökenini açıklayabilir. Freud, bireyin kişiliğinin çocukluk döneminde şekillendiğini ve bu dönemde yaşanan travmaların, bireyin yetişkinlik dönemindeki davranışlarını büyük ölçüde etkilediğini belirtmiştir. Bittaker'ın çocukluk döneminde yaşadığı travmalar ve ailesinden gördüğü ilgi eksikliği, onun suç işlemesine neden olmuş olabilir. Profil uzmanı Pat Brown, seri katillerin geçmişlerinde yaşadıkları deneyimler ne olursa olsun, temelde \"kötü\" olarak nitelendirilebilecek bir yapıya sahip olduklarını savunur. Bu, katilliğin bir nevi genetik bir kökeni olduğunu ima eder. Ancak, bu teorinin geçerli olabilmesi için, seri katillerin diğer aile bireylerinin de katil olmaları gerekmektedir. Şu anda, bu teoriyi destekleyecek bilimsel veriler veya bilgiler mevcut değil. Bu da, katilliğin genetik bir temele sahip olmadığını büyük ölçüde destekler nitelikte. Öte yandan, davranışçı psikolojinin önde gelen temsilcilerinden psikolog John B. Watson, insan davranışlarının büyük ölçüde çevresel faktörlerle şekillendiğini savunur. Watson'un \"Bana bir bebek verin, ondan istediğim şeyi yaratayım\" sözü, bireyin davranışlarının, büyük ölçüde çevresel faktörlerle - aile, arkadaşlar, toplum - şekillendiğini vurgular. En meşhur seri katillerden biri olan Jeffrey Dahmer' in hikayesi bu görüşü doğrulayan örneklerden biri, 17 cinayeti bulunan seri katil Dahmer, daha 4 yaşındayken, babasının evin altından hayvan kemikleri çıkardığını izlemiş ve kemiklerle oynamaktan hoşlanmaya başlamıştı. Bu deneyim, onda bir kemik koleksiyonculuğu merakı uyanırmıştı. Dahmer çeşitli kelebekler, yusufçuklar ve büyük böcekler de toplayıp kavanozlarda saklıyordu. Öldürülen hayvan iskeletlerini toplamayı sürdürdü...Bu durum da aile hayatının tam bir yansıması olarak görülüyor. Bu teori, katilliğin genetik bir özellik olmadığını, bunun yerine bireyin çevresindeki faktörlerle öğrenildiğini öne sürer. Seri katillerin geçmişlerini incelediğimizde, birçoğunun bu hale gelmesinde aile ortamında yaşadıkları travmaların büyük bir etkisi olduğunu görebiliriz. Katilliğin doğası hakkındaki bu iki farklı görüş, konunun ne kadar karmaşık ve çok boyutlu olduğunu gösteriyor. Genetik kökenli bir özellik mi, yoksa çevresel faktörlerle mi şekillendiği konusunda kesin bir yanıt vermek zor. Ancak, bu tartışma, bireyin davranışlarının nasıl şekillendiği konusunda daha derin bir anlayışa ulaşmamıza yardımcı olabilir. Sonuç olarak, Jack Rosewood'un \"Nasıl Seri Katil Oldular?\" adlı eseri, okuyucuları, 150 seri katilin karanlık dünyasıyla tanıştırıyor. Bu kitap, sadece bir korku hikayesi koleksiyonu değil, aynı zamanda bu karamış ruhlara dair bir inceleme ve analiz sunuyor. Eser, katillerin işledikleri suçları ile onların geçmişleri, yaşam öyküleri arasındaki ilişkiyi ve hatta bazılarının sanata olan ilgisini de detaylı bir şekilde ele alıyor. Bu yaklaşım, okuyuculara, bu korkunç suçların arkasındaki insanları daha iyi anlama fırsatı sunuyor. Kitap, bu karanlık dünyanın sadece bir kurgu olmadığını, gerçek olduğunu ve bu tür suçların gerçekten işlendiğini gözler önüne seriyor. Ayrıca, yanlış ebeveyn davranışlarının gelecekte ne gibi trajedilere yol açabileceğini açıkça gösteriyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-kursat-kucuk-k5755.html", "text": "Beyşehir doğumluyum. İlk ve orta öğrenimi burada tamamladım. Sosyal Bilimler, Türk Dili Edebiyatı lisans, coğrafya master eğitimlerini aldım. Şu an da Selçuklu Bilim ve Sanat Merkezinde eğitimci olarak çalışmaya devam ediyorum. Edebiyatla, sinemayla ve sporla ilgilenmeye çalışıyorum. Annem maniler söylerdi hemen her konuyla ilgili, söze ve ritme beğenim oradan geliyor olabilir. Tabi bu, sözlü edebiyata dair Anadolu'da hemen her yerde karşılaşabileceğiniz bir durum. Ama yazılı olarak modern şiirle tanışmam altıncı sınıftayken Türkçe Öğretmenim Asiye Pektaş'ın bir bilgi yarışması hediyesi olarak verdiği Atilla İlhan'ın \"Bütün Şiirleri-2- Sisler Bulvarı\" kitabıyla oldu. Okursa bu yazıyı bir yerlerde buradan tekrar teşekkür etmiş olayım, ellerinden öperim. Önce bir kenara attığım o kitabı sonra onlarca kez okumuşumdur. Lisede de Ali Doğancı isminde sert ama çok iyi bir edebiyat hocam vardı. O da divan edebiyatı ve şiir tahlili konusunda çok iyiydi. Ona da çok selamlar. O dönem tabi berbat şiirler de yazdım, göstermedim ama kimseye. Sonrasında çok okudum ve bağımı hiç koparmadım şiirle. Keskin anlar hatırlamıyorum ama genel anlamda galiba bu şekilde oldu. Şiirin hayatımızdaki boşlukları ören bir yapısı olduğuna inanıyorum. Sözlerle dile gelemeyen muğlak anları, ince ve büyülü duyuşları anlatma imkanı veren bir hediye olduğunu düşünüyorum. Ancak her iyi şey gibi zorlu yanlarının da olduğunu biliyor, yaşıyorum. Bazen de sarp yokuşlarında yoruluyorum. Yine de şiirli yaşamanın güzel bir yaşamak biçimi olduğuna inanıyorum. Hatta yakınlarda çok sevdiğim birisinin benim için söylediği söz burada dile gelmeli bence: \"O da çok yalnız bizim gibi ama o en azından şiire sığınıyor.\" Böyle söylemiş benim için. Bence de böyle, bazen şiire sığınıyor bazen onu kendi saçaklarım altına alıyorum. Ancak şunu da söylemeliyim tabi, ben yaşamanın genel olarak ciddi bir şey olduğunu düşünüyorum. Herkesin hem kendi içinde hem de dışarıdaki dünyayla eşyayla ilişkisinde zor bir hikayesi var. Şiirin bu hikayeye dokunması gerektiğini düşünüyorum. Bir şeyleri çözsün, sorunları halletsin anlamında değil temas etme dikkat çekme başka türlü düşünme söyleme anlama imkanlarına işaret eden anlamda. Şiir bir ok, bir kurşun yahut elinde kalan son işaret fişeği... Gittiği yerde değdiği yerde iz bıraksın isterim. Zaten böyle olursa yaşam felsefesinin renkli ve diri bir damarı olarak hayatımıza katışır şiir. Sözü de, şiiri de, şiirle uğraşmayı da çok seviyorum. Hayatımdan şiiri çıkarmayı düşünmem bile. En azından şu anda böyle düşünüyorum. Tek bir ustayla bu işin olacağını düşünmüyorum. Okurun beslendiği her şeyden yükseldiğini ve onlara çarpa çarpa kendi sesini, ritmini, şiirini bulduğuna inanıyorum. Ama çok beğendiğim isimler var tabi. İsmet Özel, Hilmi Yavuz, Nazım Hikmet, Edip Cansever, Ülkü Tamer, Süleyman Çobanoğlu, Ali Ayçil, Kavafis, Rilke, Brecht, Celan, Seyyidhan Kömürcü... İlk başta aklıma gelenler. Daha birçok isim de sayabilirim. Hepsine selam olsun. Uzatmayayım. Şiirin kendi hoyrat yapısı gereği onu tek bir mekana bağlamak zordur bence. Çünkü şiirin mekanını takip etmek zordur. Paris'te uyanır şiir, sonraki sahnede Moskova'da soğuk suyla yıkanır, haylazdır gider Venedik'te kurulanır, Berlin'de kuşandığı silahı Küba'da bir puro ve bir demet çiçeğe sattığını görürsün, Mogadişu' da direnir, Üsküdar'da imge dilenir, sürekli dolanır, İstiklal'de geceler, Tarlabaşı'nda uyur, Cape Town'da uyanır ertesi sabah. O yüzden şiirin mekanı tutarsızdır. Ama şairin mekanları başlığı altında bakarsak konuya belki bir iz sürebiliriz. Çünkü şairin maruz kaldığı her mekan şiirde bir şekilde kendini gösterecektir. İlk bakışta, taşrada zamanın genişliği, kasabada insan ilişkilerinin sığlığı ve basit mekaniğin mahareti, kentlerde ve metropollerdeki dar zaman ve sıkışık ruh hali mutlaka şiire sızacaktır. Ben kırsalda da kentte de metropolde de yaşadığım için -eğer tek bir konuya odaklanıp bir dosya çalışmadıysam- her birinden imgeler, sesler ve çıkarımlar kendini gösteriyor şiirlerimde. İlk kitabımda Yağmura Yaz'da kırsal ve doğal unsurlar ön planda olduğu için lirik bir yatağa taşıdı şiirlerimi. İkinci kitabım Sağır Şehir'de kent insanının açmazlarını ve yalnızlığını ön plana çıkarmaya çalıştım. Dolayısıyla daha metal, gri, kaotik bir kent silueti fon oldu şiirlerime. Son kitabım Işığı Kıran Şeyler de ise daha genel anlamda felsefi bir çıkış noktasıyla tüm mekanları kapsayan bir teorinin, değişken gerçekliğin izin sürdüm. Bu anlamda son kitabımda zaman, mekan ve insanın iç içe değişken yüzlerini ve bunların ruha yansımalarını işlemeye çalıştım. Şiire karşı genel bir bakış, yüzeysel bir ilgi her zaman vardı bizim ülkemizde. Ancak günümüz şiirine olan ilginin hem nicelik olarak hem de nitelik olarak yeterli olduğunu düşünmüyorum. Bunun birçok sebebi var, uzunca bir konu bu. Özetlemeye çalışayım düşüncelerimi. Teknoloji ve hız çağındayız. Sanatın bile fast-food tüketildiği bir dönemde şiire göre çok daha popüler birçok sanat ürününe bile ilgi azaldı. Dolayısıyla şiire olan ilgi de aynı oranda önce nicelik olarak azaldı. Ama asıl önemli olan ilgi eksikliğinin nitelikle alakalı olduğunu düşünüyorum. Günümüz şiirinin genel yapısı ve anlam derinliği göz önüne alındığında, üzerinde düşünülmesi gereken bir imge, keşfedilmesi gereken bir bakış, ruhun bile derinliklerine saklanmış bir ışık yahut travma gibi derinlik talep eden birçok unsur barındırıyor şiir. Şiire kabaca bile yaklaşmaya zamanı olmayan kitlelerin -hele ki böyle bir hız ve tüketim çağında- bu derinliğe talip olmasını beklemek zor. Ancak yine de şiirin sınırlarının ve derinliğinin düşünce dünyamıza sunduğu imkanlar göz önüne alındığında bu ilgiyi arttıracak kültürel faaliyetlerin ülkemizin kültür dünyasındaki planlamada öncelikli olması gerektiğini düşünüyorum. Kendini bir kalıba hapseden şiirin kanatları kırık olacaktır diye düşünüyorum. Elbette şairin beslendiği kaynaklar şiirine etki edecektir ve şiirin günümüze bakan yüzünü daha yakından inceleyen şairlerin de moderne yaklaşması muhtemeldir. Yine de hem biçim hem içerik hem de dil olarak doğru zamanda doğru yerde olduğunu düşündüğüm hiçbir yapıdan çekinmem ben şiirimde. Buradan hareketle hepsine açık bir zihin dünyam var Bu ikililerden ayrım yapabileceğim o da sadece beğeni olarak serbest şiir olabilir. Onu daha çok beğeniyorum. Hecede takip ettiğim şair çok azdır diyebilirim. Ama buna karşın ritme olan merakım da o açığı kapatıyor diye düşünüyorum. Eleştiri kültürümüze eleştiri getirirsem aldığım eleştiriler eleştiri kültürümüzü geliştirir mi? Aslında eleştiri kültürümüz sadece şiir olarak değil genel olarak problemli. Hem eleştiri hem de özeleştiri anlamında hem önyargılarımız var hem de yetersiziz. Bunun genel olarak yalnız kalmaktan korkmak, içine dönmemek ile ilgili olduğunu düşünüyorum, ancak bu çok katmanlı ve derin bir tartışma konusu. Şiir eleştirisine gelince, genel eleştiri anlayışıyla paralel olarak burada da bir yetersizlik var bence. Ancak aslına bakarsanız ben bununla çok ilgilenmiyorum. Eleştiri şiire dairdir ama şiire dahil değildir. Dolayısıyla eleştiriyi ayrı bir edebi tür olarak değerlendiriyor saygı duyuyor özellikle poetik açıdan takip etmeye çalışıyorum. Ancak yokluğunu yahut eksikliğini akademideki bir hoca yahut bir edebiyat tarihçisi kadar hissetmiyorum. Hatta başta yaptığım espriye döneyim bu eksiklik yeterince doğru dile getirilirse ve yazılırsa bu da eleştirideki açığı kapatacaktır diye düşünüyorum. Ama böyle geniş geniş konuşmama sebep benim şairlikten bile önce bir şiir sever olarak sadece şiire sırtımı yaslamam olabilir. Dergileri gençliğimden beri takip etmeye çalışıyorum. Tabi maddi olanaklarla paralel olarak. Ancak cebimdeki son paraya dergi aldığım çok olmuştur. Dergilerin gerçekten bir okul bir ekol olduğuna inanıyorum. Bir amaca yönelmiş amatör yarı profesyonel ve profesyonel insanları buluşturan değerli mecralar olduğunu düşünüyorum. Yani bir yapının bodrumundan en üst kata çıkan işlevsel asansörler olarak görüyorum dergileri. Orada inip çıkarken her seviyeden edebiyatçıyla karşılaşabilirsiniz ve bu bence çok kıymetli. Ancak tabi ki kusursuz bir atmosfer yok burada da. Yayıncılık faaliyetlerinin masrafları, kargo, ilgi, dağıtım ağı gibi sebeplerle okura ulaşma sorunları, kanonlaşma, siyasi kutuplaşma, eş-dost-tanıdık ilişkileri gibi üzerine çokça konuşulan birçok problem var. Yine de her şeye rağmen dergilerin, genelde edebiyatçılar ve özelde şairler için son tahlil hakkı kendinde kalmak şartıyla-eserlerini tartması, muhataplarının yazdıklarını ve değişen dönüşen çizgilerini görmesi, mukayese yapabilmesi, başkasının durduğu yere bakarak kendine alan açması gibi açılardan çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tabi değişen yayıncılık imkanlarına bakarak basılı dergiler ve e-dergiler konusunu da ayrıca konuşmak gerek ama o da başka sefere olsun. Bunu kendime zül sayarım. Çok sevdiğim şairler var ama böyle sınırlayınca hemen ruhum daralıyor. O yüzden bu üçlere karışmayayım ben. Birkaç güzel şairden ve şiirden söz edeyim. Bir baksın dileyen şiir severler. Nazım Hikmet'ten Saman Sarısı, İsmet Özel'den Naat. Hatta kendi seslerinden dinleyin mümkünse bu ikisini. Kavafis, Şehir. Ali Ayçil, Hem Yaralı Hem Yakını Bir Yaralının. Paul Celan, Bertold Brecht, Rilke... Çeviri, yerli fark etmez. Okuyun yani şiir iyidir. Şiir şiire yol açar, imge imgeyi çağırır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hapishane-zihninizde-anahtar-cebinizde-k5628.html", "text": "Bize özgürlük yolculuğumuzu başlatmada üç yol işareti sunuyor: Hazır olanın dek değişmeyiz. Değişim bize artık hizmet etmeyen alışkanlık ve örüntüleri kesintiye uğratmaktır. Hayatınızı değiştirdiğinizde bu gerçek size dönüşmek içindir. Eger, 12 bölüme ayırdığı kitabında 12 zihinsel hapishaneden bahsetmektedir: 1) Mağduriyet hapishanesi, 2) Kaçınma hapishanesi, 3) Kendini ihmal etme hapishanesi, 4) Sırlar hapishanesi, 5) Suçluluk ve utanç hapishanesi, 6) Keder hapishanesi 7) Katılık hapishanesi, 8) İçerleme hapishanesi, 9) Korku hapishanesi, 10) Yargılama hapishanesi, 11) Olumsuzluk hapishanesi, 12) Affetmeme hapishanesi. Psikoloji alanında yapılan çalışmalarda su sonuca ulaşılmıştır: Beyin ön lobu neden diye sorduğumuzda kendini kapatmaktadır yani konsantrasyon, plan yapma ve problem çözme merkezini. Bu durumda zihin mazeretler üretmeye programlar kendini nasıl dediğimiz andan itibaren beyin ön lobunu aktive eder. Konsantrasyon, plan yapma problem çözme merkezimiz devreye girer sorunlarımızı çözmek için çalışmaya başlar. Kurbanlar neden ben fırtınayı atlatanlar ise şimdi ne olacak diye sorar. Acı evrenseldir mağduriyet için seçimseldir. Eger, Sırlar hapishanesi bölümünde dürüstlük gerçeği kendimize söylemeyi öğrenmekle başlar ve ekler; saklanır kimi yanlarımızı yansıtarak şifa bulamayacağımızı, sesini kestiğimiz bastırdığımız şeylerin bodrum katındaki giderek daha da olumsuz şekilde dikkatimizi çekmeye çalışan rehinelere benzetir. Freud'un da dediği gibi ifade edilmemiş duygular asla ölmez sadece diri diri gömülür ve sonradan daha korkunç şekillerde tezahür ederler. Eger'e göre göre özgürlük hakikatle yüzleşip onu dile getirmekten gelir bu da ancak kendi içimizde bir sevgi ve kabul ortamı yaratmamızla mümkündür. Suçluluk ve utanç hapishanesi bölümünde Eger, özgürlüğün mükemmel olmayan benliğimizi kabul etmede ve mükemmel olma ihtiyacını bir yana bırakmada yatar derken şöyle bir tavsiyede bulunuyor. Dr. Edith Eger'in kitabı plajda okunabilecek türdeki kitaplardan değil. Eğer kendinizi kısıtlayan, sınırlayan, hapseden zihinsel hapishanelerinizle yüzleşmek ve bunlardan özgürleşmek, şifalanmak istiyorsanız kendisinin ve danışanlarının hayat hikayelerinden yola çıkarak yazdığı bu eseri tavsiye edebilirim. Kaleminize sağlık. Viktor Frankl'nın İnsanın Anlam Arayışı\" kitabı beni derinden etkilemişti. Aynı ekolü taşıyorlar. Bu da çarpıcı esasen. Değerlendirmeniz ışık tuttu. Okuma listeme alıyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/istanbul-konusmalari-mustafa-kutlunun-istanbulu-k3801.html", "text": "İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından başlatılan ve Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı moderetörlüğünde devam eden Çevrimiçi Söyleşiler kapsamında bu hafta Mustafa Kutlu'nun İstanbul'u konusu Bilal Can'ın konuk olduğu programda konuşuldu. Günümüz Türk Hikayeciliğinin kilometre taşralarından biri olan Mustafa Kutlu üzerine yazmış olduğu Kentle Kavga: Mustafa Kutlu Öykücülüğünde Mekan adlı eseri bağlamında İstanbul'u anlatan Bilal CAN, Mustafa Kutlu'nun kent ve şehir düşüncesi eksenine İstanbul'una değindi. Kutlu'nun eserlerinde iki temel mekanın olduğunu aktaran Can, taşra ve merkez. Taşra'nın herhangi bir adı yokken merkezin adı İstanbul'dur her daim ve göçler sürekli bir biçimde taşradan merkeze doğru yapılmaktadır. Mustafa Kutlu'nun İstanbul üzerine iki temel yaklaşımı söz konusudur. Birincisi kent bağlamında ikincisi de şehir bağlamındadır. Kent bağlamında olan modernizm ekseninde değerlendirilirken şehir ekseni daha çok gelenek ile bağlantılıdır. Kutlu'nun İstanbul'a bakışı geleneksel şehir bağlamandadır. Kenti, kentle birlikte ortaya çıkan yozlaşmayı, bozulmayı, yabancılaşmayı eleştirir. Hemen hemen bütün eserlerinde İstanbul'un resimlerini görmek mümkündür. İlgiyle dinlediğim, bilgi edindiğim ve fayda gördüğüm bir yayın oldu. Tebrik ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/insanligin-koklerine-bir-yolculuk-kazi-k5926.html", "text": "Paterson filminde Paterson karakterinin kaleminden dökülen bu mısralar bir hakikati sunar dikkatlere: bu dünyaya gözünü açan her varlığın nasıl bir mekan ile çevrelenmişse aynı şekilde o mekanı dahi içine alan zamanla da çevrelendiği hakikatini. Paterson'un dördüncü boyut olarak işaret ettiği bu mefhum ise, her ne kadar günümüz dünyasında hızın, hedonizmin etkisiyle 'anı yaşa' gibi sloganlarla 'şimdi boyutundan ibaretmişçesine algı yaratılmaya çalışılsa da, geçmiş ve gelecek ile beraber üç boyutu ihtiva eder kendi içinde. Elbette ki bu boyutların her biri göz ardı edilemeyecek kadar önem arz etmektedir; ancak insanoğlunun gerek ders alması gerek güç alması açısından konuyu ele aldığımız vakit, sürekli işaret edilen 'şimdi'nin aksine, geçmiş, Simone Weil'ın da, \"İnsan ruhunun tüm gereksinimleri arasında geçmişten daha yaşamsal bir ihtiyaç yoktur.\" (Weil, 2021, s. 59) sözleri ile ifade ettiği gibi yaşamsal bir ihtiyaç olarak durur karşımızda. Zira insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli hususlardan bir tanesi \"tarihsel bir varlık\" (Mengüşoğlu, 2017, s. 220) olmasıdır; onun tarihselliği zamanın bu üç boyutuna kök salarak insanlık halkasına bu köklerle bağlanması ile gerçekleşmektedir. Aksi takdirde zaten modernitenin etkisiyle hemen hemen her şeye yabancılaşmış olan insanın köklerine de yabancılaşarak daha beter anlamsızlık bataklıklarına sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır. Tarih ilmi insanoğlunun geçmişteki bu kökleri ile bağlantı sağlayabilmesi noktasında büyük önem arz etmektedir; ancak ister istemez tarihi bilgiler bazı \"boşluklar\" (Mengüşoğlu, 2017, s. 225) ihtiva eder ki o boşlukları arkeolog yaptığı kazılar neticesinde ulaştıkları ile doldurmaya gayret eder. Yazımızın konusunu teşkil eden, John Preston'un aynı adlı romanından uyarlanan, yönetmen koltuğunda Simon Stone'un oturduğu 2021 yapımı Kazı filmi de arkeolojik çalışmaların tarihteki boşlukları doldurmadaki önemine vurgu yaparken aynı zamanda insanın zamanın üç boyutuna kök salmış olduğunun bilincine varmasının insan psikolojisi üzerindeki önemine de dikkatleri çekmesi açısından ilgiyi hak eden bir yapım olarak durur karşımızda. İsterseniz buyurun sözü daha fazla uzatmadan filmimize kısaca bir göz atalım. \"-Ölüyoruz. Ölüp çürüyoruz. Yaşamaya devam etmiyoruz. -Buna katılamayacağım. Bir mağara duvarındaki ilk insan eli izinden bu yana sürekliliği olan bir şeyin parçasıyız. Yani aslında ölmüyoruz.\" Mengüşoğlu, T. (2017). İnsan Felsefesi. Ankara: Doğu Batı Yayınları. Weil, S. (2021). Kökler. İstanbul: Ketebe Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sasirtan-abu-dhabi-k5605.html", "text": "Abu Dhabi şehrine 2018 yılında yaptığımız seyahat bizi çok memnun bırakmıştı. Şehirden beklentimiz fazla yoktu ama karşılaştıklarımızla keyfimiz daha da artmıştı. O yılın şubat ayında ılık bir yere gidip tatil yapmak istedik. Genelde insanlar Dubai'ye gezmeye gelerek bir günlüğüne Abu Dhabi'ye geçiş yaparak şehri hızlıca turluyor. Her gezimizde olduğu gibi bu seferde şehri gezme anlayışımız en az dört gün oldu. Uçak ile neredeyse dört buçuk saat süren uçuş ile havaalanına geldik. Havaalanı çıkışında bulunan A1numaralı otobüs ile 45 dakika da şehre gidiyorsunuz. Otobüslerde kullanılan kartlara dolum yapılıyor. Şehirde otelinizin olduğu caddeden geçip geçmediğini iyi bilmeniz gerekir. Bizim otel Al Wahda şehirlerarası otobüs terminaline yakındı ve bu otobüs buradan geçiyordu. Bulmamız kolay oldu. Tabi ki başka bir seçenek taksi de var. Abu Dhabi Arapça, Ceylan Toprakları anlamına geliyormuş. Birleşik Arap Emirliklerinin başkenti ve Dubai'den sonra nüfusun en çok olduğu şehir. Deniz kenarına Corniche deniyor ve şehrin en hareketli olduğu yer burası. Ülkede bol miktarda büyük alışveriş merkezleri bulunuyor. YasMall, Abu Dhabi Mall, Khaliyad mall, The Galleria bunların başlıcaları. Biz gittiğimizde hava çok güzeldi. 24-27 derece arasında değişen sıcaklıklar sayesinde ülkemizde kışı yaşarken burada yaz geçişi yapmıştık. Bu yüzden çok rahat gezdik. Sahilde oturduk, denize girdik, eşsiz deniz kabukları topladık, sıcaktan çok bunaldığımızda bu büyük alışveriş merkezlerine girip serinledik. Gezilecek yerlerden biri de Marina Mall'dan sahile doğru inince bulunan Heritage Village. Bu minik köyde Arapların eskiden günümüze yaşantısı, yöresel kıyafetleri, silahları, tarım örneklerini içeren küçük bir müze var. Yöresel eşyaların satıldığı minik dükkanlar, bir restoran ve bahçe bulunuyor. Arap tarihini yansıtan mini bir bölge burası. Heritage Village alt tarafı deniz kıyısı olduğundan insanların çok fazla ziyaret ettiği bir yer. 761 kentin kuruluş tarihi olarak kabul ediliyor. Zamanında tatlı su kaynakları keşfedilmiş ve Bani Yas kabilesi insanlar etrafında koruyucu bir kale oluşturmuş. Giderek daha çok insan ilgisini çekmiş ve etrafında küçük bir köy oluşmuş. Yıllar geçmiş ve 1958'de Ras Sadr köy halkının yaşam biçiminde ciddi bir değişikliğe neden olmuş. Emirliğin doğu kısmı tarihi bölge olarak kabul ediliyor. Şehrin en ünlü turistik yerleri şunlar; Al-Ain Müzesi, Jebel Hafeet Dağı, Hale Parkı, büyük bir hayvanat bahçesi, Ayn Fayyad Parkı ve Ulusal Üniversite. Gezilecek yerlerin başında Emirates Palace geliyor. Çölün içinde harika bir bahçe ve turistler tarafından gezilen saray otel buradaki birçok yapı gibi muhteşem. Bu otelin hemen yanında Birleşik Arap Emirlikleri Başkanlık Sarayı bulunuyor. Hemen bu noktadaki bir diğer önemli yapı Etihad Kuleleri. Toplamda beş kardeş gökdelenden oluşan bu yapılar 2012 yılında tamamlanmış ve şehrin siluetini oluşturan en zarif parçalar. Abu Dhabi 'ye gelip denenecekler listesinde Emirates Palaces içinde ki kafede 24 ayar altın tozu serpilmiş kahveden içmek geliyor. Bir fincan kahve baya bir pahalı bu arada, içip içmemek size kalmış. Aynı zamanda altın soslu dondurma da turistlerin gözdesi. Etihad Towers ise bir arada bulunan kuleler. Turistlik fotoğraf çekim yerlerinden biri. Özellikle binanın 74. katına çıkıp manzarayı çekmek isterseniz belli bir ücret ödemeniz gerekiyor. Burada ki otel çok lüks. Basra Körfezi'nin manzaralarını sunan bu modern otel, Abu Dabi'deki beş kuleli simgesel kompleksin bir parçası. Abu Dhabi'de bizi bir sürpriz karşılamıştı. O yıl Paris'te ki Louvre müzesi buraya gelmişti. Zenginlik işte, ayaklarına Louvre müzesinin minisini getirmişler. Şansımıza birkaç ay önce açılan bu müzeyi doya doya gezmiştim. Açılışına Fransa cumhurbaşkanı Macron katılmış. Müzenin gericiliğe karşı mücadele simge olduğuna değinen Macron \"Bizim için kültürü, eğitimi ve güzelliği desteklemekten daha acil bir şey yok\" demiş. 2007 yılında Fransa ile yapılan anlaşma sonucu başlatılmış. 2012'de yapılması beklenen resmi açılış, petrol fiyatlarındaki düşüş ve küresel kriz gibi nedenlerle ertelenmiş. Müze, çöl güneşini içeri alacak şekilde tasarlanmış. En dikkat çeken özelliği, kafes şeklindeki kubbesi. Müze Fransız mimar Jean Nouvel'in eseri. Tasarımda Medine'den ilham alınmış, 55 oda ve 23 sergi alanından oluşuyor. Kubbe ziyaretçileri kavurucu sıcaktan korurken, doğal ışığın da içeri sızmasını sağlıyor. Fransa ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında yapılan anlaşmaya göre Abu Dhabi'de ki müze \"Louvre\" ismini kullanmak için 30 yıl boyunca Louvre Paris'e 525 milyon dolar ödeme yapacakmış. Ayrıca Fransa'dan gelecek olan ödünç eserlerin güvenliği için de ek olarak 750 milyon dolarlık bir ödeme gerçekleştirilecekmiş. Müze de Van Gogh, Monet, Leonard Da Vinci, Matisse gibi birçok ressamın tablosu var. Miro'nun yağlıboya tablosu, Van Gogh'un otoportresi, Manet'in flüt çalan tablosu, bizden İznik çinileri, halılar ve Çatalhöyük'ten seramikler bu müzede sergilenenler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-okuma-gruplari-toplantida-k5786.html", "text": "Kitaphaber Okuma Grupları 2023 / 2. Kitap Listesi'ni Değerlendiriyor. Kitaphaber sitesi, kültür dünyasına zengin katkılarla on iki yılını geride bıraktı. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarının yanında şair ve yazarlarla yapılan canlı yayınlar ve söyleşilerle de kültür dünyamızı genişletmektedir. Kitaphaber ailesine destek ve emek veren bütün yazarlar bir birlik içinde titizlikle hareket etmekte ve yapılan bütün faaliyetler gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu güzel birlikteliği okuma alışkanlığı kazandırarak geliştirmek için de 81 ilde yüzlerce kişinin aynı kitabı okuyup düşüncelerini paylaşarak yeni fikirlerin doğacağı bir birliktelik kurma fikri Kitaphaber ekip toplantısında doğmuştur. Geçirdiğimiz Asrın Felaketi Depremin ardından toplantılarımıza yeniden başladık. Biriken kitaplarımızı toplantılarımızla telafisini sağladık. Okuma kitabımız koordinatörlerce her okurun kazanımında olması gerekli eserler arasından farklı türlerden seçilmektedir. Kitaphaber Okuma Grupları 2023 /1. Kitap Listesi'ni okudu. Yılın ikinci yarısının listesini okuyor. Toplantılarda okunan eserler değerlendirilirken gelişime katkı sağlanmaktadır. Kütahya Okur Grubu; Müzeyyen Çelik K. koordinatörlüğünde, Barry Sanders'in Öküzün A'sı adlı eser değerlendirildi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hayallerinizi-gerceklestirmek-icin-pratik-bir-rehber-k3685.html", "text": "Bütünsel sağlığın dünyadaki en tanınmış ve en büyük liderlerinden biri olan Dr. Deepak Chopra kitlelerin fiziksel, zihinsel, duygusal, spiritüel ve sosyal sağlığa bakışını değiştiren bir sağlık profesyoneli ve üretken bir yazardır.35 dile çevrilen ve 20 milyon satan 50'den fazla kitabı ile geniş bir okur kitlesine sahiptir. Deepak Chopra; Chopra Merkezi'nde; zihin, beden, ruh ve şifa arasındaki önemli bağın evrensel bilgeliği üzerine; devrimci nitelikte çalışmalar yürütmektedir. Batı'nın teknolojik mucizeleriyle Doğu'nun bilgeliği arasında bir köprü oluşturmayı misyon edinen Deepak Chopra ve ekibi tüm dünyada sağlık hizmeti veren profesyonellere seminer ve eğitim programları düzenlemektedir. Deepak Chopra yazdığı \"Başarının 7 Spiritüel Yasası\" adlı kitapta başarı için umutsuzca çabalamanın gereksiz ve nahoş bir durum olduğunu savunuyor. Doğada her şeyin kolaylıkla bir araya geldiğini söyleyen Chopra, örnek olarak bir tohumun zorlanmadan bir ağaca dönüşebildiğini gösteriyor. Başarının 7 spiritüel yasasına göre en derin arzuları gerçekleştirmek için ortaya çabasız bir keyif ve mutluluk hali koymak yeterli. Başka bir deyişle bu 7 yasayı keyifle uygulayarak hayalleri, hedefleri ve istekleri gerçekleştirmek mümkün. Bu yasa içimizdeki bilgeliğe dayanır ve bu bağ sevgiden gelmektedir. İçsel Güç Yasası'nı yaşamak için sessizliği, dinginliği deneyimleyebilmek gerekir. Bir diğer yolu da yargılamadan yaşamaktır. Düzenli olarak doğa ile iç içe zaman geçirmek bu yasanın bir diğer unsurudur. İçsel güç doğuştan gelen gerçek doğamızdır. Sonsuz yaratıcılık ve saf bilgi alanıdır bu alan. Dinginliği içinde taşıyan biri etrafındaki kaostan etkilenmeyecek ve yaratıcılığına engel olamayacaktır. Her ilişki bir alma verme ilişkisidir. Vermekle almak aynıdır evrendeki enerji akışının farklı yüzleridir. Burada niyet en önemli noktadır. Niyetiniz her zaman alan ve veren için mutluluk yaratmak olmalıdır. Gittiğiniz her yere bir şey götürmeye, gördüğünüz herkese bir şey vermeye karar verin. Verdiğiniz sürece alacaksınız. Ne ekersen onu biçersin sözü bu yasayı anlatmaktadır. Şu an olan her şey geçmişteki seçimlerimizin birer sonucudur. Bilinçli seçim yapmanın önemini vurgulayan yazar kendimize şu iki şeyi sormamız gerektiğini belirtmektedir.\" Bu seçimin sonuçları ne olabilir? \", \"Şu anda yapmakta olduğum seçim bana ve etrafımdakilere mutluluk getirecek mi? \"Cevabınız evet ise, devam edin seçiminizi yapın. Eğer cevabınız hayır ise ve bu seçim size ve etrafınızdakilere üzüntü getirecekse bu seçimi yapmayın. Bu yasa doğanın mükemmel zekası sorunsuz, çabasız kolaylıkla işler gerçeğine dayanır. Doğa ile uyum içinde olduğunuzda kendi içinizdeki bilgelikle hareket ettiğinizde \"En Az Çaba Yasası\"na uyuyorsunuz demektir. Yazar bunun için tüm insan, durum, koşul ve olayları olduğu gibi kabul etmeyi önermektedir. Şu an her şeyi olduğu gibi kabul etmelisiniz, olmasını istediğiniz gibi değil. İçinde bulunduğumuz durum ve problem olarak gördüğümüz olaylar için sorumluluk almamızı, hiç kimseyi hiçbir şeyi suçlamamak gerektiğini ve her problemin aslında kendi içinde gizli bir fırsat barındırdığını bu fırsatları büyük bir faydaya dönüştürmek gerektiğinin altını çizmektedir. Chopra, tüm arzuları özgür bırakmayı, işler istediğimiz gibi gitmediğinde bunun bir sebebi olduğuna ve kozmik planın kavrayabileceğimizden daha büyük bir şey hazırlamakta olduğuna güvenmemiz gerektiğini söylüyor. Yazar fiziksel evrende bir şeyi elde etmek için, o şeye olan bağımlılıklarımızdan vazgeçmemiz gerektiğini söylüyor. Sonuca bağımlı olmak yoksulluk bilincinden gelir ve daima sembollere yöneliktir. Ancak kendimizi olayların, ezberlerin, sembollerin dışında tutabildiğimizde zihinsel bağımsızlık seviyesine çıkarız. İşte o zaman neşeyi, kahkahayı ve yaratıcılığımızı hayatımıza çekeriz. Böylece coşkuyla yaptığımız eylemler bize başarıyı ardından da o istediğimiz sembolleri getirir. O yüzden önce bilinmezliğin bilgeliğine inanmamız gerekir. Yani şu direnen, sürekli güvence arayan ve elbette bulamayan zihnimizi susturmalıyız. Herkesin yaşamının bir amacı vardır. Başkalarıyla paylaşmak için eşsiz bir hediyesi ya da özel bir yeteneği vardır. Bu eşsiz yetenek başkalarına hizmetle harmanlandığında kendi özünün coşkusunu ve sevincini deneyimleriz. Bu da tüm hedeflerin hedefi, nihai hedeftir. Eğer bu yeteneğinizi amacınızı bulduysanız gönülden çalışır, gönülden paylaşırsınız. Halil Cibran'ın dediği gibi \"Saatlerin fısıltısı müziğe dönüşür; bir ney gibi olursunuz gönülden çalıştığınız zaman. Ve nedir aşk ile çalışmak? Yar giyecekmiş gibi dokumaktır bir kumaşı nakış işler gibi gönülden...\"Bunun için içinizdeki \"Öz\"ünüze ilgi ve sevgi gösterin. Yeteneklerinizi küçümsemeden kutsayarak bir liste yapın. \"İnsanlığa nasıl bir fayda sağlayabilir, nasıl hizmet edebilirim? \" sorusunu sık sık sorup serbest bırakın. Cevaplarınız zaman içinde gelecektir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-osman-buyukmutlu-k5377.html", "text": "Ortaokulun son yıllarında bir Resim Atölyesinde birebir klasik resim eğitimi almaya başladım ve uzun süre devam ettim. Daha sonra güzel sanatlar fakültesinde görsel iletişim bölümüne başlayarak alaylı serüvenim okulluya inkilap etti. pandemi süreciydi, instagramdan görerek online çocuk kitabı resimleme atölyesine katıldım. Oradan keşfetmiş olacaklar kısa süre sonra bir yayınevinden telefon aldım. Küçük yaşlardan itibaren izlediğim filmler vs sonrasında ekseriyetle hiperaktif başrollere hiç özenmedim. Daima 'usta' statüsünde, geri planda ve durağan karakterleri benimsedim. Bu nedenle bugün çocuk kitabı yahut yarın başka bir projede kendimi daima perde arkasında kritik işleri halleden biri olarak görürüm. Kitabı elime aldığımda çocuğum olmuşcasına duygulanırım. Yazar ve yayınevi kritik önem taşıyor diyebilirim. Çünkü her metni çalışmak istemem. Belli yazar ve yayınevleri zaten beklemediğim bir metni ekseriyetle sunmaz. Bunun dışında hem zaman noktasında hem de çizim noktasında sıkıştırılmaktan hoşlanmam. Gereksiz revizeleri sevmem. Yazar olmayanların yazarlık, çizer olmayanların çizerlik yapması naçizane beni rahatsız ediyor. Sanki Kitaplar pişmiyor da salt üretiliveriyor, bu beni üzüyor. Bu iyi yazar, çizer, editör vs ve kitapların perdelenmesine, okuyucu tarafından görülmemesine sebebiyet verebiliyor kanaatindeyim. Yazarlarla aramın iyi olduğu kanaatindeyim. Kendi yazdığıyla başta kendi heyecanlanabilen yazarları seviyorum. Ayrıca bendenizin karakter özelliklerine yahut tanımlanan bir mekana vs yani metne müdahale ettiğim olur. Buna müsaade eden hatta mutlu olan yazarlarla çalışmayı eğlenceli. Görsel öğeleri kendi kafasında netleştirip çizeri sıkboğaz eden yazarları sıkıcı buluyorum. Çocuklarla aram fena değil.:) Çizdiğim kitaplardan genelde çevremdeki çocuklara hediye ediyorum. Ayrıca çocuklar beni çalışırken izlemekten büyük keyif alıyor ve belli ki şaşırıyorlar. Çizim aşamasında metni görmeden çizimden ne anladıklarını yahut hangi karakterlerin nasıl özelliklere sahip olabileceklerini tahmin etmelerini istiyorum. Ve dönüşlerinden çizimlerin işlevselliğini tartıyorum. Samimiyetin önemine ve sevgiyle pişirilen bir yemeğin daha lezzetli olacağına inanırım. Bu nedenle işi büyük bir titizlik ve şevkle yapmaya gayret ediyorum. Ayrıca mümkün mertebe gündelik mekan ve objeler ve \"ideal\" olmayan vücutlara sahip karakterler kullanmaya çalışıyorum. Neticede okuyucunun çizimlerden yabancı bir çizgifilmden fırlamışcasına karakterler objeler vs değil yerli ve milli etkiler almasını beklerim. Bu nedenle obez anneler cılız babalar, çaydanlık yahut çaylar, kepçe kulaklı büdü kaşlı çocuklar... çizimlerimde sıklıkla rastlanılabilir öğelerdir. Çizime başlamadan kitabın ana temasını, karakterleri ve mekan tasvirlerini yeterince anlayacak kadar hızlıca okuyorum. Gerekirse ufak not aldığım da oluyor. Çizime geçince ise yalnızca editör notlarına odaklanıyor, gözümden detay kaçmaması adına çizim esnasında ara ara kontrol ediyorum. Sezgiye ve ilhama inanırım. Bu nedenle bazı günler adeta kalem elimi kontrol edercesine pratik bir şekilde referanssız işler ortaya çıkarırken bazı günler hiç bir şey çizemeden beyaz ekranla bakışıp tablet başından kalktığım olur. Bunun dışında içerik konusunda pek sıkıntı yaşamam, yaşasam da kısa sürede çözülür. Henüz okuduktan sonra çizmeyi reddettiğim metinler olmadı. Ancak sevmeyerek çizdiğim çok metin oluyor. Çocukların dilinden yazmak, eğlenceli ifadeler kurmakla saçmalamanın, basitleşmenin arasında ince bir çizgi olduğunu düşünüyorum. Melih Tuğtağ'ın kaleme aldığı \"Obur Dünya\". Melih Tuğtağ ağabeyin kullandığı dil açık ara favorim diyebilirim. Çizmek bir yana okurken de büyük keyif alıyorum. Ayrıca bir dergide Zeynep Eyüpoğlu'nun başka bir dergide ise Abdullah Harmancı'nın yazdığı köşeleri çiziyordum. Onlar da hatrımda kalan yazarlar oldular. Çizimde ise karikatür tarzı çok hoşuma gidiyor. Bu anlamda Esra Gözde ve Yavuz Girgin'in çalışmalarını keyifle takip ediyorum. Daima iyi insanlarla güzel işler yapmak için fiili yahut kavli dua ederim. Çizgiroman işleri beni heyecanlandırıyor . \"Ben yapsaydım\" dediğim işler olabiliyor. Bunun sebebi bazen yazarla tanışma imkanı ve birlikte iş yapma heyecanı bazense güzel basılmış, güzel yazılmış bir kitabın çizerini naçizane yetersiz bulmam. Bunun dışında animasyona dair adımlar atmak da isterim. StoryBoard çizerliğini kendime yakın buluyorum. Çocuk kitabı çizerliği anlamında belki endişelenilebilir. Ancak resim serüveni yahut hikaye anlatıcılığı form değiştirse de daima devam edecektir kanaatindeyim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hayatin-siirini-edebiyata-yaslamak-k5846.html", "text": "Tam da bu noktada çok yakın bir zamanda tanıştığım deneyimli bir yazardan ve onun bana hediye ettiği kitabından bahsetmek istiyorum. Şair/yazar Atıf Bedir, Türk Edebiyatı'nın tecrübeli kalemlerinden biri. Gerçek adı, Abdurrahman Başpınar'dır. 1965 yılında Kahramanmaraş'ın Suluyayla Köyü'nde doğdu. Şiir, gezi, anı ve inceleme türlerinde eserler veren Bedir; hem Türk hem de dünya edebiyatına vakıf bir isim. Büyük bir zevkle okuduğum bu eser, toplam 159 sayfa ve yirmi beş bölümden oluşmaktadır. İçeriği incelerken özellikle üçüncü bölüm olan \"Trajik Bir Kahraman Olarak Hacı Murat\" benim ilgimi çekti; ardından dördüncü bölüme geçerek bu değerli eserin edebi lezzetini tatmaya başladım. Daha sonra, eseri baştan sona okuma kararı alarak, kitabın sayfaları arasında kayboldum. Söz konusu eser, Atıf Bedir 'in Hayatın Şiiri: Edebiyat adlı kitabıdır. Hece Yayınları etiketiyle okurla buluşan bu eser, hem Türk hem de dünya edebiyatından birçok önemli yazarı, onların eserlerini, eserlerin temasını ve kahramanlarını büyük bir titizlikle inceliyor. Eser, Bedir'in edebiyatın efsunlu ve zengin dünyasına dair gözlemlerine, analizlerine ve yorumlarına yer veriyor. Uzun yıllardır şiirle, okumayla, yazmayla iç içe olan Bedir'in edebiyata dair incelemeleri, genelleme ve ideolojilerden uzak, detaycı ve derinlemesine bir yaklaşımı yansıtıyor. Bu yaklaşım, onun edebiyatın sadece genel hatlarıyla değil, ince ayrıntılarıyla da ilgilendiğini gösteriyor. Özellikle \"At'a Senfoni ya da Atlar Rüzgarların Kızıdır\", \"Trajik Bir Kahraman Olarak Hacı Murat\", \"Yücel Kayıran'ın Efsus'a Yolculuğu\" ya da \"Andre Gide'nin Günlükleri\" gibi başlıklar, Bedir'in edebiyatın farklı yönlerine nasıl eğildiğine dair ip uçları veriyor. Andre Gide'in günlükleri üzerine yazdığı incelemede; Bedir, günlüklerin kendisinde bıraktığı izlenimlere yer veriyor. Günlüklerin, yazarların en mahrem duygularını, düşüncelerini yansıttığını, bu nedenle de bu tür eserlerin çok önemli olduğunu vurguluyor. Bedir, Gide'-in günlüklerini detaylı bir şekilde incelerken, bu eserlerin edebiyat dünyamızda nasıl bir yer bulduğunu, bu eserlerin neden bu kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Bedir, Gide'-in günlüklerinin Türkçe çevirisinde Türklerle ilgili bölümlerinin sansürlenmesini de eleştiriyor. \" çevirmenler, yazarın Türk ve Türkiye ile ilgili izlenimlerini olduğu gibi çevirmeyerek Türk okuyucusuna kötülük yapmışlardır. Bu yüzden Türk okuyucusu bir yazarı olduğu gibi tanıma imkanı bulamamıştır.\" Şeklindeki ifadesiyle, önyargısız ve nesnel yaklaşımını da belirginleştiriyor. Tolstoy' un Hacı Murat adlı romanını değerlendirdiği incelemesinde ise; Bedir; Şeyh Şamil ile Hacı Murat arasındaki ilişkinin hem olumlu hem de olumsuz yönlerini detaylıca ele alıyor. Tolstoy'un Hacı Murat'ı nasıl tasvir ettiğine dair geniş bilgiler sunan Bedir, Rusların kendilerine sığınan Hacı Murat'a karşı gösterdiği kuşkulu tutumu değerlendiriyor. Tarihsel öneme sahip olan Şeyh Şamil ve Hacı Murat'ın tasvirlerinde Bedir, her iki figüre de eşit değeri veriyor, yani birinin hakkını diğerine kaptırmıyor. Tarafsız yaklaşımını bu konuda da devam ettiren Bedir; Şeyh Şamil ve Hacı Murat arasındaki ilişki hakkında dile getirilen olası senaryolara da değiniyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-safak-celik-k5742.html", "text": "İstanbul'da doğdum, burada büyüdüm ve hala burada yaşıyorum. İstanbul bir merkez. Beni ve düşüncemi de sanırım belirleyen, yönlendiren bir şehir. Çok az İstanbul adını şiirde kullanarak yazmışımdır ama şehir çoğunlukla İstanbul'dur şiirlerimde. Çok okumaya çalışan biriyim, çok yazmaya çalışmıyorum aslında. Ama yine de çok eser verdiğimi görüyorum geriye baktığımda. Bunun da sebebi düzenli bir çalışma şeklim olması sanıyorum. Analitik düşünürüm, programlıyımdır, çalışmalarım da düzenlidir. Bunun sonucunda sanırım geçen zamanda çokça eser elde etmiş oluyoruz. Ağabeyim sayesinde. Radyo dinlerdik çocukluğumda, orada bir program vardı ve programcı sevdiği şiirlerin belli bölümlerini sürekli okurdu. Her yayında bir İsmet Özel, bir Nazım Hikmet, bir Sezai Karakoç şiirinden bölümler okurdu. Tabii şiirin adını ya da şairinin adını söylemiyor. Biz de ağabeyimle o şiirleri kağıtlara geçirip daha sonra şairini bulmaya çalışıyoruz. Sonrası Kadıköy ve sahaflar. Kırklı yaşlara kadar şiir hayatın tam merkezinde, hayatın tamamını kapsayacak şekilde diğer bütün şeylerin üstüne gerilmiş bir şemsiye gibiydi. Şimdiyse bu kadar kapsayıcı olmadığını görüyorum. Şimdi daha çok hesaplıyorum başka şeyleri. Önem olarak değil ama hayatta kapladığı yer olarak sanki biraz küçüldü ya da şemsiyenin kumaşı inceldi. İlk başlarda özellikle şiirin öğretilemezliği anlamında bir ustanın varlığı ve olması gerekliliğine pek sıcak değildim. Fakat bu düşünce o an benim yeteri kadar okumamış olduğum ve gerçek bir hocayı tanımamış olmamdan doğuyordu. 2008 yılında A. Ali Ural hocamla tanıştım ve o günden itibaren büyük etkisi olmuştur. Mesela klasiklere nasıl bakılması gerektiğini ondan öğrendim. Ustalar konusunda bir de rahmetli Sezai Karakoç'un Edebiyat Yazıları kitaplarında değindiği bir nokta var. Her şair için okuyup etkilendiği bir ustası var. Ustamızla yüz yüze tanışmamış olabiliriz. Ama onun eserinden aldığımız şeyler vardır. Bu noktada çok fazla ustam olduğunu söyleyebilirim. Herkes evine sığınır bence. Tabii ev neye işaret eder ona bakmak lazım. Yunus Emre'nin evi İsmet Özel'in eviyle aynıdır bana göre. Ben de eve sığınanlardanım. Ama sizin sorunuzda kastedilen şehirleşme anladığım kadarıyla. Her ne kadar olumsuzluklarını şiire taşıyor olsam da ben yaşamını metropolde kuran ve geçiren biriyim. Dolayısıyla benim için şehir merkezde. Şehir dediğimizde de akla ilk gelen İstanbul tabii. Fazla olduğunu bile düşünüyorum. Herkesin farklı amaçlarla şiire yaklaşımı var. Mesela gençler karşısındakini etkilemek için yaklaşıyor. Sonrasında amacı değişse de şiire bulaşmış oluyor bir kere. Mesela bir dizide Mevlana, Yunus Emre, Rilke, Oscar Wilde okunuyor. Herkes o etkiyle şiire ve şaire ilgi duyuyor. Şiirin kolay elde edilir görünüyor olması kişiyi kendinde hemen yaparım, ben de yazarım yanılgısına düşürüyor. Bir kere denedinizse bitti zaten, zehirlenmiş oluyorsunuz. Hepsi olabilir. Günümüzde bu saydıklarınızın yetkin örneklerini dergilerde görebiliyoruz. Şiiri arama yeriniz değişebilir. Sürekli aynı alanda olmak istemeyen şairler var. Ya da ömrünün bir anında her zamanki tavrının dışında hatta karşısında bir şiir yazabiliyor. Elbette yeterli diyemeyiz. Eleştiri ülkemizde olumsuzlama olarak algılanıyor. Kritik etme, inceleme, detaylarına vakıf olma, künhüne varma olarak bakmıyoruz. Eleştiri, sanatçının ne yapmak istediğini anlayıp bunu ne kadar başarılı olarak eserine taşıdığını gösterir olmalı. Bu sorunun cevabı, söylenecek üç ismin dışındaki diğer ustaları yok saymak gibi olacak. Böyle bir seçim yapmak benim için de imkansız gibi. Kimi söylesem diğerinde aklım kalacak. Hangi şiiri öne alsam diğerinde bir yön öne çıkıp aklımı kurcalayacak. O yüzden bu soru için beni mazur görün. Çok teşekkür ederim ilginiz için."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/okudum-yazdim-ice-donus-ve-birkac-onemli-husus-k5800.html", "text": "Hayat epey hızlı, bu hızın paralelinde değişim ve gelişim gösteremiyor insan. Bir bakmışsın on sene öncesinden elinde kalan sadece, -on sene sonrası. Bu süre zarfında belki biraz kilo almışsın, saçların dökülmüş, yüzün canlılığını yitirmiş, krediyle bir araba; en olmadı belki bir ev... Artan maddesel, hacimsel varlığın yanına ne koyduğuna baktığın anda gördüklerin, çarpıcı bir tokat gibi yüzüne inecektir. On yıl öncesinden seslenen o sesin, zihninde biriktirdiğin seslerin altında ezildiğini ve sana yön veren homurtuların senin sesin olmadığını anladığında, yanlış giden bir şeyler olduğunu fark edeceksindir. Oysa insan, kendi sesini bulmak, bulduğu o sesi daha da berraklaştırmak için çıkar yola. Uzun ve yorucu olan bu yola çıkarken vardığın yerin, çıktığın yerin belki de biraz daha gerisinde olduğunu görünce mi anlayacaksın; yanlış yolda olduğunu! Ama yolda olduğunu unutan her insan, vardığı yerin pişmanlığıyla dövünüp durmak yerine, belki de yolunu değiştirmelidir. Yol değişti mi bilinmez, ama kısmak lazım sesleri, ...kendi sesini perdeleyen, kendi sesinden çok ses çıkaran o sesleri. Okumanın ne kadar da özel bir şey olduğuna ve okunacak bu kadar çok şeyin varlığına şaşkınlıkla... Ömrünün otuz yılını kitap okumaya adayan bir insanın, ömrü boyunca sadece ve sadece dört bin civarı kitap okuyabilecek olması, ne garip! Bu kadar kitap varken; bazılarına gözün bile değemeyecek olması, ne garip!. bazı kitapları bir kaç sayfa, bazılarını yarısına kadar, bazılarını ise gittiği yere kadar. Kitap, beni nereye kadar götürdüyse o kadar okudum. Bitirmek için değil, bir şeyler almak için değil, sadece haz için... Yazmak için değil, ruhum hangisini ne kadar okumak isterse o kadar okudum. Mutlu oldum. Kitabın ne kadar kutsal üzerinde önemle durulması gereken bir konu olduğunu bir kez daha iyi anladım. Okuma alışkanlığının, belirli bir disiplinle yapılması hususi gerekli; ekmek, su, hava kadar elzem bir ihtiyaç olduğu gerçekliği yüzüme tokat gibi inerken, yeterince disiplinsiz yeterince savruk bir zihne sahip kişiliğim bu disiplini elde edebilmek için çeşitli arayışlar peşine verdi. Halihazırda öykü türüyle ilgili çalışmalar yapmak için gayret ederken, bu savruk okuma sürecini bir disipline kavuşturabilmem için bir tema, bir çerçeve bulma gayreti içerisinde oldum. Netice itibariyle okumalarımı, öykünün kuramsal alt yapısı, öykü metodolojisi, tarihsel gelişimi ve geçmişten günümüze bu alanda verilmiş eserlerin incelenmesi üzerine bir karar kıldım. Bunu yaparken bir işmiş gibi değil, sonunda ne kazanırım düşüncesiyle de değil, sadece alana hakim olma düşüncesi ve okumadan aldığı hazzı yaptığı işe de yansıtma düşüncesiyle yola çıktım. Bu bir yolculuk ve alanında bir şeyler yapmaya çalışan birinin dertleşme ihtiyacının bir sonucu. Bunu yaparken öykü türünün tarihsel gelişimine de bir göz atarak, bu türde okuduğum kitapların değerlendirmesini yapacağım. Esas konuya gelmeden önce yani, dertleşme bölümünde; içimi dökme ihtiyacını kitaplara bağlayarak kendimce bir anlam arayışı bulma süreci içerisinde olacağım. Gündeme, hayata, insana ve kendime dair meselelere değineceğim bu bölümle ilgili editörümüzün bir beis görmemesi en büyük temennim. Değerlendirme yazılarının genelde uzun ve ayrıntılı olanı makbuldür. Ancak bu yazı dizisinde ben bir kitabı ayrıntılı anlatmadan çok birden çok kitabı 'konu, dil ve anlatım, kurgu ve atmosfer, hikayenin özgünlüğü, anlatıcının literatüre katkıları, kitabın ayırıcı özellikleri...' gibi alt değerlendirme başlıklarıyla değerlendirip puanlayacağım. Puanlamamı on(10) üzerinden yapıp totalde kitaba bir puan vereceğim. Puanlama ve değerlendirmenin şahsi olduğunu ve sadece beni ilgilendirdiğini şimdiden söyleyeyim. Bunu yaparken yazarın esere verdiği emeği göz ardı etmeyerek, yazımın başlarında bahsettiğim gibi tüm kitapları okumaya yetecek zamanı olmayan insanın, değecek kitaplara yöneltecek bir iyi niyet vesilesi diyelim. Bir kitap beş(5) puanın altındaysa, şahsi görüşüm para ve zaman olarak bir kayıptan başka bir şey bırakmayacaktır insanda. Beş(5) sınırını geçen kitap ise verdiğin zaman ve paraya değecek bir ürün bırakmıştır ortaya. Beş (5): Kritik sınır, alsan da olur almasan da. Okusan da olur okumasan da. Altı (6): Evet bu kitapta farklı bir şeyler var ve bu farklılık o kapıdan girmek için iyi bir neden. Sekiz (8): Harcadığım zaman da para da helal-ü hoş olsun sınırı. Al oku, okut, doyamadın tekrar oku. Kusurları az, dil ve anlatımıyla yeni dünyalar açmış, o gerçek bir yazar! On (10): Kusursuz, ütopik, böyle bir şeyin yazılarak ortaya çıkmış olması mümkün değil hissi, ulaşılması güç. Son dönemin adı duyulan öykücülerinden olan Abdullah Bey'in kurgusal metinlere epey kafa yorduğunu ve bu alanda verdiği eserlerin olduğunu biliyoruz. Kitaplarını okumaya öykülerinden değil Kurmaca Kimden Yana adlı kuramsal kitabıyla başlamıştım. Öyküye olan bakış açısını ve kurmak istediği öykü dilinin kendi öykü dilime olan yakınlığından etkilenerek öykülerini okumak için sabırsızlanmıştım. Bir kitapçıda bulduğum üç kitabını alarak ard arda okuma fırsatı buldum. Araya başka kitapların girmemesi ve bir yazarın birden çok kitabını ard arda okuma fırsatı bulabilmenin getirdiği avantajları yaşadım. Yazarın kullandığı dil, değindiği temalar, anlatım olanaklarının derinliğini daha net görme imkanı buluyor insan.. Bu sebeple Abdullah Harmancı başlığı altında üç kitabının değerlendirmesini ayrı olarak yapacağım. Kitaptaki öyküler; Umur bey öyküleri, yiten yüzyıl, edebiyat tarihçisine notlar başlıklarıyla üç bölümden oluşmakta. Umur bey öyküleri bölümünde göze çarpan ilk şey yazarın noktalama işaretlerine, büyük harf kullanımına başvurmadan öykülerinde nesirden çok nazıma yaslanan bir anlatım biçimi seçmesi. Bu durumun okuma ilerledikçe kitabın bütününde yazar tarafından yapılan bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz. İlk bölümde döngüsel bir başa sarımlamayla devam eden kurgu, nefis anlatımla birleşerek sizi atmosferin içine çekiyor. Sıradan hayatların içerisindeki asgari yaşantıları, geniş bir kelime dağarcığına sahip olduğunu hissettiğimiz yazarın ince dokunuşları hissediliyor. Hikayeler çok tanıdık, sıkıntılar hemem hemen benzer, hisler çok yakın, anlatım tek düzelikten uzak, kısa ve ayrı ayrı hikayelermiş gibi gözüken ama tek bir uzun hikayeye dönüşen emek verilmiş bir kitap. Yiten yüzyıl bölümünde devam eden şiirsel biçim ve anlam arayışı kendini daha çok gösterirken, yazar şiir formundaki kısa kelime ve cümlelerle daha derin anlam bulma uğraşının peşinde. Son bölümde günlük türünden hareketle kurgusal metin oluşturma yolunu seçen yazar, farklı bir anlatım tekniği denemiş. Son bölümün öykü dilinden çok günlük diline yakın olan aktarımı kitabın yüksek başlayan edebi yetkinliğini az da olsa düşürmüş gibi geldi. Tüm bu çıkarımlardan hareketle, gözümüzün önündeki hayatı aktarırken radikal sayılabilecek biçimleri ustaca kullanan yazar, dilindeki oturaklı kullanım, yerinde kullanılan imgesel anlatımı ile kitaba verdiğim raiting puanım: Yedi(7). Yirmi beş öyküden oluşan bu kitapta da öğrenci ve öğretmen temaları sık işlenmiş. Lisansüstü eğitim süreci, arayış, kitaplar, değinilen diğer konular. Yazar bu kitabında bağlamı ve hikayesi daha net olan, hayatın tam da içinden denilebilecek konulara değinmiş. Zıtlıklar, acılar ve gerçeklik aşikar bir şekilde hissediliyor. Dil yeterince sağlam ve yazar ince konuları eleştirirken kullandığı imgesel anlatım çok yerinde. Okuma yazma süreçlerini, karakterize ettiği kahramanlarca aktaran yazar, okuma ve yazmanın varoluşsal bir arayışın nihai sonucu olarak görmekte. Bu sonucu dramatik sonla bitirdiği 'Bahar Olup Gökyüzüne Karışacaksın ve Ötegeçe' hikayeleri yazarın zihin dünyasından esintiler sunmakta. Yine bir soru cümlesi kitabın adı... Yazarın en çok bu kitabı beni içine aldı. Hani bazen, -'Ulan, bu kitabı ben yazmalıydım!' dediğiniz ve okurken bu ses benim sesim dediğiniz bir anlatıcı sesi vardır ya işte tam da 'Ondan!' Hikayeler hayatın tam da içinden. Hemen yanınızda, kapı önünüzde, bu yüzden güzel! Basitlik bazen derinliğin ta kendisidir. Basit olanı, gözün önünde olanı anlatabilmek, derinliğe ulaştıracak ilk adımdır. Bundan hareketle seçtiği basit hikayeleri sağlam ve oturmuş diliyle aktaran yazar, sanat mı edebiyatı oluşturdu, yoksa edebiyat mı sanatı sorusuna gerçekliğin safında durarak cevap veriyor. Sanat her şey değildir, gerçeklik bazen onun üzerinde bir yerdedir. Bu ses iyi geldi, ruhumu dinlendirdi. Kitap da tashih gerektiren küçük noktaları göz ardı ederken altmış beşinci sayfada geçen zaman değişimi yanlışlığını anlamlandıramadığımı da buradan belirtmek istiyorum. Fark edilmemiştir, gözden kaçmıştır diyerek aşağıya bırakıyor ve bu kitaba raiting puanımı veriyorum: Yedi(7). Post anlatımı ve öyküde yeni arayışları kullanmada etkin bir yazar olan Aykut Bey'den yine farklı bir anlatım tarzıyla oluşturulmuş bir metin bekliyordum. Kitap, düş ve gerçeklikten hareketle, birbirinden bağımsız başlayan iki metnin birbiriyle yaptığı metinler-arası yolculuk üzerine kurulu. -Korkut Ata, yani karakter, yani anlatıcı, yani Aykut'la devam eden süreçte; Paris'te başlayan aşk, nasıl bir anda Üsküdar'da devam etti anlayamadım. Sert bir geçiş vardı! -Anlatıcı, çok fazla kitap ve yazar ismine değinerek; 'ne kadar derin bir okumaya sahip olduğunu mu anlatmaya çalışıyor yoksa kitap satan Leyla ve karakter olan öykücü Aykut'un hikayesini sağlamlaştırma' süreci mi anlamlandıramadım. -Mezarlıktan gelen ses: Elbette, olayı derinleştirmek için gerekli bir vurgu! Ama... Yazar, yani anlatıcı, yani karakter, yani Aykut bu derinleşmeye kendisini sürekli sokarak izin vermiyor. Hem olaya girmek istiyorsun, hem de sanki yazarın güncel hayatının içerisine girmek zorunda kalıyorsun gibi... -Olaya bir türlü giremedim. Bu, benimle de ilgili olabilir. Ama karakterin bizatihi, anlatıcının kendisi olduğu gerçeği, bende bir samimiyetsizlik hissi uyandırdı. Genel görüş; Aykut Bey'in diğer kitaplarını da okumuş biri olarak yazar; post anlatımın gerekliliği olarak nasıl farklı anlatırsam, o kadar farklı tepkiler alırım düşüncesiyle mi yola çıkmış diye, düşündüm. Yazar kendi edebi birikimini, didaktik öğelerle iletmeye çalışmış. Ama bu çoğu yerde çiğ kalmış. Tasavvuf var ama alakasız, çelişkili bir vecd hali! Aşk var ama yapay, sanki duygusunu yitirmiş. Merak var ama anlatıcının araya girmesiyle sürekli bölünen bir merak. Tüm bu sebeplerden kitaba olan raiting puanım: Altı(6). Genel olarak anı ve günlüklerden hareketle oluşturulmuş metinlerden meydana gelen bir kitap. Hikaye mi, -denemez! Hatırat mı, -denemez! Dilde görünen arazlarıyla, sanatsal bir kaygı olmadan kaleme alınmış tamamen anlatıma odaklı bir kitap. Anlatım odaklı metinlerde, yazar çoğunluğu çocukluk çağına ait hatıraları birinci anlatıcı ağzıyla kaleme alıyor. Metinler bir çocuğun anlatıcılığıyla sunulduğu için sade anlaşılır, günlük konuşma diliyle aktarılmış. Hikayelerin çoğunluğu 550-650 kelime aralığında kısa anlatılardan oluşmakta. Kısa hikayelerdeki vuruculuk, imgesel dil, özlülük gibi durumlara pek de rastlanmayan kitapta yazar, hayatında yer edinmiş anıları derleme ihtiyacıyla kaleme alınmış metinler karşılıyor sizi. Edebi bir kaygıyla değil de çocukluğunda benzer şeyler yaşamış insanlara hitap edecek bir anı, hatırat metni. Beklentilerimin farklı olması belki de okurken aldığım hazzı etkilemiş de olabilir. Ancak anlatım odaklı metinlerde dili çok iyi kullanan, artistik dil oyunlarına girmeden vurucu hikayeleriyle iyi işler yapan yazar ve kitapların da olduğunu biliyoruz. Dil ve anlatımdaki tekdüzelik, konuların sıradanlığı, öyküden çok anı dinliyormuş hissi ve ayırıcı bir farkındalık bulamama durumlarından dolayı kitaba verdiğim raiting puanım: Beş(5)."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-okuma-hareketi-ucuncu-okur-kazanimini-gerceklestirdi-k5261.html", "text": "Kitaphaber sitesi, kültür dünyasına zengin katkılarla on bir yılını geride bıraktı. Kitap tanıtım ve eleştiri yazılarının yanında şair ve yazarlarla yapılan canlı yayınlar ve söyleşilerle de kültür dünyamızı büyüleyici bir hale getirmektedir. Kitaphaber ailesine destek ve emek veren bütün yazarlar bir birlik içinde titizlikle hareket etmekte ve yapılan bütün faaliyetler gönüllülük esasına dayanmaktadır. Bu güzel birlikteliği okuma alışkanlığı kazandırarak geliştirmek için de 81 ilde yüzlerce kişinin aynı kitabı okuyup düşüncelerini paylaşacağı bir birliktelik kurma fikri Kitaphaber ekip toplantısında doğmuştur. Ağustos 2022 itibarıyla başlayan harekette ilk toplantı 2022 Eylül ayı son haftası olarak kararlaştırıldığı gibi gerçekleştirildi. Kasım ayı ilk haftası itibariyle il buluşmalarımızın ikincisi toplantıları da gerçekleştirildi. Aralık ayı ilk haftası üçüncü okur kazanım toplantılar yapılmıştır. Okuma kitabımız koordinatörlerce her okurun kazanımında olması gerekli eserler ve aramızdaki yazarların eserleri arasından seçilmektedir. Üçüncü okuma kitabımız Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eseridir. Kitabımızı okuduk ve okur gruplarımızla kazanımlarımızı paylaştık. Konya Okur Grubu A. Erkan Akay koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. Edirne Okur Grubu Tuba Yavuz koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. Kırıkkale Okur Grubu Gurbet Lüy koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. Van Okur Grubu Ömer Ertürk koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. Denizli Okur Grubu Özlem Karapınar koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. Silifke Okur Grubu Raziye Arslan Tuncer koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. Kütahya Okur Grubu Müzeyyen Çelik koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. Bursa Okur Grubu Merve Yurtsever koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin kazanımını gerçekleştirdi. İstanbul Okur Grubu Ülker Gündoğdu koordinatörlüğünde, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı eserinin Necla Dursun sunumuyla kazanımını gerçekleştirdi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-mert-mevlut-gokce-k5606.html", "text": "Bu soruyu psikoloğum da sormuştu. Ona Canetti, Andre Gide ve Turgut Uyar'ın ölmemesi gerektiğini düşünen ve bu yüzden Tanrı'ya hafif kızgınlık duyan bir adamdan bahsetmiştim. Annem bir an gözlerimin içine bakıp \"Senin\" dedi. \"Şair olmanı ne kadar isterdim.\" Ve şair oldum. Şaka şaka... Kitabım çıkana kadar annem şiir yazdığımı bilmiyordu. Cemal Süreya şiire nasıl bulaştıysa benim bulaşmam da aynı sebepten. Bizim eve her gün günlük gazetelerin çoğu girerdi. Okumayı gazete kupürleri okuyarak öğrendim ben. Köşe yazarı olmak için şiir yazmaya başlamıştım. Düşüncelerimle insanları etkilemek bana parlak bir ideal olarak görünmüştü ergenliğimde. Bu işin en kestirme yolu da köşe yazarlığıydı. En azından böyle hissediyordum. Ta ki Orhan Veli'nin şiirlerini okuyana kadar. İnanmayacaksınız ama böyle. İsa'yı göklerden yeryüzüne çekmek, şiiri benim hayatımdan çekmenin yanında daha gerçekçi kalır. Şatafatlı bir kaderim yok. Hayatım ultra sıradan. Konuşmaya bile değmez. Bir şey soracağım. Neden her yerde her zaman şiir olmuştur, olmayabilecekken? Çünkü vicdanın isyanı kendini duyurmak için şiire ihtiyaç duyuyor. Vallahi duyuyor. Şiir bir başka dünya, bir başka yaşama biçimi varsayıyor hatta vadediyor. Yani sıradanlıktan kurtulmanın en karizmatik yolunu. Öğrendiğimde çok şaşırmıştım: Kelimeler susunca kaybolmuyor, sadece tenefüse çıkıyorlar. Şairin işi kelimelerle. Şiir yazıyorum zira kalbime çarpmak için gerçek nedenler lazım. Kalbim elimdeki telefonun taksitini ödemek için çarpıyorsa sadece gürültü çıkarıyordur. Ve benim migrenim var, gürültüden hoşlanmam. Efendimiz acemilik, ustamız da. Damarlarında kan dolaşan ustalardan bahsediyorsak; İsmet Özel ve Rilke. Mesaisi devam eden ustalardan bahsediyorsak Osman Konuk. Şiir yazmayan ustalardan bahsediyorsak; Theodore Kaczynski ve annem. İsmet Özel ve Rilke'den anahtarın yerini, Osman Konuk'tan anahtarı çevirmeyi, Kaczynski ve annemden kapıyı açmayı öğrendim. Başarı, insanın A4 kağıdında kapladığı yerdir. Bunu niye söyledim? Şundan: Fizik dünyadaki tüm mekanlar önce içeriksiz sonra da kimliksiz hale geldi. Köy ya da metropol birer mekan değil artık. Ya da şöyle söylemeliyim: Varlığımızın -hem zihinsel hem fizik odaları, mutfağı, banyosu, antresi dijitalleşmiş/sanallaşmış durumda. Yaşadığımız yerleşim birimleri varlığımızın müştemilatını oluşturuyor sadece. Ekranlara hicret ettik. Tarih kitapları böylesi bir göç hareketinden bahsetmekten acizdir. Yaratı faaliyetinin mekanı pek az önemsediğini düşünüyorum. Sadece köyde/ şehirde/ filan yerde yazarım demenin sadece yatakta sevişebiliyorum demekten farkı yok. Ayrıca kim kendi yaşamında ikamet ediyor ki bugün? Önemli olan uzaklaşabilmektir. Yaratmak mesafe gerektirir. Bu yüzden ben uzaklığı olmayan insanlardan korkarım. Ölümü hatırlatırlar bana. Şiirdeki tek mekanım dilin harikalar diyarı. Kesinlikle yeterli. Hatta ilgi enflasyonu var. Bu kadar ilgi fazla. Gözlerini görmeden karşısındakine inanabilecek kaç kişi var ki aramızda? Şiir okumak böyle bir şey işte. Ben çip takılmış bir şiir yazmak istemiyorum. Düzeysiz ilgi, sığ algı şiire çip takmak istiyor. Alelade olan ne varsa bütün kuvvetiyle sanat gibi soy faaliyetleri kendi komşusu yapmak istiyor. Bu büyük bir tehlike. Sahte edebiyatla gerçek edebiyat arasına hendekler kazalım demiyorum. Su yatağını buluyor elbet. Sahte edebiyatın tirajı elektriklerin kesilmemesine, gerçek edebiyatın tirajı rastlantıya bağlıdır. Tesadüfün otobanları gerçek okurla gerçek edebiyatı buluşturmada en kısa yol bence. Bugün bir şiir kitabının yüzbinler satması işten bile değil. Yeter ki robotlar için yazılmış olsun. İlgiyi değil işi önemsiyorsanız robot değil şizoid olacaksınız. Van Gogh, Goethe, Whitman... Hepsi şizoiddi. Üçüncü Dünya Savaşı en fazla yarım saat sürecek. Bu komik ve acımasız gerçeği benden duyun. Böyle bir dünyada eleştiri fikrini bir daha düşünelim derim. Deleuze \"Sevinç kendinden daha büyük olana katılmaktır.\" diyor. Kendinden büyük olana katılmak kısmı önemli. Çünkü eleştirinin muntazaman tarifini yapıyor. Ben ve Adorno objektifliğe inanmıyoruz. Tarafsızlık palavranın hemşehrisidir bana göre. Eleştiri diye bildiğimiz şey ölçme değil bir katılma faaliyeti. Katılmak, dahil olmak tarafsızca yapılabilecek eylemler değil. Eleştiri meselesinde kuşbakışı görüşüm bu. Ben bir şiirin eleştirisinin ancak ve ancak bir başka şiirin yazılmasıyla mümkün olacağını düşünüyorum. Şiirin eleştirisinin şiir olduğunu düşünüyorum. Hiçbir okun süse ihtiyacı olmadığını biliyorum. Kenya Cumhurbaşkanı'nı ne kadar ciddiye alıyorsam altıncı hissi para olanları da o kadar ciddiye alıyorum. Edebiyat ortamı ne yazık ki altıncı hissi para olanlar tarafından daraltıldı büzüştürüldü vakumlandı. Türk modernleşmesinin evi olan dergiler piyasa tarafından katledildi. Ben kapımın önünden geçen biri için bir çift eski ayakkabıyım. Ama dergi sayfalarının önünden geçen biri için Türk şiiriyim, Türk edebiyatıyım. Katliamın boyutunu anlıyorsunuz değil mi? Belki de böylesi bir kasvetten şiir için parlak imkanlar doğacaktır kim bilir. Türkiye'de her ne kadar düşünmek lüks hale gelmiş olsa bile düşünen sanatçıların varlığı dergilerin garanti belgesidir. Bekleyip göreceğiz. Dergiler saadet asrına geri dönecek mi? Aceleye gerek yok. Acele edince kaderimiz ofsayta düşüyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dunyanin-en-guzel-ogretmeni-k5201.html", "text": "Fertlerin dini hayat inşasında Hz. Peygamber örnekliği geniş bir yer tutar. O, vahyin ete kemiğe bürünmüş halidir. Onu insanlardan ayıran, Allah'tan vahiy alması ve bunu insanlara tebliğ etmesiyken Kur'an'da beşeri yönüne de işaret edilir: \"Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı\" (Furkan, 25/20), \"De ki: \"Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.\" (İsra, 17/95) Hal böyle olunca O'nu bizler için; en güzel eş, en güzel baba, en güzel arkadaş, en güzel dede, en güzel komşu, en güzel öğretmen olarak her alanda rol model alabileceğimiz en mükemmel örnek olarak buluruz. Fakat işin belki bir parça daha zor olan kısmı, çocuklara yönelik siyer anlatımında nasıl bir yöntem belirlemeliyiz ki onların da anlam dünyalarına Peygamberlerimiz en güzel biçimde nakşolsun? O'nu çocuklara tamda hayatın içinden rolleriyle birlikte anlatan bir kitap ararken işte şimdi inceleyeceğimiz bu sevimli kitap, Dünyanın En Güzel Kalbi'ne rastlayıp adına vuruldum. Çocuğun bilişsel gelişim düzeyi her bakımdan bir başlangıç dönemidir. Çocuk, bir yetişkin gibi soyut olanı beklendiği ölçüde kavrayamaz. Çocuğun dünyasına açılan kapıdan en kolay ve pürüzsüz şekilde somut varlıklar girebilmektedir. Hayvanlar, bitkiler, renkler, sayılar ve sıfatlar somutlaştırılabildiği kadar idrak edilir. Bu noktada kitabımızda kullanılan temel yöntem olan \"metafor yoluyla analoji'' yani herhangi bir kavramın daha iyi anlaşılabilmesi için bilinenden bilinmeyene doğru, daha somut bir kavramla bilinmeyenin güçlü bir biçimde ilişkilendirilmesiyle temanın özellikle olumlu kişilik gelişimine ortam hazırlama ve sosyal duyusal gelişim hedefleri doğrultusunda isabetli bir tercihte bulunulduğunu söyleyebiliriz. Kitabımızda somut olan ve metafor olarak elimizde bulunan esas kavram kalp iken daha az bilinen veya bilinmeyen Peygamberimizdir. Kalbin bir şefkat sembolüyken aynı zamanda kuşatıcılığa da işaret eden sıcak bir kavram olması çocuğun benliğinde daha büyük bir yer kaplamasına sebep olur. Kitapta Peygamberimizin doğumundan itibaren yaşamının en önemli unsurları haline gelmiş; insanlar, hayvanlar ve mekanlar hayata dokunan en belirgin özellikleriyle, kısa cümlelerle sıralanmıştır. Düz bir okumada istenen faydayı vermeyecek bu özellik bizi başta yanıltabilir. Burada kitabı verimli kılacak ve amacına uygun kullanılmasını sağlayacak olan yetişkin okuyucunun okuma öncesi yaptığı hazırlıktır. Bu hazırlıkta kitaptaki isimlere hakimiyet kazanması ve açıklayıp genişletilmeye ihtiyaç duyulan unsurları yönergelerle çocuğun düzeyine en uygun şekilde sunabilmesi gerekir. Çocukla sohbet etmeye imkan sağlarken İngilizce-Türkçe metinlerin aynı sayfada yer almasıyla çift dilli bir okuma/dinleme deneyimi sağlaması Dünyanın En Güzel Kalbi'ni etkileşimli okuma yapmak isteyen ebeveyn ve öğretmenlere daha çok hitap eden bir kitap haline getiriyor. Bu yolla çocuğun; ona kitabı okuyan yetişkin ile bağ kurmasına, öğrendikleri ve dış dünya arasında yeni bağlantılar kurmasına, hayal gücünü kullanarak kitabı yeniden biçimlendirerek öğrenme sürecini zenginleştirici birçok nitelikli etkinliğe kapı aralamaktadır. İçeriğinde bolca resim bulunan, 25x23 ile 14x13 şeklinde iki farklı ebat seçeneğiyle satışa sunulan kitabımızda ben büyük boyu tercih ettim. Resimlerde gereksiz detaylardan kaçınılarak göz yormayan renklerle sade ve sembolik çizimlerin tercih edilmesi kitabın bütünsel olarak bakıldığında konuyu ele alış tarzıyla da uyumlu, son derece tutarlıdır. Sınıf içi toplu etkinliklerde görselliğindeki bu durumun okuyucuya avantaj sağladığını da belirtelim. Dünyanın En Güzel Kalbi, okul öncesi ve ilkokul çağına hitap eden, çocuğun Peygamberimiz ile ilk temasında ebeveyn ve öğretmenlere alternatif bir yöntem geliştirme konusunda kaynak görevi görürken esas hitap ettiği kitleye de keyifli okuma/dinleme deneyimi yaşatıyor. Şevval Baştan: 2002 yılında Bursa'da doğdu. Ortaokul ve liseyi İmam Hatip'te bitirerek hayatına kıdemli bir İmam Hatipli olarak devam etmektedir. Şu an için Kocaeli Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünde öğrenci olup amatör olarak karikatür çizerliği yapmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cehennem-mutfagi-k4038.html", "text": "İtalyan kökenli Amerikalı yazar Lorenzo Carcaterra'nın 1995 yılında yayımlanan Sleepers adlı romanından uyarlanan Kardeş Gibiydiler adlı film yıldızlar geçidi gibidir. Jason Patric, Kevin Bacon, Robert De Niro, Dustin Hoffman, Billy Crudup, Minnie Driver, John Slattery ve Brad Pitt'in rol aldığı filmin yönetmeni, senaristi ve yapımcısı Barry Levinson'dur. Zengin oyuncu kadrosu ve etkileyici senaryosuyla bir dönem Türkiye'de yayınlanan Suskunlar adlı diziye ilham kaynağı olduğu bilinmektedir. Film, 1960'lı yıllarda New York Manhattan Hell's Kitchen Mahallesi'nde büyüyen Shakes, Michael, John ve Tommy ismindeki dört çocuğun hikayesini konu almaktadır. Manhattan'ın batı yakasındaki kırmızı tuğlalı demiryolu işçi konutlarında; İrlanda, İtalya, Porto Riko ve Doğu Avrupalı işçiler yaşamaktadır. Kendilerince geliştirdikleri güvenlik ağı ile övünen mahallede ev içi şiddet had safhadadır. Bütün öz ve üvey babalarla, erkek arkadaşlar istismarcı ve suçludur. Buna rağmen mahalleye dışarıdan gelen bir tehdidin cezası ise oldukça ağırdır. Semtte satış yapan bir uyuşturucu tacirinin herkesin görebileceği yere asılarak sergilenen bedeni duruma örnektir. Mahallelerindeki dışa kapalı dünyalarını özel oyun alanı olarak gören dört arkadaş, hayali krallıklarının hükümdarlarıdır. Film başlar başlamaz hayali hükümdarların çocukluk halleri ekrana yansır. Devamında, mahalledeki erkeklerin ya alim ya da zalim oluşu, romanın yazarı ile aynı adı taşıyan karakter Lorenzo Carcaterra anlatıcılığıyla izlenir. Yasa dışı işlerin izleyicisi ve kilise vaazlarının dinleyicisi olarak büyümekte olan yaşları 10 ile 12 arasında değişen dört arkadaşın etrafındaki tüm erkekler şiddet yanlısıdır. Hayatı ve erkekliği başka yollardan tanıma seçeneği olmayan çocukları çevreleyen kişiliklerin bildikleri tek yöntem şiddettir. Mıntıkanın gayrı resmi yöneticisi, karanlık işlerin kralı gangster King Benny ise mahalledeki erkeklerin gıptayla bahsettiği yaşayan efsane ve örnek alınan şahsiyettir. Tehlike yuvası mahallede 1967 yılının bir yaz gününde bedava hot-dog sandviç yiyebilmek uğruna yaptıkları şaka sonucu birinin yaralanmasına sebebiyet veren dört kafadar, New York dışındaki bir çocuk ıslah evinde 18 aya mahkum edilir. Bu olayla filmin senaryosu tam anlamıyla başlamış olur. Çocuklar, hasta ruhlu gardiyanların kendilerine yaşattığı korkunç acılar, işkenceler ve tecavüzlerle dolu mahkumiyet sürelerini doldurarak tahliye edilseler de yaşadıklarını unutmaları mümkün olmaz. 13 yıl sonra gardiyanlardan biriyle tesadüfen karşılaştıklarında aniden intikam alma isteğine kapılırlar. Kimsenin bilmesini istemedikleri yaşanmışlıklarını saklama konusundaki fikir birliklerini bir kenara bırakıp yüksek risk içeren bir intikam planı yaparlar. Plan dahilinde devam eden filmde tempo son sahneye kadar düşmez. Filmin kadrosunun zenginliği senaryosu için de geçerlidir. Toplumsal ve bireysel psikolojiyle birlikte toplumsal cinsiyet hakkında verdiği mesajların alt okumalarında; çocuklukta yaşanılan olumsuz olayların ve deneyimlerin geleceğe nasıl nüfuz ettiği, yetişkin yaşamlarını nasıl etkilediği gözler önüne serilmektedir. Filmde suç ve din olguları yoğun dirsek teması eşliğinde ele alınmıştır. Suç ve suçlu yatağı mahalledeki çocukların kilise ile etkileşimi, dini eğitim ve ritüellere iştirakleri, tatil dönemlerinde kilisede görev almaları bu etkileşimi güçlendirmektedir. Bununla birlikte mahalle sakinleriyle sıkı iletişim halinde olan bir pederin varlığı duruma çok yönlülük kazandırmaktadır. Yazımızda, bu hususa dair çok sayıdaki sahneden üç tanesine yer verilecektir. Verilecek örneklerden ilki günah çıkartma odası sahnesidir. Sahnede çocuk masumiyetlerinin henüz son bulmadığı başkahramanlardan ikisi vardır. Yaz tatilinde semtin Kutsal Melekler adlı kilisesinde günlüğü üç dolara rahip yardımcılığı yapmaktadırlar. Günah çıkartma odasında konuşulanlara olan merakları nedeniyle bir gün odaya saklanırlar ve birinin gelip konuşmasını beklerler. Günah çıkartmak için gelen bir kadının itirafları sonrasında şaşkınlıktan sfenks gibi hareketsiz oldukları anda kadının; Beni dinlediğiniz için size minnettarım. Anlattıklarımı kendinize saklayacağınıza eminim çocuklar. demesiyle peder dışında birine üstelik iki çocuğa derdini döktüğünü bildiği anlaşılır. Dertlerin, konuşulduğunda yok olmasa da hafiflemesine vurgu yapılan sahnede, ruhsal problemlerin profesyonel destekle aşılabilmesinin mümkün olduğunun altı çizilmektedir. Bu sahnede; dört ana karakterin ıslahevinde yaşadıklarının nitelikli ve bilinçli destekle tedavi edilebileceği seçeneğine yapılan bir gönderme gibidir. İkinci sahne ise Peder'in çocuklarla kurduğu iletişimin mekanı üzerinedir. Bir liman işçisinin oğlu olan Peder Bobby kiliseye dahil olmadan önce çeşitli suçlar işlemiş biridir. Filmde, Hell's Kitchen sakinlerinin dini tutumlarını, Katolikliği ve kiliseyi temsil ederken çocukları koruyup kollamaya özen gösteren bir karakterdir. Çocukların eline silah alarak yapacağı şeylere engel olmak adına çeşitli yollar dener. Okul dışında yapabilecekleri aktiviteler önermek, dertlerini dinlemek, hastanede olduklarında ziyaretine gitmek bu yollardan bir kaçıdır. Öğütlerinin dikkate alınmasını sağlamak için kilisede olmaya gerek duymaz. Öğüt ve yönlendirmelerini interaktif iletişim içinde olabilecekleri basket potasının önü gibi çeşitli mekanlarda yapar. Basketbol topunu sektirirken, Michelangelo 'nun Vatikan'da Papa'nın resmi ikametgahı olan Sistina Kilisesi'nin tavanını 9 yılda nasıl boyadığını anlatarak örneklem yaptığı bu sahne kayda değerdir. Konu hakkında ele alınacak üçüncü ve sonuncu sahne ise; anlatıcı Lorenzo'nun ıslahevindeki gardiyanların dini inancını alaya alarak kötü davranışlarına devam etmesi üzerinedir. Peder Bobby'ye başından geçenleri anlattığı sahnede; gardiyanların kendisine yaptığı her kötü davranış sırasında tanrıdan yardım dilemesine rağmen durumunda değişiklik olmamasına dikkat çekmektedir. Bu nokta onu tanrının ve dinin varlığını sorgulamaya iten temel nedendir. Arkadaşları ile birlikte yaşadıklarını bilinçli bir şekilde unutma seçimlerine sadık kalarak o güne dek hiç kimseyle paylaşmadığı hayatının giz ini Peder Bobby'ye anlatması oldukça zor olur. Söz konusu sahnede; istismarların ayrıntılarını izleyici duymazken pederin ve mahalle arkadaşı Carol 'un yüzünden alınan yakın plan çekimler oldukça dokunaklıdır. Tüm bunların yanında; izleyicinin Bir filmde ilaç niyetine bir tanecik de olsa iyi bir figür olmaz mı? şeklinde düşünme olasılığı dikkate alınarak senaryoya iliştirilen bir karakter dikkat çekmektedir. Filmin şiddet yanlısı tüm erkek kişiliklerinin ortasında pırlanta gibi ışık saçan biri vardır; ıslahevinde öğretmenlik yapan Ron Carlson . Tutuklu çocuklarla iletişim bağı kurmak için edebiyatı kanal olarak seçen Ron, anlatıcı Lorenzo ile Alexandre Dumas'ın ''Monte Cristo Kontu'' adlı eseri aracılığıyla iletişim kurar. Söz konusu kitap filmin sonuna doğru tekrar anılırken Ron, Lorenzo'nun tanıdığı erkekler içinde Peder Bobby dışında gangster olmayan tek rol modeldir. Peder karma bir model olsa da Edebiyat Öğretmeni Ron halistir. Vietnam Savaşı'nda ölenlerin, feminist hareketi öncülerinin ve hızla değişen dünyanın çeşitli olaylarının gerçek görüntüleriyle filme konu dönemin küresel fotoğrafı çekilmektedir. Nostaljik ve reel unsurlar taşıyan bu durum Acaba hikaye gerçek mi? sorusunu akla getirmektedir. Siz çocuklar ekmek kadar yumuşaksınız bu başınız derde sokacak ve bu olduğunda canınız çok yanacak. diyerek neredeyse kehanet çıkaran mahalle esnafının sesi izleyicinin kulaklarında yankılanırken etkisinde uzun süre kalınacak bir filmdir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/okuma-sevgisi-nasil-beslenir-k5635.html", "text": "Bebekler birkaç ay içinde kitaplarla ilgilenmeye başlar. Keşfetme alanlarındaki nesnelere kitaplar da dahildir. 0-2 yaş arası bebeklik döneminde üç boyutlu, renkli, dokunmayı ön plana çıkaran kitaplarla başlanabilir. Bebeğin çevresinde, yaşanan ortamda mutlaka ulaşabileceği kitaplar olmalıdır. Yırtabileceği, ısırıp çiğneyebileceği için karton kitaplar daha mantıklıdır. Bebeklere tekerleme okunup şarkı söylenebilir. Belli saatlerde kitap okunarak rutin oluşturulabilir. Bebekler söz konusu olduğunda kısa, eğlenceli, merak uyandıran dil ve sanat yönü güçlü tasarım kitaplar seçilmeli ve basit sorular sorulmalıdır. Okul öncesi dönem olan 3-5 yaşlarında okunan kitaplar eğlenceli olmalıdır. Okunan kitapların bazı sahneleri canlandırılabilir, oyuna dönüştürülebilir. Çocukların defterlerine çizilen resimlerden hareketle kendi kitaplarını oluşturmaları sağlanabilir. Sesli kitaplar dinlenirse sorular sorulabilir, komikliğin öne çıktığı taklitler yapılabilir. Kitaplar mutlaka birlikte okunmalı, günlük rutin oluşturulmalıdır. Yatmadan önce okunursa okunan kitap üzerine sohbet edilebilir. Bu yaşlarda kitap okuma süresi on beş ile otuz dakika arası olmalı, bu egzersizde kararlı olunmalı ve asla vazgeçilmemeli. Otobüste, takside, parkta rastlantısal okumalar için yanımızda komik, resimli kitaplar bulundurabiliriz. Minik kitaplar, karalama-boyama-aktivite kitapları, resimli kitaplar, bilmece-bulmaca kitapları, hikaye taşları yanımızda olabilir. Bu dönemde çocuklara örnek olabilmek için mutlaka ebeveynlerde kitap okumalı, kitap okumanın bir beceri olduğu ve zamanla geliştiği unutulmamalı. İlkokula başlangıçta okumaya geçiş süreci zorludur. Uygun kitaplarla bu sürecin desteklenmesi gerekir. Edebi metinler okuyarak tartışmak, üzerine sohbet etmek ve sorular sormak gerekir. Çocuklar, okunanlar üzerine konuşmayı genellikle sever. Bu dönemde kitaplar hakkında kitaplar okumak da önemlidir. Kapak, arka kapak, kitabın içerisindeki resimler, yazı stili üzerine konuşulabilir. Kapakta yer alan bilgiler-resimler, yazar, yayınevi de konuşulabilir. \"Sen olsan sonunu nasıl yazardın, bittiğinde ne hissettin, bu kitabı okurken yanında sence en iyi hangi kitap gider, olay nerede, ne zaman ve kimin başından geçiyor, bu kitabı arkadaşlarına tavsiye eder misin, neden?\" tarzı sorular destekleyicidir. Bu dönemde çocukların yaş ve ilgilerine uygun keyifle okuyabileceği kitaplar seçilmelidir. Çocuklar, ergenliğe geçişte zaman zaman okuma konusunda isteksiz davranabilir. Bu durumda okuma seviyelerine bakmak gerekir. Disleksi ve dikkat bozukluğu sorunları olup olmadığı da belirlenmeye çalışılmalıdır. Çocukluk ve ergenlik döneminde okul kütüphaneleri çok önemlidir. Ülkemiz kamu ve özel okullarının çoğunda kütüphane olsa bile personel yok, gerekli bütçe ayrılmıyor. Kütüphanecilik ve bilgi-belge yönetimi bölümlerinden mezun olan uzman kişilerin bu alanda çalışmaları çok önemli değişimlerin önünü açacaktır. Dijital teknolojilerin aktif kullanımı, mekanların yenilikçi ve ilgi çekici tarzlarda yeniden tasarlanmaları, kütüphanelerde kültürel-eğitsel etkinlikler düzenlenmesi, yazar söyleşileri önemli ve gerekli. Kütüphaneler öğrenciler için hem sosyalleşme hem de kaçış alanı. Ergenlerin çoğu kitap okumayı kafa dinleme fırsatı olarak görür; keyif almak, eğlenmek, dinlenmek için okur. Bu yüzden okuma konusunda hevesli, motive, hazır ve istekli olmaları gerekir. Okumanın ödev ve sınav yerine zevk, keyif, merak, sakinlik, derinlik gibi bazı duygu ve davranışlarla ilişkili olduğunu hissettirmek gerek. Eğitici-öğretici kitaplarda eğlenceli olabilir. \"İneklerin çıkardığı gazların iklim krizine etkileri nedir, son moda köpek kıyafetleri nelerdir, deniz altında yaşayan balık adamlar olabilir mi\" gibi sorular mesela. Kütüphanede film izlenebilir, müzik dinlenebilir, yazı yazılabilir, kitap okunabilir, sohbet edilebilir, kitap okunabilir... Kütüphanede öğrenciler için hem matbu hem de dijital kitaplar olmalı, yalnız kalıp dinlenebilecekleri alanlar olmalı. Sessiz sakin ama gerektiğinde kahkahalar atılan, tartışmalar yapılan bir yer olmalı kütüphane. Öğrencilerin 7/24 erişimine açık, bilgisayarlar, elektronik kitaplar, güncellenen web sayfası olan modern kütüphaneler kurulmalı. Raflarda kitaplar, ortada masaların olduğu ruhsuz bir yer olmamalı kütüphane. Evinizde, okulunuzda, semtinizde kütüphane yoksa okuma alışkanlığı edinmenin zor olduğunu unutmayalım. Kitap Okuyan Çocuk Yetiştirmek, Megan Daley, Orenda Kitap, Türkçeye Çeviren: Murat Sır, İstanbul: 2020."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/habere-nasil-yalan-karisir-k5688.html", "text": "Bu girizgahtan sonra sözü İbn-i Haldun'un \"Mukaddime\" adlı tarihi eserine getirmek istiyorum. İbn-i Haldun 1332-1406 yılları arasında yaşamış tarihçi, matematikçi, astronom, iktisatçı ve sosyal bilimci olan, kelimenin gerçek manasıyla büyük bir İslam alimidir. Endülüs medeniyetinin Tunus'ta parlayan ışığıdır o. İbn-i Haldun'dan önceki tüm tarihçiler olayları tek tek ele alıp, hikaye gibi anlatmış, bir senteze gidememişlerdir. İbn-i Haldun ise tek tek fenomenlerden yola çıkarak ünlü tarih tezini öne sürmüştür. Böylelikle de sosyoloji adını verdiğimiz bilim dalının kendisiyle başladığını söylesek hata etmiş olmayız. Haldun kendisinden sonrakilere ilham kaynağı olan modern sosyolojinin kurucusu çok önemli bir isimdir. Bize bir haber geldiği zaman haberin doğru olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Gazete sayfalarında okuduğumuz, televizyon ekranlarında gördüğümüz haberlerin gerçeğe uygun olup olmadığına nasıl karar vereceğiz? İşte İbn-i Haldun Mukaddime'de bütün çağlarda geçerli olacak temel prensipler veriyor bize. Hemen ifade edelim ki Mukaddime büyük bir derya. Biz bu yazımızda sadece konumuzla ilgili görüşleri size aktarmış olacağız. Muhtevası o kadar zengin bir kitap ki Mukaddime, ne desek, nasıl anlatsak? Toynbee \"Mukaddime'deki tarih felsefesi türünün en büyük eseri\" der. Cemil Meriç \"Kendi semasındaki tek yıldız\" olarak tanımlar. Rus müsteşrik A. Krimsky \"İslam'ın Montesquies'u\" tabirini kullanır. \"Sevenin gözü kör olur\" der atalar. Seven sevdiğinde kusur aramaz. Uğrunda her çileye katlanmaya, her fedakarlığı yapmaya hazırdır. Elbette böyle düşünmenin faydalı tarafları da vardır. \"El elin aynasıdır\" diyen atalarımız ne kadar haklı. İnsan kendi kusurunu görmez, sevdiğinde kusur aramaz ama bir yabancı şıp diye çırçıplak gerçeği söyleyiverir. Kimse tuttuğu takıma laf söyletmez. Sevdiği sanatçı bir pot kırsa onu tevil etmeye çalışır. Beğendiği artiste, sevdiği yazara toz kondurmaz. Oysa hoşumuza gideni duymak yerine acı da olsa gerçeğin izini takip etmek, hakikati aramaya koyulmak en akıllı ve en sağlıklı yoldur. Haber nakledenlerin birçoğu kendi zannına ve tahminine göre hareket eder. Böylece maksat unutulur ve habere yalan karışır. Bir trafik kazasını gören kişiye \"Ne oldu?\"diye sorarsanız muhtemelen \"ortalık kan gölü, birçok insan galiba öldü. Bu kazadan sağ çıkan olmamıştır\" gibi cevaplar alırsınız. Mübalağa yapmakta pek mahirizdir doğrusu. Haberi nakledene olan aşırı güven bizi araştırmadan alıkoyar ve gelen haberi doğru zannederiz. En azından farklı kaynaklardan haberi teyit etmek ve araştırmak inancımızın bir gereğidir aslında. Elbette kötü bir haber aldığımızda hüsn-ü zanda bulunmak, iyi bir haber aldığımızda da ihtiyatı elden bırakmamak gerek. Olaylar bazen göründüğü gibi olmaz. Biz son gördüğümüz şekliyle naklederiz hadiseyi. Bizim gözümüzden kaçan durumlar olabileceğini, daha profesyonel bir tetkik icap edeciğini de akılda tutmalı, belirsizliklere dikkat etmeliyiz. İnsanların haberi nakledenleri övmesi ve bu sayede şöhretlerini yaymak maksadıyla yüksek derece ve mevkii sahiplerine yaranmak istemeleri de habere yalan katar. Riyakarlar, yağcılar, dalkavuklar her mecliste kınanır. 7 İçtimai hayatın hallerini bilmemek. \"Habere yalan karışmasının andığımız sebeplerin hepsinden daha önemli diğer bir sebebi vardır ki, o da şudur: Dünyanın insan yaşayabilen bölgelerinde yaşayan kavimlerin ve cemiyetlerin yeryüzünün imarından ibaret olan ümranın, diğer tabirle içtimai hayatın tabiatının hallerini bilmemektir. Haber deyip geçmeyelim. Yalana kucak açmayalım. Akı karadan seçelim. Doğru söyleyelim de tek, \"onuncu köye\" göçelim. Habere yalan karışmasının sebepleri s.82-86'da genişçe izah edilmektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/herkes-icin-siyer-medine-k4741.html", "text": "Siyer, sire ve siret kelimelerinin çoğuludur; hal, durum, davranış, idare, yürüme ve yol anlamına gelmektedir. Istılahta Efendimiz 'in mübarek hayatını ve şahsiyetini, tebliğ faaliyetlerini, siyasi ve askeri mücadelelerini konu alan bilim dalına verilen isimdir. Zamanla siyer-i nebi şeklinde kullanımı yaygınlaşmış ve Peygamberimiz ile müsemma hale gelmiştir. Peygamberimiz 'in İslam ümmetine en güzel örnek olması ve alemlere rahmet olarak gönderilmesi hayatının bütün aşamalarının merak edilmesini ve öğrenilmesini beraberinde getirmektedir. Bu yüzden hayatını konu edinen o kadar çok eser ortaya konmaktadır ki; artık bazı okurlar bilmediğimiz konulara ne kadar değinilmiş diye veya hangi farklı usulle anlatılmış diye kontrol ederek siyer-i nebi eserlerini seçmeye başladılar. Bu iki kesimden hariç bir diğer okur da \"güzel olanı tekrar okursak yine bir güzellik olur\" diyerek Peygamberimizi anlatan her eseri okumaya çalışmaktadır. Sürekli aynı şeyler okunsa da, Peygamberimiz 'in hayatını anlatan her farklı eserde bir farklı yönünü keşfedebiliyorsunuz. Bu imkan, Peygamberimizi anlatan her esere ulaşma iç güdüsünü de ortaya çıkaran bir etken olmaktadır. Bütün kesimlerin dinleyebileceği bir siyer dersinden hareketle, bütün kesimlere hitap edecek bir siyer eseri şeklinde gönüllerimize hitap eden \"Herkes İçin Siyer Medine\" adlı eser, \"Herkes İçin Siyer Mekke\" eserinin devamı mahiyetindedir. Bu eser, siyer alanında ilmi birikimi ile tanınan araştırmacı yazar Muhammed Emin Yıldırım Hoca ile ekranlarda sıklıkla gördüğümüz, yüzüne ve nahif sunumuna defalarca şahit olduğumuz Bekir Develi'nin youtube derslerinden satırlara aktarılarak oluşturulmuştur. Mekke dönemi eserinde Peygamberimiz 'in daha çok hicret öncesi yaşadıkları anlatılırken, Medine döneminde hicret ile başlayan süreç Peygamberimizin vefatı ile sonlandırılmaktadır. Acı dolu hüzün yılları sonunda hicret için iznin çıkmasıyla Peygamberimiz ve Ebu Bekir yolculuğa çıkmaktadır. Eser bu yolculuktan başlayarak Yesrib'den Medinetü'l Fazıla'ya nasıl dönüşüm olduğu, Medine'de mescit ve pazar yerleri oluşturulurken gösterilen hassasiyeti, Yahudiler ile geliştirilen ilişkileri, Bedir zaferini, Uhud'un acıyla toplumu terbiye etmesini, Hendek ile geleceğe umutla bakılmasını, Hudeybiye'den mahzun dönüşü, fethin müjdelenmesini, Mekke'nin fethi sonrası devlet olmanın bilinciyle hareket edilmesini, Hayber'in fethini, Tebük Seferinin zorluğunu... Her konu kendi içinde konular barındırsa da, ayrıntılı bir şekilde ama çok da konuyu uzatmadan temel yönleriyle meseleler değerlendirilmektedir. İlk eserden daha geniş hacimli olan bu eser, yine sohbet tadında bir anlatımla kronolojik sıralamanın korunduğu on beş müstakil bölümden müteşekkildir. Oldukça fazla kaynaktan yararlanıldığını, eserin sonunda yer alan \"istifade edilen kaynaklar\" kısmında da görebilmekteyiz. Olayları genel geçer şekilde, ama değinilmesi gereken yerlere de muhakkak söz getirilerek eserin vücuda geldiğini söyleyebiliriz. Tek ve dar bir bakış açısından ziyade, sahabelerin bakış açısıyla da meseleleri aktarma tercih edilmiş, böylece yaşanmış olaylar üzerinden örneklemeler ile konunun daha iyi anlaşılması sağlanmıştır. Yer yer nüzule sebep olacak durumlar neticesinde inen ayetler de sunularak, bu anlamda siyer okumanın aynı zamanda Kur'an ile kopmaz bağı ortaya konulmaktadır. Karekod uygulamasının ilk eserde olduğu gibi bu eserde de yoğun kullanılması, siyerin görsel şema ve şahitliklerle zihinde daha kalıcı bir bilgi sunumuna katkı sağladığını belirtmeliyiz. Özellikle eserin hacmini fazla büyütmeye gerek kalmadan bulunan çözüm okuyanın işini oldukça kolaylaştırmaktadır. Bu eserin her bölümünün bir saatlik videolardan özetlendiğini düşündüğümüzde, bazı bölümlerde bir iki örnekle üstünden geçilen durumları, videolardan ayrıntılı dinleme imkanının olduğunu da hatırlatmak isteriz. Üslup ilk eserde olduğu gibi sohbet tadında korunmakta, ihtilaflı konularda bireysel yorumlardan kaçınılmakta, ümmetin vahdeti göz önünde bulundurularak herkes için uygun bir anlatım usulü oluşturulmaktadır. İsmine layık bir şekilde herkes için okunabilecek ve anlaşılabilecek bir yapıda eser okurlara sunulmaktadır. Akademik yaklaşımdan ziyade sohbet tadı ve lezzetinin korunması eseri diğer siyer eserlerinden farklı bir yere konumlandırmaktadır. Bu sohbet tadını, Peygamberimiz 'in hayatının bütününü düşündüğümüzde, ashabına sohbet tadında bir yaklaşım sergileyen ve onlarla muhabbet etmeyi çok seven bir peygambere uygun olduğunu söyleyebiliriz. İlk ve ikinci eseri birlikte düşündüğümüzde otuz güne otuz program ile bir Ramazan ayının her gününü doldurabileceğiniz bir eser vücuda getirilmiştir. Nübüvvetin yirmi üç yıllık dönemi öncesiyle birlikte okurlara aktarılarak, vahyin hangi iklimde indiği ayrıntılarıyla okurlara açıklanmaktadır. Rahmet Peygamberinin ümmet sevgisi ön planda tutularak, merhamet yönüne daha fazla değinen eser, güzel bakıp güzel görmeyi amaçlamaktadır. Bu yüzden tartışmalı konulara fazla girmeyip, bazı konulara sadece değinmek suretiyle birkaç cümleyle geçip, asıl amacını da ortaya açıkça koymaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/film-okumaki-okumak-k4276.html", "text": "Film izlemek, bir seyirci deneyimidir ve çoğunlukla bir sinema salonunun veya ev sineması konseptinin filmi izleyen kişi ya da grup üzerinde bıraktığı etkidir. Bu deneyim, izlenen filmi değerlendirmek gibi bir kaygıyla yaşanmaz. Film, burada bir eğlence ve haz aracı kullanılır ya da film izleme bir boş zaman etkinliği olarak yapılır. Seyircinin yaşadığı bu tecrübede, izlenen film hakkındaki düşünce ve kanaatler yine eğlencelik yorumlar olarak kendini gösterir. Ancak film okuma, profesyonellik, daha üst seviyede bir deneyim ile filmin çözümlemesini sağlayacak bilgi ve birikim ister. Bir filmi izlemek, onu eleştirip yorumlamak için yeterli olmaz. Filmi hangi bakış açısına göre değerlendireceğimiz onun bize nasıl görüneceğini de belirler. Çünkü filmde gizli olan anlam katmanları ve onun önünde duran metaforlar, çözümleme esnasında ulaşacağımız derinliği de belirleyen perdelerdir. Seyirci ile çözümlemeciyi birbirinden ayıran ya da onları farklı kılan da bu bakış açısının görme kabiliyetidir. Serdar Arslan'ın Film Okumak-Eleştirel Film Okumaya Giriş çalışması da sinema anakarasında yer alan ayrıntıların, film okuma kabiliyetiyle ve bir uzman hassasiyetiyle görünür olacağını birçok film okuması tecrübesiyle bize aktaran kıymetli bir eser. Arslan'a göre sinema yazarlığı daha genel bir anlam içerir ve film okuma çalışmalarından faklıdır. Film okuma, Arslan'ın dile getirdiği gibi daha özel anlamıyla sinema alanının kapsamını bilmeyi gerektirir. Buna bağlı olarak filmin anlatı unsurlarını tanımak, sinemanın biçimsel tarafını keşfetmek, sinematografi unsurlarını ve filmin teknik yönüne dair bilgi edinmek ve bunlarla birlikte yapılacak okumalar ile dünya ve düşünce tarihini, medeniyetlerin dinamiklerini, toplumsal reflekslerini, an ve zaman idrakini kavrama çabası içerisinde olmak gibi tecrübeler de istemektedir. Arslan, bir filmi bütün olarak izledikten sonra filmin biçim ve içeriğine dair temel odakların keşfedileceğini dile getirir. Bu keşif çok önemlidir ve filme dair eleştirel bakış açısını belirler. Filmin klasik anlatı elemanlarıyla bir hikaye mi anlattığı ya da açık bir biçimsel yaklaşımının mı olduğu bu keşfi sağlayan bakış açısıdır. Ona göre filmin biçim ve içerik odağına yönelik yapılan tespitler, filimin değerlendirme ve çözümleme sürecinde yaygın olarak kullanılan felsefi, sosyolojik, ideolojik, tarihsel, göstergebilimsel, psikanalitik, bilişsel, feminist gibi tür eleştirisi yaklaşımlarına götürebilmektedir. Bugün çoğunlukla başvurulan film okuma yöntemi semiyolojik okuma yöntemidir. Bu yöntemde bir filmin seyirci üzerinde bıraktığı etki ve izlenim tespit edilmeye çalışılır. Arslan'ın da ifade ettiği gibi günümüzde filmlerin semiyolojik okumaları genel olarak bu çerçevenin dışına çıkmıştır. Bugün daha çok filmdeki simgeler tespit edilip anlamlandırma çabası olarak sürmektedir. Bu okuma biçiminde daha çok filmlerdeki simgelere filmi okuyanım uzmanlık alanı ya da kişisel yorumu etki etmekte ve buna göre filme bir anlam giydirilmektedir. Arslan'a göre ise bu durum, seyir deneyimini daraltıp anlamı indirgemeye yol açar. Arslan, eleştirel film okuması yaparken kavramların doğru ve yerinde kullanılması gerektiğini söyler. Çünkü onun da dile getirdiği gibi hakikat, gerçek, gerçeklik, gerçekçilik gibi kavramların birbirlerinin yerine kullanılması bir anlam kargaşası doğuracaktır. Arslan'ın da çok güzel ve yerinde yaptığı tanımda olduğu gibi hakikat, varlık ve oluşun tenzihi-soyut-aşkın-batıni-metafizik-manevi konumudur. Gerçek ise varlık ve oluşun teşbihi-somut-içkin-zahiri-fizik-maddi konumudur. İnsan, yaşarken gerçekle muhataptır ve sanat gerçeği temele alarak hakikate/tevhide ulaşma çabası güder. Gerçeklik ise sanatçının kendilik süzgecinden süzerek ortaya çıkardığı eserdir. Buna bağlı olarak da yönetmenin/filmin hakikate veya gerçekliğe yönelik tavrı onun eserine değer biçme konusunda da film okuması yapan kişi için ölçüt haline gelir. Arslan'ın çalışması, sinema ve kutsal ilişkisinden sinemamızın kimliğine, Türk Sineması'nın kuramsal değerlendirmelerinden sinemada kötücül bakışa ve Nuri Bilge Ceylan Sineması'na, yeni gerçekçilikten Godard Sineması'na, kurmacanın gerçeğin dili olarak yer edinmesinden kırktan fazla örnek film okumasına kadar çok zengin bir içeriğe ve film okuma üzerine keyifli bir alan okumasına davet eden bir eser. Arslan, bu ön başlıklar ve ön okumalarla okuru hem kitaba hem de film okuma deneyimine de hazırlıyor. Serdar Arslan, film okuma çalışmalarında çok önemli bir boşluğu bu kıymetli çalışmasıyla doldurmuş. Sadece alan çalışması yapanlar için değil, film izleyen herkes için okunması gereken bir eser."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sinemaya-uyarlanan-yerli-romanlar-k4748.html", "text": "Biz de elimizden geldiğince, okurun/izleyicinin bu iki ayrı sanat dalını bir arada değerlendirmesi için beyaz perdeye uyarlanan eserleri bir liste halinde bir araya getirmek istedik. Listede yer alan bazı uyarlamalarda eserin aslına sadık kalarak görsel anlatımla zenginleştirilmiş çok başarılı örnekler bulabilirsiniz. Uzun soluklu bir çalışmayla oluşturduğumuz listeyi istifadenize sunuyoruz. - Kitap Adı, Yazar, Yönetmen, Film Adı, Yıl - Acenta Mirza , Osman Şahin, Feyzi Tuna, Kızgın Toprak, 1973 - Acı Duman , Osman Şahin, Erden Kıral, Ayna, 1985 - Acı Duman , Osman Şahin, Şerif Gören, Kan, 1985 - Acı Duman , Osman Şahin, Bilge Olgaç, Gülüşan, 1985 - Ağır Roman, Metin Kaçan, Mustafa Altınoklar, Ağır Roman, 1997 - Ağrıdağı Efsanesi, Yaşar Kemal, Memduh Ün, Ağrıdağı Efsanesi, 1975 - Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan, Ömer Kavur, Anayurt Oteli, 1987 - Asılacak Kadın, Pınar Kür, Başar Sabuncu, Asılacak Kadın, 1986 - Başka Olur Ağaların Düğünü, Kemal Bilbaşar, Kartal Tibet, Doktor Civanım, 1982 - Benim Sinemalarım, Füruzan, Füruzan, Gülsün Karamustafa, Benim Sinemalarım, 1990 - Bereketli Topraklar Üzerinde, Orhan Kemal, Erden Kıral, Bereketli Topraklar Üzerinde, 1980 - Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Onur Ünlü, Beş Şehir, 2009 - Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl Kısakürek, Yücel Çakmaklı, Bir Adam Yaratmak, 1970 - Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Barış Bıçakçı, Seyfi Teoman, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, 2011 - Bu İşte Bir Yalnızlık Var, Tuna Kiremitçi, Hakan Ketche, Bu İşte Bir Yalnızlık Var, 2013 - Bütün Öyküleri, Samet Ağaoğlu, Metin Erksan, Bir İntihar, 1973 - Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin, Osman F. Seden, Çalıkuşu, 1966 - Daha, Hakan Günday, Onur Saylak, Daha, 2017 - Değirmen, Reşat Nuri Güntekin, Atıf Yılmaz, Değirmen, 1986 - Devlet Kuşu, Orhan Kemal, Memduh Ün, Devlet Kuşu, 1980 - Deprem, Necip Fazıl Kısakürek, Mesut Uçakan, Çile, 1972 - Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa, Nejat Saydam, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, 1967 - Efsuncu Baba, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Aydın Arokan, Efsuncu Baba, 1949 - Ekmekçi Kadın, Xavier de Montepin, Zafer Davutoğlu, Ekmekçi Kadın, 1965 - El Kızı, Orhan Kemal, Nejat Saydam, El Kızı, 1966 - Eskici ve Oğulları, Orhan Kemal, Şahin Gök, Eskici ve Oğulları, 1990 - Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör, Çiğdem Vitrinel, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, 2014 - Fatmagül'ün Suçu Ne?, Vedat Türkali, Süreyya Duru, Fatmagül'ün Suçu Ne?, 1986 - Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu, Tunç Okan, Fikrimin İnce Gülü, 1992 - Fosforlu Cevriye, Suat Derviş, Nejat Saydam, Fosforlu Cevriye, 1969 - Gizli Yüz, Orhan Pamuk, Ömer Kavur, Gizli Yüz, 1991 - Gol Kralı, Aziz Nesin, Kartal Tibet, Gol Kralı, 1980 - Göçmüş Kediler Bahçesi, Bilge Karasu, Barış Pirhasan, Usta Beni Öldürsene, 1997 - Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş, Ümit Ünal, Gölgesizler, 2009 - Gurbet Kuşları, Orhan Kemal, Halit Refiğ, Gurbet Kuşları, 1964 - Güz Sancısı, Yılmaz Karakoyunlu, Tomris Giritlioğlu, Güz Sancısı, 2009 - Hababam Sınıfı, Rıfaz Ilgaz, Ertem Eğilmez, Hababam Sınıfı, 1975 - Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, Rıfat Ilgaz, Ertem Eğilmez, Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı, 1976 - Hababam Sınıfı Uyanıyor, Rıfat Ilgaz, Ertem Eğilmez, Hababam Sınıfı Uyanıyor, 1977 - Hakkari'de Bir Mevsim, Ferit Edgü, Erden Kıral, Hakkari'de Bir Mevsim, 1983 - Hikayeler, Ahmet Hamdi Tanpınar, Metin Erksan, Eski Zaman Elbiseleri, 1975 - İki Genç Kızın Romanı, Perihan Mağden, Kutluğ Ataman, İki Genç Kızın Romanı, 2005 - İstanbul Kırmızısı, Ferzan Özpetek, Ferzan Özpetek, İstanbul Kırmızısı, 2016 - Kaçak, Orhan Kemal, Memduh Ün, Kaçak, 1982 - Kadının Adı Yok, Duygu Asena, Atıf Yılmaz, Kadının Adı Yok, 1988 - Kağnı, Sabahattin Ali, Yusuf Kurçenli, Gramofon Avrat, 1987 - Karartma Geceleri, Rıfat Ilgaz, Yusuf Kurçenli, Karartma Geceleri, 1990 - Karılar Koğuşu, Kemal Tahir, Halit Refiğ, Karılar Koğuşu, 1990 - Keşanlı Ali Destanı, Haldun Taner, Atıf Yılmaz, Keşanlı Ali Destanı, 1964 - Kırmızı Yel, Osman Şahin, Atıf Yılmaz, Adak, 1979 - Kırmızı Yel , Osman Şahin, Atıf Yılmaz, Kibar Feyzo, 1978 - Kırmızı Yel , Osman Şahin, Korhan Yurtsever, Fırat'ın Cinleri, 1977 - Kıskanmak, Nahid Sırrı Örik, Zeki Demirkurbuz, Kıskanmak, 2009 - Kurt Kanunu, Kemal Tahir, Ersin Pertan, Kurt Kanunu, 1992 - Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali, Feyzi Tuna, Kuyucaklı Yusuf, 1985 - Küçük Ağa, Tarık Buğra, Yücel Çakmaklı, Küçük Ağa, 1984 - Mavi Sürgün, Halikarnas Balıkçısı, Erden Kıral, Mavi Sürgün, 1993 - Minyeli Abdullah, Hekimoğlu İsmail, Yücel Çakmaklı, Minyeli Abdullah, 1989 - Murtaza, Orhan Kemal, Tunç Başaran, Bekçi Murtaza, 1965 - Mutluluk, Zülfü Livaneli, Abdullah Oğuz, Mutluluk, 2007 - Müthiş Bir Tren, Sait Faik Abasıyanık, Metin Erksan, Müthiş Bir Tren, 1975 - Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, Güzide Sabri Aygün, Metin Erksan, Semih Evin, Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, 1956 - Piano Piano Bacaksız, Kemal Demirel, Tunç Başaran, Piano Piano Bacaksız, 1991 - Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek, Yücel Çakmaklı, Reis Bey, 1990 - Salkım Hanımın Taneleri, Yılmaz Karakoyunlu, Tomris Gİritlioğlu, Salkım Hanımın Taneleri, 1999 - Samanyolu, Kerime Nadir, Orhan Aksoy, Samanyolu, 1968 - Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatov, Atıf Yılmaz, Selvi Boylum Al Yazmalım, 1977 - Senaryolar, Onat Kutlar, Ömer Kavur, Yusuf İle Kenan, 1979 - Sen de Gitme Triyandafilis, Ayla Kutlu, Tunç Başaran, Sen de Gitme Triyandafilis, 1995 - Sinekli Bakkal, Halide Edip Adıvar, Mehmet Dinler, Sinekli Bakkal, 1967 - Sis ve Gece, Ahmet Ümit, Turgut Yasalar, Sis ve Gece, 2007 - Sokaklardan Bir Kız, Orhan Kemal, Nejat Saydam, Sokaklardan Bir Kız, 1974 - Sözde Kızlar, Peyami Safa, Nejat Saydam, Sözde Kızlar, 1967 - Suçlu, Orhan Kemal, Atıf Yılmaz, Suçlu, 1960 - Sultan Hamid Düşerken, Nahid Sırrı Örik, Ziya Öztan, Sultan Hamid Düşerken, 2003 - Susuz Yaz, Necati Cumali, Metin Erksan, Susuz Yaz, 1963 - Tante Rosa, Sevgi Soysal, Işıl Özgentürk, Seni Seviyorum Rosa, 1992 - Tatar Ramazan, Kerim Korcan, Melih Gülgen, Tatar Ramazan, 1992 - Tatlı Betüş, Aziz Nesin, Atıf Yılmaz, Tatlı Betüş, 1993 - Tersine Dünya, Orhan Kemal, Ersin Pertan, Tersine Dünya, 1993 - Uçurtmayı Vurmasınlar, Feride Çiçekoğlu, Tunç Başaran, Uçurtmayı Vurmasınlar, 1989 - Uzun Hikaye, Mustafa Kutlu, Osman Sınav, Uzun Hikaye, 2012 - Üç Anadolu Efsanesi, Yaşar Kemal, Süreyya Duru, Alageyik, 1969 - Vukuat Var (Hanımın Çiftliği 1), Orhan Kemal, Nejat Saydam, Vukuat Var, 1972 - Vurun Kahpeye, Halide Edip Adıvar, Halit Refiğ, Vurun Kahpeye, 1973 - Yabancı, Albert Camus, Zeki Demirkurbuz, Yazgı, 2001 - Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Aziz Nesin, Ergin Orbey, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, 1974 - Yeni Dünya, Sabahattin Ali, Metin Erksan, Hanende Melek, 1973 - Yeraltından Notlar, Dostoyevski, Zeki Demirkurbuz, Yeraltı, 2012 - Yer Demir Gök Bakır, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Yer Demir Gök Bakır, 1987 - 72. Koğuş, Orhan Kemal, Murat Saraçoğlu, 72. Koğuş, 2011 - Yılanı Öldürseler, Yaşar Kemal, Türkan Şoray, Yılanı Öldürseler, 1981 - Yılanların Öcü, Fakir Baykurt, Şerif Gören, Yılanların Öcü, 1985 - Zübük, Aziz Nesin, Atıf Yılmaz, Zübük, 1981"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/black-panther-yasasin-wakanda-ile-somurgelerin-uyanisi-k5208.html", "text": "İnsanlık tarihi medeniyetlerin çatışmalarıyla yazılmış, bu çatışmaların en yıkıcıları sömürüden kaynaklanmış, sömürgelerde yaşanmış ve tarafları da sömürenlerle sömürülenler olmuştur. Sömürgeciliğin yakın komşu ilişkilerinden çıkıp dünya sathına yayılması, tabiri caizse ayyuka çıkması ve tüm gayriinsani eylemlerine rağmen 'meşru' bir kaynak kullanımına dönüşmesi ise Amerika kıtasının Avrupalılar tarafından keşfine dayanmaktadır. Bu yeni kıtada olgunlaşan, sonra sömürgeciliğin başkenti haline gelip ürettiği film endüstrisiyle sömürgelerinin gözünde cazip bir yer edinmeyi de başaranlar son zamanlarda kafaları karıştıran işlere imza atıyorlar. \"Black Panther: Yaşasın Wakanda\" bu işlerden biri olarak dikkatleri çekeceğe benziyor. Çünkü rollerin değiştiği bir düzenle karşımıza çıkıyor ve \"Avatar\"da olduğu gibi dünya dışını sömürme ütopyasına baş vurmuyor. Dünyada kendini yalıtmış şekilde yaşamakta olan eski medeniyetler tahayyülüyle çok farklı bir bakış sergiliyor. Önceliği bu muazzam hayale vermek istiyorum. Filmimiz bugünün dünyasında geçiyor. Belki buna çok yakın gelecek de diyebiliriz. Bildiğimiz ülkeleri kapsayan, Birleşmiş Milletler'in yönetimindeki dünyaya yeryüzü ülkesi deniyor. Dünya tasarımının ikinci ayağı Wakanda ise Afrika'da, vibranyum denilen madene dayalı teknolojisi ile diğer dünya ülkelerinden çok üstün, dolayısıyla Birleşmiş Milletler'in de üstünde konumlanan ama adil bir güçle dünyaya hükmeden bir ülke. Bu ülkeyle ilgili belirgin özellikler; geleneklerine de sıkı sıkıya bağlı olan Afrika kabile tarzı yaşamlarını teknolojiyle harmanlayarak sürdürüyor olmaları, ülkelerine giriş çıkışlara tamamen hakim ve hatta ülkelerini dünyadan soyutlamış olmaları. Öyle ki başı yine Amerika'nın çektiği eski dünya sömürgecileri vibranyumu ele geçirmek için şartları zorlamalarına rağmen Wakanda karşısında pek başarılı olamıyorlar. Çünkü Wakandalılar vibranyumla bedenleri arasında bir bağ kurarak diğer ırklardan üstün bir fiziki yapıya da kavuşmuş durumdalar. Dünya tasarımının üçüncü ve en az Wakanda kadar etkileyici diğer mekanı ise filmin biraz daha ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkıyor. İspanyolların Amerika kıtasını keşfi döneminde kıtaya getirdiği çiçek hastalığı ve katliamlar ile soyları kırılan bir Maya topluluğu, şamanlarının tavsiyesine uyup hastalığa çare olacağını düşünerek tükettikleri mavi bir otun etkisiyle su altında yaşayabilecek bir fizyolojiye sahip oluyor ve okyanus altına çekiliyorlar. O günden bugüne okyanus altında, diğer dünya ülkeleri tarafından fark edilmeden yaşayan Talokan halkını ve kralları Namor'u asırlar sonra yeryüzüne çıkartan yine sömürgecilerin vibranyum araştırmaları oluyor. Çünkü Talokan'ın yegane enerji kaynağı ve hatta okyanus dibindeki hayatlarını mümkün kılan güneşleri de vibranyum. Ve bu tasarım tamamlanınca hikaye bize önemli bir kırılma yaşatıyor. Vibranyuma hakim olan bir değil iki üstün medeniyet olduğu ortaya çıkınca bu iki medeniyet arasında bir savaş başlıyor. Bugünün gerçek dünyasının sömürgecileri çatışmanın başlamasına sebep olsalar da tamamen arka plandalar, sömürülenleri ise dünya liderliği için savaşan taraftalar. Buradaki arka planda kalışta bir sinsilik seziyoruz. \"Bizim yerimizde kim olsa aynısını yapacaktı\"ya getiren bir mesaj alttan alta veriliyor gibi duruyor. Oysa filmin sonu, bu iki medeniyetin makul bir orta yol bulmasıyla ve asıl tehlikenin yine o eski sömürgeci yeryüzü halkı olduğunun teyidiyle bağlanmış. Filmi çocuk edebiyatı büyütecinden izlediğim için Talokan Kralı Namor'un, çocukluğunda, ülkesini keşif ve istila eden İspanyollarla ilk karşılaşmasına geri dönen sahne hafızama kazındı. İnsanlarının köleleştirildiğini gören çocuk kral, üstün güçleriyle istilacıları cezalandırırken bir İspanyol rahip ona \"nino sin amor\" lakabıyla hitap ediyor ve onu lanetliyor. Sadece kendi halkını kurtarmak isteyen bir çocuğa, kendi vahşetlerini görmeksizin bu laneti yükleyen rahip, o iyi çocuğu ömrü boyunca taşıyacağı bir kimliğe büründürüyor. Kötülüğü hak edenlerin ne kadar kötülük hak ettiğini düşünme inceliği taşımayan bu kimlik, düşmanlarına karşı ölçüsüz bir yargı ve infaz eğilimi barındırıyor. Filmin diğer çocuğu ise düşkün eski dünya sömürgecilerinin üniversitelerinde okumakta olan Wakandalı genç bir dahi kız. Farkında olmadan, bir proje ödevi olarak geliştirdiği aygıtlarla vibranyum araştırmalarının en zorlu basamağını, malesef Amerikalılar için aşmış oluyor. Tabii bu işin ucu da Talokanlara dokunuyor ve Nemor bu dahi kızı yok etmek için harekete geçiyor. İşte onu tehlikeden korumak isteyen Wakanda ile yok etmek isteyen Talokan'ın savaşı böyle başlıyor. Kızı vibranyum bulmak için kullanan Amerikalılar ama savaşanlar Wakanda ve Talokan. Nasıl? Yabancı gelmedi değil mi? O zaman gençlere yabancı gelmeyecek bir de replik atalım şuracığa; \"Yetişkinler gençlerin zekasını öyle hemen kabullenmezler.\" diyor Shuri genç dahiye ve sanırım haklı. Büyükler küçüklerden hep zeki olmalarını isterler ama dahiyane bir zekayla karşılaştıklarında bu pek de hoşlarına gitmez. Son olarak akılda kalanlar başlığı altına iphone'un ilkel bulunduğu sahneyi eklemezsem içimde kalır. Wakanda Prensesi Shuri ve ordusunun kadın generali Okoye, Amerika'daki kampüste dahi kızı ararken onu elinde cep telefonu ile görüyorlar ve ne kadar ilkel bir cihaz kullandığından dem vuruyorlar. Bu tür filmlerde, teknolojinin işlevli kullanımı arttıkça maddenin hayatımızdaki etkisinin azalacağına dair bir öngörü hep yer almaktadır ve bu da bize içinde bulunduğumuz durumun aslında bir teknolojik bayağılıktan, yani kabaca ilkellikten ibaret olduğunu fark ettirmelidir. Filmin farklı bir tarza tutunduğunu değerlendirmemizin her basamağında tekrarlamamız gerekiyor. Zira elinizi sallasanız ellisine denk geleceğiniz süper kahramanlarıyla meşhur yapım şirketi Marvell ve onun efsane tasarımcısı Stan Lee'nin bu filme adını veren süper kahramanı Black Panther, final sahnesi hariç hemen hemen hiç ortalarda yok denebilir. Çünkü Black Panther'e dönüşen Kral Tchalla serinin ilk filminde ölmüştü ve bu film onun şahsını değil makamını yaşatan bir Black Panther anlayışıyla devam ediyor. Siyahi Afrikalıların koruyucusu olan Black Panther filmin çoğunda kurumsal yapısıyla yaşıyor, daha doğrusu Wakanda'nın koruyucusu bir ordu gücü olarak yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Bu çabanın başında Tchalla'nın kardeşi, bilimci Prenses Shuri var. İleri teknolojilerini, yapay zekalı yardımcısını ve bitkileri kullanarak, hiç inanmadığı ataları ile iletişim kurmasını sağlayacak bir yapay kalp üretiyor. Bu sayede hikaye boyunca karşı çıktığı gelenekle buluşuyor ve atalarıyla irtibatı pek istediği gibi olmasa da Black Panther gücünü bedenine getiriyor. Yeni Black Panther, Wakanda'nın Talokanla savaşındaki kurtarıcı komutan rolünü barışı sağlayan prenses rolüyle birleştirerek taşı gediğine koyuyor. Sömürgecilerle sömürülenlerin rolleri değiştiği, yeni bir dünya arayışının dünyada yeni bir hayat kurma arayışına dönüştüğü, sömürgeci medeniyetin özeleştirilerini barındıran, siyahilerin sempatisini karizmayla birleştiren, aksiyonu ve görselliğiyle etkileyici bir film \"Yaşasın Wakanda\". Filmin ikinci yarısının ortalarında Nemor'un Wakanda'ya saldırdığı bölüme kadar görsel gerçekçilik hat safhada ancak bu aksiyonlu bölümde dijital boyut ağır basıyor ve sahneler biraz yapaylaşıyor. Filmin 160 dakika olduğuna değinmekte fayda var. Gerek evde, gerekse sinemada izlemek için en az üç saat ayırmanız gerekiyor. Ve tabii bu uzunluğun avatanjıyla hiçbir sekans hızla geçiştirilmemiş, her durumu, anıyı, gerekçeyi derinlemesine irdelenmiş buluyorsunuz ve tasarım-aksiyon zenginliği sayesinde akıştan hiçbir şekilde kopmuyorsunuz. Filmle ilgili son değerlendirmem yaş sınırıyla ilgili olsun. 13+ yaş kategorisine alınmış olan bu filmde 10+ yaş çocuğu rahatsız edecek tek bir sahne bile yok. Yaş sınırının yüksek tutulmasının gerekçesini anlayamadım. Filmi 12 yaşındaki kızımla keyifle izledik ve değerlendirdik. Sizlere de keyifli seyirler dileriz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dunyaya-gelmenin-dayanilmaz-agirligi-capharnaum-k5924.html", "text": "Capharnaum Arapça \"kaos\", Fransızca ise \"içinde türlü kötülükler barındıran karmakarışık yer\" demek. Aynı zamanda Filistin'de yer alan ve İncil'de Hz. İsa'nın bir adamı kurtarmak için gittiği bir köyün adı olarak geçmekte. Peygamberler daima, içinde en büyük kötülükleri barındıran, iyiliğe dair neredeyse tüm umutların tükendiği kentlerden başlamışlardır güzelliği inşa etmeye. İçindeki karanlığa umutla bir ışık bekleyen, kötülük dolu karmakarışık bu ortamlar sadece kentlere has değil; çocukluk yaşamadan büyümüş ve türlü zorluklarla hayat mücadelesi vermiş çaresiz çocukların yüreğinin de adıdır kaos, yani \"capharnaum\". Yönetmen Nadina Labaki, Zain ile bir sokakta tanışır, kavga eden mülteci bir çocuk olarak. Mültecilerin hayatını merak eden yönetmen, Zain'i bir filmin içerisine almamış, filmi sokağın ve Zain'in hayatına taşımış ve o hayata el değdirmeden tüm gerçekliğiyle şahit olmak istemiş. Zain bir oyuncu evet ama bu filmin başrolü değil, kendi hayatının başrolünü mülteciliğin ve çaresiz çocukluğunun verdiği rollerle yaşar. Film Zain'in \"Anne ve babamdan şikayetçiyim, beni dünyaya getirdikleri için.\" sözleriyle başlar. Anne babası hayatta olmasına rağmen hissedilen bir öksüzlük, yetimlik, kimsesizlik. Böylesine yapayalnız, hayatın her yükünü tek başına yüklenmek zorunda kalan çocuğun ilk çatışması ailesinde başlar. Doğru olanları, olması gerekenleri kavramaya başlayıp kendi gerçeğiyle kıyasladığında içinde kırılan ilk dalın adıdır \"capharnaum\". Zain kız kardeşi Sahar'in adet kanını herkesten gizlemek ister. Ailesi henüz 11 yaşında olan çocuğu ilk adet kanını gördü diye birkaç tavuk karşılığında evlendirmek ister. Çocuk olduğu gerçeğini bir makyajla onu bir \"kadına\" benzetmeye çalışarak örtmek ister annesi ve ekler: \"En azından orda yatakta uyur.\" Bu gibi düşüncelerle gerçekten çocuğunun rahatını mı düşünür, yoksa sorumluluk almak istemeyip bir boğaza daha bakmanın vicdanını mı rahata erdirmek ister, bilinmez. Ailesi Zain'in okul kaydını bile \"En azından orda yemek yer, kardeşlerine yemek getirir, bize döşek ve elbise verirler.\" düşüncesiyle yaptırmak ister. Bir ailenin çocukları adına sorumluluk almayıp en basitinden tek doğrusunun \"biraz yemek yemesi, biraz rahat etmesi\"nin adıdır \"capharnaum\". Babası \"Ben de böyle doğdum, ben de böyle yetiştirildim, seçme şansım olsaydı belki hepinizden daha iyi olurdum.\" diyor. Bunları derken de \"belki\" diyor, çünkü tam olarak emin değil, çünkü aslında kimseye seçme şansı verilmediğinin farkında. Bir savaş ortamında yaşamayı, fakirliği, mülteciliği veya zorluğu kimse bile isteye tercih etmez fakat bunlara mecbur kalıp bu zorluklara rağmen çalışıp didinen ve çocuğuna maddi olarak çok bir şey veremese de onun yanında olup yüreği iyilik, sevgi ve umutla dolu çocuklar yetiştiren anne babalar var. Zain bile bunu o çocuk yaşında anlamış olmalı ki küçük Yonas'a küçük bir baba olmaya, onu koruyup kollamaya çalışır, ona yetemediğinde ise çaresizlikten ağlar. Bir çocuğun baba olmaya yetemediği için gözlerinden akan mahzun yaşların adıdır \"capharnaum\". Sahar'i öldüren kan kaybı değil, sorumsuz bir ailenin sunduğu yaşam, çocuk bedenine sığdıramadığı kadınlığın ağırlığı, hastane kapısından kimliği yok diye onu geri çevirenlerin merhamet yoksunluğu, kanunların çizgi aşmaz fermanıdır Sahar'i öldüren. Zain'in her defasında bir yerleri tekmelemesi, içinde büyüyen öfke, isyan, şiddet ve Sahar'in ölüm haberini alması üzerine içinde patlayan o yanardağı \"bıçaklayarak\" söndürme isteğinin ardından yargı dağıtıcıların basitçe sorduğu \"neden yaptın\" sorusudur \"capharnaum\". Ketçap şişesinin dahi bir adı varken o çocukların bir hayatının ve kimliğinin olmadığı filmde en yalın haliyle aktarılmış, hayali karakter olarak bile bir örümcek adam yerine hamam böceği kostümünün giydirilmesi onlara sunulan sınırlı dünyaların birer göstergesi. Bir annenin ıslahevindeki çocuğuna verdiği tek şeyin, birazdan eriyip yok olacak buzdan şekerler olduğu gerçeğidir \"capharnaum\". Filmde bana duygu bakımından en yoğun gelen kısım ise Zain'in o bakışlarıyla \"Midem bulanıyor.\" demesi. Yediklerinden değil, yiyemediklerinden, yaşadıklarının ağır halsizliğinden. Henüz on ikisinde yaşamak adına bir hevesi kalmamış olmanın verdiği sancı, hiçbir şeyden lezzet alamamanın bıraktığı kekre tat, hep aynı hatalar yapıldıkça baş döndürücü bir iğrentinin verdiği o bulantı. Bir çocuğun ruhunun son doyum noktası, her şeyi ufak yaşta bilmenin acımasız yükü, kendi eceliyle ölmenin yollarını aramanın adıdır \"capharnaum\". Gülümse Zain, yenik insanlığımızın dalgınlığından bizleri uyandırırcasına gülümse. Yarınlar sevgi ve umuda gebe, yeni başlangıçlara merhaba de. Gülümse, buruk bakışlarından süzen kederin acı mirasına inat ışıldayan gözlerinin adıdır \"capharnaum\"."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hadislerde-cocuk-unsuru-k4116.html", "text": "Dünya hayatında ebeveynler için en güzel hediye, emanet ve nimet olarak verilmiş olan şey nedir diye sorulursa buna \"çocuktur\" cevabı vermek en doğru cevap olacaktır. Nikah akdiyle bir araya gelen kadın ve erkeğin evlilik hayatının ve aile yaşantısının bir süsü olan çocuklar kimi zaman da büyük bir imtihan sebebi olarak addedilir. Malla, canla ve evlatlarla imtihana tabi tutulan insanlık, aldığı sorumluluğun farkında olmalı ve bu sorumluluğu ciddi bir biçimde yerine getirirse bu dünya hayatını çekilebilir bir hale getirir. Dünya hayatını erdemli ve ahlaklı bir hale büründüren din olgusu, insanlığın yaşanılabilir bir düzen kurması ve bu düzeni bir sonraki nesillere aktarılması konusunda önemli bilgiler, uyarılar ve yaklaşımlar içermektedir. Aile, dünya hayatında dinsel bir unsur olabildiği gibi sosyolojik ve kültürel bir olgu olarak her daim önemsenen bir kurum olagelmiştir. Bu kurumun devamlılığı toplumun devamlılığı olarak okunmuş, sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi için bu konu üzerinde önemle durulmuştur. Aile demek; belirli kuralların, normların, değerlerin, dini ve kültürel olguların sağlıklı bir şekilde aktarıldığı kurum olarak okunmaktadır. Ailenin iyiliği, toplumun iyiliği anlamına gelmiştir. Bu yüzden her yönden sağlıklı bireylerin yetiştirilmesi bir ülkenin temel çabalarından biri olagelmiştir. Din de bu kurumun devamlılığı noktasında ortaya konulan emir ve yasaklarla aile yaşantısını önemsemiş ve aile bireylerine ayrı ayrı görev ve sorumluluklar yüklemiştir. - Bir Bebeğin İlk Hediyeleri - Yeni Bir İsim, Yeni Bir Hayat - Nesep: Kimlik ve Aidiyet - Çocuk Hakları: Küçüklerin de Hakları Vardır - Çocuğun Korunması: Kem Gözün ve Nazarın Şifası - Çocuk Terbiyesi: İyi İnsan Yetiştirme Sanatı - Peygamberimizin Çocukları: Hane-i Saadetin Gül Goncaları - Peygamberimizin Çocuk ve Gençlerle İletişimi - Yetim: Toplumun En Hassas Emaneti Eser, günümüz modern dünyasında ötelenen bir kesimin, örselenmiş genç dimağların ve kaybolmaya başlayan bir neslin anlaşılıp açıklanması için büyük önem arz etmektedir. Sağlıklı bir neslin yetiştirilmesi için milli ve manevi değerlere sahip bir bir bireyler topluğunun oluşabilmesi için makro alemde yaşanan olay ve olguların mikro alemdeki en iyi örnekliğini sunan Asr-ı Saadet Dönemindeki Peygamber Nazarın örnekliğini sunan bu eser, günümüzde karşılaştığımız sorunlara çözümler üretmektedir. Hadisler Işığında çocuklara bakışı, çocuk eğitimi, doğumdan ergenliğe geçiş sürecinde ebevynlere düşen görevleri de özetlemektedir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bellekte-yer-edinecek-bir-calisma-tay-k5101.html", "text": "9 yaşındaki yeğenim yazın benimle sinemaya gitmek istediğini söyleyince önce her medeni hala gibi ona fikrini sordum. 'Hayal mi Gerçek mi filmi' dedi. Elbette itiraz etmeden evvel Ne filmi o? Sorusunu da sordum. Enes Batur'un filmi olduğunu söyledi. Çok ama çok kısa bir an şu raflarca kitap yazmış olan kişinin mi yani? Diye düşünecek gibi oldum lakin Ekşi Sözlükteki birkaç başlık canlanıverdi gözümde. Kendisini hiç izlememiştim ama kendisini izleyen ne büyük bir kitle olduğuna ve niteliksiz içerikler ürettiğine dair pek çok başlık tanım görmüştüm. Ardından hakkel yakin şahit olmak için kısa bir araştırma yapıp sonuç olarak o filme gidemeyeceğimizi bir sürü didaktik gerekçe ile anlattım. Sağ olsun ısrarcı davranmadı. Ki zaten film 2018 yılında vizyona girmiş ve sanırsam yeğenim 'sinemalarda' diye reklamlarını duyduğu filmleri her daim sinemalarda sanıyordu. Sinemalarda olan animasyonlara bakıp biraz soruşturunca kiminde kötülüğe övgü, kiminde sihir büyü bir diğerinde cinsiyetsizlik vurgusu olduğunu öğrendim. En sonunda Çiykinley isimli bir animasyona girdik, tetikte bir şekilde izledim filmi. Çiykinley filmde mealen geçen bir konuşmada 'istedikleri zaman, istedikleri kadar ve istedikleri şekilde davranma özürlüğüne sahip çöple beslenen canlılardı ve filmin meselesi bu canlılara hayat hakkı tanınması gerekliliğiydi. Büyük bir beğeni veya olumsuz bir eleştiri hissetmeden çıkmış oldum filmden. Ancak filmde anlam veremediğim ve çok net duyduğuma emin olduğumu söyleyebileceğim bir replik oldu. Çiykinley zafer kazanıp film coşkuyla sona yaklaşırken Çiykin'in biri 'Çiykinley Yogaa!' diye bağırdı. Üzerine bir ekleme olmadan bir bağlama oturmadan, sadece bu kadar, anlamsız gelen bir mesaj ve ya anlam barındırma ihtimali olan bir sahne olarak kaldı aklımda. Kimi zaman bu kadar paranoyak olmamak lazım çok abartıyoruz hissine kapılıp kimi zaman yapımlardaki, ürün ve oyunlardaki tahrip düzeyi yüksek içerikleri görüp okuyunca 'az bile yapıyor olabiliriz' hissi arasında gidilip gelinen bir mecra çocuklara yönelik her tür basın ve yayın. Hal böyle olunca güvenilir olduğuna kanaat getirdiğimiz bir içeriği görmek hepimizi heyecanlandırıyor. Tay animasyonunun reklamlarını gördüğümüz andan itibaren aynı hislere sahip olduğumuz birkaç arkadaşla heyecanlandık ve sevindik. Gelmez her zaman bu fırsat sinemalara diye randevulaştık 19 yetim çocuğumuz, birkaç arkadaş ve kendi evlatlarımız doldurduk bir salonu başladık heyecanla filmi izlemeye. Film Buz Devri'nin küçücük bir yiyeceğin peşinde bölümler boyu koşturan trajikomik hayvanıyla başlıyordu. Ha tabi direkt o hayvanı ve yiyeceği koymak biraz fazla intihal olacağından hayvanın ve yiyeceğin cinsleri farklı çizilmişti ancak karakterin filmdeki rolü aynıydı. Filmin giriş kısmı oldukça uzundu sadece fragman öncesi giriş kısmında verilip esas olaya geçilebilecek köyden kaçış kısmı neredeyse ilk bölümün yarısını doldurmuştu. 4,5 yaşındaki oğlum Tay'ı arayan sahibi kapının arkasına saklanmış Tay'ın yumuşacık ve tüylü kuyruğuna basmasına rağmen bunu nasıl hissetmedi ki? diye sordu. Küçük eleştirmenime hak vermemek elde değildi. Efendimiz s.a.v'e dair çizim yapılmaması doğal olarak hicretin anlatı üzerinden verilmesi fikrini doğurmuş. Ancak yoğun bir anlatı vardı ve bunun yanında anne atın isyanları ve Tay'ın kaçış sahneleri dışında hareket yoktu filmde. Buz Devri intihali olan hayvancık, ve kısa-uyanık, uzun-şapşal karakter klişesi dışında bir güldürü unsuru da olmayınca film oldukça yavaş aktı diyebilirim. Her şeye rağmen, film esnasında zaman zaman sıkılsa da oğlum film sonrasındaki günlerde, Medine ismini görünce heyecanlandı, Tay'dan bahsetti tekrar izlemek istediğini de söyledi. Esasında filmde hayal kırıklığı yaşamamda ana sebep filmin İsmail Fidan'ın filmi olduğunu sanmamdı. Rafadan Tayfa gibi bir efsaneye imza atmış bir isimden çok çok fazlasını bekleyerek gitmiştim, bu yazıyı yazmaya oturana kadar da yaklaşık 2 haftadır için için teessüf ediyordum kendisine; lakin yazıyı yazarken teyit etmek amacıyla filmin künyesine bakınca ismini görmedim. Filmin galasında İsmail Fidan ile fotoğraf çekilip paylaşan kıymetli Ayşe Sevim sebebiyle böyle bir zanna kapılmış olmalıyım. Betül Yağsağan'ın yazıp Nurullah Yenihan'ın yönettiği film, bizi ve çocukları heyecanlandıran, çocuklarımızın belleğinde, gündeminde yer etmesini istediğimiz mevzuların işlendiği filmlerin nicesi için bir öncü olur inşallah."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/recep-peker-bir-inkilapcinin-hikayesi-k5379.html", "text": "Türk siyasi tarihi üzerine okuma yapmak isteyenler, genelde olaylar ve kurumlarla ilgili eserlere yoğunlaşmaktadırlar. Ancak okuyucu bu tip eserlerde genelde anahatlarla ele alınmış, detayların sistematik açıdan bir zorunluluk olarak atlandığı eserlerle muhatap olmuş olur. Bu tür eserlerde zaman ve mekan çok yoğun işlenirken, insan sadece ana karakterden ve bunun eylemlerinden ibaret kalır. Bu sebeple de olay örgüsü içerisinde arka plandaki karakterlerin varlığı ya çok az bahse konu olur ya da kendilerinden hiç bahsedilmeden geçilir. Bu, yazılan eserin amacı açısından doğru bir yöntem olabilir ve fakat tarihi inşa eden her etkenin göz önünde bulundurularak okunması ve bilinmesi bu tür eserlerin yetersiz kalmasını sağlamaktadır. Bu noktada daha özele indirgenmiş eserler bu eksiği kapatma görevini üstlenirler. Bu vazifeyi gören eserlerin en önemlileri hiç şüphesiz biyografi çalışmalarıdır. Siyasi tarihi genel hatlarıyla ele alan eserlerin aksine biyografiler, şahıslar ekseninde dönem analizi yaparlar ki, bu da okuyucuya dönemi daha detaylı görme olanağı sağlar. Fakat biyografi eserinin yazımı, dönemin tarihini şahsın tarihinden hareketle meydana çıkardığı için de iğneyle kuyu kazma zorluğunu barındırır. Çünkü bu tip eserler sadece herkesin kullanımına açık arşivler ve eserlerle değil, özel arşivler, varsa biyografisi yazılan şahısların aile bireyleri ve yakın çevresiyle görüşmeyi de zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda; Prof. Dr. Bekir Koçlar'ın yakın zamanda, Cumhuriyeti'in kuruluş aşamasını, gerçekleştirilen devrimleri, iktidar kavgalarını, insana dair ihtirasları bir şahsın biyografisi ışığında sunan son derece önemli bir eseri çıktı: Bir İnkılapçının Hikayesi Recep Peker. Bekir Koçlar, kaleme aldığı eserde, Recep Peker'i tüm yönleriyle ve son derece titiz bir araştırma yöntemiyle ortaya koymuştur. ABD Devlet Arşivi, Devlet Arşivleri Başkanlığı Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Genelkurmay Başkanlığı ATASE Arşivi, Edirnekapı Şehitliği Mezarlık Müdürlüğü Arşivi ve benzeri gibi konuya ait hemen tüm arşivler taranmıştır. Ayrıca konuya doğrudan veya dolaylı olarak yer veren tüm süreli yayınlar da büyük bir titizlikle taranmış, bunun yanı sıra hatırat ve araştırma kaynakları da detaylıca incelenmiştir. Böylece gerek dönemin kaynaklarında gerek sonraki araştırma kaynaklarında Recep Peker'e ait hemen hemen ne varsa bu eserin iki kapağı arasında ete kemiğe bürünmüştür. Bu tür eserlerde genelde bir önyargı olarak soğuk bir akademik dilin insanı karşılayacağı düşünülür. Ancak Koçlar, okuyucunun bu tedirginliği duymaması için eseri son derece açık ve akıcı bir dille kaleme almıştır. Bu da okuyucunun baştan sona metnin içerisinde kalmasını sağlamaktadır. Eserde dönemin önemli olayları, Recep Peker'in bu olaylardaki görev ve tutumu en ince detayına kadar verilmiştir. Ayrıca bir biyografi eserinde olması beklenen, kahramanın kişisel özellikleri, zaafları ve güçlü yönleri de ciddi bir analizle ortaya konmuştur. Eserin yazım aşamasında Bekir Koçlar, Recep Peker'in ailesinden bazı bireylerle de görüşmüştür ki, bu da eserin orijinal bir çalışma olmasını sağlayan başka bir etken olmuştur. Kitapta yer alan ve Recep Peker'in fıtratı hakkında ipucu vermesi açısından Mustafa Kemal Paşa'yla yaşadığı şu olay son derece ilgi çekicidir. Gerek Recep Peker gerekse döneminin anlaşılması açısından bilinmezlere ışık tutan bu eserin, hem tarihçiler hem de meraklıları için son derece önemli olduğu kanaatindeyim. Recep Peker'in hem iktidarla hem muhalefetle olan ilişkileri, devlet adamlığı, demokrasiye dair tutum ve fikirlerinin titizlikle işlendiği bu çalışma, sadece Peker'in değil Cumhuriyet'in de tarihidir. Ayrıca Peker'in bir Cumhuriyet Halk Parti'li olarak Demokrat Parti'ye yaklaşımı ve siyasi tavrının bilinmesi için de eser son derece önemlidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/salacak-takvimi-tipolojisi-k5622.html", "text": "Yazarlık bir tür virüstür. Bir kişi bu virüse maruz kalmışsa sonraki süreç onun duygu ve düşüncelerini paylaşmak zorunda olduğu bir süreçtir artık. Yazarlık süreci anlatılacak bir hikayenin, iletilecek bir mesajın, bilgi ya da fikrin varlığının dışarıya aktarılması sürecidir. Bu aktarım kelimelerle yapılır. Bunu yapmak kişiyi yazar yapar mı? Yapar elbette. Hatta yazmayı seviyor olmak da, her yazının bir okuru olmasına rağmen okur için yazmama mantığı da, iç dünyasını dışarı aktarmanın keyfine yönelerek metin üretmek de kişiyi bir yazar yapar. Hayatı yönlendiren, insanı hareket ettiren önemli bir eylem halidir yazmak. Bu eylem hali varoluşumuzu, kurduğumuz dengelere ve iş birliğine bağlı tutar. Bu kompoze yapı hayatı ve sosyal yapıyı ıskalamayı da engeller. Peki, bir yazar ne yapar? Yazar. Onun yazması, yayınlaması, okunması ve kabul görmesi, sayıdan bağımsız olarak, yeterlidir. Olma ile yapma arasındaki eylem hali birbirini destekleyen ve iten hallerdir. Bu durum da onun tıpkı hayat gibi gel git içinde oluşuyla ilgilidir. Buna yatay hayatının dikey hayatına karşı direnci denebilir. Kişinin bir yazar olarak kendini var kılması, yaptığı işler ve ortaya koyduğu ürünleriyle ortaya çıkar. Ürettiği bu kimlik de kendisini harekete ve eser ortaya koymaya zorlar. Bir ikilemlerle dolu ilişki hayat ve üretme ilişkisidir. Yazar Esra Özde Karabatak Dergisi hikaye yazarlarından. Salacak Takvimi kitabı da 2021 yılında Şule Yayınları tarafından çıkarılmış. 24 hikayeden oluşan 164 sayfalık oldukça oylumlu ve hacimli bir kitap. İlk not olarak bu kitaptaki hikayelerin klasik anlatı ile modern öykü arasında ve her ikisinden de faydalanan bir sentez olduğunu söylemek gerekir. Kitabı okuduktan sonra, yazar Esra Özde'nin Yenişafak gazetesinde çıkan söyleşisi olduğunu fark edip okuyunca Adalet Ağaoğlu'nun \"...hep severek yazdım. Yazmadan duramıyordum. Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir şeyden öğrenmedim.\" Cümleleri geldi aklıma. Esra Özde Yenişafak gazetesinin 15 Eylül 2021 tarihli sayısındaki söyleşide \"...edebiyatın dünyasına sıradan bir izleyici olarak değil elimde defter, kitap, önlüğü ütülü, saçı taralı heyecanla girmek; iyiyi kötüden, kalıcıyı geçiciden, edebiyatı diğerlerinden ustam A. Ali Ural'ın rahlesinde ayırabilmek; sonra bu kıymetli birikimle hayat nehri içinde yüzerken yolumuzu tıkayan o kayaları aşmaya çalışmak, benliğimi kazanmak...\" şeklinde konuşmuş. Adalet Ağaoğlu'nun bakışına ek olarak Esra Özde hayatın tıkadığı yolu yazarak aşmak, eklemesini yapmış. Bu yaklaşım sanatın oyun oluşu, hayatın gerçekliğinden üst bir gerçekliğe-sanata kaçma anlamında önemlidir. Kitaptaki farklı hikayelerde, ebeveyn eksikliğinin acı ve kekre tadı, sevdiği ya da ilgi duyduğu ve hatta ilgi gördüğü adam tarafından anlaşılmama sorunu yaşayan kadınların hayal kırıklığı, merhamet, suskunluk ve suskuyla çok şey anlatabilme hususları belirgin şekilde farklı hikayelerde görülüyor. Bu tipoloji kırık dökük, yılgın ve bezgin modern insanın tipolojisidir ve Türk edebiyatında köklü bir geçmişe sahiptir. Salacak Takvimi'ndeki hikayelerde üretilen tiplerden yola çıkarak, bu tipolojinin biraz farkla \"benmerkezci hikaye\" formunun günümüz uzantısı olduğunu söyleyebiliriz. Bu hikayeleri okuyunca edebiyatın özel bir alanına yolculuk anlamında şunları yazmak gerekiyor. Hayat ideal ile reel arasında bir düz çizgidir. Bu durum sübjektif bir algı ya da kavrayışı hakikat yerine ikame etmeyle bireyciliğe, egosantirizme dönüşür. Üzerinde ittifak edilebilecek genel geçer doğruların geri plana itilmesi sonucu, sosyal ruh, toplumu bir arada tutan çimento tahrip olur. Herkesin kendi gerçeğini ürettiği bu modern çağda, objektif gerçekliğin ve bilginin ötelenmesi ve yadsınması söz konusudur. Durum nihayetinde hakikatin ve bilginin yadsınmasıyla lumpen eğilimlerin ve kitch ürünlerin başat hale gelmesine zemin hazırlıyor. Bu bağlamın ortaya koyduğu hikaye tarzı, aslında modernizmin ürettiği bir tür hikaye olan \"benmerkezci\" hikayeye kapıyı aralıyor. Modern hikayenin ilk sürümü malum durum hikayesidir. Durum hikayesinden bir çıkma olan \"benmerkezci\" hikayeye tarzı, tiplerin kendi ruh hali ve hayal dünyasını yansıttığı hikayelerdir. Bu hikayelerde olaylar kahraman anlatıcı bakış açısıyla aktarılır. Hikayenin ana kahramanı yazardır. Yazar, yaşadığı olayları kendini hikayenin merkezine koyarak, kendisini birey olarak aktarır. Bu hikaye çeşidinde yazar, gözlemlerden ve olaylardan hareket ederek bireysel depresyon ve çıkmazlara yönelir. Esra Özde hikayelerini bu gözle okumak gerektiği kanaatindeyim. Esra Özde hikayeleri \"benmerkezci\" hikaye tarzına yakın olmakla birlikte bariz bir farkındalıkla ilk sapaktan ayrılıyor. Ayrışma noktası da Esra Özde hikayelerinde insan ben ya da sen tiplemesi olsa da yanında taşıdığı hakikat bilinci ile öne çıkıyor. Hayvanlara, bitkilere ve eşyaya yüklenen anlamın insana paralel şekilde yüceltilmesine şahit oluyorsunuz. \"Benmerkezci\" hikaye tarzında ön planda olan kişisel bunalım bu hikayelerde hayatı ihata eden karışık bir bakışa, bütünleşik bir algıya dönüyor. İnsanın hayvan, bitki ve eşyayla birlikte ele alındığı bir hayat bu. Esra Özde'nin Salacak Takvimi hikayeleri \"bireyi birey olarak incelemek\" yerine \"bireyi etrafını kuşatan bütün bir yapı ile\" inceliyor. Hikayelerde karakter oluşturmaktan bilinçli olarak imtina ettiğini düşündüğüm yazar karakterin sıra dışı eylemlilik halinin bu hikayelerdeki naifliğe zarar vereceğini öngörmüş olmalı. Bu sebeple kahramanların tip olarak kalması bu planlama için daha uygun olmuş. Çünkü yazarın kahramanları, dış dünyayı içinde olduğu ruh durumuna göre algılıyor. Ortaya çıkan gelişmeler karşısında beklenmeyen davranışlar ya da tepkiler vermiyor. Kendi içine dönüyor-sığınıyor genellikle. Kendi içine bakmanın faziletlerini saymak yerine Salacak Takvimi okumayı öneriyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/beckett-ile-godotyu-beklemek-k5657.html", "text": "Hayır Gogo . Artık hiçbir şey bana var olduğum izlenimi vermiyor. Dönüp dolaşıp hep aynı ağacın altında Godot'yu bekliyoruz. Sonsuz ölümlerden hep aynı ölümü seçiyoruz olmayan ipimizle. Sen bende yolunu yitiriyorsun, ben sende kayboluyorum. Yarım asırdır Godot'yu bekliyoruz, Godot'nun gelmeyeceğini bile bile. Belki ulaklar gelir ama içimizde sabit bir nokta yoktur, açık bir adres kalmamıştır. İçimizdeki bütün başlangıç noktaları kaybolmuştur, varılacak yerler hiç olmamıştır. Kendimizi kandırıyoruz dostum. Bir sanrıya tutulduk. Bir düşten başka bir düşe geçtik. Hakikat bize hep uzaktı. Biz hakikati kendimize yasaklamıştık. Olmayan aklımızla olan aklımızı zehirlemiştik. Tek boyuttan çok boyuta geçeceğimize, boyutsuz kalmıştık hepten. Varlığımızı boyutsuz ve gölgesiz bırakmıştık. Biz daha baştan yanlış yapmıştık ve hakikati olmayan yerde aradık. Bizimle hakikat arasına Godot girmişti. Godot, sonlu her şeyden sonsuzluğun her bir yüzünü yitirmek. Godot, hiç yoktan Sisifos söylencesine tutunmak. Godot, geçmiş çukurunda debelenirken bugünü elinden kaçırmak, yarını görememek. Godot, bir ağaçtan tabut yaparken ormanın yerini ve manasını, başını ve sonunu, gücünü ve değerini bilmemek. Godot, iyileşmek için yaraya tutunmak, parçalanmış damarlara tutulmak, kırılmış kemiklerden medet ummak. Oysa Godot'nun karşısında hakikat vardı ve vehimlerimiz, hazlarımız, ölçüsüzlüklerimiz bizi hakikatten uzaklaştırıp Godot'nun belirli belirsiz varlığına itmiştir. Uzaklardan çocuklar gelir. Yitirirler yolunu içimizde. İçimiz çocuk mezarlığına dönüşür. Çocuk mezarları ile hakikat bekçileri arasında ısrarla Godot'yu bekleriz. Dostum Gogo, beni anlıyor musun? Beni tanıyor musun? Ben, biricik dostun ve tek karanlığın: Didi . Godot aramızda gidip geliyor ulaklarıyla, biz karanlığımızı perçinliyoruz, intihar temrinleri yapıyoruz. Bekleyişimiz hiç bu kadar yorucu olmamıştı. Bekleyişimizde kan kusuyor cehennemler, kaçacak yer arıyor cennetler, mezarlarından çıkmak istemiyor çocuklar, cayır cayır yanıyor ormanlar. Gogo, bekleyişimiz ile sonsuzluğu tartıyorum. Daha ağır basıyor bekleyişimiz. Var mı böyle bir şey? Söyle dostum? Hiç böyle şey olur mu? Bütün suçu Godot'nun üzerine atmak, işin kolayına kaçmak olmuyor mu? Godot, bizim umutsuz bekleyişimizin sonucu. Godot, bizim absürt geçmişimizin ürünü. Godot, bizim amaçsız yaşantımızın dışa vurumu. Godot, bizim kendi yolumuzdan gitmemenin ispatı. Dostum, yarım asırdır beraberiz. Kendimiz bildiğimizden, varlığımızı idrak ettiğimizden beri bekliyoruz Godot'yu. Belki de sorun tam da burada: Var olmak. Varlığımızı şeytanın eşeğine yükledik, hakikat atının görmemezlikten geldik. Anlamsızlığı anlam yaptık kendimize. Varoluş sebeplerimizi yitirdiğimiz için Godot'yu bekledik. Godot'yu Beklerken Hakikat Atı'nı kaçırdık. Aklımızla aklımıza ihanet ettik dostum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bavulun-icindeki-kitaplar-k5703.html", "text": "Yayıncı, eleştirmen ve roman yazarı Semih Gümüş'ün Okumak ve Yazmak kitabının hem kitaplardan bahsediyor olması, hem de okur için önemli ölçüler belirlemesi kitaba olan ilgimi artırdı. Ayrıca yazarın, hakkında yazdığı kitapların pek çoğuyla ilgili bu satırların yazıcısı da değerlendirmeler yapmıştı. Uzun yıllar ciddi eleştiri yazıları yazan Semih Gümüş gibi bir yazarın kitap eleştirileriyle benim yazdıklarım ne kadar benzerlik gösteriyordu ya da aynı kitaba ayrı pencerelerden mi bakmıştık? Bu kitaplar Alberto Manguel'in Okumalar Okuması, Mikita Brottman'ın Okuma İlleti, Umberto Eco'nun Kitaplardan Kurulabileceğinizi Sanmayın, Marcel Proust'un Okuma Üzerine gibi kitaplardı. Üstelik kitap deneme kitabıydı. Öyle olunca kendime daha bir yakın hissettim. Okudukça ortak noktalarımızın çoğaldığına, kitaplardan yaptığımız alıntıların benzerlik gösterdiğine tanık oldum. Semih Gümüş'e göre \"Okuyamamak insanın su içememesi, ekmek yiyememesi gibi, ölüm gibi bir şeydi\" ( Gümüş, 2014:13). Okuduğumuz kitaplardan etkilendiğimizi \"Robinson Crosoe'yu her okuduğumuzda onun ıssız adasına yeniden gideriz... İnce Memed'in peşinden giderken Torosların doruklarındaki fırtınalara yakalanır, yaylarındaki çakırdikenli tarlaları bacaklarımız kan içinde dolanırız.\" (s.14) cümleleriyle anlatıyordu. Yazarın haddini bilmesini \"Kendi yazdıklarımız bir damlayken, okumak denizlerin bütün sularını keşfetme olanağı verir.\" (s.24) hükmüyle açıklıyordu. Kitaplardan bahsediyoruz. Kitap üzerine yazılmış kitapları okumaya çalışıyoruz. Peki, kitap dediğimiz şey nedir? Semih Gümüş; \"Bir kitabevine girdiğiniz zaman raflara sıkıştırılmış on binlerce kitabın bütününe birden kitap diyoruz. Ama kitap bu, dememeliyiz. Arka kapağında ISBN numarasına sahip olmak ve bir kitaba benzemek onların bütününü kitap yapmaya yeter mi?\" (s.89) diye soruyor. Edebiyat ne işe yarar? Edebiyat ne değildir? İnsanın yazıdaki yeri nedir? Kitaplardan kurtulabilir miyiz? Hangi kitapları okumasak da olur ama hangi kitapları okumazsak olmaz? diye sorduktan sonra Okur olana bir bavul kitap veriyor. Bavulun içinde ne var? \"Yahya Kemal'in Kendi Gökkubbemiz ile Orhan Veli'nin Bütün şiirleri, Sait Faik'in Öykülerinden Seçmeler, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza, Faulkner'ın Ses ve Öfke ile Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli romanlarından başka, geri kalan doksan dört kitap var.\" (s.106) Bu kitapların hangileri olduğunu merak ediyorsanız bavulu açmanız yani kitabı okumanız gerekecek. Kitabın ikinci bölümü Yazmak üzerine. Yazarın yalnızlığından, ödüllerin sahte dünyasına uzanan yazılar. Onlar da başka bir yazımıza konu olsun. Bir türkümüz \"Hem okudum hem de yazdım/ Yalan dünya senden bezdim\" diye çığlık atar. Hem dünyadan bezmemek, hem de kimseyi bezdirmemek için iyi okumak, iyi yazmak gerekiyor. GÜMÜŞ; Semih. (2014) Okumak ve Yazmak. Notos Kitap, İstanbul."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bayrak-yurekli-adamin-kitabi-k5902.html", "text": "15 Kasım 1983 tarihi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin dünyaya ilan edildiği gündür. Elbette pek çok insanın emeği vardır bunda. Dr. Fazıl Küçük ve Osman Örek'i anmamız gerekir mesela. Ancak Kuzey Kıbrıs'ın bağımsız bir devlet haline gelmesinde en büyük pay Rauf Denktaş'ındır desek hakkı teslim etmiş oluruz. Büyük dava adamı, gerçek mücadeleci, çileli bir yiğit, kahraman bir mücahit ve Kıbrıs Türklerinin yılmaz savunucusu Rauf Denktaş da her fani gibi ecel şerbetini içti ve 2012 yılında bu fani alemden göçtü. Dünya denen geçitten geçip giderken ardında derin izler, unutulmaz hatıralar ve bağımsız bir devlet bıraktı. Rauf Denktaş kitaplar da yazdı. \"Kuran'dan İlhamlar\", \"Bayrak Yere Düşürülemez\", \"Kıbrıs Girit Olmasın\", \"Yeniden 12'ye 5 Kala\" bunlardan bazıları. Biz bu yazımızda onun \"Karkot Deresi\" kitabından bahsetmek istiyoruz. Rauf Denktaş'ı anlamak; çetin imtihanlarla başladığı hayat yolculuğuna eşlik etmek adına bu kitabı okumak faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü otobiyografik bir eser Karkot Deresi. \"Akşamları Ayfiban tepesinin serininde toplanırdı köylüler birer birer ve Omorfo'nun parlak ışıklarına bakarak konuşurlardı hep. Ben onlara şiirler okurdum; okulda, öğretmenlerimizin bize gizlice öğrettiği milli şiirlerden. Coşarlar, ağlarlardı. Aferin çekerlerdi bana. Daha sonraki yıllarda İstiklal Savaşı Nasıl Oldu? kitabından hikayeler aktarırdım onlara\" (Denktaş, 2005: 12) der Rauf Denktaş çocukluk günlerinden bahsederken. Çocukluk günlerini yanında geçirdiği dedesi Şeherli Mehmet'in \"Osmanlı yamandı... Gittiler ama yine gelecekler. Ben görmesem de sizler göreceksiniz\" (Denktaş, 2005: 14) sözüyle büyüyen kahraman bir çocuktu o. Dile kolay... Sürgüne esarete, bin bir zahmet ve çileye rağmen bir ömür boyu milli davanın bayrağını sadece Kıbrıs semalarında değil bütün dünyada dalgalandırmasını bildi bayrak yürekli adam. Nefesinizi tutarak okuyacağınız kitap güzel bir otobiyografi. DENKTAŞ, Rauf Raif (2005) Karkot Deresi. Remzi Kitabevi, İstanbul."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-sumeyye-kale-k5587.html", "text": "Esasında çizimle ilkokul günlerimden beri iç içeyim. Fakat öyle saklamaya değer bir çizimim olduğunu hatırlamıyorum. Ekseri basit karalama ve doğadaki öğelerin taklidi olan çalışmalarımdan ibaretti. Ancak o dönemde ve sonrasında çizmiş olduğum tüm çalışmalarım benim için kıymetli. Çizmeye arzum daima vardı lakin teknik bilgim yoktu. Aile bireylerinin vesikalık fotoğraflarını alır onları karınca kararınca portrelemeye çalışırdım. Tabii söylemeden geçemeyeceğim ama çizerken en fazla zorlandığım kısım genelde hep burunlar olurdu. Gargamel'in burnu gibi kocaman, Pinokyo'nunki kadar da uzun burunlar çizerdim. Buna rağmen çizdiklerim ile mutlu olup kağıdın altına tarih ve imzamı da attıktan sonra çizimlerimi dosyama güzelce koyduğumu iyi hatırlıyorum. Çizdiklerimin bir kısmı halen dosyamda durmakta. Ara sıra onlara bakıp bende hasıl olan gelişimi görünce mutlu oluyor, onlar vesilesiyle biriktirdiğim anıları yad ediyorum. Öğrenmek ve kendini geliştirmek yaşam boyu süren bir şey ve bu zannedersem evvela farkındalık ile başlıyor. Elimin çizime yatkınlığı ve çizmeye yönelik arzumun varlığını farketmem ilkokuldayken abim ve kuzenimin bir şeyleri çizdikleri vakit onları izlemeye koyulmalarım ertesinde oldu. Çizdiklerine uzun uzun bakar, anlamadığım kısımları devamlı sorardım. Bir seferinde abim insan anatomisi üzerinde deneme çizimleri yaparken ona:''Rastgele karalıyorsun, o kadar karmaşık çizgilerin arasında doğru çizgiyi nasıl buluyorsun?'' dediğimde bana: ''Elini esnek alıştırmalısın. Rastgele de olsa çizmelisin ki zamanla doğru hatlar gözünde belirmeye, çizgiler de arzu ettiğin türde şekillenmeye başlayacak'' diye karşılık vermişti. Bu, o vakitler anlam verebildiğim bir şey değildi. İnsan çizdikçe elinin yatkınlığı artmakla kalmıyor, bakış açısı olgunlaşıyor ve zamanla kendi tarzı vücut buluyor. Abimin o sözünü bugün daha iyi anlıyorum. Kurşun kalem ile başlayan çizim serüvenim son 3 yıldır dijital çizim üzerine devam etmekte. Bunun ilk iki yılı portre tarzı ve hareketsiz karakter çizimlerdi. Çocuk kitaplarına yönelmem ise onları oğluma uyku hazırlığı vakitlerinde okurken sadece ona değil, aslında benim içimdeki çocuğa da iyi geldiğini fark etmemle başladı. Oradaki çizimler dikkatimi çeker, onların bende ne tür hisler uyandırdığını anlamaya çalışırdım. Zaman içerisinde benzer karakterleri karalamaya başladım ve ertesinde içimdeki çocuğun da o kitaplar içerisinde bulunmak ve bunları okuyacak çocukların hayal dünyasında yer edinmek istediğini anladım. Bunun için hesap açıp tanınmış çocuk kitabı çizerlerini takip etmeye, eserlerini incelemeye başladım. Bolca tekrar yaparak kurs niteliğindeki öğretici videoları izledim. Çizerler cemiyetinde yerim ne kadar? Bunu pek düşünmüyorum. Sanıyorumki henüz emekleme aşamasındayım. Bu süreçte pek değerli çizer arkadaşlar edindim, bilgi ve tecrübeleriyle bana çokça yardımı dokunan büyüklerim oldu. Kendim için bir tedavi maksadıyla başladığım bu serüvende çocuklar için güzeli bulmaya gayret ediyor, en önemlisi de işimi severek yapıyorum. Sanırım görüntü yönetmeni sayılırım. İnsanoğlu kelimeler ile düşünür, hayallerini onların taşıdığı manalar üzerine kurar. Okurken iç ya da dış her zaman bir ses olur. Resimlerle okuyanın gözlerine de hitap edilir ve okuyucuda uyandırılması arzu edilen duyguların azamiye çıkarılması fırsatı bulunur. Burada metin ve çizimlerin birbirini tamamlayıp okuyucuya bambaşka bir deneyim yaşatabilmesi, üzerine fazlaca eğildiğim bir kısım. Öncelikle metni bir okumak ve bende uyandıracağı ilk intibaya bakmak isterim. Ertesinde benden nasıl bir çalışma istendiğini anlamaya çalışırım. Sonrasında projeye ne kadar emek harcayacağımı hesaplayıp bunu yayınevi ya da yazarla görüşür ve iki tarafın da mutabık kaldığı uygun bir sözleşme imzalarım. Resimlemeye başlamadan evvel yazar ile birkaç kez görüşür ve metni kaleme alırken hangi hislerle yazdığını, tam olarak neleri yansıtmak istediğini sorarım. Proje boyunca yazar ile irtibatı sıkı tutar ve çizimlerin gidişatını düzenli bir şekilde gösteririm. Acil olarak çizilmesi istenen projeleri kabul etmiyorum, teklif edilen meblağ yüksek olsa bile. Her iş gibi çizimde de sindirilmesi gereken bir süre vardır. Çok basit görünen ama aslında sanıldığının aksine iki dakikada yapılıp gönderilen bir iş değildir bence çizim. İki dakikalık görünen bir iş aslında bizlerin saatlerini alabiliyor. Yazarlar ile iletişimim daima içtenlikle oldu. Samimi ve içten bir iletişim içinde olduğumuzu düşünüyorum. Projeyi birlikte yürüteceğim her kim olursa olsun farklı fikirlere açık, çizerine güvenen, o rahatlığı veren kişiler olmasını isterim. Bu düşüncede olanlar ile çalışmak keyifli olduğu gibi verimli de oluyor. Taslak üzerinde anlaşılıp çizime geçildiğinde çizime yönelik sonradan gelen değişiklik taleplerini karşılamak kolay olmuyor tabii, fakat yazarlar da metnin en güzel şekilde betimlenmesini istediğinden elimden geldiğince yardımcı oluyorum. Lakin birlikte çalışması en zor olan yazar arkadaşlar genellikle mükemmel çizimi arayanlar oluyor. Bir söz vardır hani ''Mükemmel, iyinin düşmanıdır'' diye, öyle bir şey işte. İyi de iyidir aslında. Şimdiye dek çalıştığım yayınevleri ile genel itibariyle pek bir sıkıntı yaşamadım. İki taraf da saygı, beklentilerin vaktinde karşılanması ve özveriyi ön planda tuttuğunda iletişim de o derecede sağlıklı oluyor. İşlerimi daima belirtilen vakitte teslim etmeye özen gösterdim. Arzu edilen sonradan dokunuşları hep hızlıca yerine getirir ve yayınevleri ile irtibatı her dem canlı tuttum. Ufak tefek sıkıntı yaşadıklarım genelde tek bir hususta oldu: Ödemelerin geciktirilmesi. İş teslimi yapıldığında ödeme sürecinin başlaması gerekir. Fakat kiminin aylar sonra kiminin de haftalar sonra ödeme yaptığı oldu. Ödemeler noktasında çizer bir beklemeye mecbur bırakılmamalı. Hele ki çizerin mesajları cevapsız bırakılmamalı. Belirsizlik iyi bir şey değil, çizerdeki yaratıcılığı köreltir. İçimdeki çocukla, kendi yavrularımla, başka çocuklarla aram hep iyidir. Onları anlamanın zannımca en iyi yolu kendi anılarımızı hatırlayabilmek. İnsan hızlı büyüyor ve haliyle evvelki dönemlerini ve o vaktin şartlarını unutabiliyor. Çocukları anlamak da kişinin kendi çocukluğunu hatırlayıp onu tahlil etmek ve başka çocukları izlemekle oluyor diye düşünüyorum. Bir projeye başlarken metnin derinliklerine inmek, onu anlamak ve çizgilere dökmek benim, bir çocuk gözüyle metni anlamlandirmak, hayal etmek içimdeki çocuğun görevi. Bunun yanında büyük oğlumun fikirlerini alıyorum. Çizime pek ilgili olmadığından verdiği cevaplar genelde \"iyi, güzel\" gibi ifadelerden öteye geçmese de bana bazen güzel fikir de veriyor. Çevrede çocuklar varsa eğer hikaye olsun çizim olsun. Onların da fikirlerinin alınması düşüncesindeyim. Sonuçta bu kitaplar onlar için yazılıp çiziliyor. Kendileri için yazılan, çizilen bir kitap onların da fikirlerine sunulmalı, düşünceleri alınmalı. Lakin eldeki imkanlardan ötürü daha çok çevremdeki çocukları izleyerek ve kendi anılarımı hatırlayarak çıkarımda bulunuyor ve kaleme öyle sarılıyorum. Hedefim öncelikle çizimde samimi bir hava verebilmek. Bir onun kadar önemli gördüğüm ve kendimi devamlı geliştirmeye odaklandığım husus ise okuyucunun merakını hikayenin sonuna kadar canlı tutmaya yardımcı olacak metinle ahenk içerisindeki çizimler. Her kitap farklı bir hikaye ve tecrübe. Bu konuda daha kat edecek çok yolum olduğunu düşünüyorum. Duyguların isabetli betimlenmesi mühim. Çocuk kitabı yazar ve çizerliğinin başlı başına bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. Çünkü bu kitapları küçük yaştaki çocuklar okuyor ve hayal dünyalarını oluştururken orada gördükleri kelimeler ve görsellerin etkisi büyük oluyor. Şahsen 5-6 yaşlarında iken gördüğüm kitaplarda beni etkileyen görselleri halen hatırlıyorum. Tanıdığım yazar ve çizerlerin genel itibariyle bu konuda hassas olduklarını biliyorum, bu ne kadar güzel bir şey. Çocukların hayal dünyasını olumsuz yönde etkileyecek, ahlaki değerlere zarar verecek çizimlerden kaçınıyorum. Çocuklar tabula rasa misalidir, güzel şeyler görmeleri büyüdükçe güzeli ummaya ve güzel davranmalarına vesile olabilir. Dilerim bu konuda yeterince bilinçli olurum. Öğrencilik yıllarımda iyi bir okur olduğumu söyleyemem. Sonraki senelerde okumaya biraz daha meraklı oldum. Oğlum birkaç yaşına geldiğinde ona ezbere bildiğim masallardan okurdum. Bildiklerim bitince bu alanda yazılmış çocuk masal kitapları almaya başladım ve oğlumun bizzat bu kitaplara fazlaca ilgi duyuşuna şahit olmam beni etkilemişti. Ertesinde okumaya ilgim daha bir arttı. Çizimden önce metni okuyup konu ve temasının ne olduğunu öğrenirim. Tekrar okurum. Bu sefer zihnimde canlanan sahneleri tahlile koyulurum. Bir yandan da not alırım. Bir daha okurum. Bende uyandırdığı duygu, düşünce his üzerinde düşünürüm. Sonrasında çocuklarımla metin üzerinde biraz sohbet eder ve metni son bir kez de onların gözüyle okurum. Bir çocukta uyandıracağı duygu halinin üzerinde düşünürüm. Bir kez de içimdeki çocukla birlikte metni okur ve notlar alırım. En son ben ve içimdeki çocuk mutabık kalırsak ufaktan çizime dökerim. Kitabın beğenilmesini sağlamak için yerine göre esprili çizgiler katmayı ve yerine göre abartmayı da severim. Evet, bu işi yapmak okuma alışkanlıklarımı olumlu yönde etkiledi. Beni en fazla kısıtlayan şey zaman darlığı oluyor. Buna bazen uzun süre kapalı havalar, düşük moral, ilham etmeyi bırakan periler de eklendiğinde tıkanma durumu oluyor. Bu halin geçmesi için birkaç gün çizimden uzak duruyor ve kendimi dinlemeye koyuluyorum. Ertesinde düzeliyor. Bir çocuğun gülümsemesi, bazense gördüğüm bir çizim olur. Sonra doğadan çok beslenirim. Gökyüzünü izlemek, bulutların pamuksu hali. Daha sonra çiçekler, ağaçlar, bazen bir salyangoz yürüyüşü, rüzgarın esintisi, yaprağın hışırtısı. Beslendiğim kaynaklar çeşitlidir. Lakin bunların en tesirlisini daima bir çocuğun gülümsemesinde bulurum. Gördüğüm güzel bir çizim, gökyüzünde süzülen bulutlar, rüzgardan sağa sola sallanan çiçekler... Hepsi birbirinden güzel. Bazen afiyetle yenen bir meyve de çizim için ihtiyacım olan şevki vermekte. Şu vakte kadar öyle bir metin gelmedi. İçime sinmeyen hikayeleri nasıl görsele dökebilirim, doğrusu böyle bir tecrübem olmadığından bir yorumda bulunamayacağım fakat bu durum çizgilerde kendini belli eder diye düşünüyorum, isteksizce karalanan çizgiler... Şimdiye dek gelen projelerin hepsini severek çalıştım. Resimlemesini yaptığım hikayelerin hepsinin bende ayrı bir yeri, hatıralarımda ayrı heyecanları var. Benim için hepsi çok güzel ve özel. Ancak teknik konulara daha çok hakim ve onları daha fazla uygulama fırsatı bulduğum kitap son kitabım oluyor. Her kitap bir tecrübe olduğundan son projeler her zaman en iyi iş olarak kalacaktır. Birlikte çalıştığım değerli yazarlarım başta olmak üzere Nur Dombaycı, Nehir Aydın Gökduman ve Tuğba Akbey İnan hocalarımın kitaplarını ziyadesiyle beğenerek okuyorum. Çizgilerini en beğendiğim illüstratör ise kendimi geliştirme konusunda çokça danışmama, sorularımla çokça rahatsız etmeme rağmen her defasında bana nezaketle dönüş yapan ve ufkumun açılmasında yardımcı olan saygıdeğer Ahmet Demirtaş hocamdır. Daha sonra, Hüseyin Sönmezay, Afra Elif Kim, Ümran Aşkın, Eslem Yaşar, Volkan Akmeşe, Elif Yemenici, Ceyhun Şen, Gökhan Özdemir ve henüz adını hatırlayamadığım gayet başarılı çizerler var. Pek güzel çalışmaları bulunuyor. Hepsinin ellerine sağlık. En büyük hayalim metni ve resimlemesini bizzat yaptığım birkaç çocuk kitabı hazırlayabilmek. Charlie Mackeys'in \"Çocuk, Köstebek, Tilki ve At'' isimli eserini pek beğenmiştim. İçimden ''bunu ben yapsaydım'' diye geçtiğini hatırlıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse işimin geleceğine yönelik endişe fazla. Fakat bunlara takılıp günü ıskalamak yerine mevcudu en güzel şekilde değerlendirip anın kıymetini bilmeye çalışıyorum. Bardağın dolu tarafına bakabilmek için ihtiyacım olan motivasyon ararım. Çocuklarla vakit geçirmek ve bolca çizmek en güzel terapi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/oznur-ates-yasar-ile-kitabi-uzerine-bir-sohbet-k5822.html", "text": "\"İnsanları ve onlardan dökülenleri tanıdım\" diyordu TRT Ana Haber Bülteninde. Yıllarca müşterileriyle olan anılarını not almış ve bu defterini kitaplaştırmıştı. İstanbul'da sarı boyalı bir karavanda gözleme satan üç çocuk annesi Öznur Ateş Yaşar'dı TV'den izleyenlere seslenen. Bir Seyyarın Notları adlı 128 sayfalık kitabının kapağını süsleyen karavan onun ekmek teknesi. Altı yıldır İstanbul Kartal'da gözleme satarak geçimini sağlayan Öznur Ateş Yaşar önceleri bir anı defteri gibi olayları hatırlamak için yazmaya başlamış. Otobiyografik özellikler taşıyan eserin sayfalarına müşterilerini de konuk etmiş. Karavanının hemen yanında mini bir kitaplıkla okuduğu kitaplardan beğendiği cümleleri not aldığı bir farkındalık köşesi var. Ayrıca bir de not defteri var ki ona gözleme yiyen müşteriler duygu ve düşüncelerini yazıyorlar. Belki de Öznur Ateş Yaşar'ın ikinci kitabı bu not deflerinden meydana gelecek. TRT muhabirine; \"Kitabım kişiliğim, işyerim kartvizitim\" diyen Öznur Ateş Yaşar'ın kişisel anı defterini kitaba dönüştürmesini önemsiyor ve onu daha iyi tanımak ve tanıtmak namına röportaj sorularımızı cevapladığı için kendisine kitaphaber ailesi adına teşekkür ediyorum. \"Küçücük karavan, koca bir dünyaya açılıyor. Kısa bir nefes almak isteyenlerin, derdine derman arayanların, mutlulukların paylaştıkça çoğaldığının ve üzüntülerin paylaşıldıkça hafiflediğinin farkında olanların uğrak yeri burası. Belki bir gün sizin de yolunuz düşer.\" Denilmiş kitabın arka kapağında. O halde gün gelip de yolumuz düşmeden önce gelin Bir Seyyarın Notları nın yazarını yakından tanıyalım. Üç kız annesiyim. İlkokul mezunuyum. Akrep burcuyum ve hayatın anlamını arama yolcuğumda uzun kaldığım bir durakta yazdığım bir kitabım var. -Çocukluğumda kendimi, kitapların, yazılmış kağıtların içinde saat ilerlemiş ve masamda içmeyi unuttuğum soğuk çayımla hayal ederdim. Albert Camus'un Mutlu Ölüm kitabını bitirdim ve öylece kaldım. İşin yoğun olmadığı bir saatti. (her zaman elimin altında defter ve kalemlerim olur. kalemi elime alıp, duygularımı yazmaya başladım ve öyle başladı. Hatta kitabımın ilk sayfası bundan bahseder. Kadın bir seyyarın orada yaşadıkları, misafirlerin anlattıkları uçup gitmemeli, onlarla ilgili izlenimlerini kayda almalı ve o koridorda neler oluyor\" u bilinsin istedim. Neredeyse gününün tamamı orada geçiyordu. Oraya sadece iş olarak bakmıyordu. \"Yaşadığım yer, aynı zamanda\" diyordu. Kadın seyyarın gördüklerini, hissettiklerini dışarıdan bakarak, onu çözümleyerek yer yer devam ettim. Mükemmeliyetçi değilim ama zor beğendiğim bir vakıadır. Aslında kendimi bildiğim için sonuna kadar yazdıktan sonra geri dönüş yapmadım. Çünkü böl-parçala birçok yerini beğenmeyip bundan vazgeçebilirdim. Ben sadece duygularımı aktığı gibi aktarmaya çalıştım. Belki akan yolu temizledim daha rahat akması için. Sadece zihnimde ne bestesi, ne sözü olmayan bir melodi oluyordu. İlk önce çok teşekkür ederim. Bu soruyu bir iltifat olarak alıyorum. Sonrasında okumak benim için vücuttaki ruh gibi, okumayı hayatımdan çıkardığımda, amaçsız hedefsiz bir beden kalır. Her konudan kitap okumayı severim. Birkaç kitabı aynı anda götürürüm. Çünkü her anın beslenme gereci farklı. Dünya klasikleri ve başta Rus edebiyatı Gogol'un \"Palto\" sundan çıkan hikayeleri, biyografiler, matematik, tarih, coğrafya, felsefe ve hepsini içine alan dini bilimler ki ayrıca din bilimi diye ayrı olarak değil, hepsini bir bütün olarak gördüğüm için yapabildiğim kadar okumalar yapıyorum. En son okuduğum kitaplar; Necla Dursun - Roman ve Coğrafya, Cahit Albayrak - Huzur Koleksiyoncusu, Tolstoy - Savaş ve Barış. Bu soruyu düşündüm lakin içindeki bütün paragraflar benim için ilginçti. Biri birinden farklı diye öne çıkan olmadı. \"Fark et\" demeyi öğretirdim ancak her şey çok söylendiğinde içi boşaldığı için bunun da içinin boşalmasını istemezdim. Her şey olması ve sorulması gerektiği gibi sorulmuş. Bunun ötesinde yırtmak olur bazı şeyleri. Vaktiyle merakları celp ettikçe sorular da kendiliğinden gelir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/genc-yazar-cizerlerden-uc-resim-kitap-k5824.html", "text": "Resim kitapların renkli dünyası günden güne büyüyor. Türkiye'de çocuk kitapları üzerinden bir okuma seferberliği yaşanıyor. Hep milletçe az kitap okuduğumuzdan şikayet ederiz ancak söz konusu dip dalgayı genele yayabilirsek ve bu nesil kendisine yapılan okuma aşısını bünyesinde tutabilirse gidişat değişeceğe benziyor. Yolun hassas noktası, nicelik büyük bir ivmeyle artarken nitelikli ve çocukları okuma zevkine bağlayacak kitaplarla buluşmaktan geçiyor. Tam bu hassas noktada yine gençler yardımımıza yetişiyor. Çocuklarla yetişkinler arasındaki en güçlü bağ, henüz çocukluğun kokusunu unutmamış ama bir yandan yetişkinliğin yükünü de yüklenmiş, aklı başında, sorumlu gençlerdir. Anaokullarında ve ilkokullarda en çok sevilenler, o parlayan gözleri, o heves dolu gönülleriyle genç öğretmenler olur. İnsanı dert edinen, geleceği güzelleştirmeyi aklına koyan gençler işe çocuktan başlanması gerektiğini hemen fark eder. Kendi çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmekle yetinmemeleri gerektiğini de anlar, tüm çocukları kapsamlarına alırlar. Melike Meryem Şahin de genç bir eğitmen yazar olarak bu yola çıkmış. Yayıncısı Tulu Kitap ona kapılarını açıp bir de kendisi gibi genç çizerlerle onun gücüne güç katınca ortaya üç güzel resim kitap çıkmış. Metinlerin temizliği ve kitapların çocukları ilk bakışta yakalayan görsel çekim gücü Tulu Kitap'ın tüm kitaplarında hissedilen ortak bir özellik diyebiliriz. Ne Lazım Bana Melike Meryem Şahin'in geçen aylarda tanıştığım bir kitabıydı. Bu kitabın çekim gücü sade kapağındaki sevimli kırmızı karıncadan kaynaklanıyor. Yazar bu hikayesinde, sevmek için elle tutulur sebepler aramaktansa önce seven, sevdikten sonra da sebepler üreten bir kalbe sahip olmanın güzelliğine dikkat çekiyor. Mesaj minikler için biraz çetrefil görünebilir. O nedenle bu kitabı hedef kitlenin en üst yaş grubu olan 5-6-7 yaşlara tavsiye edebiliriz. Çizer Demirkan Yıldırım, iç sayfalarda dikkatli gözlere bol detay veren iyi bir iş çıkartmış. Bir Ekip Yemeği aslında bir kitabın yazım sürecini anlatıyor ama kitap-yemek benzeştirmesi kullanıldığı için olay mutfakta geçiyor, pişirme evinde bitiyor. Harfler-kelimeler-kitaplar ekseninde ilerleyen bu hikaye de hemen okul öncesi ve ilk okuma aşamasındaki yaş grupları için uygun görünüyor. Editörün ve çizerin kitap üretim sürecindeki önemine de değinen yazar bu mesajı sanki biraz biz yetişkinlere, özellikle de çocuk kitapları üreten yetişkinlere vermiş gibi. Ben de yazara katılıyor, yetişkin kitaplarına gösterilen özenden daha fazlasının çocuk kitaplarına gösterilmesi gerektiğini bu vesileyle bir kez daha belirtiyorum. Şu Saygı Denen Şey minik okurunu kapağının parlak turuncusu ve kız-kedi-kuş üçlüsüyle yakalıyor. Yazarın bu kitapta sadeleşen metni aynı oranda kuvvetlenmiş de. Saygının herkese, her şeye yöneltilebilecek bir güzellik olduğunu okura kolaylıkla kabul ettirecek bir kurgu. Şeyma Arslan'ın her iki kitaptaki çizimleri de çok hoş, tonları yumuşak ve uyumlu, desenleri müthiş. Uyku öncesi okumalar ve küçük okurlar için bu üçüncü kitabı öneririm. Yazarımızın bir de resimli kitabı var. Metin ağırlığı diğer üçüne göre biraz daha fazla olduğu için resim kitap değil resimli kitap olarak tanımladığım Bilim İnsanı Çırağı isimli bu kitap ilkokul 2-3. sınıflara (7-9 yaş), özellikle de bilginin peşine düşüp çocukluğunu ihmal edenlere hitap eden bir hikaye. Okurunu oyuna, arkadaşlığa ve dışarıdaki hayatın öğreticiliğine çağırıyor. Çizer Merve Gül Karaca sevimli karakterlerinin yüz ifadelerinde metnin işaret ettiği tüm duyguları yakalamış."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-zeynep-yesilmen-k5340.html", "text": "Çizdiğimiz her resmi saklanmaya değer bulsak da, çok azını muhafaza edebiliyoruz, İlkokul 4. sınıfta anımsadığım bir çizimim vardı; bir köy resmiydi, hem perspektif hem de renklendirme açısından bilinçli bir çalışmaydı. Maalesef zihinde kalmış sadece. İllustrasyon olarak ilk yaptığım çizim ise lise yıllarında kendi yazdığım bir şiirden esinlenerek çizdiğim bir portre çizimi idi. Şiirlerimi yazdığım defterlerden birinin arasında duruyor olmalı. Sizin bu sorunuz vesilesi ile ilk illustrasyon çalışmamı anımsamış oldum. Tabii o zamanlar illustrasyonun ne olduğunu dahi bilmiyordum. Çocukluğumdan beri çizmeyi seviyordum, liseye kadar hep kendi kendime çizdim, hatta liseden sonra önce Nusaybin'de ardından da Mardin Abbara içinde kardeşimle ilk kişisel yağlı boya sergimizi açtık. Bu hem Nusaybin için ilkti hem de Mardin Abbara içinde ilk açılmış sergiydi. Sanırım sonrasında da olmadı. Resmimi geliştirmek için liseyi bitirdikten sonra İstanbul'a geldim. 2002 yılının sonlarıydı. Cağaloğlu Hoca Galeri'de Rahmetli Mustafa Diken ile ayak üstü tanıştım. İstanbul'a geliş nedenimi anlatınca aşk var deyip o an galeride masa başında çalışan Reza Hemmatirat Hoca'yı göstererek \"hoca orda\" dedi ve bizi tanıştırdı. O günden sonra Reza Hoca ile temel resim derslerine başladık. Dersleri Hoca Galeri'de işliyorduk fakat bir gün Reza Hoca derslerimize Erdem Yayınları'nın binasında devam edeceğiz dedi. Bu vesile ile Erdem Yayınları ile tanışma fırsatımız oldu. Ama kitap resimleme mevzusunu hiç düşünmemiştim çünkü tamamen farklı alanda çiziyordum. Bir gün Reza Hoca çocuklar için yazmamı söyledi. \"Yetişkinler için deneme veyahut şiir yazıyorum ama çocuklar için hiç düşünmedim.\" dedim, \"sen yazdığın şiirleri Melike Abla'ya göster\" diye tekrar vurgulayınca ben de Hocayı kırmamak adına biraz da çekinerek Melike Hanım ile görüştüm. \"Reza Bey diyorsa yaz bakalım.\" dedi. Birkaç metin yazdım, kendilerine teslim ettim, olumlu olumsuz bir dönüş olmadı. Metinlerin basılması ile öğrendim onaylandığını. İlk kitaplarımı Ender Dandul, sonrasında çıkan Doğa Öyküleri'mi de Rahmetli Şafak Tavkul resimlemişti. İlk fikir, kitapların çıkmasıyla beraber Melike Hanımın \"kendi kitaplarının çizimini sen neden yapmayasın\" demesi ile oluştu. Daha sonrasında \"gel buraya, Reza Hoca da burda, kütüphaneden faydalanırsın buranın bütün imkanlarını dilediğin şekilde kullanabilirsin\" diyerek bana çalışma fırsatı verdi. Bu konuda da sürekli teşvik etti ve zaten çizmeye ilk Erdem yayınlarında başlamış oldum. Sanat Yönetmeni ya da bir tiyatronun sahne tasarımcısı olarak da düşünebiliriz. Metinde belirtilen mekanı, ortamın ışığını, renklerini, karakterleri, kostümleri ile beraber o anki metne uygun pozisyon ve duygu durumunu yansıtmaya çalışırız, bazen de metinde olmadığı halde ortama zenginlik katacak ayrıntılar eklenir. Çizimlerimde çoğunlukla suluboya ve karışık teknik kullanıyorum, bir teklif geldiğinde ilk talebim metni görme isteği. Zaman kavramı da mühim; ne kadar süre verildiği. Çünkü bazen çizim işini çok dar bir zamana sığdırıyorlar, o tür kısıtlamalarda yetiştirme telaşı ile verimli çizemeyebiliyoruz. Genelde yönergeli metinleri kabul etmiyorum. Bazı istisnalar hariç. Okur olarak ele aldığımızda severek okuyabileceğimiz edebi eserler yok denecek kadar az, sürekli yeni kitaplar çıkıyor hatta tabiri caizse önüne gelen kitap çıkarıyor, özellikle medya popülerliğinin etkisiyleyle de... Herhangi bir alanda ihtiyaca binaen kitap yazdırılıyor, bu şekilde ısmarlama eserlerden ne kadar edebi eser ortaya çıkabilir ki? İçten gelen nitelikli eserler değil miydi okura verimli olacak? Çocuk kitaplarını çok yakından takip ediyor, fırsat buldukçada okuyorum. Misal; islam büyüklerini tanıtma amacıyla bütün yayınevleri seferber olmuş gibi fakat tarih bilgisini az bir anlatım arasına sığdırmaktan öteye geçememişler genel olarak. Bütün bilim adamlarını, bütün Türk kahramanlarını kaleme almak için yazmışlar. Görünürde çok eser var fakat okuyup bir çocuğun eline verebileceğimiz nitelikte değil. Kitapların görsel içeriğine değinecek olursak, çizerliğe çokça bir rağbet oluştu. Tabii ki hem artıları hem eksileri olacaktır. Bu tamamen yayıncının titizliğine kalmış bir şey. Fakat genel olarak çizimler tek bir elden çıkmış gibi dijital ortamda kopyalama ya da taklit edilerek çiziliyor. Farklı kitaplarda aynı karakterleri görebiliyoruz. Tıpkı sinemada aynı oyuncunun onlarca filmde farklı karakterleri canlandırması gibi. İyi şeyler olmuyor mu; tabii ki de hiç olmadığı kadar çocuk edebiyatına bir merak oluştu, özellikle illustrasyon alanında kitaplarda daha bir önem verilmeye başlandı. Hatta metinler kadar özeniliyor. 2000'li yıllarda Yayınevleri çizer bulmakta zorlanıyordu. Şuan piyasada çok iyi illustrasyoncular var. Çocuklar için çokça yazıldıkça zamanla arada kayda değer eserler de çıkar diye umuyoruz. Yazarlardan ziyade hep yayınevi çalışanları ile muhatap oldum. Birkaç istisna dışında. Yazar çoğunlukla yazdığı eseri kurgularken sadece kelimeler ile inşa etmez, görsel olarak da bir inşa söz konusu oluyor. Ve çoğu yazarın beklentisi hayalindeki sahnelerin birebir tasvir edilmesi oluyor. Bu yüzden yazar ile gerekmedikçe muhatap olmama taraftarıyım. Yazar hiç çizimden anlamadan metin tasviri dışında her şeye doğrudan müdahil olduğunda kendinizden bir şey katmıyor, metinden de kopuyorsunuz çünkü sizi metin değil yazar yönlendirmiş oluyor. Bazen olmadık şeyleri sorun edebiliyorlar. Misal yazar bir rengi hiç sevmediğini özellikle vurgulayıp, rengin o tonunu benim de kullanabileceğim ihtimaline karşı uyarabiliyor. Oysa o rengi belki ben seviyorum ya da çocuklar seviyordur. Daha önce de çocuk renkleri isteriz diyen oldu. Benim düşünceme göre çocuk rengi, yetişkin renkleri diye bir ayrım yapılmamalı. Misal gri belki bana bulutların yağmur yağdırmaya hazır halini yansıtıyordur. Kocaman bir filde olabilir bu gri, evet şuan kedi olmuş bir gri de gördüm. Siyah renk mi, gecede Ay ve yıldızlara zemin, siyah çakıl taşları. Siyah kuşlar da gördüm kanat çırparken, gerçekten bu renkler kimseyi dinlemiyorlar. Renklerin metin içinde duygu durumunu yansıttıkları kompozisyon içindeki bütünlükleridir mühim olan. Sadece canlı renkler olunca mı çocuğa hitap etmiş olacağız? Tabii ki metinle bütünlük sağlayarak, bazen metinlerde yazar özellikle renkleri belirtebilir ama bunlar istisna. Her koşulda çizim bitiminde Çizimlerin hem yazar hem de editörler tarafından tekrar değerlendirilmesi gerekir ki, çizim esnasında bizim gözümüzden de kaçan ayrıntılar olabiliyor. Tercih etmeyeceğim en belirgin yazar profili, çizim bilgisi olmayan, en basitinden iyi ve kötü çizim ayrımını yapamayan fakat buna rağmen çizere sadece metin ile alakalı değil, çizim konusunda da müdahale edip, yönlendiren yazarlar. Yazarla birebir çalışma adına birkaç istisna oldu. Olumlu yönde tecrübe ettiğim çalışmalardı. Hangi yazarla çalışmak kolay derseniz yazar olduğunun farkında olup tamamıyla çizerin yerine geçmeyecek, işini kolaylaştıracak kişilerle derim. Çünkü daha iyi bir iş ortaya çıkartmak adına, içeriğe faydası olacak yönde karşılıklı ve mümkün yönlendirmelere dayalı olduğu sürece yazar-çizer ortaklığından verim alınabilir. Genel olarak Yayınevleri ile aram iyidir. Onların da benimle arası iyidir diye umuyorum. Muhatabımdan özellikle ilk etapta emeğime saygı gösterilmesini isterim. Ne kadar ticari boyutu olsa da, sonuçta emek verilerek ortaya konulan işler. Misal; çoğu yayınevi çizerin örnek çizimlerinden yola çıkarak iletişim kurar. Fakat metin için bir kaç yeni örnek çizim talebinde bulunur. Tabii ki de doğal hakkı çünkü yeni bir metin yeni çizimler demek, fakat çoğu yayıncı çizimler istedikleri gibi olmayınca iletişime geçtiği yazara dönüş yapma gereği bile duymuyor. Oysa kendisi için çalışmış, eser ortaya koymuş, bazen bir çizimle yetinmeyip iki örnek talebinde bulunabiliyorlar. Bu konuda çizer hakkını gözetmeleri gerekiyor. Dönütler emek veren kişinin şevkini kırmayacak şekilde olmalı. Bunu genel bir sorun olarak çizer arkadaşlar adına vurgulamak istedim. Bazı yayıncıların başka bir çizerin çizimlerini misal gösterip aynısını istemesi de anlaşılır bir durum değil. Çünkü herkesin kendine göre bir tarzı var. Bir yazar bir eseri aylarca, belki de üzerinde senelerce çalışıp yayınevine sunar ve en kısa sürede çıkması talebinde bulunur. Çizer için daima bir zaman belirlenir; bir hafta, bir ay... Oysa bu da yazı kadar mühim, üzerinde düşünülecek, karakter oluşturulacak. Çok kısıtlı zamanda güzel işler bekleniyor. Çizim için makul zamanlar belirlenmeli. Bir eser teslim aldığımda, daima elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışır ve beklenilen tarihte verme gayreti gösteririm. Çocuklar ile vakit geçirmeyi seviyorum. Özellikle sürekli sorgulayan meraklı halleri ile hayret uyandırıyorlar insanda. Hiç aklımıza gelmeyecek şeyler keşfediyor, cümleler kuruyorlar. Onlar ileyken bir yetişkinden ziyade kendi seviyelerinde -ki bence bu üst seviyedir- davranmak samimiyeti artırıyor. Kendim de yerine göre dört yaşında çocuk olduğum için çok rahat anlaşıyoruz. Bazı çocuklar ile aram çok daha iyi, bunlar genelde daha çok oyun arkadaşlarım, çocuğa göre masal anlatıcılığı, doğa gezileri, saklambaç, maç derken aranız doğal olarak iyi oluyor. İlk başta bu metnin çocuğa katkısı ne olur, olumlu veyahut olumsuz yönde oluşabilecek etkileri nelerdir, metin ilk başta bu yönü ile değerlendirmeli ki en büyük sorumluluk budur. Çizerin çocuğu olumsuz etkileyecek bir metni çizmemesi gerekir. Metinden sonra çizer olarak yansıttığı karakter çizimleri dahil her çizginin çocuk üzerinde ne gibi etkiler bırakacağını ön görerek çizmek sorumluluktur. Özellikle okul öncesi çocuklar için görsel metinden önce geliyor, çocuk metinden bağımsız resimlerden öykü oluşturuyor, bu durumda çocuğun ruh dünyasına birebir etki edecek çizimlerde daha çok hassas olmak gerekli. Çocuğu kitaptan uzaklaştırmayacak sevimli karakterler oluşturmaya özen göstermekle beraber metinle uyumlu çizimler ortaya koymaya çalışırım. Şu şekilde ifade edersem daha net belirtmiş olacağım; iyi bir çizerden ziyade çok iyi bir okurum, okumayı çok seviyorum. İlk teklif geldiğinde kabul etmeden önce metni detaylı okurum, içerikte kriterlerime uymayan, çocuklar için sakınca arz edebilecek bir şey var mı diye, sonuçta her metin resimlenmez. Çizmeye başlamadan önce tekrar okurum fakat arada not alarak. Sonra resimlenecek sahnelere geçmeden o bölümleri tekrar gözden geçiririm. Özellikle vurgulanan bir şey var mı, ufak bir ayrıntı ama metin ile bütünlük oluşturan olmazsa olmaz ayrıntılar... Çizimlerin bitiminde son bir okuma daha yaparım. Metnin bana edebi yönden zevk vermiyor oluşu ile beraber, her sayfada tek düze anlatım. Metinle beraber aynı tekrarlara düşmemek için gayret sarf etmek. Resim için ayrılan bölümlerde metin içeriğin kayda değer bir şey anlatmıyor olmasına rağmen o seçili bölüme bağlı kalma zorunluluğu. Ne kadar önceden metinleri okuyor olsak da bazen birbiri ile bağlantılı kitaplar, devam kitabı oldukları için çizimleri yine bizden isteniyor. İşin içine girmek deyimi belki uygun düşer. İsteksizliği uyandıran metinlerde, edebi değerden uzak, sırf yazılması gerek görülmüş ve yazmak için yazılmış eserlerde çizim eziyete dönüşebiliyor. Bugüne kadar çok sayıda kitap resimledim, fakat beni tatmin eden, ruhumdan geceni bütün olarak yansıtığım bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Her okuduğum on kitaptan sadece biri için okunabilir diyorum. Çocuk alanında çeviriler dışında çok nadir denk geliyorum maalesef. Özellikle kitap çizerliğinden ziyade sanatsal resim çalışmalarında daha aktifim, fakat çocuk alanında yapmak istediğim, beklettiğim, yarım kalan çokça projem duruyor. Özellikle çocuklara felsefe üzerine yazdığım notları, kısa hikayeleri derleyip resimlemek istiyorum. Evet en son okuduğum Charlie Mackesy'ın \"Çocuk Köstebek Tilki ve At\" kitabı için dedim. Böyle bir çalışma yapmış olmak isterdim, hem metin hem de çizimleri adına. Çocuk edebiyatına içerden guzel bir eleştiri olmuş. Yayınevlerinin zaman baskısı ve çizimi eserin bir parçası gormemesi de vurgulanmış. Çeviri eserler güzel oluyor, kimse başarısız bir eseri kolay kolay uğraşıp çevirmiyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/nevabitlerin-oykusu-gidilmemis-yerlerin-turkusu-k5391.html", "text": "Erdemli bir toplum biçiminden fersah fersah uzakta olduğu su götürmez olan içinde yaşadığımız toplumlar da pek çok hassas yüreği, nevabiti bünyesinde barındırmaktadır şüphesiz. Şimdi sizlere bahsetmek istediğim kıymetli yazar Necip Tosun'un kaleminden çıkan, Ketebe Yayınları tarafından biz okurlarla buluşturulan, on üç öyküden mürekkep Gidilmemiş Yerlerin Türküsü isimli öykü kitabı da nevabit olarak nitelendirilebilecek kimselerden bazılarının hayatlarına tutulmuş bir projektör gibidir. cümleleriyle okurunu karşılayan, eserin ilk öyküsü olan Veda Şarkısı'nda yazar bir yandan yıllardır kendinden kaçmak için kamerasına sarılıp başka başka hayatların peşinden koşan bir yönetmenin hayatına ışık tutarken diğer yandan da, sözleriyle yola ve yolculuğa dikkatleri çekmektedir. Zira yazar okurunu bir yola/yolculuğa davet ediyor ve o yoldan insan manzaraları sunuyor gibidir. O yolda, yönetmen misal, kendinden kaçan da vardır yorgun kalbine, içinde büyüyen çığlıklara rağmen sebat edip kendi içine dönüp ışığını arayan da; o ışığı bulduğunda yaymak için çaba gösteren de yorgunluğuna takat yetiremeyip zaten tutunamadığı hayatı büsbütün bırakan da. Hepsi de bir dala tutunmaya çalışır. Öyle ya \"Allah acılarla kıvranan insana mutlaka bir şey veriyordu; bazen iyi bir hikaye bazen iyi bir türkü bazen de büyük bir sabır...\" (Tosun, 2021, s. 22). Ancak bir noktadan sonra, esere ismini veren öykü Gidilmemiş Yerlerin Türküsü'nde Mustafa Amca'nın hayatında şahit olunduğu gibi, yalnızlığa ne o Gidilmemiş Yerlerin Türküsü umut olabilmekte ne hikayeler yoldaş olabilmekte ne de uzatılan dal kişiyi düştüğü umutsuzluk kuyusundan çekip almaya yetebilmektedir. İbn Bacce \"iyice yalnızlaşmış, insanlardan kopmuş ve mutluluklarını da kaybetmiş\" (Akyol, 2017, s. 211) olan bu kimseleri 'müfred/yalnız nabit' diye nitelemekte ve diğer nabitlerden ayırmaktadır. Ancak filozof kişinin son noktaya geldiğinde dahi varlığına bir zarar vermemesini; böyle bir halde hicret etmesi gerektiğini ifade eder. Ne yazık ki Mustafa Amca sabır yetiremediği noktaya geldiğinde hayatı terk etmeyi seçenlerden olmuştur; tıpkı artık bu dünyanın acımasızlığı karşısında pes eden Ödül ve Ceza öyküsünün fotoğrafçısı gibi... Muharrem de yalnızdır, Kasabanın Sesleri onu hayata tutunduran türküleri bastırmıştır bastırmasına ama o yine de pes edenlerden, yolu yarıda bırakanlardan olmayıp, her şeye rağmen hayat denilen o yolda yürümeyi tercih edenlerden olmuştur. Kimisi ise bu yolda, Ömer misal, gözleri kapalı olmasına rağmen gönül gözüyle kendi içine bakma cesareti göstererek gördüğü Kör Düşler ile hayata tutunmaya gayret ederken bir başkası uzatılan dala öyle bir sıkı sıkıya tutunur ki artık o daldan başkasını, gözleri açık olmasına rağmen, göremez olur. Bu bir tür körleşme halini alır; hayatı sözcüklerden örülmüş, onlarla dünyalar kurup dünyalar yıkan, Sözcüklerin Müziği'ne takılıp gittiğinde gözü kimseyi görmeyen yazarın içinde bulunduğu hal gibi. Öyle ki o, \"Yaptığı, yazdığı, konuştuğu hiçbir şeyi hatırlamazdı; kurbanıyla karşılaşsa 'Niye böyle üzgün görünüyorsun?' diye hayretle sorabilirdi.\" (Tosun, 2021, s. 99) Tutunulan dalı putlaştırmayıp bir dayanak olarak görenler ise kendi içine dönebilme cesaretini bulabilmekte; ışığı bulabilmektedir. Körleşen gözler o ışıkla aydınlandığında kişi yalnız olmadığının, kullar arasında kendisini yalnız hissetse de her daim Var Olan'ın varlığının idrakine, gerçek manada, varacaktır. Bu aydınlanma Kanatları Kar İçinde başlıklı öyküde şöyle ifade edilir: \"Tanrı insanlarla; isterse depremle isterse bereketle isterse karla konuşurdu. Şimdi karla konuşuyor, merhamet üflüyor, acıları kovuyordu.\" (Tosun, 2021, s. 54) Bu idrake bir kez varan kişinin yerinde durabilmesi mümkün müdür! O ışığı bulduğunda etrafındakileri de aydınlatmak isteyecektir; Renklerin Dili ve Yıldız Yağmuru öykülerinde olduğu gibi. Akyol, A. (2017). Kitlelerin Tahakkümüne Karşı Bireysel Yönetim. İ. Bacce içinde, Tedbiru'l Mütevahhid (A. A. Mevlüt Uyanık, Çev., s. 183-218). Ankara: Elis Yayınları. Bacce, İ. (2017). Tedbiru'l Mütevahhid. Ankara: Elis Yayınları. Tosun, N. (2021). Gidilmemiş Yerlerin Türküsü. İstanbul: Ketebe Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hikayeye-olan-ihtiyacimiz-k5487.html", "text": "Anlatılan bütün hikayeler kendimizi ve başkalarını algılayışımıza nasıl katkı sunuyor? Hayat bir hikayeler yumağı, edebiyatçılar bu yumaktan bir ipin ucunu bulup çekip, önümüze o ipin gideceği yeri gösterip, o ipin olaylar zincirini bize sunarak farklı hayat biçimlerinde insanların durumunu bizlere aktarır. Hikaye okurken ve hikayeler anlatırken insanlar rahattırlar. Çünkü bunun yaşanması muhtemel, yaşanması olmuş olması muhtemeldir. Çünkü insan hikayeler biriktirerek büyür. Her yaşının, başından geçenlerin, karşılaştıklarının çetelesini tutmasa da hikayeler onda tanıdık bir tat olarak yer edinir. Kendisini okur insanlar hikayelerde. Edebiyatın diğer türlerinde de durum benzerdir. Çünkü edebiyat başlı başına bir anlatımlar zinciridir. Anlatıcıların anlatımlara yüklediği olaylar, durumlar, düşünceler insana rağmen insan içindir. Edebiyat, insana insanı anlatır. En çok de kendisini. Neden okumalıyız? Sorusunun bir cevabı da bu soruda saklıdır. İçerimizde düğüm düğüm olmuş birikenleri açmak için edebiyat bir tür farkındalık oluşturur. Bunun yaşanmış olması, yaşanıyor olması ve yaşanması muhtemel olması çoğu zaman rahatlatır. Bu dünya gezegeninde bütün insanlarla bir arada yaşarız. Kendimizi her ne kadar kapılar ardına, sınırlar ardına saklasak da bütün insanlar ile aynı mekanı, aynı dünyayı paylaşıyoruz. Aynı hayat çizgisinde ilerlerken herkes gibi doğmuş olmanın sorumluluğunu yaşıyor, ölümün keskinliği ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu doğum ve ölüm durakları arasında anlam arayışlarımızı, inşa ettiklerimizle birlikte yıktıklarımız da bulunuyor. Bu iki durak arasına sıkıştırıyoruz her şeyimizi, bu iki durak arasında bütün insani vasıflarımızı gerçekleştiriyoruz. Bu iki durak bizler için bir başlangıç bir bitiş, bir ayar istasyonu. Bu istasyonlarda kimi zaman kendimizi sigaya çekiyoruz, kimi zaman hayatı, kimi zaman insanları ve olayları. Bu hesaplaşma anında bin bir türlü hesaplaşmalar kendini gösteriyor. Hayat bu hesaplaşmalar içerisinde alınan ve vazgeçilen kararlar ekseninde ilerliyor. Birlikte yaşamanın temel unsurlarından biri mirastır. Umulanın karşılık bulması neticesinde insanlar bir arada yaşamak için çeşitli unsurlara sarılır. Dil, kimlik, din, ideoloji, duygu, düşünce, menfaat... Tüm bu unsurlar bazen bir arada olabileceği gibi bazen tek bir unsur üzerine de yoğunlaşılarak bir arada durmak için bir vesile olabilmektedir. \"tasarlayarak var ettiğimiz her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. Her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda da bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbiriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.\" (Manguel, 2016, s. 11-12). Manguel bu yaklaşımıyla bir toplumun kendini tanımlamak için karşıtlık denilen bir ötekinin gerekliliğinden yola çıkar. Ben-öteki dikatomosi içindeki tanımlamalar her ne kadar eksik olsa da bir yönüyle de kendini tanımlamak ve kendini konumlandırmak açısından önemlidir. Manguel'in Kelimeler Şehri adlı eserinde kelimeler, bir dil ekseninde bütünleştirici, birleştirici bir etkiye sahip olduğu için üzerinde durulan temel ve önemli meselelerden biridir. \"Dil bizim ortak paydamızdır\" der Manguel, bununla birlikte de \"Dil aracılığıyla canlandırılan bu dünya gerçekliği, paleontologlardan öğrendiğimize göre, bilincimize ilk olarak büyülü bir biçimde maddesel bir şey olarak dahil olmuştu: Başlangıçta, kelimeler yalnızca zamanda değil, uzamda da yer kaplıyor gibi görünmüştü bizlere, tıpkı su ya da bulutlar gibi\" (Manguel, 2016, s. 17). Dil, bütün insanlığı bir araya getiren, belirli bir sistematik ile kendi çatısı altında toplayıp anlamlar üretmesine ve varlığı anlaşılır kılmaya yarayan temel bir argümandır. Dil, bir koku gibi, yaşanan yerde bireye ve topluma sinen, çeşitli rayihalarla onu çepeçevre saran bir unsurdur. Herhangi bir dilin hüküm sürdüğü bir alana giren birey ve toplumlar, ondan etkilenmeden o alandan ayrılamazlar. Dil öyle bir unsurdur ki; yaşadığı alanı kendine benzetir ve o alanda yaşayanları bir bütünlük içerisinde tutar. Ve yine dil öyle bir unsurdur ki; alanında yaşayan birey ve toplumları usulca kapsamı alanına alır, bazen dayatır, bazen yöneltir bazen değiştirir ve bazen de dönüştürür. Manguel de dili ele alırken onun yalnızca şeyleri isimlendirmekle kalmadığını aynı zamanda bir gerçekliği inşa ettiğini, anlatım ve hikayeleştirme yoluyla da insanlarda bunların yer edinme (Manguel, 2016, s. 18) edinimi olarak büyük yer tuttuğunu belirtir. Hikayeleştirme, insan zihninin belirli bir metot ile kadim bilgelikten hisseler alması için önemlidir. Her toplum bir süreç içerisinde öncellikli olarak şifahi bir bilgiden yola çıkarak kendini tanımaya başlar. Şifahi unsur, insanlığın sürekli olarak bir anlatıcıya ihtiyacının bir sonucudur. Kadim dinler de dahi bir anlatıcı; resul/nebi hep anlatıcı rolündedir. İyiliği emreden, kötülükten men eden bu anlatıcılar, insanlığa iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı her daim vaaz etmişlerdir. Anlatıcıların vaaz ettiği tüm unsurların kalıcı bir halde, süreklilik kazanabilmesi için, sürekli bir uyaran hükmünde olabilmesi için de okumak, insanlık için her daim yapılan ve yapılmaya da devam edilmesi beklenilen bir eylemdir. Okumak, bütün varlığı ve bu mevcudat içerisindeki unsurları, gözle, zihinle ve kalp ile. Okumak, salt zihinle yapılan ya da gözle görülen sembollerin zihinle işlenme biçimi olarak algılanmamalıdır. Okumak, idrak ve inşa etme sürecinde temel bir harekettir. Manguel okumayı belleğin bir işlevi, başkalarının geçmiş deneyimlerinden elde edilecek unsurları kendi başımıza tat alabilmemize olanak sağlayan bir imkan olarak görür (Manguel, 2016, s. 18). Kendi başınalık. Kendi başınalık bu çağın insanlarına bir veba gibi bulaşmış ve artık ayrılmaz bir hale gelmiş durma biçimi. Bu kendi başınalık içerisinde inşa ettiğimiz, sığındığımız, kaçıp kaçıp girdiğimiz mağaralarımızda okumanın künhüne vakıf olmak için kendi başınalığımızı çoğul başlılıklarla gidermeye çalışıyoruz. Bu kendi başınalığımıza çareler ararken, bizim gibi diğer insanların da bu kendi başınalık durumuna çareler ürettiği bir çağda, kendimizle kalabilmek için sığındığımız bazı unsurlardan, kendimizden bir hayli uzaklaşmaya başladık. Üretilen ve kendi başımıza bırakılmaya gönlü el vermeyen enformasyon çağının üreticileri, çeşitli unsurlarla bu alanı da talan etmeye başladı. Bu talanda zihni ve kalbi artık uyuşmuş, benlik inşasında ve kurgusunda kendini bu dehlizler arasında kaybetmiş insanın \"kitaba dön\", \"okumaya dön\", \"eve dön\" çağrısına kulak vermesi için kitabın ve okumanın da birer \"sosyal fenomen\" olması gerekmekte yahut gündeme gelmesi gerekmektedir. İnsanı bir araya getiren temel unsur dili, geçmişi ve ortak acılarıdır. Bu unsurlar, insanların bir arada yaşayabilmesi için ortak bir duyguyu ortaya koyar. Bunlar üzerinden hikayeler üretilir yahut hikayelerin biz gibi insanlar da var vurgusu genellikle rahatlatıcı bir çıkarım olarak önümüze sunulur. Hikayelerin bizleri iyileştirici bir yönü vardır. Bize yol gösterir, bir çıkar yolu sunar, geçmişte yaşanılanların da gelecekte benzerlerinin olduğunu önümüze sunar. Hikayeler, iyileştirici yönüyle birlikte ayrıca bir ışık sunar, aydınlatır, başkalarıyla yüzleşmemize, başka insanların acılarına, hüzünlerine, dertlerine vakıf olmamıza vesile olur. Farkındalığı arttırarak ben merkezli dünyadan çoğul merkezli bir dünyaya bakışa yönlendirir bizi. Bu yüzden okumak, dilin imkanları sayesinde üretilmiş tüm hikayeleri kendimize hikayeleştirmemiz için bir vesile olmaktadır. Okumak, başkaları da var... uyarısından hareketle bir giriş sunar bize."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/mucahide-kadin-uzerine-dusunceler-k5169.html", "text": "Radyo ve televizyon kanallarından ağırlıklı olarak sohbet programlarının dinlenip izlendiği bir evde büyüdüm. Eski medyada yer alan hocaların pek çoğuna aşinayım bu sebeple. Nurettin Yıldız bu hocalardan biri değildi. Nurettin Hoca'yı evimize bilgisayar ve internet girdikten, internette sohbetler dinlemeye başladıktan sonra tanıdık. Hakeza birilerinden ismini duyduğumu, kitaplarını gördüğümü, kendisini onun öğrencisi olarak tanıtan birileriyle tanıştığımı da hatırlamıyorum. Bir tahlil toplantısı vesilesiyle Hoca'nın bir kitabını ilk defa okumuş oldum, yıllar içerisinde dinlediğim sohbetlerde edindiğim izlenimler, kitap ve kitabın tahlilinin ardından yazmaya karar verdim bu yazıyı. Her yazıda olduğu gibi ön araştırma sürecinde fikrine yakın olduğum insanlar ve fikrine uzak olduğum insanlar bu konuda neler yazıp çizmiş diye sanal mecrada pek de akademik olmayan bir tur attım. Fikrine uzak olduğum insanlar kategorisinde Ekşi Sözlük'teki 6 sayfalık tanımlar vardı. Tamamına yakını Hoca'nın kadınlar hakkında söylediği sözlere tepkiler üzerineydi. Fikrine yakın olduğum insanlar cephesinde de minik, mütevazı ve dertli sözlüğümüz Dertli Sözlüğü ziyaret ettim. Burada ise Hoca'ya büyük hayranlık duyanlar ve üslubunu çok yanlış bulanlar olarak ikiye ayrılıyordu tanımlar. Her iki sözlükte de 10 yılı aşkındır yazıyor olmak yıllar içinde değişen fikirler, tepkiler, hisler ve bunlarla birlikte sabit kalanları görmek açısından sanal bir bellek fırsatı sunuyor insana. Bugün 2023'e ramak kala, Mücahide Kadın kitabı ve genel ahvali baz alarak kalemi elime aldığımda 4 yıl evvel sözlükte yazdığım fikirlerin biraz daha usturuplu şeklini koruduğumu görüyorum. Nurettin Yıldız çok fazla gencin ilim talebesi olmasına, hayatına bir hedef belirleyip istikamette kalmasına, hizmet etmesine vesile olmuş bir Hoca. Hayatını zaten bu şekilde yaşamak isteyen pek çok gence ufuk olup, rehberlik yaparken, kendisini geliştirmesi adına destek sunmuş olması bir gerçek ve çok büyük bir hizmet. Öte yandan İslam'dan uzakken, istikamette değilken Nurettin Hoca vesilesiyle İslam'a kalbi ısınan, hiçbir şey bilmezken onun vesilesi ile bu dini sevmeye başlayan insana da hiç rastlamadığımı fark ediyorum. Bunun ilk sebebinin ise üslup olduğunu düşünüyorum. Kitapta İslam'da erkek ile bütünleşmiş olan cihat kavramı hanımların cephesinden ele alınıyor.'Her bir kadının hem mücahide olması hem de kadınlığından taviz vermemek üzerine kurulu bir dengeyi anlatmaktadır bu kitap' diye özetliyor arka kapak yazısı bu kitabı. Kitabı okurken hissedip düşündüklerim, hocanın sohbetlerini dinlerken edindiğim izlenimlerle örtüşüyordu. Hatta pek çok cümleyi hocanın sesinden okudum istemsizce. Güzel mesajlar bazen yerinde tespitler ve sonra hiçbir bağlama oturtamadığım bir örnek veya keskin bir kıyas. Keskin kıyaslar evet sanırım Nureddin Hoca için anahtar kavramlardan biri bu. Hoca o kitapta, o sohbette anlatmak istediği başlık her ne ise ona dikkati çekmek onun önemini vurgulamak için öyle vurgular yapıyor ki o konu dışındaki tüm konular birden değersizleşiveriyor, olur da sizi mevzubahis konuda pekiyi değilseniz lakin diğer pek çok konunun hakkını veriyor olsanız da tam bahsedilen konuda eksik olduğunuz için diğer hiçbir artınızın ehemmiyeti kalmayıveriyor. Her çabanız sıfırla çarpılmış öylece kalakalmış hissediyorsunuz. Kitabın Namaz ve Cihat alt başlıklı bölümü bunları düşündürtüyor tekrardan bana. 'Günde 5 defa minarelerden ilan edilen namazdan daha yaygın bir emir olarak cihadı öne çıkarmış olsak abartmış olmayız' diyor hoca. Cihat önemlidir demek yerine namazla onu kıyaslayıp birini öne almak fikri şahsım adına tesiri arttırmıyor. Nurettin Hoca mücahide kadının koruması gereken cephenin evi olduğunu, evinin işini yaparken, eşiyle, çocuklarıyla ilgilenirken esasında cihat yapmış olduğunu anlatıyor. Yo hayır bunlara bir itirazım yok bilakis hayatımı gerçekten esas kalemin evim, ailem olduğuna inanarak o kaleye sığınıp o kaleyi korumak üzerine şekillendiriyorum. Ancak tam da kalemin korunaklı duvarları arasında oturmuş bu satırları yazarken 'Kılıçsız ama kılıç tutanı doğuran, kalemsiz ama kaleme mürekkep olan' cümlelerini sorgulamadan edemiyorum. Kadınlara meşru alanlar açmak varken, yazmak gibi mübah hatta müspet bir alanda dahi bir sınır konmuş olmasına, 'kalemimle' bu satırların altını çizmeden yanına ünlem işareti koymadan geçemiyorum elbette. 'İşçi Anne Afettir' başlığı altında kadınların çalışmasının toplumu nasıl ifsad ettiğine uzun uzun değiniliyor. Yine itirazım ana fikir değil; ancak yakın zamanda bu konuya dair Cihan Aktaş'ın kaleminden oldukça yerinde bir sorgulama okumuş ve hak vermeden edememiştim. Cihan Hanım, dindar, muhafazakar erkeklerin bir yandan bu söyleme dört elle sarılmasına, hunharca savunmasına karşın Kavvam olması gereken erkeklerin bu vasfı yitirmelerine değiniyor. Evet hanımlar, mahremiyetlerini koruyamadıkları, tesettürlerine zeval gelen, değersiz hissettikleri işlerde çalışmasın. Peki eşi tarafından terk edilmiş, eşi çok düşük ücretlerle çalışan ve hayata tutunmakta zorlanan, ailelerinin sahip çıkmadığı kadınlar için muhafazakar beylerin bir önerisi, attıkları bir adım, buldukları bir çözüm var mı? Çalışan kadın belki bir sonuç. Benim de her daim eleştirdiğim 'Çalış da kocanın eline bakma' yaklaşımının yanında, yıllarca eşi vasıtasıyla geçinen kadınların neden böyle hissettiğini de konuşmak gerekiyordur belki biraz da. Ümmetin tüm alimlerinin, hocalarının, ferdinin son derece kıymetli olduğu, İslam'ın temel esasları dışındaki üslup ve görüş farklılıklarının hiçbirini daha değersiz yapmayacağı açık bir hakikattir. Yazının amacı haddim olmayarak bir hocayı tenkit etmek değil, bir hocayı okumak, ve okuyanlara yönelik tahlil yazmaktır. Okuduklarım ve dinlediklerim bana ne hissettiriyor, ne kazandırıyor, ne düşündürüyor, alternatif okumalar mümkün müdür, buradan alacağımız hangi yaklaşımı bilgileri, başka neyle harmanlarsak daha güzel bir noktaya ulaşırız üzerine söylenmelerden ibarettir. Maksatsız söylenmelerden, alternatifsiz eleştirilerden ve haddi aşan her işten Kalemle yazmayı öğreten Allah'a sığınarak..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/vahiy-ve-akil-isiginda-hz-peygamberin-hayati-k3906.html", "text": "İlmi eserleri değerlendirme diğer eserleri değerlendirmekten çok daha zor. Hele de yüzlerce, binlerce yazar tarafından eserler kaleme alınan Siyer ilmi alanında yazılmış olan bir eseri değerlendirmek/değerlendirme yazısı yazmak çok daha zor. Siyer alanında yazılan her eser değerlidir ve değerlendirmeye/emek vermeye değer. İlmi eserlerde ilk önce kaynakça bölümüne bakmak, eserin ne kadar zengin ve derinlikli olduğu ile ilgili bir fikir verir. Diğer ilmi alanlarda olduğu gibi siyer ilmi alanında eser kaleme alan müellifler de etkisi altında oldukları ekollerin etkisinde siyer konularını değerlendirmekte ve eserler ortaya koymaktadırlar. Son dönemlerde modernist anlayış diyebileceğimiz anlayış ile kaleme alınan siyer kitaplarının fazlalığı dikkat çekecek orandadır. Geleneksel çizgiden biraz ayrışan, siyer konularını farklı bir bakış açısı ile ele alan Vahiy ve akıl ışığında Hz. Peygamberin hayatı eserini kaleme alan İhsan Arslan; 1970 yılında Samsun'un Çarşamba ilçesinde doğdu. İlköğretimini ve hafızlık eğitimini Çarşamba'da, liseyi Samsun İmam-Hatip Lisesi'nde tamamladı. 1997 yılında Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde lisans eğitimini tamamladı. 1998 yılında İzmir'e Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak atandı. 2000 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı'nda ''Beşeri ve Siyasi Yönleriyle Hz. Peygamber'in Hoşgörüsü'' konulu teziyle yüksek lisansını tamamladı. Farklı okullarda öğretmenlik yaptı. 2009 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı'nda ''Muktedir'in Halifeliği ve Şahsiyeti'' konulu teziyle doktorasını tamamladı. 2010 yılında Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı'na Yardımcı Doçent olarak atandı. 2015 yılında doçent oldu. Hala aynı üniversitede görevine devam etmektedir. Yazarın siyer ve İslam Tarihi alanlarında onlarca eseri bulunmaktadır. Klasik/geleneksel siyer kitaplarındaki konu sıralaması yaklaşık olarak aynı şekilde takip edilen eser, gelenekten farklı olarak modernist yaklaşım diyebileceğimiz yaklaşım, Resulullah'ın nesebi konusunda kendisini belli ediyor. Geleneğin, Resulullah'ın soyunun asil, temiz, seçilmiş olduğu ile ilgili rivayetlerin sıkıntılı olduğu ifade ediliyor. Müellif, bu konuda rivayetlerin sıkıntılı olması ile ilgili haklı olabilir. Fakat bu durum ifade edilirken Resulullah'ın sıradanlaştırılması anlayışına hizmet edecek şekilde bir bakış açısı ile ifade edilmesi doğru değildir. Resulullah'ın doğumu esnasında bir kısım mucizelerin olduğunu ifade eden geleneğin dayandığı rivayetler akli deliller ile çürütülüyor. Resulullah'ın normal bir çocuk gibi doğduğu ve herhangi olağan üstü bir durumun olmadığı ifade ediliyor. Resulullah'ın sütanneye verilmesi konusu işlenirken, Arapların çocuklarını fasih Arapça öğrensin/konuşsun diye sütanneye verdikleri bilgisi, İsrafil Balcı'dan yapılan bir iktibas ile çürütülüyor. Sonrasında geleneğin Resulullah'ın sütannesi Halime'ye verilmesinden sonra görülen mucizeler/olağanüstülükler anlayışının yanlış olduğu anlatılıyor. Şakku's Sadr olayının uydurma olduğu, İnşirah suresi ile hiçbir ilgisi olmadığını, bu olayın diğer din ve kültürlerden aşırma bir olay olduğu izah ediliyor. Amine Hatun'un vefatı, Abdulmuttalib'in vefatı geleneksel eserlerde geçtiği şekli ile kısaca ele alınıyor. Ebu Talib döneminde ise Resulullah'ın çobanlık yaptığı zamanlar, ilk gençlik yıllarında bir eğlenceye katılmak istediği ve uyutulduğu rivayetinin uydurma olduğu ifade ediliyor. Akabinde Rahip Bahira olayının hem metin olarak sıkıntılı olduğu, hem vahye aykırı olduğu, hem de oryantalistlerin eline malzeme veren bir rivayet olduğu ve uydurma olduğuna vurgu yapılıyor. Resulullah'ın Ficar savaşına katılması ve Hılfıl Fudul içinde yer alması kısaca ele alınıyor. Hazreti Hatice annemiz ile evlenmesi ve Hacerul Esved taşının yerleştirilmesi olayındaki hakemliğine kısaca değiniliyor. Resulullah'ın Hira'da inzivaya çekilmesine geldiğimizde farklı bir bakış açısı ile karşılaşıyoruz. Hira'da inzivaya/uzlete çekilmenin sadece Resulullah'a has bir durum olmadığı, bunun Resulullah'ın kabilesinin ileri gelenlerinin hepsinin yaptığı bir adet olduğu, dolayısı ile bu durumun yani Hira!da uzlete çekilmenin peygamberliğe hazırlık gibi bir yönü olmadığı savunuluyor. Resulullah'ın ümmi olup olmadığı ile ilgili kadim tartışmayı, okuma yazma bilmiyor diyenler ile okuma yazma biliyor diyenlerin delillerini paylaşıp değerlendirdikten sonra Resulullah'ın okuma yazma bildiği görüşü savunuluyor. Varaka bin Nevfel'in Resulullah'ın peygamber olduğunu bildiğine dair rivayetin abesle iştigal olduğu ifade ediliyor. Geleneğin rivayetler yolu ile izah ettiği Ay'ın ikiye bölünmesi olayının uydurma olduğu savunuluyor. Kitabın belki de en önemli bölümlerinden biri Garank olayının ele alındığı bölüm. Okuyucunun kafasında hiçbir soru işareti bırakmayacak şekilde Garanik olayı ile ilgili iddialar çürütülüyor. Resulullah'ın tek mucizesinin Kur'an olduğu geriye kalan mucizeler ile ilgili bütün rivayetlerin uydurma olduğu ifade ediliyor. İsra olayının rüyada ruhun yaşadığı bir olay olduğu savunuluyor. Miraç olayı içinde Eğer yaşandıysa ön cümlesi ile rüyada ruhun yaşadığı bir olay olduğu savunuluyor. Miraç olayı kabul edildiğinde Allah'a mekan isnat edilmesini kabul etmek gerektiğini Muhammed Hamidullah'ın bilgilerine yer verilerek anlatılıyor. Miraç olayında namaz vakitlerinin pazarlık konusu edilmesi kısmının da hem vahye hem de akla aykırı olduğu ifade ediliyor. Hicret esnasında Sevr mağarasında örümcek ağı ve güvercin yuvası rivayetinin uydurma olduğu anlatılıyor. Hazreti Aişe validemizin çocukken değil genç yaşta evlendiği konusunu Mehmet Azimli'den alınan bilgiler ile anlatıyor. Bedir savaşında meleklerin yardım etmesini maddi yardım değil, manevi bir yardım olduğu savunuluyor. Kurayza oğulları Yahudilerinin cezalandırılması/idamı ile ilgili olarak şaşırtıcı bir şekilde geleneğin savunduğu şekilde bir kabul var. Birçok konuda gelenek bir kenara bırakılırken bu konuda geleneğin görüşünün benimsenmesi ilginç geliyor. Bu konuda oryantalistlerin iddialarına cevap veriliyor. Gadir Hum olayı ile ilgili Şii ve Sünni ekolün görüşleri veriliyor. Sünni ekolün görüşlerinin daha sıhhatli olduğuna vurgu yapılıyor. Kırtas olayı rivayetinin uydurma olduğu nedenleri ile izah ediliyor. Değindiğimiz konular dışında kalan kısımlar geleneksel siyer kitaplarında ele alınan şekli ile ele alınmış. Kitabın tanıtım bülteninden: O, yaşadığı toplumu karanlıktan aydınlığa çıkartmak amacıyla gözünü budaktan esirgememiş, her türlü baskıya ve zulme rağmen çıktığı bu kutlu yolculukta bir adım bile geri atmayarak başarıya ulaşmıştır. Onun hayatının, örnek alınmasına engel olan aşırı yüceltmeci söylemlerden, hurafelerden, menkıbevi, mucizevi ve efsanevi anlatılardan arındırılması gerekmektedir. Zira Kur'an-ı Kerim, Müslümanlara onu model olarak almalarını öğütlemektedir. Bu sebeple onun hayatı, örnek alınıp dersler çıkartılabilecek formatta sunulmalıdır. Yaşadığı dönemin örf ve adetlerinin din haline getirilerek anlatılması, onun mesajının geniş kitlelere ulaşmasına engel teşkil edecektir. Onun getirdiği değerlerin, evrensel boyutlarda canlandırılarak insanlara sunulması büyük önem arz etmektedir. Çağlar öncesinin davranışlarını ve uygulamalarını şeklen günümüze taşımaktan ziyade onların ruhunu ve evrensel niteliklerini yakalayarak insanların idrakine sunmak esas kabul edilmelidir. Çünkü Hz. Peygamber bir dönemin değil, çağların Resul'üdür. Bu sebeple onu dar çerçeve içerisine hapsederek anlatmak, getirdiği mesaja yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. İlmi ve akademik bir üslupla kronolojik olarak kaleme alınan bu eser, Hz. Peygamber'in örnek hayatının doğru anlaşılmasını ve yanlış algıların da izale edilmesini amaçlamaktadır ifadeleri yer edinmekle birlikte, eser, geniş çapta yaşanan olay ve olgular üzerine yoğunlaşarak bu olayların ve olguların kaynağı irdelenip sahihliği konusunda bir tartışmayı kendisiyle beraber getirmektedir. Çok yönlü siyer okuması yapmak isteyen okuyucular için okunabilecek bir eser. Emek verilmiş, konular derinlemesine ele alınmış. İtiraz edilen konularda deliller verilmiş bir eser."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/muzik-ve-populizm-kiskacinda-turk-halk-muzigi-uzerine-k5835.html", "text": "Müziğe, genelde \"ruhun gıdası\" olarak bakılır. Bu, bir açıdan doğrudur. Mahiyetini bilmediğimiz, ama varlığından \"bir şekilde\" haberdar olduğumuz ruhun gıda açısından doyması gerekecekse, bu ya direkt Allah'ın kelamı, ya da hikmet içeren sözler ve yahut ta genel itibarıyla hikmet içerdiği kabul gören türkü ile yani müzikle olur diyebiliriz. Müzik olgusu da aynen felsefe, sanat ve estetik mevzuları kabilinden, zaman içerisinde, salim fıtrattan peyderpey uzaklaşma eğilimine dahil olduğuna şahitlik ettiğimiz insanın, ruhen incelmesini öngören, onu fıtratıyla 'yeniden' buluşturma çabasını güden ve onu düşünen aklın ve zikreden kalbin ortaya çıkarmaya çalıştığı bir 'dinlenim' formu olarak değerlendirebiliriz. (1) İnsanı kadim bir söylem içerisinde bir bütünlüğe irca edip onu 'ruh ve bedenden' müteşekkil bir varlık olarak tanımladığımızda ise, bir dinlenim ve dinlenmeyle birlikte, onu, ruhen estetize etme formu olarak görebileceğimiz gibi, onu, aynı zamanda \"bir ifsad aracı olarak\" da tanışmayabilir. Müzikte, çalgı kısmı önemli olmakta birlikte, ses olmazsa olmaz bir yere sahiptir. Böyle olunca, onu bir sanat olarak ele alıp değerlendirebiliriz. Müzik etki ve ilgi bakımından en eski sanat dallarından biri olarak değerlendirilebilir. Müzik ilk insan topluluklarında uyandırdığı ilgi ve bıraktığı etki açısından ele alındığında, onun, kuşların ötüşünden, suların şırıltısından, yağmurun sesinden, rüzgarın çıkardığı sesten ve denizde oluşan dalgaların oluşturduğu uğultudan esinlendiği varsayılabilir. Bu varsayıma baktığımızda, o dönem insanı, gelişen zihin yapısına koşut olarak el becerileri sayesinde, ilkel şekillerde de olsa, kullanılmak üzere birçok alet ve edevat yapmışsa, \"içi boş bir kütüğe deri geçirip vurarak, hayvan bağırsaklarından yapılan ipleri çekerek, boynuz, kemik ya da odundan bir boru üfleyerek doğadaki sesleri taklit etmeye\" başlamıştır. (5) Müziğin oluşumunda, adeta onun temel taşı hükmünde bulunan ses, başlangıçta insanlar arasında işaretleşmek amacıyla kullanılmış olup, sonraları hoşa gitme açısından bir düzenlemeyle, ilkel müzik biçiminde bir yapıya büründürülmüştür. Müzik, İslam'dan önceki dinlerin müntesipleri arasında da tartışma konusu yapılmış olmakla birlikte Müslüman toplumlarda da az-çok tartışılmıştır. İlk dönemlere baktığımızda, onu, gündelik hayatın tümünü kapsamamak şartıyla ve içeriğinin \"temizliği\" söz konusu olduğunda ona haram gözle bakılmadığı, ama daha sonraki asırlarda, \"asıl olanın eşyada mubahlık olduğu\" gerçeğini anlamayan, görmeyen, keza onu görmezden gelen ve işe bütünsellikle değil de, parçadan bakmaya çalışan ve bunlardan dolayı kendi görüşünü İslam'ın görüşü olarak insanlara zorla kabul ettirmeye çalışan zevatın birçok kültürel öge gibi müziği de külliyen haram olarak ele alıp değerlendirdiği bilinmektedir. Böyle bir durum, eşyada asıl olanın ibaha olduğu esprisini es geçmesi, aslında bir bedeviliği de ele vermekte olup kişinin kendini sözde medeni olarak tanımlaması da nihayetinde anlamsız kaçmakta ve var olan sakiliyet hali sürüp gitmekte olup bu sakil durumlar, maalesef günümüzde de yer yer devam etmektedir. Her şey bir ihtiyaca binaen oluşur, husüle gelir. İhtiyaçların bir kısmı kabul görür ki, maddidir ve bir mübadele aracı olan paran tutunda, insanın hayatını biyolojik olarak sürdürmesine yarayan gıda maddeleri ile birçok eşyayı vs. kapsar. Kültürel ihtiyaçlara gelince, bunlarda kendi aralarında çeşitlilik içerir. Bunları da, kabaca, din ve dünya ayrımı yapmadan ve sadece maksadı anlamak açısından \"dini\" ve \"dünyevi\" olarak iki gruba ayırabiliriz. Popülizmin, son yıllarda bütün dünyada politika analizlerinde belki de en sık kullanılan bir kavram. Genellikle demagoji ve fanatizmin baskınlaşmasıyla, çoğulculuk karşıtlığıyla, ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığının erozyonuyla, yabancı düşmanlığı ve faşizan etkilerle birlikte tartışıldığı görülüyor. Konumu gereği, popülizmi daha da ileri tarihlere sabitleyebiliriz. Batılılaşma ve modernleşme eyleminin Osmanlı son dönemine bizzat \"devlet ricali\" tarafından ortaya konulduğu; birçok alanda a'dan, z'ye temelli bir değişimin yaşandığı, yönetsel formlar olarak Tanzimat'tan itibaren Meşrutiyet'in kendi sürecini tamamlamasına bağlı olarak Cumhuriyet'in uygulanması ile birçok yasağında başladığı bilinmektedir. Bu yasaklardan birisi de Türk müziği ile ilgiliydi. Uzun bir dönem bu topraklarda Türk müziği birçok formu içerisine alarak yasaklanmıştı. Onun yerini klasik\" Batı müziği almıştı. Buna bağlı olarak bedeni Türk, Kürt, ama ruhu ve içerisine girdiği kalıp açısından Batıcı olan \"ince zevkli aristokrat\" zevat, hemen her alanda olduğu üzere müzikte de tercihini Baı'dan yana yapmıştı. Bu durum onlarca yılı bulmuştu. Türkü artık köylü işi ve tabiri caizse \"tukaka\" edilmişti. Ama birçok ideolojik açılardan Kemalizm'e muhtaç bir hali bulunan Türk solu içerisinden çıkıp kendisine dayatılan, ya da \"uygun görülen\" durumlara razı olmayıp ona karşı duranların, bu kez müzik açısından tercihleri türküden yana olmuştu. Ki, bu form, oluşurken formel ilhamını türküden almıştı. Bu form, daha sonraları birçok ideolojik çevre içinde geçerli olmuştu. Yukarıda konu bağlamında ifade etmeye çalıştığımız üzere, Türkiye'de devrimlerin tüm ağırlığının hemen her alanda kendini baskın olarak hissettirdiği dönemlerde birçok şey devrimlerin gadrine uğradığı gibi müzikte kendine düşeni almış oldu. Uzun bir dönem Türk müziği yasaklı olarak gözden düştüğü için, toplumların ilgilenmeyeceği bir konuma düşürülmüş oldu. Bir müzik formu olan türkü ise, bu kez Müslümanların büyük bölümünün hem mezhebi v hem de öteden beri müziğe karşı oluşları üzeriden Aleviliğe ve Alevilere özgü olarak değerlendirildiği için uzun bir dönem revaç bulmadı. Daha sonraki süreçte, şehirleşme ile unutulan ve göz ardı edilen türkü yerine \"şarkı\" yani Türk sanat müziği, genellikle hemen her şehir ve ilçede bulunan \"Musiki Severler Cemiyeti/Derneği\" gibi yerlerde icra edilmeye başlandı. Bununla birlikte Arap müziğinin etkisiyle adına arabesk\" denilen form oluştu. Arabesk müziğin, normal şartlarda, toplumun değişen dinamiklerine ve bu dinamiklerin tetiklediği siyasi duruma göre hareket etmesi gereken ve \"görece\" ezilen sınıfları temsil ettiği düşünülen şahısların, hissedilen ve görünen ezikliğe rağmen acı içerisinde- apolitik durmaları da ayrı bir konu olarak karşımızda durmakta olup üzerinde düşünmek gerekir. İşte, o form içre müzik icra eden şahıslar birer, birer var olmaya başladılar. Toplumda bir nevi yasaklanan ve icra edilmesi pek de mümkün olmayan türkü yerine, her iki formu da içeren arabesk müziğe ilgi duydu. O zamanlar, bu dalga içerisinde kendine özgü bir yapısı olan Kürtçe eserler de Türkçeleştirilerek seslendirildi. Buna binaen ne toplum ve ne de bu işe yasal olarak ayar vermesi gereken yetkililerin ilgisizliği sonucu bu işe gönül veren, konuya dair ciddi eğitim alan ve ii popülizme indirgemeyen şahısların varlığına rağmen- uğraştığı formun çoğu kez ne olduğu tartışılan sanatçılar zuhur etti. Bunların bir kısmı etnik açıdan Kürt, ya da Arap idiler. Ama Kürtçe ile Arapçanın hiçbir toplumsal alanda kullanılması mümkün olmadığından ve dahi \"yasak\" olduğundan dolayı, bu kişilerde ya birçok Kütçe vs. eseri Türkçeleştirdi, ya da toplumsal ve siyasal alan dışında ağırlığı olmayan, çoğu da arabesk mahiyetinde Türkçe sözlü müzik eserlerini seslendirdiler. Bir de, bu şahısların önemli bir kısmı, toplumun sevgisini kazanmak için kendilerine, içerisinde \"ses\" ibaresi bulunan soyadlarını uygun gördüler; o ses, bu ses, şu ses vs. Popülizm, bu sayede var olan yasaklardan hareketle en nihayetinde Türk halkının hayatı anlama ve anlamlandırma formu, yani bir nevi felsefesi olan türküyü ayaklara düşürmüş oldu. 1)Sait Alioğlu; Müzik ve Türk Halk Müziği Üzerine Bazı Mülahazalar, 18.07.2011. 2) İsmail Raci Farukı, Lamia Faruki, İslam Kültür Atlası., s.467 İnkılab Yay. Aralık,1999.İST."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/virgina-wolfun-kendine-ait-odasi-k5668.html", "text": "Ruhumu, bedenimi ve düşünce dünyamı cinsiyetsiz kılarak kendime ait bir odanın temellerini atmaya başladım. Ben Virginia, özgür ruhlu kadın. Yalnız bir kadın olarak doğurmuştum kendimi odamda ve bir erkek gibi bırakacaktım kırılgan bedenimi Ouse Nehri'nin karanlık sularına. Kimseler olmayacaktı. Kimseler hiç olmamıştı. Erkekler faşistti, ben feministtim ve bir kadın olarak girdiğim odamda kendime göre dünyalar kuruyordum, yıkıyordum. Hiç kimselerden korkum yoktu. Bütün korku duvarlarını yıkmıştım, sevdiklerimin ölümleriyle. İki cihan savaşı arasında açmıştım gözlerimi. Nedensiz ve hesapsız ölümleri görmüştüm. Erkeklerden nefret eder olmuştum, kadınlardan uzaklaşmıştım. Kendimi odama atmıştım can havliyle. Odamda kimselerin olmadığı bilmek beni huzurlu ve güçlü kılmaya yetiyordu. Huzurluydum ve güçlüydüm, bu yüzden odamdan Ouse'ye geçmek hiç zor olmayacaktı. Kendimi affetmiştim. Shakespeare'i sevmiştim. Odamda bir başıma kaldığımda içimdeki Shakespeare ile konuşmaya başlamıştım. Ben gidecektim ama içimdeki Shakespeare ardımda kalacaktı. İçimdeki Shakespeare dünyanın en ıssız olduğu vakitlerde Ouse Nehri'nin kenarına gelecekti ve kitaplarımı bana okumaya başlayacaktı. Dışa Yolculuk'ta bir başkası olacaktım. Dünyadan umudunu kesmiş, hepten kendine yönelmiş bir yalnız gezer. Dışa Yolculuk'u annemin ölümün gölgesinde yaptım. Annem bana Ouse Nehri'ni sevdirtmişti., annem bana Ouse Nehri'nin karanlıklarındaki cesedimi göstermişti. \"Bu senin cesedin, geçmişin ve geleceğin. Ona sahip çık. Onunla barış. Onu benimse\" demişti. Son sözleriydi. İçimdeki Shakespeare Gece ve Gündüz'ü okumaya başladığında eski dostlarım Katherina, Mary ve Ralph'i bir başka özler olmuştum. Aynı ritimle, aynı akışla, aynı yakıcılıkla Gece ve Gündüz hayal kurmak yegane hakikatim olmuştu. İçimdeki Shakespeare Dalgalar'ı yüzüme okuduğunda içimdeki son umut kırıntıları da yok olmuştu. Dalgalar beni olduğundan başka göstermeyecekti. Sadece kafamdaki cesedi Ouse'ye taşıyordum, cesetlerin yerlerini değiştiriyordum. Böyle yaparak umutlarımı kıran Dalgalar'ın acısını hafifletmeye çalışıyordum. Bayan Dalloway gibi ağlayabilir misin, içimdeki Shakespeare? Ağla ve dindir Ouse'nin akışını. Ben kendimde değilim. Belki kendimde olmadığım için önce kendimi odama sonra da odamdan Ouse'ye attım. Kendinde olmak ne demektir, Shakespeare? Kendinde olmak ruhunu cinsiyetsiz kılarak özgür düşünmek midir? Kendinde olmak kendi beden aynasında bir başkasını görmemek midir? Ne benim bir beden aynam oldu ne de bir başkasını gördüm. Kendi odamda hep hayaller kuran, hayaller aleminde yaşayan yalnız ama güçlü bir kadındım. Son görevini yapabilirsin Shakespeare. Annemin ölü elleriyle ölmek üzere olan ellerimden tut ve beni Ouse nehrine götür. Gerisi ben hallederim. Aynasız bedenimi Ouse Nehri'nin karanlık sularına bırakmasını bilirim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dini-televizyon-kanallarinin-toplum-uzerinde-etkileri-k3955.html", "text": "İletişim araçları insanların bilgi edinme, eğlenme, haber alma ve eğitim amacı ile kullandıkları araçlardır. İletişim araçları, toplumları her yönden çok yüksek derecede etkilemektedir. Bütün iletişim araçları farklı açılardan algı yönetimlerinde kullanılmaktadır. Çok farklı açılardan ve yönlerden ele alınabilecek olan iletişim araçları konusunda yazımızın konusu özelde televizyonlar, televizyonlar içinde ise dini/islami televizyonlar olacak. Bu yönlendirme sınırlandırma en fazla kültür ve din alanında kendisini belli ediyor. Toplumun din ve kültür algısı televizyon programları ve filmler üzerinden şekillendiriliyor desek abartmış olmayız sanırım. Türkiye'de 1948 yılında İstanbul Teknik Üniversitesinde ilk televizyon yayını denemeleri yapıldı. İlk televizyon yayını ise 1952 yılında gerçekleştirildi. Kurum olarak TRT 31 Ocak 1968 yılında bir televizyon kanalı ile yayın hayatına başladı. Din ve kültür alanında, Anadolu'da toplum algısını değiştirme/yönlendirme özel televizyonlar kurulana kadar daha çok sinema sektörü üzerinden devam etti. Özellikle ilk dönem sinema yapıtlarında din adamı kisvesi ile sunulan tiplemelerin, toplum tarafından hoş karşılanmayan, kaba, hilekar vb. olumsuz niteliklerin birçoğunu kendilerinde cem etmiş kişilerden oluştuğu gözlenmiştir. Bu tabi ki bilinçli işlenen bir durumdu. Din ile sorunu olan kişi ve ideolojik kurumlar din ve dindar insanları kötüleyen repliklere sık sık yer veriyorlardı. Yakın zamana kadar bu durum genel olarak devam ediyordu. Şimdilerde biraz etkisi kırılmış olsa da aynı hastalığı atlatamamış tipler ve kurumlar yine aynı tonda filmler yapmaya devam etmektedirler. evresine doğru yol almaya başladı. Televizyonlardaki dini tartışmalar ve din ile ilgili yapılan diğer programlar kendisini dini olarak tanımlamayan televizyon kanallarında daha hırçın ve kaba şekilde kendisini belli etmekte. Bu durumun tek sebebi reyting kaygısı olarak ifade edilse de bu yanlış veya eksik bir tespit olur. Reyting kaygısı ile birlikte program katılımcılarının birey olarak kompleksleri, sunucuların konulara hakim olmaması, izleyici kitlesinin tepkisizliği de sebepler olarak sıralanabilir. Bu değerlendirme girişinden sonra asıl konumuz olan dini/islami olarak tanımlanan televizyon kanalları başlığına geçelim. İlk başlarda futbol ve müzik programları ile savrulma yaşamaya başlayan televizyon kanalları sonraki süreçte haram-helal sınırını bir kenara bırakacak duruma geldiler. Televizyon sahibi olan kişi ve cemaatler kendi din anlayışlarını gerçek din olarak empoze etmeye başladılar. Genel anlamda söylenecek olursa mistik din anlayışı ön plana çıkarılıyor ve toplumsal din algısı bu yönde şekillendirilmeye çalışılıyor. Bu algı yönetimi yapılırken en çok kullanılan araç ise milliyetçi muhafazakar diziler kullanılıyor. Metafizik içerikler bir biçimde izleyicinin ilgisini çekebilecek; sürrealist anlatım ve yapım ilgiyi artıracaktır. Aynı motivasyonu, filmlerde hep kurtarıcıların ortaya çıkması, umudun nerdeyse tümüyle yittiği bir zamanda yaşlı ve aksakallı bir dedenin aniden zuhur etmesi ve bir dokunuşla bütün sorunları çözümlemesi ile seyircide oluşacak katharsisle açıklamak mümkündür. Seyirci bu sayede bir duygu boşalımı yaşayacak, kendini kurtaracak bir aksakallı dedeyle huzura erecektir. Ak sakallı dede gerçekte bu teklifi sunmasa dahi kurtarılmanın hayali de kişiye bir rahatlama vermektedir. Bu konuda yapılan anket çalışmaları da televizyonların insanların din anlayışını şekillendiren temel etkenlerden biri olduğunu gösteriyor. Yapılan anketlerde Televizyonlar, dini inançların bütün hayatımızı kapsadığını anlatıyor. diyen ağırlıklı bir kesim var. Oran olarak bu kesimi hemen takip eden kesim ise Dini duygularımı güçlendiriyor, dini bilgimi arttırıyor. demekte. Televizyonlar, dini öğütler almama katkıda bulunuyor. Ahiret inancımın gelişmesine katkıda bulunuyor. diyenler de azımsanmayacak bir oranda. Dini/islami televizyonların serencamı için, geldiğimiz noktada, en iyi ifade edecek kelime nedir diye düşündüğümüzde Başaramadık, Olmadı, Dönüştük, Savrulduk, Mukedderat! kelimeleri en iyi tercihler olur sanırım. Doksanlı yılların başlarında özel televizyonların kurulmaya başlaması ile birlikte dini/islami televizyonlar da kurulmaya başlandı. İslami ölçülere göre yayın yapan bir televizyonun olması gerektiği düşüncesini yüksek sesle ilk ifade edenlerin başında Milli Görüş Hareketi kurucu lideri Necmettin Erbakan'dır diyebiliriz. Dönemin Kombassan Holding kurucu başkanı Haşim Bayram ile birlikte TRT'yi ziyaret ettiklerinde takvimler 1992'yi gösteriyordu. 1993 yılında Yeni Dünya İletişim A.Ş kuruldu. Ortakları arasında Recai Kutan, Zekeriya Karaman ve Haşim Bayram bulunan şirket Kanal 7 televizyonunun bağlı olduğu şirkettir. İlk dini/islami televizyon Milli Görüş merkezli bir televizyon diyebiliriz. Dini kaygılar ile birlikte siyasi etki olarak topluma Milli Görüş'ün mesajlarını iletmek amacı ile kurulduğunu söyleyebiliriz. Kuruluş aşamasında hem yurtiçinde hem de yurtdışında mütedeyyin insanların verdiği paralar ile Kanal 7'nin kurulduğu artık bir sır değil. Dönemin şartlarında anlaşılabilir bir durum olmak ile birlikte daha sonraki süreçte televizyonun şahısların malına dönüşmesi anlaşılabilir bir durum değildir. Dini hassasiyetlerle açılan Kanal 7 televizyonu zaman içinde toplumdaki hataları düzeltmek yerine toplumdaki hataları sahiplenmeyi tercih etti. Bugün geldiği yer itibari ile sıradan bir Tv kanalından hiçbir farkı kalmamıştır. Kanal 7 televizyonunda yayınlanan Hint dizileri, aşk-meşk dizileri, entrika ve ajitasyon dizileri ile kuruluş felsefesine aykırı ne kadar yol var ise denediğini ortaya koyuyor. Sos olarak yayınladıkları birkaç dini program ile vicdanlarını rahatlamaya çalışsalar da bu durum nihayetinde sıradan bir Tv kanalı oldukları gerçeğini değiştirmiyor. 1993'te özel televizyonların yayına başlaması yasallaşınca 22 Nisan günü TGRT televizyonu da test yayın sürecinden çıkıp dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın cenaze törenini canlı yayımlayarak yayına başlamıştı. Tıpkı Kanal 7'nin kuruluşunda olduğu gibi mütedeyyin insanlar, İslami bir televizyon açılıyor diye para ve altın başta olmak üzere maddi olarak katkıda bulundular. TGRT ilk yıllarında Milliyetçi-Muhafazakar bir yayın çizgisi izliyordu. Televizyon ile birlikte açılan İhlas haber ajansı birçok avantaj sağladı. Çok kısa bir sürede büyük bir ağ kuran İhlas haber ajansı Televizyonun izlenirlik oranının artmasına büyük katkı sağlamıştı. İlk dönemler magazin ve spor programlarından uzak duran TGRT o dönemler daha çok dini, ahlaki, kültürel programlar ile temiz bir toplum inşa edecek programlara ağırlık veriyordu. Önceleri Işıkçılar sonradan İhlasçılar olarak anılacak olan grubun televizyonu olan TGRT, 2000'li yıllardan itibaren yaşam ve kadın içerikli programlara da yer vermeye başladı. \"Gör bak neler olacak\" sloganıyla tamamen değişen kanalda Seda Sayan, Gülben Ergen, Sibel Can, Kadir İnanır, Fatma Girik, Ediz Hun, Cüneyt Arkın, Hülya Avşar, Sibel Turnagöl, Orhan Gencebay, Ebru Gündeş, Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses gibi isimler astronomik rakamlarla programlar yaptı, diziler çekti. Enver Ören'in, Marziye dizisinin Çatalca'da çekimleri yapıldığı dönemde, Türkiye'de çok az insanda bulunan özel helikopter ile dizide rol alan bayan sanatçının üzerine altın saçtığı rivayetleri ve sürekli bu hatunlarla verdiği pozlar muhafazakar kesimi epeyce rahatsız ediyordu. TGRT televizyonun bu yaşadığı savrulmanın sebebinin 28 Şubat sürecinde asker baskısı olduğu gibi savunmaları zaman zaman dillendirenler oluyor. Darbecilerin baskısı ile dini programların iptal edilmesi bir şekilde anlaşılabilecek bir olaydır. Fakat her yönü ile İslam'a göre haram olan bir kısım kadın programlarının yayınlanması, bu hatun kişiler ile içli dışlı pozlar verilmesi, darbecilerin baskısı ile izah edilebilecek bir durum değildir. Haydar Baş 1992'de Mesaj TV'yi yayına başlatmıştır. Kardeş kuruluşu Meltem TV'dir. Öğüt, Mesaj, İcmal dergisi ile Yeni Mesaj gazetesi de diğer kardeş yayın organlarıdır. Haydar Baş, Kadiri tarikatı, İcmal kolu temsilcisiydi. İlk dönemler dini yayın olarak sufi meşrep yayın yaparken son dönemlerde Şia söylemlerine yakın söylemlerin ön planda olduğu programlar öne çıkıyor. Kendi tabanını yaptığı programlar ile şekillendirirken diğer İslami gruplar tarafından ağır eleştiriler alan bir medya grubu. Özel radyo ve TV'leri denetlemek amacıyla hükumet çıkardığı kanunla RTÜK'ü kurmuştur. Ardından birbiri ardına özel televizyonlar yayına başladı. Bunlardan biri de Fetöcülerin yayın organı olan STV/Samanyolu TV kanalıydı. Grubun dini anlayışının propagandası ile yayın hayatına başlayan Tv, son dönemlerde toplum mühendisliğine soyunmuş, sadece din alanında değil düşünce ve kültür alanında da Amerikancı İslam, sömürüye müsait düşünce, batıdan beslenen kültür sahip bir toplum meydana getirmeye çalışıyorlardı. Emperyalistlerin köpekliğini yapan bu medya grubu, dinler arası diyalog gibi büyük bir felaketin de temsilciliğini yapmışlardır. Dini bir afyon gibi kullanıp, toplumu uyuşturmaya çalışan bu medya grubu dindarlık kisvesi altında yaptığı melanetlerle bu toplumun maneviyatına en büyük zararı veren gruptur. Toplumdaki din anlayışını bozmak ve sapkın fikirleri yaymak için açılan TV kanallarından biri de A9 TV. A9 TV, 21 Mart 2011 tarihinde yayına başladı. Adnan Oktar'a karşı düzenlenen operasyon sonucunda TMSF tarafından el konulunca 11 Temmuz 2018'de TV kapatıldı. A9 TV dini TV kategorisinde değerlendirilebilecek bir TV değil. Fakat TV programlarında sürekli dini konuların işlenmesi ve dini terminolojinin çok fazla kullanılmasından dolayı adını anmak zorunda oluyoruz. İlk dönemlerde sadece belgesel ve konuşma programlarına yer veren TV son dönemlerde dansöz oynatan bir kanal haline geldi. Bu TV'nin topluma verdiği en büyük zararlardan biri İnşallah, Maşallah kavramlarının artık farklı şekillerde kullanılıyor ve anlaşılıyor olması oldu. Dekolte giyimleri ve islam ahlakına uymayan konuşma şekilleri ile sürekli İnşallah, Maşallah diyen Adnan Oktar kölelerinin bu kavramların olumsuz kullanılmasına sebep olmaları günah olarak bunlara yeter. 21 Mart 2018 tarihinde A9 TV'nin 8. Kuruluş yıldönümünü kutlama yemek programında Muazzez Ersoy ile Adnan Oktar'ın samimi kucaklaşması bunların ne kadar sakat bir din anlayışına sahip olduklarının başka bir göstergesi. Tabi sadece ahlaki anlamda verdikleri zararlar ve islami kavramların içini boşaltmaları ile sınırlı değil A9 TV'nin topluma verdiği zararlar. En büyük zararlarından biri de FETÖ'nün illegal ilan edilmesinden sonra dinler arası diyalog temsilciliği yaparak toplumun aklını bulandırmalarıdır. Adnan Oktar, A9 TV'de bir programda yabancı uyruklu bir bayan misafire bakarak şöyle diyor: Bak benim canım benim bir tanem Hristiyan; ben onu canım gibi seviyorum. Sırp asıllı, o benim ruhum. Aşkla seviyorum, acayip seviyorum. Daha da ileri giderek: Hristiyan ve Müslümanlar arasında bir ittifakın ortak değerler üzerinden kurulmasına bir örnektir bu demekte. Adnan Oktar, Yahudiliğin, Hristiyanlığın ve İslam'ın deccaliyete karşı ittifak halinde olması gerektiğini savunmakta ve bu konuda çalıştığını belirtmektedir. A9 TV'deki programları ile Deccal'den daha fazla dine ve müslümanlara zarar verdiğini görmeyecek kadar kör bunlar. Adnan Oktar, İsrailli devlet adamlarını ve parlamenterleri İstanbul'da ağırladığını belirterek çalışmalarının ne tür kirli ilişkiler üzerinden gittiğinin işaretini vermektedir. TV5, 2 Şubat 2004'te yayın hayatına başladı. Milli Görüş hareketine yakın bir televizyon kanalı. İlk kurulduğunda genel yayın yönetmenliğini iletişimci akademisyen ve yazar Yusuf Kaplan yapmıştır. Bu dönemde daha çok inanç-düşünce-kültür merkezli programlara ağırlık veriliyordu. Kaplan'dan sonra ise yine bu programlara yer verilmekle birlikte politik programlar daha ağır basmaya başladı. 2012 yılında TRT ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında yapılan bir protokolle TRT Diyanet ismiyle bir televizyon kanalı test yayınına başlamış, süregelen zaman diliminde test yayınları tamamlanarak 24 saat yayına devam edilmiştir. Söz konusu kanalın yayın akışını, 12 saatini Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan programlar diğer 12 saatini de TRT tarafından yayınlanan programlar doldurmaktadır. TRT'nin faaliyet raporlarında belirtildiği üzere TRT Diyanet, bir TRT kanalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı 1987 yılından itibaren görsel ve işitsel yayınlarla ilgili birikimini TRT Diyanet kanalına 12 yayın içeriği üretmekle pekiştirmiş görünmektedir. Çünkü bu süre zarfında teknik ekip ve ekipman çalışmaları yapılmış, program üretimleri Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanmış veya hazırlatılmıştır. Yukarda değerlendirmelerde bulunduğumuz televizyonlar dışında dini/İslami olarak isimlendirilebilecek bir kısım televizyon kanalları daha vardır. Dost TV, Nur Risaleleri talebelerinin televizyonu olarak sürekli kendi ekolleri merkezli programlar yapan bir TV. Rehber TV, Peygamber sevdalıları platformuna yakın bir TV kanalı. Dini ve siyasi alanlarda programlar yapmakta. Diğer dini kanallardan farklı olarak yayınlarını Türkçe, Kürtçe ve Zaza dillerinde yapıyor olması. Lalegül Tv, Cübbeli Ahmet olarak bilinen şahsın sürekli sohbetlerinin yayınlandığı, sufi meşrep yayınlar ile birlikte pazarlama TV'leri gibi çalışan bir TV. Semerkand TV, Tasavvuf merkezli programlar yapan televizyon. Fm TV, Fatih Medreseleri televizyonu Mahmut Efendi çevresi olarak isimlendirilen camianın bir kolunun televizyonudur. Sürekli bilgilendirme ve yardım çağrıları programları yapan TV kuruluş ilkelerine uygun hareket eden sufi meşrep bir TV. Hilal TV, Mustafa İslamoğlu fikriyatında bir TV kanalı olarak Kur'an merkezli yayınları ile toplumun din anlayışının değişmesine yönelik programlar ile bir dönem epey gündemde olan bir TV kanalı idi. Ekonomik sebepler ile yayınlarına ara verip, kapanan bir TV kanalı. Bu TV kanalları ile birlikte adını anmadığımız dini/islami TV kanalları mutlaka vardır. Uydu yayını yapan televizyonların yanında son dönemlerde İnternet televizyonları ve ayrıca Sosyal medya televizyonları içinde dini içerikli yayın yapan televizyonların sayısı epeyce fazladır. TV'lerin ve özelde dini TV'lerin toplum üzerindeki etkisini ele alırken mutlaka değinmemiz gereken konulardan biri de Televanjelizm. Televizyon ve evanjelizm sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelen bir kavram. Hıristiyan daha çok Evanjelist Hristiyan din adamlarının TV'lerde yaptığı programlar üzerinden türeyen bir kavram. İlk örnekleri Amerika'da görülen, dinin TV'ler üzerinden vaaz edilmesine verilen isim. TV'lerde vaaz veren bu misyonerlere de Televanjelist deniyor. Anadolu'da Televanjelist kavramı tam karşılık bulamamakta. Popüler vaizler, pop star vaizler gibi kavramlar Televanjelist kavramını anlam olarak karşılamıyor. Bizdeki izdüşümüne tekabül edecek yeni bir kavram bulmak gerekiyor. Dini/islami televizyon kanallarının toplumun dini anlayışını etkilemesi daha önceki süreçte daha fazlaydı. İnternet kullanımının artması ile birlikte bu etki biraz azalmak ile birlikte büyük oranda etkisini devam ettirmektedir. Doğan Heper, TV'lerde din savaşları, Milliyet, 10 Ocak 2001. Vejdi BİLGİN, Popüler Kültür ve Din: Dindarlığın Değişen Yüzü, ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ Cilt: 12, Sayı:1, 2003,"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/iflas-etmenin-yollari-k1242.html", "text": "Efendim iflas ettim; borçlarım çıkmaz ayın son pazarından ila ahire ödenmemek şartıyla ertelenmiştir. Alacaklıysanız yandınız, borçluysanız siz kazandınız. Her ne kadar basit görünse de iflas etmek belli aşamalardan geçmedikçe mümkün olmayan bir eylem. Allah akıl dağıtırken ahmaklığı parayla satın alanlar iflas etmeyi kutsal bir görev bilip bir ibadet huşusu ile tekrar edebilmektedir. İflas etmek şans ile açıklanması imkansız bir durum. \"Kimse piyangodan hamile kalmaz\" der bir atasözü. İflas etmek için yoğun bir emek, üstün bir çaba biraz da akıl tutulması yeter de artar bile. Kişisel olarak çok defa iflas etmiş biri olarak Erdal Demirkıran'ın kişisel iflas önerilerine duyarsız kalamadım ve birkaç satır da ben kardeşime yazdım. \"Termodinamik bana yasa koyamaz\" düsturun olsun. Övenden başka dostun, eleştirenden gayrı düşmanın olmasın. \"Hep başkalarına güven\". İşini asla kendin takip etme! Sekreterler, müdürler bu günler için. Herkesin bir işi var. Bırak \"herkes kendi işini yapsın\". \"Çareler bitince hemen toz ol\". Sorunlara çözüm üretmek senin değil başkalarının işidir. Sorundan Sana ne! Kardeşim. \"Aldığın eğitime yapış\", çıt kırıldım ol, alın terine burun kıvır. Memuriyet ve KPSS birincil hedefin olsun. Hem, memur olmayana, masabaşı iş yapmayana kız da vermiyorlar. Asla fark yaratacak bir iş yapma! Çünkü bizden adam olmaz kardeşim! Bizim çocuklar hiç adam olmaz! Senden ise bir hıyar bile olmaz. sevgili kardeşim... Yazarımız, beyni hor kullanmaktan, korkak olup risk almamaya, cimrilik edip kefene cep yaptırmaktan beleş aşkından boş beleş iflas etmeye kadar birçok iflas etme yöntemini örneklendirip anlatıyor İflas Etmenin Yolları'nda. Efendim bana müsaade, şirketi iflas ettirip döneceğim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sairlerle-siir-sorusturmasi-eray-saricam-k5812.html", "text": "Şiir ile ünsiyetimin, sonradan gelişmiş bir şey olduğunu düşünmüyorum. Kişiliğimdeki var olan bir \"şeyin\" keşfedilmesi, ortaya çıkarılması olarak bakıyorum ben buna. Bu keşfetme süreci de çok doğal gelişti benim için. Gazeteci bir baba, şair bir amca arasında doğdum büyüdüm. Küçüklüğümden bugüne gelene kadar zihnimden çıkmayan iki koku vardır hep. Biri babamın evin her yerini saran sigara kokusu, diğeri de yine babamın her akşam eve gelirken getirdiği gazetelerin kokusu. Aynı yıllarda amcamın kütüphanesi ile de yavaş yavaş tanışmaya başladım. Elime alıp da okuduğum ilk şiir kitabı amcamın hazırladığı bir şiir antolojisiydi. O kitapta ilk, Ülkü Tamer'in, \"Ben Sana Teşekkür Ederim\" şiirini okumuştum. Diyorum ya, şiir ile ünsiyetim sonradan ortaya çıkmış bir şey değil diye. İşte, yıllar sonra, o ilk okuduğum şairin kitaplarının editörlüğünü yaptım. Yanardağın Üstündeki Kuş, Yaşamak Hatırlamaktır, Alleben Öyküleri... Bu, benim, şiirle olan doğal ilişkimin küçük ama önemli bir göstergesi bence. Ailemin, şairliğim üzerindeki etkisi, \"profesyonel\" olarak yazı-çiziyle uğraşmalarıyla sınırlı değildi. En nihayetinde Ardahanlıyım. İlkokul yıllarım, yaşlıların hemen her akşam toplanıp, televizyonda aşıkları dinlediği bir evde geçti. Yani sadece babamın ve amcamın metinleriyle değil, aynı zamanda dinlediğim aşıklarla da büyüyordum. Uzun ya da kısa fark etmez, ailecek çıktığımız her yolculukta, arabamızda mutlaka Murat Çobanoğlu ve Şeref Taşlıova olmak üzere birçok aşığın kaseti çalardı. Böyle bir ortamda, şiirle ünsiyet kurmak çok da zor değil. Şiir ve hayat arasındaki ilişki, benim şiire bakış açımı da gösterir. Ben, \"şiir\" ve \"hayat\" diye iki ayrı olgu bilmiyorum. Şiir ve hayatı iki ayrı şey olarak görürsek, yazdığımız/okuduğumuz metin, organik olanla bağlarını kaybetmiş olur, yapıntı bir şey çıkar ortaya. Ona da şiir diyemeyiz zaten. Şiirin, hem asli hem temel hem de en basit unsurlarından birisi, yaşadığımız hayattan çıkmasıdır. Yani sahici olmasıdır. Yani ancak tecrübe ettiğimiz şeylerin şiiri başarılıdır. Diğerleri afaki olur, yapıntı olur, mekanik olur. Duyumsamaya yer bırakmaz. Ya aklın ya da duyguların kurgusu olur. Ne okura geçer ne de şiir tarihinde bir yeri olur. Ben hayatımın en zorlu dönemlerinde yanımda hep şiiri gördüm. Dipten şiirle çıktım. Şiirle sağlıklı bir insan oldum. Dünyalık geçimimi şiirin açtığı kapı sayesinde sağlıyorum. Karımla, şiir üzerinden tanıştım. Etrafımdaki insanların, dostlarımın neredeyse tamamı şiir çevriminin içindeki kişilerdir. Yani ister poetika olsun ister insani ilişkiler, şiir ile hayat benim için bir'dir. Aynı paranın iki yüzü bile değildir. Tek bir yüz var benim için. Hayat da şiir de o tek tarafa. Usta demesek de, çokça okuduğum ve etkilendiğim isimler elbette var. Ama bunlar aşağı yukarı herkesin söyleyeceği isimler. Biri Turgut Uyar der beriki Cansever. Ha İsmet Özel olmuş ha Ece Ayhan. Hayriye Ünal der birisi diğeri Özbahçe. Osman Konuk veya A. Ali Ural. Güntan ya da Çobanoğlu... Bir sürü birbirine benzeyen ya da tamamen zıt isimler, şairler. Fakat ben bu isimlerin dışında, kıyıda köşede kalmış, hatta bugün neredeyse unutulmuş isimleri de çok değerli buluyorum. Edebiyat arkeolojisi bir yerde... Yani o isimler, neden döneminde okunmuş, saygı duyulmuş da bugün unutulmuş? Nerde, nasıl bir hata yapmışlar. Ya da şiir kamusu, kanonu niye onları dışlamış? Belli ki başarısız veya kötü şair değil bunlar. Ha birinci sınıf değiller, ama şairler. İşte burada, hem genç şairler için hem de yaşını başını almış kişiler için dikkatle okunması gereken önemli ayrıntılar var. Bunlar da bana çok önemli katkılar sağlamıştır. En azından şiir tarihini bilmemde, klişe konusunda hatayı en aza indirgemede ya da edebi kişilik oluşturmada vs. İnsan bunları bilmezse şiirde yeni bir şey yaptığını sanır, halbuki o 30 yıl önce 50 yıl önce yapılmıştır zaten. Yine de kim olursa olsun, dönüp dönüp tekrar okuduğum, okumak zorunda hissettiğim şairler arasında, ortak bir nokta var. O da, önceki soruda da söylediğim, organik ve sahici olma durumu. Çarşı pazarda karşılaşsak birbirimize selam bile vermeyeceğiz bir adam, eğer sahici bir şairse, o benim için kıymetlidir. Mekanın insan üzerinde mutlaka etkisi var. Mesela ben doğma büyüme Gebzeliyim. Gebze fiziki olarak arada olduğu için sosyo-ekonomik olarak da arada kalmış bir ilçe. Fiziki mekan, üzerinde yaşayanları da önemli oranda etkiliyor, şekillendiriyor. Kelime seçimimizden tutun da imge dünyası ve sesimize, dert edindiğimiz meselelerden bu meseleleri hangi biçimlerde kağıda dökeceğimize kadar uzuyor bu etkileme alanı. Ama bunu zihni bir parçalanmışlık ya da melez bilinç olarak görmemek gerekiyor. Onlar daha menfi ve daha tatsız şeyler. Yabancılaşmaya yol açan şeyler. Arada kalmışlıksa, şairin bura'ya ve Türkiye'ye dair; zihnini, tecrübesini ve yorum gücünü sonuna kadar açar. Şairin, kulağını yaşadığı yere yapıştırmasını sağlar. Gebzeli olmanın verdiği arada kalmışlıktan dolayı, ben ne şiirde ne de günlük meselelerde asla keskin bir insan olamadım. Olmak da istemezdim. Bunu zamanla anlayabiliyorum. Şiirim asla bir görüşün sözcülüğünü yapmaz. Buna rağmen kendimle başlayıp kendimle biten bir şiirim de yoktur. Bu yüzden 70 ve 80 kuşağı çok uzaktır bana. Fakat 60 ve 70'lerde yazılan İkinci Yeni şiiri, Gebze'nin ve poetikamın hemen her sokağında benimle dolaşmıştır. Mekan konusu da, şiirde, sahiciliğimizi belirleyen kıstaslardandır. Şair, tecrübe etmediği mekanın şiirini yazdığı zaman, çoğu kez, karikatürleşir. İşte ilk dönem memleket şairlerinin durumu da böyledir. İstanbul'da, oturdukları yerden, cennetten bir köşe gibi anlatırlar Anadolu'yu. Sonra Fazıl Hüsnü gidip görünce oraları, \"beyler öyle bir Anadolu yok, Anadolu viran halde\" diyor. \"Kızılırırmak Kıyıları\" bunun ifadesidir işte. Toplumcularda da gördük aynı sıkıntıyı. Gezi'de de 15 Temmuz'da da. Bu yüzden İsmet Özel, Che yerine Castro diyor. Hepsi aynı yere çıkıyor. Modern şiir tam olarak, sorudaki sınırların kaldırılması/kalkmasıyla ilgili bir şeydir. Bu tür keskinlikler özellikle İkinci Yeni ile halledildi. Temelleri planlı programlı Garip ile atıldı. Ama Garip prototip bir şiirdi, sınırlıydı, Turgut Uyar'ın dediği gibi yalınkattı. Yani bu dediğiniz ikilemler arasında kalıyordu. Akılla yazıyordu, tecrübe ve tesadüfe çoğu zaman yer bırakmıyordu, geleneği külliyen reddediyordu. Ancak İkinci Yeni, duyumsamayı, tecrübeyi, ilhamı vs. bir ve ayrılmaz gördü. Böyle olunca ortaya \"modern şiir\" çıkıyor zaten. 70 Kuşağı neden modern şiir yazamadı? Çünkü aklı önceledi. Duyumsamaya yer bırakmadı. Bu yüzden Garip'in 5-6 yıl sonraki ürünleri gibi yalınkat bir şiir çıktı ortaya. İkinci Yeni'den sonra Türk şairi başka soru ve sorunların peşine düştü. Son yirmi yılda da hayatımıza sosyal medya girdi, SİHA'lar girdi, süper hızlı trenler girdi, Trendyol girdi, soğuk baklava girdi vs. hepimizin yaşamında mutlaka yeri var bunların. Olumlamıyorum birçoğunu ama durum bu. Sınırların silinip gittiği böyle bir dönemde şair de kendini bir kuramla, bir görüşle, bir biçimle istese de sınırlayamaz. Twitter Tepesindeki Okçular gibiyiz hepimiz. Hece ile modern şiir yazıyor mesela adam. Ama diğeri formu serbest olsa da duyumsama ve zihniyet olarak 200 yıllık şiir yazıyor. Eleştiri kitabım Mesuliyet Günlerinde Şiir, geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Şu an bizim kuşakta, eleştiri kitabı olan kaç kişi var diye düşünüyorum. Aklıma ilk elden Ümit Güçlü, Elyesa Koytak, Furkan Çirkin, Aykut Nasip Kelebek ve Kaan Eminoğlu geliyor. Eleştiri yazanlar kimler peki? Burak Ş. Çelik, Samed Karataş, Mikail Söylemez, Muhammed Enis Özel, Can Acer, Raşit Ulaş, Kadir Tepe, Musa Günerigök, Mert Mevlüt Gökçe, M. Tuğrul Çolak vs. İlla unuttuğum kişiler olmuştur. Ama sadece bu kadar isim bile, önemli oranda bir eleştiri dolaşımı olduğunu gösteriyor. Yalnız sayısal değil, nitelik anlamda da bu isimlerin metinleri oldukça umut verici. İkinci Yeni şairlerinin hepsi eleştiri ya da poetika yazmıştı. Onlardan sonra sadece 90 Kuşağı eleştiriyi şiirin merkezine koydu. Şiir ile eleştiriyi ayrılmaz saydı. Bizim kuşağın birçok ismi de onlarla aynı dergilerde yazdı, bu dergilerin mutfağında bulundu hala da bulunuyor. Bu yüzden bizim akranlarda da nitelikli bir eleştiri bolluğu görüyoruz. Yani eleştiri ortamımızdan da, seviyesinden de, kültürümüzden hem memnun hem de ümitliyim. Sadece bura'lı olmanın önemini eleştiride tam olarak kavrayabildik mi emin değilim? Bazen öyle metinler görüyorum ki, çeviri mi telif mi anlamak için resmen mücadele vermek gerekiyor. Kaynakçada on tane kitap var birisi bizim şairlere eleştirmenlere ait değil. Ayakları da, elleri de, kafası da dışarıda. Halbuki Karakoç'un Edebiyat Yazıları, Şapkam Dolu Çiçekle, Korkulu Ustalık, Şiir Okuma Kılavuzu, Sağlam Şiir, Neo Epik Şiir, Barbarlığın Şiiri, Kritiğin Toprağında, Tahlil Tahrip İnşa, Şiir Geldi Kelimede Boğuldu, Kekeme Türk Şiiri, Bozkırdan İşaretler vs. değil bizim, değme Batılı eleştirmenlerin bile hayranlıkla okuyacağı kitaplar. Dergi fiyatları milyar dolar oldu ama hala aram çok iyidir. Dergi almak zorundayım çünkü şairim. Bunu hem zorunluluktan hem ilgiden hem sevgiden, yani adı her neyse öyle düşünebiliriz. Şairler şiir kitaplarını almak zorundalar, demem gibi, dergi almak da zorundalar. Yine aynı gerekçelerle. Çünkü klişe olacak ama şiir 100 yıl önce olduğu gibi yine dergilerde akıyor. Bakın bir sürü internet sitesi var. Ama hiçbiri dergiler kadar etkili olamıyor. Matbu dergi, gazeteden sonra yaygınlık kazandı fakat çok sağlam bir yerindi bizde. En avangart dergilerimizden Buzdokuz da en gelenekçi dergilerimizden Yedi İklim de matbu. Yani ne'liği ne olursa olsun, şiir mutlaka matbu dergilerde akıyor. Çünkü buralarda bir yayımla süreci, süzgeci oluyor. Mutfak oluyor. \"Hadi öyle kafamıza göre bir şeyler yapalım\" yok buralarda. E-dergi çıkaran birkaç arkadaşın söyleşisini okumuştum bir ara. Canımız istedi çıkardık canımız istedi kapattık diyorlar dergiyi. Buradan bir şey çıkmaz. Çıkmıyor da. O yüzden matbudan devam."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/hak-ettiginiz-yasam-k4551.html", "text": "\"My Brother My Sister - Kardeş Kardeş\" isimli 2021 yılı İtalyan yapımı film, babasına bu cümlelerle veda eden Nikola'nın konuşmasıyla başlamaktadır. Kız kardeşi Tesla ise dinleyiciler arasındadır. Tabutta bulunan ise; mucit ve fizikçi Nikola Tesla'nın adını çocuklarına veren bir astrofizik profesördür. Tesla, abisini 20 yıldan sonra ilk defa o gün, babasının cenaze merasiminde görmektedir. İki kardeş miras paylaşım şartı olarak 1 yıl süreyle aynı evi paylaşmak zorunda kalacaklardır. Yapımın senaryosu bu konuyla temellendirilirken, sıradan bir aile dramı gibi gözükse de iletişimle çözüme kavuşan sorunların odağında bir \"mekan\" yani bir \"ev\" bulunmaktadır. \"Ev\", \"konut\", \"yuva\", \"ekmek teknesi\"... Adı her ne olursa olsun bir mekanın ifade ettikleriyle izleyici karşısına geçen \"Kardeş Kardeş\" filmi bendenize başka bir yapımı anımsattı. Aklıma düşen David Pastor ve Alex Pastor 'ın hem yönetmen koltuğunda oturduğu hem de senaryosunu yazdığı \"Hogar-The Occupant-Konut\" isimli filmdi. Başrolünü Javier Gutierrez üstlendiği ve yardımcı erkek rolüyle Mario Casas 'ın eşliğindeki filmde de senaryo bir evin etrafında dönmekteydi. Okumakta olduğunuz yazı \"Konut\" filmi hakkındadır. Javier varlıklı ve başarılı bir reklamcıdır. Gün gelir işleri bozulur. Elinde avucunda ne varsa yitirir. Bu girdaptan kurtulmak için önce son model arabasını satar. Bu kaybını gururuna yediremediği için etrafına arabasının tamirde olduğunu söyler. Eski hayatına dönmek için verdiği mücadelenin ilk etabında sadece arabasını kaybetse de zamanla evinin kirasını ve oğlunun okul taksitini de ödeyemez hale gelir. Temel ihtiyaçların dahi karşılayamayacağına kanaat getiren aile daha ekonomik bir eve taşınmaya karar verir. Bu hamleyle bütçelerinin rahatlayacağını umut etseler de Javier'in hayatı kökten değişecektir. Eşinin bir giyim mağazasında tezgahtarlık yapmasına, tecrübesine layık iş bulamayışına, oğlunun yeni okulundaki sıkıntılarına, mahallenin gürültülü ve karmaşık yaşamına ayak uyduramayan, varlıklı üst sınıftan yoksullar sınıfına isteksizce dahil olan Javier bir boşluğa düşmüş gibi olur. Çabaları ise; içine içine yanan bir mum kadar yetersiz kalır. Eşi Marga maddi durumlarını düzeltmek için gereken çabayı gösterse de; eski evlerinin yeni sakinlerinin lüks yaşantısını izlemeye koyulur. Her gün eski evlerinin sokağına gider, arabada oturarak evi izler. Burada geçirdiği saatler Javier'in içindeki kötülüğü gün ışığına çıkartır. Bu kötülük öylesine ölümcüldür ki artık ona kendisi bile engel olamayacaktır. Javier, ruhsal çöküntünün eşiğindedir. Kendisini \"hayalci\" olarak niteleyen ve reklam sektöründeki pırıltılı geçmişine rağmen bu gün teklif edilen işlerin niteliksizliğiyle malum eşiği hızla atlar. O noktadan sonra geçmişte parçası olduğu düzenin kendisine sağladığı refahı geri almak için tereddütsüz her şeyi yapacak birine dönüşür. Film; doyumsuzluk, haset, çocuk istismarı, şiddet, ahlaksızlık, aile, nostaljik takıntı, reddediş ve sınıf çatışması konularında çıkarımlar yapmayı mümkün kılmaktadır. Özellikle vurgu yaptığı ise; nesnelere delicesine bağlanan ve hayatını onlarsız sürdüremeyeceğine inanan, daima \"daha, daha, daha\" diyen doyumsuz insanoğludur. Bu halin kendisinde yarattığı fiziksel ve ruhsal tahribatı görmezden gelerek sistemin dışında kalmaya tahammülü olmayanların ahlaki değerlerini yitirişini, ailesini yok sayışını ve cana kastı göz kırpmadan icra etme kapasitesini anlatmaktadır. \"Varlıklı olmak için insanlıktan çıkılır mi?\" sorusuna bu film net ve kısa bir cevap vermektedir: \"Evet\". Bin bir hile çeviren ve şeytana pabucunu ters giydirecek yolları deneyen başkahramanın; kısa süre önce \"beyaz yakalı\", kibar, modern, düşünceli, saygılı ve cömert biri olduğuna inanmak öylesine güçtür ki. Esasında bu şahsiyeti derinlemesine işleyen film, 21. yüzyılın \"sözde\" insanlığını aynalar gibidir. Ayna tutulan başroldeki karakter olsa da, düzenin bir dişlisi olmaktan başka seçeneği olmayan izleyiciyi bir adım geri çekilerek fotoğrafa uzaktan bakmaya sevk etmektedir. Toplumsal yapının gücünü ölçen temel etkenlerden; sevgi, saygı, sabır, merhamet, hoşgörü, vicdan ve adalet gibi insani değerlerin yok olmaya yüz tuttuğunu gösteren başkaraktere izleyicinin önce nefret duyması olasıdır. Özgür iradeyle vuku bulan her hareketi besleyen diğer faktörler dikkate alındığında Javier'in yaptıklarının giderek hafiflemesi, \"Acaba ben onun yerinde olsam ne yapardım?\" sorusuna verilen yanıtların içeriğine göre nefretin şiddetinin azalması aynı oranda olasıdır. İnsani değerlerin zayıfladığı hatta \"zayıflamak\" kelimesinin yetersiz kalarak \"değerler krizi\" nin yaşandığı bir süreçten geçtiğimizi, sevginin yerini nefretin, saygının yerini hürmetsizliğin, merhametin yerini zorbalığın, hoşgörünün yerini tahammülsüzlüğün ve cana kast etmenin aldığını saat başı ulusal haberlerde izlediğimiz şu günler; ülke olarak öfke toplumu olma yolunda hızla ilerlediğimizin göstergesidir. Ceviz kabuğunu doldurmayacak sebeplerle işlenen cinayetler, aile içi geçimsizlik, kadına şiddet, çocuk istismarı, hayvanlara ve doğaya verilen zararın her an duyulur görülür ve bilinir olmasıyla sıradanlaşması ne yazık ki Javier gibi olmanın zeminin hazırlamaktadır. Peki, filmde bir tek Javier mi öyle? Filmdeki tüm insanları gözden geçirirsek şüphesiz tamamının masumiyetiyle ilgili ciddi soru işaretleri zihnimizde bir trafik sinyali gibi yanıp sönecektir. Filmin yönetmeni ve senaristleri olan David Pastor ve Alex Pastor kardeşlerin sürekli su damlatan musluk üzerinden Javier ve dolaylı olarak onun gibi olanların biteviye bir devinim içinde, akmakla akmamak arasında hiçbirşey yapmadan beklenen sürede, kendilerinde iyi olana dair bir damlayı daha eksilttiğine dikkat çekmektedirler. Yani her damla ile saf öz benliklerinden kayıp yaşamaktadırlar. Film boyunca nafile beklediğim ise; \"Oğlumun toplum dışına itilmesini ve karımın çamaşır suyu kokmasını istemiyorum.\" diyen kocasına karşı her şeyden habersiz gibi görünen Marga'nın filmin sonunda bir atak yaparak tüm olanları delilleriyle ortaya dökmesi ve kocasının cezalandırılmasını sağlamasıydı. Ancak olmadı. Filmi izleyenlerin çoğunun bu beklentiye kapılarak; yapılanın yapanın yanına kar kalmayacağına dair garip bir iyi niyet bekleyişine düşeceklerini sanmakta olduğumu belirtmeliyim. Çok tanrılı dönemlerde insanların kurguladıkları ve kutsallık atfettikleri öyküler gibi gerçekleri kendilerine göre açıklayan, insanın sorduğu her soruya yanıt verebilen \"mitos\" lar gibi olduğu daha filmin ilk dakikalarında dile getirilen, tecrübesi aşikar bir reklamcının nasıl bu kadar çabuk gerilediği filmin ardında bıraktığı en büyük soru işaretlerindendir. Javier'in iş bulamadığı için nasıl bu kadar kısa sürede ve böylesi kötü bir karaktere dönüştüğü, yeni taşınılan bir evin kilidinin neden değiştirilmediği, henüz tanışılan birinin neden çabucak eve/yemeğe davet edildiği gibi mantık hatalarına rağmen filmdeki görüntülerin görsel zenginliği göz doldurmaktadır. Bir parça İstanbul'a benzettiğim Barselona'nın caddelerini, sokaklarını, evlerini izleyicisine getiren \"Konut\", vermek isteği mesajları layıkıyla aktaran bir yapım. Sıradanmış gibi görünen senaryosuyla ve gerçek hayattaki ismiyle filmde yer alan Javier Gutierrez başta olmak üzere sergilenen iyi oyunculuklarla sıradan bir film değildir. Sahip olma, iktidarda olma, en iyi olma, en zengin olmayı arzulayan insanoğlunun bilinçaltının girift dehlizlerinde navigasyon ile dolaşır gibi kurgulanan karakterlerin yakın plan çekimleriyle özel bir film olduğu söylenebilir. Ve söylenebilecek bir şey daha varsa o da; \"kapitalist\" bir diğer tabirle \"serbest piyasa ekonomisi\" bazı hayatlara cömertçe peri tozu serperken bazılarına ölü toprağı serpiştirdiğidir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisinin-altinci-sayisi-turk-edebiyatina-bir-vefa-dosyasiyla-huzurlarinizda-k5614.html", "text": "Katkı sağlayan başta dosya editörlüğünü üstlenen Ülker Gündoğdu olmak üzere Ethem Erdoğan, A. Erkan Akay, Emre Gül, Merve Yurtsever, Emre Miyasoğlu, Resul Bulama, Gurbet Lüy, Necla Dursun, Tuba Yavuz, Ayşe Bağca, Vildan Kınalı, Gülnaz Eliaçık Yıldız, Havva İrem Şengül, Recep Ayık, Şerife, Saliha Buğa ve Genel Yayın Yönetmenimiz Bilal Can'a teşekkür ederiz. Türkiye'nin en büyük kitap değerlendirme platformu olan kitaphaber.com.tr, kitaba ve kitabi olan çağrısını 2011'den bu yana internet platformu üzerinden devam ettirmekte, bununla birlikte de 2021 yılında Türkiye'nin hibrit olarak yayınlanan ilk kitap ve eleştiri dergisini de ücretsiz olarak okurların hizmetine sunmaktadır. 2021 yılından bu güne değin 5 sayı ile okurlarımıza kitap, kültür ve eleştiri adına bütünlüklü bir çalışma sunma gayreti içerisinde olduk. 6. Sayı ile okurlarımızın karşısına çıkmanın heyecanı içerisindeyiz. İlk sayımızdan son sayımıza kadar aynı dert ve aynı minval üzere, aynı heyecan ve aynı hassasiyet ile birlikte nice sayılara ulaşma dileğiyle. Yeni sayımızı \"Vefa\"ya yaslayarak okurun karşısına çıktık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-yucel-ozturk-ile-konustuk-k5795.html", "text": "İnsan anlatmaya muhtaç. Konuşarak veya yazarak. Yazmak konuşmaktan daha güvenli bir alan. Konuşurken olduğu gibi kelimeler uçup gitmiyor. Kaydınızı tutuyorsunuz. O kayıtlarda ruhunuzu görüyorsunuz. Ama konuşurken sadece dinleyenin neyi nasıl anlayıp kaydettiğine bağlısınız. Orada kendinizi tam olarak bulmanız imkansız. Sözlerle uçup gidiyorsunuz. Bence, yazmak kendini aramak için ihtiyaç duyulan kişisel/toplumsal kaydın en sahici alanı. Kendini daha net biçimde anlatabilmek; dolayısıyla arayabilmek, görebilmek yazmaya yönelten temel etken olsa gerek. Sanatın herhangi bir alanına şablon kelimesini yakıştıramıyorum ben. Herkes istediği gibi yazsın. Bu teknikleri uygulayanlarla yanlış bulanlar tartışsın. Zararı yok, karı var. Canlılık, yenilik, değişim, eleştiri açısından. Edebiyat dergileri gerçekten önemli. Yazan kişinin kendini yetiştirmesi, tarzını bulması için birer okul. Ben de dergilerde yazdım. Metinlerim çıkınca heyecanlandım. Yenilerini yazmak için oradan enerji aldım. Ama zamanla bazı sebeplerden dolayı uzaklaştım. Çok seyrek göründüm, sonra da neredeyse hiç yazı göndermedim. Bunda oldukça taraflı bulduğum bazı \"büyük\" övgüler, bazı isimlerin görmezden gelinmesi ve bazılarının yüceltilmesi, edebiyat dünyasının gitgide daha da siyasallaşması ve ayrışması, benim de bu durumlardan yılmam ve kendimce ayrışmam, belki genel bir bezginlik hali etkili oldu. Bu böyle, ama dergiler çok önemli. Belki yine yazarım. Yazarken değişik şeyler oluyor. Bazen yazdığım konu için karşıma geçen ben \"Amma da iyi iş çıkardın \" diye dil çıkarır. Bazen Suzan çıkar ve \"Armut, hiç öyle olur mu? Dön, bir daha bak.\" diye gülümser. Kimi zaman Ahmet gelir, cümleleri hallaç pamuğu gibi atar, \"Ne bu şimdi, ergen ergen!\" deyiverir. Ergün \"Abi, tamam da, olay ne olay? Nereye varacak bu?\" diye sorar. Tabii bunların gözleri de dolar bazen, çok iyi olmuş da derler. Hayatımda öykü üzerine konuştuğum dostlarımla ben el birliğiyle metni kotarırız. Kitaplığımda sıralı yazarların da beni uyardığı, desteklediği olmadı değil. İşin hayali olmayan kısımlarında ise eşimle, arkadaşlarımla öyküyü konuşuruz. Bunların hepsi bana yardımcı olur. Gerçekten, çok önemli bir neden var mı bilemiyorum. Büyük bir iddiam yok. Türkçeye hayranım. Kendi öykümle barışığım. İç dünyama çekilmek bana iyi geliyor. İnsanları seviyorum. Bana ait olmayan sıkıntılar da canımı yakıyor. Ve yazıyorum. En başta kendimi bulmama yardımcı oluyor yazmak. Şayet yazmasaydım kendi öyküm eksik kalırdı. Ama dünya için büyük bir eksiklik de olmazdı. Bunu hiç düşünmemiştim. Nar diye bir öykü yazmıştım. Kahramanın babası ölmüştü ve o sıralarda karısı hamile idi, bir oğlan bekliyorlardı. Dedesinin adını koymuşlardı Ali'ye. Öyküden yaklaşık dört sene sonra babam öldü. Eşim hamile idi o sıralar. Oğlumun adı dedesini adı değildi ama Ali olmuştu. Bunu da bir iki sene sonra fark ettik. Bu deneyimden sonra arkadaşıma sizin sorunuzu sordum. \"Sen de mutlu şeyler yaz artık.\" demişti. Yazılan şey kaderi etkiler, gibi bir genelleme yapmıyorum ama bazen kederli şeyler yazarken korkmuyor da değilim. Yürekten söylüyorum, kimseyi geçmek istemezdim. Yarış olsaydı da zaten edebiyat hakemleri istedikleri kişi ilk adımı attığında düdüğü çalar ve yarışı bitirirlerdi. Yarışı bırakalım; aksine öykülerinde sahici bir anlatıcı bulduğum, anlattıkları bana çok yakın gelen bazı kişilerle tanışmak isterdim: Tabii bizden önceki kuşaktan, ama Ayfer Tunç'la bir kahve içimi de olsa sohbet etmek ne güzel olurdu. Kendi kuşağımdan Numan Altuğ'la yüz yüze tanışmak ve biraz yürümek de öyle! Eski tahkiye geleneğinin yapısı çok belirli. Olay, kişiler, zaman, mekan; her şey yerli yerinde. Hikaye kelimesi bana daha çok bu mantıkla yazılanları düşündürüyor. Öykü ise bir şeyi doğrudan anlatmayı değil de göstermeyi, hissettirmeyi önceliyor sanırım. Bu nedenle günümüzde eski tahkiye usulü pek kalmadığı için ben öykü demenin daha yerinde olduğu kanaatindeyim. Farklı yazarlara hikayeci veya öykücü denilebilir. Ama bunu aynı yazar üzerinden de tartışabiliriz: Mustafa Kutlu'nun Bu Böyledir, Yoksulluk İçimizde kitaplarına öykü demek geliyor içimden, ama Uzun Hikaye'ye, Tirende Bir Keman'a da hikaye kelimesini yakıştırıyorum! İyi bir damak tadı olmayanın iyi bir aşçı olabileceğini düşünemem. Elbette iyi bir öykü okuyucusuyum. Uzun uzun, didik didik, düşüne düşüne okurum öyküleri. Yeni çıkan kitaplar belli kişilerce çok methediliyorsa onları almam. Mutlaka yakından bir görmek isterim. Zira göklere çıkmasına iki basamak kaldığı söylenen kitapların kurgu ve dil yanlışlarıyla dolu olduğuna epeyce tanık oldum. Eserleri kitapçıda karıştırır, Türkçesinde bir çekicilik bulduklarımı alırım. Dergileri üç senedir takip etmiyorum. Nadiren dergi alıp okuyorum. Ara ara yine kitapçılarda sayfalara bakıp ilgimi çeken yeni bir kalem bulduğumda o dergiyi alıyorum. Son zamanlarda çıkan Akim Sevgilim'de Füruzan'ın anlatım gücünü hiç kaybetmediğini gördüm. Bunu öneririm. Başka yerlerde dile getirdiğim kişileri tekrara düşmemek için söylemiyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kendini-erteleme-mutlulugu-yakala-k4045.html", "text": "Kıbrıs doğumlu Bülent Gardiyanoğlu ilk, orta ve lise öğrenimini Kıbrıs'ta tamamlamıştır. İstanbul Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Ana Bilim Sanat Dalı Bölümü'nü internete bağlanabilen buzdolabı projesi ile tamamlamıştır. Hayatında yaşadığı iniş çıkışlar ve sıkıntılı dönemlerden sonra bunları neden yaşadığını araştırmak ve kendini bulmak için çeşitli kişisel gelişim eğitimleri almıştır. Aldığı eğitimleri hayatına uyguladıkça değişimleri fark etmiş ve kendi geliştirdiği teknikleri çevresindeki insanlar ile paylaşmaya başlamıştır. İki yüzden fazla canlı yayına katılmış, binlerce kişi ile bire bir seanslar yapmış ve iki yüz binden fazla kişiye uluslararası birçok ülkede seminerler vermiştir. Yazar, dokuzuncu kitabı Kendini Ertelemekten Vazgeç isimli kitabında bütün pişmanlıkların temelinde erteleme güdüsü yaptığını vurgulamaktadır. Sevmeyi, anlamayı, büyümeyi, gelişmeyi, hayalleri ve tekamülü erteleme hilesinden kurtulmanın çözüm yollarını ve önerilerini okuyucusuna sunmaktadır. Yazar, Kendini Ertelemekten Vazgeç adlı kitabına nefes çalışmalarını da eklemiş okuyucuyu rahatlatma egzersizleri de sunmuştur. Akıcı, farkındalık yaratan, ertelemekten kurtulmanın çözüm önerileri ile kitap okunmaya değer keyifli okumalar."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/farkindalik-hikayeleri-yayinlandi-k5491.html", "text": "Asuman Sarıtaç'ın yazdığı, Merve Altınöz'ün resimlediği, disleksi, diyabet, hiperaktivite, alzaymır ve astım sorunlarını konu edinen beş kitaptan oluşan \"Farkındalık Hikayeleri\" dizisi Nesil Çocuk Yayınları tarafından yayımlandı. Her biri 64 sayfa olan bu beş kitapta kahramanımız Pelin'in anlattığı gündelik hikayeleri okuyoruz. Pelin'in doktor annesi ve muzır bir yaramaz olan kardeşi Ege de hikayelerde önemli yer tutuyor. Yazar, doktor anne üzerinden sağlıklı yaşama dair bilgileri, Ege'nin ilginç fikirleri üzerinden de doğru-yanlış ayırdına dair öğütlerini okura aktarıyor. Ailenin babası ise yardımcı oyuncu ile figüran arası bir rolde diyebiliriz. Dizinin odağı her ne kadar saydığımız beş sağlık sorunu gibi görünse de her bir 64 sayfalık kitabın üçte biri kadarında bu konulara yoğunlaşılmış. Hikayelerin tamamı bu sorunlardan muzdarip karakterlere yaslanmamış. İlgili bölümlerde sorunların açıklaması yapılmış, bu zorluğu yaşayan kişilere nasıl yaklaşılacağına dair ipuçları ve püf noktaları verilmiş, mümkün olan çözümler veya kolaylaştırıcı davranışlar anlatılmış. Hikayelerin kalan bölümlerinde empati, hediyeleşme, sağlıklı beslenme, spor, sağlıklı yaşamaya dair ipuçları, arkadaşlık ve aile ilişkileri, hayvan sevgisi, doğa, kitap okuma, dürüstlük, yardımlaşma gibi daha genel konular işlenmiş. 8+ yaş kategorisi için ve okullara yönelik hazırlandığı anlaşılan beş kitaplık dizi bir karton kutu içerisinde sunuluyor. Kutudan bir de soru kitapçığı çıkıyor ve bu kitapçıkta her hikaye ile ilgili on soru bulunuyor. Okurun bu şıklı soruları cevaplayarak öğrendiklerini pekiştirmesi hedeflenmiş. Kitapların metin-resim dengesinde metin yönü ağır basıyor olsa da yeteri kadar ve yerinde çizimler içerdiğini söyleyebiliriz. Kapaklarda kullanılan doku simli hissi veren küçük bir fark katmış."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dunyanin-incisi-bir-cami-k5523.html", "text": "Duygularımı yansıtan daha güzel bir paragraf bulamazdım herhalde seyahat hakkında. Her gittiğim ülke, şehir bana yeni dünyalar, kapılar açıyor. Hayatta sadece bize benzer insanların olmadığını, çok çeşitli olduğumuzu, eşit haklarımızın olması gerektiğini, insan olabilmeyi yollarda daha iyi anlıyorum. Ramazan ayında olmamız sebebiyle iftar sonrası teravih namazı için gittiğim mahalle camimizde bu ay yazacağım ülke aklıma düştü. Aslında ülkeden çok bir cami. Dünya üzerinde Müslümanların bir araya geldiği camiler farklı özelliklere sahip olsa da amaçları aynı. Ama bazıları var ki öyle görkemli ki şaşıp kalıyorsunuz. Abu Dhabi seyahatimizde ziyaret ettiğimiz Şeyh Zayed Cami şimdiye kadar gördüklerim içinde en görkemlisi. Gitmeden önce hakkında bilgi edinmiştik, sizinle bunları paylaşıyorum. 2007 yılında halka açılan Şeyh Zayed Camii, ziyaretçilerine yalnızca İslam kültürünü sergilemek için değil ayrıca diğer dinlerle karşılıklı etkileşimi desteklemek amacıyla inşa edilmiş. Şeyh Zayed Camii'nde kullanılan birçok malzeme Türkiye, Yeni Zelanda, Almanya gibi dünyanın birçok farklı ülkesinden getirilmiş. Şeyh Zayed bin Sultan Al Nahyan, Arap Çölleri'nde yaşayan Bedevi Kavimleri arasında barış görüşmelerini sağlayan kişi olarak biliniyor. 1966'da Abu Dabi kurucu başkanı olan Şeyh Zayed 1971 yılında Dubai Emirliği ile bir federasyon kurarak bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri'ni kurmuş. Şeyh Zayed, Abu Dabi'de bulunan petrol rezervlerinin gelirini gökdelen yapmak, altyapıyı geliştirmek ve 1996 yılında inşasına başlanılan Şeyh Zayed Camii gibi eserleri kazandırmak için harcamış. Şeyh Zayed'in cenazesi camiinin kuzey kısmında yer alan bu mozolenin altına gömülmüş. Cami üç bin işçinin 13 yıl boyunca çalışması sonucunda yapılmış. Giriş kapısı ana ibadet yerine açılıyor. Ana ibadet yeri kadınlar ve erkekler için iki ayrı alana ayrılmış. Camide farklı boyutta 83 kubbe bulunuyor. Ana ibadet yeri 96 kolonla desteklenmiş. Her bir kolon Makedonya mermeri ve değerli taşlarla kaplanmış. Mermerlerin beyazlığı nedeniyle Abu Dhabi'nin incisi olarak anılıyor. Şeyh Zayed Camii'de bulunan yedi kandilden en büyüğü ana ibadet yerinin merkezinde bulunan kandil ve kapıdan girişte sizi tüm heybetiyle karşılıyor. Bu kandil hurma ağacı motifleriyle tasarlanmış. Kandil paslanmaz çelik ve pirinçten yapılmış ve 40 kilogram ağırlığında 24 ayar altınla kaplanmış. Camide bulunan kandiller için ayrıca yaklaşık olarak 40 milyon Swarovski kristali kullanılmış. Allah yazısı Şeyh Zayed Camii'nin kıbleye bakan duvarında yer alıyor. Bu duvarda Allah'ın 99 ismi Arapça kaligrafi ile yazılmış. Girişte kadınlar ve erkekler ayrılıyor, giyim kuşamlarını düzeltmek için odalar bulunuyor. Kadınlara giymeleri ve başlarını kapatmaları için poşetler içinde tertemiz kıyafetler veriliyor. Dünyanın en görkemli camilerinden biri bence Şeyh Zayed Cami. Binlerce farklı insanla sizi buluşturan bu caminin içinde olmak eşsiz bir deneyim oldu. Farklı coğrafyalarda farklı mekanlarda olmak gibisi yok şu dünyada!"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bir-garip-yolcu-k5404.html", "text": "Hayat boyu sistemler ve sınıflar insanoğlunu çepeçevre kuşatmıştır. Bu kuşatma sonucu kendimizi bir grubun içinde buluruz. Onlarca adlandırma ve etiketi sırtımızda taşırız. Kimi isimlendirmeler bir yük gibi boynumuza yüklenirken kimileri taşımaktan onur duyduğumuz bir nişana dönüşür. Kitabımız bu isimlendirmelerden biri olan Yolcu ve Burjuva ayrımını henüz kapaktayken okura verir. - Bu dünyaya sırnaşmayan ve yerleşmeyen onurlu insandır. - Hakikate adanandır. - Yolcu ölümü göze almıştır, bu sayede hürdür. - Erdemlidir, sistemde yer tutma peşinde değildir. - Yolcu: Hep içinden geldiği gibi içten ve samimi - Yolcu olmak bu hayatta seyir halinde olmaktır bir bilinçtir. - Günün birinde öleceğini asla unutmaz. - Yolcu: Yolculukta olduğunun bilincinde olan ve buna göre davranan ahlaklı insan. - Bu dünyaya abanan kişidir. - Beklentisi yüksektir. \"Beklentisi sürekli yükseldiğinden burjuva makul bir tatmin yaşayamaz ve depresyona girer. - Burjuva sömürüldüğü halde kendini özgür zanneder. - Kaçınılmaz olarak depresyona girer. - Ölümden ödü koptuğu için burjuva günün birinde öleceğini asla düşünmek istemez. - Budünyaya kazık kakmaya çalışan bencil ihtiraslı kibirli korkak çıkarcı ahmaktır. Gibi cümlelerle okura kimin yolcu ve kimin burjuva olduğunun şifreleri veriliyor. Yer yer parodi ve montajlara şahit olduğumuz eserde dil ile bütünleşmiş ironi de had safhada okura sunuluyor. Kitapta işlenen kapalı üslubu yazarın kasıtlı yaptığını eserde geçen: \"Kapalı üslup okurda bir yabancı dil kompleksi yaratıyor en azından anladığı yere odaklanıyor bu sayede.\" (s.85) cümleleriyle anlamış oluyoruz. Başımıza gelenler yola kendimizi çokça kaptırmaktan geldi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dil-ve-edebiyat-derneginden-ayasofya-aciklamasi-k3597.html", "text": "Ayasofya'nın ibadete açılma kararı, devletimizin milletine bir saygı duruşudur. Millet iradesi, hissiyatı ve sesi hukuk adamlarının vicdanını adaletle buluşturmuş, İstanbul yeniden İstanbul olmuştur. 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müze olması kararlaştırılan Ayasofya Camii'nin 86 yıllık mahkumiyeti son buldu. O tarihten bu yana milletimizin kadim değerleriyle kalemini yoğurmuş fikir erleri, Ayasofya Camii'nin kapalı oluşundan duydukları hicabı devamlı dile getirdiler. Necip Fazıl'dan Osman Yüksel Serdengeçti'ye, Sezai Karakoç'tan Cahit Zarifoğlu'na ve daha nice İslam davasına kendini adamış ne kadar mütefekkir ve münevver varsa bu ayrılığa bigane kalmadı. Onlar sayesinde, nesiller Ayasofya'yı sahiplenmenin şuuruyla yetiştirler ve Ayasofya'yı bir cami olarak benimsediler. Kendi evinde Ayasofya secdesinden mahrum olmanın acısını diri tuttular. Malesef alıntı için bir kaynak sunamıyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kozmosa-kucuk-yolculuk-k4129.html", "text": "İnsanın bir nokta mesabesinde bile olmadığı makro alemin büyüklüğü düşünüldüğünde hayret etmemek mümkün değil. Buna ek olarak bir de atom altı dediğimiz mikro alem de var ki bahsimiz orada geçiyor. Bu iki alemin birbiri ile olan iletişimi, irtibatı ise büyüleyici. Belgesel Socrates'in: \"Tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir.\" cümlesi ile başlıyor ve peşinden şöyle bir soru geliyor: \"Gerçek nedir? Beş duyumuzla algıladığımız bu dünya gerçek mi?\" Belgeselde farklı alanda uzmanlaşmış kişilerin kuantum fiziği hakkında açıklamalarını görüyoruz. Sinan Canan karşımıza çıkan ilk isim ve bu soruya cevabı bunun mümkün olmadığı yönünde. \"Dış dünyayı olduğu gibi deneyimlememiz mümkün değil. Beyin dediğimiz organ aldığı bilgilerle bize bir resim çiziyor. Bizim gerçeklik dediğimiz şey kafamızın içinde bir sahneden ibaret.\" Bu cevaptan sonra soru daha anlamlı hale geliyor ve daha bir merakla ve dikkatle izlemeye devam ediyorsunuz. Belgeselin bu yönü oldukça başarılı. İlgi duyanların keyifle izleyeceği, konu ile ilgili bir malumatı olmayanların da merakla takip edebileceği ve anlayabileceği bir üslup kullanılmış. Dr. Kuantum diye tanıdığımız Dr. Fred Allan Wolf'da belgeselde yer alan isimlerden. \"Kuantum teorisi akılcıdır, belirlidir ama bir farklılık vardır. O gerçeklerden daha çok olasılıkları belirler.\" Kuantum teorisinin bir başka yönü de bu olasılıkların neden olduğu \"Dolanıklık\" ilkesi. Birbirinden çok uzakta ve bağımsız olayların arasında bir ilişkinin var olması ve birbirini etkileyebilmesi. Mahmud Erol Kılıç da belgeselde Kuantum teorisinin \"dolanıklık ilkesine\" mukabil Hz. Mevlana'nın bir sözünü aktarıyor: \"Bizler tek kanatlı melekleriz. Ancak birbirimize sarılmak suretiyle uçabiliriz.\" Her şeyin birbiriyle merbut, irtibatlı olduğunu söylüyor. Her şeyin anında birbirini etkilemesi ve birbiriyle olan bu ilişkisi aklımıza zaman kavramını getiriyor ister istemez. Nasıl oluyor da bir şey kendisinden çok uzaktaki başka bir şeyi anında etkileyebiliyor? Haluk Berkmen de belgeselde yer alan isimlerden ve bakın bu soruya cevabı nasıl. \"Orada zaman kavramı bitiyor. Bir şey diğer şeyle etkileşebiliyor. Bu olay ne demektir? Bu olay zamanın olmadığını ya da bizim beynimizin bir ürünü olduğunu gösteriyor. Fakat aslında sadece an kavramının geçerli olduğunu anlıyoruz.\" Zaman kavramı beynimizin bir ürünü olabilir mi? Bu kısım daha önce izlemiş olduğum bir belgeseli aklıma getirdi. Bir kaza sonucu kazayı geçiren kişide zaman kavramı değişiyordu. Saatler geçmesine rağmen ona sadece çok kısa bir süre gibi geliyordu. Zaman kavramını böyle düşününce Tasavvuf alanında karşımıza çıkan \"ibnülvakt\" yani \"zamanın oğlu\" kavramı daha bir anlamlı hale geliyor. Düşününce var olmayan iki zaman dilimi geçmiş üzüntüsü ve gelecek kaygısından azade olmak ve bize verilmiş olan anı en iyi bir şekilde değerlendirmek. Belgesele bu noktadan sonra farklı bir gözle bakmaya başladım. Dr. Kuantum da kitaplarında Hz. Mevlana'dan çok alıntılar yaptığını söylüyor. Bunun nedenini bir evren yaratmanın temelinde döngüler olduğunu, atomların ve elektronların dönüşünde adeta bir dans gibi saf bir sufizm olduğunu belirtiyor. Bu döngüleri günde, gecede, mevsimlerin geçişinde, insanın doğum ve ölümünde ve dahi içinde yaşadığımız dünyamızın ve galaksimizin hareketlerinde de görmekteyiz. Tasavvufta da \"daireyi tamamlamak\" diye bir tabir vardır ki o da dervişin gönlünün terbiyesi ile mümkündür. Bu döngü kavramına hem bizim geleneğimizde hem de antik yunan düşüncesinde yer alan \"Alem büyük insan; insan küçük alem\" düşüncesi minvalinde de bakabiliriz. Her şeyin birbiri ile irtibatını ve etkileşimini bir günümüzü uyanık ve dikkatli bir şekilde geçirirsek görebiliriz. İncelediğimiz belgesel de Socrates'in bir cümlesi ile nihayete eriyor: \"Kendini tanı o zaman başkalarını ve evreni de tanıyacaksın.\" Bizlerin de aşina olduğu bu cümle insanın kendisini tanımasının mucizelere kapı aralamasının bir anahtarı olduğunu söylüyor. Belgesel gördüğümüz kadarıyla YouTube üstünden yayınlanmış. Paylaşıyoruz. Sayın yazar, yeni yazılarınızı bekleyenler var."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-1-k5836.html", "text": "İsmiyle müsemma bir kişilik olan Sedat Umran, bir tür kaşif gibi eşyaların dünyasına dalarak, oradan sayısız eşyayı şiire konu edinmiştir. Bakışı ayrıntıda olan \"kıymeti bilinmemiş bir şair\" (Çalışkan, 2013) Sedat Umran, sembolist tavrı ile Türk Edebiyatı'nda eşyaya en çok yer veren, direkt olarak eşyayı konu edinen bir şairdir. Türk şiiri, Türkçe'nin derin sularında yüzen sanatçılarının çabalarıyla derinleşmiş ve yayılmıştır. Bu önemli çaba edebiyatımızda ve geniş alanda da kültürümüze önemli katkılar sunmuştur. Her şair ve yazar, eser ürettiği dilin kelime işçileridir. Ortaya koydukları eserlerde kullandıkları kelimeler dilin gelişmesine, genişlemesine, büyümesine ve yarınlara taşınmasına dair önemli katkılar sunmaktadır. Bu bakımdan ortaya konulan her eser, öncelikli olarak dili zenginleştirdiği ve bir katkı sunduğu için önemlidir ve incelemeye değerdir. İşin içerisinde sanat, estetik ve düşünce girince o eser yarınlar için büyük bir öneme sahiptir ve gelecek nesiller bu eserler doğrultusunda dilini inşa edip koruyacak ve kendilerinden sonraki nesillere aktaracaktır. Sedat Umran şiirinin özgünlüğü ve kendini diğer şiirlerden ayıran temel farkı; eşya ile kurduğu ünsiyette aranmalıdır. Çünkü eşya, Umran'da farklı bir boyutta konumlanmakta, onun insanlara aktaracağı \"şeyler\" in olduğu varsayımından yola çıkarak işlenmektedir. Günlük hayatımızı kolaylaştıran eşyaların kimi zaman adını bile önemsemeden, gereken özeni göstermeden kullanıp atmaktayız. Tüketim bu gün çağımızın en önemli olgularından biridir. Kapitalizm mantelitesi içerisinde \"metaya\" ve \"emeğe\" yabancılaşmış insanın Sedat Umran'ın şiirlerinden alacağı çok ders vardır. Çünkü o, eşyanın ayırdına vardırarak insanların bu eşyalara dair bakış açılarını değiştirmeye çaba göstermektedir aslında. O eşyanın ortaya çıkış serüvenine dair ipuçları sunmakta, o eşyaları konuşturarak hangi amaca hizmet ettiğine dair ifadeler kullanmaktadır. Tüketim endüstrisinin bu gün popüler kültür ile al-kullan-at mantığı içerisinde insanlığı bir tüketim canavarına sürüklemesi birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Bu sorunların başında eşyayla olan bağın odak noktasında değişimler yaratması bağlamında bir okuma yapılabilir. Şiir, bize hakikatle direkt bağlantıyı sağlayan bir unsur olduğu için, her şair bize hayatın ve hakikatin farklı bir yansımasını sunmaktadır. Kendini dilini bulmuş, bakış açısını ona göre konumlandırmış her şair, hayatın her insana gizli kalmış sırlarını bir nevi dökmekte, ortaya koydukları eserlerle bir \"şuur ayaklanması\" yapmaya çalışmaktadırlar. Hayatı şiir olan ve şiiri hayatının vazgeçilmezi sayan bir şair olan Sedat Umran'ı en iyi, onu bilip tanıyanlar anlatmıştır. Ömrünün son demlerinde de dahi şiirden vazgeçmeyen Sedat Umran hakkında Beşir Ayvazoğlu, Defterimde Kırk Suret adlı eserinde Sedat Umran'ı anlatırken \"Ömrünü Şiire Adayan Adam\" başlığını kullanmıştır. Umran'ı anlatan yazısına bir hatırasından yola çıkarak başlar. 1970'lerin başlarında dönemin önemli edebiyat mahfillerinden biri olan Marmara Kıraathanesinde Sedat Umran ile tanışan Ayvazoğlu, Umran'ın yaşadığı dönemde şiir üzerine ne olursa, nasıl bir gelişme olursa olsun haberi olduğunu ifade eder (Ayvazoğlu, 2013:77-78). Kendisi de o dönemlerde şiirle ilgilendiğini ve eserinin yayınlandığını, bundan Umran'ın da haberinin olmasını hayretle aktarmakta, Türk Edebiyatı Dergisi'nde yazdığı bir şiiri Umran'a okuyarak şiir üzerine sohbet ettiklerini, Umran'ın şiirde geçen \"kıpkızıl\" kelimesine takılarak eleştiride bulunduğunu, Leke adlı eserini imzalayarak kendisine verdiğini (Ayvazoğlu, 2013:77-78) aktarmaktadır. Hatırasının ardından onunla ilgili tüm olaylarını ve izlenimlerini aktaran Ayvazoğlu, Leke adlı eserin şairinin kendisine bu kitabı imzalı olarak gönderdiğine, bu eserle günler geçirdiğini ve elinden düşürmediğinden bahseder. Onun için Sedat Umran, \"gözlerinde gözyaşından ipliklerle hüzünlerini düğmelere dolayan iğnelerin, dost bildiği ilik tarafından boğulan düğmelerin, içine kapanıp dünyayı unutan kutuların, konuşması yapıştırmak olan, bu yüzden ağızlarını hiç açmayan zamkların, sıkıldı mı hüngür hüngür ağlayan süngerlerin, aşkının dağılan parçalarını üşüyen vücudunun her noktasında toplayan mıknatısların vb.\" (Ayvazoğlu, 2013:78) anlatımları olan bir şairin acaip dünyasının yansımasıdır. Sedat Umran, Ayvazoğlu için o güne kadar okuduklarına hiç benzemeyen bir anlatıma sahip, bir nevi eşyaları konuşturan bir simyacı hükmündedir. Sedat Umran, 1926 yılında Mart ayında Kumkapı'da dünyaya gelir. Asıl adı Osman Sedat Öcal'dir (Kollektif, 2010:1057). Babası Islahiyeli İlkokul öğretmeni Mehmet Kazım Öcal'dır (Kutlu, 1998:459). Babasızlığı üç yaşından tadan Sedat Umran, çocukluk dönemlerini annesi Emine Sadiye Hanım ile yakın akrabalarından olan Menemenli Said Paşa'nın Erenköy'deki köşkünde büyükbabası, büyükannesi, iki teyzesi ve iki teyzekızıyla birlikte geçirir (Ayvazoğlu, 2013:79).Babasızlığın sızısını sürekli hisseden Umran, yalnızlığa sürüklenmesinin nedeni olarak bunu görür ve şiirlerindeki yoğun eşya anlatımını da şu şekilde özetler: \"şiirlerimdeki eşya sevgisinin kaynağıdır, çünkü eşya ihanet etmez insana\"(Ayvazoğlu, 2013:79). Çocukluğunun geçtiği konakta birlikte yaşadığı teyzekızlarına masallar uydurarak bunu ciddi ve yaşanmış bir biçimde aktarır, masallar ona şiirin o sırlı kapılarını açacak ve artık vazgeçilmezi olacaktır (Ayvazoğlu, 2013:79). \"Bir gün Kumkapı'dan Beyazıt'a giderken Azak Yokuşunda sol taraftaki bir dükkanın kapısında Gizli Pençe diye tabela görür. O anki melankolik ruh haliyle orayı casusların, çetelerin buluştuğu bir yer olarak düşünür. Tavanların çatırdaması, kitapların sallanması şeklinde hallisünasyonlar gördüğü bunalımlı dönemdir. Bu yaşadıklarından belleğinde kalanlar yıllar sonra şiirlere konu olacaktır. Tıpkı 1969 da çıkan Leke kitabında yer alan Gizli Pençe gibi\" (Kaynar, 2008:26). Ömer Faruk E. Mostar Dergisi'nde Sedat Umran'ın dil sevgisi, Almanca karşısındaki heyecanını anlatan bir anektod aktarır. Umran, bir davette bir araya geldikleri Almanya'da uzun yıllar çalışmış bir doktordan bahsederek, Almancayı bilen biri karşısında heyecanlanmış, fakat karşısındaki kişinin \"Almanların edebiyat dilini bilmiyorum.\" Demesi üzerine yaşadığı hayal kırıklığını anlatır, Almanca biline birine rastgeldiği için karşısındaki kişiyi biraz zorlasa da cevap bulamamasını onu derinden üzdüğünü belirtir, netice de Faust'u ezberden okuyabilen bir şairden bahsedildiği için, Umran'ın dil hassasiyeti gayet yüksektir (E., 2015). Aynı yazının devamında Ömer Faruk E., Sedat Umran'a ait ayrıca; 1966 yılında Necip Fazıl'ında sıkça uğradığı ve o dönemin önemli mahfillerden olan Marmara Kıraathanesi'nde Sedat Umran'ın bu mahfilde bir çok yazar, şair, akademisyen ve gazetecilerle tanıştığını, özellikle Necip Fazıl'ı tanıma ve sohbet etme, fikir alışverişinde bulunma imkanına kavuşması, Umran için önemli bir dönüm noktası olmuştur (E., 2015). Necip Fazıl, Sedat Umran'ın değer verdiği, önemseyip beğendiği şairlerin başından gelmektedir, Büyük Doğu macerası da bu tanışma vesilesiyle gerçekleşmiştir (E., 2015). Çok zor şiir beğenen Necip Fazıl'ın Umran'a \"Senin bazı mısralarınla benim şiirimin ruh akrabalığı var.\" demesi Umran için verilecek en büyük ödül olacak, yine Marmarma Kıraathanesi'nde tanıştığı ve şiir anlayışına hayran olduğu diğer bir isim de Sezai Karakoç'tur (E., 2015). Karakoç ile tanışmasından sonra şiirlerini yazdıkça Karakoç'a verir, Karakoç da Umran'ın şiirleri ile yakından ilgilenir (E., 2015). Hayatı şiir olan Umran'ın şiir ile olan ünsiyetin bir tür bağımlık halini almıştır, yaşının ilerlemiş olmasına rağmen diri olmasını şiire bağlamış, çok kereler \"Eğer şiirde tutunamasaydım bunardım\" ifadesini tekrarlayıp durmuştur(E., 2015). Yardım, aynı yazının devamında Sedat Umran'ın Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Ziya Osman, Cahit Sıtkı ve Behçet Necatigil gibi şairlerin etkisinde kaldığını aktarır ve daha sonra kendi şiir dilini, tarzını ve üslubunu bulduğunu ifade eder (Yardım, 2017). Yardım, Sedat Umran hakkında \"Günümüzün Ahmet Haşim'i\" diyerek onun gibi naif bir insan ve ömür boyu şair olarak kaldığını aktarır (Yardım, 2017). Dünyaya ve dünyada olup biten tüm şeylere şairce bakan Sedat Umran, önce eşyayı dinleyerek onun dilini öğrenmiş ve ardından bunu şiirine işlemiş, özel şiirler yazmış bir şairdir. Ele aldığı şiirleri Dünya edebiyatında da türüne hiç rastlanmayan konulara sahip şiirlerdir. Toplu iğne, paspas, mandal, ampul, halat, jilet, tarak, çengel vs. gibi eşyaları şiirine konu edinerek eserler üretmiştir. Umran'ın şiir mesaisi sadece kendi şiirler ile sınırlı değildir, başka şairlerin şiirlerine de ilgi duyar ve ezberinde yerli yabancı birçok şairden şiirler vardı. Muntazam bir hafızaya sahip bir şair olan Sedat Umran, yüzlerce şiiri peşpeşe, saatlerce şiir okuyabilirdi. Şiirle olan temaşası yanında şiire dair birçok yazı da kaleme alan Sedat Umran, bu yazılarını Şiirde Metafizik Gerçek adlı eserinde toplamıştır. Yakın çevresi tarafından \"dost, mütevazı, kadirşinas, açık yürekli bir insan\" olarak bilinen Sedat Umran, hayatının büyük bir kısmını otellerde geçirmiş bir şairdir. Sağlık durumunun bozulması ve otellerin vermiş olduğu bıkkınlıkla ömrünün son demlerini Darülaceze'de geçirmiştir. Kendisini ölmeden kısa bir süre içerisinde ziyaret eden Davut Bayraklı, bu ziyaret anısını Umran'ın hem şiir dünyasına hem de ruh dünyasına nüfuz eden durumları işleyerek aktarmıştır. Bayraklı, Umran'ın Darülaceze'de 22 numaralı odada tek başına kaldığını, hastalığa bağlı rahatsızlıklarının olduğunu, yine yaşa bağlı olarak çok yorgun gözüktüğünü ifade etmiştir (Bayraklı, 2013). Bayraklı'ya göre, \"Türk Şiirinde kendine özgü bir alan açabilen ender şairlerden\" olan Umran, şiirlerinde eşyanın metafizik tarafını sürekli olarak kurcalayan, yoğun şekilde semboller kullanan bir şair olarak Türk Edebiyat'ında önemi anlaşılamayan isimler arasındadır (Bayraklı, 2013) \"Leke\" adlı eseriyle bir ekol ortaya koyan Umran'ın Mehmet Niyazi'nin \"Dahiler ve Deliler\" kitabındaki düşüncelerini aktarır: \"Mehmet Niyazi \"seviyeli bir şair\" olarak gördüğü Umran için \"yüzyılımızdan yarınlara kalacak birkaç şairden birisi\" diye bahseder\" (Bayraklı, 2013). Aynı yazının devamında Bayraklı, Umran'ın kendi şiirlerinin dörte üçünü ezbere bildiğini, çevirdiği şiirler da dahil edilerek aklında 40 bin mısranın olduğunu ifade etmiştir (Bayraklı, 2013). Bu kadar şiiri zihninde tutan birinin hayatı şiir değildi demek yanlış olacaktır, \"mistik bir kaşif\" olarak ölünceye kadar şiirle uğraşmaya devam eden bir şairdir (Bayraklı, 2013). Sedat Umran, rahatsızlığından dolayı Kartal Sanatçılar Huzurevi'nden alınarak Kayışdağı'ndaki Darülaceze Vakfı'ndaki yoğun bakım ünitesine yatırılır, durumu gittikçe ağırlaşan Umran daha sonra 25 Haziran 2013 tarihinde Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ne yatırılır, bir müddet burada yattıktan sonra sağlığının iyiye gitmesi sonucu tekrardan Kayışdağı Darülaceze'ye götürülür. 07.08.2013 tarihinde sabah saatlerine hayata gözlerini yumar ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilir. Kaynar, İ. (2008). Şiire Adanmış Bir Ömür: Sedat Umran. İstanbul: Kartalite Yayınları. E., Ö. F. (2015, Eylül). Sedat Umran: Balkonlar Adımlarıdır Evlerin Ya da Merhabalarıdır Birbirlerine Karşı. Mostar Dergisi(127), 34-36. fatih belediyesi kumkapıda doğduğu sokağa adını verebilir hatırası yaşamalı."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dogan-gorunumlu-sahin-k4111.html", "text": "Haber alma kanallarının çeşitliliği gün geçtikçe artmaktadır. Gazete, dergi, mecmua ve radyonun tahtında artık TV ve sosyal medya oturuyor. İletişimde bilginin yayılımı ise şaşırtıcı derecede hızlıdır. Seçilen haberleşme kanalları içinde bireyin bilgiye ulaşmak için uzunca bir müddet tercih ettiği mecra ise TV olmuştur. TV renkli ve eğlenceli bir kitle iletişim aracıdır. İzleyici, dünyanın dört yanındaki gelişmeleri ve haberleri evindeki rahat koltuğundan izler. Kültürün yayılımı konusundaki etkinliği kadar oluşumunda da etkin role sahip olduğu bilinen TV 'de bilgiyi aktarmanın en önemli yollarından biri ise haberlerdir. Haberler prime-time 'da yani en çok izlenen zaman diliminde izleyicisinin karşısına çıkmaktadırlar. Doğruluğu, hızı ve içreğinin güncelliğiyle haber kuşağı TV kanalları için bir prestij meselesidir. Haberleri sunanın bilgisi, tecrübesi, diksiyonu, beyaz cama yansıttığı görüntü ve mimikleri ise bu prestijin önemli sacayaklarından biridir. ABD 'de anchor , İngiltere'de newsreader veya newscaster olarak adlandırılan haber sunucusu, haberin izleyiciye ulaşmasındaki son halkadır. İyi bir konuşmacı olandan beklenen; dil, ses, görsel davranış ve zihinsel etkinliği kullanarak mesleğini icra eden haber sunucularının eski versiyonunu konu alan Paulette Jiles 'ın News of the World-Dünyadan Haberler isimli romanından aynı adla beyazperdeye uyarlanan film bu yazımızın konusu olacaktır. Filmin konu aldığı zaman Amerikan İç Savaşı'nın hemen sonrası, yer ise Teksas'tır. Matbaası savaş sonrası kapanan Yüzbaşı Jefferson Kyle Kidd , eyaletteki kasaba ve köyleri gezerek okuma yazma bilmeyen, okuma imkan ve alışkanlığı olmayan insanlara haberleri okumaktadır. Maden ocağında mahsur kalan madencileri, birbiriyle husumet içinde olanları, felaketleri, halk hareketlerini okuyan Yüzbaşı haber seçkisinde özenli davranmaktadır. Derlediği haberleri kırışmış ve sararmış gazeteleri gözden geçirerek itinayla seçer. Haber okurken aynı zamanda dinleyiciyi de okur. İlgili, ilgisiz, sabırlı, sabırsız, hoşgörülü, kaba... Dinleyiciyi tahliline göre okuma sırasını belirler. Haberleri sürükleyici bir macera gibi hikayeleştirerek anlatır. Sahneye benzeyen basit bir platform üstündeyken tek kişilik bir tiyatronun oyuncusu gibidir. Okuduğu haberlerin etkinliğini arttırmak için beden dili, mimik ve ses tonlamaları yapmaktadır. Performansını tamamladığında dinleyicilerden topladığı üç beş kuruşla hayatını sürdüren Yüzbaşının yaşantısından bir kesiti aktaran filmde hayat, ırkçılık ve cahilliğin hüküm sürdüğü ortamda kölelik karşıtı askerlere rağmen teni beyaz olmayanlar için olduğu kadar beyazlar için de zordur. İşte Yüzbaşı Kidd'in böyle bir ortamda okudukları hayata dair umut vermektedir. İnsanların dünya ile temas kurmasını amaçlayan Yüzbaşı bir gün haber okuyacağı kasabaya giderken saldırıya uğramış bir at ve ağaca asılmış bir cesetle karşılaşır. Irkçılar tarafından ağaca asılan adamın yanında yöredeki Kiowa yerlileri tarafından kaçırılarak büyütülen 10 yaşındaki beyaz bir kız çocuğu olan Johanna ile karşılaşır. Ne Yüzbaşı Kiowa dilini, ne de kendisini yerli sanan Johanna İngilizceyi konuşabilmektedir. Ortak bir dilleri olmadığı için iletişim kuramazlar. Yüzbaşı Kidd ağaca asılı adamın ceplerini karşıtınca bulduğu evraklardan onun Johanna'yı gerçek akrabalarına götürmekte olan bir devlet görevlisi olduğunu öğrenir. Hiç deneyimlemediği bir dünyaya düşmanca yaklaşan Johanna, kendi isteği dışında biyolojik akrabalarına götürülmekte olduğu için hırçındır. Senaryosu, bu küçük kızı akrabalarının yanına götürülmesi üzerine kurulan filmin devamında görevi Yüzbaşı Kidd üstlenir. Yüzbaşının haberci olarak üstlendiği misyonu devam ettirirken yola çıktığı yolculuk oldukça zorludur. Üstelik şimdi yanında küçük bir kız çocuğu da vardır. Hem haberleri okur hem de Johanna'yı teslim edeceği yere doğru yol alır. Doğa koşulları ile bir noktaya kadar baş edebilse de insanlarla baş etmek onun için bazen zor olmaktadır. Küçük bir kasaba olan Erath'da iktidarı ele geçirmiş bir adamın kendi bastırdığı gazetedeki yanlı ve yalan haberleri okuması talep edilen sahne sonrası zorlanan Yüzbaşı kendi hikayesiyle de yüzleşir. Neden eşinin yanında olmadığı hakkında izleyicinin varsayım üretmesi yolu seçilen senaryoda aidiyetsizlik hissinin yoksunluğu düşündürücüdür. Alman çocuk yıldız Helena Zengel 'in Tom Hanks ile uyumlu bir birliktelik yakaladıkları gözlemlenmektedir. İlerlemiş yaşına rağmen aksiyon sahnelerinde hala ben de varım diyen Tom Hanks'i westernvari bir filmde görmek oldukça şaşırtıcı olurken çocuk oyuncunun sessiz karakterine eşlik eden mavi bakışları akılda kalıcıdır. Bu film özelinde küçük oyuncunun; uyumsuz karakterleri oynamak için biçilmiş kaftan olduğu, Tom Hanks'in ise; merhamet, sevecenlik ve nezaket izlerini taşıyan yüzüyle izlemesi keyif veren bir performans ortaya koyduğu söylenebilir. Film boyunca karşılaşılan tehlikeler ve tehditlere eşlik eden James Newton Howard'ın müzikleri yapıma ayrı bir tat katmaktadır. TOFAŞ'ın Anadol ile başlayan araba üretim süreci Şahin, Kartal, Doğan isimlerini verdiği kuş serisi ile sürmüştür. Halk olarak bizler bu araçları çok sevdik ve daha da çok sevebilmek için ne gerekiyorsa yaptık. Araçları kişiselleştirmek için parçalarını birbirine monte ederek amatörce yeni modeller türettik. Bunlardan birine; doğan görünümlü şahin adını verdik. Yazımıza konu olan film de aynı doğan görünümlü şahin gibi karmadır. Onu western görünümlü dram olarak nitelendirebiliriz. Platosu, kostümleri, aksesuar ve mekan tasarımlarıyla film bir western izlenimi uyandırsa da esasında bir dramdır. Kum fırtınası, yol kesen haydutlar, silahlı çatışmalar, uçuruma yuvarlanan at ile arabası, çorak coğrafya ve bir damla suya hasret olunmasıyla western'lerin olmazsa olmazlarına dramın ustalıkla yerleştirildiği bir yapımdır Dünyadan Haberler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/livaneli-ile-kaplanin-sirtinda-istibdat-ve-hurriyet-k5427.html", "text": "Her şeyi elinde bulunduran, uçan kuşlardan dahi haberdar olan, uçan kuşları muhbir olarak kullanan bir padişahı gerçekten kim tanıyabilir, kim tanımlayabilir. Hele böyle bir kişi II. Abdülhamit gibi Osmanlı İmparatorluğunun son dönemine damga vurmuş, koskoca bir imparatorluğu 33 yıl gibi uzun bir süre yönetmiş biriyse. Zülfü Livaneli Kaplan Sırtında romanında bize II. Abdülhamit'in birçok yüzünü ve yönünü gösteriyor. Mesela II. Abdülhamit, II. Abdülhamit'in oğlu Şehzade Abid Efendi'nin şahitliğiyle \"Vehm-i Hümayun\" mıdır ya da Fransız Albert Vandal'ın deyişiyle \"Kızıl Sultan\" mıdır ya da panislamist Mehmet Akif Ersoy'un tespitiyle \"Kızıl Kafir\" midir ya da yandaşlarının övdüğü gibi \"Ulu Hakan\" mıdır? Bu tanımlamaları artırabiliriz ama romanı okudukça şu gerçeğe daha yakın duruyoruz: II. Abdülhamit'in tanınmayacak kadar çok yüzü ve yönü var, kimse kolay kolay onu tanımlayamaz, anlatamaz. O, meşhur evhamlarıyla nevi şahsına münhasır bir kişiliktir. İmparatorluğun göğünü baykuşlar kaplamış. Gökten mi gelmiş baykuşlar yoksa yerden mi fırlamışlar? Veliler ordusu hangi zaferlere imza attılar? Yoksa her şey bir vehim miydi? İttihat Terakkicilerin bundaki rolünü görmek gerekir. Enver, Talat ve Cemal Paşalar II. Abdülhamit'i devirdikten sonra başa geliyorlar ve koca imparatorluğu baykuşlara yem ediyorlarken veliler ortalıkta gözükmüyor nedense. \"Yıldız'daki Baykuş\" yemiyor imparatorluğun artıklarını, Yıldız'ın dışındaki baykuşlar yiyip bitiriyor koca bir imparatorluğu. Veliler ortalıkta gözükmüyorlar yine. Hiç var olmamışlar sanki. Her yerde baykuşlar uçuyor. Her yerde yılanlar ve kuşlar, çakallar ve ceylanlar, kurtlar ve kuzular var. Aradaki bütün perdeler kalkıyor, Yıldız'daki Baykuş gittiği için. Yılanlar kuşları, çakallar ceylanları, kurtlar kuzuları yiyor. Güçlüler yaşıyorlar, zayıflar hayatlarını kaybediyorlar. Kan dökücüler köşe başlarını tutuyorlar. Her yerde kanı dökülenler mazlumlar oluyor. Bir bedel ödeniyor. Belki de II. Abdülhamit baykuş ya da veli olmanın dışında sadece bir babadır. Çocuklarını seven, çocuklarıyla insanlaşan, çocuklarına gözü gibi bakan bir baba figürü... O dışarıdan bakanlar için sürekli değişen ve dönüşen bir baykuş-veliyken içeride çocuklarının gözünde hep koruyucu bir baba olarak kalmıştır. Baykuşluk ve velilik onun suratına dıştan geçirilmiş bir kılıfken, babalık içeride var olan somut bir gerçektir. Çocukları için en iyisini isteyen, bunun için uğraşıp çabalayan fedakar bir baba. Pekiyi o çocuklarının gözünde nasıl bir padişahtı? Yani evlatları onun dışındaki baykuşluğunu ya da veliliğini görüyorlar mıydı? Belki de böyle tanımlamalar çocukların umurunda değildi, belki de çok etkileniyorlardı. Doğrusunu bilme imkanımız yok; fakat elimizde çocuklarının babalarını baykuş ya da veli olarak gördüklerini dair hiçbir kanıt ya da belge de yok. II. Abdülhamit imparatorluğu uzun yıllar boyunca ayakta tutan bir deha mıydı yoksa siyasi kurnazlıklarıyla üzerini kapattığı sorunların önündeki bentlerin patlamasıyla imparatorluğun sonunu mu getirdi? II. Abdülhamit siyasi dehası kullanarak Avrupa devletlerini birbirine mi düşürdü yoksa evhamları yüzünden Hasta Adam'a dönüşen imparatorluğu Avrupalıları insafına mı bıraktı? Şu bir gerçektir: Avrupa imparatorları içinde II. Abdülhamit en yakın kişi Alman imparatoru II. Wilhelm'di. II. Abdülhamit'in I. Dünya Savaş'ıyla hem kendi imparatorluğunun sonunu hem de Osmanlı İmparatorluğunun sonunu getiren Alman imparatorluğunun rüzgarına kapılmasına şaşırmamak gerek. Çünkü 18 Ocak 1871'de kurulmuş olan Almanya İmparatorluğu, Bismarck'ın Kan ve Demir Politikası sayesinde önce siyasi birliğini gerçekleştirdi, sonra da sömürge elde etme yarışına girdi. Avrupa'nın yeni yıldızına kapılan II. Abdülhamit aşırı Alman hayranlığı yüzünden önce Yıldız'daki sarayından oldu, sonra bütün bir imparatorluğun yıkılmasına neden oldu. II. Abdülhamit'e taht, kardeşi Murat akli dengesini yitirince Mithat Paşa'nın ellerinden altın bir tepsi içinde sunulmuştur. II. Abdülhamit de diğerleri gibi iktidarı taht oyunlarıyla ele geçirseydi acaba akıbeti daha farklı olur muydu? Taht oyunlarında en acımasız, en güçlü, en zeki olanlar iktidarı ele geçirirken, II. Abdülhamit hiç böyle entrikalara girmemiştir. O bütün gücünü ve yeteneğini iktidarını sürdürmek için kullanmıştır. Taht oyunlarında her kes içindeki iyiliği ya da kötülüğü ortaya koyar. Kimin hangi tarafı baskın çıkarsa, iktidar onun olurdu. II. Abdülhamit adeta kapalı bir kutuydu. Onun içinde ne olduğunu kimse bilmiyordu. Kimse bilmediği için de II. Abdülhamit kendi kutusunu duruma ve koşullara göre iyiliklerle doldur, kötülüklerle bezedi. Kutunun her yerinde muhbirler ve muhipler, dostlar ve düşmanlar, yılanlar ve kuşlar, çakallar ve ceylanlar, kurtlar ve kuzular beraber bulunuyorlardı. II. Abdülhamit duruma göre bunları tek tek ya da birlikte ortaya çıkarmasını biliyordu. Sadece kuşlarla yola gelenlerin kuşları, yola gelmeyenlerin de karşısına yılanları çıkarıyordu. Öncellikle ağza bal çalmayı tercih ediyordu. Bala zehir katarak yola gelmeyenin ağzının tadını kaçırmasını biliyordu. Kendi hırslarımızla güçlendirdiğimiz çelişkilerimiz olmasaydı diktatörler iktidarları ele geçirip herkese hükmedebilirler miydi? II. Abdülhamit örneğinde de bunu görüyoruz. Padişah her kesin/her kesimin çelişkisini görüyor, o çelişkilerden besleniyor, o çelişkileri güçlendirip sistematik hale getiriyor. Halkın çelişkilerini kullanarak iktidarda kalmak ne kadar etiktir? Halkın çelişkileriyle palazlanan iktidarların bedelini kim nasıl öder? Görünen o ki II. Abdülhamit halkının çelişkilerini sonuna kadar kullanmakla kalmadı, bu çelişkilerin ortaya çıkıp yayılması için de elinden geleni ardına koymadı. Halk çelişkisi nedir? İyiliğin ve kötülüğün tahtı ele geçirenin isteği doğrultusunda değişmesi. Buna göre halkın bir kısmı iyiye iyi diyecek kötüye de kötü diyecek, bir kısmı da iyiye iyi demeyecek kötüye de kötü demeyecek. İyilik ve kötülük izafileşecek, hep değişecek. İyilik ve kötülük muktedirin isteği doğrultusunda kutsallık kazanacak ya da lanetlenecek. Halkın çelişkilerinden yeni bir ahlak anlayışı ortaya çıkmış oluyor. Bu yeni ahlak anlayışına uyana iltifat edilir, uymayana kıyılır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/34-istanbul-kitap-ve-kultur-fuarindaydik-k1927.html", "text": "Artık Ramazan ile özdeşleşen, özellikle İstanbul'da Ramazan'ın gelişiyle onun da heyecanının içimizi sardığı, bu sene 34. sünün gerçekleştiği \"KİTAP VE KÜLTÜR FUARI\" okurlarıyla yayın evlerini buluşturmaya devam ediyor. Kitapseverler için önemli bir organizasyon olması hasebiyle biz de kitaphaber olarak önemsiyor ve fuar alanında şöyle bir gezintiye çıkıp nabız yokluyoruz. Bir kaç yayıneviyle sohbet imkanı buluyor ve fuarın genel atmosferine onların gözünden bakmaya çalışıyoruz. Genel itibariyle okuyucu ve yayıncıyı memnun eden bir hava hakim. Gezinirken yayınevlerinin bir takım sorunlarına da kulak verip, dile getirmeye çalışacağımızı ümit ediyoruz. Ani ve sert yağışlar neticesinde bazı çadırlarda akıntı olması standlar için sıkıntı verici bir durum ortaya çıkarmış. Saat 12:00 gibi kapanmakta olan fuar ulaşımı için toplu taşıma araçlarının en azından fuar döneminde saatlerinin uygun hale getirilmesi de istekler arasında yer alıyor. Bir diğer konu ise kadir gecesinin kapanış günü olması. Günün yoğunluğundan dolayı gecenin istenildiği gibi değerlendirilememesi de kişileri muzdarip edici konulardan. Elbette iyi şeylerde oluyor. Artık konuk yazarlar daha önceden medyadan duyurularak halk bilgilendiriliyor ve okur- yazar buluşması etrafında daha verimli bir atmosfer ortaya çıkıyor. Kitap fiyatlarının uygun olması pek çok tür ve yayıncının yer alması her kesimin rahatlıkla kitaba ulaşmasını sağlıyor. Fuarların okura ve yayıncıya birbirlerine ulaşma adına büyük destek olduğunu belirtirken Beyazıt Camii restorasyonunun bitmesiyle ortamın daha çok beklenen kimliğine kavuşacağını ve daha ilgi uyandıracağını vurguluyor. Meşgalesi arasında bize zaman ayırıp misafirperverlik gösteren Ünsal Ünlü beye teşekkürlerimizi sunuyoruz. Fuardan edindiğimiz genel izlenim, şüphesiz ki kitapların eşsiz dünyasının her kitapseveri büyülü dünyasına davet ettiğidir. Okuyan ve düşünen bir toplum olma yolunda emek veren çaba sarf eden herkese minnet ve saygılarımızı sunuyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/muhtasar-mukaddime-i-cezeriyye-serhi-k4246.html", "text": "Kur'an'ın özgün telaffuz biçimini kayıt altına almayı amaçlayan Tecvid İlmi bünyesinde sayısız eser kaleme alınmış, bu eserlerden bazıları sonraki çalışmalar için temel metin olma vasfı elde etmiştir. Bunlardan biri de İbnu'l-Cezeri'nin el-Mukaddime fi-ma ala'l-Karii en Ya'lemeh isimli recez formundaki manzum eseridir. Gerek tecvid eserlerine vakf-ibtida ve Mushaf imlası gibi başlıkların girmesine öncülük etmesi gerekse de vecizliği, manzum oluşu ve Kur'an okuyucusunun ihtiyaç duyduğu temel bilgileri içeriyor olması sayesinde el-Mukaddime zamanla Kur'an eğitim ve öğretiminin vazgeçilmez kaynaklarından biri halini almış, ezberlenmesi yönünde de bir gelenek oluşmuştur. Bu özellikleri sebebiyle el-Mukaddime çok sayıda şerh çalışmasına da konu olmuştur. Mushaf ve tecvid alanındaki akademik çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Ğanim Kadduri el-Hamed'in eş-Şerhu'l-Veciz ala'l-Mukaddimeti'l-Cezeriyye isimli muhtasar şerhi bunlardan biridir. Muhtasar Mukaddime-i Cezeriyye Şerhi adıyla Türkçe'ye aktarılan bu veciz şerh, hem el-Mukaddime'yi gerekli temel bilgiler çerçevesinde izaha tabi tutmakta hem de Kur'an okuyucusunun ve Kur'an öğreticisinin ihtiyaç duyacağı tüm ilave bilgileri derli toplu bir biçimde sunmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/stefan-zweigin-kaleminden-bir-kadinin-hayatindan-24-saat-k5438.html", "text": "Stefan Zweig bu gibi sorularının cevabını Mrs. C. hayatından bir gününü anlattığı Bir Kadının Hayatından 24 eserinde vermektedir. Mrs. C. zengin bir ailenin kızıdır. 18 yaşında zengin bir adamla evlenir. İki oğulları olur ailenin. Biri askeriyededir, diğeri de üniversitedir. Mrs. C. kırk yaşındayken kocası ani bir karaciğer rahatsızlığı yüzünden hayatını kaybeder. Mrs. C. tek başına kalmıştır, yapayalnızdır. Zamanını seyahat yaparak geçirme kararı alır. Mrs. C.'nin bütün bir hayatını değiştiren bir günü Monte Carlo'da bir kumarhaneye gitmekle başlar. Kadın orada genç bir adamın her şeyini kumarda kaybettiğine şahit olur. Adam hayatına son vermek için kumarhaneden kaçar gibi çıkmıştır, arkasından da kadın. Sonra yazarın deyimiyle \"ilahi güç\" devreye girer, yağmur yağmaya başlar. Genç adam kıpırtısız biçimde duruyordur yağmurun altında. Kadının yüreği buna dayanamaz ve genç adama yardım elini uzatır. Artık Mrs. C.'nin hayatı baştan sona değişmiştir. Bu bir dönüm noktasıdır. Bütün dönüm noktaları gibi sıradan, ani, dönüştürücü, değiştirici, baştan çıkarıcı, baştan yaratıcı. Kadın hayatındaki bir günle birden kendisini sonsuzluğun kapısının önünde bulmuştur. Sonsuzluğun kapısının önünde kadın ve genç adam durmaktadır. İkisi de sonsuzluğun kapısından içeri geçecektir. Ama nasıl? İnsan olmak, nefret etmek, dürüst olmak, ahlaklı olmak, bencil olmak, nefret etmek, bağımlı olmak burada nasıl bir etkiye sahiptir? Görülecektir. Her kes kendi sırrını bir başkasında ortaya çıkaracaktır. Ama birbirini tamamlayan sırlar. Genç adamın sırrının yarısı kadındadır, kadınınki de genç adamdadır. Bu kısa romanda bu sırların nasıl ortaya çıktığını bütün açıklığıyla görmekteyiz. Kadın ile genç adamın tanışmalarının başlangıcı yanılgılarla, yanlış anlamalarla dolu olsa da kadının iyi niyetlidir, amacı da her şeyini kaybetmiş olan bir insanı intihar etmekten vazgeçirmektir. Kadın genç adamın sırrını görmüştür: Tam bir kumar bağımlısı ve intihar etmeye kararlı. Kadın genç adama acır, onu intihar etmekten vazgeçirmeye karar vermiştir. Belki de kadın genç adama aşık olmuştur, duygularına kapılmıştır, onun gençliğine ve yakışıklılığına vurulmuştur. Çünkü yerimizi bilirsek onları anlarız, yerimizi bilmezsek aynı hataya düşeriz onları yargılayarak. İşte kırılma noktasına geldik. Biz buna \"Henriette noktası\" diyelim. Bu nokta aşk için gözünü karartmaktır, her şeyi kaybetmeyi göze almaktır. Mrs. C. de tam da bu noktadır. Bütün bir varlığıyla Henriette noktasında durmuştur, yüzü hepten aşka dönük. Ama olmaması gereken bir şey olur. Genç adam kendi hayatını kurtaran kadının kadınlığını görmez, aşkına karşılık vermez. Oysa aşk Henriette noktasında bekliyordur. Göz önündedir. Bir adımlık mesafededir. Hiç oralı olmaz genç adam. Bu kadın için bir kırılma noktasıdır. Ölümden aşka dönen kadın, aşktan yaşama geçememiştir. Çünkü genç adam onun kadınlığını görmemiştir. Genç adamı ele geçiren intihar, bir zaman sonra ortaya çıkacaktır, adam hayatına son verecektir. Belki de kadına şu gerçek söylenilmek istenilmiştir: Her insan sırrını tamamlamak için gelir dünyaya ama insanın gerçeği de sırrının tamamlanmasındadır. Sırrın tamamlanması ölümdür. Genç adam sırrını tamamladı, kadının aşkını görmeyerek. Kadın yaşamaya devam etti, insandan umudunu kesmeyerek."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kitaphaber-dergisi-6-sayi-bd71.html", "text": "Katkı sağlayan başta dosya editörlüğünü üstlenen Ülker Gündoğdu olmak üzere Ethem Erdoğan, A. Erkan Akay, Emre Gül, Merve Yurtsever, Emre Miyasoğlu, Resul Bulama, Gurbet Lüy, Necla Dursun, Tuba Yavuz, Ayşe Bağca, Vildan Kınalı, Gülnaz Eliaçık Yıldız, Havva İrem Şengül, Recep Ayık, Şerife, Saliha Buğa ve Genel Yayın Yönetmenimiz Bilal Can'a teşekkür ederiz. Türkiye'nin en büyük kitap değerlendirme platformu olan kitaphaber.com.tr, kitaba ve kitabi olan çağrısını 2011'den bu yana internet platformu üzerinden devam ettirmekte, bununla birlikte de 2021 yılında Türkiye'nin hibrit olarak yayınlanan ilk kitap ve eleştiri dergisini de ücretsiz olarak okurların hizmetine sunmaktadır. 2021 yılından bu güne değin 5 sayı ile okurlarımıza kitap, kültür ve eleştiri adına bütünlüklü bir çalışma sunma gayreti içerisinde olduk. 6. Sayı ile okurlarımızın karşısına çıkmanın heyecanı içerisindeyiz. İlk sayımızdan son sayımıza kadar aynı dert ve aynı minval üzere, aynı heyecan ve aynı hassasiyet ile birlikte nice sayılara ulaşma dileğiyle. Yeni sayımızı \"Vefa\"ya yaslayarak okurun karşısına çıktık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/the-beginning-thought-to-be-the-end-k5728.html", "text": "The most primary thing a parent wants for his/her children is to protect them from getting harmed. They make an effort by protecting their children. Parents try keep their children out of bad habits, unhealthy foods, bullies, harm's way, sadness, and unhappiness. They strive to put in order the neighborhood in order to minimize the harm. Even when choosing the books children read, they want to select books consisting of characters and plots that can serve as good examples for the children. Books that provide values education, consisting of well-behaved child characters, and do not mention any negative situations that can be encountered in life. However, they are mistaken by making such choices about books. Because parents cannot experience all situations children were confronted by. Books, on the other hand, are the greatest helpers of us parents in this regard. Kids feel empathy with the characters they read on fictions. They consider them as real and feel sorry, be happy and go on from an adventure to another one with them. So, this connection they made is an opportunity to be able to tell all positive or negative they may experience. We can talk to our children about highly difficult issues such as death, war, disability, privacy, and religion with the occasion of books and give them a chance to reveal their emotions and thoughts. There is a wide range of subjects here, but I intend to focus on only one of them: the loss of parents. Hannah Gold's The Last Bear which was translated to our language and published by Young Timas Publishing in 2002, tells April who lost her mother in a traffic accident and her dad's adventures in the Bear Island. Although it seems like April lost only one of her parents, actually she lost also her dad who is in mourning. It is not so easy to communicate with her dad who is physically near but emotionally far from her. She is neglected both emotionally and physically. \"April didn't like school, or the girls at the school didn't like her. She didn't know whether it was because she smelled of fox or the fact she was the smallest girl in her class or even that she cut her own hair with a pair of garden scissors.\" (Page 11) These lines point up how the father becomes distanced from his daughter and focuses on his work. He becomes distanced from not only his daughter but also home. He only thinks about work. The adventure begins with a job offer the father got so that he has to move to Arctic Circle. April who hears that she will move to Bear Island where no one lives hopes she and her father's relationship will get better. There is nothing but meteorological station and a shed. Nevertheless, the life there makes her excited. As soon as they arrive, she embarks on adventures that nobody would know and when returning she feels that everything has changed. The book isn't only about loss of parents. The subtexts are quite strong. It contains many themes such as crisis of climate, global warming, environmental pollution, relationships between parent and kids, the importance of not giving up goals, helping each other, love of animals. Inspired by the foxes in the garden of their home, April, who is open to communicating with animals, becomes aware of how to communicate with the lone polar bear living on Bear Island when she encounters it. From the moment they meet, April's sole purpose is to help the bear, and she does not hesitate to embark on this adventure. Their adventures together also transform the dimension of her relationship with her father. In the book, generally black and white drawings are preferred and used to support the descriptions provided. The sheds on Bear Island, drawings of April, the bear, her father, and some scenes from there, as well as the cover design, are quite successful. The fact that we don't see April's face in the drawings allows each reader to envision a different version of April in their mind. Additionally, even without any illustrations in the book, the author's descriptions enable us to vividly imagine the setting where the events take place. When you read this book and discuss it with your children, you will see how enjoyable the conversation is, so that you don't want to end. Our children will connect with April and ponder over the subtexts. I highly recommend this book, which is well-crafted with a solid plot, for everyone aged 9 and above. After reading it, researching the places and subtexts described in the text would be wonderful. You can even encourage your children to prepare a presentation and share it with their friends. At the end of the book, you will find website names where you can find information about global warming. You can use these websites as additional resources. Happy reading with the book."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/afet-ilgaz-vefat-etti-k1824.html", "text": "Bir süre önce rahatsızlanan ve Bağcılar Hospitalist Hastanesi yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan Afet Ilgaz, bugün sabaha karşı hayata veda etti. Afet Ilgaz'ın cenazesi 18 Ocak Pazar günü Kocamustafapaşa Sümbül Efendi Camii'nde kılınacak öğle namazının ardından Yedikule mezarlığında toprağa verilecek. Kendisine Allah'tan rahmet yakınlarına baş sağlığı diliyoruz. Afet Ilgaz 2 Ocak 1937 tarihinde Çanakkale'nin Ezine ilçesinde doğdu. Çapa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe ve Klasik Diller Bölümü'nü bitirdi. İzmit'te başladığı Türkçe öğretmenliğini kısa bir süre İstanbul'da sürdürdü. Sahibi olduğu bir ana okulunda öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. İlk soyadını taşıyan bir kitabevi açtı. Sanat hayatına, İstanbul dergisinde yayımlanan (1956) öyküleriyle başladı. 1968 yılında, yazar Rıfat Ilgaz'la evlenmeden önce, Afet Muhteremoğlu adıyla yazdı. Bilahare Rıfat Ilgaz'dan ayrıldı. Haluk, Uğur Çırakman adlı iki oğlu ve Defne Ilgaz adlı kızı var. Hikaye ve yazıları İstanbul, Yücel, Varlık, Yeditepe, Türk Dili dergilerinde çıktı. Uzun yıllar Milli Gazete'de köşe yazarlığı yaptı. Yazılarını 2010 yılından beri YENİÇAĞ gazetesinde sürdürmekteydi. Yol adlı romanı ile de 1993 yılında TYB Roman ödülünü kazanmıştı. Kitaphaber ailesi olarak Afet Ilgaz'a Allah'tan rahmet, dost ve yakınlarına baş sağlığı diliyoruz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/zaman-icinde-mekan-bd4.html", "text": "Genel Yayın Yönetmenimiz Bilal CAN'ın uzun zamandır ilgilendiği mekan konusunda 2. kitap olarak yayınlanan Zaman İçinde Mekan adlı eser Hece Yayınları arasından okuyucularla buluştu. Eser, mekanı; felsefi, edebi ve sosyolojik boyutta irdeleyen yazılardan oluşmaktadır. Uzun bir çalışmanın ürünü olan bu çalışma mekanın değişen ve dönüşen anlamı üzerine odaklanırken kimi yazılarda da minimal sosyolojinin odağına girebilecek özgün bir yaklaşım sergilemektedir. \"Neden bazı mekanlar bize zevk, korku, üzüntü ve iğrenme duygularını yaşatmaktadır ya da bazı mekanlar bizde neden tüketim arzusu uyandırmakta, geçmişe nostaljik bir yolculuğa sebep olmaktadır? Tüm bunlar insanoğlunun her daim bir mekan içerisinde olduğunu ve aslında insanoğlunun serüveninin mekanların serüveni olduğunu gözler önüne sermektedir. Bireyin, toplumun ya da mekanın bakışının arkasında gizli olan nedir? Bireyin duyguları sürekli his ve değişime açık mıdır? Bu sorular bağlamında bakıldığında aslında sorgulamaya çalıştığımız şey bir bilinç ve duygu coğrafyasıdır. Çünkü değişen her coğrafya aynı zamanda beraberinde bir bilinç ve hissiyat değişikliğini de getirmektedir. Bu anlamda, öznesi insan olan her coğrafyanın veya sosyal alanın farklı bir toplumsal hafıza ve duygu durumuna sahip olduğu görülmektedir. Sosyolojik bir gözle bakıldığında mekansal bir değişim toplumsal belleğin ve toplumsal üretimin değişimi ile ilintili bir durum arz etmektedir. İbn Haldun'un da ifade ettiği üzere \"iklimlerin, millet asabiyelerinin, Ümran'ın, su kaynaklarının, sıcaklığın verdiği rehavet ile soğukluğun getirdiği zoraki dinamizm bir ülkenin ve milletin kaderini\" belirlemektedir. Bu bağlamda mekan ve duygu ilişkisel bir durum arz etmektedir. Bu durum elbette birçok anlamda tartışılabilir\". Bir seri olarak planlanan kitap, mekana ve mekanın anlamına dair ayrıntılı ve çözümlemeler sunarken ayrıca yaşadığımız mekanların farkına varmamızı da sağlıyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dilin-insanlik-acisindan-tarihi-k5395.html", "text": "Evrensel anlamıyla dil, canlıların ilişki ağını oluşturmaktadır. Dilin sınırlarını belirleyense insanların tanımlarıdır. Dilin tarihi denince insan dilinin tarihi anlaşılsa da göz ardı edilen dil biçimlerini de kapsayabileceğine dikkat çekmektedir. Olağan görülen, sihirli bir yetenek olan dil becerisini her yönüyle anlatan yine dildir. Dilin hikayesini anlatan Dilin Tarihi, bilinen ya da gün yüzüne çıkarılan insan dillerindeki değişikliklerin formel ve teknik anlatımıyla yetinen geleneksel dilbilim tarihi eserlerinden çok farklı bir anlatıma sahip olan eser Steven Roger Fischer'ın üçlemesinin ilk eseridir. Yazmanın Tarihi ve Okumanın Tarihi üçlemenin diğer eserleridir. Söz dağarcığının temel kategorisi her varlıkta farklı ifade bulmaktadır. Hangi devirde olursa olsun başka canlılara bilgi aktaran herhangi bir canlı varlığın bir nevi dil kullandığı artık kabul edilmektedir. Hem Eski hem de Yeni Dünya'da değişik bölgelerden gelen modern insanlar nesiller boyunca bir yerde yerleşik kaldılar. Bölgeseller diller, daha etkili hale geldi ve belirli bir coğrafi bölgenin dili olarak kabul edildiler. İnsan dili artık toprağa bağlıydı. Afrika Dilleri, Asya Dilleri, Sahul Dilleri, Hint Dilleri, Avrupa Dilleri tarih boyunca toplumlar elbise değiştirir gibi dil giymişlerdir. Dilsel başkalaşım daima iz bırakmadan yaşanmaktadır. Tabi ta ki yazı ortaya çıkana kadar. Yazılı Dil, kim olduğu bilinmeyen bir Sümer, 4000 yıl kadar önce bir tabletin üzerine \"Eli ağzına uygun hareket eden katip, gerçek katiptir.\" diye yazmıştır. (s.82) Bu söz yazının özü olduğunu ortaya koymaktadır. Sessiz resimlerin tedrici evrimiyle oluşmaktadır yazı. Yazı dilin en temel modeli, üç genel yazı türünü barındırmaktadır. Logografik yazı, Hecesel yazı, Alfabetik yazıdır. Diller insanların bilinçli müdahalesinden bağımsız gelişebilmekteyken yazı sistemleri insanlar tarafından bilinçli değiştirilmektedirler. Konuşma dilinin en uygun simgelere kavuşması amaçlanmaktadır. Az sayıda okuma yazma bilen toplumlarda, yazı yazmanın konuşma dili üzerinde pek etkisi olmadığı görülmektedir. Buna karşılık okuryazarlığın yaygın olduğu toplumlarda, yazının konuşma dili üzerindeki etkisi son derece büyüktür. Afro-Asya yazısı, sözlü edebiyat ile muazzam hafıza, bu toplumların gereksinimlerini karşılamaktaydı. Asya yazıları, Çince ve Japonca gibi dillerin logografik yazıları, insanlığın önemli bir kısmı tarafından hala kullanılmaktadır, çünkü bu dilleri kullananlar logorafik yazıları dillerine uygun bulmaktadırlar. Dünya dillerinin yazılı şeceresi yoktur. Soyağaçlarında; Kelt Dilleri, İtalik Diller, Germen Dilleri, Bantu Dilleri, Çin Dilleri, Polinezya Dilleri yer almaktadır. Dillerin soyağaçlarına bakıldığında konuşulan bütün doğal diller yeniden canlandırılmamış ya da yapay olarak yaratılmamıştır. Dilin Bilimine doğru dil üzerine ciddi ve düzenli çalışmalar Hindistan ve Yunanistan'da M. S. birinci bin yılda başlamış kesintisiz zenginleşen bir gelenekle günümüze kadar sürdürülmektedir. Yunanca dilbilgisi terimlerinin Latince tercümeleri isim, zamir, fiil, zarf, sıfat, tanımlık, geçişli, geçişsiz, çekim, isim çekimi, zaman, durum, cins, özne, nesne Batı dillerinin çoğunda hala kullanılmaktadır. Eski Hindistan'da Sanskritçe dilbilgisi çözümlemelerinde üstündüler. Fakat eski Hint dilbiliminin kökeni ve başlangıçtaki gelişimi hakkında çok az şey bilinmektedir. Avrupa dilbiliminin tarihi, genel anlamda dilbilim tarihi olarak değerlendirilmektedir. Hindistan, Yunanistan, Romalılar, Arap Dünyası, Çin, Latin Ortaçağ tarihsel olarak dilbilim, araştırmakta olduğu diller gibi evrim geçirmektedir. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin bir parçası olan dilbilim, insanlığın gelişen dil kavrayışını zenginleştirip sınırsız potansiyelini arttırmaktadır. Sonuç olarak toplum üzerinde dilin etkisi, mirasın biçimlendirilmesini, nereden geldiğimizi, sözün düşüncesini, eylemlerin incelikli gerçekleştirilmesi, uluslararası ilişkilerden ve özel ilişkilerden sosyal etkileşim dil aracılığıyla yürütülmesi etkin kılınarak güçlendirilmektedir. Dil neyi benimsediğimizi kime ait olduğumuzu bireysel ve etnik haklarımıza sahip çıkarak toplumun talepleri arasında yol bulmamız başkalarına ne istediğimizi ve isteğimizi hayata nasıl geçireceğini bildirmemiz olarak kullanılmaktadır. Dil bütün yönlerden büyüleyici birçok açıdan, insan toplumun nihai değeridir. İnsanın bütün yetenekleri içinde, kim olduğumuzu, ne demek istediğimizi ve nereye gittiğimizi en fazla anlatan dildir. Geleceğin Dilleri Programlama Dilleri olan Komut Dili, Nesneye Yönelik Dil, Mantık Dili, Fonksiyonel Dil, Bildirimsel Dil, Script Dilleri doğal insan dilleriyle birleştirilmektedir. Sanal gerçeklikte değişmeye başladığı görülmektedir. Yeni küresel toplum, dünyanın kültürel çeşitliliğinin çoğunu kaybedeceğimizi fakat aynı zamanda tek bir dünya diliyle yeni bir aidiyet duygusu yeni dünya düzeni, evrendeki yerimizi ortak bakış açısıyla anlamayı kazanacağız. Buna karşılık olarak tek dille, yerel dillerin yok oluşu etnik kimliğin yok olması evrensel kardeşliğin değil yabancılaşma duygusunun artmasına yol açacağı belirtilmektedir. Tek bir dünya dili faydalar sağlayabilir, fakat bu pahalıya mal olabilir."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/icaz-nazarindan-bir-kiraat-kuranin-mucizevi-dili-yeni-tanikliklar-k4552.html", "text": "\"Hz Peygamber'in en büyük mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir.\" Gençlik yıllarımızdan itibaren sıklıkla işittiğimiz cümlelerin başlıcalarındandır bu cümle. Biraz tefsir alanına eğildiğimizde ise sıkça telaffuz edilen bir cümle daha dahil olur zihnimize: \"Kur'an mu'ciz ve muciz bir kelamdır.\" Peki bu i'caz ve icaz kelimelerinin ifade ettiği hariküladeliğe gerçek manada şahit olduk mu hiç? Ahmed Bessam Sa'i, Kur'an'ın i'caz ve icazına büyük bir çaba ile yakinen şahit oluşunu Kur'an'ın Mucizevi Dili kitabında okura özet olarak aktarmaktadır. Esasında 4 ciltten müteşekkil olan eserin ilk iki cildi \"el-Mu'cizetü: İadetü Kıraati'l-İ'cazi'l-Lügavi fi'l-Kur'ani'l Kerim\" adıyla Uluslararası İslam Düşünce Enstitüsü tarafından 2015 yılında basılmıştır. Yazar, 1989 yılında Oxford İslami Araştırmalar Merkezinin talebiyle, bir grup İngiliz öğrenciye Kur'an-ı Kerim çerçevesinde Arapça öğretmeye başladığı zaman, Kur'an ifadelerini İngilizce'ye aktarırken, kendini daha önce dikkatini çekmeyen şaşırtıcı linguistik soruların karşısında bulur. Aynı süreçte oryantalist biriyle bulunduğu müşterek çalışma ortamında, oryantalistin iddia ettiği dilsel karşılığın Kur'an'da yeri olmadığını görünce, alışkın olduğu Kur'an okuma biçimini gözden geçirmesi gerektiği kanaatine varır. Zira Kur'an'ın indiği dil olan Arapça'yı konuşan insanların dahi, inen ayetleri farklı bir üslup, alışılmışın dışında bir yapı olarak görüp sarsılmalarına sebep olan etkinin, halihazırdaki okuma alışkanlığında ortaya çıkmadığı muhakkaktır. Bununla birlikte, Kur'an'ı okuyan feraset sahibi kişi, ister dil, ister bilim, isterse belagat açısından yaklaşsın, bu ilahi ve mucizevi kelamı anlamada yetersiz ve zayıf kalacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir. Yazar, bu düşüncelerle icaza dair yapılan çalışmaları; Kur'an'ın getirdiği yeniliklerin, vahyin ilk muhatapları üzerindeki etkisini; Kur'an'ın ifade ve ahenginin cahiliye şiirinden çok farklı oluşunu dikkatle incelemiştir. Kur'an'ın dili üzerinde çalışırken, Kur'an'da yer alan bazı ifadelerin, Arapların kullandığından farklı şekilde ele alındığına dikkat çekmiştir. Kur'an'ın özgün karakterini, kelimeler ve sureler arasındaki yeni ilişkileri, mükerrer gibi görülen pek çok ifadenin esasında mükerrer olmadığını görmüş, neticede şu sonuca ulaşmıştır: Kur'an yeni linguistik bir devrim oluşturmuştur. Arap diliyle inmiştir, bu dilin temellerine uzanmıştır ancak Arapça'nın da ötesinde bir dil meydana getirmiştir. İşte Kur'an'ı mu'cize yapan da budur. YAZAR 1941 yılında Suriye'nin Lazkiye kentinde doğmuştur. Şam Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı'nda okumuş, yüksek lisansını Kahire Üniversitesi Halk Edebiyatı konusunda, doktorasını da Çağdaş Arap Şiiri üzerine yapmıştır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sezai-karakocun-hatiralari-cikti-k5111.html", "text": "Hayatın başlama ve bitme ile malul oluşu, ondan bize ve bizden sonrakilere kalan kısmıyla değerleniyor. O sebeple hatıra etrafında çok güzel cümleler var. Mesela \"bazı şeyler biter ama hatıralar sonsuza kadar kalır.\" Denir. Aynı şekilde \"an geçer anı kalır\" denmiştir. Üstad Sezai Karakoç'un irtihali üzerinden neredeyse bir koca yıl geçmiş. Ondan bize çok değerli şeyler kaldı. Bu da elbette nasip meselesidir. Kendisi Türk edebiyatı ve düşünce hayatının en önemli isimlerindendi. Malumunuz 2021 yılı 16 Kasım'ında 88 yaşında aramızdan ayrıldı. Onun vefatı üzerine çokça yazılıp çizildi. Özel sayılar ve dosyalar yapıldı. Kimi vefasından kimi de ticareten bu furyaya katıldı. Anlamlı ya da anlamsız işler yapıldı ki herkesin sevabı da günahına kendinedir. Ancak bu bağlamı çepeçevre kuşatan en anlamlı iş yine üstadın hazırladığı ama basılmasına yetişemediği \"Hatıralar\" (Karakoç, 2022) adlı iki ciltlik eseridir. Üstad Sezai Karakoç vefatından kısa bir süre önce, yaptığı bir konuşmada hatıralarını kitap olarak çıkarmak istediğini, ancak ömrü yetmezse kendinden sonra basılmasını istediğini dile getirmişti. Bu isteği bir nevi vasiyet sayılmış olmalı ki bu eser çıkageldi. Büyük bir fikir-sanat ve dava adamı Sezai Karakoç bu esere içerik olan birikimi aslında, 1988-1992 yılları arasında Diriliş dergisinde yayınlamıştır. Diriliş dergisi yerli düşünce ve edebiyatın en önemli dergilerinden biridir o dönem için. Ancak iki kapak arasında ve kitap bütünlüğündeki hatıralar ilk kez Diriliş Yayınları etiketiyle okurla buluştu, mübarek olsun. İki cilt olarak basılan kitabın ilk cildinde ailesi, çocukluk yılları ve okul hayatı yer alıyor, ikinci ciltte ise üniversite sonrası dönem yer alıyor ve hatıralar 1974 yılına kadar devam ediyor. Kitap içeriğinde çocukluğundan, ailesinden, okul yıllarından ve çalışma hayatından bahsediyor üstad. Çıkardığı dergileri, dostlukları ve edebiyat hayatını, zamanının sosyal ve siyasi ortamını, çalışma şartlarını, iş ortamında Müslüman hassasiyetleri dolayısıyla uğradığı baskıları vb anlatıyor. Üstad Sezai Karakoç hatıralarında, doğum yeri olan Diyarbakır-Ergani'nin tarihçesinden anlatmaya başlıyor. Aile profilinden sonra, hayatını kronolojik bir sırayla okura aktarıyor. Çocukluk yıllarını, eğitim hayatını, kurduğu dostlukları, edebiyat dünyası ile tanışmasını, Diriliş düşüncesinin filizlenme sürecini anlatan şair, hatıratında iz bırakmış olan Necip Fazıl Kısakürek, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü, Mehmet Şevket Eygi, Fethi Gemuhluoğlu, Muzaffer Erdost, Ahmet Oktay gibi şair, yazar ve düşünürlerle olan ilişkilerini de aktarıyor. Maliye bakanlığı bünyesinde çalıştığı döneme dair aktarımları da ülkemizdeki değişim ve dönüşümlerin psiko-sosyal çözümlemesi gibi adeta. Zamanın iletişim şartları gereği, arkadaşı Cemal Süreya ile mektuplaşmaktadır üstat. Bir mektupla birlikte \"Balkon\" şiirini de yazıp göndermiştir. Bir gün, Muzaffer Erdost'un sanat bölümünü yönettiği \"Pazar Postası\" gelir üstada. Bir bakar ki Balkon şiiri ve Cemal Süreya'ya yazdığı mektubun bazı pasajları yayınlanmış. Duruma çok kızar ve Cemal Süreya'ya ağır bir mektup yazar. Çünkü sol tandanslı dergilerde şiir yayınlamama prensibi vardır üstadın. Hatta sağ görünen ama fikir ayrılıkları bulunan dergilerde bile şiirini yayınlamamaktadır üstat. Bu durumu adeta \"bir facia gibi\" görür. Fakat öfkeyle yazdığı mektubun adresini eksik yazmıştır. Mektup Cemal Süreya'ya ulaşmadan geri üstada gelir. Karakoç, S. (2022). Hatıralar. İstanbul: Diriliş. Olgun, A. (2022, 10 8). https://www.yenisafak.com/hayat/bu-kitap-karakocun-vasiyetiydi-dirilis-dergisinde-kaleme-aldigi-hatiralar-3862972."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/william-zinsserin-iyi-yazmak-uzerine-25-tavsiyesi-duzyazi-icin-yol-haritasi-k5429.html", "text": "1-Alışveriş: Sonuçta yazar okurlarına bir ürün sunmaktadır. Bu ürünün yerini bulması için yazar \"yerini\" doğru seçmeli ve ürününü insani değerler ve samimi duygularla yaratmalıdır. Bunun yaptıktan sonra dilin etkili bir seviyede açıklığı ve gücü sağlanır. 2-Basitlik: Neyi nasıl yazacağını bilen, kafasında herhangi bir bulanıklık yada karışıklık olmadığı için basit ve sade yazar. Basit yazmak, düşüncesindeki her şeyi açıklığa kavuşturmaktır. Basit yazmak, gereksiz ayrıntılardan kurtulup etkili anlatım gücünü elde etmektir. 3-Dağınıklık: Her metnin bir \"merkez üssü\" vardır/olmalıdır. Merkez üssü olmayan yazılar karışık olur. Merkez üslü yazılar bir amaca göre yazılır, basit ve açık olur. Yazar metnini bir merkez üsse göre yazmalıdır. Merkez üs: Her kelimeyi yerli yerinde ve bir amaca göre kullanmak. Amaçsız kullanılan kelimeler merkez üssünü ortadan kaldırır, metni boğar, okuru bıktırır. Belki de çoğu kitabı yarıda bırakmamızın nedeni onların merkez üssünden yoksun olmalarıdır. 5-Kitle: Yazar kim için yazar yada kimin için yazar? Gerçek yazarlar kendi için yazarlar, kimin için yazmaları gerektiği kaygısı duymazlar. Bir yazar kendisi için yazıyorsa, sırf kendisi için yazdığı için kendi hedef kitlesi kendiliğinden meydana gelir. Hedef kitle, bir alıcı olarak orada bekliyordur. 6-Kelimeler: Her yazar iyi yada kötü, kalıcı yada geçici, olumlu yada olumsuz bir iz bırakır. Bir yazar için asıl olan, iyi, kalıcı ve olumlu bir iz bırakmaktır. Yazar iz sürer, kendi dilinin lügatinde. Sonra sürülen izler silinir, geriye sadece kendi izi kalır. Kendi izi, yani kendi kelimeleriyle yazılmış ahenkli, ritmik ve dokunaklı metinler. İz sürmeyen silinir, unutulur gider. İz süren kalır, bugünden yarına. İz sürmek, kendi kelimeleriyle sonsuzluğa haykırmak: Ben varım ve hep var olacağım! 7-Kullanım: Dilin ruhunu yakalayarak kendine ait kelimeleri bulmaktır. Yazar kendine ait kelimelerle metnin varoluş sebebini basitçe ve açıkça ifade eder. Her devrin kullandığı kelimeler farklıdır. Bunlar ihtiyaca göre kullanılırlar, işleri bitince bir kenara atılırlar. Asil yazar kendi kelimeleriyle zamana ve mekana meydan okuyan kişidir. 8-Bütünlük: Başta zaman, mekan ve kişiler olmak üzere her şey doğru seçilmelidir. Doğru seçim, düzgün akışı sağlar. Bütünlük yazarın elindeki sözcük taşlarıyla mükemmel ve gözalıcı bir yapı meydana getirmesidir. Yapı mükemmeldir; ne eksin ne de fazla bir sözcük taşı vardır. Yapı göz alıcıdır; söz taşlarından bir ahenk, bir sanat yapıtı meydana getirilmiştir. 9-Baş ve Son: Metnin başlangıcını sonunda, sonunu başlangıcında tutmak gerekir. Başlangıç ve son arasında da metnin ana teması işlenmelidir. Başlangıçtaki merak, metnin ana temasını sonuca bağlayan işaret fişeğidir. Uygun işaret fişeğini bulup yerinde kullanan yazarlar nitelikli metinler ortaya koyarlar. 10-Ufak Tefek Şeyler: Yazar yazdığının hakkını vermelidir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmelidir. Yazar bilir ki yanlış bir gramer hatası, beyaz koyunların içindeki siyah koyun gibi sırıtır. İşinin ehli olan yazarlar böyle hatalara sebebiyet vermezler. Onlar büyük bir sabırla yapıtlarını meydana getirirler. 11-Edebi Tür Olarak Nesir: Yazı yazmayı öğrenmenin yolu nesirden geçer. İyi bir motivasyonla nesir alanında nitelikli yazılar yazılabilir. Her yazar adayı nesirde kendi yolunu bulabilir. 12-İnsanlar Hakkında Yazmak: Röportaj: \"Yazmak kamuya karşı bir sorumluluk\" olduğu için, yazar asla gerçeklerden taviz vermemelidir. İyi yazar gerçek ile kurgu arasında yeni yollar, yeni başlangıçlar, yeni imkanlar yaratan kişidir. 13-Mekanlar Hakkında Yazmak: Gezi Yazısı: İyi bir gezi yazısı yazmak için o yerin insanına ve hayatına karışmak gerekir. Bu yapıldıktan sonra o yeri diğer yerlerden ayıran özellikleri belirleyip çıkarımlar elde etmek gerekir. Gezilecek her yerin ayrı bir gözü vardır. Gezi yazarı o gözü görmeli, o gözle içeriden bir bakışla o yerin insanlarına ve hayatına bakmalıdır. Yaşamak yeni şeyler bulmaktır. Gezi yazarlarının görevi okurlarına yeni şeyler bulmayı göstermektir. 14-Kendiniz Hakkında Yazmak: Anı Yazısı: Geç olmadan ve bencillik tuzağına düşmeden kendimiz hakkında yazmayı öğrenmeliyiz. Bizi biz yapan anılarımızı bulup ölümsüzleştirmenin yolu, kendi olmamızdan geçer. Kendimiz olmak, içimizdeki saklı yazgımızdır. Kendimiz olmak, geçmişimizde yitirdiğimiz sözümüzdür. Kendimiz olmak, şarkısını arayan sesimizdir. 15-Bilim ve Teknoloji: Yazmak, kafamızdaki düşüncelerin fotoğrafını çekmektir. Yazmak, sesli düşünmektir. Yazmak, düşüncelerimizi bir metinde derli toplu olarak bir araya getirmektir. Bilim ve teknoloji yazılarında esas olan, belli bir düzene göre bilgi akışını sağlamak ve çıkarımların önünü açmaktır. 16-İş Yazısı: İş İçin Yazının Kullanımı: Yazı kişiliktir. Yazı, yazarın kişiliğini yansıtır. Olgun, alçakgönüllü ve berrak düşünen yazarların yazısı da sade ve anlaşılır, güzel ve etkileyici, samimi ve doyurucu olur. Hırslı ve kibirli yazarların yazdıkları karışık ve bulanık, itici ve cafcaflı, soğuk ve yavan olur. Kendindeki kusurları gideren yazar, yazısını da yanlışları da düzeltmiş olur. 17-Spor: Hangi konuda yazıyorsak yazalım fark etmez, öncelikle yazdığımız konuya hakim olmalıyız. Konunun tarihi, siyasi, kültürel vb. her boyutunu bilmekle birlikte, dününü, bugününü de iyi bilmek lazım. Konunun öznesi ile nesnesini ayırt etmek için işimizin onurunu her şeyden üstün tutmak gerekir. Onur, her kese hak ettiği değeri vermektir. Onur, yaptığımız işe saygı duymaktır. Onur, okuru doğru bilgilerle ödüllendirmektir. 18-Sanat Hakkında Yazmak: Fikrimizi düzgün ve sağlam ifade etmeliyiz. Öncelikle edebiyat ormanında hangi sanat ağacını anlatmak istediğimizi bilmeliyiz. Sonra o sanat ağacını her açıdan göstermeliyiz. Kokusunu hissettirmeliyiz, sesini duyurmalıyız. İyi bir yazar sanat ağacını damarlarının uzandığı yere kadar anlatır, ötesini hissettirir. Her satırda sanat ağacının sesini, rengini, gücünü duymazsak ve toprağının kokusunu alamıyorsak o yazı amacına ulaşmamış demektir. Okur, sanat ağacıyla iç içe geçmelidir. Okur, kendini o sanat ağacı gibi düşünmelidir. Okur, düşüncesiyle sanat ağacının damarlarını takip etmelidir, ötesinde yolculuğuna devam etmelidir. 19-Mizah: Mizah yazarı normal insanların gözünden kaçırdıklarını muzip bir bakışla bize gösteren kişidir. Ne zaman ki insan varlığını ayakta tutan gerçekler aşınmaya başlar, o zaman mizah yazarlarına iş düşer. Mizah yazarı mizahıyla insanı özüne çağırır. Bunun birçok çeşidi vardır. Humour, hiciv, fıkra, karikatür vs. bunlardan birkaçıdır. 20-Sesinizin Tınısı: Ben'imiz ruhumuzun yeryüzüne düşen gölgesidir. Gölgesini görenler benlik sahibi olur, sesinin tınısını yakalar, kendi şarkısını en gür sesiyle okur. Sesinin tınısını yakalayan yazar her konuya kendi benlik penceresinden bakar. Bakış açıları ve görünümler değişebilir ama benlik penceresi içeriden tutulmuştur, kendi ezgisine kurulmuştur. 21-Haz, Korku ve Güven: İyi bir eser şu şartlara haizdir: Esaslı bir araştırma, zeka ve insanlık. Esaslı bir araştırma ile korku dağları yıkılır, zeka ile yapılan işten sonsuz zevk alınır ve insani bir yaklaşımla okur ve yazar arsında sarsılmaz bir güven oluşur. 22-Nihai Ürünün Despotluğu: Niyetini sağlam olan yazar içinde nitelikli eseri barındırdığını bilir. İyi bir eser yaratmak için yola çıkarız. Aslında aradığımız kendi sesimiz, kendi sözümüz, kendi yolumuzdur. Arayışlarımıza yön veren niyetimizdir. Niyetimiz ben'imizi yeniden yaratmaksa, \"nihai ürün\" kendiliğinde gelecektir. Yok, niyetimiz başkalarına yaranmaksa nihai ürün elimize ayağımıza dolaşacaktır. 23-Yazarın Kararları: Yerini ve yurdunu terk etmeyi göze alamayanlar yeni hikayeler yaşamazlar, yazamazlar. Çoğu zaman kurguyu zenginleştiren yolculuklardır, yolculukları güzelleştiren de kurgulardır. Yazarın kalemi yeni başlangıçların adresi olmalıdır. Yazarın kalbi geri dönmelerin yurdu olmalıdır. Yazarın dünyası gerçek ve hayalin harmanlanması ve ötesi olmalıdır. 24-Aile Tarihi ve Anı Yazısı Yazmak: Ancak kendi hatıralarına bekçilik yapabilirsin. Bırak her kes kendi hatıralarına bekçilik yapsın. Hatıralarını kendi gözyaşlarınla ve alın terinle yoğur ve kutsa. Sonra da tek tek yazmaya başla hissettiklerini. 25-Yazabildiğin Kadar İyi Yaz: Kaderin ipleri önümüzdedir. Yazar elleriyle uzanıp o ipleri alır ve sabırla ipleri dokur. İyi eserler böyle ortaya çıkar. İyi niyetle alınmış kararlarla iyi eserler ortaya çıkar. Yoğunlaşmak. Ne istediğimizi bilmek ve istediğimize ulaşana kadar çalışmak. Her yerde ve hiç görünmeden çalışmak."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/siirlerin-oykusu-sayiklarlar-bir-dilde-k5108.html", "text": "Uzun zaman önce 'şiirlerin öyküsü olur mu?' diye sormuştum kendime. Okuduğum bazı şiirlerin öykü formuna uygunluğunu görmüş, bu şiirlerin bir öyküsü olsa nasıl olurdu diye geçirmiştim içimden. Ülkemizde bu alanda yapılmış farklı çalışmalar vardı. Denenmemiş bir şey değildi. Keza çocuk edebiyatında da şiirlerden, deyimlerden, fıkralardan hareketle farklı hikayeler yazılmıştı. Ama Güray Süngü, 'Sayıklar Bir Dilde' adlı kitabında bu bakış açısına farklı ve özgün bir yorum katmış. Edebiyatta farklı türlerin birbiri ile girdiği etkileşimin bir sonucu olarak şiir ve öykünün birbirini beslediği ve etkiledi bilinen bir olgudur. Son dönem şiirlerinde sıkça rastlanan hikaye edici dilin ve hikayelerde sıkça başvurulun imgesel anlatım, şiirsel söylem bu etkileşimin bir sonucudur. Şair ve ya öykücünün alanında yetkinliğe ulaşabilmek için kendi türü dışındaki okumalarının da büyük bir derinliğe sahip olması gerektiği hususu elzemdir. Şiir için felsefe ve psikoloji ne kadar önemliyse, öykü içinde bu alanlar o kadar önemlidir. Hikaye dilinin şiire, şiir dilinin hikayeye yaklaşması da aslında bu derinlikli alt yapının ortak bir paydada buluşturma fikrinin bir sonucudur. Kitap yazarın 21 farklı dizeden hareketle yazdığı 22 farklı öyküden oluşmaktadır. Şiirin kapı araladığı dünyaya öyküyle girme fikri çok cesur ve yetkinlik isteyen bir uğraş. Süngü, bunu şiir formuna uygun bir biçimde ve şiirselliğin tüm imkanlarını kullanarak iyi bir şekilde okuyucuya sunmaktadır. Yazar, kitapta çıkış noktası olarak ele aldığı dizeleri şiir türüne uygun biçimde yazarak, hikayesi olan ama öykümü ve şiir mi sizin de karar veremediğiniz bir çelişkiyle okuyucuya sunuyor. Bu çelişki bazı sayfalarda bu olsa olsa şiirdir diyerek ağırlığını şiirsellik tarafında kullanıyor: 'Çocuk olmadığı için dünyada insanlar kendi ölümleriyle sonsuza kadar ölmüş olacaklarını biliyorlardı. Bilen çok korkardı. İnsanlar çok korkuyorlardı.'(s.18); 'Masaya tahta. Tabancaya çelik. Kurşuna yağmur. İnsana et. Rabbim bizi dosdoğru yola ilet.' (s.22); Siz hiç aşık oldunuz mu bayım? Ben bir kez oldum. Uyanışım böyle başladı.'(s.31). Güray Süngü; yazdığı öykü ve romanlarında kendine has dili, özgün bakış açısıyla okuyucuya farklı pencereler açmaya alıştırmıştı. Yazar, Sayıklar Bir Dilde adlı eserinde de bu bakış açısının en güzel ürünlerinden birini daha okuyucuya sunmaktadır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sari-saltukdan-rumeliye-gonul-kopruleri-k5912.html", "text": "Rumeli Türklerinin çekmedikleri çile, acı, zulüm ve soykırım yoktur. 1923'de Lozan Barış Anlaşması'na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca Türkiye ve Yunanistan arasında yurttaşların karşılıklı olarak göçe maruz bırakıldığı Mübadele ile yaşanalar bu acı dolu geçmişin sadece bir sayfasıdır. Mübadilleri taşıyan gemilerin birinde, birbirlerinden ayrılan göçmenlerin sılaya olan hasretlerini anlattıkları, bizlerin Selanik Türküsü olarak bildiğimiz Bir Fırtına Tuttu Bizi adlı türküyle kulaklarımızdan kalbimize akar duygularımız. İşte bu duygular gibi daha birçok duyguyu ve meseleyi konu alan bir kitaptan bahsedeceğim bu yazımda: İlber Şiyak'ın Saruhan'dan Rumeli'ye Gönül Köprüleri adlı kitabı. Önce yazardan bahsetmek istiyorum. Söz konusu kitabı hissederek yazdığı her satırda hissedilen ve halen Manisa'da yaşayan İlber Şiyak, Kuzey Makedonya'nın Rekalar Bölgesi'nin en eski köylerinden biri olan Zirovnica'da dünyaya gelmiş. 1960'da ailesi ile birlikte Türkiye'ye Serbest Göçmen olarak göç etmiş. Manisa'ya yerleşen Şiyak ilkokul ve ortaokulu Manisa'da tamamlayarak eğitimine daha fazla devam etme fırsatı bulamamış. İyi derecede Makedonca bilen yazar 1980 den 2000 yılına dek Rumeli Türküleri Ses Sanatçısı olarak çok sayıda Rumeli türküsü derlemiş. Sayısız konser vermiş ve halk oyunları ekiplerinin eğitmiştir. 1992 yılında Makedonya Göçmenleri Kültür ve Yaşatma Derneği kurucu üyelerinden olan Şiyak devamında kitaplar yazmış, başta haftalık olarak yayınlanan Balkan Günlüğü Gazetesinde olmak üzere çeşitli kanallardan okurlarıyla buluşmuştur. Bu yazımızda onun esrelerinden biri olan Saruhan'dan Rumeli'ye Gönül Köprüleri adlı kitabını, içindeki konu başlıklarından biri olan Sarı Saltuk'u tanıyacağız. Elbette Şiyak'ın kitabından derlediğimiz bilgiler üzerinden. Vefatının üzerinden asırlar geçmesine rağmen gönüllerdeki müstesna yerini koruyan Sarı Saltuk sadece Rumeli'de yaşayan Müslümanların değil Rumeli coğrafyasında yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar tarafından Aziz olarak kabul edilen bir din adamıdır. Rumeli'ye, henüz Osmanlı gelmeden evvel yerleşmiş bir zattır. Osmanlının bölgeye gelmesiyle İslamlaşma hareketi hız kazanır. Sarı Saltuk Anadolu ve Rumeli'nin fethi sırasında efsane haline gelmiş Türk kahramanı Sarı Saltuk'un hayatı hakkındaki en önemli kaynak onun Saltuk-Name adlı eseridir. Saltuk-Name'nin yazım tarihinin 1480 olduğu tahmin edilmektedir. Yine Saltuk-Name'de yer alan bilgilere göre asıl adı Şerif Hızır 'dır. O son derece güçlü, yüreğinde korku bulunmayan, tek başına düşman kalelerini feth edebilen, aman dileyen düşmanlara merhamet eden, olağanüstü güçlerin sahibi efsanevi bir Alperen 'dir. O, uzaklarda aleyhinde söylenenleri duyabilme yeteneğine sahip, oturduğu yerden kılıcının darbesiyle uzak diyarlardaki düşmanı öldürebilen, göz açıp kapayana dek bir diyardan diğerine gidebilen bir evliyadır. Düşmanların öldürmeye muvaffak olamadığı Sarı Saltuk'a oklar batmaz, kılıçlar kesmez, büyüler tesir etmezmiş. Suya batmaz, ateş yakmazmış. Tüm bu anlatımlarla masalsı bir kahraman olarak betimlenen Sarı Saltuk 99 yaşına dek yaşamış. Evliya Çelebi'nin anlatımına göre ise Hristiyanlar arasında Sveti Nikola Ohridski Ohri Azizi ismiyle bilinmektedir. Mostar yakınlarındaki Sarı Saltuk gibi; Prusac Köyündeki Ayvaz Dede, İştip'teki Abdi Baba, Belgrad'daki Meydin Baba, İştip'teki Sabırsız Baba ve Radoviş'teki Çam Baba gibi geçmişin önemli zatlarını, Üsküp'teki Burmalı Cami, Kalkandelen'deki Alaca Cami, Ohri'deki Ali Paşaş Cami gibi yapılarını, kaynakça gösterilerek aktarılan detayla tarihini, Balkanlarda yaşayan Türk halkının düğünlerini, mevlitlerini, giyim kuşam ve yemek kültürünü bilmek/öğrenmek isteyenler için Saruhan'dan Rumeli'ye Gönül Köprüleri aradığınız kitap olma özelliğini taşıyor. Manisa Büyükşehir Belediyesi Yayınları'na; bu kitabı yayınlayarak kültür ve sanata sundukları katkıyla yerel yazar ve sanatçıları destekledikleri için Balkanlar hakkında okuup yazmaya gayret eden biri olarak kendi adıma teşekkür ederim. Balkanlara transfer edilen Manisalı Yörük Beylerinin hikayesine ışık tutan bu kitabı kaleme aldığı ve bilgi birikimini geleceğe miras bıraktığı için bir göçmen kızı olarak İlber Şiyak'a ayrıca çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijitopya-dosyasi-karekoku-okumak-ya-da-siirde-matematik-k5917.html", "text": "Turgut Uyar'ın yukarıdaki şiirinin daha başlığında bir bilimsellik, matematiksellik göze çarpar. Mekanik bilimlerde geliştirilen sibernetik kuram, makine ve insanların geri-besleme ile denetlenmesi ve yönetilmesi ilkesine dayanır (Avcıoğlu, 2017: 515). Şiirin bir aşk şiiri olduğu düşünülünce de aşkın bir dış etki yahut güç tarafından denetlenmesi veya yönetilmesi mümkün değildir. Yani sibernetik ile burada sibernetik için bilim veya bilimsellik diyebiliriz, aşkın çelişkisi gibi bir durumla karşılaşıyoruz. Şiirin başlığı olan \"Sibernetik\" modern bilim ve teknoloji ile insan duygularının ve ilişkilerinin çatışmasını ve bir öngörüyü yansıtıyor. Öngörüyü şiirde üç defa karşımıza çıkan \"bilirsin\" kelimesinden anlıyoruz. Çünkü bilirsin kelimesi geniş zamanlıdır. Bil, bilir, bilirsin. Geçmiş de içindedir. Şiirde birtakım işlemler, hesaplar yapılmış ve \"bilirsin\" ile bunun olanaksızlığı vurgulanmıştır. Şiirdeki matematik için quantitatif ifadesi uygun düşecektir. Şiiri iki parça olarak düşünebiliriz. Ki Uyar bunu yapmıştır aslında. İlk bölümde hesaplamaları, kesin ve gerçek olanı, görürüz. İkinci bölümde ise birinci bölümün ve başlığın ironisini, \"canlılar\" dünyasına ait olanı okuruz. \"Sonsuz göğün altında aşkın aşkla çarpımı nedendir bilinmez\" ifadesi, aşkın bilimsel açıklamalardan uzak olduğunu vurgular. Bu bölümde, aşkın karmaşıklığı ve özgünlüğü ön plana çıkar. Şair, bilimsel ve matematiksel hesaplamaların insan duygularını ve ilişkilerini anlamak için yetersiz olduğunu ifade eder. Aşk duygusu, sibernetik veya matematiksel denklemlerle açıklanamayacak kadar karmaşık ve özeldir. Bu nedenle şiirdeki matematiksel hesaplamalar, aşkın sibernetik denetimden uzak olduğunu vurgular. Turgut Uyar'ın Sibernetik şiiri, bilim ve duygu arasındaki çelişkiyi ele alarak aşkın karmaşıklığını ve insanın duygusal deneyimini sibernetik veya matematiksel bir bakış açısıyla anlamanın olanaksızlığını vurgular. Uyar, bilim ve duygu arasındaki derin farkı göstermek için matematiksel terimlerle oynamak suretiyle bu çatışmayı anlatır. Avcıoğlu, G. Ş. (2017). Emek, sibernetik ve toplum. Uyar, T., (2011), Büyük Saat, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kaybedilen-ibrahimin-aranmasidir-ibrahimle-bulusma-k5527.html", "text": "Erdemli toplum, ideal toplum, ütopya şeklinde ifade edilen toplum/devlet yapıları her ne kadar hemen herkesin rüyalarını süslese de realitede böyle bir toplum/devlet yapısına ulaşmanın zorluğu ortadadır. Hele ki tüketim, teşhir, şeffaflık, gösteri vesaire şeklinde pek çok nitelemeye sahip olan günümüz modern toplumlarının 'erdemli/ideal' olarak nitelenemeyecekleri aşikardır. Ancak bu demek değildir ki bu toplum yapısı içinde yer alan her birey modernitenin dikte ettiği çıktıları benimsemiştir. Bilakis bu toplum yapısı bünyesinde pek çok tutunamayanı İslam filozofu İbn Bacce'nin tabiriyle nevabiti- bünyesinde barındırmaktadır. Öyle ki bu kimseler ne ahlaken ne fikren bu yaşantıyı benimse memekte; çoğu zaman nefes bile alamaz bir hale gelmektedirler. Öyle ki bu nefes alamama hali zaman zaman kişinin bir şey yapamayacağı düşüncesi ile birleşip, ne yazık ki, intiharla sonuçlanabilmektedir. Ya da kişi elimden bir şey gelmez, bu devran böyle gelmiş böyle gider düşüncesine kapılarak sessizce boyun eğmekte, kalabalıklar içinde yok olup gitmektedir. Peki, gerçekten de böyle midir? Toplum bozuk bir yapıda ve bizden güçlü diye sorumluluk kişiden kaldırılmış mıdır? Ya kabullenmeli ya da bu hayatı tümden terk mi etmeliyiz? Tüm bu soruların cevabını ise esasında uzakta aramamıza gerek yoktur ve cevap çok nettir; zira cevabı veren Ulu Allah'ın ta kendisidir! Nisa Suresi'nin 97. ayetinde buyrulmaktadır ki: \"Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: 'Ne durumdaydınız?' Onlar da, 'Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik' derler. Melekler, Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!' derler.\" İşaret edilen şey açıktır: kişi bu vaziyetle karşı karşıya kaldığında, her şey onun aleyhinde bile olsa sorumluluk ondan kaldırılmamakta, tam aksine kişinin kendi istikbali, ve dahi, toplumun istikbali için hicret etmesi gerekmektedir. Eserini bu ilahi emir çerçevesinde şekillendiren İbn Bacce de 'müfred/yalnız nabit' olarak nitelediği bu kimselere hicreti telkin etmektedir; ancak müellif bunun 'nasıl'ı hususunda pek teferruata girmez. Fakat şimdi sizlere bahsetmek istediğim Ali Şeriati'nin yaptığı konuşmalardan derlenen Fecr Yayınevi tarafından dilimize kazandırılan İbrahim'le Buluşma isimli eser hac ibadeti çerçevesinde ele aldığı hicret başlıklarıyla 'ne yapmalı' sorusuna eğilip böyle ortamlarda yaşamak zorunda kalan insanların nasıl hicret edebileceklerine dair somut örnekler sunmaktadır. Bu yüzden iki eserin çapraz okumaya tabi tutulması konuya bütünlük sağlaması açısından yerinde bir tercih olacağı için, esere geçmeden, konuyla ilgili okurlara naçizane tavsiye ederiz. Şimdi buyurun eserimize ve ortaya koyduğu hicret örneklerine kısaca bir göz atalım. 'Arayan her zaman bulamayabilir; ama bulanlar hep arayanlardır,' kelamı gereğince kaybedilen İbrahim'in/İbrahimi değerlerin yeniden bulunabilmesi, ve dahi, bulunup hayatlara aksettirilebilmesi için evvela aranması gerekmektedir. Hac ibadeti ise bu arayış için bulunmaz bir nimettir. Öyle ya Hz. İbrahim'i , onun arayışını ve davasını anlamadan hac ibadetinin gerçek manasını kavramak; haccın manasını kavramadan da İbrahim'in davasını anlamak pek mümkün olmayacaktır. Bunun bilincinde olan Şeriati yaptığı konuşmalarda bu konuya tekrar tekrar dikkatleri çekmekten geri durmaz. Kabe'nin de onun bu hakikat arayışını, mücadelesinin, böyle büyük bir cihadın hatırası olduğunu söyleyerek hac ibadetinin barındırdığı tüm bu manaları kavrayabilmek için çok boyutlu bir şekilde ele alınması gerektiğine vurgu yapar. Zira hac, \"Tarih, sosyal psikoloji, sosyoloji ve felsefe tarafından ele alınan felsefi, mantıki, akli, insani ve analitik boyutlu bir ameldir.\" (Şeriati, 2018, s. 34) Ve bunlar neticesinde şu üç ilkenin çıkarılabileceğini ifade eder: Birleşme, toplanma ve örgütsel hareket/bir ideal için hicret. Birleşme, \"Her yıl ve her nesilde zamanın olaylarına ve zamanı hizmetine alan ellere rağmen, nesilleri her şeyden mahrum insanlar olmaları için derin kültür ve akımdan koparmaya çalışan programlara ve faaliyetlere rağmen\" (Şeriati, 2018, s. 104) herkesin hayatında en azından bir defa dini tarihin kaynağı olan asli mekana gitmesi iken toplanma, \"Herkesin kendi mekanını terk edip bir yerde fikri olarak çarpışmaları\" (Şeriati, 2018, s. 104) demektir. Son ilke olan hicrete ise Şeriati, \"İbrahim büyük bir muhacirdir,\" (Şeriati, 2018, s. 47) ve \"İbrahimi dinler ve tabii ki İslam, hicret dinidirler.\" (Şeriati, 2018, s. 108) diyerek daha teferruatlı bir şekilde değinmiştir. Ve beş çeşit hicret türü olduğunu ifade etmiştir. \"Sosyal bakımdan sorumlulukları olmadığı halde kendilerini insani ve imani açıdan sorumlu hisseden kimselerin hicretidir.\" (Şeriati, 2018, s. 162) Kişinin elimden bir şey gelmiyor demesi bir bahane olamaz en azından kendi olarak kalabilmesi için bu tür hicreti gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu hicret türüne verilebilecek en güzel örnek ise Ashab-ı Kehf'in hicretidir. Bilindiği üzere Ashab-ı Kehf, \"ellerinden hiçbir şey gelmediği, her çabanın sonuçsuz kaldığı, öte yandan hiçbir şey yapmadan durmaları halinde suç ortağı ve çarkın dişlileri,\" (Şeriati, 2018, s. 162) olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldıkları zalim bir yönetimden ve ahlaken dejenere olmuş bir toplumdan hicret etmişler; bir mağaraya sığınmışlardır. Onlar bu hareketleri ile önce yüce Allah tarafından korunmaya daha sonrasında ise Kur'an'da zikredilip övgüye mazhar olmuşlardır. İlim, bilindiği üzere, kadın-erkek her Müslüman'a farz kılınmıştır; o Müslüman'ın yitik malıdır, onu nerede bulursa alması gerekmektedir. İnsanoğlunun bu sebepledir ki gerekirse hicret etmesi lazım gelir. Bu hicret türü buna işaret etmektedir. Bu hicret türünü ise 'iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma' emri gereğince ele almak mümkündür. Zira tebliğ hicreti, \"Sadece kendimizi korumamız gerektiği şeklindeki düşüncemizin veya zihnimize sokulan kendimizi oluşturmalıyız, kendi yapımız tamamlandıktan sonra başkalarının inşasına başlamalıyız şeklindeki hurafenin aksidir.\" (Şeriati, 2018, s. 185) İnsanoğlu tamamlanmayı beklerken ömür geçer gider; böyle bir düşünce sorumluluklardan kaçma noktasında bahane olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Sorumlu hicret ilk etapta sorumsuz hicreti anımsatabilir; zira burada da bozuk bir toplum yapısı söz konusudur ve kişi hicret etmeyip bu toplumda kalmaya devam ederse kendisi de toplumun bozuk düzeni içinden kendi benliğini, insanlığını kaybedebilir ve bu çarkın dişlilerinden biri olup çıkabilir. Öyle bir hal içinde olan kişinin, sorumsuz hicret türünde de ifade edildiği üzere, hicret etmesi gerekir. Ancak sorumlu hicreti diğerinden ayıran nokta hicret eden kişinin hicret ettiği yerde kendini geliştirerek, gücünü toplayarak geri dönmesi ve o bırakıp gittiği hakim düzeni alt etmesidir. Bu hicret türüne verilebilecek örnek ise örneklerin en güzeli Hz. Peygamber'in hicretidir. Şeriati, A. (2018). İbrahim'le Buluşma. Ankara: Fecr Yayınları."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/islamdan-neden-korkuyorlar-k4623.html", "text": "Eser Beyan yayınlarının \"İki dil bir kitap\" serisinden Arapça-Türkçe metnin birlikte okuyucuya sunulduğu, hacmi küçük muhtevası büyük denilebilecek bir çalışma. Eser Cevdet Said'in kısa hayat serüveni ile başlıyor. Hemen ardından müellifin önemli fikir ve düşünceleri birer paragraf ile okuyucuya sunuluyor. Sonrasında esas işlenen konu olan Batı dünyasının İslam'dan ve Müslümanlardan neden korktuğu konusu ele alınıyor. \"Savaşları ancak cahilleri sömürmek isteyen alçaklar çıkarır\" cümlesi ile okuyucuya hoş geldin deniliyor. Savaş baronları ve emperyalistlere karşı bir bilinç oluşması açısından önemli bir vurgu. Savaşların kazananlarının silah tüccarları ve emperyalist güçler olduğunu, kaybedenlerinin ise mazlum halklar olduğunu yakın zamanda birçok coğrafyada gördük ve hala da görmekteyiz. Bu durumda savaş dışında bir yöntem ve yol bulmanın gerekliliği üzerinde duruyor Cevdet Said. \"Sünnetullah, yanlışı doğrudan ayıracak şekilde, her işi kökünden ele almak ve sonuçlandırmaktır\" İnsanlığın yaşadığı sorunların çözüm önerisi olarak sünnetullahın anlaşılması ve gereğinin yapılmasını öne çıkarıyor. Eser iki bölümden müteşekkil. İlk bölüm olan \"Korku nasıl başladı?\" kısmında medeniyetlerin doğuşu, birbiri ile olan etkileşimi ve çöküş nedenlerine yer veriyor. Bu bölümde en can alıcı kısım \"İnsan medeniyeti\" vurgusu olarak bize sunuluyor. İkinci bölüm ise \"İslam'dan duyulan bütün bu korkular neden?\" başlığı altında Batılı düşünürlerden alıntılar yaparak konu irdeleniyor. İlk insanın Afrika'da yaşadığını ve buradan dünyaya yayıldığını savunmakta müellif. Medeniyetlerin oluşum ve gelişim süreçlerini yüzeysel olarak paylaşırken bu medeniyetlerin farklılaşma ve çatışma gerekçelerini din ve güç olma iddiası üzerinde temellendiriyor. Medeniyetler çatışması tezini altmışlı yıllarda ele alması müellifin entelektüel derinliğini ortaya koyuyor. Batı ve doğu medeniyetlerinin ilk günlerden günümüze kadar devam ettiğini ve Batı medeniyetinin emperyalist temsilcilerinin Sovyetlerin dağılmasından sonra hedefe İslami ve Müslümanları koyduğu tezini savunuyor. Müellif bir yönü ile haklı olmakla birlikte bir yönü ile Batının dini gerekçeler üzerinden İslam'a olan düşmanlıklarını eksik bırakıyor. İslam medeniyetinin insanlığın tek çıkış ve kurtuluş nüvesi olduğu gerçeğini ön kabulle şunu net olarak söyleyebiliriz; hangi siyaklarla olursa olsun Batı hiçbir zaman kendisinden olmayanı kabul etmemiştir. Her zaman için kendisinin ötekisi olan medeniyetlere-inançlara-kültürlere-toplumlara-coğrafyalara-düşüncelere her zaman düşmanca tavır takınmış ve saldırmıştır. İslam'a saldırmalarının asıl nedeni ise İslam'ın insanları özgürleştirmesi ve Batnın köleci anlayışını ortadan kaldıracak tek güç-medeniyet-inanç olmasıdır. Cevdet Said emperyalizm karşıtı bir duruşa sahiptir. Fakat nedenini izah etmemekle birlikte Batının demokrasi tecrübesini çok fazla övmektedir. Müslüman toplumların demokrasiyi sindiremedikleri gibi bir iddia ortaya atmaktadır. Burada bir çelişki olduğunu ifade etmeliyiz. Emperyalizm ve demokrasi birbiri le iç içe iki olgudur. Batının demokrasisi ilk gününden bugüne kadar iç işleyişi ve dış dünyaya bakan yüzü ile birçok çarpıklık barındırmakla beraber her zaman için emperyalizmi besleyen bir araç olmuştur. Yakın zamanda Amerika'nın Irak'ı işgal etme gerekçesi olarak \"Irak'a demokrasi götürme\" iddiası bunun belirgin bir örneği olarak görülebilir. Silahları çağın cahiliye putları olarak tanımlayan müellif Batı dünyasının da Müslümanların da korkularının arka planında kendilerini savunacak tek olgunun güç olduğu düşüncesinde olmaları olduğunu savunuyor. Çözüm önerisi olarak ise insanı tanımanın gerekliliğine vurgu yapıyor. Güce dayalı olan anlayışların eninde sonunda yıkılacağı ve insanı anlamaya yönelik anlayışın mutlaka kazanacağı tezini öne sürüyor. Ortaya koyduğu fikirlere delil teşkil eden ayetlerin bir kısmı orijinal yorumlar olması ile birlikte zorlama yorum diyebileceğimiz yorumlar da var. Orijinal yorumlardan birine şunu örnek verebiliriz. \"Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır. \"(Saf suresi 8. Ayet meali) ayette ifade edilen \"nur\" eşitlik ve adalettir diyor müellif. Savaş yanlılarını \"cahillerin cehaletini kullanmak isteyen alçaklar\" olarak tanımlıyor müellif. Savaşları emperyalistler ve para baronları olduğunu düşünürsek çok yerinde ve orijinal bir tespit. Batın dünyasının Doğu/İslam dünyasından korkmasının ana sebebi olarak Batı'nın karşısında durabilecek tek gücün Doğu olduğunu düşünmesinden kaynaklandığını savunuyor müellif. Geçmiş dönemde dünyaya nizam veren Doğu'nun yine nizam verebileceği korkusu ile yaşamakta Batı. Müslümanların, Batı dünyasına göre birlik içinde olduğu tezi üzerinde durulması gereken önemli bir nokta. Bütün sorunlar ve sıkıntılar ile birlikte Müslümanlar arasındaki birlik dinamikleri ve bilinci Batı'ya göre daha iyi bir durumdadır. Müslümanların birlik dinamiklerinin başında Hac ve Hilafet gelir. Batılı aydınların bir kısmı Hilafetten korkarken bir kısım aydınlar da Haccın Müslümanların birliğinin temel dinamiği olduğunu düşünerek Hacdan korkuyorlar. Müslümanlar açısından asıl önemli olan mevzunun, Müslümanların güçlenmesi ve güçlendiklerinde Batı dünyasına korkmamaları gerektiğini uygulamaları ile göstermeleri gerekir. Güçsüz bir konumdayken ve yaptırım imkanı yokken Batı'yı afili sözlerle ikna etme imkanı yoktur. İslam'ı en güzel şekilde yaşamak sureti ile Batı dünyasının algılarının değişmesine vesile olmaya çalışabiliriz fakat asla İslam'ı olduğundan farklı göstermek gibi bir gaflete düşmemeliyiz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/aci-cekmek-ozgurlugu-ile-acidan-kacis-k5577.html", "text": "Nereden bakarsak acıdan kaçıyoruz. Sadece kaçmıyoruz, hayatın her alanından onu kovmaya çalışıyoruz. Bütün insan ilişkilerini acıdan arındırıyoruz. Her an, her dakika mutlu olmak ve iyi hissetmek için çabalıyoruz. Kendimizi mutlu edecek bütün yollara başvuruyoruz. Küçük bir olumsuz durumda dahi psikiyatriye ve iyi hissettirici ilaçlara sarılıyoruz. Haz ve hız sağanağında boğulmak istiyoruz. Varlığımızı unutmak, benliğimizi yok etmek için uyuşturucu maddelere koşuyoruz. Haz verici her türlü bağımlılık hayatımızı sarmış durumda. İçinde bulunduğumuz toplumu bir kelimeyle anlatmak zorunda kalsaydık bu şüphesiz palyatif toplum olurdu. Ünlü filozof Byung Chul Han tarafından yapılan bu adlandırma içinde bulunduğumuz çağda yaşadığımız büyük bir soruna işaret ediyor aslında. Yazarın da dediği gibi günümüzde her yerde algofobi, genel bir acı korkusu hakim. Acıya düşman, ondan öcü gibi kaçan, acı verebilecek her türlü teşebbüsü yasaklayan duygu ve zihniyetle karşı karşıyayız. Aşk acısına bile şüpheyle bakıyor, toplumsal hayatın dışına itiyoruz. Siyasette, sanatta, medyada, bizi mutsuz kılabilecek bütün pürüzleri ortadan kaldırmaya, sahte bir olumluluk toplumu yaratmaya çalışıyoruz. Yazarın da dediği gibi daimi bir iyilik hissi ideolojisi içinde haz veren ne varsa koşa koşa sarılıyoruz. Acı düşmanı palyatif toplumun, Neoliberal düzenin performans mantığıyla yakın bağları olduğunu söyler yazar. Palyatif toplum performans toplumuyla örtüşür. (s-15) Performans toplumu bireyin maksimum düzeyde performans göstermesine dayandığı için acıyla pek uyuşmaz. Çünkü acı performansı düşürür, kişiyi başkalarının gözünde zayıf gösterir. Performansın artması için olumsuz durumlardan ve duygulardan kaçınılmalıdır. Neoliberal toplum düzeninde acı toplum dışına itilmiş, sesi tamamıyla kesilmiştir. Ötekinin yok edilmesi ve aynılık cehennemi de acının yok olduğu bir ortamdır. Bu yüzden birey gerçekten yaşadığının ve gerçek deneyimlerin hissine varamaz. Çünkü aynının cehennemi ve ötekinin yokluğu acının sarsıcı ve dönüştürücü gücünü kesintiye uğratır. Acı yeniyi ve farklı olanı doğurtur. Acının yaratıcı gücü monotonluğu kırar. Deneyimi mümkün kılar. Bilinci dönüştürür, derin düşünmeyi sağlar, hayal gücünü canlandırır. Yaşantı dönüştürmek yerine eğlendirir. Yalnızca acı radikal bir dönüşümü sağlar. Palyatif toplumda aynının devamını görürüz. Her şeyi dener ama bir deneyim edinmeyiz, her şeyi fark eder ama bilgiye ulaşmayız. Enformasyonlar ne deneyime ne bilgiye götürür. Dönüşümün olumsuzluğundan yoksundurlar.(s-50) Sadece canlı olan, acı çekebilen hayat düşünme yetisine sahiptir. Yapay zekada eksik olan tam da bu hayattır. Yapay zeka sadece bir hesap aracıdır. Öğrenme yetisine hatta \"derin öğrenme\" yetisine sahiptir ama deneyim yetisine sahip değildir. Ancak acı, zekayı tine dönüştürür. Acı algoritmaları olmayacaktır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/insan-tasarlanan-mi-tasarlayan-mi-bd72.html", "text": "İnsan ve onun bedeni, yeni sömürü alanı olarak sınırsız şekilde dönüştürülmek için neredeyse her alan da bir ürün veya bir kobay olarak kullanılmaya devam ediyor. Bedeni, sömürü aracı ve kobay olarak dönüştürüldükçe, insanın aslına ve hakikatine dönmesi de giderek zorlaşıyor. Zaten buna dair yapılan bütün çalışmalar da insanın temel referans noktalarına dönmesini engellemek üzere oluşturuluyor. Üstelik insanı ve insanlığı bu konuda uyarmak veya buna dair bir farkındalık oluşturabilmek de hiç kolay olmuyor. Bu çağ için şunu söyleyebiliriz; \"İnsan\" yirmi birinci yüzyılda artık bir iddiadır ve zaman ilerledikçe her insan teki bu iddiasını ispatlamak zorunda kalacak. Bu nedenle biz de aşağıdaki soruları cevaplamaya çalışarak insanın hakikatine pencere açmak istedik. - Teknoloji, hepimizin hayatını yöneten bir aktöre nasıl dönüştü? - İnsan odaklı görünen tüm teknolojik tasarımlar, onu insan olmaktan çıkarabilmek için nasıl projeler yürütüyor? - Gelişme ve ilerleme olarak karşımıza çıkarılan her şey, neden insanın ve onun hakikatinin karşısında duruyor? - Felsefe ve bilimin öznesi olan insanın, gelişme ve ilerleme bahanesiyle, sınırsız biçimde kullanılmak üzere, ar-ge bölümlerinin ve laboratuvarların araştırma nesnesi olması kimi ilgilendiriyor? - Homo Sapiens Robo Sapiens'e nasıl dönüş dü? - Adem ile tekno-insan arasında kalan kişi ne yapmalı? - İnsan, bu durdurulamaz dönüşümde neden bir merkeze sahip olmak zorundadır? - Transhümanizm, tekno-insan ve diji-insan ile insanın hakikatine nasıl meydan okuyor? - Transhümanizmin ölümsüzlük oyunu ne zamana kadar sürecek? - Sanal evren Metaverse'de yaşam izi var mı? - Tasarlanan insan sinemada nasıl görünür?"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bana-cocuk-edebiyatinin-resmini-cizer-misin-sinem-ozturk-k5754.html", "text": "Herkese merhabalar. Çok erken yaşta resime başlamış biri olarak sanırım hatırlamıyorum ama hatırladığım çok tatlı bir anım var, ilk çizim ve hikaye hayalimdir. Altı yaşlarında iken çok güzel bir oyun bulmuştum. Annem çamaşırları asarken ben de mandaldan arkadaşlar hayal etmiştim, oyuncaklarım onlardı. Her defasında onlarla oyun oynardım, isimlerini bile koymuştum; TOLE ve MOLE, iki sevimli mandal arkadaş ve onlar benim ilk kitabımın kahramanları oldu. Çok klasik bir cevap olacak ama kendimi bildim bileli resim çizmeyi çok seviyorum. Dijital çizime geçeliyse beş yıl oldu, bir süre sonra yazdığım hikayeleri resimleme isteği ile çocuk kitabı çizerliğine giriş yaptım diyebilirim. Sanatın her alanına ilgi ve merakım var. Gelişmek için yeniliklere açık olmak, sürekli üstüne bir şeyler katmak ve en önemlisi işini severek yapmak gerekiyor diyebilirim. Hikaye elime geçince ilk önce içime sinecek şekilde detaylı okurum. Film gibi düşünürsek aslında kitabın başından sonuna kadar her detayında çizer olmalı. Yanlış bir kelime, gözden kaçmış bir detay, kurgu ya da mantık hatası, bunlar benim için çok önemli. İçime sindikten sonra çizime başlarım. Çocuk gelişimi mezunu bir çizer olarak bazen düzeltmeler talep ediyorum, bu süreçte editörün ve yazarın destek vermesi çok önemli. İdealist bir çizer her zaman yapılan işin kalitesini artırır. Öncelikle gelen projenin metni ve tarzı bana uygun olmalı. Gelen projede yazar/editör ne talep ediyor isteklerini detaylı öğrenirim. Sonrasında tabiİ süre çok önemli; çok sıkışık süreli projeleri genelde kabul etmiyorum. İş konusunda prensipli çalışırım. Yayınevinin ve editörün yaklaşımı ve özeni çok önemli, bu süreçte buna çok dikkat ederim. Aslında hem yazar hem çizer olarak daha detaylı bakabiliyorum. Öncelikle yaptığımız iş çok fazla emek verilen bir iş. Yazar olsun, çizer olsun, herkesin emeğinin karşılığını alması ilk temennim. Çoğu zaman niteliksiz ve didaktik eserlere denk gelebiliyoruz. Ben daha çok özgün soyut hikayeler ve geleneksel konuların işlenmesini umut ediyorum. Çizer projenin neresinde dersek; bazen kitabın kapağında ismi bile geçmiyor. Gereken değerin verilmesi ve çizerlerin de yazar kadar hak sahibi olması gerektiğini düşünüyorum. Genelde insanlar ile iletişimim çok iyidir. Bir yazar, yayıncı tam olarak ne istiyor anlayabiliyorum. Prefosyonel bir iş olarak bakınca bazı şeyleri kişiselleştirmeden ilerlersek her şey daha güzel ilerliyor diye düşünüyorum. Benim için üslup ve dil çok önemli, bireysel olmayan tamamıyla bir ekip işi diye düşünüyorum. Çalıştığım yayınevleri ile problem yaşamam. Karşılıklı iletişim ile çözülemeyecek sorun olmadığını düşünüyorum. Yeter ki iki taraf da anlayışlı olsun. Ben net olmayı severim süre vs. hepsi için en başta konuşurum en azından iki taraflı bir mağduriyet olmasın, tek temennim budur. Çalıştığım insanlardan saygı ve empati beklerim ve benden istenen emeğin fazlasını veririm çünkü projenin kalitesi benim için çok önemli. Çocuk ruhlu ve eğlenceli bir insan olduğumu söylerler, her zaman çocuklar ile iyi anlaşırım, bir olaya çocukların gözünden bakmak çok farklı. Çocuklardan her zaman fikir alırım; bu çok ilham verici oluyor. Hayal gücü sınarlandırılmamış bir çocuğun dünyaya bakışı beni her zaman çok etkiler. İlk hedefim tabii ki çocukların o resme bakıp eğlenmesi ve hissetmesi. Her konuda sorumlu hissederim kendimi, bir çocuğun yüzünde tatlı bir gülümseme oluşuyorsa doğru yoldayım diyorum. İyi bir okurum. Detayları, hataları iyi yakalarım. Metni kaç kere okuduğumu ben bile bilmiyorum; tekrar tekrar okurum ve her defasında mutlaka düzeltilecek bir detay bulurum, biraz editörlüğe kaçıyorum sanırım. Okuma alışkanlıklarımı düşününce çocuk kitaplarını okumayı çok severim, bence yetişkinlerde okumalı diye düşünüyorum. Tıkandığım yerler mantık hataları genelde. Başı ve sonrası uyumlu olmayan metinler beni zorlar. Bazen çizim notlarına bağımlı kalmak beni zorlayabilir, bu konuda esneklik talep edebiliyorum. Beni besleyen şeyler, sanat ve çocuklar ile iç içe olmak diyebilirim. Bu konuda şanslıyım herhalde, hep severek çizdiğim metinler karşıma çıktı. Metin bana hitap etmezse açıkça söylerim, bunun için neler yapılabilir istişare edebiliriz diye düşünüyorum. İsim verme ve seçme şanşım çok zor diyebilirim, benim için hepsinin yeri çok ayrı. Şimdiye kadar sanırım 30'a yakın hikaye resimledim. İlk kitabım TOLE ve MOLE Maceracı Mandallar yeri bende çok ayrı. Sonrasında Siyer Yayınları'ndan çıkan \"Hikayeler ile İslam'ın Şartları\" serisi ve \"Atomdan Yıldızlara Yolculuk\" kitabı çok severek çizdiklerim arasında. Teknik anlamda Nesil Yayınları'ndan çıkan \"İlginç Bilgiç Kardeşler; Pırtigo'nun Patırtıları ve Em Nine'nin Dönüşümü\" beğendiğim projelerden. Son bitirdiğim proje ise ilkokullar için on kitaplık iki seri çizdim şuan basım aşamasındalar. \"Kerim ile Tayfası\" ve \"Ela'nın Maceraları\" isimli iki seri de benim içim çok eğlenceliydi. Alanında çok iyi yazar ve çizerler var ama şimdi isim versem unuttuğum kişilere haksızlık olur diye düşünüyorum. Herkesin tarzı ve alanları çok farklı çünkü. Aslında en büyük hayalim çocuk kitapları alanında uluslararası bir yayıncı/çizer/yazar olmak. Daha çok soyut hikayeler ve farklı projeler, tasarımlar ile alışılmışın dışında sade ve özgün içerikleri olan kitaplar hayal ediyorum. Ayrıca geleneksel olarak bizim kültürümüzde olan detayları çocuk kitaplarında işlemek istiyorum. Halihazırda yazmış olduğum hikayelerimin basıldığı günleri görmek ve yetişkinler için roman yazma hayalim var, umarım sonrası için ona da sıra gelir. Geleceğe dair endişelerim demek yerine geleceğe dair hayallerden bahsedersek her şey daha güzel olabilir. Endişelerimiz olabilir, onları iyi projeler ile ortadan kaldırabiliriz diye düşünüyorum. Tamamıyla nasip olarak diye düşünüyorum hayatta yaşayacağımız her şeyi. Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkürler."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cocuk-edebiyatina-iceriden-bir-bakis-tugba-kismir-k5801.html", "text": "Çocuklar Allah'ın insanlara gönderdiği saf iyilik ve bozulmamış fıtratın görünür halidir. Ben çocuklara özlerini anlatmak istiyorum. Bu özün tanınması, açılması için yazıyorum. Ayrıca üç küçük çocuğum var, onların okuduğu kitaplara bakıyorum, bazen \"Bu da ne? Şimdi burada ne anlatmış?\" dediğim, Türkçesi ve anlatımı zayıf metinler görüyorum. O zaman insanın \"Dur, bir de ben yazayım\" diyesi geliyor ki zaten yazdım. Evet, hacime bakınca çocuk kitapları -özellikle okul öncesi kitaplar- on altı sayfa, otuz iki sayfa, nasılsa çoğu resim denilerek geçiştiriliyor. Orada az kelime kullanarak anlatacağın şeyi görünür kılmak, büyüklere çok kelime kullanarak yazmaktan daha zor. Sadece çocuğun hayal dünyasına değil, gönül dünyasına da hitap etmek lazım. Kitaplarla karakter inşa edildiğini bilerek cümle kurmak gerekiyor. Değerler ve bireysel farkındalık. Çocuk, kitabı okurken kim olduğunu, yeterliliklerini, yapabileceklerini, ilahi iradenin kendi üzerindeki yaratıcı etkisini görmeli. Kitap bittiğinde çocuğa ahlaki bir artı daha katılmış olmalı. Salt hayal gücünü beslemek için yazacağımı zannetmiyorum. Bahanelere sığınmak istemem, fakat mesleğim gereği büyüklere yönelik daha fazla okuma yapıyorum. Çocuk kitaplarını özellikle çocuklarım için okuyorum. Onların karakterlerine olumlu etki edecek, ruh dünyalarını besleyecek, çevrelerine, dünyaya, hayata karşı sorumluluklarını hatırlatacak eserleri okumalarını sağlamak için önce kendim okuyorum. Mesela oğlumla \"Levent ve Tayfası\" serisinin her kitabını okuduk. Neredeyse Levent benim dördüncü çocuğum oldu. Bu seri için Mustafa Orakçı'ya teşekkür ederim. Şimdi Çaylak ile Filozof serisini okuyoruz. Özkan Öze'nin her iki ismiyle de yazdığı eserleri çok seviyoruz. Son yıllarda pek çok çocuk yazarı çıktı. Bunun artısı da var eksisi de. Çocuk kitapları iyi bir piyasa gibi duruyor, tabii kitabı meta olarak düşünen için bu. Benim o taraklarda bezim yok. Maddi olarak zaten hamdolsun gayet güzel bir işim var. Ben fıtrat sevdalısı olarak, bozulmayan o özü taşıyan çocuklara kendilerini tanıtmak istiyorum. Hayal dili besler, dil hayali canlı tutar. Ne anlattığın kadar nasıl anlattığın da önemlidir. Hepsinden önemli niçin anlattığındır. Yazma noktasında bir amacı olmalı kişinin. Sadece çocuğun hayal gücünü beslesin diye büyücüler, ejderhalar, uzaylılar ile ilgili yazmak bana göre değil. Uzun yıllar terastan uzaylılara seslenmiş biri olarak bu tür konula bana aşırı hayal geliyor. Ben daha çok yere basan daha doğrusu ruha bakan konularda yazmayı tercih ediyorum. Çocuk edebiyatı hakkında genel kabul görmüş ama katılmadığınız klişeler var mı? Rahat olabilirsiniz biz bizeyiz. Çok tanıdık yazarların yazdıkları her eserde aynı veya bir üst başarıyı yakalayacaklarının düşünülmesi katılmadığım bir fikirdir. İşin öyle reklam boyutu var ki televizyonda bile senaryosu çok abes dizilerin tuttuğunu görüyoruz. Bu biraz da sunum, reklam ve pazarlama ile alakalı bir konudur. Ayrıca her yazarın her konuda yazabilir olması da bana abes geliyor. Her konuda yazmak bir kabiliyet değildir, boş sözün çok demektir. Yazmak Allah vergisi güzel bir özellik. Siz kalemi elinize aldığınızda -ben önce kalemle yazarım sonra bilgisayara geçerim çünkü- besmele çekip düşünmeye başladığınızda Allah size kelimelerin kapısını açıyor. Bu bazen on dakika olur, bazen yarım saat olur. Bazen birkaç cümleyi birden yazarsın bazen boş boş kağıda bakarsın. Yazmanın \"bazeni\" bitmez. Yazmak, en güzel kısım bence. Sonra eserine güvenli bir yer arar insan. Ben yayınevlerini daha duygusal düşünürdüm. Sanki her yayınevinin kendisine gönderilen dosyaya kıymetli bir emanet gibi baktığını, ciddi ciddi ehil insanlara incelettiğini, eser hakkında yazar ile istişare edeceklerini zannederdim. Kendi eserlerimin çıktığı yayınevi bu konuda gayet başarılı ve işlerini ciddiye alıyorlar. Başka yayınevlerine de eserler gönderdim, geri dönüş yapanlara çok teşekkür ederim. Ama bazılarında tık yok, sanırsın eserler uzaya gitti. Bari ulaşıp ulaşmadığına dair varlık mesajı at. İşte bu süreç beni en fazla yıpratan süreç. Yazdıklarınızla çocuklara erişebilmenin bir ön şartı var mıdır? Çocuk sevmek, çocuk sahibi olmak, çocuklarla iyi anlaşmak gibi. Ortaokul yaşlarında bir kızken apartmanın çocuklarını bizde toplar onlara masallar anlatırdım. Büyük bir terasımız vardı. Orada onlarla oyunlar oynardım. Genelde ormanda kaybolmuş bir grup çocuğu canlandırırdık. Balkon camından odalara geçer, kurtlardan saklanır, evin içinde canavarlardan kaçardık. Lise çağlarında \"Zamanlar Arası Dedektifçilik\" diye bir oyun bulmuştum. Yine çocuklarla oynardım. Çağlar arasında gidip gelirdim. Üniversite okurken Kore filimlerini izlerdim. Eski krallar, prensesler, kılıçlar, uçarak bir yerden bir yere gitmeler, artistik savaş hareketleri....Hayal gücümü hep yüksek tuttum, çocuklarla iletişimi asla kesmedim. Evlendim, aralarında üç yaş fark olan üç çocuğum oldu. O dönemde izleğim çizgi film sayısı ezbere bildiğim sure sayısından fazlaydı. Bütün bunlar beni yazmaya itti. Çocuklar için yazmak isteyen biri çocukları iyi tanımalı, çocukları sevmeli ve mümkünse çocuk sahibi olmalı. Kitaplarda kullanılan edebi dil benim için çok önemli. Öyle abartılı cümleleri kast etmiyorum, ama argo ifadeler ya da sokak ağzı kitaplarda olmamalı. Kitaplarım hep olumlu mesaj verir ve mutlu sonla biter. Sorun tellallığı yapmadığım gibi umut tacirliği de yapmıyorum. Ben iyi olanı, faydalı olanı, değerli ve ahlaki olanı çocuğun anlayacağı bir dilde anlatmak istiyorum. Ben. Ben de bir zamanlar çocuktum, şimdi kırk yaşıma geldiğime bakmayın, ruhumun çocuk yanı hep çocuk kaldı. Zaten bu parçam sayesinde hala çocuklar için yazılan eserlerden hoşlanıyorum ve bu eserler bana bir şeyler katıyor. Kendimi bildim bileli okurum. İlkokul dördüncü sınıftan bu yana da yazarım. Şimdi oğluma bakıyorum, o da yazıyor, çünkü okuyor. Okudukça sorular soruyor, araştırmak istiyor. Onu görünce \"Doğru yoldayım\" diyorum. Özelde öğretmenler genelde ebeveynler iyi birer kitap avcısı olmalı. Evlatlarına faydalı olacaklarına inandıkları eserleri bir yöntemini bulup okutmalı. Beraber mi okurlar, kırda, bayırda, çayırda mı okurlar, okuyana ödül mü verirler, kitapçıya mı giderler, fuarlar mı gezerler bilmem ben. Bir yolunu bulup çocuğu okumaya alıştırmaları lazım. Fakat şunu da gözden kaçırmamaları gerek, çocuğa onun da istediği kitaplar okutulmalı. Mesela ben şöyle bir hata yaptım. Kızıma Levent serisini okutmak istedim, ters tepki yaptı. Çünkü Levent erkek karakter. Bunu dikkate almamışım. Sonra kız karakter bulduk, onu okutuyorum. Kitap hakkında soru soran çocuğu severim, \"bence şöyle olmalıydı\" diyen çocuğu daha çok severim. Günümüzde kitaplar gerçekten pahalı, ailenin dar ekonomik durumuna rağmen bir baba çocuğuna kitap okuması için para veriyorsa bu çocukta bilinç olarak karşılık bulmalı. Modern pedogoji garabet bilgilerin toplandığı, yeniden insan inşa etme sanatı. Ortaya çıkan varlık insan değil mahluk. Ben fıtrat eksenli, sünnet merkezli, manevi duygularla bezeli, özüyle bağlantılı bir psikoloji ve pedagojiye inanıyorum. Kendimi ve çocuğu tanımak için batı kaynaklı bilgilere ihtiyacım yok. Gönül isterdi ki çocuğu anlayacak ve anlatacak Fıtrat Pedegogları, psikologları olsun. Batının dünya merkezli bilgisi benim mihenk taşım değildir. Ben cennet kokusunu çocukta gizlemiş olanın çocuğa yüklediği kodları çözerek çocuğu anlamaya, anlamlandırmaya çalışırım. Bugünkü çocuk acaba kimin çocuğu? Kim yetiştirmiş kim tanımlamış? Önce bir bakmak lazım bugünkü çocuğu bize tanıtan kim? Birileri kalkıp çocuklar şöyledir, çocuklar böyledir diye bize anlatıyor. Üçü tutuyorsa beşi tutmuyor. Çocukları ne yazık ki yanlış tanımlamalar sebebiyle fotokopi makinasından çıkmış gibi algılıyoruz. Evet, çocukların ortak özellikleri vardır, fakat bu özellikler çocukları aynı yapmaz. Genelleme üzerinden çocukları anlamaktan vazgeçmek gerekir. Çocuk yazarı aynı zamanda iyi bir çocuk gözlemcisi de olmalı, öğrendiği+gözlediği+yaşadığı+içinde yaşattığı çocukların toplamına hitap edecek bir dil geliştirmeli. Onların seviyesine çıkmalı, üst düzey empati kurmalı. Alıcıları açık gezmeli. Evet, ne yazık ki gidişat bunu gösteriyor. Fikirlerden ziyade satılabilirlik ön planda. İyi yazmak mı iyi satmak mı diye sorsanız bir yayınevi sahibine sizce ne der? Onun fikri, bir eserin doğmasına veya ölmesine sebep olabiliyor. Ne yapmak lazım? Alternatifler üretmek gerekir. Mesela çocuk dergiciliği çok daha güçlenmeli. Yazarlar kitap çıkarma kaygısına düşmeden yazabilmeli, popülerliğini kaybetmek idealini kaybetmekten daha önemli sayılmamalı. Tiraj denen şey \"iyi bir yazar\" olmanın göstergesi olmamalı. Kitap eleştirmeni olmak kitap yazarı olmaktan daha zor ve önemli. Bu ciddi bir iş. Çok iyi bir okur olman iyi bir eleştirmen olabileceğin manasına gelmiyor. İyi okuyan, okuduğunu iyi tanıtan kişiler çok olur, fakat okuduğunu iyi tahlil eden kişiler genelde azdır. İyi bir eleştirmenin dil ve anlatım bilgisine ek olarak kitabın hitap ettiği yaş aralığının pedagojik ve psikolojik özelliklerini de bilmesi gerekir. Hatta sadece metinleri değil kitabın resimlerini de tahlil edebilmeli. Kitap eleştirmeni olarak özellikle takip ettiğim kimse yok. Ben daha çok, sınıf öğretmeni, edebiyat öğretmeni ve din kültürü öğretmeni olarak görev yapan arkadaşlarımın tavsiye ettikleri eserlere bakıyorum."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sedat-umran-ve-siirine-dair-5-k5862.html", "text": "\"Poetika teriminin anlam alanı XIX. yüzyıla yaklaştıkça çoğunlukla \"şiir\" türüyle ilgili olmaya başlamış ve son iki yüzyılda şair ve yazarlar ya içinde bulundukları bir akımın sanat görüşlerini ya da bireysel olarak sanat, edebiyat ve şiir görüşlerini poetik metinlerde dile getirmişlerdir. Artık poetikanın giderek özerk bir bilimsel disiplin olma yolunda hızla geliştiği bu son yüzyıllarda terim büyük oranda şair ve yazarların estetik, sanat, sanatsal yaratım, sanat dalları, edebiyat, edebi türler ve şiirin çeşitli konuları üzerine görüşlerini içeren metinleri karşılar hale gelmiştir. Böyle olmakla birlikte bir taraftan da terimin yine çok geniş bir kullanım alanına sahip olduğunu, bu terimin anlam ve kullanım alanıyla ilgili belirsizliklerin hala devam ettiğini söylemek gerek\" (Çıkla, 2010:19). \"Servet-i Fünun edebiyatı, Tanzimat'ın başından beri gelen edebiyatın kazançlarından istifade ettiği gibi, 1885 den 1895 e kadar, bugün isimleri pek hatırlanmayan bir kafile şair ve yazarın hazırladıkları edebi atmosferden de faydalanmış, II. Abdülhamid devrinin hususi şartları içerisinde, Halid Ziya, Cenap ve diğer şahsiyetlerin ortak çalışmalarıyla ayrı bir duyuş tarzına ve üsluba sahip edebi bir devir olmuştur\" (Kaplan, 2010:41). \"Servet-i Fünun şair ve yazarlarında ortak bir duyuş ve tabiat görüşü vardır. Bu ortak duyuş tarzı, içinde yaşadıkları devir ve çevre ile ve okudukları kitaplarla yakından ilgilidir. Bu duyuş tarzı kendisini umumi olarak iki tem altında gösterir: I Gerçekten nefret: II Hulyadan hoşlanmak; daha kısa olarak hakikat ve hayal tezadı. Bu temi, muhtelif şekiller altına bütün Servet-i Fünun şair ve yazarlarında görebiliyoruz. Servet-i Fünuncuların tabiat görüşleri, eski nesillere nazaran daha renklidir. Onlar tabiatı ekseriyetle bir hulya yeri telakki ederler. Tabiat manzaraları çok defa kendi müşahedelerinden değil, kitaplardan ve resimlerden gelmedir\" (Kaplan, 2010:56-57). Kenan Akyüz ise Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri adlı eserinde Servet-i Fünun Edebiyatının kapsamını anlatırken bu isim altında toplanan gençlerin büyük bir sanat aşkına sahip olduğunu, Türk edebiyatını batılılaştırmaya çalışan bir önceki dönem şair ve yazarları gibi Fransız edebiyatını takip edip onu önde tutarak Türk edebiyatının gelişmesine, çağdaşlaşmasına çalıştıklarını ifade eder (Akyüz, 1995:90). Servet-i Fünun şairleri parnasyen ve sembolist akımlarla ilgilenmiş, Fransız romancılarının tarzını, üslubunu dikkatle takip etmişlerdir (Akyüz, 1995:90). Dergileri kısa süre içerisinde hem şekil hem de içerik açısından tamamen Avrupai şiirler, hikayeler, roman parçaları ile dolup taşmaya başlamış, bir yandan Tevfik Fikret'in eliyle görüş, öneri ve düşünceleriyle Fransız edebiyatındaki akım, şahıs ve düşünceler tercüme edilerek aktarılmaya çalışılıyordu (Akyüz, 1995:90). Cafer Şen ise Servet-i Fünun'un oluşum ve gelişim aşamasını aktarırken Fecr-i Ati'ye değinir, 1896 -1901 yılları arasında Servet-i Fünun Dergisi etrafında toplanan yazar ve şairler Servet-i Fünuncular adıyla anılır, bu grup dışında dönemde kendi faaliyetlerini yürüten klasik edebiyat taraftarları da varken bu iki grup arasında da Mutavasıttin adlı yeni bir edip grup da eserleriyle o dönemde etkisini genişletmiştir (Şen, 2006:1-2). Servet-i Fünun'un atmosferi yeni bir söylem ve hareket tarzı olsa da içerisinde bulunan şair ve yazarları kimi zaman zorlayan hatta onları belirlemiş oldukları ölçütler dahilinde kısıtlayan bir okuldu. Nitekim Tevfik Fikret mevcut dönemde bağlı olduğu Servet-i Fünun ve mevcut siyasi yönetim dolayısıyla yazamadığı/yayınlayamadığı Sis ve Bir Lahza-i Tahattür şiirleri elden ele dolaşarak halk nezdinde kabul görmüş şiirleridir (Şen, 2006:1-2). Dönemin konjönktürel havası ve hareket tarzı otoriter bir yapıda olduğu için rahat hareket edemeyen yazar ve şairler Fecr-i Ati'yi hazırlamıştır. Nitekim Şen'in de ifade ettiği üzere: \"İşte bu dönem ileride Fecr-i Ati Encümenini oluşturacak gençler de dahil olmak üzere bütün aydın-edip kadrosu, mevcut siyasi atmosferin değişmesi noktasında büyük umutlara kapılır\" (Şen, 2006:1-2). \"Fecr-i Ati Encümeni, döneminde oldukça yeni bir tavırla manifesto niteliği taşıyan bir beyanname ile varlığını duyurur. Bu beyannamede encümen üyelerinin \"sanat şahsi ve muhteremdir\" ilkesini benimsedikleri ilan edilir. Onlar bu ilkedeki sanatın şahsi oluşu yorumuyla sanatın neye konu edileceği hususunda sanatçıya tam bağımsızlık tanırken, yine de sanatın özel bir yapısının olduğunu, herhangi bir konunun ancak bu özel yapıyla işlenmesi halinde sanat eserinin vücut bulacağını da sanatın \"muhterem\" olması yorumlarıyla ortaya koyar\" (Şen, 2006: 1671). Aynı yazının devamında Şen, edebiyatın iki kesime bir tepki niteliğini taşıdığını belirterek, edebi eserde aranan özellik konu ne kadar büyük ve yüce olsa da önemli olan o eserde alınan zevk, heyecan ve estetik değerdir (Şen, 2006:1671). Fecr-i Ati edebiyatında en çok kullanılan ve üzerinde durulan tür şiirdir. Bu bakımdan bu edebiyatın bütün unsurları kendisini şiir üzerinden şekillendirmiştir. Bu dönemdeki şiirde ise Batı'da oluşumunu tamamlayan parnas ekolüyle sembolist şiir anlayışının yansımaları gözlemlenmektedir (Şen, 2006:1671). Fecr-i Ati dönemi şairlerinde görüleni değil, algılananı işleyen empresyonist bir tavır gözlemlenmektedir. Görülenden ziyade görülen karşısında hissedilen önemlidir (Şen, 2006:1672). Fecr-i Ati dönemi edebiyatından sonra Milli edebiyat dönemi başlamış, bu dönem edebiyatı Osmanlı'nın yıkılış dönemine tekabül etmektedir. Osmanlı'yı kurtarmak için çeşitli görüşler ortaya atılmış bu görüşler çeşitli biçimlerde ifade edilmiş ve takipçi toplamıştır. Milli edebiyat dönemi, toplum olarak zorlukların, sıkıntıların yaşandığı döneme tekabül etmektedir. Bu bakımdan bu dönem edebiyatı ekseriyat toplumsal konuları kendine mesele edinmiştir. Bu dönemden sonra başlayan dönem ise Cumhuriyet dönemi edebiyatı olarak anılmaktadır. Bu dönem 1923 ile 1940 arası dönemi kapsamaktadır. Edebi eserler sosyal olay ve olguları incelediği için edebiyat tarihine de bakıldığında yazılan veya aktarılan eserlerin çoğunda eserin yazıldığı dönemin yansımaları olarak sosyal, siyasal ve sanatsal veriler elde edilebilir (Can, 2017:20). Bu dönem edebiyatları da dönemin konjönktürel durumundan etkilenmiştir. Türk Edebiyat tarihinde 1940-1960 döneminde Garip Hareketi, Hisarcılar ve Nazım Hikmet çizgisini devam ettirenler mevcuttur. Daha sonra 1960 ve sonrası İkinci Yeni şiiri baş göstermiştir. Sedat Umran'ın şiirini anlayabilmek için yaptığımız bu kısa Türk edebiyatı girişi önemli görülen unsurlar belirtilerek bir anlatım yapılmıştır. \"Şair bilgiyi, düşünceyi, gündelik yaşantıyı yani bir bütün olarak şiirde kullanılan malzemeyi çıplak haliyle vermez. Bu birikimin ve malzemenin kendi dünyasında ulaştığı özgün sentezi bir duygu ve heyecan şeklinde, çınlayan, uğuldayan bir ses halinde sunar. Malzeme salt bir çağrışım vesilesidir\" (Çetin, 2015:17). \"Yazılan şiiri, şiiri izleyen ortamdan, ortamı şekillendiren eleştirel yaklaşımların etkisinden izole edilmiş düşünemeyiz. Bu itibarla eleştiri; şiiri yaşatacak, ortaya konan şiir verimlerinin gerçek değerini bulmasına imkan sağlayacak, her türlü spekülasyona karşı yanılsamaları elimine ederek şiir kamusunun doğru şekilde bilgilenmesini sağlayacak bir işlevsellikle temayüz etmeli. Günümüz şiiri üzerine yapılan eleştirilerin böyle bir sorumluluk bilinciyle donatılması şiirin gürleşmesine vesile olacaktır\" (Metin, 2015:56). - b) Boş zaman ve o boş zamanı sırf şiir için kullanmaya gönüllü biri. - c) Tehlikelerin içine atılmayacak olan, ama ona teğet geçebilecek bir cesaret. - d) Bütün enerjisini, sevicini ve acısını şiirden alacak olan bir şiir kara sevdalısı\" bu ifadeler ayrıca Sedat Umran'ın şiirle dolu hayatının bir özeti niteliğindedir. Akyüz, K. (1995). Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923. İstanbul: İnkılap Kitabevi Yayınları. Can, B. (2017). Kentle Kavga: Mustafa Kutlu Öykücülüğünde Mekan. İstanbul: İzdiham Yayınları. Çetin, N. (2015). Şiir Çözümleme Yöntemi. Ankara: Akçağ Yayınları. Çıkla, S. (2010). Türk Edebiyatında Manzum Poetikalar. Ankara: Akçağ Yayınları. Enginün, İ. (2012). Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat'tan Cumhuriyet'e (1839-1923) (6. Baskı b.). İstanbul: Dergah Yayınları. İnce, Ö. (2001). Şiir ve Gerçeklik. İstanbul: İmge Yayınları. Kaplan, M. (2010). Tevfik Fikret. İstanbul: Dergah Yayınları. Şen, C. (2006). Fecr-i Ati Edebiyatı Tespit - Tahlil - Tenkit. Ankara: Gazi Kitabevi. Umran, S. (2004). Şiirde Metafizik Gerçek. İstanbul: İz Yayıncılık."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/gunumuzun-anlaticilari-merve-cakir-ile-konustuk-k5744.html", "text": "Beni yazmaya yönelten şey evimizdeki kitaplardı. Kitaplığın karşısına geçip hayran hayran izlerdim kitapları çocukken. Sonra ben de yazmak istedim. Birileri yazabilmişse ben de yazabilirim diye düşünüyordum. Şartlar sağ olsun yani. Eğer kitaplarla çok erken yaşta tanışmamış olsaydım hiç yazmak istemeyecektim belki, bilmiyorum. İnsan eksiktir, kusurludur. Fakat kutsalda eksiklik, kusur yoktur. Dolayısıyla anlatının kutsal bir yanı olduğunu düşünmüyorum. İnsan elinden çıkan herhangi bir şey kutsal olamaz. Hayır, kurmaca şeyler yazıyoruz neticede. Hikayenin belli başlı gereklilikleri vardır evet ama bunlar çok temel şeylerdir. Ortada bir \"hikaye\" olması gibi mesela. Fakat genel manada kurmaca yazmanın bir kuralı olduğunu düşünmüyorum. Edebiyat dergilerinde görünüyorum, hatta halihazırda Olağan Hikaye dergisinin yayın kurulundayım. Herkes dergilerde görünmeli diyemem ama görünmenin özellikle yazmaya yeni başlayanlar için faydalı olduğunu düşünüyorum. Bugün pek çok edebiyat dergisi çıkıyor malumunuz. İçlerinde gerçekten güzel işler yapanlar var, ben de keyifle takip ediyorum. Hepsinin yolu açık olsun. Yazarken karşımda yazdığım karakter dışında kimse olmuyor genelde. Onun yaşadığı hemen hemen her şey gözlerimin önünden film şeridi gibi geçiyor. Öykü yazmak için en haklı nedenim dünyayla derdimin olması. Yazmasaydım da hiçbir şey olmazdı, yaşardım bir şekilde ama muhtemelen şimdikinden daha mutsuz olurdum, belki biraz da eksik hissederdim. Her zaman olmasa da zaman zaman. Böyle bir deneyim yaşayanlar olabilir, ben de inanmıyorum diyemem ama böyle bir şey yaşamadım. Benim yarışım kendimle daima. O yüzden geçmek istediğim tek kişi en son öyküsünü yazan Merve. Onun yazdığının daha iyisini yazmak için uğraşıyorum daima. Ama pek çok yönden imrendiğim isimler var tabii. Konuşurken, yazarken hikaye de diyorum öykü de. Kelime kullanımı anlamında benim için bir fark yok. Ama tür ayrımına gelecek olursak hiçbir şey anlatmayan, birtakım süslü sözcüklerden oluşan, şiir mi hikaye mi olduğu belli olmayan metinlere öykü deniyorsa o zaman aslolanın hikaye olduğunu söylemek gerekiyor. İyi bir okur olmak için çabalıyorum. Dergileri ve yeni çıkan kitapları da mümkün mertebe takip ediyorum. Son zamanlarda Fatma İçyer'in Teyzeler ve Maymunlar'ını, Kadir Daniş'in Belki de Yanlış Bir Leyla'sını, Sema Bayar'ın Vakitsiz Ölüler Yurdu'nu ve Gökhan Yılmaz'ın Boşlukdikeni'ni severek okudum. Herkese tavsiye ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/dijitopya-dosyasi-neden-kagit-ev-k5915.html", "text": "Kitaba olan tutkunuzu keşfetme olanağı sunan eserlere rastlarsanız eğer; o eserden tek beklentiniz başka bir eseri okuma güdüsü almak olacaktır. Okuma güdüsünü tek cümle ile son cümleye kadar okura soluksuz tutku katan bir esere örnek Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanı olurdu. Eserin ilk cümlesi son cümlesine kadar okutma tutkusu taşır. Yazılmış tüm kitapları okutma tutkusunu aşılama gücündedir. Hatta hayat boyu bu cümle kitaba olan tutkunun kaynağı olacak güçtedir. İşte o cümle: \"Bir gün bir roman okudum ve hayatım değişti\" cümlesidir. Carlos Maria Dominguez'in Kağıt Ev adlı eserinin ikinci cümlesi de ihtivasının okuruna sunduğu okuma özgürlüğünü şöyle verir: \"Kitaplar insanların kaderini değiştirir.\" (s.11) Okurun yaşamını ve kaderini değiştirme gücünü veren kitapların kendini arayışın haritasını çıkardığı tartışılmamaktadır. Kitapseverliğin özgürlüğü noktasında Kağıt Ev okuma sevgisini farklı yörüngelerini vermektedir. Fahrenheit 451 eserinde olduğu kadar tersinden olaya bakmasa da ironik anlatımı, okurun düşüncelerini zorlamaktadır. Gerçekçi ve yergili, zaman zaman güldüren, yer yer satırların arasında bulduran, alt metniyle neden olduğu duygulara pek yer vermeyen edebi ama kolay bir üslupla yazılmış, öznel değil nesnel bir anlatım taşıyan bir ironiyle sonuçlanan olay örgüsüne sahip bir novella. Başkahramanı kitapların neden olduğu kitap sevgisinin zevkli bir serüvenidir. Gustave Flaubert'in gerçek bir olay üzerine yazdığı Bibliomani eseri, Giacomo, kitapları niteliğine bakmaksızın fetiş öğesi haline getiren bir biblioman olarak hafızalara kazındı. Bibliomani bu tutkusunu ne kadar ileri götürebilir dersiniz, kitapları aşırı bir tutkuyla severek, okurken yaşadığınız dünya ile hayat ilişkinizi kestiğinizde girdiğiniz yol tehlikeli bir yol olabilir ve hatta ölüm ile bile sonuçlanabilir. Kahramanımız Bluma Lennon, bir kitapçıdan şiir kitabı alır ve okumaya başladığı an arabanın altında kalarak can verir. Bir kitabın insanı değiştirmesi ve hayatına yön vermesi olağan bir durumdur. Romandaki karakter Bluma kitap kurbanlarından biridir. Bluma Lennon, Cambridge Üniversitesi'nde akademisyendir. Başına gelen durum; \"1998 ilkbaharında Soho'daki bir kitapçıdan Emily Dickinson'ın eski bir eserinin baskısını alır. Köşenin başında, tam da ikinci şiiri okumaya başlar başlamaz bir arabanın altında kaldı.\" (s.11) Bluma'nın ölümü ardından, onun yerine Bluma'nın verdiği derslere girmeye başlayan anlatıcının bu ani ölüm sonrası yaşadıklarıyla ilgili hayat hikayesine dairdir eserin konusu. Okurun elindeki bu eser, bir gün anlatıcıya yani Bluma'ya gönderilmiş, üzerinde Uruguay pulu olan bir kutu alır. Kutu açıldığında çimento ve kir kaplı, iç sayfasında Bluma tarafından Carlos Brauer'a ithaf edilmiş olan, Joseph Conrad'ın denizciliğe ayrı bir bağ ile tutkusu olan genç bir kaptanın maceralarıyla dolu deniz yolculuğu Gölge hattından geçmeden, karanlık okyanus sularından anakaraya ulaşmanın zorluğu süre gelen deniz yolculuğu aynı zamanda insanın vazgeçemediklerini, tutkularını ve kaybetmeye hazır olamadıklarını anlatan Gölge Hattı adlı eserinin eski bir baskısı kutudan çıkar. Kitapseverliğin uç noktasında aşırı bir tutkuyla Carlos Brauer: Kitaplarının raflardan taşarak sahibine evinde yer bırakmayan, artık banyosuna kadar kitap muhafaza etmek zorunda kaldığı için eserlerinin bir kısmının buhardan etkilemesinler diye kendisinin soğuk suyla yıkandığı, artık evinde kitaplarına hiç yer kalmayınca bir kısmını da garajında muhafaza edebilmek adına arabasını arkadaşına hediye eder. Bununla da kalmayarak, birbirine düşman olan yazarların eserlerini raflara yerleştirirken onları düşünerek yerleştirecek ölçüde kitapsever bir karakterdir. Tutkuyla bağlandığı yazarların ruhlarını incitmemek için Shakespeare ile Marlow veya Vargas Llosa ile G. G. Marquez'in eserlerini bir araya getirmeme özen gösterecek kadar ileri derece bir kitapseverlik (s.50). Kitaplardan vazgeçmek kolay değildir. Okurluğu getirisi olarak kitaplardan vazgeçmenin giderek zorlaştığı gerçeğiyle yüzleştirmektedir. Giderek kitaplar, okurun yaşamına hakim olarak kaderini çizmektedir. Kitabın kaderi kağıda bağlı değildir. Şöyle ki: \"Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. Kitaplar sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana.\" (s.20) Kitaplar ve kağıt insanı bırakamayacaktır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/pinar-cekirge-ile-tiyatro-ve-yazi-uzerine-k4421.html", "text": "1960 yılında İstanbul'da dünyaya geldim. Eğitim yılları, sonrasında iş hayatı ve emeklilik. Tiyatro, daha çok okumak, yazmakla geçen zamanlar diyelim. İnsanın kendinden bahsetmesi zor aslında... Yine de; narsist, evhamlı, ego-manyak, oldukça defolu, paranormal biriyim diyebilirim. Ne güzel övgüler bunlar. Hiperaktif bir yapım var. Çalışırken dinlenenlerdenim yani. Yorulmak nedir bilmem. Sürekli okuyorum. Ve tabii çok iyi bir tiyatro izleyicisi olduğumu söyleyebilirim. 1965 'den bugüne tam 56 sezon boyunca yüzlerce piyes izledim. Asıl okulum tiyatroydu ve hep öyle kaldı. Hayatı ve duyguları o piyeslerle öğrendim. Sahnede olma hayalim vardı. Ancak sahnede o ışıkların altında olmak isteyip de yapamayan ne olur; ya iyi bir izleyici ya da iyi bir eleştirmen... Sanırım asla rol alamayacağım piyesleri başkalarına aktarmak istedim hep. İstanbul Belediyesi Konservatuarı Bale Bölümü'ne devam etmiştim ilkokuldayken. Balet olmak gibi bir hayalim vardı. Ancak solfej dersinin üstesinden gelemeyince, psikoloji eğitimi almaya karar verdim. Sahi, sekiz dokuz yaşındayken Filiz Akın, Ediz Hun için senaryolar yazardım. Haydi itiraf edeyim; o senaryolar filme çekilecek, ben de Filiz Akın ve Ediz Hun ile kamera karşısına geçecektim tabii... dedim ya, paranormal biriyim... Sanırım kısmen de olsa, kalemim yettiğince bazı konularda farkındalık yaratmak istiyorum. Birkaç \"ilk\" im var örneğin.\"Yalnızlık Adası'nın Erkekleri \"( 1991), \" Başrolde Filiz Akın \" ( 2007, 2014, 2020 ), \"Üvey Anne Efsanesi\" ( 2001 ) ni bu ilk'ler arasında sayabilirim. Çok unutkan bir toplumuz. Bugün ya da dünde olup bitenleri yarın için belgelemek gibi bir amacım da oldu hep... Tiyatro Tiyatro Dergisi ve arsızsanat.com da yazıyorum... Öncesinde; Paros, Kadın, Popüler Psikiyatri, Rapsody In Blue, Koza gibi dergilerde de yazdım. Röportaj ve nehir söyleşiler çok hoşuma gidiyor. Mesela; Ömür Göksel ile 3 yılı aşkın bir süre nehir söyleşi yaptım. \"Cebimde Saklı Şarkılar \"( 2020 ) kitabı böyle oluştu. Ayrıca bu röportajların çoğunu Yavuz Pak ile gerçekleştirip kitaplaştırıyoruz. Evet, katılıyorum, portre diyebiliriz. Konuştuğum kişinin bir tür portresi, haklısın. Duygu Asena'nın, \"Kadın\" dergisinde ilk genel yayın yönetmenim Tuna Serim ve Rapsody In Blue 'da genel yayın yönetmenim Tülay Bilginer'in kadın konusunda yazmamda etkileri olmuştur. Ayrıca sıkı bir feminist olduğumu belirtmeliyim. Hayal kahramanlarım oldular ikisi de. Hayran olduğum ikonlardı. Bana göre, batılılaşma serüvenimizin en önemli simgelerinden olarak yıllardan yıllara geçtiler. Unutulmadan, eskimeden. 2012 de başladık beraber yazmaya. Demek ki neredeyse on yıl olmuş. Birbirimize gölge olmadık. Ne önüne geçtik, ne arkada kaldık; Yanyana durmayı başardık. Bu önemliydi. Birbirimizi iyi biçimde tamamladık. Güzel bir uyum ve doku uyuşması sağladık diyebilirim. Hayata farklı da bakmıyoruz, bu da önemli. Röportaj yapacağımız kişi için bir süre ön çalışma yapıyoruz. Sorularımızı hazırlıyoruz birlikte. Aslında zor biriyim, benimle çalışmak zordur. Yavuz bunu başardı. 61 yaşındayım. Önümde kalan seneler geride bıraktıklarım dan az. Hayatı ertelemeden yaşamış biri olarak, akıl ve beden sağlığım elverdiği sürece yazmaya, okumaya, anlatmaya devam edeceğim. Mesela dün bir tesadüf sonucu YouTube'a yüklenmiş bir belgeselde \"Ve Perde Kapandı \" (2021 ) adlı kitabımda yer alan bir bölümden bazı yerlerin izin hususunu bir yana bırakalım, kaynak bile gösterilmeden kullanılmış olduğunu fark ettim. 1990'larda da şu an aramızda olmayan bir aktör yazdığı tiyatro oyununda, \" Yalnızlık Adası'nın Erkekleri \"( 1991 ) adlı kitabımdan, yine kaynak göstermeden alıntılar yapmıştı. Ehh, demek ki iyi yazıyorum... Aslında yaptırım gerekli. \"Hıçkırık\", \"Hedda Gabler\", \"Kimler Geldi Kimler Geçti \". Filiz Akın; düşünsenize hayran olduğunuz bir yıldız oyuncuyla röportaj yapmak. O günü hiç unutamam. Karşısında resmen titriyordum heyecandan. Ve; Duygu Asena. 1984' de Duygu, benimle röportaj yapmıştı, 1999 'da ise O benim konuğum olmuştu. Hoş bir anıydı. Duygu Asena'yı çok özlüyorum. Girne'yi çok seviyorum, Atina'yı da. Seyahat etmek hoşuma gider. Rota derken, genelde çok beğendiğim yerlere yeniden gitmek gibi bir takıntım vardır. Salgın ile ilgili yasaklar gelene kadar tiyatro, sinemaya gitmeye devam ettim. Dijital ortamda piyes izledim bol bol. On-line röportajlar yaptım. İki kitap yazdım. Narsist ve egomanyak biri olarak, kendi adımı yazardım. Hem de büyük harflerle. 5.000'e yakın afiş ve fotoğraftan oluşan Filiz Akın Arşivim var. 200 küsur oyuncak bebek koleksiyonum var. Ajda Pekkan'ın tüm plak ve albümleri var. Ve tabii kitaplar... Hiç pişman olmadım çünkü koşulsuzca sevdim...hepsi bu! Kitaphaber.com ailesi olarak Pınar Bey'e bize vakit ayırdığı için teşekkür ederiz. Bambaşka bir dünya görüşünün, samimi anlatımını ortaya çıkaran etkin soru seçimleri; devasa iddasızlığın özgürlüğünü sunmuş. Hayranlıkla okuduğum kaleminizin gayretine sağlık. Sıcak sohbetiniz ile Pınar beyi tanıma fırsatı veren bu güzel yazı için teşekkürler . Kaleminize. Yüreğinize sağlık. Çok güzel bir söyleşi olmuş. Pınar Çekirge'yi biz Pamuk kökenliler iyi tanırız. Ben özellikle severim kendisini. Tahmin ettiğim ama bilmediğim yönleriyle daha iyi tanıma fırsatım oldu böylece. Çok teşekkürler. Gerek Pamukbank zamanındaki bitmez tükenmez enerjinizle ve hzmetlerinizle, gerekse Halkbank zamanındaki hizmetlerinizlerinizle unutulmaz aşılamaz bir çıta bıraktınız. Neclacığım özenle ve ufuk açıcı sorularlarınla şahane ve keyifli cevaplar almamızada olanak verdiğin teşekkür ediyorum ikinizede. Merhaba sizlere bu yaziyi Pinar beyin seyahat etmeyi sevdigi Girne /KKTC'den yaziyorum. Iki deger verdigim kisinin soylesisini gormek heyecanlandirdi beni. Pinar bey cok sevdigim ayrica sosyal medyadan da takip ettigim bir hazinedir, keza Necla da can arkadasimdir. Roportaj da cok guzel ve keyili olmus. Tebrik ederim. Girne'ye yolunuz duserse beklerim. Bazı röportajlar özeldir, değerlidir.Necla Dursun beni sayfasına konuk etmek istediğinde, çok mutlu oldum.İster istemez 1984 yılına döndüm bir an Duygu Asena'nın karşısındaydım ve onun yönelettiği soruları yanıtlıyordum.Sonrasında Yalçın Pekşen, Gürdal Kızıldağ, Belma Akçura, Tuna Serim, Aziz Üstel, Tülay Bilginer, Kürşat Başar, Tarık Dursun K., benimle röportajlar yaptılar...ve Necla Dursun. Demek ki hala söylenecek sözlerim varmış... Pamukbank ve Halkbank ta Kültür Vakfı denince Pınar Çekirge akla gelirdi. Hala daha da gözlerim arıyor. Ilk izlediğim tiyatro Ayakkabının Öteki Teki isimli oyundu. Oyun bitince izlemeye devam edeceğim diye çok ağlamıştım, Annem beni salonda dışarı çıkartamamiştı Sesimi duyan oyunun tek oyuncusu Derya Yıldırım yanıma gelmişti. Üzülme, akşama bi daha oynayacağım, misafirim ol, bir daha izle diyerek beni teselli etmisti. Birkaç yıl sonra annem Kültür Vakfı 'nın Yuno isimli oyuna götürdü beni. Oyun bittiğinde Pınar Abi yanımıza geldi. Anneme biliyor musun anne, Ayakkabımın Öteki Teki oyunundan sonra en eğlendiğim oyun oldu dedim. Bunu duyan Pinar Abi aaaa öyle mi, bu oyunun yazarı da o, durun sizi buluşturayim dedi bize. Derya Hanım yanımıza geldi ve onunla ilk karşılaştığımi anlayınca beni hatırladı. Pınar Abi o gün beni cok sevindirmisti.Simdi bu yazdıklarımı okuyorsa tekrar teşekkür ederim ona. O bence çok bilgili biri. Sevgili Elif Dursun ne kıymetli bir anı paylaştıkların. Bizim gibi iğneyle kuyu kazan, suyun üzerine yazı yazan tiyatro emekçilerinin uykularının boşa kaçmadığının en güzel kanıtı. Sevgili Derya Yıldırım, Ayakkabımın Öteki Teki oyununu Kafikoy Haldun Taner Sahnesi'nde Elif'le izledikten sonra \"gitmicem oyun devam etsin ayakkabıyi yine arasın\" diye ağlayınca kayıtsız kalmayarak yanımıza gelmeniz, Elif'in göz hizasına çökerek teselli edip \"saat 3 te bi daha oynicam, gitme kal, otur burda, benim misafirim olup izle \" dediğiniz an bu gün gibi gözümün önünde. Birkaç yıl sonra Mecidiyeköy Gönül Ülkü Gazanfer Özcan sahnesinde tekrar yollarımız kesiştiğinde Elif kadar ben de şaşırmıştım. Yine yıllar sonra yani bu gün buradan haberleşiyir olmak, sizin gibi işini gönülden icra eden biriyle eskiyi anmak çok özel. Duyarlı davranıp yorum yazdığınız için teşekkür ederim. Pınar Bey'in sizinle yaptığı röportajı yapıldığı dönem okumuştum bu gün yine okuyup size dair bilgilerimi tazeledim. Pınar Bey ve Yavuz Pak Bey'in soruları kendinizi anlatmaniza harika bir firsat oluşturmuş. Teşekkür ederim. Ayrıca bu vesile ile yorum yazarak güzel görüşlerini ileten herkese ayrı ayrı teşekkür ederim. Ve tabii ki Pınar Bey'e teşekkürlerin en büyüğünü gönderiyorum. Sevgili Pınar Bey bilmelisiniz ki; sizinle tanışmış olmak en değerli şanslarımdan biri. Yıllarca Pınar Bey'in röportajlarını ilgiyle takip ederken, şu an büyük bir keyifle okuduğum bu harika röportajla, kalplerimizde ayrı bir yeri olan, her birimizin hayatına güzel izler bırakan çok kıymetli Pınar ÇEKİRGE'yi daha yakından tanıma fırsatı buldum. İyi ki varsınız. Teşekkürler. Sevgilerimle. Çalışma hayatımda iyi ki tanıdığım dediğim çok kıymetli Necla'cığım ve Pınar bey, nasıl güzel bir yazı olmuş. İçten, akıcı sohbetinize eşlik etmek çok keyifliydi. Pınar beyin başarı dolu hayatını bizimle paylaştığın için çok teşekkürler güzel Necla'cığım. Sağlıkla kalın, Kucak dolusu sevgilerimle. Elinize, yüreğinize sağlık olsun Necla Hanımcım. Pınar Beyle sohbetinizi zevkle oldum. Sevgiler..."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/sair-ve-yazar-abdulvahab-akbas-vefat-etti-k1766.html", "text": "Şiir, hikaye, roman, deneme ve biyografi dallarında çok sayıda eseri bulunan A. Vahap Akbaş, Çorlu'daki evinde hayatını kaybetti. Vahap Akbaş, 1954'te Batman'da doğdu. Batman Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olan Akbaş, Çorlu'da 1977-1985 yılları arasında öğretmen, 1985-1993 yılları arasında da Milli Eğitim Şube Müdürü olarak görev yaptı. Akbaş, Çorlu Mehmet Akif Ersoy Anadolu Lisesi'nde öğretmenlik yaparken kendi isteğiyle 2001'de emekli oldu. İlk yazısı 1978'de Hisar dergisinde yayımlanan Akbaş'ın şiir ve yazıları, Türk Edebiyatı, Mavera, İslami Edebiyat, Kandil Çocuk, Gül Çocuk, Selam, Düş Çınarı, Yağmur, Umran, Külliye, Berceste, Gonca, Yeni Devir, Türkiye gibi dergi ve gazetelerde çıktı. Akbaş, 1993 ve 1994'te 15 sayı yayımlanan Nisan Bulutu dergisinin genel yayın müdürlüğünü yürüttü. Akbaş, 1982'de \"Efgan\" adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği'nce \"yılın şairi\" seçildi. Vahap Akbaş, 1984'te \"Alevler ve Güller\" ile Sedat Yenigün Roman Yarışması'nda ikincilik, 1987'de \"Kuş Olsun Yüreğim\" ile Türkiye Milli Kültür Vakfı-Gökyüzü Yayınları Çocuk Şiirleri Yarışması'nda üçüncülük ödülü aldı. Türkiye Yazarlar Birliği Tekirdağ temsilcisi olan Abdülvahab Akbaş'ın cenazesi Çorlu Garaj Camisi'de kılınan namazın ardından toprağa verilmek üzere memleketi Batman'a götürüldü. Kitaphaber ailesi olarak Şair ve yazar Abdülvahab Akbaş'a rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Kendisini hiç görmedim, tanışmak da nasip olmadı, ama kendisi de merhum olan Mustafa Miyasoğlu ağabeyin anlatımıyla hakkında bilgi sahibi olmuştum.. Birkaç şiirini okudum. İslami edebiyatın Türkiye'deki mütevazi temsilcilerindendi. İslam'dan başka bir derdi, ideolojisi ve dünya görüşü yoktu. \"O'ndan geldik, O'na döneceğiz! Abdülvahap Akbaş'a Allah'tan rahmet ve kederli ailesine sabr-ı cemil niyaz ederim."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/calinan-dikkat-johann-hari-k5533.html", "text": "Veli Alper Döndaş: Bu videoda Johann Hari'nin yazdığı, Barış Engin Aksoy'un çevirisini yaptığı Çalınan Dikkat kitabının tanıtımını yaptım. Kitap özellikle son dönemde yitrdiğimiz dikkat kaybına yönelik nedenler ve çözüm önerileri aktarılıyor. Kitabın yayıncısının linkini aşağıya bırakıyorum. İyi seyirler, keyifli okumalar... Gazeteci-yazar Johann Hari, son yıllarda bir şeylere odaklanmakta ne kadar zorlandığını fark ettiğinde suçu önce kendisinde aramış. Ama sonra aslında çoğu insanın aynı sorundan muzdarip olduğunu görmüş. Böylece meseleyi araştırmaya, uzmanlarla görüşmeye başladığında çok daha derin ve kapsamlı nedenlerin söz konusu olduğunu keşfetmiş. Çalınan Dikkat'te Hari bu nedenleri detaylarıyla ele almanın yanı sıra, dikkatimizi geri kazanmanın yollarına kafa yoruyor. Bireysel çabaların, yani sırf kendi hayatlarımızda birtakım değişiklikler yaparak sorunu çözmeye çalışmanın ancak bir yere kadar etkili olabileceğini vurgulayan Hari, \"dikkatimizi bizden çalan kuvvetlerle kolektif olarak yüzleşip onları değişime zorlamamız gerektiğini\" belirtiyor. Bunun ise acil bir mesele olduğunu, çünkü dikkati dağılmış bir toplumun, önündeki en önemli sorunlara bile odaklanamayacağını ve çözüm üretemeyeceğini söylüyor."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/onculerin-izinde-serisi-14-kitap-bd25.html", "text": "Öncülerin İzinde serisi, Ferhat Özbadem tarafından hazırlanmış olup 14 münevver müslüman şahsiyet hakkında biyografik bilgiler barındıran bir roman serisidir. Seride şu şahsiyetler hakkında bilgi bulunmaktadır. - Aliya - Hasan el Benna - Malcolm X - Mehmet Akif - Mehmet Akif İnan - Meryem Cemile - Metin Yüksel - Mevdudi - Muhammed Ali - Necip Fazıl - Ömer Muhtar - Said Halim Paşa - Seyyid Kutub - Zeynep Gazali - Aliya - Hasan el Benna - Malcolm X - Mehmet Akif - Mehmet Akif İnan - Meryem Cemile - Metin Yüksel - Mevdudi - Muhammed Ali - Necip Fazıl - Ömer Muhtar - Said Halim Paşa - Seyyid Kutub - Zeynep Gazali Tarihe tanıklık eden ve tarihin seyrini değiştiren yakın dönem Müslüman öncüler, örneklikleri ile yeni nesillere en güzel yolu çizerler. Yakın tarihin en güzel Müslüman öncülerinden biri olarak Aliya İzzet Begoviç'in hayatını bölümler halinde ele alan bu biyografik roman, Aliya'nın hayatını konu edinen ilk biyografik roman olma özelliğini taşımaktadır. Kendi çağının şahitliğini en güzel şekilde yapıp, Müslüman dava adamı sorumluluğunu yerine getiren Aliya, bizlere düşünce ve fikir olarak büyük bir miras bırakmıştır. Bu mirasın en güzel şekilde korunup diğer nesillere teslim edilmesi ise bizim sorumluluğumuzdur. Aliya, bize bütün hücrelerimizde hissedeceğimiz güzellikler bıraktı. Güzel fikirler, güzel düşünceler, güzel duruşlar, güzel tavırlar, güzel dertler... Aliya, bizim en sevdiğimiz şarkının en güzel notasıdır. Yeni nesillere rol model olması ve içinde yaşadığımız toplumda yeni Aliya'ların çıkmasına vesile olması niyeti ile kaleme alınan bu roman, umudun, barışın ve sevginin yeni neslin gönüllerinde yeşermesine vesile olmaya aday bir romandır. İçinde bulunduğumuz yüzyıl İslam coğrafyasında kan, gözyaşı, zulüm ve katliamlar ile tarihteki yerini alırken bununla birlikte aziz ve şanlı bir direnişin yiğit evlatları da tarihteki yerlerini alacaklardır. Bu yiğit insanlar ümmetin medarı iftiharı, gelecek güzel günlerin nişanesi ve Allah'ın sevgili kullarıdırlar. Sözünde duran bu güzel yiğitlerden biri de Şehid İmam Hasan el-Benna'dır. El-Benna, şehadetinden sonra ümmete değerli miraslar bırakan gerçek bir dava adamı ve düşünürdür. Miras olarak bıraktığı fikirleri ve \"Müslüman Kardeşler\" teşkilatı bugün dünya siyasi dengelerini şekillendiren temel dinamiklerdendir. Kur'an ve sahih sünnet çizgisinde tevhid, adalet ve özgürlüğün toplumda söz sahibi olması için hayatı boyunca çalışmış ve fikri bir disiplin ortaya koymuştur. Bu fikri disiplinin uygulama şeklini ise kurmuş olduğu cemaat faaliyetleri ile ortaya koymuştur. Kendisinden sonra gelen Müslümanlar için örnek bir çalışma ortaya koymuştur. Ki bu örneklik zamanla meyvelerini vermiştir. Bugün İslam coğrafyasında etkin olan cemaat ve yapıların çoğunluğu el-Benna fikriyatından esinlenmiş veya etkilenmiştir. İşte bu roman Şehid İmam Hasan el-Benna'nın hayatını hemen bütün ayrıntıları ile ele alan özellikle genç kuşağın Şehid İmam'ı tanıması için güzel bir vesile olabilecek bir çalışmadır. 'Öncülerin İzinde' gidecek gençlerin okuyup okutturacakları bir çalışma olarak kültür dünyamıza büyük bir katkısı olacak olan bu kitap, Şehid İmam Hasan el-Benna'nın hayatı ile ilgili ilk roman olma özelliğini de taşımaktadır. Siyahi bir adam, sözünde durarak cennete doğru yol alırken, hem siyahilere hem de beyaz adamlara nasıl mücadele edilmesi gerektiğini öğretmişti. Bazı hayatlar edebidir, bazı hayatlar teatraldir, bazı hayatlar sinema tadındadır, bazı hayatlar eylemseldir ve bazı hayatlar da bunların hepsini bir arada tutar. İşte Malcolm kardeşin hayatı böyle bir hayattır. Malcolm X'in hayatı aslında hüzünlü bir hayattır. Finali çok güzel olan bu hayatın ayrıntılarına baktığımızda daha dört yaşında iken evleri yakılan ve kurşunlanan bir çocuğu görürüz. Babasının öldürülmesinden sonra 7 kardeşi ile birlikte hayatta kalma mücadelesi veren Malcolm'un daha sonra çete hayatı başlar. İşlediği bir suçtan dolayı 7 sene kadar cezaevinde kalan Malcolm, bu süreçte kütüphanedeki bütün kitapları okuduktan sonra hayatının birinci kırılma noktası diyebileceğimiz bir karar alır ve Müslüman olur. Yakın tarihte mücadelesi ve kişiliği ile gençliğe örnek olan güzel insanların hayatlarını ve tecrübelerini yeni nesillere ulaştırmak için her alanda biyografik eserler ortaya koymak önemlidir. Bu kitap Malkolm X'in hayatını bölümler halinde işleyen biyografik bir romandır. Beyaz adama karşı duran siyah adamı severiz biz, kovboylara karşı her zaman Kızılderilileri sevdiğimiz gibi. Aslında bizim asıl karşıtlığımız emperyalizme ve zulme karşı olmaktan kaynaklanıyor. Her zaman ezilenden yana olmak bizim için onore edici bir duruştur. Malcolm X'i ayrıca seviyoruz. Bu sevgimizin ifadesi olarak Malcolm X'in hayatını romanlaştırdık. Malkolm kardeş, mücadelesi ve sorgulayıcı kişiliği ile genç nesillere rol model olabilecek bir şahsiyettir. Savunduğu davasının yılmaz bekçisi olan Malkolm, hiçbir zaman mücadeleden geri durmamış ve şehid olma ihtimali yüksek olduğu halde konferanslarına devam etmiştir. Kendi toplumumuzdaki yeni Malkolm kardeşleri bulmak ve bu kardeşlerimizin İslam'ın yılmaz savunucu olmasına vesile olması niyeti ile bu romanı okuyucunun istifadesine sunuyoruz. Akif, sadece bir şair değildir. Akif, aynı zamanda bir düşünür, bir dava adamı bir mücadele adamıdır. Sadece şairliği ile bilinen Mehmet Akif'in diğer yönleri ile de öğrenilmesine katkı sağlayacak olan bu eser, kendi alanında bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Mehmet Akif'in hayatını roman olarak ele alan ilk eserdir. Akif'in bilinmeyen yönlerini ön plana çıkaran bu roman çalışması, çocukluğundan vefatına kadar bir mücadele adamının hayatını ve kendisinden sonraki nesillere bıraktığı mirası anlatan bir çalışmadır. Bu roman çalışması, islam davasının aziz savunucusu ve aziz mücadelecisi Mehmet Akif Ersoy'a olan vefa borcumuzun gereği kaleme alınmış bir eserdir. Mehmet Akif, daha çok tanınmalı, anlaşılmalı ve rol model olarak örnek alınmalıdır. Gençlik, yakın tarihte yaşamış olan Müslüman öncüleri tanıyarak ve anlayarak geleceği daha güzel inşa edebilir. Akif'in fikir ve mücadelesi gençliğin sahiplenmesi ile yarınlara taşınacaktır. Bu roman, Akif'in fikir ve mücadelesinin yarınlara kapı aralaması amacı ile kaleme alınmıştır. Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim. Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım. Böyle diyor Mehmet Akif. Bu zamanın Akifleri, Mehmet Akif'i tanıyıp anlayanlar arasından çıkacaktır. Mehmet Akif'i her yönü ile tanıyan ve anlayan Akiflerin sayısının artmasına vesile olması amacı ile bu roman kaleme alınmıştır. Mehmet Akif İnan'ın hayatını konu alan bu biyografik roman, yeni nesillerin çok yönlü bir mücadele adamını tanıması ve örnek alması için kaleme alınmıştır. Meryem Cemile, Pakistanlı alim Mevdudi'nin manevi kızıdır. Meryem Cemile, fikir ve düşünceleri ile yaşadığımız topraklarda etkisi olan fakat yeni neslin tanımadığı bir müslüman öncü şahsiyettir. Kendi alanında bir ilk olan bu roman, Meryem Cemile'nin hayatını roman olarak işleyen ilk kitaptır. 1934 yılında New York'ta doğan Meryem Cemile, Alman Yahudisi bir ailenin kızı olup, felsefe eğitimi gördü. Önce Hristiyanlığa döndü ve 1959 yılından itibaren de \"Margaret Marcus\" adıyla birden İslam'ı öven makaleler yazmaya başladı. Daha sonra Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçti. Ve Meryem Cemile adını aldı. Müslüman olmasına Mevdudi vesile olmuştur. Gençlik, hayatı ve fikirleri ile yolunu aydınlatacak öncü şahsiyetleri yakından tanımalıdır. Rol model olarak mücadele insanlarını örnek almalıdır. Meryem Cemile, hayatı ve fikirleri ile gençliğin yolunu aydınlatan bir meşaledir. \"Margaret mektubu okuduğunda sevinçten havalara uçacak gibiydi. Bütün cesaretini topladı, kıbleye yöneldi ve \"Ben, tek bir olan Allah'a kitabı Kur'an'da anlattığı şekli ile iman ediyorum. Kulu ve elçisi olan Muhammed son peygamberdir ve ben onun peygamberliğine de iman ettim.\" Dedi. Gözyaşları sel olup akıyordu. Sevinçten kanatlanıp uçacak gibiydi. Şehadeti ile karanlıkları aydınlatan bir şehid... Çok kısa bir hayata birçok güzellik sığdıran Müslüman gençliğin öncüsü bir yiğit... Alim bir babanın oğlu... Ümmetin yüz akı bir delikanlı... Metin Yüksel. Çocukluktan başlayarak ilk gençlik yıllarına, ilk gençlik yıllarından şehid edildiği gençlik yıllarına kadar durmadan duraksamadan hareket halinde olan, hayatın finalini en güzel şekilde \"şehadetle\" yapan öncü Metin Yüksel. Metin Yüksel, gençliğin rol modeli olan bir yiğittir. Yeni nesillerin onu tanıması, hayatı ve mücadelesini öğrenmesi için kaleme alınan bu roman aynı zamanda Metin Yüksel'e olan vefa borcumuzu bir nebze olsun ödemeye vesile olmuştur. 1979 yılında 23 Şubat Cuma günü Cuma namazından çıkarken, İstanbul Fatih camii avlusunda şehid edilen Metin Yüksel, Müslüman gençlik için bir meşale olmuştur. \"Şehadet Bir Çağrıdır, Nesillere, Çağlara\" Böyle diyordu şehid Metin Yüksel... Çağları aydınlatacak yegane yolun Allah yolunda ölmek olduğunu haykırdı Fatih Camiinin avlusuna akan temiz kanlarıyla. O aşk ehliydi. Şehadete susamışlığı ve kendisinden sonra gelenlere emanet ettiği mücadele bilinci uğruna hayatını verdiği sevdasıydı... Metin Yüksel, her zaman kardeşlerinin yardımına koşabilmek ve kardeşlerinin dertlerine derman olabilmek için çaba sarf ediyordu. Hayatını İslam Ümmetinin dirilişine adamıştı. Mahalle mahalle, şehir şehir koşuyordu İslam'ı tebliğ edebilmek için. Metin, bir gün gençlerle ders yaparken diğer bir gün fakirlere yardım için koşuyordu. Bir gün mitingde en önde yürürken diğer bir gün Müslümanların izzetini korumak için İslam'a savaş açanlara karşı mücadele veriyordu. Metinlerin çoğalması ile baharın habercisi güllerimiz gül bahçesine dönüşecektir. Aydınlık sabahlara Metinler ile uyanacağız. Yeryüzü Metinler ile güzelleşecek... Bu roman çalışması Metinlerin yetişmesine vesile olması niyeti ile kaleme alınmıştır. Bir kısım çabalar ne kadar meşakkatli olsa da insana mutluluk veriyor. Kitap ve bilgi için verilen çabalar gibi. Verdiğiniz zamana, verdiğiniz emeğe, çektiğiniz meşakkate değiyor. Çabasını verdiğiniz çalışma şayet bir ilk olma özelliği taşıyor ise mutluluğunuz ayrıca katlanıyor. Yazı dünyamızda eksikliği söz konusu olan bir çalışma yapmak, insanın kalbini ferahlatıyor. Şu an böyle bir güzellik ile karşı karşıyayız. Yakın dönem İslam düşünürlerinden alim bir şahsiyet olan Ebul Ala Mevdudi'nin hayatını konu edinen biyografik roman, Mevdudi'nin hayatını konu edinen ilk roman olma özelliği taşımaktadır. Dünya çapında nam salmış son dönem düşünür ve aktivistler içinde yer alan ender şahsiyetlerden biri Ebul Ala El Mevdudi'dir. 20. yüzyılın başlarında dünyaya gelen daha 17'sinde gazete çıkarmaya başlayan, yeni bir ülkenin doğuşu ve şekillenmesinde rol alan ve 20. yüzyılın sonlarında vefat eden bir şahsiyetten bahsediyoruz. Fıkıh, ekonomi, siyaset, tarih, siyer, sosyoloji, kültür tarihi ve Kur'an ilimleriyle ilgili önemli eserler yazdı ve bu eserleri dünyanın neredeyse bütün dillerine çevrildi. Bu yönü ile kendi dönemi ve kendisinden sonra gelen birçok düşünürü, fikir adamını ve aktivisti etkiledi. Mevdudi'nin en önemli yönlerinden biri kendi çağını çok iyi okumasıdır. Çağın sorunlarına islami perspektif ile çözümler getirmesidir. Bu manada Mevdudi'nin kendi döneminde yaptığı çözümleme ve mücadele bugün için yol göstericidir. Mevdudi gibi değerli bir alimin yeni nesiller tarafından daha iyi tanınması amacı ile hazırlanmış olan bu roman okuyucunun ufkunu açacaktır. Yaşadığı zamana damgasını vuran siyahi bir Müslüman olan Muhammed Ali, sadece bir boksör değildir. Ezilen insanların umudu, beyaz adama karşı siyah adamın duruşudur. Bu kitap, Muhammed Ali'nin hayatını çocukluğundan ölümüne kadar olaylar ve anekdotlar şeklinde ele alan biyografik bir romandır. Yetmişli ve seksenli yılların kuşakları Muhammed Ali'yi ve yaptığı boks maçlarını iyi anımsarlar. Nesillerin Muhammed Ali'yi tanıması ve mücadelesini öğrenmesi amacı ile kaleme alınan bu eser, erdemli bir gençliğin oluşmasına katkı sağlayacak bir eserdir. Allah demenin yasak olduğu zamanlarda yüksek ve gür seda ile Allah diyen adamların başında gelir Necip Fazıl Kısakürek. Bir şair ve fikir adamı olarak yaşadığı dönemde hakkın savunuculuğunu yapmış ve bugünlere ışık tutmuş bir münevverdir O. Fikir, sanat aksiyon alanında onlarca eser ortaya koymuş velud bir yazardır. Büyük Doğu ideali, ince ince işlenmiş bir fikir nakışıdır. Yürüyen Büyük Doğu bugün de eserleri ve takipçileri ile yürüyüşünü devam ettirmektedir. Bir fikir adamını, sadece şairliğe mahkum etmek, o fikir adamına yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Hayatının her anı aksiyon ve mücadele ile dolu olan, birçok konuda irfani ve düşünsel fikirleri olan, onlarca esere sahip mütefekkir bir insanın sadece şairlik yönünün ön planda olması yanılgısını ortadan kaldırmak ve gerçek anlamda hayatı, mücadelesi ve fikirlerinin bilinmesine katkı sağlamak amacı ile bu biyografik roman çalışması kaleme alınmıştır. Mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek, mücadele ve fikir adamı olma yönü bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde gizlenen, sürekli şairlik yönü ön plana çıkarılan en mühim zatlardan biridir. \"Çile\", şiir kitabı olarak, \"Sakarya Türküsü\" şiir olarak nam salmış, fakat üstadın diğer kitapları ve fikirleri ve mücadelesi çok ön plana çıkmamıştır. İşte bu eser vesilesi ile yeni nesiller Necip Fazıl Kısakürek'i ve mücadelesini daha iyi tanıyacaklardır. Yolumuzu aydınlatan güzel insanların hayatlarını konu alan biyografik romanlarımız, eserlere konu alan şahsiyetlere bir vefa borcu yeni nesillerin onları tanımasına da bir kapı aralama çabasıdır. Necip Fazıl Kısakürek fikir ve eserleri ile bir meşale olarak yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir. Necip Fazıl Kısakürek'i doğumundan vefatına kadar hayatının önemli bölümlerini anekdotlar şeklinde ele alan biyografik romanımız gençliğin kendi değerlerini tanıması ve örnek almasına büyük bir katkı sağlayacaktır. Libya'nın dağlık bölgesi Cebel Ahdar'da 1860'larda dünyaya gelen Muhtar, eğitimini bölgede etkin Senusi Hareketi medreselerinde aldı. Eğitiminde başarı gösteren ve hareketin önde gelen isimlerinin dikkatini çeken Muhtar, 1899 yılında Çad'da Fransızların sömürge ve misyonerlik çalışmalarına karşı silahlı mücadele verdi. Mesleği Kur'an-ı Kerim ve İslami ilimler öğretmenliği olan Ömer Muhtar, coğrafyayı yakından tanıması ve stratejik savaş taktikleriyle İtalyanları büyük hezimete uğrattı. Slunta savaş esirleri kampında çıkarıldığı sözde mahkemede idama mahkum edilen Muhtar, 16 Eylül 1931'de şehit edildi. Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız! Ya da ölürüz! Yakın tarihimizin öncü Müslümanların biri olan Said Halim Paşa şöhreti ile birlikte en az tanınan bir şahsiyettir. Said Halim Paşa'nın hayatını roman olarak işleyen ilk eser olma özelliği taşıyan bu roman yakın tarih ile ilgili bilinen birçok yanlışın da doğru anlaşılmasına vesile olacaktır. Fikirleri ve mücadelesi ile yaşadığı çağa damgasını vuran bir düşünürdür. \"Yapılması gereken bellidir. Irkçılıktan, Batıcılıktan, gayri İslami olan bütün fikirlerden uzak durmak sureti ile bu durumdan kurtulabiliriz. Mesela toplumdaki sosyal dayanışmayı ele alalım. En güzel sosyal dayanışma İslam toplumlarında uygulanmıştır. Osmanlıyı buna örnek verebiliriz. Toplumdaki sosyal dayanışmanın bizim medeniyetimizdeki İslam kardeşliğidir.\" Der Said Halim Paşa. Bu sözleri ile birey ve toplum olarak kurtuluşumuzun ancak İslam ile mümkün olacağını beyan etmiştir. Yaklaşık yüz yıl önce önerdiği reçete bugün de geçerliliğini devam ettirmektedir. Said Halim Paşa'nın hayatını, fikirlerini ve mücadelesini içeren bu roman vesilesi ile yakın tarihimizin Müslüman öncülerinden biri daha gençlik ile buluşmuş olacaktır. Hayatı, eserleri, mücadelesi ve şehadeti/şahitliği ile yirmi birinci yüzyılın aydınlık çehresi olan aziz ve mümtaz bir şahsiyeti anlattığımız bu eser, bir biyografik romandır. Seyyid Kutub'un biyografik ve kişisel yönleri ile birlikte düşünceleri ve fikirleri de ince bir dantel gibi romanda işlenmiştir. Bu roman bir sorumluluk, bir vefa borcu, bir duruşun simgesel ifadesidir. Seyyid Kutub her şeyden önce bir dava adamıdır. Davasının misyonunu çağlar ötesine taşımış, geniş coğrafyalarda yayılmasına vesile olmuş, mücadelenin her sathında bıkmadan, usanmadan, yorulmadan azimle cehd etmiş, şahitlik sorumluluğunu yerine getirip, tevhid ve adaletin anlaşılıp hakim olması yolunda ağır işkencelerle dolu zindan hayatından sonra, şehitlik ile şereflenmiş bir dava adamıdır. Seyyid Kutub, Kur'an neslinin oluşumunu ve bu neslin öncülüğünü toplumun ıslah ve felahı için olmazsa olmaz olarak görür. Bu neslin toplumdaki ifsadı sonlandıracağını ve İslam'ın bu yol ile icra ve tatbik edileceği görüşünü savunur. İşte örnek Kur'an neslinin yetişmesine katkı sağlaması amacı ile hazırlanmış bu roman alanında bir ilk olma özelliği taşımaktadır. Allahın bu dinde diktiği fidanlarindan bir fidan olan Zeynep Gazali de bu mucahidelerden biriydi."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kultur-mucadelesinde-yolda-bir-adam-sakir-kurtulmus-k5925.html", "text": "\"Birbirine rakip gözlerle bakıyor dergilerimiz. Yan yana durmaktan çekiniyorlar sanki. Bu aykırı tutuma karşı birlikteliği sürdürmemiz gerektiğini, dergilerimizin birbirine kapılarını açık tutmaları gerektiğini doğru bir yol olarak gördüğümü söylüyorum her fırsatta. Edebiyat adamlarının birbirine yakın durmalarından daha doğal bir şey olabilir mi? Ama ne yazık ki kaçınıyor kimi dostlarımız bu beraberlikten. Aynı karede resim vermek istemiyor bazı arkadaşlarımız. Oysa birlikteliğimiz çok değerli olmalı. Hepimiz için önemli ve anlamlı olmalı. Edebiyat adamlarının birlikteliği dergi okurlarına da yansıyacaktır mutlaka. Bu beraberliği verdiğimiz ölçüde bir birliktelik alabiliriz okurlarımızdan. Bu cümlelerin bu yazı için de \"sebeb-i telif\" özelliği olduğunu ifade etmek isterim. Buraya alma sebebinin de anlaşıldığı kanaatindeyim. Yazar edebiyatı kendine mesele edinmiş bir makamın hikmetli cümlelerini söylüyor. Sanırım aklı başında hiç kimse de yazarın ifade ettiği gerçeklerin aksini söylemez. Bu kitaptaki metinler bir tür gezi yazısı kıvamında. Ancak şu notu iletmem gerekiyor: Şakir Kurtulmuş anlattığı şehirlerin bir çeşit portrelerini çıkarmış. O sebeple gezi yazısı türünden çok sanatsal portre kalıbına uyuyor metinler. Bursa, Eskişehir, Van, Kazan, Türkistan şehirlerinin genel özellik ve görünümlerini anlatarak portre yazıyor. Diğer yandan bu şehirler ekseninde kendince önemli bazı kişilikleri de anlatıyor. Örneğin Eskişehir portresinde aynı zamanda Atasoy Müftüoğlu'nun da portresini yazıyor. Bolu şehri bağlamında da mesela yapılan faaliyeti değil, faaliyeti yapan kurumları değil ama Cahit Zarifoğlu'nun eşi ve kızının programdaki hallerini aktarıyor. Malatya şehrinde yapılan bir etkinlik ekseninde Malatya'nın kısa portresi giriyor gündeme: insanları anlatıyor yazar. Malatya'nın iyi insanlarını. İşte bu insanların yekunu Malatya şehri portresidir. Çünkü insanı insan yapan yaşadığı şehir değil ama o şehri iyi yapan insandır. Aynı şekilde Gaziantep kitap fuarı etkinliği bağlamında şehrin tabelalarına dikkat çekiyor yazar. Ancak tabelalara bakarak o şehre dair bir çıkarım yapılacağını düşünmeyin. Çünkü çıkarım daha çok \"tabela\" fenomeni üzerinden kendinizle ilgili. \"Bir şehri gezerken yalnız olmadığınızı hissettirir. Bir kentin tarihi dokusunu, zenginliğini, güzelliğini önünüze serer.\" Gaziantep tabelaları yazara bu cümleleri yazdırmış. Kitabın son metni 6 Şubat depremi esnasında tutulan bir günlük. Özetle Şakir Kurtulmuş kültür mücadelesini çok yönlü şekilde sürdürüyor. Ülkemizde bir kitapla allame olduğu zehabına kapılanlar var, biliyorsunuz. Bu çabayı yarım asır sürdürüp karşımıza gelmeliler... Üstelik o zaman allame gibi de gelebilirler. Ama önce ömrünü bu mücadeleye hasretmiş insanlar var, bu insanlara bir baksınlar ki yolu ve izi görsünler. Çünkü her ne kadar söylemese de yaptıkları ve planladıkları Şakir Kurtulmuş için o meşhur cümleyi zaten söylüyor: esas olan yolda olmaktır. Bu cümle önemli olanın amaca ulaşmak için sarf edilen çaba olması ve sonuca giden yolun sonuçtan daha değerli olması gerçeğidir. Esas olandan sonrası mı? Sonrası hep vardır bilirsiniz. Sonrası iyilik güzellik ... Oldu olacak \"evvel refik badel tarik\" atasözünü de alalım. Kültür mücadelesinde hepimize düşen yoldaş olmaktır. Önceliği yolu olan da yoldaşsız kalmaz. Yolda olmayan, yoldaş da olmayanlarla kültürde kaybettiğimizi geri kazanma ihtimalimiz yoktur."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/pinar-demirkaya-ile-ya-suclu-lektinse-uzerine-bir-konusma-k5909.html", "text": "Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Demirkaya ile Nemesis Kitap tarafından yayımlanan sağlık-beslenme-kişisel gelişim kitabı \"Ya Suçlu Lektinse!\" hakkında konuştuk. Her şey aslında birçok insanın kilo alma nedeninin çok fazla yeme kaynaklı olmadığını gözlemlememle başladı. Bu işin altını kazıyıp klinik gözlemlerimle birleştirdikçe kilo almanın aslında bir yan etki olduğunu, bedenin iyileşme yoluna girebilmek için bizimle iletişimde olma çabasının kilo almaya karşılık geldiğini fark ettim. Ek olarak insanların duygularını sömürmeden, onları anlayan, doğru yönlendiren ve bedenlerini dinlemeleri gerektiğini anlatan kaynaklara ihtiyaçları olduğunu fark ettim. Kitabımı yazmada en temel hareket ve çıkış noktam bu oldu. Her şeyden önce bu kitap çok insancıl ve anlayışlı bir kitap. Kitabımı okurun karşısına oturup yazmadım, tam aksine onun yanına oturup yazdım. Hepimizin ihtiyacı öncelikle anlaşılma isteği diye düşünüyorum. Satırlarımın çoğu okurlara gerçekten anlaşıldıklarını hissettirebilir, bu histen hareketle çözüm yolları sunabilir. Amacım bir farkındalık yaratmak ve bu farkındalıktan hareketle geçmişten günümüze lektinin hikayesini yazmaktı. Aslında hiçbir şeyin çözümsüz olmadığına okurlarımı ikna etmeye çalıştım diyebilirim. Birçok yanlış var. Kitapta da bunlardan sıklıkla bahsediyorum aslında. Onları tek tek sıralamak sanırım yeni bir kitap yazmaya kadar gider, ancak özetle şunu söyleyebilirim: Bedeninizi dinleyin ve onun size ulaşma çabasına kulak verin. Birinin bir şeyi çok sağlıklı olarak anlatması onu herkes için sağlıklı yapmaz. Püf nokta bu cümle aslında. Artık ne toprak eski toprak ne de tohum eski tohum. Dolayısıyla daha ulaşılabilir ancak içerik olarak daha yoksul ürünlerle karşı karşıyayız. Bu yüzden sadece besinler üzerinden vitamin ve mineral ihtiyacımızı yeterince karşılayamıyoruz. İhtiyaç dahilinde, doğru biçimde kullanılması şartıyla gıda ve vitamin takviyeleri artık kaçınılmaz. Hastalık ve alerji mevsimi olarak da adlandırabiliriz bu dönemi. Özellikle kış mevsimine geçiş olan sonbahar aylarını. Bu aylarda öteki aylara nazaran daha dikkati olmalı, sıvı alımını üst seviyede tutmalıyız. Yine beslenme modelimiz kesinlikle bu dönemin sebze ve meyvelerini içermeli. Havaların hafif soğumaya başlamasıyla birlikte vücudumuzun yağlanma isteğini de göz önünde bulundurmalıyız. Gastronomi alanında Anthony Bourdain'in Mutfak Sırları kitabını ilk sıraya koyabilirim. Kitap yemek yapmayı anlatmaz, yemek yapmamayı da anlatmaz. Buna karşılık gastronomi ve hayatla ilgili çok şey anlatır. İbni Sina'nın Fit el Tıp serisi ise benim için ayrı bir öneme ve değere sahipti, kelimenin tam anlamıyla başucu kitaplarımdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/yasamak-icin-bir-nedeni-olan-insan-k5047.html", "text": "Psikiyatrist Viktor Frankl'ın anıları Nazi ölüm kamplarındaki yaşamlarıı betimlemeleri ve manevi hayatta kalma dersleri nesiller boyu okuyucuları etkiledi. 1942-1945 yılları arasında Frankl Auschwitz'de dahil olmak üzere dört farklı kampta çalışırken ebeveynleri, erkek kardeşi ve hamile karısını kaybetti. Frankl, kendi deneyimine ve daha sonra pratiğinde ele aldığı başkalarının deneyimlerine dayanarak acıdan kaçınamayacağımızı ancak onunla nasıl başa çıkacağımızı, onda anlam bulabileceğimizi ve yenilenmiş bir amaçla ilerleyebileceğimizi savunmaktadır. Frankl'ın Yunanca logos kelimesinden gelen logoterapi olarak bilinen teorisi hayattaki birincil dürtümüzün Freud'un ileri sürdüğü gibi zevk değil kişisel olarak anlamlı bulduğumuz şeyin keşfinin peşinde koşmak olduğunu kabul eder. Fransa 1997'de öldüğünde İnsanın Anlam Arayışı yirmi dört dilde on milyondan fazla satmıştı. \"Bir durumu artık değiştiremediğimizde kendimizi değiştirmeye zorlanırırız.\" Zorluk eşikte belirdiğinde neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekamülü için de bir imkandır. Frankl, bir toplama kampında olmasına rağmen hayatın anlamlı olduğunu ve biz insanların koşullarımıza rağmen hayata anlamlı görmeyi öğrenmemiz gerektiğini fark etti. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun, bir adam toplama kamplarında iken yine de anlam bulabiliyorsa bu bizim için de mümkündür. Bu nedenle olumsuz koşullarla karşılaştığımızda değişmek ve ıstırabımızda anlam bulmak için kendimize meydan okumalıyız. Pek çok insanın üstüne düştüğü tuzaklardan biri maddi şeyleri elde ederek mutluluğu kovalamaya çalışmak veya belirli bir başarı düzeyine ulaşana kadar mutluluğu ertelemektir. Frankl, bu yöntemin gerçek mutluluk olmadığını savunuyor. Nesnelere mutluluk seviyemizi kontrol etme gücü vermek sonunda bir boşluk hissine yol açacak başarısız bir formüldür. Mutluluk amacımızın bir yan ürünüdür ve hepimizin mutlu olmak için sebepleri olduğunu fark ederiz. Ancak mutluluğu şeylere bağladığımız sürece asla yeterince sahip olduğumuzu hissetmeyeceğiz. \"Acı anlam bulduğunda ıstırap olmaktan çıkar\". Hayattaki evrensel bir gerçek ne olursa olsun acı içereceğidir. Ama biz sadece ona neden katlandığımıza dair bir neden bulamadığımızda acı çekeriz. Bir şeye anlam verdiğimiz an katlanılabilir hale gelir ve arkamızda bir amaç olduğu için dayanabiliriz. Yaşamak acı çekmektir yaşamı sürdürmek çekilen bu acıda anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır diyor Frankl. 1)Hayatın her koşulda bir anlamı vardır en sefil durumda bile. 2)Yaşamak için temel motivasyon yaşamda anlam bulma isteğimizdir. 3)İnsanlar yaptıkları ve deneyimledikleri şeylerde veya en azından değişmez bir ıstırap durumu ile karşılaştıklarında aldıkları tavırla anlam bulma özgürlüğüne sahiptirler. Frankl'ın İnsanın Anlam Arayışı'nda ana hatlarıyla belirttiği ve toplama kampı dehşetlerine dayandığı gibi bir kişiden herşey alınabilir ancak tek bir şey vardır herhangi bir koşulda kişinin tutumunu seçme yeteneği. Bu Holokost'tan kurtulan Viktor E. Frankl tarafından yazılan kitabının tamamının altında yatan bir sözdür. Nedenini bildiği için soykırımdan kurtulduğunu iddia etmektedir. O, kampa girdiğinde yok olan kitabının müsveddesini bitirmek istedi ama aynı zamanda hayatta olup olmadığını bilmemesine rağmen karısına duyduğu aşkta kurtuluş buldu. Kampta kalanlar ise nedenlerini belirleyemediler ve artık hayattan hiçbir beklentim yok düşüncesi ile yaşanan vahşete dayanamayıp hayatta kalamadılar. Frankl, hayatlarının anlamını koruyabilen mahkumların hayatlarını kaybetmiş olanlardan daha güçlü ve daha dirençli olduğunu gördü. İnsanlar hayatlarının bir anlamı olmadığında varoluşsal bir boşlukla baş başa kalırlar. Değerlerine göre yaşayamayan veya hayatın bir anlamı olmadığını hisseden insanlar kendi içlerinde bir boşluk taşırlar. Çoğu insan hayatta doğru seçimler yapmaya başlamadan önce hayattaki amaçlarını keşfetmeleri gerektiğini düşünür ancak logoterapi bunun tam tersini önerir. Hayatta nasıl davrandığımız ve seçimlerimize karşı hissettiğimiz sorumluluk anlamamızı belirler. Herkesin hayatının herhangi bir anda kendine özgü, özel bir anlamı vardır. Bunu satranç açısından bir düşünün. Bir büyük usta size genel olarak en iyi hamle olmadığını sadece oyunda karşılaştığı duruma bağlı olarak en iyi hamle olduğunu söyleyecektir. Bu herkesin hayatta bir anlamı olabileceği ve herkesin kendi kararlarına bağlı olarak hayatlarının amacını bulması gerektiği anlamına gelir. Bir kişi olumlu bir katkının parçası olduğunu hissederek işyerinde kişisel bir anlam bulabilirken bir başkası insanların hayatlarını iyileştirmeye yardımcı olarak gönüllülük yolu ile topluma yardım ederek anlam bulabilir. İnsanın Anlam Arayışı yalnızca bir adamın Holokost'tan sağ çıkma deneyimini belgelediği için değil aynı zamanda hayatın anlamını nasıl bulacağına dair benzersiz bir bakış açısı sunduğu için de önemli bir eser. Frankl'ın kitabı birçok insana mevcut koşulların ötesine bakma ve hayatlarını anlamlı kılmanın yollarını bulma konusunda ilham verdi. Düşüncelerinize meydan okuyacak ve hayatınızda anlam bulmanıza yardımcı olacak bir kitap arıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Kalemize sağlık. Çok hayata dair bir kitabı akıcı bir şekilde yorumlarınızla birlikte okuyucuya sunmuşsunuz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/cenneti-yeryuzune-indirmek-bd65.html", "text": "Bilim ve teknolojinin etkisiyle giderek daha mekanik ve dijital bir dünyaya evriliyoruz. Özellikle teknolojinin bilimkurgu sineması ile kolektif çalışması, bu ortaklığın ortaya çıkardığı kurgusal dünya ve geleceği öngörülebilir veya tasarlanabilir bir alan haline getirmesi, her şeyde olduğu gibi kutsal değerleri ve kaynakları da tasarlanabilir kılmaktadır. Din de bu çerçevede, gelecekteki dönüşmüş bir form olarak bilimkurgu filmlerinde boy göstermektedir. Bilimkurgu sinemasının yeni kutsal değerler oluşturması, var olan kutsal değerleri sinematografik metaforlar ile dönüşüme zorlamakta, zihinlerde oluşturduğu yeni Tanrı ve kutsal algısı ile kutsal bir forma dönüşmeye başlayan 'makine insan' metaforunu karşımıza çıkarmaktadır. Yapıbozuma uğrattığı kutsal değerler ile yeni görünen din algıları üreten bilimkurgu sineması, transhümanizm, posthümanizm, dataizm gibi ideolojilerin etkisiyle izleyicinin zihninde geleceğe uyarlanmış din anlayışlarının ve hiper-gerçekliklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bilimkurgu sineması, diğer tüm türler gibi bir anlam inşa etme alanıdır ve fütürist tüm film çalışmaları da bu anlamı geleceğe taşıma işlevi görmektedir. Bilimkurgu sinemasının dini yönü de anlam inşa etme açısından yeniden anlamlandırma ve kavramsallaştırma, bir dönüşüme zorlama çalışması veya çabasıdır."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/kardelen-cocuk-dergisinin-10-sayisi-cikti-k5939.html", "text": "\"Bir Bahar Müjdecisi\" Kardelen Çocuk dergisi, 10. sayısında sayfalarında ağırlıklı olarak Kudüs şehrini ve Filistin halkını anlatan metin ve çizimlereyer verdi; Filistin haritası giyinmiş Kudüs'ü kapağına taşıdı. Dergi, Telekom E-Dergi ile tded.org.tr sitesinden ücretsiz okunabiliyor. Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği tarafından iki ayda bir yayımlanan ve çocuklara Türkçe hassasiyeti kazandırmayı amaçlayan Kardelen Çocuk'un 10 sayısı hikayeler, eğitici öğretici metinler, metinlerle özdeş çizimler ve etkinliklerle yine dopdolu. Elif Tokkal dokuzuncu sayının giriş yazısında 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü'nün kutlandığı ve çocukların dört temel hakkından biri olan \"yaşamak ve gelişmek\" hakkına vurgu yapan, \"Dini, dili, ırkı ne olursa olsun siz çocukların özgürce yaşayabileceği, nefes alabileceği ve haklarını layıkıyla kullanabileceği bir dünya diliyorum.\" diyor. Yayın Kurulu'nda Prof. Dr. Ali Fuat Arıcı, Doç. Dr. Evrim Ölçer Özünel, Murat Ertaş ve Mustafa Uğurlu'nun yer aldığı derginin 10. sayı çizerleri Gökhan Özdemir ve Bade Neser ve Osman Büyükmutlu."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/patrimonyal-devlet-ve-sanat-uzerinde-sosyolojik-bir-inceleme-k5660.html", "text": "Halil İnalcık bu eserinde patron ve şair ilişkisini irdeler. Biz buna kılıç ve kalem ilişkisinin sosyolojik bir zeminde incelenmesi de diyebiliriz. Halil İnalcık eserinde Osmanlı Devleti'ndeki padişahlar ile şairleri esas alır, onlardan çeşitli örnekler verir. Her kılıç kalemini yaratır. Kılıcın sesini en iyi biçimde dillendiren kalemler ödüllendirilir. Keskin kılıçlar güçlü kalemler gerektirir. Tersi de geçerlidir: Keskin kalemler güçlü kılıçlara hizmet eder. Kılıç gücünü göstermek için vardır, kalem kılıcın gücünü ifade etmek için vardır. Kalem, kılıç dışında kendisine bir yaşam alanı bulamaz. İran asıllı Fuzuli'nin hayatı buna manidar bir örnektir. Kalemi çok keskin ve güçlü olan Fuzuli'nin kendine uygun bir hami bulamaması, onun hayatının asıl trajedisi olmuştur. Yazarın da değindiği gibi Avrupa'da ne zaman ki gücün şekli değişti o zaman kendi için yaşayan şairler ortaya çıktı. Tersinden söylersek, kendi için yaşayan şairler olmasaydı Avrupa'da gücün şekli değişmezdi. Bizde şairler kelamını hep patronlarına adamışlardır. Şairlerin son sınırını patronları belirler, tayin eder. Şair devletini geçemez, eleştiremez. Zaten patronlarının sınırlarını geçen, devletlerini eleştiren şair değildir. Biz hep kelamı kılıca feda ettik. Bizim en büyük eksikliğimiz, gücünü kendinden alan şairlerin olmamasıdır. Öznesi şair olmayan patrimonyal bir toplumuz. Max Weber'in deyişiyle patrimonyal bir devletiz. Şairler devlet adına konuşurlar, kılıç kuşanırlar. Şairler değerlerini patronlarından alırlar. Şairler başkalarına ait sözlerle patronlarının gölgesinde dövüşürler. Hangi şair hangi patron için ölmektedir? Belli değil. Bu o kadar da mühim değil. Patronların tarihçesi unutulmaya mahkum şairler mezarlığıdır. Belki de kelam ve hakikat arasında duran en acımasız, en katı, en kirli perdedir patronlar. İslam tarihi gücünü Kalem Süresi'nden değil kılıç kuşanmış patronlardan alan şairlerle doludur. Bu açıdan sadece Ka'b Bin Züheyr'in Kaside-i Bürde'si gibi örnekler pek azdır. Burada gerçekten sahih tövbe edip iman eden, hakikate teslim olan samimi bir şair örneği vardır. Kelam sadece hakikatten beslenmelidir. Kılıç bir araçtır. Kılıçlar düşer, kelamlar değişir ama hakikat hep aynı kalır. Gücünü ve anlamını hakikatten alan kalemler yarınlara kalır. Hakikate bağlı olmayan kılıçlar yenilmeye, yok olmaya mahkumdurlar. Patron ve Şair ilişkisinde ölçüt hakikattir, hakikat olmalıdır. Kendini bilen kalemler kılıçların gücünden korkmazlar, onlara umut bağlamazlar. Tam tersine hakikatin gölgesinde ezeli ve ebedi yolculuğunu devam ettirirler. Kılıç dünyaya aittir. Kelamın yüzü hep ötelere dönüktür; çünkü kalıcı bir söz bulmak için yazar. Kılıç düşer, burada kalır. Hakikati bulan kelam uçar, gider. Kılıç sınırlar çizer; kalem sınırları yıkar. Hakikati kuşanmış kelam sınırsızlığın kendisi olur. Kılıç öldürür; kalem iyileştirir, yaşatır. Hakikati dile getiren kelam, ruhu özgürleştirir. Kılıç parçalar, böler; kalem birleştirir, tamamlar. Hakikate giden kelam sonsuzluğun nefesi olur. Patron ölümlüdür ama hakikat suyundan içen şairler ölümsüzleşirler. Korkusu kılıcına yenilendir patron, umut kalemini tutandır şair."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/turkiye-yazarlar-birliginden-kitaphabercomtr-sitemize-elektronik-yayincilik-odulu-k4453.html", "text": "Kitaphaber.com.tr ailesi olarak 2011 yılında başladığımız yolculuğun yeni yılına Türkiye Yazarlar Birliği Elektronik Yayıncılık ödülü ile başlamanın gururunu yaşıyoruz. Emeği geçen tüm yazarlarımıza, okurlarımıza ve elbette TYB seçici kuruluna çok teşekkür ederiz. İlaveten sitemizin uzun süredir kahrını çeken ve genel yayın yönetmenliğini üstlenen Bilal Can kardeşimiz de Zaman İçinde Mekan kitabıyla yılın Şehir Kitabı ödülünü kazanmıştır. Türkiye Yazarlar Birliğinin \"Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülleri\"ni kazanan isim ve eserler düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna duyuruldu. Kültür, sanat, edebiyat ve düşünce camiasında 2021'de meydana gelen gelişmeleri takip eden TYB, değerlendirme sürecinin ardından ödüle layık isim ve eserleri belirledi. Ödül kazanan isim ve eserleri kamuoyuna açıklamak üzere TYB Genel Merkezi'nde basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda konuşan TYB Genel Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan, 2022'nin, Kovid-19 salgınının bittiği, Türkiye'de ve dünyada huzur, barış ve sağlığın hakim olduğu bir yıl olarak geçirilmesini temenni etti. Bu yıl 40'ıncısı düzenlenen \"Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülleri\"nin 43 yıllık geçmişe sahip TYB'nin en önemli faaliyetlerinden olduğunu belirten Arıcan, TYB'nin edebiyat, kültür ve sanat alanında gerçekleştirdiği faaliyetleri anlattı. Arıcan, her geçen yıl daha da güçlenen Türk edebiyatını dünyaya tanıtma çalışmalarına hız verilmesi gerektiğini belirterek bu çalışmaya ilk olarak Türkiye'ye kültürel yakınlığı bulunan ülkeler ile Türk devletleriyle başlanabileceğini ifade etti. Yazın dünyasının her bir kategorisinde yıllar geçtikçe kalite ve liyakatin arttığını bildiren Arıcan, bundan dolayı ödül verilecek kişi ve eserlerin seçiminde zorlandıklarını kaydetti. Ödül alan isimleri tebrik eden Arıcan, bu isimlerin, aldıkları ödülle birlikte sorumluluklarının arttığına işaret etti. Arıcan basın toplantısında ödüle layık görülen isim ve eserleri açıkladı. - \"Hikaye: Selma Aksoy Türköz - Aynı Yağmur - Şiir: Adem Turan - Mangan Mangan Gün Batarken Gün Doğumu - Roman: İlknur Demirci - Kumru ve Gölge - Deneme: Selvigül Kandoğmuş Şahin - Arınma Zamanlarına - Fikir: Murat Erol - Kaybetmenin Halet-i Ruhiyesi - Araştırma: Sait Mermer - İslam Düşüncesinin Tarih Yapıcı Rolü - İnceleme: Murat Çelik - Osmanlı İlmiye Sınıfının Kıyafet Normu ve Giysileri - Dil: Atilla Şentürk - Osmanlı Şiiri Kılavuzu - Edebi Tenkit: Yılmaz Daşcıoğlu - Akıp Gidenin Cazibesi - Hatıra: Mehmet Kahraman - Ben de Öğretmendim - Gezi: Taha Kılınç - Bir Rüyayı Hatırlar Gibi & Savaştan Önce Suriye - Şehir Kitapları: Bilal Can - Zaman İçinde Mekan - Tercüme: Ayşe Işın Kirenci - Edith Wharton'dan çeviri: Kısa Öykü ve Roman Sanatı İçin Klasik Bir Rehber Kurgu Sanatı - Biyografi: Rıfat Yörük - Ensar Ruhlu Muhacir - Çocuk Edebiyatı: Tuğba Coşkuner - Duvarın Ardı - Dünyanın Son İnsanları - Basın/Fıkra: Ergün Diler - Takvim Gazetesi - Dergi: Post Öykü - Türk Müziği: Ender Doğan - Dest-i Kevser - Halk Kültürü: Doğan Kaya - Kültürümüzde Dini ve Cengi Hikayeler - Klasik Sanatlar-Hat: Fatih Özkafa - ya Hazret-i Pir/Türk Hat Sanatında Tasavvuf Önderleri - Elektronik Yayıncılık: www.kitaphaber.com.tr - TV Belgesel: Tarihin Efsaneleri - TRT - TV Dizi: Kıbrıs: Zafere Doğru - TRT - Sinema: Komşuluk Halleri - Yönetmen: Danis Tanoviç/ TRT Ortak Yapım - Radyo Programı: Doğru Söze Ne Denir? - Semerkand Radyo - Kamu Yayıncılığı: TBMM Yayınları - Özel Yayıncılık: FECR Yayınları - Yayıncılık Özel: İZ Yayıncılık - Büyük Felsefe Lügati Mustafa Namık Çankı, Hazırlayan: Recep Alpyağıl - Üstün Hizmet: Beşir Ayvazoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Necmettin Turinay.\" Tebrikler. Uzun zaman önce bu ödülü almayı hak eden bir platformsunuz."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/abdullah-harmancinin-konyasi-k5579.html", "text": "Bir şehirde yaşayanlar o şehri en az tanıyanlar oluyor genellikle. Bu cümleyi daha önce başka bir yazıda kurduğumu hatırlıyorum. Hep lazım olan bir cümle. Şehirlerin yerlileri şehre sahip çıkmak söz konusu olduğunda ilk sesi çıkanlar olsalar da o şehre ait değerleri tanımada eksik kalabiliyorlar. Bazen sahip çıkma noktasında da ihmaller oluyor. Bazı insanlar bu durumları telafi etme konusunda oldukça mahir oluyor. Diğerlerinin yerine de tanıyor ve tanıtıyorlar şehri. Abdullah Harmancı Hoca, Konya'ya dair bildiklerini gelecek nesillere aktarmak için kolları sıvamış durumda. Bu toprakların evladı olarak üzerine düşeni hakkıyla yapıyor. On üç yıldır Konya'da yaşayan bir gurbetçi olarak bu güne kadar hiçbir Konyalıdan duymadığım ve haliyle gidip görmediğim bazı mekanları kitaplarından öğrendim. Bu kitaplardan biri \"Bir Şehir Kalbimi Çaldı\". Kitabı ortaokul öğrencileriyle okuyup değerlendirdik. Aslında eserde yer alan tek şehir Konya değil. Fakat bizim öğrencilerle ortak görüşümüz diğer şehirlerin farklı bir kitapta yer alması gerektiği yönünde oldu. Geri bildirim olarak bu yorumu yazıya eklemek isterim. Konya'da yer alan Pisili Cami'yi \"Bir Şehir Kalbimi Çaldı\" sayesinde öğrendik. Konya'da bir kedi türbesi olduğunu öğrenmek bu şehre verdiğim kıymeti muazzam biçimde artırdı. Sürekli önünden geçtiğimiz Tahir ile Zühre Cami'ne de farklı bir gözle bakmaya başladık. Bu kitabında Harmancı merak uyandıran bir teknik kullanmış ve bahsettiği kişi ya da eserler için bölümleri \"inanmazsan bakabilirsin\" diye bitirmiş. Hatta bazılarında video tavsiyesinde bulunmuş. Bu da merak unsurunu artıran ayrı bir renk katmış kitaba. Konya ile özdeşleşen meşhur Kırmızılı Kadın hikayesini de Harmancı'nın kaleminden çocuklara uygun bir dille okuduk. \"Bir Şehir Kalbimi Çaldı\" da yer alan hikayelerden biri de Alaeddin Tepe'sine dair. Belki masal demek daha doğru olur. Çünkü bu defa karşımızda devler filan var. Anlatıcı dedemiz Alaeddin Tepe'nin hikayesini kurguluyor. Bu yüzden bölümün sonunda \"inanmazsan araştır\" notuna rastlamıyoruz ama böylesi çocukların hayal gücünü güzel zorluyor. Klişe olabilir ama \"Neden Disney gibi olamadık bunca malzemeyle?\" sorusunu sormadan edemiyorum. Tek başına Konya'daki malzemeler bile yeterdi. Hasılı Alaeddin kurgusuna bayılıyorum ve dünyanın en büyük kavşağı olduğu söylenen tepenin çevresini her gezişimde bir gülme alıyor beni. Şüphesiz Konya'ya ait değerlerden biri de merhum Ali Ulvi Kurucu'nun amcası Veyis Efendi'nin oğlu \"Hacıveyiszade\" diye bilinen Mustafa Kurucu'dur. Hacıveyiszade Camisi'nin yanından geçerken veya namaz için girdiğimizde çocuklara caminin adının nereden geldiğini anlatmaya çalışırdım. Abdullah Harmancı'nın kaleminden çıkan \"Bilgenin Gölgesi\" ile bu iş kolaylaştı. Konya'nın Mevlana ile tanınması ve anılması güzel ama başka değerlerin gölgede kalması biraz üzücü. En az Mevlana kadar değerli başka şahsiyetleri de tanıtmamız gerekiyor. Hacıveyiszade ailesi bu değerler arasında. Üstelik hayatları yakın tarihin vesikası gibi duruyor karşımızda. \"Gölge\"sinde yaşadıkları \"bilge\"yi tanımayan evlatlarımız olursa bu bizim ayıbımızdır. Etli ekmeğe bayılıyorum doğrusu ama bu itibarı daha fazla hak eden var. \"Obrukya'da Bir Gece\" ise obruk gerçeğiyle karşı karşıya olan Karapınar ilçesini konu eden bir çocuk hikayesiyle başlıyor. Konya'nın genelini tehdit eden obruk gerçeğini fantastik ve son derece eğlenceli bir dille anlatan hikayede diğerlerindeki gibi anlatıcı bir dede var. Bir doğa olayını \"Hüyyyuuuuuuuuuuuppppppp\" sesiyle anlatmak son derece isabetli olmuş. Konya'da daha anlatılacak çok hikaye var. Bu kadar köklü bir medeniyet şehrini Mevlana hikayelerine hapsetmek haksızlıktı. Her adımında tarih fışkıran bu şehrin yeni hikayelerini merakla bekliyoruz. Kim bilir belki bir etli ekmek hikayesi bile olur. Ama ben Konya'nın tiridini tercih ederim. - Bir Şehir Kalbimi Çaldı, İlk Genç Timaş, 112 sayfa - Obrukya'da Bir Gece, İlk Genç Timaş, 106 sayfa - Bilgenin Gölgesi, Beyaz Bulut, 109 sayfa"} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/brezilya-bd31.html", "text": "Bir insanın istediğinde ne kadar büyük işler yapabileceğini gösteren bir fedakarlık ve başarı hikayesidir \"İntişarı İslam-Brezilya\" romanı. İslamın farklı coğrafyalara nasıl gittiği ile ilgili elimizde pek eser bulunmamakta. Fakat müslümanların özellikle de gençlerin dünya coğrafyasının farklı bölgelerine islamın nasıl gittiğini bilmesi önemli bir meseledir. İşte bu eksikliği bir nebze de olsa tamamlamak için bu roman kaleme alındı. Kültür ve medeniyet olarak çok zengin bir geçmişe sahip olmakla birlikte üzeri küllenmiş olan islam kültür ve medeniyetini yeniden diriltmek için edebiyat alanında bu tür eserlerin daha da artması gerekiyor. Brezilya'da islamın ve müslümanların serencamını roman dili ile öğrenmek isteyenlerin bir solukta okuyabileceği bu eseri sunmaktan mutluluk duyarız."} {"url": "https://www.kitaphaber.com.tr/bilimle-edebiyati-bulusturan-kitaplar-k5151.html", "text": "Sayılarla harfleri aşağı yukarı aynı zamanlarda öğreniriz. Öğrenme sürecimizin en başından yeteneklerimiz kendini gösterene veya sayısal-sözel yol ayrımında seçimimizi yapmaya zorlanana kadar bu birliktelik devam eder. Dolayısıyla çocukluğumuz harfler ve sayılar arasında geçer; onların etkisiyle şekilleniriz. Edebiyat okurlarının bir kısmı bu birliktelikten büyük keyif alır. Nice mühendis yazarlar en karmaşık öyküleri tasarlamış, ölümsüz eserleri sayı dostu edebiyat okurlarına sunmuşlardır. Ayşe Şeker Kılıç da matematiği, sosyal ve fen bilimlerini çocuk edebiyatıyla buluşturmuş yazarlarımızdan biri. Kendisiyle kısa süre önce yaptığımız söyleşide okuyan, araştıran, güncel çocuk kitaplarını takip eden bir yazar ve aynı zamanda biyoloji öğretmeni olduğunu öğrenmiştik. İncelediğimiz kitaplarının bu birikimi hissettirdiğini ve bilime olan merakını okuruna yansıttığını fark edeceksiniz. \"Zekai İşlemtamam ile Sayı Oyunları\" kitabı matematikten pek hoşlanmayan, biraz da çekinen altı arkadaşın yeni matematik öğretmenleriyle tanışmasıyla başlıyor. Tayga, Mine, Ozan, Ceyhun, Berna ve Sude, başlık olarak kendi isimlerini taşıyan bölümlerde öğretmenleri Zekai İşlemtamam ile yaşadıkları matematik serüvenlerini anlatıyorlar. Aslında aynı hikayenin içindeler ama her biri farklı tecrübeler yaşıyor ve matematiğin kendi dünyalarındaki etkisini ortaya koyuyor. Kitapta matematiğin yanısıra kimyadan, fizikten, biyolojiden, astronomiden ve tarihten de tatlı kırıntılar bulunuyor. Şiire ve edebiyata yapılan atıflar zihinlerimizdeki keskin sayısal-sözel ayrımını yumuşatıyor. Değinilen bilimsel verilerin ortak özelliği çok çarpıcı, şaşırtıcı ve merak uyandırıcı olmaları. Asal sayılar, üslü sayılar, pandigital sayılar, Fibonacci serileri, altın oran, sayısal şifreler gibi konuların en ilginç kısımlarına dokunarak akan macera çevre ve tüketim bilincine de birçok kez vurgu yapıyor ve tabii matematik sorularına dayanan bir asansörden çıkış bulmacasıyla heyecanı en üst düzeye çıkararak sona eriyor. Eserin önemli diğer bir özelliği değindiği birçok konu ile ilgili kitap ve film tavsiyeleri içermesi. Bu tavsiyeler kahramanların ağzından, hikayenin akışına uygun şekilde veriliyor ve nitelikli bir seçkiden oluşuyor. Yazarımızın, alanında başarılı diğer yazarları ve eserlerini geniş ve kapsayıcı bir bakışla derlemiş olması memnun edici. Son bölümde, anlatılan matematik oyunlarıyla ilgili açıklayıcı tablolar, çizimler, küçük bir sözlük ve kitap listesi tekraren verilmiş. Böylelikle okurun maceranın akışı içindeyken anlamakta zorlandığı kısımlar son bölümde pekiştiriliyor. Bu maceranın altılısı ise Kübra, Ali, Levent, Pınar, Aras ve Esra; hikayenin değişik öğretmeni de sosyalci Saniye Gelişigüzel. Zekai Hoca'nın sol üst köpek dişi parladığında olanlara benzer gariplikler Saniye Hoca'nın bir tutam pembe saçı havalandığında oluyor ve kahramanlarımız kendilerini zaman-mekan yolculukları içinde buluyorlar. Yolculuğa çıkmadan önce kitabın çok başarılı bir girişle başladığını belirtmek isterim. Yazarımız öğrencileriyle iç içe olmanın, onları yakından tanımanın avantajını kullanıyor ve çocukların gündelik diyaloglarını temiz bir gerçekçilikle canlandırıyor. Bu diyalogların iki sıcak örneğinden biri çocukların blog yazışmalarından, diğeri de Karagöz-Hacivat oyunundan verilmiş. Geçmiş ve gelecek çağrışımlı bu iki örnek gerçekten iyi olanın zamanla değişmeyeceğini bizlere gösteriyor. Eğitim sistemi önerilerinden aile büyüklerinin tasvirine birçok konu gençlerin doğal dilinden akıyor. Hızlı ve bağlayıcı girişten sonra zamanın durduğu bir anla aniden hikayenin gerçeküstü kısmına geçiyoruz. Merakımızı cezbeden Saniye öğretmen bu defa bizi sosyal bilimler şemsiyesi altında ilginç dünyalarda gezdireceğe benziyor. Üstelik çatıda, parkta, huzurevinde ve kantinde yaptığı derslerle okula bakışımızı da bir hayli değiştiriyor. Toplumsal ve kültürel konulara girip empati ve ırkçılık kavramlarına değinerek devam eden hikayede kült kitap tavsiyeleri sürüyor. Eşitlik, sosyal medya, teknoloji kullanımı, aile ilişkileri gibi konulara parmak basarken didaktikleşeceğinden korktuğum metin adeta diliyle buna direniyor. Sanırım eskilerle yenilerin kıyasında dengeli oluşu, eskiyi hatırlatırken karşısına hiç vakit kaybetmeden ve sempatiyle yeniyi koyuşu, bir de çocuğun tarafından bakıyor olması bu başarıyı sağlıyor. Örneğin blogger Aras bize güvenli internet kullanımı hakkında önemli bilgileri blogu üzerinden veriyor. Derken... Zaman-mekan atlamalarının ikincisini yaşıyoruz. Bu geçişler Saniye Gelişigüzel'in senenin başında, tanışırken çocuklara sorduğu \"en çok neyi görmek isterdiniz?\" sorusuyla ilgili. Çocukların verdiği uçuk cevaplar tek tek gerçekleşiyor. Önce Britanya Kütüphanesi'ne, sonra Gurabahane-i Laklakan'a, Mısır Piramitleri'ne, Göbeklitepe'ye, dinozorların yaşadığı zamanlara, oradan ütopik bir geleceğe göz atıyorlar. Bu göz atıp gelmelerin söylentisi internet üzerinden diğer çocuklara da yayılıyor ve pek değişik öğretmenleri hakkındaki merak git gide efsaneye dönüşüyor. Her seyahatlerinde karşılarına çıkan \"PEKALA\" tabelası bu kitabın merak unsuru olarak okuru peşine takıyor. PEKALA'nın sallanan L'si öykünün sonunda yine dokunaklı bir detaya işaret ediyor. Bu kitaptaki ipuçlarından anladığım kadarıyla \"Bu Öğretmen Biraz Değişik!\" alt başlığıyla okura sunulan üç kitaplık serinin diğer kitabı \"Cevahir Cevherigizli ve Alengirli Dersleri\" de odağına fen bilimlerini almış. Üçlemeyi tamamlamayı ihmal etmeyeceğinizi düşünüyorum. Her üç kitabın kapakları da müthiş. İlaveten düzelti ve düzenleme de neredeyse kusursuz. Nesligül Alptekin, Ebru Doğan, Burcu Güdücü ve Damla Tutan'dan oluşan ekibi ve onları bir araya getirip özenli ürünler ortaya koyan Kanes Yayınları'nı tebrik ediyorum. Bu uyumlu ekip çalışması olmadığında kitaplarda birçok hataya rastlıyoruz. (149. sayfadaki \"bune rağmen\" hatasını bir sonraki baskıda kusursuzluğu yakalamaları için ekibe benden bir katkı olarak buraya not düşeyim ama kimse görmesin.) Okumaktan keyif aldığım ve bilimsever genç okurlara tavsiye edeceğim iki kitap oldu. Başta araştırmacı yazarımız olmak üzere eserlere emeği geçenlerin hepsine özenleri için teşekkür ederim."}